Kırık Testi-17- İstikamet Çizgisi
Bölüm Başlıkları
Aidiyet Mülâhazasına Takılmadan Muhtaçlara Yardım Etme
Arşın Altında Gölgelenecek Yedi Zümre
Biat Kültürü
Dünya ve Ukbanın Sultanı
Dünyevî Nimetlerden İstifadede Ölçü
Eleştiri ve Tenkitte Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar
Güçlü irade isteyen dört büyük amel
Güzel Ahlâk Adına Bazı Ölçüler
Hillet Mesleğinin Esasları
Hz.Ebû Bekir’e Talim Edilen Dua
Islah Kahramanları ve Boşlukta Neş’et Etmiş Nesiller
İslam’ın Esası İstikamettir
İffet Âbidesi: Yusuf Aleyhisselâm
İfk Hâdisesinin Verdiği Bazı Mesajlar
İman ve Ümidin Kazandırdıkları
İnsan Sevgisi
Kullukta Derinleşme
Kur’ân’dan Hakkıyla İstifade Edebilmenin Yolu
Örnek Bir Mürşid: Şuayb Aleyhisselâm
Rol Model Olarak Sahabe
Sıdk (Doğruluk)
Sulhta Hayır Vardır
Tarihte ve Günümüzde Mütekebbirler
Uhrevî Hüsrana Düşmemenin ve Aldanmamanın Yolu
Üslûba Kurban Edilen Hakikatler (1)
Üslûba Kurban Edilen Hakikatler (2)
Vesâyetten Kurtulma ve Gerçek Hürriyet
Zor Zamanlarda Hizmet
Aidiyet Mülâhazasına Takılmadan Muhtaçlara Yardım Etme
Soru: Hizmet’in en mümeyyiz vasıflarından biri olan “başkalarına el uzatma” hasletini kazanma ve bunu pratiğe dökme adına yapılabilecek faaliyetler nelerdir?
Cevap: Başkalarının yardımına koşmak, Allah’ın inayetine sunulmuş en
beliğ bir davetiyedir.
Zira bir hadis-i şeriflerinde İnsanlığın İftihar Tablosu
şöyle buyurmuştur: مَنْ نَفَّسَ عَنْ مُؤْمِنٍ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ الدُّنْيَا
نَفَّسَ اللهُ عَنْهُ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَمَنْ يَسَّرَ
عَلَى مُعْسِرٍ يَسَّرَ اللهُ عَلَيْهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَمَنْ سَتَرَ
مُسْلِمًا سَتَرَهُ اللهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَاللهُ فِي عَوْنِ
الْعَبْدِ مَا كَانَ الْعَبْدُ فِي عَوْنِ أَخِيهِ “Her kim bir mü’minin dünya
sıkıntılarından bir sıkıntısını giderirse; Allah da onun ahiret sıkıntılarından
birini giderir.
Her kim darda kalan kimsenin işini kolaylaştırırsa Allah da onun
dünya ve ahiret işlerini kolaylaştırır.
Her kim bir Müslümanın bir günahını
örterse Allah da dünya ve ahirette onun günahlarını örter.
Kul, din kardeşinin
yardımında olduğu sürece Allah da onun yardımcısıdır.” (Müslim, zikr 38; Ebû
Dâvud, edeb 68)
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka bir hadis-i şeriflerinde ise
insanların en hayırlısının onlara en faydalı olan kimse olduğunu ifade
buyurmuştur.
(Taberanî, el-Mu’cemu’l-evsat, 6/58) Bu itibarladır ki siz
insanlığın yardımına koşarsanız, Allah tarafından yardımsız bırakılmazsınız.
İnsanlığa el uzatırsanız, hiç umulmadık yerlerden de size el uzatılır.
El Uzatmanın Çeşitleri
Bugüne kadar “Kimse Yok mu?” derneği bu alanda önemli bir boşluğu doldurmuştur.
Fakat onun yapmış olduğu faaliyetleri yeterli görmemelidir.
Herkes kendi dünyası
itibarıyla bir “Kimse Yok mu” oluşturmalı ve insanların imdadına koşmalıdır.
Hatta el uzatmanın bütün çeşitlerini göz önünde bulunduracak olursak, maddi
yardım faaliyetlerinin dar alanlı kaldığını söyleyebiliriz.
Zira muhtaçlara
maddî yardımda bulunma, el uzatmanın sadece bir çeşididir.
Eğer meseleyi
maddî-manevî, dünyevî-uhrevî tüm açılardan düşünecek olursanız, konunun çok daha
geniş bir alanla ilgili olduğunu görebilirsiniz.
Bu açıdan biz, sadece maddî sıkıntılar içinde bulunanlara el uzatmakla yetinmemeli, bunun yanında manevî buhranlar yaşayanlara, stresler içinde kıvrananlara, anguazlarla inleyenlere, depresyondan çıkamayanlara da el uzatmalı, onların sinelerine de ümit, itminan ve inşirah boşaltmalı, onlara huzurlu bir hayatın yolunu göstermeliyiz.
Meseleye böyle geniş bir perspektiften bakacak olursak, toplumdaki herkesin
kendi durumu ve konumu itibarıyla el uzatabileceği insanlar olacaktır.
Mesela
imkânları geniş olan bir insan, imkânsızlıklar içerisinde kıvranan kimselere
yapacağı maddî yardımlarla el uzatabileceği gibi bir doktor da insanların
ağrılarını sızılarını dindirmek suretiyle onlara el uzatabilir.
Aynı şekilde,
yol yordam bilen ve dünya işlerinden anlayan insanlar, başkalarına danışmanlık
yapmakla el uzatabilir; insan psikolojisinden anlayan uzmanlar da bunalım
yaşayan kimselere rehberlik yapabilirler.
Bunların içinde en önemlisi de insanlarla Allah arasındaki engelleri bertaraf
ederek, kalblerin Allah’la buluşmasını sağlama ve onlara uhrevî hayatlarını
kazandırmadır.
Hakka dilbeste olmuş ve kendisini i’lâ-i kelimetullah vazifesine
adamış insanların, yol bilmezlere, yolda kalmışlara, şehrahta yürüyeceği yerde
patikada emekleyenlere el uzatması gerekir.
Gönüllerin Allah’la buluşmasını
engelleyen ve zihinlerin ahireti düşünmesine mâni olan önemli engellerden birisi
dünyevî sıkıntılar olduğu için, bunların bertaraf edilmesi adına ortaya konulan
ceht ve gayretler de bir yönüyle bunun zımnında değerlendirilebilir.
İnsanların
maddî-manevî ihtiyaçlarının giderilmesi, onları, basit ve bayağı şeylerle meşgul
olmaktan kurtaracak ve onların Allah’a yaklaşmaları adına önemli bir köprü
olacaktır.
Zor ve sıkıntılı durumdaki insanlara sunulan destekler onların Allah
yoluna çağrıya icabetlerini kolaylaştıracaktır.
Esasen maddî ve manevî yardımın birlikte sunulması, enbiya-i izamın mesleğidir.
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine göz atacak
olursak bunun pek çok örneğini bulabiliriz.
O, Cenâb-ı Hakk’ın muazzez ve
mükerrem bir memuru olarak hayatı boyunca insanların yardımına koşmuş, sürekli
muhtaçları görüp gözetmiştir.
Öyle ki, kendisine uzatılan hiçbir eli boş
çevirmemiş; olduğu zaman vermiş, olmadığında da vermeyi vaat etmiştir.
Aynı
zamanda O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kalblerle Allah arasındaki engelleri
gidererek insanları Allah’a kavuşturma ve Allah’la buluşturma adına yapılması
gerekli olan her şeyi kusursuz yerine getirmiştir.
Nitekim Veda Hutbesi’nde üç
defa, أَلاَ هَلْ بَلَّغْتُ “Tebliğ ettim mi?” diye sorduğunda oradaki mahşerî
kalabalık hep bir ağızdan âdeta bir koro gibi “evet” cevabını vermişlerdir.
O
da, “Allah’ım şahit ol!” buyurmuştur.
Siz çok ciddi bir sorumluluk duygusuyla sorulan bu soruyu biraz daha açarak
şöyle anlayabilirsiniz: “Peygamberlik vazifemi hakkıyla eda ettim mi? Mesajımı
size ulaştırdım mı? Size el uzattım mı? Hakkı bütün açıklığıyla size
gösterebildim mi?” İşte herkes, durduğu yer ve konum itibarıyla böyle bir
sorumluluk duygusu taşımakla, konumunun hakkını verip veremediğinin muhasebesini
yapmakla mükelleftir.
Mesela bir insan vaizlik yapıyorsa, on veya yirmi sene
insanlara hitap ettikten sonra bir de onların hissiyatını almalı ve “Size karşı
vazifemi yaptım mı? Buna şahit misiniz?” demelidir.
Sorumluluktan kurtulma adına
böyle bir davranış çok önemlidir.
Böyle bir şehadeti musallaya konulduktan
sonraya bırakmamalıdır.
İnsan, daha dünyada iken vicdanıyla yüz yüze gelmeli,
vazifesini yapıp yapamadığının ızdırabını yaşamalı, bu duygularını kamuoyuna arz
etmeli, belli ölçüde onların şehadetlerini yanına almalı ve onlarla Cenâb-ı
Hakk’a yürümelidir.
Evet, ihtiyacına göre herkese el uzatabilmek ve yardım talebi için uzanan elleri
boş çevirmemek, hem insanlığın bir gereği hem de önemli bir mü’min ahlâkıdır.
Bu, ferdî gayretlerle yerine getirilebileceği gibi, ‘Kimse Yok mu’ gibi
kurumların eliyle de yapılabilir.
Düşmüş insanların elinden tutulabilir, fakir
ve muhtaçlara yardım edilebilir, kimsesizlerin imdadına koşulabilir.
Bunlar
yapılabildiği takdirde Kimsesizler Kimsesi Rabbülâlemîn de en muhtaç kaldığımız
yerlerde bize yardım edecektir.
Bugüne kadar Hizmet gönüllüleri tarafından bu
tür faaliyetler yapılmıştır ve bundan sonra da Allah’ın izni ve inayetiyle
yapılmaya devam edecektir.
Aidiyet Mülâhazasını Terk Etme
Burada önemli olduğunu düşündüğüm bir husus üzerinde durmak istiyorum.
Bu tür
hayır ve yardım faaliyetleri sadece muhtaçların sıkıntılarını gidermek ve bunun
neticesinde de Allah’ın rızasını elde edebilmek için yapılmalıdır.
Bunun
dışındaki bütün mülâhazalardan sıyrılmalı, yapılan yardımlar kesinlikle
popülariteye, menfaate âlet edilmemelidir.
Acaba biz bu işleri yaparken bu ölçüde ihlaslı olabildik mi? Yoksa zaman zaman
bu güzel işleri ad ve unvana, nam u nişana kurban mı ettik? Kimse hakkında su-i
zanda bulunmak istemem.
Fakat yer yer bu konuda kusur etmiş olabileceğimizi de
göz ardı etmemek gerekir.
Maalesef insanlık adına çok önemli faydalar vaad eden
bazı güzel işler, aidiyet mülâhazasına mâl edilebiliyor.
Bu da din ve diyaneti
sevmeyen insanlarda hafakanlar meydana getirdiği gibi henüz tahkikî imana
geçememiş bazı nazarî Müslümanların da gıpta ve haset duygusunu tahrik
edebiliyor.
Acaba yapılan bu tür güzel hizmetler hiç falana filana, falancıya filancıya mâl
edilmeden götürülemez miydi? Eğer götürülebilir olduğunu düşünüyorsak, orada
usûl ve yöntemde hata etmişiz demektir.
Bu hatamız da bize düşmanlık yapan
insanları tecavüze, ehl-i imanı da hasede sevk etti.
Bu yüzdendir ki birileri
çok ciddi bir hazımsızlık duygusuyla, kin ve nefret hissiyle oturup kalkıyor ve
sürekli dünyanın dört bir tarafında devam eden hizmetleri nasıl
bitirebileceğinin kurguları peşinde koşuyor.
Keşke isimsiz müsemma olabilseydik.
Yapılan işler fazlasıyla yapılsaydı fakat
onların herhangi bir ad ve unvanı olmasaydı.
Esasında İslâm’ın ilk dönemlerinde
din adına yapılan pek çok şeyin hep birer isimsiz müsemmadan ibaret olduğunu
görürüz.
O dönemde Müslümanlar zühdü, takvayı, verâı, acz u fakrı zirvede
yaşasalar da bunların temsil edildiği kurumlar, müesseseler, tarikatlar,
hareketler yoktu.
Hicri üçüncü asra kadar ne Nakşîlik vardı, ne Kadirîlik ne de
Rufâîlik.
Onlar, sofilik demeden, tasavvuftan bahsetmeden, tarikat bilmeden,
tekke ve zaviyeye girmeden Allah’ın emirlerine milimi milimine uyuyor, kalb ve
ruh hayatını bütün derinliği ve inceliğiyle yaşıyorlardı.
Bu ifadelerimle, bu tarikatları tesis eden zatların bid’at icat ettiklerini
kastetmiyorum.
Bilakis onlardan her biri, Allah Resûlü’nün ve O’nun Raşit
Halifelerinin hususiyetlerini esas alarak kendilerince bir yol ve yöntem
tutmuşlardır.
Yaşadığı şartları ve konjonktürü de hesaba katarak kimisi
halvetîliği esas almış, kimisi celvetîliği; kimisi cehrî olmuş kimisi de hafî.
Özellikle hicri üçüncü asra kadar isimsiz olarak mevcut bulunan bu müsemma,
isimle serfirâz olunca, hiç farkına varmadan bir kısım aidiyet mülâhazalarını da
ortaya çıkarmıştır.
Toplumda farklı mensubiyetler, falancılar filancılar zuhur
etmiştir.
Her ne kadar sertac-ı ibtihaç dediğimiz büyük zatlar için geçerli
olmasa da işin daha başındakiler, yapılan işleri aidiyet mülâhazasına bina
etmeye başlamışlardır.
Bu da toplumda bir kısım bölünme ve parçalanmaları
beraberinde getirmiştir.
Çünkü herkes “biz”, “bizimkiler” demeye başlamış,
insanları değerlendirirken öncelikli ölçü olarak “kendi” hizbinden olup
olmamasını esas almıştır.
Böyle bir tarafgirliğin ise bir kısım haksızlık ve
zulümleri de beraberinde getireceğinde şüphe yoktur.
Eğer siz, Abdülkadir el-Geylanî, Mevlana Halid el-Bağdadî, Şâh-ı Nakşibend gibi
bir kıvama sahip değilseniz “falancı”, “filancı” olma gibi mülâhazalar sizin
için potansiyel çok ciddi birer tehlike demektir.
Hatta dikkatli olunmadığı
takdirde bunlar, kişi için öldürücü birer zehir hâline gelebilir.
Büyük zatlar
bu türlü hatalara düşmeseler bile, yapılan hizmetleri bir kısım aidiyet
mülâhazalarına bağlı götürmek, bizim gibi avamdan insanları çok farklı vartalar
içine atabilir.
Bu tehlikeden salim kalabilmenin yolu ise herhangi bir yolda
yürüyen veya herhangi bir sisteme bağlı kalan insanların herkese aynı ölçüde
bağrını açabilmesi, herkesi eşit seviyede sevebilmesi ve herkesin yapmış olduğu
güzel işleri takdir edebilmesidir.
Fakat bence yine de en emniyetli ve en selametli yol, isimsiz müsemma
olabilmektir.
Keşke yaptığımız hizmetleri böyle götürebilseydik de insanlar
“falana” “filana” takılarak yapılan hizmetlere karşı mesafeli durmasalardı.
Esasında işin hakikatine uygun olan anlayış da budur.
Zira hizmet adına yapılan
bütün güzel işleri ne falan ne de filan yaptı; bütün bunları plânlayan, yapan,
yaratan Allah’tır.
O, bu kaderî plân ve projeyi uygulamak üzere bazı kimseleri
figüran olarak kullanmaktadır.
Bu açıdan hiç kimsenin bu güzelliklere sahip
çıkmaya hakkı yoktur.
Acaba biz isme çok mu takıldık? Kendimizi geri plâna çekemedik mi? Kehf
Sûresi’nde yer alan, إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ
يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا “Şüphesiz ki onlar
size muttali olurlarsa ya sizi taşlarlar veya dinlerine döndürürler.
Bu takdirde
asla kurtulamazsınız (İtibarınızla oynar, yolunuzu keser, size yaşama hakkı
vermezler).” (Kehf Sûresi, 18/20) âyetinin işaret ettiği noktaya dikkat etmedik
de düşmanları tahrik edecek ve dostları da hasede sevk edecek şekilde çok mu göz
önünde bulunduk? Akla gelebilecek bu tür hususlar üzerinde mutlaka durulmalı,
bunlarla yüzleşmeli ve bunların hesabı yapılmalıdır.
Hâsılı, Allah yolunda hizmet ediliyor ve ruh abidemiz ikame edilmeye
çalışılıyorsa buna mâni olabilecek her şeyden uzak durulması icap eder.
Aidiyet
mülâhazasıyla meselelere yaklaşıldığında hizmet bundan zarar görecekse, bu
konuda bize düşen mü’mince düşünce şu olmalıdır: Değil aidiyet mülâhazası, eğer
hizmetlerin yürümesine bizim canlarımız, cananlarımız, mallarımız engel teşkil
ediyorsa Allah bunların hepsini alsın ama hizmetler durmasın.
Bugüne kadar
fakirin düşüncesi hep bu yönde olmuştur.
Rabbime ellerimi açıp hep şöyle
tazarruda bulundum: “Allahım, eğer kenarından köşesinden bir şekilde benim
mevcudiyetimden ötürü hizmete taarruz ve hücumlar yapılıyorsa, ben tezkeremi
vermeye hazırım.”
Zira asıl önemli olan, dinimiz, ülkemiz ve bütün dünya insanlığı adına faydalı
görülen faaliyetlerin devam etmesidir.
Yapılanlar yapıldıktan, gönüllere iman
tayfı gönderildikten, insanlar arasında sevgi ve hoşgörü meltemleri
estirildikten sonra bizim bilinmemizin, alkışlanmamızın, takdir edilmemizin
gereği yoktur.
Yoksa Allah’ın takdirinin yerine insanların alkışını koymuş
oluruz.
Bu da şirkin bir çeşididir.
Şirkten âzâde kalmanın yolu ise yapılacak
hizmetleri gürültüsüz ve sessizce yapmak, her türlü alayişten uzak kalmak ve
sonra da sessizce Rabbe yürümektir.
Bizim yolumuz buydu.
Ama bu yolun adab u
erkânına uygun hareket edebildik mi edemedik mi bilemeyeceğim.
Belki de zaman
zaman meseleyi acemiliğe ve toyluğa kurban ettik.
Şekilden Kurtulup Öze ve Ruha İnebilmek
Maalesef günümüzde dine dair pek çok meselede isimler müsemmanın çok önüne
geçmiş durumdadır.
Her şey isimler üzerinde cereyan ediyor.
Böyle olunca da bir
türlü şekil ve kalıpların ötesine geçilemiyor, öz ve ruh yakalanamıyor.
Mesela
namaz kılmaktan, oruç tutmaktan, zekât vermekten bahsediyor ve şöyle böyle bu
ibadetleri eda etmeye çalışıyoruz.
Hiç kimse bunu küçümseyemez.
Bunları
küçümseyen, çok ciddi bir haksızlık yapmış olur.
Zira Allah bunlara değer
atfetmiştir.
Fakat bu ibadetleri şeklî olarak yerine getirmenin ötesine
geçilemez, onların ifade ettiği mânâ kavranamaz, ibadet şuuru vicdanda
derinlemesine duyulamaz, yani onların, hakikate ulaşma adına birer köprü olduğu
anlaşılamazsa, müsemmaya geçilemez ve müntehaya doğru yol alınamaz.
Nazarî
Müslümanlıktan kalbî ve ruhî Müslümanlığa katiyen terakki edilemez.
Hele sır,
hafî ve ahfâ gibi derinlikler hiç duyulamaz.
Çünkü namaz, oruç, zekât ve hac
gibi ibadetler bir özün kalıpları, zarfları ve kamuflajlarıdır.
Asıl olan, bu
kalıpların içinden yürüyerek o öze ulaşmaya, onu duymaya ve temsil etmeye
çalışmaktır.
Evet, asıl olan, hakiki anlamıyla Müslümanlığı yaşamaya çalışmak, bunda son
derece samimi olmak ve başkalarına da örnek teşkil edebilmektir.
Eğer kalb
sürekli “rıza” deyip atıyor, her işte Allah’ın muradı takip edilebiliyorsa işte
o zaman hakiki Müslümanlık yaşanıyor demektir.
Esasen belli şahıslar etrafında
sistematik hâle getirilen hareket ve müesseselerin yapmak istediği de bundan
ibarettir.
Ortaya çıkan bu isimlerin arkasında ulaşılmak istenilen ana hedef de
İslâm’ın kılı kırk yararcasına yaşanması, -tabiri caizse- Ebû Bekirce, Ömerce,
Osmanca ve Alice temsil edilmesidir.
Nitekim ilk dönem itibarıyla her gece yüz
rekât namaz kılan, savm-ı Davud tutan, haftada hatta üç günde bir Kur’ân’ı
hatmeden çok sayıdaki insana bakılacak olursa bu müesseselerin fonksiyonunu eda
ettiğini söyleyebiliriz.
Fakat zamanla isim müsemmanın önüne geçmeye başlamış; müsemma isme, ruh cesede,
mânâ da kalıba kurban edilmiştir.
İsimde ileriye gidildikçe insanlar aidiyet
mülâhazasıyla onu daha da ileriye götürmüş ve bir kısım mensubiyetleriyle caka
satmaya başlamışlardır.
Dini yaşama ve temsil etme adına farklı farklı yollar
tuttuktan ve bunları birer ekol hâline getirdikten sonra, her şeyi bunlara
bağlamaya ve din adına yapılması gerekenleri sadece bunlardan ibaret görmeye
başlamışlardır.
Böyle olunca da öz ve mânâya karşı kör, sağır ve kalbsiz hâle
gelinmiştir.
Meseleler aidiyet mülâhazasıyla değerlendirilince, “Bize iltihak
eden ve bizim gibi düşünen kurtulur.
Bizim yolumuza tâbi olmayanlar iflah
olmaz.” gibi oldukça dar ve mutaassıpça değerlendirmelere gidilmiş, dine ve
dinin öz değerlerine gadredilmiştir.
Öte yandan, aidiyet mülâhazasına bağlı hareket etme, bir kısım başarı ve
muvaffakiyetlerin falanlara, filanlara atfedilmesine ve dolayısıyla da Allah’ın
unutulmasına sebebiyet verecektir.
Asıl olan, görülen, tadılan, duyulan her
şeyde O’na bir adım daha yaklaşma, her hâdisenin arkasında O’nun kudret elini
görebilme, kendini sıfırlayarak sürekli “O” diyebilme iken, aidiyet
mülâhazasıyla hareket eden insanlar bunu diyemeyecek ve işin özünden uzaklaşmaya
başlayacaklardır.
Uzaklaşmanın en tehlikeli hali, uzaklaştığının farkında olmamaktır.
Çünkü insan
uzaklaştığının farkında ise bir şekilde geriye dönerek kaçırdıklarını telafi
etmeyi düşünür, istiğfar ve tevbe ile yeniden Allah’a yönelebilir.
Fakat bunun
farkında olmayan bir insanın hatasından geriye dönmesi de çok zordur.
Hele bir
de o, bütün doğruları bağlı olduğu grupta görüyor ve onun dışında başka doğrular
da olabileceğini mütalaa etmiyor/edemiyorsa ve ister idarî, ister dinî, isterse
daha başka alanlarda yaptığı işleri sürekli cı’ya cu’ya bağlıyorsa, hiç farkına
varmadan bir uçuruma doğru sürükleniyor demektir.
Farklı bir ifadeyle, Allah’a
giden yollar mahlûkatın nefesleri sayısınca olduğu halde, bu yollardan herhangi
birine sülûk etmiş bir insanın sadece onu görüp, onun dışında doğru tanımaması,
diğer bütün yolları bâtıl görmesi, -Allah muhafaza- onun için bir helaket ve
felaket sebebi olabilir.
Böyle bir tehlikeden uzak kalmanın yolu, öncelikle sürekli imanı yenileme,
Allah’la irtibatı güçlü tutma ve O’nun rızasını her şeyin önünde görmedir.
Bunun
yanında insan sadece kendi yaptığı hizmetlere takılıp kalmamalı, daha başka
güzel işler yapanları alkışlamasını da bilmelidir.
Dünyanın değişik yerlerinde
farklı yollarla hizmet eden insanların faaliyetlerini görmezden gelmemeli,
bilakis bunlarla birlikte çalışmanın, ortak hedeflere yürümenin yollarını
aramalıdır.
İkinci olarak, insanlık adına ortaya konan faydalı ve gelecek vaat eden faaliyet
ve projeleri meth ü sena edip reklamını yapanlar, bu işleri gerçekleştirenler
olmamalıdır.
Eğer bunların büyütülecek bir yönü varsa onu başkaları yapmalıdır;
methedilmeye değerse, başkaları methetmelidir.
Bundan da öte, bütün bu
güzellikler, evvelen ve bizzat her türlü güzelliğin asıl sahibine (celle
celâluhu) verilmeli, insanlardan birilerine şart-ı adi planında bir şeyler
nisbet edilecekse de içimizden gele gele, gayet samimane, inanarak, “Meselede
bizim dahlimiz yok hükmündedir.
Başkaları tarafından zemin hazırlanmasaydı,
zihinler bu konuda müsait hâle getirilmeseydi, biz bu işleri başaramazdık.”
denilmelidir.
Bu hem hakperestliğin hem Allah’a karşı saygının hem de insanlarda
kıskançlık ve haset duygularını tahrik etmemenin bir gereğidir.
Yoksa bir
taraftan ihlâs zedelenmiş diğer yandan da yol emniyeti ihlal edilmiş olur.
İnsanı Öldüren Virüsler
Özellikle sağlam bir yere tutunamamış ve manevî kıvamlarını elde edememiş
insanlar, muhalif esen rüzgârlar karşısında hazana maruz kalmış yapraklar gibi
sağa sola savrulup gidebilirler.
İnsanın ayağını kaydıracak türlü türlü fitneler
vardır.
Mesela zalimleri yola getirme, mazlumların iniltilerini dindirme,
muhtaçlara el uzatma ve hakkı tutup kaldırmada kullanılması gereken kuvvet, eğer
başkalarını ezmede kullanılıyor, şahsî çıkarlara âlet ediliyor ve insanı hak ve
hakikate karşı kör hâle getiriyorsa, böyle bir kuvvet insan için Allah belası
bir virüstür.
Aynı şekilde, insanlara hak ve hakikati anlatma ve onlara doğru yolu gösterme
adına bir kredi olarak kullanılabilecek olan nam, nişan ve şöhret, sadece şahsî
bir kısım arzu ve heveslerin tatminine vasıta kılınıp insanı alkış beklentisine
ve popülizme sokuyorsa o da insan için ayrı bir musibet olur.
Hz.Pir böyle bir
şöhret için “zehirli bal” tabirini kullanmıştır.
Nitekim şöhrete müştak ve
müptela olan çoklarının gözümüzün önünde zehirlenip gittiklerini üzülerek
müşahede ediyoruz.
Tıpkı kuvvet ve şöhret gibi şehvet de insan için hem bir nimet hem de öldürücü
bir virüs olabilir.
Eğer neslin devamı için peşin bir ücret olarak insana
bahşedilen bu duygu, meşru dairede kullanılırsa Allah’ın insana bahşettiği
önemli bir nimet olur.
Fakat insan meşru dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifa
etmeyerek bohemliğe girer ve gayrimeşru dairede değişik tatmin yollarına saparsa
şehvet onun için bir bela olur.
Günümüzde niceleri şehvet virüsü yüzünden
devrilip gitmişlerdir.
Bazıları da insanların bu zaafını değerlendirerek onları
esir etmiş, ipotek altına almış ve sonra da istediği istikamette kullanmıştır.
Keza meşru yoldan elde edilen ve Din-i Mübin-i İslam’ı i’lâ etme ve toplumdaki
yardıma muhtaç insanlara el uzatma yolunda kullanılan bir servet insan için
büyük bir nimet iken, gayrimeşru yollarla elde edilen ve insanı küstahlaştırıp
şımartan servet bir iptiladır.
Günümüzde ihaleleri ve devletin bütün imkânlarını
kendi hesaplarına değerlendiren, gecekondudan gelip kısa zamanda büyük
servetlere konan ve bu servetlerini de bitmeyen hırslarını tatmin etme
istikametinde kullanan zavallı insanların hâline bakınca onun nasıl bir musibete
dönüştüğünü daha iyi anlarsınız.
Servet, Hz.Osman gibi bir kısım yüce
şahsiyetlerin dikey olarak Allah’a yükselmesine vesile olduğu gibi, Karun gibi
birilerinin de yerin dibine batmasına sebep olabilir.
İşte cemaat enaniyeti veya aidiyet mülâhazası da bütün bunlar gibi Allah belâsı
bir virüs olmaya adaydır.
Aslında farklı duygu ve düşüncedeki insanların ortak
bir gaye ve mefkûre etrafında bir araya gelerek birlik oluşturmaları ve
sonrasında bu potansiyeli iyilik ve hayır adına değerlendirmeleri onlar için
büyük bir nimettir.
Fakat Hz.Bediüzzaman’ın da dikkat çektiği üzere şayet şahsî
enaniyetler aidiyet mülâhazasıyla daha da kuvvet kazanıyor, esasında bir
dantelanın farklı nakışları gibi olan cemaat, tarikat ve hareketler arasındaki
nüanslar büyütülerek birer ayrılık ve çatışma vesilesine dönüşüyor ve haset
duygusunun da sevkiyle insanlar alan kapma kavgasına tutuşuyorlarsa, işte o
zaman aidiyet mülâhazası toplumsal bir maraz hâline gelir.
Bu tür ihtilaf ve iftiraklar bugüne kadar hep değişik toplum ve devletlerin
başına bela olmuş, büyük imparatorlukları bile yerle bir etmiştir.
Bunların her
birinin insanı batırmaya yeteceğinin farkında olmalı, bu virüs ve mikroplarla
mücadele etmeli ve onların yüzünü iyiliğe çevirmeye çalışmalıyız.
Eğer bunda
muvaffak olabilirsek bunun çok hayırlı neticeleri olur.
Aksi durum, hem fertler
hem de cemiyetler için bir helak sebebi olarak karşımızda durmaktadır.
Arşın Altında Gölgelenecek Yedi Zümre
Soru: Bir hadis-i şerifte hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde arşın
altında gölgelenecek yedi zümreden bahsediliyor.
Bunların ortak özellikleri
nelerdir?
Cevap: İnsanın kullukta seviye kazanmasını ve yaratılışıyla hedeflenen
zirvelere ulaşmasını sağlayan en önemli iki şey, bir taraftan, ne kadar zor
gelirse gelsin ibadet u taatlerini ifa etmesi, diğer yandan da yine ne kadar zor
gelirse gelsin günah ve haramlardan uzak durmasıdır.
Zira bir ameli ifa etmek ne
kadar zorsa, insanın elde edeceği sevap ve mükâfat da o kadar fazla olacaktır.
Aynı şekilde bir insan, uzak durulması çok zor olan günahlardan sakındığı
takdirde, kulluğun zirvelerine ulaşması mümkün olacaktır.
Mezkur hadiste ortak
bir özellik olarak dikkat çeken husus, insanın sahip olduğu bir kısım fıtrî
özellikler ve içinde bulunduğu şartlar itibarıyla yerine getirmesi çok zor olan
amellerin, bu yedi zümre tarafından ifa edilmesidir.
Söz konusu hadis şu şekildedir: “Cenâb-ı Hak, başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde şu yedi grup insanı arşının gölgesinde gölgelendirecektir: Adaletli idareci, Rabbine ibadet neşvesiyle yetişen genç, kalbi mescitlere bağlı adam, birbirini Allah için sevip bir araya gelmeleri de ayrılmaları da Allah için olan iki insan, güzel ve asil bir kadının gayrimeşru isteğini ‘Ben Allah’tan korkarım.’ diyerek reddeden adam, Allah yolunda yaptığı infakı, sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek ölçüde gizli yapan kimse ve tek başınayken Allah’ı zikredip gözleri yaşlarla dolan kimse.” (Buharî, ezan 36; Müslim zekât 91)
Şimdi hadis-i şerifte zikredilen bu zümrelere sırasıyla yakından bakalım:
1- Adaletli İdareci
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) arşın gölgesinde gölgelenecek
kimselerin başında adaletli idareciyi saymıştır.
Küçük bir kasabanın
yönetiminden sorumlu olan bir kaymakamdan devletin yönetiminden sorumlu bir
devlet başkanına kadar bütün idareci ve yöneticileri bu kapsamda düşünebiliriz.
İşte böyle bir konumda bulunan, kılı kırk yararcasına adaleti tesis etmeye
çalışan ve tek bir arpa tanesi kadar dahi olsa zulüm ve haksızlık irtikâp etmeme
adına çok hassas davranan idareci hadisin müjdesine nail olacaktır.
Yönetimin herhangi bir basamağında yer almayan sıradan insanların adil olması
belli ölçüde kolaydır.
Fakat sorumluluk ve mesuliyetler arttıkça adaleti
gözetmek ve istikameti korumak da zorlaşacaktır.
Mesela bir köyde muhtarlık
yapan bir kişinin sıradan bir insana göre adil olması daha zor olacağı gibi bir
Yavuz veya Kanunî’nin konumunda bulunan ve koca bir devletten sorumlu olan bir
insanın adaletli olması çok daha zor olacaktır.
Çünkü böyle bir konumu ihraz
eden kimseler büyük bir güç ve kuvvete sahiptirler.
Onların yanında sürekli
“hünkârım” deyip el pençe divan duran insanlar vardır.
Ayrıca bir söz
söylediklerinde iyi veya kötü olduğuna bakmaksızın alkış tufanı koparacak
yığınlar da onların gözünün içine bakmaktadırlar.
İşte böyle bir konumda bulunan bir insanın güç zehirlenmesi yaşamaması, takdir
ve alkışların cazibesine kapılmaması, elinde tuttuğu geniş imkânları suiistimal
etmemesi; bütün bu saptırıcı ve yoldan çıkarıcı faktörlere rağmen adalet ve
hakkaniyetten ayrılmaması hakikaten çok zordur.
İşte bu zoru başarmış, kendisine
ait olmayan bir arpa danesini dahi zimmetine geçirmeyen ve kendisine emanet
edilen bütün imkânları, güç ve kuvveti sadece milletine hizmet etme
istikametinde kullanan bir insan öbür tarafa gittiği zaman Allah’ın ekstradan
sürprizleriyle karşılaşacaktır.
Farklı bir ifadeyle insanın makam ve mansıbı
yükseldikçe istikametini koruması da zorlaşacak; bu zoru başarma da onu dikey
olarak insanî kemalâta yükseltecektir.
2- İbadet Aşığı Genç
Kur’ân’ın, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ “Ben,
insanları ve cinleri yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât
sûresi, 51/56) âyet-i kerimesine göre insanların asıl yaratılış gayeleri,
Allah’a kullukta bulunmaktır.
İbn Abbas’ın tefsiriyle Allah marifetine
ulaşmaktır.
Dolayısıyla dünya imtihanını kazanmanın yolu Allah’ı bilme, tanıma,
sevme ve O’na hakkıyla kullukta bulunmaktan geçer.
Hiç şüphesiz nefis ve şeytan
gibi insanı yoldan çıkarabilecek bir kısım faktörler göz önüne alınacak olursa
böyle bir imtihanı kazanmanın bir kısım zorluklarının olduğu anlaşılacaktır.
Allah’a hakkıyla kul olabilmenin herkes için bir kısım zorlukları bulunsa da
heves ve arzuların dört bir yandan insanı kuşattığı gençlik döneminde arızasız
ve kusursuz bir ibadet hayatının yaşanması gerçekten çok zordur.
İşte bu
sebepledir ki Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), adaletli
idareciden sonra arşın gölgesinde gölgelenecek ikinci zümrenin kendini ibadete
vermiş, kulluk yolunda büyümüş, boy atmış ve kemale ermiş gençlerden oluştuğunu
ifade buyurmuştur.
Bir gencin, nefsinin heva ve heveslerine başkaldırması ve
onların dayatmalarına “hayır” diyebilmesi çok zor olduğu için, bu zoru başaran
ve heva yerine hüdaya uyan gençler hadis-i şerifte methedilmiştir.
Demek ki bir
gencin göz, kulak ve dil gibi organlarının haram istikametindeki arzu ve
taleplerine “hayır” diyebilmesi, onu, kemâlât-ı insaniyenin zirvesine
yükseltecektir.
3- Kalbi Mescitlere Bağlı Kimse
Hadiste üçüncü zümre olarak kalbi mescitlere bağlı olan kimseler zikredilmiştir.
Öyle birini düşünün ki mescide gelip namazını kılıyor fakat mescitten çıkarken
gönlü orada kalıyor.
Dört gözle bir sonraki namaz vaktini beklemeye koyuluyor.
Dünyanın cazibedar güzellikleri, maişet derdi, mal kazanma hırsı, hayatın
lezzetlerinden kâm alma düşüncesi onun gönlünde yer bulamıyor.
Bilâkis o,
Rabbine kullukta bulunduğu mescitten ayrılıp dışarı çıktığı anda âdeta
karbondioksite boğuluyor.
Dolayısıyla da yeniden oksijen soluklama adına mescide
dönmenin yolunu gözlemeye başlıyor.
Mesela o, öğleyi kılıp çıktığında, “Hele bir
ikindi ezanı okunsa da camiye koşsam; müezzinin ‘Allahu Ekber’ nidasını bir kere
daha vicdanımda duysam.” demeye başlıyor.
Bunu Efendimiz’in şu hadisiyle de irtibatlandırabilirsiniz: مَنْ أَتَى فِرَاشَهُ
وَهُوَ يَنْوِي أَنْ يَقُومَ يُصَلِّي مِنَ اللَّيْلِ فَغَلَبَتْهُ عَيْنَاهُ
حَتَّى أَصْبَحَ كُتِبَ لَهُ مَا نَوَى وَكَانَ نَوْمُهُ صَدَقَةً عَلَيْهِ مِنْ
رَبِّهِ عَزَّ وَجَلَّ “Gece
ibadete niyet ettikten sonra sabaha kadar uyuyup kalana, niyeti sebebiyle gece
ibadet etmiş gibi sevap yazılır.
Onun uykusu da Allah tarafından kendisi için
sadaka kabul edilir.” (Nesai, kıyâmu’l-leyl 63; İbn Mâce, ikâmetü’s-salâ
177) Bu hadislerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kalbi gece
ibadetine bağlı olan bir insanın sırf bu niyetinden dolayı bile âdeta
soluklarının tespih olacağını ifade buyuruyor.
Hiç şüphesiz bir insanın bu ölçüde mescitlere ve ibadete bağlanması, herkesin
nail olamayacağı bir haldir.
Dolayısıyla buna güç yetirebilenler de dikey olarak
Allah’a yükseleceklerdir.
4- Allah İçin Birbirlerini Sevenler
Efendimiz’in hadiste ifade buyurduğu dördüncü zümre ise birbirini Allah için
seven, bir araya gelmelerini ve ayrılmalarını O’nun rızasına bağlayan
insanlardır.
Esasında “Allah için sevme ve Allah için buğz etme” dinde önemli
bir esastır.
Fakat bu hiç de kolay değildir.
Bir kişinin kendi çıkarlarını,
zevklerini, isteklerini bir kenara bırakarak, başka bir insanı sırf dininden,
diyanetinden, imanından, Allah’a yakın olmasından, dini ve milleti adına faydalı
hizmetler yapmasından ötürü sevmesi ve ona alaka göstermesi hakikaten zordur.
Esasında bizim başta Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere,
O’nun Raşit Halifelerine ve diğer sahabe-i kirama karşı derince bir muhabbet
beslememizin, onların yanında yer almak istememizin sebebi de Allah rızası değil
midir? Daha açık bir ifadeyle bize sundukları ilâhî mesajdan, Allah’a
yakınlıklarından, İslâm’ın güzelliklerini şahıslarında kusursuzca temsil
ettiklerinden ve dinleri uğruna ciddi kahramanlıklar ortaya koyduklarından ötürü
onları sevmiyor muyuz? Onların dinlerini yaşama ve temsil etme noktasındaki
üstünlükleri ve güzellikleri, dünyadaki hiçbir kantarla tartılamaz.
Hatta
zannediyorum ahiretteki mizan bile onların faziletlerini tartamaz, kırılır.
Böyle bir sevginin yanında bir de dünyevî menfaatler için kurulan birliktelikler
vardır.
Bu tür insanların birbirine karşı alaka duymalarının sebebi, elde
edecekleri çıkarlarıdır.
Bu çıkarları uğruna bazı kişilerin yanından
ayrılmazlar.
Adeta bir “kuyruk” gibi sürekli onların yanında dolaşırlar.
Yeri
gelir, onun etrafında bir mabeyn-i hümayun oluştururlar.
Yeri gelir, dalkavukluk
yaparlar.
Yeri gelir, onun hata ve kusurlarını örtebilme adına birbiriyle yarışa
girerler.
Arkasından gittikleri zatı seviyor gibi görünseler de onların asıl
sevdikleri kendi menfaatleridir.
Bu tür sevgi ve alakaların hiçbirisi Allah için
değildir.
Birbirini Allah için seven, O’nun rızasını gözeterek ilişkilerini sürdüren
insanlar birbirlerine dalkavukluk değil hayırhahlık yaparlar.
Birbirlerinde
gördükleri hata ve kusurları çok rahatlıkla söyleyebilirler.
Sürekli
birbirlerini istikamete çağırırlar.
Onların birbirlerine kırılmaları ve gönül
koymaları bile Allah içindir; arkadaşını bir zulümden veya yanlıştan alıkoymaya
matuftur.
İşte hiçbir dünyevî hesaba bağlı olmaksızın iki kişinin birbirini bu
ölçüde sevebilmesi ve ilişkilerini de yine O’nun rızası istikametinde
sürdürebilmesi, başka hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde onları arşın
gölgesine çekecek çok değerli bir ameldir.
5- İffet Kahramanları
Beşinci olarak Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), cemali ve aynı zamanda
nesebi, makamı veya malî imkânları itibarıyla insanların dikkatini çekecek
durumdaki bir kadın tarafından bir kötülüğe çağrıldığında “Ben Allah’tan
korkarım!” diyerek onun teklifini reddedebilen iffet sahibi kişinin de o
gölgeden istifade edeceğini ifade buyurmuştur.
Şüphesiz böyle bir durumda
sabredip, arzu ve hevesleri dizginleyebilmek de çok zordur.
Dolayısıyla bu zoru
başarma da kişiyi dikey olarak arş-ı kemalat-ı insaniyeye çıkaracaktır.
Konuyla ilgili Hz.Ömer döneminde yaşanmış şöyle bir hâdise nakledilir: Mescidin
müdavimlerinden olan ve namazlarını her zaman en ön safta kılan bir genç vardır.
Onun sürekli geçtiği sokakta oturan bir kadın onu gözüne kestirir.
Bir gün bir
yolunu bulup onu içeriye çağırır.
Genç içeriye girdiğinde olumsuz bir teklifle
karşı karşıya kalır.
Tam o esnada birdenbire diline şu âyet-i kerime
geliverir: إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا إِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ
تَذَكَّرُوا فَإِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ “Onlar
ki takva dairesi içinde yaşarlar, kendilerine şeytandan bir tayf, vesvese
geldiği zaman hemen Allah’ı hatırlar ve gözlerini hakka açarlar.” (A’raf
sûresi, 7/201) Bunun üzerine kalbi dayanamaz ve oracıkta ruhunu Allah’a teslim
eder.
Genç, bir başkasının evinde vefat ettiği için sahabe-i kiram Hz.Ömer’e haber
vermeden götürüp hemen onu defnederler.
Hz.Ömer gibi yüksek ferasetli bir
insanın onun yokluğunu fark etmemesi mümkün değildir.
Bu sebeple onu cemaat
arasında göremeyince, “Falan nerede?” diye sorar.
Sahabe de olup biteni anlatır.
Bunun üzerine Hz.Ömer gencin mezarının başına gider ve وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ
رَبِّهِ جَنَّتَانِ “Allah’ın
huzuruna çıkacağından tir tir titreyen kimseye iki cennet vardır.” (Rahmân
sûresi, 55/46) âyetini okur.
Tam o sırada birdenbire mezardan yükselen şu sesle
ortalık lerzeye gelir: “Rabbim
bana onun iki katını verdi.” (İbn Asâkir, Târîhu
Dimaşk 45/450; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/468)
6- İnfak Kahramanları
Hadiste zikredilen diğer zor bir mesele de sağ elin verdiğinin sol el, sol elin
verdiğinin de sağ el tarafından bilinmeyecek ölçüde sadakaların gizlenmesidir.
Esasen burada bir teşbih (benzetme) söz konusudur.
Bu teşbihle hayr u hasenatın
hiç kimseye duyurmadan yapılmasının önemine işaret edilmektedir.
Zira buna
dikkat edildiği takdirde bir taraftan riya ve süm’anın en küçüğünden bile uzak
kalınmış, diğer yandan da sadaka verilen kimseler minnet altında bırakılmamış
olacaktır.
Ayrıca ihlas da zedelenmeyecektir.
Bilindiği üzere Osmanlı’da bu gibi hadislerin de işaretiyle sadaka taşları
ortaya çıkmıştır.
İnsanlar yapacağı yardım ve bağışları oraya götürüp
bırakmışlar; ihtiyaç sahipleri de ihtiyacı ölçüsünde bunlardan istifade
etmiştir.
Böyle bir sistemin kurulabilmesi esasen toplumun ne ölçüde müstakim
olduğunu; hırsızlık, gasp ve kapkaççılık gibi suçların o toplumda yer
bulamadığını da göstermektedir.
Bunun zıddı ise muhtaçlara göstere göstere yardım etme, yaptığı yardımları bazen
bir sözle bazen de bir gülümsemeyle de olsa başa kakmadır.
Zira bu tür
insanların maksadı, başkaları tarafından cömert ve yardımsever olarak bilinmek,
takdir ve alkış toplamaktır.
Kur’ân-ı Kerim, قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ
خَيْرٌ مِنْ صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَا أَذًى وَاللَّهُ غَنِيٌّ حَلِيمٌ “Bir
tatlı söz ve bir kusur bağışlama, peşinden incitme gelen sadakadan çok daha
iyidir.” (Bakara sûresi, 2/263) şeklindeki ifadeleriyle bu tür kimseleri
yermiştir.
7- Allah İçin Gözyaşı Döken Kimse
Hadiste son olarak tek başına kaldığı zamanlarda gözyaşlarıyla Allah’ı zikreden
kimse zikredilmiştir.
Gerçekten bir insanın, kimsenin olmadığı yerlerde, mesela
gece karanlığında başını yere koyması, konumunu hatırlaması, Allah karşısındaki
durumunu tefekkür etmesi, Allah’ın azametini ve kendi küçüklüğünü düşünmesi ve
arkasından gözyaşlarıyla boşalması onu dikey olarak Allah’a yükseltecek
amellerden bir diğeridir.
Buraya kadar zikredilen hususların bütünü, herkesin muvaffak olamadığı, sabır,
tahammül, azim ve kararlılık isteyen zor şeylerdir.
Dolayısıyla bu zorları
başarabilenler Allah katında ekstradan lütuflara mazhar olacaklardır.
Daha başka
ameller de bunlara kıyas edilebilir.
Allah yolunda yapılan bütün ibadet u
taatler böyle temel bir esasa oturtarak değerlendirilebilir.
Buna göre çok zor
olan amelleri yapan veya uzak durulması çok zor olan haramlardan kaçınan bir
insan gözün görmediği, kulağın duymadığı ve insan tahayyüllerini aşkın bir kısım
mertebeleri ihraz edecektir.
Allah bütün mü’minlere, özellikle de dine hizmet edecek nesillere bu zorları
başarabilme güç ve imkânı bahşetsin! İnşallah onlar, yapmaları gerekli olan zor
işlere tahammül eder ve kötülükler karşısında da dişlerini sıkıp sabrederler.
Böylece arşın gölgesi altında gölgelenme şerefine nail olur, Allah’ın ekstradan
lütuflarıyla mesud olurlar.
Biat Kültürü
Soru: Meselenin
mahiyetini bilmeyen bazı kimseler Hizmet hareketine gönül vermiş insanları
“akıllarını birilerine ipotek etmekle” ve “kayıtsız şartsız biat etmekle”
suçluyorlar.
Bu iddiaların gerçeklik payı var mıdır?
Cevap: Bilindiği üzere biat, İslâm’la beraber doğmamış olsa da İslâm’da
önemli bir esastır.
Kur’ân ve Sünnet’te konuyla ilgili pek çok âyet ve hadis yer
aldığı gibi, Allah Resûlü’nün ve Raşit Halifelerin hayatlarında da biat, farklı
şekillerde tatbik edilmiştir.
Arapçadaki ifadesiyle bey’at veya Türkçe’deki
yaygın kullanımıyla biat, insanın bir dine, sisteme veya o sistemin temsilcisi
olan şahsa bağlı kalacağına ve bu bağlılığın gereklerini yerine getireceğine
dair söz vermesidir.
Biat, İslâm kültüründe en geniş anlamıyla devlet başkanı seçilen yöneticiyle
halk arasında yapılan akdi ifade eder.
Bu akde göre devlet başkanı ehliyetini
koruduğu ve kendisine düşen görevleri yerine getirdiği sürece vatandaşlar da ona
itaat etmeye ve bağlı kalmaya devam edeceklerdir.
İslâm’da Biat
Kur’an ve Sünnet’te biatla ilgili farkı uygulamalar yer almaktadır.
Mesela
Kur’ân-ı Kerim, وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ
مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ
لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى
ذَلِكُمْ إِصْرِي قَالُوا أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُوا وَأَنَا مَعَكُمْ مِنَ
الشَّاهِدِينَ “Hatırla ki Allah peygamberlerden şöyle bir söz almıştı: ‘Size
kitap ve hikmet verdiğimde, ardından, size verilenleri tasdik eden bir peygamber
gelirse, ona mutlaka iman edecek ve mutlaka yardım edeceksiniz.
Bunu kabul edip
bana kesin bir şekilde söz veriyor musunuz?’ buyurmuştu.
‘Kabul ettik.’ dediler.
‘O hâlde şahit olun, Ben de sizinle beraber şahitlerdenim.’ buyurdu.” (Âl-i
İmrân, 3/81) âyetiyle Allah’ın, Hz.Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem)
önceki peygamberlerden söz almasından bahsetmiştir ki bu, Allah tarafından bir
biat talebidir.
Esasında kendilerinden böyle bir biat alınan peygamberlerin birçoğu
kendilerinden sonra gönderilen diğer peygamberlerle karşılaşmadıkları gibi,
onların hiçbirisi Hz.Muhammed’le de (aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm)
karşılaşmamıştır.
Dolayısıyla böyle bir sözün birinci muhatapları peygamberler
gibi görünse de gerçekte bu, onların şahsında ümmetlerine bir mesajdır.
Evet, Allah Teâlâ bu âyet-i kerimede, peygamberleriyle ve onların şahsında
ümmetleriyle yapmış olduğu bir mukaveleden bahsetmektedir.
Bu mukaveleye göre
onlardan şunu talep etmektedir: “Sizden sonra gelen hangi peygambere
yetişirseniz ona iman edin ve onu kabullenin.
Musa’ya yetişirseniz onu
kabullenin.
Davud’a yetişirseniz onu kabullenin.
İsa’ya yetişirseniz onu
kabullenin.
Muhammed Mustafa’ya (aleyhimü’s-salâtu ve’s-selâm) yetişirseniz de
onu kabullenin.” Bunun karşılığında peygamberler de topyekûn bunu kabul ve ikrar
etmişlerdir.
Artık böyle bir söz alma ve biat gerçekleştikten sonra bundan dönme
Allah’a karşı büyük bir günah ve büyük bir vebaldir.
Eğer döneklik, O’na ait
bazı hususiyetleri içine sindirememe seviyesinde ise dalâlet; itikat seviyesinde
ise irtidattır.
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de Cenâb-ı Hak’tan aldığı ve
peygamberler geleneğinde rüsuh ve sübut bulmuş biat hakikatini ömrünün farklı
dönemlerinde tatbik etmiştir.
Mesela O (sallallâhu aleyhi ve sellem),
peygamberliğin başlangıcının on birinci ve on ikinci senelerinde Akabe’de bir
araya geldiği Medine’li Müslümanlardan biat almıştır.
Efendimiz (sallallâhu
aleyhi ve sellem) orada teker teker onların ellerini sıkmış ve Medine’ye
gittiğinde kendisini canları gibi koruyacaklarına ve İslâm’a hizmet edeceklerine
dair onlardan söz almıştır.
Onlar böyle bir biat karşılığında ne kazanacaklarını
sorduklarında Allah Resûlü, “Cennet” cevabını vermiş; onlar da buna razı olmuş
ve bundan duydukları memnuniyeti izhar etmişlerdir.
Bu sırada Allah Resûlü’nün
yanında bulunan Hz.Abbas onlara, “Siz, neye biat ettiğinizi (bu biatınızın size
nasıl bir sorumluluk yüklediğini) biliyor musunuz?” diyerek meselenin önemine ve
ağırlığına dikkat çekmiştir.
Aynı şekilde Allah Resûlü, Medine-i Münevvere’yi teşrif ettiğinde Medine halkı
tek tek gelerek Efendimiz’e biat etmişlerdir.
Allah Resûlü’nün Medine’ye
hicretinin üzerinden yıllar geçtikten sonra bile yeni Müslüman olanlar O’nun
yanına gelerek biat etmiş ve sadakatlerini ortaya koymuşlardır.
Hatta İnsanlığın
İftihar Tablosu, Hudeybiye’de bulunduğu sırada Mekke’ye elçi olarak gönderdiği
Hz.Osman’ın öldürüldüğü yönünde haberler gelince, daha önce kendisine biat
etmiş olan sahabeyi toplayarak onlardan bir kere daha biat almıştır.
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashabından almış olduğu bu biatlar, İslâm’ın getirmiş olduğu sisteme, bu sistemin temsilcisine ve bu sistemi vaz eden Zat’a, dolayısıyla Allah’a karşı bir söz verme manasına geliyordu.
Biat, zamanla sahabe arasında oturmuş, sistemleşmiş ve bir gelenek hâlini
almıştır.
Dolayısıyla bu uygulama Raşit Halifeler döneminde de devam etmiştir.
Hz.Ebû Bekir, Hz.Ömer, Hz.Osman ve Hz.Ali halife seçildiklerinde sahabe
onlara biat etmişlerdir.
Uygulanma şeklinde değişiklikler olsa ve zaman zaman
mesele asıl yörüngesinden saptırılsa da bu uygulama daha sonraki asırlarda da
Müslümanlar arasında varlığını devam ettirmiştir.
Yani bir yönüyle vatandaşlar
biat vasıtasıyla başlarındaki yöneticiyi kabul ettiklerini ortaya koymuşlardır.
Hatta bu uygulama sadece devlet başkanıyla vatandaşlar arasında olmamış, zaman
zaman değişik tarikatların başında bulunan şeyhler de kendilerine bağlı olan
insanlardan biat almışlardır.
İnanç ve İdeal Ortaklığı
Konunun daha iyi anlaşılması adına biatla ilgili yaptığımız bu kısa izahtan
sonra şimdi meselenin Hizmet hareketine bakan yönü üzerinde durabiliriz.
Öncelikle ifade etmek gerekir ki Hizmet gönüllülerinin kayıtsız şartsız
“üstlerine” biat ettiğini iddia eden kimseler meselenin mahiyetinden
habersizdirler.
Bu tür iddialar, iddia sahiplerinin Hizmet’i bilmediklerini
gösterir.
Zira Hizmet gönüllülerini bir araya getiren ve bir arada tutan bağ ne
hiyerarşik bir sistemdir ne emir-komuta zinciridir ne de birilerine verilen biat
sözüdür.
Bilâkis inanç, mefkûre ve gaye birliği onları bir arada tutmakta ve
ortak hedeflere yönlendirmektedir.
Bunu, Cuma veya bayram namazı kılmak için
camide toplanan veya tavaf yapmak için Kâbe’nin etrafında halkalanan ya da hac
menasikini yerine getirmek için Arafat’ta duran insanların hâline
benzetebiliriz.
Nasıl ki ortak inançlar ve müşterek hedefler bu insanları bir
araya getiriyor ve aynı ibadetleri yaptırıyorsa, bir kısım ortak inanç ve
idealler de Hizmet gönüllülerini bir araya getiriyor ve onların beraber hareket
etmelerini sağlıyor.
Nedir bu ortak hedefler? Mesela Hz.Pir’in dile getirdiği üç büyük hastalık olan
cehalet, iftirak ve fakirlikle mücadele etmek Hizmet gönüllüleri için çok önemli
bir hedeftir.
Nitekim bugüne kadar Hizmet gönüllüleri cehaleti giderme adına
ciddi bir ilim seferberliği başlatmış ve imkânları el verdiğince yurtlar,
dershaneler, etüt merkezleri, okullar ve üniversiteler açmış; insanlar
arasındaki çatışma ve ihtilafları giderme adına sürekli sevgi demiş, hoşgörü ve
diyalog faaliyetleriyle herkesi kucaklamaya çalışmış; bir kısım
organizasyonlarla işadamlarına yardımcı olmaya ve muhtaçlara el uzatmaya gayret
etmişlerdir.
Biraz daha açacak olursak, insanları bir cemaat veya hareket adı altında bir
araya getiren temel faktör, ortaya konulan fikir, düşünce, faaliyet ve
projelerin makuliyeti, bunların hem dinî kurallara hem de zamanın şartlarına
uygunluğu ve aynı zamanda günümüz insanlarının ihtiyaçlarına da cevap veriyor
olmasıdır.
Bu itibarladır ki yapılan hizmetlerin devam ettirilmesi adına ne
falana filana biat etmeye ne de “falancı” “filancı” olmaya gerek yoktur.
İnsanların, salayı duyduğunda Cuma namazına koşmaları, bayram sabahı olduğunda
bayram namazında toplanmaları veya Zilhicce’nin dokuzuncu günü geldiğinde
Arafat’a akın etmeleri gibi, hizmet adına ortaya konulan düşünce ve faaliyetleri
kendi ideal ve hedefleriyle uyumlu bulan kimseler de hizmete koşmaktadırlar.
Farklı bir ifadeyle insanlar, yapılan hizmetleri Kur’ânî makuliyet çerçevesine
uygun bulduğundan, yürünen yolun peygamber yolu olduğuna inandığından, yapılan
hizmetlerin birlik ve beraberliği, sulh ve barışı sağlayacağını düşündüğünden bu
işe destek vermektedir.
Dolayısıyla Hizmet hareketi içerisinde yukarıda
bahsedildiği şekliyle bir biat söz konusu değildir.
Nitekim Bediüzzaman
Hazretleri de hiç kimseden biat istememiş, kendisiyle talebeleri arasındaki
ilişkinin şeyh-mürit ilişkisi olmadığını, bilakis bir kardeşlik ilişkisinden
ibaret bulunduğunu ifade etmiştir.
Bu itibarla Hizmet hareketi içerisinde
yaşıyla, kıdemiyle, ilmiyle önde görünen her kim olursa olsun, herhangi bir
şahsa biatta bulunma söz konusu olamaz.
Zımnî Biat: Fedakârlık ve Adanmışlık
Ne var ki ciddi bir fedakârlık ve adanmışlık duygusuyla kendilerini hizmete
vakfeden insanlar kendi kendilerine söz verebilirler.
Mesela onlar, “Allah’ın
izni ve inayetiyle, ömrüm vefa ettiği sürece, isabetli bulduğum böyle bir yola
revân olacağım.
Nam-ı Celil-i İlahi’nin ve Ruh-u Revan-ı Muhammedi’nin her yerde
duyulması adına soluk soluğa koşturacağım.
Hizmetin dışında hiçbir mülâhazaya
kapılmayacağım.
Dünyevî-uhrevî füyuzat hislerinden fedakârlıkta bulunacağım.
Ölünceye kadar bu yoldan ayrılmayacak ve Allah’ın huzuruna da böyle gideceğim.”
diyebilir.
İrşat ve tebliğ, Kur’ân ve Sünnet’in bize emretmiş olduğu önemli bir amel
olduğuna göre kişinin yapmış olduğu böyle bir ahde bağlı kalması gerekir.
Zira
temeli dinî bir meşruiyete dayanan ameller nezredildiğinde, bu nezirlerin yerine
getirilmesi gerekir.
İşte Hizmette bir biattan bahsedilecekse kişinin kendi kendisine sadık ve vefalı
bir mü’min olarak hizmetten ayrılmayacağına dair söz vermesi anlamında böyle bir
biat söz konusu olabilir.
Buna da sarih değil zımnî biat denilebilir.
Zira
Efendimiz döneminde yapılan biatlar asliyet planında olduğuna göre, böyle bir
biat zılliyet (gölge) planında kalacaktır.
Eğer günümüzde dünyanın farklı ülkelerinde çok güzel hizmetler yapılıyor,
gidilen ülkelerdeki insanlarla ciddi bir kültür alış-verişi oluyor ve dünya
barışı adına önemli adımlar atılıyorsa, bütün bu hizmetler kendi kendilerine
böyle söz vermiş adanmışlar sayesinde gerçekleşmektedir.
Onlar maddî-manevî
hiçbir karşılık beklemeden gerektiğinde burs seviyesinde aldıkları maaşlarla
insanlığa hizmet etmeye devam etmektedirler.
Onların bu fedakâr ve diğerkâm
tavırları sayesinde Afrika’nın derinliklerinden Uzak Doğu’nun içlerine kadar
birçok insan onlara karşı minnet ve şükran hisleriyle doluyor.
Özellikle Allah Resûlü ve Raşit Halifeler döneminde yapılan asliyet planındaki
biatı alkışladığımız gibi, adanmışlık anlamına gelen zılliyet planındaki böyle
bir biatın da takdirle yâd edilmemesi düşünülemez.
Kendilerini hizmete vakfetmiş
ve mefkûrelerini gerçekleştirme adına dünyanın dört bir yanına dağılmış
arkadaşları düşündüğümde içimden şu düşünceler geçiyor: Ahirette kurtulur muyuz
kurtulamaz mıyız bilemiyorum.
Orada bize hüsn-ü şehadette bulunma imkânı
verirler mi vermezler mi onu da bilemiyorum.
Fakat hiçbir zaman Allah’ın
rahmetinden de ümidimi kesmiyorum.
Eğer orada bana böyle bir imkân verilirse,
“Allah’ım, ruh ve mana köklerimizden süzülüp gelen değerleri duyurmak için
dünyanın dört bir yanına dağılan fedakâr insanlar için hüsn-ü şehadette
bulunuyorum.” derim.
Söylediğim gibi, bana onu dedirtirler mi dedirtmezler mi,
ben o ufkun insanı mıyım değil miyim, bunlar ancak Allah’ın bileceği şeyler.
Fakat hissiyatım bu yönde.
Ortak Akla Bağlı Kalma
Öte yandan hizmet içerisindeki işler ortak akla ve istişareye bağlı olarak
yürüdüğü için “aklın ipotek edilmesi” gibi bir durum söz konusu
olamaz/olmamalıdır.
Biz, bugüne kadar ısrarla istişare üzerinde durduğumuz gibi,
bundan sonra da farklı bir şey söylemeyeceğiz.
Şu düşüncemi bugüne kadar
defalarca dile getirmişimdir: Bir insan Sezar, Büyük İskender veya Napolyon’un
kafasının on katına sahip bir dâhi bile olsa ve şahsî görüşüne göre hareket
etse, böyle birisi, üç insanla istişare eden bir kimsenin seviyesine
ulaşamayacaktır.
Zira herhangi bir meselede farklı mülâhazaların ortaya
konulması, bunlar üzerinde i’mal-i fikirde bulunulması ve problemin çözümü adına
çareler aranması isabetli karar verme adına çok önemlidir.
Bu sebeple İnsanlığın
İftihar Tablosu, istişare yapan insanın kayıp yaşamayacağını beyan etmiştir.
Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamber olduğu hâlde Allah
tarafından vahiyle bir emir gelmediği sürece bütün işlerini sahabe-i kiramla
istişare etmiştir.
O, kendi fikirlerini istişareye arz etmiş, sahabenin
fikirlerini almış ve ortaya çıkan ortak kanaate göre hareket etmiştir.
Hatta
bazı durumlarda kendisi farklı düşünüyor olsa bile, sırf istişarenin hakkını
verme ve istişare disiplinini oturtabilme adına sahabenin görüşüne göre hareket
etmiştir.
Nitekim O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Uhud savaşıyla ilgili savunma
yapılmasını düşündüğü, açık alanda düşmanla yaka-paça olmanın neye yol açacağını
bildiği hâlde, sahabenin görüşüne muvafakat ederek düşmanla göğüs göğüse
çarpışmış ve neticede yetmiş şehit vermiştir.
Zira o gün istişare disiplininin
oturması için, onun sadece teoride kalmaması, bizzat Allah Resûlü’nün temsiliyle
tatbik sahasına taşınması çok önem arz ediyordu.
Bu açıdan bir insan, kendi düşüncesinin doğruluğuna ne kadar inanırsa inansın
eğer istişarede ortaya çıkan ağırlıklı görüş farklıysa kendi görüşünden
vazgeçebilmelidir.
Zira doğruyu bulma mevzuunda ceht ve gayret ortaya koyma
tıpkı namaz kılma ve oruç tutma gibi insana sevap kazandırdığı gibi, kendi
görüşünden geriye dönebilme de günahlara veya belalara sabretmede olduğu gibi
negatif yönden insana yine sevap kazandırır.
Kişinin aklına güvenmesi, her şeyi
bildiğini zannetmesi ve kafasına göre hareket etmesi ise kaybettirici
hususlardır.
Hatta insan, yaşı, tecrübesi, bilgisi veya bulunduğu konum itibarıyla
başkalarının kendisine saygı duyacağı ve itiraz etmekte zorlanacağı bir
pozisyonda dursa bile, kendi fikirlerini asla başkalarına dayatmaya kalkmamalı,
kendisine duyulan saygı ve güveni başkaları üzerinde bir baskı ve istibdat
vesilesine dönüştürmemelidir.
Fikirlerini arz ederken çok açık ve rahat
olmalıdır.
Beraber olduğu insanların değerlendirmesine ehemmiyet vermelidir.
Düşünce ve kararlar, onları ortaya atan kimsenin konumuna göre değil, doğruluk
ve makuliyetine göre değerlendirmeye alınmalıdır.
Hiç şüphesiz bütün bunların
eksiksiz olarak uygulamaya konulabilmesi de İslamî terbiyenin tam olarak
hazmedilmesine bağlıdır.
Netice itibarıyla işlerin istişareyle yürüdüğü bir yerde hiçbir akıl başkası
tarafından ipotek altına alınamaz.
Kararların alınmasında herkesin fikrine
müracaat edildiği bir yerde “kayıtsız şartsız itaat”ten bahsedilemez.
Bilakis
burada fikir ve düşünce hürriyeti vardır.
Dünya ve Ukbanın Sultanı
Soru: Peygamber
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) siyerde beyan edilen beşerî yönleri
mütalaa edilirken veya O’na ait bir kısım ahval ve evsaf değerlendirilirken
yanlışlara düşülebiliyor.
O’nun kamet-i kıymetine uygun değerlendirilebilmesi
adına dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?
Cevap: Maalesef günümüzde bir kesim, Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi
ve sellem) sıradan bir insan olarak ele alıp anlatıyor.
Bu yüzden de günümüzde
İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında yanlışlıklara
düşen bir hayli insan var.
Allah bizi istikametten ayrımasın.
Zira O’nun nuranî
şahsiyet-i maneviyesine veya peygamberlik misyonuna uygun düşmeyen her bir söz,
bir çeşit kaymadır.
O’nun hakkında yanlış bir kısım kanaat ve düşüncelere giren
bir insan, Allah hakkında da kaymalara maruz kalabilir.
Mü’minlerin Rehber-i Ekmeli O’dur.
Bu yüzden O’nun yürüdüğü şehrahtan ayrılan,
hiç farkına varmadan patikalara düşer, dolayısıyla da Allah’tan uzaklaşır.
Efendimiz’e yakın olan, Allah’a da yakın olur.
Farkına vararak veya varmayarak
O’ndan uzaklaşan da Allah’tan uzaklaşmış olur.
Ne yazık ki günümüzde his ve
heveslerinin güdümünde yaşadığından ötürü O’nu sıradanlaştıran ve O’ndan
uzaklaşan bir sürü insan var.
Efendimiz’e Bütüncül Bakış
Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatının, nübüvvete ait
vasıflarının ve beşerî özelliklerinin farklı yönleriyle anlatıldığı çok sayıda
siyer, megazi, tabakat, şemail ve delail kitabı yazılmıştır.
Hiç şüphesiz bütün
bu eserler, O’nun hakkıyla tanınması ve anlaşılması adına çok önemlidir.
Fakat
söz konusu eserleri kaleme alan o büyük insanların anlatmış olduğu hâdiselerin,
vermiş oldukları bilgilerin bir yönüyle sübjektif bir kısım mülâhazalara, kendi
duyuş ve algılayışlarına bağlı olduğu da unutulmamalıdır.
Netice itibarıyla
onlar, duydukları, idrak ettikleri ve anladıkları şeyleri kaydetmişlerdir.
Bu
sebeple Allah Resûlü’nün ahval ve evsafının anlatıldığı eserleri okurken yer yer
o Kamet-i Bala’nın büyüklüğüne uygun düşmeyecek bir kısım mülâhazalara
girilebilir.
Bu itibarla Nebiyy-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında
söylenilen sözlerin tamamını bir araya getirip bütüncül ve mahrutî bir nazarla
O’na bakılmalıdır.
Hiç şüphesiz insanlık âleminde İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi
ve sellem) en yakından tanıyan kimseler sahabe-i kiramdır.
Hususiyle de Hz.Ebu
Bekir, Hz.Ömer, Hz.Osman ve Hz.Ali gibi sahabenin önde gelenleridir.
Onların
her birisi O’nu bizden daha doğru okumuş ve o Menhelü’l-azbi’l-mevrud’dan (tatlı
su kaynağı) doya doya içmişlerdir.
Kendileri istifade etmekle kalmamış, daha
sonraki nesillerin de O’nu tanıyabilmesi adına duydukları, gördükleri her şeyi
nakletmişlerdir.
Bize düşen, onlardan nakille gelen bu bilgileri saygıyla
karşılama ve onlardan istifade etmektir.
Sahabe-i kiramın da her birisi Allah
Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayrı bir derinliğiyle duymuştur.
Eğer
biz, onların sözlerini bir araya getirip şahsiyet-i Ahmediye’ye öyle
bakabilirsek işte o zaman O’nu kendi kamet-i kıymetine uygun görebilir ve
tanıyabiliriz.
Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) nübüvvetine iman etme ve O’nun
sünnetine bağlı kalma, mü’minler için kurtuluş vesilesidir.
İlk nurun sahibi
olması ve hilkatin gayesi sayılması itibarıyla O’nun büyüklüğünü görebilmek çok
önemlidir.
Öyle ki hadis kriterleri açısından tenkit edilse de özellikle sofiler
arasında meşhur olan bir sözde Allah (celle celaluhu) şöyle
buyurmuştur: لَوْلَاكَ مَا خَلَقْتُ الْأَفْلَاكَ “Sen
olmasaydın, kâinatı yaratmazdım.” (Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/214)
Merhum Necip Fazıl da Efendimiz’le ilgili yazdığı bir kitabına “O ki O Yüzden
Varız” ismini vermişti.
Kâinat meşherinin seyircilerine teşrifat memurluğu yapacak zat olmasaydı, bu
kâinatın manası anlaşılamaz; varlığın, Allah’ın isimlerinin tecellilerinden
ibaret olduğu bilinemez; esma-i hüsnasıyla ve sıfat-ı sübhaniyesiyle Zat-ı
Ulûhiyet tanınamazdı.
Aynı şekilde insanlar, dünyada misafir olarak
bulunduklarından ve buradan başka bir âleme göçeceklerinden habersiz olarak
yaşarlardı.
Dolayısıyla da doğru yolu bulamaz, doğru yürüyemez ve ulaşmaları
gerekli olan ufka ulaşamazlardı.
Eğer bütün bu konularda bir şey biliyorsak
O’nun sayesinde biliyoruz.
Bu hakikati ifade etme adına Akif,
Medyun ona cemiyeti, medyun ona ferdi;
Medyundur o masuma bütün beşeriyet.
Ya Rab! Mahşerde bizi bu ikrar ile haşret!
diyor.
Bu açıdan O’nun kemalat-ı şahsiyesinin siyer kitaplarına sığması beklenemez.
Bediüzzaman Hazretleri bir yerde bu hakikati şöyle ifade eder: “Şu
kâinatın neticesi ve en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinat’ın tercümanı ve
sevgilisi olan o zat-ı mübareğin tamam-ı mahiyeti ve hakikat-i kemalâtı, siyer
ve tarihe geçen beşerî ahval ve etvara sığışmaz.
Mesela Hazret-i Cebrail ve
Mikail iki muhafız yaver hükmünde gazve-i Bedir’de yanında bulunan bir zat-ı
mübarek, çarşı içinde bedevî bir Arapla at mübayaasında münazaa etmek, bir tek
şahit olan Huzeyme’yi şahit göstermekle görünen etvarı içinde sığışmaz.
İşte
yanlış gitmemek için, her vakit mahiyet-i beşeriyeti itibarıyla işitilen evsaf-ı
âdiye içinde başını kaldırıp hakikî mahiyetine ve mertebe-i risalette durmuş
(otağını kurmuş da diyebiliriz) nuranî şahsiyet-i mâneviyesine bakmak lazımdır.
Yoksa ya hürmetsizlik eder veya şüpheye düşer.” (Bediüzzaman, Mektubat,
s.105)
Evet, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir kısım beşerî hâl ve
tavırlarına bakarak bazılarının yaptığı gibi O’nu sıradanlaştırmamak gerekir.
Bu
tür muamelelerinin yanında O’nun gökler ötesi âlemlerle de irtibat halinde
bulunduğu, Allah’ın sağanak sağanak başından vahiy yağdırdığı, kendisinden
farklı farklı mucizelerin sâdır olduğu, Kur’ânî ahlakı en mükemmel şekliyle
temsil ettiği, makam-ı cem’in sahibi olduğu unutulmamalıdır.
O’nun, insanların
içinde bulunduğu ve onlarla farklı muameleler yaptığı aynı anda Cenab-ı Hak’la
da beraber olduğunu görmek gerekir.
Busirî’nin yaklaşımıyla tek bir işaretiyle ayın iki parçaya bölünmesi,
parmaklarından şakır şakır su akması, az bir erzakla bir ordunun karnının
doyması, bir matara su ile üç yüz insanın abdest alması gibi mucizeler dahi
O’nun gerçek kıymetini göstermeye yetmez.
Eğer mucizeler O’nun büyüklüğüne göre
cereyan etseydi, ölüler üzerine Nam-ı Celil-i Muhammedî okunduğunda hepsinin
dirilivermesi gerekirdi.
Hz.Pir, başka bir yerde, içinden çıktığı yumurtaya bakarak tavus kuşunun göz
kamaştıran güzelliği anlaşılamayacağı gibi; Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi
ve sellem) bidayet-i hayatına maddî, sathî ve surî bir nazarla bakmakla da O’nun
şahsiyet-i maneviyesinin ve derece-i kıymetinin idrak edilemeyeceğini ifade
eder.
Onun gerçek kıymetinin anlaşılması için dünyanın her tarafına neşrettiği
nurlara bakılmalıdır.
(Bediüzzaman, Mesnevi-i
Nuriye, s.76) Evet, tavus kuşu başlangıç itibarıyla bir yumurtadan
çıkmıştır.
Fakat daha sonra rengarenk deseniyle, göz kamaştıran renkleriyle, baş
döndüren güzelliğiyle arz-ı endam etmiştir.
Ona nazar etmeli.
Aynen bunun gibi Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bakarken de yumurta
kabuğuna takılıp kalmamalı.
Eğer Allah Resûlü, sadece anne-babası, neş’et ettiği
hane ve büyüdüğü ortam itibarıyla değerlendirilir, Ebu Talib’in yetimi olarak
görülürse O’nun gerçek kadr u kıymeti idrak edilemez.
O, Allah’ın hususi
mahiyette yaratmış olduğu müstesna bir varlıktır.
Zât-ı Ulûhiyet, bir yönüyle
varlığa O’nunla bakar.
O’nun bu kıymetinin farkında olan büyük zatlar,
dualarında maiyyet-i ilâhiyenin yanında Habib-i Ekrem’in maiyyetini de,
likaullahın yanında Habib-i Ekrem’e kavuşmayı da istemeyi ihmal etmemişlerdir.
İşte bütün bu mazhariyetleriyle O’nu duymaya ve tanımaya çalışmak gerekir.
Yine Busiri’nin dediği gibi O (sallallahu aleyhi ve sellem) bir beşer olsa da
sıradan bir beşer değildir.
Onun da bizim gibi eli ayağı, gözü kulağı vardır;
yer içer, alışveriş yapar ve daha başka beşerî ihtiyaçlarını giderir.
Fakat
bunun yanında O’nun apayrı bir ruhu, latife-i Rabbaniyesi, sırrı, hafisi ve
ahfası vardır.
Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün bu
hususiyetleriyle bakmayınca, O’nun gerçek kamet-i kıymetinin görülmesi ve
bilinmesi mümkün değildir.
O, bir beşer olsa da taşlar arasındaki yakut gibidir.
Yakut da bir taştır ama sıradan bir taş değil.
Elbette böyle bir bakışın yakalanması herkesi için mümkün olmayabilir.
Üstelik
böyle bir bilme ve tanıma uhrevî kurtuluş adına da şart değildir.
Netice
itibarıyla her mü’min, bilgisine, inancına ve ufkuna göre Allah Resûlü’nü bilir.
Eğer bir kimse “Muhammedu’r-Resûlüllah” diyor ve bu ahd ü peymanına sadık
kalıyorsa, Allah’ın inayetiyle, ihsanıyla ve rahmetinin enginliğiyle
kurtulabilir.
Fakat bu ayrı bir meseledir.
Bizim burada üzerinde durduğumuz
husus, Efendimiz’in, kendi derinliğiyle, hakikat-i Ahmediye ve hakikat-i
Muhammediye cihetleriyle tanınması ve bilinmesidir.
İnsanlık Ufkunun Muhaciri
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında söylenen sözler, söylenmesi
gerekenlerin ancak aşr-ı mişarıdır (yüzde biri).
O, dünya ve ukbanın sultanıdır.
İlm-i ilâhîde bir çekirdek halinde ilk defa belirlenen (taayyün-ü evvel) varlık
O’dur.
Bu yönüyle O’na hakikat-i Ahmediye açısından kâinat ağacının çekirdeği
nazarıyla bakılabileceği gibi; hakikat-i Muhammediye açısından da o ağacın
meyvesi nazarıyla bakılabilir.
Zira O, mahiyet ve konumuyla mahlukat arasında
ilk olarak varlık izhar ettiği gibi, diğer taraftan da getirdiği mesajı
itibarıyla tüm insanlığı Allah’a yönlendirmiştir.
Eğer kâinata bir kitap nazarıyla bakılacak olursa Nur-u Muhammedî, o kitabın
kâtibinin kaleminin mürekkebidir.
Allah (celle celâluhu) o kitabın yazılarını
Hazreti Ahmed mürekkebiyle işlemiştir.
Âdeta kâinatın bütün satırlarında O’na
ait bir şeyler olduğu söylenebilir.
Eğer kâinata bir meşher (sergi) nazarıyla
bakılacak olursa Nur-u Muhammedî onun hem teşrifatçısı hem de rehberi olur.
Bu
açıdan Efendimiz’in risaletine bakarken hakikat-i Muhammediye’nin yanında
hakikat-i Ahmediye’nin de göz önünde bulundurulması, bu ikisinin birlikte
mütalaa edilmesi gerekir.
İşte o zaman kâinat kapısının nasıl âdeta sırlı ve
sihirli bir anahtar olan Efendimiz ile açıldığını; Allah’ın varlığı O’nun yüzü
suyu hürmetine yarattığını anlayabiliriz.
Bu hususiyetleri itibarıyla Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) insanlık
ufkunun muhaciridir.
O, ruhlar âleminden veya taayyün-ü evvel âleminden bu ufka
gelirken önemli bir hicret gerçekleştirmiştir.
O’nun bulunduğu konumdan ayrılıp
böyle bir hicret gerçekleştirmesi, Mekke’den Medine’ye yaptığı hicretten daha
ağırdır.
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun insanlık ufkuna hicret etmesi,
insanlığın yeniden bir kere daha doğumu demektir.
Zira Yaratıcısıyla kuracağı
münasebeti, hilkatin gayesini, dünyaya gönderiliş maksadını, nereye yolculuk
yaptığını bilmeyen bir insanın varlığı ve yokluğu müsavidir.
Bütün bunları
insanlığa talim eden, insanlığın bu tür problemlerini çözen Hz.Muhammed
Mustafa’dır (sallallahu aleyhi ve sellem).
Nitekim asr-ı saadette O’nun meydana
getirdiği anilmerkez (merkezkaç) gücün tesiri günümüze kadar ulaşmıştır.
Ne var
ki bunlar bir yönüyle ilm-i ilâhîye, kaderî plana ve âlem-i gayba ait şeylerdir.
İlm-i ilâhinin haricî vücut kazanması, dış dünyada bir kısım oluşumların meydana
gelmesi ise bundan farklıdır.
Gerçek İnsan-ı Kâmil
Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), dünyada bile uhrevî gibi yaşamıştır.
O, bütün bir ömrünü Allah’a hamd ederek, sabahlara kadar O’nun adını vird-i
zeban ederek geçirmiştir.
Öyle ki bir seferinde sıradan insanların yemeden,
içmeden, gezmeden veya daha başka cismanî zevklerden aldıkları lezzet gibi
Allah’a kulluktan lezzet aldığını ifade edecektir.
O, Rabbine karşı ibadet ve
kullukta bulunmaya böyle bir aşk u iştiyak duyuyordu.
Hiç şüphesiz bu da O’nun
marifetteki derinliğini gösteriyordu.
O’nun dünya ile alakalı yaptığı bir kısım
muamele ve tasarruflar ise rehberliğinin ve temsilinin bir gereğiydi.
Bu tür
mevzularda nasıl hareket etmeleri gerektiğini ümmetine ders vermeye yönelikti.
Yoksa O’nun dünya ile çok bir alâkası yoktu.
Cîlî’nin ifadesiyle gerçek insan-ı kâmil, İnsanlığın İftihar Tablosu’dur.
O’nun
insan-ı kâmil olması peygamberliğinden öte, kulluğunun bir sonucudur.
O, kulluğu
sayesinde gerçek insan-ı kâmil olma zirvesini yakalamıştır.
Aynı şekilde Miraç
da O’nun kulluğuna verilen bir mükâfattır.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem) Mirac’a bir kul olarak çıkmış; velayeti ile kanatlanmış ve yürümüştür.
O, ubudiyeti ile öyle bir şeffafiyet kesbetmişti ki Mirac’a -Üstad’ın tabiriyle-
cesed-i necm-i nuranîsiyle yükselmişti.
Ne yer çekimi kanunu, ne sürtünme
kuvveti ne de zaman ve mekân kaydı ona engel olabilmişti.
Velayeti sayesinde
tabiat ötesi âlemlere yolculuk yapmıştı.
Öyle bir buut içine girmişti ki orada
binlerce senede kat edilecek mesafeler ayağının altında dürülüvermişti.
Görülmedik şeyleri görmüş, duyulmadık şeyleri duymuş ve Allah’ın izniyle
çözülmedik problemleri çözmüştü.
Daha dünyada iken likaullah ve rü’yetullah O’na
müyesser olmuştu.
Sonra da Miraç’tan risaletiyle dönmüş, ümmetine mesajlar ve müjdeler getirmişti.
İnsanların elinden tutup duyduğu şeyleri duyurmak, gördüğü şeyleri göstermek ve
aynı sofraya onları da ulaştırmak için tekrar bu mihnet ve meşakkat yurduna
dönmüş, urûcunu nüzulle tamamlamıştı. “Kâb-ı
kavseyni ev edna” ufkuna ulaştıktan sonra yeniden Ebu Leheblerin,
Utbelerin, Şeybelerin, İbn Ebî Muaytların yurduna dönmüştü.
Cennet nimetlerini
bırakıp yeniden zehir zemberek bir hayata avdet etmişti.
İşte bu, O’nun ümmetine
karşı duyduğu derin alâka ve sevginin bir ifadesidir.
Zayıf bir rivayette Seyyidina Hazreti Âdem’in Cennet’te başına gelen zelle
sonrası kırk sene boyunca başını semaya doğru kaldırmadığı, Allah’a teveccüh
etme cesareti gösteremediği ve bir gün Cenâb-ı Hakk’a, “Hazreti Muhammed’in
hürmetine beni bağışla!” diye dua ettiği nakledilir.
(İlm-i muhitiyle her şeyi
bilmekle beraber) Allah Teâlâ, “Sen nereden biliyorsun Muhammed’i?” buyurur.
O
da, “Beni Cennet’ten çıkardığın zaman onun kapısında ‘La ilahe illallah
Muhammedu’r-Resûlüllah’ yazılı olduğunu gördüm.
O’nun adını kendi adının yanına
yazmışsın.
Anladım ki nezd-i ulûhiyette O’ndan daha kıymetli bir başkası yok.
Bu
sebeple O’nu şefaatçi yaptım.” Hz.Âdem gibi biz de dualarımızda Nebiyy-i
Ekrem’i şefaatçi yapıyoruz.
Bazıları itiraz etseler de bize göre O’nun
ruhaniyeti, sera gibidir.
O’nun atmosferinde kendimizi emin hissederiz.
Burada O’nun serasına sığındığımız gibi inşaallah ahirette de O’nun hamd sancağı
altında toplanmayı ümit ederiz.
O, livau’l-hamd’in (hamd bayrağı/sancağı)
sahibidir.
O’nun livasının altına sığınanlar Allah’ın lütuf ve keremiyle
herhangi bir ağır suale tâbi tutulmadan kurtulacaklardır.
Hâsıl-ı kelam, bütün bu hususiyetleri ve derinlikleri itibarıyla Efendimiz’in
insanlığa anlatılması ve sevdirilmesi bize düşen en önemli bir görevdir.
Zira
O’nun sevdirilmesi aynı zamanda Allah’ın sevdirilmesi demektir.
O’na yönelen
insanların Allah’a yönelmemesi düşünülemez.
Allah’a giden yollar O’ndan geçer.
O’nun için “köprü” kelimesini kullanmak bir saygısızlık olacağından, “geçiş
noktası” veya “vesile” diyebiliriz.
O’na kadar ulaşan, O’nun nuranî iklimine
eren insanlar Allah’a da ulaşmışlar demektir.
O’na ulaşmayan, O’nunla
buluşmayan, O’nun nurefşan atmosferini teneffüs etmeyenlerin Allah’a ulaşmaları
da çok zordur.
Dünyevî Nimetlerden İstifadede Ölçü
Soru: Refah
düzeyinin artması ve imkânların genişlemesiyle birlikte dünyalık nimetlerden
istifade de artmaya başlıyor.
Kur’ân’da zemmedilen “mütrefîn” güruhuna dâhil
olmama adına burada nasıl bir denge kurulmalıdır?
Cevap: Mütrefîn, Kur’ân-ı Kerim’de, bütün bütün zevk ü safaya dalan,
yiyen, içen ve yan gelip kulağı üzerine yatan, aklına estiği gibi gezip tozan ve
tamamıyla nefis ve cismaniyetinin yörüngesinde bir hayat yaşayan insanlar için
kullanılan bir tabirdir.
Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de onlar hakkında şöyle
buyurmuştur: وَإِذَا أَرَدْنَا أَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا
فَفَسَقُوا فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا “Herhangi
bir belde helaki hak ettiğinde, oranın lüks içinde yaşayan, kendini zevk ü
sefaya salmış aristokrat sınıfı fısk u fücura dalarlar.
Neticede Allah’ın hükmü
hak olur da orayı yerle bir eder, altını üstüne getiririz.” (İsrâ sûresi,
17/16)
Başka bir âyet-i kerimede ise, أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ
الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا “Siz,
Allah’ın ihsan ettiği bütün güzel şeyleri dünyada yiyip bitirdiniz; zevk ü
safanızı dünyada yaşadınız, keyfinizi dünyada çıkardınız.
Öbür tarafa bir şey
bırakmadınız.” (Ahkâf sûresi, 16/20) ifadeleriyle her şeylerini dünyada
saçıp savuran ve ahirete hiçbir şey göndermeyen insanlar zemmedilmiştir.
Bu tür
âyetlerin ikazlarını dikkate alan Ömer İbn Abdülaziz ve Ebû Zer gibi zatlar
dünya nimetlerinden istifadeleri ölçüsünde ahirette kayıp yaşayacaklarını
düşünmüşler ve çok müstağni bir hayat sürmüşlerdir.
Eğer insan bu dünyada
Allah’ın ihsan ettiği nimetlerden istifade ederken ölçüyü kaçırmaz, israfa
girmez, lüks ve şatafattan uzak kalırsa, ahirette de mahrumiyet yaşamaz.
Benzer başka bir âyet-i kerimede ise dünya hayatının ahirete tercih edilmesi,
Allah’a inanmayanların bir vasfı olarak gösterilmiştir: الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ
الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ “O
kâfirlerdir ki bilerek ve isteyerek dünya hayatını ahirete tercih ederler.” (İbrahim
sûresi, 14/3) İnsan, bir karınca kadar olsun, bu yazın bir de kışı var demez,
birkaç buğdayı da kış için saklamayı düşünmez ve dünyada ekip biçtiği bütün
nimetleri burada tüketirse, ahirete bir şey kalmayacaktır.
Demek ki bir insanın
her şeyi bu dünyadan ibaret görmesi, ahireti düşünmeden elindeki imkânları
burada yiyip bitirmesi, hayatını tamamen bu dünyaya göre ayarlaması ve bu
dünyayı esas maksat yapması onun için bir kayıp sebebidir.
Bir yönüyle bu ve
buna benzer âyet-i kerimelerde mütrefînin özellikleri anlatılmaktadır.
Sosyal Adalet
Sosyalistler ve komünistler ile bunlardan etkilenen bazı İslâm âlimleri sosyal
adalet kavramına çok vurgu yaptılar.
Fakat bu meselenin konuşulması ve yazılması
kolay olsa da asıl önemli ve zor olan onu uygulamaktır.
Yani başta Allah Resûlü
(sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere onun Raşit Halifeleri Hz.Ebû Bekir,
Hz.Ömer, Hz.Osman ve Hz.Ali gibi yaşayabilmektir.
Onlar devlet idare
ettikleri ve geniş imkânlara sahip oldukları dönemde bile sade yaşantılarını
terk etmemişlerdir.
Eskilerin “sevad-ı âzam” dediği halkın çoğunluğunun geçim
standartlarını kendilerine ölçü olarak almışlar, halk ne ile geçiniyor, ne yiyip
içiyorsa onlar da hayatlarını bu çerçevede sürdürmüşlerdir.
Pahalı elbiseler
giymemişler, kendilerine mükellef sofralar kurdurmamışlardır.
Bazen Mescid-i
Nebevi’de kumlar üzerinde yatıp kalkmışlardır.
Aynı şekilde Emevi halifelerinden olan Ömer İbn Abdülaziz de dört halifenin
yolundan gitmiş ve hazinenin dolup taştığı bir dönemde bile sade hayatını hiç
değiştirmemiş, zeytinyağına ekmek banıp yemeye devam etmiştir.
İşte gerçek
adalet ve hakkaniyet budur.
Bu sebeple o, iki buçuk yıllık hilafeti dönemine
belki de yüz yıllık icraatı sığdırmış, kendinden önceki Emevî halifelerinin
bozdukları çarkı endazeden geçirerek yeniden düzene koymuştur.
Onun ortaya
koyduğu ceht ve gayret sayesinde Emevilik Şam’da bittiği dönemde Endülüs’e
açılmış, orada ümranlar kurmuş ve sekiz asır boyunca Avrupa’yı aydınlatmaya
devam etmiştir.
Allah, kendi hayatlarında bu ölçüde hassas olan bu gibi zatların
önünü açmış ve onları büyük başarılara muvaffak kılmıştır.
Devletin başındaki
insanlar sahip oldukları imkânlara rağmen sevad-ı âzamın durumunu göz önünde
bulundurarak aza kanaat edebiliyor ve iradeleriyle fakirane bir hayat yaşamayı
tercih edebiliyorlarsa işte o zaman sosyal adalet temin edilebilir.
Aksi takdirde, bir toplumda aristokrat bir azınlık bütün imkânları elinde
bulundurur, mükellef sofralara oturur kalkar, pahalı elbiseler giyer ve lüks bir
hayat yaşarsa bu durum, fakir halkın iştahını kabartır ve onları harekete
geçirir.
Nitekim bir dönemde Avrupa’daki sosyal hareketlere, Rusya ve Çin’deki
ihtilallere bakılacak olursa, bunların altında yatan sebebin zengin ve fakirler
arasındaki sınıf mücadelesi ve çatışmasının olduğu görülecektir.
Onlar, ülke
servetinin küçük bir azınlığın elinde dolaşmasından rahatsız olmuş ve bunun
önüne geçmek için proletarya diktatörlüğüne yönelmişlerdir.
Fakat bu defa da
mesele tam tersine dönmüş, bu taraftaki ifrat diğer tarafta tefriti netice
vermiştir.
Meseleyi çözdüklerini zannettikleri anda vuruşma farklı bir şekilde
cereyan etmeye başlamıştır.
Görüldüğü gibi mütrefîn güruhu kendi akıbetlerini mahvederken toplumda da kavga
ve çatışmaların fitilini ateşlemektedir.
Bundan kurtulmanın çaresi ise, yukarıda
da işaret edildiği gibi, idarecilerin ve zenginlerin, yaşantılarında ve
harcamalarında toplumun genelinin durumunu nazar-ı itibara almalarıdır.
Hatta
bunun da ötesinde onlar, sahip oldukları imkânları muhtaçlarla da paylaşmalı,
zekât, sadaka ve infak gibi yollarla onlara el uzatmalıdırlar ki toplumun bu iki
kesimi arasında bir uzlaşma sağlanabilsin.
Böylece ne yukarıdan aşağıya baskı,
zulüm, tahakküm veya istihkar gelsin ne de aşağıdan yukarıya kin ve nefret
yükselsin.
Nitekim Raşit Halifeler sıradan bir insan gibi yaşadıkları için
toplumun saygı ve güvenini kazanmışlardır.
Bir kısım Emevi sultanları ise lüks
ve şatafat içerisinde sürdürdükleri hayattan ötürü toplumun kin, nefret ve
öfkesini celbetmişlerdir.
Allah’ın, zenginliğinin hakkını veremeyeceğini bildiği bazı kullarına kısıtlı
imkânlar vermesi ve böylece onları gaflet ve sefahatten koruması bir cebr-i
lutfîdir.
Yani Allah’ın fakir bıraktığı veya orta seviyede bir hayat lütfettiği
bir insanın mütevazı bir hayat yaşaması onun için bir lütuftur.
Fakat burada
asıl önemli olan bu dengenin irade ile kurulmasıdır.
İnsana asıl sevap
kazandıracak olan davranış, dünyalık nimetlere sahip olduğu hâlde iradesinin
hakkını vererek zevk ü sefaya dalmaması, Allah’ı ve haşr ü neşri unutmaması,
ibadet ü taatini aksatmamasıdır.
Zira bolluk ve servet çoğu zaman gaflet
sebebidir.
Gaflet ise dünyaya dalmayı ve Allah’tan uzaklaşmayı beraberinde
getirir.
İşte dünyevî imkânların genişlemesinin insan için böyle bir dezavantajı
vardır.
Fakat insan, dişini sıkar, istikametini kaybetmez, hâl ve tavırlarıyla
kimsenin iştihasını tahrik etmez, kimseyi tepkiye sevk etmez; bilakis sahip
olduğu imkânlarla muhtaçlara el uzatır ve onların sevgi ve sempatisini kazanırsa
işte o zaman nimetlerin hakkını vermiş, şükrünü eda etmiş olur.
Devletlerin Yıkılmasında Zevk ü Sefanın Yeri
Ecdada saygı gösterme ve seleflerimizi hayırla yâd etme benim çok önem verdiğim
bir düsturdur.
Çünkü onlar dine çok hizmet etmişlerdir.
Bu sebeple mümkün
mertebe onları sorgulamaktan ve tenkit etmekten kaçınırım.
Bununla birlikte bir
kısım tarihî realiteleri görmenin ve bunlardan ders çıkarmanın önemi de inkâr
edilemez.
Tarihin ilk dönemlerinden itibaren Emevi, Abbasi, Osmanlı ve Endülüs
gibi İslâm devletlerinin çöküş ve yıkılış sebepleri incelendiğinde dünyaya
meyletmenin, lüks ve israfa dalmanın bunda önemli bir yeri olduğu görülecektir.
Mesela Osmanlı devletinin bidayetinden Kanunî dönemine kadar sultanlar hep
ordunun başında sefere çıkmışlar ve askerlerin kuvve-i mâneviyesini takviye
etmişlerdir.
Fakat daha sonraki dönemde sultanlar orduyla birlikte sefere çıkma
âdetini terk etmiş, ordu da kendine has kahramanlıkları artık sergileyemez
olmuştur.
İşte bundan sonradır ki bozgunlar bozgunları takip etmiştir.
Mesela
Viyana bozgunu sonrasında Merzifonlu idama mahkûm edilmiştir.
Fakat acaba
buradaki tek suç orduya ve Merzifonlu’ya mı aittir? İnsan şu düşüncelerden
kendisini alamıyor: “A benim mübarek sultanım! Sen niye Viyana’ya gitmedin.
Kanunî ve Yavuz gibi senin birçok deden cephede veya cepheye açılırken
ruhlarının ufkuna yürümüşlerdi.
Sen niye onların yolunu terk ettin!”
Maalesef Osmanlı’nın son döneminde saraya kapanma ve zevk ü sefaya dalma bizi
felç etmiştir.
Şatafatlı evlerde yaşama, bir evle yetinmeyerek ikincisini,
üçüncüsünü yapma, hatta çocuklar ve torunlar için de binalar dikme, yetmedi
damatları, gelinleri de düşünme, kısaca yaşatma idealinden vazgeçerek yaşama
tutkusuna sarılma bizim için tam bir felaket sebebi olmuştur.
Abdülhak Şinasi
Hisar’ın Boğaziçi
Mehtapları’nı okuyacak olursanız, Osmanlı’nın son döneminde nasıl bir zevk
u sefaya dalındığını açık olarak görürsünüz.
İşte bu, bizim için öldüren bir
AİDS mikrobuna dönüşmüştür.
İffetli Yaşamanın ve Peylenmemenin Yolu
Beşer hayatında her zaman için söz konusu olan böyle bir gafletin bizi de esir
alacağını unutmamalı ve bu konuda sürekli teyakkuz hâlinde bulunmalıyız.
Ben çok
lüks olduğunu düşünerek şu anda kaldığım mekândan bile rahatsız oluyorum.
Koltukta oturmaktan sıkılıyorum.
Hâlâ ruhumda tahta kulübede, cami penceresinde
kalma arzusu var.
Çünkü ben ancak altmış yaşından sonra belli
rahatsızlıklarımdan ötürü döşekte yatmaya başladım.
Ne talebeliğim ne de daha
sonraki uzun hayatım boyunca lüks koltuklarda oturmadım.
Bu, sunî bir tevazu
olarak görülmemelidir.
Bilakis bunlar benim tabiatıma ters olan şeyler.
Esasen her mü’min bu konuda dikkatli olmalı ve iradesiyle kendisini
dengelemelidir.
O kadar ki dünyaya ait duygulara, tutkulara, zevk ü sefalara,
“Ben bu ruha girerek kendimi ifade edebilirim.” dedirtmemek gerekir.
İnsan,
fıtrata uygun ve ihtiyaçlarına kâfi gelecek bir şekilde yaşayabileceği bir zemin
oluşturmalı, onun dışında nefsin ve şeytanın nüfuz edebileceği bütün menfezleri
kapatmalıdır.
Yoksa rahat düşkünlüğü ve tenperverlik insanı bohemliğe sevk eder.
Bohemliğe dalan bir insan ise öyle bir illüzyona kapılır ki artık beynine çip
yerleştirilmiş birisi gibi sürekli onun güdümünde bir hayat yaşamaya başlar.
Eğer insan, dünyevî nimetlerden istifade konusunda kendisini disiplin altına
almaz ve meşru daireyle iktifa etmezse başkalarının istismarına da açık hâle
gelebilir.
Öyle kimselerin tuzağına düşer ki bir süre sonra onların dümen suyuna
girmek ve onlar nasıl isterse öyle hareket etmek zorunda kalır.
Bugüne kadar
bizi mahvedenler ve parçalayanlar hep bu tür yolları kullanarak mahvetmişlerdir.
Günümüzde de kötü niyetli bir kısım şer odaklarının dünyada barış ve huzurun
sağlanması adına çok önemli hizmetler yapmaya namzet olan böyle bir hareketi boş
bırakmayacaklarını hatırda tutmak gerekir.
Onlar, kendi karanlık emelleri
istikametinde kullanmak için bazı insanlara yanaşabilir ve onlara dünya zevki
namına bazı şeyler teklif edebilirler.
Hatta bazen suret-i haktan da
görünebilirler.
Sağdan yaklaşarak dünya adına bazı imkânlar sunabilirler.
Bunu
yaparken de sizi peyleyebilir, esir ve köle hâline getirebilirler.
Eğer siz bu
konuda gereken hassasiyeti göstermez ve uyanık olmazsanız, hiç farkına varmadan
iradelerinizi ve yapacağınız aktivitelerinizi felç edebilirsiniz.
Oysaki siz çok hayatî bir misyonun temsilcilerisiniz.
Siz, yaşatma
kahramanlarısınız.
Yaşama sevdasına tutulduğunuz an, yaşatma işi olduğu yerde
kalır.
Kendinizi yaşamaya salarsanız, yaşatma aktivitelerinizi kaybedersiniz.
Bu
durumda artık sizin varlığınızdan da söz edilemez.
Artık siz yoksunuz demektir.
Cenab-ı Hakk’ın böyle bir cemaat hakkındaki hükmü ise bellidir: يَۤا أَيُّهَا
الَّذينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دينِه فَسَوْفَ يَأْتِي اللهُ
بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُۤ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنينَ أَعِزَّةٍ
عَلَى الْكَافِرينَ يُجَاهِدُونَ في سَبيلِ اللهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ
لَۤائِمٍ ذٰلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتيهِ مَنْ يَشَۤاءُ وَ اللهُ وَاسِعٌ عَليمٌ “Ey
iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah öyle bir kavim
getirecek ki O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler.
Mü’minlere karşı başları
yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar.
Allah yolunda mücadele ederler ve
kınayanın kınamasından korkmazlar.
İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu
dilediğine verir.
Allah, atası, ihsanı çok bol olandır ve her şeyi en iyi
şekilde bilendir.” (Mâide sûresi, 5/54) âyet-i kerimesinde de ifade
edildiği üzere Allah onları kaldırır bir kenara koyar ve onların yerine yepyeni
ve taptaze insanlar getirir.
Burada anlatılan “dininden dönmenin” farklı seviyeleri söz konusudur.
Bazıları
imandan küfre dönerler.
Bazıları İslâmî esasları yaşama mevzuunda gevşek
davranır ve kendilerini tembelliğe salarlar.
Bazıları da baştan sahip olduğu
hizmet etme aşk u iştiyakını kaybeder, yaşatma duygusu, fedakârlık hissi,
diğergâmlık anlayışı gibi duyguları bir yana koyar da, yürüdüğü yoldan geriye
dönerek yaptığı hizmetleri bırakır.
Bunların hepsi farklı mânâlarda birer
irtidattır, geriye adım atma demektir.
Evet, hangi çeşidiyle olursa olsun, eğer bir toplum benimsediği yolundan,
yönünden, yönteminden, sisteminden, dünya görüşünden ve hayat felsefesinden
geriye adım atarsa Allah da onlara, “Siz misyonunuzu eda ettiniz.
Sizin işiniz
bitti artık.
Çünkü kendinizi karbonlaşmaya saldınız.
Kabuk bağladınız.
Bu yüzden
sizi alıyorum.” der ve onların yerine delice Allah’ı ve Resûlü’nü seven ve onlar
tarafından sevilen bir toplum getirir.
Onlar, mü’minler karşısında iki büklüm
olurken küfür ve ilhad karşısında dimdik dururlar.
İ’lâ-yı kelimetullah
vazifesini eda ederler.
Yani kültürlerini ve değerlerini dünyanın dört bir
yanına ulaştırmaya çalışırlar.
Bu vazifeyi yaparken bazı şom ağızların
eleştirilerine ve ayıplamalarına da kulak asmazlar.
Zira bu adanmışlar hiçbir
beklentiye girmeden böyle bir hizmete koyulsalar da ışıktan rahatsız olan bazı
kimseler onlar hakkında olmadık iddialar gündeme getirebilir, uydurdukları yalan
ve iftiralarla onları karalamaya çalışabilirler.
Fakat onlar bu tür
engellemelere takılmadan yollarına devam ederler.
İşte bu sebepledir ki sürekli yeni kalma gayreti içinde olmalıyız.
Zira bu
hizmetin en önemli dinamiği adanmışlık ruhudur.
Eğer bir insan kendini bir
davaya adamışsa, onun başka bir beklentisi olmaz/olmamalıdır.
O, ne maddi
çıkarlar peşinde koşar ne dünyevî refahını düşünür ne de kendisini zevk ü sefaya
salar.
Özellikle gayrimeşru kazançlardan ve haram zevklerden, şeytandan kaçıyor
gibi kaçar.
“Allah’ım, bizi, yaşatma ve fedakârlık ruhundan mahrum etme!
Allah’ım, bizi, yaşama sevdası gibi Allah belası bir illetin içine gömme!” diye
sürekli dua dua yalvarırlar.
Kendileri buna dikkat ettiği gibi arkadaşlarının da
bu istikamette kalabilmelerini sağlamaya çalışır, bu konuda kayanlar, sapanlar
olursa onları da rehabilite etmeye gayret ederler.
Geçmişte çürüyüp giden
insanların hâlinden ders çıkarır ve onların düştükleri aynı hataya düşmeme azm ü
cehdiyle yaşarlar.
Adanmışların Yolu
Kanaatimce adanmışlar bu konularda cevazlarla değil azimetlerle amel
etmelidirler.
Onlar, oturdukları evden bindikleri arabaya, giydikleri
elbiselerden kullandıkları eşyalara kadar her şeylerinde dikkatli olmalı ve asla
lükse girmemelidirler.
Eğer iki odalı bir ev ihtiyaçlarını karşılıyorsa daha
ötesine gitmemeli, araba satın alırken ihtiyaçlarının olup olmamasına bakmalı ve
gardıroplarında ihtiyaç fazlası elbise bulundurmamalıdırlar.
Eğer bir yerden
başka bir yere seyahat edeceklerse bunun en ekonomik olan yolunu tercih
etmelidirler.
Dünya nimetlerinden istifadeyi doymaya değil tatmaya
bağlamalıdırlar.
İmkânları olsa bile kendilerini iktisadî yaşamaya
alıştırmalıdırlar.
Zaten imkânı olmayan bir insanın fakirliğe kanaat etmesi bir
fazilet değildir.
Asıl olan imkânlar içerisinde bunu yapabilmektir.
Eğer onlar
hayatlarını yeniden gözden geçirip bu disiplinlere göre dizayn edemezlerse,
başkalarına da düzen veremezler.
Kısaca onlar, hayatlarını tam bir iktisat ve kanaat üzerine plânlamalı ve
israfın her çeşidinden uzak kalmalıdırlar.
Zira iktisat, bereket sebebi olduğu
gibi israf da haybet ve hüsran sebebidir.
Her konuda olduğu gibi bu konuda da
bizim üsve-i hasenemiz İnsanlığın İftihar Tablosu olmalıdır.
Zira O’nun eşiyle
birlikte kaldığı oda o kadar dardı ki namaz kılarken mübarek anamız ayaklarını
çekmediği sürece secde edecek yer bulamıyordu.
O, bütün bir ömrünü hasır
üzerinde geçirmişti.
Günümüzde insanların lüks ve şatafata dalmaları bizim için
bir mazeret olamayacağı gibi bir ölçü de olamaz.
Bizim için tek bir ölçü vardır;
o da Resûl-i Ekrem’dir.
Bu konuda başkaları ne derse desin, ne düşünürse
düşünsün.
Bu ölçüleri kabul etmeyenler, dünyayı kendi anlayışlarına ve
âdetlerine göre şekillendirenler bildikleri gibi yaşayabilirler.
Fakat şunu da
hatırda tutmak gerekir ki insanlığın, hayatını cismaniyete ve rahata bağlı
yaşayan insanlardan alacağı çok bir şey yoktur.
Maalesef günümüzde ciddi bir akıl kılletine, kalb kasvetine ve ruh zilletine
maruz kalınmıştır.
Allah anıldığında kalbler ürpermiyor.
Gözler kupkuru.
Zimamlar nefsin eline verildiğinden beden ve cismaniyet merkezli bir hayat
yaşanıyor.
İnsanlar sadece yemeyi, içmeyi, rahat etmeyi ve hayattan zevk almayı
düşünüyorlar.
Ne ruhun ne aklın ne de kalbin selametinden bahsetmek çok zor.
Dolayısıyla insanlık sefalet ve sefahate yol açabilecek bir yola girmiş durumda.
Hâlbuki şu mihnet diyarının bir Cennet koridoru hâline getirilmesi, kalb ve ruh
hayatındaki canlılıkla mümkündür.
Dünya ve ukba huzurunu elde etmenin yolu akl-ı
selime, kalb-i selime ve ruh-u selime bağlıdır.
Ama maalesef bunlar bizim birkaç
asırdan beri yitirdiğimiz değerlerdir ve bu yitiğimizin de farkında olduğumuz
söylenemez.
Sürekli sıcak döşekleri ve yumuşak yastıkları kollayan, üzerinde gerinecek
koltuklar arayan, mükellef sofralardan kalkmayan, çeşit çeşit nimetlerden
istifadeye alışan bir insanın gerçek lezzet olan Allah iştiyakını duyması mümkün
değildir.
Acaba günümüzde sinesi dinin i’lâsıyla çarpan kaç kimse
gösterilebilir!..
Kaç kimse vardır ki ellerini açıp sürekli, “Allah’ım, burada
durmam dinini yükseltmem adına bir işe yarıyorsa kalayım.
Aksi takdirde beni
huzuruna al!” diye inliyordur? İşte bize düşen, yeniden bu ufku yakalamaya, bu
ruhu aramızda diriltmeye çalışmaktır.
Eleştiri ve Tenkitte Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar
Soru: Eleştiri yapan ve kendisine eleştiri yöneltilen kimseler nelere dikkat etmelidir? Dinde çok önem verilen insaflı ve hakperest olmanın önündeki engeller nelerdir?
Cevap: Kritik etme, tenkitte bulunma gibi kelimelerle de ifade
ettiğimiz eleştiri, herhangi bir şahsın veya grubun ortaya koyduğu iş, tavır,
davranış ve sözlerin gözden geçirilip eksikliklerinin ortaya dökülmesi demektir.
Eleştiri, usûl ve üsluba dikkat ederek ortaya konulduğunda bir kısım hataların
düzeltilmesinde ve eksikliklerin telafi edilmesinde önemli bir faktördür.
Buna
mukabil olumsuz ve yıkıcı bir tarzda yapılan eleştiri ise problemi daha da
büyütecek, tahribatı daha da derinleştirecektir.
Farklı bir tabirle insanların
kuvve-i maneviyesini kıracak bir üslup kullanma, onları ümitsizliğe düşürecek ve
aktivitelerinden geri bırakacak ölçüde sorgulamalara girme veya her şeyi
kökünden nefyedecek şekilde genellemelere gitme matlup bir eleştiri tarzı
değildir.
Dolayısıyla eleştiri, körü körüne itiraz etme, sırf muhalefet etmek
için demagoji ve mugalataya başvurma, karşı tarafı karalama veya yerme gibi
davranışlardan farklıdır.
İslâmî Kültürde Eleştiri
İslâm tarihine göz atacak olursak, vahyin başlangıcından itibaren farklı şekil
ve kalıplarda eleştirinin varlığını devam ettirdiği görülecektir.
Mesela sahih
hadisleri, uydurma olanlardan ayırma adına ortaya konmuş çok önemli birer
disiplin olan metin ve senet tenkidine bu gözle bakabiliriz.
İslâm âlimleri,
tenkidi bir filtre olarak kullanmak suretiyle uydurma bir kısım sözlerin
Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözleri içine
karıştırılmasının önüne geçmişlerdir.
Onlar, hadis ravilerini, rivayet edilen
hadis metinlerini, metinlerle ilgili yapılan yorum ve şerhleri vs.çok ciddi
sorgulamak suretiyle sahte ve yanlış söz ve yorumların dinin dışında kalmasını
sağlamışlardır.
Malum olduğu üzere Kur’ân’ın tamamı mütevatiren nakledilmiştir.
Bu yönüyle bütün
âyetlerin sübutu kat’idir.
Fakat bir kısım âyet lafızlarının delâlet ettiği
manalar kat’i olsa da, bir kısmı da zannîdir (lafzın manaya delaletinde kesinlik
yoktur).
Bunların manasının doğru tespit edilmesi adına bütün ihtimaller
değerlendirilmiş, ortaya konulan her türlü tefsir ve tevil gözden geçirilmiş,
yapılan ciddi sorgulamalarla en doğru hükümlere ulaşılmak istenmiştir.
Bu
itibarla lafzın delâlet ettiği doğru mananın bulunması adına âyetler bile böyle
bir sorgulama ve kritiğe tâbi tutulmuştur.
Ulema, hadis nakleden ravilerin veya din hakkında konuşan âlimlerin tenkit
edilmesinin gıybet, su-i zan ve tecessüs (insanların gizli hâllerini araştırma)
gibi günahlara sebebiyet verebileceğinin farkında olsalar ve bu tür günahlara
girmekten çok korksalar da dinin muhafazası adına bunu yapmışlardır.
Hadis
ilminin dev imamlarından Şube İbn Haccac, senet kritiği yapmadan önce, “Gel
Allah rızası için biraz gıybet (!) edelim.”[1] diyerek
meselenin hassasiyetine ve inceliğine dikkat çekmiştir.
Onlar, din adına
konuşulduğu veya Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadis isnat edildiği
bir yerde susmayı doğru bulmamışlardır.
Zira bu, dinde bir kısım çatlama ve
kırılmalara sebebiyet verirdi.
Aynı şekilde karşılıklı fikir teatisi içerisinde farklı konuların ele alındığı
münazara ilmi geliştirilmiştir.
Münazara esnasında ortaya konulan farklı
fikirler tartışılmış, tenkide tâbi tutulmuş ve neticede hakikate ulaşmaya gayret
edilmiştir.
Karşılıklı yapılan müzakerelerin hedefine ulaşması ve hakikatin ayan
beyan ortaya çıkması adına da münazara adabı üzerinde durulmuştur.
Selefin ortaya koymuş olduğu bütün bu gayretler takdir edilmeyecek gibi
değildir.
Allah’a binlerce hamd u sena olsun ki böyle seleflerimiz var.
Zira
onlar Kur’ân, hadis ve diğer ilimlere dair ortaya koymuş oldukları olağanüstü
gayretlerle İslâm’ı muhafaza etmiş, bizi Allah’a ve Peygamber’e ulaştıran yollar
açmış ve bu yollarda patikalara sapmadan doğru bir şekilde yürüyebilmemiz için
bize rehberlik yapmışlardır.
Onların âlemine girmeden, inceden inceye hayatları
tetkik edilmeden kıymetleri bilinemez.
Onlar adeta bir melekler topluluğudur.
Eleştiride İnsaflı Olma
Selef, tenkit sistemini ve münazara ilmini geliştirirken insaflı olmaya çok önem
vermişler; eleştirilerinde haklı çıkmaktan ziyade hakkın ortaya çıkmasını esas
almışlardır.
Hatta münazarada hakkın kendi elinde ortaya çıkmasından memnun olan
kişinin insafsız olduğunu ifade etmişlerdir.
Diğer taraftan, münazarada haklı
çıkan ve kazanan bir insan gerçekte hiçbir şey kazanmamıştır.
Kaybeden ise yeni
bir şey öğrenmiş olur.
Hz.Ömer’le ilgili nakledilen şu hâdise bu konuda güzel bir misaldir.
Hz.Ömer,
halife olduğu dönemde hutbe verirken meseleyi evliliğe getirir.
Evliliği
kolaylaştırma adına bir kısım stratejilerden bahseder.
Bunlardan birisi olarak
da mehirlerin herkesin kaldırabileceği bir seviyeye indirilmesi gerektiğini
ifade eder.
Aslında Hz.Ömer’in bu yaklaşımı oldukça makuldür.
Fakat arka
taraftaki maksurede oturan yaşlı bir kadın perdeyi sıyırır ve bu görüşün
Kur’ân’a mı dayandığını yoksa kendi görüşü mü olduğunu sorar ve arkasından, “Eşinizden
ayrılıp da yerine başka biriyle evlenmek isterseniz, ayrıldığınız hanıma
yüklerle mehir vermiş olsanız da içinden ufak bir şey bile almayın.” (Nisâ
sûresi, 4/20) âyetini hatırlatarak Hz.Ömer’in görüşüne itiraz eder.
Bunun
üzerine Hz.Ömer, “Herkes
Ömer’den daha akıllı!” şeklinde mukabelede bulunur.
(el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 7/233)
Maalesef günümüzde hem televizyonlarda tartışma adıyla yapılan programlar hem
siyasilerin birbirlerine karşı tavır ve davranışları hem de benlik ve enaniyetin
çok ileri gittiği modern kültür bizim düşüncelerimizi, ağzımızı ve üslûbumuzu
çok bozdu.
Bizleri saldırgan birer yaratık hâline getirdi.
İnsanlıktan ve
hakperestlikten uzaklaştırdı.
Günümüz insanı birbiriyle konuşurken, tartışırken
veya birbirini eleştirirken hak ve hakikatin ortaya çıkmasına değil, kendi
dediklerini karşı tarafa kabul ettirmeye çalışıyor.
Herkes haklı çıkma, sözünü
geçirme, alkışlanma ve takdir edilme derdinde.
Durum böyle olunca da eleştiriler
faydadan çok zarar veriyor.
İnsanda Körlük Hâsıl Eden Faktörler
Hiç şüphesiz insanın hak ve hakikat arayışında objektif olmasının, eleştiri ve
tenkitlerinde insaflı hareket etmesinin önüne geçen bir kısım körlükler vardır.
Bunlardan birisine maruz kalan bir insan, gerçeği göremeyebilir veya olduğundan
farklı görebilir.
Bu yüzden de çok defa aka kara, karaya da ak der.
Veya eğriyi
doğru, doğruyu da eğri olarak görür.
Mesela insanda körlük hâsıl eden faktörlerden birisi şöhretperestliktir.
Bir
insanın davranışlarını ne ölçüde şöhret tutkusu şekillendiriyorsa, onun bakışı o
ölçüde daralacaktır.
Zira böyle birisinin, sadece kendisini arzu ettiği şöhret
ufkuna ulaştıracak şeyler dikkatini çekecektir.
O, daha ziyade şöhrete ulaşacağı
vasıtalarla ilgilenecek ve onunla ilgili argümanları görecektir.
Dolayısıyla
böyle bir kişi bazı meselelerde objektifliğini korusa da umumi manada objektif
olamayacaktır.
Aynı şekilde bir kişinin sadece kendi istikbal ve çıkarlarını düşünmesi de onu
bakar kör kılar.
Zira gözünü müdürlük, müsteşarlık, vekillik ve bakanlık gibi
makamlara dikmiş bir insanın umumi anlamda doğru düşünmesi ve doğru
değerlendirmeler yapması çok zordur.
Çünkü böyle bir kişinin mülâhazaları hep
arzu ettiği hedeflere göre şekillenecektir.
Bir kısım doğrular bile onun
düşüncelerinde çizgi kaymasına maruz kalacaktır.
Zira o, iyi bir Müslüman olsa
ve sağlam bir muhakemeye sahip olsa bile ele aldığı meseleleri farklı bir
yörüngeye çekerek değerlendirecektir.
Körü körüne bir ideolojiye sahip olma da insanda körlük hâsıl eden faktörlerden
bir diğeridir.
Evet, bir ideolojiye körü körüne bağlanan bir insanın doğru
görmesi ve objektif olması çok zordur.
Hangi ideolojiye bağlanmış olursa olsun
bu türden insanlar, ele aldıkları meseleleri kendi belirledikleri doğrular
açısından değerlendireceklerinden çok defa insanları yanıltırlar.
Çünkü kendi
doğrularını topluma da dayatmak isterler.
Bu yüzden de çok defa toplumda bir
kısım çatlamalara, yarılmalara, patlamalara yani gayr-i tabiî bir kısım
değişimlere sebebiyet verirler.
Tarafgirliğin, aidiyet mülahazasının ve cemaat enaniyetinin de önemli bir körlük
sebebi olduğunu ifade etmek gerekir.
Kendi meşrebini hâkim kılmaya ve kendi
düşüncesine göre bir yere varmaya çalışan insanlar da görmeleri gerekli olan
şeyleri objektif bir şekilde göremezler.
Çünkü onlar bütün meseleleri hep
kendileri için ifade ettiği manaları itibarıyla değerlendirmeye alırlar.
Ancak
bütün kulluklardan kurtulmuş Hakk’ın azat kabul etmez kullarıdır ki her şeyi
doğru veya doğruya yakın görebilirler.
Çok önemli körlük sebeplerinden bir diğeri de kuvvettir.
Aslında kuvvetin bir
hikmet-i vücudu vardır.
Aklın, mantığın ve muhakemenin kendisi için ayrı bir
derinlik olduğu kuvvet alkışlanabilir.
Fakat bunlardan yoksun olan ve her
problemin çözümü olarak görülen bir kuvvet insanda akıl tutukluğu meydana
getirir.
Bu yüzden ben, böyle bir kuvveti elinde bulunduran insanlara hep dörtte
üç kör nazarıyla bakmışımdır.
Dolayısıyla onların bir kısım problemlere çözüm
adına ortaya attıkları düşüncelerle yetinmemeli, farklı alternatif çözümler
araştırılmalıdır.
Böyle bir kuvvet onu elinde bulunduran şahsın başına bela
olacağı gibi, bu şahsın bulunduğu yere göre milletin de başına bela olacaktır.
Kendi tarihimize bakarken akıl, mantık ve muhakeme ile çözülmesi gereken bir
kısım problemlerin kuvvetle çözülmesi karşısında hep inkisar yaşamışımdır.
Hatta
yer yer çok sevdiğim bazı zatların kuvvet kullanarak çözmeye çalıştıkları bir
kısım icraatlarını eleştirmiş ve “Keşke şu problemi kuvvetle değil de akıl
yürütmeyle çözselerdi!” deyip hayıflanmışımdır.
Kuvveti elinde tutanların
alternatif çözüm yolları araştırmamaları, meseleleri daha yumuşak ve insanî
yollarla çözmemeleri karşısında ciddi teessür duymuşumdur.
Zira bana göre akıl
ve mantıkla üzerine gidilmeyip güç ve kuvvetle bastırılan problemlerin kalıcı
olarak çözülmesi çok zordur.
Bunların bir süre sonra yeniden hortlama
ihtimalleri yüksektir.
İnsanlık tarihi bugüne kadar bunun çok sayıda misalini
görmüştür.
Baskı altına alınan ve ezilen insanlar bir süre sonra kendi
hissiyatlarına göre farklı şekillerde başkaldırmışlardır.
Bu tür körlükler yaşayan insanların eleştiri ve tenkitte de insaflı olmalarından
bahsedilemez.
Onlar birilerini tenkit ederken hep karşı tarafı karalamaya matuf
konuşurlar.
Kendilerinin haksız olabileceğini akıllarına bile getirmezler.
Halk
ifadesiyle kendilerini hep “sütten çıkmış ak kaşık gibi” göstermeye çalışırlar.
Bu sebeple de onların sözlerinden çok fazla istifade edilemez.
Evet, bir insanın eleştiri ve tenkitlerinde insaflı olması ve hakikatin ortaya
çıkmasına hizmet etmesi için bütün bu körlüklerden uzak durması gerekir.
Düşünceleriyle toplumu aydınlatmak ve doğru bir ibre gibi sürekli
çevresindekilere gerçek kıblelerini göstermek isteyen insanların çok hakperest
olması ve hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmemesi gerekir.
Yoksa yukarıda
zikredilen körlüklerle malul olan insanlar çoğu zaman kendi his ve duygularını
fikir zannedebilecekleri için düşünceleriyle, sözleriyle veya yazılarıyla
başkalarını yanıltabilirler.
Bu itibarladır ki toplum meseleleriyle ilgili konuşan, yorum ve eleştiri yapan
kimseler eğer hak ve hakikate hizmet etmek istiyorlarsa kendilerini çok iyi
gözden geçirmelidirler.
Onlar öncelikle doğrulara karşı saygılı olmasını bilmeli
ve enine boyuna düşünüp taşınmadan konuşmamalıdırlar.
Kabullendikleri bir fikrin
uzun yıllar doğru olduğunu zannetseler bile, kural ve kaideleriyle bunun aksi
bir fikir ortaya konulduğunda çok kolaylıkla kanaatlerini değiştirmesini bilmeli
ve şöyle diyebilmelidirler: “Mesele benim bildiğim gibi değilmiş.
Ben, bu konuda
yanılmışım.
Demek ki bugüne kadar kendi kaprislerimin esiri olmuş, heva ve
heveslerimi fikir zannetmişim.”
Usûl ve Üsluba Dikkat Etme
Tenkidin faydalı olması ve muhataplarca dikkate alınması adına dikkat edilecek
diğer önemli bir faktör de kullanılan üsluptur.
Söylenilen sözlerin makul ve
doğru olması kadar onların sunuluş tarzı da çok önemlidir.
Tenkidin karşı
tarafta bir rahatsızlık hâsıl etmemesi adına üslup doğru, sunuş tarzı da insanî
olmalıdır.
Böyle olursa sizin bir problemi çözmeye veya bir yanlışı düzeltmeye
matuf teklif ve düşünceleriniz dikkate alınır ve hatta bir açılıma vesile
olabilir.
Buna göre, eleştirmeden önce muhatabın genel durumunu göz önünde bulundurma ve
ona göre bir üslup kullanma çok önemlidir.
Eğer muhatabımız bizim
söylediklerimizi sindiremeyecekse konuşmanın bir faydası yoktur.
Çünkü böyle bir
kişiye karşı söylenecek sözler onu tepkiye sevk edecek ve onda hakka karşı
saygısızlık duygularını uyaracaktır.
Bazen tenkit ettiğimiz mevzudan ziyade kullandığımız üslup karşı tarafı
hazımsızlığa sevk eder.
Eğer biz, maksadımızı balyozla onun kafasına vuruyor
gibi ifade edersek, söylediğimiz sözler bir yönüyle ona ruh travması yaşatır.
Böyle bir kişi bizim sözlerimizin doğru olduğuna inansa bile söyleniş tarzından
rahatsız olduğu için kabullenmek istemeyebilir.
Hatta kendisinin haklı olduğunu
ispat etmek veya bâtılı hak göstermek için kafasında türlü türlü felsefeler
oluşturur.
Dolayısıyla biz, onu şeytanî mülâhazaların vekili hâline getirmiş
oluruz.
Eleştiri mevzuunun ve üslubun yanında bazen eleştiriyi kimin yaptığı da önem arz
eder.
Öyle ki bazı şeyleri biz söylediğimizde büyük bir tepkiyle karşılayan bir
şahıs, aynı şeyleri bir başkasından duyduğunda iltifat gibi görebilir.
Bu, biraz
da eleştiren ve eleştirilen arasındaki münasebetle ilgilidir.
İnsan, çok sevdiği
kişilerin tenkitlerini bile takdir gibi görebilir.
Bu açıdan hatalı gördüğümüz
bazı davranışları ille de kendimiz söylemeye çalışmamalı, bu konuda inat
etmemeli, bize göre sözünün daha tesirli olacağına inandığımız insanlara havale
etmeliyiz.
Asıl olan, hakikatin bazı sinelerce kabul edilmesi ve hakkın tutulup
kaldırılması ise hak ve hakikatin kim tarafından dile getirildiğinin ne önemi
var?
Usul adına dikkat edilmesi gerekli olan diğer bir nokta da şudur: Eğer birinin
hatalarını yüzüne söylediğimizde rahatsız olacaksa, onun da ders alabileceği bir
ortamı kollayarak umuma konuşmayı düşünebiliriz.
Zira pek çok defa Allah
Resûlü’nün, gördüğü hataları dile getirme tarzı da bu şekilde olmuştur.
O
(sallallâhu aleyhi ve sellem), birinin bir yanlışı karşısında ashabını mescide
toplamış ve umuma konuşmuştur.
Böylece hatası olan kişi de incinmeden ve rencide
olmadan yaptığı yanlışın farkına varıp ve onu düzeltme imkanı bulmuştur.
Özellikle enaniyetin çok ileri gittiği günümüz dünyasında eleştiri adına bu tür
inceliklere dikkat etmek daha da önem kazanmıştır.
Kutuplardaki aysbergler gibi
enaniyete sahip olan insanlar eleştiri ve tenkide karşı oldukça tahammülsüz hâle
gelmişlerdir.
İşte böyle bir dönemde hak ve hakikatin saygısızlık görmemesini
istiyorsak mutlaka bu konuda doğru ve etkili olduğuna inandığımız usul ve üslubu
bulmaya çalışmalıyız.
Eleştirileri Dikkate Alma ve Saygıyla Karşılama
Bütün bunların yanında elbette kendilerine eleştiri yöneltilen kimseler de
insaflı olmalı ve hatta hatalarını gösteren kimselere teşekkür etmesini
bilmelidirler.
Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, eğer birisi bizi koynumuzdaki akrebe
karşı uyarmışsa, ona yapılacak muamele teşekkür etmek olmalıdır.
Farklı bir tabirle eğer evimizin bir yerinden duman çıkıyor, evin içini koku
sarıyor ve birisi de kalkıp, “Acaba bu evde bir yangın mı var?” diyorsa,
yapılması gereken davranış kalkıp odaların hepsini kontrol etme ve duruma göre
tedbir almadır.
Yoksa, “Sen ne şom ağızlı bir insansın! Ne diye bu tür şeyler
konuşuyorsun!” diyerek onu susturmaya çalışmanın hiçbir kimseye faydası yoktur.
Bilemiyoruz, gerçekten konuşan kişi felaket tellallığı yapıyor da olabilir.
Fakat bunu anlamanın yolu, onun eleştirdiği meselenin bir kere daha gözden
geçirilmesidir.
Önceki yıllarda bir misafirim gelmişti.
Bilgili ve kültürlü bir insandı.
Giderken umuma duyurmadan biraz eğilip, “Hocam, arkadaşlar biraz kitap
okusalar.” demiş ve zımni olarak az kitap okunmasını eleştirmişti.
Şimdi bunun
karşısında yapılması gereken davranış, hakikaten bu konuda bir eksiğin bulunup
bulunmadığına bakma ve eğer varsa bunu telafi etmeye çalışmadır.
Yani insanlara
faydalı kitapları okutma, hem dinlerini hem de içinde yaşadıkları dünyayı daha
iyi tanımalarını sağlama, kitap okumayı daha sistemli hâle getirme, kitapların
çok ciddi bir anlama cehdiyle okunmasını temin etme, ülfet ve ünsiyeti giderme
adına müzakereli okuma gibi yeni okuma şekilleri geliştirme adına gerekli
gayreti göstermedir.
Bazen yöneltilen tenkitler isabetli olmayabilir.
Hatta bazen dile getirilen
düşüncelerde önyargı ve garaz da bulunabilir.
Fakat biz, eleştirilere müspet
yaklaşmaz, onların hepsini kaldırır bir kenara atarsak, boşların yanında
doluları da zayi etmiş oluruz.
Böyle yapmak yerine gümüş ve altın paraların
yanında bakırlara, demirlere ve hatta sahte olanlara da belli ölçüde saygıyla
yaklaşmasını bilirsek, onlardan istifade etmenin de önünü açmış oluruz.
Öte yandan eğer biz, kendi düşüncelerimize saygı gösterilmesini ve değer
verilmesini istiyorsak, başkalarının düşüncelerine gereken değeri vermeliyiz.
Makulün makulce karşılanmasını arzuluyorsak, öncelikle başkalarının makul
olmayan düşüncelerini bile makul karşılayabilmeli, daha doğrusu bu düşünceler
içerisinde makul bir taraf araştırmalıyız.
Bu konularda saygısızlık ve kabalığı
bir kenara bırakmalı, tavır ve davranışlarımızın yumuşak ve sıcak olmasına
dikkat etmeli ve bize aykırı gelen fikirlere bile sinemizi açabilmeliyiz.
Esasında yontulmamış ve rötuşlanmamış kaba düşüncelerin İslâm’da yeri yoktur.
İslâm, bazı düşünceleri ele almış, evirmiş, çevirmiş, şekillendirmiş ve her
gönle girebilecek kıvama getirmiştir.
İşte bizim kullanmamız gereken metot da
budur.
Bu ölçüde geniş sineli olabilir, hakka saygı prensibini benimseyebilir ve
farklı fikirlere karşı tahammüllü hâle gelebilirsek, bir kısım eleştiri ve
tenkitlerin çatışma ve kavga vesilesi olmasının da önüne geçmiş oluruz.
Bir zamanlar arkadaşlara şunu tavsiye etmiştim: Hepiniz hata ve yanlışlarınızı size karşı rahatça söyleyebilecek birer kardeş edinin ve ona şöyle deyin: “Gerek din ve diyanet yaşantıma, gerek hizmetin işleyişiyle ilgili yaptıklarıma, gerekse insanî ilişkilerimdeki tavır ve davranışlarıma dair gördüğün her türlü yanlışlığı rahatlıkla bana söyleyebilirsin.” Zira sahabe efendilerimizin hayatlarına baktığımızda, onların aralarında böyle bir anlaşma olduğuna dair kesin bir bilgimiz olmasa bile onların, gördükleri hataları birbirlerine çok rahatlıkla söylediklerini görürüz ve bizim için onlar birer yıldız, karanlık gecelerimizde yollarımızı aydınlatan birer ışık kaynağıdır.
[1] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 7/152; Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî ilmi’r-rivâye s.45; İbn Battal, Şerhu Sahihi’l-Buhârî 9/247.
Güçlü irade isteyen dört büyük amel
Soru: Münebbihât’ta Hazreti Ali Efendimiz’e nispet edilen bir sözde şöyle buyrulmaktadır:
إِنَّ أَصْعَبَ الْأَعْمَالِ أَرْبَعُ خِصَالٍ: اَلْعَفْوُ عِنْدَ الْغَضَبِ، وَالْجُودُ فِي الْعُسْرَةِ، وَالْعِفَّةُ فِي الْخَلْوَةِ، وَقَوْلُ الْحَقِّ لِمَنْ يَخَافُهُ أَوْ يَرْجُوهُ
“Amellerin en zoru şu dört haslettir: Öfke anında affetmek, darlık zamanında cömertlik sergilemek, günahla baş başa yalnız bulunduğu vakit iffetli olmak, kendisinden korktuğu veya menfaat beklediği kimseye karşı hakkı söylemek.” Bu sözde nazara verilen amellerin ve o ameller karşısında elde edilecek mükâfatın izahını lütfeder misiniz?
Cevap: Hazreti Ali Efendimiz’e nispet edilen beyanlara, onun
Nehcü’l-Belâga’da yer alan sözlerine, üslûbuna ve kullandığı dile baktığımızda,
“cahiliyeden yeni çıkıldığı, değişik ilim sahalarına ait mazmun ve mefhumların
henüz yeterince inkişaf etmediği, dil ve belâgatla ilgili çalışmaların tam
mânâsıyla ortaya çıkmadığı bir dönemde, belli bir literatüre bağlı olarak ifade
edilebilecek böyle engin sözlerin söylenmesi pek mümkün görünmüyor.
Muhtemelen
ilimlerin inkişaf ettiği, farklı ilim sahalarına ait literatürün oluştuğu üçüncü
ve dördüncü asırda bazı insanlar, söyledikleri bu sözleri ona nispet ettiler.”
diyesi geliyor insanın.
Fakat ikinci ihtimal olarak da Hazreti Ali’nin
(radıyallâhu anh) mâneviyata açık, ilhamları coşkun, vilâyet silsilesinin pederi
konumundaki hususiyetleri göz önünde bulundurulduğunda, bu türden beyanlar birer
ilham eseri olarak onun tarafından söylenmiş olabilir.
İsimsiz müsemmanın,
isimli müsemma hâline geldiği ve terminolojinin oturduğu dönemde bazı kişiler,
söyledikleri güzel sözleri ona nispet etmiş olabileceği gibi, ondan gelen bazı
sözleri kendi dönemlerinin mazmun ve mefhumlarıyla zenginleştirerek ifade etmiş
olmaları da muhtemeldir.
Kestirip atmak mümkün olmadığından, “اَللهُ
أَعْلَمُ İşin doğrusunu Allah bilir.” deyip soruda nazara verilen dört amel
konusuna geçelim.
Hazreti Ali (radıyallahu anh) bu beyanında, başta, إِنَّ أَصْعَبَ الْأَعْمَالِ
أَرْبَعُ خِصَالٍ sözüyle, amellerin en zorunun dört tane olduğunu ifade ediyor.
Esasen bir yönüyle her amelin kendine göre bir zorluğu vardır.
Günde beş defa
abdest almak, namaz kılmak, hususiyle uzun ve sıcak günlerde sabahtan akşama
kadar oruç tutmak, alın teriyle kazanılan malı infak etmek, hac ibadetini yerine
getirmek, anne-babaya “Öf!” bile demeyecek ve yüz ekşitmeyecek şekilde onların
hukukuna riayet etmek gibi ibadet ve mükellefiyetlere bakıldığında, bunların her
birinin kendine göre bir kısım zorluk ve meşakkatleri olduğu görülecektir.
Öyle
zannediyorum ki hiç kimse sayılan bu amel ve ibadetler hakkında “Onları yapmak
kolaydır.” demeyecektir.
Hazreti Ali de yukarıdaki beyanıyla, ameller içinde
zorlardan en zor olarak gördüğü şu dört meseleye dikkat çekmektedir:
1.
Öfke anında affetmek
Bu hasletlerin ilki, اَلْعَفْوُ عِنْدَ الْغَضَبِ sözüyle ifade edilen, öfke
anında affedici olabilmek.
Esasında insanın, gayz ve öfkesinin magmalar gibi
köpürdüğü bir anda, öfkesini yutabilmesi ve affedici olabilmesi Kur’ân-ı
Kerim’in de üzerinde durduğu ve yapılmasını teşvik ettiği amellerden biridir.
Mesela Allah (celle celâluhu), اَلَّذِينَ يُنْفِقُونَ فِي السَّرَّاءِ
وَالضَّرَّاءِ وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ “O
takva sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar;
kızdıklarında, (intikam almaya güçleri yettiği hâde) öfkelerini yutarlar ve
insanları affederler.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/134) kavl-i kerimiyle, öfkeyi
yutarak affedici olabilmenin takva sahiplerinin özelliklerinden birisi olduğunu
beyan buyurmuş; öfkenin yutulmasının, dikenli bir kaktüsün yutulması kadar zor
bir iş olduğunu nazara vermiştir.
Elbette böyle zor bir ameli başaran insanın
sevabı da ona göre kat be kat fazla olacaktır.
Başkaları tarafından rahatsız edilmeyen, keyfi yerinde olan, takdir görüp
sevilen bir insanın affedici olması kolaydır.
Asıl mârifet, birileri tarafından
rahatsız edildiği, eza ve cefa gördüğü, bundan dolayı da öfkelendiği bir anda
insanın iradesinin hakkını vererek mukabelede bulunmaması ve affedici
olabilmesidir.
Esasında insan, biri ona boynuzuyla dokunduğunda hemen ona karşı
başka bir boynuz darbesiyle karşılık verecek bir mahlûk değildir.
Allah (celle
celâluhu), kemâle giden yolda insanın donanımında hiçbir eksiklik ve boşluk
bırakmamış, onu mükemmel bir varlık olarak halketmiştir.
İnsana öyle bir irade
vermiştir ki, onun hakkını verdiğinde, en ağır amellerin altından kalkabilir,
gayz ve öfkesini ayaklarının altına alarak onların üzerinde raks edebilir.
Bildiğiniz gibi “afv”, “bir şeyi silmek” demektir.
Yani başkalarının sizi
rahatsız eden ve öfkelendiren bir kısım tavır ve davranışlarını görmeyip, âdeta
onların üzerine bir daksil çekmeniz; bu tür olumsuzlukların zihninizde yer
etmesine ve nöronlarınızda iz bırakmasına dahi müsaade etmemeniz; sizi
çatlatacak kadar üzerinize gelseler bile, bütün bunları bir daha hatırlamamak
üzere korteksinizden silmenizdir afv.
İşte bu şekilde davranmanız, yapılması
hakikaten çok zor bir ameldir.
Fakat bir insan, fenalıkları unutmaya müheyya
(hazır) bir tabiata sahip olduğunda, bunun geriye dönüşü çok farklı olacaktır.
İhtimal onun bu affedici tavrı karşılığında, bir kısım hata ve günahları
neticesinde maruz kalacağı gazab-ı ilâhî başına gelmeyecek, affetmesi
karşılığında ilâhî affa mazhar olacaktır.
2.
Darlık zamanında cömertlik sergilemek
Hazreti Ali (radıyallahu anh), وَالْجُودُ فِي الْعُسْرَةِ ifadesiyle ikinci
olarak sıkıntı ve imkânsızlık içinde kıvranırken civanmertçe davranmanın
zorluğunu ve önemini vurgulamıştır.
Vereceği mallar, stok ve hazinelerinden
ciddî bir şey eksiltmeyen insanın cömertliği kolaydır.
Bin lirası olan bir
insan, bir lirasını verse neyi eksilir ki! Asıl mühim olan, yokluk zamanında
insanın infakta bulunabilmesidir.
İnsanın öfkeliyken affedebilmesi, Cenâb-ı
Hakk’ın “Afuv” ismine bir davetiye olduğu gibi, sıkıntı ve darlık anında yapılan
cömertlik de yine Cenâb-ı Hakk’ın “Cevâd” ismine bir davetiyedir.
Bir yönüyle Hazreti Ali, îsâr duygusuna dikkat çekmiştir.
Zira îsâr -bir çeşidi
itibarıyla- kendisi aç ve susuz olan bir insanın yiyeceğini bir başkasına
vermesidir.
Ki Yüce Allah, وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّاۤ
أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلٰۤى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ “Onlar,
mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir kaygı duymaz ve muhtaç
olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşir sûresi, 59/9)
Yermûk Savaşı’nda, dudakları kurumuş ve ölmek üzere olan bir sahabînin kendisine
getirilen suyu tam dudaklarına götürdüğü esnada su isteyen bir başka sahabînin
sesini işitmesi üzerine eliyle ona götürülmesini işaret etmesi, onun da aynı
şekilde işittiği başka bir inilti karşısında suyu bir başkasına göndermesi ve bu
şekilde su dolu mataranın üç kişi dolaşması ve hepsinin şehit olması neticesinde
bir yudum suyun onlardan hiçbirine nasip olmaması îsâr hasletinin, başkalarını
kendine tercih etmenin, yaşatma duygusuyla yaşamanın, gerçek insanî değerlere
bağlı kalmanın en çarpıcı ve güzel misallerinden biridir.
(el-Hâkim,
el-Müstedrek 3/270; İbn Abdilberr, el-İstîâb 3/1084)
3.
Günahla baş başa kaldığında iffetli olmak
Hazreti Ali (radıyallahu anh) وَالْعِفَّةُ فِى الْخَلْوَةِ ifadesiyle günahla baş başa kalan bir insanın iffetli olmasını da gerçekleştirilmesi zorlardan zor üçüncü amel olarak zikretmiştir.
Bir hadis-i şerifte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), hiçbir gölgenin
bulunmadığı kıyamet gününde arşın gölgesinde gölgelenecek yedi zümreden
bahsetmiş ve bunlardan birisinin de, makam ve cemâl sahibi bir kadının günaha
çağırması karşısında, إِنِّي أَخَافُ اللهَ “Ben Allah’tan korkarım!” diyerek, bu
çağrıyı reddeden kimse olduğunu haber vermiştir.
(Buharî, zekât 16; Müslim,
zekât 91)
Halkın içinde iffetli görünmek bir mânâda kolaydır.
Çünkü birçok insanın gözünün
sizin üzerinizde ve sizin gözünüzün de onların üzerinde olduğu bir atmosferde
insanın günah işlemesi çok zordur.
Fakat kendisini günah girdabında bulan ve bir
kısım fettanlarca baştan çıkarılmaya çalışılan bir insanın, orada iradesinin
hakkını vererek bir iffet âbidesi kesilmesi ve Hazreti Yusuf gibi, مَعَاذَ
اللهِ “(Böyle
bir günah işlemekten) Allah’a sığınırım.” (Yûsuf sûresi, 12/23) diye
haykırabilmesi; haykırıp baş döndürecek, bakış bulandıracak o günaha karşı net
tavır belirleyebilmesi çok zordur.
Bir insanın, negatif şeyler içine itildiği bu
tür pozisyonlarda hiç sarsılmadan bir dağ cesamet ve rasanetiyle yerinde dimdik
durabilmesi hakikaten çelikten bir irade ister.
Hiç şüphesiz böyle bir zorluğun
üstesinden gelen bir insanın elde edeceği mükâfat da o nispette büyük olacaktır.
Hazreti Ömer Efendimiz’in hilâfeti döneminde, fettan bir kadın, görkemli ve
yakışıklı bir delikanlıya gözlerini diker ve sürekli ona tuzak kurar.
Bir gün
bir yolunu bularak onun kapıdan içeri bir adım attırmaya muvaffak olur.
Muvaffak
olur ama, o esnada delikanlının dilinde şu âyet-i kerime dönüp
durmaktadır: إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا إِذَا مَسَّهُمْ طَۤائِفٌ مِنَ
الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَإِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ “Onlar
ki takva dairesi içinde yaşarlar; kendilerine şeytandan bir tayf, bir vesvese
geldiği zaman hemen Allah’ı hatırlar ve gözlerini hakka açarlar.” (A’râf
sûresi, 7/201) Bunun üzerine gencin o an kalbi durur ve oracıkta vefat eder.
Sahabîler, Emiru’l-mü’minîn Hazreti Ömer’e bu durumu haber vermekten çekinirler
de bir başkasının evinin önünde vefat eden bu gencin cenazesini alır,
defnederler.
Fakat namazda hep ilk safı tutan bu gencin, arkasında yer
almadığını fark eden Hazreti Ömer, onun nerede olduğunu sorar.
Sahabîler de
hadiseyi kendisine haber verirler.
Vakayı dinleyen Hazreti Ömer, hemen gencin
mezarının başına koşar ve orada ona hitaben وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ
جَنَّتَانِ “Rabbinin
huzuruna gideceğinden korkan kimseye iki Cennet vardır.” (Rahmân sûresi,
55/46) âyetini okur.
Bunun üzerine mezardan, “Ey emire’l-mü’minîn! Cennette, ben
onun iki katına mazhar oldum.” sesi yankılanır.
(İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân,
2/280)
Bu hâdise de göstermektedir ki, bir insanın haramla baş başa kaldığında iffetini
muhafaza edebilmesi pek çetin, gayet kıymetli ve çok önemlidir.
Fakat maalesef,
geçmiş birkaç asır pek çok değerimizi alıp götürdüğü gibi, iffet düşüncemizi de
yerle bir etti; biz de sefil bir hâle düştük.
Kimileri, özgürlük adı altında
ahlâksızlığın bütün imkânlarını önümüze sermek suretiyle atmosferimizi
ahlâksızlığa açık hâle getirdi.
Öyle inanıyoruz ki Allah, her şeye rağmen
günümüzde hayâ ve iffetini koruyanlara eltâf-ı sübhaniyesiyle muamelede bulunur,
onları iki Cennet’le şereflendirir, rıza, rıdvan ve ru’yetiyle taçlandırır.
4.
Zor zamanda hakkı söylemek
Hazreti Ali (radıyallâhu anh), zorlardan zor gördüğü son ameli de, وَقَوْلُ
الْحَقِّ لِمَنْ يَخَافُهُ أَوْ يَرْجُوهُ sözüyle açıklamıştır.
Bunun anlamı da
bir kişinin korktuğu veya menfaat umduğu kimseye karşı hakkı söylemesidir.
İnsan, korktuğu veya kendisine bir kısım nimetlerin vaat edildiği durumlarda dik
duruş sergileyemez, hakkı söyleyemez; angajmanlığa girerse, güç ve iktidar
sahipleri, bir süre sonra onun boynuna pranga takar, ayaklarına zincir vurur,
onu azat kabul etmez bir köle hâline getirir, sonra da ona istedikleri her şeyi
yaptırırlar.
Günümüzde değişik mahfillerde çokça görüldüğü üzere korku, insanı
hak yolunda koştururken gemleyen, iradesini felç eden, elini kolunu bağlayan
hatta kolunu kanadını kıran bir faktördür.
Aynı şekilde elde edilmesi ümit edilen menfaatler de insanı zâlim idareciler
karşısında dilsiz şeytan konumuna düşürür; bile bile gerçekleri çarpıtmasına,
yanlış konuşup yanlış işler yapmasına yol açar.
Bugün çok acı misallerine şahit
olduğumuz gibi, niceleri önlerine serilen bir kısım imkânlar veya girdikleri bir
kısım beklenti ve ümniyeler veyahut da içine düştükleri korku ve endişe
yüzünden, dün dediklerinin bugün tam zıddını söylüyor; tıpkı bukalemunların
yaptığı gibi şartların değişmesiyle renkten renge giriyor, hem dünya, hem de
ahiret hayatlarını mahvedecek şekilde üst üste cinayetler işliyorlar.
Onlar,
değişik angajmanlıklar karşısında âdeta bir esir hayatı yaşıyor, bir türlü
özgürce hareket edemiyor, hür olamıyorlar.
İşte korku ve menfaatin hükümferma
olduğu bir zaman diliminde hakkı söylemeye devam etmek, gerçek bir
kahramanlıktır.
Elbetteki bu kahramanlığın, ötede mükafatı da ona göre
olacaktır.
Hâsılı, amellerin sevap ve mükâfatı, onların gerçekleştirildiği zaman ve zemine
göre farklılık arz eder.
Meşakkatli ve zor olan bir amelin sevapta katlanmaya
vesile olması, ancak niyetteki hülûsun korunmasına ve sarih-zımnî değişik
şikayetlere girilmemesine bağlıdır.
Başka bir ifadeyle insan, o meşakkatli ameli
yaparken meşakkat ölçüsünde sevap elde edebilmek için, zorluklardan şikayet
etmemesi, her şeye rağmen dişini sıkıp sabretmesi, kadere taş atmaması, o ameli
isteyerek ve gönlünden gelerek yapması gerekir.
Güzel Ahlâk Adına Bazı Ölçüler
Soru: Hadis-i şeriflerde bir taraftan mü’minin ayıplanmaması, hakir görülmemesi
ve kusurlarının örtülmesi emredilirken diğer yandan da zulüm ve kötülüklere
karşı sessiz ve tepkisiz kalınmaması emredilmektedir.
Bu konuda mü’mince duruş
nasıl olmalı ve denge nasıl sağlanmalıdır?
Cevap: Tirmizî’de geçen bir hadislerinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), مَنْ عَيَّرَ أَخَاهُ بِذَنْبٍ لَمْ يَمُتْ حَتَّى يَعْمَلَهُ “Kim bir kardeşini herhangi bir hata ve günahı yüzünden ayıplarsa, kendisi de o ayıbı işlemeden ölmez.” (Tirmizî, sıfatü’l-kıyâme 53) şeklinde beyanlarıyla başkalarının ayıplanmasını ve kınanmasını yasaklamış ve böyle bir günah irtikâp edenleri nasıl bir akıbetin beklediğine dikkat çekmiştir.
Kimseyi Ayıplamama
Hadise göre -işlediği veya işlemediği- bir suçtan ötürü bir kardeşini ayıplayan
kimsenin aynı günahı işlemedikçe ölmeyeceği ifade edilmiştir.
Bazen böyle bir
ayıplamanın -Allah muhafaza- eşi, kızı, oğlu veya daha başka bir yakınıyla
alâkalı bir probleme sebebiyet vermesi de mümkündür.
Yani Allah (celle celaluhû)
bazen kendisiyle bazen de aile fertlerinden birisiyle, yapmış olduğu zulmün
cezasını ona çektirir.
Çoğu zaman insan, kendisinin maruz kaldığı bir kısım
problemlerden sıyrılmanın bir yolunu bulabilir de en yakınında bulunan
insanların maruz kalacağı problemler onun belini bükebilir.
Bilemiyoruz, belki de böyle bir misilleme onun adına bir vech-i rahmettir.
Zira
bu, onun günahına kefaret olabilir.
Dünyada yaşadığı böyle bir sıkıntı ve
mahcubiyet onu, ahiretteki cezadan kurtarabilir.
Yani kişi cezanın daha hafifine
katlanmakla daha ağırından sıyrılmış olur.
Bazen de işlenen günah o kadar büyük
olur ki dünyevî sıkıntılar onu temizlemeye yetmez.
Mesela dünya kadar hukuka
tecavüz etmiş, ağır kul hakkı ihlâlleri yapmış, insanların can ve mal
güvenliğini tehdit etmiş, onların ırz ve namuslarıyla oynamış, küfür, şirk ve
nifak kirlerine bulaşmış bir insanın işlediği bütün bu ağır cürümlerin karşılığı
ancak ahirette görülecektir.
Hikmetini bilemeyiz, Allah bazılarına burada, bazılarına da ötede çektirir.
Eğer
ne bu dünyada ne de ahirette böyle bir mahcubiyet yaşamak istemiyorsak, başta
mü’minler olmak üzere bütün insanlar hakkında dilimize hâkim olmalı, hatta onlar
hakkındaki düşüncelerimizi gözden geçirmeliyiz.
Nitekim Efendimiz, “Kim
bana çeneleri ile bacakları arası hususunda garanti verirse (dil ve namusunu
haramlardan muhafaza ederse), ben de ona Cennet hususunda garanti veririm.” (Buhari, rikak 23)
buyurmuştur.
Bu açıdan dil, çok önemlidir.
Başta ona kilit vurmak kolaydır.
Fakat konuştuktan sonra kırılıp dökülenleri tamir etmek çok zordur.
En
basitinden mesela bir insan, hata ve günahından ötürü bir başkasını
ayıpladığında gidip ondan helallik istemesi gerekir.
Aksi takdirde ahirete kul
hakkıyla gitmiş olur.
Fakat bunun hiç de kolay bir iş olmadığı malumdur.
İnsan,
böyle altından kalkılmaz bir meselenin ağırlığı altında ezileceğine en başta
ağzına fermuar vurmasını bilmelidir.
Vakayı rapor etmemiz gereken yerlerde bile çok dikkatli olmalıyız.
Çerçeveyi
aşmamalı, sınırları ihlal etmemeliyiz.
Garazsız, ivazsız olmalıyız.
Herhangi bir
meseleyi müzakereye açarken öyle temkinli konuşmalıyız ki hiç kimse bizim
sözlerimizden zarar görmemeli, incinmemeli.
Yoksa “Falan şöyle yaptı, filan
böyle yaptı.
Bu yüzden başımıza şunlar geldi.” diyerek söze başlar ve sürekli
atf-ı cürümlerle, suizanlarla müzakereyi sürdürürsek çok can yakar, kul hakkına
girer ve öteye de altından kalkılmaz günahlarla gideriz.
Öte yandan, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hadislerinde, işlemiş
olduğu günahtan dolayı bir kardeşini ayıplayan kimsenin aynı ayıbı işlemekle
cezalandırılacağını ifade buyurmuştur.
O halde, insanları yapmadıkları hata ve
günahlardan ötürü ayıplayan insanların durumu nasıl olur acaba? Hiç şüphesiz,
masum insanları yalan ve iftiralarla karalama, komplo ve tuzaklarla onları suçlu
gibi gösterme gibi fiiller Allah katında çok daha büyük birer günahtır.
Hele söz
konusu olan, bir şahıstan ziyade büyük bir grup ise; atılan çamur ve ziftlerle
büyük bir cephe karalanmaya çalışılıyor ve itibarlarıyla oynanıyorsa, bu günahı
işleyenlerin kolay kolay iflah olmaları mümkün değildir.
Söz konusu grubun her
bir ferdi hakkını helâl etmedikçe bunu yapanların günahlarından arınmalarının
imkânı yoktur.
Dolayısıyla küfre ve nifaka ait bu tür ayak oyunlarını hakiki bir
mü’minin yapacağına ihtimal verilemez.
Evet, mü’min, kendi itibar ve şerefini koruma noktasında ne kadar hassas ise,
başkaları hakkında da aynı hassasiyeti göstermek zorundadır.
O, ne eliyle ne de
diliyle hiç kimseye zarar vermemeli, hatta zihnini bile kirli düşüncelerden
temizleyerek insanlar hakkında hüsn-ü zanda bulunmayı fıtratı hâline
getirmelidir.
Esasen mü’min, kelime manası itibarıyla da herkesin kendisinden
emin olduğu güvenilir insan demektir.
Hakiki bir mü’min, çevresine öyle bir
güven telkin eder ki hiç kimse ondan zarar göreceği endişesine kapılmaz; onun
karşısında muhakkak veya mevhum bir panikleme yaşamaz; ona sırtını döndüğü zaman
hançerlenmekten korkmaz.
Hatta kötülük yapsa bile aynı kötülüğü ondan
görmeyeceğini bilir.
Zira mü’minin asla aşamayacağı belirli sınırları ve
kesinlikle ihlâl edemeyeceği temel ilkeleri vardır.
Bazı tavır ve davranışların karakter hâline gelmesi çok önemlidir.
Herkesin,
insanlığından gelen kendine göre bir karakteri vardır.
Fakat bunun yanında bir
de sonradan kazanılan İslâmî karakter söz konusudur.
İşte İslâmî karakterin
temsilcisi olan bir Müslüman, güzel ahlâkın gerektirdiği bir kısım davranışları
hiç zorlanmadan yerine getirebilir.
Eğer bir insan İslâmî potada yoğrulmuş ve
İslâmî ahlâkla ahlâklanmışsa o, saldırgan ve mütecavizlerin düşmanca tavırları
karşısında bile karakterinden taviz vermez, onlara aynıyla mukabelede bulunmaz.
Basit insanların seviyesine -daha doğrusu seviyesizliğine- inmeye tenezzül
etmez.
Fakat güzel ahlâkı tabiatımız hâline getirememişsek işte o zaman bazı konularda
biraz zorlanır, her zaman aynı kararlılığı gösteremeyiz.
Herkese karşı
civanmertçe davransak bile azıcık damarımıza basıldığında feveran edebiliriz.
Vereceğimiz tepkilerde, insanlarla muamelelerimizde yer yer acemilik eder,
yapacağımız işleri elimize ayağımıza bulaştırırız.
Bu açıdan, başta kendimizi
biraz zorlayarak, sürekli pratik yaparak İslâm ahlâkının huy hâline getirilmesi
çok önemlidir.
Tecessüste Bulunmamak
Evet, yukarıda zikrettiğimiz hadis-i şeriflerinde Allah Resûlü (sallallâhu
aleyhi ve sellem) bir kısım hata ve günahlarından ötürü mü’minlerin
ayıplanmasını yasaklamıştır.
Hemen ifade etmek gerekir ki İslâm’da kötülükleri
araştırma, başkalarının günahlarına muttali olmaya çalışma gibi bir mükellefiyet
yoktur.
Bilakis Kur’ân, وَلَا تَجَسَّسُوا “Tecessüste
bulunmayın, birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın.” (Hucurât Sûresi,
49/12) âyetiyle bunu kati olarak haram kılmıştır.
Bir kötülük avcısı gibi sürekli insanların ayıp ve kusurlarıyla meşgul olan ve
bu konuda tahkikat yapan insanlar bir süre sonra tabiat kirlenmesine, fıtrat
deformasyonuna maruz kalacaklardır.
Bir kere de tabiat kirlendikten sonra artık
ayıplanan ve dil uzatılan insanlar sadece günahkâr ve zalimlerle sınırlı
kalmayacak, tertemiz insanlar da karalanmaya başlanacaktır.
Bunun aksi olarak
eğer bir insan günahlarla kirlenmiş insanlara dahi kir püskürtmemeyi tabiatı
haline getirir ve kendisini buna göre programlarsa, el âlemin etrafa zift
akıttığı durumlarda bile o, sürekli çevresine nurlar saçacak ve etrafını
aydınlatacaktır.
Daha önce defalarca zikrettim, İmam Hadimî, Tarikat-ı
Muhammediye üzerine yazdığı Berika isimli
şerhinde mealen şunları söyler: “Bir mü’mini çok fena bir halde dahi görsen
hemen onun hakkında hüküm verme.
Gözlerini sil, “Acaba doğru mu görüyorum? Bu
insan böyle bir günah işlemez.” de, dön bir kere daha bak.
Yanlış bir hükme
varmamak için doğru görüp görmediğini kontrol et.
Yanılabileceğini düşünerek dön
tekrar kontrol et.
On kez bunu yaptıktan sonra gördüğün şeyin doğru olduğuna
kanaat getirirsen, “Ya Rabbi! Onu bu çirkin halden kurtar, beni de böyle bir
günaha düşmekten koru!” diyerek oradan uzaklaş.” diyor.
İmam Hadimî, bu sözleriyle önemli bir hakikati hatırlatmak istese de kanaatimce
böyle bir günahla yüz yüze gelen kimsenin yapması gereken en doğru davranış,
“Belki yanlış görmüşümdür.” diyerek hemen sırtını dönüp oradan uzaklaşması ve
gördüğünü de hiçbir yerde zikretmemesidir.
Çünkü Allah, bizi başkalarının
günahlarını araştırmak için savcı tayin etmemiştir.
Allah’ın isimlerinden birisinin Settâr “ayıp ve günahları örten” olduğu
unutulmamalıdır.
Müslümana düşen de bu ahlâkla ahlaklanmaktır.
Nitekim bir
hadislerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hakikati şu sözleriyle
dile getirmiştir: مَنْ سَتَرَ عَلَى مُسْلِمٍ سَتَرَ اللَّهُ عَلَيْهِ فِي
الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ “Her
kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve ahiretteki ayıplarını
örter.” (Müslim, zikr 38)
Ahirette bizi mahcup edecek çok şey karşımıza çıkabilir.
Eğer biz, bu dünyada bu
ilâhî ahlâk ile ahlâklanmazsak öbür tarafta rezil rüsvay olabiliriz.
Yani bu
dünyada başkalarına çektirdiğimiz rezil ve rüsvaylık öbür tarafta gelir başımıza
dolanır.
İyisi mi başkalarının kusurlarını, ayıplarını araştırmaktan vazgeçelim,
bunlara muttali olduğumuzda da başkalarına ifşa etmeyelim.
Hiç Kimseyi Hakir Görmeme, İncitmeme
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka bir hadis-i şeriflerinde
ise şöyle buyurmuştur: بِحَسْبِ امْرئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ
الْمُسْلِمَ “Bir
kimsenin, Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi (onun onuruyla, şerefiyle
oynaması) kötülük olarak ona yeter (yani böyle bir şer, öbür tarafta onun başına
dolanır ve onu mahveder).” (Müslim, birr 32)
Allah’a iman eden bir kimse hafife alınamaz.
Müslüman olmasa bile Hz.Ali’nin
yaklaşımıyla bütün insanlar, insan olmaları açısından bizimle eşit olduklarına
göre hiç kimseyi hakir göremeyiz.
Bazı insanlarda küfür, nifak, dalalet gibi bir
kısım tasvip etmediğimiz kötü sıfatlar bulunabilir.
Bu durumda söz konusu
şahısları hedef alarak onlara hücumda bulunmak mü’mine yakışmaz.
Bilakis
yapılması gereken, bu kişileri, beğenmediğimiz o kötü sıfatlardan kurtarma
istikametinde gayret sarf etmektir.
Zira İnsanlığın İftihar Tablosu, hayat-ı
seniyyeleri boyunca hiçbir şahsı tahkir etmemiş, hafife almamıştır.
Aynı şekilde mü’min, sürçen veya düşen bir insan için, “Bir tekme de ben
vurayım.” diyemez.
Onun hakkında tan u teşnide bulunamaz.
Katiyen onun
ayıplarını şiirleştiremez, destanlaştıramaz.
Bunları başkalarının yanında
konuşmak suretiyle söz konusu şahsı utandıramaz.
Hele yapılan hata ve yanlışları
büyüterek ve abartarak sağda solda ifşa etmek kesinlikle mü’mince bir tavır
değildir.
Mü’mine düşen, bütün insanların haysiyet, şeref ve onurlarını kendi
şerefi gibi aziz bilip korumaktır.
Başkalarının hata ve günahları karşısında ona
düşen vazife, bu tür insanların hâlinden ibret almak, elinden geliyorsa onlara
yardımcı olmak ve kendisini de aynı duruma düşürmemesi için Allah’a dua dua
yalvarmaktır.
Özellikle sosyal hayattaki itibar ve konumları yüksek olan insanların yapmış
oldukları hata ve yanlışların sağda solda konuşulması, ortalığa saçılması onlar
adına çok daha incitici olur.
Zira ailelerinin, çevrelerinin ve toplumun,
değişik zirveleri ihraz etmiş bu tür kişilere bakışı farklıdır.
Onlar takdir
edilmeye, alkışlanmaya alışmışlardır.
Hep el üstünde tutulmuş ve saygı
görmüşlerdir.
İnsanlar nazarındaki konum ve durumlarını görmezden gelerek onları
sıradanlığa mahkûm etmek yakışıksız düşer.
Üzerimize lazım değilse onların
aleyhinde cereyan eden hâdiselere hiç bulaşmamalı, eğer meselenin bizi
ilgilendiren bir yönü varsa da yumuşaklıktan ayrılmamalı, can yakmamaya dikkat
etmeliyiz.
Mü’min ahlâkı bunu gerektirir.
Başkalarının bizi utandırması ve incitmesi de bu konuda bizim için mazeret
olamaz.
Bize hor baksalar da biz kimseye hor bakamayız.
Bizi utandırsalar da biz
utandıramayız.
Bizi incitseler de incitemeyiz.
Zira bizim telakkimizde insanları
incitme, kırma bir kaymadır.
Başkalarının sizi incitmesi onlar hesabına bir
kaymadır.
Eğer onlara aynıyla mukabelede bulunacak olursanız bir kayma da siz
yaşamış olursunuz.
Şayet siz, sövmenin, incitmenin, kaba tavır ve davranışların
ayıp olduğunu düşünüyorsanız, aynı ayıbı siz de irtikâp etmemelisiniz.
Ayrıca
başkalarının haksız yere vurmasına, ayıplamasına, karalamasına sabretmenin,
günahlarınız için kefaret olacağını da unutmamalısınız.
İbrahim Hakkı Hazretleri ne hoş söyler:
Hiç kimseye hor bakma
İncitme, gönül yıkma
Sen nefsine yan çıkma
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler.
Alvar İmamı da aynı hakikati şu dörtlüğüyle dile getirir:
Âşık der inci tenden
İncinme incitenden
Kemalde noksan imiş
İncinen incitenden.
Bildiğiniz üzere bugüne kadar düşmanlığa kilitlenmiş bir kısım çevreler kaç defa
hakkımızda veryansın ettiler, üzerimize saldırdılar.
Bazen bütün bütün köprüleri
yıkıp yolları da yürünmez hâle getirdiler.
Aradaki bütün irtibat vasıtalarını
kopardılar.
Yalanlarıyla, iftiralarıyla, karalamalarıyla çok ciddi tahribatlarda
bulundular.
Fırsat bulduklarında her türlü zulüm ve haksızlığı reva gördüler.
Hususiyle son dönemde tamamıyla ezme ve yok etmeye yönelik çok ağır zulümler
irtikap edildi.
Soykırıma varan kötülükler yapıldı.
Bütün bunlara rağmen biz
hiçbir zaman aynısıyla mukabelede bulunmayı aklımızdan geçirmediğimiz gibi hiç
kimsenin ayıplarıyla meşgul olmayı da düşünmedik.
Hataları Giderme Yolu
Buraya kadar insanları ayıplamama, hor görmeme ve kusurları affetme üzerinde
durmaya çalıştık.
Bütün bunlardan hata ve yanlışlar karşısında sessiz kalınması
ve hiçbir şekilde bunlara müdahale edilmemesi gerektiği gibi bir sonuç
çıkarılmamalıdır.
Zira Kur’ân-ı Kerim çok sayıda âyet-i kerimesiyle mü’minlere
emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker vazifesini önemli bir mükellefiyet
olarak yüklemiştir.
Hatta كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ
تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللهِ “Siz,
insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah’a
inanan en hayırlı bir ümmetsiniz.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/110) âyet-i
kerimesine bakılacak olursa en hayırlı ümmet olabilmenin buna bağlandığı
görülecektir.
Peygamber Efendimiz de yapılabildiği takdirde kötülüklerin elle
izale edilmesini, buna güç yetirilemediği durumlarda dil ile ikaz edilmesini,
olmadı en azından kalben tavır alınmasını emretmiştir.
(Müslim, îmân 78;
Tirmizî, fiten 11)
Kötülükten insanları alıkoymaya çalışma ve onlara iyiliği emretme mü’minin temel
vasıflarından biridir.
Fakat burada takip edilmesi gereken usul, üslûp ve sistem
çok önemlidir.
Böyle bir faaliyet, insanları mahcup ederek, onların yüzünü yere
baktırarak yapılamaz.
Hele yalan, iftira ve karalama gibi İslâm’ın merdut
saydığı bir kısım fiillerin de işin içine girdiği bir yerde problemlerin
önlenmesi bir tarafa, onlar daha da büyütülmüş olacaktır.
Burada asıl olan, iyi
olduğu ifade edilen fiillerin güzelliğinin, kötü olduğu ifade edilen fiillerin
ise kötülüğünün gönüllerde makes bulmasını sağlamaktır.
Yani insanları söz
konusu fiillerin iyiliği veya kötülüğü konusunda ikna ederek onların kendilerini
buna göre yeniden ayarlamasını sağlamaktır.
Yoksa muhatabın durumunu dikkate
almadan, doğru üslûbu belirleyemeden, hangi yöntemin takip edilmesi gerektiğini
düşünmeden “Ben söylerim, anlatırım, gerisine karışmam.” şeklindeki bir
yaklaşımın emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerle bir alakası yoktur.
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatına bakacak
olursak, ifade edilen hususların pek çok örneğiyle karşılaşırız.
Mesela O,
ahirete bırakmadan dünyada temizleme düşüncesiyle gelip günahını itiraf eden
Mâiz’e, “Git
tevbe et.
Çünkü Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur.” demiştir.
Dört defa
geri çevirmesine rağmen Mâiz cezanın tatbikinde ısrar edince Allah Resûlü cezayı
uygulamak zorunda kalmış fakat, “Mâiz
için istiğfar edin, öyle bir tevbe etti ki tevbesi eğer yeryüzüne dağılsaydı
herkese yeterdi.” (Müslim, hudûd 22;
Ebû Dâvûd, hudûd 24,
25) şeklindeki sözleriyle halkın onun hakkında suizanna girmesinin önünü
almıştır.
Onun bir günâhkar olarak değil, günahından arınmış ve tertemiz hâlde
nezd-i ulûhiyete yürümüş bir insan olarak anılmasını istemiştir.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyeleri boyunca ne kimseyi
ayıplamış ne de kimsenin kusurunu yüzüne vurmuştur.
O’nun hayatında, insanların
kusurlarını ifşa etme, düşen insanlara tekme vurma, kötülüklere kötülükle
karşılık verme gibi davranışların hiçbirisine rastlamak mümkün değildir.
Bilâkis
O, mü’minleri, tecessüste bulunmaktan (insanların gizli hâllerini araştırmaktan)
men etmiş, her fırsatta hataların örtülmesini tavsiye etmiş ve hayatı boyunca
hep af ve hoşgörü soluklamıştır.
Mekke’nin fethini müteakip, yıllarca kendisine
her türlü eza ve cefayı reva görmüş müşriklere karşı söylediği şu sözler başka
söze ihtiyaç bırakmamaktadır: “Bugün
size kınama yoktur.
Gidin hepiniz serbestsiniz.” Esasen gönülleri fetheden
ve insanların gruplar halinde İslâm’a dehalet etmelerini sağlayan en önemli
faktörlerden birisi de O’nun bu yumuşaklığı ve affediciliğidir.
Öte yandan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahabeden herhangi bir
kimsenin bir kusuru olduğunda, bunu onun yüzüne vurmamış; umuma konuşmak
suretiyle söz konusu şahsın da kendi hissesine düşen dersi almasını sağlamıştır.
Hatta çok ciddi karşı koymaların, isyan ahlâkına girmelerin söz konusu olduğu
yerlerde dahi bu hataları yapan kimselere bir şey demeden ashabını toplayıp
umuma konuşma yapmıştır.
Böylece hiç kimse rencide olmadan, yaralanmadan,
küskünlüğe girmeden, hiç kimsenin onuru kırılmadan ve işin içine kinler, öfkeler
karıştırılmadan problemler halledilmiştir.
Bu itibarla özellikle önde olan ve belirli sorumluluklar üstlenen kişilerin,
beraber olduğu insanları tanıması, onların hatalarına karşı duyarsız kalmaması
çok önemlidir.
Okuldaki bir öğretmenin, kendi sınıfındaki öğrencilerin genel
durumlarını bilmesi ve onları çok iyi tanıması gerekir.
Bu, vazife ve
sorumluluğun önemli bir yanıdır.
Onun diğer yanı ise herkese insanca davranma,
hiç kimseyi rencide etmeme ve kötülükleri en uygun şekilde savmaya çalışmadır.
Yani bir Müslüman kötülükleri savarken de kendi karakterine uygun hareket
etmeli, Peygamber yoluna bağlı kalmalıdır.
Hiç kimseyi rencide etmeme ve problemi daha da büyütmeme adına her şahsın hususî
durumuna göre bir üslup belirlenmeli ve her olay ayrıca nazar-ı itibara
alınmalıdır.
Karşılaşılan problemlere hemen tepki vermek ve onları sağda solda
konuşmak yerine mutlaka konu üzerine kafa yorulmalı ve en uygun çözüm şekli
bulunmaya çalışılmalıdır.
Eğer meseleleri kaba ve dikkatsizce bir üslupla ele
alır, hem nalına hem mıhına vurursanız, insanları kırıp kendinizden
uzaklaştırırsınız.
Unutulmamalıdır ki nasihat ve irşat mesleği, uzmanlık ister,
hassasiyet gerektirir.
Bu yönüyle ona bir elit ve entelektüel işi olarak
bakabiliriz.
Şu da bilinmelidir ki problemler her zaman konuşarak çözülemeyebilir.
Bazı
problemlerin konuşulması, krizi daha da büyütebilir.
Bir mü’minin konuşması
hikmet, sükûtu da tefekkür olmalıdır.
Konuştuğumuz sözler hikmet olacaksa
konuşmalıyız.
Olmayacaksa susmalı ve uygun zamanı beklemeliyiz.
Bazı haller
vardır ki oralarda insanın durup düşünmesi gerekir.
Zira hikmet, tefekkürün
bağrında gelişir.
Konuşmamızda hikmet varsa konuşuruz.
Yoksa herkesin, aklına
estiği gibi ulu orta bir şeyler söylemesi sadece gürültü doğurur.
İnsan, yerine
göre konuşmasını bildiği gibi, sabretmesini ve beklemesini de bilmelidir.
Muhasebe
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde, كُلُّ ابْنِ
آدَمَ خَطَّاءٌ، وَخَيْرُ الخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ “Her
insan hata eder.
Hata edenlerin en hayırlıları ise tevbe edenlerdir.” (Tirmizî, kıyâme 49;
İbn Mâce, zühd 30)
şeklindeki sözleriyle âdemoğlunun hata ve günah işlemeye açık yaratıldığına
işaret etmiştir.
Demek ki insan tabiatının hataya açık bir yanı vardır.
Kimisi
iradesinin hakkını vererek bu açıklığı daraltır veya tamamen yok eder; kimisi de
bu konuda yeterli ölçüde başarılı olamaz.
Önemli olan, insanın sürçüp düştükten
sonra hemen doğrulup yönelmesi gerekli olan kapıya yönelmesi ve arınma
kurnalarının altına girip arınmasıdır.
Evet, herkes düşebilir.
Fakat düşen bir insanın hemen üzerine yürümek, sağda
solda onun aleyhine konuşmak ve onu mahcup etmek ne ilâhî ahlâka uygundur ne de
Efendimiz’in yoluna.
Bize düşen, başkalarının ayıp ve kusurlarıyla meşgul olmak
yerine dönüp kendi kusurlarımıza bakmak ve onların ıslahıyla meşgul olmaktır.
Çünkü kendi kusurlarını görmeyen/göremeyen, ömür boyu hep başkalarında kusur
arar durur.
Fakat bütün hesaplarını kendi kusurlarına bağlayan bir insan
zannediyorum başkalarının kusurlarını görmez.
Birine taş atmadan evvel dönüp kendimize bakmalıyız.
Eğer benzer kusurları biz
de yapıyorsak bu taşın dönüp gelip kendi kafamıza vurmasından korkmalıyız.
Seyyidina Hz.Mesih’in, suçlu birisi cezalandırılacağı zaman taşlar ellerinde
bekleyen insanlara şöyle dediği nakledilir: “İlk taşı hiç günahı olmayan atsın.”
Tabi herkes yavaşça ellerindeki taşları yere bırakıverir.
Son olarak şu hususu hatırlatmakta da fayda var.
Günümüzde bu tür konulara hiç
dikkat edilmemesi ve başkalarının ayıp ve günahlarının herkes tarafından uluorta
konuşuluyor olması bizim için bir mazeret teşkil etmez.
Hatta bütün dünya böyle
bir günah yoluna girse bile bu bizim onlara iştirak etmemizi mazur göstermez.
Bir Türk atasözünde ifade edildiği gibi her koyunu kendi bacağından asarlar.
Ahirette mazeret olarak ileri sürülecek, “Herkes konuşuyordu ben de onlara
uydum.” türünden sözlerin hiçbir geçerliliği yoktur. وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ
وِزْرَ اُخْرٰى “Hiç
kimse bir başkasının günahını yüklenmez.” (Fâtır Sûresi, 35/18) âyet-i
kerimesinin ifade ettiği üzere orada herkes kendi günahının ağırlığıyla baş başa
kalır.
Hatta eğer bir kimse başkaları hakkındaki söz veya yazılarıyla
fitne-fesada sebep olmuşsa, kendi günahının yanında sebep olduğu günahların da
vebalini çeker.
Ahirette bu ağır yüklerin altında ezilmektense, bu dünyada imkân varken dilimize
sahip olup bu kabil tamiri çok zor problemlere en başta sebebiyet vermemek en
akıllıca yoldur.
Hatta dilden de öte insanın öncelikle mü’min kardeşleriyle
ilgili duygu ve düşüncelerini kontrol etmesi ve temiz tutması gerekir.
Zira
dilden dökülenler düşüncelerdir.
Eğer düşünceler kirli olursa, dilden de kirli
şeyler dökülecektir.
Başkalarının kusurlarına odaklanan ve zihninde sürekli
bunları evirip çeviren bir insan, önce kelam-ı nefsiyle bunları dillendirecek,
arkasından da saza söze dökecektir.
Sürekli başkalarının kusurlarıyla meşgul olan ve bunları konuşan bir insanın
tecessüs, suizan, gıybet ve tahkir gibi günahlarının cezasını ahirette göreceği
kesindir.
Fakat böyle bir kişinin dünyada rahat etmesi de mümkün değildir.
Zihninde sürekli başkalarının kusurlarını evirip çeviren, bunlara dair farklı
farklı kurgular ortaya koyan bir kişi kendi eliyle dünya hayatını da Cehennem’e
çevirecektir.
Falanın filanın yapıp ettikleriyle nöronlarını kirleten, oturup
kalkıp bu tür kirli şeyleri konuşan bir insan için bütün bunlar bir azaba
dönüşecektir.
Hillet Mesleğinin Esasları
Soru: Bediüzzaman
Hazretleri, “Mesleğimiz ‘Haliliye’ olduğu için meşrebimiz ‘hıllet’tir.”
buyuruyor.
(Lemalar, s.162) Mesleğimizin, Halilullah (Allah’ın Dostu) ünvanına
sahip Hz.İbrahim’le (aleyhisselam) irtibatı hangi yönlerden
değerlendirilebilir?
Cevap: Allah Teâlâ, Nahl sûresinde şöyle buyuruyor: ثُمَّ أَوْحَيْنَا
إِلَيْكَ أَنِ اتَّبِعْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ
الْمُشْرِكِينَ “Sonra Sana şöyle vahyettik: İbrahim’in hanif yoluna uy.
O hiç
Allah’a şirk koşmadı.” (Nahl sûresi, 16/120) Bu âyet-i kerime, Hz.İbrahim’e
ittibaın çok önemli olduğunu gösteriyor.
Nitekim bir seferinde İnsanlığın
İftihar Tablosu’na “Ey Allah’ın halîli (dostu).” denildiğinde, “Hayır, o
İbrahim’dir.” buyurmuştu.
(Buhârî, enbiyâ 19) Başka bir gün “Efendimiz” manasına
“Seyyidünâ” ile kendisine hitap edilince O yine, “Seyyidimiz İbrahim’dir.”
diyerek bu pâyeyi ona vermiştir.
(Buhârî, fezâilü’s-sahabe 5)
Hanif Olma
Burada Hz.İbrahim veya onun yolu “hanif” olarak isimlendirilmiştir.
Hanif ise
şirkin en küçüğünden bile fersah fersah uzak durma demektir.
Hiç şüphesiz
şirkten uzaklığın da dereceleri vardır.
Haniflikten anlaşılan ilk mana, insanın
Allah’ın dışında hiçbir ilaha tapmaması, hiçbir varlığı Allah yerine koymaması
ve bütün putlardan uzak durması demektir.
Bir ileri derecesi, insanın duygu ve
düşüncelerini şirk işmam eden her şeyden uzak tutması ve bütünüyle tevhide
yönelmesidir.
Bu işin daha ileri bir derecesi ise insanın, hanif olma duygusunu bütün
tabiatına mâl etmesi, onu tabiatının sesi soluğu hâline getirmesidir.
Buna
muvaffak olan, şirk sayılabilecek en küçük şeyler karşısında bile fıtrî olarak
tepki vermeye başlar.
Mesela birisi onun yanında, yapılan güzel amelleri
sahiplenmeye kalkacak olsa o, bunu, Cenâb-ı Hakk’ın icraatına ortak çıkma olarak
görür.
Aynı şekilde, yapılan hayırlı işleri başkalarına duyurmaya ve göstermeye
çalışma da onun nazarında şirktir; alkış ve takdir peşinde koşmak şirktir; salih
amel adına yapılan güzel işlerin karşılığını dünyada beklemek şirktir.
Hakikî
bir mü’mine düşen, bütün bu şirklerden uzak durmaya çalışmaktır.
Kunut
Soruda bahsedilen diğer âyet-i kerime ise şu şekildedir: إِنَّ إِبْرَاهِيمَ
كَانَ أُمَّةً قَانِتًا لِلَّهِ حَنِيفًا وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
“Gerçekten İbrahim, hak dine yönelen, Allah’a itaat üzere bulunan tek başına bir
ümmet idi.
O hiçbir zaman müşriklerden olmadı.” (Nahl sûresi, 16/120) Kunut,
Cenâb-ı Hak karşısında el pençe divan durup uzun boylu kıyamda bulunma,
kemerbeste-i ubudiyet içinde O’na ibadet etme ve O’na boyun eğme demektir.
Bu
yönüyle Hz.İbrahim, tam bir (kunut insanı manasına) kânitti.
Fakat Hz.
İbrahim’de çekirdek hâlinde bulunan bu haslet, Efendimiz’le birlikte bir ağaca
dönüşmüştü.
Zira Hz.Aişe’nin naklettiğine göre O (sallallâhu aleyhi ve sellem)
namazda ayakları şişinceye kadar kıyamda duruyordu.
O Tek Başına Bir Ümmetti
Öte yandan Hz.İbrahim’in tek başına bir ümmet olduğu ifade ediliyor.
Demek ki
onun himmeti herkesi kucaklamaya yetecek kadar âli idi.
Himmeti böyle yüksek
olan bir insanı tek bir fert olarak görmek doğru değildir.
Hz.İbrahim, bir
insan olsa bile o, bütün insanlığı kucaklama azmi, cehdi ve gayreti içindeydi.
Onun öyle engin bir sinesi vardı ki, oraya giren hiç kimse ayakta kalma
endişesine kapılmazdı.
Hz.Pir de, “Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir.” sözüyle bu
hakikate işaret eder.
Zira himmeti milleti olan bir insan, kendi için yaşamıyor
demektir.
O, dünyevî her türlü zevk u sefayı ayaklarının altına almıştır.
Evliya
veya asfiyadan olma gibi manevî makamlar elde etmenin de onun nazarında çok bir
ehemmiyeti yoktur.
Zira onun asıl derdi ve yegâne maksadı, insanlığın salah ve
kurtuluşudur.
İşte bu derece insanlığı ve hususiyle millet-i İslâmiye’yi düşünen
bir insan tek başına bir millettir.
Hiç kimse olmasa dahi o, matmah-ı nazardır.
Allah, mahlûkata onunla bakar ve bazen böyle bir kişinin yüzsuyu hürmetine bütün
insanlığı bağışlayabilir.
Böyle bir payeyi elde etmenin yanında dünyevî
makamların ne ehemmiyeti olur ki!
Hilm
Hûd sûresinde yer alan, إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُنِيبٌ (Hûd
sûresi, 11/75) âyet-i kerimesinde ise “kânit” ve “hanif” sıfatlarının yanı sıra
Hz.İbrahim’in aynı zamanda “halim, evvâh ve münib” olduğu ifade edilmiştir.
Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerimelerde Hz.İbrahim’in sahip olduğu güzel hasletleri
zikretmek suretiyle, Allah Resûlü’ne ve onun zımnında bütün mü’minlere niçin Hz.
İbrahim’in yoluna uymaları gerektiğini de izah etmektedir.
Âyet-i kerimede yer alan hilm, öfke ve kızgınlığa sevk eden durumlar karşısında
hemen feverana kapılmama ve engin bir hazım sistemiyle, maruz kalınan
olumsuzlukları hazmedebilme demektir.
Zira sahibine muvakkat bir cinnet hâli
yaşatan öfke ve hiddet, hilm ile dengelenmez ve yumuşatılmazsa, altından
kalkılamayacak korkunç nedametler söz konusu olabilir.
İnsan öfkeye kapılarak
öyle yanlışlar yapar ki, daha sonra onları tamir etmeye gücü yetmez.
Bu tür
zorluklarla karşılaşmak istemeyen, Hz.halim olmaya mecburdur.
İnsan, bazen hazmı çok zor bir kısım problemlerle karşılaşabilir.
Mesela ağır
hakaretlere, iftira ve karalamalara maruz kalabilir; kendisine katlanılması çok
zor zulüm ve haksızlıklar reva görülebilir.
Dost bildiklerinin vefasızlığına ve
hatta gadrine uğrayabilir.
Bir insanın bunları hazmedebilmesi, soğukkanlılıkla
karşılayabilmesi ve makul tepkiler verebilmesi gerçekten zordur.
Bütün bu
olumsuzlukların sindirilebilmesi için onun manevi yapısında hilm, sabır,
tahammül ve af gibi enzimlerin bulunması gerekir.
Bilindiği üzere halim, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biridir.
Nitekim kâfir ve müşriklerin onca küstahlık ve haddi aşmışlıkları karşısında
çarçabuk cezalandırılmadıklarını ve kendilerine mehil üstüne mehil verildiğini
gören Hz.Ebû Bekir, مَا أَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا “Ne kadar Halîmsin ey Allahım!”
demişti.
(İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/218) Bu itibarla hilmin önemli bir
tezahürü de kendini bilmez zalim ve mütecavizlere hemen mukabelede bulunmamak,
hatalarını fark edip geri dönmeleri için onlara süre vermektir.
Bilemiyoruz
belki de onca kabalık ve saldırılarına af ve mülayemetle mukabele edildiğini
gören bu insanlar bir gün pişman olacak, gelip incittikleri insanlardan özür
dileyecek ve daha önce taş attıklarına gül vermeye başlayacaklardır.
Allah Teâlâ, وَاِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ “Ceza
verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın (daha
fazlasıyla değil).” (Nahl sûresi, 16/126) dediği âyet-i kerimenin devamında,
وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Ama şayet sabreder (de
mukabelede bulunmazsanız) bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.”
buyurmak suretiyle daha faziletli olanı göstermiştir.
O da, nâseza nâbeca
davranışlar karşısında mukabele-i bi’l-misil ile muamelede bulunmama, dişini
sıkıp sabredebilme ve olumsuzlukları hazmetmeye çalışmadır.
Daha hayırlısı
varken, niye berisine razı olalım ki! Bir Türk atasözünde de ifade edildiği
gibi, iyiliğe iyilik her kişinin kârıdır.
Fakat kötülüğe iyilik er kişinin
kârıdır.
Er kişi olmak ve yiğitçe davranmak varken ne diye sıradan ve basit biri
olmayı kabul edelim!
Evvâh Olma
Âyet-i kerimede Hz.İbrahim’in diğer bir enginliği olarak onun “evvâh” olması
gösterilmiştir.
Evvâh, âh u vâh edip inleyen kimse demektir.
Peki, Hz.İbrahim,
neyin karşısında âh u vâh ediyordu.
Elbette onun inlemesi, maruz kaldığı dünyevî
sıkıntılar, belâ ve musibetler yüzünden değildi.
Bilâkis o, Allah haşyetinden
inliyor, mağdur ve mazlumların, muhtaç ve düşkünlerin, isyan deryasına yelken
açıp bir daha geriye dönemeyen günahkârların, küfür ve dalâlet gayyalarına
yuvarlanan kimselerin bu durumları karşısında âh u vâh ediyordu.
Âh u vâh edip
onları içinde bulundukları sıkıntılardan kurtarmaya ve onlara Cennet’e giden
yolu göstermeye çalışıyordu.
Başını almış Cehennem’e giden bir kişi karşısında nasıl âh u vâh edilmez ki!
İnsanlığın İftihar Tablosu, miraca çıkmış, orada görülmezleri görmüş,
erilmezlere ermişti.
Lâhût âleminin sınırlarına ulaşmış, vücûb-imkân arası bir
noktaya varmıştı.
Bu, fanileri bakiden ayıran bir noktaydı.
Fakat bütün bunlar
O’nun gözünü kamaştırmamış, bilâkis daha fazla insanın elinden tutup onları da
bu noktaya ulaştırma heyecanını, iştiyakını tetiklemişti.
Bu sebeple O, ulaştığı
bu noktadan dönüp geriye gelmişti.
Çünkü O, yaşatmak için yaşıyordu.
Kim bilir
Hz.İbrahim, kavminin dalâlet ve küfrünü gördüğü zaman ne kadar üzülüyordu.
Nitekim yanına gelen melekler, Hz.Lût kavmini helâk etmekle
görevlendirildiklerini söylediğinde, âdeta yanıp tutuşmuş ve meleklerle mücadele
etmeye başlamıştı.
(Hûd sûresi, 11/74) Kur’ân, meleklerle onun arasında geçen
konuşma hakkında bilgi vermez.
İhtimal ki o, cezanın kaldırılması, ertelenmesi
veya hafifletilmesi yönünde isteklerini arz etmişti.
Neden? Çünkü helâk edilecek
kavmin gazab-ı ilâhîye istihkak kesp ettiklerini ve tepetaklak Cehenneme
yuvarlanacaklarını biliyor ve gittikleri yanlış yoldan dönmeleri adına
muhtemelen onlara bir fırsat daha verilmesini arzu ediyordu.
Hiç şüphesiz yolunu sapıtmışlar karşısında âh u vâh edip inleme ve onların
hidayete ulaşmaları adına çırpınma, günümüzün hizmet erleri açısından da oldukça
önemli bir vasıftır.
Çünkü onların mesleklerinin esası, yaşatma sevdasıdır.
Ba’su ba’de’l-mevt kahramanlarına düşen, füyûzat hislerinden fedakârlıkta
bulunmak ve kendilerine rağmen yaşamaktır.
Onlar, ne maddî ne de manevî bir
kısım zevklere takılarak başkalarını unutmamalıdırlar.
Cennet kapıları ardına
kadar açılsa ve içeriye buyur edilseler dahi, oraya daha fazla insanın girmesini
temin etme adına, dünyada kalmayı tercih etmelidirler.
İnabe
Âyet-i kerimede son olarak Hz.İbrahim’in münib olduğu belirtiliyor.
Münib,
çokça inabe eden demektir.
İstiğfar, tevbenin mebdei olduğu gibi, inabe de onun
zirvesidir.
İnsan istiğfarla öncelikle Allah’tan arınma talep etmelidir.
Arkasından tevbeyle O’na yönelmeli ve kaybettiği kulluğu yeniden yakalamaya
çalışmalıdır.
Farklı bir ifadeyle, deformasyona uğradıktan sonra bir kere daha
formunu elde etmeye, inabeyle de form üstü forma ulaşmaya çalışmalıdır.
Dolayısıyla inabe, Allah’la daha engince münasebete geçmenin ad ve ünvanıdır.
Her ne kadar ulu’l-azm peygamberlerden olan Hz.İbrahim, sahip olduğu bu
hususiyetleri ile diğer peygamberler arasında ayrıcalıklı bir konuma sahip olsa
da, bu kemal sıfatları hakikî insan-ı kâmil olan Efendimiz’de zirveleşmiştir.
Hz.İbrahim’de çekirdek hâlinde bulunan bir kısım hasletler, Efendimiz’le
birlikte ağaç olmuştur.
Bütün bu vasıflara bir yönüyle hillet mesleğinin
esasları olarak bakabiliriz.
Dolayısıyla bu mesleğe intisap eden insanlar,
başkalarıyla münasebetlerinde halim ve evvâh oldukları gibi, Allah karşısında da
münib olmalıdırlar.
Gözlerini hep Allah’ın rıza ve hoşnutluğuna dikmeli ve
O’nunla münasebetlerini hep kavi tutmalıdırlar.
Her daim Allah’a müteveccih
olmalı ve O’na “habl-i metin” (sapasağlam bir ip) ile bağlanmalıdırlar ki ufak
bir sarsıntıda kopup gitmesinler.
Eğer bir insan başkalarıyla münasebetlerinde hilm ü silm ile hareket eder,
mümkün mertebe kusurları görmezden gelir, affedici olur, insanlık adına sürekli
âh u vâh eder, herkese bağrını açar, her zaman kuvvetini Allah’tan alır ve
fıtratı itibarıyla şirkin en küçüğüne karşı bile kararlı durursa, o da tıpkı Hz.
İbrahim gibi tek başına bir ümmet olabilir.
Bu, kendini insanlığa hizmet etmeye
vakfetmiş adanmışlar için bir hedef olmalıdır.
Cenâb-ı Hak, Hz.İbrahim’i bu
vasıflarıyla takdir ve tebcil ettiğine ve aynı zamanda onu arkadan gelenler için
bir numune-i imtisal olarak zikrettiğine göre, mü’minlere düşen vazife de onun
bu vasıflarıyla donanmaya çalışmak olmalıdır.
Hz.Ebû Bekir’e Talim Edilen Dua
Soru: Hz.
Ebû Bekir’in namazlarda okuyacağı bir dua talebi üzerine Peygamber Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) ona, اللَّهمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْمًا
كَثِيرًا وَلَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ فَاغْفِرْ لِي مَغْفِرَةً مِنْ
عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ duasını öğretmiştir.
(Buharî, daavât 16)
Bu duanın bize verdiği mesajlar nelerdir?
Cevap: Hz.Ebû Bekir Efendimiz, hayatını kılı kırk yararcasına hassas
yaşayan oldukça müttaki, bir o kadar da mütevazi bir insandır.
Mesela bir gün
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Kim
kibrinden dolayı elbisesini yerde sürürse, Allah kıyamet günü ona (rahmet
nazarıyla) bakmaz.” buyurunca, kendisinin de bu kötü akıbete maruz
kalabileceğinden endişelenmiş ve hemen, “Dikkat
etmediğim takdirde benim elbisemin iki tarafından birisi mutlaka yerde sürünür?” demiştir.
Efendimiz de, “Sen
bunu büyüklenme kastıyla yapmıyorsun.” ifadesiyle onu rahatlatmıştır.
(Buhari, menâkıb 33)
Hz.Ebû Bekir, Allah Resûlü’ne ilk iman edenlerdendir.
Allah Resûlü’nden sadece
iki yaş küçüktür.
Dolayısıyla çocukluklarını, gençliklerini birlikte
geçirmişlerdir.
Fakat o, bu gibi engellere takılmamıştır.
Kendisine mü’min
olması teklif edildiğinde hiç tereddüt etmeden hemen iman etmiş ve bir ömür boyu
da Allah Resûlü’nün yanından ayrılmamıştır.
Hicret yolculuğunda ve Sevr
sultanlığında İnsanlığın İftihar Tablosu’na arkadaşlık yapmıştır.
Efendimiz,
onun ve Hz.Ömer’in yerdeki iki veziri olduklarını ifade buyurmuştur.
(Tirmizî, menâkıb 16;
el-Hâkim, el-Müstedrek 2/290)
Dolayısıyla o, İslam’ı en iyi anlayan ve yaşayan bahtiyarlardan birisidir.
Maalesef bazıları onlara tan u teşnide bulunmak suretiyle kendi
talihsizliklerine imza atıyor, mühür basıyorlar.
Gerçek Kulluk Ufku
İşte bu marifet âbidesi, Allah Resûlü’ne gelerek O’ndan namazlarında
okuyabileceği bir dua istiyor.
Efendimiz de kendisi ile beraber maiyete talip
olan böyle bir insana tevazu, mahviyet ve hacalet adına çok manidar bir dua
talim buyuruyor.
Eğer böyle samimi ve mütevazi bir arkadaşımız bizden dua
isteyecek olsaydı, kim bilir ona ne medh u senalarda bulunurduk! Fakat Allah
Resûlü, Hz.Ebû Bekir’in gönlünü hoş edecek şeylerden daha ziyade, öbür dünyada
onu memnun edecek hususlara ehemmiyet veriyor.
Ona ne payeler ve makamlar
veriyor ne de onun nefsini okşuyor; bilakis ona gerçek kulluk ufkunu gösteriyor.
Efendimiz ilk olarak duaya şu sözleriyle başlıyor: اللَّهمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْمًا كَثِيرًا “Allah’ım ben nefsime çok mu çok zulmettim.” Zulüm kelimesinin mef’ul-ü mutlakla tekid edilmesi, bu da yetmezmiş gibi كَثِيرًا kaydının da eklenmesi ile İnsanlığın İftihar Tablosu en yakın arkadaşına şöyle demesini öğütlüyor: “Ben, adı sanı belli olmayan ne zulümler ne zulümler irtikap ettim.”
Duanın devamında وَلَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ ifadeleriyle günahları
Allah’tan başka affedecek, bağışlayacak kimse olmadığı vurgulanıyor ve
sonrasında da فَاغْفِرْ لِي مغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي ifadelerine
yer veriliyor.
Bu ifadeler şu manaları tazammun eder: “Ben irtikâp etmiş olduğum
dağlar cesametindeki zulümlerin, günahların nasıl bağışlanacağını bilmiyorum.
Benim gibi bir günah hamalı nasıl bağışlanacak, nasıl affedilecekse nezd-i
ulûhiyetinden hususi bir iltifat ile onları bağışla ve bana merhamet buyur.”
Daha sonra, إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمِ “Yarlığayan
da rahmet eden de sadece Sensin!” ifadeleriyle tekrar Allah’ın rahmet ve
mağfiretine müracaat ediliyor.
Namaza beşer kelamı sokmak namazı bozar.
Dolayısıyla namazda okunacak dualarda
da hassasiyet gereklidir.
Özellikle Hanefi fakihleri bu hususta çok hassastır;
namazda okunacak duaların ya âyetlerden ya da mütevatir veya meşhur hadislerden
alınması gerektiğini söyler.
Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ederken veya O’nun yolunda
kanatlanırken kanadımıza takacağımız tüyler de yine O’ndan gelmelidir.
Fakat
diğer mezhepler bu konuda çerçeveyi biraz daha geniş tutar.
Yukarıdaki hadis
me’surat içerisinde yer aldığından ve sahih kanallarla bize ulaştığından ötürü
namazlarda okunmasında inşaallah bir mahzur olmaz.
Zaten Hz.Ebû Bekir de bizzat
namazlarında okumak için dua talebinde bulunmuştur.
Namazın rükûsunda da, kavmesinde de, celsesinde de dua yapılabilir; fakat en
faziletlisi secdede yapılandır.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle
buyurur: أَقْرَبُ مَا يَكُونُ العَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهَوَ سَاجِدٌ فَأَكْثِرُوا
الدُّعَاءَ “Kulun,
Rabbine en yakın olduğu yer secdedir.
O halde secdede çokça dua edin.”
(Müslim, salât 215)
Secde, Allah’a kulluğun zirvesi olduğu için Efendimiz de Allah’a en yakın olunan
yerde sesimizi, soluğumuzu dua ile Cenab-ı Hakk’a duyurmamızı tavsiye etmiştir.
Hz.Ebû Bekir’in Konumu
Hz.Ebû Bekir’in hayatına bakılacak olursa o, değil Müslüman olduktan sonra,
bizzat kendi ifadesiyle Cahiliye döneminde dahi harama uçkur çözmemiş bir
kamet-i bâlâdır.
Hz.Ömer’in ona bakışı şu şekildedir: “Şayet
Hz.Ebû Bekir’in imanıyla yeryüzündeki insanların imanı muvazene edilse, Ebû
Bekir’in imanı ağır gelirdi.” (Beyhakî, Şuabu’l-iman,
1/143) İhtimal o, Müslüman olduktan sonra günahın ve zulmün rüyasını dahi
görmemişti.
Eğer benim şahadetimi kabul edecek olsalar ben de onun hakkında bu
şahadette bulunurum.
Fakat bizim şehadetimiz ne olacak ki! Gökte melekler onun
şahididir.
Peygamber Efendimiz’in Hz.Ebû Bekir için böyle bir dua tavsiyesinde bulunması
Hz.Ebû Bekir’in oldukça mütevazi olduğunu ve çok güçlü bir hazım sistemine
sahip bulunduğunu gösterir.
O, Allah karşısında nerede durduğunu bilen ve
konumunun farkında olan insandı.
Allah Resûlü de onun bu hususiyetlerinin
farkında olduğu için diyeceği şeyi rahat diyordu.
Yâr-ı Gâr’ının kendisini
sürekli sıfırladığını, tevazu ve mahviyeti tabiatının bir derinliği hâline
getirdiğini çok iyi bildiği için, söylediği duayı da çok rahat kabulleneceğinden
emindi.
Yoksa -hafizanallah- bir insanın böyle bir dua karşısında rahatsız
olması ve onu tepkiyle karşılaması, sukûtuna sebep olur.
Hz.Ebû Bekir, bu duayı
daha sonra ne kadar okuduğuyla ilgili bir bilgi vermese de ihtimal o, bunu
vird-i zeban haline getirmiş ve bütün namazlarında okumuştur.
Ayrıca Allah Resûlü, onun seviyesine ve ufkuna göre bir dua talim buyurmanın
yanı sıra bununla arkadan gelenlere de çok önemli mesajlar veriyordu.
Farklı bir
ifadeyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), o zatın çok iyi bir nümune-i
imtisal olduğunu bildiği için, onun şahsında ümmetine de mesaj veriyordu.
Efendimiz, Hira sultanlığında Yâr-ı Gâr’ı olan ve “vezirim” dediği en yakın
dostuna böyle demesini, kendine böyle bakmasını tavsiye ediyorsa, herhalde bizim
bu konuda çok daha fazla hassasiyet içerisinde olmamız gerekir.
Esasında bu dua, Kur’ân’da ifade edildiği üzere Hz.Âdem ve Hz.Yunus’un
dualarıyla da aynı mânâyı ifade etmektedir.
Hz.Âdem, رَبَّنَا ظَلَمْنَا
أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ
الْخَاسِرِينَ “Ey
Rabbimiz, biz kendimize zulmettik.
Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet
buyurmazsan kaybedenlerden oluruz.” (Â’raf sûresi, 7/23) ifadeleriyle
Allah’a yalvarırken, Hz.Yunus da şöyle der: لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ
سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Ya
Rabbî! Senden başka hiçbir ilah yoktur.
Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzeh
ve yücesin! Doğrusu ben kendime zulmettim, yazık ettim.
(Merhamet ve affını
bekliyorum Rabbim!)” (Enbiyâ sûresi, 21/87)
Bütün Hayırların Anahtarı: Tevazu ve Mahviyet
Evet, Cenâb-ı Hak, iltifatat-ı sübhâniyesi, ihsanat-ı rabbâniyesi ve ikramat-ı
ilâhiyesiyle sizi yükseltebilir, değişik varidat ve mevhibelere mazhar
kılabilir.
Eğer sürekli kendinizi kuyunun dibinde tahayyül etmeyi ve oradan
gökyüzünü seyretmeyi bırakıp, gördüğünüz güzellikleri elde etme adına ciddi bir
gayret ortaya koyarsanız Allah da sizin birlerinizi bin edebilir.
Siz Mevlâ’yı
severseniz O da sizi sever; rızasını talep ederseniz sizden razı olur.
Eyyüb
gibi ağlar, sular gibi çağlarsanız O da sizi cevapsız bırakmaz ve gözyaşlarınızı
sizi deryaya ulaştıracak bir vesile kılar.
Zira kudsi bir hadis-i şerifte O,
kulunun bir adımına iki adımla, iki adımına yürüyüşle, yürüyüşüne koşmakla, yani
kulun az bir yakınlaşmasına kat kat yaklaşmayla mukabelede bulunacağını ifade
buyurmuştur.
(Buhârî, rikak 38;
Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/256)
Bu itibarla, Allah sizi yalnız bırakmaz ve yapacağınız her salih amelle terakki
ettirerek zirvelere ulaştırır.
İbadet ü taate devam ede ede bir gün gelir
kendinizi gökyüzünde görmeye başlar ve her şeye mahruti bir nazarla bakarsınız.
İşte insan böyle bir noktaya ulaştığında, “Galiba benim tersim dönmüş; nerede
burası nerede ben!” demeyi ihmal etmemelidir.
Çok büyük işlerin üstesinden
gelse, çok önemli misyonlar eda etse, göz kamaştırıcı başarıların altına imza
atsa bile, “Nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ.” mülahazasından
ayrılmamalı, Alvar İmamı’nın ifadesiyle;
“Herkes yahşi men yaman,
Herkes buğday men saman.”
demesini bilmelidir.
Yoksa kendisini yukarılarda, yukarıların da yukarısında gören bir insanın bir gün hiç farkına varmadan tepetaklak bir gayyaya yuvarlanması kaçınılmaz olur.
Aslında bu, mü’minin ikilemlerinden biridir.
Bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ı esmâ ve
sıfatlarıyla tanımaya çalışacak, O idrak edilmezi idrak peşinde olacaksınız; ama
diğer yandan da nereye çıkarsanız çıkın yine de temkinde kusur etmeyecek, nerede
durduğunuzun, ne olduğunuzun şuurunda olacaksınız.
Biraz daha açacak olursak, Nam-ı Celil-i İlâhî’nin, Ruh-u Revan-ı Muhammedî’nin
dünyanın dört bir yanında şehbal açması istikametinde yeni oluşumlara, yeni
açılımlara, yeni fütuhatlara vesile olabilirsiniz.
Şahsî inkişafınız yanında,
imanın, İslâm’ın ve ihsan ruhunun inkişafına da vesile olabilirsiniz.
Fakat asıl
büyüklük, bütün bunların neticesinde katiyen ucbe girmemek ve gurura
kapılmamaktır; “Büyük işler başardık.” düşüncesini zihinden söküp atabilmektir.
Zira bütün şerlerin anahtarı kibir ve gurur olduğu gibi, bütün hayırların
anahtarı da tevazu, mahviyet ve hacalettir.
Bu yüzden mü’min, mazhar olduğu nimetlerin çokluğu, muvaffak olduğu inkişafların
mükemmeliyeti karşısında hep bir asa gibi iki büklüm olmasını bilmelidir.
Mü’mine yakışan tavır, başarı ve muvaffakiyetleri karşısında gururlanmak değil,
Hz.Ebû Bekir gibi hata ve günahlarını düşünüp Allah’ın rahmet ve mağfiretine
sığınmaktır.
Zira Cenâb-ı Hakk’ın ihsan, ikram ve lütuflarının artarak devam
etmesi, tevazu ve mahviyet ile sürekli O’nun karşısında el pençe divan durmaya
bağlıdır.
Allah yükselttikçe insan kendisini daha derin bir kuyuda
hissetmelidir.
Yoksa insan, Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ve mazhariyetlerini kendi
âsâr-ı bergüzidesi gibi algılarsa, Allah bir gün onları elinden çeker alır.
Burada Hz.Ali Efendimiz’in, كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ “İnsanlar
arasında insanlardan bir insan ol.” sözünü hatırlayabiliriz.
İnsanlardan
bir insan olma düşüncesine göre yaşayan bir kişi, faikiyet mülâhazalarından uzak
durmuş, kendini başkalarından üstün görme hastalığından kurtulmuş olur.
Hatta
hakiki bir mü’minin, mücrim ve günahkâr görünen kimselerden dahi kendini, üstün
görmemesi gerekir.
Zira herkesin gerçek halini ve kalbini ancak Allah bilir.
Netice-i kelam, mü’minin ayağı kaymayacak ve bakışı bulanmayacak şekilde zirveleri talep etmesinin ve oralarda emniyet içerisinde kalabilmesinin garantisi; nerelere çıkarsa çıksın, nereleri gezerse gezsin, yine de kendisini ayakları yerde sıradan bir insan gibi görmesidir.
Islah Kahramanları ve Boşlukta Neş’et Etmiş Nesiller
Maalesef birkaç asırdır Allah’a iman insanlara unutturulmuş, Peygamber sevgisi
zihinlerden sökülüp atılmış, kulluk şuuru silinip gitmiş, hudû ve huşû hissi
kalmamış.
Hakiki Müslümanlık, yerini şeklî ve formel Müslümanlığa bırakmış.
Ne
kalblerde heyecan var ne de duygularda Cenab-ı Hakk’a karşı bir duyarlılık.
Ruhlar çekilip gitmiş, kalb hayatı sönmüş, mantık ve muhakeme çağın levsiyâtıyla
kirlenmiş, insanlar da hevâ ve heveslerine yenik düşmüş.
Hz.Pir, bu mülahazaya
işaret etme adına “asırlardan beri rahnedâr olan bir kale” diyor.
Mehmet Akif
ise yaşadığı dönemi şu mısralarıyla tasvir ediyor:
Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile
Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile
Kaç hakiki Müslüman gördümse hep makberdedir
Müslümanlık -bilmem ama- galiba göklerdedir.
Ümitsizliğe itici yanını atacak olursanız, işin doğrusu bu, halimizi resmetme mevzuunda çok şahane iki beyittir.
Televizyon, bilgisayar ve telefon ekranları sürekli zihinlerimize levsiyât
akıtıyor.
Göz, insanın kalbinde olumsuz duyguları tetikliyor; ayak günaha doğru
kayıyor, kulak işitmemesi gereken şeyleri işitiyor, el haramlara uzanıyor.
Böylece ne cinayetler ne cinayetler işleniyor.
Kalb, her gün birkaç defa
yaralanıyor.
Bu yaralı kalble insanı ahirette kabul etmezler ki! Hele bir de
maruz kaldığı bunca olumsuzluğun endişesini içinde yaşamıyor ve bu korkuyla
Rabbinin rahmetinin enginliğine teveccüh etmiyorsa! Bu takdirde o, ahirete hem
sermayesiz olarak hem de Allah’a karşı müstağniyane bir tavırla gidiyor
demektir.
Bu kadar kirlenmiş dimağlarla Cenâb-ı Hak nasıl doğru duyulur, Ruh-u
Seyyidi’l-Enâm ne ölçüde tanınır! Günde bilmem kaç defa zihnimizi temizlememiz
lazım ki temiz şeylere temizce yaklaşabilelim.
Günaha karşı umursamazlık,
affedilmeyen bir günahtır.
“Ne günahımız var ki?!.” demek, kendini masum saymak
en büyük günahtır.
Ne var ki günümüz insanı hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya
devam ediyor.
Karanlıkta doğmuş insanların ışığı bilemedikleri; karda-kışta
neş’et etmişlerin baharı tanımadıkları gibi, son üç asırdır kapkaranlık bir
devirde neş’et eden günümüz insanı da bahar ve yaz görmediği için kirliliği ve
etrafındaki pis kokuları normal karşılıyor.
Bir boşlukta neş’et ettiğimiz için kendimize ait değerleri kendi kâmet-i
kıymetiyle bilemedik, sindiremedik ve tabiatımızın bir yanı haline getiremedik.
Eğer bunu yapabilseydik, otururken, kalkarken, yatarken, konuşurken, düşünürken
hep istikamet içinde olacaktık; istikamet düşünecek, istikamet soluklayacak,
istikamet tavırları sergileyecek ve başkalarına da istikamet içinde muamelede
bulunacaktık.
Camide, Kur’ân kursunda, imam hatip okullarında, medreselerde vs.
vazife yapan ve elimizden tutan insanlar âbâd olsun.
Onlar da olmasaydı şu anki
sahip olduğumuz iptidai bilgiye bile sahip olamayacaktık.
Ne var ki duyduklarımız ve öğrendiklerimiz nazarîde kaldı.
Onları vicdanlarımıza
mâl edemedik.
Bir dinamo gibi bizi harekete geçirecek, sürekli iyilik ve
istikamete sevk edecek şekilde içimizde bir manalar yumağı oluşturamadık.
Rabbimizi andığımızda burnumuzun kemikleri sızlayacak ölçüde O’nunla alâka
ufkunu yakalayamadık.
Marifetullah ve muhabbetullah konusunda yaya kaldık.
Çünkü
İslâm’ı bize öğretenler de hep nazarînin etrafında dolaşıp durdukları için
bunlardan habersizdiler.
Şekil Müslümanlığı
Bu itibarla günümüz insanlarının yaşadığı İslâm, taklide emanet.
Dinlerini,
atalarından gördükleri gibi yaşıyorlar.
Yapılan ibadetler formalitelerden öte
geçmiyor.
Maalesef bizi bu hale getirdiler.
Yaşadığımız dinin arka plânını
okumamıza, duymamıza, müşahede etmemize imkân vermediler.
Bu yüzden de
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun seviye ve yörüngesinden Müslümanlığı görüp
tanıyamadık.
Raşit Halifelerin ve sahabenin yaşadığı İslâm’dan uzak kaldık.
Ebû
Hanifelerin, İmam Şâfiilerin, İmam Maliklerin ve Ahmed İbn Hanbellerin ufkunu
yakalayamadık.
Hazreti Şah-ı Geylanî’nin, İmam Nakşibend’in, Ahmed Rifaî’nin,
Hasan Şâzilî’nin, İmam Gazzâlî’nin, Mevlâna Halid’in, İmam Rabbanî’nin çizgisini
tutturamadık; kulluğumuzu onların seviyesine yükseltemedik.
Sabahlara kadar
kemerbeste-i ubudiyet içinde Allah’a karşı el pençe divan durup iç döken o büyük
zatların duyuş ve sezişlerine yabancı kaldık.
Acaba İnsanlığın İftihar Tablosu neden ayakları şişinceye kadar ibadet ediyordu?
Sahabeyi münafık olarak ölmekten korkutan neydi? Allah dostlarını gözyaşlarına
boğan hangi mülâhazalarıydı? Onların pek çoğunun sergüzeşt-i hayatları inceden
inceye tetkik edilecek olsa, sinek kanadı kadar günah bulamazsınız.
Onlar,
tasavvur ve tahayyüllerine ilişen, kendilerine göre yakışıksız buldukları bir
kısım duygu ve düşüncelerden ötürü dahi ızdırapla kıvranıyorlardı.
Hatta birçoğu
imansız olarak ölmekten korkuyordu.
Bunlardan birisi olan Esved İbn Yezîd
en-Nehâî, ruhunu Allah’a teslim vakti yaklaştığında hıçkıra hıçkıra ağlar.
Akrabası Alkame, “Ne o, günahlarından mı korkuyorsun?” der.
Acı acı tebessüm
eden Hz.Esved şu mukabelede bulunur: “Ne günahı, ben kâfir olarak gitmekten
korkuyorum!” Vefatından sonra onu rüyada görür ve Allah’ın kendisine nasıl
muamele yaptığını sorarlar.
“Vallahi, peygamberlerle aramda dört parmak mesafe
kaldı.” der.
Akıbetinden endişe etmeyenin akıbetinden endişe edilir.
Ahirete nasıl
gideceğinin korkusunu vicdanında taşımayan bir insanın akıbetinden korkulur.
O
büyük zatlar, korkuyu burada yaşadıkları için öbür tarafın teminatını
almışlardır.
Zira bir kudsî hadiste, Allah’ın iki korku ve iki güveni bir arada
yaşatmayacağı ifade buyurulmuştur.
(İbn Hibbân, es-Sahîh 2/406;
el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/483)
Dolayısıyla burada kendisini salmış, laubali bir hayat yaşayan bir insan,
emniyet ve güveni burada yaşamış, ahirete bir şey bırakmamış olacaktır.
Hâlbuki
insanın içinde hep bir akıbet endişesi olmalıdır.
O, “Ben ebediyete, Rabbimin
cemalini görmeye, ‘Ben, senden razıyım.’ diyeceği bir makama namzedim.
Bu büyük
şeylerin ucuza peylenmesi mümkün değildir.” demeli, bu pahalı şeyleri elde etme
adına oldukça hassas bir hayat yaşamalı, elde ettikten sonra da kaybetme
endişesiyle oturup kalkmalıdır.
Fırtınalı bir devirde bu mülâhazaların hepsini unuttuk.
Müslümanlık şekle bağlı
kaldı.
İşin doğrusu şekil Müslümanlarının da geleceğimizi tamir etme adına
yapabilecekleri fazla bir şey yoktur.
Böyle bir İslâm anlayışı bize hiçbir ümit
ve enerji vermiyor.
Atalarımızdan öğrendiğimiz ilmihal çizgisindeki Müslümanlığı
elli defa tekrar etsek, yine de Raşit Halifeler ölçüsünde bir şey yapamaz,
dünyaya bir şey anlatamayız.
Oysaki o insanlar çeyrek asırlık bir zaman
diliminde dünyanın çehresini değiştirmişlerdi.
Bunlar, sadece güçle, kuvvetle
veya formaliteden öteye geçmeyen Müslümanlıkla elde edilecek başarılar değildir;
kalb ve ruhun diliyle halledilecek meselelerdir.
İkbal dönemimizde Sultan Ahmed şunları söylüyordu:
İftirakınla efendim bende takat kalmadı,
Pâre pâre oldu bu dil, aşkta muhabbet kalmadı,
O kadar ağlattı ben biçareyi hükm-ü kaza,
Giryeden hiç Hazreti Yakub’a nevbet kalmadı.
Böyle sultanlardan, saltanat delisi insanlara kalmak ne kadar acı! Toplumlar da
tıpkı fertler gibi bir inip bir çıkıyor.
Bazen oluyor meleklerle at başı
gidiyor, bazen de korkunç bir kabz yaşıyor.
Mahiyetindeki enginlikleri
nefsaniyet hesabına daraltıyor, büzüyor, boğuyor.
Ruhunun enginliklerine
açılacağına kendisini cismâniyetin darlığına hapsediyor.
Geçmişin gül devirlerine nazaran günümüz insanları ciddi bir hazan yaşamaktadır.
Bundan daha ağır olanı, bazılarının bu mukayeseyi dahi yapamaması! Ne kadar
sukût etmişiz ki bu derinlikleri duyamıyor, bu mukayeseleri yapamıyoruz.
Âlem-i
İslâm cayır cayır yanıyor, onur ve izzetimiz ayaklar altında pâyimâl ediliyor
fakat bunun karşısında üzülmüyor, teessür duymuyoruz; bunun için iki damla
gözyaşı dökme mevzuunda cimrilik ediyoruz.
Dirilişe ait emareler mahfuz olsa da
zannediyorum tarihin hiçbir devrinde günümüzde olduğu ölçüde bir kuraklık
yaşanmamıştır.
Bunları demek doğru mu, değil mi onda da hep tereddüt yaşıyorum.
Bütün bunlara rağmen keşke samimi ve yürekten bir bekleyişimiz olsaydı.
“Acaba
Allah’ın başka bir günü, başka bir zamanı var mıdır?” diyebilseydik.
nam-ı
celil-i ilâhinin şehbal açtığı, insanların Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın
arkasında itmi’nan içinde hayatlarını sürdürdükleri günler.
En azından böyle bir
merak insanları iyi ve aydın günleri aramaya sevk eder.
Aramayınca bulamazsınız.
Bir hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi içinde bir endişe ve korku olan kimse
gece yolculuğuna çıkar; seccadesini teheccütle ve gözyaşlarıyla taçlandırır;
böyle yapan da menziline ulaşır.
Fakat insan, yaşadığı her şeyi normal kabul
edince, içinde hiçbir merak ve istek olmayınca, yani “Yok mu acaba bunun ötesi?”
demeyince, yerinde saymaya mahkûm olacaktır.
Asırlardır Rahnedâr Olan Kalenin Tamiri
Asırlardır rahnedâr olan bir kalenin tamir edilmesi, ruh ve mana dünyası
itibarıyla felce uğramış insanın yeniden asli hüviyetine döndürülmesi, bir kere
daha kalb ve ruh hayatına yönlendirilmesi hiç de kolay değildir.
Bozulan küçük
bir aletin tamiri bile ciddi bir bilgi ve mümarese gerektiriyor.
Şayet tamir
edilmesi gereken varlık, manevi değerleri itibarıyla alt üst olmuş bir insan ise
hiç şüphesiz çok daha fazla gayret ve himmete ihtiyaç vardır.
Evet, tahrip
edilen kalb-i umuminin yeniden ıslah edilmesi, sönen heyecanların yeniden
canlandırılması, kaybolan İslâmî şuurun bir kere daha kazanılması çok ciddi bir
cehd ü gayret ister.
Allah karşısında el pençe divan dururken nerede durduğunun farkında olmayan
bizim gibi şekil Müslümanları bu koskocaman tahribatın üstesinden gelemez.
Eğer
biz, Müslümanlığımızı sıradan insanların din telakkisine bağlı götürüyorsak,
değil büyük bir kaleyi tamir edebilmek, kendi iç tamirimize bile muvaffak
olamayız.
Zira şekil Müslümanlarının çözebilecekleri problem yoktur.
Esasında
çok defa Müslümanlık adına kavga verenler de şeklî Müslümanlıklarının kavgasını
veriyorlar.
Ne yazık ki bir tarafta canlı bombalarla, masum insanların canına
kıymakla, çoluk çocuk öldürmekle din adına bir yere varacaklarını zanneden
cahiller var; diğer yanda da kendilerini çok ciddi bir durgunluğa salmış
vurdumduymazlar.
Şiddetle, terörle ve canavarlıkla bir yere varılamayacağı gibi;
durgunlukla, his ve heyecan yokluğuyla da bir yere varılamaz.
Bunların, değil
asırlardır rahnedâr olan bir kaleyi tamir edip yıkılmış değerleri yeniden ayağa
kaldırabilmeleri, zannediyorum kendi ruhlarında oluşan yaraları tedaviye
muvaffak olmaları bile mümkün değildir.
Bu yüzden, kendilerini ıslaha adamışların, kulluklarını ve Allah’la
münasebetlerini bir kere daha gözden geçirmeleri gerekmektedir.
Onlar
kulluklarını, Hakk’ı görüyor veya en azından O’nun tarafından görülüyor olma
mülâhazasına bağlamalıdırlar.
Bunun için de aradaki bütün vasıtaları silerek
doğrudan Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) koordinasyon sağlamaya,
O’nun dünyasına girmeye ve O’nun dünyasında Müslümanlığı okumaya
çalışmalıdırlar.
Başına sarık, sırtına da bir cübbe alıp öne geçen insanlardan
ziyade Hz.Ebû Bekir, Hz.Ömer, Hz.Osman ve Hz.Ali’yi örnek almalı, onların
arkasından gitmelidirler.
Tiyatro oynuyor, sahnede rol yapıyor veya filmde bir
karakteri canlandırıyor gibi dinî mükellefiyetleri şekle irca eden insanlara
takılıp kalmamalı, doğrudan doğruya devr-i Risâletpenâhi’ye gitmeli ve
hayatlarını bu çizgide sürdürmeye çalışmalıdırlar.
Islah ve tamire kilitlenmiş adanmışlar, bir taraftan bitmez tükenmez bir
enerjiye diğer yandan da derin bir heyecana sahip olmalıdırlar ki yorulup
yollarda kalmasınlar.
Aynı şekilde her daim gönül dünyalarını pak tutmalıdırlar
ki Cenâb-ı Hakk’ın teveccühüne hazır hale gelsinler.
Anlatacaklarını, sözlerden
ziyade hâle emanet etmelidirler.
Çünkü gönle mâl edilmeyen ve hâl ile temsil
edilmeyen bir meselenin sinelerde mâkes bulması mümkün değildir.
Ölü ruhlara ve
kirli kalblere vâridat akmayacağı gibi; sönmüş gönüllerin ve durmuş dimağların
da insanlara verebileceği bir şey yoktur.
Eğer iki üç asırdan beri içinde yaşadığımız zulmetten kurtulmak istiyorsak bir
kere daha Allah’a yönelmeliyiz ki, O da kudret-i kahiresi ve meşiet-i
sübhaniyesiyle teveccüh buyursun ve dünyamızı da ukbamızı da aydınlatsın.
Siz
vicdanlarınızı ne kadar Hakk’a açabilirseniz, insanlığın sadır ve sinesi de size
o kadar açılacaktır.
Siz ne kadar Hakk’a müteveccih olursanız, halk da size o
kadar müteveccih olacaktır.
Bugün olmasa da yarın mutlaka…
Şekil, Hakikate Yürüme Adına Bir Köprüdür
O halde şekil ve formalitelerden kurtulamayan Müslümanların yaptıkları bütün
ibadetler boşa mı gidiyor? Bunu söyleyemeyiz.
Bilakis şekil, hakikate yürüme
adına bir köprüdür.
Ama sonrasında, ilk mektepte veya Kur’ân kursunda öğrenilen
Müslümanlıkla yetinmeyip işin hakikatine ulaşmaya çalışmak çok önemlidir.
Taklit
köprüsünün üzerinde bulunan insanlar, bu köprüyü geçerek tahkiki elde etmeye
çalışmalıdırlar.
Ehl-i Sünnet uleması taklidî imanı muteber kabul etmişlerdir.
Nedir taklidî iman? İnsanın, bizzat keşfetmeden, duymadan, içine sindirmeden ve
tabiatının bir derinliği haline getirmeden atalarında gördüğü veya kendisine
söylendiği şekilde inanması ve yaşamasıdır.
Usûlüddin uleması bunu da makbul
saymışlardır.
Niçin? Çünkü o, yolun ilk merhalesinde bulunanları, bir sonraki
merhaleye taşıyacak bir köprüdür.
İnsanın bu köprüyü geçerek hakikate ulaşması
gerekir.
Şayet tahkike ulaşamıyor, hep yerinizde sayıyorsanız Ehl-i Sünnet’in
engin ve müsamahalı görüşüne göre kurtulabilirsiniz ama her zaman kayma
ihtimalinizin olduğunu da unutmamalısınız.
Taklit köprüsü üzerinde duranların
yıkılan köprüyle birlikte yıkılıp gitmeleri çok defa mukadderdir.
Allah hiç
kimseyi yıkılıp gitmeye mahkûm etmesin!
Evet, şekil Müslümanlığı ile iktifa etmemek ve sürekli hakiki kulluk arayışında
olmak lazım.
Zira Hz.Pir’in ifadesiyle insanın olduğu yerde kalması ve bunu
yeterli görmesi, dûnhimmetliktir.
Ona yaraşan, sürekli “Daha yok mu?” diyerek
ufkunu açacak ve her şeyi kendisine ayan beyan gösterecek yeni projektörler
arayışında olmaktır.
Bunun için de falana filana takılmadan, kavuğa sarığa
aldanmadan asıl yörüngeye yönelmek gerekir.
Bakılması gerekli olan yer, şekil
veya kılık kıyafet değildir; kalblerdir, çehrelerdeki heyecanlardır, gözlerdeki
yaşlardır; içteki samimiyettir.
İşte arkasından gidilecek insanlar da bütün bu
vasıflara sahip olanlardır.
Zira onların yürüdükleri yol sizi Allah’a ulaştırır.
O yoldan ayrılırsanız şekil ve surette kalır, kültür Müslümanlığına
aldanırsınız.
Gelecek, Allah’ın veli kullarına emanettir.
Onlar, Allah’la ne ölçüde münasebet
içinde bulunduklarını hisseden ve ona göre hareketlerini ayarlayan kimselerdir.
İmanlarını amel ve aksiyonla besler, onu da ihsanla taçlandırırlar.
Sürekli
“maiyyet” arkasında koşar, Allah’a ve Resûlü’ne yakınlık yolları ararlar.
Kalblerinin her atışında Allah’ı duyarlar.
Onların duygu ve düşünce dünyalarına
taht kuran yegâne mülâhaza, Efendimiz’e emanet edilen İslâm’ı kendi tamamiyet ve
kemaliyeti içinde yaşayıp yaşatabilmedir.
Bu yüzden de otururken, kalkarken
sürekli Allah’ı ifade eder, “sohbet-i canan” derler.
Tavır ve davranışlarındaki
ciddiyet itibarıyla onların çehrelerine bakan, Allah’ı hatırlar.
Evvelkilerin
başlattığı ve sizin de şöyle böyle götürmeye çalıştığınız bu meseleyi Allah’ın
rızasıyla taçlandıracak olanlar işte bu veli kullardır.
Gelecek, onların eliyle
mamur hale gelecektir.
Allah sizi de onlardan eylesin!
Gariplere Müjdeler Olsun!
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle
buyurmuştur: بَدَأَ الْإِسْلَامُ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ،
فَطُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ “İslâm
garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi), günü gelince yine o gurbete
avdet edecektir.
Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde imar ve ıslah hamlelerini
sürdüren gariplere müjdeler olsun!” (Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/177,
222; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/83)
İslâm garip olarak başlamıştı.
Zira putlara, heykellere serfürû eden Cahiliye
insanının işin başında tevhîd dinini bilmesi, Efendimiz’in mesajını anlaması,
Cenab-ı Hakk’a teveccüh etmesi, bu teveccühteki lezzet ve neşveyi duyması mümkün
değildi.
Efendimiz, böyle bir çöl gurbeti içinde neş’et eden İslâm’ın yeniden
bir gurbet yaşayacağını ifade buyurmuş ve arkasından da bu gurbet zamanında
insanların bozup dağıttıkları değerleri yeniden ıslah eden, “Acaba ruhumuzun
abidesini bir kere daha ikame edebilir miyiz?” düşüncesiyle çırpınıp duran
garipleri müjdelemiştir.
Demek ki böyle bir müjdeye nail olmanın yolu, miskince
yatma değil; bu konuda cehd ve gayret sarf edip baharı zorlamadır.
Kendilerini rehavete salan insanlar mahvolup gidecekleri gibi, arkadan gelen
nesillere de birçok dert ve problem bırakacaklardır.
Fakat burada dişlerini
sıkıp iyi bir kıvam sergileyen ve böylece sahabenin arkasında yerini alan
insanlar kendilerinden sonra gelecek nesillere de iyi bir dünya bırakacaklardır.
Bu konuda günümüzde yalancı şafak emareleri görünmeye başladı.
Bu yüzden her
şeyi bütün bütün karanlık görmüyorum.
Müslümanlar ruh ve mana köklerinden
süzülüp gelen değerleri hecelemeye başladılar.
Herhalde bir gün o şiirin
mısralarını tamamlar ve şahane bir kafiye de koyarlar.
Dilerim o şiirin kafiyesi
Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) olsun.
İslam’ın Esası İstikamettir
Soru: Resûl-i Ekrem’in (s.a.s) “Beni, Hûd ve benzerleri ihtiyarlattı.” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, 17/286) sözünü nasıl anlamalıyız?
Cevap: Beyhakî’nin rivayetinde Peygamber Efendimiz’e “Hûd sûresinde sizi
ihtiyarlatan şey nedir? Peygamber kıssaları mı, yoksa ümmetlerin helâk edilmesi
mi?” şeklinde bir soru yöneltildiğinde Efendimiz, “Bunların hiçbirisi değil,
sûrede belimi büken şey, Cenâb-ı Hakk’ın, ‘Emredildiğin gibi dosdoğru ol!’ (Hûd
sûresi, 11/112) sözüdür.” (Beyhakî, Şuabu’l-îmân, 4/82) buyurmuştur.
Esasında
Efendimiz’in belini büken çok daha fazla sûre ve âyet vardı.
Fakat O, bu âyeti
özellikle zikretmiştir.
Zira istikamet emrinin ucu açıktır.
Burada beş vakit
namaz kılma veya bir ay oruç tutma gibi belirli bir sınır konulmamıştır.
Semavî
vahyi kendi enginliği içinde anlamaya müsait bir vicdana sahip olan Efendiler
Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu âyetten çok engin manalar
çıkarıyordu.
Dolayısıyla O’nun açısından bu emrin yerine getirilmesi çok zordu.
Elbette herkes bu tür âyetleri kendi kamet-i kıymetine göre anlayacaktır.
Bu
âyetle kastedilen mükellefiyetin ne olduğunu sıradan bir insana soracak olsanız
o, “Eğer beş vakit namazını şart ve rükünlerine uygun olarak kılar, orucunu
hakkıyla tutar, varsa mallarının zekâtını verir, imkânların elveriyorsa hacca
gider ve büyük günahlardan da uzak durursan istikamet içinde olursun.” der.
Bir
başkası buna şöyle cevap verebilir: “Eğer farz ve vacipleri hassasiyetle eda
eder, haramlardan sakınır, mekruhlara karşı dikkatli davranır, mekruhtur
korkusuyla bir kısım mubahları terk eder, yani takva dairesi içinde bir hayat
yaşarsan istikamet içinde olursun.”
Efendimiz istikameti nasıl anlamıştı?
Fakat Efendimiz’in kendi adına bu âyetten anladığı mana, bunlardan çok daha
farklıdır.
Belki de bu yüzden O (sallallâhu aleyhi ve sellem), ayakları
şişinceye kadar geceleri ibadet ediyordu.
Hususiyle yaşının ilerlediği
dönemlerde ayakta duramayacak duruma geldiğinde nafile namazlarını oturarak
devam ettiriyordu.
Sahabeden öğrendiğimize göre bazen tek bir rekâtta Bakara,
Âl-i İmran ve Nisa sûrelerini bitirdiği oluyordu.
Secdeye kapanıyor, mü’minleri
kâinat kitabı üzerinde tefekkür etmeye davet eden âyetleri tekrarlıyor ve
hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Bir gün O’nun bu durumu karşısında, “Ya Resûlallah!
Cenâb-ı Hak, geçmiş ve gelecek günahlarını affettiği hâlde, neden bu kadar
kendine eziyet ediyorsun?” diye soran Hz.Âişe’ye, “Şükreden bir kul olmayayım
mı ya Âişe?” cevabını vermişti.
(Buhârî, teheccüd 16; Müslim, salâtü’l-münâfikîn
81) Demek Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) istikameti böyle bir
enginlikte anlamıştı.
Bu sebepledir ki sahabeden öğrendiğimize göre bu âyet indikten sonra onun
saçlarında beyazlar görülmeye başlamıştı.
Kendisine bu durum hatırlatıldığında
da, “Beni Hûd sûresi yaşlandırdı.” mukabelesinde bulunmuştu.
İsterseniz siz
buna, “Hûd suresi belimi büktü ve beni iki büklüm hâle getirdi.” diyebilirsiniz.
Zira söz konusu âyet öyle mutlak bir hüküm ortaya koymuştu ki onun belirli
amelleri ifa etmek suretiyle kayıtlanması mümkün değildi.
İstikametin sınırı
belli olmadığı için ne kadar amel yapılırsa yapılsın yine de âyetin gereğinin
yerine getirildiği iddia edilemezdi.
Bu açıdan Allah’tan gelen bütün emirler
karşısında tam bir sabır, tevekkül, teslimiyet, tefviz ve sika kahramanı olan
Nebiyy-i Ekrem’e bu âyet çok ağır gelmişti.
Zira Onun duyuşu, anlayışı çok
derindi.
Büyük zatlardan birisi Allah’a şükürle ilgili şu mülâhazalarını dile getirir:
“Ya Rabbi, Sana şükrümü nasıl eda edebilirim ki! Senin beni şükretmeye muvaffak
kılman bile ayrıca bir nimet olması dolayısıyla bir şükür ister.
Benim yaptığım
her bir şükre de şükretmem gerekir.
Ömür boyu hiç durmadan Sana şükretsem yine
de Senin ihsan ettiğin nimet ve lütufların şükrünü eda edemem.” Meseleyi
Sadi’nin Gülistan’ındaki ifadesiyle de ele alabiliriz: O, “Her bir nefes için
iki şükür gerekir.” diyor.
Zira insan nefes alamasa öleceği gibi, aldığı nefesi
veremediği takdirde de ölür.
Allah, bir nefes alıp vermede bile insana iki defa
hayat bahşediyor.
İnsanoğlu kendisine küçücük bir iyilikte bulunan kimselere
bile teşekkür etmeyi borç bildiğine göre, onu baştan aşağı nimetler içinde
yüzdüren Rabbine karşı acaba nasıl şükretmelidir! Efendimiz (sallallâhu aleyhi
ve sellem) bu meselenin şuurunda olduğu için “Emredildiğin gibi dosdoğru ol!”
âyeti karşısında iki büklüm oluyordu.
İstikametin Ölçüsü
Allah Resûlü’ne ittiba eden ve O’nun arkasında saf bağlayan mü’minlere düşen
vazife de bu anlayışı yakalamaya çalışmak olmalıdır.
Onlar birer “hel min mezid
(daha yok mu?)” ferdi olarak yaptıkları kulluğu hiçbir zaman yeterli görmemeli
ve sürekli çıtayı yükseltmeye çalışmalıdırlar ki istikameti yakalayabilsinler.
Zira Allah Teâlâ istikamet üzere olan kullarına şu müjdeyi vermiştir: وَأَنْ
لَوْ اِسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْنَاهُمْ مَاءً غَدَقًا “Eğer
onlar, Allah’ın yolunda dosdoğru yürüselerdi, onlara bol yağmur verir,
rızıklarını bollaştırırdık.” (Cin sûresi, 72/16) Âyetin mealini biraz daha
açarak şöyle diyebiliriz: “Eğer siz istikametin peşinde olur, istikameti takip
eder ve istikamet içinde olursanız, ben de sizi nimetlere gark ederim.”
Bu açıdan mü’minlerin istikamet üzerinde derin derin düşünmesi gerekir.
Acaba
doğruluğun ölçüsü nedir? “Doğru ol” emriyle Allah bizden ne istemekte, nasıl bir
kulluk performansı ortaya koymamızı talep etmektedir? Hiç şüphesiz bunu
anlamanın ve yaşamanın yolu, peygamberlerin kutlu yoluna tâbi olmaktan geçer.
Geçmiş kavimler hayatlarını istikamet içinde geçirebilmek için kendilerine
gönderilen peygamberlerine uymalıydılar.
Ümmet-i Muhammed’in, istikameti
yakalayabilmesinin tek çaresi de bütün peygamberlerin hakikatlerini kendinde
toplayan ve makam-ı cem’in sahibi olan Efendimiz’e uymaktır.
Bu açıdan şayet biz
de Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi müstakim bir hayat
yaşamak istiyorsak, O’nun sünnetine ittiba etmeli ve O’nun yolunu takip
etmeliyiz.
Eğer bunu başarabilir ve istikametimizi kaybetmezsek, Allah da bize
yerden ve gökten bereketler ihsan edecektir.
Şayet bir kavim doğruluktan ayrılmış ve istikametini kaybetmişse, Allah’ın ihsan
ettiği nimetler bile onları baştan çıkarmaya matuf olabilir.
Allah’ın,
başlarından aşağıya yağdırdığı nimetler onların küstahlaşmasına sebep olabilir.
Sahip oldukları servetler, makamlar, imkânlar onları baştan çıkarabilir de her
geçen gün daha da şımarıklaşırlar ve öyle bir gün gelir ki, فَقُطِعَ دَابِرُ
الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Âlemlerin
Rabbi Allah’a hamd olsun ki böylece zulmedip duran o güruhun kökü kurutuldu.”
(En’âm sûresi, 6/45) âyetinde de ifade edildiği üzere Allah bu zalim kavmi hak
ile yeksan eder.
Yani bu kişilerin nail oldukları nimetler kendileri için birer
mekr-i ilâhî, birer istidraç olur.
Evet, insan için yakalanması gerekli en önemli hedef, istikamettir.
Yani
peygamber yolunda olup olmama meselesidir.
Hiç kimsenin peygamberlerin
seviyesine ulaşması mümkün değildir.
Fakat önemli olan, ulaşma gayreti içinde
olmak ve onların sahip oldukları özelliklere sahip olmaya çalışmaktır.
Denebilir ki İslâm’ın esası istikamettir.
Bu sebepledir ki biz her gün
namazlarımızda, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Allah’ım bizi sırat-ı
müstakime (ifrat ve tefritlerden uzak, dosdoğru yola, Senin yoluna) hidayet
eyle!” (Fâtiha sûresi, 1/6) duasıyla Allah’tan istikamet talep ediyoruz.
Yani
Allah’tan günde kırk defa ifrat ve tefrite düşmeden, hiçbir şeyde aşırıya
kaçmadan ve atalete saplanmadan istikamet içerisinde bir hayat yaşamayı
istiyoruz.
Peygamber Efendimiz’in, kendisinden nasihat isteyen bir sahabeye,
قُلْ رَبِّيَ اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقِمْ “Rabbim Allah de, sonra da istikametten
ayrılma!” (Tirmizi, zühd 61; İbn Mâce, fiten 12) buyurması da istikametin ne
derece önemli olduğunu göstermektedir.
Bu sebeple bize düşen, günde kırk defa
lisanımızla istikamet talebinde bulunmakla yetinmeyerek onun arkasına düşme, onu
elde edebilecek yollara tevessül etme ve bir ömür boyu müstakim bir hayat yaşama
azm u cehdine sahip olmadır.
Her Uzvu Yaratılış İstikametinde Kullanma
İstikamet içinde olmanın önemli bir gereği, her uzvun yaratılış istikametinde
kullanılmasıdır.
Allah insana elini, ayağını, gözünü, kulağını, dilini, dudağını
büyük bir nimet olarak ihsan etmiştir.
İnsan çoğu zaman, bunların gerçek
kıymetini ve kendisi için ne büyük birer nimet olduklarını ancak onlardan mahrum
kaldığında anlayabilir.
Beled sûresinde yer alan, أَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ
عَيْنَيْنِ * وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ * وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ “Biz ona
görmesi için gözler, gönlüne tercüman olacak dil ve dudaklar vermedik mi? Ona
hayır ve şer yollarını göstermedik mi?” (Beled sûresi, 8-10) âyetleri de insana
bu nimetlerin kadr ü kıymetini hatırlatarak onu tefekkür ve şükre sevk eder.
Bu durumda insana düşen vazife, günahlara nazarla gözünü, nâseza nâbeca sözleri
dinleyerek kulağını, gıybet, yalan ve iftira gibi haramları konuşarak dilini
kirletmemesi; haramlara el uzatarak veya günaha doğru adım atarak el ve
ayaklarını sakatlamamasıdır.
Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha günah, haram,
münker veya fuhşiyat olarak isimlendirilen olumsuz fiillerin neler olduğunu
açıkça beyan etmiştir.
İnanmış bir mü’mine düşen vazife, sahip olduğu duyu ve
uzuvların her birerlerini helâl dairede ve yaratılış istikametinde kullanmaktır.
Aksi takdirde, حَتَّى إِذَا مَا جَاءُوهَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ
وَأَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُم بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ “Nihayet ateşin yanına
geldiklerinde kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları işleri söyleyip kendi
aleyhlerinde şahitlik ederler.” (Fussilet sûresi, 41/20) âyetinin de işaret
ettiği üzere ahirette onun bu uzuvları, aleyhinde şahitlik edecektir.
Evet, asıl olan, her uzvun yaratılışı istikametinde kullanılmasıdır.
Mesela
gözün vazifesi kâinat kitabını doğru okumak, ondaki hâdiseleri hallaç etmek ve
böylece kendisini Zat-ı Ulûhiyet’e götürecek yollar bulmaktır.
Eğer insan bunun
yerine gözünü günahlara bakmakta kullanırsa ahirette bu göz Allah’a karşı,
“Allah’ım senin bu kulun, ‘Mü’min erkeklere, gözlerini haramdan sakınmalarını ve
ırzlarını muhafaza etmelerini (iffetli ve namuslu yaşamalarını) söyle.’ (Nûr
sûresi, 24/30) âyetinin emrine muhalif davrandı.
Benim yaratılış hikmetime
muhalif harekette bulundu.” diyecek ve sahibinden şikayetçi olacaktır.
Zira bu
dünyada günahlarla kirlenen ve manen körelen bir gözün ahirete ait görme ufku
daraltılmış ve ahiretteki nasibi elinden alınmış olur.
Artık böyle bir göz öbür
âleme ait güzellikleri sahip olduğu potansiyele uygun olarak göremez.
Aynı husus diğer uzuvlar için de geçerlidir.
Kulağın yaratılış hikmeti, Allah’ın
kelamına, Peygamberin beyanına ve ilhamını bu kutsi kaynaklardan alan büyük
zatların sözlerine kulak vermektir.
Eğer bunun yerine kulak lağviyat ve lehviyat
kirleriyle kirletilirse o, sahip olduğu potansiyel kabiliyetlerden mahrum
kalacağı için ahirette duyulacak güzellikleri duyamaz.
Kim bilir ahirette bir
nebi sözünü veya sahabi kelamını duymak ne kadar güzeldir! Hele Cenâb-ı Hak’tan
tek bir kelime bile duymak, insanı orada zevkten bayıltır.
Fakat burada
günahlarla kirlenen bir kulağın bu güzellikleri duyması mümkün değildir.
Aynı şekilde burada yalan, gıybet ve iftira gibi günahlarla kirletilen bir
dilin, bu mübarek sözlere mukabelede bulunması mümkün değildir.
Keza burada
haramlar arkasında koşan, gitmemesi gereken yerlere giden bir ayağın ahirete ait
yürüme istidadı elinden alınmış olacaktır.
İnsan burada sahip olduğu âlât u
edevatı kirletmiş, onların kolunu kanadını kırmışsa, öbür âlemde bu kırık dökük
şeyler onun bir işine yaramayacaktır.
Dolayısıyla ahirette her şeyi konuşturan
Allah, bu uzuvları da konuşturacak, onlar da -hafizanallah- sahibi aleyhine
şahitlikte bulunacaktır.
Bu kişilere ahirette kendi uzuvlarının yapmış olduğu şahitliğe itiraz etme hakkı
da verilmeyecektir.
Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ
عَلَى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا اَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا
كَانُوا يَكْسِبُونَ “O gün ağızlarına mühür vururuz da elleri bize konuşur,
ayakları da yaptıklarına şahitlik eder.” (Yâsin sûresi, 36/65) Kur’ân’ın
ifadesiyle, dünyada bazılarının yaptığı gibi orada da ağızlar mazeret beyanına
kalkıp şöyle diyecek: “Başımızda bulunanlar bizi yoldan çıkardı.
Onlar bize
musallat olmasalardı biz bu hallere düşmezdik.” (A’râf sûresi, 7/38; Ahzâb
sûresi, 3/67) İhtimal ahirette ağızlar bu tür diyalektiklere kalkışacaklarından,
Allah onları mühürleyecek ve konuşmalarına müsaade etmeyecektir.
Ağızlar
sustuktan sonra da diğer uzuvlar işlenen hataları anlatmaya başlayacaktır.
Evet, bu dünyadaki bir kısım hata ve günahlar, öbür dünyada mahiyetini
bilemeyeceğimiz çok farklı bir şekilde sahibine dönecektir.
Bu açıdan insan
burada öyle işler yapmalı, sahip olduğu her bir uzvu öyle isabetli yerlerde
kullanmalıdır ki onların ahiretteki geriye dönüşleri insanı memnun ve mesrur
etsin; âdeta onu kanatlandırarak Cennet yamaçlarında dolaştırsın.
Sahip olduğu
uzuvları günahlarla köreltmek ve kabiliyetlerini öldürmek yerine, yaratılış
istikametlerinde kullanmak suretiyle onları daha da inkişaf ettirsin.
Bunun yolu
da bir ömür boyu doğruluktan, istikametten ayrılmamak, sırat-ı müstakimi
bırakarak patikalara sapmamaktan geçer.
Adanmışların Yolu
Ne var ki istikameti korumak öyle kolay değildir.
Çoğu insanın hayatı
zikzaklarla doludur.
Bazı insanların bir yere kadar melek gibi olduğunu müşahede
eder, âdeta soluklarında Cibril’in soluklarını duyar gibi olursunuz.
Fakat o,
doğruluğu bir fıtrat hâline getirememişse, yapmacık tavırlarla insanlara farklı
görünmeye çalışıyorsa, bir gün damarına bastığınızda gerçek karakteri
hortlayıverir.
Kendisini boğulmaktan kurtaran ve sudan geçmesine yardımcı olan
adamı sokan akrebin “Ne yapayım, huyum bu!” demesi gibidir bu kişilerin durumu.
Bu açıdan önemli olan, insanın iyilik ve güzelliklerde sabitkadem olabilmesidir.
İstikameti yakalayamamış kişilerin başkaları nazarında inandırıcı olmaları da
mümkün değildir.
Bir gün öyle, bir gün böyle hareket eden insanlar başkalarına
güven vaat etmezler.
Siz, olabildiğine hasbî davranan, ruhunun abidesini ikame
etme uğruna her türlü fedakârlığı göze alan ve hiç kimseden hiçbir şey
beklemeyen müstağni ruhlu birisi olsanız bile, bu durumunuzu sürekli hâle
getirmedikçe, zikzak çizmeyi bırakmadıkça inandırıcı olamazsınız.
Mü’minin
nabzını tutan insanlar onda hiçbir aritmiye şahit olmamalıdır.
Eğer
muhataplarınız bir, iki, üç… sene nabız yoklaması yaptıktan sonra kalbinizin çok
ritmik attığını görürlerse size inanırlar.
Bu açıdan tebliğ ve irşat
faaliyetinde bulunan adanmışlar açısından da istikametin hayatî bir önemi
vardır.
Nebiler, sıddîkler, şehitler ve salihler bugüne kadar defalarca test edilmiş ama
hiç zikzak çizmemişlerdir.
Onların Allah tarafından tebcil ve takdir
edilmelerinin sebebi de budur.
Onlar, hem bela ve musibetlere maruz kaldıkları
acı günlerinde hem de nimet ve bolluğa eriştikleri tatlı günlerinde hep
istikametlerini korumuşlardır.
Ne nimetlerin sağanak sağanak başlarından aşağı
boşalması onları küstahlaştırmış ne de yaşadıkları bir kısım mahrumiyetler
onları şikâyete sevk etmiştir.
Onlar her zaman elif gibi dimdik ayakta durmasını
başarmışlardır.
Bu sebeple de arkalarından gelenler için hep bir üsve-i hasene
(güzel örnek) olabilmişlerdir.
Evet, elif gibi dosdoğru olmayan, sürekli kavisler çizen, bir oraya bir buraya
savrulan insanların hedefe ulaşması mümkün değildir.
İki nokta arasındaki
mesafeyi en hızlı ve en kısa yoldan kat etmenin yolu, sağa sola sapmadan dümdüz
ilerleyebilmektir.
Eğer Allah’a karşı samimi bir kul, insanlar nazarında da
güvenilir birer rehber olmak istiyorsanız, istikametten ayrılmamalı, hep doğru
düşünmeli, doğru konuşmalı ve doğrunun arkasından koşmalısınız.
Ne hevesatımızı
tetikleyen dünyanın cazibedar güzellikleri ne makam ve mevkiler ne de maruz
kalınan zulüm ve baskılar bize zikzak çizdirmemelidir.
İnsanın bu konuda ortaya
koyacağı ceht ve gayret onun için çok önemli bir ibadettir.
Kur’ân-ı Kerim, bize öğrettiği, رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ
هَدَيْتَنَا “Allah’ım bizi hidayete erdirdikten, hakikati gösterdikten sonra
kalbimizi kaydırma!” (Âl-i İmrân sûresi, 3/8) duasıyla bize sabitkadem olmanın
önemini göstermektedir.
Zira menkıbelerde anlatıldığına göre ilmiyle ve
ibadetiyle temayüz etmiş bulunan Bel’am İbn Baura veya Bersisa gibi niceleri,
devvar-ı gaddarın saldığı oltaya veya attığı ağa takılmış ve şeytana av
olmuşlardır.
Varsın dünya bize küssün, varsın arkasını dönüp bizden kaçsın.
Ahirete talip olan insanların dünya gibi bir derdi olmamalıdır.
Ruhunun
abidesini ikame etmeye kendini adamış olanlar, Allah rızasının dışında hiçbir
şeyin arkasından koşmamalıdır.
İffet Âbidesi: Yusuf Aleyhisselâm
Soru: Günah karşısında, “Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni çağırdığı şeyden daha sevimlidir.” (Yusuf Sûresi, 12/33) diyen Hazreti Yusuf’un bu tavrı bize ne anlatmalıdır?
Cevap: Hz.Yusuf’un kıssasına bakılacak olursa, onun hayatının baştan
sonra zorluklarla, imtihanlarla kuşatıldığı görülür.
Daha çocuk denecek yaşta
kuyuya atılmış, bir köle gibi pazarlarda satılmış, yurdundan yuvasından uzak
kalmış, iftiraya uğramış, zindanlarda yıllarını geçirmiştir.
Zira bir hadis-i
şerifte de ifade edildiği üzere belanın en şiddetlisi başta peygamberlere, sonra
da seviyesine göre diğer insanlara gelir.
(Tirmizî, zühd 57;
İbn Mâce, fiten 23)
Bu yüzden hiçbir peygamber hayatını bela cenderelerinden geçmeden
götürememiştir.
Eğer bu mümkün olsaydı, İnsanlığın İftihar Tablosu götürürdü.
Oysaki O, Mekke’deyken tartaklanmış, dövülmüş, türlü türlü hakaretlere maruz
kalmış, boykota uğramış ve toplumdan tecrit edilmiştir.
Mekke kendisi için
yaşanmaz hale gelince, hicran ve ıstırap içinde yurdunu yuvasını terk etmiş
fakat gittiği yerde de rahat bırakılmamıştır.
Orada da türlü türlü eza ve
cefalara uğramıştır.
Tarihin sayfalarına göz gezdirecek olursanız peygamberlerin yanı sıra bir sürü
hak dostunun da hayatlarını bin bir sıkıntı içerisinde geçirdiklerini, türlü
türlü işkencelere maruz kaldıklarını görürsünüz.
Ziya Paşa’nın dediği gibi, bir
sürü cahil zevk ü sefa içinde yüzerken, arifler hep mihnet-i kahr u belâda
gezmişlerdir.
Ehli dünyanın yaşadığı rahat hayata mukabil onlar hayatlarını hep
patikalarda yürüyerek geçirmişlerdir.
Bir yönüyle bu, insanlığın kaderi
olmuştur.
Allah’ın hikmetini bilemiyoruz.
Belki de sevdiği mümtaz kullarının
başından aşağıya ahirette sağanak sağanak nimetler yağdırmak istiyordur.
İmtihanlar Neticesinde Gelen İkramlar
Seyyidina Hazreti Yusuf, marifetullah ve muhabbetullah adına zirveler üstü
zirvelere talip olmuş, Allah da “Onun yolu buradan geçer.” diyerek onu farklı
farklı imtihanlara tâbi tutmuştur.
Fakat o, bunların hiçbirisi karşısında
yılgınlık göstermemiştir.
Kur’ân-ı Kerim’in beyanına bağlı meseleyi götürecek
olursak, ne kendisini kuyuya atan kardeşlerine karşı tek kelime ettiğini
görürsünüz ne de haksız yere zindanda kaldığı için halinden şikâyet ettiğini.
Bilakis o, zindanda kendisine teveccüh eden bir kısım gönüller bulunca, hemen
onları hakka davet etmiş ve böylece zindanı bir medrese haline getirmiştir.
Kim
bilir orada nasıl bir temel atmış, daha sonra nice insanların imanına yol
açabilecek nasıl bir faaliyet başlatmıştı.
Bilindiği üzere Hz.Yusuf’un maruz kaldığı çetin imtihanlardan birisi de
iffetiyle alakalı olmuştur.
Yusuf sûresinde anlatıldığı şekliyle, kardeşleri
tarafından atıldığı kuyudan kervancılar tarafından çıkarılıp götürüldüğü
Mısır’da köle pazarında satılığa çıkarılmış, Mısır nazırı tarafından satın
alınmış, evlatlık edinilmiş, bağra basılmış ve sarayda yetişmişti.
Serpilip
dikkat çeken bir genç olduğunda nazırın hanımı tarafından yapılan ahlaksız
teklif karşısında, مَعَاذَ اللّٰهِ اِنَّهُ رَبِّي اَحْسَنَ مَثْوَايَ اِنَّهُ لَا
يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ “Allah’a
sığınırım.
O benim Rabbimdir, bana ihsanlarda bulundu, güzel bir yere
yerleştirdi (veya; efendim bana güzel baktı, iyi bir mevki verdi).
Şu muhakkak
ki zalimler asla felah bulmaz.” (Yusuf sûresi, 12/23) diyerek bu çirkin
teklifi geri çevirmiş, maruz kaldığı bu imtihanı iffetiyle geçmişti.
Âyet-i kerimede yer alan “Rabbim/Efendim” lafzı hakkında iki farklı tevcih
vardır.
Birinci tevcihe göre bununla kastedilen, nazırdır.
Bu durumda mânâ şu
şekilde olur: “Efendim beni bağrına bastı, bana yurt yuva verdi.
Bu iyiliklerini
görmezden gelerek nasıl ona ihanet ederim?” İkinci tevcihe göre ise “Rabbim”
lafzıyla kastedilen Cenab-ı Hak’tır ki, muhatapları ne anlarsa anlasın
muhtemelen Hazreti Yusuf bunu kastediyor, hakiki mülk sahibinin kendisine olan
nimetlerini zikrediyordu.
Bir ikram-ı ilâhî, bir keramet-i rabbaniye olarak Allah (celle celâluhu) onu
böyle bir günahtan kurtarmıştı.
Allah bazı kimselere çok geniş maddi imkanlar
verebilir, bazılarını sokaktan alıp önemli mevkilere getirebilir, bazılarına
hayırlı evlatlar bahşedebilir.
Bunlar, göz ardı edilemeyecek önemli birer
ikram-ı ilâhidir.
Fakat bunların hiçbirisi bir insanın iffetini, ismetini ve
izzetini koruması kadar büyük değildir.
Bütün bir hayatı iffetle yaşama, gözüne
kulağına kir bulaştırmama, namusunu lekelememe ve tertemiz bir hatime ile
Allah’ın huzuruna yürüme, Allah’ın bir insana lütfedeceği en büyük ihsan ve
ikramlardan biridir.
İşte Cenab-ı Hak, Hz.Yusuf’a böyle bir ikramda bulunmuş, iffetinin haleldar
olmasına meydan vermemişti.
Hz.Yusuf, yüz yüze geldiği günah çağrısından bütün
nezahetiyle sıyrılmasını bilmişti.
Daha sonra kadınların matmah-ı nazarı
olduğunda işin daha da çetrefilli hale geleceğinden endişelenmiş ve رَبِّ
السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ وَإِلاَّ تَصْرِفْ عَنِّي
كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُنْ مِنَ الْجَاهِلِينَِ “Ya
Rabbi, bu kadınların beni çağırdıkları şeydense zindanı yeğlerim.
Eğer onların
tuzaklarını benden uzak tutmazsan onlara meyledip bir cahillik yapmaktan
korkarım.” (Yusuf Sûresi, 12/33) sözleriyle fitneden, günahtan uzak
kalabilme adına zindana girmeyi tercih etmişti.
Dolayısıyla bir kere daha
iradesinin hakkını vermiş, günah karşısında mukavemet göstererek, bir iffet
abidesi olarak dimdik durmasını bilmişti.
Hapishane Hz.Yusuf için Allah’ın bir ikramı oldu.
Zira hem orada sıyanet
edildi, hem önemli bir misyon eda etti hem de yüksek bir mevkiye giden yol
kendisine açıldı.
En başta Cenab-ı Hakk’ın ikramını iyi değerlendirdiği için
daha sonra ikramlar salih dairesine mazhar oldu.
İkram, ikramı doğurdu.
İkramlar
öyle enginleşti ki gün geldi Mısır halkına bir meşale ve bir ışık kaynağı olup
onların dünyalarını aydınlattı.
Öyle ki o aydınlığın tayfları ta Seyyidina Hz.
Musa dönemine kadar gelip ulaştı.
İffet-İman İlişkisi
Keşke biz de günahlar karşısında aynı duygu ve düşünceye sahip olabilsek.
Günahlara dalmaktan ve Allah’a isyan etmektense zorluklarla karşı karşıya
kalmayı göze alabilsek.
Fakat bu, Allah’a çok iyi inanmaya bağlıdır.
Taklidî bir
imanla, nazarî plândaki bir inanmayla yakalanacak ufuk değildir.
İnsan, içinde
yetiştiği kültür ortamının etkisiyle “âmentü” esaslarını kabul edip
söyleyebilir.
Fakat salih amellerle desteklenmeyen ve tefekkürle derinleşmeyen
bir imanın, insanı günahlardan koruması çok zordur.
İmanı, vicdanlarına mâl
edemeyen ve tabiatlarının bir derinliği hâline getiremeyenler, birer iffet
abidesi haline gelemezler.
Eğer bir insan, Cenab-ı Hakk’ın “Mü’min” isminin gölgesi altında hayatını
emniyet içerisinde sürdürmek istiyorsa, ihsan ufkunu yakalamaya çalışmalı; yani
ibadetlerini ve kulluğunu Allah’ı görüyor ve O’nun tarafından görülüyor olma
mülâhazasıyla yerine getirmelidir.
Her an O’nun gözetimi altında olduğu şuuruyla
hareket eden, yani imanını, ihsan şuuruyla vicdanî müktesebat haline getiren
biri, günah kirlerine bulaşmadan tertemiz bir şekilde yaşama imkânına sahip
olacaktır.
İman, ibadet ve ihsanda zirveleri ihraz etmiş bir insan elbette
kendisine bir fenalık teklif edildiğinde, “Allah’ım
ya bunların hilelerini, komplolarını, fitne ve fesatlarını sav ya da beni
zindanlara koy.
Orası benim için daha sevimlidir.” diyecektir.
Nefse Muhalefet
Yukarıdaki âyette görüldüğü üzere Hz.Yusuf, abide bir şahsiyet olmasına rağmen
ihtiyatı elden bırakmıyor ve “Yâ
Rabbi! Eğer onların tuzaklarını benden uzak tutmazsan onlara meyledip bir
cahillik yapmaktan korkarım.” diyor.
Yine sûrenin devamında, وَمَا
أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلاَّ مَا رَحِمَ
رَبِّي إِنَّ رَبِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ “Doğrusu
ben nefsimin masum olduğunu iddia etmiyorum.
Çünkü Rabbimin merhamet edip
korudukları hariç nefis daima fenalığı ister, kötülüğe sevk eder.
Şüphesiz
Rabbim gafurdur, rahimdir.” (Yusuf Sûresi, 12/53) sözleriyle nefs-i
emmareye güvenilemeyeceğini vurguluyor.
Peygamber Efendimiz de (sallalâhu aleyhi
ve sellem) dualarında, يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ أَصْلِحْ
لِي شَأْنِي كُلَّهُ وَلَا تَكِلْنِي إِلٰى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ “Ya
Hayy u ya Kayyum! Senin sonsuz rahmetine itimat edip inayetine sığınıyorum;
bütün ahvalimi ıslah eyle ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun beni nefsimle baş
başa bırakma.” (Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 6/147;
Bezzâr, el-Müsned 13/49)
buyurmuştur.
Çünkü nefsiyle baş başa kalan bir insan, çocukluk yapabilir, kayıp
düşebilir, şeytanın kündesine gelebilir.
Allah bu türlü düşmelerden bizi
muhafaza buyursun.
Bu itibarladır ki Allah’a sağlam bir kullukta bulunmanın yolu, nefsin heva ve
heveslerine muhalefet etmekten geçer.
Nefsin oyunlarından salim kalabilmek ve
onun kurduğu tuzaklara düşmemek için de murad-ı ilâhîye muvafakat yollarının
aranması, samimiyet ve ihlâsa çok önem verilmesi gerekir.
Eğer bütün işlerinizi
Allah’ın emir ve yasaklarına muvafakat içinde götürmeye çalışırsanız, nefsin
tuzaklarına, ağlarına düşmezsiniz.
İmam Buseyrî de Kaside-i
Bürde’sinde şöyle der:
وَخَالِفِ النَّفْسَ وَالشَّيْطَانَ وَاعْصِهِمَا وَاِنْ هُمَا مَحَضَاكَ النُّصْحَ فَاتَّهِمِ
“Sürekli şeytan ve nefse muhalefet et ve onlara karşı gel.
Tamamen senin
iyiliğine çalışıyor görünseler bile zinhar onlara güvenme!”
Bir başka beyitte ise şöyle der:
وَالنَّفْسُ كَالطِّفْلِ إِنْ تُهْمِلْهُ شَبَّ عَلَى حُبِّ الرَّضَـــــاعِ وَإِنْ تَفْـطِمْهُ يَنْفَطِــمِ
“Nefis, çocuk gibidir; eğer sütten kesmezsen, büyür delikanlı olur da hâlâ süt
emmek ister.
Ama vaktinde sütten kesersen, kesilir.”
Evet, çocuk bir kere sütten kesilir ve bu konuda kararlı olunursa artık bir daha
onu talep etmez.
Fakat zamanında sütten kesilemeyen bir çocuğa daha sonra laf
anlatmak hiç de kolay olmaz.
Bu açıdan mü’min, nefsin arzu ve hevesleri
karşısında daha baştan kararlı olmalı ve bu konuda hiçbir taviz vermemelidir.
Öyle ki o, bütün hayatını, şeytana ve nefse muhalefet esasına göre tanzim
etmelidir.
Özellikle günümüz dünyasında günah çok yaygın hale geldiği için ondan
uzak durmak hiç de kolay değildir.
Bu açıdan sürekli teyakkuz hâlinde bulunmaya
ve emin olunmayan zeminlerden uzak durmaya ihtiyaç vardır.
Nefse Karşı Surlar Oluşturma
İnsan nefsin güdümünde olmamak ve onun etki alanına girmemek için sürekli
günahlarla arasında bariyer ve surlar oluşturmalıdır.
Bunun dinî terminolojideki
adı sedd-i zerâî’dir.
Usûl uleması, وَلاَ تَقْرَبُواْ مَالَ الْيَتِيمِ إِلاَّ
بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ “Yetim
malına en güzel tarzdan başka bir şekilde yaklaşmayın, el uzatmayın.”,
(İsrâ Sûresi, 17/34); وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنٰى “Zinaya
yaklaşmayın.” (İsrâ Sûresi, 17/32) gibi âyetlerden yola çıkarak böyle bir
disiplin ortaya koymuşlardır.
İnsan; el, ayak, göz, kulak ve dil gibi organların
işlemesi muhtemel olan günahlara giden yolu en başta kapamalı, günahın sebep ve
vesilelerine karşı sürekli teyakkuzda bulunmalı ve “ne olur ne olmaz” diyerek
sürçme, düşme ihtimali olan yerlerde dolaşmamalıdır ki daha sonra nefsinin
kendisini dize getirmesine kapı aralamasın.
Buzda yürüyen bir insanın düşmesi,
çamurda gezinen bir insanın batması veya yüzme bilmeden derinliklere dalan
kişinin boğulması mukadder olduğu gibi, günaha yakın duran bir kişinin de onun
içine düşmesi muhtemeldir.
Zira günah yoluna girdikten sonra nefsin arzularına
karşı koyarak geriye dönebilmek çok daha zordur.
Peygamber Efendimiz bir hadislerinde tek başına yolculuk yapan veya iki kişi
halinde yola çıkan kimseleri şeytana benzetmiş; üç kişinin ise cemaat olacağını
ifade buyurmuştur.
(Bkz.: Ebû Dâvûd, cihad 79;
Tirmizî, cihad 4)
Bununla bizlere, günahlara ve fenalıklara karşı sur ve siper oluşturulması, daha
baştan uyanık olunması gerektiğini öğretmektedir.
Zira tek kişinin günah işleme
ihtimali yüksektir.
Tek kişiye göre daha düşük bir ihtimal olsa da iki kişinin
de bir fenalık üzerinde anlaşması mümkündür.
Üç kişinin bunu yapması ise ihtimal
hesaplarına göre oldukça düşüktür.
Zira onlardan her biri diğerini kontrol eder;
onun gözünün, dilinin, el ve ayaklarının bekçisi olur.
Birisi sürçecek veya
düşecek olsa hemen diğerleri tarafından tutulur.
Bu sebepledir ki heva ve heveslerinin arkasından sürüklenmek istemeyen bir insan
kendisini yalnızlığa terk etmemelidir.
Kendini yalnızlığa terk eden, bir yönüyle
kendini terk etmiş, kendini önemsememiş sayılır.
Eğer kendimizi önemli
görüyorsak, yola çıkarken yanımızda bir kısım muhafızlar bulundurmalıyız.
Ta ki
sahip olduğumuz değerleri şeytana çaldırmayalım, nefse kaptırmayalım, heva ve
heveslere feda etmeyelim.
Evet, cemaat yani duygu düşünce birliği olan bir topluluk içinde bulunmak çok
önemli bir seradır.
Allah bir cemaat içinde bulunan fertleri daha çok korur,
sıyanet buyurur.
Allah’ın heyete teveccühü çok farklıdır.
Bir heyet içerisinde
yerini alan bir kimse ya sürçmez ya da çok az sürçer.
Zira heyet içerisindeki
fertler kubbedeki taşlar gibidir.
Nasıl ki onlar baş başa verip düşmeden,
dökülmeden bir arada durabiliyor; aynen öyle de insanlar da baş başa vermek
suretiyle bir birlik oluştururlarsa sürçme ve düşmelerden korunmuş olurlar.
Hele
bir de sohbet-i cananla meclislerini derinleştirir, sürekli birbirlerine
hayırhahlık yapar ve irtibatlarını güçlü tutarlarsa, Allah da onları sıyanet ve
himayesi altına alır ve kaymalardan korur.
Onun için mutlaka bir heyet
içerisinde yer almak lazım.
Meşru Daire Keyfe Kâfidir
İffetli bir hayat yaşayabilme adına dikkat edilmesi gereken hususlardan bir
diğeri de fıtrata ters bir yola girilmemesi; meşru dairedeki zevk ve lezzetlere
karşı kapıların kapatılmamasıdır.
Şeytanın bizim zayıf yanlarımızdan istifade
etmesine karşı kapıları kapama ve arkasına da sürgüler sürme adına bu oldukça
önemlidir.
Meşru dairedeki lezzetlerden istifade etmeyen, yani ihtiyacı
ölçüsünde yiyip içmeyen, vakti geldiğinde evlenmeyen veya daha başka nimetlerden
faydalanmayan bir insanın, şeytan ve nefsin oyunlarına karşı mukavemet etmesi
çok zorlaşabilir.
Meşru dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifa etmek suretiyle
bazı olumsuzluklardan kendimizi sıyanet etme imkânı varken, herhangi bir mücbir
sebep olmaksızın kendimizi bir kısım mahrumiyetlere mahkûm etmek doğru değildir.
Bazı kimselerin bu tür konulardaki bazı özel durumlarının bizim için örnek
olamayacağını burada hatırlatmak gerekir.
Bizim için her yönüyle örnek
alabileceğimiz tek insan vardır; o da İnsanlığın İftihar Tablosu’dur.
Efendimiz,
dünyaya, yeme-içmeye, evliliğe, yuvaya, mala mülke nasıl bakmışsa bize düşen de
bu bakış açısına sahip olmaya çalışmaktır.
Bize düşen, öncelikle Efendimiz’in,
arkasından sahabenin, sonrasında da selef-i salihînin, ulemanın, fukahanın
yoluna uymaktır.
Yol onlarındır, yöntem onların.
Biz, bu yol ve yöntemi takip
etmek suretiyle nefsin arzularına gem vurmalı, nefsimizi meşru daire içindeki
zevk ve lezzetlerle frenlemeli ve harama giden bütün yolları tıkamalıyız.
İfk Hâdisesinin Verdiği Bazı Mesajlar
Soru: İfk
hâdisesiyle ilgili olarak Nûr sûresinde yer alan, “Nasıl
oldu da onu işitir işitmez, ‘Böylesi iftiraları ağzımıza alamayız, böyle şeyler
bize yakışmaz.
Hâşa! Bu pek büyük, pek çirkin bir bühtandır.’ demediniz!” (Nûr
sûresi, 24/16) âyetinde mü’minlere ne tür mesajlar verilmektedir?
Cevap: Bu âyet-i kerime her ne kadar özel bir hâdise münasebetiyle
nazil olmuş olsa da ifade ettiği hüküm bütün mü’minleri ilgilendirmektedir.
Zira
tefsir usulünde önemli bir kaide olduğu üzere sebebin hususiliği hükmün
umumiliğine mâni değildir.
Daha açık bir ifadeyle ifk hâdisesi münasebetiyle
inen bu âyet-i kerime, bir taraftan sahabe efendilerimize Âişe Validemize atılan
çirkin iftira karşısında nasıl davranmaları gerektiğini ifade ederken, daha
sonra gelecek mü’minlere de bu tür iftiralarla karşı karşıya kaldıklarında nasıl
düşünmeleri, ne demeleri ve nasıl bir tavır takınmaları gerektiğini talim
etmiştir.
Bilindiği üzere münafıklar, bir sefer dönüşünde Hz.Âişe Validemiz hakkında ağır
bir iftira ortaya atmış ve sistematik bir şekilde bu iftirayı Müslümanlar
arasında yaymışlardı.
Öyle ki bazı samimi Müslümanlar bile kitle psikolojisiyle
bu akıma kapılmaktan kurtulamamış ve onlar da sağda solda münafıkların
söylediklerini söylemişlerdi.
Bu hâdise hem İnsanlığın İftihar Tablosu’nu
(sallallâhu aleyhi ve sellem) hem de Hz.Ebu Bekir ailesini çok derinden
sarsmıştı.
İffetine, ismetine, itibarına çok düşkün olan paklardan pak Hz.Aişe
Validemiz, atılan iftiranın ağırlığı karşısında yatağa düşmüş ve ağlamaktan
gözlerinde yaş kalmamıştı.
Mübarek Validemize atılan bu iftira, ahirette
altından kalkılması mümkün olmayan çok büyük bir günahtı.
Neticede Hz.Aişe, bizzat Kur’ân tarafından iki sayfaya yaklaşan âyet-i
kerimelerle tezkiye edilmişti.
Bu konuda nazil olan âyetler onun kâmet-i
kıymetini bir kat daha yükseltmiş, her yönüyle Efendimiz’e ehil ve layık
olduğunu ortaya koymuştu.
Nûr sûresinde yer alan bu âyetler âdeta onun
nuraniyetini aksettirmişti.
Kıyamete kadar gelecek bütün mü’minler, okudukları
Kur’ân âyetleriyle onun temizliğini ve yüceliğini bir kere daha haykıracaklardı.
Eğer bir insan, Kur’ân’ın onu temize çıkarmasından sonra hâlâ onun hakkında bir
kısım olumsuz düşünce ve beyanlara girecek olsa, ulemanın da ifade ettiği üzere
dinden çıkar.
Zira o, bu tür düşünce ve sözleriyle Kur’ân’ın kat’î nassına
muhalefet etmiş olur.
Günahların Setredilmesi
Maalesef günümüzde gıybet etme, insanları çekiştirme ve iftirada bulunma çok
ucuz bir meta hâline geldiğinden, insanlar başkaları aleyhinde çok rahatlıkla
konuşabiliyorlar.
Hâlbuki يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ
بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا
فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ “Ey
iman edenler, herhangi bir fasık size bir haber getirecek olursa, onu iyice
tahkik edin, doğruluğunu araştırın.
Yoksa gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere
karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât Sûresi,
49/6) âyet-i kerimesi bu konuda mü’minleri dikkatli olmaya çağırmaktadır.
Onlara
düşen, başkaları aleyhinde duydukları bir haberin arkasını araştırmak, bir
delile dayanıp dayanmadığına bakmaktır.
Kaldı ki araştırdıktan sonra söz konusu haberin iftira değil gerçek olduğu
ortaya çıksa bile, sağda solda ondan bahsetmek doğru değildir.
Zira görülen,
bilinen bir kısım kötülüklerin başkalarına ihbar edilmesi ne bir mecburiyettir
ne de bir ibadet.
Elbette toplum çapında bir hastalık hâline gelmiş bir kısım
yanlış ve günahların önünü alma ve toplum sıhhatini koruma adına alınması
gerekli olan bir kısım tedbirler vardır.
Fakat ferdî kusurların ifşa edilmesi,
olumsuz şeyler irtikâp eden kişilerin rezil edilmesi veya ortaya atılan
iftiraların değerlendirilmesi mü’mine yakışan bir davranış değildir.
Söz buraya gelmişken, daha önce de farklı vesilelerle üzerinde durduğumuz İmam
Hâdimî’nin bir mülâhazasını burada nakletmek istiyorum.
O, “Günah işleyen bir
mü’mini gördüğün zaman, emin olmak için bir daha bak.
Olmadı, gözlerini sil
yeniden bir daha bak.
Belki yanılmışımdır de, bir daha bak.
On defa baktıktan ve
gördüğünden emin olduktan sonra da, ‘Ya Rabbi! Onu bu çirkin hâlden kurtar, beni
de böyle bir günaha düşürme!’ de ve oradan ayrıl.” mealinde sözler söylemiştir.
Hâdimî Hazretleri büyük bir zattır.
Benim de ona karşı derin saygım vardır.
Ne
var ki onun bu sözünü ilk defa duyduğumda kendi kendime şöyle demiştim: “Böyle
bir hâdiseyi gören kişiye niye sırtını dönüp hemen oradan çekip gitmesini
söylemiyorsun.” Çünkü biz, başkalarının ne savcısı ne de tahkikat memuruyuz.
Aynen bunun gibi mü’mine yakışan tavır, başkaları hakkında kendisine böyle bir
haber geldiğinde hemen, “Bu apaçık bir iftiradır.” demesidir.
Çünkü insanların
birbirlerinin aleyhinde konuşmaları, birbirlerini gammazlamaları ve en küçük
hâdiseleri abartarak başkalarına anlatmaları fitne kapılarını aralayacak ve
toplumun değişik kesimlerini karşı karşıya getirecektir.
Bu sebepledir ki
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanlar arasında laf getirip götüren
koğucuların Cennet’e giremeyeceğini ifade buyurmuştur.
(Buharî, edeb 50;
Müslim, îmân 168)
Buradan anlıyoruz ki bu büyük bir günahtır.
İftiralara Hayat Hakkı Tanımama
Meseleyi sadece şahsî günahlar açısından düşünmek onun manasını daraltmak
demektir.
Esasında bu âyet-i kerime, toplumun belirli bir kesimi hakkında ortaya
atılan asılsız iddia ve iftiralar karşısında da nasıl bir tavır alınması
gerektiğine işaret etmektedir.
Âyet-i kerimenin emri gereğince mü’minlere düşen
vazife bu tür iftiralar karşısında, مَا يَكُونُ لَنَا أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهَذَا
سُبْحَانَكَ هَذَا بُهْتَانٌ عَظِيمٌ “Böylesi
iftiraları konuşmak bize yakışmaz.
Hâşâ, bu pek büyük, pek çirkin bir
iftiradır.” diyebilmektir.
Eğer bu konuda kararlı olunmaz ve daha ilk anda iftiraların önüne geçilmezse
toplumda bir kısım kırılmalar, çatlamalar baş gösterecek ve sonrasında bunların
önünü almak mümkün olmayacaktır.
Çünkü iftira ortaya çıkar çıkmaz bastırılmadığı
takdirde, her geçen gün daha da büyüyecek, zamanla kalbler kırılacak, insanlar
arasındaki güven hissi sarsılacak ve toplumun birlik ve beraberliği
dağılacaktır.
İnsanların birbirine güvenmediği, vifak ve ittifakın kalmadığı bir
toplumda tevfik-i ilâhî de olmayacaktır.
Hem Asr-ı Saadet’te vuku bulan ifk hâdisesi hem de daha sonraki dönemlerde yaşanacak bu tür iftira olayları karşısında nasıl bir tavır alınması gerektiğini beyan eden diğer bir âyet-i kerime şu şekildedir: لَوْلَا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْرًا وَقَالُوا هَذَا إِفْكٌ مُبِينٌ “Siz ey müminler, bu dedikoduyu daha işitir işitmez, mümin erkekler ve mümin kadınlar olarak birbiriniz hakkında iyi zan besleyip: ‘Hâşa, bu besbelli bir iftiradan başka bir şey değildir!’ demeniz gerekmez miydi?” (Nûr Sûresi, 24/12)
Demek ki bu tür hâdiseler hakkında, “Bu
apaçık bir iftiradır.” diyebilmek hüsn-ü zannın bir gereğidir.
Efendimiz’in
ifadesiyle hüsn-ü zan ise en güzel ibadetlerden birisidir.
(Ebû Dâvud, edeb 88)
Dolayısıyla mü’minler hakkındaki hüsn-ü zanlarının bir gereği olarak bu tür
iftiraları ağzına almayan ve onlar karşısında açıkça tavrını ortaya koyan
kimseler iradelerinin hakkını vermiş ve bunun sevabını kazanmış olurlar.
Belki
mü’minler hakkında hayır düşünme, bu konuda azim gösterme, onlar aleyhindeki
söylentiler karşısında dilini tutma gibi fiiller basit görünebilir.
Fakat
gerçekte bunlar Müslümanlık adına çok önemli birer ameldir.
Öte yandan şayet mü’minler bu tür bühtanlar karşısında dillerini tutmanın
yanında açıkça tavırlarını da ortaya koyabilirlerse münafıklar güruhunun fitne
ve fesatlarının önü alınmış olur.
Hakperest insanların bu kararlılığı
karşısında, ortaya attıkları asılsız haberler ve iftiralarla mü’minlerin itibar
ve haysiyetleriyle oynayan nifak şebekesi sesini kesmek zorunda kalır.
Esasında âyet-i kerimenin, إِنَّ الَّذِينَ جَاءُوا بِالْإِفْكِ عُصْبَةٌ
مِنْكُمْ “O
iftirayı çıkaranlar, içinizden küçük bir güruhtur.” (Nûr Sûresi, 24/11)
şeklindeki ifadelerinden de anlaşılacağı üzere çoğu zaman bu tür iftiraları
ortaya atanlar üç beş kişidir.
Bazen mü’min görünümündeki bazı münafıklar,
belirli kesimleri karalama ve itibarsızlaştırma adına sistematik bir şekilde
yalan ve iftiralar ortaya atabilirler.
Medya organlarını da etkili bir şekilde
kullanarak bu iftiralarını toplum içinde yaymaya çalışabilirler.
İşte bu tür
durumlarda şayet samimi mü’minler iftiraya maruz kalan kardeşlerine arka çıkmaz
ve onları müdafaa etmezlerse kısa süre içerisinde bu asılsız haberler bütün bir
toplumu etkisi altına alabilir.
Bu itibarla en başta bu tür çatlak seslerin
bastırılması ve iftiraya maruz kalan insanlara sahip çıkılması çok önemlidir.
Bunun yolu da mü’minlerin her türlü vesileyi değerlendirerek doğruluk
istikametinde seslerini yükseltmeleri ve usulünce kendilerini ifade etmeleridir.
Meseleyi sadece Müslümanlarla da sınırlı tutmamak gerekir.
Kendisine haksızlık
yapılan, iftiraya maruz kalan her kim olursa olsun, dinine ve milletine bakmadan
ona yardım edilmelidir.
Diyelim ki Hristiyanlık veya Yahudilik dinine mensup
bazı kimseler hakkında bir kısım dedikodular ortaya atıldı.
Bir Müslümanın
bunları kendi hesabına değerlendirmeye kalkması veya onları bir kazanım unsuru
gibi görmesi mensup olduğu dinin değerleriyle asla bağdaşmaz.
Ona düşen, elinin
tersiyle bunları bir kenara itmektir.
Zira bütün insanların haysiyet, şeref ve
onurlarını rencide edecek hususlar karşısında dikkatli ve temkinli hareket onun
üzerine bir vecibedir.
Bir mü’minin genel ahlâkı bu olmalıdır.
İman ve Ümidin Kazandırdıkları
Soru: Son yıllarda yaşanan bir kısım amansız ve insafsız hâdiseler, inanan
gönüllerin geleceği karanlık görmelerine ve ümitsizliğe düşmelerine sebep
olabiliyor.
Gelecekle ilgili düşünceleriniz ve beklentileriniz nelerdir?
Cevap: Geleceği mutlak anlamda sadece Allah bildiği için bu konuda dile
getirilen her türlü tahmin sadece şahsî hislerin ve sübjektif kanaatlerin dile
getirilmesinden ibaret görülmelidir.
Yoksa bir mü’minin iddiayla ve kehanetle
işi olamaz.
Dolayısıyla biz, tarihteki ve günümüzdeki bir kısım hâdiselerden
yola çıkarak gelecekle ilgili yorum ve analizler yapsak da bunlar hiçbir zaman
kesin ve objektif bilgiler olmayacaktır.
Öncelikle bu hususun hatırda
tutulmasında fayda vardır.
Bu kısa hatırlatmayı yaptıktan sonra ifade etmeliyim ki, ben ne Türkiye’nin ne
de Hizmet hareketinin akıbetini hiçbir zaman karanlık görmedim.
Çevremde sadece
üç-beş insanın bulunduğu dönemlerde bile bu ümidimi hep canlı tuttum.
Zaman
zaman karışıklıklar olabilir, bir kısım hercümerçler yaşanabilir.
Samimi
mü’minler bir kısım despotların zalimce muamelelerine maruz kalabilir.
Zulmün
paletleri altında ezilebilir.
Fakat eğer -Akif’in ifadesiyle- Allah’a inanmış,
sa’ye sarılmış ve hikmete râm olmuşsanız hiç endişe yaşamamalı ve ümitsizliğe
düşmemelisiniz.
Zira siz endişe etmeye, korkmaya ve ümidinizi kaybetmeye
başladığınız anda, beraber yürüdüğünüz insanlarda paniğe sebebiyet verir, onları
fikir dağınıklığına düşürür ve tereddüde sevk edersiniz.
Sonrasında da kaymalar
ve dökülmeler başlar.
Niyet ve Maksadın Doğruluğu
Bir mü’min için asıl önemli olan husus, girdiği yolun ve yöneldiği hedefin
doğruluğudur.
Eğer siz, Zât-ı Ulûhiyet’i bütün dünyaya doğru bir şekilde
duyurmaya çalışıyor, eğitim ve hoşgörü vasıtasıyla bütün dünyada sulh ve
selametin hâkim olması için gayret ediyor ve yaptığınız bütün hizmetleri de
sadece Allah rızasına bağlıyorsanız doğru yoldasınız demektir.
Bu, insanı
Cennet’e götürecek, rıza ve rıdvana ulaştıracak bir yoldur.
Gerisi sizi çok
alâkadar etmemelidir.
Çünkü siz daha baştan bu niyetiniz, maksadınız ve
gayretinizle kazanmışsınız demektir.
Bunun ötesinde sizin bu gaye-i hayalinizin
gerçekleşmesi, yapılan hizmetlerin meyve vermesi Cenâb-ı Hakk’ın bileceği bir
iştir.
Bazen Allah Teâlâ i’lâ-i kelimetullah yolundaki gayretlere büyük kazançlar ihsan
eder.
Bazen de bilemediğimiz bir kısım hikmetlere binaen yapılan hizmetlerin
karşılığını arzu ettiğimiz şekilde göremeyebiliriz.
Birinci durumda mü’minlerin
elde ettikleri başarıları sahiplenmeleri ve kendilerinden bilmeleri ne derece
yanlışsa, ikinci durumda da onların karamsarlık ve ümitsizliğe düşmeleri o kadar
yanlıştır.
Çünkü bize düşen vazife, gaye-i hayalimizi gerçekleştirme adına
sebeplere riayet etmektir.
Sonuçları yaratmak ise Allah’a aittir.
Öte yandan ümitsizlik, Hz.Pir’in de ifade ettiği üzere, yüce gayelere ulaşmanın
önünde büyük bir engeldir.
Mehmet Akif de ye’sin nasıl bir bela olduğunu şu
ifadeleriyle anlatmıştır:
Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun,
Ümide sarıl sımsıkı, bak ne olursun.
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar,
Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar.
Bu yüzden geleceği karanlık görmek, geleceği gerçekten karanlık hâle getirebilir ve kemalâta giden yolları yürünmez kılabilir.
Evet, pek çok âyet ve hadisin de müjdesiyle biz inanıyoruz ki gelecek
aydınlıktır.
Yaşanan bela ve musibetler ise bu aydınlık geleceğe ulaştıran
yoldaki gelip geçici bir kısım fırtınalardır.
Bu itibarla yeryüzünü Ye’cüc ve
Me’cüs sarsa, bunlar her şeyi tarumar etse, yıkmadık ve devirmedik hiçbir şey
bırakmasalar bile, Allah’ın izni ve inayetiyle, biz yine de sonunda bir tamir ve
ıslahın vuku bulacağına inanırız/inanmalıyız.
Bizim ayakta durabilmemiz,
yolumuzda yürümeye devam edebilmemiz ve böylece Allah’ın hoşnutluğunu
kazanabilmemiz adına böyle bir iman ve ümit çok önemli birer güç kaynağıdır.
Ebu Süfyan, Mekke fethedildiğinde bir sahabenin o günkü hâline bakıyor, bir de
işin bidayetini düşünüyor; Peygamber davasının bir kadın, bir çocuk ve bir
köleyle başladığını ve sonrasında o günkü ihtişamına ulaştığını söyleyerek
hayretini ortaya koyuyor.
Hakikaten Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem)
ve etrafındaki fakir ve zayıf durumdaki çok az sayıda sahabe çok kısa bir süre
içerisinde büyük başarılar elde etmişlerdi.
Hiç şüphesiz bu başarının
arkasındaki -sebepler açısından- en önemli dinamikler de iman, ümit, azim ve
kararlılıktı.
Onlar yürüdükleri yola çok sağlam inanmış, karşılaştıkları bir
kısım bela ve musibetler karşısında ümitlerini hiç kaybetmemiş, hiç duraksamadan
doğru yollarında yürümeye devam etmiş, inandıkları davayı başkalarına
anlatabilme adına her fırsatı değerlendirmiş ve sürekli mefkûrelerine bağlı
yaşamışlardı.
Neticede Cenâb-ı Hak da onları inkisara uğratmamıştı.
Peygamber yolunun yolcuları her zaman bir kısım bela ve musibetlere maruz
kalabilirler.
Kendilerinden ve kendi çıkarlarından başka hiç kimseyi gözü
görmeyen bir kısım tiranların baskı ve zulümleri altında ezilebilirler.
Fakat
başkalarının mekanize birlikleri, uçakları, topları, gülleleri, onların
dayandıkları güç kaynağı karşısında çok cılız şeylerdir.
Dışarıdan gelen bu tür
saldırı ve tecavüzlerin bir davaya gönül vermiş insanları yollarından alıkoyması
ve onların başlatmış oldukları hizmetleri bitirmesi çok zordur.
Yeter ki içteki
ahenk korunabilsin, birlik ve beraberlik şuuru canlı tutulabilsin.
Yeter ki içte
bir çözülme ve bozgun vetiresine girilmesin.
Dolayısıyla eğer bu konuda endişe
edilecekse kendimizden etmeliyiz.
Konuyla ilgili Hazreti Bediüzzaman’ın şu mealde sözler söylediği nakledilir:
“Bana deseler ki Rusya mekanize birlikleriyle sizin üzerinize geliyor.
Ben bacak
bacak üstüne atar, Zübeyir bana bir kahve yap, derim.
Fakat bana deseler ki içte
arkadaşlar arasında bir kırılma ve çatlama var.
İşte o zaman bana odama kapanıp
ağlamak düşer.”
Bu açıdan biz eğer bir şeyden endişe duyacaksak kendi kıvamımızı kaybetmekten
endişe duymalıyız.
Sürekli, “Konumumuzun hakkını verme adına acaba gereken
performansı ortaya koyabiliyor muyuz? Acaba yapılması gereken hizmetler adına
layıkıyla bir fedakârlık ve adanmışlık ruhu taşıyor muyuz?” demeli ve kendimizi
muhasebeye tâbi tutmalıyız.
Eğer bu konularda bir eksiğimiz varsa onun
telafisine çalışmalıyız.
Bizi öncelikle ilgilendirmesi gereken asıl mesele
budur.
Bunun dışındaki can yakıcı hâdiseler gelip geçicidir.
Bunları çok fazla
önemsemeye gerek yoktur.
Fakat -Allah muhafaza- kurt gövdenin içine giriyor,
damarlarımızı kesiyor ve oradan kanımızı emiyorsa işte o zaman bize oturup
ağlamak düşer.
Ne var ki biz bazen asıl odaklanmamız gerekli alanı unutup çok fazla aktüaliteye
dalıyor, günlük meselelerle çok fazla meşgul oluyoruz.
Bunlar da bizde
dağınıklık hâsıl ediyor.
Hâlbuki Hz.Pir, “İki
elimiz var.
Eğer yüz elimiz de olsa ancak nura (yapılacak hizmetlere) kâfi
gelir.” (Bediüzzaman, Lem’alar,
s.131) demiştir.
Bu açıdan inanmış gönüllere düşen vazife, bütün himmetlerini,
yapmaları gerekli olan hizmetlere teksif etmektir.
Onlar burada kusur etmemeli
ve ihmale sebebiyet vermemelidirler.
Çünkü nasıl ki biz, bizden öncekilerin
eksik, kusur ve ihmalleri neticesinde meydana gelen boşlukları doldurmada çok
zorlanıyorsak, bizden sonraki nesiller de bizim bıraktığımız boşlukları
doldurmada çok zorlanacaklardır.
Bu sebeple de arkamızdan, “Allah atalarımızın
müstehakkını versin!” diyeceklerdir.
Sonraki nesiller arasında yâd-ı cemil olmanın ve rahmetle anılmanın yolu,
günümüzde üzerimize düşen vazifeleri arızasız kusursuz yerine getirebilmektir.
Eğer biz bu konuda üzerimize düşeni yaparsak onlar da, “İki ayakları bir kap
içinde olduğu hâlde hiç durmadan canhıraşane mücadele etmişler.
Allah onlardan
razı olsun!” diyeceklerdir.
Şuna kat’iyen inanmalıyız ki eğer biz sağlam bir iman ve ümit ile yolumuza devam
eder ve üzerimize terettüp eden vazifeleri bihakkın yerine getirirsek Allah da
kendisine inananları yalnız bırakmayacaktır.
Zira O, Yüce Beyanında şöyle
buyurmuştur: وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِنْ
كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ “Gevşeklik
göstermeyin, tasalanmayın; eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.” (Âl-i Imrân
Sûresi, 3/139) Âyet-i kerimenin de ifade ettiği üzere Allah’a iman edenler daha
başta üstünler demektir.
Potansiyel olarak böyle bir üstünlüğe sahip olan
insanlar, eğer azim ve kararlılıklarını devam ettirirlerse pratikte de bu
üstünlüğü elde edebilirler.
Aynı şekilde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sevr sultanlığına
sığındıklarında Hz.Ebû Bekir’e, لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا “Tasalanma,
Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe Sûresi, 9/40) demiştir.
Bu sebeple Allah
bizimle beraber olduktan sonra gam u tasaya gerek yoktur.
Önemli olan duyguda,
düşüncede, iz’anda, kabulde hep maiyyet-i ilâhiye çerçevesi içinde
bulunabilmektir.
Eğer bu gerçekleştirilebilirse Allah (celle celâluhu) da bu
teveccühe teveccühle karşılık verecek, böyle bir maiyy.et mülâhazası karşısında
sizi yalnız bırakmayacak ve maiyyet teveccühüyle mukabele edecektir.
Allah Hakkında Hüsn-ü Zandan Ayrılmama
Öte yandan herkesin maruz kalınan bela ve musibetleri öncelikle kendi şahsı,
sonrasında da mesul olduğu alan çerçevesinde ele alıp değerlendirmesi gerekir.
Yani şunu diyebilmelidir: “Şu anda hırpalandık, ırgalandık ve sarsıldıksa bu,
bizim yüzümüzdendir.
İhtimal ki Allah’la münasebetlerimiz açısından hata ve
kusur yaptık.” Allah hakkındaki hüsn-ü zannımızı koruyabilmemiz adına meselelere
böyle bakmamız çok önemlidir.
Zira biz biliyoruz ki O (celle celâluhu),
kullarına zerre miktarı zulmetmez.
Ayrıca hâdiseleri değerlendirirken doğru bakış açısını yakalama ve meseleleri
arka planlarıyla birlikte ele alma da çok önemlidir.
Bazen hakkımızda şer gibi
görünen olaylar, bizim için pek çok hayırlar vaat ediyor olabilir.
Mesela
Cenâb-ı Hak bunları bizim için birer keffaretü’z-zünûb yapar ve böylece bizi
günah kirlerinden arındırır; bizi ırgalamak suretiyle gözümüzü açar ve doğruları
daha iyi görmemizi sağlar; bizi gerçek tevhide ulaştırır; kendisine karşı
teveccühümüzü tamamlamaya sevk eder.
Allah, yolunu şaşırmış veya gaflete düşmüş olanları uyandırmak ve kendilerine
getirmek için bazen onlara iğnenin ucuyla dokunur, o yetmiyorsa çuvaldızın
ucuyla dokunur, o da az geliyorsa bir mızrağın ucuyla dokunur.
Bazen çok daha
ağır şeylere de müptela kılar.
Bunların her biri birer şefkat tokadıdır.
Biz bu
tür hâdiseleri sadece zahiri yönleri itibarıyla değerlendirecek olursak onların
aleyhimizde olduklarını zannedebiliriz.
Hâlbuki Allah, bunlarla gözümüzü açar ve
bizi uhrevî felâketten muhafaza buyurur.
Biraz daha açacak olursak, Cenâb-ı Hak, kendini salan, adanmış olduğunu unutarak
dünyaya talip olan ve kendi hesaplarının arkasına düşen mü’minleri, zahirî
yüzleri itibarıyla acı olan bir kısım bela ve musibetlerle sarsar.
Böylece
onları yeniden asıl vazifelerine sevk eder.
Yani bunların her biri, kalbî
hayatla ilgili bir yerde dağınıklığa düşmüş insanlara yapılan tembihlerdir.
Bir
mü’min gerek zelzele, fırtına, sel, kuraklık gibi tabiî âfetleri, gerekse
düşmanlık duygularına kilitlenmiş bir kısım insanların yapmış olduğu zulüm ve
gadirleri birer tembih (uyarı) olarak anlamalı ve gereken dersi almaya
çalışmalıdır.
Aslında Allah’ın mü’minlerin hata ve kusurlarını ahirete bırakmayıp bu tür
musibetlerle onları daha dünyada iken arındırması onlar için büyük bir nimettir.
Bu açıdan mü’minlere düşen, kendilerine yapılan bu tür ikaz ve tembihleri birer
iltifat ve ganimet gibi görmek, kendilerini ıslaha çalışmak, tavır ve
davranışlarını düzeltmektir.
Şöyle düşünmelidirler: “Biz bir çamurda
dolaşıyorduk.
Bizi irşat ve terbiye eden Zât, kulağımızdan tuttu, bizi çamurdan
dışarıya çıkardı ve bir daha orada dolaşmamamızı tembihledi.”
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), عَجَبًا لِأَمْرِ الْمُؤْمِنِ،
إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ، وَلَيْسَ ذَاكَ لِأَحَدٍ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِ، إِنْ
أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ
صَبَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ “Mü’minin
durumu şayan-ı takdir ve şaşırtıcıdır! Zira her hali onun için bir hayırdır.
Bu
durum sadece mü’mine hastır, başkasına değil: Memnun olacağı bir şeye mazhar
olsa şükreder ve bu onun için hayır olur.
Onu dağidar edecek bir duruma maruz
kalırsa da sabreder, bu da onun için hayır olur.” (Müslim, zühd 64)
şeklindeki sözleriyle, bela ve musibetlerin bile mü’min hakkında nasıl bir hayra
dönüşeceğini ifade buyurmuştur.
Dolayısıyla mü’min, ister bir kısım muvaffakiyetler elde etsin, isterse bir
takım sıkıntılara maruz kalsın; her hâlükârda kazançlı çıkma yolları ona
açıktır, onun için bir kayıp söz konusu değildir.
Buna mazhar olmanın tek şartı,
onun, Allah ve hadiseler karşısında “mü’min duruşu”nu koruyabilmesidir.
Asıl
kaybedecek olan ehl-i dalâlettir, ehl-i nifaktır, ehl-i küfürdür, ehl-i
zulümdür.
Onlar dünyadaki suri başarılarına aldansalar ve değişik komplolarla
dünyada üstünlük elde etseler de burada da ötede de ızdıraptan kurtulamayacak ve
kayıp üstüne kayıp yaşayacaklardır.
İnsan Sevgisi
Soru: Bir mü’min, çevresiyle sevgi, saygı ve hürmet esaslarına dayalı münasebetler geliştirebilme ufkunu nasıl yakalayabilir?
Cevap: Sevgi, varlığın özüdür.
Cenâb-ı Hak, Zatına muhabbetin bir
ifadesi olarak varlığı yaratmış; bu koskocaman âlemlerin bir fihristi, özü ve
usaresi olarak da insanı yaratmıştır.
Fakat bu, mukaddes ve münezzeh bir
muhabbettir.
Bizim sevgimiz gibi değildir.
Zira bizdeki sevgi ya zaafın ve
elimizde olmayan temayüllerin bir ifadesidir ya da işlene işlene tabiat ve
karakterimizin bir yanı hâline gelmiş bir duygudur.
Bunların hiçbirisi Zât-ı
Ulûhiyet’e isnat edilemez.
Bundan dolayı, Zât-ı Ulûhiyeti tenzih etme adına
O’nun, münezzeh, mukaddes ve müberra bir muhabbetin ifadesi olarak varlığı
yarattığını söylüyoruz.
Nitekim kudsî hadis olarak rivayet edilen bir söz
şöyledir: كُنْتُ كَنْزاً لاَ أُعْرَفُ فَأَحْبَبْتُ أَنْ أُعْرَفَ، فَخَلَقْتُ
خَلْقاَ فَعَرَّفْتُهُمْ بِي فَعَرَفُونِي “Bilinmeyen
bir ‘kenz-i mahfî’ idim.
Bilinmeyi murad buyurdum ve varlığı yarattım.
Kendimi
onlara tanıttım onlar da beni tanıdılar.” (Aclûnî, Keşfu’l-hafâ,
2/155)
Bu rivayet her ne kadar sağlam bir senede dayanmasa da manası itibarıyla
doğrudur ve şu âyete irca edilmesi mümkündür: وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ
وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ “Ben,
insanları ve cinleri sırf Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât
Sûresi, 51/56) İbn Abbas Hazretleri, âyet-i kerimede yer alan “liya’budûn (Bana
ibadet etsinler diye)” lafzını, “liya’rifûn (Beni tanısınlar diye)” şeklinde
tefsir etmiştir.
Bu durumda âyetin manası şöyle olmaktadır: “Ben,
insanları ve cinleri sırf Beni tanısınlar, sırf Bana ibadet etsinler diye
yarattım.” Esasen Cenâb-ı Hakk’ın, mahiyet-i nefsü’l-emriyesiyle tam
bilinmesi, onun esrar-ı rubûbiyetine yani kâinattaki geniş tasarruf ve
icraatlarına vâkıf olunması, insanı, ubudiyet ve muhabbete yönlendirecektir.
Üstad Hazretleri de yaratılışın en yüksek gayesinin, fıtratın en yüce
neticesinin iman-ı billah, marifetullah ve muhabbetullah olduğunu ifade
etmiştir.
(Bediüzzaman, Mektubat,
s.253-254)
Evet, varlığın özü ve usaresi muhabbet olduğu gibi o, insan için de çok hayatî
bir unsurdur.
İnsan, sevgiyle yaşar, sevgiyle mutlu olur ve çevresini de
sevgiyle mutlu eder.
İnsanlar arasında sevgiden daha güçlü bir irtibat unsuru
yoktur.
Sevgi ve şefkatten mahrum bir insanın ruhen yükselmesi ve kemale ermesi
mümkün değildir.
Özellikle peygamber yolunun varisleri için o, çok hayatî bir
esastır.
Çünkü insanların gönüllerini fethetme adına sevgiden daha kestirme bir
yol yoktur.
Mantıkî Muhabbet
Fakat sevmek zordur.
İnsan, irade sahibi bir varlık olduğu için en başta bu
konuda alıştırma ve rehabilitasyona ihtiyacı vardır.
Onun, önce diğer insanlara
karşı gönlünün kapılarını açacak vesileler her ne ise onları bulmaya ve bunlar
üzerinde düşünmeye ihtiyacı vardır.
Farklı bir ifadeyle, diğer varlıklar
arasında cebr-i lütfî olarak mevcut bulunan sevginin, insanlar arasında
yaygınlaşabilmesi ceht ve gayrete vabestedir.
Bu konuda ısrarcı olunur ve
sevgiyle kurulan münasebetler sıkı bir şekilde devam ettirilirse zamanla insan
tabiatına mâl olabilir.
Bundan sonra artık onun sökülüp atılması çok zor olur.
Sevdiğimiz insanlar bizim için ihtiyaç hatta zaruret ölçüsünde bir kıymet ifade
etmeye başlar.
Bizden ayrıldıkları zaman, ayrılıklarını derinden derine
hissederiz.
Sevinçleri sevincimiz, üzüntüleri de üzüntümüz olur.
Âdeta hayatı
onlarla birlikte yaşamaya başlarız.
İşte bundan sonradır ki insana karşı duyulan
muhabbet mantıkî bir keyfiyete bürünür ve daha sağlam bir hâl alır.
Böyle bir
muhabbet, insanları idare etme ve onlara şirin görünme adına ortaya konulan ve
sûrî (yüzeysel) sevgi gösterileri şeklinde tezahür eden hissî ve mecazî
muhabbetten çok farklıdır.
Evet, hissî olarak mevcut olan sevginin mantıkî bir zemine oturması için onun
sebeplerine inilmesi, bunlar üzerinde düşünülmesi ve bu sebeplerin aklî bir
temele dayandırılması gerekir.
Mesela insanlık ortak paydasında buluşma, bütün
insanlar için sevgi ve muhabbeti gerektiren en genel ve en mühim sebeplerden
birisidir.
Eğer insan olmanın ve aynı yer küreyi paylaşmanın sevgiyi iktiza eden
nasıl önemli bir bağ olduğu görülemez, insanlar sırf insan olmaları hasebiyle
birbirlerine karşı muhabbet ve alaka duyamaz, bunun yerine kin ve düşmanlıkları
öne çıkarırlarsa, hususiyle dünyanın bir köy hâline geldiği günümüzde bunun
neticeleri çok ağır olur.
Günümüzde dünyanın daha yaşanabilir bir yer hâline gelmesi için bütün insanlık
çapında sulh ve barışın hâkim kılınması, farklı din ve milletlerden insanlar
arasında hoşgörü ve diyalog köprülerinin kurulması bir zaruret hâline gelmiştir.
Hiç şüphesiz bunların gerçekleşmesi adına insanların birbirlerinin yardım ve
desteğine ihtiyaçları vardır.
Sevginin yerini kin ve nefretlerin aldığı bir
dünyada bu ortak hedeflerin gerçekleştirilmesi mümkün değildir.
Ne var ki günümüzde insanlık böyle bir sevgi ve muhabbete hasret gidiyor.
Her
yerde vahşet diz boyu.
Dünyanın farklı yerlerinde soykırımlar yaşanıyor.
Türlü
türlü şenaatler, denaetler irtikâp ediliyor.
Sağda solda duyulan sadece
zalimlerin hay-huyu, mazlum ve mağdurların da iniltileri.
İnsanlar kan
düşünüyor, kan döküyor, kan kokluyor.
Ortalık âdeta katillere emanet edilmiş.
Tarihten bugüne sürekli kinler, nefretler körüklenmiş ve fertler birbirinin
düşmanı hâline getirilmiş.
Herkes bir başkasının tepesine binmek ve kendi
hâkimiyetini güçlendirmek için bahane arıyor.
Böyle bir dünyada çok önemli bir hakikat olan muhabbeti yeniden ihya etmek,
insanların bir kere daha ele ele tutmasını sağlamak zannediyorum insanlığa
sunalacak en büyük armağan olacaktır.
Eğer siz, muhabbete talipseniz,
vicdanlarınızı herkese açmalı ve bütün insanlığı bağrınıza basmalısınız.
Topyekûn insanlık çapında bir uzlaşma ve anlaşmanın hâsıl olmasına
çalışmalısınız.
Fakat daha baştan bunun zaman alacağını kabul etmek gerekir.
Bu,
birden olmaz.
Kronik problemlerin halledilmesi ve sökülüp atılması için sabırla,
şefkatle ve temkinle uzun süre gayret etmek gerekir.
Aynı şekilde Allah’ın varlık ve birliğine inanma, Allah Resûlü’nün (sallallâhu
aleyhi ve sellem) ümmeti olma, aynı hizmet felsefesine bağlanma gibi faktörler
de çok önemli birer muhabbet vesilesidir.
Mesela bir insan mü’min kardeşlerine
bakarken şunları düşünebilir: “Bunlar, öbür âlemde benim arkadaşım olacak.
Mahşerde, mizanda beraber bulunacağız.
Sırat köprüsünü beraber geçeceğiz.
Cennet’e beraber gireceğiz.
Kim bilir, belki de orada benim elimden tutacaklar.
Çok sıkıştığım bir yerde Allah’ın izniyle bana şefaat edecekler.” Bu gibi
sebepler uhuvvet ve muhabbeti iktiza ettiği için, bunların üzerinde durulup
düşünülmesi sevgiye vesile olacaktır.
Bir kişinin aynı kulvarda yol yürüdüğü ve aynı hizmet felsefesini paylaştığı
insanlara bakarken, “Biz, el ele tuttuğumuz, vifak ve ittifakımızı muhafaza
ettiğimiz takdirde Allah’ın izniyle pek çok müşkülü halledebiliriz.
Birbirimize
destek olmak suretiyle hedeflerimizi daha hızlı gerçekleştirebiliriz.” demesi ve
kendisi için kardeşlerinin mevcudiyetini ihtiyacın da ötesinde âdeta bir zaruret
gibi görmesi onu, arkadaşlarına daha çok bağlayacak ve aralarındaki sevgi
bağlarını daha da güçlendirecektir.
Zira insanlar arasında muhabbeti gerektiren sebepler ne kadar fazlaysa, onların
birbirlerine karşı sevgi ve alakaları da o ölçüde derin olacaktır.
Elbette aynı
yola baş koyan ve aynı mefkûrenin dertlisi olan insanlar, daha güçlü bağlarla
birbirine bağlanacaklardır.
İnsan, sevgi ve kardeşliği iktiza eden bu gibi
sebepler üzerine eğildikçe ve meseleyi bu şekilde detaylandırdıkça kardeşlerini
can u gönülden sevecek ve “Kardeşlerim olmadan yapamam.” diyecektir.
Şayet bu şekilde muhabbetin sebeplerine inmez, onları detaylandırmaz ve üzerinde
durmazsanız, sevginiz hissî kalır.
İnsanın başkalarına karşı duyduğu hissî alaka
ve sevgi ise bir yere kadardır.
Çünkü hissî olan bir sevgi ne kadar güçlü
görünürse görünsün, daha güçlü başka bir hisle paramparça olabilir.
Bu açıdan
asıl olan mantıkî sevgi, mantıkî aşk, mantıkî iştiyaktır.
Zira belirli bir
mantığa bağlanmış sevgi kolay kolay zail olmaz.
Buradan hissî alakanın hiçbir
değerinin olmadığı anlaşılmamalıdır.
Elbette onun da kendisine göre bir değeri
vardır.
Fakat önemli olan hissî muhabbetin akıl ve mantıkla takviye edilmesi,
güçlendirilmesidir.
Meselelere İnsafla Yaklaşma
Meseleye tersinden yaklaşmak da mümkündür.
Yani sevgi ve kardeşliği gerektiren
onlarca belki yüzlerce sebep varolduğu gibi; dikkatlice ele alındığında insanlar
arasındaki düşmanlık ve çatışmaların çoğunun, esasında ciddi bir temele
dayanmadığı görülecektir.
İnsan, bir kısım kişilere veya gruplara karşı herhangi
bir sebepten ötürü kin, öfke ve nefret duyabilir.
Hâl ve hareketlerinden ötürü
bazı şahıslara karşı tavır alabilir.
Onlara karşı hazımsızlık yaşayabilir.
Fakat
onun bu düşmanlıklar detaylıca ele alındığında, çoğu itibarıyla ele avuca gelir
ciddi bir sebebe dayanmadığı görülecektir.
Acaba kendilerine karşı olumsuz duygular taşınan kişilerin insanlığın özüne,
Din-i Mübin-i İslâm’ın ruhuna aykırı bir kısım davranışları mı var? Haram mı
irtikâp ediyorlar? Yapmaları gerekli olan mükellefiyetlerinde gevşeklik mi
gösteriyorlar? Allah’a karşı bir isyanları mı söz konusu? Efendimiz’le
(sallallâhu aleyhi ve sellem) münasebetlerinde endişe duyulan bir yanları mı
var? Mukaddesata karşı saygısızlık mı yapıyorlar? Mesele bu şekilde
detaylandırıldığında, çoğu zaman insanlar arasındaki kin ve öfkelerin,
sayılanların hiçbirinden kaynaklanmadığı; bilakis, mizaç farklılıklarına,
değişik bir kısım mülahaza, beklenti ve tercihlere dayandığı görülecektir.
Mesela birilerinin hâl ve hareketleri bizim hoşumuza gitmiyordur.
Belki aslında
hoştur da biz yanılıyoruzdur.
Bir hakikate dayanmayan boş ve önemsiz bir kısım
meselelerden ötürü çevremizdeki insanlara tavır alıyorsak, onlara insafsızlık ve
haksızlık ediyoruz demektir.
Bazı durumlarda çevremizdeki insanların, yapmamaları lazım gelen bazı şeyleri
yaptıklarına veya yapmaları gerekli olan vazifeleri yapmadıklarına şahit
olabiliriz.
Bu tür hallerde, insanların, fıtratları ve his dünyaları itibarıyla
her zaman müstakim bir hat takip edemeyeceklerini, yer yer bir kısım inhiraflar
yaşayabileceklerini göz ardı etmemeli ve mümkün mertebe onların bu durumlarına
göz yummalı, her hatalarını görmemeliyiz.
Ona, kendini bir kere daha gözden
geçirmesi, toparlanması ve hatalarını telafi etmesi adına mühlet vermeliyiz.
Burada dahi muhabbetin diliyle, eliyle, ayağıyla meseleye yaklaşmalıyız.
Zira
onun çözemediği problem yoktur.
Ben, bin seneden beri paslanmış kilitlerin bile
muhabbetle çözülebileceğine inanıyorum.
Esasında arkadaşlarının ufak tefek hatalarını büyüten ve bundan ötürü onlara
tavır alan bir insanın yapması gereken, öncelikle kendine bakmaktır.
Zira ciddi
bir muhasebe duygusuyla kendi tavır ve davranışlarını gözden geçiren pek
çoğumuz, başkalarında gördüğünde rahatsız olduğu pek çok tavır ve davranışın
kendisinde de bulunduğunu fark edecek ve bu sayede hata ve kusurlara müsamahayla
bakmasını ve göz yummasını öğrenecektir.
Zira kendimizde de bulunan olumsuz
tavır ve davranışlar yüzünden başkalarını mahkûm etmek ve onlara tavır almak
garip olur.
Muhabbeti Ziyadeleştirmek İçin
Bir gün Peygamber Efendimiz’le beraber bulunan bir kişi, oradan geçen bir şahsı
sevdiğini ifade eder.
Bunun üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) o
sahabiye, arkadaşına gidip bunu onun kendisine söylemesini ister.
(Ebû Dâvud, edeb 122)
Zira arkadaşı tarafından sevildiğini bilmek her insanın hoşuna gider.
Bu, fıtrî
bir duygudur.
Böyle bir sevgi ifadesi dostluk bağlarını güçlendirecek ve sevgiyi
taçlandıracaktır.
Bunun yanında sevilen insanlara onların gıyabında dua edilmesi de sevgiyi
artıran faktörlerden bir diğeridir.
Eğer bir insan kimsenin görmediği ve
bilmediği bir yerde ellerini kaldırıp bir arkadaşı için, “Allah’ım filanı
Firdevs’inle sevindir.
Onun dünyevî hayatını da Cennet hayatı gibi yap!” demesi
ona karşı sevgi ve vefasının bir gereği olmalıdır.
Üstelik Peygamber Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem), “En
süratle kabule karin olan dua, gâibin gâibe duasıdır.” (Ebû Dâvud, vitr 29)
şeklindeki ifadeleriyle bu tür duaların Nezd-i Ulûhiyette ne kadar önemli
olduğunu beyan buyurmuştur.
Öte yandan, başkalarının yanında sevdiğimiz insanlar hakkında hüsn-ü zanlarımızı
ve hüsn-ü şahadetlerimizi ifade etmemiz de çok önemlidir.
Mesela biz, “Filan
arkadaş çok samimi ve yürekten bir insandır.
Onun i’lâ-i kelimetullah davasında
çok önemli bir ses olduğunu düşünüyorum.” dediğimizde, bahsettiğimiz kişinin
takdir edilmesi ve sevilmesi gereken bir insan olduğunu göstermiş oluruz.
Hakkı
olan bir şeyi söyledikten ve işin içine yalan katmadıktan sonra bunları dile
getirmede bir mahzur yoktur! Mahzur olması bir tarafa, bunlar, gönülleri
birbirine bağlayacak ve kalblerdeki sevgiyi ziyadeleştirecek yollardır.
Eğer arkadaşlarımız ciddi bir fedakârlık ve adanmışlık duygusuyla dünyanın dört
bir yanına açılıyor ve oralarda gürül gürül hizmet ediyorlarsa biz bunu niye
söylemeyelim ki! Bilakis söylemeliyiz.
Zira bu sayede bu güzel insanları
başkalarına da tanıtmış ve sevdirmiş oluruz.
Hem yerin kulağı vardır.
Bizim
birileri hakkındaki bu tür takdir ifadelerimiz, bilemediğimiz bir frekansla
onların da kulağına gidebilir ve onlarla aramızdaki muhabbeti artırabilir.
Evet, şayet bir insan inandığı bir davaya gönül vermiş, başını bir eşiğe koymuş
ve otuz-kırk sene boyunca da başını bu eşikten kaldırmamışsa, bu baş öpülür.
Böyle bir vefa ve sadakat çok önemlidir; takdir edilmesi ve başkalarına da
anlatılması gereken büyük bir fazilettir.
Dolayısıyla bize düşen vazife, bir
taraftan böyle bir başı meleklerin de öpmesi adına Allah’a dua etmek, diğer
yandan da ona hak ettiği değeri vermektir.
Fakat biz, arkadaşlarımızı sena etsek, sürekli onların faziletlerini zikretsek
ve âdeta onların gazelhanı olsak da aynı şeyi onlardan beklememeliyiz.
Bütün
bunları karşılıksız yapmalıyız.
Zira biz, Hakk’ın hatırını âli tutar, doğru
bildiğimiz ve fayda mülâhaza ettiğimiz hususları başkalarının yanında
zikrederiz.
Değerlerimize ve mefkûremize hizmet eden, Allah’ı anlatan,
Efendimiz’i sevdiren insanları takdir ederiz.
Çünkü bunlar bizim de istediğimiz
şeylerdir.
Fakat onlar da aynı şeyi yaparlar mı yapmazlar mı, bize karşı aynı
kadirşinaslığı gösterirler mi göstermezler mi, bu onları bileceği bir husustur,
bizi alakadar etmez.
Sevgide Denge
Sevme ne kadar önemliyse, sevgide dengeyi koruma da o kadar önemlidir.
Bir
mü’min Cenâb-ı Hakk’ı, O’nun esma-i hüsnâsının ifade ettiği bütün manalar
çerçevesinde deli gibi sevebilir/sevmelidir.
O’nun sevgisiyle cayır cayır
yanabilir.
Fakat Allah’ın dışındaki varlıkların sevgisinde ölçünün korunması
gerekir.
Zira peygamberler de dâhil olmak üzere hiçbir varlık Allah gibi
sevilmez.
Nitekim müşrikler, Allah’ı seviyor gibi putları sevdikleri için Kur’ân
tarafından kınanmış, zemmedilmiştir.
(Bakara Sûresi, 2/165) Muhit olan Allah,
muhit bir sevgiyle yani seviyeler üstü, çerçevesiz bir muhabbetle sevilir.
O’nun
dışındaki bütün varlıklar ise kendi seviyelerine göre.
Mesela bir mü’minin, Allah’ın matmah-ı nazarı ve esmâ-i hüsnâsının mücella bir
aynası olan, bize, tekvinî emirleri ve teşriî fermanları itibarıyla eksiksiz bir
şekilde Rabbimizi tanıtan İnsanlığın İftihar Tablosu’nu delice sevmemesi mümkün
değildir.
Aynı şekilde o, Raşit Halifelere ve sahabe-i kirama karşı apayrı bir
muhabbet taşır.
Bunun berisinde aynı kıbleye yöneldiği Müslümanların ve Allah’ın
birer sanat eseri olarak gördüğü bütün insanların mü’minin gönlünde ayrı bir
yeri vardır.
Fakat bütün bu sevgilerin kaynağı Allah sevgisi olmalı ve bunlarda
ölçü korunmalıdır.
Aksi takdirde maksadın aksiyle tokat yeme riski söz
konusudur.
Maalesef insanların, bazı kimselerle ilgili tavır ve davranışlarında aşırılıklar
olabiliyor.
Bazı şahıslara karşı ölçüsüzce sevgi gösterilebiliyor.
Biraz da
kitle ruh haletiyle birileri göklere çıkarılabiliyor veya gökten inmiş gibi
görülebiliyor.
Ona karşı ortaya konulan takdir ve övgülerde aşırılığa
gidilebiliyor.
Fakat şunu unutmamak gerekir ki insan, birilerine karşı hak
etmediği aşırı bir alaka ortaya koyduğu zaman, Cenâb-ı Hak, bu kişilerin eliyle
onu tokatlar.
Böylece bir taraftan bu ölçüsüz sevgisinden ötürü onu
cezalandırdığı gibi diğer yandan da ona, ifrat derecesinde muhabbet izhar ettiği
kişilerin o ölçüde bir takdire liyakatleri olmadığını gösterir.
Aslında Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu beyanları bu konuda
önemli bir ölçü koymaktadır: أَحْبِبْ حَبِيبَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ
بَغِيضَكَ يَوْمًا مَا، وَأَبْغِضْ بَغِيضَكَ هَوْنًا مَا عَسَى أَنْ يَكُونَ
حَبِيبَكَ يَوْمًا مَا “Sevdiğini
ölçülü sev.
Belki bir gün düşmanın olabilir.
(Sıfatlarından ötürü) birisine
karşı buğz ediyorsan, orada da dengeli ol.
Belki bir gün dostun olabilir.” (Tirmizî, birr 60)
Seven insan, iş tersine döndüğünde mahcup olmak, başını öne eğmek, kendi kendini
levmetmek istemiyorsa, sevgisinde ölçü ve dengeyi kaçırmamalıdır.
Aynı şekilde
kötü sıfatlar taşıdığından ötürü birilerine buğz eden ve onlarla arasına mesafe
koyan bir kimse de aşırıya gitmemeli, köprüleri tamamen atmamalı ve alâkasını
büsbütün kesmemelidir ki yarın öbür gün bunlar pişman olup hâllerini düzeltip
geri geldiklerinde her iki taraf da mahcubiyet yaşamasın.
Diğer taraftan sevginizde aşırıya gider ve takdirlerinizde mübalağaya
kaçarsanız, hadisin ifadesiyle (Buhârî, şehadât 16)
kardeşinizin boynunu kırmış olursunuz.
Hz.Pir, “Ben,
beni beğenmiyorum.
Beni beğenenleri de beğenmiyorum.” diyor.
Herkes böyle
olgun bir tabiata sahip olamayabilir.
Hususiyle Allah’la münasebeti güçlü
olmayan insanların sindirim sistemleri bu tür övgü ve takdirleri hazmedecek
kadar gelişmemiş olabilir.
Bu yüzden de onlar benliklerine yenik düşebilir,
gurur ve kibre girebilirler.
Bu itibarla Hz.Pir, “fevkalâde
makamlar vermek yerine fevkalâde sadakat” düsturunu getirmiştir.
(Bediüzzaman, Kastamonu
Lahikası, s.63)
Bunun anlamı şudur: Siz beraber yürüdüğünüz insanların elli tane kusurunu
görseniz bile onları terk etmemelisiniz.
Geride kaldığını gördüğünüz
arkadaşlarınızın elinden tutmalı ve onlara yardım etmelisiniz.
Eğer o, sizinle
aynı tempoda yürüyemiyor ve geride kalıyorsa, onu sırtınıza almalısınız.
Aynı şekilde bir mü’min, “büyük” olarak gördüğü kişilere karşı sevgi ve
alakasını ifade ederken de çok dikkatli olmalıdır.
Ona karşı saygı, muhabbet ve
minnettarlığı ne ölçüde derin olursa olsun, zihninde onu nereye koyarsa koysun,
özellikle başkalarının yanında ondan bahsederken çok dikkatli olmalı, asla
mübalağalı ifadelere girmemelidir.
Ona, “gavs”, “kutup” gibi makamlar vermek
suretiyle başkalarını haset ve rekabet hissine sevk etmemelidir.
Zira herkes
kendi pir-i muganına, şem-i tâbânına saygı gösterir ve onu terakkinin
basamaklarından birine yerleştirir.
Şayet siz birisini onun yanında yükselttikçe
yükseltirseniz, onu rekabete sokar ve “Hayır, bizimki daha büyük” dedirtirsiniz.
Yanınızda bunları söylemese bile arkanızdan gıybet etmesine sebep olursunuz.
Dolayısıyla bu tavrınızla onu günaha sokarsınız.
Bu sebepledir ki yolunu takip
ettiğiniz insanlara fevkalade payeler atfetmek yerine, onlara vefayı ve onlarla
beraber paylaştığınız davaya sadık olmayı esas kabul etmelisiniz.
Kullukta Derinleşme
Soru: Allah’a kullukta kemale ulaşma adına mü’minin dikkat etmesi gereken hususlar nelerdir?
Cevap: Bir taraftan Cenâb-ı Hakk’a yönelme ve kullukta derinleşme,
diğer yandan da inandığı değerleri başkalarına duyurabilme istikametinde
olağanüstü bir performans ortaya koyma bir mü’minin en önemli ve en büyük hedefi
olmalıdır.
İnsan, Allah’a karşı öyle bir kulluk tavrı ortaya koymalı ve
kendisini öyle ibadete salmalıdır ki onu görenler, “Herhâlde bu kişi, Allah’a
kulluktan başka bir şey bilmiyor.” demeli.
Melekler bile onun kulluktaki bu
derinliği karşısında hayrete düşmeli, ona imrenmeli ve “Allah Allah! Beşerî
garîzeleri ve şehevî hisleriyle çepeçevre kuşatılmış bir insan, nasıl oluyor da
bütün bu badireleri aşarak kalb ve ruh ufkunda seyahat edebiliyor!” sözleriyle
onu takdir etmelidirler.
Aynı şekilde o, iman ve Kur’ân hizmetine kendini öyle adamalıdır ki dışarıdan
ona bakanlar, “Muhtemelen bu şahıs hizmetten başka bir şey bilmiyor.” demeli.
Onun, sahip olduğu bütün imkânları i’lâ-i kelimetullah adına kullandığını ve
milletini devletler muvazenesinde olması gerekli olan konuma yükseltme adına
ortaya koyduğu azim, ceht ve gayreti görenler onu “mecnun” zannetmelidirler.
Esasen dinî anlayışından ve İslâm’ı yaşamadaki derinliğinden ötürü bir insana
“mecnun” denilmedikçe, onun imanda kemâle erdiğini söylemek zordur.
Kısacası bu konuda o, tıpkı sahabe gibi olmalıdır.
Çünkü sahabeyi görenler,
“Ruhbanun filleyl ve fursânun finnehâr” sözüyle anlatıyorlardı.
Yani onlar,
tıpkı manastırlarda kendilerini ibadete vermiş rahipler gibi gecelerini ibadet ü
tâatle geçiriyor, sabahlara kadar Hz.Dâvud gibi “Allah” deyip inliyorlardı.
Gündüzleri ise at sırtından inmiyor, i’lâ-i kelimetullah adına diyar diyar
dolaşıyorlardı.
İşte bir mü’min her iki açıdan da öyle bir performans ortaya
koymalıdır ki, hangi yönüyle ele alınırsa alınsın, hâl ve tavırlarının derinliği
ve enginliği itibarıyla muhataplarında takdir ve hayret hisleri uyarmalıdır.
Verdikleri Vereceklerinin En Büyük Referansıdır!
Aslında bir insanın yapmış olduğu i’lâ-i kelimetullah vazifesinde başarılı
olması da kullukta derinleşmesine bağlıdır.
Farklı bir ifadeyle, muhatap
olduğunuz insanların sadr u sinelerinin kendi enginlikleriyle size açılması,
sizin vicdanınızın açılabildiği kadar Hakk’a açılmasıyla doğru orantılıdır.
Siz
ne kadar Hakk’a yönelirseniz, halk da o kadar size yönelecektir.
Bugün olmasa da
yarın mutlaka.
Bugün bazı fiyaskolar yaşayabilir, bir kısım bela ve musibetlere maruz
kalabilirsiniz.
Allah bunlarla sizi imtihan eder ve bir kısmınızı eler.
Nitekim
en güzide bir cemaat olan sahabe bile ağır imtihanlara tâbi tutulmuş, içlerinde
istikameti tam yakalayamamışlar elenmiş, yalnızca en safi olanları o nadide
toplumun birer ferdi olma durum ve konumunu devam ettirebilmiştir.
Bu açıdan
önemli olan sizin istikametinizi muhafaza edebilmeniz ve Allah’la
münasebetlerinizi güçlü tutabilmenizdir.
Kulluktaki bu derinliğinizi devam
ettirebildiğiniz takdirde bugün olmasa da yarın Allah, kalbleri yeniden size
yönlendirecek, sizin adınıza gönüllerde sevgi vaz edecektir.
Esasında bugüne kadar yurtdışına açılan Hizmet gönüllülerinin bir kısım eksik ve
kusurlarına rağmen gittikleri yerlerde hüsn-ü kabul görmeleri ve Cenâb-ı Hakk’ın
gönüllerde onlar adına sevgi vaz etmesi, bundan sonra ihsan edeceği nimetler
adına da en büyük referanstır.
Günümüzün adanmışları bugüne kadar gittikleri
yerlerde ciddi hiçbir tepki görmediler.
Ufak tefek sıkıntılar yaşanmışsa, bunlar
da bizim usul ve üslup hatalarımızın veya başarıları kendimizden bilmemizin bir
neticesi olmuştur.
Bu sebeple eğer biz Rabbimize vermiş olduğumuz ahdimizi
bozmaz ve bütün gönlümüzle O’na teveccüh edebilirsek bundan sonra da O,
–inşâallah– ihsan ettiği nimetleri artırarak devam ettirecektir.
Buraya kadar zikrettiğimiz hususlar, işin bir yönüdür.
Diğer yönü ise şudur:
İnsan, Allah’a ibadette ne kadar derinleşirse derinleşsin, kendisini ne ölçüde
hizmete adarsa adasın, yine de yaptıklarını yeterli bulmamalı ve sürekli “Daha
yok mu?” demelidir.
Esasen uhrevî lütuflar bir yana bu dünyada sahip olunan
nimetler bile göz önünde bulundurulacak olursa, yaptığımız ibadetlerin bunlar
karşısında ne kadar az ve yetersiz kaldığı daha iyi anlaşılacaktır.
Mesela
insanın ademden vücuda, vücuttan canlı olmaya, canlı olmadan insan olmaya,
oradan İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında
saf tutmaya kadar sahip olduğu nimetler o kadar büyüktür ki bunların hakkını
ödemek mümkün değildir.
Tevbe, İnâbe, Evbe Kahramanları
Öte yandan mü’mine düşen vazife, yaptığı en küçük hatalar karşısında bile çok
derin pişmanlık hisleriyle Allah’a yalvarıp yakarmaktır.
O, tevbe ve istiğfar
adına ellerini semaya kaldırdığı veya başını yere koyduğu zaman sanki dünyanın
bütün vebalini sırtlanmış gibi bir hâl sergilemelidir.
Hiç şüphesiz bizim bu konudaki en büyük rehberimiz Allah Resûlü’dür (sallallâhu
aleyhi ve sellem).
Muktedâ-i Küll ve Rehber-i Ekmel olan İnsanlığın İftihar
Tablosu, günde yetmiş kez Allah’a tevbe ve istiğfarda bulunuyordu.
Acaba O, ne
tür bir kusur işlemişti? Hâşâ, O’na kusur nispet etmek insanı alıp bir
belirsizliğe götürür.
Bilâkis O, bir taraftan kulluğunun gereğini ortaya
koyuyor, diğer yandan da rehberliğinin gereğini seslendiriyordu.
O, yapmış
olduğu istiğfar ve dualarla ümmetine şu mesajı veriyordu: “Ey kıyamete kadar
beni takip edecek olan Müslümanlar! İster kasıtlı olarak, ister hata neticesi,
isterse nisyan sonucu olsun, yaptığınız bütün hatalardan ötürü Allah’a
istiğfarda bulunun.
Hayal, tasavvur, taakkul, niyet ve azimlerinizde çöreklenen
ne kadar menfur düşünce varsa onların hepsi için içten sızlanın ve tevbe edin!”
Esasen yapmış olduğu bütün iyilikleri unutması ve irtikâp ettiği en küçük
hataları bile sürekli hatırında tutması, hakiki bir mü’minin en önemli
özelliklerindendir.
Evet, bir mü’min kullukta ne kadar derinleşirse derinleşsin,
Din-i Mübin-i İslâm’ı muhtaç sinelere duyurma adına nasıl bir performans ortaya
koyarsa koysun veya insanların maddî-manevî ihtiyaçlarını giderme adına ne tür
iyilikler yaparsa yapsın, bunların hiçbirini yeterli görmemeli, bütün bunları
unutmasını bilmelidir ki gurur ve kibre kapılmasın.
Fakat diğer taraftan o, elli sene önce işlediği küçük bir kötülüğü bile
hatırlayacak olsa, “Allah varken ve ben de O’nun kulu iken böyle bir densizliği
nasıl yapmışım.
Allah, doğru yoldan sapmamam adına önümdeki yolları aydınlatan
ve onları birer şehrâh hâline getiren ilâhî prensipler vaz etmişken ben böyle
bir levsiyâta nasıl bulaşmışım!” demeli ve onu daha yeni işlemiş gibi pişmanlık
ve ızdırapla kıvranmalıdır.
Günahları her hatırlayışında, “Bir kere daha Senden
özür diliyorum ya Rabbi!” demelidir.
İşlediği her bir hata ve günahın başına,
istiğfar ve tevbelerle öyle balyozlar indirmelidir ki bu günahlar bir daha onun
semtine yaklaşamasın.
Evet, hakiki mü’mine yaraşan, en büyük meziyetlerini ve başarılarını küçülttükçe
küçültmesi, en küçük kötülüklerini ise büyüttükçe büyütmesidir.
O, gözün harama
kayması, kulağın harama meyletmesi, dilin yakışıksız sözler söylemesi, ayağın
harama doğru adım atması, elin harama uzanması ve hatta korteksin olumsuz
düşüncelerle kirlenmesi gibi küçük büyük bütün inhiraflarını gözünde öyle
büyütmeli ki bunlar karşısında ızdıraptan beli bükülmeli, şairin dediği gibi;
Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân,
Kırılır arsa-ı mahşerde arş-ı mizan.” demelidir.
Hayatını böyle hassas bir dengede götürebilen bir mü’min, sürekli metafizik
gerilim içinde yaşayacaktır.
Bir insanın sürekli tevbe ve istiğfarla gerilmesi,
olumsuzluklara karşı onda dikkat ve teyakkuz duygusunu tetikleyecektir.
Bu iç
ızdırapları ve hesaplaşmaları haramlara karşı onun için bir siper ve bariyer
vazifesi görecektir.
Hain bir nazar, harama karşı bir kulak kabartma, haram bir
lokmayı ağza götürme gibi bir kısım günahlar karşısında onda tepki
oluşturacaktır.
Bunun aksine şayet küçük dahi olsa günahlar karşısında bu ölçüde
teyakkuza sahip olmaz ve “Bu kadarcık bir şeyden ne olacak ki!” derse, aynı
hataları yapmaya devam edecek ve zamanla bu küçük günahlar dev bir vebale
dönüşecektir.
Büyük insanların tavrına bakacak olursak, hayatlarını hep bu istikamette
yaşadıklarını görürüz.
Mesela onlardan birisi olan Hz.Ali, “Ya Rabbi, eğer
ihsan ehlinden başkasını affetmeyeceksen benim gibi hevâ-i nefsine uymuş ve düşe
kalka yürüyen kimselerin hâli nice olacak! Onları kim affedecek!” diye inler.
Bilmem ki o Hazret’in hayaline bir mâsiyet misafir olmuş muydu?!.
Onların bu tür
sözleri karşısında bize düşen, “Estağfirullah” demektir.
Çünkü mukarrabînden
olan bu insanların neye günah dediklerini bilemiyoruz.
Diğer taraftan mü’min, ortaya koyduğu hâl ve tavırları itibarıyla farklı
görünmeden ve farklı algılanmadan çok korkmalı, iç ve dış bütünlüğünü sağlama
adına fevkalâde hassas hareket etmelidir.
O her zaman tabiî olmalı, nasıl ise
öyle davranmalıdır.
Riya ve süm’anın en küçüğünden bile uzak durmalıdır.
Kendini
olduğunun üstünde gösterecek suni tavırlara girmemeli, alkış ve takdir peşinde
koşmamalı, son derece samimi olmalıdır.
Hz.Mevlâna’nın enfes ifadesiyle, ya
olduğu gibi görünmeli ya da göründüğü gibi olmalı, başkalarını kendisi hakkında
yanlış mülâhazalara sevk etmemelidir.
Bütün bu hususların her biri kulluğun ayrı bir derinliğini oluşturur.
Eğer insan
bütün bu hususlarda kendisine düşeni yaparsa, Allah’ın izni ve inayetiyle
zirveleri ihraz eder.
Bunların birinde kusur eden kimsenin ise takılıp yollarda
kalma tehlikesi vardır.
Sırat Burada Geçilir!
Görüldüğü üzere kulluk, mü’minlere yüklenen mükellefiyetler açısından çok kolay
gibi görünse de esasında çok ince bir çizgidir.
Farklı bir tabirle kulluk, bir
yandan şehrâhta yürümek kadar kolay fakat diğer yandan sıratı geçmek kadar da
zordur.
Meseleyi kolay zanneden ve basit ele alanlar da inayet-i İlâhiye ile
kurtulabilirler.
Bu sebeple meseleyi başkalarına arz ederken ümit kırıcı olmamak
gerekir.
Eğer birilerinin Allah’la irtibatı pamuk ipliği ile sağlanıyorsa bunu
da koparmamaya dikkat etmeliyiz.
Bilemeyiz, belki bir gün rahmet-i ilahiye bu
pamuk ipliğini kopmaz bir halat (urve-i vüskâ) hâline getirebilir.
Yani baştaki
böyle zayıf bir irtibat, zamanla güçlenerek insanı cisim ve bedenin kulluğundan
kurtarır da kemâlât-ı insaniye zirvelerine çıkarabilir.
Fakat insan kendisine bakarken böyle bakmamalıdır.
O, kopabilecek zayıf bir
pamuk ipliğine mi yoksa sağlam bir halata mı tutunduğunu sık sık gözden
geçirmelidir.
Belki her gün birkaç defa tutunduğu ipin kendisini taşıyıp
taşıyamayacağını, onunla köprüleri geçip geçemeyeceğini, menzile ulaşıp
ulaşamayacağını kontrol etmelidir.
O, bütün haramlara karşı kararlı bir tavır
alsa ve dinin bütün emirlerine sımsıkı sarılsa da kendisi adına sürekli endişe
taşımalıdır.
Hz.Ömer’in şöyle dediği nakledilir: “Tek bir kişi haricinde herkes Cennet’e
gidecek deseler, acaba o bir kişi ben miyim, diye endişe ederim.” Hâlbuki Hz.
Ömer halife olduğu dönemde öyle büyük işler başarmıştır ki onun on senede
gerçekleştirdiğini Osmanlılar yüz elli senede gerçekleştirememişlerdir.
Muhtemelen onun bu konudaki mülâhazası şuydu: “Şayet benim yerimde Ebu Bekir
olsaydı, bu yapılanların birkaç katını yapardı.
Çünkü o, benim on senede
yaptığımı iki buçuk senede yapmıştı.”
Bu sebeple insan çok büyük başarılara imza atsa, yaptığı çalışmalarla insanlığın
önüne yeni ufuklar koysa, çağ kapayıp çağ açsa bile yine de gurura
kapılmamalıdır.
Yaptığı hiçbir işi takdir ve alkışa bağlamamalıdır.
Amellerinin
karşılığını ahirete bırakmalı, bunlar karşısında herhangi bir dünyevî beklentiye
girmemelidir.
Yani her şeyi sadece Allah için yapmalı ve bütün güzellikleri O’na
nispet etmelidir.
Bir insan, meydana gelen başarıların Allah’a nispet edilmesinden ne kadar
inşirah duyuyorsa, imanı o oranda kuvvetlidir.
Allah’a gönülden inanmış bir
mü’min, başarıların kendisine nispet edilmesinden fevkalâde rahatsızlık duyar ve
“Neden insanlar böyle yakışıksız bir nispette bulundular?” der.
Böyle bir
düşünce küçük olanı büyük, damlayı derya, zerreyi güneş, hiç ender hiç olanı da
her şey yapar.
Tercih Hatası Yapmama
Bu itibarla insan, tercihini doğru yapmalı.
O, salonları veya meydanları
doldurmuş pek çoğu itibarıyla da ne dediğinin farkında olmayan kalabalıkların
“Seninle iftihar ediyoruz.” demelerindense, yerde ve gökteki bütün ruhanilerin,
“Seninle iftihar ediyoruz.” demesini tercih etmelidir.
Eğer tercihinizi uhrevî
nimetler istikametinde kullanırsanız yani Allah’ı seçerseniz siz de O’nun
tarafından “seçilmiş” olursunuz.
Nitekim enbiya-i ızâm’a “Mustafeyne’l-Ahyâr
(seçilmiş hayırlı insanlar)” denilmesinin sebebi, onların bu mevzuda isabetli
bir tercihte bulunmalarından kaynaklanır.
Burada seçim isabetli yapılmalıdır ki
ahirette Cennet ve Cehennem’e gidecekler seçilirken doğru tarafta yer
alabilelim.
Bir mü’minin kullukta derinleşme, i’lâ-i kelimetullah vazifesini deruhte etme,
tevbe ve istiğfar kahramanı olma, Allah karşısında haşyetle gerilme, iç-dış
bütünlüğünü yakalama, bütün başarıları Allah’tan bilme gibi hususlarda muvaffak
olabilmesi kâmil bir imana sahip olmasına bağlıdır.
Kur’ân, يَا أَيُّهَا
الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا “Ey iman edenler, iman edin.” (Nisâ sûresi, 4/136)
buyurmak suretiyle mü’minlere sürekli imanlarını tazeleme ve imanda derinleşme
yolunu gösteriyor.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, جَدِّدُوا
إِيمَانَكُمْ “İmanınızı yenileyiniz…” (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/359)
sözleriyle aynı hususa dikkat çekiyor.
Bu açıdan insan her sabah güne uyanırken ter ü taze bir imanla o güne başlamaya
azmetmelidir.
Daha doğrusu her gününü imanda daha bir derinleşmek suretiyle
canlandırmalı, hayattar hâle getirmelidir.
İmanı arttıkça, “Allah’ım, nasıl
olmuş da ben dün Seni böyle duyamamışım!” demelidir.
Mâbud-u bi’l-hak ve
Maksûd-u bi’l-istihkak olarak sadece O’nu görmelidir.
Duyduğu, gördüğü her şeyi
analiz ve sentezlere tabi tutarak onlardan yepyeni komprimeler çıkarmalı, yeni
formüllere ulaşmalıdır.
Hz.Pir’in yaklaşımıyla bir “Hel min mezîd” kahramanı
olarak uğradığı her menzilde dağarcığını doldurmaya çalışmalı ve oradan başka
bir menzile geçmelidir.
Doyma bilmeyen bir arzuyla sürekli kanatları gergin hep
yukarılara daha yukarılara daha yukarılara yükselmelidir.
Kur’ân’dan Hakkıyla İstifade Edebilmenin Yolu
Soru: Sohbetlerinizde Kur’ân’dan hakkıyla istifade edebilmek için ona duygu
safveti ve ihtiyaç tezkeresiyle müracaat etmenin önemi üzerinde duruyorsunuz.
Burada söz edilen duygu safveti ve ihtiyaç tezkeresi nasıl anlaşılmalıdır?
Cevap: Kur’ân-ı Kerim’in doğru anlaşılması ve ondaki ilâhî maksatların
görülmesi için dikkat edilmesi gereken pek çok kaide ve disiplinden
bahsedilebilir.
Bu konuda Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
ve sahabe-i kiramın izah ve temsilleri çok önemli olduğu gibi İslâm ulemasının
konuyla ilgili ortaya koyduğu disiplinler de mutlaka göz önüne alınmalıdır.
Fakat Kur’ân ilimlerine dair dikkat edilmesi gereken bu tür prensiplerin de
öncesinde bir insanın duygu ve düşünce safvetine sahip olması ve Kur’ân’ın
ortaya koyduğu beyan ve ahkâma ihtiyaç hissetmesi çok önemlidir.
Duygu Safveti
Duygu safveti, insanın, düşünceleri itibarıyla duru olması, samimiyetten
ayrılmaması, ele aldığı meseleyi incelerken ve anlamaya çalışırken onun
dışındaki başka mülâhazalara kapanması demektir.
Bu yönüyle o, her meselede önem
arz eder.
Kur’ân ve Sünnet’e duygu safvetiyle yaklaşma, insanın bütün
önyargılardan sıyrılarak ve yabancı ideoloji ve felsefelere kapanarak bu iki
kaynağı murad-ı ilâhiye uygun olarak kendi bütünlüğü içinde anlama niyetini,
azmini ve gayretini ifade eder.
Duygu safvetine sahip olan bir insan sadece
Allah’ın rızasını düşünür.
Dolayısıyla o, Kur’ân’ı, kendisini anlatma adına bir
basamak yapmaz.
Kur’ânî bir ruha sahip olan insan, Allah’ın kelâmını hiçbir şeye
âlet etmez.
Zira onun asıl maksadı öncelikle ilâhî beyanı Allah’ın maksatlarına
uygun olarak anlayabilmek, sonra da bunları başkalarına duyurmaya çalışmaktır.
Eğer bir insan Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerini, kelimelerini, konularını,
muhtevasını iyi biliyor ama bunları, kendini ifade etmeye vesile olarak
kullanıyorsa, onun duygu ve düşüncelerinin saf ve duru olduğu söylenemez.
Kur’ân
hakkındaki bilgisine dayanarak başkalarının kendisine ihtiram göstermesini
isteyen veya bununla bir kısım makamlar elde etmeyi arzulayan bir insanın
duyguları kirli demektir.
O, Kur’ânî bir gönle ve ruha sahip değildir.
Böyle bir
insanın umduğu şeylere nail olması imkânsızdır.
Muvakkaten bazı insanlar aldansa
ve onun arkasından koşsalar da bu sürekli olmayacaktır.
Duygu safvetinin niyet ve maksatla sıkı bir münasebeti vardır.
Kişinin niyetinin
iyi veya bozuk olmasına göre Kur’ân’dan istifadesi de değişecektir.
Bilgiçliğini
ortaya koyma, başkaları tarafından saygı ve takdir görme, insanların teveccüh ve
alâkasını kazanma gibi bozuk niyetlerle Kur’ân’a yönelen ve bu alanda ilim
sahibi olmak isteyen bir insan muvakkaten bu emellerine nail olsa bile hakkıyla
Kur’ân’dan istifade edemeyecektir.
Buna mukabil, derya yerine bir damlaya talip
olmayan, küçük hesapların peşinde koşmayan ve sadece Allah rızasını düşünen,
Allah’ın insanlığa inzal buyurduğu Yüce Kitab’ı vasıtasıyla O’nun maksatlarını
anlamaya çalışan ve bu sayede Allah’a kâmil bir kulluk ortaya koymayı isteyen
bir insan ise Kur’ân’ı çok daha derince anlayacak ve çoklarının göremediği
hakikatleri görecektir.
Bu açıdan insan en başta, Kur’ân karşısındaki duygu ve düşüncelerini gözden
geçirmeli ve zihninde onu nereye koyduğuna dikkat etmelidir.
Kur’ân’ın Allah
kelâmı olduğunu unutmamalı ve ona -haşa- bir beşer sözüymüş gibi sathi bir
nazarla bakmamalıdır.
Onun kendine has bir edası ve ifade biçimi olduğunu
hatırda tutmalıdır.
Eğer Kur’ân’ın kendisine kapılarını açmasını ve sonrasında
bu açık kapılardan onun içine girmeyi istiyorsa, duygu ve düşüncelerinin kendisi
için bir perde ve hail olmamasına ve kendisine husuf ve küsuf yaşatmamasına
dikkat etmelidir.
Kur’ân’ı doğru görmek, onun mânâlarını doğru anlamak ve
Rabbimizin, onun ifadeleri arasında yer alan muradına ulaşmak için her türlü
kirli mülâhazadan sıyrılmalı ve niyet duruluğuna ulaşmalıdır.
Bir insanın Kur’ân karşısında böyle bir niyet duruluğuna erişmesi, ulaşılması
çok zor bir hedef olduğu için bu konuda Allah’a ne kadar dua edilse sezadır.
Bir
insanın ellerini kaldırıp, “Allah’ım, bize gönderdiğin ilâhî kelâmında yer alan
yüce maksatlarını anlamak istiyorum.
Kelamında Sen’i tanımak ve Sen’i duymak
istiyorum.
Kelamını Sen’den duyuyor gibi veya en azından Habibinin lâl ü güher
saçan dudaklarından dökülüyor gibi duymak istiyorum.
Allah’ım, beni Kur’ân’ı
anlamaya muvaffak kıl!” demesi çok önemlidir.
Eğer bir kimse fakire gelip bu
şekilde bin defa dua ettiğini söylese benim cevabım, “Niye iki bin defa değil!”
şeklinde olacaktır.
İhtiyaç Tezkeresi
İhtiyaç tezkeresi ise, bir insanın Kur’ân’ı, -bir kitaba isim olmuş bir
ifadeyle- “menhelü’l-azbü’l-mevrûd” yani tertemiz ve dupduru bir tatlı su
kaynağı gibi görmesi ve ona olan ihtiyacını hissetmesi demektir.
Böylece ondan
istifade etme adına fikir, mantık ve muhakeme kovasını salacaktır.
Hatta
meseleyi sadece akıl düzeyinde de bırakmayarak kalbinin enginlikleri ve
vicdanının derinlikleriyle işin içine girecek ve oradan alabildiğini alacaktır.
Aksi takdirde insan bu tatlı su kaynağına kovasını salsa bile bir şey elde
edemez ve onu boş olarak çıkarır.
Bilindiği gibi ihtiyaç çok önemli bir üstattır.
O, insanı yeni şeyler öğrenmeye
ve yeni keşiflerde bulunmaya sevk eden önemli bir dinamiktir.
İhtiyacın ileri
derecesi olan “ıztırar”ın (zaruret durumuna maruz kalma, dara düşme) Allah’a
karşı çok önemli bir müracaat üslubu olduğu ve Allah’ın “muztarr”ın (ıztırar
durumuna düşmüş, darda kalan kimse) duasına icabet edeceği bizzat Kur’ân-ı
Kerim’de ifade edilmektedir.
İşte insan ıztırar derecesinde bir ihtiyaç ile Kur’ân’a yönelir, “Allah’ım ben
Kur’ân’sız edemem.
O olmadan doğru yolu bulamam, sırat-ı müstakimde kalamam.”
der, Kur’ân’a duyduğu ihtiyacı derinlemesine hissederek ona müracaat ederse
aradığını onda bulur.
İnsan, dilenmeye doymuş, ihtiyaç izhar etmeyen, yüzünü
öbür tarafa çevirip “Verirsen ver, vermezsen verme!” tavırları içerisinde
kendisinden bir şeyler isteyen dilenciyi önemseyip ona bir şey vermez.
Buna
karşılık bir de gerek hâl ve tavırlarıyla gerekse sözleriyle ihtiyaç içerisinde
olduğunu hissettiren dilenci vardır ki böylesini reddetmek zordur.
Dolayısıyla
dilencinin bile ihtiyacının farkında olması, dilenmesini ve istemesini bilmesi
maksadına ulaşması adına çok önemlidir.
Keza, müstağni tavırlarla, bilmiş bilmiş konuşarak soru soran kimsenin alacağı
cevap da ona göre olacaktır.
Muhatabı ya böyle bir soruya cevap vermeyecek ya da
kerhen birkaç şey söyleyip meseleyi geçiştirecektir.
Fakat bir insan soru
soracağı şahsa güven içerisinde ve gerçekten onun cevabına muhtaç bir tavırla
soru soracak olursa, cevap veren de elinden geldiği ölçüde onun talebini
karşılamaya çalışacaktır.
Aynen bunun gibi eğer bir mü’min, Kur’ân-ı Kerim’e duyduğu ihtiyacının farkında
olarak ona gönülden teveccüh ederse onu daha derince ve engince anlayacaktır.
Zira Kur’ân, hazinelerini ancak, samimi hislerle kendisine yönelen kimselere
açar.
Fakat Kur’ân’a karşı müstağni davranana Kur’ân da “kıskanç” davranacaktır.
Kendisine müstağniyane tavırlarla yanaşan kimseye karşı panjurlarını indirecek,
kapılarını kapatacak ve “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir.” diyecektir.
Her
ne kadar Kur’ân âyetlerini okuyan kimse onların zahirî mânâlarından bir şeyler
anlasa da katiyen arka plânına nüfuz edemeyecek, derinliklerine inemeyecek ve
onların altında yatan makasıd-ı ilâhîyi göremeyecektir.
İhtiyacının Farkında Olma
Burada bir hususun daha üzerinde durulması faydalı olacaktır.
Bir insanın
Kur’ân’a ihtiyaç tezkeresiyle başvurabilmesi için öncelikle ihtiyacının şuurunda
olması gerekir.
İşte bu ihtiyacı hissedebilme adına bir kısım dinamiklerin
değerlendirilmesi gereklidir.
Mesela Kur’ân’ın nasıl bir kitap olduğunu anlama,
bizim dünyevî ve uhrevî ihtiyaçlarımızı karşılamada onun nasıl hayatî bir rolü
olduğunu idrak etme, Kur’ân’da yer alan bir kısım meselelerin daha iyi
anlaşılmasını sağlama gibi noktalarda birbirimizi ikaz edebilir ve tevcihte
bulunabiliriz.
Gerekirse Kur’ân’a dair bir kısım eserleri aramızda müzakere
etmek suretiyle bu konuda daha donanımlı hâle gelmenin imkânlarını
değerlendiririz.
Kur’ân’la ilgili sohbet ve dersler yapmak ve bu derslerde bir
kısım meseleleri ele almak suretiyle insanlara Kur’ân’a nasıl ihtiyaçları
olduğunu gösterebiliriz.
Eğer biz bu konular etrafında sürekli pratik yapar,
yapacağımız sondajlarla Kur’ân’a dair bir kısım meseleleri ortaya çıkarır ve
dikkatleri bunların üzerine çekmeye çalışırsak zamanla insanlara ihtiyaçlarını
hissettirebilir ve onları Kur’ân’a yönlendirebiliriz.
Aksi takdirde Kur’ân, anahtarlarını elde edemediğimiz bir hazine olarak önümüzde
durur da biz ondan layıkıyla istifade edemeyiz.
O, ne kadar ulvî ve değerli bir
hazine olursa olsun ondan istifade edebilmek için anahtara ihtiyaç vardır.
İşte
ihtiyaç tezkeresi ve duygu safveti ondan istifade edebilme adına böyle önemli
iki anahtardır.
Bu açıdan öncelikle bu anahtarlara sahip olmanın ve bu konuda
başkalarına da yardımcı olmanın yollarını aramalıyız.
Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا
اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ “Ey
iman edenler! Allah sizi, hayat verip dirilteceği gerçeklere çağırdığında, siz
de O’nun ve Resûlü’nün çağrısına icabet ediniz.” (Enfâl sûresi, 8/24) Demek
ki bizim dirilişimiz Allah ve Resûlü’nün çağrısına icabet etmemizle yani
Kur’ân’ın hükümlerine tâbi olmamızla gerçekleşecektir.
Bu çağrıya kapalı
kalanların diri kalmaları da mümkün değildir.
Çağrıya tam mânâsıyla icabet
edebilmenin yolu ise insanın her türlü önyargıdan, ülfet ve ünsiyetten,
şartlanmışlıktan kurtularak duygu safvetiyle Kur’ân’a bakabilmesi ve aynı
zamanda ihtiyaçlarının farkında olarak bunları onunla gidermeye çalışmasıdır.
Farklı bir tabirle, dirilebilmeniz için mutlaka Kur’ân’dan istifade etmeniz
gerekir.
İstifade edebilmek için de ondan bir şeyler yudumlamanız, onu duymanız,
hissetmeniz, tam mânâsıyla içinize sindirmeniz, tabiatınıza mâl etmeniz, biraz
daha sade Türkçeyle söyleyecek olursak onu içtenleştirmeniz gerekir.
Öyle ki
aklınız ve mantığınızla Kur’ân’ın içine girdiğiniz zaman aksine ihtimal
vermeyecek şekilde onun Allah kelâmı olduğunu kabullenmelisiniz.
Bu, Allah’tan
istememiz gerekli olan en önemli şeylerden birisidir.
Çocukken bize öğretilen saf ve basitçe bir akideyle Kur’ân’a bakma değil,
bilakis, Kur’ân’a olan imanımızı aklımıza, mantığımıza, hislerimize,
latifelerimize kısaca mahiyetimize öyle sindirmeliyiz ki aleyhte bir şeyle
karşılaştığımızda düşünmeden ve farkında olmadan buna reaksiyon
gösterebilmeliyiz.
Kur’ân’ı müdafaa noktasındaki tepkimiz bizde tabii hâle
gelmeli.
Dıştan gelen yanlış, ters ve sapık fikirler tabiatımızın tepkisiyle
ters yüz edilmeli.
Eğer bu konuda içimizde şüpheler beliriyor ve sarsıntı yaşama
sath-ı mailinde duruyorsak bu, Kur’ân’ı anlamamıza mâni olacaktır.
Bu açıdan ellerimizi açıp, “Allah’ım, bana Kur’ân konusunda öyle bir iman ver ki
karşıma bin tane şeytan çıksa ve aklî ve mantıkî delillerle beni Kur’ân’ın
kelamullah olmadığı noktasında ikna etmeye çalışsalar, ben yine de bunların
hepsini elimin tersiyle itebileyim.
Ne akıl ne tasavvur ne de tahayyül planında
Kur’ân’a olan imanımın yanına, muhalif hiçbir mülâhaza sokulmasın.
Sokulanlar da
benim imanımın sübuhat-ı vechi karşısında eriyip gitsin.” demeli ve bu konuda
kararlı durmalıyız.
Daha önce de söylediğimiz gibi bu konuda Allah’tan ne kadar
çok talepte bulunursak bulunalım yine de az istemiş oluruz.
Fakat ne yazık ki
insanları ruh haletleriyle değerlendirdiğimiz zaman bu mevzuda Allah’tan ciddi
bir istekte bulunulmadığını görüyoruz.
Bir insan bu konuda Allah’tan ısrarlı bir şekilde talepte bulunursa, kendisi de
en azından, “Acaba böyle bir imanı nasıl elde edebilirim?” diyecek ve bu işin
arkasına düşecektir.
Bir seyyah gibi bunu araştıracak, bulduklarını yeterli
görmeyecek ve sürekli, “Daha
yok mu?” diyecektir.
Bunun arkasına düşen bir insan eğer ciddi ve gayretli
olur ve bütün benliğiyle işin içine girerse er-geç maksuduna ulaşacaktır.
Fakat
aramayanın bulması mümkün değildir.
Bu sebeple sık sık kendimizi yoklamalı ve bu konuda nerede durduğumuzu kontrol
etmeliyiz.
Neyin peşinde olduğumuza bakmalı, bizim için hayatımızın en önemli
meselesinin ne olduğunu düşünmeliyiz.
İman ve marifette derinleşmeyi hayatımızın
en önemli gaye-i hayali hâline getirmeli, yeme-içme, çoluk-çocuk sahibi olma
gibi dünyevî bir kısım meşgalelerimizi bile bununla irtibatlı götürmeliyiz.
Yoksa dağınıklığa düşeriz.
Zamanla bir kısım dünyevî işler bizim için birinci
gaye olmaya başlar ve biz asıl yaratılış gayemizi unuturuz.
Örnek Bir Mürşid: Şuayb Aleyhisselâm
Soru: Hz.Şuayb’ın, kavmine hitaben söylediği, “Ey kavmim, şimdi eğer ben
Rabbim’den gelmiş delillere dayanıyorsam; O da nezdinden bana güzel bir rızk ve
nasip lütfetmişse, (sizin dediğiniz gibi davranırsam) O’na nankörlük etmiş olmaz
mıyım? Hem ben sizi menettiğim konularda (sözlerime) muhalif hareket etmeyi de
düşünmüyorum.
Benim istediğim bir tek şey var o da, gücüm yettiğince toplumu
ıslah etmektir.
(Bu konuda) muvaffak kılacak da yalnız Allah’tır.
Onun için ben
de yalnız O’na dayanıyor ve O’na yöneliyorum.” (Hûd Sûresi, 11/88) şeklindeki
sözleri, irşat erleri adına ne tür mesajlar içermektedir?
Cevap: Öncelikle bir hususun altını çizmekte fayda var.
Peygamberlerin
kavimleriyle yaptığı konuşmaların ve onlara yönelttiği nasihatlerin iyi
anlaşılması için, o kavimlerin hususiyetlerinin bilinmesi gerekir.
Zira onların
beyan ve ifadelerinin konjonktürel bir yanının olduğu, sosyal çevrenin
gereklerine göre şekillendiği unutulmamalıdır.
Kur’ân’da anlatılan peygamber
kıssalarına bakılacak olursa, her kavmin farklı bir hususiyetinin, farklı bir
hastalığının olduğu görülür.
Hz.Şuayb’ın kavminin problemi de diğerlerinden farklıdır.
Hz.Şuayb, Medyen ve
Ashab-ı Eyke’ye peygamber olarak gönderilmişti.
Tefsirdeki bir tevcihe göre
ihtimal kendisi Medyen’de neş’et etmiş fakat Eyke halkını irşat etmekle de
görevlendirilmişti.
Zira Kur’ân-ı Kerim, Hz.Şuayb’ın Medyen’e peygamber olarak
gönderilmesinden bahsederken her seferinde “ehâhum-kardeşleri, içlerinden biri”
demesine mukabil (A’raf sûresi, 7/85; Hûd sûresi, 11/84; Ankebût sûresi, 29/36),
onun Eyke ile irtibatını anlatırken bu ifadeyi kullanmıyor.
(Şuara sûresi,
26/177)
Kur’ân’ın beyanına bakıldığında buraların o gün itibarıyla önemli birer ticaret
merkezi olduğu anlaşılıyor.
Bunu fırsat bilen ahali önemli servetler elde etmiş
ve bununla da küstahlaşmış ve şımarmışlardı.
Ticaret ve alışverişlerinde
spekülasyonlara başvuruyor, milletin malını hortumluyor, alışverişlerine hile
katıyor ve insanları aldatıyorlardı.
Yine âyetlerin ifadelerine bakılacak olursa
muhtemelen yolları tutup üreticilerin mallarını ellerinden ucuza almak suretiyle
halka pahalıya satıyor, ticaret mallarına haraç kesiyor ve bunlardan ağır
vergiler alıyorlardı.
Bu yüzden Hz.Şuayb, her seferinde onlara alışverişlerinde
dürüst ve adaletli olmalarını tavsiye etmiş ve haksız yere insanların mallarını
almamalarını öğütlemiştir.
Bütün Peygamberlerin Ortak Çağrısı
Kavimlerin hastalık ve problemlerine göre peygamberlerin öne çıkardığı
hususlarda bir kısım farklılıklar olsa da, bütün peygamberlerin ittifakla
üzerinde durduğu çok önemli hakikatler de vardır.
Mesela peygamberlerin,
kavimlerine yaptığı çağrılara bakıldığında onların tamamının insanları tevhide
ve Allah’a kullukta bulunmaya çağırdıkları görülecektir.
Bütün peygamberler
kavimlerini küfürden, şirkten, dalaletten ve ifsattan korumaya çalışmışlardır.
Dolayısıyla enbiya-i izam neş’et ettikleri yerlerin şartlarına göre detaya ait
meselelerde farklı bir kısım hususlar üzerinde durmuş olsalar da, onların
misyonlarının asıl amacı, insanları tevhid ve ubudiyete çağırmaktır.
Aynı şekilde tüm peygamberler, yaptıkları nübüvvet vazifesi karşılığında
kavimlerinden maddî-manevî hiçbir şey beklemediklerini, mükâfatlarının yalnız
Allah’a ait olduğunu vurgulamışlardır.
Sözgelimi Şuara sûresinde geçen peygamber
kıssalarına bakıldığında, bütün peygamberlerin ağzından ittifakla şu sözlerin
döküldüğü görülmektedir: وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ
إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ “Yaptığım
bu külfetli hizmet karşılığında sizden hiçbir şey istemiyorum.
Zira benim
mükâfatım Rabbü’l-âlemin’e aittir.” (Şuarâ Sûresi, 26/109, 127, 145, 164,
180) Kendilerine gönderilen peygamberlerini öldürmeye azmetmiş kişilere Habib-i
Neccar’ın söyledikleri de aynı hakikate işaret etmektedir: اتَّبِعُوا مَنْ لَا
يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ “Kendileri
hidayette olan ve sizden de hiçbir ücret istemeyen bu insanlara uyun!” (Yâsîn
Sûresi, 36/21)
Demek ki irşat mesleğinde muvaffak olmanın önemli gereklerinden birisi,
beklentisiz olmaktır.
Yaptıkları hizmet karşılığında kimseden bir şey beklemeyen
insanlar, hem ihlaslarını muhafaza etmiş hem de insanlarda güven duygusu
oluşturmuş olurlar.
Çarklarını belirli beklentilere göre kurmuş olanların,
arkasına aldıkları insanları sahil-i selamete ulaştırdıkları görülmemiştir.
Niyazi Mısrî’nin ifadesiyle, “Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır,
Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş.” Yapılan hizmetlerin, kartopu gibi
yuvarlandıkça büyümesi, ihlâsla taçlanmasına bağlıdır.
Güvenilir Olma
Şimdi soruda dile getirilen âyet-i kerimeye daha yakından bakmaya çalışalım.
Hz.
Şuayb, يَا قَوْمِ diyerek söze başlıyor.
Bu hitapta mütekellim “ye” sinin
düştüğü görülüyor.
Bu da Hz.Şuayb’ın kavminin hidayeti konusundaki heyecan ve
acelesine işaret edebilir.
Yer yer Kur’ân’da bu tür tasarruflara rastlamak
mümkündür.
Devamla o, أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنتُ عَلَىٰ بَيِّنَةٍ مِنْ رَّبِّي
وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا “Bana
söyler misiniz, şayet ben (sizi davet ettiğim hususlarda), Rabbimden gelen bir
burhan ve delil üzerine isem ve O bana nezdinden güzel bir rızık vermişse…?” diyor.
Hz.Şuayb, bu ifadeleriyle Cenâb-ı Hakk’ın kendi üzerindeki nimetlerini
hatırlatarak kavmini düşünmeye davet ediyor.
O, sahip olduğu malların ve
nimetlerin Allah tarafından kendisine lütfedilmiş helâl bir rızık olduğunu
zikretmek suretiyle, kavminin rızıklarının helâl olmadığına da bir göndermede
bulunuyor.
Nitekim o, daha başka âyet-i kerimelerde açıkça zikredildiği
üzere, أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ * وَزِنُوا
بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ * وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا
تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ “Ölçeği
tam ölçün, eksik ölçüp hak yiyenlerden olmayın.
Doğru terazi ile tartın, halkın
hakkından bir şey kısmayın.
Taşkınlık yaparak nizamı bozmayın!” (Şuarâ
Sûresi, 26/181-183) şeklindeki ifadeleriyle, onlara helâl rızkın yolunu
göstermiştir.
Daha önce de ifade ettiğimiz üzere Hz.Şuayb’ın kavmi, sahip oldukları serveti,
zulümle, haksız yollarla edinmişlerdi.
Dolayısıyla onlar, -hâşâ- Peygamberlerini
de kendileri gibi görebilir ve onun hakkında da suizanlara girebilirlerdi.
Zira
Hz.Şuayb onların içinde neş’et etmişti.
İşte böyle bir suizannın önünü alma
adına o, sahip olduğu malları meşru yollarla elde ettiğini belirtiyordu.
Sahip
olduğu malların, Allah tarafından kendisine ihsan edildiğini ve bunların helal,
temiz ve güzel rızıklar olduğunu ifade etmek suretiyle onların zihnine
gelebilecek muhtemel şüpheleri bertaraf ediyordu.
Bir açıdan onun bu tavrını,
milletine hesap verme olarak görmek de mümkündür.
Evet, her mürşid, içinde yaşadığı topluma karşı hayatının hesabını vermeye hazır
olmalıdır.
Çünkü onun, toplum nazarında güvenilen ve itimat edilen bir insan
hâline gelmesi buna bağlıdır.
Hz.Pir’in hayatına bakacak olursak, onun, giydiği
elbiselerden yediği yemeklere kadar her şeyinin hesabını verdiğini görürüz.
Zira
insanların zihinlerinde size karşı “milletin malını çarçur ettiğinize veya
milletin malından kendinize de bir şeyler apardığınıza” dair herhangi bir şüphe
hâsıl olduğunda güvenilirliğinizi kaybedersiniz.
Dün gecekondudan çıktıkları ve “vatan”, “millet” diyerek ortaya atıldıkları
hâlde, bugün yatlarda, yalılarda yaşayan, değişik şirketlere ortak olan, hatta
kendilerinin yanında oğullarını, kızlarını, damatlarını da zengin eden insanlar
katiyen inandırıcı olamazlar.
Bugün farklı ayak oyunlarıyla gerçek yüzlerini
perdelese ve sahip oldukları gerçek zenginliği kimseye hissettirmeseler bile,
bir gün gelir ve her şey ayan beyan ortaya çıkar.
İşte o gün onlar elde
ettikleri bütün itibarlarını yitirirler; hiçbir kıymet-i harbiyeleri kalmaz.
Hatta lanet ile yâd edilen birer melun haline gelirler.
İşte bu sebepledir ki
hakiki bir mürşid bütün bir hayatını iffetle, ismetle yaşamalı, her türlü
töhmetten uzak durmalı ve bunu da insanlara ihsas etmelidir.
Evet, koca Peygamber, “Rabbim,
nezdinden bana güzel bir rızk nasip etti.” demek suretiyle, elindeki
imkânları meşru yollarla elde ettiğini ifade ediyor, onlar gibi olmadığını
ortaya koyuyordu.
O, spekülasyonlara girmemiş, milletin malını hortumlamamış,
rüşvetle iş yapmamış, alışverişine hile karıştırmamıştı.
Kazandığını helalinden
kazanmıştı.
Hz.Şuayb, bütün bunlara işaret etmek suretiyle emin ve güvenilir
bir insan olduğunu vurguluyordu.
Aynı zamanda o, daha sonra kavmine yapacağı
nasihatlere de zemin hazırlıyordu.
Özü Sözü Bir Olma
Hz.Şuayb, âyetin devamında, وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَىٰ مَا
أَنْهَاكُمْ عَنْهُ “Sizi
menettiğim konularda (sözlerime) muhalif hareket etmeyi düşünmüyorum.”
sözleriyle irşad ve tebliğ adına önemli bir prensibe daha dikkat çekmiştir.
Başka bir âyet-i kerimede, أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ
أَنْفُسَكُمْ وَأَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ أَفَلَا تَعْقِلُونَ “Halka
iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz yoksa? Hâlbuki siz Kitab’ı okuyup
duruyorsunuz.
Artık aklınızı başınıza almayacak mısınız?” (Bakara Sûresi,
2/44) buyrulmak suretiyle Benî İsrail, söyledikleri sözleri yapmadıklarından
ötürü kınanmışlardır.
Şu âyet-i kerimede ise Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: يَا اَيُّهَا الَّذِينَ
اٰمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ “Ey
iman edenler! Niçin yapmadığınız/yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?”
(Saff Sûresi, 61/2) Bu âyetin manası, “Yapmıyorsanız, söylemeyin” demek
değildir.
Bilakis, “Madem söylüyorsunuz, söylediğiniz şeyleri kendiniz de
yapın.” demektir.
Çünkü müessiriyetin yolu budur.
Söylenilen sözlerin muhataplar
tarafından hüsnükabul görmesi buna bağlıdır.
Islah Peşinde Olma
Hz.Şuayb, kavmini uyardığı hususlarda, fiillerinin, sözlerine muhalif olmasını
istemediğini belirttikten sonra, asıl isteğini şöyle ifade etmiştir: إِنْ
أُرِيدُ إِلَّا الْإِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُ “Benim
istediğim bir tek şey var, o da, gücüm yettiğince ıslahta bulunmak; kendim ve
başkalarının ıslahı, sulh ve selamet yolunda çalışmaktır.” Burada peygamber
sözündeki temkini de görmek mümkündür.
O, insanlar arasında salahın, barışın,
esenliğin hâkim olması için uğraşıyordu.
Bunun için de öncelikle onları kalb,
ruh, düşünce ve duygu selametine ulaştırmaya çalışıyordu.
Zira iç dünyalarını
ıslah edemeyen insanların, toplumsal barışı sağlamaları ve içtimai düzeni
kurabilmeleri mümkün değildir.
Fakat bunu, gücü yettiği ölçüde yapabileceğini
belirtiyordu.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle
buyurmuştur: إِنَّ الدِّينَ بَدَأَ غَرِيبًا وَيَرْجِعُ غَرِيبًا، فَطُوبَى
لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُ مِنْ بَعْدِي مِنْ
سُنَّتِي “İslâm
garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi
yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır.
Benden sonra insanların sünnetimi
bozdukları bir dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler
olsun.!” (Tirmizî, iman 13)
Efendimiz, çarşının pazarın kirlendiği, evin cehalet içinde yüzdüğü, mektebin
kendisinden bekleneni veremediği, camide aşk u heyecanın söndüğü ve
Müslümanların garipçe yaşadığı bir dönemde ıslah peşinde koşan insanları
müjdelemiştir.
Bazı kimselerin toplumu ifsat etmelerine mukabil onlar, canlarını
dişlerine takıp hep salah peşinde koşacaklardır.
Bu sebepledir ki mürşidin tek derdi ıslah olmalıdır.
O, kendi dünyasını değil,
halkı ıslah etme derdinde olmalıdır.
Halk ıslah edilince, yeryüzünde problem de
kalmayacaktır.
Yeryüzü, problemi insanla tanımıştır.
Problemi insanda
çözeceğiniz ana kadar, problemlerin hakkından gelemezsiniz.
İnsanî acz ve zaafının farkında olan bu kutlu Nebi, وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا
بِاللَّهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ “Muvaffak
kılacak yalnız Allah’tır.
Onun için ben de yalnız O’na dayanıyor ve O’na
yöneliyorum.” diyerek sınırlı gücünden tecerrüt ediyor ve Allah’ın sınırsız
gücüne sığınıyordu.
Zira o çok iyi biliyordu ki, elde edilen başarıların
arkasında Allah’ın inayeti vardır.
Ona dayanıp Ona sığınmadıktan sonra hakiki ve
kalıcı muvaffakiyetler elde edebilmek mümkün değildir.
O halde, bize düşen
vazife, yazmamızda, çizmemizde, konuşmamızda, hatta attığımız her adımda bütün
benliğimizle O’na güvenmek, O’na dayanmak, O’na yönelmek ve O’na sığınmaktır.
Rol Model Olarak Sahabe
Soru: Eğitimde ihtiyaç duyulan en önemli hususlardan birinin, muhataplara gösterilecek “rol modeller” olması göz önünde bulundurulacak olursa, sahabe efendilerimiz bu ihtiyaç ekseninde insanlara nasıl arz edilmelidir?
Cevap: Sahabe-i kiram, Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem)
dinledikleri, O’nun huzurunun boyasıyla boyandıkları ve O’nun fırçasıyla
şekillendikleri için ayrı bir hususiyet kazanmışlardır.
Onlar, mükemmel bir
dinin kusursuz bir temsilcisi olan İnsan-ı Kâmil’i (sallallâhu aleyhi ve sellem)
gördükleri ve dinledikleri için İslâm’ı doğrudan doğruya bu saf ve duru
kaynaktan öğrenmişlerdir.
Dolayısıyla da Kur’ân ve Sünnet’i çok iyi kavramış,
makâsıd-ı İlâhiyeye vâkıf olmuş ve ömürlerini hep marzî-i ilâhîye müteveccih
yaşamışlardır.
Bu sebepledir ki Allah Resûlü, birçok hadis-i şeriflerinde
sahabe-i kiramın mümtaz ve müstesna konumuna dikkat çekmiş ve kendi sünnetinin
yanı sıra onların yoluna tâbi olunması gerektiğini de ifade etmiştir.
Çünkü
onlar hakikaten örnek alınacak insanlardır.
Bu açıdan sahabe-i kiramın günümüz insanları tarafından iyi tanınıp bilinmesi
çok önemlidir.
Zira onlar tanındıkça daha çok sevilecek, sevildikçe örnek
alınacak ve hayat tarzları benimsenecektir.
Onlara ittiba etmek ve adım adım
yollarını takip etmek sahil-i selamete ulaşmaya vesile olacak; onlardan ayrı
düşmek de çok ciddi kopuklukların yaşanmasına sebebiyet verecektir.
Zira onların
yolunu takip etmek Allah Resûlü’ne ittiba adına çok önemli bir vesile olduğu
gibi, Allah Resûlü’ne uyma da Allah’ın emirlerine ittiba etme demektir.
Eğer insanlar sahabeyi tanır, sever ve onların yolunda yürümeye başlarlarsa bir
süre sonra onların ahlâkıyla ahlâklanırlar.
Zamanla sahabe sevgisi onların
içinde neşv ü nema bulacağı, filizleneceği ve boy atıp gelişeceği için, onlar da
hâl, tavır ve davranışlarıyla sahabeye benzemeye çalışacaklardır.
Hiç şüphesiz
bu ölçüde sahabe sevgisiyle dolu olan bir insanın, Efendimiz’i (sallallâhu
aleyhi ve sellem) sevmemesi, Allah aşkıyla yanıp tutuşmaması düşünülemez.
Esasında bir insanın gerçek insanlığı duyması da bunlara bağlıdır.
Kalbinde
Allah’ın, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ve O’nun sadık temsilcilerinin sevgisi
olmayan bir insanın insan-ı kâmil ufkuna kanatlanması çok zordur.
Gerçek
insanlığa yükselmenin yolu, o Zat’ın ahlâkıyla ahlâklanmaktan geçer.
Çünkü O’nun
ahlâkı, Kur’ân ahlâkıdır.
Sahabenin Fazilet ve Hususiyeti
Öte yandan sahabe-i kiram iyi bilinmez, onların dini yaşama ve yorumlama
tarzlarına vâkıf olunmazsa, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatı da
tam olarak kavranamaz.
Zira sahabe-i kiram Resûlullah’a ulaşma adına bir köprü
gibidir.
Hatta onların marziyat-ı ilâhiyeye, rü’yete ve rıdvana ulaşma adına
birer köprü oldukları da söylenebilir.
Onlar tanınmadan siyerin, Kur’ân ve
Sünnet’in, dinin maksatlarının doğru anlaşılması çok zordur.
Eğer biz günümüzde özellikle genç nesillerin önüne takip edilmesi ve örnek
alınması gereken rol modeller çıkarmak istiyorsak, peygamberlerden sonra bunu en
başta hak edenler sahabe-i kiram efendilerimizdir.
Dolayısıyla biz, ele
aldığımız konuları misallendirirken sürekli onların hayatlarına atıf yapmalı ve
onları nazara vermeliyiz.
Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) irşat etme, O’na
yürüdüğü yolun realitelerini gösterme, çektiği sıkıntılar karşısında O’nu
teselli etme gibi hikmetlere mebni olarak pek çok sûrede peygamber kıssalarına
yer vermiştir.
Her ne kadar tarihi tekerrürler devr-i daimi içerisinde insanlık
çok farkı dönemler yaşamış olsa da bütün zamanları bütün hususiyetleriyle bilen
Allah Teâlâ, geçmiş peygamberlere ait bir kısım hâdiseleri Makam-ı Cem’in
Sahibi’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlatmıştır.
Zira bu kıssalardan
alınacak öz ve usare bütün zamanların insanları için yol gösterici olacaktır.
Aynen bunun gibi biz de bir kısım dinî ve ahlâkî meseleleri anlatırken, sürekli
sahabenin hayatından kesitler arz etmeliyiz.
Zira onlar, İslâmî hakikatleri
tabiatlarının bir derinliği hâline getirdikleri ve Efendimiz’den öğrendikleri
her bir dinî meseleyi realize etmeye çalıştıkları için geride örnek alınması
gereken bir hayat bırakmışlardır.
Mesela Hz.Ebu Bekir’in hayatına baktığımızda
şunu görürüz: O, iki küsur yıllık halifeliği döneminde her birisi günümüzdeki
terör örgütleri nispetinde on bir tane irtidat hadisesinin üstesinden gelmiştir.
Bu kısa halifelik döneminde çok büyük işler başarmıştır.
Fakat buna rağmen o,
vefat ettiğinde arkada hiçbir mal varlığı bırakmamıştır.
Öyle ki kendisine
takdir edilen maaşın bile tamamını harcamamıştır.
Kendisine orta dereceli bir
insanın hayatını ölçü alan Hz.Ebu Bekir, ihtiyacı olan miktarı aldıktan sonra
maaşının geri kalanını bir testiye koyup bunun kendisinden sonraki halifeye
teslim edilmesini vasiyet etmiştir.
Zira ona göre maaşının ihtiyaç fazlası,
tekrar devlet hazinesine iade edilmelidir.
Hz.Ebu Bekir’den sonra halife olan Hz.Ömer, bu testiyi görünce gözyaşlarını
tutamamış ve “Senden sonra senin gibi yaşama adına bize imkân bırakmadın.”
demiştir.
Ne var ki onun yaşayışı da Hz.Ebu Bekir’den farklı olmamıştır.
O da
oldukça sade, mütevazı ve müstağni bir hayat sürmüştür.
Mesela kıtlık olduğu bir
dönemde halk ne yiyorsa o da onu yiyip içmiş, zeytinyağına bandığı ekmekle
karnını doyurmuştur.
Bir seferinde önüne et yemeği getirildiğinde, halkın bunu
yiyip yiyemediğini sormuş, yiyemediğini öğrendiğinde de yemeği geri
göndermiştir.
Aynı şekilde bir Mus’ab İbn Umeyr’in hayatına baktığımızda, ders alınması
gereken örnek bir yaşayış görürüz.
Müslüman olmadan önce lüks içerisinde yaşayan
ve oldukça rahat bir hayatı olan Hz.Mus’ab, Müslüman olduktan sonra sahip
olduğu bütün imkânları ve nimetleri elinin tersiyle itmesini bilmiş ve Uhud’da
şahadet şerbeti içeceği âna kadar dini adına büyük kahramanlıklar ve
fedakârlıklar ortaya koymuştur.
Öyle ki o, Uhud’da Allah Resûlü’nü koruyabilme
adına kendisine yönelen oklar ve kılıç darbeleri önünde son nefesine kadar siper
olmuştur.
Üzerini örtebilecekleri bir kefen bile bırakmadan da bu dünyadan göç
etmiştir.
Esasında Allah Resûlü’nün etrafındaki hangi sahabeyi ele alsak, onun ayrı
hususiyet ve faziletinin olduğunu görürüz.
Zira onlar canları pahasına İslâm
davasına sahip çıkmışlar, i’la-i kelimetullah’ı hayatlarının en yüce gayesi
hâline getirmişler ve bu yolda olağanüstü fedakârlıklar sergilemişlerdir.
Bu
fedakârlıklar karşılığında da hiçbir beklentiye girmemişlerdir.
Sadece Allah
rızasını hedeflemiş ve ömürlerini çok ciddi bir istiğna ve adanmışlık duygusuyla
geçirmişlerdir.
Bu açıdan onların her biri, ümmet için birer örnektir.
Dolayısıyla onların mutlaka günümüz insanlarına kendi enginlik ve derinlikleri
içerisinde tanıtılmaları gerekir.
Zira insan, bildiğini sever; bilmediğine karşı
da alâkasız kalır.
Eğer günümüz insanları Allah’ı delice sevmiyor, O’nu
andıklarında burunlarının kemikleri sızlamıyorsa, O’nu yeterince
tanımadıklarındandır.
Aynı şekilde Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem)
karşı çok ciddi bir aşk u alâka duymuyor, O’nu andıklarında dizlerinin bağı
çözülüp yere yığılmıyorlarsa, O’nu iyi bilmediklerindendir.
Aynen bunun gibi
eğer insanlarda bir Ebu Bekir olma, Ömer’e benzeme duygusu oluşmuyorsa, bunun
sebebi onların bu şanlı sahabileri yeterince tanımamalarıdır.
O halde yapılması gereken, insanlarda “Ben de onlar gibi olayım!” duygusunu
uyaracak şekilde bu büyük sahabîlerin kendi büyüklükleri içerisinde anlatılması
ve sevdirilmesidir.
Müslümanlar, sahabileri yeterince tanımadıklarından kimin
arkasından gideceklerini de bilemiyorlar.
Bu yolda, ashâb-ı kiram efendilerimizden bahsederken kullanılacak üslup da çok
önemlidir.
Onlar sadece tarihin belli bir diliminde yaşayıp gitmiş insanlar
olarak anlatılmamalıdır.
Yoksa muhataplar sadece onların kahramanlıklarıyla
teselli bulacak fakat onlara benzeme ve onlar gibi olma azm u cehdine sahip
olmayacaklardır.
Bu açıdan sahabe, her zaman içlerde yaşatılması ve hayatları
örnek alınması gereken birer rol model olarak takdim edilmelidir.
Öte yandan, tarihî hâdiselerin tekerrürü ayniyet değil misliyet ölçüsünde
gerçekleşmektedir.
Bu açıdan sahabe-i kiramın hayatları nazara verilirken
mutlaka günümüz şartlarının da göz önünde bulundurulması gerekir.
Farklı bir
tabirle insanlara, “Böyle bir hayat yaşanmaz.” dedirtmeme ve aynı zamanda onları
tenakuza düşürmeme adına sahabenin hayatları anlatılırken konjonktürün dikkate
alınması çok önemlidir.
İnsanların, sahabe hayatlarının yaşanabilir olduğuna
inandırılması gerekir.
Bunun için de Siyer’in temel felsefesiyle ve arka
plânıyla bilinmesine ihtiyaç vardır.
Maalesef bugüne kadar siyer felsefesi
üzerinde yeterince durulmamıştır.
Hz.Pir’in Kur’ân tefsiri mevzuunda ortak akla
işaret etmesi gibi, Peygamber Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerinin de temel
mantık örgüsü ve kendi derinlikleriyle ele alınıp günümüz insanlarının nazarına,
istifade edilebilir ve yaşanabilir bir bilgi muhassalası olarak takdim edilmesi
için böyle bir ortak aklın çalışmasına ihtiyaç vardır.
Yaşamayı Yaşatmaya Bağlamış Sahabe Temsilcileri
Babam, iki şeye âşıktı; Osmanlı ve sahabe.
Yanında sahabeden bahsedilince
gözleri dolar, âdeta başı dönerdi.
Bu sebeple çocukluğumdan itibaren babamın
kütüphanesindeki Osmanlıca yazılmış eserlerden sahabe hayatlarını okuyarak
büyüdüm.
Henüz yedi sekiz yaşında olmama rağmen onların hayatları beni derinden
etkiliyordu.
Âdeta onlarla oturup onlarla kalkıyordum.
Yaşım ilerledikçe bir
taraftan sahabeye duyduğum hayranlık artıyor, diğer yandan da gözlerim yaşadığım
çağda onların hayatlarını temsil eden insanlar arıyordu.
Sürekli kendi kendime,
“Yok mu bunların bu çağda bir örneği!” diyordum.
Nihayet medrese talebesi olduğum yıllarda Erzurum’a Bediüzzaman’ın
talebelerinden birisi gelince aradığımı buldum.
Hz.Pir, talebesi olan Muzaffer
Arslan’ı irşat için buraya göndermişti.
Bu zat, oturuşu kalkışı, giyim kuşamı,
tavır ve davranışlarıyla beni çok etkiledi.
Kendi kendime, “Demek ki sahabe
sadece kitap sayfaları arasında kalmamış.
Bu asırda da onların temsilcileri
varmış.” dedim.
Zira o, sinesi dolu, gözü yaşlı tam bir aşk ve heyecan
insanıydı.
Daha sonra da Erzurum’da bulunduğu süre içerisinde onun sohbetlerini
hiç kaçırmadım.
Evet, günümüz nesillerine sahabeyi anlatmanın yanında mutlaka onların karşısına
sahabe gibi yaşayan insanları da çıkarmak gerekir.
Ta ki kendilerine
anlatılanların tarihin bir döneminde kalmadığını, aynı fedakârlık ve diğerkâmlık
duygularıyla dine hizmet eden insanların kendi yaşadıkları devirde de
bulunduğunu görsünler.
Eğer sahabe ruhunu temsil eden bu tür insanlar genç
nesillerin karşısına çıkar ve gönüllerinin ilhamlarını onlara boşaltabilirlerse
Allah’ın izni ve inayetiyle yeni bir sahabe nesli oluşacaktır.
İşte böyle bir neslin yetişebilmesi adına, yaşatmak için yaşayan fedakâr
insanlara ihtiyaç vardır.
Öyle ki onlar, “Yaşatmıyorsam, yaşamamın da bir anlamı
kalmamıştır.” diyecek ölçüde kendilerini insanlığa hizmete adamalıdırlar.
Onlar,
başkalarının boy atıp gelişmesi adına su olup onların dibine akmalı, toprak olup
kuvve-i imbatiyeleriyle onları omuzlarında taşımalı, güneş olup şualarını
onların başından aşağı boşaltmalıdırlar.
Kısaca hayatlarını bütünüyle insanlığa
hizmete vakfetmelidirler.
Bu ölçüde samimi olunabildiği ve böyle bir fedakârlık
ortaya konulabildiği takdirde peygamber âşığı, sahabe sevdalısı bir neslin
yetişmesi de mümkün olacaktır.
Sıdk (Doğruluk)
Soru: Bediüzzaman’a
“ Her şeyden evvel bize lazım olan nedir?” diye sorulduğunda “sıdk (doğruluk)”
cevabını veriyor.
Bunun sebebi olarak da küfrün mahiyetinin yalandan, imanın
mahiyetinin ise sıdktan ibaret olduğunu ifade ediyor.
Onun bu yaklaşımı
zaviyesinden Müslümanlar için sıdkın yerini izah eder misiniz?
Cevap: Sıdk, peygamberlerin beş temel vasfından birisi, hatta
birincisidir.
Cenâb-ı Hakk’ın, Hazreti Musa ve Hazreti İbrahim için, إِنَّهُ
كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا “O
sıddîk bir nebiydi.” (Meryem Sûresi, 19/41, 56), Hazreti İsmail için
de, إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ “O
sözünde dosdoğruydu.” (Meryem Sûresi, 19/54) buyurması da buna işaret
etmektedir.
Bu sebeple hayatları boyunca onların ne tavır ve davranışlarında ne
de sözlerinde tek bir hilaf-ı vaki beyana rastlanmaz.
Çünkü onların gökler ötesi
âlemlerden getirdiği haberlerin tasdik edilmesi ve kabul görmesi hâl, tavır,
davranış ve sözleriyle doğruluğun temsilcisi olmalarına bağlıdır.
Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) henüz
peygamberlik gelmeden önce “el-Emin” sıfatı
verilmişti.
Peygamberlik geldikten sonra düşmanları bile O’nun sıdkına şahadet
etmişlerdi.
Çünkü hayatı boyunca O’nun en küçük bir yalanına bile şahit
olmamışlardı.
Ne var ki sırf kibir ve temerrütlerinden ötürü O’nu inkâr
etmişlerdi.
Yalanın Tarifi
Yalan iki şekilde tarif edilmektedir.
İlk tarifine göre o, bir insanın kendi
kanaat ve inancının, ihsas ve müşahedelerinin aksine bir beyanda bulunmasıdır.
Mesela bir insan, bir şahsı gördüğü hâlde onu görmediğini söylerse, kendi
müşahedesine zıt bir beyanda bulunduğu için yalan söylemiş olur.
İkinci tarifine göre ise yalan, bir şeyi mahiyet-i nefsü’l-emriyesinden farklı
şekilde ifade etme, hakikatini çarpıtmadır.
Buna göre bir insanın Allah’ı inkâr
etmesi bir yalandır.
Zira tekvinî emirler yüz binlerce dille Cenâb-ı Hakk’ı
tasdik etmektedir.
Recaizade Ekrem’in ifadesiyle;
Bir kitab-ı âzamdır seraser kâinat,
Hangi harfi yoklasan manası Allah çıkar.
Allah’ı inkâr eden, kendisi yalan söylediği gibi aynı zamanda Allah’ın varlığına
delâlet eden kâinattaki bütün şahitleri de yalanlamış olur.
Bu sebepledir ki o,
ahirette çok ağır bir cezaya çarptırılır.
Buna karşılık bir insanın tekvinî emirleri doğru okuması ve semavî mesajları iyi
değerlendirmesi neticesinde Allah’a iman etmesi sıdkın ifadesi olduğu gibi,
gördüğü ve duyduğu şeyleri olduğu gibi ifade etmesi de sıdktır.
Bu yönüyle sıdk
çok önemli bir mü’min ahlâkı olduğu gibi başkalarına güven vaat etmenin de en
mühim vesilesidir.
Aynı zamanda o, sadakatin bir ifadesidir.
Esasında sıdk, gönüldeki bir mânâ ve mazmundur.
Gönlünde sadakat olan birinin
dili sürekli bunu seslendirecek, organları da doğruluk istikametinde iş
yapacaktır.
Konuşacağı her ifadeyi hassasiyetle seçecek, hakikate mutabık
olmayan tek bir kelimenin bile ağzından çıkmasına müsaade etmeyecektir.
Kazara
dudakları arasından hilaf-ı vaki bir beyan çıkacak olsa, çok ciddi rahatsızlık
duyacak, belki elli defa “estağfirullah” diyecektir.
Bu açıdan asıl mesele
doğruluğun tabiatla bütünleşmesidir.
Yalan ise sadakate ihanettir.
Yalana doğru bir adım atan insan, sadakat binasını
tahrip etmiş olur.
Yalanın revaç bulduğu ve her yerde hâkim hâle geldiği günümüz
dünyasında bir insanın milimi milimine doğruluğu temsil etmesi çok zordur.
Fakat
şurası da iyi bilinmelidir ki Allah katında değerli olan şey de zoru
başarmaktır.
Sıddıkiyet Makamı
İslâm’da peygamberlikten sonra en yüce makam olarak sıddıkiyet makamı
gösterilmiştir.
Nitekim, وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَالرَّسُولَ فَأُولَئِكَ مَعَ
الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ
وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا “Kim
Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederse, işte onlar, Allah’ın büyük lütuflarına mazhar
olan peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir.
Onlar ne güzel
arkadaştırlar!” (Nisâ sûresi, 4/69) âyet-i kerimesinde de peygamberlerden
hemen sonra sıddıklara yer verilmiştir.
Dolayısıyla bu makam, ihsan makamının da, aşk makamının da marifet makamının da
çok üstündedir.
Çünkü o, bağlanması gereken yere kayıtsız şartsız bağlanmanın ve
çok hayatî gördüğü şeyleri bile bu uğurda feda edecek kadar hasbi olmanın
unvanıdır.
Bu makamı temsil eden bir kimse, aklının alıp almadığına, kendisine
sağlayacağı fayda ve maslahatlara bakmadan Cenâb-ı Hakk’ın bütün emir ve
takdirlerini öpüp başına koyar.
Sürekli İbrahim Hakkı gibi;
Deme bu niçin böyle,
Yerindedir ol öyle,
Var sonunu seyreyle,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
der.
Esasında Tefvizname’nin
tamamına bir sıdkname gözüyle bakılabilir.
Kur’ân-ı Kerim’in değişik âyet-i kerimelerinde “müdhale
sıdk”, “muhrace sıdk”, “lisan-ı sıdk”, “kadem-i sıdk”, “mak’ad-i sıdk” gibi
ifadelerle sürekli sıdk üzerinde durulmuştur.
Demek ki ucu ukbaya uzanan bu
dünya yolculuğunda bir mü’minin en büyük azığı doğruluk olmalıdır.
O, bir işin
içine girerken, işin içinden çıkarken, otururken, kalkarken, konuşurken hep
doğruluğun temsilcisi olmalıdır.
Onun uğradığı her yerde sadakat renkleri
tüllenmeli, ayrıldığında da arkada olumsuz hiçbir düşünce kalmamalıdır.
Her bir
adımını hem doğrulukla hem de doğruluğa doğru atmalıdır.
Her doğruyu her zaman söyleme imkânı olmayabilir.
Bazı durumlarda susmak
gerekebilir.
Sükût boşluğu da tefekkürle doldurulur.
Sükût bir hikmettir.
Ama
dünyada hekimi az olan bir hikmet.
Maalesef insanların çoğu, bunun yerine çene
düşüklüğünü tercih eder.
Hâlbuki konuşmanın zararlı olduğu, muhatabın söylenilen
sözleri anlayamayacağı yerlerde, iyi bilinmeyen konularda, kalbin sesinin tam
olarak ortaya konulamayacağı yerlerde sükût edilmelidir.
Bir insanın kalbinin en
derin noktalarında bulunan duygu ve düşünceleri hiç düşünmeden bir anda dışarı
çıkarıvermesi, tam terbiye görmemişliğinin bir işaretidir.
Bu tür sözler ahenk
ve nizamdan mahrum ve endazesiz olacağı için hem söyleyen hem de dinleyenler
için faydasızdır, hatta zararlı da olabilir.
Öte yandan, söylenilen sözlerin temiz vicdanlara tesir etmesinin yolu, doğru
olmasına bağlıdır.
Hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeye ait meselelerin dosdoğru bir
şekilde temsil ve neşredilmesi çoklarının gözünün açılmasına vesile olacaktır.
Üstelik mü’minlerin gerek hâl ve tavırlarıyla gerekse sözleriyle istikameti
temsil edip dosdoğru olmaları Cenâb-ı Hakk’ın onları doğru yolda yürütmesi adına
bir dua, kırık bir dilekçe hükmüne geçecektir.
Onlar doğruluğu şiar edinmek
suretiyle, hiç zikzak çizmeme ve çark etmeme adına baştan kararlı durduklarında
Allah da onları sırat-ı müstakimden ayırmayacaktır.
Özellikle yalanın mergup bir meta hâline geldiği günümüz dünyasında, dilin eğri
büğrülüğe meyletmemesi çok daha fazla önem arz etmektedir.
Müslüman, yalanın
küçük-büyük her çeşidinden uzak durmalıdır.
Onun her sözü doğru olmalıdır.
Bakışları, mimikleri, bütün hâl ve hareketleri dosdoğru olmalıdır.
Hele gıybet,
iftira, yalan şahitlik gibi çirkinlikler onun semtine asla sokulamamalıdır.
Zira
bunların Müslümanlıkla telif edilmesi mümkün değildir.
Bazen konuşurken irticalinin esnekliği içinde, arzu edilmeyen bir takım sözlerin
dilden döküldüğü vaki olabilir.
Bunların, içtihatta yapılan hatalar kategorisi
içinde mütalaa edileceği ümit edilir.
Fakat kasta iktiran eden, insan iradesinin
ürünü olan sözlerde hilaf-ı vaki beyanda bulunmak, insanları aldatmaya matuf
şeyler söylemek birer küfür sıfatıdır.
Kur’ân’ın, وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ “Yalancılıkları
sebebiyle bunlara gayet acı bir ceza vardır.” (Bakara Sûresi, 2/10)
şeklindeki ifadeleri de münafıkların Cehennem azabını hak etmelerinin en önemli
sebebi olarak yalanı gösterir.
Hazreti Pir, bu âyet münasebetiyle yalanın fert,
toplum ve din adına nasıl bir zehir olduğunu şu ifadeleriyle açıklar: “Kizb
(yalan), küfrün esasıdır.
Kizb, nifâkın birinci alâmetidir.
Kizb, kudret-i
ilâhiyeye bir iftiradır.
Kizb, hikmet-i rabbâniyeye zıttır.
Ahlâk-ı âliyeyi
tahrip eden, kizbdir.
Âlem-i İslâm’ı zehirlendiren, ancak kizbdir.
Âlem-i
beşerin ahvâlini fesada veren, kizbdir.
Nev-i beşeri kemâlâttan geri bırakan,
kizbdir.
Müseylime-i Kezzab ile emsâlini âlemde rezil rüsvây eden, kizbdir.
İşte
bu sebeplerden dolayıdır ki, bütün cinayetler içinde tel’ine, tehdide tahsis
edilen, kizbdir.” (Bediüzzaman, İşaratü’l-i’caz,
s.82)
Buna mukabil o, doğrulukla ilgili de şunları söyler: “İslâmiyet’in esası,
sıdktır.
İmanın hâssası, sıdktır.
Bütün kemâlâta îsal edici (ulaştıran),
sıdktır.
Ahlâk-ı âliyenin hayatı, sıdktır.
Terakkiyâtın mihveri (ekseni)
sıdktır.
Âlem-i İslâm’ın nizamı, sıdktır.
Nev-i beşeri kâbe-i kemâlâta îsal eden
sıdktır.
Ashab-ı kiramı bütün insanlara tefevvuk ettiren (üstün kılan), sıdktır.
Muhammed-i Hâşimî’yi (aleyhissalâtü vesselâm) merâtib-i beşeriyenin en yükseğine
çıkaran, sıdktır.” (Bediüzzaman, İşaratü’l-i’caz,
s.83)
Nifak Hastalığı
Hz.Bediüzzaman’ın ısrarla sıdk üzerinde durmasının ve içtimaî kurtuluşumuzu ve
terakkimizi sıdka bağlamasının en önemli sebeplerinden birisi, günümüz İslâm
dünyasında mevcut olan nifak hastalığıdır.
Bugüne kadar farklı dinlerdeki ve
milletlerdeki kaymalar küfür ve ilhad kayması şeklinde ortaya çıktı.
Farklı
ideoloji ve akımlar adı altında inkâr düşünceleri dile getirildi ve bu
düşünceler bazı ülkelerde devlet sistemine dönüştürüldü.
Bu sistemin halk
arasında yerleştirilebilmesi için çok ciddi baskı ve zulümlere başvuruldu ve
hatta milyonlarca insanın canına kıyıldı.
Fakat bu tür ideolojiler insan
tabiatına zıt olduğu ve kendi içinde çelişkiler barındırdığı için uzun ömürlü
olmadı.
Onlar çözüldükten sonra da insanlar yeniden kendi dinlerine, kendi
mabetlerine yönelmeye başladırlar.
Fakat İslâm dünyasındaki gelişmeler daha farklı cereyan etti.
İslâm’a düşman
olan kimseler bu düşmanlıklarını açıkça dile getirmek yerine, nifak perdesi
altına gizlendiler ve farklı farklı plân ve projelerle Müslümanları
İslâmiyet’ten uzaklaştırmaya çalıştılar.
Hiç şüphesiz İslâm dünyasının farklı
yerlerinde Müslümanların başına musallat olan bu münafıkların onlara verdikleri
zararlar dine açıkça karşı çıkan kimselere nispetle çok daha yıkıcı ve büyük
oldu.
Kur’ân, münafıkların ahiretteki cezasını şu şekilde beyan etmiştir: إِنَّ
الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ “Doğrusu
münafıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar.” (Nisâ sûresi, 4/145) Demek
ki onlar Cehennem’de Firavun’un da Ebû Cehil’in de altında olacaklar.
Hz.Pir,
bu manayı bir yerde şöyle ifade eder: “Münafık, kâfirden eşeddir.”
(Bediüzzaman, Mektubat,
s.80)
Münafıklar, camide sizinle beraber namaz kılarlar ama abdestleri yoktur.
Yeri
geldiğinde dinin izzetinden ve kutsallığından bahseder fakat arkadan iş
çevirirler.
Konuştuklarında yalan söylerler.
Nitekim Efendimiz de, آيَةُ
الْمُنَافِقِ ثَلاَثٌ إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ وَإِذَا
اؤْتُمِنَ خَانَ “Münafığın
alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, vaat ettiğinde yerine getirmez ve
emanete ihanet eder.” (Buharî, îmân 24;
Müslim, îmân 107)
hadisinde münafığın özelliklerini sayarken ilk olarak onların yalanlarına dikkat
çekmiştir.
Demek ki nifakın en önemli unsurlarından birisi yalandır.
Maalesef İslâm dünyasında farklı yer ve makamları işgal etmiş olan münafıklar
yalan, aldatma ve ihanetleriyle toplumu dejenere etmiş, iç içe deformasyonların
yaşanmasına sebep olmuşlardır.
Eğer siz iyi bir ressamdan yukarıdaki hadisin
muhtevasına uygun bir resim yapmasını talep edecek olsanız, bu resmin
hâlihazırdaki İslâm dünyasına uygun geldiğini görürsünüz.
Bu açıdan onun yeniden
aslî hüviyetine döndürülmesi belki de inançsızlığın yayıldığı toplumlardan daha
zordur.
Mesele dipten ele alınmalı ve her şey iman, marifet ve muhabbet
çizgisinde Allah’a bağlanarak götürülmelidir ki bozulan toplum yapısı yeniden
restore edilebilsin.
Takıyye
Söz buraya gelmişken kısaca takıyye üzerinde durulması da faydalı olacaktır.
Zira bilindiği üzere belli bir kesim onu önemli bir esas olarak benimsemiş,
dinlerinin içine bir rükün olarak sokmuş, güç ve kuvvetle karşı koyamadıkları
düşmanlarını, geliştirdikleri takıyye sistemiyle ters yüz etmeye çalışmışlardır.
Maalesef bu takıyye şebekesi, aldatma adına çok farklı vesileleri de kullanarak
bir kısım ülkelerin kılcallarına kadar nüfuz etmiş ve çok hayatî konumları ele
geçirmiş; yakın gibi durdukları pek çok kişiyi kendi hesaplarına kullanmış,
onları kendi emellerine hizmet eder hâle getirmiş ve neticede tüyler ürperten
nice şenaat ve denaatler işlemişlerdir.
Maalesef hem bizim toplumumuz içinde hem de daha başka İslâm beldelerinde
gaflete dalan, heva-i nefsine uyan ve çok günahlara giren niceleri bu takıyye
şebekesi tarafından esir alınarak angajmanlığa itilmiştir.
Nifak sistemi ve
takıyye, içine girdiği toplum üzerinde âdeta atom bombası tesiri yapar.
Dolayısıyla kimileri onun alfa tesiriyle hayatiyetini kaybetmiş, kimileri beta
tesiriyle çok ciddi bir sarsıntı geçirmiş, kimileri de gama tesiriyle burun
akması, baş dönmesi ve bakış bulanması gibi tesirlere maruz kalmışlardır.
Takıyye, yalan ve aldatmanın önemli bir tezahürü ve nifak sisteminin de en büyük
silahı olduğu için şeytanî bir yoldur.
Dolayısıyla takıyye yapan bir insanın
hakikî mü’min olabilmesi mümkün değildir.
Bu sebeple takıyyeciler, münker ve
nekirin sorgulamasından selametle kurtulamaz, mizanı kolaylıkla aşamaz ve sıratı
rahatlıkla geçemezler.
Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), مَنْ
غَشَّنَا فَلَيْسَ مِنَّا “Bizi
aldatan bizden değildir.” (Müslim, iman 164)
sözleriyle yalan ve aldatmanın hiçbir şekilde Müslümanlıkla bağdaşmayacağını
ifade buyurmuştur.
Sulhta Hayır Vardır
Soru: Günümüzde aileden toplumun farklı katmanlarına kadar çeşitli düzeylerde çatışmaların varlığını sürdürmesinde, Kur’an’da geçen “Muslihûn”un (arabulucu ve uzlaştırıcı kimseler) eksikliğinin etkisi var mıdır? Varsa bu eksiklik nasıl telafi edilebilir?
Cevap: Allah Teâlâ, وَالصُّلْحُ خَيْرٌ “Sulh hayırlıdır.” (Nisâ sûresi,
4/128) kavl-i kerimiyle bu konuda çok önemli bir disiplin vaz’ etmiştir.
Aslında
bu âyet-i kerime eşler arasındaki problemlerin çözümüyle ilgili nazil olmuştur.
Burada Cenab-ı Hak aile içi problemlerin sulh yoluyla çözülmesini hedef
göstermiştir.
Fakat aynı zamanda âyet-i kerimenin toplumdaki bütün ayrışma ve
çatışmalar için de umumî ve objektif bir disiplin vaz’ ettiğinde şüphe yoktur.
Çünkü sebebin hususiliği, hükmün umumî olmasına mâni değildir.
Yani her ne kadar
bu âyet hususî bir mesele hakkında nazil olmuş olsa da âyetin ortaya koyduğu
hüküm geneldir.
Bu sebeple ister aile fertleri isterse toplumun farklı kesimleri
arasında olumsuz bir kısım tavır ve davranışlar ortaya çıktığında Kur’ân’ın bize
tavsiye etmiş olduğu çözüm yolu sulhtur, anlaşma ve uzlaşmadır.
Gerek devr-i risaletpenahide gerekse sonraki dönemlerde Müslümanlar, toplum
huzurunun sağlanabilmesi adına sulha çok önem vermişler ve ellerinden geldiği
kadar hem fertler hem de gruplar arasındaki anlaşmazlıkları sulh yoluyla çözmeye
çalışmışlardır.
Mesela Osmanlılar farklı ad ve ünvanlarla Kur’ân’ın bu
disiplinini müesseseleştirmişlerdir.
Yani bu meseleye bizzat devlet tarafından
sahip çıkılmış ve toplumun her alanında yaygınlaştırılmıştır.
Aralarında ihtilâf
çıkan kişiler de problemlerini çözme adına hakem heyetlerine müracaat
etmişlerdir.
Esasında günümüzde de bu meselenin devlet çapında ele alınması, kanun ve
mevzuatlarla bir çerçeveye oturtulması çok etkili olacaktır.
Bugünün
Müslümanları olarak bize düşen vazife, Kur’ân’ın bu prensibini öncelikle kendi
aramızda veya sözümüzün dinlendiği yerlerde hayata geçirmeye çalışmak olmalıdır.
Müjdelenen Gariplerin Özellikleri
Konuyla ilgili bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),
İslâm’ın garip olarak başladığını, yani gariplerle temsil edildiğini ve bir gün,
başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacağını ifade etmiş ve arkasından
da, طُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ “Gariplere müjdeler olsun!” buyurmuştur.
Sahabenin,
gariplerin kim olduğunu sorması üzerine ise şu cevabı vermiştir: الَّذِينَ
يُصْلِحُونَ إِذَا فَسَدَ النَّاسُ “Onlar, insanların bozulduğu bir dönemde
ıslahçı olanlardır.” (Ahmed b.
Hanbel, el-Müsned 27/237)
Demek ki İslâm’ın yaşadığı bu gurbet döneminde insanlar arasında nifaklar,
şikaklar, iftiraklar, ihtilaflar çoğalacaktır.
Bu ayrılık ve çatışma, aile içi
münasebetlerden toplum fertlerine, oradan yöneten ve yönetilen ilişkilerine
kadar toplumun çok farklı kesimlerinde kendisini hissettirecektir.
İşte böyle
bir dönemde bir zümrenin bu tür çatışmalara dâhil olmaması, kendisini her türlü
ihtilâf ve iftirakın dışında tutmaya çalışması, hep vifak ve ittifak peşinde
koşması ve bu gayretleriyle tevfik-i ilahiye çağrıda bulunması çok önemlidir.
Onlar, kendi sa’y ve gayretleriyle ıslah adına yapmaları gerekli olan işleri
yaparlarsa Cenâb-ı Hak da tevfikat-ı sübhaniyesiyle onlara yardımda
bulunacaktır.
İşte hadiste müjdelenen garipler de bunlardır.
Biraz daha açacak olursak bu garipler, bozguncuların bozgunculuk yaptıkları ve
her şeyin bozguna kurban gittiği bir dönemde hep sulhun yanında yer
alacaklardır.
Onlar her türlü vuruşmanın ve dövüşmenin karşısında olacak; hatta
televizyonlarda veya gazete köşelerinde çokça örneği görülen polemiklerden ve
kısır tartışmalardan bile uzak duracaklardır.
Toplumun değişik kesimleri
birbiriyle yaka paça olsa ve birbirini yese de onlar asla bu tür kavgalara alet
olmayacak; bilakis ortaya çıkan kırık ve çatlakları tamir etmeye
çalışacaklardır.
Toplumda intikam alma, rövanş duygularıyla yaşama, kan davası
gütme veya töre cinayeti işleme gibi canavarca tavır ve davranışlar bulunsa da
onların lügatinde bunların hiçbirinin yeri yoktur.
Esasında bütün bunlar dinin temel prensiplerine de taban tabana zıt
davranışlardır.
Mesela bir cinayetin başına “töre” kelimesi eklenmekle o
meşrulaştırılamaz.
Haddizatında töre, Müslüman bir toplum içinde ortaya çıkan ve
şer’i delillerle test edildikten veya onların filtresinden geçirildikten sonra
da benimsenen ve yaygınlık kazanan bir kısım tavır ve davranışları ifade eder.
Habuki bir insanı öldürmenin dinî naslarla telif edilebilir bir yanı yoktur.
Dolayısıyla da bu tür davranışların hepsi hadiste geçen “fesat” kategorisine
girer.
İşte bütün bu bozgunculuk ve ifsatlara karşı mutlaka bir ıslah topluluğu
olmalıdır.
Onlar hep barışın yanında olmalı, sürekli sulh soluklamalı,
uzlaştırıcı ve barıştırıcı olmayı kendilerine misyon edinmelidirler.
Çünkü
toplumda ortaya çıkan bu tür şenaat ve denaetlerin sadece mevzuatla ve devletin
kanunî müeyyideleriyle önlenmesi çok zordur.
Asıl yapılması gereken, bu tür fısk
u fücurun kötü olduğu ve bundan uzak durulması gerektiği noktasında akılları
ikna etmek, kalb ve vicdanlara seslenmektir.
Dahası toplum fertlerine insan
sevgisini aşılamak, onlar arasında saygı ve hürmet hislerini geliştirmek ve
onlara sulh ve uzlaşının faydalarını anlatmak gerekir.
Bir diğer yandan da insanlarda ahirete iman etme ve hesap verme duygusu
güçlendirilmelidir.
Zira ahiret düşüncesinin, Allah’a hesap verme duygusunun
boşluğunu doldurabilecek başka bir şey yoktur.
Bu boşluk ne ceza hukukuyla ne
kanunî müeyyidelerle doldurulabilir.
Nitekim günümüzde mevcut kanun ve
müeyyidelere rağmen ne kapkaççının önü alınabiliyor, ne insanlar eşkıyalıktan
alıkonabiliyor, ne de zulüm ve haksızlıklarla başa çıkılabiliyor.
Hz.Pir’in
yaklaşımıyla siz vicdanlara bir yasakçı yerleştireceğiniz âna kadar da bunlarla
başa çıkamazsınız.
En akıllıca, en sert müeyyideleri koysanız bile, suçlular bir
şekilde onların içinden sıyrılmanın bir yolunu bulacak, şekavet adına akla
hayale gelmedik stratejiler geliştireceklerdir.
Özellikle günümüzde olduğu gibi eğer bir toplum içinde çok ciddi bir çözülme ve
dejenerasyon yaşanıyor ve toplumun her yanında korkunç bir ahlakî çöküntü
gözleniyorsa, gönülleri, Allah’a ve ahirete iman duygusuyla mamur hâle
getirmeden bu problemlerin üstesinden gelemezsiniz.
Dolayısıyla insanlar
arasında sulh ve salâhın sağlanmasının önemli yollarından birisi de imanın
takviye edilmesi, insanlara tahkikî imana giden yolun gösterilmesidir.
Sulh ve Uzlaşıyla Çözülebilecek Problemler
Eğer şimdiye kadar bu yapılabilseydi mesela Türkiye için uzun yıllardan beri
ciddi bir problem olarak varlığını devam ettiren terör problemi çoktan
halledilmiş olurdu.
Güç ve kuvvet kullanarak insanları bastırmaya ve ezmeye
çalışmak yerine, şayet iyi yetişmiş adliye ve mülkiye amirleri ve memurları
hatta emniyet teşkilatı, askerî personel, ilahiyat ve diyanet camiası problem
olan bölgelere gönderilse ve onlar da sevgi, saygı ve hoşgörüyle o toplumu
kucaklayabilselerdi şimdiye kadar çoktan Doğu ve Güneydoğu bölgeleri Türkiye
için problem olmaktan çıkmış olurdu.
Her ne kadar devlet yetkilileri bu türlü tavsiyelere kulak tıkamış, böyle bir
çalışma başlatmamış ve ısrarla kaba kuvvetten medet ummaya devam etmiş olsalar
da; bir dönem Hizmet gönüllülerinin buralarda kurban eti dağıtma, muhtaçlara el
uzatma, açılan okullarla ve etüt merkezleriyle genç nesillere sahip çıkmaya
çalışma gibi bir kısım hayır ve eğitim faaliyetlerinin çok güzel semereleri
olmuştur.
Eğer yapılan bu güzel hizmetlere bir kısım zalim ve mütecavizler
tarafından engel olunmasaydı, belki de uzun yıllardır birbirinden ayrı
düşmüş/düşürülmüş insanlar arasında ciddi bir kaynaşma olacak, ülkenin birlik ve
bütünlüğünün sağlanması adına çok önemli adımlar atılmış olacaktı.
Demek istediğim şu ki devlet yetkilileri veya toplumun farklı kesimleri ne
düşünürse düşünsün ve ne yaparsa yapsın, kendilerini ıslaha adamış Hizmet
gönüllülerinin, çıktıkları yolda yürümeye devam etmeleri gerekir.
Onlar, sulh,
hoşgörü, uzlaşı ve diyalog gibi insanî ve evrensel değerleri toplumda ve hatta
bütün dünyada hâkim hâle getirme adına ellerinden geleni yapmalı ve bütün meşru
yolları kullanmalıdırlar.
İnsanların sürekli birbiriyle didiştiği, birbirini hırpaladığı, kin, nefret ve
düşmanlık duygularının köpürtüldüğü bir toplumda çok ciddi bir hezeyan yaşanıyor
demektir.
Bu tür hezeyanlar çok defa toplumsal bir şizofreniye sebebiyet verir.
Bu ise toplumun geleceği, insanların huzur ve mutluluğu açısından göz ardı
edilecek bir tehlike değildir.
Dolayısıyla böyle bir şizofreninin yaşandığı bir
topluma, her fırsat değerlendirilerek ve çok farklı alternatif yollar bulunarak
mutlaka doğru müdahalelerde bulunulması gerekir.
Eğer siz böyle bir istikamette
yürürken birileri önünüzü kesecek, geçtiğiniz köprüleri yıkacak olursa hiç
duraklamadan hemen başka bir yol kullanmalı ve hedefinize yürümeye devam
etmelisiniz.
Allah Ahlâkıyla Ahlâklanma
Bir hadis-i şerifte Cenâb-ı Hakk’ın, ahirette iki mü’minin arasını bulacağından
bahsedilir.
Bunlardan birisi, Allah’ın huzurunda, mü’min kardeşinde olan bir
hakkını talep eder.
Allah Teâlâ’nın, kul hakkına giren kişinin hiç sevabı
kalmadığını söylemesi üzerine alacaklı olan kişi, kendi günahlarının ona
yüklenmesini ister.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona Cennet’ten bir kısım
manzaralar gösterir.
Onun bu Cennet nimetlerinin kime ait olduğunu sorması
üzerine ise Allah, mü’min kardeşini affetmesi karşılığında bunları kendisine
vereceğini söyler ve o da bu hakkından vazgeçer.
Sonra da Allah, “Kardeşinin
elinden tut ve onu da Cennet’e sok.” buyurur.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem) ahirete ait böyle bir tabloyu resmettikten sonra şöyle der: اتَّقُوا
اللَّهَ وَأَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْ فَإِنَّ اللَّهَ تَعَالَى يُصْلِحُ بَيْنَ
الْمُسْلِمِينَ “Allah’tan korkun ve birbirinizle iyi geçinin.
Muhakkak ki Allah
Teâlâ mü’minlerin arasını ıslah eder.” (Hâkim, el-Müstedrek 4/620)
Hadis-i şerifin ibaresinden belki Cenâb-ı Hakk’a “Muslih” ismi/sıfatı nisbet
edilebilir.
Fakat ne meşhur doksan dokuz isim arasında ne Muhyiddin İbn Arabi
Hazretleri’nin zikrettiği üç yüz isim arasında ne de Cevşen-i Kebir’de yer alan
bin isim arasında böyle bir isme rastlamıyoruz.
Esma-i Hüsna “tevkifîdir” yani
Zat-ı Uluhiyet’e, Kur’an veya Sünnet’te geçmeyen bir isim izafe edemeyiz.
Fakat
bazı ulemanın yaklaşımıyla, belki, Kur’an ve Sünnet’te Rabbimiz’e izafe edilen
fiillerden, onların ifade ettiği mana isimleştirilerek O’na nisbet edilebilir.
Öte yandan, -bir hadis-i şerifin ifadesiyle (Ahmed b.
Hanbel, el-Müsned 6/247)-
Cenâb-ı Hakk’ın bütün isimlerini de bilmiyoruz.
Biz sadece şahsî, ailevî veya
içtimaî hayatımızla veya Cenâb-ı Hak’la irtibatımızla ilgili olan isimleri
biliyoruz.
Yani esma-i ilahiye içinde bizim bildiklerimiz, bizi doğrudan
ilgilendirenler.
Bunun dışında mesela fizikî âlemler var olacağı âna kadar
tecelli eden isimleri bilmediğimiz gibi ahirette tecellî edecek isimlerin
hepsini de bilmiyoruz.
Dolayısıyla bu isimler arasında “Muslih” isminin de
olması mümkündür.
Hâsılı, mü’minler için Allah ahlâkıyla ahlâklanma önemli bir hedef olduğuna
göre, onlara düşen vazife ıslahçı olmaktır.
Onlar, en yakın daireden en uzak
daireye kadar, küskünlük ve kırgınlıkları gidererek, kavga ve çatışmaları
yatıştırarak, farklı duygu ve düşüncedeki insanları bir araya getirerek…
alakadar oldukları bütün alanlarda hep bir sulh atmosferi oluşturmaya
çalışmalıdırlar.
Tarihte ve Günümüzde Mütekebbirler
Soru: Kur’ân’da
anlatılan bazı kavimlerin, kendilerine gönderilen peygamberlere her türlü eza ve
cefayı reva görmelerinin önemli sebeplerinden birisinin de onların kibir ve
temerrütleri olduğu anlaşılıyor.
Günümüzde maruz kalınan zulümlerde kibrin rolü
nedir?
Cevap: Bütün hayırların anahtarı tevazu olduğu gibi bütün şerlerin
anahtarı da kibirdir.
Kibir, Allah’ın yeryüzünde yarattığı aciz ve fakir bir
varlık olan insanın, kendisini olduğundan büyük görmesi veya Allah’ın kendisine
ihsan ettiği bir kısım kabiliyetleri sahiplenmesi ve kendinden bilmesi demektir.
Gerçekte bizim var olmamız, hayata mazhar olmamız, insan olarak yaratılmamız ve
bir kısım istidat ve kabiliyetlerle donatılmamız tamamıyla Allah’ın lütfudur.
Şeklimiz, rengimiz, cinsiyetimiz, aklımız ve sahip olduğumuz daha başka
özelliklerin hiçbiri üzerinde bizim bir dahlimiz yoktur.
Bunların tamamı bize
Allah tarafından ekstradan ve bidayeten verilen nimetlerdir.
Pekâlâ başka türlü
de yaratılabilirdik.
Kibrin Çirkin Yüzü
İşte insanın kendisine ait olmayan, kendi iradesi ve cehdiyle elde etmediği bu
tür hususiyetleri sahiplenmesi ve onlarla başkalarına üstünlük iddiasında
bulunması, hem Allah’a ait hakların gasp edilmesi demektir hem de O’na karşı
işlenen büyük bir saygısızlıktır.
Bundan daha büyük bir ayıp olamaz.
Böyle bir
kişinin durumunu şöyle bir misalle anlamaya çalışabiliriz: Biri size çok güzel
bir elbise giydiriyor, sizi süslüyor, donatıyor.
Siz de kalkıyor âleme karşı
size ait olmayan bu elbiseyle caka yapıyorsunuz.
İşte bu, kibirdir.
Kur’ân ve Sünnet, bir taraftan tevazu ve mahviyeti öne çıkarırken, diğer yandan
da kibri ve kibirlileri kınamış, ayıplamıştır.
Kibrin takdir edildiğine dair ne
Kur’ân’da ne Sünnet’te ne de selef-i salihinin sözleri arasında bir şey
bulamazsınız.
Bunun tek istisnası, hadis diye de nakledilen bir sözde[1] geçen,
mütekebbire karşı aynıyla muamele etmenin sadaka olması meselesidir.
Zira
burnunu dikip çalım satan bir insana karşı tevazu ve hacaletle muamele etmek,
zillet olur.
Böyle bir kişiye karşı konumun hakkını vermek ve izzetli olmak
asıldır.
Bunun dışında kibir, sürekli kınanmıştır.
Çünkü o, hem mü’min olmaya mâni hem de
iman dairesinden çıkmaya sebep olabilecek büyük bir hastalıktır.
Kibirli bir
insanın nazarında hak ve hakikatler önemini yitirir.
O, hakkı gördüğü hâlde yüz
çevirir veya bir kısım mugalatalarla onu başka şekilde göstermeye çalışır.
Kibirli insanın hâdiselere insafla ve hakperestçe yaklaşması mümkün değildir.
Hangi gerekçeyle olursa olsun kendisini başkalarından üstün gören ve çevresine
küçümseyerek bakan insanlar çoğu kez makul davranamaz ve hakikatleri olduğu gibi
göremezler.
Bu tür kişiler muhataplarını yakından tanımadan, onlar hakkında yeterince
araştırma yapmadan önyargılarına göre hareket ederler.
Her şeyi bildiğini
zanneden mütekebbirler, kolayca insanları etiketler, onları kendi düşünceleriyle
tanıma yerine kendilerine göre tanımlama yoluna giderler.
Bu tür insanlar bir
kere zihinlerinde birilerini olumsuz bir yere koyduktan sonra da artık kolay
kolay onların fikirlerini değiştirmek mümkün olmaz.
Sizi hiç görmese ve sahip
olduğunuz düşüncelere vâkıf olmasa bile kolayca hakkınızda yorum yapabilir ve
sizi eleştirebilirler.
Onlar ister şahsi enaniyetlerinden isterse aidiyet mülahazalarından kaynaklanan
kibirle, eğer size karşı koymaya karar vermiş ve sizi tenkide kilitlenmişlerse
artık bundan sonra ne derseniz deyiniz, ne yaparsanız yapınız onların bu
temerrüdüne mâni olamazsınız.
En masum davranışlarınızı bile sorgulamaya
kalkarlar.
Hiç olmayacak şeylerden malzeme üretir ve bunu da aleyhinizde
kullanırlar.
Eleştirilerine vermiş olduğunuz cevapları bile çarpıtır, onların da
içinden bir şeyler bulur ve aleyhinize kullanırlar.
Geçmişin Mütekebbirleri
Esasında Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan peygamberlerin hayat sergüzeştlerine
bakılacak olursa bu tür kibir abidelerinin tarihin her döneminde yer aldıkları
ve bırakalım bizim gibi sıradan Müslümanlarla uğraşmayı, kendilerine gönderilen
peygamberlerle bile amansız bir mücadeleye giriştikleri görülür.
Peygamberlerin,
ne sahip oldukları üstün ahlâkî vasıflar, ne Allah’tan getirdikleri vahiy, ne de
gösterdikleri mucizeler mütekebbirleri yola getirmeye yetmemiştir.
Mesela Hz.Nuh, kavmini Allah’a iman etmeye ve sadece Ona kullukta bulunmaya
çağırdığında, kavminin elebaşları bu ulu’l-azm Peygambere şu mukabelede
bulunmuşlardır: “Bize
göre, sen sadece bizim gibi bir insansın, bizden farkın yoktur.
Hem sonra senin
peşinden gidenler toplumumuzun en düşük kimseleri, bu da gözler önünde! Ayrıca
sizin bize karşı bir meziyetiniz olduğunu da görmüyoruz.
Bilâkis sizin yalancı
olduğunuzu düşünüyoruz.” (Hûd sûresi, 11/27) O dönemin kâfirleri, bir
taraftan inananları küçük görmüş diğer yandan da Hz.Nuh’u yalancılıkla itham
etmişlerdir.
Söylediklerinin çehresine bakacak olursanız üzerinde “kibir”
yazıldığını görürsünüz.
Aynı şekilde Hz.Hûd’un kavmi de onun çağrısına şu şekilde mukabele etmiştir: “Ey
Hûd! Sen bize seni tasdik edecek açık bir delil, bir mûcize getirmedin.
Senin
sözüne bakarak tanrılarımızı bırakacak değiliz.
Sana inanacak da değiliz.
Senin
için denecek tek şey şu: ‘Galiba tanrılarımızdan biri seni pek fena çarpmış!’” (Hûd
sûresi, 11/53-54) Bunlar dünyanın en mantıklı ve muhakemeli insanları olan
peygamberlere söylenilecek sözler midir? Sıdk (doğruluk), emanet (güvenilirlik),
ismet (masumiyet, günahsızlık), fetanet (üstün bir akla ve yüksek bir mantığa
sahip olma) gibi kâmil sıfatlara sahip olan, semalar ötesi âlemlerle münasebet
hâlinde bulunan ve hayatlarını ilham sağanakları altında sürdüren peygamberlere,
bizim naklederken bile zorlandığımız bayağı sözler söyleyen bu insanların
korkunç bir kibir ve temerrüt içinde bulunduklarında şüphe yoktur.
Diğer peygamberlerin, kavimlerinin elebaşları tarafından maruz kaldıkları
muameleler de bunlardan farklı olmamıştır.
Onların genel tavırları, kendilerini
hak ve hakikate davet eden nebilerden yüz çevirme, onlarla alay etme, onları
yalanlama, hafife alma veya tehdit etme şeklinde olmuştur.
Bu saygısızlık ve
cüretleri sadece sözden ibaret de kalmamış, peygamberlerden kimisini taşlamış,
kimisine uyguladıkları tazyiklerle normal yaşama imkânı bırakmamış, kimisini
vatanından sürgün etmiş, kimisini ise öldürmüşlerdir.
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), kavminin önde
gelen inkârcıları tarafından maruz bırakıldığı eziyetler ise hepsinden daha
fazla olmuştur.
Mekke hayatı boyunca Efendimiz’e çektirmedikleri eziyet
kalmamıştır.
Bir mucize olarak bir parmak işaretiyle Kamer’i ikiye ayırması bile
kavminin inadını kırmaya yetmemiştir.
Onlar, bu açık mucize karşısında dahi
kibirlerini devam ettirmiş ve bunun bir sihirden ibaret olduğunu söylemişlerdir.
Kur’ân, onların bu mucize karşısındaki temerrütlerini şu şekilde
resmetmiştir: وَإِن يَرَوْاْ ءَايَةً يُعْرِضُواْ وَيَقُولُواْ سِحْرٌ
مُّسْتَمِرٌّ “Onlar
her ne zaman bir mucize görseler hemen yüz çevirir ve ‘Bu, kuvvetli ve devamlı
bir büyüdür!’ derler.” (Kamer sûresi, 54/2)
Müşrikler, Kur’ân âyetlerini de kabul etmemiş ve onlar için “eskilerin
masalları” demişlerdi.
Allah Teâlâ, onların bu temerrütlerini de şu âyetiyle
bizlere anlatmaktadır: وَإِن يَرَوْاْ كُلَّ آيَةٍ لاَّ يُؤْمِنُواْ بِهَا حَتَّى
إِذَا جَآؤُوكَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنْ هَذَآ إِلاَّ
أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ “Artık
onlar her türlü mucizeyi görseler, yine de iman etmezler.
O kadar ki yanına
geldikleri zaman Seninle münakaşaya girişerek, ‘Bu (Kur’ân), eskilerin
masallarından başka bir şey değildir.’ derler.” (En’âm sûresi, 6/25)
Kur’ân âyetleri, Mekke ortamında neş’et eden ümmî bir insanın bilmesi mümkün
olmayan haberlerden bahsediyordu; geçmiş peygamberlerin hayatını anlatıyor,
gelecekle ilgili bir kısım hâdiseleri haber veriyor, ahirete ait tabloları
resmediyor ve kâinatta cereyan eden bir kısım tekvînî emirleri açıklıyordu.
Fakat bütün bunlar, atalarından tevarüs ettikleri itikatlarında inat eden
kibirzede kâfirler için hiçbir şey ifade etmiyordu.
Dolayısıyla onlar, her
hakikate bir kılıf buluyorlardı.
Kur’ân’ın harikulade şeylerden bahsetmesi
üzerine de küfür ve inatlarını şu sözlerle dile getirmişlerdi: أَسَاطِيرُ
الْأَوَّلِينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلَى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا “Onun
söyledikleri, kendisi için yazdırtmış olduğu ve sabah akşam kendisine dikte
ettirilen önceki nesillerin efsanelerinden başka bir şey değildir.” (Furkân
sûresi, 25/5)
Bütün bunlar, tekebbürün, kendini büyük görme psikozunun, insanı nasıl bir
temerrüde sürüklediğini gösteriyor.
Hele bir de böyle bir kişi güçlü kuvvetli
bir oluşuma dayanıyor ve bu da onda aidiyet mülahazası oluşturuyorsa, artık onun
kibri yenilmez ve başa çıkılmaz bir hâl alır.
Böyle biri öyle bir cinnet
psikolojisine girer ki dışarıdan kendisine telkin edilen hiçbir hakikati kabule
yanaşmaz.
Bu kibriyle şeytanın çekim alanına giren birisi, her türlü maiyetten
kaçar.
O, ne Allah’a ne de Resûlullah’a yaklaşmak istemez.
Günümüzün Mütekebbirleri
Kibirli insanların, hak ve hakikat karşısındaki tavırları dünden bugüne böyle
olmuşsa, bundan sonra da aynı şekilde olmaya devam edecektir.
Bunu değiştirmeye
sizin gücünüz de yetmeyecektir.
Günümüzde ilhad düşüncesinin temsilcileriyle
kibrine yenik düşmüş zavallılar, i’lâ-i kelimetullah yolunda koşturan adanmış
gönüllere tepeden bakacak ve onların yürüdükleri yolu yürünmez hale getirebilme
adına ellerinden geleni yapacak, asılsız suçlama ve karalamalarıyla onlara
olmadık ithamlarda bulunacaklardır.
Peygamberlere bile ağza alınmayacak
iftiralar atan bu mantık, peygamber yolunun temsilcilerine ne demez ki!
İlhad, inkâr ve nifakın mantığı hep aynı olmuştur.
Kendilerini başkalarından
üstün ve akıllı gören bu mantıkzedeler, herkese tepeden bakmış ve kendileri gibi
olmayan mü’minlere her fırsatta düşmanlık yapmayı meslek edinmişlerdir.
Onlar,
demagoji, diyalektik, yalan ve iftira ile saf yığınları da aldatmaktan geri
durmamış ve onları sürekli kendi yanlarına çekmeye çalışmışlardır.
Fakat onların
bu asılsız sözlerinin ve çarpık fikirlerinin tesirinin de bir yere kadar
olacağını unutmamak lazım.
“Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.” diye latif bir
Türk atasözü vardır.
Bütün söylem ve eylemlerini yalan ve iftira üzerine kuran
bu tür şer şebekelerinin gerçek yüzleri de bir gün görülecektir.
Günümüzün adanmış ruhları, eğitim faaliyetlerinde bulunma, diyalog köprüleri
kurma ve muhtaçlara el uzatma gibi düşüncelerle dünyanın dört bir tarafına
dağılmakta ve açtıkları okullar, üniversiteler, diyalog merkezleri ve kültür
lokalleriyle bu düşüncelerini gerçekleştirmeye çalışmaktalar.
Bunu yaparken de
kimseye ilişmeme ve kimseyi incitmeme adına olabildiğince hassas hareket
ediyorlar.
Kimseden herhangi bir çıkar beklentisine girmiyor, kimsenin aleyhinde
faaliyette bulunmuyor, dünyevî bir kısım makamlara göz dikmiyor ve siyasete
karşı hep mesafeli duruyorlar.
Hizmet gönüllülerinin genel ahlâk ve tavırları böyle olsa da maalesef onların
insanlığa hizmet yolundaki bu en masumane gayretleri dahi birilerini rahatsız
ediyor.
Onlar, akla hayale gelmeyecek bir kısım hile ve desiseleriyle, yapılan
hizmetleri engellemeye çalışıyorlar.
Hâlbuki bugüne kadar yapılan bütün
hizmetler ortada.
Eğer bir şüphe ve tereddüt söz konusuysa, bir endişe
taşınıyorsa gidilir ve yapılan hizmetler yerinde görülür; bu hizmetlere sahip
çıkan insanlar yakından tanınır.
Azıcık insaf ve iz’anı olan bir insanın
yapacağı şey, gidip görmek, yerinde tetkik etmektir.
Ne var ki mütemerrit ve
mütekebbirler asla buna yanaşmaz.
Peygamber Yolunun Cilveleri
Bütün bunları niye söylüyorum? Şunun için: Bazılarının aklından, “Bizler,
insanlığın hayır ve selameti adına bu kadar güzel işler yapmamıza rağmen, niçin
bir kısım eza ve cefaya maruz kalıyoruz?” şeklinde bir kısım düşünceler
geçebilir.
Peki, Enbiya-i izam güzel şeyler yapmamış mıydı? İnsanlığın İftihar
Tablosu’nun yaptıkları nelerdi? Onlar bütün hayatlarını dinî hakikatlerin tebliğ
ve temsiline hasretmişlerdi.
Fakat buna rağmen en yakın çevreleri tarafından
tahkir edilmiş ve eziyet görmüşlerdi.
Mesela Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine
baktığımızda, bu şefkat ve re’fet abidesinin hayatı boyunca bilerek bir
karıncaya dahi basmadığı görülür.
O, hep fakir ve muhtaçların yanında durmuş,
yetimlerin başını okşamış, açların karnını doyurmuş ve bütün insanlığı sevgiyle
kucaklamaya çalışmıştı.
Fakat buna rağmen -haşa ve kella- O’na sihirbaz, O’nun
getirdiği mesaja da “geçmişlerin masalı” denilmişti.
Mekke’nin elebaşları her
fırsatta karşısına çıkmış ve O’nu yürüdüğü yoldan çevirebilmek için ellerinden
geleni yapmışlardı.
Allah’ın en sevgili kulları olan nebilere bunlar yapıldıktan
sonra, bizim gibi sıradan insanlara yapılmasına şaşırmamak gerek.
Hatta, أَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً الْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ،
ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ “Belânın
en şiddetlisi Peygamberlere, sonra da derecesine göre diğer mü’minlere gelir.”
(Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr,
24/245) hadis-i şerifi, Allah yolunda yürüyen insanların bir kısım belâ ve
musibetlere maruz kalmalarının kaçınılmaz olduğuna işaret etmektedir.
Peygamberler bundan kurtulamadıklarına göre peygamberlerin yolunda olan ve adım
adım onları takip eden sadıklar da derecelerine göre ırgalanacak,
sarsılacaklardır.
Peygamberlerle uğraşıldığı gibi onlarla da uğraşılacaktır.
Onlardan kimi yurtlarından yuvalarından edilecek, kimi memleket memleket sürgüne
gönderilecek, kimine de hapishanelerde yer hazırlanacaktır.
Hatta yapılan
müzakerelerde onların idam edilmeleri konuşulacak ve onların kökten kazınması
adına komplolar kurulacaktır.
Bu açıdan yapılıp edilenlere bakınca bir yönüyle günümüzün mütekebbirlerinin
geçmiş dönemlerdekilere nispetle daha azgın ve daha taşkın olduğu söylenebilir.
Zira bunlar hiç utanıp sıkılmadan çok rahatlıkla yalan söyleyebiliyor, yerine
göre takıyyeye başvurabiliyorlar.
Düşmanlaştırdıkları insanları bitirme adına öyle şeytanî komplo ve planlar
tertip ediyorlar ki zannediyorum bunlar ne Ebu Cehil’in ne İbn Ebî Muayt’ın ne
Utbe’nin ne Şeybe’nin ne de Velid’in aklına gelmiştir.
Hizmet adına ortaya
konulan en masum faaliyetler karşısında dahi öyle ifratkâr bir tavır takınılıyor
ki belki cahiliye asrının mütemerritleri bile günümüzdekiler ölçüsünde bir
paranoya yaşamamışlardır.
Adanmışların Yolu
Fakat bütün bunlara rağmen Peygamber yolunun yolcularının, yürüdükleri yolda
kararlı olmaları ve hiç duraksamadan yürümeye devam etmeleri çok önemlidir.
Onlar, kendilerine yapılıp edilenlerin hiçbirine takılmamalıdırlar.
Zira herkes
kendi karakterinin gereğini sergiler.
Akrep sokar, yılan ısırır, gül kokar,
bülbül de öter.
Herkes karakterinde ne varsa onu ortaya koyar.
Bunun farkında
olduktan sonra âlemin yapıp ettiğine küsmeye, darılmaya gerek yoktur.
Bu açıdan onlar sadece cehalete, iftiraka ve kötülüklere savaş ilan
etmelidirler; yolunu sapıtmışlara, kötülere ve mütekebbirlere değil.
Onların
amacı kötü insanlarla uğraşmak yerine onlardaki ilhad, dalâlet, temerrüt ve
kibir gibi kötü sıfatları izale etmeye çalışmak olmalıdır.
Demelidirler ki,
“Acaba ahsen-i takvime mazhar olarak yaratılan bu nezih ve abide varlığı
dalaletten, fısk u fücurdan, kibir u gururdan nasıl sıyırabilir, onu aslî
hüviyetine nasıl yönlendirebilir, ruh ve mana kökleriyle irtibatını nasıl
sağlayabiliriz?” Onlar kişilere değil sadece onlardaki olumsuz sıfatlara karşı
tavır belirlemeli ve bu olumsuzlukları ortadan kaldırma adına stratejiler
oluşturmalıdırlar.
İlim ve irfanı kullanarak, sevgi ve muhabbeti esas alarak,
insanî ve evrensel değerleri öne çıkararak olumsuzluklara karşı seferberlik ilân
etmelidirler.
Hizmet gönüllülerinin bütün mücadelesi bundan ibarettir.
Onlar ne yapıyorlarsa
bunun için yapmalılar.
Asıl misyonları, Hz.Pir’in ta Meşrutiyet yıllarında dile
getirdiği üzere, günün şartlarına uygun bir şekilde fakirlikle, ihtilaf ve
iftirakla, cehaletle mücadele etmektir.
Mâniler ne kadar güçlü olursa olsun,
asla bundan geri durmamalıdırlar.
Mâniaları aşma ve kandan irinden deryaları
geçme mevzuunda kararlı olmalıdırlar.
Kaldı ki günümüz insanlığının çoğu itibarıyla doğruya uyanmaya başladığı,
yapılan hayırlı faaliyetleri takdir ettiği de bir gerçektir.
Bu açıdan
ümitsizliğe düşmeye, yılmaya, sarsılmaya gerek yoktur.
İnsanî değerleri
yeryüzüne ikame etmek ve onlarla bir değerler abidesi oluşturmak için
uyarabildiğimiz kadar vicdanı uyarmaya çalışmalıyız.
Belli ölçüde bile olsa
kavgasız ve çatışmasız bir dünyanın inşasıyla uğraşmalı, öldürücü korkunç
silahları susturmaya ve böylece ütopyalardakine denk bir sulh ortamı oluşturmaya
çalışmalıyız.
Bunu gerçekleştirme adına da ciddi bir azm ü ikdamla hiçbir şeye
takılmadan yürümeli, bir küheylan gibi çatlayıncaya kadar koşmalıyız.
Uhrevî Hüsrana Düşmemenin ve Aldanmamanın Yolu
Soru: Kehf Sûresi’nde, “De
ki: Size işledikleri ameller bakımından ahirette en büyük kayba uğrayanların
kimler olduklarını bildirelim mi? Onlar o kimselerdir ki dünya hayatında ortaya
koydukları bütün sa’y u gayretleri hep boşa gidecektir.
Hâlbuki kendilerinin
güzel işler yaptıklarını zannederler.” (Kehf Sûresi, 18/103-104)
buyruluyor.
Burada sâlih bir dairede bulunuyor görünmemize rağmen, ahirette
kaybedenlerden olmamak için dinî hayatımızda ve Allah yolunda yaptığımız
hizmetlerde nelere dikkat etmeliyiz?
Cevap: Öncelikle kısaca soruda zikredilen âyet-i kerimenin üzerinde
duralım.
İlk olarak âyet, “de, söyle” manasına gelen قُلْ lafzıyla başlıyor.
Bu
daha sonra kendilerine hitapta bulunulacak kimselerin uzak bir mesafede
durduklarına işaret etmektedir.
Yani bu lafız, herhangi bir yüceltme ve takdir
ifadesi olmadığı gibi, bilakis muhatapların durmaları gerekli olan nokta ile
durdukları yer arasında ciddi bir mesafe bulunduğunu ihsas ettiriyor.
Âyet-i kerimenin devamında هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْأَخْسَرِينَ أَعْمَالًا “Size işledikleri
ameller bakımından ahirette en büyük kayba uğrayanların kimler olduklarını
bildirelim mi?” buyruluyor.
Burada geçen أَعْمَالًا kelimesi çoğul olduğu
için ibadet ü tâatten muamelata, oradan ahlâka kadar bütün amelleri, tavır ve
davranışları içine alır.
Belki burada Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
ifade ettiği, اَلْإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً “İman
yetmiş küsur şubedir.” (Buhârî, îmân 3;
Müslim, îmân 57)
hadisi hatırlanabilir.
İşte bu ifade, hadiste işaret edilen bütün şubeleri içine
alır.
Âyette geçen بِالْأَخْسَرِينَ lafzının kalıbı ise, bilindiği üzere Arapça’da
“ism-i tafdîl” sigası olarak isimlendirilir.
Dolayısıyla bu, “en çok zarar eden,
tam anlamıyla ziyanda olan, bütün işlerini zarar içinde götüren veya zararın
göbeğine otağını kuran kimseler” demektir.
Âyet-i kerime, الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ifadesiyle,
işte bu kişilerin dünya hayatındaki bütün emeklerinin, yapmış oldukları her
türlü iş ve amelin boşa gittiğini, bunların kendilerine hiçbir fayda
sağlamadığını anlatıyor.
Bununla birlikte, وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ
يُحْسِنُونَ صُنْعًا onlar, kendilerinin güzel işler yaptıkları zannediyorlar.
Bu iki âyet-i kerimede zikredilen hususlar, seviyesine göre herkes için farklı
bir mânâ ifade eder.
Mesela küfür ve şirk ehli için bu âyetlerin ifade ettiği
anlam şudur: Onlar, dünya hayatının refahı adına güzel faaliyetlerde
bulunduklarını zannederler.
Kendilerine göre insanların eksiklerini
giderdiklerini, onlara daha güzel yaşama imkânları hazırladıklarını düşünürler.
Fakat bunu yaparken Allah’a iman etme, İslâm’ın emrettiği ibadetleri yerine
getirme, insanlar arasında güzel ahlâkı hâkim kılma, her yerde yaratılışın
esasını teşkil eden sevginin bayraktarlığını yapma, bütün insanlığı ve hatta
bütün bir varlığı şefkatle kucaklama gibi en önemli ve en hayatî hususları ihmal
ederler.
Bütün bunları görmezden gelerek sadece dünyevî ve maddî bir kısım meselelerle
meşgul ve bunlarla müteselli olurlar.
Hatta yapmış oldukları işlerin çok önemli
olduğunu zannederler.
Ne var ki onlar, Allah’ın emir ve yasaklarına tâbi olmayıp
İslâm’ın vaz etmiş olduğu güzellikleri temsil etmediklerinden büyük bir yanılgı
ve kayıp içindedirler.
Yaptıkları işlerin önemli olduğuna dair mülâhazalarıyla
sadece kendilerini aldatmış olurlar.
Çünkü onların ortaya koymuş oldukları bu
işlerin, ahirette kendilerine hiçbir faydası dokunmayacaktır.
Öte yandan bu âyet, mesâvîden bir türlü sıyrılamayan ve hayatlarını hep bata
çıka yaşayan günahkâr mü’minlere de bakar.
Mesela onlar Allah’a kulluk adına
sadece haftalık kıldıkları Cuma namazıyla yetinebilir ve bununla
kurtulacaklarını zannedebilirler.
Allah yolunda yapılan hiçbir ameli küçük
göremeyiz.
Bazen bir insanın yolda kalmış birisini arabasına alıp bir yere
bırakması bile Allah katında çok hora geçen bir amel olabilir.
Hele bu amel,
dinin çok önemli şeâirinden biri olan Cuma namazını eda etmekse, kimsenin onu
küçük görmeye hakkı yoktur.
Fakat bir kişi uhrevî kurtuluşunu kendi çarpık
kriterlerine bağlıyor ve Allah’ın ölçülerini göz ardı ediyorsa, aldanıyor
demektir.
Dolayısıyla kâfirler hüsranın göbeğine otağını kurdukları gibi böyle
bir kişinin de dalâletin göbeğine otağını kurma ihtimali vardır.
Soruda dile getirildiği üzere elbette bu âyetin i’lâ-i kelimetullahı kendilerine
mefkûre edinmiş Hizmet gönüllülerine bakan yönü de vardır.
Eğer onlar usûlüddine
bağlı kalmaz, Kur’ân ve Sünnet’in rehberliğinde yol almaz ve asıl maksatlarını
unuturlarsa, hiç farkına varmadan istikametten ayrılıp böyle bir hüsran
yaşayabilirler.
Mesela bu insanlar; evler, kültür lokalleri, diyalog merkezleri
veya okullar açarak ya da hicretle vatanlarını terk edip yeni diyarlara açılarak
i’lâ-i kelimetullah adına yapılması gereken mücâhedenin mebdeini yerine getirmiş
olabilirler.
Yapılan bu tür hizmetler, insanlığa hak ve hakikati anlatma,
kalblerin Allah’la buluşması adına aradaki engelleri bertaraf etme, Allah’ı
sevdirme ve insanların Allah tarafından sevilmesini sağlama istikametindeki
gayretlerin başlangıcını oluşturur.
Hizmet adına yapılan faaliyetler ve inşa
edilen müesseseler böyle bir mücâhedenin yapılabilmesi adına önemli birer
vesiledir.
Asıl olan, bu vesilelerin çok iyi değerlendirilerek, onlar
vasıtasıyla maksadın gerçekleştirilebilmesidir.
Eğer bu gerçeği unutur veya göz ardı eder, hizmet adına yapılan faaliyet ve projelerle kendimizi ifade etmeye başlar, alkışlanma arzusuna kapılır, müşârun bi’l-benân olma (parmakla gösterilme) mülâhazasına girer, başarılarımızı takdir ve tebcile bağlarsak, işte o zaman biz de -Allah muhafaza- hiç farkına varmadan dünya-ukbâ hasareti yaşar ve yaptığımız bütün hizmetleri heba edebiliriz.
Bu konuda istikameti kaybetmemenin yolu şudur: Allah, sizi çok önemli işlerde
istihdam edebilir.
Seleflerinizin ideallerinin ötesinde başarılara imza atmış
olabilirsiniz.
İşte böyle bir başarı karşısında bile denilmesi gereken: “İhtimal
ki bizim yerimizde başkaları olsaydı, bu işleri çok daha ötelere götürmüş
olurlardı.
Ne yapalım, bizim güç ve takatimiz bu kadarmış.
İyi insanların yerini
işgal ettiğimizden, onlara gölge ettiğimizden ve topyekûn bütün bir insanlığın
yüzünü güldüremediğimizden ötürü Allah bizi affetsin.”
Eğer bu mülâhazalar bırakılıp bunun yerine, elde edilen başarılar karşısında
gurur ve kibre girilir ve yapılanların mükâfatı alkış ve takdir olarak dünyada
talep edilirse işte o zaman kazanma kuşağında kayıp yaşanır.
Ve hele tamamen
dalâlet ve hüsran sayabileceğimiz ve küfre/fıska ait birer sıfat olduğundan hiç
şüphe etmediğimiz; elde edilen makamların şahsî menfaatler adına istismar
edilmesi, onlarla çıkar çarklarının kurulması, Allah yolunda kazanılan itibar
kredisinin zenginlik yolunda kullanılması, elde edilen imkânlarla krallar gibi
yaşama arzusuna düşülmesi, lüks arabaların ve villaların peşinden gidilmesi gibi
tavır ve davranışlara girilirse, bu takdirde -Allah muhafaza- yukarıdaki âyet-i
kerimenin zemmettiği gürûha dâhil olunabilir, güzel işler yapıldığı
zannedilirken, uhrevî hüsran yaşanabilir.
Aynı şekilde bazıları da vahdet-i ruhiyeyi koruma, nizam ve intizamı sağlama,
yapılan hizmetleri ikiye katlama gibi güzel düşüncelerle yola çıkar ve bu
düşüncelerini gerçekleştirme adına güzel işler yaptıklarını düşünürler.
Fakat
onlar da kaba tavırlarıyla sağı solu kırıp geçirir ve yıkılmadık gönül
bırakmazlar.
Kimseye hatasını söyleme fırsatı vermezler.
Çünkü buna tahammül
edemezler.
Bu açıdan onlar kendilerince millete iyilik yaptıklarını zannetseler
de, küfür/fısk sıfatlarıyla muttasıf olduklarından otağlarını hüsran üzerine
kurmuş kimselerdir.
Bu dünyada iyi işler yaptığını zanneden, bu güzel işlerin sevaplarını bir havuza akıttığını ve ahirete gönderdiğini düşünen ve ahirette de güzel mükâfatlar elde edeceğini uman bir kişinin, amellerinin içine riya ve süm’a karıştırdığı, kendi çıkarlarını işin içine soktuğu ve bunlarla bir çıkarlar dünyası kurduğu için bütün amellerinin boşa gitmesi ve ahirete de müflis olarak göç etmesi ne büyük bir talihsizliktir!
İşte bütün bu tehlikelerden uzak kalmanın yolu, yapılan bütün amellerin ihlâsla
yapılmasıdır.
Eğer insanlar size güveniyor, imkânlarıyla size destek oluyor ve
siz de dünyanın dört bir tarafına açılarak buralarda hizmet yapabilme adına bir
kısım faaliyetlerde bulunuyorsanız, yaptığınız bütün bu işleri sadece Allah
rızası için yapmalı ve hiçbir dünyevî hesabı işin içine katmamalısınız.
Elbette
okullar, üniversiteler, kurslar, kültür lokalleri, diyalog merkezleri
açacaksınız.
Fakat bunları sadece ama sadece yüce mefkûreniz istikametinde
kullanacaksınız.
Bunlar vasıtasıyla duygu ve düşüncelerinizi başkalarıyla
paylaşacaksınız.
Bu tür vasıtaları değerlendirerek gönüllerinizin ilhamlarını
başka sinelere boşaltacaksınız.
Değerlerinizden başkalarının da haberdar
olmasını sağlayacaksınız.
Aynı zamanda kendi tekâmülünüz yolunda başkalarının
güzelliklerinden alabileceklerinizi de alıp olgunlaşacaksınız.
Bunlar sizin
vazifeleriniz.
Fakat amelin ruhu ihlâs ve samimiyet olduğu için, bütün bunları
yaparken maddî ve manevî hiçbir beklentiye girmeyeceksiniz.
Tam bir istiğna ve
adanmışlık duygusuyla hareket edeceksiniz.
Hâsıl-ı kelam, kendilerini insanlığa hizmete adamış olanlar, hangi alanda hizmet
ederlerse etsinler, enbiya-i izamın yoluna uymalı ve yapmış oldukları hizmetler
karşılığında zerre miktarı beklentiye girmemelidirler.
Dağları yerinden
sökseler, küre-i arzın yörüngesini değiştirseler, güneş sistemine farklı bir
şekil verseler bile, eğer yaptıkları bu hizmetler karşılığında maddî-manevî bir
kısım beklentilere giriyorlarsa, bütün bu işler boşa gidecek, onlara bir fayda
sağlamayacaktır.
Mesleğimizin esası budur.
Eğer bunun dışına çıkma temayülü
taşıyanlar varsa, onlar bir kere daha kendilerini gözden geçirmelidirler.
Aksi
takdirde “kazandım” dedikleri yerde kaybedebilirler.
Üslûba Kurban Edilen Hakikatler (1)
Soru: Sohbetlerde
sık sık “usûlün, üsluba kurban edilmemesi” üzerinde duruluyor.
Bu konuyu açar
mısınız?
Cevap: Temel, esas mânâlarına gelen “asıl” kelimesinin çoğulu olan
“usûl” sözcüğü, fıkıh, kelâm, tasavvuf ve hadis gibi İslâmî ilimlerde,
kullanıldığı ilim dalına göre farklı ıstılahî anlamlar kazanmıştır.
Fakat genel
mânâsı itibarıyla o, inanç esasları, dinin muhkem hükümleri, İslâm’ın ana
ilkeleri gibi anlamlarda kullanılmaktadır.
Yukarıdaki ifadede geçen usulden biz,
meselenin çerçevesini daha da genişleterek İslâm’ın hem inanç esaslarını hem de
yapılmasını veya terk edilmesini talep ettiği bütün hükümlerini kastediyoruz.
Üslup ise sahip olduğumuz değerleri insanlara sunarken takip edeceğimiz söz,
hâl, tavır ve davranış biçimleridir.
Dolayısıyla o, özellikle iman ve Kur’ân
hizmetine gönül vermiş adanmışların bütün faaliyet ve gayretlerinde mutlaka
dikkat etmeleri ve sadık kalmaları gerekli olan çok önemli bir esas ve
disiplindir.
Mesela “Lâ ilâhe illâllah Muhammedu’r-rasûlullah” hakikati mü’minler açısından
bağlı kalınması gereken ve asla taviz verilemeyecek çok önemli bir asıldır.
Zira
o, İslâm’ın birinci rüknünü teşkil eder.
Acaba biz, kalbimize yerleştirmemiz ve
tabiatımızın bir yanı hâline getirmemiz gereken bu hakikati başkalarına nasıl
arz etmeliyiz? İşte burada üslup devreye girer.
Eğer bu konuda doğru bir üslup
kullanamazsak maksadımızın aksiyle tokat yiyebiliriz.
Maksadımız insanlara
Allah’ı ve Resûlüllah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) tanıtma ve sevdirme olsa
da neticede onları Allah’a ve Resûlüllah’a düşman yapabiliriz.
Yapma adına çok
tahriplere yol açabiliriz.
Dolayısıyla bizim üslupta yapacağımız bir hata
usûldeki çok önemli bir disiplini yerle bir eder.
Siz, Allah ve Resûlüllah aşkıyla yanıp tutuşsanız, onlar karşısındaki
heyecanınızdan çatlayacak hâle gelseniz, uykularınız kaçacak ölçüde onları
insanlığa tanıtmanın sevdalısı olsanız bile, şayet bu duygu ve düşüncelerinizi
belli bir sistem ve doğru bir mantık içinde başkalarına ulaştıramıyorsanız, bu
konudaki tehalükleriniz boşa gidecek, beyhude o kadar ızdırap çekmiş
olacaksınız.
Hatta uğruna seve seve canlarınızı feda etmeye hazır olduğunuz bu
çok önemli hakikatlerin değer kaybettiğine ve hatta ayaklar altına alındığına
şahit olacak ve acı acı bunların inkisarını yudumlayacaksınız.
Muhatabı Tanıma
Aynı şekilde insanlara marufu (iyi olan şeyleri) salıklama ve onları münkere
(kötülüklere) karşı uyarma, pek çok âyet ve hadiste mü’minlere emredilen çok
önemli bir dinî mükellefiyettir.
Mesela bir hadislerinde Peygamber Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا
فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فبِلِسَانِهِ، فَإِنْ لَمْ
يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ وَذٰلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ “Sizden
kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin.
Buna gücü yetmezse irşat ve
ikazda bulunsun.
Buna da gücü yetmezse kalbiyle ona tavır alsın.
Bu sonuncusu
imanın en zayıf mertebesidir.” (Müslim, îmân 78;
Tirmizî, fiten 11;
Ebû Dâvûd, salât 239)
Demek ki insanları nezd-i ulûhiyette matlup olan davranışlara çağırma ve ilm-i ilâhide kendisine hoş bakılmayan bir kısım kötülüklerin önüne geçme; farklı bir tabirle insanlarla Allah arasındaki engelleri bertaraf ederek kalblerin Allah’la buluşmasını sağlama İslâm’da çok önemli bir esastır, yani yerine getirilmesi gereken temel vazife ve sorumluluklar cümlesindendir.
Dinin her bir meselesini birer “asıl” olarak ele alacak olursak, bu asılların
muhataplar nezdinde kabul görmesi için doğru bir üslupla ele alınması gerekir.
Bunun için de öncelikle muhatabın yetişmiş olduğu kültür ortamının ve düşünce
dünyasının çok iyi bilinmesine ve dikkate alınmasına ihtiyaç vardır.
Daha sonra
da meselelerin muhatabın demine damarına dokundurmayacak şekilde oldukça yumuşak
bir üslupla arz edilmesi gerekir.
Özellikle ilk defa muhatap olduğunuz insanların gönlünü kazanma adına onlara
karşı çok temkinli ve dikkatli olmalı ve hikmetle hareket etmelisiniz.
Çünkü
doğru üslubu yakalayamazsanız varmak istediğiniz yere varamazsınız.
Muhatabınızda kendinize karşı bir kere olumsuz duygular çağrıştırdıktan sonra da
bunu düzeltmeniz çok zor olur.
İlk başta tavır ve davranışlarınıza “bakır”
olarak baktırdıktan sonra arkasından lal ü güherden sözler döktürseniz bile
onların düşüncelerini değiştirmekte zorlanırsınız.
Sahip olduğunuz cevherleri
bakır hâline getirmek istemiyorsanız mutlaka doğru üslubu yakalamaya
çalışmalısınız.
Karşımızdaki insanın durumu ne olursa olsun, isterse heva ve heveslerinin esiri
olmuş ve onların içinde bocalamaktan bir türlü kurtulamayan zavallının biri
olsun; kesinlikle hata ve kusurları yüzüne çarpılmamalıdır.
Söz gelimi eğer siz
ona, “Sen, heva-i nefsine uymuş ve Allah’tan çok uzak düşmüşsün.
Hevayı bırakıp
hüdaya gelmez misin?” diyecek olsanız, üslupta yaptığınız böyle bir hata ile
usûlü de yıkmış olursunuz.
Hatta böyle bir tavır çoğu zaman kapı ve pencerelerin
size karşı bütün bütün kapanmasına ve sonrasında atacağınız adımların da
engellenmesine sebep olur.
Dolayısıyla da kendi hareket alanınızı daraltır,
yürüyeceğiniz yolları yürünmez hâle getirirsiniz.
Meseleyi farklı bir misalle biraz daha açacak olursak; diyelim ki siz, mahkemede
hakkınızda hüküm verecek olan görme özürlü bir hâkime, “Kör hâkim, bizi
dinlemeden hakkımızda hüküm verme. Hakikatler senin gözünden kaçsa da
bizimkinden kaçmıyor.” diyecek olursanız, maksadınızın aksiyle tokat yersiniz.
Hâkim, normal şartlarda sizin hakkınızda adalet ve hakkaniyetle hüküm verecekse
de kanunların esnekliğinden istifade ederek meseleyi evirir çevirir ve sizin
canınıza okuyabilir.
Bazen hak ve hakikati bütün bütün inkâr eden mülhitlerle, bazen mütereddit ve
mütehayyirlerle, bazen de farklı bir çizgide dinlerini yaşamaya çalışan
mü’minlerle muhatap olabilirsiniz.
İşte daha başta muhatap olunan insan çok
doğru okunmalı, sahip olduğu mizaç ve meşrep itibarıyla doğru tanınmalı, içinde
yetiştiği kültür ortamı iyi bilinmeli ve ona empatiyle yaklaşılmalıdır.
Bütün
bunları çok iyi ölçüp tarttıktan sonra söze nasıl başlanacağına, hangi
argümanların değerlendirileceğine, ne tür bir dil kullanılacağına ve nasıl bir
üslupla yaklaşılacağına karar verilmelidir.
Mesela bir münkir ile konuşurken eğer ona, “Yahu bu kadar açık deliller varken
sen ne diye Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmiyorsun? İnkâr ve dalaleti
bırak da ‘La ilahe illallah’ de.” diye söze başlarsanız, muhatabınız size karşı
kulaklarını tıkar ve sizin daha sonra söyleyeceğiniz sözlere karşı kör, sağır ve
anlamaz hâle gelir.
Sofranın, yemek yemenin bile kendine göre bir usûlü vardır.
Aynen bunun gibi herhangi bir meseleyi muhataplarınıza arz ederken de işin âdâb
u erkânına riayet etmezseniz daha sonra ifade edeceğiniz lal ü güher sözlerinize
karşı panjurların kapanmasına sebep olursunuz.
Cenâb-ı Hak şöyle diyor: وَلاَ تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ
فَيَسُبُّوا اللهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ “Allah’tan
başkasına tapanlara ve mabudlarına hakaret etmeyin ki, onlar da cahillik ederek
hadlerini aşıp Allah’a hakaret etmesinler.” (En’âm Sûresi, 6/108) Siz bir
müşrikin Lat’ına, Menat’ına, Uzza’sına, Naile’sine, İsaf’ına laf söyleyecek,
hakaret edecek olursanız, onun da kendi inandığınız değerlere hakaret etmesinin
ve saldırmasının önünü açmış olursunuz.
Netice itibarıyla onlar, içinde neş’et
ettikleri kültür ortamının değerlerini benimsemişlerdir ve kolay kolay bunlardan
vazgeçmeyeceklerdir.
Eğer siz, onların inançlarını bâtıl kabul etmekle beraber
onlara saygılı davranmazsanız kendi değerlerinize saygı uyaramazsınız.
Muhatabınızın durumuna göre meseleleri sunuş şekliniz çok önemlidir.
Onların ne
tür ifadelerden, hangi kelime ve kavramlardan rahatsız olup olmayacağını, söze
nasıl başlayacağınızı ve nasıl devam ettireceğinizi, düşüncelerinizi nasıl
örgüleyeceğinizi vs.çok iyi hesap etmelisiniz.
Bütün bunları Hz.Pîr’in şu yaklaşımına bağlamak da mümkündür: “Senin
üzerine haktır ki; her söylediğin hak olsun.
Fakat her hakkı söylemeye senin
hakkın yoktur.
Her dediğin doğru olmalı.
Fakat her doğruyu demek doğru
değildir.” (Bediüzzaman, Mektubat,
s.300) Demek ki bir mü’min mutlaka doğruları konuşmalı.
Onun her sözü milimi
milimine hakikate uygun olmalı.
Fakat o, doğru bildiği bazı hakikatleri, bazı
ortamlarda, bazı şahısların karşısında söylememelidir.
Şayet söylenilen doğrular
karşı tarafta tepki oluşturacak, size karşı tavır alınmasına sebebiyet verecek
ve sizin inci mercan değerindeki hakikatlerinizi bakır derecesine düşürecekse,
onları kortekste tutmak daha doğrudur.
İnsan, “Her şeyin bir vakt-i merhûnu
vardır.” deyip bu konuda zamanın çıldırtıcılığına karşı dişini sıkıp
sabretmelidir.
Zira başta söylendiğinde reddedilecek pek çok hakikat zamanı
gelince söylendiğinde hüsn-ü kabul görecektir.
İnsan, ilk başlarda nerede nasıl konuşacağını, kime karşı nasıl bir üslup
kullanacağını her zaman doğru tespit edemeyebilir.
Hele müteheyyiç fıtratların,
rahatsız oldukları tavır ve davranışlar karşısında sabredebilmeleri,
mülayemetlerini devam ettirebilmeleri çok zordur.
Fakat buna alışmak ve tabiatın
bir derinliği hâline getirmek de iradenin hakkını vermeye bağlıdır.
İnsan ilk
başlarda biraz zorlansa da zamanla kendisini buna alıştırabilir.
Alıştırmalıdır
da.
İnsanın, başta kendisini zorlaya zorlaya iradî olarak sergilemeye çalıştığı
tavırlar zamanla onun tabiatına mâl olacaktır.
Sonrasında insan ruhu ve hisleri
bu konuda mümarese kesp edecek ve tıpkı değişik zanaat erbabının kesb-i mümarese
neticesinde kendi işlerini hiç zorlanmadan yaptıkları gibi o da en zor ve müşkül
durumlarda bile üslubundan taviz vermeyecektir.
Birlik ve Beraberliği Temin Etme
Bilindiği üzere Cenâb-ı Hak, bütün mü’minlerin kardeş olduğunu ifade buyurmuş ve
pek çok âyet-i kerimede de birlik ve beraberliğin önemi üzerinde durmuştur.
Demek ki vifâk ve ittifakın temin edilmesi İslâm’da çok önemli bir asıldır.
Fakat günümüzde mü’minlerin genel durumuna bakıldığında maalesef aralarında çok
ciddi bir ihtilaf ve iftirakın hüküm sürdüğü görülmektedir.
İşte bunu tamir
adına yola çıkan mü’minlerin maksatlarına ulaşabilmeleri için kullandıkları
vesile ve sebeplere çok dikkat etmeleri gerekir.
Bazıları farklı sebeplerle sizden uzak durabilirler.
Fakat onlar nasıl bir tavır
takınırsa takınsın siz onlardan vazgeçemezsiniz.
Çünkü Müslüman, Müslümandan
vazgeçmemelidir.
Bu yüzden de onlar kaçtıkça siz arkalarından koşturmalısınız.
Fakat burada onlara yaklaşma tarzınız çok önemlidir.
Eğer, “İşin doğrusunu biz
yapıyoruz.
Bizim yolumuz daha semereli, daha faydalı ve daha parlak bir yoldur.
Siz de aklınızı başınıza alın, gelin bize destek olun.” diyecek olursanız onları
kendinizden daha da uzaklaştırmış olursunuz.
Bunun yerine daha yumuşak, daha makul ve daha insanî bir üslup kullanmayı tercih
etmelisiniz.
Mesela şöyle denilebilir: “Bizler, eğitim kurumları açarak, hayır
faaliyetlerinde bulunarak, insanlar arasında diyalog yolları araştırarak
cehaletle, fakirlikle ve iftirakla mücadele etmeye çalışıyoruz.
Fakat yaptığımız
işlerin yerinde ve isabetli olup olmadığını da tam bilemiyoruz.
Sizin de tecrübe
ve fikirlerinizden istifade etmek, hatta gönlünüzde yer etmek ve dualarınızın
içine girmek isteriz.
Sizin böyle bir desteğinizin bizim işlerimize farklı bir
bereket kazandıracağını düşünüyoruz.”
Eğer meseleye bu çerçevede yaklaşır, insanlara çok ciddi bir saygı ve teveccüh
gösterirseniz aynıyla mukabele görürsünüz.
Bugün olmasa yarın görürsünüz.
Bu
yüzden reddedildiğinizde de vazgeçmemelisiniz.
Elli defa kapıdan kovulsanız,
yine kapının ziline basmalı, telefonun tuşlarına dokunmalı, birlik ve
beraberliği sağlama adına yeni yeni yollar aramalısınız.
Kendi kendinize, “Ben,
her ne kadar kendimce güzel şeyler söylediğimi zannetsem de herhalde biraz
kabaca davrandım.
Demek ki öyle dememem, daha münasip bir üslup bulmam
gerekiyordu.
Bir insana söylenmesi gereken şeyleri bilemeyecek kadar acizim.”
demeli, tekrar o şahsın karşısına çıkmalı ve bu sefer de mesela şöyle
demelisiniz: “Lütfen bizi yalnız bırakmayın, bize kol-kanat gerin, engin
düşüncelerinizle ufkumuzu aydınlatın, lütfunuzdan bizi mahrum etmeyin!”
Yine telefon veya kapı yüzünüze kapanırsa tekrar düşünür, taşınır, muhatabınızın
kalbine girme adına daha farklı yollar araştırırsınız.
Bu konuda farklı farklı
alternatifler geliştirir, çok değişik damarlar kullanırsınız.
Olmadı ortak akla
müracaat eder, muhatap olduğunuz kişinin anlayışını, ruh dünyasını, dinle
alakasını, dünya görüşünü de göz önünde bulundurarak onunla yeni irtibat yolları
bulmaya çalışırsınız.
Öte yandan insanların ille de sizin çizginizde yürümesi ve sizinle aynı
güzergâhı paylaşması da şart değildir.
Siz kendi mesleğinizin muhabbetiyle
yaşayabilirsiniz.
Fakat bu, başkalarına düşmanlığı, rekabeti, hasedi vs.
gerektirmez.
Bir taraftan kendi mezhebinizi, meşrebinizi, mesleğinizi delice
sevin ve ona karşı son derece sadık ve vefalı olun.
Fakat herkesin kendisine
göre saygı duyduğu daha başka şahıslar, değer verdiği prensipler ve takip ettiği
yollar olduğunu da unutmayın.
Size düşen, yüreğinizi herkese açmanız,
başkalarının değerlerine karşı en küçük bir saygısızlıkta bulunmamanız, dine
hizmet eden herkesi takdirle yâd etmeniz ve onlara karşı kapılarınızı sürekli
açık tutmanızdır.
Esasen güzergâh emniyetini sağlamanın ve yürüdüğünüz yolda
trafik kazalarına sebebiyet vermemenin yolu da buradan geçer.
Aksi takdirde her
köşe başında bir tırla karşı karşıya gelir, bir sürü kaza yapar ve çok canlara
kıymış olursunuz.
Firavunlara Karşı Bile Yumuşak Üsluptan Ayrılmama
Daha önce de farklı vesilelerle ifade edildiği gibi Allah (celle celâluhu) en
sevdiği iki kulunu Firavun’a gönderirken bile onlara, فَقُولَا لَهُ قَوْلًا
لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشٰى “Ona
tatlı, yumuşak bir tarzda hitap edin.
Olur ki aklını başına alıp düşünür, öğüt
dinler yahut hiç değilse biraz çekinir.” (Tâhâ Sûresi, 20/44) buyuruyor.
Firavun ki halkını topladıktan sonra onlara karşı, أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى “Sizin
en yüce Rabbiniz benim!” (Nâziât Sûresi, 79/24) diyen kişidir.
Esasında
Firavun, ismini zikretmenin bile insanda gerilim hâsıl ettiği, tam karşısına
geçilip kükrenmesi gereken bir karakterdir.
Fakat Allah, ilâhlık taslayan
oldukça kibirli ve mütemerrit böyle birisine peygamberlerini gönderirken onlara,
yumuşak bir üslup kullanmalarını emrediyor.
Yani bir yönüyle, “O kötü diye siz
de onun kötülüklerini yüzüne vururcasına konuşmayın.” buyuruyor.
Normal şartlarda Firavun gibi kibirli bir adamın, dışarıdan böyle bir mesaj
aldığı zaman küplere binmesi ve hemen kendisine bu mesajı getirenlerin hakkından
gelmesi beklenirdi.
-Gerçi buna Allah fırsat vermezdi.
Bu ayrı bir mesele- Fakat
Firavun, onların bu ilâhî mesajı karşısında -kendisi iman etmeyecek olsa bile-
onlarla meseleyi müzakere etmeye başlıyor ve sonrasında da Hz.Musa ile
sihirbazlar arasında gerçekleşecek olan bir müsabaka kararlaştırıyor.
Demek ki
Hz.Musa ve Hz.Harun’un oldukça yumuşak ve etkili sözleri, hâlleri, tavırları
ve fikirleri karşısında buna mecbur kalıyor.
Hz.Musa, sihirbazları mağlup edince Firavun diyalektiğe başvuruyor ve inanmamak
için elinden geleni yapıyor.
Fakat orada toplanan ve Hz.Musa’nın mucizelerine
şahit olan çok sayıda insanın kalbinde iman şuaları parlamaya başlıyor.
En
azından çokları küfr-ü mutlaktan kurtuluyor ve tereddüde düşüyorlar.
İmana doğru
bir adım atmış bu tür insanların daha sonra yeni adımlarla mü’min olmaları ise
çok daha kolay olacaktır.
Bakın kavl-i leyyin (yumuşak söz) ve hâl-i leyyin
(yumuşak tavır) nasıl bir muvaffakiyete sebep oluyor.
Burada antrparantez şunu da ifade etmek gerekir.
Tıpkı Hz.Musa gibi İnsanlığın
İftihar Tablosu da (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ebu Cehil, Velid İbn Muğire,
Utbe İbn Rabia gibi kendi döneminin firavunlarının defalarca karşısına çıkmış ve
onlara Allah’tan aldığı vahyi tebliğ etmiştir.
Buna karşılık onlar her ne kadar
bir kısım kötülükler yapsalar, boykot ilan etseler de yıllarca Allah Resûlü’nün
ve etrafındakilerin canlarına kıymaya azmetmemişlerdir.
Gerçi onlar böyle bir
şey yapmaya kalkıştıklarında Allah onlara fırsat vermezdi.
Fakat burada önemli
olan şudur: Demek ki Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara çok nazik
yaklaşıyordu.
Damarlarına dokunduracak sözler söylemiyordu.
Hâliyle, tavrıyla,
sözleriyle onları tahrik etmiyordu.
Çoğu zaman üslubuyla onları hizaya getiriyor
ve fikirleriyle de nakavt ediyordu.
Muhatapları inat ve kibirlerinden ötürü yüz
çevirseler de Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) maşeri vicdanda
galibiyet elde ediyordu.
Öte yandan Allah (celle celâluhu), Hz.Musa ve Hz.Harun’a tebliğ adına yumuşak
bir üslup kullanmalarını emretmek suretiyle ahirette Firavun’un sığınabileceği
bahane ve mazeretleri de elinden almıştır.
Demesin ki “Evet, elçiler bana geldi
ve mesajı sundular.
Fakat hoyratça sundular.
Benim onuruma dokundurdular.
Kavmimin yanında beni mahcup ettiler.” İşte Allah Teâlâ, Firavun’a bu ölçüde
dahi bir mazeret imkânı bırakmamak için “Ona
kavl-i leyyinle hitap edin.” buyurmuştur.
Bilmem ki medeniyetin hükümferma olduğunu ve insanî değerlerin çok öne çıktığını iddia ettiğimiz asrımızda Kur’ân’ın bu âyetlerindeki inceliği tam olarak anlayabildik mi; kavl-i leyyin emrinin altında yatan hikmet ve maslahatları kavrayabildik mi?
Kur’ân-ı Kerim ehl-i kitapla ilgili bir âyet-i kerimede ise şöyle
buyuruyor: وَلَا تُجَادِلُوا أَهْلَ الْكِتَابِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ “Ehl-i
Kitap’la tartışırken en güzel bir şekil ve üslupta tartışın.” (Ankebût
Sûresi, 29/46) Demek ki onlarla münazarada bulunurken üslubun en güzelini
araştıracak, onları incitmeyecek şekilde konuşacaksınız.
Zira kendinizi
muhatabınızın durumuna göre ayarlarsınız, işte o zaman gönülleri fethedebilir ve
hedefe varabilirsiniz.
Fakat günümüz Müslümanlarının tavır ve davranışlarına
bakacak olursak henüz böyle bir ufku yakalayamadıklarını görürüz.
Eğer Firavun’a ve ehl-i kitaba karşı kavl-i leyyinle gidilmesi gerekiyorsa,
bizim kendi aramızda kullanacağımız dil ve üslubu beş-on defa gözden geçirmemiz
gerekir.
Kalb yıkmamalıyız.
Çünkü o, beyt-i Hudâ’dır.
Onu yıkma, Allah’ın evini
yıkma demektir.
Mü’minler mü’minlere karşı kalb yıkıcı değil, kalb yapıcı
olmalıdırlar.
Bunu da tavır ve davranışlarıyla iyi-kötü, acı-tatlı hemen her
durumda sergilemelidirler ki inandırıcı olsunlar.
Burada şunu da ifade etmek gerekir ki sözlerin yumuşak olması için öncelikle
tabiatın ve genel ahvâlin yumuşak olması gerekir.
Çünkü insan, tabiatı ve
karakteri itibarıyla yumuşak olmazsa, düşünce ve beyanları da yumuşak olmaz.
Üslûba Kurban Edilen Hakikatler (2)
Hakkın Hatırını Bütün Hatırların Üzerinde Tutma
Özellikle Peygamber davasının temsilcilerinin, muhataplarında tesirli
olabilmeleri için mutlaka hâl ve tavırlarının yumuşak olmasına ihtiyaç vardır.
Öyle ki sağdan-soldan gelen meteorlar bile onların atmosferine girdiğinde
tuz-buz olmalı ve insanlara maytap zevki yaşatmalıdır.
Onlar hakkın hatırını âli
tutmalı, onu bütün hatırlara tercih etmeli ve katiyen usûlü üsluba feda
etmemelidirler.
Bilakis öyle bir üslup kullanmalıdırlar ki bu, usûllerine de
saygı duyulmasına, takdir görmesine sebep olsun.
Başkaları ne kadar kabalık ve sertlik ortaya koyarsa koysun, eğer onlar hâl ve tavırlarıyla kendilerine yönelen hiddet ve şiddetleri kırabilirlerse, düşmanlık yapanlar bugün olmasa da yarın kolları-kanatları kırık bir hâlde onların yanına gelecek ve “Özür dileriz, meğer biz sizi tanıyamamış, bilememişiz.” diyeceklerdir.
Hususiyle Allah’ı ve Resûlü’nü insanlara sevdirmeyi gaye-i hayal bilmiş ve peygamber yoluna baş koymuş adanmışlar; saçlarını ağartan, bellerini büken, huzurlarını kaçıran, uykuyu kendilerine haram eden bir kısım amansız hâdiseler karşısında, hakkın hatırı için dillerini ısırmasını, bir “la havle” çekmesini, yaşadıklarını hazmetmesini ve hatta yer yer kendi cinnetleriyle baş başa kalmasını bilmelidirler.
Bir insanın bu konuda göstereceği her gayret nezd-i ulûhiyette ibadet
sayılacaktır.
Çünkü insan-ı kâmil olma yolunda bir gayrettir.
Bunu merdiven
çıkmaya da benzetebiliriz.
İnsan her basamağa adım attıkça ayrı bir sevap
kazanacaktır.
Aynı şekilde bir insanın, inandığı değerlere sataşılması karşısında, ızdırapla kıvranmasına, iki büklüm olup inlemesine ve şakaklarını tutup sızlanmasına rağmen bunlar karşısında tavır ve davranışlarını kontrol altına almaya çalışması, tepkisel ve aşırı tavırlardan kaçınması ve âdeta -Üstat Necip Fazıl’ın ifadesiyle- “öz beynini burnundan kusarak” bu olumsuzlukları en makul ve yumuşak yollarla nasıl defedebileceğinin ince hesaplarını yapması da insanı Allah’a yaklaştıracak çok önemli bir ibadettir.
Peygamberane Bir Azim ve Kararlılık
En temel hakların ihlâli karşısında bile üstün insanî değerlere saygılı kalarak
ihak-ı hak etmeye çalışma, en kaba fikirler ve en hoyrat düşünceler karşısında
dahi peygamberane bir temkinle hareket etme ve feverana kapılmama hakikaten
sahip olunması gereken çok zor şeylerdir.
İnsanın bu zorların üstesinden
gelebilmesi için evvela duygu ve düşünce itibarıyla peygamberane bir ahlâka,
iradeye, azme ve kararlılığa talip olması gerekir.
Kur’ân-ı Kerim’in bize nakletmiş olduğu peygamber kıssalarına bakacak olursak,
onların hepsinin bu konuda bizim için ittiba edilmesi gereken çok önemli birer
üsve-i hasene olduğu görülecektir.
Zira onlar, kavimleri tarafından sürekli
hakarete, saldırıya ve işkencelere maruz kalsalar da çizgilerini hiç
değiştirmemiş, karakterlerinden hiç taviz vermemiş ve hak bildikleri davanın
temsilcisi olmaya devam etmişlerdir.
Onların kavimleriyle yaptıkları konuşmalara
bakılacak olursa her birisinin birer üslup kahramanı olduğu görülecektir.
Mesela bunlardan biri olan Hz.Nuh, Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle 950 sene
kavminin içinde kalmış ve yıllarca kavmini hak ve hakikate davet etmiştir.
(Ankebût sûresi, 29/14) Hakarete maruz kalmış, hırpalanmış, dövülmüş fakat
hakkın hatırını âli tuttuğundan, kızmadan, öfkelenmeden onların kapılarını
çalmaya devam etmiştir.
Öyle ki onun tebliğ ve irşat mevzuundaki ikdamı ve cehd
u gayreti karşısında hâlâ temerrütlerini devam ettiren insanların durumu en
sonunda gayretullaha dokunmuştur.
Evet, yapılan zulüm ve haksızlıkların gayretullaha dokunma kertesi vardır.
Bu
eşik aşıldıktan sonra artık Allah affetmez.
İşte kavminin inkâr ve temerrütleri
gayretullaha dokunduktan sonra Allah Teâlâ, Hz.Nuh’a gemi yapmasını
emretmiştir.
Fakat Hz.Nuh, gemisini inşa ederken bile kavminin şakileri gelip
gidip ona sataşmaya devam etmişlerdir.
Kur’ân-ı Kerim onların bu durumunu şöyle anlatır: وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ
وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَأٌ مِنْ قَوْمِهِ سَخِرُوا مِنْهُ قَالَ إِنْ
تَسْخَرُوا مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ * فَسَوْفَ
تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُقِيمٌ
“Nuh
gemiyi yapıyor, halkından ileri gelenler ise her ne zaman yanından geçseler
onunla alay ediyorlardı.
Nuh, ‘Siz’ dedi, ‘şimdi bizimle alay ediyorsanız, elbet
bizim de sizinle alay edeceğimiz bir gün gelir.
Artık rüsvay edecek azabın kime
gelip çatacağını, ayrıca ahiretteki daimi azabın da kimin üzerine ineceğini
yakında görüp öğrenirsiniz.” (Hûd sûresi, 11/38-39)
Azabın yaklaştığı anlarda kavminin hâlâ küfür, ilhad, inat ve temerrütlerini
devam ettirmeleri ve her fırsatta alay etmeyi sürdürmeleri karşısında bile Hz.
Nuh, tavrını hiç değiştirmemiştir.
Gemiyi bitirince de iman edenleri çağırarak
onları gemiye veya donanmasına almış ve Allah’ın takdirini beklemeye
koyulmuştur.
O, gökten bardaktan boşanırcasına yağmurlar yağmaya, yerden sular
kaynamaya başladığı anlarda bile kavmi aleyhine “Hani bir şey olmaz diyordunuz.
Alın ağzınızın payını!” şeklinde tek bir söz söylememiştir.
Hatta sular
yükselmeye başladığı hengâmda, iman etmeyen oğluna söylediği, يَابُنَيَّ ارْكَبْ
مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ “Evladım,
gel sen de bizimle beraber gemiye bin de kâfirlerle beraber kalma!” (Hûd
sûresi, 11/42) şeklindeki sözlerine bakacak olursak kavl-i leyyin, hâl-i leyyin
ve tavr-ı leyyin duruşunu hiç değiştirmediğini görürüz.
Sabretmek ve Affetmek Fazilettir
Bilindiği üzere Kur’ân-ı Kerim, وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا
عُوقِبْتُمْ بِهِ “Ceza
verecek olursanız, (en fazla) size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın
(daha ötesine geçmeyin).” (Nahl sûresi, 16/126) âyet-i kerimesiyle
misliyle mukabeleye cevaz vermiştir.
Fakat âyetin devamı, وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ
لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Şayet
sabredecek olursanız bu, sabredenler için işin daha hayırlıdır, bir fazilettir.” şeklindeki
beyanıyla daha kâmilane bir tavra dikkat çekmiştir.
Buna göre şayet çirkin, hırçın ve kaba muamelelere, eziyet ve işkencelere aynıyla mukabelede bulunmaz, dişinizi sıkar katlanır, yeniden bir frekans ayarlaması yapar, tam doğru sesi bulabilme adına kendinizi ciddi bir kalibrasyondan geçirir, bir kere daha muhataplarınızın hissiyatını okur, atacağınız her bir adımın nasıl geriye döneceğini çok iyi hesap eder ve buna göre onlara karşı en doğru davranışı ortaya koyarsanız Kur’ân’a göre hayırlı olanı yapmış olursunuz.
Biraz daha açacak olursak Kur’ân’ın “misliyle karşılık verme” hükmünü zayıf
insanlar için gösterilmiş bir cevaz ve ruhsat olarak değerlendirmek gerekir.
Çünkü âyet-i kerimenin devamı çıtayı daha yüksek tutabilen ve himmeti âli olan
insanlar için sabır yolunu göstermiştir.
Bu açıdan mü’minlere düşen vazife,
peygamberane bir himmete, peygamberane bir sabra sahip olmaya çalışmaktır.
Vahiy
kapısı kapandığına göre bundan sonra hiç kimsenin peygamber olması mümkün
değildir.
Fakat insan, peygamber ahlâkına, onların sahip oldukları âli sıfatlara
sahip olma adına gayret gösterebilir.
Musibeti İkileştirmeme
Meselenin bir diğer yanı da şudur.
Bazıları gerek usûlde gerekse üslupta hata
yaptıklarından ötürü bir kısım tahriplere sebep olabilirler.
Bu tür insanlara
karşı nasıl bir tavır alınacağı da yine üslupla ilgili bir meseledir.
Eğer
yaşanan sıkıntılardan onlar sorumlu tutularak, “Senin yüzünden bunlar başımıza
geldi.
Sen şöyle demeseydin, böyle yapmasaydın bunlar başımıza gelmeyecekti.”
gibi sözler söylemek de yine üslup hatasıdır.
Bu tür atf-ı cürümler musibeti
ikileştirecek, yaşanan acı ve felaketleri daha da büyütecektir.
Birileri üslup hatası yapmış olabilir.
Hatta bu hatası usûle de dokunmuş
olabilir.
Bu durumda yapılması gereken, onu bir ders ve ibret olarak almak ve
daha sonra aynı hatayı irtikâp etmemeye bakmaktır.
Yoksa meydana gelen hata ile
bir kısım zararlara maruz kaldık, bir yara aldık diye karşı tarafı ta’n u teşni
etmeye başlarsak insanları ürkütmüş, kendi dostlarımızı kaçırmış ve kuvve-i
maneviyeyi sarsmış oluruz.
Bu konuda Uhud’da yaşananlar karşısında nazil olan âyet-i kerimeler ve
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tavrı bize çok şey anlatmaktadır.
Bilindiği üzere Resûl-i Ekrem Efendimiz Okçular Tepesi’ne yerleştirdiği
sahabilere oradan ayrılmamalarını sıkı sıkıya tembih etmişti.
Fakat onlar emre
itaatteki inceliği tam kavrayamadıklarından düşmanın bozguna uğradığını ve
kaçtığını görünce harp bitti sanmış ve bir içtihat hatası olarak düşmanı takip
etmek ve ganimet için yerlerini terk etmişlerdi.
Ama hesap edemedikleri bir şey
vardı.
Müthiş bir askerî dehaya sahip olan Halid İbn Velid meydana gelen bu
boşluğu çok iyi değerlendirmiş ve İslâm ordusunu arkadan kuşatarak saldırıya
geçmişti.
Sonrasında da yetmiş sahabe şehit olmuş, neredeyse yara almadık kimse
kalmamış, hatta İnsanlığın İftihar Tablosu’nun yüzü yarılmış, dişleri
kırılmıştı.
Böyle bir tablo karşısında herkesin aklına bir kısım eleştiriler gelebilir.
Zira
atf-ı cürmü gerektirecek önemli olaylar yaşanmıştır.
Böyle bir anda onlar,
“Bütün bunlar falanların yüzünden oldu.” diyebilirdi.
Efendimiz (sallallâhu
aleyhi ve sellem), sahabeye sitem edebilirdi.
Hz.Ebu Bekir, Hz.Ömer, Hz.
Osman, Hz.Ali kükreyebilir ve bir anda orada ciddi bir hercümerç yaşanabilirdi.
Bütün bunların neticesinde de yarı mağlubiyet, yarı zafer sayılan Uhud daha
büyük felaketlere sebep olabilirdi.
Fakat Cenab-ı Hak meydana gelen bu hâdiseler üzerine indirdiği şu âyet-i
kerimelerle yaşanabilecek bu türden muhtemel sıkıntıların önünü almış ve
sonrakiler için de önemli mesajlar vermiştir: فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللَّهِ
لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ
فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ فَإِذَا
عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ “O
vakit, Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın.
Şayet Sen, kaba, katı
yürekli olsaydın, hiç şüphesiz onlar senin etrafından dağılır giderlerdi.
Şu
hâlde onları affet, bağışlanmaları için duada bulun! (Umuma ait) işlerde onlara
danış.
Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven! Çünkü Allah,
kendisine tevekkül olanları sever.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/159)
Cenâb-ı Hak ilk olarak Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yumuşak kalbli
olmasını methettikten sonra, “Şayet
Sen, kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz onlar etrafından dağılıp
giderlerdi.” buyuruyor ve bir taraftan yumuşak davranmanın önemine dikkat
çekerken diğer yandan da hiddet ve şiddetin muhtemel neticelerine dikkat
çekiyor.
Bununla da kalmıyor, Efendimiz’e, sahabeyi affetmesini, yani onların
kusurlarını görmezden gelmesini emrediyor.
Daha sonra onlar için Allah’tan
mağfiret talebinde bulunması emrediliyor.
Ardından üçüncü bir emir olarak da
onlarla istişare etmesi talimatını alıyor.
Yani istişare neticesinde sahabenin
çoğunluğunun kararına uyarak Uhud’a çıkan Allah Resûlü’ne, yaşanan bütün bu
sıkıntılardan sonra tekrar onları toplayıp istişare etmesi emrediliyor.
Esasında Allah Teâlâ bu âyet-i kerimeyle mü’minlere çok önemli bir üslup dersi
veriyor.
Ezkaza bazılarının yaptığı kusur ve hatalar sonucunda bir kısım
fiyaskolarla karşı karşıya kalındığında nasıl hareket edileceğini talim
buyuruyor.
Etrafımızdaki insanları suçlamak suretiyle musibeti ikileştirmememiz
gerektiği dersini veriyor.
Duaya Sığınma
Belki en başta söylenmesi gereken bir husus da şudur: Eğer siz, birilerinin
sahip olduğunuz değerlerle tanışmasını ve sırat-ı müstakime gelmesini arzu
ediyorsanız öncelikle bunu Allah’tan istemelisiniz.
Eğer onlar için beş-on defa
geceleri kalkmıyor, başınızı yere koymuyor ve “Allah’ım ne olur bahtına düştüm!
Falanlara hidayet eyle!” demiyorsanız, bu konuda samimi değilsiniz demektir.
Zira Allah (c.c.), Kelâm-ı Kadimi’nde şöyle buyuruyor: لَوْ أَنْفَقْتَ مَا فِي
الْأَرْضِ جَمِيعًا مَا أَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ أَلَّفَ
بَيْنَهُمْ “Şayet
sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin yine de onların kalblerini
birleştiremezdin, buna gücün yetmezdi.
Fakat Allah’tır ki, onların arasını telif
buyurdu, kalblerini birleştirdi.” (Enfâl sûresi, 8/63)
Kalbler Allah’ın elinde olduğuna göre onları telif edecek de hidayet nasip
edecek de O’dur.
Bu açıdan öncelikle kavlî dua ihmal edilmemeli, sonrasında da
Allah’tan talep edilen şeyleri fiilen gerçekleştirme adına beşer olarak
elimizden gerekenler yapılmalıdır.
Farklı bir ifadeyle tâlî bir mesele olan üslubun, aslî olanı temelinden
yıkmaması adına çok temkinli ve dikkatli olunması, akıl ve mantığın sonuna kadar
kullanılması gerektiği gibi, kalb ve ruhla Allah’a yönelme, O’na sığınma ve
O’nun yardım ve inayetini talep etme de ihmal edilmemelidir.
Dualarımızda
sürekli “Allah’ım, Seni, Senin Habibini anlatmak istiyorum.
Yanlış anlattırma!”
demeliyiz.
Vesâyetten Kurtulma ve Gerçek Hürriyet
Soru: “Kulluktan
daha yüksek bir paye ve mansıp yoktur.
Eğer varsa o da yine kulluğun bir buudu
olan hürriyettir.” sözünü nasıl anlamalıyız? Herkesin hürriyetten bahsettiği
günümüzde mü’minlerin hürriyet anlayışı nasıl olmalıdır?
Cevap: Allah’a hakikî kul olan bir kimse, kendisini rezil edecek, sefil
hâle düşürecek, bazen bir dilenci gibi kapı kapı dolaştıracak ve hatta pes
bayağı şeylere baş vurduracak bütün kulluklardan kurtulur.
Kulluk şuurunun
farkında olan bir insan mahlûkata kulluktan sıyrılacağı gibi heva ve
heveslerinin de esiri olmaz.
Hürriyetin Mânileri
Allah’a hakiki kul olamayan insanlar ise türlü türlü kulluklara müptela olurlar.
Onlar bazen arzu ve şehvetlerinin kölesi olur ve bohemce bir hayat yaşarlar.
Bazen hırslarına yenik düşer ve helâl haram olduğuna bakmadan servet yığma adına
değişik spekülasyonlara girerler.
Bazen de makam ve mansıba esir düşer ve
bulundukları konumu istismar ederek milletin malına mülküne göz dikerler.
Hayatını derin bir kulluk şuuruyla yaşamayan insanlar bazen de hasedin kölesi
hâline gelir ve hayır yolunda koşturan, insanların gönlünü fethetmeye çalışan
insanları bile çekemezler.
Çekemedikleri için de onların işlerine ket vurmak ve
onları yürüdükleri yoldan alıkoymak için yanar tutuşurlar.
Fakat onlar bu
hâlleriyle en büyük zararı da kendilerine verirler.
Dünyada haset ettikleri
insanların başarıları karşısında kendi kendilerini yiyip bitirdikleri gibi
uhrevî amellerini de mahvederler.
Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),
ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi hasedin de sevapları yiyip bitireceğini ifade
buyurmuştur.
(Ebû Dâvûd, edeb 44; İbn Mâce, zühd 22)
Allah’a sağlam kul olamayanların maruz kalacakları diğer bir kulluk da
şöhretperestliktir.
Şöhretperestler parmakla gösterilme, alkışlanma ve takdir
edilme adına her yolu denerler.
Bu zavallılar küçücük bir başarı ortaya
koysalar, ufak bir fedakârlıkta bulunsalar hemen birilerinin, “Ülke seninle
gurur duyuyor!” demesini beklerler.
Alkış olmadan konuşmaz, takdir edilmeden bir
şey vermezler.
Alkışlar karşısında da zevkten zevke girer ve kendilerinden
geçerler.
İşte bencil ruhlu bu tür insanlar da şöhretin kulu kölesi olmuşlardır.
Bunların dışında rahat ve rehavetin, korkunun, para ve servetin, çıkar ve
menfaatlerin kulu-kölesi olan insanlar da vardır.
Allah’a yapılan kulluğun
tadına eremeyen ve kıymetini bilemeyen bu tür bahtsızlar ömür boyu kendi
isteklerinin, hırslarının, arzularının, tutkularının ve tiryakiliklerinin
arkasında koşar dururlar.
Bu yolda ne dövmedik bir kapı ne de aşındırmadık bir
eşik bırakırlar.
Ne var ki bir türlü tatmin olamaz ve hakikî mutluluğu
yakalayamazlar.
Aslında putperestliğin temelinde de Allah’a kulluk duygusunun zayıflaması
vardır.
Müşrikler Allah’a hakkıyla kul olamadıklarından ve kulluğun hazzına
eremediklerinden ötürü, bu açlıklarını gidermek için farklı yollara tevessül
etmişlerdir.
Şeytanî bir kısım mülâhazaların da etkisiyle mesela yağmur yağması
için yere bir şey dikmiş, başka bir isteklerinin gerçekleşmesi için
mezardakilere müracaat etmiş, türbelere bağladıkları bezlerle veya oralarda
yaktıkları mumlarla maksatlarına ulaşmak istemiş ve yavaş yavaş şirk gayyalarına
yuvarlanıp gitmişlerdir.
Bazıları ise insan onuruna aykırı olduğu gerekçesiyle -haşa- Allah’a kullukta
bulunmaya da karşı çıkmışlardır.
Allah’a kul olan birisinin kulluğa alışacağını
ve mahlûkata da kullukta bulunabileceğini iddia etmişlerdir.
Yani onlar Allah’a
kullukta bulunmayı da hürriyete zıt zannetmişlerdir.
Hâlbuki insanın gerçek
hürriyeti elde etmesinin yolu buradan geçer.
İnsan Allah’a kul olduğu zaman
başka kulluklardan âzâde olabilir.
En başta şunu kabul etmek gerekir ki bir
insan Din-i Mübin-i İslâm’ı hür iradesiyle seçer.
İman esaslarına hür iradesiyle
inanır.
İbadet u taatini hür iradesiyle yapar.
Kısaca Allah’a kulluğunu hür
iradesiyle ortaya koyar.
Bu açıdan hürriyet ile ibadet/ubudiyet arasında çok sıkı bir münasebet vardır.
Boynundaki şöhret tasmasını, tenperverlik tasmasını ve daha başka tasmaları
çıkarıp atamayan bir insan hür olamayacağı gibi gerçek anlamda Allah’a kul da
olamaz.
Yani kâmil bir ubudiyet adına hürriyet elzem olduğu gibi, hakikî bir
hürriyetin elde edilebilmesi de Allah’a hakkıyla kul olabilmeye bağlıdır.
Eğer
insan masivaullahla bağlarını koparmak, heva ve heveslerinin esiri olmamak, kula
kulluk yapmamak, Allah korkusundan başka bütün korkuları kalbinden silip atmak
istiyorsa, Allah’a iyi bir kul olmaya bakmalıdır.
Eğer Cenâb-ı Hak insana irade gibi çok önemli bir dinamik bahşetmişse, insanın
onu nerede kullanacağını çok iyi bilmesi gerekir.
O, istek ve dilekleriyle çok
büyük şeylere talip olmalıdır.
Basit bir kısım dünyevî haz ve zevklere talip
olmak suretiyle onur ve şerefini zedelememelidir.
Ömür sermayesini çok küçük
şeyler arkasında koşturmakla zayi etmemelidir.
Cismaniyet ve nefsaniyete ait
duyguların esiri olmamalıdır.
Allah’tan başka hiç kimseden korkmamalıdır.
Asla
falanın filanın karşısında temenna durmamalı, bel kırmamalı, boyun bükmemeli ve
dilenci vaziyetini almamalıdır.
O, sadece eğilmesi gerekli olan yerde yani Allah
huzurunda eğilmelidir.
İşte iradenin hakkını verme bu olduğu gibi gerçek özgürlüğün yolu da buradan
geçer.
Allah’a kulluk sayesinde hırs ve haset gibi kötü duygulardan, dünyevî
beklentilerden ve korkulardan sıyrılan insanlardır ki iç dünyaları itibarıyla
itminana kavuşur ve rahata ererler.
Onlar dünyadan, geldikleri gibi çıkıp
gitmeye hazır olduklarından hiçbir dünyevî güç karşısında ezilmezler.
Mutlak Bir Hürriyet Mümkün mü?
Bazıları özgürlüğü, hiçbir kayıt tanımayan, hiçbir şarta bağlı bulunmayan,
hiçbir disiplinle sınırlandırılmayan mutlak bir serbestlik şeklinde anlıyorlar.
Ne var ki böyle bir özgürlük bugüne kadar dünyanın hiçbir yerinde mümkün
olmamıştır.
Ne kapitalist sistemlerde ne liberal sistemlerde ne de komünist
sistemlerde insanlar arzu ettikleri gibi sınırsızca yaşayabilmişlerdir.
Bütün
sistemler bir şekilde hürriyeti kısıtlayıcı bir kısım kurallar koymuşlardır.
Mesela komünist sistemler pek çok konuda mubah sınırlarını genişletip insanların
heva u heveslerine hitap edebilecek bir anlayış ortaya koymalarına rağmen,
sisteme bağlılık noktasında olabildiğine katı davranmış ve çok ciddi bir
tiranlık sergilemişlerdir.
Mülkiyet haklarını insanların elinden almış, teşebbüs
hürriyetini öldürmüş ve toplumları, insan tabiatına ve akla aykırı birçok
yasakla tanıştırmışlardır.
Aynı şekilde günümüzün bazı devletleri, pek çok konuda vatandaşlarına ciddi bir
serbestiyet tanısalar da, devletin resmi ideolojisine aykırı fikirlere hiçbir
zaman müsaade etmemektedirler.
Düşünce ve vicdan özgürlüğü dedikleri yerde bile
mutlaka bir kısım sınırlamalara gitmekte, kendi anlayışlarına aykırı bir kısım
fikirler dile getirildiği zaman ağır bazı müeyyideleri devreye sokmaktadırlar.
Ne kadar hürriyetten bahsetseler de kendi sistemleri adına çok küçük çapta bir
muhalefete bile tahammül edememektedirler.
Bütün bunları ifade etmemin maksadı,
mutlak bir hürriyetin ancak hülyalarda ve rüyalarda olabileceğini anlatmaktır.
Zira bugüne kadar dünyanın hiçbir yerinde insanlara sınırsız bir özgürlük
verilmemiştir.
Esasında toplum hayatının selameti ve ahenk içerisinde yürümesi de hürriyeti
kısıtlayıcı bir kısım disiplinlerin konulmasını gerektirir.
Eğer hürriyet, bütün
arzu ve heveslerin sınırsızca tatmin edilmesi olarak algılanır ve yaşanırsa bu,
neseplerin bozulmasına, ailelerin dağılmasına ve toplumun da dejenere olmasına
sebep olacaktır.
Aynı şekilde kutsala saygısızlık yapma, dine sövüp sayma,
milletin değerleriyle dalga geçme gibi fiil ve eylemleri hürriyet adı altında
tecviz etmek mümkün değildir.
Zira bu takdirde bütün ahlâkî değerler tarumar
olup gidecektir.
Keza ülke veya millet aleyhinde hareket etmenin de özgürlük
denerek meşru kabul edilmesi mümkün değildir.
Çünkü bu durumda millet ve ülke
kavramları önemsizleşecek ve insanların bir arada yaşaması zorlaşacaktır.
İşte bütün bu sebeplerden ötürüdür ki hemen hemen bütün hukuk sistemleri din,
can, nesil, mal ve aklın korunmasını teminat altına almak için kanunlar
çıkarmışlar ve bunları tehdit eden suçlara da ağır müeyyideler uygulamışlardır.
Yani bütün devletler çıkardıkları bir kısım kanun ve kurallarla hürriyetin
sınırlarını belirleme ihtiyacı duymuşlardır.
Esasında hürriyet tarif edilirken
de, “Başkasının hürriyet sınırlarının başladığı yerde sizinki biter.”
denilmiştir.
Farklı bir tabirle her ne kadar bütün vatandaşlar bir kısım hak ve
özgürlüklere sahip olsalar da bunlar başkalarının hak ve özgürlüklerinin
başladığı sınıra kadardır.
Hatta bir Müslüman açısından meseleye bakacak
olursak, Allah’ın, Peygamber’in ve dinin de onun üzerinde bir kısım haklarının
bulunduğunu ve bunların da kendisi adına bir sınır oluşturduğunu ifade
edebiliriz.
Bu itibarla günümüzde bazılarının savunduğu sınırsız bir hürriyet telakkisinin
ne İslâmî anlayış açısından ne de insanî mantık açısından savunulabilir bir yanı
yoktur.
Bazıları her istediğini yapma anlamına gelen böyle bir hürriyet
anlayışının ancak hayvanlar âleminde geçerli olduğunu söylemişlerdir.
Fakat
belgesellerde de görüldüğü üzere hayvanlar bile hayatlarını böyle bir çizgide
sürdürmemektedir.
Onların bile bir kısım sınırları ve alanları vardır.
Birisi
diğerinin sınırını aştığı ve hukukuna tecavüz ettiği zaman birbirlerine müdahale
ederler.
Hatta alan ihlâli karşısında onların birbirleriyle kavgaya tutuştukları
ve mağlup olanın, alanı diğerine bıraktığı görülür.
Aynı şekilde onların birçoğu kendi aralarında müthiş bir dayanışma ve
yardımlaşma içerisinde hayatlarını sürdürmektedirler.
Mesela Güney kutbunda
yaşayan penguenlerin hayatlarına baktığımızda kurdukları sistem karşısında
başımız dönüyor.
Bunca okuyan, düşünen ve muhakeme geliştiren insanlar bile
onların yaptığı şeyleri yapamazlar.
Eğer insanlar kendi aralarında böyle bir
sistem kurabilselerdi hepsi huzur içinde yaşarlardı.
Dolayısıyla hayvanlar da
iradeleriyle olmasa da sevk-i ilâhî ile hayatlarını kendi sınırları çerçevesinde
ve belli kurallar dâhilinde sürdürüyorlar.
Yani onların da mutlak bir
hürriyetleri yoktur.
Allah, nizam içerisinde yaşayabilmeleri adına hayvanların beyinlerine bir kısım
kurallar yerleştirmiştir.
Onlar da sevk-i ilâhî ile bu kurallara uygun
yaşıyorlar.
Ama insan akıl ve irade sahibi bir varlıktır.
Hatta bunlar onun
lazım-ı gayr-i mufarıkıdır, yani kendisinden ayrılması düşünülemeyen en temel
özellikleridir.
İnsan, ne üst üste yığılan bir ahşaptır ne de gündöndü sapı.
Bu
açıdan onun insanlarla bir arada nizam ve ahenk içerisinde yaşayabilmesi adına
akıl ve iradesiyle bazı sınırlara riayet etmesi ve bir kısım sıkıntılara
katlanması gerekir.
Bu da iradenin hakkını verme adına çok önemlidir.
İnsan, iradesinin hakkını verdiği takdirde, değil sadece toplumsal hayata uyum
sağlayabilmesi, melekleri bile geride bırakabilecek bir varlıktır.
Nitekim
iradesini yerinde kullanan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve
sellem) Miraç yolculuğunda Hz.Cibril’i (aleyhisselâm) geride bırakmıştır.
Dolayısıyla Cennetlerin peylenmesi ve rü’yetullah’a mazhar olunması hep iradenin
yerinde kullanılmasına bağlıdır.
Farklı bir ifadeyle eğer insan, iradesi
sayesinde Allah’ın çizdiği çerçevede kalır, onun belirlediği güzergâhta yol alır
ve onun vaz’ ettiği disiplinlere riayet ederse Allah’ın rıza ve rıdvanına nail
olabilir.
Bunun için de hürriyetin bazı yanlarının feda edilmesi, iradeyle onun
belli bir disiplin altına alınması gerekir.
Öte yandan hürriyet, Allah’ın insana bahşettiği büyük bir nimettir.
Dolayısıyla
bu nimetin kıymetinin bilinmesi ve onun muhafaza edilmesi insan için önemli bir
sorumluluktur.
Zira mü’mine düşen vazife, Allah’ın kendisine ihsan ettiği bütün
nimetleri O’nun muradı ve isteği istikametinde kullanmaktır.
Eğer O (celle
celaluhû) bize, mü’mince kalabilmemiz, kendi hayat felsefemize ve düşünce
dünyamıza göre yaşayabilmemiz adına bir kısım haklar vermiş ve ihsanlarda
bulunmuşsa biz, onların hiçbirini feda edemeyiz.
Zira biz, bu hakların bütününü
koruyamaz, fert, aile ve millet olarak varlığımızı koruma altına alamazsak,
Müslümanlığı tamamiyet içerisinde yaşayamayız.
Zira Müslümanlığın mütekamil bir
şekilde yaşanabilmesi, ancak İslamî esaslara göre dizayn edilmiş bir toplum
içinde mümkündür.
Eğer bugün İslâm dünyası Allah’ın kendilerine ihsan ettiği böyle bir nimeti
ihmal ve tembelliklerinden ötürü ellerinden kaçırmışlar, farklı şekillerde
vesayet altına girmişler, yani hürriyetlerini muhafaza edememişlerse Allah
katında mes’ul olacaklardır.
Dahası onlar böyle bir vesayetin farkında değil,
bundan kurtulma adına gayret göstermiyor ve ellerinden kaçırdıkları bir kısım
imkânları yeniden istirdat etmeye çalışmıyorlarsa, hürriyetlerinin yanında kendi
din ve diyanetlerine de ihanet ediyorlar demektir.
Bu açıdan Cenâb-ı Hakk’ın bize bahşettiği hürriyetin kıymetini bilme, ona sahip
çıkma ve onu yerinde kullanma çok önemlidir.
Zira başkalaşmamamız ve kendimiz
olarak kalabilmemiz buna bağlıdır.
Bu açıdan her bir Müslümanın, yaşadığı çağı
bilmesi, ileriye matuf öngörülerinin, plan ve projelerinin olması ve kendi
idraki ve imkânları ölçüsünde istikbal vaat edecek adımlar atabilmesi gerekir.
Bunun ihmal edilmesi bir yönüyle inandığı değerlere ihanet anlamı taşır.
Bu
konuda gaflete düşmek de aynı şekilde günahtır.
Eğer bizden evvelki nesiller haklarını, hürriyetlerini, izzetlerini ve
onurlarını koruma noktasında kendilerine düşen vazifeleri arızasız ve kusursuz
olarak yapabilselerdi bugünün Müslümanları yaşamış oldukları vesayet ve
derbederliği yaşamazlardı.
Ben elimden geldiği nispette her zaman atalarıma
karşı fevkalâde saygılı olmaya ve onları hayırla yâd etmeye çalışırım.
Ne var ki
Müslümanların günümüzde maruz kalmış olduğu üst üste vesayetlere bakınca bazen
onlara karşı şu serzenişleri dile getirmekten de kendimi alamıyorum: “Neden
içinde yaşadıkları dünyayı doğru okuyamadılar? Neden düşmanlarını fark
edemediler? Neden dünyada muvazene unsuru olma konumunu kaybettiler? Neden
hürriyetlerini başkalarına kaptırdılar? Neden boyunduruk altına girdiler? Neden
başkalarının esiri ve zebunu hâline geldiler?…”
Aynı şekilde bugünün Müslümanları da içine düştükleri bu sıkıntıdan kurtulma
adına yapmaları gerekli olan işleri yapmaz ve bu yolda bir kısım sıkıntılara
katlanma faziletini göstermezlerse, gelecek nesiller de aynı sözleri onlara
karşı söyleyeceklerdir.
Mesela diyeceklerdir ki, “Yapmaları gerekli olan
vazifeleri bilemedikleri, toplumu yeniden inşa edemedikleri, onlara yeniden
dirilişe giden yolları gösteremedikleri ve sadece kendi şahıslarını ve
rahatlarını düşündükleri için yuh olsun onlara!” Kim bilir belki de onlar bu
konuda bizim kadar da ihtiyatlı konuşmayacak ve bu eleştirilerini lânet okumaya
kadar götüreceklerdir.
Bu itibarlardır ki mü’minler, Allah’ın kendilerine ihsan ettiği bütün nimetleri
ve imkânları yine O’nun rızası istikametinde gelecek adına çok rantabl olarak
değerlendirmelidirler.
Bu yolda ellerinden ne geliyorsa yapmalı, olağanüstü bir
fedakârlık örneği sergilemeli ve hatta gerekirse bu yolda canlarını bile vermeye
âmâde bulunmalıdırlar.
Onlar beş asra varan tembelliğimize ve son iki asırdır da
büsbütün durgunlaşmamıza bir son vermeli, bu dönemde fevt ettiğimiz
sorumlulukları telafi etmeye çalışmalıdırlar.
İlimde Hür Düşünce
Müslümanlar ilmî çalışmalarda da hicri beşinci asırdan sonra bir duraklama
dönemine girmişlerdir.
Bu yüzden günümüzde yapılması gereken çalışmalardan
birisi de ilimlerin İslamî düşünce menşurundan geçirilerek yeniden ifade
edilmesi, kendi düşünce blokajımız üzerinde yeniden şekillendirilerek bir kere
daha tasnif ve tertibe tâbi tutulmasıdır.
Evet, hicri beşinci asra kadar,
yetişen devasa kametler sayesinde, doğrudan doğruya kendi araştırmalarımızla
ilmî prensipler ortaya konulmuş olsa da sonraki asırlarda bu iş Batılıların
eline geçmiştir.
Onlar da ilimleri pozitivizm, materyalizm ve natüralizme
dayanan farklı kalıplara dökmüşlerdir.
Bugün biz farklı ilim dallarına ait çalışmalarımızda onların terminolojisinin
dışına çıkamıyor ve araştırmalarımızı onların kalıpları içinde sürdürüyoruz.
Dolayısıyla da farklı düşünemiyoruz.
Araştırmalarımız bizi arkasında olduğumuz
hakikate götürmüyor.
Bu sebeple Müslüman ilim adamlarının yeniden hür düşünceyi
kendilerine ilke edinerek, ilim adına ortaya konulan bütün müktesebatı mebde’den
başlayarak bir kere daha gözden geçirmeleri gerekmektedir.
Onlar bunu yaparken
statükoya bağlılıktan kurtulmalı ve her şeyi sorgulamalıdırlar.
Çünkü
sorgulamadan yeni bir şey tesis edilemez.
Bunun için önümüzde hazır bulduğumuz
bilgilerin az dahi olsa yanlış olabileceğine ihtimal vermeliyiz.
Mesela tıp
alanında ihtisaslaşan bir doktor, o güne kadar öğrendiği bütün bilgileri bir
kere daha gözden geçirebilmeli ve bunların doğru olup olmadığını yeniden test
etmelidir.
Elbette bu, kolay bir çalışma değildir.
Çok ciddi bir ilim aşkı, araştırma aşkı
ve hakikat aşkı gerektirir.
Dahası bir ömrü bu yola vakfedebilmeyi, ciddi
sıkıntıları göze alabilmeyi ve ciddi fedakârlıklarda bulunabilmeyi gerektirir.
Eğer Batı’da bir sanayi inkılabı gerçekleşmiş, ilim ve teknikte ciddi mesafeler
katedilmişse bu, ömrünü bu işe adamış insanlar sayesinde olmuştur.
Kimisi ömrünü
hayvanların hayatını incelemekle, kimisi tarihi kalıntıların sırrını
keşfetmekle, kimisi de tabiat olaylarının dilini çözmekle geçirmiştir.
Fakat
onların bu çalışmaları nihayetinde gidip materyalizm ve natüralizme dayanmıştır.
Mevcut bu durumun aşılması ve ilimlere dair ele alınan her bir hakikatin mutlaka
varlık ve eşyanın arkasında bulunan Zat’a dayandırılması gerekir.
Bir kazağın
sökülüp yeni bir desenle yeniden örülmesi gibi her şey sökülüp yeniden inşa
edilmelidir.
Bunu yaparken bazen isabet eder bazen de yanılabiliriz.
Bazı
meseleleri mevcut hâlinden daha ileriye götürür bazı meselelerde de başkalarıyla
birlikte yürürüz.
Hatta onların yardımına başvururuz.
Fakat bunlar, sıradan insanların yapacağı işler değildir.
Çok ciddi bir azim ve
kararlılık gerektirir.
Fakat böyle bir ceht ve gayret ortaya konulmadığı sürece
Müslümanların düalizmden sıyrılmaları, din-bilim çatışmasını izale etmeleri
mümkün değildir.
Oysaki Kur’ân-ı Kerim Allah’ın Kelam sıfatından gelen bir
kitabı olduğu gibi, kâinat da O’nun kudret ve iradesinden gelen diğer bir
kitabıdır.
Bu iki kitap da aynı kaynaktan geldiğine göre bunlar arasında bir
tearuzun bulunması mümkün değildir.
Evet, idarede vesayet ağırıma gittiği gibi ilimde vesayet de çok ağırıma
gidiyor.
Meseleleri sürekli falan şunu demiş, filan şunu demiş şeklinde ele
almak ve bir türlü ortaya yeni ve orijinal fikirler koyamamak, ancak vesayete
teslim olmuş sefil ruhların hırıltıları olsa gerek.
Akif’in dediği gibi diyorum:
“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir
vuracakmış şaşarım.” Esasında her mü’minin bu onuru taşıması lazım.
O, şanlı
mazisine bakmalı, ruh ve mana köklerine yönelmeli sonra da içinde bulunduğu
perişaniyeti düşünüp kendi kendine “Ayıp değil mi bu!” demelidir.
Arkasından da
mutlaka bu ayıplardan sıyrılarak kendi dünyasını inşa etmeye yönelmelidir.
Vesayet altındaki düşünceler böyle bir dirilişi gerçekleştiremeyeceği için
mutlaka hür düşüncelere ihtiyaç vardır.
Esasında hürriyet de düşüncede başlar.
Düşüncede başkalarının zebunu olan insanların hür olmasından bahsedilemez.
Bu
açıdan birkaç asırdır vesayet altında kalan, bu yüzden de aşk u heyecanını
kaybetmiş, başkalarının güdümüne girmiş, her şeyi başkalarından dilenir hâle
gelmiş zavallı ve meflûç durumdaki bu neslin ne yapıp edip dilencilikten
kurtulması ve gerçek hürriyetini elde etmesi gereklidir
Zor Zamanlarda Hizmet
Soru: Şartların ağırlaşması, baskı ve zulümlerin artması bazı kimselerde ümitsizlik hâsıl edebiliyor? Bu tür durumlarda müstakim çizginin korunabilmesi adına yapılması gerekenler nelerdir?
Cevap: Öncelikle bir hususu hatırlatmakta fayda görüyorum.
Cereyan eden
hâdiselerin dış yüzlerine bakarak aldanmamak lazım.
Bazıları güçlerine,
kuvvetlerine, tuttuklarını koparmalarına, hâdiselerin lehlerinde cereyan
etmesine bakarak aldanabilir, bununla hedefledikleri şeyleri elde edeceklerini
zannedebilirler.
Oysaki Alvar İmamı’nın ifadeleriyle nice serv-i revan canlar,
nice gül yüzlü sultanlar, nice Hüsrev gibi hanlar hiçbir şey yapamadan,
maksutlarına eremeden geldikleri gibi devrilip gitmişlerdir.
Öte yandan, sıradan
insanlar gibi mütevazı yaşayan Ebu Ubeyde, Sa’d İbn Ebî Vakkâs, Ka’ka, Tarık İbn
Ziyad gibi insanlar, yıkılmaz zannedilen kaleleri yıkmış, aşılmaz denilen
surları aşmış, geçilmez bilinen yerleri geçmiş ve Allah’ın izni ve inayetiyle
nice başarılara imza atmışlardır.
Kıymetler Üstü Kıymetlere Ulaşmak İçin…
Meseleyi âyet-i kerimenin beyanına bağlayacak olursak, ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ
يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ “İşte
bu Allah’ın bir fazlıdır, ihsanıdır.
Onu dilediği kimselere verir.
Allah, büyük
lütuf sahibidir.” (Hadîd Sûresi, 57/21) Bu açıdan hakiki bir mü’min ne
imkânların genişlemesi karşısında küstahlaşır ne de şartların zorlaştığı
dönemlerde ümitsizliğe düşer.
Nefis cümleden edna; vazife cümleden âlâ.
İnsan
kendisini küçük görebilir.
Zayıf ve güçsüz olduğunu düşünebilir.
Gerçekten öyle
de olabilir.
Fakat büyükler büyüğü Zât-ı Zülcelal’e sığındığı ve güvendiği
takdirde, görenlerde hayret ve hayranlık duyguları uyaran nice büyük işler
yapmaya muvaffak olur.
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifadeleriyle nice saçı başı dağınık,
kapı kapı kovulan insanlar vardır ki ellerini kaldırıp “Ya Rabbi!” dediklerinde
elleri boş dönmezler.[1] Onlara
zavallı ve derbeder nazarıyla bakabilirsiniz.
Ne var ki onlar, Allah katında çok
kıymetlidirler.
Dışarıdan yıkılmaya yüz tutmuş virane binalar gibi görünseler de
gerçekte içleri define doludur.
Allah, zayıf ve derbeder görünen bu tür
insanlara çok önemli misyonlar, aşkın vazifeler gördürür.
Zira onlar, ciddi bir
kalb saffetine sahiptir.
Allah’a gönülden teveccüh etmişlerdir.
Kendilerini
sıfırlamış, üzerlerine bir çarpı çekmişlerdir.
Onların bu hususiyetleri Cenab-ı
Hakk’ın inayet ve rahmetine önemli bir çağrı ve davetiye hükmüne geçmiş ve Allah
da onları muvaffak kılmıştır.
İşte önemli olan da Allah’ın hoşnutluğunu elde edebilmek, O’nun rızasını
kazanabilmektir.
Kendi güç ve kuvvetinden teberrî ederek Allah’ın güç ve
kuvvetine sığınabilmektir.
“Ben ettim, ben yaptım, ben plânladım, ben başardım.”
gibi şirk kokan her türlü düşünceden uzak durarak, elde edilen bütün başarı ve
muvaffakiyetleri Allah’a verebilmektir.
Meseleye böyle bakılırsa şirke de
girilmemiş olur.
Biz kendimizi nefyetmediğimiz sürece hem bir kıymet-i harbiyeye
ulaşamaz hem de O’nu ispat edemeyiz.
Bir mü’min yakinen bilmelidir ki O razı
olduktan sonra karıncalara kocaman kuleler yaptırır; gazap ettiklerini de yerin
dibine batırır.
Evet, sonsuz bir tanedir.
O’nun yanında izafi sonsuzlar yoktur.
Mutlak Sonsuz’un
karşısında birilerine ille de bir değer verecek, onlar için bir kıymet-i harbiye
biçeceksek, onlara düşen hisse “sıfırdır.” Allah ile insan arasındaki münasebet
de sonsuz-sıfır münasebetidir.
Fakat insan öyle bir sıfırdır ki lafz-ı celâlin
“elif”i o sıfırın sol tarafına konduğu zaman birdenbire 10 olur.
Daha sonra
koyacağınız her sıfırla onun kıymeti de artar.
Dolayısıyla insanın tek başına
bir zati değeri olmasa da, Allah’a dayandığı takdirde kıymetler üstü kıymetlere
ulaşır.
Öncelikle herkesin kendi konumunu doğru takdir etmesi lazım.
Bugün Birilerine Yarın Başkalarına Bayram
İkinci olarak, günümüzde Allah’a yürekten inanmış samimi insanlar; ilhada, kibre
ve hasede yenik düşen veya hiss-i rekabet ve tenafüsü yanlış anlayan kimseler
tarafından iç içe daireler hâlinde kuşatılmış olabilirler.
Fakat bu meşum
tabloya bakarken asla onun ilelebet sürüp gideceği düşünülmemelidir.
Bu tablonun
değişmesi ne bütünüyle onların elindedir ne de inanmış gönüllerin; bilakis her
şey Allah’ın elindedir.
Bir âyet-i kerimede şöyle buyurur: وَتِلْكَ الأَيَّامُ
نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ “İşte
biz şu (zafer ve hezimet) günlerini insanlar arasında nöbetleşe döndürür
dururuz.” (Âl-i Imrân Sûresi, 3/140) Bugün birilerine bayram, yarın
başkalarına.
Bugün birilerine matem, yarın başkalarına.
Böyle bir ilâhî âdet,
ilâhî kanun söz konusu.
Bunu değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez.
Bu sebeple, hâlihazırdaki mevcut durum gece karanlığına benzer; onun ilelebet
sürüp gideceğini zannederek ümitsizliğe kapılmamalı.
Her gecenin bir sabahı, her
kışın da bir baharı vardır.
Şüphesiz ki Allah, dişini sıkıp sabreden her kulunun
yardımcısıdır.
İçinde bulundukları duruma sabrederek âdeta “sabir” denilen çölün
o zehir zemberek otunu yiyen sabır kahramanları, neticede inşâallah şeker şerbet
yudumlayacaklardır.
Geceden sonra bir gündüzün geleceğine katiyen inanmanın yanında, geceyi de gece
olarak kabul edip mevcut durumda ne yapılabileceğinin hesabı yapılmalıdır.
Geceyi olabildiğince kısaltma, bir an önce sıçrayıp gündüze geçme adına çareler
düşünülmelidir.
Zira gündüz yapılacak bir kısım işler olduğu gibi, gecenin de
kendisine göre değerlendirilmesi gereken şartları vardır.
Gerek gece gerekse
gündüz, yapılan plânlar sadece hâlihazırdaki durum nazar-ı itibara alınarak
yapılmamalı; mutlaka istikbal de göz önünde bulundurulmalıdır.
Zira ne geceler
ne de gündüzler devamlıdır.
Gündüzü yaşayanlar, bir gecenin geleceğini, geceyi
yaşayanlar da arkadan bir gündüzün geleceğini nazardan dûr etmemeli ve
adımlarını buna göre atmalıdırlar.
Diyelim ki apaydınlık bir gündüz yaşıyorsunuz.
Adanmış gönüller olarak ruhunuzun
ilhamlarını dünyanın dört bir yanına duyurma istikametinde pürneşe, ferih fahur
koşturuyorsunuz.
Her yerde pazarlar, panayırlar kuruyor ve size ait değerleri
teşhir ediyorsunuz.
Başkaları hür iradeleriyle bunları kabul eder etmez, ayrı
mesele.
Fakat siz, bunu bir vazife telakki ediyor ve bu vazifeyi yapmadığınız
takdirde Allah’ın hesap soracağından korkuyorsunuz.
Bunları yaparken, mutlaka
gündüzü takip edecek bir gece için de plânlarınızın, stratejilerinizin olması
lazım.
Zira dünya kurulduğu günden beri insanlık âleminde mütemerritler,
zalimler, mülhitler hiç eksik olmamıştır.
Bu tür insanların pusularını kurup bir
yerlerde hazır beklediğini ve fırsat ellerine geçer geçmez hücuma
kalkışacaklarını unutmamalısınız.
Böylelikle ne gündüzün aydınlığına aldanıp
ferih fahur yaşarsınız; ne de gecenin karanlığına takılıp paniklersiniz.
Cenab-ı Hak namaz, oruç, hac, zekât ve kurban gibi ibadet ü taatlerimizi bile
belirli bir takvime bağlamıştır.
Bir Müslümanın günün hangi saat diliminde hangi
namazı kılacağı bellidir.
Fecir vaktinde sabah namazı, gün içinde öğle ve ikindi
namazları, güneş battıktan sonra da sırasıyla akşam ve yatsı namazları kılınır.
Hatta teheccüt, kuşluk ve evvabin gibi nafile namazların dahi gün içerisinde
hangi vakitlerde kılınacağı tayin edilmiştir.
Nasıl ki Allah Teâlâ bizim
yıllarımızı, aylarımızı ve günlerimizi böyle bir takvime bağlamıştır.
Aynen
bunun gibi bizim de içinde yaşadığımız zaman diliminin şartlarına göre yapılması
gereken vazifeleri çok iyi tayin etmemiz gerekir.
Bu konuda her mü’min, “think
tank” kuruluşlarında, strateji merkezlerinde çalışan uzmanlar gibi hareket
etmelidir.
Başta kendisinin ve ailesinin hayatını, sonrasında da içinde
bulunduğu heyet-i âliye içerisinde nasıl bir vazife eda edeceğini çok iyi
planlamalıdır.
Allah’ın kendisine ihsan ettiği aklı, mantığı, muhakemeyi çok iyi
işletmelidir.
İleriye yönelik plânları, projeleri olmalıdır.
Sürekli topluma ve
insanlığa faydalı olacak bir şeyler üretmelidir.
Kısaca her daim faaliyet
içerisinde olmalıdır.
Aksi takdirde işlemeyen aletler gibi paslanır, küflenir ve
işe yaramaz hâle gelir.
Durmamanın Sırrını Keşfetme
Öte yandan içinde yaşanılan zamanın şartları her ne olursa olsun, durmamanın
sırrını keşfetmek gerek.
Sürekli, “Şimdi ne yapılır?” diyerek doğru hareket
stratejisini belirlemek çok önemlidir.
İster aşağı doğru inilsin, ister sarp
yokuşlar çıkılsın, önemli olan, hiç durmadan hâle uygun hareket edebilmektir.
Bazen olur Safa-Merve tepeleri arasında yapılan say’in bir kısmında olduğu gibi
“hervele” yaparsınız; koşturur durursunuz.
Bazen de sa’yin geri kalan kısmında
olduğu gibi ağır adımlarla yolunuza devam edersiniz.
Eğer izdihamdan ötürü
yolunuza devam edemeyecek olursanız bu defa da yerinizde zıplamaya başlarsınız.
Fakat durmazsınız.
Durursanız, dökülürsünüz.
Hareketinizi kaybettiğiniz anda yere kapaklanırsınız.
Ciddi bir cazibe kuvvetine kapılır ve sürtünmeden dolayı aşınmaya başlarsınız.
Gideceğiniz yere varana kadar da meteorlar gibi eriyip yok olursunuz.
Fakat hiç
durmaz, varlıkla ahenk içinde hareket eder, gece demeden gündüz demeden
bulunduğunuz yerde sürekli dönüp durursanız, canlılığınızı devam ettirirsiniz.
Bu, Allah’ın kâinat kitabına koyduğu bir kanundur.
İnsan da bir yönüyle fizik
âlemin kanunlarına tâbidir.
Hâsıl-ı kelam, eğer hareket etmeye, işlemeye devam ederseniz Allah’ın izniyle
hep dimdik kalırsınız.
Kendinizi ümitsizliğe, tembelliğe, rahat ve rehavete
salar ve durağanlaşırsanız dökülür yollarda kalırsınız.
Tarihe bir göz atacak
olursanız, bunun onlarca misalini görebilirsiniz.
Ne zaman toplumlar ve
devletler durağanlık dönemlerine girmiş, saraylarda vakit geçirmeye başlamış,
kendilerini rahat ve rehavete salmışlarsa, tarihin sayfalarından silinip
gitmişlerdir.
Heyecan ve safiyetlerini koruyan, sa’y ve gayretleriyle bir cazibe
merkezi oluşturan toplumlar ise kendileri ayakta kaldıkları gibi daha küçük ve
zayıf yapıları da yanlarına çekmişlerdir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder