Sükûtun Çığlıkları
Bölüm Başlıkları
Allah karşısındaki duruşuyla mü’min
Belki bir gün biz de dirileceğiz
Bir Bakış Açısı
Bir Büyülü Dünya Vardı
Bizim de Kendimiz Olduğumuz Günler Vardı
Buhranlar Çağı
Enâniyet veya Egoizm
Eskimeme veya Yenilenme Cehdi
Fânîliklerle Kuşatılan Ruhlar
Gafletle Geçen Yıllar
Hak Karşısındaki Konumu ve Duruşuyla İnsan
Hakikat Aşkı
Haset
Hatıralar İkliminde Küçük Bir Seyahat
Hayali Cihan Değer
Işık karanlık devr-i daimi
İlim ve araştırma aşkı
İnsanlık sevgiye hasret gidiyor
İslâm Dünyası
Kâbuslu Yıllar
Kalbin Solukları
Kendi Çizgimizi Heceleme Yolunda
Kendi Değerlerine Bîgâne Nesiller
Kendi Kültür Dünyamız
Kibir
Müslüman Ufkundan Dünya ve İçindekiler
Muvakkat fırtınalar ve daimi meltemler
Ne İdik Ne Olduk
Paranoya İhtiyacı
Sefâhet
Seni Bir Kere Daha Derince Duyduk
Şafaklar Üst Üsteydi
Şefkat
Şeytan ve çağdaş takipçileri
Allah karşısındaki duruşuyla mü’min
Mü’min; inanan, güvenen, emin bir geleceğe namzet olan, çevresine emniyet vaad
eden ve iç içe farklılıkları bulunan özel konumlu bir âbide insandır. O, bütün
bir ömür boyu her işini Allah tarafından görülüyor olma mülâhazasına bağlar ve
her zaman imrendiren bir incelik ve nezaket içinde bulunur. Bu engin ve derin
duyuş ve duruşuyla o, halk karşısında da Hak karşısında da hep nazik, terbiyeli,
hatırnaz ve incedir. Öyle ki, hayatıyla tehdit edilse, değişik baskılara maruz
kalsa ve iftiraya uğrasa da, meşru müdafaanın dışında herhangi bir kabalığa asla
tenezzül etmez. Evet, o, Allah’a kul olmanın benliğinde hâsıl ettiği zarafet ve
derinlikle bütün tavır ve davranışlarında fevkalâde kibar, olabildiğine
temkinli, dediklerinin-ettiklerinin farkında, her konuda ciddî mi ciddî, aynı
zamanda rahat, mülâyim ve herkese sinesi açık müstesna bir insandır.
O, bir yandan, imanın iç dünyasında oluşturduğu genişlik ve zenginlikle
karşılaştığı hemen herkesi kucaklar, onlara kâse kâse sevgi sunar ve şefkatle
bağrına basar; Allah’a yakın olmanın bütün güzelliklerini rast geldiği herkese
gösterir ve elinden geldiğince onların ruhlarına duyurmaya çalışır; diğer yandan
da, Hak’la karşılaşacağı günün hülyalarıyla yer yer sevinir, kendinden geçer,
zaman zaman da derin bir mehâbet hissiyle ürperir ve böyle bir müthiş buluşma
heyecanıyla râşeler yaşamaya durur: Görmez çevresindeki kin, nefret
sisini-dumanını.. duymaz haset ve iftira fırtınalarının ruhuna çarpıp kırılan
esinti ve dalgalarını.. ve bütün bu olumsuzlukların hâsıl ettiği/edeceği
stresleri, hafakanları. Zira o artık öyle bir huzurdadır ki, durduğu o muallâ
yer itibarıyla silinir gider düşünce ve tasavvur dünyasındaki bütün
münasebetsizlikler ve pırıl pırıl bir hâl alır kalb, ruh ve his dünyası.
Aslında, her gün birkaç defa nâsezâ-nâbecâ ve yakışıksız şeylerden arınan
birinin başka türlü olması da düşünülemez. İç dünyası ötelerden gelen
mevhibelerle dopdolu, tavırları her zaman böyle bir zenginlik ve derinliğe
ayarlı, yürüdüğü yol belli, hedefi hiçbir şeyle becayiş edilemeyecek ölçüde
müteâl, inancı tastamam, nazarında büyükler hep büyük, küçükler şefkatle
koklanan birer gül ve değerler cetvelinde de her şey yerli yerinde ise, yok
demektir bu incelerden ince ruh yapısında en küçük bir yırtık ve sökük…
Zaten o, mefkûresini ifade etmeyen her türlü plan ve projeden, netice itibarıyla
Allah’a götürmeyen dağınık düşüncelerden, lağv u lehv sayılan davranışlardan ve
boş lakırdı, boş mülâhazalardan uzak mı uzak; sükûtu fikir, konuşması zikir,
zâhir ve bâtın hâsseleriyle hep O’na kilitli, melekler kadar teveccühü derin ve
arı-duru, her zaman yüksek uçmaya hazır ve gerilimi baş döndürücü, fakat aynı
zamanda kendi plan ve projelerini gaye ölçüsünde öne çıkarmayacak kadar da
yöneldiği Yüce Dergah’a saygılı, gözleri hep ufuk ötesinde, himmeti dağları
delecek kadar yüce, hayatının gerçek deseni kabul ettiği inançlarını yedi cihana
duyurma gayretiyle tam bir metafizik gerilim içinde, yaptığı ve yapacağı işlerin
gerektirdiği nezaketin de farkında kusursuz bir basiret insanıdır.
Yetirir o dapdaracık ömrünü hem dünyayı imar etmeye hem de ukbâyı peylemeye;
boşuna zayi etmez kendine ilk bahşedilen mevhibelerin en küçüğünü ve meşgul
olmaz dünya ve öteler adına bir şey vaad etmeyen “mâlâyâniyât”la.. rahatlıkla
bağışlayabilir kendine lütfedilenlerin bütününü Hak rızası yolunda.. bağışlar ve
bir pulunun boşa gitmemesi konusunda da olabildiğine titiz davranır. Çalışıp
kazanırken hak ölçülerine ve haram-helâl mülâhazalarına fevkalâde dikkat ettiği
gibi, edip eylediği işlerin birer çağlayana dönüşüp ötede Cennet ırmaklarını
oluşturması için de her zaman rıza hedefli, “i’lâ-yı kelimetullah” yörüngeli
hareket eder, dikkatli ve hesaplı davranır; damlasını deryalara çevirme
yollarını araştırır, zerre ile güneşleri peylemeye çalışır ve bir ömür boyu
gelip geçici şeyleri ebedîleştirmek için çırpınır durur.
Herkesi ve her şeyi O’ndan dolayı sever, her zaman sevgi soluklar ve çevresinde
sevgiden bir atmosfer oluşturur. Koşar ağlamaları dindirir, âh u vâhları keser,
ızdıraplara panzehirler çalar ve gülmeye çevirir feryad u figanları.. hamd ü
senâlara döndürür çaresiz sinelerden yükselen iniltileri.. rıdvan meltemleri
hâline getirir etrafta esip duran alevden fırtınaları. Âlemin inlememesi için
hep inler durur ve başkalarının ağlamaması için de gözyaşlarını ceyhun eder. O
kendine, başkaları için bir şey ifade etme durumuna göre değer verir ve onun
nazarında “ben” değil her zaman “biz” söz konusudur. Hodgâm değil diğergâmdır;
beden insanı değil bir ruh ve mânâ eridir. Çiğnetmez kalbini cismine ve ruhunu
da bedenine. Peygamberâne bir iffet ve ismet peşindedir. Meşru dairenin zevk ve
lezzetlerini yeterli bulma mevzuunda öyle bir disiplin kahramanıdır ki, nefis ve
cismaniyetle mücadelede iradesinin hakkını vererek -Allah’ın izniyle- bir
hamlede her engeli aşar ve gider ta ruhunun ufkuna ulaşır.
Böyle biri, iyilikleri ve güzellikleri temsilde, fenalıkları ve çirkinlikleri
aşmakta öylesine ciddî, öylesine azimli ve öylesine kararlıdır ki, ihtimal bu
tavrıyla o çok defa meleklerle atbaşı hâle gelmekte ve bir kere daha onlara
“Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ”[1] dedirtmektedir. Zira o, ilk
mevhibe olarak Hakk’ın lütfettiği şeylerin hiçbirini yaratılış gayesine (mâ
hulika leh) aykırı kullanmamış ve her zaman emanette emin bir emanetçi gibi
davranmıştır; Allah da onu maiyyetiyle şereflendirmiştir.
Evet, her fert için vücud bir emanet, onun yüksek insanî değerlerle donanımı
ayrı bir emanet; Cennet arzusu ve oraya girebilme istidadı, yöntemi, daha
ötesinde Hak cemâlini müşâhede edebilme kabiliyeti apayrı birer emanettir.. ve
bunların hepsi de Yaratan’ın belirlediği çizgide kullanılmaları gayesine bağlı
olarak insana bahşedilmişlerdir. Bu itibarla, günahlar, hatalar, beden ve
cismaniyetin güdümünde yaşama gibi bayağılıklar, bu ilk mevhibelere karşı öyle
saygısızca şeyler, öyle hıyanet ve cinayetlerdir ki, bunların her biri
şeytanları sevindirse de “mele-i a’lâ”nın sakinlerini utandıracaktır.
Onun içindir ki, gönülden O’na inanmış her mü’min, O’nun bu ilk armağanlarını,
daha sonraki lütuflarına erme adına önemli birer vesile bilir ve değerlendirir..
ve bunlarla gerçek kimliği olan Hakk’a kulluğu, O’nun yakınlığını ve O’nun
hoşnutluğunu elde etmeye çalışır. Aksine, tam inanamadığından dolayı ilk
mevhibeleri görmeyen ve onları iman, mârifet ve muhabbet yolunda
değerlendiremeyenler ikinci ve sermedî lütuflardan da mahrum kalırlar.
Aslında böyleleri, bütün bütün ahiret hayatlarını ihmal ettikleri gibi, dünyada
da hiçbir zaman tam mutlu olamazlar; inkâr kaynaklı bir sürü problem altında hep
inim inimdirler ve kat’iyen streslerden, hafakanlardan kurtulamazlar.
Depresyonlar yaşar, cinnet nöbetleri geçirir, paranoyalarla kendi huzurlarını
dinamitler ve öteki âlemlerin aydınlık bir koridoru sayılan bu güzel dünyayı
kendileri hakkında Cehennem’e çevirirler.. evet bunlar, diğer insanları sevemez,
hatta farklı mülâhazalarla kendilerinden başka herkesten nefret eder, nefret
ettiklerinden nefret görür; her zaman hırsla kıvranır durur, umduklarını elde
edememenin inkisarıyla inler; ölüm korkusuyla tir tir titrer; daha çok yaşama
arzusuyla nelere nelere katlanır; çok defa bu karmakarışık hislerle sıhhatlerini
bozar ve zihnî teşevvüşlere girerler. Akı kara, karayı ak, iyiyi kötü, kötüyü
iyi görmeye başlarlar. Kendileri gibi düşünmeyenleri düşman ve hain görür,
sürekli hıyanet kâbuslarıyla yatar-kalkar ve vicdanlarındaki Cehennem
zakkumundan dolayı daha Cehennem’e gitmeden Cehennem ızdıraplarıyla kıvranır
dururlar.
Hakikî mü’mine gelince o, Allah’ın kendisine lütfettiği her şeyi yedi, yetmiş ve
yedi yüz veren başaklara çevirir.. bunları O’na yükselmenin merdivenleri hâline
getirir, Hak hoşnutluğuna (rıza ufku) ulaşmada birer rampa gibi kullanır.. ve
yürür Cennet mirasçılarıyla beraber inşirahla tüllenen akıbetine doğru…
[1] Meleklerin, “Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne
bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.”
(Bakara sûresi, 2/32) mealindeki sözlerine işaret edilmektedir.
Sızıntı, Mayıs 2006, Cilt 28, Sayı 328
Belki bir gün biz de dirileceğiz
Yıllar var ki bu mağmum coğrafyada hemen her zaman bir diriliş esintisi ve
fevkalâdeden bir sur sesi bekleyip durduk. Allah daha fazla bekletmesin; fakat
biz, yitirdiğimiz değerleri elde edeceğimiz güne kadar hep böyle aktif bir
bekleyiş içinde bulunmaya kararlıyız. Ama acaba, böyle önemli bir beklenti
adına, mevcut donanımımız, metafizik gerilimimiz, Hak karşısındaki duruşumuz
yeterli mi?! Değilse, böyle pasif bir duruşa beklenti denmeyeceği açıktır; o
hâlde, eğer beklediğimiz “ba’sü ba’de’l-mevt” duyguda, düşüncede, kalbî ve ruhî
hayatta kendimiz olma şeklinde bir diriliş unvanı ise –ki öyle olduğunda şüphe
yok– beklentilerimizle beraber durumumuzu bir kere daha gözden geçirmemiz icap
edecektir. Zîrâ, hâlihazırdaki tavır ve davranışlarımızla beklentilerimiz
arasında illiyet kanununa göre bir tenasübün bulunması, olmazsa olmaz
esaslardandır. Aslında bu büyük beklenti, cahillere, mefkûresizlere, dava
düşüncesinden mahrum olanlara ve hikmet fakirlerine göre bir iş değildir; o, ilm
ü irfan erbabına ve hakikate adanmış ruhlara göre bir gaye-i hayaldir.. eğer bir
gün mâkus tâli’imiz değişecekse, şart-ı âdî plânında “Allah’ın izniyle” işte bu
kahramanların eliyle değişecektir. Şimdiye kadar hep öyle oldu, –Allah bilir–
bundan sonra da yine öyle olacaktır; öyle olacaktır ve haricî-dahilî düşmanlar
saldırılarına devam edecek, dostlar beklenen vefayı göstermeyecek, tahribatları
tahribatlar takip edecek, ruh ve mânâ köklerimiz sürekli hırpalanacak, gönüller
sevgiye hasret gidecek, her yanda ölüm iniltileri duyulacak.. ve tabiî bunca
olumsuzlukların yanında her yana hayat üfleyen diriliş süvarileri de hiçbir
zaman eksik olmayacaktır.
Tarihin değişik dönemlerinde bizim coğrafyamızda çok farklı kırılmalar,
dökülmeler yaşandı.. defaatle insanımıza zehir içirildi ve onun gözlerine kezzap
döküldü.. millî ve dinî değerleri elinden alınarak ona gurbetlerin en acısı
yaşatıldı.. güneşi çalındı, ayı söndürüldü ve iç içe küsûflara maruz bırakıldı..
onun, bir yandan düşman cefasıyla kıvranırken diğer yandan da dost
vefasızlığıyla inlemesi hiç mi hiç eksik olmadı; yıkılıp giden şer gürûhunu
arkadan yenileri takip etti ve her zaman gelenler gidenleri arattı. Öyle ki, ne
müstebit tiranların baskıları sona erdi ne de din düşmanlarının kin ve nefreti;
sona ermedi ve bu dünyayı onun hakkında Cehennem’e çevirdiler.
Bugün de hiçbir şey değişmeden aynı tagallüpler, tahakkümler, tasallutlar devam
etmekte; insanımızın ümit ışıkları söndürülmeye çalışılmakta, hak ve adalet
çiğnenmektedir. Fert, devlet/devletler ve toplumlar olarak inandığını yaşamak
isteyenlere fırsat verilmemekte; hattâ onlara engizisyon uygulanmaktadır. Tabiî
bütün bunlara rağmen göz doldurucu bir keyfiyette olmasa da, gelecek adına vaad
ettiği değişik buudlardaki ba’sü ba’de’l-mevtleri işaretleyen ümit meşaleleri de
par par yanmakta ve her şeyi sevgiye ve saygıya göre yorumlayan günümüzün o
aydınlık ruhları onca gayz, nefret ve tecavüzlere takılmadan ve hız kesmeden
yüksek insanî değerlerimizi ihya istikametindeki yolculuklarını devam
ettirmektedirler. Aslında, Allah hiçbir zaman, baskıcı zalim ve tiranlara karşı
kapısının sadık kullarını –inayetini üzerlerinden eksik etmesin!– yalnız
bırakmamıştır.
Gerçi yer yer bâtıl düşünce çevreyi gürültüye boğmuş, sürekli esmiş savurmuş,
etrafta panik hâsıl etmeye çalışmış, hakkın sesini-soluğunu kesmek için yapmadık
şey bırakmamıştır ama toplumdaki sinmeler de hep gelip geçici olmuş ve
arkasından hakikatin sesi daha bir tiz perdeden duyulmaya başlamıştır. Allah,
bazı dönemlerde zalimlere mehil üstüne mehil verse de, çok defa “gayretullah”a
dokunma durumlarında onları derdest edip cezalandırmış, mazlumları tutup
kaldırmış ve onlara derlenip toparlanma yollarını göstererek böylelerini ilmî,
içtimaî, aklî, kalbî ve ruhî diriliş yollarına uyarmıştır.
İşte, Allah’ın tutup desteklediği/destekleyeceği bu kimseler, bugün olmasa da
çok yakın bir gelecekte sevgiden ve merhametten oluşturdukları değişik
enstrümanlarla ruhlarında sürekli köpürüp duran o derin şefkat hislerini mutlaka
seslendirecek; bulundukları her yerde birer sıyanet meleği gibi, karşılaştıkları
mazlumları, mağdurları kucaklayacak; bütün zalimlere, tiran bozması müstebitlere
ve o acımasız gaddarlara “Bugün sizi kınayıp serzenişte bulunacak değilim
(değiliz). Allah ettiklerinizi bağışlasın; O merhametlilerin en
merhametlisidir.” ( Yûsuf sûresi, 12/92) diyecek ve o zamana kadar hep kan
düşünmüş, kan konuşmuş, kan dökmüş ve kan içmiş en kanlı delilere dahi
sinelerini şefkatle açmadan geri kalmayacaklardır.
Evet, bir gün mutlaka, böyle engin bir rahmet tecellîsini temsil edecek olan o
mefkûre insanları, o iman ve aksiyon kahramanları ve o Allah’la münasebetlerinde
temkin ve teyakkuz erleri, tecessüm etmiş birer inayet şeklinde dört bir yanda
belirecek ve bize kâse kâse diriliş şerbetleri sunacaklardır.
Şimdi, eğer Allah, böyle bir dirilişi bu tür seviye insanlarıyla
gerçekleştirecekse, ilk defa sebepler plânında onları ba’s edecek, sonra da
mukadder görünen o umumî ba’sü ba’de’l-mevtle hepimizi ihya edecektir. Gayesiz
ve hedefsiz mü’minlerin, his ve heyecan yorgunu kimselerin kendileri tam diri
olmadıkları gibi, diriliş adına başkalarına bir şey ifade etmeleri de söz konusu
değildir; bir kere Allah, Kendisine yürekten yönelen kimseleri ihya edeceği ve
bu kimseleri başkalarının dirilişine vesile kılacağı vaadini onların
peygamberâne azim ve kararlılığına bağlamıştır. Bunlar, sarsılmayacak bir imana
sahip, durdukları yerde hep sağlam duran, sağdan soldan gelen tazyiklere asla
aldırmayan, belâ ve musibetler karşısında hiçbir zaman sarsılmayan; aksine
çevrelerindekilere karşı her zaman moral kaynağı olan, hizmet ve vazife anında
ta ilerilerin ilerisinde bulunan, ücret ve mükâfat takdirlerinde ise gerilerin
gerisine çekilerek sessizlik murâkabesine dalan öyle samimiyet âbideleridir ki,
Allah özel bir teveccühte bulunacaksa işte bunlara bulunur ve birilerine hayat
nefhedecekse onların soluklarıyla eder.
Zaten, kendilerini insanlığın ihyasına adamış bu ba’sü ba’de’l-mevt
kahramanları, Allah’ın onlara ihsan ettiği kabiliyet ve kapasitelerini,
mefkûrelerini ikame etme istikametinde son santimine kadar kullanmada kararlı,
hep en yüksek fedakârlık hisleriyle kanatlı, üzerlerine aldıkları emaneti görüp
gözetmede olabildiğine emin, her zaman derin bir teslimiyet duygusuyla Hakk’ın
takdir ve teveccühlerini aktif bir sabır içinde beklemektedirler ki, gerçekten
Hakk’a adanmış bir ruhun yapması gerekli olan da işte bunlardır. Böyleleri,
derlenip toparlanmak, doğrulup ayakları üzerinde durmak adına ifa etmeleri
gereken her şeyi yapsalar da, sonucun bir “vakt-i merhûn”u olduğu realitesine
binaen yıllar ve yıllar boyu beklemesini de bilir ve asla paniğe kapılmazlar.
Evet, bazen bütün sorumluluklar yerine getirilmiş olmasına rağmen doğrulup
kendini ifade etme ve bir diriliş eri olduğunu ortaya koyma hemen
gerçekleşmeyebilir. Bu bazen, diriliş bekleyen kimsenin henüz tam kıvamına
ulaşamayışından, ulaşıp bütün enerjisini kendi ruhunun âbidesini ikameye teksif
edemeyişinden kaynaklanır; bazen de üzerine lâzım olmayan şeylerle meşgul olup
dağınıklığa düştüğünden konunun vetireye farklı düşmesine sebebiyet vermiş
olabilir.
Aslında dirilip kendimiz olmamız bir ilâhî atiyye ise –ki öyledir- henüz o
atiyyeyi taşıyacak güce ulaşamadan verildiği takdirde, kadri bilinemeyeceği için
gelmesiyle gitmesi bir olacak ve telafisi çok daha güç yeni bir kısım
mahrumiyetlerin yaşanmasına sebebiyet verecektir.
Ayrıca, eğer Cenâb-ı Hak, maddî-mânevî lütuflarını, insanların iradelerinin
hakkını vermelerine bağlamışsa –ki biz öyle olduğuna inanıyoruz- onlar imkânları
dâhilinde olan her şeyi değerlendirecekleri âna kadar muhtemelen ilâhî teveccüh
de gecikmiş olacaktır.
Bu konuda diğer bazı hususlar da şunlardır: Bazen bu yolun yolcuları, kendi güç,
kuvvet ve kabiliyetlerini her şey sayıp onlara güvenme gafletine düşeceklerinden
veya düşme durumunda bulunduklarından, Cenâb-ı Hak onları şirkten sıyanet etme
adına her isteyip dilediklerini hemen vermez ve “cebrî lütfî” bir tevcihle
onların yüzlerini tevhide çevirir. Bazen de, her şey yerli yerinde olmasına
rağmen diriliş erlerinde tam bir teveccüh olmayabilir; işte böyle bir durumda
Cenâb-ı Hak, onları değişik baskı, saldırı ve tazyiklere maruz bırakarak,
ızdırar ruh hâletiyle Kendine yönelmeleri ve bir muztar içtenliğiyle O’na
içlerini dökmeleri için belli bir süre onların diriliş gayretlerine aynıyla
cevap vermez. Bazen de, bu diriliş erleri, şöyle-böyle belli bir kısım dünyevî
beklentiler içine girip gönüllerini makam, mansıp, pâye, ikbâl düşüncelerinden
arındırıp tam bir hasbîlik ortaya koyamayabilirler; bu açıdan da böyleleri bütün
bütün ağyâr mülâhazasından sıyrılıp hâlisâne bir teveccühle O’na yönelecekleri
âna kadar diriliş nefhasını da elde edemeyebilirler.
Bütün bu hususların yanında, bu yoldaki hasların hamlardan ayrılması, zalim ve
gaddarların da toplumun her kesimi tarafından bilinip tanınması çok önemlidir ve
böyle bir ilâhî imhalle her zaman yanılabilen ve yanıltılabilen yığınların
bazılarında ehl-i ilhada taraftarlık hissiyle –bu biraz da her şeyin ayân beyan
ortaya çıkmamasından kaynaklanır– ba’sü ba’de’l-mevt kahramanlarına karşı tavır
almalar olabilir; bu itibarla ak-kara birbirinden ayrılacağı, âlim-âmî herkesin
nerede durduğu/duracağı belli olacağı âna kadar herkese bir teemmül fırsatı
verilir; dolayısıyla netice de biraz gecikmiş olur.
Sebep ne olursa olsun bize, kurallarına göre ve hikmet dairesinde vazifemizi
yapıp ötesini Allah’a havale etmek düşer. Her diriliş eri bilmelidir ki, o,
Allah ve Resûlü’nün çağrısına icabet ettiği takdirde Cenâb-ı Hak da ona diriliş
yollarını gösterecek ve onun dökülüp yollarda kalmasına asla meydan
vermeyecektir.
Sızıntı, Haziran 2006, Cilt 28, Sayı 329
Bir Bakış Açısı
‘Bir kitabullah-ı âzamdır serâser kâinat,
Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.’ (R. M. Ekrem)
Kendine ve çevresine bakmasını bilenler için her zaman dalga dalga gelip gözlere
akan, damla damla gönüllere süzülen varlığın ruhundaki o büyüleyen güzellikler,
özündeki âhenk, mânâsındaki şiiriyet; kalbleri sevgiye, aşka, alâkaya uyaran
öyle bir güce sahiptir ki, bu ledünnî hazzı duyabilenlerin artık dünyada zevk
edecekleri hiçbir şey kalmamıştır dense mübalâğa edilmiş olmaz. Onlara, görüp
okudukları her şey kâse kâse muhabbet sunar.. coşturur insanî duygularını ve
ruhlarında sönmeyen bir heyecan uyarır.
Farklı bir edâya bürünür böyle bir bakış ve duyuş karşısında bütün kâinat ve
içindekiler.. dili çözülür eşyâ ve hâdiselerin.. canlı-cansız her şeyin üzerine
bir kısım füsunlu ışıklar yağıyor gibi olur.. mekân âdeta kendi buudlarını aşar
ve bir başkalaşır; zaman daha bir derinleşerek uhrevî bir güzelliğe ulaşır. Her
şey böyle nefislerden nefis bir edâ ile kendini ifade etmeye durunca, Vareden’e
karşı içimizdeki sevgi, aşk ve alâka da debisini artırarak bize vuslat
neşîdeleri mırıldanmaya başlar.
Hislerimizin heyecanla köpürdüğü, duyuş ve sezişlerimizin değiştiği, idrak
ufkumuzun derinleşip farklılaştığı bu türlü durumlarda çok defa gündelik
alâkalardan sıyrılır; bütün bu olup bitenlerin perde arkasına yönelir ve
öteleşmenin ruhlarımıza kazandırdığı genişlikle şu her zaman görüp temâşâ
ettiğimiz kâinatları, bağrında yaratıldığımız tabiatı, Sevgili’nin kaleminden
dökülmüş harfler, kelimeler, şiirler gibi duyar ve mırıldanır; O’nun neyinden
dökülen nağmeler gibi dinler ve heyecanlanır; O’nun tığından çıkmış dantelâlar
gibi temâşâ eder, hayret ve takdirlerle karşılar; sonra da karşılaştığımız bütün
bu şeyleri öper öper başımıza kor, koklar koklar yüzümüze-gözümüze sürer ve bu
vuslat koridorunda vuslat demlerine denk unutulmayacak dakikalar yaşarız.
Duyarız O’na karşı aşk u alâkanın her şey olduğunu ve bütün cismânî, bedenî
hazlara fâik bulunduğunu.
Hele bazı zamanlarda ahvâl ve şartlar gönülleri öylesine yumuşatır,
derinleştirir ve semavîleştirir ki, ihtimal böylelerine o esnada ‘Cennet’e
giriniz’ diye teklif edilse, iç içe yaşadıkları bu aşk u vuslat atmosferinde
kalmayı tercih edecek ve kendilerine yapılan teklife hemen ‘evet’
demeyeceklerdir. Her şeyden evvel onlar burada, gönüllerinin genişliği ölçüsünde
bir cennet yaşadıklarından her gün duyup zevk ettikleri bu cennet rüyasından
uyanmak istemeyeceklerdir. Sâniyen bu vefalı gönüller, bizzat mahbub, maksud ve
matlub olan Zât’a müteveccih yaşadıklarından, Firdevs bile olsa başka bir şeye
yönelmeyi ufukları ve mazhariyetleri itibarıyla saygısızlık addedeceklerdir.
Zaten, öteki Cennet de, olsa olsa burada mü’min vicdanlarda nüve hâlinde duyulan
cennetlerin bir inkişafı olabilir. Onu da icmâlin rahmet buudlu tafsîli sayar ve
‘henüz meyve derme mevsimi değil’ der, her şeyi iman ve ümitlerine emanet
ederler.
Aslında hemen hepimizin ruhunun aradığı, belki de çok defa bilmeyerek arkasından
koştuğu bir şey varsa, o da, çevremizden aldığımız/alacağımız uyarılarla Hakk’a
karşı duyacağımız aşk u alâkadır. Dünyanın, ruhlarımızda hayranlık uyaran
güzellikleri; canlı-cansız her varlığın birbiriyle olan içten ve sıcak
münasebetleri; bütün sevmeler, sevilmeler, ümitler, tatlı hülyalar, arzular ve
iştiyaklar O’nunla olan o sırlı alâkanın bir yansımasından ibarettir. Tadıp
duyduğumuz dünya nimetleri, yaşadığımız değişik haz ‘ân’ları gönüllerimizde
O’nun teveccühünün birer tecellisidir.
Yaşamayı sevimli ve câzip kılan O’dur; biz, O’nun içimize attığı muhabbet
kıvılcımıyla severiz hayatı. Bu itibarla da bize, mûnis, yumuşak ve sıcak
görünen her şeyde evvelâ O’nu sever, O’na karşı alâkamızı bir kere daha yeniler,
sonra da kendi zevklerimizi, şevklerimizi yorumlamaya çalışırız. O’nunla
başlarız her şeye; O’nunla devam ettiririz devam ettirilecek her işimizi:
Kendimize karşı duyduğumuz her alâkada O’nun aşk ve muhabbetiyle heyecanlanır;
müşahede ettiğimiz her şeyde görüp duyduğumuz değişik işaret ve emarelerle
ürperir; ağzımızı açıp bir şeyler mırıldanırken O’nun dilimize armağan ettiği
kelimelerle O’nu duyar ve eğer gidip kör bir inada saplanmamışsak, her zaman
O’ndan neler ve neler dinleriz. Sonsuzun güzelliklerine bürünmüş ne gül-endam
şeylerle karşılaşır; ne çehreleri O’nun ziyasıyla süslü varlıklarla tanışır; ne
zevkine doyulmayan temâşâlara erer ve ne sır koylarında dolaşırız.
İşte böyle birine her nasılsa o zamana kadar ihmalinin körlüğüne emanet gibi
görülen bütün kapalı kapılar ardına kadar açılır, o âna kadar duyulup
hissedilmedik pek çok şey bir sürpriz edâsıyla ortaya çıkar; birdenbire varlığın
buudları değişir ve insan âdeta yerini, konumunu bir kere daha keşfeder ve bir
kere daha talihinin gülen yüzüyle karşı karşıya gelmiş olur. Bundan sonra onun
nazarında esen rüzgârdan yağan yağmura, çağlayan ırmaklardan dalga dalga
homurdanan denizlere, gökyüzünü süsleyen yıldızlardan yerdeki güllere, çiçeklere
kadar her şey Sevgili’den birer mesaj hâlini alır ve gözlerde, gönüllerde o
rengârenk güzellikleriyle tüllenmeye durur.
O, her şeyiyle güzeldir; O’na ait olan ve O’ndan gelenler de güzeldir. Hem öyle
güzeldir ki, hüşyar bir gönül, görüp temâşâ ettiği her şey üzerinde O’ndan bir
kısım imâ ve işaretler aldıkça damarlarında kanı çekilir gibi olur ve O’nunla
bir anlık vuslat adına canını feda etmeyi dahi az bulur.
Elbette ki bu konuda herkesin duyup zevk etme ufku farklı farklıdır. Çevrelerine
basiretleriyle bakabilen ve ihsasları itibarıyla derinleşip mârifet ve ruhanî
hazların zirvesine ulaşan hassas ruhlar, sathîler sathîliklerinde emekleye
dursunlar, kim bilir ne engin hayâller içinde yüzer durur ve talihlerinin
sonsuza açık ufuklarında ne sırça saraylar kurarlar.
Ben her şeyi ancak kendi idrak ufkumun darlığı içinde duyup hissedebildim;
hissedebildiklerimin de kim bilir kaçta kaçıyla şu anda karşınızdayım!. Kalbî ve
ruhî hayat kahramanlarının her şeyi daha farklı zevk edip
değerlendirdiklerini/değerlendireceklerini düşünüyorum. Her zaman yer-gök
farklılığı kadar farklı istidatların bulunabileceğine ve bunların, varlığı
değişik temâşâ rasathanelerinden rasat edebileceklerine inandım. Onları takdir
ederken kendi zevk ufkumu sorgulamayı da ihmal etmedim. İmrendim o
evirip-çevirip insan olmanın bütün avantajlarından istifade etmesini bilen
vicdan kahramanlarına ve onların ekstra mazhariyetlerine…
Onlar nerede dururlarsa dursunlar, ben nerede bulunursam bulunayım, yine de
kendimce hayatımın en tatlı rüyalarını, varlık ve hâdiseleri öbür yüzleri
itibarıyla okumaya çalıştığım demlerde gördüm; gördüm ve o küçük ölçülerim,
ayarsız kriterlerimle ne elde ettiysem onu insan olarak yaratılmış olmama
Allah’ın en büyük armağanı saydım.
Bazıları görüp duyduğu şeylerle yetinir ve vardığı nokta her neresi ise orayı
mârifet ve ruhanî hazların serhaddi sanır; oysaki o, istidadı müsaitse, bir
hamle daha yapıp himmetini bir kez daha şahlandırıverse daha değişik bir
çerçeveden kim bilir ne farklı sesler, sözler duyacak, ne göz kamaştıran
renklerle karşılaşacak, ne büyüleyici güzelliklerin temâşâsıyla kendinden
geçecek ve ‘Meğer serhat orası değilmiş de burasıymış.’ diyecektir. Onunla da
iktifa etmeyip bir kere daha gerilse ve görüp müşahede ettiği şeylerde
derinleşiverse, içine akan farklı mânâlar karşısında ‘Hayır hayır, her şey şu
anda ulaştığım noktada mündemiçmiş.’ diye mırıldanacak ve orasını her şeyi doğru
görüp doğru okumanın son sınırı sayacaktır.
Allah’ın kelimâtı da, cümleleri de, o kelimât ve cümlelerden meydana gelen
tekvinî ve teşriî kitapları da sonsuzdur, çok buudludur ve ihata edilemeyecek
ölçüde bir muhtevaya sahiptir. Bu sonsuzluk, bu çokluk ve bu zenginlik
istidatlara, gayretlere emanettir. ‘Herkesin istidadına vâbestedir âsâr-ı feyzi’
ve herkesin teveccühü kadardır ruhundaki inkişafı…
Sızıntı, Kasım 2004, Cilt 26, Sayı 310
Bir Büyülü Dünya Vardı
Pırıl pırıldı o dünya apaydın ufukları, apaydın insanlarıyla. Dört bir yandan
herkes merakla ona koşar ve bir kere onun nurefşân iklimiyle tanışanlar da
ülkelerini bırakır gelir, onun ovasında obasında yaşarlardı. Bu dünyada geceler
meleklerin iklimi kadar nurlu, gündüzler de cennet yamaçları gibi şendi.
Gam-keder iğreti dururdu gelip üzerlerine çökse de.
Sevinç-neş’e tamdı en tozlu-dumanlı durumlarda bile. Genç-ihtiyar herkesin
yüzünde, gözünde parıldayan ışık, gamzeden vefa ve samimiyet sayesinde o ülkede
hayat âdeta bir şölene döner ve her hâliyle ruhanîler iklimini andıran o dünyada
yaşama, ütopyaları aratmazdı. Civanmertti, yiğitti insanları. Vefa soluklanırdı
her bucakta. Yerde kalmazdı mazlumun ahı ve haddi bildirilirdi zalimin anında.
İnanılmaz bir incelik, bir terbiye göze çarpardı her yanda. Sıradan insanlar
bile hiç mi hiç kaba davranmaz ve hep bir centilmenlik sergilerlerdi her zaman.
Şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun, rüzgârlar ne kadar muhalif eserse essin,
onlar, asla itidali elden bırakmaz, herkesin öfke ile köpürdüğü durumlarda dahi
içinde neş’et ettikleri toplumun saygı kurallarına göre hareket eder ve kat’iyen
kaba davranmazlardı. Mâbed, mektep her zaman kendi mânâlarının kat kat üstünde
bir ışıkla tüllenir, çarşı-pazar her yanda dolaşan enderunîleriyle bu mânâya
farklı bir lezzet katardı.
Nazar mı değdi, yoksa bizde nazarlar mı sathîleşti; toplum yavaş yavaş
karbonlaşmaya başladı. Zamanla içimizden bazıları ve yakınımızda bulunan bir
kısım nankörler kendi değerlerini, kendi ruh ve mânâ köklerini baltalamaya
durdular. Nefret ediyorlardı kendi özlerinden ve bağrında neş’et edip
geliştikleri millet ruhundan. O güne kadar saygı duyduğumuz her şey horlanıyor
ve yüzlerce senelik tarihî müktesebat ve millî kazanımlar değersiz bir metâ gibi
sokağa fırlatılıyordu. Herkesi büyüleyen, çevremizdeki hasımlarımızı bile hayran
bırakan en füsunlu yanlarımız bir kısım müstağriplerce âdeta iç bulandırıcı
nesneler gibi algılanıyordu. Yer yer bizi ayakta tutan temel dinamikler bir bir
budanıyor ve ruhumuza inat çöplüğe atılıyordu.
Böylece her gün biraz daha millî ruhun benzi sararıyor, tarihî renkler
matlaşıyor ve milletin ufkunu her yandan korkunç bir kozmopolitlik sisi-dumanı
sarıyordu. Gün geldi, çoklarının, düşünceleriyle beraber eda, endam ve üslûpları
da değişti. Yüreklerindeki nurla beraber ufuklarındaki ışıklar da karardı ve her
yanda fitili-yağı millet ruhundan asırlardan beri par par yanan meşaleler söndü,
onların yerini içi boş kandiller aldı. Artık her yerde, ruhlarda bir gevşeme,
iradelerde sendeleme ve heyecanlarda da tekleme göze çarpıyordu.
Âdeta bütün bir tarih boyu harıl harıl koşan at da, yiğit de yorgun düşmüştü.
Her tarafta bir çözülme manzarası hâkimdi ve her yanda hazan ağlamaları
duyuluyordu. Çevreden yükselen husumet homurtularına içte ve vesâyetteki çatlak
sesler de katılınca vatan evlâdına oturup ağlamak kalıyordu. Fuzûlî’nin
ifadesiyle:
“Dost bîvefa, felek bîrahm, devran bîsükûn,
Dert çok, derman yok, düşman kavî, talih (de) zebun(du).”
Her tarafta öyle bir sam yeli esiyordu ki hiç sorma..! Ne yeni nesillerde
direnme gücü kalmıştı ne de hayatî müesseselerde tâkat. Peşi peşine devriliyordu
mîâdı dolmuş gibi her şey.. ve anında devrilenlerin yerini bir kısım derme-çatma
şeyler alıyordu. Gayrı nilüferin başında toprağa kök salıp göklere ser çeken o
muhteşem ağaç çürümeye yüz tutmuştu; yenileyemiyordu kendini ve karşı
koyamıyordu içten-dıştan bünyesini kemiren parazitlere. Koyamazdı da, yorgundu,
sarsıktı ve üzerine baltalarla gelenlerin haddi hesabı yoktu. Bin senelik bir
hınçla geliyorlardı üzerine.. kesip biçiyorlardı keyiflerince. Dilim dilim
koparıyor ve paylaşıyorlardı aralarında. “Evvelâ başı” deyip onu koparıyor,
sonra göğsünü yarıp kalbini çıkarıyor; ardından kolunu-kanadını buduyor; bilmem
kaç kere öfkeyle homurdanıyor ve dinme bilmeyen bir gayz ve hınçla gelip gelip
bu enkaz üzerine çullanıyorlardı. Hakkından gelindiğine inandıkları zaman bile
bir türlü yakasını bırakmıyor; dirilir, kalkar, bütün oyunlarımızı bozar
vehmiyle başında nöbet tutarcasına onu sürekli göz altında bulunduruyorlardı.
Bununla da yetinmiyor, bölgede onun şuuraltı müktesebatına karşı savaş ilan
ediyor, onu hafızalardan silmek ve herkese unutturmak istiyorlardı. Onun
hatırlanması, şöyle-böyle zihinlerde yeniden canlanması korkutuyordu
evhamzedeleri, paranoyakları. Ona karşı hayallerinde oluşturdukları ürperten
kurgular aslında onların uykularını kaçırıyor ve hayatı onlar için yaşanmaz hâle
getiriyordu.
Ama yıkan için de, yıkılan için de olan olmuş ve dünyanın en önemli bir denge
unsuru yerle bir edilmişti. Ne var ki, kin, nefret ve gaflet öylesine derindi
ki, kimse bölgede huzur bendinin yıkıldığının farkında değildi. O gün olup
bitenler, bugünleri gören vicdan insanlarının sinelerine birer zıpkın gibi
saplanıyordu ama onların da yapacakları fazla bir şey yoktu…
Artık bir zamanlar o taptaze, o olabildiğine canlı ve huzur edalı olan mübarek
ruhun ne rengi ne deseni ne de ümit vaadeden bir yanı kalmıştı. Yerle bir olmuş
ve İsrafil sûru bekler gibi bir hâli vardı. Böyle bir sûr olur muydu ve o
dirilir miydi, bilemem. Bizim ölüden diri, diriden ölü çıkarılacağı konusunda
itikadımız tamdı; ama görünen o ki artık asırlarca bölgede muvazene unsuru olan
o ruh ve onun çelik iradeli temsilcisi hiçbir mazluma kanat geremeyecek, hiçbir
düşkünün elinden tutamayacak, hiçbir azgına dur diyemeyecek, hiçbir felaketi
göğüsleyemeyecek, hiçbir çığlığa cevap veremeyecek ve hele kat’iyen “Ben de
varım!” diyemeyecekti.. dolayısıyla da gayrı hiç kimse merak edip bu efsanevî
ruhu görmek için bölgeye gelmeyecek, kimse bu dünyadan huzur iklimi diye
bahsetmeyecekti; zira orada görülen bütün tatlı rüyalar sona ermiş, emeller dibe
vurmuş, gürül gürül olduğu döneme ait sesler kesilmiş, mehter susmuş, kös de
rafa kaldırılmıştı… Gurbet derindi, dönüşü olabilir miydi bilinemezdi ama
hasımların, onun hakkından gelmiş ve onu bütün bütün bitirmiş gibi bir hâlleri
vardı.
İşi bitirilen ve sonra da derin bir çukura itilen, şair-i şehîrimizin hüzünlü
kaleminden damlayan iki kızanla bir zeybek değildi. Önce kıyılan sonra da kıyım
kıyım hâle getirilen bölgede muvazene unsuru bir ruh ve Asyalı bir yiğitti;
evet,
Bir yiğit vardı, gömdüler şu karşı bayıra…
Arkadan kefenini, gömleğini soydular.
“Aman kalkar!” deyip üstüne taşlar koydular,
Bir yiğit vardı, gömdüler şu karşı bayıra.
Yiğidim, hele anlatıver olup biteni!
Sen dertli, vatan dertli, oturup ağlayalım…
Ağlayıp da sinelerimizi dağlayalım,
Yiğidim, hele anlatıver olup biteni!
……………………………
İradelerde çatırtı, ruhlarda müthiş şok,
Tarihi yağmaladı bir düzine tâli’siz;
Değerler altüst oldu, mukaddesat sahipsiz,
İradelerde çatırtı, ruhlarda müthiş şok.
Tıpkı rüyalarda olduğu gibi diril, gel!
Beyaz atının üzerinde bir sabah erken;
Gözlerim kapalı, ruhumda seni süzerken
Tıpkı rüyalarda olduğu gibi diril, gel!
Ümit ve beklentilerimizin rengi, şivesi ne olursa olsun, yıkık bir rüyaya dönmüş
o altın çağların ruhumda birer hicrana dönüşen elemini dindirmede zorlanıyor ve
yer yer gözyaşlarımla serinlemeye çalışıyorum. Sağda-solda şafak emareleri
arıyor, iç içe hatıralara inkılâp etmiş hülyalar içinde dolaşıyor ve tam bir
çerçeveye oturtamadığım, belki de sığdıramadığım o tasavvurları aşkın pırıl
pırıl çağları ciddî bir dâüssıla ile bir kere daha yâd ediyor ve inliyorum.
Hâdiselerin daha bir karmaşıklaştığı ve her şeyin boz bulanık bir hâl aldığı şu
günlerde bazen bütün bütün mazileşiyor, aydınlık günlerimize yöneliyor, onların
üzerine abanıyor ve yaralı gönlümü yaşaran gözlerimle nefeslendirerek “Meğer ne
âlî bir milletmişiz!” diyor, yüzümü, gözümü o muhteşem köke sürer gibi bir
hülyaya dalıyorum.
Sızıntı, Ocak 2005, Cilt 26, Sayı 312
Bizim de Kendimiz Olduğumuz Günler Vardı
Bugüne kadar çok lütuflar gördük Hak elinden.. ve ne ışıktan günler yaşadık
O’nun teveccühünden!.. Zaman zaman bir kısım olumsuz yanlarımızdan ötürü hafifçe
hırpalansak da, ekseriya özel iltifatlarla günlerimiz hep güldü.. biz de dolu
dolu sevinçlerle köpürdük; köpürdük ve liyakatlerimizin kat kat üstünde ne
sürpriz inayetlere şahit olduk.. ne görünmezleri gördük, ne erişilmezlere erdik
ve ne paha biçilmez mazhariyetlerle pâyelendirildik. Sağanak sağanak ötelerden
gelen değişik dalga boyundaki lütuflar ve yalnız olmadığımızı haykıran ak alınlı
hâdiseler hiç mi hiç eksik olmadı. Ara sıra ruhlarımızda bir gurbet hissi
belirse de, bizi yalnız bırakmayan Dost’un yüzlerce hâdise ile yakınlığını
duyurması ve ufkumuzun enginliği ölçüsünde maiyyetini hissettirmesi sayesinde
atmosferimiz yeniden aydınlanır ve gönüllerimiz şâd olurdu. Silinir giderdi
bütün kederler ve tasalar; inşirah yağmaya başlardı ruhlarımıza; bırakırdık
kederi, tasayı ve çocuklar gibi sevinirdik. Hâdiseleri yakından takip edenler
için O’nun iltifatları mütemadî ve teveccühleri de kesintisizdi. Öyle ki, her
zaman ufkumuz aydın ve mağriblerimiz de maşrıklar gibi pırıl pırıldı… O’nun bize
en büyük teveccühü sayıyorduk biz olarak kalmamızı ve biz olarak yaşamamızı;
zira bu sayede kendimiz gibi düşünüyor, kendimiz gibi davranıyor, hemen her
zaman kendi sesimizle soluklanıyor, ruh ve mânâ köklerimizden fışkıran
disiplinlere bağlı hareket ediyor ve kendi kültür değerlerimizi yine kendi
üslubumuzla seslendiriyorduk; seslendiriyor ve kat’iyen kendi kendimize
yetmediğimizin ifadesi sayılan fantezilere girmiyorduk. Kendimiz olmayı her
zaman bir lezzet gibi duyuyor ve bu sayede, O’ndan gelen ilâhî lütufları da
semavî bir armağan gibi değerlendiriyorduk.
O zamanlar biz kendimizdik; zirvelerde dolaşma tabiî hâlimiz ve bu aydınlık
atmosfer de değişmez iklimimizdi. Bu nurefşan dönemde sık sık tadıp duyduğumuz,
bizi hiçbir zaman yalnız bırakmayan ilâhî teyit ve ruhanî hazlara o kadar
alışıktık ki, düşünce ve hayallerimizle ne zaman bu dünyanın o rengârenk
ikliminde seyahate çıksak kendimizi cennetlerin koridorlarında sanır ve bir daha
da bu atmosferden ayrılmayı asla düşünmezdik.. o zamanlar biz kendimizdik ve o
pırıl pırıl günler de bizim günlerimizdi.
Şimdilerde o rengârenk ledünnîlikten ve o çerçevede duyup yaşadığımız
ruhanîlikten ne kadar uzak olduğumuzu tam kestiremiyorum. Ne var ki, ara sıra
belli sâik ve çağrışımlarla o altın zaman dilimlerine hayalî bir seyahatte
bulunsam, ne kadar değiştiğimizi, ne kadar başkalaştığımızı acı acı hissediyor
ve ürperiyorum; ürperiyor ve kendi kendime, “Eyvah! Ne kadar başkalaşmış, ne
kadar kendi ruhumuzdan uzaklaşmış, ne kadar renk atıp soluklaşmış ve bir kısım
fanteziler uğruna ne kadar kendi kendimize etmişiz!” diye düşünüyor ve
hayıflanıyorum. Gerçi bir mânâda, o zamanlar itibarıyla, ufkumuz dediğimiz
noktayı bütün bütün unutmadık.
Düşünce ve tahayyül dünyamızda, hafıza merkezlerimizde hâlâ bize ait ince,
zarif, yarı açık yarı kapalı bir hayli hususiyetler ve renkler tülleniyor; ama
her zaman içimizi kanatan hızlı bir başkalaşmanın sürüp gittiği de muhakkak…
Önceleri içimizde hep lezzetli bir ledünnîlik hükmederdi; düşüncelerimiz ufuklu
ve muhteşem, duygularımız süt gibi dupduru, ifadelerimiz metafizik derinlikli,
üsluplarımız da meleklerin muhaverelerinden bir şive kapmış gibi sürekli
semavîlikle tınlar ve çevreye ilham edalı ne büyüleyici şeyler fısıldardı.. o
zamanlar dünya bizi dinlemeye koşar, ruhanîler sükût murakabesine dalar ve
ihtimal melekler de bu armoniye dem tutarlardı. Bu sayede bizler çok defa arzda
semavîlikler yaşar, dünyada ukbâ derinliklerini duyar ve âdeta kendi hâlimize
imrenirdik. Hâsılı, o zamanlar iç derinliklerimizden gündelik davranışlarımıza
kadar her tavrımızda ayrı bir tat, ayrı bir şive, ayrı bir lezzet ve ince,
zarif, latîf bir bizdenliğin duyulup sezilmesiyle âdeta büyülenirdik.
Bu şiirimsi atmosfer o kadar sihirli ve tesirliydi ki, hiçbir yabancı mülâhaza,
hiçbir fantezi onu ihlâl edemez; hiçbir ağyâr düşüncesi bu atmosferi delemezdi;
dolayısıyla da ifade ve beyanlarımızda, tavır ve davranışlarımızda yabancılıkla
alâkalı hiçbir dekolte renge, desene rastlanamazdı. Her zaman atmosferimizi
renkli bir derinlik kaplar ve nazlı bir buğu sarardı. Nadiren de olsa bir kısım
ses, görüntü ve daha değişik aykırılıklarla karşılaşılsa da, arkasından bütün
çevre yine kendine has o sihirli ve esatîrî hâle bürünür ve kendi rengi, kendi
deseniyle tüllenmeye dururdu. Öyle ki, bütün olumsuzluklar, buluta yükselen
nemler gibi çiy noktasına ulaşır, yağmura dönüşür ve sağanak sağanak gönül
yamaçlarımıza boşalırdı; boşalırdı da bütün iç âlemimizi saran bu ledünnîlik,
görme duyma dünyamıza kendi boyasını çalar ve bize ufuk ötesinden neler ve neler
fısıldardı.
Böyle bir ledünnîlik bazen ruhumuzu ağzına kadar doldurur, bizi değişik hülya
âlemlerinin ferah-fezâ iklimlerinde dolaştırır ve fizikî dünyaların onca
darlığına karşılık ruhlarımıza kâinatlar genişliğinde ışıktan âlemler vaad
ederdi. İmanımızın gücüyle ve metafizik mülâhazalara açık bulunmamız sayesinde
eşya ve hâdiseleri farklı görür, tabiatı dinin rengine boyanmış bir ilâhî kitap
gibi duymaya başlar, her varlığı, her nesneyi birer semavî mesaj gibi dinler,
yorumlar, mânâlandırır ve idrak ufkumuza giren her nesnenin elinden kâse kâse
mârifet, muhabbet, zevk-i ruhanî ve aşk u iştiyak kevserleri içerdik.
O günler gönlümüze öyle enfes şeyler nakşetmişti ki, tarihî değerlerimiz bir bir
devrilip her taraf harabezâre döndükten sonra bile hâlâ bize ait o güzelliklerin
tat ve halâvetini ruhlarımızda hissediyor ve bu tatlı rüyanın hep böyle sürüp
gitmesini diliyoruz; diliyor ve geçmişte mazhar olduğumuz nimetleri birer
referans kabul ederek, verilenlerin çehresinde verilecekleri okur gibi oluyoruz.
Bugünkü bütün çırpınmalarımız, yazıp çizmelerimiz, gönüllerimizde her zaman
dipdiri duyup hissettiğimiz gelecekteki o sihirli dünyalar içindir. Evet,
gazeteler, kitaplar, mecmualar ve kendimizi ifade etme adına başvurduğumuz diğer
vasıtalar hep o sihirli dünya içindir. Yıllardan beri bizi, kendimiz olma
hülyaları arkasından koşturan bu mecmua (Sızıntı) da, özümüze ait sese soluğa
ulaşma konusunda bizim için farklı bir enstrüman oldu; evet o, yer yer ruhumuzun
heyecanlarını seslendiren bir dil, zaman zaman da bizi ruh kökümüzle
irtibatlandıran bir dal oldu ve bize bir hayli turfanda meyveler sundu.
Ben, onun hâlâ ruhunu yitirmediğine inanıyor, daha uzun süre sesimize-soluğumuza
tercüman olabileceği düşüncesiyle oturup kalkıyorum. Zaman her şeyi soldurup
tesirsiz hâle getirdiği gibi bir gün onun da böyle bir hükm-ü kazaya maruz
kalacağı izahtan vârestedir; ama, ben ona hissiyatımıza tercüman olması
istikametinde ve Hakk’a bakan, Hakk’ı gösteren hizmetlerinde uzun ömürler
dilemeyi bir vefa borcu biliyorum.
Sızıntı, Şubat 2008, Cilt 30, Sayı 349
Buhranlar Çağı
Yerinde bunalım ve kriz sözcükleriyle de ifade ettiğimiz/edeceğimiz buhran,
ferdî olduğu kadar içtimaî bir marazdır; çok defa bütün değerleri alt üst eden,
zincirleme sarsıntılara sebebiyet veren ciddî bir maraz.. buhran bazen, ekonomik
hâdiselerdeki ahengin bozulması, iktisadî dengelerin sarsılması, bütçenin açık
vermesi ve enflasyonun başını alıp gitmesi şeklinde ortaya çıkar ki, bu, bir
kısım ciddî tedbirlerle her zaman aşılabilir; bazen sosyal çalkantılar ve
içtimaî hercümerç şeklinde zuhur eder ki, bu tür infilâk ve patlamalar da
illetin bilinmesi ve yerinde basiretli müdahaleler sayesinde bastırılabilir;
millî ve mânevî değerlerin aşınması, ruh ve mânâ köklerinin tahrip edilmesi,
dinî değerler adına iç içe yozlaşmaların yaşanması da diyeceğimiz ahlâkî
bunalıma gelince, onun aşılması ve savılması çok kolay olmasa gerek… Şu anda,
bizim de içinde bulunduğumuz coğrafyanın yürekler acısı hâl-i pürmelâli böyle
bir buhranın çeşitli derinlikleriyle en canlı misali.
Bu bahtsız coğrafyada bir kısım devlet ve devletçikler, maalesef birkaç asırdan
beri hep bunalımlar fasit dairesi (kısır döngü) içinde dönüp durmakta; bir
buhran girdabından sıyrılırken daha ifritten başka bir anafora kapılmakta ve
âdeta ömrünü ‘ehvenüşşerreyn’ avuntularıyla tüketmekte… İhtimal bu dünya, akl-ı
selim, kalb-i selim, hiss-i selim birleşik noktasında Rahmeti Sonsuz’un
himayesine sığınacağı ve O’na yürekten teslim olacağı âna kadar da bu
buhranlardan kurtulamayacaktır. Kurtulamayacaktır; zira o, her şeye rağmen hâlâ
koskoyu bir maddecilik peşinde, aşırı bir bencillikle mâlûl; hep yaşama
tutkusuyla oturup kalkmakta; her şeyi kuvvette görme kabalığına kilitli, Hakk’a
karşı fevkalâde saygısız; başkalarını ezme ve onları halayık gibi kullanma
fâikiyeti mülâhazasıyla gözlerini açıp kapamaktadır. Evet, bu koca dünyanın
serkârları, hak duygusunu geliştirip yaygınlaştıracaklarına hakkı kuvvete
bağladı, onun yedeğine verdi ve zayıflara her türlü zulmü reva gördü.. ilmî ve
teknolojik üstünlüğü, geri kalmış yığınları ezmede ve sömürmede kullandı..
hukuku, âcizleri sindirme vasıtası hâline getirdi.. evrensel insanî değerleri
hep keyfince yorumladı.. ve işte bütün bunlar, her zaman sağa-sola çekilebilecek
yığınlar için birer buhran vesilesi oldu.
Denebilir ki, şimdilerde bu coğrafyanın insanı Cahiliye döneminde olduğundan da
beter buhranlar içinde kıvranmakta, âdeta fevkalâdeden kurtarıcı bir el
beklemekte, çeşit çeşit yalanlara aldanmakta, yalancı mumlar arkasında koşmakta
ve böylece çare olarak başvurduğu her yol ve yöntemle bunalımlarını daha da
derinleştirmektedir.
Bugün dört bir yanda yükselen âh u efgân gidip ta ayyuka dayanmakta, zalimler
sürekli kin, nefret soluklamakta; mazlum, iniltilerini -hâlâ mevcudiyeti söz
konusu ise- ma’şerî vicdana duyurmaya çalışmakta, hukuk hem de ‘hak’ diyenlerin
ayakları altında ezilmekte ve kaba kuvvet lânet ile anılan cebbarlara rahmet
okutturacak kadar tuğyan içinde; lâahlâkîlik, Sodom ve Godom’da olanların bilmem
kaç kadem önünde.. Âkif’çe bir ifade ile arz edecek olursak:
Hayâ sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde
Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde;
Vefâ yok.. ahde hürmet hiç.. emanet lâfz-ı bî medlûl;
Yalan râiç, hıyanet mültezem her yerde hak meçhul.
………..
Beyinler ürperir ya Rab ne korkunç inkılâp olmuş,
Ne din kalmış ne iman, din harap iman türap olmuş…
Bu hâl böyle devam ederse, kim bilir daha nice haklar çiğnenecek, nice vicdanlar
susturulacak; ne zulümler alkışlanacak, ne ifritten tiranlara yahşiler çekilecek
ve nice hayâsızlıklar işlenecek..!
Her şeye rağmen bizim insan mahiyetinde mündemiç bulunan iyilik nüvelerinin bir
gün mutlaka inkişaf edeceğine, ne olursa olsun, insanoğlunun dönüp bir kere daha
kendini keşfedeceğine, aklını, gönlüyle buluşturacağına, evrensel insanî
değerlere yöneleceğine ve bütün olumsuzluklara ‘Yeter!’ diyeceğine inancımız
tamdır.. hakkı ihtiraslarına kurban edenlerin, kuvveti her şey sayanların,
hâdiseleri kendi vicdanlarının darlığıyla yanlış okuyanların bir gün mutlaka
ettiklerine pişman olup ağlayacaklarını daha şimdiden görür gibi oluyoruz.
Bir dönemde bu bahtsız dünyaya edenler etti; insanlara Allah’ı, ahireti
unutturdu ve onları âdeta sorumsuz birer azman hâline getirdiler. Oysaki, dünya
da haktı ahiret de.. hayat da haktı ölüm de.. haşir de haktı hesap da.. sual de
haktı mizan da.. Cennet de haktı Cehennem de.. bugün de haktı yarın da… Bütün bu
duyguları söküp attılar sinelerden. Şimdilerde, hiçbir değer tanımayan, dinden
habersiz, imandan nasipsiz, alabildiğine serâzat, olabildiğine çakırkeyf; kanun
bilmez, nizam tanımaz, Cehennem zakkumu gibi bir kısım asi ruhlar karşısında
çoğumuz çaresizlikle kıvrım kıvrımız. Doğrusu, her zaman kan düşünen, kan
düşleyen, kan döken, kan içen, millet malını hortumlayan, kapkaççılığı meslek
hâline getiren, uyuşturucuyla genç nesilleri zehirleyen, silâh ticaretiyle
canileri destekleyen bu hilkat garibeleri karşısında ürpermemek mümkün değil. Şu
anda olsun, keşke bu onulmaz gibi görünen problemlerin çaresi sezilebilseydi.!
Heyhât hâlâ derin bir körlük içinde çokları, görmüyorlar boşluk içinde kıvranan
yığınların yürekler acısı hâlini.
İç içe boşluk yaşanıyor koskocaman bir coğrafyada; inanç ve irfan boşluğu, her
şeye heva ve hevesle başlayıp hezeyanla bitirme boşluğu.. ruh ve mânâ köklerine
yabancılaşma boşluğu.. sistemli düşünememe boşluğu.. Allah’tan kopuk yaşama
boşluğu.. kapkaranlık bir âkıbet boşluğu.. her şeyi beden ve cismâniyete bağlama
boşluğu.. millî ve dinî değerlere yabancılaşma boşluğu.. ve kahreden daha bir
sürü boşluk… Bunca boşlukla insanca yaşanır mı yaşanmaz mı o ayrı dâvâ, bu
hezeyanları sezemeyecek kadar körkütük yaşayanların hadd ü hesabı yok…
Kitleler, kendilerini alıp götüren girdaplar içinde meş’ûm âkıbetlerinden
habersiz gibi.. yığınlar kargaşaya açık duruyor.. kaba kuvvet temsilcileri her
problemi kan dökerek, kan içerek çözebilecekleri hülyalarıyla oturup
kalkıyorlar. Kalbini Mefisto’ya kaptırmış serseri ruhlar bohemce yaşama, fuhuş,
uyuşturucu ve serâzat hayat peşinde. Bunlardan hiçbiri kendilerine benzemiyor;
giyim kuşamları ruhlarının deseni gibi.. yemeleri, içmeleri, eğlenmeleri
delilerinkine denk. Bu hâlleriyle sözde içlerindeki boşluklardan kaçıyorlar; ama
farkına varmadan daha derin gayyâlara yuvarlanıyorlar.
Maddî imkânlar ve refah, ruhlarda nimet hissi, ihsana saygı düşüncesi
uyaracağına, yığınları daha da çılgınlaştırıyor ve hayatı yaşanmaz hâle
getiriyor. Cehennem yaşıyor gibi bir hâl içinde kitleler; bunalımlar bunalımları
takip ediyor ve hayat âdeta bir buhranlar yumağı. Muvazene diyenlerin çoğunda
dahi endâze bozuk; yanlış düşünüyor, yanlış değerlendiriyor ve yanlış
mualecelerde bulunuyorlar.
Her şeye rağmen bize düşen, hakkı hak bilmek, vicdanlardaki onca darlığı aşarak
gönüllerimizin enginliğiyle herkese açılmak, sürekli Hak’la beraber bulunma
mülâhazasıyla kendimiz gibi olmak, bütün insanlara sinelerimizi açmak ve
elimizden geldiği ölçüde çevremizi Allah’a ve O’na imandaki inşiraha uyarmaktır.
Zira, kalblerin ancak Allah’ı anmak ve O’na uyanmakla itmi’nâna ereceğine ve
oturaklaşacağına inancımız tamdır. İnanıyoruz ruhların O’na yönelmekle
ızdıraplardan sıyrılacağına; O’nunla münasebetleri sayesinde lâhutî bir
farklılığa ulaşacağına; açlıklarının zâil olup hafakanlarının dineceğine.. evet,
insan ruhanî ve cismânî ızdıraplardan ancak O’nu bulmakla sıyrılır.. sonsuz
arzular ancak O’nunla elde edilir; O’nu bulan her matlubuna nail olur ve her
sıkıntıdan kurtulur.. evet, Allah düşüncesi fikre hâkim olunca insan aradığı en
önemli şeyi elde etmiş ve daha sonra sahip olacağı mevhibelerin de referansını
almış sayılır.
Böyle birinde hissiyat, ‘ümit burcu’ der, O’na yönelir. Korku-endişe, rahmet
sarmallarıyla taaddüle uğrar, ayn-ı reca olur; tevekkül-teslimiyet, engelleri
dümdüz, düzlükleri de pürüzsüz hâle getirir. Arzu, istek ve emeller, gözleri hep
O’nun kapısında, uçabildikleri kadar yüksek uçar, hep ruhun
‘Sidretü’l-Müntehâ’sı etrafında döner durur ve ağlarını sürpriz iltifatlara açık
tutarlar.
Sızıntı, Aralık 2005, Cilt 27, Sayı 323
Enâniyet veya Egoizm
Enâniyet, değişik kullanım şekilleriyle “ben” mânâsına gelen “ene”den türetilmiş
bir kelime.. insanın kendisi, özü, şahsiyeti mânâları yanında, ona, varlık, eşyâ
ve hâdiseler hakkında tefrik, temyiz, okuma ve değerlendirme imkânı da veren
“ene”; aynı zamanda bilme, inanma ve bu çerçevedeki ferdî ve içtimaî
sorumluluklar karşısında insanı bir muhatap durumuna yükselten unsurdur. Ene’yi,
nefis yerinde kullananlar da olmuştur ki, bu yönüyle o, insanın gerçek kimliği,
hakikati, daha da önemlisi kendi mahiyeti dahil pek çok hakaikı ölçüp
belirlemede mühim bir unsur (vâhid-i kıyâsî), sınırlılığıyla sınırsızlığa ışık
tutan bir projektör, tenâhîsi içinde Nâmütenâhî’ye bakan doğru sözlü bir şahit
ve açılmaz gibi görülen mânevî kapıları açabilecek sihirli bir anahtardır. Bu
anahtarı kullanmasını bilenlere Allah, varlık, eşyâ ve esrâr-ı ulûhiyete ait
öyle derin sırlarını açar ki, bu sayede “ene” -ben ve ego da diyebilirsiniz-
insanın en nuranî derinliği hâline gelir ve “Kenz-i Mahfî”nin lisan-ı fasîhi
olur.
Onu bilmeyen ve mahiyetinden haberdar olmayanlara gelince, onlar için “ene” öyle
bir gayya ve bir girdaptır ki, şimdiye kadar ne dev cüsseleri yutmuş, nice
herkülleri yere sermiş, ne hanlar devirmiş ve ne hânümanları yerle bir etmiştir.
Yükselenler onun acz u fakr kanatlarıyla yükselmiş, çakılıp yerinde kalanlar da
onun çalım, gurur ve iddialarının kurbanı olmuşlardır. O, imanla doğru
okunmadığı, mahiyetine acz u fakr esaslarına göre bakılmadığı veya kendini
kendine mâlik saydığı, sayıp aynadaki sureti hakikat sandığı durumlarda kibre
girmiş, gurur mırıldanmış, bencillikle gürlemiş, kini, nefreti ve hiddetiyle
hayvanları aratmamış, şehevânî istekleriyle hep bohemler gibi yaşamış, çalım,
caka ve başkalarını hafife alma türünden komplekslerden kurtulamamış ve kendi
kendinin meshûru olmuş, çeşit çeşit illetlerle mâlûl bir özürlü; şahsî
hazlarından gayrı bir şey düşünmeyen/düşünemeyen hodbîn bir gurur âbidesidir.
Kendini güçlü hissettiği ve fırsat da yakaladığı zamanlarda, gözünü kırpmadan
herkesi ezip geçen bir tiran bozması, hak ve hürriyetler konusunda saygısız bir
nemrut ve Allah, Peygamber tanımayan bir nankördür. Zayıf ve güçsüz olduğu ya da
ihtiyaçlarla kıvrandığı durumlarda ise o, kapıkulu saydığı kimselerin bile
ayaklarına kapanacak kadar zelillerden zelil zavallının tekidir.
Aksine o, Allah’a imanla tenevvür edip acz u fakrını kavradığı, beden ve
cismâniyetin uydusu olmaktan sıyrılıp kalbî ve ruhî hayat ufkuna yöneldiği, şevk
u şükürle şahlanıp Hak rızasına kilitlendiği takdirde de âdeta müzekkâ bir ruha
dönüşür ve öteki yanı itibarıyla bütün fena huyların menşei olmasına mukabil bu
derinliği açısından güzel ahlâkın (mehâsin-i ahlâk) en temel unsuru hâline
gelir.
Şimdiye kadar pek çok mutasavvıf ve kelâmcı, bazen “ene” unvanıyla, bazen de
“nefis” namıyla bu konu üzerinde durmuş ve önemli açıklamalarda bulunmuşlardır.
Mevzuun tafsilatını onlara havale ederek, burada birkaç cümle ile de olsa Üstad
Bediüzzaman’ın bu hususla alâkalı mülâhazalarına temas etmek istiyorum:
O, Kur’ân-ı Kerim’deki emanet hakikatinin(1) pek çok yönlerinden birinin de
“ene=ego” olduğunu ifade sadedinde; “ene”nin Âdem (aleyhisselâm) zamanından
günümüze kadar insanlık âleminin etrafında dal-budak salmış hem nuranî bir
Tûbâ-i Cennet hem de müthiş bir Zakkum-u Cehennem çekirdeği mahiyetinde olduğunu
vurgular ve ona bu iki âlemin de kapılarını açacak bir anahtar nazarıyla bakar.
Ona göre “ene”nin bu birbirinden ayrı derinliklerinin temsilcileri ve bu
temsilcilerin teşkil ettikleri cereyanlar da vardır. Bunlardan biri silsile-i
nübüvvet cereyanı, diğeri de diyaneti kabul etmeyen felsefe akımıdır. Din
tanımayan ve diyanete baş kaldıran felsefî cereyan/cereyanlar bir zakkum ağacı
gibi çevrelerine her zaman şirk ve dalâlet zulmetleri neşretmiş ve insanlığın
ufkunu karartmışlardır. Onlardan, aklı biricik esas kabul edenlerin dünyasında
dehriyyûn, maddiyyûn ve tabiiyyûn… gibi kimseler yetişmiş ve bunlar saf
yığınların baştan çıkarılmalarına sebebiyet vermişlerdir. Kuvvet ve şiddeti öne
çıkaranların atmosferinde Nemrut’lar, Şeddad’lar, Firavun’lar boy atıp gelişmiş
ve kitlelere kan kusturmuşlardır. Hayatı, cismânî ve bedenî arzulara, isteklere
bağlı götürenlerin çizgisinde insanın süflî hislerini gıcıklayan tanrıçaları,
totemleri ve putlarıyla bohemliğe açık ruhların başlarını döndürmüş ve yığınları
akla-hayale gelmedik sapıklıklara sürüklemişlerdir.
Nübüvvet cereyanına gelince o, “kuvve-i akliye” dalında enbiyâ, mürselîn, evliyâ
ve sıddîkîn meyvelerini yetiştirmiş; “kuvve-i dâfia” dalında âdil hakimleri,
melek gibi melikleri semere vermiş; “kuvve-i câzibe” dalında da suret ve sîret
güzellikleriyle serfiraz ismet kahramanlarının gelişmesine ortam hazırlamıştır.
Bu açıdan, peygamberlik ufku itibarıyla “ene”nin bir kulluk unvanı ve esrâr-ı
ulûhiyetin de bir aynası olduğunu söylemek mümkündür. Öyle ki, bu yörüngede
“ene” kendini bir abd bilir, Yaratan’ın hizmetinde olduğunu düşünür; O’na karşı
hâlisâne kulluğa yönelir ve hemen her zaman O’nu hoşnut etme arkasından koşar.
Aklına aldanıp nefsine yenik düşenler, güzeli, çirkini birbirine karıştırıp
egoyu sabit bir hakikat şeklinde mütalâa edenler, dolayısıyla da, Hakk’a kul
olacaklarına değişik mâlihulyalara dalarak cismânî hazlarından başka bir şey
düşünmeyenler, varlık ve hâdiselere insanca bakıp onu muhteva enginliğiyle
duyamayanlar, duyamayıp kendi bencilliklerinin darlığında heba olup gidenler
egoizm gayyaları içinde boğuladursunlar, “ene”deki sırrı anlayanlar yürürler
Hakk’ın inayet gölgesinde O’nun rıza ufkuna doğru…
“Ene”nin olumsuz yanıyla alâkalı bir derinlik sayılan Frenkçe “egoizm” de
dediğimiz “enâniyet”, kendine düşkünlük, yalnız kendini düşünme, her faaliyetini
bir kısım şahsî çıkarlara bağlı götürme, her işi bencillik mülâhazasıyla ele
alma ve o mülâhaza ile bitirme de diyeceğimiz bir ruh hastalığının unvanıdır.
Böyle bir karakter, başkalarından söz edildiği, onlara teveccühte bulunulduğu
hemen her yerde feveran eder, kıskançlıklara girer -üzerinde durulabilir- hırsla
kıvranır; hızını alamaz gıybete, iftiraya başvurur ve “onlar” dediği kimseleri
karalamak için elinden gelen her mel’aneti irtikâp eder.
Bazı kimselerde, bunun bir iki adım daha ötesinde, kendini mutlak üstün ve eşsiz
görme, hatta kendine “gaye insan” nazarıyla bakma, aptalca hüsnüzan ve
teveccühlere takılarak bir görüntü sergileyebilmek için maskaralık
diyebileceğimiz fantezilere girme ve “ben” merkezli bir dünya kurarak kendini
anlatma, meziyetlerini sayıp dökme cinneti söz konusudur ki, bunu da muzaaf
enâniyet anlamında “egosantrizm” sözcüğüyle ifadelendirebiliriz. Böyleleri her
hâdiseyi kendi bakış açılarına göre yorumlar, herhangi bir konuyu, onun
enginliği ve derinliği çerçevesinde değil de, kendi egoizminin darlığı içinde
ele alır, değerlendirir; sonra da, kendince çıkardığı hükümleri başkalarına da
dayatmaya çalışır. Aslında, bu tipler kendi heva ve heveslerine öylesine
kilitlidirler ki, kendilerinden başkasını görmez/göremez, kendi hülyaları
dışında hiçbir şey bilmez, bilmek de istemez; kimseyi sevmez ve hayırla da yâd
etmezler. Kendilerini insanî fazilet ve meziyetlerin merkezine oturttukları için
her zaman redd-i müdahale hissiyle gergin ve kavgaya hazır bir hâlleri vardır.
Hele bunların arasında nefsine âşık ve taparcasına ona bağlı bir kısım narsisler
bulunmaktadır ki, bunlar tıpkı çocuklar gibi, gördükleri her nesneye sahip olmak
ve başkalarına ait şeyleri elde etmek için sık sık onlarla kavgaya tutuşur ve
mütemâdi hır-gür çıkarırlar.
Böylelerinde hiç mi hiç içtimaî sorumluluk hissi gelişmemiştir; onlar, hemen her
zaman heva ve heveslerine göre hareket ederler. Olabildiğine kibirli ve
gururludurlar; herkesi hafife alır ve âleme tepeden bakarlar. Bir de bu hasta
ruhlar, çevrelerindeki saf yığınlar tarafından alkışlanıyor, ferdî bencillikleri
herhangi bir cemaate mensubiyetle besleniyorsa -buna “cemaat enâniyeti” de
denebilir- daha bir derinleşir, nemrutlaşır ve akla-hayale gelmedik fenalıklara
sebebiyet verebilirler. Firavun böyle bir ruh haletiyle “Ben sizin en yüce
rabbinizim.”(2) sözleriyle hırlamış, bir başkası “Ben de ihya eder ve
öldürürüm.”(3) deme cür’etinde bulunmuş; bir diğeri ise “Ben bu serveti kendi
imkân ve kendi bilgimle elde ettim.”(4) hezeyanlarıyla gürlemiştir. Günümüzde
çokça bulunduğu gibi, kimileri de mânâ âleminin devasa kametlerinin dahi
telâffuz etmediği/edemediği “Ben Mehdiyim.”, “Ben Mesihim.”, “Ben kutbum, kutb-u
irşadım”, “Ben gavsım”… türünden saçmalıklarda bulunmuş; sürekli ben
merkezliliğin karakteristik hırıltılarıyla kibrini, ucbunu, fahrini, makam
sevdasını ve nefis muhabbetini seslendirmiş ve kulluğun esası olan acz u fakr,
tevazu, mahviyet ve hacâlet… gibi hususlardan habersiz cahil kitleleri iğfal
etmişlerdir.
Aslında bunlardaki sefalet ve ruh sukutuna sebebiyet veren hep aynı şeylerdir:
Şeriat mantığından habersizlik, mütemerrid nefs-i emmârenin güdümünde bulunma,
şöhretperestlik ve bohemce yaşama arzusu… gel gör ki, bu zelil insanlar, her
zaman kendilerini farklı yaratılmış gibi görüp gösterir ve çevrelerine birer
misyon insanı olduklarını empoze etmeye çalışırlar. Böyleleri herkesi sıradan,
hor ve hakir varlıklar sayar ve onların da bir şeyler yapabileceklerini kat’iyen
kabul etmezler. Hele bir de etraflarında bu duyguyu sık sık tetikleyen bir kısım
müdâhinler varsa -ki her zaman var olmuştur- bunlar öylesine bir büyüklük
hissine kapılırlar ki, herhalde bu ölçüdeki bir enâniyeti ifade için “mük’ap
bencillik” sözü bile yetmeyecektir. Zannediyorum böylelerinin hâline en uygun
isim “megalomani” olacaktır.
Pöhpöhe açık ve alkışa teşne bu tiplerin sapık hislerine, aldanmış yandaşlarının
iddiaları da inzimam edince ortaya en tipik bir narsis çıkar. Sever kendini
Allah’ı gerçekten sevenlerin sevdiği kadar.. tapar hevasına putperestlerin
tanrıçalarına taptığı seviyede.. yanında Peygamber’den bahsedildiğinde dahi
rahatsızlık duyar; “O’nun temsilcisi ve izdüşümüyüm.” gibi hezeyanlarla -kendi
inanmasa da- çevresini bir kısım muğlak ve müphem şeylere inandırmaya çalışır.
Bütün hareket ve faaliyetlerinde hep takdir ve tebcil beklentisi içindedir.
Damlasının derya, zerresinin güneş gösterilmesini arzu eder. Dahası, etrafını
kendisine karşı çok derin bir medyuniyet içinde görmek ister; ister ve herkesin
her şeyine gözünü dikerek, meşru ve gayri meşru bütün arzularının yerine
getirilmesi beklentisine girer. Bekledikleri gerçekleşmeyince de çevresini
yakar-yıkar, şuna-buna gönül koyar, en yakınlarını bile vefasızlıkla suçlar ve
altından kalkılamayacak, is’âf edilemeyecek hak iddialarında bulunur. Zaten
başkalarıyla da her zaman kavga içindedir; hasetle kıvranır durur.. gıybetle,
iftira ile boşalır.. kinle, nefretle sürekli hafakanlar yaşar; “Ne kendi eyler
rahat ne halka verir huzur.” (Anonim) Yıkılıp gitse de cihandan mirasçıları onu
kabre kadar götürür.
[1] Ahzâb sûresi, 33/72
[2] Nâziat sûresi, 79/24
[3] Bakara sûresi, 2/258
[4] Kasas sûresi, 28/78
Sızıntı, Mayıs 2005, Cilt 27, Sayı 316
Eskimeme veya Yenilenme Cehdi
Bu dünyada fertler gibi toplumlar da duyguları, düşünceleri, var olma cehd ve
heyecanlarıyla toprağın kuvve-i inbâtiyesine yaslanmış, havaya, güneşe, suya
dayanmış bir tohum gibi önce filizlenmeye durur, ardından tomurcuğa, başağa
yürür; mîadı dolunca da ama hızlı, ama yavaş sallanır, yamulur, bağrında varlığa
erdiği toprağa bir kere daha ‘Merhaba!’ der ve kendini onun ağûşuna atar. Belli
sistem, belli düşünce ve belli felsefe temsilcilerinin kaderi de bundan farklı
değildir; gürül gürüldürler hayatlarının baharında; çevrelerine güller gibi
gülücükler salarlar gençliklerinde ve olgunluk çağlarında; renk atar ve sararıp
solarlar kendi hazanlarında. Kendi iç dinamiklerini iyi kullanmak suretiyle,
kimileri uzun ömürlü kimileri de kısa, yürürler mukadder âkıbetlerine.
Gün dönüp de ikbâlin yerini idbâr alınca, bütün hayatî aktiviteler de durur,
nabızlar teklemeye başlar, renkler hazan yemiş yapraklar gibi sararır,
hisler-heyecanlar diner ve her yan âdeta bir ölüm melodisiyle inler. Böyle bir
çözülüşü bazen ‘ani’l-merkez’ hareketin güçsüzlüğüne, bazen temsilcilerin
mefkûresizliğine, bazen hedefe tam kilitlenememeye, bazen ruhlarda dünyevîliğin
ağır basmasına, bazen de ilk günkü samimiyetin korunamamasına veririz ama, kim
bilir, belki de gerçek sebep bunlardan biri, belki hepsi, belki de ‘Kudret-i
Kâhire’nin esbap üstü meşîetidir. Bunlardan hangisi olursa olsun, insan
yöneleceği kapıya yürekten yönelmez, gereken ciddiyet ve gayreti göstermez, her
zaman daha engin mülâhazalarla bir tekâmül peşinde bulunmaz/bulunamaz, dahası
her an yeni derinliklere açılma azmi içinde olmazsa, onun için renk atma da,
sararıp solma da, hatta çürüyüp dağılma ve kendi enkazı altında kalıp ezilme de
kaçınılmaz olur.
Evet, gözler hep zirveleri kollamalı, kanatlar ‘daha yukarılar’ deyip her zaman
gergin bulunmalı, himmetler ‘ulü’l-azmâne’ bir çizgi takip etmelidir ki,
zirvelere ulaşma, şâhikalarda dolaşabilme mazhariyeti de gerçekleşebilsin.
Yoksa, duraklama ve çözülüp dağılma mukadder demektir. Kur’ân, kendi eser-i
mucizesi sayılan aydınlık çağın o güzidelerden güzide topluluğuna: “Mü’minlerin
kalblerinin, Allah’ı ve O’nun tarafından indirilen hakikatleri duyarak haşyet
hissedip, yumuşayıp daha derin bir dirilişe erme vakti hâlâ gelmedi mi..!”
(Hadîd sûresi, 57/16) diyerek onları çerçevesi verilmeye çalışılan böyle bir
‘ba’sü ba’del mevt’e çağırmaktadır. Bu çağrıya uyarak mü’min, canlılığını
korumak için her zaman yükselip derinleşme aşk u heyecanı içinde bulunmalı,
mefkûresi adına hep yüksekleri kollamalı ve tamamiyet peşinde olmalıdır ki
sıyanet görsün, devrilmesin ve yaşadığı sürece de hep taze kalabilsin…
Zira her zaman taze kalabilenlerde dehrin öldürücülüğüne karşı dirilme azmi
hiçbir zaman dinmez.. ve böyle biri hangi çağda yaşarsa yaşasın İslâmiyet’i
gökten indiği günün tarâvetiyle duyar, gözleri hep ihsan mülâhazasıyla açılır
kapanır, ne tür bir zirvede dolaşırsa dolaşsın hiçbir şâhikayı son karargâh
görmez. Hatta o, gidip bir gün Allah indindeki, melekler nezdindeki başdöndüren
aşkınlıklara ulaşsa dahi her zaman yüzü yerde, gözleri ufuk ötesinde, kanatları
gergin ve yüksek uçma azm ü ikdâmı içinde bulunur; bulunur ve arzlılara
semavîlik törelerinden çeşit çeşit dersler sunar.
Tabiat ve cismâniyetlerine yenik düşenlerin, onca yaşama ve hayattan kâm alma
tutkularına rağmen, eskiyip partallaşmalarına karşılık, bu irade ve azim
insanları bütün bir ömür boyu dipdiri ve canlı kalmasını bilir ve her zaman
değişik ölümsüzlük tavırları sergilerler. Okur ve yorumlarlar eşyâ ve
hâdiseleri, görüp değerlendirdiği gibi nebilerin. İrtifadan irtifaa geçerler
takılmadan arzın cazibesine ve sürtünme handikabına. Yürürler Allah’a
yürüdükleri gibi ilklerin, beklentisiz ve pazarlıksız. Doymazlar imandaki
neşveye, mârifetteki hazza ve Hakk’a gönül vermedeki lezzete. Hakk’a ulaşanları
duyup görme onları daha bir şahlandırır; dökülüp yolda kalanları müşâhede ise
bunları daha yürekten Allah’a yönlendirir.. yönelirler O’na, gördükleri
hissizler, heyecansızlar karşısında, kulakları teşriî emirlere kapalı sağırlar
ve tekvînî emirleri okuyamayan bahtsızlara rastladıkça.. onların bugünleri pırıl
pırıl, talihleri aydınlık ve âkıbetleri de hep nûrefşândır.
Her günü yeni bir diriliş faslı gibi göremeyenler, varlığı içinde bulundukları
devrin büyüteçleri altında okuyup değerlendiremeyenler, her gün yeni bir âlem
keşfediyor gibi kendini bir kere daha derinden mütalâaya almayanlar/alamayanlar
ve insan, kâinat, Allah hakkında hemen her zaman dilimine daha engin
mülâhazalarla bakamayanların zamanla hissiyatları açısından yaşlanmaları,
neş’elerini yitirip bir ölgünlüğe girmeleri, aşk u şevkleri adına bir humûdet
yaşayıp kıvamlarını kaybetmeleri mukadderdir. Böyleleri bir yanılgı olarak
kendilerini taptaze ve dipdiri görseler de her zaman bir tükeniş vetiresi içinde
sayılırlar. Farkına varsınlar varmasınlar, yüreklerinde yükselme azminin
bulunmayışına terettüp eden bir bitişle karşı karşıyadırlar. Dahası, anlamaz
bunlar irtifa kaybettiklerini, inişe geçtiklerini ve ‘hafizanallah’ gidip bir
yere kapaklanacaklarını…
Böyle kahreden bir durum, fertler için olduğu kadar aynıyla toplumlar için de
söz konusudur; evet fertler gibi toplumlar da birer rüşeym şeklinde doğar,
gelişir, olgunlaşır, hatta bazen ebediyet gamzediyor gibi bir hâl alır ve
‘müşârun bi’l-benân’ olurlar. Bazen de mebde’deki hayatî dinamikler aynıyla
değerlendirilemez, özden uzaklaşmalar başlar, kendi olarak kalmanın yanında
yenilenme vetiresi işletilemezse her şey künde künde üstüne devrilir; ne renk
kalır ne de desen, hisler-heyecanlar söner, her yanda hazan çağlamaya başlar ve
bir muhalif rüzgârla da bütün bütün yıkılır gider. Aksine, böyle bir toplum,
konumunun farkında olur, durduğu yerde sağlam durur, kendi hayatî dinamikleriyle
münasebetlerini korur ve sürekli kendini yenileyebilirse, tabir-i diğerle
yırtılan, çatlayan ve kırılan yerlerini vaktinde tamir ederek mukadder gibi
görünen çözülmelerinin önünü alabilirse, bir ilâhî atâ olarak ömrünü uzatabilir
ve yaşadığı süreyi hep bir gençlik neşvesi içinde geçirebilir.
Aslında İslâm, müntesiplerine öylesine tazelerden taze bir ruh ve öylesine engin
bir yaşama neş’esi bahşetmiştir ki, bu ruhun farkında olanların ve bu neş’eyi
duyanların öyle kolay kolay devrilip gitmeleri söz konusu değildir. Bir mü’min
için iman bütün güçlerin üstünde ilâhî bir güç kaynağı, İslâmiyet insanî
aşkınlığın son durağı, Hak rızası da bu sönmeyen neş’enin ve bu renk atmayan
canlılığın paha biçilmez armağanıdır.. ve bu donanım ve desteklerle bir mü’minin
hazana yenik düşmesi, bir sürprize kurban gitmesi -Allah’ın inayetiyle- çok uzak
bir ihtimaldir…
Cedlerimiz bu neş’e ve bu saadet duygusuyla dipdiri ve her zaman bir tekâmül
peşinde idiler. Durdukları yerde ‘sabit-kadem’ ve değişme fantezisinden
uzaktılar; kalbî ve ruhî hayatları itibarıyla da sürekli ‘ba’sü ba’del mevt’ler
yaşıyorlardı. Her gün yeni bir duyuş, yeni bir seziş, âfak ve enfüse ait yeni
bir keşif ve yepyeni tahlil ü terkiplerle imanlarını bir kere daha derinden
duyuyor, bir kere daha Hak tevfîkine dayanarak inançlarını yeniden inşa ediyor
ve irfanlarının derinliği ölçüsünde bir aksiyon sergiliyorlardı. Her zaman
Allah’ı anıp ürperiyor, tekvînî ve teşriî emirlerin mânâ, muhteva ve özünde
derinleşiyor ve hep yükseklerden uçuyorlardı.
Onlar öyleydi, biz de böyle; uyanmamız sûr sesine bağlanmamışsa ihtimal bir gün
biz de dirilebiliriz…
Sızıntı, Mart 2005, Cilt 27, Sayı 314
Fânîliklerle Kuşatılan Ruhlar
Dünyayı sadece fânî yüzü ve kendi darlığı içinde duyanlar, vicdanın onca
genişliğine rağmen hayatlarını zindanda geçiriyor gibi onu karartmış sayılırlar.
Bunlardan pek çoğu, böyle bir darlığı her hissedişinde, ya daha parlak ve
muhteşem kabul ettiği maziye vurgun yaşar, ya da hayâllerinde şekillendirdiği
tül pembe bir gelecek rüyasıyla teselli olmaya çalışır. İçinde bulunduğu en
eşref gün ve saatlere sözünü dinletip onlara gönlünün boyasını çalarak kalb ve
ruhun ferah-fezâ iklimlerine yükseleceğine, ya ‘teselli’ deyip hâli ve istikbali
görmezlikten gelerek geçmişe sığınır; ya da köksüz, temelsiz bir yalancı âtî
tasavvuruyla avunur durur. Bütün bunların teselli adına bir şey ifade
etmediği/etmeyeceği açıktır; ama gel gör ki, o bir türlü bunu anlamamaktadır.
Evet, gelecek asla unutulmamalı, o her zaman millî ruh desenimize göre değişik
ihyâ ve inşâ projelerine esas kabul edilmeli ve ona saygı duyulmalı; şanlı
geçmişimiz de hep hayırla yâd edilmeli, ruh ve mânâ köklerimiz hatırına da her
zaman müracaat edilecek bir kaynak sayılmalıdır. Bütün bunların yanında, daha
çok da içinde bulunduğumuz zaman üzerinde durulmalı ve evrile-çevrile
değerlendirilmelidir ki, bence bazılarını sıkan ve bunaltan darlıktan
kurtulmanın yolu da bu olsa gerek.. yoksa, ne ‘her yer karanlık’ deyip geçmiş
adına bir kısım ustûrelere sığınmakla ne de eşyânın tabiatını görmezlikten
gelerek âtî hesabına tutarsız hülyâlara dalmakla kat’iyen bir yere varılamaz.
Şimdiye kadar bu tür hülyâlar hasret, hicran ve inkisarlarımızı artırmaktan
başka bir şeye yaramamıştır.
Ama ne acıdır ki, bazı kimseler, bulundukları durumun darlık ve sıkıcılığını
iman ve Hak’la münasebetlerini güçlendirerek aşacaklarına, sürekli gel-gitler
yaşayarak boş kuruntularla ömür tüketmektedirler.
Böyleleri için hayat çok kısa ve sınırlıdır; onun ne insanın emellerine cevap
verecek bir vüs’at ve derinliği ne de hislerinin enginliği açısından ümit
vaadeden bir yanı vardır. O fevkalâde vefasızdır; ne yemeye doyar, ne de
yedirmeye ‘eyvallah’ eder. Senin olup olmadığı belli değildir; bir ömür boyu
sırtında taşırsın da bilinmedik bir dönemeçte ‘Allah’a ısmarladık’ demeden çeker
gider. Evet, kimsenin elinde mîâdını gösteren bir senet yoktur. Yaş ortalaması
denen sınır kime vefa yüzü gösterir, o da belli değildir. Mukadder gibi görülen
ömrü son damlasına kadar yaşayanların sayısı belli şart ve belli ortamlara göre
farklı farklıdır: İnsan herhangi bir sabah veya akşam, ya da günün belirsiz bir
saatinde, kendi hâlinde, her şeyden gafil, karşısına çıkacak sürprizlerden
habersiz, bir yolda yürürken, şu veya bu şekilde bir iş görürken derlenip
toparlanma fırsatını dahi bulamadan tutuştururlar eline tezkeresini ve Yunusça
ifadesiyle ‘Bindirirler cansız ata/İndirirler zulmete/Ne ana var ne ata/Örtüp
pinhân ederler.’ Biter onun için her şey; kopmuştur arkada bıraktıklarından;
maldan-menâlden, evlâd u ıyalden. Bir hiçle karşılaşırlar ömür çerçevesinde
ağlayıp sızlayanlar veya cenazesine koşanlar.
Ne gariptir ki, bir ömür boyu böyle bir sonun hesabı hiç mi hiç yapılmamıştır.
Bu itibarla, o güne kadar devam edegelen ve bir yekûna varması hayâl edilen o
bin bir hesaba bağlı kombinezonun bir daha meydana gelmesi de asla mümkün
değildir. Ona ait hesaplar defteri kapanmış ve bütün o dar hesapları alt-üst
edecek yeni bir muhasebe faslı başlamıştır. Buna her şeye ‘elvedâ’ faslı da
diyebiliriz; hayata elvedâ, güzelliklere elvedâ, tadıp doyamadıklarımıza elvedâ,
gidip gurûba kapanan bütün ümit ve beklentilere elvedâ faslı… Bütün arzuların
sönüp kül olduğu, bütün hülyâların serâba döndüğü, bütün emellerin dibe vurduğu,
bütün hüzünlerin daha bir koyulaştığı ve bütün ideallerin yıkık bir rüyaya
dönüştüğü böyle bir durumda, kim olursa olsun, o kendini iyiden iyiye sallantıda
hisseder; belki de yıkılır dize gelir; ama, artık yapacak fazla bir şey de
kalmamıştır.
Devrilip toprağın bağrına gömüleceğini tahayyül ettikçe kara kara düşünmeye
durur; her şey gibi fânîliğin onun hakkından da geleceği mülâhazasıyla ecel
terleri döker, çaresizlikle inler; inler sırça saraylarının yıkılıp gitmesi,
hülyalarının alt-üst olması, gülüp eğlenmenin, sevip sevilmenin ve hayattan kâm
almanın sona ermesi karşısında. Artık ruh dünyasında hazan uğultularıyla
esmektedir esen her rüzgâr ve hayat boşalma sesleri vermektedir ona göre her
yanda. Böyle bir boşluk hissiyle onun nazarında, milyonlarca-milyarlarca insanın
müşterek duygu, düşünce ve tecrübesinden örülmüş nizam ve intizam da
diyebileceğimiz kültürler, medeniyetler, felsefeler de gidip aynı müphem ve
belirsiz boşluklara akmaktadır. Gelenler tıpkı gölgeler gibi gelmekte,
gidenlerse hayâllere karışıp yok olmakta.. ve böylece bir zamanlar toz pembe
görünen her şeyin ve bütün hayatî aktivitelerin yerlerini bomboş çerçeveler,
silik çizgiler ve sopsoğuk yokluklar almaktadır.
Artık, ne o her zaman renklerle tüllenen güzelliklerden bir parıltı, ne o pırıl
pırıl simalardan bir eser, ne de o baş döndüren cazibelerden bir iz kalmıştır…
Görünmüştür gayrı o yalancı rüyanın dibi ve en sevimli çehreler yokluğun ezip
geçtiği yollarda hazan yemiş yapraklar gibidir.
Evet, kimilerince, ölümle insan ruhunda açılan oyuklar öyle derindir ki, böyle
bir boşluğa açılan her ruh orada kendi yokluğuyla ürperdiği gibi, diğer
insanların, milletlerin, hatta bütün varlık ve kâinatların gidip hiçliğe
dökülmesiyle de irkilir ve dehşetler yaşar. Böylelerinin mızraplarından sürekli
hasret ve hicran nağmeleri yükselir.. hep âh u vahlar duyulur çevrelerinde ve
‘Şu vahşetzâra geldim ama bin peşîmânım.’ şikâyetleriyle inler o karanlık iklim.
Genç olsun ihtiyar olsun, hayatını beden ve cismâniyetin darlığında yaşayanlar
için böyle bir hicran ve inkisar kaçınılmazdır. İçki, kumar, eğlence ve
çakırkeyf yaşama iptal-i his nevinden belki bazılarını avutabilir, ama mutluluk
adına onların da kat’iyen bir şey ifade ettiği söylenemez; aksine onlara müptelâ
olanların her zamanki hâlleri stres, çılgınlık, hafakan ve cinnettir.
Kıvranırlar iç içe ızdıraplarla her an; kapkaranlık duygularla soluklanırlar
muttarid ve hezeyan yaşarlar sürekli…
İmandır, ümittir, vicdan genişliğidir insanı kendi darlığından kurtarıp kalb ve
ruhun ferah-fezâ iklimlerinde dolaştıran.. ilhad, inkâr, şek ve tereddüdün
sisini-dumanını silip herkese rahat bir nefes aldıran.. zindanları saraylara
çevirip insana Firdevs esintileri yaşatan.. ve bu küçücük insanoğlunu kâinatlara
denk, hatta onları da aşkın vüs’ate ulaştıran… Bilmem ki, cismâniyetteki darlığa
takılıp ruhundaki genişliği göremeyen günümüzün görme özürlülerine bunları
anlatmak mümkün olacak mı..?
Sızıntı, Aralık 2004, Cilt 26, Sayı 311
Gafletle Geçen Yıllar
Gaflet; dalgınlık, dikkatsizlik, kendinde olmama; gafil de çevresinde olup
bitenlerden habersiz, her zaman şaşkın ve halkla münasebetleri açısından da
dikkatsiz yaşayan demektir. Uyur-gezer gibidir gafil; yürür, fakat yürüdüğünün
farkında değildir. Bir şeyler yapar ama, ne yaptığını tam kestiremez.
Hedefsizdir, çok defa abesle iştigal eder; eder de hep yürüdüğü yollara ve
içinde yaşadığı zamana yenik düşer. Doğrusu, onun davranışlarında bir gaye
aramak da beyhudedir; zira o bakıp da görmeyen, işitip de anlamayan öyle bir
şaşkın ve öyle bir dalgındır ki, bazen etrafında cereyan eden kızıl-kıyamet
hâdiselerden bile habersiz yaşar.
Yıllar var ki, bu tali’siz coğrafyanın insanları -ona da yaşama denecekse- hep
böyle yaşadı; gafletle oturdu, gafletle kalktı, bir gaye-i hayali olmadı ve
sürekli gününü gün etme peşinde koştu.
Aslında, böylelerinin hiçbir zaman başka türlü olmaları düşünülemez; bunlar
yer-içer, yan gelir kulakları üzerine yatarlar; ne maziyi görürler, ne de
müstakbeli; Ömer Hayyam edasıyla: ‘Geçmiş gelecek masal hep/Eğlenmene bak,
ömrünü berbat etme!’ der, kendilerini ‘bel hüm edall'[1] gayyalarına salar ve
hilkat seviyelerine rağmen bir hayat yaşarlar. Ne minarenin sesini duyar, ne
mâbedden bir şey anlar ne de varlık ve eşyanın ifade ve beyanına kulak verirler.
Kâinat kelime kelime, satır satır, paragraf paragraf bir şeyler anlatırmış; her
yandan üzerlerine sağanak sağanak nimetler yağarmış; yer yer nankörlüklerinden
dolayı arz u sema hâdiseleriyle ikaz edilirlermiş; her hâdise fasih beyan onlara
neler ve neler anlatırmış… onlar bütün bu olup bitenlerden hiçbir şey anlamaz,
hatta çok defa bu mütemâdî ikazların, bu devamlı tenbihlerin farkına bile
varamazlar. Farkına varmak bir yana, bazen ilâhî tenbihlere isyan ve küfranla
mukabelede bulunur; ihsan ve lütuflar karşısında da daha bir gaflete gömülür ve
bohemlik soluklamaya dururlar.
Gafiller, nimete nimet demez, ihsanı ihsan bilmez, ikaza kulak vermez; belâ ve
musibetlere gelince, azıcık inançları varsa, onu da kadere verir ve takdiri taşa
tutarlar; yoksa, tabiî sebeplere bağlar, temerrütlerine devam ederler. İş dönüp
de ilâhî lütuflar söz konusu edilince, her şeyi kendilerinden bilir ve ‘ben,
ben’ diye nefes alıp vermeye başlarlar. Aksine işleri bozulup düzenleri alt üst
olunca da, âh u vâh edip ellerini ovuşturur ve inlemeye dururlar. Ne var ki
artık iş işten geçmiştir; geçmiş ve dünyevî perde kapanmış, yeni bir perde
açılmıştır. Bu perde daha ürpertici ve daha müthiştir; evet, ‘Ahiret azabı çok
daha çetin ve daha şiddetlidir.'[2]
Ama ne acıdır ki, gafil, ne burada başına gelenlerden ne de ötede kendini
bekleyenlerden haberdardır; gafletle oturur, gafletle kalkar.. düşünmez
bugünü-yarını.. tanımaz hakkı-hukuku, çiğner çiğneyebildiği herkesi.. bir fitne
olur eser her yanda ve katar karıştırır her tarafı. Gücü yettiklerini ezerken,
gafildir, düşünmez onu da ezecek bir güçlünün bulunduğunu. Kendince ters
gördüklerini değişik ad ve unvanlara bağlayarak haklarken de kendi âkıbetini hiç
mi hiç hesaba katmaz. O, fevkalâde şımarık ve küstahtır. Zulüm ile âbâd
olacağını sanır ama, kendini acı bir son beklemektedir; bu acı son en hafifinden
hüsran ve nedamettir…
Şüphesiz onun bu türlü tavır ve davranışlarına karşı iman ve mefkûre insanlarına
da düşen bir kısım sorumluluklar vardır: Bir mü’min, ‘Nasıl olsa Allah’a
inanıyorum’ diyerek yan gelip yatamaz. Horlanıp hakir görülmeyi tabiî
karşılayamaz. Haklarının elinden alınması karşısında sessiz kalamaz. Vazifesidir
Allah’a dayanıp peygamberâne bir azim içinde bulunması, bir hikmet eri gibi
iradesinin hakkını vermesi, iman serasına sığınıp Hak rızasına müteveccih
olması, ‘Ben de varım!’ deyip bütün imkân ve kabiliyetlerini düşünce dünyasının
ihyası adına harekete geçirmesi, her zaman ciddî bir sorumluluk şuuruyla hizmete
âmâde bulunması, kalbî, ruhî, aklî, mantıkî bütün güç kaynaklarını ferdî ve
millî dirilişi istikametinde kullanması… evet, bu icmâlî hususların hemen hepsi
bir mü’min için çok önemlidir.
Bu itibarla da diyebiliriz ki, dine-diyanete saygılı, ülke ve ülküsüne
kilitlenmiş yüksek karakter ve derin mefkûre insanları yetiştireceğimiz güne
kadar, ehl-i gaflet ve dalâletin baskı ve dayatmalarına karşı koymak mümkün
olmayacaktır. Birkaç asırdan beri devam edegeldiği gibi bundan sonra da
insanımız sürekli iğfal edilecek.. tiranlar zayıfları ezmeden geri durmayacak..
insanî değerlere saygısızlık devam edecek.. Allah’ın adı unutturulmaya
çalışılacak.. Resûl-i Zîşân’a açık-kapalı hakaretler yağdırılacak.. ırz ve namus
mülâhazaları hafife alınacak.. fuhuş revaç bulacak ve bohemlik şahlandırılarak
saf yığınlar cismaniyetin azat kabul etmez köleleri hâline getirilecektir.
Evet, hep imanlı ve ümitli olmalıyız ama, bir o kadar da azimli ve kararlı duruş
içinde bulunmayı ihmal etmemeliyiz. Yıllarca ve yıllarca içte ve dışta ruh ve
mânâ köklerimize düşman olanlara karşı gösterilen acz ü zaaf, millî
değerlerimizi tezyif eden bir toplumu ve bazı kesimleri daha da cesaretlendirdi;
masum ve mağdurların ezilmesini biraz daha kolaylaştırdı. Bir büyüğün ifade
ettiği gibi, aç kurtlara karşı tahabbüb gösterildi ve onların iştihaları
kabartıldı. Sonra da onlar dönüp dişlerinin kirasını istemeye durdular. Ezdiler
bizi ve omuzlarımıza basıp bir yerlere yükseldiler, ancak hiçbir zaman insanca
davranmadılar. Aksine, her defasında kendi bâtıl düşüncelerini dayattı ve
herkesi kendilerine benzemeye zorladılar.
Ne var ki, bütün bunlara rağmen, birkaç asırlık bu acı serencâme bundan sonra da
hep böyle devam edecek demek değildir; dünya var olduğu günden bu yana, ışık her
zaman karanlığı kovaladı durdu.. geceleri sürekli gündüzler takip etti.. zaman
dairevî cereyanıyla dün ağlattıklarını ertesi gün güldürdü.. ve kapkara günler
bağırlarında ne nevbaharlar ne nevbaharlar yetiştirdi.
Millî ses muvakkaten kesilse de hiçbir zaman tamamen susmaz/susturulamaz. Ağzına
fermuar vurulsa da, o mutlaka değişik enstrümanlarla kendini yine ifade eder ve
maksadını çevresine behemehal duyurur. Gafiller uyansın-uyanmasın, o, mutlaka
bir gün minarelerden yükselen sesler gibi ta yatak odalarımıza kadar gelip
ulaşacak ve bize kendimiz olmamızı fısıldayacaktır.
Bugüne dek yüz defa kefeni gömlek yaptığımız gibi, son bir kere daha silkinip
kalkmamız ve kendi ayaklarımız üzerinde durmamız neden mümkün olmasın ki!? Şimdi
müsaade ederseniz konuyu bir eski nazımla noktalamak istiyorum:
Ey mâyesi nurlarla yoğrulmuş millet!
Hele dişini sık, az daha sabret!
Aman sönmesin sinendeki himmet!
Son durağın ‘devlet-i ebed müddet’…
Hiç durma yürü ki yollarda gözler!
Durmuş şehit baban yolunu gözler,
Geril, koş, seni bekliyor pürüzler,
Şahlan ki sevinsin kederli yüzler…
[1] ‘Hâsılı onlar hayvanlar gibi, hatta onlardan da şaşkındırlar. İşte asıl
gafil olanlar onlardır.’ (A’râf sûresi, 7/179) âyetine işaret edilmektedir
[2] Ra’d sûresi, 13/34
Sızıntı, Nisan 2006, Cilt 28, Sayı 327
Hak Karşısındaki Konumu ve Duruşuyla İnsan
İnsanoğlunun yaratılışı varlığa farklı ve derin bir ses katmıştır; o, yaratılış
ağacını tamamlama vadiyle gelmiştir dünyaya. Ruh ve cismin birleşik noktasına
otağını kuran mihnet yurdunun bu çileli yolcusu, her biri varlığının ayrı bir
derinliği sayılan bu iki cevheri dengeli tutmada oldukça zorlanmış ve bir sancak
gibi dalgalandığı aynı anda devrilme telaşları yaşamıştı/yaşıyor; sonra da özel
bir inayetle doğrulup gaye-i fıtratı, netice-i hilkati diyebileceğimiz hedefine
yürümüştü. Onun hayatı adeta bir dantela gibi hep sevinç ve keder atkıları
üzerinde örgüleniyordu. Dünyaları-ukbâları peyleyecek cevher onun ruhunda idi;
ama, ebedî hasmı şeytan da her zaman ense kökünde onu çarpmak için fırsat
kolluyordu. Bu itibarla da o, ebediyetleri peylemeye çalışırken peylenme
tehlikesiyle de karşı karşıya bulunuyordu; öyle ki, bir yandan sarraflık yapıp
herkesin eteklerini mücevherlerle dolduruyor; diğer yandan da sürekli başının
üstünde o uğru ve şakînin gölgesini hissediyordu.
Onun varoluş takdiri herkese ve her şeye bişaretti; ama, hususi donanım ve
konumu da beraberinde bir hayli sorumluluğu gerektiriyordu. O mutlaka farklı
yaratıldığını doğru okuyup donanım ve konumuna göre bir tavır almalı ve
mâhiyetiyle mütenasip bir duruşa geçmeliydi. Aksine, irtifa kaybından ötürü
cezalandırılması söz konusuydu. Onu, özel bir takdirle planlayan, maddî-manevî
duygularla donatıp bir hilkat harikası haline getiren Zat, ondan
şeklinin-şemâilinin, edasının-endamının takdir ve şükrünü istiyordu.
Evet insanoğlu, iç ve dış donanımı, –kaynağı Hak inayeti– güzellerden güzel
sureti, vicdanî genişliği, mâhiyet zenginliğiyle bir kıvam örneği ve “ahsen-i
takvîm” âbidesidir: O her yanıyla bir hilkat mucizesi, her uzvunda tam bir
tenasüp nümâyan, zâhir ve bâtın ahengiyle de başdöndüren bir mükemmeliyet
içindedir. Onun iç ve dış duyu organlarının, bu mükemmel yapının hendesesine
göre planlandığı apaçık. Dünya-ukbâ derinlikleriyle –şart-ı âdî planında– her
iki âlemi de mamur kılabilecek bir keyfiyeti hâiz.. mâhiyet ve donanımı herhangi
bir fânî güç ve tâkate verilemeyecek kadar harika, olabildiğine değerli ve o
aşkın kudretin en bariz remzi.. eli-ayağı, gözü-kulağı, dili-dudağı,
kafası-dimağı, eti-kemiği, damar sistemi, mafsalları, sinir ağları; ruhu-kalbi,
hissi-zihni, şuuru-aklı, mantığı-muhakemesi, ümitleri ve emelleriyle o Müteal
Kudret’in en güzîde eseri; kainâtların bir misâl-i musağğarı; mülkün-melekutun
özü, üsaresi, sınırlılığı içinde kevn ü mekanlar kadar bâtınî vüs’ati, zâhiren
dar bir çerçeveye sıkıştırılmış küçük görünümlü olmasına rağmen zenginlerden
zengin muhtevası ve canlılar alemi şiirinin bir bercestesi, diğer bir mana
itibarıyla kâfiyesi; mükemmellerden mükemmel öyle bir tanzim içindedir ki, onda
ne göze ilişen münasebetsiz bir çizgi, ne de zevk-i selimi rahatsız edecek bir
aykırılık söz konusudur. Aksine o, hacmi, şekli, heykeli ve hendesesi bakımından
olabildiğine ölçülü, düzgün ve pürüzsüz; hareketleri, tavırları, oturup kalkışı,
konuşması, mimikleri, yeyip içmesi, sesi-sözü, yürüyüşü, oturuşu-kalkışı ve
değişik pozisyonlardaki duruşuyla harikulâde, “Allah vergisi” denmeye sezâ ve
eskilerin ifadesiyle bir “nüsha-i kübrâ”dır. Öyle ki, kör olmayan her göz,
sönmemiş her hissiyât ve fikredebilen her akıl ondaki bu iç içe güzellik ve
endam karşısında kendisini hayretten alamaz ve Yaratan’ın ondaki nâmütenâhî
rahmanî tecellîleriyle olduğu yerde kalakalır…
Bütün bunların ötesinde, Allah’ın insanı hilafet pâyesiyle şereflendirmesi onun
için mansıplar üstü bir mansıptır. Kur’an-ı Kerim insanı Allah’ın halifesi
olarak zikreder. Buna göre, yerlerde, göklerde ne varsa, her şey bir manada onun
için var edilmiştir. Musahhardır varlık ve bütün eşyâ onun emrine. Evet, mikro
varlıklar o mini dünyalarıyla, makro alemler o baş döndüren mehâbetleriyle, bir
zaviyeden insanoğlu için var edilmiş ve onun maslahatlarına muvafık
yaratılmışlardır denebilir. Böyle bir teshîr ve emre amade kılma ne insanın
yapabileceği türden bir iştir, ne de şuursuz eşya ve kör tabiata havale
edilebilecek gibidir. Bu geniş alanlı ve olabildiğine kapsamlı musahhariyet,
sonra hilafet unvanıyla umum varlığa müdahale hakkı, ancak ve ancak Allah’ın
lûtfu ve yaratmasıyla olabilir.
Ayrıca, hangi mânâda olursa olsun, eğer, gökler-yerler, dağlar-dereler,
ırmaklar-denizler ve onlarda yüzen gemiler, mikro dünyalar-makro alemler insana
musahhar kılınmış ve onun okuyup değerlendirmesine, değerlendirip yorumlamasına
sunulmuşsa –ki öyle olduğunda şüphe yok– bu da insanın her şeyden daha değerli
ve nezd-i ulûhiyette özel bir kıymeti haiz bulunduğunu, hatta Allah’ın hususi
bir kısım mükerrem ibadı müstesnâ, insanoğlunun her şeyden daha üstün olduğunu
gösterir. Bu itibarla da ona ait hiçbir şey, dünyevî hiçbir değer karşısında
feda edilemez; zira o, bedeli bulunmama imtiyazıyla dünyaya gönderilmiş farklı
bir varlıktır…
Elbette ki insan bu aşkın mazhariyetleri, o küçük cirmi, o ehemmiyetsiz maddesi
ve cismaniyetiyle ihraz etmemiştir, edemez de; zira o, beden ve cismaniyeti
itibarıyla bütün varlık karşısında bir zerre bile değildir. Ne var ki, ahsen-i
takvîm sultanı bu hususi yaratığın özü, mâhiyeti, iç donanımı ve bilhassa o
“nefha-i ilahî” olan ruhuyla, bütün kainâtlar karşısında bir fâikiyeti söz
konusudur.. ve bu yanı itibarıyla da, “Onun mâhiyeti meleklerden de
ulvîdir/Avâlim onda pinhandır, cihanlar onda matvîdir.” (Akif)
Zaten o, varlığa müdahele etme, bazı şeylerin şeklini, mâhiyetini değiştirme,
eli ulaştığı ölçüde çevresini bediî zevklerinin rengine-desenine göre boyama
selahiyetiyle bu dünyaya gönderilmiş bir halife ve hususi bir misafirdir. Aksine
bir kısım maddeciler gibi, onu, yiyen-içen, cismanî zevklerini takip eden, sonra
da yan gelip yatan bir varlık olarak düşünür ve öyle de görürseniz ona hakaret
etmiş ve onu küçük düşürmüş olursunuz. İnsan, horlanacak ve küçük görülecek
önemsiz bir varlık değildir; o, Kudret-i Sonsuz’un, varlığına câmi’ bir ayna
olarak yarattığı harika bir cevherdir. Evet, âlem-i mülk ve melekûtun sahibi
kendini bir kere de –istiğnası müsellem– onunla ifade etmek istemiş; onu Zatına
mücellâ bir mir’at edinmiş ve kalbini esrâr-ı sübhâniyesine bir mahzen, lisanını
da hakâikına bir tercüman kılmıştır. O, istediği için böyle olmuştur;
istemeseydi ne insan ne de bir başka nesne var olamazdı.. ve O, kayyûmiyetiyle
burada durdurmasaydı hiçbir şey duramaz, hiçbir varlık da olduğu gibi kalamazdı.
İnsanoğlu, Cenab-ı Hakk’ın varlığa talakatli bir tercümanı, topyekün varlık da,
okuyup değerlendirmek, yararlanıp şükretmek için ona Yüceler Yücesi’nin ayrı bir
lûtfu ve armağanıdır: Bütün semâlar ve ondaki aylar, güneşler, yıldızlar; bütün
küre-i arz ve ondaki canlı-cansız her varlık: hava, su, toprak, topraktaki
değişik madenler; ağaçlar-otlar, kuşlar-kurtlar, ovalar-obalar ve her yanda
tüllenen güzellikler, tüllenip herkesi büyüleyen renkler, iç içe desenler,
çeşitli telden nağmeler, her bucakta duyulan sihirli şîveler Yaratan’dan,
“halifem” dediği zata, onun donanım ve konumunu işaretleyen birer teveccüh ve
iltifattır.
Bütün bunları, kendilerine has derinlikleriyle duyup hissedebilenler, aczlerinin
çehrelerinde Rabbilerinin sonsuz kudretini okur; fakr u ihtiyaçlarının
simalarında O’nun servet ve zenginliğinin eserlerini görür; tefekkür ve şükür
arası gel-gitler yaşar, sürekli marifetle soluklanır, bir aşk u şevk çağlayanı
gibi gürler; sonra da yürür mihrabına ve Yaratan’ı karşısında iki büklüm olur.
Zamanla böyle bir ruh, bir marifet ve muhabbet tiryakisi halini alır; sever O’nu
yürekten, saygıyla anar andığı zaman. Gönlünde mağmalaşır aşk u iştiyak; dilinde
içinden süzülüp gelen her biri bir kor iştiyak neşîdeleri, lisanında varlığın
özünden fışkıran hikmet şiirleri, gözlerinde O’nun sonsuz güzelliğinin değişik
dalga boyunda farklı tecellîleri; O’nu söyler her zaman bülbüller gibi
şakıyarak; O’nu mırıldanır nazmında, nesrinde, “Bu O’nun hakkı” diyerek ve bir
ihsan eri edasıyla O’nu görüyor gibi olmanın mehâfet ve mehâbetiyle oturup
kalkmaya durur hayret ve hayranlık duyarak; duymalıdır da, zira o bunları
görecek, duyacak, seslendirecek kıvamda yaratılmıştır. O, zâhir ve bâtın
hasseleriyle yaratılanlar arasında bir farklılığın remzi ve bir teveccühün de
işareti gibidir.
O, yaratılışından itibaren sayılamayacak kadar iltifatlar görmüş; meleklere
mihrap olmuş; isimler ufkunda Müsemmâ-yı Akdes muhaveresine ermiş, “emanet-i
kübrâ”yı yüklenmiş; arzın imarına yürümüş; orada ebediyet düşüncesiyle bir kere
daha dirilmiş; ahlak-ı ilahî ile tam tahalluk ederek “safiyyullah” unvan-ı
celîlini almış; tabiatının gereği olarak bir kere sürçmüşse de iradesinin
hakkını vererek hemen doğruluvermiş; emre itaatte inceliği ilk kavrayan olarak,
Rabbine karşı o muvakkat muhalefetini her zaman nedamet hisleriyle hatırlamış ve
derinden derine inlemiş; Cennet’ten uzaklaşırken bile oraya dönüş kurallarını
elinde sımsıkı tutmuş ve bütün düşme haybeti yaşayan bizler gibi kimselere
doğrulup yoluna devam etme örneği olmuştur. Ufkunun karardığı günlerde bile o,
Cennet’e, ebedî saadete ve ilahî cemâli temâşâya namzet olduğu ümidini hiç mi
hiç yitirmemiştir; yitirmemiş ve elli türlü devrilme ihtimaline rağmen elinden
geldiğince ayakta durmaya çalışmış ve hep Rabbine yürümüştür.
Aslında bu, bütün mü’minlerin de kaderi, macerası, mecburi yolu, tabiî güzergahı
ve Hak’la münasebetleri çerçevesinde hayat hikayesidir: İnsan, Allah’a inandığı,
inanması ölçüsünde O’na saygılı olduğu, nimetlerine karşı şükürle mukabelede
bulunduğu takdirde gün gelir başı gökler ötesi âlemlere ulaşır, rûhânîlerle aynı
atmosferi paylaşır, istidadı müsaitse gider meleklerle selamlaşır.
“Cennetü’l-Me’vâ” der ilerler ve mevsimi gelince yürür “Sidretü’l-Müntehâ”da
ikamet eyler…
İnsanın Konumu
İnsan, Allah’la münasebetlerinin yanında, Hakk’ın “emanet” dediği mükellefiyetin
de biricik emanetçisi konumundadır. Keza, hilâfet pâyesi zımnında, mahlûkat
üzerinde tasarruf ve hükümranlık hakkı da yine niyâbeten ona tevdî edilmiştir.
Bu itibarla da, bütün mazhariyet ve mükellefiyetlerinin yanında ona emin, sadık
ve ismet gayreti içinde olma gibi sorumluluklar da yüklenmiştir. O, Allah’a
karşı emin, doğru; insanlara karşı güvenli, mûtemet; kendisine karşı sorumlu ve
afîf; elinin altındaki her şeye ve herkese karşı da merhametli ve güvenilir
olmalıdır ki, aslında hilâfet ruhu da işte bu esaslar üzerinde dönüp
durmaktadır; dahası, insanoğlunun diğer canlılardan farklılığı da büyük ölçüde
yine bu hususlara dayanmaktadır. İşte bunlarla o, varlık üzerindeki gerçek
fâikiyetini ortaya koymuş olur. Bunlar sayesinde, hayatını gönlünün çizgisinde
sürdürür. Bunlarla, ötelere ait istek ve beklentileriyle tavırları arasındaki
farklılığı aşar.. ve bunlarla kendisine olumsuz bakanlara en ikna edici cevaplar
vermiş olur.
Aksine o, böyle bir güven, doğruluk ve ismet gayreti sergileyemez, kendisine
emanet edilen mâhiyet-i insaniyeyi insana yakışır şekilde koruyamaz, zâhir-bâtın
hâsselerini yaratılış gayesi istikametinde kullanmaz/kullanamaz, din ve dünya
işlerinde Hak rızasına kilitlenip elinden geldiğince mefsedetlerden uzak duramaz
ve başta insanlar olmak üzere herkese, her şeye karşı bir halife ve emanetçi
gibi titiz davranmazsa, potansiyel olarak yeri “a’lâ-yı illiyyîn” iken, bir
hain, bir gâsıp, bir şakî, bir mütecaviz gibi aşağıların aşağısı mânâsına
“esfel-i safilîn”e yuvarlanıverir.
Evet, bir insanın gerek ilâhî hak ve vazifeleri, gerek kendine karşı sorumluluk
ve vecibeleri, gerekse başkalarının haklarına saygılı davranması… gibi
hususların hemen bütünü onun insan olma farklılığıyla dünyaya gönderilmesine
terettüp eden sorumlulukları cümlesindendir. Ne var ki, bunlara tam riayet
edebilme de büyük ölçüde vicdanın hayatiyetine ve genişliğine kalmış bir şey.
Vicdanı dar kimselerin bu sorumlulukları arızasız yerine getireceklerini
beklemek beyhûdedir.
Vicdan, cehalet, kibir, gurur, bencillik gibi şeylerle daralır, büzüşür ve bir
hodgâmlık dehlizine dönüşür. Vicdan genişliği, ilim, mârifet, muhabbet, mehâfet
ve diğergâmlık hisleriyle mâmur gönüllere Allah’ın semâvî bir armağanıdır. Bir
vicdan, bilgiye âşık, mârifet tiryakisi, muhabbet soluklu ve Yaratan’dan ötürü
herkese karşı da alâka duyuyorsa, o vicdanda içtimaî ruh belirmeye başlamış
demektir ki, biz buna vicdan genişliği veya inkişafı diyoruz. Böyle bir ruh-u
içtimaîye, insanın her türlü bencilce tavırlardan sıyrılarak isminin özündeki
ünsiyete yönelmesi demek de mümkündür. Böyle bir ünsiyetle o, Rabbini “Celîs ü
Enîs” görür, O’ndan gelen rahmânî teveccühlerle bütün varlığın ünsiyet
solukladığını duyar gibi olur. Her şeye ve herkese hep sıcak mukabelede bulunur.
Derken, sadr u sinesi cihanları istiâb edecek kadar genişler; buna karşılık,
ruhunda kibir, gurur, bencillik alanları da daraldıkça daralıverir. Bu suretle
o, bir mahviyet ve tevazu insanı hâline gelirken, ferdî muhiti de birdenbire
rûhânîlerin atmosferine dönüşür ve o atmosferde sürekli rûhânîlik esintileri
duyulmaya başlar.
Aslında bir içtimaî heyette genişlik ve kuşatıcılık fertten başlar; fert, engin
ruhlu ve engin vicdanlı ise, toplum da aynıyla o mükemmeliyeti aksettirir. Fert,
duyguları itibarıyla dar, düşünceleri benlik çıkmazında ve mülâhazalarında da
egosunu aşamıyorsa, bu tür parça ve parçacıklardan sağlam bir heyetin oluşması
düşünülemez; hele büyük ve yüksek bir milletin teşekkülü asla.! Zira bir toplumu
hakiki mânâda büyüten, yükselten, o toplumu meydana getiren fertlerdeki içtimaî
ruh genişliğidir.. ve o toplumun istikbal vâdetmesi, uzun ömürlü olması ve
devletler arası muvazenede kayda değer bir hizmet görmesi de böyle bir ruh-u
içtimaîye bağlıdır. Düşünce ufukları itibarıyla fertler kendi egolarını
aşamamış, aşanlar da bunu gerektiği gibi seslendirememiş, seslendirip mensup
oldukları heyet-i içtimaiyenin her kesimine mâl edememişlerse, böyle bir
milletin zamanla kuruması, çözülmesi ve başkaları tarafından yutulması
kaçınılmazdır. Tarihinin en karanlık ve en perişan günlerini yaşayan, bahtsız
bir coğrafyanın zamanzede çocuklarının bugün, bunun en acı örnekleriyle yüz yüze
bulunduklarını söyleyebiliriz.
Bizim dünyamızda bu olmamalıydı; zira, iman gibi dünyaya meydan okuyacağımız bir
dinamiğimiz vardı. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “İman hem nur, hem kuvvettir;
hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir.” Ama, ihtimal iman
hususunda bizim ciddî bir kısım problemlerimiz var; bunlar, imanın o yenilmez
gücünü belli ölçüde sarsıyor, belki de kırıyor ve İslâm’la tam bütünleşmemize,
onu tabiatımızın bir derinliği hâline getirmemize mâni oluyor. Dolayısıyla da,
sürekli bencilliğimize takılıyor; gururumuzla, kibrimizle, kendi güç
kaynaklarımızı hebâ ediyor; çıkar duygularımız, şöhret marazımız, makam
hırsımız, kaba kuvvet kullanma zaaf ve boşluğumuz bizi, içinde bulunduğumuz
toplumdan koparıyor, vicdan ufkumuzu daraltıyor ve ruh-u içtimaîmizi öldürüyor.
Öyle ki, bir türlü millet fertleriyle yürekten bir araya gelemiyor, onları
kendimiz gibi duyamıyor, zevk-elem paylaşamıyor, aksine sürekli taarruz
duygularıyla oturup kalkıyor ve birbirimizi yiyip bitiriyoruz.
Oysa bir zamanlar, hep aynı şeylere inanıyor olmamız bizi birbirimize sımsıkı
bağlıyor, ibadetlerimiz her gün birkaç kez bizi yan yana getiriyordu. Yüksek
mefkûrelerimiz ve Hakk’a adanmış ruhlarımız sayesinde hem Hakk’a hem de halka
her zaman yakın duruyorduk. Allah’a kul olma duygumuz bizi şuna-buna kulluk
zilletinden kurtarıyor ve bize hakiki hürriyeti soluklama imkânı veriyordu.
Düşünce ve inanç dünyamız itibarıyla âdeta bir hülya âlemi yaşıyorduk: Namaz
kılıyor, Allah’a intisapla soluklanıyor; oruç tutuyor, O’nun yakınlığına
yürüdüğümüzü hisseder gibi oluyor; zekât veriyor, kendimizi Allah’ın lütfettiği
mal-mülk üzerinde birer emanetçi gibi görüyor ve karşı tarafa minnet etmeye
bedel, hakkını alıp bizi sorumluluktan kurtardığı için minnettarlık duyuyor.. ve
hemen ferdî her vazifemizde çevremize ipekler gibi yumuşak davranıyor, herkese
sımsıcak mesajlar gönderiyor ve ömrümüzü ruh-u içtimaînin o ferah-fezâ ikliminde
Cennet’e ermişler gibi geçiriyorduk. Herkesle beraberdik, acılarımızı bugün
duyduğumuz ölçüde asla hissetmiyorduk ve vicdanlarımızın vüs’ati sayesinde,
içten içe toplumun her yanında üfül üfül huzur esiyordu. Kibir târumâr,
bencillik paramparça, gurur ayaklar altında, kıskançlık kapı kapı kovulan bir
lânetlik, kin, nefret şeytana ve şeytanî evsafa karşı caydırıcı bir silah
gibiydi ve her yanda bir kardeşlik ruhu nümâyândı.
Aslında, Hakk’ın azamet ve kibriyası karşısında, “konumum ve durumumun icabı bu
olmalı” deyip el-pençe divan duran, ayağını bastığı aynı noktaya iki büklüm olup
yüzünü süren ve kendini insanlardan bir insan görerek onlarla beraber bulunmayı
millî ve içtimaî ruhun gereği sayan birinin, insanı küçülten, onun vicdanını
daraltan ve mâhiyet-i insaniyeyi cismâniyetin dar zindanına hapseden gururla,
kibirle, bencillikle, hırsla, kinle, nefretle ne alâkası olabilir ki ve
olamamalıdır da. Bunun yanında o, başkalarına karşı da zillet göstermemeli ve
hiçbir kimseye serfürû etmemelidir. Zira o, günde birkaç defa koşup Allah’ın
huzurunda yerlere yüz sürmesine rağmen âzam-ı mahlûkata baş eğmeyecek kadar aziz
ve sultanlar karşısında eğilmeyecek kadar da hürdür. Başta namaz olmak üzere
ibadetleriyle o bir miraç yolcusudur; miraç ise, semalar ötesi, ötelerin de
ötesi âlemlere yükselmenin unvanıdır. Her gün birkaç kez secdeleriyle melekler
burcuna yükselip rûhânîlerle selâmlaşan, yürüyüp Hakk’a kurbet ufkuna ulaşan bir
gönül eri, artık bulacağını bulmuş, bütün mevhum ve bâtıl şeylerden de kurtulmuş
demektir. Böyle biri için ne sultanların ne kralların ne de imparatorların
hiçbir önemi yoktur. Çünkü o, her gün lâakal kırk defa “Malik-i yevmi’d-din”
unvanıyla Sultanlar Sultanı’na intisabını dillendiren bir hürdür ve bu hürriyeti
de alınıp satılmayacak, hiçbir şeyle değiştirilmeyecek kadar semâvî bir kıymeti
hâizdir.
Sızıntı, Şubat-Mart 1994, Cilt 16, Sayı 182-183
Hakikat Aşkı
Bir şeyin aslı, esası demek olan hakikat, görülen, duyulan ve akledilip
kavrananın ötesinde neyin ne olduğunun, ne ifade ettiğinin ve neyi gösterdiğinin
apaçık bilinmesi demektir. İnsan, kâinat ve eşyânın, aslı, esası nedir? Bunlar
hem teker teker hem de hepsi birden ne ifade ederler; atomlardan nebulolara,
insanın en küçük parçacıklarından maddî-mânevî derinliklerine kadar bütün bir
varlık ve ondaki nizam, ahenk, güzellik ve hikmet arkasında acaba neler var?
Bütün bu gerçekler, rastlantılara verilemeyeceğine göre, mutlaka zerreden
seyyârâta her şeyin dayandığı/dayanacağı bir hakikat olmalıdır. Her şeyin gidip
istinad ettiği böyle bir hakikat vardır ve onun kendine has evsâfıyla tanınması
da her insan için bir vecibedir. İşte böyle bir vecibeyi derin bir iştiyak ve
alâka ile takip etmeye “hakikat aşkı” denir.
Topyekün varlık, eşyâ ve hâdiseleri hallaç ederek her nesnenin özüne, esasına,
mahiyetine muttali olma hissi, heyecanı, cehdi, gayreti ve tutkusu da
diyebileceğimiz böyle bir aşk, Hakikatler Hakikati’ne ulaşmanın da en emin
yoludur. İnsanın ruh dünyasında böyle bir heyecan ve arzunun uyarılması ve onda
her varlığın arkasındaki mânâyı anlama his, merak ve düşüncesinin harekete
geçirilmesi; geçirilip azm u iradenin şahlandırılması, hakikat aşkı adına ilk
mırıldanışlar ve ilk kıpırdanışlardır. Onun, âfâk ve enfüsü tam bir ibadet
neşvesi ve ciddiyetiyle okuyup değerlendirmesi, yeni ilmî gelişmeler ve
farklılaşan bakış zaviyeleri açısından varlık ve hâdiseleri bir kez daha gözden
geçirmesi, bunları yaparken de karşılaştığı bütün sıkıntılara katlanması;
kararlı tavırları, beyin sancısı; bir kısım muğlak ve mudil meselelerle yüz yüze
geldiğinde ye’se düşmemesi, panik yaşamaması ve ne olursa olsun hakikate
ulaşmayı hayatının gayesi bilmesi ise bu konuda olmazsa olmaz esaslardandır.
Böyle bir yolda yürümeyi; varlık ve hâdiseleri, her şeyin önünü arkasını düşünüp
değerlendirme mânâsına “tedebbür”, her zaman beyin fırtınası ölçüsünde mürekkep
düşünme de diyebileceğimiz “tefekkür”, her nesneyi ve her hâdiseyi basîretin
engin ufkunda test etme mânâsında “tebassur” ve durma-dinlenme bilmeyen bir
azimle zamanın çıldırtıcılığına karşı dişini sıkıp dayanma demek olan “tesabbur”
şeklinde de özetleyebiliriz.
İnsan, bu mülâhazalarla kâinat, eşyâ ve hâdiseleri okuyabildiği takdirde
zamanla, uzak-yakın çevresindeki her şeyin dili çözülüverir; her nesne ona kendi
konum ve mânâsıyla alâkalı çeşit çeşit kasideler sunmaya başlar; içini döker,
Yaratan’a işaretlerde bulunur ve arkasındaki engin mânâlarla onun ufkuna
ışıklar, gönlüne de inşirahlar salar: Elektronlar, atomlar, o harikulâde
faaliyetleri, muntazam hareketleri ve baş döndüren ahenkleriyle; moleküller,
kendi mini dünyalarında muvazzaf birer memur gibi çelik-çavak ve nizamî
faaliyetleriyle; protoplazma, çekirdeği ve onu çevreleyen zarıyla tıpkı bir
konak, bir saray mükemmeliyetindeki mahiyet ve işleyişiyle; kalb, mide, ciğerler
ve böbrekler, ifa ettikleri yüzlerce vazifeleriyle; dimağ, ruha bağlı ve
Yaratan’ın emriyle ortaya koyduğu binlerce aktivitesiyle; vicdan mekanizması,
latîfe-i rabbâniye, zihin, irade ve şuur gibi farklı derinlikleriyle; insanoğlu,
iman, mârifet, muhabbet, aşk u şevk, kurbet, vuslat unvanları altında Yaratan’la
münasebetleriyle; karada-denizde milyarlarca canlı, farklı farklı yaratılışları,
yaşama serüvenleri, eko-sistem içindeki yerleri, kendi aralarındaki
yardımlaşmaları, belli maslahatlar çerçevesinde sınırlı mücadeleleri, ama
mutlaka umumî ahenge hizmetleriyle; yerküre, güneşle olan o hassas ve incelerden
ince münasebeti, onunla arasındaki mesafesi ve bir zırh, bir sera gibi çepeçevre
onu kuşatan atmosferi, bu havakürenin ihtiva ettiği farklı farklı nispetlerdeki
gazları, yaşamaya müsait konumu, donanımı ve bağrından fışkırtılan vâridâtıyla;
güneş, o ürperten görünümü, başları döndüren enerjisi, harareti, ziyası, arz
üzerindeki canlı-cansız her şeyle alış-verişi ve değişik dalga boyundaki
şualarıyla; büyük-küçük bütün kâinatlar, aynı mânâ, aynı muhtevadaki azametli
hâlleri, gönüllere ra’şeler salan derinlikleri ve gelip vicdanlara akan hikmet
ve maslahatlarıyla herkese hakikat adına türlü türlü mesajlar sunmakta, hakikate
ulaşma yolunda ruhları şahlandırmakta ve tefekkür edebilenlere doyulmaz
dakikalar yaşatmaktadırlar.
Evet, her gün görüp temâşâ ettiğimiz o en güzel meşherlerden daha güzel, en
muhteşem saraylardan daha muhteşem, en muhtevalı kitaplardan daha muhtevalı, en
mevzun ve muntazam sistemlerden daha muntazam, en şaşaalı mesîre yerlerinden
daha büyülü ve hemen her zaman taptaze ve rengârenk hâliyle şu yeryüzü –ona bir
mânâda cennetlerin izdüşümü, firdevslerin sihirli koridoru da diyebiliriz– bütün
o cazibedâr derinlikleriyle insanî duygularımıza akseden birbirinden farklı
tecellî dalga boyundaki güzelliklerin en enfesleriyle başlarımızı döndürmekte ve
gönüllerimizi hakikat aşkıyla coşturmaktadır.
Eğer insan, tabiat ve hayata ait hususiyetleri biraz ön yargısız, biraz da
insafla tetkik edebilse, görüp duyduğu, bakıp mütalâa ettiği canlı-cansız her
nesneye karşı öylesine derin bir hayranlık duyacaktır ki, müşâhede ettiği
şeyleri bir daha ve bir daha temâşâdan kendini alamayacak; belki de, bir sevdalı
gibi sürekli varlığın özüne ulaşma hülyalarıyla oturup kalkacaktır; oturup
kalkacak ve her yeni tetkik, yeni tahlil, yeni terkiple varlık ve eşyânın
ötesindeki hakikatlerin/hakikatin meraklı bir araştırıcısı ve âşık bir keşşafı
hâline gelecektir. Kim olursa olsun, kâinat ve içindekilere böyle bakıp böyle
yorumlayan her meraklı ve hüşyar dimağ, farklı görür gördüğü her şeyi;
başkalaşır onun nazarında renkler, desenler, şiveler; bir vecd ü istiğrak yaşar
arz u semâyı her temâşâ edişinde; büyülenir güllerin, çiçeklerin revnakdâr
güzellikleri karşısında. Yıldırımların tarrakalarından, kuşların-kuşçukların o
içli ve narin nağmelerine kadar her seste Yaratıcı Kudret’e tebcil neşidelerinin
yükseldiğini duyar gibi olur ve yürür daha ilerilere en derin iştiyaklarla.
Yürür ve yer-gök arasındaki sırlı münasebetten atmosfer hâdiselerine,
yağmurların içlere inşirah salan yumuşak seslerinden çayların-ırmakların
çağıltılarına kadar hemen her şeyde tadına doyulmayan bir sermestî yaşar; yaşar
da bütün bu hâdiselerin arkasında o topyekün varlığı kuşatan sonsuz irade ve
merhametin mevcudiyetini duyar ve çocuklar gibi sevinir.. çocuklar gibi sevinir
ışık-gölge münâvebeleri, gecelerin-gündüzlerin sırlı deveranı, her biri birer
kudret kelimesi otların-ağaçların büyülü hâlleri, meyvelerin tat ve kokuları ve
insan ruhunun bunları duyup zevk etmesi karşısında. Sevinir ve aradığı hakikate
yaklaşan bir meraklı, sevdiğinin kokusunu duyan bir âşık gibi yer yer ümit
mırıldanır, zaman zaman da “Daha var” deyip yoluna devam eder; devam eder de,
ırmakların çağıltılarından ormanların içten içe iniltilerine, tenha koruların
sessiz murakabelerinden başlarını semâya dayamış gibi duran dağların mehîb
duruşlarına, bağ ve bahçelerin o nefis görüntülerinden insanoğlunun iç içe
derinliklerine kadar hemen her şeyde, kitaplarla ifade edilememiş ne derin
hakikatleri idrake muvaffak olur..!
Gün gelir o, uzak-yakın çevresinde görüp duyduğu her şeyin ses, soluk, renk,
desen, hey’et, ruh ve mânâsında, idraklerimizi aşkın ve tariflere sığmayan o
ezel ve ebed Sultanı Müteâl Mevcud’un göz kamaştıran şaşaalı tecellileriyle yüz
yüze gelir; kendini farklı bir duyuş ve seziş zemzemesi içinde bulur; yürür daha
ilerilere ve gider her şeyin farklı lisanlarla “Allah mâbûd, Allah maksûd, Allah
mahbûb” dediği ufka ulaşır. İşte o zaman bütün zahmetler rahmete inkılâp eder;
arama, yürüme meşakkatleri de zevkli bir seyahate dönüşür.
Zaten böyle hüşyar bir ruh için bir baştan bir başa bütün tabiat, topyekün
varlık ve umum eşyâ bir güzellikler meşheri, bir sanat ve bedîalar galerisi ve
bir zevk u safa seyrangâhıdır. Bu meşhere ve bu galeriye gönül gözüyle
bakabilenler, bu seyrangâhı da iman nuruyla temâşâ edenler kendilerini
cennetlere uzanan bir koridorda yürüyor sanır; sinelerinde duyup hissettikleri
hakikat-i ezeliye cezbiyle çok defa kendilerinden geçer ve temâşâ iradelerini
basiretlerine bağlayarak yeni ufuklara doğru koşarlar. Görüp tanıştıkları her
varlıktan farklı bir merhaba alır, değişik mârifet dersleri dinler ve yol boyu
uğradıkları canlı-cansız her varlığın dilinden, dudağından dökülen mârifet ve
muhabbetleri yudumlaya yudumlaya dolaşır dururlar vadi vadi; selâm verir, selâm
alırlar her şeyden. Daha bir yaklaştıklarını hissederler her adımda arkasından
koştukları Hakikatler Hakikati’ne. Duyarlar hususî bir teveccüh gördüklerini ve
âdeta O’ndan mesajlar alıyor gibi olurlar pekişen ve güçlenen imanları,
mârifetleri sayesinde. Mevsimi gelince de, O’nu görüyor gibi olma ufkuna ulaşır
ve görülmezleri görür, duyulmazları duyarlar ve ayrılmak istemezler bu zevk u
şevk, mehafet ve mehabet koyundan.
İşte böyle bir hakikat aşkı zamanla insanda ciddî bir araştırma iştiyakı hâsıl
eder ki, herhalde üzerinde durulması icap eden önemli konulardan biri de bu olsa
gerek…
Sızıntı, Mayıs 2004, Cilt 26, Sayı 304
Haset
Bir mânâda çekememezlik ve kıskançlık da diyebileceğimiz “haset”, herhangi bir
insanın şeref, ikbal, başarı, hatta sağlık, afiyet, zenginlik, eda, endam,
güzellik, bilgi, zekâ, mutluluk… gibi vasıflar ve mazhariyetler karşısında
duyduğu hazımsızlık hissidir ki, buna kestirmeden, bir ferdin kendisinde
olmasını istediği değişik vasıf veya mevhibelerin, başkasında bulunması
karşısında duyduğu bir iç rahatsızlık da diyebiliriz. Rahatsızdır böyle biri
kendine nispet edilmeyen faziletlerden, meziyetlerden, başarılardan; kederlenir
hasım yerine koyduğu insanlara gelen nimetlerden; sevinir onların maruz
kaldıkları musibetlerden.. ne “hüsn-ü aklî”ye saygı duyar ne de “hüsn-ü
şer’î”ye; zira o, altında kalıp ezildiği ifritten egoizması ve dünyalara
sığmayan kibriyle bütün fâikiyetlerin, farklılıkların kendine nispet edilmesi
kuruntularıyla oturur-kalkar ve geçmiş devirlerdeki ilâhî mevhibeler hakkında
bile nasıl olmuş da ona rağmen farklı bir zaman diliminde ortaya çıkmışlar diye
düşünerek sürekli iç homurdanmalar yaşar.
Aslında böyle bir ruh haleti taşıyan kimsenin cinnetinde şüphe olmamakla beraber
şimdiye kadar bir kısım psikanalizcilerle bazı psikologların dışında, açıktan
açığa bu delilere “deli” diyen de çıkmamıştır. Evet, bir kısım psikanalizciler,
haset duygusunu belli aşamalara ayırır ve şöyle bir sıralama ile ele alırlar:
Değişik rekabet hisleriyle dışa vuran kıskançlık; hazımsızlığa hazımsızlıkla
mukabele şeklinde ortaya çıkan çekememezlik ve gidip hezeyana dönüşen, sonra da
bir tufan halini alan daha müthiş haset hissi… Bu sıralama, potansiyel
kıskançlık duygusunun değişik terbiye yöntemleriyle kontrol altına alınmaması
durumu itibarıyladır. İnsanları, his, şuur ve şuuraltı dünyalarıyla iyi okuyup
iyi değerlendirebilen iç derinlikli rehberler ve insan sarrafı terbiyeciler
vasıtasıyla, onun zararlı bir şekilde ortaya çıkmasına fırsat verilmeyebilir. Bu
his önceden sezilerek, hoşgörü ve başkalarına ait meziyetlere tahammül ufkunu
göstermek, kendi meziyet ve mevhibelerine yönlendirmek suretiyle tâdil
edilebilir ve böylece kıskançlığın derecesi azaltılarak hasetçinin kendini harap
etmesi kısmen de olsa önlenebilir. Üzerinde daha farklı bir üslupla durma
mülâhazası mahfuz bu da bir görüş. Siz isterseniz, yine bir psikanalizci
mülâhazasıyla buna, insanın bir kısım iç zaaflarının belli şahıslarda haset
dürtülerine dönüşmesi de diyebilirsiniz..
İster öyle ister böyle, haset marazının -kem nazar dışında- kıskanılan kimseye
hiçbir zararı yoktur, olamaz da. Şayet bir zarar söz konusu ise, o da hâsidin
kendisine râcidir; zira kıskançlık, kıskanılandan daha çok kıskananın işini
bitirir; evet böyle biri, her zaman rahatsızlık içindedir çekemediği kimselerde
gördüğü güzelliklerden, değişik ilâhî lütuflardan; rahatsız olur, olur da
oturur-kalkar hasım kabul ettiği şahsın mazhariyetleri karşısında kinle,
nefretle homurdanır durur; Hakk’ın ona teveccühlerini içten içe sorgular.. duaya
inanıyorsa, kıskandığı kimseye beddua eder; ihtimal onun için büyüye, kahriyeye
başvurur ve kendi hayatını çekilmez bir azaba çevirir.
Bir insanda haset marazı mevcutsa, onun için bir sürü çekememezlik sebebi hazır
demektir: Bazıları için aynı kulvarda koşma; bazılarınca karşı taraf kadar
başarılı olamama veya beklediği ölçüde başarılarının karşılığını görememe;
kimilerince de bencillik ve kibri zaviyesinden hep hasmına göre kendine biçtiği
seviyenin gerisinde kalma… gibi hususlar birer hazımsızlık sebebidir. Böyle bir
hâsid, Hakk’ın takdirine rıza göstereceğine, kaderî planların kendi heva ve
hevesi istikametinde cereyan etmesini arzu edercesine sürekli hezeyan yaşar;
açık-kapalı her zaman kaderi tenkit eder; ilâhî icraatı sorgulama küstahlığında
bulunur.. kıskançlık hafakanları itibarıyla kendi yaşama atmosferini
elektriklendirir ve kendi eliyle gider öldüren bir darlığın kulu-kölesi olur.
Rahatsız eder çevresini ve onlar tarafından rahatsızlığa maruz kalır.. böyle bir
darlık içinde geçirdiği her dakika, her saat patlamaya hazır bir bomba görüntüsü
sergiler ve bu hâliyle en yakınlarını dahi bîzar eder.
Hastalık böyle sürüp gittiği takdirde zamanla mahdut kimselere karşı olan bu
çekememezlik hissi büyür, genişler; sonra da düşünce ve hissiyat ufkunu tamamen
kuşatarak onu bütün iyiliklere, güzelliklere sövüp sayan bir saldırgan hâline
getirir. Öyle ki, artık böyle birinin bütün sözleri, beyanları döner-dolaşır,
hep gelir hasım/hasımlar konumundaki şahıslara takılır. Bir mü’min için müzakere
ve muhaverelerde “sohbet-i Canan” ne ise, kıskançlık pençesinde kıvranıp duran
bahtsız için de bütün negatif mülâhazaların gelip kıskanılan (mahsûd) şahsa
dayanması aynıdır. Bazen hasmını hafife alarak, bazen onun hakkında gıybetlere
girerek, bazen de iftiralar ile karalayarak hep ona karşı düşmanlık duygularıyla
oturur-kalkar.
Nefsin azad kabul etmez kölesi böyle bir zavallı, her gün beş defa camiye gitse
veya ömrünü zâviye ve halvethanelerde geçirse ya da gidip Haremeyn-i Şerifeyn
mücâvir ve misafirliğiyle serfiraz olsa da, içindeki bencillik hissini, kibir
duygusunu, görünme zaafını, alkışlanma arzusunu söküp atacağa âna kadar, onun
hakikî insan olmayı duyup zevketmesi çok zordur; zordur, zira o, ruh
dünyasındaki bu olumsuz şeylerle Arapların “dâü’l-udâl” dedikleri iflâh etmez
bir rahatsızlığın pençesindedir.. ve bu hâliyle bir şey dinleyip bir şey
anlaması da mümkün değildir; mümkün değildir; çünkü, onun tahayyülleri kirli,
tasavvurları basbayağı, fikirleri de sisli-dumanlıdır. Doğru göremez, doğru
düşünemez, doğru değerlendiremez; iyiliklere kötülük der, -kendine ait değilse-
güzellikleri çirkin görür ve kendisine nispet edilmeyen en önemli insanî
değerlerin gerçekleştirilmesine karşı dahi savaş ilan eder. Dahası, gücünü,
kendi değerlerini yükseltmeye sarf edeceğine, başkalarının başarılarını
karalama, küçük gösterme ve tahrip etme istikametinde kullanır.. böyle davranır
ve çok defa hasımlarını yakmak için tutuşturduğu ateşte içten içe cayır cayır
yanar da bıkıp usanmaz çekememezlik adına tutuşturduğu fitne ocaklarını
körüklemekten.
Karşı tarafı küçük düşüreyim diye çırpınır durur, ama küçük düşen de yine
kendisi olur; böylece kendi hakkında zamanla bütün kazanma kuşaklarını birer
kaybetme arenasına çevirir. Başkalarına zindan projeleri hazırlarken, koskoca
dünyayı kendine zindan eder.. manevî hayatının nurlarını söndürür ve körkütük
bir hazımsızlık heykeli haline gelir; gelir ve pîri sayılan İblis’i sevindirir.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kıskanma ve çekememe konusunda oldukça
sert ifadeler kullanır ve ümmetinin bu ruhî rahatsızlıktan -bir mânâda “sedd-i
zerâyi” mülâhazasıyla- uzak durmalarını salıklar. İşte o nûrefşan sözlerden
meâlen birkaçı:
“Hasetle iman bir kalbde beraber bulunmaz.”[1]
“Ateş odunu yakıp kül ettiği gibi haset de iyilikleri öyle yer bitirir.”[2]
“Benim ümmetime de geçmiş milletlerin hastalıkları bulaşacaktır; o hastalıklar,
şımarıklık, küstahlık, servet çokluğuyla övünme, birbirine sırt dönüp uzaklaşma
ve çekememezlikti.”[3]
“Hasede girmedikleri sürece insanlar hep hayırla oturur-kalkarlar.”[4]
Bir başka yerde benzer ruhî rahatsızlıklar üzerinde durur, suizandan uzak durma
vurgusunda bulunur ve hasedin tehlikesini hatırlatır.[5]
Konuyla alâkalı O’ndan şerefsudur olmuş daha bir hayli nurefşan beyan göstermek
mümkündür; ama biz onlardan “cevâmiu’l-kelim”den sayılan bir pırlanta daha
zikretmekle yetinmek istiyoruz:
“Zinhâr dedikodu ile ömür tüketmeyin; başkalarının kusurlarının takipçisi
olmayın; birbirinize karşı çekememezlik ve kıskançlığa girmeyin ve sakın sakın
kin gütmeyin.”[6]
Bütün İslâm ahlâkçıları uzun uzadıya haset üzerinde durmuş, herhangi bir insan
üzerindeki ilâhî nimetlerin zâil olmasını istemeyi kalbsizlik saymış ve bu
iblisçe mülâhazayı ciddî ciddî sorgulamışlardır.
Evet, ötelerde ilk işlenen günahlardandır Hazreti Adem’e karşı bu kıskançlık
oyunu.. Kabil’le yeryüzünde bir kere daha yenilenir ve sonra figüranları
insanoğlu, şeytan bu çirkin oyunu teksir eder durur. Öyle görünüyor ki,
Goethe’nin ifadesiyle kıyamete kadar da tekerrür edip duracak. İblis, Hazreti
Adem’i çekememişti, Kabil de Habil’i. Firavun, Hazreti Musa’yı, bir kısım densiz
diyanet mensupları Hazreti İsa’yı ve nice kendini bilmezler de insanlığın
iftihar tablosu Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı.. çekemedi, kendi ufuklarını
kararttılar; bugün de çekemiyor ve hayatlarını azaba çeviriyorlar; iyiliklere,
güzelliklere çirkin deyip daha bir çirkinleşiyorlar; hayırları baltalıyor,
dünyayı şerler arenasına çeviriyorlar.
Diğer hastalıklar gibi haset rahatsızlığının da erken teşhisi çok önemlidir.
Eğer rahatsızlık dışa vurmadan sezilir; kıskanılan kimse veya bir başkası
tarafından kıskanç adam değişik rehabilitelerle kalbî ve ruhî hayata
yönlendirilebilirse bu öldürücü duygu belli ölçüde de olsa baskı altına alınmış
olur.
Haset, bir kötülük saplantısı, bir yıkma ve yok etme hissidir; aklî, mantıkî
yollarla bunun kıskanç kimseye hiçbir şey kazandırmadığının anlatılması yararlı
olur. Hemen tesir etmese de zamanla bir şey ifade edeceği, hiç olmazsa bu
duygunun frenlenmesini sağlayacağı söylenebilir. Ayrıca, kıskanç kimsede
başkalarına yararlı olma hissinin uyarılması, yaşama duygusu yerine yaşatma
mefkûresinin geliştirilmesi faydalı olabilir. Ve tabiî her şeyden evvel, hayatı
Allah rızasına bağlı götürme ve O’nu hoşnut etme cehdi içinde bulunma
istikametindeki rehabilitasyonların onu bir nefis zebunu gibi yaşamaktan, bir
beden ve cismaniyet hamalı olmaktan kurtarması -Allah’ın izniyle- her zaman
ihtimal dâhilindedir.
Bu arada haset edilen kimselere de, mazhar oldukları nimetleri paylaşma ve
herkesi faydalandırma; kıskanma ve çekememe konumunda bulunan kimseleri
görme-gözetme ve gönüllerine girme; hazımsız olduklarına ihtimal verdikleri
kimseler hakkındaki iyi düşünce ve mülâhazalarını onlara ulaştırma; ellerinden
geldiğince Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Sebeb-i mesuliyet ve hatar olan
metbûiyete, tâbiiyyeti tercih edip, imamet ve öncülük işinde başkalarını
rahatsız edecek şekilde önde görünmeme; Allah’ın ihsan ve lütuflarını herkesin
görüp bileceği tarzda kullanarak iştihaları kabartmama…” gibi bir hayli iş
düşmektedir. Bütün bunlarla çekememezlik marazının önü alınır mı-alınmaz mı, o,
Allah’ın bileceği bir şeydir; ben, bu konuda yapılmasının yararlı olabileceğine
inandığım bazı hususları açmaya çalıştım. Hakikati Allah bilir ve Müessir-i
Hakikî de yalnız O’dur.
Ayrıca şu hususa işaret etmede de yarar var; hasedin böyle zararlı olanının
yanında gıpta mânâsına gelen bir türünü de Sahib-i Şeriat mahzursuz görmüş ve
şöyle buyurmuştur: “İki kimseye hasette (gıpta) zarar yoktur: Kendisine
bahşedilen serveti Allah yolunda infak eden imkân sahibi ve Allah’ın lütfettiği
ilmi yaşayıp başkalarına da öğreten kimse.”[7] Ne var ki, Kur’ân’ın has
talebelerinin, ismiyle aynı olduğu gibi, algılanmasıyla da mahzurlu,
çekememezliğe hem-hudut olan böyle bir ruh hâletinden uzak durmaları daha
uygundur. Bundan başka hakta, dinî hayatta ve Allah rızasını kazanmada yarışma
duygusu diyebileceğimiz “tenâfüs” Kur’ân-ı Kerim’ce alkışlanmış ve takdir
edilmiştir. Rıza ne hoş ufuk, onu “i’lâ-yı kelimetullah” ile yakalama ne kutsal
bir vazife ve o hususta rekabetsiz yarışma ne mübeccel bir iştir..!
[1] Nesâî, Cihad, 8.
[2] Ebû Davud, Edeb, 44; İbn Mâce, Zühd, 22.
[3] Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, 9/23; Hâkim, Müstedrek, 4/185.
[4] Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, 8/309.
[5] Buhârî, Edeb, 57; Müslim, Birr, 28-31; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/312.
[6] Buhârî, Edeb, 57; Müslim, Birr, 28-31.
[7] Buhârî, İlim, 15; Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn, 268.
Sızıntı, Eylül 2005, Cilt 27, Sayı 320
Hatıralar İkliminde Küçük Bir Seyahat
Acı olanı da var hatıraların bal-kaymak gibi tatlı olanı da. Acı hatıralar çok
defa mürûr-u zamanla birer zevkli hikâyeye dönüşür ve her hatırlanışında insana
çok keyifli anlar yaşatır. Tatlı olanları ise, bizi o eski nur-zulmet münâvebesi
içinde görüp tattığımız zamanlarda, ikamet ettiğimiz farklı ikametgâhlarda,
koşup durduğumuz değişik güzergâhlarda ve kadîm dost, sadık yol arkadaşlarıyla
paylaştığımız gün ve gecelerde dolaştırır durur.
Şimdilerde geriye dönüp bakıyor; yer yer durgun sular gibi hayatımın sükûtî
demlerini, gaye ile bütünleşmemiş mefkûresiz günlerini, sabâvete kurban edilmiş
alacakaranlık gecelerini tahayyül ediyor ve o günkü dimağıma takatinin üstünde
sorumluluklar yükleme hülyalarına giriyorum; bazı şeyler karşısında âhesterevlik
ettiğimi düşünüyor, hızımı gözden geçiriyor; bazen zamanı geriye işletiyor,
aykırılıklara yeni bir şekil vermeye çalışıyor; bazen realiteleri hayalin
güdümüne veriyor; bembeyaz ve pırıl pırıl dakikalar arkasından koşuyor ve onları
bugünkü mülâhazaların şivesiyle başkalaştırmaya çalışıyorum.
Bugünkü gibi hatırlıyorum doğup büyüdüğüm köyü-kenti, sokağı-mahalleyi;
koyun-kuzu meleyişlerini, kuş cıvıltılarını, çoluk-çocuk çığlıklarını; yıllarca
gelip-gidip eşiğini aşındırdığım mütevazi mektebi, öğretmenlerimi ve onların
ince tavırlarını. Hiç unutmadım bir cami harîminde geçirdiğim yılları,
tarihleşmiş bir mâbedin bağrında tünediğim sıkıntılı günleri; çok uzak kentlere
hesapta olmayan seyahatlerimi; sonra hesaba giren ve bir vazifeye dönüşen
Murad-ı Sânî beldesindeki imameti; cami penceresiyle mihrap arasındaki gel-git
nefasetini; acemiliğime bağlı bir darlık içinde, hata-savap atbaşı, dinim,
diyanetim adına mutlaka bir şeyler yapabilme heyecanımı; beni aşan kaderin sırlı
plânları çerçevesinde bir “vakt-i merhûn”a bağlı sevkleri, insiyakları -buna
kendi iradem açısından boşu boşuna çırpınma da diyebilirim- vazife deyip irşad
adına ulaşabildiğim her yere ulaşma azm ü gayretini; evet, bütün bunların
düşünce dünyamda bıraktıkları derin izler vardı ve unutamazdım hiçbirini…
Unutamazdım bir dehşetli ihtilalle herkes gibi benim de şok yaşadığımı,
mesnetsiz tehditleri, sağduyunun sahâbetini, yeniden derlenip toparlanma
mevsimini.. sonra gelip kapıma dayanan içinde yeni ihtilal teşebbüslerinin,
hastalıkların ve hava değişimlerinin de bulunduğu oldukça maceralı vatanî
vazifemi; tebdîl-i hava vesilesiyle maskat-ı re’sim olan beldeye, anneme, babama
kavuşup onlarla geçirdiğim nefis Ramazan günlerini, Erzurum camilerindeki vaaz u
nasihatleri; haddimin fevkinde gösterilen alâkayı ve bunların içimde oluşturduğu
-tabiî idrak ufkuma göre- tahdîs-i nimet mülâhazalarını.. acı-tatlı ve iç içe bu
hatıraları unutmam mümkün değildi.
Unutmam mümkün değildi sürpriz terhisi, Erzurum’da biraz hasret giderdikten
sonra ilk gözağrım sayılan suyun ötesindeki beldeye yeni azimeti ve orada
yaşadığım acı-tatlı günleri; ardından bir başka beldeye tayini, oradan da
İzmir’e cebrî tavzîfi ve bu beldenin hizmete açık zaman, mekân ve insanını..
cami penceresine bedel senelerce bir tahta kulübede, cihan saltanatına
değişmeyeceğim ızdıraplı fakat aydınlık günleri…
Evet, icmâlen de olsa bunların hepsini dün yaşanmış gibi hatırlıyor, dönüp
arkada bıraktığım -bana ait yanlarıyla boş olsa da- o dopdolu günleri, hizmet
irtibatıyla içinde bulunduğum yerleri hayalen temâşâ ediyor, o zamanlarda
dolaşıyor, dostlarla selâmlaşıyor, bir kere daha aynı şeyleri paylaşıyor ve dünü
bugünle beraber yaşıyorum.
Bu upuzun sergüzeştim içinde ciddî bir şey yaptığımı söyleyemem; kaynağı tamamen
vifak ve ittifak onca şeyi görmezlikten gelerek de hiçbir şey olmadı diyemem.
Tavsiye ve teşviklere “Evet!” diyen bir hayli hizmet eri hatırlıyorum,
hatırlıyor ve hayırla yâd ediyorum. Yakından tanıdığım ve tanımadığım,
hatıralarımın başköşesini tutmuş bu aydınlık simaları, kadınıyla-erkeğiyle bu
adanmış ruhları hep çağın kudsîleri diye yâd ettim ve edeceğim. O müsait zemin
ve bu vefa âbidelerini hedeflerine tam yönlendirmek mümkün oldu mu olmadı mı;
net bir şey söyleyemeyeceğim, söylemem de mümkün değil; ne var ki şahsî
yetersizliğimi, bazı dost kılığındaki kimselerin vefasızlığını ve her zaman
hasmâne bir tavır alanların da tahribatını hesaba katınca daha farklı bir tablo
da imkânsız gibi görünüyor.
İmkânsız gibi görünüyor ama ben hemen her gün kendimle yüzleşiyor, kendime göre
üslûp hataları icat ediyor ve “keşke”den “keşke”ye sıçrayıp duruyorum. Baş
edemediğim bir sürü şeye maruz kaldığım, âleme malum.. ben onları şimdilerde
birer tatlı hikâyeye çevirip şeker-şerbet gibi yudumlasam da, her yeni
handikapla o günlerdeki vefasızlıkları, ardı arkası kesilmeyen zulüm ve cefaları
derinlemesine bir kere daha ruhumda hissediyor ve sinemden bir zıpkın yemiş gibi
inliyorum.
Aslında, bir mânâda o gün bugün o ızdıraplar hiç mi hiç dinmedi. Hatta bazı
çevrelerin kinleri, nefretleri, yapılan güzel işlerle mebsûten mütenasip (doğru
orantılı) şişti, büyüdü, azgınlaştı ve kan kokan, kan düşünen bir hâl aldı.
Allah’ın lütufları arttıkça ve artıp bütün dünyayı sardıkça, dine, diyanete ve
şanlı geçmişimize düşman ruhların gayzı da âdeta magmalar gibi köpürüp her yanda
yangınlar çıkarmaya başladı. Unutmadım, unutamıyorum o Haziran fırtınalarını,
bant furyalarını, karalama kampanyalarını; hukukun hiçe sayıldığını, vicdan
hürriyetinin ayaklar altına alındığını; sun’î cepheler oluşturulduğunu; küfür ve
küfran temsilcilerinin tuğyanları yanında bir kısım müteşeyyihînin “haseden min
ındi enfüsihim” komplolarını.. keşke bütün bunları unutabilseydim;
unutabilseydim de “kelâm-ı nefsî” ile dahi olsa onlara karşı infial ruh haletine
girmeseydim!
Ne var ki, onca tecavüz, komplo ve bunlara bağlı baskılar, inanan insanları asla
sindiremedi; her inkıtadan sonra onlar bir kere daha “vira bismillâh” deyip daha
bir ciddî dinlerine, diyanetlerine hizmete koyuldu ve duraksamadan yürüdüler
Allah rızasına doğru. Hiç hatırlamıyorum kinin, nefretin dindiğini, şiddetin ve
baskının hız kestiğini; buna mukabil gurbet hissi ve gariplik duygusuyla
inandıkları değerler uğrunda heyecan kaybetmeden koşturanların tevakkufa
geçtiklerini. Boşa gitmedi bütün bu gayretler; gün geldi sağanak sağanak Hak
inayetiyle her taraf nevbahara döndü ve bize de sevgi ve şefkat hislerimizi
ifade etme imkânı doğdu.
Yıllardan beri birbirine küs yaşayan farklılaştırılmış ve düşman kutuplar hâline
getirilmiş pek çok kimse bu yeni sevgi atmosferine koşmaya başladı. Bu, onların
kendilerine yönelmeleri, kendilerini bir kere daha keşfetmeleri demekti. Çok iyi
hatırlıyorum, birbirinin elini ürkek ürkek sıkan kimselerin, biraz beraber
bulunduktan sonra “Meğer hep aynı düşünüyormuşuz” ve “Meğer birbirimize ne kadar
da yakınmışız!” dediklerini. Bütün bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın değerlendirmemize
sunduğu fırsatlardı; ama bilmem ki bu fırsatları tam değerlendirebildik mi.!
Keşke değerlendirebilseydik! Evet, bir dönemde şöyle-böyle ayrıştırılmış, sun’î
gerginliklere çekilmiş ve yıkmaya kilitlenmiş değişik kesimlerin birbiriyle
kucaklaşmaya ve sarmaş-dolaş olmaya başladığı ve kendi kendimize reva gördüğümüz
gurbet yıllarını arkada bıraktığımız o günler çok verimli günlerdi; ama acıdır,
yapılan onca olumlu işin görülmemesi, takdir edilmemesi bir yana, o
istikametteki aktiviteler birer cinayet gibi gösterilmek istendi; istendi ve bir
mânâda dinamitlendi.
Şimdilerde o fevkalâde büyülü ve ümitle tüllenen günleri, saatleri ne zaman
düşünsem, “Keşke o sevgi ve diyalog çağlayanının önü hiç kesilmeseydi.! Keşke o
ışıktan zamanın bağrına kurşun sıkılmasaydı!” deyip iki büklüm oluyorum. Ne
kadar arzu ederdim, o nazlı nazlı bir araya gelişlerin, o yürekten birbirini
selâmlayışların ve o sımsıcak akşamların devam etmesini! Hâlâ
hatırlayabiliyorum, o samimî hislerin, o gönüllerden kopup gelen seslerin, o
temel değerlerimize saygı çerçevesinde ortaya konan düşüncelerin iç dünyamızda
uyardığı heyecanı, millî birlik ve beraberliğimiz adına hâsıl ettiği imanı ve
ümidi. Eğer bir gün şeytan gelip aramıza girmeseydi ve fena huylara açık
tabiatlardaki düşmanlık duygularını hortlatmasaydı, mızrabını yemiş bamtelinden
yükselen sesler gibi her yörede duyulan o heyecanlı nağmeler, o birbirine ulaşan
eller ve birbirinin meziyetini mırıldanan diller hep aynı şeyleri söylemeye
devam edecek ve o mütekabil saygı, hürmet teâtîleri hep sürüp gidecekti.
O günlerle alâkalı görüp duyduklarım, elemiyle-lezzetiyle bütün yaşadıklarım,
bizimle aynı duyguları paylaşmayan dar alanlı hafızalardan silinip gitse ve
sönük, renksiz, neşvesiz bir geçmişe inkılâp etse de, onlar benim için
çağrıştırdıkları ve gelecek adına vaad ettikleriyle hâlâ hayal dünyamın en
renkli resimlerini ihtiva etmekte ve bana lezzetine doyulmayan dakikalar,
saatler yaşatmaktadırlar. Hâdiselere hep aynı zâviyeden baktığım, onları aynı
şekilde hecelediğim sürece de o canlı resimlerin hülyalarımı her zaman
süsleyeceğinde hiç şüphem yok. Bu açıdan, ihtimal ne zaman bir kısım handikapla
karşılaşacak olsam ya da şöyle-böyle bir muhalif rüzgâra maruz kalsam, hemen bir
sessizlik murakabesine dalacak, sükûtun nağmeleri içinde hep o günleri
dinleyecek ve o rengârenk resimlerle, o değişik fotoğraf kareleriyle teselli
olmaya çalışacağım, çalışıyorum da; çalışıyor ve kendimi yığın yığın insanın en
içten bir cûşişle sergiledikleri o sevgi ve alâka çağlayanı içinde hissediyorum.
Her bir araya gelişte ilk görüşüp tanıştığımız o tertemiz yüzleri görüyor gibi
oluyor ve ruhumu saran kasvetlerden bir bir sıyrılıyorum.
Yakın bir geçmişe kadar devam edegelen hep ümitle tüllenmiş o ahenkli, hatta
biraz da âlâyişli toplanmalar-dağılmaların farklı bir çizgide de olsa hâlâ devam
ettiğini düşünüyorum. Şartların, konjonktürün gerektirdiği farklılık mahfuz;
aynı üslûp, aynı eda, aynı düşünce ve aynı mülâhazaların binlerce, yüz binlerce
sevgiyle çarpan sine tarafından temsil edildiğinde tereddüdüm yok; ama ben o
günlerle öylesine dolu ve yapılan işlere öylesine kurulu idim ki, o zamanlar
icra edilen aktivitelerin içinden geçerek kendimi dünyaları aşan, gidip ta Hak
rızasına ve onun gaye ölçüsündeki vesilesi sayılan “Nam-ı Celîl-i İlâhî”yi ilana
dayanan bir cereyan-ı mütemâdî mecrasındaki kudsîlerin yedeğinde görüyordum. Bu
mülâhaza ile kim bilir kaç defa kendi kendimi “ve kelbühüm bâsitun zirâayhi
bi’l-vasîd” mazhariyetiyle payelendirmiş ve “Bu kadarını olsun herhalde
lütfederler.” demiş müteselli olmuşumdur.
Yaşadığım o süreçte, diyaloğa açık ve sevgiyle çarpan sinelerin heyecanı ruhuma
öyle işlemiş, her gün şahit olduğum o güzel tablolar hafızama öyle hakkedilmiş
ve gönlümde öyle derin izler bırakmıştı ki, aradan yıllar geçmesine rağmen hâlâ
onları bütün canlılığıyla iç dünyamda duyabiliyor; o günlerde duyup işittiğim
sesleri, sözleri bütün tazeliğiyle ruhumda hissediyor ve yer yer nükseden hasret
ve hicran duygularımı onlarla bastırmaya çalışıyorum.
Kim bilir belki de şu anda, o elemleri, acıları gitmiş ve her şeyiyle lezzete
inkılâp etmiş hatıralar yumağı içindeki canlı, renkli, ümitle tüllenen geçmişe
ait hatıra karelerini, içimde yaşatmak ve arkadan geleceklere emanet etmek için,
defter-i mesâvîm gibi simsiyah ve perişan satırlarımla farkına varmadan
karartıyor da olabilirim…
O günlere ait, her yanda tüten ruh ve mânânın, tasavvur ve heyecanın o dar zaman
diliminde kalmasına, sevgi söyleyen, hoşgörü mırıldanan ağızların susmasına,
birbirine kavuşan sinelerde tütmeye başlamış aşk u alâkanın sönmesine, şefkatle
açılıp kapanmaya başlamış gözlerin ebediyen kapanıp gitmesine, diyaloğa açık
ruhların mevsimsiz bir hazanla savrulup devrilmesine gönlüm razı olmadı;
dayanamazdım, meltemlerin yerini şimal rüzgârlarının almasına; iyiliğe,
güzelliğe ve sevgiye açık atmosferimizin kinle, nefretle delinmesine; baharı
hazanın vurmasına, millet ruhunun muhalif fırtınalarla sararıp solmasına ve
“ba’sü ba’del mevt”imize yeniden kefen biçilmesine.. doğru durulmalı, doğru
konuşulmalı, ortaya konan güzellikler müştak bütün gönüllere duyurulmalı ve bu
dirilişin önünün alınmasına meydan verilmemeliydi.!
Birkaç düzine gönüllü ve Hakk’a adanmış ruh, insanlığı gerçek insaniyete uyarma
azm ü niyetiyle -bunu Allah’ın gerçekleştireceğine inançları tamdı- yollara
dökülürken, ellerinde kendi dünyalarından sönmez meşaleler dört bir yana
açılırken “millet-i ebed müddet” mülâhazasıyla açılmışlardı. İnsanlığa
diyecekleri pek çok şey vardı ve onu mutlaka demeliydiler.. işte bu mülâhazayla
idi ki, hepsinin sinesi de yüce mefkûreye, yüceler yücesi Allah’a yürüme
heyecanıyla çarpıyordu. Bütünü olmasa da büyük çoğunluğu itibarıyla toplum bu
heyecanla coşkun ve tam bir metafizik gerilim içindeydi. Bu hâl umumî sulh,
sükûn ve evrensel insanî değerler adına mutlaka daha da ilerilere götürülmeli ve
emanette emin haleflere emanet edilmeliydi.. milletinin kaderiyle alâkadar
ruhların derin bir ittifak ve ittihat sürecine girdiği, inanan sinelerin bu
heyecanla coştuğu, her yanda diyalog sevdalılarının seslerinin duyulduğu, birkaç
asırlık hülyalarımızın gidip hakikat ufkuyla kutuplaştığı o kutlu günlere ait
aktiviteler bence hiç durmamalı; milletine hizmete adanmış ruhlar asla heyecan
yorgunluğuna düşmemeli; dünyevî mutluluk, refah ve saadet onların uhrevîlik
mülâhazalarının önüne geçmemeli; her zaman ışıkla parlayan bu simaların nurları
hiç sönmemeli; “Hak rızası hedef, i’lâ-yı kelimetullah gaye ölçüsünde vesile.”
deyip yollara düşenlerin birliği kat’iyen bozulmamalı; gittikçe büyüyen,
genişleyen, derinleşen bu gönüllüler hareketi, her diriliş dönemindeki ilklere
has safvetini, samimiyetini, sadakatini korumalı ve Seyyid Nigârî gibi:
“Cânân dileyen dağdağa-yı câna düşer mi,
Cân isteyen endişe-i cânâna düşer mi;
Girdik reh-i sevdaya cünûnuz…
Bize namus lâzım değil,
Ey dil ki bu iş şâne düşer mi!..”
deyip arkalarına bakmadan hep insanlığı kucaklamaya doğru yürümelidirler.
Ben şimdilerde hâlâ hafızamda dipdiri tutmaya çalıştığım, o günlerdeki
faaliyetlerin ve o mütemâdî koşturmaların, bugün de şartlar ve konjonktürün
gereği aynı çizgide olmasa bile mücâvir bir kulvarda devam ettiği ümit ve
hülyalarıyla oturup kalkıyorum. Hâlâ, o zevk u şevk akşamlarının yaşandığını
düşünüyor, sevgi soluklayıp duranların nefeslerini duyar gibi oluyor ve ruhumun
kubbesinde yankılanan o aks-i sadâlarla müteselli oluyorum. Ömrüm oldukça da hep
bu hülyalarla yaşayacağım.
Sızıntı, Şubat 2006, Cilt 28, Sayı 325
Hayali Cihan Değer
Başkaları ne düşünürse düşünsün, bana göre bizim dünyamız, büyülü iklimi,
oturduğu zemini, dağı-deresi, bağı-bahçesi, ovası-obası, mamureleri ve
meralarıyla, o kadar şirin, o kadar sıcak, o kadar yumuşak ve o kadar sihirlidir
ki, onun özüne nüfuz edenler ona âşık olur ve bir daha da ondan ayrılmayı
düşünmezler. Şahsen ben ona mensubiyetimi bir imtiyaz, bir bahtiyarlık saydım ve
içinde iken hep onunla serinledim, uzakta bulunduğum dönemlerde de onun
hayalimdeki renkli resimleriyle müteselli oldum.
Benim nazarımda bu dünya, güzel insanları, sımsıcak tabiatı ve coğrafî konumu
itibarıyla cennetlere uzanan koridordan farksızdır. Zaten altın çağları
itibarıyla o, Firdevslerin bir izdüşümü şeklinde algılanır ve bütün cihanlara
denk tutulurdu. O zamanlar Çin’den-Maçin’den seyyahlar gelir, onun o nefislerden
nefis havasını yudumlar, atmosferindeki ledünnîliği duyar, moral bulur ve
ayrılırken de gönüllerini bir kere daha gelme vaadiyle teselli ederlerdi.
O zamanlar bu dünyanın insanları, şimdikinden daha çok eşya ve hâdiselerle
içli-dışlı, varlıkla sarmaş-dolaş, tabiatla da cankardeş gibiydiler. Evlerinin,
yurtlarının-yuvalarının, köylerinin-kasabalarının dört bir yanı tabiata açık,
iklimleri her zaman ferahfezâ ve çevreleri de bir tabiat meşherinden farksızdı.
O ev, o köy, o kasaba ve o şehirdeki insanlar o semavî ufukları, o pırıl pırıl
duyguları ve maverâî ruhlarıyla içinde yaşadıkları bu dünyayı o kadar Cennet’e
yakın görürlerdi ki, bir adım daha atsalar kendilerini onun içinde bulacak
sanırlardı. Bundan dolayıydı ki onlar, mezarlarını o bir adımlık yolda önemli
bir konak sayar ve ahiretin ilk menzili kabul ettikleri kabristanları
ufuklarının renk ve deseniyle süsler, aklın zahirî nazarında ürpertici görünen o
saha-yı müthişi sevimli bir tenezzühgâha çevirirlerdi.
Biz, biz olduğumuz dönemde, evler, caddeler ve sokakların, o evlerde oturanlara,
o cadde ve sokaklarda dolaşanlara öyle sıcak bir bakışları ve öyle anlamlı bir
tavırları vardı ki, onlara kendi ruh ufkundan bakanlar, onların bize ait bazı
şeyler mırıldandıklarını duyar gibi olurlardı. Bu dünyada hemen herkes, kendi
gönlünden yükselen veya inançları, hülyaları, şuuraltı müktesebatından süzülüp
gelen bir mûsıkî ile kendinden geçer, her zaman farklı bir mânâ meltemiyle
heyecanlanır ve değişik bir neş’e ve sevinçle köpürürdü.
Gerçi o zamanlar da hüzne, kedere sebebiyet verecek bazı olumsuzluklar söz
konusuydu ama, bu durum fazla uzun sürmez ve hemen arkadan bu müstesna dünyanın
o enfes tabiatı, kendine has rengi, deseni ve her zaman büyüleyen zâtî
keyfiyetiyle bütün tozun-dumanın önüne geçer, vicdanlara bir kere daha kendini
hissettirir ve en ifritten hazanları pırıl pırıl baharlara çevirirdi. Bu
itibarla da günlerimiz, gecelerimiz her zaman sımsıcak ve mavimtrak, aylarımız,
yıllarımız da hep apaktı…
O zamanlar hayat bizim için yepyeni bir güzellikle başlar, çevremizde her şey
bahar naraları atmaya durur, meltemler Yusuf Nebi’nin gömleğinden kokular
getirir, ırmaklar Eyyub Nebi’nin hayat havzıyla çağlardı.. ve bu dünyada âdeta
bir ukbâ neşvesi yaşanırdı. Gündüzler ışığını güneşten, gönüller de ziyasını
gökler ötesinden alırdı. Gönül gözleri, günebakan çiçekler gibi hep onu kollar,
ruhlar günün eşref saatleri sayılan namaz vakitlerine kurulu yaşar ve sineler
hep onun aşk u heyecanıyla çarpardı. Böylece günün her parçası farklı bir
şehrâyin ve bir şölen gibi duyulur; her hafta, her ay, her sene bu millete
aidiyeti cihetiyle farklı bir renklilik içinde gelir geçer; geliş geçişleriyle o
tali’li insanların başlarını okşar ve onlara her mevsim kim bilir kaç kere
Cennet koridorlarında yürüdüklerini hatırlatırdı. Bu bahtiyarlar dünyasında her
sabah âdeta bir “ba’sü ba’de’l-mevt” yaşanır, her öğlen, ayrı bir sıcaklıkla
başlar üzerinde kendini hissettirir, her ikindi, bir meltem serinliğiyle dört
bir yanı sarar, her akşam, bir sükût mûsıkîsi gibi gönüllerin derinliğinde
duyulur ve bütün bir gün ötelere açık pencereleriyle herkese bir temâşâ zevki
sunardı; sunardı da bu derinlik ve bu renklilik bir mânâda herkesi büyüler ve en
katı kalbleri dahi ipekler gibi yumuşatırdı.
O günkü nesillerin her zaman pırıl pırıldı kalbleri, sımsıcaktı atmosferleri..
ve her tarafta sağlam bir güven ve huzur nümâyândı. Şimdilerde çokça şahit
olduğumuz eşkıyalık, çetecilik, anarşi, zorbalık, derin devlet ve fâili meçhul…
gibi konular hiç mi hiç bilinmezdi. Bilinmezdi, zira o zamanlar her yanda nizam,
âhenk, hakkâniyet, adalet ve merhamet hâkimdi…
Hırs, haset, haksız kazanç, ihtikâr, rüşvet, iltimas, dolandırma, kandırma,
hortumlama… türü hususların bazıları hiç bilinmez, bazıları da sadece
sözlüklerde görülürdü. Zira o günün tali’li insanları fevkalâde kanaatkâr,
haramdan uzak, helale kilitlenmiş ve hep hak duygusuyla oturup kalkarlardı…
Az görülürdü onlarda düşmanlık duygusu, cinayet ve intikam hissi, fitne ve fesat
organizesi ve hükmetme sevdası; zira onlar, ciddî bir diyalog gayreti, bir
hoşgörü felsefesi, bir sevgi ahlâkı ve bir şefkat anlayışına kurulu idiler.
O günkü insanlar baskıcı idareyi kadîm tarihten kalmış bir tiranlık gibi görür;
despotizmayı, firavunluk şeklinde algılar ve lanetle yâd eder; başkalarını
damgalama veya fişlemeyi, alçakların işi sayar ve ömürlerini tevazu, mahviyet ve
îsâr ruhuna bağlı sürdürür; her zaman fütüvvet ruhuyla gürler, fedakârlık ve
samimiyetle soluklanırlardı.
O aydınlık dönemde, içki, kumar, uyuşturucu ve kaçakçılık kat’iyen günümüzde
olduğu kadar yaygın değildi. Sokak çocuğu, tiner, bali vesâir çağın
problemlerini sözlüklerde bile göremezdiniz. Zira o gün her yanda kalb, ruh,
akıl insanları, düşünen dimağlar, samimi gönüller, ülke ve millet için ihlâsla
çarpan yürekler vardı.
Bu prototip insanların yaşadığı atmosferde ne yukarıda sayılan türden levsiyat
olabilirdi ne de fısk u fücur, fuhuş, hayâsızlık ve bohemlik gibi insanı
insanlığından utandıran inhiraflar. Her şeyden evvel, ismet, iffet, fazilet,
ilâhî ahlâk ve hesap duygusu o bahtiyarların en mümeyyiz vasfı ve en tabiî
halleriydi. Onlar, çizgileri belli, yol haritaları düzgün ve insanî
derinlikleriyle de böyle bir şehrahta yürümeye hazır idiler. Doğru yaşadı, doğru
yürüdü ve arkadan gelenlere yâd-ı cemîl oldular. Bilmem ki biz o yolun
neresindeyiz?
Sızıntı, Nisan 2008, Cilt 30, Sayı 351
Işık karanlık devr-i daimi
Dünya var olduğu günden beri nur, zulmetin peşinde, ışık, karanlıkla yan yana,
gündüzler geceleri takip etmekte ve güzel çirkin iç içe. Şeytan, ilk günden
itibaren insanoğluna musallat, ruh, cismâniyetle karşı karşıya. Zulüm-adalet
savaşı hiç mi hiç dinmedi ve kargaşa her zaman nizamla kavga içinde oldu.
Dalâlet, hidayet birbirine rağmen genişledi, daraldı. Cehennem patikaları ile
Cennet şehrahları yan yana kulvarlar gibi uzayıp gitti.. ve gecelerin döl
yatağında da sürekli müstatil fecirler oluşup durdu…
Şimdi de öyle; gün oluyor, çepeçevre zulmetlerle kuşatılıyor ve sesimizi
yükseltip avaz avaz, “Her yer karanlık…/Mağrip mi yoksa makber mi yâ Râb!” (A.
Hamit) diye bağırasımız geliyor. Bir de bakıyorsunuz dört bir yan pırıl pırıl ve
her tarafa ışıklar yağıyor; tulû tulû üstüne bin bir parıltı gecenin bağrında ve
karanlık derdest ışığın ağında. Öyle ki görüp hissettiklerinizle kendinizi
Cennet koridorlarında sanıyorsunuz; herkes, elinde Firdevs’ten bir demet gül,
yürüyor gönlünce yollarda Allah’a emanet.. bir an geliyor ki ufkunuzu saran
çirkinliklerle -bu biraz da hâdiselerin dış yüzüne bağlı- içiniz bulanıyor..
derken ardından hiç beklenmedik şekilde yine bir kısım güzellikler sökün ediyor.
Kendinizden geçiyor, şevk u şükürle geriliyorsunuz. Şeytanı çileden çıkaracak
“Dem bu demdir dem bu demdir dem bu dem” diye gürlediğiniz gün, saat, dakika ve
saniyelerin sayısı hiç de az değil; ne var ki, ruhun bedene, aklın da nefse
yenik düştüğü uğursuz zamanlar da hemen hemen ona denk…
Zulmün “hayhuy”u, zalimlerin ürperten hırıltıları, kaba kuvvetin saygısız
çığlıkları, fısk u fücûrun sürekli ruhları kemirmesi, yalanın tervîç edilip
hıyanetin âdiyâttan sayılması ve aldatmanın akıllılık zannedilmesi.. gibi helak
edilmiş eski kavimlerin azgınlıklarına denk onca küfür ve dalâletin yanında bir
de bakıyorsunuz, yeniden insanî değerlere yönelen yönelene; o zaman da izbelerde
uğultu, yarasalarda telâş başlıyor ve saksağan yuvalarında bile âdeta bülbüller
şakıyor. Evet, Cehennem’e sürüklenenlerin hadd ü hesabı yok, Cennet’e yürüyenler
de onlardan az değil…
Yeni bir çağla beraber bir kısım mütegalliplerin bütün dünyayı en korkunç
kaoslara sürükledikleri muhakkak.. onca fezâyi ve fecâyii irtikâp ederken
aydınlanma, medeniyet, modernite, demokrasi, insan hakları.. gibi yaldızlı
kelimelerle “Herkesin kör ve âlemin sersem” (Z. Paşa) yerine konması ayrı bir
saygısızlık örneği; dahası olup biten bunca şeye “dur” diyecek birinin
çıkmayışı, topyekün mazlumlar, mağdurlar adına öyle bir ızdırap ki hiç sorma.!
Bu arada pek çok millet ve hususiyle de bunlar arasında bazı toplumların inim
inim inlediğinin görmezlikten gelindiği de apaçık.. tabiî bütün bunlara “yeter
artık” diyecek yiğitçe bir sesin yükselmeyişi ise, hepimiz için ayrı bir
bahtsızlık.. yaşama hakkı, konuşma hakkı, kendini ifade etme hakkı.. gibi
hukukun, kuvvetlilere has bir imtiyaz hâline geldiğini bilmeyen kalmadı..
kanunların, kuvvetlileri sıyanete göre vaz’edilişi, cezaî müeyyidelerin
zayıflara karşı uygulanışı, ahvâl-i âdiyeden.. her yanda bir sürü tiran, hepsi
de birbirinden yaman; onlar gibi düşünmediğiniz takdirde ezilmeniz mukadder..
bunlara karşılık “hak” demeye veya “demokrasi”yi telaffuz etmeye kalksanız;
“medeniyet”, “modernite”, “çağdaşlık” deyiverip sindirirler sizi ve herkesi;
bunlar da şimdilerde olağan hâdiselerden…
Evet, yıllar var ki hemen her yerde, zayıf, güçsüz ve geri kalmış ülkeleri büyük
ölçüde kaba kuvvet idare ediyor, hem de hiç kimseye hesap vermeden. Bir baştan
bir başa şu koca İslâm dünyasında şimdiye kadar emsaline az rastlanan
mazlumiyetler, mağduriyetler en feci şekliyle yaşanıyor. Sürüm sürüm yığınlar,
sürüm sürüm milletler.. ne hakka saygı var, ne de insanlara merhamet; her yerde
kan-irin, her yerde ürperten bir vahşet…
Bütün bunlar olup durdu ve olmakta; ama, bir de madalyonun öbür yanı var: Her
şeyden evvel şimdilerde zulüm gidip tâ ayyuka dayandı ve “gayretullah”a dokunma
çizgisinde.. birkaç asırdan beri süregelen “Tagallüpler, esâretler; tahakkümler,
mezelletler/Riyâlar, türlü iğrenç ibtilâlar, türlü illetler.” (M. Akif),
uyarmaya başladı uyuyan bütün toplumları.. artık her yanda bir sürü meş’ale par
par.. ve bu aydınlıkta her şeyi doğru görüp doğru okuyan bir hayli insan var.
Dün hep kâbuslarla oturup kalkmamıza karşılık bugün, aydınlık geleceğin
rüyalarıyla pırıl pırıl farklı mülâhazalarımız bulunmakta. Geç de olsa gayrı
“yarınlarımız” diyebiliyoruz; kendimiz gibi düşünüyor ve kendi üslubumuzla
yürüyoruz yürüdüğümüz yollarda. “Hak rızası” diyenlerin sayısı her şeye yetecek
kadar; hakka yürekten bağlanmışların ise hadd ü hesabı yok. Her gün arz üzerinde
ışık haddinin giderek genişlemesine mukabil, zulmetlerde de sürekli bir büzüşme
var. Dünya durmadan dönüyor ve pek çok şey de sür’atle değişiyor. Hâdiseler
böyle cereyan ettiği takdirde bugün olmasa da çok yakın bir gelecekte
semavîliğin gelip kapımızı çalacağından şüphe edilmemelidir.
Kim bilir belki de, önümüzdeki günlerde rahmet arşından başımıza düşecek olan o
“bir damla Ramazan” gibi vakt-i merhûnu gelince, umumî inayet ve şefkat de gelip
sağanak sağanak başımıza boşalacak. İşte o zaman, asırlardan beri âdeta kupkuru
çöllere dönmüş bu mazlumlar diyarı, pervanelerin ışığa koştuğu gibi herkesin göç
edeceği bir hayal ülkesine dönüşecektir.
Her yanda ma’kûs kaderimiz değişmiş gibi bir hâl var; kendi değerlerimize daha
yakın duruyor ve onları daha iyi tanımaya çalışıyor, tanıdıkça da daha bir
yürekten seviyoruz. Hayranlık duyuyoruz İslâm’a ve onun getirdiklerine; dahası
onu, gökler ötesinin bize bir şefkat ve vefası gibi görüyoruz. Ona sahip
çıktığımız şanlı günleri gururla yâd ediyor; ona karşı vefa ve sadakat içinde
bulunanları alkışlıyor; azimle, ümitle aydınlık geleceğe yürüyenlere de:
“Yolunuz açık olsun.” diyoruz.
Sürekli yollardayız ve yol mülâhazaları âdeta birer ziya, birer ışık hüzmesine
dönüşerek içimize akıyor.. hedefte Hak rızası var, yol meşakkati ve yorgunluk
umurumuzda bile değil.. Nâm-ı celil-i ilâhiyi duyup dirilenleri gördükçe biz de
onlarla beraber bir kere daha dirilir gibi oluyoruz. Gönüllerimizde inşirah
fasılları birbirini takip ediyor; sînelerimiz ayları, güneşleri, kâinatları
istiâb edecekmişçesine genişliyor ve yol boyu karşılaştığımız her şey, ebedlere
namzet olduğumuzu mırıldanıyor.
Şimdilerde inanmış gönüller son bir kere daha gökler ötesine yönelmiş gibi.. her
yanda uhrevîlikler tülleniyor ve ruhlara âdeta ötelerin kokusu gelip sızıyor.
Bütün varlığın bir nabız gibi O’na bağlı attığını duyar gibiyiz.. ve yer yer
ötelerin sıcaklığı sarıyor her yanımızı.. her nesne, kendi varlık mertebesi ve
özel konumu itibarıyla bize hayatın ayrı bir şiirini, ayrı bir musıkîsini
duyuruyor. Her şeyde ve herkeste dünkünden farklı bir büyü seziliyor/seziyoruz.
Ufuklar daha aydın, gözler daha keskin, varlık hakkında yorumlar daha tutarlı;
sanki her yanda maneviyât âleminin ışıkları parıldıyor ve mutlu yarınlar daha
şimdiden herkese kendi şîvesini, kendi desenini aşılıyor. Daha düne kadar tıpkı
mezarlık görünümündeki bu dünya, şimdilerde kıpır kıpır hayatla tülleniyor ve
bir “ba’sü ba’del mevt” şöleni yaşanıyor her yanda. İnsanların çehrelerinde daha
belirgin bir uhrevîlik var. Artık hiçbir şeyi, “halli müşkil” bir bilmece gibi
görmüyor; aksine bütün varlığı canlı ve anlamlı bir resim gibi temâşâ
edebiliyor, bir kaside gibi seslendirebiliyor ve hemen her nesneyi daha bir
farklı duyuyoruz.
Görüp hissettiğimiz her şey, imanın ziyası sayesinde bir Cennet manzarası gibi
pırıl pırıl ve ebediyet televvünlü. Zaman, mekân, varlık ve hâdiseler dünden
daha yumuşak ve mûnis görünüyor.. gönüllerimiz âdeta daha aydınlık günlerin
ileride olduğunu meşk ediyor. Farklı farklı da olsa, pek çok kimse, hiss-i
kable’l-vuku (önsezi) ufkundan aydınlık bir geleceği temâşâ ediyor gibi.. ve
idbârını ikbâle çevirecek bir şifreyi elde etmişçesine içten içe pür-neşe; her
adımında yeni bir şey kazanıyor olmanın sevinci ve yürüdüğü bu yolla dünya
muvazenesindeki yer ve konumuna ulaşacağının güveni var hâl ve tavırlarında.
Dahası, bu iman ve reca ile kabri, mahşeri, sıratı aşıp Cennet’e ulaşacağına da
ümidi tam. Gönülden inanmış Allah’ın kendisini yalnız bırakmayacağına ve O’nun
inayetiyle dünya-ukba handikaplarını aşacağına.. ve görüyor dünyanın döndüğünü,
ışığın da karanlığın da yer değiştirdiğini.. geceleri gündüzlerin takip
ettiğini.. karın-kışın bağrında baharların geliştiğini.. zorluklardan sonra
kolaylıkların meydana geldiğini/geleceğini.. ve bir gün önce ağlayanların ertesi
gün mutlaka güleceğini. Sabah ola, hayrola; kim bilir yarınlar daha nelere
gebe..!
Sızıntı, Kasım 2003, Cilt 25, Sayı 298
İlim ve araştırma aşkı
İlim ve araştırma aşkı, ilâhî isimleri, o isimler arkasındaki Zât’ı yakından
tanıma, tanıyıp yakınlığına ulaşma ve canlı-cansız karşılaşılan her nesnede
O’ndan esintiler duyup hissetme adına zevkli, mukaddes bir iştiyak ve heyecanın
unvanıdır. Böyle bir heyecan taşıyan kimse ne gecelerin karanlığına takılır ne
de gündüzlerin gürültü ve velveleleriyle dağınıklığa düşer; geceyi ayrı bir
temâşâ ufku görür, yürüyeceği noktaya yürür; gündüzü de ayrı bir fırsat faslı
olarak değerlendirir ve hep aksiyon soluklar. O, hakikate ulaşma ve inayet
görmenin zahmetli bir yolculuğa bağlı olduğunun farkındadır. Meşakkat ve
sıkıntıların nebiler yolunun zâdı, zahiresi, sermayesi olduğunu çok iyi bilir.
Yarınları ve yarınki nesilleri aydınlatmaya koşarken, mumlar gibi erimesinin
gerektiğine yürekten inanmıştır. Ömür tüketir varlığı doğru okuyup doğru
yorumlama yolunda.. ve bilgisini mârifete, mârifetini de yakîne ulaştırma
azmiyle dur-durak bilmeden koşar varlık şiirinin değişik fasılları arasında.
O, her zaman yeni bir şeylere ulaşma peşindedir; ufku, hedefi ve imkânlarının
fersah fersah önünde; hızı ve irtifaı en yüksek uçanlardan daha yüksek;
sermayesi bir damla olduğu durumlarda dahi gözlerinde her zaman engin deryaların
o mehâbetli görüntüleri; kanatlarını ümitle açar-kapar ve bu uzun yolculukta tek
kuruş sermayeye sahip olmasa da, dünyanın hazinelerini ayaklarının altında
hissediyor gibi yürür hedefine. Bu itibarla da, o şimdilerde ne durumda olursa
olsun, taşıdığı bayrağın yarın yükselip göklerde dalgalanacağında şüphesi
yoktur.
Dün muasırları sürüm sürümken o yine böyleydi; didik didik ediyordu eşyâ ve
hâdiseleri durup dinlenme bilmeden: Çağdaşları her şeyi uzaktan uzağa seyrede
dursun, o her gün yeni yeni tespitleriyle yürüyordu varlığın özüne ve özlerin de
özüne doğru. Bir dönemde böyle çalımla yürürken niye birdenbire durduk
bilemeyeceğim; ama bugün bizim o muhteşem mirasımızı onların sahiplendiği
açıktır. Evet, bu kez biz duraklamaya geçtik onlar yürüdü; yürüdü ve kökü bize
ait esasları değerlendirerek nice keşiflere imza attılar. Her şeyin özüne,
esasına ulaşamasalar da, çağın ilim ve teknoloji harikalarının arkasında onların
olduğu muhakkak…
Bizler, uzak geçmişimiz itibarıyla oldukça parlak, şimdilerde ise zavallılardan
daha zavallı birer zamanzede olmamıza karşılık; onlar, o kapkaranlık
mazilerinden intikam alıyormuşçasına, ellerinde ilim meşalesi fersah fersah
önümüzdeler ve insanî değerlerde olmasa da ilim ve araştırmadaki fâikiyetleriyle
bize karşı caka yapmaktalar. Bize ne olmuştu da böyle gerilerin gerisinde
kalıvermiştik.! Oysaki çok sağlam bir geçmişimiz, güçlü ve her zaman geçerli
dinamiklerimiz, ilmi ve araştırmayı ibadet sayan bir dinimiz vardı; bu açıdan
da, ne ilimlere ne de varlık ve hâdiselere hiç de yabancı değildik; ama her
nasılsa bir kere cehalete, bağnazlığa, tembelliğe yenik düşmüş; sonra da
kahreden bir taklit ve şablonculuğa takılıp kalmıştık!..
Ne günlerdi; biz kendimizdik, bütün araştırmalarımız da bizceydi. İbadet
sayıyorduk düşünmeyi, araştırmayı ve öğretmeyi; hür düşünceli ve hakka ulaşma
azmiyle gerilmiş binlerce ilim âşıkı şehit vermiştik.. harıl harıldık her
alanda.. Hakk’ın kâinat kitabındaki şifrelerini çözme yolunda yarışır gibi bir
hâlimiz vardı. ‘O maziler sanki bir yıkık rüya şimdi.’ (Akif)
İlk Müslümanlar, yeryüzünde İslâmiyeti neşrederken, bir yandan bütün
himmetleriyle gönülleri aydınlatmaya çalışıyor ve insanlara, o döneme hâkim
değişik istibdatlardan sıyrılma yollarını gösteriyor, diğer yandan da
ulaşabildikleri her topluma yeni bir ilim anlayışı, tefekkür tarzı ve araştırma
usulü sunuyorlardı. İslâm’ın zuhûru üzerinden henüz bir asır geçmemişti ki,
Akif’in ifadesiyle: ‘Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi/Aczin ki, ezilmekti
bütün hakkı, dirildi/Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi…’ Evet, onun gür
sesinin ulaştığı her yerde, firavunluklar tarumâr olup gitti ve her bucakta hak
ve adaletin bayrağı dalgalanmaya başladı. Putperestliğin yerini tevhid düşüncesi
ve Allah’a kulluk alırken, taklit ve ustureler de bir bir yerlerini ilim aşkına
ve araştırma iştiyakına bırakıyorlardı.
O gün her ilim, ilim kabul ediliyor ve hepsi de bu aşk ve iştiyaktan nasibini
alabiliyordu: Bir taraftan âlet ve belâgat ilimleri, tefsir, hadis, fıkıh,
usul-i hadis, usul-i fıkıh ve usul-i din gibi ilimler yeni bir dinî sistemin,
bir hayat felsefesinin ve bir ukba mülâhazasının dili, tercümanı olarak ortaya
konurken -burası o konuyu açmanın yeri değil- diğer taraftan da matematik,
geometri, kimya, tıp, astronomi, ziraat ve şehircilik… gibi pek çok fen o güne
kadar çok iyi bilinmeyen farklı bir çerçevede yeniden vaz’ediliyordu. O dönem
itibarıyla, bu ilim dallarının hemen hepsinde, araştırma sevdalısı bir hayli
mütefekkir, filozof ve kâşif göstermek mümkündür: Muhammed b. Zekeriyya
er-Râzî’den (d. 864) Kûfeli Cabir’e (d. 815), Fârâbî’den (d. 870) İbn Sina’ya
(d. 980), Fezârî’den (d. 796) el-Bettânî’ye (d. 858), İbn Yunus’tan (d. 950)
Zehrâvî’ye (d. 936), Gazzâlî’den (d. 1058) İbn Rüşd’e (d. 1126) kadar daha
yüzlerce deha… bizim burada işaret ettiklerimiz, kimya, matematik, geometri,
tıp, astronomi, mûsıkî, fıkıh, usul-i fıkıh, tasavvuf… gibi ilim dallarında
sistemler geliştirmiş ilim adamı, düşünür, filozof ve kâşiflerden sadece
birkaçı… Bunların insanlığa armağan ettikleri eserler çağları aşacak nitelikte
ve Batı Rönesansına öncülük yapacak mahiyettedir. Bunun böyle olduğunu
içimizdeki bir kısım haricîler kabul etmeseler de, münsif ilim dünyası artık bu
konuda farklı düşünmektedir.
Şimdi isterseniz, Haydar Bammâd, Josef Bertrand ve Gustave Le Bon gibi
mütefekkirlerin bazı tespitleriyle konuyu biraz daha açalım: Milâdî sekizinci ve
dokuzuncu asırlar, değişik ilim ve fenlerin fevkalâde inkişaf ettiği aydınlık
çağlardır. İlim tarihi bu asırlar itibarıyla Şark’ı oldukça parlak anlatır.
Şöyle ki, dünyanın dört bir yanında koyu bir cehaletin hüküm-fermâ olduğu bu
dönemde İslâm Dünyası altın çağını yaşamaktadır. İlim adamları ve
araştırmacılar, devlet ricaliyle yan yana ve el üstündedirler. Abbasî Me’mun
döneminde, devlet tarafından yerkürenin küreviyetini ispatlama karar altına
alınır. Bu karar daha sonraları Benû Musa (Muhammed, Ahmed, Hasan) tarafından
Sancar sahrasında gerçekleştirilmeye çalışılır. İlim tarihinde keyfiyeti çok iyi
bilinen bu tecrübe, bir de Kûfe sahrasında denenir ve bu konuyla alâkalı
günümüzdeki bilgilere yakın sonuçlar elde edilir.
Oysaki, o gün, Orta Doğu’da İskenderiye mektebinin devre dışı kalmasıyla pek çok
ilmî alanda bir duraklama yaşandığı gibi, astronomiyle alâkalı bilgiler de
astrolojik ustûrelere yenik düşmüştü. İlmî araştırmalar durmuş, insanlarda ilim
aşkı tamamen sönmüş ve müsbet düşünce de gurbet yıllarını yaşıyordu. O dönemde
dünyanın en güçlü ilim merkezi sayılan Konstantiniye’de ilim yuvaları ruhların
cinsiyet tayiniyle meşgul oluyordu; Avrupa’nın durumu ise, tamamen yürekler
acısıydı.
İşte böyle bir çağda Müslüman ilim âşıkları, eski ilmî mirastan ellerine geçen
bütün bilgi kırıntılarını derin bir iştiyakla gözden geçiriyor, onlardaki
hataları düzeltiyor ve gelecek nesilleri hayret ve hayranlığa sevk edecek yeni
tespitler ortaya koyuyorlardı.
Çok erken denecek dönemde, tecrübî usulleri vaz’ edenler Müslümanlar olduğu
gibi, bugün hâlâ Avrupa ülkelerinde kullanılan bir kısım alet ve sistemlerin
keşfi de yine Müslümanlara aittir; usturlap, ilim dünyasına Muhammed b. İbrahim
el-Fezârî’nin armağanı; zîc ise, aynı isimdeki eseriyle Ebu Abdullah Muhammed
el-Bettanî’nin hediyesi; ilim âleminde ‘cebir’ isminin her zaman Cabir’le
beraber anılması rastlantı değil; ilim dünyasında, Benû Mûsa’dan Muhammed’in adı
ikinci derecedeki denklemlerin çözülmesi usulüyle, Ömer b. İbrahim’in ismi de
üçüncü derecedeki denklemlerin halli usulüyle anılmaktadır; ay ve güneş
tutulmalarının devrî olduğunu söylemekle bu konuda en doğru astronomik
tespitlerde bulunan meşhur Ali b. Yunus olmuştur ki, bu zât aynı zamanda kendi
‘Zîc-i Hâkimî’si ve Nasîruddin et-Tûsî’nin ‘Zîc-i İlhânî’siyle zamanı ölçen,
yıldızların yerlerini belirleyen ve saatlerde ilk rakkas uygulamasını
gerçekleştiren binli yılların en namlı astronomudur.
Şimdilerde, bu ilim ve araştırma âşıkı insanlar bizim dünyamızda çok fazla
bilinmeseler de münsif Batılılarca hep takdirle anılmakta ve ilim öncüleri
olarak yâd edilmektedirler. İlim adamları, Lablas’ın, İbn Yunus ve Bettanî’nin
gözlemlerinden yararlandığını söylerler. Hem niye olmasın ki, Batı dünyası
asırlarca İbn Yunus ve Bettanî’nin sistemlerini kullanmış, üniversitelerinde
talebelerine İbn Rüşd’ün felsefesini, İbn Sina ve Râzî’nin tıbbını okutmuş,
Zehravî’nin cerrahi aletlerini kullanmış ve cerrahi yöntemlerini
uygulamışlardır. Göz anatomisiyle alâkalı eski köhne düşünceleri yıkarak onların
yerine, günümüzdeki bilgilere çok yakın tespitlerde bulunan el-Hâzin’i ilim
dünyasında bilmeyen yok gibidir…
Müslümanlardaki bu ilim ve araştırma aşkı, zikredilen hususlar ve benzerlerine
de münhasır değildir; onlar, edebiyattan diğer sanat dallarına, ziraatten
bahçeciliğe, sulama kanallarından meyve aşılamaya kadar o günün dünyasınca
bilinmeyen pek çok konunun da öncüleri ve rehberleri olmuşlardır. Dünyanın,
Yunan mitolojileriyle avunup durduğu bir dönemde Doğu, o zenginlerden zengin ve
ince üslûbuyla Batıyı âdeta büyülemiştir. Batı sanatta gayenin yükselticiliğini,
tecridin sihirli atmosferini Müslümanlarla tanıyabilmiştir. Bağ-bahçe tımarı, o
ince peyzaj farklılığı bizim dünyamızın Batıya armağanlarıdır. Orta Doğu ve
diğer sıcak ülkelerin çok değişik meyvelerini Avrupa milletlerine Endülüs
Müslümanları tanıtmışlardır. Hayvanat bahçeleri, balık havuzları da yine bu cins
kafaların insanlığa hediyesidir. O gün, Endülüs Müslümanları tabiata müdahale
haklarını kullanarak öyle mükemmel bahçeler hazırlamışlardı ki, buralarda en
vahşi hayvanlardan en nadir bulunan kuşlara kadar her türlü canlıyla karşılaşmak
âdiyattandı. Bu geniş alanların olabildiğine mükemmel dizaynı ve zenginliği,
şelâlelerin büyüleyici görüntü ve sesleri karşısında temâşâ edenler âdeta
kendilerinden geçerlerdi.
İlk Müslümanlar ilim ufukları, hakikat tutkusu ve araştırma aşklarıyla varlık ve
eşyayı didik didik etmiş, çağlar boyu birer kaynak olarak herkesin başvuracağı
çok önemli tespitlerde bulunmuş, uğradıkları her yeri kendi engin zevklerine
göre yeniden şekillendirmiş ve tıpkı cennetlerin koridorları hâline
getirmişlerdi. Herkes onlara ve dünyalarına imreniyor, yüreklerinde kin ve
nefret taşımayanlar gönüllü olarak onların vesâyetine koşuyordu. Zaten öylesine
geniş bir husumet cephesi karşısında da sırf kaba kuvvetle onca zaman ayakta
kalınamazdı.
Günümüze doğru gelirken yavaş yavaş o aşk u iştiyak söndü. O beyin fırtınaları
tamamen dindi ve her şey tersine döndü.. ve bu millette öldüren bir yorgunluk
yaşanmaya başladı. Geçmişin oldukça cahil ve her zaman gözümüzün içine bakan
çoban toplumları ilmî seviyeleri, araştırma ciddiyetleri, maddî terakkî ve
teknolojik üstünlükleriyle bizi vesâyetlerine çağırır oldular. Acaba onlar şu
anda bulundukları bu noktaya nasıl gelmişlerdi? Bütün dünya ile oynayacak bu
korkunç gücü hangi yollarla elde etmişlerdi?! Bence bütün bu meselenin
kestirmeden tek bir cevabı var; o da: Dün bizim geçtiğimiz yollardan geçerek..!
Bu itibarla, bize ve bütün eğitimcilere sadece, insanımızda, bir kere daha kendi
soyumuzla tanıdığımız hakikat ve ilim aşkını uyarmak, bir kere daha onları,
araştırma azm ü iştiyakıyla şahlandırmak kalıyor. Ne var ki, bu koca coğrafyada
böyle bir şeyi başarmak için de, zinde dimağlara, hakka adanmış gönüllere,
garazsız, ivazsız ve hiçbir gâile karşısında sarsılmayacak kadar da yürekli
babayiğitlere ihtiyaç olduğu bir gerçek; şahsî, ailevî, siyasî ve ekonomik
herhangi bir menfaat mülâhazası olmayan ve her türlü beşerî ihtiraslardan uzak
babayiğitlere…
Sızıntı, Haziran 2004, Cilt 26, Sayı 305
İnsanlık sevgiye hasret gidiyor
Bugün insanlık olarak insanca davranmayı unutmuş gibi bir hâlimiz var. Varlık
içindeki farklılığımızı ifade etmekten çok uzak bulunuyoruz. Melekleri
imrendirecek o muhteşem donanımımıza rahabîs ervahı bile utandıracak işler
yapıyoruz. Kinle-nefretle oturup kalkıyor, gayzla köpürüyor ve birbirimize hep
intikam hisleriyle bakıyoruz. Sevgi adına sinelerimiz bomboş, düşmanlık
sisi-dumanı sarmış bütün duygularımızı ve yıllar var habersiziz muhabbetin o
büyülü tesirinden. Düşüncelerimiz mütemadiyen kötülük duyguları üretiyor. Etrafı
yakıp yıkma, her şeyi kendimize benzetme ve “öteki” dediklerimizi baskı altına
alma âdeta ahvâl-i âdiyeden. Çoğumuz itibarıyla akla-mantığa rağmen hep
hislerimizin güdümünde yaşıyoruz. Bizim gibi düşünmeyenleri ezme, susturma en
bâriz şiarımız. Bazı problemlerin farklı çözüm yolları da olabileceğini hiç mi
hiç düşünmeden bildiğimize gidiyor ve yapmalar yolunda ne yıkmalara ne yıkmalara
sebebiyet veriyoruz. Birbirimizin gönlüne girerek can diliyle, gönül beyanıyla
kendimizi ifade etme, geçmişte kalmış demode bir yöntem gibi…
Bencilliğimizin ürettiği bir sürü muhalif düşünce ve onların temsilcileriyle
karşı karşıya bulunmanın hafakanlarıyla oturup kalkıyoruz. Sürekli
hiddetleniyor, nefretle köpürüyor ve gücümüz yeterse kalkıp tepelerine
biniyoruz. Ezebildiklerimizi eziyor, güç yetiremediklerimizin şeref ve
haysiyetiyle oynuyor, hatta varsa medya güç ve imkânlarımızla onları yerden yere
vuruyor, ölümden beter şeylere maruz bırakıyoruz.
Bu tür olumsuz şeyler karşısında, şimdilerde bütün dünyada duyulan ya zâlimlerin
“hayhuy”u ya da mazlumların âh u efgânı. Yıllar var ki mazlumlar, mağdurlar
diyarı bazı ülkeler sürekli baskı altında ve halklar inim inim. Akıllar
durgunlaştırılmış, his ve heyecanlar söndürülmüş, çoğunluk kendi değerlerine
karşı yabancılaştırılmış ve herkes birbirinin kurdu haline getirilmiş. Farklı
düşünce ve farklı anlayışların birer ihtilaf ve iftirak sebebi sayıldığı bu
kabîl toplumlarda vuran vurana, kıran kırana önü alınmaz kavgalar çıkarılıyor,
insanlar birbirine düşürülüyor. Biri ötekinin gözünü çıkarıyor, canına kıyıyor;
o da berikinin üzerine canlı bombalar veya bomba yüklü arabalarla yürüyor. Her
yerde farklı bir vahşet yaşanıyor ki vahşilerinkine denk, hatta ondan da ileri…
Kalmamış çoklarında insanî ruhtan eser.. felç olmuş gibi vicdan mekanizması:
İradeler zâlimce planlar peşinde; mârifetullah rasathanesi sayılan zihinler
kirli duygulara teslim; sevginin o dupduru kaynağı his dünyası, yılan-çıyan
yuvası; potansiyel olarak Hakk’ı müşâhede menfezi sayılan gönül, bütün bütün
ışığı söndürülmüş bir dehliz ve bütün insanî sistemler, varoluş gayelerine
aykırı bir yolsuzluk gurbeti içindeler.
Gerçi tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde benzer olumsuzluklar hep
yaşanageldi ama bu seferki tahribat ve mesavî, biraz da küreselleşen dünya ve
gelişen ileri teknolojinin katkılarıyla çok farklı ve ürpertici oldu. Allah’ın
günü televizyon ve internet ekranlarına, gazete ve mecmua sayfalarına baktıkça
dehşetle ürperiyor ve çok defa yüzümüzü başka bir tarafa çeviriyoruz. Biz
gözlerimizi kapasak, kulaklarımızı tıkasak da elimizde olmayarak zihnimize nüfuz
eden bir kısım olumsuzluklar yine sinelerimize bir zıpkın gibi saplanıyor, kalb
ve ruhumuzda onulmaz yaralar açıyor. Bazen yığın yığın mesavîyi birden duyuyor,
kan ve gözyaşı içinde kıvranan insanlarla beraber kıvranıyor ve yıkılıp yerle
bir olan ümranlarla beraber biz de yıkılıyoruz. Hazan esiyor gibi her yörede..
kuruyup dökülen yapraklar gibi insanlar.. Âkif ifadesiyle: “Harâb iller,
serilmiş hânümanlar, başsız ümmetler / Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar,
yolcusuz yollar / “Gazâ” nâmıyle dindaş öldüren bîçâre dindaşlar/ Ipıssız
âşiyanlar, kimsesiz köyler, çökük damlar / Emek mahrûmu günler, fikr-i ferdâ
bilmez akşamlar!..” İçimize akan şeyler birer çığlığa dönüşüyor ve bir şey
yapamamanın ızdırabıyla inlemekle yetiniyoruz.
Oysaki, herkes ve her şey, bizden kendilerine uzatılacak bir el bekliyor;
bekliyor ama çok defa kayıtsızlığımız veya aczimiz karşısında en derin
inkisarlarla bir kere daha yıkılıyor.. yıkılıyor hissizliğimiz,
hareketsizliğimiz karşısında ve feryatları cevapsız kaldığından dolayı. Az dahi
olsa bunları duyup hissedenler de var ama onlar da güçsüz ve imkânsız. Bu
itibarla da, olup bitenleri gördükçe ölüp ölüp diriliyorlar; duygularını,
Suzî’nin “Yağmıyor yağmurlar, bitmiyor lale / Acep bu hâlimiz böyle mi kala /
Rahmet deryasından gelen bu ile / Vakitlerde esen yeller perişan!..” suzişi
nağmeleriyle seslendiriyor ve oldukları yerde kalakalıyorlar.
Bütün bunlar karşısında insan, inkisarla sarsılıyor ve “Demek artık yığınlar hep
böyle birbirini yiyecek.. kitleler birbiriyle sürtüşüp duracak.. kimse kimseyi
gönülden sevmeyecek.. insanlar birbirini düşünmeyecek.. mağdura kimse el
uzatmayacak.. mazlumun başı okşanmayacak.. fertler birbirine bağırlarını
açmayacak.. kimse bulunduğu yerde güvenli olmayacak.. dünyanın kaderine, kan
düşünen, kan konuşan, kan döken kanlı deliler hâkim olacak.. ve çağ yeniden bir
kere daha tiranlar çağına dönecek..” diyesi geliyor. Bu böyle sürüp gidemez;
sürüp gitmesi, insanlığın ve insanî değerlerin ölümü demektir.
Öyleyse gelin, yolların ayrımında bulunduğumuz şu günlerde bir kez daha
Yunus’ların, Mevlânâ’ların ses ve soluklarında yankılanan şu evrensel ilâhî
çağrılara kulak vererek gönülden “sevgi” ve “kardeşlik” diyelim.! Gelin, insan
olma farklılığını, rengi ve deseniyle bir kere daha bütün cihana gösterelim.!
Gelin, garazların, kinlerin, nefretlerin dünyanın çehresini kararttığı şu
günlerde bütün samimiyetimizle gönülden bir kez daha sevgi ve diyalog diyelim.!
Gelin, vicdanlarımızı ilâhî rahmet vüs’atine göre bir genişliğe ulaştırarak
ardına kadar herkese sinelerimizin kapılarını açalım.! Gelin, kendimizi
kurumaya, yok olmaya mahkum birer damla gibi görmekten sıyrılarak, çağlayanlarla
bütünleşip derya olmaya yürüyelim.! Mademki hepimiz insanız, genlerimizde Âdem
Nebî’nin genleri ve özümüzde de Hakikat-i Ahmediye’nin usâresi var demektir;
öyleyse gelin, bütün şeytanî dürtülere baş kaldırarak yeryüzünün halifesi
olduğumuzu ve göklere ulaşmaya namzet bulunduğumuzu, cihanları velveleye verecek
bir sesle haykıralım ve insan olma farklılığını bir kere daha meleklere
duyuralım.! Gelin, yürüdüğümüz yolları birer şehraha çevirerek el ele, gönül
gönüle hep Allah’a yönelelim.
Sızıntı, Mart 2008, Cilt 30, Sayı 350
İslâm Dünyası
İslâm dünyası, var olduğu günden bu yana, tarihin hemen hiçbir döneminde, şu
andaki hâl-i pürmelâli ölçüsünde bir talihsizlik yaşamamış ve bilebildiğim
kadarıyla, bu seviyede asla ufkunun gerisinde de kalmamıştır. Bundan daha kötüsü
de o, bugün bulunması gerekli olan nokta ile durduğu meş’ûm yer arasındaki
mesafeyi görüp değerlendirebilecek durumda dahi değil. O, her şeye rağmen
olabildiğine rahat; ne dert, ne fikir sancısı, ne yapıcı bir düşünce, ne niyet,
ne de gönülden kopan bir heyecana sahip; aksine ufku bir sis gibi gamsızlıkla
muhât; yaşama azmi kendi vicdanının darlığı içinde.. ve yarınlar adına -cismânî
arzuları müstesnâ- ne bir emeli var ne de endişesi; kimi yerde cebbârlara
kavaslık yapıyor; kimi yerde modern bir dilenci; kimi yerde fakr u zaruret
pençesinde kıvrım kıvrım; kimi yerde de cehâlet ve bağnazlıkla sürüm sürüm…
Özetle
İslâm’ın temelinde akıl, mârifet ve hikmet önemli birer yer işgal ederler.
Bu dinin mensuplarının, imanı, azmi, kararlılığı ve yarınlar adına orijinal
projeleriyle âleme rehberlik yapacak ve günümüzün problemlerini çözecek bir
konumda ve kıvamda olmaları beklenirdi.
Bugün hemen her yerde hakikat aşığı, ilim sevdalısı, hizmet eri ve mefkûre nesli
diyeceğimiz bir hayli insan var.
İslâm dini, müntesiplerine, faziletli olmayı, onurlu yaşamayı, ilme açık
durmayı, varlığı güzel okumayı, kâinat ve eşyâyı didik didik etmeyi, teşriî
emirler gibi tekvînî esasları da en mükemmel şekilde yorumlayıp değerlendirmeyi
emrediyormuş, onun umurunda bile değil; birkaç umurunda olan varsa da, onlar da
ağızlarında fermuar, dinlenilmeme mahkûmu. Ayrıca bu dünyada, başka toplumlardan
tevârüs edilen sefâhet en mergup bir meta ve teknolojik imkânlar onu tervîç etme
seferberliği içinde. Şaşkınlık yaşıyor başıboş kitleler, uyuşturucu ve fuhuş
ağında bütün genç nesiller; çürüyüp gidiyorlar “Gönlümce yaşayacağım.”
hülyalarıyla.
İnsan, İslâmî dinamiklerin güç ve zenginliğine bakınca, her yanıyla mamur iller,
cennetlerin izdüşümü kentler, firdevsleri andıran köyler-kasabalar, mutlu ve
ümitli insanlar, hakikat aşkıyla gerilmiş araştırmacı ruhlar, ilim sevdasıyla
kitaplar ve laboratuvarlar arasında gelip giden leylîler-nehârîler, çalışma
yolunda uykusunu dakikalara düşüren seherîler ve Hakk’a adanmış ruhlar görmek
istiyor.. ama ne acıdır ki, görülen şeyler, görülmesi arzu edilenlerin tam
aksine: Şimdilerde, bu koskoca coğrafyada, ne bir zamanlar cihanı baştan başa
imar eden o ruh ve mânâ mimarlarına denk birkaç düzine entelektüel, ne de
yıkık-dökük yanlarımızı tamir edecek birkaç çırak göstermek bile mümkün değil..
Oysaki, bu dinin mensuplarının, dünyada herkesten bahtiyar; öbür âlem itibarıyla
da her zaman ümitvâr; her meselede topyekûn dünyanın önünde; imanı, azmi,
kararlılığı ve yarınlar adına orijinal projeleriyle âleme rehberlik yapacak ve
günümüzün problemlerini çözecek bir konumda ve kıvamda olmaları beklenirdi.
Doğrusu biz de, ilim ve mârifetin onun ikliminde aranmasını, güzel ahlâk ve
evrensel insanî değerler mevzuunda da onun örnek alınmasını beklerdik..!
Beklerdik ki, adalet, hukukun üstünlüğü, inanç ve düşünce hürriyeti telaffuz
edildiğinde herkesin hayalinde bu dünya tüllensin; ama, ya şimdi öyle mi.?
Hayır, ne gezer! Bugünün mü’minlerinde iman değişik arızalarla delik-deşik;
azmin boynunda kement, iradenin kolu-kanadı kırık; ilim ve mârifet ideolojilere
emanet; güzel ahlâk ve seciyeden sık sık söz edilse de, realiteler “Âyinesi
iştir kişinin lâfa bakılmaz.” diye haykırıyor; adalet peylenebilen meta gibi bir
şey; hukuk kaba kuvvetin vesâyetinde ve gücü zayıfları ezmeye yeten bir tahakküm
ve tasallut vasıtası; hürriyet, kardeşlik, eşitlik henüz görebilme
bahtiyarlığına eremediğimiz çeyrek düzine meçhul. İnsana, insanî değerlere
saygı, konferansların, panellerin bir türlü gün yüzü görmeyen yaldızlı konuları.
Bütün bunların yanında, bu koca coğrafyanın, ilimde, teknolojide, sanatta,
ticarette gerilerin gerisinde bulunduğu da ayrı bir gerçek. Dünyadaki itibarımız
da onun gibi bir şey.. bunca olumsuzluklara rağmen bari birbirimizle barışık
olsaydık; heyhât.! Günümüzde bu koca dünya, hiçbir kimsenin üretimde rekabet
edemeyeceği tuhaf şeyler üretiyor: Kin, nefret, iğbirar, birbirini karalama ve
bütün plânlarını düşmanlık üzerine kurma; her millet kendi içinde de böyle,
birbirleri arasında da. Evet yıllar var ki, sürekli kendi içimizde hep hasım
cepheler oluşturduk; sun’î düşmanlıklar, sun’î tehlikeler icat ettik; yığınları
birbirinin kurdu hâline getirdik ve bir zamanların o mübarek coğrafyasını âdeta
gulyabâniler vadisine çevirdik.
Yüce dinimiz, dünya ve ahiret saadeti vâdediyormuş; bize yüksek insanî ufuklar
gösteriyormuş; hayatımızı anlamlaştırıyormuş.. bunların hiçbiri kendilerine has
o büyüleyici tesirleriyle bu dünya insanına bir şeyler ifade etmiyor veya
ettiğini ben göremiyorum; görüp bildiğim bir şey varsa, o da, inananların zaafı,
vefasızlığı ve mülhitlerin de korkunç husumeti.. öyle ki, din adına bir
faaliyette bulunsanız, daha ilk adımda ilhadı karşınızda bulursunuz; ikinci
adımda inançlarınız, ümitleriniz ve metafizik mülâhazalarınızdan ötürü alay
konusu olursunuz, en azından densiz bazı çevrelerin levmine uğrarsınız; diyalog,
hoşgörü ve herkesle kucaklaşma dediğinizde, farklı bir kesimce yaylım ateşine
tutulur ve günümüzün Hâricîleri diyebileceğimiz kimselerden tehditler alırsınız;
dininizi tam yaşamaya kalksanız, bugüne kadar müspet ne tür bir başarı ortaya
koydukları belli olmayan bazı güçlerin taarruzuna maruz kalırsınız; kalır da
elli türlü komplo ile karşılaşırsınız.. bütün bunların yanında dine-diyanete
sövüp-sayanların, geçmişinizi karalayanların, millî değerlerinizi hiçe
sayanların, atalarınıza hakaret yağdıranların o hiç dinmeyen densizlikleri de
kan olur, irin olur içinize akar ve size hicran dolu anlar yaşatır.
Bütün bu olup bitenler karşısında, kim bilir niceleri, “Artık bu dünyadan hayır
gelmez, gelecek bundan daha kötü olacaktır!” diyerek gidip yeis bataklığına
gömülür; niceleri yaşama ümidini yitirir ve kendini bütün bütün salıverir..!
Aslında iman ve ümitle beslenmeyen bir ruh için bu durum normal de sayılabilir;
evet, eğer bugün yapılan şeyler yarın bir bir yıkılacaksa, insanlığa hizmet eden
hasbîler birer eşkıya gibi takibe maruz kalacaksa; herkes kendi hevâ ve hevesine
göre bir dünya kurmaya kalkacaksa, bunları yaparken de kendi kriterlerine göre
ters gördüğü her şeyi yerle bir edecekse -ki bir iki asırdan beri bu talihsiz
coğrafyada işler hep böyle cereyan etmektedir- ne kimsede ümit kalır ne de azim
ve irade.
Gariptir, bu talihi karartılmış dünyada, din, diyanet, ahlâk ve fazilet adına
ortaya konan her olumlu hizmeti kuşkuyla karşılayan, bu yolda faaliyet
gösterenleri suçlu gibi fişleyen ve herkesi şakî gören bir kısım tiran bozmaları
ve onların şakşakçıları, nedense, bir türlü bu koca dünyanın yürekler acısı
durumunu görmemekte veya görmezlikten gelmekte. Oysaki, bu coğrafyada ürperten
bir durgunluk var; asırlardır dimağlar bir şey üretmiyor; güç kaynakları
muattal.. her taraf harabe ve baykuşlara bayram.. dahası, sanki bu koca dünya,
işsizlerin, güçsüzlerin içinde barındığı ufûnetli bir han..!
Şimdi arzu ederseniz, benim ifadelerime muvakkaten bir nokta koyarak İslâm
dünyasının o yüreklere oturan ahvâl-i pürmelâlini merhum Akif’in her zaman
vicdanlarda ürperti hâsıl eden o içli mısralarına bırakalım:
Musallat, hiç göz açtırmaz da … kanlı kâbusu,
Asırlar var ki, İslâm’ın muattal, beyni, pazusu.
“Ne gördün, Şark’ı çok gezdin?” diyorlar; gördüğüm: Yer yer
Harâb iller, serilmiş hânümanlar, başsız ümmetler;
Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, yolcusuz yollar;
Buruşmuş çehreler, tersiz alınlar, işlemez kollar;
Bükülmüş beller, incelmiş boyunlar, kaynamaz kanlar;
Düşünmez başlar, aldırmaz yürekler, paslı vicdanlar;
Tagallüpler, esaretler, tahakkümler, mezelletler;
Riyalar, türlü iğrenç iptilâlar, türlü illetler;
……………………………….
Cemaatsiz imamlar, kirli yüzler, secdesiz başlar;
“Gazâ” namıyle dindaş öldüren biçare dindaşlar;
Ipıssız âşiyanlar, kimsesiz köyler, çökük damlar;
Emek mahrumu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar;
Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum;
Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.
……………………………….
Derinlerden gelir feryadı yüzbinlerce âlâmın;
Ufuklar bir kızıl çember bükük boynunda İslâm’ın.
……………………………….
İlâhî! Gördüğüm âlem mi insaniyetin mehdi?
Bütün umranı tarihin bu çöllerden mi yükseldi,
Şu zâirsiz bucaklar mıydı vahdâniyetin yurdu;
Bu kumlardan mı, Allah’ım, nebîler fışkırıp durdu?…
Vâkıa, hâlâ bu mağmumlar dünyasında azmini, ümidini koruyanlar da eksik değil;
bugün hemen her yerde hakikat aşığı, ilim sevdalısı, hizmet eri ve mefkûre nesli
diyeceğimiz bir hayli insan var. Ama ne acıdır ki, bunların da sesleri
hareketlerinin önünde ve faaliyetleri gürültülerinin çok gerisinde.
Bağıra-çağıra yürüdüklerinden bazen hayırdan daha çok şerre sebebiyet veriyor;
vehimle oturup kalkanları evhamlandırıyor, ilhada kilitlenmiş ruhları
endişelendiriyor ve oldu bitti İslâm’dan nefret edenleri tahrik etmiş oluyorlar.
Derken, her yanda anlamlı-anlamsız bir kısım sesler yükselmeye başlıyor;
homurdanmaları homurdanmalar takip ediyor; zaman geliyor, yabancı servisler ve
değişik lejyonlar harekete geçiriliyor, neticede o güne kadar yapılan her şey
yıkılıyor; yollar tutuluyor, köprüler tahrip ediliyor; her şeyde bir kere daha
gerisin geriye dönülüyor ve yapılan onca iş ve hizmet bir kin, bir nefret, bir
gözü dönmüşlük tuğyanıyla hebâ olup gidiyor.. şimdiye kadar hep böyle oldu; aynı
toplum içinde çeşitli kamplar oluştu.. kamplar arasında atışmalar-tartışmalar
yaşandı.. zaman geldi, söz düelloları kaba kuvvet vuruşmalarına dönüştü ve
derken ak-kara bütün bütün birbirine karıştı.
Oysaki, İslâm’ın temelinde akıl, mârifet ve hikmet önemli birer yer işgal
ederler. Tefekkür, tedebbür, istidlâl, içtihat İslâm toplumları için olmazsa
olmaz esaslardandır. Cenâb-ı Peygamber (aleyhi ekmelüttehâyâ) ümmetini Kur’ân
vesâyetinde aklın ve muhâkemenin rehberliğine çağırır ve “İnsanın kıvamı,
tamamiyeti aklıyladır; akılsızın dini de yoktur.” buyurarak bize her işimizde
aklî ve mantıkî davranmayı salıklar. Zaten O, her zaman ilmin yanında olmuş,
ulemâyı tebcîl etmiş -yerinde açılabilir- ve dünyada ilk defa, kadın-erkek ilmin
herkese farz olduğunu söylemiştir. “Hikmet Müslümanın yitirilmiş malıdır, nerede
bulursa alsın.” diyen de O’dur.
Ama ne gariptir ki, O, ümmetine yüzlerce âyet ve hadisle ilmi, hikmeti emredip
ısrarla üzerinde durduğu hâlde, birkaç asırdan beri Müslümanlar bunu bir türlü
anlayamadı; ilme, mârifete ve sanata karşı hep kapalı kaldılar; kapalı kalmanın
da ötesinde, düşünce ve araştırma itibarıyla öylesine kısırlaştı, durgunlaştı ve
kendilerini saldılar ki, gün geldi başkalarının vesâyetine girme bile onları
uyarmadı -bugün dünyanın hâlihazırdaki durumu vesâyet sayılır- uyanıp
göremediler çevrelerinde olup biteni. Yok haberi çoklarının hakikatten, hakikat
aşkından, araştırma sevdasından. Ben, bu dünyada ilimde, teknolojide başkalarına
bağımlı yaşamadan hicap duyan birine rastlamadım. Varsa birkaç insan, onlar da
seslerini duyurabilme konumunda değiller. Allah’a kulluğumuz, iman konusundaki
samimiyetimiz ise diğer olumsuz yanlarımızın tam dengi. İbadetlerimize gelince,
onlar da büyük ölçüde kültürel faaliyetlerimiz türünden folklor gibi bir şey
veya geleneklerimizden bir gelenek. Bari geleneklerimize saygılı olabilseydik;
ne gezer, onlar da zamana emanet…
Vaziyet böyle olunca, bu dünyada ne İslâm’ın özünden, ne teşriî emirlerin doğru
kavranmasından, ne de tekvinî esasların iyi okunup iyi yorumlanmasından kat’iyen
bahsedilemez. Bu itibarla, içinde bazı Müslüman kümelerin bulunduğu, rengi,
deseni bozulmuş, şivesi anlaşılmaz hâle gelmiş bu karanlık coğrafyada, bizim
başka bir şeye değil, yeniden hakikat aşkının, ilim ve araştırma aşkının
uyarılmasına, dinin vicdanlara bir kere daha kendi orijiniyle duyurulmasına
ihtiyacımız var. Bu dünyayı, şu anda içine düştüğü o korkunç gayyâdan ancak,
kendi terbiye sistemimizle yetişmiş zinde dimağlar, aynı iman ve aynı gâyeyi
paylaşan Hakk’a adanmış ruhlar; garazsız-ivazsız “hizmet” deyip koşan irade
erleri ve her türlü gâileyi aşmaya kararlı ilim, mârifet ve azim kahramanları
kurtarabilirler; maddî-mânevî, dünyevî-uhrevî beklentisi olmayan, ilim, mârifet
ve azim kahramanları. Bugüne kadar hep onların geleceği ümidiyle yaşadık;
sonsuza dek de öyle yaşama niyetindeyiz.
Sızıntı, Nisan 2004, Cilt 26, Sayı 303
Kâbuslu Yıllar
Medet Allahım medet, medet ki çok bunaldık!
Bıraktık doğru yolu, yolsuzluğa takıldık.
Muhteşem geçmişimize ve ümitlerimizde tüllenen aydınlık geleceğimize arka
çevirerek iddialarla avunan bir toplum hâline geldik. Bu meş’um dönemde, ortaya
kayda değer herhangi bir eser koyamadık –öyle bir gayretimiz oldu mu onu da
Allah bilir– ama cihanları yeni baştan inşâ ediyor gibi bir tavrımız var. Âlemin
uçarak geçtiği yerlerde düşe-kalka yürüdüğümüz açık; gel gör ki, sürekli
Süleyman tahtının vârisi olduğumuz iddiasındayız.. ve henüz kendi ses ve
şivemizi belirleyememişken dünyaya bir şeyler anlatma peşindeyiz. Çoğumuz
itibarıyla, iş ve beceri adına birer amelmanda ve zamanzede olduğumuzda şüphe
yok; ne var ki, gürültümüzle yeri-göğü inletiyoruz. Hele bir tür hamâset
destanlarımız var ki hepsi de “Şehname” edalı. Hakkı bâtıl, bâtılı hak
göstermedeki cedel ve diyalektik kabiliyetimize diyecek söz bulamıyorum. Bu
donanımla (!) hedef seçtiğimiz ve infazına karar verdiğimiz mazlumların Allah
yardımcısı olsun.
Çoğumuz birer gösteriş budalası.. her işimizde riya diz boyu; şöhret hissi ve
fâikiyet iddiası ise ondan da aşkın.. sürekli içimizde köpürüp duran bencillik
duygusuyla, karşı taraf dediğimiz kimseleri âdeta birer kapıkulu gibi görüyoruz.
Halkın yüzde sekseni için takdir ettiğimiz seviye ve konum, en katı kast
sistemlerinde henüz adı konmamış bir bayağılığa eş. Ötekiler dediğimiz bu
unvanzedelerin en küçük kusurlarını bahane ederek saç ve sakallarını yolup
önlerine döküyoruz. Tabiî kendimize gelince daha farklı davranıyor ve levsiyât
içinde yüzdüğümüz durumlarda bile burnumuzdan kıl aldırmıyoruz.
Bazen unutuyoruz insan olduğumuzu, çamurdan, balçıktan yaratıldığımızı! Aşkın
birer varlık gibi görüyoruz kendimizi; görüyor da yere-göğe sığmayan bir teâzum
duygusuyla en olmaz beklentilere giriyor ve en erişilmez pâyeler arkasına
düşüyoruz; umduklarımızı elde edemeyince de hezeyanla köpürüyor ve etrafımızı
yakıp yıkıyoruz. Bazen daha da ileriye giderek, bize ait olmayan işlerde bile
şöyle böyle bir kısım irtibat noktaları bularak herkesten alkış bekliyoruz..
dahası yüzümüze, gözümüze bulaştırdığımız işlerde –buna falsolarda da
diyebiliriz– bile bir kısım demagojilerle kendimizi aklamaya çalışıyor ve âdeta
mutlak masumiyet iddiasında bulunuyoruz.
Yıllar var, bir türlü sâlim aklın gereklerini yerine getiremiyor, iradelerimizin
hakkını veremiyor ve hep hata üstüne hatalara giriyoruz. Hırçınlıkla oturup
kalkıyor, kinle nefretle gürlüyor, kaba kuvvetle herkesi sindirmeye çalışıyor;
sindirilmeyenleri de potansiyel suçlu sayıyor ve ademe mahkum ediyoruz. Yok
insanlara şefkatimiz.. habersiziz diyalogdan ve hoşgörüden.. saygılı olamıyoruz
farklı düşünce ve farklı anlayışlara. Sürekli nefsanîliklerimizin arkasından
koşuyor ve herkese çifte ve tekme savuruyoruz.
Bugüne kadar bir sevgi dili oluşturarak veya bularak kendimizi bu dille ifade
etmeyi hiç düşünmedik; bazılarımız itibarıyla düşünsek de, onu da
yüzümüze-gözümüze bulaştırdık! Ne olurdu sanki, bir kere de düşünce, söz ve
beyanlarımızı vicdanlarımızın kadirşinas imbiklerinden geçirerek “biraz daha
nezaket” deyip, o kaba tavır ve davranışlardan sıyrılıp ince ve imrendirici
olabilseydik!. Ve “onurumuz, gururumuz” dediğimiz aynı anda, başkalarının da bu
tür şeyleri mırıldandıklarını/mırıldanacaklarını kulak ardı etmeseydik!..
Ne olurdu, makam, mansıp, nâm u nişan ve menfaat kaygısına düşmeden her zaman
insanî ufkumuzu koruyarak bir kere daha meleklere “لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا
عَلَّمْتَنَا” dedirtebilseydik; dedirtip yaratılışımızdaki farklılığı tavır ve
davranışlarımızla ortaya koyarak o muhteşem donanımımızın gereğini yerine
getirebilseydik!
Heyhât ki, bunların hiçbirini yerine getiremedik ve bir türlü kendimiz olamadık;
olamadık da hep beden ve cismaniyetimize yenik düştük. Öyle ki, köpürüp duran
hevâ ve heveslerimizle şeytanları sevindirsek de ruhanîleri sürekli küstürdük.
İhtimal, şimdilerde bu hâlimize muttali olan hasımlarımız bize bakıp bakıp
bayram ediyor ve perişaniyetimizi gören ehl-i iman da için için inkisarlar
yaşıyor.. nasıl olmasın ki, bugün büyük ölçüde hak yolunda görünenlerde bile
hakperestlik hissi sönmüş gibi. Çoklarımızda korkunç bir hissizlik ve
hareketsizlik nümâyân.. toplumca ciddi bir heyecan yorgunluğu içindeyiz.. farklı
bir görüntü sergileyenlerin heyecanı da nefsin güdümünde olma gibi farklı bir
gâilenin riskleriyle mâlul.. pek çok kimse me’yus ve gelip ruhlarına çarpan bir
sur sesiyle sarsık.. bunların ümit ufukları da kıyamet emareleriyle toz duman…
Seherler, inayet çağrısıyla gürleyecek diller bekliyor; ama bütün diller suskun.
Gökler, gözyaşlarından oluşacak bulut intizârı içinde, ancak o hususta da bir
kuraklık yaşıyoruz ki, sorma gitsin.. çoğumuz, fırtınalara maruz çer çöp misali
sağa-sola savrulup duruyoruz ve şirazesi kopmuş bir kitabın eczası gibi
darmadağınık ve pâyimâliz.
Bilmem ki bu kırılıp dökülmeden yakın bir zamanda kurtulabilecek miyiz; kurtulup
bir kere daha ruhumuzun sesini feleklere duyurabilecek miyiz?!. Âh bir bilsem,
ne zaman Allah karşısında yeniden yerimizi, konumumuzu kavrayarak “Yâ Hay” deyip
dirileceğiz! Aslında O’nun kapısına yönelmeden hakiki varlığa erilemeyeceği de
açıktır. Evet, Allah’a dayanmadan, sa’ye sarılmadan ve iradenin hakkı verilmeden
dirilmek imkânsızdır. Sineler O’na yönelmeli, diller O’nu anmalı, gözyaşları
ceyhun olup akmalı ki, hazan bahara dönüşsün ve beklenen umumî diriliş de
gerçekleşsin…
Sızıntı, Mayıs 2008, Cilt 30, Sayı 352
Kalbin Solukları
Kalbin solukları harfsiz kelimesizdir ama, biz en tesirli beyanı, en büyüleyici
mûsıkîyi de onlardan dinleriz. Henüz dillere düşmemiş, gelip kulaklara
ulaşmamış, kalem uçları ve daktilo tuşlarıyla tanışmamış; ama bütün bu yolların
hepsiyle kendini ifade etmenin çok çok üstünde öyle nefis bir şîvesi vardır ki
kalb soluklarının, onlara sahip olanlar artık başka şeyler yazıp çizmeye ve
onların dilinden anlayanlar da daha tesirli bir beyan aramaya ihtiyaç
hissetmezler. Eğer fesahat ve belâğatla kendilerini ifade etmeye çalışan edipler
ve değişik üslup insanları ya da kitlelere tesir adına demogojiden demogojiye
koşan beyan şarlatanları kalbin soluklarındaki o derinlerden derin büyüyü
sezebilselerdi, böyle dolambaçlı ve hatarlı yollarda ömür tüketeceklerine kendi
sinelerine yönelir ve düşünce mızraplarıyla kalblerinin nağmelerini almaya
çalışırlardı…
Ama neylersin, çağ bir gürültü çağıydı; âdeta insanlar da onun diliyle
kendilerini ifadeye çalışıyorlardı: Evet, bugün dünya bir baştan bir başa en
münasebetsiz seslerle inliyor. Medeniyet harikaları dediğimiz otobüsler,
trenler, tramvaylar, grayderler, dozerler, vapurlar, uçaklar, radyolar,
televizyonlar… atmosferimizi kirletip huzur ve sükûnumuzu delik deşik ettikleri
gibi, bizi de kendilerine benzettiler; bugün hemen pek çoğumuz itibarıyla
dillerimiz kalblerimizin önünde, seslerimiz makineleri aratmayacak şekilde dem
tutuyoruz âdeta bu umumî gürültüye. Ülke bir baştan bir başa tıpkı sağırlar
ülkesi, bağıran bağırana.. sesimizle-soluğumuzla birilerini bastırmaya çalışıyor
gibi bir hâlimiz var. Ne düşünceye saygı kaldı ne de insanî hissiyâta hürmet;
lâf ebeliği ve kelime oyunlarıyla çok geniş alanlı gürültü çıkaranlar âdeta
başarılı addediliyor ve ödüllendiriliyor. İsterse deyip ettikleri hiçbir menfaat
vaadetmesin ve hiçbir mantıkî kurala da uymasın; şöyle-böyle ses getiriyor ve
yığınları harekete geçiriyorsa iş tamamdır…
Bir zamanlar sükût ve sessizlik bizim en tabiî hâlimiz ve her zamanki
iklimimizdi. Belki çokları farkında değildi bu huzur atmosferinin ve bu
sessizlik mûsıkîsinin, şimdilerde sezemedikleri gibi bu tiz perdeden
gürültüleri. O zamanlar bu sükûnet ikliminde sadece seslerin en tabiîleri
duyulur ve bir şiir ve mûsıkî gibi dinlenirdi. Bu hâl her gün birkaç kez o
natural seslerle banyo yapan insanların ruhuna öyle sinmişti ki onların
ikliminde asla gürültü kirliliği olmaz ve hiç kimse bağırıp çağırmaya iltifat
etmezdi. Her yer lebâleb sükûnetle dolar-taşar ve herkes sessizlik soluklardı.
Onların ikliminde saygı ve terbiye edalı öyle bir sükûnet hâkim idi ki, o
atmosfere bir kere uğrayıp bir-iki damla sessizlik yudumlayanlar bir daha da
oradan ayrılmayı düşünmezlerdi.
O zamanın insanları henüz medeniyet harikalarıyla tanışmamışlardı ve bu geveze
varlıkların mârifetlerinden haberdar değillerdi; her taraf sessizdi; onların
durumu da milimi milimine bu umumî hava ile tam örtüşüyordu. Gezip dolaştıkları
her yerde süt gibi bembeyaz bir sükûnet yudumluyor, uğradıkları herkesten sükût
işaretleri alıyorlardı. Ömürlerini her türlü münasebetsizliğe kapalı bir
ledünnîlik içinde geçiren o dönemin talihlileri, her zaman ayrı bir eda, ayrı
bir hava ve ayrı bir şîvede öyle bir sükûtîlik sergilerlerdi ki, nadiren de
olsa, çevrelerinde meydana gelen haricî gürültüler bu sessizlik şiirinin
ahengini kat’iyen bozamazdı.
Konuşmaları icap ettiği yerde bu insanların da bazen konuştukları olurdu ama
onların söz ve beyanları daha ziyade hâllerinden süzülen mânâları açmaya mâtuf,
müphem hisleri şerh etme istikametinde ve gözsüzlere pinhân hakikatleri
avamîleştirme yönünde olurdu. Ağızlarını sık sık açmazlardı; açtıklarında da
sükûtî durumlarında işleyip örgüledikleri düşünce dantelalarını serer-sergiler
ve kendilerini dinleyenlere sessizliğin fikir kristallerinden ne hikmet
cevherleri ne hikmet cevherleri sunarlardı.
Bu tertemiz atmosferde, ne gelip o pırıl pırıl havayı delen bir şerare, ne
yırtık bir ses ne de münasebetsiz bir gürültü duyulurdu. Ara-sıra bütün bütün o
iklime yabancı bir ses ve soluk bu havayı yırtsa da o insanlar ve onların büyülü
atmosferi âdeta bir sihirle yenileniyor gibi hemen değişir, o eski esâtirî
haline bürünür ve yeniden kendini meşk etmeye dururdu; dururdu da gönül
dilleriyle ifade ettikleri o sükûtî hitabelerle, meleklerin gökten dökülen
ilhamları gibi ulaşabildikleri bütün ruhları mest ederlerdi. Onlarla tanışma
bahtiyarlığına erenler ‘duydum, dinledim, okudum, öğrendim ve inandım’ yerine
‘gördüm, hissettim, büyülendim ve bende oldum’ derlerdi. Onların hâl ve gönül
derinliklerine bağlı bu fâikiyetleri sayesinde idi ki dilleri
bilinsin-bilinmesin, ne demek istediklerini herkes rahatlıkla anlar ve onlara
büyülenirdi. Halkla içli-dışlı olmaları bir yana, çekilip bir köşede iç
murakabelerini yaşadıklarında dahi hâlleri ve görüntüleriyle gönüllere korlar
saçar ve ruhlarda bir sûr sesi gibi duyulurlardı. Her zaman Hak’la irtibat
içindeki bu dupduru insanların susması, bilemediğimiz bir sırla kalbî ve rûhî
suskunluğa maruz kalmış kimseleri harekete geçirme adına âdeta bir komut
gibiydi. Onlar, gönüllerindeki mahfî hazineleri tavır ve davranışlarıyla ortaya
dökünce, bir dilin susmasına bedel o anda pek çok dil birden çözülür, önyargısız
müsait gönüller dinlemeye durur ve her yanda müthiş bir heyecan köpürmeye
başlardı. Onların bu sessizliği, ruhları coşturan öylesine derin bir mûsıkî idi
ki, o atmosferi yaşayan herkesi önüne katar, istediği yöne sürükler, onlara hiç
kimseden duyamayacakları nağmeler duyurur ve adı konmamış sürprizler yaşatırdı.
Çevreleri onların bu sükûtî hitabelerinden pek çok şey alır, ifade ve beyanlarla
daraltılmamış farklı mazmun, farklı mefhum, farklı mantukların engin ufuklarında
dolaşır ve gönülleri ölçüsünde bir derinlik yaşarlardı.
Hele o sükûtîler içinde öyleleri vardı ki, onların bakışlarından dökülen
ışıkları, yüz çizgilerinden akan mânâları ve tılsımlı tavırlarındaki derinliği
görebilenler hemen büyülenir ve bir daha da onlardan ayrılmak istemezlerdi.
Böyle sükûtî bir şiirle dolmuş ve doymuş kimseler dinî düşünce ve mü’mince
mantığın ortaya koyduğu açıyla her şeyi daha bir farklı duyar ve daha engin bir
temâşâ zevkine ererlerdi.
Ben şahsen, iz bırakan o büyük sükûtîleri ‘idrak’ diyebileceğim çerçevede
tanıyamadım; dolayısıyla da gerektiği ölçüde yararlandım diyemem; ama yine de
itiraf etmeliyim ki, bir alıcı olarak bütün kabiliyetsizliğime rağmen, onların
ikliminde bulunduğumda yer yer çiy damlaları gibi ruhuma akan bazen müphem,
bazen muğlâk fakat her zaman büyüleyen bir eda içinde öyle sırlı şeyler görüp
hissetmişimdir ki, aradan yıllar geçtiği halde onları her yâd edişimde hâlâ
ürperirim. Onların, o harfsiz-kelimesiz, sessiz ve sözsüz beyanları her şeye
rağmen beni öylesine mest etmiş idi ki, bugün dahi o dırahşan simaları
hatırladıkça gözlerim dolar ve ruhumda o sükûtîlikten nağmeler duyulmaya başlar.
Kendi tabiat havzımın sınırlarını zorlamaya durur ve olduğumun yanında
olabileceğimin hülyâlarına dalarım.
Sızıntı, Eylül 2004, Cilt 26, Sayı 308
Kendi Çizgimizi Heceleme Yolunda
Bir zamanlar “din” denince ilk defa akla bizim dinimiz geliyordu ve her akla
gelişinde de vicdanlar saygıyla ürperiyordu. Her şeyden evvel onun sâlim
vicdanlarda bıraktığı iz çok derindi ve her türlü çarpık değişime-dönüşüme
meydan okuyacak kadar da güçlüydü. Onun hedefinde cihan sulhü ve insanlığın
ebedî mutluluğu söz konusuydu. Vaadettiği şeyleri gerçekleştirmede öyle güçlü
argümanları vardı ki, onu deliliyle-medlûlüyle tanıyanlar, dünyada en
erilmezlere ermiş sayılırlardı. O Allah’tan gelmiş, insanları Allah’a çağıran
öyle güçlü ve inandırıcı bir ses idi ki, ön yargısız olmak şartıyla, bu sese
kulak verenler bir daha da onun tesirinden kurtulamazlardı; kurtulamazlardı,
zira bu seste her zaman dünya ve ukbâ mutluluğu yankılanmaktaydı ve bu seste
insanları melekleştirmenin şifreleri gizliydi. Bu ses, semalar ötesinin sesiydi
ve örgülediği sistem de İslâm diniydi.
Bu din sayesinde insanlık iç içe en bereketli inkılâplarla tanıştı ve en hayatî
değişimlere şahit oldu. Oydu mutlak sulh ü salâha giden yolları gösteren ve oydu
asırlardan beri üst üste yığılmış beşerî problemlere nihaî çözümler vaadeden.
Düşünün ki, asırlar ve asırlar boyu onun aydınlık çehresini karartmak ve gelip
gelip önünü kesmek isteyen onca mütecâviz ve saldırgan kimselere rağmen, o hâlâ
biricik ümit kaynağı olma konumunu muhafaza ediyor ve kendine sığınanlara
ölümsüzlük iksiri sunuyor…
Karanlık bir dönemde ondan kopanlar veya bir inat uğruna ona karşı çıkanlar
kendi tali’lerini karartadursunlar, o her zaman en taze ve gönüllere itmi’nan
aşılayan mesajlarıyla yoldakilere biricik ışık kaynağı ve güven bunalımı
yaşayanlara da âdeta bir emniyet otağı oldu ve olmaya da devam ediyor. Kim ne
derse desin, bu dinin hakiki temsilcileri sayesinde bütün dünya bir gün bu büyük
gerçeği mutlaka anlayacak ve onun üfül üfül huzur esen iklimine koşacaktır. Kim
bilir belki de, o ilk diriliş çağlarında olduğu gibi bu din bir kere daha
hepimizi bağrına basacak ve şu can çekişen dünyaya yeni bir hayat
üfleyecektir!.. El verir ki, bu dinin müntesipleri kendi tereddüt ve
zikzaklarıyla ona ümit bağlayanları inkisara uğratmasın ve ma’şerî vicdanda ona
karşı oluşmaya başlamış güveni sarsmasınlar.
Bu din, bir dönemde gırtlağına kadar gaflet, cehalet ve dalâlet içinde bocalayıp
duran yığınları bir hamlede, bir nefhada bulundukları durumdan kurtararak,
onları idrak üstü ufuklara yükselttiği gibi günümüzün dağınık ve hedefsiz
yığınlarına da mutlaka ilham kaynağı olacak ve onlara insan olmanın farklılığını
haykıracaktır.
Evet bu din, o sağlamlardan sağlam semavî yapısıyla bir gün, bu çağın ipe-sapa
gelmeyen yığınlarını da gerçek insanlığa uyaracak ve özündeki ilâhîliği herkese
duyuracaktır.. duyuracaktır zira bu din, bir kısım mücerret ölçü, prensip ve
nazariyelerden ibaret içi boş bir sistem değildir; o, insan tabiatıyla içli
dışlı, onun maddî-manevî ihtiyaçlarına cevap verecek zenginlikte bir sistemler
mecmuası; fert, toplum hemen herkese aydınlık bir gelecek vaadeden gökler ötesi
âlemlerin sesi-soluğudur.. ve şimdilerde o, kendine has şivesi ve herkese tesir
eden büyüsüyle, bir dönemde insanlığı ulaştırdığı semavîliğe bir kere daha
ulaştırmak suretiyle ona dünya ve ukbâ kapılarını açacak sırlı bir anahtar
sunmaktadır.
Günümüzde olduğu gibi o, bir kısım vefasız müntesipleri ve can alıcı hasımları
yüzünden kendini tam ifade edemese de, bir eşref saat ve eşref zaman diliminde
kalb ve kafa izdivacına muvaffak olmuş bahtiyar tilmizleri sayesinde bir kere
daha sesini göklere ve gökler ötesi âlemlere duyuracak ve o günün insanlarına iç
içe “şeb-i arus”lar yaşatacaktır.
Aslında bunlar, en muzlim dönemlerde gerçekleştiğine göre neden bir kez daha
gerçekleşmesin ki?!. Bir kere, kendi keramet ve kıymet-i ruhiyesine uyarıldığı
takdirde insan yine aynı insan.. o gün olduğu gibi bugün de hedef, dünya ve ukbâ
saadeti.. bu gayeyi gerçekleştirmek için disiplinler aynı disiplinler.. geriye
sadece iman, ümit ve azimle gerilmiş temsilcilerin “Vira Bismillâh” deyip işe
koyulmaları kalıyor… Kalbler Allah’ın elinde, bakarsın bir gün o da oluverir.
“Hak tecelli eyleyince her işi âsân eder / Halk eder esbabını bir lahzada ihsan
eder.” (İbrahim Hakkı) Kaldı ki günümüzde bu kıvamdaki temsilcileri de bütün
bütün yok sayamayız. Gerçi biraz heyecan yorgunluğunun yaşandığı ve biraz da
ahesterevlik ettiğimiz muhakkak; ancak çok önemli projelerin tahakkuk
ettiği/ettirildiği de bir gerçek.
Her şeyden evvel, bugün, dünyanın dört bir yanında bize ait o kadar değerli
şeyler ihya edildi ki, bunları görmezlikten gelmek bir nankörlük, görüp de hâlâ
karamsarlık yaşamaksa bir tali’sizliktir; bir tali’sizliktir, zira son dönemler
itibarıyla kaç hâdise gösterilebilir ki bu kadar hızlı gerçekleştirilmiş!. kaç
diriliş vardır ki bu kadar seri tahakkuk ettirilmiş!. ve kaç düşünce ve dünya
görüşü vardır ki bu kadar kısa zamanda kitlelere mal edilebilmiş! Bu itibarla da
yeryüzü aynı yeryüzü, insanlık aynı insanlık, mefkûre aynı mefkûre, dün
gerçekleşen o müspet hâdiseler bugün niye gerçekleşmesin ki?!. Hele bir de özü
sözü bir o beklenen aydınlık temsilciler, değişik fıtratlara göre seslerini
şöyle böyle bir duyuruverseler, duyurup selim düşünce ve ruhları kendi
değerlerine uyarabilseler, işte o zaman, asırlardan beri ışık bekleyen bütün
insaflı vicdanlar içinde bulundukları o dünyevî darlıklardan sıyrılarak bu
aydınlık ruhların ferahfeza iklimlerine koşacak ve çok farklı bir hayatla
tanışacaklardır.
Gerçi günümüzde bu tür diriliş hareketlerine karşılık bir kısım beden
insanlarının olumlu her şeyi sabote etmeleri de bir gerçek.. bilhassa, tamamen
dünyaya kilitlenmiş oligarşik bir azınlığın her şeye karşı çıkma gibi bir tavrı
var ki hiç sorma gitsin. Evet, böyleleri kendi düşünce dünyalarına –ona da
düşünce denecekse– ters düşen en olumlu şeyleri bile yerden yere vurmakta ve en
masum hareketleri dahi karalamaktan geri kalmamaktadırlar. Bunlar bazen
“gericilik” gibi kelimelerle, bazen de “irtica” ve “mürteci” gibi yâvelerle din
ve diyanet adına ortaya konan her şeye saldırıp her gün yeni bir fitneye
sebebiyet veredursunlar, gerçek insanî değerlere uyanmış temiz vicdanlar bütün
bunları da her zaman tebessümlerle karşılamış ve böylelerinin bile –insan olarak
yaratılmış olmanın kerameti– bir gün ettiklerine nâdim olup özür
dileyebilecekleri beklentisiyle “Ya Sabûr” deyip durmuşlardır.
Şimdilerde bize, Allah’a dayanmak, azmimize azim katarak doğru bildiğimiz yolda
yürümek ve elimizden geldiğince herkesi şefkatle kucaklayıp onlara dahi içimizde
köpürüp duran insanî muhabbeti duyurmak düşüyor ki, gayri bundan ötesi Hakk’ın
takdirine rıza ve zamanın çıldırtıcılığına karşı da aktif sabır ve temkine
kalıyor.
Sızıntı, Temmuz 2008, Cilt 30, Sayı 354
Kendi Değerlerine Bîgâne Nesiller
Bugün hem biz hem de bizimle aynı kaderi paylaşan milletler, tarihin en
bunalımlı dönemlerinden biriyle yüz yüzeyiz. Öyle ki tabakat-ı beşer çapındaki
sarsıntıların biri atlatılamadan ufukta bir ikincisi beliriyor. Her yerde
kırılmaları kırılmalar takip ediyor, her taraf ruhun çığlıklarıyla inliyor.
Kitleler şaşkın ve yığınlar her gün farklı buhranların sürprizleriyle tir tir
titriyor. Eğer Allah’ın sonsuz rahmetine ve O’nun vaad ettiği ‘eyyâmullah’ın
tahakkuk edeceğine itimadımız tam olmasaydı, ihtimal, ardı-arkası kesilmeyen bu
üst üste sarsıntılarla biz de devrilip gidecektik; devrilip gidecektik ve
gözleri her zaman üzerimizde olan gelecek nesillerin ümitlerini de beraber alıp
götürecektik.. bazılarını alıp götürdüğümüz de söylenebilir.
İnsanda, ümidin ve Allah’a karşı beklenti içinde olmanın tek kaynağı imandır ve
O’nunla her zaman münasebet içinde bulunmaktır.. dahası bu münasebeti zamanla
insanî tabiatının bir derinliği hâline getirmektir. Maalesef, bazılarımız
itibarıyla biz, bir karanlık fasılda imana karşı hep lâkayt kaldık, Hak’la
münasebetteki gücü ve büyüyü tam sezemedik; cismanî ve maddî ufkumuzun tesirine
takıldık, kulak dolması nazarî mülâhazalardan sıyrılıp amelînin enginliklerine
bir türlü açılamadık. Hatta bazen, kendi fikrî ve amelî dünyalarımızın
yamaçlarında bulunmayı, dolaşmayı ar ve ayıp sayarak, bazen de bir kısım
fantezilere girerek, ruh ve mânâ köklerimizle alâkalı nice değerleri eski birer
eşya gibi kaldırıp bir kenara attık.. ve milletçe inkişaf etme
kabiliyetlerimizi, cihanları fethe yetecek heyecanlarımızı yabancılaşma yönünde
kullandık; kullandık ve yıllar yılı kendi dünyamıza karşı hep bîgâne kaldık;
inançlarımızın Allahçasına, dünya-ukba ve öteler ötesini onunla tanıdığımız
‘Şeref-i Nev-i İnsan ve Ferîd-i Kevn ü Zaman’a karşı bîgâne kaldık; hatta
bazılarımız itibarıyla O’na hasmâne bir tavır aldık. Arş u ferşi birbirine
bağlayan, ins ü cinnin kurtuluş fermanı, kâinat kitabının en doğru yorumu,
‘Levh-i Mahfuz’un, ‘Beyt-i Mâmur’un sesi-soluğu ve teşrîî esasların biricik
kaynağı Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın sesinin kesilmesine de bîgâne kaldık.
Dahası, bu mübarek kaynaktan fışkıran, lâakal onun münbit ve bereketli
atmosferinde boy atıp gelişen örflerimize, âdetlerimize, geleneklerimize hatta
millî karakterimize ve millî tabiatımıza yabancılaştık, kendimizi yenileme azm ü
heyecanını yitirdik ve heyecan yorgunu yığınlar hâline geldik. Bilmiyor çoğumuz
imanın, İslâm’ın Kur’âncasını, Allah’la münasebetin Peygambercesini, dinin
olmazsa olmaz ruhunu, temel dinamiklerini ve Nebi mesajlarıyla seslendirilen
özünü, mahiyetini. Yok böylesine boş vermiş kimselerde en küçük bir öğrenme
arzusu, kendini test etme azmi ve bir kısım önemsiz hobilere karşı duyulan alâka
kadar öz değerlerini bilme merakı…
Bütün bunlara karşılık biraz bilmişlerimiz ise ‘Bazen sükût da bir töredir’
deyip sessizlik murâkabesine dalmakta ve her şey kendini bilmezlerin elinde
âdeta içinden çıkılmaz bir hâl almakta. Tahkike kapalı ruhlarda sürekli tezebzüb
rüzgârları esiyor; yığınlarda, kendilerini fetret boşluklarına salmış gibi bir
hâl var; arzı görmüyor, semayı dinlemiyor ve boş yâvelerle ömür tüketiyorlar.
Bir milletin üstünlük ve istikbal vaad ediciliğini onun geçmişten tevarüs ettiği
dinî ve millî değerler belirler. Bu değerlere saygı duymayan ve sahip çıkmayan
toplumların âkıbeti hüsrandır; hüsrandır ve bu mâkûs kaderi değiştirmeye de
kimsenin gücü yetmez. Kendi değerlerine sahip çıkma ve mânâ kökleriyle
irtibatını devam ettirme sayesindedir ki, toplum ve onu teşkil eden fertler
kendilerini daha derinden duymaya başlar. İlim adamları, mütefekkirler ve
sanatkâr ruhlar, alanları çerçevesinde kendi inanç, kendi düşünce ve kendi
duygularını kitap kitap, nakış nakış işlemeye koyulur ve her sahada ruhlarının
âbidelerini ikame ederek saf yığınlara kendilerini okuma ve mütalâa etme ortamı
hazırlarlar. Nokta-i istinad olurlar onlara ve korurlar onların düşünce iffet ve
ismetlerini, korudukları gibi kendi namuslarını.
Evet, eğer eli kalem tutanlar, kitap, broşür ve makaleleriyle; ressamlar bu
alana ait kurallar çerçevesinde ebruları, tezhipleri, hatları ve resimleriyle;
mimarlar inanç ve düşüncelerimizi aksettiren plân ve projeleriyle; şairler ve
nâsirler beyan güçleriyle; mûsıkîşinaslar sinelerinden boşalıp ruhlarına akan
besteleriyle kendi inanç, kendi his ve kendi düşüncelerinin âbidelerini ikame
etmezlerse yığınlar kendilerine ters, geçmişlerine ters, ruh ve mânâ köklerine
ters cereyanlara itilmiş olurlar. Doğrusu işte böyle bir ortamda yetişen bîgâne
nesillerin âkıbetini düşününce ürpermemek elden gelmiyor.
Aslında, günümüzün insanının yapıp ortaya koyduğu/koyacağı her müspet şey onun
yarınki nesillere en büyük armağanı olacaktır. Atalarından gelecek böyle bir
armağandan mahrum kalan fakir ve nokta-i istinatsız nesiller, pek çok orta malı
mülâhazaların ve değişik serseri düşüncelerin tesirinde kalacak ve bugün olmasa
da yarın mutlaka kendilerine edeceklerdir. Dünden bugüne gerektiği ölçüde bir
hassasiyetle üzerinde durulmadığı içindir ki, pek çok dinî ve millî değerlerimiz
unutulup gitti; şöyle-böyle kalanlar da matlaştı, renk attı ve zaten heyecan
yorgunluğu yaşayan nesillerde artık heyecan uyarmaz oldu.
Bugün koskocaman bu talihsiz coğrafyada inançlar ve onların hayata hayat olması
kat’iyen kendine has derinlikleriyle duyulup zevk edilmiyor. İslâm’ın her şeyin
üstesinden gelecek o büyülü gücü, bilinmesi gerektiği ölçüde bilinmiyor ve onun
ruhlara vaad ettiği şeyler kendi enginlikleriyle görülmüyor. Oysaki, bir
zamanlar bu dünyada cedlerimizin gerçekleştirdikleri o uhrevî derinlikli
medeniyet kendine has rengi, şekli, deseni ve ruhuyla çok iyi biliniyor,
bilindiği ölçüde yaşanıyor ve müntesiplerine semavîleşme yollarını gösteriyordu.
Ya şimdilerde öyle mi.? Bilebiliyor muyuz bize ait değerlerin kıymetini.. kendi
düşünce atlasımızın renk ve çizgilerini? Heyhât, meş’um bir dönemde bin senelik
muhteşem bir geçmişin bütün vâridâtını bir kısım partal eşya gibi kaldırıp bir
kenara attık ve ma’şerî vicdanda yeri doldurulamayacak boşluklar meydana
getirdik.
İmanı, İslâm’ı derinlemesine duyamamış saf yığınların sorumsuzca hareketleri bir
ölçüde kabul edilebilse de, şöyle-böyle okuyan, yazıp çizen, belli şeyleri olsun
duyup hissetme konumunda bulunanları mâzur görmek mümkün değildir. Acaba bunlar
biraz daha hassas olamazlar mıydı? Dinin özündeki güzellikleri, bugünümüz ve
yarınımız adına onun vaad ettiklerini, diyanetin bağrında filizlenip gelişen
ruhî tekâmülü çevrelerine anlatamazlar mıydı? Diyelim ki, bazıları bu değerleri
duyup zevk edecek seviyeye henüz gelememişlerdi; kendilerini bu işin bir
numaralı mümessili gibi görenler ve diyanet adına hep bir fâikiyet mülâhazasıyla
oturup kalkanlar, gönül diliyle, beyan maharetleriyle ve varsa sanat
kabiliyetleriyle bu altın mülâhazaları herkese duyurmalı değiller miydi?
Ben bize ait o güzellikleri, kalbinin dili, semavî orijini ve özündeki
nefâsetiyle -bir iki müstesnanın dışında- seslendiren kimseye şahit olmadım.
“Ruhî ve kalbî hayat” deyip sık sık onunla gürleyen, hatta ondan ötürü muhalif
gibi gördüklerine karşı kinle, nefretle köpürenlerin ses ve soluklarında da
vicdanı rahatlatacak bir nağmeye rastlamadım. Dahası, münhasıran diyanetin
temsil edilmesi için hazırlanmış zeminlerde bu işin temsilcileri konumundaki
zevat arasında dahi, “Yüce mefkûremi i’lâ ve ilân için yaşayacaksam dünyada
kalmama değer, yoksa benim diğer canlılardan farkım ne..?” diyecek kadar sinesi
samimiyetle çarpan ve yaşatma yörüngeli yaşayan pek fazla adanmış ruhla da
karşılaşmadım.
Dini, kendi çarpık anlayışlarına göre yorumlayan ve diyaneti semaviliğine aykırı
kılık ve kıyafetlere sokanlardan bir şey beklemediğimiz muhakkak, “Bu din benim
dinim; bu kültür benim kültürüm; bu tarih benim tarihim!” diyenlerin olsun,
bütün değerlerin renk atması ve matlaşması karşısında heyecanla köpürmeleri
gerekmez miydi!?
Sızıntı, Ekim 2005, Cilt 27, Sayı 321
Kendi Kültür Dünyamız
Bizler dünkü kültür ortamında yetişen nesilleriz; yarınki kuşaklar da,
şimdilerde bizim oluşturduğumuz/oluşturacağımız irfan atmosferinin çocukları
olacaklardır. Bugünkü nesiller, bağrında neş’et edip geliştikleri dinî, millî ve
içtimaî atmosferden renk ve çizgiler taşıdıkları gibi yarınki kuşaklar da
bugünkü sosyal çevreye ait hususiyetlerle kendilerini ifade edeceklerdir.. evet
bizler, dünkü kültür ortamının çocuklarıyız, yarınki nesiller de bugünün
ferzendeleri olacaklardır. Hâl, geçmişin bir açılımı, gelecek de onun imkân
plânında önemli bir derinliğidir; ne geçmişsiz olunabilir ne de geleceksiz
kalınabilir. Bu iki zamandan biri köklerimize ev sahipliği yapıyor, diğeri de
sürgünlerimize; ne sürgün köksüz olabilir ne de kökü görmezlikten gelebiliriz.
Geçmişimiz, pırıl pırıl aydınlık da olabilir, bazı yönleriyle sisli-dumanlı da;
ne olursa olsun o bizim geçmişimizdir. Mazinin bir kısım olumsuz yanlarını bir
yere kadar sorgulasak da onu bütünüyle karalamamız kat’iyen doğru değildir.
Böyle bir davranış ondan aldığımız ve alacağımız ışığı söndürmek demektir. Bu
ise, cedlerimize saygısızlık olmasının yanında, hem bugünkü nesillere hem de
yarınki genç kuşaklara karşı apaçık bir ihanettir.
Şimdilerde ruh ve mânâ köklerimize saldırıp geçmişimizi tamamen karanlık
göstermek isteyenler, farkındalar veya değiller, genç kuşakları millî hislerden
uzaklaştırıp onları kimlik bunalımına sürüklemektedirler. Şayet böyle bir şeyi
bilerek ve plânlı yapıyorlarsa, bu açıktan açığa yarınki nesillere karşı
işlenmiş en büyük bir cinayettir. Bir kere, geçmişinden kopmuş toplumların
gelecek adına bir şey vaad etmesi mümkün değildir. Aslında geçmişiyle irtibatını
koparmış nesillerden bir şey beklemek de beyhudedir; zira, mânâ köklerinden
kopmuş milletleri fıtrat hiçbir zaman affetmemiştir. Hususî bir inayet
olmamışsa, fıtrattan tokat yiyenler de asla iflâh olmamışlardır. Âkif merhumun
ifadesiyle:
İşin hakikati, fıtrat ne kâr arar ne de zarar,
Beka-yı nesle bakar hep beka-yı nesli arar.
Neslin bekası ise onun kendi olarak ayakta durmasına, kendi ruh köküyle
irtibatını devam ettirmesine, kendi kaynaklarından beslenmesine bağlıdır.
Şimdiye kadar kendini, kendi değerlerini inkâr eden milletlerden iflâh olan,
kendi olarak kalanlardan da bütün bütün tarihten silinip giden görülmemiştir.
Her milletin geçmişten tevârüs ettiği kültür değerleri onun kanı-canı
mesabesindedir. O, bu değerler sayesinde kendi gibi düşünür, kendi gibi hareket
eder ve her zaman kendi olmanın rahatlığı içinde bulunur; hayatını da daha bir
engince ve daha bir net duyar. Asırlar ve asırlar boyu öyle duymuştuk hayatımızı
ve kendi kültür değerlerimizle farklılığımızı. O zamanlar, baharlar-yazlar,
geceler-gündüzler tenâvübî bir ıttıratla gelip üstümüzden geçerken kendimizi ne
hayalî çağlayanlara salar, ne enfes çağrışımlarla heyecanlanır, içimize akan ne
engin mânâlarla ürperir ve hayatı ne derince duyardık. Öyle ki, mazi olduğumuz
aynı anda hal, hal ile hemhal bulunduğumuzda da geleceği yaşar.. ve âdeta bir
mevsimde her şeyin üç defa çiçek açtığına şahit olur; tek bir nağmede bilmem kaç
mûsıkî faslını birden duyar, bir mehter gürlemesinde umum tarihî sergüzeştimizi
birden dinler.. ve kendi kendimize ‘Meğer dünümüz ne muhteşem.! o günlerimiz ne
büyülü.! o zamanki ufkumuz ne yüksek, hülyalarımız ne derin, mülâhazalarımız da
ne şahane imiş!’ der -kerameti o dönemdeki ruh ve mânâ derinliğine ait- her şeye
yetebilecek bir moral yüksekliği ve derin bir sevinç hissederdik…
Benimle beraber, önü-sonu itibarıyla birkaç nesil,
Geçmiş gelecek masal hep
Eğlenmene bak, ömrünü berbat etme.
Ömer Hayyam
felsefesinin topluma/toplumlara dayatıldığı bulanık bir dönemde hayata
gözlerimizi açtık. Büyülü gösterilmeye çalışılan bir hâzır zaman adına düne ait
her şey tahrip ediliyor ve hakikî bir gelecekten daha ziyade muhayyel ve
fantastik bir istikbal hülyasıyla bütün millî ve dinî değerlerimiz çok ağır
şekilde sorgulanıyor; üzerinde mazi damgası bulunduğu için en değerli şeyler
dahi birer partal eşya gibi kaldırılıp şuraya-buraya atılıyor ve saf yığınlara
bize ait her şey âdeta unutturulmak isteniyordu.
İhtimal, bütün bunları yapanların çoğu, ne yaptıkları işin -buna cinayet demek
daha uygundur- farkında idiler ne de bu kör dövüşünde harap olup-türap olup
giden nesillerin. Yıllar ve yıllar boyu koskoca bir milletin onca fikir cehdi,
onca gönül heyecanı ve onca göz nuru meyveleri diyeceğimiz mübarek bir birikim
çerçöp gibi sağa-sola saçılıyor ve bir daha da hatırlanmaması için üzerine âdeta
zift ve katran saçılıyordu: Dine üstûre deniyor, diyanet sürekli hafife
alınıyor, geçmişe lânetler yağdırılıyor ve o en aydınlık günlerimiz, gençliğe
simsiyah tablolar içinde gösteriliyordu.. hâlâ da gösteriliyor denebilir.
Ne var ki, birkaç asırlık onca gayrete rağmen, bunların çok da başarılı
oldukları söylenemez: Evet çok geniş alanlı ciddî bir kısım sarsıntılar yaşandı.
Ak günlerin ve ak düşüncelerin üzerine ziftler atılmaya çalışıldı. Bir ölçüde
toplumca belli bunalımlara girildi ama büyük çoğunluğun ruhunda bize ait
değerler her zaman kıymetlerini korudu/koruyor.. ve üst üste onca sarsıntı, onca
kıyım ve onca tahribe rağmen, cedlerimizden bize intikal eden kültür
hazinelerimiz -bekledikleri saygıyı tam görebilmeleri bir ‘vakt-i merhûn’a
bağlı- hep oldukları gibi kaldılar.
Bu hazineler milletimizin canı ve onun bekasının da teminatıydı.. millet bütün
bütün yok edilemediği -Allah öyle bir şeye maruz bırakmasın!- ve millî ruh da
öldürülemediği sürece, o hazine, toplumun hafızasında hep yaşayacaktı ve yaşadı
da. Kim bilir, belki hem biz hem de o millî ve dinî değerler, unutulduğumuz ve
unutuldukları sanıldığı bir anda, tamamen sürpriz bir tezahürle yeniden ortaya
çıkar ve bize bayramların en büyüğünü yaşatırlar. Geçmiş, şu mağmumlar dünyasına
kapılarını bir kere daha aralar ve hepimiz bir kere daha hülyalarıyla
yaşadığımız o tılsımlı dünyalara kavuşuruz.
Aslında daha şimdiden, bir mânâda da olsa, o muhteşem âlemlerin kapıları
aralanmaya başladı bile. Ara sıra bir kısım simsiyah kederler gelip gelip
sinelerimize otursa da çevrede olup-bitenlerden aldığımız sevinçler de onlardan
geri değil. Görebilenler için geçmişin, o parlak ve muhteşem günleriyle
geleceğin nurefşan yılları daha şimdiden bir buluşma koyu arıyor gibi. Bu
itibarla da, eğer birkaç adım ötede, muhteşem günlerinize ait konum ve
seviyenizle yüz yüze gelirseniz hiç şaşırmamalısınız; zira, bizler şimdiye dek o
kadar sürprizler yaşadık ki, böyle ekstradan bir lütfu dahi tabiî görmeye
başladık.
Hak tecelli eyleyince her işi âsân eder,
Halk edip esbabını bir lâhzada ihsan eder.
İbrahim Hakkı Hazretleri
Sızıntı, Kasım 2005, Cilt 27, Sayı 322
Kibir
Böbürlenme, kendini beğenme ve çok defa bir fâikiyet mülâhazası içinde bulunma
diyebileceğimiz kibir, kişinin, bir kısım farklı özellikleri varmış gibi
davranması, oturuşu-kalkışı, nefes alıp verişi, el-ayak hareketleri ve
mimikleriyle hep bir farklılık peşinde bulunması, farklılık soluklanması, üstün
bir karakter olduğunu ifade etmeye çalışması… gibi tavırlarla bencilliğin
(egoizm) dışa vurması sayılan bir çeşit cinnet ve ruhî bir rahatsızlıktır. Böyle
bir hasta her zaman kendini olağanüstü görmenin yanında çok defa, başkalarını,
hususiyle de meslek, meşrep, yol-yöntem açısından kendine/kendilerine rakip
saydığı kimseleri küçük görür ve gösterir; onlara karşı sürekli fâikiyet
hezeyanları yaşar; başkalarına ait fazilet ve meziyetleri duymaya asla tahammül
edemez; edemez ve duydukça öfkeden çatlayacak hâle gelir.
Böyle bir hasta, sürekli ‘ben’ mülâhazalarıyla soluklanır, her zaman tafralarla
köpürür durur; kendinin değerler atlasında bulunmayan hiçbir düşünce ve
davranışa iltifat etmez ve karşısında vahy-i semavî dahi olsa şahsî yorumlarına
öncelik tanıyarak yine kendini ifade peşinde koşar.. ve ne yapar yapar hemen her
mülâhazayı evirir-çevirir kutsal (!) saydığı kendi düşünce ve istinbatlarına
bağlar.
İşte böyle bir aldanmış, zamanla daha da ileri giderek çevresindekileri halâyık
görmeye başlar.. horlar ve hafife alır herkesi.. umulmadık beklentilere girer;
beklediklerini bulamayınca da kırar-geçirir en sâdık kapıkullarını; bezdirir
candan takdirkârlarını ve kaçırır en vefalı yâranlarını; kaçırır zira böyle biri
mukaddeslere saygısızlık yapanları affetse de, bağışlamaz şahsına hürmet, tâzim,
ihtiram ve saygıda kusur edenleri; ademe mahkûm eder hayalinde kendisine
tasarladığı makam, mansıp ve pâyeleri şöyle-böyle sağda solda
seslendirmeyenleri.
Bu hasta tip, başkalarının büyüklük ve meziyetlerine tahammül edemese de, yine
de kendilerinden bir şey umduğu kimselerle aynı karelerde bulunmayı asla
kaçırmaz; dünyevîlerin arkasından koşturur durur ve düz insanlarla bir arada
bulunmayı, aynı kareye düşmeyi kendine zül sayar. Bu insanlar anası-babası,
amcası-dayısı bile olsa kat’iyen onlarla anılmayı istemez. Tevazuu hiç
düşünmemiştir; hikmetten tamamen habersizdir; bazı şeyleri okumuş gibi görünse
de bilgisi sırf bir gümandan ibarettir. Görünme, bilinme, söze-sohbete konu
olma, öldüren bir hırs ölçüsünde onun en büyük arzusudur. Konuşmaların dönüp
dolaşıp kendisine dayanmasını, muhâverelerin onun meziyetleri etrafında cereyan
etmesini, hatta hayatının romanlara konu olmasını bekler; bütün bunlar olmayınca
da hırçınlaşır, çevresini vefasızlıkla suçlar, ‘kadirbilmez nankörler, gerçeği
görmez aymazlar, densizler, dirayetsizler’ der; kibrini nefrete, öfkeye çevirir;
patlamaya hazır bir gayz küpü hâline gelir.
Mütekebbirin hiçbir fikri, hiçbir işi, hiçbir tavrı normal değildir; düşünürken
her şeyi kendini beğenmeye, ucbe bina eder. Hareket ve davranışlarında hep
çalımlıdır. Sürekli fâikiyet mülâhazalarıyla oturur-kalkar. Onun evi mutlaka
lüks, arabası son model, yalısı tam deniz kenarında ve rıhtımda da yatı
olmalıdır. Aslında bütün bunlar onu zavallı bir lüks, bir fantezi tutsağı hâline
getirmiştir ama, o bunun farkında bile değildir; farkında değildir ve kibrini,
gururunu okşayan bu şeylere ulaşma uğrunda ölür ölür dirilir; akla-hayale
gelmedik sefilliklere girer; yerinde el-etek öper, yerinde zulmeder, can yakar,
hânümanlar yıkar, dahası bütün bu çılgınlıklarını ‘ahvâl-i âdiye’den
hâdiselermiş gibi görür.
Mütekebbirler arasında Karun gibi servetle büyüklük taslayıp “Bu imkânlara ben
ilmim ve irfanım sayesinde kavuştum.” (Kasas Sûresi, 28/78) diyen, sonra da
yerin dibine batırılanlar olduğu gibi, İblis edasıyla, “Ben ondan hayırlıyım..”
(A’raf Sûresi, 7/12) diyenler, daha da küstahlaşıp “Ben de öldürür ve
diriltirim.” (Bakara Sûresi, 2/258) şeklinde mırıldananlar, bütün bütün
şirazeden çıkarak, “Ben sizin yüce Rabbinizim.” (Nâziat Sûresi, 79/24)
hezeyanına girenler de olmuştur. Eski çağların Firavun ve Nemrut… gibi
tiranları, modern devirlerin Lenin, Stalin, Hitler, Mussolini… gibi zorbaları ve
‘Ben yarattım, ben yaptım, her şey bizim eserimiz…’ türünden sözlerle
çılgınlıklarını haykırıp duranlar hiçbir dönemde eksik olmamışlardır. Bunların
yanında, kibrine dinî bir kisve giydirerek kendisinin müçtehid, müceddid, kutup,
gavs, hatta Mehdi ve Mesih olduğunu iddia eden aldanmış delilerin sayısı da az
değildir.
Bunların hemen hepsinin ortak yanı, kendilerini olağanüstü varlıklar ve
çevrelerindeki kimseleri de sıradan yaratıklar görmenin yanında, başkalarına ait
fazilet ve meziyetlere tahammül edememe, bütün iyilikleri ve güzellikleri
kendilerinden bilme, her türlü kötülüğü ve olumsuzluğu da mümkünse halâyık
saydıkları kimselere fatura etme gibi bir gayretlerinin bulunmasıdır. Bunlar,
şöyle-böyle tasarruf daireleri içinde meydana gelen her güzel şeyin kendilerine
mal edilmesini isterler; başkalarının eliyle ortaya konan olumlu işleri de ya
gasp edilmiş hakları gibi görür, kendilerine mal etme yollarını araştırırlar ya
da ciddî bir kıskançlık hissiyle en nadide şeyleri dahi çirkin göstermeye
çalışırlar. Ülkeyi alıp ilerilere götürme, toplumu çağın en seviyeli milleti
hâline getirme, insanların ufkunu açıp yaşadıkları asrı iyi okumalarını sağlama,
hatta topluma çağ atlatıp onu bütün milletlerin önüne geçirme gibi çok önemli ve
hayatî hizmetleri, şayet kendileri o işin içinde yok iseler, mel’un sayarlar;
lânet okurlar olup bitenlere ve bu önemli faaliyetlerin kahramanlarına.
Bu marazî ruh haletinin arkasında bazen soyluluk, bazen zenginlik, bazen
maddî-mânevî pâye ve mansıp, bazen saf yığınların ölçüsüz takdir ve şımartması,
bazen güç ve kuvveti elinde bulundurma, bazen de siyasî, içtimaî ve idarî statü
farklılığı… gibi şeyler bulunmaktadır. Bu tür hastalar, şayet iyi bir eğitim ve
rehabilitasyonla gerçek insanî değerlere, kalb ve ruh ufkuna
yönlendirilmezlerse, toplum içindeki konumları ve kültür ortamları itibarıyla
bazılarının Firavunlaşması, bazılarının Nemrutlaşması, bazılarının Karunlaşması,
bazılarının da Mehdilik ya da Mesihlik iddialarına kalkışması kaçınılmaz olur.
Görmezler hakikati.. doğru okuyamazlar gördükleri şeyleri.. yanlıştır bakış
zaviyeleri.. çarpıktır değerlendirmeleri. Çünkü onlar küstahlaşmış ve Zât-ı
Ulûhiyet’e mahsus büyüklüğü ‘kibir’ unvanıyla O’nunla paylaşmaya
kalkışmışlardır. O da, “Dünyada büyüklük taslayanlara, âyet ve işaretlerimi
doğru okuyup doğru anlama imkânını vermem.” (A’raf Sûresi, 7/146) fermanı
gereğince onları korkunç bir mahrumiyete mahkûm etmiştir.
Kibir, imana giden yolda insanın önünü kesen bir set, ‘Kalbinde zerre kadar
büyüklük hissi bulunan kimse Cennet’e giremez.’ mazmununca da ebedî saadet
yolunda aşılmaz bir engeldir. Bu maraz, bir kalbe yerleşmeyedursun, onun ötelere
nâzır bütün ışıklarını söndürür ve onu başkalarına ait her türlü fazilet ve
meziyetlere karşı bir tepki yumağı hâline getirir. Böyle bir hasta oturur-kalkar
benlikle homurdanır, çevresinden saygı ve hürmet beklemeye koyulur. Zamanla
bulduklarıyla yetinmez de ‘daha’ der durur. Umduklarını bulamayınca da
hafakandan hafakana girer. Sık sık çevresini kadirnâşinaslıkla suçlar. Bazen
bütün bütün kendini hezeyanlara salıp, yer yer soyundan-sopundan bahisler
açarak, zaman zaman ilm ü irfanından dem vurarak veya başarılarından söz ederek,
hatta mâneviyata açık bir ortamın çocuğuysa veya hakkında öyle bir kabul söz
konusu ise evliyâ, asfiyâ ve ebrârdan olduğuna imâ, işaret ve -cinnetinin
derecesine göre- açık beyanda bulunarak kutbiyet ve gavsiyetini seslendirir ve
evirir-çevirir ifadelerini şöyle-böyle kendi fâikiyetiyle noktalar.
Kibrin, Allah ve Peygamber tanımazlık şeklindeki en kabacasını, “İblis dışında
bütün melekler Adem’e secde ettiler; o kibrine yediremedi ‘ııh..!’ dedi ve küfrü
seçenlerden oldu.” (Bakara Sûresi, 2/34) beyanında da görüldüğü gibi şeytan
ortaya koydu. Kendilerine kitap verilenlerin bir kısmı da “Demek size ne zaman
nefislerinizin hoşlanmadığı bir kısım mesajlarla peygamber geliverse,
böbürlenecek, ona kafa tutacak, sonra da kiminiz onu yalan sayacak, kiminiz de
öldürmeye kalkacaksınız.” (Bakara Sûresi, 2/87) beyanında görüldüğü gibi şeytanı
takip ettiler. “Büyüklük tasladı ve mücrimler gürûhundan oldular.” (A’raf
Sûresi, 7/133) mazmunu etrafında şeref-nüzul olmuş âyetler âdeta bu türden
devrilmiş pek çok kavmin kara yazısı gibidir. “Kibre girdiler, zira onlar
kendilerini fâik ve yüce görüyorlardı.” (Mü’minun Sûresi, 23/46) ifadesi de bu
konuda ayrı bir talihsizliğin şahidi. “Biz; Karun, Firavun ve Hâmân’ı da helâk
ettik, zira Musa (aleyhisselâm) onlara apaçık mucizelerle gelmişti ama, bu
(mütekebbir)ler o yerde büyüklük tasladılar ve (inanmadılar) ama başlarına
gelecek şeyin de önüne geçemediler.” (Ankebut Sûresi, 29/39) beyan-ı
sübhânîsiyle sunulanlar ise, tarihî bahtı karalardan sadece birkaçı.
Kur’ân âyetlerinin ışığında bu türden lânetlenmiş daha pek çok tiran
zikredilebilir ama, biz o konuyu mevzu ile alâkalı hazırlanmış ve hazırlanacak
olan ansiklopedilere havale edip geçmek istiyoruz. İşin özü, kibirli insan hakka
kapalı, insanlara kapalı, hikmete kapalı, ilâhî mârifete kapalı; şeytana açık,
küfre açık, halk nazarında menfur, riyâ, süm’a, hıkd u haset gibi İblis kaynaklı
mesâvî ile kirlenmiş -üzerinde durulabilir- bir bahtsızdır. Bu tür bahtsızlardan
şimdiye kadar iflâh olan görülmemiştir. Aksine hayatını kibir ve gurur zeminine
bina edenlerin âkıbetleri hep küfürle noktalanmıştır.
Kur’ân-ı Kerim’in, “Allah, mütekebbir ve kaba kuvvet temsilcisi cebbarların
kalbini işte böyle mühürler.” (Mü’min Sûresi, 40 /35) fermanı konuyla alâkalı ne
ürpertici bir tehdittir..!
Sızıntı, Ağustos 2005, Cilt 27, Sayı 319
Müslüman Ufkundan Dünya ve İçindekiler
Dünya, insanoğlu için şu sonsuz fezâda ahenkle yüzüp giden mükemmel bir seyahat
gemisi; içinde varolduğumuz, varlığımızı duyduğumuz, Vareden’i bildiğimiz
sımsıcak bir yuva; canlı-cansız aksesuarıyla cıvıl cıvıl ve rengârenk bir
meşher; ayrı ayrı dillerle yazılmış milyonlarca, milyarlarca kitaptan oluşan
muazzamlardan muazzam bir kütüphane; analarımızın her zaman şefkatle tüllenen
odalarından daha sıcak, onların ninniler söyleyip salladıkları beşiklerden daha
güvenli, daha yumuşak; her yanıyla Cennet bahçelerinin pırıl pırıl bir izdüşümü
ve ufku itibarıyla da görebilenler için ötelere açık donanımlı, seyyar bir
rasathanedir.
Ayrıca dünya, bütün kâinatların özünü-usâresini, mânâ ve maddesini mahiyetinde
cem etmiş bir numune âlem; topyekün varlık ve hâdiselerin zenginlerden zengin en
muhtevalı bir sayfası; cin ve insin tenezzühü için ihtimamla hazırlanmış
ferah-fezâ bir mesire yeri ve öteler adına da âdeta bir prova salonu gibidir;
iyilik de kötülük de onun bağrında boy atar gelişir, günah da sevap da onun
dağında-bağında yetişir; sonra da bütün bunların ürünleri öteki âlemin
pazarlarına gönderilir.
Bu açıdan da o, hem bir mezraa, hem bir fabrika, hem de ahiret pazarlarına açık
tam bir ticarethanedir. Ekilecek şeyler burada ekilir ve burada biçilir.
Ötelerin yol azığı burada tedarik edilir, Cennetlerin o nûrânî aksesuarları
burada hazırlanır, ukbâ panayırlarında teşhir edilecek ürünler buranın
tezgahlarında üretilir, -öyle yapıp ötelere ulaştırana canlarımız feda olsun-
orada enzâr-ı âleme arz edilir; sonra da ebedî saadet saraylarında bâkî bir
surette mü’minlere sunulur.
Dünya, ılgıt ılgıt şefkat tecellilerinin kesintisiz esip durduğu, rahmet
sağanaklarının gelip gelip üzerimize boşaldığı âdeta bir yağmur ormanı, ışık ve
güzellik dalgalarının ufkumuzda sürekli tüllendiği ve belli bir çerçevede
ötelerin bütün debdebesini, ihtişamını aksettiren bir sinema perdesi gibidir.
Görürüz olduğumuz yerden ötelerin hüzme hüzme ziyasını; kışlarla-baharlarla
müşâhede ederiz ölümü, “ba’sü ba’del-mevt”i ve verâsını: Her gece fert planında,
her kış toplumca ölüme yürür, her gündüz ve her baharda da yeniden bir kere daha
diriliriz. Teksirler devam eder durur ve bize mütemâdiyen öbür âlem
hatırlatılır.
Dünyada bazen güzelliklerin yanında çirkinlikler, iyilikler arasında kötülükler,
ışığın arkasında karanlıklar ve yararlılarla beraber zararlılar da bulunabilir;
ama güzel görüp güzel düşünenler için bunların içlere inşirah veren ve göz
kamaştıran kısmı her zaman daha güçlü ve kalıcı, daha cazip ve imrendiricidir.
Buna mukabil, sevimsiz görünen ve içimizi bulandıran şeyler ise, hem sonuçları
hem de daha başka yanları itibarıyla güzel ve hayır edalıdırlar. Aslında bu tür
eşyâ, insanî hislerimize değişik nağmelerle bir şeyler fısıldayan, azimlerimizi
bileyen ve iradelerimize farklı sürprizler vâdeden, her zaman mânâlı fakat
muvakkat, olabildiğine bereketli ama vâridâtı ötelere akan, yumuşak, ılık birer
hayır kaynağıdır. Bunlar tıpkı suyun atomları gibi kendi kendilerine kalınca
yakıcı olmalarına karşılık sabır, teslimiyet ve rıza ile farklı terkiplere
ulaşınca can-fezâ birer iksire dönüşürler.
Üzerinde varlığımızı duyup yaşadığımız bu dünya, hem kâinatlara nisbeten hem de
emellerimiz açısından gayet küçük, fakat her şeyin kalbi mahiyetinde; fezâdaki
kehkeşanlara göre bir zerre, ama cihanlar kıymetinde; esir deryası içinde yüzüp
duran varlık heyet-i umumiyesi karşısında bir damla, fakat bütün semâvât
ağırlığında muhtevalı bir cirimdir. Bütün esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhâniyenin
câmi’ ve şeffaf bir aynası sayılan insanoğlunu o misafir etmiş, o ağırlamış ve
onun ötelere sıçrayabilmesi için de âdeta bir rampa vazifesi
görmüştür/görmektedir.
Onun yer ve konumunu, Hak nezdindeki kendi mevki ve duruşuyla müşterek mütalâa
edip değerlendirebilen inanmış gönüller, bu küçük damlacıkla kâinat çapındaki
nâmütenâhî deryaları peyleyebilir; semâvâta nisbeten bir zerrecik görünümündeki
bu mini âlemle güneşlere sahip olabilir ve onun üzerinde geçirdikleri o dar
zaman dilimine sıkıştırılmış kısacık ömürlerini ebediyet âlemlerinin bir nüvesi
hâline getirebilirler. Elverir ki, kendilerine emanet olarak verilen mâhiyet-i
insaniyedeki cevherleri hem de tek zerresini dahi zayi etmeden yerinde
değerlendirebilsinler.
Evet, bu dünya fânîdir; misafir olarak bir bir gelenler, mîadları dolunca
arkalarına bakmadan bir bir giderler. Gidenleri yeni gelenler takip eder ve o
tıpkı bir han gibi dolduğu aynı anda boşalır, boşalırken de daha başka
konuklarla dolar-taşar. Gelenler, askere duhul ediyor gibi gelir; gidenler de,
ölüm tezkeresiyle asıl vatanlarına avdet ederler. İnsanlık varolduğu günden beri
ne gelmelerin ardı arkası kesildi, ne de gitmeler durdurulabildi; bu itibarla
da, buraya niye geldiğini ve nereye namzet olduğunu bilmeyen bir kısım
bahtsızlar hemen her zaman vilâdet neşideleriyle coştukları aynı anda ölüm
ağıtlarıyla irkildiler; bir an sevinçle soluklansalar da sürekli kederlerle
yutkundular ve bir gün ümitle şahlanmaya mukabil, günlerce yeisle kıvranıp
durdular; ne ağlamaları dindi ne de gülmeleri; bir kere “oh” dedilerse, birkaç
kez “ah” edip inlediler…
Eşyâ ve hâdiselere iman gözüyle bakanlar için ise durum çok başkadır: Onlar,
kendilerini buraya göndereni bilir, O’na yakın durmaya çalışır; gidecekleri yeri
mâmur kılma mülâhazasıyla oturur-kalkar ve yol boyu hep huzur soluklanırlar. Bu
ölçüde her şeyi O’na bağlayınca, kâinat da, içindekiler de birdenbire renk,
şekil, mâhiyet, şîve değiştirir; tat olur, lezzet olur ve ışık olur gönüllere
akarlar. İşte bu zaviyeden dünya, hedefinde ebediyet, insanları sonsuz mutluluğa
götüren bir gemiye, bir tayyareye; içinde milyonlarca, milyarlarca kitap bulunan
zengin bir kütüphaneye; başları döndüren, temâşâsına doyamayacağımız bir meşhere
dönüşür ve büyüler herkesi.. talâkatli bir lisan kesilir, çağırır O’na
hepimizi.. renkten, ışıktan oyunlarla duyurur gönüllerimize O’nun nurunu,
ziyasını.
Aslında, iman nuruyla bakabilenler için, şu iç içe güzellikler Hakk’ın zâtına
birer burhan; insan ise, o burhanları gören, duyan, okuyan, seslendiren bir
tercümandır. Bütün eşyâ, onu akıl, şuur, his ve gönlüyle yerli yerinde
değerlendiren talihlileri fizik ötesi âlemlerin derinliklerine uyarır; zamanla
onların ruhlarına melekûtî sırlar akmaya başlar, zihinleri âdeta bu sırların
havzı hâline gelir, kalbleri de tecelli avlama rasathanelerine dönüşür. Böylece
Yaratan’ı bilmezlikten kaynaklanan zulmetler bir bir yırtılır veya büzüşür;
nurlar gelir her yana otağlar kurar.. geniş bir “halka-i zikir” hâlini alır
kâinat ve bütün eşyâ.. şiirler, mûsıkîler dinleriz harfsiz, kelimesiz
canlı-cansız her nesnenin dilinden ve Yaratan’a îmâlar alırız her şeyin
tavrından, duruşundan.
Öyle ki, ne zaman varlığı, kapsayan bir nazarla temâşâya alsak fizikî âlemler
delinip de içinden ruhumuza eşyânın perde arkası sırları akıyor gibi olur ve
dikkatlerimizi hep ötelere, ötelerin de ötesine çeker; gönüllerimize murâkabe
hissi aşılar; aşılar da, bulunduğumuz yerde hayret ve hayranlık yaşayan bir
dervişe dönüveririz. Biraz dünya, biraz ukbâ; biraz madde, biraz mânâ; biraz
hakikat, biraz hayâl görüp hissettiğimiz ve temâşâsına dalıp tetkikine
koyulduğumuz her şeyle o kadar mükemmel uyuşuruz ki, onlarda, bütün bir tabiat
kitabı ve içindekilerin, bütün insanlık ve onun maceralarının şiirini dinler
gibi olur ve büyüleniriz.
Evet, canlı-cansız bütün eşyâ birbiriyle o denli uyum içinde ve öylesine bir
intizam ve ahenk göstermektedir ki, çok defa onu temâşâ ettiğimizde, kendi
kendimize: “Acaba bizim gibi bunların da türlerine göre birer ruhları var da bu
münasebet ve bu nizam onlardan mı kaynaklanıyor?” diye düşünürüz. İster
nezaretçi melekler gibi birer ruhları olsun ister olmasın, biz onlara ne zaman
dikkatlice baksak, hemen, hem birbirleriyle hem de bizimle olan o sıkı
münasebetlerini anlar, bir şeyler söylemek istediklerini duyar gibi olur;
onların en tatlı mûsıkîlerden daha büyülü sükûtî nağmelerini dinlemeye koyulur,
en derin söyleyişlerden daha derin îmâlı suskunlukları karşısında soluklarımızı
tutar; uyuyan bir çocuğu uyarma endişesiyle sessizleştiğimiz gibi sesimizi
keser, duyup hissettiklerimizi, akıl, mantık ve muhakeme filtresi görmemiş saf
mülâhazaların enginlerden engin o geniş alanına salıveririz; salıveririz de
artık hayâl hanemizde her nesne âdeta bir kari, bir mugannî, bir kasidehâna
dönüşür ve bize ne füsunlu şeyler ne füsunlu şeyler anlatırlar: Kimi eşyâ,
hayâllerimizde birer Mevlevî semâzeni gibi canlanır; kimisi bir fasıldan başka
bir fasıla geçiş peşrevi yapıyormuşçasına bize ahenk meşk eder; kimisi
dudaklarında ney, ruhlarımıza hasret ve hicran günlerimizden derlenmiş yanık
besteler sunar; kimisi de bize, gümbür gümbür mehter edasıyla dünyaya kendimizi
ifade ettiğimiz îtilâ döneminden güftesiz, bestesiz marşlar dinletir.! Evet
hemen her nesne, yeri, konumu, duruşu ve türü adına, farklı îmâ ve işaretlerle
mutlaka bize bir şeyler anlatır; biz de, onları dinleyip çözmeye, anlayıp
yorumlamaya ve sırlarını sırlarımız gibi duymaya çalışır; hepsiyle hasbıhal
eder, hepsini sever, okşar; onları, sevdiklerimizi kucakladığımız gibi kucaklar
ya da gider kendimizi onların o sımsıcak iklimlerine salıveririz.
Aslında, iman gözüyle bakınca, bütün varlık ve hâdiseler bize o kadar tanıdık, o
kadar yakın görünürler ki, onları âdeta birer dost, birer arkadaş sanır,
yüzlerine şefkatle bakar; onların çehrelerinde her şeye ve herkese şefkatle
bakıldığını okur ve Yaradan’a dolu dolu hamd ü senâlarda bulunuruz.
Bazıları ilk nazarda biraz ekşi suratlı, biraz kaba, biraz da bize kapalı
görünse de, biz, bakışımızı imana bağlayıp düzeltince, onlar da birdenbire
değişiverir, yumuşar, mûnisleşir ve candan birer ahbap oluverir.
Bazıları, hemen her zaman, bir kısım insanlar gibi hep mütebessim, gökçek yüzlü,
sıcak tavırlıdırlar ve bağırları da herkese açıktır; sizinle diyaloğa geçmeleri
için bir kere yüzlerine bakmanız yeter; siz bakıverince onlar da hemen açılır ve
size içlerini dökerler.
Kimileri, gülüp oynayan çocuklar gibi neş’eyle oturur kalkar; etraflarına
gülücükler yağdırır ve sürekli çevrelerinde bir lunapark havası estirirler.
Kimileri, tepeden tırnağa baş döndüren süsleri ve zinetleriyle size
unutamayacağınız dakikalar yaşatır ve âdeta “yine gel” derler.
Kimileri, beklentilerimizin çok çok üstünde önümüze serdikleri ziyafet
sofralarıyla olabildiğine cömert davranır ve atmosferlerinden ayrılmamızı asla
istemezler.
Kimileri, her zaman tatlı ve sıcak olmayabilirler; ama, şayet bir dikenle
elinizi kanatmışsalar, ne yapıp yapıp bir gül vermeyi de ihmal etmezler.
Evet, görüp tanıyabildiğimiz canlı-cansız her varlık, meleklerin Adem Nebi’ye
(as) saygı inhinâsı nev’inden bize karşı bir çeşit tâzimle doğrulur; ihtiva
ettiği fayda ve maslahatlarla âdeta emrimize âmâde olduklarını ifade eder ve
olanca sırlarını aklımızın önüne seriverirler. Bunların, idrak ufkumuzu çok çok
aşkın madde-mânâ halitası, örgü ve deseni iman ve iz’anlarımıza emanet, her biri
Yaratan’a birer emare ve işaret, O’nu gösteren, O’na göndermelerde bulunan,
durmadan O’nu söyleyen öyle bir hâlleri vardır ki, insan onların arasında
kendini Cennet’in koridorlarında sanır. Öyle ki, biz onları, -biraz da
hususiyetlerini bilerek- ne zaman temâşâya koyulsak, duygularımızın âdeta
tabiata karıştığını, her şeyin esmâ ve sıfât rengine büründüğünü, bütün varlığın
manevîleştiğini, şiirleştiğini duyar gibi olur ve kendimizden geçeriz. Görüp
müşâhede ettiğimiz her şey daha bir derinleşir, daha bir nûrânîleşir ve daha bir
büyülü hâl alır. Hatta; gördüğümüz objeler âdeta bir büyü ile birdenbire
uhrevîleşir; arz Cennet’in izdüşümü gibi tüllenir ve o baş döndüren ihtişamıyla
bütün gökler yere inmiş gibi olur.
Böyle bir büyü ile topyekün varlığı hisli, derin bir kalb gibi duyar ve
yürüdüğümüz bu hayat yolunda, sanki maddî ve dünyevî bir yere değil de, gönülden
inandığımız ve her zaman içimizde tesirini hissettiğimiz, bütün dünya saadetleri
onun mutluluk deryasının tek bir damlasına denk olmayan/olamayan farklı bir
âleme yürüyormuşçasına yürürüz sonsuza ve ebedî mutluluğa. Duyarız ermişlerin
erdikleri şeyleri ruhumuzda ve tıpkı Cennet’tekiler gibi: “Hamd ederiz bizden
her türlü tasayı, endişeyi gideren Allah’a.. o Allah ki, bizi en güzel bir yerde
iskân etti. Artık bizim için ne bir usanç, ne de yorgunluk söz konusu…” diye
mırıldanırız.
Bu kadar güzellik, nefâset ve cennet-âsâ keyfiyetin yanında, dünyanın bir de
nefsimize, hevâ ve heveslerimize bakan yanı vardır ki, o yönü itibarıyla bir
hayli kirli, çirkin ve sevimsizdir; bundan dolayı da o lanetlenmiştir. Biz
burada dünyanın o yüzünden hiç söz etmedik, etmek de istemedik; zira daha başta
size, mülâhazalarımızı mü’min ufkuna bağlı götürmeye söz vermiştik. Şayet o
ufuktan bakacak olursak, dünyanın, yazıda belirtilen çerçeveye tam oturduğu
görülecektir.
Sızıntı, Aralık 2003, Cilt 25, Sayı 299
Muvakkat fırtınalar ve daimi meltemler
Üç aylarla beraber zaman beklenen eşref günlere, eşref saatlere de kayıyor
gibi.. gerçi hâlâ şerlere açık o ‘eyyâm-ı nahisât’a[1] dâyelik yapan uğursuz
günlerin gölgesi üzerlerimizde ve yer yer fırtınalar şiddetli esmeye devam
ediyor; tahribe kilitlenmiş bir kısım çılgın ruhlar hız kesmeden yıkmalarını
sürdürüyor ve her yanda fitne ocakları tutuşturarak inanan insanların seslerini
kesmeye çalışıyorlar; ama, büyük çoğunluk itibarıyla bizler -inşâallah
öyleyizdir- sürekli güzellikleri kolluyor, güzellikler arkasında koşuyor,
hülyalarımızı güzelliklerle süslüyor ve neş’elerimizi gıcıklayan en derin
hazlarla ötedeki saadet saraylarına ait kapıların aralandığını hissediyor ve
gıcırtılarını duyar gibi oluyoruz.. duyar gibi oluyor ve bulunduğumuz yerden
cennetlere atlıyormuşçasına masmavi ve aydınlık bir dünyayı temâşâ etme
noktasında bulunuyor olma ruh hâletiyle dıştaki tipi-borana rağmen -zaman zaman
da olsa- kendimizi bir haz zemzemesi içinde sanıyoruz. İmanın ve Hakk’a itimadın
içimize saldığı nurlar sayesinde ne çevremizde oluşturulmak istenen gürültü ve
velveleyle sarsılıyor, ne her yanı saran toz-duman karşısında panikliyor ne de
üst üste üzerimize gelen zulme, zalime ve zulümâta ‘eyvallah’ ediyoruz. Allah’a
güveniyor, hikmetle donanıyor ve her yörede soluklamaya çalışıyoruz
dini-diyaneti, Hak rızasını ve kendi kültür değerlerimizi.
Şimdilerde her yeni gün ve onun içindeki nevzuhur inayetler -o inayetler
arkasındaki yed-i Kudret’e ruhlarımız feda olsun- bizleri bütün dünyayı kuşatan
bilmem o kaç asırlık sisten-dumandan arındırıp güzellikleri, nefâseti ve
imrendiriciliğiyle hepimizi ve inanan herkesi âdeta Cennet kasırlarını hâvî bir
âleme yükseltiyor gibi.. umurumuzda değil sağımızda-solumuzda kuduran kinler,
nefretler ve gayzla köpürmeler. Öyle ki, herkesi korkutan, zayıf yüreklere
ümitsizlik salan en korkunç fırtınaları, tayfunları, tipileri-boranları
ayaklarımızın altından geçip giden ve kılımıza bile dokunmayan ‘ahvâl-i âdiye’
den hâdiseler gibi görüyor ve yürüyoruz hız kesmeden yüce mefkûremizin
tüllendiği zirvelere, her zaman ruhumuzda canlandırdığımız aydınlık günler
istikametinde ve atalarımızın kalb ve ruh dünyaları iklimine doğru.
Biz inanç ve ümitlerimiz sayesinde, bir gün mutlaka kendimiz olarak dirilip
kendi ayaklarımız üzerinde duracağımız imanıyla yaşadık ve her zaman yeni bir
varoluşa pencerelerimizi açık tuttuk. En amansız dönemlerde, en imansız
hâdiseler karşısında bile tâli’imizi hep tevekkül, teslim ve belki de tefvîze
bağlayarak inandık vaad edilen ilâhî eyyâmın doğacağına, inayet elinin hem bu
dünyayı hem de öteleri hakkımızda mamurelere çevireceğine ve burada yapılanların
ötelerdeki bağ ve bahçelere döküldüğüne/döküleceğine. Biz, ilâhî lütuflar olarak
inananlara bahşedilen bu ekstra ihsanların çehresinde hep zuhur edecek ilâhî
ihsanlardan mesajlar aldık ve ilâhî teveccühlerin gölgeleriyle sevindik;
sevindik ve o kaskatı kederleri âdeta hiç mi hiç duymadık. Dahası, hemen hepimiz
kendi gönlümüzün derinliklerinde olduğu kadar yürüdüğümüz yol ve istihdam
edildiğimiz işlerin çehresinde de uhrevî bir şiiri dinlediğimizi söylesek
mübalağada bulunmuş sayılmayız. Gerçi böyle bir duyuş ve seziş biraz da
insanların his dünyalarının enginliğinden kaynaklanmaktadır; ama, yine de her
inanmış gönül o çok ulvî mefkûre ve derin hatıralarının enfes bir şiir hâline
geldiğini duyar gibi olur…
Hele zamana emanet bazı hislerle köpüren tatlı gün, saat ve dakikaların insana
vaad ettiği öyle mutlu anlar vardır ki, kadirşinas gönüllerce bu zaman
dilimlerinin her bir parçası insan ruhuna Cennet yamaçlarının zevkini duyuracak
kadar rengin ve zengin geçer. Varlık ve hâdiseleri böyle bir zevk zemzemesi
içinde temâşâ eden bir aydınlık gönül, çevresindeki muhtemel kızıl kıyametleri
ve en hoyratça davranışları bile ipek gibi yumuşatır, iç aydınlığında nûrânî bir
farklılığa ulaştırır; olumsuz hiçbir şeyle karşılaşmamış gibi geçtiği yerlere
gülücüklerle boşalır ve sürekli kinle, nefretle, gayzla homurdananlara insan
olma ufkunu gösteren îmalarda bulunur.
Vâkıa, bazı ahvâlde bu seviye yakalanamayabilir, bazen de kendi hamlığımıza
bağlı çevreyi sisli-dumanlı görebiliriz.. bazı hâl ve hâdiselerin bir kısım
bulantılara sebebiyet verdiği de olur.. ne var ki, bunların hiçbiri kalıcı
değildir; gönüllerde iman, teslim, tevekkül tamsa, bütün bunlar geldikleri gibi
gider ve bize yeni bir mukavemet ruhu armağan ederler. Aslında bu tür seviye
insanları için hayat her gün bir kere daha taptaze duyulmakta, tabiî ahvâle
karşı olduğu gibi sürprizlere de açık bulunmakta ve ağlamalar içinde gülmeler,
elemler arasında lezzetler ve ızdıraplar arkasında dâimî hazlar var etmektedir.
Böyle olunca da hemen her zaman mü’minin ufkunda yazlar tıpkı baharlar gibi
diriliş nâraları atmakta, sonbahar ve kışlar da yeni bir ‘ba’sü ba’de’l-mevt’
muştusuyla guruplara tulû boyası çalmakta, mevsimler farklı birer saadet
vaadiyle birbirini takip etmekte ve bu atmosferde âdeta her zaman bir sevinç ve
ferah heyecanı çağlamaktadır.
Öyle ki bu iklimde sabahlar, sürekli bir haşr ü neşr neşvesi içinde gelir;
gündüzler, her yanda farklı bir lezzetle kendini hissettirir; akşamlar, ufuk
ötesine panjurlar aralar; geceler, ruh ve kalbin dilini çözen birer büyü ile her
yanı sarar; sarar da saat, dakika ve saniyelere en katı gönülleri bile yumuşatıp
rikkate getirecek bir nûrâniyet ve bir semavîlik ifâza eder. Herkes istidadına
göre bu mânevî atmosferde kim bilir ne dâhiyâne mülâhazalara girer, ne
söylenemeyecek şeyleri mırıldanmaya durur, ne derin hülyalara dalar ve ne
mâverâî ufuklara yönelir; geçmişin semavîliklerine kanatlandığı aynı anda
geleceğin en tatlı rüyalarında dolaşır ve ötelerin el değmemiş mülâhaza bağ ve
bahçelerinden neler ve neler derer.
Evet, bizler, o derin inanç ve ümitlerimiz, o engin nazar ve teveccühlerimiz
sayesinde O’nunla münasebetlerimizi sürekli derinleştirir, çok defa
tasavvurlarımızı aşkın şeyler duymaya başlar, bulunduğumuz atmosferin âdeta
uhrevîliklerle tüllenmeye durduğunu ve dört bir yandan şefkatle kuşatıldığımızı
hisseder gibi olur ve bulunduğumuz yeri ahiretin bir koridoru sanırız; iç
âlemimize göre şekillenen bu hususî dünya olabildiğine büyülü bir diyara dönüşür
ve bize ötelerin nûrânîliğini duyurur.
Bu itibarladır ki bizim ufkumuz hiçbir zaman bütün bütün kararmaz; üst üste
zulmetler her yanı sarsa da, kalb gözlerimiz çok defa ötelerin ziyasıyla par par
parıldar; bulunduğumuz yerin hakkını verip ezelî ufkumuza müteveccih olduğumuz
sürece asla gurbet yaşamayız. O’nun ekstra inayetleri sayesinde her zaman bir
‘rükn-ü şedîd’e[2] yaslanır ve en dev dalgalara bile meydan okuyabiliriz. Bazen
ters gibi görünen bir kısım insafsız hâdiselerle zamanın önümüzü kestiği hatta
bazılarımızın ruhî rabıtalarını sarstığı da olur ama gelip sinelerimize çarpan
hortumlar, tayfunlar bizim mukavemet sistemimizi güçlendirir, geldikleri gibi
gider ve bize biz olmanın hususiyetleriyle alâkalı ne armağanlar ne armağanlar
bırakırlar. Böylece, gam gider, kederler lezzetlere inkılâp eder; ‘hayhuy’ların
yerini ‘Elhamdülillah’lar alır ve çevremizdeki hâdiseler âdeta bir saadet
vaadiyle tüllenmeye başlar.
Şimdiye kadar iman, ümit ve Hakk’a teveccühümüz sayesinde her şeyi böyle görüp
böyle değerlendirdik. Bundan sonra da durduğumuz yerde böyle durup, her şeyi
böyle yorumlayacağımız ümidini taşıyoruz.
Öyle ise, ey o her zaman kinle, nefretle esen muhalif rüzgâr! Artık ne taraftan
esersen es!.. Yakında sana da diyecektir o Kudret-i Kâhire: Yetişir ey küstah,
gayri hırıltını kes..!
[1] ‘Eyyâm-ı nahisât’, fırtınalara, kasırgalara gebe uğursuz günler demektir; bu
ifadeyle, Fussılet suresinin 16. âyetine atıfta bulunulmaktadır.
[2] ‘Rükn-ü şedîd’, yıkılmaz bir dayanak, sağlam bir kale ve güvenilir bir yer
mânâlarına gelmektedir; bu tabirle, Hûd suresinin 80. âyeti îmâ edilmektedir.
Sızıntı, Temmuz 2006, Cilt 28, Sayı 330
Ne İdik Ne Olduk
Bir zamanlar bizim dünyamızda her şey çok renkli ve çok derindi; öyle ki, bu
âlemde her zaman sağlam bir dünyevîliğin yanında engin bir uhrevîlik göze
çarpardı. Onun atmosferine girenler, idrak seviyelerine göre burayı ötelerle
beraber yaşar ve kendilerini bir enginliğin üveyki gibi görürlerdi. Bazen umumî
hava bir kısım olumsuzluklarla kararsa da, onun atmosferinde hiçbir zaman
rahatsız edici bir sis ve duman görülmezdi. Hele şimdilerde olduğu ölçüde bir
kirlilik asla söz konusu olmazdı.. bazen ufkumuzda bir kısım bulutlanmalar ve
içtimaî kırılmalar müşahede edilse de, arkasından hemen bu tür menfîliklere
sebebiyet veren şiddetler, hiddetler, öfkeler diner ve yeniden gönüller arası
rûhî münasebetler teessüs eder, derken her şey bir kere daha yerli yerine
otururdu.
O zamanlar ilhad ve küfür bu kadar açık, bu kadar saygısız, bağnazlık ve taassup
da bu kadar derin değildi. Hemen herkeste ve her kesimde tam olmasa da
şöyle-böyle insan olarak yaratılmış bulunma şuuruna vâbeste bir merhamet ve
şefkat hissi hâkimdi. Yer yer bu insanlarda da belli sebep ve sâiklere bağlı bir
kısım hırçınlıklar ve feveranlar meydana gelse de, biraz sonra havaya hemen
“hilm u silm” duygusu hâkim olur; sabır o güçlü tesirini ortaya koyar; derken
biraz önceki taşkınlıklar, feveranlar da yerlerini sımsıcak bir mülâyemete
bırakırlardı.
Bu böyleydi, zira bu dünya insanları, hemen herkesi kendileri gibi düşünür,
başkalarından bekledikleri saygı ölçüsünde ve daha fazlasıyla onlara karşı
saygılı olmaya çalışır; bir adım daha atarak onların elem ve lezzetlerini
paylaşır ve arzu eden herkese kalblerinin kapılarını ardına kadar açarlardı.
İnsaflıydı onlar; adalete önem verir ve hakkı tutup kaldırmada adeta
yarışırlardı. Evet onlar, önce kendi millet ve vatandaşlarına, sonra da bütün
insanlığa karşı fevkalâde âdil ve merhametliydiler; başları sıkıştığında
kurt-kuş gelip onların şefkatlerine sığınırdı. Ne kendi aralarında ne de
başkalarına karşı kat’iyen hır-güre sebebiyet vermez ve hır-gür çıkaranları da
önce diplomasiyle sonra da insanî bir zecirle yola getirmesini çok iyi
bilirlerdi.
Bağrında yetiştikleri kültür ortamının yanında, kendi ruh ve mânâ köklerine
dayanmaları, an’ane, gelenek ve dinî değerlerinden beslenmeleri sayesinde çok
defa kendilerini cennetlikler arasında ve Cennet koridorlarında yürüyor gibi
görür, hep öteler mülâhazasıyla yaşar, ufuklarına akan mâverâîliklerle
kendilerinden geçer ve tali’lerine tebessümler yağdırırlardı. Aslında onların
böyle güzel görüp güzel düşünmeleri en olumsuz şeylerin arka planında dahi bazı
güzelliklerin bulunabileceği inançlarından kaynaklanmaktaydı. Bu itibarla da
onlar, gidip gidip çirkinliklere takılma yerine, elden geldiğince her şeyin
güzel yanlarını görmeye gayret eder, topluma zarar vermeyen çirkinliklere göz
yumar, şunun-bunun ayıplarıyla uğraşma saygısızlığına girmez; sürçen ve
düşenlerin elinden tutar ve bir kıblenümâ gibi herkese insanî ufkunu göstermeye
çalışırlardı. Böyle davranırlardı, zira onlar, şimdilerde bazılarımızda
görüldüğü gibi özlerinden kopmamış ve kendi değerlerine karşı da
yabancılaşmamışlardı. Onların nazarında madde-mânâ, dünya-ukbâ tıpkı bir ruh ve
ceset gibiydi; birinden bakınca öbürü, ondan bakınca da beriki görünürdü.
Evet onlar, o ruhî ve fikrî zenginlikleri sayesinde asla ikilem yaşamaz;
ilim-din ayrılığıyla uğraşmaz, fizik ve metafiziği birbirine zıt mütalaa etmez
ve din ü dünya farklılığına takılmazlardı. Aksine bunların hepsini, aynı
hakikatlerin farklı yüzleri gibi görür ve her şeyi, herkesi barıştırmaya açık
aydınlık ufuklarının enginliğinde hep huzurla soluklanırlardı. Bakış açıları bu
kadar geniş o temiz vicdanlar, varlık, eşya ve hadiseleri her zaman doğru
yorumlamaları neticesinde, görüp duyduklarından, duyup değerlendirdiklerinden
gönüllere akan mânâ ve mazmunlarla rengarenk dantelalar örgüler ve hep mâverâî
derinliklerde dolaşırlardı; dolaşır ve her şeyin, herkesin dilinden farklı
türküler dinler ve varlığın bağrında köpürüp duran bir şiir ve bir sevgi
tufanıyla kendilerinden geçerlerdi.
Her zaman kendi millî çizgilerini koruyan ve kendileri olarak kalmada kararlı bu
gökçek yüzler, atalarından tevârüs ettikleri değerlerle o kadar içli-dışlı
olmuşlardı ki, geçmişi, içinde bulundukları zamanla beraber yaşar, hâli bir
sermaye gibi değerlendirir, geleceği de ümit, iman ve azimlerine emanet ederek
gerçek bir mevcut gibi görürlerdi.
O günler bizim altından günlerimizdi.. ve gecesiyle-gündüzüyle,
baharıyla-yazıyla, sonbaharıyla-kışıyla her şey millî ruh yörüngeliydi. Bize ait
o günlerde her mevsim farklı bir güzellikle gelir ruhlarımızı okşar, her gün ve
gece de bir şölen canlılığıyla hissiyâtımız üzerinde tüllenir dururdu.
Eyvâh ki o günler bir bir karardı, o güzellikler de peşi peşine sararıp soldu ve
dört bir yan yeni bir bahara emanet gidip hazana teslim oldu.. eyvâh ki garip
bir “Bâd-ı hazân esti bağlar bozuldu / Gülistanda katmer güller kalmadı /
Şecerler kırıldı bârlar döküldü / El atacak dahi dallar kalmadı!” (M. Lütfî
Efendi) Biz, bilinmedik şekilde bir nazara mı çarpıldık, yoksa bir kere daha
şeytanın oyununa mı geldik!.. Geldik de, değiştirme, dönüştürme gibi bir
misyonumuz olmasına rağmen korkunç bir değişim ve dönüşüme mi uğradık?!.
Dimağlarımız şeytanî kurgularla lebâleb; dillerimizde yabancı türküler.. ve aynı
zamanda ifadelerimiz de fevkalâde kirli. Doğrusu çok ciddi şekilde
yabancılaşarak kendimizden uzaklaştık ve “eski-yeni” deyip birbirimizin kurdu
haline geldik; öyle ki düşüncelerimiz sürekli kin ve nefret üretiyor..
mülâhazalarımız şeytanın vesveselerine denk.. kararlarımız da tam ona göre.
Oturup kalkıp her zaman nifâka, şikâka kürek çekiyoruz.. etrafımızı yakıp
yıkmayı marifet sayıyor ve hesaplarımızı hep ihtilaf ve iftirak yörüngesinde
götürüyoruz. Yok özbeöz kardeşlerimize insafımız, olduğu kadar can
düşmanlarımıza.. yok en küçük bir şefkatimiz öz vatandaşlarımıza. Öyle ki, bazen
en küçük menfaat mülâhazası veya makam, şöhret sevdası gibi bir his, en
sevdiklerimize karşı münasebetlerimizi kesip atmamıza yetiyor.
Çoklarımız için bugün demagoji en mergup metâ ve geçerli akçe.. diyalektikte ise
doğrusu üzerimize yok. Öyle bir ifade tarzımız ve üslubumuz var ki, ağzımızı her
açışımızda bir sürü çam deviriyor ve bir sürü de ruhun kanına giriyoruz.
Bazılarımızca din ve mukaddesâtın hafife alınması ahvâl-i âdiyeden.. kimisi,
rahatlıkla -yüz bin kere hâşâ- Allah’a saldırabiliyor; Peygamber’e dil uzatıp
O’nu küçük görebiliyor.. -tabiî onun densizliği- Kâbe, Ravza deyip ulu orta
konuşabiliyor. Bu açıdan da denebilir ki, eski tiranlar bile dine-diyânete
saygısızlıkta bu kadar ileri gitmemişlerdi.. evet, firavunlar, nemrutlar bile
hiçbir zaman bu ölçüde bir seviyesizliğe düşmemişlerdi. Eski-yeni diktatörlerin,
tiranların ağızları hiçbir zaman bu kadar yırtık, düşünceleri bu kadar kirli ve
beyanları da bu kadar saygısızca olmamıştı. Dahası, geçmişin o cebbar sîmâları,
bazıları itibarıyla ulûhiyet iddiasında bulundukları halde her zaman hasımlarına
kendilerini ifade etme imkânını vermiş ve onları dinleme centilmenliğinde
bulunmuşlardı.
Keşke içimizdeki bir kısım Allah Peygamber düşmanları da bu kadar insaflı
olabilselerdi.. ve keşke bu endâzesiz ağızlar çağımızın bir kısım despotları
yerine şanlı geçmişimizin aydınlık şahsiyetlerini örnek alabilselerdi!.. Ama kim
bilir belki de bunca inhiraf ve kaymalardan sonra bir gün biz de kendi millî
yörüngemizi bulur ve yeniden kendi derinliklerimize uyanırız!..
Âbisten-i safâ vü kederdir leyâl hep,
Gün doğmadan meşîme-i şebden neler doğar. (Rahmi)
Sızıntı, Ağustos 2008, Cilt 30, Sayı 355
Paranoya İhtiyacı
Milletlerin kaderine hükmeden/hükmetmek isteyen kaba kuvvet temsilcileri, öteden
beri, ideolojileri adına veya yaptıkları kötülükleri meşru ve mâkul gösterme
hesabına yığınlarda her zaman ürperti hâsıl edecek şeyleri kullanagelmişlerdir;
yani, “ideoloji tehlikede”, “modernite tehdit altında”, “her yanda demokrasi
düşmanları var”, “lâiklik gitti, gidiyor…” gibi yâvelerle sürekli saf halk
yığınları arasında korku ve telâş uyarmış ve ülkeyi bir baştan bir başa âdeta
tımarhaneye çevirmişlerdir.
Bunları yapanların ya kendileri de paranoyak veya gâye ve hedeflerine
ulaşabilmek için böyle toplumsal bir paranoyaya ihtiyaç hissediyorlar;
hissediyor, bazen aldatabildikleri veya robotlaştırdıkları insanlarla
şöyle-böyle bir terör estiriyor; bazen gelecek adına saf kitleleri endişe ve
telâşa sürüklüyor; bazen kitle imha silahları ve NBC yalanlarıyla herkesi
aldatıyor/aldattıklarını sanıyor; bazen de irtica yaygaralarıyla hiçbir şeyden
haberi olmayan yığınlar arasında korku ve telâş meydana getirip, onları türlü
türlü vehimlere, daha doğrusu toplumsal paranoyaya sürüklüyorlar.
Millet, aslı-astarı olmayan vehimlerle kıvranıp durmuş, toplum paranoya yaşamış,
onların umurunda bile değil; onlarca önemli olan, o bir avuç oligarşik azınlığın
mutluluğu, onların çıkarları ve kaba kuvveti elinde bulunduranların hâkimiyet ve
istibdadıdır. Bunlar, postmodern işgallerine, tagallüplerine, tahakkümlerine
“sistem tehlikedeydi”, “resmî ideoloji sarsıntı yaşıyordu”, “nükleer silahların
insanlığı tehdidi söz konusuydu”, “çağdışı görüntüler temâşâ zevkimize
ilişiyordu..” diye bir kısım bahaneler bulup, sonra biraz da bunları yalanlarla
besleyince, artık top onların, çevkan onların, istedikleri gibi hareket
edebiliyor ve istedikleri her yere rahatlıkla müdahalede bulunabiliyor;
cinayetler işliyor, ocaklar söndürüyor ve bütün bunları saf yığınların ruhunda
uyardığı paranoyaya emanet ediyorlar.
Paranoya, her şeyden şüphe etme, şundan-bundan kötülük geleceği endişesi içinde
bulunma, kendini güvensiz hissetme ve vehimle oturup kalkma hastalığı. Bazen
buna, bencillik, kibir, gurur, yaptıklarını beğenme gibi hususların da inzimam
etmesi söz konusu olur ki, artık o zaman böyle biri tam bir psikopat ve bir deli
demektir.
Hekimler, psikopatlar arasında paranoyak bünye gösterenlerle alâkalı bilhassa şu
hususlara dikkat çekerler:
1) Kendine fevkalâde değer verme; kibir, gurur ve çalım… gibi tavırlarla “ben”
hipertrofisi;
2) Herhangi bir haksızlığa uğrama, zulme maruz kalma düşüncesi uyaran
güvensizlik ve aşırı şüphecilik marazı;
3) Düşünce çerçevesini belirleyecek olan muhakemelerindeki yanlışlık ve
hatalardan ötürü vehim yaşama; sonra da içine düştüğü evhamı güçlendirme adına
saçma ve gayr-ı mantıkî deliller üretme hastalığı;
4) Nihayet herkesi tutarsız ve güvensiz gördüğünden sosyal uyuşmazlık ve
emniyetsizlik bunalımı. Eksik veya tamam, onlara göre paranoya, bazen bu
emârelerin hepsiyle, bazen de bir-ikisiyle kendini hissettirir ki; her zaman
halkla beraber olsa da böyle birinin cinnetinde şüphe yoktur.
Paranoya, müstaid ruhlarda hafiften başlar, yavaş yavaş gelişir; derken değişik
telkin, tesir, evham bombardımanı ve yanlış muhâkeme sebebiyle zamanla tam bir
cinnet-i mustatil halini alır ve kahreden bir evhama dönüşür: Böyle bir maraza
yakalanan insan, zulme uğrayacağı vehmiyle oturur-kalkar; herkesin kendisi için
kötülük plânladığı endişesiyle kıvranır durur.. ihtimallere hüküm bina ederek
pek çok kimseyi potansiyel suçlu görmeye başlar ve böylelerini bertaraf etme
stratejileri üretir; “Onlar bana zulmetmeden ben mutlaka onları ezmeliyim.”
diyerek masum insanlara karşı savaş ilan eder; kan döker, kan içer ve zamanla
âdeta bir kanlı kâbus hâlini alır. Bazen kendi kuruntularını ideal sayarak
bunları ihyâ, ikâme ve tâmim uğruna her türlü fezâyi ve fecâyii irtikâp eder.
Bununla da kalmaz, hâkimiyetinin temâdîsine engel gördüğü veya öyle vehmettiği
kimselere karşı her zaman hasmâne bir tavır içinde bulunur; fırsat doğduğu ve
gücü yettiği zaman da bunların hakkından gelmeyi asla ihmal etmez.
Paranoya, bir korku, şüphe ve vehim hastalığı olarak bütün suiniyetlerin,
suizanların da kaynağı gibidir. Onun ikliminde şekillenir bütün ayrıştırıcı
düşünceler, “biz” ve “ötekiler” mülâhazaları. Orada kararlaştırılır nâhak yere
infazlar ve en dırahşan nâsiyeleri karalamalar. İrtica ile alâkalı bütün
klişeler o evham atmosferinin ürünüdür. Akla-hayale gelmedik bütün baskınlar o
vehim atmosferinin boşalması, her şeyin dışa vurmasının da bir ifadesidir.
Paranoyak, kendinden başka kimseyi tanımaz; vefasızdır, ahd ü peymânına asla
güven olmaz; kat’iyen adalet tanımaz ve hakka karşı da fevkalâde saygısızdır.
Dahası o, bu kabîl değerlere bağlı yaşamayı aptallık sayar. İnanıyorum dese de
inancı yoktur; bu itibarla da hâlis mü’minlerin en samimâne davranışları
arkasında dahi dünyevî bazı mülâhazaların olabileceği kuşkusuyla oturur kalkar.
Zaman zaman en masum hareketlerden dahi işkillenir ve en yararlı gayretleri bile
kuşkuyla karşılar ve sorgular.
Paranoyak, aynı zamanda sırf kendini gören, kendini düşünen, kendi cismânî
arzuları arkasında koşan bir hodgâm ve bir bencil; kendine hayranlık duyan ve
her hâlükârda kendini, kendi davranışlarını, eda ve endamını beğenen bir
narsistir; kendisinin ortaya koyduğu düşünce, tedbir ve çözümlerin dışındaki her
şeye karşı tenkitleri hazırdır. O, yazılıp-çizilen şeylerin hepsini yanlış
bulur, söylenen sözlerin tutarsız olduğunu iddia eder ve her şeyi, herkesi
kapkara gösterir; çünkü hiç kimse o değildir. Ortaya konan düşünce, tedbir ve
çözümler onun kafasından çıkmamıştır; o yazıları o yazmamış ve o sözleri de o
söylememiştir. Bu itibarla da, bunların hiçbirinin doğru, yerinde ve isabetli
olması düşünülemez.
Paranoyağın dışında her şey; bütün yerler-gökler, dağlar-taşlar, çağlayan
sular-uçuşan kuşlar, her yerde kıpır kıpır hareket eden canlılar ve bir üst
basamaktaki insanlar, hatta velîler ve peygamberler… evet her şey ve herkes onun
nazarında göründüğünden farklıdır ve mutlaka kuşkuyla karşılanmalıdır. Gariptir,
o, bu haliyle bir çelişki yaşadığının da farkında değildir; bir taraftan her
şeyi, her nesneyi ve herkesi göründüğünden farklı vehmederken, nefsânî arzuları
ve cismânî dürtüleri açısından zevklerine olabildiğine düşkün bir bohem, diğer
yandan da çıkarlarının delisi bir hodbin; kin, nefret ve öfkelerinin esiri bir
talihsiz ve şehevânî duygularının da âzat kabul etmez bir kölesidir: Canının
istediği her şeyden kâm almak ister; bir ömür boyu cismânî istekleri arkasında
koşturur durur; hayvanî hislerini yaşamada ölesiye bir tehâlük gösterir; salar
kendini her türlü müstehcenlik ve levsiyâta.. ne ar, ne hayâ, ne millî kültür,
ne de toplum kuralları; görmez, gözetmez bunları, gördüğü kadar olsun bir
saniyelik nefsânî tatminini… Benlik, bir baş belası denecek ölçüde kuşatmıştır
bütün ufuklarını; kibir, çalım, caka, başkalarını küçük görüp aşağılama onun her
zamanki hâli; herkese ve her şeye hükmetme humması ise lâzım-ı gayri
mufârıkıdır. Elinden gelse bütün dünyayı hâkimiyeti altına almak ister; bir kere
de bunu o mel’un kafasına koymuş ise, gerçekleştirmek için her çareye başvurur,
her vesileyi değerlendirir ve gözünü kırpmadan her mesâvîyi rahatlıkla irtikâp
edebilir: yalan söyler, âlemi aldatır veya aldatmaya çalışır; verdiği sözlerde
durmaz, döner; emanete hıyanet eder, akla-hayale gelmedik entrikalar çevirir,
cinayet işler; masum, gayri masum demeden herkesin kanına girer; icabında
kendisi gibi düşünenleri bile öldürür; ne yapar yapar, sun’î düşman cepheleri
oluşturur ve bütün bunlar insanları aldatmaya yetmediği takdirde ar, namus,
şeref, hukuk, demokrasi, adalet, insan hakları demeden “Kuvvetin de lâyüs’el bir
hakkı var.” mülâhazasıyla yürür bir gece kaba kuvvetle hedef kitlenin üzerine…
Paranoyak hiçbir zaman evrensel insanî değerleri görmez ve görmek istemez. O, bu
değerleri, hasım ilan ettiği cepheye karşı kullanabildiği takdirde dilden
düşürmez; aksine, kendi kirli düşüncelerini gerçekleştirmeye engel gördüğünde de
gözünü kırpmadan din, iman, kültür, ahlâk, hukuk her şeyi yerle bir eder, sonra
da üzerinde tepinir. O, hayâ hissi olmayan bir yüzsüzdür; ne ettiklerinden
utanır, ne de planladığı kötülüklerden; utanmak şöyle dursun, o, yerinde
başarılı komplolar kurmayı, değişik entrikalarla ötekiler dediği kimseleri
bertaraf edip devre dışı bırakmayı, farklı yol ve yöntemlerle halkın malını iç
etmeyi akıllılık, mârifet ve başarı sayar; sayar ve herkesin gözünün içine baka
baka yer, yutar; sonra da yan gelir, kulağı üzerine yatar.
Paranoyağın davranışları da, zihnî yapısı gibi sisli-dumanlı ve değişkendir:
Sımsıcak göründüğü durumları olduğu gibi sopsoğuk kesildiği zamanları da az
değildir. Düşünce teşevvüşlerine denk renk değişiklikleri de hayret vericidir;
bir bukalemun gibi çok rahatlıkla her şekle, her kılığa girebilir ve her
kesimden görünebilir. Eğer Müslüman görünmek ona dünyevî bir şey kazandırıyorsa,
hemen dindarlık taslamaya durur ve bir mü’min gibi davranır; ezkaza rüzgarlar
muhalif esmeye başlarsa, o zaman da asıl kimliğine döner ve kabalıkların en
hoyratçasını gösterir. Şartlar ve ortam, gücünü kullanmaya elverişli olduğunda,
karşı cephe dediklerinin hiçbirini iflâh etmez, hepsini ezer-geçer. Güçsüz
düştüğü veya gücünü kullanamadığı durumlarda ise, hiç tereddüt etmeden herkesin
elini-ayağını öper ve tam bir zillet tavrı sergiler.
Paranoyak, aklen de, hissen de mâlûldür. Bu maraz hâli onda hem bir tabiat, hem
de gâye gibidir; bu itibarla da, her zaman bir seciyesizlik örneği sergilemenin
yanında, tıpkı bir kısım frengili veya AIDS’liler gibi sürekli virüsünü
başkalarına da bulaştırma hummasıyla yaşar; yaşar ve bir paranoyaklar cephesi
oluşturmak için elinden gelen her şeyi yapar: Yerinde kendine karşı mevhum
düşmanlar üretir, yerinde hemen herkesin ciddi bir tehdit altında bulunduğu
vehmini uyarır; gerekirse kendisi de bizzat, terör türü bir kısım eylemler
tertip ederek saf kitleleri böyle bir tehdidin var olduğuna inandırır. Her zaman
hile, hud’a düşünür.. yalan söyler.. sürekli iki yüzlü davranır.. çok defa
suret-i haktan görünür, herkesi aldatmaya ve kafasında kurguladığı şeylere
onları da inandırmaya çalışır; bütün bunları yaparken de elinden geldiğince
kendinden emin görünmeye olabildiğine özen gösterir; gösterir ama, yine de her
tavrından güvensizlik, telâş ve tedirginlik dökülür.
Aslında o her hâliyle tam bir yalandır; oturuşu-kalkışı, ağlayışı-gülüşü,
şiddeti-mülâyemeti, sevinci-kederiyle mücessem bir yalan. Hep olduğundan farklı
görünmeye çalışır; düşündükleri gibi konuşmaz, gerçek niyetini hep saklı tutar
ve birbirinden farklı karakterler sergiler. Bu kadar çok varyasyonlu
yaşadığından ötürü de, bir gün gerçek yüzünün ortaya çıkacağı endişesiyle
sürekli yüreği ağzına gelir ve ölür ölür dirilir. Bu itibarla da, paranoyağın
yayıp yağını çıkarmak istediği zâhirde başkalarıdır; ama, hakikatte o acayip
iğneli fıçı içinde yayılan ve hırpalanan da yine kendisidir. Bu açıdan da, o,
yer yer değişik zevk ü safa ve gülüp oynamalarla avunmaya çalışsa da, pek de
mutlu olduğu söylenemez.
Paranoyağın iç dünyası tozlu-dumanlı ve fesada açık olduğundan onun en olumlu
işlerinde dahi hep bir bozgunculuk ve fesat söz konusudur; ne var ki o, bu
fesada “fesat” demeye de hiçbir zaman yanaşmaz; yanaşmaz ve değişik
demagojilerle fesadı “salâh” göstermeye çalışır. Oturur kalkar bozgunculuk
yapar, insanları birbirine düşürür, milletin farklı kesimlerini yer yer karşı
karşıya getirir, düşman kamplar oluşturur; sonra bu bölünmüşlüğü, bu
çözülmüşlüğü kendi hesabına değerlendirmeye durur. O, kendi gibi düşünmeyenleri
veya çıkarlarına engel gördüklerini, yerinde antidemokratik olmakla suçlar,
yerinde moderniteyi tehdit ediyor gibi gösterir; bunlar da yetmezse ne yapar
eder, irtica yaygaralarıyla herkesin sesini keser ve mutlaka planlarını
gerçekleştirir. Yalandır bunların hepsi, fesattır onun bütün yaptıkları,
ikiyüzlülüktür her işi ve bir aldatmacadır her tavrı, her düşüncesi. Ama ne
kadar insan vardır bütün bunları sezip anlayan!?
Paranoyak tam bir delidir; ne var ki, o bunun farkında değildir. Aksine o,
kendini akıllı ve bilgili sanır; dolayısıyla da kendinden başka herkesin bir
mânâda beyinsiz ve muhâkemesiz olduğuna inanır. Öyle sansa ve öyle inansa da,
hiçbir zaman onun mutlu olduğu söylenemez; zira o, her an kendini ayrı bir
düşman cephesi karşısında ve dünya çapında terörist örgütlerle kuşatılmış olarak
vehmeder. Korkar ve titrer hayalinde îka ettiği bu saf saf düşmanlardan. Başa
çıkamayacağını düşünür ve çevresindekilerden yardım dilenmeyi dener; onları da
aynı düşmanların düşmanlığına, insanlık için bir tehdit unsuru olduğuna
inandırması lâzımdır.. evet ona göre, düşüncelerinin, tasarılarının ve
operasyonlarının meşru görünmesi adına herkesin aynı ölçüde vehme ve hezeyâna
itilmesi zarurîdir; zira onun planlarının gerçekleşmesi adına toplumsal, hatta
uluslararası bir paranoyaya ihtiyaç vardır. Bunun için de mutlaka şöyle-böyle,
gazeteleriyle-mecmualarıyla, televizyonlarıyla-radyolarıyla bütün medya
kuruluşları harekete geçirilmeli; çeşit çeşit tehdit unsurları sıralanmalı;
demokrasinin, insan haklarının, cumhuriyet esaslarının tehlikede olduğu üzerinde
durulmalı; yığınlar, ülkenin ellerinden uçup gideceği yalanına inandırılmalı;
saf halk kitleleri üzerinde toplumun dört bir yandan kuşatıldığı vehmi
uyarılmalı ve ne yapıp ne edip herkes delirtilmelidir ki zirvedeki mustatil
cinnet yadırganmasın.
Evet, ezenlerin, başkalarına hükmetmek isteyenlerin, gözlerine kestirdikleri
değişik coğrafyaları işgal edenlerin toplum/toplumlar çapında böyle bir
paranoyaya ihtiyaçları var. Kinin, nefretin, hırsın, din düşmanlığının
delirttiği bu insanların, idare etmeyi düşledikleri kimseleri korkutarak,
ürküterek, telâşlandırarak, vehim ve hezeyâna sürükleyerek kendilerine
benzetmeye çalışmaları bence bu cinnet mantığına göre normaldir. Aslında
böylelerinden başka bir şey beklemek de aldanmışlık olur.
Maalesef bugün, Çin Seddi’nden Merâkeş’e, Kapadokya’dan okyanus ötesi ülkelere
kadar hemen her yerde iflâh etmeyen bir paranoya yaşandığını/yaşatıldığını
rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunun için birkaç düzine terörist lâzımsa, paranoya
ihtiyacıyla kıvranıp duran mütegallipler, kaba kuvvet temsilcileri, ülkeleri
sömürmek isteyen postmodern müstemlekeciler bu işi kiralık birkaç kanlı katille
yaptırabilecekleri gibi, üç-beş zavallıyı aldatarak veya robotlaştırarak da arzu
ettikleri her renkte, her desende bir sürü terörizm imal edebilirler.
Şimdilerde kısmen de olsa bunu başarmış sayılırlar. Evet, bu kadar alınıp
satılan, kiralık kanlı katil veya aldatılmış beyinsiz bulunduktan sonra, her
yerde terör adıyla bir fitne ateşi tutuşturabilir, değişik yörelerde suikastlar
planlayabilir, dinî duygu ve dinî düşünceyi kullanarak bazı kıt akılları provoke
edebilir; böylece hem bütün bir toplumu hatta insanlığı evham ve hezeyâna çekmiş
olur, hem de yakıp yıktıklarına, asıp kestiklerine ve üzerine çullanıp
ezdiklerine karşı tutarsız da olsa bir bahane bulmuş sayılırlar.
Dünya çapında bütün bu işleri plânlayanlar ister birer paranoyak, ister birer
psikopat olsun çok fark etmez. Ortada bir gerçek var ki o da; dünyanın bazı
bölgelerinde bir kısım kaba kuvvet temsilcilerinin, dünyaya hükmetme ve kendi
ideolojilerini hâkim kılma hırsıyla; bazı yerlerde de küfre kilitlenmiş bir
kısım muannitlerin, küfürlerini, temerrütlerini, din-iman ve Kur’ân
düşmanlıklarını sürdürebilmeleri için, yığınların vehimlendirilmesine, toplumsal
paranoyaların yaşanmasına, kitlelerin hezeyâna çekilmesine ihtiyaçları var. Bana
öyle geliyor ki, bütün toplum gerçekten cinnet yaşasa dahi, kaba kuvvetin
temsilcileri, yalan söylemekten, halkı aldatmaktan, dimağlara vehim
pompalamaktan ve herkesi kendilerine benzetmekten vazgeçmeyeceklerdir.
Sızıntı, Ocak 2004, Cilt 25, Sayı 300
Sefâhet
Zevk u safâ düşkünlüğü, hafif meşreplik ve bunaklık da demek olan sefâhet,
günümüzde çok yaygın ve âdeta teşvik görmekte. Ülkemiz dâhil hemen her yerde
gırtlağına kadar sefâhete gömülmüş bir sürü sefîh var ve bunlar, içinde neş’et
ettikleri toplumların bünyesinde âdeta birer virüs yığını. Akıl, mantık,
muhâkeme ve dinî kurallar yerine cismânî arzu ve nefsânî zevklerine bağlı
hareket eden bu densizler, sürekli hayvanî zevkler peşinde ömür tükettikleri
gibi çevrelerindeki pek çok iradesiz kimseleri de aynı levsiyât içine çekerek
onları da çürütmektedirler. Bugün, ‘Geçmiş gelecek masal hep, eğlenmene bak,
ömrünü berbat etme.’ (Ömer Hayyam) diyen bir sürü serâzat var. Dünsüz, yarınsız
ve kural tanımaz bu çakırkeyf nesillerin zevk u safâ adına nerede duracaklarını
ve gidip daha nelere dalacaklarını bugünden kestirmek mümkün değil. Hele bir de
televizyon, radyo, bazı medya kuruluşları ve bir kısım karanlık eğlence yerleri
bunların hayvanî hislerini gıdıklıyor ve cismânî arzularını şahlandırıyorsa..!
Hayatlarını nefsanîliğe bağlı sürdüren, davranışları hayvanî içgüdülere emanet
ve ciddî bir ruh sefaleti içinde bulunan böyle sefîhlere, dinî, millî ve ahlâkî
değerleri anlatmanın çok zor olacağı kanaatindeyim; anlatamazsınız bunlara
hayatlarını, zamanlarını, imkânlarını israf ettiklerini; herkese, hususiyle de
gençlere kötü örnek olduklarını ve toplumu çürüttüklerini.. çekip alamazsınız
onları içinde bulundukları bu bohemlikten ve insanı insanlığından utandıran ruh
sefaletinden. Ne edep hissinden, ne hesap endişesinden ne de insanî değerlere
saygıdan eser göremezsiniz bu talihsizlerin tavır ve davranışlarında. Hayattan
kâm alma, kadın-erkek birbirinden yararlanma bunların en birinci işleri..
düşünmezler yuvayı, anne-baba olmayı, millete faziletli evlât yetiştirmeyi. Siz,
kadına değerler üstü değerler atfeder, analığıyla Cennet’i onun ayaklarının
altına indirirsiniz; hayat arkadaşı olarak onu ötelerde ebedî refîka-yı hayat
pâyesiyle sarsılmaz bir tahta oturtursunuz; kızınız görür, gözünüzden aziz
bilirsiniz; ‘bacınız’ der, üzerine tir tir titrersiniz.. bu önemli hususların
hiçbiri onların nazarında bir şey ifade etmez; onlar bu muallâ varlığı sadece
hayvanî iştihalarına göre değerlendirirler. Bu menhûs iştihaya göre, cazibesini
koruduğu sürece o, hep ağa düşürülmeye çalışılan bir av, letâfet ve zarâfetini
yitirince de yerlerde sürüm sürüm sürünen bir zavallıdır; bir zavallıdır o,
kaşını, gözünü, mimiklerini kullanamayacak hâle geldiğinde ve cismâniyeti
itibarıyla artık çevresinde bir türlü alâka uyaramadığında…
Bu konuda erkeğin de ondan çok farkı yoktur; bu çarpık alâka ve tehlikeli meylin
karşılığı da dünyada inkisar üstüne inkisar, ötelerde de ebedî hüsrandır.. evet
böylelerinin, âhireti yitirmenin yanında, kalıcı bir dünya zevkine ve huzura
ermeleri de söz konusu değildir. Dünyaya müteveccih ve geniş imkânlar içinde
olmalarına rağmen, ne yuvada mutluluk, ne aile fertleri arasında sıcak bir
münasebet ne de yarınlar adına bir saadet vaadi; bomboştur onların yürekleri,
hisleri ve iğretidir o sûrî beraberlikleri. Birbirinden kopacak gibi dururlar
yan yana durduklarında; birer düşman tavrı alırlar ayrılıp hevâ ve heveslerine
göre ayrı ayrı yollara girdiklerinde. Onca beraberliğe rağmen zerresi yoktur
vefanın üzerlerinde ve endişe duymazlar arkada bıraktıkları yetimlerinden.
Azıcık olsun bunun aksi söz konusu olsaydı bugün en zengin ve en medenî gibi
görünen ülkelerde boşanan aile ve yıkılan yuva nispeti yüzde altmışlara hiç
ulaşır mıydı?..
Zaten bu karanlık ülkelerde, hayat tâ baştan yanlış mayalandığı için bu tür
sonuçları da tabiî görmek icap eder. Bizim dünyamız da dahil, şayet insanlık bu
konudaki yanlışlarını görüp hatalarını düzeltmezse, bu ölçüdeki bir izmihlâl
ahlâkı daha uzun yıllar devam edeceğe benzer. Bugün İslâm ülkesi görünümündeki
yerlerde bu tür bir ruh sefaleti çok geniş alanlı görünmese de, çaresine
bakılmazsa, aynı sefâhet seylâplarının bu dağınık coğrafyayı işgal etmesi de
kaçınılmazdır. Daha şimdiden bazı çevrelerde hayâ, iffet ve utanma hissi bilmem
kime emanet.. haram-helâl mülâhazası modası geçmiş telâkkiler gibi.. dinî
esaslar ve ahlâk, insanın elini-kolunu bağlayan birer zincir, fazilet de
anlamsız bir lüks âdeta.
Bu tür mülâhazalarla tamamen kendini salmış bu insanlar, yerinde en rezilâne
davranışların bile müdafaasını yapabiliyor; fazilet-rezalet ayrımını, hayır-şer
farklılığını bir telâkki ürünü gibi görüp gösteriyor ve ahlâkî hiçbir endişe
taşımayabiliyorlar, taşımadıkları kadar orman komşuları. Bu tam bir fecâat ve
fezâat ama, -maalesef- onlar bunu hissetme yeteneğine dahi sahip değiller.
Heyecanla çarpan sineleri var ama şehvet duygusuyla; her anları ayrı bir his
tufanıyla geçiyor ancak nefsanî zevkler hesabına. Öyle bir gaflet ve dalâlet
içindeler ki, onların yanında Nuh kavmi, Ahkaf şaşkınları, Semûd sergerdanları,
Sodom, Godom sefilleri, Pompei rezilleri çok hafif kalır. Ne ar, ne hayâ, ne
iffet ne de evrensel insanî değerler, silinip gitmiş hepsi. Hakk’a karşı
vefasızlar; saygıdan haberleri yok; işleri-güçleri yalan, hıyanet ve her
davranışları apaçık riya.. isterseniz gerisini Âkif söylesin:
Hayâ sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde…
Ne çirkin yüzler örtermiş meğer o incecik perde!
Vefa yok, ahde hürmet hiç, emanet lâfz-ı bî medlûl;
Yalan râyiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul.
Yürekler merhametsiz, duygular süflî, emeller hâr;
Nazarlardan taşan mânâ ibâdullahı istihkâr.
Beyinler ürperir ya Rab, ne korkunç inkılâb olmuş:
Ne din kalmış, ne iman, din harab, iman türab olmuş!
Mefâhir kaynasın gitsin de, vicdanlar kesilsin lâl…
Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, kalmaz istiklâl!
Varlık ve imkân onları yoğa çekiyor; maddî refah daha bir sefilleştiriyor.
Nimetlere karşı nankörlüğün yanında bir körlük yaşıyorlar ki âdeta cinnet.. evet
bunlar maddî imkân, konfor ve müreffeh hayat adına her şeye sahipler ama iman ve
yakîn problemleri var. ‘Ahsen-i takvîm’e mazhariyetin farkında değiller. Her
hâllerinde bir ruh sefaleti göze çarpıyor ve sefâhet diz boyu.. hayır hayır,
gırtlaklarına varacak derinlikte!. tavırlarına bir başıboşluk hâkim ki, bu
hâlleriyle onların iradelerinden söz etmek dahi çok zor. İç boşluklarını ya
içki, kumar, eğlence ve uyuşturucuyla gidermeye çalışıyorlar veya anlamsız bir
kısım aktivitelerle.. hele bunların arasında büyü, yoga, meditasyon ve daha
bilmem ne şeytanî oyunlarla avunanlar var ki emsallerini en koyu câhiliye
dönemlerinde bile görmek mümkün değildir…
Bu hilkat garibelerinin tavırları o kadar anormaldir ki, ne bir psikolog
tetkikine ne de bir psikiyatrist psikanalizine ihtiyaç hissetmeden insanlık
adına nerede durduklarını hemen anlayabilirsiniz. Çılgınlık ve hezeyân en
mümeyyiz vasıflarıdır bunların.. cismânî ve nefsânî arzular arkasından koşmak
her zamanki hâlleri.. yaşama tutkusu da, mefkûre ölçüsünde dertleri ve davaları.
Yorgun, bitkin ve bezgin bir görüntü sergilerler işe yarar bir çağrıya muhatap
olduklarında. Bin bir mazeret beyanına kalkarlar bir hizmet teklifi karşısında…
Onca zevk u safâya rağmen rûhen bomboş ve kalben de hep bir tatminsizlik
içindedirler; her hâllerinde bir boşluk nümâyândır, bu itibarla da bir hayalet
gibi kendilerini kovalayan streslerden, anguazlardan bir türlü kurtulamazlar;
kurtulmak bir yana, ruh boşluğundan sıyrılalım derken daha derin bir kısım
çukurlara yuvarlanırlar. Aldatan bir oyundan, öldüren başka bir eğlenceye,
cismânî bir gayyâdan, nefsânî başka bir veyle yuvarlanır dururlar da rahat nefes
alabilecekleri yere kat’iyen ulaşamazlar. Ömürleri sürekli bir fasit daire
içinde cereyan eder de her ne hâlse bir türlü bunu fark edemezler. Zannediyorum,
hakikî imana yönelecekleri âna kadar da bunu asla anlayamayacaklar.
Aslında bunların problemleri Allah’tan kopmakla başlamış; çareyi sadece cismânî
zevklerde aradıklarından daha da derinleşmiş ve onulmaz bir hâl almıştır. “Kim
kendine Allah’ın nimeti gelip ulaştıktan sonra (bunun yerine başka bir şey
koyarak) onu değiştirirse böylesi için Allah’ın azabı çok şiddetlidir.” (Bakara
Sûresi, 2/211) meâlindeki ilâhî beyan tam böylelerinin durumunu resmetmektedir.
Ama bilmem ki onlar bunu anlayabilecekler mi.? Ben hiç sanmıyorum; zira bunlar
neyi yitirdiklerinin de nerede yitirdiklerinin de hiç mi hiç farkında
olamadılar; olamadılar ve hep kendilerini gerçek insanî değerlerden
uzaklaştıracak fanteziler buldular. Bütün varlık ve eşyâ, Kur’ânî ifadeyle
sürekli hakikati, Hakikatler Hakikati’ni hatırlattığı ve Allah yoluna îmâda
bulunduğu halde onlar, sağa-sola döndü durdu ve Hakk’a ulaştıracak yolun dışında
yollar, yöntemler aramada ömür tükettiler.
Evet, bugün insanlığın en önemli problemi imansızlık ve irfansızlık problemidir.
Hayatın hemen her alanında olumsuz tesirleri görülen bu problem halledileceği
âna kadar da insanoğlu kendini kahreden bu ruh sefaletinden ve her çeşidiyle
sefâhetten sıyrılamayacak, kat’iyen kalıcı bir mutluluğa eremeyecek ve
dağınıklıktan kurtulamayacaktır. Ekonomik durumu ve maddi refahı iyi olabilir;
ama o asla değişik bunalımlardan, hezeyân türü şeylerden ve bilmem daha adı
konmamış ne çeşit çılgınlıklardan sıyrılamayacaktır. Bugün çok geniş imkânlara
sahip öyle ülkeler, öyle milletler ve öyle devletler var ki, buralarda bunalım
doruk noktada, hezeyân şeytanları utandıracak çizgide, çılgınlık ise ahvâl-i
âdiyeden bir şey…
Bu ruh sefaleti ve bu mâneviyatsızlık devam edecek olursa, bizim dünyamız da bu
ruhî çöküş ve çözülüşten mutlaka nasibini alacaktır -almasın inşaallah- zira;
Bu hissizlikle cem’iyyet yaşar derlerse pek yanlış
Bir millet göster, ölmüş mâneviyatıyla, sağ kalmış.
(M. Âkif)
Batılı ülkelerde çanlar çoktan çalmaya başladı ve aklı erenler daha şimdiden
değişik çözülüş senaryolarından bahsediyorlar. Bilmem ki bütün bunlar, bizim
için kendi ruh ve mânâ köklerimize dönme zamanının gelip geçtiğini göstermiyor
mu? İnşaallah çok geç kalmamışızdır..!
Sızıntı, Nisan 2005, Cilt 27, Sayı 315
Seni Bir Kere Daha Derince Duyduk
Vilâdetin, insanlığın da vilâdeti oldu. Dost-düşman herkes doğrularını,
yanlışlarını Senin neşrettiğin nur sayesinde görüp değerlendirme imkânını elde
etti; etti ve belli ölçüde de olsa itmi’nana ulaştı. Biz hepimiz, gönüllerimizde
hissettiğimiz Cennet’i ve ondaki ebedî saadeti, ancak Senin o semavî beyanın
vasıtasıyla doğru anlayıp doğru duyabildik; duyabildik ve o füsunlu beyan
çağlayanın sayesinde Hak muradını anlama ufkuna yöneldik.
Eğer bugün şöyle-böyle gözlerimiz Hakk’ı takdis ve takdirle açılıp kapanıyor ve
gönüllerimiz vuslat heyecanıyla çarpıyorsa, bu yüksek duygu ve düşünceleri
tetikleyen Sensin.. Sensin bize gerçek insan olma zirvelerini gösteren,
ruhlarımıza sevda korları saçarak bize aşk u vuslat neşvesini birden tattıran;
tattırıp iklimine saygıyla yönelenlere hakikî var olma sırrını duyuran.. dahası,
milyonlarca, milyarlarca insanın takrîr, takdîr ve tasvîbini arkasına alarak,
insaflı ruhlara bir kısım sâbiteler vererek herkese kendi olarak kalma yollarını
gösteren.
Senin sayende mâneviyâta ve sevgiye uyanan gönüller, sanki sadece sevgi ve saygı
solukluyormuşçasına ruhlarından yükselen ulvî sesler ve insanî enginliklerini
dillendiren sözlerle asırlar ve asırlar boyu insanî değerlerin yanıltmayan
temsilcileri oldular. Büyük çoğunluğu itibarıyla insanlık âlemi onların
seslerinde ve sözlerinde, o güne kadar keşfedemediği vicdanının heyecanlarını
duydu ve kendi iç derinliğine muttali oldu. Evet, Senin sayende birbirinden
oldukça farklı görünen bütün insanlar, hatta bir mânâda cinler ve ruhanîler, o
zamana dek bir türlü hissedemedikleri, hissedip söyleyemedikleri, söylemeye
muvaffak olup da yerli yerince dillendiremedikleri her şeyi seslendirebiliyor ve
büyük ölçüde pek çok problemi çözebiliyordu…
Sen -gönüllerimiz tahtın- dünyayı şereflendirdiğin andan itibaren insanoğlunun
‘ahsen-i takvîm’ remziyle ifade edilen mânâ ve mahiyet derinliğindeki esrarı
deşifre ederek dilleri çözdün; saksağanlara bülbül olma âdâbını öğrettin ve
dost-düşman hemen herkeste farklı zâviyelerden de olsa kendilerini iç
derinlikleriyle duyup ifade etme düşüncesini uyardın. Evrensel insanî
müştereklerin ortaya çıkmasını sağlayarak binlerce yorumu ve anlayışı bir potada
mezcedip, bir ruh etrafında toplayıp herkese kendi gönül ufkundan pek çok şeyler
duyurdun. Bu sayede topyekün insanlık, hatta cinler ve ruhanîler Senin
mesajından süzülen öz ve mânâlarla, kalıplaşmış anlayışlardan sıyrılarak bir
değişimler vetiresine giriverdi. Herkes farkına varsın-varmasın, büyük çoğunluğu
itibarıyla insanlık, Senin ortaya koyduğun iman sistemi ve gösterdiğin insanî
hedefler sayesinde pek çok yenilikler gerçekleştirdi ve pek çok başarıya imza
attı.
Senin insanlık ufkunda tulû edeceğin güne kadar her yer karanlıktı; herkes
yokluk vahşetiyle tir tir titriyordu ve üst üste çözüm bekleyen problemlerle de
tedirgindi. Senin, bütün problemleri çözen, bütün ihtiyaçlara cevap veren ve
bütün emelleri gerçekleştirme vaadiyle içlere inşirah salan mesajınla bir anda
ruhlar ümitle şahlandı. Yeisle kıvranan gönüllerde ümit esintileri duyulmaya
başladı ve her yanda teselli nağmeleri yankılandı. Öyle ki, artık her tarafta
bir meltem tesiriyle duyulan bu sihirli nağmeler, mağmum gönüllere sürekli
saadet vaad ediyor; hep sevmek ve sevilmekten dem vuruyor; sönmüş gibi görünen
insanî alâka ve irtibatları canlandırıyor, aşk u muhabbeti körüklüyor;
asırlardan beri sinelerde uyuyagelen yüksek insanî duyguları uyarıp harekete
geçiriyor ve bütün insanları bir kere daha kendi iç derinlikleriyle buluşturarak
onları kendi kadirlerini takdir etmeye yönlendiriyordu.
Senin o içten ve samimî solukların, sevgiye, ümide, mutluluğa susamış gönülleri
canlandırıyor; mesajını saygıyla karşılayan teşne sinelerde kudsî bir heyecan
meydana getiriyor, yüksek ruhları, Hakk’a kulluk hummasıyla ciddî mi ciddî
tecessüslere, tefahhuslara sevk ediyor ve aydınlık arayan dimağların yürüdüğü
yollarda par par parlıyordu.
Sen hemen her zaman herhangi bir bent ve engel tanımayan o müthiş imanın, azmin,
cesaretin, kararlılığın ve arkana aldığın vefalı arkadaşlarınla bütün insanlığa
sesini duyurma gibi seviyeler üstü ve aşkın emeller peşinde olmuştun. Öyle ki,
hayat-ı seniyyenin hemen her faslında şahsî imkân ve iktidarının çok çok üstünde
bütün insanlığı ebedî saadete erdirme niyet ve cehdiyle hep soluk soluğa yaşadın
ve o engin vefa ve sadakatin adına hiç mi hiç duraksamadın; duraksayamazdın da,
zira Sen bütün insanî rüyaların gerçekleşmesi, çalışıp çabalamaların bir değer
ifade etmesi, ebediyete teşne ruhların arzularının yerine getirilmesi mesajıyla
gelmiştin. İnsanlığın kalbî, ruhî ve bedenî ihtiyaçlarının karşılanması,
sevme-sevilme hülyalarının gerçekleşmesi, burada ve ötede mutlu olma emellerinin
tahakkuk ettirilmesi vaadi, Senin mesajının önemli bir derinliğini teşkil
ediyordu.. ve Sen bu hususlarda kararlıydın.
Mesajın evrenseldi ve hemen herkes duyup değerlendirdiği ölçüde onu kendi
gönlünün hususî iklimine olabildiğine uygun buluyordu. O, özündeki tabiîliği,
ihtiva ettiği teşriî emirlerin tekvînî kurallara uygun olması, kalb, ruh ve
aklın birleşik noktasında bu letâife muvâfık bir hâl alması ve bunların hepsine
ait bir şive hâline gelmesi sâyesinde, her vicdan onu fıtratına uygun buluyor ve
onun aydınlık ikliminde varlığın sırlarına daha bir derince muttali oluyordu.
Evet, Senden duyduğumuz, tavır ve davranışlarında okuduğumuz her şey, kaynağı
onca müteâl olmasına rağmen, bizim kavrayıp zevk edeceğimiz, anlayıp
yorumlayacağımız çerçevede tenezzül dalga boyuyla her zaman bizi kucakladı,
hissiyatımızı okşayıverdi; gönül iklimimizde yetişmiş gibi yakınlığını bütün
benliğimize duyurdu ve sinelerimizin bir yanından fışkırıyormuşçasına
sıcaklığını hep hissettirdi. Mahiyet-i insaniyemizi kucakladı, gözlerimizin
içine baktı, tat ve şivesiyle bizi tepeden tırnağa mest ederek âdeta büyüledi.
Bunlar, Senin hususiyetlerindi ve bu konuda Sen bînazîrdin.
İnsanlar arasında özel karakterlerin ve hususî kültürlerin üstünde, hiç kimseye
ters düşmeyecek şekilde fâik, hatta müteâl bir üslupla herkese seslenebilen,
seslenip müstaid ruhları tesir altına alan ve kendine mahsus remizlerle,
işaretlerle, îmalarla sınırlı ifadeleri katlayıp muzaaflaştıran, daha
derinleştirip birer mük’ap beyan hâline getiren Sen, arkadan gelenlere eşyâ ve
hâdiselerin sihirli kapılarını araladın, hatta bazılarına o kapıları ardına
kadar açtın ve inanan gönüllere ötelerin erişilmez neşvesini duyurdun. Hâlâ
ruhlarımızda mahremiyetlerini koruyarak mahfuz bulunan semavî armağanların,
çağın gereklerine göre bir kısım yeni açılımlarla her seslendirilişinde Seni bir
kere, bin kere daha yâd ediyor, -tahtın sinelerimizin en mûtenâ tepesi- huzur-u
mehâbetinde saygıyla iki büklüm oluyoruz. Bu Senin hakkın, sineleri vefa
hisleriyle çarpan kapıkullarının da vazifesidir.
Sen, Yüce Yaratıcı’nın bütün kâinatlara eşi-menendi bulunmayan bir armağanısın;
mesajın ve öğretilerin de O’nun emanetidir. Bunu böyle bilenler Seni her zaman
canlarından aziz saydı ve ömür boyu Sana karşı hep medyuniyet solukladılar;
solukladı ve vefalarının karşılığını da kat kat buldular.
Ama, bir gün geldi nereden çıktıkları belli olmayan, bilmem hangi kültürün
çocuğu bir kısım densizler kalblerindeki küfrü telaffuz etmeye durdu ve Sana
sataşmaya başladılar: Zâtına -yüz bin defa hâşâ- ‘bede..’, öteler ötesinin
sesi-soluğu kutlu mesajına ‘çöl ka….’ ve, Seni dar bir zaman dilimine hapsederek
‘o güne ve o kavme aitti’ deme küstahlığında bulundular; cesaretlendirdiler
kinle-nefretle köpüren bir dünyayı.. kapı araladılar saygısızca karikatürlere ve
küstahça resimlere. Sen kendi dünyanın vefasızlığıyla, hasım bir cephenin
saldırısına birden maruz kalmıştın. Atalarımızın mübeccel gayreti mahfuz,
milletçe Seni anlatamamıştık. Şimdilerde küfür ve küfranın Senin dünyanda
tetiklendiğini düşündükçe kendi kendimize hayıflanıyor, ‘Meğer ne kadar da
vefasız insanlarmışız!’ diye mırıldanıyoruz.
Her şeye rağmen, ruh ve mânâ kökleri sağlam; genlerinde atalarının safveti;
suyu, toprağı, havası yeni bir gül devrine açık bu dünyanın er-geç dönüp-dolaşıp
Senin şefkat ve merhamet ikliminde yeni bir ‘ba’sü ba’del mevt’e ereceğinde
şüphem yok. Daha şimdiden, binler-yüz binler böyle bir ‘eşref saat’
beklentisiyle nefes alıp veriyorlar.
Ne benim ne de başkalarının Senden af dilemeye yüzümüz yok; ama kereminin
enginliğinde de hiç şüpheye düşmedik. Ufkumuzun karardığı, her yanı hazanın
sardığı, yolların yıkılıp köprülerin harap olduğu durumlarda bile gözlerimiz
izlerini takipten hiçbir zaman dûr olmadı. ‘Azîzim, rehberim, pîrim, efendim,
şem’-i tâbânım/Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım/Benimle müttefiktir bu
recâda cümle ihvanım.’ (Ketencizâde) deyip Sana karşı vefa ve sadakatimizi
seslendirmeye çalıştık. Eksiğimiz, kusurumuz hadsizdi; ama yine de Senin engin
müsamahan yanında deryada damla kalırdı. Öyle ise gel;
Kerem kıl, kesme Sultanım keremin bînevâlerden,
Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden!..
(M. Lütfî)
01 Mart 2006 tarihinde hazırlandı.
Şafaklar Üst Üsteydi
Dünyanın karanlıklara yenik düştüğü bir dönemde ufkumuz hep renklerle
tülleniyordu ve peşi peşineydi fecir şölenleri. Doludizgindi ışık süvarileri
ellerinde pâr pâr meş’aleler, dirilişe çağırıyorlardı insanları uğradıkları her
yörede.. diriliyordu semtlerine uğrayanlar İsa Mesih nefesi duymuş gibi.. ve
yeşeriyordu geçtikleri yerler Hızır uğramışçasına. Bir gözleri dünyada, bir
gözleri ukbâda; halkın içinde Hakk’a müteveccihti bu büyülü çehreler.. akılları,
kalbleri el eleydi şu dünya mâcerasında; kâh burada, kâh ötede o sihirli
seyahatleriyle her gün ayrı bir şehrâyin yaşıyorlardı âdeta…
Gökler bu dünya ile iç içe ve dudak dudağaydı.. şehirlerimiz, köylerimiz
semâların tabakaları gibiydi. Kıt’adan kıt’aya geçme yakınlığı gibi tahayyül
ediyorduk âsuman katmanları arasında seyahati ve çocuklar gibi en tatlı
hülyalarla geçiyordu gecelerimiz-gündüzlerimiz. Her şafak ve tulû ile var
olduğumuzu bir kere daha duyuyor, bir kere daha yeniden diriliyorduk. Düşünce
ufkumuzda hep cennet meltemleri esiyor ve üzerimizde ruhânîlerin kanat sesleri
duyuluyor gibi oluyordu. Bütün bir geçmişi bu günle, bu günü de yakın-uzak
gelecekle iç içe yaşıyor, muasırlarımızın zaman darlığından değişik bunalımlarla
kıvrandıkları aynı anda biz, cennetin ferah-fezâ yamaçlarında dolaşıyor gibi hep
huzur ve neş’e solukluyorduk.
Her zaman sonsuzdan ışıklarla pâr pâr bu dünyada, uhrevî derinlikleriyle baş
döndüren köylerimiz-kentlerimiz ve gelin odasına benzeyen pırıl pırıl
yuvalarımız vardı. Bu dünyada, gül dikenle barışık, kedi güvercinle yan yana,
bülbül saksağanla arkadaş ve her şey ebediyet türküsü meşk ediyor gibi bir
derinlikle salınıyordu. Görüp duyduğumuz hemen her şeyle sûr sesi almış gibi bir
kere daha derlenip toparlanıyor, daha bir hızlı O’na yürümeye duruyor ve
yürüdüğümüz yolların gidip tâ semâlara dayandığını duyar gibi oluyorduk.
Bilhassa kalbî ve ruhî hayat yörüngesinde yürüme bahtiyarlığına ermiş aydınlık
ruhlar için bu dünyada yaşamak âdeta bir imtiyazdı.
Her fecirde sonsuza çağrı ezan sesleriyle yeni bir ‘ba’sü ba’de’l-mevt’ yaşıyor
ve duygularımız taptaze, gönüllerimiz olabildiğine hüşyâr, ruhlarımız da
meleklerle atbaşı, dini, gökten ilk indiği günün taravetiyle duyuyor, birkaç
adım ötede Sonsuz Nur’un tebessümlerini görür gibi oluyor ve saygıyla olduğumuz
yerde kalakalıyorduk. Hep ötelerin derinliğiyle düşünüyor, yaşamayı meleklerin
temkiniyle değerlendiriyor ve her zaman Hakk’a âşina gönüller gibi oturup
kalkıyorduk.
Bizim o günkü bu sihirli dünyamız âdeta zeminin hayat kaynağı, göklerin de kalbi
mesâbesindeydi; bu kalb her zaman ritmik atışlarıyla ‘Hû’ deyip duruyor ve
canlı-cansız aksesuarıyla her an bize cennet güzelliklerini hatırlatan
akla-hayale gelmedik sürprizler sunuyordu. Pırıl pırıldı her taraf; bakıp bakıp
çevremize, duyuyorduk varlık ve eşyânın çehresinde öbür âlemin göz kamaştıran
ihtişamını…
Gecelerimiz hep bir ‘seher’ nûraniyetiyle geçiyor, gündüzlerimiz ise firdevs
yamaçları gibi apaydındı; apaydındı üstümüze abanmış atmosfer ve onun
çevrelediği tabiat, apaydındı bahar-yaz-sonbahar-kış ve bütün hilkat. Bizler bu
renkli iklimde, dua ve niyazlarımızla her zaman iradelerimizi aşan isteklerde
bulunuyor ve oturup-kalkıp sürekli O’nu hoşnut edecek şeyler mırıldanıyorduk.
Duygularımız canlı, gönüllerimiz mızrabını yemiş bamteli gibi tir tir, her zaman
O’na farklı telden ne besteler ne besteler sunuyorduk. Yer yer yüreklerimizden
kopup gelen ve sinelerimizden yükselen âh u enînler Yakub’un (as) içli
feryatları gibi bir çığlık olup yükseliyor; esen rüzgârlar da Yusuf’un (as)
gömleğinden kokular sürünüp esiyordu. Her bucakta tertemiz duygularla örgülenen
şeker-şerbet sözler, ‘kelime-i tayyibe’ gibi salih amellerin eşliğinde, kendi
ufku itibarıyla âdeta ‘çiy noktası’na yükseliyor, sonra da daha değişik bir Hak
inayetine dönüşerek sağanak sağanak başımızdan aşağıya boşalıyordu. O günler
mü’minlere vaad edilen günlerdi ve o yerler Kâbe’den, Tûr-i Sînâ’dan kopup gelen
yerlerdi, bizler de yeryüzü mirasçıları talihlilerdik…
Bir gün geldi, düşmanların amansız saldırıları dostların vefasızlığıyla
birleşince, biz de durduğumuz yerde duramaz olduk. Üst üste sarsıntılar yaşadık,
sonra da birdenbire devriliverdik. Kim bilir belki de, maruz kaldığımız o
hıyânetlere uğramasaydık, bu dünya kıyamete kadar o kendine has güzellikleriyle
hep tüllenip duracaktı..?
Ne acıdır ki, bir uğursuz dönemde, bu aydınlık dünyanın bütün ışık kaynakları
tahrip edildi.. meş’ale tutan eller kırıldı.. hak söyleyen ağızlara fermuar
vuruldu.. ve gelip hayat kaynaklarımızın başına bir kısım gulyabanîler oturdu.
Ve artık güneş kendi rengiyle doğmaz olmuştu; ay, çehresindeki lekelerin
gölgesinde bir garip gibiydi; zemin de, ifritlerin cirit attığı bir vahşet alanı
hâlini almıştı. Olan olmuştu ve gayrı ne bildiğimiz türden güller açıyor, ne
çiçekler çevreye kokular saçıyor ne de bülbüller ötüyordu. Huzur ve neş’e ile
etraflarına tebessümler yağdıran insanların yerinde de kine, nefrete, düşmanlığa
yenik düşmüş kara ruhlu karakuralar ve gayzla homurdanan mağmumlar vardı. Bütün
kalb ve ruh insanları o aydınlık çağla beraber sanki gidip kayıplara karışmıştı.
Bomboştu köy-kent, ova-oba boş olduğu kadar dimağlarımız ruhtan, mânâdan ve
kendi değerlerimize saygıdan…
Yığınlar bir illüzyona maruz kalmış gibi ayakta uyuyor; zimamı elinde tutanlar
her gün ayrı bir fantezi peşinde.. kendi değerlerinden kaçan kaçana ve toplum
çapında âdeta bir bozgun yaşanıyordu. Ne soy ağacına saygı kalmıştı ne de onun
meyvelerine itibar; ağacın köküne baltalar inip kalkıyor ve bin senelik
mirasımız ecdada inat çöplüğe atılıyordu. Münafıklık en mergup bir metâ halini
almış ve her taraf nifakla inliyordu. Aldatma maharet sayılıyor; takiyye,
profesyonel takiyyecilerin elinde Müslümanları karalama adına altın çağını
yaşıyordu. Mülhidler her zamankinden daha kurnaz, daha hızlı, buna karşılık pek
çoğu itibarıyla mü’minler ise ibadet yorgunu, hizmet bezgini, ücret bağımlısı ve
tabiî sabır, azim, fedakârlık ve kararlılık bekleyen konular da fevkalâde
zuhurlara emanet edilmişti. Aslında, harikulâde tecellîlere inanan insan ne
kadar kalmıştı onu da Allah bilir!
Yakın tarihimiz itibarıyla bu ölçüde dağınıklığa maruz kalmış bir toplum olarak
derlenip toparlanmamız mümkün müydü? Bir daha kendimiz olarak kendi ayaklarımız
üzerinde durabilecek miydik? Zahirî esbaba bakılınca olumlu bir şey söylemek
oldukça zordu; ne var ki inanan gönüller için sebepler her şey demek de değildi.
Hak, inayetiyle tecellî buyurunca ne olmazdı ki! Bugüne kadar insanoğlu kaç defa
kara-buza yenik düştüğü aynı anda sürpriz baharlarla karşılaşmış; kaç defa en
korkunç yangınların bağrında ‘berd ü selâm’a şahit olmuştu. İnsanoğlu yöneleceği
kapıya sadâkatle yöneldiği, içini O’na açıp derdini O’na şerh ettiği her
defasında içinde bulunduğu ölüm çukurlarını yükselme rampaları hâline getirmiş
ve bir hamlede, bir nefhada ulaşılmaz gibi görülen zirvelere ulaşıvermişti.
Neden bir kere daha olmayacaktı ki!..
Evet, şimdiye dek samimiyetle O’na yönelenlerden hiç kimse geriye boş dönmemişti
ve O’na karşı müstağni duranlardan da asla kurtulan olmamıştı. İşte bütün bu
mülâhazalarla bizler şu anda, yüzümüz kara, ama gönüllerimiz tir tir, ümidimizi
O’nun rahmetinin enginliğine bağlayarak, yetersizliğimizi-tutarsızlığımızı ve
tabiî çaresizliğimizi O’na açarak bizi yepyeni semavî bir takvimle farklı bir
diriliş faslına ulaştırmasını diliyor, arzu ve emellerimizi de inayetine emanet
ediyoruz.
Sızıntı, Ağustos 2004, Cilt 26, Sayı 307
Şefkat
Günümüzde topyekün dünya ve hususiyle de bizim coğrafyamızdaki milletler,
şimdiye kadar olanlardan çok farklı ve öncekilerle kıyas edilemeyecek ölçüde
tehlikeli bir dönemeçten geçmekte. Öyle ki, her an bütün dengelerin alt-üst
olması, milletlerarası muvazenenin bozulması ve bir kısım herc ü merçlerin
yaşanması kaçınılmaz gibi görünüyor. Değişik toplumlar ve bu toplumlar içinde
farklı görüşteki, farklı düşüncedeki grupların hemen hepsi sürekli kinle,
nefretle, öfkeyle oturup kalkıyor; akla-hayale gelmedik ifnâ ve itlâf projeleri
arkasında koşuyor. Her millet ve o milletin içindeki farklı kesimlerin herbiri,
‘öteki’ dediği şahıs ve grupların, kuş gribine maruz kanatlılar gibi yakaladığı
yerde hakkından gelmek istiyor; mütemâdiyen intikam hissiyle homurdanıp duruyor;
yeni yeni düşmanlık senaryoları üretiyor ve hep öldüren bir kin ve nefret
duygusuyla yatıp kalkıyor.
Bu atmosferde neş’et eden insanın sevgiden haberi yok, sevmeyi silip atmış
sözlüğünden ve hafızasının hiç renk atmayan en canlı mazmunu ‘antipati’.. o bu
hâliyle hiç mi hiç nefrete doymuyor, kinden usanmıyor ve öfkesini aşamıyor;
öfkesini aşmak bir yana bu tür şeytanî duyguların tesirinde sürekli haksızlıktan
haksızlığa koşuyor; bâtılı hak göstermeye çalışıyor ve o eski tiranların bir
ömür boyu işledikleri mesâvîyi rahatlıkla bir-iki aya veya bir-iki seneye
sığıştırmasını biliyor. Bu zaviyeden o, melekeleri itibarıyla meflûç, muhakemesi
açısından mâlûl ve her şeyiyle öyle bir derbeder ki, ne sıhhatli düşünebiliyor,
ne normal bir insan gibi davranabiliyor ne de tutarlı bir fikri var. Bazen
cinnete denk tehevvürlere girerek etrafını yakıp yıkıyor; bazen de hiç dinmeyen
o gayz ve öfkesiyle kendisini yiyip bitiriyor.
Şimdilerde dünyanın pek çok yerinde fertler de böyle, toplumlar da böyle ve
idarî mekanizmayı elinde bulunduran zimamdarlar da böyle. Çoklarının huzura,
güvene savaş ilân etmiş gibi bir hâlleri var; hem kendi huzurlarını dinamitliyor
hem de umumî emniyeti sarsıyorlar. Hele bir de şiddete ve cebre başvurmaları var
ki, onları gören, ‘istiklal mücadelesi’ veriyorlar sanır. Böylece, üzerlerinde
binlerce mazlumun ahı, intizarı birer lânetlik gibi yaşıyor, sonra da birer
mel’un gibi bir bir devrilip gidiyorlar.
Gerçek bu!.. ve biz ne o köpürüp duran nefreti, öfkeyi dindirebiliyor ne de
değişik türden saldırganlıklara ‘dur’ diyebiliyoruz. Yok bunları yapacak güç ve
imkânımız, dört bir yanımızı saran fitne ateşlerini söndürecek iktidarımız. Ne
var ki, elimizde sadece henüz insanlığını bütün bütün yitirmemiş kimselere
rahatlıkla verebileceğimiz bir iksirimiz var: ‘Şefkat’. Onunla önümüzdeki
handikapları aşmaya çalışacak ve onun sıcak kanatları altında yolumuza devam
edeceğiz.
Şefkat şimdiye kadar onu gönülden temsil edip doğru seslendirenler sayesinde
bilmem kaç defa şeytanî fitneleri önledi ve insanlığı ölüm çukurlarına
yuvarlanmaktan kurtardı!.. ve kaç defa Cehennem çukurları gibi görünen
uçurumları firdevsî bahçelere çevirdi!.. Evet, herkese ve her şeye karşı duyulan
karşılıksız sevgi ve alâka; mazlumların, mağdurların mâruz kaldıkları
sıkıntıları göğüsleme ve bir anne içtenliğiyle onların üzerine titreme de
diyebileceğimiz ‘şefkat’, ilâhî ahlâkın farklı bir tecellîsi, göktekilerin
sesi-soluğu ve bütün annelerin sımsıcak nefesinin ayrı bir unvanıdır. Sinesinde
bu hissi taşıma bahtiyarlığına ermiş biri, herhangi bir karşılık beklemeden
sevgi ve merhamete muhtaç herkese şefkat elini uzatır; gücü yettiğince
devrilenleri tutar kaldırır; üşüyenleri ısıtır; yalnızların, gariplerin
vahşetini giderir ve kimsesizlere kimse olur. Körler onunla körlüklerini aşar,
sağırlar onunla duymaları gerekli olan en önemli şeyi duyar ve ihtimal hep zulüm
ile gürleyip duranlar bile onun sükutî beyanlarıyla dillerini yutar, muvakkaten
dahi olsa kendilerini sorgulamaya dururlar. Onun bu sihirli derinliğine işaret
sadedinde Beyan Sultanı, ‘Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat göstermeyen bizden
değildir’ buyurur.. buyurur ve onu âdeta bir mü’min şiârı sayar.
Şefkatte öyle bir güç vardır ki, onunla en katı kalbler yumuşar, en mütemerrit
ruhlar dize gelir ve en korkunç düşmanlıklar bile onun karşısında ‘pes’ eder.
Kini-nefreti çözecek bir iksir varsa o şefkat; şiddeti, hiddeti, düşmanlığı ters
yüz edecek bir silâh varsa o da yine şefkattir. Şefkat eden insan, ötelerin
dilini kullanan ruhanîlere eş bir gönül insanı ve cehennemler gibi köpüren
öfkeleri söndürmede de mânevî bir itfaiyecidir. O, şefkat lisanıyla konuşurken
zulüm ve adâvetin dili tutulur; yakıp yıkmaya kilitlenmiş ruhların da eli-kolu
bağlanır.. ve yolsuzlar yola gelir. Onunla yumuşayıp yola gelmeyenlerin de
hakkından Allah gelir…
Şefkat, insanı enginleştiren bir histir ve insan ancak şefkat sayesinde
başkalarının sevinç, neş’e ve huzurunu duyup anlayabilir.. anlar ve onların
mâruz kaldıkları olumsuzluklar karşısında sorumluluklarını tam hisseder.
Şefkatin hâkim olduğu bir atmosferde sosyal münasebetler daha bir hızlı gelişir
ve içtimaî dayanışma âdeta kendi kendine teessüs eder. Böyle bir toplumda herkes
birbirini sevgiyle kucaklar. Fertler ve gruplar, aralarında gönül kazanma yarışı
yaşarcasına birer rikkat ve samimiyet insanı hâline gelir. Böylece gönül bağları
daha bir güçlenir ve işte o zaman başkaları için yaşamadaki o engin zevk de
duyulmaya başlar.
İsterseniz konuyu biraz daha açalım; eğer şefkat, uzak-yakın çevremizde görüp
duyup hissettiğimiz muhakkak acıları göğüsleme, giderme ve muhtemel sıkıntıların
önünü keserek bunların yerine sevinç, sürur ve neş’e ikame etmenin unvanı ise, o
bizim için fevkalâde önemlidir. Bir kere sinesi bu yüksek duyguyla çarpan biri,
her zaman merhamet hissiyle oturur kalkar.. herkese ve her şeye yumuşaklardan
yumuşak bir nazarla bakar.. mağduru-mazlumu, annenin evlâdını, kuşun yavrusunu
bağrına bastığı gibi bağrına basar.. himaye ve sıyânete muhtaç kimseler
etrafında her an kuşlar ve kuşçuklar gibi kanat çırpar durur.. icabında yemez
yedirir ve canını tehlikeye atar, onları korur.. hatta gerektiğinde o uğurda
seve seve kendini bile feda edebilir.
Aslında, varlık şöyle derinden bir mütalâaya alınsa ve onun sinesine kulak
verilse, her yanda şefkatin tüllendiği görülecek ve her taraftan şefkat
nağmelerinin yükseldiği duyulacaktır. Kâinat ve eşyânın temel atkıları şefkat,
ona nihâî güzelliğini kazandıran da şefkattir: ağaçlar mücessem birer rahmet,
meyvelerse tecessüd etmiş birer şefkattir.. insan bir âyine-i rahmâniyet, iman
nuranî bir şefkattir.. dünya bir vesile-i saadet, ukbâ bütün ihtişamıyla bir
meşher-i şefkattir. Hâsılı, her şeyin mebdei de müntehâsı da rahmettir,
şefkattir…
Eğer her zaman o yüksek uçan enbiya, evliya ve asfiya gibi tarihî şahsiyetlerin
canlara can nuranî menkıbeleri doğru okunabilse, onların o aydınlardan aydın
hayatlarında hep şefkatin köpürüp durduğu görülecektir.. evet, onlar her zaman
şefkatle soluklanmış, şefkatle oturup kalkmış ve birer şefkat kahramanı olarak
yaşamışlardır. Bu böyledir; zîrâ şefkat, insanı dikey (amûdî) olarak Allah’a
yükselten nuranî bir rampa ise, gönlü şefkatle çarpanlar da sonsuza yükselmede
sıraya girmiş, o baş döndüren irtifaın üveyikleridir. Böyleleri, tevfik burakına
binmiş öyle gök yolcularıdır ki, bugüne kadar onlardan hiçbirinin yolda kaldığı
görülmediği gibi, sinesi kinle, nefretle, merhametsizlikle çarpanlardan da hiç
mi hiç hedefe ulaşan olmamıştır. Bir parça zahmete katlanıp, susamış bir köpeğin
susuzluğunu gideren ahlâksız bir kadının Cennet’e; aksine, evindeki kediyi aç
bırakıp onun ölümüne sebebiyet veren bir tali’sizin de Cehennem’e gittiğini
Hazreti Sâdık u Masdûk beyan ediyor.. evet, Cennet bir şefkat otağı, Cehennem de
bir gayz u nefret zindanıdır. Burada ortaya konan her güzellik Cennet’te farklı
derinlikleriyle sahiplerini beklediği gibi, her çirkinlik de Cehennem’de
ürperten buutlarıyla bahtsız müstehaklarını gözlemektedir.
Şefkat de, gayz u nefret de bu dünyaya ait birer realite olsalar da, varlığın
özü, usaresi şefkattir. Eğer kâinatın mâyesi böyle bir şefkat olmasaydı ne insan
ne de başka bir şey vücuda gelemez, gelenler varlıklarını sürdüremezdi;
ezilmeleri ezilmeler, devrilmeleri devrilmeler takip eder ve bütün varlık bir
kaos sarmalına dönüşürdü. Her yandan yalnızlık feryatları duyulur, her taraf
vahşetle inler ve dünya âdeta umumî bir mâtemhane hâlini alırdı. Eğer bugün biz
varsak ve varlığımızı sürdürebiliyorsak bu O’nun şefkatinden; eğer birbirimizi
seviyor ve başkaları tarafından seviliyorsak bu da O’nun rahmetindendir.
Her şeyden evvel insanî duyguları tetikleyip gönüllerimizi heyecanla şahlandıran
şefkat olduğu gibi, duygu ve düşünce dünyamızda iyilik etme, ihsanda bulunma,
başkalarını kucaklama hislerini harekete geçiren de yine şefkattir. Şefkatle
gürleyen bir sine, Cenâb-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin gölgesinde hep
bir enginlik sergiler, hep incelerden ince davranır ve hep içten hareket eder.
Her zaman sevgi yolunda yürür; yol boyu hayır ve ihsan duygularıyla köpürür
durur.. Allah da onun sinesini açtıkça açar, ihsan hissini kat kat lütuflarla
mükâfatlandırır ve merhametinin genişliğine göre ona özel teveccühlerde bulunur.
Ümit ederim, Allah’ın, gönüllerimizde şefkat hissini uyaracağı ve bizi içinde
bulunduğumuz kabalıklardan kurtaracağı günler çok uzak değildir…
Sızıntı, Ocak 2006, Cilt 27, Sayı 324
Şeytan ve çağdaş takipçileri
Şeytan, Allah’ın rahmetinden uzak düşmüş, işi azgınlık ve azdırma; varlığını
fitne, fesat, nifak ve şikak ekseninde sürdüren lanetlik bir tali’sizdir.
Şeytânettir onun her işi ve şer peşinde koşar sürekli; koşar ve insanlarda
kötülük duygularını tetikleyerek, onları iyilikten, güzellikten ve faziletten
uzaklaştırarak âdeta kendine benzetip aveneleri hâline getirir. Dinî emirlere
başkaldırma, Allah ve Peygamber’in dediklerini tersine çevirme, menhiyât
yollarına su serpip insanları bohemleştirme onun en çok üzerinde durduğu
hususlardandır. O her zaman ve her yerde kanun ve kural tanımamazlığı yeğler
atmosferine girenlere.. böylelerinin hırslarını şahlandırır, cismanî ve bedenî
arzularını kamçılar, onlara sürekli çalma-çırpma yollarını gösterir, zevk u safâ
ile başlarını döndürür ve pek çoğunu kendi gibi iblisleştirir.
Belli hikmet ve maslahatlar için insanın varlık atlasına yerleştirilmiş bulunan
bir kısım insanî hisleri olumsuzluk istikametinde kullanmada onun eşi-menendi
yoktur.. o, kirli atmosferine girme bahtsızlığına maruz kalanlara güzellikleri
çirkin, çirkinlikleri de güzel göstermede fevkalâde mâhirdir. Avladığı
tali’sizleri iğfal ve propagandalarıyla öylesine beden ve cismaniyetin
kulları-köleleri hâline getirir ki, artık böylesi zavallıların bir daha da
hakiki insan olma ufkuna yönelmeleri âdeta imkânsızlaşır…
İnsanoğlu bu muzır mahlûku ilk defa Hazreti Âdem’e secde hâdisesinde Allah’a
başkaldırmasıyla tanısa da, bu bahtsızın sergüzeştisi, -Allahu a’lem- iç
problemleri ve düşünce çelişkilerine bağlı olarak çok daha eskilere
dayanmaktadır. O, tabiatındaki potansiyel kıskançlık hissi, aldatma cibilliyeti,
benlik duygusu, isyan ruhu ve şöhret zaafıyla -bütün bunlarda iradesi bir şart-ı
âdî- günümüzdeki takipçileri gibi isyan ahlâkıyla sürekli köpürüp duran, fesada
kilitlenmiş, bayağılardan bayağı bir varlıktır. Onun iç dünyasını ve mahiyetini
teşkil eden esas unsurlarında sürekli kötülük duyguları kaynayıp durduğu için
yörüngesine giren ins ve cinden herkese de aynı şeyleri mırıldanır. Hususiyle de
bir kısım karakter problemi olanları kendine benzetmeye çalışır ve böylelerine
mütemâdiyen şeytanî mülâhazalar üfler.. onların dem ve damarlarında dolaşır.. ve
bu bahtsızlara hep negatif şeyler fısıldar. Bu zavallılar, iç dünyalarında
şekillenen söz, beyan ya da yazıya dökülen düşünce şeklindeki olumsuzlukları
kendi fikirleriymiş gibi sanırlar ama bütün bu menfîliklerin arkasında şeytanî
dürtülerin olduğu açıktır. Bu itibarla da, insanlara karşı ve hususiyle de ehl-i
imana karşı kin ve nefret taşıyan, onları baştan çıkarmaya çalışan, yer yer bir
kısım zayıfların hayvanî hislerini tetikleyerek bunları bohemliğe sürükleyen,
kendi gibi düşünmeyenlere saldıran, yerinde kargaşa çıkarıp genel havayı geren
ve değişik kesimleri karşı karşıya getiren, her zaman nifak ve şikak peşinde
koşan, Kur’ân ifadesiyle, mü’minlerle bulunduklarında onlardan görünen, radikal
küfür babalarının yanlarına döndüklerinde de gerçek düşüncelerini ortaya koyan
bu tür fitne örgütleri ve şeytan aveneleri de mecazen şeytan kabul
edilegelmiştir ki, Kur’ân’ın شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ (En’âm sûresi,
6/112) ayetinde deşifre ettiği insî şeytanlar da işte bunlardır.
Hazreti Âdem’e secde emrine “hayır” diyerek isyan bayrağı açan, hatta daha da
ileri giderek Hakk’a karşı diyalektik ve cedele girişen şeytan ne ise, günümüzün
modern Mefisto’ları da onun izinde hemen her zaman sürekli iyiye-güzele
başkaldırmakta, Allah’ı, Peygamber’i unutturmaya çalışmakta ve şeytanî
mülâhazaların gelişip güçlenmesine zemin hazırlamaktadırlar. Goethe’nin de Faust
kitabında ifade ettiği gibi, dünden bugüne şeytan ve insan mücadelesi, küfür ve
iman retleşmesi hiç dinmemiştir ve dinmeyecektir de… Bu mücadele çerçevesinde
bazen zemin küfür ve ilhada müsait hâle getirilmiş ve mülhidler bütün bütün
küstahlaştırılmış, bazen mü’min gönüller kaba kuvvetle sindirilmiş, bazen bir
kısım şımarık ruhlar kendilerinden başka kimseye hakk-ı hayat tanımama
despotizmasına girmiş, bazen de günümüzde pek çok emsaliyle ürperdiğimiz türden
ne zulümler ne zulümler işlenmiş ve işlettirilmiştir!.. Düşünmemişlerdir bu
tiranlar kendilerinden daha güçlü bir “Kudret-i Kahire”nin mevcudiyetini..
düşünmemişlerdir zâlimin zulmü varsa mazlumun da Allah’ı olduğunu, bugün
insanlara cevr u cefâda bulunanların yarın sürüm sürüm hâle gelip
inleyeceklerini. Bundan daha acısı da, hayatlarını zâlim ve müstebitlerin
güdümünde sürdüren tali’sizler, olup bitenlerden hiç mi hiç bir şey
anlamamışlardır; anlamamış ve hep başlarındaki tiranların emellerine hizmet
etmişlerdir. Fark edememişlerdir ne duruma düştüklerini ve ne bayağı işlere
itildiklerini. Böyleleri için ne hoş söyler Namık Kemal: “Muîni zâlimin dünyada
erbâb-ı denâettir / Köpektir zevk alan sayyâd-ı bîinsâfa hizmetten.” İşin
doğrusu, böylelerinin sonu da her zaman çok acı olmuştur ve olmaktadır.
Atalarımız, “Şeytanın dostluğu darağacına kadardır!” derler. Bunların akıbeti de
işte hep böyle noktalanmıştır. Bunlar dünyada hiç gülmedikleri gibi
geleceklerinden de asla emin olamamışlardır; olamazlardı da, zira insî-cinnî
şeytanlar onların ruhlarını çarpmıştı.. evet, onlar bir kere daha Mefisto’nun o
sinsi oyununa gelmişlerdi.. aldanmışlardı dost görünen düşmanlara ve
kendilerinden sandıkları yabancılaşmış ruhlara.
Şimdilerde bu gariplerden garip dünyaya musallat olan mülhidler, münkirler,
bohemler, şehvet simsarları, hak ve adalet bilmez tiranlar; tali’siz yığınlara
şeytanların yapmadıklarını, yapamadıklarını yapmaktadırlar. Öyle ki, düşünceleri
olabildiğine kirli, ağızları bozuk, içleri kin ve nefretle köpürüp duran bu şer
şebekeleri, kendileri gibi düşünmeyenlere sürekli saldırmakta, herkese bir çeşit
kara çalmakta, istediklerini göklere çıkarırken istemediklerini de rahatlıkla
yerin dibine batırmaktadırlar. Âkif merhum, lanetle anılan bu müstağriblerden
bazıları hakkında ağır bir üslupla da olsa şunları söyler: “Üdebâmız ana-avrat
sövüyor birbirine / Türlü adlarla çıkan nâmütenâhi gazete / Ayrılık tohumları
saçıyor bol bol memlekete…” Evet bu, evvelki gün öyle olmuştu.. dün de öyleydi..
şimdi de öyle…
Allah, bizleri, “Şeytanın arkasına takılıp gitmeyin; o sizin için apaçık bir
düşmandır ve sizi hep hayâsızlık ve çirkin işler yapmaya teşvik
etmektedir.”(Bakara sûresi, 2/168-169) diyerek ondan uzak durmaya çağırmış.. “(O
lanetlik küstah, Allah’ın kendisini kovmasına karşılık) Ben de Senin kullarından
bir kısmını kendime râm ederek her zaman onları saptıracak ve çeşit çeşit
kuruntularla avutacağım.” (Nisâ sûresi, 4/118-119) beyanıyla bu mel’ûnun hıncını
hatırlatarak bizi teyakkuza sevk etmiş.. “Sen beni lânetlediğin için ben de
Senin kullarının yolunu keserek sürekli onları gözlemeye koyulacağım; onlara
pusular kuracak, sonra da kâh önlerinden, kâh arkalarından, kâh sağlarından, kâh
sollarından gelerek onları ifsat edeceğim.” (A’râf sûresi, 7/16-17) fermanıyla,
ortaya konan şeytanî kine ve nefrete karşı da temkinli ve sağduyulu olmaya davet
etmiştir. Keşke bütün bunları anlayabilseydik!..
Sızıntı, Haziran 2008, Cilt 30, Sayı 353
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder