Günler Baharı Soluklarken
Bayram
Ruhlar bir aylık ramazanla tam kıvamını bulur, derinleşir, meyvenin çiçeğe
yatışı gibi, olgunlaşır ve yeni bir oluşum bekleyişine geçer; derken bayram
ufukta bir güneş gibi beliriverir. Bayram, bütün bir ramazanın, hatta geçmiş
bütün ramazanların özü, usaresi gibi bir duyguyla gelir. O, semaların en nurlu
katmanlarından süzülmüş, meleklerin incelerden ince elleriyle örülmüş, sımsıcak,
alabildiğine yumuşak bir tül gibi sarar benliğimizi.. ve kopup geldiği âlemlerin
şefkat ve duyarlılığını ruhumuza işlercesine, bir anne gibi kucaklar hepimizi.
Biz, bütünüyle onun, o da bütünüyle bizim olur.. ve gitmeyecek gibi okşar
kâküllerimizi.. dönüp gelecekmiş gibi öper alınlarımızdan.. ve veda tavafı
edasıyla uzaklaşır bizden.
Biz, bayramın bu ses ve soluklarını, bu şive ve bu nazını, meleklerle hemdem
olmuş, peygamberlerle yaşamış olanlarımızın, gönüllere inşirah veren,
dinlendiren, mutlu eden ve ebedî mutluluğa giden yolları açan sihirli uğultuları
gibi duyarız.. duyar ve Müslüman olarak yaratılmış bulunmanın hazlarıyla
talihlerimize tebessümler yağdırırız.
Bayramı duyup dinlemek, ruhlarımızda her zaman kevser çağıltıları hissini
uyarır. Gönüllerimizi onun yumuşaklardan yumuşak esintilerine çevirdiğimiz andan
itibaren, tıpkı rüyalarda olduğu gibi, kendimizi, gidip tâ semalara kadar uzanan
aydınlık bir geçmişin ışık kaynağının ortasında buluruz. Öyle ki atalarımızın
arkada bıraktığı her şey, bizden kopup giden bütün değerler ve varlığımızı
onlara borçlu bulunduğumuz bütün dinamikler yeniden bizim olur.. derken, AK
ÇAĞIN o nazlı, hülyalı günleri bir kere daha ufkumuzda tüllenir.. bizimle
münasebeti olan her şey, İsrafil’in diriltici soluklarını duymuş gibi dirilir..
ve atalarımızla beraber kendimizi sırlı bir haşr u neşr arasatında buluruz;
buluruz da, eski günlere ait bütün zaman parçalarıyla beraber, geleceğin
yaşanmaya açık zaman dilimlerini aynı anda iç içe duyar ve yaşarız. Hatta imanın
aydınlık dünyasında, zikr ü fikr, tesbih u tehlillerin çağrıştırmasıyla henüz
yaşamadığımız, görmediğimiz, hatta hatta tasavvur bile edemediğimiz ve dünyevî
hayat normlarını aşan hatıralarla dolar-taşarız.. bugüne kadar henüz tanışmamış
olduğumuz lezzetlerin, saadetlerin ak ikliminde dolaşır, bilhassa günümüzde,
herkesin boğulup bunaldığı dünyanın karanlık tünellerinde, âdetâ Cennet
yamaçlarında seyahat ediyor gibi, varolmanın, insan olmanın, mü’min olmanın en
erişilmez zevklerini duyarız… Kulaklarımızda: “iman manevi bir tû-ba-i cennet
çekirdeğini taşıyor” hoş âvâzı, gönüllerimizde ebediyet arzusuyla meshur, tıpkı
rüyalarda olduğu gibi, her gördüğümüz şeye ulaşmamız, her duyduğumuz nesneye
sahip olmamız, her düşündüğümüz zevki kolayca elde etmemiz gibi, halden hale
intikâl eder, şekilden şekile girer ve hazdan hazza uçarız.
Bayram, dost-düşman hemen herkese kendini en yumuşak şekilde kabul ettirir ve
daha önceden plânlanmış bütün nizamları, intizamları, dizaynları bozar,
ileriye-geriye atar, onların yerine kendi ahengini kurar. Evet, başka
düşüncelere, başka ahenklere programlanmış bütün ruhlar, onun meltemlerini
duyunca, Asâ-yı Mûsa ve Yed-i Beyzâ -Hz. Musa’nın asâsı ve ışık saçan eli-
karşısında büyüsü bozulmuş sihirbazlar gibi, hemen gerçek kıbleye yönelir ve
Firavun’a karşı dedikleri gibi “Fakdi mâ ente kâd – Artık nasıl hüküm vereceksen
ver” derler.
Bayram bize, her zaman söylenmesi çok zor şeyler fısıldar, ruhlarımıza ifâdesi
imkânsız manâları duyurur.. ve daha ne gizli emellerimize su serperek onları
birer filiz haline getirir.
Bayramdaki temcid, salâ, ezan ve gizli-açık her yanda duyulan evrâd u ezkâr
kulaklarımıza âdetâ, gök kapılarının gıcırtılarını aksettirir; tebrikler,
tes’îdler, el öpmeler, ziyaretler ise şanlı geçmişimizden köpürüp köpürüp gelen
ruhu ve manâyı andırır. Evet, öteler buudlu bu lâhûtî ses hevenkleri, bu mâzi
renkli töre ve merasimler, sanki ruhlarımızın, anlatmak isteyip de
anlatamadıkları sevinçlerini, neşelerini veya hasretlerini ve hicranlarını
söylüyor gibi gelir bize…
Bayram, hemen her zaman oldukça şümullü bir dil kullanır ve anlatılması gerekli
olan her şeyi anlatır: İnsanın toprak gibi hiçliğini ve ayaklar altında
oluşunu.. yağmurun toprağı kucakladığı gibi rahmetin de onu kucakladığını.. arı
kovanından daha canlı, kuş yuvalarından daha yumuşak yuvalarımızın şefkatini..
ruhlarımızın ötelerle olan alâkalarını, emellerini.. kalblerimizin huzur ve
itmi’nanını.. fert plânında insanın bir bilinmez noktadan başlayıp ve bir türlü
bitmeyen sırlı yolculuğunu.. yolculuğun sevindiren veya ürperten son durağını..
toplum plânında milletimizin doğuşunu.. çağlar ve çağlar boyu mücadelesini..
kültür ve medeniyetini.. örf ve âdetini.. üslup ve şivesini, hem de senede bir
iki defa ve toplumun bütün katmanlarına en beliğ bir dille anlatır.
Bu güzel dünyanın güzelliklere namzet çocukları olan bizler, kendi ruhlarımızın
ifadesi olarak bayramlarda duyup dinlediklerimizi, coşup haykırdıklarımızı ve
yaşayıp anladıklarımızı, evet, maziden bize miras kalan varlığımızın ruh ve
manâsını daha sağlam blokajlara oturtmalı, daha sağlam seralara alarak korumalı,
geliştirmeli ve yaşatmalıyız. Zira bu bayramlar ve bayramlara ait ruh ve
manâların gönüllerimize sinmesi, bütün bir millete mâl olması, bunca his, bunca
hayal, bunca düşünce ile bütünleşmesi için kim bilir ne kadar zamana ihtiyaç
olmuş; uğrunda ne büyük gayretler gösterilmiş ve ne tahammülfersâ şeylere
katlanılmıştır!? Bizim o geçmişten, o sa’y ve o gayretten haberimiz
olmayabilir.. bayramları, iyi senarize edilmiş bir şehrâyinin, birkaç başarılı
aktörle canlandırılması şeklinde seyredebiliriz.. oysa ki bayram, bütün bunları
aşan bir temâşa zevki, bir televvün derinliği ile gelir. O, gökteki ilk
aşılamadan sonra, yeryüzünde çağlar ve çağlar boyu sürüp gelen mukaddes bir
hamileliğin en bereketli ürünüdür.
Bayram, hayatın içinde, fakat hayattan daha derin, daha güzel ve dünyada
gerçekleşmesi imkânsız gibi görünen bir rüyayı canlandırır ve bir gâye-i hayali
düşlemeye dair enteresan ipuçları verir.. gönüllere istedikleri, bekledikleri
günleri va’d eder.. ve insan vicdanının gizli gizli arzu ettiği fakat bir türlü
elde edemediği ebedî saadet ihtiyacına, kendine mahsus bir lisan kullanarak
cevaplar verir.
Biz hepimiz, bir ölçüde ümit ve endişenin çocukları sayılırız. Hemen hepimiz,
ileride şimdikinden daha fazla mes’ud olacağımız mutlu günler bekler ve saadet
sarayları hülyası ile yaşarız. Bu beklenti ve bu hülyaların gerçekleşmesini
gösteren emareleri temaşa ettikçe ümitlenir, göremeyince de endişeye kapılırız.
Evet, bütün bir ömür boyu kulluk dünyamızda, Cennet’e doğru uzayan yollarda
önümüzü kesen sıkıntı, meşakkat ve çeşit çeşit gailelerle; Cehennem’e çeken
tünellerde pusu kurmuş bekleyen türlü türlü arzular, iştihalar ve şehvetlerle
mücadele ede ede Cennet yamaçlarına ulaşacağımızı ümit ettiğimiz gibi, iyi bir
imtihan verip hayatımızı “Hakk rızası” çizgisinde yaşayarak geçirdiğimiz veya
geçireceğimiz ramazandan sonra da öteler adına önemli adımlar atmaya muvaffak
olduğumuz mülahazasıyla, muvaffak eden Zat’a karşı içimizde rahmet buudlu bir
kısım beklentilerin hasıl olması -sînelerimizde o beklentileri hasıl eden,
niyetlerimizi dua yerinde kabul buyurup umduklarımızla bizleri şereflendirsin!-
gayet normal ve hattâ Allah’a inanmış olmanın gereğidir.
Ramazan ve bayramlar, diğer gün ve aylardan farklı olarak sanki yağmur yüklü
bulutlar gibi gelir.. eteklerindeki hayrât ve hasenât cevherlerini başımıza
boşaltır.. günahlarımızı çer-çöp gibi önüne katar, gufran denizlerine sürükler
ve bize tekrar ber tekrar:
“Mevlâ bizi affede Bayram o bayram olur
Cürm ü hatalar gide Bayram o bayram olur”
M.Lutfi Hazretleri
dedirtir. Hislerimizin sınırsızlığı, hülyalarımızın sonsuzluğu, sanki bekaya
açık bu fani günleri ebedîleştirmenin büyülü formülüymüş gibi onların içine
girince, bize sonsuzun sırlı kapılarını aralamış ve gönüllerimize ebediyyet
duygusunu bir kere daha duyurmuş olur.
İnsan ne zaman, bayramı ve bayramla gelen sesi, soluğu dinlese, o günlere göre
çok tekerrür eden o en güzel kelimelerden, en enfes ifadelerden, en manâlı
davranışlardan, hattâ o güne ait duygu ve düşüncelerden fışkıran en latif
iksirleri içer; içer de, saadetlerin en erişilmezini elde eder.
Bayramlar o kadar büyülüdür ki, gelişi bütün bir yıl beklenir ve gidişindeki
keder de ancak, böyle bir ikinci geliş ümidiyle hafifler; tasa iken sevinç olur,
hüzün iken beklenen bir sürûra inkılâb eder.
Bayramlar, biraz da namazlarla bayramdırlar. İş gelip namaza dayanınca, bayram
artık yeryüzü işi olmaktan çıkar, semavî bir manâ ve te’sire ulaşır. Öyle ki o
gün, Allah’a karşı vazife ve sorumluluklarını yerine getirmeye azmetmiş bütün
ruhlar, camiye adımlarını atar-atmaz âdetâ vecde gelir, her biri Allah’la
münasebetine göre sonsuza yelken açar ve basiretlerine aralanan menfezlerden
ukbâyı temâşa ediyor gibi olurlar. Gönüllerinin bütün rikkatiyle duyup
hissettiklerinden lezzet alan bu insanlar, halleriyle, dilleriyle,
davranışlarıyla saygı duydukları bir huzurun hakkını eda ediyor gibi ağlar,
inler ve kıvranırlar.. söylemek için söz arar.. matlubu yakalamak için halden
hale girer.. his ve heyecanını haykırmaya çalışır, dili kelimelerin yetmezliğine
takılır, yutkunur yutkunur ve “lâ havle…” çekerler.
Hele bir de, minberde ve mihrapta aradığı sesi bulursa, sanki duyduğu, duyup
yudumladığı şeylerle gençleşiyor, ebedîleşiyor, zaman ve mekân üstü bir
keyfiyete ulaşıyor gibi olur. Sonra da Allah’ın gönlüne saldığı ezelî vaatlerle
kanatlanmaya başlar. Bütün benliğini saran bu derinleşmenin vecd ü sekri içinde
Cennet’e gidiyor gibi, Cennet ehline inkılâb ediyor gibi, yer yer Yaratan’ın
karşısında ter döker, zaman zaman da beraatı elinde köprüyü aşmış gibi neşeyle
köpürür.. ve öyle bir büyüye kapılır, öyle bir istiğraka kendini salar ki, bir
daha da uyanmak istemez…
Sızıntı, Nisan 1993, Cilt 15, Sayı 171
Bayram Düşünceleri (1)
Ramazan öncüsü, hayırla, bereketle gelen aylar; sessiz, sâkin; fakat dolu dolu
bir feyzin taşıp bütün gönülleri saracağı mübarek günlerin ufukta olduğunun
emareleri ve işaretleri gibidirler. Her inanmış gönül, bu ayların ilk günüyle
ramazan sath-ı mâiline girdiğini duyar, yaşar ve birkaç adım ileride kendini
bekleyen bir bereket ayını olabildiğince değerlendirebilmek için şimdiden,
sesi-soluğu ve sergileyeceği kulluğu itibariyle bütün duygularını bir kere daha
gözden geçirir.. sanki gözleri henüz uykudan uyanmamış ve yapılacak iş,
seslendirilecek mevzû ile konsantrasyon sağlanamamış da, bir kısım mırıltı ve
sayıklamalarla, bu büyük iş ve kudsî teveccühün mûsikisini bulma, ritmini
yakalama gayretini gösteriyor gibi olur.
Gönüller, bitevi heyecanla dolup, ruhlar da kıvamını bulunca, bu üstüste
şafaklar değerindeki günlerin arkasından hilâl remziyle, fakat dolunay gibi
ramazan doğuverir. En tatlı yeller gibi inşirâhla eser.. eser gönüllerimizi
sarar, canlarımızı, tenlerimizi ipekler gibi okşar geçer ve tıpkı bahar
yamaçları gibi gözlerimizi güzelliklere uyarır, gönüllerimizde yükselme arzusunu
coşturur.. ve şelâleler gibi, sinelerimize yumuşak, tatlı bir ürperti salar.
Nihayet bir aylık misafirlik biter, binbir vâridatla gelen Ramazan da gider..
gider ama, onun getirdiği ışığa uyanmış ve dirilmiş ruhlar, sürekli düşünmüş ve
haşyetle ürpermiş gönüller, vuslat arzusuyla yollara dökülmüş ve köpürmüş
vicdanlar bu defa da bayramın sımsıcak günleriyle kucaklaşırlar. Evet
kendilerini denize salan insanların bir müddet sonra, dört bir yandan su ile
sarıldıklarını duyup hissetmeleri gibi, biz de üç aylardan sonra, kendimizi
bayramın rengârenk ikliminde, huzur ve itmi’nan tüten atmosferinde buluruz..
bulur ve onu bütün duygularımızla hisseder, bütün benliğimizle yaşar ve
mahiyetimizin bütün rükünleriyle paylaşırız.
Hemen bütün inanmış gönüller, bayramlardaki namazlardan, tekbirlerden, fıtır
sadakalarından, kurbanlardan ve ziyaretlerden birer girizgâh birer hayal çıkışı
bularak, tıpkı içleri rüzgârlarla dolmuş yelkenler gibi tatlı tatlı hülyalar
âlemine doğru kaydıklarını sanırlar. Evet, bayramlardaki umumî hava, ses, söz ve
davranışların sihiriyle, insan kendini, uçan balonlar üstündeymiş de, yerden
yavaş yavaş yükseliyor, bulunduğu yerden uzaklaşıyor gibi tahayyül eder ve
bayramların garip bir füsunla üzerine boşalttığı ışıklar altında hep büyülü
yaşar.
Bayramlarda, geçmişi, geleceği, hâli içiçe duyar ve zevk ederiz. Mabetlerden
yükselen seslerde, ziyaret ettiğimiz evlerde ve öptüğümüz mübarek ellerde, âdeta
birer sihir varmış da, bizim hafif dokunmamızla, geçmişe bir sürü menfez birden
açılıyor gibi olur.. derken kendimizi eski bir mescitte; dedemiz, dedemizin
dedesi ve onun da dedesiyle.. aynı safta oturuyor gibi görür.. o gün üzerinde
dudaklarımızı gezdirdiğimiz tertemiz ellerin tedaîsiyle, üstüste, arka arkaya
dünya kadar mübarek ellere yüz sürmüş olmanın sevincini yaşarız. Sarılıp
kucakladığımız her dost ve ahbâbı bağrımıza basarken, çok eski ve daha eski
ondan da eski devirlerde yaşamış yakınlarımızı da aynı anda sinemize bastırıyor
ve kokluyor gibi oluruz.. oluruz da bayramın içinden sızan her düşünce, her
tasavvur, her söz ve her davranışla, zamanın aydınlık dilimlerinden biri dirilir
gelir, bütün ufkumuzu sarar, bizim olur, benliğimizde yaşar, herkese hayalinin
vüsati nispetinde bir ‘ba’sü ba’del-mevt’ nümûnesi bahşeder geçer.
Bayramlar, şanlı soyumuzun ve mübarek kökümüzün gelip bize ulaşan mûsikileşmiş
uğultularıdır. Bu uğultuların büyüsüyle çok defa, ulaşılması imkansız âlemlere
ulaşır, her yere rüya kolaylığı ile girer, her tarafı hayal süratiyle dolaşır ve
pek çok zamanı katlar, birbirine giydirir, içiçe yaşarız. Evet, kendimizi
ramazanın sihirlerine kaptırabildiğimiz ölçüde, âdeta geçmiş bütün ihtişamıyla
canlanır, geriye gelir.. bütün kayıplarımız dirilir, bütün yitirdiklerimiz
yeniden bizim olur. O eski dupduru günleri bir kere daha soluklar, ciğerlerimize
çeker, eskinin gürül gürül çeşmelerinden kana kana su içer ve başka bir âlemde
dolaştığımızı sanırız… Hem o kadar derince ve o kadar kendimizi salmışcasına
sanırız ki, âdeta bütün mezardakiler dirilir.. bütün çürümüş, dağılmış nesneler
derlenip toparlanıp cana gelir.. parçalanıp şuraya-buraya saçılmış eşya
birleşir, bütünleşir.. ömrümüzün zaman dilimleri gelip bir kere daha ruhumuzu
kucaklar.. ve dün yaşadığımız, bugün de yaşıyor olduğumuz en derin, en engin
zevklerin yanında, hâtıra katmanlarıyla öyle büyüleyici rûhânî hazlara ulaşırız
ki, artık ulaşılan bu noktada lezzet ve zevk unsurları, tıpkı rüyalarda olduğu
gibi niyetlerimize, düşüncelerimize, gönüllerimize göre durmadan değişir, arzu
ettiğimiz şekilde yenilenir, istediğimiz hâli alır ve bir iken bin olur. Her
gördüğümüz, her duyduğumuz, her hissettiğimiz şey akıl almaz bir büyü ile
şekilden şekile girer; bu sayede biz de, bir histen, bir düşünceden, bir zevkten
bir başka hisse, bir başka düşünceye, bir başka zevke geçer ve hayatımızı
televvünler içinde sürdürürüz.
Bayram şafağı söküp minarelerin başında temcidler tınlamaya başladığı ve her
yanda lâhûtîliğin tütüp durduğu dakikalarda hülyalarımızı coşturup köpürten öyle
sırlı şeyler duyarız ki, bunlar alır bizi derinlere, derinlerden de daha
derinlere götürür ve gönüllerimize hiçbir zaman söylenemeyen ve bir şeyler
anlattıkları hâlde katiyyen ifade edilemeyen, hele gündelik lisanla asla
anlatılamayan en mahrem duyguları fısıldarlar.
Evet, Itrilerin, Dede Efendilerin duygu ve düşüncelerinden birer usare gibi
süzülüp gelen ezanlarımız, temcidlerimiz, tekbirlerimiz ve tehlillerimizdeki
hava, üslup ve estetik, milletimizin deminin, damarının, kalbinin mübhem, çok
buudlu bir sesi ve husûsî bir lisanıdır. Duygularımızın ifadesi ve
gönüllerimizin mûsikisi olan bu ürperten, bu coşturan ses hevenkleri,
ruhlarımıza âdeta, zaman üstü ve ötelerden gelmiş söz zemzemeleri gibi te’sir
eder.
Bazen müezzinin komut veriyor gibi peşipeşine çığlıkları, bazen imamın ayrı bir
fasıldan semâvî nağmelerle inlemesi, bazen bütün cemaatin koro hâlinde gürlemesi
o kadar mehip, o kadar ürpertici ve o kadar bizdendir ki, hemen hepimiz
ma’bedden yükselen bu sesleri mırıldanırken, upuzun ve şanlı bir geçmişi, hatta
ondan da öte, cihanşumûl bir gerçeği, ezelden ebede uzanan bir hakikatı bütün
tazeliğiyle bir kere daha hisseder ve hazla geriliriz. Bilhassa bayram
günlerinde ma’bed bize, o ipekler kadar ince ve yumuşak, kuş yuvaları kadar
canlı ve sıcak havasıyla hep, duyguların safvetini, vücudun rahatını, ruhun
itmi’nânını, yaşamanın gâyesini, hayatın mâcerâsını, milletimizin manâ
köklerini, kültürümüzün temellerini, dinimizin ölümsüzlüğünü, dilimizin
mûsikisini, hayata bakışımızı, dünya görüşümüzü, üslup ve şîvemizi fısıldar ve
gerçek insan olma yollarını gösterir.
Biz, hemen her zaman, ma’bedde uğuldayan bu sıcak sesler içinde, göklerin yere
doğru eğildiğini, yerin gidip göklerle bütünleştiğini, yıldızların yerdeki
çiçeklere göz kırptıklarını, çiçeklerin gök ehline gamze çaktıklarını ve bu iki
âlem arasında sırlı ve sihirli gelip gitmelerin yaşandığını duyuyor ve görüyor
gibi oluruz.
Herkesi kendi ruh ve hülya derinlikleriyle bir başka âlemlere çekip götüren bu
ses, bu söz, bu görüntüler, inanmış sinelerde imrendirici güzellikleri, ürperten
ra’şeleri, coşturan heyecanları ve dirilten soluklarıyla yankılana dursun, namaz
bitip, semâvî seyahat da tamamlanıp ma’bede muvakkaten veda edilince, bu defa da
Hakk’dan halka ‘nüzûl’ ediliyor gibi herkes bir başka derinlikle yeniden
insanlara döner.. onlarla kucaklaşır, bayramlaşır ve ma’bed yoluyla mazhar
olduğu vâridatı, bu kez de çarşıda-pazarda, ovada-obada, evde-işyerinde,
mektepte-kışlada rastladığı kimselerle paylaşır.. bu suretle, saatlerle takdir
edilmiş sınırlı zaman parçalarına, kalbin vüs’ati, ruhun zaman üstülüğü
ölçüsünde sınırsızlık kazandırır, âdeta onu sonsuzlaştırır.. ve daha dünyada
iken, ebediyet ve ötelerle ne kadar derinden derine irtibatlı olduğunu ortaya
kor.
Yediden yetmişe bütün Müslümanların, bunca his, bunca hayal, bunca heyecan
duyabilmeleri ve ruhlarında bu denli yankı uyarabilmeleri için, kim bilir başka
yollarla ne kadar zamana, ne kadar düzenlemelere ihtiyaç hasıl olur. Ama, yine
de bu semâviliğe vâsıl olabileceğine ihtimal veremiyorum. Zira bayramların
neş’e, sevinç, keyif ve şevk u tarâbı daha ziyade, yaşanılanla beraber
yaşanılacağa da açık olan ukbâ buudundan kaynaklanmaktadır. Herkes bugün, duyup
tattığıyla biraz da gönüllerinin fildişi kulelerinde duyup tadacağı şeylerin
büyüsünü yaşar.. ve gelip geçici bu hayattan daha çok, iç dünyasına daha uygun,
daha yumuşak, daha sıcak, muhakkak bir geleceğin düşleri arasında dolaşır.
Aslında insan, bir bekleyişin çocuğudur. O, ömrünün büyük bir bölümünü, ümit
ümit tüllenen bekleyiş yamaçlarında geçirir. Hemen hepimiz, özümüzdeki bir manâ
ile sımsıkı irtibatlı olan bir cenneti bekleriz. Bu bekleyiş, bulduklarımızı,
yaşadıklarımızı beğenmeme bekleyişi değil; bu bekleyiş, duyup tatma avanslarının
çehrelerinde insan olma farklılığına, insan olma imtiyazına terettüp eden ve
istîâbına tasavvurlarımızın dar geldiği ilâhî sürprizler bekleyişidir.
Bayramlar, bunun haklılığını ve isabetliliğini, kalbin kadirşinas menfezlerinden
ruhlarımızın derinliklerine fısıldayan telakatli lisanlardır.
Sızıntı, Nisan 1992, Cilt 14, Sayı 159
Bayram Düşünceleri (2)
Kurban Bayramı, Hz. İbrahim ve İsmâil’den günümüze kadar, hep bir kahramanlık,
bir fedâkarlık, bir hasbîlik ve bir teslimiyet sembolü olagelmiştir. Kurban
Bayramı, tıpkı orduların savaşa gidişi gibi gürül gürül tekbirlerle gelir ve bir
velvele olur, her yanda yankılanır. Onda hem bir mûsiki ve şiir hem de
muharebelerin bin tarraka ile gürleyen hakkı ilan sesleri içiçedir.
Kurban Bayramında evler-sokaklar, ma’bedler, dağlar, taşlar tekbirlerle lerzeye
gelir inler. Minarelerden yükselen temcidler en bayıltıcı nağmelerle, dalga
dalga tâ evlerimizin içine kadar gelip yayılırken, köy-kent, şehir-kasaba,
ova-oba, koyun-kuzu meleyişleriyle sarsılır. O kutlu zaman diliminde hemen
herkes, her şey ve her yer âdeta dile gelir ve konuşur. Arafat bir mahşer gibi
kaynar ve köpürür, bir hesap meydanı gibi endişe ve ümit soluklar.. Müzdelife,
Mîna yoldakilerin telaş ve tedarikiyle uğuldar.. Ka’be, sinesi hasretle yanan
gufrana susamışların nabzı gibi atar.. ve bütün bu sesler, soluklar Hakk
karşısında divan durmuş inleyen en mükerrem kulların çığlıkları gibi gider
verâların kapılarına dayanır. Sanki ebediyet gamzeden bu seslerle, hislerimizin
sınırsızlığını, hülyalarımızın sonsuzluğunu edâ ediyormuşuz gibi, duygularımızın
bütün hazineleri açılır.. ve bütün mahrem hislerimiz bağı kopmuş tesbih taneleri
gibi dörtbir yana saçılır. Her yanda köpürüp köpürüp Hakk katına yükselen bu
sihirli sesleri duyup ve gönüllerimizde cennetler gibi esen şevk ü tarâbı
yaşadıkça, aşktan, şevkten ve bayramın büyüsünden süzülmüş diriltici bir iksiri
içiyor gibi oluruz.
İmana mazhariyetin, Hakk’a kulluğun, kullukta şuûrun gönüllerimizi yükseltmiş
bulunduğu zirvelerden yürüdüğümüz yolu seyreder, kader kitabımızı okur ‘İşte
kitap bu!’ der ve talihimize tebessümler yağdırırız. Bu mazhariyet ve
mevhibelerin tadı, lezzeti ruhlarımızı o kadar yumuşakça sarar ki, gözlerimiz
şükranla açılır-kapanır, duygularımız baharlar gibi yeşerir.. derken ruhlarımıza
gelip vâsıl olan ilham ve ruhlarımızdan ötelere yükselen inâyet kanatlı duâlar,
münâcâtlar, sızlanışlar, âdetâ tabiatlarımızı aşan semâvî bir manâ, bir hâl ve
bir te’sire ulaşır. Öyle ki, her yeni saat, her yeni dakika, her yeni iş, her
yeni imkan daha derince yaşanmaya, daha şuurluca değerlendirmeye layık birer
kıymet alır; alır da, rûhânî zevklerle coşmuş vicdanlar ‘lûtfunu arttır
Allah’ım!’ der daha da mest olmak isterler.
Bayram günleri, din ve meşrû âdetlerin ferah-fezâ ikliminde ibadetlerle hazza ve
rûhânî hazlarla ibadet neşvesine büründükçe, yepyeni bir varlığa erdiğimizi,
ebedîleştiğimizi, sinelerimizin kevn ü mekanlar kadar genişlediğini ve
şuurlarımızın ilâhî vâridatla aydınlandığını daha açık-seçik duyar.. ve
maddiyatımızın bütün bütün çözüldüğünü, tamamen manevîleştiğimizi sanırız..
sanırız da, hep imanın gönüllerimize saldığı ezelî vaatlere doğru akarız.
Bayram günlerinde yaşadığımız dolu dolu duygularla çok defa kendimizi havada
uçuyor veya neşeli, ahenkli ve pürüzsüz bir yolla ruh iklimine doğru kayıyor
gibi oluruz. Bazen gökyüzünde hiç kanat çırpmadan sağa-sola süzülen kuşlar gibi,
bazen ağaçların başlarında ince ince salınan dallar gibi, bazen de rüzgârların
dokunmasıyla yatıp kalkan, yatıp kalktıkça da, çevreye kokular salan çiçekler
gibi incelir, zarifleşir ve şiirleşiriz.
Bazen bütün bütün rikkate gömülür ve duyduğumuz her tekbir, her tehlil, her
uhrevî ses ve sözle kendimizi öyle bir ağlamaya salarız ki, tepeden tırnağa
sırılsıklam oluruz. Bazen pür-neş’e kesilir ve kendimizi havâî fişeklere binmiş
ışık ışık gökyüzünde dolaşıyor sanırız.. bazen de sihirli bir seccâde üzerinde
yıldızlar arası seyahat ediyor gibi oluruz. Bazen koyun-kuzu meleyişiyle rikkate
gelir, duygulanır ve bir kısım tuhaf hislerin te’siriyle içten içe mumlar gibi
eririz.. bazen de bunları o kadar tabiî, yerli yerinde ve baş döndürücü bir
ahenk içinde görürüz ki, ‘böylesinden daha mükemmeli olamaz’ der kaderin sırlı
nakışları karşısında büyüleniriz.
Bazen minarelerden yükselen temcidler, ezanlar, câmilerden taşıp dörtbir yanda
yankılanan tekbirler, Kurân’lar ve bunların vicdanlarda meydana getirdiği aks-i
sadâlar öyle şiirleşir, öyle insanların içine akar ve onları büyüler ki;
zannediyorum gönül dünyamızda hiçbir zevk ne bu derinliğe ulaşabilir ne de bu
müessiriyete. Hele bu ses ve bu sözlere bir fon müziği gibi seher yeli de
karışıp esince heyecanlarımız tarif edilmez bir noktaya ulaşır, hislerimiz de
bir tûfan halini alır.
Husûsiyle hacc esnasında hemen her yerin umûmî lisanı ve umûmî şîvesi olan
‘tekbir’ler ve ‘telbiye’lerle en gizli düşüncelerimizi, en muhterem
kanaatlerimizi en yüksek bir âvâz ile ilân ederek ve en mahrem hislerimizi en
yakıcı nağmelerle dile getirerek âdeta bir mahşer provası yaparız. Bu çok mûnis
ve o kadar da ürperten tablolar karşısında, bu alabildiğine derin ve o kadar da
fıtrî sözlerle hep ayrı ayrı yerlerde dolaşır, ayrı ayrı vazifeler yaparız ama,
her zaman arkamız cehennemlere dönük, gözlerimiz cennetlerin tüllenen
şafaklarıyla mest, kalplerimiz de ilâhî rıdvân avında olarak…
İşte bu duygularla bütün bütün hudutlarımızı aşarak, bitevî hodgâmlıklarımızdan
sıyrılarak, tahtlarımızı kalb ve ruhun ufkuna kurar, dünyaya bakan yönleriyle
beden ve cismâniyetin küllerini sağa-sola savurur ve vicdanın bir köşesinde
muhâfaza ettiğimiz cennetten getirilmiş kıvılcımları bir kere daha tutuşturur..
ve o alev, o harâret, o ışık altında bu yeni varlığımızı yürekten selamlar,
bahtımıza tebessümler yağdırırız.
Sızıntı, Mayıs 1992, Cilt 14, Sayı 160
Bir Kere Daha Ramazanlaşırken
Gönüllerimizde hüzün ve zevki iç içe yaşadığımız bir dönemde; gözlerimizi
yummuş, ruhlarımızla yeni bir gufran ayını süzüyoruz. Bu ışık ayının hem hülyâ
hem de tahassür dolu ikliminde his ve hayâl dünyamızı hem bir ilkbahar hem de
bir sonbahar gibi duyuyoruz.
Ramazanda her ses ve soluk derinlerden derin o rûhânî edâsıyla, dünyada yaşamak
istediğimiz hemen bütün zevkleri ve gönüllerimizin iyilik düşüncesi adına
beslediği bütün ümitleri en ulvî, en coşturucu bir üslupla söyler. Hemen her
zaman, ramazanın nazlı günleri bir ışık yumağı gibi gelip her yanımızı sarar ve
tedayi ettirdiği hülyâları, emelleri, sevinçleri, neşeleri, ziyafetleri ve renk
renk öteler buudlu televvünleriyle bize cennetlerden demet demet numûneler
sunar.
Ramazanın başlamasıyla; düşüncelerin bir kere daha yenilendiği, duyguların
zindeleştiği ve rahmetin her türlü dalga boyu ile gidip insanın ümit ve
recâsıyla bütünleştiği, bütünleşip gönüllere sindiği.. evet; O’nun o sihirli
günlerinde ve aydınlık gecelerinde, sanki insanın Allah’a kavuşmasına mani bütün
engeller ortadan kalkıyor, bütün olumsuzluklar bertaraf ediliyor gibi, vuslata
giden yollardaki tepeler dümdüz, düzlükler de pürüzsüz hale gelir…
Her zaman rahmete susamışlığını hisseden gönüllere ramazan, toprağın bağrına
inen yağmur gibi, onların başlarından aşağıya boşalttığı his ve manâ ile
gönüllerin kurumaya yüz tutmuş bütün yamaçlarını sular, duyguların tâ
derinliklerine iner ve insan benliğini yepyeni manâların yemyeşil meşcereliği
haline getirir. Öyleki bu mübarek zaman diliminin hayata aksettirdiği binbir
televvünlü mübarek zaman parçalarının, ışıktan dakikaları gözlere, gönüllere
saçtığı nurlar sayesinde bütün bütün uhrevîleşen ruhlar, artık manâya ve
ledünniyâta öyle bir uyanmış ve alışmış olurlar ki, bir daha da bu masmavi
iklimden ayrılmak istemezler.
Ramazan, fecr-i kazibi, fecr-i sâdıkı ve tulûuyla tıpkı bir gün gibi doğar
üzerimize.. daha ufukta emareleri belirir-belirmez, onun için ne tatlı ne sıcak
ne heyecanlı bir hazırlık dönemi yaşarız. Günler ve haftalar önce,
yiyecekler-içecekler olağanüstü ve ramazana mahsus bir cömertlikle akar
mutfaklara.. akar da, günler öncesinde, değişik çağrışımlarla bizi hep O’nun
rengârenk ikliminde dolaştırır…
Ve nihayet; herkesin bunca sabırsızlıkla beklediği rahmet televvünlü, gufran
buudlu mübarek ay gelir.. ve onun gelişiyle herkes kendini semâlara doğru uzayıp
giden ışıktan bir helezonun merdivenlerinde bulur.. bulur ve gündüzleri ayrı bir
derinlikte, geceleri de ayrı bir derinlikte O ‘mevcud u meçhul’e doğru seyreder
durur. Sabaha uyanırken ayrı bir temkin, ayrı bir dikkat, ayrı bir disiplinle
uyanır; akşamla kucaklaşırken de ayrı bir haz, ayrı bir büyü ve ayrı bir füsûnla
buluşuruz…
Ramazanın nazlı geceleri, bütün ruhlara, gönüllere âdetâ taht kurmak üzere
gelir; onda bakışlar derinleşir, muhabbetler tebessüme inkılâb eder. Sürekli
iyilik duygusu soluklanır; hatta bir ölçüde bütün kötü duygular ve tutkular
baskı altına alınır; derken herkes derecesine göre bir çeşit melekleşme yoluna
girer. Gerçekten ramazanda insanlar, Allah’la o kadar irtibatlı, kullukta o
kadar itinalı ve muamelelerinde o kadar ince, o kadar nazik bir hâl alırlar ki,
bunu görüp sezmemek mümkün değildir.
Evet onlar, her halleriyle îman nimetinin lezzetlerini, İslâm ahlâkının
büyülerini, ihsan şuurunun ledünnî hazlarını hem yaşar hem de yaşama istidadında
olan bütün gönüllere duyururlar.. duyurur ve âdetâ hepimize semâvîliklerden bazı
şeyler fısıldarlar.
Evet, bu doymuş ve itmi’nâna ulaşmış ruhlar, yaşanılan bu hayatın bir gün
mutlaka, ebedî bir mutluluğa inkılâb edeceğini, burada, Allah’ın hoşnutluğu
istikametinde gösterilen fedakârlıkların, katlanılan sıkıntıların, hatta
bunların en önemsizlerinin bile, ötede değerlerüstü değerlere ulaşacağını
bildiklerinden açlığı, susuzluğu, nefsin arzularına karşı savaşı ve cismanî
arzularla yaka-paça olmayı derin bir ibadet neşvesi içinde yerine getirirler.
Onların düşünce dünyalarında, iftarlar ibadetler gibi icra edilir ve âdetâ
teravihlerle bitevîleşir; sahurlar teheccüdle iç içe girer ve Allah’a
yakınlıktan bir hisse alır.. sokaklar cami yolcularıyla dolar-taşar.. ma’bedler
Kâbe gibi tekbirlerle inler.. çarşı-pazar aynen ma’bed olur; ma’bed de gider
Kâbe ile bitevîleşir.
Böylece, bütün bu fânî insanlar ebedî ve manevî birer varlık seviyesine; onların
ibadet ruhuna göre programlanmış her davranışları da uhrevî birer merasim
kıymetine ulaşır.
Ramazanda hemen her gece, bildiğimiz gecelerden çok daha derin ve ukbâ buudlu;
gündüzler de o çarpıcı renkliliği ve temkiniyle âdetâ bir irade ve azim
atmosferi olarak duyulur ve hissedilir. Oruçlu ruhlar, her gece ayrı bir visale
hazırlanıyor gibi sımsıcak, olabildiğine heyecanlı, fevkalâde yumuşak ve
şaşırtacak kadar naziktirler. Her sabah yeni bir güne uyanırken, yeni bir
Arasat’a, yeni bir imtihana çağrılıyor gibi hem bir ürperti hem de ümitle
uyanırlar. Yüzlerinde tevâzu ile vakârın, mahvîyet ile ciddiyetin, emniyet ile
hüznün, olmak ile görünmenin karışımından meydana gelen hoş, latif, biraz da
buruksu bir manâ nümâyândır. Bunların her davranışında, Allah’a mensubiyetten
gizli gizli sezilen bir itmi’nân ve olgunluk, hatta bir iftihar ve inşirah,
Kur’ân çağlayanlarında yıkana yıkana bir safvet, bir arınmışlık, bir incelik ve
bir zerafet hissedilir. Hemen hepsi de ışıktan, manâdan yaratılmış gibi görülüp
sezilseler bile, âdetâ gölgeleri andırır ve kat’iyyen kimseyi rahatsız etmezler.
Rûhî saygı ve terbiye benliklerine öylesine işlemiştir ki, upuzun bir günü
açlık, susuzluk ve arzularına başkaldırmanın cenderesinde geçirdikleri halde
melekler kadar ince, rûhânîler kadar da, içtendirler. Korku-saygı,
nizam-rahatlık, nezaket-ciddiyet karışımı bir ruh hâli onların en bariz
yanlarından biridir. Allah’a karşı tavırlarında hep ürpertili, hep dengeli ve
hep nazik, birbirlerine karşı da saygılı, tekellüfsüz ve yürektendirler.
Ramazanda, bütünüyle Allah’a yönelmiş her çizgisi bir büyü bu sihirli yüzlerin
ve manâ âlemlerinden bir kısım derinlikleri aksettiren bu sırlı gözlerin hemen
hepsi de bir bilinmez âlemin ışıklarıyla pırıl pırıldır. Farklı dünyaların,
farklı iklimlerin, farklı düşüncelerin yontup şekillendirdiği bu insanlar, saf
olanı-akıllısı, mazbut yaşayanı-biraz dağınığı, uslusu-afacanı, her şeyi görüp
bileni-hiçbir şeye aklı ermeyeni, milletine yararlı olma düşüncesiyle oturup
kalkanı-hiçbir yararlı düşüncesi bulunmayanı, duyarlı olanı-alabildiğine
duygusuzu, mutlu yaşayanı-saadet arayanı, hastalıklar içinde kıvrananı-sıhhatten
sarhoş olanı, mağruru, kibirlisi-mütevazii ve muhlisiyle herkes, şaşırtacak
şekilde onda birleşir; geceyi beraber duyar, imsaka beraber uyanır, ezanı
beraber dinler, namazı beraber edâ eder, iftarı beraber açar ve ihtimal, her
akşam oruçlu mü’min için müjdelenmiş bulunan iki sevinç, iki inşirahtan
ikincisini de vicdan ve îmanlarında beraber duyar ve beraber yaşarlar.
Evet, topyekûn bütün Müslümanlar, genci-ihtiyarı, kadını-erkeği, zengini-fakiri,
sıhhatlisi-alîli, idare edeni-idare edileni, memuru ve esnafıyla ramazanın o
eriten, yumuşatan, yoğurup şekillendiren sihirli ikliminde biraraya gelir.. ve
gönüllere rikkat verecek bir saflık bir içtenlikle, ancak rûhânîlerin
yaşayabileceği bir mutluluğu paylaşırlar. Hatta öyle ki, o, çoğu îtîbariyle
talihsiz görünen fakir ve bedbaht yığınlar üzerinde bile inanılmayacak ölçüde
müspet tesirler bıraktığı müşahede edilir.
Her şeyi böyle kendi güzellikleriyle saran ramazan, öyle yumuşak, her zaman
bahar gibi tüten teravihler o kadar tesirli, ramazana uyanmış ruhlar o kadar
hisli, gökteki ışık kaynaklarından minarelerdeki mahyalara kadar üzerimize
dökülen aydınlıklar o kadar duygulandırıcı ve her yanda ayrı bir güzellik
armonisiyle gönüllerimize bir şeyler fısıldayan Yaratıcı Kudret o kadar şefkatli
ki, bütün bunları duyup hissedip te bunlara karşı alâkasız kalmak mümkün
değildir.
Ramazanlardaki şeâir sanki, bizlerdeki bu duygu ve bu düşünceyi tutuşturmak için
plânlanmış gibi, onda her ses ve soluk bir mızrap gibi gönül tellerinde değişik
değişik iniltiler meydana getirir. Onda, minarelerin dili sayılan ezânlar,
salâlar, temcitler insan gönlünü ibadete akord ediyormuş gibi, sık sık
kulaklarımızda uğuldar durur ve ruhlarımızı bir şeye hazırlar. Evet, salâlar,
temcitler, âdetâ, birer akord, birer deneme, birer kontrol mahiyetinde icra
edilir.. ve bunlar sanki, uykudan henüz tam uyanmamış, ruhların, uyku mahmurluğu
içindeki sözleri, gerçek söze ulaşma yolunda ilk mırıltıları ve ibadet
konsantrasyonuna hazırlama ameliyeleri gibidirler. Sonra bütün minareler,
kıvamını bulmuş gibi, mabetler konsantrasyona girmiş gibi birden gürler.. ve
yükselen sesler gider gökteki soluklarla bütünleşir.. derken bu en içten
nağmeler, dökülen şelâleler, fışkıran fevvareler gibi semanın enginliklerinde,
arzın derinliklerinde bir velvele olur inler.. inler de, minarelerden yükselen,
cami kubbelerinden taşan bu seslerin, her yanımızı sardığını, gidip benliğimizin
derinliklerine ulaştığını, hem de sadece kulaklarımızla değil, bütün
duygularımızla hisseder ve kendimizi bir manâ ve şiir ikliminde sanırız..
sanırız da âdetâ hülyâlar âleminde seyahat ediyor gibi oluruz. Bu hülyâlı
mavilikte, göklerin başımıza ramazan yağdırdığını, camilerin çevresindeki
ışıkların ramazan yazdığını, insanların çehrelerinde ramazanın tüllendiğini,
atmosferin buğu buğu ramazan koktuğunu duyar, büyülenir ve bu sihirli havanın
tesiriyle rüyalarda olduğu gibi bütün bütün ruhun emrine girer; istediğimiz
zaman göklerde uçar, istediğimiz zaman bir yere konar; istediğimiz âlemlerde
dolaşır ve en mahrem yerlere gireriz. Mukayyetken âdetâ mutlak olur, mahdutken
sınırsızlaşır, zerre iken güneşlere denk hale gelir ve hiç ender hiçken bütün
bir varlık oluruz.
Ramazan, bilhassa sonsuza açık gönülleri öylesine büyüler ve onları öylesine
tesir altına alır ki, hep onu duyar, onu düşünür ve onu düşlerler. Evet,
sokaktaki insanların mûnîsleşen çehrelerinden, başı yazmalı analarımızın
aydınlık nasiyelerine, bulunduğumuz yerlerin ramazanca aydınlatılmasından
çarşı-pa-zardaki ampullerin ışığına, şadırvanların başındaki kandillerden
camilerin içindeki avizelere ve minarelerdeki mahyalardan başımızın üstünde
kanat açmış gibi duran semanın yıldızlarına kadar her şeyin ramazanlaştığını
duyar ve yaşarız.
Hatta hatırlarım; elektriğin olmadığı, camilerin bile gaz lambalarıyla
aydınlatılmaya çalışıldığı dönemde, imkânı olan aileler namaza giderken, o
zamanlar oldukça yeni sayılan lüküs lambalarını da beraber götürürlerdi. Biz,
onların böyle gürültüyle sokaktan geçtiğini duyunca, ramazanın, lüküs lambaların
ışığı altında mahalle aralarında dolaştığını tahayyül ederdik.. tahayyül eder ve
onu ruhlarımızda daha bir derince duyardık. O günlerde bile ramazanın böyle
garip füsunlarla üzerimize boşalttığı manâ, hülyâ ve şiiri düşündükçe bu mübarek
ay hiç bitmesin isterdik.. isterdik ama, o bize rağmen uçar gider ve arkadan da
binbir debdebe ile bayram gelirdi…
Sızıntı, Mart 1993, Cilt 15, Sayı 170
Bir Millet Dirilirken
Yıllardan beri, bizim de bağlı bulunduğumuz İslâm dünyasına göz açtırmayan ve
milletimize kan kusturan düşmanlarımız, bilmeyerek Müslümanları uyardı ve İslâmî
dirilişi hızlandırdılar. Yakın tarihe kadar batının, sehhâr fakat felç edici,
şatafatlı ama aldatıcı güzellikleri karşısında özünü ve târihî değerlerini
tezyîf ve inkâr eden pek çok Müslüman ülke, bugün daha objektif daha şuurlu; hiç
olmazsa daha titiz ve daha dikkatli davranmaktadır.
Evet, daha düne kadar bir kısım illüzyonlarla, “dışı süs içi pis; sûreti me’nûs,
sîreti ma’kûs” bir şeytan ağına düşürülen yığınlar, bugün, bir yandan içinde
bulundukları bu ağ iplerinin çok zayıf ve mukâvemetsiz olduğunu, diğer yandan da
bu ağların düşünceye benzeyen kuruntular halinde onların hayâl dünyalarında
üreyip geliştiği, örülüp bütün benliklerini sardığını anlamış durumdalar.
Artık bu mazlumlar ülkesinde bugün hemen her millet asırlardan beri basar ve
basîretini kapayan simsiyah bir perdenin, şurasından burasından açılan delikler
ve sızan ışıklar sayesinde, dünya ve kendi çevresindeki hâdiseleri daha bir
başka görmekte ve daha bir başka değerlendirmekte. Bu yeni bakış zâviyesi ve
değerlendirme, onlara, özlerini keşfetme yollarını açacağı gibi, dînî duygu,
dînî düşünce ve tarih şuurundaki potansiyel gücü kavramalarına da yardım
edecektir. Bu sayede, yıllardan beri onları yıldıran hâricî güç ve kuvvetlerin,
hâricî hâkimiyet ve satvetlerin büyük ölçüde kendi gafletlerine, kendi
yanlışlıklarına hatta kendi imkân ve kendi iktidarlarına dayandığını yer yer
üzülerek -heder olup gitmiş onca yıldan ötürü- zaman zaman da sevinerek -şu anda
olsun gerçeklere uyandıklarından dolayı- görüp-hissedenler çıkacak ve bunca
yıldır gözlerinin içine baka baka yer-altı, yer-üstü zenginliklerini yağmalayan
kırkharamilere karşı, ihtimâl, bundan sonra olsun, tavır belirleyecek ve bir
daha da aynı oyunlara gelmemeye çalışacak.
Biz, kendi dünyamızda, her gün daha da artan bir tempo ile gelişen, çoğalan
böyle bir düşünce ve böyle bir şuûru müşâhede ettikçe, kendi kendimize: Muhtemel
çok yakın bir gelecekte, her gün daha da coşan, pekişen bu heyecan ve şuur,
öylesine ciddî bir feverânla kendisini hissettirecektir ki; o gün yüzü gülmedik
bir mazlûm ve mağdûr, ettiklerine nâdîm olup ağlamadık da bir zâlim
kalmayacaktır.
Acaba bu umûmî “ba’sü ba’del-mevt” de bugüne kadar batı âlemi karşısında İslâm
dünyasının aşılmaz seddi, koruyan müstahkem kalesi olma vazifesini yüklenmiş ve
asırlarca bu mükellefiyetini şanla-şerefle ifâ etmiş soylu milletimizin vaziyet
ve istikbâli nasıl olacak diye düşünülebilir? Hiç şüphe yok ki, şimdiye kadar
olduğu gibi, bundan sonra da, Peygamber (sav) tebcîliyle göklere çıkarılan
kostantiniyye fatihlerinin çocukları, yine İslâm dünyasının önünde yürüyecek..
yine mukaddes davanın temsilciliğini yapacak.. ve koskoca zalim bir dünyanın
İslâm’ı imhaya yönelik bütün komplolarını ters-yüz edecek, bütün plânlarını
parçalayacak ve onlara karşı bir kere daha en mükemmel şekilde vasîlik
sorumluluğunu yerine getirecektir. Bunlar birer beklenti ve kuruntu değil; öyle
de görülmemeli! İslâm dünyası, ülke ve insanımızı, düne nispeten bugün daha iyi
tanımakta, daha sıcak bakmakta ve onu bu yeni dünyanın başı olarak
selâmlamaktadır.. milletimize gösterilen bu yürekten alâka, onun gelecekte edâ
edeceği vazife adına bir avans ve bir ilk mukâbele sayılabilir. Zirâ o, bağlı
bulunduğu bu dünya için her şeydir. O’nun ölümü, onunla irtibatlı bu âlemin de
ölümü olmuştu; ümit ediyoruz ki dirilişi de İslâm dünyasının dirilişine vesîle
olur.
Bu itibarladır ki, bugün ülkemizde sürdürülen hizmetlerin münhasıran bizi
alâkadar ediyor gibi görülüp-gösterilmesi kat’iyyen doğru değildir.. bizim nefes
alıp-verişimiz, İslâm dünyasının nefes borularının çalışması, bizim dirilişimiz
de topyekûn mazlumlar dünyasının derlenip toparlanması demektir. Bu durumu,
ebedî hasımlarımız da çok iyi bildiklerindendir ki, baskılarını hiçbir zaman
üzerlerimizden eksik etmemekte; yumruklarının birini başımızdan kaldırırken
öbürünü indirmekte.. bir kere soluk aldırsalar on defa ellerini gırtlaklarımıza
götürmekte.. bir saat güldürse günlerce ağlatma yollarını araştırmakta.. hasılı
bize hiç mi hiç rahat vermeyi düşünmemektedirler. Evet, dünya nasıl değişirse
değişsin, içtimâî, iktisâdî sistemler ne hâl alırsa alsın, cihanlar ne şekle
girerse girsin, hıristiyanlık dünyası haçlı zihniyetinden kurtulamayacak ve batı
her fırsatta, o derin kindarlığı, o eski fakat eskimeyen müsamahasızlığıyla
sürekli Müslümanların karşısına çıkacak ve onlara kan kusturmaya devam
edecektir.
Bundan dolayıdır ki, bilhassa bizim insanımız, tarihin bize tahmîl ettiği en
şanlı vazifeleri, en şerefli bir surette ifâ edebilmek için dâimâ zirveleri
kollama, kendi dünyasında bayraktarlığı kimseye bırakmama, devletler arası
muvâzene ve dünya dengesinde, tarihî yerimizi istirdât edecek seviyede ve
sorumluluk şuuruyla hareket etme mecburiyetindedir. Bu çok önemli ve alemşumûl
hedefi yakalamak için de, milletçe; ilmî, içtimâî, iktisâdî ve sınâî bir
güzergâhın takip edilmesi, millî yapının kendi hususiyetleriyle bir kere daha
gözden geçirilerek sağlamlaştırılması, sağlam esaslara bağlanması; millet ve
idareci münâsebetlerinin şanlı geçmişimiz çizgisinde yeniden ele alınması,
halkın rehberlerini saygıyla selâmlayıp onlara temennâ durması, rehberlerin de
arkalarındaki kitleleri samîmiyetle kucaklaması; güç ve kuvveti temsil
edenlerin, millete, milletin de onlara güvenip itimat etmesi şarttır.
Geleceğin Büyük Türkiye’sini kurmak isteyenler, her şeyden evvel, millet
fertleri arasındaki bu güven ve itimadın tesisine çalışmalılar ve mevcut olan
durumun korunmasına da fevkalâde itinâ göstermelidirler ki, millet fertleri
birbirinin hafiyesi olmasın ve vahdet-i rûhiye sarsılmasın…
Millet rûhunun sarsılmaması kadar, geleceğin dünyası adına, nelerin atılıp
nelerin muhâfaza edilmesi lâzım geldiğini tayin de çok önemlidir. Evet, bu yeni
dünya hangi esaslar üzerine kurulmalıdır? Dünden bugüne milletçe yaşadığımız
şeylerin hangileri atılmalı ve hangileri korunmalıdır? Bütün bunlar çok iyi
araştırılmadan, aceleden karar verildiği takdirde millî ruh, millî seciye,
tarihî değerler, ahlâk ve fazilet adına çok şey kaybedeceğimiz kaviyyen
muhtemeldir.
Bir millet için istiklâl ve hürriyet mücâdelesi ne denli önemli ise, istiklâl ve
hürriyetini elde ettikten sonra, özünü koruması, millî benliğini muhâfaza
etmesi, kendi olarak kalması da o ölçüde önemli ve hayâtîdir. Bizim istiklâl ve
hürriyet mücâdelemiz, milletin ruhuna, onun manâ köklerine, hissiyatına ve
canına can katan tarihî değerlerine sığınılarak gerçekleştirilmişti.. ne acıdır
ki, milletçe varlık ve bekâmızın esasları olan bu hayatî dinamiklere, daha sonra
aynı ölçüde saygılı kalamadık. Saygılı kalmak bir yana, onları öldürdük, tahrip
ettik ve gelecek nesilleri köksüz, mesnetsiz hattâ bütün bütün tarihsiz
bıraktık.
Keşke batı değerlerine saygılı olduğumuz kadar, kendi rûhumuza, tarihimize,
gelecek nesillere, ülke ve insanımıza da saygılı olabilseydik..!
Sızıntı, Temmuz 1991, Cilt 13, Sayı 150
Dinin Yenilmeyen Gücü
Dünya değişip ne hâl alırsa alsın, ilim ve fen ne seviyede ilerlerse ilerlesin,
insanoğlunun telakkîleri ne denli değişirse değişsin, din hissi, tarih boyu,
ilmî ve fikrî hayatın şekillenmesinde, yeni yeni medeniyetlerin
doğup-büyümesinde ve insanlığın tekâmülünde en birinci âmil olduğu gibi, bugün
de hâlâ o büyüleyici gücüyle, dünyanın büyük bir bölümünde, bir numaralı müessir
olarak tesirini sürdürmektedir ve gelecekte de sürdürmeye namzettir. Bugün
yeryüzünde iki büyük medeniyetten birinin Müslümanlığa, diğerinin de
hıristiyanlığa ait olması bunun en canlı, en çarpıcı misâlidir.
Bizdeki bir kısım müstağripler görmemezlikten gelseler bile, batılı kendi
hesabına oldukça kadirşinas ve bugünkü medeniyet ve kültürünün kaynağına karşı
da bizi utandıracak kadar saygılı görünmektedir. Evet o, bir yandan İncil buudlu
parti ve iktidarlarıyla, kendi kültürünün bu önemli rüknüne karşı vefâ borcunu
edâ etmeye çalışırken, diğer yandan da Hz. Mesih adına, dünyaya kurtuluş ve ümit
mesajları sunmayı ihmâl etmemekte, hatta bu mevzûda havâriyâne bir gayret içinde
bulunmaktadır.
Bu itibarla denebilir ki, din, medenî dünya üzerinde, her gün biraz daha
tesirini arttıra arttıra, geçmişte olduğu gibi, gelecekte de fonksiyonunu devam
ettirecektir. Daha şimdiden, onca yıl komünizm baskısı altında esaret hayatı
yaşadıktan sonra, gücünden hiçbir şey kaybetmemiş gibi, yepyeni bir azimle
derlenip toparlanan ortodoks kilisesi, dün komünizmaya kaptırdığı bütün dinî ve
hayatî müesseseleri birer birer istirdât etmesi “geriye alma”.. Avrupa’da
peşipeşine din buudlu siyasî partilerin teşekkülü; hatta bazı yerlerde bunların
iktidar olmaları.. hemen hemen bütün batı ülkelerinde yeminlerin hâlâ büyük bir
titizlikle İncil üzerine yapılması -ilhad yobazlarının kör gözlerine, sağır
kulaklarına sokulsun!- bütün eğitim ve öğretim müesseselerinde din eğitimine
oldukça geniş bir yer verilmesi ve bu işin ciddî bir plân ve programla
yürütülmesi.. radyo ve televizyonların bütünüyle dinî propagandaya açık
bulunması, değil safvet-i aslîyesiyle ayakta duran din, onun gölgesindeki
ürpertici gücün bile kolay kolay ters-yüz edilemeyeceğini göstermesi bakımından
ne müthiş bir tablodur..!
Ayrıca, düne kadar dinin müdâfîleri sadece ilâhiyatçılar arasından çıkıyordu..
şimdi, bu müdâfî kadroya, biyolojistler, fizyolojistler, antropologlar,
zoologlar, hekimler, matematikçiler, fizikçiler, kimyacılar, psikologlar,
sosyologlar gibi pek çok fen ve ilim adamı da katılmakta ve din gerçeğinin
ölümsüzlüğünü ilân etmektedir.
Bizde hâlâ bazı çevrelerin “pozitivizm” deyip materyalizmi müdafaa etmeleri,
materyalizmi müdafaa ederken de “marksizm”in çerik-çürük ve modası geçmiş
ütopyasına takılıp kalmaları ne hazîn, ne acı ve ne utandırıcıdır! Allah’tan,
bunların propagandaları çok aptalca ve ancak çocukları kandırabilecek seviyede
olduğundan hedeflenen noktalara kat’iyyen ulaşama-makta, akıl, firâset, basîret
ve iz’ân insanlarına çarpıp kırılmakta; dolayısıyla da, dünyanın gaflet
yıllarına nispeten te’siri daha da mevziî kalmakta ve bu mevziî durum da her
geçen gün biraz daha daralmaktadır.
Evet, günümüzde azbuçuk okuyup anlayanlar, anladıklarıyla yeni terkiplere
ulaşabilenler, pozitif ilimlerin her şey olmadığını, aksine, onun o dar ve tek
buudlu çerçevesinin dışında daha dünya kadar akıl kaynaklı, ruh kaynaklı, vicdan
kaynaklı ve ilhâm kaynaklı pek çok ilimlerin bulunduğunu; bazen bunlardan
birinin, bazen de birkaçının, insanlık tarihinde oldukça derin ve silinmez izler
bıraktığını, ona nispeten pozitivizmin deryada katre kaldığını çok iyi bilirler.
Kaldı ki, pozitif ilimlerin insanlık adına ahlâkî bir hedeflerinin bulunduğunu
söylemek de oldukça zordur. Zordur; zirâ onların biricik gayesi maddeyi tahlîl
edip tanıma ve ondan olabildiğince yararlanmaktan ibârettir. Atom fiziği ve
kimyevî reaksiyonlar, tevlit edecekleri şeyin ahlâkî neticelerinden sorumlu
değillerdir. Bu itibarla da bunlar, mü’min ve emîn ellerde olmadıkları sürece,
Hiroşimaları, Nagazakileri ve daha kim bilir nice yerleri, açık-kapalı saran sis
ve duman, daha nice yerlere fezâat ve fecâat yağdırmaya devam edecektir…
Atom bombası ve NBC gibi, hayra da-şerre de âlet olabilecek nice ilim ürünü var
ki, bunların iyi ve yararlı, kötü ve zararlı olmaları onları elinde
bulunduranlara göre değişir.. hayatının her lahzâsını, ötelerle sımsıkı
münâsebeti sayesinde, hep ayrı bir derinlik içinde ve fazîlet soluklayarak
geçiren vicdan ve ruh insanının elinde en korkunç silâhlar, ormanlar kadar
mehip, ama ağaçlar kadar ruha yakın, ırmaklar kadar coşkun ama su sesi gibi
gönüllere inşirâh vericidirler.. sessiz dururken merhamet endamlıdırlar ama,
gürleyişlerinde caydırıcılık soluklarlar.. evet, binbir tarraka ile zâlim ve
mütecâvizlerin sînelerine korkular saldıkları aynı anda, bütün mazlûm ve
mağdurların gönüllerini de meltemler gibi okşar geçerler.
Zâten, dünya çapındaki büyük düşünürler de, mutlak ve mücerred bilginin, insana
vereceği çok fazla bir şey olmadığında, ondaki izâfî kıymetin ancak ahlâk ve
fazîlet insanları tarafından temsîl edildiğinde ortaya çıkabileceğinde ittifak
hâlindedirler. Einstein, “ilim bize, vak’aların birbirlerine nasıl bağlı
olduklarını ve birbirleriyle kendi şartları içinde nasıl varolduklarını
gösterir; ama, “olanın” bilgisinden ibâret sayılan bu şey, bize, olması gerekeni
öğretmez” der. Ona göre, insana, olması gerekeni de ve onun zâtî kıymetine göre
yüksek hedefleri de gösteren sadece dindir. Mevzû ile alâkalı şu müthiş sözler
de yine ona ait: “İnsana gerçek hedefini din tayin eder. Ancak, hangi vasıtalara
başvurulması lâzım geldiği husûsunda ilmin de söyleyeceği bir hayli şey vardır.
İlim, hakîkatı eksiksiz öğrenmek isteyenler tarafından şekillendirilip belli
çerçevelere ircâ edilerek kurulur. Ama, temelde, bunun kaynağında da büyük
ölçüde yine din vardır. Ben, derin bir îmâna sahip olmayan herhangi bir ilim
adamı düşünemiyorum… Aslında “dinsiz ilim topal, ilimsiz din de kördür.”
Günümüze kadar daha niceleri, aynı duygu, aynı düşünceyi onunla paylaştı.. o
mahfûz; biz burada bir lahzâ durup, ilmi dinsizliklerine âlet etmek isteyen ve
ömrünü başkalarını taklitle geçiren bir kısım şuursuz müstağriplere karşı bir
“fe eyne tezhebûn (gerçek bu iken, başınızı almış böyle ) nereye gidiyorsunuz?”
çekerek, düşünceye küçük bir mola verip sıkılmış ruhlara nefes aldırtmak
istiyoruz…
Evet, bir batılı düşünürün de ifâde ettiği gibi, biz, fikirlerin ilmî çerçevesi
dahilinde mahsur kaldığımız sürece, dünya bize, dümdüz, tek buudlu bir nizam
içinde ve hiç değişmeyen kanunlara bağlı bir mekanizma gibi görünür. Oysa ki,
kâinatın, doğumu da, ölümü de öyle bir hududa dayanmaktadır ki, orada bu türlü
düşüncelerin hiç mi hiç ilmî bir değeri yoktur. Bizim buudlarımızı aşan bu
hususları anlamak için, ilmin bilmediği, fakat dinin tefsir ettiği bazı yorum ve
tespitleri nazar-ı itibâra almak şarttır.
Bu şart ve lüzûmu çok iyi kavrayanlardan S.J. Jean ve Eddington gibi muâsır ilim
ve fen adamları-Jean’ın (Meçhul Kâinat’ı) biraz panteizm alaşımlı olsa da, bu
mevzûda mütalaası yararlı olabilecek bir eserdir-ilmî materyalizmin akış
istikâmetine ters yeni düşünceler üretmiş, yeni bir şehrâh açmış ve ilim
dünyasına, ilimlerdeki tıkanıklığın ancak bu yolla açılabileceğini teklif
etmişlerdir. Bu yol, bütün semavî dinlerin işaret ettiği Allah’a îmân yoludur.
Bu itibarla denebilir ki, tarihin hiçbir devrinde, hatta bir ölçüde pozitif
ilimler de dahil, hemen her dalıyla ilim, bu kadar Allah’a yaklaşıp îmânla bu
kadar içli-dışlı olmamıştır…
Sızıntı, Aralık 1991, Cilt 13, Sayı 155
Dinin Yenilmezliği
Günümüzde insan ilmi, insan idrâki ve insan zekâsı oldukça önemli mesâfeler
katetmiş olsalar da henüz işin başında sayılırlar. Evet, bugün varlık didik
didik edilmiş; eşyâ defaatla teleskoplarla, mikroskoplarla, x ışınlarıyla
taranmış; makro ve mikro âlemler arasında bir kısım koordinatlar tespit edilerek
kâinâtın özü, esâsı, mâhiyeti ve gidişâtı hakkında iyi-kötü çok şey söylenmiş,
pek çok sır perdesi aralanmış; pek uzak mesâfelerden sesler-sözler,
hareketli-hareketsiz resimler nakledilmiş; ve küre-i arz değişik muhâbere ve
muvâsala imkânları sâyesinde büzülmüş, küçülmüş âdetâ bir köy, bir kasaba hâline
gelmiş veya getirilmiş; fizik, kimya pek çok buudlarıyla sokaktaki insanın bile
hayâtına girmiş; metafizik ve metapisişik o esrarlı mahfazalarından çıkıp eski
cadılıklarına bedel, bizlerin enîsi, evlerimizin de şeref misâfirleri durumuna
gelmiş; ama insan ilmi de, insan zekâsı da, insan idraki de henüz çocukluk
dönemini yaşamakta…
Evet, ilim ve zekânın, kâinatın başlangıcı ve sonu hakkında bugüne kadar
tatminkâr hiçbir ifâdeleri olmadı. Yaratılış ve hayatın sırları mevzûunda ne
bilim ne de insan muhâkemesi ciddî hiçbir açıklama getiremedi. İnsanoğlunu
öteden beri meşgul eden bu önemli hususlar, insan idrâki ve insan zekâsı için
hâlâ ürperten birer muammâ.. ve bütün metapisişik vakalarda âdeta birer hayret
ufku… İnsan ilmi, insan zekâsı, ihtisaslarımız dışı (duyu dışı) idrâkleri,
vahyi, ilhâmı, önseziyi, birer sır yumağı sayılan rüyâları, rûhun mekân ve zaman
üstü bilgi kaynaklarını, insan benliğinin derinliklerine ıttılâı, tenasüb-ü
illiyet prensibiyle îzah edilemeyecek şekilde cereyan eden metafiziğin fiziğe
tesirlerini, kerâmetli elleri, hârika solukları ve duâları, mevcut bilgilerimizi
aşan müessiriyetlerini izah edememektedir. Bu gibi meselelerde insanlık, büyük
çoğunluğu itibariyle hâlâ dinin teklif ettiği çözümlere sığınmakta; onlara
mürâcaat etmekte ve problemlerin çözümünü gökler ötesi referanslarda aramakta..
bütün çarpıtmalara rağmen buna, vicdan ibresinin doğruyu göstermesi diyebiliriz.
Bırakın bunları; telepati “Kriptomnezi” gibi paranormal hâdiselerden olan,
yaşayan insanların henüz bilinmeyen kâbiliyetlerini, rûh güçlerini, fizik ötesi
âlemlerle münâsebete geçme istidâtlarını bugünkü bilgilerimizle îzâh edebilecek
miyiz? Evet, değil insanüstü varlıkların, yaşayan insanların bile bu gizli
yanlarını, ne şuur fizyolojisiyle ne de bir başka kâbiliyetle açıklamak mümkün
değildir. Dünyâda pek çok fizikçi, matematikçi, astronom, biyolog, fizyolog,
psikolog ve filozof bu hâdiselerin insan şahsiyeti ve insan özünün sonsuzla
irtibâtının dışında hiçbir faraziye ile îzah edilemeyeceği kanaatini taşır.
Ricâ ederim, “Metapisişik” veya “PArapsikoloji” gibi gizli ilimlerle alâkalı
hangi mes’ele hakkında bugüne kadar tatminkâr bir yorum getirebilmişizdir. Bu
konular etrafında dünyanın değişik yerlerinde sayısız eserler neşredilmiştir.
İçte ve dıştaki bir kısım bilim yobazları bunları kabul etmeseler de, bunlar
vardır ve gerçek araştırmacıların bunlara karşı lâkayt kalmaları da mümkün
değildir.
Daha şimdiden bazı batı ülkeleri hastanelerinde duâ, telkin, ipnotizma, ruh
yoluyla tedâvi gibi psikoterapik sistemler, -tenkit edilecek bazı yanlarının
bulunmasına rağmen- tatbik edilmeye başladı bile. Bunları, bir kısım kimselerin
zannettikleri gibi, üfürükçülük saymak kat’iyyen doğru değildir. Aksine bunlar
batıda, modern hekimliğin usullerinden kabul edilmektedir. Duânın, marazî
durumlar üzerindeki tesirine âit bu şekildeki telakkiler, çeşitli hastalıklardan
meselâ; kemik veya periton vereminden soğuk apseye, cerahatlı yaralardan kansere
kadar daha bir sürü rahatsızlıkta hem de birdenbire şifâ bulmuş yüzlerce hasta
üzerindeki müşâhedeye dayanmaktadır. Bunları aşamayanların dîne hücum etmeleri
ne kadar garip! Keşke daha temkinli olabilselerdi.! Ama ne gezer…!
Aslında, insanoğlunun, ölüm, yokluk, hiçlik, kıyâmet ve dünyanın toz-duman olup
gitmesi karşısındaki acılarına, korkularına, endişelerine çözüm ve tesellî
bulamayan ideolojilerin, bütün bu problemlere çâre va’d eden dîne saldırıları da
beyhûdedir; zîra öyle görünüyor ki, bir gün ilim de, insan zekâsı da dönüp
dolaşıp mutlaka dînin eşya ve hâdiselere bakış çizgisine gelecektir. Ne var ki,
bu arada, “ilim” deyip, “düşünce” deyip şurada burada ömür tüketenler de
kendilerine yazıklar etmiş olacaklardır.
Dînin, bütün buudlarıyla varlık ve hayat adına teklif ettiği çözümler, insan
ilminin, insan zekâsının sınırlarını aştığı için, bâzılarını ve bilhassa da
çağın bilim disiplinlerine sımsıkı bağlı bulunanları zâhiren tatmin
etmeyebilir.. hatta böyleleri, dînin, hassâsiyetle üzerinde durduğu pek çok
yüksek hakîkatı, üzerinde durulmaya değmeyen bir kısım gerçek dışı hayaller,
faraziyeler görebilirler. Ancak ilim tarihine bakıldığında görülecektir ki,
ilâhî kitaplarda anlatılıp da bizim bir türlü akıl erdiremediğimiz, nice mes’ele
var ki, dün bir çırpıda her şeyi inkâr edenler bile bugün onlara yumuşak
bakıyorlar. Aslında dînin ne onlar ne de onların te’yid, tasdik ve imzâlarına
ihtiyacı yoktur. Ancak, düne kadar dînin de, dindarın da can alıcı hasmı gibi
davranan pek çok aydının (!) bugün birdenbire çark edip metafizik meselelerde,
Kurân’ın ezel ve ebed buudlu mesajlarını, en sağlam referanslar kabul etmeleri
de üzerinde durup düşünmeğe değer bir husustur…
Vâkıa, dînin ahlakî değerler ve fazilet açısından müessiriyetini, dünden bugüne
aklı başında hiç kimse münakaşa etmemişti ve edememişti ama, bu mes’ele
günümüzde daha bir münakaşaya kapalı hâle gelmiştir.
Evet, bunca yıldır Çin’den, Maçin’den getirilen ahlâkî düşünce ve felsefenin
kitleler üzerinde ciddî hiçbir yapıcı tesiri olmadığını gördükçe dînin o
yenilmez ve âlemşumûl gücü karşısında hepimiz daha da bir büyüleniyor ve ona
koşuyoruz.
Sızıntı, Ocak 1993, Cilt 14, Sayı 168
Düşlerdeki Türkiye
Gözlerimi yummuş Türkiye’yi düşlüyorum. Yer yer ümitlerin-inkisarların,
sevinçlerin, tasaların, zaferlerin, sarsıntıların gece-gündüz münasebetiyle
birbirini takip ettiği gibi; fakat daha çok da, baharı, yazı, sonbaharı ve
kışıyla hep güzellikler içinde salınan nazlı Türkiye’yi. Tabiat güzelliklerinin
îmanî hazlarla, sanat düşüncesinin de İlâhi vuslatla bütünleşerek bizi, hayatı
zevk edip duymanın zirvelerine yükselten ve yükseltecek olan sırlı günleri ve
geceleri ile aydınlık Türkiye’yi…
Evet, mazinin o başları döndüren ihtişamı, hâlin o sertlerden daha sert gerilmiş
bir yay gibi, insanımızı kehkeşanların merkezine fırlatacak kadar gergin duygu,
düşünce, tecessüs, tedbir ve temkini; geleceğin de lütuf yamaçlarına kurulmuş;
düne ait sevinç ve neşelerimizle, yakın geçmişe ait hasret ve kederlerimizle,
şimdilerde de yeşeren ümitlerimizle tüllenen ma’mûr bir dünyayı düşlüyor ve
bizden sonra gelecek nesillerin talihlerine tebessüm ediyorum.. tebessüm
ediyorum da saadet dolu ruhumla, asırlık korkunç bir kaos ve simsiyah bir
yoklukta binbir varlık cilvesi gösteren Rahmet-i Sonsuz’a nasıl şükredeceğimi
bilemiyorum. Zannediyorum, içinde bulunduğumuz durumun kasvetinden sıyrılıp,
kudsilerin himmetiyle, Allah’ın inayetinin bütünleştiği o her şeyin rahmete
dönüşme kuşağı sayılan ihsan noktalarına nazarları ulaşabilenler, temaşalarının
derinliği ölçüsünde, onlar da bizimle aynı lezzet ve aynı halâveti duyup
yaşayabilirler.
Evet, bazen böyle bir temaşa ile duygular o kadar incelir, tahayyüller o kadar
yumuşar ve tasavvurlar o kadar zaman üstü bir hâl alır ki, insan âdetâ, olmuşu,
olacağı bir anda duyar ve mâzînin müstakbeldeki tenasühlerini yaşar gibi olur..
olur da dünün çelikten sesleriyle yarının elmastan nağmelerini aynı anda dinler
ve bu tek sesli, çok zamanlı koroyla kendini büyülü bir kısım zaman katmanları
içinde bulur; her şeyin sırlara bürünüp aktığı bu iklimde duyduğumuz bütün
sihirli sesler, sanki gelmiş-geçmiş fani cedlerimizin soluklarıymış da bilinmez
bir büyü ile gelip gönüllerimizin en mahrem yerlerine akıyor gibi olur ve
sînelerimizde hiç dinmeyen ebedî çağıltılar bırakırlar.
Bazen Türkiye’yi dinlerken, her şey o kadar neş’e olup çağlar ki; insan, rûhunu
saran bu uğultuların tedâileri ile, asırlar öncesini ve asırlar sonrasını aynı
anda duyabilir ve bir sürü kaderî levhalar arasında lezzetten heyecana, aşktan
fedakârlığa, fazîletten diğergâmlığa kadar nelere nelere sahib olur.
İnsan, Türkiye’yi dinlerken, bazen her şeyi ırmakların çağıltısı, ormanların
uğultusu, kuşların cıvıltısı ve bülbüllerin sesi gibi dinler.. Bazen de heryanı
velveleye veren mehterler ve gülbanklar gibi ordu nağmeli neşidelerle…
Bazen her şey, hayallerimizi o kadar saf, o kadar duru okşar geçer ki, insan bu
cennet-âsâ levhalar karşısında diz çöküp de: ‘Bu tablolar hiç değişmesin, bu
seslerdeki âhenk hiç bozulmasın, hep böyle kalsın Allah’ım!’ diyesi gelir.
Bazen poyraz biraz serince eser ve ümitlerimiz hazan korkusuyla yaprak yaprak
sararır; ama bir bakarsın, hazana en açık yerlerde bile ‘gül açar, bülbül öter’
çiçekler nara atar ve çemenler firdevs soluklar.
Bazen, hizmet o kadar canlı, hizmet insanları o kadar duyarlı, ifadeler o kadar
sıcak, düşünceler o kadar yumuşak, hisler de o kadar coşkun bir hâl alır ki, her
hizmet eri süvarisini bulmuş bir küheylan gibi, gece-gündüz demeden koşar ve
çatlayacağı ana kadar da yorgunluğunu hissetmez. Çatlayınca da bunu Hak
rızasının bedeli bilir.. bilir ve alacaklılar gibi değil de verecekliler gibi
davranır ‘Bana Seni gerek Seni!’ der; sonra da bütün yolların boşluğa açıldığı
böyle bir noktada varlıkların en erişilmezleri ile hemdem olur.
Bazen, hizmet erlerinin sîneleri o kadar saflaşıp, o kadar semâvîleşir ki, bu
saflardan saf ruhlarla her karşılaştığımızda, onları, göklerin o sırlı
manâlarını gönüllerimize boşaltan birer ilham meleği gibi görür ve kendi
kendimize: ‘Herhalde insan olmaktan maksat da bu olsa gerek…’ diye mırıldanırız.
Bu hizmete açık sînelerde, bazen hizmet düşüncesi o denli köpürüp ve onları
öylesine baskı altına alır ki, ruhlarının tavanı delinircesine coşar, göklerin
ezelî neşesiyle bütünleşir ve sık sık duygularının menfezlerinden rasat
edegeldikleri ötelere ait sırların harem dairesine ulaşırlar.
Hizmet erlerinin bazen sarsıldıkları ve şiddetli bir zelzelenin merkez üssünde
yaşama talihsizliğine uğramış cisimlerin bozulup dağılması, şuraya-buraya
saçılması gibi dağıldıkları da olur ama; bu kat’iyyen temadî etmez ve hele
‘çözülme fasit dairesi’ içine asla girmez. Siz: ‘Çözüldü ve çözülüyor’ dediğiniz
zaman, bir de bakarsınız, bir kuvve-i kudsiyye ile bütün parçalar bir araya
gelmiş o azametli kubbe tamamen eski halini almış.. bazen de düz yolda umûmî
heyetten ayrılıp tek başına yürüyenler olur.. bunlar, tıpkı sürüden ayrılıp bir
miktar havada kanat gererek durduktan sonra, yeniden yoluna devam eden turnalar
gibidirler, azıcık toplumdan ayrılsalar da, hemen ‘Kidtu uhlek’ der ve gider
merkeze iltihak ederler.
Bazen bu şevk dolu sîneler, hârikalara açık ruh güçlerinin bir örneği olarak
tevfik yamaçlarında öyle şeyler sergilerler ki; insan ‘İşte bunlar, onlar!’
deyip kendini nebîlerin vâdinde, velîlerin yâdında yaşanagelen kudsîlerin
arasında sanır ve onların şimşek bakışlarında, en yakından en uzağa kadar bütün
ümit enginliklerini birden müşahede eder.
Bazen onların aşk u şevklerinin genişliği ile, ümitlerimiz, tasavvurlarımız,
beklentilerimiz o kadar enginleşir ki, cihan hâkimiyeti mefkûremiz göklerin ve
yerin istiap edemeyeceği genişliğe ulaşır ve fütuhat neşideleri ile inler..
inler de, bize yepyeni bir perdenin yepyeni bir şivesi ile neler ve neler
anlatır..!
Bazen onlar, bütün duyguları ile bahara uyanmış da, her şeyden kâm alma
arzusuyla bir oraya, bir buraya koşan neşenin çocukları gibi, hayallerinde
dağları aşar, ovalardan-obalardan geçer.. tıpkı arılar gibi her şeye konar
kalkar; bin-bir güzellikle kucaklaşır ve doyma bilmeyen bir arzu ile bir ömür
boyu göç eder dururlar.
Hemen her zaman onların ruh dünyalarında öylesine engin, dinî, millî ve vatanî
bir hava hissedilir ki, onların bu ince, bu tabiî, bu nazlı, bu yürekten
tavırları karşısında en katı vicdanlar bile rikkate gelir ve onların
civanmertliklerini itiraf ederler.
Bazen onların sesi-soluğu her yanda öyle mâkes bulur ki, şuurlu-şuursuz herkes,
bu sese gelecek cevabın, bütün hayatın seyrini değiştireceğine, bütün
tabiîlikleri fevkalâdeliğe çevireceğine inanır ve daha aks-i sedayı duymadan
arş-ı emânında hissettiği sûr sesiyle hezeyana girer ve kendi cinnetleri altında
ezilir gider.
Sızıntı, Haziran 1992, Cilt 14, Sayı 161
Enkaz Hayranlığı ve Biz
Mehlika Sultan’a âşık yedi genç
Kara sevdâlı birer âşıktı.
Bir hayâlet gibi dünya güzeli
Girdiğinden beri rüyâlarına;
Hepsi meshûr, o muammâ güzeli
Gittiler görmeğe Kaf dağlarına.
Y.K.
Neslimiz, yaşadığı dönemi bir enkaz yığını halinde devraldı. Yıkılmadık ve
sökülmedik hiç bir tarafı kalmamış bir enkaz halinde… Topyekün batı, bir
sıkılmışlığa ve inançsızlığın sahnelendirdiği bunalmışlığa gidip dayanırken,
böylesine ölüme atılışının önüne çıkacak da olmadı; olamazdı da.. Zira batı, bu
yıkılış ve tükenişi bir gelişme ve keşif olarak alkışlıyor; eşya ve hadiselere
artık değişik zaviyeden bakıyordu. Ona göre eski topluluk ve telakkiler bir
tabu, bir peşin hüküm, bir hareketsizlik ve humûdet; ortada görülen her şey ise
iki yüzlü bir cemiyetin gelenekleri… Bütün bir geçmişi boyunca omuzunda taşıdığı
mukaddesleri üzerinden atan batılı, bir mahbesden kurtulmuş gibi, Andre Gide’nin
dilinde “Dünya Nimetleri” ne kavuşuyor ve kendisini visale ermiş görüyordu:
“Evet evet kapkara geçti, gençliğim; içim pişmanlıkla dolu. Toprağın tuzunu
tadamıyorum. Ne de şu koca tuzlu denizinkini.. Ağzım kapalı kaldı ve ellerim
meyvelere uzanamadı; çünkü dua etmek için birbirine kenetlenmişlerdi.” Zavallı
batılı… Kendini meydana getiren mâzi’nin, örf’ün ve geleneklerin tahtına
oturttuğu “dünya nimetlerinin cadılaşmasından başka ne gördü acaba! Koskoca bir
sa’y-ı heder..”
Bu umumî geliş, gidiş ve dökülüşler karşısında, edebiyat, felsefe, estetik
sahalarında neyin kalıp, neyin kalmayacağını söyleyebilir miyiz? Neyin kayıplara
karışacağını, hangi nev-zuhurların yarınımızı işgal edeceğini kestirebilir
miyiz? Uydurduğumuz teselli edebiyatı, zihnimize karşı ayrı bir tenâkuz ve göz
göre göre kendi kendimizi aldatma değil midir? İşte olup bitenler: “HArap iller,
yıkılmış hânumanlar, zâirsiz bucaklar, kimsesiz çöller..” Teknik ve sanainin o
iddialı inkılâbını müteakip, insanlığın kırılan gururunun, hırpalanan ruhunun
asıl sebebini nede aramalı; onun arkada bıraktığı, bir mezbaha dehşetindeki şu
manzara, pozitivist düşüncenin bir fetiş haline getirilmesinde aranmayıp da
nerede aranmalı…
Beşeriyetin düşünce dünyasını istilâ eden bu davetsiz misafirler, daha doğrusu
zorbalar, onu hortlak haline getirip kendi kendini katlettirdikten başka, bütün
ümitlerini de alıp götürmüş ve yerine bir sürü buhran bırakmışlardır.
Yeni buhran dönemi, önümüzde bütün bir canlılığın külleştiğini, hayalimizde
kurduğumuz sırça sarayların karanlığa gömüldüğünü ve geçmiş milletlerin kaderi
olarak bildiğimiz bitme ve tükenmenin bizim için mukaddes olduğunu hissettirdi.
Şimdi Ninova’yı, Bâbil’i daha iyi anlıyor; Roma’yı, Atina’yı görüyor gibi
oluyoruz. Artık tarih uçurumunda herkese yetecek kadar gediklerin bulunduğunu
bir kere daha anladık. Doğrularımız yeniden değişmeye başladı. Putlar yine
yıkılmaya yüz tuttu ve iliklerine kadar batılıyı bir korku sardı… Kendi kendini
tanımama korkusu… Cihan harbi ürpertiye dâyelik yaptı ve onu batı için bir kâbus
haline getirdi.
Hiroşima’nın mezar taşında kırılan medeniyet kâsesi, bütün bir Avrupa
şehrâyinin’deki renkli lambaları söndüren yıldırım şerarelerine döndü. Bilmem ki
Atlantis’in yerle bir edilişinde insanlık bu kadar endişe ve korkuya tutulmuş
muydu?.. Evet, “Dünyada bir eşi olmayan Cihan harbi” görülmedik bir ürküntü
hasıl etmişti. Medenî imkanlardan, fennin cadılığından, tekniğin
merhametsizliğinden ürküyordu insanlık. Ve o kendini kitaplara verdi. Yıkılan
dünyasını kitaplarla, kilise ve dualarla yeniden kurmağa çalışıyordu. Sözler hep
eski kurucular ve koruyucular üzerine söyleniyor; şiir ve nesir şehitlerden ve
kahramanlardan bahisler açıyordu. Çeşit çeşit felsefeler ve ayrı ayrı idealler,
zeka ışığının bütün tayflarıyla, batılı ruhun bitiş ve tükenişini aydınlatarak
renklerini her tarafa yayıyordu.
Bir kaçış ve arayış curcunası içinde bîçare batı, sığınak peşinde ve bir avuntu
arkasında beyâbânı tepip durdu. Heyhat artık o kapana kısılmış bir fare gibi
“her şeyi olduğu gibi kabul etme” felsefesiyle teselli olmaya çalışıyordu.
Existansiyalizm türküleri söylüyor ve ona kurtarıcı bir simit gibi sarılıyordu.
Ama, acaba halâskarı onun arzu ettiği kadar eksantirik olabilecek miydi? Askerî
buhrana alıştı, iktisadîyi nasıl atlatacaktı?.. Yarını ne olacak ve
bugünkülerden yarına ne kalacaktı? Değişen hayat ve hadiselere felsefe
yetiştirebilecek miydi? Bütün bunlara aydınlık getirmeden batının belini
doğrultması mümkün değildir.
Bizlere gelince, gaip kıt’aya göre kanarya adaları sekenesi. Dağların
doruklarında kalmamıza rağmen, kendimzi batmışlara imrenme içinde bulduk.
Medeniyet sefaletinin ayaklarımızın dibinde çukurlaşma ve derinleşmesine
karşılık zirvelerde olan bizler, ona ve ufunetli çamuruna destanlar söylemeye
durduk.
Keşke o kadarlıkla kalsaydık.. Kendini ateşe atan kelebekler gibi bir yalancı
mum için uçup uçup gittik; gittik de geriye dönmeyi de düşünmedik.
Yaşadığımız devirde insanımız, hep böyle meçhuller arkasından koştu. Hep
görünmedik, bilinmedik şeylere bel bağladı. Hayalden şatolarda, âşığına visal
va’deden bir fettan’a, bir alufte’ye tutulmuştu. “Mehlike Sultan’a” âşık
olmuştu.. Heyhât! Mâşuk diyarında, çoktan hazân esmiş, bağlar bozulmuş,
kaynaklar kurumuş, sular kesilmiş; surlar yıkılmış, yollar perişan olmuştu.
Acaba onu sardırdığı bu dünyadan uzaklaştırmak mümkün olacak mıydı? Bunu
şimdiden kestirmek çok zor… Ama neylersin ki kurtuluşumuz da yine ona bağlı..
Asırlardan beri hayal peşinde koşanlara, kendinden kaçanlara; yalnızlara ve
öz-yurdunda gariplere…
Yine de şu binbir tomurcuğun diriliş soluduğu şu günlerde, yurduna küsüp
gidenlerin yeniden yuvaya dönecekleri ümidini beslemekteyiz.
Sızıntı, Mart 1979, Cilt 1, Sayı 2
Gufranla tüllenen ay
Hiç dinmeyen bir neş’e, hiç bitmeyen bir zevk, hiç eksilmeyen bir aşkla, tütüp
giden bir ay varsa o da Ramazandır. Bir sene içinde geçen bütün nazlı
mevsimlerin, ayların özünü, ruhunu, gerçek manâsını ve onlardan süzülmüş,
toplanmış usareleri en tatlı bir şive ile sunan Ramazan günleri, Ramazan
geceleri; her lahza, gönülleri ayrı bir haz ve ayrı bir tatlılıkla sarar,
şefkatle onları kucaklar, muhabbetle okşar ve yaşama zevkiyle coşturur.
Ramazan günleri, dünyanın her yanında, husûsiyle Müslüman ülkelerde ve
Müslümanlar arasında ve hele bizim dünyamızda bütün alâkalara merkez, bütün
ruhânî zevklere meydan, bütün heyecanlara sahne, bütün terakkîlere nurdan bir
helezon ve bütün insânî hususiyetlerin inkişâfına açık bir fırsat, bir ganimet
alanıdır.
Geceleri ayrı bir duygu, gündüzleri ayrı bir aydınlıkla tulû’ eden Ramazan
günleri, gönüllere ayrı bir ruh çalar geçer.. ve toplumun birbirinden kopmuş
parçalarını biraraya getirir, bütünleştirir, bütün inzivâzedelere cemaat yolunu
açar ve onların gurbetlerini izâle eder.. herkese değişik buudda bir his ve
fikir ziyafeti verir ve herkesi bir kere daha hayata uyarır.
Ramazan, minarelerin başındaki mahyâlardan camilerin derûnundaki âvizelere,
mescitlere uzanan yolların sağındaki, solundaki kandillerinden evlerimizin
içindeki lambalara, müminlerin yüzlerindeki duruluktan, gönüllerindeki aydınlığa
kadar her yerde ışıkla tüllenir. Hele, dinin yeniden gençliğe erdiği günümüzde
o, seher yellerine açık sahurları ve gizli lûtufların tecellileriyle tüten
iftarlarıyla öyle farklı bir hava, farklı bir ziya ve farklı bir şive ile gelip
gönülleri okşar ki, olsa olsa ancak, aşkın vuslat ümidiyle kanatlanması bu kadar
cezbedici, bu kadar imrendirici olabilir. Sanki Ramazan ayına kadar ruhun
sonsuzluk iştiyakı ile insan arasında bir perde varmış da oruçla o perde
aralanıyor gibi olur.. ve o âna kadar kalbin bir köşesinde sessiz sessiz uyuyan
aşk u şevk birdenbire canlanır, kabarır, köpürür; bütün benliği sarar ve önüne
geçilmez bir vuslat arzusuna inkılâb eder. Bu mukaddes arzuyu gerçekleştirme
yolunda, üfül üfül bâd-ı tecellilerin estiği seherler kollanır, insanlar için
hep ötelere açık birer menfez gibi müşahit bekleyen namaz vakitleri
olabildiğince değerlendirilir.. ruhlara revh u reyhân teravihlerle gönüller
coşturulur.. ve duygulara kâse kâse İlâhî nefahât içirilir.. derken, herkes
derecesine göre adeta uhrevîleşir, ledünnîleşir ve birer melek halini alır.
Ramazan, Kur’ân ayı olması itibariyle bütün bir sene Kuran’dan uzak kalmış
olanlar bile ciddi bir susamışlık içinde, kendilerini o nûrefşân iklimde bulur..
ve Kurân’ın sağnak sağnak onların başlarına boşalttığı ruh, mânâ, esrar ve
eltafla benliklerinin kurumaya yüz tutmuş bütün vadilerini sular.. bir baştan
bir başa gönül dünyalarını tıpkı bir çiçek bahçesi haline getirir ve onları
varolma zevkiyle coşturur. Onlar, Kur’ân’da bütün varlığı duyar ve dinler; duygu
ve düşünceleriyle kanatlanır.. Kur’ân’da bütün hilkatin soluklandığını hisseder,
ürperir.. yer yer ra’şelerle kendilerinden geçer; zaman zaman da gözyaşlarıyla
nefes alır, gözyaşlarıyla boşalır, aradan perdelerin kalktığını duyar, Allah’a
yakınlardan daha yakın olduklarını hisseder ve kendilerini âdeta bir zevk
zemzemesi içinde bulurlar.
Kurân’ın ledünnî muhtevasını ancak, onda bütün varlığın sesini duyabilenler ve
onun derinliklerinde insan ruhuna ait korku ve ümit, tasa ve sevinç, keder ve
neş’e mûsikîsini birden dinleyebilenler anlar. O’nu sanki kendine inmiş gibi
dinleyebilen zaman-üstü ruhlar, O’nda cennet meyvelerinin lezzetini, Firdevs
bahçelerinin renk ve güzelliğini, Reyyan yamaçlarının çağlayan ve manzaralarını
müşahede eder ve onunla gürül gürül hâle gelirler. Kur’ân’ı, Ramazan’ın
şeffaflaştırıcılığı ve kalbin kadirşinas ölçüleriyle ele alıp onun
derinliklerine yelken açabilen saf gönüller, her lâhza ayrı bir uhrevî kıymete
ulaştıklarını hisseder ve her an “bekâ”nın ayrı bir buuduyla tanışırlar. Bu
insanların düşünce ve hayatlarında “metafizik”, “fizik”i tamamlar, manâ da,
maddenin gerçek muhteva ve değeri olur ve her şey perde arkası kıymetleriyle
ortaya çıkar. Ve yine bu insanların çehrelerinde sanki, İlâhî isim ve sıfatların
engin dairesine açık bulunmadan mülhem, gizli bir seziş, derin ve farklı bir
anlayış ve Kurân’la inlemiş günlerin uhrevîliklerinden kalma bir olgunluk, bir
doygunluk, bir safvet, bir içtenlik ve îmanın altın zevkleriyle beslenmiş bir
letâfet, bir câzibe ve bir mürüvvet çağlıyor gibi bir büyü hissedilir. Onlar,
hiçbir şey konuşmasa, hiçbir şey anlatmasalar bile, o anlamlı tavırlarından,
edâlarından, endamlarından, bakışlarından, duruşlarından bu manâlar her zaman
taşar gelir, gelir ve her tarafta yankılanırlar.
Kur’ân kanatlı ve Kur’ân buudlu Ramazan-ı şerif kadar gecesi ayrı nurâniliğe ve
gündüzü de ayrı aydınlıklara açık bir başka ay yoktur. İnsan, her yeni
Ramazan’la bir kere daha, hem de bütün tazeliğiyle Kur’ân’ı ve O’nun gökler
ötesi kaynağını, tüllenen İlâhî marifeti ve O’nun kevn ü mekânlara dağılmış
işaretlerini, Allah aşkını ve O’nun inanmış sîmalardaki pırıl pırıl izlerini
görür, duyar ve sezer. Evet, Ramazan’da Kur’ân bütün bir kaderin yonttuğu bu
pırıl pırıl yüzlerin ve bütün bir manânın iç derinliğini gösteren bu ışıl ışıl
gözlerin hepsinde ayrı bir uhrevîlikle parıldar.. kadın-erkek, yaşlı-genç,
zengin-fakîr, âlim-cahil, aristokrat-halk hemen herkes bu mübarek zaman
diliminde hayat ve yaşayış basamakları itibariyle ramazanlanır ve Ramazan’la
gelen manâları soluklar…
Evet, herkes istidadına göre ve kabiliyetinin elverdiği ölçüde onunla değişik
bir buudda, çeşitli münasebetsizliklerden, insanı başaşağı götüren rezîlelerden
ve bütün manevî kirlerden arınır, nurlanır.. ve cennetlere ehil hale gelir.
Ramazan ayı, yümün ve bereketiyle o kadar zengindir ki, gölgesine sığınan hemen
herkes O’nun servet ve gınasından istifâde eder ve uhrevî sultanlıklara
erebilir: Gençler-ihtiyarlar, sağlam mü’minler-ârızalılar, zekiler-ahmaklar,
akıllılar-deliler, eşyanın perde arkasına kapalı olanlar-açık bulunanlar, bir
işe yarayanlar-yaramayanlar, havadan nem kapanlar-yağmurun altında bile
ıslanmayanlar, hâkim olmak için yaratılmış bulunanlar-mahkûm olarak dünyaya
gönderilenler, binbir gâile içinde dahi dimdik ayakta durmasını bilenler-en
küçük sarsıntıya mukavemet edemeyerek devrilip gidenler, hayatlarını karamsarlık
içinde ve inleyerek geçirenler-cehennemlerin içinde bile ümit şakıyanlar,
ömürlerini başkalarına dayanarak sürdüren dermansızlar-en onulmaz dertlerle
kıvranırken dahi neşeyle gürleyen iradeler, yaşayışlarını yeme, içme ve uyumaya
göre programlamış tenperverler-yemeyi, içmeyi ve uyumayı aşmış gerçek insanlar…
Evet, bütün bu birbirinden ayrı, birbirinden farklı sınıflar, değişik ölçülerde
de olsa, O’nun aydınlık ikliminde mutlaka başkalaşır, farklılaşır ve halinin
müsaadesi nispetinde bir yerlere ulaşırlar.
Ramazan’ın güzellik ve nuraniyeti ve o nuraniyete açık gözlere akseden varlığın
mânâ dolu ihtişamı, bu birbirinden ayrı ve farklı gruplar üzerine saldığı sır
dalga boyundaki bir kısım tayflar sayesinde, o, kendine has tadı, havası, rûhu
ve manâsıyla gönüllere öyle bir siner ki, en inatçı kafalar bile mukavemet
edemez ve ona teslim olurlar.
Ramazanda, her şeyi kendi sırlarıyla bürüyen geceler o kadar mûnis ve tatlı,
insanın duygu ve düşüncelerini ayrı bir halâvetle kucaklayan gündüzler o kadar
sıcak ve yumuşak, inanmış simalar o kadar hisli ve derin, Allah’a davet eden
sesler o kadar şefkatli ve bunların hepsinin ifade ettiği manâlar o kadar
duygulandırıcıdır ki, bu gufrân ayına sînelerini açabilenler muvakkaten dahi
olsa, tasalardan, kederlerden birbir sıyrılıp cennet mutluluğunu duyabilirler.
Yeni Ümit, Ocak-Mart 1992, Cilt 2, Sayı 15
Günler Bahara Kayarken
Dünya son bir kere daha yenilenme sath-ı mâiline girdi. Her yerde yenilik
düşleniyor, yenilik tasarlanıyor, yenilik konuşuluyor ve büyülü bir yenilik
adına destanlar kesiliyor. Tabiî, herkes biraz da kendi düşünce dünyasına göre
yenilik rüyâları görüyor veya gördüğü rüyâları kendi hülyâlarına göre
yorumluyor.
Bu umûmî değişim ve dönüşüm içinde bizim dünyamızın, husûsiyle de son bir-iki
asırlık tuhaflıklarının değişmeyeceğini, başkalaşmayacağını iddia etmek gülünç
olur. Evet, bu dünyada da, kapalı kapılar bir bir aralanıyor, ard arda târihî
yanılmalar ortaya çıkıyor, her yerde yıllanmış buz gibi düşünceler peşi peşine
deliniyor, kardan adamlar eriyor ve asırlık kâbusların, karakuraların yerlerini
ışıktan düşünceler ve aydınlık rüyâlar alıyor. Kimi değişimler meltem gibi
eserek, kimileri poyraz gibi biraz serince, kimileri şimşek gibi çakarak,
kimileri rahmet gibi damla damla… Ama hepsi de mesafelerle yarışırcasına ve
binbir handikaba rağmen yollarda…
Akıl, muğalâtanın elinden dizginlerini kurtarabilme kavgasını veriyor.. saf
düşünce, materyalist felsefe ile amansız bir mücâdele içinde.. ve vicdan üç adım
ötede bir zamanlar yitirdiği cennetleri bulabilme heyecanıyla soluk soluğa.. bu
arada, ilhadın büyüsünün bozulduğu, hezimete uğrayan inkârın gidip müstebit
ruhlara sığındığı, mantık ve muhakeme plânında yenik düşen küfür ve dalâletin
ardarda gelen mağlûbiyetlerini kaba kuvvetle önlemeye çalışmaları da üzerinde
durulmaya değer ayrı bir mevzû…
Bugüne kadar hiçbir zaman inâyetini üzerimizden eksik etmeyen Kudret-i Sonsuz,
nihayet son bir kere daha milletimize cihan hâkimiyetine giden yolları açmış
gibi, azmin boynundaki tasmaları parçalıyor, irâdenin ayağındaki prangaları
çözüyor, meflûç rûhlarımızı kanatlandırarak gönüllerimize neşeler salıyor ve
yaslı dudaklarımızda tebessümler belirtiyor. Topyekün zâlim ve gaddar bir
dünyanın, bütün târihî mağdurlar, mahkûmlar, mazlûmlar hakkındaki nisbî
yumuşaması, daha doğrusu inat ve temerrütlerinin kısmen dahi olsa kırılması,
delinmesi yanında, Balkan Yarımadası’ndan Asya steplerine kadar çok geniş bir
alanda ayrı bir dönem, ayrı bir vetirenin ‘süreç’ yaşanması da, yukarıdaki
hükmümüzü te’yid eder mâhiyette görünüyor.
Evet, çok yakın bir zamana kadar hürriyet ve istiklâlin rüyâlarına bile kapalı
bu mağmumlar ülkesinde, artık herkes, belli ölçüde de olsa, insanî değerlerden,
Müslümanca yaşamadan, dînî duygu ve dînî düşünceden, hattâ dînin hayata
geçirilmesinden rahatlıkla bahsedebiliyor.. ve bir kısım istibdat dönemi
kalıntılarına rağmen, inançlarını, ümitlerini, beklentilerini hem de tereddütsüz
haykırabiliyor.Vâkıa, her devirde olduğu gibi, günümüzde de yarasalara eş ışığa
kapalı karanlık düşünen, karanlık konuşan, karanlıklarla oturup kalkan,
dolayısıyla da aydınlık çağın tahayyülüne dahi tahammülü olmayan bir kısım
karanlık ruhlar bulunacaktır.. ve vardır da. Bunların, geçmişte olduğu gibi
bugün de Allah’a, Peygamber’e, dîne, diyânete asla tahammülleri yoktur. Yoktur
ama, hiçbir zaman içlerinde sakladıkları bu simsiyah düşünceleri açıktan açığa
ifade edecek kadar da cesur değillerdir. Bu cesareti gösteremedikleri içindir
ki, dine saldırmak istedikleri zaman ‘aşırı dindarlık’ aldatmacasına sığınmış,
İslâmî hayata karşı tavır korken ‘gericilik’ yaftasını kullanmış, Müslümanı
hafife alıp Müslümanlığı karalarken de ‘yobazlık’ ve ‘softalık’ isnatlarının
arkasına saklanmış ve gerçek gâyelerini hemen her zaman gizlemişlerdir. Bugün
bir kısım ilhad yobazlarının din deyince esirmeleri, diyânetin hayatla
bütünleşmesini görünce çılgına dönmeleri, türban ve emsâli şeylerin sözü
edilince kırmızı görmüş gergedan gibi çıldırıp hezeyana girmeleri.. hâsılı
gerçek mü’min ve hâlis Müslümana karşı sürekli tahammülsüzlükleri,
hazımsızlıkları, bağnazlıkları; hattâ demokratik atmosfer ve demokratik zeminde,
her düşünce gibi dinin de gelişip ağırlığını hissettirmesini gördükçe, bu
kadarcık olsun dine müsâmaha eden demokrasiden dahi sarf-ı nazar
edilebileceğini, hiç olmazsa bir kısım tavizler verilebileceğini, hattâ hattâ
diktatörlüğe ve şefliğe geçilebileceğini açık seçik ifade etmeleri -son Cezayir
hadiseleri münâsebetiyle, İslâmî uyanış karşısında bütün inkâr cephesinin ve
sükûtuyla onlara yakın olduklarını ortaya koyanların tavrı buna en yeni misâl –
bunların düşünce dünyalarının iç yüzünü aksettirmesi bakımından ne mânidar bir
tablo ve ne utandırıcı bir keyfiyettir! Aman Allah’ım! Kurup putlaştırdıkları,
uğrunda neler neler fedâ ettikleri kendi sistemleri adına bu ne vefâsızlık, ne
insafsızlık..!
Kim ne derse desin, kim nasıl düşünürse düşünsün, öyle inanıyoruz ki, çok yakın
bir gelecekte din, basîret buudlu, düşünce derinlikli vefâlı temsilcileri
sâyesinde, mutlaka kendini bir kere daha temiz vicdanlara, sâlim akıllara ve
müstakim ruhlara, küfrün, ilhadın hırçınlığına rağmen kabul ettirecek ve bir
kere daha ölümsüzlüğünü bütün cihana duyuracaktır. Böyle bir kabul ve îlân aynı
zamanda topyekün insanlığın, cihanşümûl İslâmî değerlere yeniden uyanması ve
senelerden beri bir insafsız ayrılığın pençesinde kıvranan aklî ve kalbî hayatın
yeniden ‘Şeb-i arûs’u ve beşeriyetin de son diriliş fırsatı olacaktır.
Ne var ki, muhakkak gibi görünen böyle bir bayram, bayram ve seyrana gidiyor
gibi çok kolay olacağa da benzemez: Bahar, karın-kışın bağrında mayalanır..
çiçekler, tipiyle-boranla savaşa savaşa yol alır.. anneler binbir sancıyla ve
inleye inleye doğum yapar.. yavrular, her biri kendi dünyasına göre bu umûmî
ızdıraba dem tutarak dünyaya gelir.. sular, ne zorluklarla buğu buğu yükselir ve
bulutlaşır.. rahmet damlaları, donduran soğuklar ve yakıp geçen şimşekler
arasında billûrlaşır.. yağmur gönülleri hoplatan tarrakalarla toprağın bağrına
iner.. tohumlar çatlar, ölür, sonra rüşeymleşir; rüşeymler, sertlerden sert taş
ve toprak tabakasıyla boğuşa boğuşa gün yüzüne çıkar.. saplar, filizler, bir
ömür boyu yata-kalka ancak başağa, goncaya ulaşabilir.. goncalar, haftalar ve
aylarca boyunlarını bükerek Kudret’ten zuhûr ve tecellî beklerler..! Evet,
varolma yolunda hemen her şey ızdırap soluklar, ızdırapla yatar-kalkar ve
ızdırap yutkunur.
Kudsîler her zaman sorumluluklarını müdrik ve geleceğin bahar çağlayanlı
yamaçlarına doğru uzanan yolların çok defa hazanla sarsılan vâdilerden
geçtiğinin şuurundadırlar. Bu itibarla da, dökülüp yollarda kalanlara, takılıp
mesâfelerde elenenlere karşılık onlar, Cennet’in cisme ağır, bedene dar gelen
tünel ve koridorlarından, imanın, ümidin, azmin kanatları altında ve en tatlı
hülyâların çağlayanları içinde çok fazla bir şey hissetmeden geçer-giderler.
Onlar, her zaman mutluluğun değişik bir buudu saydıkları, sıkıntı ve
ızdırablarla o kadar içli-dışlı, binbir engeli aşma, binbir gâile ile yaka-paça
olmaya o kadar alışıktırlar ki, bir gün hayat bütün bütün gidip düzlüklere
dayansa, ihtimal onlar, böyle tek düze bir hayat yerine varlıklarını berzah
ötesi dünyalarda sürdürmeyi tercih ederler.
Hayat boyu sesleri, solukları bahar içindir. Bahar onların dillerinde yakıcı bir
nâme ve dirilten bir sihirdir. Ama, gün doğup da ortalık ağarınca ve her yanda
güller, çiçekler çığlık çığlık nâralar atıp gamzeler çakınca, onların sesleri
kesilir, büyüleri bozulur ve tıpkı hazan yemiş yapraklar gibi sağa-sola savrulur
dururlar. Çünkü onlar, bu dünyâyı, ukbâ buudlu donatmak için vardırlar; donanmış
bir dünyada ise kendilerini, etnoğrafik müzeleri süsleyen eşyâ gibi görürler..
kalb balanslarını hizmet rûhuna göre ayarlamış insanları eşyâ olmaya iknâ etmek
çok zor olsa gerek…
Sızıntı, Mart 1992, Cilt 14, Sayı 158
Hak ve Kuvvet Muvazenesi
Hak, bütün şubeleriyle Allah’ın ‘Hakk’ isminin değişik dalga boyundaki
şuâlarından ibarettir.. ve ne kadar saygı duyulsa değer. Hikmet, bütün
esaslarıyla Cenâb-ı Hakk’ın hususî meşîetinden gelmiş bir ziyâdır; nerede
bulunursa alınmalı ve insanlığa mâl edilmelidir. Ne var ki, bir yerde hak da,
hikmet de zorba ve mütegalliblere karşı kuvvetle desteklenmelidirler ki, hayata
geçirildikten sonra uzun ömürlü olabilsinler.
Yakın geçmişimiz itibariyle bizim tarihimiz, bir katliamlar, tagallübler,
esaretler, tahakkümler ve zilletler tarihi olmuştur. Evet, bir-iki asır süren bu
karanlık dönemde gözümüzün yaşına bakılmadan milletçe katliamların en
ürperticisine, tagallüblerin en ızdıraplısına, esaretlerin en acısına, tahakküm
ve zilletlerin de en utandırıcısına maruz bırakılmışızdır. Hem de, insanlık,
medeniyet, hukuk, müsâvât, sulh ve hürriyet terânelerini dillerinden düşürmeyen,
sözüm ona bir kısım insâniyetperver dostlarımız tarafından! Bunlardan insanlık
mı? Zerresini görüp-duyan varsa söylesin! İnsan haklarına saygı mı? Hakkı,
hikmeti kuvvetin emrine verenlerden beklendiği kadar beklenmeli! Şefkat ve
merhamet mi? Müslümanları hristiyanlaştırmak için, bir kısım misyonerlerin
riyâkârca beyan ve davranışlarından başka bir şey işiten varsa gelsin beri!
Hürriyet mi? Bölücü ve anarşistlerin daha rahat mefsedette bulunabilmeleri için
koskocaman bir eski yalan olduğunu bilmeyen mi kaldı..?
Bir-iki asır var ki, milletimiz hep bu aldatmacalarla iğfal edildi ve bu
yaldızlı sözlerle uyutuldu.. o uyutuldu ama, yıllardan beri onu değişik
meralarda dolaştırıp ot yemeye alıştıranlar, bir an bile kendi diş ve
pençelerini bilemeyi ihmal etmediler. Keşke şu anda olsun bunu tam manâsıyla
anlayabilseydik.! Anlayıp da, en buhranlı dönemlerimizde ‘Allah’a dayanıp sa’ye
sarıldığımız’, kuvvetin hikmet-i vücudunu kavrayıp kılıçlarımızın hakkını da
verebilseydik; verebilseydik de, hareket haline geçmeyen ve geçme istidâdında da
olmayan düşünce urbası giymiş heva ve heves kılıflı fantezi şeylerden
vazgeçerek, hak buudlu, hikmet televvünlü şu kudretler, liyakatlar dünyasında
laf üretmek yerine biraz da kuvvet ve aksiyonla kendimizi anlatabilseydik! Yani
koyunlar gibi canavar gölgelerinden dahi korkup titreyeceğimize tahdis-i nimet
nev’inden olsun, birkaç fasılda diş ve pençelerimizden bahsedebilseydik…
Yirminci asır, insanlık için bir imtihan ve iptilâ asrı oldu. Harpleri
kargaşalar, kargaşaları da harpler takip edip durdu.
Birinci Cihan Harbi bir nizam ve sistem mücadelesi değildi. Onda, içtimaî,
iktisadî, idarî ve siyasî hiçbir değişiklik hedeflenmemişti.. taraflar sadece ve
sadece toprak peşinde, müstemleke arayışında ve çıkar avındaydılar. Tabiî, yine
en çok dillerde dolaşan şey de: Mazlum milletlere hürriyet, müstemlekelere
istiklâl ve cihanşümûl adaletin te’sisi.. gibi aldatmacalardı.. ve bunlarla,
topyekün insanlık, pastırma kokusuyla kapana kıstırılan fare gibi derdest
ediliyordu.
İkinci Cihan Harbi askerî olduğu kadar aynı zamanda içtimaî buudluydu..
dolayısıyla beraberinde dünya çapında büyük komplikasyonlar da getiriyordu.
Denebilir ki, bu harpte dünya muvazenesi, o güne kadar hiç bozulmadığı şekilde
bozuldu, bütün değerler altüst oldu, topyekün kriterler değişti; derken,
insanlık tam yarım asır devam edecek olan bir bocalama devresine girdi. Bu geniş
zaman diliminde, değişik sistem arayışı ve sistem denemelerinin yanında çok
korkunç içtimaî gelgitler yaşandı: Yığınlar kâh sağa tos, kâh sola tos bir
girdaptan başka bir girdaba koşup durdu ve âdetâ bir mahşer dehşeti yaşadı.
Bugün hâlâ duyup durduğumuz, sosyalizm, komünizm, maoizm, leninizm, nasyonel
sosyalizm ve proleterya hakimiyeti gibi tâbirler, o karanlık günlerin acı
hatıralarıdır ve ilerde, içtimaî hareketler tarihi medfeninde birer müstehâse
‘fosil’ olarak sık sık hatırlanacak ve bu ‘veyl’ çağına lanetler
yağdırılacaktır.
Şimdilerin zulmü, gadri, tecavüzü, tasallutu ise, perdesiz, hâilsiz, mümâşâtsız,
açıktan açığa ve mazlumun, mağdurun gözünün içine bakıla bakıla icrâ ediliyor.
Buna ister hakkın kuvvete yenik düşmesi, isterse kuvvetin çılgınlığı, hak ve
hikmet bilmezliği densin, netice değişmez.. geçmişte beş-altı asırda işlenmiş
bütün cinayetlerin, yıkılan hânumânların, harâb olan umranların, bilmem kaç
katının, şu beş-altı seneye sıkıştırıldığını ürpererek müşâhede etmedik mi?
Saray-Bosna’dan Cezayir’e, Habeşistan’dan Suriye’ye, Filistin’den Asya
Stepleri’ne kadar çok geniş bir dairede, yıllardan beri görüp duyduğumuz vahşet
değil de ya nedir.? Ve, daha kim bilir ne kadar yerde duyulmayan ne kadar zâlim
‘Hay Hu’yu ve mazlum çığlıkları inleyip duruyor..?
Yeryüzünün gerçek mirasçıları dünya muvâzenesindeki yerlerini alacakları güne
kadar bu fırtınaların dineceğini ve bu âh u efgânın kesileceğini beklemek
beyhûde olsa gerek. Evet, belki zaman zaman bu vahşetlere sebebiyet veren
sâikler, piyonlar değişebilir ama kat’iyyen anarşi dinmez ve terör bütünüyle
bertaraf edilemez; çünkü bunların arkasında dünyayı idare eden güçler var. Dün
Yunanla, Bulgarla, Ermeniyle, Slavla her yerde kargaşa çıkarıp başımıza gâile
açanlar, şimdi de Sırplıyla, PKK ile, Ermeniyle, Nusayriyle, Râfıziyle aynı şeyi
yapıyorlar.. ve vazgeçeceğe de benzemiyorlar.
Ne var ki, bütün bu fecâetler, şenâetler, bir taraftan zehirli birer hançer gibi
sînelerimize saplanırken, diğer taraftan da hamiyet-i İslâmiye ve hamiyet-i
millîyemizi bir hayli tahrik etti.. bu güne kadar sessiz ve sâmit infialleriyle
bekleyişte bulunan İslâmî ve millî ruhu, İslâmî ve millî ruhun altındaki içtimaî
râbıtaları uyardı.. ve aynı kaderi paylaşan bütün mazlumları, mağdurları aynı
çizgide düşünmeye sevk etti.
Evet, böyle durumlarda, İslâmî ruh ve millî düşünce şahsî iştihâları susturur;
egonun yerini diğergamlık ve kollektif şuur alır; derken bütün ferdî çıkarlar
arka plânda kalır.. ve yine böyle hallerde, birbirini tanımayan fertler,
kendileri gibi kimselerin varlıklarını hisseder ve hemen herkes içtimaî bir
varlık olduğunu yeniden bir kere daha duyar ve yaşar.
Evet, böyle dönemlerde, mensubu bulunduğumuz milletler manzumesinin kaderine ait
meseleler, herkeste fevkalâde bir merak uyardığı için, bu milletlerin
tarihlerine, idare şekillerine, içtimaî, iktisadî, siyasî davâlarına ait çok
geniş etütler yapılır ve bundan da bir kısım fikrî akımlar, cereyanlar doğar.
İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbânî, Mevlânâ ve Bediüzzaman gibi büyük mütefekkirlerin
eserleri, böyle buhranlı dönemlerin, sarsıntılı çağların bereketli
semereleridir. Hemen bütün dünyada, en derli toplu düşünce eserlerinin, en
seviyeli edebiyat ve sanatın doğuşu da yine, harplerin, kargaşa ve büyük
çalkantıların olduğu devrelere rastlar.
Bu itibarla, içinde bulunduğumuz ve duyup yaşadığımız hâdiselerin, insanımızın
aşk u heyecanı, fikir ve aksiyon hayatı, sanat ve edebiyat telakkisi üzerinde
büyük tesiri olacağı muhakkaktır. Öyle ise daha şimdiden, çok büyük tesir ve
değişiklikler arefesinde olduğumuzu söyleyebiliriz.
Evet, diyebiliriz ki, bugün duyup yaşadığımız bu felaketlerde kaybımız bir ise
-inşaallah- kazancımız bin olacaktır.
Ciddî bir tenebbüh için bir değil, bin bela da olsa ne leziz!
Sızıntı, Ekim 1992, Cilt 14, Sayı 165
Işık Evler (1)
Işık evler, ışık süvarilerinin kışlaları, hak erlerinin halvethâne ve
zâviyeleri, gözlerini ilim ve marifetle açıp-kapayan kudsîlerin vâridat
iklimleridir. Tadını, havasını, rengini, rayihasını ötelerden alan ışık evler,
dünyada, ukbâ yamaçlarına kurulmuş ve fizik-ötesi âlemlerin rasathaneleri
gibidirler. Onların aydınlık ikliminde en müptedi insanlar bile, mikro âlemin en
sırlı koridorlarında rahatlıkla dolaşabilir.. ve makro âlemin en girift, en
ürpertici derinliklerini bir solukta geçer; geçer de, hareket noktasının
aydınlığı sayesinde kara deliklerin merkezine ışıktan tahtlar kurarak inanca
açık sînelere tefekkür, ma’rifet ve zevk-i ruhâni tayfları salarlar.
Işık evler, hangi şehir, hangi mahalle ve hangi sokakta bulunursa bulunsun,
ötelere açık iç yapılarının remzi olan kapıları, pencereleri ve binaların ön
cephesinden caddeye sarkan cumbaları gibi balkonlarıyla, her zaman emsâli
evlerden bir kaç adım ötede bulundukları hissini uyarır ve sonsuza açılmaya
namzet ruhlar için âdeta birer terminal, birer liman vazifesi gördüklerini
hatırlatırlar. Gönül gözleriyle bu terminal ve bu limanlarda dolaşmasını
bilenler, gün gelir, ulaşacakları sahillerin rüyalarıyla o kadar mâverâileşirler
ki, kâh gözlerini yumar burayı dinler oranın diliyle cevap verirler, kâh oraya
ait soluklarla coşar buradan nefeslerle neler neler fısıldarlar…
Işık evler, çevrelerindeki bina yığınları itibâriyle, tıpkı hâle içinde
yıldızlar topluluğuna nur âyetini tefsir eden bir mehtap veya ebedî nur, ebedî
huzur arayanları firdevslere ulaştırma yolunda kurulmuş birer han gibidirler..
dikkatle bakanlar için her zaman, bu ışık yalılarının iç yapıları ve
derinliklerinde “Allah onların, (diğer binâlardan daha ziyâde) yükseltilmelerine
ve (her şeyden yüksek, yüce) isminin oralarda anılmasına, (dört bir yanda
gürleyen yasak velvelerine rağmen) izin verdi.. içlerinde sabah-akşam O’nu
tesbihlerle yâd eden öyle yiğitler var ki, ne ticâret (ve ticaretteki kazanç
câzibesi) ne de alım-satım, Allah’ı zikirden, namazlarını dosdoğru yerine
getirmekten ve zekatlarını bihakkın edâ etmekten onları alıkoymaz; (zira) onlar
kalblerin (mehafetle) gözlerinde (hayret ve dehşetle) döneceği günden korkar (ve
tir tir titrerler) ” hakikatının nümâyan olduğu hissedilir.
Bu evlerde herkes hemen her zaman, tabii, düşüncesinin berraklığı ölçüsünde, hem
kendi benliğinin derinliklerinden hem de bütün varlığın ruhundan kopup gelen bir
şiiri dinler gibi olur.. ve yine bu evlerde, uyanık her gönül, ışık çağından
günümüze kadar uzayıp gelen renk renk ve asırlara sinmiş, pek çok hatıraların,
hatıraların bağrında tüllenen hülyaların inşirah veren veya inleten birer nağme
haline geldiğini duyar, hisseder.. yer yer hüzünle buruklaşır, zaman zaman da
sevinçle kanatlanır; ama mutlaka o sihirli dönemlerin büyüsünün tesirinde kalır
ve mahmurlaşır…
Bu evlerde idrak edilen aydınlık gün ve gecelerin içinde insan adeta, bir saadet
rüyası yaşar.. bu büyülü dünyada her şeyi neşeye, sevince çeviren öyle sihirli
anlar ve dakikalar olur ki, insan, buğu buğu dört bir yandan gelip ruhunu saran
bayıltıcı mutluluklar karşısında, muvakkaten dahi olsa, dünyada olduğunu unutur
ve bu tatlı rüyadan kat’iyyen uyandırılmak istemez.
Bu evlerde, imanı, ibâdeti, duayı, zikri, fikri, uhuvveti, vefâyı ötelere ait
derinlikleri ile duyup-yaşama bahtiyarlığına erenler, âdeta her an yeniden
doğar, baharlar gibi duygularıyla yeşerir, derken çeşit çeşit vâridatla
dolgunlaşan o kendilerine has hava, bütün gönüllerini bir saadet va’diyle kaplar
ve çok defa onların, hayra açık sînelerinde Cennet yaylalarının ferahlatıcı
esintileri duyulur.
Bu evlerde, her fecir, bir fetih ve zafer rengiyle tüllenir.. onların her
köşesinde, evrad-u ezkâr gülbanklar gibi gürler.. gönüllerde başlayıp, verâlara
uzanan yolların tâ öbür ucu görünür.. ve bu evlerin kutlu sakinleri her yeni
güne, itmi’nan dolu, lezzet dolu masmavi duygularla uyanırlar.. uyanırlar da, ne
faniliğin kırıp-döken, saçıp-savuran fırtınalarını duyar ne de zevalin
burkuntulu mırıltılarından müteessir olurlar. Zira, onların dörtbir yanıyla
nurlara açık dünyalarında, yokun, yokluğun yeri yoktur. Onların nazarında,
yeryüzündeki bütün toplanıp-dağılmalar, gelip-gitmeler, askerin kışlada,
talebenin mektepte toplanıp dağılmasından, gelip gitmesinden farksızdır.
Toplanırken talim ve terbiye için toplanırlar; dağılırken de bu kışla ve bu
mektepte elde ettikleri temiz duygu, nezih düşünce, güzel ahlak, imanlı fazilet
ve Yaradan’la irtibatlarının mükâfatını almak için dağılırlar.
Onlar için burada geçirilen günler tıpkı bir temâşa zevki içinde geçirilir;
ötelere seyahat da bir sıla iştiyâkı ve asıl vatana kavuşma neşesiyle. Burada
kaldıkları sürece, hep iman bağ ve bahçelerinin zümrüt tepelerinde dolaşır; bol
bol irfan ve izanlarının meyvelerinden yerler.. ötelere dâvet ve terhis vakti
gelince de, bir yeni hayata uyanıyor gibi sevinçle göç eder giderler.
Işık evlerde hava kararıp, gece o sihirli atmosferiyle her yanı sarınca,
birdenbire her şeyin dili ve edâsı değişir; her ses, kalb atışlarının ritmine
uyar, her söz bir büyü halini alır.. açık beyan yerini remizlere, işaretlere
bırakır.. ve evin içi, sabah saatlerinde güneşe uyanan bir kovana döner.. derken
sırlı ve sihirli gelip gitmeler başlar. Çiçek-kovan arası gelip-giden arılar
gibi, ışık almak, ışık vermek ve nurdan düşüncelerle petekler örmek için bu
büyülü konup kalkmalar tâ gece yarılarına kadar sürer. Hemen herkesin ruhunda
ayrı bir derinlik oyan geceler, ışık evlerin ışık süvarilerine dâhiyâne
ilhamların kapılarını aralar, onları dâhiyâne düşündürür, dâhiyâne konuşturur ve
onlara, gönüllerine benzeyen yüksek mefkûreler, hülyalarına benzeyen renkli
arzular aşılar ve sırlarının altındaki en gizli fikirleri ortaya çıkarır. Onları
geçmişin hâtıraları ile mest eder ve geleceğin hülyalarına doğru şahlandırır.
Her şeye ledünnî bir lezzetin sindiği ve gönüllerin, güzelliğe, ümide, neşeye,
aşk-u şevke kaydığı teheccüd saatlerinde, gözden gönüle, gönülden tâ fezânın
derinliklerine kadar, her yerde karanlıkların bozguna uğradığı ve heryanı
ışıktan bir atmosferin sardığı hissedilir. Bu hülyalı mavilikler içinde,
evlerde, sokaklarda, yol boylarında göz kırpan ışıklar, yıldızlarla bitevî bir
tablo teşkil ediyor gibi uç uca, yan yana gelir ve bu iki dünya arasında
gel-gitler başlar.. ve her şey, herkes, âdeta semâvileşir… her şeyin iç içe
girdiği bu masmavi dakikalarda ışık evler, sihirli bir ülkenin büyülü şatoları
gibi, semtinden geçenleri içine çağırır, bağrına alır.. onların gözlerine ziya
çalar, gönüllerini aydınlatır.. onları, karşı koyamayacakları manâ anaforlarında
dolaştırır.. ruhlarına varlığın ve varolmanın güzelliklerini fısıldar.. ve
onların vicdanlarına hiç bir zaman te’sirinden kurtulamayacakları ilham
esintileri, semâvîlik yüklü sesler ve sözler yüklerler.
Işık evler, gelmiş-geçmiş mukaddes binâların en velûdu, en doğurganı’dırlar;
oralarda ışığa uyanan herkes, hemen karanlıkla hesaplaşmaya geçer.. ona karşı
kıyam eder ve bu duygusunu da her yerde bir mum yakmak suretiyle hayata
aktarmaya çalışır. Bu itibarladır ki, ışık evlerin çoğalıp gelişmesi,
tasavvurlar üstü ve hendesîdir. Hatta çok defa, kudsîlerin kudsîlik sınırlarını
zorlamaları ölçüsünde hendesî katlanmaların da aşıldığı görülür. Hem öyle bir
aşılır ve öyle bir görülür ki, ne asırlık karanlık düşünceler, ne her yerde
onlar için bir tuzak kurup bekleyen karanlık ruhlar, ne de onları yakın takibe
alan dış kaynaklı sapık zihniyetler, birer tecellî sırrıyla zuhur eden bu
aydınlık evlerin çoğalma hızını engelleyemez ve onların önünü kesemez.. nasıl
kesebilir ki, onlar Kudret-i Sonsuz tarafından gündüzleri ve ortalık ağardığında
nimete şükür duygusu meşcereliğinde, geceleri de hikmetleri aşma seralarında
sürekli gelişip çoğalmaya göre programlanmışlardır… Ortaya çıktıkları günden bu
yana, gecelerin en karanlık anları bile, onların sesini kesememiş ve
susturamamıştır. Sesini kesmek, susturmak şöyle dursun ışık evler ve ışık
evlerin derinliklerinde kendilerini huzûra, sükûnete ve itmi’nana salmış bu
gönül erleri, o aydınlık dünyalarda hep Hızır’a ait nağmeler dinlemiş ve Cibril
soluklarıyla yay gibi gerilmişlerdir. Geceler, sırlı vâridatıyla her zaman
onlara bir mûsikî gibi te’sir etmiş ve duygu duygu onların gönüllerine damlamış,
sabahlar, birer “ba’s-u ba’de’l-mevt” yeniliğiyle onları kucaklamıştır. Onlar
hiçbir zaman mutlak boşluk, mütemâdi karanlık yaşamamış ve hiçbir zaman bitevî
sükût ve sürüp giden tevakkufa takılmamışlardır.
Onlar, zamanın sükûtlarla dolu, bunaltıcı ve hummalı günleri altında bile, rûhî
râbıtaları sımsıkı, arzu ve emelleri dipdiri, irâdeleri de çelik gibi öyle
yiğitlerdir ki, gönüllerinin mağriblerinde de meşriklerinde de her zaman tulû’a
açık yaşamış ve varlığın sise-dumana büründüğü, her yanda hazan çağladığı,
renklerin, renklerde güzelliklerin ağlayışa kapandığı en buhranlı günlerde dahi
en içli, en ledünnî, en zevkli dakikalar yaşamışlardır.
Evet, hazan en gamlı mûsikîlerle coştuğu, coşup gönüllere dolmaya başladığı,
insânî duygular itibariyle saadetin talihsizliğe, neşenin hüzne yenik düştüğü
demlerde dahi, onlar iliklerine kadar bir aşk u vuslat ihtiyacıyla tütmüş ve
köpürmüşlerdir. Her zaman en tatlı neticelerle noktalanan en güzel saatler
onların gönüllerine boşalttıkları parça parça mutlulukların yanında, daha büyük
bir saadet ümidini fısıldamayı da ihmal etmemişlerdir. Dolayısıyla da onlar, her
an daha derin bir aşk u iştiyak iklimine kaymış ve daha duru, daha canlı bir
vuslat ihtiyacıyla coşmuşlardır.
Sızıntı, Ocak 1992, Cilt 13, Sayı 156
Işık Evler (2)
Mânâ köküyle gidip tâ “Darü’l-Erkam” lara dayanan ışık evler, bir yakın
geçmişte, yine aynı safvet, aynı keyfiyet, aynı rûh ve aynı heyecanla, hem de
eskinin tad, râyiha ve lezzetiyle birer mütevazi çardak, birer minik kulübe
halinde ortaya çıkmış ve ideâl sînelerin hüzünleriyle; imanın, ümidin, aşkın
birleştiği sınırda bir çağlayan sesi vermeye başlamıştı. Bu ses yıllarca duyup
dinlediğimiz, yeis ve hasretle buruk bir ızdırap iniltisi değil; tatlı bir
hicran sesi ve zevk ritimli bir “dâu’s-sıla” âvâzıydı. Bu âvâzın ulaştığı her
yerde cephe sistemleri bahara kayıyor, cemreler “ba’su ba’del-mevt” nâraları
atıyor; çiçekler kemer kuşanıp bezme koşuyor, güller heyecandan mosmor
kesiliyor, nergisler gözlerini açıp-kapayıp hayat solukluyordu.. hemen her şeye
dirilme rûhunun sindiği bu esnada ışık evler, ledünnî derinliklerinde şevk-tasa,
neş’e-inilti, keder-safâ buğularını karıştırıp macunlaştırarak bembeyaz bahar
bulutları gibi imrendirici, çeşitli dalga boyundaki ışık tayfları gibi bütün
varlığın ufkunu sarıcı ve en mahir ellerle en has ibrişimlerden örülmüş
dantelalar gibi gözleri, gönülleri okşayıcı düşünce sistemleri, aşk ve heyecan
meltemleri ve fecir şakıyan beyanları ile rûhlarda silinmez izler bırakan
mesajlar sunuyorlardı…
Bu ülkede yıllar ve yıllar matemle inlemeye itilmiş nesiller, rûhlarındaki
kasvetleri dağıtıp tali’lerinin önünü kesen karanlıkları yırtacak ve onları alıp
aydınlıklara çıkaracak fevkalâdeden bir inâyet eli düşleyip durmuşlardı.. ışık
evler, gökler ötesine açık o nûr efşân iklimleriyle, hülya ve ümit, tahassur ve
hicran, ızdırap ve hafakan dolu bütün sinelerin böyle bir beklentisinin cevabı
oldu.. ve gönüllerimizde cennet yamaçları gibi açtı. Bu yeni baharın dağ-dere,
ova-oba her yanında rûhlarımıza yağan sesler, peygamber solukları gibi
yankılandı ve her yeri âdeta, üzerinde Cibril’in at koşturduğu, Hızır’ın
seccadesini serip namaz kıldığı zümrütten tepeler haline getirdi.. ve yine bu
soluklar, sanki bize, bütün bütün görüş ufkumuzu kapayan ürpertici bir sahranın,
gulyabanilerle dolu derinliklerinde, büyülü sımsıcak vâhalardan ve amber kokulu
geleceğin tatlı rüyalarından mesajlar sunuyordu…
Hemen her zaman nazla gerilip niyazla dalgalanan bu sesler, içinde bulunduğumuz
ızdıraplı anları, tatlı saatlere, karanlık günleri de aydınlık yıllara
çeviriyor; yer yer varlığın manâ ve kıymetini, varolmanın sevinç ve şuûrunu,
rûhlarımıza duyuruyor; zaman zaman da hayatın, sığ ve anlamsız gibi görünen
yanlarındaki gizli derinlik ve muhtevanın çehresinden perdeleri bir bir
kaldırıyor; pek çok ilhâm ve tasavvur silsilelerini birbirine bağlıyor,
birleştiriyor, bütünleştiriyor ve gözlerimizin önüne en büyüleyici motifleri
seriyordu. Acının tatlıya bir buud teşkil ettiği, kederin keyfe derinlik
kazandırdığı, kahrın lütfa omuz verdiği bu büyülü dünyada her şey âdeta bir
lezzet olup çağlıyordu.
Bu hâl, bu seziş ve duyuş hiç değişmeden, kanunların keyfîlikten kaynaklandığı;
cebrî, keyfî, küfrî düşüncenin kanunların yerini aldığı istibdat dönemlerinde de
hep böyle oldu. Evet, baskının, baskınların ve baskın ihtimâllerinin tehdidi
altında bile ışık süvarileri, hiç bir zaman ışık etrafında bir araya gelmekten,
ışık alıp-vermekten, ışık soluklamaktan, ışıkla gerilmekten ve zulmetlerin
bağrına ışık göndermekten geri kalmadılar; ama bilmem ki, günümüzün nesillerine,
o günkü körlüğü-sağırlığı ve bu körler ve sağırlar dünyasında maruz kalınan onca
çileyi, onca ızdırabı ve bu arada gerçekten inanan insanların da duyup
hissettikleri o tasavvurlar üstü rûhanî zevkleri anlatmak mümkün olabilecek mi?
Evet, o günlerde acı-tatlı her şeyin ayrı bir zevki, ayrı bir lezzeti vardı:
Mahkemeler, takipler, tarassutlar, gözaltılar, sürgünler – hâlâ aynı şeyleri
yaşayanlara Allah sabr-ı cemîl versin!- biri biter biri başlardı da, Kur’ân
talebeleri “makâm-ı hayret”de bulunuyormuşçasına, olup-biten her şeyi derin bir
temaşâ zevkiyle seyreder, kıymet sınırlarını aşan vazife ve mazhariyet
derinlikleriyle şevkten şevke girerlerdi… Hakk’ın kazası yerine gelip olanlar
olup bittikten ve elemler, acılar yerlerini keyiflere, lezzetlere bıraktıktan
sonra da, maruz kaldıkları bütün kötülükleri, bedlikleri, hoyratlıkları,
hatıraların içine sinmiş birer zevk zemzemesi halinde hisseder; lütfu da hoş,
kahrı da hoş Yüce Yaratıcı’larına karşı minnet ve şükranla iki büklüm olurlardı.
Işık evlerin, kudret ve irâde esintileriyle tohumlar gibi dört bir yana saçılıp,
zuhûr ve tecellî yamaçlarında çoğalmasıyla, hikmet ve inâyet düzlüklerinde
büyüyüp gelişmeleri, gelişip kabuk değiştirmeleri aynı zamana rastlar. Evet,
belli bir döneme kadar birer birer, ikişer ikişer çoğalan ışık evler, mübârek
bir zaman diliminde birden bire hendesî katlanmaya geçer ve onar onar, yirmişer
yirmişer artmaya başlar.. ve yine aynı dönemde, küçük ünitelerin yanında, aynı
zevk, aynı râyiha, aynı tad, aynı hava ve aynı rûhta, tıpkı birerli kandillerin
yerini çok lambalı avizelerin alması gibi, bu minik hizmet yuvalarının yerlerini
daha kompleks ışık kaynakları ve birerli yıldız mahiyetindeki münferit evlerin
yerlerini de içinde güneşlerin kolgezdiği galaksiler gibi, bütün hayatı
kucaklayan entegre ışık evleri alır.
İşte bu dönem, dev nebülözler gibi, her yana kollarını salmış bulunan ışık
komplekslerinin, bütün zulmetleri bir bir yırtma, topyekûn karanlıklarla
hesaplaşma, inanan insanlar arasında her türlü alâkaya merkez, bütün rûhânî
zevklere kaynak, umum manevî ihtiyaçlara mercî ve her seviyedeki insanı, aklî,
rûhî, kalbî ve hissî beklentileriyle kucaklama dönemidir. Hem de bir mübârek
ışık dağının zirvesindeki dağdan, kutlu bir tepenin üstündeki bir yemyeşil çam,
bir bereketli katran ağacının dalları arasında kuluçkalanan ikinci ışık
dönemine, ondan, bu yeni dirilişe ilk defa sinesini açan bir mütevazî çardak ve
bir mukassî kulübeciğe ve ondan da yüzlerce, binlerce ışık yuvasına kadar hep
aynı çizgi, aynı rûh, aynı düşünce, aynı idrâk ve aynı şuurla…
Artık küçük evlerin yanında -Yaradan kem gözlerden korusun!- her şeyiyle tam
tekmil dev müesseseler de, o kendilerine has derinlikleri, renkleri, havaları ve
şiveleriyle gözlerimize, gönüllerimize sinerek bize uhrevî âlemlerin
güzelliklerini yaşatmakta ve rûhlarımıza varolma sevincini duyurmaktadırlar.
Evet, bugün büyüğüyle-küçüğüyle ışık evler, yıllar ve yıllar imana, imandaki
huzur ve itmi’nana susamış gönüllere, rahmet yüklü bulutlar gibi, gönderdiği bol
bol “âb-ı hayat” ve insanımızın gönül tepelerine saldığı ma’rifet, muhabbet,
rûhânî zevk şualarıyla diriliş üfleyen bir İsrafil Sûr’u ve vicdanlarını
şahlandıran Cebrail solukları olmuştur. Evet, onlara uğrayanlarda pek çok menfî
hisler silinmiş, inat ve karşı koyma düşünceleri kırılmış, müdavimleri de
kendilerini, Cennet koridorlarında temâşâdan temâşâya koşan seyyahlar gibi
görmeye, hissetmeye başlamışlardır. Başkalarının eğlenceye, zevke, sefaya
giderken duydukları keyfi, neşeyi, sevinci, tiryakiliği; kudsîler, hem de kat
katıyla ışık evlere uzanan yollarda duymuş ve yaşamışlardır. Onlar, bu ışıktan
yollarda ve yolların gerçek değerinin temînâtı olan bu kutlu yuvalarda
düşünülen, söylenen, okunan şeyleri, ötelerden gelmiş ilhâm esintileri gibi
karşılamış, gökleri aşıp gelen soluklar gibi dinlemişlerdir..
Ve yine onlar bu evlerde bugün hâlâ çoklarının akıl erdiremedikleri,
bilemedikleri sırlarla tanışır, semâ kapılarının aralandığını hisseder gibi
olur, kapı aralarından sızıp geldiğine inandıkları vâridâtla bütün bütün
uhrevîleşir, kendilerinden geçer ve yerlere serilirler.
Bu ışıktan helezonlarda yükselmeye namzet bahtiyarlar, her zaman yüzlerce zevk
ve lezzeti birden duyar ve tadar.. ve her an ayrı bir hazzın kolları arasında
“bir bu kadar zevke yüz ömür kâfî değil” der, tali’lerine tebessüm ederler.
Onların, ışık evlerin derinliklerinde duyup hissettikleri, hissedip yaşadıkları
bu rengârenk hayatı, onlarla aynı duygu ve aynı düşünceyi paylaşmayanların.. ve
hele şartlanmış dimağların, bedenine yenik düşmüş rûhların, kendi çalım ve
gurûru altında ezilmiş bahtsızların duyup anlamaları mümkün değildir.
Evet, kalblerinin balansını, imana, Kur’ân’a, iman ve Kurân’ın gönüllere
boşalttığı irfana göre ayarlayamamış talisizler, ne bu ufku kavrayabilir, ne de
gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve beşer tasavvurlarını aşan bu derûnî
hazları idrâk edebilirler.
Sızıntı, Şubat 1992, Cilt 14, Sayı 157
Işık Evlerde Hayat
En derin ledünnî güzelliklere açık sâniyeler, rûhun isteklerini çoğaltarak ve
inkişâf ettirerek geçen dakikalar, gönüllere genişlik salıp sonra da sonsuzlaşan
saatler, çağımızda dünyanın en güzel, biraz da muhâtaralı yerleri olan “ışık
evler”e çok yaraşır.
Her akşam, işinden, okulundan, dairesinden ayrılıp bir “vâhâ”ya koşuyor gibi,
ışık evlere koşup gelenler, bu evlerin kendilerine has büyüleyici duygularına
dalar, şurada-burada zihinlerine ilişen kötü duygu ve tutkulardan sıyrılır,
başları cennetlere ulaşmış gibi derin bir huzûra ererler. Her akşam ve her
vazîfe dönüşü, ışık evlerin müdâvimleri için, hayata yeniden dönüş ve
kendilerini idrâk ediş demektir. Onlar, her yirmidört saatte bir kere yeni bir
“ba’sü ba’de’l-mevt” görür, rûhlarındaki cennetlerde dolaşır ve renkli
talihlerine tebessüm eder, kendilerinden geçerler.
Biz hepimiz, ma’bedleşen bu ışık evlerin gölgesinde varolmanın, yaşamanın,
ümitlenmenin, ölçülü bulunmanın ne demek olduğunu daha iyi anlar, kendimizce
hayatı daha derinden kavrar ve varlığı daha farklı buluruz. Güya her gün onlara
ulaşacağımız “âna” kadar birer kadavraymışız da, onlara ulaşınca, Kudret’ten
İlâhî nefhalara ermiş gibi, dirilip başkalaşıp ötelere uyanıp ve birer manâ
insanı haline geldiğimizi hissederiz. Sanki onların içinde geçirdiğimiz her
dakika, sonsuz zamandan bir parçaymış gibi, rûhlarımızda ebediyyet duygularını
deşer ve gönüllerimize hayat üfler geçer; geçer de bu sihirli esintilerin, bu
tılsımlı tesirlerin altında hayatı, daha bir başka hisseder ve daha bir başka
yaşarız.
Bizler, çok defa bu sihirli muhîtte, hazların en erişilmezine, itmi’nân ve
sükûnun en başdöndürücülerine erer, her şeyi bir aşk ü şevk neşvesi içinde
tanır, duyar ve kendi kendimize: “Yoksa bu yaşadığımız hayat cennet hayatı mı?”
diye mırıldanırız.
Ben şahsen, ışık çağından bu yana, varlığını Cibrîl’in emniyetle açılıp-kapanan
kanatları altında sürdüre gelmiş, bu nûrdan evlerde akıp duran zamanları,
onların husûsî şîvesini her zaman kanımda ve âsâbımda hissetmişimdir.
Bizler, sağımızda-solumuzda bizi tazyîk eden hâdiselerin dertle mırıldandığı,
sînelerimizin isyanla sükût ettiği, zamanın, tıpkı meflûç bir insan gibi
ayaklarımızın dibinden sürüm sürüm gelip geçtiği ve simsiyah yeislerin
rûhlarımızı hırpaladığı hemen her zaman, Allah adının müzakeresiyle kanatlı bu
mübârek evlere koşmuş; koşup sonsuzun sırlı kapılarını zorlamış ve Hakk’ı
zikretmek maksadıyla meleklerin teşkîl ettiği bir korodaymışız gibi,
gönüllerimizin aşk u hasretini mırıldanmış ve en galeyanlı hislerle coşmuşuzdur.
Bizler, vücûdumuzun, mâhiyetimizin hudutları bütün bütün eriyerek, sonsuzla
aramızdaki engellerin yokolduğu, her şeyin sihirli bir açılış, bir içiçe akış ve
bir buudlanışla sırlaştığı bu ışık evlerin hakkını verdiğimiz dakikalarda,
rûhlarımızın metafizik güzelliklerle dolduğunu ve akıllarımıza hep ötelerin
gösterildiğini hissetmişizdir.
Hepimiz, pek çok ev, apartman, yalı, köşk ve villa görmüşüzdür. Ama; bunların
hiçbiri bana, her zaman, Hazreti Nûh’un tûfanlar içinde yol alan gemisine
benzettiğim ve bir yeis-kasvet zemininden fışkırıp çıktıkları halde Cennet
yamaçlarına açık olan bu evlerde duyup-tattığım doygun hissi vermemiştir. Öyle
zannediyorum ki, dünyada, en tesirli zevkler, en başdöndürücü lezzetler, en
canlı şiirler, en tatlı mûsikîler, ülfete, ünsiyete yenilseler de, her zaman
sonsuza açık bu ışık evler, gönüllere bakan derinlikleri ve gözleri kamaştıran
renkleriyle ebetlere kadar pâr pâr parıldayacak ve ülfetler karşısında renk
atmayacaklardır.
Sızıntı, Ağustos 1990, Cilt 12, Sayı 139
Kanlı Kâbus
Son hâdiselerin ağırlık ve boğuculuğu altında materyalist bir medeniyetin,
İslâm’a, hilâle karşı ne denli kin, nefret ve intikam düşünceleri taşıdığını bir
kere daha görüp yaşadık ve bir kere daha ürperip sarsıldık…
Evet, görüp şahid olduk ki, biz ne kadar şirin görünürsek görünelim, kendimizi
ona ne kadar yakın hissedersek edelim, Avrupa bize hep uzak kaldı.. uzak kalmaya
dikkat etti ve hiçbir zaman bizim yanımızda olmayı düşünmedi.. bizimle
münasebetlerinde hep iki yüzlü davrandı.. ezip geçmeye gücü yettiği zamanlarda
kabadayıca hareketlerden geri kalmadı.. iktidarsız kaldığı dönemlerde,
takiyyelerin en utandırıcılarını yaptı. İslâm dünyâsını hemen her zaman bir
pazar ve panayır yeri olarak gördü ve öyle de davrandı. Gülerken ısırdı;
ağlarken de merhametimizi istismar etti; fakat hiçbir zaman bu garipler
dünyâsına karşı insânî hislerle yaklaşmayı düşünmedi; duygu ve düşüncelerimize
karşı saygılı olmadı.
Batı, medeniyet ve insanlık adına ne kadar iddialı olursa olsun, biz onu, güçlü
olduğu hemen her devirde gayet zâlim ve hunhar, zayıf düştüğü zamanlarda da
başkalarının ayağını öpecek kadar zelîl ve sefîl olarak tanıdık. Evet, onun dış
görünü-şüyle iç yapısı, gürültülü iddialarıyla insanlığa vadettiği şeyler
arasında hemen her zaman bir zıtlık olmuştur. O, yüksek teknoloji, sanat,
ticaret ve maddî refahta ileri olduğu ölçüde, insânî değerler, ahlâk ve
fazîlette hep gerilerin gerisinde kalmıştır. Onun, medeniyet ve demokrasi
havârîliği sırf bir aldatmaca, dünyâ muvâzenesi adına gösterdiği gayretler ise
göz boyamadan başka bir şey değildir. O, asırlar ve asırlar boyu menfaat
düşüncesiyle oturmuş-kalkmış, hemen her zaman çıkarları uğrunda kan dökmüş-kan
içmiş.. ve yine bu uğurda gelip-gelip bize toslamış.. girdiği her yerde
kırkharâmîler gibi davranmış; çalmış-çırpmış, yağmada bulunmuş.. çalıp-çırptığı
şeyleri paylaşmada, diğer gâsıplarla uzlaşamamışsa, kendi içinde boğuşmaya
girmiş.. ve cihan harplerinde olduğu gibi yeryüzünü kan gölü haline getirmiş..
ve kan seylâplarıyla akla-hayâle gelmedik kan değirmenleri çevirmiştir.
Batılı nazarında medenî dünyâ, batıdan ve hıristiyan âleminden ibârettir. Başka
milletler, husûsiyle de Müslümanlar büyük çoğunluğu itibâriyle ya barbar ya da
yarım medenîdirler. Bu bakımdan da, onları ezmek, asimile etmek; hizâya
gelmezlerse tehcîr veya soykırımına tâbi tutmak gayet normaldir. Tarih, bu
bağnazca tutumun misâlleriyle doludur. Bu bağnazca tutuma milletimizin mâruz
kalması ise, diğer bütün milletlerin birkaç katına denk seviyededir. Zirâ batı,
milletimizi İslâm dünyâsı üzerindeki emellerine mâni görmektedir. Evet, günü
gelince uyanacak koskoca bir dünyânın, milletimizin liderliği etrafında
toplanacağını düşündükçe o, hafakandan hafakana girmekte, asabîleşmekte,
huysuzlaşmakta ve âdetâ bir deli gibi sağa-sola saldırmakta.
Batı, kendi içinde hıristiyanlığa karşı lâkayd kalsa da, İslâmiyetin bahismevzûu
olduğu hemen her yerde, hatta Hz. Mesih’i kabul etmeyenler arasında bile,
korkunç bir İslâm düşmanlığı gözlenmektedir. Daha İslâm’ın zuhûruyla dörtbir
yana serpilen düşmanlık tohumları, haçlı hareketleriyle birer tûfân, birer
felâket hâlini aldı. O günden bugüne papazların kin, nefret ve düşmanca
gayretleriyle batılı insan, Müslümanları birer gulyabâni, Müslüman idarecileri
de âdetâ birer Neron gibi görmeye başladı. Bu mevzûda anlatılan şeyler batılı
yığınları o kadar te’sir altına aldı ki, değil sadece câhil kalabalıklar,
papazlarla sürekli kavga içinde bulunan dinsizler, ilim adamları, araştırmacılar
dahi, “İslâm” kelimesinin geçtiği her yerde, kinle, nefretle gerilip,
düşmanlıkla gürlediler.
Akl-ı selîm ve müspet düşünce karşısında her gün biraz daha kan kaybeden ve
bütün bütün itibârını yitiren rûhânî sınıf, halkın içinde uyanan bu kin ve
nefretlere sığınarak, İslâmiyet hakkındaki ebedî ve cibillî düşmanlıklarını
devam ettirdiler.
Bugün Avrupa ve Amerika’nın pek çok önemli ilim ve medeniyet merkezlerinde,
İslâmiyetin yeryüzünden silinmesi ve her şeye rağmen hıristiyanlığın
neşredilmesi emeliyle yanıp tutuşan binlerce mutaassıp, bağnaz İslâm düşmanını
görüp-göstermek mümkündür. Bu taassup ve bağnazlık, Avrupa ve Amerika’nın bazı
merkezlerinde sadece birer tasavvur ve düşünce olarak da kalmıyor.. sık sık
matbûata da aksettiği gibi, bugün, İslâm dünyâsının en ücrâ yerlerine kadar
sokulup misyonerlik faaliyetlerini sürdürenlerin hadd ü hesâbı yok.. ve yine
bugün, İngiltere, Fransa ve Amerika’daki İslâm’ı karalama ve hıristiyanlığı
neşretme cemiyetlerine ayrılan paralar, bizlere dehşet ve ürperti verecek
mâhiyettedir. İnsan, bu uğurda sarfedilen dolar, sterlin, mark ve frankların
korkunç miktarını duydukça, kendini ortaçağın o en karanlık yıllarında Pierre
Lermit’lerin çığlıklarıyla kükremiş haçlılar arasında sanıyor.
Evet, hep medenî geçinen bu insafsız dünyanın, İslâm hakkındaki tasavvur,düşünce
ve kriterlerini duydukça insan, ister-istemez şu kanaate varıyor: Yeryüzünde
İslâm’ın nûru parladıkça, hilâlin şevketi devam ettikçe ne haçlı kin ve nefreti
yatışacağa benziyor ne de İslâm dünyâsı işgâlden kurtulacağa…
Öyle anlaşılıyor ki, Araplar bütünüyle hıristiyanlaştırılacağı -bu hiçbir zaman
olmayacaktır ve olmasın! – Türkler de Altay dağları ötesine sürüleceği güne
kadar -Rabbim o günleri göstermesin!- batılıların baskı, boykot, ambargo ve
işgâlleri -en yeni ve canlı misâlini körfez krizi münâsebetiyle yaşadık-devam
edecek.. ve Rişâr’ların, Barbaros Frederik’lerin torunlarını, kan içmek üzere
sık sık yamaçlarımızda görecek, tiksinecek ve ürpereceğiz…
Olanların delâletiyle olacaklar hakkında ihtimaller yürütüyor ve diyoruz ki;
bundan sonra da batı, en kaba, en derin bir taassupla İslâmiyet ve Müslümanlara
düşman olduğunu fırsat buldukça gösterecek.. İslâm dünyâsının ümit minberi,
vahdet mihrâbı olan Türkiye’yi tekrar bertekrar sarsacak, kıskaca alacak, kan
kusturacak ve ona huzûr vermeyecektir. Böyle yapacaktır; zirâ asırlık emellerine
ulaşmanın yolu bundan geçiyor. Böyle yapacaktır; çünkü o, bu sayede ayakta
kalabileceğine inanmaktadır. Bugün o, Türkiye’nin İslâm dünyâsı nazarındaki
nüfûz ve itibârını, kendi geleceği adına tehlikeli bulduğundan, ne pahasına
olursa olsun, Türk milletine karşı liderliğe giden yolları tıkama kararında.
Evet, dünyâda her şey ve herkes değişse de, batı, mağara ve dehlizlerde yaşadığı
dönemdeki İslâm düşmanlığını bütün ürperticiliğiyle devam ettireceğe benzer…
Artık, böyle bir dünyâdan merhamet bekleyenler aldanmış ve ona şirin görünmek
için kendi değerlerini, kendi mukaddeslerini tezyîf edenler ise, bindikleri dalı
kesmiş olurlar. Onlarla bizim aramızdaki uçurumları doldurup hatt-ı muvâsalayı
temin etmek imkânsızdır. Onlarla bizim aramızdaki mesâfe tamamen onlara ait
olduğundan, o boşluğu doldurmaya bizim gücümüz yetmez. Zaten onlar da, aradaki
bu boşluğun kapanmasından daha ziyâde, bütün bütün onlara iltihakımızı
beklemekteler. Böyle bir isteğe cevab-ı sevâp vermek ise, ya bir hıyânet veya
akılsızlıktır.
Şimdiye kadar açıktan açığa böyle bir talebe “evet” diyen çıkmadı. Ama, yığınlar
dolaylı yollardan hep böyle bir yokolmaya doğru itildi. İçte ve dışta bir kısım
gizli güçler, saf kitleleri hep ölüm çukurlarının çevrelerinde dolaştırdı ve
onlara özleriyle varolma fırsatını vermediler…
Sızıntı, Haziran 1991, Cilt 13, Sayı 149
Kendi Derinlikleriyle İnsan (1)
“Muhakkâr bir varlığım” diyorsun ey insan eğer bilsen.(Mehmet Akif)
İnsanın en önemli yanlarından biri, onun kendi kendinin şuurunda olması ve kendi
kendini kontrol edebilmesi olsa gerek… Ne gariptir ki, çoğumuz itibariyle en
fazla ihmal ettiğimiz husus da budur.
Evet, sık sık kendini kritiğe tabi tutan kaç insan gösterebilirsiniz? Kaç insan
gösterebilirsiniz ki, zaafları-kabiliyetleri, boşlukları-güç kaynakları,
kaybettikleri ve kazandıklarıyla her gün bir kere daha yeniden kendini
keşfediyor ve kendi derinliklerinde dolaşıyor? Muvakkat bir hayret, geçici bir
tecessüsle değil, hatta fenalıklarını deşeleyip kendini aşağılamak suretiyle de
değil, belki, benliğini araştırma ve tanıma ihtiyacıyla, nefsini karşısındaki
bir kanepeye oturtup, sonra da insaflı, hâzık ve rasyonel bir hekimin hastasını
muayene etmesi gibi, onu gerçekçi bir anlayışla ele alan kaç ferd
gösterebilirsiniz.
Sokrates’in medresesinin alnına yazılı olduğu söylenen.. ve kendisinin de sık
sık tekrar ettiği: “Ey insan kendini bil!” dünya kadar hikmete açık ilim
yuvalarında bir bayrak gibi tüllendikten sonra, seyrini bizim tasavvuf
mekteplerimizde sürdüren, sürdürürken de, lahut buudlu az bir
değişiklikle:”Kendi benliğinin sırlarını kavrayan Rabbini de bilmiştir” şeklini
alan bu ulu söz, bilmem kaç kadirşinas yorumcu ve kaç seviyeli temsilciye
rastlamıştır..? Ben sayılarının çok fazla olacağına ihtimal veremiyorum.
Kendinden habersiz kendine yetmezlerin ve kendini keşfedememiş dar ufukların,
başkalarını ve başka şeyleri bilmeleri imkânsız; onlar hakkındaki hükümleri de
sathî ve tutarsızdır. Bir baştan bir başa küre-i arzın temaşası, dağların mehip
ve vakur konumları, nehirlerin ebediyyet duygusuyla inleyen çağıltıları, semanın
her gün ayrı bir donanma gecesi gibi insanın rikkatine dokunan, onu büyüleyen en
sehhâr, en baş döndürücü armonilerden daha sihirli ışık ve derinlikleri.. sonra
bütün bu tenteneli perdeler arkasında sürekli bize ışıyıp duran ve
vicdanlarımıza gamze çakan sonsuzluk televvünleri, gerçek manâ ve değerlerini
ancak insanın derûnundaki marifet prizmasından geçirilmek suretiyle elde
edebilirler. Yoksa, levh-i mahfuz tezgâhında dokunmuş şu her biri birer mücessem
lafız ve manidar kelimeler mecmuası olan topyekün varlığın bir manâ ifade etmesi
şöyle dursun onun kaostan farkı kalmaz.
İnsan, dikkatleri üzerine çektiği günden bu yana, sathî ve derinden, kabaca ve
hassasiyetle, kuş bakışı ve etraflıca pek çok defa ele alınmış, üzerinde
durulmuş.. fizîkî ve rûhî, cismânî ve kalbî, hissî ve aklî yanlarıyla tekrar
tekrar değerlendirilmiş önemler üstü öneme hâiz bir varlıktır. Ancak o, bazen,
bal-kay-mak gibi şirin, bazen öğürtü hâsıl edecek kadar cıvık ve müteaffin..
bazen sonsuza açık ve âdetâ nâmütenâhî, bazen aptallığıyla sınırlı ve
dapdaracık.. bazen tevazu ve mahviyetiyle sımsıcak, bazen kibir ve gururuyla
takır takır ve yapayalnız.. bazen olabildiğine sinsi ve hâin, bazen alabildiğine
açık, şeffaf ve emniyet buğulu.. bazen bencil ve ego yörüngeli, bazen diğergam,
fedâkâr ve engin himmetli.. bazen vahşi, mütecâviz ve gaddar, bazen mûnis,
hakperest ve merhametli.. bazen sahte, mürâî ve mütebasbıs, bazen yürekten,
muhlis ve dobradop.. bazen basiretli, müdrik ve bakış zaviyesi sapasağlam, bazen
de miyop, aptal ve şaklaban gibi birbirinden çok farklı ve birbirine zıt
sıfatlarla karşımıza çıkar. Bütün bunlara rağmen o yine insandır.. ve bu
farklılıkların, bu zıtlıkların temelde onun özüyle alâkası da yoktur. Temelde
onun özüyle alâkası olmadığı gibi, bazılarının zannettiği şekilde onun iç
güdüleriyle, korunma insiyakıyla ve üreme sevk-i tabiisiyle de hiç mi hiç
alâkası yoktur.. ve aynı zamanda bunları, insanın, kendi kendini ne yapmak
istiyorsa o olduğu (existansializm) düşüncesiyle irtibatlandırmak da kat’iyyen
doğru değildir.
Ondaki bu televvün; daha yaratılırken her şey olmaya müsâit ve “a’lâ-yı
illiyyîn” den “esfel-i sâfilîn”e kadar hem nâmütenâhî yükselmelere hem de
korkunç alçalmalara açık hususî fıtratında.. ve mahiyetine hem ruhânîlik hem de
nefsânîlik nüvelerinin yerleştirilmesinde; dolayısıyla da, insan tabiatının
ezeliyet hedefli ve peygamber yörüngeli bir gayeye yönlendirilebilmesinde veya
yönlendirilemeyişinde.. ruhundaki insânî cevherlerin idrak edilişinde veya
edilemeyişinde.. özündeki potansiyel gücün sezilip değerlendirilmesinde veya
değerlendirilemeyişinde.. ledünnî derinlikleri araştırılırken kalbin
katmanlarına inilişinde veya inilemeyişinde.. iradenin hakkının verilişinde veya
verilemeyişinde.. şuurun perde arkası sırlarının sezilişinde veya
sezilemeyişinde.. hissin mâverâiliğe yönlendirilişinde veya
yönlendirilemeyişinde.. vicdan mekanizmasının işleyiş keyfiyetinin bilinişinde
veya bilinemeyişinde aranmalıdır.
Hayatlarını ruhun enginliklerinde, kalbin derinliklerinde ve her zaman vicdan
eksenli sürdürebilenler, yer yer tabiatlarının bir yanındaki tümseklere,
fıtratlarının çevresindeki dikenlere takılsalar da hep “a’lâ-yı illiyyîn”e doğru
yürürler. Bütün ömürlerini beden ve cismaniyetin mahbesinde geçirenler ise, bir
girdâbın etrafında dönüyor gibi, her an biraz daha gayyâlara gömülür ve hep
“esfel-i sâfilîn” e doğru sürüklenirler.
İnsanı sadece aklıyla, şuuruyla, şuuraltıyla, hayvânî ihsaslarıyla veyâ içtimâî
temayülleriyle ele alanlar, onun özüyle alâkalı hiçbir şey söyleyememiş, ciddî
hiçbir şey ortaya koyamamışlardır. Bir şey söyleyip, bir şey ortaya koymak şöyle
dursun, onu iyice müphemleştirmiş, muğlaklaştırmış ve âdetâ bir ucûbe haline
getirmişlerdir. Bu akl-ı evvellerin kimine göre o “düşünen hayvan”, kimine göre,
hayatı, sindirim-dolaşım-ıtrâhâta göre programlanmış bir hayatzede, kimine göre
de her şeyiyle cismânî hazlara göre plânlanmış, şuuru da, şuuraltı da “libido”
mezbeleliği ve insanda öğürtü hissi uyaran cıvık bir varlık…
Oysa ki, mahiyetinde; aklında, şuurunda, şuuraltında, içtimâî temayüllerinde
önemli birer yeri bulunan insan, bütün bunların verâsında, o ister, kader de
yoluna su serperse, dünyada her şey aşılabilecek mahiyettedir.. ve zaman zaman
aşmıştır da. Evet o, hem kendini hem de bütün cihanları aşabilecek bir iç
dinamizme sahiptir. O, eğer cevherinde bulunan o sırlı, sihirli güç ve
imkânları, bütün o güçlerin, o kuvvetlerin, o imkânların gerçek kaynağına
yönlendirebilse kendini de aşar, fâniliği de aşar ve varlığın kokan, çürüyen,
dağılan bütün değersiz parçalarına, değerler üstü manâ ve mahiyet kazandırarak
onları ebediyete namzet hale getirebilir.
Bugün, göklerdeki yıldırımları avuçlayıp insanlığın istifâdesine sunan, atomun,
o küçüklerden küçük dünyasına girip, partiküller âlemine seyahat düzenleyen,
milyonlarca sene ötelerdeki âlemlerle diyaloğa geçip, bu uzak mesafelerdeki
varlıkları gören, işiten, hatta getirip gözler önüne seren.. duygularıyla,
düşünceleriyle, tasavvurlarıyla, keşif ve icatlarıyla mesafeler üstü mesafeleri
aşan insan, kendini hayvanî meralarda aramanın ve özündeki manâ ve muhtevâyı
anlayamamanın cezasını çekiyor. Onun bütün vahşeti, bencilliği, hak-hukuk
tanımamazlığı, ihtirasları, nemelâzımcılığı, rahata düşkünlüğü, rehâvet zaafı bu
inhirafında aranmalıdır.
Evet o, dünyaları aşan dehasına rağmen, kendini yanlış manâlandırmanın, yanlış
yorumlamanın kahrına uğramıştır.
Sızıntı, Mayıs 1993, Cilt 15, Sayı 172
Kendi Derinlikleriyle İnsan (2)
“Avalîm sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir”(Mehmet Akif)
İnsanı bedeniyle ele alan ve ona cismaniyet buudlarıyla yaklaşan düşünce,
protoplazmanın yaratılışından bu güne kadar bütün tekamül vak’alarını, sadece ve
sadece biyolojik bir gelişme olarak görmüş, transformizm vadilerinde dolaşmış,
evolüsyonla zifaf olmuş; dolayısıyla da insanoğlunu hayvan seviyesine indirmiş,
onu hayvanlar arasında aramış ve antropolojiyi de bir ahır, bir tavla
nizamnamesi haline getirmiştir.
Durum böyle olunca kendini hayvanlardan bir hayvan sayan insanın gâye-i hayâli
ve kıymet idealleri, faide, keyif, eğlence, şahsî çıkar, daha doğrusu hayvânî
bir mutluluk olacaktır. Dolayısıyla da bu fâideyi sağlayan faaliyet türü, bu
keyfiyet ve bu neşeyi temin eden teknoloji ve bu cismânî refaha hizmet eden
imkânlar insanın değerler listesinin başına geçecek.. ve hemen her şeyin önünde,
her şeye fâik bir hızla gelişecektir. Tabii böyle bir değerler nizamı, daha
doğrusu bu değerler kargaşası içinde de ne seviyeli bir düşünce insanı, ne
azîmli bir ilim adamı, ne de gayretli bir sanatkârın yetişmesi düşünülemez.
Yetişenler de ya bir kısım şahıs ve kuruluşlara tabasbus ve dilencilikte
bulunacaklar veya devlet kapısında asalak durumuna düşeceklerdir. Zannediyorum,
yakın tarihimiz itibariyle durum hep böyle olmuştur.
Bugün, insanımızı kıvrım kıvrım kıvrandıran maddeci medeniyetin, bütün
bunalımların kaynağı olduğu bedâhatini inkâr edecek kimse çıkmaz. İlmî vak’aları
karanlık faraziyeler üzerine kuran.. fiziğin temellerini sisli-buğulu bir zemine
bina eden, plastik sanatlar ve edebiyatta bize ait her şeyi yıkan ve her şeyin
içine mutlaka bir parça hezeyan ve cıvıklık pompalayan.. bin seneden beri
“bünyan-ı marsus” gibi devam edegelen bütün ictimaî müesseseleri temelinden
sarsan.. idare ve politikayı korkunç bir yalan ve aldatma arenası haline
getiren.. aileyi toplum bünyesinde bir kanser hücresi şekline dönüştüren.. evet,
bütün bu buhranlar yumağı medeniyetin insanlığa kaybettirdikleri,
kazandırdıklarından daha fazla olduğu gibi, bir millet olarak biz de, ona yelken
açtığımız günden beri, hiçbir zaman onun getirdikleriyle, götürdüklerinin yerini
doldurmamız mümkün olamamıştır.
Blokajı tamamen madde olan medeniyet kılıklı bu uygarlık, insanlık için huzur ve
itmi’nan temininden daha ziyade, sürekli hırs ve tamâı kamçılamış obur bir “daha
yok mu?” sistemidir. Daha çok imkân, daha çok istihsal, daha çok kredi, daha çok
kazanç, daha konforlu bir hayat, daha müreffeh bir yarın ve daha daha bir sürü
şey… Doğrusu insan kendi özünü manâlandıramayınca veya yorumlamada yanlışlığa
düşünce, her şey kendisi için yaratılan bu muallâ varlık, böyle eşyanın mahkumu
oluyor.
Faidelinin; güzele, iyiye, doğruya tercih edildiği bir dünyada yaşıyoruz.. ve
zannediyorum, günümüzün talihsiz insanlarının ard arda gelen belalardan bir
türlü bellerini doğrultamamalarının asıl sebebi de işte bu. Evet bugün, bilimi,
tekniği, teknolojiyi olduğunun üstünde değerlerle tabûlaştıran, küstahlaştıran;
buna karşılık, dini, ahlâkı, fazileti, estetiği, gereksiz ve lüzumsuz gibi gören
gösteren akılsızlık, adeta çağın dehâsı sayılmakta. Öyle görülüyor ki, gerçek
insânî değerleri alt-üst eden bu çarpık düşünceden kurtulacağımız güne kadar,
milletçe yaşadığımız sarsıntılar da, bulantılar da devam edecek.
Keşke, gerçek insânî değerlere biraz daha erken uyanabilseydik!
Evet, tarihin katmanlarına altın, gümüş madenleri gibi sinmiş ve onun gerçek
buudları sayılan manâ ve ruh, bize, faidenin; çıkarın, keyfin, eğlencenin
değerler silsilesinde yeri olmadığını, olsa bile, sıfırın bir kaç milim üstünde
olduğunu göstermektedir.
Aslında insanı, diğer canlılardan ayıran en önemli hususlardan biri de işte
budur. Evet, insanın dışındaki her varlık, kendi faidesi, kendi çıkarı ve kâinat
dengesi arkasında koşturulur; ancak insandır ki, hem kendini hem de bütün
varlığı ve cihanları aşan bir manâ ve ruhu takip eder. Hayvanlarda din duygusu,
ahlâk endişesi, fazilet mücadelesi, sanat gayreti yoktur. Kapıları sadece insan
kalbine, insan duygularına açılan bu zümrütten sarayların biricik konuğu
insandır. Evet o, din ile ikiz olarak doğmuş.. ahlâkla sarılıp sarmalanmış..
ömrünü fazilet takibine vakfetmiş ve kendini sanatla anlatmış tek canlıdır.. en
ibtidâî vasıtalarla yapıp ortaya koyduğu basit eserlerden ifade ettikleri manâ
ve değerlerle gidip tâ sonsuzluğa ulaşan sanat harikalarına kadar her ses ve
soluk, her renk ve çizgi, her şekil ve motif, onun fıtrat menşûrundan dökülen,
onun derinliklerinden kopup gelen ona mahsus tayflardır.
Bugün, çoğumuz, kudretin mahkumu insiyaklarla meydana gelen örümcek ağına,
bülbül yuvasına, arı peteğine, kunduz hendesesine, sivrisinek maharetine, yılan
balıklarının uzun ve dolambaçlı seyahatine ve Sevk-i İlâhî ağında daha nelere
nelere.. hayretlerle bakıyor ve dehşete düşüyoruz. Oysa ki, asıl hayret edilecek
ve hayranlıkla alkışlanacak insandır. İnsanın öteler buudlu ufkudur, dehasıdır
ve kendi kendini aşmasıdır.
Günümüzde çokları, kendilerini zirvelere çıkaracak olan gerçek insânî değerlere
karşı kapalı olsalar da bu böyledir.. ve bunun tam anlaşılacağı güne kadar da
kim bilir, küstahlaşan bilim, şımarıklaşan teknoloji ve faidenin dışında hiçbir
değer kabul etmeyen medeniyet anlayışımızı daha ne ürpertici trajedilere
sebebiyet verecek.. ve kandan, gözyaşından daha ne seylaplar meydana
getirecek..!
Sızıntı, Haziran 1993, Cilt 15, Sayı 173
Kutlu Doğum
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun doğumu, topyekûn insanlığın da yeniden doğumu
sayılır. O’nun dünyayı şereflendireceği güne kadar akın karadan, gecenin
gündüzden, gülün de dikenden farkı yoktu; dünya âdetâ umumî bir mâtemhâne,
varlık da tıpkı bir kaostu.. O’nun eşyanın yüzüne çaldığı nur sayesinde, zulmet
ziyâdan ayrıldı, geceler gündüze kalboldu; kâinat kelime kelime; cümle cümle,
fasıl fasıl okunur bir kitap haline geldi.. ve her şey âdetâ yeniden dirildi ve
gerçek değerini buldu.
Evet, O’nun yeryüzünü şereflendirmesi; kâinat çapında bir vak’a ve yer-gök adına
en büyük bir hâdise olduğu gibi, aynı zamanda insanlığın da yeniden dirilişi
sayılır. O, elindeki, cihanları aydınlatan, o nûrefşân mesajıyla, dünyayı
yeniden göklere göre tanzim edeceği, varlığın perde arkası hakikatlarına
tercüman olacağı, eşya ve hâdiselere yeni tefsir ve yeni yorumlar getireceği
güne kadar varlık bütünüyle manâsız, ruhsuz, birbirinden kopuk ve birbirine
yabancı gibiydi; cansızlar âdetâ, abesler resm-i geçidinde birer figür, canlılar
‘natürel seleksiyon’un dişleri arasında ve her gün başka bir ölüm ağında.. bu
kara yalnızlıkta insanlar ise, her an başka bir ayrılıkla inleyen birer yetim,
birer mazlum, birer mağdur vaziyetindeydi. O’nun neşrettiği nûr sayesinde birden
bire karanlıkların büyüsü bozuldu, şeytanlar bozguna uğradı ve dalâletler gidip
gayyâyı boyladı.. eşyanın mahiyeti değişti; tahripler tamire dönüştü, inkırâzlar
da onarım hazırlığı şekline girdi.. dünya üzerindeki konup-göçmeler,
gelip-gitmeler birer resm-i geçit halini aldı; doğumlar birer toy-düğün, ölümler
de birer ‘şeb-i arûs’ oldu.
O’nun ışığı başlarımızı okşamaya başladığı günden itibaren, ruhlarımızda ‘ebedî
yok olma’nın te’siri kırıldı; hicranla çarpan sînelere dost ikliminden vuslat
muştuları geldi-ulaştı. Bütün bir insanlık olarak biz hepimiz, O’nun
gönüllerimize üflediği hayat sayesinde kendimizi idrak edip eşya ile münâsebete
geçebildik.. özümüzdeki cevherleri değerlendirip, benliğimizdeki sonsuzluk
buudunu sezebildik. O olmasaydı, ne ruhumuzdaki bu derinlikleri kavrayabilir ne
de kabirden geçip sonsuzluğa uzayan bu yolu ve bu yolculuğu bu kadar şirin
görebilirdik. Gönüllerimize aşk u heyecan salan O, gözlerimize ışıklar çalan O
ve bizleri ebedler ülkesine seyahata hazırlayan da yine O’dur.
O, bu uzun ve sırlı yolculukta bulunduğumuz sâhil itibariyle, bizim için bir
kaptan ve rehnümâ, varacağımız âlem itibariyle de bir mihmandâr ve şefaatçı ise,
bizim de O’na karşı bir kısım sorumluluklarımız vardır ve bu mevzûda lâkayd
kalmamız da mümkün değildir. Ama, ne gariptir ki, bizler asırlardan beri bu ışık
insan ve O’nun nurlu mesajına karşı hep lâkayd kalmışızdır.. lâkayd kalmak bir
yana çok defa saygısız davranmışızdır…
Vâkıâ, dar bir dairede ve belli ölçüler içinde, merasim türünden bir mevlit,
birkaç paket şeker ve birkaç şişe güllâpla.. bazen de birkaç ses sanatkârı ve
birkaç ilâhîci ile velâdeti tes’îd etmeye, O’nunla irtibatımızı ortaya koymaya
çalışmışızdır; ama, bunlar kat’iyyen O’nun büyüklüğüyle orantılı olmamıştır;
orantılı olmak şöyle dursun, O’nun kapıkullarına gösterilen saygı ve ihtiram
seviyesine bile ulaşılamamıştır. Hele Hz. Mesih’in doğum günü veya şöyle-böyle
O’nunla alâkalı gösterilen noel, paskalya ve daha başka yortu ve karnavallar
seviyesinde bir neş’e ve cûşişin yaşanması kat’iyyen söz konusu olmamıştır…
Bu mevzûda yapılması teklif edilen şeylerin ‘ef’âl-i mükellefîn’ arasında yeri
olmadığı muhakkak; kimse de böyle bir iddiada bulunamaz. Ancak, acaba bu Kutlu
Doğum’u O’nun nûrefşan mesajı adına daha derince, daha içten ve daha ciddî
olarak değerlendiremez miyiz?
Hz. İsa ile alâkalı günler, halkı hıristiyan olsun-olmasın, hemen her ülkede
âdetâ neş’e, sevinç kıyametleriyle kutlanır; haftalarca, hatta aylarca her
mahfilde sözler, muhâvereler hep o istikâmette cereyan eder.. her tarafa O’nun
adına tebrikler, hediyeler yağar.. hediye ve tebrik teâtisi, o günlerde
postanelerin biricik işi hâline gelir. Telefonlar, sürekli O’nun namına zil
çalar, âhizeler O’nun nâmına konar-kalkar.. dörtbir yan kandillerle süslenir;
çarşı-pazar renklerle-ışıklarla kahkaha atar.. evler bir arı kovanı gibi, O’na
ait duygularla uğuldar, mabetler O’na ait neşîdelerle inler.. ve her gece, âdetâ
şehrâyinler gibi büyüleyici ve başdöndürücü olarak geçer.
Gerçi, bu karmakarışık karnavallarda çoğu kimse ne yaptığını bilemez ve neden,
çoğu maskaralık olan bu işlerin içine girdiğini fark edemez. Ama, yine de o
günleri her saat ve her dakikası ile dinî bir vecd içinde ve ne yaptığının
şuurunda olan bir sürü insan vardır.
Ne olursa olsun Hz. Mesîh’e ait gün ve geceler o kadar insanlığa mâl olmuştur
ki, bilerek-bilmeyerek herkes kendini o acayip törenler içinde bulur; ibadet,
eğlence veya maskaralık, hıristiyanlarla aynı duyguları paylaşır, aynı hislerle
yatar-kalkar.. hatta çam, çınar devirir, hindi parçalar, şampanya patlatır ve
kör-kütük sarhoş olup sokaklara dökülür…
Mübeccel velâdetin böyle eğlenceli, cümbüşlü kutlanmasını ve mübârek İslâm
Dini’nin de bir karnavala çevrilmesini ne biz ne de başkası arzu etmez.. zaten
bunu yapmaya da kimsenin gücü yetmez. Ancak, yalancı ve riyakâr bir dünyanın,
koskocaman insanlık âlemini nasıl bir iğfal ağına aldığını gördükçe, ‘neden
acaba İslâm Dünyası, aynı zamanda kendi velâdeti de sayılan Rebî’ul-evveli,
Rebî’ul-evvelle gelen ‘Nevrûz-ı Sultanîyi’ ve o günle gelen insanlığın
kurtuluşunu aynı heyecan, aynı cûşiş içinde tes’îd etmez’ diye hayıflanıyor ve
kendi kendimizi sorguluyoruz.
Yukarıda serd edilen mülâhazalardan, Seyyidina Hz. Mesîh ve arkasındakileri
tezyîf manâsı da çıkarılmamalıdır. Biz Müslümanların Hz. İsa’ya karşı saygımız
sonsuz olduğu gibi, O’nun getirdiği mesajın, bugünkü batı medeniyetinin önemli
bir rüknü olduğunda da şüphemiz yoktur. Evet, tarihçilerin ve medeniyet
felsefecilerinin de ifade ettikleri gibi, eğer Hz. İsa ve O’nun getirdiği ruh ve
manâ olmasaydı, batı medeniyeti hiçbir zaman vücud bulamazdı; zira onun bir
esası Grek düşüncesi (Matematik düşünce) diğer bir esası Roma hukuku olduğu
gibi, önemli bir rüknü de gerçek manâsıyla hristiyan dinidir. Şu hususu da
önemle kaydetmek icab eder ki, eğer insanlığın medâr-ı fahri Hz. Muhammed (sav)
ve O’nun nurlu mesajı olmasaydı, İslâm Medeniyeti olmazdı.. İslâm medeniyeti
olmayınca da batı ‘uygarlığı’ doğmazdı.
Evet, eğer İslâm, o yumuşak, o müsamahakâr, o sımsıcak, o ilme açık ve tefekkürü
ödüllendiren semâvî renkleri ile batı yamaçlarında tüllenmeseydi.. ve eğer
onuncu asırdan itibaren İslâm âlimleri ve bu arada Türk düşünürleri, greko-latin
kültürünü Avrupa’ya taşıyıp, Avrupalıya tanıtmasalardı, batı hâlâ orta çağları
yaşıyor olacaktı. Zaten, matematik, fizik, kimya, astronomi, hendese ve tababet
gibi ilim dallarının doğulu ve İslâm alaşımlı olduğunda kimsenin şüphesi yok.
Bizim dünyamızda medeniyet adına her şeyi batılı görmeye kendini şartlandırmış
bir kısım müstağripler kabul etmeseler de, batı medeniyeti, hali hazırdaki
yerini alabilmesi ve modern şekliyle var olabilmesi için, Hz. Mesih’ten sonra
tam altı asır daha bekleme mecburiyetindeydi.. bekledi, İslâm’la karşılaştı.. bu
karşılaşmayı tam değerlendirdi veya değerlendiremedi, o ayrı mes’ele; ama ondan
mutlaka müteessir oldu, çok yararlandı ve geleceğini onun ışığında dizayn etti.
Evet, batı, İslâm medeniyetine esas teşkil edecek olan prensipleri benimsemese
bile ondan aldığı, alıp değerlendirdiği ve bu arada İslâm’ın ona tedayi
ettirdiği pek çok şey vardır.. ve bunlar yeni batı kafası ve yeni batı
düşüncesinin teşekkülünde, tahminler üstü te’sir icra etmişlerdi…
Bu itibarla diyebiliriz ki:
“Dünya neye mâlikse O’nun vergisidir hep,
Medyûn O’na cemiyeti, medyûn O’na ferdi;
Medyûndur O masuma bütün bir beşeriyet,
Yâ Rab, mahşerde bizi bu ikrar ile haşret!”
M. Akif
Asırlar var ki, topyekûn insanlığın medyûn bulunduğu bu Zât’ı, kendi kâmet-i
kıymetine uygun bir velâdet günü, velâdet haftası, velâdet ayı, ile tes’îd
edemedik.. tes’îd etmek bir yana, O’nun kapı kullarına gösterilen alâka
ölçüsünde O’na karşı tazimde bulunamadık. Aylar, yıllar ve asırlar boyu O’nun
için şehrâyinler tertip edilse, her gece O’nun için yüzlerce, binlerce neşîdeler
söylense, yine O’nun hakkı ödenemez ve O’nun için bir şeyler yapıldığı
söylenemez. Ne var ki, ‘Sultan’a sultanlık, gedâya da gedâlık yaraşır’
düşüncesinden hareketle, ‘hiçbir şey yapmamaktansa, az dahi olsa mümkün olanı
yapmak daha iyidir’ diyor ve ‘Ebedî Risalet Sempozyumu’ gibi konferansların her
sene ayrı bir ülkede icra edilmesini.. ve belli bir zaman diliminin bu işe
tahsisini.. ve mümkünse önümüzdeki yılın -tabiî O’nun dünyasında, sadece O’na
bir yıl tahsis etmenin ne denli bir cimrilik ve vefasızlık olduğunu ruhlarımızda
duymanın ezikliği, ârı ve hicabıyla- ‘Hz. Muhammed (sav) Yılı’ olarak ilânını
teklif ediyoruz.
Sızıntı, Ekim 1991, Cilt 13, Sayı 153
Ma’bed
Bu ülkenin en önemli bir güzellik buudunu, hiç şüphe yok ki, dört bir yanda şaha
kalkmış gibi mehip mehip duran ma’bedler teşkil eder.. ve ma’bedin içli, derin
ukbâ buudlu güzelliğine denk bir başka güzelliğin bulunması da mümkün değildir.
Ma’bed; madde âleminin serhaddinden ötelere açılmak için hazırlanmış bir liman
ve insan ruhunun derinliklerine ulaşabilmek için de bir tahtelbahir (denizaltı)
mesabesindedir. Ma’bede gönül gözleri açık olarak girebilen her talihli, aynı
zamanda upuzun bir seyahate karar vermiş ve baş döndürücü ukbâ güzelliklerini
temâşâya da azmetmiş sayılır. Ma’bedin içinde geçirilen zamanlar, eğer şuur, his
ve kalb refakatinde geçirilebilse, saatler, dakikalar, saniyeler, hatta âşireler
ebedî bir ömrü netice verecek kadar bereketli olabilir.
Evet, ma’bede adımını atan her gönül sahibi, onun tedayi ettirdiklerini düşüne
düşüne ve bu düşüncelerden sînesine akan varidâtı hissede ede, âdetâ uhrevîleşir
ve benliğinin derinliklerinde, sürekli öteleri duymaya ve eşyânın perde arkasını
mırıldanmaya başlar. Evet ma’bedde, hemen herkes, kendi gönlünde olduğu kadar,
diğer insanlardan ve çevresindeki eşyâdan -estağfirullah- her biri binlerce rüyâ
ve hülyânın anahtarı, duygularımızla bütünleşmiş ma’bedin o ukbâ renkli
aksesuarından en derin bir şiiri dinler, en bayıltıcı manâ tomurcuklarını
koklar. Şiirin en güçlü unsurları sayılan ışıklar, sesler, burada insan ruhunu
bütünüyle sarar ve ebediyyen hatırdan silinmeyecek edâlara ulaşırlar. Hele,
mübarek gün ve gecelere ait tat ve şivenin buğu buğu her yanı sardığı
dakikalarda, ma’bed, akıl almaz bir füsûna ulaşır.. ve güya göğün renkleri,
ruhânîlerin sesleri gelip gelip ruhlara doluyor gibi olur; olur da, bu semâvî
büyü ile hayat ve kâinat daha esrarlı bir hâl alır. Bu sihirli dünyada seyahate
azmedenlere ma’bed, en büyük mürşitler, en olgun ruh insanları gibi varlığın
perde arkası sırlarını fısıldar ve onları sonsuzun serhatlerinde dolaştırır.
Dünyada ma’bed kadar vakûr, ma’bed kadar mehip, ma’bed kadar sonsuza açık ve
ma’bed kadar füsûnlu başka bir mekan hatırlamıyorum. Orada, âdetâ semânın
ışıkları, avize ve kandillerin ziyalarıyla bütünleşir ve gönüllere akmaya
başlar. Derken âdiyattan olan şeyler bir bir fevkalâdeleşir ve her taraf
efsânevî bir güzelliğe bürünür.
Hemen her zaman ma’bedde, gizli gizli esip duran ve ancak uyanık gönüllerin
sezebileceği, vicdânın âşinâ olduğu ve ruhun bir ömür boyu arayıp durduğu öyle
bir ‘üns’ esintisi hissedilir ki, insan, tıpkı çiçeklerin içine giren bir kısım
mini böceklerin lezzetle aynîleşmeleri gibi, onu ayn-ı haz olarak duyar ve
yaşar.
Ma’bedin asıl sesi ve mûsikîsi, her zaman derûnunda yankılanan şuur ve idrakten
gelir. Evet o, her an değişen ayrı bir duygu tufanıyla, ancak temiz ruhların
sezebileceği, ibadete ait derin manâlardan, bu manâların hayâllerdeki büyüleyici
şekillerinden iklimine sığınan ruhlara öyle mahrem şeyler fısıldar ki, insan,
varlığın ezelî nefahâtle sarıldığını hisseder; hisseder de, ruhundaki
ihtiyaçların, arzuların, beklentilerin hemencecik yerine getirileceği bir
kapının önünde olduğunu sanır.. ve bir coşar bir coşar ki; sanki bulunduğu yer
yedi kat göğün üstüymüş ve o da bu makamın şerefli sakinlerinden biriymiş gibi,
en baş döndürücü manzaraların, en ürpertici solukların ve en çarpıcı
televvünlerin, hem de bilmem kaçını iç içe görüyormuş ve duyuyormuşçasına
hayretlerle irkilir, irkilir de, ruhunda, denizlerin derinliklerindeki dev
dalgaların yüzlercesinin, binlercesinin çarpışmasını birden yaşıyormuş gibi
zevkten ürpertiye, ürpertiden zevke geçer durur.
Ma’bed hiçbir zaman bütün bütün susmaz ve susmamıştır da.. aksine o, her an ayrı
bir dalga boyunda gürleyip durmuştur. Bütün seslerin kesildiği, bütün
heyecanların söndüğü ve atmosferin hazanla tir tir titrediği dönemlerde bile o,
ruhunun derinliklerinde her zaman bir şeyler mırıldanmış ve bize ümit
soluklamıştır. Evet o; hiç durmadan hep bir şeyler fısıldamıştır ama, bilmem ki
milletçe, onun anlatmak istediği hususların kaçta kaçını anlamışızdır.
Evet ma’bedden ve ma’bedin uhrevî nağmelerinden rahatsız olan bir kısım yarasa
topluluğunun, onun kendince konuşmalarına hacr koydukları dönemde bile o, az bir
üslup farklılığıyla hep ‘haydin felâha’ demeye devam etti. Ben hâlâ onun,
rikkatime çok dokunan o zamanki garip çığlıklarını düşündükçe; sanki ma’bed,
kendi manâ ve muhtevâsını ifade etmek için, ağzını açıyormuş da, bir kısım
karanlık güçler onun kendine has sırlarını açmasına fırsat vermeyip, ağzına
fermuar vuruyorlarmış gibi gelir bana.
Çok defa önünden veya bir kenarından geçip giderken seyrettiğimiz ma’bed ve
çevresindeki külliye, meşrûta, imaret veya şurada burada küme küme salınan
ağaçlar, ruhlarımıza öyle derin, öyle ledünnî şeyler fısıldarlar ki, duyup
anladıklarımızın onda birini bile en büyük filozofların anlatması mümkün
değildir. Ma’bedin gerçek güzellik ve derinliğini anlamak için onun gözleri ve
gönülleri dolduran cennet ikliminde doğmak, onun aydınlık harîminde hayata
uyanmak lâzımdır. İşte o zaman ma’bed her şeyiyle ruhlarınıza öyle işler ve
gönüllerinizi öyle büyüler ki, kendinizi ukbânın meşcereliklerinde sanırsınız…
Bir zamanlar ma’bed, manâlarla, duygularla dopdolu, en ledünnî hislerle taşkın
ve semtine uğrayanlarla konuşan, dertleşen, içini çeken, içini döken, onların
sevinç ve tasalarını paylaşan bir canlı gibiydi. Günde birkaç defa ona
ulaşabilenler, içlerini boşaltır, gamdan, kederden uzaklaşır ve öteler adına
azıklarını alır, sonra da bir uhrevî seyahate hazırlanmış gibi beklerlerdi. O
zamanlar mabet, öyle bir rüya ve hülyâ ülkesiydi ki, insan orada bütün
derinlikleriyle gerçek huzuru ve mutluluğu bulur.. rûhî ve bedenî hazların en
erişilmezlerine ererdi. Gözleri ötelerin ufuklarında olanlar için orada her şey,
sanki daha önce bir başka yerde görülmüş, tanınmış gibi sımsıcak, içli ve âdetâ
ruhlarının aksesuarı gibiydi.. oraya adımlarını atar atmaz, birden bire
cismâniyetin pancurları aralanıyor gibi olur; o aralıkların genişlikleri
nispetinde, ötelere ait güzellikler ve ışıklar, onlardan içeriye akmaya başlar
ve gelir namaz kılanların sînelerine dökülürdü.. veya biz öyle itikat ederdik…
Hayatını, ev-iş-ma’bed arası bir kaneviçe gibi ören bahtiyarlar, günde birkaç
defa, gökleri ve gökler ötesi âlemleri, hem de o baş döndürücü armonileriyle,
düşünce dünyalarından geçirir, bir meşher gibi tekrar tekrar temâşâ eder ve bu
semâvî ziyafetin çevresinde, bal özü arayan arılar gibi hazdan hazza uçar
dururlardı.
Ma’bedi düşünüp de, arzuları, istekleri, emelleri yıldızlar kadar çok olan
mü’min gönüllere ondan fışkıran ziyayı, nuru, lezzeti, huzûru, hazzı ve zevki
hatırlamamak mümkün mü?
Şimdi ma’bed, bilhassa, ona eski fonksiyonunu kazandırmanın yolları arandığı şu
günlerde, kırılmış mızrabı ve gevşemiş bam teliyle, boynu buruk, yeniden onu
konuşturacak, gökten indiği günlerin tat, lezzet ve şivesine ulaştıracak sihirli
eller ve sihirli diller beklemekte. Öyle bir el, öyle bir dil ki, çağın bütün
vefasızlıklarına rağmen, ma’bede o mümtaz şivesiyle, o ince üslûbuyla, kendi
şiirini söylettirsin; söylettirsin de, bütün uyuyan gönülleri uyarsın ve o
keskin büyüsüyle her sîneye girsin. Evet, dört bir yana, binlerce telden
binlerce nağmeler yayarak cihanı öyle bir velveleye versin ki, duyanlar:
‘İsrafil Sûr’a mı üfledi, yoksa Hz. Muhammed mi -sallallâhû aleyhi ve sellem-
dirildi’ desinler..
Sızıntı, Kasım 1992, Cilt 14, Sayı 166
Ma’bedlerin Sırlı Dünyası
Bizim dünyamız, ilâhî sanatın, ilâhî sanattaki tabiî güzelliklerin baş döndürücü
mübalâğalara ulaştığı, varlığımızın esasını teşkîl eden maddî-mânevî
dinamiklerdeki tenasübün büyüleyici bir armoni hâlini aldığı, güzelliğin
kemâlle, kemâlin de güzellik ile kuşaklaştığı bir sihir ülkesidir. Sînesi
bediîyâta açık mütehassısları hayretten hayrete sürükleyen ve güzellik
tiryakilerini mest eden bu güzeller güzeli dünya; mabetleri, tekyeleri ve
zâviyeleri ile daha bir büyülü derinliğe ulaşır.
Evet, ülkemiz hemen her zaman, yeryüzünde sonsuzluğun rasathaneleri bu kutlu
yuvalarla âdeta deryalar kadar mehibleşip ebediyet düşüncesi ile dalgalanır;
gökyüzü kadar derinleşip ihtişamla gönüllerimize akar. Evet, bu ülkede ibâdet ve
ibâdet düşüncesi, kulluk ve kulluk felsefesi, tâ eskilere, eskilerden de
eskilere dayanan câmileriyle, minâreleriyle, minârelerden yükselen ezanlarıyla,
gözlere ışık saçan, gönülleri hoplatan semâvî edalara ulaşmıştır. Hele,
duyguların duru, düşüncelerin uhrevî, sokakların emin, çarşı-pazarın da nezih
olduğu dönemlerde o, güzellik ve câzibesine doyum olmayan cennet yamaçları gibi
tüllenmiş ve âdeta bir semâvî ülke haline gelmiştir.
Biz, dünden bugüne bu ülkede ibâdet saatlerini, ezan seslerini hep gök
kapılarının gıcırtıları gibi duymuş, dinlemiş ve ötelere açıldığına inandığımız
bu menfezlerden sonsuzluğu rasat etmeye koşuyor gibi mabede koşmuş, ibâdetle
gerilime geçmiş ve ötelerin hülyalı âlemlerine açılmışızdır. Evet, hemen her
zaman, ezan ve ibâdet dakikalarında güya öbür âlemin rengârenk güzellikleri ve
meleklerin ruhlarımızı kanatlandıran nefesleri gönüllerimize doluyor gibi olmuş
ve varlığın daha bir bayıltıcı hâl aldığı o sihirli zaman parçalarında daha
esrarlı bir güzellik ruhlarımızı sarmıştır. Ülkemiz kadar güzel ve füsunlu ve
biraz da gönüllerimize uhrevî rikkat salacak şekilde hüzünlü bir başka yer
görmedim.. ve göreceğime de ihtimal vermiyorum.. bilhassa, göklerin yere
tenezzül mevsimlerinde ve mabetlerden ışıkların boşaldığı günlerde o efsanevî
güzellik âdeta tasavvurlar üstü bir hâl alır ve bize yerin-göğün füsûnunu birden
yaşatır… Evet, bu büyülü günlerde mabetlerin çevrelerine serpiştirilmiş bulunan
bütün evler ve bu evleri saran mahalleler bir bir silinir ve ortada sadece,
şerefelerindeki kandilleriyle başını yıldızlar arasına sokan minâreler,
minâreler arasındaki mahyalar ve bu ışık dantelası içinde o buğulu ve mehip
görünüşleriyle mabetler kalır. Kalır da, günde birkaç defa minârelerinden
boşalan lâhûtî sesler bütün çevreyi sarar, bütün sîneleri hoplatır, herkesi ve
her şeyi kucaklar ve göklerin meçhul fakat aydınlık derinliklerinde gezdirir.
Öyle ki, herkes kendini, ötelerin ışığıyla sarılmış ve sonsuza doğru kayıyor
gibi hisseder, her an ayrı bir mârifet iklimiyle tanışır, her an ayrı bir
ledünnî zevkin eşiğine kadar ulaşır.. ve şayet bu fikrî seyahatın şuurunda ise,
her an ayrı bir irfan derinliğiyle başkalaşır ve bambaşka şeyler duyar ve yaşar.
Bu ülkenin gerçek sesi ve mûsikîsi, günün hiç bir saatinde susmayan ve her vakit
bir değişik buudda kendini hissettiren mabetlerden, ibâdetin o her zaman
hissedilen ışıklarının büyüleyici manâlarından ve aşk u şevkin gönüllerimizi
hoplatan derinliklerden gelir.
Ma’bede bazen, en derin ve en mahrem fısıltılarıyla içlerimize inşirah salar ve
ruhlarımızdaki ihtiyaçları, arzuları, hülyaları bir bir tatmin eder, herkesin
his ve düşünce dünyasına göre mutlaka ona bir şeyler anlatır ve dikkatini çeker…
Ma’bed bazen öyle derin bir lezzet ve iştiyakla duyulur ki, sanki onun o ışıktan
ikliminde herkes ebedî yolculuğa azmediyormuş da, bir sırlı, bir bilinmez yol
telaşıyla eli-ayağı dolaşıyor, heyecandan heyecana sürükleniyor gibi olur; olur
da, yer yer dağınıklığa düşer, zaman zaman ciddîleşir, bir yakarışın inşirahıyla
dopdolu, bir de yakarışın endişesiyle sapsarı.. kâh yeryüzünde mesafelerle
savaşıyor gibi yol alır.. kâh göklerde zaman üstü keyfiyetlere ulaşır ve
mesafelerin üstüne çıkar.. ama mutlaka, O’nu düşünür, O’nu sayıklar ve hep O’na
ermenin yollarını arar.
Ma’bed, her zaman değişik telden sesler verir ve hiçbir zaman bütün bütün
sessizleşmez.. onun aydınlık ikliminde hemen her vakit gizli-açık bir mırıltı
duyulur ama, herkes onu sezip anlayamaz. Bu mırıltılar bazen minâre endamlı,
bazen kubbe görkemli nağmeler halinde bütün ufkumuzu sarar ve her yerde ‘tın
tın’ duyulur ve her bucak onun aksisadâsıyla inler. Bazen de, minârelerin
şerefelerinden, mescitlerin mihrap ve minberlerinden yükselerek havada tatlı
tatlı dalgalanır, dalgalanıp varacağı yere varır; sonra da yukarılardaki
nemlerin çiy noktasına ulaşınca yağmurlaşıp yeryüzüne geri döndükleri gibi,
onlarda değişerek, katlanarak rahmet damlaları haline gelerek başımıza
boşalırlar.
Ma’bed, her yanıyla, ruhumuzun alışık olduğu bir nesneymiş gibi, bizim için her
zaman hisli, içli, yumuşak ve mûnis olmuştur. Onun harîminde her defasında ayrı
ayrı şeyler duymuş, ayrı ayrı şeyler hissetmiş ve ibâdetlerimizle, zikr u
fikrimizle bunları dile getirmeye çalışmışızdır.
Ma’betlerin hayat ve maneviyat tüten iklimlerinde, bütün göklerin ve gökler
ötesi ışık âlemlerin derinlik ve parıltıları ışıldar durur. Evet, oralarda,
göklerden yeryüzüne inmiş gibi durmadan parıldayan.. ve şerefelerin çevresindeki
kandillere, minâreler arasındaki mahyalara ve câminin içindeki avizelere
çarparak gelip gönüllerimize akan, aktıkça da hislerimize daha bir derinlik
kazandıran bütün bir ukbâ aleminin cümbüşü mevcuttur.. Ma’bed bazen, en derin
gökyüzündeki yıldızlar kadar çok, ışığa uyanmış gönüllere öteden hep nurlar
yağar…
Bütün muhteva ve manâsı, îmândan, düşünceden, duygudan, histen ve şiirden
yoğrulmuş bu dünyada, insan, murakabe gibi engin sükutlardan, kulaklara cennet
çağıltıları gibi gelip ulaşan seslerden, gözlere çarpıp duygulara akan
ışıklardan buğu buğu ruhları saran manâlara kadar her şeyde gece-gündüz devam
eden, yaz-kış sürüp giden bir hülya lezzeti duyar.
Evet, ülkenin karanlıklara gömülüp gittiği dönemlerde bile mabet o kendine has
edâsı, o sırlı şîvesi ve o lâhût endamlı üslûbuyla hep kendi şiirini söylemeye
devam etmişti. Herkes ve her şey daldığı uykulara daladursun, karanlıkların yine
karanlıklarla boğuştuğu o dönemde mabet, Ak Çağın hususiyetlerine bürünerek, en
engin hisler ve en beliğ ifadelerle en derin manâları seslendirmişti.
Bundan sonra da o; sesi-sükûtu, gölgesi-ışığı, maddesi ve manâsıyla şimdiye
kadar sessiz sessiz sinelerimize boşalttığı ilhamlarını bundan sonra da
boşaltmaya devam edecek.. ve öyle inanıyoruz ki, bütün samimi gönüllere sinmiş
bu ruh, bu şiir ve bu manâ, ömürlerimizin ufûlüne kadar da kendine has renkleri
ve ışıklarıyla yenilenip duracaktır.
Sızıntı, Temmuz 1992, Cilt 14, Sayı 162
Milletin Yolunu Kesen Kanlı Kâbus
Sen karanlık düşüncelerin esiri, ikide bir zamanın çıkmazına düşen ve elli defa
burnunu yerlere sürtmeden kendine gelmeyen içi geçmiş ruh.! Sürekli ufuksuz.!
Bilinmezlere yelken açan sarhoş ve şaşkın kaptan.! Diyelim ki, bir-iki adım
öteden habersiz yaşıyorsun-rakip tanımayan ve herkese tepeden bakan halinden
utan!- Ayağının altında mağmalar gibi gürleyen ve çevreye dehşetler saçan,
lavlar gibi köpürüp göklere yükselen şu kıyamet emarelerini de mi duymuyorsun?.
Söyle bana Allah aşkına, yoksa sen gerçek bir kıyamet mi bekliyorsun! Son
bir-iki asırlık kızıl kıyametlerle dahi kendine gelmediğine göre, pek uyanacağa
benzemiyorsun!
Şimdi istersen uyu; çünkü bundan sonra kopacak kıyamet senin kıyametin
olacaktır! Evet, yakın bir gelecekte sen, sırtında bir kambur gibi târihî
mesûliyetlerin, derdest edilip tarihleşeceğin gayyaya götürülürken, senin
ihmaline, senin iğfaline, senin hıyanetine uğramış, bütün ihmalzedelerin, bütün
iğfalzedelerin, bütün hıyanetzedelerin kahredici bakışları, çıldırtan çığlıkları
ve arş-ı adaleti ihtizaza getiren tazallümleriyle, ölüp ölüp dirilecek ve
“keşke, ben de toprak olsaydım” deyip inleyeceksin..!
Bir mutlu gelecek adına her hâdise, tıpkı bir sihirli beyan, bize bunları
anlatıyor.. sezebildiğimiz kadarıyla, vak’aların perde arkası böyle büyülü bir
değişikliği haber veriyor.. daha şimdiden kulaklarımıza kadar gelip ulaşan tatlı
bir mûsikî veya ürperten bir uğultu, bize, ayrı ayrı bu iki hâdiseden çok sesli
bir şeyler mırıldanıyor: Bütün batı ve batı patentli medeniyetler, kâbuslu bir
bekleyişten sonra, şimdilerde ürperten bir ölüm çukuruna, bir girdaba doğru
kaymaya başladılar bile…
Sen, “çağdaşlık,” “çağ atlama” nakaratıyla kendi kendini avuta dur; kazanç,
gelir dağılımı, refah, mutluluk, keyif, neş’e gibi gevezeliklerle teselli olmaya
devam et; beraberlerinde bulunmayı şeref saydığın “çağdaş” dünyaların arş-ı
nizamlarından kopup gelen sur sesi çoktan bir korkulu rüyâ gibi her yanı sardı…
Aslında senin, çağdaşlığın da çağı yakalaman da sadece bir züğürt tesellisi ve
kendi kendini aldatma; senin icraatın sırf bir taklit ve başkalarına bakıp geviş
getirme; idaren de, kurtları çobanlığa yükseltip, çobanları da sürüleştirmekten
ibaret. Yakın tarihimiz itibariyle senin bu kabîl hataların, sayılamayacak kadar
çok, ağza alınamayacak kadar da utandırıcı olmuştur. Evet sen, dünden-bugüne bir
kerecik olsun hatalarını aşamadın.. aksine “hatamı aşayım, onu zihinlerden
sileyim” derken, ikinci bir hata işledin.. işte milletçe, son bir-bir buçuk
asırlık sarsıntı, perişaniyet ve buhranlarımız da, senin sebebiyet verdiğin bu
“hatalar fâsit dâire”sinin bir ürünü.. belli aralıklarla gece baskınların, kendi
milletine karşı güç denemelerin, aşağılık duygusunun verdiği tuhaf bir ruh
haletiyle, sıksık kendini ispatlama gayretlerin de onun ayrı bir buudu! Târihin
hiçbir devrinde, hiçbir bahtsız millet, bu kadar çok felâketin, bu kadar dar bir
zamana sıkıştırıldığını görmemiştir. Ey, kinin, nefretin, garazın,
muhâkemesizliğin âzat kabul etmez kölesi! Ey, kendi târihinin sayfalarını kanla
kirleten tarihin kanlı delisi, cinnetin de bir sınırı olmalı değil miydi!?
Evet, yirminci asra doğru gelinirken, bütün dünyada, farklı buudlarda ve gözle
görülür şekilde ciddi bir değişiklik gözleniyordu.. ve bu kaçınılmazdı da. Ne
var ki, aynı dönemde bizde, içtimâî, iktisâdî, siyâsî bünyenin yenilenmesi
adına, zamanın hiçbir diliminde, târihin hiçbir çağında eşi-benzeri görülmemiş
bir ihtilal humması yaşandı. Vâkıa, çokları tarafından hâlâ büyük bir hâdise,
bir târihî başlangıç gibi gösterilmek istenen ve insanlığa çok yararlı olduğu
vehmedilen Fransız İhtilali’nden bu yana, bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde
de belli bir tempo ile devam edegelen bir yıkma, bir değiştirme, bir yeniden
şekillendirme gayretleri vardı ama; asrımıza gelince bu hareket daha da
hızlandı, daha da aşırılaştı ve milletimiz için âdetâ, bir kanlı kâbus hâlini
aldı.
Ma’bed ve saray, kalblerden, kafalardan silinirse, insanlığın duyguda, düşüncede
hürleşeceği ve böylece insânî değerlere uyanacağı vehmediliyordu.. hatta biz,
bahtsız bir zaman diliminde bu dramın acı acı yaşandığını da gördük; gördük ama,
umduklarımızdan hiçbirini elde edemedik.. elde etmek şöyle dursun,
kaybettiklerimizin hadd u hesabı yok. her şey alt-üst olduktan sonra, ma’bed ve
saray otoritesinin vârisi olduğunu iddia eden bir sürü otorite heveslisi türedi:
Millet, halk, devlet, parlamento, işçi, bürokrat ve yer yer kendini hissettirme
çıkışları yapan askeriye bu mirasçılardan sadece bir kaçı… “Kuvvet hakta olmalı”
yoksa, istibdâdı yıktık diyenler onu daha geniş bir zemine yaymış ve önü alınmaz
hâle getirmiş olurlar. Bizde de öyle oldu; gidenler, milletin beklentilerini
veremeden gittiler; gelenler de bir sürü şerlerle geldiler.. peygamberlerin
sundukları mesajlarla doğup gelişmiş bulunan kollektif duygu ve davranış
nizamını alt-üst eden yenilik hareketleri, ma’bed yerine apartmanı, Ma’bud’un
marziyatı yerine de, ferdin hevâ ve hevesini, beden ve cismânî hazlarını
yerleştirdi. Bu dönem itibariyle idi ki, Kurân’ın “eşref-i mahluk” diye tanıyıp
tanıttığı insanoğlu, yiyen-içen-hazmeden-uyuyan-cinsî arzularını yaşayan ve
ıtrahta bulunan sefil bir varlık durumuna düşürüldü.. ve yine bu dönemde,
üzerinde kıymet ifade eden hiçbir çizgi ve târihî iz, geçmişe ait hiçbir hâtıra
ve olgunluk emâresi bulunmayan bu alabildiğine şapşal ve ablak yüzlü düşüncenin
elinde, eski değerlerin hepsi tapanlanıp1 gitti; yerlerine de hiçbir şey
konamadı. Zaten inkârcı ve nihilist bir dünya görüşünün boşluk ve hevâî
üslubundan, başka bir şey de beklenemezdi…
Evet, diyebiliriz ki, bu sisli-dumanlı dönemde, ferdî, içtimâî pek çok şey
vadedilmiştir ama, bunlardan hiçbiri gerçekleştirilememiştir. Aksine, bütün
millî, dinî ve târihî değerler yıkılmış ve onların yerini de ürperten bir mâzî
hasreti ve içlerimizi endişe ile dolduran bir gelecek kuşkusu almıştır. Şimdi,
sînelerimiz her tarafta, kanlı gözlerle kendi dünyasını ve kendi üslubunu
arıyor.
Sızıntı, Ağustos 1991, Cilt 13, Sayı 151
Müslümanca Yaşama (1)
Her beşerî sistem ve beşerî düşünce tarzı, ne kadar uzun ömürlü olursa olsun,
zamanla eskir, bayatlar, câzibe ve güzelliğini yitirir ve bıkkınlık hasıl eder;
ama, Müslümanca yaşama ve Müslümanca düşünce tarzı öyle değildir. İnsan onda,
eğer ruhunu tam hazırlayabilmişse, alışılmış şekil ve formüllerin ötesinde,
tıpkı baharlarda, tabiat kitabının çehresinde parıldayan bir güzellik ve câzibe
ruhunu, çağlayanlarla fışkıran sonsuzluk düşüncesini, semaların mavi
derinliklerinde tütüp duran ebediyyet duygusunu bulur ve başı cennetlere ulaşmış
gibi olur.
Müslüman olarak doğup büyümek ve ruhuyla onun husûsî şivesini duyup tatmak bir
tâli’ eseri ve bir bahtiyarlıktır. Onun yumuşak, aydın ve feyizli iklimini
tanıma fırsatını bulamayanlar, bütün bir hayat boyu sevgilisinden mahrum kalmış
birinin yalnızlığı içinde, “Bu sahra benim, şu sahra senin” der koşar.. “Dîde
giryân, sîne püryân, akıl hayrân”, “Şirin” der sızlar, “Leylâ” der göz yaşı
döker.. gözlerinin feri biter, dizlerinin dermanı tükenir; ama neticede, bir
çuvaldız boyu dahi yol almadığını görür.. başı açık, ayağı yalın hayâlleri ile
olduğu yerde saydığına muttali olur ve hasretle inler.
Bazen hiç bir şey bilmeden yola çıkıpta, belli bir süre sonra fıtrat ve tabiatın
rehberliğinde kendi ham hayallerinden kurtularak, fıtrat yolu İslâm’la
tanışanlar da çıkabilir ki, bir bakıma bunun da kendine göre bir güzellik ve bir
câzibesi vardır. Hatta ülfet ve ünsiyet gölgesi henüz üzerlerine düşmemesi
bakımından, böylelerinin Müslümanlığında ayrı bir tad, ayrı bir tazelik ve ayrı
bir tarâvet te olabilir. Ancak, böylesi çok ve yaygın değildir. Umumiyetle,
ondan uzak yerlerde neş’et edenler, onu kendi özüyle, kendi şivesiyle bilemez ve
kendi orjini, kendi hususiyetleri ile tanıyamazlar. Zaten başından bu yana belli
yanlarıyla “âbâ emced” hep vicâhî intikal eden bir kültür başka türlü de
olamazdı.
O, lâhûtî soluklarını duyurabildiği dünyanın ve o dünya insanının cenneti
gibidir. Onu şuurlarıyla tartıp tanıyanlar, onda, başka hiç bir şeyde rast
gelemeyecekleri hârikalar bulur ve hârikalar tanırlar. Bu şuurla onun ışıktan
ikliminde dolaşanlar, geçtikleri her yerde yol boyu sihirli çeşmelerin aktığını
görür.. suların, rüzgârların, dağların, ovaların dile gelip; onunla
konuştuklarını duyar ve bütün şanlı geçmişi onun ruhuna sinmiş bir ses, bir
mûsikî gibi hisseder.. geçen günleri, değişen renkleri, hiç geçmemiş, hiç
değişmemiş gibi, onun aydınlık atmosferinde tekrar ber tekrar yaşarlar.. ve
âdeta her fâni ruh onda ölümsüzlüğün bir buudunu bulur ve ötelerdeki
ebediyyetine menfezler açmış olur…
Şurada-burada serseri gezen ruhlar, ne zaman onun ünsiyet esintili sînesine
dönseler, kendi kendilerine: İşte rüya ve hülyalarımızda aradığımız dünya (!)
der, düşünce ve ihsaslarını onun baharlar gibi engin, canlı ve renkli iklimine
salar, fâniliğe rağmen ölümsüzlüğe uyanırlar.
Onun yâkuttan havası, ışığı ve sihirli atmosferine girenler, çok defa: Neden
insanların çoğu bu cennetâsâ dünyaya karşı lâkayd kalıyor? ve nasıl olur da
insanlık, onun iliklerine kadar işleyen onun bu diriltici soluklarını
duymuyor..? demeden kendilerini alamazlar. Evet, o, böyle derinden derine ruhun
bütün ihtiyaçlarını söylerken, en derin, en hüzünlü bir ses olarak gaflet ve
dalgınlıklarımızı delerken, nasıl oluyor da bu büyülü sese, bu coşturan soluğa
karşı alâkasız kalabiliyoruz! Nasıl oluyor da hayatı, idrak ettiğimiz günden bu
yana, onun gözümüzün önünde ördüğü, parlattığı, o hoş ve gönülleri hoplatan
güzellikler şiirine karşı duyarsız olabiliyoruz!
Şurada-burada serseri gezen ruhlar, ne zaman onun ünsiyet esintili sînesine
dönseler, kendi kendilerine: İşte rüya ve hülyalarımızda aradığımız dünya (!)
der, düşünce ve ihsaslarını onun baharlar gibi engin, canlı ve renkli iklimine
salar, fâniliğe rağmen ölümsüzlüğe uyanırlar.
Onun yâkuttan havası, ışığı ve sihirli atmosferine girenler, çok defa: Neden
insanların çoğu bu cennetâsâ dünyaya karşı lâkayd kalıyor? ve nasıl olur da
insanlık, onun iliklerine kadar işleyen onun bu diriltici soluklarını
duymuyor..? demeden kendilerini alamazlar. Evet, o, böyle derinden derine ruhun
bütün ihtiyaçlarını söylerken, en derin, en hüzünlü bir ses olarak gaflet ve
dalgınlıklarımızı delerken, nasıl oluyor da bu büyülü sese, bu coşturan soluğa
karşı alâkasız kalabiliyoruz! Nasıl oluyor da hayatı, idrak ettiğimiz günden bu
yana, onun gözümüzün önünde ördüğü, parlattığı, o hoş ve gönülleri hoplatan
güzellikler şiirine karşı duyarsız olabiliyoruz!
Onun dünyasında herşey bir aşk büyüsü ile sihirli gibidir. Gündüzler, bu masmavi
âlemin büyüsü içinde doğar, aydınlanır ve sînelere bir bir boyasını çalar, öyle
gider.. geceler insanın derinliklerine matkaplar salıyor gibi en düşündürücü
duygularla gelir, gönüllere bir avuç kor atar-geçer.. sabahlar insanı en tatlı
ses, rayiha ve esintilerle kucaklar.. bağ ve bahçelerden yükselen çiçeklerin
kokuları, damla damla sağdan soldan dökülüp gelen kuşların cıvıltıları ve yer
yer gölgeler gibi bir belirip bir kaybolmaları.. zaman zaman gerçeklerin
gölgelere karışması, vakit vakit de gölgelerin gerçekleşmesi, evet, bütün bunlar
âdetâ bir hayret ve ürpertinin besteleri gibidirler.
Düşünce dünyasıyla bu seviyeyi yakalayabilenler, kendilerini cennet yamaçlarında
seyr ve tenezzühe çıkmış gibi hisseder, gönüllerinde ebedî var olma ve aşkın
nefeslerini duyar, sonsuzluk için yaratılmış olmanın hazları ile büyülenir
giderler.
Sızıntı, Haziran 1990, Cilt 12, Sayı 137
Müslümanca Yaşama (2)
Her şey doğar, olgunlaşır, devrini tamamlar ve yaprak yaprak solar-gider; ama,
İslâmiyet, hep aynı tazelik içinde parlar-durur ve bir civan gibi gerilir,
gülümser.. evet, o herzaman gençtir, kuvvetlidir, canlıdır ve bizim fâniliğimizi
aşan bir üstünlüğü vardır. Ara-sıra bir kısım şiddetli rüzgârlarla sarsılıp
sararmış gibi görünse de, gerçekten sarsılıp sararan onun kusurlu temsilcileri
bizlerizdir. Yoksa onun ezelî âlemi, sürekli parıltılı, tılsımlı ve göz
kamaştırıcıdır.
Onu gerçekten temsil edenlere gelince, onlar hep, derin bir vuslat hazzı içinde
coşar ve güzelliğin, câzibenin en doyurucularının en ledünnîlerini birden ve
kesintisiz yaşarlar. Her an ötelerden üstlerine dökülen ışıklarla, tıpkı bahar
yağmuruna bağırlarını açmış çiçekler gibidirler. Onların çevrelerinde her an bir
başka renk, bir başka ışık ve bir başka âhengin şarkıları duyulur. Sanki
gönüllerinin bir yanına Itrî veya Dede oturmuş da onlara mâhurdan fasıllar
söylüyor gibi, içlerinden bir kısım nağmelerin kopup geldiğini duyar.. bu sese
ses katar ve kendilerinden geçerler.
İnancın bu masmavi dünyasında, gençlik ve sıhhat eriyip gitse, yaşlılık ve firak
hissi poyraz gibi esmeye başlasa, her yandan ayrılık gonkları duyulsa; o içli
günler sönüp yerlerini serin, karlı-buzlu hicrân geceleri alsa, her yandan ayak
sesleri kesilip sessizlik konuşsa; zaman, mekân, renk ve ışığın birbirine
boşalması bütün bütün esrarlaşsa, hayatın Müslümancasıyla kanatlı bir ruh,
muharebe meydanında hasımlarını bir bir yere sermiş ve sancağını düşmanın
sînesine saplamış bir muharip gibi, imanından kaynaklanan “anilmerkez” bir güçle
bütün bu menfî (olumsuz) yönleri en rahat şekilde savarak ruhundaki cenneti
yaşayabilir. Hatta bir ölçüde bu seviyeyi yakalamış olanların ruh ve his
dünyaları, hayatın hazanında daha da güç ve derinlik kazanır.. düşünce ve
hülyaları daha da kanatlanır; sanki maddiyat ve cismâniyetten sıyrılarak ışık ve
buhar haline gelmiş gibi semavileşir ve sonsuzlukla daha da içli-dışlı olurlar.
Hayatın bu son demlerinde, en çok sevdiğimiz şeylerden ve sevdiğimiz kimselerden
ayrılışların, ruhlarımızı sarsarak, gönüllerimizi kırarak bizler de fânilik
hissi ve ümitsizlik uyarmasına, uyarıp his dünyamızı karanlıklara boğmasına
karşılık, sinelerimizden çığlık çığlık yükselen öteler arzusunun; ruhlarımıza
kök salmış, “ba’sü ba’de’l-mevt” akidesiyle buluşup birleştiği nokta, öyle
müthiş bir güç ve ümit kaynağıdır ki; insanın içinden kopup gelen ve bütün bir
gönlü söyleyen hiçbir şiir, hiçbir mûsikî, bu kadar içli, bu kadar derin ve bu
kadar güzel olamaz.
Bunlar, insan ruhuna hitap eden mahrem birer lisan; ifadeleri de, bildiğimiz
muayyen kelimelerden ses ve söz almaz. Cümleleri, ötelerden akıp gelen
mânâlardan örülmüş bu dil, gerçek ruh insanlarının ve ledûnnî zevk erbabının
anlayabilecekleri, malzemesi fizikötesi sesler ve sözlerden alınmış bir ilhâm
dili ve bir melek lisanıdır.
Bu dil ve bu beyanın dalgaları arasında, yer yer gönüllerimizi bir ümit, bir
sihir ve bir sevda sarar, gözlerimiz, ukbânın mavi, parlak ve başımızı döndüren
güzellikleriyle dolar, derken kulaklarımızda, aşkın ve güzelliğin çınlayan
mûsikileri duyulmaya başlar…
Sızıntı, Temmuz 1990, Cilt 12, Sayı 138
Paradokslar Cenderesinde Bir Millet
Yıllar var ki milletçe pek çoğumuz, hususiyle de zirvedekiler, bir türlü
düşüncelerimizi saran vehimlerden sıyrılarak gerçeklerle yüz yüze gelmeye
cesâret edememişizdir. Yalan-doğru ayırımı yapmadan her söze kanmış, mesnetsiz
ve nesepsiz düşüncelerin tesirinde kalmış, bilim yaftalı plâstize hurâfelere
kapılmış ve bâtıl anlayışların kulu-kölesi olarak yaşamışızdır… Oysa ki,
hakîkatlere göz kapamadan daha tehlikeli bir körlük ve onları araştırıp
öğrenmemeden de daha büyük bir talihsizlik yoktur. Böyle bir körlük ve
talihsizliğe mâruz kalan fert de, cemiyet de iflâh olmamıştır.
Bir ülkede yığınlar hakîkata karşı böylesine kör, aydınlar da vurdum duymaz veyâ
“Düşünce hürriyeti, fikir hürriyeti” deyip kimseye bir şey anlatamıyorlarsa, ya
da onlara, bir şeyler anlatma fırsatı verilmiyorsa, o ülkede, umumî inhiraflar,
vicdânî ve ruhî rahatsızlıklar sürüp gidecek, dolayısıyla da yığınlar bir türlü
“infiâller fâsid dâiresi”nden kurtulamayacaktır.
Yakın geçmişimiz itibârıyla biz, sürekli inhiraflar içinde yaşadık; defâatle
onun zehir-zemberek netîceleriyle sarsıldık.. ve kim bilir kaç kere, kılpayı
ölüm çukurlarına yuvarlanıp gitmekten kurtulduk. Geçirdiğimiz bâdirelerden bir
tânesi dahi, mezardakilerin dirilip gelmesine yetecek kadar kıyâmet endamlıydı
ama; “Yâ mahşer!” deyip kendini ölüm uykusuna salanlar üzerinde hiç mi hiç
te’siri olmadı.
Şimdiye kadar çevremizde meydana gelen bunca kızıl-kıyâmetle uyanmamış
kafaların, şu andaki hâdiselerle uyanacaklarına ihtimâl vermek bir hayli zor.
Görünen şu ki bunlar, hâdiseler ne kadar ürpertici olursa olsun, yatakta vaziyet
değiştirip eski uykusuna devam eden bir uykukolik gibi, bu çıldırtan
gafletlerini sürdüreceklerdir…
Bir zamanlar “kimse başımızı ağrıtmasın, oturup biraz da keyfimize bakalım”
diye, ülke topraklarını bahşiş gibi sağa-sola tevzî ederek onun daralmasına,
büzülmesine hattâ maddî-mânevî çoraklaşmasına göz yuman bahtsızların, şu anda
olsun, o korkunç târihî hatalarıyla karşı tarafın iştihâsını kabartıp onlarda
yeni yeni arzular uyardıklarının farkına varıp bu büyük yanlışlığı tamir
etmelerini ne kadar arzu ederdik..! Heyhât; ne o anlayış, ne o idrak, ne de o
basîret
“Ne olmuş, ben de bilmem, pek karanlık şimdi hissiyât!” (M. Akif)
Uyanıp kendine gelmek şöyle dursun, belli bir dönemde bu ülkede, başkalarının
hesap ve çıkarları çizgisinde sürekli, zafer kılıklı falsoların gururu yaşandı..
ve bu karanlık devrede, milletçe, değişik muvâzaaların ortak paydasını bir
başarıymış gibi görüp göstererek, o günün sahte kahramanlarının yalancı
destanları altında iki büklüm olup, bilerek veya bilmeyerek o günün en merğûb
metâı düzmeciliğe yahşîler çekip alkış tuttuk.
Ve işte tâ o zaman defâatle tarihe yön vermiş bir milletin hayatı ruh ve mânâ
plânında sona eriyordu.. ona yeni bir hayat üflemeye çalışan mesih soluklular
ise, ya sık sık dostların vefâsızlığına çarpılıyor veya düşmanların husûmet
ağında derdest edilip, “Sabr-ı cemîl” çekiyorlardı. Şimdilerde çokları:
“Aylardır çevremizde olup-biten kızıl-kıyâmeti, bir cansız cenâze sessizliği
içinde seyrediyoruz” diyor ve hayıflanıyorlar. Hayır, benim safderun dostlarım!
Aylardır değil, hatta senelerdir de değil; biz bir asırdan beri, daha doğrusu
can alıcı hasımlarımızın visâline koşmaya başladığımız günden beri “cihanda
sulh” un büyüleyici atmosferinde çevremizi, sinema seyrediyor gibi mahmur mahmur
temâşa etmiş ve zâlimlerin her seviyedeki satranç oyunlarına karşı hep alâkasız
kalmışızdır.
Bu tâlihsiz dönemde işin serkârı olanlar, hiç mi hiç müteşebbis olamamış, medenî
cesâret gösterememiş, üç adım ötesini görememiş, dünya gündemine katkıda
bulanamamış; hemen her zaman başkalarının ruznâmesine mevzû, başkalarının
oyunlarına piyon olmuş, doğrudan doğruya milletimizi alâkadar eden meselelerde
bile başkalarının kararlarını esas almıştır. Bugünün işini, yüzlerine-gözlerine
bulaştırarak edâ ettiklerine ve birkaç günlük ihtiyaçlarını yerine
getirdiklerine inanınca da, daha doğrusu sorumluluklarını yerine getirdikleri
vehmine kapılınca hemen yan gelip yatmadan başka hiçbir dertleri olmamıştır.
Bunların çoğuna göre oturmak ayakta durmaktan, yatmak oturmaktan, uyumak da
yatmaktan, kim bilir belki de ölmek yaşamaktan daha dinlendirici, daha
akıllıcaydı..!
Biri diğerini yiyip bitirmeden başka bir emel taşımayan bu ufuksuz insanların
teşkil ettiği heyet, kaynağı kendi rûhunda bunca entropiyi aşarak gelip bu
günlere nasıl ulaştı? Bence, asıl hayret edilecek husus da işte budur..!
Zerreleri arasında câzibe bulunmayan bir bütünün dağılıp gitmesi mukadderdir.
Hususiyle bu bütün cüz-i fertleri îtibariyle bozulup çözülmeye açıksa.. evet bu
dönemde, milletin önünde bulunanlar milleti, millet de onları sevememiş; hemen
herkes birbirini koltuk değneği gibi kullanmak istemiş, vâkıa zaman zaman bir
kısım çıkarlar etrâfında ve dar bir dâirede bir araya gelmeler olmuş ise de,
beklenen şeyler elde edilemeyince eskisinden daha beter çözülmelere, dağılmalara
gidilmiştir.
İçimizde millet fertlerinin birbirlerine karşı davranışları böyle olduğu gibi,
dünkü târihî berâberliğimizin bedelini ödeyen vesâyemizde bulunmanın âh u
efgânını yaşayan mazlum ve mağdur milletlere karşı da aynı olmuştur:
Saraybosna’dan Somali’ye, Karabağ’dan Filistin’e, çok geniş bir dâirede,
soydaşlarımızın cesetleri kan seylapları önünde sürüklenirken.. ırz çiğnenip
nâmus pâyimâl olurken.. Güneydoğu’da eşkiyâ haysiyetimize tükürüp gezerken..
Kıbrıs’ta ezelî hasımlarımız tarafından iki ayağımız bir ‘kab’a sıkıştırılırken,
biz, behîmî hislerimizi yaşamış, keyfimize bakmış, deliler gibi çalıp-çığırıp
oynamış ve bir hıristiyan gecesinde televizyon kanallarıyla evlerimizin içine
levsiyat akıtmadan utanmamışızdır.
Bir-iki asırdan beri milletimiz, kendi kendinin musîbeti ve kendi kendinin
mağdûru olarak yaşamıştır. Evet, millet ruhuna, Allah ve Peygamberine baş
kaldırmanın dışında ciddi hiçbir şeyin öğretilmediği bu karanlık dönemde, bütün
kara seslerin, kapkara ağızların yaptıkları tek şey geçmişi tezyîf, atalarımızı
tahkîr ve bin senelik muazzam mîrâsı inkâr olmuştur. Yine bu tâlihsiz dönemde,
en mebzul metâ, gururdur, çalımdır, cakadır. Şâir-i şehîrimizin de ifâde ettiği
gibi; deve izi derin gölde (!) saman çöpüne binip yüzen bir sineğin kendini bir
diritnotda zannetmesi gibi, bunlar da bir kısım levsiyat bataklıklarında
düşe-kalka yürürken, kendini, okyanuslarda hem de transatlantik-lerde seyahat
ediyor sanıyorlardı. Kanları sürüngenler gibi soğuk, zekâları bütün bütün
şehvetin ağında, keseleri sefâhetle delinmiş ve hayatları,
sindirim-dolaşım-ıtrâhata göre programlanmış bu bedenin kulları, gelecekte,
târihimizin dünüyle yarını arasında rutubetlenmiş, güvelenmiş bir bölüm olarak
hatırlanacak ve nefretlerle anılacaklardır.
Bilindiği gibi, Osmanlı’nın son döneminde bâzı kimseler, bir yolunu bulur, bir
memuriyete intisap eder ve şahsî, ailevî masraflarını “Dersaâdet”e yüklemeye
bakarlardı. Vâli, hâkim, defterdar, üniversite hocası, asker, hekim, postacı
gibi devletin bakım-görüm mecburiyetinde olduğu değişik sınıfların yanında ne
işe yaradığı belli olmayan bir kısım nâzırlıklar, müşâvirlikler, müdîr-i
umûmîlikler vardı ki bunlar da parazit gibi devletin sırtından geçinirlerdi.. ve
çok defa bu tufeylî gürûh için iş icat ederlerdi. Meselâ; beyefendi “Semâya yol
nâzırı veyâ müdîr-i umûmisi” tâyin edilseydi. “Bu memuriyetten maksat nedir?
Böyle bir memuriyete intisap edenler ne iş yaparlar?” demeden, hemen bir
müsteşar, birkaç müdür, birkaç müşâvir alarak bu hayâli nâzırlığı
teşkîlatlandırmağa çalışırdı. Hatta her sene bir kısım yeni yeni şubeler ihdâs
ederek dünyâ kadar amelmandaya maaş bağlar ve bağlatırdı.
Günümüzde de durum bundan çok farklı değil; millete zimamdarlık yapanların bir
kısmı siyâset mâlûlü.. hemen hepsi yorgun ve asâbi.. büyük çoğunluk, hep korkulu
bekleyişlerin streslerinde.. riyâ ve tabasbus en büyük sermâye ve mâvi kart..
hemen herkes hayalî mesâî ile göze girme yarışında.. rica ederim yürüyeceğine
yerinde tepinmeye takılmış bu talihsizlerden ne beklenir ki..?
Evet, etrâfımızı saran bunca fezâî ve fecâinin tek sorumlusu bizler ve
zimamdarlarımızdır. Boş yere hilâli-haçı, müezzini-nâkûsu, imamı-papazı
çekiştirip durmayalım.. biz İncil ve Tevrat’ın, Zebur ve suhufun kahrına
uğramadık; biz milletçe şahsiyetsizliğin, mihrapsızlığın, sürekli yüzüp
gezmenin, her gün ayrı bir âlûftenin arkasında koşmanın, birkısım paradokslara
takılıp kalmanın ve manâ kökümüzü baltalamanın kahrına uğradık…
Bu ülkede bir iki asırdır, bir anlayış tıkanıklığı, düşünce tıkanıklığı ve fikir
hayâtımızın önünü kesen bir inkibâz yaşanmaktadır.. belki arasıra hükümet şekli
değiştirilerek bir kısım tesellî devreleri yaşanmış, idâre şekli plâstize
edilerek kitlelerin hiddet ve öfkesi dindirilmiş ama, bunların hiçbiri milletin
beklentilerine cevap vermemiştir.
Aslında, idâre şekli ve idâre edenlerin kalb ve kafaları değiştirilmedikten
sonra hiçbir şeyin olmayacağı muhakkaktı ama, ister fantazi densin, ister
kitlelerin kin ve nefretinin yatıştırılması ameliyesi densin, bâzı şeyler
yapıyor gibi görünmeyi maslahat saydık.
Evet, son bir iki asrın insanı, tanzimattan meşrûtiyete, meşrûtiyetten
cumhuriyete, ondan da demokrasiye uzanan yolda dünyâ kadar değişikliklere şâhid
oldu ve olduk ama, bağı kopmuş tesellîleri istisnâ edecek olursak, bu
sistemlerin en ilklerinin bile henüz bütünüyle toplum hayâtına mâlolmadığının
münâkaşası yapılabilir… Ricâ ederim, siyâsî ideolojiye rağmen bir kısım vatan
evlâdının târih şuuru ve târihî dinâmiklere dayanarak kendi gayretleriyle elde
ettikleri başarıların dışında iftiharla dem vurduğumuz aydınlık ve ilericilik
adına gösterebileceğimiz ne vardır?..
Bereket ki, Hakk’ın inâyetinin temsilcisi bu bir avuç insan da vardı. Yoksa,
inkisarlarımız ümitlerimizi de alıp götürecek ve bizler hasımlarımızın tahakkuk
eden rüyâları olacaktık.
Evet, hiçbir milletin cihangirliğinin “İlelebed” devâm etmeyeceği muhakkaktır..
tabii manâ köküyle münâsebetini devâm ettiriyorsa “İlâ nihâye” kuruyup gitmesi
de. Her millet gibi biz de, bir târihî engebeye takılıp sendeledik, hatta belki
yüzü koyun kapaklandık.. bunları inkâra mecal yok.. yok ama, Yaratan’ın
inâyetiyle dirilip toparlanacağımızda da şüphe edilmemelidir. Elverir ki,
sînelerimizde, hayattan kâm almaktan daha ziyâde biraz da başkaları için yaşama
arzusu yeşerebilsin. Ve meflûç insanlar gibi tir tir titreyen irâdelerimiz, yeni
bir “Ba’sü ba’del- mevt”le canlansın, canlansın ve irâdesinin yaradılış gâyesini
ortaya koysun.
Biz, düşmanlarımızın sarsmasıyla değil, kendi iç sarsıntılarımızla yıkıldık.. ve
yine kendi sînelerimizde tutuşturacağımız korla ve vicdanlarımızda kaynayıp
köpüren vârolma aşkıyla dirileceğiz…
Sızıntı, Şubat 1993, Cilt 15, Sayı 169
Peygamberimiz ve Söz
Hakk’ın murad ve kelamına tercüman olma vazifesiyle gönderilmiş bulunan
Peygamberimiz (sav), aynı zamanda bir Söz Sultanı’ydı. Bugüne kadar herkesin
derecesine göre ve belli ölçüde söylemeye muktedir olduğu bir hayli güzel söz
olmuştur ama, Güzeller Güzeli’nin (sav) sözlerinde bir başka derinlik, bir başka
lezzet, bir başka halâvet vardır.
O’nun beyânı o kadar tatlı, ifâdeleri o kadar büyüleyiciydi ki, O (sav)
konuşurken başlar döner, bakışlar başkalaşır, kalbler duracak hâle gelir, akıl
ve muhâkemeler teslîm-i silah eder, insânî duygular dirilir ve ruhlar da âdetâ
kanatlanırdı. Allah O’nun diline öyle bir güç ihsan etmişti ki, O’nu dinleme
bahtiyarlığına erenler, ifâdeleri en özlü, beyânları en çarpıcı bir Söz
Sultanı’nın (sav) huzurunda bulunma mehâbetiyle âdetâ dilleri tutulur ve
büyülenirlerdi.. ne zaman O’nun dudaklarından hikmet pırlantaları dökülmeye
başlasa, akıl ve muhâkeme erbabının nutku tutulur; ne zaman O (sav), iyiyi,
güzeli, doğruyu anlatmaya koyulsa, ağzının şeker-şerbeti dinleyenlerin ruhlarını
sarar; ne zaman o âteşîn sözleriyle fenalıkları hedeflese, küfür ve münkerâtı
kendi çirkinliklerinde boğar.. ve hele da’vâsı adına serdettiği hüccet, bürhan
ve delillerle kükrediği zaman, bütün karanlık ruhların dillerine zincir vurur ve
karanlıkları bozguna uğratırdı…
O (sav), bütün bu mazhariyetlerin şuûrundaydı ve tahdîs-i nimet -şükür niyetiyle
Hakk’ın nimetlerini ilân- sadedinde bunları izharda da beis görmezdi: “Ben
nebiyyi ümmî olan Muhammet’im. Ben’den sonra nebî yok! Ben sözün ilkiyle,
sonuyla ve ‘cevâmiu’l-kelim’le serfirâz kılındım” diyerek Hakk’ın ihsanlarını
sayar-döker.. ve “Ey insanlar, ben ‘cevâmiu’l-kelim’ ve her şeyi hall u fasl
edecek son sözü söylemekle şereflendirildim” nûr-efşân beyânlarıyla da geçmiş ve
geleceğin Hatîb-i Zîşân’ı olduğunu ilân ederdi.
Gerçekten O Efendiler Efendisi (sav) diriltici soluklarıyla, Hakk bahçesinin
güllerine ilâhîler besteleyen öyle bir bülbül idi ki, O ne zaman şakısa, gönlünü
dile getirir ve gönlünün dilinden en büyüleyici nağmeler söylerdi. O’nun bağının
taze fidanlarında filizlenmiş o tazelerden taze sözler, başkalarının baharında
açılmış tomurcuklara, başkalarının sabahında güneşe uyanmış çiçeklere
benzemezdi. O’nun söz sofrasında her şey bir gonca gibi şebnemi burnunda yepyeni
ve turfandaydı.. ve bu turfanda nimetleri bütün derinlikleriyle tadıp tanımak,
tanıyıp hazzına ermek de, sadece bu bezmin ilk tâlililerine müyesser olmuştu.
O Beyân Sultanı (sav), söz cevherinden öyle bir kılıç yaptı ki, o kılıcın başlar
üstünde bir kere dönüp helezonlar çizmesiyle bütün yalancı ve muzahref beyânlar
kaçıp yarasaların tünedikleri yerlerde saklandılar ve bütün masallar Kâf dağının
arkasında ankâya sığındılar. O ifâde ve beyandan öyle çeşmeler akıttı ki, bir
anda câhiliye sahrasının dörtbir yanı Cennet bahçelerine döndü ve öyle
çağlayanlar meydana getirdi ki, bütün îmâna açık gönüller kendilerini sonsuzun
okyanusuna akan o çağlayanlar içinde buluverdiler.
O’nun sözleri öteler kaynaklıydı.. eğer vahiy fitiliyle parlayan O’nun sözleri
olmasaydı, cihanlar hep kaos olarak kalır giderdi. O, tabiatın yüzündeki perdeyi
söz kılıcıyla delik-deşik etti ve şeriat kitabını da yine söz nakışlarıyla
süsledi. Söz O’nun atının terkisine vurulmuş bir metâ, sadağında altın tüylü bir
oktur. O, uğradığı her yerde sözden anlayanların eteklerini mücevherlerle
doldurdu ve yayını gerip atını karanlıklar üzerine sürdü. Allah, son bir kere
daha sözlerle bir yeryüzü devleti kurmak murâd buyurunca, bu devletin
başbuğluğuna o Beyân Sultanı’nı (sav) getirdi; ifâde, sikke ve tuğrâsını O’nun
eline verdi.
Gelmiş-geçmiş ötelere açık bütün söz erleri, tecellî arşını terennüm eden
koronun birer ferdiydi… O bu bülbüller topluluğunun idârecisi oldu.. nebîler ve
velîler gelip gelip bir halka-i zikir teşkil ediyorlardı. O bu kudsîler
halkasının serzâkirliği vazifesiyle geldi.. geldi ve o tok sesiyle arş u ferşi
velveleye verdi. O’nun sözlerle donatıp insanlığa takdim ettiği semâvî
sofrasındaki her yemiş, dost bağının en mahrem noktalarından alınıp, kimseye
açılmadan mahfazası içinde O’na sunulmuş eltâf-ı şâhâneden has meyvelerdi.
O’ndan evvel o meyveleri ne başkaları bakıp görmüş, ne de onlara el sürülmüştü…
Hele, mahremlerden mahrem en has bahçelerin, en has güllerini, en lâtif
nağmelerle terennüm eden bu Andelîb-i Zîşân’ın (sav) ilham üveyki şahlandığı
vakit bütün diller susar, sîneler kulak kesilir ve ruhlar O’nun beyân zemzemesi
karşısında kendilerinden geçerlerdi.
Evet, O’nun sözleri, her dalgalanışıyla sahilleri incilerle bezeyen birer deniz,
gönüllere ürpertiler salarak zirvelerden dökülen birer şelâle ve derinliklerden
kopup gelen fevvâreler gibiydi.. ne o deryaları zenginlik ve muhtevâsıyla tavsif
etmek, ne o çağlayanlara tercüman olmak, ne de o fevvârelerin ulaştığı noktalara
ulaşıp onları ihâta etmek mümkün değildir.
Şimdiye kadar yüzlerce muhakkik ve edîp O’nun söz cevheri etrafında dönüp
durdu.. binlerce ve binlerce mütefekkir o pırıl pırıl âb-ı hayat kaynağına baş
vurdu ve nice devâsâ kâmetler, ömürlerini O’nun derinliklerini kavramada tüketti
ama, O hep ulaşılan noktaların ötesinde kaldı. Bir şâirimizin Kur’ân hakkında
söylediği bir şiirde az bir tasarrufla şöyle desek yerinde olur zannederim:
“Bikri, fikri kâinâtın çâk çâk oldu fakat
Perde-i ismette kaldı beyân-ı rasûl henüz”
Evet, damla, deryâyı bütünüyle ifâde edemediği, zerre güneşe ait husûsiyetleri
tamamen gösteremediği gibi, Muhammedî hakîkatın birer parçası sayılan ulemâ,
evliyâ, asfiyâ da – başkalarına nispeten kâmil bile olsalar- O’nu tam temsil
edemez ve O’nu aynıyla aksettiremezler.
Önümüzdeki bir başka yazıda her sözü lâ’l-ü güher O Beyân Sultanı’nın ifâde
cevherlerinden bir kaçını, icmâlî manâlarıyla arz edip davâmızı ispatlamaya
çalışalım.
Yeni Ümit, Nisan-Haziran 1991, Cilt 2, Sayı 12
Söz
İlk yaradılış; yokluğun bağrına atılan iki harf ve bir heceden ibaret olan “Kün”
sözüyle başlamıştır. Tekten çoğa, vahdetten sonsuza uzayıp giden yollar sözle
açığa çıkmış ve kelimelerle aydınlanmışlardır. Söz, gönüllerde yankılanmadan
önce, insanın hayvandan, hayvanın da taştan, topraktan farkı yoktu.
Kalem ilk yaratıldığında neyi yazacağını bilememiş ve hayrette kalmıştı. Neden
sonra kulağına “söz”un sırrı fısıldanınca, o feryat, mürekkep de ağlamaya
başladı. Ve o gün-bugündür, kalem söze ulaşınca hep çığlık koparır, mürekkep de
yaş döker…
Söz olmasaydı, bizler, ezele ait hiçbir şeyi duyamaz ve Yüce Yaratıcı’nın,
gönlümüzü, gözümüzü dolduracak esrarını anlayamazdık… Söz sayesinde kâinat bir
meşher, Hak’tan gelen kitaplar da birer dellâl kesildi. Söz, zebercet kakmalı
bir taç gibi yeryüzü halifesinin başına konunca, varlığın mânâsı ayãn oldu ve
biz de bütün bütün ondan ibaret hâle geldik…
Yeri-göğü bir araya getirip, birbirine bağlayan, dünyayı ukbâ ile bütünleştiren
sözdür. Her ne kadar onun güzelliği ve yüceliği kendiliğinden görülmese de her
şey ona muhtaç, her gizli güzelliğin kaynağı da odur.
O, burçları deviren öyle bir sancak ve kaleler fetheden öyle bir bayraktır ki;
onun vesâyâsına girmeyen cihangirler bir köyü bile fethedememişlerdir. Fatih
kumandanlar onun girdikleri yerlere girememiş, sultanlar onun ulaştığı ihtişama
ulaşamamış ve hiçbir fâni onun kadar uzun ömürlü olamamıştır. Gelenler gitmiş;
gidenler unutulup hâfızalardan silinmiş; ama o, hep taptaze ve olduğu gibi
kalmıştır.
Söz erleri semavî bülbüllerdir. Onların dilleri, dostların sînelerinin inşirahı,
düşmanların da korkulu rüyalarıdır. Bunların dillerinden dökülen söz süngüleri,
muhariplerin kılıçlarından daha keskin, mızraklarından daha ürperticidir.
Hekimler, kılıç yaralarını, ok yaralarını tedavi edebilmişlerdir ama, söz
yaralarını tedavi ettikleri görülmemiştir. Sözün en müessir ve en içlisini
peygamberler, sonra da derecesine göre ilhâma açık saf gönüller söylemişlerdir.
Söylemiş ve yerinde karanlığın bağrına yağdırdıkları söz oklarıyla zulmetleri
delik-deşik etmiş; yerinde sînelere saldıkları beyân kıvılcımlarıyla ruhlarda
yangınlar meydana getirmiş ve yerinde de rahmet damlaları şeklindeki kelimeleri
dört bir yana saçarak her yeri cennetlere çevirmişlerdir.
Hele ilham üveyklerinin kanatlandığı vakit, dudaklarından saçılan incileri
toplamak için melekler bile onlara koşmuş ve onların dizlerine kapanmışlardır.
Söz erleri güneş gibidirler; kendilerine rağmen durmadan çevrelerini
aydınlatırlar.. derya gibidirler. Dünyanın en zengin hazinelerini hem de hiç
hissettirmeden sînelerinde taşır ve bir mum gibi etraflarına ışık verir; fakat,
başlar önlerinde mahcup ve iki büklüm yaşarlar. Halk içinde mütevâzilerden daha
mütevâzi, Hak’la beraber olunca da fevkalâde uyanıktırlar. Çevrelerine
yığın-yığın cevherler dağıtır dururlar da bunun farkında bile olmazlar.
Olmazlar; zira, iç dünyalarında her an daha kıymetli pırlantalar peşindedirler.
Buldukları o, zebercedden nükteleri açıklarken, sesleri kıyamet sûru gibi
çınlar; sihirleri insi-cinni büyüler; meyhanedekiler de mescittekiler de
heryandan onların cevherlerine koşar.
Bugün o, Hârut ve Mârut’un bile büyülerini bozan söz sihirbazları var mıdır, yok
mudur bilemeyeceğim.. Bildiğim bir şey varsa, o da sözün elden ayağa düşmüş
olmasıdır. Günümüzde, söz sarrafı gibi görünenlerin çoğu ilhamsız, ötelere
kapalı ve Allah’tan kopuk kimseler… Bu itibarla da, beyân sanatı büyük ölçüde
başıboşların elinde.. ilham perisinin kanatları kırık ve ilhama muhtaç,
gönüllerde de taklit cadıları çadır kurmuş.. bütün bunlardan dolayı dilencilere
dendiği gibi “inayet ola!” demekten başka elimizden bir şey gelmiyor.
Sızıntı, Mart 1990, Cilt 12, Sayı 134
Tarihî Devr-i Daimler
Bir zamanlar, güneş bu ülkede doğar, rahmet bu ülkeye yağar, güller, çiçekler de
bu ülkede açardı. Yıldızlar bu ülkeye göz kırpar, semâ bu ülkeye tebessüm eder
ve öteler bu ülkeye bir başka bakardı. O zamanlar, bir baştan-bir başa
dağlarımız bağ, bağlarımız da Cennet bahçeleri gibi büyülü ve rengarenkti.
Tekmîl ovalarımız-obalarımız, Hızır’la arkadaşlığa ermiş gibi hep canlı ve hep
pırıl pırıldı.. oralarda bin râyiha ile eserdi esince rüzgâr.. ve sabâ her yerde
misk ü anber sürünür gezerdi. Dost-düşman binbir iştiyakla yamaçlarımızda
tenezzühe koşar.. ve Çin’den-maçinden kopup-gelen kervanların biri konar, biri
kalkardı.
Gökteki ihtişamla yerdeki güzelliklerin ufuk teşkîl ettiği bu dünyâda, ışık ve
renk arası gelip-giden ruhlar, neşeyle daldan dala uçuşan kuşlar gibi hep şen ve
şakrak, gönüller de Firdevslere koşmanın heyecanıyla soluk – soluğa ve
sımsıcaktı. Zaman zaman, Cennetlere açık bu sihirli dünyânın kapısında,
tasavvurlarımız gidip gökler ötesi âlemlere dayanınca, sonsuzun güzellikleri
gönüllerimizde nâra atmaya başlardı.
Bu yemyeşil iklimin bağı-bahçesi, gülü-çemeni hayatımız gibi nabızlarımızda atar
ve dörtbir bucaktan ruhlarımıza akıp-gelen manâlar, kulaklarımıza bir sihirli
zemzeme fısıldar ve bizi sürprizlere açık yamaçlarda tenezzühe çağırırdı.
Gün gelip de dünyâmızı çepeçevre saran bu ışık, ülke sınırlarını aşıp nursuz ve
ufuksuzları kuşatınca, hiç güneş bilmeyen bu karanlık dünyâ, bir baştan bir başa
fecir rengine büründü ve gecekuşları gibi harabelerde tüneyen bahtsızların
yüzleri gülmeye başladı.. derken gönüllere ezâ saksağan sesleri bir bir
kısıldı.. harâbeleri okşayıp geçen ışık hüzmelerinden yarasaların gözleri
kamaştı.. bütün canavarlar inlerine girip mürâkabeye daldı ve bütün yılanların
zehirleri kursaklarına aktı. En karanlık düşüncelerin hüküm sürdüğü bu yerlerde,
renk ve ışıktan Cennetlere yollar açıldı. Yer yer Firdevsî esintilerin çiçekleri
okşayıp geçtiği, zaman zaman da dikenlerin güllere selâm durduğu yollar…
Gönüllerimizde îmân ve azim, dillerimizde aşk u şevk türküsü, dem o dem
şahlanmış yürürken, birden bire bu muhteşem dünyâ öyle bir sarsıldı ki, altı
üstüne gelmedik hiçbir şey kalmadı. Güneş sislere boğulup kayboldu.. renkler
hüzünle inlemeye başladı.. yıldızların çehresini buz bağladı.. ay bu dehşetten
sapsarı kesildi.
Artık, esen rüzgârlar gül kokusu taşımıyor.. kuşlar, kuşçuklar neşeyle ötmüyor..
bülbüller hüzün mırıldanıyor.. akrepler kuyruklarını dikmiş nefretle dolaşıyor
ve çalım satıyor.. yılanlar da ıslık ıslık yüreklere korku salıyordu. Evet,
yeniden çemenler ağlamaya durmuş, yeniden goncalar zünnâr bağlamış ve yeniden
böcekler ağıtla inliyordu.. yeniden sesler hıçkırığa dönmüş, yeniden sevinçler
sînelerde boğulmuş ve her yanda çığlık çığlık yeisin, kederin nağmeleri
duyuluyordu.. yeniden gök-yer birbirinden kopmuş ve arz başını almış karanlıklar
içinde yüzüyor ve yeniden semâ belirsizleşip kaoslaşıyordu.. mesafeler
merhametsiz ve gidip Kafdağına ulaşmış, emeller sarsık, irâdeler de felç
olmuştu. Duygu ve düşünce tanımayan kaba ruhların üzerimize saldıkları zehirli
oklar sînelerimizi delik-deşik etmiş ve gözlerimizi de kançanağına çevirmişti.
Zayıf ruhlar sürekli sendeliyor, çelimsiz irâdeler sağda-solda geziyor ve
oturmamış gönüller de tir-tir titriyordu.. akıl hayret ve şaşkınlık vâdilerinde
tepetaklak, muhâkeme de cinnet derelerinde hayâle inci diziyordu. Dünyâ ve ukbâ
saltanatının kapılarını açan sırlı anahtarları kaldırıp bir tarafa attığımız bu
kapkara günlerde, altından hazinelerimize sırtımızı dönüyor ve gidip bakırcılar
çarşısında cevher arıyorduk.
Bu sis ve duman içinde, kurnaz tilkiler arslan postuna bürünüp çalım satıyor,
arslanlarsa gadr-ı hicranın demir pençesinde inim-inim inliyor ve çâresizlik
hırıltılarıyla acz besteliyorlardı.. saksağanlar uğursuz sesleriyle – dayansın
kulaklar – habire nutuklar çekiyor; bülbüller, çorap gibi yuvaları içinde
yutkunup duruyorlardı. Her yanda sessiz sessiz ahlar yükseliyor ve her yanda
çâresizlik tesellisi içinde az-buçuk canlılar dahi felç olup gidiyordu. Sabır
fitneye yenik düşmüş, tevekkül ve Hakk’a itimat sebepler karşısında nakavt
olmuş.. vicdan en tâlisiz günlerini yaşıyordu.
Evet artık, ne Cibrîl’in dolaştığı yerlerde hayat emâresi ne de Hızır’ın
bıraktığı yemyeşil izlerden eser kalmamıştı. Düşünce ümîde inat gidip gidip
karanlık iklimlerde dolaşıyor, ümit düşünceden habersiz ve ölüm solukluyordu.
Tam bu zifiri karanlık içinde, biz bitkin, irâdelerimiz de bitap yürürken,
asırlar ötesinden Yüce Rehber’in sesi tın-tın bir kere daha duyuldu. Nağmeleri
kor gibi yakıcı, haykırışları yaman, solukları da gürül gürüldü. O, yoldakilere
“Gel gel” diyor, âvâz âvâz bir şafağı müjdeliyor ve geçmişin şanlı yamaçlarına
doğru yollar vuruyordu. Sesten, sözden anlayan herkes O’na doğru koşuyor..
mesafeler O’na ve arkasındakilere selâm duruyor ve her yana âdetâ emniyet
yağıyordu. Yeniden gökler ve yer izdivaca hazırlanıyor gibi elele ve yüzyüze
gelmişti.. yeniden rûhânîlerle insanlar aynı safta birleşiyordu. Her sıkıntılı
dönemde, varlığını başımızın üstünde bir güneş gibi hissettiğimiz Yüce
Rehber-Allah gölgesini başımızdan eksik etmesin!- bizi bir kere daha vesâyâsı
altına alıyor ve “ümmetî..!” deyip inliyordu.. vicdanlarımız da bu arş u ferşi
çınlatan sese: “Sen’sizlik işimizi bitirdi.. mumumuz sönmek üzere; çerağın
nerde?.” çığlıklarıyla mukabele ediyordu.
Artık, O bir güneş gibi hep başımızın üstünde dönüp duruyor; bizler de birer
sızıntı gibi bağrımızı o ışık kaynağına açıyor, O’nunla bütünleşmek ve O’nda
fânî olmak istiyorduk. O, gürül gürül bir çağlayan gibi gönüllerimize akıyor;
bizler de kendimizi o ummana salıyor ve damlaya derya neşvesini duyuruyorduk. O,
geçeceğimiz yollara ışık saçan güneşlere denk bir ışık kaynağı, bizler de o
İlâhî meş’ale etrafında uçuşan birer pervâne.. O, dünyâ ve ukbâ mutluluğunu
atının terkisine bağlamış bir Kutlu Yolcu, bizler de O’nun âzat-kabul etmez
köleleri.. O hayatını karanlıklarla mücâdeleye adamış bir ışık insan, bizler de
bu kavganın “hay-hûy”una dem tutan alkışçılar olmuştuk.. O’nunla dolup taşıyor,
O’nu solukluyor, O’nu yudumluyor.. O’nun arkasından coşuyor, O’na intisâbın
gururuyla şahlanıyor ve O’nun zaferleriyle şahlanıp kendimizden geçiyorduk.
Evet, O’nun sayesinde bir kere daha kefeni gömlek yapıyor, bir kere daha ölüm
çukurundan kurtuluyor ve bir kere daha tipiden-borandan yakayı sıyırıp bahara
eriyorduk…
Aslında bu, ilk değildi; son da olmayacaktı. Dünyâ kuruldu kurulalı, kışları
baharlar, geceleri de gündüzler takip edip durmuştu. Biz ve zamanımız da bu
“devr-i dâim”in dışında kalamazdık.. kalmadık da. Hatta eğer bizler, vefâsızlık
edip sebepler plânında bir kenara çekilseydik, bir kısım vefâlı gönüller
hatırına yine her yana nurlar yağacak ve ilkinde olduğu gibi yine ışık gelip
karanlığı boğacaktı.
Şu anda yeryüzü, tekmîl yağmur duâsına hazırlanmış gibi, urbalar alt-üst olmuş,
eller aşağıya doğru çevrilmiş.. gözler ümitle açılıp kapanıyor ve yanık sîneler,
güftesiz bestelerle hafakanlar mırıldanıyor… üst-üste yığılıp yeryüzünü şefkatle
seyreden rûhânîlerin gözleri damla damla.. bilfarz, bulutların suyu tükense
bile, sebepler ötesi âlemlerden gelecek rahmet esintileri, yeryüzünü Cennetlere
çevirecek ve her şey gibi bizim de hasret ateşlerimizi söndürecektir.
Hele bir fasıl daha geçsin; varsa vicdan u izanın, sen de göreceksin sabahın
nurdan hançerini zulmetlerin bağrına sapladığı günü ve dörtbir yanın diriliş
türküleriyle inlediğini.
Şimdi gel sen de dikenler içinde olsan bile, gül türküleri söyle! Çevrene
yumuşatıcı nefeslerle bir şeyler fısılda! Toparlan, gönlüne açıl ve gelip
rûhunun üzerine çöreklenen rahatlık cadısını kov! Âh u enîne hasret seccadene
koş ve iniltilerini gözyaşlarınla nefeslendir! Nefeslendir ki, bu âh u efgân ve
bu mübârek damlalar, değil muvakkat karanlık ve dünyevî ateşleri, Cehennemin
kıvılcımlarını dahi söndürüp, ateşin bağrında “berd u selâm”lara inkılâb
edecektir. Çevrendeki sisten-dumandan endişe edip geri durma! Atmosferine çarpan
şahaplarla sarsılma! Feleğin dölyatağında gerinen mutlu yarınları gör ve
rüyâların Hirâ’sında, hülyâların Tûr’unda Sonsuz’dan gelen nefesleri duymaya
çalış! Çalış ki, gönülleri pervâneliğe alıştıran dünkü renk ve ışık, eskisine
denk bir tülleniş sath-ı mâiline girdi bile. Çalış ve çerağını, o ışıktan
tutuştur; bir karanlık bucağı da sen aydınlat! Karanlığa sövmek değil, ışık
yolunda bir mum yakmak ma’rifet..! Yarasaları yarasalarla başbaşa bırak! Akrebin
kuyruğunu kırıp kendi ağzına sok ve her gün biraz daha ışığa doğru kayan şu
tâli’li dünyâda bizlere rûhun bestelerinden bir şeyler mırıldan!
Sızıntı, Ocak 1991, Cilt 12, Sayı 144
Tekye
Zâviye, dergâh, âsitâne de diyebileceğimiz tekye, ilim, fen ve edep tahsil
ederek rûhânî seyr ile terakkiye çalışanlar için binâ edilmiş veya daha sonra bu
işe müsâit hâle getirilmiş mübârek bir mekân manâsına gelmenin yanında, deeeaha
çok husûsi yollarla Allah’a yaklaşmanın araştırıldığı bir ihsân evidir.
Tekyeler, ülke ve insanımız için ziyâsı en uzun ömürlü, vâridâtı da en bereketli
bir ışık kaynağı olmuştur. Şimdilerde idrâk edilemeyen büyüklüğü,
anlayışlarımızı aşan ihtişâmı ve âdetâ efsâneleşen büyüleriyle ukbâ buudlu bir
ışık kaynağı… Gürül gürül oldukları dönemde tekyelere alıcı gözle bakabilenler,
onları o kadar tılsımlı bulurlardı ki, onun büyüsüne kapılır gider ve
kendilerini ebedî bir füsûn içinde hissederlerdi. Bilhassa, aydınlık ve inkişâf
döneminde âdetâ, gökten sarkıtılmış gibi duran bu nûrdan âvizelerin ziyâsına
sığınan rûhlar, göklerin yerle bütünleşme noktaları sayılan bu yerlerde zikr u
fikirle aydınlanmış gündüzleri, derinleşmiş geceleri, Yaradan’ın gönüllere
husûsî iltifâtı gibi görür ve bütün benlikleriyle bu iltifâtın tüllendiği
ufuklara yönelirlerdi.
Medrese, her ferde açık ve bir kışla, bir mektep gibi, müntesiplerine belli
seviyede bir şeyler verip bir şeyler aşılamasına karşılık, tekye, kâmil insanlar
yetiştiren bir akademi ve çıraklarına, rûhun, manânın kurmayları olma
düşüncesini fısıldayan bir müessesedir. Bu iki müesseseye âit vâridâtın birleşip
bir çağlayan hâline geldiği dönemler bizim i’tilâ dönemlerimiz ve altın çağımız
olmuştur.. bu iki müessesenin birbirinden kopup kendi kendilerine kaldıkları ve
ayrı düştükleri devirlerde ise, biri gidip bağnazlık ve taassup gayyâlarına
yuvarlanmış, diğeri de mistisizmin felç edici ağına düşmüştür.
Bir zamanlar, tekyelerin ukbâya açık zebercedden iklimi sayesinde bu ülke bir
baştan bir başa aşk solukluyor, heyecan solukluyor, fikir solukluyor ve her yöre
âdetâ uhrevî renklerle tülleniyordu. Dağ-bayır, köy-kent, şehir-kasaba kaynaşır
gibi iç içe bulunduğu bu dönemde, her yanı o kadar canlı, o kadar başdöndürücü,
o kadar büyülüydü ki görenler kendilerini bir rüyâda sanırlardı.
Tekyenin ma’bedi aşan ayrı bir füsûnu da vardı; belki bu, ma’bede resmiyetin
karışmasından ve onun, kendine âit fonksiyonlarını bihakkın edâ
edemeyişindendi.. belki de başka bir şeydendi..? O her zaman aşkla, şevkle
heyecanla tüterdi. Evet, tekyede, ibâdet saatlerinin dışında da, hemen her zaman
onun özünden kaynaklanan bir güzellik, bir sihir ve bir ürperti duyulurdu. Biraz
da tekyeye devam eden büyülü ruhlardan mıydı, neydi; insan kendini onun ‘üns’
esintili iklimine atınca âdetâ, yazın kavurucu sıcağından kurtulup, üfül üfül
esen bir ormanlıkta, rûhlara inşirâh veren bir çağlayanın başında ve rengârenk
güzellikler arasında bulunduğunu sanır ve ‘oh!’ deyip huzûr soluklardı.
Tekye, halli güç bir bilmece ve kapalı, karanlık bir bilinmez değil; o teneffüs
edilen uhrevî bir nesîm, yaşanan bir lezzet, duyulan bir haz ve rûhun
derinliklerinin rasat edildiği bir rasathâneydi. Orada, gözler, gönüller idrâk
üstü aydınlıklara ulaşır ve gördüklerimiz inanılmaz bir rüyâ ve bir hülyâ hâlini
alırdı.
Bazen tekye, o güçlü te’siriyle sâlikleri, âdetâ beden ve cesetlerinden
uzaklaştırır, onları bütün bütün kalbin ve rûhun bendeleri hâline getirir ve
tıpkı bahara uyanan canlıların neşeyle şuraya-buraya koştukları gibi, onları
şevk u târâbla coştururdu.
Tekye bazen, bütün manâ ve derinlikleriyle, sezilmedik şekilde rûhlarımıza
siner, bizi, insânî muhtevâmızla avucunun içine alır; şekillerimizi bozup yeni
bir hâle ifrâğ etmek için sallar, çalkalar, ezer, öğütür, eritir ve âdetâ
uhrevîlik adına her şey olmaya müsâit bir mâyi hâline getirirdi.
Tekye bazen, o derece, his ve gönüllerimizi aşan manâ-larla inlerdi ki, serzâkir
veya muğannînin:
‘Ey tâlib-i feyz-i Hüdâ gel halkaya, gir halkaya;
Ey âşık-ı nûr-u Hüdâ gel halkaya, gir halkaya.’
sözleri, her sînede yankılanır, herkes ötelere doğru bir adım daha atar gibi
olur ve herkes sırlı bir vuslata çağrıldığını sanırdı.
Hemen her zaman bir serzâkirin rehberliğinde sevk u idâre edilen bu halkalar,
kuşlar gibi kanat çırparak sonsuzluğa ulaşma yollarını araştırırken, halkayı
teşkîl edenler ve pîr-i muğan bize hep güneş manzûmesini hatırlatırdı.. ve
bunların böyle döne döne Şems-üş-şumûs’a (=güneşler güneşi) doğru
yükseldiklerini tahayyül ederdik.
Sînelerden kopup gelen inanç ritimli sesler ve rikkat yüklü iniltiler dalga
dalga çevreye yayılırken, en lâtif ipeklerin yırtılışını andıran incelerden ince
bir letâfetle rûhlara haşyet salar geçer, sonra da ebedî yolculuğa azmetmiş
kuşlar gibi gidip fezânın boşluğunda saklanırlardı. Veya biz öyle olduğunu
sanırdık…
Tekye hemen her zaman, sanki ötelere seyahatın limanı ve istasyonu gibiydi..
oraya giden herkes, rûhunun kanatları ve o kanatların buudları ölçüsünde, esmâ
ve sıfat âleminde gezinti yapmış ve zaman üstü bir yerlere girip-çıkmış gibi,
duygularının şurasına-burasına bir kısım garip şeyler bulaşmış olma hissiyle
geriye dönerdi.
Tekye, durmadan servet ve vâridâtını etrafa saçan, ikrâm duygusuyla dopdolu bir
bonkör gibiydi.. müntesiplerine saçtığı uhrevî cevherlerde âdetâ bir israf
manzarası sezilirdi. Öyle ki, onun bu cömertliği karşısında hiç kimse kasti
mahrûmiyetten bahsedemezdi.
Esasen tekye, rûh ve manâsıyla ve var olduğu dönemler itibâriyle, hâlâ
rûhlarımızda bir kandil gibi parıldamaktadır. Onun ışığıyla aydınlanmış nûrefşân
geçmişimizi ve onun rûhlarımıza saldığı o pırıl pırıl dönemleri düşündükçe
‘gerçek hayat bu olsa gerek’ diyor, içlerimizi çekiyoruz.
O günleri gören hemen hepimizin gönlünde, hislerinin derinliklerine sinmiş öyle
engîn manâlar vardır ki, aradan bunca yıllar geçip her şey sustuktan ve herkes
şuraya-buraya dağıldıktan sonra bile, rûhlarımızın katmanlarında uğuldayıp duran
o manâları hâlâ duymakta ve ürpermekteyiz.
Tekye, hâtıraların, ömürlerin kapkaranlık dönemlerinde dahi, hep bir gün geriye
dönüp rûhlarımızı kucaklayacağı sinyallerini verdi.. ve o altın nefesiyle ‘hele
biraz sabır!’ deyip inledi.
Şimdi belki, bize ait pek çok şey gibi tekyenin de sesi kısıldı.. zâviye,
dergâh, halka, mutrib bize bir şey söylemez oldu. Yahut biz onları duymaz
olduk.. duymaz olduk da, rûhlarımız onları geçmişte arıyor ve hayallerimiz dönüp
dönüp o döneme âit neş’e, huzûr ve itminân gecelerinden bir nefes bekliyor.
Tekye, bize vedâ ederken gözümüzün içine baka baka ve sayılamayacak kadar gurup
emârelerinin bağrında gidip ufka kapandı. Dönüşünün nasıl olacağını şimdiden
kestirmek çok zor.. ve hele, kitap yörüngeli ve Sünnet televvünlü hâliyle… Ama,
belki de, hiç beklenmedik bir anda, tıpkı ne zaman geleceği belli olmayan bir
kuyruklu yıldız gibi, bütün husûsiyetleriyle ufkumuzu sarar ve vâridâtını bir
kere daha her yana saçar.
Sızıntı, Ağustos 1992, Cilt 14, Sayı 163
Ümit ve Endişe
Yirminci asrın ilk yarısı Türk tarihinde eşi görülmedik hâdiselerle
dolup-taştığı gibi, yirmibirinci asra girmeye hazırlandığımız onun şuaların
emareleri saydığımız fecirleri temâşâya daldıkça ümitle şahlanıyor, sevinçle
nârâlar atıyoruz.. milletçe henüz ne olmamız gerektiğine bir türlü karar
verememiş bulunmamızı ve bir-iki asırdan beri sürekli sağa-sola yalpalanıp
durduğumuzu düşündükçe de korkuyla titriyor ve endişelerle sarsılıyoruz.
Bugünkü batı medeniyetinin temel esaslarından klasik kültür, insana bir yandan
madde ve eşyayı gösteriyor, diğer yandan da onun rûhuna kozmolojinin sırlarını,
teolojinin büyülerini üflüyor ve ona madde ve manânın terkibini sunmaya
çalışıyordu. Batılı ortaçağ, tek buudlu bir yola girdi ve her şeyi teolojik
görüş üzerine binâ etti.. etti ve bununla dünya ve varlık ötesi muammâları
çözebileceği vehmine kapıldı. Heyhât, asırlar ve asırlar boyu tek kürekli bir
sandal ile sonsuza yelken açar gibi hep bir karanlık etrafında dolaşıp durdu ve
bir çuvaldız boyu yol alamadı.. daha sonraki çağlar ise bir zaruret
varmışçasına, bunun tam aksini yaptı: her şeyi maddeci ve tabiatçı görüş üzerine
binâ etti. Yâni sol yandan kürekli bir sandal ile varlığın keşfine koyuldu..
yollar vefâ etmedi mesafelere takıldı.. ve kendi çevresinde dâire çize çize başı
döndü, bakışı bulandı, derken sendeledi ve devrildi.
Birincisi, kendi anlayışı içinde gözlerini göklerden ayırmadığı ve hayalleriyle
yaşadığı için yıkılmış, arkada da korkunç bir buhran bırakmıştı. Modern çağ ise,
gözü eşya ve tabiattan başka bir şey görmedi; anomali doğdu, sürüm sürüm yaşadı
ve daha gelişme çağında ele-ayağa düştü.
Şu ilim ve teknoloji çağı ise, daha da ileri giderek, her şeyi dar bir
maddecilik düşüncesi ve insan merkezli bir dünya görüşüne bağlayarak bize, asıl
manâmızı kavrayıp tanımaktan ziyâde, Allah’tan koparılmış tabiat kanunlarını
düşündüre düşündüre rûhlarımızı sersemleştirdi, varlıkla aramızdaki dengeyi
bozdu ve hepimizi, çılgın bir ilim, çılgın bir teknoloji frankeştaynları hâline
getirdi. Evet, atom bombasını, nükleer silahları icat ettik ama onu insanî rûh
ve manânın emrine veremedik.. insanî rûh ve manânın emrine vermek bir yana,
onunla vahşileri utandıracak cinayetler işledik… İlim ve teknoloji sayesinde
arzın derinliklerine, semânın sonsuzluğuna açıldık ama insanlık hesabına bütün
bunlardan nasıl yararlanacağımızı bilemedik.. ve şimdi kendi oyunuyla yenilmiş
bir sporcu veya cinleri istihdam edeyim derken onların eline esir düşmüş bir
medyum gibi, büyük basîretlerin müstehzî bakışları altında yutkunup duruyoruz.
Evet, varlık ve eşya ile olan münasebetlerimizdeki vukuf ve derinliğe karşılık
kendi özümüz, kendi rûhumuz ve kendi iç âlemimizle münasebetlerimizde fevkalâde
sığ, alabildiğine dağınık ve acınacak kadar da zavallı durumdayız. kim bilir
belki de bugünkü buhranlarımızı doğuran da işte bu korkunç tezâttır…
Önümüzdeki asrı derli-toplu karşılamaya çalışsak da henüz yirminci asrın
tezatlarından, dengesizliklerinden ve bunların getirdiği sıkıntılardan sıyrılmış
sayılmayız. Evet, onca gayrete rağmen henüz istikrâra, emniyete ve iç huzura, iç
barışa ulaşmış değiliz. Bunca yıldır üzerinde durduğumuz halde, hâlâ ciddî bir
eğitim politikamızın varolduğu söylenemez. İlimde, teknolojide, sanayide çok
kötümser olmasak da durumumuzun iç açıcı olmadığı meydanda.. ahlâkta,
edebiyatta, güzel sanatlarda hatta hukuk ve idarede, mazideki değerleri
koruyamadığımız gibi, onların rûh dünyamızla çatışmayan yenilerini bulup
buluşturup yerlerine koyamamışızdır. Bu durum ister karşı tarafın amansızlığına
ve îmansızlığına verilsin, ister bizdeki idarecilerin yetersizliğine; olup
bitenler bir fiyaskodur ve tarihimizin ayıp hânesine kaydedilecektir.
Bilmem ki, çağ değişimi bunalımlarına denk şu yığın yığın buhranlarımız,
buhranlarımızdan kaynaklanan kuşkularımız, tereddütlerimiz ve
huzursuzluklarımız, ilim ve teknolojinin her derde dermân olduğunu vehmedenlere
hiçbir şey anlatmıyor mu!?
Kudret-i Sonsuz tarafından yaratılıp sahneye konmuş ve vak’aları tespit etmeden
öte bir işe yaramayan bilim -bilhassa “bilim” tabirini kullanıyorum- insanın
beden ve cismâniyetine ait bir kısım sıkıntıları giderip yine bir kısım yaşama
zorluklarını bertaraf eden teknoloji hiçbir zaman bizim gerçek beklentilerimize
cevap vermedi, veremezdi de ve vereceğe de benzemiyor.
Arkamızda bıraktığımız asrın sonlarına doğru pozitif ilimler o kadar şımardı, o
kadar küstahlaştı ki, onun bu hezeyân ve lâubâlilikleri karşısında, modern
bilimin dili ve tercümanı sayılan Ruben Alves, Paul Feyerabend, Rene Guenon’lar
onun zimâmını çekme ve onu tokatlama lüzumunu duydular. Keşke, onlar kadar olsun
dengeli, rasyonel ve akl-ı selîme itibar ediyor olabilseydik! Aslında, gelecek
nesilleri makinenin azat kabul etmez köleleri olmaktan kurtarmak ve milletimizin
bir iki asırlık sekme ve sendelemelerini aşmak da böyle bir ilmî anlayışa
bağlıdır. Bu anlayışı gerçekleştirdiğimiz takdirdedir ki, çağın televvünatıyla
metafizik yeniden doğacak, insanlık ilim ve teknolojinin esiri olmaktan
kurtulacak.. derken, her yerede kâinat bir kitap gibi okunacak, okunan şeyler
birer münacât gibi hem sînelerimizin derinliklerine hem de Arş-ı Rahmet’e
ulaşacak; tabiat bir meşher gibi temâşâ edilecek, her temâşâ bir cennet zevkiyle
ufuklaşacak ve bu inkılâplar silsilesi sayesinde tarihimiz bir altın çağ daha
yakalayacak…
Vâkıa, yirminci asrın son çeyreğinde insanlık bir kısım tabulardan sıyrılmaya
yöneldi ve belli bir ölçüde bunda başarılı da oldu ama tam manâsıyla eski
alışkanlıklarından kurtulduğu söylenemez. Çünkü o, hâlâ, bilim ve teknolojiyi en
hakikî bir mürşit, en yanılmaz bir rehber görmekte ve henüz bu kronik esaretini
de farkedememekte. Ne var ki, dünya değişik bir tekevvün yoluna girmiştir ve
girdiği bu yoldan geri dönmesi de ihtimal haricidir.
Evet, bugün henüz düşünce ve tasavvur dünyamızın ufuklarında tam şafaklaşmamış,
nice fecir emareleri var ki, her biri onu sezebilen bahtsızların arş-ı
ümitlerinde bir sûr sesi gibi tınlıyor ve onların îmansız gönüllerinde kıyamet
ürpertileri hasıl ediyor. Bir de bu fecirlerin güneşi doğsa kim bilir her taraf
bu velvele ile nasıl inleyecek..! bir gün o da olacak ama, varlığımızı onlara
borçlu bulunduğumuz tarihî dinamiklerin kolları arasında. Milletçe kendi
durumumuzu aydınlığa kavuşturmadan, dünya devletleri arasındaki yerimizi
belirlemeden, kendi düşünce sistemimizi kurmadan, kendi hayat nizamımızı hayata
taşımadan ve kendi üslûbumuzu bulmadan oturup olacak şeylerin kendi kendine
olmasını beklemek bir kuru hülyâ olsa gerek. Fikir hayatımızın
sistemleştirilmesi henüz emekleme safhasında, dinî düşünce formüller ağında..
İslâm’ı da, batıyı da yanlış anlayışımızdan kaynaklanan çarpıklık, sürekli bizi
belirsizliklerin ‘gel-git’ine itiyor. Dine, ilme, akla, medeniyete, varlığa,
eşyâya, rûha, tabiata ve insana verdiğimiz manâlardan hiçbiri ne İslâmiyet’e ne
de batı felsefesine uyar gibi değil. Talihsiz bir dönemde birkaç bin senelik
millî harsımız ve dinî mirasımız, değersiz bir emtia gibi kaldırılıp bir kenara
atılırken, fevkalâde lâubâliyâne ve sorumsuzca hareket edildi.. ve yapılan
şeyler hiç mi hiç herhangi bir kritiğe tâbî tutulmadı. Tabiî, bu arada, bugünkü
batıyı batı yapan esasların da hiçbiri bize ulaşmadı.. bizim olmadı.. ve
sahibini gülünç duruma düşüren bir-iki taklidin dışında batı kaynaklı hiçbir
ciddî düşünce sanatımıza, edebiyatımıza yansımadı. Yansıyanlar da modası geçmiş
şeylerdi.
Evet biz, batı illizyonuna kapıldığımız günden bu yana o, elli defa kendi
kendini değişik şekillerde manâlandırdı. Elli defa hakikat ölçüsü saydığı
şeyleri kaldırıp bir kenara attı ve kim bilir kaç defa istihâle geçirdi… Durum
böyle olunca, o zaman, kimin, hangi devreye ait nesini alacak ve hangi batıyı
taklit edeceksiniz? Biz batıda her meselenin halledildiğini ve her şeyin
müşterek bir ölçüye bağlandığını sayıklayıp duralım; o, dün her düşüncesini
kürenin hendesî durumu içinde sınırlandırıyor, manâlandırıyor, insanı kendi
kendine bağlıyor, dünyayı tesâdüflerin kolları arasına atıyor ve ona göre
yorumluyordu. Şimdi ise, insanın “situation”, belirli bir varoluş keyfiyetinde
olduğunu ve hakikatı kendi özünün derinliklerinde bulup, yine kendi kendine göre
kavrayabileceğini propaganda ediyor.. ona göre, bir bakıyorsun, kâinat insan
merkezli oluyor.. bir bakıyorsun, kâinat dahil hiçbir şeyin merkezi yok; her
nesne, onu müşâhede edenin bulunduğu yer ve görüş açısına göre değişik
merkezlerle irtibatlandırılıyor.
Einstein, sistemlerin kendilerine göre ayrı ayrı ölçü vasıtaları olduğunu ve bu
vasıtaların öteki sistemlerde işe yaramayacağını ortaya koydu.. ve o güne kadar
müdafaa edilen başka sistemleri temelden sarstı. Evet o, her objeyi kendi
hareket zâviyesinden kucaklayabileceğimizi, hiçbir şeyin objektif bir realitesi
olmadığını ispat ettiği gibi, Planck ve Heisenberg de her yerede geçerli bir
ölçünün olamayacağını iddia ve ilân ettiler.
Aslında bu görüşlerin hepsi bir zâviyeden doğru. Fakat başka zâviyelerden
eksikti. Doğruya en yakın olanı ise, doğruların da eksiklerin de kendi
zâviyeleriyle ele alınmasıydı. Zaten zamanımızda en çok itibar gören düşünce de
sabit hakikatlere zıt olmayan ve bütün farklı görüşlere karşı saygılı bulunan
işte bu düşüncedir. Evet, herkes, kendi düşünce ve görüşünün sınırlı
olabileceğini kabul etmeli ve kendi tespit ettiği bir hakikatın bazı
parçalarının da, diğer görüş ve düşünce sistemleri içinde bulunacağına ihtimal
vermeli ve her zaman ihtiyatlı davranmalıdır.
İlim adamları ve düşünürler henüz bu olgunluğa ulaşmış görünmüyorlar.. kitleler
ise onların iğfal ağında.. millî ve tarihî değerlere saygılı görünenlere
gelince, bu kaf dağından ağır yükü taşıyamayacak kadar çelimsiz ve problemlerini
ortaçağ formülleriyle çözme peşindeler.. çağ çağ! diye kulaklarımızı sağır eden
devrimbazlardan söz etmeye ne hâcet; düşünceleri seslerinden ve sözlerinden
belli, yaptıkları yapacaklarına emâre.! Birbuçuk asırdan beri yazıp-çizmedik şey
bırakmadılar ama alınan mesafe ortada…
Bütün bu tersliklere rağmen, milletçe, hasretini çektiğimiz manevîlik ve
rûhanîliğe uyanışının yüzlerce emâresiyle içiçe bulunuyoruz. İnsan zekâsı, onu
inkırâza sürükleyen faktörler karşısında uzun zaman duyarsız kalamaz.. kalmadı
da.. ve hele insan rûhu hiç mi hiç yanlızlığa razı olamaz. Demek ki, arkada
bıraktığımız bir asırlık gurbet, önümüzdeki birkaç asırlık vuslata kuluçkalık
yapmış.. ümitle sarmaş-dolaş geleceği kucaklayanların, sosyolojik ve
psiko-sosyolojik destekli tasavvurları ise, ayrı bir buudun doğuş emâreleri…
Bütün bunlar bir yana içlerindeki elem, ızdırap ve burkuntularla hâlihazırdaki
duruma baş kaldıran karamsar ve bedbinler bile âdeta bu işin seher solukları.
Evet, herkes, her şey ve hatta materyalistler bile bugün Allah’a yöneliyorlar.
Düne kadar her şeyi maddede arayan, manâ ve rûha karşı bütün bütün kapalı,
marksizmin başka hiçbir alternatife tahammülü olmayan sofuları bile, bu cebrî
yönelişten kendilerini alamıyorlar. Evet, daha düne kadar, sonsuz ve sınırsız
ulûhiyet hakikatini, minik ihsaslarının tecrübe, müşâhede ve değerlendirme
çerçevesi içine hapsedip, madde ve onun mahdût dünyası dışında hiçbir şey
tanımayan bir kısım pozitivist kafalar bile bugün, uykularındaki hırıltıların
ritmini değiştirip daha mûnis, daha yumuşak sesler çıkarmaya başladılar. Evet
artık, maddeciler arasında dahi, genç-ihtiyar, bilgili-bilgisiz, halk-düşünce
insanı, dünya kadar dini merak eden var.. dünya çapındaki böyle bir hidâyetler
korosunun, varlığın enginliklerinden getirip seslendirdiği bu çeşit çeşit
nağmeleri duydukça Allah’ı inkâr etmenin, dine karşı tavır almanın ne kadar zor,
ne kadar fıtrata muhalif ve ne kadar beşer rûhuna ters olduğunu daha iyi anlıyor
ve avâzımız çıktığı kadar haykırıyoruz:
“Allah’ı ne yolda etsek de inkâr,
Neticede çıkan yine ikrâr, yine ikrâr, yine ikrâr.”
Sızıntı, Eylül 1992, Cilt 14, Sayı 164
Yeni Bir Dünyaya Doğru
Cihan tarihinde hiçbir devir, bu asrın son yarısında olduğu kadar teknik
buluşlarla dolu olmamış, insanoğlu da bu kadar maddî zenginliği bir arada
görmemiş ve bu seviyede teknolojik refâha ermemiştir. Ne var ki, insanın
manâlandırılması, ihtiva ettiği cevherler itibariyle yorumlanması ve ledünnî
değerlerine göre bir yere oturtulması bakımından da hiçbir çağda, bu dönemde
olduğu kadar tereddüde düşülmemiş, zıtlaşmalara gidilmemiş ve belirsizlik içinde
kalınmamıştır.
Bu asra doğru gelinirken, bütün ilim mahfillerine, varlık ve insana ait, o güne
kadar kabul edilen bütün değerlerin tasfiyeye tâbi tutulacağı düşüncesi hâkimdi.
Aklın her şeyi aydınlatacağı, ilmin, varlık ve eşya ile alâkalı topyekün
tıkanıklıkları açacağı, fizik, kimya, astrofizik ve biyoloji gibi ilimlerin
kâinatı bir baştan bir başa keşfedecekleri ve tabiata ait bütün problemleri
çözecekleri vehmediliyordu. Oysa ki, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen,
hayâl edilen şeylerin tahakkuk etmesi bir yana, zan ve tahminlerin aksine çok
ciddî gelişmeler oldu. Max Planck’den sonra başlayıp, oldukça hızlı bir tempoyla
gelişen “dalga mekaniği” ve “çekirdek fiziği”, her şeyi maddede arayanların ve
eşyayı buğulu bir cam arkasından seyredenlerin ilim sandıkları bitevî
gümânlarını yıktı.. ve görünen âlemin yanında pek çok görünmeyen âlemlerin
bulunabileceği gerçeğini de ortaya koydu. Bugün artık, paramparça olan,
zaman-mekân-madde-enerji fânusu, kulaklarımıza alışageldiğimiz şeylerden farklı
manâlar fısıldıyor.. ve âdetâ bizi, yeni anlayış, yeni izah ve yeni yorumlara
zorluyor. Yıllardan beri ilim yuvaları üzerindeki hâkimiyetlerini devam ettiren
bizim sâir fi’l-menâm “uyur-gezer” entellerimiz, yarım asır önceki bayat şeyleri
sayıklayadursunlar, dünya köklü değişmelerin ağında ve yepyeni yapılanmalara
gebe. Varolduğu günden bu yana, ölüm anaforları etrafında, hep şüphe ve kuşku
soluklayıp duran determinizm, bugün iflâh etmeyen bir girdap içinde son
sözlerini söylüyor.. daha doğarken, anomali olarak doğan materyalizm, babasının
ret ve inkârına uğradıktan sonra, anasının sarıp-sarmalayıp bir kilise bahçesine
bırakmasının hissettirdiği nesepsizlik duygusuyla iki büklüm.. zâten komünizmin,
yalancı semâvî kuleleri çoktan yerle bir oldu ve onun yedeğinde hayatı
yorumlayanlar gidip hezimet gayyâlarını boyladı…
Evet, bir yandan böyle târihî yalanlar, zamanın tefsiriyle gerçek yorumlarını
bulup birer birer tasfiye olurken, diğer yandan da, metafizik ve metapsişik
gelişmeler, beş duyu çeperlerini zorlaya zorlaya onda üstüste gedikler meydana
getirerek düşünce hayatında yeni ufuklar açmaya başladı. Ortaçağda dünyanın
belli bir kesimi eşya ve hâdiselere hiç mi hiç iltifat etmediği, iltifat etmek
bir yana, ilim-irfan yuvalarının yerine sihir, kehânet ve falın tedris edildiği
hurâfehâneler ikâme ettiği için, daha sonraki çağlarla başa çıkamamış ve
devrilip gitmişti.. şu son çağ ise, gökleri ve gökler ötesini bütünüyle
defterden sildiği ve yeryüzüne takılıp kaldığı için bu güne kadar hep sürüm
sürüm süründü.. şimdilerde ise kendi tezatlarının girdabıyla iç içe ve âdetâ bir
karadelikler ağında.
Evet, ömrünü, tabiatı tahlil ve yorumlamaya vakfetmiş bu dönemin materyalist ve
bön insanı, kendi özüyle, kendi manâsıyla hiç mi hiç ilgilenmediği gibi,
Rabb’iyle münasebetlerinde de sığ kaldığı, hatta bütün bütün tabiata, eşyaya ve
aklın oyunlarına teslim olduğu için bir bunalımlar “fâsit dâire”si içine girdi.
Ne acıdır ki, ilim ve teknolojinin desteğinde, tabakât-ı beşer çapındaki umûmî
çalkantıların, menfaat ve çıkar uğrunda kıran kırana boğuşmaların, vahşîlere
rahmet okutturacak şekilde kan dökmelerin, kana girmelerin tabiî görüldüğü bu
kanlı devrede, bizim zavallı entelijansiyamız kör-kütük batı hayranı yaşıyordu.
Onun batı yamaçlarında böyle bir “mâşuk-u meçhûl” adına türküler söyleyerek
yanıp-yakılmasına mukâbil, garbı o ürperten ruhu ile tanımış Bergson, Boutroux,
Hamlin ve daha niceleri ilim ve tekniğin her meseleyi halledemeyeceğini ilân
ediyor, onları sorguluyor, batıyı ırgalıyor ve modern çağın bütün tabularına
karşı yığınları uyarmaya çalışıyorlardı ki; biz de böyle bir uyanışın ve hele
kendini bütün kesimlerde hissettirecek şekildeki bir uyanışın ömrü “25” sene ya
var ya da yok.
Evet, geç de olsa, nihayet bizde de, bugüne kadar sımsıkı bağlı bulunduğumuz o
acayip tecrübî düşünceden “deneysellik” o putlaştırılan pozitivizmden, o tuhaf
akliyecilikten “rasyonalizm”; aşka ve kalbî hayata; tabiata bağlılıktan da
rûhânîliğe ve uhrevîliğe doğru hızlı bir yöneliş hissedilmeye başladı. Bu
yönelişin hedefine ulaşması ise, Allah’a, ahirete ve fizik ötesine inananların,
materyalistlere ve tabiatçılara galebe çalmalarıyla gerçekleşecektir.. ve bu
galebe aynı zamanda; yılların mağ-dûru, mahkûmu mü’minlerin ma’kûs kaderlerini
de değiştirecek en büyük zaferlerden biri olacaktır.
Çeyrek asırdan beri bizim neslimiz, her yerde bu zafer esintileri altında
tabiatperestliğin; dolayısıyla da ilmî maddeciliğin iflas ve hezîmetini müşâhede
ede ede, bunca zamandır rûhun, rûhâniyâtını, metafiziğin, psikolojinin yerine
ikâme edilmek istenen o azgın akılcılık, o her şey olma iddiasındaki ilimcilik,
kendi sahalarındaki yeni tespit ve yeni tecrübelerin ağına alınarak iddiaları
sınırlandırıldı ve ağızlarına da fermuar vuruldu.
Ne var ki, çağlar boyu, belli bir dünya tarafından hep hüsn-ü kabûl görmüş ve
âdetâ bir ilâh gibi alkışlanmış bu şımarık ilimcilik, bu aptalca akılcılık,
“nefs-i emmâre”den kurtulmuş ruhlarda, âsâb, hassasiyet ve damar gibi
mekanizmalar, nefsin firavunluğuna vekâlet ettikleri gibi, bunlar da teknik ve
teknolojinin kefâleti altında daha bir süre mevhûm rubûbiyetlerini devam
ettireceğe benzerler. Ama bu, kat’iyyen uzun sürmeyecektir; zira, bugün artık
yüzelli yaşına ulaşmış batı kültürü ve batı medeniyetinin, kendi kendine verdiği
manâ bütünüyle değişmeye yüz tutmuştur. 19. asrın yarısından itibâren başlayıp,
düşe-kalka bugünlere kadar gelip ulaşan ve bir kısım müstağriplerce hakikat
ölçüsü sayılan nesnelerin çoğu şimdilerde, itibarlarını yitirmiş, gözden düşmüş
ve yerlerini birer birer başka değerlere bırakmaya başlamışlardır.
Günümüzde sadece İslâm dünyasındaki düşünürler değil; batının cins kafaları da
Allah’a ve dine yöneliyor ve bu yönelişi de insan olmanın ve sâlim düşünmenin
gereği sayıyorlar. Bugün şairlerin ve ruhçu filozofların yanında, tabiat
âlimleri, hatta materyalistler ve bir kısım eski marksistler bile, sürekli
fizikötesi arayışlarıyla yeni bir bakış zâviyesi peşindeler.
Keşke Kur’ân arayan bu gönüllere, Kurân’la gelen mesajı, O’nun kendi solukları
seviyesinde sunabilseydik.! Herhalde bu mesaj onlarda bir sayha ve ses şoku
te’siri icrâ edecekti. Ses bu kadar cılız, temsil bu kadar zayıf, samimiyet bu
kadar yıkık-dökük, “düşman bu kadar kavî, tâli’de bu kadar zebûn” olduğu halde,
dünden bugüne Philip Hitti, Jean-Paul Raux, George Bernard, Fyodor Dostoyevski,
G.M. Rodweı, Edward Montel, Descartes, Voltaire, John Davenport, Lamark, Paskal,
Dr. Gustave Le Bon, V. Hugo, Carlyle, E. Renan gibi yüzlerce ilim, düşünce ve
sanat adamı O’nun haşyet tüten mehâbetli iklimi karşısında iki büklüm olup
yerlere kadar eğildiler. Bunca devâsâ kâmetin, Kur’ân ve Sâhib-i Kur’ân
hakkındaki o muhteşem itirafları, o gürül gürül kabul gören solukları, yarım
asır önceki batı temerrüdünü esas alıp ve onların arkasında aptalca saf bağlayıp
duran bizim entelijansiyamız için ne müthiş bir şamardır!
Kurân’ın, her biri bir hüccet has talebelerinin düşünce ve beyanları mahfûz,
dünyanın değişik yerlerinde neş’et eden bu en seçkin dimağların, bu en âteşînî
zekâların, Allah’a ve imâna yönelişleri, mukavemetsiz, zayıf, beden varlığı
mülhitlerin, sıkıştıklarında “el-amân Allah’ım!” diye bağırıp-çağırmaları
şeklindeki ümitsizlik, çaresizlik ve dehşet psikolojisine de hamledilmemelidir,
evvelâ, modern batı, bugün sahip bulunduğu imkânları itibariyle çaresizler
dünyası sayılamayacağı gibi, bu dünyada yeniden dine dönen aydınları da
şaşkınlar ve şoke olmuş insanlar listesine almamız mümkün değildir.
Çağımızda dinî duygu ve dinî düşüncenin yeniden ön plâna çıkması, ne şundan ne
de bundan; o, insanın kendi kendini yeniden idrak etmesinden Allah’a olan
ihtiyacından ve Allah’sız edemeyeceği hakikatından; yani vicdanın sesinin
duyulmasından, varlığın perde arkası sırlarının dışarıya sızmasından, Allah
rahmetinin gönüllerimizde bir kere daha perdesiz, hâilsiz hissedilmesinden
kaynaklanmaktadır.
Aslında gerçek bir ilim adamı ve gerçek bir mütefekkirin inançsız olması ve hele
Allah’ı kabul etmemesi anlaşılır gibi değildir. Bir kere, “Zât-ı Ulûhiyyet”i
inkâr etmek için varlığın perde önü, perde arkası her haline ıttılâ’ şarttır.
Hiç kimse böyle küllî bir bilgiye sâhip bulunduğunu iddia edemeyeceğine göre
inkâra, câhilce ve aceleden verilmiş bir karar nazarıyla bakılabilir. Bu
itibarladır ki, Allah’a inanmak değil, O’nu kabul etmemek insanın boyunu aşan
bir mevzûdur.
Bizdeki birbuçuk asırlık müstağriplerin, o anlaşılmaz tuhaflıklarından
vazgeçerek bu gerçeği anlamalarını ne kadar arzu ederdim…
Sızıntı, Eylül 1991, Cilt 13, Sayı 152
Yeni Dünyalara Doğru
Yıllar var ki, biz kurtuluşu hep batıda ve batılıda aramışızdır. Hatta o, kendi
iç buhranlarıyla kıvrım kıvrım kıvrandığı bedâheti, sıradan insanlar tarafından
sezildiği dönemlerde bile biz bu teslimiyetçi tiryakilikten vazgeçememişizdir.
Vazgeçmek bir yana, yerinde onun teknolojik başarıları, yerinde de boş
fantazyaları -sanırım göz bağcılıkları demek daha uygun olur- karşısında, apışıp
kalmış ve küçük dilimizi yutmuşuzdur. Bir de, batı hayranlığını bir tutku, bir
huy haline getirenlerin durumu var ki, o, bütün bütün şaşırtıcı, şaşırtmadan da
öte utandırıcı.. bunlar, batı ile münasebetlerinde o denli ileri giderler ki;
âdeta onu semâvileştirip yanılmaz, yanıltmaz tek örnek olarak görür ve onun
sorgulanmasına kat’iyyen tahammül edemezler.
Bizde, bu bön yığınların büyük çoğunluğunu okur-yazar takımı teşkil eder.. ve bu
mes’ele aynı zamanda milletimiz için bir züldür ve üzerinde ne kadar durulup
düşünülse değer. En az bunun kadar önemli bir mevzû da, bizim bu şaşırtıcı
halimizi başkalarının nasıl karşıladığı ve karşılayacağı keyfiyetidir. Şayet
biz, vaslına erilmez bir yâr-ı bîvefâdârın, aşk-ı memnû’u uğruna yüzelli seneden
beri sürdüregeldiğimiz bir öldürücü maratonu ve ruhumuzda hummâlaşan visâl
arzusunu, elin oğlu hafife alıyor, istihzâ ediyor ve gülüp geçiyorsa; oturup
kendi kendimizi yeniden sorgulamamız icap etmez mi? Ama, ne gezer; tahkirin en
utandırıcısına, tezyifin en lâubâlicesine hem de yüz defadan fazla mâruz
kaldığımız halde, hâlâ o şımarık dünyaya şirin görünme, ona yakın olabilme,
onunla bütünleşme gibi hayaller peşinde koşuyor ve bu hedefsiz, ufuksuz
maratonda bir şeyler kazanacağımızı vehmediyoruz.. oysa ki, her merhalede ayrı
bir mefistoya ruhumuzu peyliyor, benliğimizi zaafa uğratıyor ve özümüzden bir
şeyler kaybediyoruz.
Evet, keşke bu uzun ve muhataralı yolda, batı ile visâle erme uğrunda bütün
tarîhî değerlerimizi fedâ eden, içimizdeki bu özüne yabancı ve mağrûr ruhlar,
âleme peşkeş çektikleri onca değerlerimiz karşısında, hiç olmazsa kayda değer
bazı şeyler elde edebilselerdi..! Heyhât, elden çıkardıkları onca şey karşısında
elde ettikleri sâdece çalımdı, gururdu, bencillikti, ihtirastı, serâzâd ve
çakırkeyif yaşama felsefesiydi, gayrı meşru kazanç usulleri, kazanç
iştihâlarıydı… Aslında, insanı gayeleştiren ve onun ötesindeki bütün değerler
mâverâsına kapanan bir dünya ve onun kara-kura insanlarından başka bir şey de
beklenemezdi.
Kaldı ki batı, bir-iki asırdan beri, kendine verdiği bu yeni manânın, yani
maddeyi esas almanın, insanı putlaştırmanın ve insan merkezli bir dünya tesis
etmenin doğurduğu bunalımlarla iç içe ve inim inim yaşadı. Şu anda da o, dün
binbir ihtimamla fizik ve mantık üzerine kurmaya çalıştığı hâlihazırdaki
medeniyetin “arş-ı vücûd”undan sûr sesi geldiğini duydukça iliklerine kadar
ürperiyor ve korkuyla tir tir titriyor. Tabiî her medeniyet gibi batı
“uygarlığı” da bir sadme ve birkaç krizle devrilip yerle bir olması
beklenmemelidir. Ne var ki, bu yeni batı medeniyeti, yürüdüğü yol itibariyle
çoktan ölüm koridoruna ve ölüm turnikesine girmiş sayılır. Çünkü bu medeniyet
maddeyi tanıdığı, cismaniyetiyle insanı değerlendirdiği, tabiatı keşif ve
kâinatı hallaç ettiği, nihayet bugünkü teknik ve teknolojik başarıları
ölçüsünde, insanı özüyle ve hakiki yüzüyle manâlandıramadığı.. değişik
sahalardaki keşif ve tespitleri seviyesinde onun derinliklerine dalamadığı,
varlık ve eşyâya yaklaşımı “olanı” anlamadan ibaret kalıp “olması lâzım geleni”
sezemediği, hatta böyle bir şey düşünmediği için maddesi itibariyle anomali
doğmuştur; manâsı itibariyle de ölü…
Tâ baştan bu dünyanın kurulmasında esas teşkil eden unsurlardan mantık, bağrında
diyalektik felsefeyi ve muğalatayı yetiştirdiği; fiziğin biricik semeresi ise,
sayesinde toptan imhanın ne demek olduğunu öğrendiğimiz “atom bombası” oldu.
Şimdilerde mantık gibi, fiziğin de kötü ellerde, nelere sebebiyet verdiğini ve
vereceğini görüp hisseden günümüzün insanı, bütün politik gücünü, bu canavarın
dişini kırmaya ve dişinin dibindeki zehiri almaya harcıyor. Bakalım çağın
frankeştaynları, kendi elleriyle hazırlayıp insanlığın içine saldıkları,
onunkinden binbeter çağın hortlaklarını zabt u rabt altına alabilecekler mi..?
Bugün, insanlığın birkaç asırlık kemikleşmiş problemlerine çâre arayan ve yeni
bir dünyanın rüyâlarıyla yatıp-kalkan batı, küre-i arzın âdeta büzüldüğü,
mesafelerin daraldığı, milletlerarası temasların sıklaştığı ve dünyanın muhabere
ve muvâsala itibariyle küçük bir köy haline geldiği şu günlerde olsun, bütün
tarih boyu bir bölge medeniyeti olarak kalan kendi “uygarlığını” şimdiye kadar
kendine zıt gördüğü, dolayısıyla da uzak durduğu, başka medeniyetlerden,
hususiyle de İslâm medeniyetinin o canlı ve nurlu dinamiklerinden yararlanarak
daha beşerîleştirmesi ve daha derinleştirmesi gerekmez miydi? Batı şimdiye kadar
bunu yapamadı ve hep bir ölüm girdabı etrafında döndü-durdu. Ne varki onun
sonuna kadar böyle bir çıkmazda kalacağı da düşünülemez; bir gün mutlaka ya bir
çıkış menfezi bulup kurtulacak veya temerrütlerinde ısrarı yüzünden zamanın
dişleri arasında çiğnenip gidecektir.
Zimamdarlarımız itibariyle bizim durumumuzla batı arasında bir fark olduğu da
söylenemez; en son çıkmaza kadar, körebe oynuyor gibi, gözleri bağlı onu takip
eden bizdeki resmî ideolojinin temsilcileri, şayet bugüne kadar olduğu gibi,
bundan sonra da, artık kadavralaşmış ve gerilerin gerisinde kalmış batı
medeniyeti modeli karşısında, yine şaşkın, yine hayran, yine idealsiz, yine
ibda’ ve inşa gücünden yoksun ve başkalarının alkışçısı olarak kalacaklarsa,
bunların da, zamanın kazdığı çukurlardan birine yuvarlanıp gitmeleri kaçınılmaz
olacaktır.
Yıllardan beri bizi istedikleri gibi oynatan ve istedikleri istikâmete sevk
edenlerin ellerinden kurtulmak için henüz vakit geçmiş değil; hatta düne
nispeten bugün, şartlar daha da müsait sayılabilir.. ve buhranların, sınıf
kavgalarının, sistem mücadelelerinin, bir teneffüs fasılası nispetinde kapı
araladıkları da söylenebilir… Bundan önceki asırlarda, insanı sadece beden
olarak ele alan sistemler, kitlelere yeni bir dünyadan söz edip onların
iştihâlarını kabartmış, başlarını döndürmüş; bilhassa gençleri, his ve
heveslerinden yakalayarak sokağa çekmiş, hatta bu umumî curcunada, içi geçmiş
bir kısım kart entellere bile, gençlik aşısı ruh hâletiyle, akla-hayale gelmedik
şeyler yaptırtmışlardı. Düşünce, idrak ve şuurunu yeninin câzibesine kaptırmış
yığınlar, kendilerine vazedilen şeylerin olup olmayacağına bakmadan ve uğrunda
sokaklara döküldükleri meselelerin yararlı veya zararlı olduğunu muhakeme
etmeden ateşe koşan kelebekler gibi önü alınmayan bir arzu ile gidip gidip
kendilerini ateşlere attılar.. ve tabiî bu arada eski diye, nice eskimez şeyleri
de kendileriyle beraber mahvettiler.
Şimdi bütün dünya ve topyekûn insanlık kanlı gözlerle, bir zamanlar, acımadan
zamanın seline attığı o eski şeyleri -estağfurullah- eskimeyen değerlerleri, bir
bir bulup çıkarma hummâsını yaşıyor.. ve eğer insanoğlu bütün bütün insanî
melekelerini kaybetmemişse, ki kaybetmediği ümidini taşıyoruz, yıllar öncesi
gerdanından söküp attığı o değerler kolyesini “doğrusu bu yolculuğumuzda bir
hayli yorgun ve bîtâp düştük” 18/62 ufkuna ulaşınca mutlaka elde edecek ve aynı
noktada Hızır’la buluşup “âb-ı hayata” erecektir.
Bütün insanlık, bu buluş ve bulunuşu canlandıracak vicdan topluluğunun, Hz. Musa
gibi atılması gerekli olan adımı atıp berzahı aşmasını bekliyor. Bir adım veya
birkaç adım, onu atabilenler, Tûr’dan dönen babayiğitler gibi cihanları
aydınlatacak bir nurla dönecek ve her tarafta “ba’sü ba’de’l-mevt”
soluklayacaklardır. Ümidim var ki, bu yeni dirilişe, gerçek ölüm bile kement
vuramayacaktır.. vuramayacaktır; zirâ temelinde İlâhî inayet, arkasında sonsuz
kudret ve ruhunda peygamberâne bir himmet var.. enbiyâ tarihi ise yüzlerce
misâliyle ayrı bir levha-i ibret…
Evet, tarihte öyle milletler görülmüştür ki, herkes onların dirilmemek üzere
yokolup gittiklerini düşündüğü bir anda, bir ferd-i ferîd veya bir avuç kudsînin
üfledikleri hayat, tutuşturdukları meş’ale ve taşıdıkları enerjiyle bir hamlede
dirilmiş ve dörtbir yanda îman, ümit ve diriliş soluklamaya başlamışlardır.
Bilhassa her zaman “Hira” bağlantılı kalabilmiş, ve “Tûr’” lara açık yaşamış
bizim dünyamızdaki bu dünya insanı ruh safveti, zekâ duruluğu ve Kudret-i
Sonsuz’la sımsıkı irtibâtı sayesinde şimdiye kadar bin ölüm çukurunu atladığı
gibi, bu defa da önünü kesen ve aşılmaz gibi görünen şu handikapları bir bir
aşacak ve ölümsüzlük arasâtına ulaşacaktır.
Aslında, daha şimdiden bir sürü başkalaşmanın varolduğundan dahi söz edilebilir.
Bir hayli zamandan beri fikrî, ahlâkî, içtimaî, iktisadî ve siyasî hayatın
çarkları, büyük ölçüde, toplumdaki bu önemli istihâleyi netice verecek şekilde
cereyan ediyor. Evet, eski dünya bütün olumsuz yanlarına rağmen döl yatağında
yepyeni bir dünya geliştiriyor. Hakk erlerinin esbâb dâiresindeki istek, dilek,
yalvarış, yakarış, dua ve niyazlarına, Allah’ın o evvelsiz-âhirsiz, zamansız,
merhalesiz ve herzaman sebepleri aşan meşîet ve irâdesinden cevâb-ı tevfîk
beklemek, hem bilmem kaç yüz hikmet buudlu bir cevâb-ı tevfîk beklemek, elbette
istek, dilek, yalvarış ve yakarış sahiplerinin acz u ihtiyaçlarının gereği,
Allah’ın da ululuk ve engin rahmetinin iktizâsıdır…
Sızıntı, Kasım 1991, Cilt 13, Sayı 154
Yeni Yıllara Doğru
Günler gelip bahara dayandığında, binbir ışığa gebe yaşlı dünyâ son kez hamlini
vaz’etmek için sancıyla kıvrım kıvrım, fakat aynı zamanda neşeliydi. Ufukta yeni
bir günün emâreleri tülleniyor, şafaklar ümitlere inci diziyor ve yıllardan beri
ışığa hasret gönüller, sanki iki adım ötede kendilerini bekleyen bir kısım
sürprizlerle karşılaşacakmış gibi pür dikkat ve belirsiz bir sevinç içindeydi…
Derken, duyguda, düşüncede, ilimde, sanatta doğumları doğumlar tâkip etti..
büyük-küçük, sesli-sessiz hamleler birbirine eklenip gitti.. ve bir baştan bir
başa bu garipler dünyâsı yeni bir “ba’sü ba’del-mevt’ile yeşerip Cennet
yamaçlarına döndü.
İşte, Sızıntı da, bu velûd dönemin umûmî vâridatından sadece bir zerre, o kutlu
devrenin dört bir yanı velveleye veren gürül gürül sesinden sadece bir nağme ve
binbir nağmeyle gerilmiş bir enstrümanın tellerinden sadece mütevazı bir tel
olarak bu çok sesli koroya iştirak etme ve bu umûmî baharda, dört bir yanı saran
çiçeklerden bir çiçek olma hülyâ ve rüyâlarıyla “Yâ Hayy!i deyip lütufları
sonsuz Yaratan’dan hakk-ı hayat istedi.. hem de ismi gibi iddiasız, mahviyet
içinde.. deryaya karışmaya hazır bir damla, güneşle bütünleşmeye namzet bir
zerre ve binler-yüz binler ışık kaynağından minik bir ışık kaynağı olma
niyetiyle.
Binbir doğuma açık mübârek bir dönemin sath-ı mâilde bulunma bahtiyarlığına
ermiş bizler, irâdî-gayrı irâdî, elimizde bu küçük mevkûte, kendimizi bir umûmî
hizmet çağlayanı içinde bulduk -o çağlayanı var edip, bizlere de onun içinde
hizmet imkânı veren Rahmet-i Sonsuz’a ruhlarımız fedâ olsun- bulduk ve bu büyük
lütuf karşısında şükranla iki büklüm olduk… O gün bugün de biz onun sımsıcak
kanatları altında.. o da nesillerin tertemiz sînelerine taht kurup, hep bir
ümit, bir bekleyiş, bir arayış ve bir seziş heyecanıyla; kâh bir katre gibi
buharlaşıp “çiy noktasına ulaştı; sonra da rahmet damlaları halinde yeniden baş
aşağı toprağın bağrına indi ve kâh çağlayanlar gibi görünüp ümit mahrumu
gönüllerin irâdelerine fer oldu…
Onun bu yumuşaklardan yumuşak zümrüt iklîminde tenezzühe açılabilen herkes,
kuşkuların, tereddütlerin, vehimlerin ürpertici cehennemlerinden kurtulup,
yakînin, itmi’nânın, huzûrun Cennetlerinde dolaşabildi ve alevler içinde “berd ü
selâma erdi…
Biz çoğumuz, varlığı onun aydınlık iklîminde tanıyıp sevebildik.. eşyanın perde
arkası hikmetlerine onun rehberliğinde adım adım yaklaşarak, sırların büyülü
dünyâsıyla tanışabildik.. onun kanatları altında ve onun esrara açık satır ve
sahifeleri arasında tabiat kitabının lâtif manzaralarına, bu manzaraların perde
arkası öbür yanlarına ve öbür tarafın erişilmez hazlarına uyandık.. uyandık da,
tanıyıp-bildiğimizi sandığımız bu sınırlı âlemde, kendimizi sınırsız âlemler
içinde bulduk ve nâmütenâhîlere namzet olduğumuzu anladık…
Evet, nice gönül sahibi insanlar, onun ışıktan ve yumuşak dünyâsı içinde – tabîî
iz’ân ve şuurları ölçüsünde- tâli’lerini düşüne düşüne, bu âlemin âhirete bakan
öbür ucuna ulaştılar. Ulaştılar da, bağıyla-bahçesiyle, gülüyle-çiçeğiyle,
havasıyla-iklîmiyle, rûhuyla-manasıyla, bu iki dünyâyı içiçe birden yaşamaya
başladılar.
Şimdi, binler-yüz binler onun sımsıcak harîminde ve ışıktan kanatları altında,
şanlı milletimizin geçmişine ait en hisli, en tatlı günlerin rüyâlarını görüyor,
varlığın bağrından kopup-gelen ilâhî bir şiir dinliyor.. yaşadığı aynı hayat
içinde daha rengin, daha zengin bir başka hayatın varolduğunu seziyor ve onu
idealize etmeye, yakalamaya çalışıyor.
Sızıntı; sürekli mesaj olabilmenin gereği, değişik şartlara göre, yer yer
dalgalı ve buğulu görünümü, zaman zaman heyecanı ve müphemleşen solukları
yanında, her zaman ince, şefkatli, müsâmahakâr ve masmavi havasıyla bağrını hep
gariplere açmış, yaralı gönüller için oturup inlemiş, küfre, ilhâda karşı
çıkmış, bunu yaparken de kâfire-mülhide bir şeyler anlatmayı düşlemiş..
sevincini kedere karıştırıp yaşamış.. itmi’nânı iniltilerle seslendirmiş.. kendi
düşünce çizgisine göre duyup anlayanlara; onların seziş ve idraklerine, haz ve
neşelerine göre ışıklar,renkler ve seslerle hep yeni, canlı ve orijinal motifler
arayışı içinde bulunmuş.. duyup, başkalarına da duyurabildiği; hissedip
başkalarına da anlatmaya muvaffak olduğu başarı adına nesi varsa, okuyucusunun
kerameti saymış; falso ve fiyaskolarını ise, muhtevaya omuz verenlerin -her
zaman itiraflarıyla da destekleyebilecekleri- eksikliklerinde bilmiş.. kayda
değer her hizmetini Hakk’ın inâyeti sayıp minnet ve şükranlarla soluklamış, her
başarısızlığını tedbir ve temkin yetersizliğinde, Hakk’a tevekkül ve teslimiyet
eksikliğinde görmüş nefis muhasebesinde bulunmuş.. durup-dinlenmeden, bir
kerecik olsun ara vermeden sürdürdüğü bu mübârek maratonu, gıpta edilecek
şekilde noktalamıştır.
Dünden bugüne varlık ve bekâsını her zaman Rahmet-i Sonsuz’a bağlamış bu minik
kaynak, ilk defa neşir hayatına atılırken:
“Sıza sıza göl olur,
Akar akar yol olur”
sloganıyla kendini duyurup tanıtmıştı. -Hak indindeki makbuliyetini bilemeyiz-
Doğrusu o ki, o artık bugün yüz binlerin sevgilisi haline gelmiştir.
Sızıntı; çıkış gâyesi ve çıkaranların rûhî hayatları itibâriyle, her zaman
hakaret ve küfre kapalı kaldı. Kendi cephesinden gelen hakaret, tel’in ve
tekfirlere cevap verme bayağılığına düşmedi. Böyle bir derekeye düşmek şöyle
dursun, çıktığından bugüne bir kerecik bile tel’ine ve bedduâya “Âmin!i demedi.
Tıpkı bir derviş olgunluk ve mahviyeti içinde “dövene elsiz, sövene dilsizi
kalmasını bildi. Vâkıa zaman zaman düşmanın gadri, dostun vefâsızlığı karşısında
belki burkuldu, inledi. Ama, katiyen bunlara takılıp kalmadı.. “Yâ Sabûr!i deyip
yoluna devam etti…
Artık bugün o, inananlar arasında hep vifak arayan tatlılığı, kendi cephesinde
kavgadan kaçan sûkut ve vakârı, dünyâ ve ukbâyı birden kucaklayan yumuşak ve
âsûde iklîmiyle en çok sevilen, kabul edilen mevkûtelerin başında gelmektedir.
Sızıntı, Şubat 1991, Cilt 13, Sayı 145
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder