Örnekleri Kendinden Bir Hareket
Bölüm Başlıkları
[hide]
Allah Sevgisi
Arz-ı Hâl
Bir Gönül İnsanı Portresi
Bir Kere Daha Bayram
Çatlayan Rüya
Dua zamanı
Dün-Bugün-Yarın
Eskimeyen Millî Ruh
Füsunlu Geceler
Gelin Bir Kere Daha Kendimiz Olalım
Günümüzün kara sevdalıları
Hakk’a Adanmış Ruhlar
Her şeye rağmen bizdeki Ramazanlar
Hz. Rahîm’in Huzurunda
İnanan sarsılsa da devrilmez
İslâm’ın Gölgesinde Hayat
Kaos, İmtihan ve Ümit
Mâbedlerin Büyülü Dünyası veya Mâbed Medeniyeti
Minarelerin Sesi
Mü’min Ufkunda Zaman
Münâcât Yerine
Orada Uzakta Bir Cami
Örnekleri Kendinden Bir Hareket
Sen Fâil-i Muhtarsın
Sükûtun Çığlıkları
Allah Sevgisi
Sinelerin düşmanlığa yenik düştüğü, ruhlarda bulantıların yaşandığı, kinin,
nefretin bütün bütün azgınlaştığı, herkesin birbirinin kurdu hâline geldiği şu
meş’um ve kapkara günlerde bizim, sudan, havadan daha çok sevgiye, merhamete
ihtiyacımız olduğu açıktır. Şimdilerde sevgiyi unutmuş gibiyiz; şefkat de
sözlüklerde müracaatçısı olmayan garip bir kelime. Yok birbirimize merhametimiz,
insanlara sevgimiz. Acıma hislerimiz körelmiş gibi, yüreklerimiz kaskatı ve
ufkumuz düşmanlık duygularıyla simsiyah.. ve simsiyah görüyoruz herkesi ve her
şeyi. Hoşgörüden nefret eden bir sürü tiran bozması var her köşe başında.
Diyaloğa lânet yağdıranların sayısı da az değil. Çoğumuz sürekli kavga vesilesi
arıyor; yalan, iftira ve tezvirlerle birbirimizi karalıyor; dişle, pençeyle veya
kan kokan sözlerle kendimizi ifadeye çalışıyoruz.
ekranlarındaki gaseyanlarımızı Arap’ın “Yâ Leylî”si gibi gündüz devam edeceğiz
imalarıyla noktalıyor, hezeyana boğduğumuz hissiyatları “arkası yarın” der gibi
yeni bir cedelleşme randevusuyla öldüren gerilimlere emanet ediyoruz. Kopuğuz
birbirimizden ve her hâlimize aksediyor bu çözülüp dağılmalar. Bağı kopmuş
tesbih taneleri gibi saçılmışız sağa sola; çekiyoruz birbirimizden, çekmediğimiz
kadar gâvurlardan.
Aslında, biz Allah’tan koptuk, O da bizi birbirimizden kopardı. İnanıp sevemedik
O’nu, sevilmesi gerektiği kadar; O da söküp aldı ruhlarımızdan sevme hissini.
Şimdilerde, O’nsuzluğa mahkum o bomboş sinelerimizde, sürekli bencillik
hırıltıları, “sen”, “ben” homurtuları, “mürteci”, “küfür yobazı” lakırdıları ve
oturup kalkıp birbirimizi tepeleme projeleri üretiyoruz. Lânetlenmiş gibi bir
hâlimiz var; hepimiz sevme-sevilme fakiriyiz; açız şefkate, merhamete,
mürüvvete. Sevmemişiz ki O’nu, aldı elimizden sevgiyi, saygıyı. Şu anda olsun
dönüp de O’nu sevebilsek, sevdirecek O da bizi birbirimize. Ama uzağız sevginin
asıl kaynağından; yürüdüğümüz yollar bizi O’na götürmüyor; belki daha da
uzaklaştırıyor. Yıllar var ruhlarımıza sevgi yağmıyor; bir zamanlar o sağanak
sağanaktı. Gönüllerimiz kupkuru çöller gibi; iç âlemimizde bir sürü boşluk..
boşluklar da âdeta yılan-çıyan yuvası. Bütün bu olumsuzlukların bir devası var;
o da, Allah sevgisi…
Allah sevgisi her şeyin başı ve bütün sevgilerin de en saf, en duru kaynağıdır.
Hep O’ndan akar gelir, akıp gelecekse sinelerimize şefkat ve muhabbet. O’nunla
olan alâkamız sayesinde güçlenip pekişecektir her türlü insanî münasebet. Allah
sevgisi bizim dinimiz-imanımız, odur cesetlerde canımız. Yaşadığımızda hep
onunla yaşadık. Günümüzde de eğer yaşamayı düşünüyorsak ancak onunla
yaşayabiliriz. Varlığın özü, esası O’nun sevgisidir; neticesi de Cennet şeklinde
o ilâhî muhabbetin bir açılımı. O sevgiye bağlı yaratmıştır yarattığı her şeyi
ve sevilme zevk-i ruhanîsine raptetmiştir varlık ve insanlarla münasebetini.
Muhabbetin tecellî alanı ruhtur; biz onu nereye ve neye yönlendirirsek
yönlendirelim o hep Allah’a müteveccihtir; kalbteki dağılma ve kesrette
boğulmaların ızdırabı ise bize ait, bize râcidir. Her şeye karşı duyduğumuz ve
duyacağımız sevgi ve alâkayı tamamen O’na bağlayıp aşk u muhabbeti gerçek
değerine ulaştırabildiğimiz takdirde, hem değişik dağınıklıklara düşmekten
kurtulacak hem de dış yüzleri itibarıyla sevilip alâka duyulan şeylerden ötürü
şirke düşmemiş olacağız; olacak ve bütün varlığa karşı muhabbet ve
münasebetlerimizde doğru yolda yürüyenler gibi kalacağız.
Putlar, onlara tapıldıkları için putperestlerce mabud telâkki edilegelmişlerdir;
Allah ise Allah olduğu için mabud ve mahbubtur. O’nun ulûhiyeti de, rubûbiyeti
de bizim O’na ubûdiyetimizi gerektirmektedir. Biz her zaman Hakk’a kullukta
bulunur, O’nu sevdiğimizi dillendirir; mazhariyetlerimizin şükrünü eda eder ve
her hâlimizle O’na karşı alâka, irtibat ve münasebetlerimizi seslendirmeye
çalışırız.
Mecazî muhabbetlerde cemal, kemal, şekil, şekilde tenasüp, ululuk, ihtişam,
servet, iktidar, makam, mansıb, ikbal, evlad ü iyal, soy-sop.. gibi hususlar
birer sevgi vesilesi kabul edilegelmişlerdir. Bazen bunlara karşı duyulan aşırı
muhabbet ve alâka ile şirke girenler de olmuştur ki, büyük ölçüde bütün
putperestliklerin arkasında böyle bir inhiraf söz konusu olabilir. Böyleleri çok
defa cemale meftun olur, kemali alkışlar, eda ve endama vurulur, ululuk ve
ihtişam karşısında zillet gösterir; servet ve iktidar uğrunda insanlık ve
hürriyetlerini feda eder, makam-mansıp hırsıyla el-etek öper.. ve her an değişik
ihsan ve iltifatlarıyla, teveccüh ve ikramlarıyla kendini bize tanıttıran gerçek
cemal ve kemal sahibi, ululuk ve azamet tahtının biricik sultanı, Ganiyy-i
Mutlak ve Muktedir-i ale’l-ıtlak Zât’a karşı gösterilmesi gereken sevgiyi ve
alâkayı bir sürü âciz mahlukata dağıtarak muhabbet gibi bir cevheri bâd-i heva
harcamanın yanında, çok defa karşılık göremeyeceği bir mâşukun alâkasızlığı,
değmezliği, vefasızlığı, onu avucunun içine alması, ona baş eğdirmesi, kul köle
hâline getirmesiyle ölür ölür dirilir.
Mü’minlere gelince onlar, evvelen ve bizzat Allah’ı severler ve şayet
duyacaklarsa O’ndan ötürü başkalarına karşı alâka duyarlar. Hakk’ın tecelli ve
teveccühlerinin hatırına herkesle ve her nesneyle bir çeşit münasebete geçer,
O’nun namına onlara takdirler yağdırır ve aşk u alâkalarını ilan ederler.
Aslında O nazar-ı itibara alınmadan şuna-buna, şu nesneye-bu objeye duyulan
alâka darmadağınık, gelecek vaat etmeyen, kararsız, neticesiz bir sevgidir.
Mü’min herkesten ve her şeyden evvel O’nu sevmeli, diğer bütün sevimli şeylere
de O’nun isim ve sıfatlarının değişik renk, değişik desen ve değişik edada birer
tecellisi olarak alâka duymalı, takdirlerle alkışlamalı ve O’ndan ötürü öpüp
öpüp yüzüne-gözüne sürmeli ve her temâşâ ettiği şeyde “Bu da Senden.” deyip
âdeta bir vuslat faslı yaşamalıdır. Ne var ki, bunu böyle görüp böyle duymak
için de;
“Cemâlini nice yüzden görem diyen diller,
Şikeste âyineler gibi pâre pâre gerek.” (Anonim)
fehvasınca hep bir beyt-i Hudâ gibi tertemiz kalabilmiş gönüllere, her simada
Hakk’ı okuyacak aşina dillere ihtiyaç vardır. Zatında, okuyabilenler için her
varlık mücellâ bir ayna ve manzum bir kasidedir; hele sırr-ı Rahmâniyet’i
aksettiren insan siması..
“Seni Hak âyine-i Zât etti
Zât-ı Yektâsına mir’ât etti.” (Hâkânî)
sözleri ayn-ı hakikat ve insana konumunu hatırlatan önemli bir irşattır. Bu
itibarla insan eğer o gizli güzelliğin sırlı bir aynası ise -ki öyle olduğunda
şüphe yok- hep gönül gözleriyle O’na müteveccih olmalı, her zaman pusuda
bekleyip tecelli avlamaya çalışmalı ve kendini daha derin sevgi iklimlerine alıp
götürecek esintiler beklemelidir; beklemeli ve O’na ulaşmak veya O’nu hoşnut
edip sevdikleri arasına girebilmek için kurbet yolunun bütün argümanlarını
kullanmalı, O’nun teveccüh vesileleri arasında, buldum/bulacağım ümidiyle hep
koşturmalı ve gönlü her zaman o “Kenz-i Mahfî”nin kilidinde bir anahtar gibi
dönüp durmalıdır. Bu suretle, eğer muhabbet bir Süleyman, gönül de taht-ı revân
ise, er geç sultanın gelip tahtına oturacağı muhakkaktır.
Bir de tahtla Süleyman buluştu mu artık insan hep O’nu düşünür, iç
mülâhazalarında O’nunla hasbıhal eder, yudumladığı suda, çiğnediği yemekte,
teneffüs ettiği havada gayet açık ve net olarak hep O’nun teveccühlerini duyar;
O’nun yakınlığının sıcaklığıyla oturur kalkar. Kurbet-sevgi arası gel-gitler
münasebeti daha da kızışır ve sinesi ocaklar gibi yanmaya başlar. Yer yer aşk u
muhabbetle alevlenir, zaman zaman vuslat iştiyakıyla yanar tutuşur; ne var ki,
aşkını da, iştiyakını da O’ndan gelen bir armağan bilir ve kat’iyen gam izhar
eylemez; gam izhar edip ağyarı âhından âgâh eylemez. İçten içe fırınlar gibi
yanar; fakat, ne alev çıkarır ne de duman.. namus gibi saklar aşk u iştiyakını
ve sır vermez halden anlamayan nâdanlara.
Bu yol herkese açık olsa da yolcunun samimi ve kararlı olması şarttır. Herhangi
bir mü’min bütün cemallerin, kemallerin, azametlerin, ululukların, ihtişamların,
ihtişam üstü ihtişamların O’na ait olduğunu görüp hissedebildiği takdirde bütün
bu vesilelerin gönülde hâsıl ettiği alâka, muhabbet ve iştiyakla O’na yönelir ve
O’nu zatına münasip bir sevgiyle sever ki işte bu tutku -ve tabir yerindeyse- bu
sevda O’nadır ve tevhid edalı bir aşk u iştiyak kaynağıdır. Zaten, tevhide
kilitli ve İslâmî esaslara bağlı bir sinede sevgi inhirafı da düşünülemez.. ve
hele asla muhabbet kaymaları olmaz ve olamaz. Bir muvahhid O’nu O olduğu için
sever ve sevgisini de dünyevî-uhrevî hiçbir mülâhazaya bağlamaz. O, her zaman
gönlünde köpürüp duran sevgi fevvarelerini, aşk u iştiyak çağlayanlarını
Kur’ân’la, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ)’nın vaz’ettiği
düsturlarla filtre ve test eder ve bunları insanî heyecanlarla yürüdüğü yollarda
birer bariyer gibi kullanır, aşk ateşiyle cayır cayır yandığı zamanlarda bile
hep istikamet soluklar; O’nu her şeyin gerçek mâliki, sahibi, görüp gözeteni,
esmasıyla mâlum, sıfatlarıyla muhat bir Zât olarak kendine has münezzehiyeti,
mukaddesiyeti, mübecceliyeti içinde derin bir aşkla sever; severken de kat’iyen
şatahat ve laubaliliğe girmez.
Muvahhid mü’min, her şeyden evvel, her şeyden sonra, her şeyin önünde, her şeyin
arkasında mutlak Mahbub, mutlak Maksud, mutlak Mâbud olarak Allah’a dilbeste
olur; O’nu diler ve her haliyle O’nun kulu olduğunu haykırır; sonra da O’ndan
ötürü, başta İnsanlığın İftihar Tablosu olmak üzere -ki O, Hakk’ın matmah-ı
nazarı, memur-u sadığı, Zât, sıfât ve isimlerinin yanıltmayan tercümanı, divan-ı
nübüvvetin hâtemi, risaletin özü, usaresi olması itibarıyla O’nun hatırına
sevilenlerin başında gelir- bütün nebileri, velileri, O’nun saflardan saf berrak
aynaları, daire-i ulûhiyetin has bendeleri olmaları ve O’nun maksatlarını takip
ve temsil etmeleri, dahası hilâfet-i tâmme unvanıyla dünyanın imar, tanzim ve
dizaynına nezarette bulunmaları yönüyle; gençliği, şu fâni hayatı tam duyup
değerlendirebilme adına Hak tarafından insanlara avans mahiyetinde bahşedilmiş
bir parametre olması cihetiyle; bu âlemi, O’nun güzel isimlerinin bir
tecelligâhı ve sıfât-ı sübhâniye tezahürlerinin meşheri, öteki dünyaların da bir
mezraası olması açısından; anne-babaları, birer şefkat ve merhamet kahramanı
olarak evlâtlarının bakım ve görümünü yüklenmeleri, evlâtları da ebeveynlerini
görüp gözetme hissiyle onlara gönülden yakınlık duymaları mülâhazasıyla… sever
ki bunlar Allah’a karşı samimi alâka duymanın birer ifadesi olarak
değerlendirilebilir ve Allah’tan ötürü bir sevgi sayılabilir.
Müşrikler sevdiklerini Allah gibi severler, mü’minler ise Allah’tan ötürü onlara
karşı alâka duyar ve sinelerini açarlar. Allah’ı seviyor gibi sevmekle,
Allah’tan ötürü sevmek birbirinden çok farklı şeylerdir. Böyle Hak yörüngeli bir
sevgi, iman kaynaklı, ibadet edalı, ihsan televvünlü kutsal bir sevgidir ve
kâmil mü’minlerin şiârıdır. Cismâniyet ve nefs-i emmâre üzerinde temellenen
şehevânî muhabbetlerin, aşkların -ona da aşk denecekse- insan tabiatında meknûz
bulunan fısk u fücûrun sesi-soluğu olmasına mukabil, Allah’a karşı olan aşk ve
alâkadan başlayıp sonra her şeyi kuşatan sevgi ve o sevgiyle oturup kalkan
muhibbin âh u vâhı, gökte meleklerin yudumlamaya koştukları kutsal bir iksir
mesâbesindedir. Hele bir de muhabbet, maddî-mânevî bütün varlığı sevgiliye
bağışlayıp kendine hiçbir şey bırakmama seviyesine yükselmişse -ki buna sevda da
diyebiliriz- işte o zaman gönülde sadece mahbub mülâhazası kalır; kalb, ritmini
ona bağlar, nabızlar o âhenkle atar, hisler bu âhenge dem tutar, gözler yaşlarla
bu sevdayı dillendirir, kalbden, gözyaşlarının sır vermesine ve sinenin
serinlemesine sitemler yükselir. Gözler çağlarken gönül ağyara dert yanma
vefasızlığından iki büklüm olur ve ağlamalarına inler. Latîfe-i rabbâniye, içi
kanarken, sinesi yanarken ağyara dert sızdırmamaya çalışır, çalışır ve kendi
kendine;
“Âşığım dersin belâ-yı aşktan âh eyleme
Âh edip âhından ağyarı âgâh eyleme.” (Anonim)
diye mırıldanır. Aslında muhabbet bir sultan, tahtı gönüller, sesi soluğu da en
tenha yerlerde ve sadece O’na açık dakikalarda seccadelere boşalan ümit, hasret
ve hicran iniltileridir.
Hakk’a ulaşmanın rampaları sayılan bu kuytu yerlerdeki O’na ait iniltiler ve
sızlanışlar dışa vurularak hâl bilmezlerin oyuncağı haline getirilmemelidir.
Muhabbet ya da aşk u hayret eğer o her şeyi bilen Sevgili uğrunda ise, o sadece
O’nun bildiği en mahrem bir yerde kalmalı ve yuvasından uçurularak nâmahrem
gözlere gösterilmemelidir.
Mecazî muhabbet çocukları sokak sokak dolaşır, sevgiciklerinin dellâllığını
yapar; rast geldiklerine dert yanar; mecnun gibi davranır ve sevdiklerini
dillere düşürürler. Hak âşıkları gürültüsüz ve içtendirler; başlarını O’nun
eşiğine kor, içlerini O’na döker ve yer yer kendilerinden geçerler; ama,
kat’iyen sırlarını fâş etmezler. Ellerini-ayaklarını, gözlerini-kulaklarını,
dillerini-dudaklarını O’nun emrine verir; kalbleriyle hep sıfât-ı sübhâniye
matla’larında dolaşırlar. O’nun ziyâ-i vücudu karşısında âdeta erir ve bir
muhabbet fânisi haline gelirler: Duydukça daha derinden O’nu, yanarlar cayır
cayır; yandıkça “daha!” derler.. yudumlarlar kâse kâse aşk şarabını; kandıkça
“daha!” derler. Neler duyar neler hissederler gönüllerinin tepelerinde; duydukça
“daha!” derler.. doymazlar bir türlü sevgiye; sever-sevilirler, “daha!” derler.
Onlar “daha” dedikçe Hazreti Mahbub da onlara perdeler aralar, basiretlerine
görülmedik şeyler sunar ve ruhlarına ne sırlar ne sırlar duyurur. Artık onlar
duyarlarsa her zaman O’nu duyarlar, severlerse hep O’nu severler, düşünürlerse
O’nu düşünürler ve her şeyde O’nun cemalinden, tasavvurları aşkın cilveler
temâşâ ederler. An olur bütün bütün kendi havl ve kuvvetlerinden uzaklaşarak
iradelerini O’nun iradesine bağlar, temayülleriyle O’nun isteklerinde erir ve bu
yüce pâyeyi de O’nu gönülden sevip sevdirmeyle, bilip bildirmeyle
değerlendirirler. Sevgilerini O’na itaatle seslendirir, aşklarını O’na vefa ve
sadakatle dillendirir ve kalblerinin kapılarını ağyar düşüncesine karşı sürgü
sürgü üstüne öyle bir sürgülerler ki giremez artık başka hayal o beyt-i ma’mura.
Onlar bütün benlikleriyle Hakk’a nâzırdırlar ve O’nu takdir ve tebcilleri de
kendi idrak ufuklarını çok çok aşkındır. Bunun yanında, böyle bir vefaya Hakk’ın
teveccüh buyuracağına da ümitleri tamdır. Öyle ki, Hak nezdindeki yerlerini
kendi nezdlerinde Hakk’a tahsis ettikleri yerle irtibatlı görür ve O’nun
karşısında her zaman dimdik durmaya çalışırlar.
O’nu delice severken kat’iyen alacaklılar gibi davranmaz; her zaman verecekli
olma hacâlet ve hulûsiyle, Râbiatü’l-Adeviye gibi: “Zâtına yemin ederim ki, Sana
Cennet talebiyle kulluk yapmadım; Seni sevdim ve kulluğumu ona bağladım.” der,
yürürler O’nun ulu dergahına coşkun bir aşk sermayesiyle; yürür ve hep O’nun
kendilerine olan lütuf ve ihsanlarını yâd ederler. Kalbleriyle sürekli O’na
yakın durmaya çalışır, akl u fikirleriyle de O’nun merâyâ-yı esmâsında
müşahededen müşahedeye koşar; her şeyde muhabbetten sesler dinler, her çiçekte
aşk u şevkten ayrı bir rayiha ile mest olur, her güzel manzarayı O’nun
güzelliğinin tecellisinden akisler gibi temâşâya alırlar. O’na karşı hep sevgi
düşünür, sevgi duyar, sevgi konuşur, bütün eşyayı bir sevgi şöleni gibi seyreder
ve bir sevgi armonisi gibi dinlerler.
Muhabbet, bu ölçüde otağını kalb yamaçlarına kurunca artık bütün zıt hâdiseler
aynı şeymiş gibi duyulur; huzur-gaybet, nimet-musibet, acı-tatlı, rahat-mihnet,
elem-lezzet hep aynı sesi verir ve aynı edada görünürler; zira, seven gönül
cefayı-safayı bir bilir, derdi derman gibi görür, ızdırapları kevserler gibi
yudumlar; zaman ve hâdiseler ne kadar amansız olursa olsun, durur o kımıldamadan
durduğu yerde en derin bir vefa duygusuyla. Gözleri hep kendisine aralanacak
kapı aralığında, yatar pusuya ve değişik dalga boyundaki teveccüh ve tecellilere
açık durmaya çalışır. Sevgisini O’na saygı ve itaatle taçlandırır. Kalbi sürekli
O’na inkıyat duygusuyla çarpar ve sevdiğine muhalif düşme korkusuyla tir tir
titrer; titrer ve devrilmemek için de yine o biricik istinad ve istimdat
kaynağına sığınır. Onun bu ölçüde sürekli sevdiğiyle muvafakat arayışı içinde
olması, zamanla onu gökte ve yerde herkes tarafından sevilen bir mahbub haline
getirir. Onun hesabında sadece Hak vardır; ötelere göre de olsa beklenti içinde
bulunmayı aşkına ihanet sayar; ama kendi kendine gelen iltifat ve teveccühleri
reddetmeyi de saygısızlık kabul eder ve ne gelirse öper, başına kor sonra da
“Bunların istidraç olmalarından Sana sığınırım.” der inler.
Seven için aşk u iştiyak en yüksek bir pâye, sevgilinin arzu ve isteklerinde
eriyip gitmek de en erişilmez bir mazhariyettir. Muhabbetin mebdeinde tevbe,
inâbe, evbe, teyakkuz, sabır gibi sevgiye giriş esasları; müntehâsında da aşk,
şevk, iştiyak, üns, rıza, temkin.. gibi konumunun hakkını verme hususları söz
konusudur. Seviyorum diyebilmek için kendinden, kendi isteklerinden arınmak,
muhavere ve müzakerelerini hep O’na bağlamak, O’nu ihsas eden hususlar
çerçevesinde dönüp durmak, O’nun tecelli edeceği mülâhazasıyla göz kırpmadan
beklemek, bir gün mutlaka teveccüh buyurur düşüncesiyle yıllar ve yıllar boyu
durduğu yerde kararlı durmak sevgi yolunun ilk âdâbıdır: Bu yolda bütün bütün
sevdalanmaya muhabbet ve aşk; sürekli köpürüp duran arzu, istek, neş’e ve
sevince şevk; bütün bunların, insan tabiatının önemli bir derinliği haline
gelmesine iştiyak; Sevgili’nin her türlü muamelesini gönül hoşnutluğuyla
karşılamaya rıza; duyma, hissetme, maiyyette bulunma mazhariyetinden ötürü
kendinden geçme… gibi hislere karşı dikkatli ve ölçülü davranmaya da temkin
demişlerdir.
Yukarıdaki hallerden birinin insan gönlüne tam hâkim olmasına göre onun
tavırlarında da bir kısım değişiklikler olur: Yer yer gidip âh u efgânla
inleyeceği tenha koylar arar ve içini O’na döker; zaman zaman değişik iç
mülâhazalara dalarak O’nunla hasbıhal eder; firaktan dert yanar ağlar, visal
ümidiyle inşirahlara açılır, sevinç gözyaşlarıyla serinler. Bazen görmez
çevresinde olup biteni, kesrette hep vahdet yaşar; bazen de huzurun mehabetiyle
bütün bütün silinir gider, kendi ses ve soluğunu bile duymaz olur.
Sevgi, mârifetin bağrında boy atar, gelişir; mârifet ilimle ve iç-dış ihsaslarla
beslenir. Arif olmayan sevemez; ihsasları kapalı bilgisizler de mârifete eremez.
Bazen sevgi Allah tarafından kalbe atılarak iç ihsasların harekete geçirilmesi
de söz konusu olabilir -ki hepimiz bazen böyle ekstradan lütuflar bekleriz-
ancak, plânlarını harikulâdeliklere bina ederek durgun bir bekleme başka, kıvrım
kıvrım sancı içinde aktif bekleme daha başkadır. Hak kapısının sadık bendeleri
beklentilerini harekete bağlar, dinamik bir duruşa geçerler; geçer ve o durgun
gibi görülen halleriyle cihanlara yetecek bir enerji üreterek müthiş aktiviteler
ortaya koyarlar.
Bunlar, âşık u sadıklardır ve belli hususiyetleri haizdirler: Sevgili’nin her
muamelesini gönül hoşnutluğuyla karşılar ve Nesîmî gibi;
“Bir bîçare âşıkem ey Yâr Senden dönmezem,
Hançer ile yüreğimi yar Senden dönmezem..”
der, hep bir vefa tavrı sergilerler. Her zaman ciddi bir vuslat arzusuyla
kıvranır dururlar; ama, hallerinden de asla şikayet etmezler. O’ndan başka bütün
beklentileri kafalarından söker-atar, hep maiyyet rüyalarıyla oturur kalkarlar.
Sohbetlerini hep sohbet-i Cânan haline getirir ve O’nun adıyla
seslerini-soluklarını melekûtî bir derinliğe ulaştırırlar.
Sevgi onların canıdır; onlar, bedensiz durabilirler ama cansız edemezler. Onlara
göre, cesede can hükmediyorsa artık o tende sadece Yâr sevdası olur, ağyar
bulunmaz. Bu konumlarıyla onlar dünyanın en fakir ve en iktidarsızı olsalar da
şahlara taç giydirecek bir mansıba sahiptirler. Küçüklükleri içinde büyük,
aczleri yanında muktedir, ihtiyaçlarına rağmen dünyaları peyleyecek kadar servet
sahibi ve sönük bir mum gibi görünmelerine mukabil güneşlere fer verecek birer
enerji kaynağı mesabesindedirler. Herkes onlara koşsa da onların nereye ve kime
koştukları bellidir. Sığmazlar mahiyet zenginlikleriyle cihanlara. Küçük bir
kıvılcıma, kıvılcımdan da öte bir hiçe dönüşürler yöneldiklerinde O’na.
“Bir şulesi var ki, şem-i cânın,
Fânusuna sığmaz asumânın.”
diyen Galib bu ufka tercüman gibi konuşur.
Bunlar O’nsuz geçen ömrü hiç mi hiç hesaba katmaz ve O’nsuz hayatı hayat
saymazlar. Bir ömr-ü heder görürler sevmeden yaşamayı ve bir avunma kabul
ederler O’nunla alâkası olmayan keyifleri, neşeleri, hazları. Oturur kalkar her
zaman aşk u şevkten dem vururlar; Fuzulî edasıyla aşk u iştiyak bilmeyenleri de
başka türlü (!) bir şey görürler.
Sızıntı, Haziran-Temmuz 2003, Cilt 25, Sayı 293-294
Arz-ı Hâl
Arz-ı hâl etmek üzere artık kapının önündeyiz. Gözlerimiz zuhur edecek teveccüh
tayfları ufkunda, dudaklarımızı Zât’ını tazimle süsleyip sinelerimizin âhlarını
mırıldanarak, kulak kesilmiş takdirlerinizi bekliyoruz. Ayrı düştüğümüz o
talihsiz günlerde aklımızı hevâ kapıp götürdü, kalblerimizi şeytan okları delip
geçti, hem sarsık hem güçsüzüz. Evvela mârifet ve muhabbetle gönüllerimize hayat
üfle ve bu mevhibelerini yeni iltifatlarla taçlandır. İnayetinle elimizden tut
ve bizi şu birkaç asırlık sefaletten kurtar. Her yerde pusuya yatmış din
düşmanları, dine-imana taarruz bahaneleri icat ediyor ve saldırı fırsatları
kolluyor. Kapının kulları geçinen bir kısım densizler ise, insanların diyanet
hislerini kullanarak dünya peşinde koşuyor. Dört bir yan, kin ve nefret
hırıltıları, hırs ve makam homurtularıyla inim inim.. kitleler şaşkın, istikbal
sis ve duman, yollar amansız, yol kesenler imansız, aldananlar ise hadd ü
hesapsız; ya katından bize bir ışık ve burhan gönder, ya da artık bu yolu
nezdine döndür…
Vücutlarımız rüzgarla sarsılan ağaçlar gibi tir tir, yüzlerimizde inkisar
çizgileri ve gönüllerimiz de burkuk mu burkuk.. adem-i kabul endişelerimizi
engin müsamahana bağlayarak haremgâh-ı sübhâniyeye yürüyor gibi Sana yaklaşma
heyecanı içindeyiz. Sen şimdiye kadar o dergaha kimleri kabul etmedin ki.! Kabul
etmekle de kalmadın isyanlarını, tuğyanlarını, küstahça baş kaldırmalarını afv u
mağfiretinin çağlayanına salarak alıp onları baş köşeye oturttun; oturtup
pişmanlıkla o tir tir sinelere yeniden diriliş kevserleri içirerek onlara ebedî
varolma zevkini duyurdun. O kapıdan ne mütemerrid küstahlar ne de sürekli baş
kaldırmış asiler kovulmadı, geriye döndürülmedi. Bir kere “Ya Rab” diyene
binlerce lütufta bulundun.. adını dil ucuyla ananları bile sürekli yâd edilme
hil’atleriyle şereflendirdin. Bütün bunlar ümitlerimize fer verdi, gönüllerimizi
Sana koşma heyecanıyla şahlandırdı. Ellerimiz yukarıda, ruhlarımız afv u safh
intizarı içinde.. söze ne hacet hâlimiz Sana ayan…
Sen biliyorsun, biz de bunun farkındayız; ömrümüzün hasenât kefesi bomboş, pek
çoğumuz itibarıyla bir ihlâs bezginliği içindeyiz. Çoğumuz gafil, bedbin,
dünsüz-yarınsız sefil birer hâlzede gibi aktüalite ile iç içeyiz. Her hâlimizde
âlâyiş, gösteriş, köpük köpük hevâ ve heves; sürekli zevk ü sefâya, makama,
mansıba, şöhrete, şana ve dünyevî hülyalara oynuyoruz. Yığınların rüya ve
hülyaları ekonomi ve refah; taptıkları da dolar, dinar ve euro. Ruhlar meflûç,
kalbler kötürüm, basîret âmâ, düşünceler kirli, davranışlar da tam buna göre…
Gece ve gündüz gibi iki yüzlü yaşıyoruz, ak görünüyor kapkara davranıyoruz;
idare ve siyaset deyip hem ışık türküleri söylüyor hem de karanlık ağıtları
mırıldanıyoruz. Devirlere, dönemlere göre renkten renge giriyor, bukalemunları
şaşırtacak mârifetler (!) sergiliyor ve aldatmayı beceri kabul ediyoruz. Bazen
başımıza bir beyaz külah geçiriyor, bazen belimize zünnar bağlıyoruz; bazen
minarelerin başında tevhidi ilan ediyor gibi bar bar bağırıyor, bazen de “lâyüad
ve lâyuhsâ” şürekâya selam duruyoruz.
Zulüm ve lütuf duyguları içimizde âdeta yan yana, kahramanlık gösterileriyle
cebânet tavırları aynı kalbde sarmaş-dolaş; hile, hud’ayı aklın en önemli
derinlikleri sayıyoruz.. kendi hile ve komplolarına yenik düşenlerimizin ise
hadd ü hesabı yok. Ellerimiz-ağızlarımız, gözlerimiz-kulaklarımız,
dillerimiz-dudaklarımız yaratılış gayelerinden fersah fersah uzak ve âdeta
nankörlüğe kilitli; eller memnû meyvelerde, ağızlar harama açık duruyor; gözler
başkalarının kusur müfettişi.. yalan revaçta, hıyanet âdiyattan bir şey, hakkın
ismi var sadece; adalet “sayyâd-ı bîinsaf”ların hazırladığı kapanların önüne
saçılmış birkaç dane gibi bir şey; vefa Kafdağı’nın arkasında, ahde hürmet
unutulup da bir köşede kalmış mı bilemiyorum; buna karşılık haksızlık
firavunları utandıracak dorukta. “Lanetle anılan cebâbire”ye rahmet
okutturacakların sayısını Allah bilir… Gerçi insan olduğunu fark edenlerin adedi
de az değil; ama, canavarlaşan ruhların yanında bunlar deryada birer damla
kalır. Zannediyorum nefis, sırtında taşıdıklarına hiçbir dönemde bu kadar
başarılı küheylanlık gösterisi yapmadı. Binler-yüz binler nereye koştuğunun ya
da koşturulduğunun farkında değil; yollar kıvrıla kıvrıla bir meçhule uzanıyor,
yolcularsa bir hedefe doğru yol aldığını sanıyor. Mesafeler amansız, yürüyenler
iz’ansız, planlar birer kuruntu, yapılanlar ise havanda su dövme.
Her durakta bir sürü hain düşünce rengârenk masallar üretiyor.. masallar birer
büyü gibi dinleyenleri uyutuyor.. bâtıla açık şuuraltları, aldatan rüyalar
görüyor. Bu rüyalarda küfre şahlık urbaları giydiriliyor; diyanete ise cadı
elbiseleri. Mazi karanlık birkaç fotoğraf karesine hapsediliyor. Gelecek ve
hususiyle de ebediyet âlemleri yokluk zindanları gibi gösteriliyor. Ruhun
gözlerine kezzap dökülmüş.. vicdan mekanizmasına civa akıtılmış. Çevrede
serpilip gelişen yeşilliklerin çehresine zift serpiştiriliyor.. ve her şey, ama
her şey olduğundan başka gösterilmeye çalışılıyor.
Bugün pek çoğumuz itibarıyla küçük bir cennet olan gönül dünyamızda, cismânî
arzular gelip yuva yapmış; sırrın kontak noktaları, nefsânî arzuların ağına
takılmış; çoklarının o simsiyah alınları gibi bahtları da kapkara.. bunlar,
diriler gibi görünseler de ölü sayılırlar. Aslına bakılırsa, şu anda
çektiklerimizin arkasındaki sâiklerin hepsi çizgi çizgi bu fotoğrafta mevcut.
Biz çok erken bir dönemde aldatıldık, şu anda da bir aldanmalar fasit dairesi
(kısır döngüsü) içinde bulunuyoruz. Önce şu hayat bize şeker-şerbet gibi
gösterildi; sonra da, zehirle kirletilerek kâse kâse ruhlarımıza içirildi.
Bugünkü karın ağrılarımız dünkü tükettiğimiz kâselerden, yarınki sancılarımız da
-Allah’tan fevkalâde bir sıyânet olmazsa- bugün yudumladığımız o semm-i katilden
olacaktır.
Tedaviye muhtaç aliller, ruhun perişaniyetiyle sarsık zeliller ve günahlarla
Müslümanlığın ayıbı hâline gelmiş kirlileriz; ama, bizi arınma kurnalarına
götürecek yollar perişan, köprüler de çoktan yıkılmış.. biz kansızlıkla
kıvranıyoruz ama üzerimizde kan emen bir sürü sülük var; zafiyetle tir tir
titreyip duruyoruz ama tepemize inip kalkan balyozlar da eksik olmuyor. Çok
defa, hevâ, heves fırtınaları karşısında hazan yemiş yapraklar gibi savrulup
duruyoruz.. rüzgarlar sert esiyor, barınaklar iğreti; hülyalarımız pamuk gibi
yumuşak, realiteler ise tipi-boranla soluklanıyor.
Doğru-dürüst hiçbir şey olamamışız, her şey olmuşluğun hesaplarıyla oturup
kalkıyoruz. Ortada mülk yok, saltanat yok, Süleymanlık rüyaları görüyoruz. Ne
gönülden Ramazan olabildik, ne de oruç; ama her zaman sahur davulu gibi güm güm
ötüp durduk. Boyumuzun kat kat üstünde bir gurur abidesi gibiyiz. Amansız
hâdiseler karşısında karton gibi bir hâlimiz var; gel gör ki, granit olduğumuz
iddiasındayız.
Makam sevgisi, şöhret hissi, rahat etme düşüncesi, tenperverlik duygusu
boyunlarımızda âdeta çelikten bir kement; her biri birer gayya olan bu
duygulardan bir türlü kurtulamıyor ve mahiyet-i nefsü’l-emriyemize göre kendimiz
olamıyoruz. Dünya ve ukbâ kazancı adına ne ciddi bir hesap ne de tutarlı bir
plana sahibiz. Kazançlar kuşağında sürekli kaybediyoruz; kaybederken de muhtemel
daha kötü durumlarla teselli olmaya çalışıyoruz. Zamanı suçlama, şartlara
lanetler yağdırma da ayrı bir avunma yolu. Suç ve günah bize ait, zamana
sövmenin âlemi ne.! Zehiri içen biziz, kimyacıya küfretmek de neden!?. Devran ne
bize ne de başkasına bir kötülükte bulundu; biz kendi devranımızı yıkıp târumar
ettik. Yanlış okuma, yanlış yorumlama ve yanlış anlama bizi kuralsız bir toplum
hâline getirdi. Dağınık, derbeder ve kullanılmaya müsait bir hâlimiz var; gelen
başımıza basıp geçiyor, giden başımıza basıp geçiyor. Biz, “mevcutla iktifa”
deyip istirahate çekilmişiz. Şeytanları şehrâyinlerle sevindirecek, melekleri
üzüntüye boğacak bir tuhaflık içindeyiz. Zâhirî hâlimize bakılacak olursa, her
yanımızda kıyamet ışıkları çakıp duruyor. Bu kıyamete “dur” diyecek seher
yolculuğuna azmetmiş olanların ağzında birer fermuar var. Topraklarımıza
Hârût-Mârût büyüsü düşmüş gibi anlaşılmaz ihtilâçlar yaşıyoruz. İnsanlar
birbirine yabancı, vifak ve ittifak nikahı Allah’ın buğzettiği talâka emanet,
nefsânî duygularımız yeni fırtınalar çıkarma cephesi oluşturma peşinde ve
hepimiz şahsî düşüncelere ipotek gibiyiz.
Bütün bunlara rağmen, bizi bize bırakmaman en büyük dileğimiz. Kendimiz edip
kendimiz bulsak da, rahmetin, istihkaklarımıza lütuf televvünlü haklar
bahşedecek vüs’atte. Eğer göz kamaştıran güzelliklerle dönüp duran şu
kâinatların etekleri mücevherlerle dolu ise, bu Senin rahmet ve servetinin
sınırsızlığındandır. Eğer tabiatı gereği şu kuru zemin İrem Bağları gibi
rengârenkse, o da Senin engin keremindendir. Gözlerimiz o geniş rahmetinin
tüllenişinde, düşüncelerimiz her tarafa serpiştirdiğin kereminin
tecellilerinde.. ümitlerimizi bir kere daha şahlandırarak, teveccüh ve
yakınlığını, uzaklıklarıyla görünmez, duyulmaz hale getiren biz kullarına yakın
olduğunu duyur. Vicdan kültüründen mahrum şu derbeder gönüllerimizi mârifetinle
doyur.
Bize, her şeyde Seni okuyan gözler, her nağmede Seni duyan kulaklar ihsan ederek
düşünce ve beyanlarımızı varlığına tercüman kıl! Yakınlığını gönüllerimize öyle
duyur ki, ömrümüzü hep “Sen, Sen” demenin zemzemesi içinde geçirelim.
Bizler, bir zamanlar yoktuk; var olma ihtiyaç ve neş’esinden de habersizdik. Sen
bizi cebr-i lütfîler tezgahından geçirerek, talep üstü, vücud, hayat, şuur,
idrak, irade ve gönül gibi latîfelerle şereflendirip, rahmet yurdunun koridoru
şu mihnet diyarına gönderdin. Verdiğin şeyleri istememiştik, isteyemezdik,
isteyecek bir mahiyette de değildik. Ancak şimdilerde, bu lütuflarını anlamaya
çalışıyor ve Hâlikımızın bîhemtâ bu atiyyeleri altında iki büklüm matiyyeler
olarak, ihtiyaç ve ıztırar çığlıklarıyla inliyor ve bunca şeyden ciddî haberdar
olamamanın hacâletiyle iki büklüm oluyoruz.
Hâlimiz Sana ayan; dün ayrı bir isyan, bugün ayrı bir isyan; ne iradelerimizde
fer kaldı ne de dizlerimizde derman; her şeye rağmen kararttığımız kaderimiz
Senin elinde; liyakatimize göre değil, istihkakımıza bakarak ne olur, sun ihsan
üstüne ihsan, ey dertlerimize derman!
Üst üste musibetler kümelenmiş tepemizde.. yürüdüğümüz yollar zikzaklı ve
yokuş.. bizler günah yolunun yorgunları, hiç de iç açıcı olmayan günlerin
elinden zakkumlar yudumladık.. içimiz-dışımız yara-bere, enerjimiz bitmek üzere;
yük ağır, akıl şaşkın, ruh bitkin, ümit mumu sönmek üzere – onu Sen hiçbir zaman
söndürme- yollarda dökülüp kalanlar gelip gelip sinelerimize oturuyor.. oturma
niyetinde değiliz ama, uzun zaman ayakta durabilecek gibi de görünmüyoruz. Sen
bize her zaman yaptığın gibi sürprizden kapılar arala ve ekstra ihsanlarınla
bizi bir kere daha inayetinin gölgesinde serinlet ve ümit çerağlarımıza
nezdinden sönmeyen bir ışık gönder.
Bizden evvel, binlercesinin bu kabil dileklerine icabet edip onlara lütfundan
kapılar araladın ve başlarına sağanak sağanak ihsanlar yağdırdın.
En son başvurulacak merci Sensin, arz-ı hâlimiz de Sanadır. Huzuruna gelip iç
çekişlerimize, içten olup olmadığını bilemediğim gözyaşlarımıza, bükülmüş
kaddimize, renk atmış benzimize merhamet buyur ve bize iman ve mârifetteki
neş’eyi son bir kez daha duyur.
Dua edenlere cevap veren Sen, ızdırapları dindirip ihtiyaçları gideren Sen,
devrilenleri kaldırıp doğrultan Sen, çatlayıp kırılanları sarıp-sarmalayıp
tedavi eden de Sensin! Senden ayrı kalışımız ruhumuza renk attırdı; nefsânîlik
ve gaflet, ibadetlerimizin mânâ ve özünü alıp götürdü; samimiyetsizlik
dualarımızın kolunu-kanadını kırdı. Sinelerimiz bomboş, düşüncelerimiz tutarsız,
kalbî ve ruhî hastalıklarımız bizi yere sermek üzere.. ey kimsesizler kimsesi,
bize Eyyub’un hayat ırmağından bir çağıltı gönder, Mesih diyarından da bir
nefes.! Hayır hayır! Bizi Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın nefehâtıyla yeniden dirilişe
erdir.. yakınlığınla gözlerimizi aydınlat ve bizi uzaklığımızın zulmetlerinden
kurtar.
Hepimiz önümüze atacağın bir lokmaya muhtaç, boynumuzu bükmüş böyle bir teveccüh
bekliyoruz. İşimiz sürekli tuğyan ve her hâlimiz isyan olsa da gözlerimiz
kamerin o sürpriz tulûu gibi ekstra bir doğuş intizarında. Hak dostları, Sana
vasıl olunca hayret yaşarlar; bizse Seni tam bilememenin hayretleriyle şaşkınlık
içindeyiz. Var eden Sensin, yok eden de Sen; uzak tutan Sensin, yaklaştıran da
Sen; Sen bizi biz etmeseydin biz bu duyduklarımızı duyamaz ve bize imanın
neş’esini tattırmasaydın şu söylediklerimizi mırıldanamazdık. Verdiklerin
vereceklerinin referansı; diliyor ve dileniyoruz, bize yakınlığını duyur ve
benliğimizde Sana karşı yaklaşma heyecanları uyar.
Talep ettiğimiz şeylerin biricik sahibi Sensin; her zaman acz u fakr ve
ihtiyaçlarımızın ibresi de Seni gösteriyorsa başka hangi kapıya yönelebiliriz
ki.!
Ey Rabb-i Rahîm! Biz güçsüz, hasımlarımız azgın; şeytan ve avenesi bir cephe
oluşturmuş ki, Sen inayet etmezsen bunlarla baş etmemiz mümkün değil; her yanda
düşmanlarımız gayzla köpürüyor; dostlarsa suskun ve temkin murâkabesinde. Sadece
o kadar mı?. Hayır, bir sürü de dost kılığında düşman var ve hepsi de tam tekmil
taarruz vaziyetinde. Hâdiseler acımasız cereyan ediyor; hicranla geçen zaman bir
türlü bitmiyor.. mekan da, zamanın rengine bürünüyor. Bazen seherlerde esen
yeller bile kasvetle esiyor; bazen de Sana niyaz içinde bir fecir aydınlığı
ruhumuzu sarıyor. İnşirah duyup biraz seviniyoruz; biz sevinirken hasımlarımız
da ha bire ha esiriyor; bu defa bize de olduğumuz yerde kalakalıp yutkunma
düşüyor.
Bütün bunları Sana açıyor, içimizi Sana döküyor ve nazar-ı merhametine dehalet
etmek istiyoruz. Aslında, Sen varken başkalarından yardım istemek şirk ve
şuna-buna el açmak da bir saygısızlıktır. Yaralarımızı saracak Sen,
ızdıraplarımızı dindirecek de Sensin. Sensin kin ve nefretle atan kaskatı
kalbleri yumuşatacak; Sensin nifak gel-gitleri içinde bocalayıp duranlara
istikamet üfleyecek. Nazarî insanlıktan amelî insan olmaya yükselememiş
bahtsızların talihlerine de bir ışık yak. Uzakta duranları daha da
uzaklaştırarak tazib etme; dudakları Seni tazimle süslü kulların yakarışları
arasında bizim dileklerimize de icabet buyur.
Sızıntı, Aralık 2002, Cilt 24, Sayı 287
Bir Gönül İnsanı Portresi
Gönül insanı, ufku, inancı ve davranışlarıyla tam bir ruh ve mânâ kahramanıdır.
Onun derinlik ve enginliği, bilgi ve müktesebâtıyla değil; gönül zenginliği, ruh
saffeti ve Hakk’a kurbeti itibarıyladır. Ona göre, bilgi adına ortaya atılan
ilimlerin kıymeti, insanı hakikate ulaştırmada rehberliği ölçüsündedir ve yine
ona göre, varlık, eşya ve insan gerçeğini anlamamıza yardım etmeyen malûmatın ve
hele, pratik yararı olmayan nazarî bilgilerin hiç mi hiç önemi yoktur.
Gönül insanı, kalbî ve rûhî hayata programlı, maddî-mânevî bütün kirlerden uzak
durmaya kararlı, cismânî ve bedenî isteklere karşı her zaman teyakkuzda; kin,
nefret, hırs, haset, bencillik ve şehvet gibi hastalıklarla mücadele azmiyle
gerilmiş tam bir tevazu ve mahviyet âbidesidir. O her zaman hakkı tutup kaldırma
peşinde; mülk ve melekût âlemiyle alâkalı duyup hissettiklerini başkalarına
duyurma iştiyakıyla yanıp tutuşan bir diğergâm, olabildiğine sabırlı ve
temkinli; konuşup gürültü çıkarmadan daha çok, inandıklarını yaşayan,
yaşadıklarıyla başkalarına da örnek olan bir iman ve aksiyon insanıdır: o,
dur-durak bilmeden sürekli koşar.. Hakk’a yürüyenlere yürümenin âdâbını
öğretir.. iç dünyası itibarıyla her zaman ocaklar gibi cayır cayır yanar ve
yanarken de asla gam izhar eylemez; eyleyip ağyârı âhına âgâh kılmayı düşünmez..
her zaman içten içe yanar ve kendine sığınanların ruhlarına hararet üfler.
Gönül insanının hedefinde hep öteler tüllenir durur. O, Hak rızasına bağlanmış,
sürekli ilerleyen ve sürekli mesafelerle yaka paça olan öyle bir iman insanıdır
ki, matlûbuna ulaşacağı ana kadar hep bir küheylan gibi koşar; koşarken de
herhangi bir beklentiye girmez.
Gönül insanı, öylesine içten bir hakikat eridir ki, oturup kalkar sürekli
yeryüzünde hakkı ikame etmeyi düşünür ve onun hatırı söz konusu olduğunda da
rahatlıkla bütün arzularından, isteklerinden vazgeçebilir. O, herkese sinesini
açar, herkesi şefkatle kucaklar ve toplum içinde hep bir sıyânet meleği
görüntüsü sergiler. Ne var ki, Allah’tan başka kimseden de bir şey beklemez.
Tavırları, davranışları itibarıyla herkesle uyum içinde olmaya çalışır; hiç
kimseyle cedelleşmez, hiç kimseye karşı düşmanlık beslemez. Zaman zaman kendi
içtihadları, kendi düşünceleri ve kendi mesleğine, meşrebine göre bir kısım
tercihlerde bulunsa da, kat’iyen başkalarıyla rekabete, sürtüşmeye girmez.
Aksine, dini, ülkesi, ülküsü adına hizmet eden hemen herkesi sever.. bütün
olumlu faaliyetlerinden ötürü herkesi alkışlar.. alkışlar ve hem onların
anlayışlarına hem de konumlarına saygılı kalmaya alabildiğine itina gösterir.
Gönül insanı, kendi gayret ve aktivitelerinin yanında, Cenâb-ı Hakk’ın tevfik ve
inayetine de fevkalâde önem verir.. her hareketinde tevfike mazhar olma
yollarını araştırır.. Kur’ân’da, Allah’ın inayetine vesile sayılan
birliğe-beraberliğe olağanüstü ihtimam gösterir.. hareket çizgisi doğru olan
hemen herkesle müşterek bir iş yapmaya koşar.. dahası, böylesine bir vifak
anlayışı adına çok defa kendine rağmen bir yol izler. Birlikte rahmet olduğunu,
ihtilaf ve iftirakla bir yere varılamayacağını düşünür, alabileceği herkesin
himmetini yanına alır ve hep ilâhî inayet sağanaklarına açık durmaya çalışır.
Gönül insanı, bir Hak âşığı ve Hak rızası sevdalısıdır. Nerede ve hangi şartlar
altında olursa olsun bütün hareketlerini O’nun hoşnutluğuna bağlar.. O’nu memnun
etme yolunda ölesiye bir hırs gösterir.. ve böyle bir hedefe ulaşmak için de
bütün varını feda edebilir, dünyevî-uhrevî her şeyden vazgeçebilir. Gönül
insanının düşünce dünyasında “benim yapmam”, “benim başarmam”, “benim
sonuçlandırmam”.. gibi merdud mülâhazaların asla yeri yoktur. O, yerine
getirilmesi gerekli olan şeyleri kim yaparsa yapsın, kendi yapmış gibi memnun
olur, onların başarılarını kendi başarıları sayar ve arkalarında yürür.. öncülük
yapma şeref ve pâyesini de onlara bırakır. Dahası, iman ve insanlığa hizmet
yolunda başkalarının kendinden daha başarılı, daha liyakatli olabileceklerini
düşünerek, onlara daha rahat hareket etme ortamı hazırlar; sonra da bir adım
geriye çekilip, “insanlardan bir insan olarak” yoluna devam eder.
Gönül insanı, her zaman kendiyle yaka-paça ve kendi ayıplarıyla meşgul
bulunduğundan kimsenin eksiğiyle-gediğiyle uğraşamaz/uğraşmaz. Başkalarıyla
uğraşmak bir yana, her fırsatta iyi bir insan olma örneği sergileyerek, onları
daha yüksek ufuklara yönlendirir ve herkese bir hüsnümisal olur: İnsanların
ayıplarına kusurlarına göz yumar.. onların olumsuz tavırlarına tebessümle
karşılık verir, kötülüklerini iyilikle savar ve elli defa rencide edilse de, bir
kerecik olsun kimseyi kırmayı düşünmez.
Gönül insanı, hayatını iman-ı kâmil yörüngeli ve ihlâs donanımlı yaşamayı en
birinci mesele bilip, duyguları, düşünceleri ve davranışları itibarıyla öylesine
Hak rızasına kilitlenmiş bir hakikat eridir ki, bütün dünya ve “mâsivâ”yı ona
verseniz, yine de onu kat’iyen hedefinden döndüremezsiniz; hatta cennetlerle
bile ona yol ve yön değiştirtemezsiniz.
Gönül insanı, aynı yolda yürüyüp, aynı mefkûreyi paylaşanlarla asla rekabete
girmez.. onlara karşı kat’iyen kıskançlık duymaz.. aksine, onların noksanlarını
giderir, eksiklerini tamamlar.. ve onlara karşı hareketlerinde hep bir vücudun
uzuvlarından herhangi bir organmış gibi davranır: Tam bir îsâr rûhuyla, makam,
mansıp, pâye, şöhret, nüfûz, müessiriyet.. gibi maddî-mânevî hemen her konuda
yol arkadaşlarını öne çıkarır ve kendi gerilerden gerilere çekilerek onların
başarılarının dellalı gibi davranır, mazhariyetlerini alkışlar ve
muvaffakiyetlerini de bir bayram sevinciyle karşılar.
Gönül insanı, çok defa kendi yol ve yöntemine bağlı kalıp bütün faaliyetlerini
şahsî mizaç ve mezakı çizgisinde götürse de, başkalarının düşünce ve
hareketlerine karşı hep saygılı kalmaya çalışır.. paylaşmaya, beraber yaşamaya
açık durur.. oturur kalkar aynı mefkûre insanlarıyla müşterek hareket etme
yollarını araştırır.. müşterek projeler geliştirir.. ve “ben” yerine “biz”i
ikame etme gayreti gösterir.. dahası, başkalarının mutluluğu yolunda rahatlıkla
kendi saadetini feda edebilir.. ve bunları yaparken de kimseden herhangi bir
teveccüh beklemez.. hatta böyle bir beklentiye girmeyi kendi hesabına bir sukût
sayar; sayar da, yılandan-çıyandan kaçtığı gibi önde görünmekten, namdan-şandan
kaçar ve unutulma murâkabesine dalar.
Gönül insanı, kimseye tecavüz etmez, saldırıya saldırıyla mukabelede bulunmaz.
En kritik durumlarda bile hep “îtidâl-i dem”le hareket eder ve ne olursa olsun,
bir gönül eri olmanın gereklerini tamı tamına yerine getirmekten asla geri
durmaz. Her zaman fenalıklara karşı iyilikle mukabelede bulunur.. kötülükleri
kötülerin işi sayar ve bir iyilik âbidesi gibi davranır.
Gönül insanı, hayatını Kur’ân ve Sünnet çizgisinde Hak dostluğu (vilâyet),
takva, azimet ve ihsan şuuru çerçevesinde yaşar.. benlik, gurur, şöhret gibi
kalbi öldüren hislere karşı sürekli tetikte bulunur.. kendine nisbet edilen
güzellikleri “her şey O’ndan” deyip gerçek Sahibi’ne verir.. iradeye vâbeste
işlerde de her zaman “ben”den kaçar, “biz”e sığınır.
Gönül insanı, hiç kimseden korkmaz. Hiçbir hâdise karşısında telâşa kapılmaz;
“Allah’a dayanır, sa’ye sarılır, tevfîke râm olur” ve doğru bildiği şeylerden
asla geriye durmaz..
Gönül insanı, kimseye gücenmez; hele Hakk’a dilbeste olanlara kat’iyen kırılmaz.
Yol arkadaşlarını herhangi bir fenalık içinde gördüğünde onlardan uzaklaşmaz..
perdeyi yırtmaz.. onları utandırmaz; utandırmak bir yana, böyle bir fenalığı
gördüğünden ötürü büyük bir hata işlemiş gibi kendini kınar ve kendine sorular
yöneltir.
Gönül insanı, mü’minlerin farklı yorumlara açık tavırlarından dolayı onlar
hakkında sûizanda bulunmadan kaçınır; görüp duyduğu şeylere iyi yorumlar getirir
ve kat’iyen olumsuz mülâhazalara girmez.
Gönül insanı, hareket ve faaliyetlerini, bu dünyanın bir ücret yeri değil de,
bir hizmet mahalli olduğu mülâhazasına bağlar.. ve her zaman memur bulunduğu
sorumlulukları fevkalâde bir disiplin içinde yerine getirir.. netice ve sonuçla
meşgul olmayı da Hakk’a karşı bir saygısızlık sayar. O, dine, imana ve insanlığa
hizmeti, Hak rızası yolunda en büyük bir vazife bilir ve ne kadar büyük işler
başarsa da, bundan nefsi adına maddî-mânevî herhangi bir pâye çıkarmayı hiç mi
hiç düşünmez.
Gönül insanı, ne düzeninin bozulmasından ye’se düşer, ne de bütün insanların ona
karşı olmasından dolayı sarsıntı yaşar.. “Bu dünya, darılma dünyası değil, bir
dayanma âlemidir.” diyerek dişini sıkar, sabreder, maruz kaldığı durumlardan
kurtulmak için de alternatif çıkış yolları arar ve en kritik anlarda dahi
değişik stratejiler üreterek hep azm ü ikdamda bulunur.
İnsanî değerlerin hor görüldüğü, dînî düşüncede kırılmaların yaşandığı, her
taraf başı boşların gürültüleriyle inlediği günümüzde, başka bir şeye değil, bu
kabil gönül insanlarına hem de hava kadar, su kadar ihtiyacımız olduğunu bir
kere daha hatırlatıp bu faslı da noktalayalım.
Sızıntı, Ağustos 2000, Cilt 22, Sayı 259
Bir Kere Daha Bayram
Ramazan gelirken bin nazla ve dolu dolu düşüncelerle gelir. Gece-gündüz hep
gufranla tüllenir durur. Mîâdı dolunca da kendini duyura duyura gider. Ne var ki
Ramazanlaşan ruhlara tam bir boşluk yaşatmamak için de bizi, hayrı, bereketi,
neş’esi sıkıştırılmış bir gün diyebileceğimiz bayrama emanet eder. Ramazandan
sonra bayramın gelişi sürpriz olmasa da, yine de o alışılmışın çok çok üstünde
bir canlılık ve ülfetlerin eskitemediği bir eda ile ufukta belirir; bir dolunay
gibi yükselir ve gözlerimize, gönüllerimize kâse kâse heyecan sunar. Ramazanla
sıcak alaka kurabilmiş hemen herkes bayramı, ilâhî ihsanların bir tevzî zamanı
füsunuyla duyar, onu olabildiğine tılsımlı bulur ve onun bu semavî cazibe ve
büyüsüyle muvakkaten dahi olsa, Ramazanın ayrılış şokunu oldukça hafif hisseder
ve koca bir gufran ayının vedasıyla engin bir ihsan gününün şölenini iç içe
yaşar.
Bizler, bayramı hemen her zaman süratle doğan, bir hamlede gelip tepemize
yükselen ve adeta göz açıp-kapama sürati içinde de ömrünü tamamlayıp guruba
yaslanan bir bedir gibi duyarız. Çarçabuk gelir, çarçabuk gider ve
hasretlerimizi, hayallerimizdeki resimlerine emanet eder. Ancak böyle fevkalâde
dar bir zaman dilimine sıkıştırılmış bayram o kadar zengin, o kadar muhtevalı ve
o denli cömerttir ki, onda haftaların, ayların vâridâtının meknuz bulunduğunu
söylemek mübalağa olmasa gerek. O her zaman semadan ufkumuza tıpkı bir avize
gibi sarkıtılır; sinelerimize neş’e olur akar, semavîliğe açık gözlere ışık
ziyafetleri çeker.. Ramazanı saygıyla uğurlayanlara göklerin saygı mesajlarını
sunar.. ve hemen herkese -gönlünün vüsati ölçüsünde- ukbâ güzelliklerinden neler
ve neler fısıldar.!
Bayram, dünya ve ötelere ait güzelliklerin birbirine karıştığı, insanların bütün
bir Ramazan boyu değişik ibadetlerle melekleştiği, meleklerin bu benzerliğe
teveccüh ve iltifat olarak bayramlaşan o temiz ruhlar arasında tenezzül dalga
boyuyla uçuşup durduğu ve her şeyin lâhûtî bir güzelliğe büründüğü öyle büyülü
bir gündür ki, onu tam duyup yaşayabilenler kendilerini uyanmak istemedikleri
bir rüya aleminde sanırlar. Bu mübarek günde Ramazanın yaşandığı hemen her yer
ruhanîlerin yıldızlar arası dünyalarda duyup zevk ettikleri mânevî ihtişama denk
bir füsuna bürünür, ve o engin mânâ ve muhtevasıyla gönüllere işleye işleye
mü’minleri, açılabildikleri kadar alır kalbî ve ruhî hayatın derinliklerine
götürür, onlara ayları, güneşleri, kehkeşanları içine alabilecek vüsate erme
rampaları hazırlar, ve herkese “kenz-i mahfî”ye pırıl pırıl bir ayna olabilme
düşüncelerini fısıldar: Öyle ki, derecesine göre hemen herkes bayramın tedâî
ettirdikleriyle uçmaya hazır kuşlar gibi gerilir, herhangi bir derinliğe
açılıyormuşçasına boyunlarını uzatır.. ve uçup ulaştıkları/ulaşacakları
zirvelerin hayretiyle hep mest ü mahmur dolaşır ve bu tek dünya gününü âdeta
cennet zamanlarına çevirirler, evet onlar böyle bir hayret sermestisi içinde,
her nesnede Hakk’a ait güzellikleri görme büyüsüyle mest, zaman sükûtun
lisanıyla en beliğ hutbeler îrâd etmekte ve hemen bütün mekanlar da, bayram
rengi ve bayram deseniyle onlara bestesiz, güftesiz en saf bir mûsıkîden en
nefis nağmeler sunmaktadır. Zannediyorum eğer bayramın seslendirdiği bu mûsıkîyi
ve bayramlaşan insanların edalarından dökülen şiiri çözmek, dile getirmek mümkün
olsaydı, en enfes şiirlerin bercesteleri bile bu büyülü nağmelerin yanında renk
atmış, sararmış kupkuru birer lakırdıya dönüşürdü.
Bazen bayramın gelişiyle-duyanlar için-dört bir yanı öyle bir “üns” esintisi
kaplar ki, insan görüp temâşâ ettiği her çehrede ötelerin vefasının tüllendiğini
görüyormuşçasına ve hem burası hem de öteler, her iki âlemin birleşik noktasında
bulunuyor olma hülyalarıyla zevkle gerilir, haşyetle ürperir ve kendini bir
havf-reca zemzemesi içinde bulur. Bazen insan, bayramda her şeyi olduğundan çok
farklı duyar ve farklı değerlendirir: Öyle ki o kendine hükmeden bir kısım duygu
anaforlarıyla göklerin ve yerin iç içe girdiğini, arzdan kopup bir ölçüde
semavileştiğini, ruhanîlerin arasına girip onların dünyalarını paylaştığını
sanır; açılır, genişler, “la mekânî” bir hâl alır ve kendini sahili olmayan
derinliklere salmışçasına mahiyetin sınırlarını çok aşkın bir serhadde ulaşmış
gibi olur.
Bayramda duygular o kadar yumuşar, ruh öylesine hafifler ve mantık gönülle o
denli içli-dışlı olur ki, insan bazen bu seviyedeki bir farklılaşma karşısında
hayretten hayrete girer. Kim bilir belki de ona bu ölçüde insanî değerleri
hatırlattığından ötürü bayramın daha sık gelmesini arzu eder… Bütün imanlı
gönüller bayramı duyarlar ama o, bizim ülkemizde daha bir nazlı, daha bir
sevimli, daha bir şirin ve daha bir candandır; zira yüzlerce seneden beri hep
aziz bir misafir gibi gelen, başımıza yümnünü, bereketini boşaltan ve bizi
şefkatle kucaklayan bayram, o kadar bizim olmuştur ki onu hep
evlerimizde-odalarımızda, mâbedlerimizde-sokaklarımızda bizden biri gibi duymuş
ve sinelerimizi açarak muânakasına koşmuşuzdur. Evet bayram her gelişinde duygu,
düşünce, his ve şuurlarımıza öyle derince tesir eder ve benliğimizi öyle
yumuşakça sarar ki, onu tıpkı teneffüs edilen bir koku, dilimizde-damağımızda
dolaşan bir lezzet, gönüllerimizde duyulan bir haz ve ufkumuzda tüllenen bir
şölen gibi hissederiz; biz hissederiz, o da günün hemen her saatinde bize,
harflerle, kelimelerle kayıt altına alınamayacak ne sözler ne sözler söyler, her
şeyi evirir çevirir kendi uhrevî güzelliğinin cazibesine bağlar, hafıza, hayal
ve hatıralarımızı en enfes resimlerle süsler ve bir gün çekip gitse de,
hayalhanemizde her zaman en tatlı rüyalar gibi hep taptaze kalmasını bilir.
Biz, günümüzdeki bayramları, önceki bayramlara nispeten daha bir ehemmiyetli,
daha bir kucaklayıcı ve bir mânâda da koruyucu görüyoruz. Her şeyden evvel o,
bizleri, günlük hayatın gündelik dedikodularından, “yaşamın” kirli yanlarının
tozundan-toprağından uzaklaştırarak, hatta arındırarak kendine benzetir ve
aktüalitenin isi-pası içinde bunalmış günümüzün insanına öteden iksirler sunmak
suretiyle, onu gerçek insanî değerlere uyarır; uyarır ve her yanını saran kirli
duygularını, mülâhazalarını eriterek, çözerek onu talihinin gülen yüzüyle
buluşturur.
Bilhassa, hayatını kalb ve ruh seviyesinde götürebilenler için bayram bazen öyle
şaşaalı ve pırıl pırıl gelir ki, insan onu yaşamadan-duymadan asla bıkmaz ve
gündüzün gitmesini, gecenin gelmesini, uykunun gelip hayatın üzerine abanmasını
kat’iyen istemez. Nasıl ister ki bayram, mü’minlere servet ve vâridâtını israf
derecesinde ikram eder ve onunla şöyle-böyle uzak bir tanışıklığı olanları bile
o sihirli armağanlarıyla sevindirir, ve miadını doldurarak gidip guruba
kapandığında da zihinlere bıraktığı fotoğraflarla tedâî menfezlerini açık tutar
ve her fırsatta duygularımıza bir sürü şey söyler: Öyle ki insan ne zaman onun
adını ansa, birdenbire hafızasında yüzlerce çağrışım vetiresi başlar, onun
ismiyle zihinlerimizde bir sürü mefhum şekillenir., en taze mânâlar sökün eder
gelir ve kendilerine has çerçeveye oturur, duygularımızda garip kıpırdanışlar
belirir ve hayallerimizin vüs’atine göre, zamanın bilmem hangi diliminde
yaşadığımız bayramları bütün saniye, dakika ve saatleriyle bir kere daha yaşar
ve o nefis zaman parçacıklarını, yaşadığımız hayatın birer derinliği gibi
duyarız. Evet, onu anınca hayalimizde cemaatle tıklım tıklım camiler belirir..
kulaklarımızda tekbir ve tehlil avazı uğuldar durur.. aşk u şevkin coşturduğu
gönüllerden taşan çığlıklar birer mızrap gibi sinelerimize kalkıp inmeye başlar.
Çocukların cıvıl cıvıl sevinçlerini, yaşlıların vakur ve murâkabeyi andıran
duruşlarını, kadın-erkek, genç-ihtiyar herkesin neş’eyle köpürüp sevgiyle
birbirini kucakladıklarını bütün canlılığıyla bir kere daha duyar ve kendimizi
zaman üstü bir âlemin, her iklime açık büyülü bir koyunda sanırız.
Ben şimdilerde, milletçe yaşadığımız o mübarek günlerin hasretiyle hep içimi
çekip dursam da, bir zamanlar bayramlarla aydınlanmış, renklenmiş o müstesna
zaman dilimlerini saat, dakika ve saniyeleriyle duyup tadabiliyor ve dostlarla
el ele, gönül gönüle bulunduğum o “eyyâmullah”ı bütün letâfetiyle
hissedebiliyorum. Evet, o mübarek günleri, kendi insanımızla, cami hariminde,
şadırvan başında, mâbed yolunda bütün hususiyetleriyle önce nasıl duymuşsam,
bunca uzaklık ve bunca toz dumana rağmen o günkü revnakdarlığıyla ruhumda bir
kere daha yaşayabiliyorum.
Evet o eski günlerde hemen herkes, heyecanla dopdolu, saygıyla karşılayacağımız
bir telaş içinde, bir oraya-bir buraya koşar, yer yer toparlanır, zaman zaman
dağılır, bayramın ebediyet buudlu güzelliklerinden tam nasip alabilme
atmosferinde, namaz, va’z u nasihat, Allah’a iç dökme, cami avlusunda dostlarla
sarmaş-dolaş olma ve onlarla hasbıhal etme gibi konularla kendini farklı
hallerle ifade eder, gün boyu Allah ve Peygamber’e açık durur, başkalarıyla
münasebetlerini sevgi ve şefkate bağlı götürür, çevresine basiretle bakar, her
şeyi kalbiyle değerlendirir, vicdanıyla tartar, ve sabahtan akşama kadar çeşitli
aktivitelerle o mübarek günün tek santimini dahi heder etmemeye çalışırdı…
Ruhlarımız o bayramları bir şiir, bir mûsıkî gibi dinlerdi ve o günlerde hemen
herkese ve her yerde, kâse kâse bayram ruhu sunulurdu. Çehrelerdeki beşâşet,
sinelerdeki genişlik birbirine denk israf hududunda bir cömertlikle, hep verme
ve dağıtma yarışında bulunur, ne olursa olsun herkes o aydınlık günleri çocuklar
gibi pür-neş’e ama mutlaka bir temkin tavrı içinde yaşar ve derinleştirirdi.
Dünya durdukça o bayramlar da bütün canlılığıyla hafızalarımızda yaşayacak ve
gelecek yeni bayramlarımıza birer model teşkil edeceklerdir; model teşkil edecek
ve ömürlerimizin en ak çizgileri olarak her zaman kanatlarını hayallerimizin
ufkuna gererek, en karanlık, en tozlu-dumanlı günlerde dahi hafızalarımızda bize
şehrâyinler yaşatacaklardır. Bizler yıllarca, o nurefşân ve rengârenk günlerin
füsunuyla yaşadık. Bir gün -Allah göstermesin- her şeyin sesi kesilse, ruhanî
hazlarımıza zift püskürtülse ve bütün zevklerimiz acılaşsa, biz yine
gönüllerimizin derinliklerinde duyduğumuz o rengârenk bayramları hatırlayacak,
onların yıllarca yaşanmış olmasını, bundan sonra da o tür bayramların
yaşanabileceğine emare sayarak, her zaman canlı duracak ve duygu dumuruna
düşmemek için de sık sık hatıralar albümündeki o bayram fotoğraflarını
karıştırarak nisyanla savaşta heyecanlarımızın yanında olmaya çalışacağız.
Sızıntı, Ocak 2001, Cilt 22, Sayı 264
Çatlayan Rüya
Milletçe birbirimize karşı saygının, sevginin, insanî münasebetlerin yeniden
canlandığı yakın geçmişteki o kısa dönemde, bir baştan bir başa bütün ülkede her
şey daha bir farklı görünüyor ve daha bir sıcak hissediliyordu. Ara sıra bir
kısım münasebetsiz ve can sıkıcı sesler duyulsa da, toplum hemen her kesimiyle
âdeta bir nevruz heyecanı yaşıyor ve upuzun yaz rüyaları görüyordu.
Hemen hepimiz, hatıralardaki altın günlerimizi, bugünler içindeki kendi şive ve
kendi edâmızı yeniden bulmuş gibi pürneş’e, birbirimizle kucaklaşıyor,
koklaşıyor; birbirimizden haberdar olmanın, birbirimize kavuşmanın, hatta
birbirimizi bir kere daha keşfetmenin inşirahlarıyla hep sevgi türküleri
söylüyorduk. Hülya ve rüyalarımızda her gün biraz daha derinleşen sevenler ve
sevilenler dünyasından pırıl pırıl renkli fotoğraflar, her yerde teneffüs edilen
sımsıcak hava, her yanda tüllenen derin bir şefkat ve merhamet, yürüyorduk
kinin, nefretin bulunmadığı-bulunamayacağı günlere. Ümitlerimizi,
beklentilerimizi bütün canlılığıyla içimizde duyarak her şeyin bizcesine
açılıyor ve benliğimizi saran bir büyü ile, bir zamanlar hayatımızı onun
etrafında örgülediğimiz sevgi, saygı ve hoşgörü günlerine dalarcasına
“eyyâmullah” diyeceğimiz altın çağlarımıza abanıyor ve yakın geçmişimiz
itibarıyla, milletçe bir türlü gerçekleştiremediğimiz sevgiyi sevme, nefretten
nefret etme ve sînelerimizdeki düşmanlık duygusuna karşı tavır alma
istikametinde ümitle, iştiyakla durmadan koşuyor ve kendimiz olmaya
çalışıyorduk.
İhtiyarlamaya yüz tutmuş ruhlarımıza gençlik aşılamaya, renk atmış duygularımıza
imanlarımızın boyasını çalmaya ve hâlâ yaşadığına inandığımız saatlere zamanın
sihrini duyurmaya; duyurup akrep ve yelkovanı bir hayli zamandan beri bağlı
bulundukları paslı zembereğin tesirinden kurtarmaya ihtiyaç vardı ve bunlar
mutlaka yapılmalıydı.! İhtiyaç duyulan bu hususlar tam yapıldı veya yapılmadı o
ayrı bir konu ama, yapılmak istenenler işte bunlardı.
Yakın geçmişimiz itibarıyla biz, işte böyle bir diyalog vetiresi (süreç) içinde
hep günlerin bahara kaydığını görür gibi oluyor; yeşeren ümitlerimizle
kendimizden geçiyor ve bu ince, nazlı, yumuşak havanın, toplumun hemen bütün
kesimlerince benimsenip yaşanabileceği hülyalarıyla oturup kalkıyor; her hamleyi
az ilerideki sevgi günlerinin şafak emareleri gibi değerlendiriyor ve âdeta bir
“şeb-i arûs”a hazırlanıyormuşçasına seviniyor, heyecanlanıyor, ümitlerimizin
ufkuna doğru kanat çırpıyor ve gönüllerimizin zarını yırtacak seviyedeki bir
neş’e ve cûşişle yitirdiğimiz saatlerin, günlerin bize iade
edildiğini/edileceğini duyar gibi oluyorduk.
Keşke böyle bir vetireyi ümit, hayal ve beklentilerimizdeki enginlik ve
zenginliğiyle devam ettirebilseydik.! Aslında ettirilmemesi için zahiren hiçbir
sebep de yoktu. Yoktu ama, doğrusu biz bu konuda ümit ve hayallerimizin çok çok
gerisinde kalmıştık; kalmış ve her şeyi iyimserlik, hoşgörü ve hüsnüzanna bağlı
değerlendirerek pusuda fırsat kollayan kini, nefreti, gayzı, öfkeyi, bağnazlığı,
yobazlığı bütün bütün düşünemez olmuştuk; mâzur da sayılabilirdik; zira bizler
medenî bir dünyada, aydınlar arasında tarihten kalma bu mel’ûn düşüncelerin
bütünüyle ölüp gömüldüğünü; iyiliklerin, güzelliklerin, faziletlerin ve evrensel
değerlerin peşi peşine “ba’sü ba’de’l-mevt”lerinin yaşandığı bir dönemde
bunların bir daha da hortlatılamayacaklarını sanıyorduk.. keşke yanılmamış
olsaydık!. Ne var ki biz, insanlara saygıya ve hüsnüzanna takılarak yanılmıştık…
Bir daha dirilmez sandığımız bütün kötü duygular, kötü tutkular yeniden
hortlamış ve birer gulyabâni gibi her köşe başını tutmuştu; işte bu duygu ve
tutku sergerdanları, bir Karmatî hezeyanıyla her şeye saldırıyor, bir Hâricî
mantığıyla her şeyi ve herkesi kesip-biçiyor; bir anarşist tavrıyla her şeye
tecavüz ediyor; kinin, nefretin, gayzın, öfkenin güdümünde vahşetten vahşete
koşuyor; sevgiye, hoşgörüye uzanan köprüleri yıkıyor, yolları harap edip
yürünmez hâle getiriyor, seven ruhları sindiriyor, sevgiyle çarpan sînelere
şiddet, hiddet aşılıyor; çevresine şefkatle bakan çehrelerdeki tebessümleri
karartıyor ve değişik çevre ve kesimlerin birbirleriyle olan iltisak noktalarını
kırıyor, yıkıyor; onlar arasındaki birlik ruhunu kesiyor, biçiyor, parçalıyor ve
ulaşabildiği bütün gönüllere düşmanlık tohumları saçıyorlardı..
Evet, bunlar, önce, toplumu teşkil eden fertlerin birbirlerine karşı güvenlerini
sarsıyor; milletin değişik kesimleri arasına sûizan ve kuşku tohumları saçıyor;
sonra da hoşgörü temsilcileri hakkında akla-hayale gelmedik iftira ve
tezvirlerle, onların en samimî davranışlarını dahi evirip-çevirip hiç olmayacak
bir kısım gayelere, hedeflere bağlayarak bütün hayırlı işleri âdeta
kundaklıyorlardı. En olumlu gayretler etrafında şüpheler uyarıyor; diyalog adına
ortaya atılan tekliflerde başka maksatlar arıyor; en yararlı sözleri, beyanları
sağa-sola çekiyor, bölüyor, parçalıyor, montajlarla farklı kalıplara ifrağ
ediyor ve tahribin en utandırıcı örneklerini sergiliyorlardı.
İşte bu şeytanî gayretler, millet çoğunluğu üzerinde müessir olmasa da, öteden
beri hayatını şiddete, hiddete, kine, nefrete bağlamış ve düşmanlıktan başka bir
şey düşünmeyen marjinal bir kesimi ayaklandırmaya yetmişti. Ayaklandılar ve
“hoşgörü”, “diyalog”, “sevgi”, “herkesi kendi konumunda kabul etme” ve “kavgasız
bir dünya”.. gibi kavramlara karşı âdeta savaş ilân ettiler. Yüreklerdeki
ümitleri sarstı, insanların birbirine karşı güven ve itimadını yıktı, toplumun
değişik kesimlerini birbirine bağlayan esasları parçaladı, dağıttı ve yerle bir
ettiler.
Herkesi aldatamadıkları, her sîneye giremedikleri, her dimağda şüphe
uyaramadıkları ve çoğunluğu iğfal edemedikleri muhakkaktı; ancak bu kesme-biçme,
bölme-parçalama ve her şeyi hurdahaş etme gayretleri tamamen de neticesiz
kalmamıştı. Eski kavgalı günlerden henüz sıyrılmış bulunan ve fakat durduğu
yerde biraz da iğreti duran pek çok kimse, yeniden sarsılmış ve bunların hoşgörü
çağrılarıyla alâkalı bütün duyguları, düşünceleri alt-üst olmuştu. Bu da,
yıllardan beri kardeşlik, dostluk ve diyalog adına ortaya konan gayretlerin hebâ
olması ve bu çizgide gayretlerle gerçekleştirilmesi muhtemel diyalog ve barışa
giden yolların muvakkaten de olsa yürünmez hâle gelmesi demekti…
Şimdilerde ben, bugüne kadar yapılan onca güzel iş ve gayretin baltalanmasını ve
onca olumlu gelişmenin tahrip edilmesini ruhumda olsun duymamak için, olup
bitenler ne zaman aklıma gelse, hayalimin yüzünü başka tarafa çeviriyor ve
realitelerden kaçarak hafakanlarımı bastırmaya çalışıyorum. Doğrusu şu anda,
kalbimde sıkışmalar hâsıl eden, tansiyonumu yükselten, vücudumda tavattun etmeye
karar vermiş hastalıklara taarruz gedikleri açan böyle öldürücü hayallere karşı
yapacak başka bir şey de düşünemiyorum. Ne var ki, ben onlardan ne kadar uzak
durmaya çalışsam da, yine de olup bitenler, herhangi bir boşluktan sızıp düşünce
dünyamın içine giriyor, bazen bir zehirli ok gibi kalbime saplanıyor;
istemediğim hâlde zihnime akan bu meş’ûm bilgilerle inliyor, kıvranıyor ve
kimbilir günde kaç defa Rabbime el kaldırıyor, “Rabbenâ feracen ve mahracen.”
deyip sızlanıyorum…
Bazen, toplumun değişik kesimleri arasındaki sevgi ağlarının yırtıldığını görür
gibi oluyor; bazen gelip duygularıma çarpan hoşgörü ve diyalog etrafındaki
homurtularla ürperiyor; kin ve nefret aktörlerinin öldürücü darbeleri altında
inleyen dostluk ve kardeşlik hislerinin acı talihlerini düşünüyor ve
irkiliyorum. Bazen de hiçbir şey düşünmeden olduğum yerde kalakalıyorum.
Kardeşlik ve dostluğa açık o sımsıcak günlerin, şimdilerde uçmuş renklerini,
gönüllerde soldurulmuş nakışlarını, karartılmış ufuklarını her tasavvur ve
tahayyül edişimde, ölüme yürüyen bir insanın çehresini ya da inkırâza yüz tutmuş
mâil-i inhidam bir binanın hâlini temâşâ ediyor gibi oluyor ve hiçbir şey
yapamamanın çaresizliği içinde sadece inleyerek tepkimi ortaya koyuyor ve
gönlümü bununla serinletmeye çalışıyorum. Bir duygu, bir düşünce, bir anlayış,
bir felsefe bu kadar hoyratça bir muameleye maruz kalınca ne kadar iflâh olur ve
ne kadar var olma gayesini edâ edebilirdi, onu her şeyi yakından takip eden
insaf dünyasının insafına bırakıyorum.
İddialar mesnetsiz olsa da, taarruz insafsız, koparılan gürültü korkunç,
kampanya plânlı, komplo şeytanî ve bütün bu hareketlerin hedefi de dostluk,
kardeşlik ve sevgiydi. Bir kere daha Çanakkale işgali yaşamıştık; ama bu defa
Çanakkale içinde vurulan, işte bu değerler olmuştu. Toplum ne kadar sağduyulu
hareket etse de, gönüllerden birçok şey kopup gitmiş ve değişik kesimlerin
birbirlerine karşı güveni büyük ölçüde sarsılmıştı. Bu korkunç gürültü ve
yaygaradan sonra artık, insanlar eskisi gibi birbirini sevemeyecek, birbirine
güvenemeyecek, gönül rahatlığı içinde bir araya gelemeyecek, gelseler bile
birbirlerini yürekten kucaklayamayacaklardı. Otel lobileri ya da değişik
toplantı salonları artık tebessüm alış verişi göremeyecek, insanlar gönülden
birbirlerinin elini sıkamayacak, sîneler şefkatle çarpamayacak ve o sımsıcak
günler bir garip Şubat soğuğuna yenik düşecekti. Demek ki, artık gönül kapıları
o eski sıcaklığıyla herkese aralanamayacak, gözler tebessüm cimriliğine gidecek,
dudaklar da sevgi mırıldanmayacaktı.
Sanki, gelecek adına görülen rüyalar bitmiş, birlik-beraberlik hülyaları
yıkılmış, sînelerdeki ümit ışıkları sönmüş, emniyet soluklayan nefesler
susmuş/susturulmuş, -Allah bu garip sessizliği bir daha göstermesin- her şey
endişe verici bir sükûta teslim olmuş gibiydi… Ben her gün birkaç kere hayalimle
bu ürperten resimleri seyrediyor ve kırılıp dökülen, parçalanıp sağa-sola
saçılan sevgi, beşerî münasebetler, hoşgörü, diyalog ve birbirimizi anlama… gibi
kazanılmış güzelliklerin horlanıp hakir görülmesi karşısında iki büklüm oluyor
ve inliyorum.. iki büklüm olup inliyorum çok ciddi gayretlerle elde edilen
başarıların altının oyulmasına; o sevgi atmosferinin delinip yırtılmasına,
toplumun değişik kesimleri arasında yeniden kavgaya start verilmesine; kinin,
nefretin mergup bir metâ gibi gelip baş köşeye oturmasına; sevginin, merhametin,
şefkatin ve bunlara bağlı olarak da gelecek adına ümitlerimizin kapı kapı
kovulmasına; sînelerde uykuya yatmış düşmanlıkların bir kere daha
hortlatılmasına.. evet bütün bunlar karşısında kaddim bükülüyor; kendimi âdeta
öldürülmüş bir sürü güzel şeyin mezarı başında tahayyül ediyor, acıyla
kıvranıyor ve ürperiyorum.
Ne var ki, olup biten bunca kemlik, bunca kötülük ve bunca vefasızlığa rağmen
hâlâ o günlerin avdet edeceğini gösteren ve onları bize geri veriyor gibi
görünen saatlerin emâreleri de başımızın üstünde. Yarısı uçurulmuş bir bina veya
eksik kalmış bir mısra gibi imara azmi şahlandıracak, kalemi bir kere daha
coşturacak bir hayli ışık var geçtiğimiz yollarda. Yıkılıp giden, sökülüp atılan
o ümit dünyasından geriye kalan her parça bize: “Allah’a dayan, sa’ye sarıl,
hikmete râm ol…/Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.” (Âkif) diyor gibi.
Gerçi mevcut durum, bir yıkık rüyaya benzeyen hâliyle bana oldukça dokunuyor ve
yapılanlar çok gücüme gidiyor; ama yürüdüğümüz yol millet yolu olduğuna göre,
neye maruz kalırsak kalalım, başımıza gelen her şeyi sabırla, tevekkülle
karşılamaya kararlıyız. Gönül gözlerimizle milletimizin mutlu yarınlarını
süzerek, yaşatma zevkiyle hasret ve hicranlarımızı tadil edip, yolda bulunmanın
hakkını vermeye çalışacağız.
Bir kısım yobazca düşünceler, yürüdüğümüz yolları yürünmez birer patika hâline
getirse de, hâlâ her tarafta salınıp duran yeşillikler, gönüllerimizde yol
yürüme heyecanı uyaran yol arkadaşları, insanî duygularıyla diyaloğa açık
sîneler; el sıkışmasını, kucaklaşmasını ve etrafına tebessümler yağdırmasını
devam ettiren gönül insanları; günahını bilen vicdanlar, hatalarına pişmanlık
duyan ruhlar, geleceği mantık ve muhâkeme üzerine bina etmek isteyen dimağlar
mevcudiyetlerini devam ettirdikleri sürece, ruhumuzun sarsılan sistemlerini
yeniden derleyip toparlayacak ve “yeni baştan” deyip herkesi sevmeye devam
edeceğiz.
Şimdilerde hemen her yanda duyulan o sun’î ağıtların, solgun nefeslerin
pörsüttüğü duygular, düşünceler, mevsimi gelince yeniden canlanacak ve her yanda
bir kere daha bahar nârâları duyulacaktır.
Ben bunca yıkılış, kırılış ve dökülüş karşısında imanımın gereği olarak bir gadr
u efgânı, bir azim ve diriliş duygusunu dile getirmeye çalıştım.
Beklentilerimin, Hz. Kâdiyü’l-hâcât dergâhında birer dua yerine geçeceği ümidini
besliyorum.
Sızıntı, Nisan 2001, Cilt 23, Sayı 267
Dua zamanı
Aciz, fakir, muhtaç ve kendine yetmediğinin şuurunda olan kulun, tazarru,
tezellül ve alçak gönüllülük içinde, Rahmeti Sonsuz’a yönelip, hâlini O’na arz
ederek istediklerini O’ndan istemesinin ayrı bir unvanı sayılan dua, kulun
Rabbi’ne karşı iman, güven, itimat ve tevhid telâkkisinin bir gereğidir.
Bu mülâhazalar çerçevesinde, O’na yönelen kul, sımsıkı havf u reca duygularına
kilitlenir; “Başkalarının nazarlarından uzak, gönülden sadece Rabbi’ne yalvarır
ve gizliden gizliye O’na dua eder.” Bu mazmuna bağlılık duada bir esastır ve bu
esas ancak Şâri’in açıp genişletmesi ölçüsünde, açıp genişlettiği yerlerde
tecviz, hatta teşvik edilebilir.
Allah bize, “Hem endişe içinde hem de ümitlerle dopdolu olarak yalnız O’na
yalvarın; bilin ki, O’nun rahmeti, kalbleri ihsan şuuruyla çarpan kimselerle
beraberdir.” ferman ederek, hem teveccüh edeceğimiz kapıyı gösterir hem de o
kapının önünde durmanın adabını öğretir.
Aslında, her hâlimizde O’na yönelmek, O’na el açmak, dert ve elemlerimizi O’na
şerh etmek hem bir mazhariyet ve ilk mevhibe hem de Hakk’ın cevabî teveccühleri
adına atılmış önemli bir ilk adımdır. O, “Kullarım Bana isteklerini
yöneltirlerse, bilmelidirler ki, Ben yakınlardan yakınım; Bana dua ile yönelenin
duasına icabet ederim.” buyurur. Elverir ki, bu iç dökme ve yakarış “Siz, dua ve
niyazlarınızı gönülden, hâlisane ve Hak rızasına bağlayarak yapınız.” medlûlü
çizgisinde icra edilsin. Evet, halk içinde bağırıp çağırarak başkalarına
duyurma, gösterme yerine, duyması ve görmesi mânâlar üstü mânâ ifade eden
Hazreti Allâmü’l-Guyûb’a, hem de tamamen halka kapalı ve O’na açık bir hâl ve
atmosfer içinde, nefeslerimizi gizlilik ve içtenlikle derinleştirerek arz
etmeliyiz ki, O’na iç dökmemiz gizliliğin büyüsünü taşısın ve
sesimizi-soluğumuzu başka mülâhazaların şerareleri kirletmesin..
Başka her şeye kapanıp, içini sadece O’na açan, hâlini O’na şikayet eden hep
O’na yakın durmanın insiyakları içinde bulunur ve O’nun dergahından eli boş
dönmez. Evet, insan ihtiyaçlarını, onları karşılayabilecek birine açmalı;
belâ-yı dertten “âh” edecekse derde derman bir hekimin yanında inlemeli.
Kul, efendisine arzuhâlde bulunacaksa, ağyâra bütün bütün kapanarak, aklıyla,
şuuruyla, hissiyle hep O’na açık durmalıdır; durmalı, sesini-sözünü O’na göre
ayarlamalı ve kendine yakınlardan daha yakın birinin huzurunda iç çektiğini
düşünerek nağmelerinden ses ihtizazlarına, tavırlarından mimiklerine kadar her
hâliyle bir temkin örneği sergilemelidir.
Kime el açtığının farkında olan bir sadık kul, düşünce ve dualarını niyeti ve
içtenliğiyle sık sık kalibrasyondan geçirir; ifade ve hislerini her türlü
şerareden arı-duru tutmaya çalışır ve duymasını istediğinden başkalarının
duymalarına karşı âdeta dilsiz kesilir. Yer ve zamana göre kendi sesini ve kendi
sözlerini kendinden bile kıskanır.
Bir kulun, dua ve niyazlarını hâlinin saffetine bağlamasının yanında,
nabızlarının “Allah Allah” diye attığı dakika ve saniyeleri kollaması; mübarek
gün ve geceleri ilâhî mevhibelere açık kutlu vakitler sayarak dolu dolu
yaşaması; ve bilhassa, Hak rahmeti sağanaklarının nüzûl emare ve işaretleri
sayılan namaz saatlerini, iftar zamanlarını, secde ve rüku hâllerini santim zayi
etmeden değerlendirmesi; sonra, arzu ettikleri olmuş-olmamış, şartlar aleyhine
dönmüş veya lehinde cereyan etmiş, ciddi bir vefa hissiyle ara vermeden
yaptıklarını devam ettirmesi hem duanın kabulü için bir esas hem de sadakat ve
samimiyetin gereğidir.
Hakk’a inanan bir insan için, yaz gününü kar bastırmış, baharı hazan vurmuş,
gündüzler kör kabirler gibi kararmış, her tarafı çeşit çeşit karakura basmış
hiçbir önemi yoktur; Allah, “Siz, muztar kalıp ıztırar diliyle dua ettiğinizde,
sizi kara ve denizlerin karanlıklarından kurtaran kim?!.” diyerek kendini,
gücünün her şeyi ihatasını hatırlattıktan sonra ne önemi var zalâm zalâm üstüne
dört bir yanın kararmasının.. ne önemi var, Kudreti Sonsuz “Çaresiz kalıp da
O’na yalvaranın duasını kabul ederek sıkıntılarını gideren Allah’tan başka
kimdir?” deyip mevcudiyetini vicdanlarımıza duyurduktan sonra!
Kur’ân, varlığın tercümesi; hâdiselerin tercümanı; makro ve mikro âlemlerin
müfessiri; bu dünyada âlem-i gaybın lisanı; insanoğluna ilâhî iltifatların
senedi; İslâmiyet’in özü, esası, nur ve ziyası; uhrevî âlemlerin haritası ve ona
inananların vesile-i saadeti olduğu gibi aynı zamanda açık-kapalı, doğrudan
doğruya ve dolaylı olarak bir dua mecmuasıdır.
Kur’ân, Fatiha sûresiyle lâl ü güherlerini saçmaya başladığı andan itibaren,
hamd ü senâ ile bir dua mukaddimesi vaz’eder ve sırat-ı müstakim talebiyle işe
başlar. Bakara sûre-i celîlesi zımnî dua şivelerinin arasında sesini sarahatinin
nağmeleriyle yükselterek “Rabbimiz, bize dünyada da ahirette de hasene ihsan
eyle!” der ve bizi duaya çağırmanın yanında, Cenâb-ı Hak’tan ne istenileceği
konusunda da irşad eder. Birkaç sayfa sonra, “Rabbimiz! Üstümüze sağanak sağanak
sabır yağdır, ayaklarımızı sabit kıl, kaydırma ve kâfirler güruhuna karşı bize
yardım eyle!” istimdat edâlı beyanıyla, zor şartlar altında mü’minlere
sığınacakları sera ve siperleri gösterir.
Daha bir sürü dua televvünlü beyandan sonra sûrenin Miraç armağanı son âyetinde
“Rabbimiz! Eğer unuttu veya hata ettiysek, bundan dolayı bizi muaheze etme.
Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz! Güç
yetiremeyeceğimiz şeylerle bizi sorumlu tutma. Bizi affet; kusurlarımızı
bağışla; bize merhamet buyur; Sen bizim mevlâmızsın, kâfirlere karşı bize
yardımda bulun.” ifadeleriyle daha şümullü bir çerçevede, her zaman vird ü
zebanımız olması gereken bir dua ve niyazı ihtar eder. Âl-i İmrân sûresinin ilk
sayfasında “Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi zeyğe uğratıp
kaydırma ve nezd-i ulûhiyetinden bizlere hususî rahmette bulun.” diyerek
mü’minler için en hayatî bir duayı hatırlatır. Birkaç âyet sonra “Ey Rabbimiz!
Bizler Sana inandık, günahlarımızı bağışla; bizi cehennem azabından koru.”
çığlıklarıyla el açıp yalvaran müttakilerin niyaz ve teveccühlerini referans
göstererek bizi bir kez daha duaya çağırır. Birkaç makta sonra havârîlerin, “Ey
Rabbimiz! Biz Senin indirdiğin kitaba iman edip gönderdiğin elçiye tâbi olduk;
bizi Hakk’ın şahitleri olarak kaydet ve tesbit buyur.” şeklindeki içinde
sorumluluk da bulunan yakarışlarına dikkatlerimizi çeker. Sonra nebiler
çevresinde saf bağlayıp mücadele veren “ribbiyyûn”un “Ey Rabb-i Kerimimiz!
Günahlarımızı ve bilmeyerek içine düştüğümüz aşırılıklarımızı affeyle; bizleri
doğru yolda sabit kadem kıl ve küfr ü küfran içindekilere karşı bize yardımcı
ol.” diyerek bu defa da rabbanilerin dilinden bir dua armağan eder. Sûrenin
sonuna doğru açtığı tefekkür faslını “Ey Rabbimiz! Bizler “Rabbinize inanın!”
deyip imana çağıran, iz’âna davet eden münâdîyi işittik ve ona icabet ettik.
Artık Sen de bizi affeyle, kusurlarımızı bağışla, (canımızı alırken de) bizi
ebrar sırasında vefat ettir.” fermanıyla içinde hüsn-ü âkıbet dileği de bulunan
bir niyazla noktalar. Kendi kendine haksızlık ettiği mülâhazasıyla ürperen
gönüllerin “Rabbimiz nefsimize zulmettik, şayet kusurumuzu bağışlayıp bize
merhamet buyurmazsan apaçık maruz-u hüsran oluruz.” inkisar içinde
sızlanışlarıyla ruhlarımıza ra’şeler salan farklı bir çığlığı hatırlatır.
“Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatır. Biz de yalnız Allah’a dayanırız. Ey Rabbimiz!
Bizimle şu “münkir” topluluk arasında artık ver o adil hükmünü; (ver de)
haklı-haksız açığa çıksın.” gayretullaha çağrı edalı beyanla, bütün bütün
küstahlaşmış inkârcı bir toplum karşısında, gönlü itminanla çarpan, dili ihkâk-ı
hak mırıldanan bir nebînin teslimiyet derinlikli yakarışlarıyla ruhlarımıza
farklı bir talep üslûbu fısıldar.
Kur’ân, sık sık, biraz da konumlarına göre, nebîlerin yakarışlarından, iç
çekişlerinden ve yardım taleplerinden, “Velimiz Sensin yarlığa bizi..”
“Rabbimiz! Bizi o zalimlerin zulmüne maruz bırakıp işkence etme..” “Sen bütün
noksan sıfatlardan münezzehsin; doğrusu ben kendi kendime zulmettim, affını
bekliyorum” … dar çerçeveli kareler sunar ve açık-kapalı yüzlerce âyetle bizi
kendimizi sorgulamaya, arzuhâle, olumsuz yanlarımızdan dert yanmaya çağırır;
çağırır ve duanın, konumuna göre belli sorumlulukları olanlara bir güç kaynağı,
günaha girmiş olanlara bir arınma kurnası, darda kalmışlara bir çare,
musibetzedelere bir inayet eli, acz u fakr ve ihtiyaç içinde kıvrananlara bir
hazine anahtarı, derd-mend olanlara bir tabip, ümidini yitirenlere bir reca
esintisi, mazlumlara-mağdurlara da bir havale çağrısı olduğunu gösterir. Dünya
gailelerinden ve ukbâ endişelerinden kurtulma adına hep dua ve tazarruu nazara
verir ve onu gönlünün gözleriyle süzüp, ruhunun diliyle mırıldananları sürekli
Hakk’a teveccüh ve niyaz koylarında gezdirir.
Kur’ân’ın bu dua televvünlü ufkuna muhazi olarak, dua, tazarru ve niyaz sultanı
Efendimiz’in hayat-ı seniyyeleri de âdeta bir yalvarış ve yakarış dantelâsı
mahiyetindedir; O, sabah kalktıklarında, akşamı idrak ettiklerinde, geceleri Hak
karşısında divan durduklarında, abdeste yöneldiklerinde, namaza yürüdüklerinde,
bu miraç ölçüsündeki ibadeti eda esnasında, ezanı dinlediklerinde, kametle kıyam
ettiklerinde, Hakk’a kurbet vesilesi sayılan her ibadetin içinde ve sonunda,
yeme-içme, uyuma, yolculuğa çıkma, seferden dönme, düşmanla karşılaşma, arzî ve
semavî belâ ve musibetlere maruz kalma esnasında, sürpriz vak’alarla
karşılaştığında, harika hâdiseleri müşahede anında, hastalık ve rahatsızlıklara
müptelâ olduğunda, keder ve sevinç vesilelerinin zuhuru hengamında hep el açar,
Rabbine yönelir; yerinde şükür ve senâlarla gerilir, yerinde tazarru ve niyazla
iki büklüm olur ve sürekli O’na yalvarırdı. Bu icmâlin tafsil ve teferruatını
dua mecmualarına havale ederek geçiyorum.
Dua, Hakk’ın tükenmez hazinelerinin sırlı bir anahtarı; fakir, yoksul ve kalbi
kırıkların istinatgâhı ve ıztırarla kıvranıp duranların da en emin sığınağıdır.
Bu sığınağa adım atan, o sihirli anahtarı elde etmiş sayılır; onun vesayetine
dehalet eden fakir, miskin, âciz ve muhtaçlar da umduklarını elde etmiş olurlar.
Gök ehlince elden ele dolaşan dua, bir muztarrın tavır ve davranışlarıyla
sergilediği hâl duasıdır. Sıkışmış, canı gırtlağına gelmiş bir perişan ve
muzdariptir ki, O’na yönelip düşünürken, içini O’na dökerken, ne deyip ne
ettiğinin, nerede durup ne istediğinin farkındadır. Böyle birinin duasıyla,
gözleri kurumuş sema beklenmedik şekilde salar gözyaşlarını ve ağlamaya durur.
Çevreyi tehdit eden hortumlar yol değiştirir, her şeyi alabora eden dalgalar
diner ve selâmet ufku görünür. Kırılan faylar sürpriz kararlara teslim olur ve
faylardan boşalan gazlar atmosfer içinde eriyip gider. Böyle bir duanın meydana
getirdiği meltemle arz dirilir, feza aydınlanır. Sîneler inşirahla atmaya
başlar; otlar-ağaçlar semâa kalkar; güller-çiçekler etrafa tebessümler
yağdırmaya durur.
Dua, sebepler üstü kutsal bir talebin Yüceler Yücesi’ne arzı ve Hakk’ın
gizli-açık her şeye nigehban bulunmasına iz’anın da bir unvanıdır. İnsanlar,
cinler ve melekler bilhassa iktidar ve ihtiyarlarını aşan bütün konularda
-sebepler dairesinde esbâba riâyet mülâhazası mahfuz- ellerini O’na açar..
içlerini O’na döker.. nâçâr kaldıkları yerde “çare” der inler.. dertlerine
derman arayanlar da dermanı O’ndan bekler ve her zaman gönül gözleriyle
günebakan çiçekler gibi O’na bakar ve O’nunla muamele içinde bulunurlar.
Ey çaresizler çaresi! Sebeplerin sukût ettiği, içtimaî ahvalin boz-bulanık bir
hâl aldığı, her yanda zalimlerin “hay-hûy”unun duyulduğu, yığınların
çaresizlikle kâh sağa, kâh sola toslayıp durduğu şu karanlık günlerde, zulmet
zulmet içinde kıvrananlara nezdinden bir ışık gönder.. sonsuz kudretinle bütün
zulüm ve haksızlık ateşlerine bir su serp.. şeytanın ocaklarını söndür ve
iblislerin boyunlarına çözemeyecekleri tasmalar geçir. Ufuklarımızdaki ilham
esintileri bir yere takıldı, gönüllerimizde heyecanlar söndü, dillerimizde bir
kekemelik var; rahmet ilinden bize dirilten bir meltem gönder.. hakkındaki recâ
ve hüsnüzannımızı rahmetinin serhaddine ulaştır ve bizi o ufkun ümitli
dilencileri kabul ederek gönüllerimizi imanî heyecanla şahlandır ve
dillerimizdeki bağları çöz; çöz ki hâlimizi arz ederken yeni bir günah
işlemeyelim.
Mücrimiz, düşkünüz, derbederiz. Ve yakın tarihimiz itibarıyla hiç bu kadar
dağılmamış, bu kadar zaafa düşmemiş, bu kadar Senden uzak kalmamış; sürekli “Sen
Sen” diyenler dahil asla bu ölçüde Sensizlik yaşamamıştık.
Ey talihsizlerin sığınağı, ey âcizlerin güç kaynağı, ey dertlilerin tabibi ve ey
yolda kalmışların hâdîsi ve yol göstereni! Bir kere daha Sana dehalet ediyor ve
içimizi son bir kez daha Sana döküyoruz. Boş şeylerin arkasından koşup durduk;
olmayacak hülyalara gönül bağladık. Ümit ettiklerimiz yüzümüze bakmadı ve bel
bağladıklarımız asla bizi umursamadı. Bugüne kadar Senden başka sesimizi duyan,
başımızı okşayan olmadı. Duygularımızla alay edildi; düşüncelerimiz cürüm
sayıldı. Her yanda kundaklamalar yaşandı.. her tarafta fitne ateşleri
körüklendi.. yananlar ocaklar gibi yandı ve yapılanlar ismet-i dine dayandı.
Şu anda duygularımız derbeder, davranışlarımız ahenksiz, ruhlarımız kirli,
ayaklarımız titrek, ellerimiz mefluç, çoğumuz itibarıyla ümitlerimiz sarsık,
havalar boz-bulanık, mağripler hicranla tül tül, maşrıklar lütfuna kalmış… İşte
böyle bir dağınıklık içinde Sana geldik. Böyle gelenlerin ilki değiliz,
sonuncusu da olmayacağız. Rahmetin, bu garip pişmanların ümit kapısı, bizler de
bu kapının önündeki liyakatsiz dilenciler. Şimdiye kadar gelip Senin kapında
ihtiyaç izhar edenlerden boş dönen hiç olmamış; hiçbir kaçkın ve pişman da o
kapıdan kovulmamıştır. O kapı Senin kapın, onun başkalarından farkı da her
gelene affındır. Bizi hilm ü silminle güçlendir. Zalimlere de varlığını duyur.
Ey her duada bulunana icabet eden ululuk tahtının Sultanı! Şu anda binler, yüz
binler Senin karşında divan durarak ellerimizi Sana açıyor ve külliyet kesbetmiş
niyaz edalı soluklarımızla, kullarına her zaman açık bulunan, hiç olmazsa aralık
duran rahmet desenli kapının tokmağına inleyerek dokunuyor ve “Biz geldik”
diyoruz. Herkesi ve her şeyi görüp gözettiğine, her sese ve herkese merhamet
ettiğine gönülden inanarak kaçkınlığımızı muvakkat dahi olsa görmüyor,
günahlarımızı af çağlayanların içinde tasavvur ediyor, karıştırdığımız haltlara
değil, Senin afv u safhına bakıyor ve ümitlerimizi ona bağlıyoruz; bağlıyor ve
Sen varsan -ki aslında kendinden var olan sadece Sensin- bizim terk edilmemiz
söz konusu olamaz. Enîsimiz Sen isen, çevrenin vahşetinden bize ne! Her yanda
şeytan ve avenesi içten içe homurdanıp duruyorlarmış, Sen bizimle olduktan sonra
ne ifade eder ki! Sen her şeyin biricik hâkimisin ve hükmünü engelleyecek bir
güç de yoktur. Sen saltanat dairen içinde en küçük şeyleri görür, en cılız
sesleri işitir, hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi cevapsız bırakmazsın.
Şimdi biz de, bize verdiğin isteme duygusu ve istenenleri vereceğin inancıyla
rahmetinin vüs’ati genişliğindeki kapına dayanıyor, son bir kere daha hâlimizi
arz etmek istiyoruz. Hâlimiz Sana ayan, söyleyeceklerimiz bildiklerinin bir
kısmını beyan. Beklediğimiz asırlardan beri bizi kıvrım kıvrım kıvrandıran
dertlerimize derman.. icabet buyur ey Rahîm ü Rahmân!
Sızıntı, Kasım 2002, Cilt 24, Sayı 286
Dün-Bugün-Yarın
Bir zamanlar bu mübarek dünya; rengi, deseni, havası, insanı, ruhanî iklimi,
millet olarak kendi kimliğini koruma azm ü gayreti, geçmişten tevarüs ettiği
değerleri, kökleri semaviliğe dayanan âdetleri, an’aneleri ve bütün bunların
mecmuundan kaynaklanan maddî-mânevî güzellikleriyle bambaşka bir âlemdi.
Çarşısı-pazarı, caddesi-sokağı tıpkı birer mâbed harîmi, cami ve mescitleri de
âdeta Kâbe’nin izdüşümü gibiydi. Bu dünya insanları, uğradıkları her yerde,
duyguları, düşünceleri ve gönül enginlikleriyle ruhanîleri hatırlatan
olabildiğine derin, incelerden ince, fevkalâde nazik ve hâllerinden memnun
çehrelerle karşılaşır; onların sımsıcak mukabeleleriyle banyo yapmış gibi olur
ve böyle bir ülkede bulunma bahtiyarlığıyla hep “şükür” mırıldanırlardı.
Yükselen hemen her seste, her solukta göklerin merhameti, meleklerin mehâbeti,
annelerin şefkati duyulur ve her bucak bir güven koyu gibi tüllenirdi. Burada
yer yer insanlar Hakk’ı tazim duygusuyla ciddileşir, zaman zaman da şükranla
gürler ve hep tebessüm düşünür, tebessüm söylerlerdi. Bu mütebessim simaların
dolaştıkları hemen her yerde tılsımlı bir meltem esiyormuşçasına, hâdiselerin
tazyikinden bunalmış gönüller ve muvakkat bazı olumsuzluklarla sıkışmış ruhlar
bu sihirli atmosferde cennet gölgeliklerine sığınmış gibi bütün hafakanlarını
atar, mânevî bir banyo almış gibi rahatlar ve serinlerlerdi.
Mektepler her zaman, ilim, irfan parıltılarıyla ışıldar durur; mâbedler birer
haremgâh-ı ilâhî nuraniyet ve mehâbetiyle gün boyu tıpkı bir mürşit, bir muallim
gibi çevresine ışıklar saçar; gelip bağrına sığınanlara semavî üslûbuyla bir
şeyler fısıldar; kürsüler, minberler mukaddes feyizlerin mahall-i feverânı gibi
lâhût edalı beyanlarla gönüllere râşeler salar; evler, konaklar buralardan taşıp
gelen meltemlerle, mektebin, mâbedin, minberin, mihrabın ışıklarının, seslerinin
ulaştığı hepsinin tıpkı bir mâbeyni gibi ruh ve mânâ ile inlemeye durur;
caddeler, sokaklar İslâmî ruhun, o ak alınlı, aydın ruhlu hakka açık
temsilcileriyle her zaman mektep ve mâbed vâridâtının meşheri olma görüntüsünü
sergiler; derken her taraf âdeta birer mescit harîmi ve birer medrese revakı
hâlini alırdı.
O günün insanları, günümüzde olduğu ölçüde ne yalan bilir ne tezvirde bulunur,
ne iftira ile başkalarını karalar ne de komplo gibi bayağılıklara tenezzül
ederdi. Ara-sıra insanî değerlerden habersiz, halka da Hakk’a da saygısı olmayan
birkaç sefilin sefalet hırıltıları veya gadr u zulüm “hay-hûy”ları duyulsa da,
toplumun hemen büyük çoğunluğunun temel karakteri, böyle aşağılık ruhların
sermayesi sayılan bayağılıklara karşı hep kapalı bulunurdu. Onlar arasında
ahlâksızlık, hiçbir zaman millet çehresini karartacak şekilde alenîleşip yüze
vurmaz; fenalıklar uzun boylu yaşama imkânı bulamaz; hayasızlık kat’iyen
yaygınlaşamaz; günah ve isyan istidadı, gücünü denese bile gizlilik içinde
dener; bu denemelerse asla tutmaz, tutsa dahi devam etmez; doğmasıyla ölmesi bir
olur ve onun yerini de hayat boyu unutulmayan bir nedamet hissi alırdı. O günün
insanları hata işlesin işlemesin arınmak niyetiyle sık sık tevbe ve inâbe
kurnaları altına koşar; dua ve niyazlarla sürekli iradelerini güçlendirir ve her
zaman Hakk’a yakın durmaya çalışırlardı.
O toplumda, herkes herkese güvenle bakar, güvenilir olma konusunda olabildiğine
titiz davranır ve kimse kimseden endişe duymazdı. Nadir de olsa, başkalarının
onları aldattığı olurdu ama, onlar kat’iyen kimseyi aldatmaz, aldatmayı
düşünmez; birine hile ve hud’ada bulunmayı insan olma hakikatine karşı en büyük
saygısızlık kabul eder ve itibarlarını bir namus gibi korurlardı. Onların
arasında “dediğim dedik” kaba kuvvetin sesi soluğu fazla duyulmazdı; yer yer bir
kısım münasebetsiz çıkışlar veya başkaldırmalar olsa da, bu tür kimselerin önüne
birer kemik atılıverince hemen sesleri kesilir ve âhenk de yeniden teessüs
ederdi.
Başka yerlerde, başka zamanlarda kuvvetin hâkim, hukukun derbeder, keyfiliğin
hükümfermâ olmasına mukabil bu mübarek toplumda, hukuk esas, adalet şâyi,
insanlar birbirine yardımcı ve kuvvet de her zaman hakkın emrindeydi. Bir
vücudun uzuvları gibiydi millet fertleri; birbirlerine saygılı davranır, biri
diğerinin önem ve lüzumuna inanır; paylaşmasını bilir; farklı düşünce ve
mütalâaları zenginlik sayar, hürmetle karşılar ve değişik düşüncelere karşı da
saygı ufuklarını her zaman engin tutarlardı. Kimse kimseye “mürtecî” demez;
kimse kimseyi küfür ve dalâlet yobazlığıyla karalamaz; çok dar aralıklı bazı
dönemler müstesnâ, hiç kimse herhangi bir baskına uğrayacağı endişesini duymaz
ve birilerinin gelip tepesine bineceğini asla düşünmezdi. Sînelerinde ahde vefa
hissi, emanet düşüncesi, şefkat ve merhamet hâkimdi. Yalan, bir lafz-ı kâfir
kabul edilir, gadr ü hıyanetin telaffuzundan bile utanılır; zulüm ve tecavüz her
zaman tiksintiyle karşılanır ve cana kıymak da canavarlık sayılırdı.
O zamanlar, günümüzün problemleri sayılan hortumlama hiç mi hiç bilinmez;
spekülasyona sadece bazı Frenkçe sözlüklerde rastlanılır; haram yeme, haramîlik
sayılır; çalma-çırpma da eşkıyalık kabul edilirdi. Dahası, bu türlü levsiyâta
bulaşmak sadece o münkerâtı işleyenler için değil, onların aileleri, mensup
bulundukları oymakları, ikamet ettikleri köyleri, kasabaları için de birer ar
sebebi telakki edilirdi. Dinî duygu, dinî düşünce onların iliklerine kadar
işlemiş bir ruh ve can; ahlâk “olmazsa olmaz” en yüce hakikat ve diyanet de
insan olmanın zaruri bir gereği sayılırdı. Herkes hemen her zaman “iman”,
“ilim”, “mârifet” mülâhazalarıyla oturup kalkar; ve çok defa mehâfet ve mehâbet
soluklardı. Kimse kimsenin hukukuna tecavüz etmez, kimseye haksızlıkta bulunmaz;
kazara böyle bir şeye maruz kaldığında da, hak ölçülerine bağlılık içinde “Zulme
zulümle mukabele edilmez.” felsefesiyle hareket eder ve hep Müslümanca
davranırdı. Defaatle aldatılsa dahi alçakların işi saydığı aldatmaya asla
tenezzülde bulunmaz, gördüğü vefasızlıkları, beklentisiz bir vefa duygusuyla
yumuşatmaya çalışır; hoyratlık ve kabalıkları “karşı tarafa ders” deyip
centilmenlikle savar ve kendisine yapılan bütün kötülükleri de tek yanlı kalmaya
mahkûm ederek, fena sonuçlar doğurması muhtemel bütün olumsuzlukları “lâakal”
yarıya indirirdi.
Son birkaç asır var ki, bütün bütün olmasa bile biz, toplum olarak bu yüksek
insanî değerlerden bir hayli uzaklaştık. Millî düşünce ve karakterimizde üst
üste kırılmalar oldu. Bizi biz yapan inançlarımızın, düşüncelerimizin
çehrelerinde renk atmalar, matlaşmalar, hatta bazılarımız itibarıyla kirlenmeler
görülmeye başladı. O eski güleç ve gökçek yüzlerin yerlerini, abus, şikayet
edalı, somurtkan; çok defa kinle, nefretle moraran ve öfkeyle kızaran simalar
aldı. Sanki bir zamanlar, o olabildiğine canlı, neşeli, sımsıcak ve herkese açık
bu incelerden ince millet fertlerinin yerini özü, usaresi ve ruhu itibarıyla
karbonlaşmaya yüz tutmuş fevkalâde sert, kaba, kırılgan, insan görünümünde bir
kısım cisimler almıştı.
Vâkıa, böyle bir durum herkes için hiçbir zaman söz konusu olmamıştı; olmamıştı
ve içten içe çürüyenlerin, değişip başkalaşanların ve millî kimliğini inkâr
edenlerin yanında sağlam ruh, bozulmamış karakter, mânâ köklerine bağlı saf ve
dupduru kalmış bir hayli insan da vardı; vardı ve bunlar, uyaran bir ışık,
samimî bir ses, içten bir diriliş çağrısı ve çağın sesiyle bir ezan
bekliyorlardı; bekliyorlardı ve mânâ köklerinden sızıp gelmiş mülâyemet hissi,
cibilliyetlerindeki iyilik duygusu, herkese saygılı davranma tavrı ve afv u safh
enginlikleriyle, kendilerini ifade edecekleri bir eşref saat intizarında idiler.
Aslında, arzu edilen ölçüde olmasa da bir hayli zamandan beri bu insanlar,
geçmişten tevarüs ettikleri yüksek duygu ve düşünceler etrafında yer yer bir
araya geliyor, vifak ve ittifak denemeleri yapıyor; bunlarla Hakk’ın ekstra
lütuflarına davetiyeler çıkarıyor ve İsrâfil’den sûr sesi almışçasına bilerek
veya bilmeyerek yavaş yavaş, ama âhenkle bir dirilişe doğru yürüyorlardı. Tuzlu
denizler içinde tatlı su akıntılarına benzeteceğimiz bu temiz ruhlar,
görünüşleriyle o kadar inandırıcı, o kadar içten, o kadar tevekküllü ve
teslimiyet içinde idiler ki, her göründüklerinde Hakk’ı hatırlatıyor ve insanlar
üzerinde her zaman büyülü bir tesir uyarıyorlardı.
Bunlar sadece insanlarla değil, yer-gök ve bütün varlıkla uyum içinde, herkesle
barışık, dostluğa dost, kine, nefrete düşman; paylaşmaya açık, menfaat ve çıkar
düşünceleri gibi şeylere kapalı; gözlerinde ümit parıltıları, gönüllerinde aşk u
heyecan, çevrelerindeki kızıl kıyamete takılmadan yürüyorlardı hakiki insan olma
ufkuna. Ahirete ve ebediyete inançları yürektendi; belli yanları itibarıyla
dünya ile alâkaları da tamdı. Hâdiseleri iyi okuyor, yorumlarını burası ve
ötelerin birleşik noktasına bağlıyor, her zaman gönüllerinin renk ve desenine
göre yaşamaya çalışıyor ve ötelere müteveccih ulü’l-azmâne bir duruş
sergiliyorlardı. Talepsiz kendi kendine gelen zevklere, lezzetlere, zayıflara
bahşedilegelen birer avans nazarıyla bakıyor ve gördükleri iltifatları da
tenezzül dalgaboylu birer teşrifat usulü kabul ediyorlardı.
Ne var ki, şimdilerde henüz dar bir kesimce duyulup hissedilen bu mânâların
umuma mal edilmesi, hiç olmazsa çoğunluk açısından benimsenip yaşanması; yaşanıp
kıvama ermesi için büyük ölçüde hakikat ve araştırma aşkına, tahlil ve terkip
aktivitesine ve sürekli bir beyin fırtınasına ihtiyaç olduğu da açıktı. Günü
gelip de bunlar gerçekleşebildiği takdirde, dimağlar ilimle donanmış olacak,
muhakemeler birer mârifet havzı haline gelecek, kalbler yumuşayıp sevgiyle
atmaya başlayacak.. ve işte o zaman hakiki insan olmanın farklılığı da bütün
vuzûhuyla ortaya çıkacaktı.
Bu itibarla, bu seviyeyi yakalamak ve bu ufka ulaşmak önemli olduğu kadar da zor
görünüyordu. Bizden evvelkiler, bayrak diktikleri zirvelere yükselmek için kim
bilir ne zahmetlere katlanmış; ne kadar aktif bekleyiş içinde bulunmuş; ne
uçurumlarla karşılaşmış; ne hayal ve melâller yaşamış; ne emekler ortaya koymuş;
ne kadar terlemiş; ne çileler çekmiş; ne ciğersûz hâdiselerle sızlanmış; kaç
kere ölüp ölüp dirilmiş ve kaç kez çaresizlikle iç çekip inlemişlerdi..?
Evet, insanın kendi olarak kalması oldukça zor, kendini keşfedip yükselmesi
gerekli olan noktaya ulaşması ise zorlardan da zordur. Böyle bir iş, her şeyden
evvel iman ister, araştırma cehdi iser, ızdırap çekmek ister, aşk ister ve var
olabilme ümitleri yanında yok olma ihtimalleri de söz konusu ise “kader-denk”
noktasını yerinde değerlendirmek ister…
Bugüne kadar, bu zorlardan zor işi bir hayli insan başardı. Bu başarılar ve
bunların kahramanları, gelecekteki muhtemel muvaffakiyetlerin de referansı
sayılabilirler. Bizler, şimdilerde durmuş, yıllardan beri rüyalarını gördüğümüz
o aydınlık âtî ile gelecek sevgi, merhamet, şefkat, anlayış ve herkesin konumuna
saygıdan örülmüş ışıktan çağların hülyaları ile teselli oluyor ve her fecri,
fecir süvarilerinin ortaya çıkacağı bir eşref saat heyecanıyla bekliyoruz.
Sızıntı, Nisan 2003, Cilt 25, Sayı 291
Eskimeyen Millî Ruh
Biz, düşüncelerin hayata dönüştüğü, hayatın, bütün zamanları aşkın bir hızla
akıp gittiği, rüyalara sığmayan bir aydınlık geçmişten geliyoruz. Bugüne kadar
pek çok defa aşılmaz gibi görülen bâdireleri -Hakk’ın inayetiyle- aştık;
geçilmez kabul edilen engebeleri geçtik ve gelip bugünlere ulaştık. Ne önümüzü
kesen tersliklere takıldık ne de yol boyu karşımıza çıkan ifritten handikaplara
pes ettik. Yürüdük yolumuza her şeye rağmen.. azmimizi biledi karşılaştığımız
engeller.. iradelerimize fer kaynağı oldu hasımların kini, nefreti.. imanın
yenilmez gücü ve imanlı ruhların sımsıcak sîneleri eritti yollardaki karı-buzu..
ve şimdi semalara açık yamaçlarda, başları döndüren mini mini baharlar
tülleniyor.. hâlâ, karın-kışın hükmettiği yerleri de mü’min ruhların sıcaklığı
yumuşatıyor ve hazanla inleyen yerlerdeki mağmumları ümit neşideleriyle
dayanmaya çağırıyor.
Aslında biz, hayatı hep böyle duyduk ve hâdiseleri de hep böyle yorumladık. Ne
dün ne de bugün, karı-buzu, tipiyi-boranı başkalarının yorumlayıp paniklediği
gibi ekşi çehreleriyle hiç mi hiç duyup hissetmedik. Öyle ki en karanlık
dönemlerde dahi “Hak şerleri hayr eyler/Sen sanma ki gayr eyler/Arif onu seyr
eyler/Mevlâ görelim neyler/Neylerse güzel eyler.” (İbrahim Hakkı) deyip yürüdük
Hakk’a kendimizce..
Gönüllerimiz acz u fakr düşüncesine kilitli, dillerimizde şevk u şükür türküleri
ve ellerimizde ihtiyaç tezkeresi dayandık Kudreti Sonsuz’un kapısına. Allah’ın
izniyle, ne yıkılma, ne devrilme; köpürüp cehennem gelse üzerimize, kurtulma
telaşı değil, kurtarma azmiyle karar verdik kendimizi o magmaların içine
salmaya.
Biz hep böyle düşündük ama, içimizde bir hayli devrilenler de oldu. Bunları
görüp duydukça her zaman içimiz kanadı. Dimdik duramamışlardı tipi-boran
karşısında.. önce kalblerinin ritmi bozulmuş, sonra başları dönmüş, bakışları
bulanmıştı.. ve yer değiştirmişlerdi bir kısım yalancı vaatlere kapılarak.
Bunlar, tarihî bir yanılgıyla geçmişten tevârüs ettikleri değerleri
şuraya-buraya saçıp başkalarının el ve eteklerindeki çakıl taşlarına talip
olmuşlardı. Evlerini, köylerini, şehirlerini, neden kaynaklandığı belli olmayan
maceralara kurban ediyor ve her biri birer cennet köşesi hânelerinin ruh ve
mânâsını söküp dışarıya fırlatıyor ve o mübarek yuvaları kaba, hoyrat birer
madde meşheri haline getiriyorlardı; getiriyor ve altından, gümüşten, billûrdan,
mercandan, yakuttan, zümrütten değerlerimizin yerlerini bakır kırıntılarıyla
doldurma fantezileri yaşıyor ve sırmadan, atlastan, ipekten, bürümcükten,
kadifeden, canfesten örülmüş bediî zevklerimizin akisleri sayılan o muhteşem
güzellik unsurlarının yerlerini de şunun-bunun çuluyla, partalıyla
kirletiyorlardı. Her yanıyla bir hülya iklimi, bize ait o büyülü saraylar
zincirini, dünya ve ukbânın birleşik noktası sayılan ve her yanıyla tam bir uyum
içinde bulunan o ruh ve mânâ renkli kendi atlasımızı, resim denemesi yapan
çocukların kirlettikleri tuvale benzetiyorlardı..!
Şimdilerde o şanlı geçmişimiz ve onun hakiki ruhu, mânâsı sayılan dinî, millî
değerlerimiz; tıpkı bir canlı misillû hafakanlarla çarpan kalbi ve ağlaya ağlaya
kan çanağına dönmüş gözleriyle bize yönelip rikkatle yüzümüze bakıyor ve en
içten iniltilerle “Hâlâ beni hatırlamayacak mısınız?” dercesine -bütün bütün
yitirmemişsek- insaflarımıza sesleniyor gibi bir hâli var. O yönelip bize
sesleniyor veya biz öyle farz ediyoruz, çok önemli değil; önemli olan bunca
hasret ve bunca hicrandan sonra hâlâ ona “dâüssılalar” yaşatmamızdır.
Aslında, ne hasımların ardı-arkası kesilmeyen ihanetleri, ne de dostların
vefasızlığı, onun, benliğimizde meknûz şuuraltı ihtişamına hiç mi hiç dokunamadı
ve onun renklerini asla solduramadı. Aksine o hep kadirşinas gönüllerle hasbıhal
etti ve mânâ köklerine bağlı vicdanlara kendi sesinden ne besteler ne besteler
sundu! Kim ne derse desin o hâlâ, değişik çağrışımlara açık hülyalarımıza,
harfsiz-kelimesiz, fakat çok engin, çok muhtevâlı, en renkli beyanlardan daha
beliğ hutbeler îrad etmekte ve bir gün mutlaka geriye döneceği bişâretiyle
yüreklerimizi hoplatmaktadır.
Bize göre, geçmişten tevârüs ettiğimiz millî ve dinî değerler, milletimizin
canı-kanı mesâbesinde ve olmazsa olmaz hususlardandır. Biz onları yaşarken
âdeta, mazinin kalb atışlarını, hâlin hesap, plân ve aktivitelerini, geleceğin
de ümitlerini, hülyalarını duyar ve kendimizi cedlerimizin “hay-hû”ları arasında
sanırız; sanırız da bu büyülü rüyadan bir daha da uyanmak istemeyiz. Kim bilir
şimdiye kadar kaç kere geçmişin sessizlikten örülmüş melodileriyle değişik
hafakanlarımızdan sıyrılmış ve yürüdüğümüz o upuzun ve çetrefilli yollarda, onun
refâkat ve vesâyetinde serinlemişizdir.! Kaç kere hülyalarımızın menfezleriyle
onu temâşâ etmiş ve atalarımızın azm u ikdâmıyla şahlanıp kendimiz olmaya doğru
yürümüş ve hemen her zaman sağlam düşünen, yaşadığı dönemi iyi okuyan,
okuduklarını da doğru yorumlayan o üstün karakterlerin vesâyetine koşmuşuzdur..!
Gerçi onlar da bizim gibi insandı; onların da bir kısım zaafları vardı. Yer yer
nefsânîliğe yenik düşüyor, zaman zaman ruhî âhenkleri bozuluyor ve bazen ciddi
denecek ölçüde aralarında hır-gür yaşıyor ve birbirlerine düşüp kavga ettikleri
de oluyordu; hatta bazen tamamen istikamete kilitlenmişlerin yanında bir kısım
aldatanlar, dimdik duranların yanında eğri-büğrü oturanlar; hiçbir zaman haktan,
adaletten şaşmayanların yanında benciller, kıskançlar, zalimler de
bulunabiliyordu. Ne var ki, bu olumsuzlukların hiçbiri yaygın ve mütemâdî
değildi.
Aslında, peygamberler müstesna, insanoğlu hiçbir dönemde melekler gibi sürekli
müstakîm kalamamış, nefis ve hevâsı karşısında kıvamını koruyarak her zaman
dimdik duramamış ve irtifâ kaybetmeden hep yüksek uçuşlarını devam
ettirememiştir. Onun, Hak’la münasebetlerini rûhânîlerle atbaşı götürdüğü aynı
anda, ervâh-ı habîse ile en pes şeyleri paylaştığı, nefsânî arzuların önünde
hazan yemiş yapraklar gibi sağa-sola savrulduğu ve cismâniyetin çekim alanına
girerek gidip baş aşağı bir yere kakıldığı hiç de az değildir. Aslında, bunun
garipsenecek bir yanı da yoktur. Onca gayret ve temkine rağmen, bugün dahi çok
yakınımızda bulunan bazı kimselerin inhiraflarından, her zaman içimizi kanatan
değişik münasebetsizliklerinden, Hakk’ın çiğnenmesi karşısında
vurdumduymazlıklarından, yaramaz düşünce, yaramaz söz ve yaramaz tavırlarından
şikayet etmiyor muyuz.! Hem de bunca aydınlanma, bunca eğitim gayreti ve bunca
caydırıcı müeyyidelere rağmen…
Bu itibarla da geçmişi bugünle ve cedlerimizi de bizimle mukâyese etmek doğru
olmasa gerek. Geçmiş çok farklı ve atalarımız da örnek birer karakter insanı
idiler. Onlar, yürekten inandıkları Allah’a gönül vermiş birer ruh insanı, bütün
süflîliklerden ve bayağılıklardan arınmış birer nezâhet âbidesi; maddiyatları
mâneviyat destekli, düşünceleri ukbâ eksenli öyle pırıl pırıl simalardı ki,
yaşadıkları dönem bir altın çağdı dense mübalâğa edilmiş sayılmaz. İşte bu
mülâhazalara bağlı biz ne zaman o büyülü dönemi ansak, hayallerimizde bütün ülke
birdenbire mâbetleşir ve sokaklardaki insanlar âdeta ruhânîleşir; derken dört
bir yana ışıklar yağmaya başlar.
Şimdilerde, hülyalarımıza küçük mumlar gibi mini ışıklar salan bu rüyanın bir
gün mutlaka gerçekleşip bir aydınlık tufanına dönüşerek bütün dünyaları ışığa
gark edeceğine inancımız tamdır.
Sızıntı, Ekim 2002, Cilt 24, Sayı 285
Füsunlu Geceler
Gün batıp herkes yuvaya dönünce, çarşı-pazar dört bir yanı düşündüren bir
sessizlik kaplar; bir mânâda her şey susar; sadece gece konuşmaya başlar ve bunu
da büyük ölçüde leylîler anlar. Leylîler için bir başkadır gecelerin harfsiz,
kelimesiz mırıltıları!. Evet o, ufkumuza otağını kurup kendini dinletmeye
durunca, bizler de onun o sessiz mûsıkîsi karşısında kendimizi ne keşfedilmedik
duygulara salar ve ufkumuzu aşkın ne hülyâlarla oturur kalkarız. Her gece, hemen
herkes ve bütün eşya yerli yerinde durduğu halde, biz duygularımızın derinliği,
merkezle irtibatımızın sağlamlığı ve canlılığı ölçüsünde, anne-baba ve
çocuklarımız.. gibi bütün aile fertlerini, evin iç ve dış aksesuarını hemen her
akşam daha farklı görür, en içten ve en tabiî alâkalarla onların üzerlerine
eğilir, bütün benliğimizle bu yeni dünya ile bütünleşir ve o dar ferdiyet
âlemimizi onlarla genişleterek, her yanıyla çok iyi tanıdığımız o her günkü
hânemizi ilk defa müşahede ediyormuşçasına sımsıcak bir cennet köşesi gibi duyar
ve zâhirî ihsasların, kaba mantığın büzüp daralttığı bu malum mekânı,
tahayyüllerin sihirli atmosferinde olabildiğine genişlemiş bulur, sık sık
Allah’la münasebetin, kalb ve idrak ufkumuzda hâsıl ettiği tesirler karşısında
hayretten hayrete girer ve mehâbetle ürpeririz.
Hemen her akşam gecenin, varlığın üzerine çullanıp her şeye kendi rengini
çalarak ufuklarımızı karartmasının hüznü yanında, o sımsıcak yuvalarımızın
cennetlere açık menfezlerinden öteleri tahayyül, hatta derecelerimize göre
temâşâ edebilmemiz ölçüsünde içimize uhrevî lezzetlerin aktığını hisseder gibi
olur ve âdeta öbür âlemin başımızın üstünde dönüp durduğunu sanırız. Biz, tam bu
hülyalı maviliklerde yüzerken -sözüm yüzebilenler için- birdenbire minareler en
derin füsunla son bir kez daha gürler ve her yanı velveleye verirler. Onlardan
yükselen sesler mâbed harîmini aşarak gelir tâ evlerimizin içinde bizi bulur ve
yatak odalarımıza kadar her yana şiirini, şîvesini boşaltır, bize en tatlı işâ
şerbetleri sunar. Biz de, bütün benliğimizle ona mukabelede bulunur ve yatıp
istirahat etmeyi yatsıyla uhrevîliğe bağlar; uyku ile ölümü kardeş görme
mülâhazasıyla, gönlümüz, gözümüz Hak’ta, duygularımız O’na kilitli, huzurunda
bir kere daha huzur arar; o günkü sergüzeştimizin muhasebesini gözden geçirir;
istiğfar, tevbe ve inâbelerimizle, şer düşüncelerinin ayaklarına zincir vurur,
önlerini keser; tazarru, niyaz ve dualarımızla da hayır temayüllerimizi
güçlendirir; gönüllerimizi birer “Beyt-i Hudâ” gibi mâsivâ kirlerinden
temizleyerek Sultan’ın teveccüh ve tecellîsine hazır hâle getirir; böylece uyku
ve istirahatimizi dahi ibadet rengiyle bezemeye çalışırız. Buna muvaffak olmamız
ölçüsünde de, cismâniyetimizin tabiatı gereği yer yer ufkumuzu saran
kasvetlerden sıyrılır ve huzur soluklamaya başlarız. Derken, yatak odalarımıza
kadar evimizin her yanı sımsıcak bir anne kucağına döner.. ve zaman, mekân
birbiriyle öylesine kaynaşır ve bütünleşir ki; bazen onları âdeta tek bir şeyin
iki ayrı yüzü sanırız. Hatta çok defa kendimizi de o vahdet içinde, zaman-mekân
vâhidinin en önemli buudu ve en temel unsuru gibi görür; “ibnü’z-zaman”,
“ibnü’l-vakt” olma ufkunu aşarak zamanı da, mekânı da kendi çocuklarımız ve
emirber neferlerimiz gibi tahayyül ederiz. Böyle bir mülâhaza ile kalblerimiz,
ruhlarımız değişik semâvî vâridâtla dolar-taşar ve zaman bize en mahrem
sırlarını fâşetmeye başlar.
Her zaman bir büyü ile gelip başımızın üstünden geçen o canlı geceler, hep aynı
çerçevede karşımıza çıkıyor gibi görünseler de, mevhibeleri ve
çağrıştırdıklarıyla, bize farklı ses ve soluklarla neler ve neler mırıldanırlar.
Na’tlar dinleriz onlardan; münâcâtlarıyla coşarız; onların karanlık sinelerinden
fışkıran ışık hüzmeleriyle hayretler yaşar ve sükutlarında da en duyulmaz
sesleri duyarız.
Gecelerin öyle füsunkâr bir güzelliği vardır ki, içlerinde cereyan eden hemen
her şey alışılmış ve bellenmiş olmasına rağmen, onlar bu sihirleriyle ötelere
gündüzlerden daha açıktırlar ve tıpkı bir “şeb-i arûs” koridoru olmaları
itibarıyla da âdeta birer tahayyül, istiğrak ve muâşaka atmosferi gibidirler.
Onların o sırlı ve sihirli iklimlerinde her zaman Cânan ilinden gelen
esintilerin inceliği ve bu inceliği duyan ruhların vecd ü heyecanı hissedilir;
hissedilir de gönül, bütün leylîlere o kendine has temâşâ ufkundan, İbrahim
Hakkı gibi:
“Ey dîde nedir uyku gel uyan gecelerde,
Kevkeblerin et seyrini seyrân gecelerde.
Bak hey’et-i âlemde bu hikmetleri seyret,
Bul Sâni’ini ol âna mihman gecelerde.”
diyerek seslenir ve onları sonsuzu rasat etmeye çağırır.
Bu çağrıyla kimileri hemen toparlanır, tâ göklere kadar bütün âfâkı rasat etmeye
durur; mehtaptan işaretler alır; yıldızların büyülü edalarıyla kendinden geçer;
“Dinle de yıldızların şu hutbe-i şîrînini,
Nâme-i nûrunu hikmet, bak ne takrîr eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş Hak lisanıyla derler:
“Bir Kadîr-i Zülcelâl’in haşmet-i sultânına,
Birer bürhân-ı nur-efşânız vücûd-u Sâni’a;
Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz!
…
Böyle yüz bin dil ile yüz bin bürhân gösteririz;
İşittiririz insan olan insana..
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü;
Hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz!” (Bediüzzaman)
der ve bütün bir gece boyu hayret, hayranlık arası gelip gitmeye başlar..
Kimileri koşar seccadesine; el pençe divan durur; tesbihten hamd ü senâya yürür;
tekbirlerle gürler, tâzimâtını tâ göklere duyurur. Saniyelerini seneler hükmüne
getirir ve saatlerine de ebediyetleri sıkıştırmaya çalışır..
Kimileri yürür sessizce seccadesine; yatar pusuya; dalar vuslat hülyâlarına;
uzaklaşır kendi sahillerinden ve gözleri ufuklarda Sultan’a kurbet yolları
arar..
Kimileri hep tenha yerleri kollar; her zaman gönlünden tütüp duran iştiyaklarla
gürler; hasret ve hicrandan dert yanar; vuslat intizarlarını dillendirir ve
sabahlara kadar bir buhurdan gibi tüter durur..
Kimileri ak çağların hasretiyle yanar kavrulur ve “Acaba talih bir kere daha
yüzümüze gülmez mi?!” der inler..
Kimileri çaresizliğini âh u efgânla seslendirir; deliler gibi dolaşır durur;
fecrin tulûuna ve fecir süvarilerine türküler söyleyerek teselli olmaya
çalışır..
Kimileri de geleceğin aydınlık günleri yolunda projeden projeye koşar ve oturur
kalkar şafakların sökün edeceği eşref saatleri bekler.
Hâsılı, her tarafta yüz bin muzdarip dolaplar gibi inler, neyler gibi sızlar ve
o kapkaranlık gecelerde akla hayale gelmedik sesten-soluktan, renkten-ışıktan
dünyalar kurar ve hâle tepkilerini dile getirmeye çalışır.
Evet, bizim ufkumuzda gece de gündüz de ışığa açık ve hep rengârenktir; bizler
sabahtan akşama, akşamdan sabaha hemen her zaman büyüsünü ruhlarımızda
duyduğumuz o altın saat, altın dakika ve altın saniyelerde sürekli hasret-vuslat
arası gel-gitler yaşar.. ebediyet beklentisiyle oturur kalkar.. ve meyvelerini
ilerde toplayacağımız, tatlarını ötelerde duyacağımız, gurub bilmeyen masmavi
günlerin hülyâlarıyla köpürür durur.. sonsuzun o tasavvurları aşkın zevkleriyle
mırıldanır ve ömrümüzün ışıktan dakika, saniye ve saliselerinin çok farklı,
olabildiğine derin ve rengârenk şekillere bürünerek, bizim hesabımıza bir
ebediyet havzına boşaldığına/boşalacağına inanırız; inanır ve yapmaya
çalıştığımız şeylerin bir santiminin bile zayi olmayacağını düşünürüz. Dünyada
yaşadığımız o nur-efşân günlerin, o aydınlık saatlerin, o aşklı, şevkli, şiirli
zamanların bir başka âlemde güller gibi açacağını, ağaçlar gibi çiçek ve
meyvelerle salınacağını; orada bütün güzelliklerin tasavvurları aşkın bir uhrevî
derinlikle devam edeceğini düşünür ve bu dar âlemi öteler vüs’atinde duyuyor
gibi oluruz.
İman, tevekkül, teslim ve ebedî saadet çizgisindeki hayatımız bize, her zaman en
erişilmez güzellikleri, en derin zevkleri duyurarak bizi hemen her an en
cazibedar, en zevk-efzâ şeylerden müstağni kılmıştır/kılar. Bizler iman ve
ümitlerimiz sayesinde hep masmavi geçen ömrümüzde zamanın hemen her parçasından
en seviyeli nesirlerle, en büyüleyici şiirlerle anlatılamayacak öyle şeyler
dinleriz ki, kendi kendimize: “Yoksa bunlar rûhânîlerin muhâvereleri mi?” diye
düşünürüz.
Bu ışıktan dünyada, bu sihirli ufukta ve o nur-efşân saat, dakika ve saniyelerde
bizim duyup anlayabildiklerimiz bunlar.. kim bilir, zamana kendi düşüncesinin
boyasını çalabilmiş zaman ve mekân üstü ruhlar ondan daha ne derin ve ne renkli
şeyler dinliyorlardır… Ne var ki, belli ölçüde de olsa, kendi enginliğiyle
zamanın o büyüleyici esrarını duyabilmek için zihnî, fikrî, ruhî, hissî ve kalbî
bir rehabilitasyona ihtiyaç olduğunu da unutmamak lâzım. Böyle bir
rehabilitasyonun en kestirme ve yanıltmayan yolu da, Hazreti Ruh-u
Seyyidi’l-Enâm’a teslimiyetle kalb ve ruhun zümrüt tepelerinde seyahat olsa
gerek…
Sızıntı, Mart 2003, Cilt 25, Sayı 290
Gelin Bir Kere Daha Kendimiz Olalım
Gelin, milletçe gönüllerimizi cehaletten, kabalıktan, bağnazlıktan, kinden,
nefretten, hasetten arındırarak, dinî desen ve millî renklerimiz çerçevesinde
yeniden kendimiz olalım. “Erbaîn”ler çıkarırcasına, gece-gündüz sürekli nefsânî
arzularımıza karşı durarak, kalblerimize ve ruhlarımıza rahat bir nefes
aldıralım.
Gelin son bir kez daha, bizi Hak’tan uzaklaştırıp cismâniyetin esiri hâline
getiren nefis ve şeytanın bütün karanlık oyunlarına “yeter” diyerek, inancımızın
gücüyle, Kudreti Sonsuz’un birer nüve şeklinde mahiyetimize yükleyip genlerimize
işlediği “ahsen-i takvîm”e mazhariyetin esasları sayılan iç dinamiklerimize
yönelip insânî husûsiyetlerimizin gereklerini yerine getirelim.
Zaten eğer, içinde bulunduğumuz şu kritik günlerde, bütün bilgi, görgü ve
müktesebâtımızı insan, kâinat ve Yaratıcı münasebetlerine bağlayarak gerçek ilim
ve mârifete yönelmezsek, ilim adına bir kısım vehimlere kurban gitmemiz, kazanma
kuşağında kaybetmemiz ve “Onlara, kendisine âyetlerimizi verip duyurduğumuz
densizin kıssasını da anlat; anlat ki o, sahip olduğu bilgisine rağmen, sıyrılıp
(tekvînî veya tenzîlî) âyetleri (idrak çerçevesinin) dışına çıktı. Derken şeytan
onu kendine uydurup kendine benzetti; o da onun arkasına takıldı ve azgınlardan
biri oldu.” (A’raf, 6/175) âyetinde anlatılan talihsizin durumuna düşmemiz
kaçınılmaz olacaktır. İlimlerin evhama dönüştüğü, hikmetin abeslere inkılâp
ederek tam bir tereddüt kaynağı oluşturduğu, bütün varlık ve eşyanın ürperten
cenazeler halini alıp içlerimize korkular saldığı bir duruma düşmenin ise, düz
cehaletten daha tehlikeli olduğu açıktır.
İnsanı, haktan, varlığın hakikatından uzaklaştırıp kendi özüne de
yabancılaştıran gâyesiz, hedefsiz bilgi ve müktesebâtı, bir meçhul şairimiz
şöyle ifade eder:
“Ümmî kalıp cazibe-i dîne incizâb,
Evlâ değil mi âlim olup çekmeden azâb.”
Öyle ise gelin, bilmeyi bilelim; kendi özümüzü keşfetmeye çalışalım ve
vicdanlarımızı mârifetle harekete geçirerek el ele, gönül gönüle hep beraber
Hakk’a yürüyelim. Suların döne döne ve değişe değişe ummana yürüdüğü gibi “Biz
hepimiz Allah’a aidiz -bu aidiyete ruhlarımız feda olsun- ve mutlaka O’na
döneceğiz.” (Bakara, 2/156) mülâhazasıyla, varlığımızı değerler üstü değerlere
yükseltecek üst üste süreçlerden (vetîre) geçip kendi mahiyetimize münasip bir
şekil almaya, ruhumuzun ufkuna ulaşmaya veya özümüzle bütünleşmeye daha ciddî
gayretler gösterelim.
Evet sular, ummandan, mini mini nem parçacıkları halinde ayrılır; enerjilerini
kullana kullana, mahiyetlerinin müsaadesi çerçevesinde zıtlıkları aşar, “çiy
noktası”na ulaşır.. birbiriyle bütünleşir ve ayrı bir mahiyet alırlar; ardından
da bin bir tarraka ve ışık oyunları içinde yeniden baş aşağı toprağın bağrına
boşalır; arzın derinliklerinde rezervi azalan veya tamamen biten havuzları
doldurur; kuruyup ciğeri yanmış ovanın-obanın imdadına koşar;
bağların-bahçelerin yüzünü güldürür ve geçtiği her yerde yolunu gözleyenlere
tebessümle mukabelede bulunurlar. Her şeyle ve herkesle sarmaş-dolaş olur, hemen
bütün muhtaçları şefkatle kucaklar ve hiçbir ayırım gözetmeden hemen hepsinin
hararetini giderirler. Sonra da, yeniden, derin bir birleşme tutkusu ve kendi
havuzuna ulaşma sevdasıyla, çaylar-ırmaklar oluşturarak yürürler değişik çağıltı
mûsıkileriyle göllere-deryalara.. her zaman bir gözü atmosferin derinliklerinde,
diğeri arzın enginliklerinde, bitmeyen bir aşk u şevkle döner dururlar yer-gök
arasında.. hem de edip eylediklerini başa kakmadan, kimseyi mahrum bırakmadan,
herkesi, her şeyi, her yeri sevindirir ve bütün muhtaçların yüzlerini
güldürürler; güldürür, insaf ve insaniyetimize tembihlerde bulunarak, bizi
iradelerimizin hakkını vermeye çağırırlar.
Aslında, canlı-cansız ekosistemin bütün unsurları birbirleriyle el ele, omuz
omuza öyle bir birlik içindedir ki, dahası olamaz: Evet, en küçük ve önemsiz
görünen yaratıklardan en dev ve cesametli varlıklara kadar her şey ve her nesne,
bir vücudun uzuvları gibi belli bir plân çerçevesinde, hep birbirinin imdadına
koşmakta, birbirine yardım ellerini uzatmakta hatta çok defa hayatlarını hep
başkalarını yaşatmaya bağlı sürdürüp tam bir dayanışma ve yardımlaşma örneği
sergilemektedirler: Güneş, o dev cesameti ve o her şeyi kucaklayan sımsıcak
atmosferiyle, tıpkı şefkatli bir anne gibi, tesir alanına giren hemen herkesi ve
her şeyi sıyânet kanatları altına almakta, hiçbirini mahrum etmeden hemen
hepsini görüp gözetmekte ve vâridâtını onların başlarına boşaltarak türlü türlü
ışık-renk oyunlarıyla her zaman emre âmâde olduğunu haykırmaktadır. Toprak, su,
hava ve bunları teşkil eden daha küçük elementler, apaçık birer hizmetkâr gibi,
bizim ve daha başkalarının imdadına koşmakta, yaşamamıza, varlığımızı
sürdürmemize kol-kanat germektedirler. Bağlar-bahçeler, bağlarda-bahçelerde
meyveler-sebzeler, semavî sofralar şeklinde önümüze konup-kalkmakta ve bize
ziyafetlerin en nefislerini sunmaktadırlar; sunmakta ve kâinatta cârî umumî
ahenk adına ruhlarımıza teâvün ve tesânüt duyguları fısıldayarak gönüllerimizi
yüksek insanî değerlere uyarmaktadırlar.
Öyleyse gelin, bütün varlık ve eşya, varlık ve eşyanın arkasındaki ruhânîler ve
melekler gibi biz de, el ele, gönül gönüle birbirimizi candan kucaklayalım ve
iradelerimizin hakkını eda etme azmiyle, içimizdeki kin, nefret, ihtiras,
düşmanlık, şehvet.. gibi hayvanî hisleri söküp atarak, ruhânîlerin o tertemiz
havasına dem tutmaya çalışalım.. kalbî ve ruhî hayat ufkuna otağlar kurarak hak
yakınlığına açık duralım.. ve içlerimize akan arz u semanın güzelliklerinden,
lâhut âleminin o el değmemiş güllerinden, çiçeklerinden hazırladığımız
buketlerle sevgiye ve güzelliğe aç gönüllere bayram şölenleri yaşatalım..
Gelin, cismâniyet ve nefsânîliğin o boğan, bunaltan dar mahbesinden sıyrılarak,
biraz da ruhların ferah-feza ikliminde kanat çırpıp pervaz etmeyi deneyelim:
Sürekli Allah için işleyip Allah için başlayalım.. Allah için görüşüp Allah için
konuşalım.. ve O’nun hoşnutluğuna götürmeyen her davranıştan da uzak durarak,
ömürlerimizi bütün bütün O’nu memnun etmeye adayalım: Ellerimizi-ayaklarımızı,
gözlerimizi-kulaklarımızı, dillerimizi-dudaklarımızı O’nun istediklerine
bağlayarak, her hamle ve her hareketimizde O’nun sadık bendeleri olduğumuzu
haykıralım.. ömrümüz oldukça hep hak aşkı, insanlık sevgisiyle oturup kalkalım..
dünyadan göçüp gideceğimiz zaman da birer aşk ve muhabbet şehidi gibi,
ruhânîlerin uçuşup durduğu âleme gidiyor olma şuuruyla ayrı bir aşkınlık neş’esi
ortaya koyalım…
Gelin, bütün benliğimizle Hakk’a yönelip Hak’ta buluşalım.. böyle bir nokta
itibarıyla unutulacak şeyleri bütünüyle gönüllerimizden çıkarıp atalım ve
tutulup korunması gereken değerleri de birer göz nuru gibi canlarımızdan daha
aziz bilerek, sînelerimizin nefse ve şeytana kapalı en mahrem yerlerinde sımsıkı
korumaya alalım; ulaşmasın, ulaşamasın ona hiçbir hain düşünce ve zalim el,
ilişemesin hiçbir menfur emel.
Gelin, vicdanlarımızın Hakk’a ulaşma heyecanını bir iman derinliği, bir “şeb-i
arûs” neşvesi gibi duyup, bu neşveyi sînelerimizin en yüksek tepelerinden bir
ezan edasıyla haykırarak, bin bir yabancı gürültüyle sağırlaşmış bütün kulaklara
yepyeni bir ezel bestesi duyuralım; duyurup bütün gönülleri coşturalım. Bir
yandan çehrelerimizin kirlerini gözyaşlarıyla giderirken, diğer yandan da
sînelerimizi en mahrem duyguların heyecanlarıyla coşturabildiğimiz kadar
coşturup bütün samimiyetimizle; “Dil bir beyt-i Hudâ ise, temizledik onu mâsivâ
kirlerinden; ey can, doğ artık ruhlarımıza ve bize yalnız olmadığımızı duyur;
duyur ve gurbetlerin en acısıyla kıvranıp duran gönüllerimizi mârifetinle
doyur.” diyerek varlığımızı bir kere daha cihanlara haykıralım.
Gelin ne olur.! Öyle bir canı kucaklayalım ki, kucaklamaya ve beraberliğe değsin
ve neticede asla pişmanlık duyulmasın. Bence, fânilik kirlerinden arınmanın ve
ömür boyu melekler gibi tertemiz yaşamanın yolu da bu olsa gerek.. gelin hep bu
yolda olalım ve yok olup gitmekten kurtulalım. Zaten, yazda doğup kışta
ölenlere, baharda hazan endişesiyle tir tir titreyenlere gönül vermeye de değmez
ya…
Gelin, bütün insanlar karşısında, tıpkı meyveli ağaçlar gibi olalım; olalım ve
semtimize sokulanları, gölgeden daha başka şeylerle de mükâfatlandırarak, bütün
vâridâtımızla onların başlarına boşalıp duralım ve tabiî kendimiz de her zaman
toprakla sarmaş-dolaş kalalım…
Gelin, güç, kuvvet, servet, hakimiyet ve daha değişik imkânlar gibi, bir kısım
zahirî fâikiyet unsurlarını, Hakk’a karşı birer medyûniyet, tevazu ve mahviyet
vesilesi sayarak, Allah’ın ihsan ettiği bütün bu mazhariyetleri, O’na bağlı
görme idrak ve şuuruyla ölçüp, biçip, değerlendirip onları gönüllerimizde iki
büklüm olma duygusuna çevirelim; çevirip bütün tavır ve davranışlarımızı Hak
karşısında rükû ve secde hâliyle, insanlar karşısında da saygı ve muhabbetle
bezeyelim.
Sızıntı, Eylül 2000, Cilt 22, Sayı 260
Günümüzün kara sevdalıları
Yüksek düşünceleri, yüce gayeleri, büyük ve evrensel projeleri ancak, her zaman
yüksek uçabilen, uzun soluklu; yürüdüğü yolda hız kesmeden yürüyen, durduğu
yerde kararlı duran, uhrevî zevklerle gerilmiş kara sevdalılar
gerçekleştirebilir. Şimdilerde bizim şuna-buna değil, bu seviyede düşünen,
inanan, düşüncelerini hayata geçirerek önce kendi milletini, sonra da bütün
insanlığı aydınlığa çıkarıp, onların Hak’la buluşmalarını sağlayabilen, kendini
hakikate adamış ruhlara ihtiyacımız var. Düşünülmesi gerekli olan şeyleri
düşünüp, bilinmesi icap eden şeyleri bilen, bildiklerini hemen pratiğe
dönüştüren ve bütün ölü ruhları yeni bir “ba’sü ba’del mevt”e hazırlama azmiyle
sûru dudağında İsrâfil gibi gezen; gezip her yerde herkese hayat üfleyen; ifade
kabiliyeti var ise beyan gücüyle, eli kalem tutuyorsa kalemin diliyle,
bediiyyâta açıksa herhangi bir sanatın desen ve çizgileriyle, şairse şiirin
sihriyle, mûsıkîşinassa değişik beste ve nağmelerin büyüsüyle her zaman ruhunun
ilhamlarını haykıran, her fırsatta iç ihsaslarını seslendiren, dili gönlünün
derinliklerine bağlı, gönlü de samimiyetle çarpan en yüce hakikate adanmış
ruhlara…
Bu kahramanları, sahnedeki örnekleriyle değerlendirecek olursak; bunlar hacca
gidiyor gibi dünyanın dört bir yanına seyahatler tertip eder, seyahatlerini
hicret ruhuyla taçlandırır; uğradıkları herkese hâl ve gönül diliyle bir şeyler
fısıldar, çevrelerine hep sevgi mırıldanır, karşılaştıkları ruhları sevgiye
uyarır ve yürür, sinelere sevgiden tahtlar kurarlar. Dirilir onlar sayesinde
muhabbete susamış ruhlar ve dinler onları bütün dirilen gönüller. Hem bu duygu
ile göç edenler hem de onları kabullenenler, her türlü dünyevîlikten uzak ve
tamamen ihlâs edalıdırlar: Söyleyenle dinleyen, özündeki ruh ve mânâyı
sergileyenle onu temâşâ eden, elinde hayat kâsesi taşıyanla toparlanıp kendine
gelen ve destekleyeniyle desteklenen arasında herhangi bir çıkar ilişkisi bahis
mevzuu olmadığı gibi, Allah rızasının dışında herhangi bir mülâhaza da kat’iyen
söz konusu değildir. Bu derin ve gönülden münasebetler, tamamen evrensel insanî
değerlere dayanmakta ve bu değerlere karşı duyulan müşterek saygıdan
kaynaklanmaktadır.
Bizler, yakın geçmişimiz itibarıyla, sağlam bir ruh köküne bağlı bulunduğumuzu,
tarih boyu pek çok yüksek medeniyetler kurduğumuzu bütün bütün unutarak mazisi
olmayan bir millet görünümü sergilemeye başladık. Dahası, bir kısım komplekslere
girerek kendimizi de, geçmişimizi de inkâr ettik. Hatta bazılarımız itibarıyla
millî kimliğimizden utanır hale geldik. Böylece her gün biraz daha kendimizden
uzaklaşarak âdeta yabancı değerler bağımlısı olduk. Şanlı geçmişimiz itibarıyla
her zaman, düşünen, konuşan, kendini ifade eden, uğradığı her yere inanç ve
estetik telâkkilerini aksettiren âbideleriyle tarihin “yâd-ı cemil”i olmuş bir
milletin; evet bu ölçüdeki bir bilinirliğin, şehametin, ihtişamın zirvelerinden;
bilinmezliğin, tanınmazlığın, saygı duyulmazlığın çukurlarına yuvarlanması ne
hazindir!
Bu millet böyle hazin bir duruma müstahak değildi ve bu meş’um durum “ilelebed”
böyle sürüp gidemezdi de. O, şimdiye kadar elli defa ölüm çukurlarını –Allah’ın
izniyle– diriliş şehrahlarına çevirmiş, elli defa inkıraz gibi görünen durumları
yenilenme vesilesi gibi değerlendirmiş ve her zaman olağanüstü bir performans
göstererek –bir kısım beden insanı menfaatçiler, gününü gün etmek isteyen
çıkarcılar veya millî ve dinî değerlerimizi inkâr eden küfür yobazları
istemeseler de– aydınlık geleceğe yürüme adına yepyeni yöntemler geliştirmiş ve
hemen her sarsıntıdan sonra, bir kere daha “vira bismillâh” deyip ayakları
üzerine doğrulmuş; kendine ait duyguları ve düşünceleriyle yeniden dört bir yana
açılabilmiştir. Şöhret u şandan uzak, her türlü âlâyiş ve gösterişe kapalı,
tevazu ve mahviyetle kanatlı, sadakat ve emniyet edalı, nefsanî arzular
karşısında da fevkalâde mukavemetli bu hamiyet erleri, atalarından tevarüs
ettikleri tarih şuuruyla dinî ve millî değerlerimizi dünyaya tanıtmanın
havarileri olmuş ve tıpkı ilkler gibi: “Girdik reh-i sevdaya…” diyerek zahmeti
rahata tercih edip çağın en önemli hâdiselerinden birini gerçekleştirmişlerdir.
Bugün, dünyanın dört bir yanında kızaran güller renklerini bu ay yüzlülerden ve
bu ay yüzlülerin ruhlarında taşıdıkları mânâlardan almakta; içtimaî coğrafya
onların düşünce kanaviçelerine göre çağ edalı bir dantelâ gibi örgülenmekte ve
bütün insanlık âdeta onların kadim fakat eskimeyen bestelerini mırıldanmakta. Bu
tertemiz duygu ve düşünceler mebde’lerine ait görüntüleriyle küçük birer damla
gibi görünseler de, işin ruh ve mânâsını kavrayabilenlerce, her zaman değişik
vâridâtla köpüren engin denizler mahiyetindedirler.
İşin tabiatının gereği, belli süre sadece kendi çevrelerini aydınlatmakla meşgul
görünen bu ışık süvarileri, şimdilerde, hakikî derinlik ve ruh güçlerini öne
çıkararak, tıpkı yağmur yüklü bulutlar gibi, sevinç olup, neşe olup, ümit olup,
sevgi olup şakır şakır her yana boşalarak muhabbete, hoşgörüye susamış kupkuru
gönülleri Cennet bahçelerine çevirme humması yaşıyorlar. Denebilir ki, bugün
yeryüzü, bir baştan bir başa, onların saçtıkları tohumlarla yeni bir bahara
hâmile ve bir kutlu vilâdet heyecanı içinde; tekmil insanlık da böyle bir
oluşumun “hissi kable’l-vuku” esintileriyle gelen bişaretlerle coşkun mu coşkun.
Sesler, nağmeler farklı farklı olsa da, vicdanlarda duyulup sezilen hep aynı
mânâ.. ve seherlerde esen yeller Eyyub’a hayat ırmağından bir ses, Yakub’a
Yusuf’un gömleğinden İbrahimî bir koku duyurmakta.
Bu bizim, son bir kere daha geriye dönüşümüz, hakikî konumumuza yürüyüşümüz
sayılabileceği gibi, bütün insanlığa alternatif bir diriliş mesajı da
sayılabilir. Aslında bugün, değişik buhranlarla kıvrım kıvrım hafakanlar yaşayan
milletler de, ümit adına böyle bir meltem beklemekteydi. Ne mutlu, böyle bir
meltemi harekete geçirecek olan merkezdeki kutlulara!. Ne mutlu, bu diriliş
esintilerine karşı sinelerini açıp bekleyenlere!.
Biz, sevgiye açık ve kendilerini, insanî değerler âbidesini ikame etmeye adamış
bu kahramanlarla bir gün mutlaka dünyanın renk ve deseninin değişeceğine ve
insanlığın rahat bir nefes alacağına inanıyoruz. İhtimal, geleceğin dünyasında,
insanî düşünce son bir kere daha ışığını onlarla parlatacak.. insanî emeller
onlarla realize edilecek ve ütopyalara inat pek çok hülyalarımız da onlarla
gerçekleşecektir.. evet bir gün bütün bunlar mutlaka olacak ve mevsimi gelince,
o gönlü boş, talihi karanlık kimseler, bu aydınlık ruhlar karşısında diz çöküp
af dileyecek ve ettiklerine nadim olup ağlayacaklardır. Ne var ki, kaçırdıkları
fırsatları da hiçbir zaman telâfi edemeyeceklerdir. Keşke duyguları süflî,
düşünceleri azgın, tavırları da haşin bu kaba ruhlar; bir yakın gelecekte,
çaresiz vicdan azabıyla kıvranacakları gün gelmeden, hakperestlik ve
kadirşinaslık duygularına sığınarak biraz daha insaflı olabilselerdi; insaflı
olup yarınlarını karartmasalardı..!
Günümüzde fedakârlığın sahâbîcesiyle, dört bir bucağa, yedi cihana yetişmeye
çalışan ve her zaman yaşama tutkularını baskı altına alıp yaşatma hisleriyle
hareket eden ve hareket ederken de gösterişe-âlayişe girmeyen; her halleriyle
tevazu ve mahviyet diyen bu esâtirî kahramanlar, bütün olumsuzluklara rağmen, o
hiçbir zaman dinmeyen aşk u şevkleri, sürekli köpürüp duran himmet ü heyecanları
ve insanlığa hizmet iştiyaklarıyla tarihte emsali az görülmüş bir civanmertlik
sergilemekte; uğradıkları herkese gönüllerinin dilinden bir şeyler fısıldamakta;
her yere taze fideler dikip her yanı Cennetlere çevirmekte; her zaman canlı, her
zaman hızlı, her zaman müthiş bir performans göstererek kendilerini ifade etmeye
çalışmakta ve tabiî herkesi sonsuza çağırmaktadırlar; imanlı, azimli, kararlı ve
gelecek adına da ümitle dopdolu olarak… Yürüdükleri yol yürünmez gibi
görünebilir; ne var ki onlar, zaten bunun böyle olacağının farkındadırlar. Evet
onlar bir gün yolların bütün bütün sarpa saracağını; bütün köprülerin
yıkılacağını daha baştan hesaba katmışlardı; biliyorlardı zaman zaman bir kısım
gulyabanîler tarafından yollarının kesileceğini.. çevrelerinde kin, nefret ve
düşmanlık fırtınalarının estirileceğini; evet yürüdükleri yolun doğru olduğuna
inançları tamdı ama, akla-hayale gelmedik bazı şeylerle engellenebileceklerini
de hiçbir zaman göz ardı etmemişlerdi. Bu itibarla da onlar, bütün olup biten bu
şeyleri ve olacakları Hak yolunun hususî meşakkatleri sayıyor ve heyecanlarından
hiçbir şey kaybetmeden sürekli koşuyor; endişelerine takılan menfilikler
karşısında da Allah’a teslim oluyor, imanın o sarsılmaz kalesine sığınıyor,
yaşadıkları çağı ve hâdiseleri iyi okumaya çalışıyor ve Cenâb-ı Hakk’ın
muvaffakiyet vaadine güvenerek yürüyorlardı/yürüyeceklerdi rıza ufkuna doğru.
Aslında, kalb-kafa bütünlüğü mülâhazasına bağlı yaşayan, özü-sözü doğru bu
insanları, şimdiye kadar inandıkları değerlerden vazgeçirmeye kimsenin gücü
yetmediği gibi, onları Allah rızası yörüngesinde hareket etmekten ve bu
duygularını da, Yaratan’ı, bütün cihanlara anlatma gayretine bağlamaktan
alıkoyamazdı. Onlar böyle bir sorumluluk duygusu ve vazife şuuruyla ömür boyu
sıradağlar gibi dimdik yerlerinde durabilmiş, her zaman tipiye-borana meydan
okumuş, sürekli karla-buzla savaşmış ve her mevsim meyve veriyor olmanın sırrını
keşfederek hep gül yetiştirmiş ve gül türküleri söyleyegelmişlerdir.
Onlar, hareketleri itibarıyla her zaman bir saat gibi ahenkli, beyanları
itibarıyla da heyecan, tazelik ve istikamet örneğidirler. Ne hareketlerinde bir
aritmi ne de sözlerinde bir halâvetsizlik vardır. Kalbleri bir melek kalbi gibi
saf ve duru, dilleri de iç derinliklerinin sadık birer tercümanıdır. Bu itibarla
da, onlar hemen her zaman tavır ve davranışlarıyla imrendirici, söz ve
beyanlarıyla da heyecan uyandırıcı olmuşlardır. Onların gönül dünyalarında
sürekli Hak mülâhazası köpürür durur; beyanlarında ise, derin bir Allah aşkı,
varlık sevgisi ve insanlara karşı da bir muhabbet, bir şefkat, bir müsamaha, bir
af nümâyândır. Hak rızası, onların kilitlendikleri biricik hedef; eşya ve
hâdiseleri doğru okuyup, doğru yorumlamak, vazgeçemeyecekleri bir tutku;
insanları sevip herkese sine açmaları da tabiatlarının gerçek rengidir.
Onlar, o derinlerden derin aşklarıyla Hakk’a bakan duruşlarını seslendirdikleri
aynı anda, sevginin sırlı ve sihirli anahtarlarıyla da paslanmış ve küflenmiş
gibi görülen en katı kalbleri, en sert tabiatları balmumu gibi yumuşatarak içine
girer ve Yüce Yaratıcı’nın teveccühüne mazhariyetin hakkını eda etmeye
çalışırlar. Sevilirler, severler; en amansız ve imansız saldırılar karşısında
dahi peygamberâne bir azimle sarsılmadan, hep dağlar gibi yerlerinde dururlar;
çevrelerine bakarken de göklerin gözleriyle bakarlar; ne hışımla gelip çarpan
fırtınayla devrilir ne de en müthiş zelzeleyle sarsılırlar. Gelen dalga ve
sağanaklara bağırlarını açarlar; gidenlere de bir avuç toprakla dahi olsa
cömertlik saçarlar.
Bu koçyiğitler, Hak rızası gibi en büyük bir işe gönül vermiş olmanın
şuurundadırlar ve ona ulaşma uğrunda da her şeyi göğüslemeye kararlıdırlar.
Şahısları itibarıyla hep mum gibi başları önlerinde küçük görünümlü, yanıp
aydınlatmaya teşne ve iddiasız göründükleri aynı anda her zaman gerilimde ve
kanatlarını germiş bekleyen üveyikler gibi ruhanîlerle yarışmaya da hazırdırlar.
Onlar, duruyor gibi göründükleri zamanlarda bile, iç aktiviteleriyle hep canlı,
hep kararlı ve hep hummalıdırlar. Yer yer, denizler gibi çevrelerini
dalgalarıyla sularlar, zaman zaman da uzakları buharlarından oluşan bulutlarla
serinletirler. Yakın-uzak her tarafa âb-ı hayat sunar ve nice yıldan beri sürüm
sürüm hale gelmiş cansız cesetlere diriliş üfler gezerler. Oturur-kalkar hiç
durmadan çevrelerine ruhlarının diliyle gönül hikâyeleri söyler ve her türlü
dedikoduya ve toplum içinde kin-nefret uyaracak tartışmalara karşı sürekli
kapalı dururlar.
Ve yine onlar, her zaman insanlara yararlı olma hülyalarıyla yaşarlar;
insanlığın değişik bunalım ve mânevî ızdıraplarını ruhlarının derinliklerinde
duyar; semtlerine uğrayanlara sürekli açık durur; dert dinler, dertlerle inler,
dertli sineler arar; kendileri gibi muzdarip gönüllerle el ele vererek âh u
efgân dindirmeye koşarlar. Yerinde fitne-fesat ateşleri üzerine yürür; dikenler
arasında da olsa mutlaka gül diker ve hep gül türküleri söylerler.
Bazen o gül renkleri filizinden dışarıya fırlamış tomurcuklar gibi bin bir
ızdırabın teessürüyle kan rengine bürünür; bazen hafakandan çatlayacak hale
gelir, nağmeleri âdeta bir çığlığa dönüşür; ama her şeye rağmen, ellerini
göğüslerine kor, bir “eyvallah” mırıldanır ve yürürler hedeflerine doğru
çevrelerine tebessümler yağdırarak; yürürler ve uğradıkları her yer, Cennet
bahçeleri gibi yeşerir.. el verdikleri kimseler âb-ı hayat içmiş gibi dirilir..
himmet elleri “yed-i beyzâ” gibi göz kamaştırır.. gayretleri bütün sihirbazların
büyülerini bozar ve gezip uğradıkları yerlerde en firavunca düşünceler dahi dize
gelir.
Onlar, iman kaynaklı öyle bir vâridât ve zenginliğe sahiptirler ki, Karun’un
hazineleri onların servetlerine nispeten çer çöp gibi kalır; hatta eğer
isteseler, bu ilâhî servet ve gınâ ile cihanları bile peyleyebilirler. Onların
ömürlerinin kazanç ve mevhibe kefesi her zaman dopdolu; ziyan kefesi ise,
şeytanları çileden çıkaracak mahiyettedir.
Onlar, ömür sermayelerini nerelerde değerlendireceklerini çok iyi bilirler.. ve
fâni şeyleri bâki hakikatlerle değiştirmede fevkalâde mahirdirler. Vakitlerini
asla boş geçirmez; iş ve hizmette geri kalmayı ise kat’iyen hazmedemezler.
Himmetleri âlî, iradeleri güçlü, azimleri de mütemâdîdir; iman ve aksiyon
onların en önemli birer kalb ve davranış disiplinidir. Allah’tan başka kimseden
korkmaz, kimseden endişe duymaz ve her zaman dimdik dururlar; dimdik durur
yürürler fevkalâde bir tevazu ve mahviyet içinde cihanları aydınlatmaya doğru.
Her zaman yüzleri yerde ve alçak gönüllüdürler. Bazen o semâvî düşünceleriyle
rüzgârlar gibi eser ve her tarafa tohumlar saçarlar; bazen de her yana yağmurlar
gibi boşalır, yeryüzünde hayat olur akarlar. Ne işlerinin iyi gitmemesi, ne
ticaretlerinin kesada takılması, ne üst üste krizlerin, buhranların ümitleri
alıp götürmesi kat’iyen onları sarsamaz. Sık sık ahd ü peymanlarını yeniler ve
Allah’ın kendilerine lütfettiği maddî-mânevî her çeşit nimeti; şeâiri ihyâ
mânâsına ruhlarının âbidelerini ikame etme yolunda harcarlar. Din-diyanet nerede
ve Yaratan’ın teveccühü hangi yönde ise hep orada durmaya çalışır ve sürekli
O’nun isteklerini yerine getirme istikametinde koşarlar. Bunu yaparken de dünya
işlerinde başarılı olmaya fevkalâde özen gösterirler. Öyle ki, o koçyiğitleri
sadece bu yönleriyle görüp tanıyanlar, onları Ahiret-bilmez dünyalılar sanırlar.
Hak rızasıyla irtibatlarını gördüklerinde de, onların aşk u heyecanıyla ürperir
ve kendilerini ilk saftakilerin arasında zannederler.
Onlar boş durmayı ve avare ömür tüketmeyi hiç mi hiç sevmezler. Sürekli hareket
halinde ve her zaman din ü dünyayı imar peşindedirler: okuyup yazma
biliyorlarsa, bir şeyler karalayarak, bilmiyorlarsa bilene bir kalem armağan
ederek, ne yapıp yapıp hizmet kervanına iştiraklerini devam ettirmeye
çalışırlar. Her zaman ilmi sever; âlime karşı saygılı davranır; aklı başında ve
kalbi hüşyâr kimselerle oturur-kalkar ve sürekli, sohbet-i Cânan’la nefes alır
verirler.
Yeryüzünde hakikî insan kalmasa, dört bir yandan ufukları toz duman kaplasa,
sokaklar bütün bütün çamur seylaplarına yenik düşse; her tarafı dikenler sarsa
ve zakkumlar gülleri gölgede bıraksa; meydanlar saksağanlarla dolsa ve saksağan
sesleri bülbül nağmelerini bastırsa, bal kâselerinin etrafında eşek arıları
uçuşup dursa; ormanların ürperten vahşeti sokaklarımızda kol gezse, ilme hürmet
kalmasa, mârifet kapı kapı kovulsa, insanlık bütün bütün vefasızlığa kurban
gitse; dostluklar yıkılıp dostlar düşman tavrını alsa onlar sarsılmadan hep
yerlerinde durur ve “Her şey devrilebilir ben ayaktayım ya.! Her taraf kupkuru
çöle dönmüş; gözyaşları gibi bir kaynağım olduktan sonra ne ehemmiyeti var.!
Yürümek için Allah iki ayak lütfetmiş, iş yapmak için de iki pençe; iman gibi
bir sermayem var, gönlüm gibi de bir serhaddim.. dünyaları imara yetecek
fırsatlar değerlendirme bekliyor; Rabbime dayanıp bunlarla cihanı Cennetlere
çevirebilirim.. toprağa atılan her tohum birkaç başak verdikten sonra, gelecek
adına gam u keder de niye.! Ve hele bir de, Allah ötede birleri binlere
ulaştıracağını vaad ediyorsa!.” der yürürler hedeflerine doğru, harap olmuş
yollara ve yıkılmış köprülere rağmen. Yürür ve ırmaklar gibi geçtikleri her yere
hayat götürür, herkesin ve her şeyin ateşini söndürür.. ateş gibi kendilerini
yeyip bitirme pahasına başkalarını soğuktan korur.. mumlar gibi erir gider; erir
gider ama, binlerce göze ışık olur akarlar. Kâh leylîler gibi pusuya yatar ve
bağırlarını rahmet esintilerine açarlar, kâh eşref-i saatlerde âhlarla inler ve
ızdırap rıhtımlarından ekstra inayetlere yürürler. Onların yürüdükleri bu yol,
hak dostlarının gelip geçtiği bir güzergahtır ve bu yolda yürüyenlerin de yolda
kaldıkları hiç görülmemiştir.
Onlar her zaman imanlı, ümitli, pür-heyecan ve her şeylerini Hak yolunda
bezledecek kadar da cömerttirler; burada bir verip, ötede onlarcasını elde
edecekleri ümidiyle ömürlerini hep verme şölenleriyle geçirirler. Onların
nazarında, dini koruma, kollama ve onu dünyanın dört bir yanında imrendirecek
seviyede temsil etmeden daha büyük bir pâye yoktur. Bu yüce pâyeye ermeyi
hayatlarının biricik gayesi bilir ve dünyada bulunmalarını da sadece ve sadece
ona bağlı götürmeye çalışırlar. Hep bu duygularla nefes alır verir; her zaman bu
düşüncelerini projelendirme etrafında bir araya gelir ve bir araya gelişlerini
de Hak’la irtibatlandırarak derinleştirirler.. “Mele-i A’lâ”nın sakinleri de,
onları tebrik neşideleriyle alkışlar ve teyit dilekleriyle yollarına sular
serper.
Onlar, hiçbir zaman kendi rahatlarını düşünmez; sürekli “Allah” der, “fazilet”
der ve insanî değerler arkasında koşarlar, peygamberâne bir tavırla herkese
sinelerini açar ve her zaman başkaları için yaşarlar. Onların bu ölçüdeki
hasbîliklerine karşılık Allah da, ellerin-ayakların işe yaramadığı çetin bir
günde, bu gönül insanlarına melek kanadından tüyler ihsan ederek dünyada onları
beklenmedik muvaffakiyet sürprizleriyle şereflendirir; ötede de vuslat
gölgesiyle serinletir.. kutsîler arasına alır.. özel konuklarına gösterdiği
iltifatı gösterir.. sonra da bütün bu lütuflarını hoşnutluğuyla taçlandırır.
Sızıntı, Eylül 2002, Cilt 24, Sayı 284
Hakk’a Adanmış Ruhlar
Hayatlarını Allah rızasını kazanma yolunda, O’nu sevip O’nun tarafından sevilme
idealine bağlamış adanmışların en çarpıcı yanları, en önemli güç kaynakları,
maddî-mânevî herhangi bir beklentilerinin olmamasında aranmalıdır. Onların hesap
ve plânlarında, ehl-i dünyanın çok önem verdiği
maliyet-kâr-emek-kazanç-servet-refah.. gibi hususların hiçbir kıymeti yoktur;
asla değer ifade etmezler ve ölçü de kabul edilemezler.
Adanmışın mefkûre kıymeti, dünyevî değerlerin o kadar üstündedir ki, hedefe -o,
garazsız-ivazsız Allah’ın hoşnutluğudur- kilitlenmiş böyle birine yörünge
değiştirtmek çok zor, başka bir bedele bağlamak ise âdeta imkânsızdır. Aslında
o, kalben, fâni ve zâil şeylerden tamamen sıyrılarak bütün bütün bâkiye
müteveccih olma yönünde öyle bir değişim yaşamıştır ki, bir daha da dönüşüp
başka bir şey olması ya da yükselip başka bir hâl alması -mefkûresinin üstünde
herhangi bir yükseklik tanımadığı için- mümkün değildir. O, kendini tamamen,
insanlara Hakk’ı sevdirme ve Hak tarafından da sevilme gâyesini gerçekleştirmeye
adadığı ve hayatını da başkalarını yaşatmaya bağladığı, gelip geçici
beklentilerden sıyrılıp bir mânâda hedefini daraltarak kıymetlendirdiği ve
dağınıklıktan kurtulup tevhid-i kıbleye muvaffak olduğundan ötürü, toplum içinde
“onlar” ve “biz”, “ötekiler” ve “bizimkiler”.. gibi bölücü, parçalayıcı ve
kavgaya sürükleyici mülâhazaların tamamen dışındadır ve kimseyle açık-kapalı
herhangi bir problemi yoktur. Problemi olması bir yana o, hep çevresine yararlı
olma mülâhazalarıyla oturup-kalkmakta, içinde bulunduğu toplumla sürtüşmemeye
fevkalâde ihtimam göstermekte, toplum içinde görüp sezdiği arızalar karşısında
da bir savaşçı gibi değil de, bir mürşit gibi davranarak, fertleri fazilete,
yüce ahlâka yönlendirme istikametinde aktiviteler ortaya koymakta ve elden
geldiğince, siyasî nüfuzdan ve ne sûretle olursa olsun hâkim olma, idare etme
düşüncesinden uzak durmaktadır.
Bilgi, bilginin değerlendirilmesi, sağlam bir ahlâkî telakkî ve bunun, hayatın
her alanına hâkim kılınması, imanlı fazilet ve onun vazgeçilmezliği.. gibi
hususlar adanmış ruhların en önemli derinliklerini teşkil eder. Onlar, yarınları
ve hususiyle de ahiretleri adına bir şey vadetmeyen nam u nişan, çıkar eksenli
soğuk propaganda ve şov türü tavır ve davranışlardan sürekli uzak durur;
ufuklarının enginliği ölçüsünde her zaman bilgi ve düşüncelerini temsille
mânâlandırarak, kendilerini merakla takip ve taklit edenleri yüksek insanî
değerlere yönlendirme hesabına ölesiye bir gayret sergilerler. Bunu yaparken de,
kendilerine herhangi bir pay çıkarmayı hiç mi hiç düşünmez ve yılandan-çıyandan
kaçtıkları gibi şahsî menfaat ve çıkarlardan uzak durmaya çalışırlar. Zaten
onların iç zenginlikleri de, bu türden reklama, ağız kalabalığına, vitrinciliğe
ihtiyaç bırakmayacak ölçüde “ilel-merkez” bir güce sahiptir. Ayrıca onların
ruhlarından sızıp dışa vuran o şeker-şerbet davranışları da, ağızlarının tadını
bilen herkesi büyüleyip arkalarından koşturacak mahiyettedir.
Bu itibarla da onlar, hiçbir zaman kendilerini anlatmayı düşünmez; kredilerini
yükseltme adına reklama, propagandaya başvurmaz ve tanınıp bilinme hususunda
asla hırs göstermezler. Bunun yerine bütün güç ve kuvvetleriyle kalbî, rûhî
hayat seviyesine ulaşmaya çalışır ve bu konudaki aktivitelerini de ihlâsa
bağlar; sadece ve sadece Allah’ı hoşnut etmeyi düşünürler. Tabir-i diğerle
bunlar, bütün faaliyetleriyle Allah rızasını hedefler ve ölesiye bir gayretle bu
yüce hedefe ulaşmak için sürekli çırpınır durur ve o peygamberâne azimlerini
dünyevî neticeler, hırs ve insanların teveccühü gibi hususlarla asla
kirletmezler.
Günümüzde, doğrudan doğruya, iman, İslâm ve Kur’ân tenkide tâbi tutulup
sorgulandığı için, himmetler de bütünüyle bu taarruz noktalarına teksif
edilmesine, fertlerin, İslâmî duygu ve düşünce açısından takviye edilmesine,
kitlelerin de hedefsizlikten kurtarılarak yüksek mefkûrelerle
irtibatlandırılmalarına ihtiyaç var. Fertleri her türlü arayıştan vâreste
kılacak böyle bir ihtiyacın karşılanması ise, ancak ve ancak imanın kendi renk,
kendi desen ve kendi şivesiyle yeniden gönüllerde canlanmasına bağlıdır.
İsterseniz siz buna, insanların yeniden kalbî ve rûhî hayata yönlendirilmesi de
diyebilirsiniz. Bazılarının her şeyi, içtimaî yapının değiştirilip
dönüştürülmesine, dönüştürülüp yeni kalıplara ifrağ edilmesine bağladığı bir
dönemde, böyle bir yaklaşım fevkalâde önemlidir. Zira, diğer mülâhazada muhtemel
bir kısım vuruşmaların, sürtüşmelerin, ayrışmaların bahis mevzuu olmasına
karşılık, böyle bir yönelişte her zaman, anlaşmalar, uzlaşmalar ve dayanışmalar
söz konusudur.
Hak rızasına adanmış ruhlar, böyle bir tevhid-i kıble mülâhazasından ötürü aklî
ve mantıkî hayatları adına herhangi bir boşluk yaşamazlar. Aksine onlar, her
zaman mantık, muhakeme ve ilimlere karşı açık durur ve bunu da gerçek imanın
gereği bilirler. Ne var ki, bunların dünyevî tutkuları ve cismânî arzuları
-herkesin istidadına göre- Hakk’a yakın durmalarının enginliğinde ve bir okyanus
mahiyetindeki tevhidî mülâhazalarının derinliğinde tamamen eriyip gittiğinden,
onların bu isteklerinin yerini, farklı bir desen ve şiveyle Hak hoşnutluğundan
kaynaklanan bir zevk-i rûhânî almıştır. Bu itibarla da, Hak rızasına adanmış
ruhlar, kalbî ve rûhî hayatın zirvelerinde meleklerle fizik ötesi bir havayı
solukladıkları aynı anda, dünyalılarla da örfâneler teşkil ederek hasbıhalde
bulunabilir ve dünyevîliğin meşrû bütün gereklerini yerine getirebilirler. Bu
açıdan da onlar, hem dünyevî hem de uhrevî sayılırlar. Dünyevîlikleri, sebepler
dairesinde bulunmalarından ve sebeplere riâyet etme sorumluluğundan,
uhrevîlikleri de her meseleyi kalbî ve rûhî hayatlarına göre
değerlendirmelerindendir. Kalbî ve rûhî hayatın belli ölçüde dünyevîliği
tahdîdi, tamamen bir terk mânâsına gelmediği için, onların dünyadan bütün bütün
kopmaları da söz konusu olmasa gerek. Dünyadan kopmaları bir yana, onlar, her
zaman dünyanın tam göbeğinde durur ve ona hükmederler; ama bu duruş hiçbir zaman
dünya için ve dünya adına bir duruş değildir. Aksine bu duruş, Allah adına
esbaba riâyet ve her şeyi ötelere bağlama hesabına bir duruştur.
Esasen, bedeni kendi çerçevesinde, rûhu da kendi ufkunda tutmanın; ya da hayatı,
kalb ve ruh hakimiyetine bağlı götürmenin yolu da bu olsa gerek. Sınırlı beden
hayatının çerçevesi cismâniyetin darlığı ölçüsünde, aksine her zaman sonsuza
açık bulunan rûhî hayatın ufku da nâmütenâhiliklere müteveccih olmalıdır. İşte
insan, bu seviyedeki hayat ufku itibarıyla eğer, hep müteal düşüncelerle
oturur-kalkar; hayatını onu bahşedene bağlı götürür, yaşatmayı yaşamanın en
önemli derinliği sayar ve hep zirveleri kollarsa, ister istemez müteal bir
programın uygulayıcısı hâline gelir; dolayısıyla da, belli çerçevede şahsî
hazlarını ve zevklerini sınırlandırmış olur.
Şüphesiz hayatı bu ölçüde bir derinliğe bağlı götürmek oldukça zordur; ama bu
zor iş, kendini Allah’a adamış, O’nu tanıtıp sevdirmeyi hayatının gâyesi hâline
getirmiş; sabah-akşam bir eli insanların kalb kapılarında, diğer eli de Hakk’ın
kapısının tokmağında hiç bitmeyen bir mekik hareketiyle gelip-gidip herkesi
Hak’la buluşturmaya çalışan ruhlar için gayet kolaydır.
Aslında, her zaman sînesinde Yaradan’a imanın sıcaklığını duyan, bazen haşyet,
bazen de muhabbetle çevresine gönlünün dilinden bir şeyler anlatmaya çalışan
biri için, hiçbir meselede zorluk söz konusu olamaz. Böyle bir gönül eri daha
baştan, O’na tahsis-i nazar edip sırf O’nu düşündüğü, O’nunla münasebete geçme
yolları araştırmasına, her vesileyi O’na ulaşma istikametinde değerlendirmesine
mukabil, Allah da ona, özel teveccühte bulunur, onun, nezd-i ulûhiyetindeki
konumunu nazara vererek, herkesin ona saygılı olması gerektiğini hatırlatır ve
arzî küçük bir vefayı, semâvî vefanın kat katıyla mükâfatlandırır. İşte o semâvî
iltifattan tek damlaya sıkıştırılmış koca bir derya: “Sabah-akşam Rabbilerine,
sırf O’nun cemal ve rızasına müştak niyaz edip duranları sakın yanından
uzaklaştırma! Ne sen onlardan ne de onlar senden sorumlu değilsiniz…” (En’am,
6/52) Burada Allah’ın, peygamberini ikaz edip “kovma!” dediği bu kimseler,
Resûlullah meclisinin müdavimleri ve kendilerini Hak hoşnutluğunu tahsile adamış
ruhlardan başkaları değildi.
Adanmışlığın yürekten ve samimî olmasına göre her zaman, böylelerine Cenâb-ı Hak
tarafından özel bir teveccüh söz konusudur. Evet bir insan, gönülden Allah’a
bağlanması ve O’nu hoşnut etmeyi hayatının gâyesi hâline getirmesi ölçüsünde
iltifat görür, takdir alır ve gökler ötesi âlemlerin muhavere mevzuu olur. Böyle
birinin bu dünyadaki her samimî düşünce, söz ve davranışı, ötede, “talihin gülen
yüzü” diyebileceğimiz ışıktan bir atmosfere dönüşerek, kaderinin tebessümler
yağdıran sahifeleri hâline gelecektir. Yelkenlerini ak bahtının rüzgârlarıyla
doldurmuş işte böyle bir talihli, O’na tahsis-i nazar etmesi ölçüsünde yüzer
hususî teveccüh esintileriyle ve hiçbir şeye takılmadan hep O’na doğru.
Böyleleriyle alâkalı Kur’ân’ın ortaya koyduğu resim temâşâya değer bir resimdir:
“Onlar öyle bahtiyar yiğitlerdir ki, ne ticaret, ne alış veriş alıkoymaz onları
Hakk’ı anmaktan, namaz kılıp zekat vermekten.. (Nasıl alıkor ki) onlar, kalb ve
gözlerinin dehşetle hâlden hâle gireceği bir (müthiş) günün endişesiyle hep
korkar dururlar. Allah da onlara, bu hâllerine karşılık mükâfatların en güzelini
verir ve dilediğine (fazlından) daha da fazlasını lütfeder.” (Nur, 24/37-38)
Omuzlarından bütün gam ve keder yüklerini atmış ve Hakk’a teslimiyetle bütün
sıkıntılardan kurtulmuş bu kabil âzâd gönüllerin, artık arayıp bulacakları
hiçbir şey kalmamıştır; zira kalb ve ruh dünyaları itibarıyla onların
mazhariyetlerinin yanında bütün fâni nimetler, zevkler, safalar bulaşık masalar
üzerinde boş kâselerden farksızdır. Onların gönül dünyalarında tüllenen
güzellikler karşısında, dünya ve içindekiler yalancı bir masaldan ibarettir.
Zaten baharda yeşerip de yazda renk atanların başka türlü olması da düşünülemez.
İşte her zaman bu gerçeğin şuurunda olan bekâ yörüngeli ruhlar, ebedî maiyyet
vadetmeyen her şeye bir iptal çizgisi çeker ve arkalarına bakmadan yürürler
gönül koridorlarıyla sonsuzun bağ ve bahçelerine.. takılmazlar dünyaya ve
dünyevîliklere..
Sızıntı, Ekim 2000, Cilt 22, Sayı 261
Her şeye rağmen bizdeki Ramazanlar
Bir başkadır bizim dünyamızda Ramazan ve oruç. O, gelirken yolu gözlenen nazlı
bir misafir gibi gelir; giderken de —bayramlar muvakkaten sînelerimizi
serinletebilir— içimize bir gurub burukluğu salar öyle gider. Ramazan, bizim
dünyamızda o kadar sıcak, o kadar candan ve o kadar bizimle uyuşmuştur ki, onu
her misafir edişimizde, bin seneden beri gele-gide, millî töre, millî kültür ve
millî karakterimizle kaynaşmış, bütünleşmiş, bizimle içli-dışlı olmuş bir
kardeşle, bir arkadaşla karşılaşıyor gibi oluruz.
Millet olarak hemen her Ramazanda, kendimize ait bir derinliği yeniden
keşfediyor olmanın sevinç ve inşirahıyla âdeta bir milat yaşar; hayata baştan
başlar ve Ramazanı, özündeki ruh ve mânâ itibarıyla tam kavrayabilmişsek
gençleşir, dinçleşir ve Hakk’a kulluğa bir kere daha “vira bismillâh” deriz.
Ramazanda bizim dünyamız, onu sahiplenen talihli insanların çehrelerinden
mâbetlerin nûrefşân harîmlerine, minarelerdeki pırıl pırıl mahyalardan bizi
gökler ve gökler ötesi ziyâ kaynaklarına bağlayan gönüllerimizdeki aydınlığa
kadar her şeyiyle âdeta bir renk ve ışık ülkesidir. Hele mübarek gün ve
gecelerde bu ziyâ ve renk diyarı, öyle büyülü bir hâl alır ve ülfetle bütün
bütün kör olmamış gözlere öyle şehrâyinler öyle şehrâyinler gösterir! Bu
dünyada, günün hemen her saatinde, farklı bir mânâ ile ışıldayan yuvalarımızdan,
inanan sakinleri sayesinde daha çok cami revaklarını andıran
çarşı-pazarlarımıza, her biri birer mâbet koridoru gibi sırlı ve derin
sokaklarımızdan tesbih ve tehlillerle inleyen ibadethanelerimize, mâbetlerdeki
his ve heyecan tufanından mü’minlerin o sarmaş-dolaş hâllerine kadar hemen her
şeyde, insan âdeta ötelerin güzelliklerini temâşâ ediyor ve firdevsî mûsıkîler
dinliyor gibi olur.
Dinin gönüllerde kendini tam hissettirmesi; hayatın iman, mârifet, muhabbet ve
rûhanî zevklere bağlı sürdürülmesi bu mûsıkînin temel unsurlarıdır. Hayatlarını
bu unsurlarla mânâlandırabilenler, kendilerini öyle bir zevk u şevk zemzemesi
içinde bulurlar ki, dahasını tasavvur etmek mümkün değildir. İsterseniz siz
buna, yürekten Hakk’a yönelen kimselere, O’nun tarafından bahşedilmiş avans ya
da inanmanın özündeki Cennet çekirdeğinin bir tür duyulup hissedilmesi de
diyebilirsiniz.. asıl elemsiz lezzet ve mütemadî hazza gelince, onların yeri
burası değildir; onlar kalb selâmetiyle son durağa ulaşmış ruhlara, Allah’ın
sürprizleri olarak sunulacaktır.
Ramazanda ve hele bizim ülkemizdeki Ramazanlarda, inanmış sînelerden kopup
gelen, mâbetlerde yankılanıp sokak, çarşı-pazar her tarafa ulaşan tekbirler,
tehliller, temcitler, gönülleri öylesine rikkate getirir, öylesine yumuşatır ve
onları öylesine bütünleştirir ki; kaderin bu talihli bendeleri sayesinde herkes,
âdeta ülkenin bir baştan bir başa pek çok köşesi, maksûresi, mahfili bulunan
büyük bir mâbede dönüştüğünü, genç-ihtiyar, kadın-erkek, köylü-kentli bütün
insanımızın da bu geniş caminin cemaati hâline geldiğini sanır. Öyle ki o, bu
engin mülâhazalarla sıçrayıp bir adım daha atıverse, bütün yeryüzünü bir mescit,
Kâbe’yi bir mihrap, Ravza’yı bir minber ve umum ehl-i kıbleyi de bu geniş
mâbedin cemaati gibi tasavvur ederek, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın arkasında
namaz kılıyor olmanın zevkini duyabilir.
İşte her şeyin bu ölçüde zaman ve mekânüstü bir derinliğe ulaştığı ve her anın
ayrı bir “eşref saat” seviyesine yükseldiği Ramazan ve ondaki bütün dakikalar;
hususiyle Rabb’e yürüme ve yükselme rıhtımları, rampaları sayılan sahur, iftar
ve teravih vakitlerinde her hareket ve davranış öyle büyülü bir hâl alır ki;
âdeta gökler ve gökler ötesi âlemlerin ışıkları, sesleri başımıza dökülüyor gibi
olur ve bize kendi tesbih, tehlil ve hamd ü senâlarımız içinde, annelerimizin
yüreklerinden kopup gelen ninniler kadar içli ve sıcak, meleklerin tazim ve
tebcilleri kadar da derin ve mehîp mülâhazalardan ne büyülü mazmunlar
fısıldar..!
Dünyada bizim Ramazanlarımız kadar -şimdilerde biraz hüzünlü, biraz buğulu olsa
da- füsunlu, derin ve geceleri ayrı bir şölen, gündüzleri de ayrı bir şölen
olanını hiç görmedim ve göreceğime de ihtimal vermiyorum. Bizim Ramazanlarımız
-semavî özü mahfuz- örf ve âdetlerimizden aldığı farklı renk, farklı desen ve
farklı ışıklarıyla, yirmi dört saatimize kendi boyasını çalar, bize kendi
şivesini meşk ettirir ve saygıyla harîmine girenlere günün her saatinde ayrı bir
gök davetiyesi sunar.. ve hele tamamen Ramazanlaşanlar için o, öyle büyülü bir
edaya bürünür ve öylesine uhrevîleşir ki, onun bu sihriyle büyülenmiş kıvamında
bazı ruhlar, kendilerini “yemez-içmez, göz açıp kapayıncaya kadar olsun
Yaradan’a muhalefet etmez” çerçevesiyle ifade edeceğimiz semâvîler arasında
sanırlar. Gerçekten de onların üzerlerinden zaman geçer mi-geçmez mi o ayrı bir
konu; ama bu talihlilerin kendilerinden geçip hayret yaşadıkları açıktır…
Her zaman ve herkes için olmasa da, bizim dünyamızdaki bu derin Ramazanlarda,
köylerin-kentlerin sınırları bütünüyle silinir gider, topyekün ülke büyük bir
mâbedin veya geniş müştemilatlı kompleksin muhtelif hicirleri, maksûreleri,
mahfilleri ve sofalarıymışçasına bir bütünlük arz eder; arz eder de kendimizi
ülke çapındaki büyük bir cemaatin safları arasında sanır; onların soluklarını
duyar gibi olur.. onlarla aynı şeyleri mırıldanır.. aynı havaya dem tutar.. aynı
his tufanını yaşar.. ve hayallerimizin vüs’ati ölçüsünde bazen ta “Mele-i
A’lâ”da göklerin sırlarına açık ruhlarla saf birliğine erer; hem öyle bir erer
ki, bir hamle daha yapıp sıçradığımızda, ebedî hayatın “hay-hûy”unu duyacakmış
gibi oluruz.
Ramazanı, tam Ramazanlaşıp kendi derinliğiyle duyabildiğimiz ölçüde, bütün
benliğimizi bir yumuşaklık, bir sıcaklık sarar.. her yanımızda tatlı tatlı duygu
meltemleri esmeye başlar.. ve o, aşina olduğumuz bir nefes gibi bize aşk u
vuslattan neler neler söyler!
Bizim Ramazanlarımızda, hiçbir zaman tamamen dinmeyen bir uhrevîlik heyecanı
çağlar; gecelerin esâtîrî güzelliklerinden, seherlerin sihirli dakikalarına;
gündüzlerin Ramazanlaşmış çehrelerinden gurubların rü’yet yamaçlarını hatırlatan
renklerine kadar her an ayrı bir duygu tufanı köpürür durur: Seherler, o
kendilerine mahsus büyülü ve mahrem edalarıyla bizlere, arzu ve ihtiyaçlarımızın
yerine getirileceği koyları gösterir.. ve oralara ulaşma yollarını fısıldar.
Gündüzler, hemen her zaman canlı, fakat yumuşaklardan yumuşak, bir hayli sesli,
ama sımsıcak bir esintiyle gelir, bizi kucaklar, en az günde beş defa namaz ve
niyazdan fışkıran bir lezzetle kendilerini hissettirir, sonra da gurubun
tüllenen renkleri arasında henüz bitmemiş bir faslı, daha sonra gelip tamamlama
vadiyle son gülücüklerini başımıza boşaltır öyle giderler. Akşamlar, her zaman
bir şölen ihtişamıyla ufukta belirir, hem beden hem de ruhlarımıza ait iç içe
işlerle alâkalı bir sürü telaşla kendilerini duyurur, her yanımızı iftar ve
teravih heyecanıyla sarar, bize gizli bir âlemin kapısının önünde bulunduğumuzu
ihsas eder, gönüllerimize aşk kıvılcımlarının yanında vuslat heyecanları da
üfler ve ruhlarımıza mü’mince yaşamanın bütün zevklerini duyururlar. Geceler,
bir sessizlik büyüsüyle ufkumuzu tutar, bize Yâr’la halvet olma duygusunu
fısıldar, aşkın yaşama yollarını gösterir ve duyabilenler için Cennet
nağmelerinden besteler sunarlar. Bizler her zaman, gecelerin ne dediklerini
anlamasak da, onlar hep bir şeyler söylemeye devam ederler. Bu sözler, bazen
halka halka birbirine eklenerek öyle edalara ulaşır ki, bütün bütün kör ve sağır
olmayanlar, bu harfsiz ve kelimesiz hutbeler karşısında dillerini tutar, hayret
murâkabesine dalarlar.
Bizim hislerimiz, bizim düşüncelerimiz Ramazana bağlı olarak değişip
derinleştiği gibi, Ramazan da, bizim hülyalarımız ve bizim tasavvurlarımızla
farklı mânâlara, farklı muhtevalara ulaşır ve hislerimizin, fikirlerimizin
derinliğiyle mebsûten mütenâsip (doğru orantılı) o kadar beliğ şeyler söyler ki,
onun îrad ettiği o muttasıl hitabeleri, hiçbir hatip, hiçbir edip, hiçbir
mütefekkir ve hiçbir filozofun eserinde görmek mümkün değildir. Ne var ki, onun
bu derin ve muhtevalı sözlerindeki inceliği kavramak için de İslâm’ın dilini
anlamaya ihtiyaç vardır. Bu dili tam anlayabildiğimiz takdirde Ramazan,
gecesiyle-gündüzüyle, orucuyla-teravihiyle o kadar gönüllerimize nüfuz eder ve
benliğimize işler ki, ruhumuz ondaki derûnî sesleri-solukları, minarelerden
yükselen ezan ve temcitler gibi duymaya başlar; başlar da artık his, şuur ve
hülyalarımızdan örülmüş böyle bir dünyadan ayrılmayı asla düşünmeyiz.
Şimdilerde, doğrudan doğruya böyle bir Ramazanın aydınlık ikliminden mahrum
bulunsam da, pırıl pırıl ışıklarıyla âdeta gökyüzünü andıran cami çevrelerini,
Ramazana hoş-âmedî etme mânâsında, minarelerde mahyalaşan mü’min duygularını,
mâbetleri tıklım tıklım dolduran mü’minlerin nûrefşân simalarını, samimane
gürleyen sînelerini, heyecanla atan nabızlarını tahayyül edebiliyorum.
Ramazanlaşan insanların güvenle tüllenen çehrelerini, kimseden esirgemedikleri o
sımsıcak bakışlarını, çevrelerine yağdırıp geçtikleri tebessümlerini, herkese
açık ve sıcak tuttukları gönüllerini, iyilik hislerini, mü’mince tavırlarını
hayalimde canlandırıp onların duygularını paylaşabiliyorum.. bin seneden beri
devam edegelen inanç, anlayış, duygu, düşünce ve telâkkilerimizden süzülüp; örf,
âdet ve törelerimizin potasında yoğrula yoğrula bugünkü kıvamına ulaşmış kültür
zenginliklerimizin temsil edildiğini görür gibi oluyor ve kendimi rahatlıkla bir
sahur misafiri, bir iftar davetlisi gibi düşünebiliyorum.. derin bir ibadet
neşvesi içinde camiye giden dırahşan çehreleri, şadırvanların başında uhrevîliğe
hazırlanan o heyecanlı ruhların “hay-hûy”larını ve kullukla iki büklüm olmuş bu
tertemiz insanların niyetlerini sezebiliyorum.. evet, Türkiye’de Ramazanlaşan
herkesi ve her şeyi, kendine has şivesi, kendine has üslubuyla tasavvur
edebiliyor ve tamamen uhrevîleşen o atmosferi bütün zenginlikleriyle
duyabiliyorum..
İsteyen Ramazanda dahi kinle-nefretle oturup kalksın, isteyen iman ve İslâm
gerçeği karşısında bulantılar yaşasın, isteyen ışığa lânetler yağdırsın, isteyen
sevgiye, diyaloga, hoşgörüye savaş ilan etsin, Ramazan bütün ışığı ve bütün
büyüsüyle bize kendi sesinden, millî törelerimizi, mânevî zenginliklerimizi
duyurmakta; duyurup aç gönüllerimizi en bereketli semavî sofralarla doyurmakta,
en karanlık ruhlara karşı dahi hep açık durmakta ve gölgesiyle kinlerimizi,
nefretlerimizi eriterek ruhlarımızı uhrevî esintilerle serinletmeye devam
etmektedir. Şu anda bir baştan bir başa bütün ülkede sadece o, kalıcı bir şeyler
konuşuyor ve herkes onu dinlemeye koşuyor. Mâbetler onu terennüm eden bülbül
sesleri ve bu seslerin meftunu heyecanlı gönüllerle dolup taşıyor. Kubbelere
çarpıp akisler yapan ve minarelerden taşıp ta gök kubbeye ulaşan bin senelik
sesimiz-soluğumuz bir kere daha arzdan semaya yeni bir sağanak töresi peşinde.
Biz, Ramazanı bütün benliğimizle duymaya çalışıyoruz; o da bize, en içli, en
duygulu, en derin anlarıyla kâse kâse sevgi, alâka ve heyecan ikram ediyor..
gönül açlığımıza salkım salkım ümit ve emeller sunarak bütün mağmum yüzleri
güldürüyor.
Bu itibarla da, Ramazanın bizi terk etmesini hiç istemiyoruz; biz istemiyoruz
ama, bir bir gelen her şeyin sırası gelince bir bir gittiği gibi, o da aramıza
sevindiren bir konuk olarak gelip bir müddet kaldıktan sonra, bir misafir gibi
de ayrılıp gidiyor.. ve ardından da bu muhteşem ayın bütün vâridâtına vâris-i
has olarak bayram geliyor…
Sızıntı, Aralık 2000, Cilt 22, Sayı 263
Hz. Rahîm’in Huzurunda
Ey Merhametlilerin En Merhametlisi!
Bu koskoca kâinatları bir kitap gibi önümüze seren Sen; onun esrarını
vicdanlarımıza duyuran Sen ve vicdanlarımızı lâhûtî esrarının mevcelenip geldiği
iklime bir sahil yapan yine Sensin! Bizler, Senin kapının boynu tasmalı kulları,
vicdanlarımıza aksedip duran parıltılar da Senin varlığının ziyasıdır. Biz neye
mâliksek Senin vergin, Senin atândır. Bunu bir kere daha ilân ediyor, kapının
âzâd kabul etmez kulları olduğumuzu itirafla, ahd ü peymanımızı yenilemek
istiyoruz.
Asırlar var ki, saçlarına çoktan ölümün habercisi akların düştüğü ve vücûdunda
hastalıkların ne zamandır tavattun ettiği bu yaşlı dünyada kaç nesil, gözlerini
hep bitmez bir geceye, bir şeb-i yeldâya açtı. İki büklüm olmuş âb-endâm
kametleri, dağılmış perişan kâkülleri, buruk boyun ve mahzun bakışları gördükçe,
kaç defa kaddimiz büküldü, gözlerimiz doldu. Sînemizde hep Yakub’un âh u
efganını, içimizde Zeliha’nın aşk u hicranını taşıdık durduk ve Yusuf ne zaman
zindandan çıkar da, bu iki büklüm olmuş kametlere, perişan kâküllere, buruk
boyun ve mahzun bakışlara el uzatır diye beklemeye koyulduk. Beyni söndürülen,
kalbi kursağına yedirilen, içinde bulunduğu büsbütün hâlî diyarda âşina kimse
göremeyen nesillerin sızlanışını güya dindirmek için koşanlar ise, sadece
midenin arzu ve isteklerine koşuyorlardı.
Bu şeb-i yeldâda bazıları sadece karanlık görüyor, kapkaranlık düşünüyor; geceye
yenilerek elenip gidiyor, bazıları da, duyup dinleyecekleri sesleri, görüp
seyredecekleri manzaraları bir tarafa bırakıp, dikenler arasında saksağan
sesleriyle meşgul ola ola ömürlerini tüketiyorlardı. Gece, muzdarip ve
çilekeşlerin, ızdıraplarını, içinde besteleyip gönül mizmarıyla seslendirdikleri
öylesine muhteşem, öylesine sırlı bir konservatuvar olmasına mukabil bunlar,
gecenin örtüsü içinde ne onun sırlı sesini duyabiliyor ne de etrafta olup
bitenlerden bir şey anlayabiliyorlardı. Vefasız nazarlardan, ölü niyetlerden,
eğri düşünce ve çarpık kanaatlerden esasen başka bir şey de beklenmezdi.
Bize göre ışık, varlık, hayat ve kudret elinin tabiatın çehresine saçtığı daha
binlerce güzelliğin, birer tohum gibi bağrında uyanıp mayalandığı bir iklim olan
gecenin derinliklerinde, bir hayat mûsıkisi besteleyelim ve bunun için de, bütün
bir tarih boyu ağlamayı unutmuş gamsızlar, dertsizler ve ağlanacak hâllerine
gülenler olarak, kaç asırlık gamsızlığımıza bir son verip beraber ağlayalım
dedik! Cehaletimize ağlayalım, kaybettiğimiz şeylerden habersizliğimize
ağlayalım, kusurdan bir heykel hâline gelmiş mahiyetimize, duygularımızın dumura
uğrayışına ve hoyratlaşan gönlümüze ağlayalım; bu vaziyette öleceğimize,
öldüğümüz gibi dirileceğimize, tasmalı ve prangalı büyük imtihanda, en büyük
merasimde fevc fevc geçecek olan mâzinin şanlıları ve istikbalin bahtiyarları
arasında yer bulamayacağımıza ağlayalım; daldan kopan bir meyve gibi yalnız
düşüşümüze, ayaklar altında ezilişimize, rahmetten cüdâ kalışımıza ağlayalım;
ağlayalım ve yukarılara doğru güvercinler gibi kanat çırparak, çok yükseklerde
öyle bir ‘âh’ edelim ki ünümüz, gözyaşlarından meydana gelen bulutları harekete
getirsin ve sonra da ateşimizi söndürecek o damlalar, yağmurlar gibi başımızdan
aşağıya insin ve ateşimizi söndürsün, kin ve nefret ateşini, bütün dünya ve ukbâ
ateşini söndürsün istedik.
İşte, ey zikri, fikri ruhlara itminan veren gönüller Sultanı! Ey bizleri varlığa
erdiren ve varolmadaki sonsuz zevki gönüllerimize duyuran Güzeller Güzeli Yüce
Yaratıcı! Dört bir yanda mışıldayan suları, yer yer ışıldayan lambaları, gelip
gelip ruhları saran hülyâları ve tohumlar gibi hülyâların bağrına saçılan inanç,
azim, ümit ve güzellik duygularıyla, şiir ve sanatın bütün unsurlarını
toplayarak hâtıralarda silinmez birer edaya ulaşan gecede, göğün renklerinin,
suların seslerinin, kuş çığlıklarının akıp akıp ruhlara dolduğu, hayat ve
varlığın daha bir muammalaştığı, derinleştiği bu sır âleminde, Senin öğrettiğin
ve ruhlarımıza duyurduğun şeyleri, gönülleri gönüllerimiz gibi mürde ve derbeder
olanlara ulaştırmak için, yer yer eşya ve hâdiselerin dolapları içine girerek,
yer yer benliğimize dönerek olup biten şeylerden ve bu umûmî gidişattan Senin
varlığına bakan pencereleri, Senin huzuruna yükseltecek yolları araştırıp
tespite çalıştık.
Bu yola koyulurken, insanî değerlerin katlanıp derinleştiği, duyguların
bütünüyle uhrevîleştiği, bedenin, aynı rûhî değerleri paylaştığı ve öteden beri
his dünyamızda arayageldiğimiz ‘yitirilmiş cennet’in tasavvurlarımızı aşan en
nâdide parçalarından meydana getirilmiş, zamanın enfes bir altın dilimini gönül
gözlerimizle temâşâ ediyor ve onun vâridâtının gelip gelip hülyâlarımıza,
rüyâlarımıza aktığını duyar gibi oluyorduk.. duyar gibi oluyorduk da, o dönemin
talihli insanları, engin inanç, engin tevekkül ve engin teslimiyetleri sayesinde
ömürlerini mânevî haz ve lezzetlerin en büyüleyici atmosferinde sürdürürken, bu
engin haz ve bu lezzetlerin biricik sahipleriymiş gibi onların kalblerinin hep
iyilik ve güzellikle attığını, gözlerinin hoşgörü ve müsamaha düşüncesiyle
açılıp kapandığını, dünyayı tıpkı bir cennet gibi duyup yaşadıklarını ve hemen
her zaman kendi duygularında olduğu kadar bütün gönüllerden, hatta topyekün
varlığın içinden en rengin bir şiiri dinlediklerini daha o anda tasavvur
edebiliyor, ümitlerimizin medlerinde onlarla beraber saadetlerin en enginlerini
paylaşıyor ve bu nesl-i âtînin talihine tebessümler yağdırıyorduk.
Ümit, recâ ve iman dünyamızda tüllenen bu yeni baharın genç tenli, uzun boylu
masmavi günlerinin içinde hayat, hülyalarımıza o kadar yumuşak, o kadar sıcak ve
o kadar renkli boşalıyordu ki, her zaman onda cennetlerin tasavvurlar üstü
derinliklerini duyar gibi oluyor.. oluyor ve bütün varlıkla kucaklaşıyor, bütün
canlıları şefkatle selâmlıyor, bütün insanları muhabbetle bağrımıza basıyor ve
kendi kendimize, ‘Yaratan’ın kâinatları var etmedeki gayesi de bu olsa gerek!’
diyorduk. Bugün de hülyalarımızı dolduran bu gökkuşağı dünyada, hoyratlık,
kabalık, hırs, tûl-i emel, münakaşa, cidâl, hıyanet, ihanet, yalan, gadir,
zulüm, irtikâp, ihtilas yoktu. Bu dünyada civanmertlik, incelik, dirilme azmi,
yaşama sevgisi, mülâyemet ve diyalog; hakka karşı saygılı olma, emanet duygusu,
vefa hissi, doğruluk ruhu, adalet ve istikamet düşüncesi vardı. Bu dünyanın
insanları hakikî mânâdaki kin, nefret ve kavgayı lügatlerinden söküp atmış,
hayatlarını sevgi, yumuşaklık ve insanlarla münasebet üzerine kurmuşlardı. Onlar
çevrelerindeki insanları oldukları gibi kabul ediyor; farklı anlayış, farklı
yorum ve farklı davranışları, vuruşma vesilesi görme yerine, düşünce
enginliklerini sergileme fırsatı bilerek, insanlara insanca yaşamanın
varyantlarını gösteriyorlardı.
Evet, her türlü hoyratlıkla muhat ve memlû gibi görünen bugünün isli-paslı
penceresinden hülyalarımızın dünyasına bakarken, yine hayatın bir güneş gibi
yeniden doğduğunu, dört bir yanın güzelliklerle ağardığını; al, pembe, sarı
çiçeklerin salınıp etrafa gamzeler yağdırdığını, papatyaların raksa durup,
erguvanların lâleden alev aldıklarını, çeşit çeşit güzelliklerle dolgunlaşan
umûmî hava ve atmosferin gönüllerimizi saadet vaadiyle kapladığını, ruhlarımızda
ebed televvünlü engin bir ferahın çağladığını, koyun-kuzu melemesi, kuş
cıvıltısı, ağaç sesi, su sesi, yaprak hışırtısı ile dolu, anne heyecanı ve çocuk
neşesi tadındaki bir ‘ba’sü ba’de’l-mevt’in, sevilen çehrelerdeki gibi büyülü ve
tesirli, seven gönüllerdeki gibi dolgun, inandırıcı, nazik ve ince
tüllenişlerini yine duyabiliyoruz.
Fakat Allah’ım, Kelâmında anlatılıp resmedilen; en ince teferruatına kadar
haritası çizilen; nihayet bir Kutlunun mir’âcıyla bütün bütün kapıları açılıp
her mârifet erinin gönlündeki arşiyeleriyle, o âlemlere yükselme imkânı doğan
bir ulu seyahatte, haddimizi aşıp esrarlı kapılarının tokmağına dokundu isek,
edep ve erkân bilmeyen ham ruhlarımızın görgüsüzlüğüne vererek, bizi bağışlamanı
diler, affına sığınırız. Zât-ı Ulûhiyetini ve perdesiz manisiz Seninle
görüşeceğimiz o mutlu günü muhtaç gönüllere duyurmak isterken, en saf ve duru
ifadelerin resm ve nakşettiği yüce hakikatlara ihtimal ki bağlı kalamadık.
Kışırda kalmış; gönlünü şu âlemin sûrî güzelliklerine kaptırmış bir kısım ham
ruhlara bir şeyler anlatabilme düşüncesiyle mücerredin kudsî cidarlarını
sarsarak, müşahhasa ve maddeye yahşiler çektik. Belki de, en açık hakikatları
saffet-i asliyesi içinde sunamadığımızdan cürümler işledik, hevâ ve hevesimize
hizmet ettik.
Hata ettikse, Sana gelirken ve başkalarına yol göstermeye çalışırken ettik.
Kusur yaptıksa Senin yolunda yaptık. Hata daima hata, kusur da daima kusurdur.
Bizler kalbleri kırık, ruhları iki büklüm, boyunlarında tasma vereceğin hükmü
bin can ile intizar etmekteyiz. Bunu derken biliyoruz ki, Senin sonsuzluğa kadar
gidip dayanan rahmetin, daima gazabının önünde olmuştur. Senin lütuflarını idrak
etmiş kapı kullarına, kusurun yaraşıp yakışmadığı muhakkak; ama, affın Sana çok
yakıştığını söylememize lütfen müsaade buyurunuz!
Evet Sultanım! ‘Sultana sultanlık, nitekim gedâya da gedâlık yaraşır.’ Bu
bakımdan, bir defa daha Sen’den diliyor ve dileniyoruz: Gözlerimize yaş ver ve
bizi ağlat! Merhamet etmen için, Sen’den uzak kalış hasretini duyamayışımıza
ağlat! Gönüllerimizin ayrılık ızdırabı ve kavuşma hasretiyle şâk şâk
olamayışına, ağyar ateşine yanışına öyle ağlat ki, sîneler kebap olsun; ondan
bir feryat çıksın, meleği ve feleği velveleye versin. Kararmış ruhlarımıza
şefkat et de ağlat! Ağlamalarımıza dahi ağlamamız lâzım geldiği için ağlat!
Bükülmüş şu kaddime, dağılmış kâkülüme, solgun ve ölgün rengime, burulmuş
boynuma ve kırık kalbime merhamet et de ağlat! Şu en sakin anda, sızlanışlara
cevap verdiğin dakikalarda, Sen’den başkasına secde etmeyen başımla Sana
dönüyor, titreyen dudaklarımla, bu çöllerde bizi perişan etmemeni ve
gözyaşlarımızla bu beyâbânı gülzâra çevirmeni diliyorum.
Allahım! Bizim uzaklığımız itibarıyla değil, Senin yakınlığın hürmetine
kalbimize rikkat ver ve bizi öyle ağlat ki, kendimizi kaybedelim, yolunda ar ve
haysiyetten geçelim, tâ ki ‘Bunlar delirmiş.’ desinler…
Sızıntı, Şubat 2001, Cilt 23, Sayı 265
İnanan sarsılsa da devrilmez
“Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın; Eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.” (Âl-i
İmrân, 3/139)
Hâlihazırdaki tablo oldukça ürpertici; ancak iman, ümit ve Allah’a teveccüh
sayesinde aşılmayacak gibi de değil. Eğer insan, güneşe doğru yürür veya uçarsa,
gölgesini arkasına almış olur; sırtını güneşe dönerse bu defa da gölgesinin
arkasında kalmış olur. Bu itibarla gözlerimiz hep sonsuz ışık kaynağında
olmalıdır. Evet her şey, Âkif’çe ifadesiyle: Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp,
hikmete râm olmaktan geçmektedir. Ülkede iç içe kriz yaşandığı bir gerçek;
ancak, sebepleri bilinip, iman, ümit ve azimle karşı çıkıldığında, bu kabil
krizler hemen her zaman aşılmış; aksine problemler vehim ve hayallerle
köpürtülüp ya da onlar üzerinde politika yapıldığında şişmiş, büyümüş, olduğunun
üstünde bir görünüme ulaşmış ve psikolojik tahribatıyla içinden çıkılmaz hâle
gelmiştir.
Günümüzde, târihî tekerrürler devr-i dâimlerinden biriyle daha karşı karşıya
bulunuyoruz; her tarafta üst üste felâketler, her yerde toplumu sarsan
musibetler; depremler, seller, yangınlar, trafik faciaları ve bilmem daha ne
belâlar.! Sonra değişik türden zulümler, istibdatlar, komplolar, cinayetler,
vicdanlara baskılar.. ve onca mazlumiyetlere, mağduriyetlere rağmen “belâ-yı
dertten” âh etmeyen iradesizler, sessizler.. buna karşılık insanlara zulüm ve
gadirde bulunan, zulmederken de ağlayıp-sızlayıp mazlumu haksız göstermeye
çalışan şarlatan zalimler.. değişik sâiklerden ötürü her zaman öfkeyle
oturup-kalkan muvazenesiz yığınlar; onları her an biraz daha şiddete, hiddete
iten farklı çevreler: Mütegallipler, vurdumduymazlar, idare bilmezler ve
tahrikçiler.. aldatmayı akıllılık, hırsızlığı mârifet sayan hortumcular;
hortumculardan pay alan fırsatçılar.. teşriî masûniyete sığınan haramhor
ahlâkzedeler.. tekvînî masûniyet (!) gücünü “Hak kuvvettedir.” deyip sonuna
kadar kullanan Yezid ve Şimirzâdeler.. rüşvetçiler, irtikapçılar, ihtilâsçılar,
silah kaçakçıları, uyuşturucu şebekeleri ve uyuşturucular.. ve daha adı konmamış
ne mel’ûn organizasyonlar..!
Evet, bugün hemen her bucakta ürperten bir hazân ve her yerde insanî değerler
ayaklar altında; ne insana saygı var ne de evrensel değerlere. Üç-beş tane
saygılı gibi davranan bulunsa da, onlar da gösterdikleri saygıya ücret peşinde.
Kitleler, her kesimiyle hemen her yerde yığın telâkki edilmekte; yığınların hâli
ise en acı şekliyle gelip yüreklere oturmakta. İş-aş-ekmek vaadi seçim
zamanlarında sıkça duyulan sözlerden. Bugüne kadar onunla da yüz yüze görüşüp
tanışma imkânı olmadığından şimdilerde o türlü vaatlere de kimse itibar etmiyor.
Her yerde ilim Allah’a emanet!. Mârifet Kafdağı’nın arkasında.. sanat
ideolojilere kavaslık yapıyor.. pek çoğu itibarıyla ilim yuvaları taklide
teslim.. hakikat aşkı, ilim tutkusu, araştırma şevki iltifat görmeyen
gayretler.. iltifat görmeyen bir kısım gayretler de ihtimal birer hobiden
ibaret.. bugünümüzü-yarınımızı emanet edeceğimiz hayatî müesseselerde hayattan
eser yok.. propagandalara bakınca, dünyalara yetecek kadar bir güce sahip
gibiyiz; oysaki realiteler bir kasabaya bile yetmediğimizi haykırıyor. Ahlâkî
değerler, sorumluluk duygusu, hak düşüncesi, adalet mülâhazası açısından dünya
standartlarının çok çok altında olduğumuz apaçık: Çoğumuz itibarıyla ne ar, ne
hayâ, ne hakka saygı ne de düşünceye hürmetimiz var.. Allah korkusu, fazilet
hissi çoktan unutulmuş.. kuldan utanma ise şimdilerde o can sıkan duygudan da
(!) kurtulma peşindeyiz.. bir yığın kalbsizler, ruhsuzlar hâline geldiğimiz
yüzlerimizden okunuyor; çoğumuzda ne merhamet ve şefkat hissi ne de hürmet
duygusu kaldı. Dini, diyaneti eski-püskü-partal bir müessese kabul edenlerin
sayısı hiç de az değil.. her yerde dinî duygular harap, dindarlık makhur; her
tarafta lâubâlîlik ve ahlâkî çöküntü; her yanda iç içe hıyanet ve her bucakta âh
u efgân.. insanî duygular açısından erozyona uğramış ruhlarda hissizlik,
hareketsizlik.. veya “Âlemi ben mi kurtaracağım?” mazeretleri.. müteessir
gönüller heyecanlarının esiri ve muvazenesiz.. “Gün bugündür, dem bu demdir.”
diyenlerin sayısı belli değil.. hayatını köşe dönmeye veya köşe kapmaya
bağlamışların adedini Allah bilir. Bütün bunlara karşılık azıcık duyan ve
düşünen kafalar ise, kaba kuvvetin balyozları altında inim inim.. millete hizmet
edenlerin kaderi ezilmek ve samimiyetle çarpan sinelere karşı her köşe başında
ayrı bir şeytanî tuzak.. şimdilik sessiz duranlara bir şey diyen yok.. yarın,
öbür gün ne olacak, onu da bekleyip göreceğiz…
Hemen her fırsatta iman, İslâm ve insanî değerlerin karşısına çıkan marjinal
fakat çığırtkan bir kesim var ki dine, imana düşman oldukları kadar hür
düşünceye, gerçek demokrasiye, insan haklarına karşı da fevkalâde saygısızlar.
Bunlar, kendilerine ters gelen her düşünce, her görüşe karşı hemen savaş ilân
etmekte; farklı görüş taşıyan hemen herkesi karalamakta; haysiyetleriyle,
şerefleriyle oynamakta, hatta baş edemedikleri düşünceleri kontrgerillâlarla
ortadan kaldırarak muhalif her sesi kesmekteler. Hele bunların içinde öyle
tipler var ki ne fikir namusu tanırlar ne de ruh iffeti. Bugün doğru dediklerine
yarın rahatlıkla yalan diyebilir; bugün alkışlayıp göklere çıkardıklarını yarın
yerin dibine batırabilirler. İki yüzlü bu fıtrat garibelerinin hiç değişmeyen
bir yanları varsa o da, her zaman yüzüp gezmeleri ve her zaman yılan gibi
zehirlemekten lezzet almalarıdır. Hele bazılarında bir küfür yobazlığı var ki
hiç sorma!. Ne Allah bilir ne de Peygamber tanırlar.. bunlar basiretleri
açısından kördürler görmezler, kulakları sağırdır işitmezler. Ne ruhla
münasebetleri vardır, ne de beyinle ciddî bir alâkaları, ne Allah’a karşı saygı
taşırlar, ne de Peygamber hürmeti bilirler.. çoğu öyle mük’ap cahildir ki;
bilmezler, bilmediklerini de bilmezler, ama kendilerini bilir sanırlar.
Hâsılı, bugün, olmamasını arzu ettiğimiz ne kadar menfilik varsa, her yerde diz
boyu, hatta ondan da öte; yıllardan beri milletçe beklediğimiz şeylere gelince
onlardan da hiç mi hiç haber yok. Manzara bu olunca, ümitten, azimden söz etmek
de oldukça zor; ama biz milletçe bu zoru aşma mecburiyetindeyiz. Bugün başımıza
gelenler, gelecekte de katlanarak karşımıza çıkabilir.. ülke bir baştan bir başa
mezaristan hâlini alabilir.. milletin azmi, ümidi tıpkı bir kefen gibi onun
başına geçirilebilir.. ırmaklar Revân Nehri’ne, çöller Kerbelâ’ya, düşmanlar
Şimir’e, aylar muharreme dönüşebilir.. kundaklamayı kundaklamalar takip
edebilir.. dev yangınlar olabilir, yangınlar evlerimizin-barklarımızın yanında,
beklentilerimizi, plânlarımızı da kül edebilir.. dost-düşman herkes bizi yalnız
bırakabilir; yalnız bırakmaktan da öte hiç ummadığımız kimselerce arkadan
hançerlenebiliriz. Evet, işte düşmanların böyle esirip köpürdüğü, dostların
vefasızlık gösterip bizi bütün bütün terk ettiği durumlarda dahi kat’iyen teslim
olmamalı, eğilmemeli; iman ve ümitlerimize dayanarak dimdik ayakta durmalı ve
bir küheylan gibi hız kesmeden çatlayıncaya kadar koşmasını bilmeliyiz.
Hatta hâlihazırdaki fecâyi ve fezâyi şimdikinin kat katına ulaşsa.. etrafımız âh
u efgân ile inlese.. çevremizdeki çığlıklar gidip tâ âsumana dayansa.. yaşanan
ızdıraplar magmalar gibi köpürüp yüreklere vursa ve bütün bir millet
çaresizlikle kıvranıp dursa.. düşünen başlar üzerinde kılıçlar kavisler çizse,
beyinler balyozlarla ezilse.. dört bir yanda sadece zalimlerin “hay-hûy”u
duyulsa.. en canlı, en temiz vicdanları simsiyah bir yeis sarsa.. hanlar
devrilip hânümanlar yerle bir olsa.. ay batsa, güneş sönse, nazarlarla beraber
gönüller de karanlığa gömülse.. kuvvet gemi azıya alsa, hak kaba kuvvetin
paletleri altında kalıp ezilse.. her yerde dişli dişini gösterip gezse, zayıf
dilini tutup sessizlik murâkabesine dalsa.. bütün mukavemetsiz ruhlar bir bir
yıkılsa ve kalbzedeler üst üste devrilse…
Her şeye rağmen biz duruşumuzu, tavrımızı değiştirmeden konumumuzun hakkını
vermeli, yerimizde durmalı, herkesin başvuracağı bir güç, bir ümit kaynağı
olmalı ve sönmeye yüz tutan bütün meş’aleleri yeniden tutuşturmaya çalışmalıyız.
Allah’a inancımız tam ise, ümit, azim, kararlılık şiarımız olmalı; millete
hizmet de vazifemiz. O kadar Hakk’a saygı duymalı ve o denli hayatımızı
başkalarının mutluluğu içinde görmeliyiz ki, yemeyip yedirdiğimizi, giymeyip
giydirdiğimizi ve kendimize rağmen yaşadığımızı görenler, emanette emin bir
kısım kimselerle karşılaşmanın mutluluğunu yaşasınlar. Biz o denli nezih
yaşamalıyız ki; haramlar, gayrimeşrular değil hayatımızı, rüyalarımızın ufkunu
bile kirletmemeli.. aslında böyle bir kirlenme, kim bilir belki de hiç
beklenmedik şekilde ne irtifa kayıplarına sebebiyet veriyordur..! Konumunun
hakkını veremeyip bulunduğu noktadan kayanların iflâh olduğu hiç görülmemiştir.
Kaldı ki biz, değil bir kısım dünyevî mülâhazalar, yaşama sevdasını ya da
menfaat ve çıkar düşüncesini dahi intihar sayma konumundayız. Dahası biz
Cennet’i bile kulluğumuza gaye yapmaktan kaçınmalı ve bütün gönlümüzü Hak
rızasının engin vâridâtına bağlayarak şahsî isteklerimize karşı kat’î bir tavır
alma durumundayız. Hiçbir zaman almayı düşünmeden hep vermeli, geriye döneceğini
beklemeden de sürekli ihsanda bulunmalıyız.. ve “Cânan” deyip sefere
azmettiğimiz bu kutlular yolunda hiç ama hiç mi hiç “can” sevdasına
düşmemeliyiz.
Dünden bugüne bu kutlular yoluna baş koyanlar dört bir yanda düşmanlık
duygularının körüklendiği, dost gönüllerin bile vefasızlık edip hasımları
sevindirdiği, varlığını kine, nefrete bağlamış ruhların diş gıcırdatıp hiddetle
üzerlerine geldikleri durumlarda bile ne yeis, ne sarsıntı, ne öfke ne de
düşmanca duygularla onlara karşılık vermeyi düşünmemiş; kötülükleri hep iyilikle
savmış; fena muameleleri hüsnühâl, yumuşak beyan ve farklı ihsanlarla rehabilite
ederek, âdeta bütün kırılmaları ve tahribatı tamire çevirmiş ve yıkma
düşüncelerine yapma hamleleriyle mukabelede bulunmuşlardır. Bu itibarla da
-maâzallah- bir gün ülkede her şey alt-üst olsa, yığınlar gidip karanlıklara
gömülse, yollar harap olup köprüler yıkılsa; bu insanlar paniklemeyi inanç ve
iradelerine karşı saygısızlık sayarak yeis ve durgunluk içinde ölüm görüntüleri
sergilemektense, başkalarının yaşama hislerini harekete geçirmek için uçma
gayretlerinde bulunacak ve her hâlleriyle, yürüyebilene yolların açık olduğunu
haykıracaklardır.
Ben inanıyorum ki, bu azim kahramanlarına, bugün olmasa da yarın mutlaka bir
inayet eli uzanacak.. yollarını kesen tipi-boran dinecek.. kar-buz eriyip
gidecek ve çevrelerindeki birkaç asırlık o kupkuru çöller cennetlere dönecek ve
mutlaka talih onlara da gülecektir.
Yeis, yol kesen bir gulyabâni, acz ve çaresizlik düşüncesi ise ruhu öldüren
birer hastalıktır. Şanlı geçmişimizde yol alanlar, hep imanla, ümitle yol
almışlardır. Kendini acz ve ümitsizliğe salanlar da yollarda kalmışlardır.
Hissizler, hareketsizler yol alamazlar.. uyuyanlar hedefe ulaşamazlar.. hele
azmini, iradesini yitirenler asla uzun zaman ayakta kalamazlar.
Şimdi eğer, yarınlarımızı düşünüyor ve dipdiri geleceğe varmayı düşlüyorsak,
yolların yürünerek alınabileceğini ve zirvelere azim, irade ve plânlarla
ulaşılabileceğini asla hatırdan çıkarmamalıyız. Ulaşılmaz gibi görünen zirveler
şimdiye kadar defaatle aşıldı; defaatle yüksek tepeler azmin, iradenin
ayaklarına yüz sürdü ve onlarda ulaşılmaz şahikalara ulaşma azmini coşturdu.
Aslında hangi devirde olursa olsun yürüdüğü yolun, yöneldiği gayenin ve dayanıp
bel bağladığı kuvvetin farkında olanlar bu şuur ve kendi iç dinamikleri
sayesinde tekrar tekrar o zirveleri aşmış ve o şahikalara ulaşmışlardır. Arz
onların ayaklarının altında küçüldükçe küçülmüş, gökler onların irfanlarına sine
açmış, mesafeler onların gayretlerine selâm durmuş ve karşılarına çıkan engeller
de onları hedefe taşıyan birer köprü hâline gelmiştir.. evet bu babayiğitler
karşısında karanlıklar her zaman bozgun yaşamış, musibetler rahmete inkılâp
etmiş, sıkıntılar kurtuluş yolu olmuş, tazyikler de birer terakki rampası…
İşte böyle birinin bugününü bütün bütün yıksalar, o yönelir yarınlara ve yoluna
o kulvarda devam eder; yarınlarını da yok etseler atını mahmuzlar ve öbür
günlere koşar. Baş edemezler böyle biriyle ve edememeliler de. Zira o imanı,
azmi, ümidi sayesinde, bozgunlar yaşadığı ya da yıkıldığı durumlarda bile hep
bir başka muvaffakiyet ve zaferin projeleriyle serinlemiştir. Ve yine böyle
biri, önünde kinlerin, nefretlerin kudurup durduğu, ufkunu üst üste
karanlıkların sardığı anlarda bile asla ümitsizliğe düşmemiş ve paniğe
kapılmamıştır. Zira o, ne sadece dün, ne bugün ne de yarındır. O bütün bu
zamanların hepsine sözünü geçirme konumunda bir “sahibü’l-vakt” ve bir
“ibnü’z-zaman”dır. [1] Bilir yaşadığı zamanın dilini, bildiği gibi dinin ruhunu,
Kitab’ının esrarını. Görüldüğü ve hissedildiği her yerde hatırlatır Saadet
Çağı’nın insanlarını. O, duyguları, düşünceleri, iffeti, ismeti, vefası,
sadakati ve eğilip bükülme bilmeyen sağlam karakteriyle âdeta granitten bir
âbide gibidir; çevresinde her şey üst üste devrilse -alimallah- tırnak kadar bir
parçası dahi kopup düşmez.
Öyle ümit ediyoruz ki; işte bu sağlam karakter sayesinde, bugün olmasa da yarın
mutlaka, hicranla yanan sinelerin hicranı dinecek, asırlardan beri iki büklüm
yaşayanlar bellerini doğrultarak var olduklarını haykıracak, zulmetlere yenik
ruhlar dirilip çevrelerini saran karanlıkları kovacak ve herkes olağanüstü bir
gayret ve performansla kendi ruh ve mânâ köklerinin kılavuzluğunda bütün
engelleri aşarak, özüyle bütünleşip talihinin zirvesine ulaşacaktır.
[1] Tasavvufta bu kelimelere yüklenen farklı mânâlar mahfuz, ‘ibnü’z-zaman’
kendi çağının çocuğu, ‘sahibu’l-vakt’ de içinde bulunduğu dönemin hakimi
demektir.
Sızıntı, Mayıs 2001, Cilt 23, Sayı 268
İslâm’ın Gölgesinde Hayat
İslâm’ın gölgesinde hayat, insanın ilâhî lütuflara mazhariyetinin bir değişik
unvanıdır. Hayatını Kur’ân’a bağlı yaşama bahtiyarlığına erememiş kimselerin,
İslâm’ın gölgesinde yaşamanın büyüsünü anlamaları mümkün değildir. Onu, kendi
nev’i şahsına mahsus çerçevesiyle duyup yaşayanlardır ki, ömürlerini cennetlerin
bekleme salonlarında geçiriyor gibi, gözlerini açar-kapar etraflarına sürekli
tebessümler yağdırırlar. Hamd ederler İslâm’ın gölgesinde bulunduklarına,
çevrelerini tefekkürle müşahede edip sürekli iman solukladıklarına, görüp
duydukları her şeyin Kur’ân’ı çağrıştırması karşısında Furkan mırıldandıklarına;
eşya ve hâdiseleri derin bir temâşâ zevkiyle seyredip içlerine akan yorumlarla
kendilerinden geçtiklerine…
Onlar Kur’ân’ın aydınlık dünyasında düşünce hayatları adına oluşturdukları âhenk
sayesinde, hep doğru görür, doğru düşünür, hâdiseleri doğru yorumlar;
anladıklarında anlamanın zevkini yaşar, anlamadıklarını da Allah’a itimadın
gereği bir hikmete bağlar ve hiçbir zaman mütemadi sıkıntı, kaos ve bunalımla
karşılaşmazlar. Aksine, sevinç ve neş’e veren durumlarını hamd ü senâlarla
mânâlandırır, derinleştirir; “belâ” ve “musibet” diyecekleri dış yüzü ekşi
hâdiseleri de “Yahu bu da geçer.” esprisiyle yumuşatarak herkesin buhranlarla
kıvrandığı en karanlık durumlarda bile, şevk u şükürden rengârenk dantelalar
örerek semtlerine uğrayanlara cennettekilerin şevk u târâblarını yaşatırlar.
İslâm’ı, tam kendi derinlik, kendi renk ve kendi deseniyle temsile çalışıp
Kur’ân’la içli-dışlı olduğumuz ölçüde, biz hemen hepimiz, âdeta hayatımızın
onunla yükselip derinleştiğini, farklılaşıp uhrevîleştiğini duyup hisseder; onun
sayesinde varlığın gâyesini, yaratılışın hikmetini, insan olmanın sır ve
mânâsını, buraya gönderilişimizin hedefini, gideceğimiz yerin kıymet ve değerini
anlar.. ve bir ucu gönüllerimizde nurdan bir helezonla, fânilerin Bâkî’den
ayrıldığı ufka ulaştığımızı duyar gibi olur ve kendi kendimize “Meğer hakikî
hayat buymuş.” diyerek talihimizin gülen yüzü karşısında kendimizden geçeriz.
Biz, herkesin varlık, eşya ve hâdiselerin ürperticiliği ve dehşetiyle yalnızlık
ve gurbetler yaşamalarına karşılık, İslâm’ın aydınlık ikliminde, Allah’a itaat
ve inkıyatla, kâinatta cârî umumî hareket arasındaki uyumu, iç içeliği kavrar,
idrak eder; bu koca dünyayı hânemiz gibi görür, her nesneyle bir ülfet havası
yaşar, her varlıkla bir tür muâşakaya girer ve böyle bir bahtiyarlığa
mazhariyetimizden ötürü Allah’a gönül dolusu hamd ü senâlarda bulunuruz.
Kur’ân’ın, gözlerimize, gönüllerimize saçtığı nurlar sayesinde, bütün varlığı,
aklın zâhirî nazarındaki fotoğraflarından daha farklı, daha muhtevalı, daha
anlamlı ve daha zengince görür ve âdeta şu üç buutlu mekânda buutlar üstü
yaşıyor gibi kendimizi bir sihirli âlemin temâşâsında sanırız. Böyle bir temâşâ
herkes için aynı seviyede olmasa da, bir ölçüde hemen hepimiz, imanın
gönüllerimizde hâsıl ettiği zenginlik ve Kur’ân’ın düşünce dünyamıza saldığı
ışıklarla, başkalarının içinde sıkışıp bocaladığı ve çok defa bunalımdan
bunalıma sürüklendiği bu dünyayı, zahir vüs’atinin kat kat üstünde ve
genişlerden geniş bulur; kendilerini her zaman zindanlarda ve prangalar içinde
vehmedenlere karşılık, kendimizi ucu-bucağı olmayan sarayların onurlu
misafirleri gibi sımsıcak istikballerin atmosferinde zannederiz.
Aslında, İslâmî düşünce atlasında, bu kadar ferah-fezâ bulup zevk ettiğimiz bu
dünya, üzerinde tenteneli bir perde gibi tüllenip durduğu, güzelliklerin gerçek
meşheri ötelerin sadece bir buudundan ibarettir.. evet, İslâm’ın düşünce
atlasında, onca ihtişamına rağmen bütün fizikî âlemler, metafizik dünyaların
yanında tene nispeten can gibi, evimiz-köyümüz karşısında da cihan gibidir. Bu
atlasta, her şey başka bir âlemde başlar ve bu âlemden sonra da renk, şekil,
desen değiştirerek sürer gider.. ve yine bu atlasta, bütün debdebesiyle şu koca
dünya sadece bir menzil, onun nimetleri de iştah açma türünden birer kahvaltıdan
farksızdır. Berzah, herkesin buğulu bir cam arkasından akıbetini seyrettiği bir
istasyon veya rıhtım.. mahşer, gönülleri ürperten ve ayakların bağını çözen
-içinde rahmete bağlı ümitler esse de- korkunç bir güzergah, daha ötesi ise ya
sürekli tüllenip güzelleşen firdevsî bahçeler veya her an değişik gayızlarla
köpürüp duran bir gayyâ.. dünyanın sona erişiyle başlayan “Gözlerin görmediği,
kulakların işitmediği ve insan tasavvurunu aşkın…” sözlerine emanet
belirsizliğiyle öbür âlem, bu upuzun yolculuğun son durağı.. dünyadaki mütemadi
gelip gitmelerin bir adım ötesi olmayan karargahı ve mü’minlerin de mutluluk
otağıdır.
İslâm’ın düşünce atlasında bu dünya, her şey olmadığı gibi ölüm de bir son
değildir; o, muvakkat bir nefes alma veya akıbeti yakından görme faslıdır; kabir
ise, oradan başlayarak değişik mekânlara yolların uzayıp gittiği bir garipler
hanı ve mutlak akıbetin hem endişe hem de ümitlerle derinden derine duyulduğu
kapalı bir koridordur.. evet kabir, kimileri için ümitlere açık sevindiren bir
durak olmasına karşılık, kimileri için de yılan-çıyan arkadaşlığına bağlı bir
zindandır. Onun bir saray olarak duyulup yaşanması da, bir zindan hâline
getirilmesi de bizim buradaki duygu, düşünce ve davranışlarımızla yakından
alâkalıdır. Burada istikamet ve gayret, ötede ebedî saadet.. işte bütün bu
mülâhazaları “Dünya ahiretin mezraasıdır.” sözüyle özetlemek mümkündür.
Böyle bir anlayış enginliğiyle bir Müslüman, her zaman başkalarıyla iç içe
yaşasa da, her şeyi farklı görür, farklı duyar, farklı değerlendirir ve her
hâliyle sürekli bir farklılık sergiler. Her şeyden evvel böyle bir ufuk
itibarıyla o, yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Bütün dünya ve içindekilerin,
onun tasarrufuna verildiğinin de farkındadır. O her zaman, vicdanının
derinliklerinde: “Hani Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.’
demişti.” (Bakara, 2/30) gerçeğinin yankılandığını duyar; “Arz ve üzerindeki her
şey sizin emrinize musahhar kılınmıştır.” (Câsiye, 45/13) ilâhî teveccühüyle iki
büklüm olur ve zamanüstü derinliklerden kopup gelen baş döndürücü bu iltifat ve
nişanı ilk defa duyuyor, ilk defa elde ediyor gibi sevinçle karşılar, bugüne
kadar verilenleri bundan sonra verileceklerin referansı sayar ve koşar soluk
soluğa peygamberlerin yürüdüğü yolda. Yürür bu yolda ve Hakk’a güvenip dayanmada
da asla kusur etmez; sebeplere riâyeti ise esbap dairesi içinde bulunanlara
Allah’ın yüklediği bir sorumluluk olarak görür, dolayısıyla da bütün sa’y u
gayretlerinin neticesini de sadece ve sadece Allah’tan bekler. O, hayatını böyle
dengeli bir anlayışa bağlı götürdüğünden, sürekli Allah’ın himayesinde bulunduğu
şuuruyla her zaman huzur, emniyet ve itminan soluklar. İşte böyle bir
tasavvurdan doğan gönül rahatlığı ne hoş.! Böyle bir ufkun hislere saldığı neş’e
ve sevinç ne lâtif.! Ve Allah’a güvenip O’na itimattaki kuvvet ne sağlam bir
dayanaktır!
Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, yeryüzünde, belli ölçüde de olsa, fesadın
giderilmesi, milletler arası kalıcı bir barış ve diyaloğun sağlanması, bütün
bütün huzursuz hâle gelmiş insanlığın yeniden arayıp özlediği huzura
kavuşabilmesi, insanî hayatla kâinat ve tabiat arasındaki uyumun keşfedilip,
toplumların ve milletlerin yaşama biçimlerine aksettirilebilmesi, evet bütün
bunlar ancak ve ancak gönüllerin Allah’a yönelmesinin bir başka unvanı olan
“İslâm’ın gölgesindeki hayat”la mümkün görülmektedir. Eğer bugün İslâm’ın
vadettiklerini bütünüyle göremiyorsak, bunu onun yetersizliğinde değil, onun
dost ve müntesiplerinin vefasızlığında, aymazlığında; ona hasmâne tavır alan
cephenin de kin, nefret, iğbirar ve ön yargılarında aramalıyız. Zira Cenâb-ı
Hak: “Biz bu Kur’ân’ı bir şifa ve rahmet kaynağı olarak ceste ceste
indiriyoruz.” (İsrâ, 17/82) buyurarak, onun bütün dertlere derman, bütün
sıkıntılara çare olduğunu hatırlatıp ona yönelmemizi istemekte ve “Doğrusu bu
Kur’ân, insanları yolların en sağlam ve en eminine ulaştıran bir rehberdir.”
(İsrâ, 17/9) fermanıyla da bize her kapıyı açabilecek, her problemi çözebilecek
sırlı bir anahtar vermektedir; vermektedir ama, çoklarımız, hâlâ anlaşılmaz bir
temerrüt ve cehalete takılarak, hazineler kıymetindeki bu anahtarı bir türlü
değerlendirememekteyiz. Gariptir, herhangi bir alet ve cihaz bozulduğunda, o
alet ve cihazın firmasına ya da o konudaki uzmanlara başvurduğumuz hâlde,
nedense, aynı usulü kalbî ve rûhî hayatımızla alâkalı problemler karşısında
uygulamaya bir türlü yanaşmamakta ve Yaratıcı’nın tavsiye ve direktiflerini
almayı düşünmemekteyiz. Oysaki “Yapan bilir, üreten onarır.” fehvasınca, çok
kıymetli ve kıymetli olduğu kadar da kompleks bir yapıya sahip olan
insanoğlunun, zâhirî ve bâtınî yanlarıyla alâkalı hemen bütün problemlerinde,
kendini “Alîm” ve “Habîr” olarak tanıtan Zât’a müracaat etmek icap ederdi; böyle
hareket aklın ve mantığın yolu olduğu gibi genel davranışlarımızda da tenakuza
düşmemenin gereğiydi. Allah, kalbî ve rûhî problemlerimizi giderme konusunda
bize sürekli Kur’ân’ı referans olarak göstermekte, İslâmî hayatı salıklamakta ve
“Şu bir gerçektir ki, Allah gönüllerin her yanını bilir. O, yarattıklarını hiç
bilmez olur mu? İlmi her şeye nüfûz eden Lâtif O, her şeyden haberdar olan Habîr
de O’dur.” (Mülk, 67/13-14)
Bugün insanlığın büyük bir kısmının, İslâm’a karşı alâkasızlığı ve Kur’ân’ı
duymazlıktan gelmesi, istikbalde onun talihsizliği olarak tarihe geçecektir.
Zannediyorum geleceğin nesilleri bu konuyu değerlendirirken: “Keşke azıcık
basiretlice davranılsaydı.!” diyerek hep teessüf ve telehhüfte bulunacaklar;
bulunacaklar ama, o gün böyle bir hasret ve inkisar neye yarar ki..! Önemli olan
bugün, o büyük gerçeğin duyulması ve o tarihî yönelişin gerçekleştirilmesidir.
Bakalım günümüzün “kaderdenk” noktasındaki nesilleri bunu başarabilecekler mi.?
Keşke başarabilseler..!
Günümüzün nesillerinin son bir kere daha İslâm’a ve Kur’ân’ın seslendirdiği ruh
ve mânâya yönelmesi onların yeniden doğuşu olacaktır. Evet, İslâm’ın kitabı
Kur’ân, insanî değerler, varlık, kâinat ve hayat hakkında en orijinal
fikirlerin, hiçbir zaman eskimeyen disiplinlerin ve hep ter ü tâze kalabilen
esasların biricik kaynağıdır. Onun, günümüzün toplumlarına da, yeni ufuklar
açacağına, onlara alternatif düşünce sistemleri sunacağına ve insanımızın
ızdıraplarını dindireceğine inancımız tamdır. Elverir ki, varlık içindeki yer ve
konumumuzu bir kere daha gözden geçirerek mazhariyet ve mevhibelerimizi yerli
yerince iyi değerlendirebilelim. Aslında birkaç asırlık uzun bir uykudan sonra
bizdeki böyle bir “ba’sü ba’de’l-mevt” dünyanın da rengini değiştirecektir.
Şurası da bir gerçek ki, tarihte İslâm âleminin hemen her dirilişi, onun bir
yandan kendini, diğer yandan da umumî hayat kanunlarını, varlık ve tabiatın
esrarını dinî düşüncesiyle telif ettiği, tekvînî emirlerle teşriî emirler
arasına sokuşturulan zıtlıkları aştığı, dinin yanında eşya ve hâdiselere açık
durduğu dönemlere rastlar; çöküşü ve çözülüşü de bu telif ve terkibi
kavrayamadığı ve koruyamadığı zamanlara. O, büyük ölçüde bugün de, insan, kâinat
ve Allah arasındaki münasebeti tam kavrayamadığı ve koruyamadığından dolayıdır
ki, ızdıraplar içinde kıvranmakta, iç içe şaşkınlıklar yaşamakta ve bunalımdan
bunalıma sürüklenmektedir. Onun, bu şaşkınlık ve bunalımlardan kurtulmasının
yolu ise, çağdaş bilgilerin ışığı altında İslâmî tefekkürü bir kere daha
harekete geçirerek, bütün varlığı kuşatan “sünnetullah” ve onun cereyanıyla,
teşriî emirler vasıtasıyla düzenlenen insan-Allah münasebetindeki uyumun yeniden
ortaya konması olsa gerek. Yakın geçmişte bu münasebet tam kavranamamış, tekvînî
kanunlarla, teşriî emirler arasındaki irtibat sezilememiş, hatta yok farz
edilmiş; derken hayattaki âhenk bütün bütün bozularak her şey içinden çıkılmaz
bir hâle gelmiştir.. evet biz, varlıkla aramızdaki âhengi bozmuşuz; Allah da
lütfettiği nimetleri elimizden almış; işte hepsi bu kadar. Bu Allah’ın
değişmeyen bir kanunu ve “sünnetullah”tır. “Bir toplum (değişik iç
deformasyonlarla) kendi kendini değiştirmedikçe, Allah ona lütfettiği
nimetlerini değiştirecek değildir.” (Enfal, 8/53) Değişmeden, hem Allah hem de
varlıkla olan münasebetlerimizde olduğumuz yerde durup, olduğumuz gibi kalmamız,
korunmamızın da en selâmetli yoludur. Bu, önemli işi de şimdiye kadar sadece
hakikî Kur’ân nesli -üzerinde durmayı düşünürüm- başarabilmiştir..
Sızıntı, Kasım 2000, Cilt 22, Sayı 262
Kaos, İmtihan ve Ümit
Günümüzde hâdiseler, sırf dış yüzleri itibarıyla değerlendirilmekte; sürekli
korku, telâş, endişe ve ürperten bir belirsizlik var olup biten her işte.
Niyetler olabildiğine karanlık, söz ve davranışlar aldatıcı, emeller hırsların
güdümünde ve şu koca dünya fevkalâde hassas dengeler üzerindeki o iğreti
duruşuyla birkaç macerapereste emanet. Kimin ne yaptığı, ne yapacağı belli
değil; arzular başka, sözler-vaatler başka; aldatan aldatana. Kimse inanmasa da,
öldürenler ve ezenler bir sürü bahane uydurabiliyor; mazlum ve mağdurlar ise
olup biten şeylerden bütün bütün habersiz. Ölene şehit diyorlar, kalana da gazi.
Aslında bunlarla teselli olmak için de imana ihtiyaç var. Böyle bir desteği
olmayanlar da ödüllerle, madalyalarla avutuluyor.
Her yanda yürekler tıpkı kamış kalemler gibi cızır cızır.. ve cızırdayan bu
kalemler, kan rengindeki mürekkepleriyle tarihin en kirli sayfalarından birine
ne utandıran notlar düşüyor: Her tarafta toz-duman, her bucakta kan, irin ve
gözyaşı. Gövdeler canlara kalkan, canlar yaşama heyecanı ve ölüm hafakanıyla tir
tir.. ezenler kan kokusu almış köpekbalıkları gibi av peşinde; her gördüğüne
saldırıyor ve herkese diş gösteriyor. Mazlumlar-mağdurlar ise, sürekli şaşkınlık
içinde ve beyhude eforların yorgunu. Her yanda kurt ulumaları, çakal sesleri; bu
seslere açık sînelerde ise çaresizlik iniltileri. Hayattan kâm almak şöyle
dursun, dört bir yandan gelip ruhlara çarpan acı haberlerle yığınlar sürekli
tedirginlik içinde. Umumî atmosfer bugünkü insanların yüzleri gibi simsiyah;
hâdiseler de tıpkı onların kafaları gibi hep sisli-dumanlı.. ne yaşamanın hakkı
verilebiliyor, ne de hayat kendi derinlikleriyle duyulabiliyor.. sürekli emel,
elem arası gel-gitler yaşanıyor, insanlar da her an ayrı bir acı ve ızdırapla
ölüp ölüp diriliyorlar.
Yer yer hâllerinden şikayet ettikleri de oluyor; ama, o da musibeti
ikileştirmeden başka bir şeye yaramıyor. Hemen her zaman ayrı bir düşünce
kayması ve bakış inhirafı içindeler; içindeler ve öyle derin bir gaflet
yaşıyorlar ki, ihtimal sûr sesiyle dahi uyanmayacak gibiler…
Bunların yanında, gözleri fizik ötesi âlemlere açık, başları mumlar gibi
önlerinde ve gönüllerinden kopup gelen çığlıklarla Hakk’a arz-ı hâl edenlerin
sayısı da az değil. İmanları sağlam, ümitleri pek, her işlerini hesaba bağlı
götüren, hesapları da tam bu insanlar, hâdiselerin sadece dış yüzlerine bakarak
ve her şeyi hâle sıkıştırarak değil; varlığı, varlık içinde de kendilerini doğru
okuyarak, doğru yorumlayarak onları maddî-mânevî bütün derinlikleriyle ve bir
küll halinde mütalâa ediyor; çirkin gibi görülen şeylerin arkasındaki
güzellikleri de seziyor; ızdıraplara terettüp eden ledünnî zevkleri duyuyor ve
sürekli musibet kâselerinden kevserler yudumluyorlar.
Aslında, nâhoş görünen her ilâhî icraatın gizli bir kısım güzel yanları da var;
evet bazen öyle ilâhî iş ve faaliyetler oluyor ki, dış yüzleri itibarıyla insan
onlarda hiçbir güzellik göremiyor; ama, iç yüzleri, neticeleri ve herkese, her
şeye bakan farklı yanları itibarıyla bunlar o kadar yerinde ve nefistirler ki,
bunu böyle görüp sezebilenler, ah-of yerine, “Dahası olamaz.” deyip hayranlık
izhar ediyorlar.
Evet, karın-kışın bağırlarında baharları beslemeleri, rüzgârların çok geniş
alanlı aşılama fonksiyonları, yeryüzündeki değişik tebeddül ve tegayyürlerle
yeni yeni güzel manzaraların oluşması ve bize vahşice görünen pek çok hâdisenin,
ekosistem açısından getirdikleri o kadar güzeldir ki, duyup sezenler için
bunlara hayran olmamak mümkün değildir; değildir ve bunların hemen hepsi de
mükemmel, yerinde ve fevkalâde güzeldirler; ama her şeyin, kendi heva ve
heveslerine göre cereyan etmesini isteyenlere bunları anlatmak çok zor olsa
gerek…
Gökte ve yerde ne varsa hepsinin, ilmî bir programa göre Yaratan’ın meşîetine
bağlı cereyan ettiğini sezip anlayanlar, her şeyi daha farklı görür ve daha
farklı değerlendirirler. Onların ufkunda guruplar tulû televvünlü, felaketler
saadet renkli, elemler muvaffakiyet edalı, elde olmayan mazlumiyet ve
mağduriyetler de müstakbel mutlulukların vesilesidir. Onlar, hâdiselerin o ekşi
çehrelerinden daha çok gülen yüzüne bakar ve olayların acı yanları yanında tatlı
taraflarını da görmeye çalışırlar. Dolayısıyla da, onların o aydınlık
dimağlarında, yerinde toprak altın kesilir; zehir, şeker-şerbet olur; tipi-boran
rahmet rengine bürünür; elemler emellerin koridorları hâline gelir ve ızdıraplar
da birer doğum sancısına dönüşür. Hatta umumî ölümler ve geniş alanlı musibetler
onların nazarında birer yeni bahar mesajı gibidirler. Onlar, ağaçlar üzerindeki
kurumuş dalların budanmasına, taze filizlere yol açma nazarıyla bakarlar.. ve
saygıyla karşılarlar kaderden gelen kesip biçmeleri. Dahası, olup bitenleri
ettiklerine ceza, kadere rıza, günahlarına kefâret ve yeni bir kısım Hak
inayetlerine çağrı mevsimi, teveccüh vesilesi sayar ve her zaman Allah
karşısında iki büklüm olurlar; olur, belâ ve musibetlerle yüz yüze geldiklerinde
hep dimdik durmasını bilirler. Zaten onlar bu dünyaya, herhangi bir rüzgârla
sürüklenip gelmediklerinin şuurundadırlar ve en şiddetli fırtınalarla savrulup
gitmeyecek kadar da konumlarının hakkını verme adına sabit-kademdirler. Öyle bir
duruşları vardır ki, ne harp ü darp ne de kıyamete denk hâdiseler onları
-Allah’ın sıyânetiyle- asla yerlerinden kımıldatamaz.
Şerler, böylelerinin atmosferinde hayır rengini alır; ızdırap ve acılar da
onların saflaşıp özlerine ermelerini netice verir. Havaların kararması, ortamın
yaşanmaz hâle gelmesi onların gerilimlerini artırarak daha bir teyakkuza sevk
eder. Zalimlerin zulmü, müstebitlerin ardı arkası kesilmeyen dayatmaları,
aleyhlerinde komploları komploların takip etmesi ve bir ölçüde sebeplerin
sukûtuyla çarelerin bütün bütün bitmesi onları daha bir yürekten Çaresizler
Çaresi’ne yönlendirir ve kendi kendilerine: “Nâçâr kaldığın yerde/Nâgâh açar ol
perde/Derman olur her derde” (İ. Hakkı) der; her şeyi daha iyi okur, daha iyi
değerlendirir ve kaybetmeler kuşağında iç içe kazançlar yaşarlar.
Yıllar var bizler, hep bu anlayışa sadık kalmaya çalıştık: Fitne ve fesada karşı
koymak şiarımız oldu. Milletin selâmeti adına, tecavüzlere, tasallutlara ses
çıkarmadan fenalıkları sürekli iyiliklerle savmaya uğraştık. Bize zulmedenlere,
akla-hayale gelmedik komplolar kuranlara tek bir sözle olsun mukabelede
bulunmadık. İftira ve tezvîre kilitlenmiş olanlara dahi bir kerecik olsun “Allah
onları kahretsin.” demedik.
Dünya peşinde koşmayı, sâfiyane Allah yolunda bulunma ile telif edemediğimizden,
O’nun rızasına bağlılık içinde îlâ-yı hak mecburi seçeneğimiz oldu. Yürüdüğümüz
yolda hep başkaları için yürüdük ve her zaman onları yaşatma mülâhazaları,
yaşama arzularımızın önünde bulundu. İnanmış ve sevgiyle atan sînelere refakatin
dışında dünyevî zevk, lezzet adına bir şey duyup tatmadık. Dünyaya ait
büyük-küçük herhangi bir talebimiz olmadığı gibi, dünyevî sayılan yanları
itibarıyla -siyaset dahil- her şeye karşı bilerek mesafeli durmaya fevkalâde
gayret gösterdik. Saf Allah hoşnutluğunu bulandırır ve Rabbimizle kulluk
münasebetlerimizi zedeler mülâhazasıyla makam, mansıp düşüncelerini kalbî ve
ruhî hayatımız adına birer kirlenme sayarak bu tür arzu ve beklentilerden hep
uzak durduk.
Evet biz, tâ baştan itibaren hep böyle davrandık; ama, insanları kendilerine
medyun edip bu medyuniyeti de bir koz gibi kullanmak isteyen bazı çevreler,
ayrıca her güzel şeyi kendilerine mal etme peşinde koşup duran ve müspet hiçbir
hizmetleri olmadığı hâlde her olumlu işin önünde görünmek isteyen hasta bir
kısım mütegallip zorbalar, aslında meziyet sayılan bazı millî faaliyetlere ve
onların temsilcilerine karşı -ma’şerî vicdan “evet” dese de- iftira, isnat ve
her türlü tezvire başvurmadan geri kalmadılar. Bu tür hareket etmekle onurumuzu
kırmak, ma’şerî vicdan nezdinde bizi ademe mahkum etmek istediler. Böyle
davrananların sayısı belki azdı; ama, yapılanların keyfiyet ve temâdîsi oldukça
ürperticiydi. Bunların hemen hepsi de onur kırıcı şeylerdi ve iffetli yaşamış
insanları fevkalâde rencide edecek mahiyetteydi. Ne var ki, kendini milletine
adamış bir mü’min için bunlar mutlaka ve mutlaka katlanılması gerekli olan
şeylerdendi. Bu itibarla da bana göre, gönül erleri, geçmişte olduğu gibi
gelecekte de olması muhtemel bu kabil densizlikleri gülerek karşılamalı; “Hoştur
bana Senden gelen/Ya hil’at ü yahut kefen/Ya taze gül yahut diken/Lütfun da hoş,
kahrın da hoş.” demeli ve her zaman dimdik durmalıdırlar.
Bizim için önemli olan, milletimiz ve onun onurudur. Eğer millet derbeder,
kitleler fakr u zaruret içinde inliyor, toplum tefrikaya yenik, yığınlar
birbirini yiyor ve haramiliğe prim verilip şekavet de alkışlanıyorsa, işte o
zaman bize oturup ağlamak düşer.. evet, kendini milletine adamış hasbî bir ruh,
şahsı veya yakınlarının maruz kaldığı tecavüzler, tahkirler karşısında değil,
dinine, diyanetine, mukaddes değerlerine dokunulduğu zaman hafakanlara girer;
bir itfaiyeci edasıyla “çare” der, sağa-sola koşar ve gözü başka bir şey
görmeyen sevdalılar gibi gerekirse her şeyini feda eder; feda eder de, kat’iyen
millî ve dinî değerlerine toz kondurmaz. Yürüdüğü yol mazlumların, mağdurların
yolu olmuş; ömür boyu hep çile çekmiş ve dünya zevki namına hiçbir şey tatmamış;
sürgün yaşamış, zindanlarda çürümeye terk edilmiş; değişik baskılarla sürekli
preslenmiş; her zaman bir haydut ve şaki muamelesi görmüş… önemsemez bunların
hiçbirini; önemsemek bir yana, böyle şeyleri düşünmeyi bile düşünce adına israf
kabul eder ve oturur kalkar milletin problemlerine çözüm bulmaya çalışır.
Zulme maruz kalır, haksızlığa uğrar; ama o, ne zalimi görür ne de gadredenler
üzerinde durur; hâlini her şeyi bilen “Allâmü’l-Guyûb”a havale eder ve yürür Hak
rızası hedefli yoluna. Yürüdüğü yolda musibetlerin biri gider, diğeri gelir ve
belâlar da sağanak sağanaktır tepesinde. Ne var ki, o bütün bunları, Hak’la
münasebetleri açısından kendi kusur ve eksikliklerine verir; maruz kaldığı bu
şeylerin, günahlarına kefâret olacağını düşünür; kısmen de olsa hatalarından
arındığı/arınacağı ümidiyle acı çekerken dahi sevinir; dahası, olup biten bu
şeylerin bir kısım sürpriz sonuçları olabileceği mülâhazasıyla da içinde
bulunduğu o ızdırap karelerini ve bunların bütününden hâsıl olan gâile ve
bâdireler silsilesini Cennet yolunun yokuşları gibi algılar; başkalarının âh u
vâh ettiği en canhıraş durumlarda bile sürekli şükranla gürler ve “Bırak bîçâre
feryadı belâdan, kıl tevekkül; zira feryat, belâ-ender, hata-ender belâdır
bil/Belâ vereni buldunsa eğer, vefa-ender, atâ-ender belâdır bil/…Cihan dolusu
belâ başında varken ne bağırırsın küçük bir belâdan, gel tevekkül kıl/Tevekkül
ile belâ yüzüne gül, tâ o da gülsün; o güldükçe küçülür, eder tebeddül.”
(Mektubat) der kendini sorgular. Zulümden zulme koşanlar, hayatlarını kin,
nefret, iğbirar ve intikam hisleriyle karartanlar kararta dursunlar; o, kendi
gibi hareket eder; gayzları mülâyemetle savmaya çalışır; en insafsızca
tecavüzleri gülücüklerle tesirsiz hâle getirir; yılmadan, usanmadan hep insanca
tavırlar sergiler; her şeye rağmen başına gelenleri de, istihkakına binaen
rahmetin yol verdiği kaderin adaletine bağlayarak rıza ile karşılar; karşılar ve
hemen toparlanır, kendine gelir, yanlışlarını görmeye çalışır ve bir kere daha
yaşama düzenini hüsn-ü âkıbete göre plânlayarak yürür Hak hoşnutluğuna.
Başa gelenlerin gerçek sebeplerini keşfedemeyenlere gelince; onlar, yer yer
çevrelerinde suçlu arar, zaman zaman kadere taşlar atar; varsa Hak’la bir
parçacık münasebetleri onu da zedeler ve yanlışla oturur, yanlışla kalkarlar..
derken yeni yeni hatalarla daha değişik zulümlere de davetiyeler çıkarırlar.
Fertler için söz konusu olan bütün bu hususlar, aynıyla toplumlar için de vâki
ve vârittir: Bugün yeryüzünde zulümleri zulümler takip ediyor; güçlüler
güçsüzleri eziyor; kuvveti elinde bulunduranlar, kimsenin gözünün yaşına
bakmadan önüne gelen herkese saldırıyor. Bu kabil saldırı ve tecavüzler
esnasında bir sürü masum gadre uğruyor; bir sürü insan ölüyor veya esarete dûçâr
oluyor ve bütün bu hâdiseler, dış yüzleri itibarıyla yürekleri kanatacak
mahiyette cereyan ediyor. Ne var ki, kader açısından bakınca mesele hiç de öyle
değil; biz, bazen şöyle-böyle üzülebiliriz; ama, her şeyde kaderin adaletinin
olduğu da bir gerçek: Bir kere her şeyden evvel, dünkü zalimler bugün
zulümlerinin cezasını çekiyor, mazlumlar ve onların yakınları da ebedî saadet
inancıyla serinliyor ve teselli oluyorlar.
Evet, bugüne kadar o zalimler, önlerine gelen herkesi eziyor, kendileri gibi
düşünmeyenlere kan kusturuyor ve ettiklerinin bir gün gayretullaha dokunacağını
hiç mi hiç düşünmüyorlardı. Ezilip horlananlarsa, hiçbir şey yapamama
hafakanlarını, sadece onları Allah’a havale etmekle yatıştırmaya çalışıyorlardı.
Yıllar hep böyle Muharrem gibi geçti; gözyaşları da Revân Nehri gibi çağlayıp
durdu.. derken yapılanlar ilâhî izzete dokundu ve Allah zulmedeni de, zulmü
alkışlayıp zalimi seveni de, haksızlıklar karşısında sessiz kalanı da toptan
tedip etti/ediyor ve edecektir de. Atalarımız “Zulmile âbâd olanın âhiri berbat
olur.” demişlerdir ki tarih bunun yüzlerce misaliyle mâlemâldir. Dahası, iğneden
ipliğe her şeyin hesabının sorulacağı bir gün var ki, o gün vay haline o
zalimlerin..!
Biz, şimdi her şeyi Sahibine havale ederek bir kere daha:
Zalimin zulmü varsa mazlumun da Allah’ı var,
Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.
deyip geçelim. Allah dünkü zalimleri bugün cezalandırdığı gibi, günümüzün
gaddarlarını da çok yakın bir gelecekte mutlaka tecziye edecektir. Bugün,
şahlar, şehinşahlar gibi yaşayanlar, günü gelince sürekli ızdırapla kıvranacak
ve sefalet içinde yutkunup duracaklardır. Bu dünya, var olduğu günden beri her
zaman yarısı ışık, yarısı da karanlık olagelmiştir. Bugün karanlık yaşayanlar,
yakın bir gelecekte -eğer iradelerine emanet edilen dinamikleri iyi
kullanırlarsa- aydınlıklara yürüyecek, içinde bulundukları zamanı günahlarıyla
kirletenler de karanlıklara yuvarlanacaklardır.
Şimdilerde bize, geceleri hep seher kuşları gibi inleyip durmak ve âh u
enînlerle gök kapılarını zorlamak düşüyor. Kim bilir belki de, toplarla,
tüfeklerle çözülemeyen problemler hiç umulmadık şekilde bir gün gözyaşlarıyla ve
Hakk’a yakarışlarla çözülecektir. Aksine eğer bir an evvel kendimize dönüp,
kendi değerlerimizi, kendi dinamiklerimizi harekete geçirmezsek, daha uzun süre
mahrumiyetler içinde kıvranıp durmamız kaçınılmaz olacaktır. Evet, bugün kendini
rahata salanlar şimdilerin miskinleri, yarınların da zelilleri olmaya
mahkûmdurlar. Ömürlerini hissiz ve hareketsiz geçirenler, çevrelerinde ölüm
sûrları ötmeye başlayınca çaresizlikle hep şaşkınlık yaşayacaklardır;
yaşayacaklardır ama, yaz ve bahardaki fırsatları fevt edenler, kışta âh u vâh
etmiş ve nedamet duymuşlar neye yarar ki..! İnsan, bugününü, gelecekte “keşke
keşke” demeyecek şekilde değerlendirmeli ve yarınlarını karartmamaya
çalışmalıdır.
Sızıntı, Mayıs 2003, Cilt 25, Sayı 292
Mâbedlerin Büyülü Dünyası veya Mâbed Medeniyeti
Bizim medeniyetimizin en önemli buudunu mâbed kültürümüz teşkil eder. Bizde
mâbedler, bütün çevre ve müştemilâtıyla tamamen kendi medeniyet ve kendi
kültürümüzün ürünüdür. Bu mâbedler, o kadar ruh ve mânâ köklerimizle irtibatlı,
onların gölgesinde hayat o kadar bize ait ve o denli sıcaktır ki, şehirlerimize,
şehirlerimizde belli semtlere, hatta köylere ve kentlere birer ufuk teşkil eden
bu mâbedler, bulundukları yerlerin sakinleri için birer ana kucağı kadar
şefkatli ve birer yuva kadar da sıcaktırlar. Dört bir yandan gidip mâbede
dayanan yollarda mü’minler, günde birkaç defa âdeta vuslat havası yaşar ve
Allah’a ulaşıyor olmanın neşvesini duyarlar.
Bizler, nerede olursak olalım, hemen her zaman mâbedlerin gönüllerimize
boşalttığı ruh ve mânâyı tabiî bir ihtiyaç çerçevesinde, su gibi, hava gibi
yudumlar, teneffüs eder ve bu iklimden yükselen her ses ve sözü, büyülü bir şiir
gibi dinleriz. Anadolu -belli bir dönemde onun bu husustaki ihtişamı muvakkat
bir küsûfla kararmış olsa da- ondaki mâbedler ve bu mâbedlerin müştemilâtı,
kendi aralarındaki mânevî bir râbıta ve değişik sırlı alâkalar ile tek bir mâbed
gibidir. Bu büyük mâbedin, teessüs gayesine bağlı kendine göre hizmetlileri,
ihtiyar heyetleri ve müdavim cemaatleriyle Allah rızası çizgisinde ve hedef
birliği yörüngesinde öyle sağlam bir duruşları ve öylesine inandırıcı bir
mahiyetleri vardır ki, bu sihirli kompleksle ilk defa karşılaşan hemen herkes,
onu dayandığı uhrevî esasları ve her yanında tüllenen lâhûtî çizgileriyle
olabildiğine mucizevî bulur ve âdeta ona büyülenir.
Mâbedler, büyük çoğunluğu itibarıyla bulundukları yerlerde yalnız değillerdir;
bunlar, çevrelerindeki medreseler, imarethaneler, misafirhaneler, hatta bazıları
itibarıyla tekyeler, zaviyeler, şifahaneler, hamamlar ve kervansaraylar.. gibi
tamamlayıcı müştemilâtlarıyla bir bütündürler. Onları bu mülâhaza ile temâşâ
eden kimse, her şeyi tastamam düzgün bir insan çehresiyle karşılaşmış gibi olur.
Ondan, ruhuna akseden çok farklı ima ve işaretlerle ürperir, ve o iklime açık
durabildiği ölçüde ondan sımsıcak hoşâmedîler aldığı hissine kapılır. Evet,
Mâbud’a açık gönüller için birer iman ve İslâm atlası gibi duran bu mâbedlerin
harîminde, her zaman aşk u şevkin, ümit ve emniyetin en büyüleyici şiirleri
duyulur, en nefis besteleri işitilir.
Bu mâbedler dünyasında, doğudan batıya doğru gidildikçe, günün hemen her
saatinde insan göklerin nura gark olduğunu, arzdan semaya “kelime-i
tayyibe”lerin yükseldiğini, yerlerin semâvîleştiğini ve göklerin renk ve desen
olarak bütün derinlikleriyle arza aksettiğini görüyor gibi olur ve râşelerle
yerinde kalakalır. Evet, her an ayrı bir arz dairesinde,
“Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden,
Şehbâl açınca rûh-u revân-ı Muhammedî;
Ervah cümleten görür “Allahu Ekber”i,
Aks eyleyince arşa lisân-ı Muhammedî.” (Yahya Kemâl)
hakikati tüllenir ve bütün gönüllere dalga dalga ibadet duygusu, şefaat hissi,
rahmet esintisi yayılır. Mâbedler, kuruluş gayeleri çizgisinde hey’etleri,
şekilleri, kubbeleri, minareleri ve harîmindeki mü’minlerin aşk u heyecanları,
temkin ve ciddiyetleriyle hep yukarılara işaret eder, ötelerin izdüşümü gibi
görünür ve âdeta öteleri gösterirler. Pencerelerden dışarıya akseden
aydınlıktan, gökyüzündeki yıldızlarla iç içe girmişçesine sürekli bizlere göz
kırpan mahyalara kadar her şey, ukbânın menfezlerinden sızıp bizi saran bir büyü
gibi kendine bağlar ve bize tasavvurlarımızı aşkın neler ve neler fısıldar. Biz,
her zaman onların çehrelerinde ebediyet âleminin güzelliklerini, kalbî ve ruhî
hayat ufkunun aydınlığını, şanlı geçmişimizin renk ve desenini görüyor gibi
olur; oralardan yükselen ses ve sözler içinde Hakk’a çağıran kelimelerin
büyüsünü duyar, uzak ve yakın geleceğimizle alâkalı beklentilerimiz adına
yanıltmayan sinyaller alırız.
İşte bu ölçüdeki zengin ufku itibarıyla bütün mâbedler, bir eğitim müessesesi,
bir riyazet ocağı; his dünyamızda öteleri duyma hesabına birer tarassut ve
tecessüs rasathanesi ve değişik kulluk çeşitleriyle Hakk’a yükselme rampaları
gibidirler. Günde birkaç kez bu rampalara uğrayanların ve onların hususî
vâridatıyla kendilerini yenileyenlerin yolda kalmaları, onlara tavır alanların
da Hakk’a varmaları söz konusu olmasa gerek.
Ruh dünyamızın aynaları sayılan mâbedler, kuruluşlarına esas teşkil eden
fonksiyonlarını eda ettikleri; imanlı gönüllerin, uhrevîlik teneffüs etmek üzere
günde birkaç kez koşup onlara sığındığı; sabah-akşam minarelerde ruh-u revân-ı
Muhammedî’nin şehbal açtığı; şadırvanların başında abdest alanların iç
çekişlerinin su çağıltılarına karışıp Allah’a yükseldiği; güvercinlerin kanat
sesleriyle mü’min sînelerden yükselen iniltilerin birer koro teşkil edip
revaklarda yankılandığı; gönüllerin o mübarek hazîrelerde her gün Kur’ân ve
ilâhilerle banyo yapmaya devam ettiği; gözyaşlarının, musluklardan akan sularla
yarışlar yaşadığı; alınların secdeye teşne bulunup, ruhların secde gölgesinde
serinlediği sürece bu mâbedler medeniyeti, insanlık âleminin, tıpkı bir metâf
gibi ziyaretgâhı olmaya devam edecektir.
Bizim medeniyetimizin sikkesi ve mührü sayılan bu mâbedler, şuradan-buradan
alınmış herhangi bir hendesî şablon ve plâna değil de, şeâiri ilan esprisine
bağlı engin, uhrevî buudlu, bizlere öteleri rasat etme imkânını veren bir
blokaja oturtulmuş gibidirler. Onların çehrelerine dikkatle bakıldığında, bu
çehrelerde, engin ruh zenginliğimizi, buğu buğu sonsuzluk duygularımızı,
mücerredin çerçevesinde iman esaslarına ait tasavvurlarımızı, İslâm şeâirinin
renkli çizgilerini, kendi yolumuzda sevinç ve kederlerimizi aksettiren
işaretleri, ümitlerimizden fışkıran ışıkları, zaferlerimizden taşan renkleri,
hamaset destanlarımızdan en canlı motifleri, kendi romantizmimizden aşk u
vuslatları temâşâ edebiliriz. Kezâ, bu mâbedlerin çehrelerinde, büyük niyetlerin
nurlarını, yürekten nezirlerin televvünlerini, ana-babaya armağan edilmiş
olmanın saygısını, evlât hatırasına inşa edilişin şefkatini, bir hasret ve bir
hicrana karşı teselli olmanın izlerini, hatalara kefaret duygusunun solgun
renklerini, değişik mazhariyetlere ait şükranın parıltılarını görmek de
mümkündür.. evet, bir uçtan bir uca bu mâbedler medeniyetini ne zaman temâşâ ve
dinlemeye koyulsak, yukarıda söz konusu edilen hususlardan hiç olmazsa
birkaçıyla karşılaşır ve bu Hak evlerini bizden biri gibi buluruz; biz öyle
buluruz, onlar da karşılaştığımız her yerde bizim üzerimizde âdeta birer canlı
hissi uyarır ve hayallerimize, heykellerinin arkasındaki ruh ve mânâyı
aksettirirler.
Bu mâbedler zinciri içinde, hükümdarlık remzi olarak koca koca tepeleri
hatırlatan pek muhteşemleri olduğu gibi, sıradan insanlara işaret eden orta
vüs’attekileri ve ince, zarif hâlleriyle çocuklar ya da gençler için yapılmış
gibi görünenleri de vardır. Ne var ki, en büyük ve muhteşeminden en küçük ve en
mütevaziine kadar hemen hepsi, aynı ruh, aynı mânâ ve aynı iç muhtevaya bağlılık
açısından âdeta bir bütünün parçaları gibidirler. Onlar bize, hep aynı şeyleri
mırıldanır, aynı hususlara göndermelerde bulunur ve aynı meseleleri
hatırlatırlar; biz de dillerinden anlayabildiğimiz ölçüde onları birer mûsıkî
gibi dinler, ifade ettikleri mânâları paylaşır ve onların harîminde bulunduğumuz
sırlı zaman içinde bizimle beraber Hazreti Kâdiyü’l-hâcât’a el kaldırıp
yalvardıklarını duyar gibi oluruz.
Bu mâbedlerden kimileri otağını, herkes tarafından görülebilen yüksek bir tepeye
kurmuş, muhteşem ve fevkalâde görünümü ile içlerimize haşyet salan manzarasının
yanında hayallerimizde dünya ve âhiretin birleşik noktasında duruyor olma
hissini uyararak, arzularımızı, iştiyaklarımızı, dâüssılalarımızı harekete
geçirip bizi bulunduğumuz zaman ötesine çağırır ve bize kendi iç sırlarından
neler ve neler duyururlar.
Kimileri, ince, zarif, yumuşak ve annelerimizin kucağı kadar sıcak iklimleriyle
bizlere bağırlarını açmış gibi durur ve ezan çağrısına ihtiyaç bırakmayacak
şekilde gönüllerimizi ezelî şefkatin nağmeleriyle kendilerine çağırırlar.
Kimileri, postunu düzlüğe sermiş, herkese açık ve günün her saatinde semtine
uğrayanlara hoşâmedîleriyle elleri göğsünde “eyvallah” diyen bir dervişe..
kimileri, ilim ve araştırmaya açık ufukları, herkese tesir edecek şekilde vakur
duruşlarıyla bir müderrise.. kimileri de halkvârî eda ve hâlleriyle hemen her
yerde karşılaşacağımız bizim insanımıza benzerler.
Her biri kendi çapında “Sidretü’l-müntehâ”nın birer gölgesi gibi duran bu kudsî
mekânlar neye benzerlerse benzesinler, bunların hemen hepsi de bizim ülkemizin
özünden-usaresinden, ruhundan-mânâsından süzülüp çıkmış gibi bir edaya
sahiptirler ve bizim mânâ köklerimizle, iç muhtevamızla o kadar uyum
içindedirler ki, onlarla ne zaman karşılaşsak, his, idrak veya şuuraltı
müktesebatımızdan bir kesitle karşılaşmış gibi oluruz.
Bu mâbedler aynı zamanda, inşa edildikleri yerler itibarıyla da sırlı bir kısım
hususiyetleri haizdirler: Onların, o mehabetli ve ledünnî görünüşlerinin
yanında, incelik, güzellik, zarâfet, ihtiyaç ve estetik gibi yanları itibarıyla
da öyle fevkalâde ve mükemmel hâlleri vardır ki; eğer sağlarına-sollarına
münasebetsizce yerleştirdiğimiz o hoyrat beton yığınlarını görmez ya da yok farz
edersek, onları bulundukları mekânlarla uyum içinde en enfes birer sanat
harikası olarak bulur ve büyüleniriz; evet insan, pek çoğu itibarıyla bu sihirli
mekânlara doğru yürürken, kendini bir zirveye doğru yükseliyor gibi hisseder..
ve mâbedde hakikîsine ulaşacağı bir terakkînin ilk basamaklarında bulunduğunu
sanır. Bilhassa mâbede bağlı eskiden kalma nâzım plânların korunduğu yerlerde,
insan yol boyu mâbed hedefli cadde ve sokaklarla, pek çok mescid mücâviri
evlerin önünden geçerken hep Allah’a yürüyor gibi Allah evine yürür.. yürüdükçe
içi açılır.. her adımda yeni bir inşirah duyar.. bazen uzun bazen de kısa, ona
götüren bütün yolları, duygularında, düşüncelerinde mâbedleştirerek her şeyi
zâtî kıymetlerinin çok çok üstünde değerlere ulaştırır.
Geçtiği mahalleleri, yürüdüğü sokakları, uğradığı bina önlerini, gölgesine
sığındığı duvarları tıpkı tanıdığı insanların yüzleri gibi görür; görür ve âdeta
onlardan selâm alır, onlara selâm verir, hepsinden yakınlık duyar, hepsine
yakınlığını duyurur.. önünden geçtiği pencereler ışıl ışıl gülücüklerle ona
hoşâmedîde bulunur.. uğradığı her yer ve birbirinden ayrı sayılan her mesafe
şuurlu birer varlık, hatta bir yol arkadaşı gibi ona refakat eder.. sonra da onu
başka refiklere bırakıyor gibi el sallar ve ayrılır. Gelip mâbedin revaklarına
veya mâbedi çevreleyen bahçeye ulaştığında da, şadırvan kurnalarından boşalıp
dört bir yanda yankılanan su çağıltısı, kanat sesi, ağaç hışırtısı, kuş
cıvıltısı ve abdest alanların iç çekişlerinden hasıl olan koro şeklindeki bir
hoşâmedîyle karşılanır.. her şeyi, her sesi, her nağmeyi, her güzelliği bir
kevser gibi yudumlar.. ve harem dairesine yürüyormuşçasına, kapalı ve
olabildiğine mahrem bir kısım hislerle kendisiyle öteler arasında gelir-gider..
sonra da tamamıyla ebedî mihrabına kilitlenir ve sadece O’nu sayıklar. Artık ne
su çağıltısı, ne kanat sesi, ne ağaç hışırtısı, ne de kuş cıvıltısı; tekbirlerle
gönlüne akan mânâları duyar ve ürperir.. tehlillerle nefes alır-verir ve
soluklanır.. tesbihlerle dolar boşalır.. her seste, her sözde O’nu duymaya
çalışır.
Evet, namaz yolcusu, gidip bu noktaya ulaşınca artık bütün bütün bulunduğu
mekânın havasıyla mest olur ve tasavvurları aşkın lâhûtî bir lezzetle kendini
iştiyak ve temkinin gel-gitlerine salar ki, bir mânâda “haremgâh-ı ilâhî” de
sayılan fizikî bu son durak, duyup hissedenler için canlı-cansız aksesuarıyla
âdeta ötelerin nağmeleriyle inler.. insanları huzura hazırlar ve daha ötesine
biler.. evet, hüşyâr gönüller için burada her şey hususî lisanıyla O’nu anar ve
her tavır ve davranıştan O’na ait gizli bir kısım fısıltılar duyulur.
Hele bir de bu namaz yolcusu, ezanla, kametle ve niyetle bütün bütün dünyevî
duygulardan arınıp, “Allahu Ekber” diyerek Rabbinin karşısında el pençe divan
durabilmişse; işte o zaman, bütünüyle semâvî bir hâl alır ve kendini, enbiyâ,
asfiyâ ve evliyânın, Hak karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde bulundukları
saflar arasında hissetmeye başlar.. ve önündeki imama uyduğu aynı anda, imamlar
imamı Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a da iktida etmiş olmanın sonsuz hazzını
duyar.. kalbinin saffeti ölçüsünde bedenî isteklerine ve cismanî arzularına
karşı tamamen kayıtsızlaşır ve âdeta Hak hoşnutluğuna abanmış gibi olur..
gönlünü tamamen O’nunla doldurur; hiç olmazsa doldurma gayreti içine girer..
bulunduğu hâlin boyasına boyanır.. işte böyle birinin bu şekildeki ledünnî
insibağı namaz süresince onu hep huzurun mehabetli yamaçlarında dolaştırır ve
ona, dünyada ulaşılması imkânsız mehâfet ve muhabbet ziyafetleri çeker.
Mâbedin bu iç derinliğinden ötürüdür ki onu, kalben inkişaf etmiş kimseler
âdeta, Hakk’a yürümenin rampası gibi görür.. değil günde beş defa, ona her gün
onlarca defa uğrasalar da, her zaman taptaze bir ümit, bilenmiş bir azim ve
bembeyaz hülyalarla uğrar; her uğrayışlarında iç içe vuslatlar yaşar, her
ayrılışlarında da hicranla ayrılır ve hasretlerini de bir kere daha
uğrayacakları mülâhazasıyla serinletirler.. gözleri mâbedde, kulakları
minarelerde, ömürlerini minarelerden yükselen çağrıya bağlılık içinde geçirir ve
hep mâbed ufuklu yaşarlar.
Sızıntı, Mart 2001, Cilt 23, Sayı 266
Minarelerin Sesi
Minarelerin sesi asırlardır milletimizin sesi olagelmiştir. Biz, o seslerin
çağlayanlar gibi üzerimize döküldüğü bir dünyada doğup büyüdük. O altın seslerle
güne başladık, onlarla gün boyu yaşadık, onlarla oturup kalktık ve hâlâ onlarla
oturup kalkıyoruz. Aslında o sesler, günde beş defa bize, kim olduğumuzu ve
nasıl bir konumda bulunduğumuzu hatırlatır; biz de onlarla derlenir-toparlanır
ve varoluş gayemize, gerçek insanî ufka yöneliriz.
Bu semâvî çağrı bizim dünyamızda, gökten indiği andan itibaren hep kendi
orijiniyle gürleyip durdu, asla susmadı ve onca münasebetsiz hırıltıya rağmen
ona icabet de hiç mi hiç kesilmedi. Her şeyin künde künde üstüne devrildiği dar
bir zaman diliminde, bir kısım alafranga düşüncelerin tesiriyle onda da
muvakkaten bir alaturkalaşma oldu ise de, o hemen bütün zaman ve mekânlarda
kendine has örgüsü ve şîvesiyle hep devam etti ve gelip bugünlere ulaştı. Bundan
sonra da -inşaallah- “ebed müddet” böyle sürüp gidecektir.
Her zaman gürül gürüldür minarelerin sesi bizim dünyamızda. Bu ses, her
gürleyişinde pek çok mü’min gönlü âbâd, bir hayli şeytanî hânümânı da târumâr
etmiştir.. evet minarelerin sesi duyulunca, Arz’a ruhânîlerle beraber itminan ve
sekine iner, bu esnada habis ruhlarsa kuyruklarını kısar ve saklanacak yer
ararlar. Arz u semâda bir velvele olur minarelerin sesi duyulunca; kimileri ona
koşar, kimileri de ondan kaçar. Yarasalar rahatsız olur, güvercinler ona dem
tutmaya durur. Gönüller pür heyecan şahlanır, nefislerse yeisle yutkunur.
Minareler bazen bulundukları yer itibarıyla yalnızdırlar, tek başlarına söze
başlarlar. Ne var ki, sağa-sola doğru birkaç adım atınca, daha başka seslerin de
onlara eşlik ettiği duyulur. Bazen de minareler birbirlerine yakın bulunuyor
olmanın hakkını eda sadedinde, vakit “tık” deyince hepsi birden gürler.. ve ayrı
ayrı enstrümanlar gibi birbirinden farklı sesler çıkarırlar. Sesler birbirinden
farklıdır ama yine de bir korodaki âhenk bütünlüğü içinde hep bir beraberlik arz
ederler. En azından biz onu öyle duyar, öyle hisseder ve öyle anlarız.
Sabah ayrı, öğlen ayrı, akşam ayrıdır minarelerin o ince, o narin ve o içten
sesleri. Ruh ve gönüller üzerindeki füsunlu tesirleriyle her zaman farklı birer
mûsıkî faslı gibi boşalır başımızdan aşağı bu lâhûtî sesler ve soluklar. Onları
duyar duymaz da -en azından inanan gönüller için bu böyledir- ayaklarımız yerden
kesilir gibi olur, derken bulunduğumuz zaman ve mekânla alâkamız kalmamışçasına
yürürüz bir sihirli derinliğe doğru. Yürürüz o sesleri mırıldana mırıldana
Firdevslere yürüyor gibi mâbede… Varıp Hak karşısında el-pençe divan duracağımız
âna kadar da gönüllerimiz hep bu seslerle çarpar, dil ve dudaklarımız da sürekli
onlara eşlik eder.
Minarelerin sesleri, bir yandan kulaklarımıza çarpıp bizi semâvîliğe
çağırdıkları aynı anda, diğer yandan da göklerin derinliklerine doğru
yankılanarak “Sözlerin en temiz ve en güzel olanı O’na yükselir.” fehvasınca
semâ kapılarını aşar ve gider tâ ötelere, ötelerin de ötesine ulaşırlar;
ulaşırlar da geçtikleri her kapı ve ulaştıkları her noktada hummalı bir faaliyet
başlar: İnsanlar fevç fevç abdeste koşar, tâzim u tekrîmle namaza yürür ve
herkes bir çeşit vuslat yaşar; buna karşılık gök ehli de ihtimal, safvetlerinin
derinliğiyle mütenasip, olabildiğine bir temkin ve huşû içinde, ona yönelir ve
kendilerince Hakk’a tebcîlât ve tekrîmâtlarını arz ederler.. evet, bu seslerin
büyüsüyle hemen herkes, olduğundan ve bulunduğundan daha farklı yeni bir duruşa
geçer; yeni bir duyuş, yeni bir sezişle öteleri daha anlamlı bir temâşâya
koyulur. Öyle ki, bu seslerin ulaştığı hemen her yer âdeta ruhânîlerin metâfı
hâline gelir. Herhalde semâ sakinleri de yerdekilere gıpta etmeye dururlar.
Minarelerden yükselen o lâhûtî âvaz, bazen bize bir sûr sesi gibi gelir, uyarır
hepimizi içinde bulunduğumuz dünyevîlikten; akseder dil ve dudaklarımıza o
büyülü kelimeler; mırıldanırız aynı şeyleri hep beraber ve sihirli bir koro
oluşur bulunduğumuz kuşakta. Şehbal açar peygamber unvanı Hakk’ı yâd etmenin
yanında. Dalgalanan bir bayrağa dönüşür gökyüzünde bu altın sesler; onların
gölgesinde ötelere açılma hissi belirir sinelerimizde; belirir de, ne zaman
mâbede yürüsek, kanatlarını germiş, semânın derinliklerine doğru açılan kuşlar
gibi sanırız kendimizi.
Minarelerin sesini bazen yitirdiğimiz Cennet’e bir çağrı gibi duyar ve koşarız
binlerce yıllık yitiğimizi bulmaya, o öldüren hasretten kurtulmaya doğru:
Minareler “Allah büyüktür” der, biz de Firdevs’e gidiyor gibi mâbede yürürüz.
Onlar gürler “kelime-i şehadet”le, biz de “İşte hedef bu” der köpürürüz
gönülden. Onlar haykırır o Sonsuz Nur’u, ışık yağar öteden gözlerimize,
gönüllerimize. Ardından “Yürüyün Hakk’ın rahmet ufkuna, meleklerin istiğfar
sağanağına” diye inler minareler; coşarız pürheyecan bir kere daha ve
günahlardan arınmaya yürürüz. Ürpeririz “Haydin kurtuluşa” sesleriyle, duyarız
duyulmadık neş’e ve inşirahı, koşarız namazgâha çocuklar gibi sevinçle…
Minareler hep aynı şeyleri söyleseler de, değişik kesimlerce birbirinden çok
farklı algılanır bu sesler: Çocuklar, bir ninni gibi dinler; hasta ve alîller,
Hakk’a teveccüh daveti şeklinde yorumlar; yaşlılar, rahmetle tüllenen bir âleme
hazırlanma tenbîhi olarak algılar; gençler, iradelerini hatırlatma çağrısı gibi
duyarlar bu sesleri. Evet, kelimeler-sesler aynı olsa da duyup değerlendirmelere
göre farklı farklıdır minare seslerinin ruhlara çarpıp yankılanışı. Anne sesleri
gibi rikkatle okşar-geçerler körpe dimağları; şefkatle kucaklarlar dertle
kıvrananları; yıldırımlar gibi gürlerler feverandaki duyguların tepelerinde ve
herkese onların ufku itibarıyla demet demet mesajlar sunarlar; onlar, gönüllere
sundukları bu şeyleri bir daha kimsenin söküp atamayacağı şekilde de âdeta altın
çivilerle mıhlarlar. Fecrin ışıktan sinyalleriyle başlayıp tâ yatma zamanına
kadar devam eden bu uhrevî nağmeler, inanan gönüllere kâse kâse mûsıkî
kevserleri sunar durur ve üst üste zevk fasılları yaşanır bütün bir gün…
Bazen minarelerin sesleri, birer kıvılcım gibi gönüllerimizin üzerine saçılır ve
ardından hayallerimizde sönmeyen birer meş’aleye dönüşür.. bulunduğumuz yerle
varacağımız ufuk arasındaki bütün mesafeleri aydınlatarak, korku ve
endişelerimizi siler, süpürür, götürür ve gönüllerimizde apak yol mülâhazaları
ve hedef iştiyakı uyarır. Hatta, bazen alır bizi tâ teşrî çağında gezdirir; Nebi
(sallâllahu aleyhi ve sellem) mescidine ulaştırır; Bilâl’in (radıyallahu anh)
sesiyle buluşturur ve bize âdeta zaman üstü olmanın hazlarını duyurur; duyurur
da ilklerle ezan seslerini paylaşır gibi olur ve kendi kendimize: “Bu ses
onların sesi, bu velvele de onların velvelesi; öyle ise bütün bunların bir
arkası da olmalı…” diye mırıldanır; “tayy-ı zaman” “tayy-ı mekân” yapmış gibi o
aydınlık günleri bütün tarâvetiyle şu yaşadığımız zamanla iç içe duyar ve böyle
bir bahtiyarlığa bir kere daha “eyvallah” çekeriz.
Minarelerin sesi çok defa bize, bezm-i ezeli, “bîkem u keyf” Hak’la muhavereyi,
ruhlarımızın O’na verdiği sözü hatırlatır; hatırlarız “Elestü bi Rabbiküm = Ben
sizin Rabbiniz değil miyim?” istintâkını; cevaplarız fiilen “Evet Rabbimizsin”
diyerek. Sonra da O’na en yakın duracağımıza inandığımız bir rasat noktasına
koşar, en içten inleyiş ve sızlanışlarla yenileriz ahd ü peymanlarımızı, bir
kere daha yeni bir vefa faslına “vira bismillâh” diyerek.
Bazen minarelerin sesi, o kadar dokunaklı, o kadar derin ve o denli büyüleyici
bir ahenge ulaşır ki, en katı kalbler bile dayanamaz da muvakkaten dahi olsa
onlar da kapı aralayıverirler.. ve akar bütün teşne gönüllere en güzel semâvî
kelimelerle örgülenmiş ses hevenkleri; akar ve birer ruh gibi bütün insanî
duyguları tesiri altına alır. Sûr sesi almış gibi canlanır vicdanlarımız,
dirilir iradelerimiz ve koşarız böyle bir imtiyazla serfiraz olmanın hakkını eda
etmeye.
Bazen minarelerin sesi bir meltem yumuşaklığıyla dalga dalga her yana yayılır;
derken üstümüzde yağmur yüklü bulutlara dönüşür. Sonra da “çiy” noktasına
ulaşmış nem habbecikleri gibi dökülmeye durur başımızdan aşağı. Meleklerin kanat
seslerine karışmış gibi başımızdan aşağı boşalan bu nağme ve ışık tufanı
karşısında kendimizi âdeta bir ziya çağlayanı içinde sanırız. Alır götürür bu
ışık çağlayanı bizi yolların Cennet’e açıldığı kavşağa. Tetikler
iştiyaklarımızı, heyecan salar sinelerimize; benliğimizin hudutlarını aşıyor
gibi oluruz ve kanatlanırız mevcudiyetini vicdanlarımızda duyup hissettiğimiz
Firdevslere doğru.
Minarelerin bu olabildiğine tatlı, içli ve biraz da “dâüssıla” edalı seslerini
her duyuşumuzda, annelerimizin şefkat kokan nefeslerini ve o yumuşaklardan
yumuşak ninnilerini duyar gibi olur, kendimizi hülyalarımızın oluşturduğu o
engin şefkate salar; sonra da gönüllerimizin derd ü hicranını dökmeye durur;
çocuklar gibi içimizi çeker ve ne hülyalara dalarız!
Bizim için ezanlar her zaman, gönüllerimizle konuşan sihirli birer beyan
olmuştur. Minareler ne zaman onlarla gürlese, ruhlarımızı kendi iklimlerine
çeker, onları kendi dünyalarında dolaştırır, herkesle, onların anlayabilecekleri
bir dil kullanarak konuşur ve ne yapıp yapıp kendilerini onlara ifade ederler.
Bu seslerin ne mânâya geldiğini, neye çağırdığını, niye çağırdığını bilenler
bilir ve her zaman onu/onları severler; bu itibarla da minareler o lâhûtî
sesleriyle ne zaman gürleseler, onlar da soluklarını tutar ve derin bir haşyetle
o sesleri mırıldanmaya dururlar. Bu seslerin aynı ölçüde onlara âşinâ olmayanlar
üzerinde de ciddi tesirleri söz konusudur. Hele onlar içten, samimi, usta bir
sesle ve gönül-dil uyumuyla icrâ ediliyorlarsa.. evet, işte o zaman:
‘Gök nura gark olur nice yüz bin minareden,
Şehbal açarak (açınca) Ruh-u Revân-ı Muhammedî..
Ervah cümleten görür “Allahu Ekber”i,
Akseyleyince arşa lisan-ı Muhammedî.’ (Yahya Kemâl)
mazmununca arz u semâ inler o soluklarla; inler de çok defa biz bu fâni seslerin
ötelere bir şeyler ifade etme gayretiyle insan üstü bir hâl aldıklarını tahayyül
eder ve bu nefeslerde âdeta birer sermediyet şîvesi duyar gibi oluruz. Bu ses ve
bu mutasavver şîve uykuda olan bütün hislerimizi uyarır; bizi lezzetten haşyete,
vazife şuurundan haz alaşımlı mehabet ufkuna çeker, gönüllerimize beşiklerin
başında mırıldanan ninniler safvetinde en masum zevkleri duyurur.
Bir ân gelir ki, bizim bulunduğumuz zaman dilimi itibarıyla bütün minareler
seslerini keser; ama müezzin, uhrevî heyecanlarımızın biraz daha devam etmesi
için farklı fasıllarla gönlünün dilinden daha değişik şeyler meşk etmeyi
sürdürür: Kametle bizi Hak karşısında divan durmaya çağırır.. yeri geldiğinde
“tekbir” ve “tahmîd”de imama eşlik eder.. “Allahümme Ente’s-Selâm”la,
mü’minlerin herkese esenlik vâdettiklerini haykırır.. gönüllerimizi, tesbih,
hamd ü senâ ve tekbirle son bir kez daha şahlandırır ve bize başlarımızı
döndürecek yeni yeni uhrevî pencereler açar; hem öyle bir açar ki, kendini bu
çağlayana kaptırmış pek çok kimse, iç insiyaklarıyla Kudreti Sonsuz karşısında
hemen diz çöker ve yakarışa geçer.
Kametten, böyle bir yakarış faslına kadar mâbedin içindeki ses-söz, harem
dairesinde bulunuyormuşçasına olabildiğine yumuşak, ince, narin, haşyet edalı ve
edep televvünlüdür. Hele bu sesler ve sözler hüşyar ruh ve ötelere açık
gönüllerin iniltisi ise…
Biz ne zaman yer yer cemaatin de ses kattığı bu nazlı nağmeleri dinlesek,
göklerin ruh ve mânâsının tıpkı şelâleler gibi üzerimize döküldüğünü ve bu hamd
ü senâ, tesbih u tekbir zemzemesiyle banyo yapmış gibi arınmış ve hiffet
kazanmış olduğumuzu sanırız.
Ezanla, kametle Hakk’ı ilana doymamış gibi sürekli bir şeyler bulup söyleyen bu
sesler, bazen okudukları evrâd u ezkâr, münâcât ü naatlar ve bunların her birine
göre başvurdukları eski-yeni makam ve usullerle her ağızlarını açışlarında bize
dünyalar dolusu altın mülâhazalar bahşetmiş gibi olurlar; bizi şanlı
geçmişimizin yamaçlarında dolaştırır; kendi düşünce dünyamızın mefkûre atlasında
konuk eder; bugünkü şîveyi dünkü üslûbuyla harman yaparak bize gönüllerimizi
büyüleyen değişik ses ve söz demetlerinden ne buketler ne buketler sunarlar.
Evet biz, bu ses ve bu sözlerde mübarek bir milletin bütün bir geçmişini, bu
koskoca geçmişte oluşup gelişen değişik değerler manzumelerini görür, duyar,
dinler; o dağlar cesametindeki millî vâridatımızın -hayallerimizde olsun-
temâşâsıyla âdeta mest olur ve kendi kendimize: “Meğer ne âlî bir kavimmişiz!”
diye mırıldanırız; mırıldanırız zira, minarede başlayıp mâbedin içinde
noktalanan bu sesler bazen o kadar mazi televvünlü, o kadar millî ve o kadar
bizden birer nağme gibi duyulur ki, bu ses ve bu sözlerin her bir demetinde
bütün tarihimizi ve onun arkasındaki atalarımızın o enginlerden engin his ve
heyecanlarını duyuyor gibi olur ve kendimizi onların arasında sanırız; sanırız
da bu seslerin ve bu sözlerin bitmesini hiç mi hiç istemeyiz.
Ama her şey gibi, onlar da mevsimi gelince bizim bulunduğumuz yer itibarıyla
biter ve yerlerini büyülü bir sükûta terk ederler. Biraz mutmain biraz da buruk
olarak ayrılırız olduğumuz yerden. Ayrılırız mağribe doğru açıldıkça yeni ses
hevenklerinin yükseliyor olduğu tahayyülleriyle ve “Nasıl olsa bu sesler bir
müddet sonra gelip yine minarelerimizde gürleyecektir” tasavvurlarıyla..
Sızıntı, Eylül 2003, Cilt 25, Sayı 296
Mü’min Ufkunda Zaman
Mü’min ufkunda zaman hep bir büyü ile cereyan eder; çok defa fevkalâdeliklerle
tüllenir ve sihrini tam duyabilenlere zaman ve mekan üstü neler ve neler
fısıldar! Hakîkî bir mü’minin, bütün bir ömrünü ya da bir yılını değil; bazen
değişik vâridât ve televvünleri itibarıyla bir gününü bile tavsîfe gücümüz
yetmez. Dahası, biz bir şeyler anlatabilsek de, imandaki sırrı tam tadıp
duymamış olanlar onu körler ve sağırlar gibi dinleyecek ve hiçbir şey
anlamayacaklardır. Parmağı bala banmamış, damağı onunla tanışmamış, gözü gül
görmemiş ve burnu onu koklamamış birine baldaki tadı, güldeki renk ve kokuyu
tarif etmek mümkün olmadığı gibi, inanmayana, mü’min ufkunda zamanın nasıl bir
sihirle cereyan ettiğini anlatmak da öyle imkânsızdır.
Mü’min ufkunda zaman hep bir sihirle gelir gider; hele bazı vakitlerde ruh,
şartlı reflekslere bağlı hareket ediyormuşçasına birdenbire teyakkuza geçer;
insanî melekeler bir yerden sinyal almış gibi toparlanır; bütün lâtifeler
heyecan, telaş, ümit ve endişe ile uyanır ve her hâlleriyle âdeta karşı konulmaz
bir emre âmâde olduklarını îmâ ederler. Bütün pencereler sımsıkı kapalı,
panjurlar inik, perdeler de çekili olduğu hâlde, bazen ezanla beraber, bazen de
ezandan evvel, fecrin o sihirli esintileri camı, tülü, perdeyi delip geçerek
gelir gönüllerimizi sarar ve bir temcid sesiyle bizi Hak huzuruna çağırır.
Gözlerimizi açar-açmaz ilk defa minarelerin cümbüşüyle -kerameti şerefelerden
yükselen o nurlu kelimelere ait- bir mûsıkî banyosu yapar; sonra, namaz için
özel tahâret kurnaları altında taabbüdî arınmadan geçer; ardından da yüz yere
sürüp içimizi Rabbimize dökeceğimiz namazgâha yürürüz.
Namaz hemen her zaman, o kendine has büyüsüyle, pencerelerden süzülüp içeriye
girerek alışık olduğumuz bir misafir gibi -ev sakinlerinden daha sıcak bir
misafir gibi- seccadelerimizde bizi karşılar ve henüz başladığımız o taptaze
güne kendi boyasını çalarak gelecek saatlerin mânevî hazzını ruhlarımıza duyurur
ve mü’min ufkuna ait ilk sihirli farklılığı ortaya koyar. Böylece, bütünüyle
Allah’a açık duygularımızla başlarız güne. Duyarız bir Cennet sabahı neşvesini
bütün benliğimizle. İbadet, evrâd u ezkâr, kahvaltı ve daha bir sürü meşgale ve
sorumluluk bu ince, nârin ve yemyeşil başlangıcın birer devamı hâlini alır; biz
istemesek de her işimize sirayet eder, her davranışımızı kendi şivesiyle
konuşturur. Derken, hareket ve faaliyetlerimiz ukbâ edalı bir inceliğe bürünür;
zâhiren başkalarıyla aynı zaman dilimi içinde, aynı mekânda, aynı şeyleri
paylaşıyor gibi görünsek de, niyet ve nazarlarımızın farklılığıyla hamle ve
hareketlerimizde hep Allah’a emanet olmanın esrarını duyarız. Çevremizi, O’na
ait tecellîlerle sürekli tül pembe görür.. her simada O’na işaret eden çizgiler
müşâhede eder.. bu mülâhazalarla dünyevîlik-uhrevîlik arasında gelir-gider ve
inançlarımızın davranışlarımıza aktığını duyar gibi oluruz. Böyle bir
ledünnîlikle idrak ufkumuza giren hemen her şeyi daha munis, daha sıcak, daha
içli, daha anlamlı bulur ve karşımıza çıkan herkesi, her nesneyi bağrımızda
büyüttüğümüz çocuklarımız gibi okşar, koklar ve inançlarımız sâyesinde kendimizi
olabildiğine genişlemiş, sihirli bir atmosfer içinde sanırız: Canlı-cansız bütün
eşya renk, şekil, desen, mahiyet değiştirip de başkalaşmış gibi güler yüzümüze..
ve ruh olur, mânâ olur akar içimize. Taş-toprak, ağaç-yaprak, gül-çiçek,
kuş-böcek.. her şey ama her şey gönül ufkumuzdan ruhlarımıza sürekli bir şeyler
fısıldar. Bütün tekvînî emirler, satır satır, paragraf paragraf birer mesaja
dönüşür, his ve şuurlarımıza harfsiz-kelimesiz “sehl-i mümteni” ne hutbeler ne
hutbeler îrad eder. Teneffüs ettiğimiz hava, yudumladığımız su, çiğnediğimiz
lokma, gözlerimizden gönüllerimize akan güzellikler, bize, bütün bunlarla
mâhiyetlerimizin münasebetlerini, tat ile tat alma duygularımızın muâşakasını,
hayatla umumî atmosferin aynı hesap ve aynı hendeseye göre hareketlerini söyler
ve ruhlarımıza mârifet kevserleri içirir.
Böylece, günün ilk dakikalarından itibaren hayatımızı duya duya yaşar ve sürekli
fecir şîvesiyle oturup kalkmaya başlarız; derken, saatlerin ilerlemesiyle bu
neşve ve heyecan az da olsa, zeval rengine bürünür.. ve işte tam bu esnâda
yepyeni bir bekâ esintisiyle öğlenin o serinleten gölgesi düşer üzerimize; düşer
ve bizi, günün iş, meşgale ve daha değişik aktiviteleriyle akıp giden o sımsıcak
dakikalarında “Arş-ı Rahmet”in izdüşümü diyebileceğimiz bir mâbede veya herhangi
bir namazgâha çağırır. Bu çağrıya uyup bir kere daha yüz yere sürmek için
“Hazîretü’l-Kuds”ün gölgesi böyle bir mekana doğru yürürken, hemen her adımda
vicdanlarımızın eline tutuşturulan mârifet, mehâbet ve muhabbet kâselerinden
kevserler yudumlar, varacağımız yere derin bir yol zevki içinde ulaşır, revaka
adım attığımızda farklı hazlarla ürperir.. şadırvanın başında ayrı bir inşirahla
serinler.. bizimle aynı duygu ve aynı düşünceyi paylaşan aydınlık simalarla bir
arada bulunmanın neş’e ve sevinciyle soluklanır, uhrevî mülâhazaların
ra’şeleriyle iç çeker ve yürürüz bir kere daha gün ortasında iman ve İslâm
farklılığının vâridâtını duymaya. İçinde, yemek, çay, sohbet ve gelme-gitme
adına belli ölçüdeki değişik aktivitelere bağlı uzun bir ruhî dinlenme faslıyla,
beden, cismâniyet ve “akl-ı meâş”ın kalbin sırtına yüklediği ağırlıklardan
sıyrılır.. gönlümüzün merkezle irtibatını yeniler; oldukça ciddî bir mânevî
donanımla yeniden işimizin başına döner ve bir gözümüz dünyada, diğeri ukbâda,
ikindinin o masmavi dakikaları gelip çatacağı ana kadar hep dünyevîler gibi,
fakat bütün bütün uhrevîliğe bağlılık içinde soluk soluğa çalışır-koşturur,
yazar-çizer, okur-düşünür, öğretir-öğrenir, alır-satar, planlar-uygular, hâl
hatır sorar-gönül alır ve âdeta dünya ve ukbâ iç içe yaşarız.
Bu sihirli dakika ve saatler, kim bilir, bizim duyup sezemediğimiz daha neler
neler ifade ediyordur.! Ama itiraf etmeliyim ki, ben hemen her zaman, bu
nefislerden nefis, tatlı ve derin dakikaları kendi değerleri çizgisinde dile
getirememe, resmedememe hicabı içinde oldum; hicabı içinde oldum, zira, mü’mince
duyulan bu dakika ve saatleri kusursuz ifade edebilmek için ciddî bir şiir
kabiliyetine; Müslümanca bu hareketler içindeki âhengi resmedebilmek için
mücerredi tasavvur edebilme istidadına ve her zaman üzerimizde büyüsünü
hissettiğimiz zaman parçacıklarını kendi letâfetleriyle duymak için de
mûsıkîşinas olmaya ihtiyaç vardır. Benim böyle bir istidat ve kabiliyetim
olmadığına göre, ihtimal bu perişan sözlerimle mü’minlere ait zamanın o nurefşân
çehresini karartmış bulunuyorum. Eğer bu perişan beyanlar söz üstatlarını
harekete geçirme vazifesini görecekse, dolayısıyla maksadın hasıl olduğunu
düşünerek teselli de olabilirim…
İşte böyle bir teselli ile mü’min ufkunda zamanı hecelemeye devam ediyorum:
Derken zaman akar, saatler saatleri takip eder; biz yorgun, gündüz yorgun, güneş
solgun; bir sürü tebeddül, tagayyür, ümit ve inkisar çağrışımlarıyla birdenbire
ufukta ikindi beliriverir. “Salât-ı Vustâ” farklılığıyla bize gürül gürül bir
“hazır ol” çeker.. cismânî bitkinliğimizi atabilmemiz için ruhlarımıza “revh u
reyhan” ufkunu gösterir; bizleri yorgun olmayan dakikaların ferahfezâ iklimine
çağırır ve gönüllerimize, gurupta renk atmış güneşe bedel, bir ezelî ışık
kaynağından kâse kâse ziyâ içirerek ebediyet iştiyakıyla yanıp tutuşan
ruhlarımızı ufuk ötesi âlemlerin sihriyle baş başa bırakır. Böylece, günün son
çeyreğinde seccadelerimizle bir kere daha selâmlaşır; selâmlaşmak da ne demek,
koklaşır; onlara yüz sürer; ses, soluk ve sızlanışlarımızı emanet eder.. ve
ayların, güneşlerin, yıldızların, emrine âmâde bulundukları Zât’ı, bütün varlık
adına ve insanî ufka yaraşır şekilde elpençe divan durarak tazimde bulunur.. bu
tazim ve tebcîli rüku ile derinleştirir.. secde ile kendi uzaklığımızı aşarak
O’nun yakınlığına yürür.. ve böylece ufkumuza damlamaya başlamış akşamın alaca
tahassürlerini O’nun huzuruyla ve huzurunda bulunuyor olma ümidiyle yumuşatır;
vedâ rengine bürünen hicranlı gün bitimini yeni bir vuslat faslına çevirerek o
Ulu Dergâh’ın kapısını tıklatıp “Biz geldik” şeklinde mırıldanır ve herkesin iç
içe yalnızlıklar yaşadığı saniyelerde inşirahlarla, sevinçlerle soluklanır ve
ciddî bir iç temâşâ ile ufkumuzun enginliğine dalar gideriz. Biz, bu ledünnî
dalgınlığı yaşayaduralım, yoğrük bir eda ile dört bir yanda akşam ezanları
yankılanmaya başlar. Sevinci tasasına galip bu gurup gurbeti esnasında,
minarelerden yükselen semâvî sesler nazla gelip içimize akar ve sinelerimizde
bir kurbet çağrısı gibi duyulur. Biz bu çağrıda hemen her zaman bir göç ve
intikal edası hissederiz; hisseder ve gündüzden geceye, hareket ve faaliyetten
sükûnete, değişik aktivitelerden istirahata geçişi bedâhetin çehresinde
okuduğumuz gibi, dünyadan ukbâya, hizmet ve vazifeden ücret almaya, cismâniyetin
dağdağalarından rûhâniyâtın ferahfezâ iklimlerine göç edeceğimizi de işaretlerin
dilinden dinliyor gibi oluruz. Bütün bunları duyup dinlerken, sürekli
gözlerimizden gönüllerimize ve gönüllerimizden de his, şuur ve idraklerimize
sımsıcak mânâlar akar; akar da, bu olabildiğine nazlı ve hülyalı dakikalarda iç
müşâhedelerimizle âdeta ayrı bir âleme açılıyor olmanın zevkini duyarız. Bir
yandan her şeyin ve herkesin derin bir sükûnete teslim olmuş gibi sessizleştiği,
diğer yandan zaman ve içindekilerin daha bir içli hâl aldığı bu kasvetli veya
durgun gibi görünen saatlerde çok defa realitelerle hülyalar birbirine karışır..
varlık bütün hey’etiyle tıpkı bir hayalet hâlini alır ve insanlar da âdeta
rûhânîlere dönüşür.
Yavaş yavaş koyulaşan karanlığın, mü’min ruhlarda çağrıştırdığı mânâlarla, gece
ve gündüzün iltikâ noktası diyeceğimiz bu esrarlı dakikalarda, bir kere daha
kendimizi, göklerin sihirli sesleri ve ötelerin esrarlı ışıkları arasında
seccadelerin üzerinde buluruz. Biyolojik hayatın yorgunluğuna karşılık insanî
ruhun günü ibadetle bitirme şevkiyle şahlandığı bu yeni fasılda, acz u
ihtiyaçlarımızı daha derinden duyar, şevk u şükrü beraber yaşar ve Yaratan’ın
ululuğu karşısında, tepeden tırnağa hislerle dopdolu olarak koşarız yeniden
yüzümüzü yerlere sürmeye ve içimizi O’na dökmeye.
Derken, karanlıklar her tarafı kaplar; her şey daha bir lacivertleşir;
çevremizdeki nesneler yavaş yavaş silinir gider.. ve işte o zaman arkada
bıraktığımız gündüzü, ruhumuzdaki ebedî aydınlık ihtiyacıyla daha derinden
hisseder ve bütün benliğimizle, her saati, her dakikası, her saniyesi sonsuz bir
saadeti kazanmaya yetecek koskoca bir günün iyi değerlendirilip
değerlendirilmediği mülâhaza, muhasebe ve telâşıyla oturup kalkmaya durur.. ve
ebedî zulmet, mütemâdî yokluk ve daha bir sürü boşluğa ait seslerin,
mâhiyetimizin nefsânîlik pencerelerinden içimize sızıp ruhumuzun üzerine
çullanmasına karşılık, toparlanır ve “Nasıl olsa önümüzde upuzun bir gece var!”
der, seccadelerimizde pusuya yatıp tecellî avlamaya çalışacağımız yeni eşref
saatler beklemeye koyuluruz. Ardından da hepimizi derin derin düşünceye salan
füsunlu gece gelir.
Sızıntı, Şubat 2003, Cilt 25, Sayı 289
Münâcât Yerine
Yıllar var hasret kaderimiz oldu. Bulunduğumuz yerde kalmaya hâlimiz müsait
değil. Çırpınıp duruyoruz çaresizlik içinde. Dört bir yandan kuşatılmış gibiyiz
ve düşürülmek istenen bir kaledekilerin heyecanını yaşıyoruz. İçte-dışta ihanet
düşünceleri diz boyu; vefa beklediğimiz sinelerde kin, nefret ve hıyanet.
Düşmanlık duygularıyla esirip duranların adedini Allah bilir; vefasız dostların
sayısı ise ondan daha az değil. Hakk’ın gazabına çarpılıp rahmetinden mahrum
kalma endişesi bazıları için ürperten bir his. Duygu, düşünce istikametini
koruyamama, sürekli hâlden hâle girip durma ve bir kısım olumsuzluklar fasit
dairesi içinde telâş yaşama her günkü hâlimiz. Ne mehâbet hissi, ne mehâfet
duygusu, öldüren bir korku ile tir tir titriyor ve iç içe panikler yaşıyoruz.
İnançlarımız zayıf; mârifetten hiç haberimiz yok; sağlam itikadın, mârifetle
inkişaf eden imanın gücünden ne anladığımız belirsiz.
Ey Rab, gizli açık hâlimiz bu.. ve hâl-i pürmelâlimiz sana ayân; gaye, düşünce
ve iç hesaplarımıza da Sen nigehbansın; bilirsin ne yapıp ne düşündüğümüzü. Ne
yaptıklarımız ele alınacak gibi ne de düşündüklerimiz. Her yanımızda bir sürü
yara-bere, muzmerâtımız ise mesâvi defterlerimiz gibi kapkara. İktidar ve
iradelerimiz Sana emanet. Çaresizliğimiz her hâlimizden belli. Her zaman iç içe
hayretler yaşıyor ve bir türlü isabetli karar veremiyoruz. Yaptıklarımız sadece
bizim ve bugünün değil, bütün bir tarihin yüzünü karartacak kadar çirkin ve
olabildiğine geniş alanlı. Hâlimiz, mâzimizle mukayese edilince simsiyah ve
gelecek adına ümitlerimizi alıp götürecek kadar da belirsiz, bulaşık ve iç
bulandıracak mahiyette. Yürüdüğümüz yollar yürünür gibi değil. Yol dediklerimiz
patikadan farksız. Önümüzde bir sürü kapı; kapılar kapalı ve arkalarında da
sürgü var. Varılacak nokta bilmem kaç konak ötede. Dertlerimiz en güçlü
bedenleri bile yere serecek kadar amansız ve müzmin; sıkıntılarımız en uzun
solukları kesecek ölçüde ciddî ve kronik. Öyle gurbetler yaşıyoruz ki emsali
görülmemiş. Öyle hasretlerle kıvrım kıvrımız ki, benzeri sebkat etmemiş. Bir
sürü garipleriz, bakmıyor kimse yüzümüze; âcizleriz yok elden tutanımız. Canımız
çıkacak şekilde dört bir yandan sıkıştırılmış gibi bir hâlimiz var. Yakın kabul
ettiklerimiz katmerli bir vefasızlık içindeler ki düşmanların kinini, nefretini
aşkın; düşmanın iftirası, isnadı, tazyiki lütfedilecek sabra kalmış. Birbirimize
karşı duyduğumuz kin, nefret, haset ve hazımsızlık vahşilerin vahşeti
seviyesinde. Her olumsuzluk bizi bulunduğumuz noktadan aşağıya doğru çekiyor;
kendimize takılıyor ve sürekli irtifa kaybediyoruz.
Ey Rab! Tam yolda değiliz; “dâllîn”den sayılmayacağımızı ümit ederim. Zihnî,
fikrî, ruhî boşluklar içinde bulunduğumuz muhakkak. Anlayış ve düşünce fakirleri
olduğumuzda ise hiç şüphe yok. Kendi iç dünyamızla ayakta durduğumuz söylenemez.
Fakr ve cehaletlerimizin yanında hele bir de tefrika zaafımız var ki hiç sorma..
Senin ölçü ve kıstasların muvacehesinde günahlarımız, tarihin en günahkârlarını
arattıracak seviyede. Maruz kaldığımız musibetler, helâk olmuş kavimlerin
başlarına gelenlere denk. Bütün bunlardan bir şey anlamayanlar serâzad ve
çakırkeyf; anlayanların hüznü, kederi ise yürekleri çatlatacak ölçüde. Gelip
gelip kendi ürettiğimiz problemlere takılıyor; yapalım derken yıkıyor ve kendi
enkazımız altında kalıyoruz. Kötülük düşüncesine bağlı meyillerimiz tabiatımız
hâline gelmiş ve olabildiğine azgın; iradelerimiz çelimsiz, yüreklerimiz de
bomboş. Derdmend olanların his dünyaları perişan, sineleri çatlayacak gibi,
duyguları feveranda, ama hepsi de çaresizlik içinde ve suskunluk murâkabesi
yaşıyor: Hiddetlerini yutkunarak geçiştiriyor, öfkelerini “lâ havle”lerle atmaya
çalışıyor ve ufku görünmez, upuzun karanlık bir vetirenin düşe-kalka yolcuları
olarak düşerken “of” ediyor, kalkınca da sabır taşlarını bile çatlatacak yeni
bir beklentiye giriyorlar.
Yıllar var, hep başkalarına bağlanıp kaldık ve affedilmeyen bir sürü günahlar
işledik; Seni tanımama, kendimizi bilememe, dine vefasızlık, millet ruhuna da
saygısızlıkta bulunma günahı. Oysaki Seni söylemeyen her şeyi unutmaya, Sana
saygısızlık edenlerin üstüne bir çizgi çekmeye vicdanî ahd ü peymanımız vardı.
Öyle davranamayıp ruhumuzun bütün kaidelerini yıktık; maddî-mânevî dünyamızın
şeklini değiştirdik; millî ve dinî hayatımızın âhengini bozduk; derken bütün
değerlerimiz bağı kopmuş tespih taneleri gibi sağa-sola saçılıp gitti. Kendi
özümüzü inkâr ettik. Birer materyalist, natüralist mukallidi hâline geldik.
Hevâ-yı nefsimize uyduk, akla hayale gelmeyecek hatalar işledik. Hatalarımızı
sezemedik, günahlarımızı göremedik ve durumumuzun vehametini değerlendirerek bir
türlü Sana yönelemedik.
Meçhul bir rıhtımdan yanlışa açılmamız üzerinden yıllar ve yıllar geçti.
Bulunduğumuz yerden uzaklaştık, ama mevhum hedefe de asla ulaşamadık; sürüm
sürüm yollardayız; ne dizimizde derman kaldı ne iradelerimizde fer. Azimlerimiz
iki büklüm; kanatlarımız kırık; yol-iz bilmezlerin gurbet, hayret ve dehşeti
içinde “Bir kapı” deyip inliyor ve vicdanlarımızda “Siz mi geldiniz?” şeklinde
değerlendireceğimiz bir emare ve bir işaretin yankılanacağı “eşref saati”
bekliyoruz. Beklerken de yer yer ettiklerimiz karşımıza dikiliyor ve tam
ümitlendiğimiz bir sırada kendi kendimize: “Nerede o mazhariyet nerede siz?”
diye mırıldanıyor; bir kere daha sendeliyoruz.
Ey Yüce Dost, seneler var ışığına hasret gidiyoruz ve kopkoyu bir gölgedeyiz; ne
simalarımızda renk kaldı, ne düşüncelerimizde hayat. Kendi vehimlerimizin
cinnetini yaşıyor ve sürekli kendi kendimizi mıncıklıyoruz. İki büklümüz,
harekete geçip doğrulamıyor ve bir türlü beklenen yenilenmeyi
gerçekleştiremiyoruz. Ektiklerimizi küfür fırtınaları tehdit ediyor. Yeşeren
düşüncelerimiz nifak rüzgârlarının baskısı altında. Bir türlü ayaklarımız
üzerinde duramıyor, bir türlü tevhid-i kıbleye muvaffak olamıyor ve bir türlü
zihnî, fikrî teşevvüşten, ikilemden kurtulamıyoruz. Bir sürü başıboşlar hâline
geldik; bu hâlimizle İslâm’ın çehresini karartıyor; çevremizdeki mütereddit ve
mütehayyirleri de şüphelere sevk ediyoruz. Konuştuğumuz sözler, kalb ve kafa
izdivacından doğmuş nesebi sahih beyanlar değil; yazıp-çizdiklerimize
gönüllerimizin sesi diyemeyeceğim. Her hâlimizde ayrı bir ukalâlık ve iddia
nümâyan. Çoğu hareketlerimiz mele-i a’lânın sakinlerini utandırmaya karşılık
şeytanları sevindirecek mahiyette. Affına sığındık, bize nezdinden bir ışık
gönder ve zulmetlerin oyununu boz ve bir Süleyman lütfeyle ki çevremizi saran
bütün şeytanları zincire vursun.
İfritten bir devirdeyiz; dinde tahripler yaşıyoruz ki emsali görülmemiş.
Milliyet düşüncesi en talihsiz yorumlar ağında olabildiğine derbeder; mânâ
köklerimiz, insafsız hasımların darbeleri yanında vefasız dostların ihanetiyle
de paramparça. Selâmet-i kalb ve istirahat-ı ruh isteyenler “Yâ mahşer” deyip
uykuya çekilmiş; mânâya bağlı görünenlerse rüyalarla teselli olma peşinde;
uyurgezerlerin haddi hesabı yok. Her yerde bir sürü günah işleyen arsız, bir
sürü de bu arsızlığı seyreden hissiz var. Günahkâr tevbe bilmiyor,
seyredenlerden de samimi bir ses yükselmiyor.
Senin yolundan ayrı düştüğümüz günden itibaren, bizi biz yapan bütün değerleri
de bir bir yitirdik; yitirdik iman yolunu, İslâm’ın getirdiklerini, Cennet’e
yürüme üslûbunu.. sonra da dağılıp döküldük ve ayaklar altında pâyimal olduk.
Düşüncelerimizde boşluk, sözlerimizde tutarsızlık, tedbirlerimizde kararsızlık
her hâlimizle âdeta bir sevimsizler topluluğu hâline geldik. Şimdilerde, her şey
o denli alt-üst oldu ki, inayetin olmazsa Mehdi bile gelse bu işler düzelecek
gibi görünmüyor…
Senden uzaklaşalı asırlar oldu; çok kapı tokmağı tıklattık, çok kimseye müracaat
ettik. Perişaniyetimizi görecek, dertlerimize derman olacak kimse çıkmadı.
Kaçkın olmanın hicabıyla beraber kimsesizliğin sefaletiyle de hep kıvranıp
durduk; ama dahasına tâkatimiz kalmadı. Biraz da ıztırarların
evirip-çevirmesiyle şu anda boynumuzda kulluk tasması huzurunda el-pençeyiz. Ben
şimdilerde dahi Seni tam anladığımızı ve dergâhına gönülden yöneldiğimizi
söyleyemeyeceğim -dergâhın uludur, kıtmir kulundur-. Anlayıp yönelebilseydik her
şeyi hâle bağlar ve “hâlimiz ayân” der sükûtla içimizi dökerdik. Ama, mücrim de
olsak, rahmetinin enginliğine çağıran Sen, günahkârların affına ferman çıkaran
da Sensin. Dua adına konuşmamıza müsaaden olmasaydı, böyle bir teveccühe
yeltenemez ve huzurunda içimizi dökme saygısızlığında bulunmazdık…
Ey Yüce Yaratıcı, bunca zaman yâd ellerde dolaşıp yabancılık yaşadıktan sonra
sırtımızda yılların vebali, perişan bir dil, kırık bir kol ve kanatla nihayet
kapına yöneldik -ben öyle sanabilirim- bir yandan mahcubiyet yaşarken bir yandan
da Sana dönmüş olmanın sevinci içindeyiz. Huzuruna nasıl gelirsek gelelim
gönüllerimiz Seni bulmanın heyecanıyla çarpıyor ve nabızlarımız da ümitlerimizin
ritmiyle atıyor. İşte böyle bir ruh hâletiyle bütün duygularımızı Senin
hakkındaki reca ve beklentilerimize bağlayarak “Meded ey keremler kânı,
kaçkınları affet, ihtiyaçları zaruret kertesinde rahmete muhtaç olanları affet.”
deyip inliyoruz.
Yeis ümitlerimize çelme takma peşinde, düşüncelerimiz plânsızlığın cenderesinde
ve hemen hepimiz müterakim ihmallerin doğurduğu bir çaresizlik içindeyiz.
“Kimsemiz yok” diyemem; çünkü Sen varsın; tamamen nâçar kaldığımızı söyleyemem;
zira Sen çaresizlerin çaresisin. Ey sevgisi bütün sevgilerin önünde Sultanlar
Sultanı, bizi bir kere daha yakınlığına kabul buyur ve Senden hususî iltifat
bekleyenleri kendi uzaklıklarıyla baş başa bırakma; bırakıp hicranla yakma.
Bizden önce de binler-yüz binler kaçak yaşadı; sonra döndü bunlardan bazıları
Senin merhametine el açtı; el açtı ve başını eşiğine koyup gözyaşlarıyla içini
sadece Sana döktü. Sen de onların hepsini şefkat kurnalarında arındırdın, sonra
da alıp hususî sıyânetinde barındırdın. Bunca yıl sonra bizler de, durmuş
kapında Senin kulların olduğumuzu mırıldanıyor, iltifatta bulunup kabul
ettiklerine teveccüh buyurduğun gibi bize de bir kapı aralayıp “Geçin içeriye”
diyeceğin anı intizar ediyoruz.
Senin kapına yönelmek, gözden günahları, gönülden pasları silmenin biricik
yoludur. Kapına yönelen mücrimleri sevgi ve merhametine konuk etmek Senin
usûlündür. Sana yönelirken yol zâd u zahiresini ve kapına dayanıp durma
iradesini de yine Senden bekliyoruz. İradelerimize fer, sinelerimize genişlik
lütfederek bu uzun maratonu yüzümüzün akıyla bitirmeye bizi muvaffak eyle. Böyle
bir lütuf yıllardan beri süregelen bir upuzun geceyi gündüzlere çevirecek ve
bize hayatın görülüp duyulması gereken öbür yüzünü de gösterecektir.
İsyanlarımız dağlar azametinde, kulluğumuz ölçülere gelmeyecek kadar küçük; ama
Sen istersen damlayı derya, zerreyi güneş ve hiçleri de cihan değer seviyelere
yükseltebilirsin. Senin rahmet kazanındaki bir damla Sultan Süleymanların bütün
hazinelerinden daha değerlidir. Bütün varlık Senin cömertliğin sayesinde her
istediğini rahatlıkla bulabilmektedir. Küçük bir teveccühün bütün dilencileri
sultanlar seviyesine yükseltmeye yeter. Şimdi aç hazinelerinin kapısını ki dünya
hükümdarlarının gözleri servet görsün; saç kendi bağının güllerini ki her taraf
ıtriyat çarşısına dönsün. Gönüllerimiz, rahmetinin gazabına sebkat ettiği
mülâhazasıyla çarpıyor, gözlerimiz bir ışık beklentisiyle açılıp kapanıyor.
Devrildiğimiz ve bize ait her şeyi de devirdiğimiz günden beri bizi kaldırıp
eski konumumuza yükseltecek inayetinin tecelli edeceği ümidi olmasaydı, asla
ayakta kalamazdık.
Senden uzaklık her şeyimizi alıp götürdü; düşüncelerimiz ufuksuzluğa takılıp
kaldı. Akıllarımız her gün ayrı bir fantezinin peşinde ve hezeyandan hezeyana
koşup durdu. Kalblerimiz kendi özlerine rağmen karardı ve simsiyah kesildi;
canlarımız gırtlakta, başımızı kapının eşiğine koyuyor Senden yeni bir diriliş
dileniyoruz. Sergerdanlığımız riâyetine bir çağrı, tutarsızlığımız irade ve
kudretine bir davetiye, yalnızlık ve gurbetimiz himayene bir sığınma dileğidir;
bizi maiyyetine yükselt ve yakınlığınla şereflendir.
Ey Merhametliler Merhametlisi, hâlimizi sadece Sana açıyor, içimizi yalnız Sana
döküyor ve son bir kere daha en içten iniltilerle engin rahmetinin kapısını
tıklatıyoruz; tıklatıyor ve “Meded ey Kafile-sâlâr-ı rusül huz biyedî.!”
diyoruz. Meded ey gizli açık her hâlimizi bilen.! Meded ey hayat ve kaderimize
hükmeden.! Meded ey ilk kapı ve ilk-son mercî; Senden ayrı düştüğümüz şu meş’um
dönemde hiç kimse imdadımıza koşmadı; feryadımızı duyup şefkatle el uzatan da
olmadı; hep hicranla inledik ve hasretle yutkunup durduk. Eyyub’a hayatın
ırmağının çağı göründüğü, Yakub’a Yusuf’un gömleğinden kokular gelip ulaştığı şu
günlerde, tıpkı o hasretkeş Nebî gibi tasamızı, dağınıklığımızı Sana arz ediyor
ve rahmetinin ihtizazını bekliyoruz.
Aslında, herkesin kapılarını yüzümüze kapadığı ve çığlıklarımıza kulaklarını
tıkadığı dönemlerde dahi, Senin kapıların müracaat eden herkese açık, lütuf ve
ihsanların sağanak sağanak, teveccühlerin de başımızın üzerindeydi.. yoldan
çıkan biz, yolsuzluk yaşayan biz, ufkumuzu karartan da bizdik.. ey bizi hiçbir
zaman terk etmeyen Rabbimiz, şu renk atmış simalarımıza, şu tekleyen
nabızlarımıza, şu ritmi bozulmuş kalblerimize ve şu yürekler acısı hâlimize
merhamet buyur da, içinde bulunduğumuz kahredici şu sıkıntılardan bir çıkış yolu
göster ve dirilmemize izin ver.. çaresizlikle kıvranırken dahi ümitle çarpan
sinelerimize, yaşlarla dolan gözlerimize, hacâletle kızaran yüzlerimize şefkatle
teveccüh buyur, bir kez daha kapı kullarını bağışla…
Problemlerimizin bütün bütün çözülmez bir hâl aldığı, işlerimizin her gün biraz
daha çetrefilleştiği, yapma teşebbüslerimizin bile yıkımlara sebebiyet verdiği
ve iç içe yanlışlıklar ağına takılıp kaldığımız bir kapkara zamanda ey her
hâlimize nigehban olan Efendimiz, ruhlarımıza, Zâtına sığınma ihtiyacını tam
duyur, gönüllerimizi yakarış hissiyle coştur; solgun ve tadı-tuzu kalmamış
dualarımızı hususî teveccühlerinle renklendirerek onları kabul ufkuna ulaştır.
Âcizlere, fakirlere, muhtaçlara ve ihtiyaçları zaruret çizgisinde bulunanlara
iltifatın türünden bizleri de teveccühlerinle sevindir. Ve bu bîçarelere çare
ol. Kurtuluşumuz Senin hususî iltifatına kalmış; ümidimiz Sensin,
beklentilerimiz de Sendendir.
Hatalarımız bütün denizleri kirletecek kadar cesim ve ürpertici; Sana karşı
tavırlarımız mahvolmuş kavimlerin hâllerinden birkaç kadem daha ileri; kalbî,
ruhî hastalıklarımız cüzzamdan, kanserden daha amansız; dertlerimizi dergahına
açıyor, dermanı da Senden ümit ediyoruz. Sen kimsesizler kimsesi ve bizlerin
melceisin. Senden başka ilâh yok ki ona el açıp yalvaralım. Kapından gayri kapı
yok ki varıp ona dayanalım. Senden başka sığınak bilmiyor, Senden başka güç ve
kuvvet de tanımıyoruz. Gören, bilen, duyan sadece Sensin; aç ufkumuzu ve bize
kendimiz olma idrakini lütfeyle. Amellerimizi ihlâsla derinleştir ve
ümitlerimizi de ye’sin insafsızlığına bırakma…
Sızıntı, Haziran 2001, Cilt 23, Sayı 269
Orada Uzakta Bir Cami
Orada uzakta buğu buğu mazi kokan bir cami vardı. Aslında hemen her mescit,
cemaati, gelip gideni ve Hakk’a açık ufkuyla yeryüzünde gökler ötesine en yakın
bir mekan, ötelere bakan bir rasathane ve bir mânâda “Sidretü’l-Müntehâ” nın
izdüşümü olsa da, o farklı cami -kerameti cemaatine ait- her zaman bağrından
yükselip tâ dışarılara kadar akseden içindeki köpük köpük his tufanı,
müdavimlerinin dupduru heyecanı ve harîminde sürekli duymaya alışık olduğumuz o
aşk u şevk insanlarının âh u efgânıyla âdeta bir farklılığın remzi olmuştu.
Harîmine girdiğimiz andan itibaren oradaki sesleri-solukları,
tehlilleri-tekbirleri, gönüllerimizin muhabbetle köpüren hisleri gibi yumuşak,
sımsıcak bulur ve âdeta kendimizi bir başka âlemde sanırdık.
Rengini, desenini, şivesini içindeki cemaatin sinelerindeki heyecandan, onların
çehrelerindeki samimiyet ve nurâniyetten, ümit ve beklentilerindeki derinlikten
alan bir mânâda o seyyar ve seyyal mâbed, her zaman bize annelerimizin kucağında
duyduğumuz şefkati, babalarımızın azim ve kararlılığını, secde ile aydınlanmış
çehrelerin ledünnîliğini ve Cennet yolunda olmanın lezzet ve halâvetini
hatırlatırdı. Bizler hemen her cuma, insanların akın akın o mâbede koştuklarını
görünce, âdeta kendimizi geçmişten gelip başımıza boşalan bir sürü hayal
sağanağı altında sanır; içinde bulunduğumuz zaman dilimini aşarak gider geçmişin
sırlı koridorlarında dolaşır.. yer yer mutlu geleceğimizi ümitle süzer, zaman
zaman diriliş günlerimizi temâşâya dalar ve tadına doyulmadık hülyalarla banyo
yapmış gibi olurduk. Doyamazdık o güzel insanlarla bir arada bulunmaya, kubbe ve
duvarlarda yankılanan hıçkırık seslerine, sinelerden kopup gelen ve bakışlara
akseden ümitlere ve altın çağlarımıza ait seslerin, sözlerin, mülâhazaların çiy
çiy başımızdan aşağıya dökülüşüne. Hemen her cumalanışımızda gönüllerin
sesi-soluğu diyeceğimiz heyecanlar, birleşik kaplar hesabı, ondan ona, ondan da
bir diğerine boşalır gibi olur ve her sinede aynı seviyeye yükselir; derken,
caminin içinde âdeta bir duygu tufanı yaşanırdı.
İç içe girerdi duygular, düşünceler ve dar gelirdi içinde bulunduğumuz zaman
hepimize; yırtılır gibi olurdu yaşadığımız çağın kılıfı; dökülüverirdik ışıktan
çağlara ve dinlerdik ruhumuzun sesinden kendi gönüllerimize ait altın neşideleri
geçmişin dili, geçmişin şivesiyle. Çok defa mâbedden içeriye adımımızı attığımız
andan itibaren, dört bir yanımızda bir sürü sihirli kapı aralanmış gibi olurdu;
olurdu da duyardık beş yüz sene, bin sene önce yaşamış cedlerimizin
“hay-hû”yunu; yüreklerimize ürpertiler salan nâralarını ve her yanda bir velvele
olup yankılanan gülbanklarını. Unuturduk bu veba ve tâun çağının bütün
olumsuzluklarını; unutur ve kendimizi bir itminan, bir serinlik, bir emniyet,
bir şefkat ve bir güzellik ortasında hissederdik.
Zaman zaman oradaki o inanmış insanların mânâlı bakışları, duruşlarındaki
mehâbetli havaları ve Allah huzurunda bulunuyor olma haşyetleri, mâbedin ötelere
açık kendine has derinliğiyle birleşince, her şey öyle baş döndüren bir büyüye
ulaşırdı ki, hemen çoğumuz kendimizi bir zirveye doğru yükseliyor veya bir
zafere koşuyor sanırdık. O sihirli dakikalarda hemen herkes ruhunun
derinliklerinde mânâsını kavrayamadığı bir neş’e ve bir sevinç hissederdi;
derken kederler dağılır gider, sineler gamdan âzâde bir hâl alır ve bize ait
günlerin bir yenisini daha idrak etmiş gibi hem mazi hem de gelecek olurduk. O
esnada duyduğumuz her ses, her soluk bize, dupduru bir çocuk çığlığı gibi
tesirli, bir aşk iniltisi gibi içten ve bir mûsıkî faslı gibi de heyecan verici
gelirdi.
Ben, yıllar önce saf bir Anadolu insanı hissiyatıyla duyup tattığım o günkü ruh
ve mânâyı, cami harîmini aşıp tâ sokaklara ulaşan o zamanki cûşiş ve heyecanı,
hafızamda pırıl pırıl izler bırakan anlamlı görüntüleri, bugünkü mantık ve
felsefemden onlara hiçbir şey ilave etmeden tazimle korumakta ve kendi kendime
“Keşke o altın günler hep devam etseydi.” hasretiyle inlemekteyim. İnlemekteyim
ama, biliyorum ki, benim de içinde önemsiz bir çizgi veya değersiz bir nokta
olarak bulunduğum o büyülü ve şeker-şerbet günleri artık geriye getirmek hiçbir
zaman mümkün olmayacak; o birbirinden farklı haz ve zevk resimleri asla bir
araya gelmeyecek ve bir açılıma merkezlik yapan o toplanıp dağılmalar kat’iyen
bir daha geriye dönmeyecektir. Belki bundan sonra da pek çok mâbed yine dolup
boşalacak, kubbelerde yine hak dostlarının sesleri yankılanacak, her yerde
diller sürekli Hakk’ı söyleyecek; ama ihtimal ki, mebde’e ait o halâvet, o
tarâvet ve o canlılık bir daha asla duyulmayacaktır.
Uzaktaki o camide, bize ait öyle bir terbiye, öyle bir nezaket ve teşrifat
keyfiyeti hâkim idi ki, biz orayı her zaman muhteşem geçmişimizin birkaç kareye
sıkıştırılmış bir vitrini gibi duyar, onun harîmindeki her sesi ve soluğu bir
şiir gibi dinler, gelip kulaklarımıza çarpan âh u vâhı da cennetini yitirmiş
Adem Nebi’nin feryad u figânına benzetirdik.. ve orada hep kendimizi söylerdik;
söylerdik de bazen söz ve düşünceler öyle bir aşkınlığa ulaşırdı ki, yer yer
Yakup Nebî gibi hasret ve hicranla sızlar, zaman zaman da Yusuf’a ait gömleğin
kokusunu almış gibi sevinçlerimizi gözyaşlarıyla şiirleştirirdik.
O mâbedde bir araya gelen gönüllerin hemen hiçbirinde yeis ve inkisar yoktu,
olmazdı da; dayanırlardı birbirlerine duygu ve düşünce tufanıyla ve bir set
oluştururlardı ümitsizlik sel ve fırtınalarına karşı. Hele orada kin, nefret,
gayz, hiddet ve asabiyete asla rastlanmazdı; zira kalbler selim, duygular
dupduru, insanî münasebetler sımsıcak ve bakışlar da emniyet vadediciydi. O
mâbedin harîmine bile günlük dedikodu, dünya ve ukbâ adına yararı olmayan, bizim
“güft ü gû” dediğimiz hiçbir muzır mülâhaza sokulamazdı.
Orada insanlar her zaman sadece Hak mülâhazası ve Yaratan’ın hoşnut olması
düşüncesiyle bir araya gelir, samimiyetle birbirini kucaklar, kendi aralarında
alâka ve irtibatlarını yeniler; hep aynı dilden aşk u şevk besteleri söyler ve
dinler, aynı havadan şefkat ve tefekkür nağmeleri mırıldanırlardı. Bir büyüsü
vardı veya biz öyle sanırdık o mâbedin; bizim geçmiş dünyalarımıza, altın
çağlarımıza, hatta göklere ve gökler ötesine açık hülyalı ikliminde insan oraya
adımını atar atmaz, harîmindeki umumî hava hemen ona kendi boyasını çalar,
hiss-i müşterek lisanıyla kendi sesinden bir şeyler fısıldar ve onu da kısa
zamanda kendine benzetirdi.
Ben şimdilerde o dopdolu günleri hatırlayıp ruhumda canlandırınca, histen,
heyecandan yana fakirlerden fakir, çok defa sisli-dumanlı bugünkü gurbetimle
ürperiyor; kendime acıyor ve âdeta bir “dâüssıla” yaşıyorum. O zamanlar hep ulvî
hislerle oturur kalkar, sürekli uhrevîliğe açık durmaya çalışır, Allah’a yönelen
her gönülle yeni bir vilâdet neşvesi yaşar, çok defa çocuklar gibi sevinir ve
her günü daha derin bir farklılık içinde duyardık. Görüp şahit olduklarımız,
duygularımızı daha bir biler, basîretlerimizi keskinleştirir, ruhlarımızı
inceltir; bizi Hak kapısının ayrılmaz bendeleri olmaya hazırlar ve âdeta
hepimizi birer kulluk tiryakisi hâline getirirdi.
O cami günlerinin, hatta saatlerinin şiirini, mûsıkîsini dinleyen ve bunun hava
gibi, su gibi, ekmek gibi aziz olduğunu duyup anlayan Hakk’a açık cemaatte de
-kerameti onların böyle bir ruh hâliyle bir araya gelmiş olmalarında- ince bir
anlayış, enderûnî bir nezaket ve derin bir irfan müşahede edilirdi: Herkes
birbirini tıpkı güller gibi koklar, uzun zaman gurbet yaşamışlar gibi
sarmaş-dolaş olur, iç çeker ve hasret giderirlerdi. Konuşmalarında hisli bir
kalbin çarpışları gibi pürheyecan, tavırlarında karşı tarafı kırarım endişesiyle
incelerden ince, yüzleri çiçekler gibi sürekli mütebessim, hep nazik ve
enderûnîydiler.
Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün hafızamda hâlâ bütün canlılığıyla
dipdiri duran o pırıl pırıl albümün hangi sayfasına baksam, gönlüm ürperir,
gözlerim yaşlarla dolar ve “hey gidi günler” der inlerim. Çok uzak bir geçmişte
de olsa, ne zaman hayalimde, o günkü cemaatin o mavimtrak ve semavîleri
hatırlatan hâlleri belirse, günümüzün hiçbir şey ifade etmeyen kaskatı
realitelerinden uzaklaşarak o ümit ve iman insanlarının arasına dalmış gibi olur
ve âdeta ferahlarım. Hülyalarımdaki o günün canlı resimleri bana göre en olumsuz
sesi-sözü, havayı-atmosferi bile evirip-çevirip yumuşatacak kadar derindi,
sıcaktı, içtendi ve ledünnîydi.
Daha çok uhrevîlere benzeyen o saf ve duru insanların, sinelerini çatlatırcasına
kendilerini zorlayan heyecanları, hıçkırıklarla mehâfet ve mehâbet resimleri
çizen tavırları; ağlayan, kıvranan, bazen bu hislerini açığa vurmamak için
yutkunan hâlleri, ötelere açılmış gibi derinleşen bakışları; kürsüye, minbere,
kürsü ve minberdeki kimselere mev’ize ve hutbeler ötesi değişik şeyler
fısıldayan temkinleri, samimiyetleri, o kadar derin, o kadar anlamlı ve o kadar
sıcaktı ki, bunca yıl sonra ne zaman hayalimle o günlere açılsam, kendimi
ruhanilerin içinde sanır ve “Meğer hayatın hakiki tadı, şivesi, lezzeti o
günlerdeymiş..” derim.
Bir atmofser, ona tam uyulunca ve içine girilip bütün hususiyetleriyle teneffüs
edilince vuzuha kavuşur, bize bir şeyler söyler, söyledikleri anlaşılır hâle
gelir ve dinleyip temâşâ edenler için de bir mânâ ifade eder. Aksine, o
atmosfer, içine girmemiş olanlara, ne bir şey söyler ne de bir şey duyurur.
Evet, bizimle aynı havayı teneffüs etmeyenlerin ne o camiyi ne de içindeki
cemaati kendi derinlikleriyle duyması mümkün değildir.
Ben o zamanlar, henüz genç denecek bir yaşta idim. Her şeyi bütün teferruatıyla
düşünememiş olabilirim; ama, yine de o gelişmemiş avamca hislerimle, o günlerin
ifade ettiği mânâyı, her şeyin akış istikametini ve o toplanmaların-dağılmaların
vadettiklerini duyuyor gibiydim: Yeni bir sabaha doğru yürüyen bu insanların
ufkunda peşi peşine gelecek akşamları, her yanı saracak zifiri karanlıkları ve
arkasından da yine Allah’ın inayetiyle bütün engellemelere rağmen üst üste sökün
edecek olan fecirleri ve geleceğin “fecir süvarileri”ni -Hakk’ın inayet ve
rahmetine güvenim sayesinde- hissedebiliyordum. Evet, bir yandan bize ait o
günlerin, mîadlarını dolduran güller gibi bir bir solacaklarını, her yanı
kendine has deseniyle ürperten bir hazanın saracağını, ardından da yeni
sürgünleri, yeni tomurcukları ve yepyeni edasıyla peşi peşine nevbaharların
geleceğini tahmin üstü bir kanaatle sezer gibiydim.
O camilerdeki onca âh u vâhın kubbelere çarpıp anlamsız şeyler gibi yere
döküleceğine; o kadar hasret ve hicranla sızlamaların heba olup gideceğine;
öylesine gönülden iç çekip sızlanmaların zayi olacağına; o denli içten duaların
kabul görmeyip reddedileceğine; akan gözyaşlarının boşluğa akacağına ve o
aydınlık sinelerde köpürüp duran heyecanların cevapsız kalacağına ihtimal
veremiyordum.. inancım tamdı, her zaman bir çağlayanı hatırlatan o his ve
heyecan tufanının, o mütemadî içten bekleyiş ve ümidin, o kararlı duruşun ve
sabır mantığının bir gün mutlaka kendi dilleriyle bütün dünyaya bir şeyler
anlatacaklarına.. inanmıştım Rahmeti Sonsuz’un kapısında el-pençe divan durmuş,
içini O’na döken kapı kullarının yakarışlarına O’nun cevap vereceğine. O her
zaman vefalılara vefa muamelesinde bulunmuş, kendisine yönelen sadık bendelerini
de asla inkisara maruz bırakmamış, sa’ye sarılıp hikmete râm olanların hep
yanında olmuştu, oluyordu ve olacaktı. Eğer şimdilerde, uzak ve yakın yarınlar
adına sinelerimiz ümitle çarpıyorsa, bu, O’na olan itimadımızdandır. Eğer bir
kısım esbâb-ı âdiyenin çok büyük neticeler doğuracağını bekliyorsak bu da bizim
acz ü fakrımız ve O’nun kudret ve gınâsındandır. O eski günlerde, camilerde bir
araya gelen tertemiz gönüllere Cenâb-ı Hakk’ın hususî bir teveccühü olacağını
hep bekledik, bekliyoruz ve bekleyeceğiz o zamanki hülyalarımızla ve şimdiki
muhakemelerimizle. Zaten Hakk’ın kapı kullarına da o kapıda her zaman imanla,
ümitle beklemek düşer.
Sızıntı, Ağustos 2003, Cilt 25, Sayı 295
Örnekleri Kendinden Bir Hareket
Bu yazıda, anlatılması bir vefa borcu, dile getirilmesi çok zor bir destandan
söz etmek istiyorum. Ama bilmem ki, rüşeymleri, filizleri ve fideleriyle
dünyanın dört bir yanını tutmuş önemli bir ihyâ hareketini bu ölçüdeki bir
makale çerçevesinde ifade etmek mümkün olabilecek mi? Hiç zannetmiyorum… Bu
konudaki bilgim videolardaki müşahedelerimden ibaret; olaya şehadetim
duyduklarıma bağlı; kalemim karîhama esir; olup bitenlerin ifade edeceği mânâ
bilmem hangi zamana merhun.. şimdi bu şartlar altında ne anlatılabilir onu siz
söyleyin. Bu itibarla da, benim konu ile alâkalı yapıp edeceğim olsa olsa bir
gül ya da bir çiçeğin resminde umum gülleri, çiçekleri anlatmaya yeltenme gibi
bir şey olabilir. Bu ise, ölü bir gül resminde koca bir gülistan ve çiçek
bahçesini, hem de her bir gül ve çiçeği özel deseni, farklı şivesi ve çarpıcı
edâsıyla anlatmaya kalkışma olacaktır ki, böyle bir yolla gülistanın da, çiçek
bahçesinin de ifade edilemeyeceği açıktır. Öyle de olsa, çağın bu destan
hâdisesi adına kalb ve kalem erbabını harekete geçirmek için böyle bir cür’et
izharına ihtiyaç olduğu kanaatindeyim. Bazı erbâb-ı himmetin “vira bismillâh”
demeleri, konuyla alâkalı böyle bir perişaniyet sergileme sonucu
gerçekleşecekse, bence maksat hâsıl olmuş demektir.
Öyle ise ifade ve üslûp ne seviyede olursa olsun çağın bu önemli hâdisesi
mutlaka anlatılmalıdır; her şeyden evvel tarihe not düşmek ve bu kahramanlığı
gerçekleştiren adanmışlara vefa borcumuzu edâ etmek için anlatılmalıdır. Aksine,
çok kısa zamanda, dünyanın dört bir yanında duyulup hissedilen bu yumuşak
esinti, bu sımsıcak hava, bu taptaze düşünce ve bu sevgi, hoşgörü meltemleri
anlatılmazsa vefa, civanmertlik, diğergamlık gibi yüksek hasletlere karşı da
saygısızlık gösterilmiş olur.
Bu hareket yazılacak ve üzerinde ciddî durulacak bir hâdisedir; birkaç düzine
kara sevdalı, kimsenin düşünmediği ve akledemediği bir dönemde hasret ve hicran
mülâhazalarına takılmadan, “gurbet” ve “yâd eller” demeden, hedef Hak rızası
açıldılar dört bir yana; azimli, kararlı ve güvenle dopdolu olarak..
gönüllerindeki ülke tutkusunu, memleket sevdasını hizmet aşkıyla bastırarak.
Allah yolundaki mücahedelerini, çok az insanın duyabileceği şekilde duydu,
yaşadı ve peygamber havarileri gibi: “Girdik reh-i sevdaya cünûnuz…” (Nigârî)
deyip yürüdüler mağriplere maşrıklara… Gençliğin, gençlik ruhundaki dünyevî arzu
ve emellerin karşı konulmaz bir câzibe ile herkesi kendine çektiği, cismâniyetin
insanî duygu ve düşünceleri baskı altına aldığı, hayatın o en mavimtırak
demlerinde, değişik istek ve dürtüleri bastıran başka bir vuslat iştiyakıyla
uçup gittiler âdeta her yana yüreklerinde ilk saftakilerin heyecanı. Bu uçup
gidiş talihsiz bir dönemde rüyalarına giren yalancı bir dünya güzelinin arkasına
düşmüş; ömür boyu hayâl avlamış, hicran yaşamış ve kendi benliğinden uzaklaşmış,
ama hiçbir zaman menzil-i maksûda ulaşamamış o toy sevdalıların gidişi gibi de
değildi. Bu gidiş yürekten, his, şuur ve irade ayaklı; ihlâs ve samimiyet
derinlikli bir gidişti. Siz isterseniz buna, iman her zamanki dinamikleri, aşk u
şevk tabiî hâlleri, adanmışlık mefkûreleri, Sonsuz Nur rehberleri, candan
cânandan geçmişlerin kendilerini dünyaya anlatma cehdi de diyebilirsiniz. Evet
bunlar, ne kendilerine takıldı, ne de önlerini kesen engeller karşısında dize
geldiler; yüreklerinde renk atmayan tek sevda Hak rızası ve Hakk’a vuslat arzusu
yürüdüler dünyanın en ücra köşelerine. Onlar yürüdü; yollar övündü, ruhânîler
sevindi ve tabiî şeytanlar da dövündü… Yürüdüler ne atları vardı ne arabaları,
ne silahları vardı ne de cephaneleri. Güç kaynakları, sinelerinde her zaman
magmalar gibi köpürüp duran o müthiş iman ve heyecan, ufuklarında insanlığın
mutluluğu ve tabiî rıza ve rıdvan; bahtları sahabî ve havârî bahtına eş; iffet
ve ismetleriyle de ruhânîlerle kardeş bir tavra ulaştılar hemen fecrin
arkasından; ulaştı, destanlık birer konu ve solmayan birer hatıra oldular.
Götürdüler ulaştıkları her yere sonsuzdan oluk oluk nur; tüttürdüler her yanda
ocaklar; alevinde, korunda, dumanında huzur. Bozuldu zulmün, karanlığın büyüsü.
Uykusu kaçtı ilhad yarasalarının ve homurdanmaya durdu karanlıklar bitevî..
körüklendi bir kez daha yalan, iftira, tezvir ocakları.. gemi azıya aldı kaba
düşünce ve yobazlık.. fikir üzerine atlar sürüldü ve inanca öldüren pusular
kuruldu. Ama nâfileydi bütün bu çırpınışlar; sarmıştı ışık her yanı; sarmıştı
sonsuzdan gelen nurlar umum cihanı. Artık dem aydın ruhların demi, devran da
onların devranıydı. Gerçi ortalık biraz toz duman, ufuklar da sisliydi; ama
artık karanlık ve kaba düşüncenin büyüsü bozulmuştu.
Söz şimdi aydınlık ruhlardaydı. İnsanlık bunlarla yeniden kendini keşfedecek ve
varlık hiyerarşisi içinde hakikî yerini alacaktı. Bu itibarla, onlar yolları
gözlenen bir nesildi; gittikleri her yerde insanlık onları, onlar da tevazu ve
mahviyet duygusuyla başları ayaklarının bulunduğu noktada Allah’ı tâzim ve
insanlara saygı mülâhazasıyla sürekli iki büklüm, gözleri Rahmeti Sonsuz’un kapı
aralığında ışık sağanaklarının sökün edeceği ânı bekliyorlardı. Günümüzün insanı
konuyu nasıl değerlendirirse değerlendirsin onlar âtinin çocuklarıydı; nurlu
geleceğin karnı da onların sırlarına gebeydi. Her biri kendi çapında birer
diriliş havârîsi olan bu kutluların ellerinde dostluk buketleri, dudaklarında
kardeşlik neşideleri vardı. Onların en keskin kılıçlardan daha keskin dilleri
suyunu Kur’ân çağlayanından almış ve sözleri de uhrevî buutluydu. Bu sözler
zulmetleri paramparça ediyor ama kimseyi yaralamıyordu; kulaklarda Kevser
çağıltıları bıraksa da kimseye hasret yaşatmıyordu.
Aslında bunların ne ele ne de dile ihtiyaçları vardı. Çerağlar gibi parıl parıl
simalarıyla görüldükleri her yerde Allah’ı hatırlatan bu temiz çehreler öyle
büyülü idiler ki, onların hâllerinden süzülen mânâlar karşısında beyanın dili
tutuluyor ve lisanlar da sessizlik murâkabesine dalıyordu. Onların ışığı değil,
gölgeleri bile pervaneleri yakıyor ve nurları semtlerine uğrayanların gözlerini
kamaştırıyordu. Biz “Hâlin yanında dilin, beyanın sözü mü olur.! Temsil
konuşunca tebliğe hâcet mi kalır!” deriz ki doğrudur. Onlar bu doğrunun
temsilcileriydi. Her zaman yeryüzünde yığın yığın güzel insan olmuştur; ancak bu
sonuncuların edâ ve şivesi çok başkaydı. Onlara eşleri-menendleri yok diyemem.
Ne var ki, “göster” denince de hemen bir şey söyleyemem. İhtimal, “bunlar
ruhânîlere benziyor” der geçerim.
Bu aydınlık ruhları kime benzetirsek benzetelim, onların neşrettikleri nurlar
sayesinde kupkuru çöller İrem bağlarına döndü.. pek çok kömür ruh, elmasa
inkılâp etti.. taştan-topraktan tabiatlar, altın ve gümüş olma pâyesine
yükseldi.. ve haklı olarak şimdilerde herkes onlardan söz ediyor; onların
vadettikleri sevgi, kardeşlik ve hoşgörünün gerçekleşeceği günleri bekliyor.
Bugün sadece, zulmeti-ziyayı birbirine karıştıranlar, hayatlarını cismâniyet
mahbesinde geçirenler onların aleyhinde atıp-tutuyor.. yarasalar onlardan
rahatsız.. kurtlar-çakallar onlara diş gösteriyor.. ve divanelerde tedirginlik
var. Ben bütün bunları bir mânâda tabiî karşılıyor ve “herkes kendi karakterinin
gereğini sergiler” diyorum.
Ne olursa olsun, şurada-burada bir sürü mum söndürene mukabil onlar, uğradıkları
her yerde ışığa teşne gönülleri öteden nurlarla aydınlatıyor; temiz fıtratları
eşya ve hâdiselerin perde arkasına uyarıyor ve bozulmamış seciyelere evrensel
insanî değerleri duyuruyorlar.
Bir zamanlar Kur’ân sayesinde kıtalar arası engeller aşılarak kalıcı bir sevgi,
saygı ve diyalog gerçekleştirildiği gibi, şimdilerde de bu kutsîlerin
gayretleriyle yeni bir anlaşma ve uzlaşma zemininin oluştuğuna/oluşacağına
inancım tamdır. İnsanlık geçmişte milletimizi hep gülen yüzü ve gülen talihi ile
tanıdı; işte bu, günümüzde de bir kez daha niye olmasın ki.! Kaldı ki daha
şimdiden, bu mefkûre muhacirlerinin uğradığı hemen her yerde, insanlar arasında
âdeta bir sevgi seli çağlamaya başladı bile. Hemen her bucakta duyulur,
hissedilir şekilde iç içe huzur ve itminan esintileri var. Dahası, her yanda
âhenk ve istikrarın sarsılmaz blokajları diyebileceğimiz sulh adaları oluşuyor.
Kim bilir belki de çok yakın bir gelecekte, kendini yaşatma mefkûresine adamış
bu hasbîler sayesinde, kalb-kafa bir kere daha sarmaş-dolaş olacak;
vicdan-mantık birbirinin farklı derinlikleri hâline gelecek; fizik-metafizik
kavgadan vazgeçerek kendi alanlarına çekilecek ve her şey kendi tabiatındaki
güzellikleri kendi diliyle ifade etme fırsatını bulacak; teşriî emirlerle
tekvînî esasların iç içeliği bir kere daha yeniden keşfedilecek; insanlar
birbirleriyle gereksiz yere kavga etmenin nedâmetini duyacak; çarşıda-pazarda,
mektepte-yuvada bugüne kadar bir türlü tam gerçekleştirilemeyen huzur
atmosferleri oluşturulacak ve huzur esintileri duyulacak; ırz çiğnenmeyecek,
namus pâyimal olmayacak, gönüller sürekli hürmet ve saygı soluklayacak; kimse
kimsenin malına, ırzına kem gözle bakmayacak; kavîler âdil davranacak,
zayıflar-âcizler insanca yaşama fırsatını bulacak; kimse zan ile tevkif
edilmeyecek; kimsenin evi, iş yeri saldırıya maruz kalmayacak; hiçbir masumun
kanı akıtılmayacak ve hiçbir mazlum ağlatılmayacak; ve herkes Allah’a karşı
saygı duyup insanları sevecek.. işte o zamandır ki, cennetlerin koridoru
konumunda olan bu dünya yaşanmasına doyulmaz bir Firdevs haline gelecektir.
Sızıntı, Ağustos 2001, Cilt 23, Sayı 271
Sen Fâil-i Muhtarsın
Ey Rab! Senin dualara icabet etme mecburiyetin yoktur; ama bizim ona ihtiyacımız
hissettiklerimizden de çoktur. Bütün dileklerimizi kabul buyur ve bunları
kabulünü vicdanlarımıza duyur; aç ve yalnızlıkla tir tir titreyen kalblerimizi
iman ve itminanla doyur. Ciddî bir yol almış sayılmasak da yıllar var hep
yollardayız. Ufkumuz gam ve kederle tülleniyor. Önümüzdeki engebeler beşer
takatini aşkın görünüyor. Ümmet-i Muhammed (aleyhissalâtü ve’t-teslîmât)
perişan, derbeder ve ızdırap içinde.. Müslümanlık gelenek ve göreneklerin
darlığına mahkum.. ibadet ü tâat kültür televvünlü.. duygular, düşünceler
fantezilere emanet.. mücadelelerin esası da çıkarlar, menfaatler, ırkî
mülâhazalara dayalı. Ölenler bir hiç uğruna ölüyor, öldürenler işledikleri
cinayetleri mücahede sayıyor.
Ey Rab! Elimizden tut, dostlarının yüzüne baktığın gibi bize de rahmetinle
teveccühte bulun.. iç dünyamızı varlığının ziyasıyla nurlandır ve bizi
Sensizliğin zulmetlerinden, zindanlarından halâs eyle; halâs eyle ve eşiğine baş
koymuş kapının şu sadık kullarını yalnız bırakma. Senden kalblerimize ışık,
iradelerimize güç, düşüncelerimize istikamet, niyetlerimize de hulûs istiyoruz.
Bizleri iç dünyamızla yeniden inşa ederek ruhlarımıza ahsen-i takvîm sırrını
duyur. “N’olur ya Rabbî, n’olur ya Rabbî, neyin noksan olur ya Rabbî.” (M.
Lütfî) Rahmet Senin sıfatın, inayet âdetin, af şanın; bizler de o rahmet, o
inayet ve o mağfirete muhtaç kullarınız. “Kerem kıl, kesme Sultanım keremin
bînevâlerden/Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden.” (M. Lütfî) Senin
kapının genişliği başımızı sokacak başka kapı aramaya ihtiyaç bırakmamıştır.
Başımızı o kapıdan içeriye sokabildiğimiz kadar sokuyor, sesimizi edep ve
temkinle kalibre ediyor ve Senden arızasız ibadet ü tâat adına bir güç,
masiyetler karşısında sarsılmayacak sağlam bir irade ve musibetleri iyi
değerlendirebilecek bir idrak ve bir basiret istiyoruz. İstediklerimizi ver ve
bizi kendi darlığımıza mahkum etme.
Biz her şeyimizle Seniniz; Sana hamd ü senâda bulunuyorsak, Senin lütfettiğin
uzuvlarla bunu yapıyoruz; kulluğuna koşuyorsak, boynumuzdaki acz ü fakr
tasmasının gereğini yerine getiriyoruz. Bunlar Sana göre değil, bizim
tutarsızlığımız çerçevesinde çırpınışlar.. evet, nerede Senin ululuk ve
azametin, nerede bizdeki kulluk? Nerede o altından kalkılmaz lütuf ve ihsanlar,
nerede bizdeki o kırık kol ve kanatlar?..
Ya Rab! Önümüzdeki şu upuzun hayat yolculuğunda, bizi kendi idrak ve
ihsaslarımızın darlığıyla baş başa bırakma; akıllarımızı inhiraf ve
sürçmelerden, nefislerimizi cismânîliğin baskılarından, gönüllerimizi de hevâ ve
heveslerin öldürücü oklarından sıyânet eyle. Kapının kullarını; ilimde kibr u
gururdan, ibadette riya ve gafletten ve duygularına renk attıran ülfetten koru.
Senin yolunda yürüyor gibi görünüp Senden uzaklaşmak, kurbet atmosferinde iç içe
firkat yaşamak, hep rızadan söz edip gazap arkasından koşmak ne acıdır! Sen bizi
kazanç yolu sanılan bu tür haybet vadilerinde ömür tüketmekten muhafaza buyur.
Rabbimiz! Senin bize sahip çıkıp sıyânet etmen, düştüğümüzde tutup kaldırman,
kirlenen mâhiyet-i insaniyemizi sık sık yıkayıp, arındırıp nezdindeki gözü
sürmeliler arasında kabul buyurman, Zât’ın için bir nakîse sayılmaması yanında
bizim için çok şey ifade etmektedir. Gerçi cürüm cürümdür ve ceza ister. Biz de
öyle bir cürmün prangalı mahkumları sayılabiliriz. Ne var ki Sen, azap edecek
pek çok kimse bulabilirsin; fakat biz, affedecek birini asla bulamayız. Ey affı
tecziyesinin önünde rahmet tahtının sultanı! Bizi bir bilinmez ve bulunmaza
bırakarak tazib etme. Eğer bir zaman Senden kaçıp -aslında kaçınılmazdan
kaçmışız- akla-hayale gelmedik levsiyâta girdi, mâhiyet deformasyonları yaşadı,
haddimizi bilmezlik edip Sana baş kaldırdı, hevâ u nefislerimize uyup kirlendi
ve kendimize kıydı isek -ki bu ahsen-i takvîm dilrubâları için bir intihardır-
şimdi bin bir çaresizlik içinde, ama ihtiyaçlarımızın şuurunda olarak,
boynumuzda hâkimiyetinin tasmaları, ayaklarımızda ıztırar prangaları, ellerimiz
göğüslerimizde günahlarımızı itiraf ediyor; bir kez daha kapının kulları
olduğumuzu mırıldanıyor, “merhamet” deyip inliyor ve ululuğuna yakışır bir
muamele bekliyoruz.
Bizleri bağışla, öyle bir dünyada hayata gözlerimizi açtık ve öyle bir âlemde
yaşıyoruz ki, önümüzde tuzak, arkamızda tuzak; uğrayıp geçtiğimiz her yerde
nefis, şeytan ve aynı takımdan binlerce ifrit ağını germiş av bekliyor; yol boyu
yüzlerce fitne ocağı ve isi-dumanı gelip sinelerimize oturuyor. İnayetine
ihtiyacımız açık, çaresizliğimiz her hâlimizden belli; bizleri yara-bere almadan
hedefe ancak Sen ulaştırabilir ve bugüne kadar elli defa çatlamış, kırılmış ruh
dünyamızı da ancak Sen tamir edebilirsin. İçimizi Sana döküyor, kusurlarımızı
Sana açıyor ve bize yeniden insan olma yollarını göstermeni diliyoruz.
Yeni bir azim ve ümitle bir kere daha Sana yöneldik. Başımızı ayaklarımızla
buluşturduk ve bir sürü beklentiye koyulduk. Arzu ve isteklerimizde bize inkisar
yaşatma! Bize sevginden kâse kâse şerbetler sun ve gönüllerimizi iştiyakınla
coştur! Sinelerimize öyle bir aşk u şevk koru saç ki, kalmasın kararımız;
başımız kapının mübarek eşiğinde, nabızlarımızda Seni duymanın heyecanı,
gönüllerimizde aşk u vuslat hafakanı, gözlerimiz çağlayıp gitsin ve âh u
efgânlarımız gökleri titretsin.
Bundan sonra olsun, artık oturup kalkıp hep Seni düşünelim.. her şeyi Sana
bağlayıp öyle sevelim.. vuslat hülyalarıyla yaşayıp Sana karşı iştiyakla köpürüp
duralım. Senin için kıyam edip, Senin için oturalım.. her şeyin çehresinde Seni
okuyalım; her nesneden Sana ulaştıran yollar bulmaya çalışalım.
Bugüne kadar başka hülyalar peşinde koşa koşa yorulduk. Sensizlik canımıza tak
etti.. meğer, mülâhazalarda Sen olmayınca en geniş yollar ne kadar da
daralıyormuş, şehrahlar nasıl da sevimsiz patikalara dönüyormuş…
Sen artık, bize bir kere daha gurbet yaşatma; bizi Sensiz ve ışıksız bırakma!
Senin yolunda gibiyiz; ama ciddî bir azığımız yok; ömür sermayemiz yabancı
hülyalar, yalancı rüyalar arkasında hebâ olup gitti. Huzurundayız; fakat elimiz
boş, gönlümüz boş, hasenât defterimiz bomboş; ama bütün bu boşluklara yetecek
sihirli bir iksirimiz var; hakkındaki hüsnüzannımız.. evet, cürmümüz dağlar
cesâmetinde; ümitlerimiz ise, ufkun onların üzerine oturduğu her şeyin üstünde.
Yürüyeceğimiz yollarda yüzlerce firavun, yüzlerce nemrut, yüzlerce Ebû Cehil
pusu kurmuş bize diş biliyor; varsın bilesin, hepsinin hakkından gelecek Sen
varsın ya.! Aczimiz mutlak, fakrımız açık, ihtiyaçlarımız sınırsız; ama hiçbir
endişemiz yok. Zira, istemeden verdiklerine, ettiklerine bakıyor, isteklerimizin
verileceğine, ihtiyaçlarımızın da giderileceğine gönülden inanıyoruz.
Seni bilenlerce Sen, bugüne kadar -tabiî ki hikmetinin çerçevesinde- her
isteyene istediğini verdin ve Sana bel bağlayanları hiçbir zaman hayal
kırıklığına uğratmadın. Sana doğru bir adım atanı on katı yakınlığınla
şereflendirdin. Sana gelirken yolda sürçüp düşenleri, yolunun delisi sadık
bendelerin gibi arındırıp mükâfatlandırdın. Şimdiye kadar Sana misafir olmuş da
ziyafet görmemiş, kapının tokmağına dokunmuş da cevap almamış kimse yoktur.
Muhtaçlar ve muztarlar olarak şimdiye kadar bir hayli yol teptik, bir hayli kapı
çaldık ve nihayet gelip Senin inayet arsana çadır kurduk. Sen, ihtiyaç nedir
bilmediğimiz, ıztırardan anlamadığımız bir âlemde bize vücut verdin, can verdin,
şuur verdin, vicdan verdin. Şimdi giderilmiş olan bu ihtiyaçlarımızın
farkındayız ve Senden bir kere daha günahlarımıza değil, yüzümüze bakıp “Haydi
siz de seçkin kullarım arasına girin ve lütuflarımı paylaşın.” diyeceğiniz eşref
saatleri bekliyoruz.
Rahmetinin vesâyetine sığınırken, lütfundan sürpriz ihsanlar beklerken,
kirlettiğimiz üstümüze-başımıza, gönlümüze-ruhumuza bakmıyor; Senin her nasılsa,
uzun zaman takılıp yollarda kaldıktan, ya da yolda bulunmanın erkânına
saygısızlık ettikten sonra, toparlanıp Sana gelen birine
gösterdiğin/göstereceğin mukaddes memnuniyet ve münezzeh sevince dayanarak aynı
muameleyi bekleme cür’etinde bulunuyoruz.
Bir süre ayrı düştükten sonra dönüp Sana gelenleri kovmayacağını vadediyorsun
-aslında kovduğunu da hiç duymadık ya-. Sana yönelenlere hep “gelin, gelin”
diyorsun. Ey Rab! Böyle emekleye emekleye sürünmeyi de gelme kabul edeceksen,
müsaade buyur “Biz de geldik” diyelim. Geldik ve Sana, yolların amansızlığını,
nefis, şeytan ve hevânın imansızlığını, bizim de dermansızlığımızı şikayet
ediyoruz. Bilhassa, her zaman hatalara açık duran, mâsiyetlere meyyal bulunan ve
ululuğuna karşı hep saygısız davranan serkeş nefsimizi Sana şikayet ediyoruz.
Yığınlar, onun zehirli hançeriyle yaralı ve bitkin, hep onun dümen suyundalar;
işleri eğlence ve oyun, hâlleri gaflet ve dalâlet, arkasından koşup durdukları
şan-şöhret, zevk u safa ve rahat, hedefleri de çıkar ve menfaat. Her birini
birer öldüren virüs kabul ettiğimiz bu mikroplar şimdiye kadar nice “serv-i
revân canları, nice gül yüzlü sultanları”, nice hanları ve hakanları yere serdi
ve saltanatlarıyla beraber yerle bir etti.
Sen elimizden tutmazsan, bu mekkâr, bu gaddar hasımlar karşısında kendi
kendimize ayakta duramayız. Aksine maiyyetinde olursak, o zaman da hiçbir şeyden
korkmayız. Bizleri şeytanın bu kabil ağlarına takılıp helâk olmaktan, kalbimizi
şeytana kaptırmaktan, şeytana kalb kaptıranlarla beraber bulunmaktan muhafaza
buyur. Bize yeni bir “ba’sü ba’de’l-mevt” lütfeyle; başlarımız önümüzde,
boynumuz buruk, gönüllerimiz kırık, Senden ayrı düşmenin hacâletiyle iki büklüm
ama fevkalâde ümitli ve Senden eminiz. Bizi bir daha yalnız bırakmamanı
diliyoruz. Nedametlerimizi gönül heyecanlarımız ve gözyaşlarımıza emanet ederek
bize ruhta, gönülde, sırda diriliş bahşetmeni diliyoruz. Kabul edersen bu Senin
şanındandır. Reddedersen bu da bizim için apaçık bir hüsrandır. Şanına düşeni
yapman ne hoş.! İstihkakımıza göre muamelen ne acı..!
Sızıntı, Ocak 2003, Cilt 24, Sayı 288
Sükûtun Çığlıkları
Yıllar var ki, sükûtun çığlıkları hep sesimin önünde uğulduyor; zulmü
lânetlemek, zalimin yüzüne tükürmek, müfterîye ağzının payını vermek,
mütecâvizin sesini kesmek, komplocuya “yeter artık” demek tâ dilimin ucuna kadar
geliyor ve tabiatımın cidarlarını zorluyor; ama, kimseye bir şey
diyemiyor/demiyor; Allah’ın görüp bildiğini düşünüyor, olup bitenleri kaderin
mutlak adaletine bağlıyor, bir iki yutkunuyor; sonra da yeniden bütün hiddet ve
şiddetimi her zaman muhabbetle çarpan kalbime emanet ediyor; karakter, düşünce
ve üslûbumun hatırına herkesin yalan-doğru sesini yükselttiği durumlarda ben bir
“Lâ Havle” çekip “Buna da eyvallah” demekle yetiniyorum.
Gerçi böyle davranmak çok defa zalimi cesaretlendiriyor, müfterîyi daha da
küstahlaştırıyor, mütecâvizleri saldırganlığa sevk ediyor; ama, ben kendi
kendime: “Ne de olsa bunlar da insan, bir gün insan olduklarını düşünür ve bu
tür münasebetsizliklerden vazgeçerler.” diyor -bu bir hüsnüzan belki de kuruntu-
herkesin insafa geleceği bir eşref saat beklemeye koyuluyorum; koyuluyor ve
içimde oluşan değişik dalga boyundaki hafakanları ve çok defa mülâyemet
hislerimi zorlayan fırtınaları sebepler üstü nevzuhur beklentilerle yumuşatmaya,
göğüslemeye çalışıyor; hatta yer yer derûnî bir sükût murâkabesine dalarak âdeta
kendi his dünyamın dışına kaçıyorum. Zaman geliyor ki, içimi kanatan bir kısım
şeyler karşısında kendime acıyor, bazen de âleme karşı saygılı olayım derken
kendime saygısızlık yaptığım hissine kapılıyorum; kapılıyorum ama, yine de her
zaman bir zıpkın gibi sineme saplanan onca yalan, onca tezvîr, onca şeytanî plan
karşısında dönüp nefsime: “Tâ baştan derdi derman kabul ettiğine göre, bu
şikayet tavrı da neyin nesi? Dişi olan elbette ki ısıracak, pençesi olan da
parçalayacak; hakkı kuvvette görenler mevcut olduğu sürece bunu değiştirmeye de
kimsenin gücü yetmez; öyleyse herkesi hoş gör.” deyip çığlıklarımı içime gömüyor
ve duygularımı sükûtun nevhalarıyla dillendiriyorum.
Zaten benim gibi düşünenlerin ve benim durumumda olanların başka türlü
davranmaları da mümkün değil; evvelâ, edânîye baş eğmesek de, “Hükm-ü kazaya can
iledir inkıyâdımız.” (Bâkî).. saniyen, öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, düşmanlığa
kilitlenmiş kimselerin hadd ü hesabı yok, kinle-nefretle oturup kalkanlar,
lânetle anılan cebbarlara rahmet okutturacak kadar insafsız, -benim olup
bitenleri kalbimde yumuşatmam realiteleri değiştirmez- çokları ağızlarını her
açışlarında firavunların gayzıyla köpürüyor; dinmiyor hiddetleri-şiddetleri ve
doymuyorlar yakıp-yıkmaya, asıp-kesmeye, sorgusuz infaza; hemen her zaman bir
“He-man” edasıyla kılıçlarını göklere doğru kaldırıyor ve “Güç bende!” diyorlar.
Dünya bir baştan bir başa “hak, hürriyet, demokrasi, insan hakları..” gibi
nakaratlarla inliyor; ama, hak kaba kuvvetin elinde zebûn, hürriyetin boynunda
üst üste esaret tasmaları, demokrasi uygulayıcıların keyfine göre yorumlanan bir
ucûbe.. şimdilerde bunların böyle olduğunu anlamayan kalmadı ama, yıllardan beri
bu gibi değerleri istismar edenler, hâlâ hiçbir şeyden haberleri yok gibi aynı
nakarâtı tekrar edip duruyorlar hem de yaşlarından, başlarından, konumlarından
utanmadan; işsiz-güçsüz, amelmanda miskin miskin otururken hak, hürriyet,
demokrasi diyor; hakları hürriyetleri tarumar eden bir başkası da aynı şeyleri
mırıldanıyor. Pâye, mansıp ve koltuk kapmada aynı sihirli kelimeler
kullanılıyor, dahası çalıp çırpmalar onların farklı yorumlanmalarıyla meşru
gösterilmeye çalışılıyor. Ezenler ezdiklerini onlara dayanarak eziyor,
kayırdıklarını da yine onlara getirdikleri özel yorumlarla kayırıyorlar.. evet,
onlarla dünyada değişik idarelere müdahale ediliyor, onlarla ülkeler işgale
uğruyor; onları ikâme bahanesiyle insan kanı dökülüyor, ırz çiğneniyor, namus
pâyimâl oluyor, cinayetler işleniyor, failler meçhul kalıyor, insanlara baskılar
uygulanıyor, düşüncelere sansür konuyor, özel yaşama karışılıyor, inançlara
saldırılıyor, akla-hayale gelmedik hayasızlıklar irtikap ediliyor ve münkerâta
prim veriliyor; her zaman hak-hukuk deniyor ama, çiğnenen de yine onlar oluyor.
Ben şimdilerde, olup biten bunca fezâyi ve fecâyii, o kendime has dar tarassut
ufkumdan seyrediyor ve içimden “Ey Rab, ne kadar Halîm’sin! Bunca tagallüp,
bunca tahakküm, bunca baskı ve bunca hakla, hürriyetle, demokrasiyle alaya
rağmen Sen bütün bunları yapanlara mehil üstüne mehil veriyorsun.” diye
mırıldanıyor; bir kere daha, “Lâ Havle” çekiyor ve artık tabiatım hâline
geldiğini zannettiğim o hayret ve dehşet televvünlü sessizliğime gömülüyorum.
Vakıa, haksızlık, zulüm ve tecavüz karşısında mutlak sükût şeytana mum yakma
mânâsına gelir ve Nebî beyanıyla mezmumdur. Ne var ki, bir mü’min hiçbir zaman
mutlak mânâda susmaz; eli-kolu bağlansa ağzını kullanır; ağzına fermuar vurulsa
heyecanlarıyla duygularını seslendirir; bütün bütün tecrit edilip çevreyle
alâkası kesilse içten içe hafakanlarla gürler ve sürekli mağmalar gibi köpürür
durur. Öyle ki, eğer onu iç infialleriyle deşifre ediversek, sinesinde her zaman
şimşeklerin çakıp durduğuna şahit olur ve yıldırımların gürültüleriyle
ürpeririz.
Onun sessiz gibi duruşu, bir karıncayı bile incitmeyecek kadar incelik ve
şefkatinden, emniyet ve güven felsefesinden, insanî değerlere saygısından,
herkese merhametinden ve her işini Allah’a havale etmesinden ileri gelmektedir.
Her şeyden evvel o bir denge insanıdır. İçinde en korkunç heyecan dalgalarının
telâtumlarını duyarak oturup kalktığı durumlarda bile, ciddi bir sorumluluk
duygusuyla olabildiğine itidalli ve basiretlidir. O, tahayyülleri mantık ve
muhakemesinin önünde, aklına esen her şey dilinin ucunda, ulu orta konuşan ve ne
yaptığını bilmeyen, söz ve davranışlarıyla her şeyi yakıp yıktıktan sonra hesap
endişesine kapılan, sonra da tahribatına mazeretler aramaya kalkan akılsız bir
çocuk değildir. Bilakis o, konumunun farkında, ne yapıp neler söylediğinin
şuurunda bir gönül, bir akıl ve bir temkin insanıdır. Ağzını açma fırsatı
verildiğinde âlemşümul insanî değerleri dillendirir; dilini tutup susması
gerektiği yerde de sürekli heyecan soluklar, dua ve niyazla oturur kalkar,
çevresine şefkatle bakar ve herkese gülücükler yağdırır. Hiçbir zaman kadere
küsmez, Cenâb-ı Hakk’ı insanlara şikayet ediyor gibi onlara dert yanmaz; aksine,
nefsini sorgular ve nerede yanlış yaptığını bulmaya çalışır. Izdıraplarını
sinesine gömer, hâlden anlamayanlara ızdıraptan söz etmez; içten içe fırınlar
gibi yansa da yutkunur fakat asla ses çıkarmaz; ölür ölür dirilir ama bunu
kat’iyen kimseye hissettirmez.
Bu itibarla da hiç kimse onun nasıl bir alev topu ve bir kor yığını olduğunu
tamamıyla bilemez; onu da kendileri gibi görür, kendileri gibi sanırlar. Oysaki,
eğer onun inancı, tabiatı ve yaşatmaya adanmış o hasbî ruhu müsaade etseydi de
sinesinin heyecanlarıyla bir kere olsun gürleyiverseydi, bütün saksağanlar
seslerini kesip kuytu bir yer aramaya duracak ve bütün yarasalar da karanlık
inlerine çekilip sükût murâkabesine dalacaklardı. Ama o, tam bir güven ve
emniyet insanıdır, karakterinin gereğini yerine getirmede de fevkalâde
hassastır. İncinse de kimseyi incitmez, kendisine zulmedilse de o asla can
yakmaz.
Aslında, onun ruh dünyasında her zaman birbirinden daha ürpertici hüzün
resimleriyle, milletini içinde bulunduğu gâilelerden kurtarma humması iç içedir;
hafakan ve ızdırapları dâim, beyin fırtınaları ve diriliş hamleleri de
mütemâdîdir. Onun gönlünün ezelî şiiri, daha doğrusu sessiz çığlıkları hemen her
zaman ışığa çağrı ve karanlığa karşı da aydınlatma ruhuna bağlı cereyan eder.
Heyecanlarını aksettiren bir mısra dudaklarından hüzünle damlarken, diğeri bir
diriliş neşîdesi gibi gürler. Bu itibarla da onun infial ve helecanlarında her
zaman, içindeki o müthiş çalkantıların âsârı müşahede edilir.
İşin aslına bakılacak olursa, biz hayatı hemen her zaman hep bu şekilde yaşama
peşinde olduk ve belki de böyle yaşamaya mecbur edildik; heyecan ve ızdırap hem
kaderimiz hem de talebimiz oldu. Şahsımız hesabına yaşamayı bir bencillik saydık
ve çok defa böyle bir telakkîyi de tiksinti ile karşıladık. Başkalarını yaşatma
ve ebedî saadete hazırlama âdeta tutkumuz oldu; hem öyle bir oldu ki, bu
dünyadan göçtükten sonra eğer yeniden bir kere daha bu âleme dönme söz konusu
olsaydı ve bu yeni hayatın seçeneği de bize bırakılsaydı, biz yine “yaşatma”
diyecek ve gerçek insanî ufka kilitlenerek her yanda insanlığı “ba’sü
ba’de’l-mevt”‘e götürecek mülâhazalarla nefes alıp verecek.. horlanıp hakir
görülmelere aldırmayacak.. irtica yaygaralarına pabuç bırakmayacak.. iftira,
tezvîr ve çeşit çeşit isnatlarda bulunanlara küsmeyecek, gönül koymayacak.. en
amansız ve imansız tecavüzleri, tasallutları dahi sinelerimizde yumuşatacak,
içimiz ağlarken gülmesini bilecek.. ve kimse incinmesin, insanlar rahatsız
olmasın diye hafakanlarımızı içimizde baskı altına alıp sustuğumuz aynı anda his
dünyamızdaki mağmaların gürültüleriyle oturup kalkacak ve hemen her zaman insan
olarak yaratılmış olma özel konumuna göre bir duruş içinde bulunmaya
çalışacaktık…
Bu itibarla, zannediyorum, bizi susuyor görenler de bir şey yapıyor sananlar da
yanılıyorlar: Biz hiçbir zaman tamamen susmayız, ruhumuzun derinliklerinde
sürekli ızdırap ve ümit, her şeye katlanma ve varolma gayreti iç içedir. Bazen
heyecanlarımızın dozu azalsa da, hiçbir zaman daimî inkıta söz konusu değildir;
yarım ses, yarım soluk, çeyrek sancı, çeyrek hafakan sinelerimiz sürekli içinde
kor bulunan bir mangal gibidir. İmanımız bize her zaman farklı şeyler fısıldar,
vicdanlarımız ayrı ayrı telden nağmeler dinletir. Ne var ki, bizimle aynı inanç
ve aynı mefkureyi paylaşmayanlar bütün bunlardan ne bir şey duyar ne de bir şey
anlarlar.
Ben şahsen, bu hafakan ve heyecanları her hatırlayışımda öldüren bir
mahkûmiyetin, çıldırtan bir mazlûmiyetin ve amansız bir mağdûriyetin kurbanı
olan bir kısım masum ağızların söylemek isteyip de söyleyemedikleri şeylerin
gırtlaklarında düğümlenip onları boğuyor gibi olduğunu tahayyül etmiş ve
ürpermişimdir. Kim bilir belki onların da söyleyecekleri ne güzel şeyler vardı.
Ama bilmeyen, bilmediğini de bilmeyen, dahası kendini biliyor zanneden bir tür
mük’ab cahiller her türlü imkânı kullanarak hiçbir zaman onlara kendilerini
ifade etme fırsatını vermediler; vermezler de, zira o zaman, Âkif’in:
Şark’a bakmaz, Garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi;
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi!…
sözleriyle ortaya koyduğu bu fikir ve ilimzedelerin ne kadar boş olduklarını
herkes anlayacak, düşünebilenler her şeye vakıf olacak ve böylece hakkı kuvvete
bağlayıp her işlerinde zorbalığa başvuranlar, sermayesi bağırıp çağırma olan bir
kısım çığırtkanlar ve bulanık suda balık avlayanlar gerçek kimlikleriyle
bilinecek ve işte o zaman salim düşünceye karşı diyalektikle, demagojiyle
mücadele veren bu densizler bir bir devrilecek; sözün özü yalancının mumu
sönecek ve bugüne kadar değişik yol ve yöntemlerle aldatılanlar da bir daha
aldanmayacak. Bu ise, gürültüyle, kaba kuvvetle dünyayı idare etmek isteyenlerin
iflası demektir ki, ben onların böyle bir şeye göz yumacaklarını hiç
zannetmiyorum; neticede söz dönüp dolaşıp ne olursa olsun bugün için bazı
kimselerin susturulmasına gelip dayanıyor ve tabiî bu arada bir hayli kimse de
bütün bütün susuyor…
Ne var ki, bugün şöyle-böyle kendini ifade edemeyenler bir gün mutlaka
sinelerindeki heyecan ve ızdırabı çevrelerine duyuracak, hâlleriyle olsun
kendilerini anlatacak, şimdilerde hafakanlarla yutkunmalarına karşılık günü
gelince sükûtun o en müessir şiirlerini inşad edeceklerdir. Kim bilir, belki de
işte o zaman, birkaç asırdan beri şefkat, merhamet, adalet.. gibi gerçek insanî
değerleri unutmuş pek çok kaba ve haşin tabiat umulmadık şekilde yumuşayacak ve
insan olarak yaratılmış olmanın gereklerine yönelecektir.
Öyleyse, varsın bir müddet daha zulüm âbâd olsun, hak ve adalet ayaklar altında
çiğnensin, mazlum âh u efgânla inlesin, mağdur sesini duyurma peşinde koşsun ve
sineler Kudreti Sonsuz’un konuşacağı “eşref saat” ümidiyle ızdırap ve heyecan
soluklasın.. mesele bizim için bir çile doldurma ve inleme ise,
Henüz bitmemiş terennümler var
Ki, sükûtunda intizar inler.” (Fâik Ali)
fehvasınca, daha bir hayli nevha-i sükûta ihtiyaç var ve ihtimal işte bu sükûtun
arkasında o beklenen bahar…
Sızıntı, Ekim 2003, Cilt 25, Sayı 297
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder