Bölüm Başlıkları
…Ve Gaybın Son Habercisi
Aklın iki yüzü ve makuliyet
Allah ve hadiseler karşısında peygamberâne duruş
Allah-kâinat-insan ve nübüvvet
Dar bir zaviyeden düşünce sistemimiz
Fesat
Gönül sultanlığına doğru
İslâm düşüncesinin ana karakteristiği
İslâm ruhu
İslâm’a İcmâlî Bir Bakış (1)
İslâm’a İcmâlî Bir Bakış (2)
Kendi medeniyetimize doğru
Kültür mirasımızın temel kaynakları (1)
Kültür mirasımızın temel kaynakları (2)
Kültür problemimiz ya da kendimiz olma (1)
Kültür problemimiz ya da kendimiz olma (2)
Nübüvvetin çehresinde okuduklarımız
O Bir İman ve Aksiyon Abidesiydi
Yaşatma ideali
Zulüm
…Ve Gaybın Son Habercisi
Allah,
kâinat ve insan konusunda son sözü,
varlık ağacının çekirdeği,
kâinat
kitabının ille-i gâiyesi ve Hakk’a davetin en gür sesi olan Hazreti Muhammed
(sallallâhu aleyhi ve sellem) söylemiştir.
“Gayb” ve “Gaybü’l-gayb”ın son
habercisi O,
eşya ve hâdiselerin yanıltmayan yorumcusu O,
insan ve Yaratıcı
münasebetini hem de herhangi bir iltibasa meydan vermeyecek şekilde ortaya koyan
O ve böyle bir münasebetin gereklerini açık-seçik belirleyen de O’dur.
O,
bir
yönüyle ilk ve Hakk’a en yakın,
diğer yönüyle de son,
fakat en emin bir kurbet
rehberidir.
Melekler O’nun muntazırı,
nebiler müjdecisi,
veliler de O’ndan ışık alan O’nun
meyveleridirler.
Nübüvvet çerağı başta O’nunla tutuşturulmuş, özündeki mânâ ve
muhteva da en nurefşan şekliyle yine O’nunla ortaya konmuştur.
Evvelden evvel
ilk nur O’nun nuru,
son ışık tufanı ise O’nun haricî âlemdeki zuhurudur.
Bir
başka zaviyeden O,
âfak ve enfüsün fihristi,
varlığın özü,
usâresi,
yaratılış
ağacının gaye çerçevesinde en münevver meyvesi ve Yüce Yaratıcı adına bütün ins
ü cinnin de efendisidir.
O,
özü ve konumu itibarıyla her zaman tavsif üstü,
zatı açısından nazîrsiz,
ötelere ait derinlikleri zaviyesinden ferîd-i kevn ü zaman,
elindeki mesajıyla
da apaçık bir bürhandır.
Şöhreti tâ Adem Nebi öncesine dayanmakta;
ziyası
vücudundan evvel dillere destan;
kudûmu ise -ayağı başımızın tacı- bütün
insanlığa bir ihsandır.
Varlığı vücud sadefinin en saf incisi,
mesajı da
mesajların en umumîsidir.
İlmi bütün ilimlerin zübdesi,
irfanı,
etrafında en
dırahşan çehrelerin toplandığı tertemiz bir kaynak,
ufku da sonsuzu temâşâya
koşan saf ruhların rasathanesi mesabesindedir.
Gözler O’nun her yana saçtığı
nurlar sayesinde gerçek çehresiyle eşyâyı temâşâ etme fırsatını elde etmiş;
kulaklar O’nun söz zemzemesiyle söz cevherinden o güne kadar işitilmemiş lâhûtî
besteler dinlemiş;
O’nun atmosferinde nice gizli şeyler ayan olmuş ve bulanık
düşünceler de durulup safvete ulaşmıştır.
O’nu gören ve O’nu dinleyenlerin
ruhlarındaki paslar çözülmüş,
gözlerindeki buğular silinip gitmiş;
başların en
başından,
sonların en sonundan verdiği haberlerle beşer idrakini aşkın bütün
meçhuller aydınlanmış,
belirsizlikler birer birer mânâ zeminine oturmuş ve
topyekün varlık yaratılış gayesi açısından okunup yorumlanan bir şiir ve
ebediyet edalı bir beste hâline gelmiştir.
Bütün ilimler O’nun bilgi deryasından sadece bir katre,
umum hikmetler de O’nun
mârifet çağlayanından küçük bir damladır.
O’nun hayatının saniye ve saliselerine
nisbeten bütün zamanlar âdeta bir âşire;
O’nun maskat-ı re’si olması sırrıyla,
kâinatlar yanında bir tırnak hükmündeki şu yerküre de bütün varlığa denk bir
cihandır.
Taayyün ve kaderî programda evvel O,
nübüvvet davasında son sözün
hatibi O,
zahirin hakikî şârihi O,
esrâr-ı bâtının nâtıkı da O’dur.
Ruhu’l-Kudüs’ten ilmî ve aklî hakikatleri almaya müsait yaratılması,
engin
şuuru,
üstün idraki,
melekût ötesine açık kalbi ve öteler ötesini temâşâya
müstaid sırrıyla O nübüvvet tahtının sultanı,
ötelere açık nurânî bir âhize gibi
aldığı şeyleri ruhlara ve akıllara arızasız duyurması itibarıyla da risalet
âleminin en beliğ tercümanıdır.
O,
zatına ait hususiyetleri mahfuz,
nübüvvetinin gereği bize Cenâb-ı Hakk’ı
zât-sıfât-esmâsıyla bildirir,
tanıttırır ve O’na karşı bizlerde sorumluluk
duygusu uyarır;
bu yönüyle O,
bilinmezleri bildiren,
idrak edilmezleri
ruhlarımıza duyuran bir tarif edici ve bir muallim-i ekberdir.
Dinî hükümleri
tebliğ,
insanî değerleri talim ve ahlâkî esasları temsil yanı itibarıyla da O,
muvazzaf bir müşerri’,
bir kanun vazıı ve hakikatler hakikatinin bir kavl-i
şârihidir.
Nübüvvet,
risalet ve bunların vesayetinde vilâyet,
zâhire açık oldukları gibi,
bâtına karşı da “müfettehü’l-ebvâb”dırlar.
Hatta onların akılları dahi,
bu ilâhî
mansıbın boyasıyla bir insibağdan geçmiştir;
geçmiş ve birkaç kadem onların
gerisinde durmakta ve onların buyruklarını beklemektedir.
Onların akılları gibi
haddini bilip nübüvvet vesayetine giren bir akıl,
“Ruh-u A’zam”la nurlanır ve
insan hakikatinin önemli bir buudu hâline gelir,
zamanla da zâhirin yanında
bâtını da sezmeye,
evvelin yanında âhiri de duymaya başlar.
Varlığın hem zâhiri vardır hem de bâtını;
zâhir,
gözle görülür,
duyu
organlarıyla hissedilir;
akıl ve muhakemeyle de değerlendirilir.
Bâtın ise
ancak,
onu duyma donanımıyla yaratılmış kimselere Allah tarafından açılır ve
zâhirin ötesinde bir ses,
bir soluk,
bir renk ve bir desen olarak kendini
hissettirir.
Nebiler işte bu sesi,
bu soluğu,
değişik dalga boylarında bütün bir
ömür boyu dinler ve hep ona göre tavır belirlerler.
Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ) hususî konumuna göre hususî
donanım açısından bu konuda mutlak bir fâikiyetin remzi ve sesidir.
O,
Allah’ın
duyurmasıyla duyulmazları duyar,
görülmezleri görür;
yer yer ruhunun zaman ve
mekân üstü bir mahiyet almasıyla ruhanîlerin önüne geçer;
Hakk’ın en mükerrem
ibadı melekleri aşar ve gidip tâ “Kab-ı kavseyni ev ednâ” ufkuna ulaşır.
O’nun
Hak katındaki payesi kadar halk içinde de mütemâdî ve sarsılmaz bir itibarı
vardır.
O,
ömür boyu kıl kadar doğruluktan ayrılmamış;
dost-düşman herkese güven
vaadetmiş;
Hak’tan aldığı mesajları lâhûtîliğindeki cazibesiyle muhataplarına
sunmuş;
her zaman mâsumiyetiyle hatırlanmış,
masûniyetiyle bilinmiş;
fizik ve
metafizik âlemlere açık keskin fetanet ve aydınlık ruhuyla tabiat ve mâverâ-i
tabiatı hep doğru okumuş,
doğru yorumlamış;
dolayısıyla da ön yargılı olmayan
bütün temiz vicdanların hemen hepsi hiç tereddüt göstermeden O’na koşmuş;
en
mütemerrid nefisler O’nun karşısında dize gelmiş,
en müstesna dimağlar O’nun
mesajlarında aklın yaratılış gayesini okumuş ve O’na teslim olmuşlardır.
O’nun
sayesindedir ki,
insanoğlu,
hayvâniyet ve cismâniyetten sıyrılarak kalb ve ruhun
hayat mertebesi seviyesinde bir ufka yönelmiştir.
O,
varolma ufku itibarıyla
vücud-u haricîye açılan kapının sırlı anahtarı,
varolma gayesini gerçekleştirme
adına da Hakk’a giden doğru yolun rehberi ve ebedî saadetin de şefaatkânıdır.
O’na kadar gelip geçmiş bütün nebiler O’nun dediğini demiş,
O’ndan sonra gelen
bütün evliyâ ve asfiyâ ise -fevkalâde halleri davalarına senet- O’nu tasdik
etmiş ve mazhariyetlerinin de O’ndan olduğu itirafında bulunmuşlardır..
evet O,
“Allah” deyip nazarları tevhide çevirmişse,
bütün enbiyâ ve mürselînin
sesi-soluğu,
bütün evliyâ ve asfiyânın müşahede ve keşifleri de bunu müeyyiddir.
O,
emin bir iman abidesiydi;
dediklerini kılı kırk yararcasına yaşıyor,
tavırlarını hep ötelere göre ayarlıyor ve hayatını Hakk’ı görüyor ve O’nun
tarafından görülüyor olma derinliğiyle yaşıyordu;
herkesten daha hassas
davranıyor,
her haliyle ciddî bir sorumluluk tavrı sergiliyor;
her zaman hüsn-ü
akıbet peşinde koşuyor ve gözünü bir lâhza olsun hedeften ayırmadan hep namzet
olduğu noktaya doğru koşuyordu;
koşuyor ve herkese Allah’la arasındaki o derin
münasebetten çizgi çizgi mânâlar sunuyordu.
O’ydu varlığın mânâsını şerh ederek gerçek sahibine bağlayan;
eşya ve
hâdiselerin özündeki hikmet ve maslahatları ortaya çıkaran;
bize burada yalnız
olmadığımızı sık sık hatırlatan;
görülüp gözetildiğimizi ruhlarımıza duyurarak
içlerimize inşirah salan;
vahşetlerimizi izale edip gönüllerimizi ünsiyetle
şahlandıran ve bize,
baba ocağı gibi bir yerde bulunuyor olma duygularını
yudumlatan.
Eğer bugün bu sımsıcak yuvada her şeyin yerli yerince dizayn
edildiğini görüp hissediyorsak,
eğer kalblerimiz hakikat aşkıyla çarpıyorsa,
eğer varlığı tahlil ve tanıma adına bir şeyler yapıp ortaya koyabiliyorsak bu
dimağlarımızda O’nun tutuşturduğu çerağdandır.
Evet,
insan,
varlık ve topyekün
kâinatlar hakkında ne biliyorsak bütün bunlar O’nun,
ruhlarımıza duyurduğu
icmâlin inkişafından ibarettir.
O,
dünü,
bugünü ve yarını itibarıyla insanlığı yeniden inşa etmiştir,
ediyor ve
edecektir.
Kendi devrinde,
tabiatlara sinmiş binlerce senelik çarpık
anlayışları,
gayri insanî davranışları,
sûiahlâk ve mizaç inhiraflarını bir
hamlede,
bir nefhada değiştirdiği gibi;
tamamen şirazeden çıkmış günümüzün
yığınlarına da sözünü dinleterek er-geç onları da zabturabt altına alıp
mesajının gücünü göstereceğine inancımız tamdır.
Siz buna,
insan,
kâinat ve
ulûhiyet hakikatinin yeniden bir kere daha doğru okunup doğru yorumlanması ve
insanoğlunun varlık içindeki yerine göre bir duruşa geçmesi ve geçeceği de
diyebilirsiniz.
Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) herkesi ve her
şeyi alâkadar eden bir mesajla gelmişti ve vazifesi itibarıyla gönülleri,
gözleri dolduracak bir derinlik ve cazibeye sahipti.
Yaratılışında olabildiğine
bir mükemmeliyet,
davranışlarında fevkalâde inandırıcılık ve tavırlarında da her
zaman cismâniyetini aşan bir lâhûtîlik nümâyandı.
Bu göz kamaştıran zâhirî
çizgilerin arkasında O,
bugüne kadar hiç kimseye müyesser olmamış,
Kur’ân’ın
“huluk-u azîm” dediği öyle yüce bir ahlâka sahipti ki önyargısız,
bir kerecik
olsun O’nun atmosferine giren,
bir daha da tesirinden kurtulamazdı.
Bu güzellik
ve fâikiyetlerinin yanında bir büyülü beyanı vardı ki,
en mahir söz sarrafları
dahi O konuşunca dillerini yutar,
sessizlik murakabesine dalar ve O’nun
ifadelerinin sihrine kapılıverirlerdi.
Şimdi isterseniz bu hususları biraz daha açalım:
Allah O’na,
iç ve dış yapısı
itibarıyla öyle bir genişlik bahşetmişti ki,
fevkalâde mütevazi olmasının
yanında olabildiğine mehîb ve büyüleyiciydi;
huzuruna giren en mağrur ve
mütekebbir ruhlar bile O’nun mehâbeti karşısında tir tir titrer,
düşünce ve
niyetlerinin hilâfına farklı bir hâl alırlardı.
Mağrur Kisra elçileri,
o mehâbet
abidesiyle karşılaştıklarında oldukları yerde kalakalmış ve ne diyeceklerini
unutmuşlardı.
Aynı zamanda böylesi bir heybet ve ciddiyetin yanında herkesi
büyüleyen ve kendine çeken öyle bir yumuşaklığı vardı ki,
O’nu yakından tanıyan
herkes,
O’na,
evlât, anne-baba ve bütün sevdiklerinden daha fazla alâka duyar,
âdeta O’nun tiryakisi olur ve bir daha da huzurundan ayrılmak istemezdi.
O her
hâliyle çevresine güven vaadeder;
söz, tavır ve mimikleriyle her zaman
Rabbisinin huzurunda bulunduğunu işaretler;
sürekli emniyet soluklar ve herkese
demet demet güven dağıtırdı.
O,
evvel ve âhir emin olarak tanınmıştı;
bakışlarında emniyet nümâyândı,
sözleri emniyet etrafında döner durur ve
huzurunda hep emniyet besteleri duyulurdu.
O’nun umumî davranışlarıyla aklı,
ruhu,
hissi,
mantığı atbaşıydı ve birbirine müsâvî sayılırdı.
Keskin zekâsı;
hiç
yanıltmayan firaseti;
her türlü tereddüde kapalı kararlılığı;
azm ü ikdamı;
kimseyi aldatmamanın yanında baş döndüren stratejileri;
en yaman hâdiseler
karşısında dahi asla “pes” etmemesi;
musibetlerin yüzüne gülmesi ve belâları iyi
okuyup onlardan kitaplar dolusu ibretler çıkarması;
şiddet, hiddet ve öfkeye
sebebiyet veren münasebetsizlikler karşısında olabildiğine soğukkanlı,
olabildiğine temkinli davranması hem O’nun insanüstü karakterini,
hem de
konumunu ve o konuma göre duruşunu aksettiren hususlardan sadece birkaçıdır.
Herkesin telâşa kapılıp paniklediği yerlerde O’nun öyle merdâne bir duruşu
vardır ki,
o duruş karşısında hezimetler zafere dönüşür,
bozgunlar yerlerini
taarruza bırakır ve mağlûbiyetin tozu-dumanı içinde başarı stratejileri
tüllenirdi.
Aile efradı arasında O,
eşi menendi olmayan bir aile reisiydi..
arkadaşları
içinde,
kardeşçe, yumuşak tavırlarıyla gönüllere girmesini çok iyi bilen
mükemmel bir mürşit ve muallimdi..
arkasındakileri hiçbir zaman yanıltmayan ve
inkisara uğratmayan eşsiz bir rehberdi..
söz sultanı bir hatip,
kalb eri bir
rabbânî,
muhakeme üstadı bir hakîm;
harikulâde bir devlet reisi ve bozgunlardan
zafer çıkaran bir erkan-ı harpti.
Bu mükemmelliklerin hepsi O’nda zirveye
ulaşıyordu ama,
bütün bunlara rağmen O,
her zaman düz bir insan gibi davranıyor,
kendini insanlardan bir insan sayıyor;
hakkı olan,
halkın da terbiyesinin gereği
bulunan büyük payeler isnadından fevkalâde rahatsızlık duyuyor ve çok sevdiği o
güzide arkadaşlarına bu konuda yer yer biraz da şiddetli ikazlarda bulunuyordu.
Varlığın “ille-i gâiyesi” konumundaydı ama,
ona bir sinek kanadı kadar ehemmiyet
vermiyor;
sultanlara tahtlar bahşedip taçlar giydirdiği halde,
olabildiğine
zâhidâne yaşıyor ve âdeta hayatını dünyaya karşı oruca niyet etmiş gibi
fevkalâde bir zühd içinde geçiriyordu;
yemiyor,
yediriyor;
giymiyor,
giydiriyor;
bir damla nimet karşısında yüz defa şükürle gürlüyor ve hep minnet hisleriyle
oturup kalkıyordu.
Mârifet,
muhabbet ve haşyet duyguları itibarıyla O her zaman
meleklerle atbaşıydı;
dünyadaydı ama dünyevî değildi,
ukbâ yolundaydı,
orayla da
evvelen ve bizzat irtibatı yoktu;
gönlü hep Rabbinde,
gözü O’nun âsârında,
âsârına renk, şekil, desen kazandıran esmâsındaydı.
Dünyaya bir ukbâ koyu
nazarıyla bakıyor,
onu bir mezraa gibi görüyor;
ekiyor, biçiyor ve elde
ettiklerini de hep ötelere bağlıyordu.
Rüzgârların tohumları sağa-sola taşıyıp
neşv ü nemaya emanet ettikleri gibi O da esiyor-savuruyor;
yoksulları
görüp-gözetiyor,
açları doyuruyor ve kendisi çok defa aç yatıp kalkıyordu.
İki
cihanın sultanı olarak yürüyüp Rabbine ulaştığında ne sarayı,
ne villası, ne
servet ü sâmânı ne de eş ve evlâdına bıraktığı bir malı vardı.
Kendi gibi
yaşamış,
dünyayı kendi gibi değerlendirmiş ve kendine yakışır şekilde buradan
göçüp gitmişti;
elbette ki O,
bir târik-i dünya değildi;
tabiî câlib-i dünya ise
hiç olmadı.
O,
dünyaya dünya kadar,
ötelere ve öteler ötesine de onların
kıymetleri ölçüsünde değer veriyor ve ona göre bir tavır sergiliyordu.
Fevkalâde asalet,
necâbet ve Hak’la münasebetin hâsıl ettiği,
herkesin başını
döndüren o müthiş mehâbetine rağmen,
zıtları bir arada yaşıyor gibi öylesine
mütevaziydi ki;
az önce arz edilen hususiyetleri görmeyenler O’nu âhâd-ı nâstan
biri sanırlardı.
Arkadaşlarının onca tazim ve saygısını görmezlikten gelerek
onlarla aynı zeminde bulunur,
aynı sofrada yemek yer;
farklılık ve
hususiyetlerini bir namus gibi setreder ve yanında bulunanları,
tabiatındaki
mehâbet,
haşmet ve mehâfetle bunaltmamak için yer yer cemâlî tecelli dalga
boyundan,
ibret, ders ve nükte edalı mülâtefelerle rahatlatır;
izzetini tevazu
ile süsler;
mehâbetini şefkatle tadil eder ve nâsûtî rengini öne çıkararak o
şeker-şerbet konumuna ayrı bir halâvet katardı.
O her zaman halim,
selim ve dengeliydi;
kin, nefret ve öfke hislerinin
tetiklendiği durumlarda bile fevkalâde mülayim davranır;
gayzla köpüren
insanların şiddetini, hiddetini tadil eder;
en can alıcı hasımlarını bir hamlede
yumuşatır ve cephe durumuna getirilmek istendiği yerlerde dahi hemen sıçrayıp
hakemlik koltuğuna oturmasını bilirdi.
Umumî bir hakkın çiğnenmediği,
Allah
hakkına saygısızlıkta bulunulmadığı hemen her yerde O,
bağışlayıcı ve müsamahalı
davranırdı ki siyer-i nebevîde,
O’nun afv u safh ve müsamahasını gösteren
misallerin yüzlercesini görmek,
göstermek mümkündür.
Vaade vefada da O’nun eşi-emsali yoktu.
Bir kere hulfü’l-vaadde bulunduğu,
bir
kere olsun sözünden döndüğü görülmemişti.
Ne peygamberliğinden önce ne de
nübüvvetle serfiraz kılındıktan sonra -ahd u misak tanımayanlara karşı kararlı
tavrı malum- hiç mi hiç sözünden dönmemiş,
hilâf-ı vaki beyanda,
hatta böyle bir
şeyi îmâda dahi bulunmamış,
hep bir güven ve vefa abidesi olarak yaşamıştı.
O bir beyan sultanıydı;
söz cevheri gerçek değerini O’nda bulmuştu.
Eline ne
hokka ne de kalem almamış,
hiçbir kitapla tanışmamış,
kimsenin tedris rahlesi
önünde oturmamış,
kimseye üstad deme mecburiyetinde kalmamış ve üstad-ı küll
olduğuna asla toz kondurmamıştı.
Bu,
ilâhî emirlerin yorumunda zihnî müktesebat
ve yabancı malumatın konuyu bulandırmaması,
ayrı bir renk ve kalıba ifrağ
etmemesi adına,
Allah’ın evvelen ve bizzat kendi emirlerini,
saniyen ve bilaraz
O’nun fıtrî melekelerini haricî tesirat ve mülâhazalardan sıyaneti demekti..
ve
işte O bu mânâda ümmîydi -O ümmîye canlarımız feda olsun- ama dünya ve ukbâ
işleriyle alâkalı hemen her alanda üstad-ı küll olarak öyle sözler söylemiş,
öyle hükümler vaz’etmiş ve yerinde öyle kararlar almıştı ki,
en mütebahhir
âlimlerden en seçkin dâhilere,
en mütefelsif dimağlardan en münevver ruhlara
kadar hemen herkes o sözler,
o hükümler, o kararlar karşısında hayret ve dehşet
yaşıyordu.
Tarih şahit,
hiç kimse,
O’nun beyan gücüne karşı bir şey
söyleyememiş,
hiçbir hükmünü sorgulayamamış,
hiçbir icraatını da tenkide cesaret
edememiştir.
O,
bütün muhtevası pırıl pırıl öyle bir bilgi havzı ve hazinesiydi ki,
ne geçmiş
zamanın küllenmiş hâdiselerinden verdiği haberlerinde ne de tarih öncesi farklı
milletlerin din, mezhep, kültür, an’ane ve örfleriyle alâkalı ihbarlarında
hiçbir itirazla karşılaşmamıştı;
karşılaşmazdı da;
zira O,
Allah’ın elçisiydi ve
O’nun bilgi havzına akan o yanıltmayan malumat da hep O’ndan geliyordu.
O,
ifadelerinde söz kesen bir beyan sultanı,
mantığında bir muhakeme abidesi ve
düşüncelerinde de misyonunun enginliğine denk bir okyanustu.
İfadeleri o kadar
kıvrak,
beyanı o denli vâzıh,
üslûbu öylesine zengin ve rengin idi ki,
bazen
bir-iki cümle ile muhataplarına dünya kadar hakikatleri birden arz eder,
bazen
mücelletlere sığmayacak kadar geniş konuları bir solukluk söze sıkıştırır,
bazen
de tevil ve tefsir üstadlarına yorumlamak üzere ne söz cevherleri ne söz
cevherleri emanet ederdi.
“Bana cevâmiü’l-kelim verilmiştir.” sözleri O’nun işte
bu enginliğini işaretlemektedir.
Her zaman O’na yüz cepheden yüz türlü soru yöneltilirdi.
Sorulan soruların
bütününe,
hem de herhangi bir tereddüde düşmeden,
hemen cevap verir..
konuşmalarında büyük çoğunluğun anlayabileceği bir üslûp kullanır..
her türlü
teşevvüşten uzak olduğu gibi teşvişe de sebebiyet vermeden,
gayet vecîz ve fakat
arı-duru bir ifade ile maksadını ortaya kor;
âlim-cahil,
zeki-gabî,
az
bilen-mütefennin,
genç-ihtiyar,
kadın-erkek herkesin istifade edeceği bir
seviyede konuşur ve muhataplarının gönlünde mutlaka itminan hâsıl ederdi.
O,
çok konuşmuş,
çok hutbe irad etmiş,
ifadelerinde değişik meselelere girmiş,
farklı konuları tahlil etmiş,
ama hep vakıa mutabık düşünmüş ve konuşmuştur.
Onun beyan ve hitabelerinin üzerine hilâf-ı vaki’in gölgesi bile düşmemiştir.
Öyle ki,
O’nu yakın takibe alıp vurmak için sürekli fırsat kollayan o pek azılı
hasımları bile hiçbir zaman O’na yalan isnadında bulunmamış ve
bulunamamışlardır.
Aslında,
çocukluğundan gençliğine,
ondan da peygamberlikle şereflendirildiği
kırk yaşına kadar fevkalâde bir hassasiyetle,
hemen her davranışı gibi lisanını
da hilâf-ı vaki beyandan sıyanet eden birinin,
yaşının üçte ikisi gittikten
sonra,
kalkıp nübüvvet iddiasında bulunacağına ihtimal vermek günahtan öte
apaçık bir küfür yobazlığı,
akla ve mantığa karşı da bir saygısızlıktır.
Kaldı
ki,
O’nun söylediği sözler,
vaz’ettiği hükümler dünü-bugünü-yarını içine alacak
şekilde fevkalâde geniş açılıydı..
ve muhtevaları da bir beşer dimağını aşacak
kadar mütenevvi idi:
O itikatla alâkalı konuşuyor,
ibadete dair ahkâm
vaz’ediyor,
içtimaî,
iktisadî,
askerî ve idarî konularla alâkalı sözler
söylüyor;
söylediklerini uyguluyor;
uyguladıklarından semere alıyor ve getirdiği
esasların doğruluğunu tarihe tescil ettirerek insaflı ve önyargısız vicdanlara
emanet ediyordu;
ediyordu ve arkadan binlerce yorumcu,
binlerce mütefekkir,
yüzlerce filozof ve her biri pek çok fende uzman on binlerce mütefennin O’nun
söylediği sözlere ve ortaya koyduğu içtimaî,
iktisadî esaslara,
askerî ve idarî
disiplinlere,
terbiyevî kurallara “evet” deyip imza basıyor;
ayrıca bunların
yanında milyonlarca evliyâ ve asfiyâ da her hüküm ve her beyanda O’nu tasdik
edip,
O’nun rehberliğinde bu payelere erdiklerini haykırıyorlardı.
Bu itibarla
da,
O’na “hayır!” diyen herhalde ya ne dediğinin farkında olmayan bir densiz ya
da beyni yıkanmış bir talihsiz olmalıdır; zira,
ne dün ne de bugün birbirinden
çok farklı bunca mesele hakkında hiç kimse bu ölçüde her zaman ter ü taze
kalabilecek tek bir söz söyleyememiş ve değişmez hükümler verememiştir;
hele uzmanlık isteyen konularda asla.!
Her şeyden evvel, Bediüzzaman’ın da ifade
ettiği gibi,
bir insan ne kadar yüksek istidatlı ve kabiliyetli de olsa,
ancak
birkaç fen ve birkaç alanda tutarlı söz söyleyebilir.
Oysaki bu Zât,
bütün
varlık ve hâdiselerle alâkalı,
bütün zaman ve mekânlarda geçerli öyle ince
işlerden söz ediyor,
söylediklerini öyle mâhirâne, hâkimane bir üslûpla ortaya
koyuyor ve o denli kendinden emin ve tereddütsüz konuşuyordu ki, görüp tanıyan
ve kulak verip ön yargısız O’nu dinleyen herkese “âmennâ” dedirtiyordu.
Aklın iki yüzü ve makuliyet
Akıl;
maddeden mücerret,
ama maddeye bitişik bir cevher..
metafiziğin fizik
içindeki ışıktan uzantısı..
ruhun en önemli fakültelerinden biri..
hakla bâtılı
birbirinden ayırma adına insan mahiyetinin en keskin nuru..
eskilerin ifadesiyle
“ben” sözcüğüyle işaret edilen “nefs-i nâtıka”..
tasavvufçuların yaklaşımıyla
da,
“Ruh-u A’zam”,
“Arş-ı Muhammed” türünden Hazreti Cibril’e verilen isimlerden
bir isim..
ve bazı sofiyenin “akl-ı cüz’î”,
“akl-ı mecaz” ve uhrevîliklere
taalluk eden yanları ya da metafizik derinlikleri ile “akl-ı meâd” dedikleri
insanî bir özdür.
İnsanın bir mânâda,
düşünmesi,
idrak etmesi,
anlaması ve onu fenalıklardan
alıkoyup iyiliklere yönlendirmesi açısından ruhun karakol gücü de
diyebileceğimiz akıl,
felsefenin çokça üzerinde durduğu,
kelâmın “usûlüddin”e
ait meseleleri büyük ölçüde ona bağladığı,
bazı sofîlerin,
iyi-kötü,
yararlı-yararsız deyip “akl-ı semavî”,
“akl-ı türabî” şeklinde ikiye ayırdıkları
akıl,
bütün bu aslî ve tâlî hususiyetleri itibarıyla böyle bir makalenin
çerçevesini çok aşkın bulunduğundan,
biz burada onun bu yanlarına sadece bir
işaretle iktifa edeceğiz.
Kezâ akıl,
İslâmî düşünceye göre,
ilmin sebeplerinden
biri olması açısından da ayrı bir önem arz eder ama burada o hususu da şimdilik
tayyetmek istiyoruz.
Aklın,
mükellefiyetin esası,
tefekkürün temel unsuru,
muhakemenin ilk cevheri,
insanı hayvandan ayıran,
.
ayırıp gerçek insan olma
kapısına getiren,
Yaratıcı’nın insanoğluna en müstesna bir armağanı olması da bu
makalecikte,
tâlî bir konu olarak ve sadece bazı yönleri itibarıyla bir
hatırlatma nev’inden zikredilecektir.
Bizim şimdilik kısaca üzerinde durmak istediğimiz husus,
Risale-i Nur’daki akıl
telâkkisi ve aklın fonksiyonları çerçevesinde,
vahiy,
ilham ve vicdanla omuz
omuza inşâ eden akıl (mükevvin akıl)la,
tam bunun aksine,
bütün bütün metafizik
mülâhazaları kulak ardı ederek semavî alâkalardan sıyrılmış,
dolayısıyla da
manevra alanını sınırlandırmış dar akıldan bahsetmek istiyoruz.
Bunu yaparken
de,
belli zaviyeden bazı münasebetler bulunsa da,
Kant’ça bir yaklaşımla “nazarî
akıl”,
“amelî akıl” faraziyelerine ve Lalende’nin “inşâ eden akıl”,
“inşâ olunan
akıl” mülâhazalarına girmeyi düşünmüyoruz.
Aslında,
bu tür meselelerden her
biri,
birer kitaba konu teşkil edecek kadar geniş olduğundan ve pratikte de çok
fazla bir şey ifade etmediğinden,
biz de bu kadarcık bir hatırlatmada bulunup
geçeceğiz.
Başta Bediüzzaman olmak üzere İslâm düşünürlerine göre akıl,
potansiyel
derinlikleri itibarıyla,
kâinat kitabını okuyan bir göz;
duyduğu ses ve
nağmeleri değerlendirip değişik mânâlara bağlayan pek çok ihtizaza açık bir iç
kulak;
eşya ve hâdiseleri aşkın bir tefahhusla temâşâ eden muhit bir idrak;
varlık ve varlık ötesi âlemleri keşfe açık bâtınî bir gözdür.
İnsan onunla,
gözün gördüklerini,
kulağın duyduklarını değerlendirip bir hükme bağlar ve onun
rehberliğinde varlığın perde arkasına seyahatler tertip eder;
hatta yükselir
onunla Allah’a muhatap olur..
onunla cebrî-ihtiyarî belli sorumluluklar
yüklenmeye ehil hâle gelir..
ve onunla topyekün kâinat ve hâdiseleri tarar,
kritik eder,
bir esasa bağlar ve Allah’a yürür.
İyiliklerde,
güzelliklerde
mantık ve muhakemelerimizi vahyin ve ilhamın zenginlikleri ile buluşturur ve
ötelerden gelen mesajlara referans olur..
fenalıklarda,
çirkinliklerde de,
ilâhî
hududa mantıkî yorumlar getirerek nefsin serazat arzularını frenler ve onun
taarruzlarına karşı sürekli stratejiler üretir.
Ayrıca bize her zaman,
şeytanın
değişik plânlarını aşabileceğimiz taktikler verir..
hevesât ve cismanî
arzularımıza karşı da,
muhasebe ve murâkabe izabehanelerinde eritilip
şekillendirilmiş düşüncelerden kementler,
bukağılar vurur.
O,
semavîliğini
koruduğu sürece hemen her zaman,
nefsanîliğin üzerine yürür ve onu,
kendi
hususiyetlerinden kaynaklanan bayağılıklardan alıkor;
alıkor ve âdeta insanî
değerlerin korunması mevzuunda bir polis,
bir zabıta memuru vazifesi görür.
Ve
tabiî,
“akl-ı semavî” ve “akl-ı meâd”a ait bu özelliklerden hiçbiri,
“akl-ı
meâş” ve “akl-ı türabî” için söz konusu değildir.
Söz bu noktaya gelince,
Kur’ân ve İslâm açısından,
aklın yeri,
değeri,
sorumluluktaki konumu ve hücciyetinden bahsedilebilirdi;
ancak,
biz burada
şimdilik,
sadece -biraz da Bediüzzaman perspektifinden- Kur’ân’a göre aklî olan
(mâkul) ve olmayan (gayrimâkul) hususlar üzerinde durmayı düşünüyoruz.
Kur’ânî yaklaşımla,
İslâmî düşünce sisteminde,
aklı olan ve olmayan,
tabiat-hilkat,
sebepler-sebepler üstü Yaratıcı Güç,
kendi kendine meydana
gelme-kuşatan bir iradenin var etmesiyle vücut bulma;
diğer bir ifadeyle,
tevhid
ufku ve şirk saplantısı şeklinde kabul edilegelmiştir.
İnsanoğlu var olduğu
günden bu yana -bu mülâhaza,
haricî bir yorumcunun hususî mevcudiyeti
açısındandır.
Yoksa,
kâinat ve hâdiselerin mücerret tefsiri zaviyesinden insan
öncesi dönem için de aynı şey söz konusudur- Mefisto-Faust oyunu devam
edegelmektedir.
Bundan sonra da -eskilerin ifadesiyle- ahyârın eşrârla
mücadelesi,
şeytanların ve şeytanlaşmış ruhların hakka,
hakikate açık gönüllerle
ayrışmaları sürüp gidecektir.
Bugüne kadar kâinat ve hâdiseleri,
tabiat,
sebepler ve kendi kendine oldu
düşüncesine bağlayanlar,
hemen her zaman gayrimâkulün temsilcileri olarak bir
cephe oluşturmuş ve yer yer sun’î bir tabiat ilâhı etrafında,
zaman zaman da
sebeplerin mevhum iktidarları çevresinde bir araya gelerek,
mâkulün temsilcileri
bulunan enbiyâ,
asfiyâ ve mü’min düşünürlere karşı sürekli bir savaş içinde
olmuşlardır.
Bu cephe,
değişik dönemler itibarıyla bir kısım farklı stratejiler
uygulasa da,
kavga azmi ve mücadele esprisi açısından hep aynı yolda yürümüş;
ya
ulûhiyet gerçeğinin lâzımı olan yaratma,
tanzim etme,
öldürme,
diriltme..
gibi
fiilleri,
mevhum birer varlık olmadan öte kıymet-i harbiyeleri olmayan
sebeplere,
tesadüflere,
tabiata havale etmiş veya kısmen de olsa,
ilâhî icraatı
bunlara bağlamaya çalışmıştır.
Birincilerin ilhadında şüphe yok;
ikinciler ise,
Allah’ın yarattığı bazı nesneleri,
icraatında O’na ortak koşmakla şirke
girmişlerdir;
şirke girmişlerdir,
zira tevhid düşüncesi;
yaratan,
inşâ eden,
öldüren,
dirilten,
rızık veren,
herkesi ve her şeyi görüp gözeten Kudreti
Sonsuza -ne suretle olursa olsun- eş-ortak koşmayı şirk ve gayrimâkul kabul
eder.
İşte bu açıdan,
Kur’ân’ın temel disiplinlerinden biri olan tevhid anlayışı akla
uygun (mâkul);
varlığın,
sebepler,
tabiat ve daha değişik şeylere bağlanması ise
akla aykırı (gayrimâkul)’dır.
Burada,
zıddın,
zıddıyla ortaya çıkması açısından,
sanki,
aklî olana,
gayrimâkul daha bir vuzuh kazandırıyor gibi bir durumun söz
konusu olduğunu vurgulamada yarar var…
Evet,
her şey tevhid-i hakikiye bağlanmadığı zaman,
pek çok yaratan,
inşâ eden,
öldüren,
dirilten,
görüp-gözeten ilâh gücünde müessirlere ihtiyaç duyulacağı
zarurîdir.
Böyle bir şeye ihtimal vermek ise,
zincirleme pek çok muhali
(imkânsızlık) birden kabul etmek demektir ki,
böyle bir şeyin akla aykırı olduğu
açıktır.
Kelâmcıların değişik ad ve unvanlarla çokça başvurdukları bu mânâdaki
mâkuliyet ve gayrimâkuliyet,
Bediüzzaman’da,
ayrı bir Kur’ânî ses ve soluğa
dönüşür ki:
insan,
imana müteallik konularda onu takip ederken,
Kur’ân’ın,
“aklî
olan”a ve “olmayan”a yüklediği mânâları apaçık görür.
Kur’ân:
“Şayet yerde ve
gökte Allah’tan başka ilâhlar bulunsaydı,
arz da,
sema da fesada uğrardı.”
(Enbiyâ Sûresi, 21/221) gibi âyetleriyle sürekli bu konuyu muhakeme etmeye
çağırır ve mantıklarımıza yeni yeni ufuklar açar.
Aslında Kur’ân,
taabbüdî emirlerdeki aşkınlık müstesna,
hemen her meselesini
akıl,
mantık ve muhakemeye tescil ettirerek mesajlarında ne aklî,
ne kalbî,
ne
ruhî ne de hissî bir boşluğa kat’iyen meydan vermez.
Aksine o,
değişik türden
hüküm ve iddialarını,
mâkul olmayana bina etmiş birbirinden farklı pek çok hasım
karşısında hep,
salim düşüncenin,
kurallı muhakemenin,
disiplinli mantığın
sesi-soluğu olagelmiştir;
olagelmiş ve karşı tarafın ne kadar gayrimâkul türden
mugalâtası,
demagojisi,
diyalektiği varsa hepsini susturmuş,
bütün
mücadelelerini zaferle noktalamıştır ki,
biz buna,
aynı zamanda hem Hak
elçilerinin hem de akl-ı selimin zaferleri diyoruz.
Zatında,
ileri-geri tarihî tekerrürler devr-i dâimi de,
hemen her zaman,
vahye
karşı alâkasız kalınıp,
aklî olanın ihmal edildiği dönemlerle,
semavî aydınlanma
ve aklın aktivitesini tam ortaya koyduğu devrelerin tenavübünden başka bir şey
değildir.
Ne zaman ki nebilerin neşrettiği ziyâ ile gönüller aydınlanmış,
dimağlar tenevvür etmiş;
cismâniyet ve madde kendi çerçevelerine çekilmiş,
fizik
de-metafizik de yerli yerine oturmuş;
Mevlânâ’nın ifadesiyle “akl-ı semavî”,
Gazzalî’nin deyimiyle de “akl-ı meâd”,
“akl-ı meâş” ve “akl-ı türabî”nin önüne
geçmiş;
işte o zaman,
yeni bir kalb ve kafa izdivacı gerçekleşerek yepyeni bir
milat daha yaşanmıştır.
Bu milat,
varlığın yeniden yorumlanıp,
çağın idraki
açısından bir kere daha hakikî sahibine bağlanması ve insanoğlunun iç
çelişkilerden kurtulması miladıdır..
ve ne zaman ki göklerin ışığı görülmez
olmuş,
akıl ihmale uğramış,
düşünce devre dışı bırakılmış -özel mânâsıyla- mâkul
bütünüyle unutulmuş,
her yerde gayrimâkulun bayrağı dalgalanmaya başlamış..
kitleler iç içe tenakuzlara sürüklenmiş;
fikrî, ruhî teşevvüşler içinde,
bazen
Zerdüşt’e,
bazen Hz.Üzeyir’e,
bazen Hz.Mesih’e Allah’ın oğlu denmiş ve O
“üçlünün üçüncüsüdür” gibi çarpıklıklara düşülmüş,
işte o zaman vahye ve akla
bağlı bütün denge ve sistemler de alt-üst olmuştur.
Gayrimâkulün ortaya çıkışı bazen,
“Vedd”,
“Yeğûs”,
“Yeûk”,
“Nesr” keyfiyetinde,
bazen Mecusîlerde olduğu gibi “nur-zulmet” ikilemi tarzında,
bazen küllî bir ruh
biçiminde,
bazen de “Lât”,
“Menât”,
“Uzzâ”,
“Nâile”,
“İsaf”…
türünden değişik
putlar,
ateş,
ırmak,
yıldırım,
rüzgâr…
nev’inden,
tabiat kitabının ürperten ve
korku veren hâdiselerinden kaynaklanagelmiştir.
Her zaman,
eğriliğe ve inhirafa
açık ruhlar,
bazen “Vedd,
Yeğûs,
Yeûk,
Nesr” hâdisesinde olduğu gibi,
hüsnüniyetle başlayan bir çarpıklığa sürüklenmiş,
bazen de mâkule ve semavî
olana sırtlarını dönerek yanlış bir yola girmiş ve doğrudan uzaklaşmışlardır.
Merkezde inhiraf açısı sezilemeyecek kadar küçük olduğundan,
meselenin farkına
varamamış,
farkına vardıkları nokta olan muhit hattında da,
açının genişliğine
takılıp geriye dönememişlerdir.
Sonra da en önemli gerçekleri bile değişik vehm
ü hayallere bağlama yoluna sapmışlardır.
İşte böyle bir gayrimâkuliyet ister
ilâhî icraattan her birini açıktan açığa farklı putlara bağlama şeklinde olsun,
ister bazı müşriklerin biraz mazeret biraz da demagoji olarak ileri sürdükleri
“mütevassıt şefaatçiler” yaklaşımındaki kapalı irtibat biçiminde olsun,
apaçık
hem akla,
hem de vahye karşı gelmektir ve düpedüz bir sapıklıktır.
Hemen her zaman mâkul olan tektir.
Ondan sapılınca,
farkına varılmadan
gayrimâkul çokluğa düşülmüştür:
Sâbiîler doğumu,
ölümü,
mutluluğu,
mutsuzluğu,
belâ ve musibetleri,
bizim kader telâkkimize benzer şekilde,
aya-güneşe,
yıldızlara;
animistler küllî bir ruha;
Mecusîler,
nura-zulmete ve putperestler
de değişik ad ve unvanlar altında pek çok puta “Vahid-i Hakikî”nin yerine
“kesir-i hakikî”yi ikame etmişlerdir.
Sonra da,
onları bu inhiraflarından
vazgeçirmek isteyen ilâhî mesajlara karşı “Eski köye yeni âdet mi?” der gibi
“Biz,
atalarımızı üzerinde bulduğumuz yolda yürürüz.” karşılığını vermiş ve
yürüdükleri yolun,
semavî ya da aklî olmasını hiç mi hiç düşünmemişlerdir.
Evet,
onlar için bir şeyin aklî olup olmaması önemli değildi;
önemli olan
onların hevâ ve hevesleri ve işlerine geldiği yerde atalarını izlemeleriydi.
Kur’ân,
o günkü mukallitlerin şahsında,
daha önceki ve sonraki bütün
şabloncuları da:
“Ya ataları hiçbir şey akledemeyen ve doğru yolda olmayan
kimseler olsalar da mı..!
(doğrusu) inkâr edenlerin hâli,
bağırıp çağırmadan
başka bir şey duymayan çobanın hâline benzer;
onlar sağır,
dilsiz ve kördürler;
bu yüzden de bir türlü akledemezler.” (Bakara Sûresi, 2/170-171) diyerek
akıllarını başlarına almaya çağırır.
Buna,
Kur’ân-ı Kerim’in genel üslûbu nazarıyla da bakabiliriz.
Evet Kur’ân yer
yer,
Efendimiz’in muasırı bulunan müşriklere aklın diliyle çağrıda bulunur..
mantığın lisanıyla ufuklarını açar..
muhakemenin gücüyle onlara mâkulü
salıklar..
ve zaman zaman da tarihî tekerrürler devr-i dâiminden sahifeler
açarak,
serdettiği misallerle,
o günkü şirk mantıksızlığının yanında,
yarınki
ilhad düşüncesini de sarsar ve değişik dönemlere akletme mesajları sunar.
Peygamberler ve onların irşad sergüzeştîleri,
küfür,
ilhad ve şirkin her
çeşidine karşı en canlı örneklerin sergilendiği bir meşher,
en muknî hutbelerin
îrad edildiği bir minber gibidir.
Kur’ân,
yer yer talebelerinin elinden tutarak
o meşherlerde gezdirir ve zaman zaman da çıraklarına en inandırıcı seslerden
hutbelerin en nefislerini dinletir.
Tevhid düşüncesinin en güçlü seslerinden biri olan Hz.İbrahim,
Kur’ân-ı
Kerim’de sık sık başvurulan bir örnektir.
Bir bakarsınız o,
putperest
çağdaşlarının putlarını kırar,
şirk düşüncelerini temelinden sarsar ve bir daha
konuşamayacakları şekilde ağızlarına,
akıl tezgâhından çıkmış fermuarlar vurur;
onların şirk anlayışlarını semalara taşıyıp,
yıldızlara, aya, güneşe ulûhiyet
isnad etmelerine karşı da,
âdeta semavî cisimlerin bağını çözüp dağıtarak,
onları o çarpık rubûbiyet telâkkilerinin enkazı altında ezer ve arkadan
gelenlere,
Allah’a ulaştıran şehrahlar açar.
Her şeye rağmen gayrimâkulde ısrarlı olanlara da,
sesini daha bir yükselterek:
“Kasem olsun siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz.” (Enbiyâ
Sûresi, 21/54) der.
Bir de bakarsınız,
onların putlarını kırmış ve dimdik ayakta
o çarpık şirk mantığına karşı:
“Siz,
Allah’ı bırakıp,
kimseye hiçbir faydası da,
zararı da dokunmayacak olan nesnelere mi tapıyorsunuz?
Yuf size de,
o
taptıklarınıza da!
Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Enbiyâ Sûresi, 21/66)
şeklinde haykırır;
haykırır,
hem o günkü müşriklerin hem de daha sonra gelen
bütün putperestlerin ruhlarında ürpertiler meydana getirir.
Hz.İbrahim gibi,
diğer büyük peygamberler de -değişik şartlar ve konjonktürel
farklılıklara bağlı renk ve stil ayrılıkları mahfuz- hep aynı mesajları sunmuş
ve aynı yolda yürümüşlerdir;
Hz.Nuh,
Hz.Hûd,
Hz.Salih,
Hz.Şuayb,
Hz.Musa
(sallallâhu aleyhim ve sellem) hemen hepsi de “akl-ı semavî” yolunu takip etmiş
ve mâkulü salıklamışlardır.
Buna karşılık,
küfür,
ilhad ve şirk cephesi ise,
ömürlerini hevâ ve hevesin dar mahbesinde,
atalarından tevarüs ettikleri anlayış
ve düşüncelerin tutsağı olarak,
çarpık duymanın,
çarpık hissetmenin gel-gitleri
arasında geçirmiş ve sürekli bir mantıksızlık sergilemişlerdir.
Bediüzzaman’ın,
sık sık üzerinde durup,
mutlaka okunmasını ve temâşâ edilmesini
istediği kâinat kitabı ve varlık meşheri,
mâkulü temsil eden enbiyâ, asfiyâ,
evliyâ ve İslâm ulemasından tevarüs edilegelen bir anlayışın ifadesidir.
Zamana
bağlı çizgi farklılığı mahfuz,
verilen mesaj ve takip edilen yol hep aynıdır;
arz u sema tetkike tâbi tutulacak..
eşya ve hâdiseler hallaç edilecek..
her şey
götürülüp gerçek sahibine bağlanacak..
sonra da vicdanlarda bu mâkuliyetin
itminanı duyulacak ve mârifete dönüşen ilimler birer zevk-i ruhanî kaynağı
hâline gelecek..
derken,
yerküredekiler ve semadakiler aynı ruh haletini
paylaşacak.
Kur’ân pek çok âyât-u beyyinâtıyla bize bu yolu salıklar ve mâkuliyeti,
düşüncenin sonsuza bağlanması şeklinde yorumlar:
Yerinde,
“Onlar başlarının
üstündeki göğe bakmazlar mı?
Bakıp da Bizim onu nasıl sağlamca bina ettiğimizi
ve onda bir açık ve bir dengesizlik bulunmadığını düşünmezler mi?
Biz,
yeri de
yayıp döşedik ve orada da, dengeyi sağlamak için ağır baskılı ulu dağlar
yerleştirdik..
ve zeminde, gözleri-gönülleri açacak her çeşit bitkiden çiftler
yarattık.
Bütün bunları,
Allah’a yönelen her kula,
Yaradan’ın kudretini
hatırlatması ve dersler veren birer basiret nişanesi,
ibret numunesi olsun diye
yaptık.
Ardından,
gökten bereketli bir su indirdik.
Onunla bahçeler ve biçilmeye
müsait ekinler,
salkım salkım meyveleriyle ulu hurma ağaçları yetiştirdik.” (Kaf
Sûresi, 50/6-10) diyerek,
dikkatleri semalara,
semalardan yerküreye,
ondan da
rızka çevirerek bizi,
aklımızı kullanmaya,
düşünmeye;
imanda derinleşmeye ve
mârifette zenginleşmeye çağırır.
Yer yer mahsûsâtın önemini vurgulayarak,
hemen
her zaman gözümüz önünde bulunan küre-i arzı temâşâ etmeye davet eder ve “Onlar
yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı ki,
bu sayede düşünüp duygulanacak gönüllere,
hakikatin sesini işitecek kulaklara sahip olsunlar.
Ne var ki kör olan onların
gözleri değil,
sinelerindeki basiretleridir.” (Hac Sûresi, 22/46) der ve
basireti kapalı gönüllerin mahrumiyetini vurgular.
Zaman zaman da aklını,
basiretini kullanmayanları tevbih sadedinde,
“Göklerde ve yerde nice deliller
vardır ki,
inanmayanlar gelip geçerken (kasdî tetkike almadıklarından) yüz
çevirmiş olurlar da farkına varamazlar.” (Yusuf Sûresi, 12/105) ferman ederek
niyet ve nazarın önemine dikkatleri çeker ve mücerret bakmanın bir mânâ ifade
etmeyeceğini hatırlatır.
Kur’ân,
kâinat kitabıyla alâkalı referanslarının yanında,
ele aldığı konuları
takdimdeki sağlamlığı,
muhtevasının düşündürücülüğü,
mesajlarının kuşatıcılığı,
ifadelerinin sihri,
üslûbunun müessiriyet ve inandırıcılığı ile de çok yönlü
ayrı bir mâkuliyet örneği ortaya koyar.
Evet o,
sırtını vahye dayadığı gibi hep
akıl yörüngeli bir yol takip eder.
Bütün mesajlarını akla,
mantığa,
muhakemeye
tesbit ve tescil ettirerek muhataplarının kapılarını çalar..
alâka uyaran bir
üslûpla gönüllere yürür..
aklın,
hissin,
şuurun itirazlarına meydan vermeyecek
bir çerçevede konuşur..
ve talebelerini mâkuliyet adına sürekli rehabilite eder.
O,
iç içe yüzlerce konuyu,
tek bir mevzuun tahlilinde bile zor ulaşılır bir
ahenkle sunmasından,
her mesajındaki içtenlik ve tesirine,
inanca açık gönülleri
itminana ulaştırmasından mütereddit ruhları ikna etmeye kadar her mevzuda
arkasını vahye dayar ve insanlarla alış verişini mâkulün yamaçlarında
gerçekleştirir.
Bu açıdan diyebiliriz ki;
eşyayı temâşâ edip hâdiseleri okuyabilenler,
okuyup
tevhide bağlayanlar mâkulü takip ettikleri gibi,
Kur’ân’ı duyup,
dinleyip içine
sindirenler de hep aklî bir yol takip etmiş sayılırlar.
Aksine,
varlık ve
hâdiselerin iç yüzüne nüfûz edemeyip dışında kalanlar,
aklî bir yolda
olmadıkları gibi,
Kur’ân duymayan,
dinlemeyen ve içine sindiremeyenler de aklın
nurundan tam istifade edememişler demektir.
Evet,
varlık ve eşyanın okunup,
düşünülüp değerlendirilmesi;
değerlendirilip imana,
mârifete,
Yaratıcı’yla
münasebete bağlanması mâkul;
her nesne ve her hâdisenin değişik sebeplere,
tabiata ve daha başka şeylere verilmesi de akıl dışıdır.
Yaratıcı’nın varlığı,
birliği,
şerike,
nazire,
yardımcıya muhtaç olmayışı mâkul;
her şekliyle şirk ve
ilhad düşüncesi ise gayrimâkuldür.
Eşya ve hâdiselerin şerh ve izah edilmesi,
varlığın yorumlanarak bir gerçeğe bağlanması için,
Allah’la insanlar arasında
bir kısım elçilerin gerekliliği mâkul;
nübüvvet ve ilâhî mesajları kabul etmeme
ise gayrimâkuldür.
Risaleler’deki mülâhazalarla,
bu çerçeveyi bütün iman
esaslarını içine alacak şekilde genişletmek mümkündür.
Ben şimdilik bu kadarının
yeterli olabileceği düşüncesiyle,
böyle bir genişlik içinde konunun mütalâasını,
İslâm mütefekkirlerinin kitaplarına havale edip geçiyorum.
Bir diğer zaviyeden,
anlama,
idrak etme,
kavrama mânâlarına gelen akıl;
şöyle-böyle tarifi içine giren hususları kavramada önemli bir vasıta ve ruhun
hayatî dinamiklerindendir.
Anlaşılacak şeyler onunla anlaşılır,
onunla kavranır,
onunla değerlendirilir ve onunla bir neticeye bağlanır ki,
aksi ahmaklık,
aptallık ve idraksizlik demektir.
Ahmak, aptal ve idraksizler,
mâkul olmayan
yolların avâre ve gayesiz yolcuları gibidirler ki;
ne kâinat kitabını anlar,
ne
eşya ile hemhâl olabilir,
ne Kur’ân’ı duyar ne de mükellefiyet sırlarına akıl
erdirebilirler..
evet böylelerinin,
dini de,
dinin ruhunu da,
varlığın hedef ve
gayesini de bilmeleri mümkün değildir.
Peygamberimize isnad edilen bir sözde
“Ahmak bizim düşmanımızdır.” denir.
Mevlânâ,
bu sözü serlevha yaparak o engin
söz üstadlığıyla içini şöyle döker:
“Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem):
‘Kim ahmak ise o bizim
düşmanımızdır;
yol kesen eşkıyamızdır.’ der.
Akıllı kişi bizim canımızdır.
Ondan
gelen serin esinti bize bir reyhan ve fesleğen kokusu getirir.
Akıl kızıp bana
sövse de,
ben başımı eğer,
ona ses çıkarmam;
çünkü o,
her zaman bana feyiz bahşeden Zât’tandır...
Aksine, ahmak gelip ağzıma helva koysa da,
ben onun
helvasından ateşlenir ve hasta olurum.”
Diğer tasavvuf büyüklerine göre de,
ötelerden beslenen semavî akıl,
cismanî
arzuların boynunda bir kement gibidir.
Hırs,
öfke,
şehvet gibi bedenî istekler o
zinciri kırmadan kat’iyen kendilerini ifade etme fırsatını bulamazlar.
Bu
mânâdaki akıl,
insanî değerleri korumanın polattan kilidi ve ebedî saadetlerin
de büyülü anahtarıdır.
Akıl,
nefse bağlı arzuların çenesinde bir gem,
ağzında
bir fermuar ve ruhu sonsuza uçuran bir melek kanadıdır.
Nefis,
her an ayrı bir
hezeyanla insanı,
çok değişik problemlere sürüklemesine karşılık,
akıl,
onun
oyunlarını bozan semavî bir güçtür;
hem öyle bir güçtür ki,
eğer kalbe bağlanıp
onun vâridâtıyla beslenmesini sürdürebilirse,
onun yere serip üzerine
çullanamayacağı düşman yok gibidir.
Aksine eğer o,
kalbten koparılarak semavî
iken türabîleştirilirse,
o zaman da düşmanlara rehberlik yapan bir haine
dönüşür;
gider şehvetin yanında yerini alır..
kine-nefrete arka çıkar..
cerbezeye girer ve semavîliğe karşı koymaya çalışır..
diyalektiğe dalar ve
bâtılı hak göstermeye başlar,
demagojiyi mârifet sayarak,
sürekli ihtilaf ve
iftiraklara sebebiyet verecek şekilde tartışmalara girer;
girer ve başkalarını
mağlup edip utandırmayı bir zafer gibi görür..
sık sık kalbini öldürür ve onun
enkazı üzerinde nefsine otağlar kurar..
her gün birkaç defa şeytanı sevindirecek
levsiyat içine girer ve ruhunu dinamitler.
İşte,
bu ölçüde bağını koparmış ve bir azgınlık unsuru hâline gelmiş akıl da,
yine Mevlânâ’nın ifadesiyle,
bir vehim ve zan kaynağıdır.
Bu azgın akıl,
Hz.
Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde mutlaka kurban edilmeli,
sonra
da “Hasbiyallah” denilerek Allah’a yürünmelidir.
Fuzûlî merhumun da,
bu meş’um
akla diyeceği bir çift sözü vardır:
“Ben akıldan isterim delâlet,
Aklım bana gösterir dalâlet..”
Hollandalı,
“Deliliğe Methiye” yazarı Erasmus,
böyle bir akla karşı hep
müstehzîdir ve alaylı bir şekilde onun hiçbir şeye yaramadığını hem de ısrarla
vurgular.
“Kıymetli şeyler bozulunca zararlılardan daha zararlı hâle gelir.” vecizesinden
hareketle diyebiliriz ki,
insanı diğer canlılardan ayıran bu en önemli derinlik,
onu Allah’ın muhatabı olma seviyesine yükselten bu yüce cevher,
keza onu kalbî
ve ruhî hayata yükseltmede ilk muallim ve rehber,
vahiyle beslenip semavîliğini
koruduğu,
kâinat kitabını okuyup mütalâalarını mârifete çevirebildiği sürece
meleklerden farksızdır.
Allah’tan kopup,
tabiat ya da nefse bağlandığında da,
insan bünyesinde bir yılan,
bir akrebe dönüşür ve onun ebedî dirilişinin âb-ı
hayatı iken,
ebediyen ölümünün zehiri hâline gelir.
Allah ve hadiseler karşısında peygamberâne duruş
Kendini Hakk’a adayıp da Allah’a dayanan insan,
yürür vazife ve sorumlulukları
istikametinde dönüp arkasına bakmadan.
Bilir o nasıl bir kuvvete dayandığını ve
kimin hesabına hareket ettiğini.
Emindir hedefinden,
yürüdüğü yolun
doğruluğundan ve yol boyu bir lâhza olsun yalnız
bırakılmadığından/bırakılmayacağından.
Bu itibarla da o,
hiç mi hiç fikrî,
hissî
dağınıklığa düşmez,
teşevvüş ve tereddüt yaşamaz;
mükellefiyetlerini derin bir
şuur ve hassasiyetle yerine getirmeye bakar;
sonra da ciddî bir iç huzuruyla
neticeyi Allah’tan beklemeye koyulur;
koyulur ve şe’n-i Rubûbiyet’in gereklerine
karışmamaya fevkalâde özen göstererek hareket ve faaliyetlerini sadece ve sadece
Hak hoşnutluğuna bağlar.
O’nun rızasını “olmazsa olmaz” bir esas kabul ederek elinden geldiğince bunun
dışındaki bütün değerlere karşı kapanır ve sürekli nefsinin isteklerinden uzak
durmaya çalışır.
Bir gün gidip yollar bütünüyle sarpa sarınca ve ufuklar kararıp
her yanda telâş ve endişe uğultuları duyulunca da,
ne yürüdüğü yola kahreder,
ne
panikler,
ne de geriye döner;
“Hakk’a dayanır,
sa’ye sarılır,
hikmete râm olur.”
ve Hz.Nuh gibi “Yâ Rab yenik düştüm;
nusretinle teyit et.” (Kamer Sûresi,
54/10) der ve bütün samimiyetiyle O’nun hıfzına,
riâyetine sığınır ve O’nun
lütfedeceği çıkış anını ve çıkış noktasını beklemeye koyulur.
Hak yolunda bulunmak,
herkese Hakk’ı anlatıp Hakk’ı duyurmak ve yoldakilere yol
âdâbıyla alâkalı rehberlikte bulunmak bir ibadet olduğu gibi her şeyi Allah’tan
beklemek,
beklenmesi gereken hususlarda zamanın çıldırtıcılığına karşı dişini
sıkıp sabretmek de bir ibadettir.
İnsan bazen,
daha ilk hamle,
ilk hareket ve
ilk şahlanışta hemen tevfîke mazhar olur ve aradığını bulur.
Bazen de bir ömür
boyu küheylan gibi koşar durur da görünürde hiçbir şey elde edemez.
Ne var ki o
da sonuçta sabrıyla,
ikdâmıyla ve niyetiyle kurtulur…
Bazen dünyevî hâdiseler ve dünyalılar yol vermezler insana;
bazen de başa
gelenler,
altından kalkılmayacak şekilde çetin cereyan eder;
eder de yıllar hep
Muharrem gibi gelir geçer ve yollar gider Kerbelâ’ya takılır.
Ne var ki,
Hak’tan
fermanlı gönüller,
görüp duydukları bu şeyler karşısında ne sarsılır ne sendeler
ne de tereddüde düşerler.
Her hâdiseyi müteâl iradenin bir muamelesi kabul
ederek,
başa gelenleri imtihan sayar,
imtihanları tevekkül ve teslimiyetle
göğüsler,
yolunu kesen töre bilmezlere insanlık dersi verir,
her hareket ve
davranışını ötelerden gelen emirlere uyma inceliğiyle değerlendirir;
bir gözü
kendi tavırlarında diğeri o müteâl kapının aralığında yürür himmetini dağıtmadan
yücelerden yüce hedefine doğru -Hak rızası olan o hedefe canlarımız kurban
olsun- ve hayallerini bile her zaman pâk tutar ağyar düşüncesinden.
İşte bu çerçevedeki bir sadakat erinin sevda ölçüsünde tek bir derdi vardır;
o
da,
herkesin Allah’ı bulup O’na yönelmesi,
değişik kulluklardan kurtulup sadece
O’nun bendesi olması..
dur-durak bilmeden dolaşır çarşı-pazar ve sesi-soluğu
gönlüne tercüman,
bozulmamış her vicdanın kabulüne açık bir üslûpla sürekli
inler durur;
inler durur ve önüne gelen herkese:
“Vatandaşlarım,
gelin yalnız Allah’a ibadet edin;
edin ki sizin O’ndan başka
ilâhınız yoktur.
Bunu yapmazsanız müthiş bir günün azabının gelip tepenize
ineceğinden korkarım.” (A’râf Sûresi, 7/56) (Bu iniltiler Nuh
Nebi’ye ait nevhalardan sadece bazıları..);
“Ey kavmim,
sadece ve sadece Allah’a kullukta bulunun;
sizin O’ndan başka bir
mâbudunuz yoktur.
Hâlâ O’na karşı gelmekten sakınmayacak mısınız?” (A’râf
Sûresi, 7/65) (Bunlar da Hûd Peygamber’in çığlıkları..);
“Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim;
şimdi Allah’a karşı gelmekten
sakının da beni dinleyin!
Ben bu hizmetimden ötürü de sizden herhangi bir ücret
istemiyorum.Benim ücretimi verecek olan Rabbülâlemin’dir.” (Şuarâ Sûresi,
26/107-109) (Bu samimî ifadeler de o adanmış ruhların müşterek beyanı..) der,
her zaman gönlünün nağmelerini duyurur ya da duyuranların yardımına koşar;
koşar
da:
“Ey kavmim,
uyun o elçilere,
uyun ki,
hizmetleri karşılığında sizden bir
ücret istemiyorlar ve kendileri de dosdoğru bir yoldalar.
Hem ne oluyor ki bana,
ibadet etmeyeyim o beni Yaratana?
ve zaten hepimizin dönüşü de O’na.
Ben,
Cenâb-ı Hak dilemeyince,
hiçbir zarar vermeyecek olan ve şefaatleri de bir işe
yaramayan,
nihayet beni kurtaramayan kimseleri mâbut edinir miyim?.
Edinirsem,
o
zaman apaçık bir sapıklık içindeyim demektir.
Şimdi iyi dinleyin;
ben o herkesin
Rabbi Rabbimize iman ediyorum.” der ve ardından ona “Haydi buyur Cennet’e.”
fermanı gelir (şehit edilir).
O ise (derin bir civanmertlik hissiyle) “Âh keşke
halkım,
Rabbimin beni affedip ikramlara mazhar kıldığını bilselerdi!” (Yâ-Sîn
Sûresi, 36/20-26) şeklinde mırıldanarak,
Allah ve onlar karşısında tavır ve
duruşunu ortaya koyar.
(Gökte meleklerin soluklarına denk bu gönül çığlıkları
da,
menkıbelerin “Habibüneccâr” diye naklettiği koçyiğite ait.)
Bir de firavun hanedanı içinde meçhul mü’min vardır ki,
ben onun o gürül gürül
sesini ne zaman duysam yüreğim hoplar.
Bu aslan yürekli yiğit:
“Ne o,
yoksa bir
insan (Musa Aleyhisselâm) Rabbim Allah’tır dediği için onu öldürecek misiniz?”
(Mü’min Sûresi, 40/28) diye söze başlar..
en beliğ nasihatlerle insanî duygu ve
düşünceler üzerinde sûr sesi gibi tesir icra edecek beyanlarda bulunur..
sinelere haşyet salar..
bazı ruhlar üzerinde korkunç bir ürperti,
bazıları
üzerinde de inşirah hâsıl eder..
ve sonra da söylemesi gerekli en önemli hususu
yiğitçe haykırır:
“Şüphesiz, sizin beni tapmaya çağırdığınız putların,
böyle bir
çağrıya değer hiçbir yanları yoktur.
Hepimizin dönüşü Allah’adır (ve o gün)
haddi aşan mütecavizler Cehennem’i boylayacaktır.
Zamanı gelince benim bu
söylediklerimi hatırlayacaksınız.
Artık ben şimdilik işimi Allah’a havale
ediyorum;
şüphesiz Allah kullarını görüp gözetendir.” (Mü’min Sûresi, 40/43-44)
ifadeleriyle de sözlerini noktalar.
Onun/onların bu çerçevedeki
civanmertliklerine
bazen dalâlet ve sefahet diyen,
bazen onları yurtlarından yuvalarından çıkarma ile korkutan,
bazen intisap
edenlerin ellerini,
ayaklarını kesme tehdidinde bulunan,
bazen inananları toptan
hor ve hakir gören,
bazen nebilerin peygamberâne tavırlarını putlar tarafından
çarpılmaya bağlayan,
bazen bu mürşitleri taşa tutacaklarından söz eden ve hemen
her zaman “Siz de bizim gibi birer insansınız..” diyerek onları hafife alan
olabildiğine azgın,
küstah,
saygısız,
mağrur ve bencil o kin,
nefret,
öfke
yığınlarına karşı bu azim ve irade insanları,
hep kararlı davranmış ve gürül
gürül konuşmuşlardır:
“Ey kavmim,
eğer aranızda bulunmam ve Allah’ın âyetlerini hatırlatmam size ağır
geliyorsa,
bilmiş olun ki ben yalnız Allah’a güvenip dayanmışım.Şimdi siz,
Allah’a ortak koştuğunuz bütün putlarınızı da toplayıp bir karar birliğine varın
(varın da,
yapmak isteyip yapamadığınız) şeyler içinize dert olmasın..
sonra da
aman vermeyin bana,
ne yapacaksanız yapınız.” (Yûnus Sûresi,
10/71) (Bu duruş ve bu gürül gürül ses Tufan Peygamberi’ne ait..);
“Allah bizi,
sizin o bâtıl ve sapık anlayışınızdan kurtardıktan sonra,
kalkar da
tekrar sizin o çarpık tefekkürlerinize dönersek,
Allah’a karşı apaçık bir iftira
yolunu seçmiş oluruz.
Allah göstermesin,
böyle bir şeyi yapmamız asla söz konusu
değildir.
Biz yalnız Allah’a güvenir,
Allah’a dayanırız.
Şimdi ey Rabbimiz,
Sen
bizimle kavmimiz arasındaki problemi çöz;
hakkı izhar buyur.
Sen problemleri en
iyi çözensin.” (A’râf Sûresi, 7/89) (Bu meydan okuyuş da nebiler hatibi
Şuayb Peygamber’den..);
“Ben Allah’ı şahit tutuyorum,
siz de şahit olunuz ki ben sizin Allah’a eş-ortak
koşageldiğiniz putların hiçbirini tanımıyorum.Şimdi hepiniz birden,
hem de hiç
göz açtırmadan bana ne isterseniz yapınız.
Ben,
sizin de,
benim de Rabbim olan
Allah’a güvenip dayandım.” (Hûd Sûresi, 11/54-56) (Bunlar da Hûd
Nebi’nin tavırlarını aksettiren beyanlar);
“Ey kavmim,
şimdi eğer ben Rabbim’den gelmiş delillere dayanıyorsam;
O da
nezdinden bana güzel bir rızk ve nasip lütfetmişse,
(sizin dediğiniz gibi
davranırsam) O’na nankörlük etmiş olmam mı?
Hem ben sizi nehyettiğim konularda
(sözlerime) muhalif hareket etmeyi de düşünmüyorum.(Aslında) benim istediğim
bir tek şey var o da,
gücüm yettiğince toplumu ıslah etmektir.
(Bu konuda)
muvaffak kılacak da yalnız Allah’tır.
Onun için ben de yalnız O’na dayanıyor ve
O’na yöneliyorum.” (Hûd Sûresi, 11/88) (Bu da Şuayb Peygamber’den belâgat
örneği bir ikaz…);
“Onların peygamberlere “Siz de bizim gibi birer beşersiniz.” demelerine
karşılık,
onlar da:
“Evet (dediler),
biz de sizin gibi beşerden başka bir şey
değiliz;
ne var ki Allah,
peygamberlik nimetini kullarından dilediğine ihsan
eder.
Biz,
Allah’ın izni olmayınca bir harika gösteremez ve bir mucize de izhar
edemeyiz.
(Bizim gibi) iman edenler sadece Allah’a dayanıp O’na güvenirler.
Hem
biz,
neden Allah’a tevekkül etmeyelim ki,
yürüdüğümüz bu doğru yolu bize O
gösterdi.
Öyle ise biz de,
sizin vereceğiniz her türlü sıkıntıya sabredip
katlanacağız.
Zaten,
tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkül ederler.” (İbrahim
Sûresi, 14/11-12) (Bu da,
Nuh,
Hûd,
Salih gibi yüce nebilerin o ulü’l-azmâne
duruşlarından bir kesit).
İş bütün bütün tahammül-fersâ bir hâl alınca,
bu defa da bütün benliğiyle
Allah’a yönelir ve:
“Ey Yüce Rabbimiz,
biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık.
Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.
Ey Ulu
Rabbimiz,
bizi kâfirlerin imtihanına mâruz bırakma,
affet bizi;
Sen Azîz ve
Hakîm’sin.” (Mümtehine Sûresi, 60/4-5) (Bunlar da peygamberler babası Hz.
İbrahim’den yoldakilere bir demet teslimiyet mesajı).
Aslında,
iradeleri sağlam,
duruşları da yerinde bu gönül insanlarının hemen
bütünü hep aynı hedefi kollamış,
aynı çizgide hareket etmiş ve aynı değerlere
saygı duymuşlardır.
Onların duygu,
düşünce ve davranışlarında hep aynı şeyler
nümâyan,
mesajlarında da aynı dava ve davet birliği göze çarpmaktadır.
Ayrı ayrı
devir ve ayrı ayrı coğrafyalarda neş’et etmiş olmalarına rağmen,
hemen hepsinin
de aynı misyonun temsilcileri olduğu açıkça müşahede edilmektedir.
Bunların en
bariz özellikleri ise,
hemen bütün faaliyetlerini Allah’ın rızasına bağlı
götürmeleri,
mücadelelerinde sadece ve sadece O’nun kudret ve inayetine
dayanmaları ve O’nun sıyanetine sığınarak O’nun namına hareket etmeleridir.
Bu kudsîlerin asıl vazifelerine gelince,
o da insanları küfür ve dalâlet
karanlıklarından kurtararak imanın aydınlığına çıkarmak,
ruhları uyararak
gönüllere Hakk’ı duyurmak,
eşyanın perde önü ve perde arkasını olduğu gibi
göstererek dimağlardaki şüphe ve tereddütleri gidermek,
varlığın yüzüne nurlar
saçarak onun bir kitap gibi okunmasını,
bir meşher gibi temâşâ edilmesini
sağlamak,
bir sanat eseri olarak onu yorumlayıp resmetmek,
sonra da çağın idrak
ufkuna göre seslendirmek ve bu fâni güzergâhı,
bâki âlemlerin bir basamağı,
bir
köprüsü,
bir mezraası,
bir pazarı hâline getirmektir.
Bu hususların bir bölümünü ifade sadedinde Kur’ân,
Efendiler Efendisi’ne:
“Bu
Kur’ân,
Rabbinin izniyle insanları,
karanlıklardan nura çıkarman ve o üstün
kudret sahibi olan,
her icraatıyla övgüye layık bulunan Allah yoluna iletmen
için sana indirdiğimiz bir kitaptır.” (İbrahim Sûresi, 14/1) ferman etmekte ve
bize peygamberlik misyonunun bir çerçevesini sunmaktadır.
Bu konuda Efendimiz
yalnız da değildir;
Hz.Âdem’den Hz.Musa’ya,
O’ndan da Hz.İsa’ya kadar hemen
her nebi aynı hizmeti görmüşlerdir.
Kur’ân aynı sûrede mevzuu Hz.Musa’ya
bağlayarak şöyle buyurur:
“Doğrusu Biz, milletini karanlıklardan aydınlığa
çıkarsın ve onlara Allah’ın (gelecekteki farklı ve önemli) günlerini hatırlatsın
diye Musa’yı da âyetlerimizle gönderdik.” (İbrahim Sûresi, 14/5)
Gerçi,
çok ciddî bir sorumluluk duygusu,
sarsılmaz bir irade ve sağlam bir
karakter isteyen bu yüce misyonun temsilcileri de tıpkı bizim gibi birer
beşerdirler;
ama azimli,
imanlı,
olabildiğine doğru;
son derece emin,
vazifelerinin şuurunda,
Hak rızası konusunda fevkalâde hırslı,
günahlara karşı
her zaman dimdik ve kararlı ve insanları doğru yola çağırmayı da tutku şeklinde
yaşayan farklı birer beşerdirler..
dur-durak bilmeden “irşad” der koşar,
her
zaman vazifelerini derin bir iştiyakla yerine getirir,
bıkma, usanma nedir
bilmez,
sorumluluklarını fevkalâde bir hassasiyetle yerine getirmenin yanında,
kat’iyen şe’n-i Rubûbiyet’in gereklerine karışmaz;
neticenin hesabıyla asla
meşgul olmaz,
sadece ve sadece Rabbin teveccühünü beklerler.
Hidayeti de,
dalâleti de Allah’tan bilir -şart-ı âdî plânında iradenin müessiriyeti mahfuz-
fermanın O’na ait olduğunu itiraf eder,
O’nun hükmüne ve kazasına bin can ile
inkıyatta bulunurlar.
Bunlar,
şer’î ve tenzilî hususlara olabildiğince riayetin
yanında,
tekvinî emirleri görüp gözetmede de fevkalâde titiz davranırlar.
Bunların;
hem Kur’ân,
hem kâinat,
hem muhatapları hem de Rabbileri karşısında
olabildiğine sağlam ve tutarlı bir duruşları vardır;
bu duruş,
fevkalâde
“ulü’l-azmâne” ve seçkinlere has bir duruştur.
Bu seçkin kimselerin himmetleri öylesine yüksektir ki,
ne elde ettikleriyle
yetinirler,
ne de kaçırdıkları fırsatlarla ye’se düşer ve paniğe kapılırlar.
Başarılarını Allah’tan bilir,
falsolarını nefislerine verir,
her zaman düz durur
ve devrilmemeye çalışırlar.
Ezkaza bir sarsılma söz konusu olursa,
hemen
doğrulur ve yollarına devam ederler.
Ne dünyevî imkânlardan kazandıklarıyla
aşırı sevinip çılgınlığa girer,
ne de kaçırdıkları imkânlardan ötürü tasa ve
keder yaşarlar.
Bütün mazhariyetlerini Hak’tan bilir ve bir yandan imtihan
ediliyor olabilecekleri mülâhazasıyla tir tir titrerken,
diğer yandan da bütün
iyilikleri,
güzellikleri O’na bağlayarak,
O’nun huzur-u mehabetinde her zaman
saygıyla iki büklüm bulunurlar.
Onların bu sağlam duruşları karşısında da Allah,
bu seçkinlerden seçkin kimseleri asla yalnız bırakmaz;
onları dünyada nusretiyle
teyit ederek “Yeryüzü Mirasçıları” olmakla şereflendirir;
ahirette de,
“Cennetü’l-Firdevs”in vârisleri kılar.
İşte şahidi:
“Şu bir gerçektir ki Biz,
zikirden (Tevrat) sonra Zebur’da da:
“Dünyaya salih kullarım vâris olacak.” (ve
dünya onların rengine boyanacaktır şeklinde) yazdık.” (Enbiyâ Sûresi, 21/105);
“İşte gerçek mirasçılar bunlardır..
ve bunlar Firdevs cennetlerinde ebedî
kalacak olanlardır.” (Mü’minûn Sûresi, 23/10-11)
Bu yüce kâmetlerin iç dinamikleri ve misyonlarının çerçevesi ayrı bir makaleye
konu teşkil edecek kadar geniş olduğundan ve müstakillen tahlil edilmesi
gerektiğinden konuyu şimdilik burada noktalamak istiyorum.
Allah-kâinat-insan ve nübüvvet
Varlık ve hâdiseleri iyi okuyup isabetli yorumlayarak insan,
kâinat ve ulûhiyet
hakikati arasındaki dengeyi koruma,
peygamberlerin en önemli derinliklerinden
biridir ve en aşkın yanlarıdır.
Evet varlığın bir “küll” hâlinde duyulup
sezilmesi,
eşyanın birbirinin modeli olarak umumî şekildeki tecellisi ve
mevcudat çapındaki “evrensel” vahdet kanunlarının tam kavranması sadece
enbiyâ-yı izâm’a müyesser olmuştur..
ve onların,
hususiyle de Hazreti Ruh-u
Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi ekmelüttehâyâ) en bâhir bir mucizesidir.
Günümüzde insanoğlu,
onca ilmî inkişaf ve teknolojik gelişmelere rağmen,
insan,
kâinat ve maverâ-i tabiatla (tabiat ötesi âlemlerle) alâkalı hakikatleri hâlâ
heceleyedursun,
peygamberler,
o fevkalâde donanımları,
Hak nezdindeki özel
konumları ve sürekli ötelerden bilgilendirilmeleri sayesinde,
kimisi icmâlen,
kimisi de tafsîlen,
hem de binlerce yıl önce bu konular üzerinde ciddî ciddî
durmuş ve her şeyi Sahibine bağlama çerçevesinde,
söylenmesi gerekli olanların
hemen bütününü ümmetlerine duyurmuşlardır.
Peygamberler,
şimdilerde oldukça yaygın olan ilmî araştırma yolları ve tecrübî
metotlarla bu hakikatlere ulaşmadılar;
onlar,
bu ilim ve mârifete insanoğlunun
idrak ufkunu çok çok aşkın akıl,
his,
şuur ve idrak mükemmeliyetlerinin yanında,
kalblerinin vüs’ati ve Allah’la özel münasebetleri sayesinde ulaştılar;
ulaştı
ve bütün varlığın kâhir bir kudretin tasarrufunda bulunduğunu gördü..
her yerde
ve her şeyde hâkim bir ilim ve iradenin vahdetini temâşâ etti..
her nesne ve her
hâdisenin çehresinde Hazreti Vâhid u Ehad’i haykıran şahid,
emare ve işaretleri
okuyup yorumladı;
sonra da duyguda,
düşüncede,
inançta birer tevhid dellâlı
olduklarını ortaya koydular.
Onların,
yüzlerce-binlerce yıl önce haber
verdikleri insan-kâinat-ulûhiyet hakikati ile alâkalı konularda bilimin,
henüz
kayda değer bir tespitte bulunmuş olduğunu söylemek oldukça zordur.
Şöyle ki
ilim,
pek çok mevzuda hâlâ bir emekleme yaşamakta ve bugün doğru dediklerini
yarın tashihe tâbi tutmakta,
muhakkak yanılmalarını yine muhtemel yanlışlarla
düzeltmeye çalışmakta,
dahası sürekli kendi kendini sorgulamakta,
nisbî
doğrularını değişik faraziyelerle sıyanet etmekte ve bir türlü cüz’iyatı tahlil
sınırları dışına çıkamamaktadır.
Diyebiliriz ki bugüne kadar o,
yukarıdaki
konularla alâkalı değiştirme mecburiyetini duymadığı tek bir hüküm ortaya
koyamamış ve hiçbir zaman mutlak hakikati ifadeye muvaffak olamamıştır.
Onun
bulup tespit ettiği şeyler yoldakilere sırf bir zâd u zahîre ve araştırmacılara
da birer avans türünden şeylerdir.
Şunu da hemen arz etmeliyim ki,
bunları ifadeden maksadımız,
ne bilimi ve onun
ürünlerini hafife alma,
ne de ilmî araştırmaların kayda değer bir şey olmadığını
vurgulamadır.
Aksine,
bize göre bilim de,
onun ürünleri de çok önemli ve saygı
duyulması gerekli olan bir değerler mecmuasıdır;
dolayısıyla da,
mutlaka
takdirle karşılanmalıdır.
Bizim maksadımız,
insan,
varlık ve yaratılış
hakikatini ifadede en doğru,
en mükemmel,
en muhît ve yanıltmayan,
ama günümüzde
hep gözardı edilen önemli bir bilgi kaynağını hatırlatmaya mâtuftur.
İşte bu
kaynak,
geçmişte tahrife uğramış bazı kitaplar müstesna,
her zaman taze
kalabilmiş nübüvvet kaynağıdır.
Şimdilerde modern ilimler,
bir kısım küllî görüş
ve genel değerlendirmelere bağlayarak varlık ve hâdiselerdeki düzen,
ahenk ve
işleyişle alâkalı önemli şeyler keşfedip ortaya koymuş olabilirler.
Biz bunların
bütününü takdirle karşılarız; ama,
çağın en ileri teknolojilerini kullanarak
ulaşılan bu bilgi ve yorumları,
icmâlen dahi olsa,
bir kısım özel donanımlı
kimseler,
hem de çok erken bir dönemde ortaya atmışlar ve bazı ilim çevreleri de
bunlara karşı lâkayt kalmış veya kadirnâşinas davranmışsa;
işte o zaman biz,
edebimiz çerçevesinde böylelerine karşı sesimizi yükseltir ve mutlaka doğru
bildiklerimizi haykırırız.
Evet,
bugün modern bilimlerin ortaya koyduğu nice gerçekler var ki,
çok
önceleri,
icmâlî birer fezleke hâlinde de olsa,
peygamberler,
bunların hemen
hepsini vahye açık o engin ledünniyâtlarına ve müstesna fetânet derinliklerine
dayanarak küllî (bütüncül) bir nazarla,
değişik şekillerde ortaya koymuşlardı.
Günümüzün,
modern laboratuvarlar ve çok ileri teknolojilerle çalışan araştırma
merkezleri,
onların ortaya koydukları gerçeklerin neresinde bulunurlarsa
bulunsunlar,
hâlâ bugün milyonlarca insan her şeyi onların mesaj ve yorumları
çerçevesinde değerlendiriyor;
hususiyle de insan-kâinat-Allah konusunda bilâkayd
u şart onları takip ediyor ve onların arkasından gidiyor.
Buna mukabil,
bilim ve
felsefe adına ortaya atılan en yeni faraziyeler ise,
her gün farklı bir kısım
nazariyelerle yer değiştiriyor;
yani şimdilerin ilim adamları dünkü
meslektaşlarını sorguluyor ve tabiî bu arada yıkılmaz ve sarsılmaz gibi görülen
pek çok hipotez yerlerini bir bir daha farklı görüşlere bırakıyor ve bilim adına
başlarda gezen en sağlam tespitler birer birer geldikleri gibi birer birer de
yıkılıp gidiyorlar.
Nebilerin getirdikleri gerçekler ise -bir kısım dar idrakli
müntesiplerin talihsiz yorumları müstesna- her zaman müracaat edilegelen sabit
esaslar olarak dünkü kıymetlerini şimdilerde dahi devam ettiriyorlar;
devam
ettiriyorlar çünkü,
onların ortaya koydukları esaslar bütünüyle varlığı bir
meşher gibi tanzim eden,
bir kitap gibi yazan,
bir saray gibi düzenleyen Yüceler
Yücesi bir Zât’ın mesajlarına dayanıyor.
Bu sebepledir ki,
insan,
varlık ve Yaratıcı hakkında bilgilendirme vazifesi,
söz
söyleme salâhiyeti,
özel donanımlı ve Kudreti Sonsuz’la hususî münasebetleri
bulunan bu zatlara bırakılmalı ve varlığın perde önü,
perde arkası mânâ ve
mahiyetiyle alâkalı açıklamaları da sadece onlar yapmalıdırlar.
Hiç şüphesiz bu zatların en önemli vazifelerinden biri de,
kâinat ve
hâdiselerle,
insan hayatı ve onun davranışları arasındaki münasebeti,
ahengi ve
bu ahengin bağlı bulunduğu biricik kuvvet kaynağı Zât’ı ve insanların o Zât’a
karşı sorumluluklarını tayin ve tespit edip ortaya koymaktır.
Evet,
bütün
varlığın,
hususiyle de insanoğlunun nereden gelip nereye gittiğini/gideceğini,
neden geldiğini,
neden gittiğini en doğru şekilde ve inandırıcı bir üslûpla
sadece onlar ifade edebilmişlerdir.
Bu itibarladır ki bizler,
dünyaya gönderilişimizdeki gâye ve hikmeti,
yürüdüğümüz yolda uymamız gerekli olan yol kurallarını ve bu yolculuğun sonuyla
alâkalı en sağlam bilgileri sadece ve sadece Hak Elçileri’nin sundukları
mesajlarda arama mecburiyetindeyiz.
Bunu yapabildiğimiz takdirde,
o genişlerden
geniş kâinat dairesinin işleyişini,
varlığın perde arkası ve muhtevâsını,
yeryüzündeki bu baş döndürücü gelip gitmelerin gâye ve hedefini tam
kavrayabilir,
duyguda,
düşüncede huzur,
esenlik ve selâmete ermiş oluruz;
varlığın içini-dışını,
önünü-arkasını bilip değerlendirmeye bağlı bir esenlik ve
selâmete..
kâinatın önemli bir parçası olarak yeryüzündeki konumumuzu kavrayıp
eşya ve hâdiselerin tâbi bulunduğu umumî ahenge uyma selâmetine..
dünyevî ve
uhrevî mutluluğumuzun zemin ve sebeplerini hazırlayan Zât’a yönelme ve bağlanma
selâmetine..
ebediyet arzularımızın yerine getirileceği inancıyla hiçbir zaman
inkisar yaşamama selâmetine…
İnsan olarak bize bahşedilen bütün bilgi yolları,
bilgi vasıtaları belli ve
sınırlıdır.
Böyle sınırlı imkânlarla elde edeceğimiz bilginin mahdut
olduğu/olacağı da açıktır.
Zannediyorum,
bu ölçüdeki bilgi ve mârifetle değil
yaratılışımızın gâyesini,
dünyada bulunuşumuzun hikmetini ve kâinatla
münasebetlerimizin temel esprisini idrak etmek;
yeryüzündeki genel ahengi ve
ekosistemin ruhunu kavramamız dahi mümkün değildir.
Oysaki insan,
kendi
hayatını,
varlık içindeki konumuna göre düzenleyip yaşama mecburiyetinde olduğu
gibi,
bütün varlığa hâkim görünen “nizâm-ı âlem” kanunlarına ve yaratılış
seviyesinin gereği bir kısım ulvî gâyelere göre tanzim etme sorumluluğunu da
taşımaktadır.
Eğer o,
bu çok inişli-çıkışlı,
rampalı-virajlı ve bir hayli de
belirsiz yanları bulunan hayat yolculuğunda,
kendi için meçhul bir seyahatin
dününü-bugününü,
önünü-arkasını iyi bilen bir rehbere teslim olmazsa çok yanılır
ve ciddî sıkıntılara maruz kalır;
ihtimal hiçbir zaman da yaratılışıyla
hedeflenen gâyeye ulaşamaz.
Evet,
yürüdüğümüz bu hayat yolunu ve yolculuk süresince karşılaşmamız muhtemel
sürprizleri hiçbir zaman tam kestiremeyen bizler;
eğer insanoğlunu ötelerden
alıp buraya getiren,
buradan da başka bir diyara sevk eden o çok merhametli
Yaratıcı’nın elçi ve rehberlerine uymazsak dökülüp yollarda kalır,
zikzaklar
çizmeden kurtulamaz,
varlık kitabını doğru okuyamaz,
bu kâinat meşherini
bereketlendirici bir nazarla temâşâ edemez,
dünya sarayının mânâ,
muhteva ve
içyüzündeki esrârı kavrayamaz;
dahası,
her biri başlı başına birer kudret
harikası olan eşya ve hâdiseleri,
hâdiselerin farklı tezâhürlerini bir kısım
tabiat kanunlarına bağlayarak bütün o fevkalâdelikleri alelâde şeyler gibi
görmeye başlar ve kendi ufkumuzu karartmış oluruz.
Hak rehberleri ve onlara uyan talihlilerdir ki,
her zaman varlık ve hâdiseleri
doğru okumuş,
şekil ve sureti aşarak her şeyin ruhuna yürümüş;
maddede mânâyı
görüp,
müşâhede ettikleri her şeyin özüne nüfuzla her nesnenin zâhirî ve dış
yüzü yanında içini ve özünü de mütalâa edebilmişlerdir.
Değişik bir ifadeyle
onlar varlığı yorumlamalarında,
sürekli muhtevayı öne çıkarmış ve her eserde,
müessiri gösteren değişik tecelli dalga boyundaki şualardan mesajlar
almışlardır.
Ayrıca,
bu ruhî seyahat ve tefekkür yolculuğunu Yüce Yaratıcı’ya
bağlı götürdüklerinden,
elde ettikleri bütün bilgi parçacıklarını mârifete
çevirip,
erdikleri irfan ufku seviyesine göre Hazreti Mâruf’la sımsıkı bir kalbî
alâka ve münasebete geçmiş ve bu cennet-âsâ atmosferde her şeye yetebilecek bir
ünsiyete ulaşarak kendilerini her lâhza derin bir muhabbet ve zevk-i ruhânî
çağlayanında hissetme heyecanıyla O’na yürümüşlerdir.
Evet,
bu kutluların varlığa,
varlık ötesine bakışları çok farklıdır;
onlar her
şeyi basiretlerinin aydınlığında temâşâ eder;
eşya ve hâdiseleri Yaratıcı
Kudret’in vaz’ettiği çerçevede değerlendirir;
neyin ne olduğunu,
onun hakikat-ı
nefsü’l-emriyesi (her nesnenin hakikati) açısından ele alır;
cüz-küll bütün
varlığı yorumlamada her şeyin birbiriyle muvazenesini,
tenâsübünü,
Hâlık’la
münasebetini gözetir ve kat’iyen iç çelişkiye düşmezler.
Bu itibarla da
denebilir ki,
dünden bugüne insan,
kâinat ve ulûhiyet hakikati konusunda,
doğru
görmek,
doğru düşünmek ve doğru ifade etmek sadece onlara müyesser olmuştur:
Tevhidi,
bütün gerek ve lâzımlarıyla sadece onlar seslendirebilmiş,
esmâ-i
ilâhiye,
sıfât-ı sübhâniye,
şuûnât-ı zâtiye ile Zât-ı Ulûhiyet arasındaki en
sağlam muvazeneyi de ancak onlar kurabilmişlerdir..
evet,
ulûhiyet ve rubûbiyet
dairelerine ait hususiyetler,
aynı menbaın farklı tecellileri olarak en doğru
şekilde yine sadece onlar tarafından ifade edilebilmiştir.
Eğer irade-i ilâhiyenin peygamber gönderme gibi ihsan buudlu böyle bir tecellisi
olmasaydı,
en velûd dimağlar dahi asırlar ve asırlar boyu onca gayret ve
himmetlerine rağmen kat’iyen böyle bir sonuç elde edemezlerdi;
zaten
edemedikleri de meydanda…
Önümüzdeki günlerde bilimlerin daha bir inkişafı ve
bir kısım farklı bakış açılarının gelişmesi sayesinde onların şimdiki yorumları
değişir mi,
değişmez mi onu kestiremeyeceğim ama,
hiçbir şeyin bugünkü haliyle
sürüp gitmeyeceği açıktır.
Keşke,
bugüne kadar büyük ölçüde şaşkınlık yaşayan
insanoğlu,
varlığın hakikati ve ötesi gibi beşerî idraki aşan derin konularda
biraz da ilâhî mesajlara ve peygamberlerin yorumlarına yönelerek,
şimdiye kadar içinde bocalayıp durduğu yanıltıcı bilgilerin sisli-dumanlı
atmosferinden sıyrılıp peygamberâne ilhamların esip durduğu semavîliklere
açılabilseydi.!
İhtimal, işte o zaman,
varlığın hakikatini,
kâinat içindeki kendi konum ve
sorumluluğunu,
eşyâ ve hâdiselerin perde arkasını,
eşyânın birbiriyle
münasebetini,
tekvinî emirler arasındaki umumî tenasüp ve genel ahengi daha net
görecek,
daha iyi anlayacak;
anlayacak ve bir taraftan Yaratıcısıyla münasebete
geçme vetiresi yaşarken,
diğer yandan da,
kâinat çapındaki umumî nizama zıt
tavırlar almayacak ve hiçbir zaman varlıkla müsâdeme yaşamayacaktı.
Ne var ki
insanoğlu,
hususiyle de günümüzdeki bir kısım âsî ruhlar bu genel yönelişi
gerçekleştiremedi ve çok defa Allah’a başkaldırmanın yanında,
eşyâ ve hâdiselere
karşı da sürekli çelişki yaşadı;
yaşadı ve bir türlü ızdıraptan kurtulamadılar.
Kurtulamazlardı da;
zira onlara bahşedilen bilgi vasıtaları sınırlı,
sahip
oldukları imkânlar da,
karşılarına çıkacak problemleri çözmeye yeterli değildi.
Onlar,
ilmin sebepleri de diyebileceğimiz,
ellerindeki vasıta ve imkânlarla
varlığın çok az bir kısmını -o da sürekli yanılma ve tashih etme çerçevesinde-
ancak keşfedebilirlerdi ve öyle de oldu.
Oysaki insan,
kendini kuşatan bütün kâinatlara,
içinde yaşadığı dünyaya,
ekosisteme,
umum eşyanın birbiriyle münasebetlerine kendi ufkunun darlığı,
bilgisinin sınırlılığı, düşüncelerinin değişkenliği çerçevesinde değil;
kâinatın
vüs’ati,
hâdiselerin iç içeliği;
sonra kendi arzu,
istek ve emellerinin
genişliğine göre bakmalıydı;
bakmalıydı ki,
yaşadığı hayatta,
yürüdüğü yolda ve
yolun sonu itibarıyla da tabiatının gereği beklentileriyle alâkalı ümitlerinde
herhangi bir inkisara düşmesin.
Ama o,
yığın yığın inkisar yaşadı,
yaşıyor;
yürüdüğü yol ve kendi akıbetine karşı lâkayt kaldığı sürece de bu kırılıp
dökülmelerden kurtulamayacaktır.
Evet,
ruhlar âleminden kalkıp dünyaya,
oradan berzaha ve berzahtan da ebediyete
yürüyen insanoğlunun,
bu upuzun ve her bölümüyle ayrı bir hususiyet arz eden
yolculuğunu şaşırmadan,
sarsılmadan,
paniklemeden ve herhangi bir endişeye
kapılmadan emniyet ve güven içinde devam ettirebilmesi,
insanüstü,
hatta zaman
ve mekânüstü bir mârifet ister.
Hâlbuki o,
çok defa,
iyi bildiğini iddia ettiği
şu âlemde dahi,
iki adım ötede nelerle karşılaşacağından habersiz âcizlerden
âciz bir zavallıdır..
ve böyle birinin ciddî bir program ve plân isteyen bu
upuzun yolu kat’edip gönlünce bir noktaya ulaşmasıysa tamamen imkânsızdır.
Evet,
yolculuk uzunlardan uzun,
konulup kalkılan menziller oldukça fazla,
geçilecek
yollarda ise bir hayli aşılmaz tepeler ve azgın dereler var.
Bu kadar problemli
bir yolun aşılıp gerçek menzile ulaşılması için yol âdâb ve erkânını bilen
rehberlere ihtiyaç olduğu izahtan vârestedir.
İşte tarih boyu peşi peşine gelen bütün nebiler böyle bir rehberlik misyonuyla
gelmiş;
insanlığın geçeceği yollara ışıklar saçmış;
yoldakilerin gözlerinden
perdeyi kaldırmış;
Allah,
kâinat ve eşyânın hakikati adına arkalarındakilerin
ufuklarını aydınlatmış ve onları yalnızlık tasasından,
kederinden ve akıbetleri
itibarıyla da belirsizlik endişelerinden kurtarmışlardır.
İlk insan ve ilk nebiden itibaren her nübüvvet hareketi temel konularda müşterek
bir yol takip etmiş:
sürekli,
tevhid,
haşr ü neşir,
peygamberlik,
kulluk ve
adalet gibi esasları nazara vermiş;
füruata ait meselelerde de zaman,
umumî
şartlar ve insanlığın ulaşabildiği seviyeye bağlı irşad,
tembih ve değişik
ikazlar televvünüyle yoluna devam etmiş;
etmiş ve müntesiplerine hep yüksek
hedefler göstermiştir.
Böylece her zaman dinî hayatta temel konular açısından
hep aynı çizgi takip edilmiş,
onlara nispeten teferruat sayılan mevzularda ise,
belli ölçüde bir kısım farklılıklar yaşanagelmiştir ki,
aslında bunun böyle
olmasında da zaruret vardır.
Kur’ân,
rüşdünü idrak etmiş insanlığa son mesaj ve son çağrıdır.
En son gelen bu
ilâhî risalet,
bütün dinlerde aynı olan değişmez muhkem esasları hatırlatmanın
yanında,
inkişaf buudlu füruattaki emirleriyle de,
bütün zaman ve mekânların
ihtiyacını karşılama vaadiyle gelmiş ve dinî düşünceye son noktayı koymuştur.
Bundan sonra artık insanlık,
bu son mesajın ışığı altında yoluna devam edecek;
gelişme ve değişme enerjisini bu yeni nizama bağlı kullanacak ve mutlak hakikate
ulaşma cehdini de onun vesâyeti altında gerçekleştirmeye çalışacaktır.
Evet,
artık bundan sonraki çağlar Kur’ân çağı ve bundan sonraki devran da
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun devranıdır.
Kulak verilecek mesaj O’nun mesajı ve
önümüzdeki upuzun yollarda hep par par yanacak çerağ da O’nun çerağıdır.
Evet,
şimdi ferman her şeyi halis tevhide ircâ eden bu En Büyük Muvahhid’de…
Dar bir zaviyeden düşünce sistemimiz
Bizim düşünce sistemimizde;
akıl,
fikir,
kalb,
insan hissiyâtı ve bütün
semereleriyle vahiy..
gibi hususların hemen hepsi fevkalâde önemlidirler ve bir
vahidin farklı yüzleri gibidirler.
Oturduğu alanın genişliği açısından bu
sistemin,
başkalarına nisbeten daha bir engin olduğu her zaman söylenebilir.
Zaten İslâmiyet,
insanlığa sunduğu mesajlarında hep bu açıklık ve vüs’ati
gözetegelmiştir:
O,
muhatap ve müntesipleriyle münasebete geçerken,
aklın
referansı çerçevesinde,
düşünce buutlu,
hissiyat televvünlü,
vahiy dayanaklı ve
ilham enginlikli bir diyalog yolu takip etmiş ve hükümlerini,
insan, varlık ve
Yaratıcı arasında kurduğu çok sağlam,
Kur’ânî muhkemâta uygun, mâkul ve mantıkî
esaslara bağlamıştır.
Kur’ân’ın ışığında İslâm’ın tesis ettiği bu münasebet o
kadar güçlü ve insanoğlunun his, düşünce ve muhakemesine o kadar uygundur ki,
ne
ondan evvel ne de ondan sonra bu ölçüde akıl, kalb ve ruh arasında dengelerin
gözetildiği bir başka sistem göstermek mümkün değildir.
Bizim düşünce sistemimizde;
akıl,
fikir,
kalb,
insan hissiyâtı ve bütün
semereleriyle vahiy..
gibi hususların hemen hepsi fevkalâde önemlidirler ve bir
vahidin farklı yüzleri gibidirler.
Oturduğu alanın genişliği açısından bu
sistemin,
başkalarına nisbeten daha bir engin olduğu her zaman söylenebilir.
Zaten İslâmiyet,
insanlığa sunduğu mesajlarında hep bu açıklık ve vüs’ati
gözetegelmiştir:
O,
muhatap ve müntesipleriyle münasebete geçerken,
aklın
referansı çerçevesinde,
düşünce buutlu,
hissiyat televvünlü,
vahiy dayanaklı ve
ilham enginlikli bir diyalog yolu takip etmiş ve hükümlerini,
insan,
varlık ve
Yaratıcı arasında kurduğu çok sağlam,
Kur’ânî muhkemâta uygun,
mâkul ve mantıkî
esaslara bağlamıştır.
Kur’ân’ın ışığında İslâm’ın tesis ettiği bu münasebet o
kadar güçlü ve insanoğlunun his,
düşünce ve muhakemesine o kadar uygundur ki,
ne
ondan evvel ne de ondan sonra bu ölçüde akıl,
kalb ve ruh arasında dengelerin
gözetildiği bir başka sistem göstermek mümkün değildir.
Evet İslâmiyet,
gerek insanın,
biraz da onun o daracık iç dünyası itibarıyla ve
gerek bütün bir makro âlemle münasebetleri açısından seciye ve tabiatına en
uygun,
en ideal bir sistemdir ve onun ihtiyaçlarına cevap vermesi bakımından da
eşi-benzeri yoktur/olamaz da.
Şunu da hemen ifade etmeliyim ki,
bunun böyle
olması gayet tabiîdir;
zira İslâm’ın en birinci referans kaynağı saf vahiy ve
onun en birinci yorumcusu da Sünnet’tir.
Bu itibarla da diyebiliriz ki,
Kur’ân
bir mucize olduğu gibi,
onun mesajlarıyla vücut bulup şekillenen bu sistem de
bir mucizedir.
Kur’ân’ın eşi-benzeri olmadığı gibi O’nun eseri sayılan
İslâmiyet’in de misli-menendi yoktur.
Kur’ân’ın aydınlık dünyasında varlık-eşya-tabiat birdenbire farklılaşır ve ayrı
bir şekil alır..
insan ve onun maddî-mânevî duyguları ayrı bir derinliğe
ulaşır..
akıl,
o mucize beyan sayesinde her şeyi olduğu gibi görme seviyesine
yükselir..
kalb onun ışıktan atmosferinde tam inkişaf edip gelişebilir..
ruh da,
ancak onun vâridâtıyla kanatlanıp kendi “arş-ı kemâlâtı”na yükselebilir..
yükselip her şeyi gönül sultanlığına bağlayabilir.
Bu,
dün hep böyle olmuştu,
bugün de böyle olmaktadır,
yarın da böyle olacaktır.
Elverir ki mü’minler,
duygu,
his,
şuur ve idraklerinin yanında onu,
indiği dönemdeki tazeliği,
safveti,
nûrâniyeti ve muhataplarının gönüllerinde hâsıl ettiği heyecanla tam
duyabilsinler.
Zaten,
duyabilenler için onun soluklarında sürekli bir aşk u heyecan ve bir şevk
u iştiyak duyulagelmiştir.
Onu gönül kulağıyla dinleyenler,
her zaman ondan
yükselen bir “ba’sü ba’del mevt” çağrısıyla irkilmişlerdir.
Evet Kur’ân,
temel esprisi itibarıyla farklı bir cihad düşüncesiyle gelmişti;
insanları,
kendilerini tanımaya uyarma cihadı;
bütün varlıkla münasebete geçme
cihadı;
cismânîliğe ve nefsânîliğe baş kaldırma cihadı;
muhataplarının kendi
içlerinde kendilerini fethetme cihadı;
düşmanlığa,
kin,
nefret,
şehvet,
garaz,
ihtiras ve kıskançlık gibi..
insanı alçaltan bütün kötü duygu ve tutkulara karşı
tavır belirleyip tetikte bulunma cihadı;
herkesin kendini bir yüksek mefkûreye
bağlaması cihadı;
bütün korkuları ve beklentileri aşma cihadı;
dünyayı ahiretin
bir intizar salonu kabul edip öteleri ihya ve burayı da ötelere bağlı imar etme
cihadı..
ve daha bir sürü cihad…
Kur’ân,
takriben bir çeyrek asır,
büyük ölçüde,
insanlara hep bu kabil cihad
mesajları sundu..
ve gün geldi O,
bu diriltici mesajlarıyla bir “şecere-i
mübâreke” misillü “Kökleri yerin derinliklerinde sabit,
dalları ise semalara ser
çeken bir ağaç gibi” (İbrahim Sûresi, 14/24) gelişti, inkişaf etti ve geniş bir
alanı cennetlere çevirdi..
Evet,
nazil olduğu dönem itibarıyla hemen her âyet,
âdeta birer çağlayan gibi gürül gürül sesi,
birer fevvâre gibi fışkırıp duran
köpük köpük kevserleri,
daha doğrusu,
Ulûhiyet âleminden gelmiş turfanda
meyveleri andırıyordu.
Bu meyveler,
her belirişinde arzuyla dopdolu müştaklar
tarafından heyecanla koparılıyor,
gönüllerin ve ruhların takdirlerine
sunuluyordu.
Bu takdimler ve takdirler peşi peşine sürüp gidiyor ve o talihli
insanlar da her gün ayrı bir semavî sofra büyüsü ile oturup kalkıyorlardı.
Böyle
bir mazhariyetle o günkü o dipdiri muhataplar,
her gün ufuklarına boşalan vahiy
sağanağıyla,
sonsuzdan sûr sesi almış gibi iç içe “ba’sü ba’del mevt”ler
yaşıyor,
birer Hızır kesiliyor ve uğradıkları herkese de hayat üflüyorlardı.
Her
zaman dipdiri,
her zaman iştiyaklarla coşkun,
arzularla dopdolu birbirini takip
eden dirilişlerle talihlerinin zirvelerine yürüyorlardı.
Allah “Ey iman edenler!
Allah sizi,
hayat verip dirilteceği gerçeklere çağırdığında,
siz de O’nun ve
Resûlü’nün çağrısına icabet ediniz.” (Enfal Sûresi, 8/24) mesajıyla onları
duyguda,
düşüncede,
ruhta,
gönülde dirilişe çağırıyor;
onlar da hiç tereddüt
göstermeden “Rabbimiz!
Bizler,
bizi inanmaya çağıran ve gelin iman edin diyen
Davetçi’yi duyduk,
O’na icabet ettik.
Sen de bizi affet,
kusurlarımızı bağışla
ve bizi hayatlarını iyiliğe adamış kimseler (içinde yaşat),
onlar içinde
canımızı al.” (Âl-i İmran Sûresi, 3/193) diyor,
bu ilâhî çağrıya koşuyorlardı.
Onlardaki bu sürekli canlılığın sırrı,
büyük ölçüde yaşadıkları atmosferden
kaynaklanıyordu:
Bu insanlar Kur’ân’ı,
önyargısız ve yürekten dinliyor..
ona
bütün samimiyetleriyle inanıyor..
ve bu Yüce Kitab’ın ışığında Allah’a
yöneliyor,
gönülden onu seviyor..
sevmekle de kalmıyor,
derin bir aşkla onun da
herkes tarafından kabul edilip sevilmesi için çırpınıp duruyorlardı.
İslâmî
duygu ve düşüncelerini hevesâtlarının rengiyle kirletmemeye fevkalâde dikkat
ediyor ve onu kendi renk,
kendi desen,
kendi şivesiyle,
seslendirmeye,
temsile
çalışıyor,
muhataplarından da her zaman “cevab-ı savap”lar alabiliyorlardı.
İşte
onların bu aydınlık atmosferinde,
İslâm da,
Kur’ân da olduğu gibi anlaşılıyor..
ve hemen herkes,
hiçbir şeye takılmadan rahatlıkla ona ulaşabiliyor,
onu
anlayabiliyor..
gönül gözleriyle onda Hakk’ın ululuğunu görebiliyor..
ve o
kirden,
önyargıdan uzak akıl,
mantık ve muhakemeleriyle de her şeyi yerli
yerince değerlendirebiliyorlardı.
Onların mücerret bilgiye takılıp kalmaları
asla söz konusu değildi.
Onlar,
her işlerinde gayet süratle ilimden hemen amele
geçebiliyor,
temsili,
bilmenin önüne geçiriyor,
malumat ve müktesebatlarını
muharrik bir güce dönüştürerek nazarî bilgilerini rahatlıkla
pratikleştirebiliyorlardı.
Engin vicdanlarıyla,
insanın yaratılış gayesini,
varoluş hikmetini tam duyup hisseden bu insanlar,
başkalarının maddede,
cismânî
hazlarda ve nefsânî isteklerde aradıklarını Allah’a yönelmede,
O’nunla olmada
tam zevk edebiliyor ve cismâniyete ait bütün darlıklardan sıyrılarak kalbin
ferah-fezâ ikliminde her gün ayrı bir derinliğe açılabiliyorlardı.
Ara ara da olsa,
bugüne kadar değişik dönemlerde,
sağlam bir Kur’ânî yorum,
müstakim bir İslâmî tasavvur -daha doğrusu İslâmî temsilden doğan böyle sema
ufuklu ve baş döndüren bir hayat sistemi ki bütün bir ütopya dünyasında tahayyül
bile edilememişti- hep yaşanagelmişti..
kim bilir bundan
sonra da daha kaç kez yaşanacaktır.!
Evet, zaman değişse,
asırlar başkalaşsa da,
insanların bu ölçüde
rûhânîleşmesi için herhangi bir mâni olmasa gerek.
Eğer Müslümanlar,
az önce
belirttiğimiz çerçevede,
iyi bir mücahede ruhuna sahip bulunur,
ne olursa olsun
kendilerini asla gevşekliğe salmayıp hep uyanık davranır,
hayatlarını,
nefis ve
cismâniyetlerinin ötesinde kalb ve ruh ufkuna göre sürdürebilir,
tabiat ve
mahiyetlerinin gereği kendilerinden meydana gelmesi muhtemel fenalıklara karşı
sürekli teyakkuzda bulunur ve iç âlemlerinde de olumsuz hiçbir düşüncenin
belirmesine meydan vermezlerse,
o büyük mazhariyetler bugün için de söz konusu
olabilir.
Aslında,
İslâmî düşüncenin en önemli derinliklerinden biri de,
onun,
bazılarınca
hor görülen bu dünya hayatını,
her şeyi Hak rızasına bağlayarak imar etmeyi ve
onu ahiretin bir bekleme salonu şeklinde düzenleyip imrenilir hâle getirmeyi
yeğlemesidir ki,
işte böyle bir mülâhaza çerçevesinde bu dünyaya her zaman,
ahiretin bir mezraası,
bir koridoru,
bir rıhtımı ve bir rampası nazarıyla
bakılabilir..
Evet,
İslâmiyet muhataplarıyla,
onların zâhir-bâtın bütün duygularını,
düşünce,
his,
şuur,
mantık ve idrak..
gibi derinliklerini nazara alarak diyaloğa geçer..
o,
insanları bütün latîfe ve hâsseleriyle bir bütün olarak kabul eder ve o
çerçevede onlarla konuşur;
onların arzularına cevaplar verir,
bütün tabiî ve
beşerî ihtiyaçlarını karşılar ve onlara,
bütün zamanlarda-bütün mekanlarda
rahatlıkla inkişaf edebilecekleri bir ortam hazırlar.
İslâm düşünce sisteminin diğer bir özelliği de onun,
diğer bilgi ve mârifet
kaynaklarından daha çok Kitap ve Sünnet me’hazli olduğudur.
Bu yönüyle de o,
diğer bütün dinî organizasyon ve felsefî cereyanlardan ayrılır.
Evet İslâmiyet,
zuhur ettiği andan itibaren hep eski mirasa ve din şeklindeki değişik
organizasyonlara karşı mesafeli durmuş ve kendi olarak kalma gayreti içinde
bulunmuştur.
Onların tahrife ve tağyire uğramamış yanları karşısında ise,
“şer’u
men kablenâ” diyerek saygılı davranmış ama temelde hep,
“menhelü’l-azbi’l-mevrûd” sayacağımız ana kaynaklara bağlı kalmıştır.
Zaten o,
ne eski mirasa ne de yeni fantezilere hiç mi hiç muhtaç olmamıştı.
Nasıl olurdu ki,
onun arkasında Kur’ân vardı.
O Kur’ân ki,
“Asırları muhtelif
bütün enbiyânın kitaplarını,
meşrepleri farklı bütün evliyanın risalelerini,
meslekleri muhtelif bütün asfiyanın eserlerini icmâlen tazammun eden..
alt-üst,
ön-arka,
sağ-sol,
her yanı parlak,
bütün vehim ve şüphelere tamamen kapalı..
nokta-i istinadı bilyakîn vahy-i semavî ve Kelâm-ı Ezelî..
hedefi ve gayesi
bilmüşahede saadet-i ebediye..
içi apaçık halis hidayet..
üstü,
envâr-ı iman..
altı,
biilmelyakîn delil ve bürhan..
sağı,
bittecrübe teslim-i kalb ve vicdan..
solu,
biaynelyakîn teshîr-i akıl ve iz’an..
meyvesi de rahmet-i Rahmân
ve dâr-ı cinân bir kitaptır.”
İşte böyle bir kitapla beslenen İslâmiyet,hiçbir zaman,
ne
idealistlerin hülyalarına,
ne rasyonalistlerin mantık muhassalasına ne de
pozitivistlerin ve daha başkalarının usûl ve metodlarına muhtaç olmamış,
onlara
başvurmamış ve onları güvenilir birer kaynak kabul etmemiştir.
İslâmiyet,
kendine has üslûbu,
metodları ve beşerî problemlere çözüm teklifleri
açısından,
semavî ve gayri semavî bütün sistemlerden farklıdır ve o her yönüyle
tam bir mükemmellik örneğidir:
Evet o,
insanın bütün temel hususiyetlerini,
zihnî,
fikrî,
ruhî bütün melekelerini nazara alarak onu çok geniş bir çerçeveye
oturtur,
sonra değişik yüklemelerde bulunur;
ne bazı felsefî ekoller gibi sadece
onun aklına ve fikrine yönelerek hislerini ihmal eder ne de vicdan mekanizmasını
görmezlikten gelerek onu,
sırf bir aklî ve mantıkî varlık gibi değerlendirir.
Aksine,
İslâmiyet insana,
Yaradan’ın gözüyle bakar..
onu,
tecezzi ve inkısam
kabul etmeyen bütünlüğüyle sağlam bir blokaja oturtur..
iç ve dış duygularının
bütün isteklerini cevaplandırır..
ve onu,
varlığının maddî-mânevî bütün
unsurlarıyla dünyevî-uhrevî mutluluğa ve Cennet’e ehil hâle gelmeye hazırlar.
Mebdeden müntehâya bütün bu hususların gerçekleştirilmesine gelince,
onu,
daha
genişçe tahlil edecek mütehassıs kalemlere bırakıp şimdilik bu konuya da bir
nokta koyup geçiyoruz.
Fesat
Yeryüzünde karışıklık,
kargaşa,
fitne ve fesat,
insanoğlu yaratıldığı günden bu
yana her zaman var olmuş ve kıyamete kadar da var olacaktır.
Bazen sulh
erlerinin karşı koymasıyla duraklayacak,
bazen Cenâb-ı Hakk’ın ekstra
inayetleriyle engellenecek,
ama her zaman yeniden zaaflarımızın,
ihtiraslarımızın bağrında boy atıp gelişecektir.
Bugüne kadar hep böyle oldu;
bundan sonra da böyle olacağa benzer.
Fesat,
bazen şahıslar mabeyninde dar alanlı olarak cereyan etmiş,
bazen gruplar
arasında oldukça geniş bir mahiyette ortaya çıkmış,
bazen de bütün bir toplumu
sarsacak ve her şeyi alt üst edecek bir vüs’atte meydana gelmiştir.
Yerinde
akl-ı selim,
kalb-i selim ve hiss-i selimle engellenebilmiş,
hiç olmazsa
tahribatı azaltılmış ise de çok defa en korkunç tsunamiler gibi kontrolsüz
yığınları birbirine düşürmüş,
kargaşaya sebebiyet vermiş ve arkada bir sürü
kinler,
nefretler ve kabil-i iltiyam olmayan iftiraklar bırakmıştır.
Din,
fesat çıkarana “müfsit” demiş ve onu lânetlemiş;
devletler,
milletler
değişik kanun ve nizamlarla onu önlemeye çalışmış ve ahlâkçılar da ona karşı
sürekli mücadele vermişlerdir;
ama,
her şeye rağmen o,
varlığını
sürdüregelmiştir.
Kur’ân-ı Kerim,
fesadın insan tabiatında meknî bulunduğuna işaret eder ve ona
karşı iman ve amel-i salih yolunu salıklar.[1] İnsan,
iman ve salihâtla kalbî ve
ruhî hayata yönelerek nefsanî ve hayvanî hislerini baskı altına alabildiği
ölçüde fesada karşı başarılı sayılır.
Aksine o,
din ve diyanet adına tam
donanımlı olmazsa,
her zaman fesada yenik düşer ve çevresini de ifsat eder.
Kendini ifsada salmış fertlerden sağlıklı bir toplum oluşturmanın mümkün
olmadığı/olamayacağı açıktır.
Böyle bir toplumda sürekli hercümerç yaşanır,
kaoslar kaosları takip eder,
yığınlar heva ve heveslerine göre davranır;
anarşi
başını alır gider ve müfsitler bir baştan bir başa milleti kendilerine
benzetirler.
Ne güven kalır ne huzur,
ne saygı kalır ne de itibar;
bütün
değerler alt üst olur,
her yanda sadece müfsitlerin edip eyledikleri konuşulur..
ihtimal,
meleklerin mahiyet-i Âdem karşısında istifsar edalı endişeleri de böyle
bir âkıbete bakıyordu.[2] Eğer,
bu endişenin altında,
Allah’ın vaz’ettiği teşriî
ve tekvînî emirlere baş kaldırma,
fıtrî ve tabiî nizamı ihlâl ve şimdilerde
olabildiğine yaygınca görüldüğü gibi kin,
nefret,
zulüm ve bohemce yaşamanın
mevcudiyeti söz konusu idiyse,
bugün bunların hepsi var;
olmasını beklediğimize
gelince,
o da meleklerin göremedikleri ve sadece Allah’ın bildiği kalb ve ruh
insanlarının mevcudiyetidir.
Bugün,
yeryüzünde Allah’ın tesis buyurduğu ve yaşanmasını istediği hayat
tarzına,
peygamberlerle gerçekleştirilen semavî anlayış ve telâkkiye,
insanca
yaşamaya ve hayatı ukbâ derinlikleriyle yorumlamaya karşı ciddî bir tavır var.
Bir tavır var lâhûtîliğe ve insanın iç derinlikleriyle kendini ifade etmesine..
ve prim veriliyor âsîye,
fesatçıya,
bozguncuya.
Her yanda kalbini şeytana satmış
bir sürü insan bozması var;
bunlar,
vuruyor-kırıyor,
çalıyor-çırpıyor;
vicdanlara baskı yapıyor,
hakları çiğniyor;
meşru sistemleri yıkıyor,
yerine
despotizmalar ikame ediyor;
kinle,
nefretle gürlüyor,
kan döküyor;
sonra da
kalkıp bütün bunları insanlık ve insanî değerler adına yaptıklarından dem
vuruyorlar..
bin nefrin fesadı salâh sayanlara ve yazıklar olsun bu müfsitlere
aldananlara!..
Aslında hiçbir müfsit “Ben müfsidim!” demez ve hiçbir bozguncu kendini bozguncu
kabul etmez.
Bunlar,
ağızlarını her açışlarında ıslahtan,
imardan bahisler açar;
kendilerini ifadeden,
iradelerinin hakkını eda etmekten dem vururlar.[3] Böyle
deyip böyle düşündükleri aynı anda vicdanlara baskı yapar,
başkalarının hakkını
çiğner,
zulmün en hunharcasını irtikâp eder,
insanlar arasındaki münasebetleri
kırar döker,
azgınlıktan azgınlığa koşar ve herkesi sindirmeye çalışırlar.
Dahası,
bunca fezâyi ve fecâyii mâzur göstermek için sürekli paranoyalar icat
ederler:
“Nükleer santral” der birine saldırır;
“Kara tehdit” der,
diğerini
ortadan kaldırır;
“irtica” der,
tiranlar döneminde bile eşine rastlanmayan
kanunlar çıkarır;
gelir gelir meşru ve yerleşik nizamlara toslarlar.
İşe vaziyet
edince isyanlarına,
baş kaldırmalarına meşruiyet kazandırmak için demagojilere
girer,
gerekli görürlerse bütün yasaları temelden değiştirir;
kanunlara göre
hareket edeceklerine,
heva ve heves edalı hareketlerine göre kanunlar çıkarır ve
herkesi aldattıklarını sanırlar..
gerçi bütün bunlara hiç kimse inanmaz ama
korkudan da sesini çıkaramaz.
Hiçbir zaman meşruiyet tanımayan ve fesat düşüncelerini başkalarına bir nizam
gibi dayatan bu müfsitler,
kuvvetlerini korudukları ve stratejik davrandıkları
sürece mefsedetlerine devam edegelmişler ve kimseye de hesap vermemişlerdir;
hatta çok defa bir kısım şakşakçılar tarafından alkışlandıkları dahi olmuştur.
Bu şekilde ortamı müsait buldukça bunlar daha da küstahlaşmış,
Allah’a isyan
etmiş,
dine-diyanete sövüp saymaya durmuş,
hukuku ve insanî değerleri hiçe
saymış,
istediklerini ezmiş,
istediklerinin sesini kesmiş;
kan düşünmüş,
kan
dökmüş,
anarşiye zemin hazırlamış,
cismâniyeti şahlandırmış,
bohemliği
körüklemiş;
sonra da bütün bunları yararlı,
gerekli ve çağın icapları gibi
göstermişlerdir.
Eskiden beri bütün münkiri,
mülhidi ve mürtediyle bir kısım din ve iman
düşmanları hep böyle davrandılar.
İfsadı ıslah gösterdi,
fesadı salâh saydı;
sürekli bozgunculukta bulundu,
kitleleri birbirine düşürdü;
farklılıkları kavga
vesilesi yaptı,
tahrik edilebilecek saf yığınları provoke etti;
kan,
irin ve
gözyaşı üzerine saltanatlar kurarak kendi zevk ve sefalarına baktılar.
Müfsit,
Allah kuralları dahil hiçbir nizama saygılı olmamış,
hep başına buyruk
hareket etmiş ve her zaman bir anarşist gibi davranmıştır.
O bir dinsizdir ama
dindar görünür;
tam bir bozguncudur,
ancak hep ıslahtan dem vurur.
Bir
despottur,
fakat ağzını her açısında “demokrasi” der durur;
sürekli terör
estirdiği halde hiç sıkılmadan “insan hakları”ndan söz eder.
Aslında farklı
coğrafyalarda terörün asıl mimarı da işte odur..
odur yeryüzünde fitne ve fesadı
körükleyen;
odur masum insanların kanına giren;
odur diktatörlük tesis etmek
için uluslararası kuralları kendine benzetmek isteyen;
odur çıkarları uğruna
canlara kıyan ve hânümanları yerle bir eden ve odur siyasî,
idarî,
iktisadî,
kültürel bunalımlara sebebiyet veren…
Hele bir de bunların arkasında –Âkif’in ifadesiyle– zulmü alkışlayan,
zalimi
seven,
şirretleri sevindirmek için kalkıp kendi değerlerine söven tali’siz bir
güruh vardır ki,
onlar da,
duruşları itibarıyla öncekilerden daha geri
değillerdir;
böyleleri,
her şeye bir “Evet!” çeker,
ellerini göğsünde kenetler,
“Eyvallah!” der ve akıllı davrandıklarını,
herkesi idare ettiklerini sanırlar..
oysaki fesadın kanunu,
kuralı olmadığı gibi müfsidin de belli bir çizgisi
yoktur.
O,
bugün böyle,
yarın başka türlü,
öbür gün ayrı bir fanteziye dilbeste
ve bir başka zaman da farklı bir hezeyan peşindedir.
İşte,
bunları
alkışlayanların hâlleri bunlardan daha utandırıcı ve daha acıdır.
Bunlar,
farkına varmadan bir gün “demokrasi”,
“hürriyet” ve “insan hakları”
sözcüklerini alkışlarlar;
bir başka gün ise,
müfsitlerin darbelerine,
zalimce
savaşlarına,
kan döküp kan içmelerine yahşi çekme mecburiyetinde kalırlar.
Öyle görülüyor ki,
insanlık Allah’a yönelip,
her şeyi bir kere daha Hak
divanındaki mukadder duruşuna göre gözden geçireceği âna kadar ne fesat denen bu
mel’anet dinecek,
ne yeryüzündeki kargaşalar sona erecek ne de asırlardan beri
hayal edip durduğumuz huzur ve umumî saadet rüyaları gerçekleşecektir;
zira:
“Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır,
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı Yezdân’ın…
Ne irfanın kalır tesiri kat’iyen, ne vicdanın.(M.Âkif)
Bu itibarla da bize,
verilen çerçevede her zaman fesada karşı,
onunla baş
edebilecek dinamiklerle dimdik durmak,
ıslah düşüncesine kilitli bulunmak,
zulümden fersah fersah uzaklaşmak,
adaletin yanında olmak ve en korkunç fesat
girdapları karşısında dahi “pes” etmeden hakkı tutup kaldırmak düşer.
[1] Bkz.: Mâide sûresi, 5/64-66.
[2] Bkz.: Bakara sûresi, 2/30.
[3] Bkz.: Bakara sûresi, 2/11.
Gönül sultanlığına doğru
Geçmişten günümüze birçok millet,
dünyanın değişik yerlerinde,
bazen de birer
muvazene unsuru olarak değişik toplumları idare edegeldi.
Yeni bir dünya görüşü,
yeni bir medeniyet dekoru ve kültür dokusuyla kim bilir ortaya çıkacak daha
niceleri var.!
Roma,
Mısır,
Yunan,
Çin,
Hindistan ve değişik medeniyetlere beşik
olması itibarıyla da Türkistan bu genel dantelâda önemli birer nakış teşkil
etmişlerdir.
İslâm’ın asırlar boyu birkaç kıtada muvazene unsuru olarak üstün
temsili ise hususiyet arz eden ayrı bir derinlik…
Bugüne kadar görülegelen bütün bu tarihî zirveleşmeler hepsi birden ve aynı
zaman dilimi içinde gerçekleşmemiştir.
Arz fiziğinde de görüldüğü gibi,
yer yer
zirveler ova ve obalarla ya da deniz yataklarıyla;
derin çukurlar da dağ ve
tepelerle yer değiştirip durmuş..
bir bir tarih sahnesine çıkanlar,
bir bir
silinip gitmiş..
gidenleri arkadan gelenler takip etmiş..
ve sürekli bir tarihî
tekerrürler devr-i dâimi yaşanmıştır.
Evet zaman bir sel gibi akıp giderken
bazılarına ikbal buketleri sunmuş,
bazılarına da idbar mühürleri basıp
geçmiştir.
Bu açıdan da aynı zaman dilimini paylaşan milletlerin bazıları
zirveden zirveye koşarken,
bazıları da çukurlarda bile başlarını sokacak bir yer
bulamamışlardır.
Bu itibarladır ki bütün bir Orta Çağ,
her millet için karanlık
sayılamayacağı gibi,
içinde bulunduğumuz şu bilgi ve teknoloji asrı da her
toplum için aydınlık sayılamaz.
Evet,
tarihî tekerrürler devr-i dâimi hep ayniyet ölçüsünde bir benzerlikle
cereyan edip durmuş;
zirveleşmeler bir orada-bir burada,
bir o çağda-bir bu
çağda ortaya çıkmış..
ne yükselişler ne de düşüşler hiçbir zaman aynı kıtada,
aynı anda yaşanmamıştır.
Aslında bugün de çok fazla değişen bir şey olduğu
söylenemez.
Yirmi birinci asra girerken,
dünyanın bazı yerlerinde yaşadığı çağı
aşmış bazı milletler,
bir ayağı ayda,
bir ayağı bilmem hangi gezegenin
çevresinde baş döndüren bir farklılık sergilerken,
arzın karanlık kalmış bazı
bölgelerinde ise,
dünya kadar talihsiz hâlâ birkaç bin sene önceki bedevîlik ve
sefaletin pençesinde inim inim.Bundan sonra da,
medeniyetler ne kadar
yaygınlaşırsa yaygınlaşsın,
teknoloji ne ölçüde gelişirse gelişsin,
bazı kıtalar
yoğun bir beyin göçüyle mâmur ve müterakkî hâle gelirken bazıları da beyin
firarıyla sarsıntılar yaşayacak;
bazı bölgeler devletler muvazenesinin idare
merkezi gibi yeryüzünde devamlı herkese ve her şeye müdahale ederken bazıları da
sürekli müdahaleler ile hep sürüm sürüm yaşayacaklardır.
Eğer bir muhalif rüzgâr esmez ve bugüne kadar kazanılan şeyler de şöyle veya
böyle çarçur edilmezse,
bir yakın gelecekte,
bizim insanımızın,
hususiyle de
onun içindeki genç nesillerin,
iki bin yılı sonrasının hâkim düşünceleri hâline
geleceğinde şüphe edilmemelidir.
Evet,
daha şimdiden,
son birkaç asırlık kendi
mağduriyet,
mahkûmiyet ve mazlûmiyetinden öç almak üzere tam bir metafizik
gerilim içine girmiş bugünün yoldaki nesilleri,
iki bin yıllarının ötesinde ve
toplumun hemen bütün katmanlarında,
çok ciddî yenilenmelerin
gerçekleştirileceğine dair önemli mesajlar sunmakta.
Mevsimi gelince,
her biri
potansiyel birer güç olan;
iman,
azim,
kararlılık,
hakikat aşkı ve sistemli
düşünce bir bir semerelerini verecek ve bize,
hayatı bütün üniteleriyle
kucaklayan birkaç “ba’sü ba’del mevt”i birden yaşatacaklardır.
İnsanlık tarihi kadar eski ve onun kaderinin ak yazısı sayılan böyle bir “ba’sü
ba’del mevt”i günümüzde,
biraz da bugünkü insanların düşünce ve kültür
seviyeleri,
insanî derinlikleri ve metafizik enginlikleri belirleyecektir.
Yirmi
birinci asra doğru gelirken çağımız,
sürekli bir yorgunluk,
bir tedirginlik,
bir
endişe ve bir çöküş sath-ı mâilinde oldu.
Böyle bir durum,
bazı kimseleri
ümitsizliğe,
inkisara sevk etse de,
bütün bütün karanlığa teslim olmamış
kimselerde,
vicdanlarının hürriyeti,
düşüncelerinin safveti ölçüsünde millî
gayret ve samimiyet hislerini uyardı;
uyardı ve dehâya denk pek çok istidâdın
yetişmesine vesile teşkil etti.
Hususiyle de üçüncü dünya ülkelerinde âdeta,
bir
Sûr sesi gibi müessir oldu ve ard arda değişik dirilişleri gündeme getirdi.
Bu
itibarla da bu ifritten asır,
hem bugüne kadar hiç görülmemiş fenalıklara
dâyelik yaptı,
hem de bizim gibi milletlere âdeta bir amûdî yükseliş rampası ve
bir açılım rıhtımı vazifesi gördü.
Şimdi bize düşen tek şey,
ciddî bir sorumluluk duygusuyla,
kendimiz olarak ve
vakit fevt etmeden devletler muvazenesindeki yerimize koşmak olmalıdır.
Zaten,
böyle bir hedef söz konusu olmadığı takdirde,
bu mevcut hâlimizle değil
ilerlemek,
yarınlara ulaşmamız dahi mümkün değildir..
evet bugün bizim için,
iki
alternatiften biri söz konusudur;
ya ölesiye gayret ve dirilme;
ya da kendimizi
rahata,
rehâvete salarak bir ebedî ölüme teslim olma!..
Kur’ân-ı Kerim,
böyle bir olma veya ölmeyi sık sık nazara vererek bize hep
kendimizi yenilemeyi ve taze kalmayı salıklar:
“… O dilerse sizi alır götürür ve
yerinize yepyeni bir halk getirir.” (İbrahim Sûresi,14/19),
“… O dilerse sizi
yok eder ve yerinize ter ü taze başka bir halk getirir.” (Fâtır Sûresi, 35/16),
“… Eğer O’ndan yüz çevirirseniz, sizi, sizin gibi olmayacak bir toplumla
değiştirir.” (Muhammed Sûresi, 47/38) Bu çizgide şerefnüzul olmuş daha pek çok
âyet vardır ama,
bir fikir vermesi bakımından bu kadarı yeter zannediyorum.
Bu âyetlerde,
“alınıp götürülecek” diye anlatılan kimselerin,
kendini
yenileyememiş,
taze kalmayı başaramamış,
mü’min olmanın hakkını eda edememiş ve
iç dünyasında karbonlaşmış ölü ruhlar ve üçüncü dünya insanları -Allah’a
imanlarının ifade ettiği mânâ mahfuz- olma ihtimali kavîdir.
Getirilecek
kimselere gelince,
onlar da birkaç asırdan beri bu mahzunlar ve mağmumlar
dünyasında bilene bilene metafizik gerilimini tamamlamış;
bugüne kadar
küçümsenen ve hor görülen bizim insanımızı değerler üstü değerlere yükseltmeye
namzet olan “nesl-i cedit” ve bütün bir kudsîler kadrosudur.
Bugüne kadar Batı,
kendi dinî değerlerini ve Hazreti Mesih’in tavsiyelerini
kulak ardı ederek her kıt’aya savaş,
kölelik ve sömürü götürdü,
götürdü ve
dünyanın çehresini kararttı.
Şu anda o,
insanların gönlünde yıkıp harabeye
çevirdiği bir mânevî dünyanın enkazı arasında hep korkulu rüyalar görüyor ve her
yerde uyanan akl-ı selim ve hür düşünce karşısında telâş içinde ve endişeli..
dahası işin neresinde hata ettiğini tam kestiremediğinden fevkalâde çaresiz,
olabildiğine sarsık ve tepesine inmeye hazırlanan kendi kamuoyunun muhtemel
yumrukları karşısında tir tir…
O,
bu ölçüde acınacak bir durumda olsun dönüp
kendini gözden geçireceğine,
insanları lükse,
sefahate ve cismânî zevklere
iterek,
sırf bugünün kaoslarından sıyrılabilme adına tedâfüî bir mücadele
vermekte.
Gerçi bu dünya,
yer yer bilim ve teknolojideki başarılarıyla tatmin olmayı
denemekte ve zaman zaman da servet ve konforla teselli olmaya çalışmakta ama,
bunların hiçbirinin kalıcı bir mutluluk vaad etmediği ve insanoğlunun ebed
arzusuna cevap veremediği de açıktır.
Bu itibarla da o,
çare diye ele aldığı
hemen her şeyiyle insanlığın ümit ufkunu biraz daha karartmakta ve ruhî
sefaletlerine yeni sefaletler katmaktadır.
Şimdi o,
çıkış noktası itibarıyla işlediği büyük yanlışlığın toplum hayatında
hâsıl ettiği boşluklara,
bunalımlara karşı ilimle,
teknolojiyle övüne dursun;
zevk u safâ ile kendini avutmaya çalışsın veya gözü fezanın derinliklerinde,
gönlünde kaybettiği ruhu,
mânâyı başka vadilerde arama yolunda ömrünü tüketsin.
Biz bir iki nesil var ki şimdiye kadar olanlardan çok daha hızlı ve sistemli bir
şekilde kendi ruhumuza dönüş heyecanını yaşamaktayız.
Evet,
bugüne kadar hemen
her zaman maddeye,
makineye sığınan ve her şeyi cismânî kriterlerle tartıp
değerlendiren bizim insanımız,
bir iki asırdan beri âzat kabul etmez kölesi
bulunduğu tabularından üst üste yediği tokatlarla kısmen dahi olsa uyandı ve
kendini bir tarihî geçiş anının kurbanı olarak görmeye başladı..
başladı ve
bugünkü durumu ile özü arasındaki uçurumları,
gayret,
samimiyet,
muhasebe
duygusu ve gözyaşlarıyla doldurması gerektiğine inanarak “azim,
tevekkül ve
sebat” deyip yollara döküldü.
Artık o,
yollar bitse de yolculuğun bitmeyeceği bu
vetirede “Seyahat yâ Resûlallah!” deyip ebetlere kadar yürüyecektir.
Bu yolda
onun ruhunun olmazsa olmaz güç kaynağı;
iman gerçeğini yeniden keşfedip vicdanen
duyması,
iradesini Hakk’a kullukla besleyip sürekli hayır eğilimlerine açık
kalması ve her gün biraz daha artan ihsan şuurunun derinleşmesiyle “Lî maallahi
vaktün-Benim Allah’la hususî bir hâlim var.” hakikatini duyup her zaman ötelerle
irtibatlı ve derin bir metafizik ufkuna sahip olmasıdır.
İşte böyle bir mânevî
donanımda başarılı olunabildiği takdirde,
bugün dünyanın dört bir yanına hem de
bir ibadet neşvesi içinde saçılan tohumlar,
mevsimi gelince mutlaka bahar
nâralarıyla hayata koşacak ve bu mağmumlar topluluğuna birkaç gül devrini birden
yaşatacaklardır.
Evet,
bugünkü nesillerin yetiştirilmesinde en önemli hususlar,
onlarda sistemli
bir tefekkür azmi uyararak,
onların kendi iç dünyalarıyla varlık arasında
gelip-gitmelerini,
âfâk ve enfüsü bir kitap gibi mütalâa etmeyi öğreterek,
onlara inanmayı,
bilmeyi,
araştırmayı,
düşünmeyi sevdirmektir.
Bu geniş
mülâhazayı bir kısım sesler,
sözler ve resimlerle onların idrak ufkuna sunmak ve
onları cismâniyet ve bedenin dar mahbesinden kurtararak daha engin âlemlerle
temasa geçmelerini temin etmek..
temin edip onların ruhlarındaki kirleri,
kasvetleri gidererek,
beşerî ufuk ötesi müştak gönüllerine insanî tabiatlarının
en nazlı,
en füsunlu beklentilerini arz etmek onlara bir yeniden varoluş müjdesi
yerine geçecektir.
Zaten,
imanla,
mârifetle,
muhabbetle arınıp hiffet kazanmayan
ruhların böyle ufuk ötesi semalarda pervaz etmesi de kat’iyen söz konusu
değildir.
Ufuk ötesi semalarda pervaz etmek bir yana,
böyle aç ruhlar,
her zaman
dünyevî ihtiraslara bulaşır durur..
gönülleri sürekli kinlerle,
nefretlerle
dolar taşar..
ruh sistemleri nefis mekanizmasının eline geçer..
ve artık sadece
yer-içer,
yatar-kalkar ve hep bedenin âzat kabul etmez kulları gibi davranırlar.
Aslında,
imanın da,
mârifetin de,
ilâhî alâkanın da insan ruhuna kazandırdığı
biricik hakikat sevgidir.
Bunların alıp götürdükleri ise,
kinler,
nefretler ve
zaaflardır..
evet,
iman,
mârifet ve sevgi,
insanı bütün varlıkla birleştirir..
ve aynı zamanda onu kesretin ızdırap ve acılarından kurtararak kendi iç
dünyasındaki yalnızlığını,
vahşetini Hak’la beraberliğin iksirleriyle erittirip
ona yaşadığı hayatı kâse kâse bir zevk gibi sunar.
İşte böyle bir donanımla yarınlara açılan nesiller,
dünyanın dört bir yanına
göçler tertip ederek,
derin bir aşk,
engin bir şevk içinde ve tabiî herhangi bir
karşılık ve çıkar düşüncesine kapılmadan,
şöhret ve ikbal mülâhazalarına da
bütün bütün kapanıp,
topyekün insanlığı insanî kemalâta yükseltmek için,
en ağır
şartlara katlanacak,
en ağır işlerde koşacak,
sonra da arkalarına bakmadan çekip
gideceklerdir.
Bunlar,
gittikleri yerlerde din demeseler,
diyaneti ağızlarına
almasalar da,
davranışlardan taşan saygı ve haşyet bütün gözlere ve gönüllere
onların ruh boyalarını çalacak..
ve temasa geçtikleri herkes onlar sayesinde
maddenin dar buudlu nisbî gerçeklerine bedel,
mânânın o engin,
zengin ufuklarına
açılarak,
aynı dünyanın içinde tasavvurları aşkın genişliklere ulaşacak ve
ifadesi imkânsız sultanlıklara ereceklerdir.
İslâm düşüncesinin ana karakteristiği
İslâm’ın kökleri,
zaman-mekân üstü sonsuzluk;
muhatabı,
gökler ve yer vüs’atinde
mânevî genişliği olan insan kalbi;
hedefi de,
dünya ve ahiret saadetidir.
İslâm,
ezelden ebede uzanan sırat-ı müstakîmin adı ve yeryüzünde insanların en
şereflisinin kalbinden başlayarak bütün gönüllerin fethedilmesi ve herkesin
“ebed” arzusunun gerçekleştirilmesi için gönderilmiş semavî bir nizamın
unvanıdır.
İslâm,
arza otağını kurduğu günden itibaren bütün gücüyle kalblere yönelmiş,
gönülleri fethetmeye çalışmış,
her vicdana kendi resmini çizmiş,
sonra da
hayatın bütün birimlerine yürümüştür.
Öyle ki,
onun sinelerdeki derinliğiyle
hayatın her faslı üzerindeki tesiri arasında hemen her zaman bir tenasüp söz
konusu olagelmiştir.
Onun ruhlarda kabul görmesi ne kadar derin ve köklü ise,
hayatımızdan taşan ve çevremizde mâkes bulan tesiri de o kadar aşkın ve o kadar
kalıcıdır.
Hatta diyebiliriz ki,
İslâm adına çevremizde uyanan arzular,
iştiyaklar,
kabuller tamamen bu iç resmin derinliği ve ihatasıyla mütenasip
olarak gerçekleşmektedir.
Yani insan derûnundaki bu ilk kabul ne kadar derinse,
çevredeki tesiri de o kadar güçlü olmakta ve toplumun ahlâkî,
iktisadî,
siyasî,
idarî ve kültürel hayatı da her zaman bu iç iz’ana göre birer yön takip
etmektedir.
Evet,
toplum her yönüyle ondan önemli çizgiler taşımakta;
sanat,
edebiyat,
bu iç muhtevanın renkleri,
desenleri şeklinde dışarı vurmakta,
her
yerde varlık ve eşyanın satırları arasında o iç muhtevanın sesi, soluğu,
şivesi
duyulup hissedilmekte,
görülen görülmeyen her şey,
bize sessiz-sözsüz o iç
muhtevanın lisanıyla duyulmadık besteler sunmaktadır.
Bu itibarla,
imanla fethedilmiş kalblerin ağızları ne zaman açılsa,
ebedî
varolmadan nağmeler duyulur;
bunlar ne zaman gözlerini açıp çevrelerine
baksalar,
kendilerini Cennet yamaçlarına taşıyan zümrütten koridorlarda
sanırlar;
sanır ve yol meşakkatini yol sonu mutluluğunun dalgaları içine salar
ve “of of” edecekleri her yerde “oh oh” der dolaşırlar.
Kalblerin fethinde anahtar kelime “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah”
cümlesidir.
Öyle ki,
İslâm’a göre inanmaya ait bütün husûsiyetler,
bir hakikatin
gaye-vasıta iki ayrı yüzünden ibaret sayılan bu iki cümlecik üzerine
temellendirilir;
iman “şecere-i tûbâ”sı bu çekirdekten neş’et eder ve mârifet
meyveleriyle insanın his,
şuur, idrak ufkunu sarar ve sonunda bütün bilmeler,
mârifetler bir iç hamle,
iç duyuş ve sezişle aşka, iştiyaka,
tutkuya dönüşerek o
insanı dört bir yandan kuşatır ve onda vicdan eksenli yeni bir oluşum meydana
getirir ki bu,
o âşık ve müştak insanın her tavrında kendini hissettirir.
Onun
ibadet ü taati bu alâka ve irtibattan,
bu aşk ve iştiyaktan çizgiler taşır;
beşerî münasebetleri bu ledünniliğin akisleri hâline gelir,
topyekün içtimaî,
iktisadî, siyasî, idarî
hamleleri bu “ilel-merkez” güç etrafında döner durur..
sanat faaliyetleri ve kültürel aktiviteleri bu iç dinamikle şekillenir,
inkişaf
eder ve tamamen kalbin rengiyle,
şîvesiyle ortaya çıkar.
Şayet ortaya çıkan bu
sanat ürünü,
bir kitap,
bir resim,
bir şiir ya da bir beste ise,
bütün bunlar,
o
iç enmûzeç ve özle beslenmiş olarak kalbin duyuşlarını,
sezişlerini
seslendirirler;
seslendirir ve eser sahibinin gönül vâridâtından kaynaklanan
heyecan veya hafakanlarını,
aşk ve vuslat veya hicranlarını ifade ederler.
Tıpkı
bunun gibi,
iman, mârifet, muhabbet ve ruhanî zevklerle dopdolu bir ruh da,
ister sanat ve kültür,
ister diğer aktiviteler adına kendi iç resmini ortaya
koyar;
rûhunun derinliklerinde birer öz,
birer usâre haline gelmiş
insan-kâinat-Allah telâkkilerini seslendirir ve hep derunundaki mânâları meşk
etmeye çalışır.
İnsan,
her zaman böyle arayış ve kast peşinde olmasa da,
gönlündeki inanç
sistematiği,
iradî-gayri iradî onun bütün davranışlarını belli bir hedefe
yönlendireceğinden,
gayet tabiî olarak,
böyle birinin hayat tarzı, üslûbu,
karakteri,
sosyal münasebetleri de bu iç dinamiğin rengini,
şîvesini
aksettirecek,
keza böyle birinin sanat faaliyetlerinde,
kültürel aktivitelerinde
de aynı şîve,
aynı eda,
aynı üslûp göze çarpacaktır;
çarpacaktır zira,
her
şeyden evvel,
insanın varlık içindeki yeri,
yaratılışının gayesi,
faaliyetlerinin hedefi ve böyle bir gaye ve hedefin,
vazife ve sorumluluğun
düşündürdükleri,
zamanla onun bütün benliğini sarıp kuşatacak ve onu her an en
yeni,
en canlı, en müessir duygularla o en üstün ve aşkın varlık karşısında bir
farklılık ve fâikiyete yönlendirecektir.
Bu ilk belirleyici fikir,
belli bir süre sonra onun,
zihnî, fikrî ve ilmî
aktiviteleri üzerinde tesirini göstere göstere,
onda ikinci bir tabiatın husûle
gelmesini sağlayacaktır ki,
bu da,
onun inançlarından ibadetlerine,
ahlâkından
sosyal münasebetlerine,
Rabbiyle irtibatından davranışlarına kadar hayatının her
safhasında derinden derine kendisini hissettirecektir.
Aslında insan,
bu ilk
belirleyici mevhibeyi inkişaf ettirebildiği ölçüde,
kendi gerçek dünyasının
çerçevesini de ortaya koymuş olacaktır.
Evet,
kalbî ve rûhî hayatın zirvelerine yönelmiş böyle birinin nasıl düşüneceği,
nasıl hareket edeceği,
nasıl işleyeceği,
nasıl başlayacağı;
ibadetlerinde ne
denli hassas davranacağı,
ahlâkî konularda ne ölçüde duyarlı olacağı,
ne kadar
murakâbeye ve muhâsebeye açık bulunacağı ve sürekli kendini kontrol edip
günahlara karşı ürperti duyacağı bellidir.
Bu ölçüde duygu ve düşünceleriyle
oturaklaşmış birisi için,
artık bütün birimleriyle hayat,
tıpkı mecrasını bulmuş
bir çağlayan gibi hep ummana ulaşmak için akıp gidecek;
o da,
bu çağlayan içinde
sürekli bir aşk u vuslat neşvesi yaşayacaktır.
İman,
inkişaf ve derinliği
ölçüsünde bu hareket insanının ana dinamosu;
ibadet,
onun destekleyici ve
koruyucu dinamiği;
ahlâk ve topyekün insanî münasebetler alâmet-i farikası ve
fasl-ı mümeyyizi;
kültür,
tabiîleşmiş en önemli buudu;
sanat da,
tecessüslerinin,
tefahhuslarının,
iç sezi ve iç müşahedelerinin akisleridir.
Esas yeri burası olmamakla beraber ifade etmeliyim ki,
İslâm sanatı;
tecrit
yörüngesinde televvün arayışıyla ayrı bir enginlik ihtiva eder;
o, tevhidi
vurgularken,
teşbih ve tecsime karşı açıkça tavrını ortaya koyar ve her zaman
yorum kapısının açık bırakılması esprisiyle damlada deryayı göstermeye,
zerrede
güneşi resmetmeye ve bir kelimede kitapları ifadeye çalışır.
Bu ana dinamo ve
temel dinamiklerin tesirinde oluşan İslâm kültürüne gelince -kültürün,
umum
insanlığın mirası olduğu hikâyesini şimdilik kurcalamayalım- o,
insan
realitesiyle irtibatlı fikrî ve zihnî aktivitelerinin hepsine açık,
hepsinin
müşterek halitasından ibaret bir öz ve usaredir.
Biz onda,
dünüyle-bugünüyle
bize ait her şeyi hem de bütün canlılığıyla duyar,
yaşar,
geliştirir ve ma’şerî
vicdanın kadirşinaslığına emanet ederiz.
Bu itibarla da,
bugün bize düşen şey,
yalnız ve yalnız kendi inanç ve düşünce
sistemimize bağlı kalarak,
kendi kültürümüz ve kültür ürünlerimize yönelip
kendimiz olarak kalabilmenin mücadelesini vermek ve gerekirse yeni düşünce ve
irfan iştikaklarını da kendi fikir atlasımız üzerinde gerçekleştirmeye
çalışmaktır.
Evet,
gücümüz yettiğince hep kendi kaynaklarımıza bağlı kalmalı,
kendi millî mecramızda ummana ulaşmayı düşünmeli ve kendi gök kubbemiz altında
varlığı temâşâ etmeye,
onu bir kitap gibi okumaya,
okuyup yorumlamaya ve yeni
bilgi,
yeni mülâhazalar ortaya koymaya gayret etmeliyiz.
Ne var ki,
İslâm’ın,
başka milletlerden alınabilecek değerlere karşı sonuna
kadar açık olduğu da bir gerçektir.
İslâm,
dünyanın ta öbür ucunda da olsa,
yararlı şeyleri arar, bulur ve ona talip olur.
Evet o;
fizik,
kimya,
matematik,
astronomi,
hendese,
tıp,
ziraat,
sanayi ve diğer teknolojileri bir zamanlar
nereden olursa olsun alıp değerlendirdiği,
geliştirip arkadan gelenlere emanet
ettiği gibi,
bugün de kimden olursa olsun alınabilecek her şeyi alır;
gücü
yetiyorsa inkişaf ettirir ve yeni mirasçılara tevdî eder.
Aslında insanın yeryüzünde Allah’ın halifesi olması da,
Müslüman’ın derin bir
hakikat aşkı,
bir ilim tutkusu,
bir araştırma sevdasıyla çalışmasını,
öğrenmesini,
her hususta maharet sahibi olmasını gerektirmektedir.
Şu kadar var
ki,
bir mü’min,
inanç ve düşünce sistemiyle alâkalı konularda,
Kitap, Sünnet ve
Peygamber’in temsiline bağlı mevzûlarda,
siyer ve İslâm tarihi metodolojisi,
sanat ve edebiyat gibi hususlarda başka kaynakları esas alması olumlu kabul
edilemez;
edilemez zira,
bütün düşüncelerini İslâm düşmanlığı esasına bina
etmiş,
lâakal,
İslâm’ı semavî olmanın dışında görmüş ve göstermiş kimselerin
hüsn-ü niyetli davranacaklarına,
Müslümanlar için hayır düşüneceklerine ve
onların ilerlemelerini arzu edeceklerine ihtimal verilemez.
Bu çerçevenin
dışında kalan ilim ve teknolojilere gelince,
bunlar,
öteden beri milletler
arasında teatî edilegeldiği gibi,
el değiştire değiştire bundan sonraki
sahiplerinin emanetçiliğinde de sürüp gidecektir.
Zaten bunların dini ve milleti
de söz konusu değildir.
Bu itibarla,
duygu,
düşünce ve inançları sağlam,
kendi
olarak dimdik ayakta duran toplumlar,
yukarıda bahis mevzû edilen bütün müsbet
ilimleri,
ellerinden geliyorsa ruhlarında hallaç ederek kalblerinin sesi-soluğu
hâline getirir ve insanları Allah’a götüren birer vasıtaya dönüştürebilirler.
Bizim düşünce dünyamızdaki bu esnekliğe karşılık,
acıdır;
Avrupa’nın ilim
felsefesi,
ilim metodolojisi,
bazı özel durumlardan ötürü,
topyekün Batı’da
sürekli bir ilim ve din mücadelesine,
bir kalb ve kafa ayrışmasına sebebiyet
vermiştir ki,
bu olumsuzluk hemen bütün Batı sistemlerinde asırlarca devam
edegelen bunalımların ana sebebini teşkil etmektedir.
Dahası,
önceleri sadece
din görünümlü bir kısım organizasyonların dogmalarına karşı oluşan bu ilmî ve
felsefî cephe,
zamanla bütün dinî telâkkileri hedef alan bir tavra dönüşmüştür,
dönüşmüş ve ateizmin hamisi hâline gelmiştir.
Bütün dinlere karşı bu hasmane
tavırdan,
maalesef,
tamamen masum olan İslâm düşüncesi de nasibini almış;
o da,
bu saldırının gerçek muhataplarının yanında maznun sandalyesine oturtularak
mazlumiyetlerin,
mağduriyetlerin en şenî’i ve en insafsızcasına maruz
bırakılmıştır.
Önceleri,
sırf hür düşünce ve ilim adına,
din görünümündeki o organizasyonların
dogmalarına karşı sürdürülen bu hareket,
zamanla,
Allah-din-diyanet düşmanlığına
inkılâp ederek,
dünyanın hemen her yerinde dindarlara karşı bir susturma,
bir
sindirme ve baskı altına alma,
hatta tamamen yok etme gayretine dönüşmüştür.
İslâm dünyasının kendi dinamikleri açısından,
hiçbir zaman ilimle,
hür düşünce
ile çatışma gibi bir problemi olmasa da,
bir kısım din düşmanları bu farklılığı
görmezlikten gelerek,
onu da Hristiyanlığa kıyas etmek suretiyle aynı hayâsızca
saldırılara maruz bırakmışlardır…
Oysaki İslâm,
daha ilk günden itibaren topyekün insanlığa yepyeni ve eşsiz bir
hayat nizamı sunuyordu.
Bu nizam,
geçmişte bir benzeri olmadığı gibi,
gelecekte
de benzersizliğin remzi gibi görünüyordu;
bir kere o,
ortaya koyduğu esaslarla,
insanoğlunun hayatını yeni baştan düzenliyor;
dünya ve dünya ötesi âlemlere,
fiziğe ve metafiziğe yeni yorumlar getiriyor;
insan, kâinat ve Allah
münasebetlerini fenomenlerin husûsiyetleri açısından,
çok farklı şekilde yeni
baştan düzenliyor ve ilâhiyat içindeki çelişkilere de son veriyordu.
Onun
getirdiği değerler,
hayat ve memat bağlantılarıyla,
insanlığın bütün
beklentilerine en tatminkâr cevaplar veriyor ve muhataplarının
kalblerinde-kafalarında aklî, mantıkî, fikrî, hissî hiçbir boşluk bırakmıyordu.
O,
her yönüyle tam dinamikti;
yaşandıkça inkişaf ve inbisat ediyor ve karşısına
çıkan hiçbir probleme “yarın gel” demiyordu;
ferdî,
ailevî,
içtimaî,
iktisadî,
siyasî ve kültürel hayatın en dar koridorlarına kadar giriyor,
“yaşam”ın bütün
ünitelerinde,
içinde bulunduğu çağın sesiyle,
soluğuyla dolaşıyor ve her birimde
en muhkem realitelerden daha muhkem olarak kendini hissettiriyordu.
O,
Batıdaki anlamıyla bir “idealizm” de değildi;
olamazdı da;
zira idealizm,
Kafdağı’nın arkasındaki meçhul steplerde doğan hayalî bir güneşti;
öyle bir
güneş ki,
ışıkları hiç mi hiç yaşadığımız bu realiteler dünyasına aksetmiyor ve
hayatın en küçük bir ünitesinde bile kendini ifade edebilme varlığını
gösteremiyordu.
O,
o yalancı ışıklarıyla tıpkı bir ütopya gibi sadece hayallere
çarpıyor,
kırılıyor ve bir kısım tatlı rüyalar nevinden -lezzetlendirmesi
tabirciye ait- hayata,
hayatî realitelere ancak çok uzaktan bakabiliyordu.
Oysaki İslâm,
insanoğluna,
hemen her sahada uygulanabilen,
uygulanmalarında
alternatif gerçekleştirme yolları bulunan nev’i şahsına mahsus bir nizam vaad
ediyordu.
Onun çağrısına kulak verenler,
kendi tabiatlarıyla,
aynı döl yatağında
gelişmiş bir nizamın televvün ve şivesini buluyorlardı.
O,
vicdanlarındaki ilk
kabulden,
hayatın en uç noktasındaki ahlâkî meselelere kadar,
hiçbir hususu
ihmal etmeme genişliğiyle,
ferdî ve ailevî en küçük bir problemden en muğlâk
içtimaî konulara kadar hemen her mevzûda çok farklı çözümler teklif ediyor ve en
dar soluklu müntesiplerini bile kat’iyen yollarda bırakmıyordu.
O,
işe ferdî
vicdandan başlıyor;
orada tam yerleştikten sonra da,
kendine has fâikiyetiyle
kendini aşıyor,
çevresini aşıyor ve her yeri bir filizlenme zeminine çevirerek
dört bir yana rûhunun boyasını çalıyor ve çimlendiği hemen her bucakta hayatın
rengini,
şîvesini değiştiriyor ve gönüllere ebedî var olmanın mesajlarını
duyuruyordu.
Onun her mesajı evrensel sulhten bir nağme,
içtimaî âhenkten bir
beste,
hoşgörü ve diyalogtan da birer “nefes”ti.
Kabalık,
hoyratlık,
kin ve
nefret,
onun dıştaki hasımlarının ruh yapılarına ait akisler ve cahil
müntesiplerinin de hazımsızlıklarından kaynaklanan gaseyanlardı.
Ne var ki o,
kendi aydınlığına rağmen,
bazen bu düşmanlardan birinin haylûletiyle küsufa
uğrarken,
bazen de ikisinin birden boşalttığı zulmetlerle hüsuflar yaşadı.
Biraz olsun düşman cefadan vazgeçip dost da vefa gösterebilseydi,
İslâm,
magmalar gibi o “anil-merkez” feveranları veya ışık tayfları şeklindeki nur
hüzmeleriyle,
yeryüzündeki kin, nefret ve gayz türünden bütün karanlıkları silip
süpürüp götürecek ve her tarafı,
ucu gidip Cennetlere dayanan bir güven
atmosferine dönüştürecekti.
Onun sayesinde yeryüzünde kavgalar,
cinayetler,
terörler, kargaşalar unutulacak ve bunların yerine her tarafta sevgi,
saygı,
âhenk ve huzur esip duracaktı.
Zaten İslâm’ın girip yerleştiği bir kalbde Yaratan’dan ötürü ve yaratılanların
hatırına sadece ve sadece sevgi vardır,
alâka vardır,
hoşgörü vardır.
Evet,
bir kalbde hem inanç ve Allah’la irtibat,
hem de kin,
nefret ve gayz
olamaz.
Hele bir kalb,
her gün,
her hafta,
her sene,
değişik ibadet
şekilleriyle,
imanını,
Hakk’a intisabını,
misakını yeniliyor,
güçlendiriyor ve
hep parlak kalabiliyorsa,
böyle bir kalbin düşmanlıklara açık olmasına kat’iyen
ihtimal verilemez.
Bir kere her İslâmî davranış,
içimizde,
bütün
hareketlerimizin Müslümanca olması duygusunu uyarır ve bizi mü’mince yaşamaya
yönlendirir.
Vicdanî müktesebatımız ve kalbî vâridâtımız,
tavırlarımıza aks ede
ede ahlâkımızın atkılarını oluşturur ve davranışlarımızdan taşa taşa
kültürümüzün temel referansları hâline gelerek,
kendimiz olarak kalmamızı
sağlar.
Böylece,
temeli insan kalbinde Allah’a
imana, itimada, güvene dayanan
bir insanî mükemmeliyet,
sevgi, alâka, samimiyet ve muhabbet şeklinde çevreye
akmaya başlar ve Müslüman ferd,
haiz bulunduğu bu câzibe-i kudsiye sayesinde
ferdiyetten çıkar ve âdeta bir millet olur.
Düşünceler,
tasarılar,
sanat gayretleri,
evvelâ insan içinde doğup,
şekillenip,
sonra da gelişme ortamını bulunca inkişaf ve inbisat ettiği gibi,
ibadet,
ahlâk,
rûhî hayat,
kültür ve topyekün beşerî münasebetler de,
ilk önce insan derûnunda,
iman ve iz’an şeklinde belirirler;
derken gelişip umum hayatı kuşatır ve bütün
beşerî davranışlara boyalarını çalarak,
her hamle,
her hareket ve her faaliyetin
temel belirleyicisi olur ve her konuda kendilerini hissettirmeye başlarlar.
İslâm,
insanlığa,
bütün diğer din ve felsefî sistemlerden farklı olarak,
evrensel buudlu,
ama kendine has bir düşünce ve hayat resmi ortaya koymuştur;
koymuş ve müntesiplerine onu yaşama ve uygulama sorumluluğunu yüklemiştir.
Bunun
şuurunda olan bir Müslüman,
bütün ferdî, ailevî ve içtimaî ilişkilerinde bu
çerçeveye sadık kalmaya çalışır..
geleceğini bu anlayışa göre plânlar..
gücü
yettiği ve şartlar elverdiği ölçüde hep yüklendiği bu mes’ûliyeti
gerçekleştirmeye gayret eder.
Zaten herhangi bir düşünce ve gâye-i hayal,
ortam
müsait olduğu ölçüde realize edilme yolunda bir kısım hamle ve aksiyonlarla
desteklenmezse,
o düşünce ve gâye-i hayaller,
sadece rüyaların masmavi ikliminde
tüllenir durur;
biz de realitelerin cenderesinde ezilmeye devam ederiz.
Aslında,
iç dünyamızda kök salan iman gerçeği de ancak,
yaşanan hayatın içine
girdiği ölçüde inkişaf ederek varlığını devam ettirebilir…
Evet o,
gönüllerimizde çimlendikten sonra,
davranışlarımızda da doğruluk ve güvene
dönüşebiliyor;
namazlarımızda saygı ve huşûa inkılâp edebiliyor;
sosyal
ilişkilerde hakkaniyet ve istikamet düşüncesine kaynaklık yapabiliyorsa,
gelişip
inkişaf etme adına önü sonsuza kadar açık demektir.
İşte insanda böyle bir iman,
hiç bitmeyen bir güç ve enerji kaynağı olduğu gibi,
hilâfet unvanıyla eşyaya
müdahale etme,
duygu ve düşüncelerine göre çevresini şekillendirme,
kendi
tabiîliği içinde sanat rûhu ve estetizm mülâhazalarıyla tevhid ve tecrid eksenli
sonsuza açılmanın da biricik rampasıdır.
Evet iman,
estetiğe açık ruhlarda öyle
derin bir sanat rûhu hâsıl eder ki,
sanatkâr bir mü’min,
hiç zorlanmadan birkaç
fırça darbesiyle tuvalinin üzerinde meydana getirdiği bir kısım çizgi ve
motiflerle,
varlığın sonsuzluk menşûrundaki mahiyet-i mücerredesine ulaşır ve
sanatına öyle bir ebediyet rengi işler ki,
insan böyle bir sanat eserini her
temâşâya alışında,
bütün varlığın küçük bir minyatürü ile karşı karşıya
bulunduğunu sanır;
sanır ve sanat diliyle tevhid ve tecrit mülâhazalarının
resimlendirilmesi içinde,
çizgilerin büyülü dünyasında sınırlı objelerde
sınırsızı,
damlada deryayı,
zerrede kâinatları temâşâ etme neşvesine erer.
Biz,
İslâm sanatını,
sadece o objektife,
şu sübjektife başkaldırma ya da bir
maharet teşhiri şeklinde anlama yerine,
onu,
varlık ve hâdiseler arasında
görülüp duyulan,
sezilip anlaşılan veya sezilip anlaşılması gereken ruh, mânâ ve
muhtevayı, kalb, şuur ve his lisanıyla sentezleyip,
her zaman anlaşılması
gerekli olan gerçeğin,
her bakışta yeni bir buuduyla duyulabilecek esneklikte,
fakat kıblenümâsı hep aynı istikamette ve değişik kombinezon imalarıyla sürekli
o Mevcûd-u Meçhûl’e göndermelerde bulunan bir çerçeve içinde ve çerçeveleri
aşkın bir kısım sihirli çizgilerin kesrette vahdeti,
vahdette de kesreti
göstermesinden ibaret görüyoruz.
Hulâsa İslâm,
kâinat kitabının hem sesi,
soluğu, tefsiri, yorumu;
hem de onun
dününün,
bugününün, yarınının resmi, fotoğrafı, haritası ve kapalı gibi görünen
kapılarının da esrarlı anahtarıdır.
O,
bu hususların bütününü ifade eden bir
külldür.
Parçalanması ve parçalarına,
bütüne yüklenecek değerlerin yüklenmesi
mümkün olmayan bir küll.
Onu,
parçalara ayırmak,
sonra da bu parçalardan tam bir
şey anlamaya çalışmak yanlıştır ve onun rûhuna ihanettir.
Onu,
mev’izeci bir
üslûpla bir-iki âyet ve hadîsin tefsiri içinde ele alıp izah etmeye kalkışanlar,
ömür boyu bu muhteşem besteler mecmuasını duymaya çalışsalar da,
vicdanları hep
ciddî bir eksikliğin sezileriyle sarsılacak ve ruhları sürekli bir boşluk
yaşayacaktır.
İslâm;
imandır,
ibadettir,
ahlâktır,
insanî değerleri yükseltme sistemidir,
düşüncedir,
ilimdir ve sanattır.
O,
hayatı bir bütün olarak ele alır-yorumlar,
kendi değerleriyle değerlendirir ve müntesiplerine eksiksiz bir semavî sofra
takdim eder.
O,
her zaman hayatı realitelerle iç içe yorumlar ve kat’iyen
hükümlerini hayata kapalı hayal koylarında haykırmayı düşünmez.
Emirlerini,
direktiflerini yaşanırlığa bağlar ve düşler âlemi üzerine hükümler bina etmez.
İslâm,
itikadî meselelerden,
sanat ve kültür faaliyetlerine kadar her yerde
hayatın içinde ve dinamiktir;
böyle olması da,
onun hem her zaman canlı
kalmasının hem de evrenselliğinin en önemli emâresi ve esasıdır.
İslâm ruhu
Bugün insanoğluna rahat nefes alabilme imkânını sağlayacak bir tek atmosfer
varsa,
hiç şüphesiz o da İslâm atmosferidir.
Son bir-iki asırdan beri topyekün
insanlığa dayatılan pek çok sistem,
onun ızdıraplarını artırmadan başka bir şeye
yaramadı.
Bir kere,
bu sistemlerin hemen hepsi,
büyük ölçüde onun ruhuna yabancı
idiler.
Bunlardan bazıları ile muvakkaten bir uyum sağlandı ise de,
hemen her
zaman bir iç tepki ve hazımsızlığın yaşandığı da bir gerçekti.
Bu da,
pek çok
kimsede içten içe her düşünce tarzına ve her sisteme karşı bir kuşku hâsıl
ediyordu ki,
böyle bir güvensizlik, kuşku ve tereddüdün de yeni yeni bunalımlara
sebebiyet vereceği açıktı.
Bu itibarla da,
her yeni çağrı aynı zamanda yeni bir
buhran sebebi görülüyor ve yeni bir tepkiyi de beraberinde getiriyordu.
Getiriyordu,
zira her şeyden evvel insanlığa dayatılan bu sistemler,
hayat,
kâinat ve Yaratıcı münasebetleri açısından pek çok boşlukları bulunan bir kısım
faraziyelere dayanıyordu.
Ayrıca,
insan mahiyetini tam bilememe,
dahası,
onun
kalbî ve ruhî hayatını bütün bütün dışlama,
bu sistemlere ait öyle eksiklikler
idi ki,
bu boşlukların bir başka şeyle doldurulması da mümkün değildi.
Herhangi bir boşluğa meydan vermeden insan,
kâinat ve Allah münasebetini,
hassaslardan hassas bir denge içinde vazetme ancak İslâm’a müyesser olmuştur.
Gerek ondan evvel ortaya çıkan mânevî teşekküller ve maddî organizasyonlar,
gerek ondan sonra insanlığa kurtuluş ve ümit vadiyle ortaya atılan değişik
sistem ve cereyanlar,
insanlığın hiçbir beklentisini karşılayamamanın yanında,
hep vadettikleri şeylerin gerisinde kalmıştır.
Bugün,
insanlığın beklediği veya
ihtiyaç duyduğu şeyler,
kalb ve ruhun açlığıyla alâkalı olduğu halde,
bütün
gayretlerin cismanî arzuları tatmine yönelik olması,
büyük bir “yanılgı”dır.
Deniz suyu ile susuzluğumuzu giderme gayreti ne ise,
mânevî açlık ve
tatminsizliklerimizi giderme adına cismâniyet ve bedeni semirtme gayretlerimiz
de aynı şeydir.
Yıllar ve yıllar var ki,
topyekün insanlık ve hususuyla da bizim
dünyamız hep böyle fasit bir daire içinde dönüp durmuştur.
Bedenî arzularını
tatmin gayreti adına her hamlesi,
onu biraz daha kendi ruhundan uzaklaştırmış ve
her uzaklaşma insiyakı da,
onda yeni yeni hezeyanlar meydana getirmiştir.
O,
bu
dönemde bir taraftan ruhî ve kalbî hayatındaki boşluklarıyla cismanî
ihtiyaçların pençesinde kıvrım kıvrım mük’ap açlıklar yaşarken,
diğer taraftan
da bedeni itibarıyla küstahlaştıkça küstahlaştı ve nefsanî isteklerini bütün
insanî değerlerin biricik hâkimi haline getirdi.
Oysaki,
topyekün insanlığın
gerçek açlık ve susuzluğunun temelinde İslâm’ın ruhundan uzaklaşma yatıyordu.
İslâm’ın ruhu derken elbette ki bu,
şimdilerde bakış zaviyemiz ve
değerlendirmelerimiz açısından matlaşmış,
renk atmış ve semavî cazibesi
itibarıyla buğulanmış İslâm ruhu değildi;
o,
kendi renk ve desenleriyle hâlâ bir
kısım temiz ruhlarca duyulup zevk edilen,
Saadet Asrı’ndaki insanın hissedip
yaşadığı İslâm ruhuydu.
Bu ruh,
hemen her dönemde tertemiz,
dupduru ve hiçbir
zamana ve mekâna ait düşünce kirlerinin bulandıramayacağı kadar hep derin
deryalar gibi dalgalanıp durmuştu.
Ne var ki,
ona ulaşmak ve ondan tam istifade
edebilmek için belli bir niyet ve nazara,
belli bir ceht ve gayrete,
belli bir
teveccüh ve güvene ihtiyaç vardı.
Bu ruh,
ne kadar mükemmel, lâhutî ve dinamik de olsa,
onun müntesip ve
temsilcilerinde sağlam ve mütemadî bir niyet,
isabetli bir bakış ve
değerlendirme,
kararlı bir keşif ve içtihat azmi ve aradığı her şeyi onun içinde
bulabileceği inanç ve güveni yoksa,
onca zenginlik ve aşkınlığına rağmen,
ondan
tam istifade etmeleri mümkün olmayacaktır.
Dahası,
ömür boyu bu semavî hazine
ile iltisaklarını devam ettirseler de,
açlık, sefalet ve türlü türlü ihtiyaç ve
illetleri aşmada zorlanacaklardır;
zorlanacaklardır zira,
her zaman Kur’ân ve
Sünnet’le beslene gelen bir dünyanın başka şeylerle tatmin olması mümkün
değildir.
Ben şahsen,
Kur’ân ve Sünnet’in,
ilk asırlardaki muhatapları
seviyesinde ele alınıp değerlendirilebildiği takdirde,
çağımızın pek çok
kemikleşmiş problemlerinin çözülebileceğine ve gelecekteki muhtemel bunalım
dalgalarının da kırılacağına,
hiç olmazsa zararsız hale geleceğine inanıyorum.
Aslında İslâm,
bizim dünyamızda,
her zaman analarımızın sütü gibi birinci besin
kaynağımız olmuş..
duygu, düşünce ve değerlendirmelerimizde hep belirleyici bir
rol oynamış..
evlerimizin içinde hep bizimle beraber olmuş,
kesintisiz bütün
hayatımızda soluklanmış..
ve ona karşı hiç mi hiç yabancılık hissetmemişizdir.
Buna mukabil,
pek çok yabancı kaynaklı ideolojiler,
doktrinler,
kapımızın önüne
kadar gelmiş,
sokaklarımızı naralarıyla inletmiş;
ama kat’iyen içimize
girememiş,
ruhlarımızla hâlleşememiş ve hiçbir zaman onlar bizim,
biz de onların
olmamışızdır.
Aksine,
daha ilk karşımıza çıktıkları andan itibaren şekil ve
çehrelerindeki yabancılıklarıyla ruhlarımızda tepki uyarmış,
tereddütlerimizi
deşelemiş,
düşünce muhitimizde hep iğreti bulunmuş ve ancak toplumdaki muafiyet
(bağışıklık) sisteminin zaafa uğratılması ölçüsünde millî bünyede barınma imkânı
elde etmişlerdir.
İslâm,
bizim ülkemizde,
bizim coğrafyamızda,
bizim kentlerimizde,
bizim
evlerimizde;
bizim hayatımızı,
bizim ihtiyaçlarımızı,
bizim heyecanlarımızı
kucaklaya kucaklaya bize o kadar yakın bulunmuştur ki,
hemen her hareketimiz,
her davranışımız ve her aktivitemizde ondan pek çok renge rastlamak mümkündür.
Tavırlarımızda ve uzuvlarımızda onun boyası,
zihinlerimizde onun med ve
cezirleri,
gönüllerimizde onun sesi-soluğu,
simalarımızda onun izi,
dizlerimizde,
topuklarımızda onun nasırları,
yorgunluk anlarımızda onun
dinlendirici fasılları,
dinlendiğimiz zamanlarda onun düşündüren ilhamları;
canlarımızda onun tasarrufu,
mallarımızda onun ortaklığı,
ferdî ve ailevî
hayatlarımızda onun belirleyiciliği;
birbirimizi sevip kucaklamada onun
inandırıcı teşvikleri,
ümit ve emellerimizi şahlandırmada onun sonsuzluk
vaatleri;
hak, adalet ve eşitlik konularında onun gönüllere inşirah veren
dengeli formülleri,
bizi ona o kadar içten bağlamış,
daha doğrusu o denli onun
tiryakisi haline getirmiştir ki,
-Allah korusun- bir gün kalkıp da bizi
bırakıverse,
zannediyorum kederimizden kahrolup gideriz.
Hak,
adalet,
eşitlik ve evrensel güven gibi konuları,
belli hedeflere ulaşmada
birer vesile ve belli doktrinleri gerçekleştirmede birer vasıta olarak
kullananlara karşılık İslâm,
bu âlemşümul değerleri,
halkın mutluluğu ve Hakk’ın
hoşnutluğu birleşik noktasında ele alarak,
hem Yaradan’ın hem de yaratılanların
isteklerini birden gerçekleştirmiştir.
O,
Müslümanların da bu espriye bağlı
kalmalarını ister.
Bu itibarla,
eğer bugün Müslümanlar da
konunun hassasiyeti ölçüsünde
“hak”, “adalet”, “eşitlik”
derken bu yüksek mülâhazalarını cismanî ve
nefsanî isteklerine alet etmez ve Hakk’a bağlı götürürlerse,
şimdilerde olmasa
da yarın herkesin imreneceği bir konuma yükselecekleri muhakkaktır.
Bu konum,
Allah’ı sevme,
Allah tarafından sevilme ve insanlar tarafından da gıpta ile
takip edilme konumudur.
Böyle bir payeyi ihraz eden en birinci sâik ise,
İslâm’ın yenilmez gücü ve Müslümanın imrendirici hayat tarzıdır.
İslâm’ın,
dıştan ithal edilen herhangi bir ideoloji ve doktrin gibi propagandaya
ihtiyacı yoktur.
O’nun referansı kendisi ve vefalı temsilcilerinin tavırlarıdır.
O,
her zaman hakkın yanında olmayı,
hakkı tutup kaldırmayı yeğler ve hakka
saygıyı en büyük ibadet sayar.
“Hâlik’ın nâmütenahî adı var, en başı Hak; /Ne
büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak.” (Âkif) mülâhazaları,
bu espriye bağlı
söylenmiş ve hiçbir zaman vazgeçemeyeceğimiz bir gerçeğin sesi ve soluğudur.
İslâm,
her zaman,
kuvvetin hakta olduğu prensibine göre hareket eder ve asla,
zalim ve azgın kuvvetlerin dayatmaları karşısında “pes” etmez.
Hep dik durur,
merdane yürür;
ne zulmü alkışlar ne de zalime serfürû eder.
“Baş eğmeyiz edânîye
dünyâ-yı dûn içün;/Allah’adır tevekkülümüz,
itimadımız.” (Bâki) der ve koşar
hedefine..
Hak ve kuvvet muvazenesi,
başlı başına üzerinde durulması gereken önemli bir
konudur..
ve daha bir vuzuh ve inkişafa ihtiyacı vardır.
Ancak biz,
şimdilik
“bir başka zaman” deyip o konuyu geçiyoruz.
İslâm,
adalet ve istikameti,
en geniş çerçevesiyle ferdî,
ailevî ve içtimaî bir
yaşam biçimi olarak kabul eder.
Evet,
hayatını İslâm’a bağlayan bir fert,
dosdoğru düşünür,
dosdoğru yaşar,
hep hakkaniyet çerçevesi içinde kalmaya
çalışır;
kendinden başlayarak zulme ve haksızlığa karşı tavır belirler ve kendi
haklarını koruma,
kollama mevzuunda gösterdiği hassasiyet ölçüsünde,
hatta ondan
da ileri,
başkalarının hukukunu gözetmede titiz davranır ve hayatını âdeta bir
teraziye bağlı yaşıyor gibi hep tartılı ve ölçülü yaşar.
Adalet ve istikamet konuları da başlı başına ele alınıp tahlil edilmesi gereken
mevzulardandır ve bu makalenin istiap haddini aşar.
İslâm,
eşitliği,
Hakk’ın isteği ve insana saygının gereği olarak görür..
ve onun
sarsılmasını ya da tamamen ortadan kaldırılmasını insanlığa karşı işlenmiş büyük
bir cinayet sayar.
O,
renk,
ırk,
bölge ve seviyeli ailelerden gelmeye bağlı
imtiyazlara karşı açıkça tavır alır ve her zeminde bu çarpık anlayışla fikren
mücadele eder.
O,
her zaman istîdat ve beceri farklılıklarını alkışlayıp öne
çıkarmada,
herkese aynı fırsat eşitliğinin verilmesi ve aynı imkânlardan
yararlandırılması konusunda fevkalâde hassastır.
İslâm,
soya-sopa bağlı
yapılanmaları tasvip etmediği gibi,
hayatın sadece tek bir ünitesinde bile olsa,
belli bir sınıfın hakimiyetini de (bir çeşit oligarşi) açıkça reddeder.
O,
her
zaman ferdî kabiliyetlerin önünü açar,
başarıları alkışlar ve bunu,
“Sizin
bazınızı bazınızdan üstün kıldık.” mazmununun gereği sayar.
Buna mukabil,
her
türlü monarşik mülâhazaya karşı da mücadelesini sürdürür.
İslâm,
toplumun her fert ve her kesimini aynı sıcaklıkla bağrına basar.
Herkesin
ihtiyaç ve beklentilerini eşit bir çizgide değerlendirir ve avazı çıktığı kadar
kimsenin kimseden üstün olamayacağını haykırır;
haykırır ve hem eşitliği hem de
fırsat eşitliğini ısrarla vurgular.
O,
istîdatları alâkasızlığın ağında söndürme
ve kabiliyetleri seçkin doğmamışlıkla zincire vurup felç etmenin üzerine hışımla
yürür..
ferdin iç dinamizmi ve samimî gayretlerine dayanmayan yükselmelerin,
büyümelerin karşısına dikilir ve açıktan açığa bunun gayri ahlâkî olduğunu ilan
eder.
Gayri ahlâkî bu tür davranışları da büyük ölçüde ruh sefaletine bağlar.
İslâm,
böyle bir ruh sefalet ve zilletini,
hem onun maddî sebep ve sâiklerini
ortadan kaldırarak,
hem de iman, mârifet ve ihsan şuuruyla ferdî iradeleri
güçlendirerek ruhlardan söküp atmaya çalışır.
Evet,
ruhun her türlü denaet ve sefalete karşı korunabilmesi,
ancak sağlam bir
inanç,
engin bir irfan ve sürekli bir murakabeden oluşan mazbut bir zırha
sığınmakla mümkün olabilecektir.
Böyle bir donanımla ruhun doygunluğa ve
itminana ulaşması,
insana beden ve cismâniyetin çok çok üstünde daha önemli ve
hayatî şeylerin bulunduğunu gösterir.
Aksine,
böyle bir donanımdan mahrum
bulunan kimselerin gerçek insanî değerleri korumaları ve uzun zaman ayakta
kalmaları oldukça zordur.
Zira,
ruh sefaleti ferdi kendi olmadan uzaklaştırarak,
her tarafa çekilebilen,
her kalıba sokulabilen öyle bir kopukluğa sürükler ki,
artık böyle birinin er-geç kapı kulu durumuna düşüp köleleşmesi kaçınılmazdır.
Bizler,
İslâm inancının imanlı gönüllerde oluşturduğu/oluşturacağı dinamizmi
kavrayabildiğimiz takdirde,
ferdî ve içtimaî bütün iniş ve çıkışların,
çöküş ve
yükselişlerin gerçek sâiklerini anlamanın yanında,
yeniden derlenip
toparlanmanın,
kendimize gelip kaçırdığımız kervana yetişmenin temel esaslarını
da idrak edebileceğimizi düşünüyoruz.
Bu hususta,
başta Saadet Asrı insanları
olmak üzere bütün itilâ dönemlerimizin bayraktarı sayılan altın soyumuz bizim
için ciddî birer örnek sayılabilir.
Eğer onların anlayış çizgisinde şanlı
geçmişimizi,
“anilmerkez” bir hız kaynağı olarak arkamıza alır ve kendi mânâ
köklerimize sımsıkı tutunarak,
Akif’çe bir üslûpla,
“Allah’a tevekkül eder,
sa’ye sarılır,
tevfike ram olursak”;
-olmalıyız da- işte o zaman,
önümüzdeki
bütün aşılmaz gibi görünen tepelerin dümdüz ve düzlüklerin de pürüzsüz hâle
geleceğinde şüphe edilmemelidir.
Gerek düşünce ve aksiyon hayatı,
gerek vicdan âleminde Asr-ı Saadet topluluğu ve
millî tarihimizin büyük mimarları,
İslâm’ın kusursuz temsilcileridirler.
Onlar,
Kur’ân’ın gölgesinde ve İslâm’ın feyyaz ikliminde yetişmişlerdi;
yetişmiş ve
ömürlerini,
fânileri sonsuzdan ayıran erişilmez bir ufukta sürdürmüşlerdi.
İslâm
öncesi oldukça sert,
hatta vahşi ve âdetlerinde mutaassıp,
olabildiğine inatçı,
fena huy ve fena âdetlerle delik-deşik bir toplumun böyle bir hamlede aklı,
kalbi,
ruhu ve nefsiyle örnek bir cemaat haline gelmesi,
başka değil,
İslâm’ın
apaçık bir mucizesidir.
Bunlar,
Kur’ân’ı dinledi,
Kur’ân’la beslendi;
Hazreti
Sahibu’l-Kur’ân’a gönül verdi;
derken kendilerini,
duygu,
düşünce ve his
dünyalarıyla bir inşa,
bir imar ve bir ihya zemininde buldular.
Yepyeni bir
dirilişe ermiş olmanın heyecanıyla tepeden tırnağa değişti..
kötü huy ve
öldürücü alışkanlıklardan uzaklaştı..
nefisleriyle yaka-paça olarak,
gayri meşrû
dairedeki bütün cismanî arzulara karşı savaş açtı..
ve faziletli bir sistemin
faziletli temsilcileri olarak,
hayatlarını başkalarını mutlu etmeye bağlayıp,
yaşamadan daha çok yaşatma azmi içinde bulundular..
her zaman bir kısım beşerî
zaafları olabileceği mülâhazasıyla,
hep tetikte ve temkinli davrandı ve
kaymamaya çalıştılar..
sürçtüklerinde de,
gönüllerinin bütün samimiyetiyle
tevbe, inabe ve evbelerle yeniden Hakk’a yöneldi ve amûdî (dikey) yükselme
yollarını araştırarak,
hep şahikalarda dolaşmaya programlı olarak yaşadılar.
Azlığa bağlı ezilmeler,
yalnız kalıp gariplik yaşamalar,
tehdit edilip
bastırılmalar,
hatta yer yer maruz kaldıkları mağduriyetler,
mazlumiyetler,
mahrumiyetler karşısında daima dimdik durdu ve kat’iyen “pes” etmediler.
Bu
ölçüdeki mukavemetlerinin yanında hep birer muhabbet fedaisi gibi davrandı;
herkesi kucakladı,
herkese bağırlarını açtı,
her düşünceye saygılı davrandı ve
“insan-ı kâmil” olmanın bütün icaplarını yerine getirdiler.
Kur’ân’dan ve
Sünnet’ten ruhlarına akan bilgilerden yepyeni bir dünya kurdu ve potansiyel
insanî değerlerini realite plânında da ortaya çıkararak,
arkadan gelenlere örnek
oldular.
Yaratıcı’ya yönelen,
gerçek kıblesini bulup Hakk’a kullukla çeşit çeşit
kulluklardan kurtulan;
arzulara kulluk,
kuvvete kulluk,
şehvete kulluk,
şöhrete
kulluk gibi,
insanı sefilleştiren bayağılıklardan sıyrılmış o insanlar bizim
köklerimizdi..
onlar bizlerdik..
bizler,
onların hâlihazırdaki temessülleri;
onlar bizim aslımız,
arkadan gelecekler de bizim faslımız olacaktır.
Biz,
İslâm’ı evlerimizde hep bir ninni diye dinlemiş,
beşiklerimizin gıcırtılarında
onu duymuş,
analarımızın göğsünde onunla beslenmiş;
atmosferimizde onu
soluklamış İslâm’ın çocuklarıyız.
İslâm,
bizim içimizdeydi ve o,
hiçbir zaman
bize yabancı olmadı.
İslâm’a İcmâlî Bir Bakış (1)
İslâm,
silm u selâmet maddesinden gelip,
kulun Allah’a teslim olması,
O’nun
buyruklarına inkıyat etmesi,
salim ve emin bir yola girerek selâmete yürümesi,
herkese hatta her şeye güven vaad etmesi,
elinden-dilinden kimsenin rahatsız
olmaması mânâlarına gelir.
İslâm’ın temeli ve mebdei iman ve iz’an,
müntehâsı da ihsan ve ihlâstır:
Ulûhiyet hakikatine,
aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanıp gönlünü Hakk’a
bağlamak;
sorumluluklarını O’nu görüyor ve O’nun tarafından görülüyor gibi
kemâl-i hassasiyetle yerine getirmek ve yaptığı/yapacağı her işini rıza eksenli
götürmeye çalışmak İslâm hakikatinin icmâlî ifadesidir.
İslâm’ı,
insanın Allah’a teslim olup,
kavlî,
fiilî,
hâlî şükürlerle,
O’na bağlı
ve medyun bulunduğunu ifade etmesi;
hemen her zaman rağbet ve rehbet içinde
bulunması şeklinde özetleyenler de olmuştur.
İşte böyle davranan birine mü’min
veya müslim denir (İslâmcı değil) ve böyle biri ebedî saadete de namzet kabul
edilir.
Esasları Allah’ın mesajlarına dayanan ve Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi
ve sellem) tarafından tebliğ ve temsil edilip yaşanan ve yaşatılan İslâm semavî
bir dindir..
ve bu dini inanarak hayatına hayat kılan da mü’min ve müslimdir.
Onun temel ve bâtınında iman,
iz’an ve teslim;
zâhirinde de itaat,
inkıyat ve
sâlih amel vardır.
Selef,
bu dini;
“İnsanları kendi irade ve ihtiyarlarıyla
bizzat hayra sevk eden ilâhî kanunlar mecmuası.” şeklinde tarif etmişlerdir ki,
işte böyle dinamik bir sistemin,
hayata hayat kılınıp temsil edildiği ölçüde
dünyevî-uhrevî semerelerinden söz edilebilse de;
aksine,
hayattan dışlandığı
takdirde onun hakkında müspet herhangi bir şey söylemek zor olsa gerektir.
Lügat itibarıyla,
iman ve islâm arasında bir fark söz konusu olsa da;
islâmın
imansız,
imanın da islâmsız olamayacağı kabul edilen en sağlam görüştür.
İman
bir bâtın,
islâm ise onun kavlî,
fiilî,
hâlî ortaya konması mânâsında bir
zâhirdir..
ve işte din-i hak dediğimiz ilâhî nizam da bunların mecmuundan
ibarettir..
evet din;
iman ve islâmın bütün şube ve fakültelerinin hayata hayat
olmasının ilâhî unvanıdır ve bu sistemin böylece kabul edilip yaşanması mü’mince
bir tavır ve onu bu şekilde temsil eden de (dinci değil) dindardır.
Bu itibarla
dini sadece inançtan ibaret görenler de,
onu bütün benliğiyle kabul edememiş
kültür Müslümanları da aldanmış sayılırlar.
Her iki zümrenin de,
Allah’ın dine,
diyanete vaad ettiği dünyevî-uhrevî mükâfatlardan mahrum kaldıkları/ kalacakları
açıktır.
Ancak bu mütalâalara dayanarak ameli imanın bir parçası saymak da doğru
değildir.
Amelin farz olduğuna inandığı halde onu tam yerine getiremeyenler
günahkâr olsalar da yine mü’min kabul edilirler..
ve böyle düşünmenin Mürcie
mülâhazasıyla da hiçbir alâkası yoktur.
Zira,
inanıyorum deyip günahı önemsememe
başka,
onu “Allah dilerse affeder,
dilerse azap eder.” mazmunu çerçevesinde
değerlendirmek ise daha başkadır.
Kur’ân’a göre iman,
olmazsa olmaz bir asıl ve
bir esas;
islâm ise onun,
insan tabiatının bir derinliği haline gelmesinin
biricik yoludur.
İmansız amel nifak,
imana rağmen amelsizlik de bir fısktır.
Nifak,
gizli bir küfür olması itibarıyla affı kabil olmamasına karşılık;
fısk ya
da fücur tevbe,
istiğfar ve yeniden Hakk’a inâbe ile her zaman mağfiret
edilebilme ihtimaline açıktır.
Bu itibarla,
herhangi bir kimse,
amel etmese de
onu hafife almadığı veya önemsemezlik etmediği takdirde hakkında hep olumlu
düşünülmeli ve hemen onun küfrüne hükmedilmemelidir.
Aksine,
bir kimse,
amel
etmemenin yanında Müslüman olmalarından ötürü inananları tahkir ve tezyif
ediyorsa,
elbette ki onun için aynı şeyleri düşünmek mümkün değildir.
Burada şu
hususu da hatırlatmakta yarar var:
İmanın temeli ve mahall-i inkişafı kalb ve
vicdan olmakla beraber,
İslâmiyet adına Allah nezdinde aranan diğer bir önemli
esas da,
vicdanî böyle bir kabulün yanında salih amel ve ahlâk-ı hasenedir.
Bu
açıdan da,
hem nazarî hususlarda hem de amelî konularda,
herhangi bir zorlama
olmadığı sürece mü’minin her zaman inanıp kabullendiği şeylerin arkasında
durması şarttır.
Evet,
Müslüman olabilmek için,
her türlü şirk ve şirk şâibesinden uzak durmak
gerektiği gibi;
samimiyetle kalbini Allah’a bağlama,
ibadetlerini Allah’ı
görüyor veya O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla yerine getirme,
içtimaî davranışlarını İslâm’ın öngördüğü ahlâk-ı hasene çerçevesinde ortaya
koyma da islâmî ruhun insan hayatına değişik tecelli boyundaki yansımalarından
ibarettir.
Aslında,
Cibril hadisinde de ifade buyurulmuş olan,
iman,
İslâm ve
ihsana ircâ edebileceğimiz yukarıdaki hususlar aynı hakikatin zâhir,
bâtın
farklılığı çerçevesinde,
birbirinin lâzımı ve bir vâhidin -imanın temel esas
olması mahfuz- ayrı ayrı derinliklerinden ibarettir.
Bâtın zâhiri istemekte,
onunla beslenmekte;
zâhir de bâtına dayanıp onun üzerinde temellenmekte ve amelî
olan,
her zaman nazarînin ruhunu,
özünü seslendirmektedir.
İşin esası böyle olunca,
dini sırf bir vicdanî meseleymiş gibi göstermek,
onun
ruhuna karşı bir saygısızlık olduğu gibi,
aynı zamanda bir haddini bilmezlik
demektir.
Dini -işin hakikatini Allah bilir- kabulleniyormuş görünüp “Sen benim
kalbime bak.” diyenler,
bununla da kalmayıp onun amelî yanlarıyla meşguliyeti
aşırılık sayanlar,
boş kuruntularla kendilerini avutmakta ve mü’minlere karşı da
“takiyye” yapmaktadırlar.
İman ve islâmın,
şahısların hevâ ve heveslerine göre
yorumlanması,
onu semavî bir din olmadan çıkarır;
beşerî bir sistem haline
getirir.
Aslında İslâm,
insanları hevâ ve heveslerinden kurtarıp Hakk’a ve
Hakk’ın hidayetine bağlamak için gönderilmiş bir vaz’-ı ilâhîdir.
Tabir-i
diğerle o,
insanları hayvaniyet mahpesinden,
cismâniyet darlığından çıkarıp kalb
ve ruhun ferah-fezâ ikliminde seyahate hazırlamak için gönderilmiş bir ilâhî
kanunlar mecmuasıdır..
ve bu eşsiz nizamın ruhu iman,
cesedi islâm,
şuuru ihsan,
unvan-ı muazzezi de dindir.
Din,
başta da işaret edildiği gibi,
akıl ve şuur sahiplerini muhatap alır;
onları kendi ihtiyar ve seçenekleriyle,
dünyevî-uhrevî hayra yönlendirir ve
icabet edenlere de ebedî saadetler vaad eder.
Din karşısında mükelleflerin yeri,
onların bazı sorumluluklar altında ezilmeleri değil;
“Yaratan bilir” esprisinden
hareketle,
iyinin,
güzelin,
hayrın ve ebedî mutluluğun,
Allah’ın ilim,
irade ve
takdiriyle -şart-ı âdî plânında- onların iradelerine bağlanması gibi küllî
meşîetin,
önceden onlara bahşedilmiş cüz’î ihtiyara bir teveccühü ve bir
iltifatıdır.
Bu yönüyle de o,
değişik din şeklindeki organizasyonlardan çok
farklı,
ulûhiyet edalı ve ubûdiyet ifadelidir.
Bir kere her şeyden evvel,
bu
dinin muhatapları akıl ve irade sahibidirler ve Allah’ın vaz’ettiği nizamı
yaşamaya ve temsile çalışırlar.
Bu itibarla da dini,
özel bir donanıma karşı
özel bir teveccüh şeklinde yorumlamak da mümkündür.
Zira akıl ve irade
mahrumları onunla mükellef tutulmamışlardır ve onlar için bizzat hayra sevk gibi
bir iltifat da söz konusu değildir.
Evet akıl ve irade,
dinin ilk şartı ve İslâm’ın hayata hayat olması mânâsına
“diyanet”in de en hayatî rüknüdür.
Bu da,
akl u iradesi olmayanlara,
hayrı,
şerri temyiz kabiliyeti isteyen din gibi bir sorumluluğun teklif edilemeyeceği
demektir.
Evet böyleleri için,
ne akl u ihtiyarı ilk şart kabul eden ilâhî
kanunlar mecmuası dinden,
ne de Allah’ın yaratması ve beşerin kesbiyle meydana
gelecek olan diyanetten söz etmek mümkün değildir.
Bu din,
Yarattıklarını Bilen’in vaz’ u teklifi olması itibarıyla her zaman hayrı
gösterir,
hayra sevk eder,
hüsn-ü akıbet vaadiyle gönülleri şahlandırır ve belli
ölçüde onlarda sû-i akıbet endişesi uyarmakla da onları temkinli olmaya çağırır.
Onun bu çerçevedeki emir ve tavsiyeleri hep kalıcı,
değişmez ve tazedir.
Zira bu
emir ve tavsiyeler ezel edalı ve ebed endamlıdırlar.
Bütün nizamların,
sistemlerin eskiyip partallaşmasına karşılık onlar -ön yargılı olmayanlar
nazarında- hemen her zaman yeni ve imrendiricidirler..
şöyle ki;
insan
düşüncesinin ürünü ne kadar hayır,
saadet ve mutluluk vesilesi ya da yolu varsa
bunların hemen hepsi muvakkat ve eskimeye mahkûmdur.
Bu kabil yol ve vesileler,
her zaman insandan insana,
toplumdan topluma değişip duran;
zamanla deformasyona
uğrayan;
sürekli yanılma ve tashih ameliyeleriyle aşınan,
nisbî,
izafî,
konjonktürel hayırlar vaad eden,
hatta vaad ediyor görünen bir kısım
sistemciklerdir ve insanoğlunun beklentilerini kat’iyen verememişlerdir ve
veremezler de.
Din-i hakka gelince o,
ebed için yaratılan,
ebede namzet bulunan ve sonsuz
saadet hülyalarıyla oturup kalkan insanoğluna,
bütün isteklerini
karşılayabilecek bişaret mesajlarıyla gelmiştir;
gelmiş,
ne insanın mahiyet ve
özüne ters bir teklifte bulunmuş ne de onun arzu ve isteklerinden herhangi
birini ihmal etmiştir.
Evet,
selim akıl ve müstakim düşüncelere göre,
bu dinde
insanoğlunun arzu,
istek ve beklentileri konusunda herhangi bir boşluk ve
cevapsızlık bulunmadığı gibi,
tekvînî emirler ve onların yorumlanmalarında da
herhangi bir çelişki söz konusu olmamıştır.
Ayrıca,
bütün bunların yanında,
uhrevî saadet,
Hak rızası ve Allah’ı görebileceğimiz vaadleriyle o,
mahiyetlerimiz,
kabiliyetlerimiz,
emellerimiz ve temayüllerimize göre plânlanmış
müstesnâ bir ilâhî sistemdir.
Bir insan,
hayatını İslâm dinine göre yaşadığı sürece,
hem bu dünyanın meşru
bütün nimetlerinden istifade eder hem de ötede tasavvurları aşkın sevap ve
mükâfatlara nâiliyetiyle beraber,
günü gelince,
mutlaka Cenâb-ı Hakk’ın ekstra
teveccühlerine mazhar olacağı mülâhazasıyla ömrünü hep Cennet’e götüren
koridorlarda yürüme neşvesi içinde geçirir.
Hele bir de hayatını,
sürekli Hak
rızasına bağlı yaşayabiliyorsa -ki diyanette esas olan da budur- böyle birinin,
meleklerle atbaşı olduğunu söylemek mübalâğa olmasa gerek.
Buna karşılık din-i
hakkı tanımayıp akl-ı meâşın rehberliğinde hareket eden,
din şeklindeki değişik
organizasyon mensupları veya tamamen beşerî ve dünyevî (seküler) sistem
taraftarları ise,
insanoğlunun ne bugünü ne de yarınlarıyla alâkalı inandırıcı,
itminan hâsıl edici ciddî hiçbir şey söyleyememişlerdir,
söyleyemezler de;
çünkü
bu din yeryüzünde Allah’ın nizamıdır.
O yaratandır ve Yaratan her şeyi en iyi
bilendir.
Beşerî her düşünce,
her nizam,
her sistem,
birer sınırlı idrak mahsulü
olduğundan,
çok defa şahsî,
ailevî,
millî garaz ve çıkarlarla malûl olabilir;
bundan dolayı da mutlak hayra kapalıdırlar ve kat’iyen ebedî saadet vaad
edemezler.
Evet şahsî garaz,
ırkî mülâhaza ve sınıf çıkarlarıyla ufku
daraltılmış değişik organizasyon ve sistemler ne kadar da mükemmel olsalar beşer
idrakiyle sınırlı bulunduklarından ötürü insanın sınırsız arzu ve istekleri
adına bir şey söylemeleri mümkün değildir.
Zaten böylelerinin zihinleri kirli,
akılları müşevveş,
mantıkları kör,
şuurları miyop,
vicdan ve basiret ufukları da
her zaman sis ve dumandır.
Görmeleri gerekli olan şeyleri göremezler;
görseler
de yamuk-yumuk görürler ve dolayısıyla da yorumlarında hep yanılmalar yaşarlar.
Din-i hak,
insanı yanıltmayan biricik nizam ve insana dünyevî-uhrevî yeni
ufuklar açan enginlerden engin bir vaz’-ı ilâhîdir.
Bu lâhûtî sisteme itikadî
buudları itibarıyla din,
amelî yönleri açısından şeriat,
içtimaî fonksiyonları
zaviyesinden de millet denir ki,
biz “Millet-i İslâmiye” dediğimizde bu mânâları
kastederiz.
Aslında bir şeye ne şekilde inanılmışsa bütün hareket ve faaliyetler
de o inancın ruhuna uygun cereyan eder ve hey’et-i içtimaiye de işte bu tür
tavır,
davranış ve aktivitelerle şekillenir.
Bu itibarla da,
sağlam iman eden ve
imanını salih amellerle tabiatının bir derinliği hâline getiren her mü’min,
hakikat aşığı,
hakperest,
adil,
dürüst,
emin,
güzel ahlâk örneği,
ilim ve
mârifet yolcusu,
dinin cazibe-i kudsiyesine sımsıkı bağlı ve milletlerarası
muvazenede hâkim bir unsur olma tutkusuyla oturup kalkar/oturup kalkmalıdır ve
bu mefkûreyi gerçekleştirmeden de bir an geri durmamalıdır.
İnancı iz’an mertebesinde ve tam,
ameli bütünüyle hak ölçülerine bağlı,
kalbi
her zaman Rabbiyle münasebet içinde ve O’nunla olan irtibatı da davranışlarına
akseden bir mü’min,
asla şuna-buna takılmaz ve kat’iyen başkalarının uydusu
olmaz.
Her zaman merkezi tutan bir milletin onurlu bir ferdi olma şuuruyla
oturur kalkar ve her hareketiyle farklılığını ortaya koymaya çalışır.
O,
Allah’tan ötürü herkese ve her şeye karşı derin bir saygı duyar;
insan olma
mazhariyetiyle telif edilemeyecek her türlü basitlikten sakınır;
dini,
inancı,
düşüncesi ve davranışları itibarıyla başkalarına nisbeten hep bir fâikiyet
sergiler;
bütün bunları yaparken kat’iyen üstünlük psikolojisine de girmez;
kendi anlayış ve hayat felsefesini zorla başkalarına kabul ettirmeyi düşünmez.
İnandığı sistemin hiçbir zaman ikraha yol vermediği mülâhazasıyla herkesi kendi
konumunda kabul eder ve şunu-bunu kendi kabullerine zorlama yerine mesleğinin
muhabbetiyle yaşar;
düşünce ve inançları adına arızasız bir temsil sergiler;
insanlar arasında imrenilen bir insan olmaya fevkalâde dikkat eder;
böyle
davranırken de kimseden beğeni dilenme peşinde olmaz;
yaptığı/yapacağı her şeyi
Hak rızası yolunda bulunmanın gereği bilir:
Söz,
tavır ve davranışlarında sadece
Hakk’ın hoşnutluğunu düşünür;
gösterişi ve âlâyişi kalbi öldüren birer virüs
gibi görür ve bütün samimiyetiyle tutunur Hakk’a,
sonra da yürür yoluna…
Aslında İslâm,
müntesiplerine,
şunu-bunu kendi inanç sistemlerini kabul etmeye
zorlamak veya ikrahta bulunmak için değil,
aksine insanları böyle bir baskıdan
kurtarıp,
onların akıl ve mantıklarına seslenerek,
hür iradeleriyle yeni bir
seçimde bulunmaya uyarma esprisiyle gelmiştir.
Zaten,
dinin eksiksiz ve kusursuz
yaşandığı dönemlerde,
onun mânevî cazibesi ne değişik mantık oyunlarına,
ne
cerbezeye ne de açık-kapalı baskı ve ikraha hiç mi hiç ihtiyaç bırakmamıştır.
Hâl konuşmuş,
dil müphemlere ışık tutmuş;
meydan söze kalınca,
o zaman da
vicdanlar muhatap alınmış,
beyanlar hikmet ve mev’ize-yi hasene ile süslenerek
tebşir ve inzarda bulunulmuş,
ama kat’iyen kavlî ve fiilî icbara başvurulmamış
ve hele asla ikrah yoluna gidilmemiştir.
Gidilmezdi de;
zira İslâm,
zorlama ile
kabul edilen (mükreh) imanı makbul saymadığı gibi,
cebr u şiddetle yaptırılan
işleri de onun ruhuna aykırı bulmuştur.
Aslında din-i hak,
özünde ihlâs ve
rıza-yı ilâhî bulunmayan hiçbir ameli ibadet kabul etmez.
Ona göre,
baskı ve
ikrah ile meydana gelen iman,
iman değil bir nifak ve bütün şubeleriyle amel de
bir riyadır.
Bu itibarladır ki İslâm,
dinde zorlamayı asla tasvip ve tecviz
etmemiştir/etmez..
ve Kur’ân:
“Din için dine sokmaya matuf ikrah yoktur.”
diyerek zorlamayı kökünden keser atar;
zira onun nazarında riya ayn-ı nifak,
nifak da kapalı bir küfürdür.
İslâm ise,
küfrün kökünü kurutmak,
duygu ve
düşüncelerden şirki silmek,
riya ve süm’a kapılarını kapamak için gelmiştir.
Ne var ki,
böyle bir zorlamanın bulunmaması,
vicdanın iç icbarına,
kavlî,
fiilî
hakkın ifade edilmesi karşısında kalbin kadirşinaslığından kaynaklanan teessür
ve cebre benzer temayülüne de mâni değildir.
Elbette ki fırsat el verdikçe,
Kur’ânî bir üslûpla bütün vicdanlara seslenilecek,
selim fıtratlar uyarılmaya
çalışılacak ve usulünce müsait gönüller Allah’a yönlendirilmek suretiyle
insanlar şirk ve şâibe-i şirkten kurtarılacak;
en saf ve en hâlis hidayetin
Efendimiz’le temsil edildiği,
insan,
eşya ve kâinat hakikatinin Kur’ân’la
seslendirildiği,
hüküm ve hikmetin Allah’ın elinde olduğu herkese duyurularak
gönüllerde iman ve islâm nuru,
ihsan ve ihlâs şuuru uyarılacak ve hemen herkes
hakikî tevhide çağrılacaktır.
Bu,
bizim Müslüman olmamızın ve Efendimiz’in
davetine icabet etmiş bulunmamızın gereğidir.
Peygamberimiz,
peygamberlerin sonuncusu;
getirip insanlığa sunduğu mesaj,
mesajların en ekmeli,
en etemmi ve Allah’a ulaştıran vesilelerin de en güvenilir
olanı,
hiç yanıltmayanıdır.
Bu din gerçek temsilcilerini bulduğu zaman,
herkesin
koşup bağrına sığındığı bir hak gölgeliği olmuş,
insanları serinletmiş ve bütün
şeytanî sistemlerin büyüsünü bozmuş,
en olumsuz durumlarda bile arkasındakileri
ışıksız bırakmamıştır.
Eğer o,
şimdilerde kendini tam ifade edemiyorsa,
bu,
onun
hasımlarının asırlardan beri devam edegelen kin,
nefret,
iğbirar ve
tecavüzlerinde;
müntesiplerinin de cehalet,
vefasızlık ve aymazlığında
aranmalıdır.
Ne var ki biz,
bunun sonsuza kadar hep böyle sürüp gideceğine de
ihtimal vermiyoruz.
Günü gelince “اَلْإسْلاَمُ يَعْلُو وَلاَ يُعْلَى عَلَيْهِ”
fehvasınca o,
yürekten kendisine sahip çıkanlar,
hayatlarını ona bağlayıp
yolunda bulunmayı yaratılışlarının gayesi bilenler sayesinde mutlaka yeniden
hayatın her alanında kendini ifade etme fırsatını bulacak,
bir kez daha kendi
sesiyle konuşacak,
kendi renk ve deseniyle gözlerimizi kamaştıracak ve o semavî
ahengiyle bir kere daha her yerde kendisini hissettirecektir.
Evet,
bu millet Allah tarafından seçilmiş bir toplum olduğunun farkına vardığı
ve isminin de هُوَ سَمّٰيكُمُ الْمُسْلِمِينَ مِنْ قَبْلُ وَفِي هَذَا “Bundan
önce de,
bu Kur’ân’da da size Müslüman adını veren O’dur.” (Hac,
22/78)
mantukunca Allah tarafından verildiğini kavradığı gün نِعْمَ الْمَوْلىٰ وَنِعْمَ
النَّص۪يرُ “O ne güzel Mevlâ,
ne güzel yardım edicidir.” (Enfal,
8/40) deyip
Rabb-i Kerîm’ine yönelecek,
O’nun hikmetine râm olacak ve sonuçta da Hakk’ın
görmek istediği çerçevede mutlaka kendini ifade edebilme konumuna yükselecektir.
Aslında potansiyel olarak böyle bir konumun her zaman söz konusu olduğunu
söylemek de mümkündür.
Zira İslâm,
Allah’ın insanlar için seçip onları
şereflendirdiği en son ve en kâmil dindir.
Son ve kâmil olmasıyla da geçmiş
bütün semavî dinlerin,
günümüzün ihtiyaçlarına göre tafsili,
açılımı ve
seslendirilmesi mesabesindedir.
Ne var ki,
bu mükemmel sistem şimdilerde,
ilk
şahitleri ölçüsünde seviyeli temsilcilerden mahrum ve bir kısım vefasızların
elinde bulunma bahtsızlığı yaşamaktadır.
Bu itibarla da o,
onca enginliğine
rağmen bugün bir darlığın mahkûmu bulunmakta ve kendini kendi şivesiyle ifade
edememektedir.
Bu aynı zamanda yeryüzündeki bütün semavî dinlerin de ifade
edilememesi demektir.
Her şeyden evvel İslâm,
bütün peygamberleri kabul ederek,
onların mesajlarını,
günümüzün insanları ve onların idraklerini de nazar-ı
itibara alarak gelmiş,
âdeta hepsinin sesi-soluğu mesabesinde câmi’ bir
çağrıdır.
Bilhassa materyalist ve naturalist mülâhazaların bütün bütün
azgınlaşıp gemi azıya aldıkları bir çağda,
bu semavî çağrının susması,
diğer
bütün dinlerin de bu ifritten cereyanlar karşısında yenilgiyi kabullenmeleri ve
bütün bütün bitip tükenmeleri demektir.
İslâm,
din-i hakkın hâmîsi olduğu gibi,
her nebinin temel davası bir olması esprisiyle,
diğer semavî sistemlerin de
nokta-i istinad,
nokta-i istimdad ve şahidi mesabesindedir.
Bu itibarla da,
yeniden onu ihya etmek,
yeryüzündeki bütün ilâhî dinleri,
ıslah edilecek
yanlarını ıslah ederek,
tecdid ve tamir gerektiren taraflarını kısmen de olsa
revizyondan geçirerek ve tesis edalı disiplinleriyle de bu din mensuplarına yeni
ufuklar açarak bir mânâda onları ihya sayılacaktır.
Ben şahsen bütün bunların
mümkün olabileceğini düşünüyor ve bu konudaki kaynak birliğini de en büyük
avantaj sayıyorum.
İslâm’a İcmâlî Bir Bakış (2)
Bütün dinler hep aynı temel esaslar üzerinde durmuş ve aynı hakikatlere vurguda
bulunmuşlardır.
Allah tarafından gönderilen her nebi,
temel disiplinler
açısından -o günün şartlarına ve zamanın ihtiyaçlarına uygunluk çerçevesinde-
bir öncekinin devamı,
mükemmili,
mütemmimi gibi davranmış,
selefinin/seleflerinin mesajını tekrar etmiş,
ahvâl ve şerâite göre ikmalde
bulunmuş,
tafsil isteyen hususları açmış,
yenilenmesi gereken mesâilde tecdidde
bulunmuş ve hep aynı konular etrafında yoğunlaşmıştır:
Tevhid,
nübüvvet,
haşr ü neşir ve ibadet her peygamberin en birinci meselesi
olmuştur;
evet,
üslûp,
ifade tarzı,
beyan ve eda farklılığı mahfuz,
yukarıdaki
esaslar hemen bütün enbiyâ ve mürselînin mesajının özünü teşkil
etmiştir/etmektedir.
Diyanetlerdeki farklılık veya bazı meselelerdeki
icmal-tafsil,
ıtlak-takyid,
vuzuh-hafâ…
gibi hususlar tamamen insanoğlunun idrak
ufku,
temeddünü ve gelişmişliğiyle alâkalıdır.
Cenâb-ı Hak her milletin ilim ve
ihata seviyesine,
problemlerinin keyfiyeti ve ihtiyaçlarının türüne göre
teferruatta özel direktiflerde bulunmuş,
hususî kanunlar vaz’etmiş,
tekvînî
esaslarla teşriî disiplinleri muhataplarının idrakleri açısından yeniden açmış
ve her dönemde değişik bir tecelli buuduyla tenezzülât-ı kelâmiyesini farklı
şekilde ortaya koymuştur.
Böylece hep aynı mazmun,
aynı mantuk üzerinde durulsa
da,
icmâlin tafsîli,
mukayyedin ıtlakı,
hâssın ta’mîmî ve mübhemin tavzîhi…
gibi
hususlarda farklılıklar ve yenilikler de devam edegelmiştir.
Zira,
mübtedî ve
bedevîlere göre yeterli sayılan nice meseleler vardır ki,
müntehî ve
mütemeddinler için onların biraz daha açılmaları şarttır ve zaruridir.
İşte bu temel espriye bağlı olarak ilk peygamberden son Nebiye kadar bütün
enbiyâ ve mürselînin mesajlarında -tâlî konularla alâkalı- hep bir değişim göze
çarpmaktadır;
ama bu değişimlerin hiçbiri asıl mesajın ruhuna dokunmamakta ve
teferruat çerçevesini de aşmamaktadır.
Semavî din mensupları arasındaki
ayrılıklar,
ihtilaflar ve bunlardan kaynaklanan kavga ve muharebelere gelince,
bunlar dinden,
diyanetten değil;
ilâhî mesajın aslına sadık kalamamış kinin,
nefretin,
menfaat ve çıkarın çocukları olan mübtedî din müntesiplerinin ortaya
attıkları yanlış yorumlardan,
inhiraflardan,
hevâ ve hevesten
kaynaklanmıştır/kaynaklanmaktadır.
Bu itibarla,
dün olduğu gibi bugün de değişik
ihtilaf ve iftiraklara düşmeme,
düşülmüşse yeniden derlenip toparlanma da ancak
ve ancak iman ve islâmı Allah’ın vaz’ettiği esaslar çerçevesinde kabullenip
tabiatımızın bir yanı hâline getirmekle mümkün olabilecektir.
Ne var ki,
böyle
bir imanın her zaman semeredâr olması ve kendi gücünü göstermesi;
tabir-i
diğerle,
sürekli vicdanlara hayat ifâza edebilmesi için de “amel-i sâlih”e
ihtiyaç vardır.
İman amel-i sâlihle desteklendiği,
mü’min de ibadetle beslendiği
nispette ancak Allah’a yakın durabilir,
yakınlığını koruyabilir ve O’nun
hoşnutluğunu kazanabilir.
Aksine,
ibadetle beslenip desteklenmeyen bir iman
kendi gücünü tam gösteremeyeceği gibi,
ubûdiyeti olmayan bir mü’minin de hiç
devrilmeden hep ayakta kalabilmesi çok zordur.
Onun içindir ki Kur’ân-ı Kerim,
hemen her zaman,
imanın ardından amel-i sâlihi zikreder,
bir rükn-ü aslî olan
tasdîk-i kalb bâtınının yanında “a’mâl bi’l-erkân” zâhirini hatırlatır ve iç-dış
münasebetlerimizi sağlama bağlama hususunda sık sık tembihte bulunur;
bulunur
zira iman,
amel için olmazsa olmaz biricik esas,
amel de imanın suru,
serası,
şahidi ve sigortasıdır.
İmandan kaynaklanmayan iyi davranışlar bir kısım rastlantıya işlerdir ve
temâdîleri de kat’iyen söz konusu değildir..
ve hele asla istikbal vaad
etmezler.
Amelsiz iman da tamamen desteksiz,
sarsılıp yıkılmaya maruz,
inkişafı
imkânsız ve bir mânâda nazarî bazı kabullerden ibaret sopsoğuk bir taklittir.
Din-i hak da dediğimiz İslâm;
bu iki hakikatin bütün usûl ve fürûuna yürekten
inanmanın yanında,
Kur’ân’la gelen her sorumluluğu uygulamanın muazzez
unvanıdır.
Bu çerçevedeki İslâmiyet,
kalbî-rûhî,
maddî-mânevî,
dünyevî-uhrevî
insan mutluluğunun biricik kaynağıdır.
Ne var ki,
böyle bir kaynaktan tam
yararlanabilmek de,
daha yaratılırken insanoğluna bahşedilen zâhirî ve bâtınî
donanımını iyi kullanmasına bağlanmıştır.
İlk mevhibelerini ikinci vâridâta
birer çağrı şeklinde kullanabilenler,
ömürlerini,
güzelliklerle başlayıp
güzelliklerle sürüp giden “sâlih daire”lerin masmavi atmosferinde geçirir ve
hayatlarının saniye ve saliseleriyle ebediyetleri peyleyecek işler
başarabilirler.
İslâmiyet,
gönülden ona inanıp yaşayan müntesipleri için her zaman bir güç
kaynağı olmuş,
intisapları ölçüsünde onları hep güldürmüş ve kat’iyen onlara
mütemâdî bir hızlân yaşatmamıştır.
Sahâbeden günümüze kadar değişik dönemlerde,
onun sayesinde ne altın devirler yaşanmış ve ne farklı medeniyetler teessüs
etmiştir.
Aksine,
dine sırt çevrildiği ve onun hayattan koparıldığı bir kısım
meş’ûm zaman dilimlerinde de,
yıkılışları yıkılışlar takip etmiş,
yığınlar
sürekli inkisarlarla inlemiş ve toplum bir türlü belini doğrultamamıştır.
Böyle
dönemlerde,
ona ve onun gücüne bir hayli inanan da olmuştur;
ama,
onlar da
gözlerini hep fevkalâde zuhurlar ufkunda dolaştırarak harikulâdeden inayet
hülyalarıyla yatıp kalkmış ve âdât-ı ilâhiyeyi görmezlikten gelmişlerdir.
Gerçi
mü’minler,
Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan bir kısım lütuflarının olabileceğine de
inanmalıdırlar;
ama, böyle bir inayetin çağrı ve vesilesinin de gayret ve
mücahede olduğunu asla unutmamalıdırlar.
Allah,
Kitab’ında,
“Uğrumuzda gayret
gösterip mücahede edenleri mutlaka başarı vaad eden yollarımıza ulaştırırız.”
(Ankebut Sûresi, 29/69) buyurarak,
yaratıp ortaya koyacağı lütuflarının da yine
insanın azm ü iradesiyle iktiran içinde olacağını hatırlatmış;
şirke yol
vermeyip onun önünü kestiği aynı anda,
özel teveccühünün bir tecellisi olarak
sa’y ü gayretin de önemine vurguda bulunmuştur.
Burada hemen şunu da belirtmeliyim ki;
varlık ve hâdiselerin tâbi bulunduğu
ilâhî nizam ve bu nizamın ahenkle işleyişini,
şu ya da bu sebebe bağlı gibi
göstererek izah etmeye çalışmamız,
kat’iyen hâdiseleri determinist bir mülâhaza
ile değerlendirme mânâsına hamledilmemelidir.
Biz sadece,
insan
davranışlarındaki küllî ve cüz’î iradenin ilâhî meşîet televvünlü bir teveccüh
olduğunu ve şart-ı âdî plânında bunun önemini hatırlatmak istedik..
bu arada
hatırlatmak istediğimiz diğer bir husus da şudur:
İrade ister bir temayül,
ister
o temayüldeki cüz’î tasarruf olsun,
her mü’min,
vicdanında hissettiği böyle bir
tercih kabiliyetini Hakk’ın isteyip dilediklerini yerine getirme istikametinde
kullanmalı ve hep bu tür azim ve kararlılık içinde bulunmalıdır..
evet o,
her
zaman Şer’in çirkin gördüklerinden uzak durmalı,
mârûfun peşinde bulunmalı ve
tavırlarıyla kararlı bir şekilde her an İslâm’ı temsil çizgisinde olmalıdır;
hem
öyle bir olmalıdır ki,
hayatının her karesi İslâm’ın bir yanına örnek teşkil
etmeli ve o,
dinin sadık bir mümessili gibi hep onu göstermeli,
onu
seslendirmeli,
onu temsil etmeli ve Allah’ın kendisine bahşettiği bütün
imkânları,
onu hayata hayat kılma yönünde kullanmalıdır;
kullanmalı ve
şöyle-böyle her işinde Rabb’in hoşnutluğunu görüp gözetmeli ve Bediüzzaman
üslûbuyla:
Allah için işlemeli,
Allah için başlamalı,
Allah için görüşmeli,
Allah için konuşmalı;
hep lillâh,
livechillâh,
lieclillâh dairesinde hareket
etmelidir..
etmelidir ki şu fâni ömrün gün, saat, dakika ve saniyeleri bekâ
yolunun zaman parçacıkları hâline gelsin ve onun ebedî saadetine vesile
olabilsin…
Mü’min niyet ve tasavvurlarıyla,
irade ve plânlarıyla her zaman imanını besleme
gayreti içinde olmalı,
Müslüman olmanın hakkını vermeli ve bir dakikacık,
bir
saniyecik olsun kat’iyen kendini gaflete ve dolayısıyla da kokuşmaya
salmamalıdır.
Şuur,
his,
irade mekiğini sürekli imandan aksiyona,
aksiyondan
imana hareket ettirmeli ve hayat dantelâsını gönül inşirahıyla Allah’ın nazar-ı
şuhûduna arz edecek şekil, biçim ve desende örgülemeye çalışmalıdır.
İmansızlık gönülde bir cehennem,
amelsizlik ise bir gurbet,
bir açlık ve bir
yalnızlıktır.
Bu tür insanlarda zamanla,
bir kısım kişilik bozukluklarının
ortaya çıkması/çıkacağı ise kaçınılmazdır.
Bunlar,
azimleri itibarıyla
olabildiğine gevşek,
düşünceleri açısından tutarsız ve iradeleri yönüyle de
âdeta meflûçturlar.
Dua ve ibadettir iradeyi güçlendiren;
Hakk’a teveccüh ve
inâbedir fena duygu ve fena tutkuların kökünü kesen.
İslâmî ölçüler içinde
Allah’a yönelenlerden hiç yollarda kalan olmamıştır;
aralarında, kendi
zaaflarından ötürü bazı sarsılanlar bulunsa da,
tamamen devrilenler
görülmemiştir.
Hele bir de yaşamalarını yaşatma duygusuna bağlamışlarsa…
Bir mü’min,
ancak kendince yaşama ve yaşatma azmi içinde bulunduğu sürece ayakta
kalabilir ve devrilmekten kurtulur.
Bu hep böyle olagelmiştir;
böyle olması da
Allah’ın küllî meşîetinin gereği bir âdet-i sübhâniyedir ki,
bunu değiştirmeye
kimsenin gücü yetmemiştir, yetmez de.
Ne var ki,
hemen her zaman hayatlarını bu
çizgide sürdürenlere mukabil,
bir hayli de gayzla köpüren,
onları ezmek isteyen,
her gün ayrı bir komplo,
ayrı bir tehditle karşılarına çıkan düşmanları
olmuştur;
ancak hemen her zaman hakikî mü’minler,
maruz kaldıkları bu şeylerle
daha bir bilenmiş,
âdeta bütün bütün uhrevîleşmiş ve birer ribbî ve rabbânî
hâlini almışlardır.
Rıza duygularıyla musibetleri rahmete çevirmiş,
belâ
sağanaklarını da birer arınma kurnası gibi değerlendirmiş ve hep kendileri gibi
düşünmüş ve kendileri gibi davranmışlardır.
Bu itibarla biz Müslümanlara düşen vazife,
yeniden kendimize,
kendi
değerlerimize dönmek,
kendimiz olarak kalmaya kararlı bulunmak ve gücümüz
yettiği ölçüde kendi kaynaklarımızdan beslenmeye bakmaktır.
İslâm dini,
Kur’ân
ve Sünnet kaynaklıdır;
o, onların bağrından fışkırıp gelişmiştir.
Müslümanlar bu
ilâhî nizama gönülden sahip çıkarak yaşayıp yaşattıkları sürece imrendiren bir
millet olma konumunu korumuş ve hep başkalarına da örnek teşkil etmişlerdir.
Aksine,
kendi değerlerinden uzaklaşıp,
yabancıların mukallidi,
hevâ ve
heveslerinin tutsağı haline geldiklerinde de sefaletten sefalete sürüklenmiş ve
en utandırıcı durumlara maruz kalmışlardır.
Bu açıdan bir Müslüman,
ne olursa olsun kat’iyen kendi değerlerini ihmal
etmemeli,
yabancı kaynaklardan istifadeyi de kendi temel disiplinlerinin
vizesine bağlamalı ve dıştan alacağı her şeyi onlarla filtre ederek almalıdır.
Yanlış anlaşılmasın,
İslâm,
Müslümanları fizik,
kimya,
matematik,
astronomi,
tıp,
hendese,
idare,
işletme ve ziraat bilimleri…
gibi konuları öğrenmeden
alıkoymaz;
aksine oları bu konularda uzmanlaşmaya teşvikte bulunur ve kimden
olursa olsun,
bunların alınıp değerlendirilmesini tavsiye eder.
Ne var ki o,
hiçbir hususta sürekli başkalarına bağımlı olmayı da hoş görmez;
inananların bir
an evvel ne yapıp yapıp yabancılardan almaları gerekli olan şeyleri alarak
dilencilikten sıyrılmalarını ve teşriî emirlerde olduğu gibi tekvînî hususlarda
da kendi hususî dünyalarını kurmalarını salıklar.
Altın çağlarımızda bizim cedlerimiz,
her gün birkaç kez yeryüzünde Allah’ın
halifesi olduklarını hatırlar,
dünyevî-uhrevî her iş ve hareketlerinde sürekli
O’nun murad ve hoşnutluğunu arar,
sık sık teşriî emirler açısından durumlarını
kontrol eder,
Rabbileriyle münasebetlerinin seviyesini ölçer;
ciddî bir hakikat
ve araştırma aşkıyla tekvînî esaslarla meşgul olur,
varlık ve hâdiseleri iyi
okumaya çalışır;
okuyup öğrendiği,
duyup anladığı her şeyi aile,
toplum ve
topyekün varlıkla uyum içinde olabilme yönünde değerlendirir;
ilimden irfana
yürür,
mârifetten muhabbete kanatlanır;
her nesne,
her hâdise ve Hak’tan gelen
her mesajı O’na yükselten bir vasıta olarak görür,
dünya işlerinde de,
ukbâ
mülâhazalarında da hep önde olmasını bilirlerdi.
Onlar,
böyle bir ufka ulaşmayı büyük ölçüde,
İslâm’ı bir bütün halinde
kabullenerek yaşayıp yaşatmakla,
onu yürekten sevip sevdirmekle ve Müslümanca
yaşamayı hayatlarının gayesi bilmekle gerçekleştirebilmişlerdi.
Böyle bir
hareket ruhu onların gönüllerine tam yerleşince,
dünya ve ukbâ dengesi de kendi
kendine teessüs etmiş ve onları bir muvazene toplumu hâline getirmişti.
Bu durum
onlara,
her yerde ve hayatın her alanında kendilerini ifade etme imkânı
veriyordu ki,
bu sayede,
kendi temel dinamiklerine bağlılık çerçevesinde
yenileniyor,
değişiyor,
değiştirme peşinde koşuyor,
sürekli derinleşiyor ve
imanlarıyla,
aksiyonlarıyla çok geniş bir coğrafyada bütün insanlığa âdeta
medeniyet muallimliği yapıyorlardı.
Onların oturuşlarında-kalkışlarında,
konuşmalarında-sükûtlarında hep Hak nümâyândı;
bir enstrüman gibi her tavır ve
her davranışlarıyla O’nu seslendiriyor,
O’nun dellâllığını yapıyorlardı.
Bu
derinlik ve irfanlarıyla onlar,
âdeta bir sahâbe topluluğuydu ve Peygamber
görmüşlüğe ait pek çok hususiyetin de temsilcileri gibiydiler…
Bu aydınlık insanlar Allah’la münasebete geçtiklerinde veya akıbetlerini
düşündüklerinde yer yer kendilerini mârifet enginliklerine salar,
haşyetle
titrer,
gönülden râşelerle ürperir;
sık sık muhasebelere dalar,
her şeyleriyle
kendilerini gözden geçirir;
kalb balanslarını yeniden ayarlar;
her zaman
sorumluluklarını üzerlerinde bir dağ cesametiyle hisseder ve âdeta nefis ve
cismâniyetleri itibarıyla bütün bütün erir gider de tıpkı birer ruhanî varlığa
dönüşürlerdi.
Hele bir de,
Kur’ân ve Kur’ân’la anlatılmak istenen hakikatler
gürleyip kalblerine boşaldı mı,
artık her biri birer “beyt-i Hudâ” olan o temiz
gönüllerde yabancı hiçbir mülâhaza kalmaz;
kalmaz da sadece O düşünülür,
O
duyulur ve günler O’nunla doğar,
O’nunla batardı.
Aslında mü’min bir kalbde,
hem İslâmiyet hem de başka inanç ve telâkkilerin yan
yana bulunması mümkün değildir.
İman,
islâm bir kalbe girince,
bütün yanlış
kabulleri siler süpürür götürür;
ibadet onun her yanına kendi rengini çalar ve
ihsan şuuru,
Hakk’ı görüyor ve Hak tarafından görülüyor olma seralarıyla onu
sıyaneti altına alır ve orada sadece O’ndan gelen esintiler kalır.
Temeli imana ve islâma dayanan Allah’la böyle bir münasebet sayesindedir ki,
insanın düşünce ve tavırlarında şaşmayan bir doğruluk,
mütemâdî bir samimiyet,
sürekli bir yardımlaşma duygusu,
yürekten bir dayanışma gayreti ve bir uhrevîlik
ahlâkı belirir.
İşte bu ölçüde,
insanın iç dünyasına nüfuz eden iman,
mü’minin
her hâlinde kendini hissettirir;
memuriyetinde,
ticaretinde,
çarşı-pazardaki
muamelelerinde ve diğer bütün sosyal aktivitelerinde onun davranışlarını tesir
altına alır;
ruhuna kendi mânâsının şeklini çizer ve zamanla bu resim onun
tavırlarında okunan mânevî bir kaside hâline gelir ki;
“Görüldüğünde Allah
hatırlanır.” dedikleri de işte bu kıvamdaki bir mü’min olsa gerek…
Bize göre hakikî mânâda iman ve islâm düşüncesi işte budur ve “din” dediğimiz
vaz’-ı ilâhî bunların mecmuunun unvanı,
diyanet de bu yüce hakikatin hayata
hayat olmasının adıdır.
Mebdei,
“kelime-i şehadet” veya “kelime-i tevhid”
dediğimiz,
sözlerin o en güzeline dayanır;
müntehâsı da gider tâ Hak rü’yetine
ulaşır.
Onu bu çerçevede kabullenip yaşayan herkes -kalblerini Allah bilir-
Kitap ve Sünnet açısından mü’min,
Müslüman ve dindardır;
bundan başka herhangi
bir ad ve unvanla anılmaları da onlara karşı bir saygısızlıktır.
İslâmî terminolojide,
“İslâm”,
“Müslüman”,
“dindar” sözcükleri vardır;
ama,
yabancılar tarafından kasıtlı olarak dilimizin içine sokuşturulan ve cahillerin
kullandığı “İslâmcı”,
“dinci” diye bir tabir yoktur.
Başka din veya din
şeklindeki organizasyonlarda bu kabil ifadeler söz konusu olsa da,
bizim
dinimizde,
bu çağa gelinceye kadar bu tür yaklaşımlara asla
rastlanmamıştır/rastlanmamaktadır.
Dine göre,
günah işleyen veya yanlış şeyler
yapan bir Müslüman günahkâr olur;
ama yine mü’mindir.
İslâm esaslarını inkâr
etmemek şartıyla,
onlardan bazılarını terk eden de yine müslimdir.
Bu itibarla,
dini bütünüyle yaşamak isteyene “İslâmcı” veya “dinci” demek ne kadar
münasebetsiz bir ifade ise, bazı İslâmî emirleri yapmayan veya yapamayan
kimselere de
“küfürcü”, “dalâletçi”, “fıskçı”… demek o kadar saygısızca bir
sözdür.
Bence herkes nezahet-i lisaniyesini korumalı,
insan gibi düşünmeli,
insan gibi konuşmalı ve mutlaka herkese karşı saygılı olmasını bilmelidir.
Kendi medeniyetimize doğru
Bugün biz milletçe,
hangi plân ve projeler ile geleceğe yürüdüğümüzü ve nasıl
bir safhadan hangi safhaya geçmek istediğimizi mutlaka bilme mecburiyetindeyiz.
Toplum olarak bizler,
yakın geçmişimiz itibarıyla pek çok trajik hâdisenin
toplumumuzu sardığı,
sarstığı bir sis-duman içinde ve üst üste kızıl-kıyamet
tarrakalarıyla çağa uyandık.
İşte,
böyle bir sis ve duman içinde,
pek çok sarsıntının tam merkez üssünde,
milletimizin dirilişi adına varılacak hedefi net görebilmek ve o hedefe ulaşmak
için kestirmeden ve isabetli bir rota belirleyebilmek elbette ki çok zordu;
hatta iç ve dış konjonktür açısından âdeta imkânsızdı.
Zordu ve imkânsızdı ama,
ne gariptir ki,
kendine ait her şeyiyle sarsılmış ve sömürülmeye müsait hale
getirilmiş bir toplumun,
yeniden diriliş rüyaları görmesi ve kendi değerlerine
yönelmesi de tam bu döneme rastlamaktaydı.
Ve bu olağanüstü bir hâdise idi;
zira
o gün için ferdî şuur temelinden sarsılmış,
millet en korkunç zelzelelerin
merkez üssünde bulunma hafakanlarıyla şaşkın ve kitleler de,
tarihlerinde az
gördükleri en ürpertici trajedilerle iki büklümdü.
Ma’şerî vicdanın henüz teşekkül etmediği bu sisli-dumanlı ortamda sadece
birbirinden kopuk fertler vardı;
onlar da geleceğe,
kendilerine bir barınak ve
bir iki lokma yiyecek bulabilme insiyakıyla ulaşmaya çalışıyor ve bir mânâda
yerinde saymayı yürüme zannediyorlardı.
Hiç kimse,
neden yaşadığının farkında
olmadığı gibi,
gerektiğinde uğrunda ölmesi îcap eden bir kısım değerlerin
mevcudiyetinden de haberdar değildi.
Düşünceler dağınık,
iradeler sarsık,
himmetler meflûç,
ufuklar karanlık,
gönüller de bomboştu.
Bütün bu
olumsuzlukların yanında toplum her gün yeni bir sofizm icat ederek ümniyelerde
teselli arıyor ve her gün yeni bir plânla bir kere daha zebil olup gidiyordu.
Ne var ki onun,
dar zeminli de olsa,
bir kısım tasarılar sayıklaması ve bazı
projelerden bahisler açması da işte tam bu üst üste preslendiği ve peşi peşine
ruhî erozyonlara maruz kaldığı meş’um döneme rastlar.
Başlangıçta her şey;
horlanan düşüncelerin,
tezyif edilen inançların,
baskı altında tutulan
vicdanların tepkisi şeklinde tecelli etti.
Daha sonra bunu şuurlu hareketler ve
mütemâdî aksiyonlar takip etmeye başladı ki,
böyle bir başlangıç,
milletimiz
için gerçek bir “ba’sü ba’del mevt”in mîlâdı sayılsa değer…
Elbette ki daha önce
olduğu gibi bundan sonra da bu şuurlu hareketi ve ruhlardaki dirilişle gelen bir
enerjiyi kendi kontrollerinde bulundurup,
arzu ettikleri gibi değerlendirmek
isteyenler çıkacaktı ve çıktı da..
ancak artık,
kendi kendini,
kendi iç
dinamizmiyle idrak etmeye başlamış kitlelerin yeniden bir kere daha
“sömürülebilir” olma durumuna düşmeye niyetleri yoktu.
Düşe-kalka da olsa,
iç
dünyalarında ihsaslarını duydukları,
ruhlarında ve gönüllerindeki bu diriliş
insiyakları sürüp gidecek ve bugün olmasa da yarın herkes,
ama herkes mutlaka
kendi olarak yeni bir varlığa erecekti.
Gerçi,
hâlâ o eski sis ve dumana denk,
toplumun doğru görüp doğru hissetmesini engelleyen bir kısım mânialar vardı;
ama
artık ne o sis ne de o duman bildiğimiz kesâfette değildi.
Az bir gayretle,
gönüller kendi millî kaynaklarından beslenebiliyor ve kitleler de kendi
medeniyet telâkkilerini düşleyebiliyorlardı.
Ancak,
şimdi de,
o medeniyet telâkkisinin çerçevesini belirlemek,
onun ne olup
ne olmadığını gözden geçirmek,
dünkü mânâ ve muhtevayı,
bugünkü belirsizlik ve
yarınki mutasavver yorumlar üzerinde durup,
bir taraftan özü korurken,
diğer
taraftan da zamanın tefsirlerini de yanımıza alarak,
çağın sesini bulmaya
çalışmak îcap ediyordu.
Bu oldukça çetin bir işti;
ama,
yollara döküldüğümüze
göre Allah’ın inayetiyle onun da hakkından gelebilirdik.
Antropolojik bir yaklaşımla,
gelişmişlik veya az gelişmişlik açısından herhangi
bir toplumda,
insan hayatının her türlü organizasyonu ya da bir milletin
düşünce,
inanç,
sanat telâkkisi veya o milletin maddî-mânevî varlığına has
evsâfın bütünü de diyebileceğimiz medeniyet,
değişik telâkki,
anlayış ve
felsefelere göre pek çok varyasyonu olan bir kavram.
Pek çok varyasyonu olsa da,
her halde bu telakki,
bizim,
yıllardan beri soluk soluğa arkasından koşup
durduğumuz ve uğrunda çok değerlerimizi kaldırıp attığımız kolonileşme çağında
müstemlekecilerden tevârüs edilen hayat tarzı ve üslûp olmasa gerek.
Zaten eğer
öyle olsaydı,
sömürüye ve işgalcilere karşı verilen onca mücadelenin hiçbir
anlamı kalmazdı.
Oysaki o gün verilen mücadelenin hedefi belliydi;
o da her
konuda tam istiklâldi.
Bu itibarla da,
şayet şu anda kendimiz olarak yeniden bir yapılanma düşünüyor ve
medeniyet adına kendi üslûbumuzu arıyorsak,
içimizde ruh ve mânâ köklerimizi
tahribe programlanmış ne kadar yabancı düşünce ve anlayış varsa hepsinin
işgaline son vererek mutlaka kendi millî hars kanaviçemiz üzerine kendi düşünce
tarzımızı,
kendi inanç sistemimizi ve kendi hayat felsefemizi işleyebileceğimiz
bir yol takip etmeliyiz.
Yeni antropolojik tahlillere gidilmese de,
imkânlar
elverdiği ölçüde,
millî mefkûremize göre belirlenmiş bir yüce gayeye ulaşma
adına,
meşrû bütün vasıtaları değerlendirerek,
içinde bulunduğumuz kaoslardan
sıyrılabilmek için mutlaka bir kısım alternatif çözüm yolları bulmalıyız.
Hem de
coğrafî ve içtimâî konumumuzun gerektirdiği bütün hususları nazar-ı itibara
alarak alternatif çözüm yolları bulmalıyız.
Eğer medeniyet,
maddî-mânevî bir kısım şartların bütünü ve bu şartlar da
herhangi bir toplumda,
o toplumu meydana getiren çocuk-genç-ihtiyar hayatın her
basamağında ve gelişmenin her safhasındaki fertlere lazım her şeyi vaat etmenin
ve vâdettiklerini yerine getirmenin adı,
ya da kaynağı ise,
zannediyorum
meseleye,
antropolojik olmanın yanında,
hattâ onun da ötesinde amelî
(fonksiyonel) bir fenomen olarak bakmak daha isabetli olacaktır.
Ancak bütün
bunlar düşünülürken,
toplumun gelişmişlik basamağının da kat’iyen göz ardı
edilmemesi şarttır.
Medenî imkânları itibarıyla şu anda bizim içinde
bulunduğumuz vetireyi çok gerilerde bırakmış;
hattâ biz ve bizimle aynı çizgiyi
paylaşan milletlerin düşe-kalka yürüdüğü yollarda uçuyor gibi ilerleyen bazı
devletlerin bugünkü durumlarını örnek alarak hedefe ulaşmaya kalkacak olursak,
zannediyorum maksadın aksiyle tokat yer ve kendimizi,
altından kalkamayacağımız
inkisârlar içinde buluruz.
Evet,
günümüzün gelişmiş ve müterakkî toplumları,
bundan bir süre önce,
şu anda
bizim içinde bulunduğumuz aynı süreci yaşıyor,
aynı bunalımlarla oturup kalkıyor
ve aynı ızdıraplarla kıvranıyordu.
Gün geldi,
araştırma iştiyakı,
ilim aşkı,
çalışma şevki;
sonra da peşi peşine gerçekleştirilen başarıların azimleri
coşturması,
arzuları kamçılaması ve büyük ölçüde her muvaffakiyetin
ödüllendirilmesi onlara ardına kadar bütün yenilenme kapılarını açtı ve onlar
için ortam âdeta bir dehâ meşçereliği haline geldi;
geldi ve buhar makinelerini
dokuma tezgâhları,
araştırma lâboratuvarlarını matbaanın icadı takip etti…
Belli
bir süre sonra da ilim ve bilgisayar çağına ulaşıldı.
O günkü ilim severler,
keşifleri,
icatları,
ilmî araştırmaları ödüllendirdiğinden her yerde büyük
istîdatlar serpilip gelişme fırsatını buldu ve her taraf harika dimağların
hummalı faaliyetleriyle harikalar meşherine dönüştü.
Nasıl ki,
bir dönemde bizim dünyamızda da aynı ortam,
aynı atmosfer teessüs
edince,
İbn Sinâlar,
Fârâbiler,
Harizmîler,
Râzîler,
Zehrâvîler…
birbirini takip
etmeye başlamıştı;
öyle de Batı,
kendinden evvelkilerden tevârüs ettiği
müktesebâtı,
vasatın elverdiği ölçüde çok iyi değerlendirdi ve son asırlara
âdeta damgasını vurdu.
Bu itibarla,
bugünkü Batıyı,
sadece,
Kopernik’lerin,
Galile’lerin,
Leonardo da
Vinci’lerin,
Michelangelo’ların,
Dante’lerin..
ya da Edison’ların,
Max
Planck’ların,
Einstein’ların..
üstün istîdatlarının eseri olarak görmek
yanlıştır..
evet ne dünkü Rönesans ne de bugünkü bilim ve teknoloji patlaması,
sadece böyle bir düzine insanın mesâisine verilemez;
verilirse “tenâsüb-i
illiyet” prensibi açısından izah edemeyeceğimiz problemlerle karşılaşırız.
Evet,
dünkü ve bugünkü harika başarılar ve dünya çapındaki büyük oluşumlar,
ferdî
dehâların yanında,
dehâ doğuran toplum yapısı,
kâşifler yetiştiren müsait ortam
ve kabiliyetlerin ortaya çıkmasını sağlayan genel atmosferle yakından
alâkalıdır.
Bu açıdan da denebilir ki,
her zaman ekstra zirveleşmelerin
gerçekleştirilmesinde,
yüksek fıtratların gayretlerinden söz edildiği her yerde,
vasat ve umumî atmosferden de bahsedilegelmiştir.
Hattâ büyük istîdat ve yüksek
dehâların kabiliyet ve dehâlarını ortaya koymaları,
çok defa umumî atmosferin
müsaadesi ölçüsünde mümkün olabilmiştir.
Şimdilerde de farklı beklentiler yanlış
olsa gerek;
bir kere şeriat-ı fıtriyenin prensiplerini değiştirmeye kimsenin
gücü yetmez.
Varlığın bunca prensipleriyle çarpışan er-geç yenik düşer.
Hava,
su
ve kuvve-i inbâtiye ile beslenmeyen tohum çürümeye mahkûm olduğu gibi zeminini
bulamamış dehâ da zebil olmaya mahkûmdur.
O halde,
yarınlar adına beklediğimiz şeyleri,
müsait ortam,
ilim aşkı,
çalışma
azmi ve metodolojinin birleşik noktasında aramalıyız.
Vasat,
ilim aşkını
coşturup çalışma azmini de şahlandırınca,
duyarlı gönüller bunu olağanüstü bir
imtisasla bütün benliklerinde duyacak,
değerlendirecek ve belli disiplinlerle
hayata geçirecektir.
Ardından yeni ilhamlar,
yeni çağrışımlar,
yeni terkipler,
yeni tahliller “sâlih daire”si işlemeye başlayacaktır ki,
bunu da entelektüel
gayretlerin ve temel dinamiklere uygun,
kendi doktrinine muvafık sistemlerin
teâkubî bir ivme ile sürüp gitmesi takip edecektir..
Oysaki bizde,
yenilenme veya İslâmî rönesans adına hep başkalarının ürettiği,
hem de pek çoğu itibarıyla temel dinamiklerimize ters yabancı ürünler alınıp
teşhir edilmiştir.
Yenilenme ve Rönesans bir türlü kendi dinamikleriyle ele
alınmamış veya alınamamıştır.
Bu açıdan da denebilir ki,
bizim dünyamızın muasır
ülkeler seviyesine ulaşamaması ve bir türlü beklenen rönesansı
gerçekleştirememesi,
ülkenin coğrafî konumundan,
imkânların eksikliğinden,
insanımızın kabiliyetsizliğinden değil;
yenilenme esprisinin kavranamayışından,
düşünce eksikliğinden,
ilim aşkının,
hakikat aşkının yerini,
şablonculuğun
almasından kaynaklanmaktadır.
Kendi eksiklerimizi daha iyi görebilmek için,
yanı başımızdaki Almanya ve Uzak
Doğu’nun dev ülkesi Japonya’nın bu konuda bize iyi birer misal teşkil edeceğini
düşünüyoruz.
Almanya her iki cihan harbini de ölümcül yaralarla atlattı.
İçinde bulunduğumuz
asrın ilk yarısını idrak ettiğimiz yıllarda Almanya,
her yanıyla “Harap eller,
kimsesiz çöller/ Emek mahrumu günler,
fikr-i ferdâ bilmez akşamlar.” (Âkif)
sözleriyle resmedilecek şekilde yıkık-dökük ve her yan baykuşlara bayram bir
görünüm arz ediyordu.
Ama o,
her şeye rağmen,
kısa zamanda derlenip-toparlandı
ve dev bir ülke olarak dünyanın karşısına dikildi.
Oysaki biz,
daha Alman
birliğinin bile sözü edilmediği 19. asrın başlarında yenilenme rüyaları görmeye
başlamıştık.
Bizim yenilenme düşlerimiz bahislere konu oladursun Almanya,
onca
tahribata rağmen bugün bir rüyalar ülkesi olma iddiasında…
Denebilir ki,
Almanya,
batılı olma avantajlarıyla iki defa kefeni gömlek yaptı ve kendi hayat
felsefesine göre çok önemli “ba’sü ba’del mevt”ler gerçekleştirdi.
Şayet
Avrupalı devletlerin,
dinî ve kültürel karâbetleri söz konusu olmasaydı,
bugünkü
Almanya da olmayacaktı.
Almanya için bu farz ve takdirleri kabul etsek bile,
bütün Batı âleminin belli bir süre düşmanca davranışlarıyla,
hep tahditlere
maruz kalmış Uzak Doğu’nun dev Japonya’sı var.
Bizim yenilenme plânlarımız neredeyse,
Japonya’dan tam yarım asır öncesine
dayanır.
Bizden elli-altmış sene sonra yenilenme hummasına tutulan Japonya,
bütün handikapları aştı,
yakın tarihindeki iki büyük sarsıntısına rağmen bir
solukta gelip bizi geçti;
geçti ve dünyayı idare eden büyük ve güçlü aileler
arasında yerini aldı.
Biz,
yeniden doğuş ve diriliş şiirleriyle teselli ola
duralım;
onlar çoktan Rönesanslarının meyvelerini dermeye başladılar bile.
Biz,
yüz elli senelik bir yolculuktan sonra,
varacağımız hedeften daha çok,
çıkış
noktasının dedikodusuyla birbirimizi kemirip duralım;
onlar,
kırk yıl gibi kısa
bir zaman içinde Batıyla aralarındaki mesafeyi kapatarak,
çoktan çağlarıyla
hesaplaşabilecek seviyeye ulaştılar.
Evet Japonya,
ekonomik gücü,
teşebbüs
aktivitesi,
dünyanın dört bir yanındaki itibarı ve aktif yatırım kapasitesi
açısından bugün dev bir güç..
böyle üst üste yenilenmeleri gerçekleştiren ve
milletine daha müreffeh gelecekler vâdeden Japonya,
dünyadan alacağı şeyleri
alırken de atacağı şeyleri atarken de dikkatli oldu ve hep millî kimliğine sadık
kaldı.
Sadık kaldı da,
ne tarihini hafife aldı,
ne geçmişine sövdü,
ne de ruh ve
mânâ köklerini inkâr etti.
O hep,
az gelişmiş bir ülke olarak,
bulunduğu nokta
ile hedeflediği zirve arasındaki uçurumları realistçe görüp değerlendirdi;
tutarlı projeler üretti;
geri kalmışlığın bütün problemlerini büyük ölçüde
ahlâkî temellere dayalı bir toplum organizasyonuyla çözebileceğine inandı;
imkânsızlıkların ve ihtiyaçların hasıl ettiği boşlukları da,
millî gurur,
âidiyet,
azim,
metotlu hareket ve mesâi tanzimiyle doldurup,
hem kendi olarak
kalmasını başardı hem de çağın harikalarıyla hatırlanan bir millet haline geldi.
Yakın tarihimiz itibarıyla bizim,
medeniyeti kendi nimetleri,
kendi ürünleri
üzerine bina etme gayretlerimize karşılık,
Japonya gibi ileri ülkeler her şeyi,
medenî düşünce,
medenî telâkki ve medenî davranışları esas alarak
değerlendirdiler..
ve zannediyorum,
bizdeki bir kısım gelişmeleri takdirle
karşılasak da,
âlemin başarıdan başarıya koşmasına mukabil,
bizim dünyamızın
yerinde saymasının asıl sebebi de işte bu çarpık anlayış olsa gerek.
Evet biz,
ekstra bir yolla,
medeniyet nimetlerinin elde edilme ve paylaşılma yollarının
kavgasını verirken,
müterakkî milletler her şeyi,
insana,
ahlâka,
eğitime,
kültüre bina ederek,
bizim takılıp kaldığımız her noktayı âdeta uçarak geçtiler
ve bugünkü zirvelere ulaştılar.
Konuyu bir başka zaviyeden ele alacak olursak;
bir medeniyetin bütün muhassalası
ve verileri,
o medeniyetin ta kendisidir.
Unutulmamalıdır ki,
medeniyet
vak’asının en temel rüknü yetişmiş insan,
en hayatî esası hür ve müstakil bir
ülke,
en kıymettar sermayesi de zamandır.
Hemen bütün ileri ülkelerin bu
dinamikleri çok iyi değerlendirdiğinde şüphe yok..
onlar,
bu dinamikleri
değerlendirmenin yanında,
her zaman iyi bir iş bölümü yapmış,
uzmanlığa saygılı
olmuş,
insana değer vermiş,
başarıları ödüllendirmiş ve Allah’ın kendilerine
bahşettiği ilk imkânları en iyi şekilde değerlendirmişlerdir.
Aksine,
mesâisini
çok iyi tanzim edememiş,
insanlar arasında ciddî bir iş bölümü yapamamış,
yeraltı,
yerüstü zenginliklerinin şifresini çözememiş,
insanın gerçek değerini
kavrayamamış ve zamanı sıkıştıra sıkıştıra değerlendirememiş toplumlarda ise,
bu
kıymetler üstü kıymet ifade eden dinamikler tıpkı kadrini bilmeyen bir satıcının
eline düşmüş kıymetsiz zannedilen herhangi bir nesneden farkı yoktur.
Bugün,
kendi medeniyetlerinin akislerini tarihe ve haritalara aksettiren bütün
milletler,
böyle bir değerlendirme ve tanzim etme ameliyesi,
böyle bir terkip ve
tahlil kabiliyeti,
böyle bir metafizik mülâhaza ve mistik coşkuyla tarihin
sayfalarında altı çizili yazılar hâline gelmiştir.
Brahmanizmden Budizme,
Yahudilikten Hıristiyanlığa,
ondan da İslâm’a uzanan çizgide dünya kadar millet,
iman,
aşk,
metafizik mülâhaza beşiğinde sallana sallana toprağa,
insana ve
zamana âdeta cennetlik değerler kazandırmışlardır.
Ayrıca İslâm’ın gelmiş-geçmiş dinî ve lâdinî bütün düşünce ve sistemlerden
farklı pek çok yanının olduğu da bir gerçek..
bir kere İslâm’ın dışındaki hemen
bütün sistemlerde bir yenilenme söz konusu olunca,
hemen dinin,
o hareketin
merkezinden uzaklaştırılmasına gidilmiştir.
Müslümanlıkta ise,
tamamen bunun
aksine,
din hep hareketin merkezinde önemli bir misyon yüklenmiş ve
gerçekleştirilen her hamle,
mutlaka onun ruh ve mânâsıyla beslene beslene
istikbal vâdedici bir kıvama gelebilmiştir.
Yıllar var ki insanımız,
bir şeyler yapmaya her yeltenişinde,
dinin ruhundan hep
böyle bir kıvılcım bekleyip durdu.
Bugün,
böyle bir kıvılcımın uzaktan parlaması
ya da değişik motiflerle örülmüş görülen rüyası bile birkaç yüz seneden beri
çürümüş canların kıpırdanmasına yetip arttı.
Hele bir de,
şimdilerde önemsiz
gibi görülen,
fakat aslında önemli olan gayretlerin neticeleri görülebilse,
zannediyorum ümitler yeni bir “ba’sü ba’del mevt”le gerilime geçecek,
iradeler
şahlanacak,
gönüller imanla coşacak ve derken birkaç asırlık millî projeler bir
bir gerçekleşecektir.
Gerçekleşecektir ama,
yolumuzu kesen bir kısım sun’î ve
muvakkat güçlükler karşısında “pes” etmez,
yerine getirme mecburiyetinde
olduğumuz hizmetlerin dünyevî uhrevî karşılığını beklemez,
sadece ve sadece Hak
rızasını düşünebilirsek…
Bugünkü durumuyla dahi olsa demokrasi ve hürriyet telâkkisi,
uyuyan bir milleti
gafletin ipoteğinden kurtararak ona,
medeniyete geçme duygu,
düşünce ve
imkânlarını hazırladı.
Dış ve iç konjonktür muvacehesinde millet olarak şayet
dengeleri aleyhimize bozmazsak,
çok yakın bir gelecekte,
kendi duygumuz,
kendi
düşüncemiz,
kendi hayat felsefemiz,
kendi medeniyetimiz ve kendi kültürümüz
diyebileceğiz…
Kültür mirasımızın temel kaynakları (1)
Kültürün,
bir milletin tarih içinde üretip ortaya koyduğu,
ortaya koyup zamanla
millî varlığın bir buudu hâline getirdiği veya onu şuuraltı müktesebata
dönüştürdüğü sosyal ve ahlâkî davranış disiplinlerinin bütünü olduğu şeklindeki
düşünce bir hayli yaygın.
Bu anlayışa göre,
bazı temel hususiyetleri itibarıyla
evrensel bir görünüm arz etse de,
her toplum ve her sosyal coğrafyada farklı bir
kültürün hâkim olduğu açıktır.
Tabiî bu farklılık,
büyük ölçüde düşünce
sistemlerinde de müessir bir faktördür.
Bu açıdan bir ferdin,
belli bir kültüre
bağlı düşüncesini,
belli bir referans çerçevesi aracılığıyla kendini ifade
etmesi de sayabiliriz.
Kültürü;
biraz da düşünce ile irtibatlandırarak,
herhangi bir milletin kendi
ahlâkî değerlerini,
mezhep mülâhazalarını,
varlık,
kâinat ve insanla alâkalı
düşüncelerini,
sosyal ve siyasal tavırlarını ve davranış disiplinlerini ifade
yollarının bütünüyle veya büyük bir kısmıyla ortaya koyması ve millî duyuş,
millî düşünüş esasına bağlılık çerçevesinde,
tarih içinde meydana gelen topyekün
fikir,
sanat,
örf,
âdet ve teâmül -bu son iki esasla alâkalı ilerde arz
edeceğimiz kayıtlar mahfuz- gibi hususların umumudur şeklinde yorumlayanların
sayısı da az değil.
Bizim kültür sistemimizde,
insan-kâinat-Allah münasebeti -böyle bir sıralamada
tâbî,
metbû müşterek mütalâa edilmiştir- en temel esaslardandır ve bütün zihnî,
fikrî, amelî faaliyetlerimiz bu münasebete bağlı cereyan eder.
Modern Avrupa
mantığı -ki bu,
tamamen bir Yunan mirasıdır- bütün mülâhazalarını insan,
eşya ve
hâdiselere bağlar;
dolayısıyla da,
ulûhiyet hakikatini ya hiç nazara almaz veya
onu tâlî bir mevzû gibi mütalâa eder.
Oysaki,
bizim düşünce sistemimizde,
insan-kâinat bir meşher, bir kitap ve hâdiselerin diliyle bir beyan olarak,
varlığı kendinden (Vacibü’l-Vücûd) o Yüce Zât’ı anlatan,
O’nun sanat eserlerini
teşhir eden ve icraatını seslendiren bir dil, bir sergi ve bir enstrümandır.
Yunan felsefesi ve onun çağdaş uzantısı sayılan modern Batı mantığında aktif
aklın yanında âtıl bir ulûhiyet telâkkisine karşılık,
bizim kültürümüzde her
zaman sanat-Sanatkâr,
eser-Eser Sahibi ve Hâlık-mahlûk münasebeti söz konusudur.
Biz,
kendi düşünce sistemimizde insan ve kâinatı birer vasıta gibi
değerlendirerek,
belli bir örfâne ufkuna kadar hep bu vasıtalarla,
o Ulular
Ulusu Sanatkâra yönelir ve O’nu ararız;
ötekiler ise,
Ulûhiyet telâkkisinin
sadece pratikteki neticeleri üzerinde durur ve her şeyi tamamen eşya ve
hâdiselere bağlarlar.
Ayrıca bizim,
aktif aklın yanında her şeyi Kitap-Sünnet,
Kitap-Sünnet’in referansı çerçevesinde diğer kaynaklarla irtibatlandırmamıza
mukabil,
onlar,
aklı ve müşâhedeyi bilimin biricik sebebi görerek,
âdeta ilmin
ve mârifetin yollarını daraltmış sayılırlar.
Özetlemek icap ederse kültür;
aslî ve tâlî unsurlarıyla insan tabiatına mâl
olmuş;
bilinmiş,
inanılmış,
yaşanılmış,
nihayet şuuraltı bir doküman hâline
gelmiş mefhum,
kural ve insiyakların bütünüdür ki,
şuur ve irade söz konusu
olmasa da,
yer yer belli sebep,
sâik ve tedâîlerle mevcûdiyet ve belirleyiciliği
duyulup hissedilen epistemolojik bir olgudur.
Evet,
nice rûha mâl edilmiş ve şuur altında uyuyan inançlar,
kabuller,
örfler,
âdetler vardır ki,
zaman zaman aklın iç dinamikleri,
belli sâik ve sebeplerle bu
müktesebâtı uyarır,
canlandırır,
harekete geçirir ve inşâ edip şekillendirir;
bazen,
tıpkı eski hâliyle olduğu gibi gayet net,
bazen de biraz renk atıp
matlaşmış olarak,
ayniyet ölçüsünde bir misliyetle şekillendirip ortaya koyar.
Ancak bu müktesebât ne ölçüde insan tabiatına mâl olursa olsun,
eskilerin
ayniyle yeniden gündeme gelmeleri kat’iyen söz konusu değildir;
söz konusu
değildir,
zira her yeni gün,
başlı başına bir âlemdir.
Ve gelirken de tamamen
kendi hususiyetleriyle gelir,
kendi gurûbuyla da batar gider.
Bu itibarla da
biz,
şuuraltı müktesebâtımızı,
birer eski gibi tekrar etmekten daha çok,
onlara
şartların gerektirdiği bir kısım derinlikler ilâve ederek ortaya koyarız;
daha
doğrusu,
onları,
asla dayalı,
nesebi sahih taptaze renkler ve derinlikler
ilâvesiyle bir kere daha yaşarız.
Burada milletçe her zaman tekrar edegeldiğimiz
bir hatayı vurgulamakta da yarar görüyoruz.
Eskilerin yeniye sağlam bir zemin
oluşturması,
yeninin de eskiyi daha da açıp geliştirmesi yerine,
biz konuyu çok
defa birbirinden ayrı iki zamana bağlayıp,
bu iki zaman dilimini bazen
birbiriyle vuruşturarak,
bazen de karşı karşıya getirerek,
hep temellerde bir
kısım krizlere sebebiyet vermişizdir:
Ya,
“Yeniler koklanır,
sonra çöpe atılır;
eskilerse misk ü amber gibidir,
karıştırdıkça çevreye güzel kokular saçar.”
diyerek,
zamanın bir parçasına ait vâridât hakkında ifrat etmiş ya da “Eskiyip
gitmiş bu müktesebâttan ne olur ki;
ne aranacaksa,
yeninin rengârenk dünyasında
aranmalıdır.” mülâhazasıyla,
bu defa da zamanın diğer yanına karşı bütün bütün
alâkasız kalmışızdır;
kalmış,
hem millî zaman mefhumunu göz ardı etmiş,
hem de
konunun evrensel buudunu görmezlikten gelmişizdir.
Oysaki biz,
kendi kültürümüzü,
sadece kendi coğrafyamız açısından değil,
bizimle
medenî dünya arasında kalıcı ve sağlam bir köprü teşkil etmesi zâviyesinden de
iyi yorumlama,
dikkatli değerlendirme ve düşünce hayatımızda,
açılma türünden
yeni bir kültür zamanına ortam hazırlama mecburiyetindeyiz.
Değişik bir
ifadeyle,
milletimiz adına daha sağlam,
daha tutarlı,
daha kalıcı bir kültür
anlayışının inşâsı için -geleceğin önceliği mahfuz- dün,
bugün ve yarına ait
değerleri birbirine feda etmeme,
temâdî ve inkişafa aynı ölçüde saygılı kalma
“zorunda”yız.
Aslında kültürel zaman,
bizim bildiğimiz zaman anlayışından farklı
olarak önce bulunma ya da sonradan vücûda gelme mefhumlarına bağlı değildir.
Bence ona “zaman üstü” demek daha uygun olacaktır.
Hatta ona,
zamandan
“bağımsız” ve aşkın nazarıyla bakmak yerinde bir yaklaşım olsa gerek;
zaten
kültürün sürekliliği de,
tamamen onun bu müstakilliyetine bağlıdır.
Ne var ki,
onun tamamen müstakil ve kendi olan bu yapısını düzenleyen ve farklı muhitlerle
münasebetini şekillendiren bir referans çerçevesinin olduğu da açıktır.
İşte bu
yönüyle de o,
böyle bir çerçeve içinde,
farklı mefhumlar,
ayrı ayrı düşünce
yolları,
değişik bakış zaviyeleri,
her biri bir yoruma bağlı sanat telâkkîleri
ve ahlâkî değerler gibi..
hususların bütününden ibarettir denilebilir.
Ancak her türlü mazmunu,
mefhumu,
düşünce tarzını,
yorumu ve telâkkîyi onlara
bağlı olarak götürme mecburiyetinde olduğumuz bir de temel esaslar vardır ki,
kültür,
bütün renkleriyle bu esaslar etrafında daireler çizer durur..
onlarla
beslenir,
gelişir ve derken,
onlarla zaman-mekân üstü bir hâl alır.
Bu esasları,
başta Kitap ve Sünnet olmak üzere,
bu iki önemli umdenin -daha sonra bu esasları
birer işaret nevinden de olsa hatırlatmayı düşünüyoruz- referansı çerçevesinde
Tefsir,
Hadîs,
Usûl-ü Tefsir,
Usûl-ü Hadîs,
Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh..
ana
başlıklarıyla özetleyebiliriz.
Hususîyle Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh (Fıkıh
Metodolojisi),
hem ciddî bir mesâînin ürünü olmaları,
hem de insanlık tarihinde
emsalsizlikleri itibarıyla o kadar engin ve zenginleşmeye açık kaynaklardır ki,
bu kaynaklara sahip olan milletler en hayâtî şeylere sahip olmuş sayılırlar.
Her
medeniyetin iftihar ettiği,
nev’i şahsına münhasır bazı değerler vardır.
Fıkıh
ve Usûl-ü Fıkıh da,
bizim medeniyetimizin en belirgin değerlerindendir.
Öyle ki,
eğer geçmişimiz itibarıyla bizim medeniyetimize bir isim bulmak icap etseydi,
ona “Fıkıh” veya “Usûl-ü Fıkıh” medeniyeti demek uygun olurdu;
kapıları ardına
kadar düşünceye, hikmete,
felsefeye açık Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh medeniyeti..
Yunan (ve Grek) medeniyetleri birer felsefe medeniyeti,
Babil ve Harran
medeniyetleri birer irfan (Gnostisizm) medeniyeti,
bugünkü Avrupa bir “bilim ve
teknoloji medeniyeti” olmasına mukabil,
asırlardır devam edegelen bizim
medeniyetimiz,
düşünce,
akıl,
mantık ve muhakeme yörüngesiyle herkese açık bir
Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh medeniyetidir.
Çok düşünürle beraber,
Seyyid Bey ve
Muhammed Hamidullah Hocanın da ifade ettikleri gibi,
bizdeki Fıkıh Metodolojisi
çalışmaları,
en mükemmel bir hukuk sisteminin,
en kusursuz bir kanun ilminin
inşâsı,
gelişmesi ve her asrı kucaklayabilecek şekilde açılması zaviyesinden,
en
ciddî bir ilk teşebbüstür.
Hem de,
epistemolojik olarak başka kültür ve
medeniyetlere kaynak teşkil etmeye açık bir ilk teşebbüs.
Her zaman değişik toplumların değişik kanun ve hukuk sistemleri olagelmiştir;
Romalıların,
Çinlilerin,
Hintlilerin,
Yunanlıların...
Ne var ki, ne Yunanlıların
levhaları,
ne Romalıların Cassius kanunları,
ne de modern dünyaların değişik
kanunnâmeleri,
hiçbir zaman fıkıh sisteminde olduğu gibi bir metodoloji ilmine
bağlanamamış ve bu ölçüde kurallaştırılamamıştır.
Bu itibarla da,
temelleri
Kur’ân,
Sünnet ve Selef-i Salihîn’in tahkik ve tespitlerine dayalı bu ilmi,
bir
başka millette bulup göstermek mümkün değildir.
Felsefe,
değişik dönemler itibarıyla,
yine o dönemlerin ihtiyaçlarına cevap
vermek üzere sürekli gelişen bir mantığın ürünüdür.
Bizim medeniyetimizde de
Fıkıh Metodolojisi,
hukûkî sistemlerimiz için tarih boyu aynı vazifeyi
görmüştür.
Fıkıh ve hukuk,
toplumları kurallarla yönetme misyonunu eda ederler.
Usûl-ü Fıkıh ise,
fıkıh ve hukuk sistemlerine rehberlik yapar.
Böyle bir
rehberlikte kullanılacak metotların türünü de,
konunun durumuna göre “akl-ı
selim” belirler.
Böyle bir usûl ve metodun,
hukûkî konuların iyi anlaşılması
üzerinde ne büyük bir tesir icrâ edeceği açıktır.
Aslında Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh
için söylenen sözler,
aynı ile Kur’ân ve Sünnet’e bağlı diğer ilimler için de
söz konusudur.
Gerçi,
daha önceki kitaplar üzerinde de değişik çalışmalar
yapılmış ve onlara bağlı bazı sistemler geliştirilmiştir ama,
Kur’ân ve Sünnet
üzerinde yoğunlaşan mesâî ve ortaya konan yorumlar,
her zaman takdirle yâd
edilecek ölçüde bir hâdisedir.
Evet Kur’ân,
ister bizzat Allah Resûlü tarafından
ortaya konan yorumlarıyla;
isterse dilin kuralları,
Arapça’nın kendine has
üslûbu ve nüzul sebepleri göz önünde bulundurularak yapılan tefsir ve
tevilleriyle olsun,
düşünce hayatımızda öyle bir zenginlik kaynağı olagelmiştir
ki,
çok sathî bir nazarla bile bakanlar,
bunun ne büyük bir servet olduğunu
hemen anlayabilirler.
Hadîs için de aynı şeyleri söylemek her zaman mümkündür.
Ne var ki,
bütün bunlara vefalı ve yetenekli dimağların sahip çıkıp,
anlatmaları
gerekmektedir.
Yoksa,
düşmanların korkunç husûmeti ve dostların da vefasızlık ya
da suskunluğuyla hep bulandırılmak istenen veya tamamen yok farz edilen bu
feyyaz kaynaklara rağmen,
milletçe daha uzun süre varlık içinde yokluk yaşamamız
kaçınılmazdır.
Bu önemli kaynakların referans çerçevesi içinde,
İslâm akidesinin aklî-naklî
delillerle ispatı ve dinimiz etrafındaki şüphe ve tereddütlerin giderilmesi,
teşbih, tecsim (Allah’ın herhangi bir varlığa benzetilmesi ve O’nun bir cisim
farz edilmesi) gibi felsefî çarpık mülâhazaların cevaplandırılması,
ilâhî
sıfatların mevcudiyeti ve bunların çerçevelerinin belirlenmesi,
“eslah” konusu,
“hüsün-kubuh” mevzuları etrafında kaleme alınmış Sünnî kelâm konularını;
maslahat,
istihsal,
örf,
âdet ve teâmül gibi hususları da,
kültür mirasımızın
tâlî kaynakları arasında zikredebiliriz.
Kültür mirasımızın temel kaynakları (2)
Her biri başlı başına müstakil birer kitap konusu teşkil edebilecek bu
kaynaklara biz,
şimdilik mahrûtî bir bakış çerçevesinde sadece bazı işaretlerde
bulunacağız:
1-Kitap
Kur’ân kelime-i mukaddesesi ile de ifade edilen Kitap,
insanın gönül gözünü
açan,
duygularını enginleştiren,
düşüncesini derinleştiren;
muhkemi,
müteşâbihi,
nassı,
zâhiri,
mücmeli,
mufassalı;
ayrıca îmâsı,
işareti,
teşbihi,
temsili,
istiâresi,
mecazı,
kinayesi..
gibi değişik beyan türleri ile başları döndürecek
ölçüde zengin bir kaynaktır ve her asra yetebilecek açılım gücüne sahiptir.
Ne
var ki,
ondan,
onun derinliği ölçüsünde istifade etmek,
biraz da insaflı
düşüncelerin ona kapı aralamalarına bağlıdır.
Evet o,
zaman ve mekân üstü bir
kitaptır ama,
bazen niyet ve nazar çarpıklığı,
onu kendi muallâ konumundan
aşağılara çekerek,
beşerî düşüncelerin darlığına hapsedebilir.
İşte böyle bir
bakış zaviyesi veya düşünce inhirafı yaşayanlar,
hiçbir zaman onu,
kendine has o
baş döndürücü derinlikleriyle tanıyamazlar.
Aslında,
belli ön yargılarla kendi
düşüncesinin eline-koluna kelepçe vurmuş esir ruhlar,
hangi zamanı yaşarlarsa
yaşasınlar,
hangi çağda bulunurlarsa bulunsunlar,
bu beyan harikası kitabın
sırlarını ihata edemez ve onu,
o mucizevî ufkuyla kat’iyen tanıyamazlar.
O,
hemen her zaman beşer ufkunu aşan zirve bir kitap ve değişik tefsir,
tevil dalga
boylarıyla eşsiz bir beyandır;
ama,
samimiyetle sinesini ona açanlar için..
o,
insanlık için önemli bir şans,
onu tanıyıp her meselede ona sığınmak da şanslar
üstü bir şanstır;
ancak,
acaba böyle bir mazhariyetten haberdar olan kaç insan
vardır!?
Aslında,
onun ziyasına sığınmadan hiçbir beşerî problemi çözmek mümkün
olmadığı gibi,
insanoğlu için onun beyan çağlayanları esas alınmadan kalıcı
herhangi bir mutluluğa mazhariyet de söz konusu değildir.
Şimdiye kadar nice söz üstadı,
beyandan ne sihirli âbideler tesis etmiş ve nice
düşünce insanı,
ne felsefî ve ideal sistemler kurmuşlardır.
Ama bugün bütün o
âbideler birer virâne ve o ideal sistemler de,
tarihin yaprakları arasında soluk
birkaç satırlık hatıradan ibaret kalmışlardır.
Beşer ufkunda tecellî ettiği
günden itibaren tazeliğini devam ettiren bir beyan varsa,
o da,
işte bu Kur’ân;
ve insanlığı sahil-i selâmete çıkaracak bir sistem varsa,
o da,
bu mübarek
kitabın muhtevasıdır.
Onun beyanında öyle sihirli ve parlak bir câzibe vardır
ki,
sesinin ulaşabildiği yerlerde başka sözler malayaniyata dönüşür.
Onun
muhteva zenginliği karşısında düşünce ve sistem sarrafları birer dilenci hâlini
alır.
İnsan, varlık ve Allah hakikatine tercüman olan bu kitap,
insan gerçeğini
öylesine incelerden ince tahlil eder,
eşya ve hâdiseleri o kadar hassas ve
ölçülü değerlendirir ki,
az bir dikkatle hemen herkes,
bu tahlil ve
değerlendirmenin öbür ucunda âdeta nâmütenâhîyi görür gibi olur.
Dolayısıyla da,
Kur’ân’ın sihirli dünyasına girebilen kalb ve ruh insanları,
bir fihrist
çerçevesinde kendi nefislerinde duyup hissettikleri her şeyi,
kâinatta mufassal
bir kitap muhtevasıyla görür, duyar ve ömürlerini işaret ve emarelerin
dünyasında hep ona doğru yürüyen seyyahlar gibi sürdürürler.
Evet bu kitap,
irfan ufkumuzu öyle aydınlatır ki,
insan,
onun öncülüğünde
gönlünün “arş-ı kemali”ne doğru yürürken,
ne yol garâbetine,
ne düşünce
tıkanıklığına,
ne de ruh inkıbazına maruz kalır..
bilgi ile heyecanın,
imanla
müşahedenin,
külfet ile güvenin,
nizamîlikle emniyetin iç içe duyulduğu bu yolda
o,
yürür hep zirvelere doğru..
yükselir en ulaşılmaz şâhikalara..
ve erer
tâlihinin gülen yüzünü görebileceği ufuklara.
Bu kitap;
insan ve kâinatın iç derinliklerine,
insanoğlunun ruh enginliklerine,
onun his,
şuur,
irade ve gönül gibi en hayatî buudlarına ve bu mükemmel
varlığın,
kâinatların yeniden vilâdetleri sayılan hilkatindeki gayeye ve mânâya,
donanımındaki fâikiyete,
faaliyet alanının genişliğine,
potansiyel büyüklüğüne,
arzu,
emel ve heyecanlarına öyle yerinde belli şeyleri hatırlatmaya mâtuf
göndermelerde bulunur ki,
şimdiye kadar ne bir felsefe,
ne bir sosyoloji,
ne bir
biyoloji,
ne bir psikoloji,
ne de bir pedagoji o ufku hayal bile edememiştir.
Bu kitabı tanıyan birinin,
insan,
kâinat ve Allah’la alâkalı temel konularda,
onun icmallerini tafsil edip detaylandırmanın dışında başka bir kaynağa ihtiyaç
duyacağını zannetmiyorum.
Aslında tafsil ve detaylandırma da,
netice itibarıyla,
yine onun referans çerçevesi içinde ya bir Peygamber beyanına,
ya sağlam bir
müşahede ve muhakemeye ya da aklî istidlâle dayanma zorundadır ki,
bu da,
her
şeyin onun yörüngesinde cereyan ettiği mânâsına gelir.
Bu kitap,
nüzûlü ile,
tarihin mecrâ değiştirmesi sayılan önemli bir başlangıçta,
en mübarek bir bahtiyarın aracılığıyla,
talihli bir toplumun ferdî,
içtimaî,
siyasî,
idarî,
iktisadî,
rûhî,
fikrî hayatlarını tanzim etmeyi hedeflemiş ve
hedeflediği şeyleri de bir hamlede,
bir nefhada gerçekleştirerek,
bedevî bir
toplum içinde,
medenî milletlere örnek teşkil edecek iç içe inkılâpların biricik
ilham kaynağı olmuştur.
Aslında o,
bugün bile,
kendine sığınanlar için aynı
şeyleri yapabilecek güçte ve zenginliktedir.
Evet o,
insan,
kâinat ve Allah
münasebetlerini ifadede benzeri olmayan bir zenginliğe,
bir vüs’ate,
hem de
tahlil ettiği konuların gerektirdiği temkin ve tenasübü koruma ölçüsünde bir
zenginliğe ve vüs’ate sahiptir.
Bediüzzamanca bir üslûpla anlatılacak olursa o,
bu kâinat kompleks, saray ve meşherinin sesi-soluğu ve yorumu..
tekvînî
emirlerin en özlü tefsiri ve tevili..
her zaman müşahede edip durduğumuz şu koca
mekân ve onun izafî bir buudu olan zamanın sırlı bir altın anahtarı..
Cenâb-ı
Hakk’ın zât, sıfât ve isimlerinin en beliğ bir dili ve tercümanı..
eşyâ ve
hâdiselerin perde arkası esrarına ıttılaın biricik rasathanesi..
kevn ü mekânlar
ötesinden gelip,
gönül ve dillerimizde yankılanan Allah’ın (celle celâluhu) bir
iltifatnâmesi..
şu muhteşem İslâm dünyasının ışık kaynağı,
havası,
ziyası..
ve
ebetlere kadar var olabilmenin -olmazsa olmaz- temel esası..
hemen herkesin,
ya
ciddî bir merak ve iştiyakla ya da bir tereddüt ve ürperti ile beklediği öbür
âlemlerin haritası,
tarifnâmesi,
rehberi..
bütün insanlık âleminin,
insanî
kemalât yolunda hiç kimseyi yanıltmayan bir terbiye kitabı,
bir mârifet mecmuası
ve bir ilimler ansiklopedisi..
husûsiyle de,
İslâm dünyasının en saflardan daha
saf bir ilim,
irfan ve hikmet kaynağı..
nihayet,
bütün Müslümanların şahsî,
ailevî,
içtimaî,
iktisadî,
siyasî ve idarî hayatlarını asırlar boyu tanzim eden,
yönlendiren bir kanunlar külliyatı..
ihtiva ettiği dua,
zikir,
fikir ve
münâcâtlarla bir seyr u sülûk rehberi..
eşyâ ve hâdiseleri en ince teferruatına
kadar işaretleyen,
olabildiğine veciz ama müphemi olmayan,
fevkalâde zengin,
ancak,
daha çok inananlara cömertçe davranan,
bütün zaman ve mekânlara yeterli
ve tabiî,
zaman ve mekân-üstü olan hârika bir kitaptır.
Ne meleklerin,
ne rûhanîlerin,
ne de cinlerin müstağnî kalamayacağı işte bu
kitap,
bizim kültür mirasımızın en geniş,
en duru,
en derin ve her zaman
deryalar gibi dalgalanıp durduğu halde hiçbir zaman bulanmayan en birinci ve en
önemli kaynağıdır.
Bizim burada o mübarek kaynakla alâkalı ifade etmeye
çalıştığımız hususlar ise,
sadece ona küçük birer işaretten ibarettir.
2- Sünnet
Sünnet,
Fıkıh ıstılahında,
Cenâb-ı Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
söz ve hareketleri ile,
yapılmasını emrettiği veya işaret buyurduğu hususların
bütünüdür.
Bir diğer yaklaşımla o,
Efendimiz tarafından farz veya vacip olduğu
belirlenmeyen,
bazen de terk edilebilen,
Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın
(sallallâhu aleyhi ve sellem) söz,
fiil ve davranışlarıdır ki,
ibadet kabilinden
olanlara “Sünnet-i Hudâ”,
âdet-i seniyyeleri cümlesinden bulunanlara da
“Sünnet-i Zevâid” denir.
Usûlcüler ise meseleye daha farklı yaklaşarak,
onu,
sözlere,
fiillere,
takrirlere bağlayıp,
sözlerle sübut bulanlara “Sünnet-i
Kavliye”,
fiillerle ortaya konanlara “Sünnet-i Fiiliye” ve yapıldığını gördüğü
halde,
işlenip işlenmemesi konusunda sükût buyurduğu hususlara da “Sünnet-i
Takrîriye” demişlerdir ki,
hemen her bölümü ile,
amele müteallik bulunanlardan
ahlâkla alâkalı olanlara,
terbiye ve âdâb etrafında şerefsüdur olmuş nurefşân
beyanlardan nefis tezkiyesi ve ruh terbiyesi istikametinde ortaya konmuş
düsturlara kadar,
çok geniş bir alanda,
gözlerimize ve gönüllerimize ziya çalan
öyle tükenmez bir kaynaktır ki,
asırlardan beri insanımızın,
bu bereketli
kaynaktan beslene beslene canlı bir Sünnet örneği hâline geldiği söylense
yeridir.
Evet Sünnet,
ister teşrîdeki alanının genişliği,
ister farklı yorumlara açık
esnekliği sayesinde,
Kur’ân tefsirinden fıkha,
itikadî meselelerden ahlâka,
zühd
ü takvâdan ihlâsa açılan çerçevede,
öyle feyyaz bir kaynak olagelmiştir ki,
başka bir din,
başka bir millette bu ölçüde bereketli bir kültür hazinesinden
bahsetmek mümkün değildir.
Ancak biz,
şimdilik bu önemli konuyu da,
o alanlarla
alâkalı yazılmış ve yazılacak kitaplara havale edip,
diğer bir hususa geçmek
istiyoruz.
3- İcmâ
İttifak,
kast,
azim ve mutabakat mânâlarına da gelen icmâ;
aynı asırdaki İslâm
müctehidlerinin dinî bir meselede ittifak etmeleri demektir ki,
bu ümmete mahsus
bir mazhariyettir.
İcmâ,
herkesin ve hele sıradan insanların işi değil;
o,
herhangi bir konuyu aslî deliller itibarı ile tespit edip değerlendirebilecek
güçteki uzmanların,
o mevzû ile alâkalı mutabakatlarıdır.
Avamın herhangi bir
mesele hakkında anlaşmaya varması icmâ sayılamayacağı gibi,
şer’î delillere
muhalif herhangi bir meselede de icmâ söz konusu değildir.
Evet,
Şâriin
vaz’ettiği nasslarla,
bilinmesi zarûrî olan mevzûlarda icmâ hükümsüz olduğu
gibi,
varlığın hudûsu (sonradan yaratılma) türünden konularda da o,
geçersizdir.
Keza,
Allah’ın varlığı,
birliği,
peygamberlik hakikatinin sübutu gibi hususlar
da,
icmâın cereyan sahasının dışında kalırlar.
Ayrıca,
anlaşılması Şâriin
tasrihine bağlı bulunan,
âhirete ait ahvâl,
kıyamet alâmetleri,
ötedeki nimet ve
azap çeşitleri..
gibi mevzûlarda da icmâ söz konusu olamaz.
“Ümmetim,
dalâlet üzerinde ittifak etmez.” şeklindeki Peygamber işareti ve
“Yedullahi maa’l-cemâa” gibi..
cemâatin husûsî bir ilâhî teyide mazhariyetini
ifade eden beyanlar,
icmâın hücciyetini vurgulayan hususlardan sadece bir ikisi…
Zeydiye’nin bu konuda farklı mütalâaları,
Şia’nın değişik yorumları ve
Zâhirîler’in onun geçerliliğini belli bir zaman dilimine inhisar ettirmeleri,
bu
önemli kültür kaynağının esasına dokunacak nitelikte güçlü muhalefetler
sayılmazlar.
Ne var ki,
onların itirazları ve bu itirazlara karşı çoğunluğun
verdiği cevaplar da hafife alınacak gibi değildir.
Ancak bütün bunlar,
bu
yazının istiab haddini aşacak ölçüde birer kitaplık konulardır ve bugüne kadar
da defaatle ele alınıp işlenmişlerdir.
Biz burada icmâı,
sadece kültür
mirasımızın bir kaynağı olarak hatırlatmak istemiştik, o kadar…
4- Kıyas
Bir şeyi diğer bir şeyle ölçüp,
ortak bir değer ve hükme bağlama mânâlarına
gelen kıyas;
ıstılahta,
bir konu ve bir amel ile alâkalı hükmü,
onun dengi,
benzeri başka bir konuda da ortaya koymak demektir.
Usûl-ü Fıkıh’ta (Fıkıh
Metodolojisi) birinci meseleye “makîsun aleyh” veya “asl”,
ikinci meseleye de
“makîs” veya “fer’”,
bu iki mesele arasındaki ortak noktaya,
diğer bir ifade
ile,
“vech-i müşâbehet”e de “hükmün menâtı” denir ki,
bu çerçevede tanımaya
çalıştığımız kıyas,
Kitap ve Sünnet’teki zaman ve mekân üstü potansiyel
zenginliğin önemli bir açılım alanını teşkil eder.
Evet kıyas,
değişen zaman ve
mekânlara bağlı muhtemel ihtiyaç boşluklarına karşı,
Kitap ve Sünnet’in
referansı çerçevesinde her zaman başvurulabilecek öyle zengin bir kaynaktır ki,
onun söz konusu olduğu yerde kat’iyen çareler bitmez..
ve bu açılım kapısı,
ehil
olanlara her zaman ardına kadar açıktır.
Bazen birbirine münasip ve müşabih konularda “vech-i müşâbehet” dediğimiz ortak
nokta fevkalâde açıktır ve konuyla az bir mümâresesi olan herkes,
bu benzerliği
hemen anlar ki,
metodologlar,
buna “kıyas-ı celî” diyegelmişlerdir.
Bazen de,
“makîs” ve “makîsun aleyh” arasındaki ortak nokta hemen anlaşılmayacak ölçüde
kapalı olur;
kapalı olur ve araştırmaya,
tetkike ihtiyaç duyulur;
hatta bazen
alternatif menâtlar bile söz konusu olabilir ki,
buna da “kıyas-ı hafî” demeyi
uygun bulmuşlardır.
Böyle her iki cenahıyla da hem bir genişlik,
hem de zenginlik ifade eden
kıyasın,
ceza hukukunda -ona başvurmak,
cürüm ve ceza ihdas etme mânâsına
geleceğinden- hücciyeti söz konusu değildir.
Bu kabil özel durumların dışında o,
hemen her zaman müracaat edilebilecek önemli bir bilgi kaynağıdır.
Ve fakihlerin
büyük ekseriyeti tarafından hücciyeti üzerinde ısrarla durulmuştur.
Biz
şimdilik,
onun da,
mücelletlik bir konu olduğunu vurgulayıp geçelim.
5- İstihsan
Güzel görmek,
görülmek,
beğenmek ve beğenilmek mânâlarına gelen istihsan;
usûlcülerce farklı yorumları olsa da,
çokları onu celî kıyasa muarız ve onun
mütekâbili hafî kıyas yerinde kullanagelmişlerdir.
İstihsan,
bazen bir hükümde
kıyasın gerektirdiğinden daha kuvvetli bir delile yönelme,
bazen kıyasla ortaya
konan hükmü daha güçlü bir delille tahsis etme,
bazen râcih bir delile dayanma,
bazen kıyası bırakıp,
genel disiplinlere uygunluk içinde nasslara daha muvafık
olanına uyma,
bazen de “terkü’l-usri li’l-yüsr” fehvasınca,
kolaylık adına
zorluğun terk edilmesi,
yani bir konuda hem zorluk hem de kolaylık söz konusu
ise,
kolaylık adına tercihte bulunulması mânâlarına hamledilmiştir.
Başta Ebû
Hanife olmak üzere pek çok fukahânın görüşü istihsanın hücciyeti
istikametindedir.
Aslında istihsana karşı çıkanlar da,
ona yüklenen mânâları
daha başka ad ve unvanlarla diğer disiplinlere yükleyerek,
aynı şeyleri
yapmışlardır.
Bu itibarla da,
onu delil kabul etmeyenlerin iddiaları tamamen
lâfzîdir ve kat’iyen böyle bir “menhelü’l-azbi’l-mevrûd”u bulandıracak mahiyette
değildir.
Biz,
şimdilik istihsanın tafsilini de yine sahasının uzmanlarına
bırakarak,
bu fasla da bir nokta koyup geçelim.
6- Maslahat
Vasıta,
vesile ya da faydalı ve iyi olana ulaştıran anlamında maslahat;
bir
içtihad prensibi olarak,
çok erken dönemde,
kıyas ve re’yin bahis mevzûu olduğu
hemen her mecliste üzerinde durulagelmiş ve zamanla da bazı mezhep imamlarınca
müstakil bir disiplin kabul edilerek,
tâlî derecede “edille-i şer’iyye”den biri
sayılmıştır.
Kelimenin mânâsından da anlaşılacağı üzere maslahat,
insanların
yararına olan ve onunla salâha ulaşılan bir disiplin demektir ki,
bu mânâda o,
dinî hayat içinde önemli bir yer işgal eder.
Aslında Cenâb-ı Hak,
kullarının
din,
can,
mal,
akıl ve nesillerinin korunmasında maslahatı bir esas olarak
vaz’etmiştir.
Bu,
Usûl-ü Fıkıh’taki maslahata da bir esas teşkil etmektedir.
Maslahat,
diğer fıkhî deliller ölçüsünde yaygın olmasa da,
bir hayli fakih,
hususiyle de Mâlikî fukahâsı ona ayrı bir önem atfedegelmişlerdir.
İmam Şafiî,
doğrudan doğruya maslahat delili üzerinde durmasa da,
değişik bir yolla onu da
kıyas çerçevesi içinde mütalâa ederek,
zımnen kabullenmiş görünür.
Hanefî
fukahâsı farklı bir yorumla ona karşı hüsnükabullerini ortaya koyarlar.
Ahmed
bin Hanbel ise,
pek çok meselede olduğu gibi bu konuda da İmam Şafiî gibi bir
yol izler.
Belli ölçüdeki bu farklı yaklaşımlarla beraber maslahat,
makbul bir maslahat ise
ve başka şer’î bir disiplinle de çakışmıyorsa,
hemen bütün mezheplerde -ayrı ad
ve unvanlarla da olsa- kabul görmüş ve çok meselede başvurulagelen tâlî
delillerden biri sayılmıştır.
Hem Şâriin ona yüklediği mânâlar,
hem de fukahânın
ona tahmil ettiği fonksiyonlar açısından çok önemli bir kültür kaynağı olduğunda
şüphe yoktur.
Ne var ki,
onun da daha genişçe anlatılmasına ihtiyaç vardır.
Ancak,
onun da açılıp anlatılması böyle bir makalenin istiab haddini aşar.
7- Tasavvuf
Tarifini konuyla alâkalı kitap ve risalelere havale ederek,
muhtevasına kısaca
geçelim:
Nazarî yanı tarikat,
amelî yanı dervişlik diyebileceğimiz tasavvuf,
rûhî
hayattan ahlâka,
ondan da âdâb-ı muâşerete ait konulara kadar çok geniş bir
alanda önemli bir bilgi ve kültür kaynağıdır.
Bazıları tasavvufu,
nefis ve enaniyet cihetiyle ölüp,
kalbî ve rûhî hayat
itibarıyla dirilme..
bazıları,
kendi nisbîliği içinde iradenin mevcûdiyetiyle
beraber,
o yolun yolcusu olarak,
gassâlın elindeki meyyit gibi Hakk’ın iradesine
teslim olma..
bazıları,
bir taraftan Kur’ân’da zemmedilmiş bulunan mesâvî-i
ahlâka karşı tavır alırken,
diğer taraftan da mehâsin-i ahlâk ile bezenme..
bazıları,
muktezâ-i beşeriyet kalbdeki ve ruhtaki bize ait uzaklığı aşarak,
ilâhî yakınlığı “kurbet” unvanıyla vicdanlarımızda duyma..
bazıları,
Kur’ân ve
Sünnet rehberliğinde bir çizgi takip ederek,
hayatımızda hevâ ve hevesin yerine
hüdâyı ikame etme..
bazıları,
bütünüyle “Müsebbibü’l-Esbâb”a yönelerek,
sebepleri aktif müessiriyet dışında görme..
bazıları da,
cismanî ve bedenî
arzulardan sıyrılarak,
-imkân el verdiği ölçüde- melekî vasıflarla ittisaf etme
şeklinde yorumlamışlardır.
Ahlâkî yaklaşımı öne çıkararak,
tasavvufla alâkalı şunları söylemek de
mümkündür:
O,
şeytan ve nefsin dürtülerine karşı her zaman kalbi temiz tutmak..
nefsi kendine has temayüllerinden vazgeçirerek,
mümkün olduğu ölçüde,
onun
hareket alanını daraltmak..
sürekli kalbin ve rûhun derece-i hayatında kalmaya
çalışarak,
hakikî insanlığa yükselmenin yollarında bulunmak..
Hak’la olan
münasebetlerde ciddîlerden ciddî olmanın yanında,
hayatını başkalarının
maddî-mânevî mutluluğuna bağlamak..
en samîmâne gayretler ve en büyük işlerde
bile karşılık beklemeden,
peygamberâne bir yol izlemek..
Hakk’a kulluk
hamlelerinde her zaman,
mişkât-ı Muhammediye’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem)
gölgesinde yol almaya kararlı bulunmak..
Allah ile münasebetlerinde
Hâlık-mahlûk,
abd-Mâbud,
talip-Matlub,
kâsıd-Maksûd mülâhazalarına sımsıkı bağlı
kalarak dupduru,
halis, garazsız-ivazssız bir ubûdiyet sergilemek..
mâsiyet
karşısında her zaman dişini sıkıp dayanmak..
ibadet ü tâati hayatın gayesi
ölçüsünde bir neşve ile yerine getirmek..
belâ ve musibetleri gülerek istikbal
edip,
kahr u lütfu bir bilmek..
her türlü sa’y ve gayrette beşerî takvimlere
değil,
Hakk’ın takdirlerine bağlanarak,
zamanın çıldırtıcılığına karşı bir
kuluçka sabrı göstermektir ki,
esas yeri,
kalbin zümrüt tepeleri etrafında telif
edilmiş kitap ve kitapçıklar olan tasavvuf,
bütün bir hayatı kucaklayan,
besleyen,
zenginleştiren,
beyan,
burhan ve irfan destekli öyle engin bir bilgi
ve mârifet havzıdır ki,
ne Doğunun mistik telâkkileri içinde,
ne de Batının
felsefî cereyanları arasında o derinlikte bir kaynak göstermek mümkün değildir.
8- Kelâm
Söz,
konuşma,
dil,
Kur’ân-ı Kerim,
ilâhî emir ve nehiy mânâlarına gelen kelâm;
İslâm inanç sistemini aklî ve naklî delillerle müdafaa etmeyi,
mü’minlerin
düşünce istikametlerini korumayı,
dine karşı zaman zaman ortaya atılan veya
atılması muhtemel bulunan şüphe ve tereddütleri bertaraf etmeyi,
bir kısım
yanlış felsefî cereyanlara karşı eskilerin “akâid-i hakka-i İslâmiye” dedikleri
hakikatleri “Sünnet-i Seniyye” çerçevesinde koruyup kollamayı üstlenen
bilgilerin bütünüdür.
Diğer bir yaklaşımla kelâm,
dinin asıl kaidelerini (usûlüddin) Kitap, Sünnet ve
bu iki ana esas çerçevesinde selef-i salihînin mütalâalarına bağlayan bir kısım
ilim ve mârifet nazariyeleri (epistemoloji) ihtiva eden düsturların mecmûudur.
Bu düsturlar,
öteden beri pek çok âlim,
mütefekkir ve İslâm filozofu tarafından
kitaplaştırılmış ve eskinin mektepleri sayılan medreselerde tahsil
edilegelmiştir.
Bazı mütefekkir ve âlimler bu konuda,
Kitap ve Sünnet çerçevesinde kalıp,
mevzû
ile alâkalı herhangi bir fikir yürütmemelerine karşılık,
bazıları,
beyanı
burhanla besleyerek ve irfanla da zenginleştirerek,
konuyu hem tasavvufî,
hem de
felsefî malzemeyle genişletmekte beis görmemişlerdir.
Beis görmek bir yana,
onunla iştigali bir dinî hizmet saymışlardır.
Gerçi bu ölçüdeki bir açılım,
İslâmî düşünce sisteminin içine eski miras artıklarından bazı çarpık şeylerin
girmesine de sebebiyet vermiştir ama,
bunun Müslümanlara daha büyük,
daha geniş
düşünce ufukları açtığı da bir gerçektir.
Ne var ki biz,
şimdilik burada,
kelâmın olumlu-olumsuz yanlarını münakaşa
etmekten daha ziyade,
sadece onun kültür mirasımız adına ne bereketli ve ne
engin bir kaynak olduğunu hatırlatmakla yetinerek,
yeni münakaşalara kapı
aralayacak hususlara girmemeyi düşünüyoruz.
9. Örf,
10. Âdet,
11.Teâmül
Örf;
kanun olmadığı halde,
insanlar tarafından hüsnükabul gören ve umûmun
alâkasına mazhar olan,
akla,
tab-ı selîme ve dine de aykırı bulunmayan âdet,
hâl
ve davranıştır.
Hanefî fukahâsı daha farklı bir yaklaşımla ona;
“Aklen,
şer’an
güzel bulunan ve salim düşüncede de münker sayılmayan hususların bütünüdür.”
derler.
Âdet ve teâmülle örf arasında ciddî farklar vardır;
her şeyden evvel örf veya
mâruf güzel görülen bütün âdetlere ıtlak edilmesine karşılık,
âdet ve teâmüller
bazen nahoş da olabilirler.
Bundan dolayı da “iyi âdet,
kötü âdet” veya “güzel
teâmül,
fena teâmül” sözleriyle,
âdet ve teâmüllerde bir ayırım gözetmemize
mukâbil,
örfte böyle bir farklılığa gitmeyiz.
Ayrıca örf,
hem söz,
hem de amelle
ifade edilmesine karşılık;
âdet ve teâmüller sadece fiil ve davranışlara bağlı
kalırlar.
Bundan başka,
âdet ve teâmüllerin “âtıl akıl”a ait bir yanları vardır
ki,
bu yanları itibarıyla onlar,
tamamen eskiyi kabul ve taklide dayanırlar.
Kur’ân,
pek çok yerde böyle bir anlayışı tenkit sadedinde,
“Biz atalarımızı bir
din ve bir millete bağlı bulduk ve onların izlerine uyduk (onları izlemeye
koyulduk) derler.” diyerek,
böyle bir taklit ve şablonculuğu açıktan açığa
ayıplar.
Örf ise,
Kur’ân-ı Kerim’de her zaman mâruf unvanıyla emredilegelen,
hiç
olmazsa tavsiye edilen hususlardandır.
Biz burada,
hukuktaki yerleri itibarıyla bir kısım ahkâma esas teşkil etmeleri
açısından değil,
örfün mutlak mânâda,
âdet ve teâmüllerin de dinin ruhuna
muhalif düşmemeleri şartıyla kültür mirasımızın önemli birer kaynağı olduklarını
vurgulamak istedik.
Yoksa,
sadedinde bulunduğumuz konulardan her birerleri,
birer kitapçığa,
hiç olmazsa uzunca bir makaleye mevzû teşkil edecek kadar
geniştir.
Bu da,
hem bizim iktidarımızı,
hem de bu yazının istiab haddini çok
çok aşar.
Buraya kadar işaretleyip geçtiğimiz bütün yazılanlar,
fevkalâde daraltılmış,
hatta bir ölçüde bazen sadece mevzûun ismi ve tarifiyle yetinilerek,
dar bir
makale çerçevesinde,
kültür mirasımızın kaynakları ve bu kaynakların iç
yapılarının hatırlatılmasından ibarettir.
Bu esnada,
birbirinden ayrı gibi
görünen kültür mirasımızın değişik kaynakları arasında ciddî bir organik
birliğin var olduğunu da vurgulayarak,
bize ait ayrı bir özelliği daha
hatırlatmak istedik.
Bütün bunları yaparken de fantezilere girmemeye fevkalâde
özen göstererek ve değişik sunîliklere takılma gibi hususlardan uzak durarak,
bütün dikkatlerimizi büyük ölçüde,
konunun epistemolojik buudu üzerinde teksif
edip,
kültür ve düşünce mirasımızın farklı alanları arasındaki münasebetleri
hatırlatmaya çalıştık.
Anlatılan şeylerin hemen hepsinin hatırlatılması
zaruretine binaen,
mahrûtî bir bakışla her konuyu olabildiğince daraltıp,
mevzûun teferruatını uzman firasetlerin yorumuna bırakarak ve şayet gelecekte
bunları daha bir detaylandırmayı düşünüyorsak,
onu da ömrün vefa etmesine
bağlayıp,
birer damla ile deryalara işareti şimdilik yeterli bulduk.
Kültür problemimiz ya da kendimiz olma (1)
Kendimiz olma derken,
hiç kuşkusuz,
kendi medeniyet mirasımızla ve kendi
kültürümüzle örgülenen iç kimliğimizin öne çıkarılmasını ve onun
yörüngeleşmesini kastediyoruz.
Şimdilerde bazı çevreler,
“kendimiz” derken,
milletçe mânâ köklerimizle irtibatı olmayan bir kısım folklorik gösterileri,
cismâniyet adına boşalma ihtiyacı duyan kitlelerin dışa vuran nefsânîlikleri,
ya
da yeme-içme-eğlenme,
düğün-dernek vs..
gibi durumlarda ortaya çıkan merasimleri
anlayabilirler.
Biz onu,
toplumun bütün kesimlerinde hemen her zaman geçerli olan;
milletin,
hafıza,
şuur ve vicdanından beslene beslene devam edegelen,
yine onun duygu,
düşünce,
dil ve sanat telâkkisinde duyulup temsil edilen..
örf,
âdet ve
geleneklerimizle hemen her zaman hayatın en önemli bir derinliği olarak
yaşanan..
annelerimizin kucağında gördüğümüz ihtimamdan,
atalarımızın millî
karakterimizi aksettiren o babacan davranışlarına;
eğitim sistemimizin millî ruh
muhtevalı olmasından,
eğitimcinin bu ruhu kusursuzca soluklamasına;
mutfağımızdaki yemek üslûbundan bağımızda-bahçemizde ve tarlamızdaki temel
tavırlarımıza;
masa başındaki oturuş ve kalkışımızdan bir şantiyedeki iş
ahlâkımıza;
konuşma,
yazma tarzımızdan başkalarıyla münasebetlerimize kadar
hayatın her ünitesinde,
bu ünitelerin her basamağında ve yürüdüğümüz yolların
her durağında duyar,
yaşar ve çevremize aksettiririz.
İlk bakışta böyle kendimiz olarak yaşamanın amelî ya da içtimaî yararı hemen
sezilemeyebilir.
Ancak uzun vadede ve ısrar edilirse ilerlemenin her kademesinde
onun ne ölçüde hayatî bir önem arz ettiği kendi kendine ortaya çıkar.
Böyle bir
süreçte bize düşen şey,
millî hayatımızı zamanın tefsirlerini de hesaba katarak
din-diyanet,
örf-âdet,
an’ane ve geleneklerimiz çizgisinde sürdürmektir.
Bu
sayede bize ait şeyler zamanla tabiatımızın birer yanı hâline gelecek,
“özümseyip” dışarıdan aldığımız yabancı değerler de bizim rengimize bürünerek
millî atlasımızın önemli bir çizgisini teşkil edecektir.
Roma’da,
Atina’da,
Mısır’da,
ya da Babil’de yaşanan kültür de o baş döndüren zenginliği ile
nevzuhur olarak birdenbire ortaya çıkmamıştır.
Kültür her yerde fertlerin duygu,
düşünce dünyasında ve ma’şerî vicdanın münbit yamaçlarında uzun bir kuluçka
döneminden sonra varlığa ermiş;
iç kaynaklardan doğrudan doğruya,
dış
kaynaklardan da süzüle süzüle beslenmiş,
gelişmiş;
derken zamanla o milletlerin
tabiatlarının önemli bir derinliği ve onların hayatlarının en bâriz bir rengi
hâline gelmiş;
sonra da her zaman konuşulup düşünülmese de,
mâbedden mektebe,
sokaktan evlerin içine,
kıraathânelerden yatak odalarına kadar her yerde bütün
hayatı kuşatmıştır.
Öyle ki,
insanlar iradî olarak onu dinlemeseler de o
iradeleri aşan sırlı bir güçle her zaman kendini onlara dinletebilmiştir.
İşte bir millet,
bu ölçüde kendi olarak sağlam bir kültür zeminine
oturtulabildiği takdirde,
cehalet,
fakirlik,
ihtilaf,
disiplinsizlik ve haricî
baskılar gibi pek çok açmazları olsa da,
mutlaka,
zamanla bunların hepsini
aşabilecek kıvama ermesi âdeta tabiîleşir.
Orta dönem tarihi itibarıyla,
Roma,
Atina,
Mısır ve Osmanlı buna iyi birer misal teşkil ederler.
Yakın tarih
açısından da -İkinci Cihan Harbinde olduğu gibi bir kısım maceralarla kendini
yeyip bitirmezse- Almanya orta ölçekte bir örnek sayılabilir.
Bu ülke,
İkinci Cihan Harbi sonrası tamamen alt-üst olmuş,
ekonomisi yıkılıp
gitmiş;
millî hakimiyeti bütün bütün başkalarının eline geçmiş;
mağlûbiyet ve
perişaniyetin hâsıl ettiği ruh hâletiyle toplum değişik kamplara ayrılmış ve
ülke bir baştan bir başa âdeta açık bir esaret kampı hâline gelmişti..
gelmişti
ama,
onların yürekleri hamiyetle atıyor;
hülyaları Büyük Almanya sevdası ile
tütüyor ve bunu gerçekleştirmek için de adalî güçlerine ve düşüncelerine
güvenleri tamdı.
Bu itibarla eğer Almanya,
böyle bir ölüm arenasından
kurtulacaksa,
kendi hayat enerjisi ve oturmuş kültürü sayesinde kurtulacaktı ve
kurtuldu da.
Evet o,
milletçe kendi kültürüne,
kendi mânâ köklerine yönelerek,
sosyolojik,
psiko-sosyolojik ve sosyo-kültürel şartları akıllıca değerlendirip
son yarım asrı kendi hesabına görülmedik şekilde en iyi yorumlayanlardan biri
oldu.
Bu örnek bize şunu göstermektedir:
Bir ülkede,
siyasî,
iktisadî,
idarî
problemleri,
münhasıran siyaset,
iktisat ve idareye incirar ettirme (indirgeme),
bir yönüyle doğru olsa da,
pek çok yönleri itibarıyla eksiktir.
Evet;
hemen her
sahada,
gayret,
bilgi ve alternatif proje üretmenin yararlı olacağında şüphe
yok;
ancak burada ihtimamla üzerinde durulması gerekli olan ayrı bir şey var ki
o da,
bence milletin mânâ kökleri ve kültürüdür.
Şayet bir millet çağıyla
hesaplaşmaya karar vermişse,
içtimaî,
iktisadî ve siyasî faaliyetlerinin
bütününde mutlaka kendi mânâ köklerini de göz ardı etmemeli ve millî kültürün
belirleyici misyonunu asla unutmamalıdır.
Vakıa,
ülkemizde,
hemen her “değişim” ve “dönüşüm” söz konusu olduğunda,
kendi
kültürümüz üzerinde de durulmuştur;
ne var ki bu konuda hiçbir zaman kalıcı ve
plânlı bir teşebbüsten söz etmek mümkün değildir.
Geçmişimizin düşünce
mimarlarının ruh işçilerini yetiştiren medreseler ve tekyeler,
bizi geleceğe
taşıyacak proje üretemediler;
üretemedi ve kendi enkazlarının altında kalıp
ezildiler.
“Geçmişlerinizi mesâvileriyle yâd etmeyiniz.” düsturu gelip
boğazımıza tıkanıyor ve daha fazla bir şey söylememize müsaade etmiyor.
Biz de,
“Tarihî hâdiseler,
birbirine benzese de aynı değillerdir;
dolayısıyla da
onlardan ders değil ibret alınır.” deyip onlara yönelteceğimiz soruları
kendimize tevcih ediyor ve “Bizden evvelkiler,
varoluş gaye ve hedefinden
sapınca inkıraza uğradılar.
Bugün,
aynı durum bizim için de söz konusudur.
Öyle
ise,
var kabul etsek bile onların günahlarıyla meşgul olmaktansa kendi
hatalarımızı sorgulamak daha isabetli olacaktır.” diyoruz.
Diyelim ki,
onlar kendilerini besleyen kaynaklara karşı alâkasız kaldı ve
milletçe çoraklaşmaya vesile oldular,
pekalâ ya biz ne yaptık?.
Rica ederim
milletçe bütün sorumluluklarımızı yerine getirdiğimizi iddia edebilir miyiz?
Bütün devlet müesseselerini çağın gereklerine göre işlettiğimizi söyleyebilir
miyiz?
İstirham ederim,
bunca zamandır mektebin kendinden bekleneni verdiğini
kim söyleyebilir?
Vakıa pek çok genç,
Paris,
Londra,
Münih veya New York..
gibi
merkezlerde yüksek eğitim aldı;
ama bunların topluma yararlı birer uzuv hâline
geldiklerini söylemek mümkün müdür?
Aksine,
topluma yararlı birer uzuv hâline
gelmeleri bir yana bunlar pek çoğu itibarıyla değişik fantezilerle ülkelerine
döndüler ve Anglo-saksonizm,
Nazizim,
Slavizm,
ya da kapitalizm,
liberalizm,
komünizm gibi cereyanların tesirinde ülkemize bir sürü de problem getirdiler..
getirdiler ve daha önceki yıllara nisbeten huzursuzluk daha bir arttı ve özden
kopmalar da daha bir hız kazandı.
Bunun böyle devam etmeyeceği ümidini hâlâ
koruyoruz.
Aslında ümitvar olmak için sebepler de yok değil;
bir kere her şeyden evvel bu
dönemde gadre ve zulme uğradığımızın farkına vardık.
İşte bu olumsuz albüm
şimdilerde bile bize çok farklı fotoğraflar ilham edebilir.
Fransa,
Almanya,
İngiltere ve Amerika ile dostluk kurma teşebbüslerimiz,
hayal kırıklıklarımız,
çaresizliklerimiz ve daha yüzlerce olumsuzlukla savaşa savaşa edindiğimiz
tecrübeler bugün bizde,
“anil-merkez” bir açılım meydana getirecek ölçüde ciddî
bir metafizik gerilime dönüşmüştür;
dönüşmüştür ama,
bu gerilimi çok iyi
değerlendirmek de yine bize düşmektedir.
Mektep,
kendi önemi ölçüsünde
vereceğini verdi.
Şimdi sıra,
mektebin vâridâtını kendi ruh potamızda yoğura
yoğura ve kendi kültür esaslarımızla besleye besleye o bilgi ve tecrübeyi
ehlîleştirmeye gelmiştir.
Zira,
eğer geleceğe yürümeye kararlı isek,
bilgi ve
tecrübe birikimimizi yerinde değerlendirerek,
mantık muhakeme ve üslûpta da
mutlaka kendimiz olmalıyız.
Mektep insana,
ilmî,
içtimaî,
iktisadî,
siyasî
formasyon kazandırabilir;
ama bunların,
toplumun her kesimi tarafından kabul
görmesi ve kalıcı olması o toplumun mânâ kökleri ve düşünce yapısıyla kaynaşıp
bütünleşmesine bağlıdır.
Bu açıdan da bizim gibi geri kalmış ülkelerin problemi
mektebi kendi ruhu ve mânâsıyla keşfetmenin yanında,
hatta ondan da öte bir
kültür problemidir ve bu problem de mutlaka kendi zemininde çözülmelidir.
Mektep
sıralarında elde edilen ve ruhlarımıza akan pek çok şey vardır ama,
ondan daha
müessir bir şey var ise o da kültür fenomenidir ve onun bir çevre ve muhit ürünü
olduğunda şüphe yoktur.
Denebilir ki,
dünden bugüne hemen her medeniyette,
çevre,
“kültürel” değerlerin
kaynağı olagelmiştir.
Biz buna,
duygular,
düşünceler,
tavırlar,
sesler,
renkler,
üslûplar,
şiveler ve millet tabiatının başka derinliklerini ihtiva eden pek çok
hususiyetten oluşmuş umumî çevre de diyebiliriz.
Böyle bir yaklaşımın
haklılığını gösterecek pek çok şeyden bahsetmek mümkündür ama;
biz şimdilik,
toplumun her kesimince,
hava gibi teneffüs edilen,
su gibi yudumlanan,
çiçekler
gibi koklanan ve tabiat gibi dinlenen en güçlü dinamik olan kültürün bu
umumîliği üzerinde durmak istiyoruz.
İşte ancak böyle bir umumîlik içindedir ki
kültür,
genişler ve kalıcı bir tesire sahip hâle gelir ki,
kültür dediğimizde de
akla gelen bu olmalıdır.
Evet o,
bir çoban üzerinde icra ettiği tesir ölçüsünde,
bir aydın,
bir bilge üzerinde de müessirdir.
Su,
toprak,
hava ve güneşin
birleşik noktası bir canlının varlığa ermesi ve varlığını sürdürmesi adına ne
ise,
bir toplumun bugünü ve yarını adına da kültür aynı şeydir.
Evet o,
hem
ferdi hem de toplumu psişik yönü ve ahlâkî ufkuyla kıvama erdiren en önemli bir
dinamiktir.
Mektep,
hedef yörüngeli olması ve derinliği ölçüsünde bir rıhtım,
bir liman,
bir
rampa vazifesi görebilir ama,
bu,
onun vâridâtının millî kültür potasında
yoğrulmasına bağlıdır.
Aksine mektebin,
ferdî ve içtimaî problemleri
çözemeyeceği açıktır.
Mektep,
bir plânlama dairesi,
bir proje merkezi olarak,
genel ahlâk ve millî hars çizgisinde bir kısım programları ma’şerî vicdana
duyurduğu ölçüde bir kıymet ifade etse de,
tek başına bir şey yaptığına dair
herhangi bir örnek göstermek çok zor,
hatta imkânsızdır.
Bu itibarla mektep,
olduğu gibi kabul edilmeli ve ondan sadece verebileceği şeyler beklenilmelidir.
Bilimin ehemmiyeti mahfuz,
her şeyi mektebe bağlamak abartılı bir yaklaşımdır ve
dünyayı öküzün boynuzlarına yükleme gibi pek çok bedihîyatı izah edilmez hâle
getirecek ölçüde de avamca bir telâkkidir.
İstikbal vaad eden sağlam bir cemiyet,
onun parçaları mesâbesinde olan mazbut
fertlerden meydana gelir.
Ne var ki,
bir yönüyle,
“devir” de diyeceğimiz bir
kısır döngü söz konusu olsa da,
böyle mazbut ve kaliteli fertler de ancak yine
böyle mazbut bir toplumun bünyesinde varolup gelişecektir.
Evet,
bizim
zenginliklerimizle mâmur bir çevre,
âlimi de-cahili de,
genci de-yaşlıyı da,
köylüyü de-kentliyi de,
düşüneni de-havâîyi de her zaman “etki”leyebilir ve
bunlar gözlerini açıp çevreleriyle münasebete geçtikleri andan itibaren,
muhit
ve atmosfer onlara sürekli bir şeyler söyler;
onları sorgular;
onlarla diyalog
kurar;
vâridâtı,
zenginliği,
fakirliği,
psişik yanı ve fizikî ortamıyla ya
onları besler mâmur eder veya duygularını,
düşüncelerini yıkar her şeyi harabeye
çevirir.
Bir toplum ve onun fertleri üzerinde millî ruh atmosferinin bu ölçüdeki
müessiriyeti,
her zaman bütün buudlarıyla tam sezilmeyebilir.
Ancak,
şu husus da
unutulmamalıdır ki;
ister psikolojik âlemde,
ister fizikî dünyada,
önemsiz gibi
görünen pek çok detay,
tahminlerin üstünde nice ehemmiyetli keşif,
teşebbüs ve
icatlara kapı aralamıştır.
Yerinde,
bir kedinin gözünü ayırmadan bir fare
deliğini gözetleyip durması bir vicdanı şahlandırmış..
bir karınca ve arı
topluluğunun en mükemmel cumhuriyetlerden daha mükemmel âhengi düşünen
dimağlarda ne ufuklar açmış..
ve fizikî dünyada kim bilir ne önemsiz hâdiseler
ne ateşîn zekâları harekete geçirmiştir.
Archimedes için bir hamam tası,
Newton için yere düşen bir elma,
Jean için umumî
ahenk,
Nâsıruddin et-Tûsî için damda yuvarlanan bir kazan,
İbn Heysem için
delileri sakinleştiren müzik nağmeleri,
Michelangelo için bir sabah güneşinin
sırlı doğuşu,
Denis Papin için bir güğüm su ve daha başkaları için kim bilir
hangi önemsiz hâdiseler ne büyük ilhamlara kapılar aralamıştı..!
Aslında,
toplum yapısının sıhhatli ya da arızalı,
pozitif ya da negatif yanları
açısından -aklın zahiri nazarında her zaman görülüp hissedilmese de- önemli bir
tesirinin olduğu muhakkaktır.
Fertler,
içinde bulundukları toplumun
çocuklarıdırlar ve her şeyi onun atmosferinde duyar,
yaşar ve benimserler.
Bu
konuda umumî mânâda ilim ve irfan sahiplerine,
hususî mânâda da sorumlulara
düşen şey,
toplumu yanlış şekilde etkileyen ve akla,
müşâhedeye,
tecrübeye,
dinî
düşünceye ters bir kısım yabancı ve zararlı mülâhazaların ayıklanmasıdır.
Tarihte bu ayıklamanın en büyük kahramanları peygamberler olmuştur.
Onlardan
sonra ise,
ilhamla gerilmiş asfiyâ;
kalb ve kafa bütünlüğü içinde bulunan fikir
adamları;
fizik yanında metafiziğe,
muhakemenin yanında vicdanî seziye,
tecrübenin yanında vahy-i semavîye değer veren ilim adamları gelir.
Hazreti Nuh,
“Vedd”,
“Suvâ”,
“Yeğûs”,
“Yeûk”,
“Nesr”i sorgulayarak;
Hazreti
İbrahim,
çevresini saran puta ve putçu düşünceye baş kaldırarak;
Hazreti Musa,
zulme,
istibdada ve insanların sömürülmesine karşı koyarak;
Hazreti Mesih,
tabulaştırılan maddeyi yerden yere vurarak;
İnsanlığın İftihar Tablosu,
kendinden evvelkilerin uğrunda mücadele verdikleri bütün yanlışlıkların yanında,
cehalet,
fakr u zaruret,
ihtilaf ve iftirak gibi beşerin yakasını bırakmayan
içtimaî hastalıklarla savaşarak..
O’ndan da günümüze kadar gelip geçmiş bütün
mücedditler ve kâmil mürşidler de hayatı Allah’ın emir,
irade ve hoşnutluğu
çerçevesinde yeniden yorumlayarak hep bu ayıklama işini gerçekleştirmeye
çalışmışlardır.
Evet,
kültürün oluşması,
devam ettirilmesi için,
onun bütün unsurlarıyla
toplumun her kesiminde duyulup hissedilmesinin yanında,
yabancı ve yozlaştırıcı
düşüncelere karşı da ortak bir tepki uyarılmalıdır ki,
bir yandan kendi
hususiyetlerimizle kendimiz olarak kalırken,
diğer yandan da,
bâtıl,
hurâfe ya
da yabancılaşma girdabına takılmadan geleceğe yürüyebilelim.
Kültür problemimiz ya da kendimiz olma (2)
Değişik kültürlerin birbirlerinden “etkilenme”leri bir gerçek;
ama,
orijinini
muhafaza ederek onu bir yerden bir yere taşımak,
bir elbise gibi birinin
sırtından alıp bir başkasına giydirmek mümkün değildir.
Kültür,
kendi orijinini,
biyolojik hususiyetleri itibarıyla içinde yetiştiği ortamda koruyabilen canlılar
gibi ancak,
doğup bağrında geliştiği toplum tarafından hava gibi teneffüs edile
edile,
su gibi yudumlana yudumlana o toplumun hayatî bir derinliği hâline gelir
ve korunmuş olur.
Kültür,
bir yerden bir yere taşındığında,
onun bu yeni çevrede var olup
gelişmesi için müsait ortam oluşmamışsa ölür;
en azından kendi özelliklerini
yitirerek melezleşir;
anlamsızlaşır ve farklı bir harse inkılâp eder.
Bize ait
bir ses,
bir nağme,
bir çizgi,
bir resim,
bir stil,
bir üslûp kendi orijiniyle
başkaları tarafından tam temsil edilemeyeceği gibi,
başkalarına ait harsî
hususiyetleri de,
aynıyla bizim temessül etmemiz imkânsızdır.
Evet,
bizdeki kültür onca renkliliğine rağmen,
bize ifade ettiği mânâları onlara
ifade edemez,
bizde uyardığı heyecanı onlarda uyaramaz;
belli bir tesir icra
etse de bunu kendi tabiîliği ve fıtrîliği içinde icra edemez.
Özümsemeden
aldığımız başka milletlere ait kültürlerde de aynı olumsuzluklar söz konusudur.
Zira kültür,
işporta metaı gibi bedeli ödenince alınıp eve götürülecek bir
tablo,
bir resim,
bir plak,
ya da bir kaset değildir.
O,
içinde var olup
geliştiği çevrenin;
bütün zaman ve mekân unsurlarının birleşik noktası olması
açısından bir külldür ve içinde geliştiği çevreye mahsustur.
Onu oluşturan ve
besleyen bütün elemanları birleştirici bir çerçeveye yerleştirmek için onu,
arkasında bulunan bütün unsurlarla müşterek mütalâa etmek icap eder.
Böyle bir
mütalâada ilk hatırlayacağımız şey de,
onun,
herhangi bir millete ait ve eski
ifadesiyle “nev’i şahsına mahsus” belli bir hayat biçimi ve o milleti meydana
getiren fertlere has bir davranışlar manzumesi olmasıdır.
Hiç şüphesiz böyle bir
tahlilde ilk göze çarpan husus da,
bir toplumun hayat felsefesiyle davranış
biçimi arasındaki tesir ve etkileniştir.
Bunlardan ilki ne kadar oturmuş ve
toplumun her ferdine ne kadar mâl olmuşsa,
ikincisi de o kadar kalıcı ve
istikbal vaad edici bir hâl almış demektir.
Tıpkı biyolojik varlıklarda olduğu
gibi;
bütün,
onu meydana getiren hücrelerin hareketlerini belli çizgide
belirler,
belli istikamette hareket eden hücreler de,
onu heyet-i umumiyesiyle
yarınlara taşıyacak birer eleman vazifesi görürler.
Âdeta karşılıklı sorumluluk
çerçevesi içinde cereyan eden bu hareketler manzumesi,
iradî varlıklar söz
konusu olunca,
bir taraftan hiyerarşik bir düzenlenme,
diğer taraftan da,
selim
akıl,
sağlam müşâhede ve vicdanî sezişlerle kritik edilme gibi bir sorgulama
hamlesi doğurur.
Böyle bir süreç,
dünüyle-bugünüyle oturmuş,
akla,
düşünceye,
vahye açık bir
toplum için,
onun hayat felsefesi,
millî üslûbu,
tarihî karakteri ile
aynîleşmenin en sağlam yoludur.
Aksine,
henüz gelişme sürecini tamamlayamamış,
âdet,
töre,
eğlence,
ya da zevk u safâdan örülmüş hatta bazen de tabu hâline
getirilen folklorik alışkanlıklara gelince,
bunlar aldatan birer kültürsüzlük
örneğidir.
Evet,
emvâcı karar-dîde olmuş yerleşik millet ve medeniyetlerde,
toplumun değişik kesimleri itibarıyla sürekli alış-verişler,
tesirler ve
tepkiler söz konusudur.
Hususiyle de demokratik mülâhazaların bahis mevzuu
olduğu ortamlarda toplum piramidinin tepesindekiler ile,
tabanı oluşturan
unsurlar arasında her zaman ciddî bir tesir ve teessür (etki-tepki) söz
konusudur.
Öyle ki,
mektepteki hocadan kürsüdeki vâize,
gazete ve mecmuadaki
yazardan televizyon kamerası karşısındaki yorumcuya,
şiiriyle,
nesriyle kendini
ifade eden edebiyatçıdan geniş mânâda bütün varlığı,
dar mânâda kendi
çevresindeki eşya ve hareketleri tuvaline taşıyan ressama kadar herkes hemen her
zaman muhatap kitleleri açısından böyle bir tesir ve teessürün insiyâkıyla
hareket ederler.
Veren ve üreten mânâsına yukarıdakiler,
çevrelerine sürekli
sinyaller göndererek muhataplarını uyarır,
onları motivasyona hazırlar ve
onların içindeki istidatları meslek ve sanat telâkkilerinin ufkuna yönlendirerek
verici ve üreticilerin sayılarını artırırlar.
Öyle ki her gün biraz daha
sayıları azalan alıcıları da birer ufuk insanı hâline getirirler.
Veren ve üretenler üretip verirken,
alanlar da,
yukarıdan gelen her şeyi
sorgular;
onların yanlışlarına veya kendilerinin yanlış gördüklerine karşı
çıkar;
karşı çıkar ve zirvedekileri sürekli alternatif çözümlere zorlarlar.
Böylece,
bize ait her şey tevsîk edilir,
şöyle veya böyle her üslûp bozukluğu
süzgeçten geçirilir ve her yanlış davranış da sorgulanarak ayıklanmaya tâbi
tutulur.
İşte böyle bir mütekâbiliyet de ancak kültür gibi ortak bir mirasın,
toplumun bütün katmanlarınca paylaşılması sayesinde mümkün olabilir.
Evet bir millet,
değişik kesimleriyle,
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ifadeleri
çerçevesinde “bünyân-ı marsûs” gibi olur ve sımsıkı birbiriyle kenetlenirse;
kenetlenip güç ve enerjisini sadece iç bünyesinin varlığı ve âhengi adına
kullanabilirse,
onun için dağlar-tepeler dümdüz ve düzlükler de pürüzsüz hâle
gelir ki,
artık o milletin devletler arası dengede muvazene unsuru olmaya
yürümesi ahvâl-i âdiyeden demektir.
Ne var ki,
böyle içtimaî bir râbıtanın,
hem
de bu ölçüde müessiriyetiyle varolması da yine,
kendi çerçevesiyle yerli yerine
oturmuş ve her kesim tarafından yaşanarak millet tabiatının bir yanı hâline
gelmiş millî kültüre bağlıdır.
Ahlâkî değerler üzerine kurulmuş,
onları
soluklayıp onlarla beslenen;
dinin yenilmez gücüne dayanıp onun sayesinde her
türlü yabancılaşmayı aşabilen;
sanat telâkkimize arka çıkıp her yerde ona emin
bir barınak olan bir kültür.
Aksine çerçevesi iyi belirlenememiş veya bütün bir
toplumun referansını alamamış bir kültürün zenginleşip bütün bir milleti
kucaklaması bir yana böyle bir durumda kültür,
mimar ve çırakları arasında her
zaman bir zıtlaşma ve birbirini yıpratma vesilesi hâline gelmesi kaçınılmaz
olacaktır.
Bazen böyle bir zıtlaşma,
hususiyle de ahlâk ve sanat konusunda
tamiri imkânsız yaralar da açabilir.
Zaman zaman ahlâkî bir konuda ifrat ve
aşırı titizlik,
duygu ve düşünceleri tesiri altına alıp ferdi ve toplumu
mankurtlaştıracağı gibi,
bazen de bediîyatta kuralsızlık ve lâahlâkîliğe kapı
aralayabilir ve her şeyi anarşi ve müstehcenlikle kirletebilir.
Aslında kültür hâdisesi düşünülürken,
henüz ruhî fonksiyonları itibarıyla
disipline olamamış bazı çevrelerin hayatına göre zevk u safâ ve eğlenceye ortam
hazırlama yerine,
onlarda bugünkü ve yarınki problemleri göğüsleyebilecek
aktiviteyi artırma,
onları daha muhtevalı düşündürerek iyiyi,
güzeli,
doğruyu
seçebilme yeteneğine ulaştırma esas alınmalıdır.
Böylece,
bilginin desteğini
sağlamanın yanında,
genel ortamın,
cebrî-ihtiyarî yönlendirmesinin avantajları
ve umumî gidişatın da insiyaklarıyla daha yararlı ve isabetli tercihlerde
bulunma imkânı doğacaktır.
İşte böyle,
biraz kurallara bağlılık,
biraz da içtimaî yapının cebrî-ihtiyarî
yönlendirmesi sayesinde,
ahlâkîlik,
ilmîlik ve bediîyatın birleşik noktası hayat
üslûbumuzun besleyicisi,
hareket ve hamlelerimizin dinamosu hâline gelecek ve
bize her zaman iyilik,
güzellik ve doğruluk adına ayrı bir zaferin neşvesini
tattıracaktır.
Ayrıca burada ahlâk,
iman ve sanat telâkkisi ve güzellik
anlayışının nasıl yorumlanacağı ve nasıl anlaşılacağı da önemlidir.
Ahlâkı,
bir
kısım katı kuralların uygulanmasından ibaret görmek;
imanı,
aklı,
müşâhedeyi,
hissi ve vicdanı hesaba katmadan körü körüne bir inanma şeklinde anlamak;
estetiği,
eşyanın bir anlık görüntüsünü alıp üryan resimler,
donuk heykellerle
yorumlamak;
sanatı,
şiir,
müzik,
tiyatro gibi kaba bir çerçeveye yerleştirmek,
güzeli de,
güzellik kültürünü de daraltma,
sığlaştırma ve belli bir kesimin
fantezisi hâline getirme demektir.
Kendi kültürümüzle yeniden dirilişimiz;
imanla şahlanmış gönül erleri,
düşünce
ufkuyla yarınlarda dolaşan fikir mimarları,
sanat telâkkisiyle varlık ve
hâdiseleri kucaklayan ve ince tahassüsleri,
tefahhuslarıyla bize bulunduğumuz
ufukların ötesinde yeni cevelengâhlar belirleyecek dehalar beklemekte.
Güzellikte pek çok estetik hayranının yeni ufuklara açılması ve yeni yorumları;
bediîyatta mâhir sanatkârlar ve gayretli çırakların takdire şâyan himmetleri;
mûsıkîmizin ruhunu bulma çabalarıyla çırpınan seslerin ruhumuzdaki nağmelere
dönüşen anlamlı besteleri ve zengin repertuarları;
edebiyatın zevkini teşemmüm
etmeye başlamış usta şairlerin ve dil aşığı nâsirlerin taklitleri aşma
istikametindeki cehdleri bize kendimiz olma yolunda sadık bir fecrin emâreleri
gibi geliyor.
Gördüğümüz ışıklar yalancı birer fecir şuâsı olsa da,
arkadan
gelenin “fecr-i sâdık” olacağında şüphe edilmemelidir.
Bu çizgide hareket edildiği takdirde yerli yerine oturmuş millî harsımız,
ruh ve
mânâ köklerimiz,
karakter ve muhtevamız,
zamanı gelince evrensel kültürün de
olmazsa olmaz bir parçası hâline gelecektir.
Aksine,
bugüne kadar olduğu gibi
bundan sonra da başkalarının kültür kaynaklarıyla beslenmeye devam eder ve inşa
düşüncesinde taklide takılıp kalırsak,
ne şiirde,
ne mûsıkîde,
ne resimde,
ne
bediîyatın başka dallarında vesâyetten kurtulamaz ve milletçe hep yedilmekte
kalırız.
Böyle bir durumda ise kendimiz olarak varlığımızı sürdürmemiz mümkün
olamayacağı gibi,
üretici ve verici olma seviyesini yakalamamız imkânsızdır.
Evet,
şimdilerde olsun,
eğer acele edip kendi kültür formatlarımızı genç
nesillere empoze etmez;
empoze ettiğimiz şeyleri de bir an evvel hayata
geçirmezsek,
bizden sonra gelenleri de kendi mâkûs kaderimizi yaşamaya mahkum
etmiş oluruz.
Onun için,
başta kültür dünyamızın fikir mimarları olmak üzere bu
konuda söz sahibi herkes ciddî bir seferberlik ruhuyla harekete geçmeli ve
ülkeyi bir baştan bir başa kendi millî kültürümüzün şantiyesi,
bir an evvel
kendi hayat felsefemizin mektebi,
kendi mantık ve muhakememizin tahlil ve terkip
laboratuvarı hâline getirmelidirler;
getirmelidirler ki,
kendimiz olarak
kalmanın yolu da yine kendimiz olarak dirilmeden geçer.
Nübüvvetin çehresinde okuduklarımız
Allah,
varlık ve eşya ile Kendinin tanınıp bilinmesini dilediği gibi,
vahyin
lisanıyla da,
tekvînî ve tenzîlî emirlerinin iç içe mütalâa edilmesini;
gözlerden kalbe akan mânâların,
kulaklar yolu ile gelip ruhları saran nefehatla
desteklenmesini;
zât,
sıfât ve esmâsı itibarıyla “min haysü hüve hüve” bir
ulûhiyet anlayışının ortaya konmasını ve tabiî buna karşılık da kullarının
sorumluluklarını,
bu sorumlulukları nasıl yerine getireceklerini,
yürüdükleri/yürüyecekleri yolun âdâb ve erkânını,
varacakları hedefin vaad
ettiklerini talim etmek istemiştir.
Evet,
gayb-ı mutlakla alâkalı konuların
dosdoğru bilinmesi vahyi gerektirdiği gibi,
vahiy de zarurî olarak peygamberlik
müessesesini iktiza etmektedir.
Bu zarurete binaendir ki,
Allah,
hemen her devri ve bazı dönemler itibarıyla her
kıt’ayı ayrı bir peygamberin vücuduyla şereflendirmiş ve Bediüzzaman’ın
ifadesiyle:
Karıncayı emirsiz,
arıyı ya’subsuz bırakmayan Kudret-i Ezeliye,
beşeriyeti de hiçbir zaman nebisiz bırakmamıştır.
Allah,
bu kâinatları bilerek ve dileyerek yaratmıştır;
yaratmış ve haricî vücud
giydirerek var ettiği canlı-cansız,
kesif-latîf,
arzî-semavî her varlık ve her
nesneyi değişik hikmetlerle,
maslahatlarla donatmış;
belli gayelere bağlamış ve
belli hedeflere yönlendirmiştir.
Ayrıca,
farklı bir tecelli dalga boyunda,
Kendini,
kendi olarak bildirme,
bu mânâda varlığından herkesi haberdar etme,
hususiyle de şuur sahibi varlıklara,
niçin yaratıldıklarını,
neye ve nereye
namzet olduklarını,
sorumluluklarının neden ibaret bulunduğunu duyurma yolunda,
esrar-ı ulûhiyet ve nizam-ı ubûdiyete tercüman olmak üzere özel donanımlı bazı
kimseleri birer elçi olarak gönderip,
bize yarattıklarının renk,
desen,
şive,
âhenk,
mânâ ve muhtevasıyla varlığını anlattığı gibi,
bu seçkin kimselerle de
tenezzülat perdesinden tenzîlî beyanıyla,
beşerin idrak,
his ve şuur seviyesine
göre,
aynı zamanda zâtı,
sıfatları,
esmâsı arasında bulunan sağlam tenasübü de
gözeterek ulûhiyet ve rubûbiyetin esrarını,
hilkatin gayesini,
fıtratın
neticesini,
insanoğlunun yeryüzündeki konumunu,
varacağı son noktanın
keyfiyetini ruhlarımıza duyurmak istemiştir.
Ne var ki,
Cenâb-ı Hak -her işte pek çok hikmeti vardır ve daire-i rubûbiyeti
aynı zamanda pek çok hikmet ve maslahatları da ihtiva etmektedir- bu tenzilî ve
teşriî emirlerinde herkesi muhatap almamış,
herkesle ayan-beyan konuşmamış,
böyle çok önemli ve hususiyet isteyen bir konuda sadece,
özel donanımlı ve
hayatını kalb ve ruh seviyesinde yaşayabilen müstesna bazı karakterleri seçerek
onlarla konuşmuş ve bu yüksek istidat,
hârika fıtrat,
yüce seciyelerle,
yaratılışın gayesini,
var olmanın hikmetlerini,
dünya ve içindekilerin mânâ ve
muhtevasını,
ötelerin mahiyetini,
ötelerde insanları ebediyetlere ulaştıracak
Cennet yollarını,
yer yer yürekleri hoplatarak,
zaman zaman da öbür âleme
iştiyakları şahlandırarak bir baştan bir başa bütün yeryüzünü kendi
güzelliklerinin pırıl pırıl bir meşheri ve ebediyetler hesabına da bir
ekim-biçim hasat zemini olduğunu vicdanlara duyurup insanları yalnızlıktan,
gayesizlikten,
vazifesizlikten,
hedefsizlikten kurtarmış;
onlara bu dünyanın
ötelere ait bir bekleme salonu olduğunu anlatmış,
var olma ve varlığı duymanın
ötesinde müstaid ruhları bir de ebediyet vaadleri ve cemâlini gösterme
bişaretiyle sevindirmiştir.
Allah,
bütün bu yüce hedefleri,
peygamber dediği o müstesna kimselerle
gerçekleştirmiş ve onları,
varlık ve eşyanın dili,
tercümanı,
yorumcusu;
ibadet,
istikamet,
ihlâs ve âhiret yurduna ulaştırmanın da yanıltmayan rehberleri
kılmıştır.
İşte bu üstün fıtratlar,
kendi devirlerinde,
kendi sorumluluk
sahaları içinde sürekli gezip-dolaşmış,
hakkı ilan etmiş,
onun taleplerini
herkese duyurarak mesuliyet alanları içindeki insanlara rehberlikte
bulunmuşlardır.
Nebilerin hemen hepsi de -aralarında derece farklılığı mahfuz- birer temiz
fıtrat timsali,
yüksek ahlâk örneği,
iffet ve namus âbidesi,
emniyet kahramanı
ve sadakat numunesidir.
Bunlar,
üstün karakterleri,
ciddî tavırları,
hep güven
vaad eden hâlleri,
hiç şaşmayan istikametleri,
değişmeyen doğrulukları,
meleklerinkine denk vefaları,
dağlar rasânetindeki metanetleri ve o derinlerden
derin kulluk şuurlarıyla hemen her zaman müşârun bi’l-benân (parmakla
gösterilen) olmuş örnek insanlardır.
Bu insanlar,
aynı zamanda,
kusursuz görüntü
ve suretleri;
gören herkese Hakk’ı hatırlatan sîretleri;
her zaman
fevkalâdeliklere açık hayat sergüzeştleri;
karşılarına çıkan ferdî,
içtimaî,
iktisadî,
siyasî,
kültürel problemleri bir hamlede çözebilecek kadar üstün
istidatları;
çevreleri üzerinde olağanüstü müessiriyetleri;
harika beyan
kabiliyetleri;
insan-kâinat-ulûhiyet hakikatleri adına ortaya koydukları
birbiriyle mütenasip,
mütevâzin ölçüleri;
insanların kalbî,
ruhî,
zihnî,
fikrî,
hissî bütün latîfelerini tatmin edecek seviyedeki beşerî müktesebat-üstü
fevkalâde donanımları;
kâinat ve umum eşyanın iç ve dış âhengine vukufla genel
muvazeneye riâyetteki basiretli,
dengeli tavırlarıyla rubûbiyet âleminin
sözcüleri ve tenezzülât-ı ilâhiye perdesinde rabbânî emir ve sırların da
aksettirici aynaları mesabesindedirler.
Evet,
hemen her nebi,
insanları dünya ve ukbâ saadetine ulaştıran yollarda emin
bir rehber;
gönülleri ilâhî güzelliklere uyarmada gürül gürül bir nâsih;
muhataplarının ruhlarına girmede kusursuz bir mürşid;
ele aldıkları kimselerin
duygularını,
düşüncelerini yontup şekillendirmede,
şekillendirip yaratılış
gayesine bağlamada bir insan sarrafı;
kötü huy,
fena âdet,
kirlenmiş tabiatları
söküp atmada ve onların yerlerine yüksek insanî değerleri ikame etmede mükemmel
bir terbiyeci..
imanları kavî,
Hakk’a güvenleri metin,
sundukları mesajların
hakkaniyetinden emin;
her zaman tereddütsüz ve itminanla konuşabilen;
en
ifritten hâdiseler karşısında dahi fütursuz,
pervasız,
fakat mutlaka dirayet ve
fetanetle hareket eden;
fevkalâde ciddî,
olabildiğine kararlı bir halaskârdır.
Öyle bir halaskârdır ki,
O,
arkasına düşenleri asla aldatıp yanıltmamış,
arkasına düşenler de böyle bir ittibadan ötürü kat’iyen pişmanlık
duymamışlardır.
Bu böyledir;
zira onlar,
duygu ve düşüncelerimizin mantık ve
muhakemelerimizin bize kazandırdığı/kazandıracağı müktesebatın çok çok üstünde,
en sağlam,
en duru lâhûtî natürel bilgilerin en zengin hazinedarları;
iman,
mârifet,
muhabbet,
aşk u şevk ve zevk-i ruhanî yolunun en emin rehberleri ve
insanları Hakk’a ulaştırmanın da en güvenilir kılavuzlarıdırlar.
Hakk’a
uyananlar onların âvazıyla uyanmış,
mârifet mırıldananların dilleri onların
sunduğu kevserlerle çözülmüş,
Hak rızasını arayanlar,
aradıklarını onların
atmosferinde bulmuş,
kâinat kitabının esrarını merak edenler,
onların ortaya
koydukları donelerle bu sırlı kitabı doğru okuyabilmişlerdir.
Nebiler maddî-mânevî terakkinin pirleri,
aklî ve ruhî kemalât yolunun öncüleri,
dinî hayat gibi dünyevî bütün nizamların,
intizamların da mimarları ve
üstadlarıdırlar.
Onlar sayesinde insanoğlu biyolojik bir canlı seviyesinden
hakikî insan olmanın ayrı bir unvanı sayılan “ahsen-i takvîm” mertebesine
ulaşmış;
onlar vasıtasıyla kendini keşfederek,
varlıklar arasındaki konumunu
kavrayabilmiş;
onların rehberliğinde,
evliyâ,
asfiyâ,
ebrar,
mukarrabîn..
gibi
aşkın kimselerin hayat seviyelerindeki enginliği duyup tadabilmiş..
ve yine
onların talim,
irşad ve iş’arlarıyla dünyayı hakikî çehresiyle görüp
değerlendirebilmiş ve onu bir laboratuvar,
bir kimyahane,
bir eczahane,
mükemmel
bir saray,
muhteşem bir meşher gibi değerlendirebilmiştir.
Evet,
Bediüzzaman’ın
da ifade ettiği gibi;
Allah,
enbiyâya ittiba edilmesini emretmekle insanları,
onların mânevî derinlikleriyle tanıştırıp bu feyyaz kaynaktan istifade edebilme
imkânıyla şereflendirmenin yanında,
peygamberliklerinin emare ve nişanları
sayılan mucizelerinin değişik perdelerden tecellileriyle de,
insanoğluna maddî
terakki yollarını göstermiş,
hiç olmazsa konuyla alâkalı bir kısım iş’arlarda
bulunmuş ve hassas, mütecessis ruhların çağrışım sistemlerini harekete
geçirerek,
bunların hayallerinde teknolojik gelişmelere kapılar aralamış ve
onlar arasında beyin fırtınalarının oluşmasına zemin hazırlamıştır.
Hazreti Nuh’un,
nübüvvet tersanesinde inşa ettiği mucizevî gemisi..
Hazreti
İbrahim’in,
en yüksek hararetlere karşı amyant ve daha ötesinin mukavemetini
tedayi ettiren “hasbiyallah” tezgâhından çıkmış ateş dokunmaz gömleği..
Hazreti
Yusuf’un,
ızdırar derecesine varan evkat cetveli arayışına mucizevârî lütfedilen
mahiyeti meçhul saati..
Hazreti Musa’nın,
modern sondaj aletlerini ve
santrifüjleri çağrıştıran o harika asâsı..
Hazreti Davud’un,
demir çelik
sanayiini tedâi ettiren,
demiri eritip,
şekillendirip farklı kalıplara ifrağ
etme mucizesi..
Hazreti Süleyman’ın,
Belkıs’ın tahtını,
resim,
şekil,
ses,
belki
de bütün çevre aksesuarıyla celbetmesinin düşündürdüğü modern çağların
televizyon,
internet ve daha ötesindeki harikaları hatırlatan,
âdiyat-üstü
tasarrufu..
ve yine bu yüce Nebi’nin,
iki aylık mesafeyi bir günde
kat’etmesiyle,
bugünkü uçak teknolojisini çağrıştıran fevkalâdeden seyr ü
seyahati..
keza onun,
metafizik âlemlere müdahaleyi işaretleyen,
cin,
ifrit ve
şeytanları teshiri hâdisesiyle,
günümüzdeki ruhlarla alâkalı çalışmaların nihaî
sınırlarına kapı aralayan madde ve fizik ötesi icraatı..
ayrıca,
kuş,
karınca ve
diğer hayvanların dillerini veya anlaşma kodlarını öğrenme tekniklerini
gösteren,
hatta ona teşvik eden “mantıku’l-hayvânât” vak’ası..
Hazreti İsa’nın,
cansız nesnelere hayat üfleme,
anadan doğma körlerin gözlerini açma,
abraşı
iyileştirme ve ölüleri ihya etme gibi mucizeleriyle modern tıp ve modern gen
biliminin hâlihazırdaki durumlarının çok ötesinde insanı düşündüren hârika
muâleceleri ve nihayet İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bütün bunların hepsine
denk yüzlerce mucizesi..
tekvînî emirler itibarıyla birer işaret,
iş’ar,
hatırlatma ve tedâîdir ve hemen hepsi de,
bu müstesna insanların değişik
alanlardaki hususiyetlerinin ele alınıp değerlendirilmesine birer çağrı
mesabesindedir.
Nebi,
Allah’tan gelmesi itibarıyla zarurî bilgiler cümlesinden sayılan malûmatı
olduğu gibi alıp kavrayan,
sonra da onu,
özüne ters hiçbir şey bulaştırmadan
başkalarına aktarabilen aşkın,
rabbânî bir kabiliyet ve istidattır.
Düz insan ve
diğer varlıklarda sevk-i ilâhî ile hayat ve üreme faaliyetlerinin -bu aşağıdan
bir benzetme- zarurîliği ne ise,
nübüvvetle serfiraz ruhların -latîfe-i
rabbâniye,
his,
şuur ve irade halitasından ibaret olan vicdan mekanizmalarıyla
görüp gözetmelerinin,
teşhis ve tesbitte bulunmalarının,
ihtiyaca göre içtihad
etmelerinin kıymet ve değeri mahfuz- vazife ve sorumlulukları da,
âdeta böyle
bir tabiîlik çerçevesinde cereyan etmektedir.
Evet onlar,
Hak’tan aldıkları
mesajları iç donanımları itibarıyla tabiatlarının bir yanı gibi duyar,
fıtratlarının gereği gibi de ulaştıracakları kimselere ulaştırırlar;
ulaştırır
ve durup dinlenmeden her zaman emrolundukları gibi hareket ederler.
Hareket
ederken de,
ihtiyac-ı fıtrîlerini yerine getiriyormuşçasına herhangi bir
beklentiye girmezler.
Enbiyâ-yı İzâm’ın,
ilâhî seçme ve rabbânî tavzif ve onların iç donanımları
iktiranına bağlı ifa ettikleri hizmet ve faaliyetlerinin,
o temiz vicdanlara ait
ef’âl-i zaruriye türünden bir hamle ve hareket şeklinde yorumlanması büyük
çoğunluğun görüşü.
Bu görüşe göre nübüvvet,
iç donanım adına her rüknü kendi
varoluş gayesine yönelmiş -buna tam inkişaf etmiş de diyebiliriz- vicdanın
yanında selim fıtrat,
müstakim tabiat,
mahiyet itibarıyla da onu arızasız
aksettirmeye müsait reşha gibi ruhlara ilâhî bir atıyye,
bir mevhibe,
nebi de,
bu mukaddes mevhibe ve atıyyenin özel temsilcisidir.
Bu itibarla nübüvvete,
beşer idrakiyle anlaşılmaz şeyleri anlama,
kavrama ve kırmadan,
inkisara
uğratmadan ikinci derecedeki muhataplara intikal ettirme de denmiştir.
İşte bu
açıdan da o,
mebde ve müntehânın birleşik noktası sayılmıştır.
Yani Allah,
dilediği kimseleri يُؤتي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ
فَقَدْ اُوتِيَ خَيْراً كَثِيراً “O istediğine hikmet verir;
kime de hikmet
bahşedilmişse,
ona pek çok hayır verilmiş demektir.” (Bakara Sûresi, 2/269)
fehvasınca,
bir kısım yüce paye ve mansıpla serfiraz kılmış;
sonra da bu seçkin
şahsiyetler vasıtasıyla “esrar-ı ulûhiyet” ve “esrar-ı rubûbiyet”ini başka
vicdanlara duyurmuş,
onları da aydınlatmıştır…
Allah’ın,
böyle iç donanımlı,
masûn ve mâsûm yüksek karakterleri insanlığa
göndermesi,
takılıp yollarda kalma,
şaşkınlığa düşüp zayi olma durumunda bulunan
bizlere,
yaratılıp vücuda mazhar olma nimeti kadar,
hatta ondan da önemli ayrı
bir ikramdır;
evet var olma bir ihsan,
var olduktan sonra bütün kâinat ve
hâdiselerin bir elçi vasıtasıyla izahı,
yorumlanması,
yorumlanıp uhrevî ve ilâhî
derinliklerinin ortaya çıkarılması ise ayrı bir lütuf ve ikramdır.
Kirlenmemiş,
saf her insan tabiatı ve körelmemiş her vicdan,
farklı seviyede de olsa,
bu izah
ve yorumları değerlendirmek suretiyle ruhanîleri imrendirebilecek seviyeler üstü
seviyeye ulaşabilir ve ulaşmıştır.
Buna mukabil,
kibir,
zulüm,
inhiraf ve körü
körüne taklit kıskacında yaşayanlar ise,
var olma lütfunu sezemedikleri gibi,
ikinci ihsan ve ikram konusunda da -şart-ı âdi plânında iradelerine bağlı
olarak- kendi körlük,
sağırlık ve kalbsizliklerine takılıp kalmış ve “Ona bir
melek indirilseydi de,
O’nunla beraber o da inzarda bulunsaydı.” (Furkan Sûresi,
25/7) diyerek temerrüt göstermiş ve bütün bütün ufuklarını karartmışlardır.
Peygamber göndermek ve gönderilecek şahsı belirlemek Allah’a ait umûr-u
âliyedendir.
Bu itibarla da,
O’na bakan her iş ve icraat “Her işte hikmeti
vardır/Abes fiil işlemez Allah.” (İbrahim Hakkı) mantığına bağlanmalı ve sonra
da aklın idrak ufku ölçüsünde O’nun hikmetleri aranmalıdır.
Aslında,
gönderilecek elçinin bizden biri olması;
hayat buutları itibarıyla
duyduklarımızı duyması,
bizim hoşlandıklarımızdan zevk alabilmesi,
her türlü
elem ve lezzetlerimizi paylaşabilmesi,
zaruret saydıklarımızı ve ihtiyaçlarımızı
ruhunda hissedebilmesi,
hedef kitle ve muhataplarının yüklenmesi gerekli olan
sorumlulukları onun da yüklenmesi,
arkasından gidecek kimseler için taklit,
daha
doğrusu ittiba edilir olması..
hâsılı,
her zaman Hak mesajlarının semavîliği
içinde arzîliğini de temsil edebilmesi gibi önemli hikmet ve maslahatlardan söz
etmek mümkündür;
ama biz yine de,
“Bu işin iç yüzünü ancak Allah bilir.” der,
“fe lillâhi’l-huccetü’l-bâliğa” hakikatine inkıyadımızı yeniler ve o “Alîm u
Hakîm” karşısında sükûtu en büyük hikmet sayarak,
dilimizi kalbimize bağlayıp
temkin murakabesine dalmayı yeğleriz.
Ancak,
bütün bu hususiyetlerine rağmen unutulmaması gerekli olan bir şey daha
var ki o da,
enbiyâ ve mürselîn-i kiram efendilerimizin de tıpkı bizim gibi
birer beşer olmalarıdır.
Evet onlar da bizim gibi beşerdirler;
en önemli
vasıfları iman ve ubûdiyet;
seçilmelerine esas teşkil eden vazifeleri de,
bu
inanç ve ibadet anlayışlarını başkalarına da duyurup,
onlarla Cenâb-ı Hak
arasındaki engelleri bertaraf etmek olan birer beşer.
Dağları-taşları altına
çevirmek,
ırmakların akışını değiştirmek,
kuru çölleri yemyeşil cennetler hâline
getirmek,
nehirleri yarıp ortasından geçmek ve gökten yemek indirmek,
peygamberlerin vazifeleri değildir.
Gerçi bu zâtların nübüvvet davalarına bağlı
olarak yine onların eliyle bu ve buna benzer pek çok kevnî mucizelerinin var
olduğunu ifade eden de yine Kur’ân’dır.
Ama,
bütün bu hârikalar,
bir yandan o
mümtaz kimselerin hâlisane kulluklarına,
vazife şuurlarına,
Hak karşısındaki
duruşlarına birer ücret-i âcile ve özel lütuf;
diğer yandan da,
onların
ümmetlerinde itminan hâsıl etmeye matuf hususî birer teveccüh olup,
tamamen
meşîet ve ilâhî irade ile ortaya konmuş rabbânî iltifatlardır.
Evet,
peygamberlik davasına iktiran etme çerçevesinde Allah,
onların eliyle
taşı-toprağı altına,
kömürü elmasa çevirerek ve yine onların soluklarıyla
ölüleri ihya ederek -ki bunların hiçbiri,
Cenâb-ı Hakk’ın hususî inayetiyle,
münkir ruhlara iman hakikatini duyurmasından,
küfre kilitlenmiş tabiatları
yumuşatarak Kendini onlara hissettirmesinden ve mürde gönüllere hayat
üflemesinden daha harika değildir- onların peygamberliklerini kabul yolunda bir
lütuf tecellisi,
ümitlerini de yakîne sevk etme adına bir ihsan esintisidir.
Tabir-i diğerle,
Allah’ın yaratmasıyla meydana gelen bu harika hâdiseler tamamen
nebiyi teyit ve teselliye,
muhataplarını da iz’an ve teslime matuf nübüvvetin
temel yörüngesi sayılmayan tâlî vak’alardandır.
Bir kere daha hatırlatmakta yarar görüyoruz:
Peygamberlerin asıl vazifeleri,
insanların Allah’a ulaşmalarına engel ve ondan uzaklaşmalarına vesile sayılan
kibir,
zulüm,
inhiraf,
ataları taklit,
nefis ve cismâniyetin tesirinde kalma…
gibi fena huy ve fena hasletlerden onların arınmalarını temin;
tevazu,
haddini
bilme,
düşünce istikameti,
hakka taraftarlık,
kalbî ve rûhî hayata yönelme…
gibi
güzel huy ve güzel evsafa da uyarma;
uyarıp onlara konumlarını ve
mesuliyetlerini hatırlatma,
Yaradan’la münasebetlerinde saygılı,
yaratılanlara
karşı da şefkatli olmayı öğretme;
ebed için yaratılmış bulunan ve ebediyetten
başka da hiçbir şeyle tatmin olmayan insanların gönül gözlerini sonsuzun
güzelliklerine çevirme;
doğru-yanlış,
yararlı-zararlı,
güzel-çirkin,
hak-bâtıl,
bâki-fâni…
gibi bütün insanları alâkadar eden hususları önyargısız hemen umum
akılların anlayabileceği ve bozulmamış vicdanların kabullenebileceği biçimde
anlatarak onların yanılmalarını önleme;
hidayet ve dalâleti,
Hak nezdindeki
çerçeveleriyle vaz’ u tesbitte bulunarak Hakk’a ermenin sonsuz güzelliklerini,
sapıp gitmenin de korkunç çirkinliklerini ruhlara duyurma;
heva ve hevesin
belirlediği biçimde değil,
Cenâb-ı Hakk’ın istediği şekilde bir ulûhiyet ve
rubûbiyet akidesini talim etme;
her işi Hak rızasına bağlama ve o ufka ulaştıran
yolları gösterme;
ötede münkirlerin cezalandırılacaklarını ve mü’minlerin de
Naîm cennetleriyle mükâfatlandırılacaklarını bildirme…
gibi icmalî hususlardan
ibarettir.
Peygamberlerden,
onların vazife alanlarının dışında bir şey beklemek,
peygamberliği bilememe ve peygamberlere karşı da apaçık bir saygısızlıktır.
Nebilerden,
onların vazife alanlarının dışında herhangi bir istek ve beklentisi
olanlara karşı Kur’ân’ın cevabı gayet nettir:
“De ki:
Ben size Allah’ın
hazineleri benim yanımda (da,
ben de onlara mâlikim) demiyorum.Aslında ben
gaybı da bilmem;
(ayrıca) ben size melek olduğumu da söylemiyorum.Ben,
bana
vahyedilene uyuyor ve ona bağlı hareket ediyorum.” (En’âm Sûresi, 6/50) Evet,
nebiler sadece Allah’ın vahyine tâbidirler ve bütün himmetleriyle onu en iyi
şekilde seslendirmeye,
yorumlamaya ve temsile çalışırlar.
Bildikleri,
söyledikleri,
yaptıkları ve yapılmasını istedikleri hemen her şey,
Cenâb-ı Alîm
u Hakîm’in özel bir üslûpla onlara duyurduğu mesajların tebliğ ve temsilinden
ibarettir.
Farklı bir ifadeyle onlar,
ilâhî mesajlar karşısında ve bir
“menhelü’l-azbi’l-mevrûd” olan vahiy kaynağı başında âdeta birer tevzî,
taksim
ve tebliğ memuru mesabesindedirler.
Vahyin muhkematına tevfikan yer yer bir
kısım yorum ve içtihatlarda bulunsalar da,
yine de her şeyi ilm-i muhitin plân
ve çerçevesine göre ifadelendirmeye çalışır ve her hareketlerinde murad ve
marziyat-ı ilâhiyeyi gözetirler.
Onlar,
hayatlarını her zaman vahyin gölgesinde devam ettirir;
bütün
faaliyetlerinde sadece ve sadece Hakk’ın hoşnutluğunu arar;
her halükârda
Cenâb-ı Mürşid’in belirlediği yolda yürür;
hareket ve faaliyetlerinin neticesini
Allah’a havale eder ve gayretlerinin semeresini de ötelerin tâ öbür ucuna
bırakırlar.
Onlar ve onlara gönülden ittiba edenler,
hiçbir zaman dünya
sevdasına,
makam-mansıp arzusuna kapılmaz;
her hareket ve her davranışlarını
takva duygusuna bağlar;
vahye uyma basiretini hidayetin kendisi sayar,
bütün
aklî,
rûhî,
kalbî ve hissî melekeleriyle bu aydınlık şehraha yönelir,
o yolda
yürümeyi kurtulmanın da,
kurtarmanın da teminatı görür ve hayatlarını böyle bir
görmeye ve böyle bir bilmeye bağlarlar.
Esasen,
insan aklı,
insan mantık
ve muhakemesi -bunların hepsini tek bir şey kabul etmek de mümkündür-
nübüvvet ve onun vaad ettiklerini kabullenip,
bu
feyyaz kaynaktan tam yararlanabildiği müddetçe,
bir yandan kendi alanının
serhaddine ulaşma yoluna girerken,
diğer yandan da başkalarını aldatan birer
vasıta durumuna düşmekten kurtulmuş olur/olacaktır.
Her şeyden evvel,
böyle
davranmada,
bütün varlık ve eşyaya hükmeden sonsuz kudret ve muhit ilme teslim
olma gibi bir husus söz konusudur.
İsterseniz siz buna,
akıl ve mantık
ürünlerini,
akılla, mantıkla elde edilen değişik projeleri ve farklı alanlardaki
araştırmaları, tecrübeleri,
yani bütün arzî olanları semavîleştirmek,
arazî
olanlarda da cevherin ruhunu aksettirmek için her şeyi vahye test ettirme de
diyebilirsiniz.
Aslında aklı yaratan da Allah’tır,
ona vahiy ile derinleşme yolunu gösteren de...
Allah, akılla insanların gözünü açmış,
vahiyle de aklın
doğru görüp,
doğru düşünmesini sağlayarak,
ona daha geniş bir muhakeme alanı
hazırlamıştır;
hazırlamış ve o kuşatıcı beyanıyla insanlar üzerinde bağlayıcı
hüccetini ikame etmiştir.
Tabir-i diğerle Allah,
bütünü birden kucaklayan vahiy
müessesesini,
her zaman dağınık ve birbirinden kopuk bir durum arz eden akıl ve
muhakemenin farklı yollarını birleştirecek ve bunların mukayese ürünlerini de
test edebilecek bir laboratuvar hâline getirmiştir.
İşte,
bütün bu mülâhazalara binaendir ki biz,
her biri kendi çağında emin,
tecrübeli ve yürüdüğü yolları bütün değişik hususiyetleriyle bilen Enbiyâ-yı
İzam Efendilerimize (alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalâtü vetteslîmât) uyulmadan,
emniyetle yol alınamayacağı ve oldukça karmaşık görünen bu hayatın falsosuz
yaşanamayacağı kanaatindeyiz.
Keza,
vahyin,
insan aklını değişik hezeyanlardan
koruyan bir iksir ve peygamberlerin de bu iksiri yerinde kullanan hâzık birer
hekim olduklarına inanıyoruz.
Evet,
bu seçkin kimseler,
insan aklını değişik
sapma noktalarına karşı sıyânet eden;
ona,
yüksek,
lâhutî ve fizikî hedeflerin
üstünde fizik ötesi ufuklar açan aydınlık birer mürşiddirler.
Bu mürşidlere el
veren akıl,
mantık ve muhakeme,
aynı zamanda kendi serhadlerine ulaşmayı da
garanti etmiş sayılırlar.
Biz,
nübüvvet ve vahye inananlar,
aklı,
mantığı ve bu
melekelerin ürünlerini takdirle karşılamanın yanında,
bunların asla vahyin
boşluğunu dolduramayacaklarına ve onun sâdık ve kusursuz tebliğcilerinin yerini
alamayacaklarına inancımız da tamdır.
O Bir İman ve Aksiyon Abidesiydi
İnsanlık tarihinde iman ve aksiyonu başkaları ile mukayese edilmeyecek ölçüde
atbaşı götürebilmiş birisi varsa o da Hazreti Muhammed (aleyhi
ekmelüttehâyâ)’dır.
O,
her zaman aşkın bir inançla Allah’a bağlanmış,
bütün
benliğiyle O’nun elçisi olduğuna inanmış,
O’na tam teslim olmuş;
her zaman ciddî
bir sorumluluk duygusuyla hareket etmiş;
ne inancında,
ne davasında,
ne yürüdüğü
yolun doğruluğunda ne de Allah’ın muvaffak kılacağında hiç mi hiç tereddüt
yaşamamıştır;
yaşamamış ve hep bir güven abidesi olarak görülüp kabul
edilmiştir.
Bu itibarla da,
O’nu tanıma bahtiyarlığına eren hemen herkes O’na
güvenmiş,
O’na itimat etmiş ve O’nun arkasında bulunmayı da ilâhî bir mazhariyet
saymıştır.
O’ndaki bu herkesi büyüleyen güvenilirlik,
ortaya koyduğu umumî esaslardaki
lâhûtîlik ve rasânet,
hayat-ı seniyyelerindeki ciddîlik ve istikamet O’nun için
öyle yüksek kredilerdi ki,
binler-yüz binler demlerine,
damarlarına işlemiş o
köklü âdet,
an’ane ve geleneklerinden kopma pahasına hiçbir tereddüte düşmeden
O’na koşuyorlardı.
Bu,
tarihte emsali gösterilemeyecek çok önemli bir hâdise idi
ve O’nun Hak elçisi olduğunu işaretliyordu.
Günümüzün,
onca güçlü eğitim imkân
ve vasıtalarına rağmen,
üç-beş çocuğu bir-iki küçük âdetinden vazgeçiremeyen
psikologlar ve pedagoglar o Zât’ın dünya çapında meydana getirdiği o büyük
inkılâpların esasları üzerinde mutlaka durmalı,
bilgi, müktesebât ve
düşüncelerini bir kere daha gözden geçirmelidirler…
O,
makam hırsıyla çırpınan ve sürekli vahşet hisleriyle oturup kalkan,
yağmacılığı mârifet sayan,
şöhret peşinde koşan,
iyi ve rahat yaşamayı hayatın
biricik gayesi bilen;
mütecâviz,
zalim,
yobaz,
bencil,
kıskanç ve fuhşa açık bir
muhitte neş’et etti.
O’nun neş’et ettiği bu muhitte duyulan şey sırf zalimlerin
“hay-huy”u,
mazlumların ah u efganı, zayıfların enîni ve kaba kuvvetin de
hırıltılarıydı.
Âkifçe ifadesiyle:
Tam tekmil ma’mure-i dünya o zamanlar,
Buhranlar içindeydi bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta,
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi.
Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zeminin,
Salgındı, bugün Şark’ı yıkan tefrika derdi.
Sürü sürü gadirle oturup kalkanlar,
yığın yığın intikam hırsıyla homurdananlar,
idare etme hummasıyla çırpınıp duranlar,
zalimlerin idaresi altında ezilmeyi
itaat ve inkıyat sayanlar;
baskıcı ve dediğim dedik kaba kuvvetin küstah
temsilcileri ve halâyık gibi kullanılan şuursuz kitleler;
ahlâksızlığa serbest
dolaşım imkânı verenler,
fazilet ve evrensel insanî değerlere karşı sürekli
tehdit uygulayanlar;
serâzadlar,
çakırkeyfler,
Allah’a kulluğunu kulların
vaz’ettiği sınırlar içinde edaya zorlanan mağdurlar,
garipler ve daha kimler
kimler..
evet, her yerde manzara bu idi..
ve O, işte her parçası böyle ayrı bir
boşluğa açık tutarsız yığınlardan beşer tarihinin en mükemmel, en müstesna ve
mûcizevî bir toplumunu meydana getiriyordu.
Getirip vaz’ettiği esaslarla olabildiğine lâhûtî ve Allah’a yakın,
varlığın
temel disiplinleriyle milimi milimine mutabakat içinde ve dünya-ukbâ itibarıyla
da önü açık bir şehrahta yürüyordu.
İnsanlar O’nun o sırlı atmosferinde hem
tabiat kanunlarıyla iç içe ve onlarla hem-ahenk hem de din, diyanet ve metafizik
meseleleri birden soluklayabiliyorlardı.
O’nun mesajında ve o mesajı temsilinde
eşya ve hâdiselerle herhangi bir müsâdeme bahis mevzuu olmadığı gibi,
insanların
cismânî ve ruhânî yanları itibarıyla da ihmale uğramaları veya uğratılmaları
asla söz konusu değildi.
O,
eczası birbirinden çok farklı ayrı ayrı felsefe ve kültürlerin çocuklarından
“bünyân-ı marsûs” gibi nizamî ve meleklerle at başı öyle bir toplum inşa
ediyordu ki,
aşırılıklara, farklılaşmalara açık ve her şey olmaya müsait böyle
garip kitleler arasında hem ifratın burnunu kırıyor hem de tefriti hizaya
getiriyor;
dünya diyor, ukbâyı işaretliyor;
bedeni gösteriyor, ruhu hatırlatıyor
ve her şeyi yerli yerince değerlendiriyordu.
O’nun mesajları,
itikattan ibadete ondan muamelâta ve ondan da –tabiî bu temel
esaslara bağlılık içinde– iktisat, idare, hukuk, devletler arası münasebet,
harp-sulh kuralları, talim ve terbiye esasları,
nefis tezkiyesi usulleri ve ruh
tasfiyesi disiplinlerine kadar pek çok konuyu ihtiva ediyordu.
O bu hususların
hemen hepsiyle alâkalı esasları “sevâd-ı a’zam”ın anlayacağı bir üslûpla ifade
ettiği gibi bütün bunların rahatlıkla uygulanabilirliğini de bizzat gösteriyor
ve mükemmel bir rehberlik örneği sergiliyordu.
Kendinden sonra,
bu hususlara sımsıkı bağlılık içinde onlarca devlet kuruldu..
yüz çeşit millet idare edildi.
İnsanlık semasının ayı-güneşi milyonlarca aydın
ruh,
düşünen dimağ, kabına sığmayan aksiyon adamı,
devâsâ fakîh ve her şeye
vâkıf allâme yetişti;
hem de hasım cephenin onca kin,
nefret, gayz, tahrip
düşünce ve tecavüzüne rağmen..
evet O, nübüvvetle şereflendirildiği andan
itibaren kendini,
en yakındaki düşmanlarından en uzak hasımlar dairesine kadar
çok geniş ve kararlı bir kin,
nefret ve husumet cephesi karşısında buldu;
buldu
ama, ne sarsıldı ne de ye’se kapıldı;
aksine, hiçbir şey olmamış gibi,
bir
yandan mesajını talim ve telkin vazifesini yerine getirerek amelî bir toplum
oluşturmaya çalışırken,
diğer yandan da birbirinden farklı fakat aynı husumet
cephesinde yerini almış onca amansız ve imansız yığınlar karşısında dimdik
ayakta durmasını bildi.
Ne korku,
ne telâş,
ne panikleme,
ne de herhangi bir
tereddüt yaşamadığı gibi,
hiçbir zaman yazma-bozma,
yanılma-tashih etme,
mümâşât
yapma-fırsat kollama gibi durumlara düşmedi.
Topyekûn bir dünyaya karşı varlığı yeniden yorumladığı,
yepyeni bir sesle ortaya
çıktığı –o sese ruhlarımız feda olsun-,
dinî, gayri dinî bir sürü sistem
hakkında düşüncelerini ortaya koyduğu,
iktisadî, siyasî, askerî, kültürel
konular gibi çok ciddî meseleleri sorguladığı,
yerinde bu konulara neşter
vurduğu hâlde hiçbir zaman herhangi bir tepki göreceği endişesine kapılmadı.
Asla sarsıntı yaşamadı,
tereddüde düşmedi ve arkasındakilere de tereddüt
yaşatmadı.
Her zaman dimdik mesajının arkasında durdu..
herkese emniyet ve güven
kaynağı olmasını bildi.
Dünyevî-uhrevî vaad,
bişaret ve tehditler konusunda hep
yakînle soluklandı..
ve uzak görülen akıbet konusunda sabır aşınması yaşayanlara
aktif beklemenin sırlarını fısıldayarak,
sabra “pes” ettirecek sabır
kahramanları yetiştirdi;
yetiştirdi ve atmosferine giren mefluç ruhları,
dermansız iradeleri, aceleci fıtratları birer peygamberâne azim kahramanı hâline
getirdi.
O,
vazifesiyle alâkalı ne Mekke’deki saf irşad döneminde ne de karşı tarafın
başlattığı baskı,
harb ü darp ve tehdit karşısında asla eğilmedi ve kat’iyen
müdârâtta bulunmadı.
Tek başına eski mirasın ve kokuşmuş kadim düzenin bütün
yalancı değerlerini sarsıp yerle bir ettiğinde korkunç tepkiler aldı;
farklı
şekillerdeki tehditlere maruz kaldı;
bütün bunlar O’nu yürüdüğü yoldan
döndüremediği gibi,
şekâvet düşüncesine kilitlenmiş bir kısım kanlı kâtiller
arasından sıyrılıp Medine’ye doğru yol aldığında;
Sevr Mağarası’nda hasımlarınca
kuşatıldığında;
yürüdüğü o upuzun yolda defaatle önü kesildiğinde;
Bedir’de
savaşa mecbur edildiğinde,
Uhud’da kan içmeye gelenlerle karşılaştığında,
Hendek’te tenkil kuşatmasına maruz kaldığında;
Huneyn’de o yaman okçuların
oklarını göğüslediğinde hep yürekten ve yiğitçe davrandı ve bütün sarsılanlara
sarsılma bilmezliğin örneği oldu;
oldu ve o müthiş iradesiyle bütün
iradezedeleri şahlandırdı..
başkalarının zellelerine bağlı hezimet esintilerini
zafer meltemleri hâline getirdi..
öldürücü bütün ihtimallerin burnunu kırarak
sağda-solda sızlanışlar hâlinde kendini hissettiren hezimet ağıtlarını zafer
gülbankları ve muvaffakiyet neşidelerine çevirdi.
O,
fevkalâde cesurdu,
cesur olduğu kadar da tedbirliydi;
yerinde hayatını
istihkâr eder,
yerinde bir temkin insanı olarak aldığı tedbirlerle herkesi
şaşırtırdı.
Ölümü önemsemez,
hatta ona karşı hep bir intizar içinde bulunurdu.
Aslında O’nun hayat anlayışına göre yaşamak,
hep hizmetin yedeğinde tâli bir
konu olarak mülâhaza edilmişti;
“İ’lâ-yı kelimetullah” ve Hakk’a hizmet varsa
yaşamaya değerdi,
aksine bu hayatın ciddî bir anlamı olduğu söylenemezdi.
O’na
göre buradaki hayat,
ebedî âlemlere geçmek için bir köprüydü ve bu köprü bir
kazanç güzergâhı gibi değerlendirilerek selâmetle geçilmeliydi.
Evet O,
hayatını bu mülâhazalara bağlı yaşamış,
her zaman yaşatma duygusuyla
oturup kalkmış,
başkalarının sevinç ve neş’e akisleriyle yetinmiş;
eline geçen
her şeyi dağıtıp başkalarını sevindirmiş ve kendi basit,
duru bir hayatla iktifa
etmiş;
basit yemiş,
basit içmiş,
basit giymiş;
her tavrı aczini,
fakrını,
ihtiyacını çağrıştıran bir çizgide yaşamıştı;
yaşamış ve bu mülâhazasını
hayatının hiçbir faslında değiştirmemişti.
O’na,
yaşatma yaşamadan daha zevkli
geliyor;
yedirme yemeden daha fazla haz veriyor ve sevindirme sevinmeden daha
bir farklı görünüyordu.
Onun için,
O bulduğu her şeyi muhtaçlara infak ediyor,
bulamadığı zaman onları vaatlerle sevindiriyor..
mutlaka her düşküne el
uzatıyor..
borçluların borcunu ödüyor..
sürekli veriyor ve en paslı gönüllerin
dahi paslarını çözerek mesajı adına bu karanlık dehlizleri nurefşân birer
“beyt-i Hudâ” hâline getiriyordu.
Hayat-ı seniyyelerini,
milyonların hayatlarından daha bereketli kılmasını bilen
bu Ferîd-i Kevn ü Zaman,
yürüyüp ötelere ulaştığında mübarek kalkanı,
üç-beş
kuruşluk nafaka parası karşılığında bir dünyalı nezdinde rehin bulunuyordu.
Hâsılı eğer insan O’na insafla bakabilse ve basiretle O’nu temâşâ etse,
imanı,
mârifeti,
sabrı,
hilmi,
vefası,
zühdü,
cesareti,
cömertliği,
doğruluğu,
tevazuu,
mehâbeti,
sözü-sohbeti,
oturup-kalkması
ve bütün ferdî, ailevî,
içtimaî,
idarî,
iktisadî,
askerî,
terbiyevî ufuk itibarıyla insan üstü bir varlıkla
karşılaştığını sanır.
Böyle olması da gayet normaldir;
bir kere O:
Gelip geçmiş bütün enbiyâ ve mürselînin varis-i tâmmıydı.
Allah,
gönderdiği her
peygamberden O’nu kabulleneceklerine dair söz almıştı.
Tabiî ki bu daha çok
ümmetleri adına bir söz almaydı.
Risaleti başka nebiler gibi bir kavme,
belli bir bölgeye mahsus değil,
âlemşümul
ve ebediyet edalıydı.
Hasâis kitapları konunun en sadık şahitleridirler.
O,
Allah’ın insanlığa mücessem bir rahmet hediyesiydi ve en son rehberiydi,
Kur’ân’ın âyetleri bunun delili,
O’nun siyer-i seniyyesi de bunun apaçık bir
burhanıdır.
O mücessem rahmet,
ümmeti için bir koruyucu sera mahiyetindeydi;
O’nun
arkasındakiler,
geçmiş peygamberlerin ümmetleri gibi toptan helâke maruz
kalmayacaklardı.
Şanı yüce bu mümtaz insan,
nebiler arasında adına Hakk’ın kasem ettiği,
“Leamrük”le müeyyed bir imtiyazı haizdi ve O’nun ömrü Hak muradının mücellâ bir
aynaya aksiydi ve kasem de O’na yapılıyordu.
O’nun diğer farklı bir yanı da Cenâb-ı Hak,
bütün peygamberlere isimleriyle
hitap ettiği hâlde O’na hep nübüvvet ve risalet unvanlarıyla seslenmişti.
Bu
aynı zamanda mü’minlere de bir edep dersi sayılırdı.
Kendisine “Cevâmiü’l-Kelim” unvanıyla,
çok özlü ve veciz bir beyan kabiliyetinin
verildiğine daha önce temas etmiştik..
Belli bir mesafe çerçevesinde düşmanlarının gönlüne korku salması da O’nun yeri
ve konumuna Cenâb-ı Hakk’ın ayrı bir teveccühüydü.
O,
ümmetinin günahlarına karşı tevbe kapılarının hep açık durmasının vesilesi
olduğu gibi,
günah yollarının kendisine kapalı olması gibi bir mazhariyetin de
yegâne sahibiydi.
Getirdiği kitap,
bir kısım özel şartlarla korunma altına alınmıştı ve kıyamete
kadar da başka kitapların uğradığı tağyîre,
tahrîfe ve tebdîle uğramayacaktı.
Ayrıca O,
daha dünyada iken öteleri bütün derinlikleriyle görüp temâşâ etme
şerefiyle şereflendirilmiş ve gidişi ubûdiyetindeki derinliğinin kerameti,
oradaki mevhibeleri ve dönüş armağanları da risaletinin meyveleri miraç
payesiyle taltîf edilmişti.
Deryadan bir katre bütün bu özelliklerinin yanında O,
Kur’ân mûcizesi ve kevnî
harikalar gibi o kadar çok payelere mazhar olmuştu ki,
bunları ta’dat etmek bile
zannediyorum mücelletler ister..
aslında, O’ndaki bütün bu derinlikler O’nun
melekûtî yönüne ait enginliklerinden kaynaklanıyordu ki, O bu yanıyla her türlü
tarif ve tavsîfi aşkın bir mahiyet arz etmektedir..
evet, O’nun mahiyeti
meleklerden de ulvî ve taayyünü bütün varlığın ilki ve öncüsüdür.
Varlığı bir
ilk nur ve nüve olduğu ayanlardan ayan;
O’nunla ilk harekete geçmiştir kutsal
kalem,
O’nunla gerçekleşmiştir beşerî plân ve O’dur nübüvvet silsilesinde
vücud-u Hakk’a en açık burhan.
O’dur Hazreti Zât’ın ilk mir’at-ı mücellâsı;
O’dur ilâhî sıfatların en şeffaf mahall-i tezahürü;
O’dur kâlî ve hâlî Hakk’ın
en fasih tercümanı,
Allah’ın cihanda mücessem rahmeti ve bizlere lütuf ve
nimetlerini tamamlamasının remzi.
O’nunla esrâr-ı ulûhiyet bütün vuzûhuyla bilinir olmuş;
O’nunla cihanlar
nurlanmış ve varlığın çehresindeki zâhirî sisler-dumanlar silinmiş;
kâinatın
öbür yönündeki hakikatler ayan-beyan ortaya çıkmış ve Adem Nebi’ye icmâlen
bildirilen her şey O’nda tam tafsîle ulaşmıştır.
Evet bizleri yanıltmadan Hakk’a ulaştıran biricik vesile O;
ilâhî esrâr
hazinelerinin anahtarları O’nda;
varlığın mebde ve müntehâsının sırrı da O’na
emanettir.
O mümtazlardan mümtaz Zât,
Cenâb-ı Hakk’ın O’na itaati kendine itaat kabul
ettiği bir kıblenümâ;
O’nun neşrettiği nurlarla,
bir kitaba,
bir saraya,
bir
meşhere dönüştü kâinat ve aydınlandı kapkaranlık o koskoca amâ.
Zulmetler ziyâ
oldu sayesinde,
buluştu O’nun aydınlık ufkunda son kez arz u semâ.
Mesajı Kur’ân O,
ufku irfan O,
beyanı burhan O ve iki cihanın vesile-i saadeti
de O’dur.
Hakk’ın,
harika bin nişanla taltif ettiği zât O,
nâmı,
Kur’ân’ın
referansına bağlı kıyamete kadar yâd-ı cemîl olarak anılacak da O’dur.
O’dur
insanlığın medâr-ı şerefi,
nübüvvet hakikatinin merkez noktası.
Peygamberler
ordusunun seraskeri ve ins ü cinnin yanıltmayan rehberi.
O’nun beyanı,
Fuzûlî’ce
ifadesiyle:
“Enbiyâ leşkerine mîr-i livâdır.” O’nun kitabı Hak’tan bize en büyük
armağandır.
“Ruh-u A’zam”ın mahall-i tecellisi O ise –ki öyle olduğu
muhakkaktır– O’nun mesajı da ruhlarımızın âb-ı hayatıdır.
O’nunla insanlık
gerçek insanî değerlere uyanmış ve O’nunla Allah’ın istediği renge boyanmıştır.
O’nsuzluk tam hasret ve hicran,
O’ndan kopma da apaçık bir dalâlet ve hizlandır.
Evet,
esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhâniyenin merkez noktası O,
peygamberlik
semasının kutup yıldızı da O’dur.
İlk zuhur ve icmâl-i hakikat O’na bağlı
gelişmiş,
son mücessem ilâhî inayet O’nunla ifade edilmiş ve kıyamet günü her
kapıyı açacak şefaat anahtarı da O’na teslim edilmiştir/edilecektir.
Hakk’ın O’na yüklediği misyon bütün enbiyâdan çok farklı ve O’na teveccühleri de
iltifat ve i’zaz edalıdır.
Rabbi O’nunla konuşurken özel bir üslûp kullanır ve
bu üslûbuyla O’nu ta’ziz eder ve bize de edep taliminde bulunur.
O,
hakkında
“Nûn,
kalem ve kalem tutan ellerin satırlara döktükleri şeyler hakkı için Sen
Rabbinin nimetleriyle serfirazsın ve kat’iyen bir mecnun değilsin.
Senin için
hiç kesilmeyecek bir ecr ü sevap söz konusudur..
ve Sen bir yüce ahlâk üzere
ahlâk abidesisin.” (Kalem, 68/1-4) buyrulan iltifat ufkunun biricik muhatabı.
Varlık kitabını yazan kalemin mürekkebi,
kâinat satırlarının yazılışının gaye
ölçüsündeki ruhu, mânâsı;
ilâhî esrarın zuhûru adına bilinmezlerin en fasih
tercümanı ve lâhûtî hakikatlerin de mârifet mahzenidir.
O,
“De ki:
Ey insanlar!
Eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki,
Allah da sizi sevsin ve
günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmran, 2/31) yüksek mansıbının en seçkin
siması;
“Sana biat edenler aslında Allah’a biat etmektedirler.” (Fetih, 48/10)
payesinin en parlak mazharı,
“Doğrusu Rabbin, Sana vereceklerini öyle bir
verecek ki,
hem O’ndan hem de verdiklerinden tam razı olacaksın.” (Duha, 93/5)
fehvasınca rıza mertebesinin zirve insanı,
Hak hoşnutluğunun nurefşân
temsilcisi,
yoldakilerin de ışık ve rehberidir.
“Ey Resûlüm!
Biz seni bütün
âlemlere bir rahmet vesilesi olarak gönderdik.” (Enbiyâ, 21/107) hakikati
mazmununca O,
dünyada iman ve mârifetle,
ötede Cennet ve Cemalullah’la tüllenen
âlemlerin sırlı anahtarı, kapısı,
o kapı ötesindeki bütün mazhariyetlerin
ışıktan vesilesi,
künhü nâkâbil-i idrak hakikatlerin müfessiri,
Zât âleminin
müfti-i hâssı,
sıfatlar ufkunun münevver maşrıkı,
arkasına aldıklarının aldatmaz
mürşidi,
ehl-i tevhidin kıblenümâ mahiyetindeki imamı,
idrak ve ihsas âlemlerini
kuşatan sis ve dumanın arkasını gösteren ilâhî ışık kaynağı,
Hakk’a gönül
verenlerin vefalı ve candan dostu,
şeytanın ve şeytanîliğin en amansız hasmı,
dünya ve ukbâda kendine bel bağlamışların koruyucu serası ve mücrimlerin de
şefaatkânıdır.
Dünyada altından kalkılmaz gibi görünen ağır mükellefiyetler O’nunla tahfif
edildi;
O’nun sayesinde ümmet sürçme, nisyan ve hatalardan muaf tutuldu.
Afv ü
azap O’nun ikliminde renk değiştirdi ve her sineye affedileceği ümidi düştü.
Gökler velîmesine çağrılan Hakk’ın özel davetlisi O’ydu;
herkesin gözünü diktiği
“Kâb-ı Kavseyn”e uğrayıp geçen de yine O’ydu.
“Sidretü’l-Müntehâ”nın misafiri
olmak sadece O’na bahşedilmiş bir mazhariyet,
“مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى”
mazmununca gördüğü şeyler karşısında başının dönmemesi,
bakışlarının bulanmaması
da O’na lütfedilmiş özel bir temkindi.
O,
Âyetü’l-Kübrâ’nın kendi
hususiyetleriyle zuhûrunu müşahede etti,
ama asla gözleri kamaşmadı;
kamaşmadı
ve bütün gök ehlince “müşârun bi’l-benân” oldu.
Cibril,
ilk defa O’nunla,
idrak
edilmez bir gök yolculuğunda bir beşere arkadaş ve hadim oluyordu…
Bu yolculukta
aynı zamanda O,
berklerin ışık hızını aşkın bir süratle fizik âlemlerini aşarak
fizik ötesine yürüyor ve görülmezleri görüyordu.
“Sidretü’l-Müntehâ” ilk konak,
“Kâb-ı Kavseyni ev ednâ” idrakinde aklın pes ettiği bir zirve ve likâullah da
idrak ufkumuzu aşan bir mazhariyet..
bütün bunların kahramanı ise,
(Şeyh
Galip’in ifadesiyle) o Sultan-ı Rusül Şah-ı Mümecced,
bîçarelere devlet-i
sermed, dîvân-ı ilâhîde ser-âmed,
Ahmed ü Mahmud ü Muhammed idi.
O,
gördü,
gördüklerini gördürmek üzere aramıza döndü;
duydu, gelip duyduklarını
ruhlarımıza duyurdu..
ve vicdanlarımıza Evvel ü Âhir’in,
Zâhir ü Bâtın’ın
esrarını fısıldadı.
Evvel’in en önemli remzi O,
Âhir’in nurefşân aynası O,
Ehadiyet-i Zâtiye ve Vahidiyet-i Sıfâtiyenin en bülendâvâz davetçisi O;
zât,
sıfât ve esmâ bilgisinin en emin emanetçisi hakikî insan-ı kâmil de O’ydu…
O,
taayyün-ü evvel’den Ahmed unvanıyla insanlık ufkunun muhaciri;
Mekke’den
Muhammed namıyla Medine şehrinin misafiri;
berzahtan Mahmud namıyla
livâü’l-hamdin mihmandarı ve bütün esmâ-yı şerifesiyle Cennet ve Cemalullah’ın
perdedarı,
ruhânî âlemlerin feyz kaynağı ve cismâniyet âleminin de asıl
cevheriydi.
Ey varlığın özü ve nüvesi,
yaratılış ağacının meyvesi ve tevhid hakikatinin en
gür sesi.!
Eğer Sen olmasaydın bizim ve kâinatların ne anlamı olurdu ki.!
Biz,
Senin sayende kendimizi okuyabildik ve konumumuza göre –geçebildikse– doğru bir
duruşa geçebildik.
Belirsiz görünen varlık ve hâdiseler Senin kudûmunla
aydınlandı.
Teşrifinle her şeyin rengi değişti ve her nesne varlığın perde
arkası adına fasih bir lisan kesildi.
Sâyen yere düşmese de,
sâyende düşmekten,
düşüp ebedî helâk olmaktan kurtulduk.
Kâinat muammasını çözüp değerlendirme
vazifesi tâ ezelde Sana verilmişti.
Senden evvel gelenler,
ömür boyu sadece bu
muammanın icmâlini heceleyip durdular.
O muammayı hall ve o icmâli de tafsil
eden Sen oldun.
Her iki cihanın anahtarları da takdir-i evvel ve teslîm-i âhirle
Sana verilmiştir;
dünya kapısını açan Sen;
ukbâ yolunu gösteren de Sensin.
Mesajınla Sen hakikat-i tevhidin sözcüsü,
cin ve insin de kurtarıcısı oldun.
Sen teşrifinle dünyayı nurlandıracağın âna kadar tevhid davasını
yüzlerce-binlerce nurânî sima seslendirdi;
ama hiçbiri Senin ulaştığın o
davûdîliğe ulaşamadı.
Onlar kendi mevhibe serhadlerine bağlıydılar;
onu aşamaz
ve Senin ufkuna ulaşamazlardı.
Misyonları uğrunda çok koştular;
nice aşılmazları
aştılar..
kimisinin önü kesildi,
kimisinin kellesi..
kimisi daha yolun başında
ötelere yürüdü,
kimisi yol yarısında..
kimisi en ciddî temerrütlerle karşılaştı,
kimisi uğradığı her yerde taşlandı..
her zaman aşk u şevkle gerildiler,
her
zaman ölüp ölüp dirildiler.
Bunlardan bir hayli kimse aradığını buldu ve
sayelerinde yüzlerce-binlerce insan kurtuldu.
Bütün bunlar arasında değişik
kıt’alara sesini duyuran ve sarsılmadan dimdik ayakta duran sadece Sen oldun.
Üç-beş sergerdan müstesna,
arkana aldıklarından şaşırıp yollarda kalan olmadı.
Yapacak bir sürü iş vardı ve arkandakilerin hepsi de harıl harıldılar;
hepsi de
durmadan koştu,
ama hiçbiri yorulmadı;
yorulup yollarda kalmadı.
Onlar Sana,
Sen de tam onlara göreydin;
seviyordun onları,
seviyordular Seni.
Kudret eli onları Senin arkadaşlığına hazırlamış gibiydi –o beraberliğin
neşvesini Allah bizim gönüllerimize de duyursun– yakışıyorlardı refâkatine ve
lâyıktılar da buna.
“Şeb-i Arus” deyip vuslata yürüdüğün günlerde,
gönlünün
onlara nâzır yanıyla bakıp bakıp ağlamıştın o dırahşan çehrelere..
miraç,
Senden
evvel hiçbir kutluya nasip olmamıştı.
Gezip görmüştün rü’yet ufkuna kadar bütün
mâverâyı;
ama gözleri kamaştıran o güzellik armonileri içinde bile hep onları ve
arkadan gelenleri düşünmüştün.
Gönlünde hep,
gördüklerini gördürme,
duyduklarını
duyurma arzu ve iştiyakı tutuşuyordu.
Gidişin de,
dönüşün de,
dönerken müstaid
ruhlara kapıyı aralık bırakışın da hepsi harikaydı;
kendin gibi gittin,
kendin
gibi döndün,
insanlık tarihinde hep biricik seyahat sayılan bu gök yolculuğunda,
Ezel’in lütufları Senin nefesine bağlanmıştı;
arz u semadakiler Seni saygıyla
selâmlıyor ve sürprizler bekliyorlardı.
Her taraf nurdan köpük köpüktü ve her
yana ışıklar yağıyordu;
hem de bütün çağları içine alırcasına.
Biz,
o ışık
hüzmelerinden birkaç damlanın da bu ifritten çağın bağrına düşmüş olacağı
ümidini hep koruduk ve korumaya devam ediyoruz.
Sen vefalıydın;
her yana iltifat
ve teveccüh yağdırırken bu asrın karasevdalılarını mahrum edemezdin ve etmedin
de.
Eğer aramızda hâlâ bir kısım ışığa yürüyenler varsa bu Senin getirdiğin
ziyadandır.
Eğer şöyle-böyle hâlâ yaşıyorsak bu da Sana olan intisabımızdandır.
Ey hep yükseklerde uçan kutlu Nebi!
Sen bizim canlarımızın canı,
mesajın da
kronik dertlerimizin dermanıdır.
Ne olur bir kere daha gel ve bizi cansız
bırakma.!
Son bir kez daha konuş,
bendelerini dertlerle kıvrandırma!
Yürüdüğümüz
yollarda bir sürü kundakçı,
bir sürü de fitne ateşi var;
sisi-dumanı ufkumuzu
karartıyor.
Her şeye rağmen düşe-kalka yürümeye çalışıyoruz.
Yürüdüğümüz yolları
maiyyetinle işaretle ve gönüllerimize rehberliğinin itminanını duyur.
Şimdiye
kadar bu yollarda binler-yüz binler mugaylanlar arasında yürüdü,
ekstradan
güller derdi;
yer yer yorgunluk yaşadı ve zaman zaman sarsıldılar ama hep harıl
harıl koşanlar gibi mükâfat gördüler.
Bu sürprizler yolunun başında da,
sonunda
da Sen varsın;
her zaman gözlere görünmesen de gönüllerimizde nazlı nazlı oturan
Sensin.
Bizler,
eğer şimdilerde az da olsa bir hayat emâresi gösterebiliyorsak
bu Senin ruhlarımıza içirdiğin iksirdendir.
Sinelerimizi hâlâ Sana açık
tutabiliyorsak bu da sunduğun mesajın büyüsündendir.
Sen gönül tepelerinden bize
seslenmezsen,
biz de ruh ufkumuzdan Senin dirilten soluklarını duyamazsak hazan
yemiş yapraklar gibi sararır-solar ve ufkunda hüzün esintilerine sebebiyet
veririz.
Hazanla savrulmamayı ve Sana hüzün vesilesi olmamayı ne kadar arzu
ederdik,
heyhat ki heyhat..!
Sen mürde gönüllere hayat üflemek için gelmiştin ve bunu dayandığın o inayet
kaynağıyla başardın da.
Bak,
şimdi bir zamanlar İrem Bağları gibi üfül üfül
hayatın tüllendiği o yerlerde canlı cenazeler dolaşıyor;
bülbüllere inat
saksağanlar ötüyor ve her taraf yarasaların şehrayinleriyle inliyor.
Hâlimize
acı da gel ve dirilmeye talip olanları Sensizlikle öldürme.
Bir zamanlar adının
şehbal açtığı pek çok yerde,
şimdilerde şeytanlar livâdarlık oyunu oynuyor.
Dünya bir yoklar ağında ruha,
mânâya hasret gidiyor.
Ruhlara bir kerecik olsun
görünmen bütün şeytanî oyunları bozacak ve asırlardan beri sesi-soluğu
kısılmışlara can gelecektir.
Bugün,
yol diye patikalarda emekleyen bir sürü
şaşkın bir sürü de bütün bütün yolsuz var.
Her yanda nifak rüzgârları esiyor.
Kar-kış sürekli amansızlık solukluyor.
Faust’un çocukları eskisinden de toy,
Mefisto ise profesyonellerden profesyonel;
sürekli yeniliyor ve sürekli bedel
ödüyoruz.
Haraca kesilmiş gibi bir hâlimiz var;
kendimi bildim bileli bizler hep
öksüzler gibi itilip-kakılıyor,
hep haince düşüncelerin ağına takılıyoruz.
Sen
var iken biz nasıl yetim oluruz,
hüküm Sende ise sahipsizlik de ne demek!
Hayır
biz ne yetim ne de sahipsiziz;
biz, sımsıcak yuvasından ayrılıp kendini sokağa
atan sokak çocukları gibiyiz..
Sana dönüp Senin gül rayihalarını duyacağımız âna
kadar da galiba şurada-burada tiner koklayıp kendimize etmekten
kurtulamayacağız.
Her tarafta haramîler kol geziyor,
dört bir yanda hırsızların,
uğursuzların hırıltıları duyuluyor.
Çalan çalana,
her şeyi yağmaladılar;
yağmalananlar arasında kalbimiz de var.
Şimdilerde akl-ı meâdın kolu kanadı
tamamen kırık..
vicdan hafakanlar içinde ve ruhumuz da hezeyanlar ağında…
Ağzını
aç,
nefesinden taptaze bir koku gönder ve bizi kendimiz olmaya uyandır.
Fânilik
Senin ruhunun tesir gücünü önleyemez,
kimse Senin adını gönüllerden silemez.
Sen,
ezelin bize paha biçilmez armağanı,
ebetlerin de bağbânısın.
Senin bir çift
sözünle diken tabiatını değiştirip gül olur;
Sen konuşuversen yalanın bütün
harmanları kül olur.
Bahtına düştük,
dostlarınla konuştuğun gibi uzaklığımıza bakmadan bizimle de
konuş.!
Sen bir kere ağzını açıversen bütün söz cadılarının büyüsü bozulacak ve
asırlardan beri dilsizliğe mahkum edilmişlerin –lâyık olmasalar bile– dillerinin
bağı çözülecek ve namına ne hutbeler ne hutbeler irad edilecektir.
Senin
nefesinle –o nefeslere canlarımız kurban olsun– şimdiye kadar nice ölü çağlar
dirildi.
Kaç kere İsrafil,
birkaç adım geriye çekilerek Senin sûr sesi veren
soluklarını dinlemeye durdu.
Kaç kez kupkuru çöller Senin nefesinle Cennet
bahçelerine döndü.
Bilmem ki “Son bir kere daha” demeyi küstahlık sayar mısın?!
Bu bir küstahlık olsa da,
gönüllerimizdeki Sensizliğin yanında çok önemsiz
kalır.
Biz,
kendi kendimize kalmış telkih bekleyen birer tohum,
Sen bu ilkâhı
gerçekleştirecek bir rüzgâr;
biz dirilme bekleyen cansız cesetler,
Senin nefesin
ise bizim için bir âb-ı hayattır.
Esiver başımızın üstünde,
bize diriliş yolunu
göster;
boşalıver sağanak sağanak üzerimize ve bize yeni bir bahar muştusuyla
gürle.
Başlarımız,
ayağını basacağın noktada,
gözlerimiz zuhûrunu beklediğimiz
matla’da sürpriz iltifatlar peşindeyiz
Bu dünya Senin dünyan;
Senin dünyanda başkalarının sözünün-sazının ne önemi
olur!
Senin gölgen yeryüzüne düştüğü andan itibaren Süleyman Nebi’nin sadece adı
kalmıştır.
Sikke Sende,
mühür Sende;
karşı çerinin başında İskender olsa ne
yazar.
Senin davudî sesin velvele olup dört bir yanda yankılandığı bir dünyada
Davud’a ne ihtiyaç var!
Söz Sende ise başkalarının konuşması küstahlık sayılmaz
mı?
Devrilmiş bulunan bizleri Senden başkası ayağa kaldıramaz;
iki büklüm olup
kamburlaşmış insanlık ancak Senin himmetinle belini doğrultabilecektir.
Çok uzaktan gölgenin başımıza vurması bile ümitlerimize bir “ba’sü ba’del mevt”
nefhası oldu.
Hakikî viladetin bütün şeytanî mumları söndürecek ve karanlığa
mahkûm ruhları sönmeyen bir ışık kaynağına uyaracaktır.
Allah,
cihanları
aydınlatacak ziyayı Sana bağlamıştır.
Dünyaları aydınlatacak ışık kaynağının
düğmesi Senin elinin altındadır.
Sen istersen Allah da diler;
Sen söylersen
hepimiz de dinlemeye dururuz.
İste ki ilâhî meşîet konuşsun,
söyle ki kulaklar
doğru bir söz duysun.
Sen Hak nezdinde de halk nezdinde de bütün cihanlardan daha değerlisin;
biz
hepimiz Senin nazını çekmekteyiz,
Sen ise bizim âb-ı hayatımızsın.
Hazreti
Mesih’in eli ölü cesetleri diriltiyordu;
Sen nice yüz bin seneden beri ölü
gönüllere ruh üfleyen İsrafil oldun.
Şimdi gel ününü bütün dünyaya bir kere daha
öyle duyur ki,
bütün nifak, şikak ve fitne ateşleri sönsün,
her taraf köyünün
rengine bürünsün.
Sözlerim benim perişaniyetimi aksettiriyor;
ama dileğim kamunun da dileği..
Seni
hep rahmet-i Rahmân bildik,
kendimizi de o kapıda birer dilenci.
“Kerem kıl
kesme sultanım keremin bînevâlerden
Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden.” (M.Lütfi)
رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّءْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا
وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا فَرَجًا وَمَخْرَجًا وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى
سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلاَةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ أَدَاءً وَصَلِّ
وَسَلِّمْ أَيْضًا عَلَى جَمِيعِ إِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ
وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ آمِينَ يَا مُعِينُ
Yaşatma ideali
Bugüne kadar hiçbir ideoloji,
insanları uzun zaman bir arada tutmayı başaramadı.
Bir arada tutmak şöyle dursun,
böyle bir beraberliğin gerektirdiği şartları dahi
tam olarak ortaya koyamadı.
Ne yakın tarih itibarıyla dünyanın büyük bir
bölümüne hükmetme konumunda bulunan Batılı ülkeler ne doğudaki sosyalist ve
komünist milletler ne de varlığı-yokluğu müsâvi,
Cemil Meriç’in ifadesiyle
“Âraftakiler” diyeceğimiz bağımsızlar..
evet hiçbiri onca iddiasına rağmen
dünyaya kalıcı bir huzur ve güven veremedi.
Vaad edilenlerin verilemeyişi,
alıcı konumunda bulunanların güvenini temelden
sarstığı gibi,
verilenlerin evrensel olamayışı,
insanlığı bütünüyle
kucaklayamayışı ve insan tabiatına mülâyim gelmeyişi de,
herkeste bir güven
bunalımı meydana getirdi;
dahası bundan böyle vaad edilecek şeylere karşı da bir
kuşku ve tereddüt hâsıl etti.
Artık bugün insanlık kendine teklif edilen
herhangi bir sisteme karşı biraz şüpheci,
biraz endişeli,
biraz da müstehzî..
zira o,
bugüne kadar cebren içine çekildiği hiçbir sistemin tam işlemediği,
işletilemediği inancında.
Demek ki bu sistemlerin hepsinde ciddî eksiklikler
vardı;
bu da onların ortaya koydukları bir kısım güzellikleri alıp götürüyordu
ve insanların hafızalarında sadece esefli birer hülya ve yıkık birer rüya
kalıyordu.
Mekanik bir sistemde küçük bir parçanın eksikliği,
o mükemmel sistemi bir enkaz
yığını haline getirdiği gibi,
büyük iddialarla ortaya atılan ideolojiler de
büyük ölçüde beşer tabiatına ters olmaları,
her kesimi kucaklayamamaları,
vaad
ettiklerini gerçekleştirememeleri,
insanlığın ihtiyaçlarına cevap verememeleri;
dahası bir kısım insanî değerleri göz ardı etmeleri,
hatta bazıları itibarıyla,
insanlar arasında kin, nefret ve gayz duygularını körüklemeleri açısından,
günümüzdeki ideolojilerin hemen hepsi artık birer düşünce enkazı hâline
gelmiştir veya toplumlar tarafından öyle “algılanmakta”dır.
Dolayısıyla da,
denebilir ki,
bugün,
küçük bir azınlığın dışında,
hemen herkes sarsık,
herkes
ümitsiz,
herkes kuşkulu bir bekleyiş ve sebepler üstü bir arayış içinde.
Bu itibarla da,
evvelâ millet olarak bizim,
sonra da topyekün insanlığın
iradelerimize fer,
gözlerimize nur ve gönüllerimize ümit kazandıracak ve bizi
yeni inkisarlara uğratmayacak yüksek bir mefkûreye ihtiyacımız var.
Aklî,
mantıkî,
hissî boşlukları olmayan ve yukarıda söz konusu edilen olumsuzluklara
karşı kapalı bulunan,
şartlar el verdikçe de realize edilebilen bir mefkûre ve
bir gâye-i hayale ihtiyacımız var.
Yeryüzünde düşünce dünyalarının merkez
değiştirdiği,
temel ve kalıcı alâkaların şahıslar âleminden fikirler âlemine
kaydığı,
üst üste yanılmaların insanları bundan sonraki tespitlerinde daha
hassas olmaya zorladığı bir dönemde yaşıyoruz.
Bu genel durum eğer bir kısım
tutarlı stratejilerle değerlendirilebilir ve toplumdaki metafizik gerilim ve
birkaç asırlık aktivite yüksek bir ideal etrafında iyi organize edilebilirse,
bugün olmasa da çok yakın bir gelecekte,
büyük çoğunluk itibarıyla insanlık
-belli ölçüde de olsa- bu câzibe merkezinin çevresinde mutlaka bir araya
gelecektir.
Ne var ki,
her şeyden evvel,
o yüksek gâye-i hayalin belirlenmesi icap eder.
Bugüne kadar böyle olduğu gibi şimdilerde de pek çok milletin,
belli
politikaları bulunduğu halde,
bu politikalarını sağlam bir mefkûre ile
irtibatlandıramadıklarından dolayı hep sallantılar yaşamış ve insanların
gönüllerine girme konusunda ciddî bir mesafe alamamışlardır.
Bu durum,
medeniyet
ve demokrasi adına tam oturaklaşamamış ülkelerde daha çok hissedilse de,
kendilerini medeniyet muallimi ve demokrasinin de üstadı sayan milletler için de
aynıyla geçerlidir.
Dış görünüşleri ne kadar parlak olursa olsun,
propagandalar
ne söylerse söylesin,
bugün onca şatafat,
debdebe ve ihtişama rağmen büyük gibi
görünen pek çok devlet,
parlak, imrendirici ideal bir gelecek ve seviyeli bir
hayat vaad etmekten daha ziyade,
pragmatik yörüngede hareket ediyor olmanın
muvakkat aldatmacalarıyla gafil yığınları oyalamada ve yarınlar adına hiçbir şey
söyleyememekte,
dahası kalb, ruh ve vicdanları da hep aç bırakmaktadır.
Şimdi bize,
bütün bu olumsuzlukları da göz önünde bulundurarak kendi
değerlerimizi esas alıp,
ileriye mâtuf onların üzerinde üreteceğimiz politika ve
tasarılarda hep yüksek bir gâye-i hayal takip etmek düşmektedir ki,
politikalarımızda istikrar olabilsin;
olabilsin de bu iki gücü müsâdemeye meydan
vermeden aynı yönde kullanabilelim.Müsâdemeye meydan vermeden diyoruz;
zira
herhangi bir faaliyet veya hareket ne kadar samimî duygularla da temsil edilse
her zaman yapıcı olmayabilir.
Niyet doğru işlerin mânevî bir buudu olarak
şâyân-ı takdir bir iş sayılsa da,
yanlış işlerin vasfı olduğunda kat’iyen aynı
mânâyı ifade etmez.
Herhangi bir hareket,
motivasyon durumuna göre yapıcı da
olabilir,
yıkıcı da.
Plân ve projede akıl,
mantık ve hislerin bir değer ifade
ettiği yerde,
hissî boşlukların bulunmaması yanında sağlam bir temsil de çok
önemlidir.
Bazen,
her biri tek başına iyi sayılan işler bile,
“teâruzlar” ve
“tesâkutlar” ağında birbirini yok edebilir.
Herhangi bir yiyecek maddesini
yuvalarına taşımak isteyen karıncaların,
hedef farklılığı ya da onların hareket
etme müşterek insiyakı programlarının muvakkat his dalgaları karşısında alabora
olmasıyla,
biri o tarafa-biri bu tarafa zorladıklarında bütün enerjilerini
tükettikleri hâlde kat’iyen hedefe yaklaşamadıkları gibi,
hiçbir ideali ve
gâye-i hayali bulunmayan,
bulunsa da ona göre zihnî hazırlığı olmayan toplumlar
da hep hareket ederler ama,
asla mesafe alamazlar;
zira mesafe alma evvelâ,
vicdanın saygı duyacağı ve iç insiyakların bir ibadet neşvesi içinde temâyül
göstereceği yüce bir hedefin belirlenmesine;
sonra,
mevcut şartlar ve ortama
göre kusursuz bir organizasyona;
bunu müteakip de,
ayrı ayrı devrelerdeki
enerjinin aynı noktaya yönlendirilmesine;
yani farklı kesimlerdeki bilgi
birikimi,
tecrübe ve bloke gücün o gâye-i hayalin emrine verilmesine bağlıdır.
Millî Mücadele esnasında bütün ferdî faaliyetler,
hür ve müstakil bir Türkiye
gerçekleştirme istikametinde yoğunlaşmıştı.
Oldukça basit fakat her kesimce
saygı duyulan bu mefkûre,
aklî,
mantıkî,
hissî bütün boşlukları dolduracak ve
bütün hareketleri tek bir noktaya teksîfe yetecek güçteydi ve işte bu güç,
şart-ı âdi plânında hedeflenen hususları gerçekleştirmeye yetti.
Ancak her zafer
ve muvaffakiyet beraberinde rehâvet de getireceğinden,
mefkûrenin her zaman renk
atmadan bütün canlılığıyla mevcudiyetini devam ettirmesi de bir hayli zordur.
Biz bu zor işte ne kadar başarılı olmuşuzdur,
onu tarihin değerlendirmesine
bırakalım.Eğer zaferler yaşayan bir toplumu yüksek mefkûrelere uyarıcı yeni
sebeplerle beslemezseniz,
metafizik gerilimin gevşemesi ve fütur fâsit
dairelerinin yaşanması kaçınılmaz olur.
Gerçi,
böyle bir gerilim gevşemesini
sadece zaferlerle gelen rehâvete ya da başarı sarhoşluğuna veya zaman zaman
insan tabiatında kendini hissettiren bir kabz hâline,
bir umursamazlığa vermek
her zaman isabetli olmayabilir.
Zira bazen;
güven vaad etmeyen lider ve
rehberlerin tereddüt doğuran tavırları..
bazen onların yeteneklerinin
sınırlılığı..
bazen aydınların ufuksuzluğu; öyle ki,
milleti taşımak istedikleri
ufkun ötesini değil berisini bile görememeleri..
bazen milletçe içinde
yaşadığımız durumu tam kavrayamama ve motivasyon eksikliği..
bazen Makyavelist
ve pragmatist düşüncelerin dinî ve millî değerlerin önüne geçmesi…
gibi hususlar
hem düşünce hayatımızda hem de hareket ve aksiyonlarımızda çatlamalar meydana
getirebilir.
Bugün biz,
bu mahzurların hepsinin söz konusu olabileceği bir
atmosferin doğurduğu değişik krizler silsilesiyle karşı karşıya bulunuyoruz.
Hemen her zaman kendimizi salma ve çözülecekmiş gibi bir dağınıklık içinde
bulunma görünümü sergilemekteyiz.
Böyle bir durumun,
düşmanların iştihasını
kabartacağında,
dostları da inkisara uğratacağında şüphe yok;
dahası millî
hayatımızda bu ölçüde aklî,
mantıkî,
hissî boşluklara meydan vermeye devam
edersek -hafizanallah- gerçekten devrilebiliriz de.
Milletimizin böyle bir
düşüşle meydana gelmesi mukadder görünen fezâyi ve fecâyii yaşamaması için,
üçüncü sınıf ülkelere mahsus,
hedefsizlik, sömürülebilirlik ve vesâyette yaşama
psikolojisinden bütün bütün sıyrılarak,
“Allah’a dayanıp,
sa’ye sarılmaya”,
ilâhî tevfiki millî birlik ve beraberlikte aramaya,
sonra da kendimiz olmaya ve
kendi yüksek ideallerimizi takip etmeye mecburuz.
İç içe uçurumlarla karşı karşıya kaldığımız,
köprülerin yıkılıp yolların
yürünmez hâle geldiği ve milletimiz tarihinde az yaşanan türden değişik
imtihanlarla sarsıldığı bir fırtınalı zaman diliminde,
alışılagelen formdaki
tasarılarla bütün bu olumsuzlukların üstesinden gelinemeyeceği açıktır.
Böylesine olağanüstü hâller,
insanüstü gayret ve fevkalâde bir performans
isteyen hâllerdir ve böyle hâller bazen plânlarıyla,
projeleriyle,
stratejileriyle ve bunları üretecek cins dimağlarıyla,
yaşama yerine yaşatmaya
ömürlerini adamış temsilci kahramanlarıyla,
aynı zamanda bazı milletler için
birer tarihî milât da olagelmiştir.
Onun içindir ki,
büyük bir millet olmayı düşlediğimiz şu günlerde,
uzmanca plân
ve projelerin lüzumuna inanmanın yanında,
hatta ondan da önce,
büyük bir millet
olma mefkûresine bağlı ideal nesillerin yetiştirilmesi zaruretine inanıyoruz.
Dar bir dairede de olsa böyle bir mefkûrenin,
belli ölçüde gerçekleşmesi ve
örneklerini birkaç bin insanla ortaya koyarak,
tıpkı Millî Mücadele’de olduğu
gibi,
yurdunu yuvasını terk edip dünyanın dört bir yanına hicretler teşkiliyle,
her tarafa millî ruh fidelerini dikmeye çalışmaları,
geleceğin büyük
Türkiye’sinin,
dünyadaki karakollarını hazırlamaları,
gittikleri her yerde kendi
ruh ve mânâ dünyalarını sergilemeleri,
milletimizin tarihin derinliklerinden
gelen itibarını yeniden ortaya çıkarıp onu,
devletler arası muvâzenedeki hakikî
yerine oturtmaya gayret etmeleri ve bütün bunlarda belli ölçüde muvaffak da
olmaları,
yüksek bir mefkûreye dilbeste olmuş ideal nesillerin neler
yapabileceklerini gösterme bakımından önemli misaller olsa gerek.
Bugün,
dünyanın en güçlü devletlerinin değişik lobi faaliyetlerinden kendilerini
tanıtmaya kadar milyarlar harcayarak halledemedikleri pek çok problemleri bu
hasbîler kadrosu,
bazen aç,
bazen susuz;
ama her zaman imanlı,
ümitli,
azimli ve
yine ifadenin Âkifçesiyle;
Allah’a dayanıp,
sa’ye sarılıp,
hikmete de râm
olmalarıyla bir hamlede,
bir nefhada halledebiliyorlar.
İşte böyle harika bir
oluşum,
ne küçümsenmeli,
ne tesadüflere verilmeli ne de gidilen ülkelerin
azizliğinde aranmalıdır.
Bu fevkalâde hareketteki sır,
samimî gönüllerin Allah’a
yönelmesinde ve azizliği tarihin derinliklerinden gelen bir millete,
Cenâb-ı
Hakk’ın ekstradan ihsanlarında aranmalıdır..
evet her başarıda olduğu gibi bunda
da gayret,
samimiyetle çarpan sinelerden;
vefa, milletten;
tevfik de
Allah’tandır.
Tarihin en güç dönemlerinde,
çaresizliklere meydan okuyor gibi
birdenbire fışkırıp ortaya çıkan ve onca yokluğa rağmen hep varlık cilveleriyle
serpilip gelişen harika hamleler gibi,
günümüzde de,
pek çok tazyik,
iftira,
isnad ve insafsızca karalamalara rağmen,
askerî birliklerin millî marşlarla
güle-oynaya ölüme yürüdükleri gibi,
bu vefalı milletin ona yakışır fedakâr
evlatları da,
ellerinde ilim,
irfan meş’aleleri,
geleceğin büyük ülkesi adına
sürekli gurbete,
hasrete,
mahrumiyete yürüyorlar.
Senelerden beri hiçbir fire
vermeden,
milletimiz ve ülkemiz hesabına çok önemli bir misyon edâ eden bu
insanların,
hiç bitmeyen güç kaynakları imanları,
hiç sönmeyen aşk u heyecan
menbâları da millî mefkûreleridir.
Bu iki dinamiğin ne hayatî bir önem ifade ettiğini bilmeyenler,
inanç ve
mefkûrenin insana neler yaptırabileceğini bir türlü akıl edemediklerinden yer
yer kin, nefret karışımı bir kuşkuyla,
zaman zaman da hezeyanlaşan bir
hazımsızlıkla;
“Acaba bütün bunlar nasıl oluyor?
Bu işte bunların ne çıkarları
var?” diyor,
idealsizliklerini ortaya koyuyorlar.
Her şeyden evvel yüksek bir mefkûre,
ideal nesilleri harekete geçiren bir marş,
onların bitmeyen enerjilerini besleyen bir dinamo,
aşk u heyecanları için
dupduru bir kaynak ve kaderlerini semâlara haykıran bir coşkudur.
Böyle bir
mefkûre sayesinde,
müşterek harekete dönüşüp,
katlanarak büyüyen ferdî
gayretler,
ayrı bir derinliğe,
ayrı bir debiye ve tabiî ayrı bir ritme ulaşarak,
tepeleri aşma pahasına da olsa kendine mutlaka bir mecrâ bularak yoluna devam
edecektir.
İnsanlığın karanlıklar içinde bocaladığı bir dönemde,
çölün bağrından fışkırıp
çıkan ve bir hamlede dünyanın mâkûs kaderini değiştiren,
bir nefhada üç kıt’ada
ümidin sesi-soluğu olup inleyen o bir avuç ilk mücahitlerin en önemli güç
kaynakları imanları ve o imanla,
her zaman gönüllerinde köpürüp duran ilhamları
başkalarının sinelerine boşaltabilme idealleriydi.
Asya steplerinden kalkıp
Anadolu’ya yürüyen ve bir aşiretten koskoca bir cihan devleti çıkaran Osmanlı
serencâmesinin arkasında da aynı dinamikler vardı;
tabiî Millî Mücadele’yi
gerçekleştiren kahramanların dimağlarında da.
Yirminci asrın ortalarına doğru
hiçbir hayat emâresi taşımayan Hintli kalabalıkları hürriyet ve istiklâle
yürüten büyük heyecanın temelindeki güç de o milletin imanı,
ümidi ve kendileri
olarak kalabilme-yaşayabilme mefkûresinden başka bir şey değildi.
Ne var ki,
insanların sinelerinde böyle bir ateşi tutuşturup onları harekete
geçirecek idealin de bir disiplinler ideali olması ve bir nizama bağlı olması
gerekir.
İnşa edilecek bir âbideden evvel onu teşkil edecek unsurların
sağlamlığı,
her parçanın bir diğeriyle uyumu ve hedeflenen estetiğe müşterek
katkıları çok önemlidir.
Bütünü meydana getiren parçalarda elverişlilik,
uyum
düşünülmeden,
ortaya konan eserde mükemmelliğe ulaşılamaz..
evet,
ferdî gayret
ve hamleler,
müşterek harekete göre disipline edilemez ve iyi bir motivasyon
sağlanamazsa,
fertler arası müsâdeme kaçınılmaz olur.
Dolayısıyla da nizam
bozulur,
her hamle bir başka harekete rağmen cereyan etmeye başlar ve kesirli
sayıların çarpımında olduğu gibi her işlem,
gider değerlerin düşmesini ve
keyfiyetin sıfırlanmasını netice verir.
Bu itibarla,
daha önce de işaret
edildiği gibi,
zarar veriyor mülâhazasıyla ferdî enerjiler kat’iyen
söndürülmemeli,
aksine,
mümkün olduğunca zerresi dahi zâyi edilmeden,
daha
önceden belirlenmiş bulunan gâye-i hayali gerçekleştirme yönüne kanalize
edilmeli ve ruhlardaki müsâdeme ahlâkı giderilerek onun yerine mutâbakat
anlayışı yerleştirilmeli,
hatta mümkünse her fert bu konuda şartlandırılmalıdır.
Bütün dinler,
o geniş kapsamlı misyonları içinde,
bilhassa bu anlayışı tespit
etmek için gelmişlerdir denebilir.
Evet her din,
ferdî enerjileri zabturabt
altına alıp bütün mevcut bloke gücü yeni bir medeniyet ve yeni bir umran çağına
yürümenin önemli bir dinamiği hâline getirmiştir.
Din rehberliğinde her fert,
hürriyet ve şahsî faaliyetlerini,
toplumun hareket ve faaliyetleriyle
dengeleyerek,
-tıpkı fezâda herhangi bir peykin,
bir câzibe merkezi etrafında,
ona bağlı hareket ettiği aynı anda,
kendi çevresinde de dönmesi gibi- o da,
bir
yandan kendi iradesinin hakkını verip özgürce davranırken,
diğer yandan da
başkalarıyla olan hareket bütünlüğünü koruyup iki hamleyi birden
gerçekleştirebilmiştir.
Zaten,
bütünlük ve denge,
daha sağlam bir organizasyona
bağlanmamışsa,
parça parça hareketler ne kadar canlı ve çalımlı da olsa,
umumî
maksat istikametinde birbirlerini desteklemeleri şöyle dursun,
bazen
hareketsizlikten daha kötü sonuçlar da doğurabilirler.
Hâsılı,
ister
hareketsizlik ister harekette disiplinsizlik ikisi de farklı birer ölüm
demektir.
Fertleri böyle bir ölümle sarsılmış milletlerin elenip tarihin dışında
kalmaları ise kaçınılmazdır.
İnsanlarda münferit hareket etme duygusu,
biraz bencillikten,
biraz herkesin
kendine güvenmesinden ve iktidarının sınırlarını bilememesinden,
biraz da,
birlik ve beraberlik ruhunun,
kolektif faaliyetlerin,
vifak ve ittifakın,
nasıl
ses getiren bir inayet çağrısı olduğunun sezilememesinden kaynaklanmaktadır.
Bütün bunların yanında bazen de şöhret, şan,
şahsî çıkar gibi hususlar da ferdî
mülâhazaları öne çıkarabilir..
hatta bu mülâhazalarıyla,
bir dönemde “reh-i
sevdâ” deyip Allah rızası için soluk soluğa koşup durduğu hizmet saflarından
ayrılarak,
kendini yeme-içme-yatma-ıtrahta bulunma insiyaklarına salan ve
çevrelerini,
hedeflerini bütün bütün unutan talihsizler de çıkabilir.
Hedef
unutulup ortada gâye-i hayal kalmayınca,
kim olursa olsun artık egoizmanın ağına
düşülmesi,
hizmet aşk u şevkinin yerini cismanî arzuların alması ve başkaları
için yaşama duygusunun sönmesi kaçınılmaz olacaktır.
Bu açıdan denilebilir ki,
bugün bizim meseleler üstü en büyük meselemiz;
millet
fertlerinin ruhunda yeniden bir kere daha yaşatma arzusunu tutuşturarak,
onunla
idealleri arasına girmiş bulunan bütün yabancı mülâhazaları ayıkladıktan sonra
onun durgunlaşmış gibi görünen enerjisini harekete geçirip,
iyi bir motivasyon
ve disiplinli bir faaliyetle onu bir kere daha tarihî mefkûresine doğru
yürütmektir.
Böyle bir harekette,
köylü-kentli,
aydın-esnaf,
talebe-muallim,
cemaat-hatip bütün kesimleriyle toplumun bu müşterek hareketine yörünge teşkil
edecek fasl-ı müştereklerin belirlenmesinde de zaruret vardır.
Bu fasl-ı
müşterekleri -buna ortak payda da diyebiliriz- milletimizi,
dünya devletleri
arasında önemli bir muvazene unsuru haline getirmek..
ferden-ferdâ,
ne pahasına
olursa olsun bu misyonu edâ etme ahd ü peymânında bulunmak..
düşünceyi öne
çıkarıp,
millî hisleri de dengeleyerek bu umumî harekette aklî,
mantıkî,
hissî
boşluklara meydan vermemek..
hakikat aşkını,
ilim ve araştırma iştiyakını
Allah’a amûdî yükselmenin birer vesilesi sayarak toplumu her zaman bu anlayışla
beslemek…
gibi hususlar olarak sıralayabiliriz.
Böyle bir yaklaşım sayesinde,
bu ideali paylaşan fertlerin sürekli canlı
kalacaklarına,
kolektif faaliyetlerin âhenk içinde yürütüleceğine,
hızlı
motivasyonlarla zaman ve imkânların en rantabl şekilde değerlendirileceğine ve
düşünceye genişleme fırsatı verildiği için her an yenilenmeye de açık
kalınacağına inanıyoruz.
Bütün bunları gerçekleştirmek için,
Müslümana ne yeni bir din anlayışı telkin
etmeye ne de herkese Müslümanlığı yeni baştan öğretmeye ihtiyaç vardır.
Yapılması gerekli olan şey sadece ona,
bugüne kadar öğrendiklerinin hayatî
önemlerini,
müessiriyetlerini ve kalıcılıklarını anlatmak olmalıdır.
Ne acıdır
ki,
bu konuda da rivayetler kafaları karıştıracak kadar muhtelif..
hevâ vü heves
aklın önünde ve hüdânın otağında ikamet ediyor,
his de mantığın tahtında ahkam
kesiyor..
bu çarpıklığı,
inkâr ve ilhadı meslek edinmiş bulunan ve oturup kalkıp
dine saldıran bir kısım ateistlerde görmek mümkün olduğu gibi,
sadece kendini
dindar sanan kalbî ve ruhî hayata kapalı softalarda da görebiliriz.
Bu iki tip
insan,
zahiren birbirinden farklı görünse de ülkeye,
millete,
dine zarar vermede
at başı sayılabilirler.
Her iki kesim de,
dinin ruhuna karşı fevkalâde saygısız,
hür düşünce adına
alabildiğine müsamahasız ve paylaşmaya da kapalıdırlar.
İftira,
tezvir,
karalama
bunların biricik sermayeleri ve kendilerinden kabul etmediklerini gammazlama da
en büyük mârifetleridir.
Neye sığınıp kime arkalarını dayayacakları önemli
değildir;
önemli olan hazmedemediklerini ne yapıp yapıp hazmetmektir.
Aslında
her iki cephenin de bu konudaki hırsları ve gayretleri o kadar aşkındır ki,
zannediyorum cehdin bu kadarı (!) yerinde kullanılsaydı o bütün bir dünyayı ihya
edebilirdi.
Elbette ki,
böyle karanlık bir atmosferde ve bu ölçüde,
düşünmez,
görmez ve
bilmezler arenasında fikir hayatı,
hakikat aşkı,
ilim ve araştırma tutkusu
bulunmayacaktır..
bulunsa da gelişmeyecektir..
gelişse de bir fanteziden ileriye
gidemeyecektir.
Zaten hâl-i pür-melâlimiz bunu bir değil,
yüzlerce dille ilan
etmiyor mu?
Oysaki,
milletçe bizim düşüncemiz bir imar,
bir inşa düşüncesi olmalıdır;
olmalı
ve birkaç asırdan beri içinde bocalayıp durduğumuz düşünce fakirliğinden,
mefkûresizlikten mutlaka kurtulmalıyız.
Bizim bugün,
belki de her şeyden daha
çok,
kendi medeniyet telâkkimiz ve kendi kültürümüzle dirilme gibi yüksek bir
gâye-i hayale ihtiyacımız var.
Evet yakın bir gelecekte milletimizin tarihî
değerler blokajı üzerinde bir heykel gibi yükselmesi için,
milletçe daha çok
sancıya,
ızdıraba ve zamanın çıldırtıcılığına karşı sabırlı olmaya mecburuz.
Hâdiselerin kendi tabiatları içinde gelişme süresine saygılı kalmak bu tabiatı
çok iyi tanımaya bağlıdır.
Kur’ân Efendimiz’e:
“Eğer varılacak yer ve hedef
yakın olsaydı,
onlar Seni takip edeceklerdi.
Ne var ki,
mesafeler onlara insaflı
gelmedi.” diyerek O’nu teselli,
takılıp yollarda kalanları da tevbih etmektedir.
Kaldı ki,
Müslümanca düşünceye göre bir hareket ve hamlenin en tabiî hedefi
sayılan Allah rızası elde edildikten sonra,
millet adına verilen hizmetlerin,
ülkemizi devletlerarası muvazenede en saygın konuma getirmesi gerçekleşsin ya da
gerçekleşmesin maksat hâsıl olmuş demektir.
Zaten bir mü’min her hizmet ve her
faaliyetinde O’nun rızasına ulaşmayı hedefler;
böylece O’nun dışındaki bütün
izafî hedefler de,
gerçek hedef karşısında birer vesileye dönüşürler.
Zulüm
Adalet mülkün temeli,
zulüm,
bu temele yerleştirilmiş bir dinamit;
adalet,
Hakk’ı ve halkı hoşnut etmenin en emin yolu,
zulüm,
bu yolda yürekleri
hoplatacak bir gulyabâni;
adalet hakkın sesi ve soluğu,
zulüm bir nefsânîlik
hırıltısı;
adalet,
dünya ve âhiretin biricik emniyet vesilesi,
zulüm bir gadr ü
cevr dumanı,
sisi;
adalet,
ubûdiyet de dediğimiz hakikatin Kur’ân’daki adı,
zulüm hakikî insanî değerlere karşı saygısızlığın bir unvanı;
adalet evrensel
barışın en sağlam köprüsü,
zulüm insanî ufku kirleten bayağılığın en denîsi…
Zulüm ile şimdiye kadar kimse payidar olmamıştır;
olmuş gibi görünenlerin de
yanına kalmamıştır.
Atalarımız ne hoş söylerler:
“Zulm ile âbâd olanın âhiri
berbâd olur.” Aslında,
böyle birinin evvelinin de,
âhirinin de berbâd olduğu
açıktır;
zira zulmün,
bazen küfrün önünde bir günah hâline geldiği de olur ki,
işte o zaman “gayretullah”a dokunur ve eden de hemen bulacağını bulur.
Doğrusu
insan küfre karşı mesafeli bulunduğu kadar zulümden de uzak durmalıdır;
zira
Allah nezdinde mazlumun âhı bir duâdır ve bu duânın kabulü de ilâhî adaletin
muktezasıdır.
Dememişler mi:
Zâlimin zulmü varsa mazlumun da Allah’ı var
Bugün halka cevretmek kolay,
yarın Hakk’ın divanı var.
Zulüm bir haddini aşmışlık ve haksızlık,
böyle bir günahı irtikâp eden zâlimin
hasmı da Allah’tır.
O çok merhametli olduğu kadar “ihkâk-ı hak” eden bir Âdil-i
Mutlak’tır.
Rahmetiyle ve hilmiyle zalime mehil üstüne mehil verir ama mazlumu,
mağduru da sonuna kadar çiğnetmez.
Bugün olmasa da yarın kendini bilmezlere
haddini bildirir ve her şeye kâdir olduğunu gösterir.
İnsanın hür ve muktedir olması,
ona başkalarına zulmetme hakkını vermez;
kuvvet,
hakkın emrinde olduğu sürece değerler üstü değer kazanır;
hürriyet de
başkalarının haklarına saygılı davranıldığı ölçüde hakikî kıymetini bulur ve
kalıcı olur.
Hürriyet ve kuvvet mevzuunda,
Hakk’ın takdir buyurduğu sınırlar içinde kalma,
adalet ve istikamet;
bu konuda sınır tanımamazlık ise,
bir zulüm ve
haksızlıktır.
Adalet hemen her konuda dengeyi koruma ve itidalli olmanın Kur’ân
kaynaklı adı;
zulüm ise her alanda dengeleri alt-üst etmenin ürperten unvanıdır.
Ancak her zulmün aynı seviyede olmadığı da bir gerçektir:
İnsanın tevhid çizgisini koruyamayıp,
Hâlık-mahlûk,
abd-Mâbud münasebetindeki
inhirafı demek olan şirk en büyük zulüm;
açıktan açığa hak-hukuk tanımama,
başkalarına cevr ü cefada bulunma,
onları aldatma,
itibarlarıyla oynama,
gıybet
etme…
gibi hususlar ikinci derecede birer zulüm;
Allah’ın emir ve yasaklarını
dinlememe,
haramlara karşı kat’î tavır alıp meşrû dairedeki zevklerle yetinmeme
ise farklı bir zulümdür.
Hangi çeşidi olursa olsun Kur’ân-ı Kerim adalet ve
ubûdiyet üzerinde durduğu kadar zulüm ve haksızlığa da vurguda bulunur ve
mü’minleri inhiraf,
cevr,
cefa ve gadrin her çeşidinden uzak durmaya çağırır.
Kur’ân farklı yerlerde,
değişik ifade ve üslûplarla zulmün her çeşidinden
tahzirde bulunur ve “Kâfirler Bize değil,
kendilerine zulmediyorlardı.”(1)
diyerek,
haksızlığın dönüp zalimin başına dolanacağını vurgular.
“O münkirler
zâlimlerin ta kendileridir.”(2) fermanıyla zulüm ile küfrün bir vâhidin iki yüzü
olduğuna dikkati çeker;
“Allah,
asla zâlimleri sevmez.”(3) beyan-ı sübhânîsiyle
zulüm hakkında kesin hükmünü ortaya koyar;
“Allah zâlim bir toplumu hidayete
erdirmez.”(4) tehdidâmiz ifadesiyle zulmün de tıpkı kibir ve inhiraf gibi
imandan mahrumiyete sebebiyet verdiğini/vereceğini hatırlatır;
“Allah onlara
zulmetmedi,
onlar kendi kendilerine zulmediyorlar.”(5) müstemir âdetini
aksettiren beyanıyla tarihî tekerrürler devr-i dâimi arkasındaki ana unsuru bir
kere daha nazara verir;
“O gün zâlimlerin yâr ve yardımcısı yoktur.”(6) terhib
edalı sözleriyle zalimin sû-i akıbetini ihtar eder;
“Hak kendisine geldikten
sonra Allah’ın demediğini O’na mal etmeye kalkan müfteriden veya kendisine gelen
hakikati yalan sayandan daha zâlim kim olabilir?”(7) tezkiriyle Kur’ân’a karşı
meydan okumanın çok büyük bir küstahlık olduğunu ifade buyurur;
“Halkı zâlim
olan ülkeleri cezalandırdığında Rabbinin cezaya çarpması işte böyledir.”(8)
kahır televvünlü fermanıyla tarih boyu şirazeden çıkanların mutlaka
cezalandırıldıklarını haber verir;
“Zulmedenleri o korkunç sayha çarpıverince,
bulundukları yerde dize geldiler.”(9) ihbar-ı sübhânîsiyle haksızların her zaman
helâk edildiklerini/edileceklerini tekrarlar ve bizi kendimize gelmeye çağırır.
Bunlar gibi daha onlarca âyât-ı beyyinât,
zalimin dünyevî ve uhrevî akıbetini
hatırlatmanın yanında,
onlara en küçük bir meylin dahi ebedî hüsrana sebebiyet
vereceğini ısrarla vurgular ve bize sürekli adalet ve istikamet içinde olmayı
salıklar.
Kur’ân-ı Kerim çok geniş bir zulüm tablosu çizer,
onu çeşitlendirir ve her
türünden sakınmamızı ister:
Ona göre,
Allah’ın yasakladığı şeylere el uzatma,
emrettiği hususlara karşı lâkayt kalma;
vicdanlara baskıda bulunma,
insanları
dinî vecibelerini yerine getirmeden alıkoyma;
fuhşa girme,
münkerâta açık durma;
halkın hukukuna tecavüz etme,
milletin malını hortumlama;
haram-helâl tanımama
ve Allah’ın kurallarına başkaldırma;
fitne ve fesada sebebiyet verme,
başkaları
hakkında iftira,
gıybet ve tezvirde bulunma;
dine hizmet edenlere karşı tavır
alma,
düşmanlık veya çekememezlik mülâhazasıyla onlarla uğraşma;
mü’minler
hakkında sûizanna girme ve onlara karşı hazımsız davranma;
yalan söyleme,
sözünden dönme ve emanete hıyanet etme;
dini ve diyaneti şahsî,
siyasî
çıkarlarına vasıta yapma;
mukaddes değerleri,
dünyevî belli hedeflere ulaşma
yolunda kullanma ve dinî değerlerle dünyevîlik arkasında koşma…
gibi hususların
hemen hepsi birer zulümdür ve bunlardan uzak durulması emredilmiştir.
Zannediyorum,
şöyle-böyle,
az buçuk Kur’ân muhtevasından haberdar olan herkes,
onda zulüm konulu pek çok âyetle karşılaşacak ve o âyetlerin özü ve
fezlekeleriyle ürperecektir.
Kocaman bir mücellet konusu sayılan böyle bir
hususu bir makale çerçevesinde ifade edemeyeceğim açıktır.
İsteyen bu önemli
konuyu öyle de ele alıp açabilir…
Zulüm mevzuunda İnsanlığın İftihar Tablosu’nun beyanları da ayrı bir önem arz
etmektedir;
zulmün kıyamet günü üst üste karanlıklar hâlini aldığı,(10) O’nun
tembihlerinden;
mazlumun intizarından sakınılması,(11) O’nun tahzirlerinden;
her
sabah ve akşam “Allahım,
zulmetmekten,
zulme uğramaktan,
birinin hukukunu
çiğnemekten,
biri tarafından hukukumun çiğnenmesinden Sana sığınırım.”(12)
sözleri,
O Lâl ü Güher’in bize armağanlarından;
“Allah zalime mehil üstüne mehil
verir,
bir kere de onu derdest etti mi,
artık iflah etmez.”(13) şeklindeki
terhib edalı beyanı,
canlara can O Cânân’ın ikazlarından;
“Ümmetimden iki zümre
şefaat yüzü görmez:
Zulümle oturup kalkan zâlim ve dinde aşırılıklara düşen
gâlî.”(14) ifadeleri,
O Nurefşân Sima’nın “Makam-ı Mahmûd”a çağrı sayılan
beyanlarından;
“Müslüman Müslümanın kardeşidir,
ona haksızlık yapmaz ve onu
kendi yalnızlığıyla baş başa bırakmaz.”(15) irşadları,
O Mürşid-i Kâmil’in özlü
ifadelerindendir ve bu tür beyanların daha yüzlercesinden söz etmek de
mümkündür.
Maalesef,
günümüzde yukarıda kısaca temas edip geçtiğimiz zulümlerin hemen hepsi
irtikâp edilmekte ve hepsine karşı da sessiz kalınmaktadır.
Evet bugün belli
kesimlere karşı haksızlık diz boyu;
her türden tecavüz,
tiranlarınkine denk;
karalama,
iftira ve tezvir,
medyanın eli ve dilinin ulaştığı alan vüs’atinde;
şeref,
haysiyet ve onurla oynama ahvâl-i âdiyeden;
din ve vicdan hürriyetine
saygı,
seminer ve konferanslardaki bildirilere emanet;
demokrasi,
ideolojilere
göre yorumlanma ibtizaline mâruz;
öyle ki,
onun adına operasyonlar yapılıyor,
ırz çiğneniyor,
namus payimâl oluyor,
iktidarlar devriliyor,
sun’î iktidarlar
oluşturuluyor,
nesiller asimile ediliyor,
“hak” deniyor,
bin bir mesâvî
işleniyor ve kaba kuvvet temsilcileri dünyanın gözünün içine baka baka tarihte
emsali görülmemiş zulümler irtikâp ediyorlar.
İnleyen inleyene,
yığınlar:
“İlâhî!
Bir müeyyed,
bir kerîm el yok mu,
tutsun da,
Çıkarsın Şark’ı zulmetten,
götürsün fecr-i mev’ûda?” (M.Âkif)
diyor ve bir kurtarıcı el bekliyor.
Çoklarında ümitler sarsık,
iradeler mefluç,
heyecanlar sönük ve hemen herkesin ekstradan lütuflar bekler gibi bir hâli var;
yok ciddî bir gayret,
sistemli bir hareket ve mefkûrevî bir aksiyon;
ruhlar
çaresizlik anaforlarına kapılmış gidiyor ve sineler hissizlik ve sessizlik
murakabesi içinde.
Böyle bir mağmumlar dönemini seslendiren merhum Âkif biraz da
şiirin serâzat havasına teslim çığlıklarını şöyle yükseltiyordu:
İslâm’ı elinden tutacak, kaldıracak yok…
Nâ-hak yere feryad ediyor: Âcize hak yok!
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî?
Ağzım kurusun…
Yok musun ey adl-i ilâhî!
İlâhî adalet her zaman vardı,
şimdi de var;
ama o,
adaletten pay alma liyakatine
göre lütfedilir..
bir vakt-i merhûna bağlı tecelli eder..
zulmün gayretullaha
dokunmasıyla harekete geçer..
aktif bekleyip bakalım;
“Mevlâ görelim
neyler/Neylerse güzel eyler.” (İbrahim Hakkı).
Biz kendimize gelip duyguda,
düşüncede,
ruhta ve gönülde dirileceğimiz,
dirilip içtimaî adaleti
gerçekleştireceğimiz âna kadar yeryüzündeki bu korkunç mezâlim böyle devam
edeceğe benzer.
Yapılması gerekli olan şeyleri yapmadan,
ne kaderi tenkit ne de
şuna-buna sövüp saymakla,
hiçbir problem halledilemez.
Aksine bu hâlimizle daha
fazla günahlara girmiş,
rahmete liyakat hakkımızı da kaybetmiş oluruz.
Bize düşen,
bütün benliğimizle bir kere daha Allah’a yönelmek,
yüce mefkûremiz
adına harekete geçmek ve kusursuz bir sa’y ü gayretle gerilmektir.
İsterseniz
son sözü yine büyük heyecan şairine bırakalım:
Sus ey dîvâne! Durmaz kâinâtın seyr-i mu’tâdı,
Ne sandın! Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?
Bugün, sen kendi kendinden ümîd et ancak imdâdı;
Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdâdı;
Cihan kanûn-i sa’yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!
Ne yaptın? “Leyse li’l-insâni illâ mâ-se’â” vardı!..
[1] Bakara
sûresi, 2/57
[2] Bakara sûresi, 2/254
[3] Âl-i İmran sûresi, 3/57
[4] Bakara sûresi, 2/258
[5] Tevbe sûresi, 9/70
[6] Âl-i İmran sûresi, 3/192
[7] Ankebût sûresi, 29/68
[8] Hûd sûresi, 11/102
[9] Hûd sûresi, 11/67
[10] Buhârî, Mezâlim, 8; Müslim, Birr, 56-57
[11] Buhârî, Zekât, 63; Müslim, İman, 29
[12] Ebû Davud, Salât, 367; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/191
[13] Buhârî, Tefsîru’l-Kur’ân, Hûd sûresi, 11/5; Müslim, Birr, 61
[14] Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, 8/281, 20/214
[15] Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 32
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder