Bölüm Başlıkları
Adanmış Ruh Olabilmek 7 dk.
Ahir Zaman Fitneleri 8 dk.
Ahiret İnancı 12 dk.
Akibet Endişesi 8 dk.
Akıl ve İradenin Zaferi 6 dk.
Allah (celle celâluhu) 42 dk.
Amellerin Fizikî Tezahürleri 9 dk.
Ashab-ı Uhdud ve Bir Çocuk 14 dk.
Aşk ve İtaat 9 dk.
Asya’da Dirilmek 9 dk.
Bazı Tasavvufi Esaslardan Kesitler 16 dk.
Beni Anlayamadılar 9 dk.
Benlik Duygusu 6 dk.
Bilgi Çağı ve Medeniyetler Çatışmasına Dair 11 dk.
Bilgi Toplumu 10 dk.
Bilginin Kaynaklarına Dair 7 dk.
Bilim Olimpiyatları ve Türkiye 8 dk.
Bir Âyetin Tedaî Ettirdikleri 5 dk.
Bir İnsanda İki Kalb Olmaz 7 dk.
Bir Kaderi Tecelli Karşısında Teessürlerimiz 13 dk.
Bir Kalkınma Modeli 7 dk.
Bir Kere Daha Namaz 8 dk.
Bir Kere Daha Tebliğ Usûlü 12 dk.
Bir Nebze de Şeytandan 23 dk.
Büyü ve Büyüden Kurtulma Yolları 6 dk.
Cebr-i Lütfî ve Buudları 8 dk.
Cemaat Gerçeği 8 dk.
Cennet Yamaçlarında Dolaşmak 8 dk.
Cevşen 7 dk.
Cinler ve Medyumlar 4 dk.
Çocuk Ebeveyn Münasebeti 5 dk.
Çok Uluslu Şirketler Çağında Ticarî Ortaklıklar 6 dk.
Dâsitânî Bir Kardeşlik İçin 7 dk.
Denge 7 dk.
Devlet-i Ebed Müddet 7 dk.
Din, Hikmet ve Kuvvet 9 dk.
Dinlerin Tevhidi (!) 12 dk.
Dua Üzerine Birkaç Söz ve Düşman Şamatası 5 dk.
Dua-Amel Münasebeti 7 dk.
Duanın, Derman Olacağı Dertle Münasebeti 13 dk.
Dünden Bugüne Işık Evler 16 dk.
Dünyada Diriliş Solukları 6 dk.
Dünyamızda Bedduanın Yeri 6 dk.
Duygularda İtidal 5 dk.
Efendimiz’i Ziyaret 6 dk.
Efendimiz’in Şecaat ve Şefkat Ufku 17 dk.
Efendimiz’in Tarifleri İçinde Kur’ân (1) 35 dk.
Efendimiz’in Tarifleri İçinde Kur’ân (2) 40 dk.
Efendimizin (sav) ve Sahabenin Beşer Olma Özellikleri 5 dk.
Ehl-i Kitap’la Diyalog 6 dk.
Eleştiride Üslûb 7 dk.
Farklı Zaviyeden Bir Hadisin İzahı 7 dk.
Gayretimiz ve Gayret-i İlahi 5 dk.
Geçmişe Bakış Açımız 11 dk.
Gerçek Dünya Düzeni 8 dk.
Günahlar ve Sedd-i Zerâi’ 12 dk.
Günahlardan Çıkış Yolları 8 dk.
Hakk’ın Üstünlüğü 7 dk.
Hasmane Tavırlara Karşı Üslûbumuz 6 dk.
Hayalde İstikamet 8 dk.
Hicret Özlemi ve Dengeler 10 dk.
Hizmet İçi Mülahazalar 11 dk.
Hizmetin İstiğfar Buudu 5 dk.
Hizmetle Beraber Evlilik 9 dk.
Hizmette Üslup 6 dk.
Hoşgörü Ortam ve Atmosferini Sürekli Kılma 9 dk.
Hoşgörü ve Medya 5 dk.
Hoşgörüde Denge 4 dk.
Hristiyanlığın İstikbali 7 dk.
Hücumât-ı Sitte 10 dk.
Hümanizm 9 dk.
Hz. Mesih ve Misyonu 12 dk.
Hz. Mesih ve Nüzûl Keyfiyeti 11 dk.
İ’lâ-yı Kelimetullah ve Rıza-yı İlâhi 10 dk.
İçtimaî Adalet 14 dk.
İdeal-Realite Dengesi 5 dk.
İdeallerin Realize Edilmesi 6 dk.
İlâhî İnayet ve Devamı 9 dk.
İlâhî Lütufların Devamı Yolunda 7 dk.
İlim Amel Münasebeti 6 dk.
İlim ve Bilim 16 dk.
İman Hizmeti ve Beklentilerimiz 8 dk.
İman Hizmetinde Tevazu ve Mahviyet 7 dk.
İman ve İslam Ötesi Bir Mazhariyet 4 dk.
İmânın Gücü 4 dk.
İmtihan Unsurları 8 dk.
İnsan Muhabbet İlişkisi 5 dk.
İnsan-Esmâ-i İlâhiye Münasebeti 8 dk.
İnsanın Yanında Yer Almak 5 dk.
İnsaniyet-i Kübra 8 dk.
İnsanlığın İftihar Tablosu 11 dk.
İrade İnsanı Olmada Aşılması Gerekenler 16 dk.
İrade ve İmtihan 16 dk.
İrşatta Bir Ölçü 11 dk.
İrşatta Kemmiyet Meselesi 5 dk.
Işığa Hasret Gönüller 6 dk.
İslâm ve Reaksiyoner Çıkışlar 6 dk.
İslâm’da “Haklar” Meselesi 5 dk.
İslâm’da Şekilcilik Yoktur 10 dk.
İslâm’ı Tebliğ ve Kitle İletişim Vasıtaları 9 dk.
İslâm’ın Evrenselliği 7 dk.
İslamî Hizmetlerde Medya Faktörü 6 dk.
Kâbe Hakikati 11 dk.
Kâbe’yle münasebeti açısından Miraç 12 dk.
Kadere Dair Yanlış Telâkki ve Değerlendirmeler 4 dk.
Kadın Erkek Eşitliği 8 dk.
Kalbin Zümrüt Tepeleri’ne Ulaşmak 6 dk.
Kârun 7 dk.
Keremin Kazandırdıkları 14 dk.
Kitap Okuma 9 dk.
Kudsîler ve Sohbet 14 dk.
Kulluk Şuurunda Mükemmelliği Yakalama 8 dk.
Kültür Hayatımız Adına Beklentiler 13 dk.
Kur’an’da Hz. Musa ve Kavmi 39 dk.
Kur’an’daki Kıssalar 5 dk.
Kutbu’l İrşâd 5 dk.
Lafzullah ve Tedâî Ettikleri 5 dk.
Lütuf ve İhsanla İmtihan 5 dk.
Mahrumiyet Kuşağında Filizlenen Aksiyon 8 dk.
Malî ve Bedenî İbadetler 12 dk.
Mantık ve His Dengesi 9 dk.
Materyalist Zihniyet Karşısında İslam 8 dk.
Medh ü Senada Denge 8 dk.
Meleklerin Yardıma Gelme Vak’alarının Mahiyeti 7 dk.
Merkez-Muhit Hattında Hoşgörü 4 dk.
Meşveretin Tabiî Bir Neticesi: İtaat 10 dk.
Mezalimden Bir Kesit 6 dk.
Miraç 6 dk.
Müceddid ve Üç Merhale 7 dk.
Muhabbet Fedailerini Gelecekte Bekleyen İmtihanlar ve Alınması Gereken Tedbirler 9 dk.
Muhammedî Ruh ve Mânâ İçinde Diyalog 12 dk.
Muhtemel ABD-Japon Savaşı 9 dk.
Mus’ab b. Umeyr 6 dk.
Musibet, Mükafat ve İnsan 6 dk.
Namaz, Zikir ve Tevbe Buudu 8 dk.
Namaz.. Namaz.. Namaz 10 dk.
“Ne Cennet Sevdası, Ne Cehennem Korkusu” 6 dk.
Nefis ve Şeytan Aldatması 5 dk.
Nefis ve Vicdan Mekanizmaları 9 dk.
Nevruz Gerçeği 8 dk.
Normo-Makro Âlem Münasebeti 4 dk.
Peygamberimiz ve Yabancı Murahhaslar 8 dk.
Peygamberimiz’in Arkadaşlarına Duyduğu Alâka 11 dk.
Problemler ve İnsanlar 8 dk.
Râbıta nedir? Râbıtada hangi esaslara dikkat edilmelidir? 7 dk.
Ruh İnsanının Portresi 23 dk.
Rüya bir teşrî kaynağı mı? 10 dk.
Rüya ile amel 6 dk.
Sa’d bin Muaz 6 dk.
Sabır ve Salât 13 dk.
Sahabe İman ve Aksiyon 11 dk.
Sahabe Şuuru 7 dk.
Şefkat Tokatları 7 dk.
Sekîne 13 dk.
Seviyeli İnsanın Vasıfları 7 dk.
Seviyeli Temsil 12 dk.
Sıla-i Rahim ve Ömür Uzatılması 6 dk.
Sohbetlerde İlk Hazırlık 10 dk.
Son Semavî Afetlerin Anlattığı 9 dk.
Tabiî Afetler Bize Ne Söyler? 7 dk.
Takvaya Dair Birkaç Husus 6 dk.
Tarihî Açılma Devreleri 6 dk.
Tarihî Tekerrürler Devr-i Daimi 11 dk.
Tarihî Tekerrürler ve Biz 7 dk.
Tarihten günümüze hicret 8 dk.
Tebliğde İki Önemli Esas: Sıdk ve Emanet 6 dk.
Tebliğde Usul ve Yöntem 8 dk.
Tebliğde Vesile Faktörü 7 dk.
Tecdid ve Devreleri 8 dk.
Temel Dinamikleri İle Aksiyon 8 dk.
Temiz Topluma Doğru 14 dk.
Tevbe ve İstiğfar 4 dk.
Tevhid İnancı 6 dk.
Toplumdaki Çeşitlilik 7 dk.
Türkçenin Dünya Dili Haline Getirilmesi 6 dk.
Türkiye’deki Cinayetlerin Perde Arkası 9 dk.
Türkler ve Meluncanlara Dair 6 dk.
Usûl, fürû ve tesettür 6 dk.
Üslup Farklılığı 21 dk.
Yeis Batağı 6 dk.
Yenilenme Var Yenilenmeden İçerû 8 dk.
Adanmış Ruh Olabilmek 7 dk.
“Ben ne şanlı geçmişten ne de muhteşem gelecekten biri olmayı değil de günümüzdeki adanmış ruhlardan biri olmayı isterim.” sözünü izah eder misiniz?
Şanlı geçmişimizi arzulamamak, hatta onun küçük bir neferi olmayı temenni etmemek mümkün mü? O muhteşem geçmiş dile getirildiğinde, hepimizin zihni bir yönüyle gayr-i ihtiyarî olarak oraya kayar. Onun için felaket günlerimizin felâketzede şairi Merhum Âkif –ki kadimden bu yana gelmiş geçmiş şairlerimiz arasında, acısıyla tatlısıyla yaşadığı dönemi o ölçüde içten terennüm eden bir-iki şair varsa bunlardan biri, belki de birincisidir o– diyor ki:
Viranelerin yascısı baykuşlara döndüm.
Gördüm de hazânında bu cennet gibi yurdu.
Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum.
Yâ Rabb beni evvel getireydin ne olurdu!
Evet, hangimiz Kanuni dönemini paylaşmayı düşünmeyiz? Hangimiz Yavuz Selim’in yanında, onunla beraber yeniçeri türküsünü mırıldanmayı istemeyiz? Hangimiz, Mercidabık’ta, Ridaniye’de veya Çaldıran’da o hünkâr-ı âzamın sağında veya solunda, demirden bir kalkan gibi, göğsümüzü siper edip ona kalkan olmayı düşünmeyiz? Evet, bu muhteşem tarih, her zaman bizim içimizde gayr-i iradî bir alâka odağıdır.
Bir diğer taraftan, nebinin vaadinde, velinin yâdında, güvercinin kanadında, ümit dolu bir intizarla beklediğimiz mutlu geleceği düşünürken içinde bulunduğumuz bir kısım karamsar şeylerden sıyrılarak hep geleceğe de akmak isteriz.
Bu tarz bir düşünceye “nostaljik yaklaşım” denebileceği gibi, içinde bulunduğumuz dar ve sıkıcı zaman diliminin yetmezliğine isyan ederek, tabir-i diğerle, bir sanatkâr, bir ressam, bir şair gibi sübjelere, objelere başkaldırarak, ya maziye ya da gelecek zamana sığınma da diyebiliriz.
Evet, hepimizin bazen bu türlü mülâhazaların içine girdiği olur. Vazife ve sorumluluğumuzun içinde olmasa da, hatta Allah’la pazarlık yapma mânâsına gelse de, bu tür şeyler aklımıza gelebilir. Ama sonra, ihlâsımızla, samimiyetimizle bu yanlış anlayışımızı tadil eder, “Estağfirullah yâ Rabbi, bu bizi alâkadar etmez.. bize ne! Biz vazifemizi yapar, şe’n-i Rubûbiyetin gereğine karışmayız.” deriz ama, ne kadar istikamet üzere olsak ve ayağımızı sağlam bassak da hayal ve düşünce dünyamız yer yer bizi bu eğri büğrü düşüncelere götürüp kalbimizi kaydırabilir. Hemen arz edeyim ki, bu, iman adına kalbin kayması gibi affedilmeyen bir günah değil, belki masum bir seyyiedir.
Aslında, bizim için de başkaları için de o şanlı geçmişimiz, arzu edilmeyecek gibi değildir. Geleceğimiz de inşâallah o şanlı kökün sürgünleriyle geçmişe denk muhteşem olacaktır.
Ancak kıtmirce bir yaklaşım ile ben, ne geçmişin o şanlı Yavuzları, Kanunileri olmayı ne de geleceğin çok üst seviyede bu işi temsil edecek kudsîleri olmayı arzu ederim. Buna bedel günümüzde hizmet eden, sade ve basit bir nefer olmayı tercih ederim. Neden?
Çünkü:
1. Gelecekteki başarılar, muvaffakiyetler beraberinde gıybeti, hasedi, nefreti de getirecek. Paylaşılması zarurî görünen ganimetler olacak. Makam ve mevki sevdası insanların ruhunu saracak. Hırslar, kinler, nefretler kabaracak. Nerden mi biliyorsun? Biliyorum, zira bunlar insanın tabiatında var… Beşer tarihi şahittir ki, hemen her zaman, çile ve ızdırabı takip eden refah ve saadet dönemlerinde, insanlar eski safvetlerini, samimiyetlerini koruyamamışlardır. Dün aynı saflarda beraber mücadele edenler, böyle bir dönemde menfaat veya makam uğrunda birbirleri ile kıyasıya vuruşmuş ve sıkıntıda kazandıkları her şeyi rahat ve rehavete erince har vurup harman savurmuşlardır. İşin doğrusu ben, hizmet döneminden sonra, böyle dağdağa, yıkım ve döküntü devresini yaşamak istemem vesselâm..!
Allah bize hizmet ettirsin; parsayı da kim paylaşırsa paylaşsın; hiç önemli değil. İnsanımız mutlu olsun, huzur soluklasın da, bizi ister alsın bostancı yapsınlar, ister tutup sürgün etsinler; hiç fark etmez. Gider dağ başlarına çekilir ve hayatımızı zâhidane sürdürmeye çalışırız. İşte işe, bu açıdan bakınca, “Ben ne mazide ne de gelecekte değil de, günümüzde hizmet eden sade, tekdüze bir nefer olmayı her şeye tercih ederim.” demiştim.
2. Bizler günümüzün çocuklarıyız. Ne geçmişe hulûl ne de geleceğe nüfuz etmemiz mümkün değildir. Belki içimizden bazıları geleceğe kavuşacaktır ama, esas dolu dolu yaşanması gerekli olan hâlihazır ve şimdiki zamandır. Yani geçmişe masal demeyeceğiz, geleceği de hülya görmeyeceğiz. Bir başka ifadeyle, geçmiş bir “mezar-ı ekber”, gelecek de gulyabaniler ülkesi değildir; değildir ama, o şanlı geçmişimize denk bir geleceğin hazırlanması da ancak şimdiki zamanı iyi değerlendirmeye bağlıdır. Onun için bu mülâhazalarla, günümüzde sadece hizmet düşüncesiyle oturup kalkan, gözlerini onunla açıp onunla kapayan ve başka hiçbir şey düşünmeyen nefer, başka dönemlerin şahlarından, meliklerinden, hatta veli, kutub ve gavslarından daha hayırlıdır denilebilir.
3. Belli bir dönemde hizmet etmiş ve şart-ı âdî ölçüsünde bu işe iştirakta bulunmuş insanlar –hafizanallah– bunun gururunu ruhlarında taşıyabilirler. Bu ise, onların mükâfat adına bütün varını yoğunu alır götürür. Onun için, Müslümanların başarısından bir gün evvel, ikindi sonrası göçüp gitme gibi, bu dünyadan ayrılmak en güzelidir. Evet, işte o zaman, “Allahım, emanetini al!” demenin tam zamanıdır.
İşte bu mülâhazalarla “Ne mazi ne müstakbel.. belki günümüzün adanmış bir ruhu olmayı isterim.” demiştim, bugün de diyorum. Ama yine de hakikat-i hâli tam bilemiyoruz.. bilemiyor ve bu düşüncenin şeytanî mi, Rahmânî mi olduğuna karar veremiyorum. Zira nefis çok mekkârdır ve şeytan insana bazen sağdan gelir; böyle bir düşünce, şeytanın insana sağdan yaklaşmasının ürünü de olabilir. Allah doğruyu en iyi bilendir.
Ahir Zaman Fitneleri 8 dk.
Bir hadis-i şerifte: ‘Âhir zamanda yaşları küçük, akılca kıt birtakım gençler zuhûr edecek. Yaratılmışın en hayırlısının sözünü söylerler, Kur’ân’ı okurlar. İmanları, gırtlaklarından öteye geçmez. Onlar, okun avı delip geçtiği gibi, dinden çıkarlar. Onları nerede görürseniz öldürünüz. Zira onları öldürene kıyamet günü Allah’ın vereceği bir ücret vardır.’ buyuruluyor. Bu hadisin izahı nedir?
Hadisin ifade ettiği mânânın tahliline geçmeden önce, üzerinde durup hatırlatmakta fayda mülâhaza ettiğim bir hususu arz etmek istiyorum: Sahabe-i Kiram efendilerimizin hemen hepsi, değerler üstü değere sahiptirler ve bizim kriterlerimizle değerlendirmeye tâbi tutulmayacak kadar muallâdırlar. Günümüzde, onları kritiğe tâbi tutan bir kısım kendini bilmezler, onların büyük bir titizlikle üzerinde durup, kelimesi kelimesine bize o altın çağdan naklettiklerini kritiğe tabi tutmakta ve kendi vehimlerinde oluşturdukları sisle, dumanla onları karalamaya çalışmaktadırlar. Gariptir bunlar, İmrü’ü’l-Kays, Ferezdak, Tarafe ya da Mütenebbî gibi kimselerin sözlerini nahiv ve belâğatta esas aldıkları halde, hadis rivayetinde Sahabe’ye o ölçüde güvenmemektedirler. Oysaki Sahabe-i Kirâm, hadis rivayetinde insan üstü bir hassasiyet göstermiş ve fevkalâde titiz davranmışlardır; zira onlar bilmektedirler ki hadis, gayr-i metlüv vahiydir, ahzi ve muhafazası hususî ihtimam ister. Hadislerin her kelimesi tıpkı bir kuyumcu titizliğiyle seçilerek kullanılmış ve her birinin bir i’câz yönü söz konusudur.
Bir örnek olarak aynı i’câzı, Allah Resûlü’nün yukarıda zikredilen hadis-i şerifinde de görmek mümkündür. Kur’ân-ı Kerim, bir hakikat-ı külliyenin küçük bir kenarını göstererek, daha sonra zuhur edecek aynı tür hâdiseleri haber verdiği gibi; Allah Resûlü (sav) de, gayb-bîn gözüyle gördüğü gelecekle alâkalı olayları bu ve benzeri hadislerle haber vermiştir.
Bu hadis-i şerifte Allah Resûlü’nün (sav), âhir zamanda, dine girmeleriyle çıkmaları bir olan bazı kimseleri, avın bir tarafından girip öbür tarafından çıkan oka benzetmesi dikkat çekicidir. Bilindiği gibi ok, avın bir tarafından nasıl girmişse, kendisine bir şey takılmadan, bulaşmadan öbür tarafından da öyle çıkar. İşte İslâm’ı kabul ettik’ deyip onunla müşerref göründüğü halde, onun ruh ve mânâsından hiç mi hiç istifade edemeyen kimselerin, böyle bir oka benzetilmeleri, teemmülsüz, tetkiksiz, hissiz, şuursuz câmidâne, süratle ve hiçbir şey duymadan İslâm’a girmesiyle çıkması bir bazı kimselerin hallerini ifade bakımından fevkalâde mânidârdır.
Yine Allah Resûlü (sav), âhir zaman fitneleriyle alâkalı başka bir hadislerinde: ‘Ümmetimden bir kısım gruplar çıkacak, bunları bid’alar istila edecek, tıpkı kuduz, kuduza yakalanan kimsede hiçbir damar, hiçbir mafsal bırakmayıp her tarafını sardığı gibi, bu bid’a da onların her hallerine sirâyet edecektir.’ buyurarak, o dönemde meydana gelen bid’atları, vücudun her organına sirâyet edip orada tesirini gösteren kuduz hastalığına benzetir. Bu misâl, Sünnet-i Seniyye’nin terkinin yanında bid’atların, insan hayatını dört bir yandan kuşatmasını ifade bakımından fevkalâde mânidardır. Zira bid’atlar, kişinin ruh dünyasına tıpkı bir virüs gibi girer, sonra da kılık-kıyafetten oturup-kalkmaya kadar onun her halinde kendisini gösterir.
Bu hadiste dikkat çeken bir başka husus da, Allah Resûlü’nün; ‘Yaratılmışın en hayırlısının sözünü söyler ve Kur’ân okurlar..’ ifadesidir. Aynı mânâda başka bir hadis-i şerifte de: ‘Siz, kendi amellerinizi onların amellerinin yanında küçük görür ve hafife alırsınız.’ buyurmaktadır ki, irtihal hâdisesinden kısa bir süre sonra, karmakarışık hâdiselerin sevimsiz lisanıyla Sahabe’ye bir kere daha ‘Muhammedün Resulullah’ dedirtecek keşmekeşi ifade açısından ne ürpertici bir üslûptur!
Bu hususta ilk dikkatimizi çeken hiç şüphesiz, Asr-ı Saadet’e yakın, o dönemde zuhur eden Hâricilîk olayıdır. Onlar, dinde, günaha giren bir insanın kâfir olacağına inanacak kadar hassas düşünmüş ve ibadet ü taatlerinde olabildiğine dikkatli davranmışlardır. Hatta bu çerçevede yalan söylemeyi küfür saydıklarından, onca taşkınlıklarına rağmen hadisçiler, onların rivayet ettikleri hadisleri kabul etmişlerdir. Yine onlar, Kur’ân varken yapılacak başka içtihatları kabul etmemiş; etmemiş ve bundan dolayı, Ebû Musa el-Eş’arî ile Amr İbn Âs’ın hakemlik için bir araya gelmelerini, Hz. Ali (ra) ile Hz. Muaviye’nin küfrüne vesile saymışlardır.. evet, Hz. Ali de, Muaviye de kâfir oldu demişlerdir.
Onlar, Müslümanlığı kendi hesaplarına bu kadar derince yaşamalarına rağmen, davranışlarında aşırı, saldırgan ve dengesizdirler. Evet onlar, Hz. Ali (ra) ve Hz. Muaviye gibi şerefli sahabilere kâfir dedikleri gibi, ‘Lâ ilâhe illallâh’ diyen pek çok kimseyi de kâfir saymaktadırlar. İşte bütün bunlar göstermektedir ki Hâricîler, Allah Resûlü’nün ifadeleri içinde, İslâmiyet’in içine bir ok gibi girmişler; girdikleri gibi de hiçbir şey elde etmeden ve duymadan çıkıvermişlerdir. Hz. Ali (ra), Sıffîn Savaşı’nda kolunda ‘ben’ veya ‘ur’ olan birini görünce, İbn Abbas’ın (ra), Efendimiz’in: ‘İşte bunlar sana karşı savaşacak ey Ali!’ sözünü hatırlatması üzerine, onların öldürülmesini kendi hakkaniyetine delil saymış ve Peygamberimizi her zaman doğru çıkaran Allah’a hamdetmişti…
Benzeri örneklerin, günümüzde de yaşandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Şöyle ki, Allah Resûlü (sav), Deccal’le ilgili bir hadislerinde, âhir zamanda Deccal’in ortaya çıktığı dönemde, Horasan civarında yetmiş bin taylasanlı (sarıklı) insanın ona iltihak edeceğini haber vermiştir. Bir dönemde komünist düşünce yaygınlaşmaya başladığında, kendisini Müslüman sayan nice insan, namaz kılıp hacca gittiği ve İslâm’ın diğer rükünlerini yerine getirdiği halde; İslâm’ın emirlerine karşı, ’14 asır önce inmiş köhne düşünceler..’ -haşa- deyip komünizm ideolojisine temennâ durmuşlardı.. durmuş, küfr ü küfrânın her tarafa yayılması karşısında yer yer hıçkıra hıçkıra ağladığı ve Rabbin huzurunda edeple durup ibadet ü taatte bulunduğu halde, bir vahşi sisteme karşı ses çıkarmamış, hatta ‘ale’r-re’si ve’l-ayn’ diyerek hüsnükabul göstermişlerdi.
Aynı şekilde, günümüzde, ibadetlerinde bir hayli hassas davrandıkları halde, İslâm’ın gurbetini kendine dert bile edinmeyen ve böylece amelî münafıklık içine düşen nice insan vardır.. hele bazılarının Müslümanlık adına bir kısım folklorik hareketlerle mütesellî olduklarını gördükçe, ‘Acaba Allah Resûlü (sav)’in haber verdiği insanlar bunlar mı?’ diye endişe duymamak elden gelmiyor.
Hâsılı; Allah Resûlü (sav), kıyamete yakın zamanda cereyan edecek çeşitli hâdiseleri, bu ve benzeri hadislerle haber vermiştir ki, O’nun gayb-bîn gözüyle görüp haber verdiği bu tür olayların bir bir cereyan etmesi, O’nun Sadık u Masdûk olduğunun apaçık delilidir.
Ahiret İnancı 12 dk.
Öldükten sonra diriltilmenin gereği ve bu inancın bize kazandırdıklarını anlatır mısınız?
İnsan bütün varlıklar içinde Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin nokta-yı mihrâkiyesidir. O her ismin âzam derecede tecellisine mazhar mükemmel bir varlıktır. Gülleri, çiçekleri, bağları-bahçeleriyle bütün yeryüzü; ayları, güneşleri, kehkeşanları ve dev adalarıyla topyekün sema, insan mahiyeti karşısında çok sönük kalır. Akif’in ifadesiyle bütün cihanlar insanın mahiyetinde matvîdir. Evet bütün âlemler bir fihrist gibi, insanın mahiyetiyle ifade edilmektedir. Demek ki Allah (cc), insanın yaratılmasına hususî ehemmiyet vermiş, Hakîm isminin tecellisi ile, insanı tam bir hikmet âbidesi hâline getirmiştir. Diğer bir ifadeyle kâinatı bir kitap, insanı da onun fihristi olarak tanzim etmiş.
Şimdi eğer bu mahiyetteki bir varlık, öldükten sonra diriltilmeyecek olursa, ihtimamla yaratılanın ihmali gibi bir durum söz konusu olur ki, Cenâb-ı Hak, böyle bir abes fiili işlemekten münezzeh ve müberrâdır. Evet, insan öldükten sonra dirilecek ve gerçek değerini de işte o zaman bulacaktır.
Bu hakikati şöyle de ifade edebiliriz: Cenâb-ı Hak, kâinatta cemal ve kemâlini göstermek için, daima esma ve sıfatlarıyla tecellî etmektedir. Hatta kâinat bu tecellilerin tecessüm etmesinden ibarettir denebilir. İşte bu tecellilerin daha dar bir noktada, herkesin görüp anlayabileceği, meleklerin rahatça sezebilecekleri, cin taifesinin, rûhânilerin mütalâa edebilecekleri küçük bir kitap halindeki şekillenmesi ise insandır. Bu itibarla da insanın ehemmiyeti çok büyüktür. Kaldı ki Cenâb-ı Hak, her sene pek çok şeyi ba’sü ba’del mevt’e mazhar edip yeniden diriltmektedir. Şimdi hiç mümkün mü her sene en ehemmiyetsiz şeyleri haşr u neşr etsin, yeniden diriltsin, hatta en ehemmiyetsiz çekirdekleri dahi yeni bir hayata mazhar etsin de; insan gibi çok mânâ ifade eden, önemli bir varlığa ehemmiyet vermesin.. burada çok güzel olan o sıfat ve isimlere ayna olan insanı, öbür âlemde de aynı mahiyette, sıfatlarına ve isimlerine ayna yapmasın.. işte bu, her işinde pek çok hikmet bulunan Cenâb-ı Hakk’ın icraatına muhaliftir. Her şeyi hikmetle yaratan ve hiç abes işlemeyen Allah (cc), insanı bu kadar hikmetlerle donattıktan sonra, çürümeye terk eder mi?
Rabbimize ait yönüyle haşr ü neşrin lüzumu adına -Haşir Risalesine bakılabilir- bu çizgide daha çok şeyler söylenebilir. Evet, kâinatta var olan sâir cinsler cins olarak ahirette diriltilecekler; insan ise, tek başına bir cinsmiş gibi, fert fert diriltilecektir ve kendine has karakteri, duyguları, lâtifeleriyle uhrevîliğin bütün hususiyetlerini aksettiren bir mucize-i kudret olarak mutlaka yeniden yaratılacaktır.
Konunun bize ait yönlerine gelince; içtimaî hayatın, nizam ve ahenk içinde yürümesinin, ailevî huzurun temin edilmesinin, her yaş ve başta ferdi huzurun sağlanmasının en güçlü ve tutarlı müeyyidesi, öldükten sonra dirilme hakikatine inanmaktadır. Evet haşr ü neşr akîdesinin olmadığı bir yerde ferd, kat’iyen huzur içinde olamaz. Buna, ‘inanmayanlar da huzur içinde olamaz’ diyebiliriz. Hatta bu akîde üzerine oturtulamamış bir toplumun da huzurlu olduğu söylenemez.
Evet, haşr ü neşr akîdesi gereği, dirilme, Rabbin huzurunda hesap verme, defterini sağ elinden alıp cennete girme, Rabbimizin cemalini görmeye namzet olma gibi.. hususlar, ümitli ve huzurlu bir yaşama adına çok önemli esaslardır. Bir insan ötelere ait bu mazhariyetlere inanıyorsa, hem Rabbin istediği istikamette yaşayacak hem de hep huzur içinde olacaktır. Şöyle ki, bir ferdin kalbinde öldükten sonra o dirilme inancı ve inanç çizgisinde amelleri varsa, o ferd, ahirette ölümsüzlük içinde yeni bir gençlik kazanacak, burada inkişaf ettirdiği duyguları orada kendisine iâde edilecek, Rabbi uğrunda, dünyada gösterdiği bütün cehd ve gayreti değişik değişik cennet nimetleri halinde kendisine sunulacaktır. Bu,
وَاَنْ لَيْسَ لِلاِْنْسَانِ اِلاَّ مَا سَعَى
‘İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.’ (Necm, 53/39) âyetinin tam anlamıyla zuhuru demektir.
Evet, haşre iman, ferdin biricik huzur kaynağıdır. Bu hususu çok iyi kavrayan Sahabe-i Kiram, yaşarken huzur içinde olmuş, ölüme giderken de sevinçle gitmişlerdir. Meselâ; İslâm adına ciddî bir mücâdele ve kavganın verildiği esnada bir sahabi, hurma ağacının dalına dayanmış, hurma yerken birdenbire Efendimiz’in ümitle gürleyen sesi duyulur: ‘Bugün kim sevabını sırf Allah’tan bekleyerek ölürse, cennete hangi kapısından dilerse girebilir.’ Bunu duyan sahabî elindeki hurmaları etrafa saçar, ‘Beh beh! Eğer bunların (kâfirlerin) eliyle cennete gireceksem bu canıma minnet.’ der.. evet ölümü bile insana sevdiren, öldükten sonra dirilmeye inanmaktır. Ve işte bu, fert için önemli bir huzur kaynağıdır.
Öte yandan; insanın gençlik zamanında ve hevesatının galeyânı hengâmında arzularını frenleyecek, nefsine gem vurabilecek bir şey varsa o da, öldükten sonra dirilme duygusudur. Bu duyguyla genç, ‘Hesaba çekilmezden evvel nefsinizi hesaba çekin.’ fehvâsınca nefsini hesaba çeker ve yanlış adım atmamaya gayret eder. Bu ise hem şahsın, hem ailesinin hem de toplumun rahat ve huzur içinde olması demektir. Bu çizgide Hz. Yusuf’un daha peygamberlik vazifesi ile muvazzaf kılınmadan, Zeliha’nın teklifi karşısında ‘Allah’a sığınırım.’ (Yûsuf, 12/22) demesini hatırlatmak yeter zannediyorum.
Benzeri bir vak’a da Hz. Ömer döneminde cereyan ediyor: Fettân bir kadının entrikalarına maruz kalan bir delikanlı, tam devrileceği sırada dilinde
اِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا اِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَاِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ
‘Takvâya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah’ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gözlerini dört açarlar.’ (A’râf, 7/201) âyetiyle, kendine gelir ve âyetin ruhunda uyardığı heyecanla da ahirete yürür.
Hz. Üstad’ın konu ile alâkalı mülâhazalarından hareketle; çocukların saadet düşüncelerinin devam etmesi de yine, ancak öldükten sonra dirilme inancına bağlıdır. Aksi halde o zayıf, nahif, minnacık dimağlar, etraflarında ölüp giden kimselerin, onların ruhlarında açacakları yaralarla hep yutkunup duracak ve kat’iyen huzur duyamayacaklardır.
Evet, çocukların ölüm hâdiseleri karşısında tek tesellileri, öldükten sonra dirilme inancıdır. Onlar, çevrelerindeki ölümler karşısında, ‘Doğru, yakınlarımız, arkadaşlarımız, kardeşlerimiz öldüler ama Cenâb-ı Allah onları daha güzel bir yere aldı, şimdi bizden daha iyi yaşıyorlar, belki cennetin bağ ve bahçelerinde dolaşıyorlar. Cennetin ırmaklarına girip çıkıyorlar ve kevserlerinden içiyorlar.’ inancıyla o zayıf ruhlarında, mukavemet kazanacak ve değişik belâlar, musibetler ve ölümlerle yüz yüze geldiklerinde mukavemet edebileceklerdir.
Gençlik için de benzeri şeyler söylenebilir. Şöyle ki; Gençlik dönemi, beşerî garîzaların gemi azıya aldığı bir dönemdir. Zira gençler büyük ölçüde serâzât ve çakırkeyftirler. Önlerine gelen ve akıllarına esen her şeyi yapmak isterler. Onların gücü, kuvveti ve serâzât keyifleri karşısında, milletin ırzı, namusu, hatta bütünlüğü daima tehlikededir. Hâlbuki bu hususların korunması hemen her sistemin temel prensibidir. Öldükten sonra dirilme inancı, gönlünce yaşamak isteyen gençler için de frenleyici bir özelliğe sahiptir. Bakın bu akîdenin nesillerimizin dimağlarından ve ruhlarından sökülüp atılmaya başlandığı günden itibaren dinamik güçler, büyük çoğunluğu itibarıyla, dinamik anarşi unsurları hâline geldiler ve toplum huzurunu tehdit ediyorlar. Bu açıdan eğer yeni bir nesil inşa etme düşünülüyorsa, yapılacak ilk ve en etkili şey, onları haşr ü neşre inandırmak olmalıdır.
Avrupa’da da, Orta Çağı müteakip dönemde Russo, E. Renan gibi kimseler dini inkâr ediyor, Allah, Peygamber ve haşri kabul etmiyorlardı. Ancak, gün gelip de her yanı anarşi ve huzursuzluk alınca, bunlar ve diğer bazı mütefekkirler ‘tabiî din’ düşüncesi ortaya atarak gerçeğinden uzaklaştırdıkları nesilleri sahtesiyle rehabilite etmeye çalıştılar. Bu şu demekti: ‘Eğer insanları mevhûm dahi olsa beşer üstü bir güce ve kuvvete inandırmazsak, bunları zabturabt altına alma imkânı olmayacaktır.’ Ne var ki, bu temelsiz teşebbüsler hiçbir işe yaramadı.
Öyle ise yeni bir dünya kurmak isteyenler, mutlaka iman kaynağına müracaat etmelidirler. Yoksa gençlerin karınlarını doyurmakla, sırtlarına birer urba giydirmekle, her yerde bir petrol kuyusu kazıp, petrol fışkırtmakla, onları tatmin etmek mümkün olmayacaktır. Çünkü ebed için yaratılan insan, ebedden ve Ebedî Zât’dan başka hiçbir şeyle tatmin edilemez.
اَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ
‘Dikkat edin kalbler ancak Allah’ı anmakla itminana erer.’ (Ra’d, 13/28)
Aile içinde huzurun zembereği, esâsı, kâidesi, yine öldükten sonra dirilmeye inanmaktır. Erkek ve kadın öldükten sonra dirilmeye inanıyorlarsa, gençliklerini, sıhhatlerini kaybetmeleri, onların mutluluğuna dokunmayacaktır. Evet onlar, ‘Biz bugüne kadar genç, tatlı, güzel bir hayat yaşadık, bundan sonra -inşâallah- öbür âlemde bu hayatımızı, aynıyla devam ettireceğiz.’ deyip hep ilk günlerin neşvesini soluklayacaklardır.
Hâsılı insanlara hayatı ve tabiatın güzelliklerini sevdiren, Rabbe giden yolları açan, ruhları şahlandıran, insana insanın ebediyete namzet olduğunu gösteren; Allah’a ve öldükten sonra dirilmeye inançtır ki, bunlar huzurun, rahatın ve emniyetin de kaynağıdırlar. Bakınız maddî imkân ve zenginlik içerisinde bulunuyor olmalarına rağmen bugün yeryüzündeki birçok ülkede ciddî bir huzursuzluk hakim. Bazı ülkelerin nüfusunun % 60-70’i alkolik. Uyuşturucu kullanımı had safhada. Ahlâksızlık ve rezalet diz boyu.. ve daha nice olumsuzluklar. Bu problemlerin kaynağı nesillerin tatmin edilemeyişi ve daima mihrap ve minber değiştirmeleridir. Ayrıca onların çare adına atmış oldukları her adım da yeni bunalımlara kapı aralamakta ve onları yeni yeni buhranlara sürüklemektedir. Zira çıkış noktaları yanlış.
Evet bir milletin huzur ve saadetini düşünenler, en başta o millete ahirete giden yolları açmalı ve gençleri, öldükten sonra dirilmeye inandırmalıdırlar. Bu sayede, anarşist ve dinsiz olan gençler birdenbire karıncayı ezmeyen, haşarata ayağını basmayan, meleknümûn insanlar hâline geleceklerdir. Tarih içinde öyle insanlar olmuştur ki, karıncayı basıp öldürdüklerinden dolayı hep kefâret yolları araştırıp durmuştur. Muhasebe duygusunda bu kadar derinleşen bir insanın, ferdi, aileyi huzursuz etmesine, toplumu sarsacak problemler çıkartmasına imkan yoktur.
Akibet Endişesi 8 dk.
Bediüzzaman Hazretleri: ‘Herkesin iman mukabilinde bu zemin mukabili kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen ve bâki ve dâimi bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek davası başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyunluk taunuyla çoklar o davasını kaybediyor. Hatta bir ehl-i keşif ve tahkik, bir yerde kırk vefiyattan yalnız bir kaç tanesinin kazandığını sekeratte müşahede etmiş; ötekiler kaybetmişler’ buyuruyor. Bu durum karşısında halimizden endişe ediyoruz. Ne yapmalıyız?
Kişinin, kendi akıbetinden endişe etmesi çok önemli bir hadisedir. Çünkü bu endişe, Allah’a yönelmenin ve günahlara karşı tavır almanın hem ilk saiki, hem de ilk merhalesini teşkil eder. Bu yönüyle ona, gelecekte tehlikeli hallere maruz kalmamak için, kulun teyakkuza geçmesi ve uyanık olması da diyebiliriz. Halinden endişe etmeyenlere gelince onlar, bir kısım gafilane yaşayanlardır ki, Kur’ân-ı Kerim onların bu halini çarpıcı bir üslupla şöyle anlatır: Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi? Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.’ (Tevbe, 9/109) âyette geçen ‘cüruf’ kelimesi, dere kenarında sel sularının dibini yalayıp oyduğu toprak parçasını ifade etmektedir ki bu, her an yıkılmaya hazır bir yar demektir. Bu toprak parçası üzerine yapılan binanın ne kadar çürük olacağını ise varın siz tasavvur edin. İşte ameline güvenen ve akıbetinden endişe etmeyen insanlar da, tıpkı bu toprak parçası üzerine yapılan ev gibi, her an bir kayma ve yıkılma ile karşı karşıyadırlar.
Evet, Allah (c.c)’ın rahmeti olabildiğine geniştir ve bir kudsî hadiste ifade edildiği gibi, O’nun rahmeti gadabını aşmıştır. Hatta bu rahmetin boyutları, Yunus’un ifadesiyle:
Benden kemter kula benzer
Günahı pek çoğa benzer
Her biri bir dağa benzer
Allahu Allah, Allahu Allah..
kulun, dağlar kadar günah ve kusurları olmasına rağmen, her günah işlediğinde: ‘Allah’ım, ben yine günah işledim. Günahımı affet..’ demesi karşısında onu affedecek kadar geniştir. Ve işte bu yönüyle o, insanı hayrete düşürecek ölçüdedir. Allah Resûlü (s.a.s.), bu hususa dikkat çekmek için bir mecliste ashabına: ‘Kimse ameliyle kurtulamaz’ der. Sahabe: ‘Sen de mi Ya Resûlallah!’ dediğinde, O: ‘Evet, Allah’ın rahmeti ve fazlı olmadan ben de kurtulamam.’ cevabını verir. Cenâb-ı Hak, başka bir kudsî hadiste ise, tevbe edip salih amel işleyen kullarına, başka sürprizlerinin de olacağını ifade için: ‘Ben, salih kullarıma gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hayal ve hatırından hiç geçmeyen nimetler hazırladım.’ buyurmuş ve tefsircilerin ‘Cennette cemalullah’ı görme’ şeklinde tefsir ettikleri bir ‘zaide’ vereceğini bildirmiştir. Ebû Hureyre (r.a.) de, ‘Eğer buna inanmıyorsanız, ‘Yaptıklarına karşılık Allah katında onlar için göz aydınlığı olacak, ne mükâfatların saklandığını kimse bilemez.’ âyetini okuyun.’ demiştir.
Ancak, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin bunca genişliğine rağmen, kul yine de endişe etmeli; kabre imansız girmekten tir tir titremelidir. Zira Allah Resûlü’nün ifadeleri içerisinde, akşam mü’min olanın sabah kâfir; sabah mü’min olanın da akşam kâfir olabileceği şu dönemde, kimse akıbetinden emin olmamalıdır.
Evet, Üstad’ın 1940-45’li yılları arasında ifade ettiği bu hakikatin, üç yönden incelenmesi gerekir. Bir; ehl-i keşif ve tahkik kimdir? İki; Üstad, bu sözü hangi şartlarda söylemiştir? Üç; aynı mesele, günümüzde de geçerli midir?
Bir: Yaygın bir kanaate göre o ‘ehl-i keşif ve tahkik’ Bediüzzaman’ın kendisidir. Evet, kendinin şuurunda ve farkında olan, fakat bunu etrafına açmayan Hak dostu onun kendisidir. Aslında daha 20-25 yaşlarında iken, kabirde olup-biteni sezecek kadar keşfe-keramete açık bir insanın, bir yerde ölen insanlardan ancak kırkta bir ya da ikisinin imanla, gerisinin imansız kabre girdiğini haber vermesi normal sayılabilir. Hayatı boyunca, gözlerini harama kapayan bir insanın, Cenâb-ı Hak kalb gözünü açmış ve onunla berzah âleminde olup biteni seyrettirmişse bu Allah’ın ona bir lütfudur.
İki: Üstad bu sözü hangi şartlarda söylemiştir? Herkesin bildiği gibi, onun yaşadığı devir, her yönüyle farklıdır. Tefsir yazacak seviyedeki din âlimleri bile, birtakım İslâm düşüncesiyle telifi imkânsız olan fikrî cereyanlara maruz kalmış; hilkat mevzuunda evolüsyona inanacak kadar tereddüde düşmüşlerdir. Böyle bir dönemde elbette avam halkın, kamil bir imânâ sahip olması düşünülemez. Kâmil imânâ sahip olmaları bir yana, insanlar küfür seylapları önünde yuvarlanan birer kütük haline gelmişlerdir. Dönemin bu özelliği, elbette o dönemde yaşayan insanlar üzerinde etkili olmuştur. İman ve Kur’ân adına en küçük bir kıvılcımın bile tutuşturulmasına müsaade edilmeyen bir dönemde Üstad, o döneme mahsus ölen insanların kırkta bir ya da ikisinin ancak imanlı olarak kabre girdiğini haber vermiştir.
Üç: Aynı mesele günümüzde de geçerli midir? Üstad’ın bundan 40-50 yıl önceki bir müşahedesini, bunca Allah’a iman etmiş ve gönül vermiş insanın olduğu şu döneme teşmil ve tamim etmek doğru olmasa gerek diye düşünüyorum. Zira o, aynı mesele ile ilgili başka bir yerde, iman ve Kur’ân’a hizmet dairesi içine girenlerin imanla kabre gireceklerini müjdeler. Dolayısıyla bugün, aynı daire içinde bulunup dünyanın dört bir yanına dağılmış, kalbleri aynı duygu ve aynı düşünce etrafında atan binlerce insan vardır. Bu insanlar her akşam-sabah ellerini kaldırıp: ‘Allahümme ecirna minennar; Allah’ım! İslâm’a gönül vermiş bütün Müslümanları cehennem ateşinden koru..’ diyerek birbirlerine dua etmektedirler. Bu dua, ferdan ferda herkes için söz konusudur. Bir insanın duasını bile geri çevirmeyen Allah’ın (c.c) bunca insanın duasına hayır demesini düşünmek, O’nun hakkında yapılacak en büyük sû-i zan olur. Cenâb-ı Hak’tan ümidimiz, şimdilerde İslâm’ı tanıyıp kabullenen, O’na gönül veren ve hatta iman ve Kur’ân hizmetinde bulunanlara düşmanlık duyguları içeresinde olmayan insanlara bile, -bir kısım ibadetleri eksik ve kusurları olsa bile- imanla kabre girmeyi nasip edeceği istikametindedir.
Burada üzerinde durulacak başka bir husus ise, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri hayatı boyunca yazdığı eserlerle, insanların zihnindeki şüpheleri izale edip, imanı tahkime çalışan bir İslâm âlimidir. Belki de Cenâb-ı Hak, bu görevi daha çevik-çavak yapsın diye, ona bu imansızlık fezaat ve fecaatini göstermiş, aşk ve şevkle iman hizmetinde bulunmasını sağlamıştır.
Akıl ve İradenin Zaferi 6 dk.
‘Akla kapı açılır, fakat aklın ihtiyarı elinden alınmaz’ sözünü izah eder misiniz?
Kâinat; Allah’ın ilim programına göre kudret, irade ve meşiet kalemiyle yazdığı bir kitaptır. Bu kitabın en önemli özelliği, her yönüyle Allah’ı anlatıyor olmasındadır. Bu kitap, aynı zamanda insanı, Allah yolunda sonsuz bir aşk, şevk ve heyecanla araştırmaya sevk edecek, onun içinde tecessüs duygularını şahlandıracak, araştırma, tahlil ve terkipte bulunma hususiyetlerini coşturacak, sonra da mârifete, takdire dönüşerek insanın bütün benliğini saracak zenginlik ve muhtevada bir kitaptır. Böyle muhteşem bir kitabın arkasında ahiret gibi ebedî ve sermedî bir âlem olmasa, bu kitabı yazan kâtibin -hâşâ- abes, gâyesiz ve hikmetsiz iş yapıyor olması lâzım gelir ki, O Zat (cc) hikmetsizlikten münezzeh ve müberrâdır.
Kâinat kitabının özü, esası, mürekkebi ise Hz. Muhammed’in (sav) nurudur. O’nun sönmeyen sesi, tükenmeyen solukları olmasaydı insan, ne kâinatın ihtivâ ettiği sırlara muttali olabilir, ne de mebde-i ûlâ O Mübdi’i tanıyabilirdi… Binâenaleyh bu mânâda, ibtida ile intihayı cemeden, başlangıçla sonu bir araya getiren, en mübtediyâne ile en müntehiyâneyi bir arada yaşayan hakikat-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, bizim için de varlık için de her şeydir.
Her zaman ifade ettiğimiz gibi, bu kâinat kitabı gürül gürül Cenâb-ı Hakk’ı anlatmaktadır. Ancak, bu kâinatta varlık ve hâdiseler, sebeplere bağlı cereyan etmektedir. Meselâ, çocuğu anne karnında yaratan Allah’tır ama, bu yaratma, yumurta, sperm ve rahmin bu işe müsait olması gibi zahirî sebeplere bağlanmıştır. Gerçi kâinattaki her şeyin, bir şiir ahengi içinde, gayet ritmik olarak cereyan etmesi, kâinat çapında her şeyi idare eden bir Nâzım-ı A’zam’ın mevcudiyetine delâlet etmektedir. Ama, Cenâb-ı Hak, kapkara bir ruh olan Ebû Cehil’i, bîhemtâ bir elmas mahiyetindeki Ebû Bekir’den ayırmak için bu imtihan meydanında her şeyi sebeplerle irtibatlandırmıştır. Bu açıdan ancak iradesini ve aklını kullanan kimseler hakikatlere ulaşabilecek ve aklını kullanıp vicdanını dinleyenler sonuca ulaşabileceklerdir. Nebi’nin solukları, onların vicdanlarını uyarma bakımından bir ezan sesidir; bu sesi duyanlar uyanacak, uyananlar da kurtulacaktır. Evet irade ve akıl,
يُرِيدُونَ وَجْهَهُ
İş ve davranışlarda sırf O’nu isterler.'[1] hakikati gereğince, Hak yolunun yolcuları için bir iç dinamik ve sonsuza yelken açanlar için de önemli birer esastırlar. Bu dinamikleri yerinde kullanıp bu esaslardan tam yararlanabilenler yolda kalmazlar.
Hidâyeti yaratan da, dalâleti îcâd eden de Allah’tır. Ancak, bu iki hâdise ile insan aklı ve iradesi arasında hiss-i bedâhetle anlaşılabilecek bir münasebetin olduğu da açıktır. Hârika lütuf ve ihsanlar bu genel kaideyi bozmaz.. harikaların üstünlüğü müsellem olsa da, hükümler onlara bina edilmez. İşte bir harika ve harika müessiriyet: Bir gün Nebiler Serveri (sav) bir bedevîye İslâm’ı anlatır; ancak bedevi bu nurlu teklifi kabul etmeyip yoluna devam eder. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sav) ile bedevî arasında şöyle bir konuşma cereyan eder:
– Nereye gidiyorsunuz?
– Ailemin yanına gidiyorum.
– Sizi daha hayırlı bir yola yönlendirmek istesem gitmek istemez misin?
– Nedir o yol?
Efendimiz (sav), yol üzerindeki bir ağaca, yanına gelmesi için işaret eder. Ağaç Efendimiz’in (sav) yanına gelir ve herkesin duyacağı şekilde, ‘Muhammedü’r-Resûlullah’ der. Böylece bedevî daha hayırlı yolun hangisi olduğunu anlar ve İslâm’ı seçer.
İmanı takviyeye, bazı gözleri açmaya mâtuf bine bâliğ mucize, akıl ve irade üstü hususî birer lütuf ve o mucizeler kahramanı için de birer belgedir. Evet, Peygamber Efendimiz (sav), her mucizesi ile birçok gönlü açmış bir hârikalar insanıdır. Ama O’nun en büyük hizmeti, iradeyi harekete geçirip aklı uyarması olmuştur. Mucizeler, ilk vesile ve bir tembih, akıl ve irade ise sonuna kadar bu uyanmanın hakkını edâ edip, o tembihe saygılı kalmanın esaslarıdırlar.
Peygamber Efendimiz (sav) bütün bütün akla kapıları açmış ama insanların iradeleri ellerinden alınmamış ve onları hiçbir zaman cebren imana zorlamamıştır. Zira bazen onlar mucizeleri bile ‘Bu apaçık bir sihirdir, bir göz yanılmasıdır.'[2] türünden ifadelerle kendilerince izah yoluna gitmişlerdir. Herhalde akla kapı açma ve ihtiyarı elden almama mülâhazası da bu çerçevede anlaşılmalıdır.
Evet, kâinat bir kitaptır ve ona bağlı hakikatler de bize Rabbimizi anlatan birer muarriftir (tanıtıcı). Kur’ân ise harika muhtevâsıyla ayrı bir muarriftir ki, hem Rabbimizi hem de o kitabı getiren Nebiler Sultanı’nı anlatmaktadır. Ne var ki bütün bunların hepsinde birer ince perde vardır.. ve ancak bir nur, saf ve temiz bir yürekle ve O’na tam teveccüh etmek suretiyle işin hakikati anlaşılabilir. İnat, tenkit ve teşvişle ona el uzatan ve ona kuşkuyla bakan kimseler, kat’iyen ondan istifade edemezler. Bunlar karanlık gezer, karanlık dolaşır, karanlık yaşar ve ebedî olarak karanlıklar içinde kalır giderler.
[1] En’âm, 6/52; Kehf, 18/28 [2] Mâide, 5/110; Yûnus, 10/76; Neml, 27/13; Sebe’, 34/43; Sâffât, 37/15; Ahkaf, 46/7; Saff, 61/6
Allah (celle celâluhu) 42 dk.
Rabbimizi anlama ve anlatma mevzuunda malumat verir misiniz?
Cenâb-ı Hakk’ın bilinmesi yaratılışımızın hedefi ve fıtratımızın da gayesidir. Her şeyden önce O’nun yolunda olmak, ancak O’nun tam bilinmesiyle devamlılık kazanır. Onun için öncelikle fert plânında gönüllerimizin onarılması, donatılması ve itminana ermemiz hatta zevk-i ruhânî ile kanatlanmamız, sonra da cemaat halinde, o cemaatin hücreleri sayılan aileler plânında huzura kavuşmamız bu yolla mümkün olabilecektir. Bu sayededir ki insan, kendisi için mukadder olan ufka ulaşabilir. Ancak, bütün bunlar, O’nu azametiyle kavramaya, O’ndan gelen sinyallere devamlı açık bulunmaya, O’nun bu mevzudaki ihtarlarına kulak vermeye bağlıdır. O (c.c), kendi beyan-ı sübhânisiyle anlattığı gibi “külle yevmin hüve fî şe’n; her an O kemmiyetsiz, keyfiyetsiz ayrı bir hâl ve ayrı bir şe’ndedir.” Yani O, her an yaratmakta, her an, yarattığı şeyleri en mükemmele irca etmekte, onlara yeni yeni suretler, keyfiyetler giydirmekte.. ve tabii her an kendisini değişik dillerle mahlukatına anlatmaktadır. O, bir kere anlatmış da sonra kitabı kapatmış, “bildiğinizle amel edin” dememiştir. İnsan, zamanın ve mekânın hangi parçasında bulunursa bulunsun, istediği takdirde, bu kudsî dersten bir kısım paragraflar, cümleler, kelimeler duyabilir, anlayabilir. Bu sayede hayatının gayesi, fıtratının neticesi olan bu yüce hakikati, bir kere daha idrak eder, onunla dolar, itminana erer, kalbî huzura kavuşur, zevk-i ruhanî ile kucaklaşır ve daha dünyadan göçmeden cennetin bir çekirdeğini içinde inkişaf ettirerek daha dünyada iken cennet hayatını -Allah’ın izniyle- yaşayabilir.
Aslında, Zât-ı Uluhiyyet hakkında verilecek her malumat, bilhassa mübtedî insanlar için, onların elinden tutup ve önlerindeki maniaları bertaraf ederek, onları âdeta güneşle yüz yüze getirme ameliyesi ve gayreti demektir. Güneş, bizim kendisini göstermemizden çok çok muallâ ve mübecceldir. Hemen herkes, gözünü açtığı ve nazarını ona tevcih edebildiği ölçüde onu görebilir ve ondan istifade edebilir. Ancak bazı kimselerin gözleri küsûfa tutulduğundan onların rehbere ihtiyaçları vardır.. ve ellerinden tutulup, güneşi görebilecekleri bir ufka götürülmeleri gerekmektedir. İşte bunun içindir ki bizler çok defa deliller âleminde dolaşırız.. dolaşır ve etrafımızdan Allah’ın varlığına şahitler ararız. Aslında bu da Kur’ânî bir yoldur. Allah, yüce kelâmında, yer yer eşyâ ve hadiseleri ele almış, onun sinesinde kendisine giden yolları bizlere göstermiştir. Yüzlerce yerde, Kur’ân elindeki asasını yere vurmuş, oradan su fışkırtmış ve bu “âb-ı hayatı” çıraklarına, çömezlerine içirmiş ve ”unutmayın O’nu” ihtarında bulunmuştur. Dahası hedefe varılacak yolun en kestirmesini göstermiş ve herkesin ”mârifetullah” balını ve peteğini kolaylıkla elde edebilmesi için âdeta bir reflektör vazifesi görmüştür. Aslında bir çiçeğin gamzesinden, bir rüşeyme uzanan yolda Cenâb-ı Hakk’a giden yolu hemen her zaman bulmak mümkündür. İşte, günümüzün irşat erleri de, insanları, güneşi rahat görebilsinler diye delâil ve şevâhid ufkuna götürüyor, hem kendileri hem de başkaları görsün, bilsin diye avaz avaz O’nu (c.c) ilan ediyor, O’nu haykırıyor ve “Biz bu yollarda senin şahidleriniz” diyorlar…
Evet, öteden beri gözleri küsûf tutmuş, bakışları maddeye takılıp kalmış olan bazı kimseler, göremedikleri şeyleri inkâr edegelmişlerdir. Hâlbuki “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerine inmiştir. Göz ise mânâya karşı kördür.” Bunu şu şekilde de ifade edebiliriz; her şeyin bir arama yolu vardır. Bizler, maddeyi, duygularımızdan akseden düşüncelerimizle, vicdanlarımızla değerlendirebiliriz; ama madde ötesi şeyler ve metafizik hadiseler, daha başka şeylerle değerlendirilmelidir. Binaenaleyh maddeyi ararken kullandığımız usul ve metodlarla mânâyı anlamak istersek, araştırma adına dökülür, yollarda kalırız. Hatta, delillerle Allah’ı (c.c) anlatırken, maddeyi kendi karakteristiği, kendi hususiyetleri içinde ele alırsak maddeye saplanır kalır, metafizik hadiselere onca ehemmiyet vermemize rağmen, bir çeşit maddeci veya natüralist oluruz. Bu yüzden, önce her şeyin usulünce araştırılması çok önemlidir.
Şimdi, zannediyorum göremediklerini inkâr edenlerin, o delilsiz iddiaları kendiliğinden çürümüştür. Evet onlar, mânâyı, hep maddeci usullerle arıyorlar.. arıyorlar sonra da dökülüp yollarda kalıyorlar. Hâlbuki bizler, cazibe kanununu göremiyoruz ama kabul ediyoruz. Mıknatıs hakkında mahdut bilgimize rağmen, âsârını tespit edebiliyor ve onu da kabulleniyoruz.
İnsanoğlunun eliyle tutabileceği, gözüyle görebileceği, kulağıyla duyabileceği şeyler gayet mahduttur. Röntgen ışınlarını göremediğimiz gibi, karıncanın ayak seslerini de duyamıyoruz. Aslında her var olanı görüp her sesi de duysaydık, bu hayat bizim için yaşanmaz hale gelirdi. Mahdut görüş ve duyuşlarımız da, Rabbimizin bize olan lütuflarının ayrı bir derinliği olsa gerek.
Öyleyse bizler, her şeyi kendi yolunda araştıracak, delillere başvuracak ve her objeyi kendi laboratuvarında denemeye tâbi tutacağız ki, Allah mârifetine -inşaallah- ulaşabilelim.
Ne var ki -insanlığın talihsizliği- beşer, kadimden bu yana hep aynı vartalarla Allah’tan uzaklaşmış ve küfür bataklığında boşu boşuna çırpınıp durmuştur.
Evet, bir kere daha hatırlatalım ki, neyin, nereden, nasıl alınacağı bilinemediğinden dolayı hep yanılmalar olmuş ve ardı ardına inhiraflar meydana gelmiştir. Biz buna bakış zaviyesinin bozukluğu da diyebiliriz. Evet ilk başta bir sapmanın meydana gelmesi, bunu zulmün, haddi aşmanın takip etmesi ve kendini bilememe gibi hallerin eklenmesiyle hep hak ve hakikat körü körüne inkâr edilegelmiştir. Yani, ta baştan bir yanlış yola girilmiştir ki, yanlış yolun encamı da elbette yanlış olacaktır.
Kur’ân “Allah bizimle konuşmalı değil miydi?” diyenleri anlatır ki, bunlar bakış açıları yanlış insanlardır.. girdikleri yol da, ulaştıkları netice de yanlıştır. Biz buradan şunu anlıyoruz; inhiraf sadece bize ve bizim dönemimize has değil; o bugünün ateist ve inkârcıları gibi dünün kâfirlerini de benzer şekilde aldatmıştır ki, bu da “küfür tarihî tekerrürleri” demektir. Hz. Salih, Hz. Lut, Hz. Nuh, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed (aleyhimüs’salatü vesselam) hep benzer şeyleri söylemiş. Ve tarihî tekerrür açısından aynı cevapları almış, aynı akıbetleri paylaşmışlardır. Evet, Rabb’i tanımaya gidilen yolda, bakış açısının da çok iyi seçilmesi şarttır. Firavun, Allah’ı ararken yüksek kuleler yapıp, çıkıp o kulelerin başından Allah’ı bulmaya çalışırken hata ediyor, kendini bir olmazlar “fasit daire”sine salıyordu. Gökyüzüne ok atarak onu vurmaya çalışan Nemrud da aynı varta ile kendi iflasını ilan ediyordu.
Evet O, zâhiren nazarlardan saklıdır ama, her şeyden daha ayandır. O (c.c), yarattığı şeylerin diliyle, rengiyle, şekliyle, haliyle, tavrıyla her zaman kendini bize okutturur.. okutturur ama şiddet-i zuhurundan gizlidir. Aslında her şeyde, O’na ait değişik cilveleri görmek mümkündür. Ancak, öyle bir Hâlık’tır ki, sadece bizim görebileceğimiz şekilde, bizim temas edebileceğimiz şekilde cisim olmadan, herhangi bir yer tutmadan da münezzeh ve müberradır. O, bütün sistemleri, kâinatları elinde tutar, onlara hükmeder ve aynı anda bizim soluklarımıza, teneffüsümüze de nigehbandır.
Binaenaleyh, zerreden sistemlere kadar her şeye hükmü geçen bir Zât’ın -haşa- bir balon gibi yerden müşahedesi mümkün değildir ve böyle bir davranış, yanlış bir bakış açısı ve niyet bozukluğunun göstergesidir. Gagarin, küre-i arzın etrafında tur atıp geriye döndüğü zaman, “Allah’a rastlamadım” sözüyle 20. asırda, firavunca bir düşünceyi ifade etmişti. Allah’ın, küre-i arzın etrafında bir peyk olduğunu kim söylemişti ki, böyle gülünç bir yaklaşımda bulunuluyordu..!
Kendini kibre kaptırmış olanların da Allah’a ve Peygamber’e inanmaları çok zordur. Mekke kâfirleri, kibir ve gururlarından, Mekke’de Velid b. Muğire’yi, Taif’te de Urve b. Mesud’u kastederek, “Bu Kur’ân, Mekke’de veya Taif’teki iki şerefli insandan birine inmeli değil miydi?” diyorlardı. Efendimiz (s.a.s.), maddî açıdan fakir birisiydi. Ebû Talib’in himayesinde yetişmişti. Dolayısıyla O’nu, o günkü toplum telâkkisine takılarak kabullenemiyor ve hazmedemiyorlardı. Evet, onların kibirleri de inanmalarına mani oluyordu. Zaten kibir, bir cehennem zakkumu gibidir; her gafil gönülde neşv ü nemâ bulup gelişebilir. Öyleyse insan inanmayı düşünüyorsa kibirden de sıyrılmalıdır. Hatta Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla hidayete ermiş kibirli bir insan, şayet kibrini terk edemezse, kat’iyen yükselemez, iki adım öteye gidemez, hakikat ona inkişaf etmez, o imanda derinleşemez, zevk-i ruhaniyi idrak edemez; hatta hadisin ifadesiyle “kalbinde zerre miktar kibir varsa, cennete giremez.”
Rabb’i tam bilip tanımada, insanların zulümden de sıyrılmaları lazımdır. Kur’ân da: “Allah zalim kavimleri hidayet etmez” buyurulur. Haddini aşma, zulmün değişik bir şeklidir. Haddini aşan İsrailoğulları ”Allah’ı bize açıktan göstersene” derken zulmediyorlardı. Efendimiz (s.a.s.), kâfir cemaat tarafından bazı şeylere zorlanıyordu ve sürekli zulme maruz kalıyordu. Evet zulüm de diğer unsurlar gibi insanı, küfre perçinleyen bir marazdır.
Bu olumsuz sıfatlara karşılık bir de, insanı imânâ götüren, onu arş-ı kemalata ulaştıran ilim, akıl, tevazu gibi vasıflar vardır.
Kur’ân birçok âyetinde âyât-ı tekviniyyeden bahseder. Nazarları göklerdeki âhenge, o âhengin, yerdeki nizamla uyumlu bütünleşmesine ve insanın bu âhenkler kuşağındaki zuhuruna çevirir. İnsan-varlık ve kâinat üzerinde düşündürür; sonra da: “İşte bunlarda ilim erbabı için ibretler, dersler vardır” der. Kerrat ile kâinat kitabının müşahede edilmesini ister. Böyle bir yaklaşım ise ancak ilimle mümkündür. Öyle ise ilim, cehalet ve inhirafa karşı, insanı imânâ götürücü yolların başında gelir.
Bir diğer yol da insanın aklını kullanmasıdır. Üstadın yaklaşımıyla “Allah kelâmı, kâinat mescid-i kebirinde, kâinatı okuyor.” İnsan, okunan o kitaba, aklıyla bakmalı ve tefekkür etmelidir. Mesela: “Semâvât ve arzın yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akıl sahipleri için âyetler vardır” buyuruyor Kur’ân. Öyleyse insanların yaratılmasından ayrı ayrı dilleri kullanmalarına, yüz çizgilerinin farklılığından seslerine her şey muhakeme edilmeli, akıl süzgecinden geçirilmeli ve bir neticeye varılmalıdır. Evet, bütün bunlar tesadüflerle pek de tekevvün edecek şeyler gibi değil. Bilakis, ancak irade ile, meşietle olabilecek şeylerdir.. evet, işte bu mülâhazalar insana, Allah’a ulaşma yollarını açar ve onu mârifet semalarında gezdirir.
İnsanın düşünmesi, mevcut ve hâlihazırdaki vak’aları çok iyi değerlendirmesi, iman adına atılmış çok önemli ayrı bir adımdır. Şöyle ki, her zaman vak’alar çok iyi rapor edilmeli, sebepler ve neticeler arasındaki münasebetler araştırılmalı ve bu kabil ameliyelerle sürekli yeni komprimelere ulaşılmalıdır. Ulaşılmalıdır ki imanın va’dettikleri çok iyi bilinsin, iman koridoru hızla geçilsin ve varılması istenilen ufka varılsın.
Bir üçüncü yol, kibrin kalbten çıkarılıp atılması, başka bir ifadeyle tevazudur. Kendini beğenmiş insanların inanmaları çok zordur.. ve bu hüküm Kur’ân’a aittir. “Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri, âyetlerimden uzaklaştıracağım.”
Yani bunlar kitabımıza bakmak istedikleri zaman, o kitabı kapatacağız. Bir yerde semayı ve zemini müşahede ettikleri zaman, biz kâinat kitabının ifade ettiği mânâları onlara duyurmayacağız. O, arz u semâya hep başka bir mahlûk gibi bakacak, doğruluğa götürücü yolu bulsa bile kat’iyen bu yolda mesafe alamayacaktır. Çiçeklerdeki nağamatı, suların akışındaki hemhemeyi ve demdemeyi duyamayacak, tatlı korolardaki duygulara, ilhamlara.. ulaşamayacaklardır.
Evet, kendi içinde mağlup düşmüş ruhların, kâinat baştan sona delil olsa da hatta Nebiler gelse ve gürül gürül konuşsalar da onlar yine inanmayacaklardır. Bilakis taşkınlık ve inkâr yolunu, Allah’ı tanımama yolunu bulduklarında, bu sarp yola revan olacak, “yol budur” deyip kendilerini boşluğa salacaklardır. Zaten âyetin devamında da öyle buyurulmuyor mu? “Onlar bütün mucizeleri görseler de iman etmezler. Doğru yolu görseler de onu yol edinmezler. Şayet azgınlık yolunu görürlerse, hemen ona saparlar. Bu durum, onların âyetlerimizi yalanlamalarından ve gafil olmalarından ileri gelmektedir.”
Hidayete götüren yollara karşı zulüm, büyük bir mania teşkil eder.. evet hidayet kapıları böylesi zalim insanlara hep kapalıdır. Kur’ân “Allah, kezzap ve inkârcı kimselere hidayet etmez” buyuruyor. Aslında Allah (c.c) böylesi insanları asla sevmez. Haddini aşmış, mütecaviz, saygısız, terbiyesiz olanlara karşı o, kapıları sürmelemiş ve onların kalblerini mühürlemiştir. Bu demektir ki, onların içlerine, iman ve irfan adına hiçbir şey girmeyecektir. İman ve irfan sahipleri bu tablo karşısında içlerine akıp akıp gelen ışık hüzmelerini müşahede edecekler ama, ötekiler aynı tablodan hiçbir şey anlamayacaklardır.
Tıpkı zulüm gibi, gaflet de, insanın, inanmaya giden yolunu kesen bir devdir. İnsan bunu aşmadıkça iman ufkuna ulaşamaz. “İnsanların hesaba çekilecekleri gün yaklaştı. Hal böyle iken onlar gaflet içinde ve yüz çeviriyorlar.” diyen Kur’ân-ı Kerim, sık sık bu canavara karşı bizi uyarır. Evet insan, gaflet içinde ellerini kaldırıp dua ediyorsa, kabul olunmasını Allah bilir, ihtimal böyle bir dua, döner o insanın yüzüne çarpılır. İşin doğrusu, ne dediğini bilmeyen, dediğinin şuurunda olmayan kimselerin duasına cevab-ı savab verilmez. Öyleyse duaların en mühimi, insanın bizzat gafletten kurtulup hidayet için yaptığı duadır. Aksi halde kırık plakta iğnenin hep aynı sesi çıkarması gibi, gaflet içinde bulunan insan da, çok iş yapabilir, çok söz söyleyebilir; ama kat’iyen mesafe alamaz.
Meseleye bu zaviyeden bakıldığında, zahiren ve madde plânında zirveleri tutan pek çok kimsenin niçin hidayete eremediği kendi kendine anlaşılır.
Belli bir noktaya ulaşmış, belli bir makama gelmiş ama aramayı bilememiş; bilip hak yola revan olamamış, olamamış da kalbine mühür vurulmuş ki böylelerinin hidayete ermeleri imkânsız olmasa da çok zordur. Bunların, hidayete ermeleri ancak kitle ruh haleti içinde olabilir. Evet İslâm seylapları, birgün her şeyi önüne katıp sürükler ve bu müthiş akış ve vakum karşısında herkes imânâ koşarsa, işte o zaman bu tipler Müslüman olabilirler. Devr-i Risalet Penahi’de sonuna kadar direnen Ebû Süfyan, Safvan b. Umeyye, Akra b. Hâbis ve hatta Hz. Ebû Bekir’in babası Ebû Kuhâfe bu şekilde İslâm’la şereflenmişlerdi.
Buraya kadar anlatılanlar ana hatlarıyla Allah’a varmadaki âdâb ve erkana ait hususlardı. Şimdi Allah’ın varlığının canlı misallerinden bir ikisini arz etmek istiyorum ki, bunların birincisi hudûs nazariyesidir.
Hudûs, eşyanın sonradan var edilmesi demektir. “Eşya kadimdir” diyenler Allah (c.c)’a verilmesi gerekli olan ezeliyeti, eşyaya veriyorlar. Ezeliyet ise zamanda sonsuzluğun adıdır.. ve ebediyetle iç içedir.. onda zaman yoktur. Şayet yeryüzündeki bütün kumlar, çakıl taşları sıfır olsa ve bunların sol taraflarına en büyük bir rakam gelse, bu müthiş sayı, ezeliyetin yanında hiçbir şey ifade etmez. Ayrıca eşyaya ezeliyet damgasını vuranlar, her şeyi kadim görmenin yanında diyorlar ki, bir gün kâinat sönecek, her şey bir humûdet içine girecek. Hâlbuki termodinamik kanunu, onların bu hükmünü tekzib ettiği gibi, hareket kanunu da onları yalanlamaktadır. Termodinamik kanununa göre bir gün, kâinattaki hareket müsavi hale gelecek. Bir maddenin sıcaklığı, diğerinden fazla olmayacak ve bu umumi bir ölüme sebebiyet verecek ki, varlıkta pozitif-negatif diye bir şey kalmayacak.. ve kâinat işlemeyen bir saate dönecek. Eğer kâinat sonunda yok olacaksa, demek ki, onun ezeli olması mümkün değildir. Evet her şeyin bir mebdei, her mebdein de bir mübdii vardır. Allah (c.c), her mebdein Mübdii’dir.
Hareket kanununa göre eşyada asıl olan atâlettir. Hâlbuki biz görüyoruz ki, her şeyde bir hareket var. Atom çekirdeğinin etrafında dönen elektronlardan korkunç büyüklükteki sistemlere kadar müthiş bir hareket, ürperten bir tahavvülat müşahede edilmektedir. Hareket için bir zaman ve bir mekâna ihtiyaç vardır. İşte bu ihtiyaçları karşılayan, her şeye gücü yeten de Zat-ı Ecell-i A’la yani Allah’tır. Evet hareket edeni durduran, duranı da hareket ettiren yine O’dur.
Evet, sistemlerden zerrelere kadar her şey Allah’a verilmedikçe hiçbir problem izah edilemez. Eşya, sonradan meydana gelmiştir, hâdistir. Her hâdisin bir muhdisi vardır. O da ezelî ve ebedî Allah (c.c)’tır.. ve O, bütün göklerin ve yerin yaratıcısıdır.
Allah varlığının sabah aydınlığı gibi olan münasebetlerinden bir ikincisi de her şeyin çehresinde bir meşiet ve iradenin müşahede edilmesidir.
İnsanların ağzından çıkan, dinsizliği işmam eden ve ehl-i imanın da bilmeden kullandıkları, eşyanın ortaya çıkışıyla alâkalı -Üstad’ın tabiriyle- 3 kelime vardır ki; eşya ya kendi kendine meydana gelmiştir (abiyogenes) ya onu sebepler icat etmiştir veya her şeyi tabiat yapmaktadır. Aslında bu üç dehşetli kelime, doksan muhâlâtı içine alır. Biz, bu üç kelimenin tersine olarak diyoruz ki, her şey irade ve meşiet sahibi bir zat tarafından, onun program, plân ve hesabına göre vaziyet almış ve yaratılmışlardır ki o da mutlak kudret sahibi olan Allah (c.c)’tır.
Yukarıda zikredilen üç kelimeyi kullanan, bunlara veya bunlardan birine inanan ve bu şekilde kendini teselli edenler, esasen kendilerine karşı tenakuz içerisindedirler. Eşyâyı tesadüflerle yorumlayanlar, amipe tesadüflerle oldu diyorlar. Hâlbuki bu hücre, o büyülü yapısıyla ve devlet gibi işleyişiyle bir harikadır. Evet ”Hücrenin yapısına şaşakaldık” diyen Engels, kendisiyle tenakuz içindedir. Hücreye tesadüf diyen, güneşe de tesadüf diyor. Şuursuz atom parçacıklarının biraraya gelerek güneş olmalarına, ısı ve ışık kaynağı haline gelmesine “evet” diyenler tenakuzun katmerlisini yüklenmişlerdir. Bütün bunlar, “kendi kendine oldu” diyenler, kendi kendileriyle müzaaf çelişki içerisindedirler.
Düşünün ki, biri, size bir şiir söylese, meselâ Hüseyin Efendi’nin;
”Derd-i hicrana tabibim bir devâ bilmez misin?
Göz ucuyla bir nigâh-ı aşina bilmez misin?
Hep cefa dersin talim etti üstad sana!
Ey cefa-cû nidüyüm semt-i vefa bilmez misin”
güzel güftesini ele alalım. İster güftesi, ister bestesi kendi kendine, sebepler dairesinde oldu diyenler, “bu şiir, harflerin yuvarlana yuvarlana bir araya gelmesiyle olmuştur.. bestesi, ağaçların nağmelerinden bulunmuş ona göre tespit edilmiştir” demek gibi bir garabet içindedirler.
Hâlbuki, daha sırrını tam olarak çözemediğimiz göz, bundan daha basit değildir. İnsanın kalbi, beyni hâlâ tam keşfedilememiş birer muammâ gibidir. Evet, insanın bir muhteşem abide halinde yaratılışını tabiata vermek, kendi kendine oluyor demek veya sebeplere bağlamak, kâinattaki âhenk ve nizamı görememe değil de ya nedir?..
Atmosferdeki oksijen nisbeti, dünyamızın dönmesi ve dönerken de bir meyille dönmesi, güneşin bize olan uzaklığı.. ve daha neler neler.. hepsi o muhteşem Hâlık’ın, o tesbihe, takdise şâyeste Allah’ın icraatı, O’nun sanatı, O’nun meşieti, O’nun yaratması değil midir?
Hayat da, başlı başına bir muamma ve Cenâb-ı Allah’ın varlığının delillerinden bir diğeridir.. evet, hayat, öyle bir muammadır ki, onu da kuru maddiyecilikle izah etmek mümkün değildir. Hayat, bilhassa 3 nokta itibarıyla apaçık Allah’ın varlığına delâlet eder. Birincisi; hilkatin mebdei yani hayatın başlangıcı itibarıyla. Evet, Allah (c.c) Hayy’dır. Hayat kaynağı ve hayatı veren, verdiği gibi de alacak olan O’dur. O, “Yuhyî ve Yumît”tir.. ve aynı zamanda Kayyûm’dur. Yani verdiği hayatı âhenk içinde devam ettiren ve her an her şeyi görüp gözeten O’dur. Biz bir organizmanın hayatı gittikten sonra bütün teknik imkânlarımızla seferber olsak bile, onu yeniden hayata döndüremeyiz. Öyle olsaydı herkes, kendi yakını vefat ettiğinde, onu tekrar hayata döndürürdü. Hâlbuki, etrafımızda devamlı ölümler cereyan ediyor. Ve biz bu geliş-gidişin muamması karşısında, olup bitenleri sadece şaşkın şaşkın seyrediyoruz. Allah (c.c), hayatı, varlığına bir ayna yapmış, kendini bir kere de onda göstermektedir. Zira hayatın mülk ve melekût yönleri, doğrudan doğruya Cenâb-ı Allah’a bakmaktadır. Onun için evvelâ, kâinatın hilkatı mevzuu, hilkatin nizam, rahmet ve adalet buudu, yeryüzünde hayatın zuhuru sebeplerle izah edilememiştir. Evet, bunları sebepler dairesi içinde izah etmek imkânsızdır. Gerçi sebepler vardır ve Allah (c.c) icraatını ona göre yapmaktadır; ancak ilk hilkat, mucizedir.
Bu mevzuda ikinci nokta; tenevvuâttır. Ayrı ayrı varlıkların meydana gelmesi diye ifade edebileceğimiz tenevvûat, hayat muammasının ikinci buudu, Allah’ın varlığının önemli bir delilidir. Allah (c.c), dilediğini dilediği gibi yaratır. O, mahlûkatı farklı farklı yaratmış ve nevilere ayırmıştır. İnsanlar bile ayrı ayrıdır. “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık” âyeti bunu açık olarak ifade eder.
Bu meselenin bir diğer yönü de ahlâk mevzuudur. Psikolojinin ve pedagojinin ilgi alanı olan bu mesele, insanın faziletiyle alâkalıdır. İnsan, benliğinin sırlarını kavrayarak ubudiyyet şuuruyla kanatlanabiliyor ve cismaniyetinden uzaklaşabiliyor. İnsanlar içinde şehevî duygu ve düşüncelerini arkada bırakabilen öyle rabbâniler var ki melekleri bile geride bırakabiliyorlar.
Evet, hiçbir kabiliyet ve istidadı olmayan cansız ve câmid maddede ahlâkın bu ölçüde bulunması dahi başlı başına bir harikadır ki, o da yine Allah’ın varlığına bakar. Demek ki, etten kemikten ibaret olan insan, bu ölçüdeki ahlâkıyla da yine Rabbinin varlığının delillerinden oluyor. Ahlâk mefhumu, insana has bir keyfiyettir. Bunu taşta toprakta bulamayacağımız gibi, etrafımızdaki diğer canlılarda bulabilmemiz de mümkün değildir.
İşte, yukarıda zikredilen bu üç yolla hayat dediğimiz muamma, Cenâb-ı Hakk’ın varlığına delâlet eder ki; Allah (c.c) her varlığı, hangi kalıp içinde, nasıl programlamış ve sahneye sürmüş ise, o öyle devam edegelmiştir. Ne evolusyonla, ne mutasyonla, ne de başka bir şekilde bir canlının meydana gelmesi, hatta cins değiştirmesi mümkün değildir. Güvercin, güvercin olarak yaratılmış ve öyle kalmıştır. Tavuk, tavuk olarak yaratılmış ve öyle devam etmektedir. Hatta bunlardan kısmen değişikliğe uğrayan, melezler her zaman akîm kalmış, başkalaşma süreci bir yana, tabii tenasül sistemini bile koruyamamıştır. Bu itibarladır ki Cenâb-ı Hak, bir bakıma meydan okuyor gibi “Ey insanlar dikkat edin, size bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) onun için biraraya gelseler bile, bir sineği dahi yaratamazlar” buyuruyor. Burada, bir tek sineği bile yaratamazlar demek suretiyle hayatın ve hilkatın Allah (c.c)’a ait olduğuna parmak basılmaktadır. Bu mevzuda şimdiye kadarki araştırma ve tecrübeler şunu göstermiştir ki; bu kapı daima kapalı kalacaktır, hayat, bir muammâ ve hem mülk hem de melekût yönleriyle daima Allah’ı gösteren bir ışık kaynağı olarak devam edecektir. O devam edecek, biz de bunlardan istidlâlde bulunarak önümüzdeki perdenin verasında O Ezel ve Ebed Güneşini görmeye çalışacağız.
Ayrıca, rahmet de yine her iki yanının nuraniyeti cihetiyle O’nu gösterir ve O’na îmada bulunur.
Evet Rahmet, gayet geniş olarak Hâlık-ı Azam’ın varlığına delâlet eder. Bu mevzuya kavlî dua açısından yaklaşılırsa mesele daha iyi anlaşılabilir. Kavlî dua, esbap dairesi dışında Allah’a teveccüh etmek demektir. Dua insanlardan, insanların güçlerinden, esbap ve esbâba isnad edilen her şeyden sıyrılarak, her şeye gücü yeten bir Zât-ı ecell-i âlâ’ya teveccüh etmek demektir. Bakınız Hz. Nuh (a.s) “Allah’ım, yurt ve yuva tutacak şu kâfirlerden bir tanesini bırakma, bir tane kalırsa yine kâfir, yine facir doğuracaktır” diye beddua etmiş. Evet o kavmini şu kadar sene irşat etmesi, hak ve hakikatı anlatmasına rağmen, onların inanmamaları karşısında rahmetten gazaba yönelmiş.. ve neticede ortalığı seller almış.. yer kaynamış.. batan denizler olmuş.. yeni denizler meydana gelmiş.. zirveler dahi insanlara vefa etmemiş.. ve Allah, kulunun duasını kabul buyurmuş.
İbrahim (a.s), çölün ortasına hanımını, çocuğunu bıraktıktan sonra, “Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: Rabbim! Bu şehri (Mekke’yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Ey Rabbimiz! Ey Sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben; çocuklarımdan bir kısmını senin Beyt-i Harem’inin (Ka’be’nin) yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve meyvelerden onlara rızık ver. Umulur ki, bu nimetlere şükrederler” diye dua etmiş. Allah (c.c) bu duayı öyle bir kabul buyurmuş ki, o gün-bu gün insanlık akın akın o emin beldeye gidiyor, Kâ’be’yi tavaf ediyor.. ve orası öyle mukaddes bir yer oluyor ki, Sidretü’l-Müntehâya kadar meleklerin ve ruhanîlerin metafı haline geliyor.
Devr-i Risalet Penâhî’de de dualar edilmiş ve bu dualara cevap verilmiştir. Daha Efendimiz (s.a.s.)’e peygamberlik gelmeden O’nun yüzü suyu hürmetine yağmur istenmiş; istenilmiş ve daha eller aşağıya inmeden bardaktan boşanırcasına yağmur yağıvermiştir. Bi’setten sonra da bu ve benzeri duaların tesiri hep devam edegelmiştir.
Duada azim bir tesir vardır ve dua mahz-ı ubûdiyettir. Evet “Dua edin, icabet edeyim” demek suretiyle Cenâb-ı Hak, bizlere aynı zamanda dua ile kendi varlığına istidlâl yolunu göstermektedir..
Kur’ân, “Darda kalan, dua ettiği zaman, ona icabet eden kimdir? Düşündünüz mü?” diyor. “Kullarım beni sana sordukları vakit de ki; ben onlara yakınım, bana dua ettiği zaman dua edenin dileğine karşılık veririm..” buyuruyor. Öyleyse insanlar, her zaman Cenâb-ı Hakk’a duada kusur etmemelidirler ki, aslında öyle dua edenlerin alınları ve çehreleri Allah’ı gösteren birer mücellâ ayna haline gelir.
Bazen insanın başından geçen şeylerin, onun kendi nankör nefsini ikna etmesi bakımından da çok önemlidir. Bakın bir misal arz edeyim; bir yerde arkadaşlar bir araya gelmiş, kitap okuyorlar. Hodfuruş gaddar bir kesimin bazı plânlar çevirdiklerini duyunca da toplanıp dua ediyorlar. Bunlardan bazıları Ashab-ı Bedir’i okuyor. Bedir Ashabı ki, onlar kimsenin kendileriyle boy ölçüşemeyeceği kimselerdir. Şöyle ki, harbin, vuruşmanın ne demek olduğu bilinmediği bir dönemde, kendilerinden kat kat üstün bir düşmanla yaka-paça olmuş ve din-i mübin-i İslâm’ı, onun yüce peygamberi Efendimiz (s.a.s.)’i savunmuşlardır. Ve hele onların arasında, Uhud’da da bu kahramanlığına ayrı bir buud kazandıran Hz. Hamza (r.a) vardır ki, o bir arslanlar arslanıydı.
Evet, işte bu sıkışık zamanda bu insanlar Hz. Hamza (r.a)’ın ruhaniyetine tazimat ve tekrimâtlarını arz ediyorlar. Oradakilerden birisi çadırında uyku-uyanıklık arası, birdenbire bir manzarayla karşılaşıyor. Başlarında miğferleri, ellerinde tuğları, sırtlarında zırhlarıyla müthiş bir ordu tarrakalar çıkararak oraya geliyor, kim oldukları sorulunca da Ashab-ı Bedir oldukları söyleniyor. Hatta onlardan biri, Cenâb-ı Hakk’ın kuvvet ve kudretini temsil etme bakımından, elindeki mızrağı, delinmez gibi görünen kapıya vurunca, kapının bir tarafından giriyor, öbür tarafından çıkıyor. Tam o mızrağın atılması esnasında, başka bir yerde başka bir hadise cereyan ediyor. Kötü düşünce ve kötü duyguların esiri bir kısım sefil ruhlar, tam onların bulunduğu yere gelirken, virajda kaza yapıyor ve bu kazada arabaları yanıyor, dolayısıyla da mızrağın nereye atıldığı tebeyyün ediyor.
Bu ve buna benzer hâdiseler o kadar çoktur ki, omuz omuza verip biraraya geldikleri zaman, Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden kocaman bir projektör ve bizi O’na bağlayan kocaman bir halat ya da O’na götüren ışıktan bir helezon halini alır. Ve biz bütün bunlardan, rahmetin cilvelerini görüyor, Rabbimizin inayetini müşahede ediyor gibi oluruz.
Rahmetin bir diğer delâlet yönü de; Cenâb-ı Hakk’ın, yarattığı her varlığı, o varlık için hedef olan noktaya sevk etmesidir. Allah (c.c) sade yaratmakla kalmaz, aynı zamanda herkesi istidâdı ölçüsünde, onun için mukadder olan hedefine ulaştırır. Bu çizgide, her uzuv âdeta bu şevkle işler. Ağzımıza lokmayı koyduğumuz zaman beyine hemen bir şifre, beyinden mideye ayrı bir şifre gönderilir. Mide yemeği hazmetmeye hazırlanır ve bir kısım asitler ifraz eder. İşte bütün bunlar birer şevktir. İnsanın içinde hissettiği bir kısım duyguların onu belli hedeflere yöneltmesinden, arının gidip çiçeklere konmasına, çiçeklerin özlerini alıp bal üretmesine, bu uğurda mesafeler katetmesi; bu upuzun yollarda şaşırıp kalmadan geriye dönmesine kadar hepsi birer şevk içinde sevktir. Giderken bir hesap için gidecek, dönerken bir hesap içinde dönecek..ve bütün bunları o küçücük kafasındaki programa göre gerçekleştirecek…
İnsan da bu programı koyan eli görür, o programı işletmek için, arının içine bir şevkin atıldığına şahit olur ve “La ilahe illallah” der.
Rahmaniyyetin ayrı bir cilvesi de Cenâb-ı Hakk’ın zemin yüzünü bin bir güzelliklerle tefriş edip önümüze sermesidir. Evet, göklerde ve yerde ne varsa hepsi, en iç açıcı şekilde tanzim edilmiş ve en göz kamaştırıcı haliyle nazarlara arz edilmiştir. Her şey o kadar güzeldir ki, insan başını kaldırıp semalara baktığı zaman şairane ilhamları coşar; dönüp yeryüzündeki güzellikleri görünce de ayrı bir ruh haleti yaşar. Denizler çok güzeldir. Onların rüzgârla cilveleşmeleri ondan da güzeldir. İnsanın kaşı, gözü, kulağı, ruhu, ahlâkı çok güzeldir. “Allah yarattığı her şeyi çok güzel yaratmıştır.” Ve bütün bunlar hiç de tesadüfe verilmeyecek kadar, insanın en ince zevklerini okşayacak ölçüde güzellerden güzeldir. Her şey bir tatlılık ve güzellik içinde iç içedir. İşte bu mükemmel âhenk ve nizâm, bir Nâzım-ı Âzâm’a delâlet etmektedir.
Rahmetin bir diğer buudu da hikmettir. Cenâb-ı Hak, abes hiçbir şey yaratmamış, aksine her şeyi yerli yerince halketmiştir. Kâinatta ne eksiklik ne de fazlalık vardır.. onun içindeki varlıklarda da her şey tam bir tenasüp içindedir: Denizlerin tuzlu olması, güneşin bize olan uzaklığı, yer kabuğunun kalınlığı, atomların sayılarına göre dizilişi hep hikmettir ve Cenâb-ı Allah’ın rahmetinin sâdık birer şâhitleridirler.
Gözlerimiz, her yönüyle tam bir harikadır.. ve onlarda her şey yerli yerincedir. Azâmî tasarruf prensibi bakımından hem korunması, hem de insan hayatı adına, gözler için bundan daha mükemmel bir konum düşünülemez. Kulak da, burun da, dudak da, yanak da öyledir. Bunlardan bir tanesinin yeri değişse, ahsen-i takvîmin önemli bir buudu olan çehre, sevimsiz bir hal alır. Eller, ayaklar ve vücudumuzdaki bütün mafsallar da böyledir. Onun için Muhbir-i Sadık (s.a.s..) “İnsanın vücudunda şu kadar mafsal vardır, hepsi de hamd ü sena ister. Binaenaleyh siz sadaka verdiğiniz zaman, Rabb’in size bahşettiği bu nimetlere şükürle mukabele etmiş olursunuz. Şayet bunları yapamazsanız, kuşlukta kılacağınız iki rekat namaz, bu nimetlerin bütününe karşı iyi bir şükür olabilir.” mealiyle bu gerçeği hatırlatır.
Ölüm de yine hikmet buudlu bir nimettir. O olmasaydı, bir evde anne-babaların yanında, nineler, dedeler, bunların da nineleri dedeleri… Onların hastalıklarla mücadeleleri, onlara hizmet edenlerin durumu bu hayatı yaşanmaz hale getirecekti. Bırakın onları, sinekler devamlı yavruladıkları halde ölmeselerdi, bir-iki sene içinde dünyanın etrafını birkaç santim kalınlığında sinek kaplayacaktı. Evet, ölümde bile bir vech-i rahmet vardır. Ölümü de, hayatı da birer nimet olarak yaratan ve varlık içinde onları derin bir hikmetle sürdüren Allah (c.c), hiç abes iş yapmamış; her şeyi yerli yerinde ve tam bir mükemmeliyet içinde yaratmıştır. Bizler neyi tahlil edersek edelim, her şeyin çehresinde engin bir rahmetin parladığını müşahede edecek ve Allah’ın inayet eline şahid olacağız.
Haddizatında inâyet de rahmetin ayrı bir derinliğidir. Allah’ın (c.c), her şeyi bizim emrimize sunması, imdâdımıza koşturması; her hâdisede kendisine giden bir yol açması.. hep O’nun inâyetinin eserleridir. Kur’ân, Allah’ın inâyetini anlatırken “Âdetleri üzerine seyreden güneşi ve ayı size faydalı kılan, geceyi ve gündüzü istifadenize veren yine Allah’tır. O size istediğiniz her şeyden verdi. Eğer Allah’ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız! Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür!” buyurur. Evet bir nefeste iki şükrü eda etmesi gereken insan, bunca nimetler karşısında, Mün’im-i Hakiki’yi vicdanında bulup şükranla iki büklüm olmalı değil midir?
Buraya kadar anlatılanlar, istidlâl yoluyla elde edilen küçük delillerdir. Bize Rabbimizi anlatan 4 mühim unsur vardır ki, esas söz onlara aittir ve bu hususlar Nur’un temel konularıdırlar.
Bunlardan birincisi, kâinat kitabıdır ki, yukarıda tafsilatıyla anlatılmaya çalışıldı. İkincisi Kur’ân-ı Kerim’dir. Tebliği, o Nebiyyi Ümmi (s.a.s.)’nin esas vazifesi sayılan harikalar kaynağı, erişilmez bir ulu beyandır. Dünden bugüne, varlık ve onun esrarını en ma’kul ve insanın içini okşayıcı mahiyette en tatlı bir dille bize anlatan Kur’ân-ı azimü’ş-şân, Allah’ın varlığına öyle bir delildir ki, onu anlatma imkânı olsa, kâinat kitabının parlak dili, aydın çehresi gibi, onda da bir parlaklık ve aydınlık zuhur edecek, onunla da herkes ”Lailâhe illallâh” diyecektir. Bize Rabbimizi anlatan üçüncü ışık kaynağımız da Nebiyyi Ekrem (s.a.s.) Efendimiz’dir. O’nun huzurunda yaşayanlar, her zaman sihirli iklimine kapılarak semada yaşıyor gibi yaşadılar. Biz O’nu (s.a.s.), beyanlarıyla, yolunda hırz-ı can eden ashabıyla (r.anhüm) ve ortaya koyduğu sistemiyle, din-i mübin-i İslâm ile tanıyor, ilklerin mazhariyetini paylaşmağa çalışıyoruz. Bir ümminin bu kadar sağlam bir yolu getirip beşere hediye etmesi, başlı başına tam bir hediye olduğundan, Allah’ın varlığına da başlı başına bir delildir. Efendimiz (s.a.s.), maddî-mânevî bütün hayat-ı seniyyelerinde, ahlâk-ı âliyeleri ve secâya-yı gâliyeleri ile gökyüzüne âdetâ açıktan açığa “La ilahe illallah” yazan bir kalemdir, bir dildir. ”Kâinata bir kitap nazarıyla bakılsa, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.” ”Evet, O ki, onun için varız.”
Bir dördüncüsü de insanı hiçbir zaman aldatmayan, onun vicdanıdır. Evet vicdan bir ibredir ve devamlı Allah’ı gösterir. Kâinattaki nizam bize Nâzım’ı; hayat, hayat sahibi olan Allah’ı; varlık, vücudu olan Allah’ı.. her şeyin görülüp bilinerek yapılması ise bize, Semî ve Basîr bir Zât-ı Ecell-i Alâ’yı anlatmaktadır. Öyleyse bizler, bu delille uğraşırken aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın zatının gereği bir kısım sıfatları da istinbat etmiş oluruz. Mesela; Allah’ın varlığı, O’nun vücûd sıfatına, işaret eder. Allah’ın varlığının evveli olmaması onun kıdem sıfatını gösterdiği gibi, her şey sona erdikten sonra onun devamı da O’nun bekâ sıfatının göstergesidir. ”Her şey fena olup gidecektir ama, fenâ ve zevâl şaibesinden münezzeh Allah (c.c), bâkî kalacaktır.” O (c.c), mahlûkatta hiçbir şeye benzememektedir. “O’nun benzeri gibi bir şey bulamazsınız.” Evet, O’nun gibi bir şey yoktur. O’nun zıddı da niddi de yoktur ki, bunlar da “muhalefetün lilhavadis” sıfatının tarifleridir.
Bazen bu sıfatlara, kâinat kitabını mütalâa ile ulaşırız. Şöyle ki; Allah Alîm’dir, her şeyi bilmektedir. Çünkü bu kâinat ilimsiz, programsız, düzensiz olacak gibi görünmüyor. Semî’dir, her şeyi duyar. Dua ederiz, icabet eder. Basîr’dir mahiyetlerimize bakar, çeşitli hallerimize göre ihtiyacımız olan lütuflarda bulunur. En küçük bir şey bile O’nun görmesinden gizlenemez. Hadiselerin akışına bakıldığı zaman bunlar, kör ve sağır tabiata verilemez. Evet bunlar, görüp bilen o Zat’a verildiği zaman izah edilebilecek şeylerdir. Bizler etrafımızda her şeyin bir irade ile sevk ve idâre edildiğini görmekteyiz. Bu, bize Allah’ın iradesini gösterir. Aynı zamanda Allah (c.c), kudret sahibidir. Ayrıca, şu muhteşem varlıklar ve yapılan baş döndürücü işler, zerreden seyyârâta kadar ne varsa hepsi, Allah’ın kudretini anlatan delillerdir.
Sadece Allah’ı bilme değil, O’nu evsaf-ı kemâliyesiyle bulma ve idrak etmek, eşyasından istinbat ederek, istidlâl yoluyla O’na ulaşmak, O’nu noksan sıfatlardan münezzeh ve müberrâ görmek, bunların yanında kâinat kitabını müşahede etmek için bir de kelâm sıfatı vardır. Körler, sağırlar bile anlasın diye, en saf ve en temiz kullarını göndermiş, kitaplarla makâsıd-ı Sübhânî’sini bize anlatmıştır.
Allah’ın varlığına götürücü delillerden veya konu ile ilgili yapılan araştırmalardan maksat önümüze çıkan bir kısım engelleri, maniaları bertaraf etmek, temiz vicdanları, vicdandaki nokta-yı istimdat ve istinadı işlettirmek, onu semt-i ezel ve ebede tevcih etmek, kişiyi vicdanıyla o ışık ve şualarla baş başa bırakmak ve yüz yüze getirmektir. Yoksa deliller Cenâb-ı Hakk’ın zatının ve sıfatlarının kayyimi olamaz. Biz O’nun fiillerinden isimlerine, isimlerinden sıfatlarına, sıfatlarından mevcud-u meçhul olan Zat’ına intikalle, kendisini tanımaya çalışırız. Bununla beraber, Zat-ı İlâhî kat’iyen idrak edilemez. Biz, her zaman “Mâ arefnâke hakka mârifetike ya Maruf” sözüyle bunu itiraf ederiz. O’nun Zat-ı ulûhiyetine karşı tam bir ibadet de yapılamaz. “Mâ abednâke hakka ibadetike ya Mâbud.” beyanıyla da bunu dile getiririz. Verdiği nimetlerin binde birine bile şükredemez ”Mâ şekernâke hakka şükrike ya Meşkur.” itirafıyla bunu mırıldanırız ve “Mâ hamidnake hakka hamdike ya Mahmud.” ebedî ahd ü peymânımızla da aczimizi, fakrımızı, zaafımızı terennüm eder, O’nun dergâh-ı nimet pervânesine sığınırız.
Amellerin Fizikî Tezahürleri 9 dk.
İnsanların amellerinin fizikî olarak kâinatta bir tesiri olmakta mıdır?
Her şeyden önce, kâinatın fizikî yapısı ve genel teşekkülünde nelerin nelere müessir olacağı açıkça bilinememektedir. Sâni-i Hakîm, evrende, değişik sebep ve müsebbepler vaz’etmiştir. Bu nedenle, kâinat hakkında daha ziyade elde olan verilerle ve bilinebildiği kadarıyla bazı hükümler verilebilmektedir. Kim bilir belki de kâinatta, metafiziğin fizik üzerindeki müessiriyeti, fiziğin metafizik üzerindeki müessiriyetinden daha fazladır.
Meseleyi, İleyhi yes’adü’l-kelimü’t-tayyibu ve’l amelü’s-sâlihu yerfeuhû.’ âyeti ışığında değerlendirecek olursak, yeryüzünde söylenen bütün güzel sözlerin hepsi, gökler ve ötesine yükselmektedir. Bu yükseliş, âdeta Efendimizin (sav) miracı gibi değişik yer ve kapılardan geçerek bütün varlığı temaşâdan geçmektedir. Kim bilir belki de, o baş döndürücü sistemlerin gerçek ruhu, hakikî mânâsı ve hikmet-i hilkatları bu olmasına ve bizim de onlarla değişik şekilde münasebetlerimizin bulunmasına rağmen, biz bu meseleyi atom dalga boyunda ifade ediyor olabiliriz. Hâlbuki, bunların dışında bize kadar gelip ulaşan farklı dalga boyunda, farklı şeylerin bulunması da imkân dahilindedir.
Yukarıda ifade ettiğimiz âyet-i kerimede geçen ‘kelim-i tayyib’ sözü, başta kelime-i tevhid (Lâ ilâhe illallah) olmak üzere; tesbih (sübhânallah), tahmid (elhamdülillah), tekbir (Allâhü ekber), dua, istiğfar ve zikir gibi ulvî kelimelerin hepsini içine alır. İşte bu kelime-i tayyibe, insanların yapacakları salih ameller sayesinde tâ arşa ulaşmaktadır. Belki de kâinatın gerçek kıvamı, ancak bu mübarek kelimelerle korunmaktadır. Eğer burada bir ‘Sübhânallah’, bir ‘Elhamdülillah’ veya bir ‘Allâhu Ekber’ demek, öbür âlemde bir meyve-i cennet haline geliyorsa, aslında söylediğimiz bu zikirlerle cennetin canlı-cansız aksesuarı teşekkül ediyor demektir. Nasıl ki, güneşten gelen radyasyonlarla karbondioksit buluşunca, meyvelerin neşv ü nema bulması için bir ortam teşekkül ediyor; öyle de insanın ağzından çıkan güzel kelimeler, amel-i salih kanadı ile kanatlanınca, bilemediğimiz bir yerde, bilemediğimiz şartlara göre, bilemediğimiz başka âlemlerin teşekkülüne vesile olabilir. Mademki, peygamberler ve Allah’ın sevgili dostları, oranın şu anda bir nüve halinde var olduğunu söylüyorlar; öyleyse, her ne kadar ağzımızdan çıkan bu sözlerin gökler ötesi âlemlere yükselme keyfiyetini bilmesek bile, bizim de kelime-i tayyibemiz, amel-i salihimiz, o nüveyi nemalandırma, geliştirme ve inkişaf ettirme keyfiyeti kazanabilir.
Levh-i mahfuzda hakikati bulunan her şey, belli sembollerle âlem-i misale aksetmektedir. Bu açıdan âyân-ı sâbitedeki hakikatler, âlem-i hakikate aksedince, bu âlemin hususiyetine göre şekillenmektedir. Ehlullah’ın gözüne akseden ve rüyalarımızda bizim nazarlarımıza sunulan şeyler, işte bu tür motiflerle ifade edilerek, âyân-ı sâbiteye çarpıp kırılan ve belli inkisarlarla bizim nazarımıza takdim edilen hakikatlerdir. Aslında bu, onların gerçek şekilleri de değildir. Bu açıdan rüyasında bir şey gören, hatta âlem-i yakazada bazı şeylere muttali olan insanların, müşahede ettikleri o meseleleri gördükleri gibi aktarmaları yanlıştır. Zira o meseleler, onların gördükleri konumlarla mukayyettir.
Evet evvela, yukarıda ifade ettiğimiz âyân-ı sâbite hakikati, levh-i mahfuz gerçeğinin âlem-i misale aksetmesi ve bizim, perdeden geçen o şeyi müşahede etmemizden ibarettir ki, velilerin de müşahede ettiği işte bu hakikatlerdir. Bundan dolayıdır ki Üstad, bir dönemdeki değişik müşahedelerini, başka bir zaman farklı bir zaviye yakalayınca, ‘Ben, onu küllî dairede zannediyordum, meğer cüz’î dairedeymiş’ veya ‘Ben onu cüz’î dairede zannediyordum, meğer küllî bir dairedeymiş’ diyerek tashih etmektedir.
İmam Rabbânî de böyle bir hâlet-i rûhiyede, ‘Ümit ediyorum ki, ahir zamanda en son ve en güçlü nurunu neşredecek zat ben olayım’ diyerek, bir râî mer’î mülâhazası ortaya koymaktadır. Şimdi siz, Mektubât’ı okurken, Hazret’in bu türlü beyanları karşısında ona çok rahatlıkla, ‘Ey İmam! Senin gibi ciddi bir insan nasıl böyle bâlâpervezâne konuşur’ diye düşünebilirsiniz… Aslında o mülâhaza, bir râi-mer’î konumu içinde ortaya konmuştur. Zaten İmam Rabbânî gibi bir zat, daha farklı bir şey söyleyemezdi. Çünkü o takdirde söylenen şey, aklın bedaheti açısından müşahedeye mutabık olamadığı gibi, başkalarının müşahedesine de mutabık olamazdı. Müşahedeye mutabakat, bir yönüyle de Rahmanî tenezzüldür ki, Efendimiz (sav) ve Kur’ân-ı Kerim’in kendi cemaatlerine haber verdikleri, ileriye matuf bazı şeylerde, vâki öncelikli değil, müşahede öncelikli ele alınmıştır. Mesela, ilme delâlet eden şeyler, ‘bir su damlasında şu kadar milyar atom vardır’ denerek günümüzün ilmiliği içinde anlatılsaydı, o günkü insanlar bunu asla anlamazlardı. Zaten böyle bir şey insanları kendi müşahedeleri ile çelişki içine atmak demektir ki, ne kelamullah, ne de onun müfessir-i zîşânının böyle bir çelişkiye kapı aralamaları mümkün değildir. Bu türlü durumlarda her şey müşahede öncelikli olur ve vâki, biraz geriye çekilir. Peygamberler eşya ve hadiseleri müşahede ettiklerinde her şeyi apaçık görmektedirler. Ne var ki, burada bir de ‘tenezzül’ vardır. Tilmizlerinin durumu nazara alınınca, onlar için tenezzülât-ı İlahiyye olduğu gibi, tenezzülât-ı nebeviyye; hatta tenezzülât-ı Rabbâniye veya tenezzülât-ı irşadiye de olabilir.
Sâniyen, âlem-i misale akseden hakikatler, levh-i mahv ve isbat hakikatinden birer gölgedir. Yani günümüzde her ferdin teker teker veya milletlerin millet olarak yaşadıkları olaylar, bir âlemde sinema şeridi gibi değişik şeylere kaydedilmekte ve bunlar, âlem-i misale aksetmektedir. Velilerin genel müşahedeleri, levh-i mahv ve isbata göre bir müşahededir. Onlar, hakikatle alâkalı bir gaybî haberi görüp, gâibâne haber vermekten daha ziyade, levh-i mahv ve isbatla alâkalı mevcut bir gerçeği ifade etmektedirler. Levh-i mahv ve isbatla alâkalı bu gerçeklere muttali olanların, tıpkı suyun içine sokulan bir çubuğun, güneşin şuaları karşısında kırık görülmesi gibi, âlem-i misale intikal ederken büyük ölçüde kırılma görmeleri her zaman mümkündür. Çünkü orada müşahede, vâkinin önüne çıkmaktadır.
Hatta bazen insanın kendisine ait çeşitli hâl ve davranışları, iyi veya kötü fiilleri, değişik sembollerle âlem-i misale aksederek, zaman zaman o insan tarafından da görülebilir. Onun için ehlullah, bu mevzuda çok temkinli hareket etmiş, perde-önü ve perde-arkasını müşterek değerlendirmeye çalışmışlardır. Diyelim ki bir insan, kendi mânâ ve ruh yapısını zehirleyip, tahrip edecek bir iş yaptı veya yapacak; şayet bu kişi, o işi yapacaksa, bunu âlem-i misalde levh-i mahfuz-u hakikatten akseden bir motifle görebilir. Yani böyle bir insan, rüyasında kendisine bir yılanın musallat olduğunu ve kendisinin akreplerin içinde bulunduğunu müşahede edebilir. Mesela dünya için, ‘E’d-dünya cîfetün ve tevâlibuha kilâbun’ denilmiştir. Dünyaya ait bütün varidatın görüntüsü, âlem-i misalde bir pislik şeklindedir. Bu açıdan insanın kendisi veya bir başkası, rüyasında böyle bir pisliğin bulaştığını görürse, işte o kadar dünya malı kendisine bulaşacak demektir. Bu bir rüyadır ve rüyaların kendilerine göre bir kanun ve prensipleri vardır. Bu, bazen bir sembol halinde yansıdığı gibi, bazen de açık olarak yansıyabilir. Belki gördüğü şeylerle şahsı tiksindirmek için, bir hikmete binaen her şey bu kabil sembollerle gösterilebilir. Şayet tiksindirme meselesi söz konusu değilse, Efendimize (sav) göründüğü ve Hz. Ebû Bekir’e (ra) temessül ettiği gibi, açıktan açığa da ifade edilebilir. Bu, aynı zamanda o kişinin şahsı ve ufkuyla alâkalı bir durumdur.
Ashab-ı Uhdud ve Bir Çocuk 14 dk.
Kısmen Kur’ân’da, biraz daha genişçe Sünnet’te anlatılan ve Ashab-ı Uhdud diye anılan kıssanın günümüze verdiği mesajlar nelerdir?
Ashab-ı Uhdud’la alâkalı, hemen her tefsir kitabında anlatılan bir vak’a vardır. Müslim, Tirmizi ve Ahmed b. Hanbel’in Müsnedi gibi bir kısım hadis kitaplarına dayanılarak anlatılan hâdise şudur: Bir kralın bir büyücüsü vardır. Yaşı epeyce ilerleyen büyücü, krala: Ömrüm sona yaklaştı. Bana bir çocuk ver de ona büyü öğreteyim.’ der ve kralın kendisine verdiği çocuğa büyü öğretmeye başlar. Fakat büyücü ile kral arasında bir rahip vardır ve çocuk bir gün o rahibin yanına uğrar. Rahibin anlattığı şeyler çocuğun daha çok hoşuna gider. Birgün halkın gittiği yol üzerine korkunç bir canavar çıkar. Çocuk yerden bir taş alır ve: ‘Allah’ım, eğer sen rahibin yaptıklarını büyücünün yaptıklarından daha çok seviyorsan bu hayvanı öldür, insanlar yollarına gitsinler.’ diyerek taşı atar. Canavar ölür, insanlar da yollarına giderler. Çocuk bu olayı rahibe anlatınca, rahib: ‘Oğlum, sen şimdi benden üstünsün. Bundan ötürü imtihan edilebilirsin. İmtihan anında beni ele verme.’ der. Gün geçtikçe çocuk daha bir seviye kazanır ve meşhur olur; öyle ki körü, abrası ve diğer hastaları iyileştirmeye başlar. Derken, birgün kralın âmâ olan bir nedimi de kendisini iyileştirmesi için çocuktan istekte bulunur; çocuğun ona karşı cevabı: ‘Ben kimseyi iyi edemem, ancak Allah iyi eder. Eğer Allah’a inanırsan, O sana şifa verir.’ şeklinde olur. İyi olan nedim, kralın yanına gidince, kral hayret eder ve bunu kimin yaptığını sorar. Nedim de, ‘Rabbim iyi etti.’ diye cevap verir. Kralın, ‘yani ben mi?’ sorusuna ise, ‘Hayır, benim de Rabbim, senin de Rabbin olan Allah.’ cevabını verir. Kral, ‘Senin benden başka Rabbin mi var?’ diye nedime çıkışır ve ona eziyet etmeye başlar. Yapılan işkenceye dayanamayan nedim, sonunda çocuğun ismini söyler. Kral, çocuğu çağırtıp ondan da aynı cevabı alınca, ona da işkence etmeye başlar ve bu fikrin rahipten çıktığını öğrenir. Kral üçünü de çağırarak dinlerinden dönmelerini ister ve onları ölümle tehdit eder. Bunlar inançlarında ısrar edince, rahibi de, nedimini de testereden geçirir; çocuğa gelince, onu da yüksek bir dağdan aşağıya atmaları için adamlarına teslim eder. Ne var ki çocuk, ‘Allah’ım, beni bunlardan kurtar.’ diye dua edince, dağ sarsılır ve kralın adamları aşağı yuvarlanır. Adamlardan kurtulan çocuk da, tekrar kralın yanına gelir ve adamlarının başına gelenleri anlatır. Kral, bu kez çocuğu başkalarına teslim eder ve eğer dininden dönmezse onu denizin derin bir yerine atmalarını emreder. Çocuk, duasıyla onlardan da kurtulur ve krala gelerek, söylediklerini yapmadığı sürece kendisini öldüremeyeceğini bildirir. Ardından da insanları bir yere toplayıp, kendisini bir dala asmasını, sonra da torbasından bir ok çıkararak, ‘Çocuğun Rabbi olan Allah’ın adıyla.’ diyerek atmasını ve ancak bu şekilde kendisini öldürebileceğini ifade eder. Kral, çocuğun söylediklerini yapar; ok çocuğun bağrına saplanır ve çocuk ölür. Olup bitenleri izleyen halk ise, biz çocuğun Rabbine inandık derler. Bunun üzerine kral, hendekler kazdırıp içlerini ateşle doldurtur ve inananları o hendeklere atar…
Bir dönemde yaşanmış böyle bir hadise, günümüzün şartları içinde de, irşat ve tebliğ adına önemli mesajlar ihtiva etmektedir. Günümüzde farklı boyutlarıyla da olsa bunun örneklerini görmek mümkün. Anlaşılan o ki, günümüzde olduğu gibi, o dönemde de bir çocuğa el atılmış, onunla meşgul olunmuş, sinelerde olgunlaştırılan ilhamlar onun ruhuna boşaltılarak yeni bir toplum ve yeni bir nesle doğru ilk adım atılmış. Şu kadar var ki, o dönemde, şimdiye nisbeten bir kısım kerâmetler daha zahir ve daha bâriz olduğu anlaşılıyor. Benzer bir durum Hz. Mesih için de, söz konusu idi ki o da kendi ümmetinden âmâ olanların gözlerini açıyor, hasta olanları tedavi ediyor, hatta bir mânâda ölüleri de diriltiyordu. Tabi bütün bunlar birer ikram-ı ilâhî ve birer mucize idi. İnsan bu kerâmet veya mucizelerle başka birine ait herhangi bir arızayı giderebilir.
Ancak, bunların yanında, ilmî kerâmeti, irşaddaki sistem kerâmetini, bu sistemi âlemşümul hale getirip işletme kerâmetini de hafife almamak gerekir. Bunlara nail olan bir irşat eri, yetmiş seksen sene dinsizlik cereyanına maruz kalmış bir yere gittiğinde, bir de bakarsınız ki, kısa zamanda, onun çevresinde halkalar teşekkül etmiş ve o öyle bir ses oluvermiş ki, o seste upuzun bir gelecek yankılanıyor. İlmî kerâmet açısından bakıyorsunuz birisi çok azıcık bir şey okumuş, ama dağlar cesâmetinde şeyler biliyor. İmam Rabbani ve Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri gibi zatlar böyle bir kerâmete mazhar olanlardan sadece iki sîmâdır. Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla bugün bile, o zatların sesi-soluğu hâlâ âfâk-ı âlemde çınlıyor. Buna karşılık dünya kadar insan Arapça’yla birlikte diğer dînî ilimleri hallaç etmiş ama bakıyorsunuz onlar da yerlerinde sayıyor. Üstad Hazretleri, buna bir yerde işaret eder ve bir kısım harikulâde şeylerin olabileceğine imada bulunduktan sonra, sözü muhataplarının mantığına hitap etmeye getirir. Ancak günümüzde, bir insanın gözünün açılmasından ve onun bir kısım hastalıklardan kurtulmasından ise böyle birinin kalb kapılarının açılması daha önemli olsa gerek. Başka bir ifadeyle Hz. Mesih’in üç beş hastayı tedavi etmesi değil, ruhunun ilhamlarıyla tamamen maddeye kilitlenmiş bir cemaati irşat etmesi daha önemlidir. Evet, O’nun bilinen mucizeleri içinde en büyük mucizesi de işte budur. Keza Efendimiz’in de en büyük mucizesi, parmaklarından suyun akması, her şeyin kendisine selâm vermesi değildir; zira bütün bunlar meydana geleceği ana kadar da, bir çok insan fevc fevc İslâm’a dehâlet etmiş ve O’nu dinlemişlerdi. O’nun en büyük mucizesi, ses ve soluğunun insanların sinelerinde makes bulması ve ölü kalblerin onun soluklarıyla dirilmesidir.
Böyle olunca, günümüzde kerâmet-i ilmiyeyle birlikte kerâmet-i beyâniyeye, kerâmet-i iknâiyeye, kerâmet-i irşadiyeye sahip olan çocuklar, aynen o çocuğun yaptığı işler gibi, mektepte, sokakta, sanat dünyasında aynı şeyleri yapabilirler. Zannediyorum bu çocuklar, o rahibin yanında yetişen çocuktan daha fazla avantajlara sahip bulunuyorlar. İşte bu zaviyeden, rahibin yanında yetişen çocuğun durumu bizler için birçok hikmet dersi ihtiva ettiği kanaatindeyim.
Ayrıca anlatılan bu vak’a ile, Hz. Musa’nın, Firavun karşısındaki tebliğ ve irşadında takip ettiği metot arasında bir parelellik de söz konusu. Aslında hep dikkatimi çekmiştir; Seyyidinâ Hz. Musa (as), Firavun’la vaidleşirken, bütün halkın toplanacağı bir meydanı, vakit olarak da kuşluk vaktini seçer. Bu iki intihap da çok önemlidirler. Hz. Musa (as), Cenâb-ı Hakk’a güvenip dayandığını, O’na mutlak mânâda itimat ettiğini ve elindeki âsâsının O’nun güç ve kuvvetiyle bir yılan haline geldiğini, gelip sihirbazların bütün oyunlarını bozduğunu, bozacağını göstermek için, Firavun ve onunla beraber birkaç insanla yetinmiyor; bütün halkın toplanabileceği ve izhar etmek istediği hakikatleri herkese duyurabileceği bir ortamın hazırlanmasını istiyor. Evet O (as), Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vermiş olduğu önemli bir krediyi niçin sadece Firavun ve üç beş insana karşı kullansındı ki..! O bu önemli işi, öyle bir yerde yapmalıydı ki, bütün sihirbazlar nakavt olup pes etmeliydiler ve aynı zamanda ma’şerî vicdan da buna şahit olmalıydı.. bu çok önemli bir taktikti ve peygamber fetanetinin gereğiydi.
İkinci bir taktik de, Hz. Musa’nın (as), insanların toplanma zamanı olarak bayram günü kuşluk vaktini seçmesiydi. Yani etraftan sihirbazların geldiğini ve bir düello yapılacağını duyan herkes oraya, uykusunu almış, dinlenmiş olacak bir şekilde geleceklerdi. Bu mevzuda Hz. Musa’nın (as) taktiği çizgisinde olan Abdullah İbni Hüzafetü’s-Sehmi (ra), esir düştüğünde, bir papazın kendisine mühlet vermesi ve Hıristiyanlığa davet etmesi üzerine ona şöyle der: ‘Aziz peder, bana üç dakika mehil verdiğinden dolayı sana çok teşekkür ederim. Çünkü bu üç dakikalık zaman içinde sana hak din olan İslâm’ı anlatırsam, ölsem bile gam yemem.’ Evet, işte böyle bir stratejinin gereği olarak, ihtimal Firavun, Hz. Musa’yı dinlemeyecek ve O’na karşı bazı taşkınlıklar yapacaktı, ama bu hâdise, geniş çapta bir fethe sebep olacak ve bir yâd-ı cemil olarak kalacaktı.
Bir üçüncü husus da sihirbazlar, o dönemin entel sınıfını teşkil ediyorlardı. Dolayısıyla Hz. Musa (as), kendi döneminin elit sınıfını yenmekle işe başlıyordu ki, gerisi gelecekti.. bu tıpkı Allah Rasulü’nün (sav) şairleri yendiği gibi bir şeydi. Elindeki âsâ, bir mucize ifadesi olarak kocaman bir ejderha halini alıyor ve sihirbazların büyülü ip ve sopalarını bir anda yutuveriyor. Bunun üzerine de bütün sihirbazlar, kendilerini secdeye atıp, ‘Biz Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik.’ (Tâhâ, 20/70) diyorlardı. Onlar bu şekilde secde edince oradaki insanlarda da bir intibah hali hasıl oluyordu. En azından bir tereddüt ve şüphe kapısı aralanıyordu. Hz. Musa da, rahatlıkla o kalbleri eline alıyor, bal mumu gibi yoğuruyor ve şekillendiriyordu. Çünkü artık küfr-ü mutlak kırılmıştı.
Buradaki kıssanın kahramanı o rahibin yanında yetişen çocukta da bir peygamber mantığı seziliyor; ihtimal o da peygamberlik mânâsına ait bir hakikati temsil ediyordu ve Allah da onu eşrara karşı koruyordu. Öyle ki, teslim edildiği adamların kimisi dağdan aşağı düşüp ölüyor, kimisi de denizde boğulup gidiyordu. Tabi bütün bunlar Cenâb-ı Hakk’ın ona vermiş olduğu bir kuvve-i kudsiye sayesinde oluyordu. Ne yapıp yapıp onu öldürmeyi düşünüyorlardı, ama nâfile, Allah (cc) fırsat vermiyordu. İhtimal biraz da demokratik davranıyor ve çocuğun toplum içinde uyarmış olduğu teveccüh veya bir mânâda fitneden ötürü hemen tepesine binip öldüremiyorlardı. Belki de onu öldürmenin bir kısım içtimaî komplikasyonları olabileceği endişesi de taşınıyordı. Bu mevzuda açık bir şey olmamakla birlikte, bütün bunları satır aralarından çıkarabilmek mümkündür. Sonra da tıpkı Hz. Musa’nın (as) yaptığı gibi, halkı topladıktan sonra beni bir dala asacak ve sadağından çektiğin bir oku ‘çocuğun Allah’ının adıyla’ deyip atacaksın diyor. Ve şehit olup gidiyor; şehit olup gidiyor ama değerini bularak gidiyor; geride bıraktığı ses, arkadakilerine yetip artıyor; madde temelinden sarsılıyor ve Allah’ın varlığı bütün vicdanlarda duyuluyor.
Tabi bu konu, günümüz adına bir şey ifade eder mi, etmez mi, onu bilemeyeceğim, ama ben mümkün mertebe bu türlü ferdî kahramanlıklardan sakınmamız gerektiğine inanıyorum. Allah’ın bize vermiş olduğu kredi çok iyi kullanılmalı. Her hangi bir hizmetten bazen iki, bazen üç netice alınıyorsa, onu daha rantabl şekilde değerlendirip daha fazlası alınmalıdır. Meselâ, Allah (cc), bizim bir hasenemize bazen on, bazen yetmiş bazen yediyüz sevap vereceğini bildiriyor ve bununla bize aynı zamanda bir hedef gösteriyor. Yani siz de, toprağın bağrına attığınız her şeyi, yerinde yediyüz olarak nemâlandırabilirsiniz demek istiyor. Madem her işte bir hikmet var, o halde meseleyi sadece ukba buuduyla ele almamak lazım; bunun dünyamıza ait yanlarının olabileceğini düşünmek gerek. Kur’ân ve Sünnet’in bu kabil işaret ve remizleri birer tükenmez hazinedir ve mutlaka çok iyi değerlendirilmelidir.
Yine bu mevzuda bir örnek olması açısından ‘ben şehit olayım’ düşüncesi, çok doğru ve önemli bir mülâhazadır ama bence bu dahi birebir bir şeydir. Ferdî olarak cennete gidip firdevslere ulaşmak çok önemlidir, ama bunların ötesinde ‘vatanımız, milletimiz adına daha neler yapabiliriz?’ deyip bunların yollarının araştırılması şehitlikten daha önemlidir. Bu mülâhazayla şehitliğin önüne geçebilmesi, insanın kendi kadrini kıymetini daha iyi bilmeyle alâkalıdır. Şu koskoca kainat, insan etrafında dantela gibi örülmüş ve sanki yapılan onca masraf bütünüyle insan için yapılmış gibidir. Dolayısıyla insan kendi kadr ü kıymetini bilmeli, ölürken dahi bir insan gibi ölmelidir. Evet o, darağacına götürülürken dahi, arkada kalanlar için, bu gök kubbede hoş bir sadâ olup inlemelidir.
Aşk ve İtaat 9 dk.
Hallac-ı Mansur ‘aşkı şeytandan, itaatı da Âdem’den’ öğrenmek gerektiğini ifade ediyor. Aşk ve itaat kavramını nasıl anlamalıyız?
Başta bu görüşün Hallac-ı Mansur’a ait bir düşünce olduğunu, dolayısıyla da Vahdet-i Vücudçu bir yaklaşım içerdiğini ifade etmek isterim.
Saniyen; buradaki aşkı iki mânâda anlayabiliriz. Bir; hakikati keşfetmek ve onu keşf adına önü alınmaz bir arzuya sahip olmak. İki; birine karşı inhisar-i fikr etme, teveccüh bekleme, kendine başka rakip kabul etmeyip ‘ben varken başkaları da kim oluyor ki?!.’ vs. gibi düşüncelere saplanmak.
İşte bu ikinci şıkta bir bencillik ve egoizma sezilmektedir. Aslında şeytanın, kendi mahiyetinin müsait olduğu ölçüde, yani zaman ve mekân cihetiyle, kapsayıcılığı açısından bir faikiyeti söz konusu olabilir. Böyle bir hususiyeti ile o, insanın önünde görünebilir ki, bu yanıyla şeytan, ‘ben Âdem’i istemem, onu kendime tercih etmem..’ düşüncesine girebilir.. Eğer buna bir aşk denecekse şeytanınki böyle bir aşktır.
Fakat böyle malul, karşılık bekleyen ve yanlış bir gayrete iten aşktansa, insanı kemâle götüren itaat düşüncesi -ki her şeyi Allah rızası için yapıp semerâtını burada beklememe, dünyevî garazlardan uzak kalma, Allah’la pazarlığa kapalı olma, daima inkıyad ve teslimiyet içinde hareket etme demektir- daha emniyetli ve zengince bir düşüncedir.
İşte bu şekilde değişik mülâhazalarla mukayyed bir düşünceyi ifade için Hallac: ‘Aşkı şeytandan, itaatı da Âdem’den öğrenmek gerek’ demiştir.
Bir de aşk, acz ve fakr kaynaklı olması itibarıyla kendi ruhunda, birtakım su-i istimallere açık kapıları bulundurmaktadır. Evet aşık, maşukundan kat’-ı alâka edebilir, edebilir ama, onun bir kısım perdelere takılıp kalması da muhtemeldir. Bu zaviyeden baktığımızda şeytanın maruz kaldığı bu durumu, o perdelerden biri kabul edebiliriz.
Onun için de hem aşkta, hem şevkte, hem de şükürde sünnet-i seniyye yolunu takip etmek çok önemlidir. Bazen insan, bunlarda arayıp hayal ettiği şeyleri bulamayabilir; bulamayıp çeşitli beklentilere girebilir, hatta sebepler adına ortaya konan şeyleri mutlak değer olarak ele alıp ‘bu sebepler, şu neticeleri doğurmalıydı’ diyebilir vs. Oysa ki, Allah’ın (cc) bizi cebirler içinde sürüklemesinde de ayrı bir rahmet ve adalet vardır. -Haşa- O’nun, bizim sebeplere tevessülümüzle neticeyi yaratma gibi bir mecburiyeti yoktur. İşte Sünnet-i seniyye bize bu hakikati öğretmektedir. Aliyyü’l-Kârî bunu ifade ederken, ‘Hiçbir şey, ‘Müteâl’ olan Allah üzerine vacib değildir. Allah’ın kul ile kendisi arasında tenezzülen yaptığı bazı mukavelelerde; ‘bu senin hakkın, bu da benim hakkım’ demesi, dilin bir hususiyeti olan mukabele esasına göredir. Yoksa ne haddimize ki, bütün malzemesi kendisine ait olan irade dediğimiz şeyle, kalkıp o işin neticesine sahip çıkalım? Nasıl ki, neticeyi hasıl etmek elimizden gelmez, öyle de hükümleri neticeye bina etmek de elimizde değildir’ der.
Evet, esasen sebeplerle müsebbeb arasında bir münasebet vardır ve âdet-i sübhaniye prensipleri içinde, o sebeplere riayet edilince, sonuç meydana gelmektedir. Ancak o sebepleri temsil eden insanların, müsebbebi düşünme ve ‘ille de böyle olacak’ deme hakları yoktur. Çünkü sebep-müsebbep irtibatı olsa da, gerçekte neticeler sebeplere bina edilmemiştir. Meselâ, Cenâb-ı Hakk, meşietini ortaya koymak için insanlara: ‘Siz Güneş Sistemine üflediğinizde ben onu dağıtırım’ dese ve biz de Güneş Sistemine üflesek; Allah (cc), onu dağıtır ve buna da biz sebebiyet vermiş oluruz. Ama realite planında yani sebep-netice münasebeti açısından bizim üflememizle Güneş Sisteminin dağılmayacağı muhakkaktır.
Hasılı, şeytan aşkı yerine, Hz. Âdem’in itaatını esas alarak kulluk yoluna süluk etmemiz daha güzeldir. Zira aşk, bazen insanın ayağının doğru yoldan kaymasına sebebiyet verebilir. Fakat sünnet-i seniyye çizgisinde bir itaat, asla!..
Hallac-ı Mansur’un bu tespitine bir de aşk-itaat mukayesesi açısından bakalım. Aslında Hallac’a bu sözü söyleten onun şeytan hakkındaki şu düşüncesidir. ‘Şeytan, Allah’a karşı gönlünü kilitlemiş, O’ndan başkasına gönül vermeyen birisi idi. Ne var ki o, Allah ile kendisi arasında insanı görünce; böyle görmenin de ötesinde, bir de Âdem’e secde ile emr olununca, -Hallac gibi düşünenlere göre- şeytanın aşkı; onun Allah’tan gayrısına secde etmesine mani oldu. Bu sebeple ‘ben senden başkasına secde etmem dedi.’ Bu düşüncelere bütünüyle katılmak mümkün değil. Kaldı ki böyle bile olsa, Hallac’ın da şeytan’ın da atladığı bir şey var; o da emre itaatteki incelik. Hz. Âdem emre itaattaki inceliği anlamış ve sürçtükten sonra hemen doğrulup, ‘Ey Rabbimiz! Biz (emrini dinlememek suretiyle) kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz’ (A’raf/23) diyerek dua dua yalvarmıştı. Şeytana gelince o, Allah’ın Âdem’e (as) secde emrindeki espriyi anlayamamıştı.
Aşk-itaat mukayesesi açısından demiştik yukarıda; aşk, itaat kaynaklı olursa bir mânâ ifade eder. Eğer aşkta itaat yoksa, ondan şatahatlar doğabileceği gibi, ümitsizlikler, inkisarlar, inkârlar da doğabilir. Hatta aşkın büyüklüğü nisbetinde şatahatlar büyür, kurbiyet ufkunda bu’diyetler, yani Hakk’a yakınlaşma çizgisinde uzaklaşmalar meydana gelebilir ve kıymetli şeyler bir anda kıymetsizleşebilir. Bu neticeler, aşkın ehemmiyetsiz bir şey olduğuna delâlet etmez. Aşk, ‘Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde de ifade edildiği gibi çok önemlidir. Hatta bazıları onun mecazisine bile çok büyük önem vermiş, cismanî ve bedenî aşk yüzünden ölen insanlara şehit nazarıyla bakmışlardır. Leyla ile Mecnun, Şirin ile Ferhat, Aslı ile Kerem vb. halk hikayeleri hep bu türlü kara sevdaları destanlaştırmıştır. Ancak yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, aşka değer kazandıran kaide ve kurallara riayet edildiği müddetçe aşk bir mânâ ifade eder. Aksi halde aşktan beklenilen şeyler bulunamayınca ve vuslat da bir türlü gerçekleşmeyince, ilgi ve alâka küskünlüğe inkılap edebilir.
İşte -ihtimal- şeytan Allah’tan bu mukabeleyi bulamadığı için hüsrana uğramış, yıkılmış ve bir daha da doğrulamamıştır.
İtaate gelince, onda bazı yanlarıyla da olsa, bu türlü hatalı şeyler hiç olmaz. İtaat, itaat edilmesi gerekli olan Zat’a, O’nun arzu ve isteklerine itaat edilmesi gerektiği için, onun rızası istikametinde yapılan kalbî ve fiilî bir ameldir.
Öte yandan aşk, insanın muvazenesine tesir eder. Bu ise dengesiz davranışlara kapı açar. Yani aşk insanı bir açıdan mecnun/deli eder. Bu açıdan da bir yönüyle şeytan, temelden dengesiz bir varlıktır.
İtaatta vaz’edilen kurallara milimi milimine uymak şarttır. Bu ise denge demektir. Âdem’in itaati tercih etmesi, onun bir dengeli varlık olduğunu gösterir.
Son bir husus, ilk başta bir tek cümle ile işaret ettiğim gibi Hallac panteist bir adamdır. O ve bir ölçüde Muhyiddin İbn-i Arabî gibi zatlar çok defa Allah’ın rahmetinin enginliği açısından meseleleri değerlendirirler; değerlendirir ve şeytan ve firavunlar için bile bir kurtuluş yolu ararlar. Bu açıdan da onların şeytan hakkında bu türlü yorumda bulunmaları, temel felsefelerinin gereğidir. Zira onlara göre ‘heme ost; her şey O’dur’ ve şeytan O’nun ayrı bir tezahürü, farklı bir tecellisidir. Oysa bize göre ‘heme ez ost; her şey O’ndandır.’ Dolayısıyla Hallac’ın ‘aşkı şeytandan, itaati Âdem’den öğrenmek lazım’ demesini, benimsemiş olduğu panteist düşünce açısından normal kabul etmek gerekir.
Asya’da Dirilmek 9 dk.
Bir zamanlar Orta Asya steplerinden Anadolu’ya gelip belli bir misyon eda eden alperenlerle bugün Anadolu’dan oralara gidenler arasındaki kaderî ilgiyi ve bu açıdan Anadolu’nun yüklendiği misyon nedir?
Soruda beyan edilen husus bir hakikati ifade etmektedir. Bu sebeple onu kabul etmenin bir mahzuru olmasa gerek. Evet, bugün Anadolu’dan Orta Asya steplerine akın akın giden binlerce insan bulunmaktadır. Öyleyse bu mukaddes göçün, soruda bahsedilen kaderî tecellilerle elbette alâkası ve irtibatı vardır.
Soruya cevap olabilecek hususlar arasında öncelikle tarihî gelişim adına şu noktayı hatırlatmak isterim: Değişik zaman dilimleri içinde Anadolu, çokları için bir ‘sefine-i Nuh’ olmuştur. Meselâ, yakın tarihimiz itibarıyla, etrafımızdaki hemen bütün ülkelerin dinimize, dilimize, tarihimize, kültürümüze rağmen yabancı anlayış ve sistemlere angaje olmalarına karşılık, Anadolu bu badireyi Allah’ın izniyle ucuz atlatmıştır. Yani Suriye ve Irak’ın Baasçıların eline düştüğü, Orta Asya Türklerinin komünist rejimin ağında can çekiştiği, Mısır, Cezayir, Tunus, Fas, Suud, Kuveyt gibi İslâm ülkelerinin emperyalist baskılara boyun eğdiği bir zamanda Anadolu bu kabil şeylerden âzâde kalmış ve dolayısıyla de ona hep sefine-i Nuh nazarıyla bakılmıştır.
19. asrın son çeyreğinde başlayan ve insanlığı âdeta tufanlar gibi saran felâketli günlerde de Anadolu yine korunmuştur. İstiklâl mücadelesi, misâk-ı millî vs. bu korunmanın sebepler planındaki vesileleridir. Bazıları o devrin şartlarını nazara almadan dönemin devlet erkanına, ihtimal onların hak etmediği ölçülerde acımasızca eleştirilerde bulunuyorlar. Halbuki tarih kritiğinin yapılmasında temel ölçü, o devrin şartlarının nazar-ı itibara alınmasıdır. Bu hususa dikkat edilmediği müddetçe yapılacak her türlü kritik, objektif olmayacak ve dolayısıyla da doğru neticeler ortaya konamayacaktır. Bana göre, dört bir yandan sıcak muharebeye maruz bırakıldığımız o devirlerde -Allah o günleri bu millete tekrar göstermesin- devrin idarecileri haricî baskılar karşısında taviz vermek, geri adım atmak zorunda kalmış ve ‘ehven-i şerreyn’i esas alarak birtakım kararlar vermişlerdir. Ve belki de ‘hele bir ayaklarımızı sağlam yere basalım.. basıp özümüzü tekrar kazanarak istikrar bulalım. Ondan sonra Allah kerim’ mülâhazalarıyla farklı uygulamalarda bulunmuşlardır. Yoksa Batılı zalim devletlere karşı ayak diretip de esareti mi, ya da ‘manda’ fikrini mi kabullenselerdi? Bakın Orta Asya devletlerine. 70 yıl bir cenderenin merkezinde yaşadılar ve şimdi de güya istiklaliyetlerini ilan etmiş görünüyorlar. İhtimal orada hâlâ hakim olan güç kendileri değildir.. ve devlet idaresinden habersiz, fakir, perişan, derbeder bir sürü insan. Esaretin ne demek olduğunu anlamak için, onlara bakmak yeter zannediyorum.
Öte yandan Anadolu, sadece yakın çağda değil, Emevî-Abbasî idaresi döneminde de ehl-i beyt için bir ‘sefine-i Nuh’ olmuştur. Evet, o devirlerde ehl-i beyt, mevcut idarelerden görmüş oldukları tazyik, zulüm ve şiddet karşısında bizim Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgemize sığınmışlar, sığınmış ve oraları mesken edinmişler. Gerçi o sıralarda Anadolu Bizans hakimiyeti altında idi ama, onlar Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde bugün bile, hâlâ daha ulaşılamayan sarp yerlere gidip yerleşmişlerdir. Yani Anadolu, ehl-i beyt adına bir sefine-i Nuh olmuştur.
Evet, Anadolu öteden bu yana hep memerr-i akdâm olmuştur. Asya steplerinden kalkıp gelen insanlar önce Anadolu’ya uğramış, burada bir medeniyetin bânileri (kurucuları) olmuş, ardından Köstence’den geçerek ta Avrupa içlerine ve Roma’ya kadar uzanmışlardır. Sosyologların tespitine göre, Makedonya medeniyetinin oluşumunda Türk boylarının tesiri vardır. Hatta Ali Şeriatî’nin söylediğine bakılacak olursa, Yunan medeniyetinin bânileri bile Asya’dan gelen Eski Mezopotamyalılardır.
Fakat daha sonraları Asya, Rus işgaline maruz kalınca, bu defa da Küçük Asya dediğimiz Anadolu o misyonu üstlenmiştir. Hassaten Osmanlı döneminde bütün dünyaya açılarak onlara gerçek medeniyete giden yolları öğretmişlerdir.
Günümüze gelince; şimdilerde yeniden ata yurdumuza giderek, vefa ve kadirşinaslık hisleri içinde vazife yapma sırası bize gelmiştir. Hayatın her ünitesine ait temsilcileriyle oralara gidenlerin önemli bir misyon eda edeceklerine inanıyorum. Müteşebbislerimiz, sanayicilerimiz, Batı ile entegrasyon neticesi dış dünyayı bilen tüccarlarımız, hatta esnaflarımız ve işçilerimiz, imkânları ölçüsünde mutlaka Asya’ya gitmeli ve oradaki istihdam problemini de halletme yolunda, sınaî ve ziraî yatırımlarda bulunmalıdırlar. Aslında içinde bulunduğumuz süreç itibarıyla ülke olarak böyle bir şeye de çok ciddi olarak ihtiyacımız var. İç piyasanın doyum noktasına ulaştığı günümüzde, bizim yeni yeni mahreçlere ve dünya ile rekabete girebileceğimiz dış pazarlara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. İşte tam bu aşamada Orta Asya bizim için bulunmaz bir fırsattır. Şayet yatırımcımız akıllı davranıp, aramızdaki din, dil, kültür, tarih birliği gibi dinamikleri de değerlendirerek bu fırsatı kullanabilirse, içinde bulunduğumuz ekonomik çıkmazdan kurtulmamız ve dünyanın sayılı zengin devletleri arasına girmemiz işten bile değil… Ben bu ve buna benzer hususları Rusya’nın çözülmeye başladığı 1989 yılında cami kürsülerinde anlatmaya başladım. Ne var ki, bu hususta muvaffak olduğumuzu söyleyemem. Aradan geçen 6 yıllık süre içinde, maalesef ya bizimkilerin iş bilmezliğinden, köşeyi aceleden dönme niyeti ile sınaî yatırım yerine, alım-satım yolunu, ticareti tercih etmelerinden, yada Orta Asya ülkelerinin devlet ve devletlerarası kanunî düzenlemeleri yapamadıklarından, uygulamaları çok iyi bilemediklerinden kaynaklanan bir başarısızlık sözkonusu oldu. Bu açıdan da, eğitim alanında kat edilen yolun yarısı kadar dahi olsa, bu konuda yol alındığı söylenemez. Halbuki bu işin müjdesi çok önceden verilmiştir. ‘Asyanın bahtının miftahı….’ denmiş, ‘Ümitvâr olunuz. Şu istikbâl inkılâbâtı içinde en yüksek ve gür sadâ, İslâm’ın sadâsı olacak’ denilmiş.
‘Ümidim var ki semâvât-ü zemin âsiyâbâ
Hem olur teslim, yed-i beyza-i İslâm’a.’
Yani ‘Asya, İslâm’ın Hz. Musa’nın eli gibi nûrefşân, o ışık saçan bembeyaz eline teslim olacak’ denilmiştir. Elbetteki bütün bunlar kendi kendine olmaz. Bu iş, bu müjdeleri hayata geçirecek ışık orduları, ışık süvarileri ister. Meselâ, Asya’nın yeniden fethedilmesi, yeniden dirilmesi söz konusu ise, oraya bir Hızır seccadesi sermek gerekir. Oraya İsrafil’in gelmesi bahis mevzuu ise, daha önceden İsrafil solukluların gelip geçmesi iktiza eder. Bütün bunlar işte ilkokuldan üniversiteye kadar eğitim-kültür faaliyetleri gerçekleştirerek halka açılmakla gerçekleşebilir. Ticarî, sınaî, ziraî yatırımlarda bulunarak, halk ile içli-dışlı olmakla tahakkuk eder. Şahsen ben, bu altın kuşak insanının bunu gerçekleştireceğine inanıyorum. Hatta bunun temsildeki samimiyetin ölçüsüne göre hızlı bir şekilde olacağı kanaatindeyim. Evet, hiçbir şey kendi kendine olmaz. Akif’in ifadesiyle:
‘Sus ey dîvâne! Durmaz kâinâtın seyr-i mû’tâdı,
Ne sandın? Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?
Bugün, sen kendi kendinden ümid et ancak imdâdı;
Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdadı
Cihan kanûn-i sa’yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!
Ne yaptın? ‘Leyse li’l-insâni illâ mâ se’â’ vardı.’
Netice itibarıyla; dün Orta Asya’dan Anadolu’ya, bugün Anadolu’dan Orta Asya’ya gelenler ve gidenler var. Aynı zamanda bunlar arasında kaderî bir ilgi ve irtibat da var. Şimdi Anadolu’da yaşayan insanlar, tarihî bir misyonu -farkında olmasalar bile- yüklenmiş bulunuyorlar. İnşâallah bu işin şuuruna çabucak ererler de, şimdilerde biraz naz-niyaz ile yapılan her alandaki bu atılımları, gönülden ve candan yerine getirmeye çalışırlar.
Bazı Tasavvufi Esaslardan Kesitler 16 dk.
Soru: Mucize, keramet, istidraç kelimelerini açıklar mısınız?
Harikulade haller olarak bilinen mucize, keramet, istidraç ve bir anlamda sihir arasında zahiri açıdan herhangi bir fark yoktur. Bir kere halk (yaratma) açısından hepsinin kaynağı ve mercii Allah’tır. Bunların değişik ad ve ünvan almaları, bu harikulade hallere mazhar olan insanlar zaviyesindendir. Gerçi sihir ve istidraca ve insanı yoldan çıkaran keramete mazhariyet demek doğru değildir. Böyle bir şeye marûziyet demek herhalde daha yerinde olur.
Mucize, bir peygamberin peygamberliğini ispat için, onun eliyle Allah’ın yaratmış olduğu harikulade haldir. Keramet, bir Allah dostunun, velayetinin remzi ve işareti olmak üzere, o şahsın iradesinin taalluku olmaksızın, yine Allah’ın yarattığı bir harikulade haldir. İstidraç ise takva, zühd, ihlas vb. esaslarla hiç alakası olmayan, belki de metafizik alemle bile hiç mi hiç münasebeti bulunmayan birinin eliyle gerçekleşen meş’um (uğursuz) bir fevkaladeliktir.
Bu üç kavramın tariflerinde de görüldüğü gibi, gerçekleşen olay itibariyle aralarında herhangi bir fark gözükmemesine rağmen, onunla alakalı yaratıldığı zat itibariyle sera-süreyyâ farkıyla birbirlerinden uzak olduğu da bir gerçek.
Keramet ve istidraç için mazhariyet veya marûziyet ayrımı yapmaya çalıştım. Şöyleki, İslam tarihi içinde bazı şahıslar var ki, kendilerine lutfedilen kerametvâri şeyler sebebiyle, zamanla doğru yoldan ayrılmış ve dalalet fırkalarına iltihak etmişlerdir. Her zaman emsalini gördüğümüz bazı metafiziğe açık şahıslar, çevrelerinin kendilerine: “Sen mücedditsin, mehdisin” ve daha sonraları “Hz. Mesih’sin ve Allah sana hulul etti” demelerine inanmış ve geriye dönüşü olmayan bir yola girmişlerdir. Dolayısıyla da bu tür şeylere mazhariyet demek doğru değildir.
İnsanın sağlam bir akîdesi yoksa ve dinî düşüncesi de Kur’anî değilse, vâridât gibi gözüken bu tip şeyler, onun helakine sebep olabilir. Onun için insan böylesine kerametler isteyeceğine, her zaman Rabbinden ihlas, samimiyet, zühd, takva, daha doğrusu rızasının bulunduğu şeyleri istemeli.. Yunus’un dediği gibi “Bana Seni gerek Seni” deyip sadece Allah’ı arzu etmeli.
Bir veli kerametinin izharına çalışsa, yanlış mı yapmış olur? Mesela küfre girer mi?
İslamda, insanı küfre sokacak olan düşünceler, sözler ve fiiller bellidir. Yani ıstılahî ifadeyle “ef’al-i küfür” ve “akvâl-i küfür”, temel kriterleri açısından bellidir. Bu sebeple, veli olsun, olmasın bir müslüman, mübah çizgide cereyan eden yanlış yorumlamalardan dolayı küfre girmez. Ancak, başta veliler olmak üzere hemen her müslümanın, dinin usulü diyebileceğimiz meseleleri çok iyi bilmesi lazımdır. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, mucize nedir, keramet nedir ve onların izharının hükmü nedir, bunların bilinmesi çok önemlidir. Mesela, mucize: Nebinin eliyle Allah’ın gerçekleştirdiği dava-yı nübüvveti isbata râci harikulade bir haldir ve Nebi bunu; Hakk’ın izniyle izharla mükelleftir. Keramete gelince, onun izharı ne vaciptir, ne sünnettir ne de müstahaptır. Hatta tam tersine, ihfası, yani gizlenmesi esastır. O bir ikram-ı İlâhidir. Öyleyse bu türlü şeylere mazhariyete takılmadan ve aldırış etmeden, Üstad’ın yaklaşımıyla “nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ” demeli ve bunu bir ibtilâ bilmelidir. Aksi, halde bir takım yanlışlıkların içine düşülmesi her zaman mukadderdir.
Ayrıca bahsini ettiğimiz türden dine ait usullerin çok iyi bilinmesi, bizlere üstadlık yapmış İmam Gazali’den İmam Rabbani’ye varıncaya kadar, birçok rehber şahsiyeti daha iyi anlamamıza sebep olur. Onun için bırakın velileri, üç-beş insana birşeyler anlatan ve onlara müessir olan kişilerin bile, İslamın temel prensip ve kaidelerini bilmeleri şarttır. Bunları bilmeyen insanlar, daha sonraları kendilerine gösterilen teveccühler karşısında bocalayabilir ve dengeyi koruyamayabilirler. Üstad da böyle bir endişeyi izhar etmiştir. Evet, bazen hüsn-ü teveccüh, usul-ü İslamiyeyi bilmeyen insanların yoldan çıkmasına sebep olabilir.
Kalbî istikameti korumak çok zor o halde?
Evet, güzel bir noktaya temas ettiniz. İstikamette kalmak ile kalmamak arasında çok ince bir perde vardır. Onun için insan, Allah Rasulü’nün defaatle dediği gibi, “Ey kalbleri eviren-çeviren Allahım. Benim kalbimi din üzerinde sâbit kıl!” demeli ve Rabbisine dua dua yalvarmalıdır. Hatta bana göre bu dua, değil günde 3 defa, 50 defa okunsa yine de azdır. Çünkü hassaten günümüzde dalalete giden yollar, mahlukatın soluklarının kat-katı adedince. Evet bugün, kayma noktaları o kadar çok ki, bu ve benzeri dualarla Rabbine sığınmayan insanın istikamette kalabilmesi oldukça zordur.
Öte yandan hiç kimse kalkıp “ben aklım ve mantığımla doğru yolu bulmuş yürüyorum. Kaymam mümkün değildir” diyemez ve dememelidir de; zira Allah Rasulü o fetanet-i âzâmıyla doğru yolu bulabilmeye musait olmasına rağmen, yine sabah-akşam hep bu duayı okuyordu. İnsanlığın İftihar Tablosunun böyle davranmasını yadırgayıp, “acaba buna gerek var mı?” gibi düşünen insan, -bana göre- farkına varmadan kendini merede-i şeytanın zimmetine salmış demektir.
Hasılı, istikamet çok önemlidir. Bunun için de önce usul-ü İslamiyeyi bilme ve onun ardından da sürekli Rabbimize yalvarma, yakarma şarttır.
İnsan, bahsini ettiğiniz duaya gerek yok, nasıl olsa kurtulurum düşüncesine neden girmiş olabilir?
Öncelikle şunu ifade edeyim ki; bir insanın kafasında ahirette kurtulma veya kurtulamama mülahazası yer etmemişse, o insan boşlukta yaşıyor demektir. Dolayısıyla insanın bomboş olmaması, boşlukta yaşamaması güzel ama kendini garantiye almış görmesi de en azından bir küstahlıktır. Bakın Esved b. Yezid -ki Ebu Hanife gibi dâhilerin hocasıdır- bir gecede yüz rekat namaz kılar ve devamlı ağlar. Kendisine sorarlar; günahlarına mı ağlıyorsun? “Hayır” der Esved b. Yezid. “Dünyanın ötesinden korkuyorum.” Halbuki bu zatı öldükten sonra birisi rüyasında görür ve ona sorar: ne muamele gördün? ” O, “peygamberlikle aramda, bir mesafe kaldı” der. Bir de Bediüzzaman Hazretlerinden bir misal arzedeyim: Üstad’a Zübeyr b. Avvam misali havarîlik yapmış olan, abid, sâcid, müttaki Zübeyr Abi, birgün “Üstadım, akibetimden çok korkuyorum” der. Üstad birden sert bir sesle ona “korkma, titre” cevabını verir. Evet ahiret çok pahalıdır ve onun için sadece bir korkma yetmez; titremeli ve gereğine göre hareket edilmelidir.
Bana göre, bırakın akibetimizden emin olmayı, biz bu eracif içinde nasıl küfre girmiyoruz ve bunca kirlilikler karşısında kalbimizi, iman noktasında nasıl canlı tutabiliyoruz, esas ona şaşırmalı ve Allah’ın ihsan ettiği bu engin lutuflar karşısında iki büklüm olup, şükran secdesine kapanmalıyız…
Gaflet arıyorum diyen velilere ne diyeceğiz?
O, ehlullah arasında geçerli olan bir olgudur. Hayatını daimi mehafet, mehabet altında ve sürekli ciddiyet içinde geçiren insanlar, bazen nefes almak isterler. Yani bunlar, başlarını yastığa koydukları zaman, vicdanî muhasebesinin hasıl ettiği sarsıntı ile kalbi duracak, çatlayacak hale gelir; işte bunlar azıcık teneffüs etmek için faniyat u zâilata yönelirler. Yoksa bizler gibi hergün binbir türlü inhiraf ile yüzyüze ve zaten gaflet içinde hayatını sürdürenlerin, gafle-i muvakkate-i sun’iyeye ihtiyaçları yoktur.
Kalbin Allah ile olan irtibatı irâdî midir, gayri irâdî midir? İkisi de söz konusu ise hangisi makbuldür?
Kalbin Allah ile hem iradî hem de gayri iradî irtibatı vardır ve tabii ki iradî olanı daha makbuldür. Yalnız gayr-i iradî olarak yapılan irtibatlarda da yine Allah (c.c.) mutlaka irtibatın gereğini yerine getirir ve onun sevabını verir. Mesela, siz “Allah” deseniz, orda size “kulum” der. Siz Allah’ı sevseniz, O da sizi sever. “Razıyım Sen’den” deseniz, rızasına ulaştırır.
Fakat bütün bunların iradî olarak yapılması esastır. Mesela; bir yerde Allah’ı anlatacaksınız. Konuştuğunuz şeylerin onda dokuzu O’nu anlatıyor ama, onda biri kendinizi anlatıyor olabilir. Veya halk içinde Hakk’ın temsilciliğini kendi davranışlarınızla göstereceksiniz; davranışlarınızın onda dokuzu O’nu gösteriyor, onda biri ile kendinizi ön plana çıkarıyor olabilirsiniz. İşte bunu hissettiğiniz anda, hemen kendinizi sorgulayarak, o, onda birlik şeylerden dahi vazgeçmelisiniz. Bu insanın, O’na ait olmayan şeyleri söylememesi, bakmaması, düşünmemesi, yaşamaması vb. demektir. Fakat takdir edersiniz ki, bu o kadar kolay da değildir. Bunun hayata geçirilebilmesi sürekli irade ve cehd, sürekli azim ve gayret ister. Bir defa yapınca bitecek birşey de değildir bu. Değişen ve sürekli bir sel gibi akan hayatın bütün saniyelerinde, ya da bütün bir ömür boyu yapılması gerekli olan bir mücadeledir. Hatta bu konuda zirvelere çıksanız, peygamberlerin hemen altındaki mertebelere erişseniz dahi, şayet o zirvenin gerektirdiği mücadeleleri vermezseniz, başaşağı, derin bir çukura düşmek ihtimali vardır.. evet, yukarılara doğru tırmandıkça mücadelenin daha da ağırlaşacağı muhakkaktır.
Öyleyse çok sık sözünü ettiğimiz “Halk içinde Hakk’ın temsilcisi olmak”, çok zor.
Çok zor tabiri bunu karşılamaz. Daha ağır bir tabir bulmak zorundayız. Zira halk içinde Hakk’ın temsilcisi demek, peygamber mesleğine talib olma ve onu temsîl etmek demektir. Onu yapabilmek için de peygamberâne aşk, şevk, gayret, azim cehd ve irade gerekir. İnsanın bunu yapabilmesi ise, öncelikle “iç irtibatı” diyebileceğimiz niyete, kararlılığa bağlıdır. Ardından bu iç irtibat, niyet ve kararlılığın fıtratla bütünleşmesi, insanın tabiatının bir yanı haline getirilmesi gelir ki, siz buna tabiatın ibadetle bütünleşmesi de diyebilirsiniz. Üstad’ın saika ve şaika dediği latifeler de bu görevleri yerine getiriyor olabilir. Evet, düşünme dediğimizde hep O’nun hissedilmesi altında düşünmeli, beyan O’nu mülahaza ile preslenmiş olarak ağızdan çıkmalı, bakma dendiğinde gözler O’nun rızasına ayarlı şeylere bakmalı.. hasılı herşeyimizi O yönlerdirmeli ve dahası, insan bütün bunları peynir-ekmek yeme kolaylığı içinde bir tabii hadise gibi yerine getirmelidir. Dini duyguların, fıtratla bütünleşmesi ve insan tabiatının bir yanı haline gelmesi de bu olsa gerek.
Sonra halk içinde Hakkın temsilcisi olma, “kavs-i uruc” dan sonra bir “kavs-i nüzul”dür. Urucu olmayan birisi için ise böyle birşey söz konusu değildir. Kavs-i nüzul, urucun ötesinde ayrı bir derinliktir ve dava-yı nübüvvetin vârislerine hastır. Yani seyr-i sülûkünde belli mertebeleri katetmiş, cennet kapılarının kendisine aralandığına şahid olmuş, ölümün güler yüzünü görmüş, ondan “gel, gel” şeklinde davetiyeler almış ve gördüğü bunca iltifat karşısında iştiyakla oraya gitmek isterken, birden “lâ havle” deyip geriye dönmüş; geriye dönmüş zira burada Hak namına halkın arasında yapılacak daha çok iş var.. evet, gerçek temsilcilik işte böylesi insanlar için bahis mevzuudur. Bana göre, en azından bu kadarcığı olsun yaşamamış insanların halk içinde Hakk’ın temsilciliğini yapması, Hakla beraber olması düşünülemez. Ve yine bana göre Kur’an’ın “kalilün min ibâdiyeş şekür ; şükreden kullarım ne kadar da azdır”(Sebe, 34/13). Yine “Sülletün mine’l evvelin ve kalilün mine’l ahirin ; ilklerden bir grup arkadan gelenlerden ise daha az” (Vâkıa, 56/13-14) ayetleri bu hakikata işaret eder.
Son birşey daha ilave etmek istiyorum; bunlar ferdin kendi kendine düşüneceği şeyler. İnsanları böyle düşündürmek elimizden gelmez. Allah’dan hidayet ola! Dolayısıyla hiç kimseye “sen böyle değilsin”, “sen gâfil ü nâdânsın” demek doğru değildir. Aksi halde zorlama olur ki, onunla bir yere varılamıyacağı ve varılmadığı da meydandadır.
Halkın temsilciliğini cidden yapmayı isteyenler nelere dikkat etmeli, nasıl bir yöntem izlemelidirler?
Bana göre önce, insanın kendini keşf etmesi lazım. “Nefsini bilen, Rabbini bilir” beyanından hareketle, insan, nerede, hangi seviyede olduğunu bilmeli ki, bu çok önemlidir. Kimseyi aldatmanın bir manası yok. Yorumlara, te’villere girmek kimseye birşey kazandırmaz. Her insan davranışları ile kendi tabiatının rengini aksettirir. Öyleyse, öncelikle onun keşfedilmesi gerekir. Mesela, Kur’an “Hayır! siz âcile’yi (peşin olanı) sever, âhire’yi bırakırsınız” (Kıyame, 75/20-21) , buyurur. Evet, peşin olanı daha sonra verilecek olana tercih etme bizim insâni tabiatımızın icabıdır.
Bunu bilmeli sonra da bu tabiatı terbiye etme cihetine gitmeliyiz. Bu da, insanın nazarını fenadan bekaya çeviren mürşitlerin yaptıklarını yapmak demektir. Hakikat-i hale gelince, çoklarımız günde en az 2-3 saat konuşuruz. Acaba bu 2-3 saatlık gevezelik içinde dinin “ümmühat” dediği ana meselelere ait ne kadar zaman ayırırız? Şayet, Futboldan, siyasetten konuştuğumuz kadar, ümmühât hakkında konuşmuyorsak, Hakk’ın temsilciliği makamını yakalamamız çok zordur. Bütün bunlar başta herkese zor gelebilir. Ne varki herşey başta biraz da tekellüfle başlar. Öyleyse insan kendini biraz zorlamalı; gayretleri ciddi bir aşk ve şevke iktiran etmese bile, sözü evirip çevirip Allah’ı ve ümmühat dediğimiz meseleleri anlatmaya getirmelidir. Aksi halde insanın yollarda takılıp kalması kaçınılmazdır.
Bir üçüncü merhale olarak, nazarî bilgilerin ötesinde bütün bu anlatılanların bir “ilm-i sâni” olarak vicdanda duyulması, hissedilmesi gerekir ki, esas hedef de işte budur. Aslında velinin, zevken ve keşfen elde etmek istediği şey de budur. Ancak bu mertebeye yükselebilmenin yolu, öncede ifade ettiğimiz gibi, her yerde ve her fırsatta Allah’ı anlatmaktan, konuşmaktan, müzakere etmekten geçer. Öyleyse gelin, mukaddes bildiğimiz değerler üzerine yemin edelim; bizim her mecliste birinci meselemiz bu olduğuna.. şayet, dünyaya ait on dakika konuşursak Hakka ait yarım saat konuşacağımıza.. aksi halde………..” diyelim, birbirimize söz verelim.. ve İbrahim Hakk’ın tavsiyeleri çizgisinde, gece-gündüz hep O’nunla olalım:
“Çün gündüz olursun nice ağyar ile gâfil
Koy gafleti dildârdan utan gecelerde
Dil beyt-i hüdadır, ânı pâk eyle sivâdan
Kasrına nüzul eyler Rahman gecelerde”
Beni Anlayamadılar 9 dk.
‘Üstadımız yaptıklarıyla büyük olduğu gibi yapma kudretinde olduğu halde yapmadıklarıyla da büyüktür’ buyuruluyor. Bu nasıl izah edilebilir?
Üstad Bediüzzaman’ı, yaptığı insanüstü hizmetlerle anlamak zor olduğu gibi, bilkuvve yapabileceği şeyleri idrak etmek de oldukça zordur. O, Dost’a vuslat ânının yaklaştığı o son demlerinde, yanındaki en sadık talebelerine: Beni anlayamadılar.’ der, inler. Bence, bu mesele üzerinde durulmaya değer. Acaba Üstad’ı anlamayanlar, yaşadığı dönemin cebbar hafiyeleri miydi, yoksa kendi vefalarıyla onun çevresinde dönüp durdukları ve onu kabul ettikleri halde, o misyon insanının esas vazifesini tamamıyla kavrayamayanlar mıydı? Şunu özellikle vurgulamakta yarar görüyorum ki, eğer bu serzeniş talebe ve dostlarına idiyse, bu sözden bizim almamız gereken hisse ötekilerden çok daha fazladır.
Üstad, insanlığa hizmet adına yaptığı faaliyetler ve miras olarak bıraktığı nadide eserleriyle meydandadır. Onu görmezlikten gelenleri, dün Kur’ân’ı ve Efendimiz (s.a.s.)’i görmezlikten gelenlere mukayese ederek anlayabiliriz. Evet bazıları, İnsanlığın İftihar Tablosu’na karşı gözlerini yummuş ve O’na bakma lüzumunu bile duymamışlardı. Şahsen ben, Bediüzzaman’ın da yakın-uzak, vefalılar-vefasızlar açısından aynı kaderi paylaştığına inanıyorum.
Üstad, bütün dünyaya yeniden dirilişin mesajını sunan ama buna rağmen kendi iç fethini de gerçekleştirebilmiş nadide insanlardan biridir. Mesela o, bir yerde içine ‘dine hizmet ettim’ duygusu gelince hemen, ‘Sen kendini racül-i fâcir bilmelisin.’ diyerek, kendisini hesaba çeker ve kendini âdeta fâsık bir adam kabul edip nefsini yerden yere vurur. Bir başka yerde, ‘Sen Allah’ın nimetlerine mazhar değil, memersin’ mülâhazasına sarılarak en yüksek bir tevazu ve mahviyet örneği sergiler.
Şu sözler O’na aittir: ‘Nasıl ki murassa ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese, ‘Maşaallah, çok güzelsin, çok güzelleştin.’ Eğer sen tevazukârâne desen, ‘Hâşâ, ben neyim? Hiç! Bu nedir, nerede güzellik?’ O vakit küfrân-ı nimet olur ve o hulleyi sana giydiren mâhir sanatkâra karşı hürmetsizlik olur.
Eğer mütfehirâne desen, ‘Evet, ben çok güzelim. Benim gibi güzel nerede var? Benim gibi birini gösteriniz.’ bu da mağrurâne bir fahirdir.
İşte, fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: ‘Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir.’
İşte, bunun gibi, ben de, sesim yetişse bütün küre-i arza bağırarak derim ki: Sözler güzeldirler, hakikattirler. Fakat benim değildirler; Kur’ân-ı Kerim’in hakâikinden telemmu’ etmiş şualardır.
‘Ve mâ medahtü Muhemmeden bimekâletî
Velâkin medahtü mekâletî bi Muhammedin,
Ben sözlerimle Hz. Muhammed’i methetmedim. Fakat O sözlerime mevzu teşkil ettiğinden dolayı ben O’nu sözlerimin içine soktum, sözlerim O’nunla güzelleşti’ düsturuyla derim ki:
‘Ve mâ medahtü’l-Kur’âne bikelimâtî
Velâkin medahtü kelimâtî bi’l-Kur’âni,
Kur’ân’ın hakâik-i i’cazını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim. Belki Kur’ân’ın güzel hakikatleri benim tabirâtlarımı da güzelleştirdi, ulvîleştirdi.’
Evet bu büyük insan, temsil ettiği misyonu itibarıyla hep büyümüş ama büyüdükçe daha bir mütevazı hale gelmiştir. Fakat o, kendi mahviyet ve tevazuunu anlattıkça çevresindekilerden bazıları; -haşa- İmam Rabbani Hazretleri’nin böyle bir tevazu ve şahsî muhasebe adına ‘Nefsim itibarıyla ben kendimi …k bile görmüyorum’ sözüne karşılık ‘Acaba bunda gerçekten bir …k mi var? vs. demek gibi, ‘Acaba Bediüzzaman gerçekten kendi kametini mi anlatıyor?’ zannına kapılmalar ve onu kendi bayağılıklarıyla mukayese etmeler olabilir. Hâlbuki Üstad, bu sözleri nefsiyle Allah arasındaki münasebeti açısından söylemiştir. İhtimal bazıları onu hiç anlamamışlar ve kendi zaviyelerinden bakarak bu sözleri yanlış değerlendirmişlerdir. Oysa bana göre, umumî bir dirilişin dellâlıdır bu ciddi insan. Kendisine en küçük bir paye vermeyen bu yüce kâmet, -kendi ifadesiyle- ihsân-ı İlâhî tarafından omuzuna konulan ulvî vazifeyi îfâ etmek için, ’13. asrın minaresinin başında durmuş, sûreten medeni, sîreten çok geri olan’ asrın bedevi insanlarını Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.)’nın imametini eda ettiği, küre-i arz mescidindeki namaza davet etmiştir. Ama onun bu daveti, atom bombasının patlamasındaki farklı tesirler gibi insanlar üzerinde farklı şekillerde etki göstermiştir. Örneğin, Türkiye’de yaşayan bir kısım kimseler O’nun iman adına telkin ettiği yüce hakikatlerden ve o mükemmel şahsiyetin temsil gücünden doğrudan doğruya istifade etmişlerdir. Bu insanlar, ayın on dördünün güneşe mukabil gelip de, güneşin şualarını absorbe etmesi gibi, sinelerini O’nun neşrettiği Kur’ânî hakikatlere açarak, onları pratiğe dönüştürmüşlerdir. Evet, artık dört bir yanda onun düsturları yaşanmakta, onun gördüğü rüyalar tabir edilmekte ve onun hülyaları yorumlanmaktadır.
Bugün sadece duygu ve düşünce itibarıyla tâ o zaman onun, çerçevesini belirlediği dairede olanlar değil; o dairenin dışında olanlar da, bu ışık kaynağından istifade etmektedirler. Mesela, -makamları cennet olsun- Türkiye’de Necip Fazıl ve Nureddin Topçu’yu, Mısır’da Hasan el-Benna, Pakistan’da Mevdudi’yi dış dünyadan istifade eden insanlar olarak görebiliriz. Demek ki, Üstad’ın engin düşünceleri ile insanlığa sunmuş olduğu mesaj, Türkiye’de ‘evvelen ve bizzat’ dışarıda ise ‘saniyen ve bi’l-araz’ İslâmî dirilişte rol oynamıştır.
Meselenin bir başka yönü ise, bugün onun temsil ettiği düşüncelerin dünyanın dört bir yanına götürülmesidir. Yani yukarıdaki tesbit içinde onun İslâmî yorumları, hizmet metodları bunlara sahip çıkan insanlar tarafından evvelen ve bizzat Türkiye’de, saniyen ve bi’l-araz da dış dünyada temsil edilmektedir. Bütün bunları -Allah’ın inayet ve keremiyle- Kur’ân ve Hz. Sahibü’l-Kur’ân (s.a.s.) namına, onun temsil ve tebliğ ettiği gerçeklerle yeniden dirilişin ilk hamleleri olarak görebiliriz.
Şimdi tekrar başa dönecek olursak; bütün bu gelişmelere rağmen nasıl Efendimiz (s.a.s.) ve O’nun âlemşümûl nübüvveti, çokları tarafından kabullenilemedi ise, Hz. Bediüzzaman için de aynı şeyler geçerli olabilir. İhtimal, bu gerçeği kendi döneminde gören ve geleceğin dünyası itibarıyla de o engin feraset ve basiretiyle sezen Üstad, ‘Beni anlayamadılar…’ serzenişinde bulunmuştu. İster onun fikir, düşünce ve kalb hayatı, ister delice Allah’la irtibatı, mekânüstü-zamanüstü bir yerde enbiya-i izamla sık sık görüşmeye açık mübarek hayatı, dava-yı nübüvvetin vârisi olma keyfiyeti ve isterse Şâh-ı Geylânî, İmam-ı Harrânî ve İmam-ı Rabbânî gibi kuvve-i kudsiyesinin bugünlere kadar uzaması, onun nasıl bir şahsiyete sahip ve nasıl bir vazifeli olduğunu ifade ettiği halde, hâlâ ona, kalb ve gönül dünyası itibarıyla kapalı kalanlara ‘Allah insaf versin.’ demekten başka elimizden bir şey gelmez.
Biz, bir nurlu yoldayız. İnsan ya bütün şartlara rağmen bu yolda yürür ve maksuduna erişir ya da gerisin geriye dönerek daha yolda iken dökülür. Bu her iki durum da hepimiz için mukadderdir. Zira Allah hakkımızda ne takdir buyurmuş bilemeyiz. Evet biz, her köşe başında ayrı bir imtihan olan çetin bir yoldayız. ‘Bu yol uzundur, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var.’ Biz ise aciziz, hiçbir garantimiz yok, ancak matluba ulaşmada bir karınca misali yolda olma, gücümüz yettiğince bu yola baş koyma ve ayağımızı öbür âlemin koridorundan içeriye atma, el ve his yordamıyla kapının arkasında durup içeride olup biten şeyleri sezmeye çalışma gibi vesileler var. Bütün bunları küçümseyemeyiz. Ne var ki, bütün bunlar, yolda olmayı da değiştirmeye yetmez. Kudsilerle ayrı bir mânâ kazanan bu yol, dünya kadar cehd ve bir o kadar da sancı ister. Zira her sancı bir kutlu doğumla neticelenir. İşte içinde bulunduğumuz şu günler ve şu köhne dünya da birbiri ardına doğacak sürprizlere gebedir ve vakt-i merhunu geldiğinde -Allah’ın inayetiyle- bu sürprizler peş peşe zuhur edecektir.
Benlik Duygusu 6 dk.
İnsanları, hakkı sadece kendi meşrebi içinde görmeye iten sâikler nelerdir? Hakk’a hizmet eden herkesi kucaklamanın yolu nedir?
Cenâb-ı Hak, insanı yaratırken, yerinde ben’ deyip varlığını ortaya koyabilecek bir fıtratta yaratmış ve onun benliğini, irade, şuur, his, gönül; diğer yandan da şehvet, kin, nefret vb. duygularla donatmıştır. Bu duygulardan kötü olanlar fenalıklara sebebiyet veriyor diye, onların insanda bulunmamasını istemek, insanlığın da olmamasını istemek olacaktır. Zira insana, insan olma özelliği kazandıran bu ve benzeri duygulardır. Dolayısıyla her şeyden önce bu duyguların bilinmesi, hem insan benliğinin keşfi hem de onların kaynağının Cenâb-ı Hak olması yönüyle kanaatimce büyük önem arz etmektedir. ‘Nefsini bilen, Rabbini bilir.’, bu hususu ifade eden güzel bir özdeyiştir. Sokrates’in, bu düşünceyi ifade eder mahiyette olan ‘kendini bil’ sözünü, okulunun girişine astırdığı söylenir. Tasavvufçular bir yandan insan benliğine ilân-ı harp ederken, diğer yandan ‘fenâfillah’ düşüncelerini sağlam bir zemine oturtmak için benliği kazanma sırları üzerinde durmuş ve konuyla alâkalı nice kitaplar yazmışlardır…
Evet insan, kendisinde bulunan bu duygular vasıtasıyla yerinde ‘ben’ deyip, sadece kendini görebilir; görebilir zira bu duygu, onun tabiatında vardır. Haddizatında bu özellik olmadan onun hak bildiği dâvâda ısrar etmesi ve bağlandığı şeylere sağlam bağlanması da mümkün değildir. Meselâ, insan kendi araştırmaları sonucu ve tesiri altında kaldığı kültürün etkisiyle, aklî/mantıkî yönden Hanefi mezhebinin daha doğru olduğunu kabul edip benimseyebilir. Zaten böyle bir kabulleniş olmadan, ondan istifade etmesi de mümkün değildir. Aynı durum, İslâm’a hizmet için seçilen metodlar için de geçerlidir. Bu açıdan bir insan, Üstad’ın ifadesiyle: ‘Benim mezhebim/meşrebim daha iyi, daha güzeldir.’ demeli; ama ‘Güzel ve iyi sadece benim yolumdur.’ dememelidir. Bu meselede insanın dengeyi tam yakalayabilmesi, öncelikle kendi duygularını istikamet üzere temsil etmesine bağlıdır. Allah Resûlü (sav) bir hadis-i şerifte: ‘Her insanın bir şeytanı vardır. Benim de bir şeytanım var. Ne var ki, benim şeytanım bana teslim olmuştur.’ buyurur. Hadis-i şerifin ifade ettiği mânâdan hareketle, nefis ve ona bağlı duyguların da ıslah edilmesi her zaman mümkün görünmektedir. Aksi halde bu duygular ıslah edilmez ve istikamet üzere olunmazsa, nefse ait bu duygular, şeytanın çok rahatlıkla işletebileceği birer duygu haline gelebilirler. İşte o zamandır ki, meydana gelecek ifrat ve tefritler, insan hayatında birer boşluk halinde tebârüz eder ve onun yolda takılıp kalmasına vesile olurlar. -Allahu a’lem- Şeytanın, henüz ruh üflenmeden Hz. Adem’in (as) cesedinde keşfettiği boşluklar da bunlar olsa gerek!
Meselâ, bu duygulardan şehvet, insanın meşru yollarla tatmini ve neslin çoğalması için verilmiştir. Dolayısıyla onun, bir taraftan bu duyguya tamamen inhimâk etmek gibi bir ifrattan, diğer taraftan da bütün bütün tecerrüt gibi bir tefritten kaçınması ve orta yolu bulması gerekir ki, o da meşru çerçevedeki zevklerle yetinip, gayr-i meşrû isteklere karşı tavır almakla olur. Keza ona, inat duygusu hakta sebat için; hırs duygusu da dünyayı imar için verilmiştir. O, bütün duyguları yerli yerinde kullanabildiği takdirde aşırılıklara sürüklenmeden istikamet içinde kalabilecektir. Bu hususta diğer önemli bir âmil de, insanın kendi kültür ve terbiye anlayışıdır. İnsan, duyguları pes şeylerden uzak olduğu ölçüde insandır. Zaten terbiye deyince de, bedene yönelik terbiyeden çok, duygu ve düşüncenin terbiyesi akla gelmektedir. Evet, hepimizde nefis vardır; bu yüzden de iltizam ettiğimiz bir şeye karşı daha fazla alâka duyup, alternatif düşüncelerden rahatsız olabiliriz. İşte bu tür rahatsızlıkların her hissedilişinde insan,
اَلَّذِينَ يُنْفِقُونَ فِي السَّرَّاءِ وَالضَّرَّاءِ وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ
‘O takvâ sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler..’ (Âl-i İmrân, 2/134) âyetini esas alıp; ‘Madem bu insanlar bizim insanımıza hizmet veriyor; ve diğer taraftan Allah’ımız bir, Kitabımız bir, Peygamber’imiz bir, Kâbe’miz bir.. binlerce bir’de müşterekiz. Ve madem berzahta, mahşerde, sıratta ve -inşâallah- cennette beraber olacağız; o halde onlara karşı kin duymamız doğru değildir.’ diyerek bütün olumsuzlukları kendi enginliği içinde eritebilir. Bu mantık ve bu anlayışıyla hareket edip, hissiliğimizi yendiğimiz oranda, bağrımıza basamayacağımız kimse kalmayacaktır.
Hâsılı; dine hizmet eden her insanla iyi geçinme hususunun, en az cihad etme kadar önemli bir mesele olduğunu bildiğimiz an, bütün insanlara sinelerimizi açmamız mümkün olacaktır.
Bilgi Çağı ve Medeniyetler Çatışmasına Dair 11 dk.
Zaman hızla akıyor ve atom çağı, elektronik çağ derken, artık bilgi çağından bahsediliyor. Bu çağ, bilginin çeşitlenerek artması ve hayatımızda daha önemli hale gelmesi ve medeniyetin ilimle daha fazla beslenmesi gibi olumlu yanlarının yanısıra, gerek su ve petrol gibi maddî ihtiyaçlara dayalı, gerekse, Huntington’ın iddiasında gerçeklik payı varsa, din ve kültür farklılıklarına dayalı çatışmalara da sahne olacak gibi görünüyor. 2000’li yıllarda daha iyi bir Türkiye ve daha iyi bir dünya için ne tür bir hazırlık içinde olmalıyız?
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de, gelecekle alâkalı bir kısım tahminlerde bulunulmaktadır. Geleceğin bilgi çağı olması iddiası da bu tahminlerden biridir. Günümüzde geleceği tartışanlar daha çok bazı fütüristlerdir. Böylesi tahminleri, 2000’li yılların kerameti olarak görenlerin sayısı da bir hayli fazla. Tarihî çevrimler içinde gelecekle alâkalı ileri sürülen iddialar, objektif değerlendirmelerden daha çok, bazı husûsî arzu ve istekler etrafında düşünce oluşturmaya yönelik bir gayret olup herhangi bir ihtimalden öte bir değer ifade etmemektedir. Yani, böylesi iddialar neticesinde insanlar, âdeta birer dua mahiyetinde beklentilere girmediği kanaatindeyim. Evet, bu tür tahminler, ileride böyle olacak’ beklentisi içinde bir cehd ve gayret doğurmakta derken bir hedef ve bir gaye-i hayal haline gelmektedir. Bir defa hedef belirlendikten sonra, bu hedefe ulaşmak için değişik strateji ve politikalar üretilecek ve o hedefe varmaya çalışılacaktır. Zannediyorum işin esprisi de işte bu.
Bununla beraber, Efendimiz’den (s.a.s.) sonra velayet çerçevesinde Peygamberlik misyonunun, Muhyiddin İbn Arabî, İmam Gazali, İmam Rabbani, Mevlâna Halid ve Üstad Bediüzzaman gibi temsilcilerle günümüze kadar gelen bir uzantısı var. Bu kutlu silsilenin gördüğü fonksiyon, öyle ümit ediyoruz ki önümüzdeki yıllarda Peygamberlik ruhunun yeniden dirilmesine zemin hazırlayacak ve bu ruh, bu mânâ bir defa daha yaşanacaktır. Gerçi başlarında Peygamber olmayacak ama, sahabînin saf anlayışı içindeki Müslümanlık bir defa daha hayata merhaba diyebilecektir.
Bütün bunlar bir yana, insan, sebeplerle çevrili bulunduğundan, sebepleri görmezlikten gelerek hareket ettiği takdirde, cebrî determinizme düşeceği için, gelecek adına bir taraftan iradesini kullanarak, sebeplere öyle riayet etmelidir ki, dıştan bakanlar onu sadece sebeplere bağlı hareket eden ve sebeplere güvenen biri zannetsinler. Diğer taraftan da o, netice itibarıyla öylesine Allah’a teslim olmalı ve tevekkül etmelidir ki, dışardan bakanlar onu sebepleri hiç kabul etmeyen biri sansınlar. Evet, işte böyle davranmak bir taraftan sebeplerin çok önemli olduğunu göstermektedir ki insan, mutlaka yapacağı her şeyi sebepler plânında ve hiç kusur etmeden yapmalı; diğer taraftan da bunu yaparken, şirke girmeme endişesiyle neticeleri, başarıları, kendinden değil, doğrudan doğruya Allah’tan bilmelidir. Meseleyi bu şekilde tespit ettikten sonra yarınlar hakkındaki düşüncelerimizi şöyle özetleyebiliriz.
Gelecekte her şey adeta ilim yörüngeli olacaktır.. ve bir dönemde ihmallerimizle kararttığımız ufuklar yeniden aydınlanacaktır. Evet biz, hicrî 4-5. asırda Kur’ân’ın bilhassa kevnî ilimlere bakan yönünü büyük ölçüde ihmal ettik ve bizi ayakta tutabilecek çok önemli dinamiklere tamamen sırtımızı döndük. Ben, şahsen İslâm’ın ruhî hayatı diyebileceğimiz tasavvufun medreseden kovulduğunu hep esefle müşahede etmiş ve üzülmüşümdür. Daha sonraları tecrübî, yani ‘gözlem’ ve ‘deneye’ dayalı ilimlere karşı medresede alâkanın azalması, hattâ pozitif ilimlerin medreseden bütün bütün kapı dışarı edilmesi ve bu çok önemli dinamiklerin her birerlerinin tek başına bırakılması mağduriyet, mazlûmiyet ve mahkûmiyetimizin esaslarını oluşturmuştur. Ne var ki, artık bu ihmal bugün sezilir hale gelmiştir. Bu büyük ihmal, mutlaka telafi edilecek ve yarınlar mutlaka ilim üzerine örgülenecek ve her şey güç ve kuvvetini ilimden alacaktır.
İlim, hızla küreselleşen, -hadisin ifadesiyle- tekârüb-ü zaman ve tekârüb-ü mekâna, yani zaman ve mekândaki mesafelerin kısalmasına kayan bir dünyada çok önemli bir yer işgal edecektir. İşte bu noktada önemli olan, bizim böyle bir dünyaya hazır olup olmayışımızdır. Gerçi bugün hem Türkiye hem de dünyanın değişik ülkelerinde birçok ilim adamımız var; ama kanaat-ı acizanemce bu topyekün bir Asya’yı da beraber kucaklayacak olan büyük bir dünyanın kurulması için yeterli değildir. Bunun için bugün Türkiye’de, yeni bir düşünce, yeni bir anlayış ve yeni bir hayat felsefesiyle yeni eğitim müesseselerine ihtiyaç var. Yeni nesiller, ta kreşlerden ele alınarak ortaokul, liselere, oradan da milletleri adına kendilerini isbat edecekleri değişik branşlarda uzmanlaşmalara kadar hayatın her ünitesinde bir seferberlik ilan etme mecburiyetindeler. Gelecekte her şey gücünü ilimden alacağına göre, böyle bir geleceğin ilim üzerinde örgülenmesi ancak bu şekilde bir gayretle mümkün olabilecektir.
Hamiyetli, ülkesini ve milletini seven iş adamlarımızın açtığı ve şimdilerde bütün dünyaya yayılan okullar, üniversiteye hazırlık kursları ve üniversiteler, bu hedefe giden yolda henüz bir heceleme mahiyetindedir ki, bu da, mübarek bir aydınlık ve aynı zamanda geleceğin fecr-i kâzibi, yani sadece bir yalancı şafağı demektir. Yalancı şafak, sadık fecrin, yani gerçek şafağın en sadık şahididir.. evet bundan sonra artık gerçek şafaklar tüllenecek ve -inşaallah- bir muhalif rüzgâr esmezse, milletçe hedeflenen bu yüce ufka mutlaka ulaşılacaktır.
Huntington’ın iddia ettiği medeniyetler çatışması meselesine gelince:
Bu türden iddiaların, gelecekle alâkalı gerçekçi değerlendirmelerden daha çok, dünya hakimiyetini elinde tutan güç adına yeni hedefler belirleme ve bu hedefler çerçevesinde kamouyunu şartlandırma gayesinin güdüldüğü kanaatindeyim. Sovyet bloku dağılıncaya kadar, bir Doğu-Batı veya NATO-Varşova çatışması etrafında parçalanan insanlığın düşüncesi, bu defa da yeni bir sun’î düşman üretilerek, din ve kültür farklılığı üzerinde bir medeniyetler çatışmasına hazırlanmakta ve böylece hâkim blokun hakimiyetinin devamı için yeni bir zemin oluşturulmaya çalışılmaktadır.
Aslında bugüne kadar çatışma hep bazı güç merkezleri için arzu edilen bir şey olmuştur. Yani, sık sık var olduğu vehmedilen ve büyük bir tehlike gibi gösterilen gerçekten daha çok hayalî bir düşmana karşı, kitleler alarma geçirilmiş ve bu şekilde yığınlar savaşın her çeşidine hazır hale getirilmişlerdir.
Aslında dünden bugüne ister Hz. Musa ve Hz. İsa (a.s) ile temsil edilmiş olan dinler, ister Hz. Muhammed (s.a.s.) ile temsil edilmiş bulunan, Allah’ın razı olduğu hiçbir İlâhî din, çatışma temeline oturmamıştır; oturmak şöyle dursun, bu dinler ve hususiyle de İslâm yeryüzünde fitneye, fesada, çatışmaya, zulme ilan-ı harp etmiştir. İslâm sulh, güven ve esenlik demektir. Dolayısıyla, sulhün, emniyetin ve dünya barışının esas olduğu bir dinde, savaş ve çatışma gibi şeyler arızîdir. Sağlam bir bünyeye musallat olan mikropları savmak için, bünyenin kendini savunması gibi bir tavır istisna edilecek olursa ki, bu da belli prensipler çerçevesinde cereyan etmektedir. O hep, sulh ü salah soluklamıştır. Evet İslâm, savaşı insan tabiatının yol açtığı tabiî ve arızî bir hadise olarak ele almış, onu dengelemek için de kaideler koymuş ve onu sınırlamıştır. Meselâ, ‘Bir topluluğa, bir millete olan kininiz, sizi adalet yapmaktan alıkoymasın.’ buyurarak, adaleti ve cihan sulhünü esas almış; modern hukuk sistemlerinin de kabûl ettiği, dinin, canın, malın, neslin ve aklın korunması hususunda prensipli bir müdafaa sathı oluşturmuştur. Buna karşılık, Hıristiyanlık, ta baştan mücerret bir sevgi dini olma mülâhazasıyla, bir insanlık realitesi olan savaş konusunda kaideler koymamakla, Batı’da dünya savaşlarının, Yüzyıl Savaşları gibi daha başka savaşların, Nagazaki ve Hiroşimaların meydana gelmesine mani olamadığı gibi, bunların çok fazla kanlı ve birer fecaat halinde tecellî etmesine de âdeta tersinden katkıda bulunmuştur. Evet, Batı tarihi, İslâm’ın ta başında Mute ve Yermuk’la başlayan, Haçlı seferlerinde ve onu takip eden süreçte devamlı İslâm’a karşı saldırılarla ve hatta kendi içinde savaşların tarihi olagelmiştir. Huntington ve benzerlerinin geleceğe bakış açıları da aynı mantalitenin ürünü olup, aynı ruh haletini yansıtmaktadır.
Biz, Allah’ın lütuf ve keremiyle şimdilerde başlayan ve bir ölçüde bütün dünyaya yayılma istidadı gösteren hoşgörü ve diyalog esintilerinin devamı için elimizden geleni yapmaya çalışacak ve inşaallah tahmincileri yalan çıkaracağız. Zira biz inanıyoruz ki, bu meltemler öldürücü silahları, mekânize birlikleri ve daha başka pek çok olumsuzlukları altedecek güçtedir. Plânı çok eskilere dayalı bu yepyeni mesajın toplumun her kesiminde ifade edilip sahneye konulması, günümüzün muhabbet fedailerine bir İlahî iltifattır. Bu açıdan da diyoruz ki, hoşgörü ve diyalog, ülkemizde en iyi bir şekilde temsil edilmeli ve bu konuda mutlaka bütün dünyaya örnek olunmalıdır. Asya, Allah’ın inayet ve keremiyle bu hususta dirilirse, bütün bir dünyanın onun etrafında kümelenmesi hayal olmasa gerek. Bu da, insanlığa, çatışma değil, temelde aynı değerlere oturan İlâhî dinlerin, bu temeller etrafında bir araya gelmesine sebep olacak ve insanlık, kıyametten önce inşaallah yeni ve kutlu bir bahar daha yaşayacaktır.
Bilgi Toplumu 10 dk.
“Geleceği kucaklama bilgi toplumu olmaktan geçer.” ifadesindeki “bilgi toplumu olmak”tan kastedilen nedir?
İlmin önemi eskiden beri üzerinde durulan bir gerçek. Zaten insanı diğer varlıklardan ayıran ve onların önüne geçiren de ilim değil mi? Aslında, meleklerin Hz. Âdem’e ister inkıyat, isterse büyüklüğünü kabullenme mânâsında secde etmeleri de bu hikmete mebnidir. Allah (celle celâluhu) “Esmâ”yı talim ile Hz. Âdem’i tafdil etmişti. Esmâ, müsemmadan ayrı düşünülemeyeceğine göre, demek ki, Hz. Âdem’e öğretilen eşyanın hakikatiydi. Bir mânâda aynı mazhariyet, Efendimiz’e de verilmişti. Aradaki fark ise, Hz. Âdem’e icmalen verilenler, Allah Resûlü’ne tafsilen verilmiş olmasındaydı. Hz. Âdem kendi devrinde rehberlik yaptığı insanların seviyesine göre “Esmâ”yı biliyor ve bildikleriyle o günün insanına yetecek ölçüde terkipler yapıyor ve onlara sunuyordu.
Evet, Cenâb-ı Hak, Hz. Âdem’e esmâyı da, müsemmayı da talim etmiş ve ona eşyanın perde arkasını öğretmiş; sonra da eşya ve hâdiselere müdahale imkânını vermişti. Şimdi isterseniz ona bahşedilen hilâfete, bu zaviyeden de bakabilir ve “Hilâfet, varlığın sahibi olan Allah’a niyabeten, varlığa müdahale etme yetkisidir.” diyebilirsiniz. Ne var ki, böyle bir mazhariyet de ancak bilgi sayesinde gerçekleşebilir.
Günümüzde de eşyaya müdahale vardır. Fakat bu müdahale ehil ellerce yapılmadığından, bir kısım komplikasyonlar da söz konusudur. Hem de önü alınmayacak şekilde komplikasyonlar. Evet, bu yüzdendir ki, nice tersliklerle karşı karşıya bulunuyoruz. Hâlbuki peygamberâne yaklaşımlarda bu tersliklerin hiçbiri söz konusu değildir.
Evet, tâlim-i esmâ ünvanı altında Hz. Âdem’e öğretilen esasen bilgidir. Buna isterseniz günümüzdeki ayrımı nazara alarak “bilim” dersiniz, isterseniz bilime esas teşkil eden; araştırmalar, tespitler ve mebdeden müntehaya, müntehadan mebdeye gelip gitmelerle elde edilen en doğru, en gerçek anlamıyla bilgiler mânâsına “ilim” dersiniz, netice değişmez. Hz. Âdem’in meleklere rüchaniyetinin arkasında işte bu bilgi veya ilim vardır. Bu bilgi Hz. Nuh’ta daha bir gelişmiş; Hz. İbrahim’de daha bir hızlanmış; Hz. Hud, Hz. Salih’te daha bir katlanmış; İnsanlığın İftihar Tablosu’nda ise zirveye ulaşmış ve –Bediüzzaman’ın ifadesiyle– tam tafsil edilmiştir. Zira O’ndan sonra artık peygamber gelmeyecektir. Öyleyse O’nun anlattıkları, ister Kur’ân, isterse Sünnet-i Sahiha olsun, daha sonra elde edilecek yeni keşif ve tespitlerle asla zıtlaşmamalıdır.
Değişik bir ifadeyle şöyle de denilebilir: Allah (celle celâluhu) kudret, irade ve meşîetiyle yazdığı kâinat kitabı koridorlarında, insanlığın rahat hareket edebilmesi için, kelâm sıfatından gelen “şeriat-ı garra” rehberliğini lütfedip insanlığın eline vermiş ve böylece insanlık o koridorlarda rahatça yürüyebilmektedir.
Evet, Kur’ân insanla varlık arasında köprüler kurmuş, bu sayede insan, varlığa karşı yabancı nazarla bakmaktan kurtulmuş ve insanoğlu varlığı kendisine âdeta “enîs-i celîs” gibi görür olmuştur. Bu açıdan da denebilir ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), varlık adına söylenecek her şeyi söylemiştir. Kıyamete kadar ilimler ne kadar gelişirse gelişsin, 14 asır evvel haklarında beyan buyurulan şeylere zıt ve farklı şeyler söylemeyeceklerdir. Bu, aynı zamanda, bazılarının zannettiği gibi, fizik, kimya matematik, biyoloji, anatomi adına keşfedilen şeyleri, Efendimiz daha önce söylemiştir şeklinde de anlaşılmamalıdır. Bizim demek istediğimiz: İnsanlığın İftihar Tablosu’nun beyanı bu türlü meselelere zıt düşmediği, hatta bütünlük içinde olduğu şeklindedir. Bu açıdan ilim çok önemlidir, çok önemli olduğundan dolayı da, “Netice itibarıyla her şey ilme bağlıdır.” diyebiliriz.
Evet, geleceğin kaderini bir ölçüde tayin edecek ilimdir. İlimsiz hiçbir yere varılmaz. Hususiyle de dünyadaki küreselleşme, ilmin önemini daha da artırmaktadır. Durum böyle olunca, nasıl ki, bir dönemde Batılı sanayi inkılâbı yaparken biz o meselenin gerisinde kalmanın faturasını çok pahalı ödedik ve ceremesini asırlar ve asırlar boyu çektik, hâlâ da çekiyoruz. Teknoloji inkılâbı karşısında geri kalmışlığın şokundan henüz kurtulmuş sayılmayız. Öyle de, şu anda dünyanın içinde bulunduğu seviyeye ulaşamaz ve bir kere daha gemiyi kaçıracak olursak, ihtimal, düşmanlarımız belimizi doğrultmamıza fırsat vermeyeceklerdir.
Bu açıdan bizler, bir taraftan Allah’a çok iyi inanmalı, Efendimiz’e çok saygılı olmalı ve din-i mübîn-i İslâm’ın bütün inceliklerini kavramanın yanında, diğer taraftan da hayatı bütünüyle kucaklamalı yani en iyi araştırma merkezlerine sahip olunmalı; “NASA” gibi dünya çapında ünlü kuruluşlarımız olmalı ve fezadaki kent kurmalar bizimle gerçekleşmelidir. Yoksa dünya muvazenesinde bir dahlimiz olamaz ve dünyadaki hâdiseler hep aleyhimizde gelişir durur.
Şayet birileri “Ün görmüşüm, gün görmüşüm, hemen şu olsun” aceleciliğine kapılırsa, âheste yürünmesi ve sistemli olunması gereken böyle bir meselede zarar vermiş olurlar. Oysaki henüz hiçbir sahada yeterli elemanın yetiştiği söylenemez.
Burada istidradî olarak bilhassa şu hususu da belirtmekte fayda var: Günümüzde İslâm Fıkhı’nın, yani İslâm hukuk sisteminin tekrar gözden geçirilerek, bugünün ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde tertip, tensik ve tanzim edilmesi şarttır. Fakat üzülerek söylüyorum ki, henüz hem sayı hem de vasıf olarak bu işin üstesinden gelebilecek seviyede elemanın var olduğundan söz etmek mümkün değildir. Bu elemanların yetişmesi elbette belli bir vakit ister. Ayrıca mevcut fıkhî bilgilerin mutlaka kompüterlere yüklenmesi gerekir. Sadece bu işin bile çok uzun zaman isteyeceğinde şüphe yok. Hâlbuki iş, mevcut bilgilerin kompüterlere yüklenmesiyle de sınırlı değildir. Bu bilgilerden istifade ile yeni terkiplere ulaşılması da lâzımdır. Ama yukarıdaki üzüntümü tekrar ederek söylemek zorundayım; şu anda bütün bunları istenen seviyede yapabilecek kadroya sahip olduğumuz söylenemez. Yani, nasıl ki NASA’yı ve NASA gibi çok büyük araştırma merkezlerini idare edecek yeterli derecede elemanımız yok ve bunu rahatlıkla itiraf edebiliyoruz, aynı şekilde İslâmî ilimlerdeki durum da bundan farklı değildir. Söylediklerimde kat’iyen mübalağa etmiyor ve mevcudu da hafife almıyorum. Sadece gerçeğe tercüman olmaya çalışıyor ve vak’ayı rapor ediyorum…
Dolayısıyla çok önemli meselelere talip ama yetersiz insanlar, Müslümanlık adına, bu topluma üst üste fiyaskolar yaşatabilirler. Ve böyle bir falso da bizde, önü alınamayacak bozgunlara sebep olur ki, böyle bir durumda da elden kaçırdığımız fırsatları bir daha elde etmemiz oldukça zordur. Böyle mühimlerden mühim bir meseleye, toyca yaklaşımlarla bir yere varılmaz. Fıkıhta Ebû Hanifeleri, İmam Ebû Yusufları; hadiste Buhârîleri, Tirmizîleri, Müslimleri; kelâmda Seyyid Şerif Cürcanîleri, Teftâzânîleri; ahlâkta ve tasavvufta İmam Gazzâlîleri, İmam Rabbanîleri, Hz. Bediüzzaman gibi insanları hazırlayıp yetiştireceğimiz ana kadar topluma her mualece yanlıştır, komplikasyon doğurur ve bir daha da bu yanlışlıkların sebebiyet verdiği tersliklerin altından kalkamayız.
Bütün bu söylediklerimin hesabını Allah’a vermeye âmâde ve hazır olduğumu da burada bir parantez cümlesiyle ifade etmek isterim. “Niye kuvve-i mâneviyeyi kırıyorsun?” denilebilir bana. Ne var ki vicdanım çok rahat, hesap vermeye de hazırım; zira bu meselenin, kat’iyen şakaya, gayr-i ciddî insanlarla temsile tahammülü yoktur.
Evet, mevzuu özetleyecek olursak: Soruda da denildiği gibi, geleceği kucaklama, bilgi toplumu olmaktan geçer. Öyledir; zira bilgi, eşya ve hâdiselerin bize anlattığı, tekvînî emirlerin ve bu tekvînî emirlerin önümüze açıp döktüğü nesnelerin hissedilmesi, kavranması ve Yaradan’ın yüce maksatlarının sezilmesi demektir. Eşyaya hükmetme mevkiinde yaratılan insan, görecek, okuyacak, sezecek ve öğrenecektir. Öğrendikten sonra da hâdiselere sözünü geçirme ve onları teshir etme yolunu araştıracaktır. İşte bu nokta, Yüce Yaratıcı’nın emriyle, eşyanın insana, insanın da kendi Yaradan’ına teslim ve mahkûm olduğu noktadır.
Bazı kimseler, dünyayı ilme göre idare etmenin, insanın makinalaşması ve bir karınca topluluğu hâline gelmesi gibi, felâketler getireceğine inanırlar. Bu, kat’iyen doğru değildir. İlimsiz bir geçmiş olmadığı gibi, ilimsiz bir gelecek de tasavvur edilemez. Her şey netice itibarıyla ilme bağlıdır.. ve ilim olmadan dünyanın insana vereceği hiçbir şey yoktur.
Vâkıa, pek çok şehirlerimizde, insanın makinalaştığı, insancıl duyguların yok edildiği; düşünce ile beraber sıhhatin, sıhhatle beraber insanî faziletlerin silinip gittiği bir gerçektir. Ancak bunu ilme ve tekniğe yüklemek de bir haksızlıktır. Belki bunda asıl kabahati, gerçek ilim adamının, sorumluluk yüklenmekten kaçınması keyfiyetinde aramalıyız. İçtimaî sorumluluk şuuruna varmış ilim adamları, kendilerinden bekleneni eda etselerdi, belki de endişe verici bu hususların pek çoğu şimdi olmayacaktı..!
Bilginin Kaynaklarına Dair 7 dk.
Batı dünyasında bilginin kaynakları kabul edilen pozitivizm, rasyonalizm gibi düşünce akımları hakkında genel tavrımız ve düşüncemiz ne olmalıdır? Bu akımlar ne kadar gerçeği ifade etmektedirler?
İslâm’a göre ilmin sebepleri üçtür: Bunlardan ilki, havass-ı selime dediğimiz, eskilerin ifadesiyle mubsırât, mesmûât.. gibi duyu organları ve onların ilgi alanı içine giren şeylerdir. Bunu bilginin tek kaynağı kabul eden anlayışa göre; duyu organlarımızla alınamayacak hiçbir şey bilgi ve tecrübe konusu olamaz. Batıda pozitivizm diye adlandırılan bu ekol, her şeyi duyu organları ve tecrübe üzerine bina ettiğinden, yer yer sarsıntıya maruz kalmıştır. En basit bir örnekle bunlar, güneş şuaları altında suya sokulan bir çubuğun, eğik ya da kırık şekilde görülmesini hakikat kabul edip, buna muhalif olan her düşünceyi yerden yere vurmuşlardır.
İlmin sebeplerinden bir diğeri ise, selim akıldır. İslâm’da akılcılık denilen ve günümüzde rasyonalizm diye tarif edilen şeydir bu. Rasyonalizm, kadimden beri devam edegelen ve bilginin yegâne kaynağı olarak insan aklını, zihnini kabul ve müdafaa eden bir anlayıştır. Burada selim vasfı, herhangi bir şeye karşı şartlandırılmamış, eşyayı saf ve yalın haliyle algılayıp değerlendirebilen akıl demektir. Ne var ki, rasyonalizm de gerçek ilme ulaşmada tek başına yeterli bir kriter değildir.
O halde her iki ilim sebebinden kaynaklanan yanılgıları, tashih edecek başka bir kaynağa ihtiyaç vardır ki, o da haber-i mütevatir yani vahiydir.
Haber-i mütevatir İslâm’a göre ilmin sebeplerinden üçüncüsüdür. Bu iki ayrı kategori içinde mütalâa edilebilir. Birincisi; yalan üzerinde ittifakı imkânsız denecek ölçüde insanların verdiği haber. Meselâ Amerika’ya gidip görmediğimiz, oranın keşfinde bulunmadığımız halde varlığından şüphe etmemekteyiz. Çünkü biz orayla ilgili haberleri bu tür bir kaynaktan almakta ve öyle değerlendirmekteyiz. İkincisi; semavî vahiy, yani Kur’ân’dır.
Evet, insanlar bazen akıllarının altında kalıp ezilebilirler, pozitivizm karşısında nakavt olabilirler. Fakat meseleleri bir de vahy-i semavînin tayfları altında değerlendirdiklerinde, daha sağlam ve yanılmaz bir bilgiye ulaşacaklardır. İlim dünyası bu şekilde örgülenip işlendiğinde, ilimden beklenen şey ancak o zaman hasıl olacaktır. Öyleyse gerçek bilgiye ulaşmak için, bu üç esasın birden ele alınması ve kriter olarak kabul edilmesi gerekir.
Aksi halde ikinci asırda Ömer Hayyam’larla başlayan ve sonraları ‘İslâm Rasyonalizmi’ adı altında devam edip giden her şeyin temeline akıl ve mantığı oturtan anlayış esas alınacak olursa, Kurân’ın bir kısım âyetlerinin reddedilmesi, ya da yanlış teviller içine girilmesi kaçınılmazdır. Veya sadece his-tecrübe esas alınırsa ‘gördüğümden, duyduğumdan.. başka bir şeye inanmam’ denilmek zorunda kalınacaktır. Bu ise, aklın ortaya koyacağı her şeye başkaldırmak anlamını taşır. Aslında her iki durum bir cihetle Cenâb-ı Hakk’ın yaratmış olduğu kâinatta insanların, kendi akıl, mantık ve his hendeselerine uygunluk arayışı içine girmeleri demektir. Buna göre akıl-mantık-his kriterlerine uyan şeyler doğru, uymayanlar da yanlıştır. Oysa ki Allah (cc), ‘göklerin ve yerin yaratılışına insanları şahit tutmadık’ (Kehf/51) demekle, semavî vahyin hesaba katılmadığı her iddianın zan ve tahminden ibaret olacağına işaret etmektedir.
İşte bu kriterlerin bir bütün olarak ele alınmaması sonucu reddedilen nice Kur’ân âyeti ve hadîs vardır ki, ilmin gelişmesine paralel, onların gerçek olduğu yine ilmî verilerle te’yid edilmiştir. Mesela, Kur’ân-ı Kerim’de, ceninin anne rahminde geçirmiş olduğu embriyolojik safhaların anlatılması. Mûtezilî mânâda rasyonalist olan Ömer Hayyam’a bu mesele sorulduğunda, bu âyetlerde asıl anlatılmak istenen şey bu değil deyip, Kur’ânî gerçeklere karşı çıkmıştır. Veya bir kısım ulema, Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, haşre, kıştan sonra baharın gelmesi kat’iyetinde inanılması mümkünken, ‘akıl mikyası ile ölçülecek bir şey değil, sadece inanılır’ demişlerdir. Zira bunlar, bahsi geçen olaylarda aklı ve müşahedeyi esas almış, temel esasları bile tevil yönüne gitmişlerdir. Farabî, İbn-i Rüşd gibi dâhi kişiler bile, bir takım Batılı felsefe cereyanlarının etkisi altında kalıp, peygamberlik ve vahyi anlatırken -haşa- bunlara bir kurgu olarak bakmakta ve sonra da bunu dışarı aksettirmektedirler.
Bazıları da feylesofların, akıllarını kullanarak ihraz etmiş oldukları makam itibarıyla, peygamberlerden daha üstün olduklarını kabul etmişlerdir. Onlar Allah’ın; peygamberlerin dünyada vazife yaparken şakaklarını zonklatırcasına, göbeğini çatlatırcasına bir performans sergileyeceklerini bildiği için peygamberliği bir avans olarak onlara verdiğini düşünememiş, bu espriyi kavrayamamışlardır. Bu yönüyle feylesoflar Aristo’nun birer nakilcisi ve çırakları kabul edilebilir.
Fakat İslâm dünyası bir bütün halinde mütalâa edilecek olduğunda, bu tür vartalar içine düşmeyen insanların da var olduğu görülecektir. Meselâ, Zehravî, Ali Kuşçu, Celaleddin Devvanî, Gelenbevî.. gibi İslâm âlimleri olabildiğine mütedeyyin olmakla beraber, hayatlarında bu türlü sakim anlayışlara girmemiş ve kendi zamanlarında ağırlıklarını hissettirmişlerdir. Molla Hüsrev, Harizmî.. gibi insanlar pozitivist mânâda ilimlere hakim oldukları gibi, kullandıkları alet ve eserlerle de asırlarca Batı ülkelerinde ilimde öncülük yapmışlardır ve bunlar %95 itibarıyla istikametlerini koruyup mütedeyyin yaşamışlardır.
Netice olarak; ilmin sebeplerini bir bütün halinde alıp neticeye gitmek gerektir. Bu sebepleri birbirinden bağımsız olarak ele almak, ilmî verileri yegâne kaynak kabul etmek, insanlığı yanılgılar içine düşürmüştür. Bu böyle devam ettiği müddetçe de düşürmeye devam edecektir. İnsanoğlu dün yanlış dediğine, bugün doğru demek zorunda kalacaktır. Halbuki bilginin temeline vahyin konulması, havass-ı selime ve akıl ile çerçeve altına alınması bu konuda yegâne ve yanıltmaz bir yoldur.
Bilim Olimpiyatları ve Türkiye 8 dk.
Orta öğretim seviyesindeki birtakım okulların son yıllarda yurt içi ve yurt dışında düzenlenen proje ve bilim olimpiyat yarışmalarına katılmaları, başarılar elde etmeleri hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Bu milletin bağrından kopmuş ve yine bu milletin hamuru ile yoğrulmuş inançları, düşünceleri temsil eden okulların, gerek yurt içi, gerekse yurt dışında tertiplenen bilim olimpiyat yarışmalarına veya proje yarışmalarına katılmaları çok önemlidir. Geleceğe açık ve geleceği bütünüyle kucaklama azmiyle yollara düşmüş insanların bu gerçeği bir an olsun hatırdan dûr etmemeleri gerekir. Hele bu meselenin devlet politikası olarak ele alınmadığı günümüzde, devletini, milletini seven ve onu geleceğe taşımak isteyen fertlerin ve grupların bunu hiç ihmal etmemeleri önemli bir vecibe hâline gelmiştir. Şayet, ricalarımın bir şey ifade ettiğine inansaydım, bu mesele ile alâkalı devlet kademelerindeki zatlara, “Ne olur bunu bir devlet politikası olarak ele alın!” ricasında bulunurdum. Bilmem ki, böyle bir yaklaşım meselenin ehemmiyeti adına sizlere bir fikir veriyor mu?
Bir diğer açıdan; meseleyi dinle irtibatlandırmak mümkündür. Şöyle ki, gerek Asr-ı Saadet’te bazı münferid vak’alarla, gerekse fıkhın bir mektep olarak ele alınıp ekoller hâlinde geliştiği dönemlerde –tabiî o devirdeki şartlara göre– bu türlü ilmî faaliyetler hep teşvik görmüştür. O günlerden Osmanlı’ya uzanan çizgide, ilmin hemen her dalına ait bu gelişmeler, başta padişah veya halifeler olmak üzere herkes tarafından ilgiyle takip edilmiş, başarılı olanlara mükâfatlar verilmiştir. Zaten bizi asırlarca dünya idaresinde söz sahibi yapan da bu anlayış ve bu anlayışın ürünleri değil mi?
Ayrıca; aşağılık komplekslerine girmeden özünü koruyup kendi olarak kalabilen, millî ruh ve millî düşünce ekseninde milletimizle aynı şeyleri duyup hisseden, hissedip yaşayan gençlerimizin bilim olimpiyatlarına katılması, oralarda başarılar elde etmesi, hatta sadece yurt içinde değil, Türkiye’yi temsilen gittikleri yabancı ülkelerde başarılar elde etmesi, başta milletimiz olmak üzere bütün dünyaca çok büyük önem arz etmektedir. Zira asırlar var ki, “Müslümanlardan ilim adamı çıkmaz.” düşüncesi, etrafta kol gezmekte ve âdeta bizi felç etmekteydi. Hatta bu düşünce bir inanç hâlinde kromozomlarımıza öyle işlemiş idi ki; yıllardan beri ümit konuşan, ümit anlatan bir insan olarak buna neredeyse ben bile inanmıştım. Onun için “Başta biz olmak üzere” tabirini kullandım. Evet, Allah’ın lütfuyla elde edilen bu başarılar gerek içte, gerek dışta, gerek dost çevrede, gerekse düşman çevrede Müslümanlardan ilim adamı çıkmaz imajını yıkmış ve paramparça etmiştir.
Aslında, asırlardan beri güç ve kuvveti ile bizi ezen Batı, bu türlü düşüncelerle bizi psikolojik olarak da eziyor, biz de bunun karşısında hep aşağılık kompleksi içinde bulunuyorduk.. bulunuyorduk, zira ufkumuzda buna mâni olacak yalancı bir şafak emaresi bile gözükmüyordu. Ama şimdiden sonra, aynı şeyleri söylemek doğru değildir. Öyle zannediyorum ki, kendi içimizdeki bu ezikliği atmanın verdiği rahatlıkla, önümüzdeki yıllarda –Allah’ın inayetiyle– daha büyük projelere daha büyük başarılara imza atmak mümkün olacaktır.
Bu başarıların içe dönük bir diğer faydası da; bazıları yıllardan beri bu okullara “Kur’ân Kursu” diyorlardı. –Kur’ân kurslarına canlarımız feda– Ama bu okullarla birlikte kâinat kitabını hallaç etme, Kur’ân’ın kâinatı, kâinatın Kur’an’ı okumasından hareketle, fizikî dünyada cereyan eden hâdiselere vâkıf olma, eşyayı derinlemesine inceleme.. ve Kur’ân’ın, Peygamber vasıtasıyla gösterdiği ufku yakalayarak insanlığın hizmetine sunma gibi, ülkemiz ve ülkümüz için çok yararlı bir düşünce milletimizin istifadesine sunulmuştur. İşte bu gayeye ulaşma, hatta onun zirvesine çıkma, yani Türkiye’yi dünya çapında organizelerde temsil ederek başarılar elde etme; içeride de bu okullara karşı bakış açısını değiştirmiş, tabandan tavana ilgi odağı hâline getirmiştir. Bu nimetleri bizlere ihsan eden Rabbimiz’e binlerce hamd ü senâ olsun!..
Ayrıca bu başarılar, okulları gönülden destekleyen insanları alabildiğine rahatlatmıştır. Artık bu insanlar, çarşıda-pazarda gezerken, esnaf arkadaşları ile konuşurken, oldukça rahat ve bu okullara mensubiyetle iftihar eder hâle gelmişlerdir. Böylece bir taraftan bugüne kadar devam edegelen gönülden desteklerini katlayarak sürdürürken, öte taraftan da, başka destek bulmada çok önemli bir vesile elde etmiş ve bunu her mahfilde kullanmaya başlamışlardır.
Bütün bunlar yapılırken şu da bilinmeli ki, elde edilen bu başarılar, gelinen bu seviye hedef değildir veya son nokta değildir. Himmeti dûn tutmayı günah sayanlardanız. Bu sebeple şimdilerde amatörce yapılan bu işlerle, gelecekte yapılacak –inşâallah– daha profesyonelce şeylere zemin, altyapı, blokaj hazırlandığını düşünüyoruz. İnşâallah, yakın bir gelecekte bütün dünyanın gıpta edeceği ABD’nin NASA’larına bedel TÜRKSA’ların kurulacağı ve ilim adına hemen hemen her şeyin patentinin Müslüman ilim adamlarına ait olacağı günler yakındır ve mutlaka gelecektir.
Unutulmaması gereken bir husus da şudur: A’dan Z’ye her safhada, başlangıçtan bitişe, kalb balansının iyi ayarlanması, niyetin hâlis tutulması şart, hatta farzdır. A’dan Z’ye dedik, yani bu yarışmalarda derece alan talebesinden, onu yetiştiren öğretmenine, maddî-mânevî desteklerini esirgemeyen insanlardan, hiçbir rolü olmayıp sadece başarılar karşısında sevinen kadın-erkek bütün taraftar gönüllere kadar.. evet, bütün bu insanlar kalb balanslarını iyi ayarlamalı ve daima “şükr-ü mutlak” içinde bulunmalıdırlar. “Şükrederseniz nimetimi artırırım, nankörlükte bulunursanız azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim sûresi, 14/7) ulvî beyanından hem fer alarak hem de ürpererek, her zaman olduğu gibi, elde edilen başarılardan sonra, herkes Rabbi’sine şükretmeli, kendini secdeye atıp tevhid hakikatini bütün benliğinde duyma neşvesiyle, yana yakıla O’na yönelmelidir. Zira, kat’iyen biliyor ve inanıyoruz ki mazhar olduğumuz her şey O’ndan.
Bir hedef göstererek bu bahsi kapatalım. Keşke çalışmalardan bazıları da kanser ve AIDS ile alâkalı olsaydı! Evet, bu amansız ve imansız hastalıkların devasının bulunabilmesi insanlığa çok büyük hizmet olacaktır. Hatta diyebiliriz ki yüz okul, talebeleri, hocaları ve maddî imkânlarıyla birleşerek, kansere deva bulup bir insanın kurtuluşuna vesile olsalar, bu inanmış insanların hepsi Cennet’e girebilir. Rica ederim, bu hasta siz olsanız ve ötede Cennet’in kapısı size açılsa, burada o kanserden veya AIDS’den kurtulmanıza vesile olanları, “Bunları almadan gitmem Allahım!” demez misiniz?
Bir süre önce, bir TV programında temiz olmayan enjektörden AIDS virüsünü kapmış bir kadını seyrettim. Aradan 2-3 ay geçmiş olmasına rağmen, o manzara hâlâ gözümün önüne gelince, bir türlü hislerime hâkim olamıyor ve gözyaşlarımı salıveriyorum. Kadın ağlıyordu. Zira iffetli biriydi. Ve toplum içinde bilinen şekliyle de o hastalık fuhuş yoluyla bulaşıyor. İşte kadın ihtimal bunun ezikliğini yaşıyor ve ağlıyordu.
Evet, “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” fehvâsınca, eğitim gönüllüleri çalışmalarını bu düşünce ve inanç etrafında örgülemelidirler.
Bir Âyetin Tedaî Ettirdikleri 5 dk.
Bosna-Hersek faciasına ‘İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak mı edersin Allah’ım!’ âyetinden hareketle, farklı şekilde yaklaştığınızı biliyoruz. Bu düşüncenizi biraz açar mısınız?
Soruda bahsettiğiniz âyetin sebep-i nüzûlünü izahla cevaba başlayayım. Hz. Musa kendisinden onlarca mucize gördüğü, firavunun zulmünden kurtulup, semavî sofralarla beslendiği halde, Tur’a Rabbisiyle mülâkata gittiğinde, buzağıyı ilah edinen ve Musa gitti, dönmedi, unuttu..’ diyen kavmi karşısında Allah’a ‘İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak mı edersin Allah’ım!’ diye nida eder (A’raf/155). Fakat âyetin nüzul sebebinin bir olaya özgü olması ve bir vak’ayı bildirmesi, onun mânâsının umumiyet ifade etmesine mani değildir. Bu itibarla da o günden bugüne, bugünden de kıyamete kadar gelecek insanların bu âyetten alacakları ders ve ibretler vardır. Zaten Kurân’ın evrensel olması da bunu gerektirir.
Buna göre; sadece Hz. Musa kavminde değil; Hz. Âdem’den Hz. Nuh’a, ondan Hz. İbrahim’e ve ondan da Hz. Muhammed’e (sav) uzanan çizgide, hidayete götüren doğru yolu bırakıp dalâlete sapan pek çok kimse gelip-geçmiştir. Onlar dalâletleriyle âdetâ semavî ve arzî belalara davetiye çıkarmışlardır. Şahsen ben, son dönemlerde Orta Asya’da, Balkanlar’da Müslümanım diyen insanların bulunduğu ülkelerde cereyan eden hadiselere biraz da bu gözle bakıyor ve o açıdan değerlendiriyorum. Hatta onlar adına Rabbime dua dua yalvarırken, bu mülâhaza her aklıma geldiğinde de ürperiyor ve; ‘acaba İlahî merhameti aşkın merhamet küstahlığında mı bulunuyorum; bulunuyor ve acaba gayretullaha dokunur mu bu dualarım?’ diye endişelerle kıvranıyorum. Evet, acaba orada pek çoğu itibarıyla dinlerinden dolayı öldürülen insanlar, namaz kılmıyor, oruç tutmuyor, haram-helâl bilmiyorlarsa, bu ötede bana sorulur mu? Savaşların başlangıç yıllarındaki bu durum şimdilerde değişmiş olabilir. Böyle bir değişiklik mahfuz o insanların, Müslümanlık ile, diyanetle yani dinî emir ve yasakları hayatlarına tatbik ile uzaktan-yakından alâkaları yoksa, hatta her şeye rağmen bazıları itibarıyla bunlar İlâhî sıyanetten kaçıyor, İlâhî seraya sığınmıyor ve Rabbimin merhamet etmesine liyakat kazanmaya çalışmıyorlarsa, benim bu yana-yakıla hallerim Allah’a karşı saygısızlık olmaz mı? Keşke biri çıkıp da bana: Hayır, saygısızlık olmaz deyiverseydi..! Dense de denmese de ben, şeklini biraz değiştirerek onlara dua etmeye devam edeceğim: ‘Allah’ım! Bunların kalplerine hidayet lutfeyle!.. Onları makbûlîn, sâlihîn güruhuna ilhak buyur!. Onları Senin merhametini celbedebilecek ve ona layık olabilecek insanlar konumuna yükselt!’ Evet, ilk defa o insanların merhamet-i İlahiyeye liyakat kazanmaları çok önemli. Bakın hele onu bir kazansınlar, ardından ‘Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.’
Burada bir hususu daha açıklamakta fayda mülahaza ediyorum. Bazıları bu düşünce karşısında ‘biz TV’lerde seyrediyoruz. Dünyanın değişik yerlerindeki bu insanlar hep ‘Müslümanlık’ diyorlar. Buna bir şey demek elimizden gelmez; ancak İslâm’da o görünümden daha önemli hususlar vardır. Meselâ namaz.. evet eğer bir insan namaz kılmıyorsa, teferruâta ait meselelerin ifası onun yanında çok önemsiz kalır. Rica ederim nice fer’î meseleler var ki Hicretten sonra teşri kılınmıştır. Halbuki o döneme kadar da Müslümanlar hep namaz kılmışlar, oruç tutmuşlar, hatta bu önemli ibadeti kadınlar başları açık olarak yerine getirmişler. Neden sonra tesettürle alâkalı emirler gelmiştir. Faiz de öyle; faiz Veda Haccı esnasında kesinlikle haram kılınan mükellefiyetlerdendir. Ama namaza gelince, o bazı rivayetlere göre -şekli şimdiki gibi olmayabilir- farz kılınmazdan önce de vardı. O günlerde Hz. İbrahim’in bakiye-i dini ile amel ediliyor ve ona göre namaz kılınıyordu. Çünkü namaz beşer tabiatında var olan Yüce Yaratıcı’ya karşı itaatı, inkıyadı ifade etmektedir.
Aslında aynı hususlar bizler için de geçerlidir. İçimizdeki beyinsizler yüzünden, âyetin ifade buyurduğu tehdit, bize de birşeyler ifade etmektedir. Daha doğrusu etmelidir. İslâmî hakikatlere daha önceden uyanmış insanlar, çevrelerindeki bu kabil insanlara, daha musibet gelmeden önce, tebliğ ve irşad adına gitmeli ve onların da bu hakikatlere uyanmalarını sağlamalıdırlar. Unutmayalım ki, Kur’ân bir başka âyetinde şöyle der: ‘Öyle bir fitneden korkun ki, geldiğinde içinizden sadece mücrimlere isabet etmez.’ (Enfâl/25). Yani hepinizi kırar geçirir.
Bir İnsanda İki Kalb Olmaz 7 dk.
Ahzâb sûresinde bahsedilen, bir insanda iki kalb olmaması ne demektir, nasıl anlamalıyız?
Kur’ân, Ahzâb sûresinde,
مَا جَعَلَ اللهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ
Allah, bir adamın içinde iki kalb yaratmadı.’ (Ahzâb, 33/4) buyurur. Öteden beri müfessirler, bu âyete farklı yorumlar getirmişlerdir. Bazıları, cahiliye döneminde yaygın bulunan; çok kimselerin akıl erdiremediği, çözüm bulamadığı meselelere aklı eren, çözüm getiren kişilerin ‘Benim iki kalbim var.’ iddialarına karşı Kur’ân bu âyeti ile, bahsi edilen yaygın kanaati zihinlerden silmek istemiştir. Bazıları, Nadr b. Hâris’in iddialarıyla alâkalı olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da Zeyd b. Hârise ile irtibatlandırmak istemişlerdir. Kur’ân’ın bu âyeti ile ilgili bunun gibi başka mülâhazalar da söz konusu olabilir… Ancak ben bu âyete, sûrenin genelini nazara alarak daha geniş bir perspektiften bakılması gerektiği kanaatindeyim.
Şöyle ki; Ahzâb sûresi, ele aldığı konular itibarıyla hep Tevhid hakikatini vurgulamaktadır. Gerek bu mesele, gerek peygamberlerden alınan söz, gerek Hendek Savaşının safahatı, gerek tesettür meselesi, gerek kadın-erkek bütün Müslümanlara, Allah ve Resûlü’nün hüküm verdiği şeylerde ihtiyar hakkının tanınmaması, gerek Hz. Peygamber ile münasebette bulunmanın âdâbı ve gerekse ahirete ait ahvâl.. evet bütün bu mevzuların hepsi Allah’ın birliği etrafında örgülenmektedir. Bu bize Mekkî sûrelerin genel karakterini hatırlatmaktadır. Ne var ki, Ahzâb sûresi Medenîdir. Medine’de nâzil olan sûrelerde, bu türlü şeyler istıtrâdîdir. Ahzâb sûresinde ise, bu hususiyetler sûrenin mihverini oluşturmaktadır. Öyleyse bahsi geçen âyeti ‘Tevhid’ zâviyesinden ele almakta zaruret var. Evet tevhid, her ne kadar ‘Lâ ilâhe illâllah’ deyip, Allah’ı birleme olsa da, bu, işin nazarî olanını ifade etmektedir. Bunun amelî plâna çıkması ya da mârifet olarak ‘ilme’l-yakîn’, ‘ayne’l-yakîn’ mertebelerine, onu da aşıp ‘hakka’l-yakîn’e ulaşması da, meselenin diğer yönünü teşkîl etmektedir.
Bazı insanlar vardır, ‘Allah birdir.’ der, ama, sebeplere tesîr-i hakikî vermeden de geri durmaz. Hatta Allah’ın icraatından tam hoşnut olmayabilir; hayatını dizaynda beşerî mülâhazaları tercih edebilir. Bunların hepsi, aslında tevhidin muhtevâ ve mânâsına ters şeylerdir. Evet böyle bir insan ‘Allah birdir.’ dese de, tevhid hakikatine tam ulaşamamış, ‘fenâ fi’t-tevhid=tevhid’de fâni’ olamamıştır. Onun tevhidde fâni olabilmesi, önce, ibadet, ubûdiyet ve ubûdet şuuruna ulaşması ve onu hayatına hâkim kılması ile mümkün olur. Sonra da o bunu, vicdanı ile hisseder. Hatta zaman gelir öyle bir yakîne ulaşır ki, tevhide götüren delilleri bile zâid bulur. Ve nihayet bu yolda ilerleye ilerleye ‘keşf’ derecesine ulaşarak, tevhid hakikatini, hissin ve vicdanın ötesinde keşfederek yaşar. Fakat hemen ifade edeyim ki, bu seviyeye gelinceye kadar kişi, çarpıklıklara girmekten, düal yaşamaktan, düal düşünmekten kurtulamayabilir.
Evet, gerçek mânâda
لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ
‘Allah’tan başka Mâbud-u bi’l-hak, Maksud-u bi’l-istihkak yok.’ demektir. Bu, Arapça ifadesiyle
لاَ جَمِيلَ, لاَ خَالِقَ, لاَ مُشَرِّعَ, لاَ مُنْشِئَ… إِلاَّ اللهُ
mânâsına da gelebilir. Ehlullahın, namaz tesbihatlarında okudukları; ‘Ya Cemil Ya Allah…’ bu hakikatin yani isimleriyle malum, sıfatlarıyla muhat, zâtıyla mevcud u meçhul Zât’ın ilânından ibarettir. Bunu şuurluca söyleyen kişi, Allah ile karşılıklı bir mukaveleye imza atmış sayılır. Bu mukavelede icmalen şunlar vardır: ‘Allah’ım! Duygu ve düşüncelerim içine Senden başkası girmeyecek. Tasavvur, davranış ve tavırlarım, hep Senin razı olduğun istikamette olacak. Aileme, çocuklarıma ve dünyama bakışımda Senin hoşnutluğun esas alınacak. Senin düşünülmediğin yerde düşünceler zihinlerde kir sayılacak…” Bu, bir bakıma Üstad’ın, ‘Allah için işleme, Allah için başlama, Allah için görüşme ve Allah için konuşma.’ ölçüsü ile tam uyum arz eder.
Şimdi, ‘Bir insanın içinde iki kalb olmaması’ gerçeğine bu zâviyeden bakacak olursak; bu âyet, herhangi bir kimse, Tevhid hakikatine inandığı halde, düşünce, tasavvur, tavır ve davranışlarında o çizgiyi koruyamıyorsa ona bu önemli hususu hatırlatmaktadır. Bir insanın hem tevhid deyip hem de ona ters davranması, iki kalblilik demektir ki, böyle bir şey bir tenâkuzdur ve bir mü’minde olmamalıdır.
Evet her insan, inanmalı ve inandığını da yaşamalıdır. Yani hayatını da o birlik etrafında örgülemelidir. Zaten gerçek inanmışı tarif eden ehl-i tahkik, ‘davranışları ile Allah’ı hatırlatan insan’ demekte ve bu konuda bize önemli bir ölçü vermektedirler. Buna göre mü’min, yemesinden içmesine, konuşmasından oturmasına varıncaya kadar her şeyde, hep başkalarında ‘inanan insan imajı’nı uyarmalıdır. Namaz kılıp faiz yeme, oruç tutup karaborsacılık yapma, insanın iki şahsiyet, iki kalb taşımasıdır ki bu, tevhide aykırıdır. İki yüzlülüğün, bozuk şahsiyet ve karakterin göstergesidir. Bu kişiler herhalde ahirette iki yüzlü olarak haşr ü neşr olacaklardır.
Burada çok acı, acı olduğu kadar da gerçek bir hâtıramdan bahsetmek istiyorum. Eski yıllarda -zannediyorum 25 yıl kadar önce- borcunu bilerek ödemeyen birine, alacaklının şikayeti üzerine hatırlatma mahiyette iki satırlık bir mektup yazmıştım. Ondan uzun bir mektup aldım. Mektupta kendinin ileri gelen biri olduğunu vb. anlattıktan sonra: ‘Ben o borçları falan-filan olarak değil, tüccar sıfatım/kimliğim ile yaptım.’ diyordu. Hâlbuki bir insanın böyle ‘iki şahsiyetli’ olması, âyetin ifadesiyle ‘iki kalb’ taşıması imkânsızdır. Sen ya ‘o’sun, ya da ‘bu’. Bana göre helâl-haram mevzuunda bu denli yalpası olan birine bırakın Müslüman demeyi, insan deme bile oldukça zordur. Keşke bu insan, ‘Fıtratımı zorluyorum, hile yapmaktan, başkalarını kandırmaktan, zimmetime hak geçirmekten kendimi kurtaramıyorum.’ dese.. belki bu kişiyi Allah o sonsuz rahmetiyle affederdi… Ama O, yanlışlıklarına mahmil bulmaya çalışan ve ‘onu falan-filan olarak değil, tüccar kimliğimle yaptım.’ diyeni ciddî hesaba çeker. Misalleri çoğaltmak mümkündür.
Hâsılı, bu âyete, sûrenin genel karakterini esas alarak yorumlar yapmak, lâfzî yorumlardan ve parça parça yaklaşımlardan daha iyidir ve bizi daha sağlıklı sonuçlara ulaştırır.
Bir Kaderi Tecelli Karşısında Teessürlerimiz 13 dk.
Düşmanların saldırısından, dostların da gıpta ve hased damarlarını harekete geçirmekten her zaman uzak durmak, üzerinde hassas olunması gereken bir prensiptir.
Geçenlerde bir vesile ile, yaklaşık üç ayı bulan zaman dilimi içinde Türkiye gündeminin birinci maddesini teşkil eden malûm hadiseler (Susurluk ve devamı) hakkındaki değerlendirmelerimi arzetmiştim. Fakat o günden bu yana meydana gelen gelişmeler, beni bu konu ile ilgili birtakım düşüncelerimi daha arz etmeye âdetâ mecbur kıldı. Yine maddeler halinde ele alacak olursak;
1) Malum hadiseleri, birtakım güç kaynakları olabildiğine büyüttü ve hâlâ büyütmeye devam ediyorlar. Şahsen ben bunun altında şunların olabileceğini hissediyorum.
Batılı devletler, -ister istemez- Osmanlı’nın vârisi olan veya öyle görülen Türkiye’yi iktisadî, siyasî, idarî ve kültürel alanlarda uyguladıkları stratejilerle yıllarca kendi kontrolleri altında tutmayı başarmış ve hemen her sahada istedikleri gibi onu yönlendirmişlerdi. Fakat dünya coğrafyasında meydana gelen yeni gelişmeler, özellikle Rusya’nın başını çektiği komünist blokun çökmesi, dünya dengesinde zaten önemli bir konumu olan Türkiye’yi daha da önemli hale getirdi. Türkiye, kısmen de olsa bunun farkında olarak değişik açılım ve atılımlar içinde bulundu. Bu durum, herkesten çok Batılı devletleri ve âdetâ onların temsilcileri hüviyetinde iş yapan güç odaklarını rahatsız etti ve halen de etmektedir. Zira, şimdi Türkiye, şartların zorlamasıyla uranyum atomu gibi yerinde duramıyor ve vâkî dünya gerçekleri karşısında bizzat devlet eliyle veya sivil toplum örgütleri vasıtasıyla birtakım açılımlarda bulunuyor. Batılı devletler, bu gelişmeleri önlemek ve eskiden olduğu gibi Türkiye’yi yine abluka altına almak için, başta PKK olmak üzere, komşularımızla da bizi gaileden gaileye sürüklemeye çalışıyorlar. İşte tam bu ortamda meydana gelen malûm hadise ve peşi sıra sökün eden gelişmeler, iç ve dış güç odaklarının arayıp da bulamadığı bir fırsat oldu. Onun için -olayları örtbas etmek isteyen marjinal bir kesim hariç- Çankaya’nın, hükümetin, muhalefetin, ordunun, emniyetin ve halkın bir an önce olayların sonuçlanmasını istemesine rağmen, onların bunu, bahsini ettiğim gerekçeye binaen kasıtlı olarak büyüttüğü kanaatindeyim.
2) Hadiselere adı karışan insanların isminin geçtiği listede, benim de adımın zikredilmesine gelince;
Liderler zirvesinde görüşülen raporda birçok insanın isminin geçtiği günlerce yazıldı ve söylendi. Bu yazılıp söylenenler, ilgili ve yetkili merciler tarafından hiçbir tekzip almadı. Daha sonra ne olduysa oldu; bir el bu listeye adımı da ilave etti. Bunu kim, hangi maksatla yapmışsa mutlaka açıklığa kavuşmalı ve bu haberin kaynağı bulunmalıdır.
Olayı bana ilk haber verdiklerinde, ben meseleyi ölüm listesinde yer aldığım şeklinde anlamış ve hiç umursamamıştım. Hatta, haberi bana ulaştıran ve beni benden daha çok düşündüğüne inandığım arkadaşın heyecan içinde olmasını farklı bir şekilde yorumlamıştım. Ben, dünyadan daha çok ukbâ beklentisi içinde bulunan bir insanım. Bu açıdan ölüm, bana bahşedilmiş en büyük ihsan ve lütuftur. Bir su-i kasd neticesi öldürülme ise, onu da telkin ede ede nefsime kabullendirmiş durumdayım. Onun için ne ölümden, ne de öldürülmekten korkmuyorum. Seve seve, güle güle onu karşılamaya hazırım.
Fakat, neden sonra işin gerçek mahiyetini öğrenince, işte o zaman sabahlara kadar uyuyamadım. Bunu yapanları Rabbime şikâyet etmemek için dişimi sıktım, dilimi ısırdım, sürekli la havle’ çektim. ‘Kadere teslim olmuşum; onun her hükmüne razıyım; beni alâkadar eden bir şey yok, sen bilirsin Allah’ım!’ dedim. Ve öyle sarsıldım ki, tabir caizse ot gibi oldum, bütün duygularım dumura uğradı. Neden? Çünkü benim şerefim, onurum, haysiyetim artık bu hizmet ile bütünleşmiştir. Bundan böyle bana râci olan her şey, bu hizmet ve hizmet etrafında kümelenen insanlara râcidir.
Pekâlâ, böyle bir iftiraya neden tevessül edilmiş olabilir? Dost-düşman artık bütün dünya biliyor ki, bu hizmet etrafında kenetlenmiş insanlar dünyanın dört bir yanına dağılmış müesseseleri ile misyonlarını hemen herkesin takdirini kazanacak biçimde yerine getirmektedirler. Devlet, millet, ülke menfaati ve bütünlüğü çerçevesinde yerine getirilen bu hizmet uzun vadede, inşaallah bugünkünden çok daha parlak bir konuma oturacaktır. İşte, ister şimdiki mevcud durum, isterse bu hizmetin gelecek adına vaad ettiklerini önlemek adına karanlık gayelerle harekete geçen bazı kişi, kurum, kuruluş veya güç odakları, bu gelişimin önünü alabilmek maksadıyla böyle çirkin bir iftiraya tevessül etmiş olabilirler diye düşünüyorum. Fakat bu millet, böyle bir şeye kat’iyen inanmayacaktır, nitekim inanmamıştır da. Onlar, kendi hesaplarına belki hedefi çok iyi tesbit etmiş, zamanlamayı güzel yapmış ve hamlelerini gerçekleştirmişlerdir ama, netice umdukları gibi olmamıştır.
Şahsen ben bu noktada, milletine ve ülkesine hizmeti hayatına hedef yapmış bir kadronun her ferdine bundan böyle bu türlü komploların yapılabileceği endişesini taşıyorum. Özellikle küçük ve büyük çapta hizmet eden insanların, bu yüzden kendilerine çok dikkat etmeleri ve böylesi komplolara sebebiyet vermeme hususunda azamî gayret ve dikkat içinde bulunmaları gerektiğine inanıyorum. Avcının insafı yok. İmanı ise hiç yok. Uyuşturucudan tutun da kadına varıncaya kadar birçok vasıtayı, bu hizmet erlerini karalamak, itibar kaybına uğratmak ve böylece ademe mahkûm etmek yolunda kullanabilir ve menfur maksatlarına ulaşmak için her türlü kötülüğü yapabilirler. O yüzden, ‘aman dikkat!’ diyorum.
Bu arada şunu da özellikle belirtmek isterim: Düşmanların saldırısından, dostların da gıpta ve hased damarlarını harekete geçirmekten her zaman uzak durmak, üzerinde hassas olunması gereken bir prensiptir. Bu sebeple, iyi bir mü’min, içte ve Rabbi ile münasebetinde olabildiğine derin, fakat dış görünüşü itibarıyla mukassî olmalıdır. Aksi hâl, nifak alâmetidir. Bu tür prensipleri, hayatî esasları pratiğe geçirmek zor olabilir. Hizmet, Allah’ın lütfu ve inayetiyle tasavvur ve tahayyül edilenin çok ötesinde cereyan ediyor. Düşünceler aksiyon içinde şekilleniyor ve her şey tabiatıyla açıkta cereyan ediyor. Gizlenecek bir şey yok. Ne var ki; bütün bu olup bitenler, düşmanca tavır içinde bulunan kişi, kurum, kuruluş ve güç odaklarının hasmane düşüncelerini harekete geçiriyor.
Fakat, ya dostlara ne demeli? Haberi tahkik etmeden, etme lüzumunu duymadan, sanki bir açık bekleniyormuş da bulunmuş gibi, hangi üslupla olursa olsun, hiç kimsenin yapmadığı bir şekilde bunu manşetlere, spotlara taşıyan dostlara ne demeli? Bu davranışları ile, duygu ve düşünce açısından kendilerine hiç yakıştıramadığım münafıkça bir yaklaşım tarzı sergileyen bu arkadaşlara diyecek bir şey bulamıyorum..! Kur’ân, Hucûrat sûresinin 6. âyetinde haberin tahkikini emrederken, bir telefon açma zahmetine dahi katlanmadan, bunu yayınlayan ve hasedleri imanlarının önüne geçmiş bu dostlara inanın bir şey diyemiyorum..!
3) Kur’ân, ‘Bakarsınız, hayır zannettiğiniz şeyler hakkınızda şer, şer zannettiğiniz şeyler de hayır olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz’ (Bakara, 2/216) buyuruyor. Bu âyet zaviyesinden bu son olay, zahirî yüzü itibarıyla gerçekten şer ama, neticesi itibarıyla hakikî dost olanla olmayanı, tefrik etmemize vesile olması sebebiyle hayırdır. Hadiseyi ilk duyduğumuz andan bu yana, sizin tasavvur edemeyeceğiniz boyutlarda üzüldüm ve âdetâ şok üstüne şok yaşadım. Bugüne kadar hep iffetli kalmaya azamî dikkat göstermiş, hele maddî konularda hizmetin parasını kendi parasına değdirmeyecek kadar hassas, ölüp gittiğimde cüzdanımda kefen parası dahi bulamasınlar düşüncesine kilitli, kardeşlerim için dedikodu olmasın düşüncesiyle, kût-u lâ yemut’la, yani ölmeyecek kadar geçimlerine yetecek bir parayla yaşasınlar diye dua dua Rabbine yalvaran bir insan olarak hem şahsım, hem de hizmet adına tarif edilmez boyutlarda sancı duydum. Fakat yukarıda ifade ettiğim gibi, en azından gerçek dost olanla, olmayanı tefrik etmeye vesile olduğu için, bu hadiseye yüzde yüz hayır nazarıyla bakıyorum.
4) Bu hadise münasebetiyle şükranla ifade edeceğim bir başka gelişme de, şimdiye kadar ancak birkaç defa görüşme imkân ve fırsatını bulabildiğim bazı siyasî parti liderlerinin TV ekranlarına çıkarak hakkımda müsbet kanaatlerini izhar etmeleri oldu. Ömrüm boyunca unutmayacağım bu mertçe, erkekçe davranışları yüzünden onlara karşı medyun-u şükranım. Fakat ben, onlardan gördüğüm bu civanmertliği, daha başkalarından da beklerdim. Bu çizgide sözü uzatmam ve birtakım mukayeselere girmem gönül incitebilir.
5) Kim ne derse desin ve ne yaparsa yapsın, Allah’ın tevfik ve inayetiyle, din ve ülkemiz adına hayatlarını ortaya koymuş eroğlu erlerin temsil ettiği bu hizmetler, misyonunu hakkıyla yerine getirecektir. Ve gelecekte daha başka hizmet çizgilerinin hemen hepsi, bu hizmetle uyum ve imtizacları nisbetinde onlarla bir ve beraber olacak, bu temiz su kaynağına kovasını salarak, kabiliyeti ölçüsünde istifade edecektir. Aklı başında, sosyolojik gerçeklere vâkıf, mânâ ufku açık, hemen her insan bunu tahmin edebilir. Yalnız bu muhtemel gelişmelerin vukuat yerine konularak şimdiden düşmanca tavırlar takınılması ve birtakım komplolar üretilmesi ve uygulanması doğru değildir. Rızası istikâmetinde davranıldığı müddetçe, Rabbimin bizleri her türlü fitne, fesad ve şerden koruyacağına iman ve itminanım tamdır. Yalnız herkes dua etsin. Allah bizleri eşrarın şerrinden, füccarın keydinden, küffarın mekrinden, hussadın hasedinden muhafaza buyursun. Bu ülkede bir zamanlar Bediüzzaman gibi bir dâhi ve aksiyon insanı muasırları tarafından anlaşılamamıştı… anlaşılamamıştı da, sokaktaki sarhoşların dahi reddettiği ‘bakkaldan rakı alıyor’ iftirasını ona yapmışlardı. Fakat tutmadı. Halkımız bu iftiralara kulak asmadı. İtibar kaybettirmek için yapılan şeyler, aksine onun itibarını artırdı. Bu son olayın da, İslâm adına aynı neticeleri doğurmasını Allah’tan niyaz ederim.
Bitirirken, bu iftira münasebetiyle, Hz. Âişe Validemize yapılan zina iftirası olayının sık sık aklıma geldiğini itiraf edeyim. Malûm o hadise, Hz. Âişe’nin gözyaşı pınarlarını kurutmuş, o mübarek anamızı bildiği şeyleri dahi hatırlayamayacak bir hale sokmuştu. Zira bir taraftan kendi iffeti, diğer taraftan babasının itibarı, annesinin şeref ve haysiyeti, mensup olduğu kabilesinin durumu ve hepsinden öte Hz. Muhammed’in (sav) namusu söz konusuydu. Dolayısıyla, o iftirayı şahsî bir olay olarak değerlendirmek doğru değildir. Onun için Hz. Âişe Validemiz, berâtı semadan Hz. Cebrail’in getirdiği vahiy ile tescil edilene kadar ağladı durdu. Bu arada cereyan eden gelişmelerde belki Allah Resûlü de dahil, birçoklarına karşı içinde bir burukluk hissetti. Çünkü Efendimiz (sav) ona: ‘Böyle bir şey yaptınsa istiğfar et, Allah Gafur ve Rahîm’dir’ demişti. O da berât fermanı geldiğinde, anne ve babasının ‘Kızım kalk, Resulullah’a teşekkür et’ teklifine: ‘Hayır, ben Allah’a teşekkür ederim’ cevabını vermişti. Halbuki o Hz. Âişe idi, karşısındaki de yeryüzünde vahyin temsilcisi. Demek ki o seviyedeki insanlar arasında bile bu türlü rencide olmalar olabiliyor.
Bununla mevhum liste olayı arasında ne türlü bir irtibat kurarsanız, onu da sizin irfan, iz’an ve idrakinize havale ediyorum.
Bir Kalkınma Modeli 7 dk.
Müslümanların iktisadî, içtimaî ve siyasî alanlarda mahkûm konumdan kurtulabilmesi mümkün müdür? Bu hususta ne gibi esaslara riayet edilmesi gerekir?
İslâm, kendisine tâbi olanların hem dünya hem de ahiret saadetlerini garanti eden bir dindir. Niyet esas olmak üzere, İslâm için hizmete gönül vermiş her fert; ferdî, ailevî, içtimaî hayatının her anını ibadet hâline getirebileceği gibi, iş hayatını hizmet yörüngesine göre tanzim ettiği takdirde, ömrünü de bütünüyle ibadet hâline getirebilir.
Müslümanlar, dünyanın her yerinde ve her zaman hem zengin hem de hâkim güç olmalıdırlar. Çünkü günümüzde Müslümanların iktisadî ve ilmî açıdan bir üstünlük sağlamadan cihanla hesaplaşmaları mümkün değildir.
Allah (celle celâluhu), Kur’ân-ı Kerim’de: “Mü’minlere karşı kâfirlere asla yol vermeyeceğini”[1] ifade buyurur. Yani kâfirlerin mü’minler üzerinde hâkimiyet kurmalarına razı olmadığını, hem de kudsî bir üslûpla hatırlatır. Buradan hareketle mü’minin; ister fert ister cemaat olarak, kâfirlerin muvazenelerine tâbi olmalarının bir vebal olduğu söylenebilir.
Meselâ, dünyadaki iktisadî hayatı hep başkaları belirliyor ve biz yerimizde sayıyorsak.. ve bu fakirlik ve mezelletten kurtulma cehdi, gayreti yoksa, sürekli günah işliyoruz demektir. Çünkü tefsircilere göre, Allah (celle celâluhu), burada, zâhiren tarihî bir gerçeği haber vermektedir. Ne var ki tarihte pek çok defa mü’minlerin, kâfirlerin sultası altına girerek esaret hayatı yaşadıkları da bir gerçek. Öyle ise, onların bu hâli Kur’ân’ın haber verdiği gerçekle çelişki içinde demektir. Hâlbuki Kur’ân, her zaman doğru söyler ve doğruyu haber verir. Bu itibarla da âyetteki ifade, bir vâkıayı haber verme cümlesi değil, bir hedef gösterme, bir gaye belirleme yani bir inşâ cümlesidir. Bu açıdan mü’minin; her alanda kendisini üstünlüğe taşıyabilecek dinamikleri kullanması ve üstünlüğe sıçraması şarttır. Üstad Bediüzzaman’ın tespitleriyle, dünyada her şey ilme bağlıdır. Geçenlerde bunu fütürist Toffler de söylemişti. Bu açıdan, cehalete karşı ilim dinamiğini elde edemeyen bir toplum, içinde yaşadığı çağa ve teknik gelişmelere nakavt olacağı gibi, vifak ve ittifakı yanına alıp tefrikaya karşı savaşmayan bir toplumda muasırlarına yenik düşecektir. Evet, bu dünya, Batı Avrupa Birliği ve Gümrük Birliği gibi birlikleri tesis ederken; kendi içindeki çekişme ve sürtüşmeleri yenemez ise, kendine karşı gerçekleştirilen birlikler karşısında fazla dayanamayacak ve yenilgiyi kabul etmek zorunda kalacaktır.
Bir diğer taraftan, fakirlik ve zarurete karşı zenginlik yollarını araştırmayan bir millet, er geç başkalarının sultası altına düşmeye mahkûmdur. Böyle bir mahkûmiyete düşmüş Müslüman bir millet, kâfirlerin sultası altına girdiğinden dolayı Allah indinde de mesul ve günahkâr sayılır. Onun için her zaman Müslümanlara düşen vazife, din-i mübin-i İslâm’ın prensiplerine inkıyat ile beraber şeriat-ı fıtriyenin kanunlarına da riayet etmektir. Zira şeriat-ı fıtriyeye riayet etmek, sedd-i zerâi açısından -ki fıkha ait bir disiplindir- vacip hükmündedir.
Bu temel düşünceden hareketle her mü’min, -meşru dairede olmak şartıyla- mutlaka bir yolunu bulmalı ve mutlaka zengin olmalıdır. Gerektiğinde sermayeler birleştirilmeli, yurt dışında, yurt içinde, yatırımın geçerli ve rekabete açık olan türlerinde mutlaka yatırıma gidilmelidir. Müspet ve dinî ilimlerle yetişmiş insanlar vasıtasıyla gelecek asırları kucaklamak ve zamanı her yönüyle bizim lehimize çevirmek için ekonominin bu mevzudaki müessiriyeti unutulmamalı ve şimdilerde iktisadî güç ona sahip olan ellerden mutlaka istirdat edilmelidir. Allah (celle celâluhu), Kur’ân-ı Kerim’de yeryüzünün salih insanlara miras kılındığını haber vermektedir.[2]
O hâlde mü’minler, kendi bilgisizlikleri ve koordineli çalışmamaları sebebiyle başkalarına kaptırdıkları muvazenedeki yerlerini geri almak mecburiyetindedirler. Bu açıdan mü’minlerin yurt içinde ve yurt dışındaki servet yollarını keşfedip, zengin olmaları şarttır. Zira her şeyleriyle milletimizin devletler muvazenesinde layık olduğu yeri almasına kilitlenmiş bu insanların ticarette çalışmaları, parayı koruma korkuları -niyetlerine binaen- düşman karşısında nöbet tutmadaki korku gibi birer sevap vesilesi olabilir. Çünkü hayır yolunda, bazen kötü gibi görülen işler bile hayır olabilir.
Meselâ mü’minin içindeki şeyleri ıtrah edip namazını huzurla kılmak için def-i haceti.. dışarıya çıkınca da “Sübhanek” veya “Gufrânek” demesi.. abdestini sıhhatli almak için istibra yapması ve ezanı dikkatle dinleyip namaza konsantre olması.. evet, bunların hepsi birer ibadettir. Çünkü fukahâya göre, hayır yolunda ve o hayra vesile olacak hemen her meşru sebep bir ibadettir. Öyleyse bu ülkenin ekonomi ve eğitim açısından kalkındırılması, birlik ve beraberliğimizin temin edilmesi, Müslümanların devletler muvazenesinde o önemli yerlerini ihraz etmeleri mülâhazasıyla yapılan sınaî, iktisadî her teşebbüs bir ibadet hükmündedir.
Burada hatırlatılması gereken bir diğer mesele de meslekî kuruluşların ciddî organizasyon ile birbirleri arasında dayanışmalarıdır. Evet, her bir meslek erbabı, kendi aralarında birleşmeli, organizeli çalışmaya gitmeli ve -Allah’ın izniyle- aşılamayacak bir güç hâline gelmelidirler. Gerçi bizim hiç kimseyle rekabet etme gibi bir niyetimiz yoktur. Fakat birbirini seven ve kendi kazandığı kadar kardeşinin de kazanmasını arzu eden, aynı düşünceye sahip insanların bir araya gelmesi çok önemlidir.. ve tabiî böyle bir beraberlik başka türlü ve başka niyetlerle bir araya gelmelerden de çok farklıdır. Böyle bir farklılığın ortaya konulabilmesi için de bu türlü teşebbüslere ihtiyaç vardır. Meselâ Japonya’da olduğu gibi ülkemizde de genç, olgun ve ihtiyar işadamları bir araya gelebilir, kamplar ve seminerler tertip edip işleriyle alâkalı meseleleri derinlemesine müzakere edebilirler. Yapılacak bu müzakereler neticesinde, içte ve dışta gerçekleştirecekleri bütün ekonomik hamlelerde birbirlerine destek olabilir ve ferdî teşebbüslerin yerine kolektif şuuru hâkim kılarak onun rehberliğinde zirvelere yürüyebilirler.
[1] Nisâ sûresi, 4/141. [2] Enbiyâ sûresi, 21/105.
Bir Kere Daha Namaz 8 dk.
İşlerinin yoğunluğunu bahane ederek namaz kılmaya vakitlerinin olmadığını söyleyenler var. Bu hususta ne söylenebilir?
Her meselenin başı ve esası iman olduğu gibi, bu meseleye de öncelikli olarak bu çerçeveden yaklaşmak gerekir. Şöyle ki, imanın şartları arasında sayılan esaslar, ferdin dünyaya bakış açısını şekillendirmektedir. Buna göre Allah’a iman, kalbî huzurun yegane esası ve teminatıdır. Allah’a imandan nasibi olmayan kalbler, bu boşluğu kat’iyen başka bir şeyle kapatamazlar. Dikkat edin. Kalbler başka değil ancak Allah’ı zikir ile tatmin olur.’ âyeti bu hakikatı hatırlatır.
Peygamberlere iman; maziyi karanlık, geleceği ise endişeler içinde görme bahtsızlığından kurtaran önemli bir faktördür. Biz, onlara ve hususiyle de Nebiler Sultanı’na iman sayesinde, dünya ve ukbanın en tehlikeli yerlerini berk-i hâtif gibi geçeceğimize inanır, O’nun şefaat-i uzması ile hayal ufuklarımızı aşan nimetlerle serfiraz olacağımıza iman ederiz.
Meleklerine iman; bize, en yalnız kaldığımız anlarda dahi onlarla beraber olduğumuz, onların kontrol ve gözetimi altında bulunduğumuz hissini verir. Bu mülâhaza ile davranışlarımızı kontrol altına alır ve hayatımızı duyarak hissederek yaşarız.
Kadere iman; musibet veya meserret televvünlü başa gelen her şeyin O’ndan olduğuna, aksine ihtimal vermeyecek kat’iyette inanma demektir.
Âhirete iman; iman esasları içinde yer alan ve davranışlarımızı murakabe altına almamızı sağlayan en büyük unsur olmanın yanında, hadd ü hesaba gelmeyen nice dünyevî faydalar da sağlamaktadır. Ayrıca her bir müminin gaye-i hâyâli olan, Allah Resûlü ile vicahî görüşmek, ancak ahirette olacaktır. Enbiyâ-yı izâm, selef-i salihin, evliya-yı kiram, asfiya-yı fihâm hazerâtının hemen hepsi ahirettedir. Dolayısıyla bunlarla kavuşma aşk u şevki içinde bulunan müminlerin, ahirete imanı ve o imanın kazandırdıkları bir başkadır.
Şimdi, bu esasların bütününe iman etmek, kişiyi, öncelikle akide konusunda, oturması gereken yere oturtacak ve onu gerçek huzura kavuşturacaktır. Bundan sonra da, bu huzuru ihlal eden unsurlar iradî olarak def edilecek ve yine huzurun devamını sağlayacak ibadetler yerine getirilecektir. Dolayısıyla, soruda bahsedilen husus, şayet vâki ise, bu problemin menşei, ibadet öncesindeki icmalen arz ettiğimiz iman esaslarında aranmalıdır. İmanı tam tekmil olanlar için böylesi problemler aslâ bahis mevzuu olamaz.
Burada soruya cevap ararken, namaz ile ilgili bazı mücmel değerlendirmeler de yapılabilir zannediyorum. Namaz, yukarıda kısaca üzerinde durduğumuz iman esaslarını teker teker hatırlatan bir ibadettir. Namazda her zaman, potansiyel bir hatırlatma ve derin bir zevk vardır. O, insana, Rabb karşısındaki acz ve fakrını hatırlatır. Üstesinden gelinmesi mümkün olmayan ya da öyle gözüken problemleri çözme yollarını gösterir ki, bunun aslı ve esası da her şeye gücü yeten bir Kadîr-i Mutlak’a imandır. Bu son hususu, Fatiha âyetleri üzerinde durarak biraz daha açabiliriz:
Elhamdü’lillahi rabbi’l âlemin: Hamd, zerrelerden sistemlere kadar her şeyi terbiye eden, yetiştiren, olgunlaştıran Allah’a mahsustur. Binbir hadise karşısında elimizden tutan ve bizi boğulmaktan kurtaran böyle bir Rabbe inandıktan sonra ben ne için ümitsiz olacağım ki?
Er-Rahmani’r Rahim: O dünya ve ukbada, kâfirlere de müminlere de merhametlidir. Rahmeti, gadabını ve öfkesini aşkındır. Öyleyse ne diye ümitşiken olacağım ki?
Mâliki yevmi’d-din: O, ceza gününün tek sahibidir. Her kulun burada yapmış olduğu en küçük amelleri dahi, kendisine arz edecek ve hesabını soracaktır. Ama rahmeti gadabını geçmiş olan Allah’ım bana orada da yardım elini uzatacaktır.
İyyake na’büdü ve iyyake nestain: Kulluğumuzu sadece Sana hasrettik.. ve sadece Sen’den yardım diliyoruz. Sen’in Rububiyetin, Ulûhiyetin karşısında boynumuzda tasma ve kulağımızdaki küpe ile kapına geldik. Bu halimizle Sana köle olduğumuzu ilan ve itiraf ediyoruz. Fakat bu ne şerefli bir kölelik; Sultanımız, Sultanlar Sultanı olan Sensin Allah’ım. Ayrıca bizler, hiçbir mahlûka boyun eğmeyecek kadar aziz ve şerefliyiz. ve biz sadece Seni dileriz. Yunus’un ifadeleri içinde
‘Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları
Bana Seni gerek Seni’
diyoruz.
Şimdi, her tarafında tevhid akidesi nümayan ve şuurla yapılan bu kulluğun arz edilmesi ve yardım dileme aslında Allah’ın lütuf ve ihsanları karşısında yapılması gerekli olan şükrün, ibadetin tam yapılamadığının bir itirafıdır. Hâlık-Mahlûk münasebetini kavramış olmanın esprisi içinde âciz ve fakir olunduğunun beyanıdır. Öyle ise, bu anlayış ve bu düşünce içinde bulunan bir insan nasıl ümitsiz olur ki?
Fatiha’nın devam eden cümleleri de aynı minval üzere değerlendirilebilir. Ancak ifade edilmek istenen mânâ anlaşıldığı zannıyla kısa kesiyorum. Evet, bu duygu ve düşüncelerle namaz kılmaya muvaffak olabilen bir insanın, dünyevî işlerini bahane ederek namaz kılmaması düşünülemez. Öyleyse imanın yanı sıra, namaz hakikatinin de bu insanlara anlatılması ve mümkünse, bunları duymasına yardımcı olunması şarttır.
İnsan, namaz ibadeti ile, tıpkı günebakan çiçeklerinin güneşe bakarak gelişimlerini tamamlamaları gibi gelişmesini tamamlayabilir. Günde 5 defa Rabbisine teveccüh ederek, pörsüyen duygularını, solan şuurunu yeniden canlandırabilir.. ve tekrar zindelik kazanabilir.. kazanabilir ve böylece Rabbisine olan ahd ü peymanını yeniler. Bu yönüyle namaz, Allah’ın bizlere en büyük bir lütfudur. Bunun yokluğu, güneşin yokluğu gibidir. Nasıl güneş olmadığında -sebepler plânında- günebakan çiçekleri de yoktur; öyle de ibadet olmadığında, bir anlamda insan da yoktur. Öyleyse ibadete gerçek anlamda muhtaç olan bizleriz.
Namaz kılan ve Rabbisinin huzurunda şarj olan bir insan, atılacağı ticarî hayatında haramlardan, mekruhlardan olabildiğine kaçınır. Özellikle gün ortasında kıldığı öğle, ikindi namazları, insanın murakabe ve muhasebe hislerini coşturur. O mekânizmayı harekete geçirir ve insanı yanlışlar içine düşmekten kurtarır. Akşam, yatsı, teheccüd ve sabah namazları ise
‘Nâçar kaldığı yerde
Nâgah açar ol perde
Derman olur her derde.’
dizeleriyle anlatılmak istenen esrarın tecelli merkezleridir.
Ve namaz Müslümanın günlük hayatını düzen ve nizam altına alan cebrî bir faktördür. Günde 5 defa Rabbin huzuruna çıkan insan, ister-istemez, hayatını bir düzen içine sokar. Sabah namazından sonra işine başlar. 6-7 saatlik yoğun bir mesai ile yorulunca, öğle namazı ile yeniden zindelik kazanır. Döner ikindiye kadar tekrar çalışır. İkindi namazı ile yeniden zihnî ve bedenî dinlenme faslı yaşar. Zaten böyle bir mesaî tanzimi olmasa, o iş yerinden netice almak, âdeta imkânsız denecek ölçüde azalır. Namazdaki bu esasları bilemeyen, sezemeyen insanlar huzursuzluk girdabına kapılır ve bunalımdan bunalıma sürüklenir giderler.
Hâsılı, işlerinin çokluğundan namaza vakit bulamayanlar, İlâhî gerçeklere gözleri kapalı olanlardır. Buna göre imandaki zafiyet, iman esaslarına inanılması gerektiği ölçüde inanmama ve bir-iki noktasına temas ettiğimiz namaz hakikatini kavrayamama, maalesef insanımızı bu türlü düşünceler içine sokabilmektedir. Bunlardan kurtuluş yolu ise, yukarıda kısmen izah etmeye çalıştığımız gibi, yakîn derecesinde bir iman ve onun hayata yansıtılmasıdır.
Bir Kere Daha Tebliğ Usûlü 12 dk.
Kur’ân-ı Kerim’de insanların, kendilerine gelen ilahî mesajlar karşısında: ‘Biz bunları daha önceden duymamıştık, bunlar uydurmadan başka bir şey değildir’ diyerek tepki gösterdiklerine ve şiddete başvurduklarına parmak basılıyor. Bu mevzuda takip edilecek metod ve düsturlar nelerdir?
Kur’ân-ı Kerim’de, bazı saf ve muhakemesiz insanların; ‘Daha önce atalarımız ve dedelerimizden böyle bir şey duymadık’ (Kasâs/36) dedikleri anlatılmaktadır ki, bütün firavunların, nemrutların ve diğer mütemerritlerin, müstebitlerin temerrüt ve diyalektik psikolojisiyle, aynı düşünce içinde hareket ettiklerini görmek mümkündür. Hırçın ve inatçı bir çocuğa herhangi bir mesele hakkında ‘bu böyledir’ dendiği zaman kalkıp mantık dışı ve sırf inat olsun diye ‘hiç de öyle değildir’ demesi gibi, Allah Rasulü’nün: ‘Tevrat’ı indiren Allah’tır. İncil’i, Kur’ân’ı indiren de Allah’tır’ diye önemli bir gerçeği beyan etmesi karşısında, o insanların baş kaldırıcı bir edayla ‘Allah hiçbir şey indirmedi’ demeleri tipik bir hasta ruh haletinin ifadesinden başka bir şey değildir. Hz. Musa’nın (as) halkı irşadı karşısında mağlubiyet psikolojisi içine giren firavunun, ‘Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim; (kurtarabilirse) Rabbine yalvarsın! Çünkü ben onun dininizi değiştireceğinden veya içimizde fesat ve bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum’ (Gâfir/26) demesinde de yine aynı halet-i ruhiyeyi müşahede etmek mümkündür.
Aslında, günümüzdeki birtakım insanların ‘benim dedem de namaz kılardı, benim annem de başörtülüydü; ama ben sizin gibi aşırı gitmiyorum, benim gönlüm temizdir’ vs. deyip bir de karşısındakine ‘-cı, -cu’ kuyruğunu takması aynı temerrüt ve psikolojisinin modernizasyonundan başka bir şey değildir. Bütün bunlar eski mantıkçıların çok da iltifat etmedikleri mugalata ve karşı tarafı aldatmaya matuf israf-ı kelâm türünden şeyler olsa gerek.
Evet, Kur’ân ve Sünnette, iman ile İslâm arasındaki bir kısım farklılıklardan bahsedilmiştir ama, ‘imancı’, ‘İslâmcı’ gibi ‘-cı’lı, -cı’sız’ ayırımına rastlamak mümkün değildir.
Onlar ‘geçmişte böyle birşey yoktu’ vs. dediğinde, biz de çevirip şöyle diyebiliriz: ‘Biz, inkâr eden insanlar tarafından söylenen bu lafları o kadar çok duyduk ki, bugün duymamız kadar tabiî birşey olamaz ve gelecekte de duymamız mukadderdir.’
Hasım dünyanın tarih boyunca sergilediği tavır, aynı üslupla günümüzde de sergileniyor ve gelecekte de sergilenmesi mukadderse ve onlar bu tavırlarını şiddet kullanmaya kadar götüreceklerse, Kur’ân’ın hadimleri de maruz kalacakları sıkıntılara karşı, önceden sabır ve mülayemetle hazırlıklı olmak zorundadırlar. Gelecek hakkında te’minat almış değiliz; her şey fevkalâde iyi de olabilir; çok şiddetli fırtınalar da esebilir. Ve şayet fırtınalar esecekse, işte o zaman sabr u sebatı kuvvetli olanlar, azmi, cehdi, gayreti, ikdamı tam ve meseleyi bir imtihan sırrı şuuruyla ele alanlar o fırtınanın şiddet ve tazyikine göğüs gerebilecek ve yarınlara yürüyebileceklerdir. Kim bilir, belki de şartlar bu çığırı ilk açan çilekeşlerin dönemindekinden daha ağır da olabilir; olabilir de, bu yola gönül verenler ‘keşke ölseydim de bu günleri görmeseydim’ diyebilirler. Yine, kim bilir, belki o gün yerin altı üstünden daha fazla arzu edilir hale gelebilir; dolayısıyla da, şimdilerde böyle bir imtihan sırrını göz ardı edenler elenip giderler.
O gün kimileri korkuyla elenecek, kimileri ikbal hırsına kendini kaptırdığından dolayı elenecek, kimileri şöhret marazıyla elenip gidecek.. bencillikten dolayı elenenler olacak. Bu işe ilk başladığı dönemdeki ihlas ve samimiyetini koruyamadığından dolayı elenenler çıkacak; çıkacak zira; şimdiye kadar ne enbiya-ı izam, ne evliya-i fiham, ne asfiyayı kiram, ne müctehidin-i izam, ne müceddidin-i kiram hiçbirisi böyle tekdüze yürüyerek hedefe varamamıştır.. varamamış ve defaatle imtihana tâbi tutulmuş, kaç defa elenmiş ve neden sonra gidip hedefe ulaşmıştır. Tekrar arz edeyim ki bu iş, elli defa imtihan vermiş, elli defa Allah’a karşı vefa ve sadakatini ispat etmiş insanların işidir. Bu baştan böyle kabul edilmeli ve sonradan ‘ne oluyor?’ denmemeli. Zira bu ifade, Allah’ın takdirini tenkide açık, kazaya razı olmayan insanların ve daha doğrusu kâfirce düşüncenin ifadesidir. Son asrın müceddidi, gelecek olan tazyik hususundaki endişesini ifade ederken ‘dilerim Cenâb-ı Hakk bize pahalıya satmasın’ der. Ne var ki, böyle bir şeye malik olmak için mal da verilir, can da verilir. Bu iş her kişinin işi değil, er kişinin işidir. Bu iş, hiç başı, dişi ağrımayan hazırcıların omuzlayacağı kadar hafif bir iş de değildir. Kim bilir belki gelecekte, yığın yığın sıkıntılar üstümüze, tıpkı karabasan gibi çökecek ve defaatle sarsılacağız. Belki ilk etapta onun şokunu yaşayacak ve belli bir süre mânâsını anlayamama şaşkınlığı içinde kalacağız. Ancak daha sonra Cenâb-ı Hakk’ın icraatını esma veya sıfat dairesinden hayranlıkla temâşâ ediyor gibi seyredecek ve zevkten zevke ererek, kendimizden geçeceğiz.
Bazı ahvalde fertlerin birbirlerine sıkıca kenetlenmeleri onların kayıp düşmelerini önlediği gibi, geleceğin mutlu dünyasını imar etmeye azmetmiş hak erlerinin de hizmet etrafında kenetlenmeleri kaydırıcı, düşürücü sebeplere karşı öyle bir teminattır. Bunun içindir ki, her fert hizmetle irtibatını devam ettirmeli ve kardeşleriyle, sırf hizmet düşüncesiyle bütünleşmelidir. Evet hizmet, hizmet erinin tabiatının ayrılmaz bir parçası olmalıdır. Yalnız böyle bir noktaya gelinceye kadar çeşitli merhaleleri aşmak gerekir. Meselâ namaz mü’minin en ciddi işidir. Fakat namaza ilk başlayan bir insan onu ciddî olarak eda etme hususunda evvelâ kendini biraz zorlar. Böyle bir ciddiyeti yakalayabilmek için belki yıllarca temrinat yapar ve en sonunda huşû ile namaz kılmaya muvaffak olur. Hatta eskiler bir adamın Allah’la irtibatının derecesini anlamak için onun namazdaki yatıp kalkışına, temkinine, Allah karşısında samimiyetle duruşuna bakar ve ona göre hüküm verirlerdi.
Ancak kazanılan böyle bir son merhalenin, belki yıllar süren bir temrinat meyvesi olduğu unutulmamalıdır. İlk kez oruç tutan bir kimse, iftar vaktine kavuşuncaya kadar akla karayı seçer. Fakat daha sonra tuttuğu oruçlarda bu ilk günkü kadar zorlanmadığı da bir gerçektir. Zira o artık oruçla bütünleşmiştir. İlk kez zekat verdiğinde ‘yüreğim çıktı, gitti; neredeyse öleyazacaktım’ diyen insanlar, daha sonraları öyle bir hale gelirler ki, verme mevsiminde himmete çağırılmayacak olurlarsa ‘beni öldürecek misiniz, nedir bana kastınız?’ demeye başlar ve bu defa zekat vermedikleri için öleyazacak hale gelirler. Zira, artık onlar da vermeye alışmışlardır. İşte bu son nokta zekâtla bütünleşmenin ifadesidir. Evet nasıl ki ibadetlerimizde geldiğimiz bu doruk noktalar, zamanla ve temrinatla elde ediliyor; hizmetle ve hizmet düşüncesiyle bütünleşme meselesi de aynı ciddiyet ve aynı dikkati ister. Bu açıdan ibadet ü taatimizi, ihlâsımızı, yakînimizi, takva anlayışımızı cemaate dayanarak hassasiyetle sürdürdüğümüz gibi, geleceğe ait gaileleri ve devâhiyi aşma mevzuunda da, yine cemaat, bizim için çok önemli bir kalkan vazifesi görecektir.
Evet, bir taraftan hizmet adına pişmek, hizmeti tabiatımız haline getirmek, diğer taraftan arkadaşlarla beraber olduktan sonra -hafizanallah- muvakkaten cehenneme itecek de olsalar, birinin nazı geçeceği ve bu sayede diğerlerinin de necata ereceği hatırdan çıkarılmamalıdır.
Meselenin bir diğer yanı ise; Kur’ân ve iman hizmetinde sorumlu bir kadro konumunda olan bizler, zannediyorum biraz hizmetin özüyle alâkalı şeyleri ihmal eder gibi olduk. Bizim esas vazifemiz; müttakînden, zâhidînden, mukarrebînden, râdiînden, mardiyyînden, mahbûbînden, muhibbînden, sâfiînden, ulemâdan, sülehâdan olmaktır. Evet, âzamî takvayı, âzamî ihlâsı, âzamî verayı hedefleyip onlara ulaşmaktır. Hâl böyle iken, şimdilerde bütün bunlar bizim kavlî dualarımızda vird-i zebânımız değilse ve bunları fiilen yakalamaya çalışmıyorsak; hatta geceleri gündüzleri bu istikamette değerlendirmiyorsak, vücudumuzun mikroplara karşı mukavemeti yok demektir. Böyle olunca gün gelir korku bir virüs halinde vücudumuzda yuvalanmaya, Erzurumluların tabiriyle ‘cücüklemeye’ başlar. Hele bir de şöhret, tenperverlik, çoluk-çocuk meftuniyeti önümüzü kestiği zaman bütün bütün yenik düşebiliriz. Halbuki böylesi tehlikelere karşı korunmanın en kestirme yolu ferdin zühd, takva ve ihlas dairesi içinde yaşamasıdır. Bakın asrın ruh ve beyin mimarına; o bir taraftan ümit-şiken olmamak ve müptedilerin kapıdan girmelerini sağlamak için ‘Takva; ferâizi yerine getirmek, kebâiri terk etmektir’ derken, öte taraftan da ‘Her nur talebesinin bir ölçüde âzamî takvayı, âzamî zühdü, âzamî velâyeti, âzamî ihlâsı yakalama cehdi olmalıdır’ der. Yani, ilki bu işin asgarîsidir, hedef ise azamîyi yakalamaktır… Evet işin başındaki o zat, şöhret yanıbaşına kadar geldiği zaman onu ayağının ucuyla itmiş, ‘şöhret ayn-ı riyadır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Eğer o belaya düşersen ‘innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn’ de, kurtul’ demiş ve muvakkaten o işin rüyasını görmüş, rüyada onun ne büyük bir âfet olduğuna şahit olmuş, sonra da hakikat âleminde ona karşı tavır alıp ihlâs ile, zühd ile, verâ ile, o virüsü imha etme yolunu göstermiştir. Evet, yılanların, çıyanların etrafını sarıp bir hayat boyu kendisini tehdit etmelerine mukabil korku onun ruhuna hiç misafir olmamıştır. Zira o, korkunun her çeşidine karşı savunma mekanizmasını çok iyi ayarlamıştır.
Sadece o mu? Elbette hayır. Bakın bu çizgide hayatını sürdüren Seyyid Kutub’a; hapishanede Nâsır’dan özür dilemesi istendiğinde ‘bir mü’min kâfirden özür dilemez’ demiştir ve dilememiştir. Ne güzel ifade eder Alvar İmamı:
‘Gülistan hidâyet bülbülünden dersin al ey dil!
Serindeki saadet sünbülünden dersin al ey dil!
Kamû âlemleri var eyleyen Allah’a teslim ol
O mihnetkeş Ali’nin düldülünden dersin al ey dil!’
Hâsılı, sıkıştığımız zaman o mihnetkeşlerin hayat safahatını gözlerimizin önüne sermeli, duygu ve düşünce dünyamızı yeniden hallaç etmeli, onların bulunduğu âleme girip, onların seslerini soluklarını duymalıyız.
Hz. Üstad’a kadar gelen çilekeşler, o ve onun ilk saftaki has talebeleri kulağımıza ‘sebat’ deyip fısıldayıp geçmeliler. Zübeyr Gündüzalp’ın Afyon’da idamla yargılanacakları zaman yaptığı, dağları bile paramparça edecek müdafaası ne müthiştir ve bize metanet fısıldayan ne muhteşem bir hitabedir! Rabbim çok kıymetli, çok pahalı, gerçek değerini sadece kendisinin bildiği ebediyetler değerindeki bu hazineyi bize gerçek değeriyle değil, altından kalkabileceğimiz karşılığıyla lutfeylesin!
Bir Nebze de Şeytandan 23 dk.
Şeytanın mahiyeti, fonksiyonu, yaratılışının hikmetleri, insanı saptırma yolları, bunlardan korunma çareleri adına bizleri aydınlatır mısınız?
1. “Şeytan” kelimesi hangi kökten gelir?
Şeytan, Allah’ın rahmetinden uzaklaşmış bir varlıktır. Şeytan kelimesi, iştikâk itibarıyla, Allah’tan, Allah’ın rahmetinden uzak oldu mânâsına شَطَنَ’den, bir de; yandı, işi bitti, helâk oldu mânâsına شَاطَ يَشيِطُ olmak üzere iki kökten gelir. Her ikisi de şeytan için doğrudur. Zira o, Allah’ın rahmetinden kovulmuş ve yanmaya hak kazanmış bir varlıktır.
2. “Şeytan” kelimesi başkaları için de kullanılabilir mi?
“Şeytan” kelimesi taşıdığı mânâdan hareketle dinde her azgın ve taşkın şeye kullanılabilir. Nitekim Allah (celle celâluhu) “Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar.” (Enfâl sûresi, 6/112) âyetinde şeytan tabirini, yaldızlı sözlerle insanları baştan çıkartan cinler ve insanlar için kullanıyor.
Seyyidina Hz. Ömer (radıyallâhu anh) serkeş bir ata bindirildiğinde “Beni bir şeytana bindirdiniz!” buyurarak serkeşlik yapan ata şeytan tabirini kullanmıştır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bir yerde köpeğe, bir yerde de serkeşlik yapan deveye şeytan demiştir.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, ins, cin veya hayvan serkeşlik yapan, başkaldıran, isyan eden her şeye bir mânâda “şeytan” denebiliyor. Ama burada bahis konusu olan şeytan, insanların baş belâsı, Seyyidina Hz. Âdem’e (aleyhisselâm) secde etmeyip, Allah’a karşı başkaldırmakla küfür yoluna girmiş, insanoğlunun ebedî hasmı olan şeytandır.
3. Şeytan, niçin Allah’ın rahmetinden kovulmuştur?
Şeytan, mahiyetinde mündemiç olan duyguları kötü yolda kullanması sebebiyle Allah’ın rahmetinden kovulmuştur. Evet, Allah insanı, maddî-mânevî mücehhez bulunduğu şeyler itibarıyla ahsen-i takvîme mazhar olarak yaratmış ve “Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tîn sûresi, 95/4) buyurarak bu hakikati ifade etmiştir. Bu açıdan insanın mahiyeti tıpkı bir takvim gibi bütün varlığa ait hakaiki câmi ve her şeyin özünü hâvidir. İnsan, kâinatı gösterebilecek bir takvim, seneler ve asırlar içinde geçen her şeyi ifade edebilecek bir fihrist mükemmeliyetindedir. Ayrıca böyle bir dışa paralel olarak iç mükemmeliyeti ifade eden kalb, sır, hafî, ahfâ gibi çeşitli duygularla da mahiyeti zenginleştirilmiştir.
Şimdi Allah herkesi böyle yaratmıştır ama, kimileri Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi kabiliyetlerini geliştirerek Cibril’i geride bırakmış, kimileri de Ebû Cehil gibi bütün istidatlarını menfi yönde kullanarak şeytanı utandıracak bir derekeye düşmüştür.
İşte şeytan da, bazı insanlarda olduğu gibi, mahiyetindeki nüveleri kötüye kullanarak Allah’ın rahmetinden kovulmuş ve uzaklaştırılmıştır. İfadeye dikkat edelim. Uzak yaratılmamış ama, kabiliyetlerini kötüye kullanarak uzaklaştırılmıştır.
4. Şeytan insana hangi yollardan yaklaşır?
Önce şeytanın insana niçin düşman olduğuna bir cümle ile temas edip sonra da insanı saptırmak için hangi yollara başvurduğuna âyetin belirttiği çerçevede ve şeytanın sözlerini esas alarak izaha çalışalım.
Şeytan, “Çık buradan, sen artık kovulmuş ve uzaklaştırılmışsın!” (Hicr sûresi, 15/34) âyeti ile ifade edilen tokadı yedikten sonra, insanoğluna gayz, kin ve nefretle, Allah’a karşı da küskünlükle, ikinci bir fıtrat kazanmıştır. Evet, şeytanın Hz. Âdem’e (aleyhisselâm) secde etmemesi, onun Rahmet-i İlâhî’den kovulmasına; Allah’ın kovması da, onun Allah’a karşı düşmanlık göstermesine zâhirî birer sebeptirler.
Evet, Hz. Âdem (aleyhisselâm) ile imtihan olma ve bu imtihanı kaybetmesi şeytana çok dokunmuş ve kasemle “Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onları (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesna.” (Hicr sûresi, 15/39-40) demiştir. Demek ki, şeytan, bu hâdiseler nedeniyle, Âdem’in (aleyhisselâm) şahsında bütün insanoğluna karşı kinle dolmuştur. Kinle dolu bir gönülde muvazenenin olmayacağı âşikârdır. Keza şeytan, Kur’ân’ın A’râf sûresinde belirttiğine göre kin ve gayzını şu cümlelerle ifade etmiştir:
“Öyleyse beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için Senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra mutlaka onlara önlerinden-arkalarından, sağlarından-sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.” (A’râf sûresi, 7/16-17)
Yani önden gelecek, ileriyi karanlık ve inkârla dopdolu gösterecek, “Öldükten sonra dirilme, Cennet, Cehennem yok…” dedirtecek, ümitlerini kırıp geçeceğim. “Gün be gün yevmülbeter.” diyecek, kıyamete kadar kâfirlerin esiri olacaklarına inandırarak, onların önlerine de karanlıklar püskürtüp duracağım.
Arkalarından gelecek, mazi ile alâkalarını kopararak, mukaddes olarak bel bağladıkları geçmişlerini büyük bir mezar şeklinde gösterip bütün ümitlerine bir balyoz indirerek onları ye’se atacağım.
Sağ taraflarından gelecek, “Siz ehl-i hak ve hakikatsınız, ne diye başkalarının dine hizmet etmesine imkân veriyorsunuz? Bu hizmeti siz yapsanız ya!” diyerek gıpta damarlarını tahrik edip hizmetlerini engelleyeceğim. İbadetlerini zâhiren yerine getirseler de yaptıkları şeyleri anlattırıp riyaya boğacağım.
Ve soldan gelecek, sol düşünceli, çarpık, çeşitli doktrinlerle zihinlerini bulandırıp, onların ruhlarına hep yanlış şeyler üfleyeceğim. Dolayısıyla sen onların çoğunu sana karşı nankör ve şükretmeyen insanlar olarak bulacaksın.
Evet, şeytanın bu kin ve nefretle, Cenâb-ı Hakk’a karşı olan bu küstahça tavrını Kur’ân değişik yerlerde sık sık hatırlatır.
5. Şeytan niçin hidayete gelmemektedir?
Şimdi de şeytanın hidayete gelemeyiş sebebini bir-iki misalle izah etmeye çalışalım. Bir insan düşünün ki, çeşitli sebeplerle kendini kine ve nefrete kaptırmıştır. Bu insan, o anki hâlinin muktezası olarak, sağa sola saldırır, eline geçeni atar ve karşısındakinin hakkından gelmek için elinden gelen her şeyi yapar. Zira bu insanda artık muvazene, muhasebe, salim düşünce yoktur. Yani dengesizlik bu kişinin saatlerini, dakikalarını, saniye ve saliselerini kaplamış, hatta ruhunu bile sarmıştır. İşte böyle bir ruh hâleti içinde olan o insan, artık kazandığı ikinci fıtratın gereğini yapacaktır. Yani bu türlü davranışlar onun, o andaki fıtratının gereğidir.
Bir başka misale geçecek olursak; yine bir insan düşünün ki, bu insanın içini bazen bütün bütün küfür esintileri sarmıştır. İradî olmayan şüphe ve tereddütler, aniden kopup gelen rüzgârlar gibi onu sarsmaktadır. Meselâ, Allah (celle celâluhu) veya Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında yersiz ve uygunsuz şüpheler onun düşünce dünyasını zorlamaya başlamış ve onu hep şüphe ve tereddüt vadilerinde dolaştırmaktadır.
İşte, o anda bu insan eğer Allah’a sığınır ve o şüpheleri izale edecek bir yola girerse Allah’ın inayeti ile o hâlden kurtulur. Aksi hâlde, bu durum devam edecek olursa, intiharı bile düşünecek hâle gelir ve başını taştan taşa vurur. Aslında kâfirin hâli işte budur. Yani onda küfür devamlı olduğu için, hiçbir zaman bu tür sıkıntılar ve ızdıraplar onun yakasını bırakmazlar.
Şimdi bu iki misalden hareketle, şeytanın hidayete gelemeyişine bakalım: Şeytan birinci misaldeki insan gibi, mahiyetindeki iyiliğe, güzelliğe açık tüm istidatlarını, iradesiyle öldürmüş ve kötülüğe ait bütün istidatlarını da inkişaf ettirmiştir. Bu suretle, içini küfürle, öyle bir doldurmuştur ki, artık onun mahiyetinde inanmaya yer kalmamıştır. O öfkeli adam gibi, kin ve nefretini değişik şeylerle kusan kişi gibi, hayatının bütününü saniye ve saliselere varıncaya kadar hep kötülük sarmıştır.
İşte şeytan budur ve böylesine bir kin ve nefretle Allah’a inananlara düşman olan şeytana bir şey anlatmak ya da kabul ettirmek ve dolayısıyla hidayete gelmesini beklemek boşunadır. Zira küfür, onda fıtrat hâline gelmiş ve tabiatının bir buudu olmuştur.
Şeytan, şayet o ikinci misaldeki insan gibi, Allah’a sığınsa ve girdiği o çıkmaz yoldan çıkma eğiliminde bulunsaydı, Allah’ın inayeti ile kurtulur ve hidayete mazhar olabilirdi…
6. Şeytanın yaratılmasının hikmeti nedir?
Bu konuda müstakil olarak yazılmış kitaplara müracaatla daha teferruatlı malumat elde edilebilir. Hassaten Hz. Bediüzzaman’ın bu konuyu ele aldığı risale dikkatlice okunmaya değer.[1] Bununla beraber bir iki cümle ile bu hususa da işaret edelim.
Allah (celle celâluhu), abes iş işlemekten münezzeh ve müberradır. Hakîm olan ve her şeyinde bin bir hikmet gizli bulunan –insanlar anlamasa da– Allah hakkında böyle bir şey düşünme, Allah’ı bilememenin, O’nu tanıyamamanın bir ifadesi olsa gerek.
İnancımıza ait bu temel kaideyi pekiştirdikten sonra diyebiliriz ki, şeytanın yaratılarak Müslümanlara musallat edilmesi, onları teyakkuza sevk eder.. sevk etmiştir, ediyordur ve edecektir de. Böylece insan ondan korunma mekanizmasını harekete geçirecektir. Demek ki şeytanın tasallutu, insanda mevcut bulunan korunma mekanizmasının rantabl çalışmasına vesile olacaktır. Yani nasıl tarlada akreplerin ve zehirli yılanların olması tarlada çalışanları dikkat ve teyakkuza zorlar.. ve dikkat etmeye ait istidatları inkişaf ettirir.. veya Bediüzzaman Hazretleri’nin misali içinde; atmacanın serçe kuşuna musallat olması, serçenin kabiliyetlerini geliştirir; aynen öyle de, şeytanın insanlara tasallutu, şeytandan kaçma, kurtulma, onun tuzaklarını boşa çıkarma adına onların kabiliyetlerini geliştirir. Dahası, insanların Allah’a dehaletine, Sünnet-i Seniyye kalesine sığınmasına vesile olur. Zaten Kur’ân da çeşitli âyetleriyle bu hususa işaret eder. Meselâ, “Eğer şeytanın fitlemesi seni dürterse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O işitendir, bilendir.” (A’râf sûresi, 7/200) Bir başka âyette Allah’a sığınmayı salıklar ve “De ki; şeytanların kışkırtmalarından Sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım, Rabbim!” (Mü’minûn sûresi, 23/97-98)
7. Şeytanın bizimle uğraşmasına nasıl engel olacağız?
a. Allah’a Sığınma
Biraz önce âyet-i kerimelerle ifade ettiğimiz gibi Allah’a sığınma, O’na iltica etme, şeytanın azdırması ve saptırmasına karşı en önemli bir sığınak ve dinamiktir. Bu dinamiğin behemehâl kullanılması şarttır. Rabbim, bizlere, “Kulun Allah’a en yakın olduğu hâl, secde hâlidir.” sırrını temsille, başımızı yere koyup, “Allahım, Senden Sana sığınır, yani Celâl ve Ceberutiyetinden, Rahmet ve Rahmâniyetine sığınırım, şeytandan da Sana sığınırım.” dedirtsin ve bizi muhafaza buyursun.
b. Tembelliği Terk Etme
Şeytan daha ziyade âtıl ve tembel insanlara hücum eder. Hiçbir iş yapmayan, miskin miskin oturan ve hele din adına hiç de aktif olmayan kimselerle meşgul olur. Öyleyse biz de, bu noktadan hareketle, şeytandan korunma hususunda atalet mevzuu veya aktif olma mevzuu üzerinde durmak istiyoruz. Yani madem şeytan daha ziyade ataletimizden istifade ediyor. Boş durduğumuz zamanlarda içimize uygun olmayan kuruntular atıyor, fena şeyleri düşündürüyor, fena şeyleri okutturuyor, fena şeyleri yapmaya zorluyor. O zaman biz de, ister düşünceyle, ister fiille, onun parmak sokacağı ve kurcalayacağı noktaları doldurmak, duygu ve düşüncemiz itibarıyla Rabbimiz’e ait şeylerle dolup taşmalıyız.. dahası âyât-ı tekvîniyeyi sık sık mütalâa edip râbıta-i mevtle iki büklüm olmaya çalışmalı ve Rabbimiz’in dinini çevremize anlatmak suretiyle her zaman dopdolu olmalıyız ki, şeytan içimize girip imanımızı sarsmasın ve vesvese veremesin.
Kaldı ki, biz evrâd u ezkârla münasebet içinde bulunur veya O’nun dinine hizmetle ömrümüzü dolu dolu geçirirsek, bunların hürmetine Rabbim de bizi, şeytanlara terk etmeyecek ve bu kudsî meşgaleler sayesinde –inşâallah– sahil-i selâmete çıkaracaktır.
c. Ahde Vefa
Ahde vefa da en azından diğerleri kadar bizi şeytanın iğvâsından koruyacak hususlardandır. Evet, siz vefa gösterip Allah’ın dinine omuz verirseniz, Allah da sizi şeytanla baş başa bırakıp çürümeye terk etmez. Zaten O da “Ahdinize vefalı davranın, Ben de ahdimi yerine getireyim.” (Bakara sûresi, 2/40) demiyor mu?
Evet, siz bu düşünce ve inanç içinde bulunup, onu hayata taşıdığınız müddetçe, şeytanın tasallutu karşısında Allah, bir âyetini hatırlatacak, bir burhanını gösterecek, gözünüzden perdeyi kaldıracak ve mutlaka sizi koruyacaktır. Sahabede, asfiyâda, evliyâda bunun yüzlerce misali vardır ve bu misaller göstermektedir ki, onların başları döndüğü, bakışları bulandığı anlarda, Rablerinin burhanı karşılarına çıkmış ve onları hemen istikamete yönlendirmiştir. Kim bilir, belki de sizler, bizler ve hepimiz iradelerimizi kötüye kullanmada ısrar etmediğimiz sürece hep Rabbimiz’in bu türlü nimetlerine mazhar olarak düşmekten, sürçmekten kurtulmuşuzdur.
“Siz, Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder.” (Muhammed sûresi, 47/7) âyetinin mucibince, O’na vefa ve sadakat içinde olanlar, O’ndan vefa ve inayet görmüş.. sınırlı iradelerini O’nun yolunda kullananlar, O’nun sınırsız nimetleriyle serfiraz olmuşlardır. O hâlde bu kutlu davanın kutlu neferleri olarak bizler, neticede bizi Cennet’e, Cemalullah’a götürecek bu yolda ahde vefadan bir an bile dûr olmadan sürekli çalışmalıyız. Allah’ın her yerde ve her zaman hâzır ve nâzır olduğu hakikatine inanarak o Rakîb ve Müheymin’in müşâhedesi altında olduğumuzu bir an olsun hatırdan çıkarmamalı, davranışlarımıza ona göre çeki düzen vermeli ve iç âlemimizi her zaman zapturapt altına almalıyız.
d. Yalnız Kalmama
Yalnız kalmama, şeytanın idlâl ve ifsadına karşı çok önemli bir silahtır ve bu silahın behemehâl her zaman kullanılmaya hazır olması gerekir. Bu ise Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurduğu gibi, en az üç kişilik bir arkadaş grubuyla gerçekleşebilir. Yani çarşıda, pazarda, evde, bizim gibi duyan, hisseden ve inanan arkadaşlarla bir arada bulunma ve bu suretle şeytana mel’abe (oyuncak) olmaktan kurtulma…
Evet, her kötü düşünce içimize atılmış bir tohum gibidir. Bu tohum zamanla mevcudiyetini hissettirir ve rüşeym hâlinde kendini gösterir. Eğer bu kötü düşünce henüz filiz iken kesilip atılırsa ne güzel! Aksi takdirde o, boy atar, gelişir; gelişir ve geliştiği bünyeye rağmen onu yer bitirir. İşte bunun için şeytanın küçük tohumlar hâlinde ruhumuza saçtığı şeylerin daha baştan kökünün kazınması şarttır. Yoksa zamanla bunlar, altından kalkılamayacak, muvazene, muhakememizi hatta hayal hanemizi bile istiab edecek hâle gelebilir. Böyle bir duruma geldikten sonra kurtulmak ise çok zordur.
Onun için bu tür kötü düşüncelerin bünyemizde kök salmaması, sonra da dönüp bizi teslim almaması için sair hususların yanında, yalnız kalmama meselesinin de iyi işletilmesi gerekmektedir. Evet, şu içtimaî dağdağalar içinde ötelerle alâkası zayıf, Allah ile irtibatı istenen seviyede olmayan bizlerin çok kere iradesi ve kalbî hayatı, ruhî canlılığı bizi korumaya yetmeyebilir.
Bu arada etrafımızda çehresi hakikat gamzeden, iradesinde Allah iradesi çağlayan öyle arkadaşlarımız vardır ki, onların yanına gittiğimiz ve onlarla aynı atmosferi paylaştığımız zaman, tıpkı bir veli ile diz dize gelmiş gibi kuvvet kazanabiliriz. Onların sözleri, sohbetleri, âdeta içimizde buz bağlamaya başlamış kötü duygu ve düşünceleri eritebilir. Bazen de biz bu konumda bulunur, onlar gelip bizden, yukarıda arz ettiğim ölçülerle istifade edebilirler.
Evet, Allah (celle celâluhu), insanı topluluk içinde yaşayabilecek şekilde yaratmıştır. İnsan, maddî-mânevî bütün ihtiyaçlarıyla hayatiyetini ancak hemcinslerinden müteşekkil böyle bir toplum içinde görerek sürdürebilir. Öyleyse bize düşen de böyle bir topluluktan ve o topluluk içerisinde iyi, güzel ve hayırhah arkadaşlardan uzak düşmemektir.
e. Vaaz u Nasihat Dinlemek
İnsan, yüreği hoplamaya, gözü yaşarmaya, iç âleminde kendini her gün birkaç defa yenilemeye muhtaç bir varlıktır. Kur’ân, Rabbisiyle münasebete geçip ağlamaktan kendini yerlere atanları tebcil ve takdirlerle anlatır. İşte vaaz u nasihatler bazı ahvalde bizi bu ufka ulaştırabilir. Fakat ne yazık ki, umumî planda bizler bu türlü vaiz, nâsih ve hayırhahları dinlemekten mahrum tali’siz bir cemaatiz. Keşke yüreklerimizi hoplatacak, bizi aşk u şevke getirecek yüzlerce, binlerce vaizlerimiz olsaydı!..
Evet, keşke Fahreddin Râzî gibi kürsüye çıktığında ağlamaktan sözleri boğazında düğümlenip kalan ve ne dediği anlaşılmayan yüzlerce, binlerce vaizimiz olsaydı!.. Olsaydı da hiçbir şey anlamasak bile sadece onları seyretmekle gerekli dersleri alsaydık. Keşke sahabe, tâbiûn, tebe-i tâbiîn hazerâtının hayatlarını gerçek veçheleriyle bizlere anlatan ve kitap sayfaları arasında kalan o malumatları, ruhundan ruh katarak intikal ettirecek yüzlerce, binlerce nâsihimiz olsaydı da, bizler de onları dinleyip, “Yahu onlar da insan, biz de!” deyip insanlığımızdan hicap duyar hâle gelseydik.. hayatımızı, yaşayışımızı sorgulamak ihtiyacını hissetseydik.. ve kendimize çeki düzen verseydik.
İhtimal o zaman kalblerimiz yumuşayacak, içimizi yer yer karartan paslar izale olacak ve ruhumuza akseden ilâhî tecellîler bütün aydınlığıyla bizi saracak, biz de bu sayede şeytanın her türlü vesvese ve desiselerinden uzak kalacaktık.
O hâlde ne olur, lütfen “Ben bunu biliyordum bir daha okumayacağım, ben bunu dinlemiştim, bir daha dinlememe gerek yok!” demeyin! Yeme içme ihtiyaçlarımızın olması ve bunların tekerrür etmesi gibi, mânevî hayatımız, kalb, ruh, vicdan vesair duygularımızın da ihtiyacı olduğunu ve bu ihtiyaçların da tekerrür ettiği hakikatine binaen kendinizi mutlaka bir üstadın kucağına atın ve ona sığının! Onun, bütün fenalıkları eriten, şeytanın içimize girmesine izin vermeyen o Hak dostunun atmosferine girin ve daima kendinizi yenileyin!
8. Şeytanın şerrinden korunmak için hangi dualar okunmalı?
Bir fasıl önce Allah’a sığınmakla başlayıp, yalnız kalmama ve vaaz ü nasihat dinlemekle bitirdiğimiz hususları, bu konuda yapılacak fiilî dualar olarak nitelendirecek olursak, bunların yanında bir de kavlî dualar vardır ki, bu ikisi bir vahidin iki yüzü gibidir. Birini yapıp diğerini ihmal veya terk etmek, neticeye ulaşılmasını engelleyebilir.
Onun için kavlî dualar da her zaman ve zeminde yapılmalı ve ihmal edilmemelidir.
Kavlî dua denince tabiî olarak Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu konuda söylediği dualar akla gelmektedir. Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem), şeytandan Allah’a sığınma adına, çeşitli vesilelerle şeref-sudûr olmuş birçok dua vardır, yemekte, tuvalete girerken, ailesiyle münasebet esnasında vs. Bunların hepsini teker teker ele alıp anlatma bu sohbetin çerçevesini aşar. Onun için Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) şeytandan korkulduğunda söylenmesi için talim buyurduğu duayı örnek olarak zikredip sair şeyler için bu konuda yazılmış duaların derlendiği dua mecmualarına veya müstakil kitaplara müracaat etmenizi tavsiye ederim.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şeytandan korkulduğunda şu duayı talim ederek bize tahassun yolunu göstermektedir:
أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللّٰهِ التَّامَّاتِ الَّتِي لاَ يُجَاوِزُهُنَّ بَرٌّ وَلاَ فَاجِرٌ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ وَبَرَأَ وَذَرَأَ وَمِنْ شَرِّ مَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمِنْ شَرِّ مَا يَعْرُجُ فِيهَا وَمِنْ شَرِّ مَا ذَرَأَ فِي اْلأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمِنْ شَرِّ فِتَنِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمِنْ شَرِّ كُلِّ طَارِقٍ إِلاَّ طَارِقًا يَطْرُقُ بِخَيْرٍ يَا رَحْمٰنُ
“Yâ Rahmân! Allah’ın yarattığı, zürriyet hâlinde her tarafa saçtığı ve kusursuz meydana getirdiği şeylerin şerrinden, gökten inen ve oraya yükselen şeylerin şerrinden, Allah’ın yerde yarattığı ve yerden çıkan şeylerin şerrinden, gece ve gündüzün fitnelerinden, ―hayırla gelenler müstesna― meydana gelen hâdiselerin şerrinden, ne bir iyinin ne de bir kötünün kendilerini aşamayacağı, Allah’ın tastamam kelimelerine ve vech-i kerîmine sığınırım.”
Can evinden vurulan, mescidinin, minberinin, mihrabının yolunu unutan, küfür ve dalâlet vadilerinde bocalayıp duran ve bocaladıkça batan 20. asrın perişan, derbeder ve bir o kadar da ellerinden tutulmaya muhtaç nesillerine Rabbim inayet buyursun! Onları insî, cinnî şeytanların ve onların avenelerinin şerrinden muhafaza buyursun!.. Âmin…
[1] Mektubat, On İkinci Mektub, İkinci Sual; Lem’alar, On Üçüncü Lem’a.
Büyü ve Büyüden Kurtulma Yolları 6 dk.
Büyü nedir? Büyünün İslâm inancı içindeki yeri nedir? Kendisine büyü yapıldığına inanan bir insanın neler yapması gerekir?
Ehl-i Sünnet inancına göre sihir (büyü) haktır. Buhari, Müslim gibi sahih hadis kitaplarında, Efendimiz’e (sav) büyü yapılmak istendiği anlatılır. Hatta büyücüler bir keresinde muvaffak da olurlar. Cenâb-ı Hakk’ın bir hikmete binaen izin verdiği bu hadisenin, Efendimiz’in üzerinde az tesiri görülmüş ve sonra yine Allah’ın izniyle hemen çözülmüştür. Meseleye bu zaviyeden yaklaşacak olursak, büyü hadisesinin var olduğu ortaya çıkar.
Bakara sûresinde de Hârut ve Mârut adlı iki varlığın çeşitli şartlar öne sürerek sihir öğrettikleri zikredilmektedir.
Bugün artık modern dünyada, fizik âlemine müessir olabilecek pek çok şeyden bahsediyorlar. Parapsikoloji, fizikî âleme tesir eden metafizik şeyleri konu edinen bir ilim dalıdır ve dünyada genel bir teveccühe mazhardır. Tenasüb-ü illiyet prensibine göre, yani sebeplerle doğru orantılı izah edilemeyen şeyler hep bu çizgide mütalâa edilmektedir.
Medyumların son zamanlarda, sık sık çıkıp kamuoyuna anlattıkları -metafizik dünyanın elemanları olan- cinler, fizik âleminde çeşitli olaylarda kullanılıyor olabilir. İnsanın kendi ruhî gücünü rantabl kullanma yolları tam bilinemediğinden dolayı, bunu bilip kullananlarınki de büyü diye algılanabilir. Netice itibarıyla, neye hamledilirse edilsin, yada nasıl izah edilirse edilsin, büyü metafizik bir gerçektir.
Fakat son günlerde, bir kısım hissî, mantıkî, iradî boşluklardan kaynaklanan çok basit hadiselere bile büyü adı verilmektedir. Karı-koca geçimsizliğinden iktidarsızlığa, bir futbol takımının üst üste mağlubiyet almasından evli çiftin çocuğu olmamasına varıncaya kadar hemen her şeye büyü denmektedir. Halbuki vermiş olduğumuz bu örneklerin ilkinde iradî boşluklar, diğerlerinde de fizikî rahatsızlıklar bahis mevzuu olabilir. Bunlar da ancak yetkili otoritelere müracaatla çözümlenebilir. Mesela, karı-koca, kendi aralarında geçimsizliğe esas teşkil eden şeyleri karşılıklı oturup konuşsa, gerektiğinde araya hakemler girse veya çocuklarının olmamasında tıbbî olarak kusurun kimde olduğu tespit edilip tedavi olunsa, bu problemler ortadan kalkabilir. Ne var ki, günümüzde bazı kişiler bu yollara başvurmuyor ve ‘bu büyüdür’ diyerek büyücü hocalara (!) gidiyor.
Birincisi böylesi problemler karşısında ‘bu büyüdür’ demek, insanın peşinen mağlubiyeti kabullenmesi anlamına gelmektedir. Bu insan artık, kat’iyen kendi ruh gücünü kullanamaz. Zira kuvve-i maneviyesi kırılmış ve ye’s (ümitsizlik) bataklığı içine düşmüştür. Halbuki burada esas yapılacak şey, insanın Allah ile irtibata yönelmesidir.. yönelmesi ve kendi ruhuna gerçek gücünü kazandırabilecek, onunla bedenine hakim olacak seviyeye gelmesidir.
Büyü haktır, doğrudur, gerçektir ama her şeyi de büyüden bilme doğru değildir. Bu düşüncenin şirke kapı açma ihtimali bile söz konusudur. Yukarıda sözü edilen arızaların arkasında gerçekten büyü olsa bile, yapılacak şey, büyücü hocalara(!) gitmek değildir. Efendimiz (sav) kendisine yapılan büyü karşısında -ki Sahabe’nin beyanına göre, bazı emareleriyle hissediliyordu- Muavvizeteyn dediğimiz Felak ve Nas surelerini okuyarak Allah’a sığınmıştı. Onları her okuyuşunda sanki bir düğüm çözülüyordu ve Allah Resûlü (sav) rahatlıyordu. Öyleyse biz de bu türlü durumlar karşısında ‘Muavvizeteyn’in yanı sıra Fatiha suresini, Âyete’l-Kürsî’yi ve Efendimiz’den (sav) rivayet edilen duaları okuyup Allah’a sığınmakla yetinmeliyiz.
Yalnız burada dua okuma kadar önemli olan bir husus var ki o da, büyüye maruz kalan şahsın, bunu Allah’ın izale edeceğine inanmasıdır. Şayet onda bu inanç zayıfsa, yani Allah’ın kendisine şifa ihsan edeceğine dair şüphesi varsa, bütün bu okumaların, yalvarmaların, duaların faydası olmayabilir. Biz Allah’ın her şeye gücü yettiğine inanmıyor muyuz? O halde bu belayı Rabbim savamayacak da büyücü hocalar ve medyumlar mı savacak? Bir zamanlar Rabbime olan imanım ve itminanım neticesi demiştim ki, ‘bir büyü ki -haşa ve kella, yüzbin defa haşa ve kella- Allah yok edemiyor da, büyücü hocalar yok ediyor, öyle 100 tane, 1000 tane büyüyü bana yapabilirsiniz.’ Allah’ın def edemeyeceği hiçbir şey yoktur. Yeter ki O dilesin. Ve yeter ki kul, ibadet ü taatı ve O’na olan halis kulluğu ile meşiet-i İlahîyi kendi lehine çevirebilsin.
Ayrıca kapı kapı, şehir şehir büyücü peşinde koşmak, bu işin tacirliğini yapan hocaların (!) eline düşmek, en azından büyü yapılması kadar zararlıdır. Zira insan, şifa adına kuvve-i maneviyesini kaybedince, artık bir daha kendini toparlaması mümkün değildir.
Öte yandan, gecesi gündüzünden, gündüzü gecesinden aydınlık, ağzı dualı kimselere dua ettirme de bu hususta şifa adına başvurulması gereken yollardan biri sayılabilir. Köyde, kentte, halk içinde Hakk’ın temsilciliğini yapan böylesi hak erlerine müracaat edilebilir ve onların duaları talep edilebilir.
Cebr-i Lütfî ve Buudları 8 dk.
Sık sık “cebr-i lütfî” tabirini kullanıyorsunuz. Cebr-i lütfî ne demektir ve cebr-i lütfînin buudları nelerdir?
Cebr-i lütfî, insan irade ve ihtiyarı söz konusu olmadan Rabbisinin ona ihsan buyurduğu lütuflar adına kullanılan bir tabirdir. Bu bağlamda insanın sahip olduğu her şey, cebr-i lütfî platformunda değerlendirilebilir ve değerlendirilmelidir de. Ademden vücud sahasına çıkmak, hayvan, bitki vs. olmayıp insan olmak, Müslüman bir ülkede dünyaya gelmek, sağlam bir fizikî yapıda yaratılmak… Yani A’dan Z’ye saymakla bitmeyecek bu nimetlerin hepsine cebr-i lütfî denebilir.
Cebr-i lütfînin buudlarına gelince, önce iman üzerinde durmak icap eder. Evet, iman insanlara Allah’ın bir lütfudur. Bu açıdan biz imana cebr-i lütfî nazarıyla bakıyor ve ona göre değerlendiriyoruz. Zira bazen kilisenin gölgesinde “Lâ ilâhe illallah” diyenleri gördüğümüz gibi, caminin gölgesinde “70 yaşına kadar ateist olarak yaşadım, bundan sonra iman ettim diyemem” veya “İleri yaşlarda bunayıp iman adına bir şeyler söylersem, sakın ona itibar etmeyin” diyenlere de rastlıyoruz. Bu ise bize, imanın bir cebr-i lütfî ve apaçık bir ilâhî inayet olduğunu göstermektedir.
Aslında bizler, umumî mânâda, cebr-i lütfîyi Müslümanlık adına, başta iman olmak üzere hemen her sahada yaşamaktayız. Bakınız etrafınıza, sokaklarda avare gezen nice akıllı insanlar var. Ama dünkü inhirafları, meseleye yanlış bakış ve değerlendirişleri, onları çok şeylerden mahrum ettiği gibi, bugün de onlar, yılların vebali o yanlışlıkların meydana getirdiği kamburdan dolayı bir türlü doğrulup, doğruyu göremiyorlar.. görmeleri kolay da değil.
Evet, yıllarca yanlış düşüncelerin, yanlış zihniyetlerin arkasında dolaşmış, Marks, Lenin, Engels, Mao deyip durmuş kişilerin birdenbire Müslümanlığı kabul etmeleri elbette kolay değil. Hele bu insanlar lider konumunda kimseler ise bunların, bunca zikzaktan sonra arkalarındaki kitlelere; “Bunca zamandır hayatımızı hep yanılgı içinde geçirmiş ve sizleri yanlış şeylere yönlendirmişiz!” demeleri oldukça zordur. İşte bizden çok daha akıllı olan insanların iman noktasında doğru yolu bulamayıp şaşkınlık ve dalgınlık içinde sağda solda dolaşmalarına mukabil, bizim imanla tanışmamız; tanışıp onunla bütünleşmemiz, elbette ki cebr-i lütfî içinde mütalâa edilmelidir. Bizi bu ulvî tepelerde dolaştıran Rabbimiz’e canlar kurban!
Cebr-i lütfînin bir başka buudu, Allah’ın adını gönüllere duyurma gibi ulvî ve yüksek bir mefkûreyi çağımızın önemli bir mütefekkirinin görüşlerinden istifade ederek birleştirici, uzlaştırıcı bir çizgi ve çerçevede yapmamızdır. Evet, o, düşünce dünyamıza teklif ettiği esaslarla “…cılık, …culuk” denerek yapılan ayrımları gündemimizden kaldırmış.. hizmet eden kim olursa olsun ve hangi seviyede bulunursa bulunsun, hepsini kabul etmemiz, ayakta alkışlamamız ve kat’iyen tenkit etmememiz hususunda bizleri uyarmış ve sık sık tahşidatta bulunmuştur. Süleyman Efendi, Sami Efendi, Es’ad Efendi, Mehmed Efendi, Mahmud Raşid Efendi, Hacı Hulusi ve daha niceleri… evet, dünyanın değişik yerlerinde Müslümanlık hesabına, İslâmî duygu ve İslâmî düşünceyi örgüleyen bu büyük insanların ortaya koydukları güzellikler ve başarılar karşısında sevinip onları alkışlamamız gerektiğini defaatle hatırlatmış ve defaatle vurgulamıştır.
Evet, İslâm herkese bağrını açan ilâhî bir sistemdir. Herkesi meşrebi, mezakı, mezhebi, his, duygu vs. özellikleri ile kabullenen bir sistem. Onu, sertleştiren, sert gösteren bizleriz. Dar bir çerçeve içine sıkıştıran, büzen, küçülten ve başkalarına hayat hakkı tanımayan bir din olarak algılanmasına sebep olan bizleriz. İşte bu katı anlayış ve bu dar düşünceden kaynaklanan davranışlarımız, öteden beri İslâm’ın bütün enginliği ile anlaşılmasına engel teşkil etmiş ve başkalarını çeşitli endişelere sevk etmiştir.
Yakın tarihimiz bunun farklı örnekleriyle doludur. Ve bize karşı duyulan endişelerin büyük bir bölümü de bu düşünceden kaynaklanmaktadır. Bu itibarla da, bir bardak suda fırtınaların koparıldığı, dahilî ve haricî düşmanların birleşip inananları yokluğa, hiçliğe mahkûm etmek istedikleri bir dönemde yeniden böyle bir şeye sebebiyet vermeye hiç mi hiç hakkımız yok. Onun için Bediüzzaman’ın bu düşüncesinin pratiğe aktarılmasına her zamankinden daha çok muhtacız.
Aynı çerçeve içinde mütalâa edilebilecek cebr-i lütfînin bir diğer buudu ise, Hasanî ruh ve düşüncenin temsilidir. Evet, yakın bir gelecekte bir kısım çıkar ve menfaatlerin paylaşılması aşamasında, Hasanî ruh ve anlayışı temsil eden hasbî, diğergam ve fedakâr bir kısım ruhların müstağni davranmasıyla pek çok fitne önlenebilecektir. Başkalarının kapışmak için mücadeleye gireceği öyle bir ortamda onlar, bunların hepsini ellerinin tersiyle itecek ve “Bize lâzım değil!” diyerek ömürlerinin geri kalanını bir mağarada geçirmesini bileceklerdir.
İşte bu inanç, bu düşünce, toplumumuz adına ilâhî bir lütuf, bir meziyettir. Evet, kavga çıkartmak isteyenler, ellerini havaya kaldırdıklarında muhatap bulamayacaklardır. Zira adanmış ruhların kesin kararı şudur ki, Müslümanlarla sebebi ne olursa olsun kavga edilmez, onlar her zaman “Zamanımızda haklı dahi olsa kavga çıkaran haksızdır.” düsturu içinde hareket ederler.
Cebr-i lütfînin en önemli buuduna gelince, Rabbimiz’in ihsan ettiği bunca lütuf ve ihsanlarda irademizin bahis mevzuu olmaması gerçeğidir. Aslında en önemli meselelerde bile irade, şart-ı âdidir. Fakat bu lütuflarda, irademizin var olduğunu söylemek bir hayli zordur.
Bir kere, kâinat içindeki mahlûkatın en üstünü sayılan insan olarak yaratılmışız. Bununla kalmayıp insan-ı kâmil mertebesine çıkabilecek bir zeminde meydana getirilmişiz. Mazhar olduğumuz ilâhî lütuflar itibarıyla, İmam Rabbanî, Abdülkadir-i Geylânî, Şah-ı Nakşibend olmaya namzet bir yerdeyiz. Yani bizi bu ufuklara taşıyacak altyapı, temel dinamiklerin hepsi hazır.. ve bunların hepsi, irademiz haricinde bizlere yapılan birer ihsan ve birer lütuf olduğunda şüphe yok.
Öyleyse insan, bunları rastgele yolda bulmuş gibi değil de, biri tarafından verilmiş kıymetli birer emanetmiş gibi kabul etmeli; sonra da bu lütufların devam ve temadisi için elden gelen her şeyi yapmalı. Her mazhar fert, kendi idrak ve şuuru ile bunların etrafını çevirmeli, karantinaya almalı ve kat’iyen bu nimetleri elden kaçırmamaya bakmalıdır. Vilâyete giden yolun ilk basamağı bile olsa, bu size gösterilmişse; İslâmî ilimlere açılan kapı size aralanmışsa; eğitim ve öğretim adına birilerine bir şeyler anlatma imkânı size verilmişse.. evet, bunların hepsinin kadr ü kıymeti bilinmeli, Allah’ın bunca nimetine karşı şükürle mukabelede bulunulmalıdır.
Cemaat Gerçeği 8 dk.
‘Cemaat veliliği’ çok sık telaffuz ettiğiniz kavramlardan biri. Bununla neyi kasdettiğinizi açıklar mısınız?
Cemaat belli bir duygu, düşünce, inanç ve doktrinin etrafında şuurluca toplanmış insanların meydana getirdiği bütündür. Cemiyet ise duygu, düşünce inanç ve doktrin birliği olsun olmasın, belli bir hedefe ulaşmak, belli bir gayeyi gerçekleştirmek için bir araya gelmiş kitle demektir. Cemiyeti meydana getiren insanlar, her ne kadar aynı hedef etrafında birleşmiş gözükseler de, her birinin amacı, düşüncesi farklı da olabilir.. ve o gayelere ulaşılamadığı zaman da dağılmalar, ayrılmalar her zaman ihtimal dahilindedir.
Cemaate gelince orada farklı gaye, farklı beklenti bahis mevzuu olmadığı gibi, içtihat ayrılıkları müstesna dağılma, ayrılma da söz konusu olmaz. Zira inanılan şeyler etrafında bütünleşme, hem bir vazife hem de ibadet olduğu için değerler üstü değerlere sahiptir. Meselâ hac esnasında Arafat’a çıkmam. Bayram günü namazı camide kılmam’ deyip topluluktan ayrılan Müslüman.. veya bu yerlere, Allah’ın rızası haricinde, farklı gayelerle gelen bir tek insan yoktur. Evet, bizi orada toplayan, Allah’ın emridir ve gayesi de bellidir. Bu emir yanında dünya ve dünya içinde bulunan şeylerin zerre kadar kıymeti yoktur. Yalnız, hemen ifade edelim ki, her küllî kaidenin mutlaka istisnası vardır. Dolayısıyla genelleme yaparak seslendirdiğimiz bu düşüncelerde de istisna kategorisine girebilecek şahısların olabileceği hatırdan çıkarılmamalıdır. Ancak bunlar, o ‘cemm-i gafir/büyük çoğunluk’ yanında bir kıymet ifade etmezler.
Cemaatin, cemaat olmanın yanında, cemaat prensipleri ile yürümesinin de insan ve topluma kazandırdığı pek çok şey vardır. Bunlar bilhassa globalleşen bir dünyada, bugün daha fazla ehemmiyet kazanmış durumdadır. Şöyle ki; ferd, dâhi bile olsa ve dâhiyâne teşebbüsleriyle ortaya harikulade işler dahi koysa, cemaat düşüncesi ve beraberliği ile ortaya konan şeyler, onu rahatlıkla çok gerilerde bırakır. Zira, bir Arap atasözünde de ifade edildiği gibi ‘iki kafa bir kafadan hayırlıdır.’ Kafa yani düşünen beyin sayısı, alınan kararları uygulamada omuz veren insan sayısı ne kadar çoğalırsa, ortaya konan performans doğrultusunda istenilen neticeye ulaşmak da o kadar kolay ve mükemmel olur. Bütün bunları, tek bir ferdin -dâhi de olsa- başarması, yapması düşünülemez.
Ayrıca cemaatte, müsademe-i efkâr, müdavele-i efkâr yani fikir tartışması, fikir alış-verişi sayesinde bârika-i hakikat ortaya çıkar. Bu sayede insan hayatına, kâinatın sırlarına ait nice gizli perdeler kaldırılır ve insanlar değişik duygulara uyanır. Bir ferdde aynı şeyleri görmek oldukça zordur; hatta imkânsızdır. Bazen ferd, bozuk bir plak gibi, bir şeye takılır kalır. Kendi doğru bildiği -ki aslında yanlıştır- saplantıların peşinde koşar. İşte, böyle bir saplantıdan kurtulmanın yolu, cemaat içinde kendini eritmektir. Hele dünyamızın, ilerleyen bilim ve teknolojisi sayesinde küçük bir köy haline geldiği günümüzde, yukarıda ifade ettiğimiz gibi fertler dâhi de olsalar, yetersiz kalmaya mahkûmdurlar. Bu itibarla, bundan sonra ferdî dehalar, cemaatin himmeti ve meşveret havuzuna sığınmakla, büyüklüklerini ortaya koyabilir, kendilerini gösterebilirler. Hatta benim kanaatime göre, karizmatik özelliklere sahip insanlar bile, hâlâ eski dönemlerde olduğu gibi müstakil hareket etmeye kalkarlarsa kat’iyen başarılı olamazlar. Onun için bir buz parçasının havuzla bütünleşmesi misüllü, karizmatik şahsiyetler de, mutlaka kendilerini cemaat havuzu içine salmalı ve eritmelidirler. Böyle yaptıkları, yapabildikleri takdirde, o karizmanın ağırlığı daha da artar ve fikirleri, yüksek performansı ile toplumun içinde çoklarımızın idrak edemeyeceği ağırlığa ulaşır; ulaşır ve yine çoklarımızın hayal bile edemeyeceği toplum yararına yapılan işlerdeki başarılara imzasını atar.
Bu noktada bir hakikatin perdesini azıcık aralamama lütfen müsaade edin: Bu tür düşüncelerle bir araya gelmiş ve cemaat oluşturmuş 5-10 ferd, insanlığı asırlar boyu hep aydınlık iklimlerde dolaştıran Ebu Hanife, Muhammed Bahauddîn Nakşibendi, Abdulkâdir Geylanî, İmam Gazzalî ve emsâli kimselere nasip olan mazhariyetlerin çok çok ötesinde, mazhariyetlere sahip olabilirler. Bu o büyük zatları tezyif veya misyonlarını inkâr olarak anlaşılmamalı; bu, Allah’ın (cc) cemaate hususî ihsanı şeklinde yorumlanmalıdır.
İsterseniz vilayet açından bu meseleyi, biraz daha açmaya gayret edelim: Vilayet bir ölçüde, insanın mâsumiyete kilitlenmesi, günahlara girmeden safvet-i aslîyesi ile bütünleşmesi sayesinde gerçekleşir. İnsanın, bahsini ettiğimiz türden bir masumiyete kilitlenmesi veya düğümlenmesinde en büyük rol, şahsın iradesine, sonra da aile ortamı başta olmak üzere çevreye aittir. Bazen de Cenâb-ı Hakk, ileride büyük bir misyon yükleyeceği böylesi kişileri ilahî serasına alabilir. İşte bana göre cemaat böyle ilahî bir seradır. Ona dehalet eden insanlar, vilayet mertebesine yükselmede temel şartlardan biri olan masumiyete kilitlenmiş demektir.
İkinci olarak vilayette azamî zühd, azamî takva, azamî ihlas çok önemli esaslardır. İster bunlar, isterse ahlâk-ı âliye-yi Muhammediye’ye ait -diyelim ki yüz esas var- esasların hepsini bir şahsın kendine has tonları ile temsil etmesi çok zordur. Evet, bu mesele o kadar zordur ki, Hulefa-i Raşidîn bile bu esasları âdeta -usûlün dışında olanlar itibarıyla- kendi aralarında paylaşmışlar, her biri bir meselede daha ön plana çıkarak, birlikte cemaat oluşturmuşlardır. İşte, böyle cemaat içinde yerini bulan kişiler, ahlâk-ı âliyeye ait bu esasları, teker teker ve ayrı ayrı temsil ederek, böyle bir havuzu oluşturabilirler. Meselâ; biri zühdde, biri ihlâsta, biri samimiyette zirve noktaya çıkabilir ve böylece, bir mânâda kutbiyet, gavsiyet, kutbu’l-irşadlık vb. şeylerin temsili cemaat tarafından gerçekleştirilmiş olur ki, siz isterseniz buna ‘cemaat veliliği’ de diyebilirsiniz. Bu hâl günümüzde, ferdî velilikten çok daha öndedir. Öyle zannediyorum ki, bu mânâda veliliği temsil eden cemaatler, her zaman nazar-kadem bütünlüğüne ulaşabilirler. Şimdiye kadar nice ferd ü ferîdlerin yakalayamadığı bir ufku, belki bazı cemaatler yakalamış, hatta bir adım daha öteye geçmeye muvaffak olmuş olabilirler.
Ayrıca cemaat halinde veliliği temsil eden kişiler gurur, fahr ve ucb içine de girmez, hatta giremezler. Zira o gayeye ulaşmada ve o noktaya yükselmede kendisinin olduğu kadar cemaatin sair fertlerinin de payı vardır ve belki de onunkinden daha yüksektir. Burada görüldüğü gibi cemaat içinde bulunma, aynı zamanda ucb, gurur, fahr gibi ahlâk-ı seyyienin de önünü kesebiliyor.
Cemaat kavramını anlatmaya çalıştığımız bu fasılda, üzerinde mutlaka durulması gereken bir başka nokta da; Allah’ın inayetinin cemaat üzerinde tecelli etmesi gerçeğidir. Allah Rasûlü (sav) buna ‘Allah’ın inayet ve kudreti cemaatle beraberdir’ (Tirmizî, Fiten/7; Neseî, Tahrim/6) hadisleri ile işaret buyurur. Bu ise nihayetsiz acz ü fakr içinde bulunan insanın nihayetsiz güç ve kudrete sahip olan Allah’ın desteği ile yürümesi, iş yapması demektir.
‘Ümmetim dalâlet üzerine içtima etmez’ hadisi zaviyesinden cemaat gerçeğine bakılacak olduğunda, yanılma oranının cemaatlerde daha az olacağı da unutulmamalıdır.
Cennet Yamaçlarında Dolaşmak 8 dk.
Dünyada iken cennetin yamaçlarında dolaşmak ne demektir? Bizim de hayatımızda bu duyguyu yaşayabilmemiz adına neler tavsiye edersiniz?
Dünyada iken, cennetin yamaçlarında dolaşmak, bir yönüyle hayatın ahirete göre plânlanıp yaşanması demektir. Daha açık ifadesiyle hayatın, iman, amel, ilim, irfan vb. unsurlarla yoğrularak, İlâhî teveccüh ve rahmet esintilerine açık hâle getirilmesi demektir ki, bu şekildeki bir hayat, dâima Cenâb-ı Hakk’ın müşahedesi altında şekillenen bir form içinde cereyan eder; eder ve santim sapma ve kayma olmaz. Aslında böyle bir hayata yükselebilme, -Allah’ın izniyle- herkes için söz konusu olabilir.
Ne var ki temelde bütün varidâtı mânevî âlemlerden kopup gelen feyizlere bağlı böyle bir hayat, irfan yolunda sürekli cehde ve amel-i salihte ısrara vâbestedir. İnancım o ki, kul, kullukta biraz ısrar edince, Cenâb-ı Hak da onun gözlerini gayb âlemine açacak ve onu ötelerden süzülüp gelen envâra, esrâra muttali kılacaktır. Örnek olarak Efendimiz’i (sav) alacak olursak O, hayatı boyunca vitir namazını hiçbir zaman, hemen yatsı namazının akabinde kılıp yatmamıştır. O,
يَا اَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ * قُمِ الَّيْلَ اِلاَّ قَلِيلاً * نِصْفَهُ اَوِ انْقُصْ مِنْهُ قَلِيلاً * اَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلاً
Ey örtünüp bürünen (Resûlüm!) Birazı hariç, geceleri kalk namaz kıl. (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt, ya da çoğalt ve Kur’ân’ı tane tane oku.’ (Müzzemmil, 73/1-4) âyetlerinin emri gereği, daima gece kalkıp ibadet etmiş; kıldığı teheccüdlerin arkasından da vitri edâ etmiştir. Hz. Âişe Vâlidemiz, O’nun (sav) bu durumunu, ‘Ayakları şişinceye kadar namaz kılardı.’ şeklinde anlatır. Ve kendisine: ‘Ya Resûlallah! Cenâb-ı Hak, geçmiş ve gelecek günahlarını affettiği halde, neden bu kadar kendine eziyet ediyorsun?’ diye sorduğunda O, ‘Şükreden bir kul olmayayım mı ya Âişe?’ cevabını verir.
Efendimiz’i adım adım izleyen ve O’ndan gelen en küçük işareti dahi emir telâkki eden sahabe efendilerimiz, hayatlarını aynı çizgide devam ettirmiş ve meleklerle atbaşı hâle gelmişlerdir. Allah Resûlü (sav), onlara Kur’ân’ın ruhunu duyurmuş ve onları âdeta uhrevîleştirmiş, onlar da ruhlarına üflenen bu mânâların kanatlarıyla, nebilerden sonra ulaşılabilecek en yüksek zirvelere ulaşmış ve erilmezlere taht kurmuşlardır. Evet onlar, duygu ve düşüncelerini bir pergel gibi açarak, bir ayaklarıyla dünyada dolaşmış, diğeriyle de hep cennetin yamaçlarında gezinmişlerdir; gezinmiş ve baş döndürücü bir dünya-ahiret dengesi kurmuşlardır; kurmuşlardır ama, ihtimal onların çoğu serfirâz kılındıkları bu nimetlerin farkına bile varmamışlardır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın en büyük bir lütfu da, lütfunu bildirmemesidir…
Öyle zannediyorum ki bizler bile, üç-beş yıl bu müstakîm çizgi üzerinde hayatımızı devam ettirebilsek, vicdanlarımızda daha farklı şeyleri duyabiliriz. Bunun için de, her tecrübenin kendi sahasında, kendi lâboratuvarında yapılması gerektiği prensibinden hareketle, kalbî, ruhî, vicdanî.. duyguların inkişafı için, bu letâifin temrinata tabi tutulmasına ihtiyaç vardır. Daha kestirmeden bir ifade ile, Cenâb-ı Hakk’la irtibat sağlam tutulduğu oranda, bu duygular inkişaf eder ve insan daha dünyada iken ‘Senin (gözünden) perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir.’ (Kaf, 50/22) sırrına mazhar olur.. ve gözden perde kalkınca çok hakikatler de ayan-beyan görülmeye başlar. Allah Resûlü (sav), bu halin asgarîsini, ‘Mü’minin firasetinden sakının. Çünkü o Allah’ın nuru ile bakar.’ hadis-i şerifi ile ifade eder.
Bazen bu hâlin meydana gelmesi, seyr ü sülûk-i ruhânî ve bu yolda ‘erbaîn’lere bağlıdır. Bu, kırk gün, belki kırk ay, belki de kırk sene.. tertemiz bir hayat yaşama demektir. Bazı istidatlar, az bir gayret ve kısa bir zaman içinde, âdeta bir kibrit çakar gibi, hemen inkişaf edebilir; bazıları da uzun zaman ve uzun cehde ihtiyaç duyarlar. Küçük bir örnek olarak, bir insan kırk gün yalan söylemezse, içine hikmetler akmaya başlar. Bir başka insan da, otuz sene erbaîn yaptığı halde duyguları inkişaf etmeyebilir. Ancak, ne çabuk inkişaf eden fahirlenmeli, ne erbaînlerden kurtulamayan ye’se düşmelidir. Aksine, ‘Demek benim inkişafıma kırk yıl lâzımmış..’ demeli ve yoluna devam etmelidir. Evet, ancak bu şekilde bir ısrar ve gayretle, daha dünyada iken, cennet yamaçlarında gezmek mümkün olabilir.
Evliyâ ve asfiyâdan bazılarının cennet yamaçlarında gezmeleri çok vuku bulan şeylerdendir. Bu durum istidat ve kabiliyetlerinin yanında, Allah’ın hususî ihsanlarına mazhariyetleriyledir ve o mazhariyetin derinliği ölçüsündedir. Doğrusu bu bizi aşan bir mevzudur. Zira herkesin âsâr-ı feyzi, kendi istidadına göredir. Halk arasında meşhurdur; nisan yağmuru yağınca yılan ondan zehrini, sadef de incisini alırmış.. dolayısıyla mercan, bağrında inciler besler; yılan da zehir. İstidatlı olan insanlar, inşâallah o velilik makamını yakalar, yaşar ve o mazhariyete ulaşırlar.
Evet, hem şahsen insan-ı kâmil olmada, hem de bütün insanlığın toplu halde insan-ı kâmil olmaya yönlendirilmesinde, her zaman himmetler olabildiğine âli tutulmalıdır. ‘Halka açılıp dağılırsak, ihlası kaybederiz.. keyfiyeti muhafaza için, öncelikle kendi nefsimizi ıslah etmeliyiz vb.’ düşünceler, şeytanın aldatması ve nefsin mırıltılarından ibarettir. Üç-beş kişiyle bir yerde oturup, dinî mevzuları müzakere etme, nefse daha hoş geleceğinden nefis onu, insana, ihlâsı elde etmede tek vesile gösterebilir. Ama belki de aynı hareket, diğer taraftan ucbun, gururun girdapları arasında ruhun kolunu-kanadını da kırabilir. Himmetler âli tutulmalı ve hep zora, büyüğe talip olunmalıdır. Üstad, bir lâhikada, insanın daima azami takvâya, azami ihlâsa, azami velâyete talip olması gerektiğine işaret eder. Tabiî bunun yolu, gözlerin içine Allah’tan başka hayalin girmemesinden; dilin O’ndan başkasını konuşmamasından; kulağın O’ndan başkasını dinlememesinden geçer. Ayrıca, az gülüp çok ağlamanın, Ümmet-i Muhammed’in dert ve problemlerinden ötürü ciğer dağlamanın, onların dertlerini paylaşmanın ve hayatını onların mutluluğuna bağlamanın, amûdî velâyet yolu olduğu unutulmamalıdır.
Evet, bu yol takip edildiği takdirde, umulur ki Cenâb-ı Hak insanı bir gün velâyet tahtına oturtur ve onun gözünden perdeyi kaldırır. Ama bazen O (cc), insanın liyakati olmadığı halde de, bu büyük ve pahalı şeyleri ona verebilir ki, böyle bir durumda da kul her zaman şükretmeli ve bunun bir istidraç olabileceği mülâhazasıyla da tir tir titremelidir.
Cevşen 7 dk.
Cevşen hakkında Müslümanlar arasında farklı görüşler var. Bazıları onu baş tacı yaparken, bazıları da ona karşı olabildiğine ilgisiz, hatta ondan habersiz. Bu sebeple, bizleri Cevşen hakkında aydınlatır mısınız?
Cevşen ile ilgili pek çok düşünce ve görüş ortaya atılmıştır. Daha çok Şiî kaynaklardan gelmiş olması, Ehl-i Sünnet’in Cevşen’e karşı soğuk davranmasına sebep olmuştur. Ancak bizim Cevşen ile ilgili mülâhazamız biraz hususiyet arz etmektedir. Onun için de başkalarına ait görüşlerin naklinden daha çok, biz burada kendi mülâhazalarımızı aktarmak istiyoruz:
1. Cevşen hâlisâne yapılmış bir duadır. Onun hangi cümle ve kelimesi ele alınırsa alınsın, damla damla ihlâs ve samimiyet yüklü dua takattur eder. Durum böyle olunca, Cevşen kime izafe edilirse edilsin, özdeki bu hususiyete tesir etmemeli. Burada, “Bir sözün Efendimiz’e izafesiyle bir başkasına izafesi arasında fark yoktur.” demek istemiyoruz elbette. Demek istediğimiz şudur: Cevşen’in asgarî vasfı onun bir dua olmasıdır. Başka hiçbir özelliği bulunmasa, sadece onun bu özelliği bile, Cevşen’e bir değer ve kıymet atfetmek için yeterli bir sebeptir. Hâlbuki onun daha nice özellikleri vardır ki, diğer maddelerde bazılarına işaret edilecektir. Öyleyse, sadece senedine ait şaibeden dolayı Cevşen’i tenkit pek haklı bir davranış olmasa gerek.
2. Efendimiz’e ait sözlerin bütün beşer sözlerine bir rüçhaniyet ve üstünlüğü vardır. O’na ait beyan ve sözleri seçip tanımada maharet kazanmışlara gizli kalmayacak bir gerçektir ki, Cevşen baştan sona peygamberane ifadelerle bezeli bir edaya sahiptir. Bu sebeple de duada O’na ait malzemeleri kullanmak hem önemli hem de kabule daha yakındır. Fakat yine de bu bir tercih meselesidir. Yoksa insan namazın dışındaki duaları hangi dille yaparsa yapsın bu durum duanın aslına tesir etmez; zira Cenâb-ı Hak bütün dilleri bilir ve duaya icabette sadece duanın samimî ve gönülden olmasını esas alır. Zaten dillerin ve renklerin ayrı ayrı oluşu O’nun kudretine işaret eden âyetlerden değil mi?
3. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Sünnî kaynaklar Cevşen’e yer vermezler. Sadece Hâkim’in Müstedrek’inde Cevşen’den birkaç fıkrayı görebiliriz. Onun dışındaki eserlerde ben şimdiye kadar, Cevşen’e ait ibare ve ifadelerin birkaçının bile nakledildiğini görmedim. Ancak bu, tamamen senede ait bir hususiyete dayanılarak alınmış müşterek tavrın tezahüründen başka bir şey değildir ve Cevşen’in değerine menfi yönde etki edecek bir ağırlığı da yoktur. Nitekim Buhârî ve Müslim’in rivayet ettiği pek çok hadis var ki, aynı hadisler çok küçük farklarla, hatta bazen aynı şekliyle Küleynî’nin el-Kâfî’sinde yer almaktadır. Ne var ki Ehl-i Sünnet âlimleri Küleynî’den tek bir nakilde dahi bulunmamışlardır. Hâlbuki onda yer alan hadisler, Buhârî ve Müslim’de de yer aldıklarına göre hem senet hem de lafız itibarıyla cerhi söz konusu olmayan hadislerdir. Ancak, el-Kâfî’de yer alan hadisleri daha çok Şiî imamlar nakletmişler ve bu sebeple de Sünnîlerce, o hadisler daha işin başında endişeyle karşılanmışlardır.
Cevşen için de aynı durum söz konusu olmuştur. Eğer Cevşen Şiî imamlar yoluyla nakledilmemiş olsaydı, öyle zannediyorum ki, bütün Sünnîlerce kabul görecek ve baş tacı edilecekti. Fakat Cevşen, senet yönüyle bir tali’sizliğe uğradığı için, bunca insan sırf bu yüzden onun nurlu, feyizli ve bereketli ikliminden mahrum kalmıştır. Şu anda böyle bir tali’sizliği önleyecek güçte de değiliz. Asırların birikimiyle vücud bulmuş böyle bir kanaati bertaraf etmek imkânsız olmasa bile çok zordur.
4. Bazen hadis kriterleri ölçü olmayabilir. Ehlullahın Efendimiz’den keşfen hadis alması hiç de az vâki olmuş hâdiselerden değildir. İmam Rabbanî mealen der ki: “Ben, İbn Mesud’dan, Muavvizeteyn’in Kur’ân’dan olmadığına dair rivayetini görünce, bu sûreleri farz namazlarımda da okumamaya başladım. Ne zaman ki, Efendimiz’den onların Kur’ân’dan olduğuna dair ihtar aldım, ancak o zaman bu sûreleri farz namazlarımda da okumaya başladım.”
Bazılarının bizim Kunut duası olarak okuduklarımızı, Kur’ân’dan kabul etmesi de, yukarıda işaret etmek istediğimiz hususa ayrı bir delil kabul edilebilir. Ve yine İmam Rabbanî’den bir misal.. diyor ki: “Ben bazı hususlarda İmam Şafiî’yi taklit ediyordum. Ancak bana İmam Ebû Hanife’nin peygamberlik mesleğini temsil ettiği ihsas edildi. Ben de Ebû Hanife’ye iktida ettim…”
Bu durum da elbet belli kriter ve ölçü gerektirir. Yoksa önüne gelen herkes keşfen bir şeyler aldığını söyler ve ortalık bir sürü uydurma keşiflerle dolar. Ama bazı büyük zatları bu kategoriye dahil etmek çok büyük yanılgı olur. Onlar “Keşfen aldık!” dediklerini mutlaka öyle almışlardır ve dedikleri de kat’iyen doğrudur. Ne var ki, bunları belli hadis kriterleri içinde tahlil etmek imkânsızdır. Onun için de hadisçiler bu türlü ifadelere iltifat etmemişlerdir. Ama onların iltifat etmemesi bu ifadelerin doğru olmadığı mânâsına da gelmez.
Bütün bu söylediklerimiz Cevşen için de aynen geçerlidir. Onun için biz kesinlikle diyoruz ki, Cevşen mânâsı itibarıyla Efendimiz’e ilham veya vahiy yoluyla gelmiştir. Daha sonra da ehlullahtan birisi bu Cevşen’i keşif yoluyla Efendimiz’den almış ve Cevşen bize kadar öyle ulaşmıştır.
Bu hususlara şunu da ilave etmek faydalı olur kanaatindeyim. İmam Gazzâlî gibi bir allâme, Gümüşhanevî gibi bir büyük veli ve Bediüzzaman gibi bir sahibkırân, Cevşen’i kabullenip onu vird edinmişlerdir. Hatta İmam Gazzâlî ona bir şerh yazmıştır. Cevşen’in me’hazindeki kuvvet ve kudsiyete ait başka hiçbir delil ve burhan olmasa, sadece isimlerini verdiğimiz büyüklerin bu kabullenişleri ve yüzbinlerce insanın Cevşen’e gönülden bağlanıp değer atfetmeleri, Cevşen hakkında en azından ihtiyatlı konuşmaya yetecek güç ve kuvvette delillerdir. Sadece senedine ait bir boşluktan dolayı Cevşen’e dil uzatmak en ılımlı ifadeyle bir haksızlıktır.
Cinler ve Medyumlar 4 dk.
Son yıllarda çok yaygın olan medyumluğun cinlerle irtibatı var mıdır?
Cinler, şua ve enerji gibi varlık olduklarından, vücudun her tarafına nüfuz edebilme kabiliyetini haizdirler. Aslı cin olan şeytan için, Efendimiz (sav): O, kanın damarlarda dolaştığı gibi, insan vücudunda dolaşır’ buyurmaktadır. Bu hadisten anlaşıldığı gibi cinler, vücudun en iç organlarına kadar nüfuz edebilir ve orada bir kısım hastalıklara sebep ya da o hastalıklara engel olabilirler. Ancak onların, bu özelliklerinden istifade etme niyetiyle tedavi vb. hususlarda kullanılması, -o mevzudaki metod ve kıstasları kendi dünyalarına ait olacağından- çok defa tehlikeli olabilir.
Cinler, Kur’ân’da bildirildiği üzere, ‘Levh-i Mahv ve İsbat’ta olan şeylere muttali olmaya çalışır; oradan gözlerine ilişen bilgileri alır ve daha sonra da onları kendi hesaplarına değerlendirebilirler. Bazen, böyle hırsızlık sonucu elde ettikleri şeyleri, kendilerine açık insanların kulaklarına fısıldar; Efendimiz’in ifadesiyle ‘gır gır’ eder ve çoklarını baştan çıkarırlar; zira bu bilgilerin %99’u kendi kattıkları yalanlarla doludur. Evet belki bunlardan %1’i doğru çıkabilir; işte bu, diğer yalanlara referans olur… Kur’ân-ı Kerim’de cinlerin bu durumunu anlatan birçok âyet vardır. Şimdi onların birkaçının icmâlî mealini zikredelim: ‘Andolsun, biz gökte birtakım burçlar yarattık ve seyredenler için onu süsledik. Onları, taşlanmış her şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı eden müstesna. Onun da peşine açık bir alev sütunu düşmüştür.’ (Hicr/16-18), ‘Biz yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik. Ve itaat dışına çıkan her şeytandan koruduk. Onlar, artık mele-i âla’ya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar. Kovulup atılırlar. Ve onlar için sürekli bir azap vardır. Ancak (meleklerin konuşmalarından) bir söz kapan olursa, onu da her şeyi delip geçen bir parlak ışık takip eder.’ (Saffat/6-10)
Bütün bu özellikleriyle cinler, insanları her zaman saptırmaya, aldatmaya.. açıktırlar. Nitekim tarihe baktığımızda, cinlerin getirdikleri haberleri bir şantaj olarak kullanıp insanların farklı yorumlara girmelerini sağlamaktan tutun da, bir virüs gibi, insanların en hassas organlarına kadar girip cinnetlerine sebep olmaya kadar birçok vak’aya şahit oluruz. Evet onlar, her vesileyle insanları aldatmaya çalışmışlar; neticede de dinî duygu, dinî düşüncelerini alt-üst edip onları saptırmışlardır. Ondan öte, bu insanların kendilerini kendilerine farklı göstererek, yer yer müceddid, mehdi, mev’ud İsa.. gibi iddialarda bulunmaya sevketmiş; onlarla beraber pek çoklarını da baştan çıkarmışlardır. Bu bakımdan her halükârda onların bu aldatma ve saptırmalarından Allah’a sığınılmalı ve gaybdan verecekleri haberlere de asla itibar edilmemelidir.
Gaybdan haber verme şekli, bir de medyumlukla olabilir ki, o biraz daha farklı bir olaydır. Günümüzdeki görülen şekliyle medyumluk, yine cinlerle irtibattan ve onların verdiği haberleri aktarmaktan başka bir şey değildir. Aslında gerçek mânâda medyumluk, zaman ve mekân üstü bir hâl alma demektir ki, bu, dünü ve yarını bugünle beraber görmeyi netice verir. Bu mertebedeki bir medyum, bir kısım hadiseleri önceden haber verebilir ya da geçmişteki hadiseleri anlatabilir. Ama bunların verdikleri, verecekleri haberler iltibastan hâli olmadığı için bir kıymet-i harbiyesi yoktur.
Geçmiş ve geleceği aynı anda görme meselesi, bazılarında velayeti ihrazla, bazılarında da ruha kendi gücünü kazandırmakla hasıl olur. Zannediyorum gerçek bir medyumluk varsa, onu bu ikinci kategori içindeki insanlar arasında aramalıyız.
Çocuk Ebeveyn Münasebeti 5 dk.
Çocukların ana-baba için bir imtihan vesilesi olduğu öteden bu yana söylenen bir şeydir. Bununla kastedilen nedir?
Dünya hayatı, acı-tatlı birçok yönüyle, bizim ebedî âleme geçişimizi sağlayan bir hayattır. Aynı zamanda bu hayat, birçok fitne ve imtihanlarla doludur. İmtihan unsurlarından birisi olan çocukların ise, hayatımızda ayrı bir yeri vardır. İnsan için tamamen farklı bir nimet ve aynı zamanda tamamen farklı bir imtihandır çocuklar.
Anne için imtihan, haml döneminin ilk günlerinden itibaren başlar. Hemen her anne, kendi ruh dünyasında çocuğun aldığı havada bile kendi hissesinin olduğu kanaatini taşır. Çünkü yediği bir lokma, içtiği bir yudum su karnında bölünür ve ikisinin de gıdası olur. Sonraki dönemlerde onu, bazen sırtında bazen kucağında yine anne taşır. Uykularını böler onun için. Her an, çocuk merdivenden düşer, balkondan kayar, elektrik duyuna bir şey sokar, sıcak suyu başına döker veya sobaya tutunur yanar diye binbir türlü hafakan ve endişe içinde yaşar.
Çocuk, Allah’ın insana vermiş olduğu bir emanettir ve vakti geldiğinde de geri alacaktır. Şayet ona iyi bakılır, terbiyesi iyi yapılır ve başkalarına faydalı olacak bir insan olarak yetiştirilirse; imtihan kazanılmış demektir. Fakat insan, sadece nefsaniyeti adına, kendisinden bir parça mülâhazasıyla ona bakar ve bundan zevk duyar; Allah’a olması gereken sevgiyi tamamen çocuğa sevkederse; bir kalpte iki sultan olmaz’ düsturunca, imtihanı kaybetmiş demektir.
Bir âyet-i kerimede dünya malı da çocuklarla birlikte imtihan vesilesi olarak zikredilmiştir. ‘Mallarınız ve çocuklarınız bir fitnedir (imtihan), Allah, onlarla sizi imtihan etmektedir. Allah ise, işte büyük ödül O’nun yanındadır (kim Allah sevgisini mal ve evlat sevgisinden üstün tutarsa o, Allah’ın yanındaki mükâfata erişir’ (Teğabun/15). Bu âyetin ifade ettiği hakikate göre her şeyde Allah’ın rızasını aramak ve O’na yönelmek; diğer şeyleri de tâlî olarak kabul etmek çok önemlidir. Zaten hayatını bu çizgide sürdürenler, imtihanı kazanırken diğerleri kaybetmektedirler. Yalnız bu, dünyayı ve evlad ü ıyali tamamen terketme demek değildir. Bilakis bütün bunların sahibi adına, onlara tam anlamıyla sahip çıkma demektir. Bu açıdan insan, kendisini bir emanetçi gibi görmelidir. Allah’ın kendisine emanet olarak verdiği diğer nimetlerle birlikte evlad ü ıyale de sahip çıkmalı ve kendisine verilen bu emanete hıyanet etmemelidir.
İslâm dini, çocuklar hakkında anne-babaya güzel bir isim koyma, iyi bir eğitim verme ve vakti geldiğinde onu evlendirme gibi üç önemli vazife yükler. Bu vazifelerin çok iyi idrak edilmesi gerekir. Çünkü bu vazifeler, bütün bir hayatı kuşatır. Onun için hekimlerin beşikteki çocuğa gıda takvimi uyguladıkları gibi, ana-baba da çocuklarının yaş ve idrak seviyelerine göre hayat boyu eğitimlerine dikkat etmelidirler. Hele onu evlendirirken İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sav) beyanıyla servete, güzelliğe ve soya takılıp kalmamalı ve dinî hayatı, tercihte birinci unsur kabul etmelidirler.
Çocuğu terbiye mevzuunda da onunla aradaki mesafeyi koruma önemli esaslardan birisidir. Bir taraftan vakar ve ciddiyet muhafaza edilirken; diğer taraftan onun dertlerini ve sevincini paylaşma çok önemlidir. Ana-baba olarak vakar ve ciddiyet korunmadan, onunla sadece çocuksu şeyler paylaşılır, oyun oynanır, güreş tutulursa; mesafe korunamayacak ve sair hususlarda çocuğa müessir olunamayacaktır. Böyle bir atmosferde yetişen çocuk, şımarıp çeşitli davranış bozuklukları gösterebilir ve hatta küstahlaşabilir. Bu açıdan gerek kendi çocuklarımız olsun, gerekse terbiye edilmek üzere bize teslim edilmiş çocuklar olsun, onların sağlıklı bir terbiyeden geçmelerini istiyorsak; onlarla aramızdaki bu mesafe daima korunmalıdır.
Ayrıca çocuk, daima kendisine ideal bir model edinme ihtiyacını hisseder. İşte ana-baba çocuğun model olarak seçtiği insanlardır. Zaten ileri yaşlarda kendi ailesinde aradığı ideal modeli bulamayan çocuk, dışa yönelir ki bu da ruh dünyasında çatışmalara sebep olur. Aradığı ideal modeli ailesinde bulan çocuk ise mutlu ve huzurlu bir hayat yaşar.
Bu faslı bir âyet meali ile bitirelim: ‘Ey inananlar! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan bazıları size düşmandır. Onlardan sakının. Ama affeder, hoşgörür, bağışlarsanız muhakkak ki Allah da ⁄afûr ve Rahîm’dir (O da sizi bağışlar)’. (Teğabun/14) Demek ki mal ve evlad bir yönüyle potansiyel düşman, diğer yönüyle dosttur. Bunlar Allah yolunda değerlendirilebilirse, insan onlar vasıtasıyla hem dünyasını hem de âhiretini mamur edebilir.
Çok Uluslu Şirketler Çağında Ticarî Ortaklıklar 6 dk.
Türkiye’de kurulmuş bulunan ticarî ortaklıkların, yabancılar seviyesinde başarılı olamamalarının sebebi nedir? Bu konuda başarılı olmak için neler yapılabilir?
Dünya, ticarî, siyasî, kültürel vb. alanlarda, süratle işlerin büyük ölçekli olmanın geçerli olduğu bir döneme doğru kaymaktadır. Böyle bir dönemin arefesinde, gelecekte ticarî ve iktisadî hayatta bir ‘natürel seleksiyon’ yaşanacağını, küçüklerin dökülüp biteceğini, büyük ölçekli olanların hayatlarını devam ettireceğini; dolayısıyla da himmetlerin biraraya getirilerek büyük iş merkezlerinin tesis edilmesinin gerektiğini defaatle dile getirdiğimi hatırlıyorum. Ne var ki, bugüne kadar istenildiği ve arzu edildiği seviyede bunun gerçekleştiğini de söyleyemeyeceğim.
Evet, günümüzde ticarî hayatla iştigal eden her müteşebbisin, küçük küçük, köşebaşlarında yer alan bakkal dükkanlarıyla, yarınlara yürünemeyeceğini bilmesi gerekir. Öyle ise, güvenilir ve piyasayı bilen, kabiliyetli, kapasiteli insanların önderliğinde büyük ortaklıkların te’sis edilmesi mutlaka gereklidir.
Gümrük Birliği’ne girme, Orta Asya ülkelerine açılma.. gibi yeni gelişmelerle Türkiye’nin ufku açılmakta ve ticarî hayatta yeni bir dönem başlamaktadır. Bu gelişmelerin ülke ve insanımız adına geniş imkânlar sağlayacağı kanaatindeyim.
Bütün bu fırsatların yerinde ve zamanında değerlendirilmesi için de, büyük sermaye ortaklıklarının kurulması, yerinde bazı banka veya finans kurumlarının garantörlüğünde dış dünyaya açılmanın vakti gelip-geçtiği düşüncesindeyim.
İkinci olarak; yapılacak işler, mutlaka uzman bir kadro ile yürütülmelidir. Sermaye ortakları bu işin ehli değillerse, iş behemehal ehline tevdi edilmelidir.
Bazı müteşebbislerin her ne kadar daha önceden küçük çapta ticarî tecrübeleri olsa da, idareye müdahalesi önlenmeli ve iş, tamamen salâhiyetli bir kadro tarafından yönetilmelidir. Yoksa, ‘iştirakim kadar, müdahâlem olmalıdır’ düşüncesiyle hareket edilirse, neticenin fiyasko olacağı kaçınılmazdır.
Üçüncü önemli bir husus da; bana göre bir ortaklık esnasında, şahsın bütün mal varlığını ortaya koymamasıdır. Evet Shakespeare’in ifadesiyle ‘ya olma, ya da olmama’ deyip, balıklamasına işin içine girilmemesi gerekir. Herkes kendi malından, maişetine esas teşkil edecek bir miktarını geride bırakmalı ve geri kalanını sermaye olarak vermelidir. Bunun, o teşebbüsün geleceği adına birtakım yararları olacaktır. Çünkü böylesi büyük yatırımlar, hele bir de dışa açılma sözkonusu ise, belki 5-10 sene gibi uzun bir dönem kâr etmeyecek, etse bile sermayedârlara dağıtılamayacaktır. Bu kadar zaman içinde belli bir gelir olmadan geçinilemeyeceğine göre, bir kısım sıkıntılara maruz kalınacak ve bir beklenti içine girilecektir. Öyle ise, yapılan ortaklık, âdeta bir ek iş konumunda olmalıdır.
Diğer taraftan başta ne karar alınmışsa, mutlak o uygulanmalı ve vaz’edilen kurallara sadık kalınmalıdır. Mesela, işe başlarken ‘şirketimiz rekabete hâvi hale gelinceye kadar, kâr dağıtılmayacak’ denmişse, müessese bulunduğu yer itibarıyla rekabete hazır hale gelinceye, pazar ve piyasalarda yer tutuncaya kadar kâr dağıtılmamalıdır. O iş, nasıl bir seyr gerektiriyorsa, her şey o usûl içinde takip edilmeli; icabında belli bir sisteme oturması için 20-25 sene beklenilmelidir. Mü’min, hırsla zenginleşme ve birden çok kazanma anlayışından uzak durmalıdır. Aksine böyle bir düşünceden mutlaka zarar görebileceği akıldan uzak tutulmamalıdır.
Dördüncü bir husus ise; dünyevî işler, sırf dünyevî avantajlar nazar-ı itibara alınarak tesis edilmelidir. Ticaret hayatı, ibadet kuralları içinde ele alınmamalıdır. Ticaret etrafında vaz’ edilen kuralların birçoğu ne Kur’ân, ne de Efendimiz (sas) tarafından söylenmiştir. Onlar, genel itibarıyla fukahanın koymuş olduğu kurallardır. Bu, kat’iyen ticaretle iştigal ederken, İslâm’ın yasak ettiği şeyler içine girilebilir mânâsında anlaşılmamalıdır. Eğer birileri şu ya da bu yolla zengin olmuşlarsa, o yollar alınıp kullanılmalı; ancak, bunların Kitap ve Sünnet’in ruhuna aykırı olmamasına dikkat edilmelidir.
Bu kapsamda dışarıdan bazı firmaların bayilikleri alınabilir. Buna tevessül ederken de, satılacak malda toplumların yapı farklılıkları gözardı edilmemelidir.
Ayrıca Japonya, Amerika.. gibi ülkelerde insanların ürettiği malların, devlet kanalıyla dış piyasaya sürülmesi nedeniyle, pazar problemi yoktur. Tabiî ki, bu onlar için, emin bir şekilde kepçeyle kazandıklarını kaşıkla yeme demektir. Dolayısıyla bu husus, ticarette bir aşk u şevk olup, onda devamlılığı sağlayacaktır. Bizim insanlarımız ise, hem üreticilik, hem de ürettiği malın pazarlamacılığını yapmaktadır ki, bu da yukarıda arzettiğim şeyin tam tersidir ve kaşıkla kazanılan şeyin kepçeyle tüketilmesi demektir.
Servet, günümüzde Kurân’ın ifadesiyle ‘yalnız zenginler arasında dolaşan bir güç’ (Haşr/7) olmakta ve hayır-hasenat adına da bundan bir kuruş harcanmamaktadır. Her ülkenin belli bir kapasite ve servet limiti vardır. Onu birileri, sadece kendi ellerinde tutmakta ve çeşitli engellemelerle başkalarının ondan istifade etmelerine imkân tanımamaktadırlar. Belli güçler tarafından oluşturulan bu zincirin de, yine teşkil ettirilecek bu tür ortaklıklarla kırılabileceği ümidini taşıyorum.
Dâsitânî Bir Kardeşlik İçin 7 dk.
Asr-ı Saâdet’teki kardeşlik anlayış ve uygulanışını çok sık nazara veriyorsunuz. Bu anlayışı günümüze nasıl taşıyabiliriz?
Asr-ı Saâdet’teki kardeşlik, tarihe her yönüyle örnek bir kardeşlik’ ve onu dâsitânî bir şekilde gerçekleştirenler de ‘örnek bir nesil’ olarak geçmiştir. Ve bu seviyede bir kardeşlik, daha sonra hemen hiçbir zaman diliminde -maalesef- o ölçüde temsil edilememiştir.
Gerçi, Hz. Osman ve Hz. Ali döneminde onların aralarında bir kısım ihtilaf ve iftiraklar görülmüştür ama, bunları çıkaranlar, o ‘saff-ı evvel’i teşkil eden ‘yıldızlar’ değil; arkadan gelen çilesizlerdir. Ve biraz da, öndekilerden bazıları önünü alamayacakları bu ihtilaf ve iftirak fitneleri içinde değişik şekilde rol almışlardır. Ama, yine de her şeye rağmen bunlar, hayatlarının sonuna kadar belli ölçüde dengeli yaşamışlardır. Şimdilerde -esefle arz edeyim- ‘İbn Sebe diye birisi veya Übeyy İbn Selûl fitnesi diye bir şey yoktur; aslında Sahabe kendi arasında ihtilafa düşmüştür’ gibi sözlerle, bir yönüyle haricî düşmanların yaptıklarını hafife alma ve onları pâka çıkarma, hatta tezkiye etme gayretleri sözkonusudur. Halbuki böyle bir düşünce, Kur’ân-ı Kerim’in ‘vessâbikûne’l-evvelûn, mine’l-muhacirîn ve’l-ensâr’ (Tevbe/100) ve ‘radıyallâhu anhüm ve radû anh’ (Tevbe/100) dediği insanları karalamak demektir. Tarihî bir gerçektir ki, Yahudiler başta olmak üzere bütün şer güçler İslâm tarihi içindeki hemen bütün ihtilaf ve fitnelerde ellerinden geldiğince bir şeyler yapmış ve aktif rol oynamışlardır.
Evet, o ‘yıldız insanlar’ın (ra) arasında ilk dönem itibarıyla hem hissî hem de mantıkî kardeşlik hakimdi. Ancak bu kardeşliğe bir dünyevîlik tosladı ve aradaki vahdet muvakkaten kırıldı. Bu kırılmadan sonra da, o safvet bir daha temsil edilemedi.
Pekala ‘duygu ve düşüncede; elem ve lezâizde tam bir paylaşımın yaşandığı bu altın dönem seviyesinde bir kardeşlik yeniden ihraz edilebilir mi?’ denilecek olursa; böyle bir uhuvvetin teşekkülü için her şeyden önce güçlü bir insibağa ihtiyaç vardır. Bu mevzuda ‘hissî kardeşlik’ önemli bir esastır; ancak yeterli değildir. Malum olduğu üzere aynı anne ve babadan meydana gelen kardeşler arasında ‘hissî kardeşlik’ vardır, ama onlar, bazen çok basit bir miras meselesinde bile birbirleriyle kavga edebilir, hatta birbirlerini öldürebilirler. Öyleyse öz kardeşleri bile birarada tutamayan ‘hissî kardeşlik’, Sahabe ölçüsünde bir kardeşliğin tesisi için yeterli değildir. Kaldı ki, bu kadar geniş bir dairede herkesin menfaat ve çıkar noktaları, his ve anlayışları, mezak, meşrep ve mizacları ayrı ayrı olunca bu kardeşliği tesiste işin mantıkî unsurlarını ilave etmek gerektir. O bakımdan Bediüzzaman Hazretleri, bize meselenin daima mantıkî yönlerini ve dinamiklerini göstermiştir. Mesela; ‘Hâlikınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir.. bir bir.. bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir.. bir bir, yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir.. ona kadar bir bir’ demiştir. Şimdilerde ilave edecek olursak; hasımlarınız bir, düşmanlarınız bir, sizi istemeyenler bir, büyümenizi engelleyenler bir.. bir..
Meseleye, daha farklı bir zaviyeden bakacak olursak; Cenâb-ı Hakk’ın tevfiki, bizim vifak ve ittifakımızla çok alâkalıdır. Çünkü vifak, tevfik-i ilâhînin çok önemli bir vesilesidir. Vifak, bir çizgi üzerinde birleşme; ittifak da geldiği ‘bâb’ itibarıyla bu meselelerin mutavaatı yani insan ruhunda tabiat haline gelmesi.. yani insanların, anlaşıp bütünleşerek onu, tabiatlarının ayrı bir derinliği ve ayrı bir buudu haline getirmeleri demektir ki, kanaatimizce böyle bir ameliye, el açıp ‘Mecmuatu’l-Ahzâb’ı günde bir-iki defa hatmetmekten daha çaplı bir şekilde Cenâb-ı Hakk’ın tevfikini yâr etmesi adına Allah’a sunulmuş önemli bir dua ve bir münacâttır.
Evet, Allah’ın lütuflarına mazhariyet, insanın bir kısım evsafla muttasıf olmasına bağlıdır. Çünkü Efendimiz’in (sav) mübarek beyanlarına göre Allah (cc), insanların suret ve dış görünüşlerine değil; kalplerine, iç âlemlerine ve karakterlerine bakar. Bu açıdan önemli olan insanların sıfatlarıdır. Yani kişinin mü’min görünmesi değil, mü’min olması; namaz kılması değil namaza düğümlenmesi; Kâbe’yi tavaf etmesi değil tavaf düşüncesine odaklanması; kısacası Allah’a ve Rasulü’ne kilitlenmesi önemlidir. Unutmayalım, Allah (cc) sıfatlara bakarak hükmünü icra etmektedir.
Buna göre şayet bir kâfir, sistemli düşünür, eşya ve hadiseleri hallaç eder, vaktinin kıymetini bilerek onu boşa harcamaz ve hep çalışırsa; bu sıfatlar birer mü’min sıfatı olduğu için Allah (cc), o kâfir hakkında muvaffakiyet ve başarı hükmünü verir. Diğer taraftan, bir başkası Kâbe’yi her gün elli defa tavaf etse bile; kalbi, iç dünyası, düşünce yapısı, sistem anlayışı bozuk ve kâfir sıfatı taşıyorsa mü’min hakkında mağlubiyet ve hezimet hükmünü verebilir. Çünkü mü’min olmanın mükâfatı, ekseriyet itibarıyla ahirette; şeriat-ı fıtriyeyi bilmemenin ve ona riayet etmemenin cezası da ekseriyet itibarıyla dünyadadır. Bu iki kitabı dengeli yaşamak bizi gerçek takvaya ulaştıracak olan yegâne yoldur.
Sahabe-misal kardeşliğin gerçekleştirilmesinde önemli rol oynayan bir diğer faktör de, bu zorunluluğun hissedilmesi, onun bir niyet halinde kalplerde ağırlığının duyulması, sonra da bu niyet istikametinde atılacak olan adımlardır. Meselâ, İslâm’a farklı metotlarla hizmet eden cemaatlerin, birbirlerini bulundukları konumda kabullenmesi, birbirlerinin hizmetlerini alkışlamaları, hatta birbirlerine yardımcı olmalarını bu konuda atılması gereken önemli bir adım olarak görebiliriz.
Evet, Sahabenin mazhar olduğu lutuflara mazhar olabilmenin yegane yolu, istenilen mevzuda en azından onlar ölçüsünde performans sergileyebilmek ve bu uğurda önümüze çıkan bütün fırsatları değerlendirebilmektir. Kim bilir, belki de bunlar hayata geçirilebilse, ‘mercûh râcihe tereccuh edebilir’ fehvasınca ilgili alanda o alana mahsus olmak üzere Sahabenin hizasına ulaşılabilir.
Hasılı, Sahabe kardeşliğini tesis etmek için, hissin yanısıra mantıkî unsurların dikkate alınması, vifak ve ittifak çizgisi üzerinde birleşilmesi ve bunun ağırlığının kalpte daima duyulması ve mutlaka müşahhas adımların atılması gerekir.
Denge 7 dk.
Dinî-dünyevî hayatımızda dengenin önemi nedir?
Hayatın her alanında denge çok önemlidir. İnsan, itikadî meselelerden ibadet ü taata, ondan yiyip içmesine, ondan da uzak-yakın çevresiyle münasebetlerine kadar her konuda dengeli davranma mecburiyetindedir. Rabbinin senin üzerinde hakkı var, nefsinin hakkı var, ehlinin hakkı var. Her hak sâhibine hakkını ver!’ mülâhazasıyla her ferdin ciddî bir denge ve temkin üzere olması gerekmektedir. En başta, kulluk anlayışının çok iyi yorumlanması gelir. Bilindiği gibi Allah’ı zikretmede asıl gâye, rıza-yı ilâhîyi elde etmektir. Onun dışında keşf ü kerâmete nâil olma, fevkalâde hallere ulaşma gibi şeylerin hiçbiri asıl gâye değildir ve ‘ehlullah’ onlara hayız kanı nazarıyla bakmış ve hiç mi hiç itibar etmemişlerdir. Bu türden şeyler, talepsiz olarak insanın samimî sa’y ve gayretine terettüp edebilir. O zaman kul ‘Rabbim bu Senden gelen bir armağandır.’ der ve sevinç-endişe karışımı mülâhazalarla kabul eder. Ama bu mevzuda ona yakışan, daima bir vefâ eri tavrıyla ‘Rabbim! Bende bir vefâsızlık mı gördün ki şekerleme veriyorsun?’ diyerek sadakat duygusunu bir kere daha kontrol etmesidir.
Yine bir insanın, Rabbisiyle olan münasebetini tanzim etmesi için, illâ da bir inzivâhâneye çekilmesi şart değildir. O, bazen hem varlığın hem de kendi hayatının yorumunu sürekli yenilemek, taze tutmak ve muhasebe, murakabe, aşk u şevkle de aynı şeyleri elde edebilir. Bu çizgideki bir insanın gâfilâne geçen bir zamanı olamayacağı için o, kullukta derinleştikçe derinleşir ve kendini huzurda hisseder. Bir örnek vermek gerekirse; meselâ bir tabibin, insan anatomisi ve insan fizyolojisiyle ilgili araştırmaları, sürekli onun bu konularla alâkalı düşünce ufkunu biler ve keskinleştirir. Belki bu yüzden İmam Gazzâlî Hazretleri, ‘İhyâu Ulûmi’d-Din’ adlı eserinde, tıp ve din ilmine aynı ölçüde önem verir ve bunlardan birinin ihmalini millet-i İslâmiye adına çok büyük ihmal sayar. Nasıl ihmal sayılmaz ki! Çok basit bir misal vermek gerekirse; siz, ayağınıza batan en küçük bir tırnaktan ızdırap duyuyor, yok mu bunu dindirecek birisi? diyorsunuz. O anda birisi gelip o acıyı dindiriyor. İşte bu insan, sizin nazarınızda âdeta bir Hızır gibi olur. Büyük küçük bütün hastalıkların tedavisinde inanmış her hekimin durumu aynıdır. Eğer insanlara yararlı olması açısından bir insanın sevap kazanması bahis mevzuu ise, bir toplum insanı olarak, halka dönük hizmetleriyle inançlı hekimler evliya sayılır ve hiç kimse velilikte onlara ulaşamaz. Öyle zannediyorum inancı olan bir hekim, sadece icra-i tabâbetle bile kurtulabilir. İşte bu bir dengedir ve bunun böyle kabul edilmesi çok önemlidir. Dînî ilimlerde de durum aynıdır; siz, Rabbim deyip inzivâya çekilirseniz, beri tarafta dünya kadar insan küfür ve ilhad ızdırabı içinde kalır. Çünkü din adına onlara bir şeyler anlatılması gerekirken anlatılmamış olur.
Bu mevzuyla alâkalı Efendimiz (sav) döneminde yaşanmış bir hâdiseyi örnek olarak arz etmek istiyorum. Efendimiz’in evde olmadığı bir zamanda, zevce-i pâklerinin hâne-i saâdetlerine bir grup erkek gelir ve Resûlullah’ın ibadetlerini sorarlar. Sordukları husus kendilerine açıklanınca, onu az bulur ve ‘Biz kim, Efendimiz kim? O, Allah’ın (cc) geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affettiği bir insan.’ derler. Sonra da içlerinden biri: ‘Ben artık hayatım boyunca her gece sabaha kadar namaz kılacağım’, ikincisi: ‘Ben de hayatım boyunca hep oruç tutacağım, hiçbir gün terk etmeyeceğim.’, üçüncüsü de: ‘Kadınları terk edip, onlara hiç temas etmeyeceğim.’ der ve ayrılırlar. Efendimiz (sav), olaydan haberdar olunca onları bulur ve: ‘Sizler böyle böyle söylemişsiniz. Hâlbuki Allah’a yemin ederim, Allah’tan en çok korkanınız ve yasaklarından en ziyade kaçınanınız benim. Ama ben, bazen oruç tutar, bazen yerim; bazen namaz kılarım, bazen de uyurum; kadınlarla beraber de olurum. (Benim yolum, sünnetim budur), kim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.’ buyurur.
Görüldüğü gibi Allah Resûlü (sav), amelde yapılan herhangi bir ifrâta, bir ma’siyete öfkelendiği gibi öfkeleniyor. Ma’siyet, İslâmî hayatta dengeyi bozan, insanı kendi yörüngesinden çıkaran bir şey ise, amelde ifrât da aynı mânâda bir dengesizliktir. Dolayısıyla ona karşı da çok dikkatli olmak gerekir.
Hayatta, hemen belki hepimizin bir kısım dengesizlikleri olmuştur. Meselâ; ben Trakya’da görev yaparken, beşerî garîzelerim yükselmesin, dolayısıyla gençliğin vermiş olduğu arzulara takılıp kalmayayım düşüncesiyle, günün bir öğününde sadece kalorisi olmayan bir şey yerdim. Oysaki Allah Resûlü (sav), bu tür duyguları kontrol için oruç tutmayı tavsiye etmiştir. Belki az yiyip az uyuyup, iman hizmeti adına daha çok koştursa idim, aynı neticeyi elde edebilirdim. Yine o zamanlar, ‘Allah’ım, bana hastalık ver, ağrımla sızımla meşgul olayım da, kendi nefsimi unutayım.’ diye dua ettiğim olmuştur. Hatta, nefsimi kahretmek için daha ağır isteklerde bulunduğum da olmuştur. Ama bütün bunlar, yanlış şeylerdi ve bu mevzuda dengeyi bilememekten kaynaklanıyordu. Çünkü Efendimiz (sav), ‘Allah’tan af ve âfiyet isteyin’ buyuruyor. Dolayısıyla bize de, Efendimiz’in bu mevzuda bizden istediği ölçüyü korumak düşerdi.
Zannediyorum günümüzde dengenin korunamadığı diğer bir husus da, anne-baba hakkı ve akraba ziyaretleridir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de bu husus üzerinde ısrarla durur ve onlara saygıyı kendisine ibadetle birlikte zikreder. Öyle ise bu mevzuda bize düşen şey, iman ve Kur’ân’a hizmet düşüncesiyle en önlerde koşarken dahi, her fırsatta gidip onların ellerini öpmek ve gönüllerini almaktır. Haddizatında çok işimiz olabilir ve onlar bizimle aynı çizgi üzerinde bulunmayabilirler. Ne var ki, dünyaya gelmemize vesile teşkil etmeleri yönüyle, onları razı etme adına, -Allah’a isyanın dışında- ne yapılsa değer.
Netice olarak; insanın bir şeyi baştan plânlarken gecesini gündüzünü, hastalığını, yaşlılığını hesap ederek, sonuna kadar işi götürebilecek şekilde plânlaması, başladığı işi tamamlama esaslarına bağlaması ve taşıyamayacağı yükün altına girmemesi önem arz eder.
Devlet-i Ebed Müddet 7 dk.
Osmanlılardaki devlet-i ebed müddet fikri nasıl değerlendirilmelidir? Osmanlı bu düşünceyi ne derecede hayata geçirmiştir?
Devlet-i ebed müddet bir ideal ve bir mefkûredir. Bunun tam gerçekleşmesi ise imkânsızdır. Bu açıdan ona bir gâye-i hayal demek daha doğru olur zannediyorum. Çünkü ferden-ferda herkesin öldüğü gibi, devletlerin de ölümü mukadderdir. Ali Şeriatî’nin ifadesiyle, herkes için yürüyeceği yolda yuvarlanıp içine düşeceği ve bir daha da çıkamayacağı bir çukur vardır. Ama yol, bazen oksijen çadırında, nebatî bir hayatla uzar, bazen de toplumun bütün dinamizminin devreye girmesiyle.. tıpkı sadakanın ömrü uzattığı gibi.
Osmanlı bunların hepsini görmüştür. O, hiçbir millete müyesser olmayan uzun bir ömür yaşamıştır. Evet dünya tarihinde tek sülalede böylesine uzun bir ömür, hiçbir millete müyesser olmamıştır. Firavunlarda, Roma’da 150-200 sene arayla aileler değişmiş olmasına rağmen, Osmanlılarda bu müddet 6 asırdır ve bunun 4 asrı da hep zirvede geçmiştir.
Söğüt’ten başlayıp devamlı helezonik olarak yükselen ve zirveleşen bir devletin gaye-i hayalinin ebed müddet’ olması, onların himmetlerini âli tutmaları ve canlı kalmaları adına çok önemlidir. Hayalleri hafife almamak lâzım. Bilmem kaç sene evvel haritada işaretlediğiniz yerlerin sizin üzerinizde tesiri çok büyüktür. Öyle ki o, sana uzaktan göz kırpan bir yıldız gibi sürekli gel der; siz de ona doğru hep yürürsünüz. Bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün, olmazsa çeyrek asırda veya yarım asır sonra ulaşılması gerekli olan bir zirveye ulaşmış olursunuz. Böyle bir hedef olmayınca, insan bir yere kadar çalışır; çalışır ve artık yeter der. Sonra Üstad’ın ifadesiyle ezhan ‘ene’lere döner, etrafta gezmeye başlar.
Diğer bir tabirle mesele, hatt-ı müstakim üzerinde bir yol takip etmekten çıkar, dairevî bir hâl alır. Sonra insan her şeyi kendi etrafında örgülemeye başlar. İşte bu bir ufuksuzluk ve mefkûresizlik demektir.
Evet, Osmanlılar da, gaye-i hayale ulaşmak için acaba her zaman ilk dönemlerde olduğu gibi, hususi ile de ilk dört asırda olduğu gibi, ona ulaşma yolunda strateji, politika üretebilmiş midir? Burada eskilerin ‘fihi nazar’ dedikleri gibi ‘fihi nazar’ deyip geçeceğiz… Sadece acı bir zem olmaması ve biraz da ‘ölülerinizin kötü yanlarını anmayın’ disiplinine bağlılığımdan dolayı, bunlar olmamıştır demiyorum. Geçmişimizi ne kadar hayırla yâd etsek de, içimizin o mevzuda çok rahat olmadığı da muhakkak. Bir Fatih döneminden sonra ilim düşüncesi bitmiştir. Hatta onun dönemindeki şeyler de eskinin hızından ibarettir.
Selçuklular, Osmanlılardan daha çok gâileli, curcunalı bir dönemde yaşamışlardır. İster Şark’tan gelen azgın tecavüzler, ister Garp’tan gelen mütecaviz saldırılar karşısında, bir türlü kafalarını dinleyememişler ve bir gâye-i hayale yönelememişlerdir. Bu açıdan meseleye bakacak olursak, Selçuklulara nispetle, Osmanlılar daha avantajlı sayılırlar. Buna rağmen Osmanlı’nın ister ilim, ister ‘devlet-i ebed müddet’ fikrinde istenilen oranda başarılı oldukları da söylenemez. Belki ilk kabilevî fütuhat döneminde bu olmamıştı ve olamayabilirdi de; ancak devlet, devlet olarak sistemleşip oturaklaşınca bir ilim düşüncesi ve bir Rönesans gerçekleştirilebilirdi. Vâkıa, medeniyet tarihi yazarları, genelde o fütuhat dönemini müteakip bir ilim döneminin başladığını, bunu medeniyet ve kültür dönemlerinin takip ettiğini söylerler; ama, meselenin arzu edildiği şekilde gerçekleşmediği de bir vakıadır. Dolayısı ile bir taraftan ‘devlet-i ebet müddet derken ne kadar samimi idik?’ diğer taraftan ‘buna ulaşma adına yapılması gereken şeylerin ne kadarını yapabildik?’ gibi mülâhazalarımı henüz aşabilmiş değilim.
Gerçi daha sonra acı acı yerimizde saydığımızı hissetmeye başladığımız an, çırpınmalarımız söz konusudur ama, o zaman da batı o parlak durumu ile gözlerimizi kamaştırmış biz de kendi değerlerimiz adına sarsılmışızdır. Bunun ardından, şaşkınca, el yordamıyla bazı kararlar alıp değerlendirme dönemi başlamıştır. Bu ise bizde, inhitat döneminin başlangıcı olmuştur. Tanzimat da bunun bir sendrom halinde ortaya çıktığı dönemin adı. Biz bu dönemde ille de Fransa demişizdir ve Fransa, bizim yaklaşık bir asır boyunca adeta mihrabımız olmuştur. Bundan da bir netice alınamayınca Meşrutiyete ümitler bağlanmıştır. Daha sonra İttihatçı toy delikanlılar devreye girmiş, kumarbazın devamlı kaybedip en sonunda ‘Bütün kaybettiklerimi istirdat ederim.’ mülâhazasıyla en pahalı bir şeye son zarını attığı gibi, biz de Almanlarla birlikte macerâvârî dünya savaşına girmiş ve ‘Eski saltanat ve debdebemizi istirdad ederiz.’ diye şansımızı son bir kere daha denemişiz ama, koca bir devleti payimâl etmişizdir.
Onlar bir çürük ipliğe hülya dizmişlerdi ve bu hülyaya, maalesef devlet içinde üç hayatî mekânizma da iştirak ediyordu. Asker, sadrazam ve maliye. Rıza Tevfik, İttihatçılar içinde yer alan bir insandır. Ama, daha sonra onların tavrının yanlış olduğunu anlamış ve ‘Abdülhamit’in Ruhaniyetinden İstimdat’ adlı şiirinde, pişmanlığını ifade etmiştir.
Bu değerlendirmeler ışığında günümüze bakacak olursak fırsat henüz fevt olmamıştır. Devlet yine ebed müddet ve bu yine gâye-i hayaldir. Fikir seviyemiz ne olursa olsun duygularımızın temiz ve bu hedefe müteveccih olduğu kesindir. Bazen Allah çok edna nefislerden, âlâ işler çıkarabilir. İşi yapan, plânlayan O olduktan sonra, çok da esbab-ı âdiye üzerinde durmamak lazım.
Biz niyetlerimizin sadık kullarıyız. Bir insanın, birkaç neslin, birkaç asrın tahakkuk ettirmeye ömrünün yetmeyeceği koskocaman bir gaye-i hayalin peşindeyiz. Ama akıllı isek, şimdiden buna sahip çıkar, niyetimize göre onun mükâfatını alabiliriz. Çünkü müminin niyeti amelinden hayırlıdır.
Din, Hikmet ve Kuvvet 9 dk.
“Milletleri yaşatan üç önemli unsur vardır: Din, hikmet ve kuvvet.” buyuruyorsunuz. Bunu izah eder misiniz?
Evvelâ, dini tarif edecek olursak, din, insanları kendi ihtiyarlarıyla hayra sevk eden ilâhî sistem demektir. Bu icmalî tarif, kelimesi kelimesine Kitap ve Sünnet’te yok ise de, Kitap ve Sünnet’in ruhuna uygun bir tariftir. Din, ilâhî bir sistem veya sistemler mecmuasıdır. Onu, beşerî sistemlerden ayıran en önemli esas, onun vaz’-ı ilâhî olmasıdır. Bu itibarla da berikilere “vaz’-ı beşerî” veya “kavânîn-i vaz’iye” yani beşerin koyduğu kanunlar denmiştir. Din vasıtasıyla hayra sevk, tamamen Allah’a aittir ama, bu sevkte insan iradesinin nefyi de söz konusu değildir. İnsanlar, cüz’î de olsa, irade sahibi bulunduklarından, herhangi bir noktadan herhangi bir noktaya, cemâdât gibi sevk edilmezler. Netice olarak din; Kitap, Sünnet ve ayrıca selef-i salihînin Kitap ve Sünnet’e dayanan sâfî içtihadlarından müteşekkil ilâhî ve küllî bir sistemdir.
Hikmete gelince onun şimdiye kadar çeşitli tarifleri yapılmıştır. Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kitab’ın yanı sıra hikmetin de verildiğinden bahseder ve orada hikmet Kitab’a atfedilir.[1] Bu yüzden de, pek çok yorumcu, hikmet Kitab’ın aynısı değildir demişlerdir. Bir diğer âyette: “Kime hikmet verilmişse, ona bol hayır verilmiştir.” (Bakara sûresi, 2/269) buyrulmaktadır. Sünnet, her yönüyle Kur’ân’ın icmalini tafsil, umûmunu tahsis, husûsunu ta’mîm, mutlakını takyid ve mukayyedini de ıtlak ettiğinden, biri bin yapan, sistemi enginleştiren büyük ve bol bir hayır kaynağıdır. Bu sebeple muhaddisler, hikmetten maksat, Sünnet olduğu şeklinde kanaat izhar etmişlerdir. Ayrıca namazın, zekâtın, haccın, orucun tafsili de Sünnet’le sabittir. Dolayısıyla Sünnet, bir hayr-ı kesîrdir ve bu hayr-ı kesîrden ilk ve en büyük hisse alan da Efendimiz’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Hikmet aynı zamanda, Üstad’ın da işaret buyurduğu gibi, bize bir hak ve gerçek olarak talim edilen İslâmî meselelerin, daha sonra, keşf ve müşâhede yoluyla görünmesi ve eşyanın perde arkasının kavranması mânâsına da hamledilmiştir. Biz, çevremizde sadece kapı, pencere ve dört duvar görüyoruz ama, Hz. Sâdık-ı Masdûk (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Sizin görmediğinizi görüyor, duymadığınızı duyuyorum. Sema bir tınlayışla tınladı ki, eğer gördüğümü görseydiniz ve bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız.” buyurur.
Bu mânâda, eşyanın perde arkasına ıttıla da hikmet mefhumu içinde mütalâa edilmiştir. Bu ıttıla, keşif ve müşâhedeyle olduğu gibi, sezginin inkişafıyla da, hayalin vüs’atiyle de olur… Ehlullah, bizim akılla istidlâl edip, ilmelyakînle bildiklerimizi, vicdanlarında yeniden bir defa daha keşfeder, duyar ve hatta onu hissetmenin de ötesinde yaşarlar ki, bu da bir hayr-ı kesîrdir.
Bazıları hikmeti felsefe mânâsında kullanmıştır. İslâm muhakkikleri, büyük çoğunluğu itibarıyla ötedenberi felsefeye cephe almışlardır. Bu cephe alışta bazı dönemlerde gevşeklikten, bir kısım felsefî düşüncelerin içeri sızması söz konusu olsa da, kelâm yoluyla, bu sızmalara karşı, tıpkı antibiyotik nev’inden bazı ilaç ve mualeceler sayesinde, o mikrop ve virüslerin yok edildiği de bir gerçektir. Meselâ, felsefeciler teselsülden bahsetmişlerse, kelâm ulemâsı teselsülün butlanıyla buna karşı koymuş ve felsefecilerin delil diye ileri sürdükleri aynı şeyleri, çok rahat onlara karşı kullanmasını bilmişlerdir.
Felsefî çarpıklıklara karşı, İmam Gazzâlî gibi muhakkik âlimlerin mücadelesi dillere destandır. Evet, felsefecilerin tehâfütlerini göstermek, yani onların tutarsızlıklarını, sukûtlarını gözler önüne sermek için İmam Gazzâlî önemli bir simadır. İşte, eski-yeni bir kısım akılcı ve pozitivistlere karşı İmam Gazzâlî ve Bediüzzaman gibi üstün dimağların keşfiyât ve mânevî müşâhede dışı yol ve usûllerle, bizim “akliyât” ve “mantıkiyât” diyebileceğimiz değişik ilimlerle alâkalı meseleleri o ilmin uzmanları gibi değerlendirmeleri de şayet felsefe kabul edilecekse, bu bize göre felsefedir ve aynı zamanda, hikmet mefhumu içinde mütalâa edilmesi mümkündür.
İmam Gazzâlî, gerçi filozofları tekfire kadar gitmiştir ama filozofların da nassları olduğu gibi kabul etmeyi aptallık sayma, ilm-i ilâhîyi sınırlama, filozofları peygamberlerden üstün tutma, haşr-i cismanîyi kabul etmeme gibi küfre götürücü inanç ve düşünceleri taşıdıkları da bir gerçektir. Şu kadar var ki, onların bu tavırları bir cihetten de Zâhirîlere reaksiyondan ileri gelmiştir. Evet, olabildiğince temkin, hüsnüzan ve selefi hayırla yâd etme anlayışı içinde bile olsa, “Ehl-i Sünnet’in donmuş kafaları ve eblehleri” diyebileceğimiz, insan düşüncesini bütün bütün donduran, hatta öyle ki birbirine zıt rivayet ve nasslar arasında bile tercih yapamadan, hepsine “Doğrudur, amel edilmeli.” dogmasıyla yaklaşan, bu buzdan kafaların ifratları, felsefecileri tefrite götürmüştür.
Şimdi bu “dalâlet-âlûd” felsefeye hikmet gözüyle bakamasak bile, yukarıda arz ettiğimiz gibi, bunlar karşısında, zamanımıza ait meseleleri, aklî bir çerçeve içinde ele almaya, yani fünûn-u müsbete ve içtimaî ilimlerin prensiplerine göre düşünüp, Kur’ân ve Sünnet çizgisinde bir “akliyât” ve “mantıkiyât” sistemini de hikmet sayabiliriz.
Ayrıca kâinat kanunlarının, insan hayatının kanun ve prensipleriyle mutabakatının araştırılması, Kur’ân-ı Kerim’le kâinat arasındaki uyumun sezilip ortaya çıkarılması da hikmet mefhumunun içinde mütalâa edilmiştir. Evet, eğer, Kur’ân-ı Kerim ile kâinat arasında fikrî zıtlıklar yaşanıyor ve biri hep diğerine zıt görülüyor ve gösteriliyorsa, böyle bir anlayış içinde olanlar ehl-i Cennet olsalar dahi, dünya hayatı adına herhangi bir muvaffakiyet elde edebilmeleri mümkün değildir.
Kur’ân ile kâinat arasındaki tetâbukun kavranması ve bunun insan hayatına ve bu hayatın kanunlarına tatbik edilmesi, dinî hayatın da, dünya ve ahirete ait muvaffakiyetlerin de en önemli bir rüknüdür. İslâm’daki tefakkuh ve bu ameliyenin önemli bir ürünü sayılan “fıkıh” bu buluşma ve vahdetin ehemmiyetli bir tezahürü kabul edilebilir. Düşünün ki, en çok kıyas ve içtihad Hanefî fıkhında yapılmıştır. Hatta Hanefîler bu mevzuda bir hayli tenkide de uğramışlardır. Ancak bu ekol, din-insan-kâinat münasebetini en iyi ortaya koyan, Selçuklu, Osmanlı, hatta Abbasî gibi büyük devletlerin idaresinin dinî-hukukî temellerini teşkil eden bir fıkıh ekolüdür ve gelişmeye, açılmaya da fevkalâde müsaittir.
Ben şahsen İmam Malik’i çok ama pek çok severim. Ne var ki, Muvatta ile bugün Erzurum’u bile idare etmenin mümkün olamayacağına inanırım. Hanefî fıkhının genişliği ve umumî hakikatlar çerçevesindeki esnekliğidir ki, kıtalara hükmeden Müslüman devletler hep onu esas almış ve onun üzerinde yürümüştür. Osmanlı döneminde bile kanun adına ortaya konan şeyler hicrî altıncı asırda yapılan tedvinatın bir adaptasyonundan başka bir şey değildir. İşte bu da, hikmetin bir diğer yönüdür.
Din ve hikmetten sonra kuvvet gelir. Hikmetin kanunları, dinin ve devletin düsturları kuvvetle techiz edilmezse, her şey kâğıt üzerinde kalır ve insanlar üzerinde beklenen tesiri icra edemez. Ayrıca, hikmetin hayata tatbiki de kolay kolay mümkün olamaz. Kuvvet olmazsa, kütüphanelerdeki yığın yığın kitap/kitaplar ve zihinlerdeki, ruhlardaki dantelâ dantelâ hikmet hayata nasıl geçirilir? Nitekim tarihte ve günümüz dünyasında geçirilemediğini görüyoruz. Zira ilme, hakikate sırtını dönmüş, her şeyi pazu gücüyle halledebileceğini düşünen kaba kuvvetin temsilcileri buna müsaade etmemişlerdir, etmezler de. Bu sebeple, eğer bir millet hikmet kadar kuvvete de önem vermezse, o milletin kendi millî, dinî değerleri adına yapacağı birçok şey de havada kalacak demektir.
Ayrıca, din, hikmet ve kuvvet üçü bir arada ve ittifak içinde olmalı. Aksi hâlde, dinsiz ve hikmetsiz kuvvet sırf bir zulüm ve baskı aracı; dinsiz hikmet fırıldak çarkı, kuvvetsiz din de sırf bir “vicdan işi” hâline gelir; dolayısıyla da yaratılma ve insanlara ulaştırılma maksadı da tam olarak yerine getirilmemiş olur.
[1] Bkz.: Bakara sûresi, 2/129, 151, 231; Âl-i İmrân sûresi, 3/164; Nisâ sûresi, 4/113; Cuma sûresi, 62/2.
Dinlerin Tevhidi (!) 12 dk.
Batı’da dinlerin ortak noktalarından hareketle “Bütün dinlerin kaynağı birdir, öyleyse bütün dinleri bir araya getirelim.” gibi düşünceler var. Bu fikirlere nasıl yaklaşmak lâzım?
Öncelikle, bunun bizim problemimiz olmadığını belirtmek isterim. Evet, böyle bir mesele dinleri birbirinden ayrı görenlerin problemidir. Biz ne Hıristiyanlığı ne Yahudiliği ne de İslâmiyeti menşei itibarıyla birbirinden ayrı görmüyor; aksine, âyet ve hadislerin ışığında onlara Ehl-i Kitap adı vererek, davranışlarımızı o çizgide ayarlamaya çalışıyoruz. Meselâ, biz bir ateist ile evlenmezken, bir Hıristiyanla evlenebiliyor ve bir Yahudinin kestiğini yiyebiliyoruz… Buna verilebilecek bir diğer örnek Hz. Ömer’dir. O, Mecusîlerin bazı temel inançları itibarıyla Müslüman akidesine yakın olmalarından ötürü, onları Ehl-i Kitap statüsünde kabul etmiştir. Hatta günümüzde Muhammed Hamidullah gibi değerli ilim adamları Brahmanizm hakkında da aynı düşünceyi paylaşırlar. Ayrıca Budizm’i de bu kategoride değerlendirenler var.
Buda, üzerindeki araştırmacıların söyledikleri şayet doğru ise, Martin Luther gibi bir reformcu ve bu itibarla da Budizm, Brahmanizm içinde bir mezhep olabilir. Yine onların tespitlerine göre, Budizm, Brahmanizm’in teolojik yönlerini değil de, ahlâka ait yönlerini almış ve bir sistem geliştirmiş. Eğer Budizm denen şey bu ise, –bu mânâdaki bir sisteme din denir veya denmez o ayrı bir mevzu, zira bizim “din” kavramından anladığımıza göre din, “İnsanları kendi iradeleriyle âheste âheste mutlak hayra sevk eden bir ilâhî kanunlar mecmuasıdır.”– ona şer’î mânâsıyla din denmese de, lügat mânâsı itibarıyla yol, sistem, ekol mânâsına “din” denebilir. Bununla beraber bizim için mülâhaza dairesi açıktır. Kim bilir belki de, Budizm sistemi de, ilâhî dinlerin dayandığı gibi bir asla dayanıyordur ve Brahmanizm’den farklı ayrı bir dindir.
Söz buraya gelmişken, mevzu ile direkt irtibatı olmasa da bir hususa daha dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Benim kanaatime göre Kur’ân-ı Kerim, saf Hıristiyan akidesini ve Hz. İsa’yı anlatmasaydı, bugünkü tahrif olmuş şekliyle, Hıristiyanlığı anlamada bizler de çok zorluk çekerdik.. çekerdik de “bir üç, üç bir” diye özetlenen “teslis” veya “ekânîm-i selâse” anlayışını izah edemezdik. Veya Kur’ân-ı Kerim, Hz. Musa, Hz. Yuşa, Hz. Harun, Hz. Süleyman ve Hz. Davud (aleyhimüsselâm) hakkında tavzih edici, aydınlatıcı beyanlarda bulunmasaydı, bu yüce peygamberleri tevhid akidesi içinde bir yere oturtmamız mümkün olmayacaktı. Meselâ, Yahudi kaynaklarına göre kimisi filozof, kimisi –hâşâ– sarhoş, kimisi de kendi kızlarıyla zina eden zinakâr… Şimdi, dünyadaki en bayağı, en adi insanların bile yapmayacağı şeyleri peygamberlere isnad eden bu anlayışa din demek mümkün değildir. Bu açıdan Budizm’in de böyle bir tahrif tali’sizliğine uğramış olabileceği söylenebilir.
Sadece Budizm mi? Elbette hayır. Meselâ, Sokrates. Biz onun düşüncelerini kendi kaleminden öğrenme imkânına sahip değiliz. Çünkü onun hakkındaki her şeyi talebeleri aktarıyor. Eflatun’un Sokrates’e talebeliği ne kadar sürmüş, hocasını ne kadar anlayabilmiş ve öğrendiklerini bizlere ne kadar aktarabilmiş? Bunlar bütünüyle bizim meçhulümüzdür. Ama genel düşüncelerine bakılınca onda bir Allah inancı olduğunu da görmek mümkündür.
Evet, düşüncelerin elden ele, nesilden nesile intikal ede ede, zamanla ilk söylenişteki saf ve yalın hâlini kaybettiği çoktur. Hatta bu kadarla da kalsa yine iyi. İfadedeki saf hâli kaybetmenin yanı sıra, anlam değişikliğine uğraması da söz konusudur ki, işte bu da tahrifin –suiniyetle yapılmasa bile– ayrı bir buududur.
Bu cümleden olarak, Hz. Mesih’in bütünüyle ruh olan düşüncesi, Roma putperestliğine çarpınca ne hâl aldığını tahmin etmek çok zordur. Çevrenizdeki herhangi bir kiliseye girdiğinizde bu acı gerçeği bütün çıplaklığı ile müşâhede etmeniz mümkündür. Bir diğer taraftan, Hıristiyanlığın ulûhiyet anlayışına göre ilâh pasiftir. Onun aktif hâle gelebilmesi için Hz. Meryem’e girip çıkması lâzımdır. O, Meryem’e girip çıkınca aktif ulûhiyete inkılâp eder ve Mesih olur ki, esasen gerçek misyonu da Mesih yerine getirir. O, insanlık için elinden gelen her şeyi yapar ve yapacağı bir şey kalmayıp da sıra kurban olmaya gelince kendini kurban eder(!)
Yahudilerin de, Hz. Üzeyir için buna benzer şeyler söylediklerini biliyoruz. Demek ki kayıt tam olmayınca, böyle elmas, pırlanta gibi hakikatler bile gelecek nesillere yanlış intikal edebiliyor. Bu bağlamda, âyeti ve hadisleriyle her şeyin en güzel kaydedildiği ve Kur’ân’a bakan yönüyle hıfz-ı ilâhî disketine alınan İslâmiyet’te bile bu türlü inanç ve akide kaymaları söz konusudur. Meselâ, ulûhiyet konusunda neredeyse yukarıda arza çalıştığımız Hıristiyan inancı ile tam bir benzerlik içinde bulunan Hz. Ali’nin ulûhiyetle irtibatlandırılması buna örnek verilebilir. Buna göre aktif ulûhiyeti temsil eden Hz. Ali’dir. Efendimiz’in peygamber olarak gönderilişi, Kur’ân’ın nüzulü vs. hepsi Hz. Ali’ye zemin hazırlama gayesine yöneliktir. Hz. Ali makam-ı cem’in sahibi olarak her şeyi bünyesinde toplamış ve onu temsil etmiştir.. onun ardından bu güç, Hz. Ali’nin neslinden olan 12 imama dağıtılacaktır; gide gide nihaî olarak da hatemü’l-evliyâ olması itibarıyla imam-ı muntazarda toplanacaktır.. İmam-ı muntazar da Kur’ân’ın o eksik kalan 300-400 âyetini açığa çıkartacak ve gerçek bir kere daha tam olarak zuhur ve tecellî edecektir(!)
Şimdi bütün bu anlayışları İslâm’ın öğretileri ile telif etmemiz mümkün değildir. Ama gözü kör olası taassup, cehalet bizi de bu hâle getirmiştir. Bu konuda bizler de 14 asırdan beri ümmetin gayreti, ittifak ve icması olmasaydı Hz. Ali’yi anlamakta zorluk çekecektik.
Şimdi tekrar soruya dönelim; tahrif ve tebdilin ağına düşmüş dahi olsa, Hıristiyanlık, Yahudilik, Brahmanizm, Budizm, Mecusilik ve diğerlerinin üzerinde ittifak ettikleri bir kısım müşterek esasların bulunduğu da bir gerçektir. Meselâ, tevhid, nübüvvet, haşir, adalet, ubûdiyet gibi. Veya ölüleri gömme, tesettür vb. meseleler gibi. Zira hemen bütün dinlerde ölüler gömülüyor –Ara ara “Cesedimi yakın!” diyerek toplumun asırlardan beri süregelen tarz-ı telakkisine muvafık hareket etmeyen birtakım insanlar hariç– her yerde ölüler gömülmekte.. ve tesettür her dine mensup insanlar tarafından kabullenilip yaşanmakta. Hatta yakın tarihe kadar dünyanın değişik yerlerindeki Yahudiler dahi başlarını kapatmaktaydı ki, bu da, dinlerin üzerinde ittifak ettikleri bir kısım ortak değerlerin var olduğunu göstermektedir. Tabiî bu arada, neshe maruz kalmış veya tahrife uğramış –Müslümanlıkta olmasa bile– birçok hükümleri de var.
Bu çerçevede teferruata veya asla ait hükümlerde esas itibarıyla Allah’tan geleni, Allah’tan gelen şekliyle bulmak ve onları tevhid etmek çok zordur. Zaten, Allah (celle celâluhu) da, razı olduğu esasları, bir sonraki peygamberin mesajı içinde belirtmiş, değiştireceği hükümleri de değiştirmiştir. En son olarak da Hz. Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) göndermiştir ki, o da Kur’ân ve Sünnet’le, musahhihlik, müceddidlik veya müessislik görevini yerine getirmiştir.
Evet O, bir anlamda musahhihtir. Çünkü kendinden önceki şeriatlerde tahrife uğrayan noktaları tashih etmiş.. müceddittir, şartların değişmesine paralel olarak nice hükümleri değiştirmiş.. ve müessistir, A’dan Z’ye büyük ölçüde yeni bir dinin kurucusu olmuştur. Dolayısıyla da yeniden dinleri birleştirme gibi bir arayışın içine girmeye hiç gerek yoktur. İslâm, düşünülen böyle bir işin, Allah tarafından gerçekleştirildiği dinin adıdır. “Bugün sizin dininizi tamamladım, nimetimi itmam ettim ve din olarak İslâm’dan razı oldum.” (Mâide sûresi, 5/3) ve “Kim, İslâm’dan başka bir din arayışı içine girerse, bu, ondan kabul edilmeyecektir.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/85) veya “Allah katında hakikî din, İslâm’dır.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/19) âyetleri de aslında bu hakikati bildirmektedir.
Ayrıca “Bizden önceki şeriatlar, nesh edilmediği müddetçe bizim de şeriatımızdır.” kaidesi zaten böyle bir düzenlemeye gerek olmadığının ayrı bir göstergesidir.
Ne var ki, bu kabîl düşünce ve çalışmalar, din adına değil de kültür adına yapılacaksa, ona bir şey diyemeyiz. Zira din başkadır, kültür başkadır. Kültürün dinden kaynaklanan, hatta dinden beslenen yanları olsa bile, kültürü din ile özdeşleştirme mümkün değildir. Bu açıdan bu türlü düşünceler ilim, kültür ve medeniyet araştırmaları açısından her ne kadar yararlı olsa da, böyle Sanskritçe gibi bir din anlayışı bence abesle iştigaldir.
Son olarak bir şey daha ilave etmek istiyorum: Bu düşünceler, içinde yaşadığımız asra has değildir. Bundan önce de dinlerin tevhidi için çalışmalar yapılmıştır.. ama bunların hiçbiri muvaffak olamamıştır. Meselâ, Ekber Şah hüsnüniyetli de olabilir ama Hinduların tesirinde kalarak, “Her dinden bir şeyler alıp, tek din meydana getirelim.” diyen ve bu uğurda İmam Rabbanî gibi bir kâmet-i bâlânın hapse atılmasına sepep olan insandır.
Şimdilerde de Garaudy (veya İspanya’da bir başkası) aynı düşüncelerle ortaya çıkmış olabilir. Hâlbuki hayatının büyük bir bölümünü İslâm’a olabildiğince ters bir sistemin akıl hocalığını yaparak geçirmiş, sonra Müslüman olmuş görünen bu insanların İslâm’ı işleye işleye tabiatlarına mâl etmeden, onları fıtratlarının ayrılmaz bir parçası hâline getirmeden, bünyelerindeki küfre ait artıkları temizleyip, bir kenara atamadan, yani yüzmesini öğrenmeden kendilerini derin deryalara salma nevinden yaptıkları şey, düpedüz kendilerini bilmeme demektir.
Evet, insan, tabiatında tahrife meyil taşıyan bir varlıktır. Meselâ, İbn Teymiye –İslâm dünyasına mâl olmuş bir şahsiyet olsa da– sert çıkışları ve ifratkâr düşünceleriyle bilinen bir insandır. Ancak onu ifratkâr yapan biraz da o dönemde mezarlara saygıda aşırılığa giden ve türbelerde mum yakan insanlar olmuştur. Onun içindir ki, insanlar çok dikkatli olmalıdırlar. Fıtratına dercedilen bu muzır huyu işletmemeye ve hele bu konuda çevrenin tesirinde kalmamaya âzamî özen göstermeli, daima Kur’ân ve Sünnet’in kıstasları içinde hâdiseleri değerlendirme cihetine gitmelidirler. Ve unutmamalıdır ki, onlar inhiraf duygusuyla da imtihan olmaktadırlar.
Onun için, insan iradesini zorlamalı ve Allah’ın “Razı oldum” dediği din içinde, kemalât-ı insaniyeye giden yolları araştırmalı, bu yolda kendinden önce yolculuk yapan enbiyânın, asfiyânın, evliyânın bindiği vasıtalara –hangisine gücü yetiyorsa– binerek menzil-i maksuduna varmalıdır. Aksi hâlde orijinalite yapıyorum, yeni icatlarda bulunacağım… gibi düşünceler onu yolda bırakabilir ve işte böyleleri o zaman, kazanma kuşağında kaybedebilirler.
Dua Üzerine Birkaç Söz ve Düşman Şamatası 5 dk.
Allah Resûlü (sav) bir duasında ‘şemâteti’l-a’dâ’ diyerek, şemateden Allah’a sığınıyor. Buradaki şemate, bizim Türkçedeki kullandığımız ‘şamata’ mıdır? Bu duayı nasıl anlamalıyız?
Soruya cevap teşkil edecek hususa intikal etmeden önce, umumî mânâda dua ile ilgili bir-iki noktayı belirtmek istiyorum. Öncelikle; bir şeyin yapılmaması, başa gelmemesi ve olmaması için yapılacak dualar, Cenâb-ı Hak’tan o işin sebeplerini yaratmamasını istemektir. Bu durumda şayet Allah duanızı kabul buyurursa, kaderde yazılı olsa bile, atâsı ile onu kaza etmez. Nitekim mev’ize ve menkıbe kitaplarına bu gözle bakıldığında bunu te’yid edecek birçok hadise ile karşılaşılır. Hatta ‘levh-i mahv ve ispat’a vukufumuz olsa veya biraz öteleri müşahede edebilsek, yerinden ayrılmış bize doğru gelen belaları görebiliriz. Bu itibarla da bazen Cenâb-ı Hakk’a sığınmakla onların durdurulması söz konusu olabilir.
Saniyen; insanın çaresi olan şeylerde çare araması, kendi iradesini güçlendirmesi ve kuvve-i maneviyesini takviye etmesi ancak dua ile olur. Şimdi eğer bir insanın iradesi yaptığı dua ile güç ve kuvvet kazanıyorsa, bundan o insanın vücudundaki hücreler de, moleküller de nasibini alır. Zaten bana göre eğer insanın beden planında bazı şeyleri aşması ve onları yenmesi sözkonusu ise, onların önce ruhta yenilmeleri şarttır. Şayet buna yenilenme denecekse, evvela insan bedeninde tahribe uğrayan hücrelerin rejenere edilmesi gerekir. Bu açıdan dualar bir yönüyle Cenâb-ı Hakk’ın ‘nâçâr kaldığımız yer’lerde ‘nâgah bir perde açması’ ve derdimize derman olması açısından yeri başka hiçbir dinamik ile doldurulamayacak öneme haizdirler. Bunun yanı sıra maddî bir kısım tedbirlere başvurmanın gerektiği de malum-u âlemdir.
Bu iki hususu tesbit ettikten sonra, şimdi soruya geçelim: Efendimiz (sav) o duada peşi peşine dört şeyden Allah’a sığınıyor. ‘Sû-i kaza’ yani Cenâb-ı Hakk’ın hakkımızda takdir buyuracağı acı kazadan, ‘cehd-i bela’ yani bela cenderesine, bela ağına duçar olmaktan, ‘derk-i şaka’ yani şekavetin gelip çatmasından ve son olarak da ‘şemâteti’l-a’dâ’ yani düşman şamatasından. Biz şamata kelimesini, bağırıp-çağırma, etrafı velveleye verme, gürültü etme mânâsına kullanırız. Fakat Araplar onu, eksik-gedik gibi görülen şeyler veya falsolar karşısında düşmanın sevinç izhar etmesi, hoplayıp-zıplaması, haykırıp-höykürmesi mânâsında kullanırlar. Bu itibarla da biz bu sözcükle eksik ve gediğimizi düşmanların sevinç vesilesi yapmamaları için Cenâb-ı Hakk’a sığınırız. Lâzım-ı mânâ ile konuya yaklaşacak olursak, davranışlarımızda falso ve fiyaskolar içine girerek, hasımlarımızı sevindirmekten O’na sığınırız.
Buna göre biz, davranışlarımızı İslâm’ın emir buyurduğu esaslar çerçevesinde ayarlarsak ve tabii ki liyakatımız da varsa, Rabbim rahmetinin enginliği ile muamele eder ve düşmanlarımıza böyle bir fırsatı vermez. O halde bu dua en yakınımızdan, en uzağımıza varıncaya kadar bizi çepeçevre kuşatan ve bize karşı düşmanlıklara kilitlenmiş insanların böylesi şamatalarına imkan ve fırsat vermemeyi Allah’tan isteme demektir.
Bunu nasıl gerçekleştireceğiz? Başta iradî hatalar yapmamak suretiyle. Bu sayede ne biz fiyasko yaşar ve günaha gireriz, ne başkaları bizim yüzümüzden zarar görür, ne de uzakta bulunan dost ve taraftarlar su-i zan ederek günah işlemiş olurlar. Üstad Hazretleri bu konuda çok hassastır. O, Safvet Efendi ile birlikte kayıkla Haliç’ten geçerken, başını kaldırıp kadınlara bakmaz. Safvet Efendi sebebini sorunca, Üstad ‘hocalığın izzetini koruyorum’ diye cevap verir. Çünkü bir insan kendisine ait olmayan bir şeye bakmaz. Hele hele Üstad gibi birinin kendisine gönül bağlamış, itimad etmiş, hoca diye kabullenmiş insanların hüsn-ü zanlarını yıkmaya hakkı yoktur. Zira aksi bir durum, kendi cephesinde sarsıntı meydana getirirken, hasmane tavırlar içinde bulunanları da sevindirir ve güldürür.
Netice itibarıyla; dua öncesi maddî planda kevnî şartlar içerisinde üzerimize düşen her şeyi yapmalıyız. Ardından da dua dua Rabbimize yalvarmalıyız.. ve unutmamalıyız ki duanın kabul yönü çok önemlidir. Zira o, halis bir ubudiyet ifade eder. Hele bazı dualar vardır ki, esbabın sükut ettiği yerlerde sadece o geçerlidir. Yunus b. Metta’nın ‘Lâ ilâhe illâ ente. Sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn’ duası gibi…
Dua-Amel Münasebeti 7 dk.
Güzel ahlaka ait esasları fıtrata mal edip onlarla bütünleşebilmenin yolu veya yolları nelerdir?
İhlâs, sadakat, vefa, gıybet etmeme ve su-i zanda bulunmama gibi hasletler, inanan her insanın, hayatına hakim kılmak zorunda olduğu, güzel ahlâka ait esaslardandır. Şahsî kanaatim itibarıyla ben, herkesin de bu düşünce ve kanaatte olduğunu zannediyorum. Ne var ki benim hüsn-ü zannım, bu konuda fazla bir şey ifade etmez. Mühim olan, teker teker her şahsın bu anlayışı benimsemesi ve onu topluma kazandırmak için mücadele vermesidir. Tabiî bu hemen birden olacak bir şey değildir. Ahlâk-ı âliyeye ve mesaviye ait bu esasların hayata intikali, şahsın fıtratı ile bütünleşmesi, çok uzun bir süreç ister.
Bu süreçte dikkat edilmesi gerekli olan en önemli şey, şahsın gerçekten bu konudaki azmi ve kararlılığıdır. Mesela; ihlâsı ele alalım; ihlâs, namaz kılan hemen herkesin sabah-akşam dualarında istediği bir husustur. Allah’ım beni ihlâsa eren veya ihlâsa erdirdiğin kullarından eyle’ hemen her gün çoklarımızın tekrar ettiği dualardandır. Ancak, biz bu isteğimizde acaba ne kadar samimiyiz? Allah’a halis bir kul olmak, ubudiyette ve ubudette hulûsu yakalamak, bizim için ne kadar önemlidir? İhlâsın bir başka buudu olan Allah’ın rızasını ne kadar talep ediyoruz? Kavlen istediğimiz bu şeyleri, fiilen isteme hususunda neredeyiz? Evlenmekten, çocuğumuzun olmasına, ondan memuriyetimize devam etmeye veya son vermeye, Allah rızasının bulunduğunu zannettiğimiz alternatif işlerimizde tercih konumuna geldiğimizde, acaba gönül rahatlığı içinde ‘rıza-yı Bâri’yi tercih ediyoruz’ diyebilir miyiz? Hatta ‘rıza’ mertebesini, cennete ya da -ikisi ayrı şeylerse- Cenâb-ı Hakk’ın cemalini müşahedeye tercih edebiliyor muyuz? Bu çizgide soruları uzatabiliriz. Şimdi bu meselelerin bütününde, ihlâsı ve rızayı tercih edemiyorsak ve kavlen istediğimiz hususların fiilen peşinde değilsek, hiç şüphesiz Allah’a karşı saygısızlık yapıyoruz veya ‘kezib ala’llah’ın içindeyiz demektir. Hâlbuki bu son husus, ‘Allah’a karşı yalan söyleyenden daha zalim kim olabilir?’ âyeti ile küfre denk tutulmuştur.
Ben rica edeyim, evlenme, çocuğumuzun olması, araba, ev, yazlık-kışlık gibi dünya mallarına sahip olmak, işlerimizin kesada ve fesada gitmemesini istediğimiz ölçüde, ihlâs, rıza, sadakat, vefa vb. şeyleri istemiyorsak veya gönüllerde bunlar, birinciler kadar yer tutmuyorsa, Allah’a karşı saygısızlık yapmayalım ve dil ucuyla ben muhlis ve muhlas olmak istiyorum demekten sakınalım. Allah’ın rızası, dünyevî ve uhrevî hiçbir şeyle tartılmayacak kadar büyüktür. Öyleyse biz de, ayaklarımızın dibinde olması gereken bu meselelerle, Allah’ın rızasını aynı seviyede tutmamalıyız. Çok tekrar ettiğim bir söz içinde, dünya’ya dünya, ukbaya da ukba kadar, yani dünyevî meselelere o kadar, uhrevî meselelere de gereği kadar değer vermeliyiz.
Buraya kadar arz ettiklerim meselenin bir yönünü teşkil ediyordu. Diğer yönüne gelince; ahlâk-ı âliyeye ait bu esasları dualarımızda yâd etmekten hiçbir zaman dûr olmayalım. Burada bazıları önceki söylenenlerle, bu cümle arasında bir çelişki var zannedebilir. Aslında herhangi bir çelişki söz konusu değildir. Bizim önceki arz ettiklerimiz, bir ufka işaret etmekte ve bize bir hedef göstermektedir. Bu hedefe ulaşıncaya kadar, başta da söylediğimiz gibi, tabii ki bir sürecin yaşanması gerekir. İşte bu süreç içinde hedefe doğru yol alırken, insanın kat’iyen vazgeçmeyeceği bir husus varsa o da dua olmalıdır. Dualar bize hedef verir, şuuru besler, gönüllerimizi kanatlandırır, kudretimizin sınırlılığını idrak ettirir ve ‘her şeye gücü yeten birisine’ sığınma ihtiyacını hissettirir. Zaten Bediüzzaman’ın ifadesiyle böylesine yürekten ve hâlisane yapılan dualar, bizatihi derin bir ubudiyettir. Allah (c.c.) da böylesine inanmış kişilerin dualarını er veya geç mutlaka kabul buyurur.
Duaların bizlere hedef vermesi ile alâkalı iki misal arz etmek istiyorum. Bir; Allah Resûlü (s.a.s..) bir gün mescidde Ebû Ümame el-Bâhilî’yi, gayet sarsık şekilde otururken görür. Sebebini sorduğunda ‘fakirlik’ cevabını alır. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s..) ona şu duayı öğretir: Mealen ‘Allah’ım tasadan ve hüzünden, tembellikten ve acizlikten, korkaklıktan ve cimrilikten, borç altında ezilmekten ve insanların bana galebesinden Sana sığınırım.’ Bu cümleleri tek tek ele alarak, fakirlikle ilgisini veya insana hedef göstermesini birlikte inceleyebiliriz:
‘Allah’ım tasadan, gamdan, hüzünden Sana sığınırım’; şimdi tasa, gam ve hüzünden Allah’a sığınan bir insan, -affedersiniz- gidip yan gelip yatar mı? Tasa ve hüzne sevk edecek şeylere kendini hiç kaptırır mı? Aksine kalkar, bunlardan kurtulmanın yollarını mı araştırır?
‘Tembellikten ve acizlikten Sana sığınırım’; fakirlik deyip bir kenarda -velev ki bu mescid, hatta mescid-i nebevî bile olsa- oturmak ve elâlemin avucuna bakmak tembellik ve acizlik değil midir?
‘Korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım’ ve son olarak ‘borç altında kalmaktan ve insanların baskısından (galebesinden) Sana sığınırım.’ Görüldüğü gibi bu duanın bütün ögeleri, fakirlikten mescide sığınan bir insana, ondan kurtulma yolları göstermenin yanında aynı zamanda hedef veriyor. Artık bu safhada kula düşen dua ettiği şeyleri fiiliyata dökmekten ibarettir.
İkinci misal; çocuk iken başımdan geçen bir olaydır: Babam bana, ‘Gece iki bin defa Nasr suresini okuyan, Hz. Peygamber’i (s.a.s..) rüyasında görür.’ demişti. Çocukça kalbimle buna inandım ve o gece iki bin defa Nasr suresini okudum, öyle yattım. O gün, bu okuma işi, sabaha kadar sürseydi, yine okurdum. Çünkü benim Resûlüllah’ı görme iştiyakım, değil bir geceyi, belki yüzlerce geceyi feda ettirecek çaptaydı. Demek insan, bir şeye dilbeste ise onu elde etme yollarını mutlaka araştırmalıdır.
Hâsılı, güzel ahlâkın unsurları ile bezenmeyi kavlen isteme kadar, onları hayata geçirmede yapılması gerekli olan fiiller de çok önemlidir. Bu ikisi, bir bütünün parçalarından ibarettir.. ve dua, birçok açıdan yeri başka bir şeyle doldurulamayacak önemli bir hadisedir.
Duanın, Derman Olacağı Dertle Münasebeti 13 dk.
Bir hadis-i şerifte, “Ne yerde, ne gökte adı(nın anılması)yla hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın ismiyle ki, O Semi’ ve Alîm’dir” diye mealini verebileceğimiz duayı sabah-akşam üç defa okuyan insana hiçbir şeyin zarar veremeyeceği’ buyuruluyor. Bunun sırrı adına neler söylenebilir?
Bu meseleye birkaç açıdan bakabiliriz. Yalnız öncelikle, şu hususun bilinmesinde fayda mülahaza ediyorum. Bu hadisin ravilerinden olan Eban b. Osman’ın felç olmasından kaynaklandığını zannettiğim vâkıaya dayanarak, genelde bu duayı okuyan felç olmaz’ gibi yaygın bir kanaate saplanılmıştır. Bana göre, böyle bir yaklaşım bu hadisin bütün zararlara şamil olan mânâsını, felç hastalığına indirgemek ve daraltmak anlamını taşır. Ne var ki biz, bu hadisi izah ederken, yine de örnek olarak felç hastalığını esas almanın yanında muhtevanın umumî olduğunu vurgulamak istiyoruz.
Felç veya sair hastalıklar, maddî âlemde geçerli olan sebepler çerçevesinde herkese isabet edebilir. Yani kalp rahatsızlığınız vardır, damardaki bir iltihap gider beyninizde bir yeri tıkar ve siz artık vücudunuzun bir tarafını hareket ettiremezsiniz.. yani felç olursunuz. Hadis-i şerifteki ‘fi’l-ard’ kaydı buna bakar. Bu türlü durumlarda sebepler dünyasında yaşayan insanlar, böylesi hastalıklara sebep olabilecek şeyleri anında, zamanında tesbit ettirmeli ve mutlaka tedavi olma cihetine gitmelidirler. Aksine, sebepler dünyasında onlara riayet etmeme, cebrîlik anlamı taşır ki, biz cebrîlikten de i’tizalî düşünceden de fersah fersah uzağız.
Fakat bazı gözü keskin ve kendisine eşyanın perde arkasına muttali olma imkânı bahşedilmiş insanlar olabilir ki; bunlar, bin bir perde ötesinden, sebepler dünyasında yapılacak olan mualecelerin fayda vermeyeceğini müşahede ederek ‘tedaviye gerek yok’ diyebilirler. Ne var ki, bizim gibi sıradan düz insanlar, sebepler dünyasında yaşadığı müddetçe onun kanunlarına riayet etmeğe mecbur ve mükelleftir.
Bu türlü hastalıkların bir diğer sebebi de semavîdir ki, hadiste ‘fi’s-sema’ kaydı buna bakar. Yani birdenbire, hiçbir sebep sözkonusu olmadan meşiet-i İlahî’nin gereği olarak insan felç hastalığına yakalanabilir.
İster öyle, ister böyle her iki durumda da insan, ‘Müsebbibü’l-Esbâb’ olan Allah’a sığınmak mecburiyetindedir. Çünkü yapılan tedavilere tesir gücü vermek ve şifayı ihsan etmek, sadece ve sadece Allah’ın elindedir. Hatta, insan hissiyatı açısından meseleye baktığımızda, netice itibarıyla Allah’a sığınma daha makul ve daha mantıkîdir. Zira bir şeyin zahirî sebepler açısından çaresi yoksa, yapılacak tek şey İbrahim Hakkı’nın dediği gibi,
“Nâçâr kaldığın yerde,
Nâgah açar ol perde,
Derman olur her derde,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.”
deyip Allah’a sığınmaktır.
Soruda bir de bu dua sayesinde insana zarar isabet etmeyeceği hususu soruluyor. Allah Rasûlü’nün bu ve buna benzer birçok duası vardır. Şimdi o duaların, derman olacakları dert ile ne gibi bir münasebetleri varsa, bu duanın da, hiç bir şeyin zarar vermemesi adına öyle bir münasebeti vardır. Meselâ; Umame b. Bâhilî, fakirlikten dolayı kendini mescide vermiş bir insandır. Yine bir gün orada boynunu bükmüş, mükedder, mahzun bir şekilde otururken Nebiler Serveri (sav) ona sabah namazının bitiminden sonra şu duayı üç defa oku diye ta’lim eder: ‘Allahümme inni euzü bike mine’l-hemmi ve’l-hazen ve euzü bike mine’l-aczi ve’l-kesel ve euzü bike mine’l-cübni ve’l-buhli ve euzü bike min galebeti’d-deyn ve kahri’r-rical.’ Yani ‘Allah’ım, tasadan ve hüzünden Sana sığınırım; acizlikten ve tembellikten de Sana sığınırım; korkaklıktan ve cimrilikten yine Sana sığınırım; borca mağlub olmaktan ve düşmanların kahrından da Sana sığınırım.’ Görüldüğü gibi, burada Allah Rasulü (sav), ikişer maddelik dört esas zikretmektedir.
Veya genelde bizler yine Allah Rasulü’nden mervî olan ‘Allâhümme innî es’elüke’l-afve ve’l-afiyete’ diye dua ediyoruz. Yani ‘Allah’ım senden af ve afiyet istiyoruz.’ Manevî hastalığımızın virüsleri sayılan günahlara karşı af, maddî hastalıklarımızın virüslerine karşı da afiyet. Bu dua cümlesinin, günahlar ve hastalıklarla ne münasebeti varsa veya yukarıdaki duanın Umame b. Bâhilî’nin fakirliği ile ne münasebeti varsa, mezkûr duanın da zarar isabet etmemesiyle öyle bir münasebeti vardır.
Münasebet adına söylemeye çalıştığım bu umumî mütalâalardan sonra, bir-iki hususa daha dikkatlerinizi rica edeceğim:
1) ‘İnnallâhe enzele’d-dâe ve’d-devâe ve ceale likülli dâin devâen fetedâvû velâ tedâvû bi haramin.’ ‘Allah derdi de devayı da indirmiştir; her derdin bir devası vardır. Öyle ise, tedavi olun ve haramla tedavi olmayın’ hadisinin ifade ettiği hakikate göre, felç dahil her türlü hastalığın çaresi vardır. Bu çare, bazen zahirî sebeplerin eliyle, yani tedavi yollarına başvurmak suretiyle gelir; bazen de doğrudan doğruya hiçbir sebepe müracaat etmeksizin Cenâb-ı Hakk’a yalvarmak ve O’ndan şifa dilemekle. Mesela; Efendimiz’in (sav) tavsiyelerine uyarak, ağrıyan yerinize elinizi kor ve üç defa ‘bismillah’ dedikten sonra, ‘euzü bi izzetillâhi ve kudretihî min şerri mâ ecidü ve uhâziru min veceî hâzâ’ dersiniz, sizin samimi bir kalp ile Rabbinize yaptığınız bu teveccüh neticesi de, Rabbim size şifa ihsan edebilir. Demek ki, halis bir ubudiyet sayılan dua ile kul, Cenâb-ı Hakk’ın ‘dergah-ı nezd-i ehadiyeti’nin kapısına dokununca, sebepler bütünüyle aşılmış olabilir ve o hasta, ‘nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin zuhuru ile’ Rabbin, husûsî bir muamelesine mazhar olabilir.
2) Kanaat-ı acizaneme göre, insan, nasıl bir hastalığın pençesine düştüğü zaman, ruhu adına tam bir panik yaşar; aynen öyle de o şahsın bedeninin bütün hücreleri de biyolojik hayatiyetleri itibarıyla öyle bir panik yaşar. İşte insan, böyle bir durumda ‘benim bu hastalığı aşmam mümkündür’ inancıyla toparlanabilirse, kanseri bile -Allah’ın izniyle- aşabilir. Yani o küllî ruhu -ki onun bedenine hükmeden zîşuur bir kanun-u emrîdir- yüksek bir moral gücü ile bunu yenebilir. İşte buna göre vücuttaki hücreler de bu moralden nasibini alır.. alır ve insan vücudunda değişik rejenerasyonlar meydana gelebilir. Evet o hücreler, aldıkları moralle âdetâ doping ilacı almışçasına şahlanır ve en onulmaz dertler, hastalıklar karşısında bile, bünyede yapılması gerekli olan tamiratı yapabilirler.
Bir kere daha hatırlatmak yerinde olur: Böyle bir şeyin gerçekleşebilmesi için, insanın kendi kendini onarması, hücrelerine varıncaya kadar şahlanması, köpürmesi tabir-i diğerle âdetâ vücudundaki rejenerasyon sistemini harekete geçirmesi şarttır. İşte, Rabbe yapılacak olan halis dualar, samimi teveccühler bütün bunları sağlayabilir. Yani insan, bahis mevzuu ettiğimiz konu içinde ‘bismillahi’llezi la yedurru mea ismihi şey’ün..’ dediğinde, bizim anlayamayacağımız, sezemeyeceğimiz bir biçimde, iman, itminan ve moral depolaması olabilir.. ve derken bütün organizma harekete geçebilir.
Benim tahminime göre, yakın bir gelecekte, ilmin daha da ilerlemeler kaydetmesi sayesinde, bu tür duyguların vücudda meydana getirdiği tesir daha net bir biçimde görülebilir. Kim bilir bu tesiri belki de hepimiz televizyon ekranlarından seyredebiliriz. İşte o zaman, herhalde aşkı, şevki, neşeyi, kederi, duayı biz daha iyi anlarız. Yeni bir bilim mecmuasının yazdığı makaleye göre, nasıl ağaçların yanında savaştan, bombadan bahsedildiğinde yapraklarında kasılmalar, buruşmalar oluyor; öyle de bir gün, mutlaka insan vücudunda duanın, aşkın, kederin meydana getirdiği tesiri tesbit etmek mümkün olacaktır.
3) Zayıf bir hadis-i şerifte Nebiler Serveri (sav) ‘bir insanı üçyüz küsur melek koruyor’ buyurur. Buna binaen ben şahsen dualarımda ‘Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail, hamele-i arş, mukarrabin, kiramen katibîn, hafaza…’ der, onları dualarımda hep yâd ederim. İşte bu koruyucu melekler, ihtimal kişinin sebepleri yerine getirmesi şartıyla ve belki de bazıları itibarıyla bu şart da aranmaksızın, o şahsı korumak için hep tetikte bulunuyordur. Bu yaklaşımdan hareketle, bir hususa işaret etmek istiyorum. Bunu sübjektif bir değerlendirme olarak da kabul edebilirsiniz.. ama, defaatla şahid olduğum ve bizzat yaşadığım hadiselerdir. Ben bazen abdestsiz yattığım ya da geçmiş yıllarda -affedersiniz- büyük abdeste sıkışık olduğum durumlarda hiç uyuyamamışımdır. Acaba bu vücuddaki elektrik dengelenmesinin gerçekleşememesinden dolayı mıdır, yoksa başka bir sebep mi sözkonusudur? Bunlar beni aşan ve kliniklerde vücud enerjisiyle ilgili araştırma yapanların cevaplayabileceği şeylerdir ama, yine de öteden beri benim aklıma hep bunlar takılagelmiştir: Acaba, o abdestsizlik durumları hafaza meleklerinin vazifelerini yerine getirmelerine engel mi teşkil ediyor ki, insan bu tazyiklere maruz kalıyor? Bu arada, halk arasında ‘lohusalık dönemlerinde cinler, periler kadınlara zarar verir’ diye yaygın bir kanaatin de var olduğunu hatırlatıp geçelim. Evet, şayet bu kanaat doğruysa, daima abdestsizlik halinde bulunan o kadına şerir mahlukların nüfuzu daha kolay demektir. Evet, başkaları da siz de bunu herhangi bir klinikte teşhis ve tesbit edemezsiniz. Zira bu olay, sizin fizik dünyanızın dışında bir olaydır. Bu sebeple buna ne X ışınları ile ne röntgenlerle ulaşmanız mümkün değildir. İşte bütün bunlar muvacehesinde bir ihtimal, hafaza meleklerinin insanları koruması belli şartlara bağlanmış ve o şartların yokluğunda onlar, görevlerini yapamıyor ve şer güçler daha rahat insana nüfuz etme imkânını bulabiliyorlar denilebilir.
Onun için, hemen her insanın, izahına çalıştığımız bu üçüncü şık açısından, her sabah ve akşam üçer defa mezkûr duayı okuması, hafaza meleklerinin onu zarar verici şeylerin şerrinden koruması adına bir davetiye anlamını taşıyor olabilir. Nitekim bu hadisin ravilerinden olan Ebân b. Osman felç hastalığına maruz kalıyor. Arkadaşlardan birisi onun bu felçli haline dikkatlice bakınca, Ebân ona: ‘Niye öyle bakıyorsun?’ diye sorar. O da: ‘Senin rivayet ettiğin hadis….’ der. Bunun üzerine Ebân, ‘ben o gün bu duayı okumamıştım ve kaderim böyle tecelli etti’ diye cevap verir..
Duanın fezlekesi ‘ve hüve’s-semiu’l alîm’ şeklinde. Alîm ismi Cenâb-ı Hakk’ın her şeyi içine alan, ihata alanı en geniş bir ismidir. Buna göre Allah, kendi zâtı dahil mevcud olan ve olmayan her şeyi bilir. Zaten bizim ‘kader’ dediğimiz şey de, böylesi muhît ilme sahip olan bir Zat’ın, mümkinâtın küllî, cüz’î her şeyi planlamasından ibarettir. Yani dünyayı ilgilendiren makro plandaki büyük değerlerden, bir şahsın damar tıkanıklığına varıncaya kadar küllî, cüz’î her şeyi…
‘Sem’i’e gelince, o da yine bir mübalağa sigası olarak, ‘her şeyi çok iyi işiten’ anlamına gelir. Dolayısıyla, her şeyi işiten o Zât, bu mezkûr duayı da işitir. Öyleyse ‘bu duayı okuyana hiçbir şey zarar veremez’ kaydını, ‘o şahıs fezlekede zikredilen Sem’i ve Alîm isimlerinin garantisi altındadır’ şeklinde anlayabiliriz. Yani dualarımız her şeyi işiten ve bilen tarafından bilinmekte ve işitilmektedir.
Netice itibarıyla, Nebiler Serveri’nden bize intikal eden bu dua, mahiyetini biz anlasak da anlamasak da hükmünü icra etmektedir ve edecektir. Rabbim bizleri bu ve benzeri hakikatlere gönülden inanan ve onu gerektiği şekilde hayatına mâl eden kullarından eylesin… Âmîn.
Dünden Bugüne Işık Evler 16 dk.
Işık evlerin mahiyeti ve misyonu adına neler söylenebilir?
Şimdiye kadar en çok konuştuğum, düşüncelerimi gayet net bir şekilde ifade etmeye çalıştığım konulardan biridir ışık evler. Onları bütünüyle hatırlamam ve sistematik bir halde tekrar etmem mümkün değil. Ama madem ki tekrar soruldu, hiçbir tertibe tâbi tutmadan, tabiî bir akış içinde düşüncelerimi arz edeyim.
Bugün sahip olduğumuz bütün müesseseler; bir dönemde yokluğun bağrına atılan bir küçük çekirdekten meydana gelmiş devasa bir ağaca benzetilebilir. Evet, karanlıkların birbirini takip ettiği bu dönemde yakılan bir mum misali, açılan küçücük hücreler, ardından ışık evler ve daha büyük kompleksler tıpkı Hz. Muhammed’in (sav) nurunun bir sperm mahiyetinde ilk sebep olarak bütün arz ve semanın esasını teşkîl ettiği gibi, o nur-u a’zamın vesayetinde aynı şeyi yapmışlardır.
İlk dönem itibarıyla, İslâmî tebliğ ve irşad hareketinin başlangıcına baktığımızda, Allah Rasulü (sav) de bu işe, bu tür evlerle başlamıştır. Evet, bir evle başlamıştır Nebiler Serveri (sav).. ve derken ‘yeryüzü bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine de bir minber’ haline gelmiştir. Dünyada yediden-yetmişe kadın-erkek bütün insanlar, bu mescidin cemaati ve bu irşad ve tebliğ mektebinin de istidatlı birer talebesi olmuşlardır.
Hatta sonraki dönemlerde de hep aynı metot takip edilmiştir. Meselâ bozulmaya yüz tutmuş Emeviler’de, Ömer b. Abdülaziz etrafına aldığı üç-beş insanla ve mini bir hücreyle işe başlamıştır.. başlamış ve iki buçuk sene gibi kısa bir süre içinde, yüz yıllara sığdırılamayacak kadar icraatını, böyle küçük bir mekân ve birkaç ferd üzerine bina etmiştir.
İmam Gazalî de aynı yolu takip etmiştir.. evet o da halkasına çağırdığı birkaç insana hizmet felsefesini anlatıp, dinî ilimlerin ‘ihyâ’ yolunu göstermiş ve bu gayeye matuf olarak da bir taraftan ‘el-Münkızu mine’d-Dalâl’i kaleme alırken, diğer taraftan da ‘İhyâ’u Ulûmi’d-Dîn’ kitabıyla mü’minlerin gönüllerinde İslâmî hayatın diriliş meş’alelerini yakmıştır.
Aslında ilk ışık çağından İmam Rabbanî’ye, ondan da günümüzün büyük çilekeşi Bediüzzaman Hazretlerine kadar, belli dönemlerde ümmet-i Muhammed’e mürşidlik yapan bütün üstün kâmetler hep aynı yolu takip etmişlerdir.
Evet, şu kocaman varlık âlemi; galaksileri, sistemleriyle küçük küçük atomlardan meydana geldiği gibi, bu büyük dâvâlar da hep bir kulübecikle başlamış ve bu dâvânın gönüllere aksettirilmesi ölçüsünde de, her şey mânâlı bir kitap veya çok mânâlı ve muhtevalı meşherler halini almıştır.
Bize gelince; Nur sûresindeki bu nur; ‘Allah’ın, içlerinde şan ve şerefinin yükselmesine ve isminin zikredilmesine izin verdiği evlerdir; Onların içinde sabah akşam O’nu tesbih ederler..’ (Nûr/36) âyetiyle irtibatlı, daha doğrusu bu âyetle yakın bir münasebeti olduğunu zannettiğim bu ışık evler, Müslümanlığın yeniden bir kez daha gönüllere duyurulmasında âdeta minare şerefeleri gibi bir vazife görmüşlerdir. Zaten bu işin başındaki zat da kendini anlatırken ’13. asrın minaresinin başında durmuş, sureten medenî, sireten geri insanları camiye davet ediyorum’ demiyor mu? Aslında o, herhangi bir minarenin başına çıkarak ellerini kulaklarına koyup bağırmış değildi. Ama o, Barla’daki minaresi ve o minarede bir şerefe rolünü üstlenen -bugün de hâlâ bütün heybetiyle ayakta duran çınar ağacının yanındaki- mübarek âramgâhından sesini insanlığa duyurmaya çalışmıştı. Bu, -bana göre- İbnü’l-Erkam’ın evi, Allah Rasulü’nün saadethanesi ve Gazalî’lerden, İmam Rabbanî’lerden geriye kalan ve her yanıyla nuraniyet ifade eden bir minare şerefesiydi.
Bu ışık evlerin kendine has özellikleri vardır. Buralar öncelikle insanların, insanlık yanlarından ötürü meydana gelebilecek boşlukların kapatıldığı yerlerdir. Plan ve projelerin üretilip, metafizik gerilimin sürekliliğinin sağlandığı ve neticede Üstad’ın ‘hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir’ dediği türden yüreği pek, imanı çelik insanların yetiştiği kudsî mekânlardır.
Zaten bugün, dünya fethinin, eskiden olduğu gibi at üstünde; elde kılıç, belde pala, sırtta sadakla değil, aksine bir elde Kur’ân, diğerinde mantıkla insanların gönlüne girmekle olacağı bedîhîdir. İşte bu ışık komplekslerinde yetişen ruh ve mânâ erleri, ruhda, mânâda dünya fethine giden bu yolda Allah’ın, vâridât adına kendilerine vermiş olduğu ışıkları, bomboş dimağlara boşaltarak onları mamur edeceklerdir. Öyleyse bu evler; yolsuz-yöntemsiz, değişik câzibe merkezlerine göre kendini şekillendiren şabloncu nesillerin mamur edilip kendi ruh ve mânâ köklerine dönmelerini sağlayan birer tezgah veya birer mekteptirler.
Hususiyle tekye ve zaviyelerin kapatılıp kapılarına kilit vurulduğu bir dönemde, o evlerden beklenen de böyle bir misyonun eda edilmesiydi. Bu evler, içinde barındırdığı insanlara fünun-u medeniye ile beraber ulûm-u diniyeyi de öğreterek, tekye ve zaviye rolünün yanında medrese vazifesini de üstlenmiş olacaktı. Aslında âyet bunların hepsine işaret etmektedir: Bir de ‘Büyutün’ kelimesinin nekre olarak kullanılması, kelimenin mescid dışında başka bir mânâ için kullanıldığını göstermektedir. Yani bunlar minareleri olup ezan okunan herkesin bildiği mescidler, camiler değil; daha bir belirsiz yerlerdir. Bu evler zuhur zamanı itibarıyla de belli değildir. Zaten belirli olamaz çünki; oraya girip-çıkacak insanlar yakın takiptedirler.
Ama belli olan bir şey var ki, o da; yaşanılan talihsiz bir dönemde, ard arda açılan bu evler, o döneme, yeniden talih ve şeref kazandıracaklarıdır. Bunlar itimad edilmeyip, bakılıp geçilecek basitlikte mukassi görünümlü, muallâ işlere gebe ve minarelerde ezanın susturulup, mâbede giden yolların kapatıldığı bir zaman diliminde Allah’ın (cc), ‘şimdilik benim adım bu evlerde yükselsin ve anılsın’ izniyle serfirâz, içinde kitapların okunduğu, hakkın müzakere edildiği müstesna mekânlardır. Artık geçmişte camide yapılan dinin ruhunun müzakereleri bu evlerde bir araya gelinerek yapılacaktır. Bu itibarla da bu evler, ‘hakâyık-ı âliye’nin mahall-i tercümanı’ mübarek yerlerdir.
Bu evlerin durumunu, Hz. Ebu Bekir’in (ra) şu sözüyle irtibatlandırmak her zaman mümkündür: ‘Evlerimizden içeriye girerken, dışarıya çıkacağımızdan emin değildik, dışarıya çıkarken de içeriye gireceğimizden..’ evet içeride ders okurken, her zaman derdest edilip götürülmeniz muhtemeldir; dışarıya çıktığınız zaman da meçhul bir arabanın bu evin sakinlerini bir meçhuliyete götürmesi… İşte bundan dolayı da sabah-akşam yüreklerini çatlatırcasına ‘Senin eşin, menendin, şerikin yoktur.. bütünüyle varlığın zimamı senin elindedir. Sen şer dokundurmazsan, şerler dokunamaz. Sen korursan, kimse kimseye ilişemez..’ deyip O’na sığınılır ve bu evlerde her şey O’nun teminatına havale edilir. Bütün şeriklerin hapsedilip, Allah’a teslimiyet ve tevekkül edilmesi ve bir mânâda hep O’nunla oturup, O’nunla kalkılması, bu ev sahiplerinin tabiî halleridir.
Ayrıca bu âyet-i kerimede ilk dönem itibarıyla dâvâya çok az kadının gönül vermesi veya Arapçadaki tağlip mülahazasıyla, ‘O evlerde oturan öyle erkek oğlu erkekler, öyle yiğitler vardır ki, ne alış-veriş, ne çarşı-pazar.. onları, yapmak istedikleri şeylerden alıkoyamaz’ (Nur/37) denilerek sadece erkeklerin ismi zikredilmiştir. Fakat yukarıda işaret ettiğimiz gibi, burada tağlib tarikiyle kadınlara da işaret edilmiştir. Öyleyse ‘ricâlün’ aynı zamanda ‘erkek oğlu erkek kadınlar’ demektir. Yani âlem, makam-mansıp deyip şöhrete kilitlendiği, tenperverliğe gömülüp bakışların bulandığı, çoluk-çocuk deyip evlere takılıp kaldığı ve bu duygu, bu düşünce ile şahlanmış, iradeli erkeklerinki kadar güçlü erkek oğlu erkek kadınlar da var denmektedir.
Evet ilk dönem itibarıyla, Sıddık Süleyman, Hulûsi Efendi, Hüsrev Efendi gibi kahraman erkeklerle beraber, az da olsa bizim bile tanıdığımız bazı kadınlar vardır ki, Bedir’de, Uhud’da.. kahramanca savaşa iştirak eden Nesibe Hatun ve Sümeyra Hanım’ın gölgeleri gibiydiler. Evet işte bunlar, kadınlıklarına rağmen, bu yüce dâvâya sahip çıkıp erkeklerden geri kalmamışlardı. Bugün de ışık evler yine bu kahramanlara dâyelik yapmaktadır.
Zannediyorum kuruluş gayesine matuf işletildiği müddetçe, bu evlerle, bir dönemde tekye ve zaviyelerle ulaşılamayan noktalara ulaşılacak ve buralarda aynı zamanda medrese insanını aratmayan insanlar yetiştirilecektir. Abdülkadir Geylanî’lerle beraber Gelenbevî’ler Ali Kuşçu’larla beraber Molla Hüsrev’ler, Molla Güranî’ler ve Ebussuud’larla beraber İbrahim Hakkı’lar yetişecektir. Aksi halde buraların -hafizanallah- bir miskinler yuvası haline dönüşmesi de melhûzdur. Zannediyorum benimle beraber aynı duygu ve düşünceyi paylaşanların pek çoğu, böyle bir hale şahit olmaktansa, ölmeyi tercih edeceklerdir.
Asr-ı Saâdet’te başlayıp çeşitli dönemlerde aynı gayeye matuf açılarak devam edegelen İbn-i Erkam evi mânâsındaki evlerin, bugün de hâlâ misyonu devam etmektedir. Bu evler, üçüncü dirilişe yelken açıldığı şu günlerde, diriliş erlerinin techiz ve donanım yerleri olacaktır inşâallah..
Bir dönemde çok önemli vâridât kaynakları sayılan tekye ve zaviyeler, başlarındaki ışık şahsiyetlerle Anadolu’yu ihya etmiş ve belli ölçüde fonksiyonlarını yerine getirerek bizim için bereket kaynağı olmuşlardı. Şimdilerde sadece Anadolu değil; bütün dünyanın ihyasına açılan bugünün ruh ve mânâ erlerinin de, aynı evleri, tıpkı bir medrese, tekye ve zaviye gibi değerlendirmeleri çok önemlidir. Bu evlerdeki ricalûllahın, fünun-u müsbetenin bütün kısımlarını; hadis, tefsir, fıkıh.. başta olmak üzere, İslâmî ilimlerin her dalını öğrenmekle beraber, İslâm’ın ruhî hayatını bütün enginliği ile yaşayarak, o eski, fakat eskimeyen ruh ve mânâyı temsil etmeleri elzemdir. Aksi halde eve de, ev sahibine de, evin arkasındaki Erkam’a da ve evin sahibine o mânâyı kazandıran Hz. Muhammed Mustafa’ya da ihanet edilmiş olacaktır.
Bu ruhu temsilin sırf bir derinliği olarak başımızı yere koyduğumuzda, ‘Allahım keşke kaldırmayı müyesser kılmasan da, bu secdem sana kavuşmakla noktalansa!’ diyecek kadar, engince namaz kılma.. gözünü başka şeylere kaydırmayacak ölçüde Allah’ın huzurunda samimiyetle durup mâlâyanî şeylere kapalı kalma ve âdeta cennette Cenâb-ı Hakk’ın cemalini müşahede ediyor gibi bir konsantrasyona girip ellerini dizlerine bitiştirerek, ene’den, nahnu’dan sıyrılarak Hüve’ye bakan bir göz olma.. evet bu ölçüde O’na yönelme..
Evet ya, ‘Ezan okundu, birkaç defa yatıp-kalkmam gerekiyor, o halde şu namazı çabucak aradan çıkarayım’ düşüncesiyle; veya Mirac’a yürümek için adetâ bir rampaya yürüyüp kendinden geçmek ve fenâ fillaha, bekâ billaha ulaşıp, kendini düşünemeyecek kadar maiyet atmosferini duyarak namaz kılma… Yani Zübeyr Gündüzalp’lerin, Hüsrev Efendi’lerin yürekleri çatlarcasına yöneldikleri gibi Rabbe yönelme.. ve evrad ü ezkâr, tesbih ü takdisle, Kur’ân’ın aydınlık vesayeti altında Allah’a ulaşmak için bu ışık evleri, alternatif kabul etmeyen birer rıhtım, birer liman haline getirme.. evet, böyle olunabildiği takdirde ufkî Allah’a ulaşılır; vilayet ve -maddî-manevî vâridata mazhar olma adına- devletler üstü devlet olmaya erilir.
Bugün, dünyanın yedi bucağına hak ve hakikati götürmeyi düşleyenler, feyz-i akdesin memeleri hükmünde olan bu evlerin füyuzatından beslenmek zorundadırlar. Onca zaman bu kudsî mekânlarda kalıp da Allah’a uyanamamış, O’nun aşkına, şevkine erememiş olanlar, bir ölçüde bedbaht ve talihsizlerdir. Bu halleriyle onlar, anne kucağında meme tutmayan bahtsız çocuklara benzerler. Esasında böylelerinin, ne kendilerine ne de insanlığa kazandıracakları birşey de yoktur.
Yeri gelmişken burada bir hissimi ifade etmek istiyorum. Namazda iken gözlerini sağa-sola gezdiren insanların -tabir caizse- sanki Rabbimin izzetine dokunmuş olduklarını hissediyor gibi oluyor ve ‘keşke bana hakaretlerin en büyüğünü yapsalardı da böylesine münasebetsiz davranmasalardı’ diyorum. O münasebetsiz yatıp-kalkmalar yanında bu söylediğim ağır sözün, hafif kalacağı kanaatindeyim. Evet, Rabbin huzurunda durmuş olmanın şuurundan mahrum insanların bu hareketini şahsen ben, O’na karşı yapılan bir hakaret kabul ediyorum. Hem öyle bir hakaret ki, eğer bu insanlar, o esnada bir hançer çıkarıp sîneme saplasalardı, belki katil olacaklardı ama ben, elimi açıp ‘Allahım bu insanları affetmeden -elimde ise- senin huzuruna gelmek istemem’ diye yalvaracaktım: Görüldüğü gibi, ben şahsen namazında herhangi bir insanın gösterdiği laubalilikten fevkalâde müteessir oluyorum.
Namazsız-niyazsız veya namazı ruhuyla eda etmeksizin gerçek mânâda mü’min olmak mümkün değildir. Allah (cc), ‘Kurtulan mü’minler, yürekleri çatlarcasına namazı eda edenlerdir’ (Mü’minun/1-2) buyurmaktadır. Bu kudsî evlerde kalanların da namazları, namazsız cihanları fethetmelerinden çok daha mühimdir. Zaten onların, namazlarını hayatlarının en önemli meselesi haline getirmedikçe muvaffak olmaları da düşünülemez.
Hasılı ben bu hususta hep dertliyim. Büyük bir tarihî ihmali telafi etmeye matuf açılan ışık evlerin, ne kadar bu gayeye uygun değerlendirildiğini bilemeyeceğim ama, ‘arkadaşlarım bunun hakkını veriyorlardır’ diyerek hüsn-ü zan etmek istiyorum. Unutmayın dünyanın enkazı altında kalan ve kalacak olan bütün milletler, umumî bir ihya adına bu evlerde yetişen irşad erlerini beklemektedir. Ve öyle anlaşılıyor ki bu ışık evlerin fonksiyonu hiçbir zaman bitmeyecektir.
O halde gelin -Allah aşkına- hakkıyla namaz kılalım.. oruç tutalım.. Hem öyle kılalım, öyle tutalım ki, yaratıldığı günden beri rükudan başını kaldırmayan melekler ‘vay be böylesi de varmış’ desinler. Öyle bir zikir ve fikirle bütünleşelim ki, bizi gören mele-i a’lanın sakinleri ancak bu insanlar dünyayı ihya edebilir’ desinler. Talihli insanlar ya da birer Hak eri olarak binbir türlü feyizlerle muhat o evleri, o meme musluklarını çok iyi değerlendirelim. Ahmak insanların yaptığı gibi kahkahalarla, dünya-ukbâ adına hiçbir mânâsı olmayan laf ü güzaflarla vaktimizi heder etmeyelim. Ve ışık evleri bütün dünyayı ışıklandıracak birer ışık kaynağı haline getirelim. Rabbim yâr ve yardımcımız olsun!
Dünyada Diriliş Solukları 6 dk.
Son gelişmeler ışığında ahlâk ve mânevî değerler doğrultusunda yaşanan diriliş hamlelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Meselenin bir bize bakan yanı var, bir de bizi aşan yanı. Bize bakan yönü itibarıyla, bu iş, sırf emr-i ilâhî olduğu için yapılır. Uykumuzu kaçıran, rahatımızı delen, bizi yemeden-içmeden alıkoyan, zihnen ve bedenen yoran bütün bu işler, eğer Allah rızası ve O’nun dinini i’lâ etmek için yapılmıyorsa, beyhude kürek çekiyoruz demektir. Evet, hâlis niyet, bizim yaptığımız, yapacağımız işlerin ruhudur. Bu ruh olmazsa, yaptıklarımız da yapacaklarımız da müsbet hiçbir değer ifade etmez.
Kur’ân’da, “Ey iman edenler! Sizi, size hayat verecek şeye çağırdığı zaman Allah’a ve Resûl’e icabet edin!” (Enfâl sûresi, 8/24) buyrulmaktadır. Evet bu, bir ihyâ, yani dirilme ve diriltme meselesidir. Bu diriliş de, âyette açıkça beyan buyrulduğu üzere, din ile ve dinin hayata hayat yapılması ile mümkün görülmektedir.
Allah rızası için, yani en büyük mertebe olan “mertebe-i rıza”yı kazanmak için yaptığımız işlere, kendi düşünce ve arzularımız kat’iyen girmemelidir. Meselâ, dinsiz bir insanın Cehennem’e girmesi gerçeği, bazı hassas ruhlarda bir kısım burukluklar hâsıl edebilir; dolayısıyla da dengenin korunamamasına yol açabilir. Aynı şekilde, nefret ettiğimiz fuhşu kaldıralım diye, meşru sınırları zorlayabilir; hatta bazı meşru münasebetlere bile sınırlama düşünebiliriz ki, bütün bunlar da dengeyi bozabilir. Dolayısıyla biz, sadece emredileni emredildiği şekilde ve emredildiği çerçevede yerine getirmekle mükellefiz.
Bu işin bizi aşan yanı ise şudur: Mesajımızı insanlara kabul ettirme, bizim takat ve gücümüzün üstünde bir meseledir ve ayrıca bu husus bizim işimiz de değildir. Kabul ettirecek Allah olduğu gibi, kabul ettirmeme de O’na aittir. Evet, işin bu yanının, hiç mi hiç düşünülmemesinin yanında, sözlerimiz kabul gördüğünde de, bunu hiçbir zaman zekâmızdan, bilgimizden, kabiliyetimizden, kısaca kendimizden bilmemeli ve her şeyi tamamen Allah’ın lütfu saymalıyız. Aksine, hüsnükabul görmediğimizde de, kendimizi sigaya çekmeli, duygularımızı, niyetlerimizi, ibadetlerimizi yoklamalı; sürekli muhasebe ve murâkabede bulunmalı; tabiî asla ye’se de düşmemeliyiz. Nice dev kametler ve mantık-muhâkeme insanları gelmiştir ki, birkaç insandan başka takip edenleri olmamıştır. Yine, nice ilham ve vâridât insanları gelip geçmiştir ki, arkalarından bir iki kişi ya gitmiş ya da gitmemiştir; zira iman, kulun kalbinde Allah’ın yaktığı bir ışıktır ve bunu yakmak da sadece ve sadece O’na aittir.. evet, onu ancak O yakar.
Ayrıca mebde itibarıyla bu hizmet, tamamen Allah Resûlü’ne aittir. Mânâ açısından ele alınınca da, 20. asırda Efendimiz’in izdüşümü olarak, kuvve-i kudsiye sahibi bir zat zuhur etmiş ve bu misyonu o yüklenmiştir. “Kitap”, “Sünnet” diyen ve “hikmet”e râm olan bu zat, Hakikat-i Ahmediye’yi (sallallâhu aleyhi ve sellem) temsil yolunda hayatını aslına göre düzenlemiş, sonra da Allah’ın inayetiyle o yolda yürümüş ve neticede hiçbir şeyi de kendinden bilmemiştir. Hatta, nefsini sürekli ırgalamış, “Allah, bu dini bir abd-i fâcirle de aziz eder; sen kendini işte bu fâcir kul bilmelisin!” şeklinde nefsine hitap etmiş.. ve “Sen mazhar da değil, ancak memerr olabilirsin!” diyerek, sürekli muhasebe ve murâkabe içinde yaşamıştır.
Daha sonraki nesiller ise, kendilerini bu güzel hizmetlerin içinde buldular ve “Acaba Cenâb-ı Allah bize de bir şey yaptırır mı?” diye intizara geçtiler. Derken bir kere daha Cenâb-ı Hak, kendi işi için kendi malzemesini kullandı ve O’nun inayetiyle bugün ulaşılan noktaya gelindi. Gelinen bu noktada, her zaman kutubların sa’yini, mukarrabînin cehdini, ebrârın mesaisini aşabilecek bir semerâtın var olduğu söylenebilir.
Hak tecellî eyleyince her işi âsân eder;
Halk eder esbâbını bir lahzada ihsan eder.
Yer yer sıkıldığımız, kaçıp gidelim dediğimiz, sonra yine yolları perişan görüp geriye döndüğümüz şu iman yolunda bulunan ve bazıları birer mizaç hastası insanlarla bu işin yürümeyeceği bir gerçektir. Yapılan işlerden bir topluluğun ihlâs ve gayretine büyük şerefler ve pâyeler düşebilse de, her şeyi Allah’ın yaptığı bellidir. Kimse, başka türlü düşüncelerle, vehimlerle ve ileriye dönük beklentilerle bu işi bulandırmamalı ve su-i ihtiyariyle bunca neticeyi berbat etmemelidir. Olanlar bulandırılmaz ve berbat edilmezse, şu ana kadar sağanak sağanak üzerimize yağan lütuflar, onun uhrevî halâsı adına yeterli olabilir. Ne var ki, bizden sonraki nesillerin bile mânevî ve uhrevî ihtiyaçlarını karşılayabilecek bu yümün, bereket ve hayır kaynağı, şimdilerde bizim onu bulandırmamızla ne bugün ne de yarın kullanılamayacak hâle de gelebilir.
Bu noktada oturup murâkabe ve muhasebe yapmalı, kendimizi mutlaka kontrol etmeliyiz.. etmeliyiz ve sağanak sağanak üzerimize yağan lütuflar bizde daha fazla ubûdiyet şuuru uyarmalı, ibadetlerimiz daha bir derinleşmeli, secdeler başlarımızı kaldırmayacağımız birer vuslat kapısına dönüşmeli ve her nimet şükürle mezîde ulaşmalı. Aksine, namazlarımızı verip veriştiriyor, şehevânî hislerimizin azgınlıklarıyla sürüklenip gidiyor, yiyip içme ve zevklenme de, avam ifadesiyle hep tıkırında ise, biz her zaman –hafizanallah– bu işi bulandırıyoruz demektir.
Dünyamızda Bedduanın Yeri 6 dk.
Şahsımıza ve dinimize râci olan kötülüklerde beddua edebilir miyiz? Bu konuda nasıl düşünmeli ve nasıl davranmalıyız?
İmanın zevk-i rûhânîsine ermiş bir mü’min, her halde beddua’ etmez ve yapılan bedduaya ‘amin’ demez. Ancak bazen bizim şahsımızda ya da duygu ve düşüncelerimizde dinimiz, diyanetimiz tahkir edilir. Bu kabil hakaret ve edep dışı muamelelerde bizim canımız sıkılabilir ve hislerimiz bizi bedduaya zorlayabilir.
Meselâ, bir seferinde beni istintak ederlerken üzerimden küçük bir memur maaşı çıkmıştı da, istintak edenler, ‘ulan hoca, sana bu para nereden geldi?’ diye çıkışmışlardı. Onlar, bana ‘ulan’ sözleriyle hakaret ederken ben, bu hakaretleri nefsime yapıyorlar kabul edip üslup ve terbiyemi bozmadan ‘bey-beyefendi’ tabirlerini kullanarak, onlara hep nezaket ve saygıyla hitap etmiştim. Kim bilir belki de, onları bu hareketlere iten yegâne sebep, bizim engin dünyamıza ait hakikatleri kendi düşünce ve inanç dünyalarına ters bulmalarından idi. Bundan dolayı da onlar aşamayacakları bir kötülük duygusuna kapılmışlardı.
Şimdilerde, ferden ferda da olsa, mü’minlere kötülük düşünüp kötülük yapanların niyetleri bana göre, İslâmî duygu ve düşünceyi tahkire matuftur. Şayet yapılan bu tahkir ve tezyifler, şahsımıza yapılıyorsa, şahsî olduğundan dolayı elden geldiğince affedici olmak icab eder. Yok dine ait ise, Bediüzzaman edasıyla ‘o işin sahibi var’ deyip Allah’a havale edilmelidir. Efendimiz’in (sav) Mekke döneminde üzerine temizlenmemiş deve işkembesi koyanlara, isim tasrih etmeden; ‘Allahümme aleyke bi külli mütecâvizin ve hâinin ve mâkirin ve muannidin..’ diyerek yaptığı bedduadan hareketle her yerde Müslümanlar aleyhine planlar yapıp projeler üretenleri niyet ederek; ‘Allahümme aleyke bihim’ diyebiliriz. Evet, temel düşünce yapımız ve karakterimiz itibarıyla, bizim dünyamızda tel’in ve bedduaya yer yoktur, ama bu kadar da olsa onları Allah’a havale etmemiz de dine olan saygımızın gereği kabul edilmelidir.
Bir diğer taraftan, burada zikredilmesinde fayda mülâhaza ettiğimiz bir husus da, insanın iyiliğine yapılan duanın, kabul görmesi açısından bedduadan daha üstün olduğudur. Dolayısıyla insanlar hakkında iki türlü dua yapılabilir. Meselâ, bir kişiye avam ağzıyla: ‘Allah seni başaşağı getirsin.. bîmurad eylesin.. evine yangın salsın.. çoluk-çocuğundan bul..’ diye dua edilirse, o kişi kâfir bile olsa; eğer bazı iyilikleri varsa -meselâ bu kişi bir doktordur ve çok iyi insanları tedavi etmiş ve onların rahatsızlığının giderilmesinde vesile olmuştur- yaptığı bu iyilikler, onun hakkında yapılan beddua dalgalarını kırıp tesirsiz hale getirebilir. Ama aynı insan için; ‘Sen bana ve dinime bunca kötülük yapmana rağmen Allah sana hidayet ihsan eylesin. Allah, içinde bulunduğun zulmeti yırtsın ve seni aydınlığa erdirsin..!’ diye dua da edilebilir. Böyle bir dua, hiçbir şeye takılmadan kabul de görebilir. Şahsen bana; ‘Şayet beddua edersen, sana kötülük yaptıklarından dolayı Allah bunların kökünü kazıyıp perişan edecek ve bütün düşmanların hazan yemiş yapraklar gibi solup gidecekler. Fakat affedersen Halid b. Velid’ler, Amr b. Âs’lar ve Osman b. Talha’lar gibi Müslüman olacak ve din-i mübin-i İslâm’a ileride hizmet edecekler’ dense, seve seve ikinci şıkkı, yani bir gün onlarla el ele tutuşup sıratı geçmeyi ve -inşaallah- cennete onlarla beraber girmeyi tercih ederim.
Bunun değişik misallerini her zaman Asr-ı Saadet’te görmemiz mümkündür. Meselâ, aynen babası gibi, oturup kalkarken, hep Efendimiz ve Ashabı hakkında kötülük düşünen Ebu Cehil’in oğlu İkrime’ye Efendimiz (sav), beddua etseydi ve sadece ‘Allah’tan bul’ deseydi, bu onun için fecî bir âkibet olur ve İkrime, dalâlet ve küfür içinde ölür giderdi. Ne var ki bir şefkat ve hoşgörü âbidesi olan Efendimiz (sav), o engin müsamaha dünyasında, ona da yer vermiş ve kat’iyen beddua etmemiş.. etmemiş, o da, Mekke fethini müteakip dönemde hidayete ermiş.. ardından da Yermük’te, Müslümanlığı bir şehbal gibi dalgalandıran kahramanlardan olmuştur.
Bütün bu ve benzeri misalleri incelediğimizde, tercih edilecek şıkkın çok iyi düşünülmesi ve karar verilirken de aklî ve mantıkî olanın seçilmesi gerekir. Zaten dinimizin temel esprisi de insanlığı kurtarma değil midir? Evet, dinin bu temel esprisini kavradığımız zaman, yolumuzu belirlemek fazla zor olmayacaktır. Bizim vazifemiz, insanlığa aydınlık yolu göstermek ve Muhammedî mesajı onlara sunmaktır.
Meselâ ben, bazı ateistlerle görüşmeyi çok arzu etmişimdir. Gerçi onlar, fikren zengin insanlar olduğu için, bu iş belki bizi aşardı ve onlara bir şey anlatamazdık. Ancak, şayet bu vazifeyi bir başkası yapmayacaksa, hayatı boyunca mukaddes bildiğimiz değerlere sövmüş bile olsalar, onlarla görüşmeyi ve ölüp giderken de imanla gitmelerini ben çok arzu ederdim.
Hasılı, şöyle-böyle bizim dünyamızda bedduaya yer yoktur!
Duygularda İtidal 5 dk.
Ümit-ümitsizlik, tevazu-gurur vb. duyguların dengede götürülmesi hususunda zorlanıyoruz. Neler tavsiye edersiniz?
İnanç ve idealimizin devamlılığı adına bu tür duyguların i’tidal ve istikamet üzere temsili çok önemlidir. Zira inanç başka, inançta dengeyi yakalama ve o dengeyi ilelebet devam ettirme başkadır.
Evvela, dinimiz her zaman ve zeminde bizlere orta yolu tavsiye eder. Cenâb-ı Hak: Ben sizi orta (yolda) bir ümmet kıldım..’ buyurur. İşte bu, ifrat ve tefritten olabildiğine uzak; hem akıl, hem his, hem de ruh yönüyle i’tidali temsil eden bir ümmet demektir ki, biz de yaptığımız ibadet ve dualar içerisinde, günde en az kırk defa: ‘İhdina’s-sırata’l-müstakîm-bizi doğru yola hidayet et’ demek suretiyle, Rabbimizden bizi o yolda tutmasını dileriz. Kaldı ki bizler, ifrat ve tefritlerin hat safhada temsil edildiği bir dönemde yaşamaktayız. Böyle bir dönemde Allah’ın yardımı olmadan istikamet üzere yaşamamız imkânsız gibidir.
Tarihe baktığımız zaman, birçok olumsuz hadiselere sebep olan şeyin, duygu ve düşüncelerdeki aşırılıkların, sapmaların olduğunu görürüz. Mesela; İslâm tarihinde itikadî fırkaların ortaya çıkışı, ilgili mevzularda meydana gelen ifrat ve tefritlere dayanmaktadır. Onların bir kısmı, sebeplerin tesirini inkâr edip cebrî bir anlayışa yönelirken, diğer bir kısmı da, esbabı her şey sayma gibi bir yanlışlığın içine düşmüşlerdir. Neticede her ikisi de ne esbabı, ne de esbaba riayetin hikmetini anlayamamıştır. Oysaki bizler, sebepler âleminde yaşadığımızdan sebeplere riayette esbapperest gibi davranmamız; neticeyi beklemede de, Kudret-i İlahî’ye sığınıp tevekkül etmemiz esasına göre davranma mecburiyetindeyiz. Mustafa Sabri Efendi bu konuda, ‘Müptedinin Mu’tezile olmaması, müntehinin de Cebriye olmaması mümkün değildir’ diyerek, ayrı bir hususu daha ifade etmeye çalışır ve Ehl-i Sünnet anlayışının ayrı bir varyasyonuna dikkati çeker.
Günümüzde havf-recâ hususunda yaşanan dengesizliklerden de söz etmek mümkündür. Mesela; halkı irşat konumunda olan insanların çoğu, sadece cenneti ya da cehennemi nazara verip; bu hususta insanları ya tamamen ye’se ya da aşırı bir güvene sevk etmektedirler. Hâlbuki insan, bir taraftan amelini işlemede kılı kırk yararcasına hassas davranırken, diğer taraftan da, bu amellerin, Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu nimetlerin şükrünü edada yeterli olmayacağını ve bir insanın sadece ameliyle kurtulamayacağını düşünmesi de gerekir. Efendimiz (s.a.s.) sahih bir hadislerinde: ‘Hiç kimse ameliyle kurtulamaz’ buyurur. Sahabe Efendilerimiz: ‘Sen de mi ey Allah’ın Resûlü?’ dediklerinde; ‘Evet. Allah’ın fazlı, bereketi olmazsa ben de kurtulamam’ der. O halde insanın: ‘Ne günahım var? Aksine ben bu yaşımda iman etmiş, namaz kılmış, oruç tutmuşum.. o halde Allah bana ceza vermez’ demesi, Allah’a karşı bir saygısızlık ve küstahlığın ifadesi; kendi nefsini yerden yere vurup: ‘Benden bir şey olmaz, zaten şu ana kadar işlediğim hiç bir hayır da yok. Nasıl olsa cehennemliğim, o halde boş yere uğraşıyoruz..’ şeklinde bir mülâhazaya girip ümitsizliğe düşmesi de, ayrı bir saygısızlığın ve küstahlığın seslendirilmesidir.
Üstad başkalarına karşı hüsn-ü zanla hareket edilmesi gerektiğini ifade eder. Ben bunu, ‘kendi hesabımıza savcı, başkaları adına da avukat olma’ sözcüğüyle özetlemeye çalışıyorum. Evet, insan her ne kadar kendi nefsi adına olabildiğine acımasız davransa da, başkalarına karşı hüsn-ü zanna memurdur. İnsanların sokakta yürüyüş şekline bakıp; gerçekten Müslüman olsalar gözlerini haramdan sakınırlar, harama baktıkları zaman da gider gözyaşlarıyla gözlerini yıkarlar.. şeklinde bir fikir yürütmemiz, bir gün gelir bizi; ‘o halde onlar Müslüman değil’ yargısına götürür ki, böyle bir yargıda bulunmanın ne denli tehlikeli olduğu aşikardır.
Evet, görüldüğü gibi dengeleri korumada sadece inanmış olmak yeterli değildir. Bu hususta istikameti yakalamamız ancak, inanç ve akideyle alâkalı terminolojiyi bilip uygulamamızla hasıl olabilecektir. Yoksa duygu ve düşüncede istikameti bulmada olduğu kadar, problemlerin çözümünde de doğruyu yakalamamız zordur.
Efendimiz’i Ziyaret 6 dk.
Peygamber Efendimiz’i (sav) kalben ve mânen ziyaret ne demektir? Bunun gereği ve riayet edilecek esaslar adına neler söyleyebilirsiniz?
Allah Resûlü’nü (sav) kalben ve manen ziyaret edebilme, dînî duygu ve düşüncelerin canlı kalmasıyla mümkündür; aynı zamanda duygu ve düşüncelerin canlı kalması adına da çok önemli bir esastır. Öyle inanıyorum ki, Nebiler Sultanı, O’nu Hakk’ı mülâhaza adına bir kıblenümâ gibi tezekkür ve tefekkür eden her şahsın iç dünyasında, sezildik-sezilmedik insiyâklara vesile olmaktadır. Evet, O âdeta bir güneştir; bizim büyük bilip, büyük tanıyıp huzurlarında ışık aradığımız abdâllar, üçler, yediler, kırklar, kutuplar, gavslar hep O’nun gölgesi altında varlıklarını sürdürmektedirler.. ve onlar, O’nunla irtibatları sayesinde bu makamlara ulaşabilmişlerdir. Hâsılı, o Nebiler Sultanı’nı tefekkür, tezekkür bizlere -hissetsek de, hissetmesek de- çok şeyler çağrıştırır ve o konudaki her tedâi de bizlere yeni ufuklar açar.
Ashab-ı Kiram Efendilerimiz, O’nun huzur-u seniyyelerinde bulunabilmek için her türlü zorluk, sıkıntı ve meşakkate göğüs gerer ve bu huzuru maddî-mânevî her şeye tercih ederlerdi. Öyle ki, O’nun huzurunda iken, evlâd ü iyal, çoluk-çocuk, mal-mülk hiçbir şey düşünmezlerdi ve O’na öylesine bir bağlılık gösterirlerdi ki, farz-ı muhal, Allah Resûlü Gidin dünyanın dört bir yanına dağılın.’ deseydi, hiç tereddüt etmeden bu emri yerine getirmeye çalışırlardı. İşte o huzur ve huzurdaki insibağ, sahabe dediğimiz o toplumu böyle aşkın hâle getiriyordu. Hatta zaman zaman bu düşünceyi ve bu huzuru ihlal eden duygular içlerini buğulandırınca onlar buna münafıklık diyorlardı. İşte Hanzala b. Rebî’, o Müslümanlığı derince duyan sahabilerden biriydi. Huzur-u risaletpenâhiden ayrıldıktan sonra, oradaki duygu ve düşüncelerini muhafaza edememesi veya dünya işleri ile meşgul olurken uhrevilîği derince duyamama onu tedirgin ediyordu. İşte bu büyük sahabi bu tedirginliğinden ya da düşünce ve duygulardaki bazı farklılaşmalardan ötürü, ‘acaba ben bir münafık mıyım?’ endişesiyle soluğu Hz. Ebû Bekir’in yanında alıyor ve Hz. Ebû Bekir’e dert yanıyor. Dostunun derdini dinleyen Hz. Sıddık, kendi durumunun da buna benzediğini ifade ediyor.. ve iki Sahabi birlikte, hallerini beyan etmek üzere Allah Resûlü’ne gidiyorlar. Nebiler Serveri, Hanzala’nın: ‘
نَافَقَ حَنْظَلَةُ
– Hanzala münafık oldu.’ beyanıyla başlayan halini dinledikten sonra şöyle buyuruyor: ‘Eğer benim huzurumda bulunduğunuz zamanki ruh hâletini dışarıda da muhafaza edebilseydiniz, melekler sokaklarda sizinle musafaha ederdi.’ ve ardından ‘Bazen öyle, bazen böyle Ey Hanzala!’ diyerek duruma açıklık getiriyor. Bu ifadelerden, Hanzala’nın halinde yadırganacak bir tarafın olmadığı anlaşılıyor. Beşer, beşerî özelliklerinin gereği, hep aynı çizgide olamayacak; bazen lâhut âleminin derinliklerine yelken açacak, bazen de nâsut âleminin dikenli yollarında dolaşıp duracaktır.
Onlar öyleydi; şimdilere gelince, Allah Resûlü ile aynı zaman ve mekân dilimi içinde bulunmayan bizler, bu büyük açığı, kalben ve mânen, tedâiler, tasavvurlar belki de, basiretle müşahedeler vasıtasıyla Nebiler Sultanı’nı ziyaret ederek kapamaya çalışmalıyız. Ne var ki, öncelikle böyle bir açığın açık olarak hissedilmesi ve kabullenilmesi gerekir. Bunu, kendi ruhunda bir eksik olarak hissetmeyen kişilere diyeceğimiz olamaz. Onlar namaz kılmalarına, oruç tutmalarına rağmen, hayatlarını tekdüze sürdürürler, hep sığdırlar. Hissedenlere gelince, onlar da şöyle derler: ‘Gül devrini bilseydim O’nun bülbülü olurdum. Yâ Rab beni evvel getireydin ne olurdu?’ (M. Akif)
Evet, Hz. Enes b. Malik, Câbir b. Abdullah gibi Risalet Güneşi (sav) ile aynı dönemi paylaşmış insanlar, O’nun ahirete irtihalinden sonra, Allah Resûlü’nü daima tezekkür ve tahattur ediyor; zaman zaman rüyalarında O’nu görerek bu açığı kapıyor, zaman zaman da hatıraların tül pembe ikliminde hep O’nunla oluyorlardı. Öyle zannediyorum ki günümüzde de böyle davranan, O’nun aşk ve iştiyakıyla yanan nice gönüller vardır ki, hiç olmazsa rüyalarında risalet âleminin kamer-i müniriyle hep oturup kalkıyorlardır…
Şahsî kanaatime göre, O’nu tahattur ve tezekkürümüzde -ki buna başta kalben ve mânen ziyaret dedik- ‘Allah Resûlü (sav) insanlık gemisinin kaptanıdır… Sa’dî’nin bir beytinde ifade ettiği gibi, ‘Hz. Muhammed (sav) gibi bir kaptana sahip olan gemi yolcuları için gam da, keder de yoktur.’ İsterse dalgalar o gemiyi yutacak kadar azgın olsun… Evet bizim kaptanımız O’dur… O’na bağlılıktan öte bir sermayemiz yoktur… Ahiretteki kurtuluşumuz da O’nun şefaat-i uzmâsı sayesinde olacaktır…’ gibi esaslar düşünülebilir. Bunlar insana onun Sünnet-i Seniyyesini ve siyer-i sâmiyelerini hatırlatır; hatırlatır ve insanı vicdanî muhasebe ve murakabeye sevk eder. ‘Biz neredeyiz, O ve O’nun emirleri nerede?’ sualini sormaya vesile olur. Hâsılı, Hz. Muhammed (sav) risalet güneşidir. O’nsuz bir hayata, hayat demek mümkün değildir. Sahabe-i Kiram’ın vicâhî münasebetle kazandığı şeyleri, bizler kalbî ve ruhî irtibatla kazanmak konumundayız. Bu irtibat da, O’na olan bağlılık ufkunun neresinde olduğumuz düşünülmek ve -tabir câizse- kendimizi O’nun huzurunda hissetmekle mümkün olacaktır.
Efendimiz’in Şecaat ve Şefkat Ufku 17 dk.
Zıtları bünyesinde toplayan Peygamberimiz’in şecaat ve şefkat ufkunu biraz açar mısınız?
Efendimiz’in (sav) zahirde birbirine zıt gibi görünen sıfatları olduğu gibi, birbirini takviye edip destekleyen vasıfları da vardır.
Birbirine zıt gibi görünen bu sıfatları, Din-i Mübin-i İslâm’da mühim bir esas olan sırat-ı müstakîm’ yorumu çerçevesinde ele almak ve öyle değerlendirmek mümkündür. Meselâ Efendimiz (sav), her şeyden evvel bir şecaat ve cesaret abidesi idi. Öyle ki, muharebe meydanlarının Haydar-ı Kerrâr’ı Hz. Ali (ra), O’nun bu yanını ifade ederken; ‘Biz, muharebelerde başımız sıkıştığı zaman Resûl-i Ekrem’e (sav) sığınırdık.’ der. Nitekim Huneyn’de öyle olduğu gibi Uhud’da da, bir yönüyle kırılıp dökülmüş ve âdeta felç olmuş cemaatini, düşmanın içine korku salacak şekilde yeniden harekete geçirmiş; geçirmiş ve âdeta
وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ
‘Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın.’ (Âl-i İmrân, 3/27) hakikatinin mazharı olarak, o sarsılmış, kırılmış ve dökülmüş cemaatten, dipdiri ve taptaze bir ordu çıkararak yeniden düşmanı yakın takibe almış ve Mekke’ye kadar kovalamıştır. İşte bu, O’nun şecaat-i kudsiyesinin ifadesidir ve sahasında nazîrsizdir.
Bir örnek olarak Efendimiz’le Gavres ismindeki bir kâfir arasında geçen hâdise, O’nun korkusuzluk, şecaat ve cesaretinin azametini resmetme bakımından yeter zannediyorum: Allah Resûlü (sav), bir ağacın altında istirahat buyururlarken, Gavres, O’nun uykuda olmasından istifade ederek, ağaca asılı bulunan kılıcını alır ve müstehzî bir edâ ile: ‘Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?’ der. Onun bu sorusuna karşılık Allah Resûlü, hiçbir panik emaresi göstermeden ve kendisinden gayet emin olarak öyle bir ‘Allah’ der ki, O’nun orada sergilediği bu teslimiyet, yakîn ve Allah’a itimat, elindeki kılıçla karşısında duran Gavres’i sarsar ve kılıç elinden yere düşer. Bu defa düşen bu kılıcı, İnsanlığın İftihar Tablosu eline alır ve sorar: ‘Ya şimdi seni kim kurtaracak?’ Adam korkusundan sıtmalı hasta gibi titremeye başlamıştır ki, o esnada, Allah Resûlü’nün sesini duyanlar oraya koşarlar; koşar ve gördükleri manzara karşısında hayrette kalırlar. Onların Allah’a karşı iman ve itimatları bir kat daha artar; Gavres de orada görüp duyduğu şeylerle ‘el-Emin’e güven sözü verir ve Allah Resûlü’nün şecaat ve cesaretine hayranlık hisleri içinde oradan ayrılır.[1]
Meşhur mütefekkir Bernard Shaw, Allah Resûlü’nün Allah’a olan bu teslimiyetini ve korkusuzluğunu anlatırken hislerini şu takdirkâr ifadelerle dile getirir: ‘Hz. Muhammed, çeşitli yönleriyle insanın başını döndürecek üstünlükleri olan bir insandır. Bu sır insanı tam mânâsıyla anlamak mümkün değildir. Bilhassa O’nun anlaşılamayacak üstünlükte bir yanı vardır ki, o da Allah’a olan güven ve itimadıdır.’
Allah Resûlü (sav), eşsiz cesaret örneklerinden birini de, hicret-i seniyyeleri esnasında, Sevr mağarasında sergilerler. Sevr, gençlerin bile zor çıkabilecekleri zirvede bir mağaradır. Ancak O, elli üç yaşında olmasına rağmen bu zirveye tırmanıyor ve bu mağarayı kıymetler üstü bir değerle şereflendiriyordu. Mekke müşrikleri, mağaranın ağzında dolaşırken, Seyyidinâ Hz. Ebû Bekir, sırf O’nun adına duyduğu endişeden ötürü telâş içindedir.. ve ihtimal endişeden yüzü sapsarı kesilmiştir. Hâlbuki onunla aynı atmosferi paylaşan Nebiler Serveri’nin dudaklarındaki tebessümde en ufak bir değişiklik olmamıştır; olmamıştır ve endişe içindeki dostu Hz. Ebû Bekir (ra)’ı ‘Korkma! Allah bizimle beraberdir.’, (Tevbe, 9/40) ‘O iki kişiyi ne sanıyorsun ki, onların üçüncüsü Allah’tır.’ sözleriyle teselli ve teskin etmiştir.
Evet buraya kadar arz ettiklerimiz birer şecaat, cesaret ve teslimiyet örneğidir; ne var ki bu Zât, aynı zamanda rahmet, şefkat ve merhametin de zirvedeki temsilcilerindendir. Öyle ki o, eğer ağlayan bir çocuk görse, oturur, onunla birlikte ağlar ve inleyen bir ananın acı ve ızdırabını tâ vicdanında duyar. İşte Hz. Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği bir hadis ve O’nun engin şefkati: ‘Ben namaza duruyor ve onu uzun kılmak istiyorum. Sonra bir çocuk ağlaması duyuyorum. Annesinin ona duyacağı heyecanı bildiğim için hemen namazı çarçabuk kılıp bitiriyorum.’
Bir başka sefer, Mâriye Validemiz’den oğlu İbrahim’in ölümü karşısında, dünya kadar hâdiseyi göğüslemiş ve her şeyi aşmış bu büyük şefkat kahramanının gözleri dolu dolu olmuş, onu kucağına almış, derin bir sevgiyle bağrına basmış ve hüznünü gözyaşlarıyla süslemişti. O’nun bu durumunu istiğrap edip de hayretle bakanlara: ‘Gönül mahzun olur, gözler ağlar; ancak Allah’ın dediğinden, Allah’ın hoşnut olduğundan başkasını söyleyemeyiz.’ buyurmuştu.. evet O, insanların en merhametlisi ve en şefkatlisiydi.
Allah Resûlü’nden başkasında, böylesine birbirinden farklı sıfatların, hem bir denge ifadesi hem de kemal emaresi olarak içtimaını görmek mümkün değildir. Meselâ, Sahabe-i Kiram’dan, Nebiler Serveri’ne amca olmakla müşerref ve Allah’ın kılıçlarından bir kılıç olan Seyyidinâ Hz. Hamza’yı düşünelim; bu yüce kâmet aslanlarla güreşir ve düşman saflarına daldığında ortalığı velveleye verir; gözü de fevkalâde pektir ama, oturup bir yerde ağladığı görülmez. Çünkü o, bir şecaat kahramanıdır ve bu vasfın eşsiz kahramanıdır.
Hz. Hamza (ra) böyle olmasına rağmen o hidâyet yıldızlarından Hassan b. Sabit (ra), incelerden ince ve zarif bir insandır.. ve Allah Resûlü (sav) nezdinde dili kılıç kadar keskin bir şairdir. Ne var ki bu büyük insan, savaş meydanlarında Hz. Hamza ve Hz. Halid’e sadece kılıç taşır. Evet o, rakîkü’l-kalb bir gönül ve his insanıdır. Zaten bu hasletinden dolayı Allah Resûlü (sav) onun için: ‘Allah’ım (bunu) Ruhu’l-Kudüs’le teyit eyle.’ buyurarak dua etmiştir. Bu zatların belli hususiyetlerde zirveleşmesine karşılık Allah Resûlü (sav), birbirine zıt gibi görünen iyi vasıfları nefsinde toplamış farklı bir insandır; şecaat-i kudsiyesini arz ederken aslanların ödünü koparır; bir mazlum iniltisi duyduğu zaman onun ruh hâletini paylaşır, onunla oturur inler.. evet bir yönüyle kalbi, hep rikkat ve şefkate bağlı incelerden ince; diğer yönüyle de kıyametler kopsa -ihtimal- Cenâb-ı Hakk’ın engin icraatını seyrediyor gibi derin bir zevk ve engin bir hayret içinde, ‘Allah’ım göster bana icraatını müşahede edeyim, müşahede edebildiğim kadar.’ diyecek derecede sağlam ve sarsılmaz bir iradeye sahip…
İnsanlığın İftihar Tablosu (sav), misallerini zikrettiğimiz birbirinden farklı sıfatlara sahip olduğu gibi, aynı zamanda ‘hilim’ ve ‘kerem’.. gibi birbirini takviye eden vasıflarında da eşsizdi. Bu vasıflar, bir yönüyle birbirinden farklı mânâları ifade etseler de, esasen iç içe bir dairenin değişik yüzlerinden ibarettirler. Hilim, malum olduğu üzere yumuşak davranma, yumuşak huylu olma, af ve müsâmahaya mütemayil bulunma, karar verirken de acele etmeme gibi mânâları ifade eder. Görüldüğü gibi bu vasıf tamamen yumuşaklığa delâlet etmektedir ki, kusurları görmeme, insanları bağışlama, diyalog adına herkese açık olma.. gibi tavırların hemen hepsi bu temel vasıftan kaynaklanır.
Kerem kelimesine gelince; o da, az farklılığı bulunmakla birlikte ‘ikram’ kelimesi ile aynı kökten gelir ve iyilikseverlik ve ikram etme hasletinden ibarettir. Bunu, Farsça bir terkiple ‘civânmertlik’ veya Türkçe ‘cömertlik’ kelimesiyle de ifade edebiliriz. İnsanın ruhundaki bu civânmertlik, ya da cömertlik ve iyilikseverlik hasleti, başkalarına râci bir menfaat ve ihsan şeklinde tecelli edince ‘ikram’ halini alır. Bize Allah’ın ikramı olduğu gibi, Resûlullah’ın (sav) da ikramı vardır. Ama O’ndaki bu ikram, engin bir kaynaktan gelir. Bu kaynak da, O’nun yaratıcısı tarafından mahiyetine derc edilen ‘kerem’ huyudur.
Buradan da açıkça görüleceği üzere ‘hilim’ ile ‘kerem’ arasında herhangi bir zıtlık yoktur ve Allah Resûlü (sav), Alvar İmamı’nın,
‘Kerem kıl, kesme sultanım keremin bînevâlardan,
Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlardan.’
mısralarında ifade ettiği gibi ‘keremkân’ bir sultandır. Bu mısralar, hem o Keremkân Sultan; hem de Zât-ı Ecell-i A’lâ hakkında kullanılabilir ve iki ihtimal de câizdir. Zira birinden dolaylı yoldan çok istifade etmiş, çok ikrama mazhar olmuşuzdur. Eğer asla göre ikinci sayılan ve o aslı da bize tanıtmada üzerimizde çok hakkı bulunan İnsanlığın İftihar Tablosu (sav) olmasaydı, bizim, ne mahiyetimizi, ne kâinatı, ne cennete giden yolu ve hatta ne de cennetin içindekileri bilmemiz mümkündü. O Muallim-i Ekmel ve Ekber’dir ki, varlığın çehresine çaldığı ışıkla kâinatı, okunan bir kitap; hayatı da, cennete doğru uzanan bir köprü haline getirdi. Böylece bizleri karanlıklar içinde ümitsiz dolaşmaktan kurtararak, Allah’a imanla itminana ulaştırmış ve rıza yoluna hidâyete vesile olmuştur. Ama o, öyle büyük bir vesiledir ki, biz o vesileyi çok defa gâyenin yanında zikreder ve O’nun, bizim için ‘gâye ölçüsünde bir vesile’ olduğunu ikrarda bulunuruz.
Evet, biz şirkten uzağız; şirk de bizden uzaktır. O (sav), bizi Allah’a ulaştırmak için sadece bir vesiledir; fakat gâye ölçüsünde bir vesile! Zaten bizzat Cenâb-ı Hak da tevhid ifadesi olan ‘Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün resûlullah’ ifadesinde O’nun adını kendi adıyla yan yana zikredip ve bunu imanın esası sayarak böyle demeyenin kurtulamayacağını beyan buyurmuyor mu? Evet, Sa’dî’nin de dediği gibi; ‘Muhammedun Resûlullah demeden râh-ı selâmet muhaldir.’ Yani Allah Resûlü’ne uğramayan yollar tıkanık yollardır. Bir başka yoldan giden insanın saadete ulaşması mümkün değildir.
Hilim, Allah Resûlü’ne Cenâb-ı Hak tarafından verilmiş sırlı bir anahtar durumundadır. O, bu anahtarla nice gönülleri açmış ve o sînelere taht kurmuştur. O’nu tanıyanlar başta kendi huşûnetlerini tamim ederek, herkesi öyle haşin kabul ettiler ve kendileri nasıl davranıyorlarsa O’nun da (sav) öyle davranacağını zannettiler. Vaktâ ki, Hudeybiye Musalahası’yla diyaloga giden yollar açıldı ve Müslümanlarla kâfirler iç içe yaşama fırsatını buldu ve yine bu anlaşma ile, Kur’ân’la beslenen Müslümanın civânmertliğine, hilmine, silmine şahit oldular; oldu ve ‘Bize hâkim olurlarsa kellelerimizi alırlar, bizi öldürürler ve dünya saadetinden bizi mahrum ederler.’ mülâhazasıyla kovdukları ve haklarında kötü vehimler besledikleri bu insanlarla teşrîk-i mesâi kurunca Müslümanların âdeta yeryüzünde gezen melekler olduğunu gördüler. Böylece hem Allah Resûlü’nü (sav), hem de Müslümanları daha iyi tanıma imkânı buldular.
Hudeybiye, Müslümanlar için daha sonraki günler adına sürprizlere gebe bir fetihti. Mekke fethi ise, Hudeybiye fethinin sadece bir buuduydu. Zaten Sahabiye göre de ‘
اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحاً مُبِيناً
-Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik..’ (Fetih, 48/1) âyetindeki fetih, Hudeybiye fethidir. Bu açıdan Allah Resûlü (sav), küfre, ilhada, cehalete ilk darbesini Hudeybiye ile indirmiştir denilebilir. Hudeybiye’den evvel cereyan eden Bedir, Uhud ve Hendek muharebeleri, İslâm tarihi bakımından çok önemli hâdiselerdir. Ancak Hudeybiye bunlardan farklıdır. Nitekim Allah Resûlü (sav), Hendek’i müteakip âdeta Hudeybiye’ye giden yolu görüyor gibi konuşmuş ve ‘Bundan sonra onlar kaçacak biz takip edeceğiz.’ demiştir. Evet Hudeybiye ve sonrasında takip edilen hareket tarzı, önceki dönemlere nispetle tamamen farklı bir çizgi takip etmiştir. Bunu Müslümanların, kâfirleri avuçlarının içine alıp, balmumu gibi yoğurma ve onların gönüllerine kendi ruhlarının ilhamlarını boşaltması şeklinde özetleyebiliriz. Nebiler Serveri’nin bu stratejisi, kısa zamanda meyvesini vermiş ve onlardan çokları Müslümanlığı kabul etmişti. Hatta Ebû Süfyan gibi sertliğe, kötülüğe ve gurura kilitlenmiş bir insanın bile, Allah Resûlü’nün (sav), fethin öncesi ‘Bugün, Ebû Süfyan’ın evine giren de emindir.’ demesiyle, hem Resûlullah’a (sav) hem de Müslümanlara karşı taşıdığı kötü duygular, buzun güneş karşısında eriyip gitmesi misüllü eriyip gitmiş ve daha sonra da geç uyandığı İslâmî hakâik çerçevesinde çok hızlı hareket ederek geçmişi telâfi etme yoluna girmişti. Meselâ o, Hz. Ömer’in, Yermuk harbine katılanlara; at, eğer, kılıç gibi harp malzemeleri tedarik etmeleri için verdiği parayı reddetmiş, ‘Ey Allah’ın Peygamberi’nin halifesi! Benim geniş imkanlarım var. Ben ondan kullanırım. Allah yolunda savaşırken hazineden alacağım şeyi kullanmak istemem.’ diyerek istiğna göstermiş ve hissesini beytü’l-mâle bırakmıştı.Evet, böyle davranmış ve çok hızlı, âmûdi bir şekilde âdeta füze hızıyla hak ve hakikate ulaşma yoluna girmişti ki, temelinde de yine Allah Resûlü’nün o engin hilmi, af ve müsâmahası yatmaktadır.
Allah Resûlü (sav) hep halîmdi ama belli bir süre düşmanları O’na hilmini ifade etme fırsatını vermemişlerdi. Hasımları, onunla aralarındaki atmosferi sürekli sertleştirmiş ve O’nu hep o sert atmosferde mukabeleye zorlamışlardı; ancak hep yanılmışlardı; çünkü o, sertleşme niyetinde değildi.
Netice itibarıyla diyebiliriz ki, Hudeybiye, Allah Resûlü’nün küfre hilmiyle indirdiği büyük bir darbedir. Daha sonra da O, hep bir hilim kahramanı olarak davranmış ve istidatlı gönülleri teshir etmişti. Evet Allah Resûlü, Mekke’nin fethini müteakip şehre girerken, bir kere daha o mahviyet ve tevâzuunu sergilemiş ve bindiği merkûbun üzerindeki eğerin kaşına, mübarek alnı değecek şekilde iki büklüm bir halde bu mübarek beldeye girmişti. Bir Batılı, buradan hareketle onun hakkında şöyle der: ‘Hz. Muhammed (sav), öyle bir söz bestelemiş ve seslendirmiştir ki, başladığı zaman hangi perdede başlatmışsa, bitirirken onu iki perde daha yukarıda bitirmiştir. Evet, Hz. Muhammed (sav), bu mevzuda da beklenenin ötesinde çok önemli bir performans ortaya koyarak yine kendi rekorunu kıran bir insandır.’
Allah Resûlü (sav), Hudeybiye’den sonra Allah tanımazlara ikinci darbeyi de Mekke fethinde vurmuştur. Bu kâfirler; ‘Şimdi bize ne muamele yapacaksın?’ diye sorduklarında O: ‘Size ne yapmamı beklersiniz?’ diyerek sorularına soruyla cevap vermiştir. Onlar da; Hz. Ali (ra)’tanöğrendikleri bir sözle onu cevaplamış ve ‘Sen kerim oğlu kerimsin.’ demişlerdi. Bunun üzerine de o Şefkat Peygamberi ‘Öyleyse gidin, hür ve serbestsiniz. Size bugün kınama yoktur.’ buyurmuştu. Bu söz, Hz. Yusuf’un, o kadar kendisine gadreden kardeşlerine karşı asırlarca evvel söylediği ve arkadan gelenlere bıraktığı bir mirastır; Peygamber mirası.. düşünce mirası.. hikmet mirası.. hilim mirası… ve Allah Resûlü’nün hilminin bir buudu olarak onlara ikramıydı. İnat, bu civânmertliği görünce ikinci bir darbe daha yemişti. O darbe öyle müthiş bir darbeydi ki, -zannediyorum- İkrime değil de, Ebû Cehil bile hayatta olsaydı, o da oğlu gibi dize gelerek Allah Resûlü’ne teslim olacaktı.
[1] Buhârî, megâzî 31; cihâd 84; Müslim, fezâil 13; Heysemî, el-Müstedrek, 3/29
Efendimiz’in Tarifleri İçinde Kur’ân (1) 35 dk.
‘Biz, doğru yolu gösteren harika ve hiç duyulmadık bir Kur’ân dinledik. Biz onun (Allah kelamı olduğuna) inandık.’ (Cin, 72/1-2) O’nun üslûbuyla konuşan doğruyu konuşmuş olur. O’nunla amel eden mutlaka mükafat görür. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder.
Hâris el-A’ver anlatıyor:
‘Mescide uğradığımda gördüm ki halk, zikri terk edip malâyâni konularla meşgul oluyor. Çıkıp durumdan Hz. Ali’yi (ra) haberdâr ettim. Bana:
– Doğru mu söylüyorsun, öyle mi yapıyorlar?’ dedi, Ben de
– ‘Evet’ deyince, O:
– ‘Ben, Resûlullah’ın (sav) şöyle ferman ettiğini işitmiştim.’ dedi:
– ‘Haberiniz olsun, bir fitne zuhur edecek!’ Ben hemen sordum:
– ‘Ondan kurtuluş yolu nedir Ey Allah’ın Resûlü?’ Buyurdular ki:
كِتَابُ اللهِ فِيهِ نَبَأُ مَا كَانَ قَبْلَكُمْ وَخَبَرُ مَا بَعْدَكُمْ وَحُكْمُ مَا بَيْنَكُمْ وَهُوَ الْفَصْلُ لَيْسَ بِالْهَزْلِ مَنْ تَرَكَهُ مِنْ جَبَّارٍ قَصَمَهُ اللهُ وَمَنِ ابْتَغَى الْهُدَى فِي غَيْرِهِ أَضَلَّهُ اللهُ وَهُوَ حَبْلُ اللهِ الْمَتِينُ وَهُوَ الذِّكْرُ الْحَكِيمُ وَهُوَ الصِّرَاطُ الْمُسْتَقِيمُ هُوَ الَّذِي لاَ تَزِيغُ بِهِ اْلأَهْوَاءُ وَلاَ تَلْتَبِسُ بِهِ اْلأَلْسِنَةُ وَلاَ يَشْبَعُ مِنْهُ الْعُلَمَاءُ وَلاَ يَخْلَقُ عَلَى كَثْرَةِ الرَّدِّ وَلاَ تَنْقَضِي عَجَائِبُهُ هُوَ الَّذِي لَمْ تَنْتَهِ الْجِنُّ إِذْ سَمِعَتْهُ حَتَّى قَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ مَنْ قَالَ بِهِ صَدَقَ وَمَنْ عَمِلَ بِهِ أُجِرَ وَمَنْ حَكَمَ بِهِ عَدَلَ وَمَنْ دَعَا إِلَيْهِ هَدَى إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
– ‘Allah’ın Kitabı (na uymak)tır. (O öyle bir kitap ki) O’nda, sizden önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar) gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler.. ayrıca sizin aranızda, (iman-küfür, taat-isyan, haram-helâl vs. nevinden) cereyan edecek ahvâlle alâkalı da hükümler var. O, hak ile batılı ayırt eden tek ölçüdür ve O’nda her şey ciddîdir. Kim bir zalimden korkarak, ondan kopar ve onunla amel etmezse, işte o zaman Allah da onu helâk eder. Kim O’nun dışında bir hidâyet ararsa Allah o kimseyi saptırır. Zira o, Allah’ın en sağlam ipi (hablu’l-metin)dir. O, hikmet edâlı hatırlatan bir beyan.. ve Hakk’a ulaştıran bir yoldur. O, kendisine uyanları (değişik arzulara takılıp) kaymaktan, kendisini (kıraat eden) dilleri de iltibastan korur. Âlimler hiçbir zaman ona doyamaz.. Onu çokça tekrar okuyana usanç vermez ve tadını eksiltmez. Onun insanlarda hayret uyaran yanlarının sonu gelmez. O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman, şöyle demekten kendilerini alamamışlardır:
إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآناً عَجَباً * يَهْدِي اِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ ‘Biz doğru yolu gösteren harika ve hiç duyulmadık bir Kur’ân dinledik. Biz onun (Allah kelamı olduğuna) inandık.’ (Cin, 72/1) O’nun üslûbuyla konuşan doğruyu konuşmuş olur. O’nunla amel eden mutlaka mükafat görür. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağırırsa, doğru yola çağrılmış olur.’ Ey A’ver, sen de bu güzel kelimeleri iyi belle.’
Kur’ân’ın faziletine dair olan bu hadis-i şerifi, hadis imamlarından Tirmizî, Dârimî ve bir kısmı itibarıyla da Ahmed b. Hanbel nakleder. Bu hadis, Kur’ân-ı Kerim’in rûhunu, mâhiyetini, muhteva ve hususiyetlerini ve onun nasıl bir hazine ve cevherler definesi olduğunu bu ölçüde derin ve özlü ifade edebilen en câmi hadistir. Ne var ki, senedindeki zayıf raviler ve inkıta’dan ötürü bu câmi hadis mualleldir. Hârisü’l-A’ver için, Yahyâ bin Maîn ve Ahmet bin Salih ‘sika’ deseler de, Şa’bî onun bir yalancı olduğunu söylemiş, hatta Râfizîlikle suçlanmıştır. Ali İbn el-Medînî, Ebû Zür’a ve Ebû Hatim er-Râzi de onu yalancılıkla itham etmiş ve rivayet ettiği hadisinin alınamayacağını söylemişlerdir.
Tirmizî, hadisin ancak bu senetle gelen şeklini bildiğini, isnadının meçhul, seneddeki Hâris el-A’ver hakkında da tenkitlerin olduğunu söyler. Ahmed Muhammed Şâkir de Müsned’deki rivayeti tahkik ederken, senedinin çok zayıf olduğunu söyledikten sonra Tirmizî’nin rivayeti için de İbn-i Kesir’in ‘Hamza bin Habîb ez-Zeyyât’ın rivayetinde teferrüd etmediği…’ şeklindeki değerlendirmesini naklederek konuyu kapatır.
Her şeye rağmen, yukarıda ismini verdiğimiz hadis kitapları da, onu rivayet etmede beis görmemişlerdir. Daha sonraları ise, senedindeki zaafiyeti belirttikten sonra birçok müellif bu hadisi kitaplarına almada sakınca görmemişlerdir. Hadis, Hilye, el-Fakîh ve’l-Mütefekkih, İthâfu’s-Sâde gibi kitaplarda nakledildiği gibi, Kurtubî’nin tefsirinde, Begavî’nin Şerhu’s-Sünne’sinde de zikredilmektedir. Bu itibarla da onun ümmetin kabulüne mazhar olduğu söylenebilir. Hatta hadis ilminin büyük otoritelerinden İmam Nevevî gibi zatlar, Kur’ân’ı anlatırken bu hâdise mutlaka müracaat etmişlerdir.
Bu hadisi, öteden beri bazı hocalarımızdan duymuş olmamız ve konusunda tek hadis olması bizim de ilgimizi çekmiştir. Böyle bir cevher hazinesini taşıyan insanlardan bir tanesinin, bazı hadis imamlarınca mecrûh olmasına rağmen biz hadisin senedindeki zafiyet, metnin parlaklığı ve muhkemata uygunluğu karşısında ona itibar edenlerin yanında olmayı düşündük. Hadis, Kur’ân’ı tarif etmedeki câmiiyyeti yönüyle en mühim rivayetler arasındadır. Bu hadisin, 19 madde ihtiva etmesi de ayrı bir hususiyet arz etmektedir.
1. Madde: فِيْهِ نَبَأُ مَا كَانَ قَبْلَكُمْ ‘O’nda sizden evvelkilerin haberleri vardır.’
Bilindiği gibi biz tarih öncesi dönemler hakkında pek fazla şey bilmeyiz. Tarihî ve arkaik bilimlerinin verilerine rağmen antik dönem hâlâ bizim meçhulümüzdür. Bugün yapılan çok yönlü çalışmalarla bir hayli medeniyet su yüzüne çıkarılmış olsa da -ki Kur’ân-ı Kerim’de yer yer, Nûh (as) kavmi, Hûd (as) kavmi (Âd), Salih (as) kavmi (Semud) gibi.. milletlerden bahisler açıyor.- yakın tarihe kadar, Âd kavminden, Hz. Salih’in cemaati Semud kavminden bahsedilince, Batılılar dudak büküyor ve konuyu ciddîye almıyorlardı. Oysaki kazılarda Âd da, Tamud adıyla bilinen Semud da, hatta bütün detayları ile Hz. Lut’un kavmi de Sodom, Gomore de ortaya çıkarıldı.
Keza Kur’ân, Firavun’un ‘gark’ â(Kızıldeniz’de boğulması)ından, onun cesedinin dışarıya çıkarılacağından bahseder ki, hem mülhidler, hem de kütüb-ü sâbıka ve sâlife ricâli (Tevrat ve İncil ehli) bu haberi hiç de ciddîye almamışlardı. Oysaki Kur’ân, فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً ‘Bugün biz senin cesedini kurtaracağız ta ki sonrakilere ibret olsun.’ (Yunus, 10/92) demek suretiyle bu meseleyi asırlar öncesinden haber vermişti. Kur’ân-ı Kerim Firavun’un gark olmasını naklederken, öyle mücerret bir tarihsel vâkıayı haber vermekle kalmayıp, onun cesedinin, sonraki nesillere ibret olmak üzere denizden çıkarılacağı şeklinde vak’ayı resmediyor. Kur’ân’ın bu ilânı karşısında hem o günün müşrik ve mülhidleri, hem de kütüb-ü sâbıka ricâli (Ehl-i Kitap) istihzâî bir tavır takınıyorlardı ama, Kur’ân, kendinden emin bir üslupla meseleyi vaz’ ediyordu. Sırf bir ihtimal çerçevesinde de olsa, şimdi o ceset İngiltere’de teşhir ediliyor; hem de o ceset diye teşhir ediliyor.
Bu misalleri çoğaltabiliriz. Hatta sadece günümüzde yazılan modern tefsirlere bile bakacak olsak, Kur’ân’ın çağlar öncesinden haber verdiği tarihsel kavim ve medeniyetlerin, ister arkaik kazılar, ister daha başka yollarla ortaya çıktıklarını görecek ve ürpereceğiz.
Efendimiz (sav) ümmî bir insandı ve hiç okumamıştı. -O ümmiyet başlarımızın tacı olsun. Aslında onun ümmî olması, peygamberliğinin çok önemli esaslarındandır.- Ne Ehl-i Kitap’tan ne de cahiliye döneminde herhangi bir ilim adamıyla görüşmesi söz konusu değildir. Bu, herkesçe müsellem olan bir hakikattir. Yalnız o değil, kendi devrinde başkaları ile görüşenler de O’nun Allah’dan getirdiklerini bilemezlerdi ve O, bunları söylerken herkes hayret ve dehşet içinde O’nu dinlerdi. Bu arada bazıları, bunları birer üstûre kabul edip konuya öyle yaklaşırlardı ki, Nadr b. Hâris de bunlardan biriydi. O, Efendimiz’in anlattığı bu tarihî gerçekler karşısında, İsfendiyar ve Rüstem’in hikâyelerini bildiğinden bir alternatif olarak Efendimiz’in karşısına hep onlara ait üstûrelerle çıkar ve zihinleri bulandırmaya çalışırdı. Gün geldi, onun üstûreleri bir bir unutulup gitti; ama Efendimiz’in (sav) Kur’ân vasıtasıyla anlattığı şeyler parlaklığını daha da artırarak çağımıza kadar geldi ulaştı; gelip ulaşmakla da kalmadı, araştırmacılar için birer ilham kaynağı hâline geldi ki, onun başka bir mucizesi olmasaydı, peygamberliğine delil olarak bunlar yeter ve artardı.
2. Madde: وَخَبَرُ مَا بَعْدَكُمْ ‘O’nda sizden sonrakilerin de haberi vardır.’
Kur’ân-ı Kerim, nüzûlunden itibaren kıyâmete kadar cereyan edecek olan pek çok hâdiseye de işaret eder. Şimdi onun bu konuyla alâkalı birkaç işaretini arz etmeye çalışalım: Tarihî devr-i dâimler hakkında Kur’ân-ı Kerim, Mâide sûresi, 54. âyetinde mefhum olarak şöyle ferman eder: ‘Eğer dinden ellerinizi gevşetir, geriye durursanız Allah yepyeni bir kavim getirir, (onlar birinci saftaki insanlar saffetindedirler.) Onlar, Allah’ı severler, Allah da onları sever, Allah yolunda cihat eder, kınayanın kınamasına aldırış etmezler.’
Hâdiseler, Asr-ı Saadetten başlayarak Kur’ân-ı Kerim’in ifade ettiği şekilde cereyan etmiş ve bugüne kadar âdeta bir devr-i daim yaşanmıştır. Sahabe-i kiram, tâbiin-i izâm, Emevîler, Abbasiler ve onlardan sonra İlhanlılar, Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar gelmiş.. ve biri giderken de, lisan-ı hâliyle elini kulağına koymuş ve bir müezzin gibi: اِنْ يَشَاْ يُذْهِبْكُمْ وَيَاْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ ‘Eğer O dilerse sizi ortadan kaldırır ve yepyeni bir halk, bir millet getirir.’ (İbrahim, 14/19) demiş öyle gitmiştir. Bu devr-i daimlerin ifade ettiği mânâ şudur: Bir bir gelenler bir bir gidecek ve her zaman sadece ve sadece o önü-sonu olmayan Bâki kalacaktır. (Rahmân, 55/27) Şart-ı âdî plânında, iman, istikamet, hakikat aşkı, araştırma iştiyakı gelip kalmanızın, kalıp ömrünüzü uzatmanızın vesilesi olabilir ama gitmeniz mukadderdir.
Geleceklerin gelme emaresi, gideceklerin de gitme emaresinin söz konusu olmadığı bir dönemde bu kabil ihbarların vukûu, Kur’ân’ın açık bir mucizesidir. Mekke’de nâzil olan Rûm sûresinin, غُلِبَتِ الرُّومُ * فِي اَدْنَى اْلاَرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ * فِي بِضْعِ سِنِينَ ‘Rumlar, (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Hâlbuki onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç (3-9) yıl içinde gâlip geleceklerdir.’ (Rûm, 30/1-3) gibi âyetleri buna açık birer örnek teşkil ederler. Muhakkikîn-i siyere göre bu âyet, Mekke’de nâzil olduktan dokuz sene sonra Bedir Harbi (624) oluyor. Demek ki, âyet Hicret’ten tam yedi sene evvel nâzil olmuş. Hâlbuki bu yıllar, Müslümanların baskı altında kıvrandığı yıllardır. İhtimal Hz. Ömer’in bile henüz cephesini tam belirleyemediği günler.. daha açık ifadesiyle, inananların sayısı henüz 40’a bâliğ olmuş veya olmamış.. Müslümanların bin türlü eziyete maruz bırakıldığı, hatta yok edilmeye çalışıldığı, hiçbir şafak emaresinin bulunmadığı bir dönemde, Allah (cc), Rûm sûre-i celîlesi ile gönüllere su serpiyor, ruhları şahlandırıyor ve diyor ki, ‘Yanı başınızda Sâsânîler, Rumlar’ı mağlup ettiler. Sizin içinizdeki putperestler bunu serrişte edip sizinle alaya kalkışarak, ‘İşte putperest olan, ateşgedeler (ateşe tapanlar), Hıristiyan olan Rumları mağlup ettikleri gibi, biz de sizi ezeceğiz’ diyerek ortalığı velveleye veriyorlar. İşte, bu iç içe tersliklerin yaşandığı bir sırada Kur’ân: (‘bid’ı sinîn’ yani üç-dokuz sene arasında) Romalılar ateşgedeleri mağlup edecekler. O mağlubiyet gününde siz de sevineceksiniz.’ demektedir ki, bu tam Bedir gününe rastlamaktadır.. evet وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ ‘O gün mü’minler de sevinçler yaşayacaklardır.’ (Rûm, 30/4)
Hz. Ebû Bekir Sıddîk, Kur’ân’a öyle inanmıştır ki, bu âyeti duyar duymaz gidip, Âs İbn Vâil ile belli sayıda deve üzerine bahse girer. O gün için böyle bir bahse girme ayrı bir konu; mevzumuz, Kur’ân’ın mucizevî haberlerine inanma mevzuu. Hz. Ebû Bekir, ‘bid’i sinîn’ kelimesini üç yıl olarak anladığından üç senesine bahse girer ve gelip bu hususu Efendimiz’e haber verir. Hz. Peygamber (sav), ‘bid’i sinîn’in üçten dokuza kadar bir rakama baktığını, dolayısıyla da seneyi dokuza çıkarıp develeri artırmasını söyler. Hz. Ebû Bekir gidip bahsi, Efendimiz’in dediği şekilde değiştirir. Ve derken bid’ı sinîn gelir-geçer. Bedir harbi ve zaferi yaşanır. Bir süre sonra da, ‘Heraklius’un içkiyi bıraktığı, yeniden derlenip toparlandığı, Sâsâniler’e karşı savaş başlattığı ve zaferyâb olup onları haraca bağladığı’ haberi gelir.
Evet Kur’ân’da, o nazil olduğu günden itibaren meydana gelecek hâdiselerle alâkalı pek çok sarâhat ve işaret vardır ki, Rûm sûresinin başı sadece bunlardan biridir. Ayrıca burada, ‘غَلَبَتِ الرُّومُ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيُغْلَبُونَ’ şeklinde bir kıraat da söz konusudur ki, o zaman mânâ şöyle olacaktır: ‘Rûm galebe çaldı; onlar da bu galibiyetlerinden sonra yenilgiye uğratılacaklardır.’ Birkaç sene sonra İslâm orduları Rûmları yenerek bu müjdeyi de gerçekleştirmişlerdir.
Hudeybiye’yi müteakip Efendimiz (sav), melûl mahzûn Medine-i Münevvere’ye dönerken, Allah’ın (cc), hem bir bişâret (müjde) hem de Hudeybiye’deki sulhun vadettiklerini ifade eden:
لَقَدْ صَدَقَ اللهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَاءَ اللهُ آمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُؤُسَكُمْ وَمُقَصِّرِينَ لاَ تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذَلِكَ فَتْحاً قَرِيباً ‘And olsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse siz güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir. İşte bundan önce size yakın bir fetih verdi.’ (Fetih, 48/27) âyetini de zikredebiliriz. Evet Allah, Peygamberinin rüyasını doğru çıkarmıştı. Eğer sulh yapmayıp da Mekke’ye girseydiler harp ederek gireceklerdi. Allah orada kan dökülmesini istemediği için buna izin vermiyordu. Böylece onlar, Kâbe’yi tavaf ederken, başkalarının kalbinde ‘oğlum öldü, çocuğum öldü, kızım öldü’ ukdesi de olmayacaktı. Bir gün gelip orayı tavaf edeceklerdi, hem de olumsuz hiçbir şeyle karşılaşmadan. Sanki bu âyet, onlara şöyle diyor: ‘Şimdi geriye dönün. Belki içinizde bir burkuntu olacak ama, bu burkuntuya bedel geleceğin inşirâhı daha fazla olacaktır.’ Ve öyle de oluyor; gün geliyor, Müslümanlar, hem gelip o umreyi kaza yapıyorlar, hem de aynı zamanda emniyet içinde -İkrime’nin sadece bir kapıda mini bir karşı koyması istisnâ edilecek olursa- Mekke’ye giriyorlar. Mekke bağrını öz evladına açan şefkatli bir ana gibi; ‘Yerin göbeği bendim, sen de evladımdın, bir dönemde atmışlardı gel yavrum.’ diyordu. Ve Kur’ân’ın verdiği haber aynen tahakkuk ediyordu. Bu misaller çoğaltılabilir; biz deryâdan bir katre ile iktifâ ediyoruz.
3. Madde: وَحُكْمُ مَا بَيْنَكُمْ ‘O, aranızda bir hakem ve hüküm kaynağıdır.’
Kur’ân-ı Kerim, öncelikle Müslümanlar, sonra da bütün insanlık için hem bir hüküm kaynağı, hem de bir hakemdir. Evveliyatla Müslümanlar sonra da bütün insanlık onun temel disiplinleriyle bütün problemlerini çözebilir.
İnsanlar arasında sulh ü sükûnu temin edebilecek, fert ve aile plânında pek çok problemi halledebilecek, toplumla alâkalı pürüzleri giderebilecek bir kitap varsa, o da Kur’ân-ı mucizü’l-beyân’dır. Evet o, bütün bu konularda biricik, tertemiz ve kimsenin itiraz etmeyeceği, edemeyeceği yegâne kaynaktır. Aslında hadiste de onun, itiraz edilemez bir kaynak olduğu ihtar edilmektedir.
Kur’ân dışındaki değişik sistem ve hareketlerde, O’nun getirdiklerine yakınlık arz eden düşünceler olabilir. Aslında her düşüncede güzel şeyler bulunabilir. Nitekim bir zamanlar İslâm dünyasında bir ezilmişlik içinde, değişik sistemler arasında sosyalizmi iyi görenler vardı. Hatta ille de bu sistemlerden birini Kur’ân’a yakın görmek, göstermek gerekiyorsa, içtimâiyata ve iktisada ait vaz’ettiği meseleleriyle sosyalizmin Kur’ân’a daha yakın olduğu seslendiriliyordu. Bu sistem, fert hukuku ve hürriyeti mevzuunda daha hassas daha mütekâmil görülüyordu. Bu mülâhazaların hepsinin münakaşası yapılabilir ama sosyalizmin revâçta olduğu o günlerde bu tez çok işleniyordu. Hatta bu anlayış, merhûm Dr. Mustafa Sibâi’ye İslâm İştirâkiyesi’ni yazdırmıştı. Seyyid Kutub’un Sosyal Adâlet’inde, hatta tefsirinde de bu türlü yaklaşımlara rastlamak mümkündür.
O dönemde kapitalizmin baskı ve tazyiki insanları çok ürkütmüş, hatta buna reaksiyon ve tepki olarak, kapitalizmin ‘neseb-i gayr-i sahih’ evladı sosyalizm ve komünizm hep kapitalizmin cürmü olarak görülmüş ve bir ölçüde bu biraz daha hafif gösterilmek istenmişti. Nitekim bizde de -bu tabiri sevmesem de öyle diyorlar- radikal İslâmcılar ta 12 Eylül’den günümüze kadar sosyalizmi kapitalizimden daha ehven görmüşlerdir; görmüş de, kapitalizme, liberalizme ateş püskürürken sosyalizm ve komünizmi sükut geçmişlerdir. Oysaki, Kur’ân kaynaklı olmayan düşünceler ne kadar da Kur’ân-ı Kerim’e yakın olursa olsun -Üstad’ın da işaret ettiği gibi- eğer tam Kur’ânî değil ve O’ndan nebeân etmemişse onun müşâbihi olamaz. Bu konuda, hüküm ve bu hükmün hakemi diyebileceğimiz bir şey varsa, o da Kur’ân’ın kendisidir. Kur’ân herkes için huzur ve istikbâl bahşeden böyle bir hakemlik vazifesini derpîş etmiştir.
Onun hakemliği ile -inşallah- bir gün dünyada bütün ahlakî ve sosyal problemlerin aşılacağına inanıyorum. Elverir ki, Kur’ân’ı hazmetmiş olanlar, ona sahip çıksın ve ruhuna sadık kalarak asrın idrakine göre onu bir kere daha seslendirsinler. Aslında gelecek adına bunun yapılması zarûrîdir. İnşallah, büyük ilim adamları ve düşünürleri, ulülazmâne bir gayretle, Kur’ân bu mevzudaki muhtevasını bir kere daha gün yüzüne çıkarır ve onun geçmiş gelecek haberlerinin doğruluğu yanında, hakemliğinin ne kadar isabetli olduğu hususunu bir kere daha ispat ederler. Biz muhteşem bir geçmiş yaşadık. Ütopyalara sığmayan günler gördük ama, bugün Müslüman pratiğinde İslâm’ın büyüklüğünü temsil edebilecek seviyede Müslüman yok ve bu Kur’ân’ın ufkunu karartıyor. Onu kendi tamamiyetiyle -inşallah- bahtiyâr temsilciler, Rabbânîler ortaya koyacak ve Kur’ân’ın, eskiden defaatle zuhur etmiş parlak günleri yeniden bir kere daha zuhur edecek ve biz de ‘Evet sözü sen söylüyorsun, söz sana derler, hak olup Hak’dan gelip hak diyen yalnız sensin.’ diyeceğiz.
4. Madde: وَهُوَ الْفَصْلُ لَيْسَ بِالْهَزْلِ ‘O, hak ile batılı ayırt eden ölçüdür. Onda her şey ciddîdir.’
Burada da birkaç mülâhazadan söz etmek mümkündür ve en başta da bu kaziye ‘hükmü mâ beyneküm’ sözünün tamamlayıcısı gibi düşünülebilir. Tabiî Kur’ân’ın, bir ‘kavl-i fasl’ olduğunu da ifade ediyor olabilir ki bu da iki şekilde düşünülebilir: Birincisi, Kur’ân, konuşmaya duracağı âna kadar söz ve düşünce şirâzesiz demektir.
İkincisi; kesip atan, söz kesen demektir. Bu, kitaplarda geçmiş ‘kavl-i fasl’ mânâsınadır ki, bir anlamda ‘ammâ ba’du’ cümlesi yerinde kullanılmıştır. Hadis-i şeriflerde, bu sözü kendi dilinde İbrânice olarak ilk defa kullananın, Hz. Davud olduğu ifade edilir. Bu ise hutbenin (hamdele, salvele gibi) dîbâcesinden sonra ‘Ammâ ba’du feyâ ibâdallah’; yani Allah’a karşı vazifemizi, sorumluluğumuzu, ubudiyetimizi ifade eden sözleri, cemaate arz edeceğimiz şu beyanlardan ayrılır. İşte bu ‘kavl-i fasl’dır. Bu mânâda Kur’ân’ın kavl-i fasl olması, O’nun asıl söylenmesi gereken meseleleri söylemesi, yararlı şeyler üzerinde durması ve gereksiz sözlere de fırsat vermemesi mânâsına gelir.
Bunun yanında bir de Kur’ân’ın, hakkı batıldan ayırırken her şeyi ciddiyete bağlaması söz konusudur ki, bu onda şaka, lâtife, gayr-i ciddîlik ifade eden hiçbir şey yok demektir. O, hükümlerinde ciddîdir ve onda ‘hezl’ yoktur. ‘Hezl’ olmamasını da değişik zâviyelerden ele alabiliriz. Meselâ, bir şiiri, bir nesiri ele aldığınızda, çok defa bunların içinde hezeliyatla, -Türkçemiz’de hatt-ı hezeliyat vardır- karşı karşıya kalırız. Bunlar genellikle eğlendirmeye, şakaya matuf şeylerdir. İçinde bazen doğru şeylerin de bulunması hezeliyatın yıktığını tamire yetmez. Hususiyle de hukuka ait konularda ifadelerin ‘kavl-i fasl’ gibi ciddî ve muhkem olmasında zaruret vardır. Bu meseleyi, (Kur’ân’ın hükm-ü fasl ve ciddî olmasıyla) mukayese ederek ele aldığımızda, çok muhkem ve ciddî olması gereken sözlerin, çok su götürebilir, esnek ve eksantriğinin de fevkalâde geniş olduğunu görürüz.
İşte Kur’ân-ı Kerim, en ciddî meseleleri sunarken bile, meselelerin gerçekliğini, hukukun muhkemliği içinde ifade eder. Fakat o muhkem ifadeyi bile size bir edebî zevk içinde sunar. Öyle ki, kevser yudumlar gibi, hukukun katılığı, hukukî meselelerin sertliği, kesinliği ve ayırıcılığı meselenin zevk ve insânî buudunu da asla ihmal etmez. İşte bu yönüyle Kur’ân, hakikaten insanı doyurur. Öyle ki ahkama ait en ağır meseleleri anlatırken bile, insana bir ifade zemzemesi sunar.
Aslında eğer insan, üstün edebî bir nazım veya bir nesir dinlemek istiyorsa Kur’ân-ı Kerim’i dinlemelidir. Bir mûsıkî dinlemek istiyorsa Kur’ân-ı Kerim’i dinlemelidir. Kelimeleri, söz mûsıkîsine göre seçilmiş bir beyan abidesi tanımak istiyorsa yine Kur’ân-ı Kerim’i dinlemelidir. Eğer insan, vicdanını dinleyebiliyor, insanî değerlerini unutmamış, kalbinin kapıları da açıksa, Kur’ân’ı çok iyi anlayacaktır. Evet Kur’ân, bütün güzelliklerin halîtasından meydana getirilmiş eşi-menendi olmayan bir şaheserdir.
Neticede, Kur’ân ‘hükmü mâ beyneküm’dür, yani aranızda her mevzuda sözü kesip atan, hüküm veren bir beyân sultanıdır. Muhkemdir, ciddîdir. Aynı zamanda sînelere inşirah veren bir mânâ çağlayanıdır.
5. Madde: مَنْ تَرَكَهُ مِِنْ جَبَّارٍ قَصَمَهُ اللهُ ‘Kim baskıdan ve zalimden korkarak, O’na karşı güveni ve inancı sarsılırsa Allah da onu helâk eder.’
Burada, ağır şartlar altında ondan kopma üzerinde duruluyor ve ‘Eğer bir insan, herhangi bir zorba ve cebbârın, baskısı karşısında Kur’ân’a sırtını döner, O’ndan uzaklaşırsa, Allah da onu helâk eder.’ diyor. Biraz daha açalım; Kur’ân’ı şöyle böyle vicdanında duymuş, kitaplarda görmüş, misalleriyle yaşamış, hüşyâr vicdanı ile bu meseleye uyanmış bir insan, ona karşı bunca yakınlık duyduktan sonra kalkıp da bir baskı ve bir terör karşısında Kur’ân’ı terk ederse Cenâb-ı Hak da onu derdest eder ve baş aşağı getirir.
Burada, vurgulanmak istenen şudur: Eğer siz, size zarar verecek kimselerden çekinip de Kur’ân’dan uzaklaştığınızda, Allah (cc) sizi helâk edecekse bu kabil tehlikelerin hiçbirinin söz konusu olmadığı bir yerde elinizi ondan gevşetirseniz derdest edileceğiniz kat’î demektir. Bu ifade tarzı Kur’ân-ı Kerim’deki şu ifade tarzına çok benzer.
فَلاَ تَقُلْ لَهُمَا اُفٍّ ‘Anne ve babanıza ‘uff’ bile demeyin.’ (İsrâ, 17/23) Evet, eğer O, anne ve babaya ‘öf’ bile demeyeceksiniz’ diyorsa, bundan anlaşılıyor ki ‘haydi be’ şeklinde bir ifadeyi hiç diyemezsiniz.. elinizi kaldıramaz.. kaşlarınızı çatamazsınız.. ona vuramazsınız.. kapıyı yüzüne çarpamazsınız… Eğer en basit bir söz ve hareket yasak edilmiş ya da haram sayılmışsa, onun üstünde yapılacak her şey yasak demektir. Kur’ân-ı Kerim en ehveni ile problemin önünü kesiyor, tahşidât yapıyor, ‘Aman sakın, zinhar bunun daha büyüğüne girmeyesin’, diyor. Evet, hadiste ifade edilen de işte budur.
‘Ölülerinizin kötü yanlarını yâd etmeyin.’ İslâmî disiplinine göre ben geçmişimizi fenâ yanlarıyla yâd etmemeye çalışırım ama, birkaç asır var ki -maalesef- çevremizdeki kâfirlerden korkarak, milletçe, kedinin elindeki fare gibi tirtir titremiş ve onların dedikleri her şeyi yapmışızdır. Gün gelmiş bir nizamnâme ile, bize ters pek çok şeyi kabullenmiş ve bize ait değerleri görmezlikten gelmişizdir. Bir başka dönemde Kur’ân’ı mensûh kitaplara mukayese ederek, onunla alâkalı türlü türlü şüpheler ortaya atıp halkı aheste aheste uzaklaştırmışızdır. Bir yönüyle Allah Resûlü’nün gelecek adına verdiği haberlerden ‘Öyle bir gün gelecek ki, o zaman Kur’ân bir vadide insanlar bir vadide olacak.’ zayıf da olsa, Peygamberlerimize (sav) isnat edilen hadisin mânâsını doğru çıkarmışızdır.
Evet, bu hadisin de ifade ettiği gibi öyle devirler olmuştur ki, insanlarla Kur’ân arasında uçurumlar meydana getirilmiş ve onlar bir vadide, Kur’ân başka bir vadide kalıvermiştir; kalıvermiştir de hicranların en acısını yaşamıştır. Denebilir ki bir ölçüde biz, bu dönemde Kur’ân’ı terk etmişizdir ve Cenâb-ı Hak da bizi derdest edip baş aşağı getirmiştir. Aynı meseleye, Ebû Davud’un Sünen’indeki cihadı terk ile alâkalı bir hadis açısından da bakabiliriz: ‘Cihadı (gönülleri Allah’a uyarma) terk ettiğiniz zaman Allah size bir mezellet, bir aşağılık musallat eder; dine döneceğiniz âna kadar da o aşağılığı almaz üzerinizden.’ Biz bu ifadenin neresinde bulunduğumuzu düşünüp ürpermeliyiz.
Kur’ân-ı Kerim, geçmişiyle, geleceğiyle, aramızdaki hakemliğiyle muhtevâ bakımından her yanımızla bizi kucaklamasıyla vicdanlarımıza şunu ihtar ediyor: Bütün bunlara rağmen kim, zalim, cebbâr, baskıcı, müstebit bir adamın baskısı altında elini Kur’ân’dan gevşetir ve onu terk ederse Allah da o kimseyi derdest eder baş aşağı getirir.
Burada iki tavır söz konusu: Birincisi, Kur’ân’dan elini çekerek uzaklaşma. İkincisi de, uzaklaşmayla beraber ona bağlı yitirdiği şeyleri başka yerlerde arama. Bazen sadece bunlardan birine, bazen de ikisine birden maruz kalındı ki gelecek fıkra, bu ikincisinin üzerinde duruyor.
6. Madde: وَمَنِ ابْتَغَى الْهُدَى فِي غَيْرِهِ اَضَلَّهُ اللهُ ‘Kim O’nun dışında hidâyet ararsa Allah onu saptırır.’
Allah’ın insanı sapıklığa itmesi farklı farklı olur ve sapıklık sezilemedik bir çizgide gelişir ve gerçekleşir. Hidâyette olduğu gibi dalâlette de başlangıçta açı gayet dardır ama hevâ, heves, fantezi, taklit, şöhret, kendini ifade hissi, aklın ifrâtkârlığı, hatta bazen cerbeze duygusu ile beslenen inhiraf, küfre varacak şekilde bir açıya ulaşabilir. Evet, her bir sapıklık ve küfrün mebdeinde dar zâviyeli bir inhiraf sonuçta kocaman bir sapıklık şeklinde karşımıza çıkar. Mezhep imamlarını hafife alarak yola çıkanların bugün Kur’ân’ı sorguluyor olmaları buna iyi bir örnek teşkil eder zannediyorum. İşte, -hafizenallâh- eğer bizler böyle bir sapmaya düşersek zamanla Allah da, saptırır. Ve ondan sonra مَنْ يُضْلِلِ اللهُ فَلاَ هَادِيَ لَهُ ‘Allah bir insanı saptırdı mı artık onu doğru yola getirecek yoktur.’ (A’raf, 7/186) fehvâsınca sapıklıktan sapıklığa sürüklenir dururuz. Belki de bir gün Kur’ân’ın yerine başka kaynaklar aramaya kalkarız. Tıpkı Asr-ı Saâdet’te, bazılarının Allah Resûlü’nü bırakıp münafık hakemliğine müracaat etmeleri gibi:
فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُوا فِي اَنْفُسِهِمْ حَرَجاً مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيماً ‘Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.’ (Nisa, 4/65)
Evet bütün bu hususlar bizim için de geçerlidir. Yemin olsun ki, gönlünüzde en ufak bir rahatsızlık duymadan ve bir burukluk hissetmeden Kur’ân’ın hakemliğine râzı olmazsanız Müslüman sayılmazsınız.
Hadiste, bundan sonra ayrı bir maddeye geçiliyor. Eğer sahabi ifadedeki silsileyi korumuşsa maddeler arasında bir telâzum de görülüyor. Meselâ, niye bunu aranızda hakem tayin etmiyorsunuz ki? Evet bu bir kavl-i fasıldır. İsterseniz bunu bir netice olarak görebilirsiniz. Kur’ân’ın dile getirdiği şeyler öyle şaka filan değil, ciddî konulardır. Burada aynı zamanda, Kur’ân’dan ellerin gevşetilmesi durumunda açık bir tehdidin söz konusu olduğu görülmekte. Tabiî, buna karşılık ona yönelmenin, onun hakemliğine müracaat etmenin de takdir edilmesi bahis mevzuu. Bu böyledir zira o;
7. Madde: وَهُوَ حَبْلُ اللهِ الْمَتِينُ ‘O, Allah’ın (cc) en sağlam ipidir.’
Bakara sûre-i celîlesinde Âyetelkürsî’yi müteâkip şöyle buyurulur:
لاَ اِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى لاَ انْفِصَامَ لَهَا وَاللهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ ‘Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.’ (Bakara, 2/256) Doğru, kim Kur’ân’a sımsıkı sarılırsa o, hiç kopmayan, sarılanları kopup gitmeden sıyânet eden en sağlam bir ipe sarılmış demektir. ‘Metin’ aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın isimlerindendir. Bu zâviyeden de, izâfetin konuya ayrı bir derinlik kazandırdığı muhakkak. Allah, o ipin metin olmasını lafz-ı celâleye bağlayarak ifade ediyor, ‘Hablü’l-metîn’ veya ‘Hablühü’l-metîn’ demiyor, ‘Hablü’l-lâhi’l-metîn’ diyor…
İşte böyle, bütün Esmâ-i Hüsnâ’yı tazammun eden Allah ismi, habl-ü metine izâfe edilince, bu söz, bütün gökte ve yerde isimleri tecelli eden Allah’ın ipi mânâsını kazanıyor. O ip, semâdan size sarkıtılmış. -Rüyalarda da o ip semâdan sarkıtılmış bir halat şeklinde görülür ve dine bağlılık şeklinde yorumlanır ki, Abdullah İbn Selâm rüyasında böyle bir ip görmüş, ona tutunmuş ve yukarıya doğru yükselmiş olduğunu nakleder.- Sizi Allah’a (cc) yükseltmeye ve vuslata aldatmayan bir vesîle demektir.
Evet o, semâdan yere doğru uzanmış, bir ucu insanların elinde, bir ucu da dest-i kudrette olan, insanları kurtuluşa erdirecek kopmaz bir ip ve bir kulptur. Evvelâ, bütün esmâ-i ilâhîye bütün sıfât-ı sübhâniyeyi hatırlatacak bir isimle Allah’ın ipidir. Rahmân’ın, Rahîm’in, Cemîl’in, Celîl’in değil, bütün bu isimleri hâvî olan, kalbinizin meyillerini bilen, hissiyâtınızı sizden daha iyi anlayan, cenneti, Rahmân ve Rahîm isimleriyle sizin cismânî arzularınız için hazırlayan ve sizi ebede namzet kılan Allah’ın ipidir. O Allah ki metindir, O’nun ipi de çok metindir; o kopacak gibi bir ip değildir. Öyle ise çerik-çürük insanların ipine tutunmanın hiçbir anlamı, hiçbir mânâsı yoktur. Eğer tutunup dayandığınız şeyle aldanmak istemiyorsanız, Allah’a (cc) dayanın ve güvenin; O’nun ipi olan Kur’ân’a da sımsıkı sarılın..!
8. Madde: وَهُوَ الذِّكْرُ الْحَكِيمُ ‘O hikmetli olan zikirdir.’
Zikir; anmak, Allah’ın (cc) ismini tekrarlamak demek olduğu gibi hatırlatma mânâsına da gelmektedir. Bir de arkasından ‘hakîm’ geliyor ki, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden olan bu sıfat, dikkatleri eşyanın perde arkasına çekmesi, varlığın melekût yanını nazara vermesi açısından, her şeyi hikmete bağlayıp ve akıbetiyle irtibatlandırarak hatırlatan Kur’ân’ın hususî isimlerinden sayılmıştır. Efendimiz’e de Sâhib-i Sünnet olması itibarıyla hakîm denir. Yani tabiat ve mâvera-i tabiatın lisanı demektir. Kur’ân-ı Kerim’de geçen hikmet sözünü muhaddisler, daha ziyade Efendimiz’in sözü şeklinde yorumlamışlardır.
Öyle ise burada geçen ‘zikr-i hakîm’, ‘hikmet yüklü bir hatırlatma’ yani eşyanın perde önüyle olduğu gibi perde arkasıyla da irtibatlandırılmış bir hatırlatma demektir. Kur’ân-ı Kerim, bir hikmetler mecmuasıdır. Evet insan, Kur’ân-ı Kerim’de, aklıyla, mantığıyla, muhakemesiyle, felsefî anlayışıyla, ilmî düşüncesiyle yadırgayacağı hiçbir şeyle karşılaşmaz. Onun her meselesi, akılla müeyyed ve her mevzuun arkasında bir hikmet ve bir maslahat nümâyândır. İnsan, fikren, zihnen, ilmen, ruhen ne kadar terakkî ederse etsin, ulaştığı her noktada O’nun hikmetle dalgalanan bayrağıyla karşılaşır. Hatta bir gökkuşağı gibi onu geçecek gibi zannettiği noktalarda da hep onun berisinde kalır.
Evet, Kur’ân-ı Kerim bir zikir muhtevâsı olduğu gibi aynı zamanda hikmetle nümâyân, dünya-ukbâ esrarını şerh eden bir hikmetler mecmuasıdır.
Efendimiz’in Tarifleri İçinde Kur’ân (2) 40 dk.
9. Madde: وَهُوَ الصِّرَاطُ الْمُسْتَقِيمُ ‘O, dosdoğru yolun ta kendisidir.’
İnsanlık, Kur’ân’la tanışacağı âna kadar ifrâttan, tefritten kurtulamamış ve faydasız arayışlar arkasında tükenip gitmiştir. Allah’ın (cc) rubûbiyetini itiraf, vahdâniyetini tasdik ve peygamberin teşrîi ve temsili rehberliğini kabulün bir başka unvanı sayılan sırat-ı müstakîm, bu hususları aydınlatmadaki misyonu itibarıyla Kur’ân’ın ayrı bir nâmı olagelmiştir.
Aslında o, sadece itikat ve ibadete müteallik konularda değil, bütün içtimâi, iktisadî, siyasî, idârî konularda da insanları ifrat ve tefrite düşmekten sıyânet eden bir rehberdir. Bir yönüyle kapitalizm, bir ifrât sistemi, komünizm bir tefrit sistemi; diğer bir yönüyle de komünizm bir ifrât sistemi, kapitalizm bir tefrit sistemidir ki, yerinde sadece mala ve sermayeye önem vermek suretiyle, yerinde de sırf emeğe önem vererek ifrâtlara, tefritlere düşülmüş ve sırat-ı müstakîm korunamamıştır.
Bu arada, sırat-ı müstakîmin Risalelerdeki tariflerini de hatırlatmakta yarar var: Evet, insanda had altına alınamayan kuvve-i gadabiye, kuvve-i şeheviye, kuvve-i akliye, kin, nefret, inat ve mantık gibi kuvveler, Kur’ân-ı Kerim’le tadil edilmediği takdirde dengesizlikler olacaktır. Hâlbuki insandaki kuvvelerin her birinde hem ifrât hem tefrit hem de denge söz konusudur.
Meselâ şehvet hissinin tefriti, ne helâle ne de harama alâka duymama gibi bir humûdettir; ifrâtı helâl haram tefrik etmeden fısk u fücur yaşamaktır. Ortası ve dengeli olanı ise meşru olanına açık gayr-i meşru bulunanından da uzak durmaktır. Yeme, içme, uyuma, konuşma gibi konularda da bu üç durum söz konusudur.
Bunun gibi, öfke, şiddet, hiddet (kuvve-i gadabiye) konularında da aynı durumlar vârittir:
Kuvve-i gadabiyenin tefrit hali, korkaklıktır ki, hiç olmayacak şeylerden bile korku duyulur. İfrâtı, tehevvür ve saldırganlık şeklinde kendini gösterir ki, tedbiri, temkini ihmale bâdi olabilir. Ortası ise şecaattir ki, dinî ve dünyevî hakları konusunda canını fedâ eder ama gayri meşru ise bir sineğe bile ilişmez. Aynı mülâhazalarla akla baktığımızda da bu hususları görebiliriz: Kuvve-i akliyenin tefrit hali gabâvet ve idraksizliktir ki, en basit şeyleri bile doğru dürüst kavrayıp değerlendiremez; hatta hakkı batıl, batılı da hak görebilir. İfrâtı, herkesi aldatacak ölçüde cerbeze ve diyalektik yapma hâlidir ki, bu, her zaman hakkı batıl, batılı da hak gösterebilir. Ortası ise hakkı hak bilip imtisal etme, batılı da batıl bilip içtinap etme halidir.
Sırat-ı müstakîm o kadar önemli ki, biz Allah’tan günde kırk defa bu yola girmeyi isteriz. Bu mevzu, bütün yönleriyle İbn-i Miskeveyh’ten Gazzâlî’ye ondan Bediüzzaman’a kadar pek çok kişi tarafından işlenmiş ve hakkında çok söz söylenmiştir.
10. Madde: وَهُوَ الَّذِي لاَ تَزِيغُ بِهِ اْلأَهْوَاءُ ‘O, kendine uyanları hevalarına uymaktan korur.’
Kur’ân-ı Kerim, her zaman kendisine gönül verenlere -bir rehber, bir pusula gibi- hedeflerini gösterir ve onları sapmaktan korur. Bir kere bu Kur’ân, habl-i metindir; insan o ipe tutunmuşsa artık sapıtmaz. O, bizi çekip göğe yükseltecek bir ip olarak görülebileceği gibi, inananları hayat bâdirelerinden, berzâh gâilelerinden öbür taraftaki bütün dâhiyelerden kurtaran bir köprü olarak da görülebilir. Öyle ki eğer bu ipe tutunur ve bu köprüye ulaşırsak kurtuluruz. Aksine hevâ ve heveslerimizin seliyle şuraya-buraya sürüklenir dururuz.
Bu itibarla, eğer insanlar bu kitaba sımsıkı sarılırlarsa, istikamete, itidale ulaşır, sırat-ı müstakîmi bulur, ifrât ve tefritin dengesizliklerinden kurtulur; fert ve aile plânında kendileri olur; devletler muvazenesinde yerlerini alır ve cihan çapında bir muvazene unsuru haline gelirler. Tıpkı seleflerimizde olduğu gibi. Onlar bu coğrafyada dengeyi temsil ediyorlardı, onlardan sonra bölgede ne denge kaldı ne de huzur. İşte sırat-ı müstakîmi yaşayan ve temsil eden bir devlet, devletlerarası dengede ne ise böyle bir duygunun kahramanı bir fert de kendi toplumu içinde aynı şeydir.
Kur’ân’da yine aynı kelimeler kullanılarak رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا ‘Rabbimiz, kalblerimizi kaydırma.’ (Âl-i İmran, 3/8) şeklinde bir dua vardır.
Şimdi ister Kur’ân-ı Kerim serası, ister atmosferi diyelim; O’nunla Allah’a teveccüh edenler bir koruyucu kalkan altına girmiş olurlar. O’nun koruyucu sistemleri her yönüyle bir kısım dalâlet cereyanlarına karşı sığınılacak en sağlam sığınaklardır. Biz ona sımsıkı sarıldığımız sürece, kaymalardan, sapmalardan aşırılıklara girmeden, ifrâta-tefrite düşmeden kurtulmuş olur ve selâmetle yolumuza devam ederiz. Ne korku ne telâş, huzur ve itminan içinde yaşar ve gider, O’na ulaşırız.
Ayrıca burada bir de Allah bize sika (güven) ve ondan biraz beri, istikamette tefvîz (her şeyi Allah’a havâle etme), daha beride bazılarımıza teslim, bir kadem daha aşağıdakilere de tevekkül telkin ediyor; ediyor ve ‘Allah’a itimat edin.’ diyor. Acaba ne kadar itimat edeceğiz?
Bana göre asgarî, nasıl ki, tehlikeli bir yerde çocuğunu kucağına alan anne ve baba, onu yalnız bıraktıkları zaman bile çocuk gayet emindir; çünkü onların kendisini uçuruma atmayacaklarına inanır. Onu havaya atıp eğlendirirken bile sürekli güler. Hatta aşağıya doğru düşerken dahi kahkaha atar; çünkü emindir annesinin, babasının onu yere bırakmayacaklarından.. evet işte burada böyle bir sika telkin edilmekte, böyle bir tefvîz vurgulanmakta ve böyle bir teslim ve tevekkül hatırlatılmaktadır.
11. Madde: وَلاَ تَلْتَبِسُ بِهِ اْلأَلْسِنَةُ ‘Lisanlar ve beyanlar onun sayesinde herhangi bir iltibasa maruz kalmazlar.’
Bu cümleyle de pek çok şey hatırlatılmakta; biz şununla başlayalım: Kur’ân-ı Kerim’e sımsıkı sarılırsanız, dininiz gibi dilinizi de korumuş olursunuz. Değişik âyetlerde ifade edildiği gibi Kur’ân aynı zamanda Arapları yâd-ı cemil haline getiren ve onları milletler arası en önemli konuma yükselten bir kitaptır. Kur’ân olmasaydı ne onların dilinden ne de dinlerinden söz edilebilirdi. Hepimiz ona çok şey borçluyuz; onlar herkesten daha çok borçlular. Evet, Kur’ân olmasaydı, gelip bugünlere ulaşmış bir Arap dilinden söz edilemezdi.
Ayrıca, zannediyorum burada, günümüzde çokça yaşanan mefhûm kargaşasına da işaret edilmekte. Her şeyden önce Kur’ân-ı Kerim’de Müslümanlığın tarifleri yapılmış, Müslümanlar nasıl isimlendirileceklerse öyle isimlendirilmişlerdir. Kapitalizm, komünizm, liberalizm, pazar ekonomisi, piyasa ekonomisi vs. sistemler Müslümanlığın yerine konamayacakları gibi, Müslümanın bunlardan birine nispet çerçevesinde adlandırılması da doğru değildir. Kur’ân’da, هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمِينَ ‘Allah, sizi Müslüman olarak adlandırdı.’ (Hac, 22/78) denir ve mefhûm kargaşasına, isimlerde iltibasa girmeye meydan vermez.
الر كِتَابٌ اُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ ‘Elif-Lâm-Râ. Bu Kur’ân öyle bir kitaptır ki, her fermanı gayet muhkem (yanlış tevile, yanlış tefsire meydan vermeyecek şekilde) kendi içinden delillerle desteklenmiş; sonra da güzelce açıklanmış (ve iltibaslara, yanlış anlamalara fırsat verilmemiş) tam hüküm ve hikmet sahibi, her şeyden haberdâr bir Hakîm ve Habîr tarafından gönderilmiştir.’ (Hûd, 11/1)
12. Madde: وَلاَ يَشْبَعُ مِنْهُ الْعُلَمَاءُ ‘Âlimler, O’na asla doyamazlar.’
Düşman ona buğzetse, cahil onu anlamasa da o, ulemânın ışıkları gönüllerde baş ucu kitabıdır. Bir Ebû Hanife, İmam Gazzâlî, bir üstad Bediüzzaman Kur’ân’ı hiç ellerinden bırakmamışlardır. Meselâ, Üstad, hâfız olmadığı halde, Kur’ân’la o engin meşguliyeti sayesinde kafası âdeta bir fihrist gibidir. Eserlerine baktığınızda, falan yerde şu kelime, filan yerde şu kelime vardır.. o kelime sağındaki, solundaki kelimelerle münasebeti açısından şöyle, altındaki üstündeki kelimelerle münasebeti açısından böyledir.. diyerek hep Kur’ân içinde dönüp durduğunu vurgular.
Üstad Hazretleri, İmam Rabbânî, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Abdullah Dehlevî, İmâm Gazzâlî gibi insanların, Sahabe-i kiram, Tâbiîn-i izâm, Tebe-i tâbiin-i fihâm, evliyâ-i kiram, asfiyâ-i fihâm efendilerimizin O’na doyması şöyle dursun, onunla iştigalleri ölçüsünde ona karşı daha bir aç, daha bir susuz hale gelmişlerdir.
Evet bazı zamanlar insan Kur’ân okurken, doğrudan doğruya onun orijinal sesini duyar gibi olur.. sadece peygamberlikle alâkalı bazı âyetler istisna edilecek olursa, anlatılan devirleri, dönemleri bile aşarak bütünüyle Kur’ân’ın âdeta kendisine seslendiğini hisseder.
Eğer gerçekten bir insanın ilimden nasibi varsa, onun dimağ, ruh ve vicdanının hakikate uyanmış olmasının ölçüsü şudur: Böyle biri ilmî derinliği nisbetinde asla Kur’ân’dan doymaz. Kur’ân’dan zevk almayanlar ya cehâlet ya da ön yargı içindedirler. Câhillerin onu anlamaları, mebâdi-i malumatla, yani sadece kendilerine ilk mektepte yapılan ilk telkinlerin tesiri ölçüsündedir. Herhangi bir ön yargı ve şartlanmışlık içinde ona karşı kapalı olan ruhlara gelince, bunlar evvel-âhir ondan hiçbir şey anlamazlar. Bu arada ilimlere açık bazı kimseler de onu anlamıyorlarsa bunlar da ilmin ruhunu anlamamışlar ve taklitçilik içindeler demektir. Gerçek ulemâdır ki, bunlar asla Kur’ân-ı Kerim’e doymazlar.
Eğer Kur’ân-ı Kerim’i okuyan bir insan, bütünüyle kendisini ona verir ve sağlam bir konsantrasyona girebilirse, o enbiyâ-ı izâmla sohbet ediyor; hatta mâverâ-ı tabiatın sesini dinliyor gibi olur. Ben bazılarının bazı ahvâlde zaman üstü bir hâl aldıklarına inananlardanım. Onların Kur’ân sayesinde, enbiyâ-i izâmla sohbet ettiklerini sahabe-i kirâmın meclisine girip oturduklarını, his ve şuur dünyalarında on dört asır önceye gittiklerini düşünür ve hallerine imrenirim. Buna farklı bir zâviyeden Üstad da işâret eder. Evet bazen insan, Cibrîl-i Emîn’in soluklarını kulağının dibinde duyabilir. Bazen de ‘kemmiyetsiz-keyfiyetsiz’ Mütekellim-i Ezelî’yi dinliyor gibi olabilir. Binâenaleyh Allah’dan dinleyen, Cibrîl’den dinleyen, Resûlullah’dan dinleyen veya aradaki mükâlemeye aynı zamanda şahit olan bir insan nasıl ondan doyar ki?
Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’de, tarihi vak’alar, karakteristik olarak öyle büyülü anlatılır ki, insan kendini çağlar ötesi âlemlerde dolaşıyor gibi hisseder. İşte bu yönüyle de Kur’ân, doyulamayacak bir zenginlik sergiler. Ben şahsen, Kur’ân-ı Kerim’in bu yönüyle tam tahlil edildiği kanaatinde değilim. Benim görebildiğim kadarıyla, Kur’ân’da değişik vak’alar anlatılırken, anlatış tarzı ve verdiği koordinatlarla o vak’a kahramanlarını aynıyla hayallerinizde resmedebilirsiniz. Meselâ o, Hz. Nuh’un kavmi ile alâkalı konularda konuşurken,[1] o kavmin sesini, soluğunu duyuyor gibi olur ve onu diğer toplumların üslup ve edâsından ayırt edebilirsiniz. Hz. Nuh’ un kavmi ile konuşma tarzı, Hz. İbrahim’in kavmi ile konuşma[2] tarzından çok farklıdır. İkincisi size biraz daha mütemeddin, biraz daha tarih berisinde yaşayan insanlar gibi gelir. Hz. Musa’yı, kavmi ile aralarındaki muhâverelerinde,[3] onlara inen âyetlerde ve kavminin beyanlarında, ya da Firavun’un konuşmalarının dile getirilmesinde,[4] sımsıcak veya sopsoğuk o hissiyât farklılıklarını duyabiliriz; duyabilir ve bunların Hz. İbrahim ile Allah arasında geçen konuşmalara[5] hiç de benzemediklerini hemen anlarız.
Edebiyat tarihinde Şekspir belli ölçüde bu hususa kapı aralamış sayılabilir. Onu Hamlet’inde, Romeo-Julyet’inde takip ettiğiniz zaman âdeta mazinin hortlaklarının konuştuğunu duyar gibi olursunuz. O sizi üslûbunun sihriyle çeker tâ o dönemlere götürür ve hem konuşma tarzı, hem de üslûbuyla sizi bilmediğiniz esrarlı âlemlerde gezdirir.
Vicdanın zaman üstü ufkuyla Kur’ân-ı Kerim’in bu derinliği her zaman sezilebilir. Ancak, onun bir de bu zâviyeden tahlile tabi tutulmasında zaruret vardır. Merhum Seyyid Kutub o kapıyı yer yer aralıyor gibi olsa da net bir şey yaptığı söylenemez. Tefsirine bakıldığında yer yer bu tür tahlillere girdiği görülür, ancak ciddî olarak bu husus üzerinde durmadığı da bir gerçektir. Biraz edebiyat ufku olanlar, az da kelimelerin karakteristik yanlarıyla yerinde kullanılmasına vâkıf iseler, hem vakaî tarihine, hem kavimler tarihine, hem de peygamberler tarihine baktıklarında, zannediyorum geçmişe ait o sesi-soluğu, kendi karakteristik derinlikleriyle ve renkleriyle hissedebilir ve hiçbir edibin eserinde bulunmayan bir zevki duyabilirler.
Kemâl-i samimiyetle arz etmeliyim ki, Kur’ân’ın Türkçesinden bu hazzı almamız mümkün değildir. Şekspir, Goethe ve Tolstoy’un Türkçe çevirilerinde orijinal metinlerdeki ruh, mânâ ve zevki duymak mümkün olmayınca, Allah’ın kitabını Türkçe çeviriden duyup anlamanız nasıl mümkün olacaktı!? Cemil Meriç merhûm, Cevdet Paşa’nın eserinin sadeleştirilmesiyle alâkalı, ‘Cevdet Paşa bir dil üstadı idi, onu sadeleştirmek suretiyle derisini yüzdü berbat ettiler.’ demektedir.
Kur’ân-ı Kerim’in lâfızları, Üstad’ın tabirine göre, bir urba değildir. O lâfızlar cilttir, deridir. Onu soyduğunuzda, muvakkaten bir tazelik hissetseniz de, bu uzun sürmeyecek; sevimsiz bir hâl alacak, sizi ürkütecek, kaçıracak ve nazarınızda fevkalâde sevimsiz görünecektir. Hattâ denebilir ki tercüme meraklılarının gizli niyetlerinde, Kur’ân-ı Kerim’in o sihirli derinliklerini sığ göstermek ve bu kabil tercümelerle onu avamîleştirip milleti ondan soğutmak için bir kasıt, bir gâyenin var olduğu her zaman söylenebilir. Kur’ân, mealle ifade edilmesi şöyle dursun, Allame Hamdi Yazır’ın tefsiri gibi en müdekkikâne eserlerde bile -hiç mübalağa yapmadan söyleyeceğim- Kur’ân’ın semâvîliğinin yarısından çoğu gitmiştir. Bana göre bu yine de iyimser bir yaklaşımdır. Onun, doğrudan doğruya Allah kelimeleri ile ifade edilişinde, tarifleri aşan ve zevk edilip ama söylenemeyen öyle füsûnlu bir buudu vardır ki, ne zaman o kendi diliyle ifade edilse insan büyülenir.
İşte bu enginlikteki Kur’ân’a elbette ki âlimler doyamayacaktır. Hangi âlimler? Kur’ân’ın ulûm-u diniye ve fünûn-u müsbeteye taallukunu, zâhirini, bâtınını, şücûnunu, ğüsûnunu, kalbin, vicdanın, sırrın, hafînin, ahfânın esrarını, eşyanın perde önünü perde arkasını, mülkü, melekûtu bilecek ve nazarını şehadet âlemi ile gayb âlemi arasında gezdirebilecek âlimler.
Evet Kur’ân-ı Kerim’i sürekli tahlil eden, her zaman onun engin ufuklarında dolaşıp duran kalb ve kafa insanları kat’iyen ondan doymazlar.
Bir de bu arada, eğer gerçekten tam bir konsantrasyon söz konusu ise -ki onu da biz Kur’ân kendisine inmiş gibi okumak şeklinde anlıyoruz- peygamberlik meselesine müteallik hususları müstesna kabul edip, o asliyete tebaiyet mülâhazası ve o muayyeniyete tecrit tavrıyla insan, يَا اَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ * قُمْ فَاَنْذِرْ ‘Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve (insanları) uyar!’ (Müddessir, 74/1-2) âyetini, herkes kendine göre aynen duyabilir; duyabilir de, inancının, onun içinde renklendirdiği sözler karşısında: ‘Acaba bu ses tavandan mı duvardan mı yoksa, zeminden mi geldi, ya da vicdanımdan mı yükseldi, yoksa Kur’ân’ın derûnundaki kendi sesi midir bu?’ der ve hayretler yaşar.
Evet insan, tam bir konsantrasyonla kendini Kur’ân’a verdiği zaman bunu apaçık duyabilir. Aksine almacı iyi olmayan bir insan, gönderme ne kadar güçlü de olsa bir şey alamaz. Tabiî almacı olup da frekansı bulamayan da alamaz. Frekansı bulup da tam kalibrasyon yapamayan kimse de alamaz. Bir de havada şerâreler varsa ve bu almaç o şerârelerin altında ise yine onu alamaz. İnsan, sürekli bir bekleyişle, sürekli volum ayarlayarak O’nu yakalamaya çalışmalı ve hep ona yönelik bulunmalıdır. Unutmamak lâzım ki ancak teveccühe teveccüh olur.. bakarsanız bakarlar size. Yani insan da tıpkı günebakanlar gibidir. Yüzü O’na doğru müteveccih olduğu sürece ondan istifade eder; eğer O’ndan gelen şualar kesilirse O da kapanır. Ve kapanınca da hiçbir şey alamaz. Rabbim hepimize O Kur’ân’ın ruhuna mahsus derinliği, neşveyi duyursun, ibadetler üstü ibadetler sayılan O’nu okumaya karşı içlerimizi aşk u şevkle coştursun!
13. Madde: وَلاَ يَخْلَقُ عَلَى كَثْرَةِ الرَّدِّ ‘Kur’ân, çok tekrar etmekle eskimez ve usanç vermez.’
Bu maddeyi okuyunca aklımıza hemen, ‘Zaman eskidikçe Kur’ân gençleşiyor.’ sözü geliyor.
Kur’ân-ı Kerim’i, doymayan ulemânın yaklaşımı ile okuyan insanların, her okudukça yeni yeni şeyler keşfedecekleri erbabınca muteâref bir konu. Tabiî, bunu biraz da Kur’ân’la fazla içli-dışlı olanlar anlar. Necip Fazıl, şiirlerinde hep derinlik takip eder. Öyle ki, onun nazımları, şiirden daha çok noktalama, nükteleme türündendir. O, çok defa derin şeyleri bir beyte, bir mısraya sıkıştırıp ifade eder ki, bunlara ‘manzum vecize’ de denebilir. Bazıları, şiir deyince biraz da dış yüzü itibarıyla plastize bir şey arzu eder; ifadelerin süslü olmasını ister. Ama Necip Fazıl’da bunun yerine ürperten bir derinlik vardır. Hele onun, bazı mısraları, bazı beyitleri vardır ki, on defa okumadan gerçek gâyesini yakalayamazsınız. Hiçbir zaman yakalayamayacağımızın sayısı da az değildir.
Burada kastettiğim, Haşim gibi veya günümüzde bazı serbest şiir yazanları ya da ığlakta kerâmet arayan bazı sembolistlerin anlaşılamaması şeklindeki fantastik ipham da değildir. Anlaşılabilir malzeme kullanılmış, anlaşılabilsin diye yazılmıştır ama onun tefekkür ufku çok derin olduğundan zor anlaşılmaktadır. Bu zor anlaşılır şeyleri, bazen bir okuyuşta, bazen iki okuyuşta, bazen de birkaç defada ancak anlayabilirsiniz. Necip Fazıl’da, Mehmet Akif’te hattâ Muallim Nâci’de, -ki, onu o seviyede şair saymazlar-Yahya Kemal’de başımızı döndüren mısralar vardır. Ama zannediyorum bu altın mısraları dahi size birkaç defa okusam bıkkınlık izhar edecek ve artık dinlemek istemediğiniz imasında bulunacaksınızdır. Evet, her şey eskir, dinlenmez hale gelir ama gördüğünüz gibi Kur’ân devamlı okunmasına rağmen yepyeni ve taptaze kalabilmiş biricik söz sultanıdır.
Evet o hiç eskimemiştir ve canlı gönüllerin ona doyması da söz konusu değildir. Sahabe efendilerimiz Kur’ân’a doymadan gitmişlerdi. Onlar derin bir zevk ve şevk içinde Kur’ân-ı Kerim’i Efendimiz’den duyar duymaz ona karşı duydukları derin hâişle onu hemen hâfızalarına alır, sonra da bitmeyen bir heyecanla tekrar eder dururlardı. Ruhları bu işe o kadar açık ve öylesine aç bir bekleyiş içinde idiler ki kelime kelime Kur’ân inerken, Ramazan’da oruçlu bir insanın kevser yudumlaması gibi, gırtlaklarından aşağıya inen her şeyi, bünyelerinin derinliklerine kadar takip eder, duyar ve onunla âdeta büyülü gibi yaşarlardı. Bu itibarla da onlar, o mâide-i semâvîyeyi her gün orijinal bir kılıf içinde duymuş, yaşamış ve Kur’ân’a doyamadan gitmişlerdi…
Onlardan sonra da en esaslı Kur’ân okuma, tabiîn-i izâm döneminde olmuştur ki, bazı uzun gecelerde Kur’ân’ı iki defa hatmeden insanlardan bile bahsedilir. Ebû Hanife’nin Ramazan-ı şerifte bir gündüz bir de gece hatmettiğini menkıbe kitapları söylüyor. Şimdi hangi şey vardır ki, bu kadar çok okunduğu halde ülfet olmasın!? Oysa ki onlar ömürlerinin son anına kadar Kur’ân okumuşlardı ama zerre kadar bir usanma, bir bıkkınlık ve bir ülfet olmamıştı.
Ben, şiirin peygamberiyim diyen Mütenebbî’den Maarrî’ye bütün iddialı söz üstadları; Mustafa Sâdık er-Rafiî’den Şevki’ye, ondan da Seyyid Kutub’a kadar bütün Kur’ân hayranı devler, Kur’ân karşısında aczlerini itiraf etmiş ve âvâz âvâz Kur’ân’ın hep taze kaldığını haykırmışlardır.
Ben şahsen hafızım ve hayatında iki defa hafızlık yapanlardanım. Bir, on küsur yaşlarındayken babam yaptırmıştı. Bazı sebeplerden ötürü üzerinde duramadığımdan tamamen unutmuştum. Daha sonra 1980’lerde tekrar dört ayda hafız oldum. Fakat kemâl-i samimiyetle söylemeliyim ki, onu her okuyuşta yeni yeni ufuklar, yeni yeni kıtalar keşfediyor gibi oldum. Ona gönlünü veren herkesin de aynı şekilde düşündüğünü zannediyorum. Elverir ki, mânâya âşina olarak ondaki ilâhî maksatlar takip edilebilsin ve biraz da -daha önce de bahsettiğim gibi- konsantrasyon içinde ciddî bir biçimde okunsun.
Evet işte bu çerçevede onunla iştigal edenler, ilmî ve fikrî ufuklarının derinliği ölçüsünde büyülenir de: ‘Dolaştım vadi vadi sonra anladım ki her şey kuru bir hayal imiş. Meğer her şey sendeymiş; sendeymiş ama ben, sağda-solda beyhude dolaşmışım.’ der ve onun karşısında tazimle eğilirler.
Dünyada yüzlerce insan tefsir yazıyor.. onu şerh ve izah ediyor.. onun etrafında dolaşıp duruyor; ne var ki hiçbiri ona doymuyor; doymayacak da. Bundan sonra da fünûn-u müsbete ve ulûm-u diniyeye dair, daha mahir üstadlar, onunla alâkalı yeni yeni şeyler yazacaklar, insanlığa ibrişimden dantelalar gibi yorumlar sunacaklar; ama gün gelecek en yeni yorumlar bile eskiyecek fakat Kur’ân hep yeni, hep taze kalacaktır.. evet o ezelden geldiği gibi ebede gidecek; Allah kelamı olup mahlukat kelamı olmadığı için de mahlukat gibi eskimeyecektir. Bu da اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ ‘Şüphesiz o Kur’ân’ı Biz indirdik; onu koruyacak olan da yine Biziz.’ (Hicr, 15/9) âyetiyle anlatılan ilâhî taahhüdün bir vesilesi demektir.
Bir mütefekkir, Ra’d sûresini tefsir ederken bir yerde şöyle der: ‘Şimdiye kadar onu çok okumama rağmen, sanki ilk defa okuyorum gibi geldi bana. Onu, her tekrar edişimde bana yeni bir kısım şeyleri ilham ettiğini, farklı şeyler anlattığını hisseder gibi oldum. Ne var ki onu, yeniden ele alıp, kaleme döktüğüm zaman, duyduğum şeylerin şimdiye kadar duyduklarımdan çok farklı olduğunu gördüm.’ Evet bizim düşüncelerimiz belki eskiyebilir ama o herkesi büyüleyen sihriyle hep tazedir.
14. Madde: وَلاَ تَنْقَضِي عَجَائِبُهُ ‘İnsanı şaşırtan, hayrete sevk eden güzellikleri bitmez tükenmez.’
Kur’ân-ı Kerim’de baş döndüren güzellikler sıra sıradır. Onunla meşgul olurken her an ayrı ayrı sürprizlerle karşılaşır ve başınızın döndüğünü hissedersiniz. Ehl-i ilim ve ehl-i kalbin duyup görüp hissettikleri bizi aşar. Yeri gelince onlara da temas edilebilir. Bizim gibi avamdan insanlar bile her an onun bir büyü ve tesiriyle ürpermektedirler. Sübjektif de olsa onun nûrânî tecellisinin karanlık atmosferimdeki bir tesirini arz etmek istiyorum:
Geçen gün bir âyet dilime dolandı. Onu o kadar çok tekrar etmişim ki, kendime geldiğimde hâlâ dilimdeydi.
وَاِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ Efendimizi muhatap alan bu âyetin meali, ‘Ya onlara vadettiğimiz şeylerin bazılarını sana gösteririz veya seni vefat ettiririz (de senden sonrakilere gösteririz).’ (Yunus, 10/46) şeklindedir; yani sen, umduğun, beklediğin, hayal ettiğin, gönlünü onlara bağladığın şeyleri görmeyebilirsin.
Bu kabil âyetleri, normal tefsirlerde, meallerde okumuşsunuzdur. Ancak siz, her okuduğunuz meal ve tefsirde daha önce size ifade ettiği şeylerden çok daha farklı şeyler duyarsınız. Bir bakarsınız zihninizde çok orijinal bir şey belirivermiş. Hatta bazen Kur’ân okurken, yine Kur’ân’ın feyzi ve bereketiyle âyetlerle alâkalı öyle mülâhazalar aklınıza gelir ki, bu mülâhazaları en müdakkik âlimlerin eserlerinde bile bulmak mümkün değildir.
Kur’ân öyle tükenmez bir cevher hazinesidir ki, herkes kabiliyetine göre bundan istifade eder. Bu husus, İmam Rabbani’nin eserlerinde ve Bediüzzaman’ın külliyatında çok zikredilen ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ ‘Bu Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine ihsan eder.’ (Hadid, 57/21) âyetine bağlanarak anlatılır.
Evet oturup, sâfiyâne sînelerle Kur’ân’a ait bazı meseleleri müzakere ederken, allâmelerin aklına gelmeyen şeyler en âmî insanların kalbine doğabilir ve bunu O’nun kelimeleri ile, o kelimelerin nüanslarıyla telif ederek, Arapça sarfın, nahvin kâide ve prensiplerine göre, siyâkla sibâkla, sûre ile sûrenin diğer sûrelerle münasebeti içinde öyle yorumlar ve yerine oturtursunuz ki, zannediyorum tefsirden anlayan allâmeler dahi hayrete düşerler. Haddizâtında bunlar sizin dimağınızdaki cevvâliyetin, anlayışın, idrakin ve ufkun neticesi değildir. Bunu, Allah’ın (cc) lütfunun, Kur’ân’da tecessüm etmesi, Kur’ân’ın bir acâibler hazinesi olmasında aramak lazımdır. O acâibler o kadar çoktur ki, her köşe başında hayrete düşebileceğiniz bir sürprizle sizi karşı karşıya getirir ve bu hiçbir zaman da bitmez. وَلاَ تَنْقَضِي عَجَائِبُهُ cümlesi biraz da istikbale matuftur. Demek ki bu söz, istikbalde Kur’ân-ı Kerim’in değişik acâiplikleri ortaya çıkacağına işaret etmektedir. İçtimâiyat, iktisâdiyat, idare, hukuk adına tahsil edilen şeylere baktığımızda bir hayli gayrete şahit oluruz. Fünûn-u müsbete, psikoloji, pedagoji adına da bazı şeylerin karalandığını söyleyebiliriz. Öyle zannediyorum ki yakın bir gelecekte, bu ilimler geliştikçe, Kur’ân yeniden ele alınacak, tahlile tabi tutulacak ve yeniden o muhtevasındaki cevherleri insanlığın önüne serecek, serpecek ve her yerde zuhur edecek olan uzmanlar onu, çağın idrakine göre yeniden konuşturacak ve onun ne bitmez bir hazine olduğunu bir kere de onlar vurgulayacak ama, ‘vela tengadî acâibuh’ fehvâsınca istikbale matuf onun inkişafı hiçbir noktada durmayacak, hep salkım salkım açılmaya devam edecektir. İnsanlar hiçbir zaman ondaki söz ve düşünce ufkuna ulaşamayacak, aşamayacak; her zaman onun berisinde kalmanın inkisarı veya inşirahı ile yutkunacak ve قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَاداً لِكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَداً ‘De ki: Rabbinin kelimelerini yazmak için denizler mürekkep olsaydı; hatta ona bir misli takviye dahi gönderseydik bunlar biter, tükenirdi de Rabbin kelimeleri bitmezdi.’ (Kehf, 18/109) âyeti dillerine dolanacaktı. Bu varlık âlemi O’nun kitabı, tekvînî emirler çerçevesinde O’nun beyanı; bu âlemin büyük küçük parçaları, parçacıkları da O’nun sözleri ve kelimeleridir. Kâinatın içindeki canlı-cansız varlıklar, kanunlar-nizamlar, küllî kâideler, cüz’î disiplinler Kur’ân’da birer söz, birer beyan şeklinde yerini alır; imana dönüşür içimize akar, hayrete inkılâp eder, dimağlarımızda kaynamaya durur. Hem öyle bir akar ve kaynar ki, insan başka şeylere başvurma ihtiyacını duymayacak hale gelir. Çünkü Kur’ân’ın gözlere ve gönüllere sunduğu mânâ ve muhteva bitecek gibi değildir.
15. Madde: هُوَ الَّذِي لَمْ تَنْتَهِ الْجِنُّ إِذْ سَمِعَتْهُ حَتَّى قَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ ‘Bu öyle bir kitaptır ki, cinler onu dinlemeye kendilerini saldıkları zaman şöyle demek mecburiyetinde kaldılar:
اِنَّا سَمِعْنَا قُرْآناً عَجَباً * يَهْدِي اِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ ‘Biz acâip bir kitap dinledik. Bu Kitap doğruluğa götürüyor. Biz de hemen ona inandık.’ (Cin, 72/1)
Buradaki ‘aceben’ kelimesi üstteki cümle ile de irtibatlı olduğunu gösteriyor. Demek ki cinler bile onu çok acayip bulmuşlar ve ona büyülenmişler. Bu acayip ve harika şeyler, insan, eşya ve Yaratıcı arasındaki münasebetten varlığın esrarı ve Kur’ân’ın büyüsüne kadar pek çok şeyi ihtiva ediyordu. Buradaki acayiplikler eşyanın tabiatı, insan zihni ve insan mantığı ile telif edilebilecek cinsten acayipliklerdi. Herkes onun içinde kendi mantığı ile münasebeti ölçüsünde bir şeyler buluyordu ki, bir yönüyle ondaki bu acayiplik insan mantığına da acayipler adına bir nâmütenâhilik kazandırıyor. Yani aynı zamanda insan mantığı öyle derinleşiyordu ki, onun mantığı bu kadar acayip olmasaydı, o harikulâdelikleri duyamazdı. O acayiplikleri insanın önüne seriyor ve insan mantığı da değişik acayipliklere uyanıyor ve onları seziyordu. Öyle ki bir ölçüde eşyanın perde arkasına muttali olan cinler ona ulaştıkları zaman ‘Biz acayip bir Kur’ân işittik.’ dediler. Ya da ‘Okunan bir şey veya hakkı batıldan ayıran tilavet işittik.’ dediler ve kendilerini ona salıverdiler. ‘Feâmennâ bihi’ öyle büyüleyici bir şey ki bu acayip, sadece ilk duydukları anda ilk defada acayibini duyduklarında bu acayibi duymak onlara kâfi geldi de ‘âmennâ’ dediler ve ‘Biz vicdanlarımızda Kur’ân-ı Kerim’i kabul ettik.’ itirafında bulundular.
Tefsirciler, bu meseleyi şu şekilde naklederler: Efendimiz’e (sav) vahiy geleceği âna kadar cinler gök kapılarını dinlerlerdi. Bir gün taşlanıp kovulduklarını görünce, yerde değişik bir şeyler olduğu düşüncesiyle meseleyi araştırmaya koyuldular. O esnada, Efendimiz de (sav) Mekke halkının tazyiklerinden sıkılarak Taif’e uğramıştı ve dönüşte de Nahil vadisinde ikamet buyurup, sabah namazı vaktinde Kur’ân okuyordu. Derken, yeryüzündeki esrarı araştıran Nasîbîn cinlerinin büyükleri oraya uğramışlardı. Kur’ân’ı dinlediklerinde, yerde ve gökteki değişikliğin sırrını anladılar ve belledikleri Kur’ân âyetleriyle kavimlerine döndüler. Bu konuda diğer bir görüş de şudur: Peygamberimiz (sav) insanlara olduğu gibi cinlere de gönderilmiş bir Nebi’dir. Cenâb-ı Hak (cc) onlara da Kur’ân okumasını istemişti. O da onlara Kur’ân’dan bazı âyetler okumuştu. O, Kur’ân okurken de cinler, birbirlerine ‘susun’ demiş saygıyla dinlemişlerdi ve kavimlerine dönünce de:
قَالُوا يَا قَوْمَنَا اِنَّا سَمِعْنَا كِتَاباً اُنْزِلَ مِنْ بَعْدِ مُوسَى مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ يَهْدِي اِلَى الْحَقِّ وَاِلَى طَرِيقٍ مُسْتَقِيمٍ * يَا قَوْمَنَا اَجِيبُوا دَاعِيَ اللهِ وَآمِنُوا بِهِ يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُجِرْكُم مِنْ عَذَابٍ اَلِيمٍ
‘Ey kavmimiz! Doğrusu biz Musa’dan sonra indirilen ve kendisinden önceki kitapları tasdik eden bir Kur’ân dinledik. O, gerçeği ve doğruyu gösteriyor. Ey kavmimiz! Allah yoluna davet eden bu elçinin çağrısına icabet ediniz ki, Allah da sizin günahlarınızı affetsin ve sizi acı bir azaptan kurtarsın…’ (Ahkâf, 46/30-31)
Hâsılı, cinler Kur’ân’ın bazı sûrelerini dinlemiş, büyülenmiş ve kendilerini bu ilâhî mesajı başkalarına da duyurmaya adayarak hemen harekete geçmişlerdi.
16. Madde: مَنْ قَالَ بِهِ صَدَقَ ‘O’nu konuşmasına esas alan doğru konuşmuş olur.’
Evet, onu konuşturan ve o eksende konuşan doğru konuşmuş olur. İfadelerinde ona bağlı kalan, düşüncelerini onunla irtibatlı götüren, söylediği her söz ona dayanan ve sözlerinin malzemesini ondan alan doğruyu konuşmuş olur. Ferdî hayatı adına onu konuşturan doğru konuşmuş; millet hayatı adına söz hakkını ona veren doğru davranmış olur. Beyânında ondan güç alan onu konuşturmuş, ulûm-u diniye, fünûn-u medeniye adına onu konuşturan da doğru konuşmuş ve böylece her haliyle o, yalandan yanlıştan uzak kalmış sayılır.
Değişik dönemlerde ve günümüzde bir hayli beyan insanı ve söz sultanı yetişmiş ve bu kimseler farklı sistemler, ekoller, cereyanlar meydana getirmişlerdir. Ama, bütün bu yollar ve sistemler arasında Kur’ân’ın tesiri bir başka olmuş ve onun ortaya koyduğu düşünceler ve bunları vaz’etmekteki üslûp hep bir fâikıyet ifade etmiştir.
Doğrusu, Kur’ân’ın ortaya koyduğu konularda ve bunları vaz’etme üslûbunda öyle bir üstünlük vardır ki, ondan bir-iki âyetin bile bizim sözlerimiz içinde yer alması onları değiştirir, güzelleştirir, güçlendirir ve işitenler üzerinde derûnî bir tesir icra eder.
Zira وَاِنَّهُ لَتَنـْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ * نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ اْلاَمِينُ * عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ * بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ
‘Bu Kur’ân Rabbu’l-Âlemîn’in indirdiği bir kitaptır. İnzar eden nebilerden biri olman için onu, Ruhu’l-emin senin kalbine apaçık bir Arapça ile indirmiştir.’ (Şuarâ, 26/192-195)
17. Madde: وَمَنْ عَمِلَ بِهِ أُجِرَ ‘O’nunla amel eden mutlaka mükâfat görür.’
Kur’ân’la amel etmeye terettüp eden mükâfatların başında, sapıklıktan kurtulup, delillerin, burhanların ve hususî ilâhî inayetin diğer bir unvanı sayılan hidâyet gelir. Kur’ân evvel ve âhir müttakî gönüllere bir hidâyet kaynağıdır. Gerçi o, potansiyel olarak bütün insanlara bir hidâyet vesilesidir ama onun bu vesileliği, insanların ön yargısız ona yönelmelerine ve onu hayat düsturu edinmelerine bağlıdır.
Kur’ân çizgisinde amele, amel-i salih denir ve bu bir insan için ikinci derecede önemli bir mazhariyettir. Dosdoğru inanmadan namazı tastamam eda etmeye, ondan zekat ve değişik yardımları kusursuz yerine getirmeye uzanan çizgide Hakk’ın hoşnutluğu hedeflenerek yapılan bütün güzel amellerdir.
Bütün bunların sonunda hidâyette sabit kadem olarak kalma, kurtuluşa erme, Cennet ve cemâlullahla şereflendirilme ecri gelir ki, Allah (cc), وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا اْلاَنْهَارُ ‘İman edip amel-i salih işleyenleri, içinden ırmaklar akan, kendilerine has cennetlerle müjdele.’ (Bakara, 2/25) diyerek mebde’den müntehâya geniş bir ecr ü mükâfat muştusuyla Kur’ân hademelerini veya o kapının sadık bendelerini ödüllendireceğini vadeder.
18. Madde: وَمَنْ حَكَمَ بِهِ عَدَلَ ‘Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder.’
Kim, O’nu hükümlerine esas, kıstas, mihenk kabul ederse adaletle hükmetmiş olur. Allah (cc), Kur’ân-ı Kerim’inde Peygamberimiz’e (sav):
وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا اَنْزَلَ اللهُ وَلاَ تَتَّبِعْ اَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ اَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَا اَنْزَلَ اللهُ اِلَيْكَ ‘Biz şu emri indirdik ki, onların arasında Allah’ın inzal buyurduğu ile hükmedesin. Öyle ise sakın onların keyiflerine uyma ve Cenâb-ı Hakk’ın indirdiği hükümlerin bir kısmından bile olsa caydırmalarından hazer et.’ (Mâide, 5/49) diyerek bize her meselede değişmeyen kaynağı salıklamaktadır ki, böylece bize insanlar arasında adil olmanın, adaletle hükmetmenin yolu gösterilmiş olmaktadır. Allah (cc), Efendimiz’e (sav):
وَاِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ اِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ ‘Hükmedeceksen (Kur’ân’ın tarif ettiği) adaletle hükmet; zira Allah (cc), adaletle hükmedenleri sever.’ (Mâide, 5/42)
Kur’ân, ihkâk-ı hak etmek için inmiş, hakkı konuşmuş ve hep hak üzerinde durmuştur. Ömrünü ona bağlı götürenler haktan şaşmaz. Ondan kopup gidenlerse kat’iyen hakka ulaşamazlar. Kur’ân’ı insafla dinleyen geçmiş peygamberlerin ümmetleri وَاِذَا سَمِعُوا مَا اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ تَرَى اَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّ يَقُولُونَ رَبَّنَا آمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ ‘Onu işittiklerinde onda aşina oldukları (ve gönüllerinde aradıkları) hakikatlere ulaşınca gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görür ve şöyle dediklerine şahit olursun: İman ettik Rabbimiz!. Bizi de hakkın şahitleri (defterine) yaz!’ (Mâide, 5/83)
19. Madde: وَمَنْ دَعَا اِلَيْهِ هَدَى اِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ ‘Kim O’na çağırırsa, doğru yola çağırmış olur.’
Bir kimse işim, dâvâm der, herkesi ona davet ederse kendisi sırat-ı müstakîme ulaşmış olur ki, sırat-ı müstakîmin kendisi de odur.
Sırat-ı müstakîm, Allah (cc) yolu, O’na ulaştıran doğru yol, Allah (cc) kitabının muhtevası, iman ve İslâm esasları, Efendimiz (sav) ve O’nun ashabının yürüdüğü şehrâh veya doğru yol ve İslâm milleti gibi hususların çoğu ya da mecmuundan ibaret görülmüştür. Bu çerçevede verilen ‘sırat-ı müstakîm’ bizde, insanları yanıltmadan, sağa-sola saptırmadan, ifrata-tefrite düşürmeden dosdoğru hakka ve selâmete ulaştıran herkese açık ve kapsamlı bir mânevî yol hissi uyarır. Böyle bir yol hissi, bir tasarı ve bir hayâlden ibaret değildir. O defaatle hayata geçirilmiş, uygulanmış ve o yolda yürüyenleri dünyevî-uhrevî saadetlere erdirmiş işlek bir yoldur.
Başımızı kaldırıp geçmişe baktığımızda, hemen birkaç adım önümüzde Nebiler, sıddîkler, şehitler ve salihlerinin izleri ile karşılaşırız; karşılaşır ve kendimizi âdeta onların güzel bir refîki gibi görürüz.
Bu biricik necat yolu Kur’ân’ın tekeffülündedir. Kur’ân’a çağrı bu yola çağrıdır. Kur’ân beraberliğini duyma, sırat-ı müstakîm erbabının maiyyetini duyma demektir. Bu yolda yalnızlık yoktur, bu yolda gurbet söz konusu değildir. Zira bu yol, her zaman insanlığın en namdârlarının gelip geçtiği, gidip peygamber refâkatine erdiği, kanatlanıp Allah’a (cc) ulaştığı bir tarîk-i mücerreb ve muabbed (işlek)dir. Onda yürüyen maksuduna erer; sapıtıp gitmekten ve Allah’ın gazabına uğramaktan kurtulur.
Allahım! Hidâyet eyle bizi Kur’ân’a ve onun gösterdiği doğru yola; o kendilerine nimet verip mutlu kıldıklarının yoluna.. ve yerler, gökler dolusu salât u selâmda bulun o Zât’a ki, insanlığa bu nurlu yolda rehber oldu.. ve O’nun âline ve ashabına ki, bu yolda adım adım O’nu takip ederek bize hüsn-ü misal teşkil ettiler..
[1] Bkz. Hûd sûresi, 11/25-49; Mu’minun sûresi, 23/23-30; Şu’arâ sûresi, 26/105-121; Nuh sûresi, 71/1-28 [2] Bkz. Bakara sûresi, 2/258; En’am sûresi, 6/74-83 [3] Bkz. Bakara sûresi, 2/54-71 [4] Bkz. A’raf sûresi, 7/103-141 [5] Bkz. Bakara sûresi, 2/260
Efendimizin (sav) ve Sahabenin Beşer Olma Özellikleri 5 dk.
Efendimiz ve sahabenin hata yapması ile ilgili olarak günümüzde ortaya atılan sözde düşünceler hakkında neler söylenebilir?
Son zamanlarda Efendimiz’in de bir beşer olduğundan yola çıkılarak, O’nun ve etrafındaki insanların da hata yapmış olabilecekleri vurgulanmaktadır.
Gerçi, bütün insanların hata yapabileceği bizzat Efendimiz (sav) tarafından haber verilmiştir. Meseleye bu yönden bakacak olursak, onların da bu kaidenin içine girmesi gayet tabiîdir. Ancak, onların hatalarını, bizim gibi sıradan insanların hataları ile aynı seviyede değerlendirmek doğru değildir. Üstad’ın 27. Söz’de belirttiği gibi, Sahabenin kendi aralarındaki çekişmeleri bile, içtihat hatalarından kaynaklanmaktadır. Meselâ; Hz. Ali (ra) ile Hz. Muaviye (ra) döneminde cereyan eden hâdiselerde, bazı Sahabeler Hz. Ali tarafını tutup o grupta savaşa katılırken, bazıları da evlerinde oturmayı tercih etmişlerdir.
Hz. Ali’nin (ra) yanında yer alanlara, neden o grupta yer aldıkları sorulduğunda: ‘Efendimiz, bir yerde iki imam olursa birini öldürün’ demiştir. Madem önce Hz. Ali’ye biat edildi, öyleyse ondan sonra çıkan kişi öldürülmelidir veya o insan gelip asıl imama biat etmelidir..’ diyerek, kendilerinin Hz. Ali tarafını tutma sebeplerini açıklamışlardır. Diğer taraftan, İbn-i Ömer gibi kendi evlerinde oturan Sahabelere; neden Hz. Ali tarafını tutmayıp, kendi evlerinde oturdukları sorulduğunda da: Efendimiz, ‘Fitneler bir gün deniz dalgaları gibi toplum içinde yürüyecek (başka bir hadiste, ‘evlerinizin arasına fitnelerin yağdığını görüyorum’ şeklindedir), o dönem geldiğinde kılıcınızı kırıp, evinizde oturunuz’ buyurmuştu. Bundan dolayı da ‘Kendi evimde oturmayı tercih ettim’ demişlerdir. Görüldüğü gibi, her birinin davranışlarını temellendirdikleri bir kısım delilleri var. Evet, Efendimiz’in ‘İçtihat edip hata eden insana bir, isabet edene de iki sevap vardır’ fehvasınca bütün ömürleri doğrunun yanında geçen, bu kutsi insanların davranışları, -velev ki yanlış da olsa- onlara hep sevap kazandırmıştır. Dolayısıyla onların bu hallerini, bizim davranışlarımızla karşılaştırmanın ciddi bir iltibas olduğu kanaatindeyim.
Efendimiz’in (sav) hata etmesi meselesine gelince; tabiat-ı beşer icabı, O da hata edebilir. Bu O’nun bir beşer olmasından dolayı da, tabiî karşılanmalıdır. Ancak O, daima teşrî makamında bulunduğu için, Cenâb-ı Hakk, O’na hata etme fırsatını hiçbir zaman vermemiş veya O’nun yapmış olduğu hatayı, onların hatalarını ‘hasenatü’l-ebrar, seyyiatü’l-mukarrabin’ çizgisinde değerlendirmek lazımdır- hemen düzeltmiştir.
Bu vesileyle günümüzde yer yer: ‘Allah Rasûlü de beşerdi, O da hata yapmıştır..’ türünden serdedilen düşüncelerin, masum görülmemesi gerektiği kanaatindeyim. Zira bu tür mülâhazaların mebdei, fukaha-yı kiramı küçümsemekle; ‘hüm ricâl, nahnü ricâl/Onlar da insandı, biz de insanız’ sözleriyle başlamıştı. Ebu Hanife, İmam Şafiî.. ne olacak dendiği dönemde ben, bu iş, bir gün Sahabe’nin ve Allah Rasûlü’nün de sorgulanmasına gidip dayanacağı endişemi izhar etmiştim. Şimdi sadece onlar değil, maalesef bazı çevrelerce Kur’ân sorgulanmaktadır. Ve tabiî, bugün pek çok insanımız, bu kabil virüslerle ruh hastasıdır. Bana göre o büyükleri küçümseyenler, değil Ebu Hanife, onun bir talebesi ile karşılaşsa idiler, o küçük dillerini yutup tazimle onun ayaklarına kapanacaklardı.
Konuyla alâkalı olması bakımından bir olayı anlatmak istiyorum. Bir ara Tokat’ın Artova kazasında zayıf, çelimsiz bir yapıya sahip eski belediye başkanı Şerif Bey isminde birisiyle tanışmıştım. Ben eskiden, çocukluğumda tuttuğum güreşlerde hiç yenilmediğimden bahsettim. Bunun üzerine o da hayatı boyunca güreşte hiç yenilmediğini söyleyiverdi. Bunu duyunca etraftakiler şaşkınlığa gömülmüşlerdi. Bu kısa şaşkınlık döneminden sonra Şerif Bey: ‘Çünkü hayatımda hiç güreş tutmadım’ deyiverdi. Tabiî hepimiz güldük. Evet, şu zamanda o büyük insanlara atıp-tutmak kolay, ne var ki, günümüzün bu ucuz kahramanları kendi dönemlerinde zirve olan o imamlarla eğer karşılaşsa idiler güçlü bir pehlivan karşısında cılız bir insanın güreşmesi gibi komik duruma düşeceklerdi.
Hasılı, onların hatalarıyla kendi hatalarımızı aynı seviyede tutmanın yanlış olacağı ve bu tür düşüncelerin arkasında art niyetlerin yattığı; o bakımdan da bu mülâhazaların masum görülmemesi gerektiği kanaatindeyim.
Ehl-i Kitap’la Diyalog 6 dk.
Ehl-i Kitab’la olan diyaloğun keyfiyetini Kur’an ve Sünnet ışığında açıklar mısınız?
İnanan insanlar, imanlarına göre tavırlarını çok iyi belirler ve mesajlarını verilmesi gerektiği şekilde verirlerse, ülkemizde ve hattâ dünya üzerinde çok iyi bir diyalog ortamının meydana geleceğine inanıyorum. Bu sebepledir ki her mesele gibi bu konuda da Kur’ân ve Allah Resûlü’nün üslûbu esas alınarak, yapılacak şeyler ona göre yapılmalıdır.
Bakara sûre-i celilesinin başında Allahü Teâlâ şöyle buyurur: Kur’ân hidayete ulaştırır.’ Daha sonra da bu müttakilerin kim olduğunu açıklar: ‘Gaybe iman eden, namazı dosdoğru kılan ve rızık olarak verdiklerimizden infakta bulunanlar. Ve aynı zamanda sana ve senden önceki (Peygamberlere) indirilenlere iman edenler. Ve onlar Âhiret’e de kesin bir yakin içindedirler.’ Kur’ân bu âyetleriyle bizi, çok yumuşak ve biraz da kapalı bir üslûp kullanarak, geçmiş peygamberleri ve onlara indirileni kabule çağırır. Daha Kur’ân’ın başında, ondan istifade için böyle bir şartın getirilmesi, bana Ehl-i Kitap ile diyalog adına çok önemli geliyor.
Allahü Teâlâ bir başka âyette şöyle buyurur: ‘Ehl-i Kitap’la tartışırken en güzel bir şekil ve uslûbda tartışın.’ Kur’ân, bu âyetiyle de bize, üslûbda takınacağımız tavrı ve sergilememiz gereken edebi salıklıyor. İslâm’da münazara şekil ve üslûbu konusunda Bediüzzaman’ın söyledikleri son derece dikkat çekicidir: O, ‘Münazarada karşıdakinin mağlubiyetiyle memnun olan insan, insafsızdır.’ der ve bunun sebebini de şöyle açıklar: ‘Onun mağlûp olmasıyla siz bir şey kazanmazsınız; siz mağlûp olup da, o kazanmış olsaydı, o takdirde bir yanlışınızı düzeltmiş olacaktınız.’ Evet, münazarayı, nefsi adına değil de, gerçeğin ortaya çıkması adına yapan insanın tavrı bu olmalıdır. Buna karşılık, siyaset meydanlarında, sadece hasmı mağlûp etme düşüncesiyle yapılan münakaşalara baktığımızda, o tartışmalardan olumlu hiçbir netice çıkmadığı da açıktır. Öyleyse, müsâdeme-i efkârdan, yani fikirlerin çarpışmasından hakikatin ortaya çıkması için, karşılıklı anlayış, saygı, hakperestlik gibi düsturlar kat’iyen kulakardı edilmemelidir. Bu da Kur’ânî bir düstur olarak ancak, iyi bir diyalog ortamında gerçekleşebilir.
Yukarıda geçen ve Ehl-i Kitap’la en iyi ve en güzel şekilde münazarayı emreden âyetin devamında ‘ancak zulmedenler hariç’ kaydı vardır. Zulüm, En’âm suresinde yer alan ‘İmanlarına herhangi bir zulüm karıştırmayanlar (var ya), işte güven onlarındır. Ve doğru yolda olanlar da onlardır’ âyetine Allah Resûlü’nün getirdiği yoruma göre şirk ve kâinatı tahkir u tezyif mânâsında küfürle eş anlamda kabul edilmiştir. İnsanın, kendi vicdanında Allah’ı ifade eden bütün dilleri susturması zulümlerin en büyüğüdür. Aynı zamanda zulüm, başkalarına haksızlık yapma, insanlar üzerinde baskı kurma ve dayatmalarda bulunma mânâlarına da gelir. O açıdan zulüm, bir yönüyle şirki ve küfrü de içine alan, dolayısıyla da şirk ve küfürden daha büyük bir günahtır. Çünkü, her müşrik veya kâfir, başkalarına haksızlık yapma, insanlar üzerinde baskı kurma ve dayatmalarda bulunma anlamında zalim olmayabilir. Halk arasında meşhur mânâsıyla zulmedenlere, şekavet adına silâhlananlara, hem insan hak ve hukukunu, hem de Allah hakkını çiğneyenlere karşı kanunlar çerçevesinde mukabele de bulunmak bir esastır.
Ehl-i Kitab’ın zalim olmayan kesimiyle münasebetlerimizde, şiddetli davranma ve onların iflahını kesme düşüncesi İslâmî bir düşünce ve davranış değildir. Böyle bir düşünce ve davranış İslâmî olmaktan öte, İslâmî kaide ve prensiplere aykırı bir çarpıklık demektir.
Bir başka yerde, Mümtehine sûresinde, ‘Allah sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı, adil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.’ buyurulmaktadır. Bu âyetin inmesiyle alâkalı olarak, Hz. Esma validemizin müşrike olan analığının, Mekke’den Medine’ye gelip validemizle görüşmek istemesi nakledilir. Hz. Esma, Allah Resûlü’ne gelir ve müşrik analığıyla görüşüp görüşemeyeceğini sorar. Bunun üzerine bu âyet nazil olur ve görüşmenin de ötesinde, ona iyilikte bile bulunmasının herhangi bir mahzuru olmadığı ifade edilir. Bahse konu olan bu kadın bir müşriktir. Allah’a, Ahiret Günü’ne ve peygamberliğe inananlar için belirlenecek tavrı da anlayışlarınıza havale ediyorum.
Kur’ân-ı Kerim’de bu şekilde içtimaî diyalog ve hoşgörü açısından üzerinde durulabilecek yüzlerce âyet bulmak mümkündür. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, müsamaha ve hoşgörüde dengenin yakalanabilmesidir. Kobraya merhamet etmek, onun ısırdığı insanların hukukunu yemek demektir. Hümanizmanın o kadarı, rahmet-i İlâhiyeden fazla merhamet etme iddiası demektir ki, böyle bir tavır ise merhametin kendisine saygısızlık ve başkalarının hukukuna da tecavüzdür. Dolayısıyla, hoşgörü ve diyalog arayışı, hiçbir şekilde Allah’ın anlatılıp tanıtılmasından geri durmayı gerektirmez. Evet, Kur’ân’ın ve Sünnet-i sahiha’nın ruhu sıkıldığında bazı hususî haller müstesnâ, orada hep müsamahayı görürüz. Bu müsamahanın atkıları Ehl-i Kitaba, hatta bir mânâda kim olursa olsun bütün dünya insanlarına kadar uzanmaktadır.
Eleştiride Üslûb 7 dk.
Günümüzde idarî, siyasî ve politik meselelere yaklaşılırken daha ziyade tenkit ve eleştiri yegâne kriter olarak ele alınıyor. Böyle bir yaklaşım doğru mudur?
اَلتَّخْريِبُ اَسْهَلُ sözü Araplar arasında deyim hâline gelmiş bir sözdür. Mânâ olarak kısaca, “Tahrip kolaydır” diyebiliriz. Evet, tahrip, tenkit ve yıkma çok kolaydır. Ne var ki, aynı ölçüler içinde “yapma”ya gelince, o kolay değil aksine çok zordur. Onun için “yıkma” adına ortaya çıkanlar öncelikle “yapma”nın yollarını araştırmalı, tesbit etmeli sonra “yıkma”ya başlamalıdırlar. Aksi hâlde meydana gelecek boşluklar kat’iyen doldurulamaz.
Evet, bazı meseleler vardır ki, alternatiflerini ortaya koymadan onların tahribe, tenkide ve yıkılmaya tahammülleri yoktur. Zannediyorum peygamberlerin ve hususiyle İnsanlığın İftihar Tablosu’nun en önemli vazifelerinden biri de, işte bu hususla alâkalı dengeyi gerçekleştirmektir. Evet O, toplum içinde yer etmiş bütün yanlışlıkları ortaya koyuyor ve milletin gözünün içine baka baka, mertçe, ikna edici bir üslûpla “Bu yanlıştır!” diye haykırıyordu ama, ardından alternatif doğrular vaz’ederek, kaos içine düşülmesine ve boşlukta yaşanmasına meydan vermiyordu. Yani her şeyi dengeliyor, müsbet ve menfî yönleri ile ele alıyor, fikrî ve hissî boşluklara meydan vermiyordu. Bu davranış tarzının bize anlattığı çok şey var: Bir kere sağlam bir zemine, sağlam bir blokaja oturmayan “yapma” plan ve projeleri olmadan, ulu orta “yıkma” ve “tahrip” teşebbüsleri cinayettir.
Nitekim bu düşünce hayata geçirilmediğinden dolayı, yapılan hataların büyüklüğü ve çapı nisbetinde bazen fert, bazen aile, bazen de devlet ciddî boşluklar yaşamış ve kaosa sürüklenmiştir. Bu meselenin örneklerini devlet ve millet çapında ele aldığımızda ilk defa Osmanlı aklımıza gelir. Bazen padişahlara tavır alınmış, alaşağı edilmiş, yerine daha iyisini bulunuz denmiştir ama, bulunamayınca, daha olumsuz durumlara girilmiş ve eski de eskiler de mumla aranır hâle gelmiştir.
Meselâ, Cennetmekân Sultan Abdülhamid Han’ın, hal’ edilmesinde öncü rol oynayan, ardından alkış tutan Talat, Cemal, Enver Paşalar, Rıza Tevfik, Tevfik Fikret, –bir ölçüde– Mehmet Âkif ve ona “Kızıl Sultan” diyen daha niceleri, sonradan onun hakkında ne takdirkâr sözler söylemişlerdir ama, iş işten geçmiştir. Cemal, Talat, Enver Paşalar “Neden neye kaldık ey gazi hünkâr!” demiş inlemiş; Rıza Tevfik, Yunanlılar, İzmir’i işgal edince, cami şadırvanında hıçkıra hıçkıra ağlamış ve onun ruhaniyatından istimdat şiiri yazmıştır.. evet böyle demişler ama, “ba’de harabi’l-Basra”. Devlet-i Âliye yıkılmış, Musul, Kerkük, Süleymaniye, Mısır, Balkanlar gitmiş ve bu altın kuşakta huzur yoklara karışmış; ondan sonra akılları başlarına gelmiş. Dünya şimdilerde bunun bedelini hem de çok pahalı olarak ödemekte. Zira Devlet-i Âliye, Orta Doğusu, Kafkasları, Balkanları ile bir muvazene unsuruydu. Heyhât, böyle bir misyonu ancak yıkıldıktan sonra anlayabildik…
Ne acıdır ki, bu tarihî hatalar şimdilerde de işlenebiliyor. Alternatif doğru plan ve projeler ikame edilmeden, devlet veya hükümetler tahrip ediliyor. Şöyle ki; “Şu kararlara iştirak etmiyorum” veya “Dış politika, iç politika böyle yapılmaz… vs.” gibi sadece tenkit ağırlıklı sloganvari sözlerle muhalefet yapılıyor. Böylelerine, nasıl olması gerektiğini söyleyin, yazın, çizin dendiğinde de, “O engin bir malumat, çok ciddî bir tecrübe ister, bu da bizde yok” diyorlar. Rica ederim, devletin veya hükümetlerin yanlışları olabilir. Ama bu kat’iyen: “Hele önce bir yıkalım, sonra nasıl yapacağımızı düşünürüz.” felsefesi ile yapılmamalı. Böyle bir düşünce, devleti zaafa uğratır ve içte-dışta itibar kaybına yol açar.. hatta bütün bütün kredilerini kaybetmesine yol açar. Meselâ, coğrafi konumu sebebiyle, stratejik bir yere sahip olan ülkemiz, çevremizde yaşanan siyasî çalkantılar içinde şayet bugün biraz daha güçlü olsaydı, bütün bir Orta Asya’yı arkasına alabilir ve “ilelmerkez” bir güç ve bir vakumla onları yanına çekebilirdi. Hatta İslâm ülkelerini etrafında toplayabilirdi.
Zaten şanlı mazimizde de böyle olmamış mı? Alpaslan, Fatih, Yavuz o güçlü kabulün verdiği güven ile ortaya çıkmış ve milletin içinde ümit olup çınlanmamış mı? Ve bu çınlamaya da çokları müspet cevap vermemiş mi?
Evet, yanlış hesaplar peşinde olanlarla alâkamız yok. Bizler var olduğumuz günden bu yana bazen ağlayarak, bazen de gülerek ama hep dudağımızda ümitten tebessüm, bu milletin kaderi etrafında destanlar koşup durduk. Bu ülke ve bu milletin yeni bir sarsıntı yaşamaması için, kalbimizin korunmasına gösterdiğimiz ihtimamı gösterdik. Maruz kalınan tehlikeler karşısında her zaman yapmamız gerekenleri aradık, araştırdık.. ve senelerce köy köy, kasaba kasaba bizi takip eden, her türlü kötülüğü yapanlara “Herkes karakterine göre amel eder.”[1] deyip geçtik. Devlet kademelerini işgal eden zatların bu davranışları karşısında, devletimize, milletimize küsmedik, darılmadık.
Evet, bu hususta, denge çok önemlidir. Ve kanaatimizce, bugün bu alanda çok yanlışlıklar yapılmaktadır. Hâlbuki başta da örnekler vererek arz ettiğimiz gibi, bu türlü davranışlar öyle komplikasyonlara ve beklenmedik arızalara sebebiyet verir ki, onlardan bir tekini bile tamire gücümüz yetmeyebilir.
Bu yaklaşım tarzı, bir kısım radikal görünümlü kimseleri rahatsız edebilir. Ancak bu konu bana göre oldulça nazik. Aslında ben, hiçbir zaman Müslümanca düşüncenin rencide olmasını istemem ve hiçbir Müslümanın kırılmasını arzu etmem. Fakat karşımızda çok farklı İslâmî anlayışlar var. “Müslümanım” diyor, elinde bomba, belinde silah adam vurmak için sokakta. Bunu anlamak ve İslâmî düşünce ile telif etmek oldukça zor. Tabiî herkesi memnun etmek de mümkün değil. O bakımdan şahsen, suiistimale uğrayacak, yanlış yorumlanacak düşünce ve beyanlardan çok endişe duyuyorum. Buna rağmen hak ve hakikati anlatmak da vazifemiz.
Hâsılı, her şey kendi tâbi olduğu kurallar içinde yapılmalı. Yapalım derken de hepten yıkmamaya âzamî özen gösterilmeli. Maziden, tarihî hâdiselerden ders alınarak, mantıkî boşluklar içine düşülmemeli; millet ve devlet bir maceraya kurban edilmemelidir.
[1] Bkz.: İsrâ suresi, 17/84.
Farklı Zaviyeden Bir Hadisin İzahı 7 dk.
“Sizden biriniz bir münker gördüğünüzde eliyle, gücü yetmezse diliyle, ona da muktedir olamazsa kalbiyle tavrını belli etsin. Bu sonuncusu imanın en zayıf mertebesidir.” hadis-i şerifini nasıl anlamalıyız?
Bu hadis, Buhârî, Müslim ve daha başka kitaplarda da var. Yani herhangi biriniz, dinin çirkin saydığı bir münkeri gördüğü zaman, onu eliyle defediversin. Şayet eliyle bu işi yapmaya muktedir değilse, yani fiilen müdahale edemiyorsa, kavl-i leyyin, cidâl-i hasene, mücahede-i hasene ve vaaz u nasihatle, yani diliyle defediversin… Diliyle defetmeye de imkân ve vasat müsait değilse, kalbiyle buğzetsin ki, imanın en zayıf mertebesi de budur.
Düşünün ki, içtimaî hayatımızı kemiren bir mikrop var.. cemiyeti kemire kemire dize getirecek bir mikrop. Zina, uyuşturucu, tefecilik, ihtikâr gibi bir şey… Millet düşmanları, şer şebekeleri bu hastalıkları ihtimamla yaşatıyorlar ve siz de, cemiyetin sarsılıp dize geleceğini yakînen görüyor ve biliyorsunuz. O zaman, fert olarak elle müdahale söz konusu olamayacağından, sorumluluk şuuruna sahip bir şahsın üzerine düşen vazife, bunları diliyle defetmektir, yani mev’ize-i hasene ile tefeciliğin içtimâî hayatı kemiren bir mikrop olduğunu, zinanın bir kanser, bir kangren olduğunu anlatma ve onlardan fertleri tiksindirme, nefret ettirme, ürkütme ve vazgeçirmektir. Tabiî tatlılıkla, kavl-i leyyinle, Kur’ân’ın ruhuna uygun tebliğ metoduyla….
Evet, Müslümanlığın hâkim olduğu bir dönemde, idareciler bu durumlarda müdahale eder, asker ve emniyet devreye girer ve o münkerin içtimaî hayatımızda gelişmesine meydan vermeyebilirlerdi. Bütün bunlar, elle müdahale ve elle menetmenin şekilleridir. Günümüzde münkerâta bu seviyede müdahale edilemediği gibi, iyi ve güzel de gerektiği ölçüde teşvik görmemektedir. Bugün, çarşıda içki içen birisine elle müdahale edip “Yapma!” deseler, o da mukabelede bulunacak ve sana bir tokat aşkedecektir. Demek ki, elle müdahalenin bir dönemi, bir devresi var.
Bir de bu işin, dille yapılması şekli var. Sen elinle müdahale edemiyorsun. Devlet de bu işi, bir mükellefiyet ve vazife olarak üzerine almamış.. yani, devlet “emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker” yapmıyor, Allah’ın emrini emretmiyor, Allah’ın yasak ettiği şeylerin de önüne geçmiyor, üstelik içtimaî hayatı kemiren hastalıkların hepsine bir bakıma vize veriyorsa.. meselâ, bir kanun ve bir sistem altında zina icra ediliyor, içki içiliyor, hatta tefecilik yapılıyor.. ve sen de, bu münkerât yapılırken, elinle müdahale edemiyorsan, o zaman sana düşen vazife, bunları dilinle defetmektir.
Çok şükür, Türkiye’de bu mevzuda bir sıkıntı yok denebilir. Bugün bunları rahatlıkla konuşup anlatabiliyoruz. Fakat bunların dahi anlatılmadığı dönemler ve memleketler olabilir. Bu, İslâm âleminde de, onun dışında da olabilir. O zaman yapılacak şey, o kötülüğü irtikâp eden kimselerle, irşad ve tebliğ gibi hususların dışında münasebet kurmama ve vazife olarak da en azından kalbde onlara karşı bir burukluğun hissedilmesidir. Bu da yapılması gerekli olan şeylerin en aşağı derecesidir. Aksine, münkeratı irtikâp eden bir insanın yanında bulunulur ve –Allah muhafaza buyursun!– onun seyyiatı hoş görülürse, bu bir sukût sayılır. Meselâ, birisi zinadan kendini alamıyor ve o bu menhiyatı irtikâp edip dururken onun yaptıkları hoş görülüyorsa, bu bir sukûttur ve bu durum azab-ı ilâhînin umumî olarak gelmesine de vesile olabilir.
Burada, bir hususa daha dikkatinizi istirham edeceğim. Bir cemiyet büyük günah işleyebilir, o cemiyette büyük ahlâksızlıklar irtikâp edilebilir; ama o cemiyet içinde o ahlâksızlıkları def ve ref edecek, faal, cevval, dinamik bir kolektif şuur var ise bir paratoner sayılan bu düşünce ve aksiyon sayesinde, gelen musibetler savulmuş ve dolayısıyla da, o cemiyet kurtulmuş olur. Topyekün bir cemiyette fenalıklara karşı dinamik böyle bir kolektif şuur yoksa ve ahlâksızlığın önünü alma mevzuunda, yangına karşı itfaiyeci gibi savaşacak tulumbacılar bulunmuyorsa, belâ ve musibetler herhangi bir yere takılmadan gelebilirler.
Onun içindir ki, bir mü’min, münkerâtın açıktan açığa işlendiği bir topluluk içinde, bu işi yapanlarla, şahıslardan ötürü münasebet kurup anlaşamaz. Vâkıa, mü’min olarak, herkesle belli seviyede münasebet kurabilir.. hatta ahlâksızlık yapan kişi ile de, İslâm’ın güzelliklerini kendisine intikal ettirme niyetiyle alâkalanıp, onu, içinde bulunduğu çirkeften kurtarmaya çalışabilir, ama bunlar sırf Allah için olmalıdır. İşte böyle bir niyete bağlı kalarak, bizim o kötü kimse ile temasımız dahi ibadet olur.
Binaenaleyh, imanın en zayıfı, menhiyatı irtikâp eden insanlara karşı kalben buğz duymaktır. Evet, Allah’ı sevmeyenlere, Allah’ın kâinattaki nizamını tahkir edenlere karşı buğz edeceğiz; fakat bu buğz, İslâm adına karşı tarafa sunulacak teklif ve mesajların hüsnükabul görmesi esasına göre ayarlanmalıdır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyorlar ki: “Ben farzları yapmakla emrolunduğum gibi insanları idare etmekle de emrolundum.” Yani, Allah bana farzları emrettiği gibi, insanları idare etmek, evirip çevirip siyaset-i meşrûa ve idare-i meşrûa içinde, biçimine koymakla da emrolundum.
Evet, huşûnetle değil, işmi’zâzla değil, tatlılık göstererek ona bir şeyler verilmelidir. İçi nur dolu enjektörü, onun vücuduna zerk edebilmek için, iyilik yaparak, kendisini salmasını temin ederek ona yaklaşılmalıdır ki, teklif ve düşüncelerimiz reaksiyon görmesin. Onun için Cenâb-ı Hak, Hz. Musa ve Hz. Harun’a (aleyhisselâm): “Firavun’a tatlı, içini okşayıcı sözleri gidin söyleyin!” (Tâhâ sûresi, 20/44) diye ferman ediyordu. Firavunla münasebet kuracak ve yüzünü ekşitmeden hakkı ve hakikati ona anlatacaksın.. anlatacaksın ki, anlatmanın bir mânâsı olsun ve bu uğurda gösterilen gayretler de boşa gitmesin…
Hâsılı, görüştüklerinle Allah için görüşecek, Allah için konuşacak; Allah’ı ve O’nun emirlerini anlatma yolunda her şeye katlanacak, her şeyi göğüsleyeceksin; ama yine sırf O’nun için yerinde buğzetmesini de bileceksin…
Gayretimiz ve Gayret-i İlahi 5 dk.
Kulun Allah’ı anlatma adına gayreti nasıl olmalı ve bu gayretin Cenab-ı Hakk’a ait buudunu nasıl anlamalıyız?
Kulun, Cenâb-ı Hak katında en makbul davranışlarından biri de hiç şüphesiz onun Allah adına hayırhahlık yapmasıdır. Allah Resûlü (s.a.s.)’nün şu hadisi bu durumun tescili mahiyetindedir: Din nasihattir’ buna karşılık sahabi: ‘Kimin için (nasihattir?)’ diye sorar. Efendimiz (s.a.s.) de: ‘Allah için, Kitabı için, Peygamberi için, Müslümanların imamları için ve bütün Müslümanlar içindir.’ Cevabını verir.
Evet, günümüzde Kur’ân talebelerinin, kâinat kitabını âfâki, enfüsî istidlâl yollarıyla yorumlayarak, başkalarının keşf, müşahede, murakabe tarîkiyle anlatmak istedikleri Zat-ı Ulûhiyet’e ait hakikatleri, birinci derecede bilimin mevzuu haline getirmeleri, böyle bir nush anlayışı içinde değerlendirilebilir. İlk başta sadece bir bilme, bir vicdan kültürü hasıl etme de olsa, bütün bunlar hemen bütünü itibarıyla Cenâb-ı Hakk’ı tanıtma ve sevdirmeye yönelik şeylerdir ki, Allah Resûlü’nün diğer bir hadisinde: ‘Allah’ı başkalarına sevdirin ki, O da sizi sevsin’ hakikatini netice verir.
Bu ölçüde duyarlılık, Allah adına hayırhah olmada bir ilk adımdır ki, her şey onunla başlar. Bundan sonraki safha ise, bu hakikatleri sürekli evirip çevirerek, herkesin kendi seviyesine göre derinleşip kendi letâifi ile onları bir menşûrdan aksettiriyor gibi aksettirmesi; sonra bu hali muhabbete inkılap ettirip aşk u şevkle derinleştirmesi ve her meseleyi getirip O’na bağlamasıdır ki bizim gayret dediğimiz şey de işte budur.
Bunun biraz daha aydınlanması için şöyle bir misal verebiliriz: Meselâ, bir insanın sevimli bir çocuğu var. Bu insan o çocuğun sevgisiyle o kadar doludur ki, birisi daha ‘ço’ dediği anda, o hemen kendi çocuğundan bahse bir girizgâh aramaya başlar. Kim bilir, belki de o insan, daha farklı bir şey söylecekti. Ne var ki, ona söyleme fırsatı dahi vermeden o, çocuğunu nazara verip ondan bahisler açar. İşte bizler de Allah’ı anlatıp sinelerde yerleşmesi adına o hale gelmeliyiz ki, her şey bize O’nu fısıldıyor gibi olmalı.. ve O’nu her şeye tercih etmeli.. boş ve mâlâyanî şeyleri israf-ı kelâm sayarak, Allah deyip her fırsatı o istikamette değerlendirmeliyiz. Evet Cenâb-ı Hakk’a ait meseleler karşısında kıskançlık ölçüsünde duyarlı olmalı.. sürekli O’nu nazara vermeli ve Tevhid’in ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn derecelerinin kalbte duyulmasını sağlamaya çalışmalıyız. Evet işte bütün bunlar bir yönüyle kulun Allah’ı anlatma adına birer gayretidir. Yukarıda zikredilen hadisten kastedilen mânâ da bu olsa gerek..
Gayretin, bir de Cenâb-ı Hakk’a ait bir buudu vardır ki, bununla kulun gayreti arasında ciddi bir münasebet vardır. Efendimiz (s.a.s.): ‘Allah, herkesten gayûrdur. Gayretinden dolayı da fuhşiyatı haram kılmıştır’ der. Hadiste, Cenâb-ı Hakk’ın bu hususiyeti, ‘gayûr’ tabiri ile ki, mübalâğa sîgası kullanılarak ifade edilmiştir. Allah’ın kuluna karşı gayreti de işte budur. O, insanı çok seviyor; sevdiğinden dolayı da kulu ve kulluğu her şeyden önde tutuyor. Ve tabiî bu gayret-i İlahî aynı zamanda insanı koruyor; fuhşiyatla onun zayi olmasını istemiyor. Zira fuhşiyat, kulun ruh yapısını ve mânevî yönünü bozan bir virüstür. Oysaki, Allah, kulunun, o saf ve duru haliyle ‘bekabillah, maallah’ sırrına mazhar olmasını istiyor…
Bazıları, Allah (c.c)’ın kula karşı olan gayretinin bu şekilde tevil edilmesini hatalı bulup, O’na zaaf isnat etme şeklinde anlamışlardır. Bu titizce bir yaklaşım olsa da, tam doğru değildir. Bizim anladığımız mânâ açıktır. Bizim, birbirimize karşı olan gayretlerimiz ne mânâya geliyorsa, ‘münezzehiyet’, ‘mukaddesiyet’ ve ‘muallâ’ keyfiyetiyle, hatta keyfiyet üstü hususiyetiyle İlâhî gayretlerin insan için mânâsı da odur. Bunu belli bir seviyeden sonra, mütekabiliyet prensibine göre de ele alabiliriz. Allah Resûlü, bir kula terettüp eden şeyleri, haklar sözüyle ifade eder. Yani bir kul, kendisine terettüp eden şeyleri yaparsa, Cenâb-ı Hak da onu bir hak gibi yerine getirir. Bunu, ‘Ahdinizi yerine getirin ki, ahdimi yerine getireyim..’ âyetiyle de irtibatlandırabiliriz. Başka bir ifadeyle, kulum Bana böyle davranırsa, Ben de ona karşı aynıyla hatta daha fazla bir mukabelede bulunurum şeklinde de anlayabiliriz.
Hâsılı, Cenâb-ı Hakk’a ait bu gayretin, mukaddesiyet ve münezzehiyet ölçüleri içinde ele alınıp, bu mânâda kullanılması mümkündür.
Geçmişe Bakış Açımız 11 dk.
Hulefa-i Raşidîn döneminden sonra Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar’da “Din için devlet felsefesi, devlet için din şekline dönüşmüştür.” denilip; askerî, siyasî, içtimaî bütün kargaşalar buna bağlanmak istenmektedir. Böyle bir süreç acaba günümüzde de yaşanmakta mıdır?
Hulefa-i Raşidîn Efendilerimiz’in hepsi de kıymetler üstü kıymete, değerler üstü değere sahip ve haiz insanlardır. Ve bizim kriterlerimizle değerlendirmeye tâbi tutulmaktan muallâ ve müberradırlar. Günümüzde hadisi sorgulayanlar, sahabeyi hatta Raşid Halifeleri de kritiğe tâbi tutabilirler; ancak biz, böyle bir meselede “Düşünce ve lisanımızın ismeti” der, Allah’ın dilimize günah işletmemesini, O’ndan niyaz ederiz.
Ne var ki, böyle seviyeler üstü seviyeye mazhar olmalarına rağmen, Raşid Halife Efendilerimiz’in aynı seviyede olmadığı, hatta onlardan sonra gelen ashab-ı kiramın da –ki hepsi de efendilerimizdir ve hepsine ruhlarımız feda olsun– aynı kutbun kutup yıldızları olmadığı da bir gerçek. Seyyidina Ebû Bekir, Allah Resûlü’yle öyle bir maiyyet paylaşıyordu ki, o maiyyetin bir ucu gidip ta Allah’a dayanıyor; yani o beraberlik aynı zamanda Allah maiyyetine mazhariyet gibi bir mânâ ifade ediyordu…
Seyyidina Hz. Ömer, küfre karşı şiddetli olma, mü’minlere karşı tevazu kanatlarını yerlere kadar indirme, tevazu ve mahviyet mülâhazasıyla serfiraz.. tabiî aynı zamanda, kılı kırk yararcasına adalet, hakkaniyet ve istikametin de temsilcisi. Bir yönüyle Hz. Ebû Bekir, nisbeten mercuh olsa bile bu hususî faziletlerinde, “Mercuh racihe hususî faziletinde tereccuh edebilir.” esasına binaen az dahi olsa önde olabilir.. evet, bir daha altını çizerek ifade edeyim ki; umumî durumu itibarıyla bir insan üç kadem geri olduğu birisinden hususî bir meselede birkaç kadem ileride olabilir. Bunun gibi, başkalarının umumî faziletlerine rağmen iffetiyle, ismetiyle Seyyidina Hz. Osman’ın yarım kadem ileri olduğunu söylemek de mümkündür.
Seyyidina Hz. Ali’nin diğergamlığı, fedakârlığı, Şah-ı Merdân, Haydar-ı Kerrar, Damad-ı Nebi olmasının yanında, kıyamete kadar gelecek birçok velinin onun sulbünden gelip din-i mübîn-i İslâm’a hizmet etmeleri itibarıyla bütün bu büyük insanların hizmetlerinin avantaj ve avansını elde etmesi ve onunla hak ettiği büyüklüğün tahtına oturmasının O’na ait bir hususiyet olması da yine “mercuhun râcihe tereccüh”ü cümlesindendir; başka mülâhazalara girmeye de gerek yoktur.
Her şeye rağmen biz, onları kendi aralarında hilâfet sıralamasına göre kabul ettiğimiz gibi, umum ümmet de, aynı sıralama ile herkesin önünde bulunduklarını kabul etmektedir.
Suale gelince ben, soruda geçen “Raşid Halifeler’den sonra Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar’da “Din devlet içindir felsefesi hâkimdi” ifadesini mutlak mânâda doğru bulmuyorum. Yani ister Emevi idareciler, ister diğer devletleri idare edenler arasında, devlet felsefesini bu istikamette anlayanlar olmuş olabilir. Ancak, “Hepsi de böyleydi.” demek doğru değildir. Ve yine doğru olmayan bir diğer şey de, dini yüceltme gayesini sadece sahabe dönemine inhisar ettirmektir… Muaviye ve ötekilerin, bunlardan zalim bilinenlerin bile yaptıkları çok güzel şeyler vardır. Hele dikenlikte açan bir gül gibi o Emevi sülalesinin yüzünün akı ve iki buçuk sene gibi kısa bir zaman dilimine asırlık iş ve icraatı sıkıştıran Ömer b. Abdülaziz…
Diğer taraftan Harun Reşid de önemli bir şahsiyet.. Mehdi çok ileri seviyede bir simadır ki, o dönemde kendisine Mehdi nazarıyla bakılmıştır. Selçuklulardan Alpaslan, küçümsenmeyecek bir mücahid, Mehdi denebilecek çapta bir insandır. Keza Melikşah ulu bir devlet adamıdır. Ve yine bana göre Osmanlılar, Fatih cennetmekâna kadar sıra dağlar gibi hep zirve insanlarla devam edip gelmiştir. Hepsi de dâhî ve ileri seviyede insanlardır. Onlar hakkında Şecere-i Numaniye’de söylenenler elhak doğrudur. Sahabe-i kiram efendilerimizden sonra onlar, vazifelerini en iyi şekilde temsil etmiş kimselerdir. Fatih’ten sonra hafif iniş çıkışların olduğu doğrudur. Ancak, unutulmamalıdır ki, onların çukurları bile bizim başımızda kubbe gibi kalır.
Bu açıdan, ben şahsen devletin dine göre esas alınması ve devletin dinle irtibatlandırılması meselesini sadece Raşid Halife Efendilerimize bağlamayı doğru bulmam. Günümüzde Mevdudî gibi bazı kimseler, bu konuda, yani hilâfeti meliklikten ayırma mevzuunda biraz fazlaca hassasiyetleri, biraz Ehl-i Beyt’i aşırı iltizamları, biraz da Emeviler’e fazla yüklenmeleri sebebiyle zannediyorum –ben aslında bu gibi kimseleri de rahmetle yâd ediyorum. Çünkü Efendimiz: “Ölülerinizin güzel yanlarını anlatın!” buyuruyor. Ne var ki her sahada kalem oynatmış, dolayısıyla her sahada söz sahibi kabul edilmiş birinin daha dikkatli olması lâzımdır. Bir kere İslâmî ilimler çok engindir. Herkes her sahada bir mütehassıs gibi konuşmamalıdır– biraz ifratkâr davranıyorlar.. ve Ehl-i Beyt’i yükseltelim derken, İbn Teymiye ve Vahhabilerin bir kısmının yaptığı gibi Hz. Ali’ye ve Ehl-i Beyt’e bilmeden zarar vermiş oluyorlar.
Ben şahsen meseleye ve bu meselenin arkasındaki düşünceye öyle bakmıyorum ve gün be gün yevmü’l-beter (her gün bir öncekinden kötü) düşüncesine kat’iyen iştirak etmiyorum. Nitekim yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, “Şecere-i Numaniye”de Osmanlıların gelip devleti sahabe gibi idare edeceklerinden söz ediliyor. Bu, Osmanlıların henüz tarih sahnesine çıkmadan önce ve ta Selçuklular döneminde söylenmiş bir sözdür. Demek ki, gün be gün yevmü’l-beter değil; bazı dönemlerde çukurlardan zirvelere yürünmesi de söz konusu olabiliyor.. ve inişleri çıkışlar takip edebiliyor. Zaten Kur’ân-ı Kerim’in, “tarihî tekerrürler devr-i daimi” adına söylediği söz de bunu teyit etmektedir: وَتِلْكَ اْلأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ “O günler… onları Biz insanlar arasında çevirir dururuz.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/140)
Meseleyi daha değişik bir yaklaşımla ele alacak olursak, hâdiseler bir doğru çizgi üzerinde cereyan etmez; her şey dairevî döner durur. Bugün birilerine bayram ise, yarın da başkalarına bayram olacaktır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunu اَلْحَرْبُ سِجَالٌ sözüyle anlatır ki bu, cephelerin ileri geri hareketi demektir. Tıpkı yer kabuğunda olduğu gibi, zirveler çökerek çukurlaşacak denizler meydana gelecek.. ve tabiî aynı anda başka bir yerde de zirveleşmeler oluşacaktır. Aslında içtimaî hâdiseler de hep böyle devam edegelmiştir.
Biz on sekizinci asırdan başlayıp her gün biraz daha hız ve tempo artırarak on dokuzuncu asra kadar sürekli başaşağı gelmiş ve yirminci asırda yerle bir olmuşuzdur. Şimdi, yirmi birinci asrın, bizim tekrar doğrulup zirveye tırmanış asrımız olacağı ümidini besliyoruz. Belki önümüzdeki asrın ilk çeyreğinden sonra, öyle parlak günler gelecektir ki, Osmanlı döneminde bile o ihtişama ulaşılmamıştır! Dediklerimiz ve diyeceklerimizi değişik bir ifade ile toparlayacak olursak:
İslâm devletinin kuruluşundan günümüze kadar, yer yer kesintilerle birlikte sık sık zamanın altın dilimi kuşağına girilmiş, din, hilâfet veya imamet (devlet idaresi mânâsında) esas alınmış ve devlet ona tâbi kılınmıştır. Bu dönemlerde, devlet bütün gücünü dinden almış ve onun rehberliğine sığınmıştır. Din devletin geçeceği yolları aydınlatan bir ışık kaynağı olmuş ve devleti yanılgılara düşmekten, çıkmazlara girmekten korumuştur.
Hatta değişik dönemlerde yer yer imamet ve hilâfet âdeta saltanat hâlini almıştır ama, pek azı müstesna, bu mükemmel temsilciler, imameti saltanat seviyesinde temsil edenler, kat’iyen kalblerini, kafalarını saltanata kaptırmamışlardır. Tarık’dan Kanuni’ye uzanan çizgide bu hep böyle olmuştur. Tarık, Toleytola’da, kralın hazinelerine ayağını basarak kendi kendine: “Evvelki gün bir köleydin, dün bir kumandan, bugün de bir fatihsin; unutma yarın toprağın altına gireceksin!” deyip yüzünü yere koyarken ve Kanuni, Viyana’dan döndüğünde, kemal-i samimiyetle: “İçime az gurur geldi, bugün yatağımı dehlize serin!” derken hep bu ruhu terennüm ediyorlardı.
Böylesine hazm-i nefs eden bu insanların en büyük oldukları zamanlarda bile tevazu kanatlarını yerlere kadar indirmeleri gösteriyor ki, bizde sıkça bu semavî büyüklükler yaşanmış.. ve gerçekten her şey dinin ruhuna uygun cereyan etmiş ve bütünüyle hayat bu duyguya tâbi kılınmıştır. Ama bazen, Emevilerin de Abbasilerin de Karahanlıların da İlhanlıların da Harzemlilerin de Selçukluların da Osmanlıların da içlerinde melikliği ve saltanat sürmeyi Allah’ın rızasının önüne geçiren idareciler zuhur etmiştir. Allah bizim de onların da taksiratını affetsin!
Ne var ki, bu istisnalarla o altın devletleri karalamak insafsızlıktır. Ve zaten böyle bir şey yapmamız bizim için caiz de değildir. Çünkü Kur’ân bize geçmişlerimizi hayır dua ile yâd etmemizi öğütlemektedir.
Hem o dönemlerde yaşanan saltanat, tam bir meliklik de değildir. Sadece i’lâ-yı kelimetullah uğruna bir sancak açmak, kibir ve gururla burnunu diken düşmanlara karşı sadaka cinsinden gururlu ve kibirli davranmak idi ki, din böyle bir davranışı istihsan eder.
Günümüzde ise bu meselelerin berzahı yaşanmaktadır. Dolayısıyla bugün bize düşen, herkesle diyalog kurabilme yolunda müşterek noktalar tespit edip, bütün dünya ile entegre olabilecek hâle gelmektir.
Gerçek Dünya Düzeni 8 dk.
Gerçek dünya düzeni adına problemlere yaklaşım nasıl olmalıdır?
Bu meseleyi herkes biraz kendine göre ve farklı yaklaşımlarla ele alıp değerlendiriyor. Bu da gayet normal. Meselâ, ters bir beynelmilelcilikten (komünizm) ağzı yanmış insanlar şovenizmi bir kurtuluş vesilesi kabul edip ona yönelebilirler. Nitekim bütün Asya’da hemen her millet, kendi kadim tarihine yönelme mülâhazasıyla bir ölçüde, kendini hangi mânâda milliyetçi sayıyorsa o ölçüde kendi değerlerine yöneliyor. Hâlihazırdaki durum itibarıyla Ruslar’da, Özbekler’de, Azeriler’de, Kazaklar’da görülen değişimi böyle değerlendirmek mümkündür.
Bugün dünyanın başka yerlerinde de aynı mânâda bir kısım değişimler var. Bu değişim ve oluşumlar başkalarına zarar vermeyecek ölçüde kaldığı müddetçe normal görülebilir. Ancak, bunları daha yararlı hâle getirme yolu ve üslûbu bulunarak, daha sonraları insanlığın pişmanlıklar yaşamaması da sağlanabilir.
Bunlardan bazıları din eksenli bir vetire takip etmekte. Bu son kısımla alâkalı dünyanın çeşitli yerlerinde, organize veya dağınık faaliyetlerden söz etmek mümkündür. Diğerlerinden farklı olarak bunlar, her meseleye “Din esastır.” prensibiyle yaklaşırlar. Ve tabiî olarak da, hâlihazırdaki bu yerinden oynamışlığı, kendi düşünce istikametlerinde değerlendirip insanları, dinin gerektirdiği konuma getirmek isterler. Ayrıca, dünyayı şimdiye kadar elli defa sömürmüş güçler de, bu yeniden yapılanma sürecini kendi hesaplarına değerlendirmek gibi bir gayret içinde olacaklardır.
Bu güçler, arasında tam bir mutabakat var mı? Elbette hayır. Ama olabildiği kadarıyla bir araya gelip anlaşmaya çalıştıkları da bir gerçek. Bilindiği gibi bu konuda İngiltere, Amerika’dan çok da ayrı düşünmez. Gerçi Saraybosna mevzuunda küçük bir mütalâa farkı ortaya koydular ama, şimdilerde onlar da Amerika’nın ağzının içine bakıyorlar. Fransa’nın bazen farklı mütalâaları oluyor gibi, ancak o da, görüş ihtilafından daha çok, bu yeniden yapılanma ve şekillenmede bekledikleri kadar “hakk-ı temettu” elde edemediklerinden kaynaklanıyor. Şimdilerde, mahrum edilenler arasında elbette başka rahatsız olanlar da var…
Bir de, rahat mı, rahatsız mı olduğu pek anlaşılmayan ülkeler bulunuyor. Bu ülkelerin durumunu anlamak oldukça zor. Belirtisi çok zor keşfedilen hastalıklar gibi.. aynı zamanda bunların umum ganimetten hisse istedikleri filan da yok. Hatta ne istedikleri belli bile değil. “Bütün dünyada sulh” temennisi içindeler… Keşke bütün dünya sulh içinde olabilseydi, ama realiteler bunun böyle olmadığını gösteriyor!.
Ayrıca burada, her toplumun kendi içinde beklediği değişimi de kaydetmek gerekir. Tabiî ki böyle bir beklentinin tezahürü de her ülkeye göre değişiklik arz edecektir; edecektir ama, bunların hepsini ayrı ayrı ele alıp analiz etmemiz de imkânsızdır. İsterseniz, şimdilik kendi toplumumuzun beklentileri hakkında şu hususları kaydedip geçelim: Bizim toplumumuz hüşyardır, uyanıktır, önsezi ve vicdanının sesine uyarak bir gün mutlaka kendi özünde en uygun değişimi benimseyecek ve bunu gerçekleştirecektir. Böyle bir durumun sezilmesindendir ki, ülkemizde pek çok düşünce farklılıkları doğmuştur. –İnşâallah ben öyle zannediyorum– Ülke cephesine ait bütün bu farklı görüş ve düşünce sahiplerinin bütünü de, hem dediklerinde hem de yapmak istediklerinde samimîdirler. Bu kadar geniş yelpazede bazı çizgi ve motif farklılıklarını da gayet normal, hatta bir yönüyle de faydalı kabul etmek icap eder.
İsterseniz bu umumî mütalâadan sonra meselenin tekniğiyle ilgili olarak şu kısa mülâhazaya da bir göz atalım: Harb ü darple, kan dökerek ne istenen seviyede bir dünya kurulur ne de kurulacak böyle bir dünya hüsnükabul görür. Düne kadar açıktan yapılan saldırı ve işgal hareketlerinin, günümüzde belli kamuflajlarla farklı gösterilmesi de neticeyi değiştirmez. Nitekim dün tek başına saldıran “salip” bugün yanına hilâli de alıp yoluna öyle devam ediyor. Ama her kötüye olan tepki ve reaksiyondan bu riyakârca çirkin davranış da nasibini alacaktır. Onun için kesin ve net olarak şunu bir kere daha tekrar etmek istiyorum: Bundan böyle kaba kuvvet kullanarak kurulmak istenen her denge kısa bir zaman sonra yıkılacak.. ve yıkılan o enkazın altında da, öncelikle o belâyı başımıza musallat edenler kalacaktır.
Biz bir mânâda, Kore, Vietnam, Körfez ve Somali’de bunun en çarpıcı misallerini gördük. Geleceğin tepki örnekleri ise daha şiddetli olacaktır. Zaten İslâm âleminin tabanında mevcut olan, hasım dünyaya sempatiler de yavaş yavaş eriyerek yerlerini antipatiye bırakıyor. Karşı tarafın olumsuz tavrı değişmediği müddetçe de, bu antipati bütün şiddetiyle devam edecektir. Zaten, “karşı cephe” tabiriyle kasdettiğimiz ülkeler de bunun farkındalar. Onun için olacak ki, her şeye rağmen yer yer kendilerince taviz kabul edilebilecek bazı görüntüler sergilemekteler. Son İsrail ile ilgili tavrımızdan sonra açıkça ifade edelim ki, antipati adına biz de tam nasibimizi aldık. İslâm âleminin idarecilerinde olmasa bile, tabanında bize karşı duyulan itimat ve sevgi ciddî olarak sarsılmış sayılabilir. Bundan dolayı da durumumuzun iyice zorlaşacağı beklenebilir ki, bu da daha güçlü vakumlar hâsıl edeceğimiz ana kadar, bu küskün dünyayı yeniden yanımıza çekemeyeceğiz demektir.
Atalarımız, “Su testisi su yolunda kırılır.” demişler. Bir şeyi yıkarak bir yerlere gelenler, sonra yıkılarak o yerlerden giderler. Bugün dört bir yanımıza, tarihî tekerrürleri de hesaba katarak bir bakıversek, yarın bizi bekleyen şeyler daha bir net görülecektir.
Evet, dünya, yenilenme adına şimdilerde gösterildiği gibi olmasa bile, bir yapılanma sürecindedir.. mevsimi gelince de bu yapılanma mutlaka gerçekleşecektir. Ama bunu gerçekleştirecek olanlar, şu anda sahnenin önünde duranlar değil de, perde arkasında kalıp hâdiselerin olgunlaşma mevsimini bekleyenler olacaktır. İşte onlar ki, kinle, nefretle yoğrulmuş bir dünya yerine, sevgi, hoşgörü ve müsamaha ikliminde şekillenmiş bir dünya inşa edeceklerdir.. ve bu yeni yapılanmada da insanlık, onların tekliflerini severek, isteyerek kabullenecektir. Bu mânâda mâşerî vicdanın inşirah içinde açılıp kendilerini gönül tahtına oturttuğu o gayret ve çalışma sahipleridir ki, kalıcı izler bırakacak ve kendileri gitseler bile, izleri asırlar ve asırlar boyu devam edecektir. Ben, bugün için yapılması gerekenin, böyle bir hizmet olması gerektiğine bütün kalbimle inanıyor ve geleceğe ait bahar râyihalı rüyaların da ancak böyle çalışmalarla gerçekleşeceği kanaatini taşıyorum. Onun için de yakın dost ve arkadaşlarıma, geçici, mevsimlik ve gelecek vaadetmeyen gayretçikler yerine, kalıcı ve bütünüyle yararlı bu tür çalışmaları tavsiye ediyorum ki, ömrüm olduğu sürece de aynı tavsiyeleri tekrar etmekten geri kalmayacağım.
Burada kaydedilen bilgiler 1994 yılının Mart ayında yapılan bir sohbetten derlenmiştir.
Günahlar ve Sedd-i Zerâi’ 12 dk.
Ticaret, eğitim-öğretim.. ve benzeri gâyeler için gittiğimiz yurt dışında İslâmî duygu ve düşüncelerimizi muhafaza edebilmemiz adına neler tavsiye edersiniz?
İnsan nerede olursa olsun, gözüne-kulağına, diline-dudağına hakim olmak zorundadır. Kalbî ve rûhî hayatımız açısından bu çok önemlidir. İslâmî hayatın yaşanmadığı ülkelerde oldukça zor görülen böyle bir titizlik daha bir ehemmiyet arz eder. Zira böyle yerlerde kasıtlı olmasa bile, her zaman günah ve kusurların zincirleme birbirini takip etmesi söz konusudur. Bu durumda yapılması gereken en önemli iş, mümkün mertebe günah zemininden uzak bulunmak olmalıdır.
Bu meseleye İslâm Hukuku’nda bazı ahkâmın istinbatında kullanılan sedd-i zerâi” prensibi çerçevesinde biraz daha açıklık kazandırabiliriz. Şayet ‘sedd-i zeraizerâi’yi kaba çizgileriyle, topyekün fenalıklara giden yolları kapatarak, yaşama ortamını emniyet altına almak şeklinde yorumlayacak olursak, konuyla irtibatı kendi kendine ortaya çıkar. Meselâ, bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak:
قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ اَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذَلِكَ اَزْكَى لَهُمْ
‘Mü’min erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu kendileri için daha temiz bir davranıştır..’ (Nûr, 24/30) buyurmaktadır ki, maksat, haram sâiklerin içine girmemektir. Aslında, meşrû dairedeki bakmalar, duymalar ve ötesi ihtiyaçlar keyfe kâfîdir ve harama girme zarureti söz konusu değildir. Öyle ise insanın, haramları görebileceği, içine düşebileceği yerlerde gözünü kapatıp dikkatli olması gerekmektedir. Çünkü harama bakmak, -bir kudsî hadiste ifade buyurulduğu gibi- şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Cenâb-ı Hak, daha baştan insana, ‘Harama bakmaktan sakın!’ demek suretiyle, onu, baktığı zaman ruhunu delip geçecek ve zihnini alt üst edecek zehirli bir oktan korumaktadır. Yine, Kur’ân-ı Kerim’de:
وَلاَ تَقْرَبُوا الزِّنَى إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَاءَ سَبِيلاً
‘Zinâya yaklaşmayın. Çünkü o kötü bir iş ve kötü bir yoldur.’ (İsrâ, 17/32) buyurulur. İslâm’da asıl yasak olan, zinâ fiilidir. Âyette ise, zinâ yapmayın yerine ona yaklaşmayın denmektedir. Cenâb-ı Hak, insanın tabiatını/fıtratını çok iyi bildiğinden, onu, zinâya sürükleyebilecek bir pozisyon içine düşmekten sakındırmaktadır. Zira insanın böylesi bir atmosferde belli bir noktaya kadar ilerledikten sonra geriye dönmesi çok zor olabilir. Efendimiz (sav): ‘Sizden birinin içi şehevî duygularla köpürdüğü an, hemen ailesine dönsün.’ hadisiyle, böyle bir konuma işaret buyurur.
Yine yukarıdaki disiplin çizgisinde Cenâb-ı Hak, başka bir âyet-i kerimede ise:
وَلاَ تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتِيمِ
‘Yetimin malına yaklaşmayın..’ (En’âm, 6/152) buyurur. Âyette, yetimin malını yemeyin, ifadesi kullanılacağına, yaklaşmayın denmesi aynı espriye binâendir. Zira yetimin malını yeme başka, ona yaklaşmak daha başkadır. Dolayısıyla bu, onunla aranızda daima bir mesafe olsun ki, hislerinize yenik düşerek hemen ona elinizi uzatamayasınız mânâsına gelmektedir.
Allah (cc), bu tür âyet-i kerimelerle, âdeta tehlikeli bölgelere ‘tehlike var’ işaretlerini koyma mânâsına, insanı harama sürükleyecek vesîlelerden sakındırmak suretiyle, insanların haram işlemelerini engellemek istemektedir. Sedd-i zerâi’ye örnek teşkil edecek daha birçok âyet bulmak mümkündür. Ancak ben burada bir şeye dikkatlerinizi istirhâm edeceğim; ister eğitim ve kültür adına, isterse ticaret vs. adına yurtdışına giden kimselerin, Allah Resûlü’nün (sav): ‘Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helâller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da korumuş sayılır. Kim de şüpheli şeylere düşerse o da harama düşmüş olur..’ hadisinin gereğince hareket etmeleri, bir bakıma ayakların kaymaya daha müsait olduğu o yerlerde, haram ve şüpheli şeylerden olabildiğince kaçınmaları gerekmektedir. Zira, insan için neticesi endişe verici bir yolda yürümektense, endişe ve tereddüt duymayacağı yolları araştırması tavsiye edilmektedir.
Bu çerçevede; birinci esas olarak niyetlerin çok hâlis tutulması gelmektedir ki, Müslüman olarak gidilen her yerde sağlam bir düşünce, sağlam bir anlayış ve sağlam bir ruh hâletini temsile şiddetle ihtiyaç vardır. Evet, insanın yaratılış gâyesi, Allah’ı bilmek, O’na ibadet etmek ve sonra da O’nu başkalarına bildirmektir. Eğer, gidilen yerlere, başta bu niyetlerle gidilemedi ve arzu edildiği ölçüde bu düşünce korunamadı ise, tekrar Allah’a teveccüh edilmeli ve: ‘Allah’ım! Sana ait meseleleri plânlarken, ferdî mülâhazalarımızın karışmasını şirk sayarız. Bu şirki yeniden kafamızdan çıkarıp atıyor ve ‘Kim i’lâ-yı kelimetullah için çalışırsa, o Allah yolundadır.’ hadisinin müfadı müfâdı (ifade ettiği mânâ) olarak, Senin uğrunda mücadele edeceğimize ve bunu sırf Senin için yapacağımıza söz veriyoruz. Sadece ve sadece Senin yüce ismini bir bayrak gibi dalgalandırmak için buralardayız; zira, değil diyâr-ı küfre dünyalık bir şey için gelmemiz; insanımıza hizmet söz konusu değilse, kendi ülkemizde bile sıcak yuvalarımızda yaşamamız anlamsızdır. Biz, bunun farkında ve şuurundayız.
Allah’ım! Senin şanı yüce Peygamberinin buyurduğu gibi, biz küfürden kurtulduktan sonra, hangi sâikle olursa olsun, yeniden küfre, dalâlete dönmeyi, hatta en ufak bir günaha girmeyi bile cehenneme sürükleniyor gibi kerih görürüz. Ama buralarda istemeden de olsa yıpranıyor, kalbî hayatımızdan bir şeyler kaybediyoruz. Fakat Sen de biliyorsun ki, bütün bunların hepsini, Senin için, Senin dinini temsil için ve geleceği Senin rızan istikâmetinde istikametinde ihyâ etmek için yapıyoruz. Asrın fikir mimarı, ‘Gözümde ne cennet sevdası, ne de cehennem korkusu var; milletimin imanını selâmette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım..’ buyurur; biz de bu mülâhazalarla buralarda bulunuyoruz..’ denmeli, niyetler tecdit ve tashih edilmelidir.
İkinci esas; gidilen her yerde, mutlaka birlik ve beraberlik içinde hareket edilmelidir. Zira Müslümanlar birbirleriyle kenetlenmez ve herkes kendi başına hareket ederse, bırakın İslâmî duygu ve düşüncelerini muhafazayı, onların kendi mevcudiyetlerini dahi korumaları çok zordur. Allah Resûlü (sav): ‘Tek başına kalan şeytandır. İki kişi de şeytandır. Üç kişi ise, cemaattir.’ buyurur. Bu, tek başınıza kaldığınızda, ya da farklı bir ifadeyle bir cemaat teşkil edemediğinizde, şeytanlığa ve şeytanî düşünceleri taşımaya açıksınız demektir. Hadisin devamında: ‘İki kişi de şeytandır.’ buyurulmaktadır ki, iki kişinin her zaman değişik fenalıklarda anlaşması mümkündür. Üç kişi ise, cemaattir ki, ihtimal hesaplarına göre üç kişinin bir kötülükte anlaşması oldukça zordur.
O halde şahsî arzu ve istekler bir kenara bırakılarak kolektif şuurla hareket edilmelidir ki, ilâhî siyânet sıyânet gerçekleşebilsin. Gerçi bazen cemaat içindeki insanların bir kısmının diğer bir kısmına karşı tabiatları kaba gelebilir; bundan dolayı da sinirler bozulup hafakanlar kabarabilir. Fakat ferdî hisler, ferdî tavırlar hiçbir zaman ölçü olamaz ve olmamalıdır da. Allah (cc): ‘Şanıma yemin olsun ki, ben insanoğlunu kerim yarattım.’ (İsrâ, 17/70) buyuruyor. Öyle ise, hem kendimize, hem de his, anlayış ve felsefemize rağmen, yalnız kalmamalı.. (hangi ırktan ve hangi renkten olursa olsun) aynı duygu ve düşünceye sahip insanlarla beraber yaşama yolları araştırılmalıdır. Bu duygular içinde hareket edildiği ve eller birbiriyle kenetlendiği müddetçe, üçüncü el Allah’ın eli olacaktır; olacaktır zira O’nun eli cemaatin üzerindedir.
Üçüncü esas; birlik ve beraberlik hâlinde hareketin bir buudu olarak zikredilebilecek bir başka husus da, İslâmî duygu, düşünce ve şuurumuzu takviye edici mahiyette yazılmış eserleri, hem de hiç fâsıla vermeden okuyup müzâkere etmektir. Bu meyanda, günde yarım saat bile olsa, tecdid-i imana vesile olabilecek kitapların okunması da bana çok anlamlı gelmektedir. Zira, çağa ışık tutan devâsâ insanlar tarafından kaleme alınmış bu tür eserler, insan zihninde aks-i sadâ meydana getirir; onu, değişik vadilerde dolaşmaya yöneldiğinde ense kökünden tutar ve kendine gelmesini sağlar.
Evet, kitap okuma çok önemlidir. Tabiî onları okurken de, başkalarına: ‘Al sana bir ders, gözün-gönlün açılsın..’ şeklinde değil de, kendi yüreğimizi hoplatmak, kendi hislerimize duyurmak için okumak gerekir. Bu şekilde bir okuma, bizim için her türlü don ve kırağılara karşı âdeta bir sera mesâbesindedir.
Dördüncü esas; daha önceleri çeşitli yerlere gitmiş, fakat yalnızlığın tüketici pençesinde kaybolmuş insanlarımız vardır. Aynı âkıbete maruz kalmak istemeyen kimselerin, hiç olmazsa senenin belli dönemlerinde bir araya gelmeleri gerekir ki, bu durum, hem onların yalnız kalmamalarını, hem de iman ve Kur’ân hizmeti adına yapacakları şeyleri, daha iyi ve güzel bir şekilde yapmalarını sağlasın. Tabiî bu vesileyle, bir kısım dua, evrâd ü ezkârda bulunma fırsatı da doğacaktır. Zaten yabancı ülkelerde, uzun müddet yalnızlığın pençesinde kıvranmış kimseler, herhalde bu tür şeylere daha çok ihtiyaç duyarlar. Kaldı ki dua, evrâd-ü ezkâr, Rabb’le irtibat adına da önemli şeylerdir. İnancım o ki, Allah (cc), bu kadarcık bir adımla dahi olsa kendisine yaklaşanı hiçbir zaman yalnız bırakmayacaktır. Çünkü O ‘Erhamü’r-rahiminrâhimîn= Merhametlilerin en merhametlisi’dir. Siz, herhangi birini anlatırken ‘Çok rahim; çok merhametli’ diyebilirsiniz; fakat O kendisini anlatırken ‘Erhamü’r-râhimînErhamü’r-rahimin= Merhametlilerin en merhametlisi'[1] demektedir. Evet O, kullarına karşı Efendimiz’in ifadesiyle, bir annenin evladına karşı olan şefkatinden daha şefkatli ve daha merhametlidir. Öyle ki biz O’na karşı azıcık samimî ve vefalı olduğumuzda, O bizi asla bırakmayacaktır. Duha sûresindeki: ‘Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı.’ (Duhâ, 93/3) âyeti bu hakikati ifade bakımından ne manidardır. Şahsen ben bu âyeti her okuduğumda, bu mânâyı duyar ve sanki Rabbim bana hitap ediyor gibi bir hisse kapılırım.
Hâsılı; Allah’ın bizlere karşı gösterdiği vefanın gereği sadece kendi insanlarımızı değil, bütün insanlığı kurtarma adına, en karanlık ülkelere gidip O’nu anlatmak icap eder. Zira özellikle bu insanların Allah’ı (cc), Hz. Muhammed’i, Kur’ân’ı duyup bilmeye çok ihtiyaçları var. Bana göre insanlık adına yapılacak en önemli iş de, işte budur. Bunun ötesindekiler tâli meselelerdir. İnşallahİnşâallah, inanan gönüller, ışıktan kamalarla bütün karanlıkları yırtar-geçerler ve ruhlarının ilhamlarını bütün dünya insanlarının ruhlarına boşaltırlar.
[1] Bu tabir için bkz. A’râf, 7/151; Yûsuf, 12/64, 92; Enbiya Enbiyâ, 21/83
Günahlardan Çıkış Yolları 8 dk.
Günah ve bu günahlara karşı yaptığımız tevbelerde nelere dikkat etmeliyiz?
Günahlar karşısında en büyük tahassüngâhımız (sığınma yeri) olan tevbe mevzuunda, şu hususlara dikkat etmek kalbî ve ruhî hayatımız için çok ehemmiyetlidir:
1. Günah karşısındaki tepki
Bu, insanın o andaki ruhî durumu ile yakından alâkalıdır. Öyle an olur ki, işlediğiniz bir günah karşısında başınızı yere koyar, feryâd u figân eder, dua dua yalvarır, günahınızın affını dilersiniz. Öyle an da olur ki, ne ağlamalarınız ne âh u vâhlarınız sizi tatmin eder ne de feryatlarınız içinizdeki yangını söndürür. Ama ümit edilir ki, içinizde sizi sürekli rahatsız eden bu hüzün, tevbe adına, Allah katında daha makbul ve daha geçerli olur…
Çarşı-pazardan geçerken, istemeden gözünüz ağyâra kaydığında, şayet sizde şöyle düşünceler hâsıl oluyorsa: “Ah! Ben ne yaptım! Vücudumun bütün zerreleri adedince, her an Allah’a müteveccih olmam gerekirken, bakışlarım ağyâra kaydı ve günah işledim. Hâlbuki gözlerimi kapayabilirdim. Yolumun uzaması pahasına daha selâmetli ve emin bir yolu tercih edebilirdim vs.” ve hemen oralarda bir namazgâh bulup başınızı secdeye koyarak âh u vâh edip inleyebiliyorsanız veyahut içinizi kaplayan hüzünle dünya size dar geliyorsa, hakikî tevbeyi yakalamışsınız demektir. Evet, tevbe, aslında, bir nedamet, pişmanlık ve bir iç yangınıdır.
Bu itibarla da, önemli olan, günahlarla beraber olmayı yılan ve çiyanlarla beraber olma kabul etmektir. Mü’minin günaha bakışı budur ve bu olmalıdır. Aksi takdirde günahın âkıbetinden ve neticesinden şüphesi var demektir.
Her günahın, bir iç nedametle kalbin ritimlerinin ve damarlardaki kanın cereyan ve cevelanının değişmesi şeklinde bir mukabele görmesi çok önemlidir.
2. Günahın kısa ömürlü olması
Bir yerde sürçüp günah işlediğiniz ve günah atmosferine kaydığınızda, hiç vakit kaybetmeden kalkıp tevbe ve istiğfar ile arınmalısınız. Arınmalı ve kesinlikle bunu tehir etmemelisiniz. Çünkü bir saat sonra sırtınızdaki bu Kafdağı’ndan daha ağır yükle, Rabbinizin huzuruna gitmeyeceğinize dair elinizde bir senet yoktur. Nezih ruhlar, işledikleri günahlardan temizlenmedikten sonra, rahat edemez ve onların gözlerine uyku girmez…
Günaha bir saniye bile ömür bağışlamak, şahsın kendi aleyhindedir. Ve bundan daha önemlisi de, Allah’a karşı yapılan bir saygısızlığa karşı, saygılı olmak demektir. Hiçbir günahın bir saniye bile yaşamaya hakkı yoktur. Zira o, tevbe ile çabucak silinmezse, kalbi ısıran zehirli bir yılan hâline gelir. Ve bir defa lekelenince de kalb artık yeni lekelere açılır. Böylece insan fasit bir daire içine düşer. Her günah yeni bir günahı doğurur ve nihayet بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ “Hayır hayır, onların kalbi pas bağladı.” (Mutaffifîn sûresi, 83/14) sırrı zuhur eder.
Bundan dolayıdır ki, insanlardaki duygu ve düşünceyi daima bu zemine çekip, onlara bu hakikatleri anlatmak ve onları günahlar karşısında hüşyar ve uyanık hâle getirmeye çalışmak çok önemlidir. Hatta gücünüz yeterse veya bir kuvve-i kudsiye-i vilâyetiniz varsa, günahın çirkin yüzünü onlara göstermelisiniz, göstermeli ve onları o günahlardan vazgeçirmelisiniz.
Evet, kalbi hüşyar ve uyanık, ruhu duyarlı insanlar âdeta her günahın, beraberinde getirmiş olduğu bir iğrenç kokuyu duyar gibi olurlar.
3. Günahı kerih görmek
Günaha karşı yapacağımız tevbelerde, en önemli unsurlardan biri de günahı kerih görmektir. Kerih görülemeyen bir günahtan, yılandan çiyandan kaçar gibi kaçma azmi görülemez. Kaçamayınca da bir daha o günahı işlememe azmi ve cehdi ile tevbe etmek mümkün olmaz. Meselâ, nasıl ki, elinizde çok nadide bir kristal vazo bulunsa ve siz onu düşürüp kırsanız, ellerinizi dizlerinize vurur, âh u vâh eder ve teessür duyarsınız. Aynen öyle de; işlediğiniz her günahla, elinizdeki hayat fanusunuz kirleniyor, kırılıyor demektir. O hâlde en az maddî bir kristalin kırılması karşısında duyduğunuz teessür kadar, işlediğiniz günah karşısında da teessür duymanız iktiza eder. Aksi hâlde günahı hafife alıyor ve önemsemiyorsunuz demektir.
4. Günah-tevbe dengesi
Her günah, kendi derinliği, çirkefliği, iğrençliği nisbetinde bir tevbe ister. Zira her günah zift dolu bir kuyuya düşmek gibidir. Böyle bir kuyuya düşmek çok kolaydır ama çıkmak büyük bir gayret ister.
5. Günahı günah olarak bilmek
İçimizden, günahın hükmüne itiraz adına geçen her düşünce, en az o günahı irtikâp etmek kadar günahtır. Meselâ, zina yapan bir insanın, zaman zaman içinden: “Allah bu zinayı niçin yasak etti? Ne güzel istifade ediyorduk!” diye geçirmesi veyahut haram-helâl demeden yemeye içmeye alışmış bir insanın, “Keşke kul hakkı diye bir şey olmasaydı ne güzel olurdu!” şeklinde düşünmesi günahı irtikâp etmekten daha büyük günahlardır.
O hâlde günahlara karşı tavır almalı ve kendimizi şöyle şartlandırmalıyız: “Ey günah, boşuna yorulma, kapılar sürmelidir; içeri giremezsin!”
Günah hususunda Bediüzzaman Hazretleri’nin şu teşbihi çok mânidardır: “Günahtan yılandan çiyandan kaçar gibi kaçınız.” der. Burada yılan ve çiyan tabirinin yerine aslan veya kaplan tabirlerinin kullanılmaması dikkat çekicidir. Zira aslan ve kaplan yiğitçe ve mertçe saldırır. Daha gelmeden onu hisseder ve ona göre tedbirinizi alabilirsiniz. Fakat akrep, yılan ve çiyan öyle değildir. Onların ne zaman ve nereden saldıracakları belli olmaz. İşte günah da böyle akrep ve çiyan gibi kalleştir.
Hâsılı, günahlara karşı daima teyakkuzda bulunmak mü’minin şiarı olmalıdır. Unutmayalım: Günahlara karşı teyakkuz, Allah’a karşı vefalı olmak demektir.
Günahı günah olarak bilme meselesine أَذْنَبَ عَبْديِ ذَنْبًا hadisi zaviyesinden de bakabiliriz. Yani kulun tekrar tekrar günah işleyip Allah’ın da her seferinde affetmesini ifade eden hadisi. Şöyle ki: Zenb ve zeneb ikisi de aynı kökten gelir. Zenb, günah; zeneb ise kuyruk demektir. Buna göre: “Günah işledim Rabbim.” diyen kul: “Ey Rabbim, ben yine bir kuyruk taktım. Şu hâlimle Sen bana ister kuyruklu bir tilki, ister insanları sokan bir akrep, istersen de kuyruğu kendinden bir yılan nazarıyla bak! İşte ben oyum.” Yani kul, günahını itirafla, kendisine bahşedilen insanî seviye, insanî makâmâtı âdeta tezyif ve tahkir edip bir kenara attığını, iradesiyle hayvanlığı benimsediğini ve o seviyeye düştüğünü itiraf ediyor.
Günah işlediği hâlde onu sezemeyene gelince, o zaten “kel en’ami belhüm edall” (A’râf sûresi, 7/179) tokatını yemiş ve hayvandan da aşağı bir dereceye düşmüştür. Nitekim geçmiş yıllarda Avrupa’da gençler arasında yapılan bir anketin sonuçları, bu hükme güzel bir misal teşkil eder ki, o anketin neticesinde, Avrupa gençliğine ait tespit edilen özellikler, serseri bir sokak köpeğinin özellikleriyle aynı çıkmıştı. Zira hakikatten başka her yol, hakikatten başka neticelere götürür…
Hakk’ın Üstünlüğü 7 dk.
Günümüzde hak taraftarlarının mağlup ve mazlum durumda olmalarının sebebi nedir?
Peygamber terbiyesi görmemiş düşünce, öteden beri hep kuvveti önde tutmuş ve onu temsil edeni hep haklı görmüştür. İslâm ise, bunun aksine kuvveti değil; hakkı üstün tutmuş, ona değer vermiş; her şeyi ona bağlamış ve hak sahibini, güçsüz dahi olsa, hakkını alıncaya kadar güçlü kabul etmiştir. Günümüzde İslâm’ı temsil edenlerin genel durumuna bakıp: Şayet hak üstünlük gerektirseydi, onu temsil eden Müslümanların mağlup değil, gâlip durumda olması gerekmez miydi?’ başka bir ifadeyle, ‘Bâtılı temsil eden milletler hâkim ve güçlü durumda iken, Allah’a, Kur’ân’a, Peygamber’e.. sahip çıkan insanların mazlum ve mağdur durumda olmasının hikmeti nedir?’ şeklinde şüpheler daima akla gelebilir.
İslâm’a göre yukarıda da ifade ettiğimiz gibi kuvvet haktadır ve ona hiçbir şey galebe edemez. Bu izâfî değil; mutlak bir hüküm ve esastır. Yalnız bu mutlak hakikatin, kendiliğinden hayata geçmeyeceği de açıktır. O, kendine sahip çıkan, hak cephesinde yer alan insanların güç, gayret, iş bilirliği vb. özellikleri ile hayata hayat olur. Aksi halde, birçok şey heder olduğu gibi, bu mutlak hakikat da heder olur gider.
Burada hakkın üstünlüğünü sağlayacak bazı esasları şöyle sıralayabiliriz:
Bir: Hakk’a ulaştıracak vesilelerin de hak olmasına dikkat edilmelidir. Hak yolunda batıl vesilelerin kullanılması, hakkın ve haklının mağlubiyetini netice verebilir. Bu da kitlelerin Hakk’ın hakkaniyeti, doğruluğu, geçerliliği vb. noktalarda şüphelere düşmesine sebep olur. Hâlbuki, kitleleri böylesi bir tereddüde sevk etmeye, hiç kimsenin hakkı yoktur.
Meseleyi bir örnekle izah edecek olursak; meselâ, ahlâk kurallarının toplum çapında yaygınlaşıp kökleşmesi ve buna bağlı olarak kötülüklerin silinip gitmesi, ya suçluların cezalandırılıp zapturapt altına alınması, ya da onların kalb ve gönüllerine yönelik tezkiye ve terbiye ameliyesiyle mümkün olabilir. Başta bulunanlar ya da terbiyeciler, ikinci şıkkı hiç nazar-ı dikkate almaz da, sadece birinci şık üzerinde dururlarsa, -tam anlamıyla denmese de- batıl bir yolla hakkı tahsil etmeye çalışmış olurlar ki, bunun da sağlıklı bir netice vermeyeceği açıktır.
Diğer taraftan, teknik ve teknolojik sahada terakkî etmek için, kafa ve kalblerin ilimle-irfanla donatılması gerekmektedir. Böyle bir terakkî sonucu bütün insanlığı imhâ etme plânı da olsa, zikrettiğimiz hak mülâhazalarla hareket edildiği takdirde, netice (batıl da olsa) elde edilecektir. Çünkü Üstad’ın ifadesiyle: ‘Her batılın her vesilesi batıl olmadığı gibi; her hakkın her vesilesi de hak değildir.’
İşte günümüzde, hak taraftarlarının batıl temsilcilerine mağlup olma sebeplerinden birisi budur.. ve bu yanlışlık toplumda oldukça yaygındır.
İki: Müslümanlar, Müslümanca sıfatlara sahip çıkmalı ve onları bir bütün halinde temsil etmelidir. Halkımız bu mânâdaki insan için ‘dört dörtlük Müslüman’ tabirini kullanır. Gerçi Üstad’ın ifadesiyle: ‘Her mü’minin her sıfatı mü’min olmadığı gibi; her kâfirin her sıfatı da kâfir değildir.’
Bu demektir ki, bazı mü’minlerde kâfir sıfatı bulunabileceği gibi, bazı kâfirlerde de mü’min sıfatı olabilecektir. Ne var ki, hakkı üstünlüğe taşıma, ancak kâmil mü’minlerin yapabileceği bir iştir. Kâmil mü’min de yukarıda belirttiğimiz gibi, Müslümana ait sıfatları bütünüyle temsil eden insan demektir.
Üç: tenâsüb-ü illiyet prensibine uygun hareket edilmelidir. Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta cârî iki çeşit kanunu vardır. Bunlardan biri, ‘İrade’ sıfatından kaynaklanan kanunudur ki, ‘O bir şey dilediği zaman sadece ‘ol’ der, o da oluverir.'[1] âyeti, ona işaret eder. Diğeri ise, ‘Kelâm’ sıfatından kaynaklanan Kur’ân-ı Kerim ve onun ihtivâ ettiği esaslardır. O’nun emir ve iradesinden kaynaklanan kanunlar, kâinatta hükümferma olan ‘Sünnetullah’tır. Atomlardan galaksilere kadar bütün kâinat, bu kanunlarla işler ve hareket eder. Meselâ, yere atılan bir tohum hava, su ve güneşin etkisiyle büyüyüp dâne verir; bir çocuğun dünyaya gelmesi, anne-baba çiftinin birleşmesi sonucu olur vs…
Cenâb-ı Hak, bütün bu kanunlarla insanlara bir ders verir ve onların bu kanunları nazar-ı itibara alarak iş yapmalarını ister. Zira o kanunlar nazar-ı itibara alınmadan yapılacak iş ve hareketler, adem-i muvaffakiyetle sonuçlanacaktır. Bunun cezası da, ekseriyet itibarıyla dünyada verilecektir. İşte Müslümanlar, günümüzde bir bakıma bu kanunlara uymamanın cezasını çekiyorlar. İslâm’ın dışında olanlar ise, onlara riayet etmenin safasını sürüyorlar.
Burada arz edeceğimiz husus, dördüncü bir esas olarak kabul edilebilir. Nasıl ki Cenâb-ı Hak, atmacayı serçeye, kartalı küçük civcivlere.. musallat etmek suretiyle onların kabiliyetlerinin gelişmesini sağlamaktadır; aynen öyle de, kâfiri dünyada mü’mine musallat etmek suretiyle, onun kendisine gelmesini istemekte ve onu yeni arayışlara yöneltmektedir.
Evet, yıllar var ki Müslüman ilim ve fikir adamları, sadece belli meseleler etrafında dönüp durmuş ve bir türlü Kur’ân-ı Kerim’i asrımızın idrakine sunamamışlardır. Ancak O’nun ihtiva ettiği eşsiz düsturların başkaları tarafından anlaşılıp hayata hayat kılınmasıyla, onlar kendilerine gelmiş ve bunlar Kur’ân’da da var deyip Kur’ân’a sahip çıkmışlardır. Bu bakımdan şahsen ben, inanmayanların Müslüman üzerindeki hakimiyetini, şerr şeklinde değerlendirmiyor, aksine onu bu tür arayışlara sevk ettiğinden dolayı izâfî ‘hayır’ olarak görüyorum.
Hâsılı; her ne kadar bugün, batıl galip görünse de, ‘Akıbet müttakîlerindir.’ (A’râf, 7/128) sırrınca, bu galibiyet dâimî olmayacak, hak taraftarları arz ettiğimiz ve arz etmediğimiz ölçüler içerisinde hareket edebildiği takdirde
اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلاَ يُعْلَى عَلَيْهِ
‘Kuvvet haktadır ve ona hiçbir şey galebe edemez.’ sırrının zuhur ettiğini müşahede edeceklerdir.
[1] Bakara, 2/117; Âl-i İmrân, 3/47; Meryem, 19/35; Yâsîn, 36/82; Mü’min, 40/68
Hasmane Tavırlara Karşı Üslûbumuz 6 dk.
Bize yönelik hasmane davranış ve hareketlere karşı sergilememiz gereken tavır nasıl olmalıdır?
Mü’minin tavrı çok önemlidir. Zira o, Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) rahle-i tedrisinde dersini almış insandır. Mü’minin edep, nezaket ve nezahetin dışına çıkması mümkün değildir. Zira onun, hâdiseler ve şahıslar karşısında sergilediği her davranış otomatik olarak İslâm’a mal edilmektedir. Öyleyse mü’min, İslâmî edeple şekillenmiş tavrını, en imansız adamlar ve en amansız hâdiseler karşısında dahi değiştirmeden bir Müslüman’a yakışır şekilde sergilemek zorundadır. Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatına baktığımızda, Ebû Cehil karşısında bile tavır değiştirmediğini görürüz. Bu itibarla da, şayet bir şey karşısında öfkelenmişsek, o öfkeyi dışarı vururken dahi kullanacağımız üslûp yine İslâmî bir üslûp olmalıdır. Vâkıa, Kur’ân-ı Kerim bazı âyetlerde kâfirlere karşı sert bir üslûp kullanmıştır. Ama, onun o sert üslûbu, şahıslardan ziyade bir kısım çarpık fikirlere ve düşünceleredir. Evet, aslında o, hiçbir kimseyi karşısına alıp hırpalamamıştır. Onun hırpaladığı, kâfir ve mülhidlerden ziyade, onların temsil ettikleri ve kıyamete kadar da devam edecek olan kâfirce düşünceler ve mülhidce anlayışlardır. Her zaman, Kur’ân’dan bu dersi alan bizlerin, farklı davranması düşünülemez ve düşünülmemeli.
Evet, bizler bu hakikati şahıslar bazında ele aldığımız gibi, devletler bazında da ele alabiliriz. Meselâ, “Amerika, İngiltere, Almanya” derken zaman zaman üslûbumuzu sertleştirdiğimiz bir vâkıa. Ancak şunu hiçbir zaman hatırdan çıkarmamalıyız ki, ileride gidip Amerikalılara, İngilizlere, Almanlara hak ve hakikatleri anlatmayı, onlara, ilâhî mesajları ulaştırıp ebedî bir azaptan kurtarmayı düşünüyorsak, daha bugünden sertliği bir yana bırakıp, onlara karşı kullanacağımız üslûbu iyi tespit etmek zorundayız. O hâlde her meselede olduğu gibi, bu meselede de Kur’ân ve Sünnet’in ruhundan süzülmüş ölçü ve kriterlere müracaat etmemiz lâzımdır.
İsterseniz, Kur’ân’dan bir örnekle konuyu daha da müşahhaslaştıralım. Allah (celle celâluhu), Hz. Musa’ya (aleyhisselâm) Firavun hakkında “Ona yumuşak söz söyle, belki düşünür.” (Tâhâ sûresi, 20/44) diyor. Yani sana ve kavmine yıllarca kan kusturan Firavun bile olsa, yumuşak söz ve tatlı dille muamele edilmesi söz konusu. Burada dikkati çeken önemli bir husus da, Kur’ân’ın düşünmeyi, Allah’tan korkmayı “kavl-i leyyin”e bağlamasıdır. Bunu mefhum-u muhalifiyle ele alacak olursak, “Sertlikle üzerine giderseniz ne düşünür ne de haşyet duyar.” mânâsını çıkarabiliriz. O hâlde muhatap kim olursa olsun, bir şeyler anlatabilmek için mülâyemet ve müsamaha vazgeçilmez şartlardır.
Demek ki, Müslüman daima tavr-ı leyyin, hâl-i leyyin, kalb-i leyyin, vicdan-ı leyyin, kavl-i leyyin içinde bulunmak mecburiyetindedir ki, gerçek irşad insanı olabilsin. Aksi hâlde, yani yumuşamamış, erimemiş, Muhammedî ruh kalıbına dökülmemiş bir insanın her hâli ve tavrı sun’î ve yapmacıktır. Böyleleri belli bir süre tebessüm etseler de, kuyruğuna basıldığı zaman hemen diş gösterir ve mahiyet-i asliyelerini ortaya koyarlar. Zaten bir yıldız böceği rasat ehlini ne kadar zaman aldatabilir ki?
Bu ölçüler içinde Hz. Mesih’in ahir zamanda yeryüzüne inmesi ve ümmet-i Muhammed’den birine iktida etme meselesini, onun, Muhammedî ruhtaki mevcut adaleti, re’fet ve şefkatiyle ayrı bir buuda çekmesi şeklinde anlamak mümkündür. Yani Muhammedîlikteki itidalin üstünde hatta belki bazılarınca dengesizlik olarak görülecek şekilde ileriye götürerek “Dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönül kıranlara da gönülsüz olması” şeklinde anlayabiliriz.
Bu konuda asrın çilekeşi Hz. Bediüzzaman, ne güzel örnektir. O hemen her zaman kendisine işkencelerin en acımasızını ve en insafsızını reva gören ehl-i dünyaya karşı bile bir girizgâh bulup imanî hakikatleri anlatmaya çalışmış ve kat’iyen darılmamıştır. Zaten Ashab-ı Uhdûd da öyle değil mi? Kendilerine hendekler kazıp, o hendeklerin içine itekleyenlere, ruhlarının ilhamlarını boşaltmak için çırpınıp durmuyorlar mıydı?
Evet, bağırıp, çağırmayla, şiddet ve hiddetle hiç kimseye bir şey anlatmak ve hele kabul ettirmek mümkün değildir. Belki belli bir dönemde şiddet kullanma bir metod ve bir yoldu ama, zaman onu neshetti. Artık “Medenîlere galebe ikna iledir.” düsturu hükümfermâ. Günümüzün muhabbet erleri, çerçevesini çizmeye çalıştığımız seviyeyi yakalamalı ve bu konuda bol bol temrinat yapmalıdırlar.
Evet, yukarıda belirttiğimiz gibi Hz. Mesih, ahir zamanda, ahiretin en ücra köşesinde de olsa o önemli misyonu eda etmek için mutlaka nüzûl edecektir. Nüzûl edecektir ama, içinizde şahs-ı mânevînin muhtevî bulunduğu mânâ ve ruha nüzûl edecektir. Evet, o, bu mânâya ve bu ruha kalıp olmak için inecektir. Eğer o ruh yoksa ceset olarak gelmesinin bir mânâsı da olmaz zannediyorum. Hâsılı, netice olarak şunun bilinmesi gerekir ki, ahir zamandaki diriliş, hâl-i leyyin, tavr-ı leyyin, kalb-i leyyin ve kavl-i leyyini temsil edebilen sevgi kahramanlarının diriltici soluklarıyla gerçekleşecektir.
Hayalde İstikamet 8 dk.
İstikamet-i hayali nasıl temin ederiz?
Hayal; insanın herhangi bir şeyi zihninde tasavvur ve taakkulüstü canlandırmasıdır. Onun biraz ötesine ve hakikatten uzak olanına ve bu arada mühmeli sayılan şeye de meyal denir ki, Türkçe’de bu ikisi birden hayal-meyal’ şeklinde ifade edilir. Çoğu defa rüyalar, onlardan daha gerçek olmalarına rağmen, bazen galat olarak ikisine birden ‘hülya’ denir. Hâlbuki rüyalar, İslâmî anlayış çerçevesinde değerlendirildiği zaman, çok defa gerçek bir yönü olduğu da görülür. Zira onlar, gözlerin âlem-i şehadete kapandığı anda, âlem-i misale açılan pencere ve menfezlerden ruhumuza sızan levhalardır.
Hayal, tıpkı düşünce ve tefekkürde olduğu gibi, azme, ideale.. ait hususlarla ilgili olduğu zaman iyi ve faydalı; çirkin ve çirkef şeylere ait olduğu zaman da kötü ve zararlıdır. Hususiyle genç dimağlarda nefse ve hevesata ait hayal ve tasavvurlar, onları öyle olmayacak fenalıklara sürüklerler ki, bir daha kendilerini toplamaları çok zor olur. Hatta bazen daha taptaze bir dimağ iken sararıp giderler. Bu bakımdan, her günah içinde küfre giden bir yolun olduğu gibi, içinde fesat ve fücur olan her hayal de sahibini fıska ve dalâlete çekip götüren zihnî bir gulyabânidir.
Burada, insanın kötü şeyleri aklından geçirmekle muaheze edilip edilmeyeceği sorusu akla gelebilir. Hemen şunu ifade edelim ki, bu tamamen sübjektif ve her insanın kendi seviyesiyle alâkalı bir meseledir. Şöyle ki, mesela bazı insanlar âdeta bütün duygu ve düşünceleri itibarıyla Allah’a ve O’na ait değerlere göre kurulmuş ve plânlanmış gibidirler. Bu yönüyle de sanki onların beyin ve hafızaları, Cenâb-ı Hak tarafından karantina altına alınmış; şeytan ve şeytanî düşüncelere kapalı bir disket haline getirilmiş gibidir. Her yönüyle İlahî rahmet, İlahî hıfz ve kelâetin sıyanetinde olan bu ruhlar, şeytanın: ‘Rabbim! Beni azdırmana karşılık, ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini azdıracağım. Ancak ihlâslı kulların müstesna’ diye tavsif ettiği ve buna karşılık Cenâb-ı Hakk’ın: ‘İşte Bana varan dosdoğru yol budur. Şüphesiz Benim kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur..’ dediği, Cenâb-ı Hakk’ın has kullarıdır. Dolayısıyla başka türlü mülâhazaların, onların zihinlerini meşgul etmesi az görülen şeylerdendir. Onların bu türlü şeylere iradî olarak tevessülleri ise beyinlerine bir matkap salarak fısk ve fücuru kendi düşünce dünyalarına taşımaları anlamına gelir ki, bu durumda da hemen İlahî bir tokatla uyarılmaları kaçınılmaz olur. Bu tokat, küçük bir dikenin yolda ayaklarına batması olabileceği gibi, büyük bir belanın tokmak gibi başlarına inmesi şeklinde de tecelli edebilir. Ama her ikisinde de kastedilen mânâ şudur: ‘Zinhar, bu türlü şeylere girmeyin..’ Ancak bir de günah virüsü disketin içine sirayet etti mi, artık ondaki plân, program adına ne varsa, hepsi birden tehlike sath-ı mailine girmiş demektir ki bundan geri dönülmesi oldukça zordur.
Allah Resûlü (s.a.s.), bir hadislerinde, insanın kötülüğe niyet edip yapmadığı zaman, bir sevap kazanacağını; başka bir hadislerinde ise, fenalığa niyet edip yapmadığı halde günah kazanacağını bildirir. Bu iki hadiste kastedilen mânâ telif edildiği zaman, birinci hadisin bizim gibi avam insanlara karşı söylenmiş; ikinci hadis-i şerifin ise, Allah tarafından bol bol lütuflarla serfiraz kılınmış ve o lütuflar helezonunda yükselmiş insanlara yöneltilmiş bir hitap olduğu anlaşılır. Çünkü o insanın fenalıkları zihninde tasavvur etmesi, Allah’a kurbiyetle telif edilemeyeceğinden o, aksi bir hükümle cezalandırılır. Yine önemli (önemli olduğu kadar kudsî) bir mekânda bulunup, kendilerinden sadece okuma, düşünme, iman ve Kur’ân hizmetinde çalışmakla Allah’a kurbiyet kesbetme beklenen insanların, bu türlü fısk u fücura girmesi, çarşıya-pazara çıktıklarında gözlerine dikkat etmemeleri, Allah’ın kendilerine karşı onca hıfz, himaye ve kelaetine saygısızlık olacağından, daha büyük tokatlara sebep olabilir. Onlar, bu türlü şeylere maruz kaldıklarında, şeytandan bir ok yemiş gibi hemen Allah’a teveccüh etmeli ve: ‘Estağfirullah Ya Rabbi!’ demelidirler…
Evet işte ‘bu türlü mülâhazalar, bazı kullar için, vesile-i muahezedir’ diyebiliriz. Nitekim tasavvufta meşhur bir söz vardır: ‘Hasenâtü’l-ebrar, seyyiâtü’l-mukarrebin; ebrarın hasenâtı, iyilikleri, mukarrebinin günahlarıdır.’ Bu da teferruatta şer’î kıstasların, bazı insanlara göre değişmesi demektir. Evet bazı kimseler vardır ki konumları itibarıyla, daima hıfz u eman altındadır ve onlardan da bu himayeye karşı vefalı davranmaları beklenir.
Kasdî ve iradî olmaksızın, vazife icabı bu türlü şeylere tevessül eden Müslümanların dünyada başlarına bir şey gelmiyorsa, ümidimiz, (inşaallah) âhirette daha büyük cezaya çarptırılacaklarından değildir. Zaten bizim de sû-i zan edip öyle düşünmemiz hiçbir zaman doğru olmaz. Zira bu insanlar, vazife icabı toplumun içine girmekte ve görevlerini ancak bu şekilde yürütebilmektedirler. Dolayısıyla: ‘Toplumun içinde kalıp da ondan gelenlere katlanmak, tek başına olmaktan daha hayırlıdır.’ hadisi, onlar için bir sığınak sayılabilir. Böyle bir hayır arama düşüncesiyle, ister okulda talabe ya da hoca olarak görev yapsınlar, ister çarşıda esnaflık, isterse başka yerde çalışsınlar, kasdî olarak bu türlü şeylere tevessül etmedikleri müddetçe, tıpkı sokakta gezerken paçalara sıçrayan çamurun namaza engel olmadığı gibi bu durum da onlar için sorumluluk vesilesi olmaz. Çünkü zaruret anında mahzurlu şeyler, -zaruret miktarınca- mübahtır.
Fakat bir mecburiyet olmadan, kasdî ve iradî olarak bu türlü şeylere kapı aralanırsa, o zaman da Cenâb-ı Hak burada sormasa bile, âhirette sorabilir; dünyada sorulması ehven; ahirette sorulması ise, daha eşed/şiddetlidir. Dolayısıyla, özellikle Cenâb-ı Hakk’ın has dairesi içinde bulunan kişilerin, içtimaî münasebetlerinde olabildiğince dikkatli olmaları ve iktisat etmeleri gerekmektedir. Bu sebeple bu mevzuda hassasiyet gösterenleri hafife almak kesinlikle doğru değildir. Zira biz, yıllardan beri bu insanlara Efendimiz’in, Sahabe’nin ve onlardan sonra gelen diğer büyüklerimizin bu tür mevzulardaki hassasiyetlerini anlatmış ve dinin asırlardan beri yıkılan kalesini tamire çalışan arkadaşlar olarak, hiçbir şekilde gayr-i meşru tavır içine girmeden bu yolda yürümeye kararlı olduklarını vurgulamışızdır. Bu hassasiyet, dinimizin bir emridir ve bunlardan taviz vermemiz de mümkün değildir.
Hicret Özlemi ve Dengeler 10 dk.
Hizmet artık yurt dışında yapılıyor, burada biz boşuna duruyoruz gibi bir duyguya kapılıyoruz. Bu duygu ve düşünce doğru mudur?
Bu duygu ve düşüncenin değişik sebepleri olabilir. Bunlardan birisi yenilik ruhu ve yenilik düşüncesi olsa gerek. Arkadaşlarımız oralarda yeni çevreleriyle yenilik duyuyor, yenilik düşünüyor, yenilik telaffuz ediyor ve her şeylerini bu yeniliğe göre yapabiliyorlar ki, ben de şahsen böyle bir düşünceye öncelikle hürmet duyar ve asırlardan beri İslâm dünyasının mahrum olduğu ruh, nazarıyla bakarım.
Ayrıca burada şu birkaç mülâhazayı hatırlamakta da yarar var:
1) İnsanın bu düşünceyle nefsini hırpalaması, onu hesaba çekmesi ve saf duygu, saf düşünceye doğru merdiven merdiven tırmanması ki; herkes için metafizik gerilimin önemli bir esası sayılır.
Evet, insan ister yurt içinde, isterse yurt dışında hizmet adına yaptığı hizmetleri kat’iyen yeterli görmemeli; zira kendini yeterli gören ve yapacağım şey kalmadı’ diyen insan, aldanmış bir zavallıdır. Mü’mine gerçek anlamıyla ‘Firavun’ denilemez ama bu düşünceye sahip olan, mini bir firavun sayılabilir ve kaymaya, kaybetmeye de namzet demektir. Onun içindir ki, her ferdin, her şeye yetmediğine inanması; başka güç kaynaklarını kendi hesabına kullanabilmesi, büyük hamleler yapabilmesi adına çok önemli bir dinamiktir. Aksi takdirde, bazen böylesi ihsanlar, kendi benliklerinin enkazı altında kalır ve ezilir.. imânsız gitmeseler de dalâlet dalgaları arasında bocalar dururlar..
Buharî şarihi Kastalanî’nin üzerinde ısrarla durduğu 17 Sahabe vardır ki, bunlar kullukları adına hiçbir zaman kendilerini yeterli görmemiş ve hayatları boyunca hep nifak endişesi taşımışlardır. Hz. Âişe ve Seyyidina Ömer bunlardan sadece ikisi… Bu beşer üstü zatların şahsî kullukları adına takındıkları bu tavır, bizim için çok ciddi bir ölçü olmalıdır. Öyleyse bizler, gerek ferdî ibadetimiz, gerekse içtimaî ibadet diye adlandırabileceğimiz hizmet hayatımızda, her zaman nefsimizi sorgulamalı ve onun küstahlaşmasına fırsat vermemeliyiz. Aslında bu Bedî-üzzaman’ca, İmam-ı Rabbanî’ce, Hz. Ali’ce bir düşüncedir. Bedîüzzaman; ‘Allah bu dini fâcir insanlarla da te’yid eder’ hadisini ele alırken, nefsine ‘dine hizmet ettim diye fahirlenme, sen kendini, işte o racül-ü fâcir bilmelisin’ der. İmam-ı Rabbanî: ‘Nefsim itibariyle kendimi hiçbir zaman bir eşek kadar bile görmedim’ mülâhazasıyla beden ve cismaniyetine bakar. Tabii, eda edilen misyona gelince, orada ‘nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ’ prensibi geçerlidir. Allah bir oduna bile çok işler gördürebilir. Nitekim bazı çapa ve küreklerle, gül bahçeleri çapalandığı gibi, helâ çukurları da karıştırılabilir. Bizim iyi şeylere alet olmamız -bizi bu yolda kullanana canlarımız kurban olsun- sadece ve sadece O’ndandır. Evet, her şey O’ndan, bu şeyler üzerindeki bütün güzellikler de yine O’ndandır.
Ve Hz. Ali.. hayatı boyunca İslâm adına yapılan bütün mücadelelerin hep içinde ve önünde yer almıştır ama; bazen Efendimiz (sav), onu Medine’de yerine vekil bırakınca, cihaddan geri kalma kendisine çok dokunmuş ve bunu nefsinin liyakatsızlığına vererek bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştır. Evet o, ‘Sizler cihada gidiyorsunuz, ben ise burada, kadınlarla, çoluk-çocukla baş başa kalıyorum’ diyerek hislerini ifade etmiştir. İşte gün gelmiş, bu samimî niyeti onu, tekrar öne çıkartmıştır. Hayber’de, Hayber’in kapısı sökülemeyince, İnsanlığın İftihar Tablosu ‘Ali nerede?’ demiş. Gözleri rahatsız olarak huzura gelen Hz. Ali’ye dua etmiş, o tiryak tesirli mübarek tükürüklerinden onun gözlerine sürmüş ve derken Hayber’in o çözülmez, sökülmez kapısı onun eliyle sökülmüştür. Misallerini arz etmeye çalıştığımız bu mülâhaza ile insan, hizmette arkada kalmayı onuruna yedirememeli ve bunu yüzüne savrulmuş bir hakaret saymalıdır.
Buraya kadar kısaca arz etmeye çalıştığımız hususlar, insanın nefsini hesaba çekmesi adına düşüncelerimizdi; tabii arz edebildikse..!
2) Bazı kimseler, hizmetin gelişme seyri içinde, dünyanın değişik yerlerine gönderilirken, bazıları da meslek, ünite, birim itibariyle burada kalıyorlarsa, bu onların kalmaları gerektiğinden dolayıdır. Yani çeşitli mülâhazalar ve maslahatlardan dolayı bu kimselerin burada bulunmaları şarttır. Böyle bir karara danışılarak, konuşularak varılmıştır. Öyle ise istişare neticesi çıkan karara uyarak burada kalmak bir haneperestlik, rahatperestlik, rehavetperestlik değildir. Belki tam tersine emre itaat ve istişare kararına uymak demektir.
3) ‘Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır’ fehvasınca, burada hizmetleri gereği kalan insanlar, o diyarlara hicret etmiş, hizmet yapmış kişiler gibi sevap kazanabilirler. Nitekim Kur’an’da, ‘Mü’minlerden Allah’a verdikleri sözde duran nice er oğlu erler vardır ki, onlardan bazıları sözünü yerine getirip, o yolda canını vermiş, bazıları da (şehitliği, sıranın kendilerine gelmesini) beklemektedir.’ (Ahzâb, 33/23). buyurulmaktadır. İşte âyetin işaret ettiği bu düşünce atmosferi içinde, sıranın kendilerine gelmesini bekleme mülâhazası, onları da burada, iradeleri harici kalmanın dezavantajından kurtarabilir.
4) Türkiye, bugün dünyanın değişik yerlerinde görülen hizmetlerin merkezi durumundadır. Öyleyse bu merkezî hizmetin, sağlıklı gelişimi adına, halkıyla, talebesiyle, rehberiyle, öğretmeniyle, kadınıyla, erkeğiyle korunması ve dağıtımın bu dengeler gözetilerek yapılması şarttır.
Onun için, herkes, bir yönüyle İslâm’ın temel rükünlerinden biri olan meşverete riayet etmeli.. ve nefsine, ailesine, çoluk çocuğuna, işine, hatta hizmet felsefesine rağmen, günümüzün kudsîleri içinde yerini alabilmesi adına her şeye âmâde ve teşne bulunmalı.. ve bir gün kendisine de vazife terettüp ettiğinde hiç duraklamadan ve tereddüt yaşamadan, ‘baş göz üstüne’ deyip vazife yerine koşmalıdır.
Hasılı; herkes, hem içte hem de dışta mutlaka kendini hazırlamalı ve vakti gelince de arkasına bakmadan çekip gitmelidir. Burada bir hatıramı nakletmek istiyorum. İzmir’de ilk defa idarecilik yaptığım bir müessesede hüsn-ü zan beslediğim bazı talebeler vardı. Bunların içinden bazıları İzmir gibi gafletin ve nefsanîliğin gemi azıya alıp gezdiği bir yerde, okula gidip-gelirken ihtimal gözleri harama ilişmiş. Ve bir gün bunlardan iki talebe, bir dostumuza gidip demişler ki: ‘Elimizde olmayarak, çarşıdan geçerken gözümüz harama ilişti. Ne olur! Şunu al, sadaka olarak ver, biz de tevbe edelim.’ Bu hâdiseyi o zat bana gelip söyleyince, ben hiç duraklamadan onların isimlerini söylemiş ve onları ‘avucumun içi gibi bilirim’ demiştim. O da gülmüştü. Ve böyle bir hayli insan vardı.. tabii bunu tecessüsümle söylüyorum: Bunlar göz kapaklarını kaldırıp hem de İzmir gibi bir yerde harama bakmamışlardı. Ben çok defa, acaba, Üstad’ın, ileriye matuf va’dettiği, İslâmî hayatın bütün ünitelerde temsil edilmesi misyonunu, Allah (cc), bunlar içinden bazıları ile gördürür mü diye onlara hep ümidle bakmış, bu kadar saf, bu kadar duru, inşâallah o kadar da o ufkun insanı olurlar, mülâhazalarını yaşamış ve ardından da kendime defaatla şöyle demişimdir: ‘Acaba bir gün gerçekten bunların, bu misyonun insanı oldukları ortaya çıkarsa, sen şimdi onları bir talebe gibi karşına oturtuyor, ders takrir ediyor ve nasihatta bulunuyorsun, acaba o gün karşılarına oturup onları dinleyebilecek misin?’ Size bir şey daha söyleyeceğim burada: Vallahi, billahi, tallahi senelerce kendimi buna şartlandırmaya çalıştım ve: ‘Şu mini talebelerden biri çıkar da bu misyonun adamı olduğunu ortaya korsa, sen onu dinleyecek misin? Dinlemelisin; zira bu bir vecibedir’ dediğim hiç de az değildir. Şimdi her ferd, bu kıtmirce mülâhazadan ne anlıyorsa anlasın.
Evet, herkes ama herkes ‘Bana Türkiye’nin içinde ve dışında Asya’da, Avrupa’da, Amerika’da, Avustralya’da veya başka bir yerde bir vazife terettüp ederse mutlaka bir nefer gibi gidebilirim’ düşüncesine kendini kilitlemeli ve hep öyle bir duyguyla yaşamalı ki; böyle bir vazife, ömür boyu ona terettüp etmese bile, bu konuda hazır bulunması ona yeter. Nitekim nasıl ki Allah Rasûlü, bu konuda şöyle buyururlar; ‘Şehadeti hulûs-u kalp ile isteyen, yatağında bile ölse şehittir.’ Aynen bunun gibi, bu düşünceye kilitli insanlar, cihanın dört bir yanında cihad ediyor gibi cihad etmenin sevap ve faziletini ihraz edebilirler. Ancak niyette yörüngelerini bulmalı ve kendilerini fiilen hazırlamaları şarttır.
Evet, her ferd, ‘Ben niye fiilî mücahedenin önünde, ön cephede, ölüm ilk defa kendilerine gelecekler arasında, ilk defa yoklukta varlık cilvesini gösterenler, ilk defa sıkıntıları göğüsleyenler, ilk defa düzenleri bozulup da yeniden kurmaya çalışanlar arasında yerimi almadım’ dememesi ve bu teessürü vicdanında duymaması için şimdiden kendini şartlandırmalıdır.
Evet, artık söz değil, hamle ve aksiyon devri.
Hizmet İçi Mülahazalar 11 dk.
Kalbinizden rahatsız olup anjiyografi olmanızın hizmetimiz ve hizmetimizin seyri ile irtibatı var mıdır?
Hizmetimiz gibi hakkında çok sağlam düşünmemiz gereken bir mevzuyu, benim arızalı kalbimle irtibatlandırmak hizmete karşı saygısızlık olur diye düşünüyorum. Ama soruya, soru soran kişilere ve burada şu anda muhatabım bulunan insanlara hürmeten bir-iki cümle ile de olsa bir şeyler söylemeye gayret edeyim.
Herkes bir yönüyle mahiyetinin ilâhî vâridâtlara açık olması, onlara karşı bir santral vazifesi görmesi sebebiyle, içinde bulunduğu maddî âlemden öte metafizik âlemle irtibatlıdır. Bir anlamda objektif delillerin sunulamayacağı böyle bir iddia, yakışıksız da kaçabilir ama insanın ilâhî vâridâtlara bir santral olduğu çokları tarafından ifade edilmiştir. Veya Allah’ın matmah-ı nazarı, kâinatın fihristi olduğu öteden beri söylenegelen ve ‘telâkki bi’l-ümmet’e mazhar olmuş bilgilerdendir. Şimdi; eğer insan maddî yapısı itibariyle kâinatın bir fihristi ise -ki öyledir- onun maddî yapısından daha derin, daha engin olan ruhî yapısı da elbette kâinatla alâkalıdır. Dolayısıyla onun ruhî yapısı, hissî yapısı kâinattan koparılamaz. Hatta benim şahsî kanaatim, henüz bilmediği âlemlerle bile irtibatı vardır insanın. Yani Samanyolu dışındaki sistemlerle. Aksi halde rüyaları ne ile ve nasıl izah edeceksiniz Bakın, İnsanlığın iftihar Tablosu bir anda bütün kevn ü mekânı Erzurumluların ifadesi ile ‘elefend’ edip geri dönüyor. Demek ki insanın ruhî yapısının enginliği, derinliği bizim idrak ve ihata sınırlarımızı aşan bir hüviyettedir. Onun tahayyüller üstü, tasavvurlar üstü çeşitli âlemlerle irtibatı vardır.
Şimdi, madem ki ruhî yapısı itibariyle insan budur, bu insanın hizmet içinde temsil etmiş olduğu misyon itibariyle kâinat ve kâinatta cereyan eden hadiselerle elbette irtibatı daha farklıdır. Mesela hadis-i şerifte Allah Rasûlü (sav) semada ve arzda kendisine hüsn-ü kabul vaz’ edilen insanlardan bahsediyor. Bu insanları sırasıyla Allah seviyor, Allah’ın emriyle Cebrail seviyor, melekler seviyor, ruhanîler seviyor ve yeryüzünde insanlar seviyor. Burada mevzumuzla alâkalı olan nokta, bu insanların seviliyor olmasıdır. Ayrıca bir de insanın sevildiğini hissetmesi vardır ki, bu da çok önemlidir. Yoksa tavşan dağa aşık olmuş veya küsmüş, dağın haberi yok. Bu bir mânâ ifade etmez. Dikkat edilirse, burada insan vicdanı çok geniş bir dairede cereyan eden alâkayı hissediyor. İşte bu hissetme, ruhun kâinatla olan irtibatı neticesi gerçekleşiyordur. Biz bunu daha önceleri vicdan mekanizması adını vermiştik.
Evet, başta peygamberler olmak üzere, Hakk’ın nice mükerrem ibâdı, gökte ve yerde kendileriyle alâkadar olan hadiseler karşısında duyarlı olmuşlardır. Gün gelmiş -hadisenin cinsine göre- hastalanmışlar, gün gelmiş hapishanelere atılmışlardır. Meselâ; 6-7 Eylül hadiseleri olduğu sırada Barla’da hiçbir şeyden habersiz, sürgün hayatı yaşayan Bediüzzaman Hazretleri heyecan ve helecan içinde içeri girip dışarı çıkıyor. Halbuki o hadiselerde tam anlamıyla bir fecaî ve fezaî yaşanmıştı. Merhum Fatih Rüşdü Zorlu yanlış hatırlamıyorsam Kemal Zeytinoğlu’na ‘orada azıcık Rumlara karşı bir baskı yaparsanız, burada bizim pazarlık gücümüz artabilir’ der. Bizimkiler de vur deyince öldür anlar ve Rumların dükkanlarının vitrinlerini kırar, kumaşlar denize atılır, arabalar yakılır… vs. Bu hadise kendi ayakları üzerine yeni yeni dikilmeye başlayan Türkiye’nin başına çok şeyler getirebilirdi. Meselâ, bir ABD ambargosu devreye girebilir, Yunanlılarla savaş olabilir, Askeriye 60’larda yaptığı ihtilali o dönemde yapabilirdi. Ve Üstad bu hadiseyi veya bunun sebebiyet verebileceği neticeleri vicdanında sezdiğinden dolayı heyecandan çatlayacak hale geliyor.
Sizin estağfirullah diyeceğinizi biliyorum ama gene de söyleyeceğim; ben insan yerine konamam ama 71 ihtilali öncesi bu türlü şeyleri ben de vicdanımda sezdim. O dönemde gençliğimin verdiği bir güç ile şok hadiseleri bastırabilecek iradî bir gücüm olmasına rağmen, deliye döndüğümü, hafakanların beni benden aldığını bugün bile hatırlıyorum. Öyle ki, alınması gerekli olan hiçbir tedbir bana yeterli gelmiyor ve bir oraya, bir buraya talimatlar yağdırıyordum.
80 ihtilali öncesi de aynı. Küçük tansiyonum 11-12’lere fırlıyor, önce kalb, ardında disk kayması zuhur ediyordu.
Şimdi ruhumuzun kâinatta cereyan edecek olan hadiseleri önceden sezmesi, aslında bizim büyüklüğümüzü değil, Allah’ın rahmetinin enginliğini gösterir. Alâkadar olduğunuz kudsî dairenin hatırına size önceden sinyal veriyor Rabbim. Bunu öyle değerlendirmek lazım ve sadakat sadakası ile bunu karşılayıp şükranlarımızı Rabbimize arzetmek lazım. Şahsen ben, benimle ilgili bu meseleleri bu şekilde yorumluyorum.
Bu türlü sezişler hep sıkıntı, ızdırap şeklinde mi tecelli eder?
Hayır, bazen müsbet oylarla da olabilir ve onların sezişi de inşirah şeklinde kendini gösterir. Meselâ bir çocuk gibi, önümüze gelen her şeyi parçalamak-dağıtmak isteyebiliriz. Fakat Allah (cc) laubâliliği sevmediğinden dolayı, bu türlü durumlarda, hemen kendimize gelmeli, Rabbimizin üzerimizdeki nimetlerini hatırlayarak temkine, teyakkuza geçmeliyiz. Çünkü, Allah’ın nimetlerini yâd edip tahdis-i nimet mülâhazasıyla iki büklüm olacağımız yerde, sanki bunlar bizden kaynaklanıyormuş gibi coşmak, şımarmak ilk önce Rabbimize karşı saygısızlıktır. Burada hemen yapılacak şey Allah’a sığınmaktır. İstiğfar edip ma’siyetin önünü kesmek, tazarru ve niyazda bulunup meyelan-ı hayra güç ve kuvvet kazandırmaktır. Hasılı biz temkin, irade ve şuur insanıyız. Her hal ü kârda bunları hayatımıza mâl etmeliyiz..
İnsan bu haliyle beşerî normların üstünde midir?
Onu çok bilemeyeceğim. Zira insan, himmetinin ölçüsüne, büyüklüğüne-küçüklüğüne, derinliğine-sığlığına göre değerlendirilir. Meselâ, bir insan vardır ki sadece kendini düşünür. Nefsi adına meknî hiçbir şey kalmasın ister. Hatta Zât-ı Ulûhiyet’in bütün esrarı sadece kendine münceli olsun arzu eder. Bu tek başına bir insandır. İbn-i Beşiş gibi. Fakat bir de insan vardır ki doğduğu andan itibaren toplumun hemen her kesimine, her ünitesine açıktır. İlahiyatçılarla ayrı, halkla ayrı, askeriye ile ayrı bir münasebet içindedir. Himmeti çok âlidir. Küllî bir ruha sahiptir ve bu yönüyle o, toplumun tüm katmanlarına sirayet yolları arar-araştırır ve bulur. Hani Üstad’ın verdiği misal içinde, bir köy, şehir, kasaba, belde, vilayet, ülke ölçüsünde düşünen insanlara nisbeten, dünya çapında düşünen insan çok daha engindir. İşte Hz. Muhammed (sav) ve sırasıyla diğerleri. Allah Rasûlü (sav) insanları bırakın, cinlerin, meleklerin, ruhanîlerin dahi ızdırabını çeker. Melekler niye birinci kat semada, ruhlar niye başka yerde değil de sema-i dünyada pervaz ediyor, bunları düşünür ve üzülür. Hz. İbrahim, Kur’ân’ın ifadesiyle tek başına bir ümmet ve himmeti o denli engin. Hz. Musa, Hz. İsa… ve diğerleri. Hz. Ebu Bekir, ‘Vücudumu o kadar büyüt ki cehennemi sadece ben doldurayım’ Hz. Bediüzzaman ‘Milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmayı razıyım’, Fuzûlî ‘Bir an belâ-yı dertten eyleme cüda beni^ve daha nice misaller.
Fakat bu bir duyma ve isteme meselesidir. İnsanın ilk yaratılışta potansiyel olarak konulmuş bulunan başta hemcinsine olmak üzere, bütün mahlûkâta karşı alâka duyma hissinin işletilme, geliştirilme meselesidir. Ve bu Allah’ın fazlıdır. Cenâb-ı Hakk, bu fazlını dilediği insana lütfeder. Buna ulaşan insan, kilometrelerce ötede, Çin Seddi’nde İslâm’ın kaderini alâkadar eden bir hadiseyi vicdanında duyabilir. Zaten temsil ettiği misyon onu duymayı gerektiriyordur. Allah da ona göre onu donatmıştır. Nasıl ki Allah Rasulü’nün kalbindeki lümme-i şeytaniye bir ameliyât-ı cerrahiye ile atılmıştır. Aslında bu, ileride eda edeceği vazifeye ait bu donanımdır. Kalb-i pâk-i Muhammedî’nin dünya ile olan alâkasının kesilip atılmasıdır. Ve Efendimiz bu manevî ameliyattan sonra tamamıyle uhrevîleşmiştir. Mesela bu çizgide İman Rabbanî’nin ‘Nefsim itibariyle kendime hiçbir zaman eşek nazariyle bakmadım’ sözü veya Bediüzzaman’ın ‘Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden âlâ’, ‘Hem demekki: ‘Ben mazharım. Güzele mazhar ise, güzelleşir.’ Zira temessül etmediğinden mazhar değil, memerr olursun’ ve ‘Allah bu dini facir bir adamın eliyle dahi te’yid eder, o halde sen kendini o racul-i fâcir bilmelisin’ sözleri misal olarak verilebilir.
Bu seviyede bulunan bir insan kazanmaya mı, kaybetmeye mi daha yakındır?
Böyle zirvelerde bulunmak hem kazanmaya, hem de kaybetmeye açıktır. Yani bu insanlar arkalarında ne kadar insana ışık tutmuş, ne kadar insana müdahil olmuş ve bu himmetlerini ne kadar iyi kullanmışlarsa, o derece kazanabilirler. Fakat bunlar aynı zamanda tehlikeli zeminlerde dolaşırlar.. ciddi tehlikelerle karşı karşıyadırlar ve kaybedebilirler de. Çünkü bana göre böylesi kişilere verilen kin, nefret, öfke, şehvet vs. gibi duygular beşerî normların çok çok üstündedir. Dolayısıyla bu kişiler, nefis terbiyesini iyi yapamaz, iyi ayarlayamazlarsa hezeyan ve çılgınlıklar içine düşebilir. Hatta iyi ve yerinde kullanılmayan bu duygular onları delirtebilir. Fakat yine bu insanlar samimi ve yürekten olur, ihlâslı davranırlarsa Cenâb-ı Hakk onları ekstradan bir koruma altına alabilir. Kur’ân’ın Efendimiz (sav) için söylediği ‘Allah seni insanlardan koruyacaktır’ (Maide/67) âyeti bunun bir delilidir. Bu âyet-i kerimeyi sadece bedene gelebilecek bir kısım tehlikelerden Allah’ın muhafaza etmesi şeklinde anlamak ilâhî inayeti çok dar görme demektir. Onu insanın mahiyetine konulan duyguları, işin içine katarak, bütün yönleriyle korunması, hıfz-ı İlâhi içinde bulunması şeklinde yorumlamak herhalde âyetin ruhuna daha muvafıktır.
Netice itibariyle; başkalarının ayağına dikenin battığı yerde, sînelerine matkaplar salınan bu insanlar, kaybetmeye de kazanmaya da çok yakındır.
Hizmetin İstiğfar Buudu 5 dk.
Dinimize hizmet adına yapılan işlerde, istiğfarın yeri neresidir?
Dine hizmet adına vazifeler yerine getirilirken bazen Allah’ın hoşlanmadığı şeyler de işlenebilir ve bunlar, çok defa o işin tıkanmasına sebebiyet verebilir. Bu sebeple Kur’ân, Fetihle istiğfarı birbiriyle irtibatlandırmış ve Peygamber’e (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Allah’ın fethi geldiğinde, durmadan istiğfar et!”[1] buyurmuştur. Hz. Âişe Validemiz (radıyallâhu anhâ) diyor ki, bu âyet nazil olduktan sonra O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) istiğfarı bir mecliste bazen yüz defa olabiliyordu.
İşte bu ruh, bir peygamber ruhudur. Aksi ise, yani başarılar ve zaferlerle sevinme firavun ruhudur ve mü’mince davranışları firavun ruhu mutlaka tıkar. Misal verecek olursak, dine hizmet adına bir yere giderken bile olsa arabada veya uçakta kasılmak, şen şakrak bir hava ile ve ferah-feza tavırlarla bir yerlere gitmek, bir şeylerle meşgul olmak, kat’iyen Rahmânî değildir. Evet, istiğfarsız, murâkabesiz bu kabîl hizmetler, tıkanmaların başlıca sebebidir. Ve kat’iyen, inanıyorum ki, karşılaşılan tıkanmalar bu yüzden meydana gelmektedir.
Evet, öyle hassas günlerdeyiz ki, toplumun, hususiyle de adanmış ruhların duygu, düşünce, inanç ve amel bakımından yeniden bir kere daha kendini gözden geçirmesi lâzım. Bütün arızalı yerlerin tamiri, ruhî yapının yeniden ihya ve inşası için baştan ayağa gözden geçirilmelidir. Ancak böyle ciddî bir ameliyeden sonradır ki, insanlar, oruçlu bir ferdin su içme esnasında, suyun, içine akışını hissetmesi gibi, telaffuz ettiği her kelimeyle içi ürperecek ve çok defa huşû içinde kılınan bir namazdan dolayı bile “Estağfirullah” deme mertebesine yükseleceklerdir.
Evet, Allah’ın rızasının nerede olacağı bilinemez. Belki de O’nun rızası namazın böyle kılınmasında değil de, kaskatı, fakat rükünlere riayet edilerek kılınmasındadır. Zaten önemli olan, Allah huzurunda olma terbiyesini yaşamak, şeytanı ve şeytanî gafleti atarak ciddî bir iş yaptığının şuurunda olmaktır. Yani mesele, duyulacak şeyleri duymak değildir. Bununla “Hiçbir şey duymamak esastır.” demek istemiyorum. Demek istiyorum ki, şahsî kemalâtımız ve toplumun mükemmelleşmesi adına elde ettiğimiz her başarıda, istiğfar etme hissini kavrayıp geliştiremiyorsak bu bir gaflet sayılabilir ve Allah da gafilleri sevmez. Hatta “Allah bize ne güzel işler gördürdü.” ifadesi bile eğer istiğfarsız kalıyorsa bu da ihtimal, kamuflajlı bir şirktir. Bütün bu tür tehlikeli düşünceleri de ancak istiğfarımızın derinliği ölçüsünde zararsız hâle getirebiliriz.
Meselenin bir başka yönü; karşımıza çıkan gaileleri göğüslerken, “Bunlar niye başımıza geldi, neyimiz vardı?” gibi ifadeler kullanmak bir nankörlük ve Rabbe karşı bir terbiyesizliktir. Bundan dolayı içimize bu tür hisler gelince, hemen onu istiğfar ile boğmalıyız. Bütün bu olup bitenlerde suçu kendimizde arıyor muyuz? Nazarlarımızı projektörler gibi iç âlemimize çevirip durmadan orayı tarıyor muyuz? Kur’ân: عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ”Siz kendinize bakın!” (Mâide sûresi, 5/105) demiyor mu? Öyleyse niçin “Allah suretlerinize bakmaz, fakat kalblerinize bakar.” düsturuyla iç kontrolümüzü yapmıyoruz, gönüllerimize neler giriyor, neler çıkıyor, araştırmıyoruz.
Bunlar yapılmayınca, elde edilen başarılarda Allah’ın inayeti unutulur, nefsanîlik yaşanır ve insan aldanır.. aldanır zira bunlar şeytanın sağdan yanaşarak fısıldadığı vesveselerdir. Bakın Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kâbe’ye (fatih olarak) girerken, mübarek alnı, binitinin eyerinin ka’şına değecek şekilde idi ve kendisi de iki büklümdü. O hâlde yaptığımız her şeyde O’nun (celle celâluhu) rızasını aramalıyız. Hâlbuki çoğunlukla bir iş yaparken gülerek ve şen şakrak hâlimizle mâl-i hülyalar içinde dolaşıyor ve çok defa yanlış şeyler yapıyoruz.
Evet, O’nun rızası yeter bize. Öyleyse her şeyimizde O esas olmalı, O hedef olmalı ve bütün davranışlarımız, düşüncelerimiz O’na endekslenmeli…
[1] Bkz.: Nasr sûresi, 110/1-3.
Hizmetle Beraber Evlilik 9 dk.
Dâvâ düşüncesi içinde evliliğin yeri neresidir. Bu konuda nasıl düşünülmeli ve nasıl hareket edilmelidir?
Ben şahsen bir hizmet erine dünyaya ait meseleleri geriye al, ukbâya ait meseleleri de biraz öne çıkar’ demeyi, kendi adıma saygısızlık sayarım. Haddizatında böyle bir yaklaşım hakka-hakikate, sağlam düşünce ve muhkem mantığa da terstir.
Evet eğer, yeme-içme, çalışıp-kazanma, çoluk-çocuk sahibi olma gibi meseleler fıtratın gereği olmasaydı, bu konuda bile ‘bizi bekleyen bunca hizmet varken, bu türlü şeyleri aklının köşesinden geçiren insanlar, kendi mantıklarına ihanet ediyorlar’ derdim. Ne var ki Cenâb-ı Hakk, bizi yaratıp hayatımızı planlarken, bir yanını da bunlar gibi şeylerle örgüleyip irtibatlandırmıştır.
Bu gibi tabiî ve beşerî zaruretler, ibadet ü taat içinde sayılmayıp aksine, ibadet ü taate koşacak mü’minlerin, his ve mantık âlemine istikamet kazandırmak için tâlî meseleler cümlesindendir. Tıpkı sizi bir yerden başka bir yere taşıyacak olan arabanın içindeki estetik buudlu aksesuar gibi. Bu yönüyle de böyle bir meseleye, sadece tatmin olma ve ruhî hazza erme meselesidir denilebilir.
Diğer taraftan nesillerin devamı ve müstakîm bir düşünceyle hizmet etmek için hem kadın hem erkek adına bir hayat arkadaşına ihtiyaç olduğu bedîhîdir. İnsanın akşama kadar koşturup-yorulduktan sonra oturup dertleşecek, kendi aralarında bir şeyler paylaşacak ve neticede birbirine destek olacak birilerine ihtiyacı vardır. Bu açıdan yeri geldiğinde bir lisedeki talebe bile evlendirilmeli; ancak, ifade ettiğimiz gibi bunlar kat’iyen hayatın gayesi yapılmamalıdır. Hayatın gerçek gayesi, Cenâb-ı Hakk’tır ve bunu ‘Cin ve insi, bana kulluk etsinler diye yarattım’ (Zâriyat/56) âyetinde ifade etmiştir. Bu âyetin farklı şekilde yorumlandığına şahit olmadım. Hz. Sahibkırân’ın yaklaşımıyla ‘Hilkatin gayesi, fıtratın neticesi, iman-ı billahtır.’ Evet bu işin finalitesi Allah’ı bilmek ve O’na iman etmektir. Marifetle donanıp, muhabbetle coşmak ve vecd ü cezble Allah’a ulaşmaktır. Boyunduruğun yere konduğu, ırzın çiğnenip, namusun payimal olduğu, küfrün, ilhadın kol gezdiği bir dönemde ‘hele biraz keyfimize bakalım’ demek, bilmem ki neyin ifadesidir? Kur’ân bu mevzuda: ‘Allah’ın size verdiği her şeyi Allah yolunda harcayın. (Onları bu yolda harcamamak suretiyle) kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın’ (Bakara/195) buyurmaktadır. Evet, mealini verdiğimiz âyeti Allah Rasulü bu mânâda yorumluyor, Hz. Ebu Bekir meseleye böyle yaklaşıyor ve Ebu Eyyub El-Ensarî, İstanbul surları önüne kadar o yaşlı haliyle gelip cihad vazifesini yerine getirirken bir münasebetle âyeti böyle tefsir ediyorsa bizim oturup kendi durumumuzu tekrar gözden geçirmemiz gerektiği kanaatindeyim.
Onun için İslâm âlimleri böyle bir meseleyi, ibadet-itikad bahisleri içinde değil de; çarşı-pazarda alış-veriş gibi ‘muamelat’ kategorisine dahil etmişlerdir.
Ne acıdır ki, bazı kimseler, daha liseye intisab eder etmez ‘benim dünyaya karışmama altı sene kaldı. Üniversite sıralarına geldiğimde bu işi yaparım’ deyip, üniversiteyi bitirirken de ‘iyi, üniversite de bitti, sıra bu işe geldi’ mülâhazalarına kapılıyorlar. Bu türlü düşünceleri ben şahsen, benim İslâm’a, imana ve Kur’ân’a hizmet felsefemle telif edemiyorum.
Şimdilerde bir de hissî görmeye takılıp giden ve neticede boşanmaya sebebiyet veren bir evlenme furyası başladı ki, bütün bunlar karşısında içim parçalanıyor ve iki büklüm oluyorum. Hayat boyu bizim için ya bir nimet, ya da nikmet olabilecek böyle bir mesele; akla, mantığa havale edilmesi gerekirken hislere bina edilmekte ve neticede de başa bela olmaktadır. Halbuki hiç olmazsa böyle durumlarda akıl ve mantıkla hareket edilmeli ve komplikasyonlara sebebiyet verilmemelidir. Böyle önemli bir mesele, zevk ve keyf için yapılacak bir şey değildir, yapılmışsa, zehir zenberek dahi olsa karşılıklı katlanılması gereken bir iştir. İç çamaşırı mahremiyetinde korunması gerekli olan o evlilik hayatı, ciddi badirelere ma’ruz kalsa da dışarıya birşey sızdırmamak icab eder. Evet, belki bazı durumlar itibarıyla eşler, âh u ızdırapla hep ‘ah’ edebilirler ama, âlem o ‘ah’dan haberdar olmamalıdır.
Zannediyorum hizmet duygu ve düşüncesinin birinci planda tutulmaması, Allah’ın vermiş olduğu kabiliyetlerin yerli yerince kullanılıp hizmet düşüncesine kilitlenilememesi sebebiyle ufku dar, gaye-i hayal nedir bilmeyen, yüksek mefkûrelere dilbeste olamamışların sayısını artırıyor. Bu insanların ‘bedenim, cismim..’ deyip onu düşünmelerinden ve hayatlarını ağız-dil-dudak, yemek borusu ve tatmin uzuvları arasında örgülemelerinden daha tabiî ne olabilir ki! Oysa ki, insanın yaratılmasında çok büyük hikmetler var. Yirmiüçüncü Söz’de beyan edildiği gibi, insana bin altın değerinde birşey verilmiş; diğer canlılara ise bir altın.. o halde insan diğer canlılar gibi yaşayamaz.. yaşarsa, onun hesabını mutlaka sorarlar.
Dünyayı düşünen arkadaşlar, -Pir-i Muğan’ın yaklaşımıyla- askerliği bırakıp, çarşıda pazarda kendilerini ticarete salan insanlar gibi geliyor bana. Böyleleri ihtimal, gerektiği gibi askerlik eğitimi ölçüsünde disipline alıştırılmamışlar; eğer alıştırılsalardı, 40 yaşında bile bunlara böyle birşey teklif edildiğinde ‘Allah, Allah! Benim boş zamanımı mı gördüler ki, yeni bir meşgale teklif ediyorlar. Ben bütün gücümle yüklendiğim bu işin altından kalkamıyorken bu yeni durumu nasıl yükleneceğim ki! Yoksa bunlar beni âvâre, sergerdan biri mi zannediyorlar?’ diyeceklerdi. Şu anda bile tanıdığım 50 yaşlarında bir-iki insan var ki, ‘ben yapmam icab eden şeylere bile bu halimle yetişemiyorum. O iki şeyi birden götürmem mümkün değil’ düşüncesiyle yaşamaktalar.
Bediüzzaman Hazretleri, ‘Benim hakikî talebelerimden bir tanesi bir yere girmişse, ben o yeri o talebem sayesinde kendi hesabıma fethedilmiş bilirim’ diyor. Buna göre, bir okula gelip-giden bir arkadaşımız var da, o okulda hâlâ başka düşüncede olan insanların mevcudiyetine rastlanıyorsa, o insan talebeliğini bir kere daha gözden geçirmelidir.
Bu mevzuda dâvâyı temsilde önde olmakla birlikte, ‘vakt-i merhunu’ gelmeden böylesi şeylere yönelen insanlar, geçici olarak zevk ve lezzet duysalar bile, Rabb-i Kerimime itimad ederek söylüyorum dokuz defa elem çekecek, on defa iki büklüm olup, burada da, ötede de inleyeceklerdir. Ettiklerine ah u efgan edecekler ama, iş işten geçmiş olacaktır. Yaptıkları, yıktıkları şeylerden, deldikleri şahs-ı mânevîden -Allah çektirmesin ama- çok çekeceklerdir.
Ya Rabb! Hava karanlık, yollar karmakarışık. Sâlikler baygın ve dalgın. Vazife mukaddes, sorumluluklar ağır! İnsanlar ise, bu sorumluluklar karşısında olabildiğine duyarsız! Düşman kavî, talih zebun! Alınacak yollar uzun, Senin rızanı tahsil ise oldukça zor! Ve bizler ne kadar tutarsız ve yetersiziz.!
Ya Rabbî! Sana bir şey anlatmaya ne gerek!.. Halime bakıp görüyorsun. Kırık kalbimle beraber telleri paslanmış bir udum ve elimde parçalanmış bir mızrabım. Senelerden beri bunlardan birini diğerine dokundurmak suretiyle bir ses çıkarayım dedim. Heyhât! Öyle basık bir zemin ki, ne çıt çıktı ne de bir ses getirdi… Bu sözlerimden de hicap duyuyorum; ihtimal şimdi de nankörlük yapıyor olabilirim.
Ya Rabbî! Senin inayetin olmadan üç adım dahi atamayız. Sen bizleri istikametten ayırmadan, hedefe varıncaya kadar teyidat-ı sübhaniyen ile teyid eyle! Âmîn!
Hizmette Üslup 6 dk.
Rıza ufkunun yakalanabilmesi için inayet-i ilâhiyenin vesileleri nelerdir?
1. Allah’a Teveccüh
Allah rızasını kazanmaya doğru yol alan aşk-şevk kahramanlarının Cenâb-ı Hakk’a teveccühleri çok önemlidir. Zira, fertlerin şahsî hayatları adına inkişafları, Allah’a teveccühle gerçekleştiği gibi, hizmetleri adına inkişaf ve inbisatları da tıpkı güne bakan çiçekler gibi, ancak yüzlerinin O’na teveccüh etmesiyle mümkün olacaktır. Şayet insanlar, Cenâb-ı Hakk’a olan teveccühlerini kesecek olurlarsa, kendi düşünce dünyalarında gurûba kapandıklarından, batmaktan münezzeh olan ve bütün mevcudâtın kendisine teveccüh ettiği o Zât hakkında düşünce kaymalarına gireceklerdir. Onun için inâyet-i İlâhî adına tevhid, rıza, ihlâs ve araştırma buudlu Allah’a teveccüh çok önemlidir ve canlı kalabilmemizin de vazgeçilmez yollarından biridir. Yüce bir gâyeye gönül vermiş kutlular, bu önemli prensibe riayet ettikleri takdirde, yapmış oldukları herhangi bir hizmette, maddî açıdan başarılı olamasalar bile şahsî hayatlarında kazançlı çıkacakları muhakkaktır.
2. Sebeplere Riayet
Allah’ın (cc) inâyeti için gerekli olan bir diğer husus da sebeplere riayettir. Cenâb-ı Hak, bizi sebepler dairesi içinde yaratmıştır. Kudret dairesinin tam inkişafı ise ahirettedir; öyle ki orada her şey, hârikulâde nev’inden cereyan etmekte ve sürekli fevkalâdelikler yaşanmaktadır. Bu dünya, bir hikmet âlemi olduğu için, burada her şey esbap paketlidir. Sebepler dairesinde bulunulduğu halde onları görmezlikten gelmek ise cebrîliktir.
Öyle ise, bu dünyada sebeplere riayette o kadar hassas davranılmalı ve kusursuz hareket edilmelidir ki, dışarıdan bakanlar, Bunların hepsi birer sebepperest.’ demeli; Müsebbibü’l-Esbâb olan Allah’a, sebepleri hiçe sayarcasına öylesine bir teveccüh ve tevekkülde bulunulmalıdır ki, bu defa da ‘Bunların hepsi cebrî gibi hiçbir sebebi kabul etmiyor ve her şeyi Allah’a veriyorlar.’ demelidirler. Böyle bir tavır, Müsebbibu’l-Esbâb’la, O’nun vaz’ettiği sebepler arasındaki muvazeneyi kavrama açısından çok mühimdir. Nitekim bu tavrı, Allah Resûlü’nün (sav) hayatında da müşahede ederiz. Meselâ, Nebiler Serveri (sav), bir taraftan, bütün savaşlarında birbirinden farklı fevkalâde tabyalar kurması ve üst üste iki zırh giymesi.. vb. misallerde görüldüğü üzere sebeplere âzamî derecede riayet göstermiş; diğer taraftan da sanki hiçbir şey yapmamış gibi ellerini açmış ve ‘Bu orduyu bozguna uğratma!’ diyerek Rabb’ine dua dua yalvarmıştır. Böylece Müsebbibu’l-Esbâbla sebepler, esbâba riayet inceliğiyle Müsebbibü’l-Esbâb’a itikadın iltisak noktası haline gelmiştir; gelmiş ve gerçek bir Tevhid anlayışının ifadesi olarak denge tam korunabilmiştir.
3. Devam ve Temâdî
Cenâb-ı Hakk’ın inayeti için riayet edilmesi gereken önemli dinamiklerden biri de, ulaşılmak istenen hedef (Allah rızası) istikametinde sarf edilen ceht ve gayretlerin devam ve temâdîsidir. Zira çok çalımlı başladığı halde temsilcilerinin üç adım sonra ya yorulmalarından, ya bıkmalarından veya ülfete takılıp çalışmayı bırakmalarından dolayı tam semere hasıl olacakken son bulan nice dâvâ ve hizmetler vardır ki, sahiplerinin başına yıkılarak birer tarihî malzeme olmuşlardır.
4. Vifâk ve İttifak
Zikredilen bu hususlar yanında inâyet-i İlâhînin çok önemli bir vesilesi de vifâk ve ittifaktır. Çünkü teker teker her ferdin gücü veya beş-on insanın bir araya gelmesiyle meydana gelen topluluğun iktidarı müsellem olsa da Allah’ın (cc) bir cemaate, teker teker her ferde düşen hisselerin toplamından çok daha fazlasını lütfettiği de bir gerçektir. Eğer Cenâb-ı Hak, cihanın fethini ve rûh-ı revân-ı Muhammedî’nin dünyanın dört bir yanında şehbâl açmasını, mü’minlerin vifâk ve ittifak halinde mücadele etmesine bağlamışsa, bu husus ihmal edildiğinde, her bir fert tek başına Hasan Şâzelî, Ahmet Bedevî, Şâh-ı Geylânî gibi dev bir şahsiyet bile olsa, yine de başarılı olamayacaktır. Çünkü Allah (cc) böyle bir başarıyı Müslümanların birlik ve beraberliğine bağlamıştır. Evet, Allah’ın cemaate olan engin lütfu, ferdî kutbiyeti de, gavsiyeti de aşacak bir keyfiyettedir. Nitekim
يَدُ اللهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ
‘Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.’ (Fetih, 48/10) âyet-i kerimesi ve ‘Allah’ın inâyet ve kudreti cemaatle beraberdir.’ hadis-i şerifi de bu hakikate parmak basmaktadır. O açıdan yukarıda da zikredildiği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın inâyetine sunulan en güçlü dilekçelerden biri de vifâk ve ittifaktır.
Hâsılı, Allah’ın inâyetine mazhar olmak isteyenler, zikredilen bu hususlara riayet etmeli ve yapacakları hizmetleri bu doğrultuda yürütmelidirler.
Hoşgörü Ortam ve Atmosferini Sürekli Kılma 9 dk.
Türkiye’de hoşgörüyle alâkalı çıkışın, dünyada İslâmiyet’e karşı beslenen ve yaygınlaştırılan antipatiyi yer yer kırdığı ve inşaallah büyük ölçüde kıracağı müşahade ediliyor. Bu misyonu devam ettirme adına nasıl davranmalıyız?
Biz yitirdiğimiz cennetimizle beraber bir kısım millî hasletlerimizi de kaybettik. İlim, araştırma, çalışma, çalışmada usul, mesainin tanzimi, birbirimize yardımcı olma, kâinat kitabını okuma gibi hususlar, bizim yitirilmiş cennetle beraber kaybettiğimiz vasıflardan bazıları. Yitirilmiş onca şeyin en önemlilerinden biri belki de en birincisi ve en önemlisi, Türkçe’mizde enfes bir kelimeyle ifade edilen hoşgörümüzdür. Müsamaha da diyebileceğimiz bu kelimeden biz insanları biraz daha engince kucaklama, sımsıcak karşılama, kusurlarını görmeme ve hep affedici olma mânâlarını anlarız. Dıştan dilimize giren tolerans kelimesine gelince, hoşumuza gitmeyen hususları vicdan ve iman enginliği ve sîne genişliği içinde tolere veya duyguların gücüyle hazmetme demektir ki, aynı olmasa da birbirine yakın sayılırlar. Diğer bir yaklaşımla hoşgörü herkesi kendi konumunda kabul etme; kendi konumunda kabul ettiğimiz herkese bağrını açma; herkesi kucaklama ve Yunus’un ifadesiyle, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevme’dir ki zaten herkese sevgiyle açılma da bir mü’min sıfatıdır.
Allah (c.c), kâinatı sevgi üzerine yaratmıştır. Sevgi, varlığın sebebi, özü ve varlıkları birbirine bağlayan en güçlü bir bağdır. Kâinat içinde her şey Allah’ın sanatıdır. Öyleyse eğer siz, Allah’ın sanatı olan insanlara sevgiyle yaklaşmazsanız, Allah’ı, Allah’ı sevenleri ve Allah’ın sevdiklerini rencide etmiş olursunuz. Meselâ, Picasso gibi bir ressamın resmine karşı hem Picasso’yu, hem de onu sevenleri rencide etmiş oluruz. Yine, meselâ el-Hamra Sarayının mütenahiden nâmütenahiye, yani sonludan sonsuza açılışını çizgi çizgi ifade eden nakışları karşısında lâkayt kalırsanız o sanata ve onun sanatkârına karşı saygısızlıkta bulunmuş olursunuz. Aynen onun gibi, bu kâinat her yanıyla baş döndürücü güzellikleri, debdebe ve ihtişamı ile nakış nakış Allah’ın sanatıdır. Bu açıdan, insan da, hayvan da diğer canlılar da, hattâ cansızlar da, sevgiyle kucaklayıp bağrımıza basmaya değer mahiyette yaratılmıştır. Onlara karşı alâkasızlık ya da hafife alma, dolayısıyla Sanatkâr’a karşı bir alâkasızlık ve Sanatkâr’ı hor ve küçük görme demektir. Oysa, bizim varlığa ve diğer insanlara yaklaşımımız, yaratılanı Yaradan’dan dolayı sevme esasına dayanır. Dolayısıyla, eğer Müslümanlar olarak karşımızdakilere kılıçtan, kalkandan, öldürmeden, kesmeden bahsediyor ve bu şekilde onlarla aramızda uçurumlar meydana getiriyorsak, evet eğer böyle bir şey olmuşsa, biz temelde kendi çizgimizden kaymışız demektir.
Ancak şükranla yad etmeliyiz ki yitirilmiş cennetin emarelerinin zuhur ettiği şu günlerde, kaybettiğimiz diğer vasıflarla beraber hoşgörüyü de yeniden bulur gibi olduk ya da İslâm’ın ruhunda olan, Hz. Muhammed (s.a.s.) vasıtasıyla Kur’ân’da bize anlatılan hoşgörüyü, diğer vasıflar gibi yeniden bir kere daha keşfediyoruz.
Allah (c.c), hoşgörü konusunda yeniden var olma turnikesindeki bu topluluğu öne çıkardı ve ilâhî takdir onları, hoşgörüyü canlandırmaları için âdeta sahneye sürdü. Neticede de çok önemli bir hüsn-ü kabul meydana geldi. Ortaya konan müesseselerle birlikte, ferd ferd ve külliyyen Türkiye içinde ve dışında verilen hizmetler de dünya insanları ve hususiyle de bizim insanımız için bir cazibe merkezi, bir hareket haline geldi. Her şeyden evvel bu, şunu gösteriyor: Kur’ân’ı Kerim bir âyette, ‘İnsanlar iman eder ve salih amel yaparsa (yani davranışları da sıhhatli olursa) Allah onlar için hüsn-ü kabul, sevgi vaz’eder (onları başkalarına sevdirir ve kabûl ettirir.)’ buyrulmaktadır. Yani, netice itibarıyla, gök ehli ve yer ehli onları sever. Bir hadiste de ifade edildiği gibi, Allah sevdiği insanları gök ehline söyler ve onları sevmelerini ister. Onları gökteki melekler sevince, bu sefer gök ehliyle beraber yerdeki insanlar da sever.
İkinci husus, bu tohumda, çekirdek halinde temsil edilen hoşgörünün neşv ü nemâ bulmasıydı. Bu da, gönüllerde yaşanan bu duygunun mevsimi gelince tomurcuk gibi açılmasıydı. Bunun için, sebepler plânında gazetelerin, televizyonun, dergilerin, vakıfların vs. bu sürece destek vermeleri gerekiyordu ve oldu. Bütün bunlar birer küçük vesile ve bahane olarak bizim sertliğimizi, yol-yöntem bilmezliğimizi kırdı ve içimizdeki sevgi nüvelerini inkişaf ettirdi ve hoşgörüyü dışarı çıkardı. Böylece, biz de bu ‘bahar’ mevsiminde herkese kucak açtık ki bu da, gökteki hüsn-ü kabule yerin ses vermesiydi. Başka bir tabirle, yerdeki bu sesin gökteki hüsn-ü kabulden gelmesiydi.
Ve gökteki hüsn-ü kabul, yerde de ses getirdi. Bu ses getirmenin emareleri ortadadır. Gidilen her yerde kabul adına kapıların ardına kadar açılması; yetmiş küsur sene ateizmin, komünizmin insafsız paletleri altında düşünceleri, duyguları dümdüz olmuş ülkelerde bile açılan okullara minnetle, şükranla mukabele edilmesi ve ‘Allah için gelin ve gelirken o tertemiz duygu ve düşüncelerinizi de beraberinizde getirin’ demeleri, bunun en açık işaretleridir. Bu açıdan, hoşgörüde belli bir mesafe aldığımız her zaman söylenebilir. Öyle ki, hoşgörü mevsimi başladıktan sonra, Türkiye’de bir yerde Gazi Osman Paşa hadiseleri sahnelendirildi. Böyle bir hadisenin patlamasında esas unsur teşkil edebilecek belli bir anlayış harekete geçti ve hoşgörü dinamitlenmek istendi. Ancak senelerden beri ayrı görülen ve gösterilen taraflar basiretli davrandı, o badireyi de atlattılar.
Zannediyorum bundan sonra da sahneye binbir türlü oyun sürecek ve umumî huzuru bozmaya çalışacaklar. Ancak biz, başlamış olan bu süreci sonuna kadar götürmeye kararlı olmalıyız; kararlıyız ve Kur’ân’ın yol gösterdiği şekilde hareket etmek mecburiyetindeyiz. Evet O diyor ki: ‘(Rahman’ın kulları) boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile oradan geçer giderler.’ Herkes, hareketleriyle kendi karakterini aksettirir. Kâmil insanlara düşen, müsamahalı davranmaktır. Birilerinin Kur’ân’la alay etmesi; namazı, orucu hafife alması, iffetle alay etmesi, kendi üslûbunu ve karakterini ele verir. Ama mü’minler olarak biz, alaycı ve saldırganlara karşı bile olsa, saldırgan ve alaycı bir tavır içinde olamayız, alaya alayla, saldırganlığa saldırganlıkla karşılık veremeyiz.
Yine bir âyet-i kerimede: ‘(Ey Habibim!) İman edenlere söyle: Allah’a kavuşup, yaptıkları her şeyin hesabını vereceklerine inanmayanlara karşı daha müsamahalı olup, onları bağışlasınlar.’ buyurulur. Bu aslında, sizin de vicdanınızın sesidir.. evet siz, âmâ bir insanı gördüğünüz zaman, tekme vurup onu döver misiniz, yoksa elinden tutup yol mu gösterirsiniz?
Bu itibarla, geleceğin fikir işçilerine düşen vazife, toplum içinde yaşanan değişik çarpıklıklara yeniden ahenk kazandırmak, Türkiye’de bozulmak istenen ahengi korumak, nâhoş görünen her şeyi basiretle karşılamak, ‘Huz mâ safâ, da’ mâ keder: Temiz ve hoşa giden şeyleri al, hoşa gitmeyen bulanık şeyleri terk et.’ sözünde olduğu gibi, hoşa gitmeyen şeylere karşı lâkayt kalıp, herhangi bir hadiseye, kavgaya, gürültüye sebebiyet vermemektir.
Eğer bu hali bundan sonra da devam ettirebilirsek, çok kısa zaman içinde şu anda varılmış olan noktadan daha ötelere ulaşmamız mukadderdir. Elbette ki, bu ahengi bozmak için dıştan ve içten pek çok menfi teşebbüs olacaktır. Ama biz, hoşgörünün devamı için ölüp ölüp dirilecek ve bunu bozdurmamaya çalışacağız. Her yerde tufan tufan sevgi soluklayacak, sevgi ile insanların gönüllerine ve gözlerine akmaya bakacak, herkesi gerçekten sevgi ile kucaklayacak ve inşaallah 21. asra, hoşgörü asrı dedirteceğiz. Bu konuda öyle bir hırsımız var ki, böyle bir iki seneye razı olacak değiliz; biz biri-iki asrı, hattâ kıyamete kadar gelecek bütün asırları hoşgörü asırları haline getirmeye karar vermişiz ve bu yoldan dönme niyetinde de değiliz.
Hoşgörü ve Medya 5 dk.
‘Birinin ayıbını örtmek, ona atlas elbise giydirmekten daha hayırlıdır’ ifadesi, kabul edilmiş bir hakikat olmasına rağmen, medyada bunun tam tersi bir durum gözlemlenmektedir. Bu düşünce, medya ve topluma nasıl benimsettirilebilir?
Her şeyden önce şunu ifade etmeliyim ki, ben herkesin şikâyet ettiği medyaya dahi başkalarının bakıp gördüğü karamsarlık içinde bakmıyorum. Aslında medya son senelerde, insanımızın hissiyatına iyisiyle kötüsüyle tam tercüman. Bu açıdan onun da bazı hatalarının olması gayet normaldir. Hatta onlardan bir grup, yıllarca hemen her alanda memleketin terakkisi adına çalışan ve gayret gösteren ve toplum yararına değişik müesseseler tesis eden insanların meziyet ve faziletini hazmedememiş, onların başarılarını karalamak için elinden gelen her şeyi yapmış ve adeta faziletlerle savaşmıştır. Merhum cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın demokratik hak ve hürriyetlerin korunmasıyla alakalı ciddî teşebbüsleri ve insanî değerlere belli buudlar kazandırması söz konusu olmuş ise de arkası gelmemiştir. Oysaki bu konu daha ciddi ve uzun gayretler isterdi. Zira insanın tabiatına rağmen yüzde yüz bir değişim göstermesi mümkün değildir. Ve bu insan tabiatına terstir. Bu sebeple yıllardan beri milletin dem ve damarlarına işlemiş bir anlayış ve bir huyun birdenbire sökülüp sînelerden atılması çok zor olsa gerek. İşte, toplum gibi bir çarpık anlayış, duygu ve düşünceyle beslenen medya kanaat-ı acizanemce, her şeye rağmen yine de çok kötü sayılmaz. Nitekim, şimdilerde bahsini ettiğimiz medyanın başta yönetim kadrosu olmak üzere, çalışanların büyük çoğunluğu, Bize dinimiz öğretilmemiş ve tanıtılmamış. Biz, din ve diyanetin mânevî atmosferinden uzak, hep boşlukta yetişmiş nesilleriz’ diyerek bunu dile getirmektedirler. Bu ölçüde bile olsa medyadaki bu müsbet gelişme, hoşgörü ve diyaloğun güzel bir meyvesi sayılabilir.
Yukarıda da ifade ettiğim gibi, şahsen ben medyanın istikbali adına ümitvarım. Çünkü onlar da, küreselleşen ve hızla küçülen, küçülüp bir köy haline gelen dünyamızda, kim hangi görüşten olursa olsun herkesle beraber bir arada yaşamanın zorunlu olduğunu ve hattâ bu meselenin önümüzdeki yılların en önemli konularından biri haline geleceğine kesin gözüyle bakmaktalar. Bu sebeple de, daha çok hoşgörü ve diyalogla bu vetire hızlandırılmalı ve geleceğin dünyasına hem millet, hem de devlet olarak mutlaka hazırlanılmalıdır.
İkinci olarak, diyalog ve hoşgörü adına içte olduğu gibi, dış dünyaya açılmada da rahat olunmalıdır. Dünyanın küreselleşmesi, gümrük birliği veya Avrupa topluluğuna girme gibi gelişmeler bize din, diyanet, millet ve kültür adına herhangi bir şey kaybettirmez. Çünkü biz, bizi ayakta tutan dinamiklerimizin güç ve kuvvetine inancımız tamdır. Bizim, Kur’ân’ın vahy-i semavîye dayandığından, beşerin her türlü problemlerini çözeceğinde zerre kadar şüphemiz yoktur. Bu sebeple, korkacak birileri varsa, o da Kur’ân’ın diriltici ikliminden uzak yaşamakta diretenler olmalıdır. Böyleleri, ellerindeki sistem ihtiyaca cevap vermediğinden dolayı alternatif düşünceler araştırmakta ve ‘Bu arayışlar, insanlığı Müslümanlığa götürürse halimiz nice olur?!’ diyerek, kendi insanlarından korkup, endişe duymaktadırlar. Hattâ, bugünkü hırçınlıklarının arkasında da bu düşüncenin olduğunu söyleyebiliriz.
Evet, insan hak ve özgürlüklerine saygı, toplumda bir kesimin diğer kesimle çatıştırılmayıp barış içinde yaşanması, hoşgörü ve diyalog çalışmalarının hızlandırılması ve demokratik olan bütün gelişmelerin desteklenmesi hususunda medyaya çok önemli görevler düşmektedir. Ben, pek yakın bir gelecekte medyamızın bu misyonu tastamam yüklenip, onu hayata geçireceğine inanıyorum.
Hoşgörüde Denge 4 dk.
Hoşgörünün sınırı nedir? Hoşgörüde dengeli olunuyor mu?
Her meselede itidal ve denge çok önemlidir. Hoşgörü konusunda da kalb balansının çok iyi ayarlanması gerekmektedir. İddia olmayacağı mülâhazasıyla diyorum ki, biz, hoşgörü hususunda dengeli olduğumuza inanıyoruz. Bu itibarladır ki; hoşgörü derken, bunu milletimizin ve ülkemizin geleceğini tehlikeye sokacak, tarihimizi, millî-mânevî değer ve dinamiklerimizi tahribi netice verecek davranışlara karşı hoşgörülü olunması asla söz konusu değildir. Aslında bugünümüz ve yarınımız adına nelerin hoşgörüleceği ve nelerin hoşgörülmeyeceği bellidir. Ama öyle ümit ediyorum ki toplum, zamanla birbiriyle kaynaya kaynaya o dengeye ulaşacaktır. Ama bugün bize düşen şey, şu demokratik hava içinde, tartışma ve ayrılık konusu meselelerden kaçınarak, bizi toplum olarak, millet olarak birbirimize bağlayan hususları öne çıkarmak suretiyle, herkesi bulunduğu konumda kabûl edip, hoş görmekle işe başlamak isabetli bir yol olsa gerek.
Zaten başkalarının hukukunun söz konusu olduğu bir yerde müsamaha gösterme, kimsenin hakkı değildir. Biz nefsimize ait meselelerde fedakârlıkta bulunabiliriz; ama toplumun hakkını fertlere bağışlamaya gelince, o topluma karşı işlenmiş bir haksızlıktır. Evet, ben cüzdanımı veya sırtımdaki elbiseyi birisine verebilirim; bu bir fedakârlıktır. Ne var ki millete ait bir cüzdanı, millet malını ve kamunun hakkını birisine bağışlamam, zahiren hayır gibi görünse de, temelde zulümdür.
Şimdi birisi kalkıp da bir toplumun bugününe, geleceğine saldırıyor, aileyi tehdit ediyor; can’a, ‘nesl’e, ‘akl’a, ‘din’e ve ‘mal’a dokunuyorsa, bu türden davranışlara karşı müsamahalı olmak bizi aşar. Bunlar bilinen şeylerdir ve bu açıdan da hoşgörünün gayesi, hedefi ve milletin ondan ne anladığı açık ve nettir.
Öte yandan, hükümler muhtemeller üzerine kurulmamalıdır. Eğer hüküm muhtemeller üzerine kurulacak olursa, o takdirde, su-i zanna gidilmiş ve günaha girilmiş olur. Hükümler vukuâta, yani olup bitmiş hadiselere göre verilir. Ortada bir işaret ve delil olmadığı müddetçe, beraat-ı zimmet, yani kişilerin masumiyeti esastır. Bu, bir hukukî disiplindir. O açıdan, bazılarının, siz hoşgörü diyerek millet ve maneviyat aleyhinde her şeyi dinamitliyorsunuz ve bazılarının dümen suyunda gidiyorsunuz gibi dayanaksız ve tamamen sû-i zanna dayanan suçlamaları, nasıl bir bühtandan öteye geçmiyorsa, aynı şekilde, daha başkalarının, şimdi hoşgörü diyorsunuz ama, fırsat elinize geçerse şöyle-böyle yaparsınız gibi düşünce ve sözleri de, hiçbir işaret ve delile dayanmayan birer kuruntu olduğundan birer paranoya deyip üzerinde durmamak icap eder.
Şimdi bize düşen şey, savunduğumuz meselelere âlemin inanıp inanmaması değil; samimiyetle inandığımız sevgi ve hoşgörü davasında, Risalet vazifesinin ayları ve güneşleri olan peygamberlerin, o üstünlerden üstün vazifelerini yerine getirirken gösterdikleri azim, sebat ve kararlılığı göstermektir.
Hristiyanlığın İstikbali 7 dk.
‘Nasraniyet ya intıfâ veya istifâ edip İslamiyete terk-i silah edecektir. Hz. İsa da nüzul edip Hz. Muhammed’in ümmetinden olacaktır’ sözünün izahı nedir?
Evvela; Bu söz, Kur’ân-ı Kerim’deki De ki: ‘Ey Kitap Ehli! Allah’tan başkasına ibadet etmemek, O’na bir şeyle şirk koşmamak, Allah’ı bırakıp da birbirimizi Mâbud edinmemekten ibaret olan ve bizimle sizin aranızda müsavi bulunan bir kelimeye geliniz.’ Eğer bundan yüz çevirirlerse, deyiniz ki: ‘Şahit olun biz Müslümanlarız.’ ‘Müminlere insanların en şiddetli düşmanlık edenleri (bazı) Yahudiler ve müşriklerdir. Onlara sevgi yönünden yakın olanlar da ‘Biz Nasraniyiz’ diyenlerdir. Onların mü’minlere sevgileri, onlarda büyüklenip ululuk taslamayan keşiş ve rahiplerin olmasındandır.’ gibi bir kısım âyetlerden mülhem gibi ve âdeta bu âyetlerin tefsiri mahiyetindedir. Evet hakiki Hıristiyanlar, tevhid dinine yaklaşıp, ilhad ve inkârcılığa karşı Müslümanlıkla ittifak ve ittihad ederek, kıyamete kadar umûmi mânâda kâfirlerin üstündeki mevkilerini muhafaza edeceklerdir.
Sâniyen; Efendimiz (s.a.s.), birçok hadis-i şeriflerinde, yeryüzünde bir gün mutlaka Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan’ın şehbal açacağını ifade etmektedir. Tarihe baktığımızda, bunun bir ölçüde gerçekleştiğini görsek de, küre-i arz çapında beklenen o ruh ve mânânın henüz bütün bir insanlık için, ifaze-i feyzettiği söylenemez. Yani Efendimiz (s.a.s.)’in sağ eliyle sol eli henüz birleşmemiştir. Her ne kadar Müslümanlar beş kıtada at oynatmışlar ve bu yerlerde hakimiyet-i İslâmiyet vaki olmuşsa da, O (s.a.s.)’nun nescettiği ruh, mânâ ve espri yeryüzünün bütününü kuşatıcı ve kucaklayıcı bir keyfiyete ulaşmamıştır. Ne var ki, Efendimiz (s.a.s.)’in, belli bir zamana ait verdiği bişaret ve müjdeler ışığında, dünya çapında o kucaklayıcılığın gerçekleşmesiyle alâkalı herhangi bir ümitsizliğe kapılmak da yanlış olur.
İslâmiyet’in, herkese bir bereket kaynağı haline gelmesi, tabir-i diğerle dünyada devletler muvazenesinde yerini alması, kendi orijini ile herkes tarafından tanınıp bilinmesine bağlıdır. Bu itibarla da, hâl-i hazırdaki duruma bakıp ümitsiz olmaya gerek yoktur. Zira Müslümanlar, Sasanilerle karşılaşmadan 25 sene evvel, Sasaniler o dönemin en muhteşem devletiydi. O kadar ki, İstanbul önlerine kadar gelmişler, çok ağır şartlar altında, o dönemin başka bir süper gücü olan Doğu Roma İmparatorluğu ile bir anlaşma imzalayarak, onları haraca bağlamışlardı. Bundan birkaç sene sonra Kur’ân’ın da ifadesiyle bu defa da Rumlar, Sasaniler üzerine galebe çalmışlardı. Daha sonra ise, bu her iki süper güç de İslâm’a teslim-i silah ederek, pek çok tebasıyla Müslüman olma yolunu seçmişti.
Başta Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerin işaret ve bişareti olmak üzere, Bediüzzaman Hazretleri’nin de ifadesiyle, ahir zamanda, ‘Hz. İsa (a.s)’nın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakikî İsevilik dini zuhur edecek, yani Rahmet-i İlahiye’nin semasından nüzul ederek, hâlihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı saflaşıp durulaşarak hakaik-i İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp edecektir.’ Aslında, günümüzde bazı yorumlar da insanların ihtiyaçlarını karşılayabilecek mahiyette değildir. Zaten hakkıyla karşılayabilseydi, komünizm bir alternatif olarak onun karşısına çıkmazdı. Nitekim komünizmin doğmasına vesile olan da bir ölçüde içtimaî, idarî, siyasî hatta akîdevî bir yetersizlikti ki, o mâlum tarihî hadiseye sebebiyet verdi. J. J. Rousseau dinleri tahlil ederken, ‘Hıristiyanlık, insanlara mânevî bir dünya kurar ama onlara içtimaî ve siyasî ölçüler göstermez ve bu çeşit bilgiler hakkında bir şey söylemez. Bu ise, içtimaî ruha aykırıdır. Hıristiyanlığın kurduğu dünyada yaşamak isteyen insanlar, bir cemiyet teşkil edemezler.’ mealindeki sözleri, bazı hususların yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini vurgular gibidir. Bu sebeple de bütün bir dünya, ümitsiz ve karamsar ruhlarına iman ve heyecan kazandıracak mesih soluklu yiğitler beklemektedir.
Burada yeri gelmişken bir arkadaşımın Almanya’da başından geçen bir hadiseyi anlatmak istiyorum. Bu şahıs Alman bir çiftin evinde pansiyoner olarak kalıyor. Onun İslâm’ı, hayatıyla en güzel şekilde temsil etmesinin tesirinde kalan bu çift, sonunda Müslüman oluyorlar. Neden sonra evin erkeği, hidayetine vesile olan arkadaşıyla sohbet ederken kendini tutamıyor ve ona şunları söylüyor:
‘Seni hem çok seviyorum, hem de sana çok kızıyorum. Seni seviyorum çünkü benim hidayetime vesile oldun. Ama sana aynı zamanda çok kızıyorum çünkü eğer sen, buraya iki-üç ay evvel gelmiş olsaydın, benim babamın da hidayetine vesile olacaktın. Hayatını ahlâkî değerler itibarıyla tertemiz geçirmiş olan babam, maalesef İslâm’ın güzel yüzüyle tanışamadan ölüp gitti…’
Evet, ruh dünyası böylesine sarsık ve bunalımlı olan batı, onu bu buhrandan kurtaracak havariler beklemektedir. Sadece fert olarak değil -inşaallah- pek yakın bir gelecekte, topyekün insanlık olarak hak ve hakikat hüzmeleri, ışığa hasret hemen her noktaya götürüldüğünde, İslâm’a fevç fevç dehaletlerin olacağı görülecektir. Üstad Hazretleri’nin buyurdukları gibi orta kuşak ülkelerinin gözbebeği olan Türkiye, İslâm’ın zeki evladı Mısır’ı, Rus mekteb-i harbiyesinde okuyan Türkistan ile duygu, düşünce birliğine erdiğinde dünya muvazenesindeki dengeler de hak ve adalet yönünde değişecektir. Bu itibarla Hıristiyanlık, ya kendi çıkmazlarında inat ederek bunalımda kalacak ya da sâfîleşerek, kendi özüne yani tevhid düşüncesine ulaşacaktır. Bugün Batı’daki birtakım gelişmeler, onların ikinci şıkkı tercih ettiklerini ve edeceklerini göstermektedir. Evet bugün, Müslüman olmasa da, ‘Hıristiyan’ım ama, Hz. Muhammed’in de Hz. İsa gibi Allah’ın Resûlü olduğunu kabul ediyorum.’ diyenlerin sayıları düne nisbeten kat kat artmaktadır.
Hücumât-ı Sitte 10 dk.
Hücumât-ı sitte nedir?
İnsan bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Hayat baştan başa, değişik boy ve derinlikte bir imtihanlar zinciri olarak devam eder durur. İnsan tâ çocukluğundan başlayarak ruhunun bedeninden ayrılacağı ana kadar hayatının her karesinde bu imtihanlarla yüz yüzedir. Bediüzzaman Hazretleri, Hücumât-ı Sitte’ adıyla Yirmi Dokuzuncu Mektubun altıncı kısmında, ‘İns ve cin şeytanlarının altı desiselerini inşaallah akim bırakır ve hücum yollarının altısını da seddeder’ diyerek bu imtihanların en tehlikeli olanlarını ‘hubb-u cah, korku, tamah, ırkçılık, enaniyet ve tenperverlik’ olarak tesbit etmiştir.
Şimdi Bediüzzaman’ın tespit ettiği bu hastalıkları yine onun perspektifinden icmalî olarak izah etmeye çalışalım.
Hubb-u cah; makam arzusu ve şöhret düşkünlüğü demektir. Bediüzzaman insandaki bu duyguyu, ‘İnsanda, ekseriyet itibarıyla, hubb-u cah denilen hırs-ı şöhret ve hodfuruşluk ve şan ve şeref denilen riyakârâne halklara görünmek ve nazar-ı âmmede mevki sahibi olmaya, ehl-i dünyanın her ferdinde cüz’î, küllî arzu vardır. Hatta o arzu için hayatını feda eder derecesinde şöhretperestlik hissi onu sevk eder’ diyerek hulasa eder. Hubb-u cah, kalbin üzerine zift çeken ve ruhu felç eden kötü bir haslettir. Gönlünü böyle bir hastalığa kaptırmış talihsizlerin, bakışlarının bulanıp yol ve yön değiştirerek çıkmaz sokaklara girmeleri her zaman ihtimal dahilindedir. Gerçi hubb-u cah dediğimiz bu virüsün her insanda az-çok bulunması tabiîdir. İşte bu itibarladır ki, şayet bu his, meşru bir zeminde tatmin edilme yoluna gidilmezse, kendini böyle bir duygu ve düşünceden kurtaramayanların, hem kendilerine hem de içinde bulundukları topluma zarar vermeleri kaçınılmazdır. Böyle bir zararın telafisi ise oldukça zordur.
İkincisi, korkudur. İnsan korkuyla iradesine kement vurarak onu gemleyebilir. Bilhassa günümüzde ehl-i gaflet, korku hissiyle insanları sindirmeye çalışmaktadır. Bediüzzaman ‘İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hiss-i havftır. Dessas zalimler, bu korku damarından çok istifade edip onunla korkakları gemlendiriyorlar. Bunlar avamın ve bilhassa ulemanın bu damarından çok istifade ediyorlar, korkutuyorlar, evhamlarını tahrik ediyorlar’ deyip, meseleyi biraz da zaman ve mekân unsurlarıyla gözler önüne sermiştir. Hak ve hakikate inanmış bir sinenin bu marazdan kurtulması, ancak imanıyla metafizik gerilime geçip ‘Bin izzetim, bin haysiyetim ve bin şerefim olsa da, hepsi bu uğurda feda olsun. Ölüm ancak Allah’ın elindedir.’ kanaatleriyle aşılabilir. Zira kimseden korkmamanın yegane çaresi, korkulması gereken gerçek kaynaktan korkmakla mümkündür.
Üçüncü desise, tama’dır. Tama, bir şeyi hırsla istemek, açgözlülük ve doymazlık mânâlarına gelmektedir. Allah Resûlü (s.a.s.), ‘Eğer âdemoğlunun iki vadi altını olsaydı muhakkak üçüncüsünü isterdi. İnsanın gözünü ancak toprak doyurur. Allah ise tevbe edenin tevbesini kabul eder.’ sözleriyle tama’ın esiri olan insanların halet-i ruhiyelerini resmedip sunmaktadır. İnsan ancak, ‘Yiyin, için fakat israf etmeyin.’ âyetini kendine bir ölçü kabul edip, harcamalarını israfa varmayan bir ölçüde yaparak tama’dan sıyrılabilir. Ayrıca bazı kötü ruhlar, tama damarına girip inanmış sineleri kendi menfur emellerine alet edebilirler. Bediüzzaman, ‘Ehl-i dünya, hususan ehl-i dalâlet, parasını ucuz vermez, pek pahalı satar. Bir senelik hayat-ı dünyeviyeye bir derece yardım edecek bir mala mukabil, hadsiz bir hayat-ı ebediyeyi tahrip etmeye bazen vesile olur. O pis hırsla, gazab-ı İlahiyi kendine celb eder ve ehl-i dalâletin rızasını kazanmaya çalışır’ diyerek dikkatleri böyle bir tehlikeye çekmektedir.
Dördüncü husus, ırkçılıktır. Irkçılık fikri ilk defa Avrupa’da Durkheim ile başlamış ve sonraları da Devlet-i Âliye’nin sonunu hazırlayan âmillerden birisi olmuştur. Zira ırkçılık mülâhazasıyla sıbğatullah hakikatine mazhar olmuş milletimizi, Türk’ü Kürd’e, Kürdü Boşnağa, Boşnağı da Arnavut’a vurdurarak birbirine düşürmüşlerdir. İslâm, ırkçılığı dinin önünde tutan böylesi bir milliyetçilik anlayışına karşıdır. Evet İslâm’daki iman bağı sayesinde kabilecilik ve ırkçılık tamamen ortadan kaldırılmıştır. Ashab-ı Kirama bakıldığında birçoğunun farklı ırktan olduğu hemen müşahede edilir. Mesela Hz. Ebû Bekir Arap, Hz. Bilal Habeşli, Hz. Suheyb Bizanslı ve Hz. Selman ise Farslı’dır. Bunların hepsi farklı iklim ve farklı ulusların insanları olmalarına rağmen İslâm potasında birleşerek birbirleriyle kardeş olmuşlardır. Zaten ‘Muhakkak ki Allah yanında en üstün olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır.’ âyeti bu hakikati belgeler mahiyettedir.
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi İslâm, bir yandan ırkı, dinin önünde tutan menfî bir milliyetçiliği reddederken diğer yandan da müsbet milliyetçiliği tesbit buyurmuştur.. tesbit buyurmuştur; zira soy-sop, milliyet ve kavmiyet de bir gerçektir. Ayrıca bu ‘Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık.’, âyetinde yerini alan içtimaî bir vakıadır. Bediüzzaman da, bu gerçeği çok güzel bir şekilde teşhis etmiş ve bu teşhisini şu ifadelerle dile getirmiştir: ‘Şu müsbet fikr-i milliyet, İslâmiyet’e hadim olmalı, kale olmalı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli. Çünkü İslâmiyet’in verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; âlem-i bekada ve âlem-i berzahta o uhuvvet baki kalır. Onun için, uhuvvet-i milliye ne kadar da kavi olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek, aynı kalenin taşlarını kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nevinden ahmakane bir cinayettir.’
Beşinci desise; insandaki en zayıf ve en tehlikeli olan enaniyet (benlik) duygusudur ve insanın mahiyetinden ilk defa sökülüp atılması gerekli olan bir şeydir. Zira benlik anaforuna kapılan talihsizlerin, hak ve hakikati görüp bilmesi ve gözleri bağlı olduğu için de yoldan çıkmadan hedefe yürümeleri çok zordur. Bediüzzaman, ‘Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz, sizi enaniyetle vurmasınlar, onunla sizi avlamasınlar. Hem biliniz ki, şu asırda eh-i dalâlet eneye binmiş, dalâlet vadilerinde koşuyor. Ehl-i hak, bilmecburiye, ancak eneyi terk etmekle hakka hizmet edebilir. Enenin istimalinde haklı dahi olsa, mademki ötekilere benzer ve onlar da onları kendileri gibi nefisperest zannederler, işte böyle bir hâl, hakkın hizmetine karşı bir haksızlıktır. Bununla beraber, etrafında toplandığımız hizmet-i Kur’âniye, eneyi kabul etmiyor, nahnü (biz) istiyor.’ sözleriyle bu şeytanî sıfata karşı bizi tetikte olmaya çağırır.
Altıncısı günümüzde ciddi bir maraz halinde hakka gönül vermiş yiğitlerin pek çoğunun ayağına dolaşan tenperverlik (rahata düşkünlük) hastalığıdır. Evet içtimaî ruhu uyandıran, insanları irşat edip onları hakiki insanlığa yükselten kendini hakikate adamış bu hasbî ruhlar, böyle yüce bir mefkure uğrunda kat’iyen tenperverliğe girmeden, maddî-mânevî her şeylerini feda etmeye hazır olmalıdırlar. Üsturevî mahiyette Hz. İbrahim’in servetiyle alâkalı anlatılan bir menkıbe vardır. Aslı olmasa da, faslı bize bir şeyler anlatır. Hz. İbrahim’in o kadar çok koyunları ve bu koyunların çobanları vardır ki, o kendi dönemi itibarıyla en zenginlerinden sayılır. Bu kadar geniş bir serveti peygamberlik mansıbıyla telif edemeyen -hangi mülâhazadan kaynaklanırsa kaynaklansın- meleklerden bazıları, ‘Acaba peygamberlik mansıbıyla bunca servet nasıl te’lif edilir’ şeklinde bir soru tevcih ederler. Cenâb-ı Hak da ‘Bu servet onun gönlüne girmiş mi girmemiş mi gidin deneyin.’ der ve bunun üzerine melekler, vahiy meleği Cibril-i Emin reisliğinde insan suretinde temessül ederek Hz. İbrahim’in yanına gelirler. Burada melekler onun duyacağı şekilde ‘Subbûhun, Kuddûsün, Rabb’ül-melâiketi ve’r-rûh’ diyerek mârifetlerini ifade ederler. Bu kelimelerin her biri, Cenâb-ı Hakk’ı takdis ve tesbih adına çok iyi seçilmiş kelimelerdir. Kalbi lahutî esintilere açık olan Hz. İbrahim, böyle bir tesbih duyunca çok hoşuna gider, ‘Allah aşkına bu ne güzel şey!’ şeklinde hayretini bildirir ve ‘Servetimin üçte biri sizin olsun, dediklerinizi bir kere daha söyleyin.’ der. Melekler bir daha söylediklerinde Hz. İbrahim, ‘yarısı sizin olsun’, bir kere daha söylediklerinde ise ‘çobanlarımla beraber size köle oldum’ karşılığını verir. Bunun üzerine Cibril kendini tanıtır ve ‘Ben Allah’ın meleğiyim. Bunlara ihtiyacım yok, fakat Rabbim senin sadakatini göstermek istedi ve seni bizimle imtihan etti’ der ve oradan ayrılırlar. Evet ak yolun hak yolcuları, rahat ve rehavet girdabına kapılmadan niyetlerinde sadece Allah rızası olduğu halde hep yollarına devam etmelidirler.
Hâsılı; Allah’ın sonsuz rahmetine karşı, O’na olan ümit ve teveccühü bir lahza olsun kaybetmeden, daima nazarlar O’na yönlendirilmeli ve murakabe hissiyle meşbû olarak hareket edilmelidir. Böylece aksiyon ruhu dumura uğramayacak ve ‘Hücumât-ı Sitte’de zikredilen desiselere kapınılmadan, günahların hacaletinden ve ümit kırıcılığından sıyrılıp af kevserlerinden kana kana içerek ruhlara inşirah veren sonsuz rahmetlere ulaşmak mümkün olacaktır.
Hümanizm 9 dk.
Hümanizm düşüncesine İslâm’ın bakış açısı nedir?
Sevgi, günümüzde en çok işlenen ve kendisine ihtiyaç hissedilen konulardan biridir. Aslında sevgi, bizim inanç ve gönül dünyamızın da hiç pörsümeyen gülüdür. Her şeyden önce, Cenâb-ı Hak, kâinatı muhabbet atkıları üzerinde bir dantela şeklinde ördüğü gibi varlığın bağrında her zaman en büyüleyici bir edayla seslendirilen mûsiki de yine sevgidir. Aile, toplum ve milleti teşkil eden fertler arasında en güçlü münasebet sevgi münasebetidir. Sevgi, anne-babadan evlâda şefkat şeklinde; evlattan anne-babaya da saygı şeklinde tecelli eder. Evrensel sevgi ise bütün kâinatta varlığın her parçasına karşı yardımlaşma ve dayanışma şeklinde kendini gösterir.
Öyle ki varlığın ruhunda en hakim unsur sevgidir. Âdeta her varlık, bir sevgi melodisi içinde, o kâinat çapındaki geniş koronun bir ferdi olarak Allah’tan aldığı büyülü bir nağmeyi, kendi üslûbu ile eda ve icra ediyor gibidir. Ancak, varlıktan insanlara, varlıktaki bir bireyden diğerine karşı bu sevgi teatisi, irade üstü bir şekilde cereyan etmektedir. Çünkü iradesi olmayan varlıklarda tamamen İlâhî irade ve İlâhî meşiet hâkimdir. Bu açıdan insanlar, varlıktaki bu sevgi senfonisine iradeleriyle iştirak ederek, mahiyetlerinde var olan sevgiyi geliştirip, insanca icra edebilmenin yollarını araştırırlar. Öyleyse her insan, ruhundaki sevginin sû-i istimal edilmesine meydan vermeden, kendi tabiatına karşı bir aşkınlık içinde, hem gerçek bir yardımlaşma ve dayanışma ortaya koymalı, hem de insanî veya fıtrî hukuk açısından varlığın ruhuna yerleştirilmiş bulunan genel âhengi mutlaka korumalıdır.
Hümanizm, günümüzde üzerinde ulu orta konuşulan ve şuraya-buraya çekmeye müsait bir sevgi anlayışı. Günümüzde bilhassa bazı çevreler, İslâm’daki cihad konusunu, muhakemesi yetersiz avamın kafasını karıştırarak, onların gönüllerinde İslâm’a karşı şüphe uyarmaya ve yine zihinlere mücerred (soyut), dengesiz bir hümanizm anlayışı empoze etmeye çalışmaktadırlar. Evet, bir taraftan, anarşi ve teröre karışan, ülkenin birliğine-bütünlüğüne dokunan, hattâ memleketi bölmek isteyen, asırlardan beri devam edegelen bu ülke ve bu ülke insanının varlık ve bekasına karşı cephe alıp tahribatta bulunan insanlara acımalı, merhamet edilmeli’ deyip, diğer taraftan, önlerine bir kısım sözde din adamlarını da katarak, insanların gözyaşlarına bakmadan, masumları öldürenlere ve vahşetin en dehşetlisini işleyenlere seyirci kalanların bu garip tavırlarını hümanizmle te’lif etmek (bağdaştırmak) çok zor olsa gerek.
Hiçbir mümin, yüklendiği misyon itibarıyla meseleleri abartarak, çarpıtarak, olduğundan farklı gösterme gibi bir aldatmacaya kat’iyen bilerek girmez. Bu açıdan, sırât-ı müstakim (dosdoğru yol) ve Kur’ânî dengenin temsilcisi olan Allah Resûlü ve onun canlandırdığı gerçeği cemaat halinde en mükemmel şekilde ortaya koyan Sahabe-i Kiram, sevgide de itidal ve dengenin temsilcisi olmuşlardır. Konuyu Asr-ı Saadet’ten bir-iki örnekle müşahhaslaştırmak mümkündür.
1) Tarihteki konumu ve üzerine aldığı misyonu açısından Abdullah İbn-i Hüzafe (r.a), Bizans içinde Hz. Ömer’in (r.a) hususi bir elemanı olarak değerlendirmek yerinde olur zannediyorum. Abdullah (r.a), Hz. Ömer döneminde önemli bir misyon yüklenmiş ve bu işi yaparken de düşmanları tarafından keşfedilip, yakalanmıştır. Hasımları, kendisine akıl almaz işkencelerde bulunmuş; hattâ çok güvenilir bir kısım siyer ve tarih kitaplarının yazdığına göre, bu mübarek Sahabî’nin başı kaynayan suya sokularak işkence edilmiş ve bu korkunç işkenceler neticesinde bile ona hiçbir şeyi kabul ettirememişler. Bu arada bütün bu olup bitenleri içinde yaşadığı manastırın bir deliğinden seyreden bir rahip, Abdullah İbn Hüzafetü’s-Sehmi’nin göstermiş olduğu cesaret karşısında hayran kalarak bu şanlı Sahabî’yi karşısına alır ve ona şu teklifte bulunur:
– Oğlum, cesaretine hayran kaldım. Şimdi sana üç dakika mühlet vereceğim. İhtimal bir-iki dakika sonra seni öldürecekler. Bunu iyi değerlendirirsen, hem dünyada, hem de âhirette mes’ud olursun. Zira bu üç dakika içinde sana Hıristiyanlığı telkin edeceğim ki bundan sonra ölsen de gam yeme; çünkü Hz. Mesih’e kavuşacaksın.
Abdullah İbn Hüzafetü’s-Sehmî’nin çehresinde bir tebessüm belirir ve ardından rahibe şunları söyler:
– Aziz peder! Şimdiye kadar beni kimse dinlemedi. Bu üç dakikalık fırsatı verdiğinizden dolayı, bilseniz size ne kadar müteşekkirim. Çünkü bu üç dakika içinde size hak dini öğreterek gerçek kurtuluş yolunu gösterebilirsem, artık ölsem de gam yemem…
Evet bu hadise, İslâm’ın en kritik anlarda dahi, hattâ ölürken-öldürürken bile müntesiplerini, nasıl başkalarının iyiliğini düşünmeye sevk ettiğini anlamak bakımından çok önemlidir. Ayrıca bu hadise bize, İslâm’ın sevgi ve muhabbet ikliminin ne kadar geniş olduğunu göstermesi açısından da fevkalâde dikkat çekicidir.
2) Bir Sahabi naklediyor:
‘Hz. Ömer’le (r.a) beraber, herhangi bir tapınağın önünden geçiyorduk. Orada sakalı göbeğinde, iki büklüm, bembeyaz saçlarıyla yaşlı bir insan duruyordu. Onu görünce, Halife’nin dizlerinin bağı çözüldü, iki büklüm oldu ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. ‘Niye ağlıyorsun ya Emire’l-Mü’minîn?’ diye sorulduğunda, o mealen ’70-80 yaşına girmiş, fakat hâlâ insanlığı kurtuluş sahiline götüren ve kaptanlığını bizzat Hz. Muhammed’in yaptığı gemiye binememiş.’ Cevabını verdi. İşte, İslâm’ın evrensel sevgisi budur.
Hâlbuki, o dönemde çokları, insanları tahrik edip, Müslümanlığın önünü kesmek için lâzım gelen her şeyi yapıyordu. Ne var ki, Resûlullah’ın halifeleri, Allah Resûlü’nden devraldıkları sevginin temsilcileri olarak, o anda en büyük düşman sayılan biri karşısında dahi, insanlara olan sevgi, şefkat ve merhametlerinden dolayı hıçkırıklarını tutamayıp iki büklüm olabiliyorlardı.
Konuyla alâkalı daha yüzlerce misal getirilebilir. Zannediyorum, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bu mevzudaki müşahede, tavır ve davranışlarının, talebelerinin tavır ve davranışlarından geri kalmayacağını siz de takdir edersiniz. Çünkü O, en mükemmel lider, her konuda rehber ve bütün varlık için de bir rahmetti.
Hatta İslâm’ın ruhundaki sevgiye uyanmış ve Sahabe’den sonra geldikleri için Tabiûn ve Tebe-i Tabiîn denilen kutlu nesiller döneminde öyle insanlar yetişmiştir ki, farkına varmadan bir çekirgeye basmışlarsa, hemen halifeye gelip, bunun cezasının ne olduğunu sormuşlardır. Ayrıca camilerimizin ve minarelerimizin ışık saçan çehrelerine baktığımız zaman, alınlarında kuşlar için yapılmış yuvacıkları görürüz. İşte bu, cedlerimizin sevgideki derinliklerinin bir ifadesidir. Evet şanlı tarihimiz, insanların yanında hayvanları bile koruma adına öyle müthiş ve baş döndürücü insanî davranışlarla örülüdür ki başka bir yerde bunlardan hiçbirini göstermek mümkün değildir.
İslâm’ın evrensel prensipleri çerçevesinde sevgi mülâhazası ve sevgi düşüncesi çok dengelidir. Zalim ve mütecavizler bu sevgiden mahrumdur. Zira zulmedene gösterilen sevgi ve merhamet, onu iyice saldırgan yaptığı gibi, aynı zamanda başkalarına da tecavüze teşvik eder. Bu sebeple, evrensel sevgiyi tehdit eden bu tür insanlara karşı merhamet edilemez. Çünkü zalime gösterilen merhamet, mazluma karşı yapılmış en büyük merhametsizliktir. Veya ‘Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım et. Zalime, onu zulmünden vazgeçirmek suretiyle yardım edebilirsiniz’ buyuran Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu düsturu çerçevesinde, zalime de, onu zulmünden vazgeçirmek suretiyle merhamet gösterilmelidir.
Hz. Mesih ve Misyonu 12 dk.
Yüklendiği misyon itibariyle Hz. Mesih’i anlatır mısınız?
Hz. Mesih, olabildiğine maddeci bir topluma peygamber olarak gönderilmiştir. Böylesine maddeci bir topluluğun ıslahı adına Hz. Mesih, onların karşısına ruhçu bir düşünceyle çıkmış ve onların maddeci düşüncelerini ta’dil etmiştir.
Müşrikliği ve putperestliği, doğrudan doğruya din ünvanı ve din referansıyla diyanet blokajı üzerine oturtan toplumların, daha sonra o dinî telakkiden sıyrılıp, yeni bir dinî düşünceye ulaşmaları oldukça zordur. İşte Hz. Mesih, meb’us bulunduğu toplumdan, maddeciliği ta’dil ederek, metafiziğe kapı aralamış.. ve aynı zamanda vahy-i semavi ile, ifrat ve tefrite girmeden madde ve ruh arasında bir denge te’sis ederek bu zorluğu aşmıştır. Ne var ki, daha sonra gelen onun müntesipleri, bu dengeyi muhafaza edememiş.. bundan dolayı da zamanla bütün güçleriyle ruhçuluğa ve sprütüalizme yönelerek maddeyi bütün bütün inkar etmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’in de ifadesiyle (Hadid/27) onlar, ruhbanlığı kendilerine farz kılarak, sözde bununla değerler üstü değerlere ulaşacaklarını zannetmişlerdir. Oysa ki onlara böyle bir zorluk tahmil edilmemişti. Evet onlar, Allah’ın rızasını tahsil maksadıyla, dinin ruhunda olmayan şeyleri icad etmiş ve daha sonra da icad ettikleri bu şeylere yenik düşüp, onların ağırlığı altında dinin aslından uzaklaşmışlardı. Halbuki meşru dairedeki zevk ve lezzet, hem keyfe kâfi, hem de zaruri ve lüzumludur. İnsan için aile hayatı, çoluk-çocuk, hayatî bir ihtiyaçtır. Onların bir kısmı, bu mübaha karşı müstenkif kalmış ve farkına varamıyarak kiliseleri o işin gayr-i meşru levsiyâtı ile kirletmişlerdir.
Hıristiyanlıkta, bu türlü daha bir çok tağyir, tahrif ve yanlış anlamalar mevcuttur. Örneğin Yuhanna İncil’inde, Eğer yüzüne bir tokat vururlarsa, dön diğer yüzüne de bir tokat vursunlar’ diye bir ifade vardır. Günümüzde bu mana ve ruh, belli ölçüde değerlendirilebilir. Bu bir nevi, ‘Dövene elsiz, sövene dilsiz’ sözünün değişik bir versiyonudur. Ancak insanların zulümlere karşı teslimiyetçi bir şekilde davranmaları yanlışlığa açık bir durumdur. Zira, zulmedenler hiçbir zaman zulmetmeye doymazlar. Hıristiyanlık, zuhur ettiği zaman itibariyle, değişik baskılar altında kendini anlatma ve kendini ispat etme imkanını elde edememişti. Bu baskı ve zulümlere karşı onlara, ‘mukabele etmeme’ fikri aşılanmış ve bu, daha sonra onlarda bir karakter haline gelmiştir. Bu düşüncenin uzantısı olarak onlar; harp etmemeyi, kendilerine ne yapılırsa yapılsın, karşı koymamayı ve dünya zevklerinden uzak kalarak ruhbanca bir hayat yaşamayı vs. bir disiplin olarak benimsemişlerdi. Ne var ki, bu disiplinlerin pratik hayattaki yansımalarına bakıldığında manzaranın hiç de aslına uygun ve iç açıcı olmadığı görülecektir. Çünkü onlar, bugün dünyanın değişik yerlerinde -esefle müşahede etmekteyiz- benimsedikleri bu prensiplere aykırı olarak, yer yer hayatın karşılarına çıkardığı ve insan fıtratının bir gereği olan ihtiyaçlarını gayr-i meşru yollardan giderme ve duygularını tatmin etme yollarına girmişler; uzantıları günümüze kadar gelen kanlı savaşlar yapmışlar ve birçok insanın haksız yere ölmesine sebep olmuşlardır.
Hz. İsa’nın (as) materyalist bir topluma uyguladığı ıslah hareketi, aynı zamanda kendisinden sonra gelecek olan ve müjdesini de bizzat kendisinin verdiği ‘İnsanlığın İftihar Tablosu’na giden yolları da açmıştır. Ancak, başta da ifade ettiğimiz gibi daha sonraki müntesipleri, Yahudi ifratına karşı tefrite düşerek, bütün bütün fiziği de maddeyi de inkar etmişlerdi. Fetih suresinin en sonunda yer alan uzunca âyet, bu mevzuya ışık tutmaktadır. Burada o âyetle alakalı bir kaç hakikati arzetmek istiyorum:
Ayet, ‘Muhammedun Rasulullah’ diye başlamaktadır. Ayetin başındaki bu ifade ile Peygamber Efendimizin (sav) risaleti vurgulanmış ve değişik yerlerde geniş olarak bu hakikat ifade edildiği için de, icmâlen geçilmiştir. Bu ayette, daha ziyade Kur’an, Efendimizin (sav) etrafındaki insanlara dikkat çekmekte ve değişik evsaf ve kategoriler halinde, birbirinden farklı maddeye ve manaya bakan yanları ile onları nazara vermektedir. ‘Muhammedun Rasulullah’, önemli ve hayâtî bir gerçektir. Bunun için Sâdî, Üstad’ın da Mektubat’ta ifade ettiği gibi, ‘Muhammedun Rasulullah demeden râh-ı selamet muhaldir’ der. Necip Fazıl da bu hakikati ifade adına, Pascal’ı koştura koştura rıhtıma kadar getirir; ancak ‘Muhammedun Rasulullah’ demediği için onun gemiyi kaçırdığını söyler. Evet, bu manada Efendimizin (sav) rasat noktasına ulaşmayanın sahil-i selamete ulaşması mümkün değildir. Şimdi tekrar âyetin mevzumuzla alakalı yönüne dönelim:
Peygamberle beraber maiyet-i nebevîye eren herkes, maiyet-i İlahîye’ye de ermiş demektir. Bir yönüyle âlem-i cismaniyet ve âlem-i halka ait Efendimiz’le maiyet, aynı zamanda âlem-i emre ait Cenab-ı Hakk’la maiyetin bir izdüşümüdür. İşte ayet-i kerimede, ‘Vellezîne maahû’ derken bahsettiğimiz bu beraberlik anlatılmaktadır; ayetin devamında ise, bu ufku yakalayan insanların özelliklerinden bahsedilmektedir.
Bu özelliklerden biri, onların ‘Eşiddâu ale’l-küffâr’ olmalarıdır. Yani mahiyetlerindeki inanma istidadını körelten, bunca delail Allah’ın varlığını ilan ederken bütün bütün onları tekzip edip inkara sapan ve İlâhî meş’aleyi söndürmeye çalışan insanlara karşı şedittirler. İkinci özellikleri ise, ‘Ruhamâu beynehüm’; kendi aralarında fevkalade şefkatli ve merhametlidir. Bu özellikler, ‘Terâhum rükkean, sücceden, yebteğûne fadlen minallâhi ve rıdvânâ; ”Sen, onları sürekli rükû ve secde halinde görürsün. Allah’ın lütuf ve rızasını ister dururlar”. Demek ki onlar, ayaklarını koydukları yere başlarını da koyarak bir halka haline gelmiş ve böylece Allah’a en yakın bulunma halini ihraz etmişler. Aynı zamanda onlar, her şeylerini Allah’ın fazlından bilirler. Zaten neticede onların istedikleri sadece ve sadece Allah rızasıdır. ‘Sîmâhum fî vücûhihim min eseri’s-sücûd; onların nişanları yüzlerindeki secde izidir”.
‘Zâlike meselühum fi’t-tevrât ; işte bunlar, ümmet-i Muhammed’in Tevrat’taki vasıflarıdır.” Tevrat, Hz. Musa’ya inen ve daha sonra tahrif edilerek büyük ölçüde hüdanın yerini hevanın, ruhun yerini maddenin aldığı bir kitaptır. Tevrat’ta ümmet-i Muhammed anlatılırken, manevi yönleri ve yanlarıyla ve metafizik cepheleriyle anlatılmaktadır. Diğer taraftan ‘ve meselühum fi’l-incîl; Onların İncil’deki vasıflarına gelince: ‘Kezer’in; onlar tıpkı bir ekin gibidirler”. Ekin, tohumla meydana gelir ve maddîdir. Tohum, bir cisimdir ve tıpkı yumurtadaki ukde-i hayatiye ve insandaki sperm gibi hayat proğramı yüklenmiş bir varlıktır. ‘Ehrace şat’ehû; topraktan rüşeymini çıkarır” ki, o da bir maddedir. ‘Şat’ kelimesinde maddi yapının zuhuru gibi bir musıki de gizlidir. Burada her kelime, mükemmel sözcüğüyle ifade edilemiyecek ölçüde seçilmiş.. seçilmiş ve adeta bir dantelanın atkıları halinde örgülenmiştir. ‘Festağlaza; gılzet kazanır, kalınlaşır, sertleşir”. Burada da mesele hep madde etrafında dönmektedir. Zira mananın, ruhun, metafiziğin kalınlaşması mümkün değildir. ‘Festevâ, o maddi yapı üzerinde kalkar, doğrulur” demektir. ‘Alâ sûkihî’, insanın sâkı, bacaklarıdır. Filiz ve ağacın sâkı ise sapıdır. ‘Yu’cibu’z-zurrâa’; öyle ki, tohumu, toprağın bağrına atan insan bile, onu bu haliyle gördüğü zaman şaşkınlıktan kendisini alamaz. ‘Liyağîza bihimu’l-küffâr; kafirleri öfkelendirir”. Bu ise, başkalarının gözünü doldurması, onların içine takdir, dehşet ve korku salması gibi hep maddeye müteallik şeylerdir.
Dikkat edildiği takdirde, İncil’de yer alan meseleler, fizikî açıdan, tamamen maddeci bir anlayışı aksettirmekte ve her şey mahsusata müteallik yanları ile nazara verilmektedir. Tevrat’ta zikredilen hakikatler ise, hiçbiri elle tutulur, gözle görülür ve pozitivistçe mülahazalarla mahsusata taalluk eden şeylerden değildir. Bunların hepsi adeta insanları âlem-i emir ve mücerret hakâik etrafında dolaştıran manevi şeylerdir. İşte bu incelik, Seyyidinâ Hz. Mesih’in konumunu anlama bakımından çok önemlidir. Hz. Mesih, Yahudi maddeciliğini tadil etme misyonunu yüklenmiştir. Böyle bir misyonla gelen insanın, bu misyonu gerçekleştirebilecek donanımla gelme zarureti vardır ki daha dünyaya teşrif buyuracağı zaman O, çok iyi bir yuvada neşet etmiştir. O’nu yetiştirme mevzuunda Hz. Meryem ölçüsünde başka bir kadın göstermek mümkün değildir. Kur’an, değişik ayetlerinde Hz. Meryem’in karakterini ifade eden kelimeleri yerli yerinde kullanarak onun hususiyetini vurgulamaktadır. Bu yüce kadın, iffetine o kadar düşkündür ki, meleğin karşısında bile müthiş bir ürperti yaşamıştır.
Hz. Meryem’in annesi, ‘Allah’ım bana bir çocuk verirsen onu mabede adayacağım’ diyerek bir adakta bulunmuş; ancak çocuk kız olarak doğunca, teessür içinde bu kutlu anne, ‘Ben erkek çocuk bekliyordum ki onu mabede adayayım’ demiş, ne var ki, çocuk doğmadan önce mabede adandığı için mabedde bırakılmıştır. Seyyidetina Hz. Meryem, maneviyatla lebâleb bir şekilde İlâhî vâridatları iliklerine kadar teneffüs edeceği böyle bir metafizik ortamda neşet etmiş ve daha sonra da, farklı bir misyon için gelen Hz. Mesih’e yine sebepler üstü bir şekilde hamile kalmıştır.
Hülasa, Hz. Mesih, hayatı böylesine sebepler üstü ve harikuladelikler içinde cereyan eden bir anneden dünyaya gelmiş ve tamamen bir ruh insanı olarak Cenab-ı Hakk’ın himayesinde ve siyanetinde büyümüştür. Zira O’nun karşısında, senelerden beri devam eden maddeciliği, tamamen bir din haline getiren ve yıkılması, yenilenmesi, değiştirilmesi çok zor olan bir toplum vardı ve O, hayatı boyunca böyle bir toplumla mücadele etmişti. Hz. Mesih, peygamberlik vazifesiyle gönderilirken bu insanları doyuracak bir donanımla techiz edilmiş ve onların putlaştırdıkları maddeyi; babasız dünyaya gelme, ölmüş insanı diriltme, hastaları iyileştirme, en onulmaz dertlere şifa dağıtma gibi pek çok mucizeler göstererek aslî hüviyetine kavuşturmuş.. ve materyalizme kilitlenmiş bir düşünceyi tadil ederek, ruhçu bir düşünceye yollar açmış, böylece İnsanlığın İftihar Tablosu’na giden yollara köprüler kurmuştur.
Hz. Mesih ve Nüzûl Keyfiyeti 11 dk.
Birçok hadis-i şerifte Hz. Mesih’in âhirzamanda tekrar dünyaya geleceği bildiriliyor. Bu geliş keyfiyeti hakkında neler söylersiniz?
Hz. Mesih’in âhir zamanda tekrar dünyaya döneceğini ve bu nüzûl keyfiyetini bildiren yaklaşık yüz kadar hadis-i şerif var. Bu hadislerden en az kırk kadarı, hadis kriterleri açısından sahih sayılır.
Biz, bu hadislerden şimdi sadece bir-iki örnek verelim: Meselâ, Buhârî, Tirmizî ve Müsned’de rivayet edilen bir hadiste Allah Resûlü (sav): Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, adaletli bir hükümdar olarak Meryem oğlu İsa’nın aranıza inmesi yakındır. Haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve bolca mal dağıtacak. Mal o kadar çoğalacak ki, artık kimse onu kabul etmeyecek.’ buyurmaktadır.
Yine Müslim, Ebû Davud ve Müsned’de rivayet edilen bir başka hadiste de: ‘Ümmetimden hak üzere cihat eden bir taife kıyamete kadar devam edecektir. İsa b. Meryem nâzil olunca Müslümanların emiri: ‘Buyurun bize namaz kıldırın.’ diyecek, Hz. İsa da: ‘Hayır, siz birbirinizin emirisiniz. Bu Allah’ın İslâm ümmetine bir ikramıdır.’ diyecektir’ buyurur.
Bunlar gibi daha başka hadisleri de kitabında toplayan Allâme Keşmirî, bir kısım âlimlerin, Hz. İsa’nın nüzûlüne işaret ettiğini kabul ettikleri dört âyet-i kerimeyi de almıştır. Bunlar:
وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلاً وَمِنَ الصَّالِحِينَ
‘Beşikte ve yetişkinlikte insanlarla konuşacak ve iyilerden olacaktır.’ (Âl-i İmrân, 3/46) Âlimler, bu âyetten hareketle Hz. İsa’nın yetişkinlikte insanlarla konuşmasının nüzûl vaktinde olacağını söylemişlerdir.
وَاِنْ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اِلاَّ لَيُؤْمِنَنَّ بِهِ قَبْلَ مَوْتِهِ
‘Kitap ehlinden her biri ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir.’ (Nisâ, 4/159) İbn-i Abbas ve Ebû Hüreyre gibi sahabiler, bu âyet-i kerime hakkında Hz. İsa’nın nüzûlüne işaret ediyor şeklinde yorumda bulunmuşlardır.
وَاِنَّهُ لَعِلْمٌ لِلسَّاعَةِ
‘O, kıyamete bir alâmettir.’ (Zuhruf, 43/61) Yine âlimler, bu âyette geçen ‘
هُو
َ -O’ zamirinin Hz. İsa’ya işaret ettiğini söylemiş ve onun nüzûlünü kıyamet alâmetlerinden saymışlardır. Bu hususta diğer bir âyet ise:
وَالسَّلاَمُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدْتُ وَيَوْمَ اَمُوتُ وَيَوْمَ اُبْعَثُ حَيّاً
‘Doğduğum gün, öleceğim ve diri olarak gönderileceğim gün bana selâm olsun.’ (Meryem, 19/33) âyetidir. Burada da âlimler, âyetin genel bir haşrin yanında Hz. İsa’nın hususî gönderilişiyle alâkalı olduğunu söylemişlerdir.
Yukarıdaki âyet ve hadisler hakkında farklı yorumlarda bulunan âlimler de olmuştur. Onlardan bazıları, Hz. İsa’nın şahsen nüzûlünü, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine aykırı bularak, bu nüzûle ‘şahs-ı mânevî’ nüzûlü olarak bakmışlardır. Bazıları da âyet ve hadisleri daha değişik şekilde tevil etmişlerdir. Günümüz âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ise, daha farklı bir yorumda bulunarak Hz. Mesih’in nüzûlünün şahsen olacağını nefyetmemekle beraber, daha çok şahs-ı mânevî üzerinde durmuş ve Hz. Mesih’in nüzûlünü, Hıristiyanlık âleminin İslâm’a iktida etmesi şeklinde anlamıştır.
Üstad, temelde meseleye böyle yaklaşırken, nüzûl keyfiyetiyle alâkalı hadislerde zikredilen Şam’da Ak Minare’ye inmesi, bir atın üzerine binmesi.. vb. hususlarda da kat’iyen tafsilata girmemiştir. Bu konuda zannediyorum sadece o değil; daha başka muhakkikler de, sûiistimale yol açar ve ileride büyük bir yalan olarak yüzümüze çarpılır düşüncesiyle, her zaman dikkatli davranmış ve bu türlü konularda gereksiz yorumlara girmemişlerdir; girmemişlerdir zira bilinen bir gerçektir ki Efendimiz (sav), gaybdan verdiği haberlerde, açık ve herkesin anlayabileceği bir dil kullanmamış; aksine olay ve hâdiseleri bir temsil ya da müteşabih bir ifadeyle anlatmıştır. Hem Üstad, hem de diğer muhakkikîn, Hz. Mesih’in nüzûlüyle alâkalı bir kısım müteşabih, ya da muğlak ifadelerin, bazı ravilerin tevili olduğu ve yine birtakım isimlerin de onlar tarafından hadise sokulduğu görüşündedirler. Dolayısıyla da, hadiste geçen Şam, minare, at.. vb. isimler, bu çerçevede değerlendirilebilir.
Nitekim sadece muhakkikinin anlayacağı bu tür eklemeler, başta (kasdî olmaksızın) Sahabe Efendilerimiz tarafından yapılmıştır. Burada, Ebû Hüreyre ile alâkalı şu hususu misal olarak zikredebiliriz. Efendimiz: ‘Ben ümmetimi ahirette abdest azalarından tanırım’ buyurur. Hadiste abdest azalarının parlaklığını ifade için kullandığı tabir,
غُرّاً مُحَجَّلِينَ
– Alınları, elleri-ayakları bembeyaz.’ ifadesidir. Ebû Hüreyre (ra), burada hadise bir ekleme yaparak, ‘Abdest uzuvlarının daha genişçe beyazlaması için siz onları daha geniş yıkayın.’ der ve kendisinin kollarını/ayaklarını dirseklerinin üstüne ve dizlerine kadar yıkadığını bildirir. Bundan dolayı diyebiliriz ki Hz. Mesih’in ahir zamanda iniş keyfiyetiyle ilgili birtakım kelimeler, daha sonra hadise katılmış ilâvelerdir ve bunlar, Efendimiz tarafından söylenmiş gibi gözükse de, O’na ait değildir.
Bu hususta bir hâtıramı aktarmak istiyorum: Bir gün, duasını alayım düşüncesiyle, sevip-saydığım büyük bir zatın ziyaretine gitmiştim. Mesele dönüp dolaşıp Hz. Mesih’in nüzûlüne gelince; ahir zamanda Hz. Mesih nüzûl edecek, eline kılıcını alacak, insanları haklaya haklaya İstanbul’a kadar gelecek, sonra da kılıcını Sultanahmet’in minaresine asacak dedi. Ben böyle birisinin bu şekildeki açıklamalarına şaşıp kalmıştım. Haddizâtında çok zeki ve aynı zamanda Arapça’ya hakim olan bu zat, zannediyorum hakkında hüsnüzan ettiği ya da keşfine-kerâmetine inandığı insanlardan duyduğu bu tür şeylere, i’mâl-ı fikir etmeden ve bu kabil konuları muhkemata ircâı düşünmeden inanıyordu. Hâlbuki birazcık düşünmüş olsaydı, Efendimiz döneminde ne minare denen nesnenin, ne de Sultanahmet Camiinin olmadığını düşünerek böyle bir ifadeden vazgeçecekti. Bu türlü şeyler zaman zaman belki hepimizde olabilir; hakkında hüsnüzan ettiğimiz kimselerden duyduğumuz şeylerle alâkalı ne Kur’ân’da, ne Sünnet’te, ne de büyüklerin yorumlarında hiçbir şey olmamasına rağmen, onları hemen kabul eder ve çevremize de anlatırız.
Bir de, Üstad’ın çokça üzerinde durduğu bir zılliyet ve asliyet mevzuu var ki, bununla ilgili kısa açıklamada bulunmanın da yerinde olacağı kanaatindeyim. Şöyle ki enbiyâ-ı izâm Cenâb-ı Hakk’ın Zâtî tecellilerini temsil ederler. Bunun aklen bütün insanlar için düşünülmesi de söz konusu olabilir. Zira hemen her insan üzerinde, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biri daha hâkimdir. Dolayısıyla aynı mazhariyeti paylaşan insanlar, bazen birbiriyle karıştırılabilir. Diyelim, Hz. Mesih bir reşhadır. Bir başkası ise, velâyet-i kübrâya mazhar olduğundan, seyr-i ruhânîsinde onunla aynı yörüngeyi paylaşır ve seyrini o zatın izinde, onun ekseninde sürdürebilir. Dolayısıyla o zata bakılınca, bazen ‘asl’a iltibas da söz konusu olabilir. Yani bazen gölge, asıl zannedilir. Hâlbuki bu bir yanılmadır. Bu mânâda ‘cüz’ün ‘küll’ görülmesi, daha doğrusu vehmedilmesi çokları için her zaman bir iptilâ vesilesi olagelmiştir…
Bu açıklamalardan hareketle, aslında Hz. Mesih’in nüzûlü, Mesihiyet şeklinde değil; Mehdîlik ve Muhammedîlik şeklinde olacaktır, denebilir. Böyle bir gerçeğin tahakkuk keyfiyeti ne şekilde olursa olsun, bence mühim olan, her Müslümanın, Kur’ân’ın ruh ve mânâsını ârızasız temsil edip, her zaman bu ‘menhelü’l-azbi’l-mevrûd’un (tatlı su kaynağı) başında durup o temiz, o pak, o nezih kaynaktan yararlanıp başkalarını da yararlandırmasıdır. Bir diğer önemli husus da, bütün bunları belli şahıslara bağlama yerine, konuyu bir şahs-ı mânevî konusu olarak değerlendirmektir. Yine de bu mesele, çok münakaşası yapılacak bir meseledir. Zira bu konuda öteden beri sevâd-ı âzam’ın kabul ettiği esaslar var. Bu esaslar çiğnendiğinde, ciddî iftiraklar doğabilir. Zaten Üstad da, belki elli yerde bu nüzûl ve temsili anlatmış ve ancak onu nûr-u firâsetle bakanlar sezebilir demiştir. O halde, bütün bunları nazar-ı itibara alarak, ahir zamanda Hz. Mesih’in gökten inmesini intizar etmenin bizim vazifemiz olmadığını ifade edebiliriz.
Hıristiyan âleminin İslâm’a iktidâ etmesi meselesine gelince; Allah Resûlü (sav) âhir zamanda yeryüzünü işgal edecek insanların fizyonomilerini çizip resmederken, daha ziyade bazı Uzak Doğu insanlarını âdeta resm ve tarif etmektedir. Bu tariflerde daha çok ablak suratlı, kalkık çeneli, elmacık kemikleri dışarıya çıkık, burunları basık, gözleri çukur insanlar nazara çarpmaktadır. Ayrıca yine bu hadislerde Hz. Mesih ve Mehdi’nin ortaya çıkması ve Hıristiyanlarla Müslümanların bir bütün olarak hareket etmesinin de, yeryüzünün bu insanlar tarafından işgal edildiği zamana rastlayacağı vurgulanmaktadır.
Bu hadisle ilgili yorumlara göre, Hıristiyanlığın iktidâsı, tamamen İslâmiyet’e dehalet şeklinde olabileceği gibi, içinde bulundukları karışık, bulanık ve kaoslu bir ortamdan sıyrılıp, ıstıfâ (saflaşıp) edip tekrar Hz. Mesih çizgisine gelmeleri şeklinde de olabileceği akıldan uzak değildir. O halde onlar, ihtimal tam mânâsıyla Şeriat-ı İslâmiye’yi benimsemeyecekler ama, başları sıkıştığı an Müslümanların vesâyetini kabul edecek ya da günümüzde bazı bölgelerde olduğu gibi, gelip toplu halde Müslümanlığa gireceklerdir. Dolayısıyla, bu birlik ve beraberliği sadece ahir zamanda dünyanın işgal edildiği âna has kılmak yanlış olur. Zira günümüzde de, aynı tür vifak ve ittifak, cüz’î ölçüde de olsa var sayılabilir. Nitekim biz bunu, komünizmin yıkılacağı âna kadar belli ölçüde yaşadık; Hıristiyanlıkta sabit kalanlarla bir araya gelerek, inkâr-ı Ulûhiyet’e, ateizme karşı bir pakt kurduk. Gelecekte daha değişik tehlikelere karşı, başka birleşmeler de söz konusu olabilir.
İ’lâ-yı Kelimetullah ve Rıza-yı İlâhi 10 dk.
‘İman ve Kur’ân hizmetinde bulunanların hedefi sadece ve sadece ‘i’la-yı Kelimetullah’ olmalı ve rıza-yı İlahi’den başka bir gâye gözetmemelidirler’ sözünü biraz açar mısınız?
İman ve Kur’ân’a hizmet yolunda çalışma, gayret gösterme, tamamen Allah rızası için olmalıdır. Zira kullukta en önemli mertebe, rıza-yı İlâhi mertebesidir. Bu itibarla da insan, hayatı boyunca hep onu avlama ve onu elde etme peşinde olmalıdır. Bu mertebe, tasavvuftaki nefs-i mutmainne’ pâyesiyle de irtibatlandırılabilir. Evet, Cenâb-ı Hak:
اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * اِرْجِعِي اِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةًيَا
‘Ey mutmain olmuş nefis, sen O’ndan razı O da senden razı olarak Rabbine dön!..’ (Fecr, 89/27-28) buyurarak buna işaret eder. Bu itminanı elde etmiş Sahabe Efendilerimiz için de:
رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ
‘Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan’ (Beyyine, 98/8) ifadesi kullanılır ki, bu da rıza vasfının çok önemli olduğunu gösterir. Bu konu üzerinde hemen bütün büyük mutasavvıf ve âlimler kemâl-i hassasiyetle durmuş ve rıza mertebesinin ihlâs ve muhabbet pâyesi olduğunu vurgulamışlardır.
Muhibbiyet, Allah’ı sevme; mahbûbiyet de Allah tarafından sevilme makamıdır. Buradaki mukabele, yani hangisinin mebde’, hangisinin müntehâ olduğu hususunda çeşitli açıklamalar yapılmıştır. Meselâ Râbia Adeviye, Allah’ın sevmesinin önce geldiğini söyler. Dolayısıyla Allah’ın bir insanı sevmesi sonucunda, onun da Allah’ı sevmeye başlaması söz konusudur ki, buna göre insan, evvela mahbûb, sonra da muhib olur.
Ameli esas alan ve insan iradesine önem verenlere, hususiyle de Ehl-i Sünnet içinde Maturidîlere göre, öncelikle muhibbiyet, yani ferdin Allah’ı sevmesi, sonra da Allah tarafından sevilmesi gelir. Batı’da bu esası kabul eden Bergson gibi düşünürler de olmuştur. Ancak sonuçta kişi için önemli olan şey; Allah’ın rızasını elde etmek ve O’nun sevgisine ulaşabilmektir. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, bir anlık rü’yet-i cemâlin, Cennetin binlerce sene hayatına muâdil olduğunu beyan eder. Hâlbuki Cemâlullah’ı müşahede, cennette mü’minlere Allah’ın bir lütfudur ve verilecek şeylerin en önemlisidir. Mü’minler cennet yamaçlarında, Cenâb-ı Hakk’ı müşahede eder ve her gün o tecelliye mazhariyetin ayrı bir buudunu yaşarlar. Cennet hayatı ki, onun da bir saati binlerce dünya hayatına bedeldir. Allah rızasına gelince o, bütün bunlardan daha öte bir mazhariyettir. Kur’ân-ı Kerim’de onun büyüklüğü;
وَرِضْوَانٌ مِنَ اللهِ اَكْبَرُ
‘Allah’ın rızası her şeyden büyüktür.’ (Tevbe, 9/72) âyetiyle ifade edilir. Mesele gidip Hak hoşnutluğuna dayanınca, bizim hayatımızda da her şey gidip Allah’ın rızasına bağlanmalı, ona göre plânlanıp hep rıza yörüngeli olmalıdır.
Diğer bir yaklaşımla, her yapılan şeyin Allah rızası için yapılması, her kazanılan şeyin O’nun rızasına bina edilmesi, bu konuda en inandırıcı emâredir. Sofilerin bakışı daha da farklıdır; Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, cehennemden korkup ibadet edene ‘abdü’n-nâr=cehennemin kulu’; cennet arzusuyla ibadet edene ‘abdü’l-cennet=cennetin kulu’, Allah’a kulluk yapmanın zevki ile coşana da ‘abdü’l-lezzet=lezzetin kulu’ dermiş; der ve ibadetlerin sırf Allah emrettiği için yapılması gerektiğine işaret edermiş. Bu itibarla, Kur’ân hizmetkârları, gönüllerinde rızâ-yı İlâhî’den başka hiçbir şey taşımamalıdırlar. Onlar gönüllerinde maddî-mânevî hiçbir şey taşımadıkları halde, şayet beklemedikleri bir surette, Allah’tan bazı şeyler gelecek olursa, o zaman da birer armağan ve hediye olarak alıp öper, başlarına kor, şükranla iki büklüm olurlar.
Diğer bir ifade ile rıza hissi, insanın kendi rağmına yaşaması demektir. Meselâ, insan bir şeyler anlatır ve bu anlattığı şeylerde başkalarına yararlı olmayı düşünebilir. Tabiî başarılı olmayı da.. ancak bunda, Allah’ın hoşnutluğunu gözetmesi çok önemlidir. Allah (celle celaluhu), onun tumturaklı lâflar etmesinden, hadisin ifadesiyle ‘alîmü’l-lisan’ olmasından hoşlanmayabilir. O halde eğer onun yüreği varsa, ‘Allah’ım! Eğer senin hoşnutluğun benim burada sükût etmeme, hatta bu insanlar karşısında kem-kümüme bağlı ise, vallahi ben onu istiyorum..’ diyebilmelidir. Evet, işte bu şekilde bir rıza düşüncesi hayatımızın yörüngesi olmalı ve hiçbir zaman başkalarının takdiri ya da tahkiri bizim için kriter sayılmamalıdır.
Üstad’ın vermiş olduğu ölçüler içinde; halkın teveccühü, Allah’ın rızasının bir gölgesi, bir neticesi olması itibarıyla hüsn-ü kabulle karşılanıp kabul edilebilir. Değilse kat’iyen ona iltifat edilmemelidir. Cahiliye şairlerinden biri, halkın teveccühünü, hiçbir zaman ulaşılamayan bir ümniye olarak niteler. Allah Resûlü (sav), yüzüne tükürükler atılıp, başına topraklar saçıldığı ve olmadık hakaretlere maruz kaldığı halde, rızadan geri durup halkın teveccühünü aramamıştır. Çağımızın fikir mimarı da aynı şekilde, köy köy kovulmuş, kasaba kasaba sürgün edilmiş, bir avuç insanla o nûrânî ömrünü tamamlamış olduğu halde, kimsenin himaye ve iltifatını aramamıştır.
Evet, iman ve Kur’ân hizmetinde bulunanların hedefi sadece ve sadece ‘İ’lâ-yı Kelimetullah’ olmalı ve rıza-yı İlahi’den başka bir gâye gözetmemelidirler. Her zaman Kur’ânın elmas düsturlarıyla hareket edip, her kapıyı sevgiyle çalmalı ve yine sevgiyle insanlara bir şeyler anlatma yolları araştırmalıdırlar. Bunun için de zannediyorum her zaman, insanlarla diyalog yolunun açık olması gerekecektir.
Burada bir hatıramı nakletmede fayda mülâhaza ediyorum: Bir arkadaş vasıtasıyla tanıdığım bir doktor oldu. O, bana belinde disk kayması olup, sabah namazına kalkmakta zorlandığını söyleyen onlarca başı açık insanın gelip tedavi olmak istediğini söylemişti ki, benimle beraber başkaları da hayret etmişti. Yine tanıdığım öyle insanlar oldu ki, evlerinde bir mevlit okunması halinde bile, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve gözyaşları içinde Allah’a dua ediyorlardı. Bazı kimseler, bir zamanlar onları tenfir etmiş; dinden, imandan soğutmuş olduğundan bu insanlar Müslümanlığa farklı bir nazarla yaklaşıyor olabilirler. Eğer bunlar, dinin temel esasları olan Allah’a, Kur’ân’a, Peygamber’e.. inanıyorlarsa, bu insanların kucaklanması gerekir. Birtakım yanlışları varsa, o yanlışlar, pekâla uygun bir üslupla izâle edilebilir.
Dinde vaz’edilen prensipler, genel olarak temel meselelerdir.. fürûata ait meselelerde ise, büyük ölçüde bir esneklik vardır. Meselâ; fürûata ait bir mesele, hiçbir zaman Allah’ı inkârla kıyaslanmamalı. Evet, çeşitli sebeplerle başlarını kapatmayıp dinin bazı emirlerini yerine getiremeyen insanlar, yılda bir-iki defa da olsa camiye geliyorlarsa, onların başlarını-gözlerini yarma yerine, zihinlerine bir şeyler koyma yolları araştırılmalıdır. İşte asıl bu tarz bir hareket, Allah hatırı ve O’nun rızasını arama istikametindeki harekettir. Hadis-i şerifin ifade ettiği mânâ ile, halk içinde olup ondan gelen sıkıntılara katlanmak, tek başına inzivaya çekilip halvet yaşamaktan daha hayırlıdır.
Burada yine kendi başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum. Komünizmin revaçta olduğu dönemlerde, birçok kez bu düşüncenin taraftarlarıyla görüşmüş ve onlara bir şeyler anlatabilmek için, belki saatlerce küfürlerini dinlemiş ve saygısızca tavırlarına katlanmışımdır. Hele bir defasında, konuştuğum insan ayağını ayağının üstüne attı -hâşâ- şu Tanrı denen şey nedir, peygamber denen kimdir, şu kader denen mevzu da neyin nesi.. bunları bize anlatabilir misin?.. gibi sorular tevcih etti. Sadece böyle bir sual tarzı karşısında bile, insanın çıldırıp cinnet getirmemesi mümkün değildir. Ama bütün bu sözleri dinlerken çoğu zaman ağlayarak: ‘Allah’ım bu lâflar benim içimi deliyor ama, Senin hatırın için dinliyorum.’ demişimdir. Bu, bir histir; mü’minin daima içinde beslemesi gerekli olan bir his. Üstad Hazretleri, ‘Bana ceza veren mahkeme heyeti, yazdığım bu risalelerle imanlarını kurtarsınlar, ben onlara hakkımı helâl ediyorum.’ der. Evet, eğer sunulacak mesajlar, bu anlayış içinde sunuluyor ve bir yakınlık hissediliyorsa, böyle düşünüp hareket etmede bir mahzur yoktur. Zaten insanlarla böyle bir barışıklık, bizim de aradığımız şeydir. Zira bizler senelerden beri ruhumuzda, insanların bizden kaçışının ızdırabını yaşayıp durduk.
Hâsılı; yeniden İslâm’ın kendi ruhuna uygun olarak anlaşılması ve anlatılması bu ölçüde engin bir müsamahaya bağlanabilirse, o nispette hüsnükabul görecektir.
İçtimaî Adalet 14 dk.
İslâm’ın getirmiş olduğu sosyal/içtimaî adaletin bağlı olduğu esaslar nelerdir?
İslâm; inanç, ibadet, muamelât, ahlâk ve âdâba dair hükümler itibarıyla bir bütündür. Bunlardan bir tanesinin eksik olması, bütünü ve bütünlüğü bozar ve bütünden hedeflenen gâyenin tahakkukuna mani olur. Kur’ân’ın “Dininizi bugün tamamladım.” (Mâide, 5/3) âyeti, İslâm’ın bir sistem olarak bütünlüğünü bildiren en büyük delildir.
İşte sosyal adalet denilen şey, bu bütünün toplum hayatına yansıtılması suretiyle kendiliğinden ortaya çıkacak olan bir neticedir. İlk dönem Müslümanlarında, İslâm bir bütün halinde yaşandığı için sosyal adalet bir kavram olarak belki de kimse tarafından bilinmiyordu.. bilinmiyordu zira o bir hakikat olarak zaten bizzat yürürlükteydi. Hayat, itikad, iktisat, muamelat vs. her yönüyle kol kola, omuz omuza bir âhenk içinde yürüyordu.
Komünizm, kapitalizm gibi beşerî sistemler, kendi düsturlarındaki çarpıklıkların meydana getirmiş olduğu dengesizlikleri önleme çabası içine girdiklerinde, beşer, sosyal adalet kavramı ile tanıştı. Bu safhadan sonra, Müslüman bilim adamları ‘sosyal adalet’ kavramı üzerinde düşünmeye ve araştırmalar yapmaya başlayarak, ona ait esasları İslâmî nasslardan çıkarma faaliyetlerine giriştiler. Seyyid Kutub merhum, bu isim altında müstakil bir eser bile yazdı. Aslında yapılan bu çalışmalar, sadece vak’anın raporundan ibarettir. Zira yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, bizim dünyada sosyal adalet, İslâm’ın bir bütün halinde uygulanması sonucu kendiliğinden ortaya çıkan neticedir. Sebep değil, sonuçtur.
Sosyal adalet, toplum katmanları arasında çeşitli alanlarda ahengin tesis edilmesi demektir. Meselâ; toplum fertlerinin gelir seviyeleri eşit olmasa da, aralarında korkunç uçurumun olmaması, iktisadî sahadaki; herkesin hür iradesi ile sistem içinde seçme ve seçilme hakkına sahip olması, idarî alandaki; amir-memur, esnaf-işçi vb. vasıflara bakılmadan kanun karşısında herkesin eşit olması, adlî sahadaki sosyal adaletin göstergeleridir. Örneklerini verdiğimiz ya da vermediğimiz alanlardaki dengesizlikler, elbette toplumda anarşi ve kargaşalara yol açacak, zengin-fakir, ezen-ezilen, aristokrat-sefil gibi kamplaşmaları beraberinde getirecektir. Bugünkü Batı dünyasının manzarası, zikrettiğimiz bu çerçevenin dışında değildir. Hatta onların sistemleri ile idare edilen İslâm ülkeleri de bu kategoriye maalesef dahil bulunmaktadır.
Bu kısa girişten sonra, soruda bahsedilen İslâm’ın sosyal adalet adına getirmiş olduğu esasları bütünüyle ele almak, takdir edersiniz ki bir sohbetin çerçevesini çok çok aşan bir husustur. Bu konuda öteden bu yana müstakil eserlerin yazıldığını -ki yukarıda temas etmiştik- nazara alacak olursanız, beni mazur görürsünüz umarım. Onun için, sosyal yapı adına bazı nirengi noktalara Asr-ı Saadet örnekleri ile temas ederek, bahsini ettiğimiz o bütünlüğe işaret etmekle, soruya cevap vermeye çalışayım.
Hz. Muhammed (sav), Zeyd b. Hârise’yi peygamberlik vazifesiyle şereflenmeden önce satın almıştı. Sonra hürriyetine kavuşturdu ve evlâtlık olarak yanında bulundurdu. Onlar birbirlerine o kadar kaynaşmış, o kadar senli benli olmuşlardı ki, yıllar sonra bir gün babası onu araya araya bulmuş ve yıllardır bulma uğruna aramaktan bıkmadığı bu biricik evlâdını alıp götürmek istemişti… Efendimiz (sav) gidip-gitmeme mevzuunda onu tamamen muhayyer bıraktı. O ise gözleri dolmuş, Efendimiz’in (sav) yüzüne bakmış, yanına koşmuş ve ‘Ben seninle kalmak istiyorum.’ demişti. Efendimiz de onun bu civânmertliği karşısında kollarından tutmuş, bir taşın üzerine çıkartmış; ‘Şahit olun; Zeyd bundan sonra benim evladımdır.’ demişti. Ahzâb sûresinde “Onları babalarına nisbet ederek çağırın.” (Ahzâb, 33/5) ayeti nâzil olacağı âna kadar da, ona ‘Zeyd b. Muhammed’ denildi. Şimdi bu, o toplumdaki efendi-köle ilişkisi adına bir misal.
Aynı çizgide bir başka misal ise şu; Ebû Zer (ra) bir gün eline geçirdiği elbiselik kumaşı ikiye bölmüş, bir parçasını kendisine, diğer parçasını da kölesine parçalı olarak elbise yaptırmış. Bu davranışının nedenini soranlara o, Efendimiz’in (sav) hadisi ile cevap vermiştir: ‘Onlar (köleleriniz), sizin himâyenize verilmiş kardeşlerinizdir; yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, tâkatlerinin üstünde iş yüklemeyin, iş tahmil ederseniz yardımcı olun.’
Yine bir gün Allah Resûlü’ne Mudar’dan Müslümanlar geldiler. Mudar, Arab’ın aslı olan bir kabileydi.. yünden elbiseler giymişlerdi; zira giyecekleri başka bir şey yoktu. Mescidi ter ve yün kokusu sarmıştı. Efendimiz’in (sav) gözleri yağmur dolu bir bulut gibi doldu.. onları öyle ızdırap içinde gördüğü için neredeyse ağlayacaktı. Sonra tergib ve teşvikte bulundu, yardımdan bahsetti. Ashab-ı Kiram henüz yardım felsefe ve düşüncesine sahip değildi, öğrenememişlerdi. Neyse ki bir tanesi yerinden fırlayıp gitti, ne bulduysa getirdi; arkadan bir başkası, bir başkası.. derken mescitte epey bir şey yığıldı. Biraz evvel buğu buğu mübarek yüzünde bulutlar dolaşan o insanın yüzündeki bulutlar birer birer sıyrıldı ve o kudsî çehresi pırıl pırıl parlamaya başladı. Zaten Sahâbe-i Kiram ‘Sevindiği an, yüzünde öyle parıltılar olurdu ki, âdeta güneş gibi pırıl pırıl parlardı.’ derler. Tebessüm etti ve buyurdular ki: ‘Bir şeye delâlet eden o işi yapmış gibidir.’ Gelenler o cemaate dağıtıldı, onlar da hoşnut olarak kalkıp gittiler.
Bu üç misalde görüldüğü gibi, efendi-köle, memur-işçi, zengin-fakir ayırımı yapılmadan toplum fertleri arasında getirilen esaslarla bir kaynaşma ve yakınlaşma sağlanıyor. Şimdi bu esaslara bağlı bir toplumda işçinin patronuna, kölenin efendisine ne reaksiyonu olur, ne isyanı, ne sabotesi, ne de başkaldırışı.
Yine Asr-ı Saadet içinde, bir sahabi, bir gün nefsine mağlup olarak sokaktan geçen bir kadına dokunuyor, kendi ifadesiyle onu öpüyor. Fakat daha sonra vicdanî murakabe ve muhasebesi ağır basıyor, yaptığına bin pişmanlık içinde kendini Nebiler Serveri’nin otağına atıyor. Aslında bu sahabi, sadece Allah, o kadın ve kendisinin bildiği bu davranışını gizleyebilir, hiç kimseye söylemeyebilirdi. Onun bu civânmertliğine Kur’ân şöyle mukabelede bulundu:
“Gündüzün iki ucunda gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler, kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.” (Hûd, 11/114) Burada dikkati çeken husus, sahabinin, işlediği ve belki de kimsenin görmediği, görse de inkâr edebileceği bir günahı gelip Nebiler Serveri’ne bütün samimiyeti ve açık kalbliliği ile anlatabilmesidir.
Bu çizgide meşhur bir başka hâdise Hz. Mâiz (ra) örneğidir. O bir gün Allah Resûlü’nün (sav) önüne, dövüne dövüne gelir: ‘Ya Resûlallah! Hadd-i şer’îyi tatbik et.’ Allah Resûlü ‘Nen var senin?’ diye sorunca da ‘Zina ettim.’ der. Evet, o zina etmiştir ama Allah’tan başka kimse bilmemektedir onun zina ettiğini. Allah Resûlü, ‘Git tevbe et; Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur.’ diyerek gönderir. Gider, bir daha döner gelir; sonra gider bir daha döner gelir; Allah Resûlü de her defasında, ‘Git tevbe et, Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur.’ der, onu gönderir. Fakat bu hâdise tam dört defa tekrar eder. Nihâyet Mâiz, ‘Cezamı ver, beni vicdan azabından kurtar.’ der. Allah’ın bu mevzudaki hükmü ise bellidir; Mâiz recmedilecektir. Recim yapılırken acıya dayanamayıp bir ara kaçmak ister fakat orada bulunanlardan biri, eline geçirdiği bir kemik parçasıyla buna fırsat vermez ve Mâiz orada son nefesini teslim eder. Hatta bir başkası uygun olmayan bir lâf eder. Aradan bir iki gün geçer, Allah Resûlü (sav) şöyle buyurur: ‘Mâiz için istiğfar edin, öyle bir tevbe etti ki tevbesi eğer yeryüzüne dağılsaydı herkese yeterdi. Çünkü kimsenin olmadığı bir yerde günah işledi; hiç kimsenin bilmemesi, günahını itiraf etmesine mani olmadı…’ Günah işleyince insan gelip söylemeli mi, halkın içinde açmalı mı? O ayrı mesele. Fakat sahabenin vicdânı buydu.
Bir suç işlenmişti; bir suç ortağı daha vardı. O da zuhur edecekti.. Bunu kimse bilmiyordu. Çok kısa bir zaman sonra Gâmid’den bir kadın geldi. Mâiz’in dediği gibi diyor, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna alın lekesiyle gitmek istemediğini söylüyordu. Efendimiz (sav) onu da savmak isteyince, ‘Mâiz’i başından savdığın gibi beni de savmak mı istiyorsun?’ dedi. Allah Resûlü onun da temizlenmeye kararlı olduğunu anlamıştı. Fakat karnındaki çocuğun aynı cezaya tabi tutulması gerekmiyordu. Bu yüzden Allah Resûlü çocuğu doğurması için ona müsaade etti. Bir süre sonra kadın elinde çocuğuyla tekrar çıkageldi. Bu defa da Efendiler Serveri (sav) çocuğun henüz anasına ihtiyacı olduğunu beyan ederek biraz büyüttükten sonra gelmesini söyledi. Kadın gitti, çocuğunu yemek yemeye alıştırdı, hatta bazı zayıf rivayetlere göre ağzına bir şey koydu ve yemek yer olduğunu göstermek için Efendimiz (sav)’in huzuruna öylece geldi. Az sonra da hiç tereddüt etmeden, seve seve recme gitti. Birisi uygun olmayan bir lâf edince Efendimiz (sav) o şahsı da davranışından dolayı itap etti.
Aynı minvâl üzere bir başka misal de Hz. Ömer (ra) döneminden:
Hz. Ömer devrinde mescidde sürekli ön saflarda yerini alan bir genç vardı. Bir gün Hz. Ömer (ra) bu delikanlıyı görmemişti. Sonra nerede olduğunu sorunca araştırdılar ve işin hakikatini anladılar. Meğer mescide gelip-giderken bir fettân, bir âlüfte, bu bekar delikanlının önünü alıyor, onun ruhuna girmek istiyor. Nihayet bir gün bir bahane ile kadın, genci içeriye alıyor. Uygun olmayan şeyler teklif ediyor. Delikanlı ise tam bu tehlikeli zeminde kaymakla karşı karşıya iken bakıyor ki dilinde bir şey terennüm edip duruyor. Dikkat ettiğinde bunun, “Onlar ki takva dairesi içinde yaşarlar; kendilerine şeytandan bir tayf, vesvese geldiği zaman hemen Allah’ı hatırlar ve gözlerini hakka açarlar.” (A’râf, 7/201) ayeti olduğunu fark ediyor ve Cenâb-ı Hakk’ın kendini yalnız bırakmadığını anlıyor.
Hz. Yusuf (as) gibi Rabbin burhânına şahit olduğu için de hemen orada düşüyor ve ruhunu Allah’a teslim ediyor. Götürüp gömüyorlar. Hz. Ömer (ra) kalkıp gidiyor; mezarının başında ona hitaben: “Allah’ın huzuruna çıkacağından tir tir titreyen ve ödü patlayan kimseye iki cennet vardır” (Rahmân, 55/46) delikanlı!’ diyor. O anda birdenbire herkese âdeta dilini yutturacak bir ses geliyor mezardan: ‘Ya Ömer! Rabbim bana senin dediğinin iki katını bahşetti.’
Şimdi bu misallerde de gördüğümüz gibi toplum inanç ve amel itibarıyla bir bütünlük kazanmış ve bunun neticesi oto kontrol yani her ferdin kendi nefsini kontrol etmesi sağlanmıştı. Artık o toplumda hiçbir fert, yaşadığı içtimaî ortama zarar verme hakkını kendinde görmüyordu. İşte bu anlayıştaki kişilerin oluşturmuş olduğu toplumda sosyal adalet kendiliğinden tahakkuk ediyordu.
Zengin-fakir dengesi açısından da İslâm’ın getirmiş olduğu, içtimâî hayatı düzenleyici birçok esas vardır. Zekât, sadaka, kurban, kefaret, hibe, karz-ı hasen bu cümleden sayılabilecek akla gelen ilk esaslardır. Tarihin şehadetiyle sabittir ki, bunlar hayata hayat olduğu dönemde, günümüzde olduğu gibi ne tabakalar arasında korkunç uçurumlar vardı, ne de bu tabakaların birbirlerine beslemiş oldukları kin ve nefret. Zengin, zenginliğinin hakkını veriyor, hakkıyla zekâtını, gerektiğinde sadakasını muhtaç olan kişilere oluk oluk akıtıyordu. Âdeta onlar Allah’ın -tabir caizse- bir tevzi memuru gibi davranıyorlardı. Yaptıkları onca ihsan ve lütuf karşısında kibir ve çalım içine girmiyor, fakirlere minnet etmiyor, kendilerini Allah malının bir emanetçisi hüviyetinde görerek dağıtımda bulunuyorlardı. Zaten “Onlar zekât verebilmek için daima faaliyet içindedirler.” (Mü’minûn, 23/4) âyeti, onların bu hâlini tablolaştırır.
İşte birkaç ayrı açıdan misallerini verdiğimiz bu toplum, İslâm’ın, hayatın bütün alanlarını kapsayan emir ve yasaklarını bütünüyle yaşıyordu. Bunun tabiî uzantısı olarak da beşerî sistemlerin asırlardan beri sadece hayal edip de bir türlü gerçekleştiremedikleri sosyal adalet, İslâm toplumu içinde vücut buluyordu.
Hulâsa; sosyal adaletin tahakkuku, hayatı sadece ekonomik açıdan ele alıp, insanı üreten ve tüketen bir mahluk olarak gören ve kendilerine bu görüşü temel kabul eden beşerî sistemlerle mümkün değildir. O ancak, hayatı bütünlük içinde ele alan İslâm’ın evrensel değerleriyle tahakkuk imkânı bulabilecektir.
İdeal-Realite Dengesi 5 dk.
Ferdî ve içtimaî alanda mazi-hal ve istikbal adına düşüncelerimizi nasıl dengeleyebiliriz?
İnsanlık var olduğu günden beri, sübjektif bir ruh haletiyle hep içinde bulunduğu zamandan şikâyet etmiştir. O, bazen gelecek mülâhazasıyla daha iyi dönemlerin hülyaları ile mesut yaşamış, bazen de kötülüklere gözünü kapayıp, onun içindeki iyilikleri toplayarak tek bir noktada birleştirmiş ve bunlarla teselli olmaya çalışmıştır.
Bir ölçüde bizim de, her türlü problemler karşısında maziye sığınıp, âtiye ümitle bakmamızın altında bu mülâhazanın var olduğu söylenebilir. Burada bana, Siz de farklı bir şey söylemiyor ve düşünmüyorsunuz. Tıpkı başkaları gibi içinde bulunduğunuz zamandan tatmin olamamaktan ötürü ya maziye sığınmak istiyorsunuz ya da kendinize göre bir hülyalar dünyası kuruyor ve onunla teselli olmaya çalışıyorsunuz.’ diyebilirsiniz. Bence böyle bir mülâhaza ve düşüncede herhangi bir zarar yoktur. Çünkü insanın, kendi geçmişi ile alâkasını devam ettirmesi, âdeta, geleceği var edebilecek bir çekirdeği, bir tohumu muhafaza etmesi gibidir; zira kutlu bir gelecek, geçmişin tohumlarında neşv ü nema bulup varlığa erecektir.
Evet insanın mes’ut ve mutlu yaşadığı takdirde, gelecek adına bir yönüyle tam realize edemediği hülyalara kendisini salmasında bir mahzur yoktur. Çünkü bir atasözümüzde dendiği gibi, ‘İnsan hayal ettiği sürece yaşar.’ Şayet insanın bir gaye-i hayali olmazsa o insan nefis ve bedenine takılabilir. Bu da insanı esfel-i safilîne sürükler götürür. Bu sebeple bence, bu tür mülâhazaların zarardan daha çok faydaları vardır. Zira geleceğin plânlanması adına evvela, bazı fertlerin ve fikirlerin idealize edilmesi gerekir. Güçlü iradeler, yüksek ferasetler, muhteşem kiyasetler geleceği, sosyolojinin prensipleri içinde veya Cenâb-ı Hakk’ın basiretlerini açıp onlara göstermesi sayesinde görecek, ‘acaba geleceği hayal ettiğimiz ve plânladığımız gibi nasıl tahakkuk ettiririz?’ diyerek, geleceğin plân ve programlarını hazırlayacaklardır. Bundan sonra, sebeplere geçme, sebepleri değerlendirme gibi bir durum bahis mevzuudur ki, buna da, ‘bu plânları realize etmek’ diyebiliriz. İdeal insanlar, master plânda ideal âleminden, realite âlemine inerek düşündüklerini realize etmeye çalışırlar. Zira realizenin yolu yine idealler âleminden geçmektedir. Eğer böyle düşünmeyip bu türlü beklentilere girilmezse, geçmiş adına hiçbir tasavvur, plân ve projeden söz edilemediği gibi, içte ve dışta cereyan eden hadiselerle de toplumda hep bir kaos ortamı yaşanır. Cereyan eden bu hâdiselerin şokundan kurtulacağı ana kadar da o toplum bünyesinde onulmaz yaralar açılır. Bu sebeple insan, her zaman geleceği adına değişik plân ve programların hazırlığı içinde olmalıdır. Bu plân ve programlarından bazıları bile tutsa, toplum en azından o tutanlar açısından sağlama alınmış olur.
Diğer taraftan, geçmişi saygıyla karşılayıp bağrımıza basmak, Allah’ın bizden istediği ve Kur’ân’ın da bize emrettiği bir hakikattir. Geçmişten kasdettiğim ‘zaman’dır. Zaman ise herkesin bildiği gibi itibarî bir hattan ibarettir. Onun hakikî bir varlığı yoktur. O, mekânın bir buududur. Zaman, mazrufu ile zamandır ve içindekilerle bir değer ifade eder. Zaten bunun için Asr-ı Saadete ‘Zamanın Altın Dilimi’ diyoruz.. Müslümanlar için altın çağ ve zamanın altın dilimi… Evet bu çağ, ‘Altın İnsan’ın yaşadığı altın asırdır. Bu açıdan da bir çağ altınlaşıyorsa mazrufu ile altınlaşmakta ve değerler üstü değerlere yükselmektedir. Öyleyse zamanın değerlendirilmesi adına ortaya atılacak tasarı ve tasavvurlar, çok büyük önem arz etmektedir. Aynı zamanda zamanı değerlendirmeye matuf, her türlü beklenti, istek ve gaye-i hayaller de Cenâb-ı Hakk’a sunulmuş birer duadır.
Bir insan, bunaldığı veya sıkıldığı zamanlarda, içinde bulunduğu zaman fanusundan sıyrılarak, ferahfezâ bir iklimde mazi ve müstakbeli düşünerek ayrı bir atmosferi soluklaması, olumlu bir nefes almanın ve çok önemli bir kısım idealleri gerçekleştirmenin yoludur. Bu duygu ve düşünce, Hz. Âdem’den beri devam edegelmiştir. Bu sebeple insanlar, iradeleri ile gelecek adına emniyet, huzur ve sükûn vadeden bir dünya için, şimdiden ne yapılması gerekli ise, onun plân ve programını ihmal etmemelidirler.
Evet, idealler güzeldir ve insan ideallerle yaşar. Ancak bu gaye ve hedefler mutlaka realize edilmeli, realize edilirken de mevcut esbaba göre, işin mantık, muhakeme yanı ile imanî his ve heyecanlarla alâkalı yönleri kat’iyen ihmal edilmemelidir.
İdeallerin Realize Edilmesi 6 dk.
Her türlü çarpıklığın ve değerler savaşının yaşandığı bir toplumda hizmet edenler ideal ile realite dengesini nasıl tutturacak? Bu dengeyi tutturabilen insanların vasıfları nelerdir?
İçinde bulunduğumuz toplumda değişik çarpıklıkların yaşandığı ve değerlerin altüst olduğu bir gerçektir. Böyle bir kaostan nizamın ortaya çıkması ise oldukça zordur. Çünkü her kaos yeni bir kaos doğurur. Genelde ilmî telâkkiler de bunun böyle olmasını gerektiriyor. Burada içtimaî yapıda da bir determinizmadan bahsedilebilir. Ama bu şartlı bir determinizmadır. Çünkü kendi akidemiz açısından, içinde bulunduğumuz dünyadaki düzenler, nizamlar, âhenkler, itibarî bir hattan ibaret olsa bile, bunlar hep insan iradesinin etrafında örgülenegelmektedir. Şayet insanı, tabiattaki hadiselerin cereyanı ve belli bir noktaya varması şeklinde ifade edebileceğimiz, fiziğin-astrofiziğin esasları içinde mütalâa edecek olursak, o zaman onu cansızlar, ruhsuzlar derekesine indirmiş oluruz. Oysa ki, Allah’ın insana en hususî, en önemli lütuflarından biri de iradedir. İnsan iradesiyle, iradesiz bütün varlıklardan ayrılır. Meselenin içinde irade bulunduğundan dolayı, insanlarla alâkalı yapılanmalar ve yenilenmeler öncesi kaos olabilir. Böyle bir dönemde insan entropiler (dönüşümler, değişiklikler ve çöküşler) fasit dairesini kırarak, bunun yerine -Allah’ın inayetiyle- salih bir daire, yani kısır döngüye mukabil velûd bir döngü ikame edilebilir. Bir kere bu, beşer tarihi açısından, tarihî tekerrürler devr-i daimi’ içinde kendisini çokça hissettiren bir hadisedir. Mesela İsrailoğulları gibi kırk sene Tih çölünde gayesiz, hedefsiz fakat içte belli bir gayeyi gerçekleştirmeye matuf dolaşan insanlar, bir gün, gelmiş o bölgenin kaderine hakim olmuşlardır. Netice itibarıyla belli bir dönemde tamamen maddeye aborde olmuş İsrailoğulları, Seyyidina Hz. Mesih’in üst üste şok tesirinde vermiş olduğu mesajlarla, derlenmiş, toparlanmış ve metafiziğe açık bir cemaat haline gelmişlerdir.
Bunun tarihde birçok örneği vardır. Yine meselâ, bütün ahlâkî kuralların tefessüh ettiği cahiliye döneminde fuhuş teşvik görmüş ve aile yapısı da zir ü zeber olmuştu. Üstad’ın yaklaşımıyla, Allah (cc) böylesine ahlâkî değerlerin hemen bütününün dejenere olduğu bir toplum içinden bile, insanlığa medeniyet muallimi insanlar çıkarmıştır. Bütün bunlar gösteriyor ki, his, şuur, irade dediğimiz faktörler kulak ardı edilecek şeyler değildir. Evet, bunlar insanı, kâinatta eşi, enis ü celisi, hemcinsi varlıklardan ayırdığı gibi diğer taraftan da emrine musahhar varlıklardan da ayırmaktadır.
Geçmişte, cahiliye toplumu gibi, olabildiğine vahşi bir toplumdan Ebu Bekir’ler, Ömer’ler, Osman’lar ve Ali’lerden.. müteşekkil örnek bir toplum çıkarıldığına göre, tarihî perspektifler açısından günümüzdeki toplumdan da -Allah’ın inayetiyle- ümitlerimize inşirah salabilecek yeni nesillerin çıkarılması mukadderdir. Yeter ki biz, onlara iman aşkını aşılayabilelim. Çünkü aşkı, şevki besleyen de, ümidi besleyen de odur. Evet ümid, ancak imanla beslenir, imanı olmayanın ümidi de olamaz. Hz. Sahibkırân’ın ifadesiyle, ‘İman hem nurdur, hem de kuvvettir. Hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir.. ve imanının kuvvetine göre her şeye karşı koyabilir.’ Bundan dolayıdır ki yeni nesillere iman nurunu aşılayıp sinelerinde kök salmasını sağlamak çok önemli bir husustur.
İmandan sonra ikinci esas ilimdir. Her ne kadar günümüzde iman ile ilim birbirine zıt gibi gösterilse de, esasen bunlar, bir vahidin iki yüzü gibi birbirine bağlıdır. Çünkü insan, hakikat aşkına imanla kapı aralamıştır. Hakikat aşkı ise, insanda bir araştırma aşkı; araştırma aşkı da ilim aşkı meydana getirir. Bu yüzden ilim, aşk derecesinde sevilmelidir. Bunu yaparken de hakikat aşkı gözden ırak tutulmamalıdır. Çünkü hakikat aşkı insanlığa hizmet demektir. Bana göre maddî-manevî hemen her problem, bu iki hususla irtibatlandırılarak çok rahatlıkla çözülebilir.
Diğer taraftan bu esaslara bir de sorumluluk aşkını eklemek mümkündür. Maddî-manevî herhangi bir çıkar mülâhazasına girmeksizin sadece vazife ve sorumluluk hissi ile bir kısım hizmetlerin altına girmek ve gençliğe böyle bir vazife tahmil etmek, hakikaten bu çarpıklığın sona erdirilmesi adına önemli bir unsurdur. Bizler böyle bir sorumluluk ruhuyla hareket ettiğimiz zaman, idbarımız ikbale dönecektir.
Netice olarak, bu dâvânın fikir işçileri, kat’iyen ikbal ve istikbal sevdasına kapılmamalıdırlar ki, milletçe özlediğimiz yarınlara yürüyebilelim… Evet yok olalım ki, yoklukta varlık tecellilerine mazhar olabilelim. İşte bu, soruda bahsedilen, değerler herc ü merc olmuş bir toplumda, ideallerini realize eden insanların varlığının en büyük göstergesidir.
İlâhî İnayet ve Devamı 9 dk.
Cenâb-ı Hak, inayetiyle içte ve dışta insanımıza pek çok hizmet imkânı bahşetti. Milletimize hizmette bu ilâhî inayet ve bereketin kesilmemesi için neler tavsiye edersiniz?
Evet, herhâlde hepimiz de farkındayızdır; dün şurada burada dolaşıp dururken, Allah hepimizi aldı ve inayet ü keremiyle belli bir noktaya ulaştırdı. Her şeyden önce, bunun böyle kabullenilmesi ve inayet altında bulunduğumuzun idrak edilmesi gerekiyor. Belli bir dönemde bu işi samimiyetle, ihlâsla başlatan zatlar oldu. Şimdi bize düşen şey de, onlardan tevarüs ettiğimiz bu hamuleyi, yine aynı samimiyet ve hüsnüniyetle alıp devam ettirmek olmalıdır.
Bu gerçeği böylece tespit ettikten sonra, şimdi de üzerimize sağanak sağanak yağan ilâhî inayet ve bereketin kesilmemesi adına, bugüne kadar çok yerde söylenip yazıldığı üzere, kısaca şunları ifade etmekte yarar var:
1. Yapılan bu işlerde, şahsen en ufak bir dahlimizin olmadığına nefsimizi ikna etmeliyiz. Evet, hemen her şeyin Cenâb-ı Hakk’ın lütfu, bereketi ve inayetiyle olduğunu kabul etmeli ve böylece hem şirkten kurtulmalı hem de bencillik adına nefsimizin içimize pompalayacağı vehimlerden uzak kalmalıyız.
2. Bunun da ötesinde, “Bu işin içinde biz olmasaydık ihtimal bu iş, daha hâlis insanlarla temsil edilirdi ve bu sayede şimdiye kadar olanından çok daha büyük mesafeler alınmış olurdu.” diye düşünmeli ve “Cenâb-ı Hakk’ın inayeti, menbaından geldiği gibi hizmete aksetmiyor, bizim benliğimize, nefsanîliğimize ait birtakım kötülüklere çarpıp kırılıyor, dolayısıyla da, bugüne kadar varmamız gereken noktanın çok gerilerinde kalınıyor.” demeliyiz.
Eskiden bize şöyle anlatılırdı: Ömrünü hakikate adamışlardan birinin yanına bir şahıs gelince, “Arkadaş, kaç insanın kâtilisin?”; yani, “Kaç insan sana takılıp kaldı da hakikati bulamadı?” diye sorarlarmış. Günümüzün adanmış ruhları da bu endişeyi her zaman ruhlarında taşımalı ki, ilâhî inayet kesilmesin.
3. Yaptığımız işler ve elde edilen başarılar ölçüsünde mahviyet ve ibadetlerimiz artmalıdır ki, kendi kendimizin altında kalıp ezilmeyelim. İmam Rabbanî, bir yerde kendine köpek pâyesi bile vermez; hatta, eşek bile olmadığını söyler. Bu mülâhaza ruhlarımızda perçinlenmeli ve her zamanki hâlimiz olmalıdır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sabah-akşam duaları arasında ve başını tevbe için secdeye koyduğu anlarda:
يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ أَصْلِحْ لِي شَأْنيِ كُلَّهُ وَلاَ تَكِلْنيِ نَفْسيِ طَرْفَةَ عَيْنٍ
“Yâ Hayyu yâ Kayyûm, Senin rahmetini dilerim. Bütün ahvâlimi ıslah eyle ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun beni nefsimle başbaşa bırakma!” der ve dua dua yalvarırdı. Biz de bu duayı çok tekrar etmeli ve bir an için olsun nefsimizin insafsızlığıyla baş başa kalmamalıyız.
4. Yukarıda ifade edildiği gibi, her eksikliği kendimizden bilmeli, nefsimizi hizmetlerin önünde bir mânia olarak görmeli ve her muvaffakiyeti ekstra bir ilâhî ihsan kabul etmeli ve Allah’a vermeliyiz. Karun, üzerindeki nimetleri kendinden biliyor ve “Bunlar bana ilmimden dolayı verildi.” (Kasas sûresi, 28/78) diyordu. Bütün Karunlar, Firavunlar da hep böyle demişlerdir. Ancak bütün peygamberler ve Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Ben, nefsim adına menfaat ve zararın en küçüğüne bile sahip değilim.”[1] inancı içinde olmuşlardır. Evet, “Bildim, yaptım, tuttum, çattım.” düşüncesi, firavunca bir düşüncedir.
Bakın! Bir insanın, sizin vasıtanızla hidayete ermesi, sizin için sahra dolusu kızıl develerden daha hayırlıdır; Efendimiz, böyle buyuruyor. Eğer, sizin elinizle, vasıtanızla bir milyon insan hidayete erse ve sonra da, siz bunu kendinizden bilseniz, bir milyon insanın hidayeti sizin Cennet’e girmenize değil, ihtimal Cehennem’e gitmenize sebep olabilir. Kur’ân-ı Kerim’in bu husustaki beyanı açıktır: “O ki, sizi ve yaptıklarınızı yaratan Allah’tır.” (Sâffât sûresi, 37/96) buyurur. Öyleyse, nedir hayırlardan hissemize düşen şey? Hissemize düşen şey, ancak aczimizdir, fakrımızdır; evet biz aczimizle O’nun kudretine, fakrımızla gınâsına yol bulur ve şükürle gerilip şevkle hizmetimize devam edersek, bu mazhariyetler de sürer gider.
5. Hayatımızdaki her hayır ve muvaffakiyetin Allah’tan olduğunun şuur ve idraki, O’nu anlatma cehdimiz ve kıskançlığımızla kendini gösterir. Riyanın gizlileri de vardır; meselâ bazen, “Şuna da muvaffak kılındık; Allah aczimizden bize bunu da yaptırdı.” der ve gizli gizli riya sergileriz. Zaman zaman yanıma gelenler oluyor ve “Şu kadar arkadaşla şunu okuduk; şu kadar entel insan sohbetimize devam ediyor.” gibi sözlerle, hep kendilerini anlatıyorlar. Hâlbuki biz, daima Allah’ı anlatmalıyız, anlatmalı ve bu hususta çok kıskanç olmalıyız.
Hani, afacan çocuklar çok sevilir. Bir yerde çocuklardan bahsedilirken, biz de hemen bir girizgâh bulup, çocuğumuzu anlatmak isteriz. Bazen, yazımızın, beyanımızın, talâkatimizin güzelliğini anlatmak için fırsat kollarız. Bunlar bizim için yakışıksız şeylerdir. Hatta bazen münasebetsiz de sayılabilirler. Oysaki biz, her fırsatı değerlendirip mutlaka Allah’ı anlatmalıyız. Bir yerde, vefadan ve vefalı arkadaşlardan mı bahsedildi; hemen söze girmeli ve “Allah’tan daha vefalı, daha sadık dost mu olur?” deyip, Allah’ı anlatmalıyız. Yine, hakka riayetten ve hakkın yerine getirilmesinden mi söz ediliyor; hemen, “Eğer, hakkı yerine getirilmesi gereken biri varsa, o da, bizi yokluktan varlığa çıkaran, varlıkta bırakmayıp canlı yapan, canlılıkta bırakmayıp insanî seviyeye i’la eden, sonra da mü’min kılma lütfuyla şereflendiren, bununla da kalmayıp, iman ve Kur’ân hizmetinin içine çeken Allah’tır.” demeli ve Allah (celle celâluhu) dururken, başkalarının anlatılması karşısında olabildiğince kıskançlık duymalıyız. Hele, biri kalkıp da, “Umumî programda konuştum, halk coştu ve şu şu tekliflerde bulundu.” derse, orada hasta olacak ölçüde rahatsızlık duymalı ve “Şuna bak, Rabbimden bahsedeceğine kendinden bahsediyor.” diye için için kıvranmalıyız.
Evet, Allah’ın nezdindeki yerimizi öğrenmek istiyorsak, Allah’ın nezdimizdeki yerine bakmalıyız. O’na ne kadar alâka duyuyoruz, O’nunla nasıl bir irtibat içindeyiz, işte sürekli bunu kontrol etmeli ve hep tetikte olmalıyız.
İşin doğrusu eğer, O’nunla irtibatımız sağlamsa, her girizgâhı değerlendirip O’na ve O’nu anlatmaya bir yol bulacak ve dolayısıyla da sadece O’nu görecek, O’nu bilecek, O’nu düşünecek, O’nunla oturup kalkacak, gözlerimizi O’nun için açıp kapayacak ve O’ndan başka bütün mülâhazalara kapanacağız.
6. Tevfik ve inayet-i ilâhînin en büyük bir vesilesi de vifak ve ittifaktır. Allah’ın tevfikine ermek, bir sermaye ister ve bu sermaye de, kolektif şuur içinde vifak ve ittifakın korunması, ayrılık ve gayrılıklara düşülmemesidir. Bir ve beraber olduğumuz zaman, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, beşerî tasavvurları aşan lütuflara mazhar olur ve Kafdağı’ndan ağır yükleri taşıyabiliriz. Aksine, vifak ve ittifakımız bozulup, sadece etrafımızda toplanmış üç-beş hempamızla kaldığımızda; evet, böyle bir zamanda, ne denli gayret gösterirsek gösterelim, vifak ve ittifak içinde olmayınca, esas kuvvet kaynağımızı dinamitlemiş ve inayet-i ilâhînin kesilmesine de sebebiyet vermiş oluruz. Bu bakımdan, bütün cehd ve gayretimizi, bir demir, bir kurşun gibi, ‘bünyân-ı mersus’ olma keyfiyetini koruma yolunda kullanmak mecburiyetindeyiz. Kur’ân: “Allah’ın eli, onların elleri üzerindedir.” (Fetih sûresi, 48/10) ferman etmektedir. Bu açıdan da, cemaate gelen lütufların, bütün insanlığı irşad etme istidadındaki kutup, gavs ve ferd-i feridlerin bile mazhar olamayacağı buudda olduğunu zannediyorum.
İnsanlık zor; kulluk ondan da zor bir iştir. Ahir zamanda büyük bir misyonu eda etme mecburiyeti ise, hepsinden daha zordur. Biz zora talibiz. Dağların, göklerin yüklenmekten kaçındığı bir zorluğu, yani benlik ve iradeyi yüklenmişiz ve bu benlik ve irademizi de, bu zorları başarmakta kullanmak için Allah’ın havl ve kuvvetine sığınmak suretiyle güçlendirecek ve değerler üstü değerlere ulaştıracağız.
[1] Bkz.: A’râf sûresi, 7/188.
İlâhî Lütufların Devamı Yolunda 7 dk.
Tarihî seyir içinde cereyan eden hâdiselerle mukayese edildiğinde âdeta dengeler kuşağında yaşarcasına ilâhî lütuflara mazhar olduğumuz sık sık ifade buyrulmakta. Bu lütufların temadisi için fert ve toplum olarak bizlere düşen vazifeler nelerdir?
Allah’ın üzerimize sağanak sağanak yağdırdığı rahmetini “tahdis-i nimet” olarak sık sık zikrediyoruz.. zikretmeliyiz de. Nasıl zikretmeyelim ki, bizler bir damla yağmura hasret kaldığımız günlerin, mâneviyat adına kurumuş, çatlamış çorak yerlerin ve bir çorak dönemin insanlarıyız. O günlerden Rabbim, bizlere inayet ve lütufta bulunup bugünlere eriştirdi. Ne var ki, Allah’ın inayet kerem ve lütfunun bizi kuşatması ayrı bir mesele, bunların temadisi de ayrı bir meseledir.
Kanaat-i âcizanemce bu nimetlerin devam ve temadisi adına yapacağımız ilk iş, mevcut hâlin geriye tek adım bile atılmaksızın, istikamet üzere korunmasıdır. Bir misal verecek olursak; radyoda kanal ayarlaması yaparken evvelâ aradığımız kanalı bulur, sonra da bulduğumuz kanalda sabit kalıp artık diğer kanallar üzerinde ibreyi gezdirmeyiz. Belki, kanal üzerinde ibreyi hafif sağa-sola oynatıp en net dalgayı yakalamaya çalışırız. Aynen bunun gibi, sebepler planında bu nimetlerin bize gelmesine vesile olan ızdırap, dua, aksiyon gibi özellikleri, onları muhafazanın yanında daha da ileri götürmeliyiz ki, üzerimizdeki lütuf ve ihsanların devamı adına ilk adımı atmış olalım.
Bir diğer nokta da, yaptığımız işlerde en hâlisaneyi, en müttakiyaneyi, en zahidaneyi, en veliyyaneyi bulmaya çalışmamızdır. Hem de bir ömür boyu bunun arkasında olma kaydıyla. Aksi takdirde, aksiyon ruhunun dumûra uğradığı an, “Hücümat-ı Sitte”deki gailelerin hemen çepeçevre bizi kuşatacağı kaçınılmaz olur. İşte o zaman birbiriyle çok irtibatlı ve biri diğeri hesabına işleyen fasit dairelere götürücü olan bu gailelerden birinin ağına düşüp helâk olabiliriz. Zira bu öldürücü virüsler arasında öyle enteresan bir haber ağı vardır ki, biri bünyeye girip vücudun mukavemetini kırınca, hemen diğer virüslere “Sen de gel!” sinyali gönderir. Böylece bu virüsler birbirlerine telgraf çeker gibi mânevî bir irtibat kurmak ve bir fasit daire teşekkül ettirmek suretiyle içine girdikleri bünyeyi yıkmaya başlarlar.
Biraz daha açacak olursak; ferdin bünyesine giren korku virüsü, tenperverlik virüsünü çağırabilir. Vücudun mukavemeti biraz daha kırılınca, sinyali alan şöhret bir hamlede içeri dalabilir… En sonunda vücud bir daha da iflah olmaz bir hâle gelir ki, Allah’tan inayet ola..! Evet, şayet hususî bir lütuf, inayet olmazsa bu kerteden sonra onun için ayağa kalkmak mümkün olmayacaktır.
O hâlde bir yandan Rabbimiz’in lütuflarına mazhariyetimizi muhafaza ederken, diğer yandan da “Daha yok mu?” dercesine, daha yüksek mertebelere tırmanma gayreti içinde olmalıyız ki, bu gaileler başımıza gelmesin.
Evet, her lütuf kendi cinsinden şükür ister. Şayet Rabbimiz bize imana uyanmayı ve aynı zamanda başkalarını da uyandırma şuurunu lütfetmişse, hatta bizi, hayatımızın gayesi bu olduğuna sık sık ihtarlarda bulunmuşsa, bu nimet de yine aynı cinsten bir şükür ister. İşte bu şükür ve şükrün devamıdır ki, lütfun devamına sebep olacaktır. Allah (celle celâluhu) “Eğer şükrederseniz nimetimi artırırım. Ama nankörlük ederseniz azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim sûresi, 14/7) buyuruyor. Dikkat edecek olursanız burada “Nankörlük ederseniz, nankörlüğünüzü artırırım.” demiyor. “Nankörlük yaparsanız azabım çok şiddetlidir.” buyurmak suretiyle, bir taraftan bizi müstakim bir çizgiye çağırıyor, diğer taraftan azaptan korunma ve lütfa mazhar olmanın yoluna işaret ediyor. İşte biz de, böyle bir imana uyanma nimetine karşı, başkalarının imana uyanmasına sebep olma şükrüyle mukabelede bulunuyor ve yeni yeni nimetlere mazhariyet bekliyoruz. İnşâallah bu sayede yakînimiz daha da ziyadeleşiyor ve Rabbimiz’i daha da yakından hissediyoruz… Üstadımız “Kendilerine verdiğimiz şeylerden infak ederler.” (Bakara sûresi, 2/3) âyetinin tefsirini yaparken, umumîliğe gidiyor ve şu açıklamayı yapıyor; “Malın zekâtı olduğu gibi bedenin, zekânın, hafızanın, muhakemenin, hatta nutkun da kendine göre zekâtı vardır.” Her şeye hakkını vermek gerekir. O hâlde bize gelen bu lütufların temadisi için aynı cinsten şükürle mukabelede bulunmamız şarttır ve elzemdir.
Bu hususta takip edilmesi gereken bir başka metot da; birbirimize karşı açık kapı siyaseti izlemek suretiyle iç kontrolü temin etmektir. Tıpkı sahabe-i kiram gibi. Az Asr-ı Saadet’e gidecek olursak, orada ashab-ı kiram efendilerimizin birbirlerine karşı söyledikleri dobra dobra pek çok mertçe sözlere şahit oluruz. Bu sözleri bir numune olarak nazar-ı itibara alınca, biz de bunu kametimize göre kendi içimizde tatbik edebiliriz. Yani, “Arkadaş! Eğer bir meselede düştüğümü görürsen, elimden tutup kaldır. ‘Neydi yahu o hâlin?’ diyerek beni ikaz et. Bu hususta temerrüt etmeyeceğim.” diye karşı tarafa bir hak ve selâhiyet tanıyarak, eğrildiğimizde belimizi doğrultacak bir arkadaş seçebiliriz.
Yalnız burada önemli olan husus, Üstad’ın, “perdeyi yırtmamak” tabiriyle dile getirdiği ölçünün iyi ayarlanmasıdır. Evet, bence “Allahım, beni göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsimle baş başa bırakma!” diye dua dua yalvaran şahsın bu kapıyı arkadaşlarına açması ve yapılan ikazları “emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker” olarak kabul etmesi gerekir. Selahaddin Eyyubî veya Nureddin Zengî bir şahsın, Yavuz Zenbilli’nin, Kanunî Ebussuud Efendi’nin ikazları karşısında dize gelmiş ve “Allah senden razı olsun, yoksa başımı almış gidiyordum.” demişlerdir. O hâlde biz kim oluyoruz da, böyle ikazlara karşı kapımızı kapatıyor, hatalarımızı gösteren insanlara karşı tavır alıyoruz?
Hâsılı, biz kendimizi değiştirmedikçe Rabbimiz bizi değiştirmeyecektir. Ama kendi kendimizi değiştirmemizin temini hususunda nesf-i emmaremize karşı bize yardımcı olacak ve bizi kendi hâlimize terk etmeyecek vefakâr dostlara da çok ihtiyacımız var.
İlim Amel Münasebeti 6 dk.
İnsan-ı kâmil mertebesine ulaşmada ilim ve amel münasebeti inkâr edilemez. Kur’ân perspektifinden bu meseleye nasıl bakabiliriz?
Tarih boyunca hakkında birçok kitapların yazıldığı bir meseleyi, bir sohbet çerçevesi içinde detaylı olarak anlatmak mümkün değildir. Fakat aklıma gelen iki âyetin sınırları dahilinde sorunuzu cevaplamaya çalışayım; Kur’ân; Kendilerine Tevrat yüklenip de sonra onu taşımayan (onun buyruklarını tutmayan)ların durumu, Kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayanların durumu ne kötüdür. Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.’ (Cum’a/5) ve ‘…Onun durumu, tıpkı şu köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, onu bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayanların durumu budur. Bu kıssayı anlat, belki düşünür (öğüt alır)lar.’ (A’raf/176) buyurmaktadır. Dikkatlice mütalâa edildiği takdirde görüleceği gibi, Kur’ân-ı Kerim, ilk âyet-i kerimede elde ettiği bilgileri hayatına yansıtmayan kişileri bir teşbih ile ele alıp, nazarlarımıza sunmaktadır. Onları ‘yük taşıyan eşeğe’ benzetmesi ise, bu tür şahısların durumlarının belki de ancak böyle ifade edilebileceğinden dolayıdır. Çünkü insan bildiği şeyleri, pratiğe döküp ferdî ve içtimaî hayatta kullanmadığı zaman, o bilgi, sahibi için taşınmaz bir yük haline gelir.
Kur’ân-ı Kerim, diğer âyette ise hakka-hakikate açık olarak yaratıldığı halde onlara karşı gözü kapalı olan insanı köpeğe benzetir. Bahis mevzuu edilen şahsın köpeğe teşbihi konusu üzerinde durmak ve buna intizarî bir teşbih nazarıyla bakmak gerekir. Köpek, yorulduğunda dilini dışarıya sarkıtır ve hararetini atmaya çalışır. Öfkelendiği zaman öfkesini ifade için dişlerini gösterir… Demek ki hakka-hakikate kapalı insanların durumu da böyledir. Aslında bu ve benzeri misallerle insan, insan-ı kâmil olmaya çağrılır. Meselâ namazdaki hâl ve hareketlerde insan hayvanî davranışlardan içtinabla insanî davranışa yönlendirilir. Kendisine kıyamın keyfiyetinden rükuya, ondan secdeye kadar bütün konularda ikazda bulunulur. Yüzün eşek suretine dönme ihtimalinden dolayı başın imamdan önce rükuya ve secdeye gitmemesi; secdede köpek gibi kolların yere serilmemesi, secde aralarında horozun yem gagalaması gibi acele edilmemesi, otururken köpek gibi oturulmaması gibi hususlar, mevzumuza misal teşkil edebilecek hususlardandır. Çünkü ekrem ve eşref olarak yaratılan insan, hareketleriyle bile olsa hayvana benzememeli; o, hep ötelere müteveccih olarak yaşamalıdır.
Vâkıa burada, âyetleri ezberleyip kafalarında tuttukları halde onları hayatlarına tatbik etmeyen Tevrat cemaati anlatılır. Fakat vakıa böyle olsa bile kendimizi bu durumdan tecrid edip sadece âyeti Tevrat ehline mahsus olarak düşünemeyiz. Kur’ân’a muhatap olup Allah’ın emirlerine mazhar olmuş, fakat hayatını bu emirlerin aydınlatıcı tayflarıyla tablolaştıramamış, sadece Kurân’ın hamallığını yapan insanların durumu da Kur’ân cemaati olsa bile, bu âyetin anlattığı hakikat içerisinde mütalâa edilmesi gerekir. Zira Kur’ân’ı öğrenip başkalarına anlattığı halde, kendi içinde onunla ayrı bir derinliğe ulaşamamış bir insanın halini bundan daha güzel anlatmak mümkün değildir.
İnanıyorum ki; bu âyetin ifade ettiği kategoriye giren insanlar ahlâk kriterleriyle değerlendirildiğinde; bazılarında eşek ahlâkı, bazılarında köpek ahlâkı tesbit edilecektir. Meselâ, birisi, bilgili omasına rağmen kendisinde marifet ve muhabbet adına bir şey yoksa, onun genel davranışlarından ortaya karakteristik bir eşek tipi çıkabilir. Yine bilgiyi başkalarına karşı tahakkümde kullanıp, diğer insanlara tepeden bakan bir insanın davranışları, bütün yönleriyle test edildiğinde köpeğin davranışlarıyla aynı olduğu ortaya çıkacaktır.
Halbuki önemli olan insan olmaktır. Allah (cc), bizi insan olarak yaratmış ve bize verdiği bu payeyi davranış ve ahlâkımızla korumak mecburiyetini yüklemiştir. Zira burada insaniyeti muhafaza, ötelerde insan olarak kalma adına tek ve önemli bir teminattır.
İnsan, bir günde dört defa değişebilecek kadar değişken bir varlıktır. Her yeni gün, insana yeni bir ufuk açar ve insan, yer yer kendisinin ve çevresindekilerin mahiyetini görebilir. Meselâ çevresindeki insanları düşman olarak gören bir insan, kendisini yılanlar içinde kalmış sanabilir. Halbuki bu, kendi mahiyetinin yılanlaşmasıdır ve o kişi nefsinin saldırısına maruz kalmış demektir. Fakat o, bu durumu kendi nefsine vermeye razı olmadığından dolayı genelde yılanı, köpeği, akrebi çevresindeki insanlarda arar.. arar ama asıl yılan kendi nefsi olduğu için de bir türlü bulamaz. Aslında ‘Senin en büyük düşmanın içinde taşıdığın nefsindir’ fehvasınca o, yılanı kendi içinde aramalıdır.
‘Allahümme ente Rabbî, lâilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke…/ Ey Allah’ım! Sensin benim Rabbim, Senden başka ilah yoktur, beni Sen yarattın ve ben Senin kulunum’ hakikatinin çerçevesinde, meydana gelen terslikleri herkes kendi nefsinden bilmeli, başkalarının ayıp ve kusurlarını örtmeye çalışmalıdır. Herkes, çözülmez gibi görünen problemlere çözüm getirmek için hata ve kusurları üzerine almalı, kendisini kötülüklerin merkezi, başkalarını da iyiliklerin merkezi olarak görmelidir.
Bütün problemlerin çözüm yolu işte bu anlayıştır ve genel terbiye de bunu gerektirir.
İlim ve Bilim 16 dk.
İslâm’ın ilme bakış açısıyla, modern ilmin bakış açısı arasındaki farklar nelerdir? Kur’ân’da geçen ‘ilim’den ne anlamalıyız?
Hakikî ilim; aydınlığa koşan, hakikat soluyan ve kişiyi sırat-ı müstakîme götürebilen bir ışık kaynağıdır. İngilizce’deki karşılığı science’ olan bilim ise eski bilgiler üzerine bina edilerek, geliştirilen, tecrübe ile elde edilen ve yanlışları düzeltile düzeltile nizama konacak, pek çok yanlarıyla ilmî faaliyetlerimizin esasını teşkil eden nazariye, hipotez demektir. Bu itibarla bilim, ilim ile aynı şey değildir ve bunların birbirine karıştırılmaması gerekir. Günümüzde bazen ilim, bilim kelimesiyle tercüme edilmektedir ki, kelimelerin ihtiva ettiği mânâlar, nüanslar nazara alınmadan yapılan böyle bir hata, avam için mazur görülse de, uzman kimseler için kat’iyen mazur görülemez. Çünkü ilim ve bilim kendi esprileri içinde efradını câmi, ağyârını mâni sağlam bir tarife tabi tutulduklarında ikisinin birbirinden tamamen farklı oldukları görülecektir.
İlim, bizde doğup büyümüştür ve dölyatağı da kalb ve kafa birleşik noktasıdır. Rasyonalizm üzerine kurulmuş, daha sonra da pozitivizm esaslarına dayanarak gelişmiş bilim ise, tamamen maddî, dünyevî, arzî ve fizik çerçevelidir ki, çıkışı nazariyelere dayalı, devamı şüphelerle iç içe, neticesi de tereddüt ve kuşkudur. O, duyu organları dünyasında rüşeymleşir ve nazarî aklın referansı ile yaşar. Çok defa gözün görmediği, kulağın işitmediği şeyleri inkâr eder. Hâlbuki göz, mânâya karşı kördür. Kulak da onu duyamaz. Evet bugün bilim denilen şey, sadece duyu organlarıyla duyulup, görülüp hissedilen obje ve vak’alara ‘evet’ der.
Bugün bilim adına iddia edilen hususlar tamamen batı felsefesinin ürünüdür. Menşei doğu olan, çarpıtılmış batı felsefesi… Evet, günümüzdeki gelişmelerde İslâm dünyasındaki ilmî gelişmelerin büyük bir payı vardır. Fakat artık Mourice Bucaille’dan Kaptan Kusto’ya, Alexis Carrel’den, Carlayl’a, ondan Garaudy’e kadar Batılı pek çok yazar, ‘Batı, tamamen bugünkü gelişmelerini doğuya borçludur. Bu mânâda Endülüs, Batı’ya iyi bir örnek teşkil etmiştir.’ diyerek bu gerçeği açıkça itiraf etmektedirler. Belli bir dönemde temelleri itibarıyla bizim dünyamızdan alınan bu ilimler, onlar tarafından sadece mücerret ilim olarak ele alınmış, onların bize kazandırdıkları ve bunların hangi esas ve kâideler üzerinde geliştiği meselesi nazar-ı itibara alınmamıştır.
Evet, Batı bu ilimleri kendi materyalist düşüncesiyle yoğurarak ele almış ve sübjektif değerlendirmelere tabi tutarak kendi orijinleri açısından başkalaştırmıştır. Bir kere Batı’da din, hiçbir zaman hayatla hemhâl olamamıştır. Bu karanlık dünyada o, daima kilisenin duvarları içinde sıkışıp kalmış ve halk ancak kiliseye gittiği zaman dinini duyabilmiştir. Bu bakımdan da Batı’da din, hiçbir zaman bütün üniteleriyle hayatın içine girme fırsatını bulamamıştır. Zaten tâ başta, Hıristiyanlık Kostantin tarafından bir devlet dini olarak kabul edilirken, bu çerçevede kabul edilmiş ve hayatla münasebetleri kontrol altına alınmıştır. Böyle bir anlayış ise Hıristiyanlık adına doğrusu bir tâlihsizliktir. Hıristiyanlığın tâlih yıldızı ilk üç asırda kapalı tazyik altında fakat parlak geçmiştir ve bu dönemde din, kendi saffetini koruyabilmiştir. Konstantin ve taraftarları, Hıristiyanlığı bir din olarak kabul ettikleri andan itibaren bir mânâda Hıristiyanlara gün doğmuş ama diğer yandan İncil ve din düşüncesi tamamen kontrol altına alınmıştır. Evet, Hıristiyanlık tahrif edilmiş ve ‘Senin yerin kilisedir. Ara sıra insanlar din adına kiliseye gelebilir, orada kafalarındaki çelişkiye rağmen dini soluklayabilirler; ama belirlenen bu sınırların ötesine kesinlikle geçemezler.’ denilerek, hayat tamamen dinden tecrit edilmiştir. Evet artık Hıristiyanlıkla hayat birbirinden koparılarak, toplum, dinsiz hayat ve hayatsız din gibi bir telâkkîyi kabule zorlanmıştır. Onun için Batı’da tamamen hayata mâl edilen ilim, dinin dışındadır ve din tamamen bir moral müessesesi ve doğum-ölüm merâsimlerini organize eden bir kurumdur. Bunca devlet ve değişik sistemlerin baskısına karşılık o kendisini ne kadar ifade edebilmektedir, düşünmeye değer. Bu karşılıklı zıtlaşma din câmiasını da karşılık vermeye teşvik etmiştir. Yer yer kilise, bazı bilim adamlarını yakmaya, bazılarının gözlerini çıkarmaya ve bazılarını giyotine gitmeye mahkûm etmiştir. Tabiî bütün bunlar, çok ciddî bir bilim ve din çatışmasına sebebiyet vermiştir.
Ayrıca din, kilisenin içinde kaldığından dolayı gelişen hayat şartlarına karşılık bir türlü gelişme gösterememiştir. Çok düşünür, Hıristiyanlık anlayışının bilimin çok gerisinde kaldığını ve bilime ayak uyduramadığını düşünerek, onu tamamen hayatın dışına çıkarmaya çalışmışlardır. Bu defa da Hıristiyanlık, o günkü gücü ile bilime ait gelişmeleri engellemeye kalkmış ve bilim adamlarını mahkum etmiştir. İşte bu yanlış uygulamalar uzun zaman batıda Hıristiyanlık ve bilim çatışmasının sürüp gitmesine sebep olmuştur.
Batı, bilimi, Grekler, Lâtinler, Yunanlılar ve İslâm dünyasından değişik şekillerde almıştır. Onlar, almış oldukları bu ilimleri yeni terkiplerle bir hayli ileriye götürmüşlerdir, ama bütün bu terkiplerin hiçbirinde dine hakk-ı hayat tanımamışlardır. Böylece dinsiz bir anlayış üzerine oturan Batı’nın bilimi, bizdeki ilim anlayışı ve telâkkisine tamamen zıt bir istikamette gelişmiştir. Böyle bir farklılıktan ötürü de, onlarınkine ‘bilim’, bizimkine ise ‘ilim’ demek daha doğru olsa gerek.
Enginliğiyle bizim dünyamızda ilim, olabildiğine gelişmiş ve Câbirler, Ebû’l-Heysemler, Harizmîler, Zehrâvîler, İbn-i Sinâlar ve Farabiler… gibi devasa ilim adamları yetişmiştir. İlk defa atom nazariyesini ortaya koyan Yunan bilginleri, maddenin en küçük parçasının ‘atom’ olduğunu söylerlerken, bir İslâm âlimi olan Nazzâm, maddenin sonsuz denecek ölçüde parçalanabileceğini söylemiş ve günümüzün ilim adamlarından biri gibi konuşmuştur. Bugün partikül nazariyesi içinde bu meseleye bakıldığında, Nazzâm’ın 12-13 asır evvel, çok derin şeyler söylemiş olduğu iddia edilebilir. Bütün bunlarla beraber, İslâm dünyasında yetişen o büyük ilim adamlarından hemen hiçbiri, ilimler adına ortaya koyduğu bu kadar keşif ve tesbitlerin yanında -yorum farklılıkları müstesnâ- dînî düşüncesinden taviz vermemiştir. Aksine ilim, onları din adına iyice takviye etmiş ve onların imanlarını kuvvetlendirmiştir. Gerçi bazı rasyonalistler hadisler konusunda biraz farklı düşünmüş ve bazı meselelerde Ehl-i Sünnet’le tartışmalara girmişler ise de onlardan hiçbirisi, ulûhiyeti inkâr etme, dine tavır alma gibi ciddî farklılıklara girmemişlerdir. Bazı âlimler, akla, olması gerekenden daha fazla önem verip, aklî istidlâller ile sıfât-ı İlâhiye hakkında bir kısım yanlış beyan ve mülâhazalarda bulunmuşlardır ama onların da hiçbiri dinsiz değildir.
Meselâ, iyi bir tabip olan Râzî aynı zamanda mistik denecek kadar bir mânevîyat adamıdır. Hâlbuki bilim sahasında yetişen Batılılar ve onların bizim içimizdeki temsilcileri, tamamen dinden uzaklaşmış, hatta ilhad ve küfre saplanmışlardır. Müslümanlar, kâinatı Cenâb-ı Hak adına fethetme düşüncesiyle araştırmış ve buldukları her yeni âyet, her yeni mucize, onlarda yeni bir aşk, yeni bir heyecan ve hamle ruhu meydana getirmiştir. Onun için onlar, daima ‘Hel min mezîd=Daha yok mu?’ ufkunda dolaşmış ve böylece sürekli bir hakikat ve araştırma aşkı yaşamışlardır.
Evet Müslümanlarda ilim hissi, din hissinin fevkalâde gelişmesine vesile olmuş ve onlarda bir metafizik gerilim hâsıl etmiştir. Kur’ân-ı Kerim’deki
اِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ َلآيَاتٍ ِلاُولِي اْلاَلْبَابِ
‘Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için ibretler vardır.’ (Âl-i İmrân, 3/190) vb. gibi âyetler, her zaman Müslüman ilim adamlarının dikkatini çekmiş ve bu bakımdan onlar, ilmî araştırmalarını bir ibadet neşvesi içinde sürdürmüşlerdir. İşte bizdeki ilim, Müslüman ilim adamlarında bu anlayış ve bu yaklaşımlar üzerinde teşekkül etmiştir. Yukarıda zikredilen âyet-i kerimenin teşvikiyle hareket eden Müslüman ilim adamları tarafından gök ve yerdeki nizam araştırılmış, onlar arasındaki irtibata dikkatler çekilmiş; bir çiçeğin güneşle münasebeti, güneş ışınlarıyla, yeryüzündeki âciz ve zayıf varlıklar arasındaki münasebet.. vb. gibi daha pek çok konu üzerinde durulmuş ve netice itibarıyla da, mukaddes kitapları olan Kur’ân’la kâinat kitabını telif eden bu ilim adamlarının, Allah’a olan itimat ve yakınlıkları artmıştır. Zaten ilim adına ilk mesaj, inanca bağlı olarak Allah’tan gelmiş ve daha sonra, âyât-ı tekviniyedeki her mucize ve hâdise Allah’tan yeni mesaj ve ilhamlar şeklinde onları coşturarak âdeta birer ilim âşığı gibi onları şaha kaldırmıştır. Bugünkü Batı, mevcut bilim ve teknoloji ile fezâlara ulaşıp gökleri keşfetse de, bu durum onu yine de endişe, korku ve ürküten sürprizlerden kurtaramayacaktır. Mü’min sînelere gelince onlar, ilimle karadeliklerin bağrına bile taht kurabileceklerine inanırlar. Çünkü onlar, varılan her noktada, ‘Bunun arkasında Allah vardır. Muhtemel ki karadelikler de aydınlıklara çıkmak için birer karanlık koridordan ibarettir. Bunlara girilip çıkıldıktan sonra kabir gibi öbür tarafta aydınlığa erilecekse, bu sevimsiz gayyâları bile cennet köprüsü kabul edebiliriz.’ derler.
Batı, bilimle keşf ve tesbit edilen meselelerin dar çerçevesi içinde sıkışarak, sadece onunla yetinmek zorunda kalmış ve bu sebeple de eşyanın çehresindeki hikmeti hiçbir zaman görememiştir. Ama İslâm âlimleri, araştırmalar yaparken eşya ve hâdiselerdeki hikmetleri, -Allah’ın tevfikiyle- daha derinden sezerek, her şeyin arkasında O’nun kudretini görmüşlerdir. Şayet bir örnek verecek olursak; insan sîmasındaki güzelliği, tabiatın karartıcı ve karanlıklaştırıcı eline vermemiş, o güzellerden güzel insan çehresine her bakışlarında, Rahmân ü Rahîm’in isimlerinin tecelli ettiğini görmüş ve sanattan Sâni’e intikal ederek dar olanı genişletmiş, sınırlıyı sınırsızlaştırmış, bir aynayı sonsuz güzellikle süslemişlerdir. Bu sayede onlar, ilimle ikiz yaratılan hikmeti, her zaman ilmin hemen yanı başında görmüş, eşya ve hâdiselerle alâkalı olup biten her şeyi gayet net müşahede etme imkânını bulmuşlardır.
وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِيَ خَيْراً كَثِيراً
‘Kime hikmet verilmişse, bununla birlikte ona pek çok hayır da verilmiştir.’ (Bakara, 2/269) fermanı bu bahtiyarları işaretlemektedir. Kâinattaki icraata hikmet gözlüğü ile bakmayan kimse, abesle iştigal ediyor demektir.
İşte İslâm anlayışındaki ilim, bu esaslar üzerinde neşv ü nemâ bulmuştur. Zaten İslâm’da, bütün ilimlerin gâyesi mârifet-i ilâhî esasına bağlıdır. Marifet-i ilâhînin neticesi muhabbet-i ilâhî, muhabbet-i ilâhînin neticesi de zevk-i rûhânîdir. Bütün bunlardan anlaşılan odur ki, Müslüman bir araştırmacı için hiçbir zaman ümitsizlik ve karamsarlık söz konusu değildir. Çünkü o, okuyup düşündükçe ve araştırıp yeni yeni şeyler buldukça, kendisini Allah’a daha yakın hissedecek ve daha fazla huzur içinde olacaktır.
Evet böyle bir araştırmacı için ilim yapmak, her zaman beraberinde maddî ve mânevî huzur getirirken, başkaları için o, kâinatın âkıbetini çok karanlık gösterecek ve o kulvarda koşanları hep huzursuz edecektir.
Evet kâinatların, merhametli bir Zât’ın mülk ve idaresinde olduğunu bilmeyen biri için güneş 5 milyar sene sonra bitecektir. İşte böyle bir bilgi, şimdiden onların içine dehşetli bir korku salacaktır. Zira bundan sonra onların akıllarına sürekli ‘Güneş bitince kızıl kıyamet kopacak ve biz, atom zerratı adedince parçalanarak, yokluğa savrulacağız.’ düşüncesi gelecek ve dünya ile alâkadarlıkları ölçüsünde onları bîhuzur edecektir. Hâsılı bütün bunlar, Batı anlayışındaki bilimin kâinata, eşya ve hâdiselere bakışı ve bunun neticesinde etrafa saldığı ümitsizlik, karamsarlık ve sarsıntılardır.
Şimdilerde bu tür ilmin verdiği itminan ile, bilimin verdiği karamsarlık ortadadır. Binâenaleyh bizde ilim denilince, dünya ile beraber aynı zamanda ukbâ bilgisi de söz konusudur. İnsanlık bu beraberlik içinde -Allah’ın tevfik ve inâyetiyle- hep aydınlıkta yürüyecek ve Batılıların düştükleri şaşkınlık ve tereddüde düşmeyecektir. Böylece Müslüman ilim adamları, ilmî incelemeler yaparken dikenli tarlaları atlayarak geçecek, kandan irinden deryâların üzerinden süzülerek uçacak, ayaklarını hiçbir zaman mücerret maddenin kirlerine bulaştırmayacak ve hiçbir taraflarına diken batırmayacaklardır.
Evet ilim ile bilimin, zikredilen bu farklılıklar gözetilerek ele alınması çok önemlidir. Onun için günümüzde pek çok düşünür, Batı’da materyalizme bürünen ilmi, Müslümanlaştırma yollarını araştırmaktadırlar. Bazı düşünürler de temel kaideleri itibarıyla, batıda bilim tamamen ilhad üzerine müesses olduğundan, onun Müslümanlaştırılmasının mümkün olmayacağı kanaatindedirler.
Doğrusu, eğer Batı’daki bilim, Allah’a teslim olmaz ve Allah’ı gösteren bir ayna haline getirilmezse, insanlığın âkıbeti çok karanlık olacaktır. Onun için Müslümanların bu mevzuda Batıyla yarışması, onu geçmesi ve bilimi Müslümanlaştırması veya İslâmîleştirilmesi gerekmektedir. Bilimin Müslümanlaşıp Müslümanlaşmaması, günümüzde, üzerinde düşünülmesi gerekli olan en önemli meselelerinden biridir. Müslüman araştırmacılar, meseleyi Kur’ân’da zikredilen ‘el-ilm’ zâviyesinden ele alıp ilim dünyasında yeni ufuklar açarken, Batı kafasındaki bilimciler de, hayret ve şaşkınlık vadilerinde dolaşıp duracak, hep tıkanıklıklarla karşı karşıya kalacak, aradıklarını bulamayacak ve başı açık, yalın ayak hayâllerle değişik kurgu bilimlerine takılıp duracaklardır. Maalesef günümüzde Batı anlayışındaki bilim, âlem-i İslâm’ın başına göz açtırmaz bir belâ şeklinde musallat olmuştur. Bütün bunlara rağmen, dünyayı aydınlatacak ilmin, yine orta kuşağın incisi ülkemiz ve bu mevzuda onunla aynı duygu ve düşünceyi paylaşan ülkelerde gelişip kendini ifade edeceğine inancımız tamdır.
İman Hizmeti ve Beklentilerimiz 8 dk.
Hizmetin seyri memnuniyet verici midir? Tasavvur edilen seviyelere ulaşmış mıdır?
Mes’eleyi, birbiriyle irtibatlı iki açıdan ele alabiliriz:
Birincisi: Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle umulanın çok üstünde lütuflara mazhar olduğumuz.
İkincisi: Değişen ve gelişen şartlara göre hizmetin seyri.
Birkaç sene önceki şartlara göre, ki o zamanki vasat şöyleydi: Bazen yığın yığın halk, akın edip büyük şehirlere geliyordu, bazen de biz gidiyorduk.. çevre pür-heyecan, arkadaşlarımızın iştiyakı da yerindeydi… Bu hava ve heyecan içinde bizim daha büyük tasavvurlarımız vardı. Mesela: Anadolu’da, bu kadar, şu kadar müessese ihya edilir’ diyorduk. Ama şartlar birdenbire değişince biz de mevcut vasata göre bazı şeylere ‘iyi’ demeye başladık. Şimdilerde ise, ‘Allah’ın inayetiyle hizmetler artık, dost ve düşmanın ittifakıyla normalin çok üstünde ve inşirah verici mahiyette. Evet, Rabbimize karşı tahdîs-i nimet kabilinden bunu i’lan ve i’lam ediyoruz.
Gelelim hizmetin seyrinin memnuniyet verici olup olmamasına:
Dûn-himmet kimseler için, hiçbir şey yapılmasa da, Müslümanların camilere girip çıkmaları, Ramazan orucu tutmaları, zekât, sadaka ve kurbanları bir ölçüde dînî hayat adına normal görülebilir. Fakat Muhammedî (sav) anlayış içinde hayatını örgüleyen bir mü’min için asla.! Böyle bir mü’min her zaman doyma bilmeme kuşağında yaşar. Onun gözü Kur’an’ın ifadesiyle ‘Hel min mezid (=Daha yok mu?)’ mülâhazasıyla hep gözü ötelerdedir. İşte bu anlayış seviyesine ulaşmış biri için, hizmet hesabına doyma yoktur. Böyleleri her sene, hemen her beldede bir sürü okul, bir sürü de üniversite açsalar ve evlerinin sayısını da 10 katına çıkarsalar, yine de ‘daha yok mu?’ der dururlar. Hatta bir gün yeryüzünü bütünüyle ışığa boğsa ve her tarafı aydınlatsalar, bu defa da göklere merdiven dayama yollarını arar ve ‘daha yok mu?’ derler. İhtimal bir daha yeryüzünün bozulmaması ve ifsad edilmemesi için, şerir ruhların önünü alma yollarını araştırırlar. Yani ervah-ı habîseye karşı sürekli tahşidat yaparlar. Bu anlayıştan hareketle, iyi inanmış ve tam İslâm’ın istediği mânâda aksiyon anlayışına ulaşmış bir insan için, hizmetin inkişaf ve gelişmesi tatmin edici değildir. Ümit ediyoruz ki, bu davaya, dünden bugüne gönül veren kimseler, dûn-himmetliğe düşmeden, bütün bir dünyayı ışığa gark etme düşüncesiyle, yürekten Allah’a (cc) teveccüh eder ve bir daha da dönmemek üzere bu yola koyulurlar.
Evet, işte Ashab-ı kiram efendilerimizi bizden ayıran en büyük fark da budur. Nerede bir kara parçası var olduğunu duymuşlarsa, oraya da gidelim demiş ve hemen yollara dökülmüşler. Bu düşünceyle o büyük kumandan, Halid bin Velid (ra) atını sürmüş İran’ın içlerine kadar.. sonra mahmuzlamış atını Suriye istikametine ve yürümüş Bizans’ın üstüne. Ondan sonra gelen Ukbe bin Nafi, Arapların ‘zulmet denizi’ dedikleri Bahr-i Muhît’e kadar ilerlemiş ve tarihçilerin dillerinde destan o meşhur sözü ki ‘Allah’ım bu deniz karşıma çıkmasaydı, Sen’in yüce adını denizler aşırı ülkelere de götürecektim’ demiş gürlemiş. İşte bütün bunlar, bir bakıma bu davaya delice gönül vermişliğin ifadesidir. Yani yatarken bunu düşünme, kalkarken bunu düşünme, yemek yerken bunu düşünme, su yudumlarken bunu düşünme, her hâlükârda bunu düşünme… Yeni yeni müesseseleri milletin hizmetine takdim ederken, o müesseseleri birer mukaddime yaparak, hayalinde onların üstünde daha yeni şeyler kurarak, sürekli ileriye matuf plânlarını ona göre hazırlama. İşte, gerçek bir aksiyon adamı portresi!
Evet, biz âli himmet olmanın iktizası; hiç doyma bilmemenin yanında, aynı zamanda şükran hisleriyle de iki büklümüzdür. Bütün liyâkatsızlığımıza rağmen, bu konuda dün de, bugün de hep aynı şeyleri söyledik ve hep aynı şeyleri söyleyeceğiz. Bizi bu ufka ulaştıran Allah’tır. Biz O’nun himaye ve inayetiyle bu hale geldik. Vahdetimize zahirî esbap açısından çok şeyler borçluysak da, bu mes’elede en başta, kalpler elinde olan Allah’ımıza medyunuz. Bizi birbirimize sevdiren, birbirimizle sarmaş dolaş hale getiren, himmetlerimizi tevhid etme yollarını açan Allah’ımıza. O’ndan diler ve ümit ederim, bir reşha hüviyetinde, yani zâtî bir varlığı ve hüviyeti olmama düşünce ve anlayışına bağlı kalarak bizleri bu aşk ve şevkle sonsuza kadar bermurad kılar.
Yıllar önce görmüş olduğum bir rüya ile mes’eleye ayrı renk katmak istiyorum: 1980 ihtilalinden az önce, zannediyorum son iki vaazımdan önce, rüyamda kürsümün devrilir gibi olduğunu gördüm. Tuhaftır, kürsü devrilirken ben Meryem suresinin 96. âyetini tefsir ediyorum. Yani ‘İman edip salih amelde bulunanlara rahman olan Allah (cc) (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.’ Bu âyet-i kerimeyi izah eden şöyle bir hadîs de vardır: ‘Allah (cc) bir ferdi sevince, Cebrail’e; ‘Ben falanı seviyorum, sen de sev’ der. Cibril de onu sever ve bütün gök ehline ‘Allah falanı seviyor ben de seviyorum, siz de onu sevin’ der, onlar da sever.. derken bu sevgililere yerde hüsn-ü kabul vaz’edilir.’ Evet rüyamda, bu âyet ve muhtevasını arz ederken, birden kürsü devrilir gibi oldu ve doğruldu. İşte o gün bugün bir bakıma hep inşirah içindeyim. Zira, bugünkü ehl-i hizmete hüsn-ü kabul vaz’edilmiş olduğu ümidini besliyorum.
Mânâ âlemindeki böyle bir ru’yete bu kadar itimad edilir mi? Zahirî hal ve zahirî şerâit bunu te’yid ettikten sonra itimat ve itibar etmemek için de hiçbir sebep yok. Rabbimizin sonsuz lütuflarına itimat ediyoruz ki, inşaallah bu cemaati -gerçi böyle bir tabir kullanıldığını da bilmiyorum ama- ashab-ı vüdd eylesin. O Rahman bize zatını sevdirsin, kendisi de bizi sevsin ve ‘Onlar Allah’ı severler. Allah da onları sever’ âyetine bizi mazhar eylesin. İnşaallah arkadan gelen nesiller de bu hizmeti devam ettirir ve böylece bir tarihî rüya daha gerçekleşmiş olur.
Elverir ki, biz hizmet adına bütün varlığımızı ortaya koyalım.. bütün imkânlarımızla seferber olalım ve bu mevzuda hiçbir fedakârlıktan geri kalmayalım. Geri kalmayalım da neler yapmamız gerekiyorsa onları yapalım. Gelecekte, ‘keşke yapsaydık’ demeyelim, dizlerimize vurup, kadere taşlar atmayalım.
Böyle bir niyetle çalışılırsa daha geniş kitlelere ulaşma imkânı olacak ve şimdilerde birer nüve halinde ortaya atılan eğitim ve kültür adına müesseseleşme fikri, daha geniş dairede Anadolu ve hatta bütün dünyayı saracak ve şurada-burada perişan dolaşan nesillerin imdadına koşulacak.. ve tabii bütün bunlarla, Rabbimizin rızası -inşaallah- elde edilmiş olacaktır.
İşte böylesi pahalı şeylere tâlib olan insanların mevcudla iktifa etmesi ve hal-i hazırdaki durumundan memnun olması düşünülemez. Evet o, daima yeni ufukların, yeni hülyaların insanıdır. Ve o hülyalarını gerçekleştirmek, o ufuklara ulaşmak için durma-yorulma bilmeden, ‘Daha yok mu Allah’ım?’ nidalarıyla koşup duracaktır.. koşup durmalıdır da.
İman Hizmetinde Tevazu ve Mahviyet 7 dk.
Allah günümüzün adanmışlarına çok büyük hizmetler gördürüyor. Bu hizmetlerin büyüklüğü onları gurura sevk edebiliyor; bazen de beklentilere itiyor. Bu aşamada nasıl düşünmemiz ve davranmamız gerektiği hususunda neler tavsiye edersiniz?
Öncelikle, adanmış ruhlara bu hizmet çığrını açan zatın: “Biz o kudsîlere zemin hazırlıyoruz.” ifadesiyle işaret buyurduğu hakikate, bu zaviyeden bakmak isabetli olur diye düşünüyorum. Bununla beraber burada başka bir hususun hatırlanması ve meseleye bu zaviyeden bakılması daha faydalı olacaktır. Bu ulvî davaya ve bu yüce mefkûreye düğümlenmek, onu bugünkü ve yarınki hâliyle nazar-ı itibara alıp en haşin, en sert, en mütemerrid, en müsamahasız, en imansız insanların ruhlarına girip, anlatma derdiyle iki büklüm olup sancı çekmek… Evet, işte bu sancıdır ki, bizi alıp müsamaha iklimine götürecek, oradan mülayemete yükseltecek, oradan da afv u safha, derken merhamete ve başkalarına ebedî bir kurtuluşu kazandırma adına en feyizli, en bereketli irşad ufkuna ulaştıracaktır.
Geçmişe dönüp baktığımızda göreceğiz ki, şimdiye kadar örmeye çalıştığımız bu kudsî dantelada kullandığımız malzemenin hemen hepsi müsamaha, mülayemet, afv ve merhametmiş… Ne var ki, bu malzemeleri biz, daha önceden planlanmış bir mastır planın parçaları olarak kullanma şeklinde değil de, hâdiselerin akışına göre bir yol takip etmiş ve bu günlere gelip ulaşmışız. Yani bütün hayatımızı çepeçevre kuşatan böyle bir hizmet düşüncesiyle, ihtimal farkına varmadan günümüz insanına ve gelecek nesillere mesajlar sunmuş ve onlara yürüdükleri yollarda ışık tutmuşuz.
Şimdi, binlerce ağızdan çıkan, insanımıza hizmete dair kudsî soluklar, mâneviyat adına atmosferimizi öylesine sarıyor ki, gelen zararlı dalgalar kırılıyor ve şihaplar bir bir eriyip parçalanıyor. Tabiî bunlar, bir filizin âheste âheste büyüyüp şekillenmesi gibi, fıtratın kanunlarına uygun bir şekilde oluyor. Ve zaman gelecek birbiriyle münasebeti olan bu parçaların birbirine eklenmesiyle bütünlük elde edilecek ve işte o zaman hayallerdeki umranlar kurulacaktır.
Evet, dün kendilerine ait vazifeyi ifa eden ilk çilekeşler, bugün o emaneti size devredip gittiler. Siz, bugünün mimarları ve fikir işçilerisiniz. İhtiyarınız olmaksızın, ruh yapılarınızın bir ölçüdeki evrenselliğiyle ve genel temayülleriniz neticesi ortaya çıkan aksiyonla, bir yandan bugünün umranını kurarken, bir yandan da geleceğe uzanan köprünün ayaklarını hazırlıyorsunuz. Sizin arkanızdan gelen nesiller de sizden bu emaneti alıp bir başka noktaya götüreceklerdir. Tabiî götürürken de, o köprünün ayaklarının kurulmuş olduğunu görecek ve “Demek ki bunlar bu iş içinmiş” diyecekler. Tıpkı sahabeye, tâbiîne, tebe-i tâbiîne: “İçinizden Peygamberi gören var mı?” ve “Peygamberi göreni gören var mı?”, “Peygamber’i göreni göreni gören var mı?” denilip de kapıların açılması gibi, siz de belli bir noktada yerinizi alacaksınız ve size de o kapılar –Allah’ın inayetiyle– açılacaktır.
Burada soru ile alâkalı olarak şu hususu bilhassa vurgulamak istiyorum: Bilemeyiz belki bu neslin ömrü uzun olabilir ve siz o misyonu geleceğe ait bütün yönüyle temsil edebilirsiniz. Ancak bütün bunlar, sizin bu genel temayülünüze ve içinizin enginliğine Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu olarak gerçekleşecektir. Bu konuda bizim bir beklentiye girmemiz ve hareket tarzımızı da ona bina etmemiz tam mânâsıyla “ihlâssızlık” olur. “Bunları ben yapıyorum, bunları ben ediyorum.” gibi düşüncelerin ve ufak dahi olsa birtakım beklentilerin aklımızın köşesinden geçmesi, ileriye matuf büyük misyonla alâkalı yapacağımız o binanın bir yanını yıkar. Hatta bu beklentilerin zamanla ruhumuzda yaralar açabileceği, bizi bencilliğe, gurura sevk edebileceği de söz konusu olabilir. Vâkıa, bazılarının hakkımızda hüsnüzanda bulunup bize bazı makamlar vermesi beklenebilir ama, bence hiçbir şahıs, nefsi adına böyle bir düşünceye girmemeli, hatta bunu hayalinden bile geçirmemelidir. Hayalinden geçtiği an o yanlış bir adım atmış sayılır; dönüp tevbe etmezse, zamanla bu anlayış, istikrar kazanır ve onu da diğer yanlış adımlar takip eder ki, gün gelir, tam kazanma kuşağında baş aşağı gider ve bütün bütün kaybeder. Çağımızın önemli bir mütefekkiri ve aynı zamanda ihlâs kahramanı olan o zat, bu hususta fevkalâde hassas hareket etmiş ve: “Bilmeyerek bana kitap okutturuldu.. bilmeyerek kitapları terk yoluna itildim.. bilmeyerek Kur’ân’a yöneldim.. bilmeyerek dinime hizmet ettirildim…” gibi ifadelerle durumun nezaketine parmak basmıştır.
Evet, neferlik bizim için bulunmaz Bursa kumaşıdır. En iyisi mi bir nefer, bir asker olarak hep Allah kapısında durmalı ve değişik beklentilere girmemeli. Vâkıa, bazen bir nefere müşirlik vazifesi de gördürebilir ki, bu, O’nun bileceği bir iştir ve bizi kat’iyen alâkadar etmez. Zaten Bediüzzaman da öyle demiyor mu? “Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden âlâ”; “Sen kendini racül-i fâcir bilmelisin”; “Kendini bu iyiliklere, bu güzelliklere mazhar görme. Temessül etmediğinden, yani sen onları tam temsil edemediğinden dolayı mazhar değil memerr olabilirsin.”
Suyun üzerindeki kabarcıklar güneşin aksini alıyorlar. Güneş olmasa neyi alacaklar? Öyleyse bütün güzellikler, o Güzeller Güzeli’ne mahsustur. Evet, bu mülâhazalar çok önemlidir. Allah (celle celâluhu) size, bize ne kadar büyük vazifeler gördürürse, bizim de o nisbette tevazumuz artmalı ve beklentilerden, iddialardan uzak bir hâl almalıyız. Zira dünyada ve ahirette selâmette kalabilme, ancak kalb selâmetine vâbestedir.
Sanma ki ey hâce senden zer ü sim isterler.
Yevme lâ yenfau’da kalb-i selim isterler.
bu hakikate işaret eden ne güzel bir sözdür!
Evet, bu hakikat ruhumuza işlemeli. Bunun dışında düz bir insan olarak ne şahsımız adına ne de topluluk adına boyumuzu aşkın beklentiler içine girmemeliyiz… son nefesimizi böylesi düşünceler içinde teslim etmeye kilitlenmeliyiz.
İman ve İslam Ötesi Bir Mazhariyet 4 dk.
İman ve Kur’an hizmetini, aslî muhtevasına uygun şekilde nasıl idrak edebiliriz?
Biz, iman ve Kur’ân yolunda cehd ü gayret göstererek çalışmanın her türlüsüne hizmet’ diyoruz. Nasıl ki ihsan, iman ve İslâm ötesi bir mazhariyettir; hizmet etmek de iman ve İslâm ötesi bir mazhariyettir.
İhsan, iman ve İslâm esaslarının da ötesinde inanmanın daha derince bir buududur. Onu Efendimiz (s.a.s.), ‘İhsan senin Allah’a, Allah’ı görür gibi kulluk yapmandır. Sen O’nu görmesen dahi O seni görüyor ya!’ ifadeleriyle çerçevelendirmektedir. Yani ihsan, ferdin Allah’ın onu görmesi, bilmesi, kabza-yı tasarrufunda tutması şuuru içinde, Allah’a kulluk yapmasıdır. Gerçi dar mânâsıyla ihsan, başkalarına iyilik yapmaya da denir ki, bunu ihsanın örf-i şer’ideki anlamıyla te’lif ederek, en büyük ihsanın insanın kendisine olan ihsanı olarak kabul edebiliriz. İnsanın kendisine olan ihsanının en büyüğü de, iman ve İslâm üstü daha derin bir buudda, Allah’a kullukta bulunmasıdır diyebiliriz.
İşte nasıl ki ihsan, iman ve İslâm’a göre bir ötedir, öyle de dine ve imana hizmet etme şuur ve düşüncesi dahi ihsan gibi bir derinliktir. Evet, inanan, fakat bu şuur ve düşünceden mahrum olan, yani İslâmiyet’i yaşıyor gibi görünen çok insan vardır ki, başkalarına karşı bir kısım mes’uliyetler, mükellefiyetler taşıdığının şuurunda değildir. Dolayısıyla böyle biri, İslâmiyet adına önemli bir derinlikten mahrum sayılır.
Bir diğer derinlik de hizmetin şuurunda olarak hizmet etmektir. İnsan tam inandıktan sonra amel ede ede, amelini, hayatına mal etmesi diyanetin insan tabiatıyla bütünleşmesi adına çok önemlidir ki, böyle bir şuur ve idraka Merhum Hamdi Yazır tefsirinde: ‘İslâmiyet, insanda ikinci bir fıtratın hasıl olma keyfiyetidir’ demektedir. Yani insan, anasından doğarken hiçbir şey değildir ama, her şey olmaya müsaittir. Kim ve hangi düşünce en evvel ona elini uzatır ve kim onu hangi kalıba sokarsa insan da o kalıba göre şekillenir. Onun için Muhbir-i Sâdık, ‘Doğan her çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar. Daha sonra annesi-babası ya onu Yahudileştirir, ya Nasranileştirir ya da Mecusîleştirir.’ buyurmaktadır. Demek ki, her insan evvela tek bir fıtrat üzere doğuyor. Daha sonra ortaya çıkan Yahudileşme, Nasranileşme, Mecusileşme veya İslâmlaşma onun ikinci fıtratı oluyor. Bu ikinci fıtrat, sadece inanmakla gerçekleşmez. Aksine insan, imanla, ilk adımını atar, daha sonra da amelle imanını pekiştirir ve onu fıtratının ayrı bir buudu haline getirir. Öyleyse inanma, ikinci tabiat ve fıtrat kazanma adına çok önemli adım ve bir hamledir.
Sözü, şöyle bir noktaya getirmek istiyorum; bir kimsenin, inandıktan sonra üveyk gibi kanatlanarak belli bir noktaya ulaşması, ancak yapılan amellerle mümkündür. Bu zorlu yolda elbette ki şeytanlar, bir yığın vesvese ve bir yığın tuzak kuracaklardır; ama kendisini Hak ve hakikate kilitlemiş olan kutlular hep: ‘Hakikati o kadar ayan-beyan görüyorum ki, senin vesvesene rüyamda bile yer vermem mümkün değildir.’ duygu ve düşüncesi içinde olmalıdırlar. Bu duygu ve düşünce insanda, zamanla serpilir gelişir. Fıtratı, bunu kırk saatte almaya müsait olanlar kırk saatte, kırk günde almaya müsait olanlar da kırk günde, kırk senede almaya müsait olanlar ise kırk senede alacaklardır.
Hâsılı, üzerimize tevdi edilen vazifeleri en güzel şekilde ifa ederek Allah’a karşı ahdimizi yerine getirirsek, Cenâb-ı Hak da bize olan ahdini yerine getirecektir. Böylece vicdanlar bir tomurcuk gibi her gün biraz daha açılıp inkişaf edecek, biz de asıl hedefimiz olan rızâ-yı İlahîye ermiş olacağız.
İmânın Gücü 4 dk.
Kastamonu Lahikası’nda “Avrupa’nın dörtte biri kadar bile olmayan bir devlet, Avrupa’ya, Asya’ya, Amerika’ya karşı mücahidâne ve galibâne harp edecek…” deniliyor. Bunu açıklar mısınız?
Öncelikle içinde bulunduğumuz şartlar itibarıyla mücadele ve muharebeyi bizler farklı yorumluyor ve bu konuda hep Bediüzzaman’ın yaklaşımını esas alıyoruz. Evet, o diyor ki; “Medenîlere galebe ikna iledir. Söz anlamayan vahşilere yapıldığı gibi icbar ile değil.” Öyleyse bizler, içinde yaşadığımız demokratik zemini, demokratik hak ve hürriyetleri değerlendirmek suretiyle, insanların, Halid’in, Amr İbn Âs’ın, Osman İbn Talha’nın Müslümanlığı seçmesi gibi, kendi iradeleriyle Müslümanlığa girmelerini bekliyor ve bu yolun daha eslem, daha kalıcı bir yol olduğuna inanıyoruz.
Bu düşüncemiz, ana hatlarıyla böylece bilindikten sonra, soruya cevap sadedinde de şunları söyleyebiliriz: Osmanlı topraklarının en geniş olduğu dönemde, topraklarımız 20 milyon kilometrekaredir. Bu alan içinde 250 milyon insan yaşamaktadır. Buna karşılık, safkan Türk milleti ise on-on bir milyondur. Böyle bir dengesizliğe rağmen Osmanlılar, hem kendilerinden 20 kat daha fazla bir toplumu idare etmiş hem de dünya ile yaka paça olmuşlardır. Şimdi bir zamanlar böyle küçük bir çekirdekle, koskocaman ağaçlara hâl anlatan, söz dinleten Allah (celle celâluhu), başka bir dönemde yine aynı çekirdeği konuşturur.. aynı nüvede kocaman çınarlar meydana getirebilir.. böyle küçük bir ses ve solukla dünyanın dört bir yanına kudsî davasını gürül gürül yayar ve isterse bununla devlerin ödünü de koparabilir.. Onun gücünün her şeye yettiğini, günde beş defa namazlardan sonra “Ve hüve alâ külli şey’in kadîr”le ilan eden bizlerin, bu konuda zerre kadar şüphe ve tereddüdü yok ki; tereddüdümüz olmayan böyle bir mesele adına israf-ı kelâm edelim.
Evet, biz hep Muhyiddin İbn Arabî felsefesi içinde olduk; ona “Allah’ı anmak lâzımdır” demişler. O ise onlara, “Ne zaman unuttum ki?” şeklinde cevap vermiş. Bunun gibi, soruda tevcih edilen meselenin böyle olduğunu ve olacağını baştan bu yana biz zaten kabullenmişiz.
Evet, düşünce ufkumuz farklı: “Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yok.” Kılıçtan, kamadan, gerilmiş yaydan, atılmış oktan, yaralanmış insandan, öldürülmüş kâfirden bahsetmiyoruz. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ “Ey iman edenler, hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Resûlü’ne uyun!” (Enfâl sûresi, 8/24) âyetinin fehvâsınca dirilişten bahsediyor, insanları Allah’a ve Resûlullah’a çağırıyor ve diyoruz ki: Değil sadece cismaniyetle ölmek, ruhî planda ölü olanlar dahi bu davete icabet ettikleri zaman ebedî olarak dirileceklerdir. Zaten, dirilişi temsil edenler ölümden, harpten bahsetmezler ki…
İmtihan Unsurları 8 dk.
İnanıp, inandığı istikamette hizmet eden insanlar olarak karşılaşabileceğimiz en önemli imtihan çeşitleri nelerdir?
Allah Resûlü (s.a.s.) döneminden başlamak suretiyle, günümüze gelinceye kadar, İslâm davasına sahip çıkan hemen her ferd, çeşitli imtihanlara muhatap olmuştur. Olabildiğine çeşidi çok olan bu imtihan unsurlarının başında, hiç şüphesiz, ehl-i dalâlet ve ehl-i küfrün baskısı, mü’minlere düşünce ve niyetlerini anlatma imkân ve fırsatının verilmemesi, ölüme ve öldürülmeye kadar uzanan eziyet ve işkenceler gibi hususlar gelir. Bu hususlarda mutlak fazilet ve kemal, Sahabe-i Kiram’a aittir. Gerçi Ashab-ı Kiram’dan önce de davaları uğrunda, Efendimiz’in Habbab b. Eret’e ifade ettiği: İnananlar, sırf inançları yüzünden çukurlara yatırılır, testere ile vücutları ikiye ayrılır, demir taraklarla etleri kemiklerinden sıyrılırdı da, onlar yine dinlerinden dönmezlerdi.’ şeklinde resmedilen kahramanlar da vardı ama, ihtimal ki yine de mutlak fazilet ve kemal, Sahabe-i Kiram hazerâtına aittir.
Daha sonraki dönemlerde de, Sahabe misal eziyet ve işkencelere maruz kalanlar olmuştur. Mesela, bizim dünyamızda bir Ebû Hanife, bir Ahmet bin Hanbel bir Serahsi, bir Gazali ve bir Bediüzzaman Hazretleri buna önemli misaller teşkîl ederler. Ve bu zatlarla, aynı çizgide eziyetlere maruz kalan kişiler de, dava düşünceleri, hayat felsefeleri, aksiyon ve fedakârlıkları bakımından aynı arenanın kahramanları sayılabilirler.
İmtihan unsurlarından en önemlisi -bana göre- Kur’ân’ın, ‘Bazınızı, bazınız ile imtihan ediyoruz.’ âyetinde ifade buyurduğu, dine, imana hizmet edenlerin kendi aralarında imtihan olmalarıdır. Böyle bir imtihan, imtihanların en korkuncu ve kazanma kuşağında kaybetmeye en yakın olanıdır. Sahabe-i kiram, imtihanın bu türlüsü ile defaatle karşı karşıya gelmiş ve Allah’ın inayetiyle hemen bu imtihanların hepsini de kazanmıştır. Mesela; Mu’te Savaşında Abdullah b. Revaha, Cafer b. Ebi Talib, Halid b. Velid gibi Arabın soylu evlatları ve askerlik dâhileri varken, Allah Resûlü (s.a.s.), azadlı kölesi Zeyd b. Harise’yi kumandan ta’yin etmiştir. Yine Nebiler Serveri, vefatından az önce, içinde Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi insanların da bulunduğu orduya, Zeyd b. Harise’nin oğlu Üsame’yi kumandan olarak nasbetmiştir. Her iki vak’ada da, bir-iki cılız ses hariç, hiç kimseden itiraz çıkmamış ve Nebiler Sultanı’nın bu tasarrufunu bütün Ashab gönülden kabullenmiştir. Daha sonraki devrelerde bu tür imtihanların ardı arkası kesilmemiştir. Mesela Hz. Ömer, meşhur Cisr Savaşında Müsennâ gibi askerî tecrübesi müsellem, yaşlı-başlı bir zat varken, 20 yaşında bıyıkları henüz terlemeye başlamış Ebû Ubeyd’i komutan intihap etmiştir. Şimdi bunların nedenleri ve hikmetleri bir tarafa, bu hadiselerin bir imtihan olduğunda şüphe yoktur.
Bizler de günümüzde, aynı türden fakat değişik şekilde bu tip imtihanlarla her zaman karşı karşıya kalabiliriz. Mesela çeşitli vazifelerin taksiminde halk tabiriyle ‘ün görmüş, gün görmüş’ nice tecrübeli, yaşlı-başlı insanlar, bir hikmet ve maslahata binaen arka plânda tutulabilirler. Bu, onlar için kaybetmenin de, kazanmanın da bahis mevzuu olduğu bir imtihandır. Hakeza, ön plânda koşan gençler de, yaşlılarla olan münasebetlerinde imtihan olmaktadırlar. Şayet onlar da kalkar, ‘bizim her şeye aklımız yetiyor. Zaten bu vazifeye getirilmemiz de onun şahidi. Öyleyse ‘ne diye işi bitmiş bu kişilere gidip, soracağız?’ derlerse imtihanı kaybederler. Bu sebeple dine-diyanete gönül vermiş her bir ferdin bu yolda bir yeri ve o yere göre yapacağı işler vardır. Sedef kakmalı bir kapıda veya kürsüde, ahşaba da, abanoza da ihtiyaç vardır, sedefe de.
İmtihan çeşitlerinden bir diğeri de tenperverlik, hâneperverlik, çocukperestlik, torunperverlik.. vb. şeylerdir. İmana-Kur’an’a hizmeti önde götürenler için her zaman söz konusu olan bu imtihan, şimdilerde çoklarının elenmesine sebep olabilir. ‘Bizler çok çalıştık. Artık gençler koşsun. Biraz biz, istirahatımıza bakalım. Evimiz, çoluk ve çocuğumuzla ilgilenelim.’ düşüncesi, böyle bir imtihanın başlangıcı sayılabilir. Bununla ilgili olarak, Ebû Eyyüb el-Ensari (r.a)’nin İstanbul kuşatması esnasında ‘Allah yolunda infak edin. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.’ âyeti münasebetiyle beyan buyurduğu hakikat her zaman şayân-ı mütalâa olmalıdır.
Kuşatma esnasında bir kısım askerler, kendilerini göz göre göre ölüme atan arkadaşlarına: ‘Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.’ âyetini okuyarak onları uyarırlar. Bunun üzerine Mihmandar-ı Resûl Ebû Eyyüb Hazretleri ‘Âyeti doğru okuyor, fakat yanlış tevil ediyorsunuz.’ der. Ve devamla ‘Biz Ensar topluluğu, Mekke fethinden sonra ‘artık İslâm aziz oldu. Biz de mal varlığımızı muhacirin ile paylaşmış, bahçelerimizi bağlarımızı ihmal etmiştik. Şimdi biraz da kendi başımızın çaresine bakalım.’ dedik. O esnada bu âyet nazil oldu. Yani ‘Mallarınızı Allah yolunda infak edin. İnfak etmemek suretiyle kendinizi, kendi ellerinizle tehlikeye atmayın.’ Görüldüğü gibi Kur’ân’ın beyanıyla, böylesi düşünceler de bir imtihan sayılabiliyor.
Şahsen ben ölümü arzu etmenin de bir imtihan olduğu kanaatindeyim. Kavuşabiliriz, kavuşamayız bu ayrı bir mesele ama, Allah Resûlü (s.a.s.), Ashabı, Tabiin, Tebe-i Tabiîn ve günümüze gelinceye kadar nice büyüklerle kavuşmayı arzu etme çok güzel bir şey. Ancak, bunun, hizmetler dolayısıyla çekilen sıkıntılar yüzünden olmadığını nereden bileceğiz! Mesela, benim başımdan geçen son olay. Susurluk hadisesi münasebetiyle açıklanan listede ismimin zikredilmesi… Daha önce de bir vesile ile arz ettiğim gibi ben bu olayı İfk Hadisesine benzer bir iftira olarak kabul ettim. Hem üzüldüm hem de öteleri özledim. Hayatım boyunca iffetli yaşamaya çalışmış, bu konuda hassasiyetin zirvesine erme gayreti içinde bulunmuş, bunun için de, öz kardeşlerim ‘kût-u lâ yemut; ölmeyecek kadar yiyecek’le yaşasın diye Rabbine dua dua yalvarmış bir insan olarak, tutarsız bile olsa bu isnat çok ağır gelmişti. Zira bir Müslüman için imana hizmetin itibarı önemlidir. Şimdi benim, böyle bir ortamda, ölüm arzusunda bulunmam, beni üzüntüden üzüntüye sevk eden bu meş’um hadise münasebetiyle olmadığını nereden bileceğiz! Eğer öyleyse -hafizenallah- kazanma kuşağında kaybediyoruz demektir.
Hâsılı; hizmet erlerinin başına musallat olmuş dünya kadar imtihan çeşitleri vardır. Mühim olan, hakikat erlerinin bunun farkında ve şuurunda olarak, kulluğun gerektirdiği tavrı takınabilmeleridir.
Unutmayın! ‘Vazife cümleden a’lâ, nefis cümleden edna.’
İnsan Muhabbet İlişkisi 5 dk.
İslâm’da sevgi ve muhabbetin yeri ve ölçüsü nedir? Birine karşı duyulan aşırı muhabbet fıtrî midir, yoksa zaaftan mı ileri gelir?
Sevgi ve muhabbet, insan mahiyetinin önemli bir derinliğidir. Hatta ona, kâinatın mayesi nazarıyla da bakılabilir; bakılabilir zira Cenâb-ı Hakk, kâinatı, mevcudâta olan muhabbetinden dolayı yaratmış ve onların düzenli bir hayat sürdürebilmeleri için de çeşitli kanunlar vaz’ etmiştir. İnsanlığa olan hususî sevgisinden dolayı da cennetler-cehennemler kurup; biriyle mükâfatlar vaat ederken, diğeriyle insanları korkutup onların nazarlarının Zat’ına çevrilmesini hedeflemiştir. Bu gayeyi gerçekleştirmek için peygamberler göndermiş ve bu önemli icraatını devam ettirecek -değişen şartlar muvacehesinde- âdet-i sübhanisini yenilemiş, gönüllerdeki Kendisi’ne ait duygu ve düşüncelerin her an taze kalmasını sağlamıştır. Efendimiz’le (sav) peygamberler halkası tamamlanınca da, evliya ve asfiya ile bu süreci devam ettirmiştir. İşte bu yönüyle muhabbet, bir mânâda her şeydir.
Evet, Allah (cc) insanın fıtratına, sevmesi gereken şeyleri sevip alâka duyması için, bu umumî muhabbetin bir cüz’ünü dercetmiştir. İnsan fıtratındaki bu sevgiyle, Allah ve Peygamber’i sevmenin yanında, mecazî olarak başka şeyleri de sevecektir. Yalnız o, bu sevgisinde, ‘mâsiva’ya olan muhabbetin, Yunus Emre’nin, ‘Yaratığı severiz Yaratan’dan ötürü’ anlayışı içinde olması gerektiğini de bilecektir. Bağını-bahçesini, hayat arkadaşını, evini-barkını.. severken, bütün bunların, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin birer cilvesinden ibaret, izafî varlıklar olduğu hakikatini de kat’iyen unutmayacaktır. Aksi halde onları, Üstad’ın ifadesiyle ‘mânâ-yı ismî’yle nazar-ı itibara alıp meftun olduğunda, bu sevgiyi su-i istimal etmiş olacaktır. Evet, insan fıtrî olarak mahiyetine dercedilmiş ve kullanımı kendi iradesine verilmiş olan sevgiyi yanlış kullandığı takdirde, şahsî hayatı adına çok şey kaybedeceği gibi, Allah ve Resulünden de uzak kalacaktır. Bunlar üzerine bir de dünya adına meftun olunan şeylerin birer birer kaybolup gittiği, dolayısıyla muhabbetin mukabelesiz ve faydasız olduğu eklenecek olursa, o şahsın ızdırapla iki büklüm olacağı izahtan vârestedir.
İbrahim Ethem Hazretleri’ne ait bir menkıbe anlatılır. O, Belh’de bir hükümdar iken tacını-tahtını terk eden, makam ve mansıpta zirveyi yakalamışken her şeyi ayaklarının altına alan ve velilik makamına yükselen bir şahıstır. Kendisinin Ebu Hanife ile muasır olduğu söylenir. Hadis imamları, İbrahim Ethem Hazretleri geldiğinde, Ebu Hanife’nin ayağa kalktığını naklederler. Bir gün: ‘Ya imam, ne diye bu zata ayağa kalkıyorsunuz? Haddizatında o, sizin talebeniz bile olamaz!’ dediklerinde, ‘biz işin zahiriyle meşgul olurken, onlar özüyle meşgul oluyorlar; bundan dolayı da ona sonsuz saygı duyuyorum’ demiştir.
İşte böyle bir insan bir gün her şeyini arkada bırakıp Mekke’ye gider. Aradan yıllar geçtikten sonra da, bir hac esnasında oğlu ile metafta karşılaşır.. karşılaşır ve bir baba şefkatiyle onu bağrına basıverir. Zatında bu hal fıtrîdir ve bir baba için de önüne geçilmez bir duygudur. Bu itibarla da insan, bundan dolayı kat’iyen muaheze edilmez. Ancak kalbini tamamen Cenâb-ı Hakk’ın tecellilerine tahtgâh yapmış bir mukarrebîn için bu hâl, hem de Kâbe’nin yanında uygun düşmemektedir. İşte bu esnada İbrahim Ethem Hazretleri, ‘Yâ İbrâhîm! Bir kalpte iki sevgi olmaz’ diye hâtiften bir sesle ikaz edilir. Bunun üzerine Hazret: ‘Birini al yâ Rab!’ der.. der ve çocuk dizlerinin dibine yığılıverir. Bu bir menkıbedir ve o makamı ihraz etmiş insanlara mahsus bir televvündür. Bu yönüyle o makamda bulunmayan insanları bağlayıcı bir yönü de olamaz.
Ancak böyle bir noktada şu denilebilir, insanın, Allah’ı (cc) düşünmeden bir şeye karşı duyduğu sevgi, sonunda kendi başına gaile olabilir. Bu, evlad ü ıyâl, mal-menal, arkadaş, hatta mürşid sevgisinde de böyledir. Mü’min bir denge insanıdır. Her şeyde olduğu gibi sevgide de dengeyi gözetmesi gereklidir. Ne güzel der Allah Resûlü (sav): ‘Sevdiğin kişiyi ölçülü sev. Gün gelir düşmanın olabilir. Buğzettiğin kişiye de ölçülü buğzet. Gün gelir o dostun olabilir.’
Hasılı, Allah’ın fıtratımıza dercetmiş olduğu sevgi melekesini önce bir noktada toplamalı ve O’na tevcih etmeliyiz. Sonra da O’ndan ötürü O’nun bütün mahlûkâtına.
İnsan-Esmâ-i İlâhiye Münasebeti 8 dk.
‘İnsan yaptığı işte ne ölçüde esmâ-i ilâhiye ile münasebet halinde ise, neticede elde ettiği faydalar da aynı nisbette olacaktır’ deniliyor. Nasıl izah edilebilir?
İnsan, esmâ-i ilâhiyenin bir nokta-i mihrakiyesi ve bir yörüngesidir. Bütün insanlar, alâ külli hâl’ Cenâb-ı Hakk’ın isimlerine mazhardırlar. Ancak bu isimlerden bazıları, insanda ‘gâlip isim’ olarak tecelli eder ve bu gâlip isim insandan insana da değişiklik arz eder.
Konuya ışık tutması açısından Efendimiz (s.a.s.)’in ‘Ben enbiyâ-yı izâm arasında Hz. İbrahim’e benzerim; Hz. Ömer, Hz. Nuh ve Hz. Musa’ya; Hz. Ebû Bekir de Hz. İbrahim ve Hz. Mesih’e benzer’ sözlerini örnek verebiliriz. Nebiler Serveri (s.a.s.)’nin, kendisini Hz. İbrahim’e; Hz. Ömer’i, Hz. Nuh ve Hz. Musa’ya; Hz. Ebû Bekir’i de Hz. İbrahim ve Hz. Mesih’e benzetmesi; ahlâk, huy, karakter, yapı, duygu, düşünce ve insanlarla münasebet açısından milimi milimine bir benzetme demek değildir. Bu sözler, ‘Efendimiz (s.a.s.), Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer illa da birine benzetilecek olursa, bu şahıslara benzetilmelidir’ mânâsını taşır. Benim burada esas vurgulamak istediğim farklılık, başta Kur’ân-ı Kerim olmak üzere, Sünnet-i Sahiha ve evliyaullahın ilham ve keşif kaynaklı ifadelerinde ortaya konmaktadır: Hz. İbrahim’de haliliyet, Efendimiz (s.a.s.)’de ise habibiyet hakimdir ki, bu da bize, nebiler dahil, Cenâb-ı Hakk’ın her insanda farklı, gâlip ve hâkim bir isminin tecelli ettiğini göstermektedir.
Mevlânâ’nın dediği gibi, insanlar ve insanların içinde birer çiçek mahiyetindeki bu başyüce kametler, Cenâb-ı Hakk’ın esmâ hazinesini aksettirir. Esmâ-i İlâhiye, kâinatın bağrında gizli bir definedir ve bu define, insanı bir damar ve kanal halinde Zât-ı Ulûhiyetin mârifetine götürür. O kenzin bir ucu da, fihrist olarak insanın mahiyetine dercedilmiş bulunmaktadır.
‘Sığmam dedi Hak arz u semaya
Kenzen bilindi dil madeninden.’ (Hz. İ. Hakkı)
mısraları, bu mânâyı ne güzel ifade eder!
Öte yandan insanda hâkim olan bu isimler, seyr-i rûhânî ile hükümlerini icra ede ede daha belirgin bir hale gelirler. Tasavvufî bir üslupla ifade edecek olursak, daha sonra hangi isim insanda hâkimse, o isme, mürebbi mânâsına o zatın Rabbi denir. Mesela, bir insanda ‘Cemil’ isminin hâkim olduğu takdirde Cemil isminin terbiyesinde yetişen ve seyr ü sülûkünü tamamlayan insanın Rabbi, yani mürebbisi, Cemil ismi olur.
İnsanda hâkim olarak tecelli eden bazı isimlerin, insanın mânevî terakkisi adına da birtakım hususiyetleri vardır. Örneğin ‘Vedûd’ ismine mazhar olan zatlar, umumiyetle sekr içinde yaşar ve âdeta ellerinde İlahî aşk kâseleriyle kâinât meşherinde hep mest ü mahmur dolaşırlar. İşte bu hâl, o isme mazhariyetin bir ifadesidir. Sekir içinde yaşamak, mutlak büyüklük demek değildir. Her zaman onlardan daha büyük kametler olabilir; ancak, bahsini ettiğimiz insanlar, enbiya-yı izam gibi veya velayet-i kübrayı temsil eden Sahabe-i Kirâm gibi tam yakaze ve temkîn insânı değillerdir.
Zannediyorum, Hz. Ebû Bekir (r.a) kadar Allah Resûlü’nü seven ikinci bir insan yoktur. Oysa ki, canından daha çok sevdiği Efendisi vefat ettiği zaman, o büyük temkin insanı, üzüntü ve kederden bayılıp kalması, kendini yerden yere vurması gerekirken, hiç kimsenin söylemeye cesaret edemediği, ‘Her kim Hz. Muhammed’e inanıyorsa -yani ölmez zannediyorsa- işte o öldü. Her kim de Allah’a inanıyorsa bilsin ki O, Hayy ve Bâki’dir.’ sözlerini söyleyerek, insanları temkine davet etmiştir. İşte bu durum bir temkin insanı olmanın ifadesidir. İnsan ağlayıp sızlayabilir, ama sürekli temkinli, dikkatli ve teyakkuz içinde olmak, ayrıca Allah’ın, her lâhza, her yerde hâzır ve nâzır olduğu şuuru ile yaşamak.. evet işte bu hâl, Cenâb-ı Hakk’ın, sadece kullarından bazılarına bahşettiği isimlerinin birer tezahürüdür.
Her insanın mayasında hâkim unsur olan bu isimler, tecelli ettikleri insanın benliğinde de bir ip ve bir hat gibi kendilerini hissettirirler. Bunu bazıları keşfen, bazıları da etrafındakilerle kendilerini mukayese ederek onlarla kendisi arasındaki farkı, kavrayabilir. Hiç olmazsa vicdanıyla sezebilir.
Evet, insan esmâ-i İlahiye ile münasebettardır. Onun esmâ-i İlahiyeye dayanarak, kendisinde hâkim olan ismi vird edinip her gün çekmesi, o insanın dualarının kabulüne ve mânevî terakki adına ilerlemesine vesile olabilir.
İnsanın kendi mahiyetine konan esmânın hususiyetlerini, renklerini aşması mümkün değildir. İnsan, ister esmâya sığınsın, ister varlık içindeki tecellilerini değerlendirsin, o ancak bir yere kadar ulaşabilir.. evet herkesin bir arş-ı kemâlâtı, bir münteha noktası vardır. O, kabiliyetlerini kullanarak o noktaya ulaşınca, ‘Artık benim ilerleyecek hiçbir şeyim yok, ben de müntehaya ulaştım.’ der.. der ve müntehaya ermiş olmanın haz, neşe ve zevklerini duyar. Kendi müntehasından başka müntehaların olup olmadığını da bilemediğinden, kendi zirvesinin zevklerini müntehiyâne bir hisle duyar. İnsanın cennetteki hali de böyledir. Orada herkes halinden memnundur ve hiç kimse şikâyette bulunmaz. Burada sabır ve tahammülle elde edilmeye çalışılan mazhariyetler, orada mahiyetin açık olduğu terakkiyi sonuna kadar yakalamış olmakla elde edilir. Başı kendi arş-ı kemalâtının kubbesine değen bir insana, ‘Mahlûkat içinde senden daha büyük var mı?’ diye bir soru yöneltilse, ‘Ben çevremde görmüyorum. Şayet varsa benim bilmediğim âlemlerdedir.’ şeklinde cevaplandırır. Çünkü o insan, kendi arş-ı kemâlâtının zirvesindedir. Onun için İmam Rabbani’ye kadar gelen pek çok veli, kendini velilerin en büyüğü olarak görmüştür. Bu açıdan insanın, mazhar olduğu esmânın terakkisi ile de çok alâkası vardır.
İnsanın terakki adına vird-i zeban ettiği esmânın, yine onun, mahiyet, kabiliyet ve gerçek kimliği ve Allah tarafından onun mahiyetine konan renklerle çok alâkası vardır. Mesela ben, ne kadar çok istesem de bir başkasının seviyesini yakalamam mümkün değildir. Çünkü o, doğrudan doğruya duru ve berzahsız esmâ-i İlahiye, sıfat-ı İlahiye ve şe’n-i Rububiyet’e açık bir insandır ve âdeta peyke binmiş gibi Allah’a yükselir. Bu hakikat, 24. Söz’deki Zühre, Katre, Reşha meselelerinde ifade edilmiştir. Zühre yırtılsa, dökülse ve parçalansa da güneşle olan münasebetini değiştiremez. Çünkü güneş, onun renklerinde istihale ederek kendisini ona hissettirir. Yine katre, ne yaparsa yapsın bir reşhanın güneşle münasebetini yakalayamaz. Çünkü o bir cisimdir ve onu, ancak gözbebeğinin içine alabilir.
Hâsılı, esmâ-i İlâhi çok önemlidir ve kat’iyen ihmal edilmemelidir. Fıtratlarda hâkim olan isim tesbit edilerek o vird edinilmelidir. Susuzluktan yanmış ve kavrulmuş bir insan suyu nasıl yudumlarsa, esmâ-i İlâhi de öyle yudumlanmalıdır. Böylece her insan, mânevî terakkisi adına adım adım yükselir ve kendi kemâlatının arşına ulaşır.
İnsanın Yanında Yer Almak 5 dk.
İnsan hakları ihlallerini sorgulamak ve mağdurları korumak üzere gerçekleştirilen organize faaliyetler hakkındaki neler söylenebilir?
Günümüzde, insana ve insanî değerlere hizmet için birçok organizasyonların gerçekleştirildiği ve bu cümleden olarak vakıfların kurulduğu hepimizin bilgisi dahilinde olan şeylerdendir.. ve bunlar pek çoğu itibarıyla kuruluş gayeleri çizgisinde hizmet vermektedirler. Bir de dünya çapında insanlık hesabına kurulmuş gibi görünen kurum ve kuruluşlar var. Bunların gerek tüzüklerine, gerekse faaliyetlerine baktığımızda, hiç de kuruluş gayelerine uygun hizmetler vermedikleri görülecektir. Mehmet Akif’in Âcize hak yok’, dediği türden buralarda ancak güçlülerin hakkı korunmaktadır. Yine Sadi’nin ‘Ne yapayım, karınca gibi ayaklar altındayım; Arı değilim ki, başlar üstünde uçayım’ yaklaşımıyla, ayaklar altında ezilen acizler güruhu karıncaları, başlar üzerinde ‘vız vız’ edenler ise bu devleri temsil ediyor.
Türkiye ve dünyada kuvvete yenik düşen, haksızlığa terkedilen binlerce insan vardır. Meselâ; ömrü boyunca çalışıp başarılı olmuş, takdir üzerine takdir toplamış, semeresini alacağı zaman da alaşağı edilmiş nice insanlar biliyoruz. Fakat hakkın rağmına kuvvete yenik düşmüş bu insanların haklarının savunulması sırasında, bu gayeye yönelik kurulmuş vakıfları görmekte zorlanıyoruz. Zira baştan bu tür insanlara ‘siz şikayetlerinizi bize getiremezsiniz, sizin haklarınız burada savunulmaz’ denilip, haksızlığa terkedilmişlerdir.
Cemil Meriç merhum, ‘Avrupa’da bir dönem haksızlıklar yaşanırken, Osmanlılar, ‘insan hakları’ diye bir kavram düşünmemişlerdi. Çünkü onlar bu hakikati yaşıyorlardı. Dünyanın dört bir yanında en küçük bir haksızlığın işlenmesine, hakkın-hukukun çiğnenmesine izin verilmeyecek şekilde, Devlet-i Âliye mekanize birlikleriyle hemen oraya yetişirdi’ demişti. Zannediyorum bundan dolayı da Avrupa’da çoğu zaman Osmanlı idaresi tercih edilmiştir. Fransız ihtilalinde bile, Fransızlar gelip Osmanlı’ya dehalet etmişlerdir. Osmanlı ölümle karşı karşıya kaldığı dönemlerde bile, kendisine sığınanları korumayı ihmal etmemişti. Osmanlı bugünün dünya jandarmalığına soyunanların yaptığı gibi, çifte standartlara hiç girmemiş ve her hal ü kârda haklının yanında yer almıştı.. evet bu duygu, bu düşünce âdeta milletimizin ruhuna işlemişti.
Bugün itibarıyla inanmış gönüllerin bir araya gelip kurmuş oldukları vakıflarda ise, temel felsefe itibarıyla bizim mânâ köklerimize bağlı ve çok farklıdır. İnsan hak ve hukukunun sonuna kadar müdafaa edildiği bu felsefe, geçmişi gibi istikbal vaad etmektedir. Nitekim bu felsefe uğruna her şey feda edilebilmekte ama düşünceye saygılı kalınmaktadır.
Şahsen ben bu seviyeye gelebilmeyi, onları oluşturan insanların düşünce ve inanç yapılarına bağlıyorum. Meselâ bu yapıyı oluşturanlar ‘vereceksiniz, yapacaksınız..!’ dediğinizde, neyi varsa ortaya dökecek kadar diğergâm ve hasbî insanlardır. Bunlar yaşamadan çok, yaşatma zevkiyle doludurlar. Onlar, ‘gözümle görüp, netice ve semeresini almadığım bir şeye yatırım yapmam’ felsefesiyle değil; bir yönüyle aysberg gibi, bir yüce dâvâda görüneninden daha büyük görünmeyeni olan bir mefkureye hizmet etmektedirler. Ve şimdiye kadar da bu inanmış gönüllerden; yaptıkları şeyin yerine ulaştırıldığından emin olmalarından dolayı, ‘ne oluyor ki!’ diyen çıkmamıştır. Metod ve sistemin bu şekilde işlediğini bildiklerinden, başkalarının itham ve iftiralarına hiç mi hiç aldırmamışlardır. Her halde cemaatle cemiyet arasındaki fark da bu olsa gerek.
Keşke hak düşüncesinin, her şeye rağmen hayata geçirilmesini hedef alma, bu düşünce ile hayata atılmış her vakıfta geçerli olabilseydi!
İnsaniyet-i Kübra 8 dk.
İnsaniyet-i kübrâ ne demektir?
Kübrâ kelimesi ‘büşra’, ‘suğrâ’.. gibi dişi varlıklar için kullanılan ‘müennes’ bir kelimedir. ‘İnsaniyet’ ise, ‘insan’ isminden bir yapma mastardır. Dil kuralları açısından ‘insan-ı ekber’ değil de, insaniyet-i kübra denmiştir. Hem Üstad, hem İmam Rabbani, hem de Şah Veli gibi zatlar, bunu hep ‘İnsaniyet-i kübrâ’ şeklinde kullanmıştır.
‘İnsaniyet-i kübrâ’ terkip olarak, büyük insanlık mânâsına gelir. İnsana büyüklük kazandıran şeyi, yukarıda isimlerini zikrettiğimiz âlimler farklı şekillerde izah etmişlerdir. Onların kendi mütalâalarını kabul etmekle birlikte, daha farklı bir mülâhazayla meseleye yaklaşacak olursak; insan hem bedenen, hem de aczi, fakrı gibi bazı zaafları itibarıyla küçük bir varlıktır. Ona büyüklük kazandıran şey Kur’ân-ı Kerim’de: ‘Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.’ şeklinde bildirildiği üzere, ihsan-ı İlahî tarafından büyük ve kudsî bir vazifenin altına çekilmesidir. Cenâb-ı Hak, insanın zalimliğine ve cahilliğine rağmen, istidat ve kabiliyeti müsait olduğundan bu kudsî vazifeyi onun omuzlarına yüklemiştir. O, bu vazifeye sahip çıkıp ona omuz verdiği oranda hem cahillik ve zalimlikten kurtulacak, hem de büyüyüp değerler üstü değerlere ulaşacaktır…
Evet, insan bir taraftan a’lâ-yı illiyyine çıkmaya, diğer taraftan da hayvanlardan daha aşağı bir konuma inmeye namzettir. Bu durum, onun kendisine verilen istidat ve kabiliyetleri inkişaf ettirip-ettirmemesiyle yakından alâkalıdır. İnsan, insan olarak kaldığı müddetçe, ona ‘insan-ı suğra; küçük insan’ demek icab eder ki bazen o, bu mertebeyi bile koruyamayabilir; koruyamayıp daha aşağılara düşebilir. Bu takdirde o insan, İlahî hakâikin fihristi ve timsali olma özelliğini de kaybeder. Evet, insan iç ve dış bütünlüğüne kendisini ulaştıracak malumatla donanmazsa, dışı süs içi pis plastize bir varlık haline gelir. Bu durumda insanın hayvandan farklı bir yanı da kalmaz. İnsanın gerçekten ‘ahsen-i takvim’e mazhar olması, kendi istidatlarını inkişaf ettirip ‘insan-ı kâmil’ olmaya endeksli bir hayat yaşamasına bağlıdır.
Bu hakikati şöyle de ifade edebiliriz: İnsanın mahiyeti, olduğu yerde kalmaya müsait değildir. O, yüksek bir ideale talip olmadığı zaman bir taraftan şehvet, gadap, kin, nefret, inat, haset, hırs vb. duygularla örgülenen nefis mekânizması, öbür taraftan da şeytan unsurunun değişik fenalıkları değerlendirmesi yüzünden hayvanlardan daha aşağı; âyetin ifadesiyle ‘bel hüm edall’ konumuna düşer. Kur’ân-ı Kerim’de bu hususa birçok işaret vardır. Şüphesiz insanı hayvanlardan ayıran özelliklerden biri, kendisine verilen duygularıdır. O, bu duygularını muvakkat dünya hayatı için kullanamaz. Nasıl kullanabilir ki! Onlar, kendisine uhrevîlik ve semavîlik kazandıracak bir sermaye olarak verilmiştir. Dolayısıyla her insan, onları, yerli yerince kullanmak zorundadır. Üstad, bu duyguların işletilmesiyle elde edilecek makamı, göklere doğru yükselen bir kuleye; onlar olmaksızın sükût edilecek yeri de, onun aksi istikametinde bir çukura benzetir. Onun bu sükûta maruz kalmaması için, daima hareket halinde olması ve hayatını iman hakikatlerinin etrafında örgülemesi gerekir. Cenâb-ı Hak, Saadet Asrı’na yemin ederek başladığı Asr sûresinde şöyle buyurur: ‘Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyan içindedir..’ Görüldüğü gibi tekid tekid üstüne kullanılarak, insanın doğduğu gibi kalması halinde mutlak surette hüsrana maruz kalacağı bildirilmektedir. Bu ifadelerin hemen akabinde, iman edip salih amel işleyenlerin, birbirlerine karşı hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin bu halden müstesna oldukları anlatılır ki, bu yol aynı zamanda insaniyet-i kübra’ya götüren yoldur. Sahabe Efendilerimiz, surenin bu engin mânâsından dolayı, onu başlarına tâc yapıp hemen her sohbetten sonra okumuşlardır.
İnsaniyet-i kübra’ya uzanan bir diğer yol -ki yukarıda zikredilen esaslarla yakından irtibatlıdır- mârifet-i kübra’yı elde etme yoludur. Allah (c.c), Necm sûresinde: ‘And olsun O, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü’ buyurmak suretiyle işte bu duruma işaret eder. Efendimiz (s.a.s.), kendisine bahşedilen miraç yolculuğu boyunca zahirî ve batınî duygularını, zerrelerden sistemlere kadar bütün kâinat üzerinde işlettirmiş ve mârifet-i kübra’yı elde etmiştir. O, Miraçta ayağını nazarının ulaştığı yerin ötesine koymuştur ki, tasavvufta buna kadem ve nazar birliği denir. Kur’ân-ı Kerim bu yeri ‘kâb-ı kavseyni ev ednâ’ sözleriyle ifade eder. O’ndan sonra gelen veliler, ayaklarını ancak kendi nazarlarının ulaştığı yere koyabilmişlerdir ki, bu da kademin nazara ulaşamamış olması demektir. Üstad, Efendimiz’in ulaştığı o makamı nazarî olarak bildiğinden, eserlerinde âyet-i kübrâ’nın destanını yazmış ve hayatı boyunca O’nun ulaştığı makama ulaşmaya çalışmıştır.
Görüldüğü gibi insan, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vermiş olduğu istidatları değerlendirip inkişaf ettirmesi sonucu, insan-ı ekber olmaya namzet olmaktadır. Ayrıca bu makam, insanın kendi duygularını işletmesine göre değişiklik arz etmektedir. Şöyle ki; mesela bir insanın, hayatı boyunca, bildiği şeylerle iç ve dış âlemini dizayn edip hayatını ona göre şekillendirmesi, ilme’l-yakin çizgisinde bir yol almadır ve insan-ı ekber olmanın bir alt makamıdır ve buna ‘insan-ı asgar/küçük insan’ demek mümkündür. Diğer taraftan, şe’n ve şe’n-i Rubûbiyetin veya eşya ve hadiselerin perde arkasını müşahede ediyor gibi hayatını semavileştiren insan, ayne’l-yakin makamına ulaşmış ve insan-ı ekber olmaya adım atmış demektir. Bir başkası da gerçekten eşyanın perde arkasına açılıp şe’n-i Rubûbiyeti bütünüyle müşahede ederek insaniyet-i kübra konumuna yükselmiş olur ki, bu insan, insanın yaratılmasındaki asıl maksadı yakalamış yani insan-ı kâmil olmuş demektir.
Meseleyi hulâsa edecek olursak; Cenâb-ı Hak insanı yaratırken, başta onu insan-ı kâmil olmaya namzet kılmıştır. Dolayısıyla her insanın, insaniyet-i kübraya ulaşması bir hedeftir. İnsanın bu mertebeye ulaşması için, evvela kendisini bu yüksek gayeye programlaması ve onu elde etmek için daima ‘hel min mezid/daha yok mu?’ ufkunda hareket etmesi gerekir. Yani her gün kâinatın çehresinden bir nikab açarak, her defasında onu yeni görüyor gibi tanıması, yeni bir mârifetle Allah’ı daha farklı duyması; aşk u şevk ve muhabbetle O’nun yolunda olması icap eder. Aslında insan, yaratılış itibarıyla hep iyi şeylere tevcih edilmiş ve bir dûn himmet olarak yerinde kalmasına müsaade edilmemiştir. Zaten o sadece yeme, içme, evlenme.. gibi fıtrî şeyler için de yaratılmamıştır. İnsan, bu bilinçle hareket edip, Allah (c.c) ve O’na ait yüce hakikatlere bütün benliği ile kilitlendiği an, asıl gayesini bulmuş; dolayısıyla insan-ı kâmil olma yoluna girmiş sayılır.
İnsanlığın İftihar Tablosu 11 dk.
İnsanlığın İftihar Tablosu, ‘O, kendi olarak doğdu, kendi olarak yaşadı ve kendi olarak dünyadan göçtü’ buyuruyorsunuz. Bu ne demektir?
Yıllar önce söylediğim bu cümledeki mülâhazalarımı şimdi bütün netliği ile tekrar hatırlamam çok zor. Ama yine de ruh haletimin müsaade ettiği ölçüde hiçbir tasnife tâbi tutmadan, aklıma geldiği şekliyle buna açıklık getirmeye çalışayım.
Necip Fazıl, O’nu ifade için ‘O ki, o yüzden varız’ derdi. Bu yaklaşım, hadis kriterleri açısından tenkid edilse de, mânâsı doğru olan ‘Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım’ hadis-i kudsîsinden mülhemdir. Evet Allah, kâinatı O’nun için yaratmıştır. Kâinat, Allah’ı anlatan bir kitapsa -ki, öyledir- bu kitabın tercümanı Hz. Muhammed’dir (sav). O olmasaydı, kâinat kitabı okunamayan, anlaşılamayan bir sır olarak kalacaktı. Dolayısıyla onun içinde yaşayacak ama, onunla Allah’ı tanıyamayacak ve O’na ulaşamayacaktık. Oysa ki, Allah, Kur’ân-ı Kerim’de beyan ettiği üzere, varlığı, kendisine ibadet etsinler, İbn Abbas’ın tefsirine göre de, kendisini tanısınlar diye yaratmıştır. Bu itibarla denebilir ki, Hz. Muhammed olmasaydı, varlık bilinmeyecek ve dolayısıyla Allah da tanınmayacaktı. Öyle ise O’na varlığın ille-i gaiyesi, yani, yaratılış sebebi denebilir.
O’nu, kendinden önce gelen her peygamber, misyonu ölçüsünde ve çerçevesinde anlatmış ve haber vermiştir. Meselâ, Endülüslü büyük alim Kadı Iyaz’ın Şifa-i Şerif’inde geçtiği üzere, Hz. Âdem, kendisine yasaklanan meyveden yedikten sonra Cenâb-ı Allah’a O’nu şefaatçi ederek yalvarmış; ‘Muhammed hürmetine beni affet!’ demiştir. Cenâb-ı Allah’ın, ‘Sen Muhammed’i nereden biliyorsun?’ sorusuna karşılık da, ‘Ben, Cennet’in kapısında ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün rasûlüllah’ yazısını gördüm. İsmi, Senin İsm-i Şerifi’nin yanında anılan biri, Sen’in yanında en kıymetli olmalıdır’ şeklinde cevap vermiştir. En son Hz. İsa da O’ndan çok bahsetmiş, İncillerin eldeki nüshalarında ‘Size daha çok söyleyeceklerim var; fakat, şimdi siz bunları kaldıramazsınız. Ben gideyim, ta ki, dünyanın Efendisi, gerçeğin ruhu, hakkı bâtıldan ayıran Zât gelsin ve size bütün hakikatleri anlatsın’ (Yuhanna, Bab/12-14) demiştir.
Hz. İsa, O’nu Ahmed olarak haber vermiştir. İlâhî bir tevafuktur ki, dedesi Abdülmüttalib, ‘Gökte ve yerdekiler O’nu övsün’ diyerek, O’na Muhammed ismini koymuştur. İmam-ı Rabbanî gibi büyük zatlar, önemle Hakikat-ı Ahmediye ve Hakikat-ı Muhammediye üzerinde dururlar. O, yeryüzüne gelmeden önce ‘Hakikat-ı Ahmediye’nin sahibiydi. Dolayısıyla Hz. İsa, O’nu Ahmed ismiyle müjdelemiştir. Dünyadaki misyonu itibarıyla de O ‘Hakikat-ı Muhammediye’yi temsil etmiştir. Nebiler Serveri bu temsil sonunda Hakikat-ı Ahmediye’ye bi’l-fiil ulaşarak veya Hakikat-ı Ahmediye’yi bilfiil gerçekleştirerek, yine ‘Hz. Ahmed’ ünvanıyla işaret buyurulan varlığın ruhu olma âlemine dönmüştür.
O’nun dünyaya gelişi de değişik olmuştur. Bir kere O dünyaya gelmeden önce ve geldiği esnada, siyer kitaplarında anlatıldığı üzere, pek çok harikulâdelikler meydana gelmiştir. İran’daki Sava gölü yere geçmiş, ateşgedelerin bin yıldır yanan ateşleri sönmüş, Kâbe’deki putlar yüzüstü devrilmiş ve İran Sâsâni hükümdarının sarayının şerefelerinden on dört tanesi yıkılmıştır.
O, çocukluğunu da, doğumundan itibaren yine hep kendi olarak yaşamıştır. Misyonuna paralel olarak husûsî koruma altında bulunmuş. Meselâ, gençliğinde Kâbe’nin tamiri esnasında taş taşırken, taşlar omuzunu incitmesin diye, amcası Hz. Abbas’ın tavsiyesi üzerine, elbisesinin eteğini omuzuna alınca, örtülmesi gereken avret yerinin baldır kısmından bir miktar açılmış ve derhal sırt üstü yere düşmüştür. Sonra kalkmış ve bir daha bu vaziyette hiç görülmemiştir.
Cahiliye Arapları, pek çok fecâyî ve fezaîyi irtikap eden insanlardı. Merhametsiz ve gaddardılar. Hatta fakirlik korkusuyla ve bir de kendi anlayışlarına göre, kız çocuğu sahibi olma utancıyla (!) kız çocuklarını diri diri toprağa gömdükleri de olurdu. Ancak bunun yanında çok güzel hasletleri de vardı. Meselâ, cömertlik ve cesaret onlarda çok önemli hususlardı. Bütün cahiliye şiirlerinde bu iki temanın işlendiğini görürüz. Dile de çok hakimdiler. Bundandır ki, meselâ Hz. Ömer, ‘Bir mecliste İbn Ebi Salt’tan bin beyit okuyabilirim’ derdi. İbn Abbas, Kur’ân’da geçen hemen her kelimenin mânâsı için cahiliye şiirinden bir mısra veya beyit okuyabilirdi. Sonra, yine onlar arasında emniyet çok mühimdi, öyle ki, kendilerine gelinlik bir kız emanet edilseydi el sürmezlerdi. İşte bütün bunların hepsinde O, herkesi geçmiş ve ciddi bir fark atmıştı. O kadar ki, O’na herkes Muhammedü’l-Emin diyordu. Ve tabiî Allah’tan aldığı Kur’ân-ı Kerim de, söz ve belâğat açısından bütün sözleri geride bırakmış ve hepsinin önüne geçmişti. Öyle ki bütün edipler bir araya gelip el ele verselerdi, bir sûre, hatta bir âyete bile nazire yapamayacaklardı. Evet O, bu derecede bir üslup, bir belâğat ve bir edebiyat mucizesiydi.
O, en çok eza ve cefaya maruz bırakıldığı bir zamanda Mirac’la şereflendirilmişti. Bu, kâinat içinden kâinat ötesine yolculukla, kendisine rehberlik eden Cibril’i bile bir noktadan sonra geride bırakmış, yoluna devam etmişti de, kendisine ‘Top senin, çevkan senin bu gece’ denmişti. Mahzen-i Esrâr sahibi Nizamî’nin engin ve renkli ifadeleri içinde, ‘Yıldızlar, yolunda kaldırım taşları gibi dizilmiş, melekler kendisine teşrifatçılık yapmış, yarım ay atının ayakları altında bir nal gibi kalmış, Güneş O’nun ışık kaynağına sığınmıştı.’ O, Kur’ân’da ifade buyurulan ‘Kâbe kavseyni ev ednâ’nın mânâsına göre, imkânla vücub arası bir noktaya gelmişti. Bu şu demekti: Bir kere O da, bir insandı ve yerdi, içerdi, uyurdu, sokaklarda dolaşırdı. Fakat, Buseyrî’nin ifadesiyle, ‘bir beşerdi, ama herhangi bir beşer gibi değildi; taşlar arasında bir yakut gibiydi.’ Bunu avâmî bir benzetmeyle şöyle izah edebiliriz:
Meselâ; Selimiye’nin önünden geçen herkes, kendince, bir şeyler hisseder: İyi ve zevk-i selim sahibi bir mimar, ondaki sanat karşısında zevkten zevke girer. Bir çoban da kendine göre onun karşısında bir şeyler hisseder. Bir diğer misal verecek olursak, mesela; iyi gelişmiş damak zevki olanlar, yemekleri çok iyi ayırırlar ve onlar sıradan insanlardan farklıdırlar. Bunun gibi, onun her şeyi hissedişi bir başka idi. Dış görünümü ve yapısıyla bizim gibi bir beşer görünümündeydi ama bambaşka buudlarda yaşıyordu. Namaza durunca bazen, O’nun önünde cennet temessül eder, ona doğru adım attığı olurdu. Bazen de, bir başka şeyin temessülü karşısında geri çekilirdi. İşte, Mirac’la beşeriyetin en son sınırına varmıştı ki; ondan sonra sonsuzluk başlıyordu. Hiç bir şekilde Allah olunamayacağına göre, şüphesiz o Allah değildi ve olamazdı da. Bu yüzden, O’nun ulaştığı makama ‘imkânla-vücub’ arası mânâsına ‘Kâb-ı kavseyni ev ednâ’ dendi. O makamdaki, durumu itibarıyla kelamcılar, hadisçiler başka türlü değerlendirmelerde bulunsalar da, sûfîler, O’nun Mirac’da zaman, mekân husûsiyet ve kayıtlarından, müberra olarak Allah’ı gördüğünü söylerler. İşte bu makamda iken bile O, yeryüzüne aramıza geri dönmek istemiş ve dönmüştü. Büyük velilerden Abdü’l-Kuddüs: ‘Eğer ben, o makama varıp, orada kalmak ile geriye dönmek arasında muhayyer bırakılsa idim, vallahi dönmez, orada kalırdım’ der. Ama O, geri gelmiş ve kendilerinden eza-cefa gördüğü insanların arasına inerek, onları da, bizi de, kaybettiğimiz cennete taşımıştı. Hiç olmazsa hepimizi o duyguya uyarmıştı. Mevlâna’nın ifadesiyle, bir ayağı hakikatte, diğer ayağı da 72 milletin arasında, ömrünün bakiyesini, halkın içinde Hak’la beraber sürdürmüştü.
O, son derece mütevazı idi. Yerde oturup yemek yediğini gören bir kadın, ‘Köleler gibi oturmuş, yemek yiyor’ deyince, ona: ‘Benden iyi köle mi olur? Ben, Allah’ın kölesiyim’ deyivermişti.
Her şeyden önce O bir kuldu. Hz. Cebrail’in (as) yanında olduğu bir sırada açlıktan söz edilmişti. O’na, Allah’dan kul peygamber mi, melik peygamber mi olmayı tercih ettiği sorulunca da O, kul peygamber olmayı tercih etmişti.
O misyonuna başladığı gün ne kadar mütevazı ise, Mekke’yi fethedip de, şehre merkubunun üzerinde girerken ondan kat kat daha mütevazı idi. Alnı, nerdeyse merkubunun semerine değecekti.. evet O, Allah karşısında kulluk şuuruyla o kadar iki büklümdü. Bir Batılı bunu ifade ederken, ‘Peygamberlik bestesini başladığı tonda, fakat çok daha tiz olarak bitirdi’ der.
Karşısına çıkan problemleri çok kolay hallederdi. Bundandır ki, Bernard Shaw, ‘Problemlerin üst üste yığıldığı çağımızda, bütün problemleri kahve içme rahatlığı içinde çözen Hz. Muhammed’e ne kadar da muhtacız’ itirafında bulunmuştu.
Kısaca O, kendi olarak doğdu ve kendi olarak yaşadı. Artık düyada daha fazla yükselmesine imkân kalmayınca, yine kendi olarak bu dünyadan ayrıldı. Rahatsızlığı esnasında Hz. Âişe’den dua talebinde bulunurdu. Bu derece mütevazı idi. Son hastalığında da yine Hz. Âişe, O’nun elini avucunun içine almış, o ele tevessülle dua etmeyi düşünmüştü. O elini şiddetle çekmiş, bakışlarını yukarılara çevirmiş ve ‘Allahümme er-rafîka’l-a’lâ’ demişti. Evet O, dünyadaki seyr-i ruhanîsini tamamlamıştı. Sözlerimizi Akif’imizin ifadesiyle noktalayalım:
‘Dünya neye sahipse, O’nun vergisidir hep;
Medyûn O’na cem’iyyeti, medyûn O’na ferdi.
Medyûndur o Masum’a bütün bir beşeriyet;
Ya Rab, bizi Mahşer’de bu ikrâr ile haşret!’
İrade İnsanı Olmada Aşılması Gerekenler 16 dk.
Peygamberimizi ümmeti hakkında endişeye sevk eden “şişmanlık, çok uyku, tembellik ve yakîn azlığı”ndan kastedilen nedir ve bunlar arasında bir gerektirmeden bahsedilebilir mi? Allah Resûlü (sav) bir hadis-i şeriflerinde “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler: Karın büyüklüğü (göbek bağlamak), çok uyku, tembellik ve yakîn (iman) azlığıdır” buyurmaktadır. Hadiste belirtilen ve Nebiler Serveri’ni korkutan hususlar üzerinde önce kısa kısa durup, sonra bunlar arasındaki irtibata geçelim.
Göbek bağlamak; hadisteki ifadesiyle “kiberu’l-batn” kendini gaflete salıp çok yiyen, yeme ve içmeyi gaye-i hayat edinen ve tabir caizse yemek için yaşayan ve tabii bunun neticesi olarak da olabildiğine şişman olan insan demektir ki bu Allah Rasulü’nün dünya ve ukbâ hayatları adına endişe duyduğu insanların birinci özelliğidir.
Çok uyumak; aslında bu tabir izafîdir. Bugün bir insanın günde ne kadar uykuya ihtiyacı var diye hekimlere sorduğunuzda genellikle 5 saat cevabını alırsınız. Ve hekimler bunun ötesinde bir uykunun insan vücuduna zarar verebileceği üzerinde ısrarla dururlar. Kaldı ki bu meseleye hekimlerin yanı sıra İmam Gazalî’den Bediüzzaman Hazretleri’ne varıncaya kadar birçok ehl-i tahkik parmak basmış ve Allah ile irtibat adına çok uykunun sebebiyet verdiği tehlikeler üzerinde durmuştur. Aynı düşünceden hareketle medrese ve tekkelerde uyku meselesi disipline edilmeye çalışılmış ve uykunun oralarda 3 saate kadar indirildiği olmuştur. Nitekim fakir de bir dönemde bu hususta özen göstermiş ve uykumu 2 saate indirmiştim. Öyle ki bazen 2 saatten fazla uyursam akşama kadar esneyip duruyordum.
Bu açıdan “çok uyku” izafî bir kavramdır. Bazısına 8 saat uyku az, bazısına 3 saat çok gelebilir. Ama ne olursa olsun tıp ilminin verilerine göre günde 5 saat uykunun insan vücuduna yettiği gerçeğinden hareket ederek günlük uykumuzu azamî olarak 5 saate düşürmeli, ondan sonra bunu tedricen daha aşağılara çekmeye gayret göstermeliyiz.
Yalnız bu arada şu hususa dikkatlerinizi çekeyim; yeme ve içmesini disipline edemeyen, önüne her geleni abur-cubur yiyen bir insanın uykusunu azaltması mümkün değildir. Buna hadiste ifade edilen hususların birbiriyle irtibatını ele alırken tekrar döneceğiz.
Tembellik
Allah Resûlü’nün dualarında Allah’a sığınmış olduğu hususlardan biridir tembellik. İslâm’ın temel felsefesi, varlık âleminin her bir parçasında canlılığın ve hareketin olmasıdır. Bu felsefeye zıt olan hemen her hususa İslâm müdahale etmiştir. Mesela; âtıl olarak bırakılan ve üzerine hiçbir şey ekilip biçilmeyen toprağa, ihyâ etmek şartıyla el koyma hakkı vermiştir. Ticarî hayata sirküle edilmeyip, bir kenarda âtıl bırakılan paranın sahibine ciddi tehditte bulunmuş ve sair hikmetlerinin yanı sıra bu atâleti önleyebilecek bir tedbir olarak o parayı da zekâtı verilmesi gerekli olan mallar arasına almıştır. Tembellik adına cansız eşyaya karşı tavrı bu olan İslâm dininin tembel tembel bir kenarda oturup, âdetâ asalak hayatı yaşayan insana karşı da tavrı herhalde bundan farklı olmayacak, aksine daha sert olacaktır. Nitekim Allah Rasulü’nün yukarıda ifade ettiğimiz duası veya üzerinde durmaya çalıştığımız hadiste onu, ümmeti hakkında korktuğu şeyler arasında sayması bu tavrın bir-iki göstergesinden ibarettir.
Yakîn Azlığı
Yakîn’in ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn gibi mertebeleri vardır. Buna göre bir insan inandığı hakikatleri ilme dayandırarak yorumlayamıyorsa onun hiç yakîni yok demektir. Yani insan Allah’a, peygamberlere, kitaplara, haşre ve imanın sair unsurlarına olan imanını ilimle besleyememiş, onu kainattan alınıp süzülen afâkî delillere dayayamamış veya enfüsî delillerle irtibatlandıramamış ise, bu insanın hiç ama hiç yakîni yoktur. Dikkatinizi çekerim, yakîn azlığı değil, yakîni yok! Çünkü yakînin başlangıcı ilimdir. İnsan için ondan daha aşağı bir mertebe bahis mevzuu değildir. Zira bunun aşağısı behâimin içinde yaşadığı bir hayattır.
Yakîn mertebelerinin başlangıcı ilimdir dedik. Mesela; şu karşımızda âdetâ meşher gibi serilen kâinat kitabını bir seyyah, bediî zevki olan bir sanatkâr veya ekoloji ilmine vâkıf, onun derinliklerine dalmış bir ilim adamı gibi tetkik etme ve bundan sonra Allah’ın kelâm sıfatından gelen Kur’ân’ı okuyarak Kur’ân ile kâinat arasında köprüler kurup Cenâb-ı Hakk’ı kabullenme, O’na aksine ihtimal vermeyecek ölçüde inanma yakînin ilk mertebesidir ki buna ilme’l-yakîn denilebilir. Şayet insanın ister Allah hakkında, isterse Hz. Muhammed (sav) hakkındaki ilmi, örneğini verdiğimiz bu seviyenin altına düşerse buna hayvanlık denir. Yanlış anlaşılmasın; o kadarcık imanı olan bir insan hayvan değildir. Zira onun da aşağısında iman ile hiç ilgisi olmayan ve Kurân’ın “Onlar hayvan, hayır hayvandan da aşağı” dediği kâfirler vardır. Fakat bu durum hayvan sıfatlarından biridir. Onun için fıtratın sınırları içinde yürüyen insanoğlu iradesinin hakkını vermek zorundadır. Böylece kendisi için Allah’ın tayin buyurduğu yolda yürürken, Akif’in şairane konuştuğu bir yerde dediği gibi “hürr-ü mutlak” veya daha doğru bir tabirle “hürr-ü mukayyed” haliyle insanlığı iradesiyle yakalayıp, insan için mukadder olan insanî duygu ve düşünceleri elde etmeli ve o makama yükselmelidir.
Hemen belirtelim ki ilme’l-yakînin de kendi içinde mertebeleri vardır. Mesela; bir insan ağaçların yapraklarına bakar, onlardaki canlılığı, insana anlatmak istediği mânâyı özümsemeye çalışır, onların ifraz ettikleri karbondioksite bakar, gece-gündüz değişimlerine dikkat eder, bitkilerle insanlar arasındaki uyuma göz gezdirir, ihtimal hesaplarını nazara alarak bu hadiselerin rastlantı olabilme durumlarını araştırır, sonra güneşten gelen değişik dalga boyundaki ışınların ağaçlar üzerindeki tesirlerini inceler, o ışınların meyvelerin meydana gelmesindeki katkısını ele alır… İşte insan bu ve buna benzer incelemeler sonucu almış olduğu özlerle marifet peteğini örmeye çalışır. Üstad Hazretleri’nin yaklaşımıyla dışarıdan aldığı bu doneleri içeride bulunan “musaddık-tasdik edici” ile birlikte değerlendirmeye tâbi tutarak bir neticeye ulaşır.
Evet, bunca gayret sonucu ulaşılan seviye ilme’l-yakîn’in avamcasıdır. Bunun havassına gelince; buna ulaşmak yukarıda ağaç-yaprak diyerek âdetâ bir çoban anlayışıyla yaklaşıp misalini vermeye çalıştığımız şeyleri bir laborant, bir ilim adamı hassasiyeti içinde ele almakla mümkün olur. O zaman ulaşılan netice riyazî kat’iyet içinde ayrı bir hüviyet kazanır. Dolayısıyla bu insanın imanı “iki kere iki dört eder” kat’iyetini çok aşar ki bu aynı zamanda ayne’l-yakîn’in başlangıcı sayılır.
Burada istidradî olarak bir hususa temas edeyim; Risale-i Nur iman adına ele almış olduğu meselelere bu zaviyeden yaklaşmıştır. Dâvâ-yı nübüvveti temsil etmesi cihetiyle de mebde ile müntehayı bünyesinde cem’ etmiştir. Yani onun satırları arasında çobanlara anlatılan şeyler olduğu gibi, gözlerini her açıp kapayışlarında -haşa!- Allah’a mekân tahsisinin dışında “Rabbim şuradasın” diyecek ve kendisini O’nun kucağına atacak kadar ilerlemiş seviye insanlarının da alacakları marifet dersleri vardır. Bu sebeple Risale-i Nur’dan herkes kendi seviyesine göre istifade eder. Kimisi onun sayfaları arasında yüzer-gezer, kimisi de satır aralarından Allah’ın marifetine giden bin-bir yol bulur ve oralarda seyahat eder. Fakat şunu da ifade edelim, marifetullahın asgarî seviyesine ulaşmış bir insan azamî zühd, azamî takva, azamî ihlas ve azamî velayeti hedef edinerek yoluna devam ettiği müddetçe gerçek marifetin sağnak sağnak yağmur damlaları halinde yağması gibi bir lütufa mazhar olabilir. Tabiî iç âlemleri marifetin sağnak yağmurlarına mazhar olanların imanları da, eşyayı duyuşları da elbette farklı olacaktır.
Ayne’l-yakîn ise; eşyanın çehresinde Allah’ın tecelli edişinin görüldüğü bir mertebedir. Yani insanın “Vallahi ben şu ağaçta Allah’ı görüyorum” dediği mertebe. Yalnız bu, şahsın hususî mütalâasına, sezmesine, hissetmesine bağlıdır ve bu yönüyle objektif değil, bütünüyle sübjektiftir. Bu mertebede insan, çiçeklerin açmasında, ağaçların semalara doğru ser çekmesinde, kuşların cıvıldamasında, suların şırıl şırıl akmasında… hâsılı her şeyde kemmiyetten, keyfiyetten, araz olmaktan münezzeh Cenâb-ı Hakk’ın arkasında, tıpkı Mecnun’un Leyla arkasında koşturduğu gibi devamlı koşturur durur ve sürekli O’nu arar. Şu iz, şu hülya, şu silûet galiba evet galiba O der. Üstad Hazretleri’nin dediği gibi “şiddet-i zuhurundan gizli” yani zıddı, niddi bulunmadığından dolayı gözlerin idrak edemediği ama her şeyden daha âyân olan Allah’ı görme çabasının sergilendiği bir mertebedir bu. Burada insan “buraya kadar mülk, bundan öte melekût” veya “buraya kadar illet, bundan öte ma’lul” gibi net değerlendirmelerde bulunamaz.. bulunamaz zira her varlığın arkasında vicdanıyla Rabbini müşahede edecek kadar his dünyası inkişaf etmiştir.Tasavvufî ifadesiyle “seyr ilallah”a ulaşmıştır. Bu makamda her şeyi ayrı bir zevk, ayrı bir neşe halinde duyuyor ve yaşıyordur. Veya bir hayret makamı olan, elinde kâsesi etraf-ı âlemde baygın baygın, sarhoş sarhoş dolaştığı “seyr fillah”da bulunuyordur. Veya İmam Rabbanî’nin vesilesiyle literatürümüze giren ve ancak velâyet-i kübraya mazhar olanlara nasib olan “seyr billah”da yürüyordur. Yani halk içinde Hakk’la beraberdir. İrşad ve tebliğ vazifesiyle vazifelidir. İşte bunlar ilme’l-yakîni bütün mertebeleriyle yaşamaktan öte, bizim ancak sözünü ettiğimiz ayne’l-yakîni yaşarlar.
Ve hakka’l-yakîn; o bütün bütün Allah’ta fani olma, O’nun bekâsıyla bekâ’ya erme demektir. Tasavvufî ifadesiyle Fenafillah-bekabillah makamıdır bu. Üstad’ın yaklaşımları içinde “heme ezost.” Yani eşyanın ancak O’nun varlığıyla kâim olduğu hakikatinin bütün mertebeleriyle sezildiği makam.
Aslında bütün bu mertebeler birbirine kuvvet ve destek veren ve iç içe yaşanan mertebelerdir. Bana göre insanın, mutlaka bu mertebelerden hiç olmazsa birinde hissesi olması lazımdır. Aksi halde insan hadisin ifadesiyle Allah Resûlü’nün “ümmetim hakkında en çok korktuğum” dediği tehlikeli bir daire içine girmiş demektir.
Hadiste ifade buyurulan hususların birbiriyle olan irtibatına gelince; bir insanın hayatında yeme ve içme gaye olmuşsa, onda yakîn’in olması mümkün değildir. Yakîn, hayretin dehşeti içinde yaşayan ve yemesini-içmesini ancak ayakta kalabilecek kadarla sınırlayan kimseler için söz konusudur. İhtimal Nebiler Serveri bu noktayı dikkat nazarlarımıza sunmak için “Ademoğlu karnından daha kötü bir kap doldurmamıştır. Oysa ki Ademoğlu için belini doğrultacak birkaç lokma yeterlidir. Şayet mutlaka yemesi gerekiyorsa, o zaman (midesinin) üçte birini yemek, üçte birini su, üçte birini de nefes için ayırsın” buyurmuştur. O halde insan midesinin altında kalıp ezilmemeli, yemesini-içmesini disipline eden, edebilen bir irade insanı olmalıdır. Yani mide insanı olmamalıdır. Aksi halde abur-cubur kendini yemeğe salıveren birinin, az uyuması da, tembellikten kurtulması da, yakîne ulaşması da mümkün değildir.
Meseleye bir başka açıdan yaklaşacak olursak, bir insan çok yiyorsa onun şişmanlaması, tabir yerindeyse “kilo insanı” olması gayet normaldir. Böylelerinin kendini uykudan alıkoyması, tembellikten kurtarması imkânsızdır. Dolayısıyla çok yiyen bir insan kendini uykuya salar, uyku onun şişmanlamasını sağlar ve böylece fasit bir daire teşekkül eder. İşte bu tip insanların yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gibi yakînden nasiplerinin olması söz konusu değildir. Veya başka bir ifadeyle çok yiyen, çok uyuyan insanların tembel tembel oturmaları ve âdetâ bir ceset insanı olmaları gayet normaldir.
Bu hadis-i şerifte bahis konusu olmasa da Allah Resûlü’nün başka hadislerinde çokça ifade buyurduğu ve tasavvuf büyüklerinin “kıllet-i menam, kıllet-i taam, kıllet-i kelam, uzlet ani’l-enam” diyerek formüle ettikleri hususlar içinde az konuşma ile ilgili birkaç şeyi buna ilave etmek istiyorum.
Bir yerde, mü’min kendi konumu içinde ele alınıp tarifi yapılırken “Sükûtu tefekkür, konuşması da hikmettir” denilen insandır. Dolayısıyla onun konuşması Rabb’in rızasına matuf bir şekilde Kur’ân veya sünnetin şerhidir. Bu sebeple hakiki mü’min İslâm’ın ruhuyla telifi imkansız olan hoş vakit geçirelim düşüncesiyle hiçbir yerde oturmaz, boş konuşmaz, ahbaplık yapmaz; daha doğrusu yapamaz. O, konuşurken gözleri eşyanın perde arkasına kapalı olanların gözlerini açmak için konuşur. Etrafındakileri insanlığın zirve noktalarına çıkartmak için onlarla beraber olur. Aksi halde hem israf-ı kelâm hem de israf-ı zaman yapıyordur ki dinde bunun hükmü haramdır.
Fakat günümüzde bazı insanlara hak ve hakikati anlatabilmek için önce onlarla diyalog yollarının araştırılması, anlatılacak hususların hüsn-ü kabul görmesi için samimiyetin ilerletilmesi, arada emniyet ve güvenin sağlanması, tarafların birbirlerini daha iyi tanımasının şart olması gibi düşüncelerle fuzûlî gibi gözüken oturup-kalkmalar, sohbetler hatta yeme ve içmeler olabilir. Siz daha önce böyle bir zemini hazırlamadan onlarla tanışır tanışmaz kalkıp marifetullah’tan bahsederseniz onları kaçırırsınız. Hadis ölçüsünde bir sözde “İnsanlarla akılları, idrakleri, mantıkları, muhakemeleri ölçüsünde konuşun” denir. Onun için Allah’ı tanıtma gibi ulvî bir gayeye matuf yeme ve içmeler, oturup-kalkmalar mazur görülse de, bu gayenin gözetilmediği biraraya gelmelerin, konuşmaların, yemelerin en azından haram şüphesi taşıdığı muhakkaktır.
Netice itibarıyla, mü’min Peygamberinin endişe ederim dediği şişmanlık, çok uyku, tembellik ve yakîn azlığından ve bunlara sebebiyet verebilecek her şeyden yılandan-çıyandan kaçar gibi kaçmak zorundadır. O, İbrahim Hakkı Hazretleri’nin
“Az ye, az uyu, hayrete var, fâni ol An’dan,
Bul bekâ, ol An’a mihman gecelerde”
dediği gibi, az yemeli, az uyumalı, hayretin dehşeti içinde yaşamalı ve sonra Rabbinin misafiri olup O’nun enfâs-ı kudsiyesini daima içinde hissetmelidir. Ve gecelerde Râbiatü’l-Adeviyye’nin herkes yatağına çekildikten sonra, kalkıp dediği gibi “Dostlar dostuna kavuştu, işte ben de Sana geliyorum” deyip Allah’a vuslat arzusu içinde coşmalı, aralanan perdelerden maiyet-i İlâhiyeye ulaşmaya çalışmalı, O’nun kapısının tokmağına dokunmalı.. dokunmalı ki yakîn kendisine nasip olsun.
Hâsılı; bu hadisin unsurları arasında öyle bir telazum ve irtibat var ki onları birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Ayrıca bu hadisin tıp dünyasını alâkadar eden ve mutlaka tıbbî açıdan incelenmesi gereken yönleri de var. Onu da bu sahanın müstesna simalarına havale ediyoruz.
İrade ve İmtihan 16 dk.
“İrade ile imtihan olma” meselesini nasıl anlamalıyız?
İnsanın fizyonomisi, anatomisi, biyolojisi gibi onun maddî, cismanî varlığına yönelik hususları âlem-i halk; irade, latîfe-i rabbaniye, şuur, his gibi mânevî yönleri de âlem-i emir içinde mütalâa edilir. Ayrıca bu dört temel rükün yanında latîfe-i rabbaniyenin önemli birer buudu olan sır, hafî ve ahfâ da yine âlem-i emir içinde değerlendirilir.
Âlem-i emri teşekkül ettiren bütün bu unsurlar, doğrudan doğruya ruhla irtibatlıdır. Bunların “seyr ü sülûk”ta, bizim dünyevî hayatımız adına da, uhrevî hayatımız adına da vaadettiği şeyler vardır.. ve tabiî ki, bunların insana ihsan edilmesiyle birlikte, onlarla hedeflenen bir nihaî gaye, bir finalite de söz konusudur ki, insan dünya hayatında hep bu gayeye erişebilme peşinde koşar.
Yalnız şu husus da kat’iyen unutulmamalıdır ki, insanın bu gayeye erişebilmesi, insan-ı kâmil olmasıyla yakından alâkalıdır. Şayet gaye, cismanî arzuların tatmini veya Cennet nimetlerinden istifade, Cemalullah’ı müşâhede ise, insanın bu sonucu elde edebilmesi, kendine lütfedilen bu duyguları, bu potansiyel istidat ve kabiliyetleri kullanmasına bağlıdır. Bu da ancak, amel etmek ve çok temrinatla olur. Onun için insan, daima Abdülkerim Cîlî’nin kitabında anlattığı ve kitabına ismini verdiği “İnsan-ı Kâmil” olmakla, duyup hazzedebilecek ve vâridâtına erebilecektir.
Evet, “Fıtratın gayesi, hilkatin neticesi iman-ı billahtır.”; onun ardından muhabbetullah, peşi sıra zevk-i ruhanî, onun bir devamı olarak da aşk, aşkın insan ruhunda hâsıl ettiği şevk; hatta bu mevzuda hayrete dalma, kendinden geçme makamı sayılan vecd, vecde girmek için bazen tevâcüd, vecdin katlanmış şekli olan mevâcîd.. ve bunlardan bir girizgâhla ayrılıp farklı bir varyantta cereyan eden cezb.. iradenin söz konusu olmadığı incizab.. ve incizabın son sınırı “Yakîn gelip çatıncaya kadar ibadet şuuru.” Evet, işte bütün bunlarla, bir bakıma fıtratın gayesi, hilkatin neticesi olan insan-ı kâmil seviyesi yakalanabilir.
İradeye gelince; başta da belirttiğimiz gibi, o, âlem-i emir içinde, vicdan mekanizmasının dört temel unsurundan birisidir. İrade, Bediüzzaman Hazretleri’nin sehl-i mümteni diye nitelendirebileceğimiz o enfes üslûbuyla ifade ettiği gibi “Bir meyelan (eğilim) veya meyelandaki tasarruftur.” Evet, Üstad’ın, çok veciz ve kısa bir şekilde dile getirdiği bu hakikati, Seyyid Şerif Cürcanî, Teftâzânî gibi kelâm ilminin dâhi imamları, kitaplarında birçok sayfa ayırarak ancak izah edebilmişlerdir.
Evet, irade, bir eğilim veya eğilimde tasarruftur. Yani iki şeyden birini seçme durumunda bulunan bir insanın, o iki şeyden herhangi birini seçme cehd ve gayretini ortaya koymasıdır. Aslında bu, bir şart-ı âdidir. Ve tabiî bu şart-ı âdide, sebeple müsebbep arasında tenasüb-i illiyet prensibine göre bir münasebet de aranmaz. Yani cihanları aydınlatan bir elektrik şebekesinin düğmesine dokunma ile aydınlanma veya koskoca sistemlerin yıkılması veya teessüs edilmesinin, sizin bir üfürüğünüze bağlanması ve sırf sizin üfürüğünüzle o sistemin yıkılması veya kurulması gibi.
Misallerde de görüldüğü üzere, burada sebep ile netice arasında münasebet, kat’iyen söz konusu değildir. Aslında ve normal şartlar altında o sebebin, bu neticeyi meydana getirmesi imkânsızdır. İşte Bediüzzaman Hazretleri bu çerçevedeki iradeye, sair kelâmcılar gibi “nisbî, kisbî irade” adını veriyor.
Şimdi bu kısa ve öz açıklamalardan sonra, irade ile imtihan olma meselesini incelemeye çalışalım:
1. Öncelikle biz irademizle imtihan oluyoruz. Bu kadar küçük bir şeyle (eğilim veya eğilimde tasarruf) nasıl böyle büyük neticeler elde edilebiliyor? Hâlbuki, sebeple müsebbep arasındaki münasebetin, aklî ve mantıkî buudlarda olmaması, bize O’nun büyüklüğünü ve o mutlak büyüklüğün çok önemli bir buudunu gösteriyor. –Yalnız bu buud tabiri kemmiyet ve keyfiyet ifade ettiğinden, bunun Allah’a isnadı hata olabilir. Eğer hata ise Rabbim affetsin– Evet, Bediüzzaman Hazretleri’nin ısrarla üzerinde durduğu gibi bir çekirdekten koca bir çam ağacının meydana gelmesi, bir yumurtadan veya daha doğru bir ifadeyle yumurtanın içindeki küçücük bir “ukde-i hayatiye”den civcivin meydana gelmesi… hepsi Allah’ın kudretinin, kuvvetinin birer tecellîsidir.
İşte bizim iradelerimiz de bu ölçüde bir şeydir. Yani o çekirdeğin veya o ukde-i hayatiyenin bir ağaç ve bir civcivdeki rolü ne ise, bizim iradelerimizin de yapageldiğimiz işler ve o işlerin neticelerindeki –ne kadar büyük olursa olsun– rolü odur. Aslında bütün bunlar “Allahu Ekber” gerçeğinin birer göstergeleridir. Onun içindir ki günde beş defa ezan vesilesiyle minarelerde 30 defa Allahu Ekber diyor veya dinliyoruz. Hatta “Daha yok mu?” ufkunda dolaşan mü’minler, bunu kâfi görmüyorlar da namazların sonunda 33 defa “Allahu Ekber” diyerek bu hakikati bir kere daha ilan ediyorlar.
2. İradenin mahiyeti ne olursa olsun, mademki Allah bazı şeyleri onun üzerine bina etmiştir; öyleyse ona itibar etmek lâzımdır. Zira Allah, geleceğimizi, bizim iradelerimiz üzerine kurmuştur, yani geleceğimiz adına irade, bir bakıma plan ve proje gibidir. Onun için Ehl-i Sünnet olarak biz, ne Mutezilîler gibi ifrata ne de Cebrîler gibi tefrite düşmeden, iradeye gerçek değerini vererek dengeyi korumuş oluyoruz. Evet, bazıları “Doğduğumdan bu yana hep O’nun dediği oluyor.” deyip iradenin hiçbir kıymeti olmadığını iddia ederek, bazıları da iradeyi her şey görüp, hatta “O’nun haricî vücudu bile vardır.” diyerek imtihanı kaybediyorlar. Ehl-i Sünnet’e gelince onlar, “İrade itibarî bir varlıktır. Madem Allah (celle celâluhu), irade üzerine çok şeyleri bina etmiştir. Öyleyse iradenin küçüklüğüne veya yaratmanın, yaratılanın büyüklüğüne bakıp aldanmamalı.” diyor ve böyle bir düşünce ile veya düşüncede istikameti yakalamakla imtihanı kazanıyorlar.
İşte biz, bu çerçevede iradeye gerçek değerini verip Ehl-i Sünnet çizgisini yakalıyor, geleceğimize, hususiyle de işleyeceğimiz günahlara, hep bu açıdan bakıyoruz.
3. İradenin Allah’ın gösterdiği istikamette ve makul sınırlar içinde kullanılması da çok önemlidir. Meselâ sizler, savunageldiğiniz dava adına ölesiye koşturur ama iradenizin hakkını tam vermez, onu dengeli bir biçimde kullanmaz, kullanamaz veya iradenizi kuvvetlendirecek sair unsurlar ile onu besleyemezseniz, birtakım önü alınmaz yanlışlıklar içine düşmeniz her zaman söz konusu olabilir. Yani Asr-ı Saadet şablonunu, içinde yaşanılan şartları, insan ve irade faktörünü hesaba katmadan, “Hizmet için sokağa dökülecek, silahlı mücadele yapacak, siyasî yolları deneyecek, âlemle yaka paça olacak ve hedefe bu yolla yürüyeceğiz.” der ayak diretirseniz, irade mevzuunda imtihanı kaybetmiş sayılırsınız. Hâlbuki irade, mantıkî ve hissî boşluklara çarpmamalı, çeşitli destekleyici unsurlarla daima beslenmelidir. Hatta bu bağlamda irade mutlaka şuur ile birleştirilmelidir. Böylece o, daha bir derinliğe ulaşacak ve mehbit-i vahy-i ilâhî veya ilham-ı ilâhî olan latîfe-i rabbaniye, irade hesabına harekete geçebilecektir.
İşte o zaman vahyin veya ilhamın aydınlatıcı tayfları altında irade, ister ubûdiyet isterse hizmet alanında çok farklı buudlara ulaşacaktır ki, Allah da yapılan ibadet ve hizmetlerin birini binlere yükseltecektir. Mantıkî ve hissî boşluklar içine düşülmeden yapılan böyle iradî hizmetler neticesi imtihan da kazanılmış olabilir.
4. İrade-imtihan münasebeti açısından meselenin bir diğer buudu da şudur: Bizim kendimize ait vazifeleri yapıp kat’iyen şe’n-i rubûbiyetin gereğine karışmamamız gerekir. Evet, bu da yine bir irade meselesidir. Zira bizim, Allah’ın yapacağı şeylere talip olmamız, irademizi aşan bir mevzudur. Kaldı ki gücümüzü, takatimizi aşan şeylere talep, neticede bizim ye’se düşmemize ve imtihanı kaybetmemize de sebep olabilir. Onun için buna da, yine Üstad’ın eserlerinde verdiği ölçüler içinde bakmalıyız. Bediüzzaman’ın ifadeleri içinde; harbe giderken vezirleri Celâleddin Harzemşah’a demişler: “Sen muzaffer olacaksın!”; o da onlara: “Ben Allah’ın emriyle cihad etmekle mükellefim. Galip veya mağlup etmek Allah’ın vazifesidir.” diye cevap vermiş. Aslında buna “vazife” demeli mi, dememeli mi çok bilemiyorum? Ama başta Üstad olmak üzere, bu kelimeyi, Allah hakkında birçok kelâm ulemâsı kullanmıştır. Belki mukabelenin bahis mevzuu edildiği bir yerde “Allah’ın vazifesi” demekte şer’î bir mahzur olmayabilir. Ancak ben yine de, Cenâb-ı Hakk’a ait noktada, “şe’n-i Rubûbiyet” demeyi tercih ediyorum. O büyük Üstad ve diğerleri beni affetsinler!
Evet, bu ülkede yakın geçmiş itibarıyla Mehmed Âkif, Süleyman Nazif gibi insanlar hep ümitsizliğe düşmüşlerdir. Necip Fazıl’ın tabiri ile “milletin künde künde üstüne” yediği o dönemde, bu devâsâ kametleri ümitsizliğe iten herhâlde bahsini ettiğimiz meseleyi bütünüyle kavrayamamaları olsa gerek…
Netice itibarıyla bize kulluk yapmak düşer. Allah’a karşı: “Ben böyle yaparsam, Sen böyle yapar mısın?..” türünden gizli de olsa, pazarlık yapıyor gibi tavırlar takınmak çok yakışıksız şeylerdir ve kat’iyen kulluk sınırları içinde mütalâa edilemez. O hâlde biz, bize düşeni yapıp şe’n-i Rubûbiyet’in gereğine karışmadığımız takdirde, irade ile alâkalı imtihanı kazanmamız söz konusu olduğu hâlde, aksine, bir şey söylememiz mümkün değildir.
Burada şöyle bir soru da akla gelebilir: “İrade ile imtihan yine irade ile kazanılmayacak mıdır?” Evet, irade ile imtihan, yine irade ile kazanılacaktır. Onun için iradenin devamlı olarak güçlendirilmesi gerekir. Bunun için dua ve istiğfar, çok ama çok önemli iki faktördür. Üstad Hazretleri: “İstiğfar meyelân-ı şerrin kökünü keser, dua meyelân-ı hayra kuvvet verir.” diyerek bu hakikate parmak basar.
İnsan, Hz. Sâdık-ı Masduk’un hadislerinde ifade buyurduğu ve Cehennem’in kendisi ile çevrili bulunduğu şehevâtla, yani yeme içme, yatma kalkma ve bütün bu bedenî arzuları gıcıklayıcı duygularla, düşüncelerle ihata edilmiş ve çepeçevre sarılmıştır. Öyle ki, insanın bu istikamette bir adım atması, onun gidip şehevâtın içine gömülmesine vesile olabilecek mahiyettedir. Aslında, hadiste ifade edilen şehevâtı, bazılarının anladığı gibi sadece insanın karşı cinse beslediği arzu mânâsına yorumlamak doğru değildir. Burada şehevât, daha umumî ve küllî mânâdadır. Böyle bir yaklaşıma göre, kumar oynama, içki içme, zina etme şehevâtın bir buudu olduğu gibi, tûl-i emel, yeme içme, gereksiz gezme dolaşma da şehevâtın ayrı bir buudunu teşkil eder. İnsan bunlardan herhangi birisine takıldığı takdirde, nefs-i emmaresine avlanır gider.. ve gün gelir tamamen onun esiri ve zebûnu olur. İşte bütün bunlara karşı istiğfar, her türlü şerrin ve şerre meyelânın kökünü kesen bir tılsım hâline gelir.
Bu anlamdaki istiğfarı biraz daha açacak olursak; meyelân-ı şerrin kökünü kesen istiğfar, geçmiş günahlara nedamet etmek, hâlihazırdaki istikameti korumak ve gelecek adına günahlara karşı tavır belirleyerek, bunda kararlı olmak.. ve dahası sürekli bunu vurgulamak, bir diğer ifadeyle Allah’a yöneldiğini vicdanında tam duymak demektir.
Meyelân-ı hayra kuvvet veren duaya gelince; Allah (celle celâluhu) Kur’ân-ı Kerim’de değişik yerlerde, bizleri duaya teşvik ederken: “Dua edin, duanıza icabet edeyim.” (Mü’min sûresi, 40/60) “Eğer kullarım Benden sorarlarsa, Ben onlara çok yakınım…” (Bakara sûresi, 2/186) buyurmaktadır. Diğer bir ifadeyle, kullarım sakın ye’se düşmesinler zira, bir kere Ben onlara şah damarlarından daha yakınım.. onlar şayet fiilen dua edemiyorlarsa kavlen dua etsinler.. onu da yapamıyorlarsa gönülleriyle bana yönelsinler, yani eğer dilleriyle söyledikleri şeyler onları tatmin etmiyorsa, vicdanlarındaki mülâhaza enginliğine kendilerini salıvererek şöyle diyebilirler:
“Allahım, ben şu meselede 30-40 cümle ile senden bir şeyler istedim. Hâlbuki enbiyâ, asfiyâ, evliyâ, mukarrabîn ve ebrârın istediği veya istenmesi gerekli olan nice şeyler vardır ki istememişimdir; ben onları bilememiş, idrak edememiş, istememiş olabilirim. Şimdi bu mülâhazaların hepsini birden nazara alıyor, bütün ruhumla Sana bir kere daha teveccüh ediyor ve rahmet kapının tokmağına dokunup inliyorum.”
Evet, himmetimizi âlî tutup, mülâhazalarımızın derinliği ile Rabbimiz’in kapısına âciz, iktidarsız bir varlığa gider gibi değil de, bizlere her gün bin Cennet verse, hazinelerinde zerre kadar eksiklik olmayacak Ganiy-yi ale’l-ıtlâk’a müracaat ediyor gibi gitmeli.
Ayrıca “Duanız olmasa Rabbim sizi ne yapsın (ne ehemmiyetiniz var!)” (Furkân sûresi, 25/77) âyetinin ifade ettiği hakikate göre, insanın çok önemli bir yanı, onun dua ile Allah’a teveccühüdür. Çünkü sair ibadetler dua kadar hâlis olmayabilir. Zira diğer ibadetlerin bazıları riyaya, süm’aya açıktır, bazıları da zâhirî sebepler çerçevesi içinde zoraki yapılabilir. Hâlbuki dua, esbabın bi’l-külliye sukûtu noktasında, insanın başvurduğu bir silah gibidir. Duada sebeplere müracaat edilmez. O, bir nispette riyaya ve süm’aya da kapalıdır. İnsan dua sayesinde, hiç kimsenin olmadığı bir mekânda bütün gönlüyle Rabbisine teveccüh eder, ellerini açar, kendini secdeye atar, gözyaşları ile seccadesini ıslata ıslata ve yana yakıla yalvarır durur.
İşte bu çizgi üzerinde yapılan dua, meyelân-ı hayra kuvvet verir, yani hayır yapma açısından insan iradesine güç ve kuvvet kazandırır. Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), farklı rivayetlere göre günde 70 veya 100 defa istiğfar ediyor. Hayatının hemen her safhasında horoz ötmesinden, yeni elbise giymeye varıncaya kadar, değişik durumlarda hep dua ediyor. Aynen bunun gibi bizler de başlangıçta biraz zorlama ile olsa bile, yapa yapa zamanla hem duanın hem de istiğfarın çocuğu hâline gelebiliriz. İşte bütün bunlar irade ile ilgili ubûdiyet buudlu imtihanlardır.
Bu uzun faslı Yunus Emre’nin irade ile alâkalı mısralarıyla bitirelim:
Âciz kaldım zalim nefsin elinden
Şol dünyanın lezzetinden doyamaz.
Aynını (gözünü) almıştır gaflet gömleğin
Ömrünün gelip geçtiğini bilemez.
İlâhî gaflet gömleğin giyene,
“Müslüman” der misin nefse uyana?
Kazanıp kazanıp verir ziyana
Hak yoluna bir pulunu kıyamaz.
İlâhî, gafletten uyar gözümü,
Dergâhında kara etme yüzümü
Yunus eder, gelin tutun sözümü
Dünya seven, ahireti bulamaz.
İrşatta Bir Ölçü 11 dk.
Efendimiz’in tebliğ ve irşat vazifesini yerine getirirken bütün sınıflara yaklaşma tarzı nasıl olmuştur?
Efendimiz’in (sav) irşat yolu, cemiyetin her kesimine açık bir şehrâh ve her seviyedeki insana bir mektep gibidir. Bu mektebin talebeleri arasında yaş ve sınıf bahis mevzuu değildir. Meselâ bu mektebe ilk intisap eden talebelerden Hz. Ebû Bekir (ra) 37, Hz. Ali (ra) ise 7-8 yaşlarındadır. Yine bu mektebin müdâvimlerinden Hz. Zeyd İbn Hârise (ra) -bu zat Efendimiz (sav) tarafından hürriyetine kavuşturulmuş bir köledir- ilklerdendir. Allah Resûlü, Hz. Zeyd’in kendisini herkese ve her şeye tercih etmesine karşılık onu “evladım” deme gibi bir şerefle şereflendirmiştir. Bunun üzerine de herkes ona “Zeyd İbn Muhammed” demeye başlamıştır. Ahzâb sûresindeki, evlatlıkların öz oğul gibi olmadığını ifade eden âyet nâzil olacağı âna kadar da Hz. Zeyd bu şerefli unvanı korumuştur. Daha sonraları bu şanlı Sahabi, Efendimiz (sav) tarafından “Mute”ye giden orduya kumandan olarak tayin edilmiş ve burada şehadet mertebesine yükselmiştir. Yine ilklerden biri de kadınlık âleminin sultanı Hz. Haticetü’l-Kübrâ Vâlidemizdir ki, bu mektebin en büyük talebelerinden biri sayılır.
Efendimiz (sav), semâ buudlu bu mektebin kapılarını, fark gözetmeksizin toplumun her kesimine ardına kadar açmıştır. Bu mektebe Bilâl-i Habeşî, Selmân-ı Fârisî ve o gün bir demirci çırağı olan -o çırağa ruhumuz fedâ olsun- Habbab (ra) devam etmektedir. Efendimiz, Bilâlleri, Selmânları ve Habbabları hemen her zaman toplumun en saygıdeğer insanlarıyla eşdeğerde tutmuş ve onları yanından hiç ayırmamıştır. Hatta bir kısım zengin ve soylu müşrikler, ihtimal Müslüman olma yoluna girince, “Sen bunları yanından ayır. Biz geldiğimiz zaman Seninle husûsî görüşelim.” şeklindeki tekliflerine Nebiler Serveri hiç mi hiç itibar etmemiştir. Her ne kadar bazı yazar ve vak’anüvistler, “Hz. Peygamber bu mevzuda müşriklere biraz temâyül eder gibi göründü.” türünden bazı yakıştırmaları olsa da bunun doğru olması mümkün değildir. Zira Efendimiz (sav)
لِيَغْفِرَ لَكَ اللهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ
Hakikati (Fetih, 48/2) ile serfirâzdır. Yani Allah, O’nun geçmişini bağışladığı gibi geleceğe ait yapacağı şeylere karşı da günah yollarını kapamıştır. Allah Resûlü (sav), Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi küfürde topluma öncülük yapan kimselerin inanmalarını ve Müslümanlığa omuz vermelerini çok arzu etmiştir ama, bunlar, bütün istidatlarını körelttiklerinden inanamamışlardır. Zâhirî esbap açısından Ebû Cehil veya Ebû Leheb’in inanması halinde bütün bir Mekke, Urve İbn Mesud’un iman etmesi halinde de bütün bir Taif halkının Müslüman olması muhtemeldi. O, bu mülâhaza ile onların iman etmeleri için farklı şeyler düşünebilirdi. Ama -kanaat-i âcizanemce- Allahu Teâlâ, O’na asla böyle bir şeyi düşünme fırsatını vermemişti.
وَلاَ تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدوةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ
“Sabah akşam seninle beraber Allah’ın hoşnutluğundan başka bir şeyi düşünmeyenleridüşünmeden O’na ibadet edenleri, sakın yanından kovma!” (En’âm, 6/52) âyeti böyle bir fırsatın verilmeyişinin en güçlü referansıdır. Bu durum, bütün peygamberler için bahis mevzuu olsa gerek. Meselâ inkârcıların,
وَمَا نَرَيكَ اتَّبَعَكَ اِلاَّ الَّذِينَ هُمْ اَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ
“Hem sonra senin peşinden gidenler toplumumuzun en düşük kimseleri, bu da gözler önünde!” (Hûd, 11/27) demelerine karşı Hz. Nuh tutum ve davranışlarıyla alâkalı kararlılığını:
وَمَا اَنَا بِطَارِدِ الَّذِينَ آمَنُوا اِنَّهُم مُلاَقُو رَبِّهِمْ وَلَكِنِّي اَرَيكُمْ قَوْماً تَجْهَلُونَ
“Ben, o iman edenleri kovacak da değilim. Elbette onlar Rabb’lerine Rabbilerine kavuşacaklar ama ben sizin cehâlet içinde yuvarlanan bir toplum olduğunuzu görüyorum.” (Hûd, 11/29) sözleriyle göstermiştir.
Mekke’de fakir bir çoban olan Abdullah İbn Mesud (ra), İslâm’la şereflendiği andan itibaren hayatının sonuna kadar Efendimiz’in yanından hiç ayrılmamıştır. O kadar ki bazı kimseler onu, Allah Resûlü’nün (sav) aile fertlerinden biri sanırlardı.
Yine bu mektebin talebelerinden birisi de Hz. Selmân’dır. Nebiler Serveri onun için “Selmân ehl-i beytimdendir.” iltifatında bulunmuştu. Hâlbuki Hz. Selmân’ın Acem veya Türk olduğuna dair rivayetler var..
Evet Efendimiz, o semâvî mektebinin çerçevesini olabildiğine geniş tutmuştu. İbtida ile intihâyı cem etmiş bu yüce Nebi, talebeleriyle yaptığı derslerde öylesine bir malzeme kullanırdı ki, en aşağı seviyedeki çırağı ile -o çıraklara ruhumuz feda olsun- Hz. Cibrîl o dersten aynı şekilde istifade ederdi. Evet bu derslerden herkes kendi seviyesine göre, yararlanır ve o gül hüzmelerinden peteğine bir şeyler koymasını bilirdi. Dersler o kadar anlaşılır ve derin idi ki, Cibrîl bile bazen o huzurun sadık talebelerinden biri olarak oturup Efendimiz’in sohbetini dinlerdi. Yine Mikâil, bazen sözden çok iyi anlayan Hz. Ebû Bekir (ra) ile O’nun (sav) sohbetinde bulunurdu. Hatta bir gün sohbet öylesine derinleşip buudlaşmıştı ki, Hz. Ebû Bekir kendinden geçerek hayret ve hayranlık içinde, bakışlarını Efendimiz’e çevirerek, “Sizi böyle kim edeplendirdi?” demişti. Efendimiz de herhangi bir tekellüfe girmeden bu soruya “Benim muallimim Allah’tır. Bana öğretilen şeyleri de O öğretti.” cevabını vermiştir.
Sâniyen Efendimiz tebliğ vazifesinde kendisi için gerekli olan vasıflarla tam muttasıf olarak gönderilmiştir. Evet Allah (cc) O’nu (sav), bu yüce vazifesinde fetânet, ismet, emânet ve sıdkla serfirâz kılmıştır.
Fetânet, cerbezeye gitmeyen, daima insanlar için çok faydalı muhakemeler ortaya koyan ve sırat-ı mustakîmi temsil eden üstün akıl demektir. Efendimiz’de -hâşâ- cerbeze yoktur ama, her meseleyi çok kıvrak şekilde kavrama vardır. Bernard Shaw’un da, “Problemlerin üst üste yığıldığı asrımızda bütün müşkilleri bir kahve içme rahatlığı içinde çözen Hz. Muhammed’e (sav) beşer ne kadar muhtaçtır!” sözüyle ifade ettiği gibi, Allah Resûlü en muğlak meseleleri her zaman çok rahatlıkla çözmüştür. O bedeviyetten kurtarıp, küfre ait urbayı sırtlarından çıkararak iman, mârifet ve muhabbetle, Muhammedî ruhun içlerine girdiği içine girmiş bu insanlardan bütün ahlâk-ı seyyieyi söküp atmış ve ahlâk-ı âliyeyi ruhlarının her noktasına işleyerek örnek ve medenî bir toplum ortaya çıkarmıştır. Evet Efendimiz işte o büyük dâvâ için böyle bir fetânetle hazırlanıp gönderilmiştir. Evet, sırat-ı mustakimi ifade eden mutedil bir zekanın zekânın irşat ve tebliğ adına ifâ edeceği mânâ çok büyüktür.
Bu mevzuda diğer bir husus da, Efendimiz’in (sav) ismet’ idir. O’nun peygamberliğinden önceki iffet ve ismet yörüngeli hayatı, daha sonraki Peygamberlik peygamberlik vazifesinin bir basamağını teşkil eder. Allah Resûlü ileriye doğru adım adım giderken, kendisinde bulunan bu güzel huy ve hasletler, basamak basamak O’nu daha sonra edâ edeceği o büyük dâvânın kahramanı haline getirmiştir. O, o kadar afif bir hayat yaşamıştır ki, kendisine düşmanlık yapanlar ona, “sihirbaz”,[1] “şâir”[2] gibi iftiralarda bulunmalarına rağmen, O’nun ismet ve iffetine aykırı hiçbir şey söyleyememişlerdir.
Efendimiz (sav)’in irşadının çok güçlü ve tesirli olmasında emin oluşunun da büyük tesiri vardır. O, gerek peygamberliğinden önce ve gerekse peygamberliğinden sonra, insanlara hep emniyet telkin etmiştir. Zaten O, peygamber olmadan önce de “el-Emin” namıyla anılmaktaydı. Doğrusu O, herkese öyle bir emniyet telkin etmiştir ki, Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi en amansız düşmanları bile, O’nun emin oluşunu kabulde tereddüt göstermemişlerdir. Zira Allah Resûlü bütün hayatını engin bir emniyet ruhuyla geçirmiştir.
Şu tablo bu hakikate güzel bir misal tekşil eder: Hz. Yâsir (ra) henüz Müslüman olmamıştır. Bir gün dışarıya çıkan oğlu Hz. Ammâr’a nereye gittiğini sorar. Hz. Ammâr: “Muhammed’in yanına.” cevabını verir. Bunu öğrenen Hz. Yâsir, oğluna şunları söyler: “O, emin bir insandır. Mekkeli O’nu böyle tanır. Eğer O, peygamber olduğunu söylüyorsa doğrudur. Çünkü O’nun yalan söylediğini kimse duymamıştır.”
Buna bağlı olarak Efendimiz’in (sav) bir de sıdk sıfatı vardır. O (sav) hayatında bir kere olsun yalan söylememiş ve her zaman çevresine güven telkin etmiştir. Evet Nebiler Serveri hep doğru yaşamış ve doğruluğu tavsiye etmiştir. Zaten bir hadis-i şeriflerinde de O şöyle buyurur: “Doğruluktan ayrılmayınız. Doğruluk sizi birr’e (iyilik, hayır), o da sizi cennete ulaştırır. Kişi doğru olur ve daima doğruyu araştırırsa, Allah katında sıddıklardan yazılır. Yalandan sakının; yalan insanı fücûra (günaha) o da cehenneme götürür. Kişi durmadan yalan söyler ve yalan araştırırsa Allah katında yalancılardan yazılır.” [3]
Hâsılı, Efendimiz’in (sav) irşad ve tebliğinde bu yüce vasıflarının çok büyük tesiri olmuştur. Günümüzde de kendini insanlığa adamış sevgi kahramanları, gönül verdikleri dâvâda muvaffak olabilmeleri için, yukarıda zikredilen bu vasıflarla muttasıf olmak zorundadırlar. Bu vasıfları arzu edilen seviyede olmayanların değişik arıza ve problemler yaşamaları kaçınılmazdır. Efendimiz (sav) toplumun her kesimine açık olan mektebinde, büyük ölçüde o mümtâz şahsiyetiyle müessir olmuştur. Günümüzün güzîde nesilleri de, Efendimiz’in bu sıfatlarıyla vasıflanmaları ölçüsünde çevrelerine müessir olup çok kolaylıkla insanları aydınlık ufuklara taşıyabileceklerdir.
[1] Bkz. Sâd sûresi, 38/4. Yunus sûresi, 10/2; En’am sûresi, 6/7; İsrâ sûresi, 17/47; Zâriyat sûresi, 51/52 [2] Bkz. Enbiya Enbiyâ sûresi, 21/5; Sâffât sûresi, 37/36; Tûr sûresi, 52/30 [3] Buhârî, edeb 69; Müslim, birr 101; Ebû Dâvûd, edeb 80; Tirmizî, birr 46; İbn Mâce, mukaddime 7; Dârimî, rikâk 7; Muvatta, kelâm 16; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/2
İrşatta Kemmiyet Meselesi 5 dk.
İrşat ve tebliğ vazifesinde keyfiyet meselesi üzerinde çok duruluyor. Bu kutsi vazifede kemmiyetin yeri nedir?
Enbiya-ı izamdan öyleleri gelmiştir ki, ya tek bir ümmeti olmuş veya hiç olmamış; ama onlar yine de peygamberlik için gerekli olan vazifeyi yerine getirmişlerdir. İşte bu, benim aklımın alamayacağı ve ona karşı hayret ve hayranlık duygularımı gizleyemediğim peygamber ihlâsıdır. Bir insan kırk sene-elli sene hakkı anlatıp da, hiç kimseye bir şey dinletemesin; ama, hiç tavrını değiştirmeden yine anlatsın.. işte bu farklılık irşatta çok önemlidir.
Evet, ısrar ihlâsın bir buududur. Vefa hissi ile hiç sarsılmadan aktif bekleme ise irşat ve tebliğde çok önemlidir. Ehlullahtan birisi, Beni bir kedi irşat etti; gördüm ki o, yirmi dört saat gözünü kırpmadan farenin deliğine yöneldi ve bekledi. İşte o zaman anladım ki, bu iş öyle ara sıra deliğin önüne uğramakla olmayacak. Ondan sonra gözünü kırpmadan ve hiç yılmadan Hakk’ın kapısını gözetlemeye koyuldum.’ der. Hakkı, hakikati bulma, bazılarına kırk haftada, bazılarına kırk ayda, bazılarına da kırk senede nasip olur. Şahsen ben senelerden beri şu tenteneli âlem-i şehadetin arkasında, âlem-i gaybı bir kitap gibi mütalâa edeceğim anı bekledim durdum.. bekleyeceğim de.. ve bulacağım ümidini de hiçbir zaman yitirmedim.
İrşatta diğer önemli bir mesele de sistemdir. Bu mesele hem kemmiyet hem de keyfiyet buudlarıyla oldukça önemli bir husustur. Ancak bazı ihlâslı müminler, zannediyorum ihlâslarına bir şey karışmasın diye kemmiyetle fazla meşgul olmuyorlar. Bu, bir yönüyle doğru olsa da bazı yönlerden yanlış bir anlayıştır.
Evvelâ, kemmiyet olmayınca, keyfiyeti düşünmek mümkün değildir. Zamanın mekâna nisbeti ne ise, keyfiyetin kemmiyete nisbeti de odur. Keyfiyet, kemmiyet plânında var olan bir şeyin bir buudu, bir derinliği ve ayrı bir yanıdır. Kemmiyetin tasavvur edilmediği bir yerde, keyfiyetten bahsetmek muhaldir. Ortada hiçbir insan yoksa insanla alâkalı keyfiyet nasıl tasavvur edilecek ki? Mesela ihlâs, mü’minin sıfatıdır; ortada mü’min yoksa, o sıfat nasıl olacak ki?
O halde kemmiyet ve keyfiyet birlikte aranmalı; keyfiyet kemmiyete ya da kemmiyet keyfiyete feda edilmemelidir. Efendimiz (s.a.s.)’in tebliğ ve irşat adına cepheden cepheye, panayırdan panayıra koşması, karşılaştığı hemen her insana ‘Lâilâhe illallah deyin kurtulun.’ demesi keyfiyet eksenli bir kemmiyet arayışı değil midir? Allah Resûlü (s.a.s..) karşısına iki insan alır, akşamdan sabaha, sabahtan akşama Kur’ân okur, onları eğiterek keyfiyet insanı haline getirirdi. İşte böylece o -O’nun için söz konusu olmasa da- kemmiyet hatası içine düşmekten kurtulma yolunu gösterirdi.
İhlâs ise sistemde apayrı ve başlı başına bir yer işgal eder. İhlâs olmadan bir yere varılabilmesi imkânsızdır.
Hüsrev Efendi’nin mâlâyânî şeylerle meşgul olmayıp, risaleleri yazayım diye, on beş sene kapısını ördürerek odasını hücre haline getirdiğini anlatırlar. Kaldı ki o esnada çok ciddi takip de söz konusudur. Mesela, o mübarek zat, yazdığı risaleleri rulo yapıp banyodan dışarıya, suyu boşaltmak için kullanılan küçük bir borucuk içine bırakır, birileri de ara sıra gelip, boru içinden ruloları alır, altı saat uzaklıktaki köylere giderek risaleleri yerlerine ulaştırırlarmış. Sonra taş baskılar yapılıp, benzer tabyelerle dağıtım yapılırmış. İşte bu ihlâs ve bu sistem sayesinde Üstad, bir avuç talebesiyle Türkiye’nin her tarafına risaleleri dağıtmıştır…
Evet, bütün bu misalleri niçin arz ettim? Aşk ve aksiyona bakın ki, o dönemde Üstad, yirmi talebesi ile Türkiye’de ulaşmadığı yer kalmıyor. O, iman, ilim, irfan, muhabbet ve ihlâsta çok derin olmanın yanında bir o kadar da aksiyon insanı. Şimdi eğer bu insan, başkalarına anlatayım diye ciddi bir gayret içinde bulunmakla kemmiyeti keyfiyete tercih ediyor, ihlâsından feragatta bulunuyorsa geliniz Allah aşkına bu yanlışlığı hepimiz yapalım, Bediüzzaman gibi kemmiyet hastalığına düşelim!.
Hâsılı, ihlâs, ısrar ve kemmiyet ile keyfiyet dengesinin birlikte gözetilmesi irşat ve tebliğ vazifesinde çok önemli bir unsurdur.
Işığa Hasret Gönüller 6 dk.
Efendimizin (sav) istikbale matuf ulaşmamızı istediği maddî ve mânevî hedefler nelerdir?
Peygamber Efendimiz (sav)’in istekleri, Kur’ân’ın isteklerinden farklı değildir. Kur’ân neyi istemişse O da onu istemiştir. Ancak O, Kur’ân’da mücmel ve öz olarak anlatılan meseleleri, tefsir; tafsil isteyen mevzuları da tafsil ederek fasıl fasıl bizim nazarlarımıza sunmuş ve her şeyi anlayabileceğimiz bir hâle getirmiştir. O, bazen mutlak meseleleri takyid, bazen de mukayyet meseleleri ıtlak ederek, konuya ayrı bir espri ve ayrı bir derinlik kazandırmıştır. Bu itibarla O’nun söz, fiil ve takrirleri Kur’ân-ı Kerim’in ruhunda meknî olan potansiyel buudları ortaya çıkarma ameliyesinden başka bir şey değildir. Onun içindir ki, O’nu tanıyıp anlama, aynı zamanda Kur’ân’ı tanıyıp anlama demektir. Bu noktada Kur’ân’ın ifadesiyle,
مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللهَ
Kim Resûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.’ (Nisâ, 4/80) Yâni, Resûle itaat eden, kemerbeste-i ubûdiyet içinde el pençe divan durup, ‘lebbeyk’ (buyur, emrine âmâdeyim) diyen, Allah’a ‘lebbeyk’ demiş olur.
Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu, topyekûn beşerin, eğri-büğrü yollardan kurtulup, doğru yola ulaşmasına vesile olan Hidâyet Güneşi’dir ki Kur’ân,
وَاِنَّكَ لَتَهْدِي اِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
‘Sen doğru yola hidâyet ediyorsun.’ (Şûrâ, 42/52) ifadesiyle O’nun bu yönünü anlatmaktadır. Bu itibarla Efendimiz’in bizden istediği maddî-mânevî şeyler, aynı zamanda Kur’ân’ın da istediği şeylerdir.
Hiç şüphesiz bu hayatî isteklerden biri de, dünyanın dört bir yanında ‘i’lâ-yı kelimetullah’ hakikatini temsil etmektir. İ’lâ-yı kelimetullah, Allah’ın zaten yüce olan adının, tarafımızdan yüceleştirilerek bayraklaştırılması, minârelerin başında mahyalar haline getirilerek, bütün gören gözlere ve işiten kulaklara duyurulması demektir.
Yer yer benden, yer yer de başkalarından duyduğunuz Yahya Kemal’in ‘Ezân şiiri’ hem çok derin, hem çok mânâlı, hem de çok zevkli bir ifade esprisine sahiptir:
‘Emr-i bülendsin ey Ezân-ı Muhammedî,
Kâfî değil sadâna cihân-ı Muhammedî.
Sultan Selim-i Evveli râm etmeyip ecel,
Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî.
Gök, nûra gark olur, nice yüz bin minâreden,
Şehbâl açınca rûh-i revânı Muhammedî.
Ervâh cümleten görür Allahü Ekber’i,
Akseyleyince arşa lisân-ı Muhammedî.’
Evet, Kur’ân’ın ve Nebiler Serveri’nin, evvelâ bizden istediği şey, bu şiirde tam ifadesini bulan yüksek ideal ve ulvî mefkûrenin dünyanın dört bir yanına götürülmesi ve bu şekilde ışığa hasret bütün sînelerin Muhammedî bir ruhla aydınlatılmasıdır.
İkinci olarak; bu millet, dışa bağlı değişik dinsizlik ve anarşi hareketleriyle inim inim inlemiştir. Hilkat yerine evolüsyonun her yanda revaç bulduğu, Darvinizm’in bütün mihraklarca bir put haline getirildiği, Nihilizm’in körüklendiği öylesine ifrit ve afetten günler yaşanmıştır ki, bu dönemde çokları bu sarsıntıdan kendini kurtaramamıştır. Çokların başları dönmüş, bakışları bulanmış ve kendi kimliklerini inkâr eder hale gelmişlerdir. İlhâda, inkâra dayalı bu cereyanlar, öylesine iddialı, öylesine çalımlı ve öylesine büyüleyici idiler ki, büyük sayabileceğimiz nice düşünce ve fikir adamları bile ateşe koşan kelebekler gibi o câzibeye kapılıp mahvoluyorlardı.
Efendimiz (sav)’e takaddüm eden yıllardaki o ürperten câhiliyeyi, dünyanın o dönemdeki talihsiz nesilleri bir kere daha yaşıyordu. Çin Seddi’nden Asya steplerine, oradan da Avrupa içlerine kadar koca bir dünyada, küfür ve dalâlet âdeta bir tufan hâlini almış ve önüne kattığı nesilleri meçhul bir noktaya doğru sürükleyip duruyordu. Hatta bu curcunada, inanmış sîneler bile küfür radyoaktifiyle öyle nezle olup yataklara düşmüşlerdi ki hadisin ifadesiyle ‘zükâm’ olmuşlardı ve 50-60 sene bellerini doğrultmaları mümkün görünmüyordu. Hâlâ bu dünyada din, peygamber, geçmiş tanımayan ve başkalarının türkülerini söyleyen insanlar varsa, bunlar çok ciddî yaralandığımız o dönemin felaketzedeleridirler.
İşte siz, i’lâ-yı kelimetullah ruhunun, cihanın dört bir yanında yeniden şehbâl açması adına ‘omuzlarımıza ihsân-ı ilâhî tarafından konulmuş’ bir kudsî vazifenin âdeta arılarısınız. Muhammedî ruhu bal petekleri gibi bütün gönüllere işleyecek ve herkese inancın, emniyetin şeker-şerbetini sunacaksınız. Hatta öyle sıkıştırılmış şeker kümeleri meydana getireceksiniz ki, okyanusların içine atıldığında onları dahi şeker-şerbete çevirecektir. Küçüklüğünüz içinde bütün dünyaları tatlandıracak ve Yahya Kemal’in ifadesiyle ‘mukassî’ görünecek, fakat hep ‘muallâ’ olacaksınız ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ışıktan mesajlarını, o mesajlara hasret gönüllere ulaştırmada âhesterevlik etmeyeceksiniz…
İslâm ve Reaksiyoner Çıkışlar 6 dk.
Bütün dünyada İslâm adına mevcut sistemlere reaksiyoner çıkışlar oluyor. Bu konuda düşünceleriniz nelerdir?
Reaksiyoner hareketlerin tarih boyunca bir işe yaradığını ve böyle hareket edenlerin düşüncelerini nihayete ulaştırdıklarını hatırlamıyorum. İsim tasrih etmeyeceğim, dünyanın değişik yerlerindeki İslâmî-gayr-i İslâmî reaksiyoner hareketler, neticede gelmiş bir yerde tıkanmıştır. Bizde de ilk demokratik hareketler reaksiyonerdir. Ama onlar da uzun ömürlü olmamış ve yıkılıp gitmişlerdir. Şimdi;
1. Bize göre; esas yapılması gerekli olan şey, İslâmî düşünceyi anlatmak ve inandırma yollarını araştırmaktır. Meselâ, bizde ilk reaksiyoner hareketlerinin olduğu devrede, millî, mukaddes değerlerimize düşmanlıkta bulunanların nefretiyle oturup kalkma, onlara karşı buğz ve kinle hareket etme yerine, insan yetiştirmeye, eğitime yönelik samimî, ihlâslı ve uzun vadeli çalışmalar olsaydı, şimdilerde herhâlde zeminimiz çoktan lâlezâr hâle gelmiş olurdu.
Dikkat edin, 50’li yıllardan bu yana tam 40-45 yıl geçmiştir. O dönemde 10 yaşında olanlar, şayet mevsimi geldiğinde üniversite okusalardı, şimdi zirvelerde ya da zirveleri zorlayan konumlarda bulunacaklardı. 20 yaşında bulunanlar, bugün 60-65 yaşında olacaklardı ki, bu da onların başbakanlar, reisicumhurlar seviyesinde en olgun dönemlerini yaşıyor olmaları demekti. Ne var ki, hep gayr-i memnun tavrı içinde bulunuldu.. ve gayr-i memnunlar hareketi diyebileceğimiz bu çıkışlar, zamanla eriyip, gitti ve yerini hasret ve hicrana bıraktı. Ancak biz, yine de o dönemde işin başında ve içinde bulunanları, birçok insanın yetişmesine zemin hazırladıkları için rahmetle anıyoruz.
2. Bu milletin bugünü ve yarını adına ne yapılırsa yapılsın, tahrip hesabına olmamalıdır ve ne olursa olsun, bu ülkenin birlik ve dirliğine zarar vermemelidir. Yani “yapalım” derken, nesiller boyu tamir edilemeyecek “yıkma”ların içine girilmemelidir. Aksi takdirde, hem maksadımızın aksiyle tokat yer hem gelecek nesillerin lanet ve nefretine uğrar hem de ukbâ adına çok şeyleri kaybedebiliriz.
3. İnanan insanlar, kendi inanç dünyalarının enginliğinde bir hayat sürmeyi isteyebilirler. Fakat unutulmamalıdır ki, böyle bir duygu asla maksad-ı aslî veya gaye-i hayal olamaz. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mekke döneminde mesajlarını halka sunarken, bu konu etrafında bir tek kelime söylememiştir. Tam aksine, iman ve imanî hakikatler çevresinde âyet-i kerimeler inmiş ve hadis-i şerifler de hep bu mevzu etrafında vârid olmuştur. Ayrıca 5-10 yıl sonra Müslümanlığı cihana duyuracak olan o alperenler, herhangi bir beklenti içinde olmamışlardır. Onlar, çok ağır şartlar altında mücadelelerini gerçekleştirirken, niyetlerini bulandıracak mülâhazalar içine hiç mi hiç girmemişlerdir.
O hâlde, her şeylerinde onları örnek alma azim ve niyetinde bulunan günümüz karasevdalıları, bu türlü kendilerini ilgilendirmeyen gereksiz mülâhazalarla, kendi düşünce safvetlerini bulandırmamalı, imana ve Kur’ân’a hizmet etrafında himmetlerini yoğunlaştırmalı, her şeylerini Allah’ın rızasını kazanma etrafında bir dantela gibi işlemelidirler. Kaldı ki, zaten aksi düşünce, –hâşâ– Allah ile pazarlık mânâsına gelmektedir. Yani “Ben bu şekilde çalışırsam, yaşayacağım hayat da böyle böyle olur ve olmalı…” gibi, kulluk anlayışına olabildiğince ters, yakışıksız şeyler içine girilir. Ve tabiî ki, bir kere böyle bir fasit daireye giren insanın da artık ondan kurtulması çok zordur.
Öyle zannediyorum ki, yaptıkları hizmetlerde maddî ve dünyevî şeyleri hedefleyenler ve onları gaye-i maksat hâline getirenler, Allah’ın teyidini kaybediyorlar. Hatta bu uğurda, hayatlarını, mal varlıklarını vs. ölesiye feda etseler de yine kaybediyorlar ve kaybedecekler. Zira gaye-i hayal sadece ve sadece Allah olmalıdır. Hedefte, sadece O ve O’nun rızası bulunmalıdır. Böyle olunca Allah, onları hedeflerine ulaştırır, hizlan ve hüsrana da mahkûm etmez.
4. Dünyaya ait şeylerin pek çok talibi bulunur. Böyle çok talibi bulunan meselelerde, gücü kuvveti elinde bulunduranlar, onu elde etmek veya ellerinde ise kaçırmamak için baskı metodunu uygulayarak sık sık kuvvete başvururlar. Onların kendi hesaplarına böyle davranması da gayet normaldir. Zira ehl-i dünyanın ahireti yoktur. Sadece dünyası vardır. Dolayısıyla da ne kendileri ne çocukları ve ne de torunları adına dünyalarını, dünyalıklarını kaybetmek isterler.
Görüldüğü gibi bir noktada tûl-i emelin buudlarından biri olarak sayabileceğimiz bu hususta, iki taraf da aynı hedefe göz dikince, kuvvetli olanlar galip geliyor. Cezayir hâdiseleri bu açıdan değerlendirilebilir. Arkadaşlarımız şahittir, “Cezayir’de Müslümanlar demokratik yollarla iktidara yürüyor, birinci basamak seçimleri kazandılar vs.” dediklerinde, ben “Hayır, yanılıyorsunuz, ihtilal yaparak bu işi engellerler.” dedim. Hatta Amerika’da bulunurken Cezayir hâdiseleri münasebetiyle, bizde zirveleri tutan birisine orada soruldu: “Türkiye’de aynı şeyler cereyan etseydi ne olurdu?” Cevaben: “Oradakinden bin beter olurdu.” dedi.
Netice itibarıyla, reaksiyoner çıkışlar yerine, Allah’ın rızası hedef alınarak tebliğ ve irşad yapılmalı, yaşanılan şeyler anlatılmalıdır.
İslâm’da “Haklar” Meselesi 5 dk.
İslâm’da insan hakları mevzuunda neler söylenebilir?
İslâm, evrensel bir dindir. Dolayısıyla İslâm’ın ‘haklar’ meselesine verdiği ehemmiyet ve bakış açısı, bütün varlığı kuşatır mahiyettedir.. evet o, bütün ‘haklar’ı koruma altına almıştır. Öyle ki onun ‘haklar’ mevzuundaki bu geniş perspektifinden insanların yanı sıra hayvanların bile yararlanmaları söz konusudur.
Allah Rasulü’nün (sav) hayat-ı seniyyelerinde, bu konuyla alâkalı pek çok örnek bulmak mümkündür:
Bir keresinde O, bir muharebeden dönüyordu. Dinlenme vaktinde, sahabeden bazıları bir kuş yuvası görmüş ve yuvadaki yavruları alıvermişlerdi. Tam o sırada anne kuş geldi ve yavrularını onların elinde görünce, onların başlarında pervaz etmeye başladı. Allah Rasulü bu duruma muttali olunca fevkalâde celallendi ve hemen yavruların yuvaya konulmasını emir buyurdu (Ebu Davud, edep:164).
Sadece Allah Rasulü’nün (sav) bu misaldeki heyecanı bile, İslâm’ın -diğer konularda olduğu gibi- ‘hak’ mevzuunda her şeyi kucaklayan bir sistem olduğunu ispata kafidir ve bir başka sistemde bu seviyede engin bir ‘hak’ düşüncesini bulmak da mümkün değildir.
Kur’ân-ı Kerim, bir insanı öldürme mevzuunu, bütün insanlara karşı işlenmiş bir cinayet şeklinde ele alır ve.. ‘Kim, bir cana kıymamış, ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir kimseyi öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onu(n hayatını kurtarmak suretiyle) yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur’ (Maide/32) buyurur.
‘Hak’ mevzuundaki bu hassasiyeti hiçbir dinde, hatta hiçbir modern hukuk sisteminde bulmak mümkün değildir. Evet İslâm, bu meselede çok titiz davranmış ve bir insanın öldürülmesini, topyekün insanlığın öldürülmesine denk tutmuştur. Gerçi Kur’ân ve Sünnette isim tasrih edilmese de; Tevrat kaynakları itibarıyla Hz. Adem’in çocukları olan Habil ve Kabil olduğunu anladığımız ‘Nefsi, onu kardeşini öldürmeye çağırdı, (o da nefsine uyarak) onu öldürdü, ve kaybedenlerden oldu’ (Maide/30) âyetiyle Kur’ân kardeşini öldüren ilk katilin kötü akıbetine dikkat çeker.
Kur’ân-ı Kerim başka bir sûrede haksız yere birini öldüren insanın ebedî cehennemde kalacağını vurgular ve: ‘Her kim bir mü’mini kasten öldürürse -onun cezası-, içinde sürekli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır’ (Nisa/93) der.
Böyle bir mülâhaza ile beraber, burada âyetteki ‘hâliden’ kelimesinin altını bilhassa çizmek isterim. Zira burada, ‘ebeden’ lafzı eklenmeden sadece ‘hâliden’ ifadesi kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’in başka âyetlerinde ‘ebedî’ mânâsına ‘ebeden’ kelimesi de kullanılmaktadır. Her şeye rağmen, âyette kullanılan ‘hâliden’ lafzından hareketle İbni Abbas ve ondan sonra gelen Tabiîn imamlarından bazıları, Allah’ı inkâr edenler gibi insanı öldüren bir katilin de ebedî azaba müstahak olacağı şeklinde yaklaşımları vardır ki, insan haklarının önemini ifade etme bakımından çok mühimdir.. ve İslâm’da ‘insan hakları sistemi’ de bu esaslardan hareket edilerek geliştirilmiştir. Nitekim Efendimiz’in (sav) sahih hadisleriyle beyan buyurdukları gibi, bir insan, kendi canı, aklı, malı, nesli ve dini uğrunda ölürse şehit olur. Buna göre aynı zamanda bu hususlarda mücadele verme cihat sayılmıştır. Dünyadaki bütün hukuk sistemlerinde temelde bu beş esasın birer umde olarak kabul edildiği ve korunduğu da bir vâkıadır. Bu konu, bizim hukuka esas teşkil eden usûl kitaplarımızda da mevcuttur. En başta din gelir ve onun mutlaka korunması gerekir. Ondan sonra da diğer esaslar gelir ki her biri korumakla mükellef bulunduğumuz hayâtî esaslardandır.
İşte İslâm, insan haklarına bu temel prensipler açısından yaklaşır ve her ferdi, onları muhafaza ve müdafaa etmekle mükellef kılar. Bu itibarla da böyle bir dinde kat’iyen insan haklarının ihmal edildiği söylenemez. Ayrıca, sadece İslâm dinindedir ki insan, Allah’ın halifesi ünvanıyla taltif edilmiş ve ona bahşedilen bu yüce paye sayesinde onun eşyaya müdahale etmesine izin ve imkân verilmiştir. Ve yine İslâm’da insan; kendini ve neslini koruma, çalışma ve teşebbüs hürriyeti gibi hürriyetlerle serfiraz kılınmıştır. Öyle ki, ne bu konuyla alâkalı başka sistemlerin getirdiği prensiplerle İslâm’ın karşısına çıkmak ne de meselenin herhangi bir olumsuz yanını göstermek mümkün değildir. Evet, insana gerçek hak ve değeri İslâm vermiş ve onun bütün haklarını muhafaza altına alarak ona sahip çıkmıştır.
İslâm’da Şekilcilik Yoktur 10 dk.
Hz. Katâde (ra) Müslüman olduğu zaman Efendimizin (sav): ‘Ey Katâde! Saçlarını kestir.’ buyurmasının hikmeti nedir?
En başta İslâm’ın genel disiplinlerine aykırı olan böyle bir sözü Efendimizin (sav) söylemiş olacağına ihtimal vermiyorum. Zaten mevsuk hadis kaynaklarında böyle bir rivayet de yok. Kaldı ki, bir kısım siyer kitaplarında da bildirildiği üzere, çoğu sahabinin uzunca ve örgülü saçları vardı. Bazıları onu toplar, başlarının üzerinde yumak yaparlardı. Buhari’de bunu teyit eden bir vak’a vardır ki, şöyle cereyan eder; hac esnasında Efendimiz, saçlarını o şekilde yumak yapmış bir insan görür ve ona saçlarını çözmesini ve onların da secdeden nasiplerini almalarını tavsiye eder. Ne var ki Efendimizin (sav), ne Ebu Bekir’e, ne Ömer’e, ne de Hz. Osman’a -ki bunların hepsinin saçları uzundu- saçlarınızı kesiniz’ şeklinde bir emri olmamıştır. Bilindiği üzere Mekke fethinden sonra çoğu sahabi, gönülleri ganimetle telif edilerek yumuşatılmış ve Müslümanlığa kazandırılmıştı. Onların sırtlarında kafir urbası, başlarında küfür sarığı vardı. Efendimiz (sav), onları bile çıkarmalarını istememişti. Zaten Allah Rasulü (sav)’in bu türlü bir işe kalkışması, şekilcilik olurdu. O ise, bütünüyle şekilcilikten münezzeh ve müberrâ idi.
Vâkıa, Efendimizin tarz-ı telebbüsü (giyim tarzı), yiyip içmesi, yatıp kalkması, tamim edilip, kimse o işe zorlanmadan, hâlisane bir niyetle O’na uyma düşüncesi ile yapılması makbuldür; ancak Efendimizin, bu tür şekilcilikle alâkalı hiçbir emri de olmamıştır.
İşin enteresan tarafı ise, günümüzde çokça üzerinde durulan ve dinin bir aslı gibi insanlara sunulan sarık mevzuunda bile Efendimizin, Buhârî, Müslim gibi mevsuk hadis kitaplarında rivayet edilen bir işareti dahi olmamıştır. Bu mevzuda sadece Ebû Davud’un Süneni’nde, Efendimizin Mekke’ye girerken başında siyah bir sarığın olduğu ve hafifçe arkaya sarkıttığına dair bir rivayet vardır. Sarıkla namaz kılmanın yirmi beş veya yirmi yedi derece, hatta yetmiş yedi derece daha faziletli olduğuna dair rivayetlerin hepsi ümmühatta değil, zevâidde geçmektedir. Haddizatında bütün bunlar teferruata ait meselelerdir ve işi zorlaştırıcı şeylerdir. Ancak sakala dair bir hayli rivayet vardır ve bu yüzden Hanefi fukahası o mevzu üzerinde oldukça hassasiyetle durmaktadırlar; durmakta ve sakalın olduğu gibi bırakılması gerektiğini ifade etmektedirler. Ne var ki, Hanefi fukahâsının bunca hassasiyetine rağmen, bu mezhebe müntesip dünya kadar insan da sakal bırakmamıştır. Muhammed Ebu’z-Zehrâ, sakalı Efendimizin adet-i seniyyelerinden biri olarak değerlendirir. Dolayısıyla bir insan bu adete uyma düşüncesiyle sakal bırakırsa sevap kazanır, der. Bu yüzden, sakal bırakmayana, sarık sarmayana, şalvar giymeyene günah işliyor demek sertçe bir yaklaşım olsa gerek. Zaten, bir insanın arkasından, ona günah işliyor demek, gıybettir. Gıybetin haram olduğu ise kat’îdir.
Bu sözlerime bakarak, benim bunların aleyhinde olduğum zannedilmemeli; hiç kimse için de düşünülmemeli; ne var ki dinin vaz’ettiği kriterlere saygıda da kusur edilmemelidir. Evet bunlar, her ne kadar Efendimiz’e ait birer adet-i seniyye olarak değerlendirilse ve O’nunla irtibatımızın, bağlılığımızın bir ifadesi sayılsa da, meselenin yerinin dînî kriterler açısından çok iyi bilinmesi de zarûrîdir.
Evet şekil, İslâm’da bir esas değil, tâlî bir meseledir ve bunlara takılıp kalmamak gerekir. Mevzuyla alâkalı zikredilen hadis, hasen ya da zayıfsa -ki zayıfına bile ben Ebu Hanife gibi çok saygılıyım. O büyük imam, zayıf bir hadis bulduğu yerde içtihada başvurmaz, hadisle amel edermiş- zaten amel etme mecburiyeti getirmez. Kaldı ki, meseleyi şu şekilde izah etmek de mümkündür; ihtimal bu sahabi, günümüz gençleri arasında bir kısım kimselerin, saçlarının bir yanını kestirip diğer taraflarını bırakmaları gibi saçlarını, insan tabiatını çirkinleştirecek şekilde kestiriyordu da, Efendimiz (sav), kafirleri takip ve taklit etmeme mevzuundaki hassasiyetinin gereği onu ikaz buyurmuşlardı. Meselâ; Tirmizî başta olmak üzere, bir kısım hadis kitaplarının Şemâil bölümünde zikredildiği gibi, Efendimiz, Mekke’de saçlarını teâmüle uygun olarak taramasına rağmen, daha sonra müşriklere muhalefet olsun diye önünü ön tarafa, sağını sağ tarafa, solunu sola ve arka kısmını da arka tarafa doğru taramıştı. Medine-i Münevvere’ye hicret ettiğinde de, Hıristiyan ve Yahudiler’in -Roma tarihi resim ve filmlerinde görüldüğü gibi- saçlarını alınlarına kadar uzatarak öyle şekillendirdiklerini görünce, yine tavrını değiştirdi; bu sefer de saçlarını sağa ve sola tarayarak ortadan ayırıverdi, ihtimal o gün yapılan tıraşlarda bazıları saçlarının sağ ve solunu kesip, sadece tepede saç bırakıyorlardı. Bu ise, birilerine benzemede zorlamalı bir haldi. Bu yüzden Efendimiz (sav): ‘Kim özenerek bir kavme benzerse, o onlardandır.’ esprisine göre davranmıştı.
Aynı zamanda insan yapısına bakıldığında görülür ki o, tecemmül esas alınarak harika bir plânlamadan geçirilmiş.. evet onun vücut yapısı, öyle hendesî, öyle riyazî inceliklere göre inşa edilmiştir ki, bakıp da onu takdir etmemek mümkün değildir. Bir zamanlar bu hendeseye olan hayranlığımı şu sözlerle ifade etmiştim; Allah Rasulü, ‘Allah’tan başkasına secde edilseydi..’ buyururlar. Ben de: ‘Eğer Mabud-u bi’l-hak’dan başkasına secde câiz olsaydı, ahsen-i takvim menşûrundan geçirilmiş insan âbidesi karşısında aynı şeyleri söylerdim.’ dediğimi hatırlıyorum. Nitekim Allah (cc), tahiyye mânâsına ona ilk secdeyi meleklere emretmiş ve Hz. Adem’in şahsında ona secde ettirmişti. Şimdi Allah’ın böylesine mükemmel yarattığı insan urbasını değiştirmek, herhalde hiçbir şekilde tecviz edilemese gerek. Allah Rasulü (sav), bir sahih hadisinde: ‘Allah, nimetinin eserini kulunun üzerinde görmek ister.’ buyurur. İhtimal Hz. Katâde’nin esas tabiatına ters bir saç kesimi vardı. Bundan dolayı da Efendimiz ona, ‘saçlarını kes’ demişti.
Ama günümüzde herhangi bir insan gelip müslüman olsa, bizim kalkıp ona böyle bir şey söylememiz kat’iyen doğru olamaz. Çünkü söylediğimiz şeyler, onun dem ve damarına dokunup, inanacakken kaçmasına sebep olabilir. Hatta bu tür yersiz müdahaleler, bazen çok ileri derecede inanmış insanlarda bile sarsıntı hâsıl edebilir. Örneğin Kur’ân’ın yedi kıraat üzerine nâzil olması vesilesiyle, kıraat farklılıklarından dolayı Sahabe arasında dahi yer yer tartışmalar çıkmıştır. Meselâ bir sahabinin imamlık yaparken, Kur’ân’ı kendisine öğretilen kıraatle okuması, başka bir sahabi tarafından yanlış okuyorsun gerekçesiyle itâp edilmesine ve yaka-paça edilerek Efendimizin huzuruna götürülmesine sebep olmuştur ki, bu durum o zatı ciddî şekilde rencide etmiş; hatta sarsıntı geçirmesine vesile olmuştur. Daha sonra da Efendimizin (sav) elini göğsüne vurup teskin etmesiyle üzerindeki olumsuzluğu atmış ve rahatlamıştır. Kaldı ki Efendimiz (sav), bir peygamberdir, O bu gibi yerlerde peygamberlik kuvve-i kudsiyesini kullanıyordu. Dolayısıyla O’nun ağzından çıkan ses, yaklaşım keyfiyeti vs. insanlar üzerinde ayrı bir tesir icra ediyordu. Bu yüzden O’nu dinleyip dinlememe bile, bir yerde din veya dinsizlik gibi addediliyordu. Bu açıdan, kimse kendini O’nun yerine koymamalı ve İslâm’a gönlü henüz ısınmış birine, ‘saçını kes, elbiseni düzelt vs.’ dememeli. Bunlar söylenmesi şart sözler değildir. Söylerseniz, o insan gider, bir daha da geri gelmeyebilir. Bu safhada söylenecek bir şey varsa, o da takdir, tebcil, tebriktir ve ‘Kardeşim sana ne mutlu! Çünkü Efendimiz: ‘Müslümanlık, cahiliyeye ait şeyleri siler götürür’ buyuruyor. Dolayısıyla sen şu anda anadan doğmuş gibi tertemiz ve günahsızsın.’ demek türünden ifadelerdir.
Evet, günümüzde de bir nevi fetret yaşanıyor; bu insanlar kendilerini levsiyat içinde buldular. Onlara dini anlatacak kimse olmadı. Belki camide imam anlatıyordu ama, onu da çağın kulağı ile dinlemek zordu. Bir insanın bu kadar handikaplar ve dezavantajlarla dolu bir toplum içinden sıyrılıp dine yönelmesi, Âkif’in ‘Hakikî Müslümanlık en büyük kahramanlıktır.’ dediği gibi, gerçekten en büyük bir kahramanlıktır. Dolayısıyla bir gladyatör gibi şeytanını yenmiş bu kahramanların sırtlarını sıvazlayarak, kâkül-ü gülberinden öperek ve ‘Seni tebrik ederim kardeşim.’ diyerek alkışlamak icap eder. İhtimal o da, çevreyi tanıyıp, insan tabiatına zıt bir emâre görmeyince intibaha gelecektir.
İslâm’ı Tebliğ ve Kitle İletişim Vasıtaları 9 dk.
Bugünkü gelişmelere rağmen hâlâ İslâm’ın ulaşamadığı veya yanlış takdim edildiği yerler var. Buradaki insanlara İslâm mesajını ulaştırma adına kitle iletişim araçlarının önemi hakkında neler söylenebilir?
İslâm’ın evrensel mesajının ‘âfâk-ı âleme’ intikal ettirilmesini, kitle iletişim araçlarına bağlamak -zannımca- doğru değildir. Çünkü yaklaşık bir asırlık mazisi olan bu araçlardan önce de İslâm vardı ve İslâm’ın mesajları, o günkü Müslümanlar tarafından dünyanın dört bir yanına götürülüyordu. Hususiyle, kendileriyle her zaman iftihar ettiğimiz bizim altın cedlerimiz, onu arızasız olarak her tarafa ulaştırabiliyordu.
Yalnız TV, radyo, gazete ve mecmualar yani yazılı ve görsel bütün unsurlarıyla medya, İslâm’ı tebliğ işine sürat kazandırabilir. Evet, Efendimiz’in mucizevî beyanıyla ifade ettiği ‘tekârüb-ü zaman ve tekârüb-ü mekân’ın yaşanmasına ve böylece dünyanın küçük bir köy haline gelmesine vesile olabilir bu araçlar. Nitekim olmuştur da. Günümüzde bir taraftan dünya küçülürken diğer yandan da zamanın hızı aşılmaya çalışılmaktadır. Evet, insanlar duygu ve düşüncelerini bu vasıtalarla çok daha rahat ve kolay bir biçimde intikal ettirebilmektedirler. İnşâallah, mükellefiyet olarak Rabbimizin üzerimize yüklediği İslâm’ı tebliğ vazifesini bu araçlardan istifade ile bizler de yerine getirebilir ve bu sürat çağına bizler de bir şeyler fısıldayabiliriz.
Ancak burada ayrı bir hususa temasda yarar görüyorum. Gerçi bu husus, soruda doğrudan doğruya ifade edilmiş olmasa da, dolaylı yoldan soruyla irtibatı olduğu için, bence önemlidir ve üzerinde ne kadar konuşulsa israf-ı kelam edilmemiş olur.
Evet bu araçlar, İslâm’ı tebliğ işini kolaylaştırma ve hızlandırmanın yanında, onu temsil işinde yeterli sayılmazlar. Zira İslâmî mesajın, duyguların, düşüncelerin ifade edilmesinde temsil daima tebliğin önünde olagelmiştir. İslâm tarihi boyunca bu, hep öyle olduğu gibi bundan sonra da öyle olmaya devam edecektir. Evet, 14 asırlık İslâm tarihinin kritiğini yapanlar ve Efendimiz’in (sav) hayatına siyer felsefesi açısından yaklaşanlar, İslâm’ı temsil üzerinde çok durmuş, hatta İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan sonra İslâm’ın o denli seviyeli olmayışını da hep temsil eksikliğinde görmüşlerdir.
İsterseniz soruda olmamasına rağmen işaret ettiğimiz bu hususu biraz daha açalım: Allah Rasûlü’nün temsil hüviyeti dikkatle incelenmeye değer bir husustur. O, bir Batılının da ifade ettiği gibi, başladığı perdede işi bitirmiştir. 23 senelik peygamberlik hayatında şartların olabildiğine değişmesi, onda her hangi bir değişiklik meydana getirmemiş, getirememiştir. Yaşamadığı şeyi söylememiş, aksine hep yaşadıklarını seslendirmiştir. Öyle ki, dost-düşman O’nu yaşadığı hayatı ile tanımış ve yaşadığı hayatı ile kabul etmiştir. Ayrıca O’ndan hayatın, fıtratın, kâinatın cârî kanunlarına ters bir şey sâdır olmamıştır. O’nu takip eden dönemlerde de, Hulefa-i Râşidin hariç, Osmanlılara kadar bu meseleyi iyi anlayan ve anladığını hayata tatbik eden bir başka millet çıkmamıştır. Onun için bu meselenin farkında olan niceleri Osmanlıları hep takdirle yâd eder. Meselâ Muhyiddin İbn-i Arabî, ‘Şecere-i Numaniye’sinde diyor ki, Sahabe-i Kiram’dan sonra, Allah’ın muradını en iyi şekilde yerine getiren Osmanlılardır.’ Evet, Osmanlı bizim şimdilerde hecelemeye başladığımız müsamaha, tolerans, diyalog… vs’yi devlet çapında en mükemmel şekilde temsil ediyordu ve bu engin ufukla, Hıristiyan ve Yahudilere varıncaya kadar hemen herkese mesajını rahatlıkla sunabiliyordu. Bakın; Osmanlı’nın yıkılışının ardından onca yıl geçmiş; ama biz bütün dünya ile beraber hâlâ Osmanlı diyoruz. Sırpların zulmü ile ezilen Boşnaklar Osmanlı diyor.. ekonomik, siyasî, kültürel emperyalizme maruz kalan Kuzey Afrika ülkeleri Osmanlı diyor.. Orta Doğu bir türlü durma bilmeyen anarşik hadiselerin diliyle Osmanlı diyor.. hasılı eski Osmanlı coğrafyasında bulunan hemen her ülke, şimdilerde hep onu telaffuz ediyor. Hatta bugün, ‘yeni dünya düzeni’ deyip vizyona koydukları oyunun altında kalan ve bir türlü çıkış yolları bulamayan bütün Batı dünyası da Osmanlı demektedir. Demek ki Osmanlılar, emperyalist düşüncelere girmemiş, o ülke insanlarına karşı asimile faaliyetlerinde bulunmamış, soykırım yapmamış ve İslâm’ın ruhunu çok iyi kavrayarak, onu öyle mükemmel temsil etmişler ki, dünyanın değişik bölgelerinde halen aranan insanlar konumunda bulunuyorlar.
Biz geçmişte engin bir Müslümanlık yaşamışız. Yani İslâm’ın yoruma açık yönlerini fıtratla uyum içinde öyle bir yorumlamışız ki, Asr-ı Saâdet’ten bu yana bizim gibi başka bir millet çıkmamış. Hadiste, fıkıhta, tefsirde, kelamda yetiştirdiğimiz dâhî imamlar sayesinde hep farklı olabilmiş ve hep farklı kalabilmişiz. Öyle ki, Buharî’ler, Müslim’ler, Tirmizî’lerden tutun Ebu Hanife’lere varıncaya kadar, bütün insanlığı kucaklayan bir anlayışın alperenleri hep bizden çıkmış.
İnsan, bu hususun ehemmiyetini, yurt dışına çıkıp, teferruata ait kavgaların verildiğini görünce veya haşîn, sert, katı, bağnaz bir kısım tipleri müşahede edince daha iyi anlıyor. Onun için ben, bazı kesimlerce tenkit edileceği ihtimalini de nazara alarak Türklerin yorumladığı mânâda, o enginlikte bir anlayışa ‘Bizim Müslümanlığımız’ demekte bir beis görmedim ve görmüyorum. Elbetteki, bu düşünceye, İslâm’ın evrenselliğine toz kondurabilir, gölge düşürebilir diye itiraz edenler çıkacaktır. Tekrar ediyorum; bana göre, ‘İslâm’ın yoruma açık yönlerini evrenselliğe en uygun olarak sadece milletimiz yorumlamıştır’ düşüncesi mübalağa olmasa gerek. Evet bizde, Mısır’da, Hindistan’da, Suud’da yetişen âlimler ölçüsünde âlim yetişmemiş olabilir. Ama onun bayraktarlığını yapma bu millete nasip olmuştur. Tabiî ki bu da baskıcı ve dayatmacı bir zihniyetle değil, müsamaha, af, tolerans ve diyalog yolları ile milletlerin gönlüne girmekle gerçekleşmiştir. Bu itibarla da, ‘Müslümanlık bu ise, hepimiz Müslümanız’ demiştir pek çokları.
Şimdi, günümüzün aydın nesilleri, ahirzaman kudsîleri bu dâvâyı İnsanlığın İftihar Tablosu, O’nun Raşid Halifeleri ya da Osmanlılar ölçüsünde temsil ederek, bu uğurda kitle iletişim araçlarını da rantabl kullanabilirlerse, bütün insanlığa Müslümanlık adına söylenmesi gerekli olan şeyleri bir kere daha söyletmiş olacaklardır.
Şahsen ben, bu konuda fevkalâde ümitvârım. İslâm dünyasının büyük mütefekkiri, Mâlik b. Nebi’nin ‘Eğer İslâm dünyasının batısında Türk toplumu olmasaydı, bugün İslâm dünyası yoktu’ diye tebcil ettiği o kutlu neslin torunlarının, bu işi yapacaklarına inancım tamdır. Daha şimdiden bu nesil, değişik kültürlerin birleşmesine ve bir kültür bulamacının meydana gelmesine vesile olacak adımları attı bile.. attı ve Küçük Asya ile Büyük Asya’nın birleşmesinin altyapılarını hazırladı. Evet, iktisadî, sınaî, idarî, ticarî, siyasî, askerî … hemen her alanda büyümemizin, sebepler planında garantisi olan faaliyetleri bu kutsiler kadrosu gerçekleştirme yolundadır. Bunlar, tâ Moğolistan’a varıncaya kadar bütün Orta Asya’da olduğu gibi, Avrupa’nın hemen her ülkesinde, Amerika’nın çeşitli eyaletlerinde, Afrika’nın bazı bölgelerinde okullar açmışlar ve hatta şimdilerde, Yeni Zelanda, Kuzey Kore, Güney Amerika ve Çin’in kapılarını zorlamaktadırlar. Evet bu çağın kutsileri dünyanın dört bir yanına dağılarak insanî normlar üstünde bir fevkalâdelikle vazifelerini yapıyorlar. Öyle ki, kendi duygu, kendi düşünce atkıları üzerinde, bütün insanlık tarafından kabul görecek bir dantela örüyorlar ve insanlığa yeni bir kültür anlayışı sunuyorlar. Bu arada, kitle iletişim araçları da -inşâallah- bu işe hız kazandıracaktır. Ama, kat’iyen unutmayalım ki, evvel ve âhir bu iş, gücünü İslâm’ı temsilden alacaktır.
İslâm’ın Evrenselliği 7 dk.
İslâm’ın evrensel olma hüviyetini nasıl anlamalıyız?
Evet, İslâm evrensel bir dindir. O, mesajlarını kavim, kabile, millet farkı gözetmeksizin, şimdiki zaman, gelecek zaman demeden, Asya, Avrupa, Amerika, Arabistan vs. nazara almadan açıkça herkese sunar. Dolayısıyla da onun muhatabı, bütün insanlıktır. Bunu, peygamberlerin, Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelinceye kadar “Ey kavmim, ey kavmim…”[1] sözlerinin, zaman ve mekânın Efendisi’nde “Ey insanlar…”[2] hâline gelmesinde de görmek mümkündür. Ayrıca bunu destekleyen bir hayli âyet ve hadis de gösterilebilir: “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ sûresi, 21/107) âyeti; “Her peygamber kendi kavmine gönderildi. Ben ise bütün insanlığa gönderildim.” hadisi o deryadan sadece bir katredir.
Yalnız, İslâm evrensel olduğunu ortaya koyarken “Ben evrensel bir sistemim…” gibi bir iddia ile ortaya çıkmamıştır. Belki o böyle bir iddiadan daha çok ortaya koyduğu maddî-mânevî dinamikleri itibarıyla evrenselliğini ispat etmiştir. Yani İslâm fert, aile ve toplum hayatımız adına öyle dinamikler ve mesajlar sunmuştur ki, tabiat-ı beşer ile örtüşen, kesişen bu mesajlar, onun evrensel olduğunun delili olmuştur.
İslâm bu gayeyi hedeflerken, önce insanı bütün müsbet ve menfî yönleriyle bir bütün olarak ele almıştır. Hisleri, arzuları, şehveti, kini, nefreti, öfkesi ve muhabbeti gibi… bütün yönleri ile. Ve tabiî onun getirdiği mesajlar, kabul edilen bu fıtrat değerleri ile hiçbir zaman çakışmamıştır. Bu itibarla da, insan meşru dairede aradığı her şeyi, herhangi bir terslikle karşılaşmadan İslâm’da bulabilir. Meselâ, fert kâmil insan mı olmak istiyor; Brahmanizm, Mistisizm, Budizm’den bir şey beklemeden İslâm’a müracaat etmesi kâfi. Onun aile düzeni, çoluk çocuk terbiyesi, akrabaları ile münasebeti adına bir problemi mi var; İslâm’ın kaidelerine uyması yeterli. İktisadî hayatı bir açmaz ile mi karşı karşıya; Kur’ân, Sünnet ve onu çok iyi yorumlayan selef-i salihînin içtihadları, her derde olduğu gibi bu derde de deva…
Evet, İslâm her derde devadır; lâhûtî hakikatler, tevhid-i rubûbiyet, tevhid-i ulûhiyet, tevhid-i ubûdiyetten tut da, ailevî münasebetlerimiz, içtimaî ilişkilerimize varıncaya kadar hemen hepsine devadır, hem de başka bir şeye ihtiyaç bırakmayacak şekilde.
Zaten İslâm’ın çok kısa bir zaman içinde, Arabistan’da zuhuruna rağmen Buhârâ’ya, Sindabâd’a, Çin’e, Herkül Burcu’na, Hindistan’a, Afrika’ya, Bizans önlerine kadar uzanması, uzayıp her tarafta hüsnükabul görmesi de ancak onun mesajlarının evrensel olmasıyla izah edilebilir. Düşünün ki, inanç adına yüzlerce teorinin kol gezdiği bu yerlere İslâm, kılıç zoruyla değil, mürşidlerinin sesi ve soluğuyla giriyor. Uranyum atomu gibi cevval ve hareketli, tarihteki misyonuyla insanlığın kaderine hükmetmiş Türkler İslâm’la teskin olurken, Nirvana’ya kilitlenmiş ve ölmeden ölüp kabuğuna çekilmeye namzet milletler de yine İslâm ile gerçek varoluşu duymuşlardır.
Demek ki birbirinden olabildiğince farklı bu iki fıtrat, İslâm ortak paydasında birleşebilmişlerse, bunu İslâm’ın evrensel kaideleri içinde aramak lâzım.
Onun bu özelliğini keşfeden Batı dünyası bir inat uğruna bu gelişmeyi önlemek için asırlardan beri var gücüyle çalışmaktadır, şimdilerde çalıştığı gibi… Aslında Avrupa bir zamanlar Orta Çağ karanlıklarını yaşarken, İslâm Asya’da Rönesansını yaşıyordu. Ve bir mütefekkirimizin belirttiği gibi, eğer kilise taassup gösterip de İslâm karşısında Antik Çağa sığınmasaydı ve bir şartlanmışlık içinde ona bakmasaydı dünya bugünkü karanlıkları yaşamayacaktı. Ama o gitti putperestlik dönemi anlayışlarına sığındı ve hâlâ da o bağnazlıkları devam ettirmekte.
Evet, İslâm’ın evrenselliğini onun insanlığa getirdiği kaide ve kurallarda aramak lâzım. O, kadına, erkeğe, çocuğa ne vaadetmiş? İktisadî ve içtimaî çalkantılara karşı nasıl bir sistem getirmiş? Beşerî problemlere nasıl bir çözüm bulmuş? Toplumda kol gezen ahlâksızlıklar karşısında neler söylemiş? Devletler muvazenesi için ne öneriler getirmiş? ve hakeza.. Evet, siz bütün bunları incelediğiniz zaman onun sistemler üstü, âlemşümul bir hüviyete sahip olduğunu görecek, herkesin her derdine derman olmasını müşâhede edecek ve diyeceksiniz “İslâm, elhak evrensel bir dindir.”
Yeri gelmişken belirtmeden geçemeyeceğim bir husus daha var; İslâm’ın evrenselliğini sadece Kur’ân’ı esas alarak söylemek yanlış olur. Bence onun evrenselliğini, Kur’ân âyetlerinin yanında, Sünnet-i Sahiha, Hulefa-i Raşidîn’in içtihatları ve selef-i salihînin görüşleri içinde aramak ve birlikte ele almak icap eder.
Hâsılı, biz var olduğumuz günden bu yana hep İslâm’ın yeterliliğine inanmışızdır. Evet, Kur’ân ve Sünnet’in yeterliliğinde, karşımızda birçok “izm”lerle ifade edilen görüşlerin varlığına rağmen hiç endişe duymamışızdır. Aksine bunların İslâm’a mukabele edemeyeceği inancını taşımışızdır. Hatta yıllar boyu, komünizmin paletleri altında ezilen insanların bile bir gün bu hakikate uyanacaklarına olan inancımız tamdır. Yeter ki bize din-i mübîn-i İslâm’ı tebliğ ve temsil etmek imkânı verilsin.
Hiçbir şeyden endişemiz yok. Zira biz, İslâm’ın, ferdî, iktisadî, içtimaî, sınaî, ailevî, askerî, düvelî… hâsılı hayatımızı ilgilendiren her sahada getirdiği dinamikler, sunduğu mesajlarla evrensel olduğunu biliyor, kabul ediyor ve inanıyoruz. Kaldı ki 14 asırdan beri düşmanlarının cefası, dostlarının da vefasızlığına rağmen İslâm’ın terütaze esaslarıyla ayakta kalması bunun bir delili değil midir?
[1] Misal için Bkz.: Bakara sûresi, 2/54; En’âm sûresi, 6/78; A’râf sûresi, 7/59, 65, 73, 79, 85, 93. [2] Misal için Bkz.: Bakara sûresi, 2/104, 108; Hac sûresi, 22/1, 5, 49, 73.
İslamî Hizmetlerde Medya Faktörü 6 dk.
Medya adı verilen iletişim vasıtalarını hizmet adına nasıl değerlendirebiliriz? Hangi esaslara dikkat etmeliyiz?
Yazılı ve görsel’ alanda TV, radyo, dergi, gazete vb. iletişim -bizim tabirimizle muhabere ve muvasala- vasıtalarından müteşekkil medyanın, günümüzde kazanmış olduğu boyut, bazı açılardan çok yararlı, bazı noktalardan da bir ölçüde zararlı olmuştur. Mesela, insanların belli zaaflarından dolayı revaç bulan ve bir fantezi olarak çokları tarafından kabul gören çeşit çeşit ‘izm’ler, bu vasıtalarla, olağanüstü bir sür’atle dünyanın dört bir yanına yayılmıştır. Öyle zannediyorum ki, Marksizm’in o çiçeği burnunda olduğu zuhur döneminde, şayet medya bugünkü buudlarda hayata hakim olsaydı, o felaketin girmediği hiçbir yer kalmaz ve dolayısıyla her tarafı fitne sarardı. Marksizm belki ömrünü tüketti ama yeni yeni düşünce akımları, aynı yollarla çok hızlı yayılarak, dünya üzerinde, renk farklılığı olsa da, her zaman tahribat yapabilecektir. Bugün pek çok zararlı düşünce, silik söz ve fena görüntüler, maksat ve gayesinin çok çok önünde bir sür’at ile medya vasıtalarıyla yayılmakta ve maalesef taraftar da bulmaktadır. İşte bu yönleri itibarıyla medya hem bizim için hem de bütün insanlık için çok zararlı olabilmektedir.
Bunun karşısında, kendi duygu ve düşüncelerini, aynı vasıtaları profesyonelce kullanarak anlatan sağduyulu kimselere fevkalâde ihtiyaç vardır. Böylece hem temiz vicdanlar onların tahribatından, yanlış yönlendirmelerinden korunmuş, hem de asırlardan beri ön kabullerin, şartlı bakış açılarının altında ezilen masum ve mazlum kitlelere ışık tutulmuş ve ümit verilmiş olsun.
Yalnız bu işin birtakım zorlukları olduğu da muhakkak. Her şeyden önce TV, radyo, dergi, gazete.. hemen hepsi çok pahalı projeler. Mevcut yayıncılık mantığıyla hareket etmedikten sonra, bu müesseselerin kâr getirmesi bir yana, yaşaması kat’iyen düşünülemez. O mantıkla hareket etmemiz ise, inançlarımızdan, yıllardan beri savunduğumuz değerlerden taviz anlamını taşır ki, bunu yapmamız da kat’iyen söz konusu olamaz.
Malzeme boşluğu da bu konuda, önümüzü kesen büyük bir problemdir. İster belgesel, ister film, ister eğlence, isterse kültür programları, hitap ettiğimiz toplum tarafından hemen kabullenilecek şeyler olmayabilir. Onların kültür ve zevk dünyasına uyarlanmış mezkûr programları ise, Müslümanlığı doğru yaşama niyet ve azminde olan şahısların yayınlaması mümkün değildir. Yukarıda işaret ettiğimiz gibi bu, bazı değerlerden taviz verme demektir ki, hakka hizmet ederken, böyle bâtıl vesileleri kullanma bilmem ne derece caiz olabilir.
Bu durumda yapılacak şey, arz edilen halin farkında ve şuurunda olarak, sabırla seviyeli yayınlara devam etmek olacaktır. Belki 40 yıl, hiç istikamet değiştirmeden, aynı esas ve prensipler doğrultusunda millet ruhuna hizmet etmek.. evet böyle davranıldığı takdirde, bugünkü nesiller olmasa da bizden sonraki nesiller mutlaka netice alacak ve istikbale emin adımlarla yürüyeceklerdir. Yalnız hemen ilave etmeliyim ki, bütün bunlar Rabbin sonsuz inayet ve keremi ile gerçekleşecektir.
Ayrıca bizim, bizimle aynı inancı, aynı düşünceyi paylaşmayan insanlara nisbetle birçok da avantajımız var. Mesela; komünizm, sosyalizm, kapitalizm, liberalizm… vs birçok sistemin artık insanlığa söyleyeceği bir şey kalmamıştır. Bunlardan bazıları fikrî seviyede düşünce insanları tarafından çürütülmüş, bazıları da hayata intikali neticesinde belli bir müddet sonra tarihin çöplüğüne atılmıştır. Dolayısıyla bunların yenilik adına, insanlığa vaad ettiği hiçbir şey yoktur.
Bize gelince, Hz. Sahipkıran’ın beyanıyla, ‘Zaman ihtiyarladıkça Kur’ân gençleşmektedir.’ Bizler Kur’ân ve Sünnet’in her şeye yeteceği inancına sahibiz. Bugün insanlığın çözemediği birçok ahlâkî ve içtimaî problemleri İslâm’ın çözeceğinden hiç şüphemiz yok. İşte bu çözüm yolları, her zaman medya ile insanlığa sunulabilir. Bunu -Allah’ın inayetiyle-, onların benimsedikleri usûl ve üslup içinde yapabilirsek, fevç fevç İslâm’a dehaletlerin olacağı da muhakkak gibidir.
Bu konuda riayet edilecek hususlardan bir diğeri de; dinî, millî değerlerimizi seven-sevmeyen, toplumun bütün kesimlerine hitap edecek bir denge anlayışı içinde olunmasıdır. Zira din ya da din içinde yer alan bazı değerler hariç, birçok ortak payda etrafında birleştiğimiz insanlara da yayın yapıldığı unutulmamalıdır. Biz, herkesle beraber bu vatan toprakları üzerinde birlikte yaşamak mecburiyetindeyiz. Öyleyse emin adımlarla yarınlara yürüyebilmek, bunların da gözetildiği bir yayın anlayışıyla mümkün olacaktır. En son söylenecek bir şey varsa, o da, Kur’ân’ın tenzil ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ sürecine baktığınız zaman bu konuları en ince detaylarına varıncaya kadar rahatlıkla görebiliriz. İnsanlığa bir şeyler anlatmada, ‘zamanlama’ ismi de verilebilecek olan bir husus var ki, o da en az anlatılan şeyler kadar önemlidir.
Hâsılı, medya kültürümüz, İslâm’ın insanlığa mal edilmesinde çok önemli bir rol oynayabilir. Bunun için, önce fedakâr insanların gayret ve destekleriyle daha güzel, daha kaliteli bir seviyenin yakalanmasına ihtiyaç var. Peşi sıra yayın politikası adına yukarıda kaydettiğimiz birkaç önemli esasa riayet gelir. Bu süreç içinde yol alırken, ihlâs ve samimiyetten ayrılmama, Allah ile irtibatın devamlı artan bir grafik seyretmesi ve muvaffakiyetin O’ndan olduğu hakikati da bir lâhza nazardan dûr edilmemelidir ki, İlâhi inâyet kesilmesin.
Kâbe Hakikati 11 dk.
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de: ‘Allah, Kâbe’yi, o saygıya lâyık evi, haram ayı, hac kurbanını ve (kurbanın boynuna asılan) gerdanlıkları insanların (maddî ve mânevî yönlerden) belini doğrultmaya sebep kıldı..’ (Mâide, 5/97) buyuruyor. Kâbe, bütün insanlara kıyam olma özelliğini nereden alıyor?
Kur’ân-ı Kerim’de mastarlar, bazen sıfat gibi anlatılır. Meselâ; Âdil’ değil de, ‘Adl’ denir. Yani o kadar âdil ki, sanki adaletin ta kendisi. Yukarıdaki âyet-i kerimede de Kâbe ve diğer esaslar için ‘kıyam’ tabiri kullanılmıştır ki, bu kelime burada bir hususiyet arz eder. ‘Kıyâm’ kelimesi, ‘kâme’den mastardır ve ayakta durmak veya bir şeyi ayakta tutmak demektir. Buna göre Kâbe, küre-i arzı ayakta tutan bir ‘amûd-i nûranî’ ve onu bir peyk gibi güneş etrafında çeviren mânâ ve ruh gücü demek olur. Zira yeryüzünde henüz Hz. Adem yokken o vardı. İbn-i Kesir’in, el-Bidâye ve’n-Nihâye adlı eserinde naklettiğine göre, melekler bir defasında Hz. Adem’le muhavere ederken, ‘Sen henüz yaratılmadan biz burada çok tavaf ettik.’ demişlerdi…
Evet, Kâbe hakikati, sadece etrafı taş duvarlarla çevrili mekân değildir; o, aynı zamanda yerle göğü birbiriyle irtibatlandıran nurlu bir bağdır. Miraç’ta, Efendimiz’in gözünü, hiçbir şey değil, arzın merkezinden semaların üstüne kadar yükselen ve Sidretü’l-Müntehâ ile noktalanan bu amûd-i nûranî kamaştırmıştı. O, bu iltisak noktasında bütün güzellikleri farklı bir televvün içinde görmüş ve âdeta bir yeşillikler banyosu yapmıştı. Zaten, her zaman melekler, bu renkler cümbüşünü durmadan tavaf eder dururlar da, bir kere dönene bir daha sıra gelmez. İşte bu mânâda Kâbe, tâ arzın merkezine kadar, yeryüzünde Sidretü’l-Müntehâ’nın bir izdüşümüdür. Bu yönüyle mânâ âleminde Sidretü’l-Müntehâ ne ise, yeryüzünde veya madde âleminde de Kâbe odur ve âdeta o, varlığın temel taşı gibidir. Eğer âlemler yeniden bir kere daha terekküp ve teşekkül edecekse, bu mübarek ‘buk’a’ (mekân) zerrât-ı asliye mesabesinde varlığın yeniden teşekkül ve tekevvünü için nüve olacak ve her şey onun üzerine örgülenecektir.
Ayrıca, evrensel bir dinin evrensel mesajları, ilk defa orada nâzil olmaya başlamıştır. Efendimiz (sav), bir vesileyle, ‘Ne diye kıskanıyorsunuz, Âişe’nin evinde bana vahiy geliyor?’ buyurur. Demek ki vahiy sağanağı da bazı yerleri daha fazla tutuyor. Öyle ise, Kâbe’nin de ayrı bir hususiyeti var demektir ki, bu da ‘göklerin ve hatta gökler ötesinin yerle irtibatı O’nunla sağlanıyor’ şeklinde anlaşılabilir. Cenâb-ı Hak, insanlık cemaatine, peygamberlikle insanın peygamberliği temsil keyfiyetine bakarken sanki, Sidretü’l-Müntehâ-semalar-Kâbe (avamca ifadesiyle bu gez-göz-arpacık) zâviyesinden bakar. Bu açıdan denebilir ki, nasıl Kur’ân bir mânâda yeryüzünün kıyamı veya kayyimidir; her şey zahiren onunla ayakta durmaktadır; öyle de, şayet yeryüzünde her şey ayakta ise, bu Kâbe’den dolayıdır. Belki bu yüzden Efendimiz (sav), Kâbe’nin yıkılmasını kıyametin en önemli alâmetlerinden biri olarak görmektedir. Çünkü Kâbe’nin yıkılması, yeryüzünde dinin, imanın kalmadığı anlamına gelmektedir ki ondan sonra küre-i arzın ayakta kalmasının da bir mânâsı yoktur.
Yine bu açıdan, Kâbe’nin yeri ve şekli de çok önemlidir. Onun bu öneminden dolayıdır ki, bugüne kadar Kâbe üzerinde en küçük değişikliğe izin verilmemiştir. Meselâ Efendimiz döneminde Kâbe’den olduğu söylenen fakat imkan olmadığı için onun sınırları içine alınmayan Hatîm, Abdullah İbn Zübeyr döneminde Kâbe içine alınınca, ‘herkes kendine göre bir şekil verirse, Kâbe hiç durmadan şekil değiştirir’ gerekçesiyle Emevi döneminde tekrar yıkılarak eski haline irca edilmiştir.
Diğer taraftan Kâbe, yeryüzünde gerçek cemaat mânâsına esas teşkil eden çok mübarek bir mekândır. Müslümanlıkta her insan, ferdî Müslümanlığı ile kendi dinini yaşar ve belli ölçüde Allah’ın rızasını kazanabilir. Ancak ferdî olarak elde edilebilecek bütün kazançlar hep kayıt ve şartla ifade edilir. Yani bir mü’min, ferdî olarak Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarına mazhar olabilir ve cennete girebilir. Fakat kâmil mânâda Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarına mazhariyet, ancak cemaatle mümkün olabilmektedir.
يَدُ اللهِ فَوْقَ اَيْدِيهِمْ
‘Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.’; (Fetih, 48/10) ‘Allah’ın eli cemaatle birliktedir.’ sözleri, ilâhî inayetin, hıfzın, kelâetin cemaatle birlikte olduğunu ifade eden çok önemli iki esastır. Dünyanın dört bir yanından bütün insanlar, Kâbe’ye doğru yönelirken, hep birlikte aynı noktaya yönelmiş olmanın kazandırdığı bir cemaatleşme şuurunu yaşarlar. Bu ise, çok önemlidir; Üstad bir yerde, şüphe ve tereddütlere karşı o yöne yönelmenin insanda nasıl bir duygu hâsıl ettiğini ifade sadedinde: ‘Nasıl ben şu anda Kâbe’ye yöneliyorum; benimle birlikte dünyanın dört bir yanından o ebedî mihraba yönelen milyonlarca insan var ve bunların içinde yüzlerce veli, asfiyâ, ebrar da var.’ der ve bu düşüncelerin insandaki bir kısım vehimleri izale edeceğini söyler. Bunu, hakka’l-yakîn olarak bizzat yaşadığımı söyleyebilirim; şöyle ki, bir kısım vesveselerin dimağıma hücum ettiği bir anda, kendi kendime: ‘Senin bulunduğun şu saf, Kâbe’nin etrafında bir halka teşkil ediyor. Onun arkasında ayrı bir halka, onun arkasında ayrı bir halka.. ve bu halkalar küre-i arzın son noktasına kadar devam ediyor. Kim bilir bu safların arasında ilâhî esrara açık nice insanlar var ki sen onların eline su bile dökemezsin.’ dedim ve üzerimdeki bütün o vehimlerden sıyrıldım. Evet, esas bu yönüyle de Kâbe, âdeta mânevî iplerle insanları birbirine bağlayan bir kuvvettir ve Cenâb-ı Hak onu insanlar için bir kıyam noktası kılmıştır denebilir.
Burada arz etmeyi düşündüğüm diğer bir nokta, esas şer’î tarifi içinde Kâbe’nin, bir kısım menâsikin (ibadetlerin) yerine getirilmesi için, şeâire esas teşkil etsin diye vaz’edilmiş bir yer olduğu hususudur. Hac menâsikinin, -imamlar arasında ihtilaflı olsa da- üç esası vardır; bunlardan biri de Kâbe’yi tavaftır. Bu açıdan hem Müzdelife’de durmak, hem Mina’da şeytan taşlamak, hem de Arafat’ta bulunmak sanki Kâbe’nin etrafında bir dantela gibi örülmüş tâlî nakışlar gibidirler. Biz, âdeta her şeyi o amûd-i nûranîye iliştirerek, kulluğumuzu bir dantela gibi örgüleriz. Bu açıdan da hac farîzası, Kâbe etrafında örgülenen bir ibadet nakşı gibidir.
Bilindiği gibi hac ibadeti, Müslümanlar arasında yapılan yıllık bir kongre ve bir kurultay niteliğini taşır. Bu kongrede, eda edilmesi gerekli ibadetlerin yanında, gözetilmesi gerekli olan meseleler gözetilemediğinden, yeryüzünde tam bir İslâmî heyetin oluştuğu söylenemez; söylenemez çünkü hac farîzası için dünyanın değişik yerlerinden gelen insanlar, Arafat’ta, Müzdelife’de, Mina’da bir araya gelip vazifelerini yaptıkları gibi, âlem-i İslâm’ın kaderini düşünerek evrensel bir kongre akdediyor şuurunda bulunsalar bu kıyamın çok önemli esaslarından birini daha yerine getirmiş olacaklar. Bir yerde Üstad’ın da ifade ettiği gibi, namazın, orucun, zekatın belli bir dönemde aksatılmasından dolayı, beş-altı yıl cephelerde açlığın, susuzluğun, yoksulluğun sefaletini yaşamanın yanında, birliğimizin çok önemli bir vesilesi sayılan haccı gerektiği gibi değerlendiremediğimizden dolayı da, dağınıklığa düşmüş ve devletler arası muvazenede bulunmamız gerekli olan konumda bulunamamışızdır. Oysa Cenâb-ı Hak, bu kudsî mekânı âdeta bütün insanlığın kıyamı için çok önemli bir esas olarak vaz’etmiştir. İmam Rabbânî’ye mensup önemli bir kutbun bu mevzudaki hususî bir tespiti vardır. Şöyle ki o zat, Kâbe’yi tavaf ederken, dünyada olan isyanlardan ötürü Kâbe’nin temessül edip yükseldiğini görür. O, kendi kendine: ‘Bu insanlar artık Allah’a lâyıkı ile kulluk yapmıyorlar; bu yüzden ben de mebdeime yükseliyorum.’ der ve yükselmeye durur. Bu büyük zat, Kâbe’nin eteklerine yapışır ve etme eyleme diye ağlamaya başlar.. derken ilâhî atâ, kazâ’nın önüne geçer ve her şey olduğu gibi kalır. Evet, Kâbe tavafla, yani kendi hilkati ile alâkalı mânâyı bulamayınca,
كُلُّ شَيْءٍ يَرْجِعُ إِلَى أَصْلِهِ
‘Her şey aslına döner’ fehvâsınca, kendi aslına avdet edecektir. Bu yüzden de eğer âlem-i İslâm için bir kıyam söz konusu ise, evvela Kâbe’nin kendi değer ve kendi kriterleri ile yeniden duyulmasına, hissedilmesine ve değerlendirilmesine ihtiyaç vardır.
Hâsılı; İslâm evrensel ve âlemşümul bir dindir. Herkes daha doğarken mahiyeti ile İslâm’a yönelmeye, O’nu anlayıp yaşamaya ve temsil etmeye müsait olarak yaratılmıştır. Dolayısıyla bu davet, herkese açık bir davettir. Bu yüzden Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim’e:
وَاَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَاْتُوكَ رِجَالاً وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَاْتِينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ
‘İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde sana (Kâbe’ye) gelsinler.’ (Hac, 22/27) buyurmaktadır. Görüldüğü gibi bu davet, İslâm’ın âlemşümul derinliğine uygun olarak, sadece inananlara değil, ‘nâs’ tabiriyle bütün insanlığa yapılmıştır. Şayet insanlar şartlanmışlıktan başlarını kaldırıp bu rehbere kulak verselerdi, bu sesi duyacak ve dünyanın dört bir yanından koşarak oraya geleceklerdi. Buna siz vicdandaki ‘nokta-i istinad’ ve ‘nokta-i istimdad’ nazarı ile bakıp, meseleyi Bergson’un sezgisi şeklinde anlayabilirsiniz. Çünkü vicdan yalan söylemez. Ya da acz ve zaafınızın dili ile bir Kudreti Sonsuz’a ihtiyacınız açısından bunu duyabilirsiniz. Siz, böyle bir ihtiyaç tezkeresi ile müracaata hazırlandığınızda, kulaklarınızda birdenbire bu sesin tınladığını duyacaksınız. Milyonlarca insanın bu davete icabet etmesinde bu sesin tesirinin çok büyük olduğu kanaatindeyim. Kâbe’nin bütün insanlığın kıyamı olma özelliğini de işte burada aramak gerekir.
Kâbe’yle münasebeti açısından Miraç 12 dk.
Efendimiz’in (sas) miracını Kâbe’ye bakan yönüyle izah eder misiniz?
Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin, sıfatlarının veyahut Zâtî tecellilerinin varlıklarla irtibatı düşünüldüğünde, her varlığın belli tecellilerle meydana geldiği anlaşılacaktır. İnsan, yaratılmışlar arasında en şerefli varlıktır. İnsanlar arasından seçilen bilhassa büyük peygamberler ise, bütün yaratılmışlar içinde husûsî tecellilere mazhar olmuş kullardır. Efendimiz (sas) de, bu peygamberler arasında kaymak gibidir. Bu sebeple O’na kaymak’, ‘öz’ ve ‘hulâsa’ mânâsına ‘Mustafa’ denmesi boşuna değildir. Hatta meleklerin Hz. Adem’e ‘safiyyullah’ demelerinin sebebinin, Hz. Âdem’in ruhunda meknî ve zamanı geldiğinde zuhur edecek olan böyle bir saffet olduğu da söylenebilir. Yani, Hz. Âdem Safiyyullah’dır; ama onu Safiyyullah yapan öz, daha sonra meydana gelecek olan Hz. Muhammed Mustafa’dır (sas). O (sas), hadis diye meşhur olmuş bir sözde şöyle anlatılır:
‘لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلاَكَ —Eğer sen olmasaydın varlığı yaratmayacaktım.’ Sanki varlığın yaratılış silsilesi ve bütün yaratıkların vasıflarının hulâsası, süzüle süzüle, özleşe özleşe Efendimiz’de (sas) toplanmıştır.
Yine Nebiler Serveri, makam itibarıyla makam-ı cem’in sahibi olduğundan, bütün enbiyâ-i izâmın vâris-i hâssıdır. O (sas), vazifeleri itibarıyla bütün enbiyâ-i izâma ait hususiyetleri şahsında toplamış olup, kâinattaki onlara ait mânânın bir fihristidir. Bu itibarla İnsanlığın İftihar Tablosu, ‘özün özü’dür. Bu hakikatten hareketle, ‘O olmasa idi, kâinat da olmazdı.’ denebilir.
Bir diğer açıdan, hakîkî mânâda kâinat ve onun gerçek yorumu Efendimiz’le (sas) anlaşılmış ve O’nun tarafından anlatılmıştır. Eğer Allah Resûlü (sas), kâinatın mânâsını ve kâinat gerçeğini anlatmasa, mânâlandırmasa ve yorumlamasaydı, kâinat mânâsız ve karışık bir kaostan ibaret kalacaktı. Oysa kâinat, mebde’den müntehâya (başlangıçtan sona) kadar, belli bir gâyenin takip edildiği bir silsileden ibarettir ve insanlık, bu hakikati de Efendimiz’in mübarek beyanlarından öğrenmektedir. O’nun yorumuyla kâinat mânâsızlıktan kurtulmaktadır. O olmasaydı, kâinatın yorumlanması da tam bir kaosa dönecekti.
Tasavvuf ehli, Yunan felsefesinde ‘akl-ı evvel=ilk akıl’ olarak isimlendirilen akılla Efendimiz arasında, yani varlığa ille-i gâye, yani nihaî yaratılış gâyesi olan insan arasında şöyle bir münasebet kurmuşlardır: Allah Rasûlü, mübarek bir beyanında ‘Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.’ buyurmuştur. Yaratılış silsilesinde on akıl tevehhüm edenlere göre ise ilk yaratılan şey, akl-ı evveldir. Zira akıl, kâinattaki nizama esas teşkil edebilecek bir şeydir. Elbette kâinatı hallaç edip, onun mânâsını ve derinliklerindeki hakikatleri ortaya çıkarıp değerlendirecek olan, akıldır. Akıl olmayınca, diğer hususlar gibi kulluk mükellefiyetinin anlaşılması da mümkün değildir. Öyle ise, aklın önemi inkâr edilemez. Ancak kâinatın sahih yorumu adına, insanlar içinde yaratılıp seçilmiş olan insan, akıldan daha da önemlidir. Çünkü bu insan, Cenâb-ı Hakk’ın icraatına esas teşkil edebilecek arşa, yani hükümlerini icra ettiği yere mukabil olarak yaratılmış ve hususî tecellilerden meydana gelmiş önemli bir varlıktır. Dolayısıyla O’nun durumu, hiçbir zaman tartışılmaz bir konumdadır.
Bu, tecellinin bir yanıdır. Tecellinin bir diğer yanı da, Kâbe’yle ilgili olanıdır. Zira Kâbe, insanların kalblerinin vahdetini sağlayacak bir binadır ve insanların yanlış yere yönelmemeleri için yapılmıştır. Fakat haddizatında Kâbe, arzın merkezinden Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar, arz yaratıldığından beri etrafında meleklerin tavaf ettiği muallâ bir yerdir. Orası bir tecelligâh-ı ilâhî ve bir metâf-ı kudsiyândır. Bu, Kâbe’nin mülk yönüdür.
Mekke ise, Kâbe’nin zarfı gibidir. Mekke, böyle yüce bir mânâya zarf olması itibarıyla büyük bir kıymet kazanmış ve mübarek bir yer olmuştur. Kâbe’yi sînesinde barındıran Mekke’ye gelişigüzel ‘ana’ denmemiştir. Kur’ân, onu doğrudan doğruya ‘ اُمُّ الْقُرَى —Bütün beldelerin anası’ olarak isimlendirmiştir.[1] Çünkü, bütün beldelerin Kâbe ile bir göbek bağı vardır. Ve bütün beldelere hükmedebilecek evrensel bir peygamber ancak Kâbe’de doğabilir. Dolayısıyla Kâbe gibi, Mekke de metâf-ı kudsiyân olmuş, Hz. Adem’den bu yana bütün kudsîler hep oraya koşmuş ve onun hariminde ölmek istemişlerdir. Ehl-i tahkikin keşif ve ifadelerine göre, insanların tavaf ettiği o yerde yüzlerce peygamberin medfeni (kabri) vardır.
Bütün bunları şunun için arz ediyorum: Peygamber Efendimiz’in (sas) dünyaya teşriflerine mekân olarak başka herhangi bir yerin rahm-i mâder olabilmesi mümkün değildir. Eğer Allah (cc) varlık arasında en kudsî yer olarak Kâbe’yi görmüşse ve Beytullah binası da buna bir işaret ise, ayrıca ‘Allah’ın baktığı yer orasıdır, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının halîtası buradadır.’ denmişse, şüphesiz Peygamber Efendimiz’in (sas) dünyayı şereflendireceği yer de, en mübarek ‘Buk’a’ sayılan Kâbe olacaktır.
Evet, Nebiler Serveri’nin başka bir yerde doğması düşünülemez. O (sas), ancak Kâbe’nin rahm-i mâderinde neş’et edebilir. Annesi bir başka yerde olsaydı bile, gelip O’nu Kâbe’de dünyaya getirmeliydi. Çünkü, insanlar arasında bütün İlâhî isim ve sıfatların hareket ve odak noktası olan Hz. Muhammed Mustafa’yı (sas), bütün bu isim ve sıfatların bir nokta-i mihrâkiyesi olan Kâbe’den başka bir yer besleyemezdi. Allah Resûlü (sas), Kâbe’den 53 yaşında iken ayrılmıştır. Kâbe, Nebiler Serveri’ni, her şeye rağmen bağrında besleyen bir ana gibidir. Ama o, mehîb ve mehâfetli bir anadır. İhtimal onun böyle olması da, Efendimiz’in (sas), maruz kaldığı değişik musibet ve belâlar karşısında metafizik gerilimini yitirmeden dayanması ve daha pek çok kabiliyet ve istidatlarını inkişaf ettirmesi açısından büyük bir önem arz etmektedir.
Allah Resûlü (sas), Kâbe’yi görmüş, ondaki esrarı, âlem-i şehâdetteki bir insanın kabiliyet, istidat ve zâhir-bâtın bütün hisleri ve tecessüsleri ile alabildiği kadar almıştır. Oysaki Kâbe’nin hakikati, göklerin ötesinde, Sidretü’l-Müntehâ’dadır. Efendimiz’in (sas) miracı da Sidretü’l-Müntehâ ile noktalanmıştır. Bir taraftan Nebiler Serveri (sas) Miraç’ta semaların eteklerini cevherlerle doldurmuş, onlar da O’nunla şeref kazanmışlardır. Çünkü onlara, o güne kadar bekledikleri O Dürr-i Yektâ’nın solukları ulaşmış ve onlara bir visal yaşatmıştır. Diğer taraftan Efendimiz (sas), miraç esnasında değişik yerlere uğrayıp geçmiş, her yerde kendisine ‘Top senin, çevkân senin.’ denmiş ve O, bu muhteşem istikballe gidip tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar yükselmiştir. Sidretü’l-Müntehâ, O’nun için bile aşılmaz bir yerdir. Zira orası, insan ufkunu aşan bir hazîredir. Efendimiz (sas) de nihayetinde diğer varlıklar gibi yaratılmış biridir.
Evet, Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar Efendimiz’in (sas) geçtiği yerler, O’nunla şereflendirilmişlerdir. Çünkü şimdiye kadar böylesine uzun bir yolculuk yapacak, Sidretü’l-Müntehâ’ya ulaşacak ve bizzat Mütekkellim-i Ezelî’den kelâm ahzedecek dereceye hiç kimse yükselememiştir. Bu meseleyi bir teşbih ile ifade edecek olursak, bir yönüyle Efendimiz (sas), kendisine analık yapan Kâbe’den ayrılırken hüzünle ayrılmış, fakat diğer bir yönüyle de, Kâbe’ye ‘Sen ayrı ben ayrı.’ diyerek, aralarındaki özdeşliğe karşı bir tavır koymuştur. Efendimiz (sas) Medine’deki o muhteşem karşılanma merasimiyle de, Kâbe’den ayrılığın vermiş olduğu hüznüne teselli bulmuştur. Medine, İnsanlığın İftihar Tablosu’na bağrını açmış, O da Kâbe için yaptığı gibi, Medine için de dua etmiş ve orası da üns esintileri ile dolmuştur.
Ayrıca Efendimiz (sas), peygamberliğini sema ehline göstermek için bütün gökleri dolaşmış, başta diğer peygamberler olmak üzere bütün gök halkı, Medinelilerin hicret esnasında Allah Resûlü’nü ‘Üzerimize ay doğdu…’ diyerek karşıladıkları gibi, O’nu büyük bir coşku ile istikbal etmişlerdir. Efendimiz, pek çok kapıdan geçmiş, kendisini karşılayanları, hattâ kendisine refakat eden Cibrîl’i bile belli bir noktadan sonra geride bırakmış ve her şeye perdesiz, engelsiz ulaştığı bir noktada Kâbe’nin Sidretü’l-Müntehâ’daki hakikati ile yüz yüze gelmiştir.
Allah Resûlü, mirâcı anlatırken, ‘Öyle bir noktaya ulaştım ki, kader kalemlerinin cızırtılarını duydum.’ buyurmuştur. Efendimiz’in Sidretü’l-Müntehâ’da Cenâb-ı Hakk’ın cemalini kemmiyetsiz, keyfiyetsiz, hâilsiz ve perdesiz bir şekilde müşahede etmesi de söz konusudur. Ayrıca O (sas), enbiyâ-ı izâmı da ayniyet içinde müşahede etmiş, onlarla zaman üstü görüşüp konuşmuştur. İşte İnsanlığın İftihar Tablosu, böyle bir buudda seyahatini yaparken, Kâbe’nin hakikati ile de buluşmuş ve böylece kendisini besleyen anayı tanımış, onun elini öpmüş ve onunla denk hale gelmiş veya onu aşmıştır. Bu, O’nun (sas) için hem anasına karşı bir hasret giderme, hem de o terbiye ve edep insanına, terbiyesini ortaya koyma fırsatı, gök ehline de bu büyük vuslatı gösterme merasimi idi. Bu şehrayinde belki de, bizim bilemediğimiz âlemlerde binlerce, yüz binlerce şahaplar sağa sola saçılmıştır. Çünkü, yeryüzü yaratıldığı günden itibaren gökteki yıldızlar böyle bir şehrâyine asla şahit olmamışlardır. Öyle ki o gece âdeta yıldızlar, kaldırım taşları gibi o Dürr-ü Yektâ’nın ayaklarının altına serilmiştir. Evet, O’nun ruhunun vüs’ati ile mesele ele alınınca, zaten bunu başka bir şekilde ifade etmek de mümkün değildir.
Allah (cc), Nebiler Serveri’ni değişik âyât u beyyinâtı ile arzdakilere anlatarak O’nun kim olduğunu tespit ve tescil ettikten sonra, miraç mucizesi ile de gökler ehline tanıtmıştır. Miracın başlangıcı, Allah Resûlü’nün kulluğuna terettüp eden bir ihsan ve ikramdır. Binâenaleyh, başlangıç yönüyle miraca ‘kerâmet’ demek daha uygun olur. Öte yandan, Efendimiz (sas), miracının nihâyetinde, yeniden ümmetinin arasına dönmesi yönüyle, peygamberlik mucizesinin yanı sıra peygamberliği içinde bir velâyet yaşamış ve miraç bir yönüyle o velâyetin bir buudu olmuştur. Ayrıca Nebiler Serveri, miraçtan, iman hakikatlerini görme, tatma ve başkalarına da tattırma gibi peygamberliğini tasdik edici bir kısım semerelerle dönmüştür.
[1] Bkz. En’âm Sûresi, 6/92; Şuarâ Sûresi, 42/7
Kadere Dair Yanlış Telâkki ve Değerlendirmeler 4 dk.
Kişi, sağlığına aykırı bir şey yapıyor, sonra da ‘kaderim buymuş’ diyor. Bu durumun kaderle bir ilgisi var mıdır?
Bu soruya cevap verebilmek için önce kader anlayışının ve inancının çok iyi şekilde belirlenmesi gerekir. Yoksa yanlış telâkkiler, yanlış değerlendirmeler içinde bocalar dururuz.
Kader, Cenâb-ı Hakk’ın ilminin bir ünvanıdır. Kudretinin ya da iradesinin değil. Allah meşietiyle bir işin olmasını veya olmamasını diler, sonra kudretiyle de onu gerçekleştirir. Başka bir tabirle ezelî ilmiyle planladığı şeylere kudretiyle hâricî vücud verir. İlme gelince o, bir şeyin hariçte vücudunu yani o şeyin olması veya olmamasını gerektirmez, mecburi kılmaz. Onun haricî vücudunu gerektiren husus, insanın dilemesi ve buna bağlı olarak da Allah’ın yaratmasıdır. Ayrıca ilim malûma tâbidir. Yani bir şey nasıl, ne şekilde ve ne zaman olacaksa, Allah onu o şekliyle bilmektedir. Yoksa Allah’ın ezelî ilmiyle onu bilmesinden dolayı oluyor demek değildir. Bu açıdan da başta kader, Cenâb-ı Hakk’ın ilminin bir ünvanıdır’ demiştik.
Böyle bir yaklaşım, ‘insan iradesinin hesaba katılmadığı hiçbir takdir yoktur’ mânâsına da gelir. Aksi halde cebrîliğe girilmiş olurdu ki, o zaman, dünyanın yaratılması da, cennet ve cehennemin var edilmesi de abesiyete inkılâb eder. Cebrî kader, kâinatta iradesi olmayan varlıklar için geçerlidir. Güneş, ay, toprak, yıldız, taş vs.; iradesi olan cin ve insanlar için ise iradî kader hakimdir.
Buna göre, Cenâb-ı Hakk, bir insanın iradesini hangi yöne sarfedeceğini ezeli ilmiyle bildiği için, ona göre programlamakta, mevsimi gelince de kul iradesini öyle yönlendirdiğinden Allah da irade edilen şeyi yaratmaktadır. Bunlardan birincisine kader, ikincisine de kaza diyoruz. Eğer Cenâb-ı Hakk ‘atâ-yı İlâhî’si ile kader planında takdir buyurduğu şeyi bozmaz ve değiştirmez ise, o şey aynıyla hayata geçer.. ve müspet şeylerle sevap, menfî hususlarla da günah kazanır.
Şimdi bu kısa ve öz bilgilerden sonra soruya dönecek olursak; diyelim ki bir insan iradesiyle, isteyerek sigara ya da içki içti. Bunun neticesi olarak da kansere yakalandı. Şimdi hata kaderde mi, yoksa neticesi tıp ilminin verdiği verilere göre %97-98 kanser olan zararlı bir müskiratı iradesiyle içen insanda mı? Elbette insanda. Bu açıdan sağlığa zararlı yiyecek ve içecekleri kullanmaktan dengeli beslenmeye, abur-cubur her şeyi yemekten perhize dikkat etmeye varıncaya kadar herkes, iradesini kullanarak sağlığına zarar verecek şeylerden kaçınma mecburiyetindedir. Koruyucu hekimlik şartlarına riayetsizliğin cezası olarak hastalanan insanın kadere taş atması, ‘kaderim böyleymiş’ demesinin İslâmî naslar açısından izah edilir bir yönü yoktur.
Ayrıca o insan, dünyada elem, ızdırap çekmesi, acılar içinde kıvranması ve daha sonra sıhhatine kavuşma yolunda milyonlar, milyarlar harcayarak hastahane hastahane koşmasının yanında, âhirette kevnî kanunlara riayet etmemenin hesabını Allah’a verebilir. Bu konuda dindar olanla olmayan, Allah’a imanı, itminanı tam olanla yarım olan arasında fark yoktur. Zira ‘şeriat-ı fıtriye’ kuralları, kim olursa olsun herkes için geçerlidir. Onun kurallarını anlayıp yaşayanlar iyiliklere, anlamayan ve yaşamayanlar da ettiklerine maruz kalırlar.
Hasılı soruda bahsedildiği şekliyle bir kader anlayışı İslâm’ın temel öğretilerine zıt bir anlayıştır…
Kadın Erkek Eşitliği 8 dk.
Son yıllarda kadın-erkek eşitliği hakkında çok şeyler söyleniyor. İslâmî açıdan meseleye yaklaştığımızda neler söyleyebiliriz?
Erkek-kadın eşitliği mevzuuna girmeden önce “eşit” ve “eşitlik”in kelime mânâlarını görelim.
“Eşit”, hiçbir fark göstermeyen, tabiatı, niteliği, değeri ve boyutları bir olan demektir. “Eşitlik” ise hakları bakımından insanlar arasında hiçbir ayırım bulunmaması anlamınadır.
Bu “eşit” ve “eşitlik” tarifleri çerçevesinde acaba kadının, erkek karşısında durumu nedir?
a. Fıtratta Farklılık
Kâinatta Allah (celle celâluhu) her şeyi çift yaratmıştır. Bu çiftlerden her birinin diğerine, bütün yönleriyle eşit olduğunu söylemek mümkün değildir.
“Her şeyi çift (erkek ve dişi) yarattık ki düşünüp ibret alasınız.” (Zâriyât sûresi, 51/49)
Zerrelerden bitkilere, ondan hayvanlar ve insanlar arasındaki erkeklik-dişiliğe kadar her şey çifttir ve birbirine muhtaçtır. Pozitif negatife, elektron protona, gece gündüze, yaz kışa, yeryüzü gökyüzüne, erkek kadına, kadın erkeğe muhtaçtır. Bunlarla birlikte şu anda bilemediğimiz fakat ilim ve teknolojinin gelişmesiyle öğrenebileceğimiz daha nice çiftler vardır.
İşte Allah (celle celâluhu) kadını yaratırken, elektrona nisbeten protonu, pozitife nisbeten negatifi, erkek tohuma nisbeten dişi tohumu yarattığı gibi yaratmış ve bu çiftlerden bir vahdet meydana getirmiştir. Fakat elektron protona, pozitif negatife eşit olmadığı gibi, kadın da erkeğe eşit olamaz. Bu, fıtratın değişmeyen kanunlarındandır. Zira tek olan Allah’tan başka her şey eksik olduğu gibi, varlığını sürdürebilmek için de, hiçbir şey kendi kendine yeterli değildir. Bu itibarla, eksik olan erkek ve kadın bir araya gelerek birbirlerini tamamlayacak ve bir vahdet teşkil edeceklerdir ki, bütünde asıl olan da budur.
Dolayısıyla kadın ve erkek birbirinin eşiti değil, aksine birbirinin tamamlayıcısıdır. Allah Resûlü bir hadislerinde bu gerçeği şöyle ifade ederler: إِنَّمَا النِّسَاءُ شَقَائِقُ الرِّجَالِ “Kadınlar erkeklerin yarısıdır.”
Hadiste geçen “şakîk” kelimesi, tam ortadan ikiye bölünen bir bütünün parçası mânâsınadır. Yani bir bütünü meydana getiren iki parçadan herbiri, diğerinin “şakîki”dir. Buna göre, insan olma yönüyle kadın ve erkek eşit yarımlardır. Ama hiçbir zaman biri diğerinin aynı değildir. Yani bunların fıtratları, ruhî ve psikolojik yapıları tamamen farklıdır. Hiçbir zaman kadın fizik ve ruh bakımından erkeğe eşit olamayacağı gibi, erkek de ona eşit olamaz. Ne erkek kadının biyolojik olarak daha gelişmiş bir şekli ne de kadın erkeğin az gelişmiş bir tipidir. Cinsiyet farklılığına beşerin müdahalesi olamayacağına göre, inanan veya inanmayan herkesin, eşitlik hayallerinden vazgeçip erkeği ve kadını olduğu gibi kabullenmesi şarttır.
Kaldı ki sadece farklı cinsler arasında değil, aynı cinsler arasında bile, tam bir eşitliğin olduğunu söylemek mümkün değildir. Böyle bir ümniyenin gerçekleşmesi için uğraşmak, fıtrat kanunlarını değiştirmeye uğraşmaktır ki, bu tür gayretler bütünüyle boşa giden emek sayılır. Burada şunu da belirtmek gerekir ki, kadınlarda bu yaratılış farklılığı onların hor ve hakir görülmelerini gerektirmez. Bilakis Cenâb-ı Hak, “Her şeye takdir ettiği şekli verip, sonra da doğru yolu gösterendir.” (A’lâ sûresi, 87/3) Kadını, erkeği “En güzel yaratılış üzerine yaratan.” ve ona yücelmenin, yükselmenin yollarını öğretendir. Onları birbirinin tamamlayıcısı, örtüsü ve koruyucusu yapandır.
b. Vazifede Farklılık
Yukarıdaki açıklamalarda görüldüğü gibi, fıtratta kadın erkeğe eşit olamayacağı gibi, vazifede de eşit olamaz. Erkeğe ait vazifeler kadından istendiği zaman ona zulmedilmiş olur. Zira kadının fizyolojik, biyolojik ve ruh yapısı itibarıyla, erkekten çok farklı olduğu inkâr edilemeyecek kadar açıktır.
Böyle bir yaratılış farklılığından kaynaklanan bazı hak ve vazife farklılıkları da gayet tabiîdir. Meselâ; erkek kadına nispetle daha güçlü ve daha kuvvetlidir. Kadının bu noktada, erkeğin yapabileceği vazifeyi yapması oldukça zordur. Bu durum, kadın için asla bir eksiklik değildir. Buna karşılık kadın da erkeğe nazaran daha şefkatli, daha merhametli, daha zarif ve daha duygusaldır. Bu noktada da erkek kadınla boy ölçüşemez. Her iki cins de göreceği vazifelerin gerektirdiği kabiliyetlerle donatılmıştır ki, gerçek hak ve adalet de işte budur. Dolayısıyla, erkek-kadın eşitliği değil, kadın ve erkeği ayrı ayrı, kendi fıtratları içerisinde ele alıp değerlendirme en isabetli yoldur.
Evet, kadının yaratılışına ve istidatlarına göre belli vazife ve hakları vardır ve kadın bu istikamette istihdam edildiğinde daha iyi neticeler elde edilebilir.
Nesiller kadın tarafından dünyaya getirilir ve onun tarafından terbiye edilir. Beşeriyete, iyi fertler, onun feyizli ve bereketli eli ile kazandırılır. Hele neslin yetişmesi hususunda kadının şefkatle donatılması kadına ayrı bir lütuftur. Bu yönüyle kadın, bütün aile fertleri içinde, saygı duyulacak bir ihtiram âbidesidir. O, evin mürebbiyesi, muallimesi, kayyimesi ve huzur kaynağıdır. Erkek onda itminana kavuşur. Çocuk onun şefkatli sinesinde neş’et eder, büyür; hisli, duygulu, şefkatli ve sağlam fikirli yetişir. Eğer o, iffetli yaşayabilmiş ise, onun sayesinde çocuk yozlaşmaktan ve bu gibi çocukların teşkil edecekleri cemiyet de bodurlaşmaktan kurtulur.
Evet, Cenâb-ı Hakk’ın, ona bahşettiği eltâf-ı sübhaniyesinin yanında, bazı insanların eşitlik adı altında ona vereceği her şey çok sönük kalır. Ve eşitlik iddialarıyla ona tanınacak haklar, yapılacak iyilikler, baştan aşağı altın madalyalarla donatılmış bir kişinin yakasına, bir bakır madalya iliştirmek gibi gülünç olur ve hafif kaçar.
Evet, Allah (celle celâluhu), kadına öyle müzeyyen bir elbise giydirmiştir ki, artık bundan sonra onun üstüne giydirilecek her şey sırtına bir çul geçirme, bir semer yükleme mânâsına gelir.
Allah (celle celâluhu), her hak sahibine hakkını vermiştir. Verirken de onu ne hoyrat hâle getirmiş ne de gülünç duruma düşürmüştür. Bundan öte ona verilecek her hak bir haksızlık ve zulümdür.
Kadın bir iş yapacaksa, bu mutlaka onun, fizyolojik, psikolojik ve ruhî yapısına uygun olmalıdır. Ona altından kalkamayacağı ağır işler teklif etmenin ve kadını fıtratının dışına taşan işlerde çalıştırmanın ne eşitlikle ne de insanî yaklaşımla alâkası vardır. Aksine böyle bir davranış kadının elinden birçok hakkını gasbetme mânâsına gelir.
Efendimiz’e ait şu hadis, söz konusu hususu ne güzel ve ne çarpıcı ifade eder:
“Bir ineği boyunduruğa koşmuşlardı. Döndü ve sahibine şöyle dedi: Ben bu işler için yaratılmadım.” Yani bu iş için öküzler yaratıldı.
Hulâsa, her şeyin bir yaratılış gayesi vardır. Her varlık yaratılış gayesine ve kabiliyetlerine göre istihdam edilmelidir ki, gerçek adalet teessüs etsin.
Kalbin Zümrüt Tepeleri’ne Ulaşmak 6 dk.
‘Kalbin Zümrüt Tepeleri’ni tam olarak anlayamıyor, onu iç dünyamıza aksettirip istifade edemiyoruz. Ondan azamî derecede nasıl istifade edebiliriz?
Her şeyden önce insan, Kalbin Zümrüt Tepeleri’ni bir ufuk, bir hedef olarak kabul etmelidir. Kapı aralığından dahi olsa, yıldızların yanıp söndüğü, ay ve güneşin doğup battığı, o kudsî mekânları belli bir ölçüde de olsa görmeye çalışmalıdır. Risale-i Nur’larda olduğu gibi, onların gölgesi sayılan Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde de hedef göstermenin yanıbaşında, o hedeflere ulaşmak için temel esaslar verilmeye çalışılmıştır. Meselâ, evrad ü ezkâr bu yolda en önemli vesilelerden biridir. Süleyman Çelebi’nin ifadesiyle bî-kem ü keyf’ Rabbi duyacak ölçüde, farklı sücud, farklı rüku’larla kılınacak namaz da, bu vesilelerden bir diğeridir. İnsana, ‘mâ arafnâke hakka ma’rifetik’ dedirtecek ölçüde, tasavvurları aşkın bir biçimde gerçekleştirilecek olan tefekkürler de bir diğer vesiledir.
Bazen insan, o ufka, aradaki mesafe kısa olduğu için çabuk ulaşabilir. Bazen de, kalbin katılığı; mânâya kapalı olması ve şekilcilik gibi manilerin araya girmesiyle, sâlike 40 yıl bile yetmeyebilir. Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri, bu maksimum süreye kendi iç müşahedeleriyle 60-70 sene demiştir. İmam Gazalî’nin bu konudaki ölçüsü biraz farklıdır. O, bu vâridâtların inkişafı ile ilgili hatıralarında; ‘Bana birinci ‘erbaîn’de bazı şeyler inkişaf etti. İkinci ‘erbaîn’de, birincide müşahede ettiğim şeylerin yanlış olduğunu gördüm ve daha engin şeylere muttali oldum. Üçüncü defasında ‘erbaîn’le, yakalanabilecek gerçek ufku yakalayabildim’ demektedir. İstenilen kıvama gelmek için; onun tesbitiyle üç erbaîn; yani 120 gün gerekir.
Evet, lâhut âleminin esrarına muttali olmak için çıkılan yolculukta bilet ve vesika, en azından yapılacak olan ‘erbaîn’lerle, şer eğilimlerin kökünü kurutup, hayır meyelanlarını coşturma şeklinde bir irade takviyesidir. İşte bundan sonra belki mânâ âlemine açılacak kapı aralanabilir ve başka âlemlere intikal mesajı alınabilir.
Burada bilhassa, insanın yıllarını alsa da sebat etmesi gerektiğinin önemini vurgulamak isterim. Mevlânâ Celâleddin Harzemşah’la ilgili bir kıssa anlatılır: Her gün bir köpek çöplüğe gelir ve orayı eşeledikten sonra çekip gider. Bunun farkına varan ve günlerce bunu takip eden Celâleddin Harzemşah bir gün ona: ‘Hiçbir şey bulamadığın halde, her gün burada gelip ısrarla bir şeyler aramanın sırrı nedir?’ diye sorar. Köpek de: ‘Ben, bir gün burada bir kemik bulmuştum’ cevabını verir. O köpekçe bir şey oladursun, ilâhî ufku yakalayabilmek için, O’nun kapısının tokmağına dokunup, cevap alıncaya kadar ayrılmamak gerekir…
Ayrıca bu yolda, o yolun erkanına uygun olarak yürümek icab eder. Aksi halde yollarda takılıp kalmak söz konusudur. Mesela; sebepler planında -halk tabiriyle- verip-veriştirilerek kılınan namazlarla bir yere varılamaz. Gerçi Allah’ın lütfu engindir; O dilerse, bazen köpeklerin boynuna altın tasma da takabilir.. ve bizim O’na söyleyecek bir sözümüz olamaz. Fakat her şeyin bir yolu-yordamı olduğu da unutulmamalıdır. Bu açıdan da, verilen ölçüler içinde hareket etmeyip, ‘hiçbir şey bana inkişaf etmedi, ben bir şey duymadım..’ diyen insanlara, önce hedefe ulaştıracak metotlar anlatılmalıdır.
Ancak söylediğimiz sözler, beklediği harikuladeliklere sahip olamayan ve ötelere açık olmanın verdiği hazzı derinlemesine duyup yaşamayan insanların, ‘hiçbir şey olmadıkları’ mânâsına da hamledilmemelidir. Allah’ın (cc) rahmeti her şeyden daha geniş ve engindir. Belki O, sadece namazını kılıp orucunu tutan insanları bile o engin rahmetiyle tasavvurlarımızı aşan zirvelere ulaştırabilir.
İstidradî olarak şunu da arz edeyim; günümüzde -alâküllihal- hemen herkes, kaba bir maddeciliğin tesiri altındadır. Esrâr-ı İlahî’ye şahit olmayan bu insanlar, melekleri, cinleri.. ‘enerji, yoğun enerji’ gibi tabirlerle ifade etmektedirler. Bununla kalmayıp Zât-ı Ulûhiyet için de -haşa- aynı tabiri kullanmaktadırlar. Bu insanlar, şayet hakikat kendilerine azıcık inkişaf etse, söyledikleri bu şeylerden çok utanıp; ‘Meğer ne kadar hata etmişiz, mesele ne kadar da farklıymış!..’ diyeceklerdir.
Özetleyecek olursak, Kalbin Zümrüt Tepeleri ulaşılması gerekli olan bir hedeftir. Bunun için, öncelikle oraya ulaşılması gerektiğine inanılmalı ve ardından da o yolda usulüne uygun tarzda acele etmeden, taviz vermeden, bıkmadan-usanmadan yürünmelidir. Evet, Hazret-i Bediüzzaman’ın ifadeleri içinde, hayvaniyetten çıkıp cismaniyeti terketmenin, kalp ve ruhun derece-i hayatına çıkmanın yolları gösterilir hep Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde.
Kârun 7 dk.
Kârun, Hz. Musa’nın ümmetinden olduğu halde, neden kafirler gibi helâk edildi?
Kârun’un Hz. Musa’nın kavminden olduğunu Kur’ân anlatır. Ne var ki o, âyetin ifadesiyle, kendisine verilen hazinelerin anahtarlarını güçlü, kuvvetli bir topluluğun ancak taşıyabileceği o geniş imkânlarını çalım ve böbürlenme vesilesi yapmış ve ardından da helâk olmuştu. Dahası, kendisine yapılan ısrarlı telkinlere ve şımarma, Allah şımarıkları sevmez’ tembihlerine kulak asmamış; ve, ‘Bu servet, bana kendi bilgim sayesinde verilmiştir.’ diyerek Allah’a karşı nankörlük etmiştir.
Şimdi bu bilgiler ışığında, soruya cevap olabilecek birkaç hususu ard arda sıralamaya çalışalım;
1) Kârun öncelikle kâfir değildi. Ancak işlediği öyle büyük günahlar vardı ki, bunlardan biri bile insanı küfre götürmeye yeterdi. Üstad’ın yaklaşımıyla, ‘Her bir günah içinden küfre giden bir yol vardır.’ İşte bu tür günahlar, Kârun’da bir değil, belki daha çok idi ki, cimrilik, kibir, zekat vermeme bunlardan sadece birkaçıydı.
2) ‘Derken Kârun, ihtişam ve debdebe ile kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar, ‘Keşke Kârun’a verilenin benzeri bize de verilseydi; doğrusu o çok şanslı dediler.” âyetinin ifadelerine göre Kârun, hayatı itibarıyla büyük bir kibir, çalım, gösteriş ve debdebe içindeydi. Hâlbuki Allah Resûlü, kalbinde zerre kadar kibir bulunan insanın cennete giremeyeceğini bildirir. Yani kibir, insanın Müslüman olmasını engelleyen bir faktör olduğu gibi, önceden iman etmiş olanlar için de bir inhiraf vesilesidir.
3) Kârun’un kendisine yapılan onca ısrarlı tembih ve ikazlara rağmen, halinden, tavrından, düşüncesinden hiç mi hiç taviz vermemesi, onun sû-i akıbetini netice veren bir başka âmildir.
4) Mağrem-mağnem, yani ganimet-meşakkat münasebeti içinde, Kârun Hz. Musa gibi ‘ulu’l-azm’ bir peygambere ümmet olma, hatta onunla aynı zaman dilimini paylaşma şerefine nail olmuş bir insandı. Yani mânevî açıdan ona bağlı ve müntesip olmanın yanında, cibilli karabet itibarıyla da Hz. Musa’ya yakın biriydi. Bir bakıma o, peygamberlik sarayının içinde bulunuyordu.. bulunuyordu ama, bu yakınlığı değerlendirememişti. Allah da (c.c), Kur’ân’da ifade buyurduğu gibi onun cezasını hem dünyada verdi hem de âhirette katmerli olarak verecek.
Kur’ân, bahsini ettiğimiz hakikati, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e zevce olma payesine ermiş annelerimize hatırlatır ve der ki ‘Ey Peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayasızlık yaparsa, onun azabı iki katına çıkarılır’. Yine Mekke gibi kudsî bir mekândan insanları alıkoymaya, ibadet etmelerini engellemeye çalışanlara ‘Kim orada böyle bir zulüm ile haktan sapmak isterse, ona o acı azabı tattırırız’ buyurarak, bu kabil mütecavizlerin acı akıbetlerini haber verir.
İşte Kârun da, Hz. Musa gibi bir peygambere yakınlığın hakkını veremediğinden, böyle kötü bir akıbete maruz kalmıştır.. evet, ‘Kurbu’s-sultan, âteş-i suzân buved.’
5) Kârun’un Hz. Musa ve dini karşısındaki genel tutumu eğer cezalandırılmasaydı, başkalarına kötü örnek olma ihtimali vardı. Yani ondan cesaret alan başkaları da, tıpkı Kârun gibi Hz. Musa’nın başına bela olabilirlerdi. Kârun’un akıbeti o karakterdeki insanların akıllarını başlarına getirdi ve onun gibi olma temennisinden vazgeçtiler. Nitekim Kur’ân bunu çok açık bir şekilde anlatır: ‘Daha dün onun yerinde olmak isteyenler: Demek ki Allah, rızkı, kullarından dilediğine bol bol veriyor, dilediğine de az. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki, inkârcılar iflah olmazmış! demeye başladılar.’
6) Kârun’un, büyük bir servet sahibi olmasını ve onun toplumda böyle bir servetle sebebiyet verdiği şeyleri basite irca etmemek gerekir. Bugün bazı modern iktisatçılar ‘Yeryüzünde kapitalizmin fikir babası ve ilk kapitalist, Kârun’dur’ derler. Zira Kârun, stok etmiş olduğu bu ‘kenz’ ile, böyle bir gelişimin en azından hazırlayıcısı olmuş, iktisadî açıdan toplumdaki sınıflar arası köprüleri yıkıvermişti. İhtimal ‘Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele!’ âyetinde ifade edilen, maldaki Allah hakkının verilmeyişi, bilhassa günümüzde kapitalist toplumlarda olduğu gibi, daha belirgin hale geldi. Bu ise bir toplumdaki hem iktisadî, hem de sosyal dengelerin alt-üst olması demekti. İşte Kârun, yaptığı bu ‘kenz’ ile böyle bir oluşuma öncülük ettigi için yerin dibine batırılma gibi ancak kâfirlere verilecek bir ceza ile cezalandırılmıştı.
7) Tirmizi, naklettiği bir hadis-i şerif ile bu meselenin farklı bir buuduna daha işaret eder: Allah Resûlü hadis-i şerifte ‘Cömert Allah’a yakın, insanlara yakın, cennete yakın, cehennemden uzaktır. Cimri ise Allah’tan uzak, insanlardan uzak, cennetten uzak, cehenneme yakındır.’ buyurur. Demek ki cömertlik veya cimrilik yolların ayrımında tam kavşak noktada bulunuyor. Kârun bu kavşakta cehenneme giden yolu seçmişti.
Tarihî tekerrürler açısından meseleye bakacak olursak; bu iş Kârun’la başlamamış ve Kârun’la da bitmemiştir. Mühim olan insanın kulluk şuuru ile yaşayabilmesidir. Zenginlik, makam, şöhret, ilim vb. şeyler Muhammedî yoldan çıkan insanların -Kâbe’de dahi olsa- gayyâlara gitmesine vesiledir. Akıbet çok önemlidir.. evet hüsn-ü hâtime, ahirete inanan insan için vazgeçilmez bir esastır. Öyleyse ‘Bizde var olan her şey, O’ndandır’ deyip, tevhid ufkunu yakalamalı, sonra o ufkun gereklerini taviz vermeden yerine getirerek, sürekli hüsn-ü hâtimeye -inşaallah- ulaşma çabası içinde bulunmalıyız.
Keremin Kazandırdıkları 14 dk.
“Allah Resûlü keremini öyle bir fetanetle kullanmıştı ki, yaptığı cömertliğin zerresi dahi boşa gitmemiş ve İslâm gücü olarak geriye dönmüştü.” sözünü izah eder misiniz?
Kerem, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun çok önemli bir derinliği ve bir enginliğidir. Aslında, O’nun hangi vasfını ele alırsak alalım, O, bunları çok iyi kullandığından dolayı, O’nun her cehdi, katlanarak O’na geri dönmüştür. Kereme, bir yaklaşıma göre civanmertlik, cömertlik, sehâvet de diyebilirsiniz. Bunlar, bir kısım küçük nüanslarla birbirinden ayrılsa da, hep aynı noktaya işaret ederler. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cenâb-ı Hakk’ın ahlâkıyla ahlâklanmış ve bu ilâhî ahlâkı çok iyi kullanmış, hem öyle bir kullanmış ki, zerresini dahi israf etmemiştir. Sonra da Cenâb-ı Hak, ilâhî ahlâkla ahlâklanmanın neticelerini katlayarak O’na iade etmiştir.
Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu, iftihar tablosu olmanın gereği, tezahürü, tecellîsi olarak herkesin, hatta meleklerin önünde olabilecek şekilde bu işi değerlendirmiştir. Aslında bu konu, herkes için de bahis mevzuudur. Yani herkesin, Allah yolunda verdiği şey, katlanmış olarak yeniden ona dönecektir. Kur’ân-ı Kerim’in pek çok sarih âyeti bunu açıkça ifade eder: مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا “Kim bir iyilikle gelirse, ona getirdiğinin on katı vardır…” (En’âm sûresi, 6/160) Evet, bir insan sadece bir iyilikte bulunursa, Cenâb-ı Hak o iyiliği ona katlar ve yeniden o şahsa iade eder. İlâhî lütfun en azı bu. Allah yüze de katlar, bine de.. bu biraz da şahsın ihlâs derinliğine göredir. Hatta bazı zamanlarda o zatın, ibadet ü taata kazandırdığı derinliğe göre binlere de katlayabilir. Bazı hususî günler itibarıyla veya o şahsın diğergamlık, hasbilik, Allah’la irtibatta çok sağlam olmasına göre, Cenâb-ı Hak, ona bir milyon da verebilir.
Hulâsa, böyle bir durum herkes için söz konusudur. Ama böyle bir potansiyel gücü değerlendirme, son kertesine kadar kullanma meselesi, sadece ve sadece Efendimiz’e müyesser olmuştur. Hatta enbiyâ-ı izâm dahil, evliyâ-i kirâm, asfiya-i fihâm efendilerimiz –büyüklükleri müsellem– hiçbiri o seviyede, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine bahşettiği imkânları değerlendirememiş, dolayısıyla da Cenâb-ı Hak’tan, o ölçüde karşılık elde edememişlerdir.
Kerem, keramet, ikram kelimeleri aynı kökten gelir. Kerem, bir insanın iyilikseverliğe kilitlenmesi, düğümlenmesi veya onun tabiatını, başkalarına iyilik yapma duygusunun sarması demektir ki, bu his, küllî-cüz’î her insanda belli ölçüde vardır. Ama kimileri bu duyguyu bütün bütün köreltir, kimileri de hayat boyu onu işleye işleye hep geliştirir; geliştirir de, sonra kerem yolu onlar için bir şehrah hâline gelir. Ve böylece onlar, hiç sapıtmadan, sağa sola inhiraf etmeden, hep birer civanmert olarak, etraflarına sürekli keremden inciler saçarak yaşarlar.
İnsanlığın İftihar Tablosu’na, vazifesi gereği ve misyonu icabı, Cenâb-ı Hakk’ın bu mevzudaki ilk atâsı, yani mebdedeki mevhibesi çok büyük olmuştur. Zaten biz O’na ısmarlama şahıs diyoruz. Misyonunun büyüklüğüne göre, mahiyeti, bu ağır vazife ve sorumluluğu taşıyabilecek nüvelerle donatılmıştır. Ne var ki, daha sonra O, Cenâb-ı Hakk’ın, mahiyetine yerleştirdiği bu nüveleri inkişaf ettirmiştir ve beklenen sınırların üstüne çıkarmıştır.
Allah’a, yaptığı işlerden dolayı soru sorulmaz.. evet, O’na niçin “Şunu şöyle yaptın?” denilmez ama, yine de bu konuda genel bir düşüncemiz var; o da şu: Cenâb-ı Hak, istikbalde o zatın iradesinin tam hakkını vereceğini, o muhit ilmiyle nazar-ı itibara alarak, herkesi ve her şeyi aşan bir büyüklüğü, ta baştan ona ihsan buyurmuştur. İnsanlığın İftihar Tablosu da, ister kendi şahsî hayatı adına, isterse ümmetinin İslâmî hayatları adına, Cenâb-ı Hakk’ın bütün bu lütuf ve ihsanlarından istifade etmiştir.
İşte kerem de bu duygulardan biridir. Bu, her şeyden evvel O’nda, iyilikseverlik hissi veya ihsanda bulunma duygusu, aynı zamanda keramete açık olma kabiliyeti ve istidadı demektir. Öyle ki O verdikçe Allah da O’na verir. Ama peygamberlik platformunda cereyan eden bu harikulâde şeyler, dava-yı nübüvvetin tasdikiyle alâkalı olduğundan dolayı, biz, bir mânâda onlara da mucize deriz. Mucize, kendi tarifi içinde, peygamberin eliyle O’nun peygamberliğini isbata matuf, Allah tarafından yaratılan harikulâde şey demektir ki, mahiyet-i Ahmediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) aynı zamanda ona da açıktır.
Kerem, zatında sevilen bir haslettir. Hatta biz, kereminden dolayı insanları da severiz. Hadis olmadığı hâlde hadis diye rivayet edilen hoş bir söz vardır: “İnsan iyiliğin kölesidir.” Yani iyilik öyle bir dinamiktir ki onunla çok önemli vazifeler yerine getirilebilir ve çok zorluklar aşılabilir.
Kerem, Araplarda daha önceleri de belli bir ölçüde vardı. Cahiliye şiiri en erken dönemlerde dahi, hep iki önemli motif, iki önemli tema üzerinde dönüp durmuştur. Bunlardan biri kerem, diğeri de şecaattir. Evet, İmruü’l-Kays’tan Tarafa’ya kadar hemen herkes bu iki husus üzerinde (eğer onlara izafe edilen bu şiirler onların ise) durmuştu. Bu mesele Bediüzzaman’ın yaklaşımı içinde ele alınacak olursa, Hz. İbrahim’in bakiye-i dini, o günlerde de bu şekilde temsil ediliyordu, denebilir. Üstûrevî mahiyette Hz. İbrahim’in cömertliği hakkında şu menkıbe anlatılır:
Üstûresi çok bu kaynaklarda, Hz. İbrahim’in sürülerinden bahsedilir. Onun o kadar çobanları –bağışlayın–, o kadar koyunları ve o sürülerini koruyan o kadar köpekleri vardır ki, o, bu imkânlarıyla devrinin zenginlerinden sayılır. Bu imkânları peygamberlik mansıbıyla telifte zorlanan -doğru ise- melâike-i kiramdan bazıları, Hz. Âdem’in hilkatinde, istizah mahiyetinde soru yönelttikleri gibi, Hz. İbrahim için de: “Acaba peygamberlik mansıbıyla bunca servet nasıl telif edilir?” diye düşünürler. Cenâb-ı Hak da onlara, “Gidin bir deneyin!” teklifinde bulunur. Ve melekler gidip Hz. İbrahim’e (aleyhisselâm), onun duyacağı şekilde سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّ اْلمَلٰئِكَةِ وَالرُّوحِ diyerek mârifetlerini ifade ederler.
Bu kelimelerin her biri, Cenâb-ı Hakk’ı takdis, tesbih adına çok iyi seçilmiş kelimelerdir. Nasıl ki şiirde kullanılan kelimeleri “erbab-ı beyan”, “ashab-ı belâgat” anlar ve “Ne şiirimsi kelime! Tam şiirin mûsıkîsine uymuş.” derler. Öyle de Zât-ı Ulûhiyet adına söylenen sözlerdeki incelikleri de, Zât-ı Ulûhiyet mârifetine ulaşmış, kalbi bu işe açık Hz. İbrahim gibi müstesna ruhlar anlarlar. O, meleklerden böyle bir tesbihi duyunca âdeta bayılır ve arkasından da: “Aman ne güzel!” der ve ilave eder; “Bu önümdeki sürülerin dörtte biri sizin olsun, dediklerinizi bir kere daha söyleyin!” Bir daha söylediklerinde ise, “Yarısı sizin olsun!” der. Diğer bir kere daha söylediklerinde ise, “Çobanlarımla beraber size köle oldum!” karşılığını verir. Servet bu hislerle sımsıkı irtibatlı ise, peygamberlik davasına zıt olmak şöyle dursun çok önemli bir payandadır.
Bir dönemde, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de Hatice Validemiz’le böyle bir servete ulaşmıştı. Fakat peygamberliğinin daha ikinci veya üçüncü senesi evlerinde neredeyse yiyecek bir şey kalmamıştı. O koca servet, âdeta peygamberlik davası yolunda eriyip gitmişti. Ziyafetlerde harcanmış veya falanın gönlünü almak, filanın kalbini yumuşatmak için sarf edilmişti ya da tansiyonu aşağıya çekmek için kullanılmış ve derken o büyük servet tüketilmişti.. hem öyle bir tüketilmişti ki, beş-altı sene sonra İnsanlığın İftihar Tablosu, çok defa açlığını duymamak için karnına taş bağlamaya başlayacaktı.
Aslında biz, tahliline yöneldiğimiz bu bölümde şunu arz etmek istiyoruz: İşte böyle Hz. İbrahim’den kalma bu cömertlik ve kerem, Mekkelilerin de yabancısı değildi.. ve herkes durumuna göre bu keremden bir pay almıştı. Fakat yine de hiç kimse, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), peygamberliğinden önce de olsa, O’nun keremiyle yarışacak durumda değildi. Zira Allah Resûlü, Hz. İbrahim’in şeceresinin en son ve en cami’ meyvesiydi. O, Hz. İbrahim’deki keremi sanki bütünüyle tevarüs etmişti. Hele peygamberliğinden sonra bu kerem öyle artmıştı ki, Allah Resûlü âdeta şekillenmiş bir kerem ve cömertlik olmuştu. Bilhassa Ramazan aylarında, Hz. Âişe Validemiz’in de ifadesiyle, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) rahmetle esen rüzgârlara benzerdi; elinde-avucunda ne varsa hepsini çevresine dağıtırdı.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) için, Allah’ın kendisine yüklediği o yüce misyonu yerine getirmek, yüce bir ideal, hatta bir tutku hâline gelmişti. Öyleki onu eda edemediği zaman kendisini ölecek gibi hissediyordu. Hatta Allah (celle celâluhu) bu konuda O’nu tadil ederek فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ “Nerdeyse canına kıyacak ve intihar edeceksin.” (Kehf sûresi, 18/6) diyor, tadil ve tesellide bulunuyordu.
Bu açıdan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cenâb-ı Hak kendisine ne vermişse, hepsini hak davası istikametinde sarfetmişti. Yani Allah’ın verdiği her şeyi, yine Allah’ın dinini ihyâya kullanmıştı. Meselâ, Cenâb-ı Hak kendisine üstün bir cesaret vermişti. O da bu cesaretle kırılması gerekli olan bütün savletleri kırmıştı. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cenâb-ı Hakk’ın Cevvad isminden de âzamî derecede istifade etmişti. Ancak O, imkânlarını ulu orta şuraya-buraya saçarak kullanmamış; aksine, hak yolunda ve fevkalâde bir temkinle değerlendirmişti. İnfak ettiği şeyleri âdeta toprağın bağrına saçılan tohumlar gibi saçmış ve attığı her daneyi, yediveren başak hâline getirmişti.
Evet, Cenâb-ı Hakk’ın, mahiyet-i Muhammediye’ye dercettiği bütün hakikatleri, İnsanlığın İftihar Tablosu hep böyle değerlendirmişti. Meselâ O, henüz yirmi beş yaşlarındayken, Cenâb-ı Hak O’na imkân verdi ve O da ticarete atıldı. Hz. Hatice ile ortaklık kurdu. Ve kısa zaman içinde de önemli bir servete sahip oldu. Ancak bi’seti müteakip, henüz birkaç sene geçmemişti ki, O, servetinin bütününü infak etmiş ve bitirmişti. Ne var ki bu harcamaları öylesine yerinde ve isabetli yapıyordu ki, neticede pek çok insanın gönlünü İslâm’a ısındırıyor ve “İnsan ihsanın kölesidir.” sırrını bütün çarpıcılığıyla ortaya koyuyordu.
Öyle bir koyuyordu ki, O’nun faziletini, büyüklüğünü anlamayanlar, emanette nasıl emin olduğunu göremeyenler, vefasına karşı gözleri kapalı kalanlar, mutlaka, O’nun cömertliği karşısında dize geliyorlardı… Allah Resûlü, hayatının sonuna kadar da bu hâlini devam ettirdi. (Nitekim Efendimiz’in bu özelliğini, “İnsanlığın İftihar Tablosu Sonsuz Nur” adlı kitabımızda tafsilatıyla ele alıp yayınlamıştık.) Resûlullah’taki bu durum, o günkü insanlarda şu kanaati hâsıl etmişti: Bir insan ancak Allah’a itimatla bu kadar cömert olabilir. Öyle ise, bu zat peygamberdir.
Evet, böylece Efendimiz, o güne kadar sadâkatıyla, vefasıyla, güveniyle, emniyetiyle alamadığını, fevkalâde civanmertliğiyle bir bir gönüllere giriyor ve alıyordu. Evet, herkes değişik yanlarıyla büyüklüğün bir tarafından O’nu yakalıyor, azametinin o yönünün altında kalıyor ve O’nu kabulleniyordu. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), cömertliğini öyle rantabl kullanmış ve öyle değerlendirmişti ki, âdeta servetinin her danesi, yediveren değil yetmiş veren, hatta yetmişbin veren başaklar gibi sünbül vermişti. Yani O, plan, proje âleminde her meseleyi böyle hesaplamış ve servetini böylesine tohumlar gibi saçmıştı. Sonra da Allah’ın inayet ve keremiyle, belli bir devre sonra başaklar vermiş, sünbüller ser çekmiş, çiçekler açmış ve her taraf bir nevbahar olmuştu.
Günümüzün, yaşatma ideali doğrultusunda hayatını örgüleyen fedakâr, kahraman insanları için de aynı durum söz konusudur. Çünkü günümüzün insanları da “dava-yı nübüvvetin vârisleri” sözüyle ifade edeceğimiz önemli bir misyona sahiptirler. Yani, yeryüzünün günümüzdeki mirasçıları da, peygamberlik davasının vârisleri sayılırlar.
Nasıl ki, Efendimiz cömertlik duygusunu kendi döneminde ihyâ etmiş ve en ulvî noktaya yükselmişti, öyle de, günümüzün dava-yı nübüvvet temsilcileri de aynı şeyi yapmak zorundadırlar.
Yani İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, Allah’ın (celle celâluhu) bize bahşettiği bütün imkânları hem de zırnığını dahi zayi etmeden, her şeyiyle talim ve terbiye yolunda kullanarak, tıpkı O’nun, yüce davası ve düşüncesi adına yararlandığı gibi yararlanabilir.. ve dinimiz adına elde edilen müsbet gelişmeleri daha da hızlandırabiliriz. Evet, cömertliğimizin verdiği ve vereceği neticeler bütün fedakârlıklara değecek ölçüde kıymetli ve bu milletin geleceği adına da çok önemlidir.
Kitap Okuma 9 dk.
Kitap okumaya zorlayıcı faktörler nelerdir? Okuma alışkanlığını nasıl kazanabiliriz?
Kitap okumak çok önemlidir; hususiyle de insanı Rabb’ine ulaştıracak, onu gâye-i hayâl saydığı neticeye bağlayacak, kâinatın gerçek mânâda fethine vesile olacak, kendisi için kapalı meseleleri açacak; dahası kara delikleri cennetin birer koridoru haline çevirecek ve en zulmetli noktalarda dahi sürçmeden yürüyebilmesini temin edecek kitapları okumak çok önemlidir.
Yukarıda belirtilen türden kitapları okumakla metafizik gerilim, birbirini destekleyici mâhiyette sâlih daire’ teşkil ederler. Zira iyi bir kitap, metafizik gerilime; metafizik gerilim de o kabil kitapları okumaya sevk eder. Evet, insan kitap okudukça ondaki gerilim daha da artar ve o, gerilim arttıkça fırsatları kitap okuyarak değerlendirir. Bu sayede inançla gerilmiş aydınlık ruhlar, küfür ve dalâlete karşı hep donanımlı olur, aydınlanır ve başkalarını da aydınlatırlar.
Asrımızda, küfür ve ilhada sürükleyen kitaplar okutulmak suretiyle masum dimağlar baştan çıkarılmış ve büyük ölçüde Allah’tan uzaklaştırılmışlardır. Komünizm, ateizm, nihilizm vb. gibi küfür ve anarşiyi besleyen zararlı cereyanların yedeğinde hep bu menfûr ideolojiler -bunlara da ideoloji denecekse- ve hareketler vardır. Bunlara karşı insanları Allah’a yaklaştırmanın ve ona yönlendirmenin yolu, onlara bizim dünyamıza ait kitapları okutma olmalıdır.
İnanan herkes, şuurlu bir şekilde ve lüzumunu ruhunda derinlemesine hissederek mutlaka kitap okumak mecburiyetindedir. Zira bizi dinsizliğe zorlayan millet ve çevreler, aynı zamanda bizi doğruya götüren vesilelerden de mahrum etmek istemektedirler. Şimdiye kadar bu hasım ruhlar, böylesi hain emellerine ulaşabilmek için değişik yolları denemiş ve belli ölçüde de olsa neticede nesilleri birbirinden koparmayı başarmışlardır(!). Böyle bir talihsizliğe maruz kalan günümüzün zavallı insanı tabiî olarak kendi ruh köküyle alâkalı değerleri bilememekte ve bundan dolayı da her geçen gün biraz daha kendisinden uzaklaşmaktadır.
Bu itibarla, millî değerlerimize gönül vermiş muhabbet fedâilerinin okuma mevzuunda da, umumî seferberlik ilan edercesine kendilerini okumaya vermeleri gerekmektedir. Devlet başta olmak üzere gönüllü sivil toplum kuruluşları ve vakıflar tarafından bu önemli meselenin gerektiği şekilde ele alınıp alınmadığı meselesinin her zaman münakaşası yapılabilir; ama, okumak bizim için artık bir zaruret halini almıştır. Vâkıa okullarda insanlara okuyup yazma öğretilmektedir; ancak esas önemli olan husus, öğrencilere kitap okuma şuurunun kazandırılması ve faydalı kitapların okutulmasıdır. Eğer o körpe dimağlara sadece boş, fuzûlî ve onu onları baştan çıkaran romanlar, hikâyeler okutuluyor, fakat bizi asırlarca yücelten ve büyük insanların yetişmesine vesile olan yayınlar hep ihmal ediliyor ve neslimize iyi bir rehberlik yapılmıyorsa, onların bir şey okumuş oldukları söylenemez. Nihilist ve anarşist nesillerin yetişmesinde kötü yayınların okutulması, faziletli nesillerin yetiştirilmesinde de millî ruh eksenli yayınların okutulmasının tesiri büyüktür. Binâenaleyh her ferdin, evvelâ bu mevzuda, neyi bilmesi gerektiğini çok iyi belirlemesi, daha sonra da, başta kendi aile efradı olmak üzere ulaşabildiği herkese iyiyi, doğruyu ve güzeli öğrenme yollarını göstermesi gerekmektedir.
Bir mü’min, İslâm’a, imana ve Kur’ân’a ait meselelere sahip çıktığını söylediği halde kendi nesline anlatacak kadar bu yüce hakikatleri bilmiyorsa, onun samimî olduğunu söylemek çok zordur. Oysaki içte ve dışta dine karşı olan kimselerden hangisine kulak verilirse verilsin, kendilerine ait meseleleri çok iyi bildikleri görülecektir. Meselâ bir nihilist, bir anarşist, bir din düşmanının.., vb. fikirlerinden istifade ettiği kişilerin eserlerini çok iyi takip ettikleri ve rahat anlatabildikleri açıktır. Aynı zamanda onlar, demagoji ve diyalektiği de fevkalâde iyi bilmekte ve karşılarına aldıkları körpe dimağları ezip yoğurarak balmumuna çevirmektedirler. Evet bâtıl yolun talihsiz yolcuları, kendi ideolojileriyle alâkalı bilmeleri gereken her şeyi çok iyi bilirler. Bir şahsın hayat serencâmesini bilmek bir ilim ve irfân değildir ama ruhları karbonlaşmış bu talihsizler, kendi dâvâlarında bayraktarlık yapmış pek çok dinsizin hayat serencâmesini çok iyi bilirler.
Ne acıdır ki, yüce bir dâvâya gönül vermiş mü’minlerin pek çoğu Efendimiz’in (sav), Hulefâ-i Râşidîn’in (ra) hayat-ı seniyyelerine ait bir şey bilmedikleri gibi dinin temel felsefesinden de habersizdirler. Bilmedikleri için de o yüce şahsiyetlerin hayatlarından ve kıymetli sözlerinden habersizdirler. Bunlar bir yana, akıl ve mantık ölçüleri içinde müspet ilimlerden de istifade ederek anlatma imkânı varken Allah’ı, Peygamber’i, Kitab’ı ve ahireti bile tam olarak anlatamamaktadırlar. Onlar, fünûn-u müsbetenin henüz yeni yeni keşfettiği pek çok ilmî hakikatten Kur’ân-ı Kerim sayesinde, belli ölçüde de olsa haberdarken, bütün bunlardan gerektiği gibi istifade edememektedirler. Nitekim Kaptan Kusto, Cebel-i Târık boğazında Atlas Okyanusu ile Akdeniz’in sularının birbirine karışmadığını tespit edip bunu büyük bir buluş olarak neşrettiğinde onun niyeti ne olursa olsun hepimizde bir hayranlık hissi uyardı. Zira o, bizim kitabımızın bir faslını dile getiriyordu: ‘İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar.'[1] Biz bunları yabancıların, çarpıtarak vermelerinden mi öğrenecektik? Kur’ân’da bunun gibi daha pek çok ilmî hakikatler vardı ama, maalesef Müslümanlar bunlardan habersizdi.
İşte bütün bu sebeplerden ötürü kendi değerlerinden habersiz Müslüman nesillere mutlaka kitap okutmak suretiyle, Müslümanlığı anlama ve anlatma kâbiliyeti kazandırılmalıdır. Evet en az, bir ateist ve materyalistin kendisine ait meseleleri anlattığı kadar, bir mü’minin de kendisine ait meseleleri anlatması onun için bir vecîbedir. Biraz olsun onur ve gurur sahibi her mü’min, başkalarının kendi batıl ilhad ve küfürlerini anlattıkları kadar, her mevzuyu akla ve mantığa dayalı, o tertemiz, dupduru ve gönüllere inşirah veren iman esaslarımızı anlatabilmek için okuyup ve okutmalıdır. Öyle ki o, ‘-inşallahinşâallah- elime aldığım her insanı, duygu ve düşüncem altında yoğurarak onun kafasına ilim, kalbine iman yerleştirmek suretiyle, hem onun cennete gitmesini; hem de kendimin kurtulmasını sağlayacağım.’ gibi.. duygu ve düşüncelerle harekete geçerek, kitapları, cennete yükselten merdivenin birer basamağı olarak kabul edip, bol bol okuyacak ve okuduklarını da başkalarına anlatmaya çalışacaktır.
Okumak bu kadar önemli iken bir mü’min yine de okuyup düşünmüyor ve okuyup düşünenlere destek olmuyorsa, onun dînî değerlere karşı alâkası da işte o kadar demektir. Yani Allah’ın (cc), Kur’ân’ın, Efendimiz’in (sav) ve O’nun güzîde Ashabının (ra) anlatılıp-anlatılmaması sanki onun nazarında müsâvîdir. Bir seçim, bir spor müsâbakası kadar bu meselelere alâka duymayan bir mü’min, sevip alâka duyduğunu söylediği zevatla işte o kadar alâkalı demektir. Hele bir mü’min, bütün âlemleri ve kendisini hiçten, yoktan yaratan Hz. Allah (cc) hakkında bir insanı aklen ikna edecek kadar malumâta sahip değilse ve Rabb-i Kerîm ü Rahîm’ini anlatamıyorsa, -ben diyemem ve dememeliyim de- fakat o kendi kendine ‘Yazıklar olsun.’ demelidir.
Evet kitap okumama, kanaat-i âcizânemce, bizim neslimizin en büyük eksikliklerinden biridir. Bu eksikliği gidermek için devamlı ve çok okumalı, her gün bir şeyler öğrenmek için çalışmalı, ev ve iş yerlerinde, hiç olmazsa belli bir süre de okumaya ayırmalıyız. Neslimize bu mevzuda da iyi bir örnek olmalı, değişik vesile ve metotlar geliştirerek onlara okuma yollarını açmalı ve onların, İslâm’ı anlama-anlatma aşk ve şevklerini geliştirmeliyiz.
[1] Rahmân, 55/19, 20
Kudsîler ve Sohbet 14 dk.
“Kudsîlerin hizmetlerinde ve hayatlarında sohbetlerin önemli bir yeri vardır.” sözünü izah eder misiniz?
Evvelâ, Allah’ın bizleri kudsîlerden kılmasını, sonra yaptığımız şeylerin kudsîlerin yaptığı şeylerden olmasını dileriz. Bunlar, O’nun ayrı ayrı lütfedeceği hususlardır. Evet, aczimizi, fakrımızı şefaatçi yapıp bunları O’nun engin rahmetinden talep etmeliyiz. Yani, hizmetin neticesini bekleyeceksek, ilim ve iktidarımızla değil, ihtiyacımızla bekleyeceğiz. Rabbimiz aczimize, zaafımıza merhamet buyurup bizi, göz açıp kapayıncaya kadar nefsimizle baş başa bırakmasın!.
Bilindiği gibi Seyyidina Hz. Mesih, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve cemaatini “kudsîler” sözüyle müjdelemiştir. Kudsîler; mukaddesler, yani dünyanın isine pasına, kirine küdûretine girmemiş ve eteklerine “belva-i âmm” nev’inden dahi olsa pislik bulaşmamış ve tabiî dünya karşısında hiçbir zaman yenik düşmemiş insanlar demektir.
Bu, onların hata ve günah işlemeyecekleri şeklinde anlaşılmamalıdır. Hata ve günah Seyyidina Hz. Âdem’le beraber doğmuş ve âdeta onunla tev’em (ikiz) gibidir. İşte insanoğlu da, atasıyla beraber doğan bu hatayı tevarüs etmiş, o gün-bugün de bu beraberliği sürdürmektedir. Daha doğrusu bu, Allah’ın bir kanunudur ve onu aşmamız da mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki Allah Resûlü: كُلُّ بَنيِ آدَمَ خَطَّاءٌ der ve bu meseleyi hatırlatır. Evet, herkes hata işler; ama önemli olan, hatanın nasıl giderilip, nasıl aşılacağı hususudur. Buna da O وَخَيْرُ اْلخَطَّائيِنَ التَّوَّابوُنَ sözüyle işaret buyurur. Yani “Hata edenlerin en hayırlısı, hata ettikten sonra hemen tevbe ile onu silmeye çalışandır.”
Bu açıdan biz “mukaddes”, “pak”, “nezih” sözleriyle hiç günah işlememişi kasdetmiyoruz; bu sözlerle biz, hayatlarını Cenâb-ı Hakk’ın rızasını tahsile vakfetmiş, adamış; düştüğünde doğrulmasını bilen, uzaklaştığında yakınlaşma yollarını araştıran ve gözlerini açıp kapayıp rıza-i ilâhîyi arzulayanları.. ve i’lâ-yı kelimetullah adına, yani Allah’ın yüce adının dört bir yanda bayrak gibi dalgalanması uğruna lâzım gelen her şeyi yapanları ve bu yolda her fedakârlığa hazır olanları kastediyoruz.
Zaman zaman bunlar da düşebilir, bunlar da kendi çizgilerinden uzaklaşabilir, ama onları diğerlerinden ayıran özellik, istemeyerek içine düştükleri durumun içinde uzun süre kalmamalarıdır. Düşer düşmez hemen kalkıp Seyyidina Hz. Âdem gibi: رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَ “Rabbimiz, kendimize zulmettik.” (A’râf sûresi, 7/23) veya Seyyidina Hz. Yunus b. Metta gibi: لاَ إِلٰهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Senden başka ilâh yoktur, Sen münezzehsin, şüphesiz ben haksızlık edenlerden oldum.” (Enbiyâ sûresi, 21/87) deyip, nefsin zulmünden Cenâb-ı Hakk’a sığınmalarıdır.. evet, kudsîler, her zaman Allah’ı takdis ve tenzih eder, her şeyi netice itibarıyla O’na bağlarlar. Ve böylece her hâllerinden Cenâb-ı Hakk’ın nazar-ı merhametini kendilerine celb ve cezbetmesini bilirler. Tabir-i diğerle, acz, fakr, zaaf ve ihtiyaçlarını ortaya koyarak, bazı velilerin, “Ben senden hiçbir şey istemiyorum, hâlime bak, neye muhtaç isem onu lütfeyle!” dedikleri gibi لاَ إِلٰهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ derler.
Kudsî, aynı zamanda, paklığa hırslı; günahtan kaçan ve günahtan kurtulduktan sonra da, yeniden ona dönmektense, ateşe girmeyi yeğleyen insan demektir. Şirki izâle ve yerine tevhidi ikame etme böyle birinin en yüce mefkûresi, en büyük gaye-i hayalidir. Onun için Seyyidina Hz. Mesih, yeryüzünü şirkten, şirkin levsiyatından temizleyecek olan ve ahir zamanın en güçlü cemaati bulunan Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) cemaatine “kudsîler” demiştir.
Kudsîlerin iki dönemi vardır. Biri, Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) başlayan ve o döneme ait ani’l-merkez güçle değişik dönemlerde zirveleşen, devletler hâline gelen ve devletlerin mülk ve saltanatında âdeta hilâfetin şehbalı şeklinde kendini gösteren aslî tecellî ve küllî zuhuru; diğeri de, ahir zamanda yine Hz. Sâdık-u Masduk’un bişareti ve müjdesine binaen, son bir kere daha Müslümanların, olmaları gerektiği ölçüde var olmalarıdır.
Bu açıdan, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetinin, “kudsîler” sözcüğüyle yâd edilmesinden, ahir zamanda bu ikinci dirilişi temsil edenler de nasiplerini almaktadırlar. Birinci durum itibarıyla kudsîler, تِلْكَ أُمَّةٌ قَدْ خَلَتْ لَهَا مَا كَسَبَتْ “Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları onlara…” (Bakara sûresi, 2/134, 141) âyetinin ifadesiyle gelmiş, vazifesini eda etmiş ve gitmişlerdir. Şimdi onlarla bizim münasebetimiz, onları hayırla yâd etmek, bizlere bıraktıkları eserleri geliştirip değerlendirmeye çalışmaktır. Bu konuda bizi daha çok alâkadar eden hususa gelince, o, bu ikinci kudsîliğin çok iyi değerlendirilmesi mevzuu olsa gerek.
Kudsîler denince akla, ahir zamanda imana ve insanlığa hizmet gibi ulvî bir mefkûreyi yeniden omuza alan ve gezdiği her yere, tıpkı Hızır’ın gezdiği yerler gibi canlılık götüren bir umumî ihya hareketinin mümessilleri gelmelidir. Şimdiye kadar çokları bu tabirleri kullandı. Meselâ, merhum Mevdudî “İslâm’da İhya Hareketleri” kitabıyla bu umumî “ba’sü ba’de’l-mevt”i anlattı, hatta Hz. Mehdi’nin hareketini de, bu ihya hareketinin önemli bir buudu olarak ifade etti.
Tabiî en büyük ihya hareketleri nebilerle temsil edilmiştir. Şu âyet meali, bu hususu tasdik ve teyit eder mahiyettedir: “Allah sizi hayata mazhar etmesi, diriltmesi, (yani bir ba’sü ba’de’l-mevte mazhar kılması) için O ve Peygamberi sizi çağırdığı zaman, o çağrıya icabet edin!” (Enfâl sûresi, 8/24) Evet çağrıya icabet edin ki, ruhta, mânâda, gönülde, vicdanda, histe, duyguda, düşüncede, mantıkta, muhakemede… hâsılı her hususta dirilesiniz. Bu açıdan denebilir ki, en çaplı ihya hareketleri peygamberlerle temsil edilmiştir ve onlardan sonra bu hareketi temsil edenler de kudsîlerdir.
Kudsîlerin hayatında en önemli hususa gelince, o da bir yerde oturarak, kalkarak, düşünerek, konuşarak, mev’ize ve sohbetlerde bulunarak bu arkadaşlığı derinleştirmektir.
Geçmiş kitaplarda Hz. Mesih’in etrafındakilere “Onun çırakları” denir. Seyyidina Hz. Musa’nın etrafındakilere de “Onun talebeleri, çırakları” ifadesi kullanılır. Hâlbuki Kur’ân-ı Kerim, Allah Resûlü’nün cemaatini ele alırken, “Ashab” sözünü, yani sohbetten gelen bir kelimeyi kullanmıştır. Zaten Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de onlara “Ashabım” demiştir.
Meseleye bu zaviyeden yaklaşılacak olursa “sohbet” çok şümullü bir kelimedir, hatta her türlü nasihat ve irşad da bu sohbet mânâsına dahildir. Diğer taraftan kudsîlerin sohbeti, yüce bir gaye ve ideal etrafında örgülenmektedir. Yani onların bir araya gelişi, sıradan bir araya geliş değildir; gayeli ve hedefli bir beraberliktir. Bu sebeple, insanların bir kahvede, bir sinemada, bir tiyatroda veya turistik bir gaye ile çıkılan yolculuklarda bir araya gelmeleri, beraber yiyip içmeleri, konuşup görüşmeleri ile, yukarıda çerçevesini belirlemeye çalıştığımız kudsîlere ait sohbet ve arkadaşlığın birbirine karıştırılmaması icap eder. Onun için de, kudsîlerin “sohbet”ini daha özel mânâda ele alıp öyle değerlendirmek gerekmektedir.
Sohbet, duygu ve düşüncelerini karşılıklı müzakere ederek bu duygu ve düşüncelerde derinleşmeyi hedef alan insanların kurdukları arkadaşlıktır. Zaten hadiste de “tezâkür” ifadesi kullanılır ki, o da bu mânâyı teyit etmektedir. Bu arkadaşlıkta her zaman bir ülkü ve ideal birliği söz konusudur ve yürekler aynı duygu ve heyecanla, hep aynı meseleler etrafında çarpmaktadır. Böyle bir beraberlikte tam bir vahdet-i ruhiye söz konusudur. Aralarında aynı heyecan yaşanmakta; başkalarının lezzetleriyle mütelezziz ve elemleriyle müteellim olunmaktadır. Durum böyle olunca, tehlike anında ayrılıp giden, zoru görünce bulunduğu yeri terk eden insanların bir araya gelişi, kesinlikle bizim tarif ettiğimiz şekilde bir arkadaşlık değildir. Ona dense dense “yığın” denir…
Bu itibarla, uzun zaman isteyen ve uzun zaman istemesi itibarıyla da ciddî bir sabrı gerektiren, peygamberâne azimle ancak aşılabilecek büyük meselelerde, her sene elli defa planı, sistemi, düzeni bozulsa “yeni baştan” deyip, ülke ve ülküsü adına beraberliğini sürdürmeyenler gerçek arkadaşlık ufkunu yakalayamazlar. Zaten her türlü mücahedede, mücadelede, kendini bulmada, özüyle bütünleşmede, ahirette ebedî saadete liyakat kazanmada, Allah’ın rızasını yakalamada ve Cennet’te bir başak hâlinde çıkabilmek için, burada sağlam bir tohum hâlinde toprağın bağrına düşüp rüşeyme yatmakta beraberlik söz konusu değilse, bu arkadaşlık ötede devam etmez ki, burada da bir kıymeti haiz bulunsun.
Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle bir husus anlatılır: Yeni bir ölüm hâdisesi vuku bulduğunda, daha önce vefat eden dost ve akrabaları onun başına toplanır ve dünyadaki dostları, yakınları hakkında ona sorular sorarlar. “Falan nasıl, filan nasıl?” diye uzayıp giden bu sorular karşısında, berzahın yeni misafiri, bazen: “O daha önce vefat etti. Size uğramadı mı?” der. Bunun üzerine diğerleri işi anlar ve üzüntülerini dile getirirken: “Bize uğramadığına göre, demek ki onu uğursuz bir yere götürdüler!..” derler.
Evet, orada, dostluğun devamı, buradaki beraberliğe bağlıdır. Pek çok âyet ve hadis bize bunun böyle olduğunu ve olacağını hatırlatmaktadır. Ezcümle: “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” mealindeki hadis-i şerif, gayet kısa, veciz ve câmi bir ifadeyle, bu hususu teyit ettiği gibi, mealini vereceğimiz şu âyet de aynı hususa parmak basmaktadır:
“Kim Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederse, işte onlar, Allah’ın nimetlendirdiği peygamberler, sıddîkler, şehitler ve salihlerle beraberdir. Onlar da ne güzel arkadaştırlar!” (Nisâ sûresi, 4/69)
Bu açıdan bizim arkadaşlığımız enginliklere açık, zengin ve çok derinlikleri olan bir arkadaşlıktır. O aynı duygu, aynı düşünce, aynı davayı kucaklayan ve aynı şeyleri paylaşan insanların bir araya gelmeleriyle gerçekleşen, Zât-ı Ulûhiyet’i müzakere, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu yâd etme, tevhid, tehlil, tesbih, tahmidle derinleştiren bir sohbet arkadaşlığıdır. Nasihat da bu sohbetin hayatî ve çok önemli yanlarından biridir. Ukbâ buudlu bu beraberlik öyle bir arkadaşlıktır ki, kabir bu arkadaşlığı engelleyemez, ölüm bu arkadaşlığın arasına giremez. Evet, “Birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz cenubta, birimiz şimâlde, birimiz dünyada, birimiz ukbâda olsak yine beraberiz.” mülâhazası etrafında gerçekleştirilen bir arkadaşlığa dünyada hiçbir şey mâni olamaz.
Böyle bir arkadaşlığın engin ve zengin buudlarından biri de, uyarma ameliyesidir. Yani, arkadaşının yanlış yaptığını gördüğünde onu ikaz etmesidir. Buzda gezen adama, “Aman dikkat et! Buzda geziyorsun, kayıp düşebilirsin!” derler. Aynen öyle de, başı dönen, bakışı bulanan, kaymak üzere olan bir arkadaşına; “Aman buradaki kaymalar öteki kaymaları netice verebilir!” deyip kardeşlik ve vefanın icabını yerine getirerek, onu tutup düşmesine meydan vermeme bizim anladığımız böyle bir arkadaşlığın gereğidir. Allah Resûlü böyle bir arkadaşlığı kâmil mânâda gerçekleştirdiği için, O’nun cemaatine, “Cemaat” değil “Ashab” denmiştir. Yani o sohbet halkasına giren, O’nun sohbetindeki enginlikleri yaşayan, meselenin nasihat ve mev’ize yanından da yararlanan, zikir ve fikirle Allah’a yaklaşma yolunu bulan, arkadaşlığın ebedîlik vetiresi felsefesini, yani burada girilen bu yolun ötede de devam edeceği gerçeğini kavrayan kimselerle O’nun arasındaki münasebet bir arkadaşlık münasebetidir.
Bir de geçmiş kitaplarda bazı işaretler var. Ahir zamandaki dirilişin önemli bir yanını mev’izeler teşkil edecek diye.. evet, ahir zamanda ümmet-i Muhammed’e diriliş üfleyecek zevatın önemli unvanlarından biri de “Nâsih” unvanıdır. Bu yönüyle de nasihat buudlu, mev’ize derinlikli sohbetler çok önemlidir.
Gerçi geçmiş kitaplardaki şeyleri ayniyle kabul edemeyiz ama, mesele bizim Kitab’ımıza muhalif değilse, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) muhayyer bırakmasına dayanılarak mülâhaza dairesi açık bırakılabilir.
Kulluk Şuurunda Mükemmelliği Yakalama 8 dk.
Sohbetlerinizde sık sık, kulluk şuurunda mükemmelliğin yakalanmasından bahsediyorsunuz. Bu ne demektir ve buna nasıl ulaşılır?
Tarih boyu hemen her yenilenme (tecdit) döneminde, kullukta mükemmelliğin yakalanması söz konusu olmuştur. Mükemmeli bulma, şahıstan şahısa, durumdan duruma değiştiğinden dolayı da bu, bir mânâda izafî kabul edilebilir. Ama mükemmel kulluk adına ille bir ölçü söylenmesi gerekiyorsa; bunu, emir ve yasaklara saygı ve sadakat dairesinde kalarak Allah nezdinden gelen vâridlerin insan gönlünde hissedilmesi ve kulluğun, nazarî bilginin üstünde keşfen ve zevken de duyulması şeklinde bir ölçü ile özetleyebiliriz. Aslında kulluk adına hepimiz yapılması gerekli olan şeyleri biliriz ama, onların zamanla kalbimizde inkişaf edip bir de zevken, keşfen kendini hissettirmesi meselesi vardır ki, bu tamamen, her şahsın bu hususta biraz kendini zorlamasıyla alâkalıdır. Kendilerini okumaya yanaşmayan insanların üzerlerindeki bu türlü vâridleri hissetmeleri de söz konusu değildir.
Meselâ, namaz nedir? Nezd-i Ulûhiyette ne ifade eder? Kalbte duyulması nedir? Evet kalbte kemmiyetsiz, keyfiyetsiz Zât-ı ulûhiyet duyuluyorsa -Allah kelimesini bilhassa kullanmıyorum- evleviyetle en kâmil peygamberin, en kâmil ümmetinin en kâmil ibâdeti, hatta neredeyse iman derecesine yükseltilen namaz, kendine mahsus çizgileriyle insanın vicdanında duyulmalıdır. Bu ise ikinci bir bilgi veya bilginin mârifete dönüşmesi ile mümkün olur. Allah hakkında bir yaratıcı’ vardır demek başkadır; zamanla ibadet ü taat, evrad u ezkârla aynı bilginin bir kalb kültürü haline gelmesi tamamen başkadır.
İnsanlığın yaratılışından gaye, insan-ı kâmil olmaktır. ‘Ve mâ halaktü’l-cinne ve’l-inse illâ liya’büdûn; Ben insanları ve cinleri ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.’ âyet-i kerimesinde, yaratılışın esas gayesi anlatılırken ‘ibadet’ kelimesinin kullanılması mânidardır. İbadet deyince bizim ilk aklımıza gelen namaz, oruç, zekat, hac nevinden yaptığımız ameller olur. Oysa kelimenin iştikakından istifadeyle yapılacak bir tahkikle meseleye daha farklı yaklaşıldığında görülür ki, ibadet, Allah yolunda duyulan, hissedilen, yaşanan ve yapılan şeylerin insan hayatı ve insan tabiatıyla bütünleşmesi ve yaşanan bu yolun şehrah haline gelmesi demektir. Evet aynı güzargahta sürekli çalışan bir şoförün, o yolun hangi km’sinde kavis, viraj vs. olduğunu çok iyi bilmesi gibi insanın, kulluğu o şekilde duyması, yakından tanıması ve kulluk yolunun insanı şaşırtmayacak kadar işlek bir yol haline gelmesini sağlaması da çok önemlidir. Araplar bu hususu ifade sadedinde, ibadet kökünden gelen bir kelimeyi kullanarak ‘tarîkun muabbed; işlek yol’ tabirini kullanırlar.
Burada, İbn Abbas ‘liya’budûn’ için ‘liya’rifûn; tanısınlar, mârifete ulaşsınlar’ şeklindeki tevcihiyle farklı bir noktaya dikkatleri çeker. Bu ibtidaî bir Allah bilgisi anlamının ötesinde o bilgi üzerine bina edilerek işlek hale getirilmiş bir kulluk yolu demektir. Evet kulluk bir yoldur; insan o yolda olmazsa O’na varamaz. Öyleyse varılacak yol da onun içindedir. Yani sebep zikrediliyor, müsebbep murad ediliyor; yol gösteriliyor, o yolla yürüdüğün zaman varacağın hedefe işaret ediliyor. Bu açıdan denebilir ki, ciddî kulluk yolunda olan bir insanın, mârifet ufkuna ulaşması da tabiî hatta zarurîdir.
Diğer bir yaklaşımla, esas ulaşılması gerekli olan ‘liya’rifûn’ ufkudur ya da o ufku, herkesin kulluğu derecesine göre duyup hissetmesidir. Bunu bir başka ifade tarzıyla, insanın önce kendi kulluğunu duyması, sonra Mâbud-u Mutlak’ın, Mâbudiyete istihkakını bilip sürekli onun karşısında olduğunu hissetmesi de diyebiliriz. Bu konuda sunîliğe girilmemesi bir esastır. Efendimiz’in duyduğunu, Hz. Ebû Bekir’in duyması, Hz. Ebû Bekir’in duyduğunu Abdülkadir Geylanî’nin duyması mümkün değildir. Muvakkaten Bediüzzaman’ın iç âlemine nüfuz imkânı olsaydı ve namaz kılarken, Rabbin huzurunda neler duyduğu tesbit edilebilseydi, zannediyorum kendimizden utanırdık. Bereket Allah bize büyüklerin namazlarını duyurmamış!. Yoksa kendi namazlarımızı değersiz bulur, kaldırır bir kenara atardık. Onların namazı, mehabet altında, yerinde ezilme, yerinde eğilme, içinde boyunduruklar dönüyor gibi halden hale girme ve rengi-benzi atmalar içinde gerçekleşir. Onların bu derinlikteki kulluğu bir kahramanlık, başkalarının onları taklidi ise bir sahtekârlıktır. Bu gibi hususlarda artistliğe girilmemeli; herkes kendi olmalı ve karakterini sergilemelidir.
Yukarıda kişinin her lâhza kul olduğunu duymasının yanında, Hz. Mâbud-u Mutlak’ın ve Mâbud-u Mustahak’ın o işe istihkakını da her lahza duyabilmesi demiştik. Bunu biraz açmak icap edecek; mesela, kıyamdasınız. Kıyamımı derinleştirme imkânım olsaydı Rabbimin karşısında, bana yakışan, hiç sesimi çıkarmadan bütün bir ömür böyle durmaktır. Bunu yapmam mümkün değil ama, yapsam bile birçok eksiklerim olduğu muhakkaktır. Bunca eksikliğe rağmen keşke, bir taraftan gözümün ucuyla bir nigâh-ı âşinâ kılıp kapı aralığından O’nu temaşa edebilsem, O’nu duysam, diğer yandan da o işi en kâmil mânâda eda etmeye çalışsam; işte o zaman belli ölçüde ona yönelmiş sayılırım.
Bir başka yaklaşım da; belki ben böyle çok kamilâne bir ubudiyet mülâhazam içinde ve tam bir kul olma şuuruyla Rabbimin huzurunda duruyorum ama, bu meselenin bana ait yanları çok su götürür ve kim bilir ne kadar eksiklerim var..? Burada önemli ayrı bir husus daha var ki o da kim ne kadar derin kulluk yaparsa yapsın, Allah’ın buna ve bunun çok üstünde istihkakının olduğudur. İşte insanın vicdanında bunu duyması kullukta kemalin bir başka buududur.
Rükû’da benzer mülâhazalarla rükûu gerçekleştirme.. ve bana ne kadar yakışıyor; her şeyin karşında iki büklüm olması da Sana ne kadar yakışıyor… Keza secde de bana ne kadar yakışıyor ve Sana ne kadar muvafık… ve diğer rükünlerde de aynı mülâhazalar. Bunun, küçük bir emaresi de var; başını secdeye koyduğun zaman, başını kaldırmayla da memur olduğundan dolayı kaldırmaya yönelme hissiyle ancak kaldıracaksın. Yoksa hiç de başımı kaldırmak içimden gelmiyor. Eğil diyorsun, eğiliyorum; eğiliyorum ama, gerçekten eğilmesi gerekli olan Zât karşısında bir durumsa şayet bu, işte burada sonsuza kadar durulur. Fakat ne yapayım ki, Sen başını kaldır diyorsun, ben de ona uyarak kaldırıyorum. Aynen Efendimiz (s.a.s.)’in namazdan kerhen ayrılıp hanımlarının yanına kerhen gitmesi gibi. Allah Resûlü’nün şu mübarek sözleri de bizler için yakalanması gereken bir hedeftir: ‘Sizin cismâniyetiniz ve bedeniniz itibarıyla hemcinslerinize karşı duyduğunuz şehveti ben, namaza karşı duyuyorum.’
Kültür Hayatımız Adına Beklentiler 13 dk.
Günümüzde kültür hayatımızın bizden bekledikleri nelerdir?
Şu anda bizlere düşen en önemli vazife, bu milletin irfan hayatına hizmet etmektir. Şayet bu önemli işi aksatacak olursak her şeyi aksatmış oluruz. Bence en zararlı bir gericilik, yobazlık, mürtecilik varsa işte o da budur. Çünkü böyle bir duruma düşünce, ya çağın meselelerini hiç takip etmeme veya geriden takip etme söz konusudur. Oysaki Kur’ân’dan Sünnet’e, ondan da müçtehidlerin safiyane içtihadlarına ve günümüzde rehberlik adına ortaya konulan düsturlara kadar uzanan çizgide, asl’a sadakatla beraber, eğer inkılâpçı olamazsanız, gelişen hâdiselerle, Allah’ın lütfettiği ihsanları tanımada ve onlara motive olmada zorluk çeker, belki de hiç motive olamazsınız. İrşad edelim derken, bir kenara çekilir ve insanları karanlık dehlizlere davet ediyor gibi bir duruma düşer ve: “Gel hele, üç-beş arkadaş şurada menkıbe okuyalım!” der, onunla teselli olursunuz. Hâlbuki, şartlar değişmiş, çok şey başkalaşmıştır. Meselâ İslâm’a ait konular artık anfilerde, konferans salonlarında ele alınmaktadır. Ve yine şartların işaretçi okları size üniversiteleri, akademileri, araştırma merkezlerini göstermektedir.
Bugün, hem müsbet ilimler hem de dinî ilimler sahasında halledilmesi gereken dünya kadar mesele var. Muhakemat eseriyle çağa tenbihte bulunan ve istidatlı kafaları düşünmeye davet eden çağın düşünürü Bediüzzaman diyor ki: Bana göre İslâm milleti sekiz asırdan beri durgunluk yaşamaktadır. Demek ki, topyekün İslâm dünyasında, bu birkaç asırlık zaman zarfında çağın problemlerini kucaklayacak ilim adamı yetişmemiştir.
Biz, nisbetler perspektifinde bazı ilim adamlarımıza, haklı oldukları büyüklükleri vererek onları, başımıza taç yapsak da, bu büyüklük bize göredir. Onların bizim başımıza taç olmaları gerçek büyüklüğün ifadesi değildir. Gerçek büyüklük, birinci, ikinci, üçüncü ve hatta dördüncü asırda gerçek buudlarıyla gerçekleşmiştir; günümüzde de ona yakın tahakkuk edebilir. Evet, Hicrî 5. asırda bir düğümlenme olmuştur. Ve bu düğümlenmede Nizamiye âdeta hem bir baş hem de son gibidir. Bir açıdan denebilir ki, en son âlem-i İslâm’a vereceği her şeyi Nizamiye Medreseleri vermiştir. Bu son kaynak İmam Gazzâlî’den Fahreddin Râzî’ye uzanan çizgide pek çok kimseye feyiz kaynağı olmuş ise de, daha sonraları gayesinin çok gerisinde kalmış ve beklenen misyonu eda edememiştir.
Yeniden günümüze dönüyorum.
İnsanımıza hizmet sunma noktasında bazı hususları anlamada gecikmeler olduğu gibi takılıp kalmalar da olmuştur.. ve ileride de olacaktır. Bu, bir talebe için uygun bir mekân hazırlamaktan tutun da pansiyon, yurt, okul açmalara kadar kültür hayatımız adına aşılması ve atlanması gereken hemen her merhalede pek çok insanın takılıp kaldığını, vak’ayı rapor mahiyetinde hatırlatmakta fayda görüyorum. Bu bize, değişik tekevvünlere girilirken alınması gereken tedbirler adına da uyarıcı olacaktır.
Evet, öyle olmuştur. Bir pansiyon açalım, dendiği zaman, “Bizde var mı?” diyerek meselenin münakaşası yapılmış ve kızıl kıyametler koparılmıştır. Mecburi istikametle okullar açılması teklif edildiğinde, “Benim bir türlü bu işleri aklım almıyor!” diyen insanlar çıkmış ve efkârı bulandırmışlardır. Gazete, mecmua, televizyon ve üniversite kurma gibi teşebbüslerde, o eski düşünce ve anlayışına takılıp kalanlar hep bu seviyeli hamleleri engellemek istemişlerdir.
Bu tür insanlar, öteden beri bilgi, düşünce ve fikir hayatlarıyla hep içinde bulundukları çağları birkaç asır geriden takip edegelmişlerdir. Ve zannediyorum, ileride bu kabîl kimselerin sayısı daha da kabaracaktır. Zira çağın bilgisayar, kompüter ve ilim buudlu süratine pek çoklarının ayak uydurması zor olacaktır. Oysaki aydınlık gelecek adına temel esaslara sadakatin yanında inkılâpçı ruhlara ihtiyaç var. Böyle bir ruhtan mahrum olanlar, gelecekte ya dökülüp elenecek ya da başkalarını engelleyeceklerdir. Elbette ki, onların imanları, Cenâb-ı Hak’la olan irtibatları ve davaya bağlılıkları önemlidir ama, yine de söz konusu durumlarından dolayı onlara “gerici” demek en uygunudur.
Ehl-i dünyanın, şeytanın konuşturmasıyla hakkımızda söyledikleri bazı şeylerin kanaatimce bir mahmili olmalı. Evet, bizim içimizde biraz evvel arz ettiğim ölçüler çerçevesinde, Kitap’tan Sünnet’e, ondan müctehidîn-i izâmın safiyane içtihadlarına ve ondan da çağımızın rehberinin prensip ve düsturlarına uzanan çizgide sabit-kadem olma mahfuz, inkılâpçı olamayan ve bir kısım değişikliklere hazırlıklı bulunmayan bir hayli mürteci ruh var.
Ehl-i dünya, şeytanın iş’arıyla bunu hissediyor olmalı ki; durmadan, hakikî Müslümanlar’a olmasa bile, bize “gerici” deyip duruyor. Ölçüyü yine Bediüzzaman’dan alalım, diyor ki: “Ben, içimde çok az dahi olsa ihlâsa münafi bir şey hissedince, ehl-i dünya keşif ve keramet ölçüsünde bir duyarlılıkla beni ta’zir ediyorlar…” Evet, ehl-i dünya kendi anladığı mânâda bize “gerici ve yobaz” derken, tepeden tırnağa haksızdır ve bize zulmetmektedir. Ancak, meseleye bir de kendi gerçek kriterlerimizle bakınca, onların o ifadelerinde, bir doğruluk payının olduğu da muhakkaktır.
Aslında böyle bir detayla şunu arz etmek istiyorum: Kendimize sormalıyız. Çağımızda Kur’ân’ı ona yakışır şekilde temsil edebiliyor muyuz? En azından hicrî bir, iki, üç ve dördüncü asırları günümüzün şartlarına uygun şekilde hayata geçirebiliyor muyuz? Eğer bunlara müsbet cevap veremiyorsak, bir kısım küfür yobazlarının bize yönelttikleri sözleri “intâk-ı bi’l-hak” kabul edip, bunları Allah konuşturuyor demek doğru olmaz mı? Bu hususu, “İnsanların zulmettiği aynı şeyde kader adalet eder.” ölçüsüyle de değerlendirebiliriz.
Düşünelim bir kere, bizde tercih planında bile değil, başkalarının tercih ettiği meseleleri bir araya getirerek yazılmış en son fıkıh kitabı, Fatih Sultan Mehmed döneminde yaşamış ve Fatih Camii’nde imamlık yapmış merhum Üstad Halepli İbrahim Efendi’nin yazdığı Mülteka’l-Ebhur ve yine aynı döneme ait Molla Hüsrev Hazretleri’nin yazdığı “Dürer ve Gurer”dir. Aradan bunca asır geçmiş ve elbette çok şey değişmiştir. Hâlbuki heyetler teşkil edilebilir ve bu sahada ehil insanlar yetiştirilerek çağ kucaklanabilirdi. Ve böylece geçen dört-beş asır da, daha öncekiler gibi bizim asrımız olurdu. Ama işin doğrusu şu ki, biz yedi-sekiz asırdır belli şeylere kilitlenip kalmışızdır.
Bizim bu söylediklerimiz uzak ve yakın selef-i salihîni hayırla yâd etmeye mâni değildir. Allah zerrât-ı kâinat adedince onlardan razı olsun! Ancak selef-i salihîni hayırla yâd etmek, bir yönüyle de onlar gibi davranmakla mümkündür. Nasıl ki onlar bulundukları dönemde, çağlarını kucaklamışlar, hatta aşmışlar; bizler de aynı şekilde davranmak ve onlara yetişmek mecburiyetindeyiz.
Sözün buraya kadar olan kısmını, bundan sonra söyleneceklere bir mukaddime, bir girizgâh kabul edebilirsiniz. Milletçe eğitim problemlerimizi çözmek ve topyekün insanlığın kültür hayatına kendi kültür zenginliğimiz ve medeniyet telakkimizle katkıda bulunma mecburiyetindeyiz. Bu arada üniversite ve ciddî araştırma merkezlerinin kurulması da çok önemlidir. Buralarda istihdam edilecek ilim adamları, ilim adına bugüne kadar söylenen her şeyi yeniden sorgulayacak ve ilmi bir kere daha yorumlayacaklardır ki bu yapılamadığı takdirde, düalizmden kurtulmamız mümkün değildir.
Bu son cümleyle bilhassa şuna işaret etmek istiyorum: Günümüzde mevcut pozitif ilimler hemen bütün şubeleriyle, Batı materyalizmine dayanır. Batılıya göre madde esastır. İlk patlama ve termodinamik prensipleri, tartışılmaz doğrulardır. Tabiî bu arada bizler, din adına bunları aşarak bir şeyler söylerken, meseleleri, tıpkı bir yamalı bohça gibi takdimden kendimizi kurtaramıyoruz. Sızıntı, Zafer, Sur gibi mecmualar bu mevzuda büyük hizmetler görmüşlerdir. –Allah sa’ylerini meşkûr ve arkalarındaki insanlara da sınırsız sevaplar lütfeylesin!–
Ne var ki şu realiteyi de görmezlikten gelmek doğru değildir. Yapılan değerlendirmeler Batılının ilim anlayışıyla senteze gidilerek yapılmakta ve bu da ister istemez sun’î olmaktadır. Oysaki beklenen gerçek değerlendirme bu değildir. Ve ne acıdır ki, henüz o seviyeye ulaşılamamıştır. Çünkü bizim okuduğumuz fen ilimleri henüz bizim kriterlerimiz açısından sağlam bir blokaja oturtulamadı.
Günümüzde, bazı Müslüman ilim tarihi yazarları çeşitli hipotezler ileri sürerek bu mevzuda bir neticeye ulaşmaya çalışıyorlar. Ancak ilmi Batı’dan alıp ona İslâmî bir buud kazandırma düşüncesine dayalı bu hipotezlerle de sağlam bir neticeye ulaşılması mümkün değildir. Zannediyorum ilim, bugün oturduğu aynı zeminde oturmasına devam ettiği sürece, onu Müslümanlaştırmak mümkün olmayacaktır. Ancak, bir gün, Müslümanların, Batılılara ait mevcut kriterleri, bütünüyle gözden geçirip keşfedilen her şeyi tekrar laboratuvara alıp incelemeye tâbi tutabildikleri ölçüde müsbet neticeye ulaşmaları söz konusu olabilir. Şu anda ilmin oturtulduğu zemin yanlıştır. Yanlışla doğruya varmak ise imkânsızdır. Doğru bir maksadın vesileleri de doğru olmalıdır.
Bu önemli misyon için de yine inkılâpçı ruh gerekiyor. Onlar, şu anda mevcut her türlü düşünce ve anlayışı, İslâmî meseleler dahil, yeniden kurcalayacak, Kitap ve Sünnet’le tespit edilmiş nassların dışında her şeyi bu yeni anlayışla değerlendirmeye tâbi tutacaklardır. İşte böyle yapıldığı takdirde, biz de ilim adına düal yaşamaktan kurtulmuş olacağız. Buna nasıl hayır denilebilir ki? Şu kâinat Allah’ın kudret, irade, meşîet ve ilmiyle meydana gelmiş kitaptır. Kur’ân-ı Kerim de bu kâinat kitabı adına bir beyandır. Bu iki kitap arasında, esas itibarıyla herhangi bir zıtlık söz konusu değildir. Bizim de yakalanmasını istediğimiz anlayış işte budur. Bu gerçekleştirildiğinde çağ aşılmış olacaktır.
Bugün artık, akademik çalışmalara girilmesi kaçınılmaz hâle gelmiştir. Bu çalışmaları sadece fen ve teknikle sınırlandırmak eksiklik olur. Hadis, fıkıh, tefsir, kelâm gibi İslâmî bütün ilim dalları da bu akademik çalışmalara dahil edilmelidir. Bunun için de, tekniğin en ileri seviyedeki imkânlarından mutlaka yararlanılmalı ve meselâ, konu hadis ise, rical kitapları bir daha gözden geçirilmeli, metin, metin kriterlerine göre kontrol edilmelidir. Zira ihtimal bazı şeyler gözden kaçmış olabilir. Nitekim kendilerinden sonra bazı âlimler onların gözünden kaçan ricalle alâkalı pek çok hususu tespit edip kitaplarına almışlardır. Bu konuda Darekutnî, Hâkim ve İmam Beyhâkî gibi zatlar hatırlanabilir. Böyle yapılması ne İmam Buhârî’nin ne de İmam Müslim’in büyüklüğüne zarar vermez. Fakat bugün bilgisayar ve kompüterlerle yapılacak tespitler zannederim geçmişteki tespitlerden daha sağlıklı olabilecektir.
Evet, mesele, sadece inananları Cennet’e yönlendirmek değildir. Cennet’e giderken dünyanın bütün kapılarını da Firdevslere açık hâle getirmektir ki, bence aslolan da budur. Bu da ilimle, irfanla ve arkada miras bırakılacak sağlam İslâmî anlayışla, hatta onu hayata hayat kılmakla ve onu herkesin hüsnükabul göstereceği bir imrendiricilik içinde takdim etmekle olacaktır. Bu ise ancak, bütün İslâmî meselelerin akademik seviyede ele alınmasıyla mümkündür. Avamca düşünce ve avamca görüşlerin bu vadide bir şey vaadedeceklerine ihtimal vermek ihtimallerin en zayıfıdır.
Kültürümüz, hakikî kültüre sahip insanlar tarafından diriltilip hayata geçirilecek ve yine onlar tarafından hayatiyeti devam ettirilecektir. Tabiî böyle bir misyonu yüklenecekleri yetiştirmek de yine bizlere düşmektedir.
Kur’an’da Hz. Musa ve Kavmi 39 dk.
Hz. Musa’nın (as) Allah’dan (cc) on emri almaya gittikten sonra arkada bıraktığı kavmi İsrailoğulları arasında meydana gelen fitneye karşı Hz. Harun’un (as) tavrı, döndükten sonra Musa’nın (as) Harun’a (as) karşı davranışı, Sâmirî ve Musa (as) arasında geçen konuşmalar, gerek ferdî gerekse içtimaî sahada patlak veren problemlerin çözümü adına bize ne gibi mesajlar sunuyor?
Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan bu hâdise, genel mânâda, o dönemdeki İsrailoğulları’nın karakterini ortaya koyan ve peygamberleriyle olan ilişkilerini gün yüzüne seren uzunca bir serancâmedir. Yine aynı hâdise, o günkü Musevîlerin kendi karakteristik yapılarının, rehberlerine de -ki enbiyâ-i izamın fâikiyetleri hakkındaki mülâhazalarımız mahfuz- bir ölçüde aksedişinin ifadesidir. Nasıl ki beşerin peygamberi beşerden, meleklerin resûlü meleklerden oluyor; aynen öyle de, Hz. Musa (as) da, hususî bir karakterle inşa edilmiş kendi cemaatinin bir peygamberidir.
Şayet Efendimiz (sav), o dönemde peygamber olarak gönderilse idi, herhalde Hz. Musa gibi olur; bütün bütün o topluluğun tarz-ı telâkkîlerinden, maddeye yaklaşımlarından, mânâ anlayışlarından süzülen bir düşünce halîtasını nazar-ı itibara alarak mesajlarını sunardı. İhtimal sadece Allah nezdindeki makbul çerçeve korunup, onun ötesinde zaman-mekân-insan mülâhazasına göre her şey vaz’edilirdi. Nitekim Hz. Musa’dan sonra Seyyidina Hz. İsa, İsrailoğullarında benimsenen genel çerçeveyi tâdil edici şeylere girmiştir. Bu açıdan Hz. Musa’nın, Hz. Harun ile arasındaki münasebeti, Hz. Harun’un İsrailoğulları’na karşı tavrını, İsrailoğulları ile peygamberleri arasındaki diyaloğu vb. doğrudan doğruya bizim eğitim anlayışımız, hizmet felsefemiz için ele almak tam yerinde olmayabilir. Çünkü ümmet-i Muhammed, yapı, karakter, hususiyet itibarıyla o topluluktan çok farklıdır.
Kur’ân kıssalarının hikmet açısından bir diğer yönü de eğitimdir ve insanların ondan ibret alması esasıdır. Her ne kadar İsrailoğulları yapı, karakter itibarıyla ümmet-i Muhammed’den farklı da olsa, bizim içimizde de her zaman o karakterde insanların çıkması muhtemeldir. Hatta belki İsrail-oğulları ile münasebette bulunacak, onlarla içli-dışlı olacak ve biz farkına varmasak da, bir gizli etkileşimle bu tür anlayışlar bizde de tesir icra edecektir. Bu açıdan o dönemde cereyan eden hâdiselerin ve bu hâdiselerin yorumlarının bilinmesinde yarar var. Başka bir ifadeyle en az ihtimalle de olsa ümmet-i Muhammed arasında ahlâk bakımından bir başkalaşma söz konusu olduğu zaman veya küçük küçük de olsa, bizden evvelkilerin tesirine girmeme bakımından takınılacak tavırlar önemlidir. Evet, bizim genel tavrımız, genel ahlâkımız, iman ve Kur’ân’a hizmet felsefemiz, Muhammedî ruh ve Muhammedî mânâya endekslidir. Ancak bunun değişmeden hep böyle kalacağına dair teminatımız yoktur.
Bunların toplumumuzdaki problemlerin çözümünde uygulamaya konulması meselesine gelince, ben o tür problemler üzerine gitme ve onlara nasıl müdahale edilmesi gerektiği hususunda takınılacak tavır ve kullanılacak dinamikler açısından, yeterince üzerinde durduğum kanaatindeyim. Eğer söylenecek ve akla gelecek şeyler bunlardan farklı ise, başta o hâdiselerin bir kere daha cereyan şekli, kendilerine has karakteristik çizgileri ile ele alınması ve bize vereceği ne var ne yok, bunların incelenmesi gerekir. Meseleye genel yaklaşımımızı bu şekilde özetledikten sonra, şimdi de sorulan soru muvâcehesinde kıssadan çıkarılabilecek nükteleri, Kur’ân-ı Kerim’in değişik âyetlerini de nazar-ı itibara alarak takip etmeye çalışalım.
Seyyidina Hz. Musa (as), vahiy ile Tur’da karşılaşır; kendisine ilk defa orada vahiy gelir. Nasıl Kâbe, âlemşümul bir dinin hem kitabı, hem vahyi, hem de peygamberi ile alâkalıdır. Yani Efendimiz Mekkî (Mekkeli); Kur’ân, ilk nüzûlü itibarıyla Mekkî ve ilk vahiy onun o nurlu dağlarında nüzûl etmiştir; Seyyidina Hz. Musa (as) için de Tur öyledir. -Hz. Musa’nın büyüklüğü müsellem- bazı dönemlerde kabîlevî bir şekil alan ve çerçevesi oldukça daralan bu dinin ilk mesajı, Tur dağında tecelli etmiştir. Bu itibarla da Seyyidina Hz. Musa’nın (as), Tur’la çok sıkı bir münasebeti vardır. Bu yüzden İsrailoğulları, tarih boyu Tur’la irtibatlarını korumuş ve en az Müslümanlar kadar ona önem vermişlerdir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân’da bu dağa şöyle yemin eder: “İncire, zeytine, Sina dağına ve şu emin beldeye yemin ederim ki..” (Tin, 95/1-3) Âyet-i kerimede Beled-i Emin diye tabir edilen yer Mekke’dir. “Oraya giren emniyette olur..” (Âl-i İmrân, 3/97) âyet-i kerimesi, bunu daha açık şekilde ifade eder. Başka bir âyet-i kerimede ise, “Bu beldeye yemin ederim ki..” (Beled, 90/1) buyurularak sadece Kâbe’ye kasem edilmektedir. Beled-i Emin tabirinin âyetin sonunda zikredilmesi, o Beled-i Emin Peygamberi’nin en son zuhur etmesinden ve o güne kadar diğer peygamberlerin irtibatlı bulundukları yerlerin önde olmasından dolayıdır. Yoksa zâtî değeri itibarıyla ele alınacak olursa, Beled-i Emin başta gelir. Zaten âyette yapılan kaseme cevap olarak, “Biz insanı en güzel biçimde yarattık..” (Tin, 95/4) âyeti zikredilmektedir ki, Üstad’ın bir yerde işaret ettiği gibi sultanlar, ancak kendi adlarına hazırlığın yapıldığı, keşif kollarının geldiği yerlere teşrif ederler. O açıdan Efendimiz ve Beled-i Emin’e nispeten diğerleri sanki mukaddime nevindendir.
Bazı yerler vardır ki, oralar eşyanın perde arkasına, hatta bazen verâların verâsına açılma adına menfez gibidirler. Çok defa buluşmalar ancak o halvethânelerde olur. Nasıl ki insanın insanî yapısı içinde gönül bir buluşma halvethânesidir; insan Rabbiyle orada buluşur ve orada O’nu “kenzen” bilir.. ve oradan semâlara doğru yükselirken, merdivenin bir ayağını hep oraya yerleştirir; bir kere de adımını oraya attı mı, artık arzu ettiği makama ulaşması muhakkak ve mukadder gibidir.. işte insan içindeki bu yer, bu ölçüde önemli olduğu gibi, yeryüzündeki bu mekânlar da öyle önemlidirler. Evet Hz. Musa (as), ilk vahyi Tur’da almış ve orada Cenâb-ı Hak’la mükâlemede bulunmuştur. Onun, Cenâb-ı Hak’la mülâki olduğu anı, Kur’ân şöyle anlatır: “(Bana ibadet etmesi için) Musa’ya otuz gece vade verdik ve ona on gece daha ilave ettik; böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu. Musa, kardeşi Harun’a dedi ki: Kavmimin içinde benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yoluna uyma.” Hemen sonraki âyette ise: “Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tur’a) gelince Rabbi onunla konuştu..” (A’raf, 7/142, 143) buyurulmaktadır. Zaten Hz. Musa (as), kendi ümmetine, eğer oradan değil de, kaynağı Mekke’de o “Menhelü’l-azbi’l-mevrud”dan sunsaydı, kavmi onu içemezdi. Çünkü onların tabiatı henüz öyle bir kaynaktan içmeye müsait değildi. Hz. İsa (as) buna işaret eder ve: “Benim size daha çok söyleyeceklerim vardı ama, siz bunları dinlemeye tahammül edemezsiniz. Onları Âlemin Efendisi söyleyecek.” der. (Yuhanna, Bab, 16, âyet: 12, 13). Demek insanlığın bir bakıma alışması ve ruh dünyasında kemalini tamamlaması gerekiyor. Onun içindir ki, ne Tevrat, ne de İncil ashabı, kendi dönemlerinde Kur’ân kaynağından içemezlerdi. Diğer taraftan da, Kur’ân kaynağından su içenler, İncil’le Tevrat’la doygunluğa eremezlerdi.
Üstad’ın da bir yerde işaret ettiği gibi, âyetlerle anlatılan esas nokta, maddeci düşüncenin, bazı milletlerin tabiatının bir parçası hâline gelmiş olmasıdır. Bu maddeci anlayış, başlarında peygamber olduğu dönemlerde bile çoğu zaman kendisini hissettirmiştir. Çünkü Hz. Musa (as), “Allah’a iman edin.” dediği zaman, bazıları “Bize Allah’ı göster, O’nu görmeden iman etmeyiz.” (Bakara, 2/55) demişlerdi. Günümüzde bu anlayışın temsilciliğini yapan pozitivistler de, aynı şekilde ancak zâhirî duygularımızla algıladığımız şeyleri kabul ederiz derler. Bu açıdan denebilir ki, hakikî materyalizmi yeryüzünde temsil edenler hep aynı düşüncenin temsilcileri olmuştur. İşte böylelerinin bakış ve düşünce ufukları nazar-ı itibara alınmış olacak ki, Hz. Musa’ya vahiy gelirken, Efendimiz’de olduğu gibi mücerret, “Yaratan Rabbinin adıyla oku..” (Alak, 96/1) şeklinde değil de, levhalara yazılı olarak gelir. Yani Ehadî tecellinin gereği Cenâb-ı Hak, onlara merhametinin ve tenezzülünün ifadesi olarak, on emri, levhalar üzerinde yazılı olarak gönderir. Bu örnekte meseleyi hangi yönüyle ele alırsanız alınız, gözümüzle görmediğimiz şeye inanmayız diyen bir anlayışı temsil eden kimseleri de görebilirsiniz. Bunlar öyle bir anlayışa kilitlenmişlerdi ki, muvakkaten dahi olsa başlarında peygamberlerinin gölgesi olmadığı zaman hemen inhiraf edegelmişlerdir.
Meselâ; buzağıya tapma hâdisesi, Hz. Musa’nın, Tur’da Rabbiyle mülâki olmak için gittiği anda ortaya çıkmıştır. Yani O’nun kırk günlük kavminden ayrılığı, böyle büyük bir hâdise meydana getirmişti. Böyle bir durum, bazı kimselerin sürekli peygamberlerle idare edilmesi lazım geldiği hissini uyarmaktadır. Zaten hem Sünnet-i sahîhada hem de Kur’ân’ın işaretlerinden anlaşılan da, geçmiş bazı kavimlerin hep peygamberlerle idare edildiğidir. Hatta bunlar, muvakkaten peygamber gelmediği dönemlerde dahi, yine peygamberleri tarafından tayin edilen meliklerle idare edilmişler. Peygamber Efendimiz henüz gelmeden önce şehit edilen Hz. Zekeriya, Hz. Yahya ve öldürülmeye kastedilen Hz. Mesih ise bunlardan sadece birkaçıdır.
Belki bu yüzden Hz. Musa (as), Rabbiyle mülâki olmak için Tur’a giderken kavminden bazılarını da götürür. “Musa, tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti..” (A’raf, 7/155) âyetiyle de ifade edildiği gibi, bunlar yetmiş kişilik bir murahhas heyettir. Fakat bu yetmiş kişinin genel durumu, otuz günde Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna çıkacak, O’nu görecek, sözlerini duyacak ve o huzura yakışır şekilde hâl ve harekette bulunacak durumda olmadığından, Cenâb-ı Hak bu süreyi artırır ve otuzun üzerine on daha ekleyerek müddeti kırka tamamlar. Bu yüzden de, nübüvvet vesâyetinde olmayan çilelerde hep kırk sayısı esas alınmıştır. Ancak bu kırk gün de olabilir, kırk yıl da…
Yetmiş seçkin insanın Hz. Musa ile birlikte gitmesiyle geride kalanlar, bu seçkin insanlardan da mahrum kalınca toplum içinde yine problem yaşanır. Meselenin bu yanının, çok iyi tespit edilmesi gerektiği kanaatindeyim. Çünkü Hz. Musa (as) yokken, halkı gözetip kollayacak, Hz. Musa’nın halife olarak seçtiği Hz. Harun’dan (as) başka akl-ı meâdla serfirâz insan kalmamıştır. Dolayısıyla bir peygamber vesâyeti altında oldukları sürece ancak istikametlerini koruyan bazı kimselerin İslâmî hayatları, artık bıçak sırtında gibi ve kaderdenk noktasındadır. Risalelerde bu duruma işaret edilir ve onlardan bir kurban kesmeleri istenmesiyle, küllî bir disipline işaret edilmiştir denilir. Bilindiği gibi İsrailoğulları, Mısır’da uzun zaman ikamet etmiş bir topluluktur. Mısır’da ziraatın revaçta olması hasebiyle, Mısır halkı nazarında buzağının ayrı bir önemi vardır ve ona âdeta tapılmaktadır. İsrailoğulları, bu durumdan hem müteessir olmuş, hem de bu hâdise onların ruhuna işlemiş ve iz bırakmıştır. Hz. Musa’ya (as) inandıktan sonra bile, şuuraltılarındaki bu etki yer yer kendini hissettirmiştir. Hatta, öyle ki Allah’ın elçisi olarak içlerinde bulunan o seçkin insandan, çok az bir süre uzak kalınca, hemen o duyguları depreşivermiştir. İsterseniz siz bunu, henüz rüşdüne ermemiş ve şuuraltılarına yerleşmiş bir kısım düşüncelerin zaman zaman depreştiği 0-5 yaş grubu çocukların durumuna benzetebilirsiniz. Bu sahanın ilim adamları, bu yaşlarda şuur altına yerleşen bazı hususların, ileriki yaşlarda fırsat bulduğu zaman tekrar nüksedeceğini bildirirler. Dolayısıyla buzağıya tapan bir cemaat içinde neş’et etmiş olmanın kazandırdığı bu ahlâk ve bu alışkanlık, bir kısım İsrailoğullarının, âdeta kromozomlarına işlemiş, genleri ile bütünleşmiş gibiydi. O ana kadar Hz. Musa onlarla birlikte olduğu için de bu duygu baskı altındaydı ve hortlama fırsatı bulamıyordu. Hz. Musa’nın (as) ayrılmasıyla bu baskı kalkıyor ve onların bu duyguları nüksediyordu. Derken Sâmirî’nin yapmış olduğu buzağıya tapmaya başlanıyordu. Buna siz atmosferin ferağı ya da negatif olarak ele alıp atmosferin eşyaya terk edilmesi diyebilirsiniz.
Burada, bir hususa daha işaret etmek istiyorum: İmam Şâ’râni, ben bir bînamazla bir saat oturduğum zaman, kırk gün ibadet ü teatimin zevkini duyamıyorum, der. Eğer namaz kılmayan bir insan, o atmosfer içine neşrettiği şerâreyle bir insanın kırk gün namazının feyzinden istifadesine mani oluyorsa, onca seçilmiş insanın ayrılıp gitmesiyle atmosferin büyük ölçüde eşrâra terk edilmesi, ya da ferağı, o insanlarda buzağı düşüncesinin hortlamasına müsait bir zemin oluşturduğu söylenebilir. Kendi iç âlemlerinde sessiz uyuyan o gulyâbâni gibi düşünceler, birden hortlar ve buzağı olarak şekillenebilir. Orada Sâmirî’nin -ki o da İsrailoğullarındandır- söylediği şey ise sadece kuru bir mazerettir; Hz. Musa’nın: “Senin zorun nedir ey Sâmirî?” (Tâhâ, 20/95) demesine karşılık o: “Ben onların görmediklerini gördüm.” (Tâhâ, 20/96) cevabını verir. Çoğu müfessir, meseleye, Sâmirî, Cibrîl’in bastığı yerden bir avuç toprak aldı ve onu buzağı yapımında kullandı şeklinde yaklaşmışlardır ki, bu gerçekten öyle de olabilir; evet o, nasıl gönüllerin ve ruhların dirilmesine vesile olan ilahî vahyi taşıyordu; cansız cesetlerde hayat kaynağı da olabilirdi. Bu açıdan da onun ayağını bastığı yerler yeşerebilir, oradan alınan bir avuç toprakla bütün ölüler dirilebilir. Ne var ki, bunun doğruluğunu gösteren sağlam bir hadis bulmak mümkün değildir. Dolayısıyla böyle bir yorum, İsrailiyat olabilir.
Buradaki asıl husus, Kur’ân’ın Hz. Musa’nın diliyle ifade ettiği gibi, bunun bir fitne ve imtihan olmasıdır. Gerçekten bir fitne olarak Cebrâil (as), Sâmirî’ye görülebilir; o da bir avuç toprak alıp buzağının içine atabilir. Ancak çoğu büyük müfessirler, bu fitnenin o buzağının konumu ile alâkalı bir şey olduğunu söylerler. Zaten Kur’ân, buzağının sesini ifade için “lehû huvârun; böğürebilen” kelimesini kullanır ki bu da, buzağı, konumu itibarıyla bir tarafından hava girip öbür tarafından çıkınca, kavalın uygun bir şekilde delinmiş deliklerine göre içine giren havanın ses vermesi gibi, o da belli bir ses çıkarıyor olabilir. Tabiî, avam halk bunu anlayacak durumda olmadığından, gerçekten o buzağıda bir kerâmet olduğuna inanmışlardı. Hâlbuki Kur’ân, o buzağının hiçbir şey olmadığını ifade için: “Onun, kendilerine hiçbir sözle mukabele edemeyeceğini, kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermek gücünde olmadığını görmezler mi?” (Tâhâ, 20/89) buyurur. Bu da göstermektedir ki, ikinci kategoride mütâlaa ettiğimiz müfessirînin sözleri daha yerinde görünmektedir. Yani bu hâl, gözleri ile görmediklerine inanmayan bir toplum için tam bir fitne idi. Atmosferleri, peygamber esintilerinden fâriğ olunca, tabiatlarında mündemiç bulunan maddeperestlik hortluyordu. Dolayısıyla da hemen bir başkaldırma ve hezeyana giriyorlardı. Sanki o ana kadar hiç kitap görmemiş ve peygamber tanımamış bir hâl alıyorlardı.
Evet, böyle toplumlar içinde, hem iyilik adına, hem de kötülük adına onları ayaklandıracak ve şuur birliğine ulaştıracak daima bir temsilci bulunmuştur. Hatta biz, günümüzde de bunun üzerinde duruyor, bir ölçüde Mehdiyet ve Mesîhiyete biraz da bu nazarla bakıyoruz. Ancak bu hususlar, belli mânâları ve belli misyonları itibarıyla bazen şahıslar tarafından temsil edilebileceği gibi, bazen de şahs-ı manevîlerle temsil edilegelmişlerdir. Ogünkü İsrailoğulları’nın ruhunda putperestliğe veya fizik dünyaya aşırı bir temayül vardı. Bu temayülü harekete geçiren de Sâmirî oldu. Sâmirî, Kıptîlerden dersini almış karakteristik kıptî alaşımlı bir Yahudi idi. Hz. Musa’nın ümmeti içine girmiş ve fırsatını bulunca da o cemaati ifsat etmişti. Bu açıdan ona verilen ceza da, toplumdan tam tecrit edilmesiydi ki, hayatı boyunca söyleyeceği “lâ misâse; bana dokunmayın.” (Tâhâ, 20/97) sözü, böyle bir hızlânın sesi-soluğuydu. İsrail kaynaklarında, Kur’ân-ı Kerim’in bu âyetinin yorumu sadedinde, Allah’ın kendisine bir hastalık verdiği ve yanına her gelene bu sözü söylediği rivayet edilir. Evet, bu onun toplumu ifsat etmesine karşı kendisine verilen bir tecrit cezası idi.
Şimdi bütün bunlar, bizim düşüncemiz ve hizmet felsefemiz adına ne ifade eder, bunlardan istifade edilecek şey nedir? sorusuna gelince; evvela, bizim içimizde de her zaman bu türlü şeylerin cereyan edebileceği mülâhazası ile, Kur’ân’ın o kıssadaki hikmetleri bu istikamette değerlendirilebilir. Meselâ, biz de hep başımızdaki büyüklerimize saygı duymuşuzdur. Bu bağlılık ve saygı, bir yerde velilere, kutuplara, gavslara bağlanma da olsa, ayarı kaçırıldığı zaman farklı düşüncelere yol açtığı olmuştur. Bir misal arz etmek gerekirse; Hz. Ömer, Halid b. Velid’i komutanlıktan azleder ve gerekçe olarak da, halkın, elde edilen zaferleri Halid’in şahsından bulmasını gösterir.. evet bazıları bu düşüncelerinde o kadar ileriye gitmişlerdir ki, cephe, Halid’in bulunduğu cephe ise gideriz; yoksa “hayır” diyebiliyorlardı. Oysaki Müslümanlık adına cihad her cephede yapılmalı ve herkes cihada iştirak etmelidir. Halid ise, bir fâni ve herkes gibi bir insandı. O olsa da, olmasa da cihad devam edecekti. Nitekim Halid’in dalgalandırdığı bayrağı daha sonraları Ukbe b. Nâfi, Ahnef b. Kays ve daha nice fatih komutanlar, İstanbul’a kadar taşıyabildiler.
Evet, bazı kimseler, tamamen şahıslara bağlanmış, her şeyi onlarda görmüş ve onlara bağlanmış.. onların tutmasıyla yerlerinde kalıp çizgilerini koruyabilmiş.. ve o zatların ayrılmasıyla da hemen inhiraf edivermişlerdir. Hususiyle de, şahısların yerini şahs-ı mânevînin aldığı günümüzde, topluluktan ayrıldığı zaman varlığını koruyamayacak, tek başına kalmanın dezavantajlarını ve risklerini göğüsleyemeyecek kadar zayıf karakterler için bu husus çok önemlidir. Burada bir misal teşkil eder mülâhazasıyla, bir zamanlar yaşadığım bir olayı anlatmanın yararlı olacağını düşünüyorum; Üstad’ın vefat ettiği yıllarda ben Edirne’de bulunuyor idim. Onun vefat haberini duyar duymaz kendi kendime: “O henüz misyonunu eda etmedi, şimdi cemaat arasındaki vahdet-i rûhiye nasıl korunacak..” vb. düşüncelerle, ciddî bocaladım ve bir sarsıntı yaşadım. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 3/185; Enbiya, 21/35; Ankebût, 29/57) buyuruyor; öyle ki bu devvâr-ı gaddarın elinden Azrail dahi kurtulamayacaktır. Ne var ki, ben ve benim gibilerin yıkılışının arkasında, Hz. Ebu Bekir (ra) düşüncesi olmalıydı; Efendimizin (sav) vefatı hengâmında, Hz. Ömer’in dahi, “Kim Muhammed öldü derse, onun boynunu alırım.” dediği bir hengâmda o, kürsüye çıkmış, “Kim Hz. Muhammed’e inanıyorsa bilsin ki O ölmüştür. Ama kim Allah’a inanıyorsa bilsin ki Hay ve diri olan O’dur.” demiş ve büyük bir idrak, firâset ve sebat örneği sergilemişti.
Evet, bizler doğrudan doğruya Allah’a iman duygusuna düğümlenmiş bulunuyoruz. Bu duygu ve düşüncemiz daimî olmalıdır. Fâni varlıklara bağlananlar ve her şeyi onlarla kaim görenler bilmelidirler ki, onlar bugün olmasa da yarın mutlaka göçüp gideceklerdir. Dolayısıyla da her iş, herkesin göçüp gitmesine göre plânlanmalıdır. Bu demek değildir ki, o insanların zâtî hiçbir değeri yoktur; hayır kat’iyen öyle değildir; herkesin ayrı bir yeri vardır; ancak bu yerin dışında da kimseye bir değer atfedilmemelidir. Meselâ; bizim Efendimize (sav) saygımız sonsuzdur; ama bu saygı hiçbir zaman Allah’a olan saygımızın önüne geçmemelidir. Çünkü Efendimiz (sav) dahi Kelime-i Tevhid’de, kendi ismini “Lâ ilahe illallah” sözünün önüne geçirmemiştir.
Evet, her zaman güçlü pazularla sevk ve idare edilenler veya bir kısım kudsî me’hazlere bağlı kalarak hayatlarını idame ettirenler, o me’hazlerin ufûlüyle inhiraflar yaşayabilirler. Bu açıdan Hz. Musa’nın çıkabilecek hadiselere karşı temkin ve tedbiri yerindedir; vâkıa yetmiş tane seçilmiş insanı alıp gitmiş ama, onların yerini dolduracak Hz. Harun’u (as) da yerine halef bırakmıştır. Hz. Harun (as), öyle hayırlı bir kardeştir ki; İsrail kaynaklarına göre Hz. Musa’dan sekiz yaş büyük olmasına rağmen, ikinci bir adam olarak çok önemli bir misyon eda etmiştir. Hz. Musa (as), Cenâb-ı Hak’la mükâlemesinde: “Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver. Kardeşim Harun’u” (Tâhâ, 20/29, 30) demiş ve kendisine yardımcı olarak onu istemiştir. Bu istek, Hz. Musa (as)’a ait bir terbiye olabileceği gibi, Hz Harun’un maksadını rahat anlatma düşüncesinden de kaynaklanabilir. Zira Hz. Harun, duygularını anlatmakta da rahattı. Başka bir âyet-i kerimede de: “Kardeşim Harun’un dili benimkinden daha düzgündür. Onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle gönder. Zira bana yalancılık ithamında bulunmalarından endişe ederim.” (Kasas, 28/34) demişti ki, bunlar birbirlerini tamamlayan hususlar sayılabilirler. Hz. Musa’nın (as) vahiy ile konuşmanın dışında duraklaması, tutuk olması O’nun peygamberliğinin bir mucizesi olabilir. Çünkü dili sadece vahyi konuşur. Nitekim Efendimizin ümmiyeti de kendisine ayrı bir derinlik kazandırıyordu. Ayrıca Hz. Musa (as), Firavun’un sarayında neş’et etmiş olmanın hâsıl ettiği psikolojik bir ruh hâleti itibarıyla etkilenip konuşurken daha temkinli olacağı, hatta böyle bir ruh hâlinin bir takım sürçmelere bâdî olacağı mülâhazası ile, hayatında Firavun’u hiç tanımamış ve hiç tesirine girmemiş, fakat ona karşı sürekli bilenmiş, serâzat ruhlu Hz. Harun’u kendisine yardımcı istemesi gayet yerindedir.
Bu hususla alâkalı yine İsrail kaynaklı, fakat bizim kitaplarımıza da girmiş bir takım bilgiler var; anlatılanlara göre “Hz. Musa daha sarayda bir çocuk iken, Firavun: Bu çocuk çok şey biliyor, kendi yaşını aşkın hareketlerde bulunuyor, bir gün gelir bizim başımıza gâile açabilir endişesiyle, onun önüne ateş koyuyor. Allah da Hz. Musa’nın ateşi ağzına koymasına müsaade ediyor ve Hz. Musa’nın dili yanıyor, dolayısıyla da kısmen kekeme oluyor. Bu, bana göre kat’iyen doğru değildir. Zira peygamberliğe ait vasıflardan biri de, her türlü ayıptan münezzehiyettir. Buna göre, bir peygamberin yüzünde başkalarının dikkatini çekecek “ben” dahi olamaz. Hepsi derecesine göre birer erkek güzeli ve müşekkel birer insandırlar. Onlar iffetli, günahsız, doğruyu konuşan ve emin oldukları gibi, ayıptan da münezzehtirler. Yine onların devamlı bir hastalık ve bir rahatsızlıkları da olmaz. Hz. Eyyub’un (as) rahatsızlığı, muvakkat bir imtihandır. Netice olarak diyebiliriz ki, Hz. Musa’nın (as) dilinde kekemelik yoktu. Bizim belki hiçbirimizin dilinde kekemelik yok ama, yine de çoğu dualarımızda o büyük peygambere (Hz Musa) iktidâen, “Rabbim! Yüreğime genişlik ver, işimi kolaylaştır. Dilimden şu bağı çöz ki sözümü anlasınlar.” (Tâhâ, 20/25-27) şeklinde yakarışta bulunuruz. Firavun’un karşısına çıkacak olan bir Allah elçisinin, bütün bunları Allah’tan istemesi gayet normaldir. Hatta, “Dediler ki Rabbimiz! Doğrusu biz, onun bize aşırı derecede kötü davranmasından yahut iyice azmasından korkuyoruz” (Tâhâ, 20/45) âyetinde ifade edilen Hz. Musa’nın (as) ve Hz. Harun’un korkması da bu yüzden olabilir.
Hz. Musa’nın (as), Hz. Harun’u (as) halef olarak bırakmasının Kur’ân-ı Kerim’de genel bir prensip olarak nazara verilmesi, toplumun hiçbir zaman başıboş bırakılmaması gerektiği esasını vurgular. Aslında buradan istinbat edilecek şey de bu olsa gerek. Yani muvakkaten dahi olsa toplumun lidersiz kalmaması, liderin bir yere ayrılması hâlinde halkı idare edebilecek bir temsilcinin seçilmesi gerekmektedir. Bunun bir esas olup olmaması, peygamberlerden sonra, Efendimizin ashabının tavırlarından istinbat edilmesi mümkündür. Bir kere başta Hz. Ebu Bekir (ra), kendisinden sonra Hz. Ömer’i tavsiye etmiş ve O’nu halef bırakmıştır. Kaldı ki Efendimiz (sav) de, savaşa çıktığı zamanlarda yerine bazen Hz. Ali’yi, bazen de Ümm-ü Mektûm’u halef bırakmıştır. Bir defasında Hz. Ali’nin, “Siz savaşa gidiyorsunuz beni ise çocukların ve kadınların başında tıpkı bir kadın gibi bırakıyorsunuz.” demesi üzerine, halef olmanın da önemli bir pâye olduğuna işaret sadedinde: “İstemez misin yâ Ali, benim nezdimde Hz. Harun’un Musa’ya nispeti gibi olasın.” cevabını vermişlerdir. Yani o nasıl Musa’nın veziri ise, sen de benim vezirimsin demektir.
Burada vurgulanan bir ikinci husus da, geride bırakılan halefin, her yönüyle boşluk bırakmayacak birinin olması; yani liyâkatli ve asılın yerini dolduracak birinin olmasıdır. Çünkü emir ve tavsiyelerle iş, bir yere kadar götürülebilir ama, halefin şahsî karizması, performansı bunlardan çok daha önemlidir. Bu özellikler, toplumun itaat ve inkiyat anlayışı adına oldukça ehemmiyetlidirler. Ayrıca bu, insanlığa faydalı olmaya çalışan günümüzdeki inanan gönüller açısından da çok önemlidir. Evet, sık sık arzetmeye çalıştığımız gibi, iman ve Kur’an davasına gönül vermiş nice irşat eri, çoğu defa istidat ve kabiliyetleri göz önünde bulundurulmadan, kendilerinden yüce ve yüksek vazifeler bekleniyor. Oysa ki onları tavzif eden ne Hz. Musa’dır, ne de Efendimiz (sav). Dolayısıyla kriterler, bazen doğru olmayabilir ve dolayısıyla da bir takım yanlışlıklar yapılabilir. Ancak, madem o şahıslar gönderilmiş ve belli konumlara getirilmişler; iradelerinin hakkını verip göbeklerini çatlatırcasına çalışmalı ve mutlaka bulundukları konumun hakkını yerine getirmelidirler. Aksine, meselenin sadece tavzif ve tavsiye plânında bırakılması durumunda, bütün zaaf ve beceriksizlikler, onları tavzif eden insanlara râci olur ki, bu da işin temelden sarsılması demektir.
Halef, kendisinden evvel gelen selefin bütün misyon ve vazifelerini yerine getirebilecek kişi demektir. Böyle birinin her şeyden evvel ıslahçı ve uzlaşmacı bir yapıda olması ve herkesle iyi geçinmesi çok önemlidir. Herkesle kavga eden, hiçbir kesimle münasebet tesis edemeyen birinin, insanlar arasında arabuluculuk vazifesi yapması beklenemez. Hz. Ali (ra), fitnelerin her tarafta kol gezdiği ve denizlerin dalgaları gibi birbirinin üzerine yürüdüğü çok kritik bir dönemde bile, o korkunç hadiseleri çok rahatlıkla bastırabilmiştir. Nehrivan’da zatını ve saltanatını tehdit eden Hâricîler’in toplanması üzerine kendisine, “Kılıçlar gayzla bileniyor, hançerler zehirleniyor, atlar mahmuzlanıyor ve bunlar hep senin üzerine saldırmak için yapılıyor. Şimdi tam zamanıdır; eğer üzerlerine yürürsen işlerini bitirirsin.” dendiğinde o, şu cevabı verir: “Onlar gelip benim üzerime silah çekmedikten sonra ben öyle bir şeye teşebbüs edemem. Onların bana gelmeleri mümkündür; ama bana karşı silah kullanmadan nasıl onların üzerine gider, cinayet işlerim!” Evet, Üstad’ın dediği gibi imkân ayrıdır, vukuat ayrı. Ebû Hanife Hazretleri, o açık ve engin mantığı ile, diğer mezhep imamlarına muhalif olarak, Hz. Ali’nin bu düşüncesini fıkhında esas alır ve der ki, “Yol kesiciler size hücum etmedikleri sürece, ihtimale binaen siz onların üzerine gidemezsiniz.” Hz. Ali ile perçinleşen ve asırlarca İlhanlılar, Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar hukuk sistemlerinde önemli bir yeri olan Ebû Hanife fıkhının günümüzdeki demokrasi anlayışından ne kadar ileride olduğunu bilmem ki hatırlatmaya gerek var mı! Üstad, bunu bir yerde: “Fitnelerin kol gezdiği dönemde Ali gibi bir insan lâzımdı ki dayanabilsin ve dayandı.” der. Evet, halef dediğin Hz. Harun gibi, Hz. Ali gibi olmalı!..
Burada üzerinde durulması gerekli bir diğer mesele de, insanlar kendilerini böyle bir hizmete yeterli görseler de, yine vazifeye talip olmamalıdırlar. Nitekim Hz. Harun’un bu mevzuda herhangi bir isteğinin olduğu bilinmediği gibi, Hz. Ali’nin isteği de söz konusu değildir. Evet bu vazife, onu harîsâne isteyen insanlara verilmez. Çünkü harîs insanın onu ne şekilde kullanacağı belli değildir. Bu açıdan da bizim bu kıssadan alacağımız ders çok önemlidir. İnsanlarda, onların benliklerinden kaynaklanan “Neden ben değil de falan şahıs? Ben bu vazifeyi yapamaz mıydım?” vb. düşünceler her zaman bulunagelmiştir. Oysaki bu tür düşünceler, peygamberlik dâvâsının mirasçıları olma yolunda bulunanlar için çok mezmûm, hatta hiç düşünülüp akıldan dahi geçirilmemesi gerekli olan bir şeydir. Aksine sürekli başkaları nazara verilmeli ve: “Neden benim üzerimde bu kadar duruluyor, falan şahıs bu işi daha güzel becerir.” denmelidir. Zaten İslâmî terbiyenin gereği de budur.
Kaldı ki Efendimiz de, bu hususta ısrarlı olanları sürekli ikaz etmiş ve bu arzudan vazgeçirmeye çalışmıştır. Meselâ bir defasında, Hz. Abbas (ra) gelip imâret istediğinde -ki belki bu o büyük sahabinin hakkıydı; zira siyer kitaplarının bize verdiği bilgilere göre ilk inananlardandır ve Efendimiz hesabına Mekke’de gözdü, kulaktı.. ve çok ağır şartlar altında Efendimiz’le alâkalı çok önemli hizmetler görüyordu- Efendimiz (sav), hemen karşı çıkmış ve: “Biz bu vazifeyi isteyene vermeyiz.” buyurmuştu.
Bir başka sefer kendisine Ebu Zer (ra) gelip aynı talepte bulununca, “Sen zayıf bir insansın. Bu vazife de ağır bir iştir; sen götüremezsin.” der ve reddeder. Bütün bunlar, vazifenin istenmeyeceğini, verildiğinde de kerhen kabul edileceğini göstermektedir. Ancak bu meselenin de bir istisnası vardır; şayet o vazifeyi sizin ölçünüzde yapabilecek başka bir Müslüman yoksa, -Hz. Yusuf’un Kıptîler içinde vazifeye talip olduğu gibi ki, “Beni ülkenin hazinelerinin bağına tayin et; çünkü ben (onları) çok iyi korurum ve bu işi bilirim.” (Yusuf, 12/55) demişti- böyle bir durumda talepte mahzur olmayabilir. Hz. Yusuf (as), bu sözü hiçbir müslümanın olmadığı, peygamberlik esintilerinin bulunmadığı, Allah’ın bilinmediği bir yerde imarete talep sadedinde söylemişti. Bu ölçüye göre bir yerde o işi temsil edenler varolduğu sürece, bizce talip olunması gerekli olan şey, belediye başkanlığı yerine çöpçülük olmalıdır. Bu yapılabildiği oranda kavgadan uzak kalınır ve inşallah “eslih; ıslah et.” (A’raf, 7/142) gerçeği tahakkuk eder.
Hz. Harun’un fıtratına gelince; Hz. Musa (as) mustafa (seçilmiş) bir insan olduğuna göre, O’nun halefi de aynı şekilde seçilmiş ve temiz bir fıtrata sahip olması gerekir. Esasen Hz. Musa’nın kendi yerine onu seçip halef bırakması, bu konuda bir İlahî intihabın söz konusu olduğu esprisini hatırlatmaktadır. Meselâ; siz Allah’a çok dua eder, falan şahsa şunu ver-bunu ver.. dersiniz, ama onların hiçbiri verilmez. Çünkü onun liyâkati yoktur. Hz. Harun’un halef olarak seçilmesinde ise, her iki intihabın, yani hem Hz. Musa’nın intihabındaki isabetin hem de Allah’ın icabetinin tevafuku vardır. Hz. Harun, Hz. Musa’nın kriterlerine göre herhalde yatıştırıcılığı, arabuluculuğu yönüyle çok önemli bir zat idi ki, onun bu vasfına işaret ederek “Kavmimin içinde benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yoluna girme.” (A’raf, 7/142) deyivermişti. Bu da, Hz. Harun’un (as) o meselenin eri olduğunu gösterir ki, o zaman da Hz. Musa için, böyle bir zatı kendi yerine halef bırakmasından daha tabiî bir şey olamazdı.
Diğer bir husus da, yine Hz. Harun’un fıtratında uzlaştırıcı bir tavır var idi ki, Hz. Musa ona: “Eslih”; yani ıslahçı ol, rıfk ile muamele et demişti. Zannediyorum Hz. Harun da bu nasihatleri tam tuttu ve o toplum içinde ıslahçı olmaya çalıştı. Bütün bunları, Hz. Musa’ya söylediği, “Anam oğlu! Bu kavim beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Şimdi gel, düşmanları bana güldürme ve beni bu zalim kavimle beraber tutma.” (A’raf, 7/150) sözlerinden anlamak mümkün. Cenâb-ı Hak, Uhud savaşından sonra Efendimize hitaben: “Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz ashap, etrafından dağılıp giderlerdi.” (Âl-i İmrân, 3/159) buyurmaktadır. Bu, sen böyle değilsin, öyleyse karakterinin gereğini yerine getirdin demektir. Hiddetli, şiddetli olduğu her halinden belli olan bir insana, rıfk ile muamele et, ıslahçı ol demenin bir mânâsı olamaz. Onun ıslahı olsa olsa, Hz. Halid’in ilk İslâm’la şereflendiği günlerde, henüz sadrına sinesine imanı sindirememiş Ebu Süfyan’a, “Senin kelleni alırsam kafanda hiçbir şüphe kalmaz ve tastamam Allah’a inanırsın.” demesi gibi olur. Günümüz dünyasında güç ve kuvveti elinde bulunduran kimselerin, herhangi bir yerdeki fitne ve fesadı önlemede, tenkile başvurmaları da onların bu kabil sulh felsefelerinden kaynaklanıyor olsa gerek. Onların bu felsefesine göre, bir köyde bir şaki varsa, o şaki yüzünden bütün bir köyün kökünü kazırsanız hiçbir problem kalmaz. Hâlbuki böyle bir düşünceyi ne günümüz insan haklarıyla ne de demokrasi anlayışıyla bağdaştırmak mümkündür.
Yeterlilik ve sağlam karakter çok önemlidir; Hz. Harun halef olarak seçilir, ama gerçekten onda fevkalâde denecek ölçüde iyiyi, güzeli, mükemmeli temsil kabiliyeti vardır. O’nun, Hz. Musa’nın yokluğunda toplum içinde çıkan olaylara fiili müdahalede bulunmaması, o esnada öyle olması gerektiği için pasif mukavemet şeklinde anlaşılmalıdır; ama buna kat’iyen pasiflik de denmemelidir. Biz bazen pasif mukavemetle aktif mukavemeti birbirine karıştırabiliriz. Meselâ, günümüzde siyasilerin meydanlarda nutuk atmaları, milleti siyasi zemine çekmeleri aktif mücadele gibi görünebilir. Buna karşılık Bediüzzaman’ın ve Gandi’nin hareket ve hamleleri birer pasif mukavemet şeklinde algılanabilir. Oysaki durum hiç de öyle değildir. Eğer Hint halkı, Gandi’nin muarızlarının yolunda mücadele verseydi, belki de kat’iyen netice elde edilemeyecekti. Bu itibarla da Gandi, pasif olarak değerlendirilmemelidir. Zira fert ve toplumu, insanlık semasına, rıza ufkuna ulaştırma yolunda selâmetle yol alabilmek ve neticeye ulaşabilmek için, çok yüksek tepeleri aşmak, çok virajlı yolları geçmek gerekir. Değilse kendinizi beyhude tüketmiş olursunuz. Aynı şekilde Bediüzzaman Hazretleri de, büyük sabır isteyen, sevgi, müsamaha ve mülâyemet yolunu seçmiştir. O, milleti, akıbeti meşkûk, macera sayabileceğimiz mücadelelere salmaktan hep tevakkî içinde bulunmuştur. O gün toplumun değişik kesimlerinde eğer Müslümanlığı temsil adına bazı kimseler yetişmişse bu, Bediüzzaman’ın onların içine saldığı ümitle olmuştur. Evet, onun, yanına birkaç kişi alarak ders okuması ve telif edilen eserlerini etrafa dağıtması, ümitsizlikten inkisara düşmüş olan insanların tekrar intibaha gelmesine vesile olmuş ve onlara; “Bunlar yapılabiliyorsa ne diye ümitsizliğe düşeceğiz.” dedirtmiştir.
Gerçi siz, Bediüzzaman’ı sadece bir kısım imanî meseleleri anlatan, bir kısım sorulara, şüphe ve tereddütlere cevap veren eserlerin yazarı olarak görür ve öyle değerlendirirsiniz; bu bir yanıyla doğru ama eksiktir. O, bu hususlar gibi daha bir kısım hizmet düsturları ile milletin önüne geçip hizmete yönlendiren önemli bir mürşittir. Evet, o bir hizmet dâhîsi ve hakikat-i Ahmediye’nin de bir müfessiridir. O, hem Museviyet hakikatinin, hem Îseviyet ruhunun, hem de Muhammediyet gerçeğinin önemli bir temsilcisi ve çok geniş dairede hizmet veren bir hizmet eridir.
Bu yüzden biz bazı şeyleri bilemeyiz; şayet Hz. Harun güç kullansaydı, o toplum içinde savaş çıkabilirdi. O, Hz. Musa’nın (as) dönmesini bekledi ve böylece insanlar Hz. Musa’nın mazhariyetine bir kez daha şaşıp hayretler yaşadı ve mütereddit, mütehayyir olanlar da yeniden Hz. Musa’yı bir kere daha tanıdılar. Evet, bir bünye içinde kokuşan ve çürüyen azalar gibi, o cemaat içinde buzağıya tapanlar da Hz. Musa’nın; “Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaradanınıza tevbe edin de nefislerinizi (kötü duygularınızı) öldürün..” (Bakara, 2/54) ifadesiyle yeniden temizlenip tevbe ettiler.
Kur’an’daki Kıssalar 5 dk.
Kur’an’da ki kıssalara bakış açımız nasıl olmalı, onları değerlendirmede nelere dikkat etmeliyiz?
Kur’ân, ezelden-ebede insanlığın ışığı, rehberi, ruhu ve destanıdır. Bu itibarla onda yer alan her şey, kıyamete kadar bütün insanlığı ilgilendirir. Kur’ân’daki kıssalara bu açıdan baktığımızda, bizim onlardan aldığımız ve alacağımız derslerin, ibretlerin olduğu ve olacağı da muhakkaktır. İşte bu yönüyle kıssaların anlatılmasının temel sebeplerinden biri daha belirlenmiş olur. Ancak, kıssalar bu açıdan tahlile tâbi tutulurken, şu hususun da unutulmaması gereklidir; kıssalar zaman, mekân, şahıs ve toplumlarla mukayyet hadiselerdir. Bizim onlardan gerekli dersi alabilmemiz, bu üç unsurun gözetilmesi ile mümkündür. Yoksa onları genelleme içinde ele alıp, zamanımıza indirgediğimizde, başka bir tabirle vak’aların tarihî, siyasî, askerî, coğrafî, kültürel ve dinî arka plânını gözardı ettiğimizde, ulaşacağımız neticelerin yanlış olacağı da izahtan vârestedir. Bu küllî hakikat mahfuz, Kur’ân’a ait bir hususu vurgulamak isterim; Kur’ân, bahsini ettiğimiz kıssaları öyle bir üslup ve şive ile bize sunar ki, insan hemen ondaki bu zamanüstü edada kendine hitap edildiğini anlar ve muhatap tavrına girer. Yani zaman, mekân, insan faktörlerine takılmadan, ondan gerekli olan mesajı alabilir. Ne var ki, bunun, herkesin yapabileceği çok kolay bir şey olmadığı da açıktır.
Zamanüstülük meselesiyle alâkalı şöyle bir yaklaşım uygun olsa gerek: Allah (c.c) mazi, hâl ve istikbali birden ihata eden bir Zat-ı Ecell-i A’lâ’dır. Zaten zamanı yaratan da O’dur. Kur’ân’ın evrensel ve kıyamete kadar bütün insanlığın model ve rehber kitabı olmasından ötürü, Allah (c.c) bütün insanlığı hesaba katmış, onların hayal ve kurgu dünyalarını dahi istiab edecek ölçüde, anlattığı kıssa veya verdiği mesajları değişik kalıplara dökmüştür. Kur’ân’a zamanüstülük kazandıran da her hâlde onun bu özelliğidir. Ama yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, herhangi bir kıssanın gerçek anlamda değerlendirilebilmesi, onun ön ve arka plân şartlarının bütününün gözetilmesi ile mümkündür.
Bazı kıssalar Kur’ân’da değişik yerlerde ve defaatla anlatılmaktadır. Dikkat edildiği takdirde, ilgili kıssanın anlatıldığı her yerde, başka bir yanına vurgu yapılmakta, vurgu yapılan yer ön plâna çıkartılarak, mevzûun ana temasını oluşturmaktadır ki, bu hususun gözden uzak tutulmaması gerekir.
Kıssalarda dikkatimizi çeken bir diğer özellik; kıssalarda anlatılan hakikatlerin, Allah Resûlü (s.a.s.) döneminde de az veya çok var olmasıdır. Mesela, Hz. Lut kavminde livatacılık, Hz. Şuayb’da tefecilik veya daha genel bir ifadeyle ticarî ahlâksızlık gibi unsurlar bunlardandır. Aynı şeyler Efendimiz’in içinde neş’et ettiği toplumda da vardı. Bu meselenin işaret ettiği bir husus da, Efendimiz (s.a.s.) câmî bir peygamberdir. Bu, O’nun taşıdığı sıfatlarda böyle olduğu gibi, ortaya koyduğu sistem itibarıyla da böyledir. Bu ise, Hz. Âdem’de icmal edilip, Efendimiz’e kadar gelen peygamberlerle tafsil edilen meseleler ve sıfatlar, Efendimiz’de tekrar icmal ediliyor demektir. Ve bunun bir adım ötesi, bunlar ümmet-i Muhammed’de, ümmet-i Muhammed’le tekrar tafsil edilecektir. Ümmet-i Muhammed’de dediğimiz sıfat, ümmet-i Muhammed’le dediğimiz şey bir mesele veya sistemdir. Zaten teknik ve teknolojik gelişmeler, muhabere ve muvasala -telekomünikasyon ve ulaşım- vasıtalarının gelişimi bunun alt yapısını hazırlamış durumdadır. Dünya artık bugün herkesin bildiği ve kullandığı bir kavram ile global bir köy haline gelmiştir. Sınırlar ister-istemez farklılaşmış ve millî kültür, örf, âdet vb. millî damgasını vurduğumuz çok şey bir dengelenme sürecine girmiştir. Bu husus gelecekte idarî sistemlere de yansıyacaktır.. ve daha şimdiden yansımaya da başlamıştır.
Tekrar sadede dönecek olursak, Kur’ân kıssalarının, yukarıda kısaca bahsettiğimiz unsurların gözetilerek okunması ve değerlendirilmesi bana çok önemli geliyor. Evet, Kur’ân’ı tebliğ ve temsille mükellef insanların, her âyetten mesajlar çıkartıp, onu hayatlarına tatbik etmeleri gerekmektedir. Bu da, her şeyden önce Kur’ân’ı, kendine nâzil oluyormuşçasına okumakla mümkündür ki böyle bir okuyuş Kur’ân’ı anlamada merdivenin ilk basamağı sayılır. Şahsen ben, değil Müslüman Türk milleti, bütün bir İslâm âleminin daha bu basamağa bile adım atamadıkları kanaatindeyim. Tabiî, İlahî inayetin desteklediği şahsiyetler müstesnâ.
Kutbu’l İrşâd 5 dk.
Kutbu’l-irşâd ne demektir?
Kutbu’l-irşad, tasavvuf erbabınca kullanılan bir terimdir.. ve seyr ü süluk yoluyla ulaşılan belli bir mesafeden sonra, belli bir makamı ihraz eden insana verilen isimdir. Bir benzetme ile meseleye daha da açıklık kazandırabiliriz: Kâbe, yeryüzünde Sidretü’l-Münteha’nın izdüşümüdür. Yani onun, asliyete göre zilliyet, külliyete göre cüz’iyet ölçüsünde bir uzantısıdır. Bu iki hakikat, aslında bir vâhidin iki yüzünden ibarettir. Şu kadar ki, birinin zahirî, haricî varlığı bu âlemde; diğerininki ise şehadet âlemi haricindedir. Hz. Muhammed (sav) ise, -ki buna, Hakikat-ı Ahmediye’ (sav) demek daha uygundur- hakikat-ı Kâbe’nin yeryüzündeki eşi ve ikizidir. Bu ikisi -tabir caizse- aynı döl yatağında birlikte bulunmuş ve tev’em (ikiz) yaratılmış varlıklardır. Hz. Muhammed (sav) dar-ı bekâya irtihal edince, onu bu dünyada temsil eden de Allah ile irtibatları kavi büyük insanlardır. Onlar, mazhariyetleri ve misyonlarıyla, bir bakıma yeryüzünde âdetâ Kâbe konumundadırlar. Ehl-i tahkikin beyanına göre, bazen onlar Kâbe’nin etrafında, bazen de Kâbe onların etrafında döner. İşte böylesi kişilere Allah’ın matmah-ı nazarı anlamında ‘Kutub’ adı verilir. Bu kişiler bulundukları mekânda, her zaman mevcudiyetlerini hissettiren, şeytanların uykularını kaçıran, bir kısım insanların vehimlerini izale eden, toprağın kuvve-i inbatiyesi gibi kudsi bir güce sahiptirler. Yine bunlar, hep tazarru ve naz u niyaz makamında bulunmaktadırlar. Allah böylelerinin bakışları ile kâinata bakar, merhamet veya gadap eder.
Kutub makamının bir adım ötesinde ‘gavsiyet’ makamı yer alır. Bu makamı ihraz edenlerin en büyük özelliği, tasarruflarının öldükten sonra da devam etmesidir. Her gavs bir kutuptur, fakat her kutub bir gavs değildir. Öyleleri de vardır ki, bu her iki makamı bünyesinde cemetme bahtiyarlığına ermiştir. Zannediyorum ‘kutbu’l-irşad’ işte bu iki makamı birden ihraz etmiş ve halkı irşada me’zun insanlara verilen isim olsa gerek..
Bu açıdan kutbu’l-irşada; hakikat-ı Ahmediyeyi tamamıyla temsil eden, dolayısıyla da hakikat-ı Muhammediye’ye namzet olan insan nazarıyla da bakılabilir. O, bütün insanlığın iç âlemi itibarıyla, yani kalbi, ruhu, vicdanı, hissi ve letaif-i maneviyesiyle mercii sayılan bir ‘menhel-i azbi’l-mevrûd; cennet kevserleri ölçüsünde tatlı su kaynağıdır.’ Ve insanlığı sahil-i selamete çıkaracak bir rahmet ve ışıktır. Bu yönüyle ona, yeryüzünde tevhid güneşi denir. Herkes kendi istidadı veya elindeki kovasının büyüklüğü/küçüklüğü ölçüsünde ondan istifade edebilir. Öyleyse kutbu’l-irşad, misyonu, konumu ve zâtı itibarıyla diğer velilerden en az üç kademe daha ileridedir.
Başkalarının onları tanımasına veya sair velilerden ayırt etmesine yardımcı olacak belirgin özellikleri yoktur. ‘İnsanlar arasında, insanlardan bir insan olarak bulunurlar.’ Ne var ki, hassas ruhlar, liyakatli kişiler bunları hemen sezer ve âdetâ bir mıknatısa kapılmış gibi, onların cazibelerine kapılıverirler. Bu özellikleri itibarıyla de onlar, etraflarına sürekli nur neşrederler. Hakkı aramak için yollara dökülenler de bunların cazibe-i kudsiyesi içine girer ve o dairede bütün bütün erir giderler.
Bütün bu değerlendirmeler nazara alındığında; bu kudsî me’hazlara sırt dönmekten daha öte bir talihsizlik olamaz denilebilir. Bana göre, bu kaynaklara müracaat etmeden yollara dökülenler, niyetleri ne kadar da samimi olursa olsun, çöllerde tek başlarına, rehbersiz yolculuk yapan insanlar gibidirler. Hatta bu kişilerin şahsî ibadet ve taatleri ne kadar çok da olsa, bu feyiz kaynaklarından yararlanmadıkları için, ileride dünyevî başka câzibe noktalarının câzibelerinden kurtulamayıp, yollarda kalabilirler. Hatta ibadet ü taatı bu denli çok olmayanlar, yüzleri bu ışık kaynaklarına dönük oldukları için, kayma ihtimalleri onlara göre daha azdır.
Ayrıca, bu tür insanların daire-i kudsiyeleri içinde bulunma, onlar gibi olma noktasında insana aşk, şevk ve ümit verir. Zira bunlar ideal insan olup, her Müslümanın hedefi olabilecek makamlarda bulunmaktadırlar. Bir diğer ifadeyle bunlar, bizim gibi sıradan insanlar için birer gaye-i hayaldirler. Zaten bu dünyada gaye-i hayali olmayan kişilerin, dört ayaklı behaimden farkı da yoktur. ‘İki günü müsavi olan, aldanmıştır’ beyan-ı Nebevisi, herhalde bu hakikata işaret etmektedir.
Hasılı, kutbu’l-irşad, kâinatın mânâ, mahiyet ve muhtevasını anlatan, yeryüzünde Cenâb-ı Hakk’ın matmah-ı nazarı, kutb ve gavs makamının sahibi bir hakikat eridir.
Lafzullah ve Tedâî Ettikleri 5 dk.
‘Allah (cc), esmasıyla malum, sıfatlarıyla muhat, zâtıyla mevcud u meçhuldur.’ sözünü açar mısınız?
Lâfz-ı Celâle olan Allah’ kelimesi, Cenâb-ı Hakk’ın zâtının ismidir ve bu isim, O’nun bütün esma-i hüsnasını ihtiva etmektedir. Üstad’ın ifadesiyle, ‘Allah (c.c), esmasıyla malum, sıfatlarıyla muhat, zâtıyla mevcud-u meçhuldür.’
Hakâik-i eşyâ, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin birer tecellisidir. Kâinattaki o büyüleyen ışık ve renk kuşağı, o nakış ve sanat eserleri, hâsılı eşya adına ortada bulunan her şey, hakâik-i esmâ-i İlâhiyedir. Bu tecelliler, bir sinema perdesinde kare kare alınan değişik resimlerin peşi peşine gelmesi sebebiyle kopukluğun hissedilmemesi gibi, herhangi bir inkıtaa ve inkisara uğramadan, peşi peşine ve sürekli devam eder durur. Evet varlık, esmâ-i İlâhî sağanağı karşısında, melekût regülasyonlarından geçerek, kendine has bir şekillenme içinde belli bir tecelli odaklaşmasıdır.
Allahu Teala’nın isimlerinin dışında bir de sıfatları vardır ki, bu sıfatlar, O’nun isimlerinin kaynağını teşkil etmektedir. Mesela Cenâb-ı Hakk’ın ‘Mükevvin’, ‘Mukaddir’, ‘Musavvir’ gibi isimleri, ‘Tekvin’ sıfatından, kendi hayatını ifade eden ‘Hayy’ ismi de ‘Hayat’ sıfatından nebaan etmektedir.
Evet bu, bir yönüyle Cenâb-ı Allah’ın kendisiyle muhat olması demektir. Çünkü zatında Allah muhittir ve aslâ muhat değildir. Yani O, bütün eşyayı çepeçevre kuşatmıştır. O’nu aşkın ve hâriç hiçbir yer yoktur. O, her yerde hâzır ve nâzırdır. ‘O’nun kürsîsi bütün gökleri ve yeri kuşatmıştır.’ Evet O, muhittir, kuşatandır; dolayısıyla da kuşatılamaz. O’nun emir ve fermanları belli bir kürsîden gelmektedir. Allah Resûlü (s.a.s.)’nün nurlu beyanları içinde, ışık hızıyla trilyon sene ötelerde bulunan galaksiler ve galaksiler.. O’nun kürsîsine nisbeten çöle atılmış bir halka mesabesindedir.
Allah (c.c) zâtı ile de mevcûd-u meçhuldür. O’nun vücûdu kabul edilmeden mevcudattan bahsedilemez. Zira kâinatta mevcut bulunan başdöndürücü nizam ve ölçüler, O’nun ihtiyar ve takdirine delâlet ettiği gibi, bütün varlık da heyet-i mecmuasıyla, O’nun vücûduna delâlet etmektedir. Esasen, Hz. Vücûd’un kendine has ve enfes yorumları da vardır ama, ben meseleyi dağıtmak istemediğimden, müsaadenizle o konuya girmeyeceğim.
Mesnevi-i Nuriye’de de ifade edildiği gibi, Lâfz-ı Celâle, Cenâb-ı Hakk’ın bazı isimlerini ‘bi’l-mutabaka’, bazılarını ‘bi’l-iltizam’ ve bazılarını da ‘bi’t-tazammun’ ifade etmektedir. Meselâ ‘Hâlık’ ve ‘Rahmân’ isimleri, ‘Allah’ lâfzını bi’l-mutabaka ifade etmektedir. Hâlık, ‘Allah’tan başka yaratıcı yoktur’; Rahmân ise, ‘dünya ve ukbada insanları rahmetiyle kucaklayan’ demektir. Bazı isimler de vardır ki, Allah lâfzı, o isimleri bi’l-iltizam ifade eder. Allah lâfzının bütünleştiği o isimler söylenmezse, O’na bir nakise isnad edilmiş olunur. Oysaki Allah (c.c), noksanlıklardan münezzehtir. Cenâb-ı Hakk’ın bazı isimlerinde ise, bir tazammun söz konusudur. Yani Allah ism-i mübareki, Mâbud-u Mutlak ve maksud-u bi’l-istihkak unvanı olduğundan, bunları ihtiva eden bütün isimleri kuşatmaktadır. Öyleyse biz, ‘Allah’ dediğimizde aynı zamanda bütün esmâ-i İlâhiyeyi de söylemiş oluruz.
Hz. Ebû Hüreyre (r.a), esma-i hüsnâyı ‘doksan dokuz’ olarak rivayet eden tek ravidir. Daha sonraki asırlarda ise, esma i hüsna doksan dokuz olarak meşhur olmuştur. Aslında Kur’ân-ı Kerim’deki esma-i İlahî sayılacak olsa, doksan dokuzdan çok fazla olduğu görülecektir. İhtimal ki, o zaman Hz. Ebû Hüreyre’ye bildirilen esma-i İlahiye o kadardı veya aklında kalanlar bunlardı. Vakıa, Cevşen’de de, müfret ve mürekkep olarak Cenâb-ı Hakk’ın yüzlerce ismi vardır. Burada Goethe’nin şu enfes sözünü hatırlamak da zannediyorum yerinde olur. ‘Seni onlarca, yüzlerce isimle çağırıyorlar. Ey Mevcud-u Meçhul olan Zat! Seni binlerce isimle bile çağırsak, yine de zât-ı ulûhiyetin hakkında ciddi bir şey söylemiş olamayız.’
Evet, Cenâb-ı Hakk’ın zatının ismi olan ‘Allah’ lâfzı, ism-i hâs olduğu için bütün esma-i İlâhiyeyi tazammun etmektedir. O (c.c), isim ve sıfatlarıyla kâinatta her an tecelli etmekte ve kâinat da o başdöndürücü nizamıyla her dem bu hakikati haykırmaktadır.
Lütuf ve İhsanla İmtihan 5 dk.
Mü’minin, Rabbinden gelen lütuf ve ihsanlar karşısındaki tavrı nasıl olmalıdır?
Mü’min, kendisine gelen bütün lütufları, Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetinin bir ifadesi olarak görür. Bizdeki faziletler, lütuflar, ihsanlar, hep O’nun bağının gülleri ve çiçekleridir. Biraz tefekkür ettiğimizde bunların kat’iyen bizden kaynaklanmadığını hemen anlayıveririz. Evet, bizim yapıyor göründüğümüz her şeyi aslında O yapmaktadır. Zaten bunun aksine inanmayı da şirk kabul ederiz. Akidelerini; Sizi de ef’âlinizi de yaratan Allah’tır.'[1], ‘Allah dilemezse siz bir şey dileyemezsiniz.'[2] âyet-i,kerimeleriyle ‘Allah neyi dilemişse o olur, olmasını dilemediğiolmamasını dilediği şey de olmaz.'[3] beyân-ı nebevisinin şekillendirdiği insanlar, Allah’ın lütfettiği bunca nimetleri, öyle inanıyorum ki, kendilerinden bilmez ve kendilerine mal etmezler.
Allah’ın bu lütufları bizi, fahre, gurura, kibre değil; hamde, senaya ve Cenâb-ı Hakk’a itimada sevk etmelidir. Kaldı ki, zannediyorum vicdanlarımızda, Allah’ın bizleri hizmete muvaffak kıldığı gibi muhatapları da muvaffak kılacağı görünmektedir.
Müsaade ederseniz burada size bir hissimi arz etmek istiyorum: Bir vesileyle Avustralya’ya gittiğimde, aynı duygu ve düşüncenin bir araya getirdiği orada yaşayan bir kısım hamiyetli insanımız bir yurt temeli atmayı plânlamışlar, rical-i devleti çağırmışlar ve benim de konuşmamı istemişlerdi. Her ne kadar kaçtı isem de daha sonra bir-iki kelime konuşmak zorunda kalmıştım. Kürsüden indiğimde beni, o anda orada bulunan mübarek bir toplumdan bazı arkadaşlarla tanıştırdılar. Birdenbire başım döndü ve içim burkuldu ve, ‘Ya Rabbi, keşke bu topluluk onlara gelmiş olsaydı ve ben onları böyle mahzun görmeseydim. Keşke bunlar, bu yurdun kendilerine ait olmadığı hissini duymasalardı. Keşke ben onların yerinde olsaydım, onlar benim yerimde olsalardı.’ hissine kapıldım ve iki büklüm oldum. Ben şahsen bütün mü’minlerin de, insan olmamıza ve bu sebeple bir kısım hırslarımız bulunmasına rağmen böyle bir duygu ve düşünce içinde olmalarını arzu ederim. Evet, değil başkalarını hor-hakir görmek, onları kendilerinden daha iyi görmeli ve daha iyi bilmelidirler.
Kaldı ki zahiren hizmette muvaffak olmak, Allah indinde faziletli olmanın tek alâmeti ve şiarı da değildir. Bazen bir tek adamın hidâyetine vesile olmak, binlerce insanın hidâyetine vesile olma, binlerce müessese kurma kadar hayırlı ve bereketli olabilir. Üstad’ın ifadesiyle, ‘Bir zerre ihlaslı amel batmanlarla halis olmayana müreccahtır.’ Bu itibarla başkaları zahiren muvaffak olmamış gibi görünebilir; ama işin bâtınında onların, fersah fersah daha iyi durumda olmaları da mümkündür. Bu itibarla biz, mutlaka herkesi kendimizden daha iyi görmeli, daha iyi bilmeli ve herkesin hizmetini alkışlamalıyız.
Öte yandan mü’minin hizmet anlayışı, fahirlenmesine müsait değildir. Devâsâ kamet de, bu büyük hakikatleri hiçbir zaman kendisinin temsil ettiğini kabul etmemiş ve ‘Hem deme ki, ‘Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir.’ Zira, temessül etmediğinden, mazhar değil, memerr olursun.’ demiştir. Aynen bunun gibi bizim üzerimizde görünen güzellikler de tamamen o Güzeller Güzeli Yüce Yaratıcı’ya aittir. Üstad, başka bir yerde de, ‘Sen müzekkâ olmadığından kendini ‘Allah bu dini bazen fasık ve fâcirlerle de teyit eder.’ hadisinde anlatılan o racul-ü fâcir bilmelisin.’ diyerek mevzuya ayrı bir buud kazandırmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın çok büyük hizmetler lütfettiği bu büyük insanlar, hizmette kendilerini böyle bilirlerse, bize nasıl düşünmek icap eder, onu sizin takdirlerinize havâle ediyorum.
Bize fahr, gururlanma, kibir, ucbun altında kalıp ezilme değil; tevâzu, mahviyet, hacâlet ve
‘Değildir bu bana layık, bu bende,
Bana bu lütf lutf ile ihsan nedendir.’ (M. Lütfi)
demek yaraşır.
Evet bize göre şirkin en hafifi ‘nahnu’ (biz), hiç şirke girmeme de ‘hüve’dir (O). Yatarken, kalkarken, otururken, düşünürken, gözlerini açarken-kaparken hâsılı hayatın her safhasında hep ‘O’ deyip durmalı ve her lahza vahdet-i şuhûtçuların ifadesiyle ‘Heme ezost=Her şey O’ndan.’ duygu ve düşüncesi içinde olmalıyız.
[1] Sâffât, 37/96 [2] İnsân, 76/30; Tekvîr, 81/29 [3] Ebû Dâvûd, Edeb 100 (101)
Mahrumiyet Kuşağında Filizlenen Aksiyon 8 dk.
Büyük davalar, bir takım mahrumiyetlerin ötesinde bayraklaşmış. Mesela; Serahsî, Hanefi fıkhının en büyük eseri olan Mebsut’u hapsedildiği kuyuda talebelerine dikte ettirmek suretiyle vücuda getirmiş. Yine asrımızın devâsâ çilekeşi, aynı mahrumiyetlerle büyük davasının temelini atmış. Bunun sebebi hikmeti nedir?
Bütün büyük davalar ve ulvî gâyeler, birtakım mahrumiyet, çile ve ızdırabın gölgesinde bayraklaşır. Hiçbir büyük hakikat ve yüce ideal, sıkıntı görmeden ve bir kısım mahrumiyetlere katlanılmadan elde edilmemiştir. Mesela; Seyyidinâ Hz. Âdem, cennetten çıkarılma, Habil’in ölümü dolayısıyla evlad acısı çekme ve hepsinden öte insanlara hak ve hakikati anlatma gibi hayatının önemli karelerinde birçok sancı ve ızdırap çekmiştir. Ama bütün bu sıkıntılarının bir semeresi mahiyetinde, Cenâb-ı Hak ona Safiyyullah’ unvanını vermiştir.
Evet, Hz. Âdem’den günümüze kadar gelip geçen peygamberlerin, Sahabenin ve başları yüce şahikalar gibi heybetli ve dumanlı, içlerinde bin bir ızdırabın kol gezdiği yüce rehberlerin çile ve ızdırap yüklü hayatları bize göstermektedir ki, muvaffakiyetlere giden yollar, çepeçevre mahrumiyet engelleriyle sarılmıştır.
Günümüze kadar ter ü taze fikirleri ve orijinal tespitleriyle insanlığın ölümsüz rehberlerinden biri sayılan İmam-ı Âzam Ebû Hanife (80-150), zindanlarda inim inim bir hayat yaşamıştır. Ebû Hanife, Abbasi Halifesi Mansur’un başkadılık teklifini, ‘Halife beni kadılık için davet etti. Ben de ona bu işe layık olmadığımı bildirdim. Ben, ‘beyyine’nin, davacıya; yemin’in de davalıya düştüğünü’ bilirim. Fakat kadılık için bu kadarı yetmez. Kadılığa layık olacak kimse senin aleyhine, oğlunun aleyhine ve senin kumandanlarının aleyhine hüküm verecek cesarette bir adam olmalıdır. Bu ise bende yok. Sen beni öyle bir şeye davet ediyorsun ki, gönlüm ona asla razı değil!’ diyerek reddetmiş, bunun üzerine de hapse atılmıştı.
Yine Ahmed b. Hanbel (164-241), Kur’ân’ın mahlûk olup olmadığı meselesinin tartışıldığı talihsiz bir dönemde, ‘Kur’ân mahlûk değildir. Şayet Allah’ın ilmi mahluksa Kur’ân da mahlûktur’ dediği için derdest edilmiş, âdi bir insan gibi tartaklanmış, eziyet ve işkencelerle dolu tam yirmi sekiz aylık bir zindan hayatına mahkûm edilmişti. Zindanda kaldığı dönemde, ‘Başına gelenler hakkında ne düşünüyorsun?’ diye soranlara Koca İmam şöyle cevap vermiştir: ‘Akıllarınca, Allah yolunda bir hayır işletmek için beni kırbaçlayanlara Allah’tan hidayet dilerim.’ Ahmed b. Hanbel böylesi türlü türlü işkence ve zulümlere maruz bırakıldığı hapis hayatında, içinde kırk bin hadis bulunan o muhteşem ‘Müsned’ isimli eserini yazmıştır. Muasırı, fıkhın diğer bir dev imamı İmam Şafiî (150-204) rüyasında Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) İmam-ı Hanbel’e bir gömlek giydirdiğini görür. O büyük insan, bu haberi dinleyince sekînet ve itminana erer; erer ve ruhunu Rahman’a teslim eder.
Kendisinden iki asır sonra yaşamış olan muhteşem dimağ Serahsî (? – 483) de aynı mihnet ve eziyete maruz kalarak, kör bir kuyunun dibine atılır ve burada 30 ciltlik ‘Mebsut’ isimli eserini yazar.
İmam-ı Gazalî’nin (1058-1111) ömrünün ilk seneleri ilim tahsiliyle geçmiş, felsefeyle uğraştığı için dönemindeki bazı nâdanlar tarafından ‘kâfir’ yaftası yemiş ve onların insafsız taarruzlarına göğüs germiştir. Orta yaşlarında ilmin zirvesine çıkmış ve yine bu dönemde dört yıl Nizamiye Medresesinde başmüderrislik vazifesi yapmıştır. Daha sonra istifa edip iç âlemine dönerek, Şam’da, Emeviye Camii’nin minaresinde toplumdan uzak kalarak 11 yıl inziva hayatı yaşamıştır.
Ve Bediüzzaman (1873-1960) 20. asrın insanının kendisine muhtaç ve medyun olduğu bu büyük çilekeş, 1925’lerde Barla’ya sürgün edilmiş, bir kır bekçisiyle görüşmesi bile çok görülmüş; hapishanelerde ve tehcir-i mutlaklarda yaşamaya zorlanmıştır. Hatta düşüncelerine ket vurulmak istenerek eser yazmasına bile fırsat verilmemiştir. Fakat o büyük mücadele insanı, bütün engellemelere rağmen tıpkı vahyin yazılmasında olduğu gibi, eserlerini sigara kağıtları, tahta parçaları gibi ibtidaî malzemelere yazdırmış ve o vâridât, bir yolu bulunup dışarı çıkarılarak çoğaltılmıştır. İmam-ı Âzam, İmam-ı Hanbel ve diğer büyükler gibi Bediüzzaman da, o saf ruha ve ulaşmak istediği rıza ufkuna yükselebilmek ve Efendimiz’in (s.a.s.) bıraktığı mirası alıp asrımızdaki muhtaç sinelere taşıyarak devam ettirebilmek için 28 sene çile çekmiştir.
Asrımızın ufkunu süsleyen bu nur insan, ‘Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, memleket mahkemelerinde, memleket hapishanelerinde geçti. Divan-ı Harplerde bir cani gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne gönderildim.’ sözüyle çileyle yoğrulmuş seksen küsur senelik ömrünün kısa bir serencamesini anlatır. Başı yüce dağlar kadar yüksek ve dumanlı bu büyük çilekeşin, çektiği ızdırap ve amansız sıkıntıların verdiği bir ruh haletiyle söylemiş olduğu ‘Zaman oldu ki, hayattan bin defa bıktım. Eğer dinim beni intihardan men etmeseydi, şimdi Said, toprak olmuştu.’ ifadeleri, dünyada iken ukbanın yamaçlarında dolaşan bir çilekeş ruhun çekmiş olduğu çile ve ızdırabın derecesini göstermesi bakımından çok önemlidir.
Evet, çile ve mihnet çekmek, iman yolunda hizmet etmenin lazım-ı gayr-ı müfarıkı (ayrılmaz bir parçası)dır. Gerçi insanın ‘Allah’ım! Bana mihnet, meşakkat ve sıkıntı ver ki, ben imânâ hizmet edeyim’ diyerek bunu istemesi yanlıştır; ama çile ve ızdırapla yoğrulmamış bir davanın da ilelebet payidar kalması mümkün değildir.
Diğer bir husus ise, Cenâb-ı Hak, yaptırdığı büyük hizmetleri, nazarların tam olarak âhirete müteveccih olması ve yapılan işlerde Allah’ın rızasından başka bir şey düşünülmemesi için huzûzat-ı nefsaniyeden uzak bir noktada yaptırmaktadır. Mesela, yukarıdaki büyüklerden sadece Bediüzzaman’ı düşünecek olursak, bir insanın harp meydanında, kurşun yağmuru altında yazdığı bir eserin içine riyanın girmesi mümkün değildir. Zaten kendisi de bunu İşârâtü’l-İ’caz isimli tefsirinin başında, ‘Eski Said, en dakik ve en ince olan nazm-ı Kur’ân’daki i’cazlı olan îcazı beyan ettiği için kısa ve ince düşmüştür. Fakat şimdi ise, Yeni Said nazarıyla mütalâa ettim. Elhak, Eski Said’in bütün hatiatiyle beraber şu tefsirdeki tetkikat-ı âliyesi, onun bir şâheseridir. Yazıldığı vakit daima şehid olmaya hazırlandığı için, hâlis bir niyet ile ve belâğatın kanunlarına ve ulûm-u Arabiyenin düsturlarına tatbik ederek yazdığı için hiçbirini cerhedemedim.’ ifadeleriyle itiraf etmektedir. Aynı şekilde Ahmed b. Hanbel Müsned’ini, Serahsî Mebsut’unu ve İmam Gazali de eserlerini hep bu duygu ve düşünce içinde kaleme almışlardır.
Evet, bakışlarında aydınlık, düşüncelerinde hikmet ve beyanlarında hakikat nümâyan olan bu başyüce kametler, diriltici soluklarıyla muhataplarını her zaman aydınlatmışlar ve aydınlatmaya da devam edeceklerdir.
Malî ve Bedenî İbadetler 12 dk.
Malî ve bedenî ibadetler hakkında bilgi verir misiniz?
Günümüzde malî ibadet adına imkânı olan mü’minler için bir ölçü söyleyebilir misiniz?
Dinimizde ibadetler, esas itibarıyla iki bölümde mütalâa edilir: 1. Malî ibadetler. 2. Bedenî ibadetler. Yalnız bu taksimi, birbirinden kesin hatlarla ayrılmış, birinin diğeri ile uzaktan yakından ilgi ve alâkası olmayan bir ayrım şeklinde düşünmek doğru değildir. Belki bu ikisi birbiri ile iç içe ve omuz omuzadırlar.
Meselâ namaz bedenî bir ibadettir ama, namazı bütün bütün maddeden tecrid etmeniz mümkün değildir. Namazda zaman-mekân unsurları tamamen madde ile izahı yapılabilecek hususlardandır ki, namazın içindeki ve dışındaki şartları tetkik edildiğinde bunlar apaçık görülecektir.
Hem meselâ zekât malî bir ibadettir ama, kişinin zekât verebilecek seviyeye gelinceye kadar çarşıda pazarda çalışması çabalaması da onun bedenle olan ilgisini gösterir.
Bir de hac vazifesi vardır ki, bu da, bir yönüyle malî, bir yönüyle bedenî bir ibadettir. Hac farizasını ifada harcanacak paraları temin, işin malî cihetini teşkil ederken, uzun hac yolculuğu, tavaf, vakfe, şeytan taşlama, sa’y vs. gibi menâsik de işin bedenî cihetini teşkil eder. Oruç da bu çerçeve içinde değerlendirilebilir.
Görüldüğü gibi, İslâm’ın şartları içinde yer alan dört ana unsurun mânâ ile olduğu gibi madde ile de çok ciddî bir alâkası vardır. Dolayısıyla Allah’a karşı yapılan ubûdiyetlerin âdeta maddeden tecerrüdü imkânsız gibidir.
Bu kısa açıklamadan sonra, soruya esas teşkil eden mevzua geçebiliriz: Günümüzde, iman ve Kur’ân’a sahip çıkmada ve onu neşretme vazifesini üzerine alma konusunda çok defa madde ön plana çıkmaktadır. Meselâ, malıyla Allah yolunda mücadele etme, yani onu hak yolunda, zekât ve zekâtın ötesi hibe, vakıf, sadaka vs. şeylerle destekleme… gibi.
Yalnız burada yanlış anlamalara sebebiyet verebilecek ince ve dakik bir noktaya işaret etmek istiyorum. Allah’ın kendilerine mal mülk ihsan ettiği insanlar, zekâtlarını versinler, hatta zekâtın ötesinde ve onun çok çok üstünde infaklarda bulunsunlar, ama bedenen hizmet yolunda koşmasalar da olur demek doğru değildir. Bu konudaki mütalâalarımı farklı yerlerde ve defaatle arz etmişimdir. Yeri geldiği için kısaca tekrar etmek istiyorum:
Meselâ, Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh), İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) tanıdığında, Mekke’nin ileri gelen zenginleri arasındaydı. Vefat ettiğinde ise geride bıraktıkları hepimizin mâlumu!. Evet O, Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) tanıdıktan sonra, bütün mal varlığını İslâm yolunda harcamış ve bitirmişti. Ama beri taraftan da, başta hicret olmak üzere Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Tebük vs. bütün muharebelere, bütün mücahedelere bedenen de iştirak etmişti.
Görüldüğü gibi malın hepsini Allah yoluna infak etmek, bedenen yapılan mücadelelere katılmaya engel değil. Farzımuhal, Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh), bunlardan birisine katılmasaydı, belki de Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Tebük hareketi dönüşü, Ka’b b. Malik’e dediği şeyleri ona da diyecek, Ka’b b. Malik ve arkadaşlarına uyguladığı boykotu ona da uygulayacak ve hakkında semavî af fermanı gelinceye kadar onunla konuşmayacak, kimseyi de konuşturmayacaktı. Nereden biliyorsunuz?
Evet, başa dönecek olursak, İslâm ve Kur’ân’a hizmette bazen madde ön plana çıkar.. çıkar ama, bu mutlak bir hakikat değildir. Zamana, mekâna ve kişilerin durumuna göre değişkenlik arz eder şekilde çıkar.
Bunu böylece tespit ettikten sonra, meseleyi iki ayrı açıdan değerlendirebiliriz:
1. İnsanların az veya çok sahip oldukları maddî imkânları Allah yolunda harcamaları ve infak etmeleri.
2. Bu mevzuda yapılabilecek fedakârlığın, İslâm’ın getirmiş olduğu sınırlar içinde ele alınması.
Evet, günümüzde, mü’minler arasında çok çarpık ve çarpık olduğu kadar da yanlış bir anlayış var. Diyorlar ki: “Benim maddî imkânlarım geniş değil, servetim yok, dolayısıyla malî ibadetler, yani zekât, hibe, vakıf, sadaka vs. benim işim değil.” Hayır. Bu düşünce kat’iyen doğru değil. Herkes, Allah’ın kendisine bahşettiği imkânlarla, O’nun yolunda kullukta bulunmakla mükelleftir. Öyleyse, on milyona sahip olan da, yüz milyara sahip olan da, elinde bulundurduğu meblağ içinde, Allah’ın hakkını araştırarak, halkın hakkını araştırarak infakta bulunup Rabbisinin rızasını kazanmaya çalışacaktır. Hususiyle günümüzde, Allah’ın yüce dininin yüceltilmesi ve yükseltilmesi uğrunda, bu yüce davaya inanan herkesin ama herkesin, sahip bulunduğu imkânlarla bu kervana katılması şarttır. Dolayısıyla “Şu anda fakirim, zengin olayım da, ondan sonra infak ederim.” anlayışı, mü’min anlayışı değildir ve olamaz da.
Evet, Allah kendi katında amelleri değerlendirirken, onun azlığına ve çokluğuna göre değil, o işin ihlâslıca yapılıp yapılmadığına bakar. Onun için Bediüzzaman’ın ifadeleriyle “Bazen bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana racih gelebilir.”
Netice itibarıyla, herkes sahip bulunduğu imkânlarla Allah yolunda seferber olmakla mükelleftir. Birinin atı vardır; o atını alıp gider ve kervana katılır; bir diğerinin atı da yoktur arabası da, o da o hâliyle orduya katılır; bir başkasının atı hatta atları yanında, birçok askerî teçhizatı vardır, o da onları alır askere gider ve hep birlikte Allah yolunda mücadele ederler. İşte bütün bunlar belki de Cenâb-ı Hak indinde atbaşı sayılabilir ve hepsi de aynı sevabı alır. Çünkü bunların hepsi sahip oldukları bütün imkânlarıyla seferber olmuşlardır.
Burada bir ayrı hususa bilhassa temas etmekte fayda mülâhaza ediyorum: Bir insanın hem çok vermesi hem de ihlâsını koruması, olabildiğine zordur.. zordur ama “meşakkat miktarınca sevap” kaidesince böyle bir davranışın sevabı da çok fazladır. Evet, maddî imkânların bir yandan refah, ferah vaadettiği, bir yandan da riya ve süm’aya kapılar açtığı bir dönemde, insanın ihlâsını, samimiyetini ve Rabbisi ile irtibatını koruması, elbette onun ecir ve sevabının da çok olmasını netice verecektir.
Meselenin diğer yanı, İslâm’ın fedakârlıklar adına getirmiş olduğu ölçü ile alâkalı idi. Şahsen ben bu mevzu üzerinde sabit bir ölçü bilmiyor ve hatırlamıyorum. Gerçi zekât ve öşür adına âyet ve hadislerle tespiti yapılan sabit miktarlar vardır.. ve bu miktarlar insanı mesuliyetten kurtaracak minimum sınırları bildirirler. Meselâ; altın, gümüş ve ticarî emtiada nisap 20 miskal altın, tarladan elde edilen ürünlerde onda bir vb. gibi. Yalnız bu miktarlar, işin minimum yanıdır ve bu, zekât veya öşür verilirken bu ilâhî kıstasların altına düşülmemesi demektir. Tıpkı namazlarda olduğu gibi…
Yani biz nasıl 5 vakit namazı 4’e, 3’e indiremiyor 6’ya, 7’ye çıkartamıyoruz; vakitlerde veya rekât adetlerinde değişiklik yapamıyoruz; aynen öyle de zekât veya öşürde de aynı şekilde anlamak mecburiyetindeyiz. İbn Mâce’nin rivayet ettiği bir hadise göre, sahibi bulunduğumuz mallar üzerinde zekâtın haricinde hak vardır ki, hadis şarihlerinin ifadelerine göre, devlet reisi ihtiyaç anında bunu teb’asından talep edebilir. Nitekim devlet ve millet bütünlüğünün tehlikeye düştüğü dönemlerde, sadece mallar değil, canlar da istenmiş ve millet seve seve bunu vermiştir. İşte bu duruma düşmemek için, malların infakı zekât miktarının çok çok üstünde olsa bile gerekiyorsa, bu mutlaka yapılmalıdır.
Bu perspektifle günümüze bakacak olursak; günümüzde din-i mübîn-i İslâm pâyimâldir… Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yâd-ı cemili unutturulmak istenmektedir.. yeryüzünde İslâm âlemi adına muvazene unsuru olabilecek şerefli, haysiyetli, ağırlıklı bir toplum yoktur. Dolayısıyla zalim güçlere, kaba kuvvetin temsilcilerine karşı Müslümanın hak ve hukukunu koruyabilecek ve onu müdafaa edebilecek seviyede güçlü bir toplumdan bahsedilemez.
İşte bütün bunlar, Müslümanın, değil malının yarısını veya hepsini, hatta canını dahi bir kesenin içine koyup mücadele ve mücahedeye atılması için yeterli sebeptir. Evet, bu gayret, Müslümanın mâkus tali’inin değişmesi, cereyan eden her şeyin Müslümanların lehine cereyan edebilmesi için yapılacak zarurî faaliyetlerdendir ve bunlar kırkta bir ölçüsünde verilecek zekât ile olacak şeyler de değildir. Onun için dava şuuruna sahip her fert, ukbâ-dünya muvazenesini çok çok iyi değerlendirip, inancı ve imanı ölçüsünde minimum zekât miktarının üstünde yapacağı infaklarla mutlaka bu kervana katılmalıdır. Hatta katılmak zorundadır. Bana öyle geliyor ki, bugün Allah adına ne verilirse verilsin, Hak katında çok hora geçecek ve bire binler sevap verilecektir.
Evet, herkes inandığı ölçüde Allah yolunda ―nefsiyle, malıyla― hizmet etmekle mükelleftir. Bunun ölçüsü de bir mânâda yoktur veya bunun ölçüsü izafîdir. Yani kim ne kadar Allah’a ve O’nun yüce adının ufkumuzda şehbal açmasının lüzumuna, Resûlullah nâm-ı cemilinin sinelerimizin dermanı olduğuna inanıyorsa, değil sadece malını, o, canını dahi verecektir.. verecek ve “Ah keşke, kırk canım olsaydı onu da verseydim!” diyecektir. Tıpkı Abdullah İbn Hüzafetü’s-Sehmî gibi.
Hani, Bizanslılar onu esir edip işkencenin akla-hayale gelmeyenini tatbik ettikten sonra idamına karar kıldıklarında o ağlamaya başlar. Ona: “Niçin ağlıyorsun?” diye sorarlar. O dakikaya kadar defalarca kafasını kaynar suya sokmuşlar, atların arkasına bağlayıp sürüklemişler ve Abdullah’ın dayanıklılığı karşısında hayran olup “Keşke Hıristiyan olsa!” düşüncesine kapılmışlar.. onu çok iyi tanıyorlar, tanıyorlar ve bütün bunlara katlanan birinin ağlamasını görünce de hayrete düşüyorlar.. düşüyor da “Korkuyor musun?” diye soruyorlar. Abdullah ise:
“Hayır! Böyle bir tek canla gideceğim için üzülüyorum. Arzu ederdim ki, başımdaki saçlarım adedince canlarım olsun da, onları sevdiğim Allah ve Resûlü’nün uğrunda feda edeyim. Ama şu anda buna sahip değilim ve ben burada çok basitçe, sadece bir insan olarak ölüyorum…” mealinde sözler sarf ediyor.
Bizler de, o şanlı sahabi gibi varımızı yoğumuzu Allah yolunda infak etsek, ikame etmeyi düşündüğümüz hakikatin ikame edilmesi karşısında yine de onu az görmemiz, “Keşke başımızdaki saçlarımız adedince başlarımız olsaydı da, hepsini feda etseydik!” düşüncesine iştirak etmemiz gerekir.
Mantık ve His Dengesi 9 dk.
İnsan, mantık ve his dengesini nasıl ayarlayabilir?
Mantık ve his her insanda bulunan iki melekedir. Bu melekeler, büyük ölçüde insanın yaşamış olduğu çevre, aldığı terbiye, okuduğu kitaplar, münasebet kurduğu arkadaşlar vb. unsurlarla şekillenir. Mantığın veya hissin şekillenmesinde rol oynayan bu unsurlar sayesinde insan, bazen mantık yönü ağır basar ve hiç farkına varmadan kendini rasyonalizmin kucağında bulur. Hatta ihsan-i İlâhî olarak insana verilen sair vâridat kaynakları nazar ı dikkate alınmazsa, o insan karşımıza müfrit bir rasyonalist olarak çıkar. Bazen de his ağırlık kazanır. Bu takdirde insan, aklı, mantığı, muhakemeyi feda edercesine hep hisleri ile yaşayan, vehimleri ile oturup-kalkan, duyguyu’ her şey kabul eden biri haline gelir. Bana göre bunların her ikisi de potansiyel bir tehlikedir ve insanların mutlaka aşmaları gerekli olan bir çukurdur.
Bu tehlike, İslâm’ın bilginin kaynakları (esbâb-ı ilim) olarak kabul ettiği, ‘haber-i mütevatir’, ‘akıl’ ve ‘havass-ı selime’nin doğru algılanması ve kullanılması ile aşılabilir. Daha farklı bir yaklaşım ile hâdiseleri, bu bilgi kaynaklarını mahrutî, müşterek -şimdilerde buna bütüncül diyorlar- biçiminde kullanarak mütalâa etmek ile aşılabilir. Yani böyle bir düşünceyle ulaşılmış hayat felsefesi, dünya görüşü, eğitim ve öğretim metotları aynı değerleri benimseyen arkadaş çevresi ve yine bu esaslara göre yazılmış kitaplarla insan bu vartadan kurtulabilir. Aksi takdirde dengesizlikler içinde bocalar-durur, ifrat ya da tefritlere düşer ve hayatın da dünyanın da ahengini bozar.
Buraya kadar arz ettiğimiz bu hususları biraz daha açacak olursak; mantık, aklın bir boyutudur. Bizler onu ilk defa tasavvurî yönüyle tanımışızdır ve tanırız. Bu bir ölçüde arkasında Yunan filozofu Aristo’nun bulunduğu yaklaşım demektir. Ne var ki, mantık telâkkisi tarih boyunca hep değişkenlik arz etmiştir. Descartes, Bacon, Bernard Russel, vb. Batılı düşünürler, Aristo’nun tasavvurî mantık anlayışından başka bir de tatbikî mantık, riyazî mantık gibi kavramlarla ifade edilen alternatif mantıklar üzerinde durmuşlardır. Bizim dünyamızda, Bediüzzaman Hazretleri ‘Kızıl İcaz’ kitabında tatbikî mantık ile riyazî mantık arası yeni bir anlayış ortaya koymuştur. Bana göre medreselerde hâlâ, Aristo’nun tasavvurî mantığının kem küm edildiği bir dönemde, Üstad Hazretlerinin bunu aşarak yeni bir mantık anlayışı ortaya koyması, onun, çağının çok çok önünde olduğunu göstermektedir.
Mantığın tarihi gelişim süreci, temsilcileri, eserleri, sistemi vb. yönlerini bir kenara bırakarak şimdi biraz da, ‘Mantık ve boşluk’ kavramları arasındaki münasebet üzerinde duralım: Bugüne kadar birkaç defa ifade etmeye çalıştığım bu husus, özellikle günümüzde daha da önem arz eden bir konu haline geldi. Bir kere, İslâm’ın gerçek hüviyetiyle çok az bilindiği bir devirde yaşıyoruz. Böyle bir dönemde İlâhî kaderin sevkiyle dünyaya gelen bizlerin gerek ferdî gerekse içtimaî alanda başarıya ulaşması büyük ölçüde, mantık, muhakeme ve his boşluklarına meydan verilmemesine bağlıdır. Bu ifadeyle, önümüze çıkan her meseleyi, daha umumî ve mutlak mânâda sebep-sonuç ilişkisi içinde düşünme ve değerlendirmeyi kastediyorum. Buna göre, mantıkî olma, akla ait bütün fakülteleri %100’e varan boyutlarda kullanma demektir. Tıpkı peygamberler gibi. Gerçi bizler peygamberlerin akıllarını ve ona ait sair fakülteleri nasıl ve ne kadar kullandıklarını tam bilemiyoruz. Acaba onların akıllarının kaçta kaçı fizik dünyaya, kaçta kaçı metafizik âleme açıktı? Yine kaçta kaçı
Mekânım la mekân oldu
Bu cismim cümle cân oldu!
Nazar-ı hak ayân oldu
Özüm mest-i lika gördüm.
kıt’asıyla ifade edilen ufka açıktı? Bu mevzuda hiçbir peygamberin dimağına girme ve onu tahlil etme imkânımız olmadığından söylenecek her sözün gözü kör, kulağı sağır, ayağı topal ve kolu da felç demektir. Yani herhangi bir kıymet-i ilmiyesi yoktur. Şu kadar var ki, nasıl peygamberlerin eliyle meydana getirilen harikulade şeyler, beşer tekamül ve terakkisinin son sınırını teşkil ediyor, öyle de mantıkîlik adına da aynı şey söz konusu olabilir. Bizim ıstılah olarak ‘fetanet’ dediğimiz bu şey, onlara has derinlikleriyle başkaları tarafından kat’iyen idrak edilemez. Zira bu seviye bir son sınırdır ve tamamıyla peygamberlere hastır. Artık o noktaya gelince âdiyât biter; fevkalâdelikler, harikûlâdelikler başlar.
Evet nasıl ki, cismaniyet, mânevî yapımızın kılıfıdır; harici varlığı bulunan kalb, kalbî hayatin dış yüzüdür; beyin de gerçek aklın, mantık ve muhakemenin zarfıdır.. ve işte bu zirve kamil mânâda peygamberlerle temsil edilmektedir.
Yalnız burada bir endişemi de izhar etmeliyim; her gün daha bir ilerleyen teknik ve teknoloji, insan dimağını belli ölçüde pasifize etmektedir. Bugünün talebeleri cep ve saat bilgisayarlarına güvenerek çarpım tablosunu bile ezberleme ihtiyacı duymamaktadır. Bu ise beyin fakültelerinin aktif hale gelmesini engellemektedir. Evet insanlık, mutlaka teknik ve teknolojik imkânlardan istifade etmelidir ama, dengeyi bozmamak şartıyla. Mesela; yukarıda bahsettiğimiz çarpım tablosunda olduğu gibi, hafıza ihmâl edilmemeli, basit problemlerde kati surette bilgisayar kullanılmamalı; bilgisayar bir yandan hafızanın işini kolaylaştırırken diğer yandan da mutlaka zihne jimnastik yaptırtacak şekilde hazırlanmalı ve programlanmalıdır.
Bu hususun ehemmiyetine binaen ilgi ve ihtisas saham olmamakla birlikte, kabataslak bilgilerim ışığında tıp alanı üzerinde biraz durmak istiyorum: Bugün tıp ilmi, çok değişik alanlara ayrılarak, ciddi bir ihtisaslaşma süreci yaşıyor. Hariciye, dahiliye, cildiye, göz, kulak-burun-boğaz vs. Hâlbuki insan ‘küllü la yetecezza’ yani parçalanmaz bir bütündür. Dolayısıyla kulaktaki sağırlık, çınlama vb. hastalıkların sebebi şayet böbrek üstü bezlerdeki bir arıza ise, KBB uzmanlarının bunu ihtisas alanı bilgilerine dayanarak teşhis etmesi oldukça zordur. Zira bunu teşhis edebilme ancak, insan vücuduna bir küll olarak bakma ve cüzler arasındaki münasebeti kavramakla mümkündür. Bu da KBB ihtisasının yanı sıra, sair alanlarda en azından ansiklopedik seviyede bilginin verilmesini gerektirir. Veya ihtisas alanı dışındaki sahalarda mevcut olan boşluk, bilgisayar teknolojisi ile kapatılmalıdır.
Evet insan küçük bir kâinattır; nasıl kâinat tecezzi ve inkısam kabul etmeyen bir külldür; öyle de insan ağzı, dili, gözü, kulağı ve bütün uzuvları ile bir bütündür.
Bu meselenin akıl-mantık-muhakeme bazında bir diğer yönü; her şeyin maddeye incirar (indirgeme) ettirilmesi suretiyle kaosa sebebiyet verilmesidir. Hâlbuki her şey maddeden ibaret değildir. Bediüzzaman’ın enfes yaklaşımı ile ‘Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerine inmiştir. Göz ise maneviyatta kördür.’ İşte gözün kör olduğu bu sahada basiret devreye girmelidir. Şimdi lâboratuvarlarda ölesiye araştırma yapan insanların, fizikî âleme ait keşf ve icatlarının yanında, bugüne kadar metafizik, anti madde, anti nötron dediğine de ben şahit olmadım. Yani onlar metafizik âleme karşı olabildiğine kapalılar. İşte her şey bu şekilde maddeye inhisar ettirilince, mantık ve muhakeme pek çok yönüyle ihmâle uğruyor demektir. Bir meşhergâh olan kâinata bakılıyor ama, mülâhazalar hep dar bir çevrede kalıyor. Bir düşünürün ifadesiyle: ‘İlimsiz din topal, dinsiz ilim kör.’ hakikati bütün netliği ile ortaya çıkıyor ve tam anlamıyla bir mantık ve muhakeme boşluğu yaşanıyor.
Bu faslı kapatırken, Allah Resûlü (s.a.s.)’nün hayatını bir de bahsini etmeye çalıştığımız mantık, muhakeme ve his açısından derinlemesine incelemenin faydalı olacağı inancımı ifade etmeliyim. Evet, O bizim için bir hayat kaynağıdır. Dolayısıyla inanç, düşünce ve davranışlarında O’nu örnek almayan, O’nun arkasında yürümeyen birisinin gerçek hayatı anlaması mümkün değildir.. değildir çünkü bu insan gerçek hayat kaynağını bulamamıştır. Bu bir tarafa, o insanın dünyada kaybettiği gibi, ahirette de kaybetmesi muhtemeldir. Onun için dünya ve âhirette kaybetmek istemeyenler, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) rehberliği ışığında yürümeye çalışmalıdırlar.
Materyalist Zihniyet Karşısında İslam 8 dk.
Materyalist bir zihniyetle şekillenen hususiyle günümüz Batı insanlarına, metafizik yanı daha ağır basan İslam gerçeğini nasıl bir üslupla anlatabiliriz?
Fizik âlemi, metafizik âlemin üzerine çekilmiş tenteneli bir perdedir. Fizik âlemine endeksli nazarların, bu tenteneli perdenin arkasını müşahede etmeleri çok zor, hatta imkânsızdır. Evet, bizim içinde bulunduğumuz bu âlem, mülk âlemidir; ancak bu âlemden melekût âlemine aralanmış bir kısım kapılar da vardır. Ne var ki, bu kapı aralıklarından, o kapıların arkasını, eşyanın verasını ve öteleri müşahede edebilmek için de basirete ihtiyaç vardır. Her şeyi madde âlemine münhasır görüp, mânâ âlemine karşı kapalı olan talihsizler, eşya ve hadiselerin dış yüzüne takılıp kalır da iki adım ötesini göremezler.
Bugün bu türlü mânevî körlüğü materyalistler temsil etmektedirler. Bütün materyalistler, dolayısıyla da körler her şeyi maddede arar ve fizikî dünyada çözmeye çalışırlar. Pozitif ilimlere esas teşkil edebilecek yollara veya tesbit ettikleri verilere var’ derler de, onun dışında tecrübî ilimlerin sahasına girmeyen şeyleri aslâ kabul etmezler.
Böyle bir durum daha çok Batılılar için söz konusudur. Şunu da açıkça ifade etmeliyim ki, bugün Batı’da fiziğin yanında metafiziğe açık birçok insan vardır. Nitekim ruhtan maddenin meydana gelmesini kabul etmeyen materyalistlerin -şayet Batılıların anladığı mânâda pozitif insanlarsa- Hz. Mesih’i kabul etmeleri de mümkün değildir. Çünkü Hz. Mesih, babasız olarak dünyaya gelmiştir. Bu sebeple Batı’da, sayıları az da olsa madde âlemini her şey kabul etmeyen dünya kadar düşünür ve ilim adamının mevcudiyeti de söz konusudur.
Evet, Batı bir dönemde, neseb-i gayr-i sahih bir sistem sayılan komünizm ve sosyalizmi daha sonra ise maddeyi esas alarak kapitalizmi kabul edip göklere çıkarmıştı; öyle ki, iktisadî, içtimaî ve idarî hayatının esaslarını tamamen bu materyalist düşünce üzerine bina ediyor ve ona göre örgülüyordu. Bu açıdan da, Marks’ın nokta-i nazarıyla, bugünkü Batı dünyasının düşünür ve bilim adamları arasında esasta bir fark yoktur. Bunlara göre her şey, ağız, yemek borusu ve bağırsaklar arasında cereyan edip durmakta ve daha başka bir mânâ da ifade etmemektedir. Madde esas alındığından ötürü metaryalist düşünce onların duygu, düşünce ve fikir hayatlarına, hatta dinî hayatlarına da tesir etmiştir. Öyle ki onların dinî dünyalarında dahi âhirete ait meseleleri bulmak çok zor, hatta imkânsızdır. Bu sebeple, materyalizme kilitlenmiş gönüllere, büyük ölçüde maneviyata dayanan, maneviyat kaynaklı ve maneviyat buudlu hakikatleri anlatmak bir hayli zordur. Nitekim Hz. Mesih ve havarileri de Batı’ya Hıristiyanlığı anlatırken çok zorlanmışlardır. Dahası bütün azizler, bazı dönemlerde hak ve hakikat adına bir şeyler anlatsalar da, netice itibarıyla birçok açıdan materyalizm ve Roma putperestliği karşısında yenik düşmüşlerdir. İnsan, bazı önemli yerleri gezerken bu gerçeği bizzat müşahede edebilir. Fakir, bir yerdeki müşahedelerim karşısında şöyle demiştim: ‘Hıristiyanlık buraları fethetmeye gelmiş ama, belli ölçüde mağlup toplumun düşünce tarzına yenik düşmüş.’ Çünkü görülen manzara, aynı zamanda bir duygu, düşünce, mantık ve felsefeyi anlatmaktaydı. Zira yüreğinde aşk ve heyecan duyan herkes, bir maddeye sığınmış, ruhundaki derinliklerini ve heyecanlarını da bununla ifade etmeye çalışmış. İşte bu durum bize Batı’nın körkütük maddenin esiri olduğunu göstermektedir. Bu açıdan nebi mesajı, havari vasıtasıyla gitmiş; ancak materyalizm dalgakıranına çarparak kırılmış ve asıl hüviyetini kaybetmiştir. Zaten daha sonraki değişim ve dönüşümlerle her şey daha bir belirginleşmiştir.
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, duygu ve düşünceleri materyalizm potasında yoğrulmuş ruhlara İslâm’ı anlatmak kolay olmasa gerek. Vakıa onlara, peygamber mantığı diyebileceğimiz üslupla birtakım hakikatler anlatmak mümkündür ama, bütün bunlarla belli bir seviye kat edilse de -kanaat-ı acizanemce- Batılı’ya hak ve hakikatleri ulaştırmada kullanılması gereken dil, kâlden ziyade Müslüman’ın hâl dili olmalıdır. Bugün Kur’ân ve Sünnet’in mantıkî yapısına dair elimizde birçok eser mevcuttur, ama şu bir gerçek ki, Müslüman olan Batılıların Müslümanlıklarının arkasında, mantıkî yollarla izah ve çözümlerden daha ziyade İslâm’ın ruhî hayatının iyi temsil edilmesi yatmaktadır. Bu insanlar, Muhyiddin İbn Arabî, Mevlâna ve Yunus Emre gibi İslâmî duygu ve düşünceyi pratiğe döken hâl insanlarının diriltici ikliminde öbek öbek İslâm’ın nur halkasına dehalet etmektedirler. Evet, Batılıların İslâm’a koşmalarının arkasında pozitif ilimlerin ve rasyonalizmin dilinden daha güçlü ve tesirli bir beyan vardır ki, o da, İslâm’ın temsil yoluyla seslendirilen hâl besteli, Kur’ân ve Sünnet güfteli ruhî hayatıdır.
Burada Asr-ı Saadetten bir tablo ile mevzuyu müşahhaslaştırmak yararlı olacak. Mekke döneminde müşriklerin, Müslümanları halleriyle tanıma fırsatları olmamıştı. Çünkü Müslümanlar, İbn Erkam’ın evinde gizli bir şekilde ibadet yaptıklarından dolayı, müşrikler onların lahutî iklimlerini müşahede edemiyor ve dolayısıyla da İslâmî hayatlarını bilmiyorlardı. Daha sonra ise Müslümanlar, müşriklerin şiddetli tazyik ve dışlamaları sebebiyle, Mekke’yi bütün bütün terk edip Medine’ye hicret etme mecburiyetinde bırakıldılar. Medine döneminde de müşriklerden iyice uzaklaştıkları için aradaki uçurumlar daha da açıldı ve bunun paralelinde müşriklerin nefreti de iyice arttı. Kur’ân’ın ‘fetih’ dediği Hudeybiye Anlaşması, bütün bu uçurumların kapanması adına Müslümanlar ile müşrikler arasında âdeta bir köprü olmuştu. Evet, Hudeybiye sayesinde Müslümanlarla müşrikler yeniden aynı çatı altında bir araya geldiler ve Müslümanlar, açıktan açığa kendilerini anlatma fırsatı buldular; müşrikler de onların hayat tarzlarını, yaşayışlarını, hal ve tavırlarını, ruhî enginliklerini görebildiler; gördü ve onların o mükemmel hayatlarından etkilenerek fevç fevç İslâmiyet’e dehalet ettiler.
Günümüzde bir kısım kimseler, bağırıp çağırarak İslâm’a hizmet ettiklerini zannetmektedirler. Hâlbuki Müslümanlığın en inandırıcı sesi, hâl ve tavır televvünlü yaşam tarzıdır. Hz. Bediüzzaman’ın zuhur ettiği dönemde dünya kadar söz sultanı insan vardı, ama onların pek çoğunun söyledikleri sözler, bulundukları meclislerde ve yazdıkları kitaplarda kaldı. Bediüzzaman ise Kur’ân’ın elmas düsturlarını ve Nebevî ahlâkı önce yaşayıp daha sonra çevresine anlattığı için sesi, sözü her yanda makes buldu.
Hâsılı, İslâm’ın yeniden gönüllerde makes bulması ve fevç fevç dehaletlerin yaşanılması için, onun teoriden pratiğe dökülmesi ve Müslümanların İslâm’ın çağlar ötesini aydınlatan mesajlarını, hâl dilleriyle seslendirmeleri gerekmektedir.
Medh ü Senada Denge 8 dk.
Yer yer başkalarını medh ü sena ederken dengeyi yakalayamadığımızın farkındayız. Bu konuda takınmamız gereken tavır nedir, ne olmalıdır?
İnsanlar yer yer ve zaman zaman yaptıkları ameller ile başkalarının takdirlerini bekleyebilirler. Bu kabil takdir ve tebciller karşısında insanın kalb balansını ayarlaması çok önemlidir. Kişi Allah’ım hakkımda söylenen bu sözleri dua olarak kabul buyur, ayağımı kaydırma, beni bir lahza bile benimle baş başa bırakma.’ demelidir. Aksine, insan kendini şımarıklık ve gaflete salarsa, Allah da onun ayağını kaydırabilir. Evet, yapılan takdir ve tebciller, gökten bir nida halinde gelse bile insan bir İmam Rabbani, bir Bediüzzaman edasıyla ‘Allah’ım, ben çok hakir bir köpek olduğuma o kadar inanmışım ki, şu nidalar benim kanaatimi değiştiremez.’ diyebilecek ölçüde düşünce duruluğuna ve hazımkâr bir nefse sahip olmalıdır.
Bu konu, üzerinde ne kadar durulsa değer, biz hususî bir zâviyeden önemli bir iki meseleyi işaret edip geçeceğiz.
Birincisi; Allah’a karşı insanların tezkiye edilmesi, ikincisi de; yüze karşı senanın öldürücü olması. Evvela, bilinmelidir ki, Allah Resûlü (s.a.s.) yüzüne karşı kardeşini medheden birine ‘Kardeşinin boynunu kırdın.’ buyurmuştu. Demek ki o sahabi, bu medhi kaldırabilecek ruhî seviyeye henüz ulaşmamıştı veya bu ona verilmek istenen bir dersti. Yine Hz. Peygamber (s.a.s.), Osman b. Maz’un’un cenazesinde bir kadının ‘Ne mutlu sana! Cennete girdin!’ sözleri karşısında kaşlarını çatmış ve ‘Ben Allah’ın Peygamberiyim, bilmiyorum. Sen nereden biliyorsun?’ demişti. Bir başka hadislerinde ise; ‘Sevdiğin kişiyi ölçülü sev bir gün gelir düşmanın olabilir; gadab ettiğin kimseye ölçülü gadab et, bir gün gelir dostun olabilir.’ buyurmuştu. Bu hadislerin muhtevası ışığında, Bediüzzaman Hazretleri de ‘mübalâğa zımnî yalandır’ der. Onun için medih, takdir ve tebcil babında söylenecek sözlerde çok dikkatli, fevkalâde temkinli ve dengeli olmak gerekir. Aksi halde, kişi hüsn-ü zannın verdiği makam karşısında konumunu koruyamayan o insanların hadisteki ifadesiyle boynunun kırılmasına -hem de istemeden- vesile olabilir. Bütün bunlar bir tarafa, Allah Resûlü’nün ‘Hiç kimseyi Allah’a karşı tezkiye etmem/edemem’ beyanları, bu konuda başka hiçbir şeye ihtiyaç bırakmayacak bir ölçüdür zannediyorum.
Evet, her türlü takdir ve tebcilin üstünde bulunan Nebiler Serveri (s.a.s.), ‘Beni, Musa b. İmran’a tercih etmeyin.’ Bir başka yerde ‘Beni Yunus b. Metta’ya tercih etmeyin’ buyurarak, hangi yolun tercih edilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Öyleyse, kıyamete kadar bütün mü’minler Hz. Alivâri hep ‘insanlardan bir insan olma’ mülâhazası içinde bulunmalıdırlar. Bu mülâhazaya kendini kilitleyebilen insan, hiçbir beklentiye girmez, teveccüh-ü nas beklemez, hüsn-ü zannın layık gördüğü makamlara dilbeste olmaz, tabasbus ve riyaya da girmez.
Öte yandan Allah Resûlü’nün beyan buyurduğu ‘Ölü, kabirde ehlinin ağlamasından dolayı azab edilir.’ hakikatinin de nazar-ı dikkate alınması gerekir. Gerçi Hz. Âişe validemiz ‘Hiçbir suçlu, başkasının suçunu yüklenmez.’ âyetini delil göstererek bu hadisi reddetmiş ise de, hadisçiler, bu hadisin hadis kriterleri açısından sıhhatini kabullenmiş ve ona şöyle bir yorum getirmişlerdir: Arkada kalanlar ölü hakkında, ağıtlar yakar, tevhid akidesine ters, Allah’ın irade, meşiet ve kudretine dokunan sözler söylerlerse, bu sözler münasebeti ile ölü rahatsız olabilir.
Hâsılı, yüze karşı yapılan medhiyeleri hazmedebilecek, hüsn-ü zanların verdiği farazî makamları reddedebilecek ruh olgunluğuna ulaşmamış kişilere medhiyeler düzme, onları baş aşağı götürebilir. Kim bilir, belki de… böyle birisiydi. O, etrafın şişirmesiyle kendini, önce müceddid, sonra Mehdi, sonra Mesih-i Mev’ud görmüş, sonra da bununla kalmamış hulul ve ittihad’a inanarak dalâlete düşmüştür. Şahsen ben, … ‘ın da yoldan sapıttığı kanaatindeyim. Geçenlerde arkadaşlar Türkiye’de 15-20 kadar Mehdî’liğini ilan eden insandan bahsediyorlardı ki, bunların kaymaları da her halde aynı yollarla olmuştur.
Söz buraya gelmişken, yaptıkları hizmetlerle dost-düşman hemen herkesin takdirlerini kazanan arkadaşlara bir-iki hususu hatırlatmakta yarar var: Bu çığırın başındaki o büyük zat, o kâmet-i bâlâ, o serv-i revân yapmış olduğu onca devâsâ hizmetlere rağmen diyor ki: ‘Biz yapageldiğimiz hizmetlerle, ahir zamanda gelecek zâtlara zemin hazırlıyoruz.’; ‘Sen, ey riyakâr nefsim! Dine hizmet ettim diye gururlanma. ‘Allah bu dini facir bir adamla da te’yid ve takviye eder.’ sırrınca, müzekka olmadığın için, belki sen kendini o racül-ü facir bilmelisin; hizmetini, ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucub ve riyadan kurtul.’; ‘Güneşe müteveccih su kabarcıklarında güneşin aksi bulunur. Onlar karanlığa girdiğinde veya güneşle alâkası kesilince her şey de biter.’ Onun bütün hasiyeti güneşi tam aksettirebilmesindedir, yoksa o güneş değildir. Aynen öyle de, sen kabarcıklar misali Allah’tan gelen şeyleri aksettirebiliyorsan ne güzel!
Görüldüğü gibi bizim çizgimiz bellidir. Bizim en büyük vazife ve misyonumuz kulluktur. Başkalarının medh ü senaları, o medh ü senaların hakkımızda biçtiği makamlarda gözümüz yoktur. Biz, her zaman Hz. Ali’nin ‘insanlardan bir insan olma’ hedefine ulaşmaya çalışmalıyız. Bizim büyüklüğümüz, şahs-ı manevide, güncel tabirle tüzel kişiliğimizdedir. Bâki hakikatler, fani şahısların üzerine bina edilemez.. bina edilse, onlar âhirete irtihal ettiğinde, dava da akîm kalır. Bu açıdan birbirimizle irtibatımızı kavî tutmalı ve sabah-akşam bir ve beraber olma yollarını araştırmalıyız.. araştırmalı ve vahdet-i ruhiyemizi korumaya çalışmalıyız. Kendimizi her daim sıfırlayarak yolumuza devam etmeliyiz. Unutmamalıyız ki, ‘büyüklerde büyüklüğün alameti tevazu ve mahviyettir. Küçüklerde küçüklüğün alameti tekebbürdür.’ ‘Ben yaptım, ben ettim.’ demek şirkin bir uzantısıdır. Ene’yi yırtıp, Nahnü’yü ya da ‘Hu’yu göstermek bizim vazifemizdir. Topluluk içinde ihtilaf çıkarmama, yalanın en küçüğüne dahi tenezzül etmeme de yine vazifelerimiz cümlesindendir. Çeşitli vesilelerle anlattığım şahsî velayet değil, cemaat veliliğini yakalamak gayemizdir. O halde yapılan ve yapılacak olan medh ü senalar bizi bizden almamalı ve vazifelerimizi yapmaya engel teşkil etmemelidir. Bu ise, yukarıdaki esasları benimsemeye ve özümsemeye bağlıdır.
Meleklerin Yardıma Gelme Vak’alarının Mahiyeti 7 dk.
Bazı âyet-i kerimelerde anlatılan meleklerin yardıma gelmesini bazıları psikolojik bir faktör gibi algılayıp öyle yorumluyorlar. Bu konuda neler söylenebilir?
Kur’ân-ı Kerim bu hususu Âl-i İmrân sûresinde peşi peşine iki âyet içinde zikreder, konuya girmeden önce bu âyet-i kerimelerin meallerini bilmekte yarar var. ‘O zaman (Bedir’de) mü’minlere şöyle demiştin: ‘Rabbimizin üç bin melek indirmekle yardımda bulunması yetişmez mi size?’ Evet, eğer siz sabreder ve peygambere (sav) itaatsizlikte bulunmazsanız, düşmanlar size saldırsalar bile, Rabbiniz size, nişanlı beş bin melekle yardım edecektir.’ (Âl-i İmrân/125)
Bunların ardından da Cenâb-ı Hakk: ‘Allah bu yardımı sırf size bir müjde olsun ve kalbinize güven gelsin diye yaptı’ (Âl-i İmran/126) buyurmaktadır.
Bu son âyet-i kerimede Kur’ân, meleklerin inmesini ‘büşra’ yani ‘müjde’ diye ifade ediyor. Demek ki, orada hem bir savaş, hem de bir bayram yaşanacak ve meleklerin katılımıyla semavî bir şehrayin gerçekleştirilecek… Evet Allah, onları indirmekle mü’minlerin kuvve-i maneviyelerini takviye etmiş ve iradelerine fer vermiştir.
Ayetlerde meleklerin vasfı olarak zikredilen iki önemli husus göze çarpıyor: Biri; ‘münzelîn’ yani indirilmiş olmaları, diğeri ‘müsevvimîn’ yani onların nişanlı ve işaretli bulunmalarıdır. Eğer Kur’ân-ı Kerim, sadece ‘münzelîn’ deseydi, yukarıda bahsedildiği gibi, meleklerin inişi psikolojik bir faktör olarak yorumlanarak, sadece mü’minlerin morallerini takviye adına indirilmiş ‘sekine’ gibi kabul edebilirdi. Onların bir bölümüne ayrıca ‘müsevvimîn’ denmesi, böyle bir yorumu boşa çıkartır. Çünkü onları hiç görmeyen insanlara, onların alâmetlerinden bahsetmenin, nişanlı, işaretli olduklarını söylemenin bir mânâsı yoktur.
Bizim sekine dediğimiz ve belki de çoklarımızın yaşadığı gönüllerin, kalplerin kendisiyle itminana erdiği şeyle, melekleri ve onların inişini karıştırmamak gerekir. Asr-ı Saadet’ten bu yana, nice vak’alar vardır ki, melekler bazen insan suretinde, bazen kendilerine has keyfiyetle yeryüzüne inmişlerdir. Bazen ruhanîlerle melekler arasında bir iltibas yaşansa da fizik-ötesi bir kısım varlıkların yeryüzüne inişinde şüphe yoktur.
Ayrıca âyetlerde 3000 ve 5000 melekten bahsediliyor ki, ister Bedir’de ister başka yerde, bir avuç insanı zabt u rabt altına almak için bu kadar meleğe ihtiyaç yok; 5-10 melek bile onların hakkından gelebilir. Zira Elmalılı Hamdi Yazır’ın ifade ettiği gibi, ‘melek’ kelimesi, Arapça’da ‘melek’den gelir. Bu ise güç ve kuvvet demektir. Onlardan değil 5-10 tanesi, bir tanesi bile -eğer Allah dilerse- Samanyolunu eline alır ve tesbih taneleri gibi çevirebilir.
Bu itibarla da, konuyu ele alırken, 3000-5000 meleğin inişini daha farklı anlamak icab eder. Melekler orada, yeryüzüne bir zafer şöleni için ve kendilerini gören mü’minlere moral takviyesi mülahazasıyla inmiş olabilecekleri gibi, onlarla aynı şerefi paylaşmak için de inmiş olabilirler.
Meleklerin bizzat kâfirleri öldürmek için indikleri söylenemez. Gerçi bazı yerlerde, meleklerin cismanî açıdan tam temessül ettiğini, eline kılıç-kırbaç alıp savaştığı söylense de bu çok mevsuk değildir. Mesela, Bedir’de Hz. Cibril’in (as) Efendimiz’e (sav) gelip ‘siz silahlarınızı çıkarttınız mı? Biz daha çıkartmadık’ demesi de, bu türden bir tebşir ve takviyedir. Bu türlü durumlarda onların da bizimle aynı şartları paylaşmalarından, başları-gözleri toz-duman olmuş olabilir.. sarıkları bozulabilir… Ve bu türlü şeyler, İslâm’ın ilk dönemlerinde birer mucize olarak tecelli etmiş ve bununla Cenâb-ı Hakk, ‘bu ordu da bozguna uğrarsa senin nam-ı celilini zikredecek kimse kalmaz’ duasına, meleklerle cevap vermiş: ‘Rabbin sana darılmadı ve terk etmedi’ (Duha/3) beyanını bir kere daha bu mübarek yerlerde göstermiştir.
Efendimiz’in (sav) âhirete irtihalinden sonra da bu türlü şeyler cereyan etmesi söz konusudur. Meselâ, Kadisiye’de, Yermük’te ve daha başka yerlerde hep o te’yid görülmüştür. Hatta, Çanakkale’de İngiliz orduları kumandanı Hamilton’un ‘sizin ordularınız içinde beyaz atlı, sarıklı insanlar savaşıyordu’ dediği, çokları tarafından bilinen gerçeklerdendir. Murad Hüdavendigar’ın ağabeyi Süleyman Şah, Gelibolu’dan Trakya’ya geçerken şehid olmuş ve daha sonraları Hıristiyanların ifadesine göre, o hep orduların önünde, atının üzerinde savaşırken görülmüştür. Hatta üstûre midir, değil midir bilemeyiz; Battal Gazi için de aynı şeyler söylenir.
Günümüzde de yalan söyleyeceklerine ihtimal vermeyeceğimiz sağlam, sika insanlar veya yalan üzerinde ittifak etmesi mümkün olmayan pek çok kimse defaatle gelip, ruhanîleri veya Kanuni’yi, Yavuz’u, Fatih’i bulundukları mekânların koridorlarında gördüklerini söylemişlerdir. Bunlar rüyalarda olduğu gibi yakazaten de görülen şeylerdir. Konuyla alâkalı dosyayı kurcalayacak olsak, yüzlerce birbirini teyid eden müşahede çıkacaktır ortaya. Demek ki, onlar mü’minlerin başarılarını alkışlamak, âyetin ifadesiyle ‘büşra’ müjde vermek için gelip görünüyorlar.
Yalnız görme meselesi herkes için geçerli değildir. Bedir’den Çanakkale’ye ve günümüze kadar devam eden süreçte, yeryüzüne inen bu ruhanîleri herkes görmemiş veya görememiştir. Nice nezih insanlar vardır ki hiçbir şey görmemiştir; ama bazıları da her zaman görebilmektedir ve bu, bir nasip meselesidir.
Konuyu bağlarken son bir hususa daha temas etmek istiyorum. Bu çok su götürür bir mevzudur ve su-i istimâle de açıktır. Bu açıdan da konunun su-i istimâl edilmesine fırsat verilmemeli ve ona kapı da açılmamalıdır. Bu türlü durumlarda Hz. Muhammed’in (sav) emir ve direktiflerinin her şeyin önüne çıkarılması gerekir. Yoksa arzu, istek ve hevesler gemi azıya alabilir, dolayısıyla da, önü alınamaz inanç kaymalarına fırsat verilmiş olur.
Son bir nokta; meleklerin inmesini psikolojik bir faktör olarak yorumlama, maneviyata inanmamanın bir göstergesi olsa gerek. Böyleleri her şeyi, cismaniyet çizgisi içinde çözmeye çalışırlar. Halbuki Üstad Hazretleri’nin yaklaşımı içinde ‘her şeyi maddede arayanların akılları gözlerine inmiştir. Göz ise mânâya karşı kördür.
Merkez-Muhit Hattında Hoşgörü 4 dk.
Son yıllarda iç ve dış dünyada her kesime karşı yeni bir diyalog ve hoşgörü ortamı oluştu. Dış dünyaya karşı başlatılan bu hoşgörü, kendi dünyamızda, bilhassa problemlerle karşı karşıya kaldığımızda nasıl ve hangi ölçülerde olmalıdır?
Hoşgörüde esas olan, bir gayeye baş koymuş insanlar olarak -hatta mümkün olsa bu bütün millet fertlerinin iştirakiyle gerçekleştirilebilse- kendi içimizde meydana gelen problemleri anlayışla karşılayabilsek ve dışarıya karşı göstermiş olduğumuz hoşgörüyü evvelâ yakın çevremize gösterebilsek ki bu, haddizatında gerçek hoşgörü kahramanı olmanın da temel özelliğidir.
Bir kere böyle davranmak, herkese karşı ilan ettiğimiz hoşgörüyü dar bir daireye hapsetmek demek değildir; bu hoşgörünün devam ettirilebilmesi, yakınlarımızdan başlayarak, dalga dalga, daire daire çevremize açılmamızın mantıkî yoludur. Çünkü, gelecekte uzaklar yakın olacak ve dünya küreselleşerek, bir köy haline gelecektir. Dolayısıyla Hıristiyan, Yahudi, Budist ve ateist demeden her kesimden insanla münasebet kurmak ve onlarla bir diyalog ve anlaşma zemini aramak şimdiden kaçınılmaz görünmektedir. Ama böyle bir sürecin devamı her şeyden evvel aynı prensibi, aynı düşünceyi benimsemiş olanlarla anlaşma ve uzlaşmaya bağlıdır. Zira yakın dairede meydana gelebilecek problemler önlenmeden ve mevcut problemler de çözülmeden, muhit hattında müessir olmak imkânsızdır. Aslında Sahabe-i Kiram arasında da yer yer değişik problemler yaşanmıştır; ama önemli olan, o şok hadise anında olumsuz neticeler doğuracak tepkilere yol açmadan o problemleri çözebilmektir.
Bir Arap şairinin, Ben şimdiye kadar sizinle yakındım. Bundan sonra evimin uzak olmasını arzu ediyorum ki, size yakınlığımı koruyayım’ mânâsında güzel bir sözü vardır. Bu, ‘öyle anlaşılıyor ki, evim yakın olduğu sürece size yakın olamayacağım. Her zaman yüz yüze geleceğiz ama, içimde devamlı bir uzaklık olacak. Onun için evimi biraz uzağa götüreyim de, yakınlığımızı koruyayım.’ demektir. Bu biraz evvel arz ettiğim düşünce ile yakından alâkalıdır. Nitekim, uzakta olanlarla aramızda her ne kadar belli mesafeler bulunsa da, karşımızdakinin tafralarına, hiddet ve şiddetine ve o şiddetin getirdiği risklere muhatap olunulmadığı için, onunla her zaman bir yakınlık kurmak mümkündür. Bu sebeple önemli olan, aynı çatı altında, her türlü probleme rağmen o yakınlığı koruyabilmektir ki, bence gerçek hoşgörü kahramanlığı da işte budur.
Müsaadenizle burada Asr-ı Saadet’ten bir örnek arz etmek istiyorum: Bir gün Hz. Ebû Bekir (r.a) ile Hz. Ömer (r.a) arasında bir tartışma olur. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer’i kızdırır. Hz. Ömer de kızgın bir vaziyette oradan çekip gider. Bu defa Hz. Ebû Bekir kalkıp gider ve kendisine hakkını helâl etmesini ister ise de Hz. Ömer ona cevab-ı savab vermez. Derken Hz. Ebû Bekir, Efendimiz’in (s.a.s.) yanına gelir ve Hz. Ömer’le arasında geçenleri anlatır. Bir müddet sonra da Hz. Ömer gelir. O da kısaca olup biteni nakleder. Bu sırada Hz. Ebû Bekir, ‘Vallahi ya Resûlallah, ben çok suçluyum. Ömer haklı idi.’ der. Ama Allah Resûlü Hz. Ömer’e dönerek, ‘Arkadaşımı bana bırakmanız gerekmez mi? Ben, ‘Ey insanlar, şüphesiz ben, Allah’ın hepinize gönderdiği elçiyim.’ dediğimde beni yalanladınız.. evet, herkes yalanlarken Ebû Bekir, ‘Sen doğru söyledin, dedi’ buyururlar.
Evet, sahabî dahi olsa, fıtratın gereği olarak insanlar arasında her zaman bazı problemlerin yaşanması gayet tabiîdir. Ama, yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi önemli olan, bu problemleri büyütmeden sineye çekmek ve hoşgörünün öğütücü ikliminde eritmektir.
Meşveretin Tabiî Bir Neticesi: İtaat 10 dk.
İtaat edilmesi gereken bir noktada bazen aklımız ve mantığımıza ters düşen hususlar olabiliyor. Bu noktada itaati nasıl anlamalıyız?
Bizim anladığımız mânâda itaat ve inkiyad, umumun kabul ettiği, hizmetin sevk ve idaresini yapan bir şahsa, yada insanların her türlü konuyu orada istişare edebilecekleri değişik kimselerden meydana gelmiş bir meşveret meclisinin, içtihat, tespit ve kararlarını yerine getirmekten ibarettir. Ne var ki, ne itaat ve inkıyad edilen şahıs, ne de meşveret meclisinin kendilerine itaat ve inkıyad edilmeyi beklemek gibi hak ve istihkakları yoktur.
Zaman, hizmet zamanı olduğuna göre, meseleler, her zaman belli bir heyetin meşveretinden çıkmalıdır ve alınan kararlara da, mutlak mânâda itaat edilmelidir. Zira meşveret ve itaat bir vahidin değişik yüzleri gibidir.. ve bunlar, İslâm içtimaî hayatının önemli unsurlarıdır.
Soruda bahsedildiği gibi, meşverette alınan kararlar bazen herkesin aklına yatmayabilir ve herkes tarafından kabul edilmeyebilir. Meşveret meclisinde bulunanlar da, Allah katında kendilerini sorumluluktan kurtarmak için, içtihad farklılıklarını dile getirebilir, her meseleye ulu orta ‘evet’ demeyebilir ve alınan kararlara muhalefet şerhi düşebilirler. Aslında, meşveretin gerçek anlamı da işte budur. Ancak bazılarının muhalefetlerine rağmen, eğer ilgili mevzuda bir karar alınmışsa, artık o muhalif kişilerin bu karar aleyhinde tek bir kelime bile konuşmamaları ve karara uymaları gerekir. Zira bu tür konuşmalar koskoca bir cemaati gıybet etmek demektir. Gıybet ise, Hakk’a hizmet eden bir cemaatin hukukunu ihlâl olduğundan, o cemaati teşkil eden bütün fertlerle onlar hakkında söylediklerini zikredip ferden ferda helâlleşmedikçe o şahsın kurtulması ve cennete girmesi mümkün olmayabilir.
Evet, istişarede alınan kararlara mutlaka uyulması lazımdır. Meselâ, meşveret meclisinde bir yere gidilmek üzere ekseriyetle karar alındı ve yola çıkıldı. Yolda -Allah muhafaza- kaza oldu. Kaza sonucu karara karşı çıkanların ‘Biz dememiş miydik?.. Gitmeseydik kaza olmayacaktı.. gittik başımıza bu iş geldi’ gibi ifadeleri, kaderi tenkidin yanında, diğer arkadaşları gıybet sayılır.
Bu hususta Allah Resûlü’nün şu kararlılığı çok dikkat çekicidir: Allah Resûlü (sav), Uhud Savaşı öncesi ashabı ile meşveret eder; kendi görüşü Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma istikametindedir. Ancak, yapılan istişare sonucu, Medine’nin dışına çıkılarak taarruz harbi yapılmasına karar verilir. Bu karar gereği Nebiler Serveri (sav) Uhud’a gider. Bu noktada Seyyid Kutub’un şu enfes yorumu çok yerindedir: ‘Allah Resûlü Uhud’a çıkarken orada 70 kişinin şehit verilmesi değil; Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine çıkacaktı.’ Evet, meşveretin İslâm’da ve İslâmî yapıda böyle önemli bir yeri vardır. Yıkılan Medine tekrar yapılabilir ama teşri döneminde İslâm’ın bir rüknü yıkılırsa onu yeniden inşâ etmek imkânsızdır. Öyleyse, meşveret heyetinde bulunan herkes sahip oldukları güzel fikirleri heyete sunmalı ve o güzel düşüncelerin herkese mâl olmasını sağlamalı.. ve tabiî aksi karara da mutlak mânâda uymalıdır.
Buraya kadar arz etmeye çalıştığımız esaslar, itaat etme ile ilgiliydi. Bu meselenin bir diğer yönü ki o da itaat etme kadar önemlidir- kararlara itaat ettirme adına sevk ve idarede bulunan vazifelilere düşen sorumluluklardır. Hemen ifade edelim ki, bunun bütün misallerini Allah Resûlü’nün (sav) hayat-ı seniyyeleri içinde görmek ve göstermek mümkündür. Nebiler Serveri’nin hayatını bu perspektiften inceleyerek, ondan her zaman itaat ettirmeye yönelik genel prensipler çıkartabiliriz.
Şimdi isterseniz, bu çizgide cereyan eden bazı tarihî vak’alara kuşbakışı bir göz atalım: Cahiliye dönemi Arapları, oldukça ferdî hareket eden insanlardı. Hemen en küçük bir mesele bile, onları aile aile, oymak oymak, kabile kabile birbirine düşürebilirdi. Böyle bir toplumun fertlerinin birbirine düşmemesi, bazılarının bazılarına itaat etmesi âdetâ imkânsızdı. O dönemde Mekke ve Medine’de kendi içlerinde birçok parçaya ayrılmış pek çok kabile vardı. Bunlar, dışta kavga edecek insan bulamayınca, kılıçlarını çekerler ve birbirleriyle savaşırlardı. İşte böyle bir toplum içinde itaat düşüncesini geliştirip bir baş etrafında bunları toplamak, Allah Resûlü’nün peygamberliğine delil teşkil edecek ölçüde büyük bir hadisedir. Bana göre bu husus, felsefî siyer yazarlarının dikkatinden kaçmıştır. Evet, Nebiler Serveri (sav), olabildiğine bedevî ve birbirini yiyen bir cemaatten; medenî ve birbirini dinleyen, itaat eden bir cemaat çıkarmıştır.
Yine o dönem anlayışı içinde, Araplar bir köleye hiçbir zaman -hele bu bir de siyahî ise- insan nazarı ile bakmazlardı. Sanki onlara göre, Allah’ın iki kulu vardı da bunlardan birine ‘şeytan ol’ dedi; o da gidip siyah oldu. -Bugün pek çok siyahlar bunun aksini düşünürler- Onun için Bilal-i Habeşî (ra), Ümeyye b. Halef’in yemek yediği odaya girme hakkına bile sahip değildi. Yani köle, insan mı değil mi, şayet bu köle siyah ise, hayvan mı insan mı meselesinin münakaşası yapılırdı. İslâm geldi ve köleleri öyle bir mevkiye yükseltti ki, mesela, saçları siyah ve kıvırcık, dudakları iki parmak kalınlığında ‘eşhedü enne Muhammeden Rasulullah’ derken ‘şin’ harfini çıkaramadığından dolayı ‘eshedü’ diyen Bilal-i Habeşî (ra), Bedir’de eşraf içinde hadiselere müdahale edebiliyor ve görüşlerini ortaya koyabiliyor.. ve hane-i risaletpenâhîye İbn-i Mes’ud’la aynı hakka sahip bir şekilde girip çıkabiliyordu.
Bunlardan bir diğeri Efendimiz’in azadlı kölesi Zeyd b. Harise’dir. O da Bilal-i Habeşî gibi siyahî bir insandı. Allah Resûlü (sav), Zeyd b. Harise’yi içinde Cafer b. Ebi Talib, Abdullah b. Revaha, Halid b. Velid (ra) gibi soylu harp dâhileri ve savaş kahramanları bulunan ordunun başına kumandan tayin etti ve önemli bir harbe gönderdi. Bunlar cahiliye dönemi anlayışlarını bir kenara iterek siyahî kumandan Hz. Zeyd’e (ra) itaat ettiler.
Kaderin garip cilvesine bakın ki, aradan geçen onca yıldan sonra, yine Bizans üzerine gidecek bir orduya Nebiler Sultanı, Hz. Zeyd’in oğlu Üsame’yi kumandan tayin etti. Bu defa da ordunun içinde Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (ra) gibi devasa şahsiyetler vardı.
Asr-ı saadette bu istikamette cereyan eden bir başka olayı da, Abdullah İbn Hüzafetü’s-Sehmî anlatır. Allah Resulü (sav), bu büyük insanın emrine bir müfreze vererek bir yere gönderir. Orada emrindekilerden birinin itaat düşüncesinde kusur ettiğini anlayan Hz. Abdullah bir ateş yaktırır ve ‘kendinizi bu ateşe atın’ emrini verir. Bu emir karşısında bazıları dolu dizgin kendilerini ateşe atmak ister. Bazıları ise ‘biz ateşten kaçıp Allah Resûlü’ne iman ettik, şimdi kendimizi ateşe mi atacağız?’ deyip geri dururlar. Sefer dönüşü meseleyi Allah Rasulü’ne anlatırlar. Efendimiz, ‘eğer o ateşe girseydiniz ebediyyen çıkamazdınız’ karşılığını verir. Çünkü bu bir intihardır. İntihar ise Allah’ın yasak ettiği bir ameldir. ‘Hâlıka isyanın bahis mevzuu olduğu bir yerde mahluka itaat yoktur.’ Haram olduğu kat’î olan meselelerde hiç kimseye itaat edilmez.
İşte bu ve benzeri misallerden hareketle, sahabeyi o cahiliye Arap anlayışından uzaklaştırıp, itaat duygu ve düşüncesi ile dolduran sırrı keşfetmek ve onu hayata geçirmek, sevk ve idarede bulunan vazifelilerin görevleri olmalıdır. Meselâ, bu çerçevede Üstad Bediüzzaman’ın ‘kardeş kardeşe peder olamaz, mürşit vaziyetini takınamaz’ ölçüsüne uygun hareket etmek çok önemlidir. Bu, insanları köle gibi kullanmama, bulunduğu makamı baskı unsuru gibi görmeme, mütakabiliyet çizgisi içinde iş yapma ve yaptırma şeklinde anlaşılabilir. Evet, eğer bunlar hayata geçirilebilirse, soruda bahis mevzuu edilen olumsuzlukların hiçbiri söz konusu olmaz. Burada Übeyy b. Ka’b ile İbn Abbas (ra) arasında geçen hâdise, bizim düşünce ufuklarımızı aşacak boyuttadır. Bir gün Hz. Übeyy (ra) ata binerken İbn Abbas atın üzengisinden tutar. Übeyy bin Ka’b onun bu davranışı karşısında: ‘Sen ne yapıyorsun, sen ki peygamberin amcasının oğlusun’ deyince; İbn Abbas: ‘Biz büyüklerimize hürmet göstermekle emr olunduk’ der. Bu defa Hz. Übeyy, İbn Abbas’ın elini tutup öper; ‘Biz de, ehl-i beyte karşı böyle davranmakla emr olunduk’ karşılığını verir. Zannediyorum, bu mütekabiliyet duygusu geliştirilebilse, ne aşağıdakiler ‘biz itaat ediyoruz’ diyerek üsttekilere karşı istiskalde bulunacak; ne de üsttekiler kendilerini dinlemeyen insanlar karşışında bazı şeyleri yaptırmada zorlanacaktır.
Hasılı istişare, nebevî; münferid hareket ise şeytanî bir davranıştır. İtaat ise meşveretin tabii bir neticesidir. Cihan tarihinde peygamberler, vahiyle müeyyed oldukları halde istişare ederek hareket etmişlerdir. Bunun aksine, Ramses’ten, Amnofis’e, Sezar’dan Napolyon’a; Cemil Meriç’in ifadesi ile ondan da deli teke Hitler’e, Stalin’e, Lenin’e kadar ne kadar firavun varsa bunların hepsi de müstebit, tek başlarına karar veren ve infaz eden insan görünümlü şeytanların çıraklarıdırlar.
Mezalimden Bir Kesit 6 dk.
Bosna-Hersek’te, Karabağ’da ve dünyanın daha birçok yerinde Müslümanlar katlediliyor. Biz buna karşı hiçbir şey yapamıyoruz. Âdeta ellerimiz bağlanmış duruyoruz. Bu bizi ümitsizliğe düşürüyor. Acaba tavrımız nasıl olmalıdır?
“Beşer, beşeri öldürmekten, ona zulmetmekten ne zaman vazgeçti ki!” sözünü hatırlayın. Gerçi bunu, Celal Nuri, Beşir Fuat, Tevfik Fikret gibi kimseler değişik bir zaviyeden ifade etmişlerdi ama, zulmün, haksızlığın devamı bakımından geçerliliğini koruduğu bugün de doğrudur. Evet, dünyanın yüzü hiç gülmedi, kan seylapları hiç durmadı. Milletler birbirlerini öldürmekten hiç vazgeçmedi.
Düşünün ki, İkinci Dünya Harbi’nde kırk milyon insan öldürüldü. Öyle ki, bütün insanlık hatta –hâşâ– Allah’ı inkâr eden mülhidler, ateistler bile bu kızıl kıyametin saldığı dehşetle çıkıp kiliseye koştu. Hiroşima’da atom bombasının patlatılması ile ilk etapta seksen bin insan öldüğü söylenir. Atom bombası, hidrojen bombası icat edildi ama bunlar, çağın vahşilerinin eline geçince, yeryüzünde hakikî vahşileri bile utandıracak cürümler işlendi.
Bir de, Müslümanlar açısından meseleye bakacak olursak, sadece Balkan Harbi’nde kendi öz be öz evlâtlarımızdan, şimdi Bosna-Hersek’te öldürülen insanlardan daha fazla Müslüman öldürüldü. Ve kim bilir daha hangi cephelerde nice gül yüzlü canlar ve nice sultanoğlu sultanların canına kıyıldı.
Bir mânâda bu katliamlar bize, medeniyet ve hümanizm sloganları ile insanlığa sunulan sistemlerin, ideolojilerin gerçek yüzünü gösterdi. Evet, Batı, çifte standarttan hiçbir zaman vazgeçmedi ve Müslümanlara ayrı, Hıristiyanlara ve Yahudilere ayrı muamelede bulundu.
Günümüzde, yeryüzündeki hâkim bazı güçlerin büyük yalanlarını bir defa daha bütün dünya ile beraber müşâhede ettik. Bosna-Hersek’e hiçbir yardım yapılmazken, Hırvatistan sınırları on dört bin Birleşmiş Milletler askeri ile koruma altında. Bosna-Hersek’te öldürülen Müslümanlar hakkında sadre şifa bir beyanat yok ama, onların öksüz-yetim kalan çocuklarını alıp kaçırma ve Hıristiyanlaştırma için yoğun faaliyetlere diyecek yok..!
Dilerim bu hâdiseler, Müslümanların hamiyet-i milliye ve hamiyet-i diniyelerini tahrik edip onları harekete geçirir… Evet, belki de etrafımızda cereyan eden bu tegallübler, tahakkümler, esaretler, zulümler vicdanlarda ürperti hâsıl eder de, “sâir fi’l-menam”[1] olan Müslümanlara “Yeter be!” dedirtir. Eğer bu tür hâdiseler böyle bir neticeyi doğurup mâşerî vicdanın uyanmasını sağlayacaksa, olup biten bu şeyler, zâhiri çirkin görünse de netice itibarıyla yararlı oldukları söylenebilir. Zira din ve diyanetleri uğruna ölenler zaten şehit oluyorlar. Öldürenler ise layık oldukları, azaba çarptırılacaklardır ve bunda zerre kadar şüphemiz yok. O hâlde, mazlum, mağdur olarak öldürülenler şehitlik mertebesini, Cennet’i kazanıyorlar. Bununla beraber, arkalarında yıllardan beri Batı düşüncesi ile mahmur kitlenin uyanmasına vesile oluyorlar. Bu açıdan da şimdilik bir kaybetsek de gelecekte –inşâallah– on kazanacağız demektir.
Evet, sistemin sağlıklı yürümesinin yolu, insan ve kültürden geçer. Bunu da makam ve mansıp sevdasına kapılmamış, milletine ait kültürü ile bütünleşmiş, “Bize vazife yapmak düşer, Allah’ın işine karışmayız.” terbiye ve edebi içinde Allah’a karşı saygılı, vazife şuuru ile dopdolu nesiller başaracaktır.
Ümitsizliğe düşmemeliyiz. Zira biz millet olarak artık ellilerin nesilleri değiliz. Biz bugün, dirilmenin de ötesinde, bütün dünya ülkelerinde bir ışık kaynağıyız. Bu durum bazılarının akıllarına geldikçe, hafakanları kabarıyor. Sorarım size, o ülkeler sizi düşününce niye böyle hezeyana giriyor ve çıldırıyorlar? Çünkü Türkiye yeni bir tekevvünün içine girdi de ondan. Evet, artık o, büyük devlet olma yolunda.
İşte bunun içindir ki Batı, Müslüman dünyası üzerine gaile üstüne gaile açıyor. Bosna-Hersek, PKK, Kıbrıs, su, Ermeni, Filistin, Keşmir vs. Evet, bütün bunları onlar planlıyor; planlıyor ve: “Bunların bir tanesinden kurtulsalar, diğerine yakalanırlar, ondan da kurtulsalar, diğerine” deyip başımıza gaile üstüne gaile açıyorlar. Öyleyse biz ne diye ümitsizliğe düşeceğiz. Bırakın onlar ümitsizlik uçurumlarına yuvarlansınlar.
Bir de biz, hiçbir zaman işlerimizi, davranışlarımızı neticeye bağlama ve o neticeyi elde etme uğruna mücadele etme durumunda değiliz; zira netice bizi alâkadar etmez. Çünkü böyle bir düşünce beraberinde bazı sakat şeyler de getirir. Ayrıca, böyle bir düşüncede, Allah ile pazarlık etme gibi bir saygısızlık da söz konusudur. Hâlbuki biz, bundan fersah fersah uzağız…
Hâsılı, etrafımızda cereyan eden ve mutlak planda bizi üzen hâdiseler karşısında ümitsizliğe düşme yerine, canla başla davamızın i’lâsı istikametinde koşma, birinci hedefimiz olmalıdır.
1992 yılı Eylül ayında yapılan bir sohbetten derlenmiştir. — [1] Uykuda yürüyen, uyur-gezer.
Miraç 6 dk.
Miraç’tan döndüğünde Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) yatağının daha soğumamış olması konusu nasıl anlaşılmalıdır?
Her şeyden önce, Allah Resûlü’nün (s.a.s) miraçtan döndüğünde yatağının soğumadığını bildiren rivayetler çok mevsuk değillerdir. Bazı rivayetlerde bu haberi veren kişinin Hz. Âişe (r.a) validemiz olduğu bildirilmektedir ki, kaynaklarda miraç hâdisesinin, hicretten üç veya beş sene evvel vukû bulduğu rivayet edildiğine göre Âişe validemizin bu teferruatı bizzat bilmesi mümkün değildir; zira, Hz. Âişe validemiz hicretten bir sene sonra, yani kendi ifadesiyle yedi—sekiz, İmam Şiblî’nin zorlamalı yorumları esas alındığında da onbeş yaşlarında evlenmiştir. Dolayısıyla da o, Mirac-ı Nebevî esnâsında babasının evinde, henüz küçük bir çocuktur.
Ne var ki Hz. Âişe validemiz bu hâdiseyi, Allah Resûlü’nün (s.a.s) bir başka yaşlı hanımından, meselâ Hz. Hatice Validemizden dinlemiş ve ondan nakletmiş de olabilir. Ancak miraç hâdisesi, Hz. Hatice ve Ebû Talib’in vefatını müteakip vukû bulduğundan bu yaklaşım da sıhhatli görünmemektedir. Başka bir rivayete göre de Nebiler Serveri (s.a.s), Hz. Ali’nin ablası Ümmühâni validemizin evinde iken miraçla şereflendirilmiştir. Hz. Ümmühâni, Efendimiz’in amcasının kızı olması itibarıyla nikah düştüğünden, o günün yüksek terbiye anlayışıyla, Hz. Ümmühâni’nin, Efendimiz’in (s.a.s) yatağına elini sürüp sıcaklığını bildirmesini de ben inandırıcı bulamıyorum.
Yukarıdaki yaklaşımların keyfiyeti mahfuz, miraçtan döndüğünde Allah Resûlü’nün (s.a.s) yatağının soğumamış olduğu haberinin, gerçek kabul edilmesinde de bir beis yoktur. Esasen Efendimiz (s.a.s), mübarek cismi ile miraç yapmıştır. Ancak biz, Kur’ân-ı Kerim’in yaptığı gibi sadece meseleye temas edip üzerinde fazla durmadan geçeceğiz.
Kur’ân’ı Kerim, mevzuyla alâkalı şöyle buyurur:
سُبْحَانَ الَّذِي اَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ اْلاَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ
“Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.” (İsrâ, 17/1)
Evvelâ şunu belirtelim ki, Kur’ân-ı Kerim’de geçen her tesbih sözü, esbâp yolu ile şirke girmeye karşı bir tavrın ifâdesidir. Burada da sûre, tesbih lâfızlarıyla başlamakta ve ilk plânda açık—kapalı şirke karşı bir tavır belirlenerek sebeplerin birer perde olduğu vurgulanmaktadır. Evet, Efendimiz’in (s.a.s) miracı, hatta Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya seyahatı (isrâ) dahi tamamen sebepler üstüdür. Dolayısıyla onun hızı, hayalin, ışığın ve ruhun süratiyle kıyas edilmeyecek ölçüdedir.. evet o hızın keyfiyeti, ancak Allah’ın bilebileceği bir husustur. Dolayısıyla o gece Allah Resûlü (s.a.s),
Sebepleri esvâb gibi sırtından attı
Müsebbibü’l-esbâbla miraç yaptı.
mısralarıyla ifade edildiği gibi tamamen sebepler üstü bir yolculuk yapmıştır. Ayrıca Cenâb-ı Hak, İsra sûresine ‘Sübhânellezî’ beyanıyla başlamak suretiyle kullarına bir tembihte de bulunmakta ve âdeta “Her şeyden önce şirki kafanızdan atın ve iyi bilin ki, bunu şu âlemlerin nizam ve intizamını her an elinde tutan Allah (c.c), sebepleri, tabiatı ve eşyayı aşan bir güçle gerçekleştirmiştir.” demektedir.
İkinci husus, Allah Resûlü (s.a.s), böylesine gökler ötesi, aşkın bir yolculuğa çıktığında, O’nun bütün iç buud ve derinlikleri harekete geçirilmiş ve O’na zaman ve mekân üstü bir yolculuk yaptırılmıştır. Kâdı İyaz, Efendimiz’in mekânsızlıkla alâkalı hayretlerinden bir tanesini ifade ederken, O’nun “Ayağımı nereye koyayım?” sorusuna, “Bir ayağını diğer ayağının üzerine koy.” denildiğini nakleder ki, bu da Kur’ân-ı Kerim’deki “Kâbe kavseyni ev ednâ” (Necm, 53/9) hakikatiyle alâkalı tevcihlerden biri sayılan imkânla vücup arası mertebe demektir. Bunun mânâsı şudur: Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.s) ilâh olması mümkün değildir. Zira O, Allah’ın yüce bir kulu ve şerefli bir peygamberi olmakla beraber netice itibarıyla yiyen, içen, uyuyan, yürüyen bir insandır. Ne var ki bu Ufuk İnsan, Bûsayrî’nin de ifadeleriyle “Bir beşerdir, ama herhangi bir beşer gibi değildir; O, taşlar arasında tıpkı yakut gibidir.”
Evet, sıradan bir insan olmayıp, insanlık değerlerini aşan Efendimiz (s.a.s), şayet yüz binlerce buudu ile açılmışsa, yani beyninin bütün fakülteleri ile her yere ulaşıp her konuşmayı bir anda dinleyebilecek bir mertebeye ulaşmış ya da nûrâniyetiyle bin makamda birden bulunmuşsa, O’nun miraca çıkıp geriye dönmesi için bir lâhza bile yetecektir. İşte bu açıdan bakıldığında O’nun miraçtan dönüp yatağını sıcak bulması da gayet normaldir.
Müceddid ve Üç Merhale 7 dk.
İmân-hayat-İslâm merhalelerinin hepsini bir müceddid mi temsil edecek?
Şimdi müceddid yok; hepsi de vazifesini îfa edip gitmiş. Şimdilerde yapılacak şey, onları tanıyıp onların yorum ve bakış zaviyelerini değerlendirmektir. Madem bugüne kadar gelip-geçen büyükler ve bilhassa çağın düşünürü, böyle bir imân ve Kur’ân hizmeti başlatırken, kendilerini nazara vermemiş ve şahıs yerine şahs-ı manevî demişler; demek ki bundan sonra imân ve İslâm hizmeti şahs-ı manevî ile temsil edilecek. Vâkıa bazen içtihad hatası olarak insanlar, yanlışlık yapıp, bir kısım kimselere fazla teveccühde bulunabileceklerdir. Böyle bir durumda, kendilerine teveccüh edilen kimseler eğer hakperest iseler, bu teveccühü, o cemaatin dağılmaması istikametinde kullanacak ve ondan kendilerine bir hisse çıkarmayacaklardır. Tabii böyle bir cemaatin vahdetini temin eden ve onları hizmete yönlendiren zatların da, hiçbir zaman akıllarına gelmeyen, beklentileri olmayan bazı şeylere mazhariyetleri de her zaman söz konusu olabilir. Şayet cemaate yararı varsa, bu tür bir teveccüh de korunmalı. Yoksa kristal bir kâse gibi bütün mevhibe ve vâridatlar taşa vurulup kırılmalı ve her zaman şahs-ı manevînin esas olduğu gösterilmelidir.
Bu arada bazı şahıslar da vardır ki, aslında hiçbir şey olmadıkları halde, aşağıdan gelen bir saygıyla toplumun canı-kanı haline gelmişlerdir, onu tırnaktan kirpiğe kadar bünyenin her yerinde görürsünüz. Şimdi, eğer bu insanlar, bu kadarcık olsun işe yarıyorlarsa, artık onunla uğraşmanın da âlemi yoktur. Ama bunlar, eğer toplumu yönlendiremiyor ve gerektiği ölçüde o toplumda yenilik ruhunu inşa edemiyor, toplumun her kesimini kucaklayıp onlarla uyum içinde olamıyor, sadece ve sadece kendilerine saygı duyanlarla uzlaşabiliyorlarsa, böyleleri birer puttur; bu putların da kırılması gereklidir. Aslında, toplum içindeki firavunlarla dahi uyum içinde çalışmasını bilemeyen böylelerinin şahs-ı manevîyi temsil adına kabiliyetli oldukları kabul edilemez. Zaten eğer böylelerinde azıcık ihlas varsa, toplumun her kesimiyle uyum içinde olamadığını anladığı zaman, hemen kendini nefyeder ve İbrahim Ethem gibi ferdiyet gay-bûbetine gömülür.. gömülür ve kendini bulmaya çalışır; zira, onun böyle bir hizmetin başında daha fazla kalması, kendinde olan bazı şeyleri kaybetmesine de vesile olabilir.
Eğer, başa dönmek icap ederse, diyebiliriz ki: Müceddid bir şahıs olarak beklense de dünyanın globalleştiği, küreselleştiği, tekârub-u zaman’ ve ‘tekârub-u mekân’ın yaşandığı, birbirinden uzak kitlelerin, bir evin sakinleri haline geldiği dönemde, hizmet, ferd-i ferîdlerle değil, şahs-ı manevî dehâsıyla yürütülmelidir. Bu şahs-ı manevîyi teşkil edecek olanlar da, bu dâireye bir kaşık katkısı bulunanlar olabileceği gibi, dünyalar kadar katkıda bulunan ve herkesle uyum içinde çalışmasını bilen devâsâ kametlerin iştirakiyle de olabilecektir. Evet bu işin husûsiyet gamzeden adamları olmayacaktır ama; husûsi adamlar bu umûmî mektebin muallimi, bu zaman üstü tekyenin ferd-i ferîdi, bu çağları aşkın medresenin baş hocası ve aynı zamanda bu umûmi kışlanın seraskeri olacaklardır. Her nefer, mutlak onda beklediğini bulacak ve herkes en çok kendisiyle ilgilendiği kanaatine ulaşacaktır. İşte o zaman bu engin müsamaha ve anlayış, bu engin ufuk bir mânâ ifade edecektir ki, böyle bir durumda onu kırmanın da anlamı yoktur.
Evet zannediyorum şimdilerde kutbiyet ve ferdiyet daha çok şahs-ı manevîlerce temsil ediliyor. Bazı zamanlarda kutbiyetle gavsiyet beraber bulunduğu gibi, irşada yönelik olması itibariyle bugün, kutbu’l-irşad birkaç tane de olabilir. ‘Evtad’ dediğimiz zevat da ihtimal, bu müşterek anlayış içinde temsil edilecek veya bu anlayışla bütünleşen ve bütün İslâmî cemaatler arasında dağılarak, geleceğin mukaddes ve muhakkak birliğinin canı ve kanı olarak misyonunu edâ edecektir.
Dünya kadar evliyâ ve dünya kadar irşad kutbiyetine merdiven dayamış yediler, kırklar gibi haslar var. Bunlar ayrı ayrı görünseler de, bir gün mutlaka bir birleşme noktasına ulaşacaklardır; zira Efendimiz (sav) ‘Ruhlar cunûd-u mücennededir, tanıştıkları ölçüde biraraya gelirler’ buyuruyor. Aynı ruhu, aynı mânâyı ve aynı düşünceyi paylaşan insanlar, birbirlerinden uzakta olsalar da, mutlaka bir gün birleşeceklerdir.. tıpkı ırmakların denizlere dökülmesi ve yerinde dağları delerek bazen açık, bazen kapalı engeller karşısında kendilerine yeni mecralar bularak, hedefe ulaştıkları gibi.. ve tıpkı hacca niyet edenlerin Arafat’ta, Metaf’ta, Ravza’da buluştukları gibi, gidip orada buluşacaklardır. Buluşma kasıtları olmasa da, vazife yapmak istedikleri yerler onları biraraya getirecek, buluşturacak; onlar da bu büyük hakikati, ümitbahş ‘cemm-i gafir’le temsil edeceklerdir.
Fakat bütün bunlar, olabildiğince hasbi ve iddiâsız insanların mevcudiyetine vâbeste ve Allah’ın bir lütfudur. Onun için insanlar, kendilerini, bilhassa hasbilik ve diğergamlık adına çok ciddi hazırlamalıdırlar. İddiasız olmalı ve Mekke dönemindeki insanların fütuhat mevsimini göremedikleri gibi, bunlar da, dünyevî her türlü beklentiden sıyrılarak ‘rıza’ deyip yapmalı ve Allah’ın, sonuna kadar bu işi onlara yaptırmayabileceğini de hatırdan çıkarmamalıdırlar. Evet, bu yiğitler çok vefalı olmalı ama, asla beklentiye de girmemelidirler. Çünkü hizmet, burada mükâfat alınsın diye değil, Allah emrettiği için yapılmalıdır. Şayet burada mükâfat verilirse, o da bir ulûfe olarak değerlendirilmeli ve asla şahıslara maledilmemelidir.
Muhabbet Fedailerini Gelecekte Bekleyen İmtihanlar ve Alınması Gereken Tedbirler 9 dk.
Son zamanlarda ülke genelinde meydana gelen diyalog ve hoşgörü ortamının olumlu tesirleri yanında, gelecekte çok çetin imtihanlara karşı hazırlıklı olunması gerektiğini ifade ediyorsunuz? Bu imtihanlar neler olabilir ve bunlara karşı nasıl hazırlanılmalıdır?
Biz, yıllarca bu ülke topraklarında, Türk’ü, Kürt’ü, Çerkez’i, Arnavut’u ve Boşnak’ıyla.. aramızdan su sızmayacak şekilde ve ütopyalardakinin çok üstünde hep birlik ve beraberlik içinde yaşadık. Cemil Meriç’in de ifade ettiği gibi, Batı’da bir dönemde ütopyalar yazılıp duruyordu. Osmanlı ise ütopyalarla uğraşmayı düşünmemiş; batının ütopyalarda yakalamak istediği Güneş Devleti’ni, ortaya koyduğu sistemle tesis ederek bizzat yaşamıştı. Bu baş döndürücü hayat tarzını ve medeniyeti kaldıramayan düşman güçler, Devlet-i Âliye diye adlandırılan Osmanlı cihan devletini götürüp bir bayıra gömdükten sonra, nihayet Misak-ı Millî ile sınırları belirlenmiş şu vatanda dahi Kürt-Türk, Alevî-Sünnî, Lâik-Antilâik kutuplaşmalarıyla insanımızı karşı karşıya getirerek, birbirine düşürebilmişlerdir. Maalesef, içimizdeki birtakım aklı ermezlerle bazı hainler de, düşmanlarımızın bu çirkin ve kirli emellerine alet olmuşlardır.
Bugün, Allah’ın yardım ve keremiyle insanımız, ülke çapında diyalog ve hoşgörü esintileriyle toparlanıp, yeniden bir diriliş sürecine girmiştir. Küçük ve mütevazî sözlerle ama, samîmî ifadelerle ortaya konan bu diyalog düşüncesi, kısa zaman içinde çok büyük mesafeler katederek, geniş çevreler tarafından da hüsn-ü kabul göreceği beklenmektedir. Zira, yıllardır ayrılık ve bölünme endişeleriyle canı dudağına gelmiş kitleler, uzun süredir böyle bir ses ve soluğa muhtaçtı. Türkiye’de hüsn-ü kabul gören, ma’şerî vicdanın (kamuoyu) ‘evet’ dediği bu hoşgörü ve diyalog sesi, Kanada’dan Güney Amerika’ya, Britanya Adaları’ndan Afrika derinliklerine, oradan Asya steplerine kadar dünyanın dört bir bucağında, marjinal bir kesim müstesna, saygıyla karşılanmaktadır. Ve bu ses aynı zamanda, bizi bölüp birbirimize düşürmek isteyen ve bunu ‘Böl, parçala ve idare et’ plânıyla başarılı bir şekilde yürüten hasımlarımızın oyununu bozma adına şayan-ı takdir bir sestir.
Evet. Ülkemizi ve milletimizi içten parçalamaya yönelik bu çirkin plân gereği Türk-Kürt, Alevî-Sünnî denilerek insanımız kamplara bölünmeye çalışılmış ve sürekli araya ayrılık ve düşmanlık tohumları saçılmıştır. Biz, Türkü-Kürdü, Alevîsi-Sünnîsiyle yıllarca bu cennet vatanımızda bütün güzellikleri beraber paylaşmış, bütün acı ve ızdırapları müşterek duyup hissetmişizdir. Farz-ı muhal, Çanakkale’deki mezarlar birer birer açılsa, Alevî ile Sünnî’nin veya Türk ile Kürd’ün sarmaş dolaş yan yana yattığı görülecektir. Günümüzde ise, bu birlik ve beraberlik parçalanmış bir kristal gibi sağa-sola saçılıp ve dağılmış gibi bir durum gözlenmektedir. İşte bu hoşgörü ve diyalog esintileri, bağı kopmuş tesbih taneleri gibi parçaları sağa-sola saçılmış toplumumuzu, yeniden bir araya getirme adına önemli bir hareket olduğu için bundan sonra da düşmanlarımız boş durmayacak ve bizi değişik kamplara ayırıp, bölmeye çalışacaklardır. Zira, ayrılık duygu ve düşüncesi, bir milleti yıkan temel unsurların başında gelmektedir. Nitekim, meşhur bir şairimiz,
‘Tefrika girmeden bir millete düşman giremez.
Toplu çarptıkça yürekler, onu top sindiremez.’
diyerek, bu önemli konuyu vurgular.
‘Beş asır ötede bir Türk serdarı ise,
Milletimde ihtilaf ü tefrika endişesi,
Hattâ kûşe-i kabrimde bîkarar eyler beni.
İttihad etmekken a’dâya karşı çaremiz,
İttihad etmezse millet, dağidar eyler beni.’
sözleriyle, çağın şairiyle bu endişeyi paylaşır gibidir.
Evet, şimdilerde bu diyalog ve hoşgörü bayrağını taşıyanları günümüzde olduğu gibi çok çetin günler beklemektedir. Zira, diyalogdan rahatsız olanlar, önümüzdeki günlerde de, insanımızı birbirine düşürecek yeni yeni argümanlar araştırıp bulacak ve toplum içinde yeni yeni düşmanlık tohumları ekmeye çalışacaklardır. Menfur emellerine ulaşabilmek için, okullarımızda değişik hissiyatları körükleyerek düşmanlıklar meydana getirecek ve geçmişte olduğu gibi gençlerimizi birbirleriyle vuruşturmaya çalışacaklardır. Ramazan-ı şerif’te, sanki ülkemizde oruç tutanların oruç tutmayanlara karşı bir düşmanlığı varmış gibi, oruç tutuyor görünenler, tutmayanlara saldırıp, üniversitelerde kavga çıkaracaklardır. Evet, içte ve dışta milletimizin büyüklüğe sıçramasını çekemeyen ve kıskançlık içinde bulunan hasım güçler, bugüne kadar yaptıkları gibi, bundan sonra da aynı kötülükleri yapmaya devam edeceklerdir. Dün, bizi bir bayıra gömüp, bir daha kalkamayalım diye üstümüze taş yığanların, bugün de var oldukları gerçeği kat’iyen unutulmamalıdır; unutulmamalı ve bu diyalog süreci kararlı ve ciddî adımlarla her şeye rağmen devam ettirilmelidir.
Bilmem kaç asırlık kin ve nefretlerle bilenmiş haricî ve dahilî bir hasım cephe karşısında aşma mecburiyetinde olduğumuz zaman tünelini emniyetle geçebilmemiz için, akıllı ve mantıklı olunmalı ve aynı zamanda hissî kardeşlik, aklî, mantıkî kardeşliğe dönüştürülerek aradığımız birlik ve beraberlik çağın mantığıyla beslenmelidir. Evet, eğer Allah’ımız bir, Peygamberimiz bir, Kitabımız bir, vatanımız bir, cibilliyetimiz birse, kavga etmenin bir mantığı yok demektir. Biz bu ülkenin vatandaşları olarak hep aynı kaderi paylaştık; aynı mahkûmiyeti, aynı mağduriyeti ve aynı mazlumiyeti yaşadık. Çünkü, içinde bir arada bulunduğumuz gemimizi delenler aynı insanlardı ve biz, asırlarca bu delinmiş gemide aynı kaderi paylaştık. Vatanımız işgal edildiğinde, ırzımızın çiğnenip namusumuzun payimal olduğu o işgal günlerini hep beraber yaşadık ve yine beraberce düşmanı yurdumuzdan kovduk. İşte tarihten gelen bu kaderî irtibatta ve beraberce paylaştığımız bunca bir’lere rağmen ‘O Sünnî, bu Alevî’ gibi bölücü düşüncelere takılıp kalmak çok yanlış bir davranıştır. Kanaat-ı âcizanemce, toplumumuzun genel hissiyatı da bu istikamettedir. Yıllarca değişik provake eylemlerle onu kendi içinde birbirine düşürenlerin, şimdilerde halkın sağduyusu sayesinde ortaya çıkması da bu düşüncemize bir delil mahiyetindedir. Bugün büyük ölçüde yurdun değişik yerlerinde, Alevî-Sünnî kardeşliğini bozmak isteyenlerin bombaları kendi ellerinde patlamış ve arzuları kursaklarında kalmıştır. Bu konuda şayan-ı takdir bir husus da bizzat Alevî dedelerinin değişik mahfillerde, ‘Türk milleti bir bütündür. Bu türlü kavgalar şimdiye kadar olmadığı gibi, bundan sonra da olmayacaktır’ türünden yaptıkları açıklamarın olmasıdır ki, bu sağduyu sesi toplumun nabzını düşürmüş ve tansiyonunu aşağıya çekmiştir.
Benim de yer yer Alevî dedeleri ve aydınlarıyla temaslarım oldu. Bu görüşmelerde, gönül rahatlığı içinde onlara hep şu tekliflerde bulundum: Bir kültür lokali yapılsın. Yanında da bir cemevi inşa edilsin ve buraya -kabul görürse- Hacı Bektaş Velî, Ahmet Yesevî, Mevlâna, Niyazî-i Mısri ve Yunus Emre gibi büyüklerin eserleri konulsun. Böylece, sözlü kültürle yaşayan Alevîlik, kendi yazılı kültür kaynaklarından beslenmiş olacaktır. Her şeyi devletten beklemek yanlıştır. Bu ülkenin basiretli vatandaşları olarak, milletimizi kamplara bölecek her türlü olumsuz harekete karşı tedbir almak zorundayız.
Evet, hoşgörü ve diyalog düşüncesini baltalamak isteyenler her dönemde olmuştur ve olacaktır da; ne var ki, her zaman sağduyu ile hareket edilerek, muhtemel problemlerde basiret, feraset ve idrakla çözüm yoluna gidildiği takdirde, hiçbir gaileye meydan verilmediği gibi, mevcut gaileler de rahatlıkla çözülebilecektir. Şer güçlerin tahriklerine kapılıp, toplumda terör havası estirenler karşısında her zaman, ‘Sen öldürmek için bana elini uzatsan (bile), ben sana öldürmek için el uzatacak değilim’ âyetinin ifade ettiği duygu ve düşünce ile hareket edilerek, ülkemizi parçalamak gayesiyle yurt içi ve yurt dışında çevrilen oyunlara gelinmeyecektir.
Muhammedî Ruh ve Mânâ İçinde Diyalog 12 dk.
Türkiye’de farklı kesimler arasındaki diyaloglarda takınılacak tavır nasıl olmalıdır?
Aslında bu soruya bir tek cümleyle cevap vermem istenseydi kendi esnekliği içinde Muhammedî ruh ve mânâya sahip olmalıyız’ derdim. Yine de öyle demiş olalım; sonra anlatılan şeyler de onun tafsili sayılsın.
Kur’ân ve Sünnet’e bu zaviyeden bakınca, konuyla alâkalı birçok âyet ve hadis bulmak mümkündür. Bir insan kendini az zorlayarak, biraz dikkatlice Kur’ân âyetlerine göz gezdirse, bu mevzua esas teşkil edebilecek onlarca âyet bulabilir. Şahsen ben iddiayı sevmem.. yarım-yamalak da bir hafızlığım var.. buna rağmen müsamaha, af, diyalog ve herkese bağrını açma ile alâkalı onlarca âyeti peşi peşine okuyabilirim. İşte bu husus İslâm dininin âlemşümul özelliğini yani evrenselliğini göstermektedir.
Kaldı ki; ‘İslâm’ ismi, kökeni itibarıyla silmi, teslimi, emniyeti, güveni ifade etmiyor mu? Öyle ise bunları tebliğ ve temsil etmeden hakikî Müslüman olmamız mümkün değildir. Evet İslâm isminin mânâları altında herkesi kucaklama, herkese ve her şeye sevgi esası ile yaklaşmak vardır. Ama onu bu espri ile ele almaz ve öylece yaklaşmazsak, o zaman ne İslâm’ı anlamış ne de onun tebliğ ve temsilini yapabilmiş sayılırız.
Gerçi Kur’ân-ı Kerim’de başkaldıran insanlara karşı takınılması gereken tavırlar, had, kısas gibi cezaî müeyyideler vardır. Bu müeyyidelerden hareketle Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali Efendilerimiz, Emevî, Abbasî, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde yapılagelen birçok tarihî uygulamadan bahsetmek mümkündür. Fakat biz o uygulamaları bağlı olduğu tarihî çizgiden kopararak değerlendirmeye kalkacak olursak yanlış kanaatlere varırız. O halde siyak-sibak münasebeti içinde o hadiselere bakmak ve her şeyi öylece değerlendirmek şarttır. Evet, diyebiliriz ki, İslâm’da sulh, sevgi, af, müsamaha esastır; sair şeyler ise ârızîdir.
Öte yandan; eskilerin ‘evvelen ve bizzat’ dediği, mükellefler için evveliyet bahis mevzuu olan konuları öne çıkarmak lazımdır. Meselâ, Cenâb-ı Hakk, sevgiye önem vermiş, kendisini seveni sevdiğini bildirmiş, en çok sevdiği insana Allah’ı seven mânâsına ‘Habibullah’ ismini vermiştir. Öyleyse bizim de bunu esas almamız ve ona öncelik hakkı tanımamız gerekir. Münafıklara karşı cihad, kâfirlere karşı sert davranma.. gibi hükümler yine eskilerin ifadesiyle ‘saniyen ve bil’l arez’dir. Kaldı ki onlara sert davranma, mücadele etme ve gerektiği yerde öldürme çeşitli sebeplere talik edilmiştir. Şayet o sebepler sözkonusu olmazsa, hükümler de tatbik edilmeyecek demektir. Zahid-i Kevserî’nin uzun uzadıya anlattığı bir misalle konuyu az açalım; Kur’ân-ı Kerim’de zekâtın sarf mahalleri anlatılırken, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlar (müellefe-i kulûb) da zikredilir. Allah Rasulü (sav) hayat-ı seniyyeleri boyunca bu hükmü hep tatbik etmiştir. Efendimiz (sav) vefat edinceye kadar da bu hükmün neshine dair herhangi bir belge sözkonusu değildir. Ne var ki, Hz. Ömer, hilafeti döneminde, te’lîf-i kulûb için yanına gelen insanlara verilen şeyleri onaylamaz, onaylamak bir yana, ellerindeki fermanı yırtar atar. Ardından da ‘eskiden İslâm zayıftı, bugün ise Müslümanlar kuvvetli ve güçlüdür. Böyle bir şeye ihtiyaç yoktur’ der ve onları uzaklaştırır. Şimdi Hz. Ömer’in, Efendimiz’in uyguladığı bir hükme böyle tavır almasını aklınıza sığıştıramayabilirsiniz. Fakat İslâmî ilimler açısından meseleye yaklaşacak olursanız, Hz. Ömer (ra) Kur’ân’daki bu hükmün illetini kavramış ve ona göre hüküm vermiştir. Kur’ân ise bu yardımı kalplerin te’lîfine bağlamıştır
İşte Kur’ân-ı Kerim’deki öldürme, sürme, harb etme gibi hükümler böyle çeşitli sebeplere talik edilmiştir. O sebepler mevcut değilse o zaman yapılacak şey ‘va’z u nasihattir’, ’emr-i bi’l maruftur’, ‘kavl-i leyyindir’ ve tavr-ı leyyin ile İslâm’ın güzelliklerini anlatmaktır. Bu sebepleri nazar-ı dikkate almadan, Kur’ân’ı Zahirîlerin anladığı şekliyle anlayıp, vurma, kırma, dövme diyen insanlar maalesef ne hükmü, ne hükmün menatını ve ne de İslâm’ı anlayabilmişlerdir.
Fakat sebepler tahakkuk ettiğinde, elbette o hükümlerle, hükmün menatı çerçevesi içinde amel edilecektir. Meselâ siz i’lâ-yı kelimetullah yaparken, sizi öldürmeye kalkıştılar veya çeşitli vesilelerle vatanınıza saldırdılar. Şimdi siz onlara harp ilan etmeyecek misiniz? Çanakkale’de yaptıkları gibi ‘kimi hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela’ toplanıp üzerinize gelseler, siz bir köşede sus-pus oturup ‘ne iyi ettiniz de geldiniz mi?’ diyeceksiniz?.. yoksa, evet yoksa canınızı dişininize takıp mücadele mi edeceksiniz?
Bakın içinde bulunduğumuz dünyanın haline!.. Geçenlerde bir gazetenin verdiği bir habere göre, dünyanın 56 yerinde sıcak harp devam ediyormuş. Şu son çeyrek asır içinde, dünyaya demokrasi ihraç eden ve hümanizmi bayraklaştıran ABD, Vietnam’da, Körfez’de hep savaştı. Sudan’ı, Libya’yı terörist ilan etti. Üstelik bunları hep demokrasi adına yaptığını söyledi. Sadece ABD mi? Elbette hayır. Ruslardan, Sırplara, Fransızlardan İngilizlere uzanan çizgide halen harpler devam ediyor. O halde harbe karşı çıkmak beşerî realitelere karşı çıkmak demektir. Onun içindir ki, demokratik hak ve hürriyetlerimize dokundukları an elbette kendimizi müdafaa edecek ve gerektiğinde savaşacağız. Fakat başta da ifade ettiğim gibi bütün bunlar ârızî şeylerdir. İslâm’da esas olan sulhtür, barıştır, insanlığı sevgi ile kucaklamadır.
Sorunuzla alâkalı meselenin bir diğer yanı; diyalog içinde bulunduğumuz insanlarla, ‘fasl-ı müşterek’leri artırmak ve onlar üzerinde konuşmak gerekir. Hatta konuştuğunuz, görüştüğünüz bu insanlar, Yahudi ve Hristiyanlar bile olsa, yine bu düşünce ile hareket edilmeli ve muvakkaten bizi birbirimizden ayıracak hususlar bahis mevzuu edilmemelidir. Mesela, siz onlarla Allah, ahiret konularında anlaşamadı iseniz, onlara Efendimiz’i anlatmanın bir mânâsı yoktur. Efendimiz bizim canımızdır.. O’nsuz bir hayat yerin dibine batsın! Ne var ki, O’nu anlatmada zamanlamanın çok iyi yapılması lazımdır. Bakın Kur’ân-ı Kerim kitap ehline çağrıda bulunurken diyor ki: ‘Ey kitap ehli! Aramızda müşterek olan kelimeye gelin.’ Nedir o kelime? ‘Allah’tan başkasına ibadet yapmayalım’ (Al-i İmran/64). Zira gerçek hürriyet başkalarına kulluk yapmaktan kurtulmakla gerçekleşir. Allah’a kul olan başkalarına kul olmaktan kurtulur. İşte gelin bu mevzu üzerinde birleşelim, bütünleşelim. Ve yine ‘Allah’ı bırakıp da bazılarımız bazılarımızı Rab edinmesin’ diyor Kur’ân (Al-i İmran/64). Dikkat edin! Bu mesajda ‘Muhammedün Rasulullah’ yok. Ve bir başka âyet; ‘İman edenlere söyle; (ey Habibim) Allah’ın günlerinin gelip çatacağını ümid etmeyenleri bağışlasınlar’ (Câsiye/14). Yani ahirete ve öldükten sonra dirilmeye inanmayanları bağışlasınlar. Çünkü ‘Allah herhangi bir kavme ancak kazanmakta olduklarıyla mukabele eder’ (Câsiye/14). Yani cezalandıracaksa, onları Allah cezalandırır ve bu mesele bizi alâkadar etmez.
Bu mevzuda bir diğer misal; Efendimiz (sav) Uhud Savaşı sonunda Mekkeli müşriklere bedduada bulunmuş, başka bir rivayette de bazen sabah namazında sesli olarak ve bazı Arap kabilelerinin isimlerini sayarak onları Allah’a havale etmiş.. zayıf rivayete göre de ‘Bi’r-i Maune’ hadisesinde ashabını şehid eden kabilelere 30-40 gün süreyle bedduada bulunmuştur. Ardından ‘Kullarımın işinden hiçbir şey sana müessir değildir. Allah ya onların tevbesini kabul eder, yahud onları, (kendileri zalim kimseler oldukları için) azaplandırır’ (Al-i İmran/128) âyeti nazil olmuştur ki, anlayana göre burada tatlı bir itab da var.. evet rakik peygamberin rakik kalbini incitmeden yapılan bir serzeniş. Yani ‘Sen seni alâkadar etmeyen mevzulara ne diye giriyorsun. Halbuki bunlar seni ilgilendirmeyen şeyler.’
Buraya kadar arzettiğimiz misallerde de görüldüğü gibi, diyalog arayışları içinde en önemli mesele, fasl-ı müşterekler üzerinde durma ve konuşmadır.
Söz buraya gelmişken yıllar önce dinlediğim bir hatırayı sizlere anlatmak ve bununla mevzuya biraz daha açıklık getirmek istiyorum. Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretleri, halifelerini dünyanın dört bir yanına gönderir. Bunlardan -Şeyh İsmet Efendi olabilir- bir müridi de Isparta’ya geliyor. O, cemaate nasihat ederken, hahamlar ve papazlar da gelir dinlerler. bir gün o cematte ilmî hakikatlerin diliyle Allah’ın varlığını izah eder. Meselâ der ki, ‘bir hücrede 40 bin atom vardır. İhtimal hesaplarına göre bunların böyle olabilmesi için 10 üzeri şu kadar sıfır rakamı ki, bunu okumamız mümkün değildir’ veya ‘güneşte saniyede şu kadar hidrojen atomu helyuma dönüşüyor. Bu ise …’ vb. misallerin bitimde ‘bu bize Allah’ın varlığını göstermez mi hahambaşı?’ der. Hahambaşı da onu tasdik eder. Bir başka sefer aynı şeyi papaza sorar. Papaz da ‘haklısınız hocaefendi’ cevabını verir. Nihayet bir seferinde Hz. Muhammed’den (sas) bahsedince haham da, papaz da ‘Hocaefendi, itikadımızı bozma’ diye hemen itirazda bulunurlar. Evet Efendimiz bizim canımızdır, ruhumuzdur. O’nsuz hayat batsın ve yerin dibine girsin! Ama O’nun hatırına bir şey yapıyorsak, yine O’nun hatırına zamanlamayı iyi yapmamız, neyi, nerede ve ne zaman söyleyeceğimizi çok iyi hesap etmemiz gerekir. Hâsılı; fasl-ı müşterekler etrafında dönüp durma, diyalog adına dikkat etmemiz gereken en önemli noktalardan birisidir.
Ve son bir husus; münasebette bulunacağımız kimselerle konuşacağımız şeyleri önceden çok iyi belirlememiz gerekmektedir. Meselâ bir ateiste Allah’ın varlığı mevzuunu, onun anlayabileceği bir dil ve üslupla.. kader hakkında şüphe ve tereddütleri olan veya İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ‘hâtem-i divan-ı nübüvvet’ olduğu konusunda şüphesi bulunanla da o konuları çok iyi bilerek ve zamanlayarak konuşmak icap eder. Yani herkesin nabzını tutma ve nabza göre şerbet verme esas olmalıdır.
Ancak ben, içinde yaşadığımız zaman dilimi itibarıyla, akideye müteallik meseleleri müzakere etme gibi bir problemin olmadığı kanaatindeyim. Zaten genelde bütün dünyada dine doğru bir yöneliş var. Bu açıdan şimdilerde temsilin çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Evet bugün, iffetli, temkinli, tedbirli, samimi, ihlaslı, çalmayan-çırpmayan, kendini fazlaca düşünmeyen, hasbî, yaşatma zevkiyle yaşamadan vazgeçmiş, dünyevî beklentileri bulunmayan Hak erlerine ihtiyaç var. Eğer toplum bu vasıflarla bezenmiş insanları bulabilirse, temiz vicdanlar onlara doğru yönelecek ve dine sarılacaklardır. Son dönemler itibarıyla hizmet insanlarına gösterilen teveccühün arkasında bunun olduğunu zannediyorum. Rabbim sırat-ı müstakîmden ayırmasın! Âmîn!
Muhtemel ABD-Japon Savaşı 9 dk.
Günümüzde bazı sosyologlar Amerika-Japonya savaşının kaçınılmaz olduğundan bahsediyorlar. Aralarındaki ekonomik yarışı da buna gerekçe gösteriyorlar. Bu husustaki düşünceleriniz nelerdir?
Böyle bir savaş bana, çok uzak görünüyor. Buna bütün bütün imkânsız diyemiyorum, zira meşîet-i ilâhiyenin tecellîsinin nasıl olacağını bilmemiz mümkün değildir. O açıdan, bilhassa istikbale ait mevzularda konuşurken, dengeli konuşmak icap eder. Hatta yüzde yüz emin olduğunuz bir meselede dahi, mülâhaza dairesini açık tutmakta fayda vardır.
Gelelim, Amerika-Japonya savaşı meselesine… Bir kere böyle bir savaş, ne Amerika ne de Japonya açısından makuldür. Yine de yukarıda söylediğim gibi mülâhaza dairesini açık bırakıyor ve böyle bir şeyin şimdilik söz konusu olmadığını, olmayacağını aşağıdaki hususlara dayanarak arz edip geçmek istiyorum. Şöyle ki:
1. Japonlar, 1941 yılında ilk defa Pearl Harbour deniz üssüne saldırdıklarında Amerikan donanmasına büyük zayiat verdirdiler. Esasen Japonları, böyle bir saldırıya cesaretlendiren, daha önceki savaşlarda elde ettikleri başarılarıydı. Evet, Japonlar, Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere’nin yanında yer almış ve bu politika da onlara bazı yerler kazandırmıştır. Şöyle ki, Ruslarla yapılan deniz savaşını Japonlar kazanmıştı. Üst üste gelen bu başarılar, Japonlar’ın kendilerine olan güvenlerini –olması gerekenden– çok fazla artırmıştı. Böyle bir güven ise, onları henüz o günlerde ciddî bir varlık göstermeyen Amerika’ya diş göstermeye sevk etmişti.
Gerçi zaman ayarlaması bakımından Japonlar’ın bu çıkışları gayet yerinde ve akıllıcaydı. Zira belli bir noktaya sıçramak isteyen devletler için, o anda ortam gayet müsaitti. Dünya 1939’da patlak veren İkinci Dünya Harbi’yle kaynıyordu. Güçlü devletlerin, hemen hepsinin başı dertteydi. Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya kendi başlarındaki gaileden başkasını görecek durumda değillerdi. Dünya kana bulanmış ve her devlet bu dertten en az zararla çıkmanın çaresini arıyordu. Japonya ise, kısmen güçlüydü.. ve ortamı da müsait bulunca böyle bir tarihî hâdiseye girmiştir.
Bu nokta, olup olmama çizgisidir. Japonlar başarılı olsalardı, bugünkü konumları da bütünüyle değişik olacaktı. Ama 1945’de Amerikan uçakları, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atınca Japonlar kayıtsız şartsız teslim oldular. Zaten üç dört senelik kavga, onları belli bir güç kaybına uğratmıştı. Son darbe ile iki şehrin birden yerle bir olması ve yüz bine yakın insanın bir anda ölmesi bu teslimiyeti çabuklaştırmıştı. Japonlar, galibiyet düşüncesi üzerinde oturttukları plan adına zamanlama açısından isabetli vakit seçmişlerdi ama, evdeki pazarlık çarşıya uymamıştı. Galibiyet beklenilen yerden kayıtsız şartsız teslim olmak gibi ağır bir mağlubiyet gelmişti.
Japonya’nın, o güne kadar Amerika ile böyle sıcak teması olmadığı için, o günlerde henüz bugünkü şekliyle güçlü olmayan Amerika’yı mağlup edeceğini düşünmüştü. Tabiî maksadının aksi zuhur etti. Şimdi asrın yarısındaki böyle bir tecrübe, elbette bundan sonraki dönemde Japonlar’ı daha dikkatli ve tedbirli davranmaya sevk edecektir.
Bu itibarla, Japonlar’ın taarruza geçmeleri, askerce düşünülecek olursa hatalıdır. Zira taarruz eden taraf, her yönüyle taarruz edeceği taraftan en az beş, altı (hatta on) kat üstün olmalıdır. Hâlbuki Japonlar için, o gün olmadığı gibi bugün de böyle bir üstünlük söz konusu değildir. Nitekim o gün Japon Genelkurmayı, böyle bir taarruzun hata olacağını söylüyor ve savaşa istekli görünmüyordu. Hatta Japon Genelkurmayı, Amerika’yı inindeki aslana benzetmiş ve “Uyuyan aslanı uyandırdınız ve üzerinize saldırttınız!” demişti. Bir asker gözüyle hâdiselerin değerlendirilip söylenmesi elbette mühimdi. Ama o günün Japon devlet adamları, bunu ancak belli bir tecrübeden sonra anlayabilmişlerdi.
2. Amerika ile Japonya, şu anda müşterek bazı çalışmalar içindeler. Feza çalışmalarında Japonya, Amerika’nın yanında yer almakta ve Amerika, Japonlar’ın imkânlarından, teknik elemanlarından ve teknolojiye değişik buudlar kazandırma becerilerinden âzamî ölçüde istifade etme peşinde. Bu tür müşterek çalışmaların sürdüğü müddetçe, çok ciddî bir sebep olmazsa, Amerika-Japonya lüzumsuz bir gerginliğe girmek istemez. Evet, menfaat beraberliği, devletlerarası platformda çok önemli bir sulh faktörüdür. Bu itibarla da, ne Amerika ne de Japonya bunu göz ardı etmeyecektir.
3. Japonlar, bazı sahalarda teknik bakımdan çok ilerlemiş olsalar da, harp sanayiinde Amerika’dan geridirler. Ayrıca, Amerikan askerlerinin deneyimi de Japon askerlerinde yoktur. Hâlbuki harp, bizzat harp yaparak öğrenilir. Tatbikatla harp öğrenilmez. Osmanlı, harp yapmayı bizzat harp yapa yapa öğrenmişti. Önce mini mini tekfurlarla yaka paça olmuş, sonra da yavaş yavaş işi büyüterek Bizans’ın karşısına dikilmişti; daha sonra da Avrupa içlerine kadar yürüyüp gitmişti. Evet, Osmanlı’nın bu başarısında askerliği bizzat cephede öğrenmenin büyük tesiri vardı.
Amerikan askeri de böyledir. Onlar da askerliği bizzat savaşa savaşa öğrenmektedirler. Elbette ki bu, yapılanları tasvip mânâsına gelmez. Ama bir vak’anın raporu olarak söylemek gerekirse, Amerika şu anda dünyanın en tecrübeli ordusuna sahiptir. Zira nice zamandan beri bu ordu hep savaş içindedir. Vietnam, Kore, Küba, Güney Amerika, Irak derken şimdi de Somali… Evet, bütün bunlar Amerika için birer tatbik sahası olmuştur. Amerikan Genelkurmayı durmadan harp stratejisi üretiyor. Bu da sıcak savaşta olmanın zorunlu bir neticesi.
Elbette bu kadar yoğun çalışma, Amerika lehine bir avantajdır ve hiç kimse –Japonlar da dahil– onun bu avantajını göz ardı etmemelidir. Bu bakımdan Japonlar, bazı sahalarda ne kadar ileri olurlarsa olsunlar, hem teçhizat olarak hem de insan unsuru olarak Amerika ile boy ölçüşecek durumda olmadıkları açıktır. Harbi göze alan, şayet Japonlar olacaksa –ki ben buna ihtimal vermiyorum– umumî durumunu mutlaka değerlendirmeleri gerekecektir. Zaten Japon askerî uzmanlarının Amerika’yla savaşmak gibi bir maceraya izin vereceklerini de zannetmiyorum.
4. Amerika, çıkarları açısından Japonları karşısına almaktansa, yanına çekip kendisine ait bir karakol gibi kullanmak ister. Hem Çin’e karşı hem de Pasifik ülkelerinin kendisine olan antipatilerine karşı bunda zaruret vardır. Gerçi şu anda Amerika Çin’e girmiştir. Gidip gelen arkadaşların beyanına dayanarak söylüyorum, şu anda Pekin’de yüzlerce, binlerce Amerikalı sanayici ve işadamı harıl harıl çalışmakta. Zaten yakın bir gelecekte Çin de komünizm gömleğini tamamen çıkarıp atacak ve orada da çok büyük bir değişim yaşanacaktır. Bu değişiklikle komplikasyonlar, terslikler olabilir. Amerika böyle durumlarda alternatifli çalışmayı yeğler. Çin’e bütünüyle güvenemez ve Japonya’yı el altında bulundurur. Zamanı geldiğinde de onu belli yerlerde kullanır. Bu durum, Amerika’ya karakolluk yapan İsrail, Küba, Mısır, Suriye hatta Türkiye gibi ülkeler için de aynıdır. Dolayısıyla Amerika’nın, Pasifik’te kendine karakol olmaya namzet gördüğü Japonya’yı karşısına alması düşünülemez.
5. Son bir değerlendirme olarak şu hususu arz etmekte de yarar var:
Eğer Japonya, Çin veya başka bir Pasifik ülkesiyle anlaşarak, harp sanayii bakımından güçlenir ve borsalarda Amerikan ekonomisini darbelerse, ihtimal, Amerika da bir bahane bulup Japonya’nın tepesine binmek isteyebilir. Ama böyle bir teşebbüsün gerekçeleri çok kuvvetli ve inandırıcı olmalıdır. Aksi hâlde zaten durmadan itibar kaybeden Amerika için, inandırıcı gerekçeye dayanmayan herhangi bir saldırı onun bütün itibarının tükenmesine sebep olur ki kanaatimce Amerika, kat’iyen bütün dünya ülkelerini karşısına almak istemez. Zira bu, onun sonu olur.
Netice olarak şöyle bağlayabiliriz: Çok ciddî ve hayatî bir sebep olmadan, hem Amerika hem de Japonya için böyle bir harp sadece macera olur. Ne getireceği meçhul böyle bir maceraya da, aklı başında hiçbir devlet atılmak istemez. Onun için ben şahsen, Amerika ile Japonya’nın sıcak savaşa girmelerine, imkânsıza yakın uzak bir ihtimal nazarıyla bakıyorum. Yine de her şeyin doğrusunu Allah bilir. O neyin olmasını dilerse o olur, neyin de olmamasını dilerse o da olmaz.
1993 yılı Ekim ayında yapılan bir sohbetten derlenmiştir.
Mus’ab b. Umeyr 6 dk.
Mus’ab b. Umeyr’i Mus’ab b. Umeyr yapan özellikler nelerdir?
Mus’ab b. Umeyr ashab-ı kiramın en büyüğü değildi. Ancak hayat-ı seniyyeleri itibarıyla en büyük sahabilere denk bir misyon eda ettiğinde de şüphe yok. Bu konuda, öncelikle bir kere daha şu tespiti hatırlamada yarar var: Allah belirli dönemler itibarıyla, İslâm’a öyle insanlar lütfetmiştir ki, bunların çoğunun eşi menendi yoktur. Eğer onlar, bugün veya bir başka dönemde yaşasaydılar, eda ettikleri misyonları aynı enginlikle eda edemezlerdi. İşte Mus’ab b. Umeyr, bu ölçü içinde tarihî misyonu olan, Hz. Hamza, Hz. Abdullah b. Cahş… gibilerinden hiç de geri olmayan çok büyük bir sahabiydi..
Evet o, Hz. Hamza, Abdullah b. Cahş gibi sahabilerin yanında, âbideleşen, kahramanlık misali olan insan-üstü insanlardandı. Sadece onlar mı? Elbette hayır. O, kıyamete kadar arkasından gelecek olan dava erlerinin âbideleşeceği temelleri de belirlemiş ve bu yönüyle de duygu, düşünce ve sinelerimizde sonsuzluğa ermiş babayiğitlerdendir. Onun için böylelerini değerlendirirken, onların tarihî misyonlarını hiç ama hiç unutmamak lâzım.
Mus’ab b. Umeyr, gözlerinin içine günah girmemiş, cahiliye çarpıklıklarını tanımamış birisidir. Yani haramın Mekke sokaklarında ve Harem’in etrafında, metafın içinde kol gezdiği bir dönemde bile o, hiç harama bulaşmadan, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun “cazibe-i kudsiyesi”ne kapılmış ve bir pervane gibi o ateşin etrafında dönmeye başlamıştı. Bununla beraber onu bekleyen birçok meşakkat, sıkıntı, ızdırap ve çile vardı.
Evet o, bir taraftan Mekke’nin en çileli, sıkıntılı dönemlerini yaşarken, öte taraftan annesinin tehditlerine hiç mi hiç kulak asmıyor ve hep Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) yakınlığını korumaya çalışıyordu. İşte bu yakınlık onu “ahlâk-ı âliye” ile ahlâklanmaya yükseltti ve zirve insan yaptı. Zira Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), onu her şey olabilecek bir balmumu seviyesinde iken ele almış, kendi kalıbına koyarak istediği gibi şekillendirmişti.
Mus’ab b. Umeyr, “Medenîlere galebe ikna iledir…” düsturunu kullanarak Kur’ân’ın elmas düsturunu anlatma işinin tam eriydi. Evet, hikmet ve kuvvet muvazenesinin bulunmadığı, kaba kuvvetin hükümferma olduğu, ifade hürriyetinin yok sayıldığı bir yerde, teknik davranarak, tebliğ ve irşad işini tam anlamıyla yerine getirebilecek bir er. Tabir caizse o, âdeta bu işe göre programlanmıştı. Birdenbire tansiyonu yükselen, hissiyatına mağlup düşen, bağırıp çağırmaya başlayan, iş sarpa sarınca “Ben artık yokum!” diyerek çekip giden asabî bir tip değildi. Tam aksine, yüzüne tükürük atıldığı yerde bile tavrını değiştirmeden en öfkeli insanların tansiyonlarını aşağı çekmesini bilen, sağlam iradeli biriydi. Yani tam bir denge, düşünce ve irade insanıydı.
Bir dönemde Mekke’de ailesinin güzide bir çocuğu olarak depdebe içinde yaşama imkânına rağmen, o bunların hepsini bir çırpıda terk etmiş ve Nebiler Serveri’nin çileli yolunu hem de iradî olarak seçmişti. Demek ki onun en önemli vasfı, böyle bir iradeye sahip oluşuydu. Ağzına içki koymayan, kadınlara karşı zaaf göstermeyen, annesinin tüm menfi tavırlarına rağmen onu kırmadan, rencide etmeden idare etmesini bilen ve hep Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile münasebetini kavi, sıcak ve canlı tutan biri.
Görüldüğü gibi bunların hepsi irade isteyen davranışlar olmasına karşılık, o bunları başarmıştı. İşte Kâinatın Fahri (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanlara yükleyeceği misyonları itibarıyla çok iyi seçme ve değerlendirmesi yönüyle –ki Allah Resûlü’nün bu özelliği bize “Muhammedün Resûlullah” dedirtir– tebliğ ve irşad vazifesiyle başkasını değil, onu seçip Medine’ye göndermişti. Hz. Ebû Bekir’e, Hz. Ömer’e, Hz. Ali’ye rağmen Mus’ab b. Umeyr.. ve o, Medine’de hiç mi hiç panik yaşamadan, sergilediği ciddî tavırla gönüllere itminan salmış, Üseyd b. Hudayr, Sa’d b. Muaz, Sa’d b. Ubade gibi devâsâ kametlerin İslâm’la şereflenmelerine vesile olmuştu.
Evet, o, eşyanın perde arkasına gözlerini açmış, ölümü gülerek karşılamaya hazır tam bir dava eriydi. Zaten hayatını da hep bu çizgide sürdürdü, bu çizgide noktaladı. O Uhud’da şehit olunca bedenini örtecek kefen bulunamamıştı.. bulunamamıştı da avret mahalli, üzerindeki peştemalle örtülmüş, sair yerlerine “izhır otu” kapatılarak gömülmüştü.
İşte bu ruh hâleti içinde yaşayan Mus’ab b. Umeyr, Allah Resûlü’nün önünde savaşırken bir kolu koparılınca, öbür kolunu, o da budanınca hiç diriğ etmeden kinle, nefretle kalkan kılıçlara boynunu uzatmıştı. Görüldüğü gibi o hep irade yörüngeli, meşîet-i ilâhiyeye râm olan bir hayat yaşamıştı. “Allah bana bu iradeyi verdiyse, ben de hayatım boyunca onun kavgasını vermeliyim.” şuuru içinde dolu dolu yaşanan bir hayat.
Hâsılı, Mus’ab, çetin olma, zor olma ve aşılamayan tepe mânâsına gelen ismiyle, önüne çıkan her engeli Allah’ın inayetiyle aşmış ve rahmet-i Rahmân’a kavuşmuş, çoklarının her zaman hayal hanesini dolduran şehadet ile hayatını noktalamıştı.
Musibet, Mükafat ve İnsan 6 dk.
‘Musibet, cinayetin neticesi, mükafatın mukaddimesidir’ sözü nasıl izah edilebilir?
Musibetler; insanın başına çok defa işlemiş olduğu günah, hata ve yanlışlardan dolayı gelmektedir. Kur’ân-ı Kerim’deki Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizin kazandığı yüzündendir.’ ‘İki ordunun karşılaştığı günde, içinizden geri dönüp kaçanları şeytan bazı günahları dolayısıyla zelleye düşürdü.’ ve ‘Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Sana isabet eden her kötülük kendindendir.’ âyetleri farklı zâviyelerden bu hakikati dile getirirler.
İnsan, bizzat eliyle mübâşeret ettiği veya duygularına fısk aşılayan bir kısım düşünce, tefekkür ve tavırlarından ötürü, kendi derece ve mertebesine göre muaheze edilecektir. Bir tasavvuf büyüğü olan Muhâsibi, bu mertebelerden birincisine, kafalarından şöyle-böyle bir fenalık geçince ‘büyük günah işledik’ endişesine kapılıp hemen Allah’a teveccüh eden salih kulları yerleştirmiştir. Bu meselede de Ashab-ı Kiram yine zirveleri temsil etmektedir. Nitekim ‘Siz içinizdekileri açığa vursanız da gizli tutsanız da Allah onunla sizi hesaba çeker.’ âyeti nazil olunca, Sahabe adeta şok olmuş ve bu âyetin tesiri altında kalmıştı. -Zira beşeriyet icabı zaman zaman onların da kalblerinden bir duygu olarak mâlâyâniyâta ait şeyler geçebiliyordu- Daha sonra Efendimiz (s.a.s.)’in huzuruna geldiler ve ‘Ey Allah’ın Resûlü! Namaz, oruç, cihad, sadaka gibi gücümüzün yeteceği amellerle mükellef idik. Şimdi ise bu âyet indirildi. Hâlbuki bizim buna gücümüz yetmeyecek. Her birimiz, bazen gönlünden öyle şeyler geçiriyor ki, dünyaları verseler bunların kalbinde bulunmasını arzu etmez.’ dediler. Efendimiz (s.a.s.) ise onlara: ‘Siz de, sizden önceki Kitap ehli gibi, duyduk ve karşı koyduk mu demek istiyorsunuz?’ buyurdu. Sahabe ise, ‘İşittik ve itaat ettik.’ Diyerek, tazarru ve niyaz ile Allah’a dua dua yalvarmaya başladılar. İşte bundan sonra ‘Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez.’ Âyeti nazil oldu. Her ne kadar bu âyet, birinci âyeti neshederek, güçlerinin yetmediği ve ellerinde olmayan şeylerden dolayı mü’minlerin hesaba çekilmeyeceklerini bildirmişse de, böyle bir ufku temsil eden hassas ruhların, feyizli dimağların ve lâhutî kalblerin her zaman ve her asırda olması gerektiği de şüphe götürmez bir gerçektir.
İkincisi, fena bir fiil yapmaya karar verip daha sonra da, ‘Ben bu kötü fiili yapmamalıyım. Çünkü bu, Rabbime karşı bir sû-i edeptir’ diyerek ondan vazgeçen insanın metrebesidir. Bu durum, Yüce Yaratıcı’ya iman ve itminan ile lebâleb dolu bir kalbin görüntüsünü aksettirir. Zira fiil plânına gelmeden, anında müdahale edilerek yanlışlığa meydan verilmemiştir.
Üçüncüsü, kötü fiili yapmaya doğrudan doğruya teşebbüs eden, mesela hırsızlık yapmak için başkasına ait olan bir malı alan fakat daha sonra ‘Rabbim bu eli bunun için yaratmadı’ diyerek, o kötü fiili işlemeye başlamışken vazgeçen insanın mertebesidir. Bu da kendi dairesi içinde ayrı bir derinlik ve enginliktir.
Dördüncüsü ise toplumumuzda yaygın olarak görülen, bir menhiyatı yapıp tevbe eden, daha sonra tekrar yapıp tekrar tevbe eden insanın seviyesidir. Bu tıpkı buz üzerinde yürüyen veya uçurumun kenarında koşmaya kalkan insanın durumu gibidir ve çok tehlikelidir. Eğer böyle bir insanı inayet-i İlâhî yetişip elinden tutarak, arş-ı kemâlât-ı insaniyete çıkarmazsa, o insanın en ufak bir sarsıntıda -hafizanallah- yıkılıp gitmesi mukadderdir.
Yukarıda ifade ettiğimiz farklı merhaleler içinde sonuncusu hariç diğerlerinin başlarına gelen bela ve musibetler, onların, seviyelerine göre işledikleri günahlarına keffaret içindir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de, ‘Elinize batan bir diken, bir günahınızı siler ve sizi bir derece yükseltir’ buyurarak bu hakikati ifade etmiştir. Buradan da anlaşılmaktadır ki, her musibet, bir günahın düşürülmesidir ve aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın bir mükâfatının da mukaddimesidir.
Evet, belâ ve musibetler zahirde bir kısım zararlara sebebiyet vermiş gibi görünse de, netice itibarıyla fevkalâde yararlı olduklarını söylemek mümkündür. Mesela Hz. Âdem, Allahu Teala’nın, ‘Ey Âdem! Sen zevcenle birlikte cennete yerleşin. İstediğiniz şeylerden yiyin fakat şu ağaca yaklaşmayın.’ demesine rağmen, Hz. Havva’nın ısrarı neticesinde memnû meyveye -o meyve ne ise- elini uzatmıştı. Cenâb-ı Hak da, bir ceza olarak, Hz. Âdem’i Havva Validemizden ayrı kalmaya mahkum etmişti. Hz. Âdem ızdırapla iki büklüm bir şekilde yıllarca tevbe ve istiğfarda bulunmuş ve neticede Erhamü’r-Rahimin’in merhametine nail olmuştu. Sadece bununla da kalmamış kâinat yüzü suyu hürmetine yaratılan İnsanlığın İftihar Tablosu’na dede olma, insanlara Allah’ın seçmiş olduğu bir peygamber olma ve sonra tekrar cennete girme gibi nimetlerle de serfiraz kılınmıştı. İşte böyle musibetlere terettüp eden bir ceza, aynı zamanda binbir hayrın mukaddimesi demektir.
Evet, başa gelen her musibeti, işlenilen bir kötülük ve günahın neticesi saymalı ve kasvet bağlamış şahsî veya içtimaî ufkun açılmasına da bir vesile telâkkî edip her lâhza Allah’a hamd edilmelidir.
Mevzuu, bir hadis-i şerifle noktalamak istiyorum: ‘Müminin her hali hayırlıdır. Musibet geldiği zaman sabreder, onun için hayırlıdır. Nimet isabet ettiği zaman şükreder, onun için yine hayırlıdır.’
Namaz, Zikir ve Tevbe Buudu 8 dk.
“Beni (zikir) hatırlamak için namaz kıl” ayetindeki namaz ile zikir arasındaki münasebet nedir?
Zikir, mümini Allah’a en seri şekilde yaklaştıran bir ibadet ve gaflet bulutlarını dağıtan en tesirli bir rüzgârdır. Zikir; anma-hatırlama ve insanın hayatı duyarak yaşaması ya da varlığın koridorlarında gezerken hemen her nesneden Allah’a ait bir mesaj alması demektir. Bu mânâda zikir ile namaz arasında sıkı bir irtibat söz konusudur. Hatta diğer ibadetlerdeki zikir, namazdaki zikrin yanında ancak, tâli bir mübarekiyeti hâizdir. Zaten o ölçüde Allah’ı hatırlatacak ve insanın görme, düşünme, anlama ve değerlendirme ufkundan gafleti izale edecek başka bir ibadet olsaydı, Allah, namazın yerine o ibadeti emir ve tavsiye buyururdu.
Namaz, zatında potansiyel olarak hatırlatıcı bir güce sahiptir. Kur’ân-ı Kerim, ve ekimi’s-salate lizikrî; Beni hatırlamak için namaz kıl’ âyetiyle bu hakikati hatırlatır. Evet, âyette de ifade edildiği gibi hatırlama (zikir) ile namaz arasında sıkı bir münasebet vardır. Namazın bu ölçüdeki öneminden ötürü Kur’ân’da Allah (cc), günde beş vakit namazı sık sık vurgulamıştır.
Oruç, gizli bir ibadettir ve oruçlu bir kimsenin oruçlu olduğunu kimse bilemez. Vakıa oruç, gizliliğinden ötürü nezd-i ulûhiyette de ayrı bir hususiyet arz eder ki, Allah (cc), onu da kudsî bir hadisiyle tebcil ederken, ‘Oruç Bana aittir ve mükafatını da Ben veririm.’ buyurur. Ancak eğer Allah (cc), oruçta da namazdaki zarurî temadî söz konusu olsaydı, bize savm-ı Davud gibi gün aşırı oruç tutmayı farz kılardı. Bu itibarla denebilir ki, namazın bu çok güçlü hatırlatma tesiri, kat’iyen başka bir ibadette mevcut değildir. Belki cuma namazı veya hac gibi küllî ibadetlerde böyle güçlü bir tesirden söz edilebilir ve bunların hatırlatıcılığı önemli seviyede bir zikir sayılabilir. Ancak, bunlar dahi namaz gibi her gün ve aynı zamanda günde beş defa olmadığı için namazın yerini tutmaları mümkün değildir.
Namaz, insanları günahlardan arındıran ve ondaki isi-pası temizleyen bir kurna gibidir. Her gün onda beş defa yıkananlar günahlarından arınır ve tertemiz hale gelirler. ‘Gündüzün her iki tarafında ve gecenin saçaklarında (gündüze yakın olan saatlerinde) namaz kıl! Muhakkak ki, iyilik kötülükleri giderir. İşte bu, (Allah’ı) ananlar için bir hatırlatmadır.’ âyeti, bu gerçeği delillendirmektedir. Bu âyetten anlaşılan şey, kılınan her namazın, yekûn bir hasenat teşkil etmesi ve bu hasenatın seyyiatı silip süpürüp götürmesidir. Ayrıca âyet-i kerimenin sonunda, ‘Zâlike zikrâ li’z-zâkirîn; İşte bu, Allah’ı ananlar için bir hatırlatmadır’ denilerek, namazın hatırlatıcı gücü bir kere daha nazarlara verilmektedir.
Zikir ile namaz münasebetini bu şekilde tesbit ettikten sonra, tevbe ile namaz arasındaki irtibata gelince; tevbe, kişinin Allah’a yönelmesi ve kendi içini Allah’a (cc) açıp dökmesidir. Tevbe, Allah’ın, bizim mahiyetimize dercettiği günahlarla deformasyona uğrayan temiz ve latif duygularda, yeniden bir yapılanma meydana getirme ameliyesidir.
Her günah işleyen insan, sevaptan yüzünü çevirip küfre doğru bir adım atmış sayılır. Evet Üstad Hazretleri’nin de ifadeleriyle ‘Her günah içinde küfre giden bir yol vardır.’ Öyleyse her günah işleyen, bir adım Allah’tan uzaklaşmış ve bir adım da şeytana yaklaşıyor demektir. Tevbe ile insan, ‘Eyledim hadsiz günah, nihayet tasmalı boynumla döndüm sana İlâhî’ diyerek, tekrar Allah’a dönmüş olur ki, böyle bir insan aynı zamanda seyyiatını da hasenata çevirmiş sayılır. Üstad’ın yaklaşımı ile tevbe, insanı sürekli kötülüklere açık olan kabiliyetlerini, hayra tevcih etmektedir ki, bu da potansiyel olarak insanın hayır yapması demektir. İşte namazda da bu durum söz konusudur. Zira namaz, insanda gerçek mânâda bir tevbe şuuru meydana getirir. Her ne kadar insan, günde beş defa kavlî olarak tevbe etmese bile, onun kılmış olduğu namazlar, fiilî bir tevbe yerine geçmektedir. Kaldı ki, namazda okunan evrad u ezkarda, tevbe-istiğfar mânâsı taşıyan birçok dua ve âyetler vardır. Mesela; mümin namaza, ‘Allahu ekber’ sözüyle başlamaktadır. Allahu ekber’le başka işlerden kopma ve kesilme adına âdeta eldeki fikir ve şuur balyozu malâyanî şeylerin üzerine indirilmekte ve Allah’a (cc) teveccüh edilmektedir. Evet namazda, masivadan kopma ve Hakk’ın davetine icabet edip, O’na yönelme söz konusudur. Ne var ki, böyle bir teveccühü, herkes ancak kendi kamet-i kıymetine göre gerçekleştirebilmektedir.
Daha sonra ‘Subhanekallahümme ve bihamdik’ gelir ki, bu, makam-ı cem’in ifadesi bir sözdür. Subhaneke, ‘Şu varlık içinde Sana şerik koşulabilecek hiçbir şey yoktur. Sen, zatında, sıfatlarında ve icraatında teksin. Ne benim ef’alim, ne de kâinatta cereyan eden hadiseler, Sen’den başkasına verilemez. İşte ben, böyle bir şirk düşüncesine sırtımı dönüyor, Seni tesbih ve takdis ediyorum’ demektir.
Ve bihamdik, ‘hamd yalnızca Sana mahsus’ anlamına gelir. Subhaneke sözünde Cenâb-ı Hakk’ı bütün noksanlıklardan tenzih ederek, vâhidî tecelliye karşı tam bir ubudiyet ortaya koyma mânâsı, böyle bir tenzih ifadesinden sonra gelen ‘Ve bihamdik’le insan, ‘Ben, bu mânâyı ihata edemem ama Sen, bana bunu duyuruyorsun. Zira Sen bunları bana duyurmazsan ben duyup hissedemem. Öyleyse ben Sen’i bir taraftan tesbih ederken, aynı zamanda hamdle medyuniyet ve şükranlarımı da sadece Sana takdim ederim demektir.
Ve tebareke’smük, ‘Senin ismin bereket kaynağıdır. Benim gibi boynu tasmalı, ayağı prangalılara, o engin hazinenden bir şeyler versen ne çıkar! Zira Sen, Seni inkâr edip, şirke koşanlara bile nice nimetler bahşediyorsun. Ben de bütün günah ve inhiraflarıma rağmen, Sana teveccüh ederek, Senin bereket kaynağı mübarek ismine sığınıyor ve Alvar İmamı edasıyla; Kerem kıl, kesme Sultanım keremin bînevâlerden, /Kerem kesmek yakışır mı Keremkâne gedâlerden.’ diyerek huzurunda inim inim inliyorum, demektir.
‘Ve teâlâ ceddük’te, ‘Senin şanın mütealdir. Nitekim Sultana sultanlık, gedaya da gedalık yaraşır. Ben çok düşüp kalkmış olabilirim, ancak şimdi iki büklüm olup kapına geldim; zira Sen’den başka gidecek melce ve menca yoktur.. ve bu mülâhazada; evet günah bana yaraşmaz doğru, fakat af da Senin şanındır’ mânâsı vardır.
‘Ve lâ ilâhe ğayruk’ ise, ‘Başkasına nasıl dönebilirim ki; Sen’den başka Mâbud u bi’l-hak ve Maksud u bi’l-istihkak yoktur’ demektir.
Evet, namazda Allahu ekber’den başlayıp selam verene kadar hep böyle tevbe yörüngeli bir teveccüh söz konusudur ve işte bu teveccüh zamanla kulu, adım adım ihsan yamaçlarına doğru götürebilir…
Namaz.. Namaz.. Namaz 10 dk.
Namazı kendi kıymetine uygun bir şekilde her zaman takdir edemiyoruz. Namazın dindeki yeri ve önemi nedir?
İslâm dininde namazın yeri çok büyüktür. Kur’ân’da, inanmaya ait meselelerin hemen ardından namazdan bahsedilir. Biz, başkaları için öyle düşünmesek de, sahabe kendi aralarında namaz kılmayana neredeyse kâfir’ derlerdi. Bu konuda, ‘Kul ile şirk arasında sadece namazın terki vardır.’ hadisi sahabenin bu yaklaşımını destekleyen önemli bir mesnettir. Namazın huşû içerisinde kılınması ise aşağıda arz edeceğimiz üzere namaz ile gelen vâridatlar adına ayrı büyük bir önem arz etmektedir.
Namaz, İslâm dini içinde ibadetlerin en câmiidir. Bu açıdan denebilir ki, namaz, kâmil insanın en kâmil ibadetidir. Evet namaz Allah’a ulaşmaya, varlığı yorumlamaya, değişik ilimlerle kâinatı hallaç etmeye müsait yaratılan bu mükemmel insanın tabiatına en uygun bir ibadettir. O, mahiyetindeki mükemmelliğini, ancak namaz gibi bir ibadetle ifade edebilir ve Allah’ın istediği insan olma özelliğini ortaya koyar.
Evet, insanın maddî-mânevî mükemmelliği tartışma götürmez bir gerçektir. Meselâ onun boyu, posu, endamı ve uzuvları arasındaki tenasüp ve hendese, herkeste hayranlık uyandıracak kadar güzeldir, mükemmeldir. Bunu, Romalıların sanat dehâları çok iyi kavramıştır ama, tevhide yönelemediklerinden dolayı, bu duygularını müşahhasın daraltan hendesesine hapsetmişlerdir. Fakir, insana olan bu hayranlığımı değişik zaman ve zeminlerde, ‘Eğer Allah’ın kendinden başka birine secde etme müsaadesi olsaydı, insana secde edilmelidir.’ şeklindeki sözlerimle ifade edegelmişimdir. Bu espriyi, bir yönüyle, meleklerin, Hz. Adem’e secde etmekle emrolunması da destekliyor gibidir.. tabiî meselenin taabbudî buudu daha ağır.
İnsanla çok yakından irtibatlı böyle bir ibadetin kâmil mânâda edâ edilmesi, yukarıda ifade ettiğimiz vâridat adına çok önemlidir. Mü’minûn sûresinde ‘Şüphesiz, namazı huşû içinde edâ edenler kurtuldu.’ (Mü’minûn, 23/1-2) buyurulmaktadır ki, -her şeyden mefhûm-u muhalif çıkarmak doğru olmasa da zira onun kendine göre bir kısım şartları ve kaideleri var- bu âyetin mefhûm-u muhalifi alınacak olursa, bundan, ‘namazı huşû ile edâ etmeyenler kurtulamazlar’ mânâsı çıkarılabilir.
Biz bu yoruma temâyül etmesek de, ihtimal dahilinde bulundurmamak suretiyle ihtiyat kaydı altına almamayı da temkinsizlik sayıyoruz. Bu açıdan, namazın, aç bir insanın yemek yemeyi duyması, susuz birisinin su içerken onu zevk etmesi, havasızlıktan sıkışmış bir insanın ferahfezâ bir atmosferde havayı ciğerlerine çekerken onu hissetmesi gibi, duyarak edâ edilmesi gerektiğine inanıyoruz.
Evet namaz halk tabiriyle verip-veriştirilip, geçiştirilecek bir şey değildir. O, kendisine hususî bir vaktin ayrılması ve başlamadan önce de mutlaka konsantre olunması gereken bir ibadettir. Aslında namaz ve namaz öncesi hazırlıklar, bu konsantreyi sağlayabilecek güçtedir ve sıralanmaları itibarıyla namaz vetiresinin enstrümanları gibidirler.
Meselâ def-i hâcetle vücuttaki fazlalıkların atılmasıyla bir rahatlama meydana gelir. Ardından, modern yorumcuların ifade ettikleri gibi abdestle vücudumuzdaki kinetik enerji dengelenir; bununla da ayrı bir rahatlama ve kendimizi bulma gerçekleşir. Bunu takiben camilerin minarelerinde şehbâl açan ezan-ı Muhammedî bizi ayrı bir teveccühe ve derinliğe çeker. Sonra camiye, âdeta Allah’a vâsıl oluyor gibi huşû, içinde yürüyüş, müezzinin tatlı nağmeleriyle ayrı bir âleme açılış ve nihayet sünnetlerin edâsı.. müezzinin kâmeti, konsantrasyonun ayrı birer unsuru gibidirler. Evet bütün bunlar, farzı dolu dolu kılmak için iç derinliğine, Allah’ı duymaya ve O’nu sürekli mülâhazaya hazırlayan çağrılardır.
Namazın bu ölçüde derince duyularak kılınması ‘gâye-i hayâl’ olması açısından, namaz öncesi yapılan bu şeyler, o duyuşu gerçekleştirecek stratejiler olarak da değerlendirilebilir. Kaba bir tabirle, belli gâyeleri gerçekleştirme adına ortaya konan politikalar gibi bunlar da, o kâmil namazı tahakkuk ettirmek için kullanılan politikalardır denebilir. Ezan, kâmet, abdest, nâfile namazlar ve diğer amellerin hiçbirisi ‘maksûdun bizzat’ değillerdir. Bütün bunlar, fıkhî ifadesiyle cebren li’n-noksan/eksikliği giderme gâyesiyle, varlığın en kâmili, ahsen-i takvime mazhar insanın, ibadetinin de kendine yakışır olması için ortaya konmuş vesilelerden ibarettir.
Şüphesiz iç ve dış yapısı itibarıyla böyle mükemmel bir varlığın Allah’a yaklaştıracak ve gerçekten insan olmasının ifadesi sayılan namaz mutlaka ciddî bir iç derinlikle edâ edilmelidir. Bunu tam edâ edememe endişesi veya gerçekten edâ edememenin ızdırabının yaşanması, kul adına önemli bir seviye farkıdır. Burada, gâye-i hayâl olan böyle bir namazın ‘çok az’ insana müyesser olduğunu da ifade etmeliyim. Burada kullandığım ‘çok az’ kelimesi izâfîdir. Meselâ birisi başını secdeye koyduğunda kaldırmayı düşünmüyor.. bir başkası namaza durunca, kendisini gül bahçesine salmış gibi hissediyor.. bir başkası namazda kendini cennet yamaçlarında sanıyor.. bir diğeri kendini ruhânîlerin önünde görüyor olabilir vb. Bu herkesin istidadına göre yakalayabileceği bir ufuktur. Ne var ki biz, niyetlerimizle mükemmelin peşinde olduğumuz müddetçe, hedefe ulaşamasak da niyetlerimizle hedeflediğimiz şeyi her zaman yakalayabiliriz. Unutmayalım ki, ‘Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.’
Bazen insanlar namaz adına her şeyi tam tekmil yerine getirdikleri halde, değişik sebeplerden dolayı namazı doya doya kılamayabilirler. Meselâ bulunduğu ortamda namaza durulduğu anda çocuklar gelir sırtına binerler ki, bu çok defa Allah Resûlü’nün de başına geliyordu. Veya namaz esnasında büyük bir gürültü duyulur da, bütün dikkatler o noktaya kayar. Dolayısıyla da namazda zirveye ulaşılamaz.
Namazda bize ârız olan hallerin bazıları vardır ki, onlar her zaman bizi aşar; bazıları da vardır ki bunlar da bizim beşeriyetimizden kaynaklanır. Meselâ; insanın kendi iç dünyasında kurguladığı hayâller gelir namazda insanın içine akar ve namazın önüne geçerek, ona perde olurlar. Bu durumda insan sürekli bir sisin-dumanın berisinde kendini hisseder. Hz. Ömer gibi semâlarla irtibatlı bir insan bile, namaz kılarken şaşırır ve üç rekat kılar. Etrafındakiler, yanıldınız deyince de; ‘Namazda Irak’a asker gönderiyordum.’ cevabını verir. Bu konunun ayrı bir yönü de, namaz kılınan atmosferle alâkalıdır. Hiçbir sıkıntının ve meşakkatin olmadığı bir atmosferde kılınan namaz ile, bin bir ızdırap, sıkıntı ve değişik düşüncelerin sıkıştırmaları altında kılınan namaz arasında çok büyük farkların olacağı açıktır. İkinci türden namazlar, namazdaki derinliğin ayrı birer buudu gibidirler. Gerçi her ne kadar huzur, sağdan soldan gelen değişik şeylerle bin bir defa deliniyor ise de, bu streslerin ve sıkıntıların arasında namazı farklı bir zâviyeden tıpkı nefes alma gibi duyma ve hissetme, namaza bizim anlayamadığımız farklı bir renk kazandırmaktadır. Bence önemli olan da işte budur.
O sebeptendir ki savaş esnasında kılınan namazlar normal zamanlarda kılınanlardan kat kat daha fazla sevaplıdırlar. Bu namazın kılınış şekline baktığımızda, çok garipsediğimiz tablolar çıkar karşımıza. Nisâ sûresinde bu namaz şöyle anlatılır:
وَاِذَا كُنْتَ فِيهِمْ فَاَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلَوةَ فَلْتَقُمْ طَآئِفَةٌ مِنْهُمْ مَعَكَ وَلْيَأْخُذُوا اَسْلِحَتَهُمْ فَاِذَا سَجَدُوا فَلْيَكُونُوا مِنْ وَرَآئِكُمْ وَلْتَاْتِ طَآئِفَةٌ اُخْرَى لَمْ يُصَلُّواْ فَلْيُصَلُّوا مَعَكَ وَلْيَأْخُذُوا حِذْرَهُمْ وَاَسْلِحَتَهُمْ وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ اَسْلِحَتِكُمْ وَاَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُمْ مَيْلَةً وَاحِدَةً
‘Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle beraber namaza dursunlar, silahlarını (yanlarına) alsınlar, böylece (namazı kılıp) secde edince (diğer kısım) arkanızda olsunlar. Sonra hemen namazını kılmamış olan diğer kısım gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da ihtiyât tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. O kâfirler arzu ederler ki siz silahlarınızdan ve eşyalarınızdan gafil olsanız da üstünüze birden baskın yapsalar…’ (Nisâ, 4/102)
İşte bu şekilde, acaba ne zaman bir kurşuna hedef oluruz veya bir bombardımana maruz kalırız gibi mülâhazalar altında kılınan namaz, bu namazın kılınış keyfiyeti bize garip gelse de, sâir namazlara göre çok daha büyük ve çok daha önemlidir.
Netice itibarıyla, sırtında bir yük hissederek, zaman içindeki boşlukları kollayıp, ne pahasına olursa olsun mutlaka onu edâ etmeliyim mülâhazasıyla kılınan namazda da öyle bir enginlik var lidir. dır ki, bu noktayı, tekyelerde, zâviyelerde, hatta Kâbe’de namaz kılanların bile yakalayabileceğine ihtimâl veremiyorum.
“Ne Cennet Sevdası, Ne Cehennem Korkusu” 6 dk.
‘Gözümde ne cennet sevdası, ne cehennem korkusu var…’ sözü nasıl izah edilir?
Bu ve buna benzer sözleri şimdiye kadar pek çok Allah dostu söylemiş; söylemeseler bile bu hali fiilen yaşamışlardır. Meselâ Hz. Ebû Bekir’in (ra), Ya Rabbi! Vücudumu o kadar büyüt ki, cehennemi sadece ben doldurayım, oraya bir başkası girmesin.’ dediği rivayet edilmektedir. Bu sözü, her ne kadar hadis kriterleri açısından sağlam bir zincire bağlamak mümkün değilse de, Hz. Ebû Bekir, ruh derinliği bakımından tek başına cehennemi doldurup, başkalarının girmesine yer vermemeyi düşünecek kadar hasbî, diğergam bir insandır. O, bunu bütün o nezihlerden nezih hayatıyla hem de tam 23 sene baş döndürücü bir sadâkat çerçevesinde, Efendimiz’in (sav) yanından ayrılmamasıyla, daha sonra da iki buçuk yıllık peygamberâne idaresiyle ispatlamıştır.
Ayrıca, ehlullahtan naz makamını temsil eden kimseler, bu tür ifadeleri, belli bir hâl, anlayış ve istiğrâkın tesiriyle söylemişlerdir ve bu sözlerden dolayı da onlar mazurdurlar ve muâheze edilmemelidirler. Bediüzzaman Hazretleri de, milletinin perişan hâli karşısında hafakanlara girmiş ve ‘Ben cemiyetin iman ve selâmeti yolunda ahiretimi de fedâ ettim, dünyamı da. Gözümde ne cennet sevdası var, ne de cehennem korkusu. Milletimin imanı namına bir Said değil, bin Said fedâ olsun! Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimin imanını selâmette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü, vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.’ diyerek istiğrak buudlu bir ızdırapla iki büklüm olup inlemiştir. Kanaat-ı âcizânemce, bu sözü söyleme veya böyle bir davranışa gönülden razı olma, biraz da Haliliyye meslek ve meşrebinden olmaya bağlıdır. Zira kendi milleti ve cemaati adına ateşe atılan Hz. İbrahim ile böyle bir ufka ulaşan kutlular arasında çok gizli ve sırlı bir münasebet vardır. Bu sebeple mesleği ve meşrebi Haliliyye olanların günümüzdeki temsilcileri içinde bile, öyle zannediyorum ki, din-i mübin-i İslâm’ın selâmeti ve ümmet-i Muhammed’in saadeti adına kendini cehennemin alevleri içine atmaya hazır pek çok insan çıkar.
O muzdarip insanın, o andaki hafakan ve ızdırabını anlamayanlar bu sözü tenkit edebilirler. Ancak, biraz düşünüldüğünde, bazı durumlarda hemen herkesin aynı şeyi yapabileceği veya söyleyebileceği görülecektir. Bir şefkatli baba düşünün ki, evladı mahsur kaldığı bir yangın içinde yanmaktadır. Şimdi böyle bir durumda evladından yükselen feryat o babanın ciğerini dağlarken, onun davranışları nasıl akıl ve mantık kriterlerini aşar; öyle de ümmet-i Muhammed’e karşı azamî ölçüde şefkatli bu büyük insanın, ümmetin düştüğü durum itibarıyla müstahak oldukları o korkunç neticeyi düşündükçe, yukarıdaki ifadeye benzer sözler sarfetmesi gayet normaldir. İşte bu türlü sözler değerlendirilirken böyle bir ölçü içinde değerlendirilmelidir. Yoksa umumî mânâda bu sözleri ölçü almak doğru değildir.
Evet bu söz, onun Hz. Ebû Bekir veya Hz. İbrahim meşrebinde (Haliliyye) olmasının tezahürüdür. Bu söz, milletinin dertleriyle hiç dertlenmemiş ve bu uğurda bir gececik olsun uykusunu terk edememiş sıradan insanların sözü olamaz. Bu söz, olsa olsa Hz. İbrahim, Hz. Ebû Bekir ve onlardan sonra bu anlayışı temsil eden İmam Gazzâlî, İmam Rabbânî ve ‘Sen hiç hayatında evlenmeyi düşünmedin mi?’ diye sorduklarında ‘Milletin dertlerini düşünmekten onu düşünmeye vakit bulamadım.’ cevabını verecek kadar çilekeş ve hasbî bir sîneye sahip olan Hz. Pîr-i Mugân gibi kimselerin söyleyebileceği bir sözdür. Ve bu söz, biraz önce de ifade ettiğimiz gibi, temâşâ edilen müthiş bir tablo karşısında irkilme, ürperme, sarsılma ve Rabb’in rahmetine, o anda, o sözlerin açıcı bir anahtar olduğu düşüncesiyle müracaat etme, hatta büyük bir fedai gibi kendisini milletine fedâ etmenin bir ifadesidir.
Benzer durum, Hallac-ı Mansur için de anlatılır: Hallac-ı Mansur, istiğrak halinde ‘Ene’l-Hak’ demiş, onu anlayamayanlar da, Hallac’ın ellerini-kollarını kesmiş, sonra da berdâr etmişler. Ne var ki o, uğruna başını verdiği dinin, kendi hakkında kesip biçtiği hükme o kadar razıdır ki, kanlar şakır şakır vücudundan akarken, o bir taraftan bu kanlarla âdeta yüzünü yıkamakta bir taraftan da dudaklarından şu cümleler dökülmektedir: ‘Allah’ım! Bana bu ezâ ve cefâyı revâ görenleri affetmedikçe Sana ruhumu teslim etmek istemiyorum.’ Bu söz, böyle büyük bir insana yaraşır sözdür. Asrın büyük çilekeşinin ufku da işte budur. O da Hallac-ı Mansur gibi kendisine ezâ ve cefâ edenlere, işkence yapanlara, memleket memleket sürgüne gönderenlere ve hatta insanca yaşama hakkından mahrum bırakanlara hakkını helâl etmiş ve ‘Ben onlara beddua bile etmiyorum.’ demiştir.
Hâsılı, normal şartlarda sabah-akşam اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ diyerek Allah’tan, cehennemden koruma ve cennete girme isteğinde bulunan birisinin temel öğretileri açısından bu sözü kabul etmek mümkün değildir. Evet bu söz, ümmetin dehşetengiz manzarası karşısında girilen bir şok hâlinin ve hususî bir ruh hâletinin (buna tasavvufî mânâda sekir hâli dememiz de mümkündür) tesiriyle söylenmiştir.
Nefis ve Şeytan Aldatması 5 dk.
Nefsin ve şeytanın tuzaklarından kurtulma adına ne yapmalıyız?
İnsan, bir taraftan hırs, kin, nefret, haset.. vb. duygularla örgülenen nefis mekânizması, diğer taraftan da nerede, ne zaman ve ne şekilde karşısına çıkıp kendisini aldatacağı belli olmayan şeytan unsuruyla her zaman karşı karşıyadır. Çoğu zaman bu düşmanlar, insana dost suretinde yaklaşarak doğruyu yanlış, çirkini güzel, batılı hak gösterir ve insanı idlâl edebilirler. Bu mevzuda Kur’ân, şeytanın his ve karakterine şöyle tercüman olur: Elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın.’ O halde insan, nefsin ve şeytanın vesveselerine karşı daima uyanık olmak zorundadır. Bu noktada ayrıca bir hususun altını çizmekte fayda mülâhaza ediyorum; bazıları ‘iman ve Kur’ân’a hizmet eden daire içinde bulunuyoruz. Dolayısıyla nefsin ve şeytanın bize zarar vermesi imkânsız ya da çok zordur’ diye düşünebilirler. Oysaki tam aksine, şeytanların en azılıları işte bu tür insanlarla uğraşmaktadırlar. Onun için böylesi kişilerin sıradan insanlara nisbetle daha dikkatli olmaları gerekir.
Ayrıca iman ve Kur’ân hizmetiyle iştigal eden insanların nefis mekânizmaları tabiî seyri içinde çalışmaktadır. O mekânizma her fırsatta kendi isteklerini kabul ettirme arzusundadır. Bu açıdan da insanın bunun bilincinde olup, nefis mekânizmasının aldatma ihtimaline karşı temkinli olması icap eder.
Biraz daha bu hususları açmaya çalışalım; iman ve Kur’ân hizmeti uğrunda yıllarını vermiş bir insan, bazen yapılan hizmetlerin inkişaf edip, arkadan gelen nesillerin bu davaya sahip çıktığını görünce, kendi kendine: ‘Nasıl olsa yapılan hizmetler rayına oturdu. Âhenk çok iyi. Bize ihtiyaç kalmadı. Yapacağım bir şey yoksa burada durmam da abestir..’ deyip bir kenara çekilebilir; çekilebilir ve buna mesnet olarak: ‘Efendimiz de hayatını vazifesine bağlamıştır. O, dünyada yapacağı bir şey kalmayınca, zafer naraları işitme yerine, ‘er-Refîke’l-A’lâ’ deyip Rabbine kavuşmayı tercih etmişti’ diyebilir. Başka biri de Allah’a, Peygamber’e, kendi dostlarına.. kavuşma arzusunu hiçe sayıp: ‘Dünyada kalıp hizmet etmek ve bu uğurda sıkıntılara katlanmak, âhirete gitmekten daha iyidir; zira Allah Resûlü (s.a.s.), miraçta cennetleri müşahede ettiği halde, dönüp tekrar ümmetinin arasında yaşamayı tercih etmişti..’ şeklinde düşünebilir. Hâlbuki bu düşüncelerin ikisinin de eksik yanları var ve bir açıdan bunlar arzu ve heveslerin fikir suretine girmiş şeklinden ibaret sayılabilirler.
Evet, işte bunun gibi, hayatını kudsî bir dairede geçirse de insan, bazen nefsin ya da şeytanın zehirli oklarından biriyle karşı karşıya kalabiliyor.
Bundan kurtulma yollarından biri, insanın daima kendi duygu ve düşüncelerini kontrol altında tutmasıdır. Mütecessis ve müvessis bir insan gibi o sürekli duygu ve düşüncelerinde, Allah’ın rızasına muhalif ‘bit yeniği’ aramalıdır. Zaten tecessüs ve tefahhus yoluna girip kendi içinde bir kısım sorgulama hisleriyle yaşamayanların müstakim kalması da mümkün değildir. Tarih boyunca terakki eden insanlar, murâkabe tarassuthanelerinde kavga veren insanlar olmuştur hep. Şunu da belirtmeliyim ki, bu tecessüs, kesinlikle insanın kendi varlığına, kendi aklına, kendi dinine, dinin esaslarına yönelik bir şüphe ve tereddüt değildir. Aksine nefis ve şeytanın her an, her yerde bir tuzak kurup kendisini bekliyor olabileceğinden şüphelenme ve ona göre tedbire açık olma demektir. Zeten bu çizgide hareket edilmediği sürece, birinde olmasa diğerinde insanın nefis veya şeytanın ağlarına takılıp kalması kaçınılmazdır. Efendimiz (s.a.s.), onların, çeşit çeşit kandırmalarına maruz kalmamak için bizlere her zaman dua yolunu göstermektedir. Hemen her fırsatta, kalbimizi çatlatırcasına ‘Ya Rabbî, Ya Rabbî, Ya Rabbî..’ diyerek yapacağımız dualar, hem iradelerimize fer ve kuvvet verip bizim hayra yönelmemizi sağlayacak hem de onlardan gelebilecek tehlikelere karşı bizi muhafaza edecektir. Üstad bunu: ‘İstiğfar, meyelan-ı hayra kuvvet verir, şerrin kökünü keser; dua da meyelan-ı hayra kuvvet verir’ şeklinde özetler.
Hâsılı; her şahsın kendi duygu ve düşüncesiyle imtihan olduğunu bilip, bu duygu ve düşüncelerinde hem nefsin, hem de şeytanın belli hesaplarının olabileceği ihtimalini bir lahza unutmayarak hep temkinli hareket etmesi gerekmektedir.
Nefis ve Vicdan Mekanizmaları 9 dk.
İnsanın terakki ve tedennisinde rol oynayan vicdan ve nefsin mahiyetlerini kavrama adına neler söyleyebiliriz?
İnsanın bir mülk, bir de melekût yanı vardır. Onun bu yanlarını, başka tabirler kullanarak ifade etmek de mümkündür. Nitekim bazıları buna, melekî ve şeytanî; bazıları, maddî ve mânevî; bazıları cesedî ve ruhanî; diğer bazıları da nefsî ve vicdanî demiş ve aynı hakikati başka başka ifadelerle anlatmaya çalışmışlardır.
Bize göre, insanın mânevî cephesini de maddî cephesini de ayrı birer mekanizma şeklinde ele almak ve öyle değerlendirmek daha uygundur. İsterseniz bunlardan, mânevî olana vicdan mekanizması, diğerine de nefis mekanizması diyebiliriz.
Kalb, ruh, sır, hafî, ahfâ âlem-i emre ait Rabbanî latîfeler, irade, idrak, şuur, his ve duygular vicdan mekanizmasını meydana getirirken; her türlü şehevî arzu, istek ve kaprisler, kin, nefret, öfke, inat gibi belli hikmet ve gayeler için insana verilen duygular da, nefis mekanizmasını meydana getirirler… Bu iki mekanizma âdeta hep birbirinin aleyhine işler. Şu kadar var ki, vicdan mekanizmasının galebesi halinde, nefis mekanizması da müsbete dönüşür ve insanın yücelip yükselmesine hizmet eden bir mekanizma hâline gelir.
Evet, tasavvufçuların tasnifiyle, nefis mekanizması, emmârelikten kurtularak levvâme, mülheme, mutmainne, râdiye, mardiyye ve sâfiye gibi mertebelere sıçrayarak insana yararlı hâle gelebilir. Onun içindir ki, insanı sadece mânâ yönüyle ele alıp terbiye etmek veya sadece vicdan mekanizmasından ibaret kabul etmek eksiktir, yarımdır. Hakikî vilâyet, sahabe vilâyetidir. Sahabe, nefis mekanizmasını “Sıbgatullah” denen ilâhî boya ile boyamış ve insana verilen negatif duygulara dahi birer vilâyet mührü basmıştır.
Meselâ şehveti ele alalım. Bu duygu sadece kendine bakan yönüyle işlettirilecek olursa, tamamen bir kötülük menbaı hâline gelir. Ne var ki, sahabe mesleğinde, bu duyguya bile vilâyetin bir buudu olma keyfiyeti kazandırılmıştır. Şöyle ki, şehvet helâl dairede kullanıldığında, insanın hanımıyla olan münasebetleri dahi ona sevap kazandırır.
Bir gün Allah Resûlü, bunun böyle olduğunu söyleyince, sahabe, nasıl olur mânâsında hayretle bakakalmış, Efendimiz de onlara şu mantıkî ve mantıkî olduğu kadar da fıtrat buudlu cevabı vermişti: Eğer bir insan, helâl dairede kalarak o işi yapmasaydı harama girecekti. Demek ki o, helâl daire ile iktifa etmekle haramı terk etmiş oldu. (Haramı terk etmek ise insana bir vacip işleme sevabı kazandırır). Demek oluyor ki, insan nefis mekanizmasına ait bu duyguyla dahi Cennet kazanabiliyor.
Diğer taraftan nefis mekanizmasına ait bütün duyguları Cennet’in televvünlerine vesile olarak kabul edebiliriz. Yani insan, nasıl ki vicdan mekanizmasına ait his ve duygularla Cennet’e ait bazı buudları seyredip yaşayabilir, disiplin altına alınmış nefis mekanizmasına ait bazı duygularla da yine Cennet’e ait bazı televvünleri duyup idrak edecektir. Zaten Cennet’in ruh ile beraber cesede hitap edecek olmasının hikmet ve sırlarından biri de bu olsa gerektir. (Hz. Âdem’in topraktan yaratılışını anlatan, balçık, kurumuş çamur vs. gibi ifadeleri, insanoğlunun mahiyetini ele veren bazı malzemeler şeklinde anlamak muvafık olsa gerek. Yoksa onu, bildiğimiz dünyaya ait balçık ve çamur şeklinde yorumlamak eksik bir anlayıştır…)
İnsanda bir de öfke var. Eğer bu öfke hissi, olduğu gibi kalsa, insanı kokuşturur ve düşünceleri kanlı, duyguları kanlı, gözü kanlı ve eli kanlı bir cani, bir Firavun hâline getirebilir. Fakat aynı öfkeyle insan ırz, namus ve vatan uğruna kavgaya girip, öldürürse gazi, ölürse de şehit olur. İşte böyle bir öfke, en az “hilim” kadar Allah nezdinde makbuldür. Şimdi, eğer insanın türabî (toprağa ait) yanları dahi iyi işletilince onu bu dereceye yükseltiyorsa, siz vicdan mekanizmasının iyi işletildiğinde neler olacağını düşünün..!
Evet, insan, türabî yönüyle dahi her zaman melekler seviyesine ulaşabilir. Bir de vicdan mekanizması devreye girince, o, meleklerden daha üstün hâle gelir. Zira meleklerde zorlanma yoktur. Onların iradesi, önündeki marziyyat güzelliklerini seçme şeklinde tecellî eder. Hâlbuki insan iradesi, iyiyle kötü arasında mutlaka tercih yapmakla mükelleftir. “Mağnem de mağrem (mükâfat da meşakkat) nisbetinde” olacağına göre, insanın önündeki bu handikapların aşılması, insanın meleklerden üstün hâle gelmesine vesile ve vasıta sayılacaktır.
Vicdan, kelime olarak “bulmak” mânâsına gelir. İnsan onunla hem kendini hem de Rabbini bulur. Onun içindir ki, İmam Rabbanî, İmam Gazzâlî, Mevlâna ve Bediüzzaman gibi İslâm büyüklerinden alın da birçok Batılı düşünürlere kadar yüzlerce insan, keşif ve sezişleriyle vicdanı ele almış ve onun bu hususiyeti üzerinde ısrarla durmuşlardır. Burada “keşif ve seziş” ifadesini bilhassa kullanıyorum. Veliler, vicdana ait hususiyetleri keşfen; mütefekkir ve filozoflar ise sezişleriyle bilirler. Vicdanın yalan söylemeyeceği hususunda ise her iki grup ittifak hâlindedir.
Bediüzzaman Hazretleri ilk eserlerinde, Cenâb-ı Hakk’ın varlığına delil olan ana ve temel burhanlar arasında vicdanı da sayar. Fakat daha sonra vicdanı, herkesin anlayacağı ölçüde objektif bir delil görmediği için, Sözler’de bu tür delilleri üçe indirir: Kur’ân, Efendimiz ve bir de kâinat kitabı…
Evet, herkes vicdanın hafî dilini anlayamaz. Onun için objektif bir delil olması söz konusu değildir. Ama onun dilinden anlayanlar için o, delillerin en büyüğü ve en keskinidir. Hiçbir malumat, hiçbir müktesebât, insana vicdanının duyurduğunu duyuramaz.
Vicdanda bir nokta-i istinat ve bir de nokta-i istimdat vardır. İnsan bunlarla acziyetini, hiçliğini idrak eder ve bu idrakle, Cenâb-ı Hakk’a dayanır; dayanır ve ne isteyecekse O’ndan ister. Mademki insanda bir “medet isteme” hissi vardır. Öyleyse ona medet edecek bir Zât da vardır. Böyle olmasaydı bu hissin insana verilişi abes olurdu. Hâlbuki kâinatta abes hiçbir şey yoktur. Bizdeki her duygunun mutlaka bir karşılığı vardır. Öyleyse vicdandaki, istinat ve istimdat noktalarının da hiç şüphesiz birer karşılığı olacaktır. Ne var ki, hayatında bir kere olsun vicdanını dinlememiş bir insanın, bunu duyup sezmesi mümkün değildir. Gerçi şuur da vicdan mekanizmasına ait bir bölümdür ama, zatî değerinin yanında, o da tek başına bir kıymet demek değildir. İrade, his ve kalble inzimam edince, o da âdeta tek başına bir vicdan olur.
Hak varlığının hiçbir zaman susmayan bütün şahitleri gibi, vicdan da tek başına hakkı ve hakikati haykıran ilâhî ve semavî bir sadâdır. Ama bu, vicdanın bizim tarifimize giren vicdan olması itibarıyladır. Yoksa, nefis mekanizmasının altında kalıp ezilmiş bir vicdandan aynı neticeleri beklemek elbette ki mümkün değildir.
Evet, bir insan düşünün ki, bütünüyle bir şehvet, kin, öfke, makam mansıp sevdalısı hâline gelmiştir. Yaptığı her işinde ruhunu sarmış bu negatif duyguların tesirindedir. Böyle bir vicdanın eli kolu bağlı ve dolayısıyla da tesirsizdir. Biz, böyle bir insana kelimenin tam mânâsıyla “vicdansız” deriz. Böyle insanların vicdan mekanizması adına bilgileri olmadığı gibi, vicdanın ifade ettiği mânâyı ve onun gayeler üstü gayesini de sezmeleri mümkün değildir.
Burada önemli olan bir başka husus da şudur:
Kant, Saf Aklın Kritiği’nde, Allah’ın nazarî akılla değil, amelî akılla bilineceğini söyler. Demek ki, güzel davranışlar, güzel ameller bir süre sonra insanın tabiatı hâline gelerek insanı, mücerred bilgiyle ulaşılmayan noktaya ulaştırıyor. Evet, mücerred bilgi ve malumat insanı hiçbir zaman bu seviyeye yükseltmez. Temrinden yoksun, amelden mahrum insanlar yükler dolusu kitap devirseler de, vicdanlarında duyulması gerekenleri kat’iyen duyamazlar.
Tatbik görmesi gereken ameller ise, bizim için bellidir: O, dinin güzel gördüğü ve “salih amel” diye vasıflandırdığı amellerdir. Vicdan mekanizmasının işlettirilmesi ve ondan semere alınması “salih amel” kavramının hayata geçirilmesiyle çok yakından irtibatlıdır.
Nevruz Gerçeği 8 dk.
Son yıllarda Nevruz günü, geleneklerimizin haricinde çok farklı biçimlerde kutlamalara sahne olmaktadır. Bu çerçevede Nevruz’un kaynağı ve kutlamaları adına neler söylenebilir?
Nevruz Bayramı, Orta Asya, Orta Doğu ve Anadolu topraklarında yaşayan tüm toplumların geleneksel bahar bayramıdır. Ne var ki Anadolu’da bu bayramı önceleri Aleviler, son zamanlarda ise bazı ayrılıkçı örgütler sadece bir Kürt Bayramı’ olarak değerlendirmektedirler.
Bazı ansiklopedi yazarları, Nevruz’u, Hıdırellez, yani Hızır ve Tevrat’taki ‘Elyas’ sözü ile anlatılan İlyas’ın buluşması ile alâkalı bir gün olarak kabul etmektedirler. Şahsen ben bunun yanlış bir tespit olduğu kanaatindeyim.
Bazı kimseler, Zerdüştlük’le olan irtibatını da göz önüne alarak Nevruz’u dinî bir gün olarak değerlendirmekte.. ve büyük bir ekseriyet ise Cemşit Şah’ın tahta cülûsu ile irtibatlandırmaktadırlar. Bundan başka İran tarihinde, göklerin ve yerin yaratılması, Nevruz’a rastlamış gibi gösterilmektedir. Yine İran’daki Şiiler, Hz. Ali’nin (r.a) doğumundan vefatına kadar her şeyini Nevruz’la irtibatlandırarak onu, Hz. Ali’nin (r.a) hayatında çok önemli değişim ve dönüşüm noktaları olarak kabul etmektedirler. Bu yönüyle de nevruz, onların nazarında dinî bir gün gibi kutlanmaktadır.
Aynı zamanda Nevruz, güneşin eskilerin ‘Hamel Burcu’ dedikleri, Koç Burcu’na girdiği ana rastlar ki, bu da bahar günlerinin başlaması demektir. Bizim dünyamızda ilk modern medreseleri açan Nizamülmülk, bu meseleyi meşhur Nizamiye Medreseleri’nde ele alarak astronomik olarak tesbit ettirmiş ve bu günü ‘baharın başlangıç günü’ olarak resmileştirmiştir. Bu yanıyla da Nevruz, dinî bir gün olmaktan daha çok, bir ‘takvim günü’ demektir.
Fakat halk tarafından bir Bahar Bayramı halinde kutlanan Hıdrellez, Türk toplumunun her kesimi tarafından benimsenmemiş, sadece medeniyetten uzak yerlerde yaşayan yörükler ve özellikle de İran menşeli olan Türkmenler ve Türklere münhasır kalmış ve zamanla da unutulup gitmiştir.
Ancak unutulan bu gün, Safevi Devleti tarafından Şiilik prensipleriyle biraz daha geliştirilerek yeniden gündeme getirilmiş ve dînî bir hüviyet kazandırılarak ona büyük bir önem atfedilmiştir. Bu dönemde Nevruz, ya Zerdüşt’ün dinî öğretilerinden birisi olarak ya da Cemşit Şah’ın cülûsuyla ‘Nevruz-u Hâs’, ‘Nevruz-u Âm’ unvanları altında yeniden ihya edilmiştir.
Çaldıran zaferinden sonra Safeviler’le olan münasebetlerimiz neticesinde, Osmanlılar da Nevruz gününü benimsemişlerdir. Bu tarihten itibaren Nevruz, Osmanlılar’da saray dahil olmak üzere her yerde bir bahar bayramı şeklinde tes’id edilmeye başlanmıştır.
Bu mevzuda edebiyatımıza baktığımızda Divan Edebiyatı içinde çok sayıda ‘Nevruziye’ görürüz.
Ayrıca şimdilerde yılbaşında tebrik amacıyla gönderilen hediyeler gibi, o zaman da Nevruz günlerinde ‘Nevruziye’ adı altında hediyeler gönderilirdi.
Yine Nevruz münasebetiyle Sultan, bazılarına pâyeler verir ve ona da ‘Nevruziye’ denirdi ki, Nevruz, Asya milletleri kadar olmasa da, Osmanlılar tarafından da benimsenmiş ve tes’id edilegelmiştir.
Ne var ki, meseleye bir başka zaviyeden bakınca Nevruz, bizim açımızdan bir ‘dînî gün’ değildir. Meselenin dînî yönü, Zerdüşt’ün zuhur ettiği dönemde ve çok eski tarihlerde yaşamış İran Şâhı Cemşit’le irtibatlı olarak Müslüman olmamış İranlılarla alakalıdır ve ihtimâl Şah İsmail de bunu İranî tesirlerle ortaya atmıştır.
Nevruz Bayramı, Alevî’si, Sünnî’si, Kürt’ü ve Türk’üyle bize ait toplumlarda dînî naslarla belirlenen ve din kaynaklı bir bayram değil, yukarıda da arz ettiğim gibi o daha çok Nizamülmülk’ün benimseyerek ortaya koymuş olduğu bir ‘Bahar bayramı’dır. Ve kaynaklarımızda da, o ilk dönemler itibarıyla Güneydoğu’daki vatandaşların ve Kürtler’in bu bayrama katıldıklarına ve tes’id ettiklerine dair fazla bir şey bulunmamakta ve o sadece Türklerin ve Türkmenlerin bir bayramı olarak kaydedilmektedir.
Meseleyi bu şekilde tespit ettikten sonra, tekrar başa dönecek olursak; eğer Nevruz, Zerdüşt dininden kaynaklanıyor veya Cemşit Şah’la benimsenip yaşanıyorsa dînî ve İranî bir mesele demektir. Böyle bir meseleyi, bir kısım hülyaları gerçekleştirmek için vesile olarak kullanmağa çalışmak, Nevruz günü yürüyüş yapmak, değişik yerleri tahrip etmek, belli kesimlere yüklenmek.. çok çirkin bir hâdisedir ve koskoca bir tarihi tahriftir. Değişik bir ifadeyle, bizim dinimizde olmasa bile dînî olan bir hakikati, böyle davranmakla, bir bakıma vahşet ve bedeviyet hesabına kullanmak demektir.
İkinci yanıyla Nevruz, şayet Nizamülmülk’ün ortaya koyduğu bir yılbaşı, bir yeni gün ise, bence bu yeni yıla veya yeni güne, hâlâ Afrika’da bir kısım yamyam, bedevî ve vahşiler gibi kan dökerek, kan düşünerek, kan konuşarak değil; medeni insanlar gibi, sevinç, neşe ve sürurla girilmeli ve kutlanmalıdır. Evet Nevruz, halkın bayramıdır.. ve eğer kutlanacaksa halkla iç içe kutlanmalıdır ki, şimdilerde devlet de bu meseleye sahip çıkma gibi bir tavır sergilemektedir.
Üçüncü tespitten hareketle meseleye bakılacak olursa; Osmanlılar bu meseleyi Safeviler’den sonra bir hediye ve hediye teatisi günü olarak benimsemişler ve bunda da herhangi bir mahzur görmemişlerdir; görmemişlerdir zira militarizme kilitli bir idarenin, memleketin değişik yerlerinde yürüyüş yapılmasına, kan dökülmesine ve değişik entrikalar çevrilmesine müsaade etmesini düşünmek mümkün değildir. Bu açıdan tarihin de şehadetiyle denebilir ki, Osmanlıların Nevruz’u kabul ettikleri günden itibaren, değil bu türlü hadiseler, bu hadiselerin en küçüğü bile zuhur etmemiştir. Bundan da anlaşılmaktadır ki, nevruzda insanlar, Hıdrellez’de olduğu gibi, sadece kırlara dökülmüş, ateş yakmış ve eğlenmişlerdir. Esasen ateş yakma da, İran kaynaklı olmasından dolayı ateşgedelerin (ateşe tapanlar) işidir, ama Türk toplumu, buna bir ibadet değil de eğlence mülâhazasıyla yaklaşmış ve bu türlü basit şeyler üzerinde durmamıştır.
Bu açıdan günümüzde, bir yönüyle tarihî geleneklere de ters olan bir kısım yeni şeyler icat edilmeye çalışıldığını ve böylece tarihin tahrif edilmek istendiğini söyleyebiliriz. Onun için Alevî’si, Sünnî’si, Kürt’ü ve Türk’üyle toplumumuzun her kesimi basiretli davranmalı, menşe itibarıyla teröre tamamen kapalı bulunan bir bahar bayramını, bir Zerdüşt veya bir Cemşit Şah gününü kötüye kullanıp kan dökmeye, kan düşünmeye, kan konuşmaya alet etmek ve böylece tarihi tahrif etmek isteyenlere kesinlikle fırsat vermemelidir.
Normo-Makro Âlem Münasebeti 4 dk.
Bir yerde “Kalb balansınızı, ruh saatlerinizi iyi ayarlarsanız, makro alemde her şey sizin saatinize göre ayarlanacaktır” buyuruyorsunuz. Bunu izah eder misiniz? Yukarıdaki sözde bir teşbih yapılmıştır. Belâgat ilminde bu teşbihe teşbih-i mübtezel denir. Mübtezel kelimesi insanlara isnâd edildiğinde çirkin bir mânâ ifade eder ama, belâgatçılara göre, çok kullanılan, herkes tarafından bilinen teşbih demektir.
Balans, eski kurmalı saatlerin çok önemli bir parçasıdır. Bu balans, ana çarkı sağa sola hareket ettirme işine yarar. Bu da diğer çarkların ondan güç alarak belli bir istikamette dönmelerini te’min eder. Buradan hareketle biz kalb balansı derken, ondaki ritmiği veya onun aritmiğe kapalı olmasını kastediyoruz. Hekimlik tabiriyle, onda ekstrasistol yoksa kalbin balansı çok ritmik atıyor demektir ki, avam ifadesiyle, kalbin atışları tik tak” gidiyor anlamına gelir.
Şimdi kalbin Allah için tik tak atması, kalb ibresinin sürekli ebedî mihrabını ve minberini göstermesi mânâsınadır. Mekke’ye bir mihrab, Medine’ye bir minber nazarı ile bakacak olursak, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun maskat-ı re’si (doğum yeri) ve medfeni veya teşrîdeki yeri açısından mihrabın, minberin ve aynı zamanda kalb ibresinin ne demek olduğunu anlamada zorluk çekmeyiz zannediyorum.
Kalb, bu anladığımız mânâda yerinde atarsa ne olur? Hadiste “Allah, sizin şekillerinize, suretlerinize, (boylarınıza-poslarınıza) bakmaz. Allah sizin kalbî (hayatı)nıza bakar.” buyurulur. Bu, sizin kalbiniz ne kadar cismaniyetten ve hayvaniyetten uzak, ne kadar kalb ve ruhun semalarında teyaran ediyor, işte Allah’ın baktığı ve aradığı şey de budur demektir. Eğer Allah bizim kalbimize bakıyorsa -ki zayıf bir hadiste, her an Allah sizin kalbinize yetmiş defa bakar buyuruluyor- onda arayacağı şey istikamettir. Beşer tabiatının gereği kalb ibresinde oynamaların olacağı muhakkaktır. Fakat, Rabbim deyip yeniden O’na yönelme, hemen ona eski halini kazandıracaktır.
Öte yandan da İbrahim Hakkı’nın:
“Dil beyt-i Hudadır, ânı pâk eyle sivâdan,
Kasrına nüzul eyleye Rahman gecelerde!”
diyerek ifade buyurduğu bir hazırlanma meselesi vardır. Kalb bir Allah evidir. Zayıf hadiste ifade edildiği gibi;
“Sığmam, dedi Hak arz u semaya,
Kenzen bilindi dil madeninden.” (İ. Hakkı) Kemmiyetsiz, keyfiyetsiz Allah’ın bilindiği bu ev, kalb evidir. O kalb evini Allah’dan gayri her şeyden temizlemeli ki, kemmiyetsiz, keyfiyetsiz Rahman nasıl şeref kudum buyuruyorsa öylece kasrına nüzul buyursun.
Evet kendine yönelmiş bir gönüle karşı Allah “Allah seni ne terk etti ne de darıldı.” (Duha, 93/3) âyetinde dendiği gibi, şayet darılmamış ve terk etmemişse, makro âlemde bütün kapılar, norma âlemin sultanı olan o insana açılır. Öyleyse gökte verilecek kararlar, kalblerin bu yönelişine bağlıdır.
Görüldüğü gibi bu mesele fertte başlar. El verir ki fert, kendini bir uhrevî hayata göre dizayn etsin; işte o zaman “Kemâ tekûnü yüvella aleyküm; nasıl iseniz öyle idare edilirsiniz.” hadisinin ifadesiyle, Cenâb-ı Hak inayet ve keremiyle onu/onları serfiraz kılar, sonra da arz ve semanın sultanı/sultanları haline getirir.”
Peygamberimiz ve Yabancı Murahhaslar 8 dk.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bilhassa Mekke fethinden sonra civar devlet ve kabilelerden gelen heyetleri karşılamada, ciddî bir hassasiyet gösteriyor ve bu davranışının örnek alınarak kendisinden sonra da devam ettirilmesini istiyordu. Ömrünün son anlarında bu isteğini, vasiyetleri arasında da tekrar etmişti. Hikmeti nedir? Aynı hâdiseyi günümüze yorumlarsak ne gibi dersler alabiliriz?
Efendimiz’in bu hassasiyeti bizim de en çok hassas olmamız gereken önemli bir konudur. Bu sebeple de mutlaka üzerinde durulmalıdır.
Allah Resûlü, sadece kendisine gelen heyetlere karşı değil, dini kabul etmek için gelen fertlere karşı da her zaman ilgi ve alâkasını en üst seviyede sürdürmüştür. Meselâ, Halid b. Velid, Amr b. Âs ve Osman b. Talha gibi Mekke’nin seçkinleri Medine’ye geldiklerinde, her biri Allah Resûlü’nden öyle iltifatlar görmüşlerdir ki, o gün için Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (radıyallâhu anhüm) öylesini bulamamışlardı.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz. Halid’e: “Ben de, Halid bu kadar akıllıyken nasıl oluyor da küfür içinde kalıyor diye hayret ediyordum!” der… Kısa bir müddet sonra da onu “Allah’ın Kılıcı” unvanıyla taltif eder…
Amr b. Âs, Müslümanlara çok kötülüğü dokunmuş bir insandı. Öyle ki bu zat, o güne kadar dehâsını hep İslâm aleyhinde kullanmıştı. Ama Müslüman olup Medine’ye gelince, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ona maziye ait en küçük bir meseleyi dahi hatırlatmayacak kadar sıcak davranmıştı. Onun dua talebi üzerine “Bilmiyor musun İslâm, onu kabul etmeden önce işlenen bütün gühanları siler, temizler.” buyurmuştu…
Abdullah b. Cerir el-Becelî huzura girince, Efendimiz gözleriyle herkese yol gösteriyor gibi cemaat içinden birinin kalkıp da ona yer vermesini arzuluyordu… Cemaat bunu anlayamayınca da, hemen harekete geçiyor ve cübbesini çıkararak Abdullah b. Cerir’in (radıyallâhu anh) altına seriveriyor. Daha sonra da ashabına; bir kavmin kerimine karşı ikramda bulunulması gerektiği hususundaki o ölümsüz nasihatini sunuyordu. Ebû Cehil’in oğlu İkrime’ye iltifat dolu sözlerle mukabelesi ise, bu konuda apayrı bir ibret levhasıdır.
Evet, bu davranışlar Efendimiz’de değişmeyen prensipler cümlesindendi… İşte O, gelen fert ve heyetlere de bu prensipler çerçevesinde muamelede bulunuyordu ki, bütün bunlarda bir sürü hikmet dolu gayeler vardı:
Evvelâ: Henüz yeni gelmiş ve bütünüyle İslâm’a ısınmamış bu insanlar yer değiştirmenin rahatsızlığını, tedirginliğini yaşarken, eğer kendilerini tedirginlikten kurtaracak emniyet dolu bu sıcak atmosferi bulamasalardı, tercihlerini başka türlü de kullanabilirlerdi ki, bu da onlar için büyük bir kayıp olurdu. İşte Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisine, imanın en küçücük bir şemmesiyle gelenlere dahi fevkalâde alâka ve ilgi göstermesi, onları böyle bir yanlış karardan kurtarıyordu ki, bu da, bugün ve yarın üzerinde önemle durulması gerekli konulardan olsa gerek.
İkincisi: Gelen heyet fertleri arasında, kavmi ve kabilesi içinde daima saygı ve hürmet görmüş insanlar da oluyordu. Bunlar, kendi toplumlarında bu gibi ilgi ve alâkaya alışmış insanlardı. Dolayısıyla onlara aynı oranda bir ilgi ve alâka gösterilmeliydi ki, geldikleri yeni toplumu yadırgamasınlar.. yani bu ilgi ve alâka onlara ünsiyet aşılamalı ve yabancılığın verdiği rahatsızlığı ortadan kaldırmış olmalıydı…
Üçüncüsü: Bu heyetlerden pek çoğu resmî idi. İslâm bir devlet nizamı olarak ilan edilince, çevredeki kabile ve devletler kendilerince bir durum değerlendirmesi yapmak üzere, Medine’ye heyetler gönderiyorlardı. Bu heyetlerdeki insanlar da sıradan insanlar değillerdi; az çok hemen hepsinin kendine göre bir dünya görüşü ve değer yargıları vardı. Ve bu insanlar geldikleri yerlere döndüklerinde intibalarıyla geriye döneceklerdi.. ve onların bu kanaati de, mensubu oldukları devlet veya kabileye mutlaka tesirli olacaktı. Öyle ise, bu insanların müspet kanaatlerle techiz edilmesi şarttı. Bu da onlara gösterilecek ilgi ve sıcak bir istikbal ile yakından alâkalıydı.
Dördüncüsü: Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahlâk ve şemâili Ehl-i Kitap tarafından biliniyordu. Zira bu şemâil onların kitaplarında da mevcuttu. Gelen heyetlerden bir kısmı da bu işin hakikatini araştırmak için geliyordu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise, kendinden emindi. O, Tevrat ve İncil’de geleceği müjdelenen peygamberdi. Muhatabın, bunu yakından görmesi için ona yakın olmasını, mesajının kabulüne vesile sayıyordu.
Evet, Allah Resûlü, onları yakınına alıyor ve âdeta, nübüvvetine ait alâmet ve işaretleri görmelerine yardımcı oluyordu ki, bu sayede, şüphe ve tereddütler, O’nun her şeyi paramparça eden o mübarek hâl ve tavrına çarpıyor ve delik deşik oluyordu. Gelenler ekseriyetle önceki kanaatlerini değiştiriyor ve döndükleri yerlerde tebliğ misyonunu edaya hazır hâle geliyorlardı.
Meselenin günümüze ait yorumu:
Evvelâ itiraf etmeliyiz ki, hiç kimse Allah Resûlü’nün sergilediği bu tavrı ayniyle gerçekleştiremez. Zira hiçbir insanın, buna takat ve gücü yetmez. Düşünün ki O, Kur’ân’ın ifadesiyle, dağları tuz buz edecek azamet ve ağırlıktaki Kur’ân’ı omuzlayan bir insandı. Her iki ayağını da yere öyle sağlam basmıştı ki, hiçbir hâdise O’nu sarsamıyor ve hiçbir aksi davranış O’nu prensiplerinden vazgeçiremiyordu. Bizlerde, bıkkınlıklar, yılgınlıklar olabilir. Ama O’nun için, böyle zaafları düşünmek bile mümkün değildir.
Bu itibarla diyorum ki, ister heyetleri kabulünde gösterdiği sıcak alâka ve ilgiyi, isterse bazı kimselerin mazideki kusurlarını tamamen unutarak onları kabullenişini, bizim aynıyla tatbik ve temsil etmemiz imkânsızdır. Ama yine de aynı şeyleri, gücümüz nisbetinde yapmak mecburiyetindeyiz. Yoksa âlemşümûl bir hizmeti seviyesiz göstermiş, dolayısıyla da bu yüce mefkûreye ihanet etmiş oluruz.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), heyetlerin kabul şeklini ve bu hususta gösterilmesi gereken hassasiyeti, son vasiyetine konu edinmekle de, bu işin önemine ve bu meselenin istikbalde alacağı buud ve derinliklerine işaret ediyorlardı ki, bu da yakın-uzak gelecek açısından çok önemliydi.
Zira kendi döneminde henüz Ceziretü’l-Arap dışına çıkılmamıştı. Bazı devlet reislerinden gelen mektup ve hediyeler ise, fert planında gösterilen ilgi ve alâka çerçevesinde idi. Hâlbuki ileride “İslâm Site Devleti”, cihanın dört bir yanına yayılan engin hâliyle yüzlerce, binlerce heyetleri ağırlayıp misafir etme zorunda kalacaktı. Tamamen devlet protokolüne ait bu meselenin keyfiyeti, temeli de, yine bizzat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından atılıyordu. Zaten 23 senelik nübüvvet döneminde, mikro planda O’nun halletmediği hiçbir problem yoktu… O’nun heyetleri kabulü de, halledilen problemlerden sadece biriydi…
Peygamberimiz’in Arkadaşlarına Duyduğu Alâka 11 dk.
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ashab-ı Kiram’a sevgisi ve bu sevginin sebepleri adına neler söyleyebiliriz?
Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) önceki peygamberler de bir ölçüde, kendilerine arka çıkan, dava ve hizmetlerinde onları destekleyen ümmetlerine karşı alâka duymuş ve onları sevmişlerdir. Nasıl sevmeyecek, nasıl muhabbet beslemeyecekler ki, bu kimseler, en zor anlarda bile onları yalnız bırakmamışlardı. Ancak Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) diğerleri arasında şöyle bir fark vardı. Hâtemü’l-Enbiyâ’dan (sallallâhu aleyhi ve sellem) önce bir peygamber vefat edince ekseriyetle başka bir peygamber gelir ve işe vaziyet ederdi. İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra ise, bu misyonu başta sahabe olmak üzere ümmetin evliyâsı yüklenmiştir.
İşte böyle önemli bir hizmetten dolayı O da ümmetini çok severdi.. ve yeri geldiğinde de bu sevgiye esas teşkil eden hususları tasrih eder ve onları uyarırdı. Meselâ: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarılırsanız, dalâlete düşmezsiniz; onlar Kur’ân-ı Kerim ve Sünnetim’dir.” der, bazen de Kur’ân-ı Kerim ile Ehl-i Beyt’ini nazara verir ve onlar etrafında derlenip toparlanmayı tavsiye buyururdu. Bu sebeple idi ki, o devirde ve daha sonraki dönemlerde, cibillî olarak Kitab’a ve Sünnet’e taraftar olan Ehl-i Beyt’e sahip çıkmak, dine sahip çıkmak gibi anlaşılmış ve uygulanmıştı. Zaten bizim anlayışımıza göre, Ehl-i Beyt’in, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) verâseti, bir mânada her türlü verâsetin üstündedir.
Tabiî bir de, O’nun ümmeti arasında, dava-yı nübüvveti temsil edenler vardı ki, bunlar da O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkadaşlık yapmış, gönülden O’na inanıp teslim olmuş ve bir an olsun O’nu, hiç mi hiç davasında, düşüncesinde yalnız bırakmamışlardı. Bunların hepsi nur-u nübüvveti görerek, O’nun pırıl pırıl atmosferi içinde yetişmişlerdi. Bu açıdan onlar bizden çok farklı idiler. Bizatihi O’nu gören, her hâlini müşâhede eden, gökten yağıyor gibi O’na vahiy yağdığını temâşâ eden kimselerin durumu elbette bizden çok farklı olacaktı. Bu farklılıktan ötürü de, tabiî ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), onlara çok ihtimam gösterecek ve “Ashabıma söven benden değildir.” diyerek, onları aziz tutacak ve bunu yaparken de kıyamete kadar gelecek insanlara, hizmet ve mücadele veren herkese, arkadaşlarını birinci planda tutma yolunu gösterecekti.
Evet, O, bir vefa insanıydı. Kendi açtığı çığırda hırz-ı can edenlere karşı, son nefesine kadar hep vefa solukladı. O, onlarla öylesine bütünleşmişti ki, Rabbine kavuşacağını düşündüğünde bile, –ki bu onun muradıydı– onlardan ayrılacağı hususu O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) hıçkıra hıçkıra ağlatmış ve “Yakında beni sizden soracaklar.” demekle iktifa etmişti. Zaten biz de vefa adına ne biliyorsak O’ndan öğrenmedik mi?
O (sallallâhu aleyhi ve sellem), sadece insanlara karşı değil, taşa toprağa karşı bile vefayla dopdoluydu. Mekke’yi arzular, Uhud’a uğrar ve sık sık ilk konağı olan Kuba’yı ziyaret ederdi. Çünkü orası Mekke’den ayrıldıktan sonra sinesini açıp, “Bende kalabilirsin.” diyen yerdi. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise, “Sen beni misafir ettin, ağırladın.” dercesine her cumartesi mutlaka Kuba’ya uğramaya çalışırdı. O, Uhud’u da ziyaret ederdi. Hani, “Biz onu severiz, o da bizi sever.” dediği yeri. Yani Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevgisinden nasibini alan o mübarek yeri. Keza O, Medine’nin mezarlığı Baki’e giderdi. Hayır –estağfirullah– mezarlık değil. Ashab-ı kiramın ahiret hesabına ârâm eyledikleri yere… Ve vefa insanından daha yüzlerce misal…
İşte onun için bu konuyla alâkalı araştırma yapan dost-düşman herkes diyor ki: Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) cemaati kadar O’na bağlı bir cemaat ve cemaatine O’nun kadar bağlı ikinci bir lider ne gelmiştir ve ne de gelecektir. Evet, ısmarlama bir liderin cemaatinin ısmarlama olması kadar tabiî ne olabilir ki?
Evet, sahabe-i kiram ubûdiyetleri, mücadele azim ve gayretleriyle belli bir devreden sonra kendilerine lütuf ve ihsanda bulunulmuş kimselerdir. İftihar Tablomuz’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelince, O, daha dünyaya adımını atarken peygamber olarak atmıştır. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) çocukluk dönemi dahil, peygamberlik öncesi bütün hayatı, daha sonraki durumunu destekleyici mahiyettedir. Meselâ, şerefin, haysiyetin, izzetin, iffetin bini bir para olduğu cahiliye döneminde O, bir iffet insanıydı, hemen her mahfilde “Namuslu adam” dendiğinde O akla geliyordu. O, haysiyetine ve izzetine asla toz kondurmamıştı; kondurmamıştı ve serâpâ hayâ idi. Emanete o kadar dikkat etmişti ki cahiliye döneminde “Emîn” lakabıyla anılıyordu. Yalan, O’nun semtine hiç uğramamıştı.. ve hiçbir kimseyi aldatmamıştı.
Bütün bu özellikleri O’nun peygamberliğinin kaideleri, temelleri olmuştu. Çünkü daha sonra peygamberlik de bu esaslar üzerine bina edilecekti. Bakın, Mekkeli müşrikler O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu yüce vazifesini inkâr sadedinde mecnûn demiş, şair demiş, kâhin demişlerdi ama, –hâşâ– O’na iffetsiz ve yalancı diyememişlerdi. Hele “Emanete hainlik ederdi, verdiği sözde durmazdı.” hiç diyememişlerdi. Diyememişlerdi de hakkında söylenmesi mümkün olmayan, söylense de yedi dünyanın kabul edemeyeceği “sâhir” gibi, “şair” gibi, “kâhin” gibi yakıştırmalarda bulunmuşlardı. Tabiî bu yakıştırmalara kendileri de inanmamışlardı. Evet, O, tertemiz gelmiş, tertemiz yaşamış ve gönüllerimizde hep tertemiz olarak kalmıştı.
Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi nasıl varlığıyla varlığımızı bulduğumuz O Zât (sallallâhu aleyhi ve sellem) ısmarlama bir insandır; O’nun etrafında toplanan insanlar da, O’na ümmet olma, yardımcı olma, arkadaş olma seviyesinde yine hususî yaratılmışlardır. Tabiî bu aynı zamanda şu mânâya da gelir: Siz artık bundan sonra bir Ebû Bekir (radıyallâhu anh) arasanız da bulamazsınız. Bir Ömer, bir Osman, bir Ali (radıyallâhu anhum) ile buluşamazsınız. Ama, temsil ettikleri misyon itibarıyla onların arkasında yer alacak Ebû Bekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler kıyamete kadar devam edecektir.
Sadece küçük bir örnek: Halid b. Velid (radıyallâhu anh), Mute’ye gittiğinde daha yeni Müslümandı. İki ay evvel Müslüman olmuş, iki ay sonra Mute’ye gidilirken, kumandanlık hususunda adı bile geçmemişti. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz. Zeyd’den, Hz. Cafer’den, Hz. Abdullah b. Revâha’dan (radıyallâhu anhüm) bahsetmiş, “Bunların başına bir iş gelirse Allah kılıçlarından bir kılıç işe vaziyet etsin!” demişti. Tarihçilerin verdiği rakamlara göre Müslümanlar 3.000 kişi, Bizans ordusu 100.000 kişi kadardı ki, her ferde otuz küsur insan düşüyordu. Altı gün savaşıldı ve altıncı gün, kaderin cilvesi, üç kumandan da peşi peşine şehit oldu. Savaşın en şiddetli anında, yere düşmek üzere olan sancağı zayıf, nahif bir sahabi aldı ve arkada da Hz. Halid’i görünce “Tam sahibini buldum, al sancağı!” dedi. Belki Halid almak istemedi ama, zorla kabul ettirdi. Artık o gece Halid gecesiydi.
O, değişik stratejilerle düşmanın aklını-mantığını karmakarışık edecekti. Ordunun sağ cenahını sola, sol cenahını sağa yerleştirecek, merkezde değişiklikler yapacak ve bir yandan da davul dümbelek vurdurarak, sanki Medine’den yardım geliyormuş gibi değişik stratejiler uygulayarak Rum ordusunun içine bir korku ve velvele salacaktı. Nitekim bunları gerçekleştirdi de. Öyle ki gece sabaha kadar, uzaktan tozu dumana katarak gürültülerle, tarrakalarla yardım geliyormuş gibi bir hava estirdi… Şafak sökerken de bir sürü sancak, bir sürü bayrakla, cûş u hurûş içinde koşan koşana bir manzara ile düşmanın karşısına dikildi. Artık düşman, kat’iyen Medine’den yardım geldiği zehabına kapılmış ve ciddî bir panik içindeydi. Ve hele gün ağarınca birkaç günden beri, savaştıkları insanlardan başkalarını karşılarında görünce, bütün bütün şaşırdılar. Ve işte bu esnada kuvve-i mâneviyeleri iyice sarsılmış düşmanın merkezine hücum hücum üstüne baskınlar yapıldı ki, bu bir hezimetin zafere dönüşmesinin ilk belirtileriydi.
Allah aşkına, Hz. Halid, iki ay içinde bu seviyeye nasıl gelmişti? Hâlbuki bir insan, iki ayda Kur’ân-ı Kerim okumayı bile tam olarak öğrenemez, ama bütün bunlar olmuş ve Halid (radıyallâhu anh) orduyu, burnu bile kanamadan, Medine’ye getirmişti. Bizanslılar ise Müslümanları takip edecek cesareti bulamadıklarından onların peşlerine düşememişlerdi.
Şimdi cevabı siz verin, ısmarlama Nebi’nin arkadaşları ısmarlama değil miymiş? Evet, onlar yürekten, gönülden, sadakatla bu işe dilbeste olmuş ve dolayısıyla da O’nun şefaatine, O’nun muhabbetine layık hâle gelmişlerdi. İnşâallah bizim neslimiz de, kendilerine has verasetle Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) davasıyla alâkalı vazifelerini bihakkın ve yılgınlık göstermeden, bıkmadan, usanmadan, inkisara düşmeden, “Yol budur, bu yolun erkânı budur.” diyerek –az sıkıntıya maruz kalsalar da– bu mukaddes emaneti gerekli olan noktaya götürmek için gayret gösterir ve böylece tıpkı ashab-ı kiram gibi Nebiler Serveri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) muhabbetine layık olurlar. Rabbim, bu kudsî yolda bizleri muvaffak kılsın ve ihlâstan bir an olsun dûr eylemesin! Âmin…
Problemler ve İnsanlar 8 dk.
‘Milletimizin kaderini alâkadar eden her mesele, bazı kimselerle direkt olarak alâkalıdır’ diyorsunuz. Başta siyasî ve ekonomik olmak üzere birçok sahadaki problemle karşı karşıya bulunan ülkemiz ve onun istikbalini nasıl görüyorsunuz?
Değişik vesilelerle, milletimizin, ülkemizin istikbalini nasıl gördüğümü arzetmeye çalışmıştım. Bu konuda yıllardan beri çoklarının ye’s ve ümitsizlik solumalarına karşılık, ben hep ümit konuştum ve ümit yazdım. Onları burada tekrar etmek yerine farklı bir hususu arzetmeyi düşünüyorum. Bence, her fert geleceği kendi hisleri, kendi anlayışı, kendi idraki, kendi şuuru içinde aramalı..ve daha çok kendi düşüncelerindeki enginlik ve derinliğe bakmalıdır; bakmalı ve kat’iyen şunu unutmamalıdır: Bu ülkeyi geleceğe taşıyacak olan gene bu ülkenin insanıdır. El-âlemin gelip bizi ihya edeceğini beklemek, aldanmaktan öte bir safdilliktir. Ne güzel der Mehmed Âkif:
‘Sus ey dîvâne! Durmaz kâinatın seyr-i mu’tâdı.
Ne sandın? Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryadı?
Bugün, sen kendi kendinden ümid et ancak imdâdı;
Evet, Sen kendi ikdamınla kaldır git de bîdâdı.
Cihan kanûn-i sa’yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!
Ne yaptın? ‘Leyse li’l-insâni illâ mâ-se’â’ vardı!..’
Evet eğer siz, kendi düşünce ve inanç dünyanız istikametinde bir hayat yaşamak ve onu insanlığa hediye etmek istiyorsanız, mutlaka çalışmak zorundasınız. Bu bize ait bir vazife. Bu itibarla biz, hele bunu bir yerine getirelim; Rabbimizin neler lütfedeceğini hep birlikte -ömrümüz varsa- göreceğiz.
Soruda daha önceleri söylediğim bir husus da hatırlatılıyor. ‘Milletimizin kaderini alâkadar eden her hadise, bazı kimseleri de alâkadar eder.’ Evet, doğrudur. Ancak bu, sübjektif bir meseledir. Bunlar ömür boyu toplumu alâkadar eden her olumsuz hadisede yataklara düşer ve kıvrım kıvrım kıvranırlar. Ruhun zamanüstü olması ile izah edilebilecek bu durum, sadece belli kimselere de has değildir. Bundan önce de değişik inkılâpları kendi düşünce dünyası ile alâkalı gören hemen herkes, aynı ruh haletini yaşamış ve o maddî hastalıklar şeklinde tezahür etmiştir. Meselâ; dizlerinden rahatsız olan birçok insanın, barometreler gibi yağmur yağacağını önceden hissedebilmesi misüllü, Hz. Bediüzzaman gibi ‘himmeti milleti’ olan bir insan, şuuru taalluk etmeden, hizmetinin kaderiyle alâkalı çok şeyleri hissedebiliyor ve davranışlarını ona göre ayarlayabiliyordu. Ve, şimdi de bazıları, bu çok ağır, çok büyük dâvânın, bugünkü kadrolarla daha ileriye götürülemeyeceği endişesi ve gerekli performansın gösterilememesi açısından, hususiyle gelecekte zuhur edebilecek hadiseleri şimdiden hissederek çok rahatsız olmaktalar.
Gelelim siyasî ve ekonomik problemlere. Bu ve benzeri problemler, insanlık tarihi boyunca hiç eksik olmamıştır. Yeryüzü, problemi insanoğlu ile tanımıştır. İlk problemler peygamberlik çerçevesi içinde mütalâa edilebilecek ölçüdeki şeylerle yeryüzüne inmiştir. Ve bir mânâda problemi, yeryüzüne ilk defa Seyyidina Hz. Âdem getirmiştir. Aslında Hz. Âdem gelmeden önce, yeryüzünde yaşayan dinazorların, fillerin, gergedanların problemi yoktu.. Otun ağaçla, ağacın otla bir derdi bahis mevzuu değildi. Ne zaman ki, Hz. Âdem yaratılmış, hemen arkasından birçok problem meydana gelmiştir. Yalnız tekrar ifade etmeliyim ki; bu problem peygamberlik çerçevesinin müsaid olduğu ölçüde bir problemdi. Buna ‘hasenâtu’l-ebrâr seyyiâtu’l-mukarrebîn’ nazarıyla da bakılabilir. Sonra Allah bu problemleri gidermek için yeryüzüne peygamberler gönderdi. Din ile, eğitim ve kültürle, insanın insanlık semasına çıkartılmak istenmesiyle, bu problemler çözülmeye ve aşılmaya çalışıldı.
Günümüzdeki çarpıklık, insanın zatı ile ilgili problemler çözüme kavuşturulmadan, ekonomik, siyasî, idarî, içtimaî problemler giderilmeye çalışılmasının altında yatmaktadır. Halbuki insan, Kurân’ın ölçüsünü verdiği seviyede insan olmadığı müddetçe bu problemlerin giderilmesi mümkün değildir. İnsan kendisi problem olduğu, AIDS mikrobu gibi mikroplar taşıdığı sürece, bu problemler yok edilemeyecek ve insan onu hemcinslerine bulaştırarak, her zaman onları da hasta edebilecektir.
Bana göre bütün problemlerin çözümü, ancak problemsiz insanların eliyle olacaktır. Kendi problemlerini halletmiş, onları aşmış, imtihan unsurlarının hepsini ekarte edebilmiş insanların eliyle, fikriyle ve gayretiyle. Zira fert, kendi problemlerini aşamamışsa, o zaten kendisi problemdir. Zaten toplum içindeki iktisadî, siyasî, içtimaî problemler hep ondan kaynaklanmaktadır.
Şahsen ben, Anadolu’nun bağrında yetişen ve Allah yolunda her türlü meşakkate katlanabilecek hak erlerinin bu misyonu temsil edeceğine inanıyorum. Daha doğrusu inanmak istiyorum. Şu anda o kertede miyiz bir şey söyleyemeyeceğim. Siz, arz edeceğim şu sahalarda bütün problemleri aştığınızı söyleyebilirseniz ben de problemlerin halliyle alâkalı müjdemi verebilirim. Aile hayatınızı, çoluk ve çocuğunuzu aşabildiniz mi? Onlara sağlam bir terbiye verdikten sonra, mal, mülk bırakmasam da olur; millet var olsun, gider bir yerde hamallık yapar, çalışır, karınlarını doyururlar diyebiliyor musunuz? Veya ben helâl yolda olduktan sonra kazancım az ya da çok olmuş, ne önemi var! Gider geceleri bir yerde simit satar, gazete satar, hem kazanır hem de onurumu korurum; O da bana yeter diyebiliyor musunuz? Misalleri çoğaltabilirsiniz. İşte siz, bu ve bunun gibi mevzularda kendinizi aşmış; çalışıp Allah’a teslim olmuşsanız, hattâ bu teslim sizde, tevekkül şeklinde zuhur etmişse, tevekkülünüz de tefvize dönüşmüşse, artık siz, cemiyetin bütün problemlerini de çözmeye namzetsiniz demektir. Böylesi fertlerden müteşekkil bir toplumun, insanlığın kaderine hakim olması bir talihliliktir. Onun için ben böyle bir topluluğa rastlasam, onlara derim ki, ‘sîrû ala bereketillah’ yani ‘Haydi Allah’ın bereketi ile bütün yeryüzüne dağılın ve uğradığınız her yeri Mesih-eda soluklarınızla ihya ediniz!’
Netice itibarıyla diyebiliriz ki, sizin asıl misyonunuz, yeryüzünün Hz. Âdem’le tanıdığı problemleri çözmektir. İdarî, siyasî, içtimaî, iktisadî, harsî.. hayatın bütün ünitelerine ait problemleri çözmek için planlar, projeler üretmek ve onları kendi ellerinizle hayata geçirmektir.
Son bir söz daha; hadisin beyanına göre ‘nasıl iseniz öyle idare olunursunuz.’ Demek ki, iktisadî ve siyasî açıdan bizim istihkakımız bu imiş ki İlahî kader hakkımızda böyle tecelli ediyor. O halde problemleri dışta aramayalım! Onlar bizim içimizdedir. Biz içimizdeki problemleri çözdüğümüz, çözmeye muvaffak olduğumuz zaman, peşi peşine dıştaki bütün problemler de çözülecektir. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.
Râbıta nedir? Râbıtada hangi esaslara dikkat edilmelidir? 7 dk.
Râbıta
Râbıta; bağ ve irtibatlandıran mânâlarına gelir. Sofiler onu, dervişin mürşidine özel teveccühü yerinde kullanırlar ki, bunu şu şekilde açabiliriz: Sâlikin, doğrudan doğruya envâr-ı tecelliyâttan tam istifâze edemediği sürede -bu kendini liyâkatsiz görmeden de kaynaklanabilir- mürşidinin atmosferinde fâni olarak, onun teveccühünün gölgesinde ilâhî tecellileri duymaya çalışmasıdır ki, gölgeden çıkıp vesâyetten sıyrılınca Hakk’la muamelesini bizzat da sürdürebilir. Bidayette mürşid böyle bir istifadeye vesile olduğundan, bir üstad ve rehber olarak ona saygıda da kusur edilmez. Aslında belli bir çerçevede, Kur’ân da, diğer kitaplar da, enbiyâ-ı izâm da -asliyet-zılliyet, metbûiyet-tâbiiyet hususları mahfuz- birer vesiledirler. Ve vesileliğin vüs’ati ölçüsünde, “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmemiş demektir.” fehvâsınca onların şahsında Allah’a teşekkürde bulunmuş oluruz.
Diğer bir yaklaşımla râbıta, maddî-mânevî, muhtemel ya da muhakkak saldırı ve ızrarlara karşı, din ve dince mukaddes sayılan şeylerin muhafazasına kendini adama demektir. Daha geniş bir çerçevede ise, bölünmez, parçalanmaz, kopmaz bir bütünün bünyân-ı mersûs hâline gelip sonra da bu yek vücut heyetin, İslâm’ın harîm-i ismetine uzanacak ellere karşı fevkalâde bir hassasiyet ve titizlikle mukabelede bulunması da diyebiliriz. Bunun değişik konulardaki tezahürü farklı farklıdır; meselâ askerlerin, hudut toprağımıza göz diken kimselere karşı, nöbet tutmaları bir râbıtadır. İşte böyle bir râbıtanın, -bu esasları bize anlatan Sâhib-i Şeriatin beyanlarına göre- bir saati bir sene ibadet yapmaya eş değerdir.
Bir ülke insanının, sahip olduğu değerleri, mübarek ve mukaddes düşüncelerini koruma altına almak için beraberlikler tesis etmeleri, dinî, millî kimliklerini koruma mücadelesi vermeleri veya iç ve dış tehditlere karşı kitleleri uyarmaya çalışmaları irşat platformunda bir râbıtadır.
Sofilerin üzerinde durduğu râbıta -yeri Kalbin Zümrüt Tepeleri- dar, ferdî ve özel bir râbıtadır. Bu şekildeki râbıtayı kabul etmede bir beis yoktur. Nasslara göre izahı kabil ve vesilelik mânâsındaki râbıtayı inkâr ise bir bağnazlık ve bir taassuptur. Tabiî onu, sadece şeyhi, mürşidi veya Allah Resûlü’nü tezekkür ve tahattur etme şekline irca etmek de râbıtanın engin mânâsını daraltma demektir.
Tarikatlar râbıtayı şu şekilde uygular: Mürid, mürşit bildiği zatı kendi iki kaşının ortasında, kendisini de onun iki kaşı ortasında gibi mülâhaza eder. Onun şemâilini, hayat tarzını, sîretini, iç âlemini tezekkür ve tahattur ederek, onun gibi olmaya çalışır ve kendini öyle olmaya zorlar.
Burada bir bakıma Allah (cc) ile kul arasına başka birisi konmuş gibi oluyor. Ancak bunun öyle olmadığı da açıktır. Bize göre bu anlamda râbıta, emekleyen bir insanın, tavus kuşu gibi göklerde pervaz eden birinin arkasına takılması ve hedefine ulaşmak için hızını artırması demektir. Bu meseleyi biraz açacak olursak; kişi ister vadinin dibinde, ister dağın zirvesinde olsun, her zaman ellerini Allah’a kaldırıp O’na maksatlarını açar, içini şerheder, rahatlıkla “Senin abd-i kemterin olan bu fakirin Senden istedikleri şunlardır.” diyebilir. Fakat meseleyi murâkabe platformu içinde ele aldığı, günahlarını hatırladığı, Rab karşısında acz ve fakrını mütalâa ettiğinde, zaman zaman ümitleri kırılabilir, inkisara düşebilir ve “Ben kim, şu büyük şeyleri isteme kim..?” -bu mülâhaza yanlış olabilir- diyebilir. İşte bu noktada kul murâkabeden râbıtaya çekilip “Allah’ım! Benim dilbeste olduğum mürşid-i kâmil şudur, onun el kaldırmalarının gölgesinde ellerimi Sana kaldırıyorum. Onun teveccühünün arkasında Sana teveccüh ediyorum. Onun bülbül gibi söyleyen dilinin arkasında ben de âcizâne bu hissiyatımı ifade etmeye çalışıyorum. Beni bu duruma iten, aczim, fakrım ve onun hakkında hüsn-ü zannım, benim makbul olmayışım onun da makbuliyetidir. Onun yüzü suyu hürmetine dualarımı kabul eyle..” diyebilir ki işte râbıtanın gerçek mânâsı da budur.
Görüldüğü gibi burada mürşit veya mürşidin mürşidi, Allah ile kul arasına girmiyor, belki kul acz ve fakrını itiraf içinde, haddince bir duruma giriyor ki, bu mânâdaki râbıta, seyr u sülûkun bir zatın gölgesi veya vesâyeti altında tamamlanmasının, acz ve fakrı idrakle o zata bağlılık ve merbûtiyet içinde yapılan ibadet ü taatın unvanı oluyor. Böyle olunca da Allah’la (cc) kulları arasına kimse girmiş olmuyor. Allah’a kulluk için böyle bir vesile şart değildir ve onun, Allah’la kul arasında vesâteti esas kabul eden sapık mesleklere benzetilmesi de doğru değildir -ki ben böyle râbıta yapan hiçbir tasavvuf ehli veya ekolu tanımıyorum.- Değil herhangi bir şeyhi, Hz. Mesih’i bile Allah ile kendi aralarına koyma anlamında bir râbıta hatadır, hatta -neûzü billah- şirktir.
Râbıta kavramı bu temeller üzerine oturtulduktan sonra, ona konu olan zatın kimliği çok önemli değildir. Meselâ benim hayatımda kullukları ile çok ciddî izler bırakmış derin, engin insanlar vardır. Bunlardan birinin -ki sizin çok değer atfetmeyeceğiniz bir insandı ama benim nazarımda çok büyüktü- dua ederken yüzüne bakardım. O duasında boynunu bir tarafa büker, bazen dudaklarını kıpırdatamaz, bir müddet sonra elleri de dudakları da titremeye başlardı. Şahsen ben o zat hayatta iken, onunla beraber namaz kıldığım her anda, onun duasını, dudaklarındaki o kıpırdanışı, yüzündeki o ciddî teessür ve tahassürü, yakalamaya çalışırdım. O zatın vefâtından sonra da çok defa ellerimi kaldırdığımda, onu, o titreyen elleriyle, kıpırdayan dudaklarıyla, buruk boynuyla tezekkür ettim ve ondan ders almaya çalıştım. Eğer bu râbıtaysa böyle bir râbıtada hiçbir mahzur yoktur ve bu kat’iyen Tevhide gölge düşürmemektedir.
Evet, katı, bağnaz bir kısım kimselerin düşündüğü gibi meseleyi ele alarak, Ebû Yezid el-Bistâmî, Cüneyd el-Bağdâdî ve İmam Şiblî’lerden başlayıp günümüze kadar gelen selef-i sâlihîn’i, hususiyle Hz. Şâh-ı Nakşibend gibi, âlem-i İslâm’ın önemli bir güneşi olan bir zatı ve onun açtığı çığırda bu işi yapanları hatalı ve kusurlu görme büyük bir günahtır. Hata edenler, işi çığırından çıkaranlar varsa, elimizde Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin düsturları vardır, biz her şeyi onlara tevfikan -Allah’ın inayetiyle- doğruyu bulabiliriz.
Ruh İnsanının Portresi 23 dk.
Ruh insanının bir portresini çizseydiniz nasıl çizerdiniz?
Ruh insanı; madde ve mânâyı birbiri içinde bütünleştirip bünyesinde barındıran, her zaman kalb ve ruhun derece-i hayatını takip ederek, cehennem yolunun sûrî güzelliklerine takılmayıp, cennet yolunun zorluklarına katlanan ve rabbaniliğini korumaya çalışan bir hakikat eridir. Beden ve ceset insanının, bütün bir hayat boyu, cismanî arzularına takılıp, nefsanî isteklerini yaşamasına mukabil ruh insanı, irfanla derinleşen, imanla yücelme sırrını keşfeden ve ruhanî zevkleriyle cennetleri gönlünde duyan ve yaşayan başyüce bir insandır.
İnsan, ancak yüksek ideallerle gerçek insanlığa ulaşabilir. Hayatını yüksek mefkûre ve ideallerle derinleştirmeyen kimselerin yükselip ruh insanı olmaları bir yana, ilk fıtratlarını korumaları da çok zordur; hatta imkânsızdır. Ruh insanının kuşlar gibi pervâz edip nâmütenâhiliğe yelken açtığı zirvelere karşılık, beden insanı, nefsin hezeyanları içinde bocalar durur. Hâlbuki eşref-i mahlukât olarak yaratılan insan, yüksek duygularla mücehhez, fazilete istidatlı ve ebediyete meftun bir varlıktır.. ve onun için yükselmeyip yerinde kalmak, daha aşağı canlılar seviyesine düşmek demektir.
Fıtratı müteheyyiç, hakikate açık gönüllerin zevk ü sefaları, devamlı aksiyon ve hareketleri iç içedir ve hedefledikleri yüksek idealleri tahakkuk ettirecekleri âna kadar da hep hareket halinde, biraz da huzursuz ve rahatsızdırlar. Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu (sav), henüz peygamberlik esintilerini duymadan, Hira dağına çekilmiş ve topyekün insanlığın alev alev yanan bir cehenneme doğru sürüklenmesinin ızdırabını vicdanında duyarak Allah’a sığınmış ve gönülden bu problemi çözmeye bağlanmıştır. İşte bu sebeple Nebiler Serveri (sav), her zaman rahatsızdır ve bu rahatsızlığı da hayatı boyunca devam edecektir. O’nun (sav), hak ve hakikate muhtaç gönüllere, ruhunun ilhamlarını üflemek için sokak sokak, kabile kabile dolaşıp âşina gönüller araması bunun en önemli delilidir.
Şimdi isterseniz, ruh insanlarının hayatlarından bir kısım örneklerle konuyu biraz daha müşahhaslaştırmaya çalışalım:
Ruh insanı, cismanî hayattan sıyrılıp yüksek ideallere dilbeste olan ve kendini sadece ve sadece insanlığın kurtuluşuna bağlayan insandır.’ diyeceksek, günümüzde Bediüzzaman:
‘Ben, cemiyetin imanını kurtarma yolunda dünyamı da feda ettim, ahiretimi de. Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı Harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne gönderildim. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa daha ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan menetmeseydi, Said belki bugün toprak altında çürümüş olacaktı. Bütün hayatım zahmet ve meşakkatle, felaket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi de dünyamı da feda ettim. Helâl olsun!. Bana ezâ ve cefâda bulunanlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon, belki daha ziyade kişinin imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım, fakat hayatta kalıp, zahmet ve meşakkatlere tahammülle bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamdolsun! Sonra, ben cemiyetin iman ve selâmeti yolunda ahiretimi de feda ettim. Gözümde ne cennet sevdası, ne de cehennem korkusu var. Cemiyetimin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun! Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimin imanını selâmette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü, vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.’ gibi sözleriyle buna iyi bir örnek teşkil eder.
Yine aynı ruh insanlarından biri sayılan Selahaddin Eyyûbî de üzerinde durulmaya değer. Mescid-i Aksa esaret altındadır. Bu durum koca sultanı çok rahatsız etmektedir. İşte böyle bir hâlin hasıl ettiği sıkıntılarla o, âdeta gülmeyi unutmuştur. Bir gün cuma namazında hatip, sultanı kastederek, tebessümün fazileti hakkında bir hutbe irad eder ve Selahaddin’de tebessüm duygusu uyarmaya çalışır. Hutbede kastedilen şahsın kendisi olduğunu anlayan Selahaddin Eyyûbî, cami çıkışında imam efendiye dönerek şunları söyler: ‘Hocam öyle zannediyorum hutbenizde bana nasihat ettiniz. Ama Allah aşkına söyler misiniz, Mescid-i Aksa esaret altında iken ben nasıl gülebilirim?’
Başka bir ruh insanı olan şair-i şehîrimiz Mehmet Akif, İstanbul’un işgali esnasında Mescid-i Aksa ile aynı kaderi paylaşan Ayasofya’nın boynundaki zinciri, âdeta kendi boynunda hisseder ve hicranla şöyle mırıldanır:
‘Umar mıydın ki: Mâbetler, ibâdetler yetîm olsun,
Ezanlar arkasından ağlasın bir nesl-i me’yûsun?
Umar mıydın: Cemâ’at bekleyip durdukça minberler,
Dikilmiş dört direk görsün, serilmiş bir yığın mermer?
Umar mıydın: Tavanlar yerde yatsın, rahneden bîtâb?
Eşiklerden yosun bitsin, örümcek bağlasın mihrâb?
Umar mıydın: O taş taş devrilen, bünyân-ı mersûsun,
Şu vîran kubbelerden böyle son feryâdı dem tutsun?’
Bu itibarla, her ruh insanı, gönül verdiği o yüce mefkûresini gerçekleştireceği âna kadar, tebessümü bile kendisine çok görmeli ve daima hüzün ve kederle iki büklüm olmalı, ‘sabr-ı cemil’le oturup kalkmalıdır.
Selahaddin, o büyük hülyasını tam 20 sene sonra -Allah’ın inayetiyle- tahakkuk ettirmiş, Mescid-i Aksa’yı esaretten kurtarmış ve kendinden sonra gelecek nesillere de dâsitânî bir örnek olmuştur. Yine aynı Selahaddin, Mescid-i Aksa’yı istirdat edeceği âna kadar 20 sene hep çadırda yaşamış, ‘Hünkârım, size bir ev inşa edelim.’ diyenleri de: ‘Allah’ın evi esirken ben kendime nasıl bir ev edinebilirim?’ şeklinde cevaplamıştır.
Hz. Ömer (ra) döneminde, bugünkü Suriye ve Filistin de Müslümanların eline geçince, ordu kumandanlarının Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını istemeleri üzerine oradaki vazifeli papaz: ‘Biz, Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını alacak zatın şemâilini biliyoruz ve bu anahtarları ondan başkasına vermemiz de mümkün değildir.’ derler. Onlar, orada aralarında konuşadursunlar, Hz. Ömer (ra) hazineden bir deve alıp hizmetçisiyle beraber nöbetleşe deveye binerek Kudüs’e doğru yola çıkmıştır bile. Bu şekilde Mescid-i Aksa’ya yaklaştıklarında, kumandanlar: ‘İnşâallah, Ürdün nehrini geçerken binme sırası Hz. Ömer’e gelir. Zira, bu Bizans halkı, kendi saraylarında ihtişam ve debdebeden başka bir şey görmedikleri için, başımızdaki halifeyi paçalarını sıvamış, hizmetçisi devenin üzerinde ve kendisi deveyi çekiyor görürlerse bakışları değişir.’ diyerek dua etmeye başlarlar. Onların bu şekildeki arzu ve dualarına mukabil Allah (cc), en hayırlı olanı tahakkuk ettirmiş ve tam nehri geçecekleri zaman, devenin yularından tutma sırası Hz. Ömer’e gelmiştir. Devenin yularından tutma sırası kendine gelen Hz. Ömer, deveden iner, yerine kölesini bindirir ve ırmağın karşı yakasına bu şekilde geçer. Ayrıca halifenin elbiseleri, oraya gelinceye kadar, devenin üstündeki semere sürtüne sürtüne yırtıldığından o da her defasında bu yırtık yerleri yeniden yamamıştır. -Estağfirullah buna yamadan ziyade, şeref işaretleri demek daha uygundur.- Bütün bu durumları gören papaz, ‘Tamam, bizim kitaplarımızda haber verilen işte bu zattır. Biz, anahtarları ancak bu zata veririz.’ demiş ve onları Hz. Ömer’e teslim etmişlerdir.
Bu, o muhteşem tablonun bir yanı; öbür yanında ise Hz. Ömer’in, ‘Bu insanlara karşı bir sultan gibi aziz ve şerefli görünün.’ diyen kumandanlarına şöyle seslendiğini duyar ve ürpeririz: ‘Allah bizi Müslümanlıkla aziz kılmıştır. Bundan başka bir şeyde izzet aramak beyhudedir.’ Evet ruh insanı, Allah’a intisap eden, O’na kul olmakla iftihar edip şeref duyan ve bunun ötesinde başka şereflere de iltifat etmeyen insandır. Günümüz neslinin bir kısmı, Allah’a gönül veremediklerinden ve O’na intisabın lezzetini duyamadıklarından tatmin olamamış aç ve talihsiz insanlardır. Böyle bir fasit daireden kurtulmanın yolu da, Allah’a hakikî mânâda kul olmaktır.
Ruh neslinin önemli bir vasfı da ‘kulluk’tur. Ashab-ı Kiram, kendilerine yöneltilen ‘İslâm’ın şiarı nedir?’ şeklindeki bir soruya ‘İnsanı başka şeylere kulluktan kurtarıp, sadece Allah’a kulluk yolunu göstermektir.’ cevabını vermişlerdir. Evet ruh nesli, gecelerin âbidleri, zâhidleri ve seccadeleri iniltiyle, yaşlarla süsleyen ruhbanları; gündüzlerin de bir küheylan gibi vazifeden vazifeye koşan fürsanlarıdır.
Bir rivayete nazaran, bütün hayatını, Cenâb-ı Hak’tan gelen emirlere karşı bağlılık içinde geçiren ve kulluğun zirvesine ulaşan İbn-i Abbas, mezara defnedildiği esnada, birdenbire etrafta şöyle bir ses yankılanır:
يَا اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * اِرْجِعِي اِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً * فَادْخُلِي فِي عِبَادِي * وَادْخُلِي جَنَّتِي
‘Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!’ (Fecr, 89/27-30) Zaten ibadet ü taat adına olgunluk ve doygunluğa ulaşmış kutlular, her zaman başkalarına karşı kapılarını kapatır, sonra da ‘Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir.’ derler. Yumurtanın içine bir sperm girince, diğer spermler, zorlasalar bile içeriye giremedikleri gibi, Hakk’ın akdes ve mukaddes tecellileriyle doygunluğa ulaşmış bir ruha da, şeytan ve nefsin âsi müdahaleleri kolay olmasa gerek. Bir mânâda,
مَا جَعَلَ اللهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ
‘Allah, bir insanın içinde iki kalb yaratmamıştır.’ (Ahzâb, 33/4) âyeti de bu hakikate işaret etmektedir.
İbrahim Ethem Hazretleri Kâbe’de iken Rabbisine ‘Ya Rabbi! Senin aşkına tutuldum. Senden gayri her şeyi terk edip huzuruna geldim. Seni bulduktan sonra, gözlerim başka şey görmez oldu…’ şeklinde bir hitapta bulunmuştur. O, tam bu duygularla dopdolu olduğu bir sırada, hemen oracıkta, senelerdir görmediği oğlu beliriverdi. Yılların verdiği hasret ve baba şefkatiyle oğluna sarılınca birden hâtiften ‘Ey İbrahim! Bir kalbde iki sevgi olmaz.’ diye bir sesle irkildi ve tereddüt etmeden: ‘Allahım! Senin muhabbetine mani olanı al.’ deyiverdi; deyiverdi ve oğlu hemen oracıkta ayaklarının dibine yığılıp kaldı. Evet işte, gönlünü sadece Allah’a açmış, Hakk’ın tecellilerine doymuş ve gözünü ağyara kapatmış yüce bir kâmetin ruh haleti.!
Heraklius’un kumandanının, Ashab-ı Kiram hakkında itiraf ettiği şu sözler, değişik bir zaviyeden ruh insanının portresini çok çarpıcı bir şekilde resmetmektedir: ‘Hükümdarım! Bunlarla savaşmak mümkün değildir. Çünkü bizim hayata talip olduğumuz ölçüde, bunlar ölüme koşuyor ve bizim dünyayı sevdiğimiz kadar ahireti seviyorlar.’
Ruh insanı, ibadet u taatiyle, gece derinlikli bir leylîdir. İşte onlardan biri!. Abbâd İbn Bişr (ra). O, namazlarını son derece huşû içerisinde eda eder ve her zaman kıldığı namazın son namaz olduğunu düşünürdü.
Zâtürrikâ’ seferinden dönülüyordu. Hz. Abbâd, Efendimiz’in (sav) yanı başında bulunanlardandı. Vakit geceydi. Resûlullah (sav), mücahitlerin istirahat etmesi için mola verilmesini emretti. Muhtemel bir baskına karşı da her zaman olduğu gibi nöbet tutulmasını emretti. Bu hizmet için iki gönüllü istedi ve ‘Bu gece bizi kim bekler?’ buyurdular. Muhacirlerden Ammar bin Yasir, Ensar’dan da Abbâd bin Bişr ayağa kalktılar ve ikisi birden ‘Biz bekleriz ya Resûlallah!’ diyerek öne atıldılar. Peygamberimiz onlara şu talimatı verdi: ‘Öyleyse vadinin ağzında durunuz ve etrafa göz kulak olunuz.’
İki kahraman, vadiye doğru ilerlediler. Hz. Abbâd, Ammar’a: ‘Gecenin başında mı beklemek istersin, sonunda mı?’ dedi. Hz. Ammar, önce beklemeyi tercih etti. Nöbete durdu. Abbâd da hemen namaza başladı. Bu sırada çok yorgun olan Ammar uyuyuverdi. Abbâd İbn Bişr’in, arkadaşının uyuduğundan haberi yoktu. O, namazına devam ederken bunları takip eden bir müşrik onu gördü ve bu fırsatı değerlendirmek istedi; istedi ve hemen yayına bir ok yerleştirip fırlattı. Müşrikin oku Hz. Abbâd’a saplandı. Hz. Abbâd ilâhî huzurda öyle bir huşû içindeydi ki, vücuduna saplanan ok değil, sanki bir dikendi. Hiç tavrını bozmadan namazına devam etti. Vücuduna saplanan diğer oku da öbürü gibi eliyle çıkarıp yere attı; rükû ve sücûdunu tamamlayarak selâm verdi. Artık iyice halden düşmüştü. Arkadaşına hafifçe ‘Kalk, nöbeti al ben yaralandım.’ diye seslendi. Bunun üzerine gözlerini açan Hz. Ammar, bir de ne görsün, Abbâd’ın her tarafından kanlar akıyor. Durumu anlamıştı. ‘Sübhanallah! O müşrik sana ilk oku attığı zaman beni niçin uyandırmadın?’ diye sitem etti. Hz. Abbâd ise ona şu karşılığı verdi:
‘Ben namazda Kehf sûresini okuyordum. Sûreyi bitirmedikçe kesmek istemedim. Oklar üzerime ard arda gelmeye başlayınca, uyandırıp sana haber vermek için okumayı kestim, rükûa vardım. Vallahi, Resûlullah’ın korunmasını emrettiği boğaz ağzını korumayıp kaybetmiş olmaktan korkmasaydım, sûreyi bitirmeden namazı kesmezdim.’
Bir başka örnek: Haykırdığı zaman düşmanın yüreğini ağzına getiren Haydar-ı Kerrar, Damad-ı Nebi Hz. Ali’nin (ra), ayağına saplanan bir oku çıkartmak isteyenlere, ‘Ben namaza durayım. Oku ayağımdan o zaman çıkarırsınız. Çünkü namazda iken okun acısını duymam.’ dediği rivayet edilir. İşte bu iki tablo, ibadet u taatla kenetlenmiş ruh insanının durumunu aksettirmesi bakımından fevkalâde önemlidir.
Bu ruh insanlarından bir diğeri de, Kûfe mektebinin büyük muallimi Esved İbn Yezid en-Nehaî (ra)’tır. O, irşad, tebliğ ve cihat dışındaki bütün zamanlarını, sabahtan akşama, akşamdan da sabaha kadar evinin taraçasında ibadet ü taatla geçirir. Esved İbn Yezid’i, bir sütun gibi devamlı evinin üstünde ibadet ederken gören komşu çocuğu, onu hep bir direk zannetmiştir.
Günlerden bir gün Hz. Esved vefat etmiş ve evinin üstünde görünmez olmuştur. Çocuk önceleri devamlı gördüğü sütunu yerinde göremeyince annesine: ‘Anne, ben her gece burada bir sütun görüyordum. Artık o sütun yerinde yok.’ diyerek şaşkınlığını ifade etmiş; bunun üzerine annesi de ‘Oğlum, o bir sütun değil, Esved İbn Yezid en-Nehaî’ydi.’ sözleriyle çocuğuna cevap vermişti.
Ruh nesli, her zaman ruhunu kanatlandırabilen ve kat’iyen cismâniyeti altında kalıp ezilmeyen, bedenî arzu ve istekleri karşısında sürekli dimdik duran, Leyla Hanım’ın ifadesindeki,
‘Gidip boynumda zincir ile ol Ravza-i pâka
Görenler hep beni dîvâne sansın Yâ Resûlallah.’
duygu ve düşünceleri paylaşan, peygamber yolunun delileridir.
İşte Hak katında veli, o yolun delilerinden biri, Allah Resûlü’nün (sav), ‘Her peygamberin bir havarisi vardır. Benim havarim ise Zübeyr bin Avvam’dır.’ sözleriyle şereflendirilen Zübeyr b. Avvam (ra)! Bedir’de o da Hz. Hamza (ra) gibi düşmanla yaka-paça olmuş, onlarla göğüs göğüse savaşmış ve öyle bir semâvîleşmişti ki, o gün melekler de başlarına aynı sarığı sarmış ve Ashab’ı teşyî’ ve teşcî’ edivermişlerdi. Savaşın neticesinde
وَاَوْفُوا بِعَهْدِي اُوفِ بِعَهْدِكُمْ
‘Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, Ben de size vadettiklerimi vereyim.’ (Bakara, 2/40) hakikati bir defa daha tecelli etmiş, müşrikler -Allah’ın inayet ve keremiyle- bozguna uğratılmış ve Cenâb-ı Hak, o günün hatırına melekleriyle, semâvî esintileriyle âdeta bir donanma gecesi teşkil buyurarak maiyyetini göstermişti.
Evet ruh insanı, sergilemiş olduğu her türlü kullukla melekleşen insan demektir. Buna da bir örnek: İmran bin Husayn, bâsur hastalığına yakalanmış ve zaman zaman yaralarını dağlattırmaktadır. Bu melek ruhlu insan, sair günlerde melekleri görüp onların selâmlarını almasına karşılık, yaralarını dağlattığı zaman, bir türlü onları müşahede edememektedir. Bu durumunu Allah Resûlü (sav)’e açınca, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm şöyle buyurur -özel bir durum ve hususî bir sır var-: ‘Yaralarını dağlatma. Zira o zaman meleklerin selâmından mahrum kalırsın.’
Ruh insanı, bir metafizik kahramanıdır. Übey İbn Ka’b, ibadet ü taat yapmak için mescide gelir. İki rekat namaz kıldıktan sonra ellerini açar ve dua etmek ister. İşte bu esnada, mescidin duvarları lerzeye gelerek, kendisinin söylemeye niyet ettiği şeyleri söylemeye başlar. Bu durum Allah Resûlü (sav)’e haber verildiğinde İki Cihan Güneşi, ‘O Cibrîl’dir ve senin söylemek istediğin şeyleri senin namına söylemiştir.’ buyurur.
Ruh insanı, bir muhasebe kahramanıdır. Hanzala ibn Rebî’ (ra), Hz. Ebû Bekir (ra) ile Efendimiz’in (sav) huzuruna gelir ve ‘Hanzala münâfık oldu ya Resûlallah. Çünkü Senin yanında hissettiklerimi dışarıda hissedemiyorum.’ der. Bunun üzerine Efendimiz (sav) ‘Ey Hanzala! Bir öyle, bir böyle..’ buyurur ve sözlerine şöyle devam eder: ‘Eğer zamanın her parçasında benim yanımda olduğunuz gibi olsaydınız, melekler sokaklarda sizinle musâfaha ederlerdi.’
Bir başka Hanzala.. Hanzala ibn Ebî Âmir (ra), ‘cihad’ çağrısını aldığında hemen yerinden ok gibi fırlayarak savaş meydanına koşar ve şehadet şerbetini içer. Az sonra Allah Resûlü (sav), onunla alâkalı şunları söyler: ‘Gök ile yer arasında Hanzala’yı meleklerin guslettirdiğini gördüm.’ Ailesine sorulduğunda şu gerçek ortaya çıkar: Hanzala’ya o gece su iktiza etmiştir. Ancak, cihat münâdîsinin sesini duyunca gusletmeye fırsat bulamamış; savaş alanına koşmuş ve şehit düşmüştür.
Hükümdarlardan ruh insanı, Murad Hüdavendigâr, büyük bir askerî ve idarî dâhidir. Onun bir de askerî ve idârî dehasını aşan kulluğu vardır. O kadar ki bir defasında hocasına şöyle der: ‘Hocam, sen namaza dururken ilk tekbir aldığında hemen Kâbe’yi görebiliyorsun. Ben ise ancak birkaç tekbirden sonra görebiliyorum.’ Evet koca hünkâr işte böyle namaz kılmaktadır ve her tekbir alanın Kâbe’yi müşahede ettiğini sanmaktadır. Bu devâsâ ruh, I. Kosova Savaşı’nda koca haçlı ordularını göğüslemiş ve savaştan önce Rabbine ‘Ya Rabbi! Ordumu muzaffer, beni de şehit eyle.’ diye yalvarmış. Her şey bittikten sonra da savaş meydanını dolaşırken bir talihsiz el tarafından hançerlenmiş ve Rabbine yürümüştür.
Bu büyük hünkârın ağabeyi olan Süleyman Paşa da kendisini aşmış ruh kahramanlarından biridir. Süleyman Şah, devamlı surette Bizans içlerine doğru akınlar tertip eder.. Çanakkale’den sallarla geçmeyi başarır.. Gelibolu’yu hakimiyeti altına alır ve Bolayır’a kadar ilerler. Herkes onun hükümdar olacağını ve bir gün milletinin başına geçeceğini düşünmektedir ama o, ötelerden gelen bir müjdeyi vicdanında duymuş gibi bir akın öncesinde, akıncı beylerini toplar ve onlara şunları söyler: ‘Şayet ben bugün ölürsem, ölümümü duyan Bizanslılar, bundan istifadeye kalkacak ve aldığımız yerlere yeniden hücum edeceklerdir. Size vasiyetim, cenazemin başında toplanıp el ele tutuşunuz, Allah ve Resûlü’ne sığınarak düşmana saldırınız. Sakın, cihaddan geri durmayınız!’
Bir gün önce, bu sözleri sarfeden Süleyman Paşa, ertesi gün cihat meydanında atının ayağı bir köstebek çukuruna girer ve atından baş aşağı düşerek şehit olur. Bunun üzerine ordunun ileri gelenleri onun başında toplanır ve vasiyetine uyarak el ele tutuşup düşmana hücum ederler; eder ve Bizans’ı bozguna uğratırlar. Savaş sonunda, düşman askerleri şu itirafta bulunur: ‘Her defasında önünüzde koşan o levent ve civanmert delikanlı var ya, siz bize hücum ettiğinizde o yine sizin önünüzdeydi ve yalın kılıç bize hücum ediyordu.’
Çanakkale Savaşında milletimiz, ordular halindeki ruh insanları olarak topyekün bir Hüdavendigâr, bir Süleyman Paşa ve Bedir’in aslanlarıdırlar. Bunlar ‘Çanakkale geçilmez!’ sözünü tarihe altın harflerle yazdırmışlardır ki, bu ruh insanlarını şâir-i şehîrimiz şu mısralarla destanlaştırmıştır:
‘Bu, taşındır’ diyerek Kâbe’yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gökkubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.’
Elbette ki, bu ruh insanlarının yazdığı destanlar bitmemiştir, bitmeyecektir de… Milletimize, onun ruh ve mânâ köklerine hasım birçok düşmanın bulunduğu muhakkak. Ne var ki her zaman ruh köklerine sımsıkı bağlı bu necip millet, -Allah’ın inayet ve keremiyle- bütün bu bâdireleri aşıp tıpkı eskiden olduğu gibi bir defa daha dünya devletleri arasında sahip olduğu yeri alacak ve dengesi bozulmuş günümüz coğrafyasında muvâzeneyi tesis edecektir.
Rüya bir teşrî kaynağı mı? 10 dk.
Hadiste “Rüya, nübüvvetin kırk altı cüz’ünden bir cüz’dür” deniyor. Ama rüyanın ilim sebeplerinden biri olmadığını da biliyoruz. Bize rüya-hakikat dengesini nasıl kurmalıyız?
Evet, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahih bir hadis-i şeriflerinde: “Rüya, nübüvvetin kırk altı cüz’ünden bir cüz’dür.” buyuruyor. Bu, muhteva ve mânâ açısından peygamberliğin, kırk altı derinliğinden, kırk altı parçasından, ifade ettiği kırk altı mânâsından ve içindeki kırk altı esastan biri mânâlarına gelebilir. Muhakkikîn bu hadise şöyle bir açıklama getirmişlerdir:
Efendimiz, kendisine peygamberlik gelmeden evvel, nübüvvetle alâkalı meseleleri, altı ay kadar rüyalarında görüp tanımıştı. Buhârî’nin tespitiyle, Âişe Validemiz, Allah Resûlü’nün rüyalarını sabah aydınlığı içinde gördüğünü ve ertesi gün de, gördüğü rüyanın aynıyla çıktığını naklediyor. Evet, işte bu rüya faslı tam altı ay sürmüştü.. bu ise bir senenin yarısı demekti.. peygamberlik de yirmi üç sene sürdüğüne göre, bu altı ay, vahyin nazil olma süresinin kırk altı parçasından biri sayılabilir. O, bu dönemde, Gâr-ı Hira’da ve Haticetü’l-Kübrâ Validemiz’in yanında daha ziyade rüya temrinatıyla peygamberliğe alışıyor ve sonra da, o rüyalar faslının sona ermesiyle vahiy gelmeye başlıyor…
Rüyanın bir diğer yanını Efendimiz şöyle anlatır: “Ahir zamanda en sadık olan şeyler rüyalardır.” Neden? Zira rüyaların arkasındaki gerçek, yani peygamberlik artık yok, hatta bir yönüyle vilâyet-i kübrâ da yok, doğrudan doğruya Efendimiz’le zaman üstü bir noktada görüşme ve emir alma da yok. Meselâ bir İmam Rabbanî, İmam Şazilî, Şah-ı Geylânî, Ahmet Rifâî, Bediüzzaman yok. Bizler hepimiz ümmî insanlarız. Bu açıdan hakikat âleminde,”mişkât-ı nübüvvet”ten alınacak şeyleri doğrudan doğruya elimizi uzatıp alamıyor, zaman üstü olamıyor, peygamberlerle belli kuşakta buluşamıyoruz. Hâlbuki Cüneyd-i Bağdadî “Ben doğrudan doğruya görüştüm, bana rüyamda şunları söyledi veya açıktan açığa bana şu emri verdi.” diyor.
İşte bizler bütün bunlardan mahrumuz. Durum böyle olunca, bunca günah, bunca karışıklık içinde Allah bize olan lütuflarını rüyalar yoluyla lütfediyor veya bazı saf gönüller sayesinde “yakazalar” vasıtasıyla içimize akıtıyor, başta Efendimiz olmak üzere birçok sahabe, evliyâ ve mukarrabînle görüştürüp buluşturuyor. Onun için Hz. Sahib-i Şeriat buyuruyor ki, “Ahir zamanda en doğru çıkan şeylerden biri de rüyalardır.”
Allah Resûlü, bu rüyalara mübeşşirat diyor? Mübeşşirat; muştu, bişaret ve müjde ifade eden şeylere denir. Meselâ, siz bir gün rüyada görüyorsunuz ki Efendimiz geliyor ve sizin kakül-ü gülberlerinizden tutarak, alnınızdan öpüyor.. öpüyor ve: “Ohh, sizler Cennet kokuyorsunuz!” diyor. Siz “Neden yâ Resûlallah?” diyorsunuz, O da, “Tam gönlüme göre hizmet ediyorsunuz!” buyuruyor.
Şimdi böyle bir şeye ihtiyacınız var mı, yok mu? Bunca handikap karşısında, sokakların lağım kanalı gibi aktığı, evlerimize değişik kanallar adı altında eracif döküldüğü bir dönemde, eraciften sıyrılma, doğruyu bulma ve doğrunun zorluğuna rağmen onu yaşama… evet, bütün bunlar çok zor şeyler. İşte bu çok zor şeyler karşısında Allah (celle celâluhu) mübeşşirat ile sizi teşvik ve takdir ediyor olabilir. Bir başka misal; nasıl ana babalar çocuklarının istemediği veya zorla kabul ettikleri bir işi onlara yaptırmak istediklerinde şekerleme, çikolata vs. ile onları teşvik ederler; yani onlara avans vererek dediklerini yaptırırlar; aynen öyle de, küfrün bütün üniteleri ile hayata hâkim olduğu bir dönemde dine hizmet edenlere Cenâb-ı Hak, şekerleme nevinden mübeşşirat ile onları teşvik edebilir.
Böyle bir dönemde, yani sokakların çirkefliğinden dolayı çoklarının damarlarındaki kanın, şehevât-ı nefsaniye adına galeyâna geldiği bir dönemde inananların böyle teşvik almaları, rahmetin bir tezahürü olsa gerek.. işin doğrusu, aksi hâlde bu çetin yollarda uzun boylu yürümek çok zordur.
Fakat bütün bunlara rağmen, biz rüya insanı değiliz. Çünkü çocuğa her zaman şekerleme verilmez, zira şeker dişleri çürütür. Hâlbuki insanın sıhhatli, dengeli ve temkinli beslenmesi şarttır. Aksi hâlde şekerde güç vardır, “Beynimiz glikozla besleniyor…” vs. der yemeye devam ederseniz, ömür boyu sürecek hastalıklarla karşı karşıya kalabilirsiniz.
İşte aynen bunun gibi, sizler de her şeyi rüyalara bağlar ve rüyalardan dışarıya çıkamazsanız, bir rüya adamı olarak kalır gidersiniz. “Yakaza” dediğimiz husus da aynen bunun gibidir. Meselâ, ben yakazaya inanan biriyim. Bir gün, bir yerde, bir zatla ―gençlik dönemlerinde, hem de teşvike çok ihtiyacım olduğu bir anda― beraberken o zat birden heyecanlandı ve donuklaştı ve bana “Üstad’la falan ve filan şu anda buraya geldi!” dedi. Ne dediklerini sorunca, onların mesajını söyledi. Belki ben buna inandım veya inanmadım ama işin doğrusu böyle bir müjde irademe fer verdi.
Ancak bunlar Kitap ve Sünnet gibi teşrîin gerçek kaynakları yanında hüccet ve delil sayılabilecek kriter ve kurallar değildir. Meselâ, ―farzımuhal― yakazaten Efendimiz burada bana gelse dese ki: “Sana bir tavsiyem var!” Ben de: “Emrin başım gözüm üstüne, nedir yâ Resûlallah!” derim. “Bak, dün konuştun, bugün de konuştun ama yarın konuşma, bu işte hayır yok!” dese, ben biraz düşünürüm. Hem de O’ndan aldığım kriterleri kullanarak bu mevzuda yakazeten verilen emri dinlemek lâzım mı, değil mi? İşte bunu düşünürüm.
Şimdi benim burada konuşmam mubah bir şeydir. Konuşsam da olur, konuşmasam da. Fakat Allah Resûlü din-i mübîn-i İslâm’ı tebliğ etmeyi bir mükellefiyet olarak, bilen insanların sırtına yüklemiyor mu? Yine O, uyulması ve hüccet alınması gereken sözlerin kendi sözleri olduğunu söylemiyor mu? Öyleyse burada ben, yakazada söyleyen Allah Resûlü’nü değil de dün hayatta iken, peygamber olarak konuşan Resûlullah’ı dinler, tebliğ ve irşad faaliyetine devam ederim.
Evet, Nebiler Serveri’ne tazimde bulunma, saygı gösterme başka bir mesele, O’nu hüccet ve delil olarak kabul etme, hayatı ve paygamberliği itibarıyla O’na uymak başka bir meseledir. Yoksa, gerek rüya ve yakazalar, gerekse cinleri, şeytanları kullanma yolu ile –hafizanallah– bazı ahvalde inananlar doğru yoldan sapabilir; sapabilir ve kazanma kuşağında kaybedebilirler. Meselâ, Gulam Ahmed, böyle bir handikapın içine düşmüş ve kaybetmiştir. O, Yogizmde ve Hinduizmde, ruha kendi gücünü kazandırma konusunda ileri seviyede biri olduğundan, Müslümanlığın üstünlüğünü bu yolla ortaya koyma yolunu tutmuş ve dilini gırtlağına sokup altı ay bir şey yemeden durmaya çalışmıştır. Güya o, bununla Brahmanlara, Budistlere karşı İslâm’ın üstünlüğünü ortaya koymaya çalışmıştır.. çalışmış ve böyle bir yola girmiştir.
Rica ederim İslâm’ı anlatmanın yolu bu mudur? Ve neticede Gulam Ahmed sırasıyla “Mehdiyim, imam-ı muntazarım, peygamberim!” demiş ve en son hulûl ve ittihada inanarak “Ben Allahım!” demiştir.
İşte, cinleri, şeytanları kullanma insanı doğru yoldan çıkartacak böyle bir inhiraftır. Evet, bu tür meseleleri yani rüyalarla amel etme, yakazalara güvenme, cinleri kullanma.. hep böyle çok masumane, Müslümanlık duygu ve düşünceleri içinde başlar.. başlar ama bir de bakarsınız ki şirazeden çıkmışsınız. Şimdi konuyu, çoklarının dilbeste olduğu bir misal ile biraz daha açayım:
Bize düşen şey, Kitab’a ve Sünnet’e uymaktır. Meselâ siz göklerde gezip dolaşsanız, zaman-üstülük içinde Efendimiz’le buluşsanız, Cenâb-ı Hakk’ın değişik şekilde tecellîleri ile baş başa kalsanız.. işte bütün bunlar, Sünnet’i yaşamanın yanında ceviz kabuğu kadar yer doldurmaz.
O hâlde saf Müslüman olarak kalalım, zeminde yürüyelim. “Rütbeli olmak değil, nefer olmak daha iyidir” diyelim ve insanlardan bir insan olalım. Hz. Ömer Efendimiz kendisine: “Sen Peygamberi memnun ettin, Ebû Bekir’i memnun ettin. Cennet’e gireceksin ve firdevsler senin otağın olacak!” diyenlere acı tebessümle bakar, “Şu dünyaya girdiğim gibi çıksam çok memnun olacağım!” der. Ben de, şahsen bunu bulsam çok memnun olurum.
Sizler tertemiz duygularla yaşar, kılı kırk yararcasına “Kitap ve Sünnet” derseniz, “Şeriat-ı Garrâ”nın elmas düsturlarını, ak yolun prensiplerini hayat düsturu yapar yaşarsanız, Allah da sizi boş bırakmaz, velilere lütfettiğini lütfeder.
Sizin bundan sonra din adına söylenen şeylerin dışında artık alacağınız fazla bir şey kalmamıştır. Gördüğünüz rüya ve yakazalar, şevkinize medar olabilecek şekilde sizi şahlandırıyorsa onunla iktifa etmelisiniz…
Rüya ile amel 6 dk.
Rüya ile amel edilir mi?
Rüya, hadisin ifadesiyle “mübeşşirat”tandır. Yani o bir muştular kaynağıdır. Allah (celle celâluhu) rüyalarla bize müjdeler verir. Buna, kendi adımıza “şekerleme kabîlinden ihsanlar, lütuflar” diyebiliriz.
Elbette rüyanın da bir hakikati var. Ancak soruda, rüyadan ziyade, rüya ile amel edilip edilemeyeceği hususu sorulduğu için, biz de daha çok meselenin o yönüne temas etmek istiyoruz. Ayrıca, rüya ile beraber melekûta açılan diğer kapılara da yine bu çerçeve içinde işaret etmenin yararlı olacağına inanıyoruz.
İnsanın mükellefiyetlerini ifa edeceği saha “yakaza” dediğimiz uyanıklık hâlinin devam ettiği zaman ve mekânla kayıtlıdır. Yani uyku ve baygınlık hâli gibi durumlar, mükellefiyet dışı bırakılmışlardır. Bu itibarla da, bunların, ne emredici ne de emir alıcı olarak hükümlere esas sayılabilecek yanları yoktur. Bu cümleden olarak bir insan, rüyasında kelime-i küfür söylese dinden çıkmaz ve baygınlık hâlinde, dinin bütün mükellefiyetlerinden muaf tutulur.
Meseleye bu zaviyeden baktığımızda; ister müsbet, ister menfi mânâda rüyalarla gelen müjde veya ikazların objektif bir değer ifade ettikleri söylenemez. Bu yönüyle de onların bağlayıcı birer delil veya burhan kabul edilmeleri mümkün değildir. Ancak, şer-i şerife muvafık ve mülayim olan meselelerde rüyaların o rüyayı görene özel bir mesaj ifade etmesi –tabiî Kitap ve Sünnet’le çatışmaması bir ön şarttır– söz konusu olabilir. Aksi hâldeki rüyaların, hiçbir kıymet-i zatiyeleri yoktur.
Diyelim ki, üzerine hac farz olan bir insan, bütün şartlar mevcut iken, sırf gördüğü bir rüyayı, hacca gitmemesi gerektiğine bir işaret şeklinde yorumlayarak, bu vecibeyi ifadan vazgeçmesi kesinlikle doğru değildir ve onun gördüğü bu rüya, onun için asla şer’î bir mesnet ve menat sayılmaz. Çünkü haccın farziyeti Kitap ve Sünnet’le tespit edilmiştir.. ve durumu bu şartlara uygun herkes mutlaka hac farizasını yerine getirme mecburiyetindedir. Ayrıca bu konuda mazeret kabul edilebilecek hususlar da, yine Kur’ân ve Sünnet’in bir uzantısı sayılan fıkıh kitaplarında tespit edilmiştir. Bir insan bir değil yüz defa, bunun aksine rüya görse, yine fıkıh kitaplarında tespit edilen hükümler doğrultusunda amel etmek mecburiyetindedir.
Hele rüyaları başkalarını ilzam etmede kullanmak çok büyük bir hata ve açıkça dinin nasslarıyla savaş demektir. Bununla beraber, rüyaların mubah meselelerde, rüyayı görene münhasır kalmak şartıyla, yönlendirici bir fonksiyonunun olduğu da her zaman kabul edilebilir. Yine de bunun, Kur’ân ve Sünnet’te içtihad edilerek çıkarılmış bir hüküm ölçüsünde ağırlığının olduğu söylenemez. Ben şahsen rüyalarla amel hususunda söylediğim bu kanaate, melekût âlemiyle irtibata geçirici diğer yolları da katmak isterim.
Meselâ; bir insan, temessülen Efendimiz’le görüşebilir. Farzımuhal, bu görüşme esnasında Efendimiz’den ona söylenenler eğer şer’î ölçülere muhalif ise, –bunu farzımuhal çerçevesinde dahi olsa ürpererek söylüyorum– o insan kesinlikle şer’î ölçülere ters düşen o ifadeleri tatbik edemez ve Efendimiz’le görüşmesini kendisi için delil ve hüccet sayamaz. Efendimiz misalini bilhassa arz ediyorum ki, diğerleri için de bir ölçü olabilsin. Yani insan temessül etmiş şekilleriyle nebileri de görse, velileri de görse hüküm değişmez. Söylenenler şer’î ölçülere tatbik edilir ve davranışlar ona göre ayarlanır.
Diğer taraftan, melekût âlemiyle irtibatını cinler vasıtasıyla da temin edenler vardır. Şunu kesin ve net bir dille ifade edeyim ki, bu yol, hiç mi hiç yol değildir. Zira cinler insanlara kıyasla, istidat ve kabiliyet bakımından çok daha düşük varlıklardır. Bunların söylediklerinin her zaman yüzde doksan dokuzunun yalan olma ihtimali söz konusudur. Bu sebeple de onlara dayandırılarak alınacak kararlar da yüzde doksan dokuz nisbetinde hep yanlış demektir.
Günümüzde medyumluk moda hâline gelmiş gibidir. Aslında medyumlar kendileri himmete muhtaç insanlardır. Onlardan fayda ummak, insanın kendi kendisini aldatmasından başka bir şey değildir.
Cinler çeşitli şekil ve kılıkta görünebilme kabiliyetine sahiptirler. Bu sebeple de, bazı insanları kandırmaları her zaman söz konusudur. Nitekim bu yolla onlar, pek çok insanı kandırıp iğfal etmişlerdir. Hatta bazılarını o denli kandırmışlardır ki; bu zavallılar kendilerini mehdi, hatta peygamber zannetmişlerdir…
Bu konuya, vilâyet yolundaki vartaları da ilave etmek mümkündür. Ancak bu mesele ayrıca tahlil gerektirdiği için şimdilik sadece bu küçük işaret ile iktifa ediyoruz.
Bütün bunlar ve bunlara benzer gerekçelerden dolayı, sorunun cevabını şöyle özetlemek mümkündür:
Gerek rüyalar, gerekse başka yollarla melekût âlemine açılmalar neticesi elde edilen bilgiler veya yorumlanan müşâhedeler, insanı ilzam edecek ve bağlayacak değerde hükümler değildirler. Hele şer’î ölçülerle çatışma durumu varsa, kesinlikle onlara itibar edilemez ve bir Müslüman için böyle bir tercih de asla söz konusu olmamalıdır.
Sa’d bin Muaz 6 dk.
Konuşmalarınızda Sa’d b. Muaz’ın kişiliğini nazara veriyorsunuz. Onun kişiliğini biraz açar mısınız?
Sa’d b. Muaz’ı çok iyi tanımak lazım; o İslâm öncesi ve sonrası hayatında hep örnek bir tavır sergilemiştir. Her şeyden önce O fıtraten çok temizdir. Doğru bulduğu şeye çok iyi bağlanır ve bağlandığı şeyden de bir daha kopmazdı. Onun için de, başlangıçta, putperestlerin gelip kendisinden ders alacağı kadar iyi bir putperestti…
Mus’ab b. Umeyr, İslâm dinini tebliğ için Medine-i Münevvere’ye geldiğinde, Sa’d b. Muaz hemen kılıcını bileyip Mus’ab’ın başını almak için harekete geçti.. geçti ama Mus’ab, iyi bir mürşitti. Çarçabuk onun ruhuna girebildi ve başını almaya gelen insanı, söz ve davranışlarıyla beş on dakika içinde yola getirebildi. Evet Mus’ab’ın, bakışlarının teskîn ediciliği, tesir altına alıcılığı, ruhlara giriciliği müthiştir. Onun, Sa’d’a (ra) neler söylediğini bütün ayrıntısıyla bilemesek de, bildiğimiz bir şey var ki o da, Ben sana Kur’ân okuyayım, eğer beğenmezsen kellemi al.’ demesi ve ardından da o eşsiz kelâm-ı İlahîyi seslendirmeye başlamasıydı. Kim bilir Kur’ân’ı nasıl içten ve samimî okumuştu! Orada okunan Kur’ân, Sa’d b. Muaz’ın başını öylesine döndürmüştü ki, kılıcını kınına koydu, dosdoğru kabilesinin yanına döndü ve biraz sonra da bütün kabilesini getirip Mus’ab’a teslim etti. Zaten İslâm’a girdikten sonra sergilediği hayat dillere destandır.
İslâm dünyasında doğmuş ve neş’et etmiş öyle insanlar vardır ki, Müslüman olmuş ancak iki adım dahi ilerleyememişlerdir. Bana göre bu insanlar eğer dinsizliğin hakim olduğu bir dönemde yaşasalardı, küfrün temsilcileri olurlardı. Çünkü kafalarını hiçbir zaman kullanmadılar, hiçbir zaman rûhî ve kalbî heyecanları olmadı. Sa’d b. Muaz (ra) öyle değildi; o duyup dinlediği şeylerden müteessir olmuş ve hemen İslâm dâvâsına gönül vererek onun yılmaz bir dâvâcısı haline gelmişti.
Bir gün yürüdüğü yola bir ölüm oku düştü ve okun üzerinde öteye çağrı davetiyesi yazıyordu. Hep yürümüştü. Şimdi de Allah’a yürüyordu. Allah Resûlü (sav), kendisini ziyaret için çadırına girdiğinde O’nu, çadırın dışına kadar akıp göl olmuş kanıyla selâmladı ve o haliyle ellerini kaldırıp şöyle dua etti: ‘Allah’ım, o günden bugüne senin dâvân için çalıştım. Ve şimdi kâfirleri bir kere daha püskürttük. Öyle zannediyorum ki bunlar bir daha bizim karşımıza çıkmayacaklar. Eğer, Allah Resûlü onlarla bir kere daha hesaplaşmayacaksa, benim yaşamamın bir mânâsı da yok, emanetini alabilirsin.’
Bu ne sadâkat ya Rabbi, hayatta kalmak için değer ifade eden bir şey biliyor, o da irşad vazifesi..! Keşke bu mülâhaza her Müslüman için söz konusu olabilseydi. Evet bir insan, irşad yapmıyor, bulunduğu yerde Müslümanlığı başkalarına anlatmıyorsa, o abes yaşıyor, dolayısıyla hayatta kalmasının da bir mânâsı yok demektir. Allah (cc), Sa’d b. Muaz’dan emanetini alır, fakat biraz sonra Cibrîl gelir ve: ‘Ya Muhammed! Arş, Senin ümmetinden birinin ölümüyle titredi.’ der. Tabiî, yaratılmış varlıklar arasında en muhteşem varlık olan arş nasıl titrer, bu titreme nedir? O husustaki saygımızı sükûtumuza emanet ediyoruz.
Eğer Sa’d b. Muaz’ı asrımızda ille de birine benzetmek gerekirse, Bediüzzaman Said Nursî’ye benzetmek uygun olur zannediyorum. Çünkü onu çok vefâlı gördük. Kendisini, otuz yıllık hapis yıldırmamış ve on-on beş sene dağlarda yalnız bırakılması ve hiç kimsenin yanına sokulmaması ümitsiz kılmamıştır. Öyle rikkatime dokunur ki, o bir vesileyle, ‘Aylardan beri şu ormanda, ormancılar da ormana gelmediklerinden, bu dağın başında yapayalnızım.’ der. Sıkıntılı bir dönemde benim de tesellim bu oldu ve kendi kendime ‘Canım çıksın, benim yanımda iki kişi vardı, sense yapayalnızdın.’ dedim. O büyük insan, iki ay sonra Çam dağından iner ve ilk defa yanına bir adam sokulur; bu Sıddık Süleyman’dır. Onun kahramanlığını, bu dâvânın tarih yazarları unutmamalıdırlar. Çamurlara bata çıka gelirken, ‘Üstadım’ der yanına sokulur. Ve ardından Hulûsi Bey, Hüsrev Efendi, Tahirî Mutlu’lar derken yeni bir silsile-i zeheb oluşur. Evet, bütün bu hâdiseler onu yıldırmamış ve hiçbir şekilde dize getirememişti. Bir hayat boyu ‘garîbem, bîkesem, nâtuvanem, alîlem, zelîlem..’ demiş, fakat daima eğilmeyen bir baş, bükülmeyen bir kamet olarak kalmıştı. Bir zamanlar onların bu halini,
Bir gariplik var sesinde
Yalan yok çehresinde
Bakanlar anlayacak
Işık var çevresinde..
sözleriyle ifade etmeye çalışmıştım. Bu ifadeler aynı zamanda, bir vefâ mırıltısıdır. Millet ruhunun yeniden dirilmesi, tarihî dinamiklerle yeniden tanışması dileğiyle…
Sabır ve Salât 13 dk.
Yapılan hizmetlerde her şeyin ilahî inayet endeksli olduğunu her fırsatta anlatıyor; İlahî inayeti celbin vesilesi olarak da Kurân’ın, sabır ve salâtı tavsiye ettiğini beyan ediyorsunuz. Sabır ve salât nasıl ve ne şekilde hayatımıza hakim olmalı ki, Kurân’ın emrini yerine getirmiş olalım?
Konuyu izaha geçmeden önce, bir hususun altını çizmemiz lazım; o da yapılan hizmetlerde İlahî inayetin yanında insan cehd ve gayretinin gözardı ve insan iradesinin inkâr edilmemesi gerektiğidir.
Ehl-i Sünnet, yapılan fiillerde insan iradesinin nefy edilmesini bir türlü sapıklık’ olarak değerlendirmiş ve böyle düşünenleri ‘firak-ı dâlle’den saymışlardır. Çünkü iradeyi bütünüyle nefyedip inkârda bulanma ‘cebrilik’, yapılan işlerde Allah’ın iradesini yok sayıp, her şeyi insan iradesine verme ve ‘insan, kendi fiilinin hâlikıdır’ demek de ayrı bir sapıklıktır. Tarihte bu düşüncenin temsilcilerine ‘Mu’tezile’ denmiştir.
Şart-ı âdi planında çerçevesi ve hakikati mevzuunda ciddi bir şey söylemek mümkün olmamakla beraber; iyiliğe veya kötülüğe karşı bir meyelan veya o meyelandaki tasarruf; ya da eşit iki şeyden birini tercih etme şeklinde yorumlayabileceğimiz iradenin, insanın fiillerinde çok önemli bir yeri vardır.
Diğer bir yaklaşımla iradeyi; keyfiyeti ve sınırları belirsiz denebilecek kadar itibarî bir hat; böyle olmakla birlikte itibarî olmayan hakiki bir kısım hakikatleri tevlid edecek çok önemli bir esas ve bir faktör olarak da değerlendirebiliriz. Evet, irade o kadar önemli bir esas ve bir faktördür ki, Cennet’e kavuşma ve Cemalullah’ı müşahede etme, ancak onu iyi kullanmakla gerçekleşebilir. İnsan, ebediyeti onun sayesinde kazanabileceği gibi, dünyevî ve uhrevî mutluluğu da yine ancak onun sayesinde elde edebilir..
Aslında iradenin sınırlarının belli olmaması ve sınırlarının belli olmamasından dolayı onu tam olarak bilemememiz, ona tam bir vukufiyetten daha iyidir. Çünkü böyle bir vukufiyet, bir yönüyle insanın o mevzudaki azim, cehd ve meylini veya o meyildeki tasarruf hissini kırar. İfadelerimizi biraz daha açacak olursak; insan, karşısına çıkan problemleri aşabilmesi için iradesinin sınırlarının belli olmaması, onun en olumsuz hadiseler karşısında dahi, ‘Allah’ın inayetiyle aşarım’ mülâhazasına kaynak teşkil eder. Bundan dolayıdır ki, iradenin itibarî bir hattan ibaret olması ve haricî vücut nokta-i nazarında mahiyetinin tam olarak bilinmemesi, insan için önemli bir güç kaynağıdır. Evet böyle bir irade, her insan için kendisini aşabilecek bir güç ve kuvvet kaynağıdır. Aksi takdirde, mesela; iradesiyle yüz kilo eşyayı kaldırabilen bir insan, karşısına yüz on kiloluk bir yük çıkınca ‘ben bunu kaldıramam’ diyebilir. Oysaki, hakikat hiç de öyle değildir. Mistiklerin ve yogilerin yaklaşımıyla insan, o ölçüde bir azim ve kararlılıkla -onların ifadesiyle arzetmek gerekirse- ruha kendi gücünü kazandırarak fizikötesi bir güçle onu harekete geçirebilir ve bırakın yüz on kiloluk yükü, böyle bir insan çok daha fazlasını kaldırabilir.
Hâsılı sebepleri tamamen reddetmek bir sapıklık, her şeyi sebeplere vererek, ‘sebepsiz bir şey olmaz’ iddiasıyla Müsebbibü’l-esbâb’ı görmezlikten gelmek de tevhid adına ayrı bir delalettir. Bizim yolumuz ise, sebepler adına her şeyi yerine getirmekle birlikte, neticeyi Allah’tan bilme yoludur.
Biz, iradelerimizi itibarî bir hat, farazî bir nokta ve bir çizgi olarak kabul etmekteyiz. Evet biz, Cenâb-ı Hakk’ın, hakkımızda vereceği hükümlerini, o farazî çizgiye göre vermekte ve yaptığımız işlerde ona göre şekillendirmekte olduğuna inanırız. Fiillerimizde Cenâb-ı Hakk’ın tesir ve dahli, bizimkiyle kıyaslanamayacak kadar büyüktür. Üstad’ın ifadesiyle ‘ef’âl-i ihtiyariye’ denilen yeme, içme, yatma, kalkma .. gibi insanın kendi iradesiyle yapmış olduğu işlerde bile, insana ait olan hisse, işin ancak onda biri kadardır. İnsanın içinde, otamat, kendi kendine çalışan, yerinde devreye giren, yerinde devreden çıkan, irade dışı sistemler ve hareketler, insanın iradî hareketlerinden daha çoktur. Bu açıdan, mesela; basit bir yemek yeme meselesini ele alacak olursak; insan, Allah’ın yarattığı zeminde, yine O’nun, bağrına kuvve-i inbatiye yerleştirdiği toprakta, O’nun bitirip var ettiği bir şeyi, O’nun verdiği bir güçle, yine O’nun verdiği aklı, eli, parmağı, ağzı kullanarak yemektedir. Bütün bunlar düşünülecek olursa, acaba bu işlerin içinde kaçta kaçı insana aittir? Yine, lokmayı içine yerleştirip çiğneyeceğimiz ağzı bize veren, mükemmel bir sistem içinde tükürük bezlerini hazırlayan kimdir? Lokmayı ağzımızda çiyneyip eritirken, mideye sinyaller gönderip onu harekete geçiren, hazım mekânizmalarını çalıştıran kimdir?..
Evet, insan bütün bu işlere ibret nazarıyla baktığında görecektir ki, kendisine böyle bir yemek meselesinin öşrü (onda biri) bile düşmemektedir. Oysaki, insan bu fiilleri dile getirirken ‘ben yedim’, ‘ben oturdum’, ‘ben kalktım’.. gibi hep; ‘ben.. ben..’ ifadelerini kullanmaktadır. Belki işin zahirî yönü hadiselere böyle yaklaşmayı gerektirdiğinden dolayı, Allah insanları mazur görmekte ve affetmektedir ama meselelerin teferruatına inildiğinde; ‘ben yedim, ben içtim, ben yattım, ben kalktım’ sözlerinin düşünülmeden sarfedilmiş birer söz olduğu görülecektir.
Şimdi, yeniden soruya geçecek olursak; bizim bu türlü küçük meselelerde dahi meydana gelen hadiselere, iradelerimize dayanarak sahip çıkmak ne kadar garip ve yanlış ise; ‘hizmet’ gibi çok önemli bir meselede, davranışlarımıza terettüb eden neticelere sahip çıkmamız da, o ölçüde, hatta daha da fazla garip ve yanlıştır. Çünkü, yeme-içme meselesinde sistem bellidir. Fakat, insanların kalbine imanı koyma, hatta onların imanlarını şahlandırma ve coşturma gibi meseleler, fizik dünyanın ötesinde cereyan eden öyle enteresan, öyle gizli ve öyle büyülü hadiselerdir ki, insanın bunlarda dahlinin olduğunu iddia etmesi mümkün değildir.
Bizim hizmetimiz, inayet eksenli fakat iman hedefli bir hizmettir. Bundan dolayı da Cenâb-ı Hakk, sebeplerin çok fevkinde başarılar ihsan etmektedir. Bütün bu lütuf ve ihsanlara baktığımızda, görünen o dur ki, her mesele tam bir inayet üzerinde cereyan etmektedir.
Bizler yapılan hizmetlerde inayetin yanında ‘riayetin’ yani görme ve gözetmenin de bulunduğunu, bizim dışımızda onları idare ve kontrol eden birinin var olduğunu anlıyoruz. Mesela, bu yol, ‘kandan irinden deryaların, menzilinin çok, geçidinin yok’ olduğu bir yoldur. Peygamberler başta olmak üzere, bu yolun yolcuları, yollarında ilerlerken bir çeşit olumsuzluklarla karşılaşmışlardır. Ancak bugün ortaya konulan hizmetlere gelince, karşımıza çıkan bunca husumete rağmen gösterilen cehd ve gayretin neticesiz kalmadığı da bir gerçektir. Bu ise, apaçık bunların bir İlahî inayet ve riayet altında bulunduğunu ve ‘Hasbünallâhu ve ni’mel vekîl, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l aliyyi’l azîm’ sırrının tecellisine mazhar olduğunu göstermektedir.
Ancak, böyle bir inayet ve riayete mazhariyetin de, şart-ı âdi planında bir kısım sebeplerinin olması lazımdır. Çünkü Zülkarneyn bile, harikulâdeler kuşağında fütuhât dantelasını örerken, sebepleri elden bırakmamıştır. ‘Feetbea sebepen, sümme etbea sebepen’… (Kehf/84,85,89,92) yani ‘Zülkarneyn, bir sebepten diğer bir sebepe sıçrayarak sebepler devr-i daimi veya sebeplerin doğurganlığını değerlendirmiştir’ ferman-ı Sübhani’si, Zülkarneyn’in bu anlayışını anlatmaktadır. Şimdi eğer bir Nebi için sebepler söz konusu ise, bizlerin sebeplerden bağımsız hareket etmemiz herhalde düşünülmemelidir.
Sebepler, maddî veya manevî olabilir. Maddî sebepleri eksiksiz yerine getirdikten sonra, İlahî inayet eksenli hizmetimizin devam ve temadisi için manevî sebepler adına bu inayetleri bizlere lutfeden Allah’la münasebetimizi devam ettirmemiz ve O’na yönelmemiz gerekmektedir.
Evet, her şeyden evvel O’na yönelmek çok önemlidir. Zira büyük problemler ve yapılmaz gibi görülen büyük işler, ancak O’na teveccüh ile gerçekleştirilebilir. Dolayısıyla büyük olarak addettiğimiz bütün ideallerimizi gerçekleştirebilmek için, Kudreti Sonsuz’a teveccüh etmemiz gerekmektedir. İşte bu teveccüh de, bir yönüyle sabır ve namazla olmaktadır. Esasen bu ikisi arasında bir telâzum vardır. Yani bunlar birbirinden ayrılmaz iki parça gibidir. Çünkü namaz, Allah’a imandan sonra kulluk adına yapılabilecek en büyük bir iştir. Evet namaz; malî, bedenî bütün ibadetleri câmî bir ibadettir. Hac, oruç ve zekat gibi ibadetlerin nüvelerini de onda görmek mümkündür. Yalnız bu, kâmil mânâda eda edilen namaz için geçerlidir. Dolayısıyla her insan namazını kılarken kâmil mânâda eda etmeye çalışmalıdır. Namaz, her şeyiyle halis bir ibadet ve mi’rac için yegane vesile, sonra da Allah Rasulü’ne (sav), gökler ötesi seyahatinin en son noktasında tevdi edilen İlâhî bir armağandır.
Nebiler Serveri (sav), Mi’raca ‘kâb-ı kavseyn’ ruhuyla yönelmişti. O, sebepler üstü yaşadığı o noktada, namazla müşerref oldu ve onu hayatı boyunca da en kâmil mânâda eda etti. O noktada başka bir şey değil de beş vakit namazın hediye olarak verilmesi dikkate şayandır. Zira namaz tamamen Allah Rasulü’nün misyonu ile alâkalıdır. Evet, O’nun (sav) misyonu; beşerin ulaşamadığı noktalara ulaşmak, kurbetin hazzını tadıp geriye gelmek; sonra da duyup tattığı hakikatleri başkalarına anlatmak ve o zümrüt tepelere onları da götürmektir. Öyleyse, mi’racın esas armağanı namazdır ve bu aynı zamanda her mü’minin mi’racı olarak, onları da mi’raca götürecek nurdan bir helezondur. Bundan dolayı Allah Rasulü’ne (sav) bir milyon cennet bahşedilmiş olsaydı belki de başkalarının ayağının altına uzatılacak böyle nurdan bir helezonun verilmesi kadar onu sevindirmeyecekti.
Evet, namaz öylesine büyük bir armağandır ki, bu armağan içinde, herkese kılacağı namazı ölçüsünde bir mi’rac mukadderdir. Öyleyse, o inayet ve riayete mazhar olmak için böylesine büyük bir ibadete talip olunmalıdır. Şayet hedefimizde mükemmel mânâda bir namaz olursa; gerçek mânâsıyla edasına niyetlendiğimiz namazı yakalayacağımız âna kadar kıldığımız namazlar da -inşaallah- hüsn-ü kabul görür. Zira mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.
Allah’ın inayetine talib olmada ikincisi esas ‘sabır’dır. Esasen, böyle bir inayet yolunda, birinci esas olarak arzettiğimiz namaz için de, maddî sebepler dünyasında koşmak için de hep sabra ihtiyaç vardır. Şiddet-i vuzuhundan gizli olan bu sabır meselesini, şimdiye kadar defaatle ele aldığımız için sözü fazla uzatmak istemiyorum.
Evet, bu yol sabır ister. İbadet ü taata karşı sabır.. şartların bütün bütün ağırlığına rağmen kulluğun devam ettirilmesine sabır.. Allah’ın seni mükâfatlandıracağı günü beklerken zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır…
İşte namaz ve sabır, bir yerde böylesine özdeşleşmektedir. Allah’ın inayetine talib olmanın yolu ve yöntemi, sabırla hizmetlerinin arkasını takip etmek; namazla sürekli konsantrasyon aramak; Mahbûb-u Hakîkî olarak her lahza Allah’ı (cc) düşünmek ve O’nu her şeye tercih etmektir.
Sahabe İman ve Aksiyon 11 dk.
Sahabe Efendilerimizin dini anlama ve anlatmaları nasıldı?
İnsanın yaratılış gayesi, Cenâb-ı Hakk’ı bilip, bildirmektir. Bunun dışında hiçbir şey yaratılışa gaye olacak seviyede değildir. Kur’ân-ı Kerim: Ben, cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsin diye yarattım’ beyanında bu mülâhaza açıktır. âyetteki ‘Liya’büdûn; bana ibadet etsinler’ ibaresini, İbn Abbas ‘Liya’rifûn; beni bilsinler’ şeklinde tefsir etmiştir.
Bu hakikati en iyi şekilde idrak eden Efendimiz ve O’nun sadık yârânı olan Sahabe-i Kiram efendilerimizdir. Dolayısıyla, dine ait bütün hakikatlerin en başta onlardan öğrenilmesi gerekir. Bu mânâda onlara mütabaat, aynı zamanda marz-i İlahi açısından da ayrı bir önem arz eder. Çünkü Cenâb-ı Hak onlar için, ‘Radıyallahu anhüm ve radû anh; Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razı.’ buyurmuştur. Tasavvufçular, bu âyetten hareketle iki makam ya da iki mertebeden söz ederler.
1. Râdiye: Bu, kulun Cenâb-ı Hakk’tan razı olması makamıdır. Bu hâl, bir halk şairimizin ifadesiyle şöyle dile getirilir:
Gelse celâlinden cefa
Yahut cemâlinden vefa
İkisi de cana safa
Lütfun da hoş, kahrın da hoş.
Buna göre, Cenâb-ı Hakk’tan ne gelirse gelsin; her zaman şükürle karşılık verip kat’iyen şikayet etmeme ve bu yolda karşımıza çıkacak gülü de, dikeni de aynı görme; azbi de azabı da aynı bilme bir esastır.
2. Mardiyye: Bu da Allah’ın rızasına mazhar olma demektir. Mardiyye, râdiyeden daha önemli bir mertebedir. Tâbiîn’in büyük kadını, Rabia Adeviye ellerini açıp Allah’a dua ederken: ‘Allah’ım! Benim Seninle olan alâkam hürmetine değil; Senin benimle olan alâkan hürmetine..’ der, dua eder. Çünkü kulun, Allah (c.c)’la irtibatı ne olursa olsun, Allah’ın kulla olan irtibatı çok daha derin, daha muhit ve daha önemlidir. İşte, ‘mardiyye’ mertebesi, böyle bir hususa açılmış olma ve ona mazhariyet kesbetme halidir ki, her iki hali de nefsinde cem eden Efendimiz ve Ashab-ı Kiram hakkında, Allah Teala ‘radıyallahü anhüm ve radû anh’ buyurmaktadır.
Bu durum, Allah (c.c)’ın onların hayat tarzlarından, hayatı yorumlayışlarından hoşnut olduğunu gösterir. Öyleyse, onların hayat mertebelerine intibak etmek -ki, o kalıbın içine girmek demektir- bizim için bir gaye ve hedef olmalıdır. Zaten Cenâb-ı Hak, onlar için bu ifadeyi kullanmakla sanki bize: ‘Bu hayat tarzı, benim razı olduğum bir tarzdır. Onu yakalayın ve benim hoşnutluğuma mazhar olun ki, ben de sizden razı olayım..’ demektedir.
Aslında Sahabe-i Kiram bizim için her zaman örneklerin en güzelini teşkil etmektedir. Bu hususu biraz daha açmakta yarar olacağı inancındayım. Şöyle ki; Sahabe’nin her biri iman adına öylesine derinlerden derindir ki, onların her birine birer iman kahramanı dense sezadır. Tabiî iman derken, bizim küçük yaşlarda duyup ezberlediğimiz; ‘Amentü billahi ve melâiketihi..’ çerçevesinde söylenen ve sadece lafızdan ibaret olan iman değil. Yanlış anlaşılmasın, bu iman değildir, demek istemiyorum. Aksine Kelime-i Şehadet ve Kelime-i Tevhid, Allah indinde en önemli bir hakikattir.. ve O isterse kuluna sadece bu kelime ile necat verebilir. Ancak bizim Efendimiz (s.a.s.) ve Sahabe-i Kiram’da gördüğümüz iman çok farklıdır. Meselâ onlar, bir yerde karşılaştıklarında, birbirlerine: ‘Hele gel, seninle bir saat Allah’a iman edelim..’ derler. Evet, onlar düşünüp tefekkür etme, imanlarını daima taze tutma ve böylece her zaman hayvaniyetten uzak durup cismaniyeti geriye çekerek kalb ve ruhun derece-i hayatına girme adına bitmeyen bir gayret içinde olmuşlardır. Elbette ki bu, basit mânâda bir inanış değildir.
Ayrıca onlar, İslâm’a hizmet adına, birer aşk ve heyecan kahramanıdırlar. Abbas İbn Eşyem (r.a), Yermuk’te şehit düşen bir sahabidir. Allah Resûlü (s.a.s.), bu sahabi hakkında: ‘Kılıçlar başından aşağıya inerken başını hiç çevirmedi..’ buyurur ve bundan dolayı da onun cennette reftare gezdiğini haber verir. Onun torunlarından biri, Ömer b. Abdülaziz’in huzurunda kendisini tanıtırken: ‘Ben o zatın torunuyum ki, Yermuk’te savaşırken, bir kılıç darbesiyle bacağının kesilmiş olduğunu, ancak attan inmek istediğinde tepetaklak düşmesiyle fark etti’ der. Belki bu tür vak’alar, Çanakkale’de, Çaldıran’da, Sırpsındığı’nda ve daha nice savaşlarda da meydana gelmiş ve yaşanmıştır; ancak Sahabe’nin yaşayışı her zaman farklı olmuştur.
Sa’d İbn Rebi, Efendimiz tarafından çok sevilen bir sahabidir. Uhud’da, bir an gözlerden ırak olur. Efendimiz yanındaki sahabilere, etrafı bir arayın der. Arar ve onu yaralı bir halde yatıyor bulurlar. O kendisini bulan zata döner ve şu ibret verici sözleri söyler: ‘Sizin nabzınız attığı müddetçe Efendimiz’e bir şey olursa, Allah’a vereceğiniz hesabın altından kalkamazsınız. Allah Resûlü’ne benden selam söyleyin, Uhud’un verasından üfül üfül esen cennetin kokularını duyuyorum..’
Evet, iman ettikten sonra, dünya ve ukba saadetine giden yol, İ’la-yı Kelimetullah için mücadele ve mücahededen geçmektedir. Onların hepsi, dâsitanî bir kahramanlıkla kendilerinden beklenen bu mücadeleyi vermiş ve gereken gayreti göstermişlerdir. İbn Hacer, Efendimiz döneminde yaşamış yüz otuz bin Sahabe’den bahseder. Oysa ki, bütün araştırmalara göre, bugün Medine mezarlığında bulunan Sahabe mezar sayısı on bin bile değildir. Geriye kalan yüzyirmi bin sahabi, inandıkları hakikatleri insanlara ulaştırmak için, dünyanın dört bir yanına dağılmışlardır. Demek yüz yirmi bin sahabi, Mekke-Medine gibi, insanları büyüleyen güzel yurtlarından ayrılarak, Yahya Kemal’in ‘Ezan’ şiirinde:
Emr-i bülentsin ey Ezan-ı Muhammedî
Kâfi değil sadana cihan-ı Muhammedî
Sultan Selim-i evvel’i râm etmeyip ecel
Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî
Gök nura garkolur, nice yüzbin minareden
Şehbal açınca rûh-u revan-ı Muhammedî
Ervah cümleten görür Allah-ü Ekber’i
Akseyleyince arşa lisan-ı Muhammedî
şeklinde idealleştirdiği, Rûh-u Revan-ı Muhammedîyi, dünyanın dört bir yanında bir bayrak gibi dalgalansın diye gittiler; gittiler ve bir daha da geriye dönmediler. Mesela, bunlardan biri Ümm-ü Haram’dır. O, Efendimiz’den aldığı beşaretle, yaşlı haliyle çıktığı Kıbrıs seferinde şehit olmuş ve oraya gömülmüştür. Evet, Sahabe’nin hemen hepsi, bu düşünceyle meşbû olduklarından çoğu zaman Allah Resûlü’ne gelerek: ‘Dua etmez misiniz Ya Resûlallah! Allah yolunda şehit olayım..’ deyip dua istemiş ve taşıdıkları o ruh ve mânâ ile İslâm’ı dünyanın birinci meselesi haline getirmişlerdir. Dört halife döneminde -ki, tamamı 30 yıldır- fethedilen yer ve Müslüman olan insanlar, daha sonraki Emevi, Abbasi, Karahanlılar, Samanoğulları, Harz emler, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde fethedilen ve Müslüman olan insanların sayısına denktir. Hz. Osman döneminde ta Aral Gölü’ne, Ermenistan’a -ki, Kastalanî bu yerlerin Erzurum’un Palandöken dağlarını da içine aldığını söyler- kadar gitmişlerdir. Hz. Ali döneminde Öküz Nehri aşılmış ve Ahnaf b. Kays gidip Moğollarla savaşmıştır. Tarık b. Ziyad, kendi ismiyle anılan Cebel-i Tarık Boğazı’nı geçerek -eski adıyla Herkül Burcu- İspanya’ya ulaşmıştır. Amr b. As ve yeğeni Ukbe b. Nafi, ‘Zulmet Denizi’ denen Atlas Okyanusu’na, Abdülhak Hamid’in ifadeleriyle: ‘Atı beline kadar suların içinde ve meleklerin gökteki konuşmaları kadar mukaddes şu sözlerle haykırmıştır: ‘Allah’ım bu karanlık deniz önüme çıkmasaydı senin yâd-ı cemilini denizler ötesi âlemlere götürecektim.’
Evet iman; imandan sonra gelen aksiyon ve mücadelenin, muhasebe ve murakabe duygusunun temelini teşkil eder. Dolayısıyla her şey, ondan fışkırır. İşte Sahabe-i Kiram’daki bu mücahede aşk u şevki de, onlardaki imanın derinliğinden kaynaklanıyordu. Çünkü onlar, Asr-ı Saadet’i idrak etmiş ve Efendimiz’in arkasında yer almış.. dolayısıyla hilkatin gayesi, fıtratın neticesi Allah’a iman, mârifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhanî olduğunun şuuruna çok iyi varmışlardı.
Efendimiz, onlar arasında elbette apayrı bir yer tutar. O, tamamen, Cibril’in muallimliğinde yetişmiş ve her şeyi O’ndan öğrenmiş olmasına rağmen, öyle bir ufka ulaşmıştır ki, Miraç’ta kendisine muallimlik yapan Cibril’i dahi geride bırakmıştır ve cismaniyetine rağmen, Allah’ın en mükerrem meleğini dahi aşmıştır.
Hâsılı; iman ve aksiyon çok önemli bir mevzudur. Bundan dolayı asrımız alimlerinden Bediüzzaman Said Nursî, Mevdudî ve daha niceleri, kemal-i hassasiyetle iman ve aksiyon meselesi üzerinde durmuş; konuyla ilgili eserler yazmışlardır. -Allah’a binlerce hamdolsun- onlar ve onlar gibilerin çalışmalarıyla günümüz aydınlanmış; hedef olarak insanımıza, imanda derinleşme ve müsbet hareket de diyebileceğimiz aksiyon yolu gösterilmiştir. Bu çerçevede bize düşen şey de, tıpkı Sahabe gibi: ‘Hele gel, bir saat Allah’a iman edelim’ deyip, her fırsatı değerlendirerek imanda derinleşmektir.
Mücadele ve mücahedeye gelince; günümüzde medenilere galebe icbar ile değil; ikna iledir. Dolayısıyla bu uğurda mücadele verilirken basiret üzere hareket etme esastır. Zannediyorum, bu alanda da Sahabe’ye ait ruhu, şuuru en iyi şekilde kavrayan Bediüzzaman olmuştur. O, Yıllarca: ‘Milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur. Milletimin imanını selamette görmezsem, cenneti de istemem, çünkü orası bana zindan olur..’ demiş, bir hayat boyu hiç yılmadan, bütün engelleme ve karalamalara rağmen yoluna devam etmiştir. O’nun açtığı çığırda yüründüğü müddetçe, Asr-ı Saadet’tekine benzer yeni bir Altınçağ’ın, bir Akçağ’ın yaşanacağı ümit edilebilir.
Sahabe Şuuru 7 dk.
Sahabe şuurunu nasıl kazanır ve nasıl koruyabiliriz?
Sahabe şuuru, şuurda ufuk demektir. Daha sözün başında, Cenâb-ı Hak’tan dua ve niyazımız; bizi bu şuurla şuurlanmış olarak hakikate uyarsın.. ve İslâm’a hizmet şuurunu, ızdırabımızın hiçbir zaman bitmeyen kaynağı hâline getirsin! Evet, şuurla sinelerimize öyle ızdırap tohumları saçsın ki, başkaları huzura kavuşacağı ana kadar bize, kendi huzurumuzu, sıcak yuvamızı ve çoluk çocuğumuzla hemdem olmayı unuttursun!
Şu anda eğer sahib-i selahiyet olsaydım, Rabbim’den ızdırap tohumları ister, bununla bütün evleri dolaşır, yuvalarında mışıl mışıl uyuyan mü’minlerin sinelerine, İslâm’a ait dert ve ızdırabın tohumlarını saçar ve “Of” desin inlesinler, “Ah” desin inlesinler; ızdırapla beyinleri zonklamaya başladığında da, yataklarından fırlayıp evlerinin koridorlarında veya salonlarında deli gibi dolaşsınlar dilerdim. Evet, geleceği kuracak akıllılar da işte bu deliler olsa gerek.
Hatta diyebiliriz ki, dininden dolayı cinnet ve hafakanlara girmeyenlerin diyanetlerinin kemale ermesi söz konusu değildir. Evet, işte biz bu seviyede bir şuura talibiz. Gerçi zordur, sancı kaynaklıdır, rahatsız edicidir ama, “Hoştur bize O’ndan gelen, ya taze gül, yahut diken. Lütfu da hoş kahrı da hoş.” Tabiî vereceği dava ızdırabı ve çilesi hepsinden de hoş…
Rahat ve rehavet, insanı çürüten faktörlerin en başında gelir. Nerede rahat ve rehavet rüzgârları esmeye başlamışsa, hemen orada, fertlerin samyeli yemiş gibi pörsüdüğü ve öldüğü görülmüştür. Bu tür insanlarla bir şey yapılamayacağı da bir gerçektir. Ülkemiz, ülkümüz ve milletimiz adına alevle, ateşle hatta lavlarla kapı komşu olmak bir esastır. Bilindiği gibi granit, magma tabakalarına yakın olan yerlerde teşekkül eder. Bir taraftan da magmaları tutar, hapseder. Bunun gibi, bağrı çile ve ızdırap magmalarına açık olmayan insanların milletimizin istikbali ve kaderi adına yapacağı fazla bir şey yoktur. İşte bizim aradığımız şuur budur. Peki bu şuur nasıl kazanılır?
Şimdi evvelâ, böyle bir şuurun kazanılmasının zorluğunu işaretleyelim. Ardından da mevzuyla ilgili mütalâamızı birkaç madde hâlinde takdim etmeye çalışalım:
1. Âyât-ı tekvîniyeyi tefekkür: Şu kâinat kitabını her gün didik didik incelemeli, varlık ve hâdiseler yevmiye birkaç defa hallaç edilmeli ve yakın takibe alınmalıdır. Evet, tefekkür öyle bir rampadır ki, insanı alır bir hamlede varlığın dört bir yanında gezdirir.. ve insan tefekkürle, eşya ve hâdiseleri hallaç etme imkânına ulaşır. Tefekkür öyle bir limandır ki, insan onunla eşyayı aşar, esmâya ulaşır ve esmâ yoluyla da Müsemmâ-i Akdes’e vâsıl olur. Ardından sıfatlar dairesine girer ve hayrete erer. Bu duruma gelince de, insanın bütün duygu ve düşünceleri âdeta Cenâb-ı Hakk’ın emir ve rızasına düğümlenir. İsterseniz buna “fenâ fillah” mertebesine erme de diyebilirsiniz. Ve bu seviyeye ulaşan insan, Allah için işler, Allah için başlar, Allah için oturur, Allah için kalkar, Allah için yer, Allah için içer, lieclillah, livechillah rızası dairesinde hareket eder.
Tefekkür rampası insanı amûdî (dikey) olarak yükseltir. Bunun içindir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir saat tefekkürü bir sene ibadete mukabil tutar. Çünkü ibadet insanı ufkî olarak Allah’a yaklaştırır. Hâlbuki yukarıda da söylediğimiz gibi tefekkürde Allah’a yaklaşmak dikey olarak gerçekleşmektedir. Bu sebepledir ki tefekkürü bir limana, bir rampaya benzettim. Zira insan, tefekkürle, rampaya binen roketler gibi bir lahzada kurb semasının derinliklerine ulaşır.. huzur soluklar ve itminana erer…
2. Kendisiyle münasebetimiz ölçüsünde Nurların, feyiz ve bereket olup içimize akan eserleriyle irtibatı devam ettirmek ve her gün zamanımızın bir mübarek dilimini onlarla meşguliyete ayırarak bunu hayatın bir parçası hâline getirmek. (Herkese objektif gelmeyecek bu meseleyi sadece işaretleyip geçiyorum).
3. Sahabe-i kiramın hayatlarını konu alan eserleri sıkça okumak ve okunanları tatbikte kararlı olmak. Bu husus, bizim metafizik gerilim içinde bulunmamızı temin edecek ve sahabe şuurunu kazanmamızda bizlere hep ışık tutacaktır. Çünkü onlar misaldir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahabeyi gökteki yıldızlara benzetmiş ve “Hangisinin atmosfer ve kudsî cazibesine girseniz bana ulaşırsınız.” işaretinde bulunmuş ve onların birer hidayet meşalesi olduklarını söylemiştir. Sahabenin hasbiliği, feragati, diğergâmlığı, derdi, ızdırabı, çilesi ve bütün bunların yekûnunu çerçeveleyen şuuru öğrenilmedikçe, onlar gibi olma, onlar gibi davranma elbette imkânsızdır.
İsterseniz, bir Abdullah b. Cahş ile, bir Sa’d İbn Rebi’ ile, hayatına sadece bir buçuk sene Müslümanlığın girdiği İkrime b. Ebî Cehil’le veya amcası İbn Hişam’la hayalen münasebete geçip, onların insanî normları aşan iman ve aksiyonlarında arz etmeye çalıştığım hususların icmalini görebilirsiniz. Öyle zannediyorum ki, hemen içinizde zincirleme “keşke”lerin uyandığını hissedecek ve “Keşke ben de bir Mus’ab, bir İbn Cahş, bir Hamza, bir İkrime, bir İbn Hişam… olsaydım” diyeceksiniz. Hele onlardan bazılarının Cehennem’in kenarında dolaşırken her nasılsa hayatının son faslında “Bismillah yâ Allah!” deyip birkaç dakikalığına Müslümanlık içine girip, bir solukta Cennet’in zirvelerine ulaştığını görünce kendinizden geçecek ve yine bir “keşke” ile inleyerek onlardan biri olmayı isteyeceksiniz. Öyle sanıyorum ki bütün bunlar, sizde sahabe şuurunu mayalayacak ve bu hisler sizleri hep coşturacaktır.
4. İnsanımıza hizmet eden ilim-irfan yuvalarını gezip ziyaret etmek de kazandığımız şuurun devamlılığı bakımından önemlidir. Hatta pek çok insanda, anlatılanlardan ziyade gidip görmeler daha müessir olmuştur. Bunun sayısız örnek ve misalleri vardır. Bu sebeple metafizik gerilimimizde bir gevşeme hissedince böyle bir çareye hemen müracaat edip şuurumuzda bir tazelenme meydana getirebiliriz.
Şefkat Tokatları 7 dk.
Şefkat tokatı ne demektir?
Şefkat tokadı; sevenin, sevdiğine, sevgi eksenli, onu doğru yola getirme maksadıyla, kulağını çekme, azarlama mânâsına gelen tatlı bir ikazdır. Bediüzzaman Hazretleri, bu anlamdaki şefkat tokatlarına çok ehemmiyet vermiş ve Onuncu Lem’a’da, Herkesin, iyilik olarak yaptıklarını da kötülük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulduğu günde (insan) isteyecek ki kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir mesafe bulunsun. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Allah kullarına çok şefkatlidir.’ âyet-i kerimesi ışığında bu mevzuyu o günkü örnekleriyle izah ediyor.
Şefkat tokadı, herkesin, tokadını yediği zatın nezdindeki yerine göre cereyan eder ve şekil alır. Mesela; iman ettiği halde, Allah ile ciddi münasebet içinde olmayan bir kişi, mükellef olduğu ibadetlerinde bir kusuru olduğu veya akidesine ters bir düşüncede bulunduğu takdirde, malına veya evlad ü iyaline bir zarar isabet etmesi şeklinde, bir şefkat tokadı yiyebilir. Böyle bir tokat, o insanın ders almasına ve istikamet kazanmasına vesile olabilir. Bu zaviyeden meseleye bakıldığında buna her ne kadar şefkat tokadı adı verilse de, bunun bir lütuf ve ihsan olduğunda şüphe yoktur.
Gönlü, iman ve ümitle par par yanan, dimağı her lahza yığın yığın sentezlerle ayrı iklimlere doğru kanat çırpıp yükselen bir kamet, ‘Falan şahıs nasıl böyle ileriye gidebiliyor. Neden ben onun kadar ilerleyemiyorum?’ şeklinde menfi bir tasavvur içinde bulunsa, hemen şefkat tokadı yiyebilir. Çünkü bu seviyeyi yakalamış bir insanın aklından bu türlü fena şeylerin geçmesine müsaade edilmeyebilir.
Gecenin zifiri karanlığında kalkıp, başını seccadeye koyan ve âhireti adına ihtiyat akçesi kabul ettiği birkaç damla gözyaşını seccadesine bırakan bir insan, gaflete dalıp bir gece onu yapmadığı zaman, ertesi gün akşama kadar içinde simsiyah bulutların gezip dolaştığını hissedebilir. Bu, o seviyedeki bir insan için şefkat tokatıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, onu o seviyeye yükseltmiş ve âdeta sefinenin dümenine getirmiştir. Şimdi, böyle birinin bu ölçüde ulvî bir sefinenin dümenini ihraz ettikten sonra, ‘ben basit tayfalar gibi kömür atacağım ve yelkenlerle meşgul olacağım’ demesi, bir sükuttur. Allah’ın böyle bir sükuta rızası yoktur. Onun için Allah, engin merhametinin ifadesi olarak o şahsa kendine gelmesi için bir uyarıda bulunur ki, biz buna şefkat tokadı adını veriyoruz.
Şefkat tokatlarının örneklerini Asr-ı Saadet’te de müşahede etmek mümkündür. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Uhud savaşının arefesinde ashabıyla yaptığı istişarede, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapmaları fikrini öne sürmüştü. Hâlbuki çoğunluğu temsil eden genç Sahabiler, taarruz harbi yapmak istiyorlardı. Vakıa Sahabe bu düşüncelerinde fevkalade samimiydi. Düşmânâ haddini bildirmekten başka da bir niyetleri yoktu. Hatta bu samimi niyet, ‘Müminlerden Allah’a verdikleri sözde sadık olan nice erkekler vardır. Onlardan şehit olanlar ve şehadeti bekleyenler vardır. Ve onlar ahitlerini hiçbir şekilde değiştirmediler.’ âyetinin inmesine sebep olmuştu. Ancak, böyle bir duygu ve düşünce içinde olan Sahabenin aşk ve heyecanları, emre itaatteki inceliği kavramalarına mani olmuştu. Ayrıca, düşmanın arkadan gelmesini engellemek üzere vazifelendirilen okçular, Efendimiz (s.a.s.)’in ‘Siz, bizim arkamızı koruyun.. ve zinhar yerinizden ayrılmayın. Bizi ganimet paylaşıyor görseniz bile yerinizi terk etmeyin. Ve yine bizim cesetlerimizi kartallar kapıp götürüyor olsa bile bulunduğunuz yerde kalın!’ emrine rağmen yerlerini terk etmişlerdi. Bütün bunlardan sonra İslâm ordusu, muvakkat da olsa bir geri çekilme ve hezimete düçar olmuştu ki, işte bu da bir şefkat tokadıydı. Daha sonra buradaki ikazı anlayan Sahabe hemen Efendimiz (s.a.s.)’in etrafında toplanmışlar ve düşmanı takibe alarak yeniden zelleyi sevaba, hezimeti de zafere çevirmişlerdir.
Kutlu Nebi’nin davasına gönül vermiş zamanımızdaki hakikat yolcuları için de şefkat tokatları her zaman söz konusudur. Zira bu dava çok şerefli bir davadır. Evet, bu dava, Allah’ın yeryüzünde en çok ehemmiyet verdiği meselelerden biri veya daha doğru bir tabirle en birincisidir. Şayet bundan daha önemli bir şey olsaydı, Allah peygamberlerini onunla vazifelendirirdi. Hatta diyebilirim ki, Hz. Cebrail’i bile şerefli kılan, başını arş-ı kemâlâta ulaştıran, böyle büyük bir davada vazifeli olmasıdır. Bu açıdan küçük de olsa, ona zarar verecek her bir davranış o şahsın Allah yanındaki derecesi ve dava şuuruna göre tokat yemesine vesile olabilir. Evet, hiç kimsenin bu yüce davanın bir tek parçasından dahi feragat ve fedakârlıkta bulunmaya hakkı yoktur. Hz. Peygamber, vazifelendirildiği her şeyi bütünüyle yerine getirmiştir. Zaten ‘Ey Peygamber! Rabbin tarafından sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun risaletini tebliğ etmemiş olursun.’ âyeti de bunu âmirdir. O da bunu harfiyen yerine getirmiştir. Ardından bu vazifeyi başta Sahabe olmak üzere, Ömer b. Abdülaziz, Gazali, Şah-ı Geylani, İmam Rabbanî, Mevlânâ Halid-i Bağdadi, Bediüzzaman gibi yüce kametler üzerlerine almış ve yaşadıkları asırda en güzel şekilde o işin bayraktarlığını yapmışlardır.
Zamanımızda ise bu kudsî hamûleyi üzerine alanlar, bu nimetin şuurunda olarak, insanlık adına yaptıkları vazifelerinde ülfet, ünsiyet ve ihmale kat’iyen yer vermemelidirler. Aksi takdirde şefkat tokatlarının gelmesi kaçınılmaz olur. Zira mazhar olunan nimetlerin kadrini bilmek, yeni mazhariyetler için en güçlü bir vesiledir. Bu ise ancak her nimete kendi cinsinden şükürle mukabele etmek ve o nimetleri artırma yollarını araştırmakla mümkündür.
Sekîne 13 dk.
Sekîne ve çeşitleri hakkında bilgi verir misiniz?
Sekîne; sükûn kökünden, vakar, ciddiyet, mehâbet, ünsiyet; ruhta dalgaların dinmesi ve sâkinleşme mânalarına gelir ki, hafiflik, huzursuzluk, kararsızlık ve telâşın zıddıdır. Sekîne, tasavvuf erbâbınca; gaybî vâridatla kalbin oturaklaşması ve onun sürekli bir dikkat ve temkin içinde öteleri kollaması ve üns esintileri soluklaması hâlidir.
Sekînenin nazil oluş keyfiyeti farklı farklıdır. Şimdi, biraz da icmalî olarak sekînenin değişik keyfiyetleri üzerinde durmaya çalışalım:
1) Her şeyden önce sekîne, eşref-i mahluk olan insan için, ukbâ buudlu bir mevhibe ve vâridat olarak, onun kalbine kût, kuvvet ve iradesine fer veren öyle ilâhî bir teyittir ki, hemen her devirde ona sık sık müracaat edilmiş, bilhassa sıkıntılı anlarda iştiyakla istenmiş ve Cenâb-ı Hak tarafından da bu isteğe çok defa cevap verilmiştir. Meselâ, Sahabe-i Kiram (ra), Hendek Savaşı’nda, Kur’ân-ı Kerim’in
مَسَّتْهُمُ الْبَاْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ
… Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu da öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve O’nunla beraber bulunan mü’minler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyecek olmuşlardı…’ (Bakara, 2/214) ifadeleriyle anlattığı ciddî bir sarsıntı geçirmişlerdi. Sekîneye çokça ihtiyaç duydukları böyle sıkıntılı bir atmosferde hep beraber manzum olarak
فَاَنْزِلْ سَكِينَةً عَلَيْنَا
‘Bizim üzerimize sekîne indir.’ duasında bulunmuşlardı. Kur’ân-ı Kerim, şiddetini ifade için bu sarsıntıyı ‘zülzilû’ tabiriyle anlatmaktadır. Çünkü Müslümanlar, Hendek Savaş’ında, zelzelenin merkez üssü durumunda olan Medine’de, günlerce, hatta aylarca sürekli tazyikâta maruz kalmış ve sarsılmışlardı; sarsılmışlardı ama, tazarru’ ve niyazları üzerinde nâzil olan sekîne ile de hiçbirinde korku namına bir şey kalmamış ve sıkıntıdan kurtularak gönülleri itminanla doldurulmuştu.
Başka bir imtihan meydanı olan Huneyn’de de benzer bir tabloyu görmek mümkündür. Şöyle ki, Müslümanlar düşman karşısında hezimet denilebilecek kadar bozguna uğradıkları bir hengâmede, etrafındaki birkaç yakın Ashabıyla yapayalnız kalan Allah Resûlü (sav), ‘Ben peygamberim, yalan yok. Ben Abdulmuttalib’in oğluyum. Allah’ım bize yardım gönder.’ diyerek dua etmiş ve Allah’dan nusret dilemişti ki bunu müteakip üzerlerine semadan melekler inip Resûlullah (sav) ve Ashabını teskîn etmişlerdi. Şu âyet-i kerime de Huneyn Savaşı’nda Cenâb-ı Hakk’ın Müslümanlar üzerine indirdiği sekîne ile onları nasıl rahatlatıp sînelerini inşiraha kavuşturduğunu anlatmaktadır:
لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللهُ فِي مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ اِذْ اَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْئاً وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ اْلاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِرِينَ * ثُمَّ اَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَاَنْزَلَ جُنُوداً لَمْ تَرَوْهَا وَعَذَّبَ الَّذِينَ كَفَرُوا
‘Andolsun Allah size birçok yerde, Huneyn gününde de yardım etmişti. Hani (o gün) çokluğunuz sizi böbürlendirmişti; ama o, hiçbir yarar sağlamamıştı. Derken bütün genişliğine rağmen yeryüzü size dar gelivermişti.. nihayet bozularak arkanızı dönmüş (kaçmaya başlamış)tınız. Sonra Allah, Resûlünün ve mü’minlerin üzerine sekînesini (güven veren rahmetini) indirmiş ve sizin görmediğiniz askerler gönderip kâfirleri azaba çarptırmıştı (bozguna uğratmıştı)…’ (Tevbe, 9/25-26)
Sekîne metafizik bir hâdise olduğundan dolayı onu fiziğin kâide ve prensipleriyle izâh etmek mümkün değildir. O; Bedir, Hendek ve Huneyn’dekilere nâzil olduğu gibi, Uhud Savaşı’na katılan insanlara da inmiştir. Zira Ashâb-ı Kiram, Uhud’da küçük bir sarsıntı ve akabinde gelen mini bir hezimet sonrasında, âdeta hiçbir şey olmamış gibi, bir kısmı diğerlerini sırtlamış ve düşmanı Mekke önlerine kadar kovalamışlardı. Düşman ise, sözde Uhud’da üstlerinden vurup altlarından çıktıklarını sandıkları, bu sekîne ile gerilmiş, korku ve endişeyi unutup ölüme seve seve giden insanların karşısına bir daha çıkmaktan korkarak Mekke’ye kadar kaçmışlardı.
2) Sekîne, bazen de herhangi bir tazarru’ ve niyaza icabet olmaksızın, Cenâb-ı Hak tarafından kullarının sıkışıp bunaldıkları anlarda meccânen lütfedilir.. sekînenin bu çeşidi bazıları tarafından ‘melâike’, bazıları tarafından da ‘rûhânîler’ olarak da isimlendirilegelmiştir. Ama ister melâike, isterse ruhânîler olsun, inişleriyle insanlarda itminân hasıl ettikleri ve onların maruz kaldıkları sarsıntıyı onların üzerlerinden kaldırdıkları için, sekîne ile aynı mânâya gelmektedir.
3) Sekîne, bazı zamanlarda Üseyd b. Hudayr’ı (ra) Kur’ân okuduğu esnada ve daha başkalarını farklı durumlarda bir kısım buğumsu şeylerin bürümesi gibi iner ki; bu da,
هُوَ الَّذِي اَنْزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوا اِيمَاناً مَعَ اِيمَانِهِمْ
‘İmanlarına iman katmak için mü’minlerin kalblerine sekîne ve emniyet indiren O’dur.’ (Fetih, 48/4) âyetiyle anlatılan, aczini-fakrını müdrik ve ihtiyaçlarının şuurunda olan mü’minlere medâr-ı şükran ve medâr-ı şevk olmak üzere ilâhî bir teyittir. Bu teyide mazhar olmuş bir mü’min, artık dünyevî korku, tasa ve endişelerle sarsılmayacağı gibi, aynı zamanda sekîneyle iç ve dış ahenge ulaşır; ulaşır ve o bir huzur insanı hâline gelir.
Burada müsaadenizle misal olması kabilinden mevzuyla alâkalı birinin bir hâtırasını arz etmek istiyorum: Bu zat, ikamet ettiği bir binada, ciddî şekilde tazyike maruz kaldığı ve bir şakî gibi arandığı sırada, onu arayanların, bir gün onun bulunduğu binaya geldiklerini ve Efendimiz’in (sav) hicret esnasında sığındığı mağaradaki durumu gibi[1] onunla öbürleri arasında az bir mesafe kaldığı, biraz ilerleseler yanına girecek kadar ona yakın oldukları, hatta çevresinde dolaştıkları, her dakika ona ulaşacak gibi oldukları halde bir türlü ona ulaşamadıklarını; dahası, bu ilk mevhibelerden sonra tam o esnada birdenbire ruhunu bir itminanın sardığını ve âdetâ cennetin koridorlarında geziniyormuşçasına inşirâha erdiğini tekrar tekrar anlatmıştı.
4) Sekîne, her kavimde değişik şekillerde tecelli edebilir. Bu, biraz da Cenâb-ı Hakk’ın lütfunun bir buudu olarak, tecelligâhın liyâkat ve istidadına göre zuhur eder. Meselâ, Bedir’de nâzil olan sekîne, meleklerin, savaş meydanında, mücehhez askerler şeklinde görünmeleriyle tecelli etmiş; zira o makam öyle olmasını gerektiriyordu. Sanki Allah (cc), meleklerin ‘Bize de vazife yok mu?’ demelerine karşılık, İki Cihan Güneşi’ne (sav) sekîneyi, meleklerin çevik-çavak temsil ve temessülleriyle, Üseyd b. Hudayr’a (ra) ise, Kur’ân’ı hâlisâne okuduğu için bir duman şeklinde gösteriyordu. Yani o biraz da ortamın ve umûmî ahvalin rengi ve deseniyle zuhûr ediyordu.
Yahudilerin sekînesi ise, -Kur’ân-ı Kerim’de işaret edildiği üzere- hep, ‘Tâbût’ (sandık) içinde götürülüyordu.[2] Ancak, sekîneye vesile bu tâbûtun içinde ne olduğu da tam bilinmemektedir. Bazıları onun içinde, Hz. Yusuf’tan kalma hatıralar, başka peygamberlerden kalma değerli eşyalar, peygamberlerin resimleri veya Tevrat parçalarının bulunduğunu söylemekte ise de, anladığımız kadarıyla, tâbût içinde bulunan objeler birer perde idi; asıl o mahfaza derûnunda İsrailoğulları’na moral kaynağı olacak ‘sekîne’ vardı. Kanaat-i âcizânemce bu da, bazı hârika şeylerin zuhûru için esbabın perdedarlığı gibi bir şeydi. Yani nasıl ki, Efendimiz’in (sav) mübarek parmaklarına dökülen bir miktar su, koca bir deryaya kaynak olabilecek mahiyete dönüşüyordu; öyle de, tabutun içindeki nesneler, Cenâb-ı Hakk’ın harikalar yaratması için perde türünden birer malzemeydi. Ama konu İsrailoğulları olunca bu, fizikî dünyada bir tâbût ve içindekiler de, esrar ifade eden bir kısım metafizik buudu olan aksesuar şeklinde tezahür etmişti. Bunun da, o cemaatin karakteristik yapısıyla derin bir alâkası vardı. Evet, insanlar bazen bir kısım inhiraflarla Allah’ı bile fizik dünya içinde, tıpkı herhangi bir nesne gibi tasavvura kalkıştıklarından, Hz. Musa’ya (as) لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتَّى نَرَى اللهَ جَهْرَةً ‘Allah’ı bize göster, eğer O’nu bize göstermezsen sana inanmayız.’ (Bakara, 2/55) diyebiliyorlardı..
يَسْئَلُكَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَنْ تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتَاباً مِنَ السَّمَاءِ فَقَدْ سَاَلُوا مُوسَى اَكْبَرَ مِنْ ذَلِكَ فَقَالُوا اَرِنَا اللهَ جَهْرَةً
‘Kitap ehli, senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Musa’dan, bundan daha büyüğünü istemişler, ‘Allah’ı bize açıkça göster!’ demişlerdi…’ (Nisâ, 4/153) âyeti de bunun bir başka versiyonunun ifadesidir. Bu âyet, böylelerinin, bütünüyle bedene, maddeye ve fizikî dünyaya kilitlenmiş olduklarını ne güzel gösterir!.. Elbette ki, bu anlayışta olan kimselere inecek sekîne Üseyd b. Hudayr’a (ra) gelen veya Bedir’dekilere inen ya da İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sav) nâzil olan sekîne gibi olmayacaktır; zira bu her şeyden önce onların karakterlerine uygun değildir. Böylesine maddeci bir topluma peygamber olarak gönderilen Hz. Mesih (as), onların maddeye endeksli düşüncelerini belli ölçüde tadil edip bir ölçüde onları Müslümanlığa hazırlamış; Nebiler Serveri ise, madde ile mânâ arasındaki dengeyi tam tesis eden düşünceleriyle insanlığı daha ileri ufuklara yönlendirmiştir. Bu meseleyi peygamberlerle alâkalı yönüyle ele alacak olursak, -Allahu a’lem- Hz. Mesih, mânâ ağırlıklı mesajlarıyla kendi döneminin; Hz. Musa da risaletinin hususî televvünü ile kendi devrinin peygamberi idi.. evet her peygamberin, genel durum ve kavminin özel durumu itibarıyla kendi üslûbunu kullanması gerekir. Aksi takdirde, meselâ İsrailoğulları, kendi anlayışlarından uzak, mânâ eksenli mesajları yadırgar ve Hz. Mesih gibi birini dinlemezlerdi. Kaldı ki, belli bir dönemde, Hz. Musa’nın terbiyesi ile bir hayli mesafe almış insanlar bile; ‘Benim size söyleyecek daha çok şeyim var, ama onları, Faraklit (Nebiler Serveri) geldiğinde haber verecek.’ diyecek kadar, söyleyeceği her şeye dikkat eden ve fevkalâde bir temkin ve tedbir insanı olan Hz. Mesih’in mesajları karşısında onu öldürmeye teşebbüs etmişlerdi.
Bu açıdan Hz. Musa (as), İsrailoğulları’nın anlayış ve idraklerine göre bir üslûp kullanıyordu. Dolayısıyla onlara gelen sekînenin de, onların düşünce dünyaları ile telif edilebilir, fizikî buudlu olması gerekirdi. Ayrıca tâbût, onların bazılarına, duygu ve düşüncelerinin ölü olduğunu gösteren bir ‘remiz’ de olabilir. İşte o tâbûtun içindeki sekînenin, geçmiş peygamberlere ait bir kısım bakiye ile remizlendirilmesi ve ecsâmla temsil edilmesi de yine onların belli ölçüdeki maddeci düşünceleri ile irtibatlandırılabilir.
Hâsılı sekînenin, İsrailoğullarına tâbût, Hz. Musa’ya yağmur, İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sav) meleklerin velvelesi, Üseyd b. Hudayr’a (ra) duman şeklinde ve daha başkalarına da başka şekilde tecellisi, herkesin ruh dünyasına göre değişik tecelli dalga boyunda zuhûr edegelmiştir. Ve her insanın, görmediği halde ruhun mevcudiyetine inandığı gibi, Rabb’isiyle arasındaki irtibatı ölçüsünde de hiç görmediği halde alâmetleriyle mevcudiyetine inanacağı bir sekîne tecellisi yaşaması her zaman mümkün görünmektedir.
[1] Bkz. Tevbe sûresi, 9/40 [2] Bkz. Bakara sûresi, 2/248
Seviyeli İnsanın Vasıfları 7 dk.
Güzel vasıfları fıtratımıza mâl etme hususunda nasıl bir yol izlemeliyiz?
İster ahlâk-ı âliye, ister ibadet hayatımıza ait hususlarda ciddiyet ve vakar, temkin ve itmi’nân insanı olmamız ve bu vasıfları fıtratımızın bir buudu haline getirerek, benliğimizle bütünleştirmemiz şarttır. Ne var ki, bunu elde edebilmek ve bu seviyeye çıkabilmek, çıktıktan sonra da onu koruyabilmek oldukça zordur.
Allah Rasulü (sav) bu vasıfları fıtratımızın bir buudu haline getirmek için bizlere yol gösterme istikametinde buyuruyorlar ki; Bu Kur’ân hüzünle inmiştir. O’nu okurken ağlayın. Şayet ağlayamıyor iseniz, kendinizi ağlamaya zorlayın.’ (İbni Mâce, İkame/176; Zühd/19). Yani Kur’ân’ı huzur-u kalb ile ve itmi’nan-ı nefisle okuyun. Bu tesbitten hareketle, yukarıda bahis mevzuu edilen vasıfları kazanmada önce sun’i adımlar atabilirsiniz. Yalnız bu, meselenin derinliğine vâkıf olmayan insanlar tarafından tenkid edilebilir. Ancak sizler O’na ulaşmak için çıktığınız bu yolda, böylesi şeylere takılıp kalmamalısınız.
Ahlâk-ı âliye adına zikredegeldiğimiz düşünceler içinde bazı misaller vererek mevzuyu biraz daha açmaya çalışalım. Az konuşma, güzel ahlâka ait prensiplerin -zannediyorum- başında gelir. Efendimiz’in beyanına göre çok konuşanın çok sakatatı olur. İşte bu çok sakatat da hiç farkına varılmadık şekilde insanı cehenneme götürür. Onun için Allah Rasulü (sav), kendisine soru sorulmadan ya da bir maslahat gözetmeden asla konuşmazdı. O’ndan bu dersi alan Sahabe-i izâm hazerâtı da hep aynı şekilde hareket ederdi.
Meselâ, sadakat kahramanı Hz. Ebu Bekir -sahih kaynaklarda şimdiye kadar rastlamadığım ama doğru olmasa bile, hiç yadırgamadığım ve yadırgamayacağım bir menkıbeye göre- ulu orta konuşmamak için ağzına küçük bir taş koyarmış; konuşması gerektiği zaman onu çıkartır, konuşur, sonra tekrar koyarmış. Evet, onun gibi bir temkin insanı, kendini zabt u rabt altına almak için böyle bir şey yapmış olabilir. Bu menkıbeye, sahih kaynaklara dayanarak hicretten sonra, Hz. Ebu Bekir’in Nebiler Serveri Hz. Muhammed’in (sav) yanında birkaç yüz kelimeyi geçmeyen konuşmaları mesned olarak gösterilebilir.
İnsan kalbî, ruhî ve fikrî hayatı adına bir şeyler anlatıyor, anlattığı şeylerle muhataplarının ufkunu açıyorsa, onun konuşmasında yarar vardır. Aksi halde, bütün konuşmaları israf-ı kelam cümlesi içinde mütalâa edilebilir. Rica ederim, akan bir derenin kenarında abdest alırken suyu israf etmemeyi emreden bir dinin, insan için sudan çok daha önemli cevher gibi kelimelerini israf etmesi nasıl caiz olabilir! Öyleyse hiçbir gereği yokken bir mânâ ifade etmeyen boş ve abes yere konuşmalara çok rahatlıkla sakıncalı nazarıyla bakabiliriz. Mesela; ‘Buradan taksiye bindik; Akhisar’a, oradan Balıkesir’e gittik. Balıkesir’in içinde iken bir tır yanımızdan geçti…vs.’ Böyle Dudu nineler gibi durmadan, hiçbir şey vaadetmeyen ve muhteva derinliği olmayan sözlerle laf ebeliği yapmak elbette mahzurludur. O halde yeme, içme, giyim ve kuşamda olduğu gibi, konuşmada da iktisadî olacak, şu tema, şu anafikir kaç kelime ile anlatılabilir, hesap edilecek ve öyle konuşulacaktır. Öyle konuşulacaktır ki, kat’iyen israf-ı kelâm ve bu suretle israf-ı zaman olmasın.
Zaten ehlullah ‘kıllet-i kelâm’, ‘kıllet-i taam’, ‘kıllet-i menâm’ diyerek insanın dünya ve ukbâ hayatı adına bu çok önemli üç meseleyi, kendilerine düstur-u hayat edinmişlerdir.
İşte böyle sözü tartarak, süzerek, ağızdan çıkacak her kelimeyi düşünceye vize ettirerek konuşma bir ahlâk işidir. İnsanın bu ahlâkı kazanabilmesi ve fıtratının bir parçası haline getirebilmesi de bir hayli zaman ve bir hayli çaba ister.
Bunun gibi, dünyevî hazları terkedip, cismanî meyillere karşı koyma mânâlarına gelen ‘zühd’ de bir ahlâk olarak çok önemlidir. Tasavvufta çok ciddi bir yere sahip olan zühdün genel çerçevesi, tasavvuf düşüncesinin bir ekol, bir mektep olarak ele alınmasından çok daha önceleri, Efendimiz (sav) tarafından bir ruh ve mânâ olarak belirlenmiştir. Üstad’ın konuya yaklaşımını da işin içine katacak olursak, ‘dünyayı kesben değil, kalben terk etme’, dünya ve mâfîhaya iltifat etmeme, dünyevî herhangi bir beklenti içine girmeden ve geride hiçbir şey bırakmadan ahirete intikal edebilme anlamında bir zühd, her mü’minin hele hele günümüzde bu kudsî dâvâya gönül vermiş hizmet erlerinin vazgeçilmez bir vasfı olmalıdır.
Başlangıçta mal-menal, makam-mansıb, şöhret vs. bütün yönleriyle dünyaya karşı böyle bir tavır belirleme çok zor olabilir. Ama bu düşünce, küçük şeylerden başlayıp büyük şeylere doğru işletile işletile bir gün gelir ki, insanın lâzım-ı gayr-i mufârıkı olur. Yani insan, ‘bugün bir elbisem var, ikinci bir elbisem olmasına gerek yok. Aksi halde yarın üçüncüsünü, dördüncüsünü ister ve bu ahlâk bir gün bütün hayatımı sarar’ diye düşünmeli ve bu mânâda peygamber ahlâkı olan zühdü işlete işlete onu hayatına mâl etmelidir.
Güzel ahlâka ait bu iki örneğin yanı sıra ciddî olma, gözünü haramdan sakınma, kibire girmeme gibi daha nice vasıflar sayılabilir.
İbadete gelince; mesela namaz. Namazı öncelikle vaktinde edâ etmekten başlayıp, onu duya duya, âdeta yudumlaya yudumlaya kılma da, aynı şekilde bir temrinat meselesidir. Yani insanın namazını sırtından bir yük atıyorcasına kerhen kılması değil de, Allah’ın icabet kapılarını kendisine açabilecek bir seviyede aşk ve şevkle, duya duya kılması elbette birden ulaşılabilecek bir zirve değildir. Fakat insan, onu da işlete işlete fıtratına mâl edebilir; daha doğrusu etmek zorundadır.
Netice itibarıyla; insan, hayatının bütününü nefsinin serazad arzu ve isteklerine rağmen, iradesinin hakkını vererek yaşamalıdır. Bunun için de insanı insan yapan vasıfları, Kurân’ın ve Sünnet’in rehberliğinde, fıtratının bir parçası haline getirmeli ve onları hayatına hayat kılmalıdır.
Seviyeli Temsil 12 dk.
Müslümanlar, dinleri hak olmasına rağmen niçin başka devletlerden geri kalmıştır?
Evet Müslümanlar bugün pek çok sahada, bilhassa batılı ülkelerin hemen hepsinden geri kalmış durumdadırlar. Bu bir vâkıa olarak doğrudur. Bunun pek çok sebebi vardır; ama zannediyorum en başta Kur’ân’ı doğru anlayıp seviyeli temsil edememeleri gelmektedir. Daha başka sebepler üzerinde de durulabilir ama bana göre tedennî sâiklerinin başında bu gelmektedir. Allah’ın (cc) yüce kelamını ruhumuza mâl etmede, yaşamada, hayatımıza hayat kılmada gösterdiğimiz gevşeklik bugünkü durumumuzu netice vermiştir. Bir zamanlar, Kur’ân’ı olduğu gibi anlayıp tam temsil eden insanlar, dünya çapında başarılar elde edip, hemen her alanda zirveleri tutmuşlardı. Başta 4 büyük râşit -doğruyu bulmuş, doğruyla kaynaşmış ve bütünleşmiş, Allah Resûlü’nün hilâfet yanının temsilcileri- halifeler, bunların başında gelir. Daha Hz. Osman (ra) döneminde Hazar Denizi aşılmış, Amuderya’ya varılmış ve Aral gölü çevresi huzurun soluklandığı, ilmin yaygınlaştığı bir ideal bölge haline gelmişti. Bütün bu baş döndürücü gelişme ve ilerlemeler, 10-15 sene gibi kısa bir zaman içinde gerçekleşmiş oluyordu. Çünkü bu dönemde temsil vazifesi bihakkın yerine getiriliyordu. Daha sonraları Emevî-Abbasi, Selçuklu-Osmanlı gibi devletler bu süreci belli ölçüde devam ettirdiler.
Hâsılı, mesele gelip İslâm adına bilinmesi gerekli olan şeylerin bilinmesine, idrak edilmesi ve hayata geçirilmesi zarûrî olan hususların kavranıp yaşanmasına bağlanmaktadır. Zannediyorum Müslümanlar, bunları yapamamanın cezasını çekiyorlar bugün. Tarihin şehadetiyle sâbittir ki; bugüne kadar zamanın aşındırıcı dişleri arasında çiğnenmemiş ne bir millet, ne bir toplum, ne bir devlet ve ne de bir medeniyet vardır. Şimdiye kadar ne büyük devletler, ne muhteşem imparatorluklar ve ne medeniyetler o gaddâr u devvârın dişleri arasında öğütülüp gitmişlerdir de bunu kimse durduramamıştır. Evet, herkes, her toplum, her millet bir gün mutlaka mîâdını dolduracak ve yok olacaktır. İkbâlleri idbarlar takip edecek ve bir bir gelenler bir bir gidecektir. Ancak birinin talih yıldızı sönerken, bir başkasınınki parlayacak ve bu şekilde ölüm ve doğumlar birbirini takip edip duracaktır. Bu Allah’ın (cc) bir kanunudur. İnsanlar ve medeniyetler doğarlar, büyürler ve ölürler. Biz de bir mânâda, eski şartlar çerçevesinde mîâdımızı doldurmuş sayılırız.
Öte yandan; 8-10 asırdan beri, milletimiz bir kısım kâfir ve zalimler tarafından sürekli baskı altında tutulmakta ve gelişip inkişaf etmesine fırsat verilmemektedir. Evet, şu 8-10 asırlık tarihimiz itibarıyla bizler, İslâm’ı temsile çalışırken, korkunç bir taassup ve yobazlıkla gelip gelip bize toslayan bir düşman cephe vardı ki, hiçbir zaman ellerini yakamızdan çekmediler. Tek başına bir milletin bütün bunlara mukavemet etmesi ise çok zordu. Bakın, Haçlı seferleri başladığı günden itibaren, hiç durmadan gelip gelip üzerimize çullandılar. Biz 3-4 asır sürekli bunları göğüsledik. Sonra Devlet-i Âliye ile uğraşmaya başladılar; hatta onun içine sızıp bu koca milleti paramparça ederek birbirine düşürdüler.. yer yer içimize ırkçılık mülâhazaları atarak, Türk’ü Kürd’e, Kürd’ü Boşnak’a, Boşnak’ı Arnavut’a vurdurdu ve herkesi birbirinin kurdu haline getirdiler. Çekip giderken de geride bir sürü virüs bıraktılar. Bütün bu olumsuzlukları da geri kalışımızın sebepleri arasında zikredebiliriz.
Entelijansiyamızın gafleti de, geri kalışımızın önemli sebeplerinden biridir. Buna münevver körlüğü’ de denebilir. Evet bir dönemde, biz de ilim, teknik ve teknoloji açısından aydınlanma mülâhazasıyla dışarıya bir hayli insan göndermişiz. Ancak gidenlerin çoğu gittikleri yerlerde mahiyet değiştirmiş, fıtrat ve karakter dejenerasyonuna uğramış, hatta bunlar arasında milletini, tebaasını değiştirenler bile olmuş.. ve sonra bu çarpık beyin gücü hiç de arzu edilmeyen bir seviyeye ulaşmış ve koskoca bir millet üç-beş maceraperestin gadrine uğramıştır.
Bu konuda Bediüzzaman’ın yaklaşımları da çok dikkat çekicidir. Onun bu konudaki düşüncelerini özetlemede yarar var: O, bizim geri kalışımız ve başkalarının ileriye gitmesini, bize ait bir kısım kusur ve seyyielere bağlar. Bunu biraz daha açalım; her mü’minin her sıfatının mü’min olması şart değildir. Bazı mü’minlerde kâfir sıfatları bulunabilir. Her kâfirin de her sıfatı kâfir olmayabilir. Bazı kâfirlerde mü’min sıfatlarının bulunması mümkündür. Meselâ tembellik bir kâfir sıfatıdır. Kahvehaneleri doldurup sabahtan akşama kadar oturmak da öyle. Sistem ve yöntem bilmemenin de mü’mine yaraşır yanı yoktur. Bir mü’min namaz kılıyor, oruç tutuyor olabilir; ama eğer o, kahvehanelerde zaman öldürüyor, sistemden, yöntemden de haberi yoksa, mü’min evsafı adına onu olumlu kabul etmemiz mümkün değildir. Allah’ın ilk emri ‘Oku’ (Alak, 96/1) iken, okumadan nefret etmek bir kâfir sıfatı olsa gerek…
Şimdi gelin bir kâfir düşünün ki, hayatını disipline etmiş, program altına almış ve öyle metodlu çalışıyor ki, bir dakikasını bile zâyi etmiyor. İşte bu kâfir, bir mü’min sıfatını hâiz sayılır. O, bir durakta otobüs beklerken kitap okuyorsa mü’mince bir iş yapıyor demektir. Eğer Allah (cc), insanların ihraz ettikleri vasıflara göre hüküm veriyorsa -ki veriyor- kâfirde bir mü’min sıfatı olduğu takdirde onu galip kılması âdet-i sübhâniyesinin gereğidir. Tabiî, kâfir evsafıyla ittisaf etmiş bir mü’min için de bunların aksi söz konusudur.
İkinci olarak, Bediüzzaman yaklaşık şu mütâlâayı serdeder: İnsanları hak bir hedefe götüren vesileler de hak olmalıdır. Aksi halde maksadın aksiyle tokat yenilir. Aksine eğer hakka ulaşma adına batıl vesileler değerlendiriliyorsa, meselâ, insanlara İslâm adına bir şeyler anlatalım denirken, kitle ruh hâletinden istifade etme gibi batıl bir yola tevessül ediliyor, propaganda gücüne dayanılıyor ve insanlar aldatılıyorsa, böyle bir yolda başarıların devamı imkânsızdır. Bu yüzden, Allah’a giderken, attığımız her adımın, O’nun rızası dairesinde olup olmadığına fevkalâde dikkat etme mecburiyetindeyiz.
Biraz daha açabiliriz: Birkaç asırdan beri Müslümanlar, hakka, hakikata giderken, hep batıl yolları, batıl sistemleri denemişlerdir. Allah da (cc) maksatlarının aksiyle onları sürekli tokatlamıştır. Diğer yandan Müslümanlar arasında uzlaşmacı olacağımıza hep uzaklaştırmadan yana olmuşuzdur. Hâlbuki tevfîk-i ilâhînin en büyük teminatı ve bizim Allah (cc) katında kabul gören en büyük fiilî duamız, ittifakımızdır. Hakk’ın hatırı âlîdir. Meşrep ve mizaç farklılıkları fıtratın muktezasıdır. Öyleyse hemen şunun-bunun aleyhinde olmamak ve onunla uğraşmak yerine yapılan her hizmeti alkışlamak mü’min olmanın gereğidir.
Bu konuda üçüncü husus da Allah’ın kanunlarına riâyet meselesidir. Allah’ın (cc) iki çeşit kanunu vardır. Bunlardan biri, kâinatta cereyan eden ve fizik, kimya, astronomi, astrofizik, biyoloji ve tıp gibi değişik ilimlerin esaslarını teşkil eden kanunlardır. Buna ‘kâinat kitabı’ da diyebiliriz. Bu kitap bir bakıma sessizdir, fakat dilinde binbir nağmenin tesiri gizlidir.
İkincisi; nebiler vasıtasıyla Allah’ın bize gönderdiği kanunlardır ki, bizde Kur’ân, diğer peygamberlerin elinde de Tevrat, Zebur, İncil gibi kitaplardan ibarettir. İşte bu iki kitabın da bilinmesi ve hükümlerine riayet edilmesi şarttır. Ekseriyet itibarıyla, kâinat kitabını okuyup değerlendirmenin mükâfatı dünyada verilegelmiştir. Kur’ân’a uymanın mükâfatı da ahirette. Binaenaleyh mü’minler, Kur’ân’ın sadece ibadet ü taata müteallik meselelerine uyuyorlarsa, mükâfatsız kalmayacaklar ama bu, ahirette olacaktır. Başkaları kâinat kitabını okuyor ve onun kanunlarına riayet ediyorsa onun mükâfatı da dünyada verilecektir. Hem dünya hem ukbâ muvaffakiyetlerine gelince; bu da her iki kitabı aynı seviyede okuyup anlamaya bağlıdır. Aslında bu iki kitap, bir hakikatın iki yüzünden ibarettir. Her ikisinde de aynı el ve aynı kudret vardır. Kâinatı, çeşitli zenginlikler ve derin muhtevasıyla bir kitap, bir meşher haline getirip önümüze seren Cenâb-ı Hak -tabir-i câizse- aynı zamanda onu bir de Kur’ânıyla seslendirmektedir. Hatta O, kâinat kitabının bir parçası olan bizleri de yine Kur’ân’la bize anlatıyor. Câzibe-dâfia, infilak, nümüvv kanunları çerçevesinde, bütün varlıkla alâkalı bize neler ve neler anlatıyor.! İşte bu iki kitaptan herhangi birindeki bir eksiklik, bize telâfisi imkansız nelere ve nelere mâl olagelmiştir…
Şimdi yeniden konuya dönelim: Bugün bazı Müslümanlar, belki Kur’ân’ın ibadet ü taata müteallik meselelerini biliyorlar ama; şeriat-ı fıtriye veya âyât-ı tekviniyeyi, yani kâinattaki câri kanunları bilemiyorlar; bilip uygulamaya koyamıyorlar. Onun için de sürekli mağlubiyet ve hezimet tokatları yiyip duruyorlar. Kâfirlere gelince, onlar Kur’ân’ın dünyaya ait meselelerini, hayata geçirebildiklerinden her zaman mükâfatlarını alabiliyorlar. Öyleyse bizler her iki kitabı da aynı seviyede, mütâlaa edip hayatımıza hayat kılmakla, hem dünya hem de ukba saadetine namzet olduğumuzu düşünce ve tavırlarımızla isbat etme mecburiyetindeyiz.
Son bir husus da, 19. asırda üst üste yaşadığımız hezimetlerdir. Evet bu yıllarda biz sürekli, içte ve dışta sırtımızdan hançerlendik ve iki büklüm olduk. Aslında bu bir bakıma Müslümanların uyanmasına vesile olmadı da değil. Müslümanlar inançlarını bütün dünya karşısında en üst seviyede temsil edecek ve dinlerini bütün dünyaya bir kere daha duyuracak kıvama gelmişti. Hâlbuki 18. asra girerken, batıdaki baş döndürücü değişmeler karşısında, insanımız şaşırıp kalmıştı. İhtişam dönemini çoktan unutmuş, millî hisleri sarsılmış ve mâzisiyle bütün bütün kopuk hale gelmişti. Dolayısıyla o günün insanı kendi çağı ile kat’iyen hesaplaşamazdı. Bize gelince, zannediyorum aynı şeyler bizler için de geçerli. Bakın 21. asrın eşiğinde bulunuyoruz ama teorik seviyede dahi olsa hâlâ kendimize ait, herhangi bir konuyla alâkalı hiçbir sistem geliştiremedik. Sağlam bir iktisadî sistem kuramadık. Pozitif ilimleri bütün bütün ihmal ettik. Bari şimdilerdeki şu kıpırdanışı değerlendirebilseydik. Gece-gündüz çalışarak, okuyarak, düşünerek ve çağı kavramaya çalışarak… Bunu başarabilirsek bir taraftan Rabbimize karşı iştiyâkımız, sevgimiz ve inancımızla kanatlanacak, diğer taraftan Allah’ın kâinat kitabı içinde araştırmalar yapıp, elde ettiğimiz neticeleri hayata geçirebileceğiz. Bunları gerçekleştirdiğimiz takdirde 21. asrı yaşadığımızdan söz edilebilir; yoksa kendi kendimizi aldatmış oluruz.
Sıla-i Rahim ve Ömür Uzatılması 6 dk.
Hadis-i şeriflerde sıla-i rahimin ömrü uzatacağı beyan ediliyor. Bunu nasıl yorumlayabiliriz?
‘Nesebinizden sıla-i rahim yapacaklarınızı öğrenin. Zira sıla-i rahim akrabalarda sevgi, malda bolluk, ömürde uzamadır.’ Buharî ve Tirmizi’nin rivâyet ettiği bu ve bunu destekler mahiyette başka hadislerde, sıla-i rahimin ömrü uzattığı beyan edilmektedir.
Ömrün uzaması ile ilgili olarak Seyyidina Hz. Âdem ve Hz. Davut arasındaki ömür teâtisi (alış-verişi) gösterilebilir. Kader levhalarında ömrünü az bulduğu Hz. Davut’a, kendi ömründen 40 sene veren Hz. Âdem, Hz. Davut’un 80 yıl yaşamasına vesile olmuştur. Kur’ân’da bulunmayan bu mesele, Kur’ân’dan sonra mühim iki kaynak olan Buharî ve Müslim’de anlatılıyor.
Bunun dışında öteden beri ehlullah arasında ömrün birbirine verilmesi meselesi de mütearef bir konudur. Kanatimce bu mesele ancak, verenin ve alanın ruhî dokularının uyuşması, aynı frekansı paylaşmaları ve Allah’ın bu fiilî ve kavlî duaya meşietiyle cevap vermesiyle gerçekleşebilir.
Her isteyenin veremeyeceği gibi, her isteyenin de alamayacağı bu alış-verişte netice itibarıyla ‘illet-i tâmme’nin gerçekleşmesi ve Cenâb-ı Hakk’ın o mevzuda iradesinin taallukuna bağlıdır. İhtimal sıla-i rahim yapılınca o illet tahakkuk ediyor ve Allah ömrü uzatıyor.
Ömür uzamasının bir başka tevili de şöyle olabilir; Cenâb-ı Hak insanın yaptığı şeyleri bereketlendirip, nemalandırarak o insanın hayatını uzun bir ömür yaşamışçasına bereketlendirebilir. Şayet ömrün uzaması esprisi, insanın âhiret hesabına yönelik kazancıyla değerlendiriliyorsa, bu durumda insan âhiret adına çok kazanmış demektir. Mesela bunlardan birisi Kadir gecesidir ki, bin aya bedel olduğu ifade ediliyor. Eğer insan o gecede, o İlâhî teveccühü yakalarsa, sanki seksen sene yaşamış gibi olur. Bu, o insanın ömrü uzasaydı ve seksen sene de yaşasaydı işte o kadar sevab kazanacaktı demektir. Sadakanın, hasenatın, sıla-i rahimin ömür uzatması da bu şekilde olabilir.
Ömrün uzatılması meselesinin niçin sıla-i rahime tahsis edildiği hakkında şunlar söylenebilir; günümüzde en çok gadre uğrayan İslâmî prensiplerden biri de hiç şüphesiz yakın akrabanın unutulmasıdır. Evet, derecesine göre yakınların yer yer ziyaret edilmesi; onlarla aramızda vuslatın sağlanması; başta anne-baba, anne-babanın evlatları, sonra kardeşler, nene, dede; anne menzilinde dayı-teyze, baba menzilinde amca-hala gibi yakınların, anne-babaya karşı bile saygının çok ciddi sarsıldığı bir dönemde görülüp gözetilmesi mevzuu çok önem arz etmektedir.
Hz. Hatice validemiz çok akıllı bir kadındır ve o sanki bir peygambere zevce olmak için yaratılmıştır. Efendimizle ilk vahyin heyecanını paylaştığı dönemde bu büyük kadın, peygamberimizin, Cebrail (a.s.)’den ilk âyetleri aldıktan sonra ‘kendimdem korkuyorum.’ demesine mukabil; ‘Hayır ebediyen Allah seni zâyi etmeyecektir. Şüphesiz sen sıla-i rahim yapıyor, ihtiyacı olanın elinden tutuyor, yoksula bakıyorsun…’ der.
Hz. Hatice validemizin bunu demesi, Varaka b. Nevfel’in de bu istikamette bir mütalâada bulunmasından anlaşılıyor ki, sıla-i rahim, o toplumda zor yapılan ve talip olunan bir şey. Hz. Ebû Bekir, Efendimiz’e yapılanlar karşısında O’na sahip çıkarken, ‘Senin gibi, fakirin, yoksulun elinden tutan, sıla-i rahim yapan birine bu yapılmaz’ diyor. Ve yine komşulukla korumaya almak istediğinde, Kureyş’e karşı sıla-i rahimi referans olarak veriyor. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki sıla-i rahim o dönemde de herkes için gâye-i hayâl ve çok önemli bir şey…
Bir diğer yanıyla tarihte, pederşâhî, cedşâhî, ceddü’l-cedşâhî aile şekillerini görmek mümkün. Eskiden bizim toplumumuz da öyleydi. Bir baba-anne veya dedenin etrafında dünya kadar gelin ve evlat bulunurdu. Hâlâ bazı yerlerde de bu vardır. Bunlar aslında toplum molekülünün düşük çapta hücreleri gibi şeylerdir ki, ne kadar sağlam, sıhhatli, birbiriyle irtibat içinde olurlarsa o kadar sıhhatli bir toplum meydana gelir.
Türk toplumunda genel toplum değerleri çok târumâr olmuştur. Bu ülke âdeta toplumun değerleri açısından Akif’in: ‘Harab eller, kimsesiz çöller, başsız ümmetler, emek mahrumu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar…’ ifadelerinde kendini bulmuştur. Fakat Türk toplumunun aile yapısı bu üst üste gelen handikapları aşmamıza yardım etmiştir. O dönemde mektep bozulmuş, din tezyif edilmiş, muallim Allah’ın yerine konmuş; sokak bozulmuş, gazete ve mecmua dine hücum eder olmuş.. evet bütün bunlara rağmen bu toplum hâlâ ayakta ise zannediyorum o da işte bu sağlam aile yapısındandır.
Böyle acımasızca tahrip edilen bir cemiyetin tamirinde sıla-i rahimin rolünün çok büyük olduğuna inanıyorum ben. Dolayısıyla toplumu oluşturan hücreler, o hücreye esas teşkil eden atomlar, birbirlerine alabildiğine yakın olmalı. Herkes en dar daireden en geniş daireye kadar yakınlarını ziyaret edip, ihtiyaçlarını gidermeli, dertlerini dinlemeli ve karâbetin hakkını vermelidir.
Sohbetlerde İlk Hazırlık 10 dk.
Büyüklerin sohbet meclislerinden âzamî derecede istifade edebilmek için ne tür kalbî ve ruhî hazırlıklar gerekir?
Bu meseleyi birkaç açıdan ele alabiliriz:
1. Soruda bahsi geçen kutlu zatların sohbetlerinden istifade edebilmek için önce o şahsa güven ve itimadın tam olması gerekir. Aksi hâlde büyüklük psikozlarıyla, kibir, gurur ve çalım içinde ve herkese, her şeye tepeden bakarak sohbete katılmakla insan hiçbir şey elde edemez. Hatta “Vakit kaybı olacak ama ne yapayım, falanı kıramadım…” şeklindeki düşüncelerle iştirak edilen bir sohbetten insanın istifade etmesi mümkün değildir.
Evet, Kur’ân bu küllî hakikati anlatırken diyor ki: “Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri âyetlerimden uzaklaştıracağım.” (A’râf sûresi, 7/146) Evet, yeryüzüne sağanak sağanak, Allah’ın varlığıyla, birliğiyle alâkalı âyetler akıverse, kibirlenen, böbürlenenlerin bunlardan istifade etmesine imkân yoktur. Bir yerde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, “Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse Cennet’e giremez.” buyurarak bu hakikate parmak basar. Evet, kibir ve gururla âlûde bir insanın, yani Allah’a ait “izar” ve “ridayı” kendine aitmiş gibi kullanan bir kişinin imana uyanması, imanî hakikatlerden istifade edebilmesi imkânsızdır. Zira Allah’a ait azamet ve kibriya gerçeği, asliyetinin gereği olarak, zıllıyet küstahlığını cezalandırır. Allah’ın cezalandırdığı birisi ise, imandan tam nasibini alamaz ve imanlıların yurdu Cennet’e giremez.
2. Haddi tecavüz etme de sohbetten istifadeye mâni hususlardandır. Ne var ki, haddi tecavüz, insanlara zulüm şeklinde olabileceği gibi, kendini has veliler şeklinde görme suretiyle de olabilir. Hatta bir adım daha ileri giderek kendisinde keşf ü keramet olmadığı veya ezvak ve mevâcidi bilmediği için, o velileri kendi seviyesine indirme şeklinde de tezahür edebilir. Yani “Onlar da benim gibi insanlardır. Onların sık sık bahsettikleri keşif, keramet, zevk… vs. şöyle şöyle de yorumlanabilecek türden şeylerdir.” diyerek bunların inkârına gitme de mahrumiyet sebebidir. Aslında böyle bir anlayış günümüzde, AIDS ölçüsünde tehlikeli bir hastalıktır. İmam Âzam’ı, Şah-ı Geylanî’yi, İmam Rabbanî’yi kendi seviyesine indiren bir insanın, onların füyûzât, yümün ve bereketlerinden istifade etmesi mümkün değildir.
Ayrıca bu düşünce, insanın yol almasına ve belli bir seviyeye ulaşmasına da mânidir. Zira böyle birinin önünde seviyeli örnek alınacak kutlu zatlar yoktur ki, onları yakalamak, onlara ulaşmak için gayret göstersin. Daha açık bir ifadeyle “İmam Âzam da kim? Bu dönemde olsaydı ben onu ikna ederdim.” veya “İmam Rabbanî, Şah-ı Geylanî de kim oluyor ki?” zihniyetinde olan insanlarda gaye-i hayal olmadığı için, bunlarda zihinler benlik kesilir ve her şey enaniyet (ego) etrafında döner. Her şeyini kendi benliği etrafında örgüleyen bu tür insanlar, kendilerini aşamaz ve kendilerinden başka hiçbir şey göremezler. Artık isterseniz siz böyle bir insana, nefsinin altında kalıp ezilmiş “nefiszede”, enaniyetinin öldürücü yumrukları altında kalmış “enaniyetzede” diyebilirsiniz.
Bu tür insanların, bırakın şunun bunun sohbetinden istifade etmesini, Sultanlar Sultanı, İnsanlığın İftihar Tablosu Hz. Muhammed Mustafa’dan (sallallâhu aleyhi ve sellem) istifade etmesi bile düşünülemez. Hatta böylelerine, Cenâb-ı Hakk’ın envar-ı kudsiyesi bile açılmaz, muhalfarz açılsa da, o bundan istifade edemez, hatta feyz-i akdese giden yol onun kalbine bağlansa dahi bir adım mesafe alamaz.
Evet, “Herkesin istidadına vâbestedir âsâr-ı feyzi”; altın değerinde anonim bir sözdür bu. Herkesin âsâr-ı feyzden istifadesi, istidat ve kabiliyetine göredir.
3. İnhiraf da bu tür sohbetlerden istifadeyi engeller. İnhiraf, kenardan, köşeden bakma, çevreyi miyop görme, bir şeye takılıp kalma, köhneleşmiş zihniyetinin ya da şartlı bakışının tesirinden kurtulamama demektir. Bediüzzaman’ın Mesnevi’sinde dediği gibi, tavus kuşu yumurtadan çıkıp, o elvan elvan göz kamaştırıcı hâliyle salınıp durmasına rağmen, miyop bakışlılar, bu güzelliği görmez de, bu kuş şu yumurtadan çıktı derler. Yani yumurtaya takılıp kalırlar.
Evet bu, çok ciddî bir inhiraf ve yanılmadır. İşte, İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) gerek Ebû Cehil, Ebû Leheb gibi muasırlarının, gerekse daha sonra gelenlerin istifade edememesinin en önemli sebebi bu olsa gerektir. O, bütün insanlığı nura boğacak bir mesajla gelmiş, bataklıkta çırpınan insanlığı hakikî mânâ ve mahiyetine uyarmış, varlığın yüzüne bir nur çalmış ve o nurla bize onun gerçek yaratılış sebebini öğretmiş, geleceğin –inançsızların dediği gibi– karanlıklar içinde olmadığını anlatmış… ve daha yüzlerce, binlerce hakikati gönüllerimize duyurmuş; ama gel gör ki, onlar bu küllî hakikatleri hiçbir zaman görmemiş, görememişler; görememişler de, “Niye Velid b. Muğire, niye Urve b. Mesud değil de Ebû Talib’in yetimi?” demişler. “Niye çok kadınla evlendi?” vs.’ye takılıp kalmışlardır. Hâlbuki “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar. Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.” (Zuhruf sûresi, 43/32) âyetince peygamberlik taksimini yapan ve bunu Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) lütfeden Hz. Allah’tır (celle celâluhu).
Bediüzzaman da bu inhiraflı bakışlardan nasibini almış zatlardandır. Ne var ki bunun zararı, Hz. Bediüzzaman’a değil, ona bakan ve bu gözle değerlendiren kişilere dokunmuştur. O bir okka balı arkadaşları ile aralarında eşit olarak paylaşan ve ardından “Onlar kendi hisselerine düşen balı civanmertlik duygusu ile, iki-üç günde yiyip bitirdiler. Ben ise hisseme düşeni bütün Ramazan-ı Şerif’te, birer kaşık da onlara vermek suretiyle kullandım. Hem ben hem onlar balsız kalmadı.” diyen insan. O “Şu sakoyu (palto) eski olarak 300 kuruşa aldım ve 10 yıldır giyiyorum.” diyen insan. O, içinde üç-beş şehriyenin bulunduğu sözde şehriye çorbasının suyunu içerek karnını doyuran ve tanelerini aç karıncalara veren insan. Evet, “İktisatta bereket vardır. İsraf ise bereketin kesilmesine sebeptir.” diyerek bunu hayat düsturu olarak kabul eden insandır o.
O, böyle biri ama, bir gün miyop bakışlı bir gazete onun hakkında şunları yazıyor: “Bediüzzaman’ın evine yapılan baskın neticesinde, bir torbanın içinde birçok yumurta kabukları çıktı.” Eğer haber doğruysa, Bediüzzaman’ın tarz-ı telakkisine göre gayet normaldir bu. Kendisine yumurta veren tavuğa ve verdiği yumurtaya saygısı sebebiyle yapmıştır bunu. Rica ederim o öyle bir insan ki; “Bana her gün yumurta veren tavuğun 5-6 aylık bir yavrusu vardı. Annesi yumurtadan kesilince, o yumurtlamaya başladı. Kış gününde beni yumurtasız bırakmadı. Öyle mübarek hayvanlardır bunlar…” der, tavuğa bile böyle bakar.
Ben hayatımda gerçekten mübarek olarak yaratılan insanların en mübareğine bile böyle yaklaşan az insan tanıdım. Ama, ona bakın ki, tavuklarını mübarek olarak nitelendiriyor. Ve yine o, “Tavuğumun tüylerinden birini koparmaya gelseler, bana bir ay hapis cezası verin, fakat tavuğumun tüylerine dokunmayın!” diyecek kadar incelerden ince bir zattır.
İşte böylesi vasıflarla serfiraz bu insan, ihtimal o yumurta kabuklarını bir yere gömmek için küçük bir torbanın içinde saklıyordu. Ama gelin görün ki, miyop bakış, çarpık düşünce meseleyi şöyle değerlendiriyor: “Bu zâhiren yemiyor gibi gözüküyor ama, bir okka balı olduğuna göre veya birçok yumurta kabuğu evinde çıktığına göre, demek ki bizi aldatıyor…” Ve işte bu kabîl bir inhiraf ve küçük şeylere takılıp kalma, onların Bediüzzaman’dan ve eserlerinden istifade etmelerine mâni olmuştur.
Evet, bir kırık plak gibi duygu ve düşüncesi ile inhirafa açılmış insanların, İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) istifade edemediği gibi, İmam Gazzâlî, İmam Rabbanî, Şah-ı Geylanî, Mevlâna Halid, Bediüzzaman… ve emsali şahsiyetlerden istifade etmeleri de imkânsızdır. Öyleyse bir insanın büyüklerden istifade edebilmesi ve anlatılanların onun kalb ve kafasında mâkes bulması için eğri büğrü duygulardan sıyrılması, şartlanmışlığı, kibiri, kendini beğenmişliği ve tecavüzün her çeşidini bırakması lâzımdır.
Bakınız Asr-ı Saadet’e, Ebû Cehil en azından Halid b. Velid kadar akıllı bir insandı. İkisi de Benî Mahzum oymağından ve amca torunları. Fakat biri kibrine, gururuna, inhirafına takılıp kalıyor ve bu surette kapının öbür tarafında kalarak esfel-i safilîne sukut ediyor. Diğeri ise tevazu ve mahviyetinin kanatlarında “evc-i kemal-i insaniyet”e çıkıyor, Raşid Halifeler arkasında yer alıyor ve a’lâ-yı illiyyîne yükseliyor.
Netice itibarıyla büyüklerin sohbetlerinden kâmil mânâda istifade, önce inanma, her türlü tecavüzden sakınma ve inhirafın her çeşidinden tecerrüt etmekle mümkündür.
Son Semavî Afetlerin Anlattığı 9 dk.
Son zamanlarda meydana gelen semavî ve arzî felaketler ―Allah korusun― daha büyük felaketlerin bir öncüsü müdür, yoksa onlara karşı bir paratoner midir?
Bu soruya cevap vermeye geçmeden önce musibet nedir, kime ne ifade eder ve nasıl değerlendirilmelidir… gibi hususlar üzerinde durmak gerekir.
Doğrusu, musibet ister yangın, ister sel, ister deprem ve isterse heyelan olsun, onun bir mânâ ifade etmesi, sadece ve sadece inanmış insanlar için söz konusudur. İnkâr, dalâlet, küfran ve gaflet içinde yuvarlanıp giden, Kur’ân’ın ifadesiyle “Kör, sağır ve dilsizler” (Bakara sûresi, 2/18, 171) ufkunda yaşayanlar için musibetler uyarıcı bir mânâ ifade etmezler. Onun içindir ki, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Mü’minin durumu şayan-ı takdirdir. Niye olmasın ki; onun her işi hayırdır ve bu da mü’minden başkası için müyesser değildir. O, neşe ve sevinç ifade eden bir duruma mazhar olunca şükreder; bu onun için bir hayır olur; herhangi bir sıkıntıya maruz kaldığında da sabreder, bu da yine onun için hayır olur.” hadisleriyle bu önemli hususa işaret buyurmaktadır.
O hâlde zelzele, yangın, sel veya Güneydoğu bölgemizdeki terör vs. hepsi inanan insanlar için pek çok mânâ ifade etse de, kör, sağır ve dilsizler için anlamsız sayılırlar.
Bu hakikati böylece tespit ettikten sonra, geçelim suale cevap teşkil edecek hususlara:
1. Başımıza gelen semavî ve arzî musibetlerin niçin ve nedenlerini kavrayabilmek bir ölçüde “te’vil-i ehâdîs”i bilmeye bağlıdır. Yusuf sûresinde geçen bu tabiri her ne kadar bazıları, sırf rüyaların yorumu şeklinde ele alsalar da, rüya tabirlerinin yanında onun bir diğer anlamının da eşya ve hâdiselerin akışından çıkarılan mânâlar olduğunda şüphe yok. Yani “te’vil-i ehâdîs”, Cenâb-ı Hakk’ın varlığı ve birliği adına eşya ve hâdiseleri sürekli tetkik ederek, değişik istinbatlarda bulunma, هَلْ مِنْ مَزِيدٍ “Daha yok mu?” ufkunda dolaşarak onları didik didik etme, böylece Allah’a olan imanını sürekli artırma.. muhabbetullaha, zevk-i ruhanîye ulaşma.. tasavvufî yaklaşımla “seyr ilallah”da bulunma anlamlarına da gelir.
İşte bu çerçevede, son günlerde cereyan eden felaketlerde ilâhî ikazın sezilmesi çok önemlidir ki, bunu böyle anlamak da te’vil-i ehâdîsin bir yanı olsa gerek… Dolayısıyla yangın, sel, heyelan, patlama ve diğer bütün musibetleri, bu ülke insanına Cenâb-ı Hakk’ın bir ikazı, bir tembihi olarak değerlendirmek, eşya ve hâdiselere mü’mince bir bakışın sonucu olsa gerek. Tabiî, musibet televvünlü bu ikazlar, bizler için hep rahmet buudunda cereyan etmektedir. Yani dış görünüş itibarıyla bunlar her ne kadar şer gözükse de, varlığın perde arkası ve neticesi itibarıyla hayırdır. Ne var ki, bunları herkesin sezmesi ve kavraması da âdeta imkânsızdır.
Meselâ, Rihter ölçeğine göre 3 derecelik bir deprem olur. Bununla önce birçok insan, Rabbiyle olan münasebetleri açısından teyakkuza geçer. Sebeplerin bütünüyle sukût ettiği o hengâmda ve onu takip eden günlerde, müsebbibü’l-esbab olan Allah’a öyle bir yönelir ki, o yönelişte “sırr-ı tevhid” içinde “nur-u ehadiyet” tecellî eder. Ve sanki bu yönelişiyle herkes, Allah ile direkt telefonla görüşüyor, konuşuyor gibi olur. İşte böyle bir münasebet, bir “ân-ı seyyâle” bile sürse, insan onunla veli olabilir. Hatta o bir ân-ı seyyale, insana Cennet hayatını bile kazandırabilir.
Veya yine bu deprem vesilesiyle, günümüzün büyük problemlerinden biri olan çarpık şehirleşme, gecekondu, binaların statik hesaplamalarının iyi yapılmaması vs. gibi dünyevî hayatımızı ilgilendiren noktalarda gerek halk, gerekse idarî erkân çeşitli düzenlemeler içine girebilirler.
Bu itibarla denebilir ki; Rihter ölçeğine göre 3 derecelik bir deprem olduğunda, bazı binalar çatlamış, camlar kırılmış, eşya harap olmuş, hatta bazıları ölmüş olabilir; ölmüş olabilir ama yukarıda arz etmeye çalıştığımız sonuçlarıyla deprem yine de bizim için “mahz-ı hayır” sayılır. Bir diğer ifadeyle “şerr-i kalîl”e maruz kalınmış olur ama hayr-ı kesîre de birçok kapılar açılmış demektir.
Veya bir yerde sel felaketi olmuştur. Orada cezaya istihkakı bulunanlar cezasını bulmuş, istihkakı olmayanlar ise ölmüşseler şehit olmuş, zayi olan mal mülk de sadaka hükmüne geçmiş sayılır. Öte yandan bu vesile ile birçok insan da, ciddî bir teyakkuzla Rabbilerine yönelerek kurbet (Allah’a yakınlık) kazanmışlardır ki, zannediyorum bununla elde edilen yakınlık günde bin rekât namaz kılmakla bile elde edilemez.
Ayrıca bu vesile ile heyelanların önlenmesi adına mühendisler tarafından arazinin tetkiki, uzmanların, akademisyenlerin bu mevzuda teyakkuza geçmesi, gönüllü kuruluşların ve devlet erkânının bu işe sahip çıkması gibi güzel neticeler de elde edilir ki, bunlar bütünüyle mahz-ı hayırdır.
2. İlâhî ikaz olan bu hâdiselerde, kat’iyen teşe’üme (şerre yorma) gitmemelidir. Zira yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bunlar musibet de olsa, sonuçları veya melekût cihetleri itibarıyla rahmet buudunda tezahür eden ilâhî ikaz ve tecellîlerdir. Meselâ, Allah, bazen sizin ayağınıza bir diken batırır ve o dikenle sizi teyakkuza sevkeder ki, daha büyük, daha çok diken ayağınıza batmasın.
Kaldı ki kâinatta hiçbir hâdise tesadüf eseri değildir. Her şeyin zimamı ve her şeyin anahtarı O’nun elindedir. Her şey O’nun kader pergeline göre planlanmıştır ve mevsimi gelince de planlanan o şeyler yine O’nun meşîet ve kudretiyle sahneye konulmaktadır. Bütün bu olan biten şeylerde bizim irademiz sırf bir şart-ı âdi planında devrededir. Bu açıdan da, her zaman insan, iradesini hayra yönlendirmeli ve onu hayır cihetinde kullanmalıdır.
Netice olarak, başa gelen musibetleri değerlendirirken teşe’üm etmemeli, onların arkasındaki hayır perdelerini aralamalı ve sürekli iradelerimizi hayır istikametinde kullanarak Rabbimizle olan münasebetimize devam etmeliyiz.
3. Objektif olmadığı için, mânevî irtibatını tam ayarlamamış olan insanların, belki de anlayamayacakları, hatta itiraz edecekleri sübjektif bir değerlendirmedir bu. Bahsi geçen semavî, arzî belâ ve musibetlerle, neticede masum, bîgünah kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar ölüyor veya öldürülüyorlar ise, demeli ki, bunlar, tıpkı bir paratoner gibi belâları üzerlerine çekiyor ve umumî musibetlerin gelmesine engel oluyorlar…
Yalnız böyle bir yaklaşım, ledünnî ve ehlullahın keşfen görebileceği bir husustur. Evet, bu insanlar فَلَمَّا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ “İkisi de Hakk’a inkıyat edip teslim olunca O, kurban etmek üzere oğlunu yere serdi.” (Sâffât sûresi, 37/103) ruhunun temsilcileridir. Onlar İbrahim ve İsmail gibi, âdeta kurbanlık koyun misali boyunlarını Hakk’a uzatır, “Çal bıçağı!” derler. Veya:
Bir biçare âşığım ey yâr senden dönmezem
Hançer ile yüreğimi yar senden dönmezem
Ger Zekeriyya tek beni baştan ayağa yarsalar,
Başıma erre koy neccar senden dönmezem.
Ger beni yandırsalar, külüm ottan kavursalar
Toprağımı savursalar Settar senden dönmezem.
(Nesîmî)
derler.
İşte bu itibarla denebilir ki, PKK ile vuruşmada ölen insan bizim insanımız. Bizi orada birbirimize vurduran Ermeni ve Nusayrî güçleridir. Ve tabiî ki onların arkasında süper güçler (!) var. Ama arada olan bize oluyor. Çoluk çocuk, kadın erkek ölenleriyle, yetim ve dul kalanlarıyla, yıkılan evleriyle, harabe elleriyle, kimsesiz çölleriyle olan bize oluyor. Her şey hasret oluyor ve sinelerimizi dağlıyor, biz de her gün ağlıyoruz. Ama zannediyorum bunlar da daha büyük gailelere karşı yine paratoner vazifesi görüyorlar. Evet, bana öyle geliyor ki, belki de bu PKK musibeti, bizim daima sıcak tutulan Yunanistan ve Suriye ile olan savaş ihtimaline bir paratoner gibidir.
Hâsılı, küçük musibet, büyük musibete karşı bir sed veya küçük kaymalar, büyük kaymalara karşı ikaz edici birer mânâ ifade etmektedir.
Tabiî Afetler Bize Ne Söyler? 7 dk.
Son zamanlarda Türkiye ve bazı ülkelerin başlarına gelen tabiî afetlerin diliyle anlatılmak istenen nedir? Ne gibi dersler almalıyız?
Allah insanı kâinatla, kâinatı da insanla alâkalı olarak yaratmıştır. Fakat O, icraatını hep sebepler perdesi arkasında gerçekleştirmektedir. Tıpkı insanın davranışlarında olduğu gibi. Üstad bu hakikate şu veciz ifadesiyle işaret buyururlar:
İzzet ve azamet ister ki, esbap, perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve celâl ister ki, esbab, ellerini çeksinler te’sir-i hakikîden..’ Demek ki kainatta cereyan eden hemen her şey bir sebeple meydana gelmektedir. Evet insanı sürekli sebepler yönlendirir.. yönlendirir ama, perde gerisinde her şeyi kudretiyle yaratan, hikmetiyle evirip-çeviren Allah (cc) vardır.
Bu kısa girişten sonra, soruda kasdedilen hususa geçelim: Bunun bir gerçek olduğu hepimizin malûmudur. Hem de yalnız Türkiye’de değil, dünyanın dört bir bucağında; meselâ, Meksika’da, Bangladeş’te, Filipinler’de, Japonya’da deprem, sel, kasırga, fırtına gibi tabiî afetler, devam edip gidiyor. Bunların bazıları için ilim adamları çeşitli sebeplerden bahsediyor. Meselâ son depremler hakkında fay kayması ya da Fransa’nın nükleer denemeleri sonucu meydana gelmiştir diyebiliyorlar. Başta da söylediğim gibi bunlar doğru olabilir. Beşerin kendi eliyle tabiatı tahrip edip, ekolojik dengeyi bozması sonucu da olmuş olabilir. Ancak bunlar birer sebeptir. Cenâb-ı Hakk isterse bu sebeplere te’sir gücü vermeyebilir. Yani Richter ölçeğine göre dokuz şiddetinde uzun bir müddet deprem olur da can ve mal zayiatı olmayabilir. Allah’ın her şeye gücü yeter. Nitekim bir hadis-i şerifte Nebiler Serveri (sav) ‘İnsanlar Allah’a tam kul olduklarında, Allah geceleri yağmur yağdırır, gündüzleri de güneş doğar’ buyurur. Yani bir taraftan yağmurla gelecek olan bereket, yümün, öte taraftan onun insanı rahatsız ve günlük hayatını alt-üst eden birtakım olumsuz yönlerinden insanlar etkilenmez. Demek ki, yağmurun hayat veren yanları, Allah’a hakiki kul olanlara ulaşıyor ve şer gibi gözüken yanlarını da O duyurmuyor. Hadiste belirtilen bu hakikat niçin depremde veya sair tabiî afetlerde olmasın ki! Olmaması için hiç bir sebep yok. Yeter ki biz O’na hakiki kul olabilelim.
Öte yandan; Allah bir âyet-i kerimede şöyle ferman buyuruyor: ‘Allah bir beldeyi, o belde ahalisi ıslahçı oldukları müddetçe helâk edecek değildir’ (Hud, 11/117). Madem Cenâb-ı Hak böyle vaad ediyor, öyleyse biz kendimize düşeni yapalım, gerisine karışmayalım. Şimdi acaba bizler, Kurân’ın istediği performansı gösterebiliyor muyuz? Yani gerçek anlamda belaların def’i için şemsiye vazifesi görebiliyor muyuz?
Kur’ân bu vazifeleri yapan insanları ‘muslihûn’ sözcüğü ile anlatır. ‘Muslihûn’ isim cümlesidir. İsim cümlesi Arapça’da devam ve sebat ifade eder. Öyleyse ‘muslihûn’ aralıksız; yani yatarken-kalkarken, yerken-içerken, ‘ifsad içinde boğulan şu insanlığın hali ne olacak?’ diye düşünen, insanlığın insanlık zirvelerine çıkmasını planlayan, bu hususta projeler üreten, onları tatbikata koyan ve âdeta bunun haricinde hiçbir derdi, dâvâsı olmayan insanlar demektir. İşte böylesi insanlar olduğu müddetçe, Allah o ülkeyi helâk etmeyecektir. O halde bu âyetten aldığımız güçle, çok rahatlıkla şöyle diyebiliriz: ‘Kur’ân’ı dert edinmiş, insanlığın salâhını düşünen, bunu hayatının gayesi bilip, kadın-erkek bu uğurda mücadele eden bir zümre varsa, Allah o ülkeye semavî ve arzî belalar vermeyecektir.’
Bediüzzaman Hazretleri’nin İzmir ve Erzincan depremleriyle alâkalı olarak şöyle dediği anlatılır; ‘Ya oralarda hiç hizmet eden yoktu veya onlar yenik durumda idiler ki, bu bela başlarına geldi.’ Demek ki üç-beş insanın düşüncesi, çabası belaların def’i için yeterli olmayabiliyor.
Ayrı bir husus; böyle afetlere maruz kalmış insanlar, Allah’a tazarru edecekleri yerde, dönüp kaymakama, valiye, hükümete, devlete hakaret eder ve: ‘Devlet bu belayı hazırladı, altyapı hazır değildi, inşaat ruhsatı verilmemeliydi vs.’ diyorlar. Halbuki İslâm inancına göre maziye ve musibetlere kader açısından bakılır. Artık bu safhada bize Allah’a tevekkül etmek düşer. Yoksa böyle bir bakış açısı, musibeti Üstad’ın ifadesiyle ikileştirir.
Kaldı ki bu millet vefalıdır. Tekrar oraları ihya edebilir. Yardım kampanyaları açar, yardım elini uzatır. O, bugüne kadar bu yolla nice yerleri ihya etmiştir. İşte Erzincan! Bu açıdan, olumsuz düşünme, olumsuz davranma musibeti ikileştirir. Hem mal, hem can gider, hem de şuna-buna atf-ı cürümde bulunulursa din-iman gider. Kelimenin tam anlamıyla ‘hasire’d-dünya ve’l-âhire’ dünyada da ahirette de kaybeden insanlar arasında yerini alır…
Hasılı, Allah tarafından gelen bela ve musibetlerin bizim düşüncelerimiz ve davranışlarımızla çok ilgisi vardır. O halde sadece ülkemizde değil, bütün dünyada sarsıntıların, sellerin, fırtınaların durmasını istiyorsak, topyekün yeryüzünü ihya, imar ve ıslah gayreti göstermeli, gösterip Kur’ân’ı temsil etmeliyiz ki, bu belalara karşı şemsiye vazifesi görebilelim.
Son olarak, babamdan dinlediğim, mevsuk kitaplarda ise görmediğim bir hususu arzetmek istiyorum: Allah bir beldenin altını-üstüne getirmeyi kader planında yazmış; derken kaza vakti gelmiş. Tam o esnada bir çocuk, annesi hamur yoğururken bir ihtiyacından dolayı çığlık çığlığa bağırmaya, ağlamaya başlamış. Annesi ellerini temizleyip onun yanına gidinceye kadar biraz vakit geçmiş. Bu arada anne çocuğuna karşı şöyle sesleniyormuş: ‘A be evladım, ne öyle çılgınca bağırıyorsun? Allah bile bir ülkeyi helâk ederken bu kadar acele etmez.’ İşte bu söz üzerine, Cenâb-ı Hak atâsı ile kaderi bozmuş ve o ülkeyi helâk etmemiş. Görüldüğü gibi Allah’a bir yöneliş, bir teveccüh, bir güzel hal ve tavır, böylesi ilâhî atâların meydana gelmesine vesile olabiliyor. Ancak insanlar, O’na karşı firavunlardan daha mütemerrid davranıyorlarsa… Evet bu şart cümlesinin cevabı yok.
Ya Rabb! Sen merhametlilerin en merhametlisisin. Merhametini üzerimizden eksik etme. Hususiyle merhametini, bizleri mükemmel insanlığa yönlendirmesi şeklinde tecelli ettir. Âmîn!
Takvaya Dair Birkaç Husus 6 dk.
Takva kavramı üzerinde çok farklı şeyler söyleniyor. Takva ne demektir ve takvaya ulaşabilmek için nelere dikkat etmek gerekir?
Allah’tan hakkıyla korkmaya ‘takva’, takvayı hayat felsefesi olarak benimsemiş, duygu, düşünce ve amellerini buna göre ayarlayan insana da ‘müttaki’ denilir. İstikamet ise, hayatı Allah Rasulü’nün verdiği ölçülerde yaşayıp, ifrat ve tefritler içine düşmemeye denir. Müslüman, her davranışında olduğu gibi takvada da istikamet üzere olmalıdır. Takva adına Efendimizin (sav) belirlediği çerçevenin ötesinde bir kısım zorlayıcı unsurlar ortaya koymak ve pratikte de onları uygulamaya çalışmak şer’î sınırların dışına taşmak demektir.
Bu cümleden olarak, insanlar beş vakit farzın dışında nafileler için zorlanmamalıdırlar.. zorlanmamalı ve sadece düşünce olarak tahşidat yapılıp meselenin ehemmiyeti üzerinde durulmalıdır. Mesela, bu çerçevede teheccüdün âlem-i Berzaha açık bir menfez olduğu, insanın iç yapısını aydınlatması gerektiği, bunun için gecenin karanlığında, hiç kimsenin olmadığı anlarda, bütün semavatın ve arzın Hâlik’ı olan Allah’a yönelmenin şart olduğu anlatılabilir. Evrâd ü ezkâr mevzuunda da aynı hassasiyet gösterilerek, bunca nimetleri lutfeden, -liyakatımız olmasa bile- gücümüzün fevkinde olan bunca işe imza atmayı bize nasip eden Allah’a karşı çok dua etmemiz gerektiği ifade edilmelidir.
Bediüzzaman Hazretleri’nin bazen talebelerini teheccüde kaldırdığı bir gerçektir. Yalnız onun talebeleri zaten kendi irade ve ihtiyarları ile her gece teheccüd kılan insanlardır. Onun için bunu bir zorlama olarak kabul etmek imkânsızdır. O halde bu noktada Hz. Üstad’ın yaptığı şey, sadece onları uyandırmaktan ibarettir.
Aslında Cenâb-ı Hakk’ın bunca lütuf ve ihsanlarının temadisi, o ölçüde kavlî, fiilî ve hâlî şükrü gerektirir. Çünkü bu nimetler görmezlikten gelinerek Allah’a şükredilmezse; ‘Andolsun şükrederseniz elbette size daha fazla veririm ve eğer nankörlük ederseniz azabım pek çetindir’ (İbrahim, 14/7) âyetinin hükmünce Allah’ın azabına uğrama ihtimali vardır. Onun için nafile ibadetlerin üzerinde ısrarla durmak ve onları telkin etmek herkesin aslî vazifeleri arasında mütalâa edilmelidir.
Ayrıca müessiriyet açısından bu tür meselelerin yaşayan insanlar tarafından dile getirilmesi onların kabulünde daha etkin olacağı izahtan vârestedir. Öyleyse bırakın farz namazları; nafileleri şu ya da bu sebeple, kaçıran ve bu yüzden, yemekten iştahı kesilen insanlar, tebliğ ve irşat faaliyetinde öncü rol oynamalıdırlar ki, anlatılan şeyler tesir icrâ edebilsin.
Takva mevzuunda dikkat edilmesi gereken esaslardan birisi de, helâl-haram meselesidir. Zira büyük-küçük haramlara karşı tavır almayan ve bu mevzuda dikkatsiz yaşayan kişilerin, gerçek takvayı yakalayabileceklerine ihtimal vermiyorum. Böyleleri Kur’ân’ı okusalar da, o âyetlerin insan ruhunda uyardığı taraveti duyamazlar. Çünkü Kur’ân-ı Kerim, muttakîleri hidayete eriştiren bir kitaptır. Müttakînin temel özelliği ise, haramlardan olabildiğine kaçınması ve farzları hakkıyla yerine getirmesidir.
Gerçek takva mertebesine ulaşabilmede, dünyaya bakış açısının da önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Evet dünyanın, insanları hem hayra hem de şerre sevk eden iki yönü vardır. Hadisteki ifadesiyle dünya, ‘mü’minin zindanı ve kâfirin Cennetidir.’ Bir diğer ifadeyle âhiretin tarlasıdır.. evet, insan bu dünyaya bir defa gelir ve âhirette burada ektiklerini biçer. Onun için burada bize ihsan edilen gençlik, sıhhat, zenginlik, hayat ve vakit.. gibi nimetlerin kıymeti bilinmeli ve bu nimetler fevt edilmeden en iyi şekilde değerlendirilmelidir. Çünkü bunlar bizim için dünyaları elde etmeye yetecek kredi kartları gibidirler. Ne var ki, bütün bu nimetlere sahip oldukları halde, deryada yaşayıp da onun kıymetini idrak edemeyen mâhiler gibi, bu nimetlerin şuurunda olmayan zavallılar da yok değildir. Evet insan her şeye rağmen daima ukbâ buutlu yaşamalıdır.
Takvayı elde edebilme veya onda yeni yeni buutları yakalayabilmede bir diğer önemli mevzu da, senenin belirli parçalarında gündelik işlerden sıyrılıp metafizik gerilimi sağlayabilecek şeylerle meşgul olmaktır. İnsan böyle dönemlerde dağarcığını doldurmalı, yeni mesaî döneminde, burada kazandığı aşk u şevkle rantabl olarak çalışmalıdır. Evet, bu gayeye yönelik ayrılan zaman, hazırlanan zemin ve yapılan faaliyetler dünya ve ukbâ hayatı için vazgeçilmez ve yeri de başka bir şeyle doldurulamaz olan dinamiklerdir.
Bu bahsi kapatırken, Kurân’ın beyanına dayanarak takvaya ulaşmış insanların bir özelliğine daha temas edelim: Onlar ayakta iken, oturarak veya yanları üzerine yatarken, daima Allah’ı anarlar. Kendilerini O’nun varlık ve birliğine götürecek âfâkî ve enfüsî delilleri tefekkür eder ve Rabbilerine şöyle yalvarıp yakarırlar: ‘Rabbimiz, bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateş azabından koru!. Rabbimiz, Sen birini ateşe soktun mu, onu perişan etmişsindir, zâlimlerin yardımcıları yoktur. Rabbimiz, biz, ‘Rabbinize inanın’ diye imânâ çağıran bir davetçi işittik, hemen inandık. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, canımızı iyilerle beraber al. Rabbimiz, bize, elçilerine vaadettiğini ver, kıyamet günü bizi rezil, perişan etme. Zira Sen, verdiğin sözden caymazsın.’ (Âl-i İmrân, 3/191-194)
Tarihî Açılma Devreleri 6 dk.
İnsanlık tarihindeki yönlendirici çıkışlarla günümüzde irfan ordusunun gerçekleştirdiği çıkış arasında bir fark var mıdır?
İnsanlık, tarih boyunca nice ilhad ve küfür hareketlerinin sebebiyet verdiği karanlık devreler geçirmiştir. Buhran dönemleri adını verebileceğimiz bu devreler, Kur’ân-ı Kerim’de Karanlık karanlık üstüne..’ tabiriyle ifade edilip, ürpertici bir tablo halinde gözler önüne serilir.
Fakat, karanlıkların üst üste yaşandığı bu devreler, Sühreverdî’nin ifadesiyle aynı zamanda aydınlığın yakın olduğu dönemlere rastlar. Bu mânâdaki şu söz ona isnat edilir: ‘Karar kararabildiğin kadar; çünkü kararmanın son noktası ışımanın başlangıcıdır.’ İşte Hz. Nuh, Hz. Hûd, Hz. Şuayb, Hz. Musa, Hz. İbrahim (a.s)’in risaletleri..! Bunlar ufukların kararıp her şeyin kaos içinde yuvarlandığı dönemlerde zuhur etmiş.. ve her birinde bir öncekine eşit ışık patlamaları yaşanmıştır. Efendimiz’in dönemi ise, bunlar arasında daha farklı bir konum arz eder. Zira O, bütün insanlığın peygamberi olması yönüyle kendi risaletinin evrenselliğine denk bir patlama meydana getirmiş ve asırlarca sonra gelecek insanlar için gaye-i hayal sayılabilecek ideal ufuklar çizmiştir. Tarık b. Ziyad, Ukbe b. Nafi, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve daha nice komutanlar hep kendileri için çizilen bu hedefler peşinde koşmuş; koşmuş ve insanlığın bitmek bilmeyen acılarını, ızdıraplarını dindirmek için cihan sulhünü temin etmeye çalışmışlardır.
Aynı dava çizgisi üzerinde ikinci bir patlama ise, Osmanlılar döneminde meydana gelmiştir. Küçük bir grup halinde Söğüt’ün bağrına yerleşen bu insanlar, hiçbir beklentiye girmeden İ’la-yı kelimetullah davasına sahip çıkmış ve İslâm’ın va’dettiği cihan sulhünü temin için, öncelikle kendi kardeşleriyle kavgayı bırakıp, hurra hurra diyen insanların dünyalarına yönelmiş ve asırlarca devam edecek olan kıtalar arası bir barışı gerçekleştirmişlerdir.
Ne var ki böyle bir dava bir insanın, bir devletin ömrüne sığmayacak enginliğe sahiptir. Nitekim dahili ve harici birçok faktörün üst üste gelmesiyle Osmanlı da ömr-ü tabiîsini tamamlamış ve tarihe malzeme olmuştur.
Şimdilerde dünyamız, aynı ideal doğrultusunda üçüncü bir patlama beklemektedir. Evet Allah (c.c)’ın öncekilere bahşetmiş olduğu bu mesajın yeniden bütün dünyaya sunulması bir kere daha söz konusudur. Bana öyle geliyor ki, Osmanlı’nın bidayetindeki açılmaya denk üçüncü bir aydınlanma faslı daha başlamış ve bunu değerlendirme fırsatı da günümüz karasevdalılarına bahşedilmiştir.
Evet, yıllarca yaşanılan maceralı bir kovuşturmadan sonra kader, yolumuza su serpmiş, semada kaderimizin remzi olan o mübarek yıldız, hilalin iki sivri ucu arasına tekrar girmiş.. ve Cenâb-ı Hakk’ın ‘yürü’ demesiyle bu milletin idbarı yeniden ikbale dönmüş gibidir. Asya steplerinde ilk zuhur etmesinden itibaren günümüze kadar şimdilerde olduğu ölçüde bu millet, hiçbir zaman dünyanın dört bir yanına bu denli hızlı yayılmamıştır. Veya onun bu ölçüde dünya ile içli dışlı olması ender vuku bulmuştur. Bu da milletimizin ruhunda sürekli bir cevherin var olduğunu göstermektedir. Bütün bu gelişmelerin daha da artması için, içte ve dışta derlenip toparlanmaya, halkımızın himmet duygularının uyarılmasına, yeni rehber ve yeni muallimlerin aşk ve şevkle yeniden yollara revan olmasına ihtiyaç vardır. Türk insanının çağını idrak adına yürüdüğü şu dönemde, bu durum çok büyük bir önem arz etmektedir. Zira çözülüşlerin çözülüşleri takip ettiği bir zaman aralığında bulunuyoruz. Ve herkes bu yıkılışları kendi hesabına değerlendirme gayreti içinde. Tarihin büyük mirasçıları ellerindeki yapıcı, uzlaştırıcı iksirlerle yıkılışa geçen toplumların halaskârları olma, onların elinden tutma mecburiyetindedir.
İnancım o ki, milletimiz şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da ‘himmetü’r-rical, taklau’l-cibal; erkeklerin himmeti, dağları yerlerinden söküp atar’ anlayışıyla hareket edecek ve bütün insanlığın sulh ve sükûnu adına hakemlik katkısında bulunacaktır.
Bu uğurda şu ana kadar yapılan fedâkârlıkları görmezden gelerek, yer yer ‘bu değirmenin suyu nereden?’ diyen insanlar çıkmıştır. Hâlbuki onlar da biliyor ki, ‘bu değirmenin suyu’ Allah’ın izniyle yoklukta varlık cilvesi gösteren milletimizin ruhundan fışkırmaktadır. Zaten bu, şu ana kadar bu milletin çizmiş olduğu tek destan da değildir. Zevsler, Apollolar, Heraklitler.. yalanın engin üstûreleri içinde yaşayadursunlar; bu millet asırlardan beri hayata nice destanlar geçirmiştir. Şimdi de, üç asırdır rüyaları görülen bir ‘gaye-i hayal’i, öncekilere denk bir şekilde tekrar gerçekleştirme cehdini göstermektedir Allah’ın izniyle. Böyle bir rüyayı gerçekleştirmede hiç kimsenin de dünya adına herhangi bir beklentisi yoktur. Değil dünya adına bir beklentinin olması; bu mefkure uğruna uhrevî füyuzat hislerini dahi feda etmeye amâde olduklarını, onlar defaatle ifade etmişlerdir. Seyyid Nigarî’nin ifadesiyle: Girdik reh-i sevdaya cünûnuz bize namus lazım değil.. deyip yola koyulmuş, hatta bu mevzuda, hiç kimsenin kulak ardı edemeyeceği velayete dahi, hahiş duymamışlardır. Mevlânâ anlayışıyla, aşkı da, şevki de Muhammedî tasmayı boyunlarına takmakla elde etmeye karar kılmışlardır…
Hâsılı; zannediyorum her yönüyle yeni yeni bahar patlamalarının yaşandığı şu dönemde, bu ihlâs, bu hasbilik ve bu diğergamlık anlayışıyla hareket edildiği takdirde, millet olarak zirveleri tekrar yakalamamız hiç de zor olmayacaktır.
Tarihî Tekerrürler Devr-i Daimi 11 dk.
Tarihî hâdiselerin tekerrürü zaviyesinden dünyada cerayan eden olaylara yaklaştığımızda karşımıza nasıl bir tablo çıkıyor?
Dünya yeniden bir mânevî buhran ağında.. evet, Allah, dünyayı bir kere daha sarsıyor. En müreffeh ve istikrarlı ülkeler kabul edilen Amerika ve Almanya bu sarsıntıdan hissedar olacakları gibi, sıralamada onları takip eden devletler de kendi durum ve konumlarına göre bu buhrandan nasiplerini alacaklardır. Hissesi ne olursa olsun, Türkiye’nin de bu sıralamada bir yeri olduğunu unutmamak gerek.
Dünyanın yeniden buhranlara sürüklenmesi bir neticedir ve bu neticeyi doğuran sebepler ise sayılamayacak kadar çoktur. Biz bunlardan birkaçına sadece işaret edip geçelim:
1. Dünyayı idare edenlerin, liderlik yanlarının eksikliği. Bizim “lider” ile ne kasdettiğimiz ve bu kelimeyi hangi mânâda kullandığımız bellidir. (Lider yazısında da işaret edildiği gibi, bir liderde bulunması gereken pek çok vasıf ve özellik vardır.[1]) O yazıdaki kriterler nazara alındığında, bugün dünyanın lider bakımından nasıl yoksul ve fakir bir durumda olduğu görülecektir. Dünyanın içinde bulunduğu buhran ve sıkıntıda, sözünü ettiğimiz fakirlik ve yoksulluğun tesiri küçümsenemeyecek kadar yaygın ve ürperticidir.
2. Dünyadaki ekonomik hayatın, ekonomi bilmeyenlerce yönlendirilmesi, insanlık için bir tali’sizliktir. Ve bu tali’sizlikle bugün insanlık, maalesef kıvrım kıvrımdır. Ne gariptir ki, günümüzde herkesin bildiği bu yanlışlık, her şeye rağmen daha bir süre devam edecek gibi görünmektedir.
3. Bana göre en önemli sebeplerden biri de israftır. Evet, bugün bütün dünyaya israf hâkimdir. Tabiî ki, israfın hâkim olduğu yerde kaybedilmesi muhakkak ve mukadder olan bazı önemli dinamikler de olacaktır.. ve işte o dinamikleri yitirmek de dünyayı buhrandan buhrana sürüklemektedir. Eskiden insanlar “Kût-u lâ yemût”la yaşarlardı.[2] Eskilerin aldıkları gıdadan, giydikleri elbiselere, ondan da kullandıkları eşyaya kadar bu her şeyde bir ölçüydü. Onlar, daha ziyade “gaye-i hayal”leri açısından, duygu, düşünce ve kültürleriyle zengin olmayı tercih ederlerdi. Bugün ise mesele tamamen tersine dönmüştür.
İsraf, Allah’ın nimetlerinin kadrini, kıymetini bilmeme, onları ulu orta saçıp savurma demektir. Zaten şimdilerde ona “savurganlık” diyorlar. Bir yerde israfın hayat bulması orada “kaht” denilen kıtlığın boy göstermesini de beraberinde getirir. Bu bazen bereketin kesilmesi şeklinde tezahür eder ki, Bediüzzaman Hazretleri bu meseleye temas ederken, aynı noktaya parmak basar ve “İktisat sebeb-i bereket, israf ise bereketin kesilmesine vesiledir.” der.
Dünyanın içinde bulunduğu buhranla ilgili sebepleri sıralayıp çoğaltmak mümkündür. Ancak, biz burada konuya başka bir zaviyeden yaklaşmayı düşündüğümüz için şimdilik bu sebepler üzerinde fazla durmayacağız.
Evet, dünya yeniden bir mânevî buhran arenasına itildi. Bu bir tarihî tekerrürdür. Ve zannediyorum meseleye tarihî tekerrürlerin mânâ ve mahiyetini kavrayarak yaklaşmak daha yararlı olacaktır.
Evet tarih, tekerrürlerle doludur. Ancak bu tekerrürler ayniyet içinde değil, misliyet (birbirine benzerlik) içinde cereyan eder. Aksi olsaydı aynı hâdiselerden ders alınır ve dolayısıyla da aynı yanlışlıklara girilmemiş olurdu. Hâlbuki tarihî tekerrürlerden ders değil ibret alınır. İsterseniz şimdi de, dünyanın içinde bulunduğu buhrana böyle bir anlayış perspektifinden bakmaya çalışalım.
Tarihî tekerrürler içinde nice defalar görülmüştür ki, Cenâb-ı Hakk’ın insanları sıktığı, sıkıştırdığı, preslediği dönemler, çok defa insanlık için yeni ufuklara açılmanın mebdei olmuştur. Esasen bu durum fert planında da böyledir, cemiyet planında da. Yani ferdî sıkıntıların doruk noktaya ulaşması, bir bakıma kurtuluş anının çok yaklaştığını gösterdiği gibi, içtimaî sıkıntıların azgınlaşması da her zaman toplumu bilemiş ve onu yeni ufuklara yönlendirmiştir. Bunları düşünürken hemen hatırımıza İmam Sühreverdî’nin, geceye hitaben söylediği şu sözleri gelmektedir: “Karar karara bildiğin kadar. Çünkü kararmanın son noktası aydınlığa çıkmanın başlangıcıdır!”
Ayrıca, normo âlemin sultan-ı mümtazı insanla makro âlem arasında her zaman ayniyete yakın bir misliyet söz konusudur. Onun için isterseniz, önce meseleye, bir mukayese imkânı vermesi bakımından fertten başlayalım. Fertlerin inşirah hâllerini bazen vicdanî ve ruhî kabzlar takip eder. Bazen de durum döner, bunun tam aksine olur. Kabz, sıkıştırılma demektir. Kılıcın parmaklarla sıkıştırılan yerine de bu sebeple “kabza” denir. Evet kabz, bilinmeyen bir el tarafından kıskıvrak yakalanmanın adıdır. Zaten bu kelime tasavvuf terminolojisine de daha ziyade bu mânâsıyla girmiştir.
Bazen kabz hâlleri, ferdin bir kısım günahlarından, gafletinden kaynaklanır. İnsan evvelâ kendini coşkun bir iklime salar.. biraz çakırkeyf yaşar; buna ceza olarak da hemen arkasından kabz hâline giriftar olur. Belki de böyle bir hâle girmeyi ruh istemektedir. Çünkü rahat ve rehavetin fazlası ruhta sıkıntı meydana getirir. Dolayısıyla ruh, çok defa maddeden kaynaklanan coşkunluklardan sıkılır. Zira o, daha ziyade öbür âlem adına metafizik gerilim içinde bulunmayı arzular.
İşte bu hâliyle kabz, insanın kendisini salıvermesine mukabil, yed-i Kudret tarafından ikaz edilmesini netice verir. Allah, insanı kendine yöneltmek için ona kabz hâli verir. Bu aynen, bir annenin yanlış yere gitmesin, yanlış şey yapmasın diye çocuğunu engellemek için önce hafif tokatlayıp sonra da onu bağrına basması gibidir.
Böyle bir durumda yollar daralır, geçit vermez hâle gelir.. sebepler yavaş yavaş sukût eder.. İşte o anda insan bütün sebepleri hafızasından siler ve sebepleri elinde tutan Zât’a yönelir. Zaten o Zât’ın (celle celâluhu) maksadı da budur: İnsanı kendine yöneltmek. Bu gibi ahvalde eğer insan, başına gelenlerin hakikî sebebini anlayıp Cenâb-ı Hakk’a rücu edebilirse, maksat hâsıl olmuş demektir. Bu noktaya ulaşabilmek ise, kâinatta hiçbir hâdisenin tesadüfî ve gelişigüzel olmadığını anlama ve kavrama gibi bir şuur, bir idrak ister. Sekizinci Söz’de kuyuya düşmüş iki insanın durumu anlatılırken bu hususa işarette bulunulmuştur. Bu iki insandan biri vak’aların perde arkasını kurcalamaktan mahrumdur. Hâlbuki diğeri basiret ehlidir. Bu sayede de kendi kendine der ki: “Bu işler pek tesadüfe benzemiyor. Sahrada koşarken arkama bir aslan takılıyor, kuyuya düşüyor ve bir ağaca tutunuyorum; ağacın kökünde beyaz ve siyah iki fare ağacı kemiriyorlar.. aşağıda bir ejderha ağzını açmış düşeceğim anı bekliyor.. yukarıda aslan dehşet verici hâliyle beni tehdit ediyor.. Omuz omuza vermiş bu hâdiseler asla rastlantı olamaz. Belli ki bütün bunlar beni bilen birisi tarafından daha önceden planlanmış ve benimle temsil ediliyorlar.”
İşte, kabz hâline giriftar olan her insan, aynen böyle düşünmeli ve demeli ki “Beni kıskıvrak yakalayan bu hâdiseler beni aşan bir kudret tarafından kullanılıyor ve ben bu oyunda sadece figüranlık yapıyorum.” Tabiî bu kadarla da kalmamalı, derhâl hâdiseleri o yöne sevk eden ve bütün varlık âleminin zimamını elinde tutan Zât’a dehalet edilmelidir.
Bu durum fert için böyle olduğu gibi toplumlar için de böyledir. Fert gibi yer yer toplum da bir demir pençe ile tutulup sıkıştırılır ki, bu da o toplumun kabz hâlidir. Bu hâlin bize ait yönü aslında 19. asra girerken başlamıştır. İflaslar birbirini takip etmiş ve bilhassa Tanzimat’tan sonra hep kazanma kuşağında kaybetmelerle karşı karşıya kalmışızdır. Dönüp O’na yönelmeyi gerçekleştiremediğimiz için de, kabz hâli uzun süre devam etmiştir. Müracaat yanlış kapılara yapılmış, medet başka yerlerde aranmıştır. Meselâ, bir dönemde Fransız hayranlığı, bir başka dönemde İngiliz meftûniyeti; öyle ki Babıâli’de İngiliz devleti için “Devlet-i Fehimane” ifadesi bile kullanılmıştır. Bu, “Muhteşem, muazzam İngiliz devleti” demektir. Devletin ruhuna musallat bu kompleks, teker teker fertlere de sirayet etmiş.. her iki kesim de bundan nasibini almış ve sarsıntılar yaşamıştır.
İşte bu dönemde, hem millet hem de devlet kabz hâli yaşamaktadır. Ferdin, vicdanında ve düşüncesinde içine girdiği sıkıntılar gibi, aynı cendereye millet ve devlet olarak düşmüşüzdür. Şimdi de aynı şeylerin tekerrürlerini yaşıyoruz. Ama bu tekerrür sadece bizimle sınırlı da değil. Bizim yakın bir geçmişte yaşadığımız buhranları şimdi bütün bir dünya yaşıyor. Tabiî ki, Türkiye de bu sıkıntıdan kendi payına düşeni alacaktır. Ancak yukarıda da tekrar ettiğimiz gibi, bu sıkıntılı dönemi de yine tarihî tekerrürler açısından ele almak gerekir. Yani nasıl ki, daha önceki sıkıntılar yeni inşirahlara birer başlangıç olmuştu; öyle inanıyorum ki, bugün içinde bulunduğumuz buhran ve sıkıntılar da aynı şekilde yeni inşirahlara köprü olacaktır. Zaten bizim vazifemiz de insanlığa bu yeni inşirah dönemini hazırlamak değil mi?
Tarihî tekerrürlerle alâkalı mülâhazamızı kendi ilim-irfan faaliyetlerimiz için de tatbik edebiliriz. Tatbik edebilsek, görürüz ki, bu işlerin hangi merhale ve kademesinde kabz hâline girilmişse, mutlaka ardından inşirahla çıkılmış ve kabz dönemi, yeni bir merhaleye sıçranılmasına vesile olmuştur. Bundan böyle de, misliyet ölçüsünde aynı şeylerin olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz…
[1] Bkz.: Zamanın Altın Dilimi, s. 210. [2] Kût-u lâ yemût, ölmeyecek kadar bir şeyle iktifa etmek, demektir.
Tarihî Tekerrürler ve Biz 7 dk.
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hicret etmesi, mağaraya sığınması vs. hâdiseler “tarihî hâdiselerin tekerrürü açısından” bakıldığında bizim için de bahis mevzuu mudur?
Öncelikle şunu tespit etmek lâzım; Allah (celle celâluhu) kıyamete kadar olacak her şeyi Asr-ı Saadet’te bir mikro planda görüntülemiş gibidir. Bu itibarla ümmet-i Muhammed, her zaman gelişen yeni hâdiseler, değişen şartlar ve hükmü belli olmayan meselelere çözüm yollarını o asra müracaat ile bulabilirler. Zaten selef-i salihînin yapmış olduğu içtihadlarla meydana gelen o dev eserler de bir mânâda, o devirdeki mikrofilmlerin teksir ve istinsahından ibarettir.
Şunu belirtmekte de yarar var: Tarihî hâdiseler aynıyla değil, misliyle cereyan eder. Bu itibarla da denebilir ki; geçmiş zamanda cereyan eden hâdiselerin, aynıyla tekrarını bekleyen tarihî maddeciler, ciddî bir aldanmışlık ve yanılgı içindedirler. İhtimal onları yanıltan şey, hâdiselerin bazen aynıyla tekerrür ediyor gibi gözükmesidir. Aslında bu, asıl ile zılli (gölgeyi) birbirine karıştırmak demektir.
İşte hicret ve hicret yolculuğu esnasında meydana gelen hâdiseler, denebilir ki, bir başka dönemde de misliyle cereyan edebilir. Meselâ, günümüz itibarıyla, bizler öteden beri hep böyle bir kulvarda yol alıyoruz. Hadisin ifadesiyle “Muhacir, Allah’ın haram kıldıklarından kaçınandır.” fehvâsınca, şahsî hayatımızda haramlardan içtinab ederek hep hicret yaşıyoruz. Maddî cihad gibi hicreti de çoklarımız, gerek ferdî gerek ailevî olarak hizmetinin gereklerine göre yerine getiriyorlar. Bilhassa Orta Asya’da komünizm rejiminin çözülmesi bu hâdiseye daha bir hız kazandırmıştır. Avrupa, Amerika, Avustralya ve daha başka yerlerde milletimize ait değerleri yeryüzü insanına duyurma adına yapılan açılımlar ise meselenin ayrı bir buudunu teşkil etmektedir.
Yalnız burada bir hususa dikkatinizi çekmek istiyorum: Yapılan hicretin içine hiçbir iddia, beklenti karıştırmaksızın, sadece Allah için yapılması şarttır. Böyle bir şeyin gerçekleşmesi ise, insanın iç dünyasının sıhhatine, kendi kendini keşfetmesine, Allah ile irtibatının kavi olmasına, her yerde O’nu görüp, O’nu duyup, O’nu hecelemesine bağlıdır. Evet, bence insanlar evini, barkını, memleketini, vatanını terk edeceklerse, bunu çok pahalıya satmalıdırlar. Çok yüce gayeler, yüce hedefler uğruna bu fedakârlıklara katlanmalıdırlar. Kaldı ki, zaten Allah ve Resûlü de bizlere bu gayeyi ve bu hedefi göstermişlerdir. Hedef Allah’tır, O’nun Cennetidir, cemalidir, rızasıdır, Resûlullah’ın şefaatidir.
Sahabe-i kiram içinde adını bilmediğimiz bir zat, bahsettiğimiz ölçüde kalb balansını iyi ayarlayamadığı ve niyetini hâlis tutamadığı için, diğerleri ile aynı meşakkate, zorluğa, sıkıntıya katlanmasına rağmen kazanma kuşağında kaybetmiştir. Bir kadın uğruna Mekke’den Medine’ye hicret eden işte bu sahabinin durumu, Allah Resûlü’ne anlatılınca, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Nikâhlanacağı bir kadın uğruna hicret edenin hicreti de onadır.” buyurmuştur. Yani o, Allah’ın muhaciri, Resûlullah’ın muhaciri olma pâyesine erişememiştir. Bu itibarla da denebilir ki, kalb balansı, iç murâkabe ve muhasebe, niyetin hâlis kılınması hepsinden önemlidir.
Evet, sahabe-i kiramın hiçbirine; “Sizin o büyük fedakârlıklara katlanarak gerçekleştireceğiniz hicrete, şöyle şöyle şeyler terettüp edecek!” yani “Bir on yıl sonra cihanla hesaplaşacaksınız, şu kadar alana yayılacaksınız; vali, hâkim ve idareci olacaksınız…” gibi şeyler hiç mi hiç bahsedilmemiş; onlara sadece hedef gösterilmiş ve “Medine’ye hicret edin!” emri verilmiş. Onlar da, her şeye rağmen hicret etmişler. İşte bu düşüncenin kaynağı, o düşünceyi hayata taşıyan insanın iç dizaynını iyi ayarlaması ve Allah ile irtibatının kavi olmasına bağlıdır. Böyle insanlar Yunusvari:
Gelse celâlinden cefa, yahut cemalinden vefa
İkisi de câna safa, lütfun da hoş, kahrın da hoş.
derler. Hem de hiç iç ezikliği duymadan, tereddüte düşmeden, şüpheler içine girmeden.
Bugün de Allah bizlere yeni bir hicret yaşatıyor. –Bize bunu nasip eden Rabbimiz’e nihayetsiz hamd ü senalar olsun.– Öyleyse bunu yaşayanlar, eğer amellerinin boşa gitmesini istemiyorlarsa, iç âlemlerini iyi ayarlamaya bakmalıdırlar.
Soruda mağaradan da bahsediliyordu. Evet, daha önce kaydettiğimiz gibi misliyle cereyan eden hicret hâdisesinde, aynen o zamanki mağara dönemini fert ve toplum bazında bugün de yaşıyoruz. Dün –bugün bu işin hızı kesilir gibi gözükse de– Müslümanlık düşünceleri ile açığa çıkan hiç kimseyi iflah etmiyorlardı. Ve gözünün yaşına bakmadan bir şakî gibi senelerce kovalayabiliyorlardı. Onlara milleti, ülkesi, dini için düşündüklerini söyleme imkân ve fırsatı bile vermeden, ademe mahkûm ediyorlardı. İşte bunlar da, farklı bir buudda mağara dönemi yaşantısının tezahürleridir.
Şimdi de, hâdisenin farklı bir buuduna işaretle bu bahse son verelim. Her şeyden evvel bu millete, bu ülkeye, bu devlete hizmet vermek isteyenler çok uzun vadeli planlar yapmalılar ve gelecekte kendilerine terettüp edecek ağır mükellefiyet ve sorumlulukları göğüslemek için şimdiden hazırlıklı olmalılar. Bu ülkede, dinine hizmet eden kimselere düşmanlık yapan, düşmanlık yapmanın da ötesinde, onların hayatlarına hacir koyan ve onları tesirsiz hâle getirmek isteyen Allah ve Peygamber düşmanlarına, dine ait hakikatleri götürmek için sürekli proje üretmeliler. Belki bunlar bazılarının mülâhazasına göre pasif olarak değerlendirilebilir ama zannediyorum tam aksine, asıl bunlar milletimizin geleceği adına kalıcı ve istikbal vaad edici hizmetlerdir ve bu yönüyle de bu zatlar olabildiğince aktif sayılırlar.
Evet, dün gitti.. bugün de gitmek üzere.. yarının ise geleceği, yani ona erişip erişemeyeceğimiz belli değil. Öyleyse biz içinde bulunduğumuz anı gerçek ömrümüz bilmeli ve onu dolu dolu geçirerek değerlendirmeliyiz.
Tarihten günümüze hicret 8 dk.
Sahabenin yaptığı hicretle, dış ülkelere giden insanımızın gitme keyfiyeti arasında nasıl bir bağ vardır? Bir de oralara değişik maksatlarla gittikten sonra iman ve Kur’ân hizmetine uyanan insanların bu meselede hisseleri nedir?
Lügat mânâsı itibarıyla hicret, değişik vesilelerle, insanların yurtlarını terk ederek başka bir yere göç etmelerine denir. İslâmî terminolojide ise, 622 senesinde Allah Resûlü’nün ashabıyla beraber, İslâm dinini daha rahat bir ortamda yaşamak ve anlatmak maksadıyla Mekke’den Medine’ye gerçekleştirdikleri göçün adıdır. Vâkıa, bundan önce Habeşistan’a iki hicret gerçekleştirilmişti ama, bunları sahabe, peygambersiz Peygamber’siz gerçekleştirmişti; dolayısıyla da hicretle beraber gelen meyveler tam devşirilememişti. O açıdan da, hicret denince akla ilk gelen, Mutlak zikir kemâline masruftur.’ kâidesincekaidesince, Medine’ye göçle gerçekleştirilen hicrettir.
Efendimiz döneminde gerçekleştirilen bu hicrete verilen önem, daha sonraki dönemlerde o ölçüde olmamıştır. Allah Resûlü, Mekke’de iman eden herkese, ‘Hicret etmeye de biat edeceksin.’ diyor ve el sıkarken adetâ terazinin bir kefesine imanı, bir kefesine de hicreti koyuyordu.
Evet, Mekke’de davetin artık yapılamaz hâle gelmesi, dışa açılmayı ve Müslümanların kendi ayakları üzerinde durabileceği bir yere gitmelerini de zaruri kılıyordu. Aynı zamanda bu hicret sayesinde Medine’de kurulacak site devletiyle İslâm, kâmil mânâda ve kendi orijini ile temsile kavuşacaktı. İşte bu hicret, bu yeni İslâmî tekevvünün desteklenmesi adına ayrı bir önem arz ediyordu. Efendimiz’in,
لاَ هِجْرَةَ بَعْدَ الْفَتْحِ وَلَكِنْ جِهَادٌ وَنِيَّةٌ
Mekke fethinden sonra hicret yoktur, ancak cihad ve niyet söz konusudur.[1]
beyanları da, bu hicretin hususî olduğunu açıkça ifade ediyordu. Dolayısıyla gerçek hicret belli bir zaman diliminde Mekke’den Medine’ye yapılan hicrettir; bundan sonra gerçekleştirilen hicretler ise ancak, çok sağlam bir niyetle kıymet ifade edecektir.
İlk hicret için bu ölçüde bir kararlılık şart değildi. Çünkü herkesin din için hicret ettiği belliydi. Fakat daha sonraki hicretler, o ilk hicret gibi belli bir zaman dilimi içinde o ölçüde muazzam bir iş olmadığından, bazı ibadetlerde olduğu gibi onlarda da niyeti tayin ve tebyin etmek gerekecek.
Meselâ Ramazan-ı şerifte hangi oruca niyet edilirse edilsin Ramazan-ı şerife niyet edilmiş olur; Çünkü çünkü o bir aylık zaman zarfı, bu işe tayin ve tahsis edilmiştir. Ama senenin herhangi bir gününde oruç tutarken, bu nafile olabileceği gibi kaza veya başka bir oruç da olabilir. Öyleyse onu geceden tayin etmek lâzımdır. Bu itibarla ilk hicret edenler, hicret etmiş olurlar, ama onların içinde sadece niyetini hâlis tutmayanlar —var mıydı bilmem— onun sevabını tam alamamışlardır. Bundan sonra ise bir ülkeden başka bir ülkeye ister muvakkat, isterse müebbet olsun göç ederken, niyet ciddî önem arz etmektedir.
Meselâ Türkiye’den çıkıp değişik memleketlere giden insanlar, niyetlerini çok geniş dairede Allah rızası için tutabilirler. Meselâ onlar, şu mülâhazalar içinde olabilirler:
Bir; bizim ülkemiz, fakirler, mağdurlar, mazlumlar ülkesidir ve bizim en büyük kaybımız da, dünyayı iyi anlayamamamızda ve muasırlarımız zenginleşirken bizim fakir kalışımızdadır. Üstad da diyor ki: ‘Bizim üç düşmanımız var birincisi fakirlik, ikincisi tefrika, üçüncüsü de cehâlet.’ Ne olursa olsun bu ülke iyi idare edilemediğinden, oldukça fakir kalmıştır.
İkincisi de Türkiye uzun yıllar boyunca cehâlet içerisinde kalmıştır. Öyleyse biz de tıpkı Japonlar gibi dünyanın değişik yerlerine ‘şedd-i rihâl’ ederek o ülkelerde olan ilim ve teknoloji adına ne varsa onu kendi ülkemize taşımalı ve ülkemizi bir an evvel mamûr etmeliyiz. Bunu yaparken de sadece Allah’ın rızasını kazanmayı düşünmeliyiz. Çünkü Allah (cc), mü’minlerin, başka milletlerin sultası altında yaşamalarına râzı değildir. Evet başkalarının hâkimiyetleri altında yaşayanların, her an Allah’ın gazabına uğrama ihtimalleri söz konusudur.
Böyle olunca, mü’min her zaman ciddî bir gayret-i dîniye ile; işte ben yurdumu, yuvamı anne-babamı terk ediyor ve başka bir ülkeye gidiyorum. Transfer edilecek şeyi transfer edip onu ülkeme getirmeli ve bir an evvel şu mazlumlar, mağdurlar, mağmumlar ülkesini gadirden, kederden, zulümden, ezilmişlikten kurtarmalıyım —tabiî Allah’ın izni, inayeti ile ve O’nun rızası için— düşüncesiyle hareket etmelidir.
İşte bu mülâhaza ile hareket eden insanlar, daha ilk hareketleri olan pasaport muameleleriyle sevap turnikesine girmiş olurlar. Çünkü böylesine önemli bir meseleye karar verip; o iş için programlanıp, sonra o işin mukaddimatı diyebileceğimiz pasaport, vize, referans vb. gibi işlemler için bir sürü meşakkati göğüslemek, şüphesiz o şahsa dünya kadar sevap kazandıracaktır. Bunu nereden çıkarıyoruz? ‘Sevap yolunda, mutlak sevabı elde etmek için yapılan her şey sevaptır.’ sözü dini bir prensiptir.
Evet hâlis bir niyetle insan kendisini bu işe programlar ve nezrederse, başlangıcından sevap yoluna girmiş olur ve gittiği yerde de bu hâlis niyetini devam ettirirse —inşallahinşâallah— hicret sevabına erer.
Meselâ birisi bir üniversitede endüstri üzerine bir araştırma, biri doktora üstü bir çalışma, öbürü başka bir çalışma için lisan öğrenirler. Onların bütün bu gayretleri, netice itibarıyla çok büyük hayırları elde etmeye vesile olacağından dolayı, o vesile oldukları şey ne ise, onun kadar sevap kazanırlar. Bu zâviyeden İngilizce öğrenme sevap mıdır? dense, cevabım: ‘Evet, niyetin hulusuna hulûsuna göre İngilizce öğrenmek de sevaptır.’, olacaktır. Eğer İngilizce bizim şu anda diğer batı ülkeleri ile aramızdaki mesafeyi kapamak için bir merdiven ise ve aynı zamanda İslâm’ı tebliğde güçlü devlet olmanın bir avantajı söz konusu ise, lisan öğrenmek de sevaptır.
Buraya kadar anlattıklarımız, niyetini baştan hicret mülâhazasıyla yapanları ilgilendiriyordu. Bunun yanında, bazıları da oralara halis bir niyetle gidememiş olabilirler. Giderken, Allah için değil de şöhret, para vb. elde etme gâyesiyle gidebilirler. Onlar da niyet ettikleri şeyi elde ederler. O’nun için gitmek isteyenler namaza niyet ediyor gibi çok sağlam bir niyet etmelidirler. Daha önce gidenlere gelince, bu türlü ibadetler de başlangıç itibarıyla niyet şart olmadığından tashih-i niyet edip niyetlerini yenileyebilirler. Yani, ben buralara başka maslahatlar için gelmiştim, hatta burada iyi bir iş bulursam çalışayım diye düşünmüştüm.. buraya gelince gördüm, düşündüm, kendi kendime karar verdim ve dedim ki: Benim altın soyum, başkalarının kapısına ancak ve ancak kendini ifade etmek için gitmişti. Ben de her ne kadar başka niyetlerle gelmiş olsam da, tashih-i niyet ediyor ve birikimimle ülkeme döneceğim âna kadar burada bulunduğum sürece insanlığa yararlı olmayı düşünüyorum.
İşte bizler de belki, ancak bu mülâhazalarla sahabenin yanında yerimizi alabiliriz.
[1] Buhârî, cihâd 1; Müslim, imâre 86; Tirmizî, siyer 33; Nesâî, bey’at 15; İbn Mâce, keffârât 12; Dârimî, siyer 69; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/226
Tebliğde İki Önemli Esas: Sıdk ve Emanet 6 dk.
‘Her söylediğin hak olsun, fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur’ sözünü izah eder misiniz?
Bu sözde ilk olarak, insan ruhunda filizlendiği zaman onu; toplumda neşv ü nemâ bulduğu zaman da toplumu temelinden sarsan yalan’ illetine dikkat çekilmektedir.
Yalan, en basit tarifiyle, Allah tarafından bilinen bir şeyin aksini iddia etmektir. Kur’ân-ı Kerim, kâinat çapında büyük bir hakikati inkâr ettikleri için, Allah’ı inkâr edenlerin hâl ve tavırlarını yalan olarak nitelemiştir.
‘Allah’a karşı yalan uyduran ve peygambere gelen gerçeği (Kur’ân’ı) yalan sayandan daha zalim kimdir?’ (Zümer, 39/32) âyeti, vâkıaya mutabık olmayan beyan ve tavrın ne korkunç bir günah olduğunu ifade bakımından, bilmem ki başka beyana ihtiyaç var mı?
Sâniyen; yalan, insandaki emniyet ve sadakat hislerini ortadan kaldıran en kötü bir haslettir. Zira hayatında birkaç defa yalan söylemiş bir insan, daha sonra kendisinden sadır olacak bütün doğrulara gölge düşürmüş olur. Doğruluğun bu derece önemli olmasındandır ki, nübüvvete ait tebliğ, fetânet (akl-ı azam), ifrât ve tefrite düşmeme ve sırat-ı müstakîm erbabı olma gibi esaslar, vahyin tayfları altında gelişmesine karşılık, sıdk ve emniyet gibi hasseler, peygamberin gençliğinden itibaren başlar ve hayatı boyunca da devam eder. Eğer bir Nebi’nin, peygamberliğinden evvel bir yalanı veya emniyetsizliği olsaydı, peygamberliği döneminde insanlar, ‘Sen daha önce de zaten yalan söylüyordun. Şimdi söylediklerinin yalan olmadığını nereden bilelim!’ der ve bunu onun yüzüne vururlardı.
Sıdk, peygamberlerin en önde gelen sıfatlarındandır ve yalan, en uzak oldukları vasıflardandır. Kur’ân-ı Kerim’in Enbiyâ sûresi 58-68. âyetlerde anlatılan hâdisede Hz. İbrahim’in, kavminin taptığı putları kırdıktan sonra baltayı büyük putun boynuna asarak, putları, onun kırdığı havasını verdikten sonra söylediği, ‘Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır.’ mazmunundaki hilâf-ı vâki görünümlü beyanı, ‘bel fealeh, kebîruhum hâzâ’ şeklinde, vakıf ve vasılda küçük bir tasarrufla doğru bir sözdür. Ancak böyle bir üslup, makam-ı âlâ-yı nübüvvete yakışmadığından dolayı Hz. İbrahim’in, ötede kendisinden şefaat isteyenlere ‘Böyle bir cürmü işlemiş bir insan size şefaat edemez.’ diyerek, yalanın ürperticiliğini vurgulaması fevkalâde önemlidir.
İnsanlığın İftihar Tablosu, peygamberliğinden önceki dönemde doğruluk ve güvenilirliği ile meşhurdu. Onlarca hâdiseden sadece şu hâdise bile O’nun bu özelliğini ifade etmesi açısından ciddî bir belge sayılır: Bir aralık Kâbe tamir edilmiş; Hacerü’l-Es’ad’ın tekrar eski yerine konulmasına gelince kabileler arasında anlaşmazlık çıkmıştı. Herkes kılıçlarını yarıya kadar kınlarından sıyırmış ve bu şerefin kendine ait olmasında ısrarlıydı. Sonunda, şöyle bir karara vardılar: Kâbe’ye ilk girenin hakemliğini kabul edip problemi çözeceklerdi. Herkes merakla bekliyordu ki, içeriye Peygamberimiz girdi. Allah Resûlü’nün hiçbir şeyden haberi yoktu. O’nun dosta-düşmana güven veren gül yüzü görününce, oradakilerin hepsi ‘İşte ‘Emin’ geliyor.’ dediler ve O’nun hükmüne kayıtsız şartsız razı olacaklarını söylediler.
O’nun (sav) düşmanları arasında bile emin oluşunu belgeleyen bir başka hâdise de şöyle cereyan eder: Nebiler Serveri (sav), kendisine peygamberlik geldikten sonra, bir gün halkı etrafına toplar ve Ebû Kubeys tepesine doğru teveccüh ederek şöyle buyurur: ‘Size biraz sonra şu tepenin arkasından büyük bir düşman ordusu geleceğini haber versem bana inanır mısınız?’ Müşrikler bu suale ‘Evet, inanırız.’ şeklinde cevap verirler. Bunun üzerine Efendimiz (sav), ‘Bilmelisiniz ki, ben, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberim.’ der; der ama oraya toplananların çoğu temerrütlerine devam ederler.
Bugün dâvâ-yı nübüvvetin kapı kulları sayılan hak erleri de tıpkı Nebiler Serveri gibi sıdk ve emanet hususuna çok dikkat etmeli ve her söyledikleri sözü, mutlaka doğru söylemelidirler. Yalanın revaç bulduğu ve herkesin yalan söylemede rahat olduğu günümüzde doğruluk daha bir değer kazanmıştır. Onun için Kur’ân talebeleri yalanın en küçüğüne dahi hiç mi hiç tenezzül etmemeli; ya doğru söylemeli veya konuşmamalılar.
Sâlisen; bazı hususî durumlarda insan, millet ve devlet menfaatlerini muhafaza adına hilâf-ı vâki beyanda bulunmak zorunda kalabilir. Böyle durumlarda bile çok dikkat edilmeli ve kat’iyen yalan söylenmemelidir. Evet, emniyetin temsilcisi ve hakkın şahitleri her zaman doğru düşünmeli, doğru konuşmalı ve doğru hareket etmelidirler.
Evet insanın her söylediği doğru olmalıdır ama ‘Her doğru da her yerde söylenmemelidir.’ Meselâ, birinin savaş anında bir düşmana ‘Bizim cephanenin yeri şurasıdır.’ diyerek cephaneliği göstermesi, düşmana koz verme ve kendi cephesini tahrip etme demektir. Binaenaleyh, bu türlü durumlarda, zararsız doğrularla iktifa edilmeli, cephesine zarar verebilecek doğrular ifşâ edilmemelidir.
Hâsılı insan, cennete girmek için dahi olsa yalana kapı aralamamalı ve ‘Her söylediğin hak olsun, fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur.’ hakikatini nazar-ı itibara alarak her zaman doğru söylemelidir.
Tebliğde Usul ve Yöntem 8 dk.
Efendimiz’in (sav), bir sahabiye: ‘Müslüman ol’ dediğinde, o sahabinin: ‘Kendimi isteksiz buluyorum’ demesine mukâbil; ‘İsteksiz olsan da Müslüman ol’ buyurmasının, Müslümanlara verdiği mesaj nedir?
Aslında başka pek çok insan bu şekilde isteksiz Müslüman olmuş ama sonra da Efendimiz’in sohbetinin vermiş olduğu insibağla derinleştikçe derinleşmişlerdir. Zaten herkesin birdenbire Hz. Ebû Bekir (ra) gibi Müslüman olması ve o ölçüde derinleşmesi de beklenemez. Hatta Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Talha, Hz. Zübeyr gibi sahabilerin dahi belli bir müddet direnmesi söz konusu olmuştur. Ne var ki, onların bu durumu hiçbir zaman bir inat ve temerrüt olarak da değerlendirilmemelidir. Çünkü daha sonraki zuhur, ilk programlanmanın neticesidir; onlar kalben ve fikren programlandığı şeye ulaşamadıklarından dolayı belli bir dönem başı açık, yalınayak hayalleri ile dolaşmışlardır ama yürekleri hep Müslüman olarak çarpmıştır. Ve bir gün gelmiş, artık en küçük bir tereddüt dahi yaşamamışlardır.
Aynı şekilde Hz. Hamza da, -Efendimiz’le aralarında bir yaş var veya yoktur- gelip Müslüman olduğu dönemde 45 yaşlarında bir insandır. Bir hadisin ifadesine göre 45 yaşı, hem Müslümanlık adına, hem de küfür ve dalâlet adına ilk damganın vurulduğu dönemdir. Yani belli bir yaştan sonra insan mafsallarının kireçlenip, artık rahat hareket edememesi gibi, bu yaştan sonra da bir insanın duyguda düşüncede ve rûhî yapısında değişmesi çok zordur. Onun için Cenâb-ı Hak, Hamza’ya çok önemli bir kombinezon hazırlamış ve onu kendisinde şok tesiri yapacak bir hâdisenin içine çekmiştir. Hâdise hepimizce malum; bir yerde Ashab-ı Kiram’a eziyet edilmiş, Efendimiz’in başına taş, toprak saçılmış ve hakaretin en utandırıcılığı yapılmıştı. İşte o esnada Hz. Hamza aslan avından dönmüş geliyor ve tam bir metafizik gerilim içindeydi. O, bu haliyle Mekke’ye girerken yeğenine yapılan hakaretler kulağına fısıldanıvermişti. Işığa ermeden de onun çok nezih bir ruhu vardı ve tam bir peygamber amcasıydı. Yeğenine yapılan onca hakaret, fevkalâde rikkatine dokunmuş ve hemen oracıkta Efendimiz’e taraf olduğunu ilân edivermişti. Dolayısıyla o, normal bir yerde otururken, Gel amcacığım, Müslüman ol.’ sözü ile değil de, kendisinde şok tesiri yapacak böyle bir hâdise ile karşı karşıya kalınca yıldırım süratiyle Müslüman oluvermişti. Demek onun bu son adımını atabilmesi için, böyle bir hâdiseye ihtiyaç vardı. Siyer felsefesi açısından bence bu mesele oldukça önemlidir.
Siyerciler, Seyyidina Hz. Hamza’nın, Müslüman olduktan sonra yirmi dört saat tereddüt geçirdiğini nakletmektedirler. Her ne kadar bir şok tesiri ile işin içine girmişse de, arkada bıraktığı kırk beş yıllık bir hayatı vardır. Zaten bir insanın birdenbire o koskoca hayatı, hem de Müslümanların kâfirlere karşı koyamadıkları ve Mekke’yi bırakıp başka taraflara hicret etmek zorunda kaldıkları bir dönemde bir kenara atması bir hayli zordur ve Hz. Hamza bu zoru başarmıştır. Diğer taraftan kendisi gibi güçlü kuvvetli yüzlerce insan -ki bunlar arasında Hz. Halid, Hz. Ömer gibi güçlü isimler de vardı- sağda-solda dolaşıyor ve Müslümanlığa iltifat etmiyorlardı. Yani ortada iman adına insanın ruhunu şahlandıracak herhangi bir şey görülmüyordu. Diğer taraftan o, Kur’ân’dan çok fazla âyet dinlememiş ve amca-yeğen ilişkisinden dolayı da belli bir büyüklük psikolojisi içindeydi. Çoğu zaman, bu iki büyüklük çatışmasını içinde duyuyor ve semâvî büyüklüğe karşı, ‘Senden mi nasihat alacağım’ duygu ve düşüncesine sevk eden amca büyüklüğü altında eziliyor, presleniyordu. Böyle bir insanın muvakkaten bir tevakkuf geçirmesi gayet normaldir. Hâsılı, o da küçük bir tevakkuf yaşadı, fakat Cenâb-ı Hakk’ın inayeti yetişti ve ‘Sâbikûn u evvelûn’ zirvesine yükseltti. Zannediyorum o zaman bu tür insan pek çoktu. Onlardan bir kısmı kazandı, bir kısmı da kaybetti. Meselâ; Âşâ A’şâ onlardan biriydi. Yumuşak ve nezih ruhlu bu büyük şair, gelmiş İslâm’ı kabul etmiş, fakat Efendimiz’in yanından ayrıldıktan sonra birisinin, ‘Biliyor musun bu din içkiyi de yasak ediyor.’ demesi üzerine, hemen bir düşüneyim demiş ayrılmış, ancak tekrar geri dönmeye ömrü vefâ etmemişti. Oysa alışkanlığını Efendimiz’e bildirse idi belki, ‘Hele sen bir Müslüman ol, sonra içkiyi düşünürüz.’ diyecekti. Çünkü O biliyordu ki, ertesi günü sohbetle doyacak, huzurun insibâğı ile boyanacak, Allah’a kurbiyetle ayrı bir zevk-i rûhânîye ulaşacak ve kısa zamanda alışkanlığını da terk edecekti.. ve kim bilir daha niceleri aynı talihsizliğe dûçar oldu!..
Burada konuyla alâkalı olması açısından birkaç misal daha vermek istiyorum: Ebû Süfyan ve Safvan İbn Uyeyne de ‘Lâ ilâhe illallâhillâllah’ derken çok içlerine sindirememişlerdi. Bunların kalbleri önce ganimetle telif edilmiş, Müslümanlığa kazanılmış; sonra da Efendimiz’i tanıdıkça, çok hızlı bir değişiklik yaşamışlardı. Meselâ; Hz. Halid büyük bir komutandı. Öyle ki, herkes savaşa katılacağı zaman onun bulunduğu cepheyi tercih ederdi. Elbette ki böyle bir insanın cephe değiştirmesi de kolay olmayacaktı. Ama yerini bulunca da bir hamlede aradaki mesafeyi kapatıvermişti. Ve yine siyercilerin ifadesiyle bir ok gelip gözüne saplandığında, ona bakıp sonra da, ‘Neye yararsın ki, yetmiş sene kendi sahibini görmedin’ diyecek kadar yürekli davranan Ebû Süfyan da zor yer değiştirmişti ama tam değiştirmişti. Bir zaman kendisine ganimet mallarından yüz deve birden verilince, ‘Vallahi bu insanın hiç açlığa, susuzluğa maruz kalırım endişesi yok. Demek bir insanın bu kadar cömert, bu kadar civanmert olabilmesi için sırtını bir Ganiyy-i ale’l-ıtlâk’a dayaması lâzım.’ demişti. İşte bütün bu örnekler, zannediyorum Efendimiz’in (sav) davranışlarındaki isabeti göstermesi açısından yeterlidir.
Evet, başta sadece hisleriyle bağlanıp Müslüman olanlar, daha sonra Efendimiz’i ve O’nun sadık arkadaşlarını tanıyınca İslâm’a kuvvetli bağlarla bağlanıvermişlerdi. Bu mânâda bir kaynaşma ve gönüllerin fethedilmesine vesile olduğu için Kur’ân-ı Kerim, Hudeybiye anlaşmasına ‘apaçık fetih’ (Fetih, 48/1) demiştir. Çünkü bu dönemdeki sulh ve beraber bulunma sayesinde gönüller İslâm’a birdenbire ısınıvermişti. Evet Müslümanların yumuşak halleri, gönüllere girmedeki samimiyetleri bütün insanları onlara çekiyordu. Osman İbn Talha, Amr İbn Âs, Halid İbn Velid gibi isimler, bu dönemde kazanılmışlardı. Zaten bir ön yargı ve şartlanmışlık söz konusu değilse, Efendimiz’i ve ashabını gören kimsenin Müslüman olmaması düşünülemezdi. Zannediyorum o şartlanmışlıktan sıyrılarak bakan herkes, Abdullah İbn Selâm gibi -ki o bir Yahudi’dir- ‘Vallahi bu çehrede yalan yok.’ diyebiliyor ve hemen yer değiştiriyordu.
Netice olarak insanlarla bir arada bulunup ortak değerleri paylaşma, Allah’ın izniyle nice katı gönülleri yumuşatmış ve fethetmiştir. Bu yüzden Efendimiz (sav), insanları ilk etapta o kudsî dairenin içine çekmeye çalışmış ve isteksiz olsalar da onların Müslüman olmalarını istemişti…
Tebliğde Vesile Faktörü 7 dk.
Günümüzde tebliğ adına yapılan bazı çıkışlar, İslamî olmadığı şeklinde tenkitlere maruz kalıyor. Bu mevzuda ne söylenebilir?
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) dedesi Abdulmuttalib, gökçek yüzlü, pırıl pırıl, temiz nasiyeli ve iyi bir sürgüne esas teşkil edebilecek mahiyette bir kök görünümünde idi. Yani o, İnsanlığın İftihar Tablosu’na dede olabilecek maddî-mânevî bir donanımı hâizdi. Efendimiz (s.a.s.) hayata gözlerini fakir olarak açmış, fakir olarak büyümüş ve fakir olarak da hayatını idame ettirmişti. Hz. Hatice ile evleninceye kadar da, bu hep böyle devam etti. Zira ne dedesi, ne amcası (Ebû Talib) ona bir şey bırakacak imkâna sahip değillerdi. Allah Resûlü (s.a.s.) Hz. Hatice Validemiz ile evlendikten sonra, Mekke’nin zengin kişilerinden biri sayılabilirdi ama, peygamberliğinin 5. veya 6. senesinde elinde avucunda hiçbir şey kalmamış ve yine eski hayatına dönüvermişti.
Pekala, Nebiler Serveri bu servetini nerede ve nasıl harcamıştı? Siyer kitaplarında verilen bilgiler ve onların satır aralarından anlayabildiğimiz kadarıyla O bu serveti, halkı iman ve Kur’ân’a davet etme yolunda, yemek yedirme, hediyeler verme.. gibi alanlarda harcadı ve tüketti. Evet, insanları Allah’a çağırmada, en uygun metod İlâhî ahlâkla ahlâklanmadan geçer. İlahi ahlâk ise bize hep şunu talim eder: Kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben bir zirâ, o bir zirâ gelirse, ben bir kulaç, o yürüyerek gelirse, ben koşarak gelirim.’ Buna göre, önce siz insanlara yaklaşmadan, böyle bir yaklaşma yolunda bazı şeyleri feda etmeden (toplumların örf ve adetleri bu noktada mutlaka dikkate alınmalıdır) onları kendinize doğru bir adım dahi yaklaştıramazsınız. İşte Nebiler Serveri (s.a.s.) yemek yedirmek, hediyeler vermek suretiyle itidalin çerçevelediği sınırlar içerisinde sürekli tebliğ yapıyor ve o koca servetini bu uğurda tüketiyordu.
Geçenlerde bir vesile ile arz etmeye çalışırken; cihadın, Allah ile insanlar arasındaki engelleri bertaraf ederek, onların Allah ile buluşmalarını sağlama ameliyesi diye, yeni bir tarifi üzerinde durmuştum. İşin doğrusu bizim, insanların kalbine hem de zorla Allah’a imanı yerleştirecek halimiz yok. Allah dilediği insanın kalbine tecelli eder. Yalnız, insanların gönlünden küfrün baskısını izale etme, onların bakış açılarını düzeltme, gurur, kibir, zulüm gibi imânâ mâni engelleri bertaraf etme gibi bir sorumluluğumuz söz konusu. Bunun için de toplumun her kesimi ile içli-dışlı olmak şarttır. Bu konuda yemek yedirmek, hediyeleşmek veya toplumun yadırgamayacağı daha başka vesileler de mutlaka kullanılmalıdır. Efendimiz (s.a.s.) döneminde Hudeybiye sulhu, iki toplum arasında kaynaşmayı sağlamıştı. Ve Kur’ân ona ‘apaçık fetih’ diyerek, onun ne bereketli bir başlangıç olduğuna bilhassa dikkatleri çekmektedir.
Evet, artık devir akıl, mantık, muhakeme devridir. Üstad’ın dediği gibi ‘Medenîlere galebe ikna iledir. Söz anlamayan vahşîlere yapıldığı gibi icbar ile değildir.’ Şayet bizler, insanları, sapık anlayış ve sapık dinlerin akıl-mantık ile çelişen esaslarından kurtarmayı düşünüyorsak ve Uzak Doğu’da meditasyonlar ile din adına teselli arayan, metafizik duygularını bu yolla tatmin etmeye çalışan insanları kurtarmak istiyorsak -ki bu ortamı hazırlamak evvel emirde bizim vazifemizdir- bunun için mutlaka yukarıda arz edilen esaslar üzerinde ısrarla durulması gerekir.
Bu cümleden olarak bizim hahambaşı, patrik, rahib, vs. demeden ve ayırım yapmadan, onlarla münasebete ve diyaloğa geçmemiz şarttır. Bunu yaparken de onların kendi inançlarını terk etmelerini beklemek doğru değildir. Bu onları rencide eder.. ve zaten cihan tarihinin hiçbir döneminde birdenbire böyle seri bir değişim olmamıştır ve olmasını beklemek de hayalperestliktir. Şahsen ben, yukarıda zikrettiğim türden eşhas ile yaptığım görüşmelerde, onları çok sıcak buldum. Eski düşüncem onların Türkiye’ye ve Türk insanına tepeden baktıkları istikametindeydi.. evet, Amerika, Rusya, Almanya, İngiltere gibi dünya siyasetinde, gerçekleştirdikleri lobi faaliyetleri ile söz sahibi olan, dünya ticaret piyasalarında inkar edilmez ağırlıkları bulunan bu insanların, hakikaten bize tepeden baktıklarını zannediyordum. Ancak beşerî münasebetler açısından onlara doğru, bir-iki adım atınca gördük ki, hiç de diyolağa mani bir yanları yokmuş. Evet, gördük ki, onlar hâlâ, Endülüs’ten Türkiye’ye getirilmelerinin medyuniyetlerini yaşıyorlar. Ve gördük ki, ‘En az biz de sizin kadar Türk’üz.’ diyorlar. Onların bu tavrını görünce, çok duygulandım, gözlerim yaşardı ve şunu demek zorunda kaldım: ‘Bizim atalarımız Orta Asya’dan Ahlat’a oradan doğu Anadolu’ya gelip yerleşmişler ve bunun mazisi en çok birkaç asır. Ama siz beş yüz seneden beri buradasınız.’
Evet, eğer onlar kendilerini bu şekilde bize yakın buluyor ve bunu çekinmeden itiraf ediyorlarsa, bence bunu değerlendirmek gerekir. Sertlik ve düşmanlıkla hiçbir yere varılmaz. Aramızda uçurumlar olursa, onlarla nasıl bir arada bulunabilir ve dinimizin müsamaha ufkunu nasıl gösterebiliriz ki!
Biz, yine bu münasebetler sonucu öğrendik ki, problem genelde idarî kesimler arasında. Kitlelerin kendi aralarında hemen hemen hiçbir problemi yok gibi. Zaten yabancılarla yapılan onca sınaî, ticarî belki ziraî ortaklıklar bunu göstermiyor mu?
Bu itibarla, işte böylesi birebir ilişkiler ve daha geniş dâirede ülkeler-devletler arası münasebetler, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) genel tavrı ve peygamberliğinin en önemli, en gözkamaştırıcı ve en parlak esprisi olması açısından sünnet yolu olsa gerek. Kaldı ki, bunun için ortam da eskiye nisbetle fevkalâde müsait durumda. Bizim sahibi olduğumuz sistem ve onun yeterliliği hakkında hiç şüphemiz olmadığına göre, her zaman, olabildiğince açıklık içinde ve rahatlıkla, ister bire bir, isterse ülkeler arası müessesevî plânda herkesle münasebete geçebiliriz.
Son olarak bir şeye daha işaret etmek istiyorum; son yıllarda herkesi belli bir kap ve kalıp içine koyarak, kimisini kâfirlik, kimisini münafıklık ve kimisini de zalimlik ve facirlikle itham eden çok sert radikal çıkışlar hiç de yararlı olmamıştır. Böyle bir yaklaşım, kitleleri birbirine yakınlaştırmaktan ziyade uzaklaştırmış ve düşman kutuplar meydana getirmiştir. Bu gerçeğin bir an önce görülüp, dine, imânâ zarar verecek düşünce ve çıkışlara son verilmesi, en büyük dilek ve temennimizdir.
Tecdid ve Devreleri 8 dk.
Tecdid ne demektir? Tecdidin reformdan farkı nedir?
Tecdid; dinî dinamik ve kriterleri iyi tesbit edip, bunları yerinde kullanarak, asla uygun ve onu bozmadan sistemi restore etme, başlangıç noktasındaki safvete ulaştırma ve saykıllama hareketidir.
Müceddidin vazifesi, tamamen bozulmuş ve aslını kaybetmiş bir şeyi yeniden şekillendirme değildir. Zira, tamamen bozulup aslından uzaklaşmış bir sistemi alıp yeniden günün şartlarına göre şekillendirmeye tecdid’ denmez. Buna dense dense, reform denir.
Evet tecdid; eksik ve gediklerin iyi tesbit edilip, sistemin hakiki mahiyetine göre ve dinin tekevvünündeki dinamikler kullanılarak restorasyonunun yapılması, eski çizgi üzerine yeniden saykıl vurulması ve ona yeniden bir canlılık kazandırılması keyfiyeti ise, reform; aslı-faslı bozulmuş bir sistem doktrinini yeniden şekillendirme demektir. Ne yaptığının şuurunda olan bir müceddid, ciddi master plânlarla, ne yapacaksa onları sıraya koyar, plânlar ve tecdidin geçireceği devreleri birer birer belirler. Sonra da öncelik sırasına göre yapacağı şeyleri bir bir tatbik etmeye başlar.
Mesela, önümüzdeki çağ ve çağlara hükmedecek bir müceddid şöyle der: Tecdidin bir imân faslı vardır. İmân devresini hayat devresi takip eder. Yani belli bir yerde imân adına hizmetin ayakları yere basınca, bundan sonra yapılacak iş, onu hayatın bütün ünitelerine taşımaktır. Zira o, artık anne karnında gelişme sürecini sürdüren embriyolojik safhada bir cenin değil, çok buudlu bir canlı olmuştur. Yani bir ölçüde onda da sindirim başlamış ve bedenin en ücra yerlerine kadar dolaşım faaliyete geçmiş demektir.
Evet artık o toplum, tırnak uçlarına kadar etiyle kemiğiyle beslenmeye alınmış bir sistemdir. Bu yönüyle de o her zaman, bir hayâtî organizmaya benzetilebilir. Şimdi, hayat böyle fethedilince, yapılacak şey, dünya çapında o büyük değişimin son merhalesinin gerçekleştirilmesidir.
Bütün bu hususlara, sıkça okuduğumuz dinî eserlerde pek çok işaret vardır. Yalnız bunların olmasını ‘oturup bir evde kitap okuyalım, millete bir kısım izahlarda bulunalım’ yaklaşımıyla beklerseniz, netice adına elde edeceğiniz şeyler bellidir.. evet bunlar için ‘olacak’ denmiştir; öyleyse mutlak bir yolu da olmalıdır.
Tıpkı Kitap ve Sünnet’in, geleceğe matuf gaybî olarak bir kısım haberler verip, sonra da sizden, o rüyaların gerçekleştirilmesini beklediği gibi, her biri birer rüyâ gibi size sunulan bu mes’elenin gerçekleştirilmesi de, öncekilerin gayreti ölçüsünde bir himmete muhtaçtır. Yani bileceksiniz ki; imân devresi başladığında, başta o vardı, hayat devresini hayata hakim kılmak için, dem-damar olup, sonra da demin damarlarda çağladığı gibi çağlayıp, vücudun en ücra yerlerine kadar akması ve gıda taşıması gerekmektedir. İşte ancak, böyle yapıldığı takdirde vücudun her yerindeki tahrip onarılmış ve hayat adına verilmesi gerekenler verilmiş olacaktır.
Peki, bütün bunlar nasıl olacaktır?
İşte siz, dünden-bugüne tevarüs ettiğimiz bütün duygu ve düşünceleri çağın şartlarına göre sistemleştirerek, bütün hayatın içine pompalamak suretiyle onun her yere ulaşmasını sağlayacaksınız.. ve bunun ulaşmadığı bir yer kalmayacaktır. Zira onun ulaşmadığı yerlerde her zaman, kangren ve ölümler söz konusudur.
Değişik ünitelerden mürekkeb her uzuv, gelişimini tamamladıktan sonra o, sevaplardan mürekkeb bir parça haline gelecektir. Diğer yerlerde de sevaptan mürekkeb parçalar olacak ve bu parçalardan meydana gelen bütün de, her yanıyla mahz-ı sevap olacaktır. Yoksa eczası, günahlardan mürekkeb parçalardan, sıhhatli bir bünye meydana gelmeyeceği açıktır. Bu itibarla da, halihazırdaki Mısır’dan, Suriye’den, Pakistan’dan, Sudan’dan, Somali’den, Türkiye’den sıhhatli bir İslâmî bünye beklemek ham hayallik olur. Evet evvelâ, bu ülkelerde hayatın bütün ünitelerinin sıhhate kavuşması şarttır. Şayet, bazı yerlerde bir tıkanma varsa, tıpkı by-pass yapıyor gibi, ulaşımın, dolaşımın olmadığı bu yerlere ulaşarak oralarda da ulaşım ve dolaşım sağlanmalıdır ki, beklenmedik enfarktüsler ve ölümler olmasın.
Bunlar, çok iyi bilinen ve şuurluca üzerinde durulan mes’elelerdir: İmân, hayat ve akyol…
Bazen de siz, hiç farkına varmadan -otoban gibi- sizi hedefinize ulaştıracak bir yola girmişsinizdir de, neticede bir de bakmışsınız ki, varmak isteyeceğiniz noktaya gidip ulaşmışsınız. Mesela; çevrelerine verebilecekleri mesajı vermiş olan kimseleri, aynı mesajı başkalarına da ulaştırmaları için zaman zaman sistem içinde alt-üst eder ve yerlerini değiştirirsiniz; böylece hem yeni istîdatlara zemin hazırlamış, hem de netice adına ‘sevk-i İlâhî’ye mazhariyetin meyvelerini toplamış olursunuz. Sonunda da, hiç farkına varmadan bugüne kadar öğrendiğiniz, hatta onunla bütünleştiğiniz düşünce sisteminizi dünyanın dörtbir yanına ihraç etmiş olursunuz.. ve yine farkına varmadan kendinizi âdetâ bahar yamaçlarında bulur, bahar çiçeklerini koklar ve bu baharın kemâle ermesini hızlandıracak işlerde bulunur, nihayet günler bahara kayarken de, kalkar bu kayışı kolaylaştırmanın yollarını araştırırsınız. Yani, bir dönemde; karada yürütülen gemilerin altına zeytinyağı döküp yürüttükleri gibi, siz de bir hizmet-i fevkalâde ile âdetâ aynı şeyleri yapar ve hedefe ulaşmayı kolaylaştırırsınız.
Allah’a binlerce hamd ü senalar olsun ki, şimdilerde bu hizmet, herkesin derdi olmuş ve âdetâ tâ Çin’e-Maçin’e kadar, dünyanın her yerindeki insanların elinden tutma yarışı başlamıştır. Zaten kapıyı az araladıktan sonra, geriye dönmeyi riddet sayanlar için başka yol da söz konusu değildir. Evet kapıdan içeriye adım atmışsanız, dönmeyi onurunuza yediremeyecek, ‘dönülecekse, başkaları dönsün, benim dönmem ayıp olur’ diyeceksiniz. Dar köprüde karşılaşma gibi, ‘biri geriye gidecekse sen git, ben yoluma devam edeceğim’ kararlılığı içinde olacaksınız.
Bununla beraber, şartlar başka türlü de zuhur edebilir. Sizin atalarınız, bu mücadeleyi daha ağır şartlar altında sürdürdü. O mücadelenin aynısı veya biraz hafifi sizin için de mukadder olabilir.
Bu devrelerin birbirinden tamamen ayrı düşünülmesi de yanlış olur. Zira belli ölçüde bunlar birbiri içine giren daireler gibi iç içedirler. Meselâ imân devresi, halen devam etmektedir. 20-30 sene önce imân adına burada yaşananlar, şimdi Orta Asya’da tekrarlanıyor. Burada da, yeni ünitelere açılma ve yenilenme, metafizik gerilimi artırma şeklinde mevcudiyetini sürdürüyor. Demek ki, imân dönemi hâlâ devam ediyor. Ve ebedlere kadar da devam edecektir. Ama ayrı ayrı paketler halinde değil, iç içe yapraklar gibi, birbirinden ayrılmadan devam edecektir. İmân mes’elesini, onu geliştirip yaygınlaştıran müesseselerde ihmal ediverseniz, 5-10 sene sonra, yeniden geldiğiniz yere dönersiniz. Onun için birileri zirvelere yürüse bile, biz, hep kendi müesseselerimizde, o saflardan saf ve duru hizmetin yanında olacağız. O zaman; işte bütün bir hayat mektep olup her yana nur saçacak, medrese olup kemâle yönelecek, kışla olup disiplin soluklayacak, tekye ve zaviye olup mükemmel insan olma yollarını işleyecek ve millet beş başı mamur istikbale yürüyecektir.
Temel Dinamikleri İle Aksiyon 8 dk.
Dine hizmette günümüzün şartlarına uygun olarak daima hamle ve aksiyon insanı olabilmenin sırrı nedir? Bunu sürekli kılabilmenin çareleri nelerdir?
Aksiyon, Fransızca’dan dilimize geçmiş bir kelime. Bunun yerine bazılarının da mülâhazalarına dayanarak hamle ve hareket tabirini de kullanabiliriz. Dinimiz için yapılan hizmetlerde, aksiyon veya hamle derken, mevcut olanı yeterli görmeme; himmetini âlî tutma, dünyaları cennete çevirme mevzuunda hiç durmama, yılmama, usanmama veya bu işi sonuna kadar götürme mânâlarını da mülâhaza edebiliriz. Bu işin sonu ise: –ki soruda bahsedilen sırrın cevabı budur– “Yakîn (ölüm) sana gelip çatıncaya kadar Rabbine ibadet et!” (Hicr sûresi, 15/99) âyetinin anlattığı ufuk noktayı yakalamaktır. Yani kulluğunu bütün samimiyet ve canlılığıyla yakîn gelip çatıncaya kadar götürebilmek. Evet, işte bunu o güne kadar götürme gerçek bir hamle ve aksiyondur. Gerek ferdî planda, gerekse içtimaî planda kul kendinden istenen vazife ve sorumlulukları can u gönülden düşünüyor ve eda etmeye de uğraşıyorsa, biraz önce ifade ettiğimiz gibi o, hamle ve aksiyonu doğru mânâda anlamış ve yaşamış demektir. Aksi hâlde, meseleyi tek buudu ile ele alıp ve yapageldikleri maddî hizmetlerle, Türkiye’yi dünyanın en mamur ülkesi hâline getirseler ve bir kısım istihraçlarda beyan edildiği gibi kılıçlarını Sultan Ahmed Camii’nin minarelerine assalar bile, iş yine kayıp gerisin geriye gidecektir. Hatta bir hamlede dünyayı kurtarsalar ve ardından da amellerine güvenmenin ağına düşseler, bunların yaptıklarının Hak nazarında hora geçmeyeceğini rahatlıkla söyleyebilirim.
Sorunun ikinci kısmında “Bu mânâ ve ruhu sürekli kılabilmenin yolları?” deniyor. Evvelâ, bu mânâ ve ruhu devam ettirebilmek şunlara bağlıdır:
1. Ameliyat-ı fikriye. Evet, herhâlde bizim en büyük kusurumuz, her türlü tefekkürden, tetkikten uzak ve gafilane yaşayışımız olmalıdır. Dahası kendi içimizde murâkabeden (otokontrol) mahrum gönül-kubûr hayat geçirmemizdir.
2. Râbıta-i mevt. Yani daima ölümü düşünüp, onunla senli benli olma; her gün ama her gün, Azrail ile randevuya hazırlanma mânâsında râbıta-i mevt. Bunun için hastahaneler ziyaret edilmeli.. çeşitli hastalıklardan dolayı orada bulunanlarla içli dışlı olunmalı. Mezarlara gidilerek ve kendimizi kurumuş kemikler hâlinde tasavvur ederek dünyanın fena ve zevali hatırlanmalıdır. Ayrıca “İnsan ölür gider, geriye eseri kalır.” mülâhazasıyla, arkada, bir eser bırakmak için durmadan çalışıp çabalamalı ve bu hayat, dolu dolu yaşanmalıdır. Bakın, İnsanlığın İftihar Tablosu’na; Refîk-i Âlâ’ya vuslatın yaklaştığı o hayat-ı seniyyelerinin sonunda bile, Bizans’a karşı bir ordu hazırlıyor, başına da, babası Mute’de şehit olan ve torunu gibi sevdiği Üsame’sini (Üsame b. Zeyd) getiriyor. Hastalığı ağırlaştığı o son anlarında, bayılıyor, ayılıyor ve her ayılışında da ordunun gidip gitmediğini soruyor. Rica ederim sekerât-ı mevtte olan, ölüm heyecan ve helecanlarını yaşayan bir insanın meşgul olacağı şey midir bu? Bir dava adamı için ondan da ileridir. O sultana bedel işte bir de çırak! Bu milletin içinden çıkmış o nadide dimağ; Murad Hüdavendigâr. O da göbek bağıyla bağlandığı İnsanlığın İftihar Tablosu’nun çizgisinde hayatını noktalıyor. Daha savaş meydanında ruhunu Rabbine teslim etmeden, Gazi Mihallerin, Gazi Evranosların: “Sultanım, hünkârım bir emriniz var mıdır?” diye son isteğinin ne olduğunu öğrenmek istemelerine karşılık, koca hünkâr tarihe altın harflerle yazılacak şu sözleri söylüyor: “Attan inmeyesüz, kılıcınızı kınına koymayasuz!” O, “Beni Bursa’ya götürüp gömün ve hıncımı, intikamımı alın…” vs. demiyor, aksine, söyledikleriyle uğrunda şehit olduğu dava adına aksiyon solukluyordu. İşte bu ufuk noktayı yakalama yollarından birisi de ölümü gülerek karşılama, düğüne, bayrama gidiyor gibi onu kabullenmedir.
3. Kolektif şuurun getirdiği varidattan ayrı kalmama. Zira bazen iç âlemimiz itibarıyla yıkılmış olabiliriz. Bu tahribatı onların o bereketli iklimi içinde bulunmakla tamir etmeliyiz. Bazen, içinde bulunduğumuz menfî atmosferde kendi gözümüz, kendi kulağımız, kendi elimiz, kendi ayağımız bize kâfi gelmeyebilir. İşte o zaman arkadaşların eliyle tutma, gözüyle görme, kulağıyla duymayı gerçekleştirerek kendi güç ve kuvvetimizin üstünde bir forma ulaşabiliriz.
4. Bizi her zaman metafizik gerilim içinde tutacak ve canlı kılacak kitaplar okumak. Evet, ilklerin o şanlı hayat-ı seniyyelerinden tutun da, bu yolda bizlere örnek olan daha nicelerin düşünce ufuklarını ancak onların hayatlarını okuyarak, anlayarak elde edebilir ve ülfetlerin, ünsiyetlerin boğucu atmosferinden, dünyanın cazibedar güzelliklerinden kurtulabiliriz.
5. Milletimize hizmet düşüncesinde canlı ve aktif kalabilmek için sorumluluk ruhuyla mutlaka bir vazife üstlenme. Evet, bu sayede insan, milletine hizmet etme niyetinde olan fertlerle sık sık bir araya gelir; yapılan işlerin neticesi, yapılacak olanların da mütalâa ve müzakeresiyle meşgul olur ve bir hafta boyu onunla yatar, onunla kalkar; bir lahza bile boş kalmadan hizmet soluklar. O böyle davranınca, Cenâb-ı Hak da onun aşkını, şevkini, diğer tabirle hamle ve aksiyonunu bereketlendirir. “Bana bir zira yaklaşana, bir kulaç yaklaşırım.. yürüyerek gelene koşarak gelirim.” hadis-i kudsîsi de bu hakikatin ifadesi olsa gerek.
Hâsılı; boyunduruğun yere konduğu bir zamanda; böylesi güzel bir işe omuz veren yiğitler, evvelâ tefekkür ile sahip oldukları değerlerin farkına varacak.. râbıta-i mevt ile, dünyanın zeval ve fenâsını aşacak.. hatta fenâ ve zeval içinde gerçekten var olmanın yollarını başkalarına gösterecek.. millete hizmet yolunda omuz omuza beraber oldukları arkadaşları içinde gerçekten var olmanın yollarını başkalarına gösterecek.. onlarla tasada, kederde, sevinçte her zaman ve her yerde beraber olacak.. ve bu sayede birleriyle binlere ulaşacaklardır. Gerçek vefanın temsilcileri olan bu fütüvvet kahramanları, örnek aldığı, rehber ve rehnüma kabul ettiği büyükleriyle buluşmaya gidiyor gibi şevk u tarab içinde hizmete koşacaklardır. Ve muştusu asırlar önce verilen dünyalarının gerçekleşmesi için, hamle hamle üstüne daha nice kahramanlıklar sergileyeceklerdir.
Rabbim, nesillerimizi ihsanıyla, keremiyle, inayetiyle serfiraz eylesin! Gücümüzü aşan ve takatimizin üstünde çıktığımız bu yolda ve bu büyük mücadelede Kendi kuvvetiyle, havliyle bizi desteklesin! Bu işi bizimle ve bizden sonra gelen nesillerle devam ettirsin! Rabbim, dinini pâyidar kılmak suretiyle yerin üstündekini de, altındakini de sevindirsin, güldürsün ve hoşnut eylesin!
Temiz Topluma Doğru 14 dk.
Türkiye’de inkâr edilemez bir gerçek vardır; o da toplumun yeniden inşa edilmesidir.
Son günlerde meydana gelen bazı hadiseler sebebiyle, çete’, ‘mafya’, ‘gladio’, ‘kontrgerilla’ vb. ifadeler, günlük hayatımızın her mahfilinde konuşulan kavramlar haline geldi. Ve bunlar ‘temiz toplum’ sloganıyla ifade edilmeye çalışılan düşüncelerin son bir kere daha gündeme getirilmesine de vesile oldu. Şimdi, ilgili-ilgisiz, yetkili-yetkisiz, taraflı-tarafsız hemen herkesin konuştuğu ve bu sebeple de ayağa düşen mevcut gelişmeler karşısında bazı noktaları maddeler halinde arzetmekte yarar görüyorum:
1) Artık gün yüzüne çıkmış çete, mafya, devlet ilişkilerini sarıp-sarmalayıp bir kenara koymak ve ört-bas etmek isteyenler var ki, bunların bu gayretleri kamuoyunun gözünden kaçmamaktadır. Oysaki, bu konuda yapılması gerekli olan şey, -hem de hazır tarihî bir fırsat yakalanmış iken- toplum-devlet işbirliği içinde bu türlü problemlerden kurtulmak için gerekli olan müdahalenin yapılmasıdır. Şayet bu çarpık ilişkiler -iddia edildiği gibi- doğru ise, bunun ne devletimize ne de milletimize yakın veya uzak planda herhangi bir yarar getireceğini zannetmiyor; aksine itibar kaybetmemize vesile olabileceği kanaatini besliyorum.
2) Böyle bir yaraya neşter vururken, niyetin halis olması çok önemlidir. Ama bu halis niyeti hayata geçiren davranışlar bozuk ise, niyetin halis olması bir mânâ ifade etmeyecektir. ‘Ameller niyetlere göredir’ fehvasınca, insanın dünya ve ukbâda bir şey kazanması, o niyeti amel, aksiyon, fiil halinde ortaya koymasına bağlıdır. Ne var ki, burada üslubun iyi seçilmesi de en azından niyetin hulûsu kadar önemlidir.
Bu çok önemli içtimaî düstur zaviyesinden, mevcud gelişmelere baktığımızda, şahsen ben, bu şekilde olayların üzerine gitmenin, bu meseleye köklü çözüm getirme açısından fevkalâde yanlış olduğu kanaatindeyim.
Bir kere bu konuda öncelikle dikkate alınması gerekli olan şey, millî itibarımız ve onun korunmasıdır. Türkiye dünü, bugünü itibarıyla süper devlet olmaya namzet bir konumda bulunmaktadır. Gerek Orta Asya cumhuriyetleri, gerek birçok sair İslâm ülkesi, yürekten Türkiye’ye bel bağlamış kabul edilebilirler. Bizim, böyle istikrarsız, zayıf, devlet bünyesi içine kadar pisliklerin girmiş olduğu bir ülke imajı çizmemiz, bize bel bağlayan, güven ve emniyetle bakan ülkelerin güvenini kaybetmemize yol açar ki, kaybedilen bu güven ve itibarı tekrar kazanmamız çok uzun zaman alabilir. Halbuki Türkiye’nin böyle bir zaman ve itibar kaybına aslâ tahammülü yoktur.
Ayrıca dış dünyanın güveninin sarsılması bir tarafa, böylesi bir üslup, toplum tabanındaki saf yığınların güveninin sarsılmasına vesile oluyor ve onlara ‘devleti -affedersiniz- Kırk Haramiler ele geçirmiş’ dedirtiyorsa, bu çok olumsuz ve tehlikeli bir neticedir.
Bence, bu kabil olayların çözüme kavuşturulmasında takip edilen üslup bir kere daha mutlaka gözden geçirilmelidir. Bu milletin tabanı çok sağlamdır ve blokaj olabildiğine kuvvetlidir. İdareci kesimde var olduğu iddia edilen bazı çürüklerden hareketle genelleme yapmak ve ‘işte Türk toplumu ve Türkiye bu’ demek oldukça yanlıştır.
3) Bu tür olayları, siyasî bir malzeme olarak kullanmak, yani politize etmek de fevkalâde yanlış ve zararlı olsa gerek. Zaten bu konularda toplumun hassasiyeti, göstermiş olduğu tepkilerle ortaya çıktı. Bu tepkiler, bana göre bazı hastalıklar karşısında vücudun hararetinin yükselmesi ve bu şekilde hastalığa mukavemette bulunmasına benzetilebilir. Böylesi bir tavır veya gelişme elbette sevindiricidir. Yalnız, bu tepkileri politize etmek, siyasî malzeme olarak kullanmak ve bununla bir yerlere gelmeyi planlamak yanlıştır. Ortada bir problem vardır. İktidarı, muhalefeti, ordusu, polisi, sivil toplum örgütleri vb. devletin bütün müesseseleri ve toplumun bütün katmanları samimî, yürekten el ele vererek, mutlaka bu problemi çözmeye çalışmalıdırlar.
Ayrıca, bu zihniyetle, yani hırsla iktidar olma isteğiyle yapılan müdahalelerde, insanların dengeli davranabilmesi imkânsızdır. Halbuki Hakk’ın hatırı âlidir. Bu âli olan hatır, ne pahasına olursa olsun, hiçbir şeye feda edilmemelidir.
Bu arada ülkenin sürekli seçim havası içinde tutulması da çok tehlikelidir. Bu hava gerek ülke idaresinde bulunan siyasî ve bürokrat kesimi, gerek yurt içinde ve yurt dışında sınaî, ziraî, ticarî yatırım yapacak olan kesimi ve gerekse güvenleri zedelenen istikrardan ümidini kesen halk kitlelerini menfî bir şekilde mutlaka etkileyecektir.
4) Problemleri çözme aşamasında dikkat edilmesi gerekli olan bir başka nokta da devlet yapısı olsa gerek… Bu olayları bahane ederek, devlet yapısı üzerinde oyunlar oynama, hiç de arzu edilmeyen değişik düşüncelerin zuhuruna vesile olabilir. Ne olursa olsun devletin meşruiyetine zarar verilmemelidir. Yoksa demokrasinin kesintiye uğraması kaçınılmaz olabilir. Bu ise, kriz içinde bulunan Türkiyemiz için hiç de hayra alâmet sayılmaz. Antidemokratik müdahaleler, geçmişte de görüldüğü gibi, hiç bir zaman ne içeride ne de dışarıda ülkemize, herhangi bir fayda sağlamamıştır. Aksine -halk tabiriyle- ‘iki ayağımızı bir pabuca sokmuştur.’ Bu konuda idarî sistem olarak demokrasinin bütünlüğüne inanılıyorsa her sistemin su-i istimale açık yanlarının olabileceği gerçeği de gözönünde bulundurularak, problemler sistem içinde çözülmeye çalışılmalı, sabredilmeli, katlanılmalı ve kat’iyen antidemokratik yollara başvurulmamalıdır.
5) Benim çok sık ifade etmeye çalıştığım ayrı bir gerçek daha var: İyilik iyilik doğurur, kötülük de kötülük. Âyet ve hadislerden muktebes, fasid ve salih daire diye adlandırdığımız çizgide bahsini ettiğimiz bu husus, evrensel bir gerçektir. Dolayısıyla müdahale ile yapılacak herhangi bir yanlışlık, başka yanlışlıkların doğmasına vesile olabilir. En köklü çözüm, içinde yanlışlık olmayan veya çok az olan çözümdür. Velev ki bu, uzun bir zaman alsa bile. Dolayısıyla acilen neticeye ulaşmak için yanlış olan kısa yollara hiç mi hiç müracaat edilmemelidir. Nitekim biz böyle bir hatayı PKK hadisesinde yaptık ve ihtimâl, hâlâ bu hatamız üzerinde de sabit kadem bulunuyoruz. PKK terör örgütü ilk ortaya çıktığı yıllarda, onun önünü kesmek ve yok etmek için, alternatif bir örgüt ortaya atılmıştı. Sonra bu örgüt gemi azıya alıp, kontrol edilemez hale gelince, bunun parçalanması cihetine gidilmişti. Ne var ki bundan da bir netice elde edilemedi. Görüldüğü gibi bir yanlışlık, bir başka yanlışlığı doğuruyor. Bu itibarla da baştan yanlışlıklar içine hiç girmeme, herhalde sonuca ulaşmak için en doğru yol olsa gerek.
6) Bu tür olaylar karşısında haberleşme, yazılı ve görsel medyanın tavrı da çok önemlidir. Öncelikle ifade etmeliyim ki, bunlar Allah’ın bizlere ihsan ettiği bir lütufdur. Yalnız bunların yerinde ve her ne pahasına olursa olsun doğruyu bulmak istikametinde kullanılması da kat’iyen unutulmamalıdır. Bunlar siyasî mülâhazalar, şahsî çıkarlar, ferdî münasebetler doğrultusunda kullanılır ve gerçekler çarpıtılırsa, hem yetkili merciler yanlış yönlendirilmiş olur, hem sonuç alma zamanı uzar, hem de kamuoyunun ümitleri bütün bütün sarsılır. Bu açıdan bana göre yapılabilecek en güzel şey doğru, tarafsız ve ilkeli bir biçimde gerçekleri gün yüzüne çıkartmaktır.
Ayrıca, olaylar açıklanırken ve perde gerisi ilişkiler ele alınırken, yani vak’a rapor edilirken, alternatif düşünceler üretilerek, yetkili mercilere sunulması gerekir diye düşünüyorum. Evet vak’aları rapor etmek ve bunları tenkid etmek, reyting mülâhazaları ile çirkinlikleri sayfalarca veya saatlerce gazete ve ekranlara getirmek kolaydır. Zor olan düşünce tembelliğinden sıyrılıp alternatif çözüm yolları üretebilmektir.
7) Dikkat edilirse, hadiseler devletin en üst seviyesindeki insanlara kadar dayanıyor ve hemen her şey madde üzerinde dönüyor. İdarecilerimiz bu tesbite iştirak ediyor ve temiz toplum düşüncelerinde samimi ve istekli iseler, olaylara adı karışanlar, İstiklal Mücadelesi’nde olduğu gibi bütün mal varlıklarını bu millete bağışlayarak, toplumun nazarında arı-duru hale gelmelidirler. Meselâ, bunlar, kayd-ı hayat şartıyla Mehmetçik Vakfı, Türkiye Diyanet Vakfı gibi vakıflara mallarını bağışlayabilirler. Ayrıca özel vakıf da kurabilirler. Böylece gerçekten toplum nazarında arınır ve baş tacı edilirler. Bu millet vefalıdır. İdareciler böyle bir şey yapsın, millet, onların verdiğinin on kat fazlasını onlara rahatlıkla iade edebilir. Tabiî bu arada yitirilen itibar da istirdat edilmiş olur.
8) Bu tür hadiselerin önlenmesinde yapılan bir yanlışlık da, lokal çözüm arayışı oluyor. Yani arıza nerede zuhur ediyorsa, orada onun üzerine gidiliyor. Halbuki çözümde, hastalığın kökenine ve temeline inmek şarttır. Meselâ, bacaklardaki ağrının menşei disk kayması ise, müdahale diske yapılır ve o ağrı-sızı ile hiç uğraşılmaz. İnsan vücudu için mevzubahis olan bu kaide, sosyal hayatta toplum için de geçerlidir. Bu itibarla da meselelere bu zaviyeden bakacak olursak; bu hadiselerin temelinde kendimize ait öz değerlerimizden uzaklaşma, Allah’a ve âhirete inanç noktasında tam anlamıyla beslenememe, toplumun bu değerlerle bütünleşememesi vardır ki; Akif’in ifadesiyle; ‘Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.’ Bu korku olmadığı takdirde ne irfanın, ne vicdanın tesirini bulabilmek mümkün değildir. Öyleyse köklü çözüm, yeniden insanımızda bu hissin uyarılması ile mümkün olacaktır. Böyle bir şey gerçekleştirilebildiği takdirde, insanlar ‘insan-ı kâmil’ veya murakabe ve muhasebe insanı olma yoluna gireceklerdir ki; o zaman şimdilerde problem olan şeyler -inşâallah- bütünüyle ortadan kalkacaktır. Yalnız, bu çok uzun zaman isteyen bir yoldur. Bir, iki, belki üç nesil ister.
Evet, din, insan ve toplum hayatı adına, yeri başka hiçbir şeyle doldurulamayacak kadar önemli bir dinamiktir. Merhum Aksekili’nin ifadesiyle, ‘İnsan dine inanmıyorsa, onu inzibat kuvvetleri ile zabt u rabt altına almak mümkün değildir.’ Hele Türk milleti gibi zeki bir milleti, dünyevî cezaî müeyyidelerle bir yere bağlamak imkânsızdır. İnsanlarda, âhiret endişesi olmadıktan sonra zekâlarını kullanarak, mevcut kanunların %60-70’inin rahatlıkla açığını bulur, altından sıyrılabilirler. Öyleyse uzun bir zaman dahi olsa, nesillerin din ve dinî değerlere yönlendirilmesine ve toplumu, gerçekten temiz-pâk bir toplum haline getirecek nesillerin yetiştirilmesine özen gösterilmelidir.
9) Son olarak; ne bugüne kadar olan gelişmelerden, ne de olacak olan şeylerden hiç kimse ümitsizliğe kapılmamalıdır. Zira bu ve benzeri olaylar, hemen her toplumda küçük ya da büyük çapta olagelmiştir. Ümitsizlik ‘her türlü kemâle mânidir.’ Türkiye’de inkâr edilemez bir gerçek vardır; o da toplumun yeniden inşa edilmesidir. Bugün, uzun vadede netice alınacak ve kendi dinamikleri üzerinde duracak olan bir toplumun tohumları atılmış bulunmaktadır. Şimdilerde rüşeym haline gelen ve topraktan başını çıkaran bu tohumlar, çok yakın bir gelecekte semalara doğru mutlaka ser çekecektir. Onun için, herkes bu sürecin hızlanmasına katkıda bulunmaya gayret etmeli ve fikir mimarı, fikir işçisi, finansörü, amelesi… hangi kademede olursa olsun, maddî ve manevî özellikleri itibarıyla bu kervanda yerini almalıdır. Demokrasinin de cumhuriyetin de temsili insanlarla olacaktır. Şayet temsil makamında bulunan bu insanlar, arızasız olur, dinî ve millî değerlere bağlı bulunur ve aynı zamanda, vicdan, muhasebe ve murâkabe insanı olurlarsa o zaman bu türlü problemlerin hiçbiri bulunmayacaktır. Böylece de, milletimiz ve devletimiz ne içeride ne de dışarıda itibar kaybetmeyecektir. Şu son günlerde yaşanan olumsuzluklar, milletimiz adına bana çok ağır geldi; âdeta damarlarımdaki kanımın donduğunu hisseder gibi oldum. Öyle ki, bir kenarda ağlamak istediğim halde, Hz. Âişe Validemiz gibi ağlayamadım…
Hâsılı ne olursa olsun, devlet ve millet olarak bu badireyi de aşacağımıza inanıyorum.
Tevbe ve İstiğfar 4 dk.
Günahlar karşısında nasıl bir tavır takınmalıyız?
İnsanın, günahtan bütün bütün hâlî kalması mümkün değildir. Zaten o, temelde melekler gibi günahtan masun tutulmamıştır. Bu açıdan o her zaman hata işlemekle yüz yüzedir. İnsan için asıl önemli olan, sürçüp düştükten sonra tekrar ayağa kalkmak ve eskisinden daha bir temkinle yoluna devam edebilmektir. İşte, onu meleklerden daha yüksek seviyeye ulaştıracak şey de budur.
Evet, günümüz dünyası çarşısıyla, pazarıyla âdeta bir günah deryası haline gelmiş ya da getirilmiştir. Bugün şeytan ve onun avanesi her yerde kol gezmekte, her köşe başında kendi ağına düşecek kurbanlarını beklemektedir. Her mü’min, böyle bir toplum içinde her günah içinde küfre giden bir yol vardır’ anlayışıyla hareket etmek zorundadır. O, beyninin bütün fakülteleriyle Allah’a müteveccih olmalı, duygu ve düşüncelerinde günaha asla yol vermemelidir. Yanlışlıkla gözüne, kulağına bir şey iliştiği zaman, hemen tevbe ve istiğfarla Rabbine yönelmeli ve: ‘Allah’ım, bunu nasıl yaptım bilemiyorum! Böyle bir günah işlemekten dolayı Sen’den çok utanıyorum’ deyip o günahtan duyduğu üzüntüyü dile getirmelidir. Öyle ki bu pişmanlıktan kaynaklanan hüzün, onun bütün benliğini sarmalı ve kalbinin ritmini değiştirmelidir. Aksine böyle bir yakarış ve hüzünle pişmanlığın dile getirilmemesi, o günaha giden yolların açık bırakılması demektir ki, şeytanın o kapıdan tekrar girmesi her zaman mümkündür.
Bu hususta yapılacak olan diğer bir şey de, işlenen günaha hiç mi hiç hakk-ı hayat tanınmamasıdır. Mü’min, herhangi bir hata karşısında, ya bir iyilik yapmak suretiyle onu izale etmeli ya da hemen secdeye kapanıp gözyaşlarıyla o günahın kirlerinden arınmalıdır. Bunu yapma adına da hiç vakit fevt etmemelidir. Zira ecel gizlidir. Her an gelebilir.
Burada istidradî olarak bir hususa işaret etmek istiyorum; bütün gayretine rağmen kendi zaaflarına yenilip nefsin ve şeytanın etkisinde kalarak günah işlemeye devam eden bir mü’min, bana göre her günah işlediğinde adeta: ‘Allah’ım ben kendime bir kuyruk daha taktım. Sen bana ister hilebaz bir tilki, ister insanları sokmak için kuyruğunu dikip gezen bir akrep, isterse bir yılan nazarıyla bakabilirsin..’ demeli ve mutlaka kendini sorgulamalıdır. O, bu şekildeki hareketiyle, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine bahşetmiş olduğu insanî değerleri tezyif ve tahkir edip bir kenara attığını; bunun aksine hayvanlığı benimsediğini itiraf etmiş olacaktır. Efendimiz (s.a.s.) de, namazda yapılan birtakım yanlış hâl ve hareketleri, bazı hayvanî hallerle özdeşleştirerek bazı mü’minlerin vasıfları itibarıyla deformasyona uğrayacaklarına işaret etmiştir. Mesela O, rükûdan tam doğrulmadan doğrudan secdeye gitmeyi devenin hareketine, iki secde arasında tam-tekmil oturmadan tekrar secdeye kapanmayı horozların yem gagalamasına ve yine secdede kolların yere yapıştırılmasını köpeğin oturuşuna benzetmektedir. Demek namazın içinde dahi olsa birtakım hareketler, insanı siret itibarıyla aşağılara çekebilmektedir. Nitekim modern çağ psikologları, insanları davranışlarıyla analiz ettiklerinde hayvana benzer özelliklerini tespit edip ortaya koymuşlardır. Mesela Alexis Carrel, böyle bir araştırma sonucu kendi dönemi açısından bazı gençlerin tavırları itibarıyla, serseri köpek formülüyle aynı çıktığı tesbitini ortaya koymuştu…
Hâsılı; insanın, günahın nerede ve ne şekilde karşısına çıkacağını bilemediği için, Üstad’ın ifadeleri içinde öncelikle ‘günahlardan, yılandan-çıyandan kaçar’ gibi kaçmalı; ona maruz kaldığında da tevbe ve istiğfarda bulunup ondan arınmaya çalışmalıdır.
Tevhid İnancı 6 dk.
Hz. Ömer’in (ra) Haceru’l-Esved’e hitaben söylediği, ‘Ey taş! Biliyorum ki, sen bir taşsın, ne fayda ne de zarar verebilirsin. Eğer Allah Resûlü’nün (sav) seni öptüğünü görmeseydim seni asla öpmezdim’ sözünü nasıl anlamalıyız?
Hz. Ömer (ra), nübüvveti en iyi anlayan ilk iki kişiden biridir. Adaletin temsilcisi olan bu devâsâ kâmet, sünnete olan bağlılığından dolayı Hacerü’l-Esved’i öpmüş ve sonra da Ey taş biliyorum ki, sen bir taşsın, ne fayda ne de zarar verebilirsin. Eğer Allah Resûlü’nün seni öptüğünü görmeseydim seni asla öpmezdim.’ demiştir. Zayıf sayılan bazı hadis rivayetlerinde, o esnâda Hz. Ömer’in arkasında bulunan ve onun bu sözünü işiten Hz. Ali ona: ‘Ya Ömer! Onda saklı bulunan sırları bilseydin şimdi böyle seslenmezdin!’ mukabelesinde bulunur. Hatta bazıları bu hâdiseye bir ekleme daha yaparak, Hz. Ali’nin bu sözü üzerine Hz. Ömer’in ‘Ali olmasa idi, Ömer helâk olurdu.’ dediğini rivayet ederler.
Muhaddisler, Hz. Ömer’in bu tavrına daha ziyade sünnete ittiba zaviyesinden yaklaşmışlardır. Efendimiz’in (sav) Kâbe’nin dört köşesini de öpüp, istilam yapması (selâmlama) konusunda ihtilaf vardır. Muhaddislerin çoğunluğuna göre Efendimiz (sav) sadece Kâbe’nin güney kenarındaki iki köşeyi, yani ‘Rükn-ü Yemânî’ ile ‘Rükn-ü Hacer’i öpmüştür. Hacerü’l-Esved’in bulunduğu köşe (Rükn-ü Hacer), tavafın başladığı köşedir ve onu öpmek sünnettir. Şayet öpmek mümkün değilse bir sopa veya baston ile dokunup onun dokunan kısmını öpmek; bu da mümkün değilse en azından Hacerü’l-Esved’e doğru elleri kaldırarak onu öper gibi işaret yapıp tekbir ve tehlil getirmek, böylece o mânâya delâlet eder bir tavır sergileyerek değişik zâviyeden sünnete saygımızı ortaya koymak gerekmektedir.
Nihayetinde bir taş olan Hacerü’l-Esved’in öpülmesi, bir taşın takdis edilmesi gibi bir anlayışa sebebiyet verebilir; verebilir ve herkes o taşı bu duygu ve bu düşüncelerle öpmeye kalkışır. Daha sonra da bundan bir hayli hurâfe doğar. Ve böylece Kâbe, hak ve hakikate açık olmanın yanında şeytanların da oyun oynadığı bir yer hâline gelir. Çünkü şeytanlar, kalbin etrafında dönüp durmakta ve onun zayıf taraflarını yakalamaya çalışmaktadırlar. Esasen kalb de insan hissiyatına göre bir Kâbe’dir. Kalbin etrafında şeytanların menzilleri ve mazgal delikleri vardır. Kalbde takdis edilecek şeylere dair öyle küçük menfezler vardır ki, ‘doğru şeyler’ takdis edilirken, takdis edilmemesi gereken başka şeyler de takdis edilerek saygı ve tazimin yanında her zaman kaymalar olabilir.
Meselâ Makam-ı İbrahim’e, Hacerü’l-Esved’e, Kâbe’nin kapısının eşiğine ve zeminine yüz sürülüp, gözyaşı dökülmesi, küçük vesilelerin büyük hedeflere bağlandığı yer ve tavırlardır. Bu, bazı insanların, bir kısım nesnelere karşı, o nesnelerin verasında Allah’ın rızasını hedefleyip saygı duyması demektir. Fakat kişi, böyle bir saygı esnasında dengeyi muhafaza edemeyip takdis ettiği bu şeylerde dengeyi koruyamazsa, başka şeylere de olduğundan fazla saygı göstererek büyük bir inhirafa düşebilir.
Burada bir hâtıramı naklederek mevzuu daha da müşahhaslaştırmak istiyorum. Hacda bulunduğumuz günlerde, bir arkadaşımla birlikte Kâbe’nin mahfilinde bulunuyorduk. Kâbe’nin yanındaki minberin üzerine bir branda örtülmüştü ki, Kâbe’nin etrafa mehâbet gamzettiği böyle bir atmosferde, üstüne brandanın da örtülmesiyle o minber, şeâirden bir nesne gibi dimdik duruyor ve gayet heybetli görünüyordu. O esnada içime doğan duyguları ‘İster misin bu haliyle minberin şu meçhul, müphem ve muğlak görünümünden dolayı birisi gelsin de, ona elini sürsün ve sonra oraya bir el sürme faslı başlasın.’ diyerek arkadaşıma bir tahminimi arz ettim. Ben daha sözümü bitirmemiştim veya birkaç saniye geçmemişti ki, oradakilerden birisi gelip brandaya elini sürdü; sonra da onunla yüzünü-gözünü sıvazladı. Onun ardından birdenbire o minber, tavaf edilecek yerlerden birisiymişçesine takdise başlandı; öyle ki, oraya gelen herkes önce onu sıvazlıyor, sonra da elleriyle yüzünü-gözünü.
Oysaki o kudsî mekânlarda Allah’ın emrettiği belli mânâlar ifade eden şeylere karşı yine Allah’tan ötürü saygı duymak gerekir. Hatta bunlar bile, birer imtihan vesilesi olarak değerlendirilebilirler. Hac esnasında mânâsını ruhumda tam duyamadığım şeylerden birisi de ‘şeytan taşlama’ hâdisesidir. Orada herkesin şeytanı temsil eden taşa taş attığını görünce, elimdeki taşları teker teker ben de oraya doğru fırlattım. Fakat kafam, akıl ve mantık çerçevesinde düşündüğünde bu türlü şeylere ‘evet’ demeyeceğinden orada ruhumu saran duygularımı dile getirdim ve ‘Rabbim ben tamamen Sana teslimim; bunu da Senin için yapıyorum.’ dedim.
İnsan, yukarıda da ifade edildiği gibi, ibadetlerini bu inanç içinde yaparken bile, şeytanın kullanabileceği çok menfezler olabilir ve bu aralıklardan insan onun tuzaklarına düşebilir. İşte o büyük basîret âbidesi Hz. Ömer, avamca anlayışı, tevhid çizgisine getirmek için -mânâ olarak-, ‘Böyle taşta, toprakta bir kudsiyet aramayın. Allah Resûlü, onu öpmüştür. Eğer O öpmeseydi ben de öpmezdim. Zira Hacerü’l-Esved’i öpmek, O öptüğünden dolayı sünnettir.’ diyerek, aklın hür olduğu nokta ile teslim olduğu noktayı birbirinden ayırmıştır. Hz. Ömer’in sözü bu zâviyeden değerlendirildiğinde, onun ne kadar yerinde söylenmiş bir söz olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
Toplumdaki Çeşitlilik 7 dk.
Toplumumuzdaki çeşitlilik iki tarafı kesen bir bıçak gibi. Bundan en iyi şekilde nasıl istifade edebiliriz?
Çeşitlilik, bizim toplumumuzun ve coğrafyamızın tabiî bir boyutudur. Anadolu’nun ırkî açıdan safkan Türk olduğunu iddia etmek çok yanlış olur. Çünkü, millet olarak, Harbiye Marşı’ndaki yıldırımlar saçan bir ırkın ahfadıyız’ ifadesinde de görüldüğü gibi, kaç defa Asya’yı çiğnemiş, Anadolu’yu baştan başa aşmış ve Rumeli üzerinden Batı yamaçlarına yayılmışızdır. Dolayısıyla Anadolu, değişik kavim ve kabilelerin yaşadığı bir yer olarak bir renklilik, bir zenginlik coğrafyasıdır. Bu gerçeğin kabûl edilip seslendirilmesi, gelecekte bu çeşitliliğin bizim için bir problem teşkil etmeyeceğine dair nihaî bir çözüm istikametinde atılmış önemli bir adım olarak değerlendirilebilir.
Meselenin çözümü bence bir şiirde de ifade edildiği gibi, ‘bil illeti, kıl sonra müdâvâta tasaddî’, yani, ‘sebebi, problemi, rahatsızlığı öğren ve ona göre tedavide bulun’ tavsiyesi gereğince, çok değişik ırk, din ve dünya görüşündeki onlarca milleti, geçmişte nasıl bir arada idare edebildiğimizin sırrını kavramada yatıyor.
Bu konunun ayrı bir yanı da, bu çeşitliliğin bir zenginlik olarak kabul edilmesi gerektiğidir. Çok daha eski devirlere gittiğimizde, Anadolu’da Hititler’in, Frigler’in, Lidyalılar, Romalılar’ın daha pek çok topluluğun bıraktığı zenginliklere rastlarız. Bütün bunlar, kültürümüze çok farklı zenginlikler katmışlardır. Selçuklular ise, Asya ve Anadolu kültürlerinin bileşimi diyebileceğimiz farklı bir kültür bırakmışlardır ki bu kültür, Osmanlı’yla zirvelere ulaşmıştır. Bize sözlü ve yazılı olarak intikal eden bu kültür, milletimizi farklı bir toplum haline getirmiştir. Kanaatimce, bu kültür zenginliğini eşsiz bir hazine ve güç kaynağı olarak gelecekte de çok iyi kullanıp değerlendirmemiz icap edecektir.
Bilhassa son bir-iki asırdır, dünya dengesine hakim büyük güçler, bilerek veya bilmeyerek onlarla birlikte hareket eden bazı iç mihraklar, toplumumuzun bu çeşitliliğini olumsuz şekilde değerlendirip ondan problemler çıkararak, ülke içinde birbirine düşman kamplar oluşturma yoluna gittiler ve belli kesimleri sürekli birbiriyle vuruşturdular.. vuruşturdular ve Türkiye adeta bir kavga arenası haline getirilmek istendi. Şimdilerde zannediyorum artık, hadiselerin cenderesinde pişen ve olgunlaşan insanımız, o türlü oyunlara gelmeyecektir. Nitekim, milletimizin basireti ve sağduyusu, ortaya konmaya çalışılan bazı bölücü örgüt tezgahlarını -Allah’ın yardımıyla- bozmayı başarmış; ma’şerî vicdan (kamuoyu) basiretli davranmış ve hissîlik aşılarak, çok mesele kendi kendine çözülüvermiştir.
Bundan sonra birlik ve düzenimizin devamı ise, hissî kardeşlikten öte, mantıkî esaslarla da beslenmiş bir kardeşlik ortamının oluşmasını gerektirmektedir. Büyük bir mütefekkirin ifadesiyle, Allah’ımız bir, Peygamberimiz bir, inancımız bir; kitabımız bir, ülkemiz bir, tarihimiz bir, kaderimiz bir.. üzerinde yaşadığımız yer ve altında gölgelendiğimiz göğümüz bir. -Günümüz itibarıyla buna yapacağımız ilâvelerle- düşmanımız bir, mazlumiyetimiz bir, mağduriyetimiz bir, mahkûmiyetimiz bir, üzerimize konmaya çalışılan her türden ambargolar, ortak dert ve sıkıntılarımız, çözüm bekleyen problemlerimiz, havamız, suyumuz.. gibi daha pek çok bir’lerimiz var. Tarihimiz bir ve aynı ülkede ve aynı şartlar altında birlikte yürüdüğümüz gelecek de bir; yani, kaderimiz de bir. İşte bütün bunlar çok iyi kompoze edilerek, toplumun değişik kesimleri arasında sürekli üzerinde durulmalı ve eskiden beri hissî ve hamasî duygular üzerinde devam edegelen kardeşliğimiz ve birliğimiz, aklî, mantıkî ve fikrî derinliklere ulaştırılmalıdır.
Bunun ilk adımı da, herkesi kendi konumunda kabûlden geçer. Herkes, her konuda çok farklı düşünüyor olabilir. Meselâ, birileri, ırken kendini tam millî hissetmiyor olabilir veya inanç açısından, dünya görüşü açısından farklı görüşlere, farklı cereyanlara tâbi olabilir. Artık demokrasinin belli bir seviyeye ulaştığı toplumlarda, insanların, aralarındaki problemleri, vahşiler arasında olduğu gibi kaba kuvvet ve zorla değil; konuşarak ve ikna yoluyla halletmeleri mevsimi gelmiştir. Evet herkesin paylaşabileceği ortak bir paydanın söz konusu olduğu, herkese çalışma, düşünme, düşündüğünü ifade etme hak ve hürriyetinin verildiği bir dönemde, hoşgörü ve diyaloğa dayalı, kavgasız ve nizasız bir dünya kurma hepimizin özlemi haline gelmiştir. Bugün hepimiz, bu süreci ve onu hazırlayan ortamı azamî ölçüde değerlendirip, herkesin aynı haklardan istifade etmesinin tabiîliğini kabullenmek mecburiyetindeyiz.
Türkiye’de son yıllarda başlayan bu hoşgörü ve diyalog sürecinde toplumun çok değişik kesimlerinden farklı insanlarla konuşma, tanışma fırsatını buldum. Bu diyaloglardan şahsım adına çıkardığım en önemli tesbit, kendi toplumumuza karşı ne kadar kapalı olduğumuz gerçeğidir. Çok defa bizim gibi düşünmeyen biriyle karşılaştığımızda, karşımıza hiç de hoşa gitmeyecek şeylerin çıkacağını zannetmişizdir. Enteresandır ben, hemen hiçbir kesimde, ekşi bir yüz bile görmedim. Hepsiyle çok rahat sarmaş dolaş olabildik.. ve bu farklı zannedilen insanlar birbirlerini sıcak buldular. Hatta bu insanlar birbirleriyle kucaklaşırken gözleri hep dolu doluydu. Bunu yaparken de birilerini idare etme, mümâşaat, yani hislerini okşama düşüncesi söz konusu değildi. Çünkü bir insanı idare ediyoruz düşüncesi, ona karşı yapılmış en büyük bir tezyif ve tahkirdir; hele bu insan aydın birisi ise o, daha ağır bir saygısızlıktır.
Ben şahsen bu kucaklaşmalarda adeta, hep yitirilmiş cennetimizi bulduğumu zannettim. Ayrıca, toplumumuzun buna hazır olduğunu görmek, benim için ayrı bir sevinç kaynağı oldu. Bu arada sağda-solda marjinal bir kesimin hoşnutsuzluk göstermesini de önemsememek lazım. Bunlar, her dönemde olmuştur ve olacaktır da.
Şimdilerde toplumumuz, özlediği kardeşliği duymaya ve gerçekleştirmeye yöneliyor. Bu fırsat iyi değerlendirilmeli ve her platformda mutlaka kardeşlik dile getirilmeli ve başlamış bu süreç ne olursa olsun sonuna kadar götürülmelidir.
Türkçenin Dünya Dili Haline Getirilmesi 6 dk.
‘Türkçeyi gelecekte dünya dili haline getirmeye mecburuz’ şeklinde ifade ettiğiniz bir düşünceniz var. Bunu biraz açar mısınız?
Türkiye’nin yeni bir Türk dünyası ile tanışıp kaynaşması; Avrupa, Amerika, Avustralya’da yetişen Türk nesillerinin mevcudiyeti, Türkçenin bir dünya dili haline geleceğinin emareleri sayılır. Ayrıca dilin, kültürle yakın münasebetlerinin olduğu, hattâ onun bir buudunu teşkil ettiği düşünülecek olursa, Türkçenin dokuz asırdan beri bir arada yaşamış bir topluluğun ortak dili olduğu avantajı da sözkonusu. Evet Türkçe, Selçuklular’dan beri bu topraklar üzerindeki -her ne kadar o dönemde devletin resmî dili olmasa da- halk tarafından konuşulagelen bir dildir. Bu bakımdan bizim, Orta Asya’daki milletlerle aramızdaki ortak değerlerin gün yüzüne çıkartılıp, beklenen o engin kültür zenginliğinin sağlanması ve 70 yıl süren kopuk ilişkilerin aşılarak Türkçenin geliştirilmesi geleceğimiz adına çok önemlidir.
Diğer taraftan, Batı ile entegrasyonun sağlanması, meselâ teknolojinin gelişmesi ile elde edilen yeniliklerden haberdar olma, yani bilgi ve teknoloji transferi ile çağın bütün vâridâtının benimsenmesi de yine Türkçenin ortak dil olmasına bağlıdır.
Hz. Musa (as), Eyke’de Şuayb (as) gibi bir söz sultanı ile tanışınca, kendi kendine Rabbişrahlî sadrî ve yessirlî emrî. Vahlül ukdeten min lisânî. Yefkahû kavlî/Rabbim, benim göğsümü aç. Bana işimi kolaylaştır, dilimden düğümü çöz ki, sözümü anlasınlar.’ (Tâhâ/25-28) demişti. Burada dikkatimizi çeken husus; kalbin inşiraha mazhar olması ve maksadın rahatlıkla ifade edilebilmesi için, dilin maksadı ifadede hiçbir şeye takılmaması gerektiğidir. Evet bir peygamber olan Hz. Musa’nın, mesajını sunabilmesi için böyle bir istekte bulunması çok yerinde bir harekettir. Hz. Musa’da bir istek halinde ortaya çıkan bu hususun, Efendimiz’de, Allah’ın bir lütfu olarak; ‘Elemneşrah leke sadrak/Biz senin kalbine inşirah vermedik mi?’ (İnşirah/1) âyetiyle, mevhibe ve minnet ufkunda tecellisine şahit oluruz. Yani Hz. Musa’nın (as) Rabbinden istediği şey, Efendimiz’e bir nimet olarak verilmiş ve O’nun şükran duyguları coşturulmuştur.
Yine Efendimiz, ‘Beyanda sihir vardır’ (Buhârî, Tıbb/51; Nikah/47) diyerek, gelecekte her şeyin gücünü, beyandaki edadan alacağını haber vermiştir. Ayrıca, Hz. Adem’e (as) ta’lim edilen esmâ, Efendimiz’de tafsil edilmiştir. Efendimiz (sav) ahir zaman peygamberi olduğuna göre, bu da bir mânâda ahir zamanda ilmin öne çıkacağına işarettir. Evet, çağımızda her şey ilme bağlıdır ve artık bizler bir ilim çağı yaşıyoruz. Ancak, bunun insanlığa sunulması meselesine gelince, o, gücünü beyandaki edadan alacaktır.
Günümüzde, koskocaman bir Türk dünyası olarak bütün bu fonksiyonları eda edebilmek için, yarım yamalak bir Farsça, bir Arapça veya İngilizce ile bir şeyler yapma ve hedefe ulaşmamız oldukça zordur.
Bu itibarla, Türkçenin böylesi önem arzetmesi, başta edebiyatçılar olmak üzere, herkese ciddi sorumluluklar yüklemektedir. Bu açıdan sadece mevcudu öğrenip-öğretmekle kalmayıp; büyük istidatlar yetiştirerek onlara ciddi sorumluluklar yüklememiz ve dilimizin gelecekte çok ileri bir seviyede temsil edilmesini sağlamamız gerekmektedir. Bunun için de, bir taraftan dilin kendi kurallarına uygun kelime üretirken, diğer taraftan da asırlardan beri kullanıla kullanıla dilimize mâlolmuş kelimelerin muhafazasının zaruretine inanıyorum. Evet, millete mâlolmuş bu kelimeler artık bizimdir ve dil zenginliğimizin bir buududur. Meselâ, medreselerimizde okutulan eski kitaplara baktığımızda, o dönemde kullanılan dilin, maksadı ifadede -günümüzde olduğu gibi (!)- istidradî birtakım açıklamalara ihtiyaç duymayacak ölçüde bir derinliğe ve zenginliğe sahip olduğunu görürüz. O halde, günümüzün gençleri bu dili anlamıyor diye bu zenginliğin bir kenara atılması kat’iyen doğru olamaz.
Günümüzde, her zamankinden daha geniş imkânlara sahip bulunuyoruz. Bugün, Türkçeye hakim insanlar, konferans, seminer, panel ve sempozyumlarla meselenin önemini vurgulayabileceği gibi, gazete, TV, dergi gibi yazılı ve görsel medya, bu önemli neticeye ulaşmada vasıta olarak kullanılabilir. Milletimizin kendini bütün dünyaya anlatabilmesi, yeniden ispat-ı vücut edebilmesi, bir açıdan Türkçenin ‘dünya dili’ haline getirilmesine bağlıdır.
Son olarak sübjektif bir değerlendirmemi de arzetmek istiyorum: Benim eskiden beri Türkçeye karşı ayrı bir sevgim, hatta özlemim vardır. Meselâ bana Arapça -ki Kur’ân dilidir- ile Türkçe arasında, her iki dilde de aynı ölçüde yazı yazma kabiliyeti verilseydi, ben Türkçeyi seçer ve Sultanu’ş-şuara Bâki’nin şâirâne ifadesini, Şeyh Galib’in mânâdaki derinliğini, Mehmed Akif’in samimiyetini satırlarım arasında cem etmek isterdim, ama heyhât!…
Hasılı, geleceğe emin adımlarla yürüyen Türkiye ve Orta Asya dünyası, Türkçeyi mutlaka dünya dili haline getirme mecburiyetindedir.
Türkiye’deki Cinayetlerin Perde Arkası 9 dk.
İsim yapmış, medyatik kimliğe sahip bazı önemli şahısları zaman zaman öldürmek suretiyle ülkemizde hep hâdiseler çıkartılıyor. Tabiî ardından bu cinayetler Müslümanlara mâl ediliyor. Bu konudaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?
Sual hâlinde bana tevcih edilen bu düşüncelere benim de bütünüyle katıldığımı belirterek sözlerime başlamak istiyorum. Evet, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Uğur Mumcu gibi basın yayının önemli ve önde gelen insanları, faili meçhul cinayetlere kurban gittiler.. gitti ve sahip oldukları kimliklerden dolayı da cinayetler Müslümanlara mâledildi. Medya da olayı tahkik ve tetkik etmeden, niçin ve neden sorularına cevap verecek sır perdelerini aralamasını beklemeden aceleden hüküm verince Müslümanlar, bu menfur olayların kâtili oldu çıktı. Hâlbuki devletin yetkili organları biliyor ki, bu cinayetleri Müslümanlar işlemedi.
Bu insanlar ―isim tasrih etmeyeceğim― dünya çapındaki istihbarat örgütlerinde eğitim görmüş profesyoneller tarafından öldürüldü. Bu insanlar devletin dahi üzerine gitmeye cesaret edemeyeceği devletler, kuruluşlar vasıtasıyla desteklendiği veya bizatihi onlar tarafından planlanıp uygulandığı için, bu hâdiselerin kâtilleri adına tarihe de bir not düşülemedi.
Pekâlâ bu faili meçhul cinayetler neden Müslümanların üzerine kalıyor denecek olursa:
1. Bu ülkede Müslümanlara karşı son yıllarda daha da belirginleşen güven ve itimadı sarsmak için İslâmî terör havasının estirilmek istenmesi önemli bir âmildir. Bazıları bununla, gerek halk, gerekse elit tabakada oluşan, İslâm’a yönelişin önünü kesmeyi planlamaktadır.
2. Bu olaylar vesilesiyle askeriyeye darbe adına davetiye çıkartıldığı da diğer bir sâik. Türkiye’nin yakın geçmişine baktığımızda 60, 71 ve 80 ihtilalleri öncesi hep bu türlü sun’î kargaşaların çıkartıldığını görürüz ve bunları, ülkemizin büyüyüp gelişmesini istemeyenler planlamaktadır.
Hâlbuki, askerî ihtilallerde ―her ne kadar askerî erkân ülke yararına birçok faydalı işler yapsa da― demokrasi düşüncesi inkıtaya uğramaktadır.. uğramakta ve onun Batı devletlerinde olduğu ölçüde bütün kurumlarıyla ülke geneline mâledilmesi çabaları maalesef akîm kalmaktadır.
Ayrıca devlet tecrübesi çok farklı bir faktördür. Askerî ihtilal döneminde, bu tecrübeye sahip olmayan ve konumları itibarıyla olmaları da beklenilmeyen komutanlar işin başına geçince, birtakım olumsuzlukların, geriye gitmelerin olması kaçınılmazdır. Onun için ihtilaller sonrası yapılan tespitlerde her bir darbe ile Türkiye’nin sadece ekonomik kalkınma alanında en az 10 yıl geriye gittiği, artık herkesin üzerinde ittifak ettiği bir gerçek.
Askerî darbelerin menfi neticeleri adına arz etmeye çalıştığımız bu iki düşünceden çok daha önemli olan ayrı bir nokta daha var ki, o da, darbeleri savunan-savunmayan, kabullenen-kabullenmeyen diye ülke insanının ayrı ayrı kamplara ayrılmasıdır. Genelde aydın takımı arasında olan bu cepheleşme, medya vasıtasıyla maalesef toplumun tüm katmanlarını da tesir altına almaktadır. Böyle bir kamplaşma, aradan yıllar geçse de, hepimizi üzecek olaylara sebebiyet vermektedir. Hâlbuki her iki kesimin temsilcileri de bizim insanımızdır. Hele dış dünyanın bütün müesseseleriyle üzerimize çullandığı günümüzde, kendi aramızda kardeşliğe, diyaloğa her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımız olduğu da bir gerçek. Dolayısıyla faili meçhul cinayetleri planlayan ve gerçekleştirenlerin, bunların arkasında olduklarını düşünmemek elden gelmiyor.
3. Faili meçhul bu cinayetlerin Müslümanlar tarafından işlenmediğini ispat etmek çok zor, hatta imkânsızdır. Zira hukuk mantığına göre “Nefy isbat edilemez.” Onun için Müslümanlar olarak bizler, daima devletimizin ve milletimizin yanında olduğumuzu vurgulamak ve bu düşüncemizi her zemin ve fırsatta sürekli anlatmak zorundayız. Bunun karşısında gerek bizim gibi düşünmeyen bu ülke insanları, gerekse askerî ve idarî erkân, belki bir 10 yıl, kim bilir belki de 20 yıl nabzımızı tutacak, davranışlarımızı yakın takibe alacak ve bu uzun takip sonunda vatan, millet aleyhine herhangi bir beyan veya davranış görmeyince, bizi tasdik etmek ve bağırlarına basmak zorunda kalacaklardır. Şahsen ben bu konuda ümitvârım. Şimdilerde Müslümanlar potansiyel suçlu gibi gösterilse de, inşâallah başta devlet yetkilileri, sonra aydın kitle ve halk bu problemleri bağrında eritecek ve arkasında güçlü devletlerin, istihbarat örgütlerinin bulunduğu böylesi oyunlar da akim kalacak, onlar da kat’iyen emellerine nail olamayacaklardır.
4. Bence soruya esas cevap teşkil eden noktaya şimdi geliyoruz. Esas itibarıyla Müslümanlıkta terör yoktur. “Terörist Müslüman olamaz, Müslüman da terörist olamaz.” Evet, Müslümanın yeryüzünde bir tek gayesi vardır. Evet, o, dünya hayatında bütün düşüncelerini, amellerini o gaye etrafında örgüler. Plan ve projelerini ona ulaşabilmek için yazar çizer. Nedir o gaye? Sadece ve sadece Allah’ın rızası.
Evet, Müslüman eğer gerçekten Müslümanlığı anladı, anlayabildi ise, Allah’ın rızasından başka bir şey düşünmemelidir. Düşünmek bir yana onun dışındaki her şeye kapalı kalmalıdır. Hatta bir ölçüde Cennet’e ve Cennet nimetlerine bile. Zira Cüneyd-i Bağdadî’nin o enfes tespiti içinde, Cennet ve uhrevî meyveler için ibadet edenler “abdü’l-lezze” yani lezzetin kulları ve Cennet’in kullarıdır. Onun için gerçek mü’min, Yunus’un felsefesiyle;
Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle, birkaç huri,
İsteyene sen ver onu
Bana Seni gerek Seni.
der ve farklı bir buudda yaşar.
Şimdi, Müslüman böyle mübarek ve yüce bir hedefe yürürken, vesilelerinin de meşru olmasına dikkat etmek mecburiyetindedir. Zira böyle yüce bir gaye, ancak meşru vesilelerle elde edilebilir. Sokaklarda bağırıp çağırmakla, kim olursa olsun insan öldürmekle bu gayeye ulaşılamaz. Bu çerçevede terör, cinayet, gasp, adam kaçırma vb. olayların Müslümanlıkla telifi mümkün değildir. Yani adam öldüre öldüre bu yolda ilerlenemez. Onun için ta başta, “Terörist Müslüman olamaz, Müslüman da terörist olamaz.” dedik.
Evet, İbn Abbas’a göre insan öldürme, şirk ile eşdeğerdedir. Tâbiîn’in bazı imamlarına göre haksız yere insan öldüren ebediyen Cehennem’de kalacaktır. Demek ki onun tevbesi asla kabul edilmeyecektir. Oysaki şimdilerde, başımızın belâsı terör olaylarında sürekli masum insanlar öldürülüyor. Evler, hanlar yıkılıyor, geride kadınlar dul, çocuklar da yetim ve öksüz kalıyor. Bütün bunları İslâmî inanç çizgisinde izah etmek imkânsızdır. Üstad Hazretleri, İslâm’daki adalet esasını anlattığı yerde mealen, “Bir yerde ölümü hak etmiş on cani ile bir masum bulunsa, o canilerin öldürülmesinde o masuma da zarar verme söz konusu olsa, bu bir cinayet sayılır.”[1] der. Evet, mutlak adalet anlayışı bunun böyle olmasını gerektirir.
Ayrıca burada “Hayr-ı kesîr için, şerr-i kalîl irtikâb edilir.” düsturunu, İslâm adına hakikaten İslâmiyet’e düşmanlığı müsellem insanların vücudunu ortadan kaldırmada mesnet olarak da kullanamayız. Savaş alanında, ülkenin çıkarları adına şahsın kendi rızasıyla kendini feda etmesi ayrı bir husustur. Esasen İslâm, intihara kat’iyen cevaz vermediğinden, bahsini ettiğimiz husus istisnaî olarak ele alınmıştır.
Netice itibarıyla, terörizmi, İslâmiyet ile telif etmek imkânsızdır. Allah’ın rızasını gaye edinmiş bir Müslüman, kim olursa olsun adam öldüremez. Hatta bu Müslüman, İslâm’ı devlet çapında temsil etme, böylece bütün dünya ülkelerine örnek olma, devletlerarası muvazenede belli bir yeri alarak, Müslümanların hak ve hukukunu gözetme vs. gibi dolambaçlı yollardan Rabbin rızasına doğru yürüse bile yine adam öldüremez, zira bu neticeye adam öldüre öldüre varılmaz ve varılamaz.
Hâsılı, Müslüman terörist olamaz, terörist de Müslüman.
[1] Bkz.: 22. Mektub, 1. Mebhas, 1. Vecih.
Türkler ve Meluncanlara Dair 6 dk.
Meluncanların Türk olduğu şayiaları hakkında neler söylenebilir?
Yeryüzündeki Türk kavimleri, genelde yerinde duramayan mânâsına huysuz’ diyebileceğimiz türden insanlardır. Mehmed Akif’in ifadesiyle, defaatle tarihi ‘herc ü merc etmişlerdir.’ Evet Batıdaki büyük oluşumlardan, Mezopotamya ve Roma’daki oluşumlara kadar hemen pek çok yerde, genelde doğudan gelen ve barbar telâkki edilen kavimler hakim olmuş ve hatta buralarda, doğudan gelen kavimlerin karışımıyla melez bir yapı meydana gelmiştir. Bir kısım sosyologlara göre, Yunan medeniyetinin arkasında da, yine Mezopotamya medeniyetinin bânîleri sayılan Türkler ve Kürtler vardır. Bu açıdan, bu mevzuda kesin bir kısım deliller ortaya koymamız çok zor olmasına rağmen, Türk milleti, buralardaki temel unsurlardan biri sayılabilir.
Tarihe baktığımızda, Hindistan gibi bazı milletlerin, karakter itibarıyla hiç mi hiç yerinden kıpırdamayı düşünmediğini görürüz. Evet Türklerin, birçok defa Köstence’den geçip Batı yamaçlarına yayılmalarına karşılık Hintliler, hep yerlerinde saymışlardır. Yine Hintliler gibi eski bir kültür ve medeniyete sahip Çin milletinin de, yeryüzüne yayıldıklarına dair bir şey söylememiz mümkün değildir. Cemil Meriç, Türk milletinin aktivitesini anlattığı bir yerde, Hint halkı için şöyle demişti: Hindistan, tarih boyunca değişik kavimler tarafından defaatle fethedilmiş, fakat onların yeryüzünde hiçbir zaman, hiçbir yeri fethettiğine dair bir şey yoktur.
İsmail Hami Danişment, -biraz abartılı olsa da- Türk milletinin, Allah ve sema ehli tarafından ‘at üstünde bir kavim’ olarak bilindiğini anlatır. Demek ki bu millet, yerinde duramayan, her yönüyle aktif, öğrendiği şeyleri dünyanın değişik yerlerine götürmek için hep gerilim içinde bir millet. O, bu maksadını gerçekleştirmek ve kendi nevi adına bayrağını her yere dikebilmek için; defaatle edvar-ı âlemi herc ü merc etmiştir. Bu açıdan, bir kısım Amerika yerlilerinin de bu milletten olabileceklerini düşünebiliriz. Evet, onların medenî durumları, kültürleri derinlemesine araştırılınca, bu bölgede yaşayan insanlarla aralarında çok ciddi benzerliklerin olduğu görülecektir.. evet atalarımızın, gündelik hayatlarının vazgeçilmez unsurları olan çardak, çadır, beygir vs. gibi unsurların hemen hepsini Kızılderililerde görmek de mümkündür. Hatta bundan da öte, aynı bölgeyi paylaştığımız Hint halkıyla bile bir göbek bağımız ve yakınlığımız olabilir.
Bir diğer taraftan İslâmiyet, Anadolu’ya, bir Müslüman Türk devleti olan Selçuklular döneminde alperenler tarafından neşredilmiştir. Fakat bunlar, asıl kendilerinden sonra gelecek olan Osmalılara bir köprü vazifesi görmüşlerdir. Çünkü Selçuklular, Haçlılarla mücadeleden başlarını kaldıramamış ve yüz küsur seneyi aşkın bir zaman, hep ömürlerini Haçlılarla boğuşmakla geçirmişlerdir. Osmanlılar ise, bir taraftan Anadolu’da bir taraftan da Balkanlarda yumuşak bir anlayış ve aynı istikametteki uygulamalarıyla, İslâmiyeti o bölgelerin büyük çoğunluğuna kabul ettirmişlerdir.
Meseleye farklı bir zaviyeden bakacak olursak; Türklerin o dönemde, bir kısım tüccarlar vasıtasıyla tâ Avustralya’ya kadar girdiklerini söylemek mümkündür. Ve yine o dönemde Japonya’ya bile insan göndermişlerdir. Gerçi hicretin 40-50. seneleri arasında Haccac-ı Zâlim döneminde Müslümanlar Hindistan’a kadar girmişlerdi; ama, asıl Hindistan’da Müslümanlığa fevç fevç dehalet ve tâ pasifiklere yayılması, yine Osmanlı tüccarları vasıtasıyla gerçekleşmiştir ki, bugün bile onların izlerini bulmak mümkündür.
Evet atalarımız, oralara kadar ticaret için gitmişler ama bu arada Müslümanlığı da neşretmişlerdir. Daha sonra, buralar başkaları tarafından işgal edilmiş ve oraya gidenlerin bir kısmı öldürülmüş, ihtimal geride kalanlar da asimilasyona tâbi tutulmuşlar. Bununla beraber, hâlâ dünyanın değişik yerlerinde onların izlerine rastlamak mümkündür. Şili’den Arjantin’e oradan da Peru’ya kadar geniş bir çoğrafyada bu izlere rastlayabiliriz. Ancak, bu meselenin ispatı bizi aştığı için, söylediklerimizi ispatlamak biraz zor da olacaktır. Belki de bu mesele, insan ilminden anlayan antropologlar ve kültür araştırmacılarının akademik seviyede incelemeleri ile ispatlanabilir. Ayrıca, bugün, ABD’de bile bizden pek çok insan bulunmasına rağmen, bunlar maruz kaldıkları bunca şeyden sonra ‘Türküm’ demeye utanıyorlar. Bu bakımdan ciddi araştırmalarla konunun üzerine gidilmeli ve onların kimlik tesbiti mevzuunda mutlaka her türlü fedakârlık gösterilmelidir. Zira Türk toplumunun yeniden dirilmesi, dünyanın değişik yerlerinde asimile olmuş, eriyip gitmiş bu insanların, yeniden kendi kimliklerini bularak tıpkı bir tohum gibi, soydaşlarının ve dindaşlarının bağrında yeniden dirilmesiyle mümkün olacaktır.
Usûl, fürû ve tesettür 6 dk.
Tesettür meselesini İslâm dinindeki usûl, fürû kavramları çizgisinde nasıl değerlendirebiliriz?
İslâm dininde, inanç ve amel adına mükelleflere teklif edilen hususlar ‘usûl’ ve ‘fürû’ diye iki ayrı bölümde mütalâa edilir. Bunlardan hayatî ehemmiyet arz eden esaslar, usûl kategorisine giren hususlardır. Fürûa gelince o, hep bu usûl üzerine bina edilir. Bu açıdan denilebilir ki, usûlün olmadığı yerde, sistemli fürûdan bahsetmek mümkün değildir.
Buna göre ‘lâ ilâhe illallah; Muhammedün Rasûlullah’ başta olmak üzere, sair iman esasları akidede usûldür. İman esasları, muhakkikîn yaklaşımı ile dört asla irca edilebilir ki, bunlar; Allah’a, âhirete, peygamberlere iman; bir de ubudiyet veya adalettir.
Namaz, oruç, hac, zekât veya diğer ibadetler, bu asıllar üzerine bina edilen ve asla göre fürûât sayılan amellerdir. Ancak fürûât demek, Türkçemizde anlaşıldığı şekliyle ‘olmasa da olur’ gibi bir mefhumu akla getirmemelidir. Bunların fürûât olması, asıl ile olan münasebet ve mukayeseleri neticesi ve tamamen yukarıdaki taksim ve tasnif itibarıyladır. Yoksa ibadetsiz imanın tam olmayacağı izahtan varestedir.
Tesettür emrini, bu esaslar çerçevesi içinde incelediğimizde, önce onun hicretin yedi veya sekizinci yılı; yani peygamberliğin yirminci senesinde farz olduğunu görürüz. Bu demektir ki, İslâm’ın ilk yirmi yılında kadınlar, cahiliye dönemindeki giysilerini devam ettiriyorlardı..
Burada, hikmet-i teşri açısından dikkati çeken en önemli husus, teşride meselelere ehemmiyet sırasına göre yer verilmesi ve öncelik tanınması ya da geriye bırakılmasıdır. Bu itibarla da, gönüllere ‘lâ ilâhe illallah’ hakikatinin yerleştirilmesi en önemli mesele olduğu için, öncelik ona tanınmıştır. 13 yıllık Mekke dönemindeki nâzil olan hemen bütün âyetler ve Allah Rasûlü’nün metluv, gayri metluv bütün tebliğatı hep bu mevzu etrafında örgülenmiş gibidir.
Öyleyse bizim de, tebliğ ve irşadda daha çok bu önemli noktaya dikkatleri çekmemiz gerekmektedir. Allah’ın büyük gördüğü şeyleri büyük görmek, küçük gördüğü şeyleri de küçük kabul etmek kalbin takvasındandır. Aslında bu, din-i mübin-i İslâm’ın da temel bir kuralıdır. Allah’ın vaz’ettiği şeyleri kendi ölçüleri içinde kabullenme ve hayata taşıma, Allah’a olan imanın, O’nunla olan irtibatın önemli bir göstergesidir.
Tesettür meselesi, farziyetinin gereği tartışılmaz olmasının yanında iman ve imanî hakikatlerin önüne geçirilmemelidir. Hele ‘tesettür -örtünme keyfiyeti mahfuz- ille de şu şekilde olacak!’ denilmemelidir. Zira tesettür başka, çâr ve çarşaf başka şeylerdir. Çarşafın tesettür yollarından biri olduğu muhakkak. O, Osmanlı döneminde bazı yörelerde kullanılmaya başlanmış bir giysi çeşididir. Onun mazisi birkaç asır gibi yakın bir tarihe dayanır. Hatta çarşafın bazı yörelerde kullanıldığı o dönemlerde bile Bağdat ve Şam gibi merkezî şehirlerde kullanılmadığı bilinen gerçeklerdendir. Hakikat böyle iken, bir tesettür türü üzerinde imanî meseleler ölçüsünde durmak ve ona her şeyin aslı nazarıyla bakmak, dinî emirlerdeki ilahî tertibi alt-üst etme demektir. Bu, dinde aslî bir mesele olmadığı halde, daha sonraki dönemlerde ibadetmiş gibi ortaya çıkartılan bir husus olması itibarıyla dinin ruhundaki itidale de münafidir.
Ayrıca objektif bir değerlendirme kabul edilmese de, tesettürün belli kostümlerle yorumlanması konusunda şahsî kanaatimi de beyan etmek istiyorum: Müslümanın yemesi, içmesi, oturup kalkması, evi, sokağı, çarşısı, pazarı; onun san’at telâkkisini, ruh zerafetini, gönül inceliğini aksettirici bir mahiyette olmalıdır. Bu açıdan da, bazı kılık ve kıyafetlere avamca bir gözle bakıldığında dahi onda estetik zevkin olduğunu söylemek çok zordur.
O halde tesettür emrini hayatına tatbik etmekle mükellef olan bizler, kendi iradelerimizle herhangi bir giyim tarzını seçebiliriz. Manto, pardesü, çarşaf, çâr veya kırmızı, mavi, sarı, yeşil… vs. Bunda bir standartizeye gitme, dinin ruhundaki esnekliği ve dolayısıyla da evrenselliği öldürme demektir. Kaldı ki, tenevvüde de ayrı bir güzellik var…
Aynı zamanda hayatı böyle standartize etmek ve bazı kalıplar içine sokmak, halka zorluk çıkarmak demektir. Bu ise kolaylık dini olan İslâmiyet’in ruhuna zıttır.
Öte yandan, yanlış bir anlayışın tesirinde kalan bazı kesimler -mâalesef- bazı kılık ve kıyafetler karşısında, kelimelerle ifade edilemeyecek ölçülerde tahrik olmaktadırlar. Dini bilmeyen kimseleri tahrik etmeme, dinde çok önemli bir esastır. Aksi halde, gücü ve kuvveti elinde bulunduran bazı kimseler, bırakın fürûâtı, usûlü dahi yaşama ve yaşatma imkânını vermeyebilirler. Yakınçağ itibarıyla tarihimiz bunun nice örnekleriyle doludur.
Netice itibarıyla; usûle ait meselelerin anlatılması ve hayatın her ünitesine girilip, imanla gönüllerin itmi’nâna kavuşturulmasına şiddetle ihtiyaç duyulduğu günümüzde, yukarıda arzettiğimiz ölçüler içinde, usûl sayılmayan meselelerde takılıp kalmak, bırakın inanmayanları, inanan insanların bile cephe almasına vesile olabilir. Onun için günümüz şartlarını idrak edip realitelere sırtımızı dönmeden, İslâmî hakikatleri anlama, yaşama ve anlatma zorunda olduğumuzu bir kere daha hatırlama mecburiyetindeyiz.
Üslup Farklılığı 21 dk.
Efendimiz’in (sav) Mekke’nin fethini müteakip Hz. Vahşî’ye yazıp gönderdiği rivayet edilen âyetleri izah eder misiniz?
Her şeyden önce şunu ifade etmeliyim ki, bu kabil rivayetler her ne kadar hadis kitaplarında zikredilse de; itikat ve ibadetlerle alâkalı hadisler kadar sıhhatli sayılmazlar. Bu açıdan, bu ve buna benzer rivayetlerde, kısmen dahi olsa üslûbun farklılaşmaya uğradığını kabul etmekte yarar var. Bu mülâhazayı ifade ettikten sonra şimdi de, Efendimiz’in (sav), Mekke fethedildikten sonra Tâif’e kaçan Hz. Vahşî’ye (ra) yazıp gönderdiği rivayet edilen âyet-i kerimeler üzerinde durmaya çalışalım.
Birincisi:
وَالَّذِينَ لاَ يَدْعُونَ مَعَ اللهِ اِلَهاً آخَرَ وَلاَ يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللهُ اِلاَّ بِالْحَقِّ وَلاَ يَزْنُونَ وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ يَلْقَ اَثَاماً
‘Onlar, Allah ile beraber başka bir tanrıya ibadet edip yalvarmazlar. Allah’ın muhterem kıldığı bir canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler onlar. (Aksine) kim de bunları yaparsa, o günahının cezasını bulur.’ (Furkan, 25/68)
İkincisi:
اِنَّ اللهَ لاَ يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللهِ فَقَدِ افْتَرَى اِثْماً عَظِيماً
‘Şu muhakkak ki; Allah, Kendisine şirk koşulmasını affetmez, ama bunun altındaki diğer günahları dilediği kimse hakkında affeder. Kim Allah’a ortak icad ederse müthiş bir iftira etmiş, çok büyük bir günah işlemiş olur.’ (Nisâ, 4/48)
Üçüncüsü:
قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ اَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللهِ إِنَّ اللهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعاً إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
‘De ki: ‘Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Çünkü Allah bütün günahları mağfiret eder. Şüphesiz O, Gafûr ve Rahîm’dir. Çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır.’ (Zümer, 39/53) âyet-i kerimesidir.
Bu çerçeve içinde mü’minlerin, Allah hakkındaki ümitleriyle alâkalı olarak onlara anlatılmak istenen daha bir kısım hakikatler var. Şöyle ki, bütün mü’minler,
إِلاَّ مَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحًا فَأُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ وَكَانَ اللهُ غَفُورًا رَحِيمًا
‘Ancak şu var ki tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar bundan müstesnâdır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir. Çünkü Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir, sınırsız mağfiret ve ihsan sahibidir.’ (Furkan, 25/70)
âyetiyle vadedilen teveccühten belli bir ölçüde nasiplerini alabilirler. Meselâ bir insanın aklına ‘Ben adam öldürdüm, zina ettim, nefsime ve başkalarına karşı haksızlıkta bulundum..’ vb. gibi düşünceler gelebilir. Ancak bu âyet-i kerimede de bildirildiği üzere, Allah (cc), tevbe ve iman edip iyi davranışlarda bulunan kimselerin nâmütenâhi kötülük yapma istidatlarını nâmütenâhi hayır ve hasenât yapma kabiliyetine çevireceğini vadetmektedir. Hatta işârî tefsirlerdeki bir tevcihe göre, Cenâb-ı Hak, iyilik yapmaya başlayan bir kimsenin, geçmiş günlere ait amel sahifelerinin boş kalmaması için, onun daha önce yaptığı kötülükleri bile iyiliğe çevirecektir. Yani artık o kişi, tamamen Hakk’a yönelince, sadaka vermek, anne-babaya saygılı olmak, komşu haklarına riayet etmek vb. gibi bir kısım güzel işler yaparak ve kötü işlerden de sakınarak, kaçarak hep iyilik peşinde koştuğundan dolayı onun geçmişte yaptığı kötülüklerin hiçbiri amel defterine yazılmayabilir. Evet bir insan, tevbe edip Müslüman olarak kendisini yenileyince, geçmişte güzellik adına yaptığı ne kadar şey varsa, bütün bunlar sanki yeniden hayatlanmış gibi, o insan, amel cihetiyle bir umumi diriliş yaşayacaktır.
Mü’minlerden, Cenâb-ı Hakk’a karşı recâ yanları zayıflayıp havf yanları daha çok öne geçmiş olanlar,
اِنَّ اللهَ لاَ يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللهِ فَقَدِ افْتَرَى اِثْماً عَظِيماً
‘Şu muhakkak ki; Allah, Kendisine şirk koşulmasını affetmez, ama bunun altındaki diğer günahları dilediği kimse hakkında affeder. Kim Allah’a ortak icad ederse müthiş bir iftira etmiş, çok büyük bir günah işlemiş olur.’ (Nisâ, 4/48)
âyetine sarılırlar ve sarılmalıdır da; zira bu âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak, bir orada bir burada yüzüp gezen, kendini bildiği halde hiç hatalardan utanmayan, her gün tevbe ettiği halde yeniden aynı hataları tekrar eden günahkâr insanlara hitap etmekte ve dilediği kimselerin -kendisine şirk koşmanın dışında- bütün günahlarını affedeceğini vadetmektedir. Bu vaad, Allah’ın kullarına engin bir lütfu ve rahmetinin gereğidir ama yine de O’nu hiçbir zaman bağlamaz. Zira O (cc), böyle bir lütfu, insandaki bir liyâkat ve onun göstereceği bir kahramanlık veya en azından dişini sıkıp fenalıklara karşı koyması mukabilinde vadetmiş olabilir. Ancak burada bir ‘dileme’ (meşîet) şartı vardır. Dolayısıyla her insan, daima ruhunda ilâhî meşîete takılacağı korku ve endişesini taşımalıdır. Bu da hiç şüphesiz her ferdin kendi ruh hâletine göre bir seviyede gerçekleşecektir.
Bunlardan başka bir de, inandığı halde hayatını, duygu ve düşüncelerini, zaman ve imkânlarını, hâsılı sahip olduğu her şeyini israf eden, nefis ve şeytana uyup pek çok günah işleyen ve neredeyse Allah’ın rahmetine karşı bütün ümidini yitirecek gibi olan insanlar vardır ki, işte bu âyetle böylelerine, doğru yola girebilmesi için, değişik zamanlarda, değişik fırsatlar verilmiştir. Artık onun da, kendisine verilen bu fırsatlardan hiç olmazsa birisini değerlendirip doğru yola girmesi gerekir. Eğer o insan, kendi ihmalinden dolayı bu fırsatların bütününü kaçırmışsa, işte böyle bir insan, bazen günahını hacâlet halinde, o hacâletini de ümitlerini sarsıcı mahiyette vicdanında duyarak, işinin bitik olduğunu düşünebilir.. düşünebilir ve böyle bir düşünce ile öyle bir sürece girer ki, artık o kendi kendine, ‘nasıl olsa cehennemdeyim’ diyerek ya kendisini dalâlet ve küfre salar ya da Allah’ın (cc) engin rahmetini hafife alır hâle gelir. Oysaki O’nun rahmeti her zaman gazabının önündedir ve her şeyi kuşatmıştır. Demek ki bu âyet aynı zamanda, bir taraftan böylesine sarsıntılarla baş aşağı gidecek kimseler, diğer taraftan da o mevzuda Allah’ın rahmetini hafife alacak duruma düşmüş insanlar için, tıpkı kurtarıcı bir reçete gibi,
قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ اَسْرَفُوا عَلَى اَنْفُسِهِمْ لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللهِ اِنَّ اللهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعاً اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
‘De ki: ‘Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, Gafûr ve Rahîm’dir. Çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır.’ (Zümer, 39/53)
diyerek dertlerini onulmaz görenlere bile umulmadık şekilde ümit bahşediyor. Evet bu denli recâya karşı sarsılmış, havfla ırgalanmış, kurtuluş ümidini yitirme noktasına gelmiş ve sonunda bu âyete sığınmış bir insana bu beyanla yeniden bir diriliş kapısı aralanmakta ve onun ümidini beslemek için hemen bir sonraki âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:
وَاَنِيبُوا اِلَى رَبِّكُمْ وَاَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَاْتِيَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لاَ تُنْصَرُونَ
‘Size azap gelip çatmadan önce, Rabb’inize dönün ve O’na teslim olun, O’na itaat edin. Yoksa yardım göremezsiniz.’ (Zümer, 39/54)
Buradaki dönüş, normal ve sıradan insanların dönüşü değildir. Zira âyet-i kerimede ‘inâbe yapın’, yani âdeta ‘Rabbinize büyük ve kâmil insanlar topluluğu olan ebrâr ve mukarrebînin yönelişi veya bir mürîdin mürşidine intisabı gibi yönelin, O’na dönün ve O’nun engin rahmetinden kat’iyen ümidinizi kesmeyin.’ denilmektedir. Bu ifadeler, onları vicdanında derinlemesine duyabilen insanın ümidini şahlandırıcı ve Rabb’e yönelmeyi kolaylaştırır mahiyettedir. Esasen bu ufku yakalamış olan insanın, Rabb’ine dönüşü de normalin üstünde bir tevbedir. Âyet-i kerimede âdeta ‘Siz tevbe edenler değil inâbede bulunanlarsınız.’ denilerek, insanın ruhuna tesellîbahş neler neler duyurulmaktadır! Böylece bu üç âyet-i kerime ile, farklı farklı anlayışlara sahip olan insanlara, herkesin kendi mizacına uygun olanını alabileceği üç ayrı reçete sunulmuştur.
Burada dikkat etmemiz gereken diğer bir husus da şudur: Hz. Vahşî (ra), zeki bir insandır. Bir dönemde Hind’in menfur emellerine alet olmuş, onun, tesir altına alıcı mantığına yenik düşerek kendi çıkarları uğruna Hz. Hamza’ya (ra) kıymış ve Mekke fethine kadar da bu hâlini sürdürmüştür.
Hz. Vahşî, hayatının sonuna kadar sadakat ve samimiyetle yaşamıştır. Hep yaptığı büyük hatanın şuurunda olmuştur. Evet, Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te kâfir safları içinde bulunmuş ve Uhud’da yaptığı cinayetin büyüklüğü altında her zaman ezilmiştir. Evet bu cinayet çok büyüktü, zira Allah Resûlü’nün (sav) Hz. Hamza’ya karşı ayrı bir teveccühü vardı. Hz. Hamza, Nebiler Serveri’nin amcası ve süt kardeşi olmasının yanında, temsil ettiği mânâ ve misyon itibarıyla da Efendimiz (sav) ile aralarında bizim idrak ve tasavvurlarımızı aşkın bir irtibat ve alâka söz konusuydu. Hatta denebilir ki, Hz. Hamza’nın bizim kriterlerimizle değerlendirilmesi imkânsız daha başka yanları da vardı. Bu farklılığından dolayıdır ki, Zeyd b. Hârise (ra), Cafer b. Ebî Talib ve Hz. Ali, o şehit edildikten sonra, hemen hepsi de onun çocuklarına sahip çıkmak istemişti.. ve Efendimiz (sav) de, onun ve çocuklarının hüzünlü hallerini görünce çok duygulanarak hıçkıra hıçkıra ağlamış ve gözyaşı dökmüştür.
Evet, Hz. Hamza’nın, Efendimiz’in (sav) yanında öyle farklı bir yeri vardı ki, ne onu, ne de onun katilini unutması mümkün değildi. O, en kritik dönemlerde bir kılıç gibi küfrün başına inmiş, bir ok gibi küfrün bağrına saplanmış, Nebiler Serveri’ne (sav) ulaşıp zarar vermek isteyenlere karşı kollarını germiş ve âdeta etten kemikten bir kalkan olmuştu. Yine, kükrediğinde aslanların ödünü koparan bu devâsâ kâmet, hayatı boyunca Müslümanlar için apayrı bir ümit kaynağı şeklinde algılanmıştı ki, Allah Resûlü’nün böyle bir insanı unutması mümkün değildi.
Ayrıca Hz. Hamza’nın Müslümanlığı seçmesi de oldukça zordu. Zira o, yaş itibarıyla Efendimiz’den büyük olduğu gibi aynı zamanda O’nun amcasıydı. Bu durum da farklı boyutlarda iki büyüklüğü karşı karşıya getiriyordu. Dahası o, aslanların boynunu koparan dev bir aslan avcısıydı. Bu ve buna benzer meselelerden ötürü onun Mekke’de büyük bir namı, şöhreti vardı ve ‘Hamza!’ denildiğinde herkesin ödü kopardı. Dolayısıyla o, Müslüman olmadan önce kendisini Nebiler Serveri’nden hep üstün görmüş de olabilir. İşte bütün bunlardan ötürü, Hz. Hamza’nın Müslümanlığı seçmesi bir hayli zordu ama o, bütün bu engelleri aşarak Efendimiz’in (sav) madde plânında hırpalandığı, önü kesilmek istendiği bir dönemde Müslümanlığı kabul edebilmişti. Evet onun Müslüman olması çok önemliydi; zira henüz Müslüman olmamış kişiler ona bakarken sadece ‘Hamza Müslüman olmuş.’ demeyeceklerdi; Müslüman olması çok zor olan bir kişinin bütün engelleri nasıl aşıp Müslüman olduğunu konuşacak ve şok yaşayacaklardı; öyle de oldu…
Makam ve mevki itibarıyla belirli yerlere gelmiş, ilim yönünden de oldukça seviyeli insanların çizgi değiştirmeleri oldukça zordur. Meselâ ben, babamın Nur hakikatlerine teslim olmasını her zaman takdirle yad etmişimdir. Zira babam, benim hem hafızlık, hem Arapça hocam olduğu gibi, aynı zamanda benim evliyâ ve asfiyâ ile tanışmamı da sağlayan kişidir. Gerçi ben de ona karşı büyük bir saygı göstermiş; meselâ hayatı boyunca hiç onun gölgesine ayağımı basmamış ve -cami kürsüsünde konuştuklarım hariç- onun yanında sarfettiğim sözler yüz cümleyi geçmemiştir. Ama iman ve Kur’ân hakikatleri mevzuunda ben yarım adım önde tanıma şerefine ermiştim. O, yarım adımı aştığı gibi beş adım da öne geçti. Ben, Nurların aydınlık dünyasıyla tanışınca, babama okuması için ‘İktisat Risalesi’ni vermiştim. Çok kuvvetli bir hafızası vardı. Birkaç gün sonra görüştüğümüzde İktisat Risalesi’ni âdeta ezbere okuyor ve ‘Eyvâh! Biz şimdiye kadar şu yol-bu yol derken boşuna gezmişiz, meğer yol bu imiş.’ diyerek büyüklüğünü ortaya koyup hem çocuğu hem de talebesi konumunda olan biri vasıtasıyla tanıdığı Nurlara talebeliği kabul ediyordu. Bu kabullenme oldukça zor bir hâdiseydi. İşte bunun için ben babamı hep takdirle yâd ederim. Kırkıncı Hoca, onun bu yanlarını bildiğinden ve belki de daha başka şeylerden ötürü bir keresinde ‘Onun eşi yoktur. O, Enderun terbiyesi görmüş bir adam gibiydi.’ dediğini hatırlarım.
Evet, işte Hz. Hamza’ya da bu zâviyeden bakıldığında, onun Efendimiz’in (sav) amcası olması; aslan avcısı olması; Müslümanların sayılarının henüz kırka bile varmadığı bir dönemde, gelip o zayıf cemaatin içine girerek kendini tehlikeye atması; Müslümanlar nerede tazyik görüyorsa Hızır gibi onların imdatlarına yetişip makam-ı Hızıriyeti temsil etmesi gibi hususiyetleriyle onun derinliğinde insan sayısı çok azdır.
Şimdi işte böyle bir Hamza’yı öldüren Vahşî’nin mantığını anlamaya çalışalım. O, saf ve aptal bir insan değil, aksine zencilerin en akıllılarından biri… Onun için Allah Resûlü (sav) ona, İslâm’a dehalet etmesi için
اِلاَّ مَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحاً فَاُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ وَكَانَ اللهُ غَفُوراً رَحِيماً
‘Ancak şu var ki tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar bundan müstesnadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını da sevaplara çevirir. Çünkü Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir, sınırsız mağfiret ve ihsan sahibidir.’ (Furkan, 25/70) meâlindeki âyeti yazıp gönderdiğinde, ‘Ya Resûlallah! Ben neredeyse küfre denk bir iş işledim. Allah benim de kötülüklerimi hasenâta çevirir mi?’ diyerek, kendisine teminat verecek bir beyan arıyordu. Onun bu tavrı karşısında Nebiler Serveri (sav) ona,
اِنَّ اللهَ لاَ يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللهِ فَقَدِ افْتَرَى اِثْماً عَظِيماً
‘Şu kesin ki; Allah, Kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ama dilediği kimse hakkında bunun altındaki diğer günahları affeder. Her kim Allah’a ortak koşarsa, haktan çok uzağa sapmış olur.’ (Nisâ, 4/48) meâlindeki âyeti yazıp gönderir. Ancak, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Hz. Vahşî çok zekidir ve o, Efendimiz (sav) irtihâl-i dâr-ı bekâ buyurduktan sonra aradığı garantiyi başkasından alamayacağını bilmektedir. Kendi hevâ ve hevesine göre konuşmayan, söylediği sözler vahiyden ibaret olan Allah Resûlü (sav) henüz hayatta iken o garantiyi yakalama peşindedir. Onun için Hz. Vahşî, ‘Yâ Resûlallah! Allah burada bağışlamayı dilemeye bağlamış. Ya ben bu dilemeye takılırsam.’ mânâsında sözler söyleyerek son endişesini dile getirince, bu defa da Efendimiz (sav) ona şu âyeti yazıp göndermiştir:
قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ اَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللهِ إِنَّ اللهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعاً إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
‘De ki: ‘Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Çünkü Allah bütün günahları mağfiret eder. Şüphesiz O, Gafûr ve Rahîm’dir. Çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır.’ (Zümer, 39/53) Bu âyet, Hz. Vahşî’ye âdeta şöyle demektedir: Ey hayatını israf içinde geçiren ve kendi hesabına Bedir’i, Uhud’u, Hendek’i berbat eden ve Mekke fethinde bile Müslümanlara karşı koyan adam! Sen bile Allah’ın engin rahmetinden ümidini kesmemelisin! Ne kadar büyük olursa olsun, günahkârların günahları Allah’ın engin rahmeti yanında, okyanuslara nispeten denizin yüzündeki minik köpüklerden daha ehemmiyetsiz kalır.
Hz. Vahşî, bağışlanma garantisini aldıktan sonra Allah Resûlü’nün huzuruna gelerek Müslüman olur. Resûl-i Ekrem (sav) ise, Hz. Vahşî’ye, kendisini gördüğünde canı gibi sevdiği amcasını hatırlayıp içinde menfi bir duygu belirmesi ihtimaline karşı daha temkinli davranmasını söyler.
Doğrusu Hz. Vahşî, Müslüman olduktan sonra, hep Hz. Hamza’yı öldürmekle işlediği günaha kefaret arayışı içinde olmuş ve nihayet beklediği bu fırsat Yemâme’de karşısına çıkmıştır; hem de Hz. Hamza’nın bağrına sapladığı mızrağı elinde olarak.. evet işte bu mızrağı yalancı peygamber Müseyleme’nin sinesine saplamış ve şöyle demiştir: ‘Hz. Hamza’yı şehit etmekle insanların en hayırlısının kanına girdim. Resûlullah’ın vefatından sonra Müseyleme’yi öldürmekle ise insanların en kötüsünü öldürdüm.’ Kaynaklarda nakledildiğine göre, Vahşî, mızrağını Hz. Hamza’ya önden vurunca Hz. Hamza, mızrağın üzerine kapanıp kalmıştır ki ben, onun bu halini Arapça’daki ‘lâ’ya benzetmişimdir. Gerçi Yemâme’de Hz. Hamza’ya saplanan aynı mızrakla vurulunca Müseyleme de ‘lâ’ haline gelmişti ama Hz. Hamza burada ‘lâ’ ötede ‘neam’, yani burada cismen yok olsa bile ahiret itibarıyla ebedî varlığa mazhar olmuştu. Müseylemetü’l-Kezzâb ise her iki tarafta da ‘lâ’ olmuş, yani ademe mahkum bir zavallı haline gelmiştir.
Hz. Vahşî, Müseyleme’yi öldürdükten sonra ihtimal Allah Resûlü’nün (sav) mânevî huzuruna gelerek ‘Artık sana görünebilir miyim Yâ Resûlallah?’ demişti ki, bu da onun hayatı boyunca devam ettireceği inâbesiydi. Buradan da anlaşılmaktadır ki, Hz. Vahşî, bir kere Hakk’a dönmekle kalmamış, ‘Acaba tam olarak döndüm mü?’ endişesiyle sürekli O’na yönelmiş ve hayatı boyunca dönüş (inâbe) ameliyesini sürdürüp durmuştu.
Allah (cc), Hz. Vahşî’ye Müseyleme’yi öldürmeyi nasip etmekle onu vicdanî huzura erdirmek için bir fırsat hâsıl etmiş olabileceği gibi, Hz. Vahşî’nin hicranını mükâfatlandırmış da olabilir. Çünkü Efendimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: ‘Ben bir gün rüyamda, elimde iki altın bilezik gördüm. Yine rüyamda onlara fazla bir ilgi göstermiştim. Allah Teâla hazretleri: ‘Onlara üfle!’ diye vahyetti, ben de üfledim, derken uçup gittiler. Ben bunları, benden sonra çıkacak iki yalancı ile yorumladım.’ Râvi Ubeydullah, bu iki yalancıdan birisinin San’a’nın sahibi el-Ansî, diğerinin ise Yemâme’nin sahibi Müseyleme olduğunu söylemiştir. Allah Resûlü (sav) Hz. Hamza’ya üzülmesinden daha fazla, dinin bir yalancı peygamber tarafından sarsılmasına karşı üzülmüştür. O açıdan Hz. Hamza’nın tasasını izâle eden el ile Müseyleme tasasını silen elin aynı olması çok önemliydi.
Zannım odur ki, âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz (sav), diğer peygamberler gibi öbür âlemde hayatta olduğuna ve dâvâsının seyrini temâşâ ettiğine göre, Müseyleme’den duyduğu tasayı onu öldürmek suretiyle Hz. Vahşî’nin izale ettiğini görmüş ve belki de vicdanen ‘Ey Vahşi! Hem amcamın tasasını, hem de dinim adına duyduğum tasayı unuttum. Artık bana görünebilirsin.’ demiştir.
Yeis Batağı 6 dk.
Dünyanın ve hâssaten ülkemizin bugünkü hali insanı ümitsizliğe sevk ediyor. Bu konudaki tavsiyelerinizi alabilir miyiz?
Mevzuyu tahlile geçmeden önce şunu ifade etmeliyim ki, dünya ve Türkiye’nin bugünkü hali, hiç de ümitsizlik ve yılgınlığa sevk edecek durumda olmadığı gibi, bugünlerde yaşanılan kriz de, günümüze has bir problem değil. Geçmişte de bu kabil durumlar tekrar tekrar yaşanmış ve netice itibarıyla hepsi de bertaraf edilmiştir.. evet hâlihazırdaki durum ne ilktir ne de son olacaktır.
Şimdiye kadar kim, yürekten ve samimî olarak kendi dâvâsına bağlanmışsa, Allah ona zafer ve muvaffakiyet ihsan etmiştir. Tarih, bunun örnekleriyle doludur. Meselâ, Havarilerin Hz. Mesih’ten aldıkları mesajla koca Roma İmparatorluğunu sarsmaları buna güzel bir örnektir. Hz. Mesih’in Eyle’de veya bir kısım Hıristiyanların iddia ettiği gibi eğer İzmir civarında neş’et etmişse, bu insanların o günkü şartlarla nasıl çoğalıp Roma İmparatorluğu’nu sarstıklarına ve arslanların ağızlarına atılmalarına rağmen nasıl yılmadıklarına hep hayret etmişimdir. Bir avuç insanın, insanlık tarihinin seyrini değiştirecek şekilde o günün en mütegallip, en mütehakkim, en müstebit hükümdarların hükmettiği ve aşılmaz lejyonları bulunan bir ülkeyi temelinden sarsmaları akıllara durgunluk verecek bir hadisedir. İşte bu, Allah’ın gücü, Hz. Mesih’in kudsiyeti ve onun mesajının nuraniyetindendir.
İkinci olarak, imanı olan bir insan, hiçbir zaman şu bezdirici ve yıldırıcı durumlardan dolayı ümitsizliğe düşmemelidir. Zira Allah’ın sonsuz kudretini mülâhaza ederken ümitsizliğe düşmeye ne hakkımız vardır ne de haddimizedir. Zira bizi mülkünde istihdam eden O’dur. Mülk O’nundur ve O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. İsterse gecede gündüz; kışta da bahar yaratır.. ve isterse gündüzü geceye, yazı da kışa çevirir. Ayrıca âyetin ifadesiyle, ‘Allah’ın rahmetinden kafir bir cemaatten başka kimse ümidini kesmez.’ (Yusuf, 12/87) Söz buraya gelmişken, mevzumuzla alâkalı Akif’in, kendi döneminde değişik hadiselerle sarsılan insanımıza her zaman tekrar ettiğim bir sözünü hatırlatmak istiyorum:
Ye’s öyle batak(lık)tır ki: Düşersen boğulursun.
Ümmide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar.
Hz. Sâhib-i Zaman’ın ifadesiyle, ‘Yeis, mâni-i herkemâl-dir.’ Bu itibarla olgunlaşma yolunda ve yükselme helezonunda bulunan insanlar, ‘bu bâdireyi de atlatabilir miyim!’ tereddüdüne düşmemelidirler. Himmetler fevkalâde âlî, ruhlar gayet fâtihâne, azimler peygamberâne tutulmalı ve ‘Allah bizimle beraberse, aşamayacağımız engel yoktur.’ duygu ve düşüncesi içinde hareket edilmelidir. Yine o Ümit Güneşi, kaldığı Marmara Oteli’nin denize nâzır penceresinden parmağını ufka doğru uzatarak, ‘Kardeşlerim, ye’se düşmeyiniz, ilhadın bel kemiği kırılmıştır. O, ölüm heyecanları içinde çırpınmaktadır.’ diyerek çevresine hep ümit aşılamıştır. Bu söz, bundan senelerce evvel söylenmiştir ve o zamanın dünyası ile günümüz dünyası arasında kıyaslanamayacak kadar büyük farklar vardır. Bugün dünyanın dört bir tarafında ümit tomurcukları -Allah’ın inayet ve keremiyle- boy atıp yeşermektedir. Öyle ise, ruhlarımızı coşturacak bunca ümitbahş gelişmeler varken neden ümitsiz olalım ki!
Öte yandan, ‘cihanın şarkında ve garbında 20. asırda kan seylapları, insanları kütükler gibi önüne katıp sürüklüyor ve 21. asra da yine aynı duygu ve düşünce içinde giriyoruz. Şimdi, böyle bir durumda nasıl ümitli olabiliriz ki?’ gibi bir soru akla gelebilir. Zannediyorum soruda kasdedilen mânâ da bu olsa gerek. Burada bütün samimiyetimle ifade edebilirim ki, Allah birgün Kur’ân’ın elmas düsturlarını kendilerine rehber edinenlere, mutlaka dünyaya kendilerini ifade etme fırsat ve imkanını verecektir. Bunda hiç kimsenin zerre kadar şüphesi olmasın. Bugün dünyanın değişik yerlerinde öldürülen o masum ve savunmasız insanlar, bizim hesabımıza yeni yeni sürgünlerin meydana gelmesi için, tıpkı baharda ağaçların budanması gibi bir mânâ ifade etmektedirler.. bu sebeple 21. asır inşaallah 20. asır gibi olmayacaktır. Şimdilerde biz, değişik yerlerde çiçeği başka, rengi başka, gülü ve bülbülü başka bahar edalı yamaçlar görüyoruz. İnşaallah her yerde ayrı ayrı baharlar açacak ve on asırlık o müsâmahakâr Müslümanlığımızla, ayrı ayrı yerlerde meydana getirilen bu kanaviçeyi birbirine bağlayıp bütünleştireceğiz. Ne var ki bütün bunlar, durup dururken kendi kendine de olmayacaktır. Bunlar için azami ızdırap, dua, tazarru ve gayret gerekir. Evet, Allah’tan inayet için gayret göstermek şarttır. Şayet âhesterevlik edilmez, gerekli ceht ve gayret de gösterilirse, Cenâb-ı Hak -inşallah- bu son dünya kışını da bahara tebdil edecektir.
Yenilenme Var Yenilenmeden İçerû 8 dk.
Yeniden yapılanmakta olan dünyanın dışında kalmamak ve bir kıyıya itilmemek için insanımıza düşen vazifeler nelerdir?
Dünya şimdiye kadar çok kereler yenilenmiş, içtimâî metamorfozlar yaşamış ve kabuk değiştirmiştir. Ne var ki ben bu tarih boyu gerçekleşen yenilenmelerin, batılıların tasniflerine uygun bir biçimde, İlk Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ vb. dönemler şeklinde gerçekleştiğine inanmıyorum. Batı tarihindeki bu çağ taksimleri tamamen izâfîdir. Bu bana, insanın, âdeta eline bir testere alıp, hiçbir dayanağı olmaksızın rastgele zamanı dilimlere ayırması gibi geliyor. Ne var ki meseleye enbiya-yı izamın bi’setleri ile yaklaşacak olursak, tarihi tekerrürler devr-i daimi içinde sürekli bir yenilenmenin yaşandığını kabul etmek yerinde olur.
Seyyidinâ Hz. Adem’le başlayan bir sistem ve düşünce tarzı, ilk mürselînden olması itibarıyla Hz. Nuh’a kadar devam etmiştir. Her ne kadar Hz. Adem’e de on sahife verilmiş olduğu Sünnet-i sahîha’da sabit olsa da, Hz. Nuh, insanlığın ikinci babası olması itibariyle onun ayrı bir hususiyeti vardır. O’nu mürselînin ilki yapan, insanlığa bir yenilik, bir değişiklik sunmuş olmasıdır. Bu değişikliği takip edemeyen küfür yobazları ve ilhat mürtecîleri ise O’na başkaldırmış ve kendi isyanlarıyla yok olup gitmişlerdir. Evet bir tufan hadisesi gerçekleşmiş; yeryüzü yıkanıp yeniden ter ü taze ve dengeli hale gelmiş.. derken yeni bir dönem yani Nuh dönemi başlamış..
Ardından, Kur’ân-ı Kerim’in ve inne min şîatihi le İbrahim; Şüphesiz İbrahim de Nuh’un milletinden idi.’ (Saffât, 37/83) ifadesiyle belirtilen Hz. İbrahim’in dönemi başlamış. Âyetteki ‘min şîatihi’ sözcüğünden Hz. İbrahim’in, Hz. Nuh’un duygu, düşünce, sîret açısından bir sürgünü ve devamı olduğu anlaşılıyor. Bununla beraber Hz. İbrahim de ayrı bir yenilikle geliyor. Bu yenilik O’nun hanîflik (tevhit) düşüncesinde, gelmiş-geçmiş peygamberlerin hepsinden daha hassas olması ve bu düşünceyi yüksek debili iki önemli mecrâda akıtması şeklinde anlamak mümkündür. Bunu bir ölçüde, Efendimiz’in getireceği mesajın alt yapısını hazırlama olarak da kabul edebiliriz. Zaten Allah Rasulü de Hz. İbrahim için peygamberler içinde kendisine en çok benzeyen bir peygamber olduğunu ifade etmektedir.
Daha sonra ise, Hz. İbrahim’in sunduğu mesajın, bir toplumu harekete geçirecek ve şekillendirecek kanunlar mecmuası haline gelmesi söz konusudur ki bu da, Hz. Musa’nın eliyle gerçekleşecektir. Böylece Hz. Musa da beşer tarihinde ayrı bir yenilenmenin mimarı olacaktır.
Görüldüğü gibi, zamanı değişik çağlara bölmesek de, bu şekilde tarihi tekerrürler devr-i daimi içinde, onda, inişlere çıkışlara ve yenilenmelere açık daha farklı değişimleri görmek de mümkündür.
Asrımıza doğru gelirken, birinci cihan harbiyle, yine bir yenilenme süreci yaşandığı söylenebilir. Evet O zamanlar, herkesin dilinde pelesenk haline gelen söz, ‘Dünya süratle yenilenmeye gidiyor.’ sözcüğü idi. Tabiî ki güçlü devletler bu süreci kendi çıkarları adına çok iyi değerlendirdiler.
İkinci Cihan Harbine gelindiğinde, Hitler’in kafasında ayrı bir yenilenme düşüncesi vardı. O’na göre dünyanın yenilenmesi nazizme teslim olmasıyla gerçekleşecekti. Çünkü Alman felsefesi ve düşüncesine göre dünya, bir bakıma natural seleksiyonla gerçekten yaşama hakkına sahip en güçlü, en dinamik, en saf bir ırkla idare edilmeliydi. Tabiî ki bu ırk Alman ırkıydı. Allah onlara o fırsatı vermeyince Amerika ve Rusya’nın fikir halîtası dünyada müessir olmaya başladı. Esasta bu iki kutuplu dünyanın ikisi de materyalist idi. Vâkıa birisi açıktan bazı şeyleri nefyediyor, birisi de sûrî olarak onları kabul ediyor görünüyordu. Bu da dünya adına ayrı bir talihsiz yenilenme dönemi sayılabilirdi!..
İçinde bulunduğumuz yüzyılın sonlarında Rus İmparatorluğunun çözülmesi önemli bir hâdisedir. Elbette, bunun da beraberinde getirdiği bir yenilenme süreci olacaktı. Ancak, batılıların devamlı ifade ettikleri ve sahiplenmek istedikleri bu yenilenmenin ne türlü bir yenilik olduğunu anlamak oldukça zordur.
Kanaat-i âcizânemce, bundan sonra ırk meselesi içtimâî coğrafyada, eskiden olduğu ölçüde tesirli olamayacak. Bu da, her yenilenmenin arkasında, şöyle-böyle felsefî bir cereyanın bulunması esasına binaen, önümüzdeki büyük değişimle de, dinlerin, yeniden içtimâî coğrafyada hâkim hâle gelecekleri kanaatini kuvvetlendirmektedir. Evet, herkesin kendi mabedine doğru koştuğu şimdilerde, peşi peşine yeniden yapılanmalar, yeniden din motifli oluşumları netice verecektir. Haliyle bu da dünyanın, şimdiye kadar olandan farklı bir yeniden şekillenmeyi beraberinde getirecektir.
Bütün bu yenilenmelerin yanında, ayrı bir yenilenme daha söz konusudur ki o da, dünyada ilim ve teknolojinin gelişmesine paralel olarak duyguda, düşüncede yeni bir medeniyet telâkkisinin oluşmasıyla her halde, bir kısım sürpriz tekevvünler halîtası şeklinde kendisini hissettirecektir. Buna, değişik kültürlerin birikiminden oluşan, zenginleşmiş yeni bir medeniyetin telâkkisi de diyebiliriz. Bugüne kadar dünyada değişik yapılanmalar olurken, bu yenilenmeler içinde milletimizin bir katkısı olmadığından biz dünya devletleri arasında hep yabancı kabul edildik; dahası kendimizi de hep yabancı hissettik.
Bu şekilde bir hissediş ve edilişte şüphesiz, Osmanlı’nın son dönemlerinden başlayarak yakın tarihimize kadar bir köşeye kıstırılıp pasifize edilişimizin rolü büyük olmuştur.. öyle ki uzun süre bir fanus içine konularak hep bir tecrit hayatı yaşadık.. şu anda da farklı bir durumda olduğumuzu söylemek oldukça zordur.
Eğer önümüzdeki günlerde, duyguda, düşüncede, histe, felsefede, mantıkta, dînî anlayışta, medeniyet telâkkisinde yeni yeni kültürlerin doğuşunda yenilenmeler yaşanacaksa, Türk milleti de kendi ruhunun ilhamlarını dünyanın dört bir yanına götürüp tanıtmalı, onu umumi oluşumun hamuruna katmalıdır ki bu yeni dünyada kendini o dünyaya yabancı hissetmesin.. ve tabiî bu yeni oluşuma da bir katkıda bulunsun, tam yönlendirici olmasa da, belli bir katkısının olması ve ‘bazı meseleleri biz de biliyoruz’ demesi rüştünü ispat adına çok önemli olsa gerek.
Ayrıca, gidilen yerlerde görülen ve müşahede edilen bir husus da değişik milletlerin böyle zengin bir kültürü kabullenmeye hazır oldukları vak’asıdır.
Türk milletinin, değişik dönemlerde tarihi tekevvünlere (oluşum) katkısı olduğu gibi, telekomünikasyonun baş döndürücü bir hızla geliştiği, küreselleşmenin, tekârub-ü zaman ve tekârub-ü mekânın hayatımıza hükmetmeye başladığı bir dönemde bizim dünyanın yeniden şekillenmesine daha fazla katkıda bulunacağımızda şüphe edilmemelidir. Tulû’ eden şafağın emarelerinden anlaşılan da, bu yenilenmenin çok farklı bir yenilenme olacağı merkezindedir. Bu yenilenme, Hz. Musa döneminde olduğu gibi Tih’den Eyle’ye kadar uzanan bir yenilenme olmayacaktır. Bu yenilenme, yeryüzünde insanın olduğu her yerde kendini hissettirecektir. Her ne kadar bu yayılmanın keyfiyeti farklı olsa da! Evet, bu yenilenme, Yunus’un ‘Süleyman var Süleyman’dan içeru’ dediği gibi, bir yenilenme var yenilenmeden içeru! iphamı çerçevesinde gerçekleşecektir.
PRİZMA 4
TAKDİM
İnsanlık tarihinde beşere yol ve yön gösteren
ufuk insanlar olmuştur.
Bunların
başında fevkalâde donanımları ve aşkın fıtratlarıyla peygamberler gelir.
Peygamberler
“Allah-kainat-insan” ve bunların birbiriyle münasebetleri hususunda
yegane söz sahibi olan özel donanımlı insanlardır.
İnsanın kendisini
tanıması, yaşadığı toplum ile münasebetlerini dengeli ve sağlıklı götürebilmesi
ve Yüce Yaratıcı’ya karşı vazife ve sorumluluklarını O’nun istediği şekilde
yerine getirmesi;
bütün bunlar o kutlu rehberlerin çizgisinde yürümeye
bağlanmıştır.
Onların getirip tebliğ ve temsil ettiği;
yaşadığı ve
yaşattığı ilâhî mesajlar bir yaşama üslûbudur.
Bu üslûb, Peygamber
Efendimiz ile zirvede temsil edilmiştir.
Peygamberimizin atmosferinde
yetişen harikulade insanlar da kendilerine emanet edilen yüce mesajı sonra gelen
inananlara bihakkın intikal ettirmişlerdir.
Bu intikalde temsil tebliğin
önündedir.
Daha sonraki dönemlerde de bu çizgiyi takip eden Abdulkadir
Geylanî, İmam Gazalî, Mevlâna, Bahauddin Nakşibend, İmam Rabbanî gibi ufuk
insanlar yaşadıkları dönemlere ışık tutmuşlardır.
Asrımızda da zamanını
aşan eserler veren ve peygamberâne bir azimle İslâm dinini temsil ve tebliğ
bütünlüğü içinde seslendiren başyüceler olmuştur.
Bu yüce kametler Kur’ân’a, Sünnet’e yürekten iman
ederek onların her şeye yeteceğine itimatla, selef-i salihinin safiyane
içtihadlarına olabildiğince saygılı kalarak yaşadıkları çağın vâridâtını da
yanlarına alarak İslâm’ın evrenselliğine canlı birer ayna olmuşlardır.
Günümüzde Müslümanların en önemli meselesi inandıkları dini duyarak, hissederek
yaşamaları ve evrensel olan
“hâl dili” ile İslâm’ı temsil etmeleri olsa
gerek.
Zira din, hayata hayat kılınıp temsil edildiği ölçüde
dünyevî-uhrevî meyvelerini verir.
Aksi takdirde müspet herhangi bir şey
söylemek zor olsa gerektir.
Bugün İslâm’ı hem aksiyonu hem de fikir ve
düşüncesi ile temsil edecek insanlara olan ihtiyaç her dönemden daha
fazladır.
Bunun için de her
şeyden önce dinin gökler ötesi referanslarına çok sağlam bir şekilde inanmış ve
inandığı değerleri hayatına hayat kılmaya azmetmiş, karşısına çıkan
problemlere rıza-yı ilâhî eksenli cevaplar bulabilmek için beyin fırtınası
yapmış adanmış ruhlara ihtiyaç vardır.
Pek çok
kitap neşredilmekte ve okunmaktadır.
Herhalde insanları daha çok
etkileyen eserler, gönül dünyasından kopup gelen, realite vizeli, samimiyet
eksenli eserlerdir.
Kalbe, gönüle mal olmamış düşüncelerin insanları uzun
müddet peşinden götürmesi pek düşünülemez.
Fikir ve düşüncelerin kemale ermesi, yerli yerince oturması çok önemlidir.
Oturmamış, olgunlaşmamış, kendi dünyasında ayakları yere basmayan sürekli
yanılma-tashih edilme süreci yaşayan düşünceler, arkasından giden insanları da
tereddüde sevk etmiştir.
Duruşu sağlam, inandığı değerleri gönlünün sesiyle
seslendiren yazılı ve sözlü beyanlar, bir çığlık olup insanları hak ve hakikate
götüren rehberler olmuşlardır.
Günümüzde de yüce hakikatleri,
imanî ve insanî değerleri vaazlarıyla, sohbetleriyle, yazılarıyla
seslendirenlerden biri de Fethullah Gülen Hocaefendi’dir.
O, hak ve hakikati gözyaşlarıyla yoğrulmuş gönlünün sesiyle,
insanların bam teline dokunacak bir şekilde seslendirmiştir.
Elimizdeki bu kitap Muhterem Fethullah Gülen Hoca-efendi’nin çok geniş
bir yelpazede kendisine sorulan sorulara verdiği irticalî cevapların derlenmesi
ve tashihlerine arz edilmesi sonucunda oluşturulmuştur.
Ufuk
insanları anlayabilmek, onların gösterdikleri hedeflerde yürüyebilmek bir nasip,
bir kısmet ve bir tâli’liliktir.
Muhterem Hocamızın eserleri hakkında
değerlendirmede bulunmak bizim idrak ufkumuzu aşkındır.
Bizim kırık dökük
ifadelerimiz olsa olsa hayret ve hayranlığın ifadesi sayılabilir...
Kitapta yer alan konular, gökler ötesi referanslara çok sağlam inanmış, hayatı,
eşya ve hâdiseleri onların rehberliğinde analiz eden, her meseleyi Yüce
Yaratıcı’ya bağlayarak ele alan bir karihanın irticalî olarak verdiği
cevaplardır.
Daha doğrusu imanî ve insanî değerlerin yaşanıp yaşatılması
istikametinde bin bir sıkıntı ile inleyip ağlayan bir kalbin ve beyin
fırtınaları
yaşayan bir dimağın dışa aksetmiş soluklarıdır.
Ele alınan konular, fanteziden uzak ve ihtiyaç endeksli olup, ilmin disiplini,
imanın heyecanı ve realitenin vâridâtı mezcedilerek işlenmiş.
Anlayabildiğimiz
kadarıyla verilen mesaj ve gösterilen hedefler şunlardır;
“Allah ile sürekli
irtibat, rıza-yı ilâhî eksenli yaşama, inandığı değerleri seviyeli temsil,
kendini
sıfırlama, adanmışlık ruhu ve yaptığı hizmetler karşısında beklentiye girmeme.”
Kitapta Kur’ân’da değişik perspektiflerden anlatılan
“Hz.Musa
(aleyhisselâm) ve kavmi”nden bir kesit alınarak günümüz insanına verdiği
mesajlara, oradan Hz.Mesih ve nüzûl keyfiyetine” ve
“ahir zaman
fitneleri”ne;
“benlik duygusu”ndan
“hizmette üslup”a,
“seviyeli temsil”e, ondan
“ilim ve bilim” farklılığına,
“içtimaî adalet”e;
“i’lâ-yı kelimetullah”tan
“ruh
insanının portresi”ne gibi değişik konular yer almaktadır.
Ve bunlar
“Perspektif, Düşünce Boyutu, Din Ekseni Etrafında, Büyüteç” adları altında dört
bölüm içerisinde toplanmıştır.
Ele alınan konulardan hangisinden pasaj
alacağımıza karar vermekte zorlandık.
Çünkü her mevzuun kendisine göre
bir ehemmiyeti ve cazibesi var.
Bununla birlikte kitabın muhtevasını kısmen de olsa aksettirme
gayesiyle birkaç pasaj nakletmek istiyoruz.
Bir münasebetle tevekkül ile sebeplere riayet çok enfes bir şekilde
anlatılıyor;
“… bu dünyada sebeplere riayette o kadar hassas davranılmalı ve
kusursuz hareket edilmelidir ki, dışarıdan bakanlar, ‘bunların hepsi birer
sebepperest.’ demeli;
Müsebbibü’l-Esbâb olan Allah’a, sebepleri hiçe
sayarcasına öylesine bir teveccüh ve tevekkülde bulunulmalıdır ki, bu defa da
‘Bunların hepsi cebrî gibi hiçbir sebebi kabul etmiyor ve her şeyi Allah’a
veriyorlar.’ demelidirler.
Böyle bir tavır, Müsebbibü’l-Esbâb’la vaz’ettiği
sebeplerdeki muvazeneyi kavrama açısından çok mühimdir.
Nitekim bu
tavrı, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatında da müşâhede
ederiz.
Meselâ, Nebiler Serveri, bir taraftan, bütün savaşlarında
birbirinden farklı fevkalâde tabyalar kurması ve üst üste iki zırh giymesi..
vb.
misallerde görüldüğü üzere sebeplere âzamî derecede riayet göstermiş;
diğer
taraftan da sanki hiçbir şey yapmamış gibi ellerini açmış ve ‘Bu orduyu bozguna
uğratma!’ diyerek Rabbine dua dua yalvarmıştır.
Böylece
Müsebbibü’l-Esbâb’la sebepler, esbâba riayet inceliğiyle Müsebbibü’l-
Esbâb’a itikadın iltisak noktası hâline gelmiştir;
gelmiş ve gerçek bir Tevhit
anlayışının ifadesi olarak denge tam korunabilmiştir.”
Kur’ân’ın özelliklerini anlatan bir hadis yorumlanırken Kur’ân okuma ile ilgili
şunlar tavsiye ediliyor:
“Eğer Kur’ân-ı Kerim’i okuyan bir insan, bütünüyle
kendisini ona verir ve sağlam bir konsantrasyona girebilirse, o enbiyâ-i izâmla
sohbet ediyor;
hatta mâverâ-ı tabiatın sesini dinliyor gibi olur.
Ben
bazılarının bazı ahvâlde zaman üstü bir hâl aldıklarına inananlardanım.
Onların Kur’ân sayesinde, enbiyâ-i izâmla sohbet ettiklerini sahabe-i kiramın
meclisine girip oturduklarını, his ve şuur dünyalarında on dört asır önceye
gittiklerini düşünür ve hallerine imrenirim.
Buna farklı bir zâviyeden
Üstad da işaret eder.
Evet bazen insan, Cibrîl-i Emîn’in soluklarını
kulağının dibinde duyabilir.
Bazen de
“kemmiyetsiz-keyfiyetsiz” Mütekellim-i Ezelî’yi dinliyor gibi olabilir.
Binâenaleyh Allah’tan dinleyen, Cibrîl’den dinleyen, Resûlullah’tan dinleyen
veya aradaki mükâlemeye aynı zamanda şahit olan bir insan nasıl ondan doyar
ki?”1 Cenâb-ı Hakk’ın inayeti için riayet edilmesi gereken dinamikler ise şu
şekilde sıralanıyor:
“Allah’a teveccüh, sebeplere riayet, (Allah rızası
istikametinde sarf edilen cehd ve gayretlerin) devam ve temadisi, vifak ve
ittifak” Allah’a teveccühün hayatî önemine vurgu yapılarak inayet-i ilâhiye
“Onun için inayet-i ilâhî adına tevhid, rıza, ihlâs ve araştırma buudlu Allah’a
teveccüh, çok önemlidir ve canlı kalabilmemizin de vazgeçilmez yollarından
biridir.
Yüce bir gayeye gönül
vermiş kutlular, bu önemli prensibe riayet ettikleri takdirde, yapmış oldukları
herhangi bir hizmette, maddî açıdan başarılı olamasalar bile şahsî hayatlarında
kazançlı çıkacakları muhakkaktır.”
Ruh İnsanının Portresi çiziliyor ve bu hususta çok veciz ölçüler veriliyor;
“Ruh insanı;
madde ve mânâyı birbiri içinde bütünleştirip bünyesinde
barındıran, her zaman kalb ve ruhun derece-i hayatını takip ederek, cehennem
yolunun sûrî güzelliklerine takılmayıp, cennet yolunun zorluklarına katlanan ve
rabbaniliğini korumaya çalışan bir hakikat eridir.”
“Evet ruh
insanı, Allah’a intisap edip ona kul olmakla iftihar edip şeref duyan ve bunun
ötesinde başka şereflere de iltifat etmeyen insandır.
Günümüz neslinin
bir kısmı Allah’a gönül veremediklerinden ve O’na intisabın lezzetini
duyamadıklarından tatmin olamamış aç ve tâli’siz insanlardır.
Böyle bir fasit
daireden kurtulmanın yolu da, Allah’a hakikî mânâda kul olmaktır.”
“Ruh insanı, cismanî hayattan sıyrılıp yüksek ideallere dilbeste olan ve
kendini sadece ve sadece insanlığın kurtuluşuna bağlayan insandır.”
İmanla gerilmiş bir insanın karşılaştığı her türlü sıkıntı ve badireyi aşması
için nasıl bir duygu ve düşünce içinde olması gerektiği şu şekilde ifade
ediliyor;
“….olgunlaşma yolunda ve yükselme helezonunda bulunan insanlar,
‘bu badireyi de atlatabilir miyim!’ tereddüdüne düşmemelidirler.
Himmetler
fevkalâde âlî, ruhlar gayet fâtihâne, azimler peygamberâne tutulmalı ve ‘Allah
bizimle beraberse, aşamayacağımız engel yoktur.
’ duygu ve düşüncesi içinde
hareket edilmelidir.” Bir şeye, ne ölçüde ihtiyaç duyuluyor, ilgi ve alâka
gösteriliyorsa ondan o ölçüde istifade edilir.
Bir münasebetle ifade edildiği üzere
“Her şey, ama her
şey, teveccühü ölçüsünde teveccühle şereflendirilir ve eğilimlerine göre
mükâfatlandırılır.” Verici ne kadar kuvvetli olursa olsun,
alıcılar kapalı ise verilenlerin hedefe ulaşamayacağı açıktır.
Bu itibarla kitapta anlatılanlardan
azami derecede istifade, teveccüh ve gayrete bağlıdır;
kalbimizle, gönlümüzle
yönelebildiğimiz ölçüde istifade ve istifaze ederiz, diye düşünüyoruz.
Muhterem Hocamıza Yüce Mevlâ’dan sağlık, sıhhat ve afiyet niyaz eder,
feyizli ve bereketli eserlerinin devamını dileriz.
Ergun ÇAPAN
1 Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye s.127 (Zeylü’l-Habbe).
Birinci Bölüm
PERSPEKTİF KUR’ÂN’DA Hz.MUSA VE KAVMİ
Soru: Hz.Musa’nın
(aleyhisselâm) Allah’tan (celle celâluhu) on emri almaya gittikten sonra arkada
bıraktığı kavmi İsrailoğulları arasında meydana gelen fitneye karşı Hz.
Harun’un (aleyhisselâm) tavrı, döndükten sonra Musa’nın Harun’a karşı davranışı,
Sâmirî ve Musa arasında geçen konuşmalar,1 gerek ferdî gerekse içtimaî sahada
patlak veren problemlerin çözümü adına bize ne gibi mesajlar sunuyor?
Kur’ân-ı
Kerim’de anlatılan bu hâdise, genel mânâda, o dönemdeki İsrailoğulları’nın
karakterini ortaya koyan ve peygamberleriyle olan ilişkilerini gün yüzüne seren
uzunca bir serancâmedir.
Yine aynı hâdise, o günkü Musevîlerin kendi
karakteristik yapılarının, rehberlerine de –ki enbiyâ-i izâmın fâikiyetleri
hakkındaki mülâhazalarımız mahfuz– bir ölçüde aksedişinin ifadesidir.
Nasıl ki beşerin peygamberi beşerden, meleklerin resûlü meleklerden oluyor;
aynen öyle de, Hz.Musa (aleyhisselâm) da, hususî bir
karakterle inşa edilmiş kendi cemaatinin bir peygamberidir.
Şayet
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), o dönemde peygamber olarak gönderilse
idi, herhalde Hz.Musa gibi olur;
bütün bütün o topluluğun tarz-ı
telâkkîlerinden, maddeye yaklaşımlarından, mânâ anlayışlarından süzülen bir
düşünce halîtasını nazar-ı itibara alarak mesajlarını sunardı.
İhtimal
sadece Allah nezdindeki makbul çerçeve korunup, onun ötesinde zaman-mekân-insan
mülâhazasına göre her şey vaz’edilirdi.
Nitekim Hz.Musa’dan sonra
Seyyidina Hz.İsa, İsrailoğullarında benimsenen genel çerçeveyi tâdil
edici şeylere girmiştir.
Bu açıdan Hz.Musa’nın, Hz.Harun ile arasındaki münasebeti, Hz.
Harun’un İsrailoğulları’na karşı tavrını, İsrailoğulları ile peygamberleri
arasındaki diyaloğu vb.doğrudan doğruya Ümmet-i Muhammed’in (sallallâhu
aleyhi ve sellem) eğitim anlayışı, hizmet felsefesi gibi ele almak tam yerinde
olmayabilir.
Çünkü ümmet-i Muhammed, yapı, karakter, hususiyet itibarıyla o
topluluktan çok farklıdır.
Kur’ân kıssalarının hikmet açısından
bir diğer yönü de eğitimdir ve insanların ondan ibret alması esasıdır.
Her ne kadar İsrailoğulları yapı, karakter itibarıyla ümmet-i Muhammed’den
farklı da olsa, bizim içimizde de her zaman o karakterde insanların çıkması
muhtemeldir.
Hatta belki
İsrailoğulları ile münasebette bulunacak, onlarla içli-dışlı olacak ve biz
farkına
varmasak da, bir gizli etkileşimle bu tür anlayışlar bizde de tesir icra
edecektir.
Bu açıdan o dönemde cereyan eden hâdiselerin ve bu hâdiselerin
yorumlarının bilinmesinde yarar var.
Başka bir ifadeyle en az ihtimalle
de olsa ümmet-i Muhammed arasında ahlâk bakımından bir başkalaşma söz konusu
olduğu zaman küçük küçük de olsa, bizden evvelkilerin tesirine girmeme
bakımından takınılacak tavırlar önemlidir.
Evet, Müslümanların genel
tavrı, genel ahlâkı, iman ve Kur’ân’a hizmet felsefesi, Muhammedî ruh ve
Muhammedî mânâya endekslidir.
Ancak bunun değişmeden hep böyle kalacağına dair teminatımız
yoktur.
Bunların içtimaî problemlerin çözümü noktasında değerlendirilmesi
meselesine gelince, ben o tür problemler üzerine gitme ve onlara nasıl müdahale
edilmesi gerektiği hususunda takınılacak tavır ve kullanılacak dinamikler
açısından, yeterince üzerinde durduğum kanaatindeyim.
Eğer söylenecek ve
akla gelecek şeyler bunlardan farklı ise, başta o hâdiselerin bir kere daha
cereyan şekli, kendilerine has karakteristik çizgileri ile ele alınması ve bize
vereceği ne var ne yok, bunların incelenmesi gerekir.
Meseleye genel
yaklaşımımızı bu şekilde özetledikten sonra, şimdi de sorulan soru
muvâcehesinde kıssadan çıkarılabilecek nükteleri, Kur’ân-ı Kerim’in değişik
âyetlerini de nazar-ı itibara alarak takip etmeye çalışalım.
Seyyidina Hz.Musa (aleyhisselâm), vahiy ile Tur’da karşılaşır;
kendisine
ilk defa orada vahiy gelir.
Nasıl Kâbe, âlemşümul bir dinin hem kitabı,
hem vahyi, hem de peygamberi ile alâkalıdır.
Yani Efendimiz Mekkî
(Mekkeli);
Kur’ân, ilk nüzûlü itibarıyla Mekkî ve ilk vahiy onun o nurlu
dağlarında nüzûl etmiştir;
Seyyidina Hz.Musa (aleyhisselâm) için de Tur
öyledir.
–Hz.Musa’nın büyüklüğü müsellem– bazı dönemlerde
kabîlevî bir şekil alan ve çerçevesi oldukça daralan bu dinin ilk mesajı, Tur
dağında tecellî etmiştir.
Bu itibarla da Seyyidina Hz.Musa’nın,
Tur’la çok sıkı bir münasebeti vardır.
Bu yüzden İsrailoğulları, tarih
boyu Tur’la irtibatlarını korumuş ve en az Müslümanlar kadar ona önem
vermişlerdir.
Cenâb-ı Hak, Kur’ân’da bu dağa şöyle yemin
eder: وَالتِّینِ وَالزَّيْتُونِوَطُورِ سِینِینَوَھٰ ذَا الْبَلَدِ الَْأمِینِ
“İncire, zeytine,
Sina dağına ve şu emin beldeye yemin ederim ki..”2 Âyet-i
kerimede Beled-i Emîn diye tabir edilen yer Mekke’dir.
وَمَنْ دَخَلَهُ
كَانَ اٰمِنًا
“Oraya giren emniyette olur..”
3 âyet-i kerimesi, bunu daha açık şekilde ifade eder.
Başka bir âyet-i kerimede ise, َۤ لا أُقْسِمُ بِھٰ ذَا
الْبَلَدِ
“Bu
beldeye yemin ederim ki..”4 buyurularak sadece Kâbe’ye kasem edilmektedir.
Beled-i Emin tabirinin, kasemin sonunda zikredilmesi, o Beled-i Emin
Peygamberi’nin en son zuhur etmesinden ve o güne kadar diğer peygamberlerin
irtibatlı bulundukları yerlerin önde olmasından dolayıdır.
Yoksa zâtî
değeri itibarıyla ele alınacak olursa, Beled-i Emin başta gelir.
Zaten âyette yapılan
kaseme cevap olarak, لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَ انَ فِۤي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
“Biz
insanı en
güzel biçimde yarattık..”5 âyeti zikredilmektedir ki, Üstad’ın bir
yerde işaret ettiği gibi sultanlar, ancak kendi adlarına hazırlığın yapıldığı,
keşif kollarının geldiği yerlere teşrif ederler.
O açıdan Efendimiz ve Beled-i Emin’e nispeten
diğerleri sanki mukaddime nevindendir.
Bazı yerler vardır ki, oralar
eşyanın perde arkasına, hatta bazen verâların verâsına açılma adına menfez
gibidirler.
Çok defa buluşmalar ancak o halvethânelerde olur.
Nasıl ki insanın insanî yapısı içinde gönül bir buluşma
halvethânesidir;
insan Rabbiyle orada buluşur ve orada O’nu
“kenzen” bilir..
ve oradan semalara doğru yükselirken, merdivenin bir ayağını hep oraya
yerleştirir;
bir kere de adımını oraya attı mı, artık arzu ettiği makama
ulaşması
muhakkak ve mukadder gibidir..
işte insan içindeki bu yer, bu ölçüde
önemli olduğu gibi, yeryüzündeki bu mekânlar da öyle önemlidirler.
Evet
Hz.Musa (aleyhisselâm), ilk vahyi Tur’da almış ve orada Cenâb-ı Hak’la
mükâlemede bulunmuştur.
Onun, Cenâb-ı Hak’la mülâki olduğu anı, Kur’ân
şöyle anlatır:
“(Bana ibadet etmesi için) Musa’ya otuz gece vade verdik ve ona
on gece daha ilave ettik;
böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi
buldu.
Musa,
kardeşi Harun’a dedi ki: Kavmimin içinde benim yerime geç, onları ıslah et,
bozguncuların yoluna uyma.”6 Hemen sonraki âyette ise: وَلَمَّا جَۤاءَ مُو ٰ س ى
لِمِیقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ
“Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tur’a) gelince
Rabbi
onunla konuştu..”7 buyurulmaktadır.
Zaten Hz.Musa
(aleyhisselâm), kendi ümmetine, eğer oradan değil de, kaynağı Mekke’de o
“Menhelü’l-azbi’lmevrud” dan sunsaydı, kavmi onu içemezdi.
Çünkü onların
tabiatı henüz öyle bir kaynaktan içmeye müsait değildi.
Hz.İsa
(aleyhisselâm) buna işaret eder ve:
“Benim size daha çok söyleyeceklerim vardı
ama, siz bunları dinlemeye tahammül edemezsiniz.
Onları Âlemin Efendisi söyleyecek.” der.8
Demek insanlığın bir bakıma alışması ve ruh dünyasında kemalini tamamlaması
gerekiyor.
Onun içindir ki, ne Tevrat, ne de İncil ashabı, kendi
dönemlerinde Kur’ân kaynağından içemezlerdi.
Diğer taraftan da, Kur’ân kaynağından su
içenler, İncil’le Tevrat’la doygunluğa eremezlerdi.
Üstad’ın da
bir yerde işaret ettiği gibi, âyetlerle anlatılan esas nokta, maddeci
düşüncenin, bazı milletlerin tabiatının bir parçası hâline gelmiş olmasıdır.
Bu maddeci anlayış, başlarında peygamber olduğu dönemlerde bile çoğu zaman
kendisini hissettirmiştir.
Çünkü Hz.Musa (aleyhisselâm),
“Allah’a
iman edin.” dediği zaman, bazıları لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللٰهَّ
جَھْرَةً
“Ey
Musa! Biz Allah’ı açıkça görmedikçe sana inanmayız.”9 demişlerdi.
Günümüzde bu anlayışın temsilciliğini yapan pozitivistler de, aynı şekilde ancak
zâhirî duygularımızla algıladığımız şeyleri kabul ederiz derler.
Bu
açıdan denebilir ki, hakikî materyalizmi yeryüzünde temsil edenler hep aynı
düşüncenin temsilcileri olmuştur.
İşte böylelerinin bakış ve düşünce
ufukları nazar-ı itibara alınmış olacak ki, Hz.Musa’ya vahiy gelirken, Efendimiz’de
olduğu gibi mücerret, اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ
“Yaratan Rabbinin
adıyla
oku..”10 şeklinde değil de, levhalara yazılı olarak gelir.
Yani
Ehadî tecellînin gereği Cenâb-ı Hak, onlara merhametinin ve tenezzülünün ifadesi
olarak, on emri, levhalar üzerinde yazılı olarak gönderir.
Bu örnekte
meseleyi hangi yönüyle ele alırsanız alınız, gözümüzle görmediğimiz şeye
inanmayız diyen bir anlayışı temsil eden kimseleri de görebilirsiniz.
Bunlar öyle bir anlayışa
kilitlenmişlerdi ki, muvakkaten dahi olsa başlarında peygamberlerinin gölgesi
olmadığı zaman hemen inhiraf edegelmişlerdir.
Meselâ;
buzağıya tapma hâdisesi, Hz.Musa’nın, Tur’da Rabbiyle mülâki olmak için
gittiği anda ortaya çıkmıştır.
Yani O’nun kırk günlük kavminden ayrılığı,
böyle büyük bir hâdise meydana getirmişti.
Böyle bir durum, bazı
kimselerin sürekli peygamberlerle idare edilmesi lazım geldiği hissini
uyarmaktadır.
Zaten hem sünnet-i sahîha hem de Kur’ân’ın işaretlerinden
anlaşılan da, geçmiş bazı kavimlerin hep peygamberlerle idare edildiğidir.
Hatta bunlar, muvakkaten peygamber gelmediği dönemlerde dahi, yine
peygamberleri tarafından tayin edilen meliklerle idare edilmişlerdir.
Peygamber Efendimiz henüz gelmeden önce şehit edilen Hz.Zekeriya, Hz.
Yahya ve öldürülmeye kastedilen Hz.Mesih ise bunlardan sadece birkaçıdır.
Belki bu yüzden Hz.Musa (aleyhisselâm), Rabbiyle mülâki olmak için Tur’a
giderken kavminden bazılarını da götürür.
وَاخْتَارَ مُو ٰ س ى قَوْمَهُ سَ
بْعِینَ رَجُلًا
لِمِیقَاتِنَا
“Musa, tayin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş adam seçti..”11
âyetiyle de ifade edildiği gibi, bunlar yetmiş kişilik bir murahhas
heyettir.
Fakat bu yetmiş kişinin genel durumu, otuz günde Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna
çıkacak, O’nu görecek, sözlerini duyacak ve o huzura yakışır şekilde hâl ve
harekette bulunacak durumda olmadığından, Cenâb-ı Hak bu süreyi artırır ve
otuzun üzerine on daha ekleyerek müddeti kırka tamamlar.
Bu yüzden de,
nübüvvet vesâyetinde olmayan çilelerde hep kırk sayısı esas alınmıştır.
Ancak bu kırk
gün de olabilir, kırk yıl da...
Yetmiş seçkin insanın Hz.Musa ile birlikte gitmesiyle geride kalanlar, bu
seçkin insanlardan da mahrum kalınca toplum içinde yine problem yaşanır.
Meselenin bu yanının, çok iyi tespit edilmesi gerektiği kanaatindeyim.
Çünkü Hz.Musa (aleyhisselâm) yokken, halkı gözetip kollayacak, Hz.
Musa’nın halife olarak seçtiği Hz.Harun’dan (aleyhisselâm) başka akl-ı
meâdla serfirâz insan kalmamıştır.
Dolayısıyla bir peygamber vesâyeti altında oldukları sürece ancak
istikametlerini koruyan bazı kimselerin İslâmî hayatları, artık bıçak sırtında
gibi ve kaderdenk noktasındadır.
Risalelerde bu duruma işaret
edilir ve onlardan bir kurban kesmeleri istenmesiyle, küllî bir disipline işaret
edilmiştir,12 denilir.
Bilindiği gibi
İsrailoğulları, Mısır’da uzun zaman ikamet etmiş bir topluluktur.
13
Mısır’da ziraatin revaçta olması hasebiyle, Mısır halkı nazarında buzağının ayrı
bir önemi vardır ve ona âdeta tapılmaktadır.
İsrailoğulları, bu durumdan
hem müteessir olmuş, hem de bu hâdise onların ruhuna işlemiş ve iz
bırakmıştır.
Hz. Musa’ya (aleyhisselâm) inandıktan sonra bile,
şuuraltılarındaki bu etki yer yer kendini hissettirmiştir.
Hatta, öyle ki
Allah’ın elçisi olarak içlerinde bulunan o seçkin insandan, çok az bir süre uzak
kalınca, hemen o duyguları depreşivermiştir.
İsterseniz siz bunu, henüz
rüşdüne ermemiş ve şuuraltılarına yerleşmiş bir kısım düşüncelerin zaman zaman
depreştiği 0-5 yaş grubu çocukların durumuna benzetebilirsiniz.
Bu
sahanın ilim adamları, bu yaşlarda şuur altına yerleşen bazı hususların, ileriki
yaşlarda fırsat bulduğu zaman tekrar nüksedeceğini bildirirler.
Dolayısıyla buzağıya tapan bir cemaat içinde neş’et etmiş olmanın kazandırdığı
bu ahlâk ve bu alışkanlık, bir kısım İsrailoğullarının, âdeta kromozomlarına
işlemiş, genleri ile bütünleşmiş gibiydi.
O ana kadar Hz.Musa
onlarla birlikte olduğu için de bu duygu baskı altındaydı ve hortlama fırsatı
bulamıyordu.
Hz.Musa’nın (aleyhisselâm) ayrılmasıyla bu baskı
kalkıyor ve onların bu duyguları nüksediyordu.
Derken Sâmirî’nin yapmış
olduğu buzağıya tapmaya başlanıyordu.
Buna siz atmosferin
ferağı ya da negatif olarak ele alıp atmosferin eşrâra terk edilmesi
diyebilirsiniz.
Burada, bir hususa daha işaret etmek istiyorum: İmam Şârâni,
ben bir bînamazla bir saat oturduğum zaman, kırk gün ibadet ü taatimin zevkini
duyamıyorum, der.
Eğer namaz kılmayan bir insan, o atmosfer içine
neşrettiği şerâreyle bir insanın kırk gün namazının feyzinden istifadesine mâni
oluyorsa, onca seçilmiş insanın ayrılıp gitmesiyle atmosferin büyük ölçüde
eşrâra terk edilmesi, ya da ferağı, o insanlarda buzağı düşüncesinin
hortlamasına müsait bir zemin oluşturduğu söylenebilir.
Kendi iç
âlemlerinde sessiz uyuyan o gulyabâni gibi düşünceler, birden hortlar ve buzağı
olarak şekillenebilir.
Orada Sâmirî’nin –ki o da İsrailoğullarındandır–
söylediği şey ise sadece kuru bir mazerettir;
Hz.Musa’nın:
فَمَا خَطْبُكَ يَا سَامِرِيُّ
“Senin zorun nedir ey Sâmirî?”14 demesine karşılık
o: بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِه۪
“Ben onların görmediklerini gördüm.”15
cevabını verir.
Çoğu müfessir, meseleye, Sâmirî, Cibrîl’in bastığı yerden bir avuç
toprak aldı ve onu buzağı yapımında kullandı şeklinde yaklaşmışlardır ki, bu
gerçekten öyle de olabilir;
evet o, nasıl gönüllerin ve ruhların dirilmesine
vesile olan ilâhî vahyi taşıyordu;
cansız cesetlerde hayat kaynağı da
olabilirdi.
Bu açıdan da onun ayağını bastığı yerler yeşerebilir, oradan
alınan bir avuç toprakla bütün ölüler dirilebilir.
Ne var ki, bunun
doğruluğunu gösteren sağlam bir hadis bulmak mümkün değildir.
Dolayısıyla böyle bir yorum, İsrailiyat
olabilir.
Buradaki asıl husus, Kur’ân’ın Hz.Musa’nın diliyle ifade
ettiği gibi, bunun bir fitne ve imtihan olmasıdır.
Gerçekten bir fitne
olarak Cebrâil (aleyhisselâm), Sâmirî’ye görünebilir;
o da bir avuç toprak alıp
buzağının içine atabilir.
Ancak çoğu büyük müfessirler, bu fitnenin o
buzağının konumu ile alâkalı bir şey olduğunu söylerler.
Zaten Kur’ân,
buzağının sesini ifade için, لَهُ خُوَارٌ
“böğürebilen”16 kelimesini kullanır
ki, bu buzağı, konumu itibarıyla bir tarafından hava girip öbür tarafından
çıkınca, kavalın uygun bir şekilde delinmiş deliklerine göre içine giren havanın
ses vermesi gibi, o da belli bir ses çıkarıyor olabilir.
Tabiî, avam halk
bunu anlayacak durumda olmadığından, gerçekten o buzağıda bir keramet olduğuna
inanmışlardı.
Hâlbuki Kur’ân, o buzağının hiçbir şey olmadığını ifade
için: أَفَ َ لا يَرَوْنَ أَلَّا يَرْجِعُ إِلَیْھِمْ قَوْ ً لا وَلَا يَمْلِكُ
لَھُمْ ضَرًّا وَ َ لا نَفْعًا
“Onun, kendilerine hiçbir sözle mukabele
edemeyeceğini, kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermek gücünde
olmadığını görmezler mi?”17 buyurur.
Bu da göstermektedir ki, ikinci
kategoride mütalaa ettiğimiz müfessirînin sözleri daha yerinde görünmektedir.
Yani bu hâl, gözleri ile görmediklerine inanmayan bir toplum için tam bir fitne
idi.
Atmosferleri, peygamber esintilerinden fâriğ olunca, tabiatlarında
mündemiç bulunan maddeperestlik hortluyordu.
Dolayısıyla da hemen bir
başkaldırma ve hezeyana giriyorlardı.
Sanki o ana kadar hiç kitap görmemiş ve
peygamber tanımamış bir hâl alıyorlardı.
Evet, böyle toplumlar içinde, hem iyilik adına, hem de kötülük adına onları
ayaklandıracak ve şuur birliğine ulaştıracak daima bir temsilci bulunmuştur.
Hatta biz, günümüzde de bunun üzerinde duruyor, bir ölçüde Mehdiyet ve
Mesîhiyete biraz da bu nazarla bakıyoruz.
Ancak bu hususlar, belli
mânâları ve belli misyonları itibarıyla bazen şahıslar tarafından temsil
edilebileceği gibi, bazen de şahs-ı mânevîlerle temsil edilegelmişlerdir.
O günkü İsrailoğulları’nın ruhunda putperestliğe veya fizik dünyaya aşırı bir
temayül vardı.
Bu temayülü harekete geçiren de Sâmirî oldu.
Sâmirî, Kıptîlerden dersini almış karakteristik Kıptî alaşımlı bir Yahudi
idi.
Hz.Musa’nın ümmeti içine girmiş ve fırsatını bulunca da o
cemaati ifsat etmişti.
Bu açıdan ona
verilen ceza da, toplumdan tam tecrit edilmesiydi ki, hayatı boyunca
söyleyeceği لَا مِسَاسَ
“Bana dokunmayın.”18 sözü, böyle bir hizlânın
sesisoluğuydu.
İsrail kaynaklarında, Kur’ân-ı Kerim’in bu âyetinin
yorumu sadedinde, Allah’ın kendisine bir hastalık verdiği ve yanına her gelene
bu sözü söylediği rivayet edilir.
Evet, bu onun toplumu ifsat etmesine karşı kendisine
verilen bir tecrit cezası idi.
Şimdi
“Bütün bunlar, bir mü’minin
düşünce ve hizmet anlayışı adına ne ifade eder, bunlardan istifade edilecek şey
nedir?” sorusuna gelince;
evvela, bizim içimizde de her zaman bu türlü şeylerin
cereyan edebileceği mülâhazası ile, Kur’ân’ın o kıssadaki hikmetleri bu
istikamette değerlendirilebilir.
Meselâ, biz de hep başımızdaki
büyüklerimize saygı duymuşuzdur.
Bu bağlılık ve saygı, bir yerde
velilere, kutuplara, gavslara bağlanma da olsa, ayarı kaçırıldığı zaman farklı
düşüncelere yol açtığı olmuştur.
Bir misal arz etmek gerekirse;
Hz.
Ömer, Halid b.Velid’i komutanlıktan azleder ve gerekçe olarak da, halkın, elde edilen
zaferleri Halid’in şahsından bulmasını gösterir..
19
evet bazıları bu düşüncelerinde o kadar ileriye gitmişlerdir ki, cephe, Halid’in
bulunduğu cephe ise gideriz;
yoksa “hayır” diyebiliyorlardı.
Oysaki
Müslümanlık adına cihad her cephede yapılmalı ve herkes cihada iştirak
etmeliydi.
Halid ise, bir fâni ve herkes gibi bir insandı.
O olsa
da, olmasa da cihad devam edecekti.
Nitekim Halid’in dalgalandırdığı
bayrağı daha sonraları Ukbe b.Nâfi, Ahnef b.Kays ve
daha nice fatih komutanlar, İstanbul’a kadar taşıyabildiler.
Evet, bazı kimseler, tamamen şahıslara bağlanmış, her şeyi onlarda görmüş..
onların tutmasıyla yerlerinde kalıp çizgilerini koruyabilmiş..
ve o zatların ayrılmasıyla da hemen inhiraf edivermişlerdir.
Hususiyle
de, şahısların yerini şahs-ı mânevînin aldığı günümüzde, topluluktan ayrıldığı
zaman varlığını koruyamayacak, tek başına kalmanın dezavantajlarını ve
risklerini göğüsleyemeyecek kadar zayıf karakterler için bu husus çok
önemlidir.
Hâlbuki
Cenâb-ı Hak, كُلُّ نَفْسٍ ذَۤائِقَةُ الْمَوْتِ
“Her nefis ölümü tadacaktır.”20
buyuruyor;
öyle ki bu devvâr-ı gaddarın elinden Azrail dahi kurtulamayacaktır.
Bu sebeple mü’minler Hz.Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) ortaya koyduğu
gibi bir düşünce ve anlayış içerisinde olmalıdır;
şöyle ki Efendimiz’in vefatı
hengâmında, Hz.Ömer’in dahi,
“Kim Muhammed öldü derse, onun boynunu
vururum.” dediği bir hengâmda o, kürsüye çıkmış,
“Kim Hz.Muhammed’e
inanıyorsa bilsin ki O ölmüştür.
Ama kim Allah’a inanıyorsa bilsin ki Hayy
ve diri olan O’dur.”21 demiş ve büyük bir idrak, firâset ve sebat örneği
sergilemişti.
Evet, bizler doğrudan doğruya Allah’a iman duygusuna
düğümlenmiş bulunuyoruz.
Bu duygu ve düşüncemiz daimî olmalıdır.
Fâni varlıklara bağlananlar ve her şeyi onlarla kaim görenler bilmelidirler ki,
onlar bugün olmasa da yarın mutlaka göçüp gideceklerdir.
Dolayısıyla da
her iş, herkesin göçüp gitmesine göre plânlanmalıdır.
Bu demek değildir
ki, o insanların zâtî hiçbir değeri yoktur;
hayır kat’iyen öyle değildir;
herkesin ayrı bir yeri vardır;
ancak bu yerin dışında da kimseye bir değer
atfedilmemelidir.
Meselâ;
bizim Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem)
saygımız sonsuzdur;
ama bu saygı hiçbir zaman Allah’a olan saygımızın önüne
geçmemelidir.
Çünkü Efendimiz
dahi Kelime-i Tevhid’de, kendi ismini
“Lâ ilâhe illallâh” sözünün önüne
geçirmemiştir.
Evet, her zaman güçlü pazularla sevk ve idare edilenler
veya bir kısım kudsî me’hazlere bağlı kalarak hayatlarını idame ettirenler, o
me’hazlerin ufûlüyle inhiraflar yaşayabilirler.
Bu açıdan Hz.
Musa’nın çıkabilecek hâdiselere karşı temkin ve tedbiri yerindedir;
vâkıa yetmiş
tane seçilmiş insanı alıp gitmiş ama, onların yerini dolduracak Hz.
Harun’u da yerine halef bırakmıştır.
Hz.Harun, öyle hayırlı bir
kardeştir ki;
İsrail kaynaklarına göre Hz.Musa’dan sekiz yaş büyük
olmasına rağmen, ikinci bir adam olarak çok önemli bir misyon eda etmiştir.
Hz.Musa (aleyhisselâm), Cenâb-ı Hak’la mükâlemesinde: وَاجْعَلْ لِي
وَزِيرًا مِنْ أَھْلِيھَارُونَ أَخِي
“Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver;
kardeşim Harun’u.”22 demiş ve kendisine yardımcı olarak onu
istemiştir.
Bu istek, Hz.Musa’ya ait bir terbiye olabileceği
gibi, Hz.Harun’un maksadını rahat anlatma düşüncesinden de
kaynaklanabilir.
Zira Hz.Harun, duygularını anlatmakta da
rahattı.
Başka bir âyet-i kerimede de: وَأَخِي ھَارُونُ ھُوَ أَفْصَحُ
مِنِّي لِسَانًا فَأَرْسِلْهُ مَعِيَ رِدْءًا يُصَدِّقُنِۤي إِنِّي أَخَافُ أَنْ
يُكَذِّبُونِ
“Kardeşim Harun’un dili benimkinden daha düzgündür.
Onu da
beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle gönder.
Zira bana yalancılık ithamında
bulunmalarından endişe ederim.”23 demişti ki, bunlar birbirlerini
tamamlayan hususlar sayılabilirler.
Hz.Musa’nın (aleyhisselâm)
vahiy ile konuşmanın dışında duraklaması, tutuk olması O’nun peygamberliğinin
bir mucizesi olabilir.
Çünkü dili sadece vahyi konuşur.
Nitekim
Efendimiz’in ümmiyeti de kendisine ayrı bir derinlik kazandırıyordu.
Ayrıca Hz.Musa, Firavun’un
sarayında neş’et etmiş olmanın hâsıl ettiği psikolojik bir ruh hâleti itibarıyla
etkilenip konuşurken daha temkinli olacağı, hatta böyle bir ruh hâlinin birtakım
sürçmelere bâdî olacağı mülâhazası ile, hayatında Firavun’u hiç tanımamış ve
hiç tesirine girmemiş, fakat ona karşı sürekli bilenmiş, serâzat ruhlu Hz.
Harun’u kendisine yardımcı istemesi gayet yerindedir.
Bu hususla
alâkalı yine İsrail kaynaklı, fakat bizim kitaplarımıza da girmiş birtakım
bilgiler var;
anlatılanlara göre Hz.Musa daha sarayda bir çocuk iken,
Firavun:
“Bu çocuk çok şey biliyor, kendi yaşını aşkın hareketlerde bulunuyor,
bir gün gelir bizim başımıza gâile açabilir.” endişesiyle,
onun önüne ateş koyuyor.
Allah da Hz.Musa’nın ateşi ağzına koymasına müsaade ediyor ve Hz.
Musa’nın dili yanıyor, dolayısıyla da kısmen kekeme oluyor.
Bu, bana göre
kat’iyen doğru değildir.
Zira peygamberliğe ait vasıflardan biri de, her
türlü ayıptan münezzehiyettir.
Buna göre, bir peygamberin yüzünde
başkalarının dikkatini çekecek
“ben” dahi olamaz.
Hepsi derecesine göre
birer erkek güzeli ve müşekkel birer insandırlar.
Onlar iffetli,
günahsız, doğruyu konuşan ve emin oldukları gibi, ayıptan da münezzehtirler.
Yine onların devamlı bir hastalık ve bir rahatsızlıkları da olmaz.
Hz.Eyyub’un (aleyhisselâm) rahatsızlığı, muvakkat bir imtihandır.
Netice olarak diyebiliriz ki, Hz.Musa’nın (aleyhisselâm) dilinde
kekemelik yoktu.
Bizim belki hiçbirimizin dilinde kekemelik yok ama, yine
de çoğu dualarımızda o büyük peygambere iktidâen, رَبِّ ا ْ ش رَحْ لِي
صَدْرِوَيَسِّ رْ لِۤي أَمْرِيوَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَ انِييَفْقَھُوا
قَوْلِي
“Rabbim! Yüreğime genişlik ver, işimi kolaylaştır.
Dilim den şu bağı çöz ki sözümü
anlasınlar.”24 şeklinde yakarışta bulunuruz.
Firavun’un
karşısına çıkacak olan bir Allah elçisinin, bütün bunları Allah’tan istemesi
gayet normaldir.
Hatta,
قَالَا
رَبَّنَۤ ا إِنَّنَا نَخَافُ أَنْ يَفْرُطَ عَلَیْنَۤا أَوْ أَنْ يَطْغٰى
“Dediler
ki: Rabbimiz! Doğrusu biz,
onun bize aşırı derecede kötü davranmasından yahut iyice azmasından
korkuyoruz.”25 âyetinde ifade edilen Hz.Musa’nın ve Hz.Harun’un
(aleyhimesselâm) korkması da bu kabilden olabilir.
Hz.Musa’nın,
Hz.Harun’u halef olarak bırakmasının Kur’ân-ı Kerim’de genel bir prensip
olarak nazara verilmesi, toplumun hiçbir zaman başıboş bırakılmaması gerektiği
esasını vurgular.
Aslında buradan istinbat edilecek şey de bu olsa
gerek.
Yani muvakkaten dahi olsa toplumun lidersiz kalmaması, liderin bir
yere ayrılması hâlinde halkı idare edebilecek bir temsilcinin seçilmesi
gerekmektedir.
Bunun bir esas olup olmaması, peygamberlerden
sonra, Efendimiz’in ashabının tavırlarından da istinbat edilmesi mümkündür.
Bir kere başta Hz.Ebû Bekir (radıyallâhu anh), kendisinden sonra Hz.
Ömer’i tavsiye etmiş ve O’nu halef bırakmıştır.
Kaldı ki Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) de, savaşa çıktığı zamanlarda yerine bazen Hz.
Ali’yi, bazen de İbn Ümmi Mektûm’u halef bırakmıştır.
Bir defasında
Hz.Ali’nin,
“Siz savaşa
gidiyorsunuz beni ise çocukların ve kadınların başında tıpkı bir kadın gibi
bırakıyorsunuz.” demesi üzerine, halef olmanın da önemli bir pâye
olduğuna işaret sadedinde:
“İstemez misin yâ Ali, benim nezdimde Hz.Harun’un
Musa’ya nisbeti gibi olasın.”26 cevabını vermişlerdir.
Yani o nasıl Musa’nın
veziri ise, sen de benim vezirimsin demektir.
Burada vurgulanan bir ikinci
husus da, geride bırakılan halefin, her yönüyle boşluk bırakmayacak birinin
olması;
yani liyakatli ve asılın yerini dolduracak birinin olmasıdır.
Çünkü emir ve tavsiyelerle iş, bir yere kadar götürülebilir ama, halefin şahsî
karizması, performansı bunlardan çok daha önemlidir.
Bu
özellikler, toplumun itaat ve inkıyat anlayışı adına oldukça ehemmiyetlidirler.
Ayrıca bu, insanlığa faydalı olmaya çalışan günümüzdeki inanan gönüller
açısından da çok önemlidir.
Halef, kendisinden evvel gelen selefin
bütün misyon ve vazifelerini yerine getirebilecek kişi demektir.
Böyle
birinin her şeyden evvel ıslahçı ve uzlaşmacı bir yapıda olması ve herkesle iyi
geçinmesi çok önemlidir.
Herkesle kavga eden, hiçbir kesimle münasebet
tesis edemeyen birinin, insanlar arasında arabuluculuk vazifesi yapması
beklenemez.
Hz.Ali (radıyallâhu anh), fitnelerin her tarafta kol
gezdiği ve denizlerin dalgaları gibi birbirinin üzerine yürüdüğü çok kritik bir
dönemde bile, o korkunç hâdiseleri çok rahatlıkla bastırabilmiştir.
Nehrivan’da zatını ve saltanatını tehdit eden Hâricîler’in toplanması üzerine
kendisine,
“Kılıçlar gayzla bileniyor, hançerler zehirleniyor, atlar
mahmuzlanıyor ve bunlar hep senin üzerine saldırmak için yapılıyor.
Şimdi tam zamanıdır;
eğer üzerlerine yürürsen işlerini bitirirsin.”
dendiğinde o, şu cevabı verir:
“Onlar gelip benim üzerime silah çekmedikten
sonra ben öyle bir şeye teşebbüs edemem.
Onların bana gelmeleri
mümkündür;
ama bana karşı silah kullanmadan nasıl onların üzerine gider,
cinayet işlerim!”
Evet, Üstad’ın dediği gibi imkân ayrıdır, vukuat ayrı.
27
Ebû Hanife Hazretleri, o açık ve engin mantığı ile, diğer mezhep imamlarına
muhalif olarak, Hz.Ali’nin bu düşüncesini fıkhında esas alır ve der ki,
“Yol kesiciler
size hücum etmedikleri sürece, ihtimale binaen siz onların üzerine
gidemezsiniz.” Hz.Ali ile perçinleşen ve asırlarca İlhanlılar, Karahanlılar, Selçuklular ve
Osmanlılar hukuk sistemlerinde önemli bir yeri olan Ebû Hanife fıkhının
günümüzdeki demokrasi anlayışından ne kadar ileride olduğunu bilmem ki
hatırlatmaya gerek var mı! Üstad, bununla ilgili olarak bir yerde:
“Fitnelerin
kol gezdiği dönemde Ali gibi bir insan lâzımdı ki dayanabilsin ve dayandı.”28
der.
Evet, halef dediğin Hz.Harun gibi, Hz.Ali gibi olmalı!..
Burada üzerinde durulması gerekli bir diğer mesele de, insanlar kendilerini
böyle bir hizmete yeterli görseler de, yine vazifeye talip olmamalıdırlar.
Nitekim Hz.Harun’un bu mevzuda herhangi bir isteğinin olduğu bilinmediği
gibi, Hz.Ali’nin isteği de söz konusu değildir.
Evet bu vazife,
onu harîsâne isteyen insanlara verilmez.
Çünkü harîs insanın onu ne
şekilde kullanacağı belli değildir.
Bu açıdan da bizim bu kıssadan alacağımız ders çok önemlidir.
İnsanlarda, onların benliklerinden kaynaklanan
“Neden ben değil de falan şahıs?
Ben bu vazifeyi yapamaz mıydım?” vb.düşünceler her zaman
bulunagelmiştir.
Oysaki bu tür düşünceler, peygamberlik davasının
mirasçıları olma yolunda bulunanlar için çok mezmûm, hatta hiç düşünülüp akıldan
dahi geçirilmemesi gerekli olan bir şeydir.
Aksine sürekli başkaları nazara
verilmeli ve:
“Neden benim üzerimde bu kadar duruluyor, falan şahıs bu işi
daha güzel becerir.” denmelidir.
Zaten İslâmî terbiyenin gereği de budur.
Kaldı ki Efendimiz de, bu hususta ısrarlı olanları sürekli ikaz etmiş ve bu
arzudan vazgeçirmeye çalışmıştır.
Meselâ bir defasında, Hz.Abbas
(radıyallâhu anh) gelip imâret istediğinde –ki belki bu o büyük sahabinin
hakkıydı;
zira siyer kitaplarının bize verdiği bilgilere göre ilk
inananlardandır
ve Efendimiz hesabına Mekke’de gözdü, kulaktı..
ve çok ağır şartlar altında
Efendimiz’le alâkalı çok önemli hizmetler görüyordu– Efendimiz (sallallâhu
aleyhi ve sellem), hemen karşı çıkmış ve
“Biz bu vazifeyi isteyene
vermeyiz.”29 buyurmuştu.
Bir başka sefer kendisine Ebû Zerr
(radıyallâhu anh) gelip aynı talepte bulununca,
“Sen zayıf bir insansın.
Bu vazife de ağır bir iştir;
sen
götüremezsin.”30 der ve reddeder.
Bütün bunlar, vazifenin
istenmeyeceğini, verildiğinde de kerhen kabul edileceğini göstermektedir.
Ancak bu meselenin de bir istisnası vardır;
şayet o vazifeyi sizin ölçünüzde
yapabilecek başka bir Müslüman yoksa, –Hz.Yusuf’un Kıptîler içinde vazifeye talip olduğu gibi ki,
قَالَ اجْعَلْنِي عَلٰى خَزَۤائِنِ الَْأرْضِ إِنِّي حَفِیظٌ عَلِیمٌ
“ ‘Beni
ülkenin hazinelerinin
başına tayin et;
çünkü ben (onları) çok iyi korurum ve bu işi bilirim’
demişti.”31 – böyle bir durumda talepte mahzur olmayabilir.
Hz.Yusuf (aleyhisselâm), bu sözü hiçbir Müslümanın olmadığı,
peygamberlik esintilerinin bulunmadığı, Allah’ın bilinmediği bir yerde imarete
talep sadedinde söylemişti.
Bu ölçüye göre bir yerde o işi temsil edenler
varolduğu sürece, bizce talip olunması gerekli olan şey, belediye başkanlığı
yerine çöpçülük olmalıdır.
Bu yapılabildiği oranda kavgadan uzak kalınır ve inşâallah
أَصْلِحْ
“Islah et.”32 gerçeği tahakkuk eder.
Hz.Harun’un fıtratına gelince;
Hz.Musa (aleyhisselâm) mustafa
(seçilmiş) bir insan olduğuna göre, O’nun halefi de aynı şekilde seçilmiş ve
temiz bir fıtrata sahip olması gerekir.
Esasen Hz.Musa’nın kendi
yerine onu seçip halef bırakması, bu konuda bir ilâhî intihabın söz konusu
olduğu esprisini hatırlatmaktadır.
Meselâ;
siz Allah’a çok dua eder, falan şahsa şunu ver-bunu
ver..
dersiniz, ama onların hiçbiri verilmez.
Çünkü onun
liyakati yoktur.
Hz.
Harun’un halef olarak seçilmesinde ise, her iki intihabın, yani hem Hz.
Musa’nın intihabındaki isabetin hem de Allah’ın icabetinin tevafuku vardır.
Hz.
Harun, Hz.Musa’nın kriterlerine göre herhalde yatıştırıcılığı,
arabuluculuğu yönüyle çok önemli bir zat idi ki, onun bu vasfına işaret ederek
اُخْلُفْنِي فِي قَوْمِي وَأَصْلِحْ وَلَا تَتَّبِعْ سَبِیلَ الْمُفْسِدِينَ
“Kavmimin içinde benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yoluna
girme!”33 deyivermişti.
Bu da, Hz.
Harun’un (aleyhisselâm) o meselenin eri olduğunu gösterir ki, o zaman da Hz.
Musa için, böyle bir zatı kendi yerine halef bırakmasından daha tabiî bir şey
olamazdı.
Diğer bir husus da, yine Hz.Harun’un fıtratında
uzlaştırıcı bir tavır var idi ki, Hz.Musa ona: أَصْلِحْ
;
yani
“Islahçı ol, rıfk ile muamele et!” demişti.
Zannediyorum Hz.Harun da bu nasihatleri tam tuttu ve o toplum içinde
ıslahçı olmaya çalıştı.
Bütün bunları, Hz.Musa’ya söylediği,
قَالَ ابْنَ أُمَّ إِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونِي وَكَادُوا يَقْتُلُونَنِي فَ َ
لا تُ ْ شمِتْ بِيَ الَْأعْ دَۤاءَ وَ َ لا تَجْعَلْنِي مَعَ الْقَوْمِ
الظَّالِمِینَ
“Anam oğlu! Bu kavim beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni
öldüreceklerdi.
Şimdi gel, düşmanları bana güldürme ve beni bu zalim
kavimle beraber tutma.”34 sözlerinden anlamak mümkün.
Nitekim Cenâb-ı
Hak, Uhud Savaşından sonra Efendimiz’e hitaben: وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِیظَ
الْقَلْبِ
لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ
“Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz
ashab,
etrafından dağılıp giderlerdi.”35 buyurmaktadır.
Bu, sen böyle değilsin, öyleyse karakterinin gereğini yerine getirdin
demektir.
Zaten hiddetli, şiddetli olduğu her hâlinden belli olan bir
insana, rıfk ile muamele et, ıslahçı ol demenin bir mânâsı olamaz.
Onun
ıslahı olsa olsa, Hz.Halid’in ilk İslâm’la
şereflendiği günlerde, henüz sadrına sinesine imanı sindirememiş Ebû
Süfyan’a,
“Senin kelleni alırsam kafanda hiçbir şüphe kalmaz ve tastamam
Allah’a inanırsın.” demesi gibi olur.
Günümüz dünyasında
güç ve kuvveti elinde bulunduran kimselerin, herhangi bir yerdeki fitne ve
fesadı önlemede, tenkîle (kaba kuvvet) başvurmaları da onların bu kabil sulh
felsefelerinden kaynaklanıyor olsa gerek.
Onların bu felsefesine göre, bir köyde bir şaki varsa,
o şaki yüzünden bütün bir köyün kökünü kazırsınız, hiçbir problem kalmaz.
Hâlbuki böyle bir düşünceyi ne günümüz insan haklarıyla ne de demokrasi
anlayışıyla bağdaştırmak mümkündür.
Yeterlilik
ve sağlam karakter çok önemlidir;
Hz.Harun halef olarak seçilir, ama
gerçekten onda fevkalâde denecek ölçüde iyiyi, güzeli, mükemmeli temsil
kabiliyeti vardır.
O’nun, Hz.Musa’nın yokluğunda toplum içinde
çıkan olaylara fiilî müdahalede bulunmaması, o esnada öyle olması gerektiği için
pasif mukavemet şeklinde anlaşılmalıdır;
ama buna kat’iyen pasiflik de
denmemelidir.
Biz bazen pasif mukavemetle aktif mukavemeti birbirine
karıştırabiliriz.
Meselâ, günümüzde siyasilerin meydanlarda nutuk
atmaları, milleti siyasî zemine çekmeleri aktif mücadele gibi görünebilir.
Buna karşılık Bediüzzaman’ın ve Gandi’nin hareket ve hamleleri birer pasif
mukavemet şeklinde algılanabilir.
Oysaki durum hiç de öyle değildir.
Eğer Hint halkı, Gandi’nin muarızlarının yolunda mücadele verseydi, belki de
kat’iyen netice elde edilemeyecekti.
Bu itibarla da Gandi, pasif olarak değerlendirilmemelidir.
Zira fert ve toplumu, insanlık semasına, rıza ufkuna ulaştırma yolunda selâmetle
yol alabilmek ve neticeye ulaşabilmek için, çok yüksek tepeleri aşmak, çok
virajlı yolları geçmek gerekir.
Değilse kendinizi beyhude tüketmiş olursunuz.
Aynı şekilde Bediüzzaman Hazretleri de, büyük sabır isteyen, sevgi, müsamaha ve
mülâyemet yolunu seçmiştir.
O, milleti, akıbeti meşkûk, macera
sayabileceğimiz mücadelelere salmaktan hep tevakkî içinde bulunmuştur.
O
gün toplumun değişik kesimlerinde eğer Müslümanlığı temsil adına bazı kimseler
yetişmişse bu, Bediüzzaman’ın onların içine saldığı ümitle olmuştur.
Evet,
onun, yanına birkaç kişi alarak ders okuması ve telif edilen eserlerini etrafa
dağıtması, ümitsizlikten inkisara düşmüş olan insanların tekrar intibaha
gelmesine vesile olmuş ve onlara;
“Bunlar yapılabiliyorsa ne diye ümitsizliğe
düşeceğiz.” dedirtmiştir.
Gerçi siz, Bediüzzaman’ı sadece
bir kısım imanî meseleleri anlatan, bir kısım sorulara, şüphe ve tereddütlere
cevap veren eserlerin yazarı olarak görür ve öyle değerlendirirsiniz;
bu bir
yanıyla doğru ama eksiktir.
O, bu hususlarda önde olduğu gibi daha bir
kısım hizmet düsturları ile de milletin önüne geçip onları hizmete yönlendiren
önemli bir mürşittir.
Evet, o bir hizmet dâhîsi ve hakikat-i Ahmediye’nin
de bir müfessiridir.
O, hem Museviyet hakikatinin, hem
Îseviyet ruhunun, hem de Muhammediyet gerçeğinin önemli bir temsilcisi ve
çok geniş dairede hizmet veren milletimizin yüz akı bir şahsiyettir.
Bu yüzden biz bazı şeyleri bilemeyiz;
şayet Hz.Harun güç kullansaydı, o
toplum içinde savaş çıkabilirdi.
O, Hz.Musa’nın dönmesini bekledi
ve böylece insanlar Hz.Musa’nın mazhariyetine bir kez daha şaşıp
hayretler yaşadı ve mütereddit, mütehayyir olanlar da yeniden Hz.Musa’yı bir kere daha tanıdılar.
Evet, bir bünye içinde kokuşan ve çürüyen azalar gibi, o cemaat içinde buzağıya
tapanlar da Hz.Musa’nın;
يَا قَوْمِ إِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ أَنْفُسَ كُمْ
بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُۤوا إِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُۤوا أَنْفُسَ
كُمْ
“Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük
ettiniz.
Onun için Yaradanınıza tevbe
edin de nefislerinizi (kötü duygularınızı) öldürün..”36 ifadesiyle yeniden
temizlenip tevbe ettiler.
1 Hz.Musa ile kardeşi Hz.Hârun
arasında geçen konuşmalar için Bkz.A’râf sûresi, 7/150-151;
Tâhâ sûresi,
20/91-94.Hz.Musa ve Sâmirî arasında geçen konuşma için Bkz.Tâhâ
sûresi, 20/95-97.
2 Tîn sûresi, 95/1-3.
3 Âl-i İmrân sûresi, 3/97.
4 Beled sûresi, 90/1.
5 Tîn sûresi, 95/4.
6 A’râf sûresi, 7/142.
7 A’râf sûresi, 7/143.
8 Kitab-ı Mukaddes (Türkçe terceme), Yeni Ahit, Yuhanna, bâb: 6, cümle: 12-13.
9 Bakara sûresi, 2/55.
10 Alak sûresi, 96/1.
11 A’râf sûresi, 7/155.
12 Bediüzzaman, Sözler s.261 (Yirminci Söz, Birinci Makam, İkinci Nükte), s.432
(Yirmi Beşinci Söz,
Birinci Şu’le, İkinci Şua).
13 Hem kavm-i Mûsâ (aleyhisselâm) bir bakarayı, bir ineği kesmekle Mısır
bakar-perestliğinden alınan ve
“icl” hâdisesinde tesirini gösteren bir bakar-perestlik mefkuresinin Mûsâ
(aleyhisselâm)’ın bıçağıyla
kesildiğini ifade ediyor.
14 Tâhâ sûresi, 20/95.
15 Tâhâ sûresi, 20/96.
16 A’râf sûresi, 7/148.
17 Tâhâ sûresi, 20/89.
18 Tâhâ sûresi, 20/97. 19 Şiblî Numânî, Hz.Ömer ve Devlet İdaresi 1/245.
20 Âl-i İmrân sûresi, 3/185;
Enbiyâ sûresi, 21/35;
Ankebût sûresi, 29/57.
21 Buhârî, cenâiz 3, fezâilü ashâb 5, meğâzî 83.
22 Tâhâ sûresi, 20/29-30.
23 Kasas sûresi, 28/34.
24 Tâhâ sûresi, 20/25-28.
25 Tâhâ sûresi, 20/45.
26 Buhârî, fezâilü ashâb 9;
Müslim, fezâilü’s-sahâbe 31.
27 Bediüzzaman, Sözler s.83 (Onuncu Söz, Yedinci Hakikat, Haşiye).
28 Bediüzzaman, Mektubat s.108 (On Dokuzuncu Mektup, Beşinci Nükteli İşaret).
29 Buhârî, ahkâm 7;
Müslim, imâret 14
30 Müslim, imâret 16.
31 Yûsuf sûresi, 12/55.
32 A’râf sûresi, 7/142.
33 A’râf sûresi, 7/142.
34 A’râf sûresi, 7/150.
35 Âl-i İmrân sûresi, 3/159.
36 Bakara sûresi, 2/54.
ASHAB-I UHDUD VE BİR ÇOCUK
Soru: Kısmen Kur’ân’da,1
biraz daha genişçe Sünnet’te anlatılan ve Ashab-ı Uhdud diye anılan kıssanın
günümüze verdiği mesajlar nelerdir?
Ashab-ı Uhdud’la alâkalı, hemen her tefsir
kitabında anlatılan bir vak’a vardır.
Müslim, Tirmizî ve Ahmed İbn Hanbel’in Müsnedi gibi bir kısım hadis
kitaplarına dayanılarak anlatılan hâdise şudur: Bir kralın bir büyücüsü vardır.
Yaşı epeyce ilerleyen büyücü, krala:
“Ömrüm sona yaklaştı.
Bana bir çocuk
ver de ona büyü öğreteyim.” der ve kralın kendisine verdiği çocuğa büyü
öğretmeye başlar.
Fakat çocuğun eviyle büyücü arasında bir rahip vardır
ve çocuk bir gün o rahibin yanına uğrar.
Rahibin anlattığı şeyler çocuğun daha çok
hoşuna gider.
Bir gün halkın gittiği yol üzerine korkunç bir canavar
çıkar.
Çocuk yerden bir
taş alır ve:
“Allah’ım, eğer Sen rahibin yaptıklarını büyücünün yaptıklarından
daha çok seviyorsan bu hayvanı öldür, insanlar yollarına gitsinler.”
diyerek taşı atar.
Canavar ölür, insanlar da yollarına giderler.
Çocuk bu olayı rahibe anlatınca, rahip:
“Oğlum, sen şimdi benden üstünsün.
Bundan ötürü imtihan edilebilirsin.
İmtihan anında beni ele verme.”
der.
Gün geçtikçe çocuk daha bir seviye kazanır ve meşhur olur;
öyle ki
körü, abrası ve diğer hastaları iyileştirmeye başlar.
Derken, bir gün
kralın âmâ olan bir nedimi de kendisini iyileştirmesi için çocuktan istekte
bulunur;
çocuğun ona karşı cevabı:
“Ben kimseyi iyi edemem, ancak Allah iyi
eder.
Eğer Allah’a inanırsan, O sana şifa
verir.” şeklinde olur.
İyi olan nedim, kralın yanına gidince, kral
hayret eder ve bunu kimin yaptığını sorar.
Nedim de,
“Rabbim iyi etti.” diye cevap verir.
Kralın,
“Yani ben mi?” sorusuna ise,
“Hayır, benim de Rabbim, senin de
Rabbin olan Allah.” cevabını verir.
Kral,
“Senin benden başka Rabbin mi
var?” diye nedime çıkışır ve ona eziyet etmeye başlar.
Yapılan işkenceye dayanamayan nedim, sonunda çocuğun ismini söyler.
Kral, çocuğu çağırtıp ondan da aynı cevabı alınca, ona da işkence etmeye başlar
ve bu fikrin rahipten çıktığını öğrenir.
Kral üçünü de çağırarak
dinlerinden dönmelerini ister ve onları ölümle tehdit eder.
Bunlar
inançlarında ısrar edince, rahibi de, nedimini de testereden geçirir;
çocuğa
gelince, onu da yüksek bir dağdan aşağıya atmaları için adamlarına teslim
eder.
Ne var ki
çocuk,
“Allah’ım, beni bunlardan kurtar.” diye dua edince, dağ sarsılır ve
kralın adamları aşağı yuvarlanır.
Adamlardan
kurtulan çocuk da, tekrar kralın yanına gelir ve adamlarının başına gelenleri
anlatır.
Kral, bu kez çocuğu başkalarına teslim eder ve eğer dininden
dönmezse onu denizin derin bir yerine atmalarını emreder.
Çocuk, duasıyla
onlardan da kurtulur ve krala gelerek, söylediklerini yapmadığı sürece kendisini
öldüremeyeceğini bildirir.
Ardından da insanları bir yere toplayıp,
kendisini bir dala asmasını, sonra da torbasından bir ok çıkararak,
“Çocuğun
Rabbi olan Allah’ın adıyla.” diyerek atmasını ve ancak bu şekilde
kendisini öldürebileceğini ifade eder.
Kral, çocuğun söylediklerini
yapar;
ok çocuğun bağrına saplanır ve çocuk ölür.
Olup bitenleri izleyen
halk ise, biz çocuğun Rabbine inandık derler.
Bunun üzerine kral, hendekler kazdırıp içlerini ateşle
doldurtur ve inananları o hendeklere atar...
2
Bir dönemde yaşanmış böyle bir hâdise, kendine has şartları göz önünde
bulundurulmak suretiyle her asır için önemli mesajlar ihtiva etmektedir.
Anlaşılan o ki, günümüzde olduğu gibi, o dönemde de bir çocuğa el uzatılmış,
onunla meşgul olunmuş, sinelerde olgunlaştırılan ilhamlar onun ruhuna
boşaltılarak yeni bir toplum ve yeni bir nesle doğru ilk adım atılmış.
Şu
kadar var ki, o dönemde, şimdiye nisbeten bir kısım kerametler daha zahir ve
daha bâriz olduğu anlaşılıyor.
Benzer bir durum Hz.Mesih için de
söz konusu idi ki o da kendi ümmetinden âmâ olanların gözlerini açıyor, hasta
olanları tedavi ediyor, hatta bir mânâda ölüleri de diriltiyordu.
Tabi
bütün bunlar birer ikram-ı ilâhî ve birer mucize idi.
İnsan bu keramet veya mucizelerle başka birine ait
herhangi bir arızayı giderebilir.
Ancak, bunların yanında, ilmî kerameti, irşaddaki sistem kerametini, bu
sistemi âlemşümul hale getirip işletme kerametini de hafife almamak gerekir.
Bunlara nail olan bir Müslüman yetmiş seksen sene dinsizlik cereyanına maruz
kalmış bir yere gittiğinde, bir de bakarsınız ki, kısa zamanda, onun çevresinde
halkalar teşekkül etmiş ve o öyle bir ses oluvermiş ki, o seste upuzun bir
gelecek yankılanıyor.
İlmî keramet açısından bakıyorsunuz birisi çok
azıcık bir şey okumuş, ama dağlar cesâmetinde şeyler biliyor.
İmam
Rabbânî ve Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri gibi zatlar böyle bir keramete
mazhar olanlardan sadece iki simadır.
Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla bugün
bile, o zatların sesi-soluğu hâlâ âfâk-ı âlemde çınlıyor.
Buna karşılık
dünya kadar insan Arapça’yla birlikte diğer dinî ilimleri hallaç etmiş ama
bakıyorsunuz onlar da yerlerinde sayıyor.
Üstad Hazretleri, buna bir
yerde işaret eder ve bir kısım harikulâde şeylerin olabileceğine imada
bulunduktan sonra, sözü muhataplarının mantığına hitap etmeye getirir.
Ancak günümüzde, bir insanın gözünün açılmasından ve onun bir kısım
hastalıklardan kurtulmasından ise böyle birinin kalb kapılarının açılması daha
önemli olsa gerek.
Başka bir ifadeyle Hz.Mesih’in üç beş hastayı
tedavi etmesi değil, ruhunun ilhamlarıyla tamamen maddeye kilitlenmiş bir
cemaati irşat etmesi daha önemlidir.
Evet, O’nun bilinen mucizeleri
içinde en büyük mucizesi de işte budur.
Keza
Efendimiz’in de en büyük mucizesi, parmaklarından suyun akması, her şeyin
kendisine selâm vermesi değildir;
zira bütün bunlar meydana geleceği ana
kadar da, birçok insan fevc fevc İslâm’a dehalet etmiş ve O’nu dinlemişlerdi.
O’nun en büyük mucizesi, ses ve soluğunun insanların sinelerinde makes
bulması ve ölü kalblerin onun soluklarıyla dirilmesidir.
Böyle
olunca, günümüzde keramet-i ilmiyeyle birlikte keramet-i beyaniyeye, keramet-i
iknaiyeye, keramet-i irşadiyeye sahip olan çocuklar, o çocuğun yaptığı gibi
kendi milletleri ve bütün insanlık adına birçok hayırlı iş yapabilirler.
Zannediyorum bu çocuklar, o rahibin yanında yetişen çocuktan daha fazla
avantajlara sahip bulunuyorlar.
İşte bu zaviyeden, rahibin yanında
yetişen çocuğun durumunun bizler için birçok hikmet dersi ihtiva ettiği
kanaatindeyim.
Ayrıca anlatılan bu vak’a ile, Hz.Musa’nın,
Firavun karşısındaki tebliğ ve irşadında takip ettiği metot arasında bir
paralellik de söz konusu.
Aslında hep dikkatimi çekmiştir;
Seyyidinâ
Hz.Musa (aleyhisselâm), Firavun’la vaidleşirken, bütün halkın
toplanacağı bir meydanı, vakit olarak da kuşluk vaktini seçer.
Bu iki
intihap da çok önemlidirler.
Hz.Musa (aleyhisselâm), Cenâb-ı
Hakk’a güvenip dayandığını, O’na mutlak mânâda itimat ettiğini ve elindeki
âsâsının O’nun güç ve kuvvetiyle bir yılan haline geldiğini, gelip sihirbazların
bütün oyunlarını bozduğunu, bozacağını göstermek için, Firavun ve onunla beraber
birkaç insanla yetinmiyor;
bütün halkın toplanabileceği ve izhar etmek istediği
hakikatleri herkese duyurabileceği bir ortamın hazırlanmasını istiyor.
Evet O (aleyhisselâm), Cenâb-ı Hakk’ın
kendisine vermiş olduğu önemli bir krediyi niçin sadece Firavun ve üç beş
insana karşı kullansındı ki..
! O bu önemli işi, öyle bir yerde yapmalıydı ki,
bütün sihirbazlar nakavt olup pes etmeliydiler ve aynı zamanda ma’şerî vicdan
da buna şahit olmalıydı..
bu çok önemli bir taktikti ve peygamber fetanetinin
gereğiydi.
İkinci bir taktik de, Hz.Musa’nın (aleyhisselâm),
insanların toplanma zamanı olarak bayram günü kuşluk vaktini seçmesiydi.
Yani etraftan sihirbazların geldiğini ve bir düello yapılacağını duyan herkes
oraya, uykusunu almış, dinlenmiş olacak bir şekilde geleceklerdi.
Bu
mevzuda Hz.Musa’nın taktiği çizgisinde olan Abdullah İbn
Hüzafetü’s-Sehmi (radıyallâhu anh), esir düştüğünde, bir papazın kendisine
mühlet vermesi ve Hristiyanlığa davet etmesi üzerine ona şöyle der:
“Aziz peder,
bana üç dakika mehil verdiğinden dolayı sana çok teşekkür ederim.
Çünkü bu üç dakikalık zaman içinde sana hak
din olan İslâm’ı anlatırsam, ölsem bile gam yemem.” Evet,
işte böyle bir stratejinin gereği olarak, ihtimal Firavun, Hz.Musa’yı dinlemeyecek ve O’na
karşı bazı taşkınlıklar yapacaktı, ama bu hâdise, geniş çapta bir fethe sebep
olacak ve bir yâd-ı cemil olarak kalacaktı.
Bir üçüncü husus da sihirbazlar, o dönemin entel sınıfını teşkil ediyorlardı.
Dolayısıyla Hz.Musa (aleyhisselâm), kendi döneminin elit sınıfını yenmekle
işe başlıyordu ki, gerisi gelecekti..
bu tıpkı Allah
Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) şairleri yenmesi gibi bir şeydi.
Elindeki âsâ, bir mucize ifadesi olarak kocaman bir ejderha halini alıyor ve
sihirbazların büyülü ip ve sopalarını bir anda yutuveriyor.
Bunun üzerine de bütün sihirbazlar, kendilerini
secdeye atıp, اٰمَنَّا بِرَبِّ ھَارُونَ وَمُو ٰ س ى
“Biz Harun’un ve Musa’nın
Rabbine
iman ettik.”3 diyorlardı.
Onlar bu şekilde secde edince oradaki
insanlarda da bir intibah hâli hasıl oluyordu.
En azından bir tereddüt ve
şüphe kapısı aralanıyordu.
Hz.Musa da, rahatlıkla o kalbleri
eline alıyor, bal mumu gibi yoğuruyor ve şekillendiriyordu.
Çünkü artık küfr-ü mutlak kırılmıştı.
Buradaki kıssanın kahramanı o rahibin yanında yetişen çocukta da bir peygamber
mantığı seziliyor;
ihtimal o da peygamberlik mânâsına ait bir hakikati temsil
ediyordu ve Allah da onu eşrara karşı koruyordu.
Öyle ki, teslim edildiği
adamların kimisi dağdan aşağı düşüp ölüyor, kimisi de denizde boğulup
gidiyordu.
Tabiî bütün bunlar Cenâb-ı Hakk’ın ona vermiş olduğu bir
kuvve-i kudsiye sayesinde oluyordu.
Ne yapıp yapıp onu öldürmeyi
düşünüyorlardı, ama nafile, Allah (celle celâluhu) fırsat vermiyordu.
İhtimal biraz da demokratik davranıyor ve çocuğun toplum içinde uyarmış olduğu
teveccüh veya bir mânâda fitneden ötürü hemen tepesine binip
öldüremiyorlardı.
Belki de onu öldürmenin bir kısım içtimaî
komplikasyonlar doğurabileceği endişesi de taşınıyordu.
Bu mevzuda açık
bir şey olmamakla birlikte, bütün bunları satır aralarından çıkarabilmek
mümkündür.
Sonra da tıpkı Hz.Musa’nın (aleyhisselâm) yaptığı gibi,
“Halkı topladıktan sonra beni
bir dala asacak ve sadağından çektiğin bir oku ‘Çocuğun Allah’ının adıyla’
deyip atacaksın.” diyor.
Ve şehit olup gidiyor;
şehit olup gidiyor ama değerini
bularak gidiyor;
geride bıraktığı ses, arkadakilerine yetip artıyor;
madde
temelinden sarsılıyor ve Allah’ın varlığı bütün vicdanlarda duyuluyor.
Tabiî bu konu, günümüz adına bir şey ifade eder mi, etmez mi, onu bilemeyeceğim,
ama ben mümkün mertebe bu türlü ferdî kahramanlıklardan sakınılması gerektiğine
inanıyorum.
Allah’ın bize vermiş olduğu kredi çok iyi kullanılmalı.
Herhangi bir işten bazen iki, bazen üç netice alınıyorsa, onu daha rantabl
şekilde değerlendirip daha fazlası alınmalıdır.
Meselâ, Allah (celle
celâluhu), bizim bir hasenemize bazen on, bazen yetmiş bazen yediyüz sevap
vereceğini bildiriyor ve bununla bize aynı zamanda bir hedef gösteriyor.
Yani siz de, toprağın bağrına attığınız her şeyi, yerinde yedi yüz olarak
nemalandırabilirsiniz demek istiyor.
Madem her işte bir hikmet var, o
halde meseleyi sadece ukbâ buuduyla ele almamak lâzım;
bunun dünyamıza ait
yanlarının olabileceğini düşünmek gerek.
Kur’ân ve Sünnet’in bu kabil işaret
ve remizleri birer tükenmez hazinedir ve mutlaka çok iyi değerlendirilmelidir.
Yine bu mevzuda bir örnek olması açısından
“şehit olma” düşüncesi, çok doğru ve
önemli bir mülâhazadır ama bence bu dahi birebir bir şeydir.
Ferdî olarak
cennete gidip firdevslere ulaşmak çok önemlidir, ama bunların ötesinde
“vatanımız, milletimiz adına daha neler yapabiliriz?” deyip bunların yollarının
araştırılması şehitlikten daha önemlidir.
Bu mülâhazayla şehitliğin önüne
geçebilmesi, insanın kendi kadrini kıymetini daha iyi bilmeyle alâkalıdır.
Şu koskoca kâinat, insan etrafında dantela gibi örülmüş ve sanki yapılan onca
masraf bütünüyle insan için yapılmış gibidir.
Dolayısıyla insan kendi
kadr ü kıymetini bilmeli, ölürken dahi bir insan gibi ölmelidir.
Evet o, darağacına
götürülürken dahi, arkada kalanlar için, bu gök kubbede hoş bir sadâ olup
inlemelidir.
1 Bkz.Bürûc sûresi, 85/4-9.
2 Ashab-ı Uhdûd kıssası için Bkz.: Müslim, zühd 73;
Tirmizî, tefsîru sûre (85);
Ahmed İbn Hanbel, el-
Müsned 6/17.
3 Tâhâ sûresi, 20/70.
YENİLENME VAR YENİLENMEDEN İÇERU
Soru: Yeniden
yapılanmakta olan dünyanın dışında kalmamak ve bir kıyıya itilmemek için
insanımıza düşen vazifeler nelerdir?
Dünya şimdiye kadar çok kereler yenilenmiş,
içtimâî metamorfozlar yaşamış ve kabuk değiştirmiştir.
Ne var ki ben bu
tarih boyu gerçekleşen yenilenmelerin, batılıların tasniflerine uygun bir
biçimde, İlk Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ vb.dönemler şeklinde
gerçekleştiğine inanmıyorum.
Batı tarihindeki bu çağ taksimleri tamamen
izâfîdir.
Bu bana, insanın, âdeta eline bir testere alıp, hiçbir dayanağı
olmaksızın rastgele zamanı dilimlere ayırması gibi geliyor.
Ne var ki meseleye enbiyâ-i izâmın bi’setleri ile yaklaşacak olursak,
tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde sürekli bir yenilenmenin yaşandığını
kabul etmek yerinde olur.
Seyyidinâ Hz.Âdem’le başlayan bir sistem
ve düşünce tarzı, ilk mürselînden olması itibarıyla Hz.Nuh’a kadar devam
etmiştir.
Her ne kadar Hz.Âdem’e de on sahife verilmiş olduğu
Sünnet-i sahîha’da sabit olsa da, Hz.Nuh, insanlığın ikinci babası
olması itibarıyla onun ayrı bir hususiyeti vardır.
O’nu mürselînin ilki
yapan, insanlığa bir yenilik, bir değişiklik sunmuş olmasıdır.
Bu
değişikliği takip edemeyen küfür yobazları ve ilhad mürtecîleri ise O’na
başkaldırmış ve kendi isyanlarıyla yok olup gitmişlerdir.
Evet bir tufan hâdisesi gerçekleşmiş;
yeryüzü yıkanıp yeniden ter ü taze ve dengeli hale gelmiş..
derken yeni bir
dönem yani Nuh dönemi başlamış...
Ardından, Kur’ân-ı Kerim’in وَإِنَّ مِنْ شِیعَتِه۪ لَإِبْرَاھِیمَ
“Şüphesiz
İbrahim de
Nuh’un milletinden idi.”1 ifadesiyle belirtilen Hz.İbrahim’in dönemi
başlamış.
Âyetteki مِنْ شِیعَتِه۪ sözcüğünden Hz.İbrahim’in,
Hz.Nuh’un duygu, düşünce, sîret açısından bir sürgünü ve devamı olduğu
anlaşılıyor.
Bununla beraber Hz.İbrahim de ayrı bir yenilikle
geliyor.
Bu yeniliği, O’nun Hanîflik (tevhid) düşüncesinde, gelmiş-geçmiş
peygamberlerin hepsinden daha hassas olması ve bu düşünceyi yüksek debili iki
önemli mecrada akıtması şeklinde anlamak mümkündür.
Bunu bir ölçüde,
Efendimiz’in getireceği mesajın alt yapısını hazırlama olarak da kabul
edebiliriz.
Zaten Allah Resûlü de Hz.
İbrahim için peygamberler içinde kendisine en çok benzeyen bir peygamber
olduğunu ifade etmektedir.
2 Daha sonra ise, Hz.İbrahim’in
sunduğu mesajın, bir toplumu harekete geçirecek ve şekillendirecek kanunlar
mecmuası haline gelmesi söz konusudur ki bu da, Hz.Musa’nın eliyle
gerçekleşecektir.
Böylece Hz.Musa da beşer tarihinde ayrı bir
yenilenmenin mimarı olacaktır.
Görüldüğü gibi, zamanı
değişik çağlara bölmesek de, bu şekilde tarihî tekerrürler devr-i dâimi içinde,
onda, inişlere çıkışlara ve yenilenmelere açık daha farklı değişimleri görmek
de mümkündür.
Asrımıza doğru gelirken, Birinci Cihan Harbiyle, yine bir
yenilenme süreci yaşandığı söylenebilir.
Evet o zamanlar, herkesin dilinde pelesenk haline gelen
söz,
“Dünya süratle yenilenmeye gidiyor.” sözcüğü idi.
Tabiî ki güçlü devletler
bu süreci kendi çıkarları adına çok iyi değerlendirdiler.
İkinci Cihan Harbine gelindiğinde, Hitler’in kafasında ayrı bir yenilenme
düşüncesi vardı.
O’na göre dünyanın yenilenmesi Nazizme teslim olmasıyla
gerçekleşecekti.
Çünkü Alman felsefesi ve düşüncesine göre dünya, bir
bakıma naturel seleksiyonla gerçekten yaşama hakkına sahip en güçlü, en dinamik,
en saf bir ırkla idare edilmeliydi.
Tabiî ki bu ırk Alman ırkıydı.
Allah onlara o fırsatı vermeyince Amerika ve Rusya’nın fikir halîtası dünyada
müessir olmaya başladı.
Esasta bu iki kutuplu dünyanın ikisi de
materyalist idi.
Vâkıa birisi açıktan bazı şeyleri nefyediyor, birisi de
sûrî olarak onları kabul ediyor görünüyordu.
Bu da dünya adına ayrı bir tâli’siz yenilenme dönemi
sayılabilirdi!..
İçinde bulunduğumuz yüzyılın sonlarında Rus
İmparatorluğunun çözülmesi önemli bir hâdisedir.
Elbette, bunun da
beraberinde getirdiği bir yenilenme süreci olacaktı.
Ancak, batılıların devamlı ifade ettikleri ve sahiplenmek
istedikleri bu yenilenmenin ne türlü bir yenilik olduğunu anlamak oldukça
zordur.
Kanaat-i âcizânemce, bundan sonra ırk meselesi içtimâî coğrafyada,
eskiden olduğu ölçüde tesirli olamayacak.
Bu da, her yenilenmenin
arkasında, şöyle böyle felsefî bir cereyanın bulunması esasına binaen,
önümüzdeki büyük değişimle de, dinlerin, yeniden içtimâî coğrafyada hâkim hâle
gelecekleri kanaatini kuvvetlendirmektedir.
Evet, herkesin kendi mabedine
doğru koştuğu şimdilerde, peşi peşine yeniden yapılanmalar, yeniden din motifli
oluşumları netice verecektir.
Haliyle bu da dünyada, şimdiye kadar olandan farklı bir
yeniden şekillenmeyi beraberinde getirecektir.
Bütün bu yenilenmelerin
yanında, ayrı bir yenilenme daha söz konusudur ki o da, dünyada ilim ve
teknolojinin gelişmesine paralel olarak duyguda, düşüncede yeni bir medeniyet
telâkkisinin oluşmasıyla herhalde, bir kısım sürpriz tekevvünler halîtası
şeklinde kendisini hissettirecektir.
Buna, değişik kültürlerin
birikiminden oluşan, zenginleşmiş yeni bir medeniyet telâkkisi de
diyebiliriz.
Bugüne kadar dünyada değişik yapılanmalar olurken, bu
yenilenmeler içinde milletimizin bir katkısı olmadığından biz dünya devletleri
arasında hep yabancı kabul edildik;
dahası kendimizi de hep yabancı hissettik.
Bu şekilde bir hissediş ve edilişte şüphesiz, Osmanlı’nın son dönemlerinden
başlayarak yakın tarihimize kadar bir köşeye kıstırılıp pasifize edilişimizin
rolü büyük olmuştur..
öyle ki uzun süre bir fanus içine konularak hep bir tecrit
hayatı yaşadık..
şu anda da farklı bir durumda olduğumuzu söylemek oldukça
zordur.
Eğer önümüzdeki günlerde, duyguda, düşüncede, histe, felsefede, mantıkta,
dinî anlayışta, medeniyet telâkkisinde yeni yeni kültürlerin doğuşunda
yenilenmeler yaşanacaksa, Türk milleti de kendi ruhunun ilhamlarını dünyanın
dört bir yanına götürüp tanıtmalı, onu umumî oluşumun hamuruna katmalıdır ki
bu yeni dünyada kendini o dünyaya yabancı hissetmesin..
ve tabiî bu yeni
oluşuma da bir katkıda bulunsun, tam yönlendirici olmasa da, belli bir
katkısının olması ve
“Bazı meseleleri biz de biliyoruz.” demesi rüştünü ispat
adına çok önemli olsa gerek.
Ayrıca, gidilen yerlerde görülen ve müşâhede edilen bir husus da değişik
milletlerin böyle zengin bir kültürü kabullenmeye hazır oldukları vakasıdır.
Türk milletinin, değişik dönemlerde tarihî tekevvünlere (oluşum) katkısı olduğu
gibi, telekomünikasyonun baş döndürücü bir hızla geliştiği, küreselleşmenin,
tekarüb-ü zaman ve tekarüb-ü mekânın hayatımıza hükmetmeye başladığı bir dönemde
bizim, dünyanın yeniden şekillenmesine daha fazla katkıda bulunacağımızda şüphe
edilmemelidir.
Tulû’ eden şafağın emarelerinden anlaşılan da, bu
yenilenmenin çok farklı bir yenilenme olacağı merkezindedir.
Bu
yenilenme, Hz.Musa döneminde olduğu gibi Tih’den Eyle’ye kadar uzanan
bir yenilenme olmayacaktır.
Bu yenilenme, yeryüzünde insanın olduğu her
yerde kendini hissettirecektir.
Her ne kadar bu yayılmanın
keyfiyeti farklı olsa da! Evet, bu yenilenme, Yunus’un
“Süleyman var
Süleyman’dan içeru” dediği gibi, bir yenilenme var yenilenmeden içeru!
iphamı çerçevesinde gerçekleşecektir.
1 Sâffât sûresi, 37/83.
2 Buhârî, enbiyâ 24;
Müslim, îmân 271.
BENLİK DUYGUSU
Soru: İnsanları, hakkı
sadece kendi meşrebi içinde görmeye iten sâikler nelerdir?
Hakk’a hizmet eden
herkesi kucaklamanın yolu nedir?
Cenâb-ı Hak, insanı yaratırken, yerinde
“ben”
deyip varlığını ortaya koyabilecek bir fıtratta yaratmış ve onun benliğini,
irade, şuur, his, gönül;
diğer yandan da şehvet, kin, nefret vb.
duygularla donatmıştır.
Bu duygulardan kötü olanlar fenalıklara sebebiyet
veriyor diye, onların insanda bulunmamasını istemek, insanlığın da olmamasını
istemek olacaktır.
Zira insana, insan olma özelliği kazandıran bu ve
benzeri duygulardır.
Dolayısıyla her şeyden önce bu duyguların bilinmesi,
hem insan benliğinin keşfi hem de onların kaynağının Cenâb-ı Hak olması yönüyle
kanaatimce büyük önem arz etmektedir.
“Nefsini
bilen, Rabbini bilir.”, bu hususu ifade eden güzel bir özdeyiştir.
Sokrates’in,
bu düşünceyi ifade eder mahiyette olan
“Kendini bil!” sözünü, okulunun
girişine astırdığı söylenir.
1 Tasavvufçular bir yandan insan benliğine ilân-ı
harp ederken, diğer yandan
“fenâfillah” düşüncelerini sağlam bir zemine
oturtmak için benliği kazanma sırları üzerinde durmuş ve konuyla alâkalı nice
kitaplar yazmışlardır...
Evet insan, kendisinde bulunan bu duygular vasıtasıyla yerinde
“Ben” deyip,
sadece kendini görebilir;
görebilir zira bu duygu, onun tabiatında vardır.
Haddizatında bu özellik olmadan onun hak bildiği davada ısrar etmesi ve
bağlandığı şeylere sağlam bağlanması da mümkün değildir.
Meselâ, insan kendi
araştırmaları sonucu ve tesiri altında kaldığı kültürün etkisiyle, aklî/mantıkî
yönden Hanefi mezhebinin daha doğru olduğunu kabul edip benimseyebilir.
Zaten böyle bir kabulleniş olmadan, ondan istifade etmesi de mümkün değildir.
Aynı durum, İslâm’a hizmet için seçilen metodlar için de geçerlidir.
Bu açıdan
bir insan, Üstad’ın ifadesiyle:
“Benim mezhebim/meşrebim daha iyi, daha
güzeldir.” demeli;
ama
“Güzel ve iyi sadece benim yolumdur.” dememelidir.
2
Bu meselede insanın dengeyi tam yakalayabilmesi, öncelikle kendi duygularını
istikamet üzere temsil etmesine bağlıdır.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi
ve sellem) bir hadis-i şerifte:
“Her insanın bir şeytanı vardır.
Benim de
bir şeytanım var.
Ne var ki, benim şeytanım bana teslim olmuştur.”3 buyurur.
Hadis-i şerifin ifade ettiği mânâdan hareketle, nefis ve ona bağlı duyguların da
ıslah edilmesi her zaman mümkün görünmektedir.
Aksi halde bu duygular
ıslah edilmez ve istikamet üzere olunmazsa, nefse ait bu duygular, şeytanın çok
rahatlıkla işletebileceği birer duygu haline gelebilirler.
İşte o
zamandır ki, meydana gelecek ifrat ve tefritler, insan hayatında birer boşluk
halinde tebârüz eder ve onun yolda takılıp kalmasına vesile olurlar.
–Allahu a’lem– Şeytanın, henüz ruh üflenmeden Hz.Âdem’in (aleyhisselâm)
cesedinde keşfettiği boşluklar da bunlar olsa gerek! Meselâ, bu duygulardan
şehvet, insanın meşru yollarla tatmini ve neslin çoğalması için verilmiştir.
Dolayısıyla onun, bir taraftan bu duyguya tamamen inhimâk etmek gibi bir
ifrattan, diğer taraftan da bütün bütün tecerrüt gibi bir tefritten kaçınması ve
orta yolu bulması gerekir ki, o da meşru çerçevedeki zevklerle yetinip, gayr-i
meşru isteklere karşı tavır almakla olur.
Keza ona, inat duygusu hakta
sebat için;
hırs duygusu da dünyayı imar için verilmiştir.
O, bütün
duyguları yerli yerinde kullanabildiği takdirde aşırılıklara sürüklenmeden
istikamet içinde kalabilecektir.
Bu hususta diğer önemli bir âmil de,
insanın kendi kültür ve terbiye anlayışıdır.
İnsan, duyguları pes
şeylerden uzak olduğu ölçüde insandır.
Zaten terbiye deyince de, bedene
yönelik terbiyeden çok, duygu ve düşüncenin terbiyesi akla gelmektedir.
Evet, hepimizde nefis vardır;
bu yüzden de iltizam ettiğimiz bir şeye karşı daha
fazla alâka duyup, alternatif düşüncelerden rahatsız olabiliriz.
İşte bu tür
rahatsızlıkların her hissedilişinde insan, اَلَّذِينَ يُنْفِقُونَ فِي
السَّرَّاءِ وَالضَّرَّاءِ
وَالْكَاظِمِینَ الْغَیْظَ وَالْعَافِینَ عَنِ النَّاسِ
“O takva sahipleri ki,
bollukta da,
darlıkta da Allah için harcarlar;
öfkelerini yutarlar ve insanları
affederler..”4 âyetini esas alıp;
“Madem bu insanlar bizim insanımıza hizmet
veriyor;
ve diğer taraftan Allah’ımız bir, Kitabımız bir, Peygamber imiz bir,
Kâbe’miz bir..
binlerce bir’de müşterekiz.
Ve madem berzahta, mahşerde,
sıratta ve –inşâallah– Cennet’te beraber olacağız;
o hâlde onlara karşı kin
duymamız doğru değildir.”5 diyerek bütün olumsuzlukları kendi
enginliği içinde eritebilir.
Bu mantık ve bu anlayışıyla hareket edip, hissiliğimizi
yendiğimiz oranda, bağrımıza basamayacağımız kimse kalmayacaktır.
Hâsılı;
dine hizmet eden her insanla iyi geçinme hususunun, en az cihad etme
kadar önemli bir mesele olduğunu bildiğimiz an, bütün insanlara sinelerimizi
açmamız mümkün olacaktır.
1 Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 10/208 ;
el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 1/225, 4/399,
5/50.
2 Bediüzzaman, Lem’alar s.189 (Yirminci Lem’a, İkinci Sebep).
3 Müslim, salâtü’l-münâfikîn 70;
Tirmizî, radâ 17;
Nesâî, işretü’n-nisâ 4.
4 Âl-i İmrân sûresi, 3/134.
5 Bediüzzaman, Mektubat s.298 (Yirmi İkinci Mektup, Birinci Mebhas, İkinci
Vecih).
IŞIĞA HASRET GÖNÜLLER
Soru: Efendimiz’in istikbale matuf ulaşmamızı
istediği maddî ve mânevî hedefler nelerdir?
Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu
aleyhi ve sellem) istekleri, Kur’ân’ın isteklerinden farklı değildir.
Kur’ân neyi istemişse O da onu istemiştir.
Ancak O, Kur’ân’da mücmel ve
öz olarak anlatılan meseleleri, tefsir;
tafsil isteyen mevzuları da tafsil
ederek fasıl fasıl bizim nazarlarımıza sunmuş ve her şeyi anlayabileceğimiz bir
hâle getirmiştir.
O, bazen mutlak meseleleri takyid, bazen de mukayyet
meseleleri ıtlak ederek, konuya ayrı bir espri ve ayrı bir derinlik
kazandırmıştır.
Bu itibarla O’nun söz, fiil ve takrirleri Kur’ân-ı
Kerim’in ruhunda meknî olan potansiyel buudları ortaya çıkarma ameliyesinden
başka bir şey değildir.
Onun içindir ki, O’nu tanıyıp anlama, aynı
zamanda Kur’ân’ı tanıyıp anlama demektir.
Bu noktada Kur’ân’ın ifadesiyle, مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ
فَقَدْ
أَطَاعَ اللٰهَّ
“Kim Resûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”1 Yâni,
Resûle
itaat eden, kemerbeste-i ubûdiyet içinde el pençe divan durup,
“lebbeyk”
(buyur, emrine âmâdeyim) diyen, Allah’a
“lebbeyk” demiş olur.
Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu, topyekûn beşerin, eğri-büğrü yollardan
kurtulup, doğru yola ulaşmasına vesile olan Hidayet Güneşi’dir ki Kur’ân,
وَإِنَّكَ
لَتَھْدِۤي إِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِیمٍ
“Sen doğru yola hidayet ediyorsun.”2
ifadesiyle O’nun bu yönünü anlatmaktadır.
Bu itibarla Efendimiz’in bizden istediği
maddî-mânevî şeyler, aynı zamanda Kur’ân’ın da istediği şeylerdir.
Hiç şüphesiz bu hayatî isteklerden biri de, dünyanın dört bir yanında
“i’lâ-yı
kelimetullah” hakikatini temsil etmektir.
İ’lâ-yı kelimetullah, Allah’ın zaten
yüce olan adının, tarafımızdan yüceleştirilerek bayraklaştırılması, minarelerin
başında mahyalar haline getirilerek, bütün gören gözlere ve işiten kulaklara
duyurulması demektir.
Yer yer benden, yer yer de başkalarından duyduğunuz Yahya Kemal ’in
“Ezân şiiri” hem çok derin, hem çok mânâlı, hem de çok zevkli bir ifade
esprisine sahiptir:
“ Emr-i bülendsin ey Ezân-ı Muhammedî,
Kâfî değil sadâna cihân-ı Muhammedî.
Sultan Selim-i Evveli râm etmeyip ecel,
Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî.
Gök, nûra gark olur, nice yüz bin minareden,
Şehbâl açınca rûh-i revânı Muhammedî.
Ervâh cümleten görür Allahü Ekber’i,
Akseyleyince arşa lisân-ı Muhammedî.”
Evet, Kur’ân’ın ve Nebiler Serveri’nin, evvelâ bizden istediği şey, bu şiirde
tam ifadesini bulan yüksek ideal ve ulvî mefkûrenin dünyanın dört bir yanına
götürülmesi ve bu şekilde ışığa hasret bütün sinelerin Muhammedî bir ruhla
aydınlatılmasıdır.
İkinci olarak;
bu millet, dışa bağlı
değişik dinsizlik ve anarşi hareketleriyle inim inim inlemiştir.
Hilkat
yerine evolüsyonun her yanda revaç bulduğu, Darvinizm’in bütün mihraklarca bir
put haline getirildiği, Nihilizm’in körüklendiği öylesine ifrit ve afetten
günler yaşanmıştır ki, bu dönemde çokları bu sarsıntıdan kendini
kurtaramamıştır.
Çokların başları dönmüş, bakışları bulanmış ve kendi
kimliklerini inkâr eder hale gelmişlerdir.
İlhâda, inkâra
dayalı bu cereyanlar, öylesine iddialı, öylesine çalımlı ve öylesine büyüleyici
idiler ki, büyük sayabileceğimiz nice düşünce ve fikir adamları bile ateşe
koşan kelebekler gibi o câzibeye kapılıp mahvoluyorlardı.
Efendimiz’e takaddüm eden yıllardaki o ürperten cahiliyeyi, dünyanın o dönemdeki
tâli’siz nesilleri bir kere daha yaşıyordu.
Çin Seddi’nden Asya
steplerine, oradan da Avrupa içlerine kadar koca bir dünyada, küfür ve dalâlet
âdeta bir tufan hâlini almış ve önüne kattığı nesilleri meçhul bir noktaya doğru
sürükleyip duruyordu.
Hatta bu curcunada, inanmış sineler bile küfür
radyoaktifiyle öyle nezle olup yataklara düşmüşlerdi ki hadisin ifadesiyle
“zükâm” olmuşlardı ve 50-60 sene bellerini doğrultmaları mümkün
görünmüyordu.
3 Hâlâ bu dünyada din, peygamber, geçmiş tanımayan ve
başkalarının türkülerini söyleyen insanlar varsa, bunlar çok ciddî
yaralandığımız o dönemin felaketzedeleridirler.
İşte siz, i’lâ-yı kelimetullah ruhunun, cihanın dört bir yanında yeniden şehbâl
açması adına
“omuzlarımıza ihsân-ı ilâhî tarafından konulmuş” bir kudsî
vazifenin âdeta arılarısınız.
4 Muhammedî ruhu bal petekleri gibi bütün
gönüllere işleyecek ve herkese inancın, emniyetin şeker şerbetini sunacaksınız.
Hatta öyle sıkıştırılmış şeker kümeleri meydana getireceksiniz ki, okyanusların
içine atıldığında onları dahi şeker-şerbete çevirecektir.
Küçüklüğünüz içinde
bütün dünyaları tatlandıracak ve Yahya Kemal’in ifadesiyle
“mukassî”
görünecek, fakat hep
“muallâ” olacaksınız ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun
ışıktan mesajlarını, o mesajlara hasret gönüllere ulaştırmada âhesterevlik
etmeyeceksiniz...
1 Nisâ sûresi, 4/80.
2 Şûrâ sûresi, 42/52.
3 Bkz.: Buhârî, istiskâ 2, 13;
Müslim, salâtü’l-münâfikîn 39.
4 Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.200 (Yirmi Birinci Lem’a).
YEİS BATAĞI
Soru: Dünyanın ve hâssaten ülkemizin bugünkü hali insanı ümitsizliğe sevk
ediyor.
Bu konudaki tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?
Mevzuyu tahlile geçmeden önce şunu ifade etmeliyim ki, dünya ve
Türkiye’nin bugünkü hâli, hiç de ümitsizlik ve yılgınlığa sevk edecek durumda
olmadığı gibi, bugünlerde yaşanılan kriz de, günümüze has bir problem değil.
Geçmişte de bu kabil durumlar tekrar tekrar yaşanmış ve netice itibarıyla hepsi
de bertaraf edilmiştir..
evet hâlihazırdaki durum ne ilktir ne de son olacaktır.
Şimdiye kadar kim, yürekten ve samimî olarak kendi davasına bağlanmışsa, Allah
ona zafer ve muvaffakiyet ihsan etmiştir.
Tarih, bunun örnekleriyle
doludur.
Meselâ, havarilerin Hz.Mesih’ten aldıkları mesajla koca
Roma İmparatorluğunu sarsmaları buna güzel bir örnektir.
Hz.Mesih
Eyle’de veya bir kısım Hristiyanların iddia ettiği gibi eğer İzmir civarında
neş’et etmişse, bu insanların o günkü şartlarla nasıl çoğalıp Roma
İmparatorluğu’nu sarstıklarına ve aslanların ağızlarına atılmalarına rağmen
nasıl yılmadıklarına hep hayret etmişimdir.
Bir avuç insanın, insanlık
tarihinin seyrini değiştirecek şekilde o günün en mütegallip, en mütehakkim, en
müstebit hükümdarların hükmettiği ve aşılmaz lejyonları bulunan bir ülkeyi
temelinden sarsmaları akıllara durgunluk verecek bir hâdisedir.
İşte bu,
Allah’ın gücü, Hz.Mesih’in kudsiyeti ve onun
mesajının nuraniyetindendir.
İkinci olarak, imanı olan bir insan,
hiçbir zaman şu bezdirici ve yıldırıcı durumlardan dolayı ümitsizliğe
düşmemelidir.
Zira Allah’ın sonsuz kudretini
mülâhaza ederken ümitsizliğe düşmeye ne hakkımız vardır ne de haddimizedir.
Zira bizi mülkünde istihdam eden O’dur.
Mülk O’nundur ve O, mülkünde
dilediği gibi tasarruf eder.
İsterse gecede gündüz;
kışta da bahar yaratır..
ve isterse gündüzü geceye, yazı da kışa çevirir.
Ayrıca âyetin ifadesiyle, إِنَّهُ
لَا
يَیْئَسُ مِنْ رَوْحِ اللّٰهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ
“Allah’ın
rahmetinden kâfir bir
cemaatten başka kimse ümidini kesmez.”1 Söz buraya gelmişken, mevzumuzla
alâkalı Âkif’in, kendi döneminde değişik hâdiselerle sarsılan insanımıza her
zaman tekrar ettiğim bir sözünü hatırlatmak istiyorum:
“ Ye’s öyle batak(lık)tır ki: Düşersen boğulursun.
Ümmide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar.” Hz.Sâhib-i Zaman’ın ifadesiyle,
“Yeis, mâni-i herkemâldir.”
2 Bu itibarla olgunlaşma yolunda ve yükselme helezonunda bulunan insanlar,
“Bu
bâdireyi de atlatabilir miyim!” tereddüdüne düşmemelidirler.
Himmetler fevkalâde âlî,
ruhlar gayet fâtihâne, azimler peygamberâne tutulmalı ve
“Allah bizimle
beraberse, aşamayacağımız engel yoktur.” duygu ve
düşüncesi içinde hareket edilmelidir.
Yine o Ümit Güneşi, kaldığı Marmara
Oteli’nin denize nâzır penceresinden parmağını ufka doğru uzatarak,
“Kardeşlerim, ye’se düşmeyiniz, ilhadın bel kemiği kırılmıştır.
O, ölüm heyecanları içinde çırpınmaktadır.”
diyerek çevresine hep ümit aşılamıştır.
Bu söz, bundan senelerce evvel
söylenmiştir ve o zamanın dünyası ile günümüz dünyası arasında kıyaslanamayacak
kadar büyük farklar vardır.
Bugün dünyanın dört bir tarafında ümit
tomurcukları –Allah’ın inayet ve keremiyle– boy atıp yeşermektedir.
Öyle
ise, ruhlarımızı coşturacak bunca ümitbahş gelişmeler varken neden ümitsiz
olalım ki! Öte yandan,
“Cihanın şarkında ve garbında 20.asırda kan
seylapları, insanları kütükler gibi önüne katıp sürüklüyor ve 21.asra da
yine aynı duygu ve düşünce içinde giriyoruz.
Şimdi, böyle bir durumda
nasıl ümitli olabiliriz ki?” gibi bir soru akla gelebilir.
Zannediyorum
soruda kastedilen mânâ da bu olsa gerek.
Burada bütün samimiyetimle ifade
edebilirim ki, Allah bir gün Kur’ân’ın elmas düsturlarını kendilerine rehber
edinenlere, mutlaka dünyaya kendilerini ifade etme fırsat ve imkânını
verecektir.
Bunda hiç kimsenin zerre kadar şüphesi olmasın.
Bugün dünyanın değişik yerlerinde öldürülen o masum ve
savunmasız insanlar, inananlar hesabına yeni yeni sürgünlerin meydana gelmesi
için, tıpkı baharda ağaçların budanması gibi bir mânâ ifade etmektedirler..
bu sebeple 21.asır inşâallah 20.asır gibi olmayacaktır.
Şimdilerde biz, değişik yerlerde çiçeği başka, rengi başka, gülü ve bülbülü
başka bahar edalı yamaçlar görüyoruz.
İnşâallah her yerde ayrı ayrı
baharlar açacak ve on asırlık o müsâmahakâr Müslümanlığımızla, ayrı ayrı
yerlerde meydana getirilen bu kanaviçeyi birbirine bağlayıp
bütünleştireceğiz.
Ne var ki bütün bunlar, durup dururken kendi kendine
de olmayacaktır.
Bunlar için azami ızdırap, dua, tazarru ve gayret
gerekir.
Evet, Allah’tan inayet için gayret göstermek şarttır.
Şayet
âhesterevlik edilmez, gerekli ceht ve gayret de gösterilirse, Cenâb-ı Hak –
inşâallah– bu son dünya kışını da bahara tebdil edecektir.
1 Yûsuf sûresi, 12/87.
2 Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.54 (İlk Hayatı).
GÜNAHLAR VE SEDD-I ZERÂİ
Soru: Ticaret, eğitim-öğretim..
ve benzeri gayeler için
gittiğimiz yurt dışında İslâmî duygu ve düşüncelerimizi muhafaza edebilmemiz
adına neler tavsiye edersiniz?
İnsan nerede olursa olsun, gözüne-kulağına,
diline-dudağına hâkim olmak zorundadır.
Kalbî ve ruhî hayatımız açısından
bu çok önemlidir.
İslâmî hayatın yaşanmadığı ülkelerde oldukça zor
görülen böyle bir titizlik daha bir ehemmiyet arz eder.
Zira böyle
yerlerde kasıtlı olmasa bile, her zaman günah ve kusurların zincirleme birbirini
takip etmesi söz konusudur.
Bu durumda
yapılması gereken en önemli iş, mümkün mertebe günah zemininden uzak
bulunmak olmalıdır.
Bu meseleye İslâm Hukuku’nda bazı ahkâmın
istinbatında kullanılan
“sedd-i zerâi’” prensibi çerçevesinde biraz daha açıklık
kazandırabiliriz.
Şayet
“seddi zerâi”i kaba çizgileriyle, topyekün
fenalıklara giden yolları kapatarak, yaşama ortamını emniyet altına almak
şeklinde yorumlayacak olursak, konuyla irtibatı kendi kendine ortaya çıkar.
Meselâ, bir âyet-i kerimede Cenâbı Hak: قُلْ لِلْمُؤْمِنِینَ يَغُضُّوا مِنْ
أَبْصَارِھِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَھُمْ ذٰلِكَ أَزْكٰى لَھُمْ
“Mü’min erkeklere,
gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle.
Çünkü bu kendileri için daha temiz bir davranıştır..”1
buyurmaktadır ki, maksat, haram sâiklerin içine girmemektir.
Aslında,
meşru dairedeki bakmalar, duymalar ve ötesi ihtiyaçlar keyfe kâfîdir ve harama
girme zarureti söz konusu değildir.
Öyle ise insanın, haramları
görebileceği, içine düşebileceği yerlerde gözünü kapatıp dikkatli olması
gerekmektedir.
Çünkü
harama bakmak, –bir kudsî hadiste ifade buyurulduğu gibi– şeytanın zehirli
oklarından bir oktur.
2 Cenâb-ı Hak, daha baştan insana,
“Harama bakmaktan
sakın!” demek suretiyle onu, baktığı zaman ruhunu delip geçecek ve zihnini alt
üst edecek zehirli bir oktan korumaktadır.
Yine, Kur’ân-ı Kerim’de: وَ
َ لا تَقْرَبُوا الزِّنَۤا إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَ ةً وَ َۤ س اءَ سَ بِیلًا
“Zinaya
yaklaşmayın.
Çünkü o kötü bir iş ve kötü bir yoldur.”3 buyurulur.
İslâm’da asıl yasak olan, zina fiilidir.
Âyette ise, zina yapmayın yerine
ona yaklaşmayın denmektedir.
Cenâb-ı Hak, insanın tabiatını/fıtratını çok
iyi bildiğinden, onu, zinaya sürükleyebilecek bir pozisyon içine düşmekten
sakındırmaktadır.
Zira insanın böylesi bir atmosferde belli bir noktaya
kadar ilerledikten sonra geriye dönmesi çok zor olabilir.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi
ve sellem):
“Sizden birinin içi şehevî duygularla köpürdüğü an, hemen
ailesine dönsün.”4 hadisiyle, böyle bir konuma işaret buyurur.
Yine yukarıdaki disiplin çizgisinde Cenâb-ı Hak, başka bir âyet-i kerimede
ise: وَ َ لا تَقْرَبُوا مَالَ الْیَتِیمِ
“Yetimin malına yaklaşmayın..”5
buyurur.
Âyette, yetimin malını yemeyin, ifadesi kullanılacağına,
yaklaşmayın denmesi aynı espriye binâendir.
Zira yetimin malını yeme
başka, ona yaklaşmak daha başkadır.
Dolayısıyla bu, onunla aranızda daima bir mesafe olsun ki, hislerinize
yenik düşerek hemen ona elinizi uzatamayasınız mânâsına gelmektedir.
Allah (celle celâluhu), bu tür âyet-i kerimelerle, âdeta tehlikeli bölgelere
“tehlike var” işaretlerini koyma mânâsına, insanı harama sürükleyecek
vesilelerden sakındırmak suretiyle, insanların haram işlemelerini engellemek
istemektedir.
Sedd-i zerâi’ye örnek teşkil edecek daha birçok âyet bulmak
mümkündür.
Ancak ben burada bir şeye dikkatlerinizi istirham edeceğim;
ister eğitim ve kültür adına, isterse ticaret vs.adına yurtdışına giden
kimselerin, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem):
“Şurası muhakkak ki,
haramlar apaçık bellidir, helâller de apaçık bellidir.
Bu ikisi arasında
şüpheli olanlar vardır.
İnsanlardan çoğu bunları bilmez.
Bu
durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da korumuş
sayılır.
Kim de
şüpheli şeylere düşerse o da harama düşmüş olur..”6
hadisinin gereğince hareket etmeleri, bir bakıma ayakların kaymaya daha müsait
olduğu o yerlerde, haram ve şüpheli şeylerden olabildiğince kaçınmaları
gerekmektedir.
Zira,
insan için neticesi endişe verici bir yolda yürümektense, endişe ve tereddüt
duymayacağı yolları araştırması tavsiye edilmektedir.
Bu çerçevede;
birinci esas olarak niyetlerin çok hâlis tutulması gelmektedir ki,
Müslüman olarak gidilen her yerde sağlam bir düşünce, sağlam bir anlayış ve
sağlam bir ruh hâletini temsile şiddetle ihtiyaç vardır.
Evet, insanın
yaratılış gayesi, Allah’ı bilmek, O’na ibadet etmek ve sonra da O’nu başkalarına
bildirmektir.
Eğer gidilen yerlere, başta bu niyetlerle gidilemedi ve
arzu edildiği ölçüde bu düşünce korunamadı ise, tekrar Allah’a teveccüh edilmeli
v e :
“Allah’ım! Sana ait meseleleri plânlarken, ferdî mülâhazalarımızın
karışmasını şirk sayarız.
Bu şirki yeniden kafamızdan çıkarıp atıyor ve ‘Kim
i’lâ-yı kelimetullah için çalışırsa, o Allah yolundadır.
’7
hadisinin müfâdı (ifade ettiği mânâ) olarak, Senin uğrunda mücadele edeceğimize
ve bunu sırf Senin için yapacağımıza söz veriyoruz.
Sadece ve sadece
Senin yüce ismini bir bayrak gibi dalgalandırmak için buralardayız;
zira, değil
diyâr-ı küfre dünyalık bir şey için gelmemiz;
insanımıza hizmet söz konusu
değilse, kendi ülkemizde bile sıcak yuvalarımızda yaşamamız anlamsızdır.
Biz, bunun
farkında ve şuurundayız.
Allah’ım! Senin şanı yüce
Peygamberinin buyurduğu gibi, biz küfürden kurtulduktan sonra, hangi sâikle
olursa olsun, yeniden küfre, dalâlete dönmeyi, hatta en ufak bir günaha girmeyi
bile cehenneme sürükleniyor gibi kerih görürüz.
Ama buralarda istemeden
de olsa yıpranıyor, kalbî hayatımızdan bir şeyler kaybediyoruz.
Fakat Sen
de biliyorsun ki, bütün bunların hepsini, Senin için, Senin dinini temsil için
ve geleceği Senin rızan istikametinde ihyâ etmek için yapıyoruz.
Asrın fikir mimarı, ‘Gözümde ne
cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu var;
milletimin imanını selâmette
görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım..
’8 buyurur;
biz de bu
mülâhazalarla buralarda bulunuyoruz..” denmeli, niyetler tecdit ve tashih
edilmelidir.
İkinci esas;
gidilen her yerde, mutlaka birlik ve beraberlik
içinde hareket edilmelidir.
Zira Müslümanlar birbirleriyle kenetlenmez ve
herkes kendi başına hareket ederse, bırakın İslâmî duygu ve düşüncelerini
muhafazayı, onların kendi mevcudiyetlerini dahi korumaları çok zordur.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem):
“Te k başına kalan şeytandır.
İki kişi de şeytandır.
Üç kişi ise, cemaattir.”9 buyurur.
Bu, tek başınıza kaldığınızda, ya da farklı bir ifadeyle bir cemaat teşkil
edemediğinizde, şeytanlığa ve şeytanî düşünceleri taşımaya açıksınız
demektir.
Hadisin devamında:
“İki kişi de
şeytandır.” buyurulmaktadır ki, iki kişinin her zaman değişik
fenalıklarda anlaşması mümkündür.
Üç kişi ise, cemaattir ki, ihtimal hesaplarına göre üç
kişinin bir kötülükte anlaşması oldukça zordur.
O halde şahsî
arzu ve istekler bir kenara bırakılarak kolektif şuurla hareket edilmelidir ki,
ilâhî sıyanet gerçekleşebilsin.
Gerçi bazen cemaat içindeki insanların
bir kısmının diğer bir kısmına karşı tabiatları kaba gelebilir;
bundan dolayı da
sinirler bozulup hafakanlar kabarabilir.
Fakat ferdî hisler, ferdî
tavırlar hiçbir zaman ölçü olamaz ve olmamalıdır da.
Allah (celle celâluhu):
“Şanıma yemin olsun ki, Ben insanoğlunu kerim yarattım.”10 buyuruyor.
Öyle ise, hem kendimize, hem de his, anlayış ve felsefemize rağmen, yalnız
kalmamalı..
(hangi ırktan ve hangi renkten olursa olsun) aynı
duygu ve düşünceye sahip insanlarla beraber yaşama yolları araştırılmalıdır.
Bu
duygular içinde hareket edildiği ve eller birbiriyle kenetlendiği müddetçe,
üçüncü el Allah’ın eli olacaktır;
olacaktır zira O’nun eli cemaatin
üzerindedir.
11 Üçüncü esas;
birlik ve beraberlik hâlinde hareketin bir buudu
olarak zikredilebilecek bir başka husus da, İslâmî duygu, düşünce ve şuurumuzu
takviye edici mahiyette yazılmış eserleri, hem de hiç fasıla vermeden okuyup
müzakere etmektir.
Bu meyanda, günde yarım saat bile olsa, tecdid-i imana
vesile olabilecek kitapların okunması da bana çok anlamlı gelmektedir.
Zira,
çağa ışık tutan devâsâ insanlar tarafından kaleme alınmış bu tür eserler, insan
zihninde aks-i sadâ meydana getirir;
onu, değişik vadilerde dolaşmaya
yöneldiğinde ense kökünden tutar ve kendine gelmesini sağlar.
Evet, kitap okuma çok önemlidir.
Tabiî onları okurken de, başkalarına:
“Al
sana bir ders, gözün gönlün açılsın.” şeklinde değil de, kendi
yüreğimizi hoplatmak, kendi hislerimize duyurmak için okumak gerekir.
Bu şekilde bir
okuma, bizim için her türlü don ve kırağılara karşı âdeta bir sera
mesabesindedir.
Dördüncü esas;
daha önceleri çeşitli yerlere gitmiş, fakat
yalnızlığın tüketici pençesinde kaybolmuş insanlarımız vardır.
Aynı
âkıbete maruz kalmak istemeyen kimselerin, hiç olmazsa senenin belli
dönemlerinde bir araya gelmeleri gerekir ki, bu durum, hem onların yalnız
kalmamalarını, hem de iman ve Kur’ân hizmeti adına yapacakları şeyleri, daha iyi
ve güzel bir şekilde yapmalarını sağlasın.
Tabiî bu vesileyle, bir kısım
dua, evrâd ü ezkârda bulunma fırsatı da doğacaktır.
Zaten yabancı
ülkelerde, uzun müddet yalnızlığın pençesinde kıvranmış kimseler, herhalde bu
tür şeylere daha çok ihtiyaç duyarlar.
Kaldı ki dua, evrâd-ü ezkâr,
Rabb’le irtibat adına da önemli şeylerdir.
İnancım o ki, Allah (celle
celâluhu), bu kadarcık bir adımla dahi olsa kendisine yaklaşanı hiçbir zaman
yalnız bırakmayacaktır.
Çünkü O
“Erhamü’rrâhimîn/ Merhametlilerin en
merhametlisi”dir.
Siz, herhangi birini anlatırken
“Çok rahim;
çok
merhametli” diyebilirsiniz;
fakat O Kendisini anlatırken
“Erhamü’r-râhimîn”12
demektedir.
Evet O, kullarına karşı Efendimiz’in ifadesiyle, bir annenin
evladına karşı olan şefkatinden daha şefkatli ve daha merhametlidir.
Öyle
ki biz O’na karşı azıcık samimî ve vefalı olduğumuzda, O bizi asla
bırakmayacaktır.
Duha sûresindeki:
“Rabbin seni terk etmedi ve sana
darılmadı.”13 âyeti bu hakikati ifade bakımından ne
mânidardır.
Şahsen ben bu
âyeti her okuduğumda, bu mânâyı duyar ve sanki Rabbim bana hitap ediyor gibi
bir hisse kapılırım.
Hâsılı;
Allah’ın bizlere karşı
gösterdiği vefanın gereği sadece kendi insanlarımızı değil, bütün insanlığı
kurtarma adına, en karanlık ülkelere gidip O’nu anlatmak icap eder.
Zira özellikle bu insanların Allah’ı, Hz.
Muhammed’i, Kur’ân’ı duyup bilmeye çok ihtiyaçları var.
Bana göre
insanlık adına yapılacak en önemli iş de, işte budur.
Bunun ötesindekiler
tâli meselelerdir.
İnşâallah, inanan gönüller, ışıktan kamalarla bütün karanlıkları
yırtar geçerler ve ruhlarının ilhamlarını bütün dünya insanlarının ruhlarına
boşaltırlar.
1 Nûr sûresi, 24/30.
2 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/173;
el-Hâkim, el-Müstedrek 4/349.
3 İsrâ sûresi, 17/32.
4 Müslim, nikâh 9;
Tirmizî, nikâh 9;
Ebû Dâvûd, nikâh 44.
5 En’âm sûresi, 6/152.
6 Buhârî, îmân 39, büyû’ 2;
Müslim, müsâkat 107.
7 Buhârî, ilim 45;
cihâd 15;
Müslim, imâret 149-151.
8 Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.616 (Tahliller).
9 Tirmizî, cihâd 4;
Ebû Dâvûd, cihâd 86.
10 İsrâ sûresi, 17/70.
11 Bkz.: Tirmizî, fiten 7;
İbn Hibbân, es-Sahîh 10/438.
12 A’râf sûresi, 7/151;
Yûsuf sûresi, 12/64, 92;
Enbiyâ sûresi, 21/83.
13 Duhâ sûresi, 93/3.
LÜTUF VE İHSANLA İMTİHAN
Soru: Mü’minin, Rabbinden
gelen lütuf ve ihsanlar karşısındaki tavrı nasıl olmalıdır?
Mü’min, kendisine
gelen bütün lütufları, Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetinin bir ifadesi olarak
görür.
Bizdeki faziletler, lütuflar, ihsanlar, hep O’nun bağının gülleri
ve çiçekleridir.
Biraz tefekkür ettiğimizde bunların kat’iyen bizden
kaynaklanmadığını hemen anlayıveririz.
Evet, bizim yapıyor göründüğümüz
her şeyi aslında O yapmaktadır.
Zaten bunun aksine inanmayı da şirk kabul ederiz.
Akidelerini;
“Sizi de ef ’âlinizi de yaratan Allah’tır.”1,
“Allah dilemezse siz
bir şey dileyemezsiniz.”2 âyet-i kerimeleriyle
“Allah neyi dilemişse o olur,
olmamasını dilediği şey de olmaz.”3 beyan-ı nebevisinin şekillendirdiği
insanlar, Allah’ın lütfettiği bunca nimetleri, öyle inanıyorum ki, kendilerinden
bilmez ve kendilerine mâl etmezler.
Allah’ın bu lütufları bizi, fahre,
gurura, kibre değil;
hamde, senaya ve Cenâb-ı Hakk’a itimada sevk etmelidir.
Kaldı ki, zannediyorum
vicdanlarımızda, Allah’ın bizleri hizmete muvaffak kıldığı gibi muhatapları da
muvaffak kılacağı görünmektedir.
Müsaade ederseniz burada size bir hissimi arz etmek istiyorum: Bir
vesileyle Avustralya’ya gittiğimde, aynı duygu ve düşüncenin bir araya
getirdiği orada yaşayan bir kısım hamiyetli insanımız bir yurt temeli atmayı
plânlamışlar, rical-i devleti çağırmışlar ve benim de konuşmamı istemişlerdi.
Her ne kadar kaçtı isem de daha sonra bir-iki kelime konuşmak zorunda
kalmıştım.
Kürsüden indiğimde beni, o anda orada bulunan mübarek bir
toplumdan bazı arkadaşlarla tanıştırdılar.
Birdenbire başım döndü ve içim
burkuldu ve,
“Ya Rabbi, keşke bu topluluk onlara gelmiş olsaydı ve ben onları
böyle mahzun görmeseydim.
Keşke bunlar, bu yurdun kendilerine ait
olmadığı hissini duymasalardı.
Keşke ben onların yerinde olsaydım, onlar
benim yerimde olsalardı.” hissine kapıldım ve iki büklüm oldum.
Ben şahsen
bütün mü’minlerin de, insan olmamıza ve bu sebeple bir kısım hırslarımız
bulunmasına rağmen böyle bir duygu ve düşünce içinde olmalarını arzu ederim.
Evet, değil başkalarını hor-hakir görmek, onları kendilerinden daha iyi görmeli
ve daha iyi bilmelidirler.
Kaldı ki zahiren hizmette muvaffak olmak, Allah
indinde faziletli olmanın tek alâmeti ve şiarı da değildir.
Bazen bir tek
adamın hidayetine vesile olmak, binlerce insanın hidayetine vesile olma,
binlerce müessese kurma kadar hayırlı ve bereketli olabilir.
Üstad’ın ifadesiyle,
“Bir zerre ihlâslı amel batmanlarla
halis olmayana müreccahtır.” 4 Bu itibarla başkaları zahiren muvaffak
olmamış gibi görünebilir;
ama işin bâtınında onların, fersah fersah daha iyi
durumda olmaları da mümkündür.
Bu itibarla biz, mutlaka herkesi kendimizden
daha iyi görmeli, daha iyi bilmeli ve herkesin hizmetini alkışlamalıyız.
Öte yandan mü’minin hizmet anlayışı, fahirlenmesine müsait değildir.
Devâsâ kamet de, bu büyük hakikatleri hiçbir zaman kendisinin temsil ettiğini
kabul etmemiş ve
“Hem deme ki, ‘Ben mazharım.
Güzele mazhar ise
güzelleşir.
’ Zira, temessül etmediğinden, mazhar değil, memerr olursun.”5
demiştir.
Aynen bunun gibi bizim üzerimizde görünen güzellikler de
tamamen o Güzeller Güzeli Yüce Yaratıcı’ya aittir.
Üstad, başka bir yerde de,
“Sen
müzekkâ olmadığından kendini ‘Allah bu dini bazen fasık ve fâcirlerle de
teyit eder.
’ hadisinde anlatılan o racül-ü fâcir bilmelisin.” 6
diyerek mevzuya ayrı bir buud kazandırmıştır.
Cenâb-ı Hakk’ın çok büyük hizmetler lütfettiği bu
büyük insanlar, hizmette kendilerini böyle bilirlerse, bize nasıl düşünmek icap
eder, onu sizin takdirlerinize havale ediyorum.
Bize fahr, gururlanma, kibir, ucbun altında kalıp ezilme değil;
tevâzu,
mahviyet, hacâlet ve
“Değildir bu bana layık, bu bende,
Bana bu lutf ile ihsan nedendir.” (M.
Lütfi)
demek yaraşır.
Evet bize göre şirkin en hafifi
“nahnu” (biz), hiç
şirke girmeme de
“hüve”dir (O).
Yatarken, kalkarken, otururken, düşünürken, gözlerini
açarkenkaparken
hâsılı hayatın her safhasında hep
“O” deyip durmalı ve her lahza
vahdet-i şuhûdcuların ifadesiyle
“Heme ezost = Her şey O’ndan.” duygu ve
düşüncesi içinde olmalıyız.
1 Sâffât sûresi, 37/96.
2 İnsan sûresi, 76/30;
Tekvîr sûresi, 81/29.
3 Ebû Dâvûd, edeb 100, 101;
en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 6/6.
4 Bediüzzaman, Lem’alar s.165 (On Yedinci Lem’a, On Üçüncü Nota).
5 Bediüzzaman, Sözler s.244 (On Sekizinci Söz, Birinci Makam, Birinci Nota).
6 Bediüzzaman, Sözler s.515 (Yirmi Altıncı Söz, Hatime).
TEBLİĞDE USÛL VE YÖNTEM
Soru: Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir sahabiye:
“Müslüman ol” dediğinde, o sahabinin:
“Kendimi isteksiz buluyorum.”
demesine mukabil;
“İsteksiz olsan da Müslüman ol.”1 buyurmasının,
Müslümanlara verdiği mesaj nedir?
Aslında başka pek çok insan bu şekilde
isteksiz Müslüman olmuş ama sonra da Efendimiz’in sohbetinin vermiş olduğu
insibağla derinleştikçe derinleşmişlerdir.
Zaten herkesin birdenbire
Hz.Ebû Bekir (radıyallâhu anh) gibi Müslüman olması ve o ölçüde
derinleşmesi de beklenemez.
Hatta Hz. Ömer, Hz.Osman, Hz.
Talha, Hz.Zübeyr gibi sahabilerin dahi belli bir müddet direnmesi söz
konusu olmuştur.
Ne var ki, onların bu durumu hiçbir zaman bir inat ve
temerrüt olarak da değerlendirilmemelidir.
Çünkü daha sonraki zuhur, ilk
programlanmanın neticesidir;
onlar kalben ve fikren programlandığı şeye
ulaşamadıklarından dolayı belli bir dönem başı açık, yalınayak hayalleri ile
dolaşmışlardır ama yürekleri hep Müslüman olarak çarpmıştır.
Ve bir gün
gelmiş, artık en küçük bir tereddüt dahi yaşamamışlardır.
Aynı şekilde Hz.Hamza da, –Efendimiz’le aralarında bir yaş var veya
yoktur– gelip Müslüman olduğu dönemde 45 yaşlarında bir insandır.
Bir
hadisin ifadesine göre 45 yaşı, hem Müslümanlık adına, hem de küfür ve dalâlet
adına ilk damganın vurulduğu dönemdir.
Yani belli bir yaştan sonra insan
mafsallarının kireçlenip, artık rahat hareket edememesi gibi, bu yaştan sonra da
bir insanın duyguda düşüncede ve ruhî yapısında değişmesi çok zordur.
Onun için Cenâb-ı Hak, Hamza’ya çok önemli bir kombinezon
hazırlamış ve onu kendisinde şok tesiri yapacak bir hâdisenin içine çekmiştir.
Hâdise hepimizce malum;
bir yerde ashab-ı kirama eziyet edilmiş, Efendimiz’in
başına taş, toprak saçılmış ve hakaretin en utandırıcılığı yapılmıştı.
İşte o esnada Hz.Hamza aslan avından dönmüş geliyor ve tam bir metafizik
gerilim içindeydi.
O, bu haliyle Mekke’ye girerken yeğenine yapılan
hakaretler kulağına fısıldanıvermişti.
Işığa ermeden de onun çok nezih
bir ruhu vardı ve tam bir peygamber amcasıydı.
Yeğenine yapılan onca hakaret, fevkalâde
rikkatine dokunmuş ve hemen oracıkta Efendimiz’e taraf olduğunu ilan
edivermişti.
2 Dolayısıyla o, normal bir yerde otururken,
“Gel amcacığım,
Müslüman ol.” sözü ile değil de, kendisinde şok tesiri yapacak böyle bir
hâdise ile karşı karşıya kalınca yıldırım süratiyle Müslüman oluvermişti.
Demek onun bu son adımını atabilmesi için, böyle bir hâdiseye ihtiyaç vardı.
Siyer
felsefesi
açısından bence bu mesele oldukça önemlidir.
Siyerciler, Seyyidina
Hz.Hamza’nın, Müslüman olduktan sonra yirmi dört
saat tereddüt geçirdiğini nakletmektedirler.
3 Her ne kadar bir şok
tesiri ile işin içine girmişse de, arkada bıraktığı kırk beş yıllık bir hayatı
vardır.
Zaten bir insanın birdenbire o koskoca hayatı, hem de
Müslümanların kâfirlere karşı koyamadıkları ve Mekke’yi bırakıp başka taraflara
hicret etmek zorunda kaldıkları bir dönemde bir kenara atması bir hayli zordur
ve Hz.Hamza bu zoru başarmıştır.
Diğer taraftan kendisi gibi
güçlü kuvvetli yüzlerce insan –ki bunlar arasında Hz.Halid, Hz.
Ömer gibi güçlü isimler de vardı– sağda-solda dolaşıyor ve Müslümanlığa iltifat
etmiyorlardı.
Yani ortada iman adına insanın ruhunu şahlandıracak
herhangi bir şey görülmüyordu.
Diğer taraftan o, Kur’ân’dan çok fazla
âyet dinlememiş ve amca-yeğen ilişkisinden dolayı da belli bir büyüklük
psikolojisi içindeydi.
Çoğu zaman, bu iki büyüklük çatışmasını içinde
duyuyor ve semavî büyüklüğe karşı,
“Senden mi nasihat alacağım” duygu ve
düşüncesine sevk eden amca büyüklüğü altında eziliyor, presleniyordu.
Böyle bir insanın muvakkaten bir tevakkuf geçirmesi gayet normaldir.
Hâsılı, o da küçük bir tevakkuf yaşadı, fakat Cenâb-ı Hakk’ın inayeti yetişti ve
“Sâbikûn u evvelûn” zirvesine yükseltti.
Zannediyorum o zaman bu tür
insan pek çoktu.
Onlardan bir kısmı kazandı, bir kısmı da kaybetti.
Meselâ;
A’şâ onlardan biriydi.
Yumuşak ve nezih ruhlu bu büyük şair, gelmiş
İslâm’ı kabul etmiş, fakat Efendimiz’in yanından ayrıldıktan sonra birisinin,
“Biliyor musun bu din içkiyi de yasak ediyor.” demesi üzerine, hemen bir
düşüneyim demiş ayrılmış, ancak tekrar geri dönmeye ömrü vefa etmemişti.
4
Oysa alışkanlığını Efendimiz’e bildirse idi belki,
“Hele sen bir Müslüman ol,
sonra içkiyi düşünürüz.” diyecekti.
Çünkü O biliyordu ki, ertesi günü sohbetle
doyacak, huzurun insibağı ile boyanacak, Allah’a kurbiyetle ayrı bir zevk-i
ruhanîye ulaşacak ve kısa zamanda alışkanlığını da terk edecekti..
ve kim bilir
daha niceleri aynı tâli’sizliğe dûçar oldu!..
Burada konuyla
alâkalı olması açısından birkaç misal daha vermek istiyorum: Ebû Süfyan ve
Safvan İbn Uyeyne de
“Lâ ilâhe illâllah” derken çok içlerine
sindirememişlerdi.
Bunların kalbleri önce ganimetle telif edilmiş,
Müslümanlığa kazanılmış;
sonra da Efendimiz’i tanıdıkça, çok hızlı bir
değişiklik yaşamışlardı.
Meselâ;
Hz.Halid büyük bir
komutandı.
Öyle ki, herkes savaşa katılacağı zaman onun bulunduğu cepheyi
tercih ederdi.
Elbette ki böyle bir insanın cephe değiştirmesi de kolay
olmayacaktı.
Ama yerini bulunca da bir hamlede aradaki mesafeyi
kapatıvermişti.
Ve yine siyercilerin
ifadesiyle bir ok gelip gözüne saplandığında, ona bakıp sonra da,
“Neye
yararsın ki, yetmiş sene kendi sahibini görmedin!” diyecek kadar yürekli
davranan Ebû Süfyan da zor yer değiştirmişti ama tam değiştirmişti.
5
Bir zaman kendisine ganimet mallarından yüz deve birden verilince,
“Vallahi bu
insanın hiç açlığa, susuzluğa maruz kalırım endişesi yok.
Demek bir insanın bu
kadar cömert, bu kadar civanmert olabilmesi için sırtını bir Ganiyy-i
ale’lıtlâk’a
dayaması lâzım.” demişti.
İşte bütün bu örnekler, zannediyorum
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) davranışlarındaki isabeti göstermesi
açısından yeterlidir.
6 Evet, başta sadece hisleriyle bağlanıp
Müslüman olanlar, daha sonra Efendimiz’i ve O’nun sadık arkadaşlarını tanıyınca
İslâm’a kuvvetli bağlarla bağlanıvermişlerdi.
Bu mânâda bir kaynaşma ve
gönüllerin fethedilmesine vesile olduğu için Kur’ân-ı Kerim, Hudeybiye
anlaşmasına
“Apaçık fetih”7 demiştir.
Çünkü bu dönemdeki sulh ve beraber
bulunma sayesinde gönüller İslâm’a birdenbire ısınıvermişti.
Evet
Müslümanların yumuşak halleri, gönüllere girmedeki samimiyetleri bütün insanları
onlara çekiyordu.
Osman İbn
Talha, Amr İbn Âs, Halid İbn Velid gibi isimler, bu dönemde kazanılmışlardı.
Zaten bir ön yargı ve şartlanmışlık söz konusu değilse, Efendimiz’i ve ashabını
gören kimsenin Müslüman olmaması düşünülemezdi.
Zannediyorum o
şartlanmışlıktan sıyrılarak bakan herkes, Abdullah İbn Selâm gibi –ki o bir
Yahudi’dir–
“Vallahi bu çehrede yalan yok.” 8 diyebiliyor ve hemen yer
değiştiriyordu.
Netice olarak insanlarla bir arada bulunup ortak
değerleri paylaşma, Allah’ın izniyle nice katı gönülleri yumuşatmış ve
fethetmiştir.
Bu yüzden
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanları ilk etapta o kudsî dairenin
içine çekmeye çalışmış ve isteksiz olsalar da onların Müslüman olmalarını
istemişti...
1 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/109, 181;
Ebû Ya’lâ, el-Müsned 6/471.
2 Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/128-129;
el-Hâkim, el-Müstedrek
3/213.
3 Bkz.: el-Hâkim, el-Müstedrek 3/213.
4 Bkz.: el-Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân 3/56.
5 Bkz.: İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe 6/158.
6 Müslim, zekât 137;
İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 2/152-153.
7 Fetih sûresi, 48/1.
8 Tirmizî, kıyâmet 42;
İbn Mâce, ikâmet 174;
Dârimî, salât 156.
TARİHTEN GÜNÜMÜZE HİCRET
Soru: Sahabenin yaptığı hicretle, dış ülkelere giden
insanımızın gitme keyfiyeti arasında nasıl bir bağ vardır?
Bir de oralara
değişik maksatlarla gittikten sonra iman ve Kur’ân hizmetine uyanan insanların
bu meselede hisseleri nedir?
Lügat mânâsı itibarıyla hicret, değişik
vesilelerle, insanların yurtlarını terk ederek başka bir yere göç etmelerine
denir.
İslâmî terminolojide ise, 622 senesinde Allah Resûlü’nün ashabıyla
beraber, İslâm dinini daha rahat bir ortamda yaşamak ve anlatmak maksadıyla
Mekke’den Medine’ye gerçekleştirdikleri göçün adıdır.
Vâkıa, bundan önce
Habeşistan’a iki hicret gerçekleştirilmişti ama, bunları sahabe, Peygamber’siz
gerçekleştirmişti;
dolayısıyla da hicretle beraber gelen meyveler tam
devşirilememişti.
O açıdan
da, hicret denince akla ilk gelen,
“Mutlak zikir kemâline masruftur.”
kaidesince,
Medine’ye göçle gerçekleştirilen hicrettir.
Efendimiz döneminde
gerçekleştirilen bu hicrete verilen önem, daha sonraki dönemlerde o ölçüde
olmamıştır.
Allah Resûlü, Mekke’de iman eden herkese,
“Hicret etmeye de biat edeceksin.” diyor ve el sıkarken âdeta terazinin bir
kefesine imanı, bir kefesine de hicreti koyuyordu.
Evet, Mekke’de
davetin artık yapılamaz hâle gelmesi, dışa açılmayı ve Müslümanların kendi
ayakları üzerinde durabileceği bir yere gitmelerini de zaruri kılıyordu.
Aynı zamanda bu hicret sayesinde Medine’de kurulacak site devletiyle İslâm,
kâmil mânâda ve kendi orijini ile temsile kavuşacaktı.
İşte bu hicret, bu
yeni İslâmî tekevvünün desteklenmesi adına ayrı bir önem arz ediyordu.
Efendimiz’in, لَا ھِجْرَةَ بَعْدَ الْفَتْحِ وَلٰكِنْ جِھَادٌ وَنِیَّةٌ
“Mekke fethinden
sonra hicret yoktur, ancak cihad ve niyet söz konusudur.”1 beyanları da, bu
hicretin hususî olduğunu açıkça ifade ediyordu.
Dolayısıyla gerçek hicret belli
bir zaman diliminde Mekke’den Medine’ye yapılan hicrettir;
bundan sonra
gerçekleştirilen hicretler ise ancak, çok sağlam bir niyetle kıymet ifade
edecektir.
İlk hicret için bu ölçüde bir kararlılık şart değildi.
Çünkü herkesin din için hicret ettiği belliydi.
Fakat daha sonraki hicretler, o ilk hicret gibi belli
bir
zaman dilimi içinde o ölçüde muazzam bir iş olmadığından, bazı ibadetlerde
olduğu gibi onlarda da niyeti tayin ve tebyin etmek gerekecek.
Meselâ
Ramazan-ı şerifte hangi oruca niyet edilirse edilsin Ramazan-ı şerife niyet
edilmiş olur;
çünkü o bir aylık zaman zarfı, bu işe tayin ve tahsis
edilmiştir.
Ama senenin herhangi bir gününde oruç tutarken, bu nafile
olabileceği gibi kaza veya başka bir oruç da olabilir.
Öyleyse onu
geceden tayin etmek lâzımdır.
Bu itibarla ilk hicret edenler, hicret
etmiş olurlar, ama onların içinde sadece niyetini hâlis tutmayanlar –var mıydı
bilmem– onun sevabını tam alamamışlardır.
Bundan sonra ise bir ülkeden başka bir ülkeye
ister muvakkat, isterse müebbet olsun göç ederken, niyet ciddî önem arz
etmektedir.
Meselâ Türkiye’den çıkıp değişik memleketlere giden insanlar,
niyetlerini çok geniş dairede Allah rızası için tutabilirler.
Meselâ
onlar, şu mülâhazalar içinde olabilirler: Bir;
bizim ülkemiz, fakirler,
mağdurlar, mazlumlar ülkesidir ve bizim en büyük kaybımız da, dünyayı iyi
anlayamamamızda ve muasırlarımız zenginleşirken bizim fakir kalışımızdadır.
Üstad da diyor ki:
“Bizim üç
düşmanımız var birincisi fakirlik, ikincisi tefrika, üçüncüsü de cehalet.”2 Ne
olursa olsun bu ülke iyi idare edilemediğinden, oldukça fakir kalmıştır.
İkincisi de Türkiye uzun yıllar boyunca cehalet içerisinde kalmıştır.
Öyleyse biz de tıpkı Japonlar gibi dünyanın değişik yerlerine
“şedd-i rihâl”
ederek o ülkelerde olan ilim ve teknoloji adına ne varsa onu kendi ülkemize
taşımalı ve ülkemizi bir an evvel mamûr etmeliyiz.
Bunu yaparken de
sadece Allah’ın rızasını kazanmayı düşünmeliyiz.
Çünkü Allah (celle
celâluhu), mü’minlerin, başka milletlerin sultası altında yaşamalarına razı
değildir.
Evet başkalarının
hâkimiyetleri altında yaşayanların, her an Allah’ın gazabına uğrama ihtimalleri
söz konusudur.
Böyle olunca, mü’min her zaman ciddî bir gayret-i diniye ile;
işte ben
yurdumu, yuvamı anne-babamı terk ediyor ve başka bir ülkeye gidiyorum.
Transfer edilecek şeyi transfer edip onu ülkeme getirmeli ve bir an evvel şu
mazlumlar, mağdurlar, mağmumlar ülkesini gadirden, kederden, zulümden,
ezilmişlikten kurtarmalıyım –tabiî Allah’ın izni, inayeti ile ve O’nun rızası
için– düşüncesiyle hareket etmelidir.
İşte bu mülâhaza ile hareket eden
insanlar, daha ilk hareketleri olan pasaport muameleleriyle sevap turnikesine
girmiş olurlar.
Çünkü böylesine önemli bir meseleye karar verip;
o iş
için programlanıp, sonra o işin mukaddimatı diyebileceğimiz pasaport, vize,
referans vb.gibi işlemler için bir sürü
meşakkati göğüslemek, şüphesiz o şahsa dünya kadar sevap kazandıracaktır.
Bunu nereden çıkarıyoruz?
“Sevap yolunda, mutlak sevabı elde etmek için
yapılan her şey sevaptır.” sözü dini bir prensiptir.
Evet hâlis bir niyetle insan kendisini bu işe programlar ve nezrederse,
başlangıcından sevap yoluna girmiş olur ve gittiği yerde de bu hâlis niyetini
devam ettirirse –inşâallah– hicret sevabına erer.
Meselâ birisi
bir üniversitede endüstri üzerine bir araştırma, biri doktora üstü bir çalışma,
öbürü başka bir çalışma için lisan öğrenirler.
Onların bütün
bu gayretleri, netice itibarıyla çok büyük hayırları elde etmeye vesile
olacağından dolayı, o vesile oldukları şey ne ise, onun kadar sevap kazanırlar.
Bu zâviyeden
“İngilizce öğrenme sevap mıdır?” dense, cevabım:
“Evet, niyetin
hulûsuna göre İngilizce öğrenmek de sevaptır.” olacaktır.
Eğer İngilizce bizim
şu anda diğer batı ülkeleri ile aramızdaki mesafeyi kapamak için bir merdiven
ise ve aynı zamanda İslâm’ı tebliğde güçlü devlet olmanın bir avantajı söz
konusu ise, lisan öğrenmek de sevaptır.
Buraya kadar
anlattıklarımız, niyetini baştan hicret mülâhazasıyla yapanları
ilgilendiriyordu.
Bunun yanında, bazıları da oralara halis bir niyetle
gidememiş olabilirler.
Giderken, Allah için değil de şöhret, para vb.
elde etme gayesiyle gidebilirler.
Onlar da niyet ettikleri şeyi elde
ederler.
O’nun için gitmek isteyenler namaza niyet ediyor gibi çok sağlam
bir niyet etmelidirler.
Daha önce gidenlere gelince, bu türlü ibadetlerde
başlangıç itibarıyla niyet şart olmadığından tashih-i niyet edip niyetlerini
yenileyebilirler.
Yani, ben
buralara
başka maslahatlar için gelmiştim, hatta burada iyi bir iş bulursam çalışayım
diye düşünmüştüm..
buraya gelince gördüm, düşündüm, kendi
kendime karar verdim ve dedim ki: Benim altın soyum, başkalarının kapısına ancak
ve ancak kendini ifade etmek için gitmişti.
Ben de her ne kadar başka niyetlerle gelmiş
olsam da, tashih-i niyet ediyor ve birikimimle ülkeme döneceğim âna kadar
burada bulunduğum sürece insanlığa yararlı olmayı düşünüyorum.
İşte bizler de belki, ancak bu mülâhazalarla sahabenin yanında yerimizi
alabiliriz.
1 Buhârî, cihâd 1;
Müslim, imâret 86.
2 Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.61 (İlk Hayatı).
HİZMETTE ÜSLUP
Soru: Rıza ufkunun yakalanabilmesi için inayet-i ilâhiyenin vesileleri
nelerdir?
1.Allah’a teveccüh Allah rızasını kazanmaya doğru yol alan
aşk-şevk kahramanlarının Cenâb-ı Hakk’a teveccühleri çok önemlidir.
Zira,
fertlerin şahsî hayatları adına inkişafları, Allah’a teveccühle gerçekleştiği
gibi, hizmetleri adına inkişaf ve inbisatları da tıpkı güne bakan çiçekler gibi,
ancak yüzlerinin O’na teveccüh etmesiyle mümkün olacaktır.
Şayet
insanlar, Cenâb-ı Hakk’a olan teveccühlerini kesecek olurlarsa, kendi düşünce
dünyalarında gurûba kapandıklarından, batmaktan münezzeh olan ve bütün
mevcudâtın kendisine teveccüh ettiği o Zât hakkında düşünce kaymalarına
gireceklerdir.
Onun için inayet-i ilâhî adına tevhid, rıza, ihlâs ve
araştırma buudlu Allah’a teveccüh çok önemlidir ve canlı kalabilmemizin de
vazgeçilmez yollarından biridir.
Yüce bir
gayeye gönül vermiş kutlular, bu önemli prensibe riayet ettikleri takdirde,
yapmış oldukları herhangi bir hizmette, maddî açıdan başarılı olamasalar bile
şahsî hayatlarında kazançlı çıkacakları muhakkaktır.
2.Sebeplere riayet Allah’ın (celle celâluhu) inayeti için gerekli olan
bir diğer husus da sebeplere riayettir.
Cenâb-ı Hak, bizi sebepler dairesi içinde yaratmıştır.
Kudret dairesinin tam inkişafı ise ahirettedir;
öyle ki orada her şey,
harikulâde nev’inden cereyan etmekte ve sürekli fevkalâdelikler
yaşanmaktadır.
Bu dünya, bir hikmet âlemi olduğu için, burada her şey
esbap paketlidir.
Sebepler
dairesinde bulunulduğu halde onları görmezlikten gelmek ise cebrîliktir.
Öyle ise, bu dünyada sebeplere riayette o kadar hassas davranılmalı ve
kusursuz hareket edilmelidir ki, dışarıdan bakanlar,
“Bunların hepsi birer
sebepperest.” demeli;
Müsebbibü’l-Esbâb olan Allah’a, sebepleri hiçe
sayarcasına öylesine bir teveccüh ve tevekkülde bulunulmalıdır ki, bu defa da
“Bunların hepsi cebrî gibi hiçbir sebebi kabul etmiyor ve her şeyi Allah’a
veriyorlar.” demelidirler.
Böyle bir tavır, Müsebbibü’l-Esbâb’la, O’nun
vaz’ettiği sebepler arasındaki muvazeneyi kavrama açısından çok mühimdir.
Nitekim bu tavrı, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatında da
müşâhede ederiz.
Meselâ, Nebiler Serveri, bir taraftan, bütün savaşlarında
birbirinden farklı fevkalâde tabyalar kurması ve üst üste iki zırh giymesi..
1
vb. misallerde görüldüğü üzere sebeplere âzamî derecede riayet göstermiş;
diğer taraftan da sanki hiçbir şey yapmamış gibi ellerini açmış ve
“Bu orduyu
bozguna uğratma!” diyerek Rabbine dua dua yalvarmıştır.
Böylece
Müsebbibü’l-Esbâbla sebepler, esbâba riayet inceliğiyle Müsebbibü’l-
Esbâb’a itikadın iltisak noktası haline gelmiştir;
gelmiş ve gerçek bir Tevhid
anlayışının ifadesi olarak denge tam korunabilmiştir.
3.Devam ve temâdî Cenâb-ı Hakk’ın inayeti için riayet edilmesi gereken
önemli dinamiklerden biri de, ulaşılmak istenen hedef (Allah rızası)
istikametinde sarf edilen ceht ve gayretlerin devam ve temâdîsidir.
Zira çok çalımlı başladığı halde
temsilcilerinin üç adım sonra ya yorulmalarından, ya bıkmalarından veya ülfete
takılıp çalışmayı bırakmalarından dolayı tam semere hasıl olacakken son bulan
nice dava ve hizmetler vardır ki, sahiplerinin başına yıkılarak birer tarihî
malzeme olmuşlardır.
4.Vifâk ve ittifak Zikredilen bu
hususlar yanında inayet-i ilâhînin çok önemli bir vesilesi de vifâk ve
ittifaktır.
Çünkü teker teker her ferdin gücü veya beş-on insanın bir
araya gelmesiyle meydana gelen topluluğun iktidarı müsellem olsa da Allah’ın bir
cemaate, teker teker her ferde düşen hisselerin toplamından çok daha fazlasını
lütfettiği de bir gerçektir.
Eğer Cenâb-ı Hak, cihanın fethini ve rûh-ı
revân-ı Muhammedî’nin dünyanın dört bir yanında şehbâl açmasını, mü’minlerin
vifâk ve ittifak halinde mücadele etmesine bağlamışsa, bu husus ihmal
edildiğinde, her bir fert tek başına Hasan Şâzelî, Ahmet Bedevî, Şâh-ı Geylânî
gibi dev bir şahsiyet bile olsa, yine de başarılı olamayacaktır.
Çünkü
Allah (celle celâluhu) böyle bir başarıyı Müslümanların birlik ve beraberliğine
bağlamıştır.
Evet, Allah’ın cemaate olan engin lütfu, ferdî kutbiyeti de,
gavsiyeti de aşacak bir keyfiyettedir.
Nitekim يَدُ اللٰهِّ فَوْقَ أَيْدِيھِمْ
“Allah’ın eli
onların ellerinin üzerindedir.”2 âyet-i kerimesi ve
“Allah’ın inayet ve
kudreti cemaatle beraberdir.” 3 hadis-i şerifi de bu hakikate parmak
basmaktadır.
O açıdan yukarıda da zikredildiği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın inayetine
sunulan en güçlü dilekçelerden biri de vifâk ve ittifaktır.
Hâsılı, Allah’ın inayetine mazhar olmak isteyenler, zikredilen bu hususlara
riayet etmeli ve yapacakları hizmetleri bu doğrultuda yürütmelidirler.
1 Ebû Dâvûd, cihâd 75;
İbn Mâce, cihâd 18.
2 Fetih sûresi, 48/10.
3 Tirmizî, fiten 7;
İbn Hibbân, es-Sahîh 10/438.
İkinci Bölüm
DÜŞÜNCE BOYUTU SEVİYELİ TEMSİL
Soru: Müslümanlar, dinleri hak olmasına rağmen niçin
başka devletlerden geri kalmıştır?
Evet Müslümanlar bugün pek çok sahada,
bilhassa batılı ülkelerin hemen hepsinden geri kalmış durumdadırlar.
Bu
bir vâkıa olarak doğrudur.
Bunun pek çok sebebi vardır;
ama zannediyorum
en başta Kur’ân’ı doğru anlayıp seviyeli temsil edememeleri gelmektedir.
Daha başka sebepler üzerinde de durulabilir ama bana göre tedennî sâiklerinin
başında bu gelmektedir.
Allah’ın (celle celâluhu) yüce kelamını ruhumuza
mâl etmede, yaşamada, hayatımıza hayat kılmada gösterdiğimiz gevşeklik bugünkü
durumumuzu netice vermiştir.
Bir zamanlar, Kur’ân’ı olduğu gibi anlayıp
tam temsil eden insanlar, dünya çapında başarılar elde edip, hemen her alanda
zirveleri tutmuşlardı.
Başta 4 büyük raşit –doğruyu bulmuş, doğruyla
kaynaşmış ve bütünleşmiş, Allah Resûlü’nün hilafet yanının temsilcileri–
halifeler, bunların başında gelir.
Daha Hz.Osman (radıyallâhu
anh) döneminde Hazar Denizi aşılmış, Amuderya’ya varılmış ve Aral gölü çevresi
huzurun soluklandığı, ilmin yaygınlaştığı bir ideal bölge haline gelmişti.
Bütün bu baş döndürücü gelişme ve ilerlemeler, 10-15 sene gibi kısa bir zaman
içinde gerçekleşmiş oluyordu.
Çünkü bu dönemde temsil vazifesi bihakkın
yerine getiriliyordu.
Daha sonraları Emevî-Abbasi, Selçuklu-
Osmanlı gibi devletler bu süreci belli ölçüde devam ettirdiler.
Hâsılı,
mesele gelip İslâm adına bilinmesi gerekli olan şeylerin bilinmesine, idrak
edilmesi ve hayata geçirilmesi zarûrî olan hususların kavranıp yaşanmasına
bağlanmaktadır.
Zannediyorum Müslümanlar, bunları yapamamanın cezasını
çekiyorlar bugün.
Tarihin şehadetiyle sabittir ki;
bugüne kadar zamanın
aşındırıcı dişleri arasında çiğnenmemiş ne bir millet, ne bir toplum, ne bir
devlet ve ne de bir medeniyet vardır.
Şimdiye kadar ne büyük devletler,
ne muhteşem imparatorluklar ve ne medeniyetler o gaddar u devvarın dişleri
arasında öğütülüp gitmişlerdir de bunu kimse durduramamıştır.
Evet,
herkes, her toplum, her millet bir gün mutlaka mîâdını dolduracak ve yok
olacaktır.
İkbâlleri idbarlar takip edecek ve bir bir gelenler bir bir
gidecektir.
Ancak birinin tâli’ yıldızı sönerken, bir başkasınınki
parlayacak ve bu şekilde ölüm ve doğumlar birbirini takip edip duracaktır.
Bu Allah’ın bir kanunudur.
İnsanlar ve medeniyetler doğarlar, büyürler ve ölürler.
Biz de bir mânâda, eski
şartlar çerçevesinde mîâdımızı doldurmuş sayılırız.
Öte yandan;
8-10 asırdan beri, milletimiz bir kısım kâfir ve zalimler tarafından
sürekli baskı altında tutulmakta ve gelişip inkişaf etmesine fırsat
verilmemektedir.
Evet, şu 8-10 asırlık tarihimiz itibarıyla bizler,
İslâm’ı temsile çalışırken, korkunç bir taassup ve yobazlıkla gelip gelip bize
toslayan bir düşman cephe vardı ki, hiçbir zaman ellerini yakamızdan
çekmediler.
Tek başına bir milletin bütün bunlara mukavemet etmesi ise
çok zordu.
Bakın, Haçlı seferleri başladığı günden itibaren, hiç durmadan
gelip gelip üzerimize çullandılar.
Biz 3-4 asır sürekli bunları
göğüsledik.
Sonra Devlet-i Âliye ile
uğraşmaya başladılar;
hatta onun içine sızıp bu koca milleti paramparça ederek
birbirine düşürdüler..
yer yer içimize ırkçılık mülâhazaları
atarak, Türk’ü Kürd’e, Kürd’ü Boşnak’a, Boşnak’ı Arnavut’a vurdurdu ve herkesi
birbirinin kurdu haline getirdiler.
Çekip giderken de geride bir sürü virüs bıraktılar.
Bütün bu olumsuzlukları da geri kalışımızın sebepleri arasında zikredebiliriz.
Entelijansiyamızın gafleti de, geri kalışımızın önemli sebeplerinden biridir.
Buna
“münevver körlüğü” de denebilir.
Evet bir dönemde, biz de ilim,
teknik ve teknoloji açısından aydınlanma mülâhazasıyla dışarıya bir hayli insan
göndermişiz.
Ancak gidenlerin çoğu gittikleri yerlerde mahiyet değiştirmiş,
fıtrat ve karakter dejenerasyonuna uğramış, hatta bunlar arasında milletini,
tebaasını değiştirenler bile olmuş..
ve sonra bu çarpık beyin gücü hiç de arzu
edilmeyen bir seviyeye ulaşmış ve koskoca bir millet üç-beş maceraperestin
gadrine uğramıştır.
Bu konuda Bediüzzaman’ın
yaklaşımları da çok dikkat çekicidir.
Onun bu
konudaki düşüncelerini özetlemede yarar var: O, bizim geri kalışımız ve
başkalarının ileriye gitmesini, bize ait bir kısım kusur ve seyyielere bağlar.
Bunu biraz daha açalım;
her mü’minin her sıfatının mü’min olması şart değildir.
Bazı mü’minlerde kâfir sıfatları bulunabilir.
Her kâfirin de her sıfatı
kâfir olmayabilir.
Bazı kâfirlerde mü’min sıfatlarının bulunması
mümkündür.
Meselâ tembellik bir kâfir sıfatıdır.
Kahvehaneleri
doldurup sabahtan akşama kadar oturmak da öyle.
Sistem ve yöntem bilmemenin de mü’mine yaraşır yanı yoktur.
Bir mü’min namaz kılıyor, oruç tutuyor olabilir;
ama eğer o, kahvehanelerde
zaman öldürüyor, sistemden, yöntemden de haberi yoksa, mü’min evsafı adına onu
olumlu kabul etmemiz mümkün değildir.
Allah’ın ilk emri
“Oku”1 iken,
okumadan nefret etmek bir kâfir sıfatı olsa gerek...
Şimdi gelin bir kâfir düşünün ki, hayatını disipline etmiş, program altına almış
ve öyle metodlu çalışıyor ki, bir dakikasını bile zayi etmiyor.
İşte bu
kâfir, bir mü’min sıfatını hâiz sayılır.
O, bir durakta otobüs beklerken
kitap okuyorsa mü’mince bir iş yapıyor demektir.
Eğer Allah (celle
celâluhu), insanların ihraz ettikleri vasıflara göre hüküm veriyorsa –ki
veriyor– kâfirde bir mü’min sıfatı olduğu takdirde onu galip kılması âdet-i
sübhâniyesinin gereğidir.
Tabiî, kâfir evsafıyla ittisaf etmiş bir mü’min için de bunların aksi
söz konusudur.
İkinci olarak, Bediüzzaman yaklaşık şu mütalaayı serdeder:
İnsanları hak bir hedefe götüren vesileler de hak olmalıdır.
Aksi halde
maksadın aksiyle tokat yenilir.
Aksine eğer hakka ulaşma adına bâtıl
vesileler değerlendiriliyorsa, meselâ, insanlara İslâm adına bir şeyler
anlatalım denirken, kitle ruh hâletinden istifade etme gibi bâtıl bir yola
tevessül ediliyor, propaganda gücüne dayanılıyor ve insanlar aldatılıyorsa,
böyle bir yolda başarıların devamı imkânsızdır.
Bu yüzden, Allah’a giderken, attığımız her adımın, O’nun rızası
dairesinde olup olmadığına fevkalâde dikkat etme mecburiyetindeyiz.
2
Biraz daha açabiliriz: Birkaç asırdan beri Müslümanlar, hakka, hakikata
giderken, hep bâtıl yolları, bâtıl sistemleri denemişlerdir.
Allah da
maksatlarının aksiyle onları sürekli tokatlamıştır.
Diğer yandan
Müslümanlar arasında uzlaşmacı olacağımıza hep uzaklaştırmadan yana
olmuşuzdur.
Hâlbuki tevfîk-i ilâhînin en büyük teminatı ve bizim Allah
katında kabul gören en büyük fiilî duamız, ittifakımızdır.
Hakk’ın hatırı
âlîdir.
Meşrep ve mizaç farklılıkları fıtratın muktezasıdır.
Öyleyse hemen şunun bunun aleyhinde olmamak ve onunla
uğraşmak yerine yapılan her hizmeti alkışlamak mü’min olmanın gereğidir.
Bu konuda üçüncü husus da Allah’ın kanunlarına riayet meselesidir.
Allah’ın (celle celâluhu) iki çeşit kanunu vardır.
Bunlardan biri,
kâinatta cereyan eden ve fizik, kimya, astronomi, astrofizik, biyoloji ve tıp
gibi değişik ilimlerin esaslarını teşkil eden kanunlardır.
Buna
“kâinat
kitabı” da diyebiliriz.
Bu
kitap
bir bakıma sessizdir, fakat dilinde binbir nağmenin tesiri gizlidir.
İkincisi;
nebiler vasıtasıyla Allah’ın bize gönderdiği kanunlardır ki, bizde
Kur’ân, diğer peygamberlerin elinde de Tevrat, Zebur, İncil gibi kitaplardan
ibarettir.
İşte bu iki kitabın da bilinmesi ve hükümlerine riayet edilmesi
şarttır.
Ekseriyet itibarıyla, kâinat kitabını okuyup
değerlendirmenin mükâfatı dünyada verilegelmiştir.
Kur’ân’a uymanın
mükâfatı da ahirette.
Binaenaleyh mü’minler, Kur’ân’ın sadece ibadet ü
taata müteallik meselelerine uyuyorlarsa, mükâfatsız kalmayacaklar ama bu,
ahirette olacaktır.
Başkaları kâinat kitabını okuyor ve onun kanunlarına
riayet ediyorsa onun mükâfatı da dünyada verilecektir.
Hem dünya hem ukbâ
muvaffakiyetlerine gelince;
bu da her iki kitabı aynı seviyede okuyup anlamaya
bağlıdır.
Aslında bu iki kitap, bir hakikatın iki yüzünden ibarettir.
Her ikisinde de aynı el ve aynı kudret vardır.
Kâinatı, çeşitli
zenginlikler ve derin muhtevasıyla bir kitap, bir meşher haline getirip önümüze
seren Cenâb-ı Hak –tabir-i câizse– aynı zamanda onu bir de Kur’ânıyla
seslendirmektedir.
Hatta O, kâinat kitabının bir parçası olan bizleri de
yine Kur’ân’la bize anlatıyor.
Câzibe-dâfia, infilak, nümüvv kanunları çerçevesinde,
bütün varlıkla alâkalı bize neler ve neler anlatıyor.
! İşte bu iki kitaptan
herhangi birindeki bir eksiklik, bize telafisi imkansız nelere ve nelere mâl
olagelmiştir...
Şimdi yeniden konuya dönelim: Bugün bazı Müslümanlar, belki Kur’ân’ın ibadet ü
taate müteallik meselelerini biliyorlar ama;
şeriat-ı fıtriye veya âyât-ı
tekviniyeyi, yani kâinattaki câri kanunları bilemiyorlar;
bilip uygulamaya
koyamıyorlar.
Onun için de sürekli mağlubiyet ve hezimet tokatları yiyip
duruyorlar.
Kâfirlere gelince, onlar Kur’ân’ın dünyaya ait meselelerini,
hayata geçirebildiklerinden her zaman mükâfatlarını alabiliyorlar.
Öyleyse bizler her
iki kitabı da aynı seviyede, mütalaa edip hayatımıza hayat kılmakla, hem dünya
hem de ukba saadetine namzet olduğumuzu düşünce ve tavırlarımızla isbat etme
mecburiyetindeyiz.
Son bir husus da, 19.asırda üst üste yaşadığımız
hezimetlerdir.
Evet bu
yıllarda biz sürekli, içte ve dışta sırtımızdan hançerlendik ve iki büklüm
olduk.
Aslında bu bir bakıma Müslümanların uyanmasına vesile olmadı da değil.
Müslümanlar inançlarını bütün dünya karşısında en üst seviyede temsil edecek ve
dinlerini bütün dünyaya bir kere daha duyuracak kıvama gelmişti.
Hâlbuki
18.asra girerken, batıdaki baş döndürücü değişmeler karşısında,
insanımız şaşırıp kalmıştı.
İhtişam dönemini çoktan unutmuş, millî
hisleri sarsılmış ve mâzisiyle bütün bütün kopuk hale gelmişti.
Dolayısıyla o günün insanı kendi çağı ile kat’iyen hesaplaşamazdı.
Bize
gelince, zannediyorum aynı şeyler bizler için de geçerli.
Bakın 21.
asrın eşiğinde bulunuyoruz ama teorik seviyede dahi olsa hâlâ kendimize ait,
herhangi bir konuyla alâkalı hiçbir sistem geliştiremedik.
Sağlam bir
iktisadî sistem kuramadık.
Pozitif ilimleri bütün bütün ihmal ettik.
Bari şimdilerdeki şu kıpırdanışı değerlendirebilseydik.
Gece-gündüz çalışarak, okuyarak, düşünerek ve çağı kavramaya çalışarak...
Bunu başarabilirsek bir taraftan Rabbimize karşı iştiyakımız, sevgimiz ve
inancımızla kanatlanacak, diğer taraftan Allah’ın kâinat kitabı içinde
araştırmalar yapıp, elde ettiğimiz neticeleri hayata geçirebileceğiz.
Bunları gerçekleştirdiğimiz takdirde 21.asrı yaşadığımızdan söz edilebilir;
yoksa kendi
kendimizi aldatmış oluruz.
1 Alak sûresi, 96/1.
2 Bediüzzaman, Sözler s.792 (Lemeât).
İRŞATTA BİR ÖLÇÜ
Soru:
Efendimiz’in tebliğ ve irşat vazifesini yerine getirirken bütün sınıflara
yaklaşma tarzı nasıl olmuştur. Misallerle izah eder misiniz?
Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) irşat yolu, cemiyetin her kesimine açık bir şehrâh
ve her seviyedeki insana bir mektep gibidir.
Bu mektebin talebeleri
arasında yaş ve sınıf bahis mevzuu değildir.
Meselâ bu mektebe ilk
intisap eden talebelerden Hz.Ebû Bekir (radıyallâhu anh) 37, Hz.
Ali (radıyallâhu anh) ise 7-8 yaşlarındadır.
Yine bu mektebin müdâvimlerinden Hz.
Zeyd b.Hârise (radıyallâhu anh) –bu zat Efendimiz tarafından hürriyetine
kavuşturulmuş bir köledir– ilklerdendir.
Allah Resûlü, Hz.Zeyd’in
kendisini herkese ve her şeye tercih etmesine karşılık onu
“evladım” deme gibi
bir şerefle şereflendirmiştir.
Bunun üzerine de herkes ona
“Zeyd İbn
Muhammed” demeye başlamıştır.
Ahzâb sûresindeki, evlatlıkların öz oğul
gibi olmadığını ifade eden âyet1 nâzil olacağı âna kadar da Hz.Zeyd bu şerefli unvanı
korumuştur.
2 Daha sonraları bu şanlı Sahabi, Efendimiz tarafından
“Mute”ye giden orduya kumandan olarak tayin edilmiş ve burada şehadet
mertebesine yükselmiştir.
Yine ilklerden biri de kadınlık âleminin
sultanı Hz.Haticetü’l-
Kübrâ Vâlidemizdir ki, bu mektebin en büyük talebelerinden biri sayılır.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sema buudlu bu mektebin kapılarını,
fark gözetmeksizin toplumun her kesimine ardına kadar açmıştır.
Bu mektebe
Bilâl-i Habeşî, Selmân-ı Fârisî ve o gün bir demirci çırağı olan –o çırağa
ruhumuz feda olsun– Habbab (radıyallahu anhüm) devam etmektedir.
Efendimiz, Bilâlleri, Selmânları ve Habbabları hemen her zaman toplumun en
saygıdeğer insanlarıyla eşdeğerde tutmuş ve onları yanından hiç ayırmamıştır.
Hatta bir kısım zengin ve soylu müşrikler, ihtimal Müslüman olma yoluna girince,
“Sen bunları yanından ayır.
Biz geldiğimiz zaman Seninle husûsî
görüşelim.” şeklindeki tekliflerine Nebiler Serveri hiç mi hiç itibar
etmemiştir.
Her ne kadar bazı yazar ve vak’anüvisler,
“Hz.Peygamber bu mevzuda
müşriklere biraz temâyül eder gibi göründü.” türünden bazı
yakıştırmaları olsa da bunun doğru olması mümkün değildir.
Zira Efendimiz
لِیَغْفِرَ لَكَ اللٰهُّ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ hakikati3
ile serfirâzdır.
Yani Allah, O’nun geçmişini bağışladığı gibi geleceğe
ait yapacağı şeylere karşı da günah yollarını kapamıştır.
Allah Resûlü,
Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi küfürde topluma öncülük yapan kimselerin
inanmalarını ve Müslümanlığa omuz vermelerini çok arzu etmiştir ama, bunlar,
bütün istidatlarını körelttiklerinden inanamamışlardır.
Zâhirî esbap
açısından Ebû Cehil veya Ebû Leheb’in inanması halinde bütün bir Mekke, Urve İbn
Mesud’un iman etmesi halinde de bütün bir Taif halkının Müslüman olması
muhtemeldi.
O, bu mülâhaza ile onların iman etmeleri için farklı şeyler
düşünebilirdi.
Ama –kanaat-i âcizanemce– Allahu Teâlâ, O’na asla böyle
bir şeyi düşünme fırsatını vermemişti.
وَلَا تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ
رَبَّھُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْھَهُ
“Sabah akşam seninle
beraber Allah’ın hoşnutluğundan başka bir şeyi düşünmeden O’na ibadet edenleri
sakın yanından kovma!”4 âyeti böyle bir fırsatın verilmeyişinin en güçlü
referansıdır.
Bu durum, bütün peygamberler için bahis mevzuu olsa
gerek.
Meselâ inkârcıların, وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلَّا الَّذِينَ
ھُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ
“Hem sonra senin peşinden gidenler
toplumumuzun en düşük kimseleri, bu da gözler önünde!”5 demelerine karşı Hz.
Nuh tutum ve davranışlarıyla alâkalı kararlılığını: وَمَۤ ا أَنَا بِطَارِدِ
الَّذِينَ اٰمَنُۤوا إِنَّھُمْ مُلَاقُو رَبِّھِمْ وَلٰكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا
تَجْھَلُونَ
“Ben, o iman edenleri kovacak da değilim.
Elbette
onlar Rabbilerine kavuşacaklar ama ben sizin cehalet içinde yuvarlanan bir
toplum olduğunuzu görüyorum.”6 sözleriyle göstermiştir.
Mekke’de fakir bir çoban olan Abdullah İbn Mesud (radıyallâhu anh), İslâm’la
şereflendiği andan itibaren hayatının sonuna kadar Efendimiz’in yanından hiç
ayrılmamıştır.
O kadar ki bazı kimseler onu, Allah Resûlü’nün
(sallallâhu aleyhi ve sellem) aile fertlerinden biri sanırlardı.
Yine bu mektebin talebelerinden birisi de Hz.Selmân’dır.
Nebiler Serveri
onun için
“Selmân ehl-i beytimdendir.”7 iltifatında bulunmuştu.
Hâlbuki Hz.
Selmân’ın Acem veya Türk olduğuna dair rivayetler var..
Evet
Efendimiz, o semavî mektebinin çerçevesini olabildiğine geniş tutmuştu.
İbtida ile intihâyı cem etmiş bu yüce Nebi, talebeleriyle yaptığı derslerde
öylesine bir malzeme kullanırdı ki, en aşağı seviyedeki çırağı ile –o çıraklara
ruhumuz feda olsun– Hz.Cibrîl o dersten aynı şekilde istifade ederdi.
Evet bu derslerden herkes kendi seviyesine göre yararlanır ve o gül
hüzmelerinden peteğine bir şeyler koymasını bilirdi.
Dersler o kadar
anlaşılır ve derin idi ki, Cibrîl bile bazen o huzurun sadık talebelerinden biri
olarak oturup Efendimiz’in sohbetini dinlerdi.
Yine Mikâil, bazen sözden
çok iyi anlayan Hz.Ebû Bekir (radıyallâhu anh) ile O’nun (sallallâhu
aleyhi ve sellem) sohbetinde bulunurdu.
Hatta bir gün sohbet öylesine
derinleşip buudlaşmıştı ki, Hz.Ebû Bekir kendinden geçerek hayret ve
hayranlık içinde, bakışlarını Efendimiz’e çevirerek,
“Sizi böyle kim
edeplendirdi?” demişti.
Efendimiz de herhangi bir tekellüfe girmeden bu
soruya
“Benim muallimim Allah’tır.
Bana
öğretilen şeyleri de O öğretti.”8 cevabını vermiştir.
Sâniyen Efendimiz tebliğ vazifesinde kendisi için gerekli olan vasıflarla tam
muttasıf olarak gönderilmiştir.
Evet Allah (celle celâluhu) O’nu, bu yüce
vazifesinde fetanet, ismet, emanet ve sıdkla serfirâz kılmıştır.
Fetanet, cerbezeye gitmeyen, daima insanlar için çok faydalı muhakemeler ortaya
koyan ve sırat-ı mustakîmi temsil eden üstün akıl demektir.
Efendimiz’de
–hâşâ– cerbeze yoktur ama, her meseleyi çok kıvrak şekilde kavrama vardır.
Bernard Shaw’un da,
“Problemlerin üst üste yığıldığı asrımızda bütün müşkilleri
bir kahve içme rahatlığı içinde çözen Hz.Muhammed’e (sallallâhu aleyhi
ve sellem) beşer ne kadar muhtaçtır!” sözüyle ifade ettiği gibi, Allah Resûlü en
muğlak meseleleri her zaman çok rahatlıkla çözmüştür.
O bedeviyetten
kurtarıp, küfre ait urbayı sırtlarından çıkararak iman, mârifet ve muhabbetle,
Muhammedî ruhun içlerine girdiği bu insanlardan bütün ahlâk-ı seyyieyi söküp
atmış ve ahlâk-ı âliyeyi ruhlarının her noktasına işleyerek örnek ve medenî bir
toplum ortaya çıkarmıştır.
Evet Efendimiz işte o büyük dava için böyle
bir fetanetle hazırlanıp gönderilmiştir.
Evet, sırat-ı mustakimi ifade
eden
mutedil bir zekânın irşat ve tebliğ adına ifâ edeceği mânâ çok büyüktür.
Bu mevzuda diğer bir husus da, Efendimiz’in ismet’idir.
O’nun
peygamberliğinden önceki iffet ve ismet yörüngeli hayatı, daha sonraki
peygamberlik vazifesinin bir basamağını teşkil eder.
Allah Resûlü ileriye
doğru adım adım giderken, kendisinde bulunan bu güzel huy ve hasletler, basamak
basamak O’nu daha sonra edâ edeceği o büyük davanın kahramanı haline
getirmiştir.
O, o kadar afif bir hayat yaşamıştır ki, kendisine düşmanlık
yapanlar ona,
“sihirbaz”,9
“şâir”10 gibi iftiralarda bulunmalarına rağmen,
O’nun ismet ve iffetine aykırı hiçbir şey söyleyememişlerdir.
Efendimiz’in irşadının çok güçlü ve tesirli olmasında emin oluşunun da büyük
tesiri vardır.
O, gerek peygamberliğinden önce ve gerekse
peygamberliğinden sonra, insanlara hep emniyet telkin etmiştir.
Zaten O,
peygamber olmadan önce de
“el-Emin” namıyla anılmaktaydı.
Doğrusu O,
herkese öyle bir emniyet telkin etmiştir ki, Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi en
amansız düşmanları bile, O’nun emin oluşunu kabulde tereddüt
göstermemişlerdir.
Zira Allah Resûlü bütün hayatını engin bir emniyet ruhuyla
geçirmiştir.
Şu tablo bu hakikate güzel bir misal teşkil eder: Hz.
Yâsir (radıyallâhu anh) henüz Müslüman olmamıştır.
Bir gün dışarıya çıkan
oğlu Hz.Ammâr’a nereye gittiğini sorar.
Hz.Ammâr:
“Muhammed’in yanına.”
cevabını verir.
Bunu öğrenen Hz.Yâsir, oğluna şunları söyler:
“O,
emin bir insandır.
Mekkeli O’nu böyle tanır.
Eğer O, peygamber
olduğunu söylüyorsa doğrudur.
Çünkü O’nun
yalan söylediğini kimse duymamıştır.” Buna bağlı olarak
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir de sıdk sıfatı vardır.
O
hayatında bir kere olsun yalan söylememiş ve her zaman çevresine güven telkin
etmiştir.
Evet Nebiler Serveri hep doğru yaşamış ve doğruluğu tavsiye
etmiştir.
Zaten bir hadis-i şeriflerinde de O şöyle buyurur:
“Doğruluktan
ayrılmayınız.
Doğruluk sizi birr’e (iyilik, hayır), o da sizi cennete
ulaştırır.
Kişi doğru olur ve daima doğruyu araştırırsa, Allah katında
sıddıklardan yazılır.
Yalandan sakının;
yalan insanı fücûra (günaha) o da
cehenneme götürür.
Kişi durmadan yalan söyler ve yalan araştırırsa
Allah katında yalancılardan yazılır.”11 Hâsılı,
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) irşad ve tebliğinde bu yüce
vasıflarının çok büyük tesiri olmuştur.
Günümüzde de kendini insanlığa
adamış sevgi kahramanları, gönül verdikleri davada muvaffak olabilmeleri için,
yukarıda zikredilen bu vasıflarla muttasıf olmak zorundadırlar.
Bu
vasıfları arzu edilen seviyede olmayanların değişik arıza ve problemler
yaşamaları kaçınılmazdır.
Efendimiz toplumun her kesimine açık olan
mektebinde, büyük ölçüde o mümtaz şahsiyetiyle müessir olmuştur.
Günümüzün
güzîde nesilleri de, Efendimiz’in bu sıfatlarıyla vasıflanmaları ölçüsünde
çevrelerine müessir olup çok kolaylıkla insanları aydınlık ufuklara
taşıyabileceklerdir.
1 Ahzâb sûresi, 33/4.
2 et-Taberî, Câmiu’l-beyân 21/119-120;
el-Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl 3/506.
3 Fetih sûresi, 48/2.
4 En’âm sûresi, 6/52.
5 Hûd sûresi, 11/27.
6 Hûd sûresi, 11/29.
7 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 6/212;
el-Hâkim, el-Müstedrek 3/691.
8 Bkz.: el-Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân 18/228;
es-Sülemî,
Âdâbü’s-sohbet s.124. 9 Bkz.Sâd sûresi, 38/4. 10 Bkz.Enbiyâ sûresi, 21/5;
Sâffât sûresi, 37/36;
Tûr sûresi, 52/30.
11 Buhârî, libâs 69, edeb 69;
Müslim, birr 103-105.
KİTAP OKUMA
Soru: Kitap okumaya zorlayıcı faktörler nelerdir?
Okuma alışkanlığını
nasıl kazanabiliriz?
Kitap okumak çok önemlidir;
hususiyle de insanı Rabbine ulaştıracak, onu
gaye-i hayal saydığı neticeye bağlayacak, kâinatın gerçek mânâda fethine vesile
olacak, kendisi için kapalı meseleleri açacak;
dahası kara delikleri cennetin
birer koridoru haline çevirecek ve en zulmetli noktalarda dahi sürçmeden
yürüyebilmesini temin edecek kitapları okumak çok önemlidir.
Yukarıda
belirtilen türden kitapları okumakla metafizik gerilim, birbirini destekleyici
mâhiyette
“salih daire” teşkil ederler.
Zira iyi bir kitap, metafizik
gerilime;
metafizik gerilim de o kabil kitapları okumaya sevk eder.
Evet,
insan kitap okudukça ondaki gerilim daha da artar ve o, gerilim arttıkça
fırsatları kitap okuyarak değerlendirir.
Bu sayede inançla gerilmiş aydınlık ruhlar, küfür
ve dalâlete karşı hep donanımlı olur, aydınlanır ve başkalarını da
aydınlatırlar.
Asrımızda, küfür ve ilhada sürükleyen kitaplar okutulmak suretiyle masum
dimağlar baştan çıkarılmış ve büyük ölçüde Allah’tan uzaklaştırılmışlardır.
Komünizm, ateizm, nihilizm vb.gibi küfür ve anarşiyi besleyen zararlı
cereyanların yedeğinde hep bu menfûr ideolojiler –bunlara da ideoloji denecekse–
ve hareketler vardır.
Bunlara karşı insanları Allah’a yaklaştırmanın
ve ona yönlendirmenin yolu, onlara bizim dünyamıza ait kitapları okutma
olmalıdır.
İnanan herkes, şuurlu bir şekilde ve lüzumunu ruhunda
derinlemesine hissederek mutlaka kitap okumak mecburiyetindedir.
Zira
bizi dinsizliğe zorlayan millet ve çevreler, aynı zamanda bizi doğruya götüren
vesilelerden de mahrum etmek istemektedirler.
Şimdiye kadar bu hasım
ruhlar, böylesi hain emellerine ulaşabilmek için değişik yolları denemiş ve
belli ölçüde de olsa neticede nesilleri birbirinden koparmayı
başarmışlardır(!).
Böyle bir
tâli’sizliğe maruz kalan günümüzün zavallı insanı tabiî olarak kendi ruh
köküyle alâkalı değerleri bilememekte ve bundan dolayı da her geçen gün biraz
daha kendisinden uzaklaşmaktadır.
Bu itibarla, millî değerlerimize
gönül vermiş muhabbet fedailerinin okuma mevzuunda da, umumî seferberlik ilan
edercesine kendilerini okumaya vermeleri gerekmektedir.
Devlet başta
olmak üzere gönüllü sivil toplum kuruluşları ve vakıflar tarafından bu önemli
meselenin gerektiği şekilde ele alınıp alınmadığı meselesinin her zaman
münakaşası yapılabilir;
ama, okumak bizim için artık bir zaruret halini
almıştır.
Vâkıa okullarda insanlara okuyup yazma öğretilmektedir;
ancak
esas önemli olan husus, öğrencilere kitap okuma şuurunun kazandırılması ve
faydalı kitapların okutulmasıdır.
Eğer o körpe dimağlara sadece boş,
fuzûlî ve onları baştan çıkaran romanlar, hikâyeler okutuluyor, fakat bizi
asırlarca yücelten ve büyük insanların yetişmesine vesile olan yayınlar hep
ihmal ediliyor ve neslimize iyi bir rehberlik yapılmıyorsa, onların bir şey
okumuş oldukları söylenemez.
Nihilist ve anarşist nesillerin yetişmesinde
kötü yayınların okutulması, faziletli nesillerin yetiştirilmesinde de millî ruh
eksenli yayınların okutulmasının tesiri büyüktür.
Binâenaleyh her
ferdin, evvelâ bu mevzuda, neyi bilmesi gerektiğini çok iyi belirlemesi, daha
sonra da, başta kendi aile efradı olmak üzere ulaşabildiği herkese iyiyi,
doğruyu ve güzeli öğrenme yollarını göstermesi gerekmektedir.
Bir mü’min, İslâm’a, imana ve Kur’ân’a ait meselelere sahip çıktığını söylediği
halde kendi nesline anlatacak kadar bu yüce hakikatleri bilmiyorsa, onun samimî
olduğunu söylemek çok zordur.
Oysaki içte ve dışta dine karşı olan
kimselerden hangisine kulak verilirse verilsin, kendilerine ait meseleleri çok
iyi bildikleri görülecektir.
Meselâ bir nihilist, bir anarşist, bir din
düşmanının..
, fikirlerinden istifade ettiği kişilerin
eserlerini çok iyi takip ettikleri ve rahat anlatabildikleri açıktır.
Aynı zamanda onlar, demagoji ve diyalektiği de fevkalâde iyi bilmekte ve
karşılarına aldıkları körpe dimağları ezip yoğurarak balmumuna
çevirmektedirler.
Evet bâtıl yolun tâli’siz yolcuları, kendi
ideolojileriyle alâkalı bilmeleri gereken her şeyi çok iyi bilirler.
Bir
şahsın hayat serencâmesini bilmek bir ilim ve irfan değildir ama ruhları
karbonlaşmış bu tâli’sizler, kendi davalarında bayraktarlık yapmış pek çok
dinsizin hayat serencâmesini çok iyi bilirler.
Ne acıdır ki, yüce bir davaya
gönül vermiş mü’minlerin pek çoğu Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem),
Hulefâ-i Râşidîn’in (radıyallâhu anhüm) hayat-ı seniyyelerine ait bir şey
bilmedikleri gibi dinin temel felsefesinden de habersizdirler.
Bilmedikleri için de o yüce şahsiyetlerin hayatlarından ve kıymetli sözlerinden
habersizdirler.
Bunlar bir yana, akıl ve mantık ölçüleri içinde müspet
ilimlerden de istifade ederek anlatma imkânı varken Allah’ı, Peygamber’i,
Kitab’ı ve ahireti bile tam olarak anlatamamaktadırlar.
Onlar, fünûn-u
müsbetenin henüz yeni yeni keşfettiği pek çok ilmî hakikatten Kur’ân-ı Kerim
sayesinde, belli ölçüde de olsa haberdarken, bütün bunlardan gerektiği gibi
istifade edememektedirler.
Nitekim
Kaptan Kusto, Cebel-i Târık boğazında Atlas Okyanusu ile Akdeniz’in
sularının birbirine karışmadığını tespit edip bunu büyük bir buluş olarak
neşrettiğinde onun niyeti ne olursa olsun hepimizde bir hayranlık hissi uyardı.
Zira o, bizim kitabımızın bir faslını dile getiriyordu:
“İki denizi birbirine
kavuşmak üzere salıvermiştir.
Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip
karışmazlar.”1 Biz bunları yabancıların, çarpıtarak vermelerinden mi
öğrenecektik?
Kur’ân’da bunun gibi daha pek çok ilmî hakikatler vardı ama,
maalesef Müslümanlar bunlardan habersizdi.
İşte bütün bu sebeplerden ötürü
kendi değerlerinden habersiz Müslüman nesillere mutlaka kitap okutmak suretiyle,
Müslümanlığı anlama ve anlatma kâbiliyeti kazandırılmalıdır.
Evet en az,
bir ateist ve materyalistin kendisine ait meseleleri anlattığı kadar, bir
mü’minin de kendisine ait meseleleri anlatması onun için bir vecîbedir.
Biraz olsun onur ve gurur sahibi her mü’min, başkalarının kendi bâtıl ilhad ve
küfürlerini anlattıkları kadar, her mevzuu akla ve mantığa dayalı, o tertemiz,
dupduru ve gönüllere inşirah veren iman esaslarımızı anlatabilmek için okuyup
okutmalıdır.
Öyle ki o,
“-inşâallah–
elime aldığım her insanı, duygu ve düşüncem altında yoğurarak onun kafasına
ilim, kalbine iman yerleştirmek suretiyle, hem onun cennete gitmesini;
hem de
kendimin kurtulmasını sağlayacağım.” gibi duygu ve düşüncelerle harekete
geçerek, kitapları, cennete yükselten merdivenin birer basamağı olarak kabul
edip, bol bol okuyacak ve okuduklarını da başkalarına anlatmaya çalışacaktır.
Okumak bu kadar önemli iken bir mü’min yine de okuyup düşünmüyor ve okuyup
düşünenlere destek olmuyorsa, onun dinî değerlere karşı alâkası da işte o kadar
demektir.
Yani Allah’ın, Kur’ân’ın, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem) ve O’nun güzîde ashabının (radıyallahu anhüm) anlatılıp anlatılmaması
sanki onun nazarında müsâvîdir.
Bir seçim, bir spor müsabakası kadar bu
meselelere alâka duymayan bir mü’min, sevip alâka duyduğunu söylediği zevatla
işte o kadar alâkalı demektir.
Hele bir mü’min, bütün âlemleri ve
kendisini hiçten, yoktan yaratan Hz.Allah (celle celâluhu) hakkında bir insanı
aklen ikna edecek kadar malumâta sahip değilse ve Rabb-i Kerîm ü Rahîm’ini
anlatamıyorsa, –ben diyemem ve dememeliyim de– fakat o kendi kendine
“Yazıklar olsun.” demelidir.
Evet kitap okumama, kanaat-i
âcizânemce, bizim neslimizin en büyük eksikliklerinden biridir.
Bu
eksikliği gidermek için devamlı ve çok okumalı, her gün bir şeyler öğrenmek için
çalışmalı, ev ve iş yerlerinde, hiç olmazsa belli bir süre de okumaya
ayırmalıyız.
Neslimize bu mevzuda da iyi bir örnek
olmalı, değişik vesile ve metotlar geliştirerek onlara okuma yollarını açmalı ve
onların, İslâm’ı anlama-anlatma aşk ve şevklerini geliştirmeliyiz.
1 Rahmân sûresi, 55/19, 20.
İLİM VE BİLİM
Soru: İslâm’ın ilme bakış
açısıyla, modern ilmin bakış açısı arasındaki farklar nelerdir?
Kur’ân’da geçen
“ilim”den ne anlamalıyız?
Hakikî ilim;
aydınlığa koşan, hakikat soluyan ve
kişiyi sırat-ı müstakîme götürebilen bir ışık kaynağıdır.
İngilizce’deki
karşılığı
“science” olan bilim ise eski bilgiler üzerine bina edilerek,
geliştirilen, tecrübe ile elde edilen ve yanlışları düzeltile düzeltile nizama
konacak, pek çok yanlarıyla ilmî faaliyetlerimizin esasını teşkil eden nazariye,
hipotez demektir.
Bu itibarla
bilim, ilim ile aynı şey değildir ve bunların birbirine karıştırılmaması
gerekir.
Günümüzde bazen ilim, bilim kelimesiyle tercüme edilmektedir ki,
kelimelerin ihtiva ettiği mânâlar, nüanslar nazara alınmadan yapılan böyle bir
hata, avam için mazur görülse de, uzman kimseler için kat’iyen mazur
görülemez.
Çünkü
ilim ve bilim kendi esprileri içinde efradını câmi, ağyârını mâni sağlam bir
tarife tabi tutulduklarında ikisinin birbirinden tamamen farklı oldukları
görülecektir.
İlim, bizde doğup büyümüştür ve dölyatağı da kalb ve kafa
birleşik noktasıdır.
Rasyonalizm üzerine kurulmuş, daha sonra da
pozitivizm esaslarına dayanarak gelişmiş bilim ise, tamamen maddî, dünyevî, arzî
ve fizik çerçevelidir ki, çıkışı nazariyelere dayalı, devamı şüphelerle iç içe,
neticesi de tereddüt ve kuşkudur.
O, duyu organları dünyasında
rüşeymleşir ve nazarî aklın referansı ile yaşar.
Çok defa gözün
görmediği, kulağın işitmediği şeyleri inkâr eder.
Hâlbuki göz, mânâya
karşı kördür.
Kulak da onu duyamaz.
Evet bugün
bilim denilen şey, sadece duyu organlarıyla duyulup, görülüp hissedilen obje
ve vak’alara
“evet” der.
Bugün bilim adına iddia edilen hususlar tamamen batı felsefesinin ürünüdür.
Menşei doğu olan, çarpıtılmış batı felsefesi...
Evet, günümüzdeki gelişmelerde İslâm dünyasındaki ilmî gelişmelerin büyük bir
payı vardır.
Fakat artık Mourice Bucaille’dan Kaptan Kusto’ya, Alexis
Carrel’den, Carlayl’a, ondan Garaudy’e kadar Batılı pek çok yazar,
“Batı,
tamamen bugünkü gelişmelerini doğuya borçludur.
Bu mânâda Endülüs, Batı’ya iyi bir örnek teşkil etmiştir.”
diyerek bu gerçeği açıkça itiraf etmektedirler.
Belli bir dönemde temelleri
itibarıyla bizim dünyamızdan alınan bu ilimler, onlar tarafından sadece
mücerret ilim olarak ele alınmış, onların bize kazandırdıkları ve bunların hangi
esas ve kaideler üzerinde geliştiği meselesi nazar-ı itibara alınmamıştır.
Evet, Batı bu ilimleri kendi materyalist düşüncesiyle yoğurarak ele almış ve
sübjektif değerlendirmelere tabi tutarak kendi orijinleri açısından
başkalaştırmıştır.
Bir kere Batı’da din, hiçbir zaman hayatla hemhâl
olamamıştır.
Bu karanlık dünyada o, daima kilisenin duvarları içinde
sıkışıp kalmış ve halk ancak kiliseye gittiği zaman dinini duyabilmiştir.
Bu bakımdan da Batı’da din, hiçbir zaman bütün üniteleriyle hayatın içine girme
fırsatını bulamamıştır.
Zaten tâ başta, Hristiyanlık Kostantin tarafından
bir devlet dini olarak kabul edilirken, bu çerçevede kabul edilmiş ve hayatla
münasebetleri kontrol altına alınmıştır.
Böyle bir anlayış ise
Hristiyanlık adına doğrusu bir tâli’sizliktir.
Hristiyanlığın tâli’
yıldızı ilk üç asırda kapalı tazyik altında fakat parlak geçmiştir ve bu dönemde
din, kendi safvetini koruyabilmiştir.
Konstantin ve taraftarları,
Hristiyanlığı bir din olarak kabul ettikleri andan itibaren bir mânâda
Hristiyanlara gün doğmuş ama diğer yandan İncil ve din düşüncesi tamamen kontrol
altına alınmıştır.
Evet, Hristiyanlık tahrif edilmiş ve
“Senin yerin
kilisedir.
Ara sıra insanlar din adına kiliseye gelebilir, orada
kafalarındaki çelişkiye rağmen dini soluklayabilirler;
ama belirlenen bu
sınırların ötesine kesinlikle geçemezler.” denilerek, hayat
tamamen dinden tecrit edilmiştir.
Evet artık Hristiyanlıkla hayat
birbirinden koparılarak, toplum, dinsiz hayat ve hayatsız din gibi bir telâkkîyi
kabule zorlanmıştır.
Onun için
Batı’da tamamen hayata mâl edilen ilim, dinin dışındadır ve din tamamen bir
moral müessesesi ve doğum-ölüm merasimlerini organize eden bir kurumdur.
Bunca devlet ve değişik sistemlerin baskısına karşılık o kendisini ne kadar
ifade edebilmektedir, düşünmeye değer.
Bu karşılıklı zıtlaşma din
câmiasını da karşılık vermeye teşvik etmiştir.
Yer yer kilise, bazı bilim adamlarını yakmaya,
bazılarının gözlerini çıkarmaya ve bazılarını giyotine gitmeye mahkûm etmiştir.
Tabiî bütün bunlar, çok ciddî bir bilim ve din çatışmasına sebebiyet vermiştir.
Ayrıca din, kilisenin içinde kaldığından dolayı gelişen hayat şartlarına
karşılık bir türlü gelişme gösterememiştir.
Çok düşünür, Hristiyanlık
anlayışının bilimin çok gerisinde kaldığını ve bilime ayak uyduramadığını
düşünerek, onu tamamen hayatın dışına çıkarmaya çalışmışlardır.
Bu defa
da Hristiyanlık, o günkü gücü ile bilime ait gelişmeleri engellemeye kalkmış ve
bilim adamlarını mahkum etmiştir.
İşte bu yanlış uygulamalar uzun zaman batıda
Hristiyanlık ve bilim çatışmasının sürüp gitmesine sebep olmuştur.
Batı, bilimi, Grekler, Lâtinler, Yunanlılar ve İslâm dünyasından değişik
şekillerde almıştır.
Onlar, almış oldukları bu ilimleri yeni terkiplerle
bir hayli ileriye götürmüşlerdir, ama bütün bu terkiplerin hiçbirinde dine
hakk-ı hayat tanımamışlardır.
Böylece dinsiz bir anlayış üzerine oturan Batı’nın bilimi,
bizdeki ilim anlayışı ve telâkkisine tamamen zıt bir istikamette gelişmiştir.
Böyle bir farklılıktan ötürü de, onlarınkine
“bilim”, bizimkine ise
“ilim” demek
daha doğru olsa gerek.
Enginliğiyle bizim dünyamızda ilim, olabildiğine gelişmiş ve Câbirler,
Ebu’l-Heysemler, Hârizmîler, Zehrâvîler, İbn Sinâlar ve Farabîler...
gibi devasa ilim adamları yetişmiştir.
İlk defa atom nazariyesini ortaya
koyan Yunan bilginleri, maddenin en küçük parçasının
“atom” olduğunu
söylerlerken, bir İslâm âlimi olan Nazzâm, maddenin sonsuz denecek ölçüde
parçalanabileceğini söylemiş ve günümüzün ilim adamlarından biri gibi
konuşmuştur.
Bugün partikül nazariyesi içinde bu meseleye bakıldığında,
Nazzâm’ın 12-13 asır evvel, çok derin şeyler söylemiş olduğu iddia
edilebilir.
Bütün bunlarla beraber, İslâm dünyasında yetişen o büyük ilim
adamlarından hemen hiçbiri, ilimler adına ortaya koyduğu bu kadar keşif ve
tesbitlerin yanında –yorum farklılıkları müstesna– dinî düşüncesinden taviz
vermemiştir.
Aksine ilim,
onları din adına iyice takviye etmiş ve onların imanlarını kuvvetlendirmiştir.
Gerçi bazı rasyonalistler hadisler konusunda biraz farklı düşünmüş ve bazı
meselelerde Ehl-i Sünnet’le tartışmalara girmişler ise de onlardan hiçbirisi,
ulûhiyeti inkâr etme, dine tavır alma gibi ciddî farklılıklara girmemişlerdir.
Bazı âlimler, akla, olması gerekenden daha fazla önem verip, aklî istidlâller
ile
sıfât-ı İlâhiye hakkında bir kısım yanlış beyan ve mülâhazalarda bulunmuşlardır
ama onların da hiçbiri dinsiz değildir.
Meselâ, iyi bir tabip olan
Râzî aynı zamanda mistik denecek kadar bir mânevîyat adamıdır.
Hâlbuki
bilim sahasında yetişen Batılılar ve onların bizim içimizdeki temsilcileri,
tamamen dinden uzaklaşmış, hatta ilhad ve küfre saplanmışlardır.
Müslümanlar, kâinatı Cenâb-ı Hak adına fethetme düşüncesiyle araştırmış ve
buldukları her yeni âyet, her yeni mucize, onlarda yeni bir aşk, yeni bir
heyecan ve hamle ruhu meydana getirmiştir.
Onun için
onlar, daima
“Hel min mezîd=Daha yok mu?” ufkunda dolaşmış ve böylece
sürekli bir hakikat ve araştırma aşkı yaşamışlardır.
Evet Müslümanlarda ilim hissi, din hissinin fevkalâde gelişmesine vesile olmuş
ve onlarda bir metafizik gerilim hâsıl etmiştir.
Kur’ân-ı Kerim’deki إِنَّ
فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَا ْ لأَ رْضِ وَاخْتِ َ لا فِ اللَّیْلِ وَالنَّھَارِ
لَٰايَاتٍ ِلأ وُلِي الَْألْبَابِ
“Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca
gelişinde akıl sahipleri için ibretler vardır.” 1 vb.
gibi âyetler, her zaman Müslüman ilim adamlarının dikkatini çekmiş ve bu
bakımdan onlar, ilmî araştırmalarını bir ibadet neşvesi içinde
sürdürmüşlerdir.
İşte bizdeki ilim, Müslüman ilim adamlarında bu anlayış
ve bu yaklaşımlar üzerinde teşekkül etmiştir.
Yukarıda zikredilen âyet-i kerimenin teşvikiyle hareket eden
Müslüman ilim adamları tarafından gök ve yerdeki nizam araştırılmış, onlar
arasındaki irtibata dikkatler çekilmiş;
bir çiçeğin güneşle münasebeti, güneş
ışınlarıyla, yeryüzündeki âciz ve zayıf varlıklar arasındaki münasebet..
vb.
gibi daha pek çok konu üzerinde durulmuş ve netice itibarıyla da, mukaddes
kitapları olan Kur’ân’la kâinat kitabını telif eden bu ilim adamlarının, Allah’a
olan itimat ve yakınlıkları artmıştır.
Zaten ilim adına ilk mesaj, inanca bağlı
olarak Allah’tan gelmiş ve daha sonra, âyât-ı tekviniyedeki her mucize ve
hâdise Allah’tan yeni mesaj ve ilhamlar şeklinde onları coşturarak âdeta birer
ilim âşığı gibi onları şaha kaldırmıştır.
Bugünkü Batı, mevcut bilim ve teknoloji ile fezalara ulaşıp gökleri keşfetse
de, bu durum onu yine de endişe, korku ve ürküten sürprizlerden
kurtaramayacaktır.
Mü’min sinelere gelince onlar, ilimle karadeliklerin
bağrına bile taht kurabileceklerine inanırlar.
Çünkü onlar, varılan her
noktada,
“Bunun arkasında Allah vardır.
Muhtemel ki karadelikler de
aydınlıklara çıkmak için birer karanlık koridordan ibarettir.
Bunlara girilip çıkıldıktan sonra kabir gibi öbür
tarafta aydınlığa erilecekse, bu sevimsiz gayyâları bile cennet köprüsü kabul
edebiliriz.” derler.
Batı, bilimle keşf ve tesbit edilen meselelerin dar
çerçevesi içinde sıkışarak, sadece onunla yetinmek zorunda kalmış ve bu sebeple
de eşyanın çehresindeki hikmeti hiçbir zaman görememiştir.
Ama İslâm
âlimleri, araştırmalar yaparken eşya ve hâdiselerdeki hikmetleri, –Allah’ın
tevfikiyle– daha derinden sezerek, her şeyin arkasında O’nun kudretini
görmüşlerdir.
Şayet bir örnek verecek olursak;
insan simasındaki
güzelliği, tabiatın karartıcı ve karanlıklaştırıcı eline vermemiş, o güzellerden
güzel insan çehresine her bakışlarında, Rahmân ü Rahîm’in isimlerinin tecellî
ettiğini görmüş ve sanattan Sâni’e intikal ederek dar olanı genişletmiş,
sınırlıyı sınırsızlaştırmış, bir aynayı sonsuz güzellikle süslemişlerdir.
Bu sayede onlar, ilimle ikiz yaratılan hikmeti, her zaman ilmin hemen yanı
başında görmüş, eşya ve hâdiselerle alâkalı olup biten her şeyi gayet net
müşâhede etme imkânını bulmuşlardır.
وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ
أُوتِيَ
خَیْرًا كَثِیرًا
“Kime hikmet verilmişse, bununla birlikte ona pek çok hayır da
verilmiştir.”2 fermanı bu bahtiyarları işaretlemektedir.
Kâinattaki icraata
hikmet gözlüğü ile bakmayan kimse, abesle iştigal ediyor demektir.
İşte İslâm anlayışındaki ilim, bu esaslar üzerinde neşv ü nema bulmuştur.
Zaten İslâm’da, bütün ilimlerin gayesi mârifet-i ilâhî esasına bağlıdır.
Mârifet-i ilâhînin neticesi muhabbet-i ilâhî, muhabbet-i ilâhînin neticesi de
zevk-i ruhanîdir.
Bütün bunlardan anlaşılan odur ki, Müslüman bir
araştırmacı için hiçbir zaman ümitsizlik ve karamsarlık söz konusu değildir.
Çünkü o, okuyup
düşündükçe ve araştırıp yeni yeni şeyler buldukça, kendisini Allah’a daha
yakın hissedecek ve daha fazla huzur içinde olacaktır.
Evet böyle bir araştırmacı için ilim yapmak, her zaman beraberinde maddî
ve mânevî huzur getirirken, başkaları için o, kâinatın âkıbetini çok karanlık
gösterecek ve o kulvarda koşanları hep huzursuz edecektir.
Evet
kâinatların, merhametli bir Zât’ın mülk ve idaresinde olduğunu bilmeyen biri
için güneş 5 milyar sene sonra bitecektir.
İşte böyle bir bilgi, şimdiden
onların içine dehşetli bir korku salacaktır.
Zira bundan sonra onların
akıllarına sürekli
“Güneş bitince kızıl kıyamet kopacak ve biz, atom zerratı
adedince parçalanarak, yokluğa savrulacağız.” düşüncesi
gelecek ve dünya ile alâkadarlıkları ölçüsünde onları bîhuzur edecektir.
Hâsılı bütün bunlar, Batı
anlayışındaki bilimin kâinata, eşya ve hâdiselere bakışı ve bunun neticesinde
etrafa saldığı ümitsizlik, karamsarlık ve sarsıntılardır.
Şimdilerde bu tür ilmin verdiği itminan ile, bilimin verdiği karamsarlık
ortadadır.
Binâenaleyh bizde ilim denilince, dünya ile beraber aynı
zamanda ukbâ bilgisi de söz konusudur.
İnsanlık bu beraberlik içinde
–Allah’ın tevfik ve inayetiyle– hep aydınlıkta yürüyecek ve Batılıların
düştükleri şaşkınlık ve tereddüde düşmeyecektir.
Böylece Müslüman ilim adamları, ilmî incelemeler
yaparken dikenli tarlaları atlayarak geçecek, kandan irinden deryaların
üzerinden süzülerek uçacak, ayaklarını hiçbir zaman mücerret maddenin
kirlerine bulaştırmayacak ve hiçbir taraflarına diken batırmayacaklardır.
Evet ilim ile bilimin, zikredilen bu farklılıklar gözetilerek ele alınması çok
önemlidir.
Onun için günümüzde pek çok düşünür, Batı’da materyalizme
bürünen ilmi, Müslümanlaştırma yollarını araştırmaktadırlar.
Bazı düşünürler
de temel kaideleri itibarıyla, batıda bilim tamamen ilhad üzerine müesses
olduğundan, onun Müslümanlaştırılmasının mümkün olmayacağı
kanaatindedirler.
Doğrusu, eğer Batı’daki bilim, Allah’a teslim olmaz ve
Allah’ı gösteren bir ayna haline getirilmezse, insanlığın âkıbeti çok karanlık
olacaktır.
Onun için Müslümanların bu mevzuda Batıyla yarışması, onu
geçmesi ve bilimi Müslümanlaştırması veya İslâmîleştirilmesi gerekmektedir.
Bilimin Müslümanlaşıp Müslümanlaşmaması, günümüzde, üzerinde düşünülmesi gerekli
olan en önemli meselelerinden biridir.
Müslüman araştırmacılar, meseleyi
Kur’ân’da zikredilen
“el-ilm” zâviyesinden ele alıp ilim dünyasında yeni ufuklar
açarken, Batı kafasındaki bilimciler de, hayret ve şaşkınlık vadilerinde dolaşıp
duracak, hep tıkanıklıklarla karşı karşıya kalacak, aradıklarını bulamayacak ve
başı açık, yalın ayak hayallerle değişik kurgu bilimlerine takılıp
duracaklardır.
Maalesef günümüzde Batı anlayışındaki
bilim, âlem-i İslâm’ın başına göz açtırmaz bir belâ şeklinde musallat olmuştur.
Bütün bunlara rağmen, dünyayı aydınlatacak ilmin, yine orta kuşağın incisi
ülkemiz ve bu mevzuda onunla aynı duygu ve düşünceyi paylaşan ülkelerde
gelişip kendini ifade edeceğine inancımız tamdır.
1 Âl-i İmrân sûresi, 3/190.
2 Bakara sûresi, 2/269.
AHİRET İNANCI
Soru: Öldükten sonra diriltilmenin
gereği ve bu inancın bize kazandırdıklarını anlatır mısınız?
İnsan bütün
varlıklar içinde Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin nokta-yı mihrâkiyesidir.
O
her ismin âzam derecede tecellîsine mazhar mükemmel bir varlıktır.
Gülleri, çiçekleri, bağları-bahçeleriyle bütün yeryüzü;
ayları, güneşleri,
kehkeşanları ve dev adalarıyla topyekün sema, insan mahiyeti karşısında çok
sönük kalır.
Âkif’in ifadesiyle bütün cihanlar insanın mahiyetinde
matvîdir.
Evet bütün âlemler bir fihrist gibi, insanın mahiyetiyle ifade
edilmektedir.
Demek ki Allah (celle celâluhu), insanın yaratılmasına
hususî ehemmiyet vermiş, Hakîm isminin tecellîsi ile, insanı tam bir hikmet
âbidesi hâline getirmiştir.
Diğer bir ifadeyle kâinatı bir kitap, insanı da onun
fihristi olarak tanzim etmiş.
Şimdi eğer bu mahiyetteki bir varlık,
öldükten sonra diriltilmeyecek olursa, ihtimamla yaratılanın ihmali gibi bir
durum söz konusu olur ki, Cenâb-ı Hak, böyle bir abes fiili işlemekten münezzeh
ve müberrâdır.
Evet, insan öldükten
sonra dirilecek ve gerçek değerini de işte o zaman bulacaktır.
Bu hakikati şöyle de ifade edebiliriz: Cenâb-ı Hak, kâinatta cemal ve kemâlini
göstermek için, daima esma ve sıfatlarıyla tecellî etmektedir.
Hatta
kâinat bu tecellîlerin tecessüm etmesinden ibarettir denebilir.
İşte bu
tecellîlerin daha dar bir noktada, herkesin görüp anlayabileceği, meleklerin
rahatça sezebilecekleri, cin taifesinin, ruhanilerin mütalaa edebilecekleri
küçük bir kitap hâlindeki şekillenmesi ise insandır.
Bu itibarla da
insanın ehemmiyeti çok büyüktür.
Kaldı ki Cenâb-ı Hak, her sene pek çok
şeyi
“ba’sü ba’del mevt”e mazhar edip yeniden diriltmektedir.
Şimdi hiç mümkün mü her sene en
ehemmiyetsiz şeyleri haşr u neşr etsin, yeniden diriltsin, hatta en ehemmiyetsiz
çekirdekleri dahi yeni bir hayata mazhar etsin de;
insan gibi çok mânâ ifade
eden, önemli bir varlığa ehemmiyet vermesin..
burada çok güzel olan o sıfat ve
isimlere ayna olan insanı, öbür âlemde de aynı mahiyette, sıfatlarına ve
isimlerine ayna yapmasın..
işte bu, her işinde pek çok hikmet
bulunan Cenâb-ı Hakk’ın icraatına muhaliftir.
Her şeyi hikmetle yaratan
ve hiç abes işlemeyen Allah (celle celâluhu), insanı bu kadar hikmetlerle
donattıktan sonra, çürümeye terk eder mi?
Rabbimize ait yönüyle haşr ü neşrin
lüzumu adına –Haşir Risalesine bakılabilir– bu çizgide daha çok şeyler
söylenebilir.
Evet, kâinatta var olan
sâir cinsler cins olarak ahirette diriltilecekler;
insan ise, tek başına bir
cinsmiş
gibi, fert fert diriltilecektir ve kendine has karakteri, duyguları,
latîfeleriyle
uhrevîliğin bütün hususiyetlerini aksettiren bir mucize-i kudret olarak mutlaka
yeniden yaratılacaktır.
Konunun bize ait yönlerine gelince;
içtimaî hayatın, nizam ve ahenk içinde yürümesinin, ailevî huzurun temin
edilmesinin, her yaş ve başta ferdi huzurun sağlanmasının en güçlü ve tutarlı
müeyyidesi, öldükten sonra dirilme hakikatine inanmaktadır.
Evet haşr ü
neşr akîdesinin olmadığı bir yerde fert, kat’iyen huzur içinde olamaz.
Buna,
“inanmayanlar da huzur içinde olamaz” diyebiliriz.
Hatta
bu akîde üzerine oturtulamamış bir toplumun da huzurlu olduğu söylenemez.
Evet, haşr ü neşr akîdesi gereği, dirilme, Rabbin huzurunda hesap verme,
defterini sağ elinden alıp cennete girme, Rabbimizin cemalini görmeye namzet
olma gibi..
hususlar, ümitli ve huzurlu bir yaşama adına çok önemli esaslardır.
Bir insan ötelere ait bu mazhariyetlere inanıyorsa, hem Rabbin istediği
istikamette yaşayacak hem de hep huzur içinde olacaktır.
Şöyle ki, bir
ferdin kalbinde öldükten sonra o dirilme inancı ve inanç çizgisinde amelleri
varsa, o fert, ahirette ölümsüzlük içinde yeni bir gençlik kazanacak, burada
inkişaf ettirdiği duyguları orada kendisine iâde edilecek, Rabbi uğrunda,
dünyada gösterdiği bütün cehd ve gayreti değişik değişik cennet nimetleri
halinde kendisine sunulacaktır.
Bu, وَأَنْ لَیْسَ لِلْإِنْسَ انِ إِلَّا مَا سَ عٰى
“İnsan için kendi
çalışmasından başka bir şey yoktur.”1 âyetinin tam anlamıyla zuhuru demektir.
Evet, haşre iman, ferdin biricik huzur kaynağıdır.
Bu hususu çok iyi
kavrayan sahabe-i kiram, yaşarken huzur içinde olmuş, ölüme giderken de sevinçle
gitmişlerdir.
Meselâ;
İslâm adına ciddî bir mücadele ve kavganın verildiği
esnada bir sahabi, hurma ağacının dalına dayanmış, hurma yerken birdenbire
Efendimiz’in ümitle gürleyen sesi duyulur:
“Bugün kim sevabını sırf Allah’tan
bekleyerek ölürse, cennete hangi kapısından dilerse girebilir.” Bunu duyan
sahabî elindeki hurmaları etrafa saçar,
“Beh beh! Eğer bunların (kâfirlerin)
eliyle Cennet’e gireceksem bu canıma minnet.” der..
2 evet ölümü
bile insana sevdiren, öldükten sonra dirilmeye inanmaktır.
Ve işte bu, fert için önemli bir
huzur kaynağıdır.
Öte yandan;
insanın gençlik zamanında ve
hevesatının galeyânı hengâmında arzularını frenleyecek, nefsine gem vurabilecek
bir şey varsa o da, öldükten sonra dirilme duygusudur.
Bu duyguyla genç,
“Hesaba çekilmezden evvel
nefsinizi hesaba çekin.”3 fehvâsınca nefsini hesaba çeker ve yanlış adım
atmamaya gayret eder.
Bu ise hem şahsın, hem ailesinin hem de toplumun
rahat ve huzur içinde olması demektir.
Bu çizgide Hz.Yusuf’un daha peygamberlik
vazifesi ile muvazzaf kılınmadan, Zeliha’nın teklifi karşısında
“Allah’a
sığınırım.”4 demesini hatırlatmak yeter zannediyorum.
Benzeri bir vak’a da Hz.Ömer döneminde cereyan ediyor: Fettân bir kadının
entrikalarına maruz kalan bir delikanlı, tam devrileceği sırada dilinde إِنَّ
الَّذِينَ
اتَّقَوْا إِذَا مَسَّھُمْ طَۤائِفٌ مِنَ الشَّیْطَانِ تَذَكَّرُوا فَإِذَا ھُمْ
مُبْصِرُونَ
“Takvaya erenler
var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah’ın emir ve
yasaklarını) hatırlayıp hemen gözlerini dört açarlar.”5 âyetiyle, kendine
gelir ve âyetin ruhunda uyardığı heyecanla da ahirete yürür.
Hz.Üstad’ın konu ile alâkalı mülâhazalarından hareketle;
çocukların
saadet düşüncelerinin devam etmesi de yine, ancak öldükten sonra dirilme
inancına bağlıdır.
Aksi halde o zayıf, nahif, minnacık dimağlar, etraflarında ölüp giden
kimselerin, onların ruhlarında açacakları yaralarla hep yutkunup duracak ve
kat’iyen huzur duyamayacaklardır.
6 Evet, çocukların ölüm hâdiseleri
karşısında tek tesellileri, öldükten sonra dirilme inancıdır.
Onlar,
çevrelerindeki ölümler karşısında,
“Doğru, yakınlarımız, arkadaşlarımız,
kardeşlerimiz öldüler ama Cenâb-ı Allah onları daha güzel bir yere aldı, şimdi
bizden daha iyi yaşıyorlar, belki Cennetin bağ ve bahçelerinde dolaşıyorlar.
Cennetin ırmaklarına girip çıkıyorlar ve
kevserlerinden içiyorlar.” inancıyla o zayıf ruhlarında, mukavemet kazanacak
ve değişik belâlar, musibetler ve ölümlerle yüz yüze geldiklerinde mukavemet
edebileceklerdir.
Gençlik için de benzeri şeyler söylenebilir.
Şöyle
ki;
gençlik dönemi, beşerî garîzaların gemi azıya aldığı bir dönemdir.
Zira gençler büyük ölçüde serâzât ve çakırkeyftirler.
Önlerine gelen ve akıllarına esen her şeyi yapmak isterler.
Onların gücü, kuvveti ve serâzât keyifleri karşısında, milletin ırzı, namusu,
hatta bütünlüğü daima tehlikededir.
Hâlbuki bu hususların korunması hemen
her sistemin temel prensibidir.
Öldükten sonra dirilme inancı, gönlünce
yaşamak isteyen gençler için de frenleyici bir özelliğe sahiptir.
Bakın
bu akîdenin nesillerimizin dimağlarından ve ruhlarından sökülüp atılmaya
başlandığı günden itibaren dinamik güçler, büyük çoğunluğu itibarıyla, dinamik
anarşi unsurları hâline geldiler ve toplum huzurunu tehdit ediyorlar.
Bu açıdan eğer
yeni bir nesil inşa etme düşünülüyorsa, yapılacak ilk ve en etkili şey, onları
haşr ü neşre inandırmak olmalıdır.
Avrupa’da da,
Orta Çağı müteakip dönemde Russo, E.
Renan gibi kimseler dini inkâr
ediyor, Allah, Peygamber ve haşri kabul etmiyorlardı.
Ancak, gün gelip de
her yanı anarşi ve huzursuzluk alınca, bunlar ve diğer bazı mütefekkirler
“tabiî
din” düşüncesi ortaya atarak gerçeğinden uzaklaştırdıkları nesilleri sahtesiyle
rehabilite etmeye çalıştılar.
Bu şu demekti:
“Eğer
insanları
mevhûm dahi olsa beşer üstü bir güce ve kuvvete inandırmazsak, bunları
zabturabt altına alma imkânı olmayacaktır.” Ne var ki, bu temelsiz teşebbüsler
hiçbir işe yaramadı.
Öyle ise yeni bir dünya kurmak isteyenler,
mutlaka iman kaynağına müracaat etmelidirler.
Yoksa gençlerin karınlarını
doyurmakla, sırtlarına birer urba giydirmekle, her yerde bir petrol kuyusu
kazıp, petrol fışkırtmakla, onları tatmin etmek mümkün olmayacaktır.
Çünkü ebed için yaratılan insan, ebedden ve Ebedî Zât’dan başka hiçbir şeyle
tatmin edilemez.
أَلَا بِذِكْرِ اللٰهِّ
تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ
“Dikkat edin kalbler ancak Allah’ı anmakla itminana erer.”7 Aile içinde
huzurun zembereği, esası, kaidesi, yine öldükten sonra dirilmeye inanmaktır.
Erkek ve kadın öldükten sonra dirilmeye inanıyorlarsa,
gençliklerini, sıhhatlerini kaybetmeleri, onların mutluluğuna dokunmayacaktır.
Evet onlar,
“Biz bugüne kadar genç, tatlı, güzel bir hayat yaşadık, bundan sonra
–inşâallah– öbür âlemde bu hayatımızı, aynıyla devam ettireceğiz.” deyip hep
ilk günlerin neşvesini soluklayacaklardır.
Hâsılı insanlara hayatı
ve tabiatın güzelliklerini sevdiren, Rabbe giden yolları açan, ruhları
şahlandıran, insana insanın ebediyete namzet olduğunu gösteren;
Allah’a ve
öldükten sonra dirilmeye inançtır ki, bunlar huzurun, rahatın ve emniyetin de
kaynağıdırlar.
Bakınız maddî imkân ve zenginlik içerisinde bulunuyor
olmalarına rağmen bugün yeryüzündeki birçok ülkede ciddî bir huzursuzluk
hakim.
Bazı ülkelerin nüfusunun % 60-70’i alkolik.
Uyuşturucu
kullanımı had safhada.
Ahlâksızlık ve rezalet diz boyu..
ve daha nice olumsuzluklar.
Bu problemlerin kaynağı nesillerin tatmin
edilemeyişi ve daima mihrap ve minber değiştirmeleridir.
Ayrıca onların
çare adına atmış oldukları her adım da yeni bunalımlara kapı aralamakta ve
onları yeni yeni buhranlara sürüklemektedir.
Zira çıkış noktaları yanlış.
Evet bir milletin huzur ve saadetini düşünenler, en başta o millete ahirete
giden yolları açmalı ve gençleri, öldükten sonra dirilmeye inandırmalıdırlar.
Bu sayede, anarşist ve dinsiz olan gençler birdenbire karıncayı ezmeyen,
haşarata ayağını basmayan, meleknümûn insanlar hâline geleceklerdir.
Tarih içinde öyle insanlar olmuştur ki, karıncayı basıp öldürdüklerinden dolayı
hep kefâret yolları araştırıp durmuştur.
Muhasebe duygusunda bu kadar derinleşen
bir insanın, ferdi, aileyi huzursuz etmesine, toplumu sarsacak problemler
çıkartmasına imkan yoktur.
1 Necm sûresi, 53/39.
2 Müslim, imâret 145;
Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/136.
3 Bkz.: Tirmizî, kıyâmet 25;
İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/96.
4 Yûsuf sûresi, 12/23.
5 A’râf sûresi, 7/201.
6 Bediüzzaman, Sözler s.103 (Onuncu Söz, Zeylin Birinci Parçası, Birinci Nokta).
7 Ra’d sûresi, 13/28.
TEVHİD İNANCI
Soru: Hz.Ömer’in (radıyallâhu
anh) Hacerü’l-Esved’e hitaben söylediği,
“Ey taş! Biliyorum ki, sen bir taşsın,
ne fayda ne de zarar verebilirsin.
Eğer Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) seni
öptüğünü görmeseydim seni asla öpmezdim.” sözünü nasıl anlamalıyız?
Hz.Ömer (radıyallâhu anh), nübüvveti en iyi anlayan ilk iki kişiden biridir.
Adaletin temsilcisi olan bu devâsâ kâmet, sünnete olan bağlılığından dolayı
Hacerü’l-Esved’i öpmüş ve sonra da
“Ey taş biliyorum ki, sen bir taşsın, ne
fayda ne de zarar verebilirsin.
Eğer Allah Resûlü’nün seni öptüğünü
görmeseydim seni asla öpmezdim.” demiştir.
Zayıf sayılan bazı hadis
rivayetlerinde, o esnada Hz.Ömer’in arkasında bulunan ve onun bu sözünü
işiten Hz.Ali ona:
“Ya Ömer! Onda saklı bulunan sırları bilseydin şimdi
böyle seslenmezdin!” mukabelesinde bulunur.
Hatta bazıları bu hâdiseye
bir ekleme daha yaparak, Hz.Ali’nin bu sözü üzerine Hz.Ömer’in
“Ali olmasa idi,
Ömer helâk olurdu.”1 dediğini rivayet ederler.
Muhaddisler, Hz.
Ömer’in bu tavrına daha ziyade sünnete ittiba zaviyesinden yaklaşmışlardır.
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kâbe’nin dört
köşesini de öpüp, istilam yapması (selâmlama) konusunda ihtilaf vardır.
Muhaddislerin çoğunluğuna göre Efendimiz sadece Kâbe’nin güney kenarındaki iki
köşeyi, yani
“Rükn-ü Yemânî” ile
“Rükn-ü Hacer”i öpmüştür.
2 Hacerü’l-
Esved’in bulunduğu köşe (Rükn-ü Hacer), tavafın başladığı köşedir ve onu öpmek
sünnettir.
Şayet öpmek mümkün değilse bir sopa veya baston ile
dokunup onun dokunan kısmını öpmek;
bu da mümkün değilse en azından
Hacerü’l-Esved’e doğru elleri kaldırarak onu öper gibi işaret yapıp tekbir ve
tehlil getirmek, böylece o mânâya delâlet eder bir tavır sergileyerek değişik
zâviyeden sünnete saygımızı ortaya koymak gerekmektedir.
Nihayetinde bir taş olan Hacerü’l-Esved’in öpülmesi, bir taşın takdis edilmesi
gibi bir anlayışa sebebiyet verebilir;
verebilir ve herkes o taşı bu duygu ve bu
düşüncelerle öpmeye kalkışır.
Daha sonra da bundan bir hayli hurâfe
doğar.
Ve böylece Kâbe, hak ve hakikate açık olmanın yanında şeytanların
da oyun oynadığı bir yer hâline gelir.
Çünkü şeytanlar, kalbin etrafında
dönüp durmakta ve onun zayıf taraflarını yakalamaya çalışmaktadırlar.
Esasen kalb de insan hissiyatına göre bir Kâbe’dir.
Kalbin etrafında
şeytanların menzilleri ve mazgal delikleri vardır.
Kalbde takdis
edilecek şeylere dair öyle küçük menfezler vardır ki,
“doğru şeyler” takdis
edilirken, takdis edilmemesi gereken başka şeyler de takdis edilerek saygı ve
tazimin yanında her zaman kaymalar olabilir.
Meselâ Makam-ı İbrahim’e,
Hacerü’l-Esved’e, Kâbe’nin kapısının eşiğine ve zeminine yüz sürülüp, gözyaşı
dökülmesi, küçük vesilelerin büyük hedeflere bağlandığı yer ve tavırlardır.
Bu, bazı insanların, bir kısım nesnelere karşı, o nesnelerin verasında Allah’ın
rızasını hedefleyip saygı duyması demektir.
Fakat
kişi, böyle bir saygı esnasında dengeyi muhafaza edemeyip takdis ettiği bu
şeylerde dengeyi koruyamazsa, başka şeylere de olduğundan fazla saygı
göstererek büyük bir inhirafa düşebilir.
Burada bir hâtıramı naklederek
mevzuu daha da müşahhaslaştırmak istiyorum.
Hacda bulunduğumuz günlerde,
bir arkadaşımla birlikte Kâbe’nin mahfilinde bulunuyorduk.
Kâbe’nin
yanındaki minberin üzerine bir branda örtülmüştü ki, Kâbe’nin etrafa mehâbet
gamzettiği böyle bir atmosferde, üstüne brandanın da örtülmesiyle o minber,
şeâirden bir nesne gibi dimdik duruyor ve gayet heybetli görünüyordu.
O esnada içime doğan duyguları
“İster misin bu
haliyle minberin şu meçhul, müphem ve muğlak görünümünden dolayı birisi
gelsin de, ona elini sürsün ve sonra oraya bir el sürme faslı başlasın.”
diyerek arkadaşıma bir tahminimi arz ettim.
Ben daha sözümü bitirmemiştim
veya birkaç saniye geçmemişti ki, oradakilerden birisi gelip brandaya elini
sürdü;
sonra da onunla yüzünü-gözünü sıvazladı.
Onun ardından birdenbire o minber,
tavaf edilecek yerlerden birisiymişçesine takdise başlandı;
öyle ki, oraya gelen
herkes önce onu sıvazlıyor, sonra da elleriyle yüzünü-gözünü.
Oysaki o kudsî mekânlarda Allah’ın emrettiği belli mânâlar ifade eden şeylere
karşı yine Allah’tan ötürü saygı duymak gerekir.
Hatta bunlar bile, birer
imtihan vesilesi olarak değerlendirilebilirler.
Hac esnasında mânâsını
ruhumda tam duyamadığım şeylerden birisi de
“şeytan taşlama” hâdisesidir.
Orada herkesin şeytanı temsil eden taşa taş attığını görünce, elimdeki taşları
teker teker ben de oraya doğru fırlattım.
Fakat kafam, akıl ve mantık çerçevesinde
düşündüğünde bu türlü şeylere
“evet” demeyeceğinden orada ruhumu saran
duygularımı dile getirdim ve
“Rabbim ben tamamen Sana teslimim;
bunu da
Senin için yapıyorum.” dedim.
İnsan, yukarıda da ifade edildiği
gibi, ibadetlerini bu inanç içinde yaparken bile, şeytanın kullanabileceği çok
menfezler olabilir ve bu aralıklardan insan onun tuzaklarına düşebilir.
İşte o büyük basîret âbidesi Hz.Ömer, avamca anlayışı, tevhid çizgisine
getirmek için –mânâ olarak–,
“Böyle taşta, toprakta bir kudsiyet aramayın.
Allah Resûlü, onu öpmüştür.
Eğer O öpmeseydi ben de öpmezdim.
Zira Hacerü’l-Esved’i öpmek, O öptüğünden dolayı sünnettir.”
diyerek, aklın hür olduğu nokta ile teslim olduğu noktayı birbirinden
ayırmıştır.
Hz.Ömer’in sözü bu zâviyeden değerlendirildiğinde, onun ne kadar yerinde
söylenmiş bir söz olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
1 Buhârî, hac 50;
Müslim, hac 248-251.
2 Buhârî, hac 59;
Müslim, hac 242.
HAKK’IN ÜSTÜNLÜĞÜ
Soru: Günümüzde hak
taraftarlarının mağlup ve mazlum durumda olmalarının sebebi nedir?
Peygamber
terbiyesi görmemiş düşünce, öteden beri hep kuvveti önde tutmuş ve onu temsil
edeni hep haklı görmüştür.
İslâm ise, bunun aksine kuvveti değil;
hakkı
üstün tutmuş, ona değer vermiş;
her şeyi ona bağlamış ve hak sahibini, güçsüz
dahi olsa, hakkını alıncaya kadar güçlü kabul etmiştir.
Günümüzde
İslâm’ı temsil edenlerin genel durumuna bakıp:
“Şayet hak üstünlük
gerektirseydi, onu temsil eden Müslümanların mağlup değil, gâlip durumda
olması gerekmez miydi?” başka bir ifadeyle,
“Bâtılı temsil eden milletler
hâkim ve güçlü durumda iken, Allah’a, Kur’ân’a, Peygamber’e..
sahip çıkan
insanların mazlum ve mağdur durumda olmasının hikmeti nedir?” şeklinde
şüpheler daima akla gelebilir.
İslâm’a göre yukarıda da ifade ettiğimiz
gibi kuvvet haktadır ve ona hiçbir şey galebe edemez.
Bu izâfî değil;
mutlak bir hüküm ve esastır.
Yalnız bu mutlak hakikatin, kendiliğinden
hayata geçmeyeceği de açıktır.
O, kendine sahip çıkan, hak cephesinde yer
alan insanların güç, gayret, iş bilirliği vb.
özellikleri ile hayata hayat olur.
Aksi halde, birçok şey heder olduğu gibi, bu mutlak
hakikat da heder olur gider.
Burada hakkın üstünlüğünü sağlayacak bazı
esasları şöyle sıralayabiliriz: Bir: Hakk’a ulaştıracak vesilelerin de hak
olmasına dikkat edilmelidir.
Hak yolunda bâtıl vesilelerin kullanılması,
hakkın ve haklının mağlubiyetini netice verebilir.
Bu da kitlelerin Hakk’ın hakkaniyeti, doğruluğu, geçerliliği vb.
noktalarda şüphelere düşmesine sebep olur.
Hâlbuki, kitleleri böylesi bir
tereddüde sevk etmeye, hiç kimsenin hakkı yoktur.
Meseleyi bir örnekle izah edecek olursak;
meselâ, ahlâk kurallarının toplum
çapında yaygınlaşıp kökleşmesi ve buna bağlı olarak kötülüklerin silinip
gitmesi, ya suçluların cezalandırılıp zapturapt altına alınması, ya da onların
kalb ve gönüllerine yönelik tezkiye ve terbiye ameliyesiyle mümkün olabilir.
Başta bulunanlar ya da terbiyeciler, ikinci şıkkı hiç nazar-ı dikkate almaz da,
sadece birinci şık üzerinde dururlarsa, –tam anlamıyla denmese de– bâtıl bir
yolla hakkı tahsil etmeye çalışmış olurlar ki, bunun da sağlıklı bir netice
vermeyeceği açıktır.
Diğer taraftan, teknik ve teknolojik
sahada terakkî etmek için, kafa ve kalblerin ilimle-irfanla donatılması
gerekmektedir.
Böyle bir terakkî sonucu bütün insanlığı imhâ etme plânı
da olsa, zikrettiğimiz hak mülâhazalarla hareket edildiği takdirde, netice
(bâtıl da olsa) elde edilecektir.
Çünkü Üstad’ın
ifadesiyle:
“Her bâtılın her vesilesi bâtıl olmadığı gibi;
her hakkın her
vesilesi
de hak değildir.”
İşte günümüzde, hak taraftarlarının bâtıl temsilcilerine mağlup olma
sebeplerinden birisi budur..
ve bu yanlışlık toplumda oldukça yaygındır.
İki: Müslümanlar, Müslümanca sıfatlara sahip çıkmalı ve onları bir bütün hâlinde
temsil etmelidir.
Halkımız bu mânâdaki insan için
“dört dörtlük Müslüman”
tabirini kullanır.
Gerçi Üstad’ın ifadesiyle:
“Her mü’minin her
sıfatı mü’min olmadığı gibi;
her kâfirin her sıfatı da kâfir değildir.”1
Bu demektir ki, bazı mü’minlerde kâfir sıfatı bulunabileceği gibi, bazı
kâfirlerde de mü’min sıfatı olabilecektir.
Ne var ki, hakkı üstünlüğe
taşıma, ancak kâmil mü’minlerin yapabileceği bir iştir.
Kâmil mü’min de yukarıda
belirttiğimiz gibi, Müslümana ait sıfatları bütünüyle temsil eden insan
demektir.
Üç: Tenâsüb-ü illiyet prensibine uygun hareket edilmelidir.
Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta cârî iki çeşit kanunu vardır.
Bunlardan biri,
“İrade” sıfatından
kaynaklanan kanunudur ki,
“O bir şey dilediği zaman sadece ‘ol’ der , o da
oluverir.”2 âyeti, ona işaret eder.
Diğeri ise,
“Kelâm” sıfatından
kaynaklanan Kur’ân-ı Kerim ve onun ihtiva ettiği esaslardır.
O’nun emir
ve iradesinden kaynaklanan kanunlar, kâinatta hükümferma olan
“Sünnetullah”tır.
Atomlardan galaksilere kadar bütün kâinat, bu
kanunlarla işler ve hareket eder.
Meselâ,
yere atılan bir tohum hava, su ve güneşin etkisiyle büyüyüp dâne verir;
bir
çocuğun dünyaya gelmesi, anne-baba çiftinin birleşmesi sonucu olur vs...
Cenâb-ı Hak, bütün bu kanunlarla insanlara bir ders verir ve onların bu
kanunları nazar-ı itibara alarak iş yapmalarını ister.
Zira o kanunlar
nazar-ı itibara alınmadan yapılacak iş ve hareketler, adem-i muvaffakiyetle
sonuçlanacaktır.
Bunun cezası da, ekseriyet itibarıyla dünyada
verilecektir.
İşte Müslümanlar, günümüzde bir bakıma bu kanunlara uymamanın cezasını
çekiyorlar.
İslâm’ın dışında olanlar ise, onlara riayet etmenin safasını
sürüyorlar.
Burada arz edeceğimiz husus, dördüncü bir esas olarak kabul edilebilir.
Nasıl ki Cenâb-ı Hak, atmacayı serçeye, kartalı küçük civcivlere..
musallat
etmek suretiyle onların kabiliyetlerinin gelişmesini sağlamaktadır;
aynen öyle
de, kâfiri dünyada mü’mine musallat etmek suretiyle, onun kendisine gelmesini
istemekte ve onu yeni arayışlara yöneltmektedir.
Evet, yıllar var
ki Müslüman ilim ve fikir adamları, sadece belli meseleler etrafında dönüp
durmuş ve bir türlü Kur’ân-ı Kerim’i asrımızın idrakine sunamamışlardır.
Ancak O’nun ihtiva ettiği eşsiz düsturların başkaları tarafından anlaşılıp
hayata hayat kılınmasıyla, onlar kendilerine gelmiş ve bunlar Kur’ân’da da var
deyip Kur’ân’a sahip çıkmışlardır.
Bu bakımdan
şahsen ben, inanmayanların Müslüman üzerindeki hakimiyetini, şerr şeklinde
değerlendirmiyor, aksine onu bu tür arayışlara sevk ettiğinden dolayı izâfî
“hayır” olarak görüyorum.
Hâsılı;
her ne kadar bugün, bâtıl galip görünse de,
“Akıbet
müttakîlerindir.”3 sırrınca, bu galibiyet dâimî olmayacak, hak taraftarları arz
ettiğimiz ve arz etmediğimiz ölçüler içerisinde hareket edebildiği takdirde
اَلْحَقُّ يَعْلُو وَ َ لا يُعْلَى عَلَیْهِ
“Kuvvet haktadır ve ona hiçbir şey
galebe
edemez.”4 sırrının zuhur ettiğini müşâhede edeceklerdir.
1 Bediüzzaman, Sözler s.792 (Lemeât).
2 Bakara sûresi, 2/117;
Âl-i İmrân sûresi, 3/47;
Meryem sûresi, 19/35;;<br>...
3 A’râf sûresi, 7/128.
4 Bkz.: Buhârî, cenâiz 79;
et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 6/128.
İSLÂM’DA ŞEKİLCİLİK YOKTUR
Soru: Hz.Katâde (radıyallâhu anh) Müslüman olduğu zaman
Efendimiz’in:
“Ey Katâde! Saçlarını kestir.” buyurmasının hikmeti
nedir?
En başta İslâm’ın genel disiplinlerine aykırı olan böyle bir sözü
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) söylemiş olacağına ihtimal
vermiyorum.
Zaten mevsuk hadis kaynaklarında böyle bir rivayet de
yok.
Kaldı ki, bir kısım siyer kitaplarında da bildirildiği üzere, çoğu
sahabinin uzunca ve örgülü saçları vardı.
Bazıları onu toplar, başlarının üzerinde yumak yaparlardı.
Bunu teyit eden bir vak’a vardır ki, şöyle cereyan eder: Efendimiz, saçlarını o
şekilde yumak yapmış bir insan görür ve ona saçlarını çözmesini ve onların da
secdeden nasiplerini almalarını tavsiye eder.
1 Ne var ki
Efendimiz’in, ne Ebû Bekir’e, ne Ömer’e, ne de Hz.Osman’a –ki bunların hepsinin saçları uzundu–
“Saçlarınızı kesiniz.” şeklinde bir emri olmamıştır.
Bilindiği üzere Mekke fethinden sonra çoğu sahabi, gönülleri ganimetle telif
edilerek yumuşatılmış ve Müslümanlığa kazandırılmıştı.
Onların
sırtlarında kâfir urbası, başlarında küfür sarığı vardı.
Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem), onları bile çıkarmalarını istememişti.
Zaten Allah Resûlü’nün bu türlü bir işe kalkışması, şekilcilik olurdu.
O ise, bütünüyle şekilcilikten münezzeh ve müberrâ idi.
Vâkıa, Efendimiz’in tarz-ı telebbüsü (giyim tarzı), yiyip içmesi, yatıp
kalkması, tamim edilip, kimse o işe zorlanmadan, hâlisane bir niyetle O’na
uyma düşüncesi ile yapılması makbuldür;
ancak Efendimiz’in, bu tür
şekilcilikle alâkalı hiçbir emri de olmamıştır.
İşin enteresan tarafı ise, günümüzde çokça üzerinde durulan ve dinin bir aslı
gibi insanlara sunulan sarık mevzuunda bile Efendimiz’in, Buhârî, Müslim gibi
mevsuk hadis kitaplarında rivayet edilen bir işareti dahi olmamıştır.
Bu
mevzuda sadece, Efendimiz’in Mekke’ye girerken başında siyah bir sarığın
olduğu ve hafifçe arkaya sarkıttığına dair bir rivayet vardır.
2
Sarıkla namaz kılmanın yirmi beş veya yirmi yedi derece,3 hatta yetmiş yedi
derece4 daha faziletli olduğuna dair rivayetlerin hepsi Ümmühât’ta (temel hadis
kaynakları) değil, Zevâid’de (tâlî kaynaklar) geçmektedir.
Haddizatında
bütün bunlar teferruata ait meselelerdir ve işi zorlaştırıcı şeylerdir.
Ancak sakala dair bir hayli rivayet vardır ve bu yüzden Hanefi fukahası o mevzu
üzerinde oldukça hassasiyetle durmaktadırlar;
durmakta ve sakalın olduğu gibi
bırakılması gerektiğini ifade etmektedirler.
Ne var ki, Hanefi
fukahâsının bunca hassasiyetine rağmen, bu mezhebe müntesip dünya kadar insan da
sakal bırakmamıştır.
Muhammed Ebu’z-Zehra, sakalı Efendimiz’in âdet-i
seniyyelerinden biri olarak değerlendirir.
Dolayısıyla
“Bir insan bu âdete
uyma düşüncesiyle sakal bırakırsa sevap kazanır.”5
der.
Bu yüzden, sakal bırakmayana, sarık sarmayana, şalvar giymeyene
günah işliyor demek sertçe bir yaklaşım olsa gerek.
Zaten, bir insanın
arkasından, ona günah işliyor demek, gıybettir.
Gıybetin haram olduğu ise kat’îdir.
Bu sözlerime bakarak, benim bunların aleyhinde olduğum zannedilmemeli;
hiç kimse
için de düşünülmemeli;
ne var ki dinin vaz’ettiği kriterlere saygıda da kusur
edilmemelidir.
Evet bunlar, her ne kadar Efendimiz’e ait birer âdet-i
seniyye olarak değerlendirilse ve O’nunla irtibatımızın, O’na bağlılığımızın bir
ifadesi sayılsa da, meselenin yerinin dinî kriterler açısından çok iyi bilinmesi
de zarûrîdir.
Evet şekil, İslâm’da bir esas değil, tâlî bir meseledir ve
bunlara takılıp kalmamak gerekir.
Mevzuyla alâkalı zikredilen hadis,
hasen ya da zayıfsa –ki zayıfına bile ben Ebû Hanife gibi çok saygılıyım.
O büyük imam, zayıf bir hadis bulduğu yerde içtihada başvurmaz, hadisle amel
edermiş– zaten amel etme mecburiyeti getirmez.
Kaldı ki, meseleyi şu
şekilde izah etmek de mümkündür;
ihtimal bu sahabi, günümüz gençleri arasında
bir kısım kimselerin, saçlarının bir yanını kestirip diğer taraflarını
bırakmaları gibi saçlarını, insan tabiatını çirkinleştirecek şekilde
kestiriyordu da, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kâfirleri takip ve
taklit etmeme mevzuundaki hassasiyetinin gereği onu ikaz buyurmuşlardı.
Meselâ;
özellikle
“Şemâil” kitaplarında olmak üzere, bir kısım hadis
kaynaklarında zikredildiği gibi, Efendimiz, Mekke’de saçlarını teâmüle uygun
olarak taramasına rağmen, daha sonra müşriklere muhalefet olsun diye önünü ön
tarafa, sağını sağ tarafa, solunu sola ve arka kısmını da arka tarafa doğru
taramıştı.
Medine-i Münevvere’ye hicret ettiğinde de, Hristiyan ve
Yahudiler’in –Roma tarihine dair resim ve filmlerde görüldüğü gibi– saçlarını
alınlarına kadar uzatarak öyle şekillendirdiklerini görünce, yine tavrını
değiştirdi;
bu sefer de saçlarını sağa ve sola tarayarak ortadan ayırıverdi,
ihtimal o gün yapılan tıraşlarda bazıları saçlarının sağ ve solunu kesip, sadece
tepede saç bırakıyorlardı.
Bu ise, birilerine benzemede zorlamalı
bir haldi.
6 Bu yüzden Efendimiz:
“Kim özenerek bir kavme benzerse, o
onlardandır.”7 esprisine göre davranmıştı.
Aynı zamanda insan yapısına bakıldığında görülür ki o, tecemmül esas
alınarak harika bir plânlamadan geçirilmiş..
evet onun
vücut yapısı, öyle hendesî, öyle riyazî inceliklere göre inşa edilmiştir ki,
bakıp da onu takdir etmemek mümkün değildir.
Bir zamanlar bu hendeseye olan hayranlığımı şu
sözlerle ifade etmiştim;
Allah Resûlü,
“Şayet Allah’tan başkasına secde caiz
olsaydı..”8 buyururlar.
Ben de:
“Eğer Mâbud-u bi’l-Hak’tan başkasına secde
câiz olsaydı, ahsen-i takvim menşûrundan geçirilmiş insan âbidesi karşısında
aynı şeyleri söylerdim.” dediğimi hatırlıyorum.
Nitekim
Allah (celle celâluhu), tahiyye mânâsına ona ilk secdeyi meleklere emretmiş ve
Hz.Âdem’in şahsında ona secde ettirmişti.
Şimdi Allah’ın
böylesine mükemmel yarattığı insan urbasını değiştirmek, herhalde hiçbir şekilde
tecviz edilemese gerek.
Allah
Resûlü, bir sahih hadisinde:
“Allah, nimetinin eserini kulunun üzerinde
görmek ister.”9 buyurur.
İhtimal Hz.Katâde’nin esas tabiatına
ters bir saç kesimi vardı.
Bundan dolayı da Efendimiz ona,
“saçlarını kes” demişti.
Ama günümüzde herhangi bir insan gelip Müslüman olsa, bizim kalkıp ona böyle bir
şey söylememiz kat’iyen doğru olamaz.
Çünkü söylediğimiz şeyler, onun dem
ve damarına dokunup, inanacakken kaçmasına sebep olabilir.
Hatta bu tür
yersiz müdahaleler, bazen çok ileri derecede inanmış insanlarda bile sarsıntı
hâsıl edebilir.
Meselâ Kur’ân’ın yedi kıraat üzerine nâzil olması
vesilesiyle, kıraat farklılıklarından dolayı sahabe arasında dahi yer yer
tartışmalar çıkmıştır.
Yine bir sahabinin imamlık yaparken, Kur’ân’ı
kendisine öğretilen kıraatle okuması, başka bir sahabi tarafından yanlış
okuyorsun gerekçesiyle itâp edilmesine ve yaka-paça edilerek Efendimiz’in
huzuruna götürülmesine sebep olmuştur ki, bu durum o zatı ciddî şekilde rencide
etmiş;
hatta sarsıntı geçirmesine vesile olmuştur.
Daha sonra da Efendimiz’in elini
göğsüne vurup teskin etmesiyle üzerindeki olumsuzluğu atmış ve
rahatlamıştır.
10 Kaldı ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem) bir peygamberdir, O bu gibi yerlerde peygamberlik kuvve-i kudsiyesini
kullanıyordu.
Dolayısıyla O’nun ağzından çıkan ses, yaklaşım keyfiyeti vs.
insanlar üzerinde ayrı bir tesir icra ediyordu.
Bu yüzden O’nu dinleyip
dinlememe bile, bir yerde din veya dinsizlik gibi addediliyordu.
Bu açıdan,
kimse kendini O’nun yerine koymamalı ve İslâm’a gönlü henüz ısınmış birine,
“saçını kes, elbiseni düzelt vs.” dememeli.
Bunlar
söylenmesi şart sözler değildir.
Söylerseniz, o insan gider, bir daha da
geri gelmeyebilir.
Bu safhada
söylenecek bir şey varsa, o da takdir, tebcil, tebriktir ve
“Kardeşim sana ne
mutlu! Çünkü Efendimiz: ‘Müslümanlık, cahiliyeye ait şeyleri siler
götürür.’11 buyuruyor.
Dolayısıyla sen şu anda anadan doğmuş gibi tertemiz ve
günahsızsın.” demek türünden ifadelerdir.
Evet, günümüzde de
bir nevi fetret yaşanıyor;
bu insanlar kendilerini levsiyat içinde buldular.
Onlara dini anlatacak kimse olmadı.
Belki camide imam anlatıyordu ama,
onu da çağın kulağı ile dinlemek zordu.
Bir insanın bu kadar
handikaplar ve dezavantajlarla dolu bir toplum içinden sıyrılıp dine yönelmesi,
Âkif’in
“Hakikî Müslümanlık en büyük kahramanlıktır.” dediği
gibi, gerçekten en büyük bir kahramanlıktır.
Dolayısıyla bir gladyatör gibi şeytanını yenmiş bu
kahramanın sırtını sıvazlayarak, kâkül-ü gülberinden öperek ve
“Seni tebrik
ederim kardeşim.” diyerek alkışlamak icap eder.
İhtimal o da, çevreyi tanıyıp,
insan tabiatına zıt bir emâre görmeyince intibaha gelecektir.
1 Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/8, 391;
Abdurrezzak, el-Musannef 2/183.
2 Müslim, hac 453;
Ebû Dâvûd, libâs 21.
3 Bkz.: İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 37/355;
el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 4/225.
4 Bkz.: ed-Deylemî, el-Müsned 2/265;
es-Sehâvî, el-Makâsıdü’l-hasene s.423.
5 Bkz.: Müslim, tahâret 56;
Tirmizî, edeb 14.
6 Bkz.: Buhârî, libâs 70;
Müslim, fezâil 90.
7 Ebû Dâvûd, libâs 4;
el-Bezzâr, el-Müsned 7/368.
8 Tirmizî, radâ 10;
Ebû Dâvûd, nikâh 41;
Dârimî, salât 159.
9 Tirmizî, edeb 54;
Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/311, 4/438.
10 Bkz.: Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 273;
Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/127.
11 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/199.
Üçüncü Bölüm
DİN EKSENİ ETRAFINDA
EFENDİMİZ’İN TARİFLERİ İÇİNDE KUR’ÂN
Hâris el-A’ver anlatıyor:
“Mescide
uğradığımda gördüm ki halk, zikri terk edip malâyâni konularla meşgul
oluyor.
Çıkıp durumdan Hz.Ali’yi (radıyallâhu anh) haberdâr ettim.
Bana:
– ‘Doğru mu söylüyorsun, öyle mi yapıyorlar?’ dedi.
Ben de
– ‘Evet’ deyince, O:
– ‘Ben, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle ferman ettiğini
işitmiştim.
’ dedi: – ‘Haberiniz olsun, bir fitne zuhur edecek!’
Ben hemen sordum: ‘Ondan kurtuluş yolu nedir Ey Allah’ın Resûlü?’ Buyurdular ki:
كِتَابُ اللٰهِّ فِیهِ نَبَأُ مَا كَانَ قَبْلَكُمْ وَخَبَرُ مَا بَعْدَكُمْ
وَحُكْمُ مَا بَیْنَكُمْ وَھُوَ الْفَصْلُ لَیْسَ بِالْهَزْلِ مَنْ تَرَكَهُ مِنْ
جَبَّارٍ قَصَمَهُ اللٰهُّ وَمَنِ ابْتَغَى الْھُدَى فِي غَیْرِهِ أَضَلَّهُ
اللٰهُّ وَھُوَ حَبْلُ اللٰهِّ الْمَتِینُ وَھُوَ الذِّكْرُ الْحَكِیمُ وَھُوَ
الصِّرَاطُ الْمُسْتَقِیمُ ھُوَ الَّذِي لَا تَزِيغُ بِهِ الَْأھْوَاءُ وَلَا
تَلْتَبِسُ بِهِ الَْألْسِنَةُ وَلَا يَشْبَعُ مِنْهُ الْعُلَمَاءُ وَلَا يَخْلَقُ
عَلَى كَثْرَةِ الرَّدِ وَلَا تَنْقَضِي عَجَائِبُهُ ھُوَ الَّذِي لَمْ تَنْتَهِ
الْجِنُّ إِذْ سَمِعَتْهُ حَتَّى قَالُوا ﴿إِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا
عَجَبًايَھْدِۤي إِلَى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّا بِه۪﴾ مَنْ قَالَ بِهِ صَدَقَ وَمَنْ
عَمِلَ بِهِ أُجِرَ وَمَنْ حَكَمَ بِهِ عَدَلَ وَمَنْ دَعَا إِلَیْهِ ھَدَى
(ھُدِيَ) إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِیمٍ – ‘Allah’ın Kitabı(na uymak)tır.
(O öyle bir kitap ki) onda, sizden önceki
(milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar) gelecek
fitneler ve kıyamet ahvâli ile ilgili haberler..
ayrıca sizin
aranızda, (imanküfür, taat-isyan, haram-helâl vs.nev’inden) cereyan
edecek ahvâlle alâkalı da hükümler var.
O, hak ile bâtılı ayırt eden tek
ölçüdür ve onda her şey ciddîdir.
Kim bir zalimden korkarak, ondan kopar
ve onunla amel etmezse, işte o zaman Allah da onu helâk eder.
Kim onun
dışında bir hidayet ararsa Allah o kimseyi saptırır.
Zira o, Allah’ın en
sağlam ipi(hablü’l -metin)dir.
O,
hikmet edâlı hatırlatan bir beyan..
ve Hakk’a ulaştıran bir
yoldur.
O, kendisine uyanları (değişik arzulara takılıp) kaymaktan,
kendisini (kıraat eden) dilleri de iltibastan korur.
Âlimler hiçbir zaman ona doyamaz..
O, kendisini çokça, tekrar tekrar okuyana usanç vermez ve bu, onun tadını
eksiltmez.
Onun insanlarda hayret uyaran yanlarının sonu gelmez.
O
öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman, şöyle demekten kendilerini
alamamışlardır: إِنَّا سَ مِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًايَھْدِۤي إِلَى الرُّشْدِ
فَاٰمَنَّا بِه۪ ‘Biz, doğru yolu gösteren harika ve hiç duyulmadık bir Kur’ân
dinledik.
Biz onun (Allah
kelamı olduğuna) inandık.
’1 Onun üslûbuyla konuşan doğruyu
konuşmuş olur.
Onunla amel eden mutlaka mükafat görür.
Kim onunla
hüküm verirse adaletle hükmeder.
Kim ona çağırırsa, doğru yola çağırmış (ermiş) olur.
’ Ey
A’ver, sen de bu güzel kelimeleri iyi belle.”2 Kur’ân’ın faziletine dair
olan bu hadis-i şerifi, hadis imamlarından Tirmizî, Dârimî ve bir kısmı
itibarıyla da Ahmed İbn Hanbel nakleder.
Bu hadis, Kur’ân-ı Kerim’in
ruhunu, mâhiyetini, muhteva ve hususiyetlerini ve onun nasıl bir hazine ve
cevherler definesi olduğunu bu ölçüde derin ve özlü ifade edebilen en câmi
hadistir.
Ne var ki, senedindeki zayıf raviler ve inkıta’dan ötürü bu
câmi hadis mualleldir.
Hâris el-A’ver için, Yahyâ bin Maîn ve Ahmet bin
Salih
“sika” deseler de, Şa’bî onun bir yalancı olduğunu söylemiş;
hatta
Râfizîlikle suçlanmıştır.
Ali İbn el-Medînî, Ebû Zür’a ve Ebû Hatim er-Râzi de
onu yalancılıkla itham etmiş ve rivayet ettiği hadisin alınamayacağını
söylemişlerdir.
3 Tirmizî, hadisin ancak bu senetle gelen şeklini
bildiğini, isnadının meçhul, seneddeki Hâris el-A’ver hakkında da tenkitlerin
olduğunu söyler.
Ahmed
Muhammed Şâkir de Müsned’deki rivayeti tahkik ederken, senedinin çok zayıf
olduğunu söyledikten sonra Tirmizî’nin rivayeti için de İbn Kesir’in
“Hamza
bin Habîb ez-Zeyyât’ın, rivayetinde teferrüd etmediği...”4 şeklindeki
değerlendirmesini naklederek konuyu kapatır.
Her şeye rağmen,
yukarıda ismini verdiğimiz hadis kitapları da, onu rivayet etmede beis
görmemişlerdir.
Daha sonraları ise, senedindeki zaafiyeti belirttikten
sonra birçok müellif bu hadisi kitaplarına almışlardır.
Hadis, Hilye,
el-Fakîh ve’l-Mütefakkıh, İthâfu’s-Sâde gibi kitaplarda nakledildiği gibi,
Kurtubî’nin tefsirinde, Begavî’nin Şerhu’s-Sünne’sinde de zikredilmektedir.
Bu itibarla da onun ümmetin kabulüne mazhar olduğu söylenebilir.
Hatta hadis
ilminin büyük otoritelerinden İmam Nevevî gibi zatlar, Kur’ân’ı anlatırken bu
hadise mutlaka müracaat etmişlerdir.
5 Bu hadisi, öteden beri bazı
hocalarımızdan duymuş olmamız ve konusunda tek hadis olması bizim de ilgimizi
çekmiştir.
Böyle bir cevher hazinesini taşıyan insanlardan bir tanesinin,
bazı hadis imamlarınca mecrûh olmasına ve senedindeki zâfiyete rağmen biz,
metnin parlaklığı ve muhkemâta uygunluğuna bakarak, ona itibar edenlerin yanında
olmayı düşündük.
Hadis, Kur’ân’ı tarif etmedeki câmiiyyeti yönüyle en
mühim rivayetler arasındadır.
Bu hadisin, 19
madde ihtiva etmesi de ayrı bir hususiyet arz etmektedir.
1.Madde: فِیْهِ نَبَأُ مَا كَانَ قَبْلَكُمْ
“O’nda sizden evvelkilerin
haberleri
vardır.”
Bilindiği gibi biz tarih öncesi dönemler hakkında pek fazla şey bilmeyiz.
Tarih ve arkeoloji bilimlerinin verilerine rağmen antik dönem hâlâ bizim
meçhulümüzdür.
Bugün yapılan çok yönlü çalışmalarla bir hayli medeniyet
su yüzüne çıkarılmış olsa da yakın tarihe kadar, Kur’ân-ı Kerim’de yer yer
kendilerinden bahis açılan, Hz.Hûd’un gönderildiği Âd kavminden, Hz.
Salih’in cemaati Semûd kavminden bahsedilince, Batılılar dudak büküyor ve konuyu
ciddiye almıyorlardı.
Oysaki kazılarda Âd da, Tamud adıyla bilinen Semûd
da, hatta bütün detayları ile Hz.Lut’un kavmi Sodom ve Gomore de
ortaya çıkarıldı.
Keza Kur’ân, Firavun’un başına gelen
“gark”
hâdisesinden (Kızıldeniz’de boğulması), onun cesedinin dışarıya çıkarılacağından
bahseder ki, hem mülhidler, hem de kütüb-ü sâbıka ve sâlife ricâli (Tevrat ve
İncil ehli) bu haberi hiç de ciddîye almamışlardı.
Oysaki Kur’ân, فَالْیَوْمَ نُنَجِّیكَ
بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ
لِمَنْ خَلْفَكَ اٰيَةً
“Bugün biz senin cesedini kurtaracağız ta ki sonrakilere
ibret
olsun.”6 demek suretiyle bu meseleyi asırlar öncesinden haber vermişti.
Kur’ân-ı Kerim Firavun’un gark olmasını naklederken, öyle mücerret bir tarihsel
vâkıayı haber vermekle kalmayıp, onun cesedinin, sonraki nesillere ibret olmak
üzere denizden çıkarılacağı şeklinde vak’ayı resmediyor.
Kur’ân’ın bu
ilânı karşısında hem o günün müşrik ve mülhidleri, hem de kütüb-ü sâbıka ricâli
(Ehl-i Kitap) istihzâî bir tavır takınıyorlardı ama, Kur’ân, kendinden emin bir
üslupla meseleyi vaz’ ediyordu.
Sırf bir ihtimal çerçevesinde de olsa,
şimdi o ceset İngiltere’de teşhir ediliyor;
hem de o ceset diye teşhir ediliyor.
Bu misalleri çoğaltabiliriz.
Hatta sadece günümüzde yazılan modern
tefsirlere bile bakacak olsak, Kur’ân’ın çağlar öncesinden haber verdiği
tarihsel kavim ve medeniyetlerin, ister arkeolojik kazılar, ister daha başka
yollarla ortaya çıktıklarını görecek ve ürpereceğiz.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmî bir insandı ve hiç okumamıştı.
–O ümmiyet başlarımızın tacı olsun.
Aslında onun ümmî olması,
peygamberliğinin çok önemli esaslarındandır.
– Ne Ehl-i Kitap’tan ne de
cahiliye döneminde herhangi bir ilim adamıyla görüşmesi söz konusu değildir.
Bu, herkesçe müsellem olan bir hakikattir.
Yalnız o değil, kendi devrinde
başkaları ile görüşenler de O’nun Allah’tan getirdiklerini bilemezlerdi ve O,
bunları söylerken herkes hayret ve dehşet içinde O’nu dinlerdi.
Bu arada
bazıları, bunları birer üstûre kabul edip konuya öyle yaklaşırlardı ki, Nadr b.
Hâris de bunlardan biriydi.
O, İsfendiyar ve Rüstem’in hikâyelerini
bildiğinden, Efendimiz’in anlattığı bu tarihî gerçekler karşısında, bir
alternatif olarak hep onlara ait üstûrelerle O’nun karşısına çıkar ve zihinleri
bulandırmaya çalışırdı.
Gün geldi, onun üstûreleri bir bir unutulup gitti;
ama
Efendimiz’in Kur’ân vasıtasıyla anlattığı şeyler parlaklığını daha da artırarak
çağımıza kadar geldi ulaştı;
gelip ulaşmakla da kalmadı, araştırmacılar için
birer ilham kaynağı hâline geldi ki, onun başka bir mucizesi olmasaydı,
peygamberliğine delil olarak bunlar yeter ve artardı.
2.Madde: وَخَبَرُ مَا بَعْدَكُمْ
“O’nda sizden sonrakilerin de haberi vardır.”
Kur’ân-ı Kerim, nüzûlünden itibaren kıyamete kadar cereyan edecek olan pek çok
hâdiseye de işaret eder.
Şimdi onun bu konuyla alâkalı birkaç işaretini
arz etmeye çalışalım: Tarihî devr-i dâimler hakkında Kur’ân-ı Kerim, Mâide
sûresi, 54.âyetinde mefhum olarak şöyle ferman eder:
“Eğer dinden ellerinizi
gevşetir, geriye durursanız Allah yepyeni bir kavim getirir, (onlar birinci
saftaki insanlar safvetindedirler.
) Onlar, Allah ’ı severler, Allah da onları
sever, Allah yolunda cihat eder, kınayanın kınamasına aldırış etmezler.”
Hâdiseler, Asr-ı Saadetten başlayarak Kur’ân-ı Kerim’in ifade ettiği şekilde
cereyan etmiş ve bugüne kadar âdeta bir devr-i daim yaşanmıştır.
Sahabe-i
kiram, tâbiîn-i izâm, Emevîler, Abbasiler ve onlardan sonra İlhanlılar,
Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar gelmiş..
ve biri giderken de, lisan-ı
hâliyle elini kulağına koymuş ve bir müezzin gibi: إِنْ يَشَأْ يُذْھِبْكُمْ
وَيَأْتِ بِخَلْقٍ
جَدِيدٍ
“Eğer O dilerse sizi ortadan kaldırır ve yepyeni bir halk, bir millet
getirir.”7 demiş öyle gitmiştir.
Bu devr-i daimlerin ifade ettiği
mânâ şudur: Bir bir gelenler bir bir gidecek ve her zaman sadece ve sadece o
önü-sonu olmayan Bâki kalacaktır.
Şart-ı âdî plânında, iman, istikamet, hakikat aşkı, araştırma
iştiyakı gelip kalmanızın, kalıp ömrünüzü uzatmanızın vesilesi olabilir ama
gitmeniz mukadderdir.
Geleceklerin gelme emaresi, gideceklerin de gitme
emaresinin söz konusu olmadığı bir dönemde bu kabil ihbarların vukûu, Kur’ân’ın
açık bir mucizesidir.
Mekke’de nâzil olan Rûm sûresinin, غُلِبَتِ
الرُّومُفِۤي أَدْنَى الَْأرْضِ وَھُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِھِمْ سَ یَغْلِبُونَ
فِي بِضْعِ سِنِینَ
“Rumlar, (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde
yenilgiye uğradılar.
Hâlbuki onlar, bu
yenilgilerinden sonra birkaç (3-9) yıl içinde gâlip geleceklerdir.” 8
gibi âyetleri buna açık birer örnek teşkil ederler.
Muhakkikîn-i siyere
göre bu âyet, Mekke’de nâzil olduktan dokuz sene sonra Bedir Harbi (624)
oluyor.
Demek ki, âyet Hicret’ten tam yedi sene evvel nâzil olmuş.
Hâlbuki bu yıllar, Müslümanların baskı altında kıvrandığı yıllardır.
İhtimal Hz.Ömer’in bile
henüz cephesini tam belirleyemediği günler..
daha açık ifadesiyle, inananların
sayısı henüz 40’a bâliğ olmuş veya olmamış..
Müslümanların bin türlü eziyete maruz bırakıldığı, hatta yok edilmeye
çalışıldığı, hiçbir şafak emaresinin bulunmadığı bir dönemde, Allah (celle
celâluhu), Rûm sûre-i celîlesi ile gönüllere su serpiyor, ruhları şahlandırıyor
ve diyor ki,
“Yanı başınızda Sâsânîler, Rumlar’ı mağlup ettiler.
Sizin
içinizdeki putperestler bunu serrişte edip sizinle alaya kalkışarak,
“İşte
putperest olan ateşgedeler (ateşe tapanlar), Hristiyan olan Rumları mağlup
ettikleri gibi, biz de sizi ezeceğiz” diyerek ortalığı velveleye veriyorlar.
İşte, bu iç içe tersliklerin yaşandığı bir sırada Kur’ân: بِضْعِ سِنِینَ yani üç
ilâ dokuz sene zarfında Romalılar ateşgedeleri mağlup edecekler.
O mağlubiyet gününde siz de sevineceksiniz.” demektedir ki,
bu tam Bedir gününe rastlamaktadır..
evet وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ
“O gün
mü’minler de sevinçler yaşayacaklardır.”9 Hz.Ebû Bekir
Sıddîk, Kur’ân’a öyle inanmıştır ki, bu âyeti duyar duymaz gidip, Âs İbn Vâil
ile belli sayıda deve üzerine bahse girer.
O gün için böyle bir bahse
girme ayrı bir konu;
mevzumuz, Kur’ân’ın mucizevî haberlerine inanma mevzuu.
Hz.Ebû Bekir, بِضْعِ سِنِینَ kelimesini üç yıl olarak anladığından üç
senesine bahse girer ve gelip bu hususu Efendimiz’e haber verir.
Hz.
Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), بِضْعِ سِنِینَ ’in üçten dokuza kadar
bir rakama baktığını, dolayısıyla da seneyi dokuza çıkarıp develeri artırmasını
söyler.
Hz.Ebû Bekir gidip bahsi, Efendimiz’in dediği şekilde
değiştirir.
Ve derken بِضْعِ سِنِینَ gelir geçer.
Bedir harbi ve
zaferi yaşanır.
Bir
süre sonra da, Heraklius’un içkiyi bıraktığı, yeniden derlenip toparlandığı,
Sâsâniler’e karşı savaş başlattığı ve zaferyâb olup onları haraca bağladığı
haberi gelir.
Evet Kur’ân’da, o nazil olduğu günden sonraki devirlerde
meydana gelecek hâdiselerle alâkalı pek çok sarâhat ve işaret vardır ki, Rûm
sûresinin başı sadece bunlardan biridir.
Ayrıca burada,
“ غَلَبَتِ الرُّومُ...
وَھُمْ مِنْ
بَعْدِ غَلَبِھِمْ
سَیُغْلَبُونَ ” şeklinde bir kıraat da söz konusudur ki, o zaman mânâ şöyle
olacaktır:
“Rum galebe çaldı;
onlar da bu galibiyetlerinden sonra yenilgiye
uğratılacaklardır.” Birkaç sene sonra İslâm orduları Rûmları yenerek bu
müjdeyi de gerçekleştirmişlerdir.
Hudeybiye’yi müteakip Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem), melûl mahzûn Medine-i Münevvere’ye dönerken,
Allah’ın (celle celâluhu), hem bir bişâret (müjde) hem de Hudeybiye’deki sulhun
vaadettiklerini ifade eden: لَقَدْ صَدَقَ اللٰهُّ رَسُ ولَهُ الرُّؤْيَا
بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَ ْ س جِدَ الْحَرَامَ إِنْ َۤ ش اءَ اللٰهُّ
اٰمِنِینَ مُحَلِّقِینَ رُءُوسَ كُمْ وَمُقَصِّرِينَ َ لا تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا
لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَرِيبًا
“And olsun ki Allah,
elçisinin rüyasını doğru çıkardı.
Allah dilerse siz güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak,
korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz.
Allah sizin bilmediğinizi bilir.
İşte bundan önce size yakın bir fetih verdi.”10 âyetini de
zikredebiliriz.
Evet Allah, Peygamberinin rüyasını doğru çıkarmıştı.
Eğer sulh yapmayıp da Mekke’ye girseydiler harp ederek gireceklerdi.
Allah orada kan dökülmesini istemediği için buna izin vermiyordu.
Böylece
onlar, Kâbe’yi tavaf ederken, başkalarının kalbinde
“oğlum öldü, çocuğum öldü,
kızım öldü” ukdesi de olmayacaktı.
Bir gün gelip orayı tavaf edeceklerdi,
hem de olumsuz hiçbir şeyle karşılaşmadan.
Sanki bu âyet, onlara şöyle diyor:
“Şimdi geriye dönün.
Belki içinizde bir burkuntu olacak ama, bu burkuntuya bedel geleceğin inşirâhı
daha fazla olacaktır.” Ve öyle de oluyor;
gün geliyor, Müslümanlar, hem
gelip o umreyi kaza ediyorlar, hem de aynı zamanda emniyet içinde –İkrime’nin
sadece bir kapıda mini bir karşı koyması istisna edilecek olursa– Mekke’ye
giriyorlar.
Mekke bağrını öz evladına açan şefkatli bir ana gibi;
“Yerin göbeği
bendim, sen de evladımdın, bir dönemde atmışlardı gel yavrum.”
diyordu.
Ve Kur’ân’ın verdiği haber aynen tahakkuk ediyordu.
Bu misaller çoğaltılabilir;
biz deryadan bir katre ile iktifa ediyoruz.
3.Madde: وَحُكْمُ مَا بَیْنَكُمْ
“O, aranızda bir hakem ve hüküm kaynağıdır.”
Kur’ân-ı Kerim, öncelikle Müslümanlar, sonra da bütün insanlık için hem bir
hüküm kaynağı, hem de bir hakemdir.
Evveliyatla Müslümanlar sonra da bütün
insanlık onun temel disiplinleriyle bütün problemlerini çözebilir.
İnsanlar arasında sulh ü sükûnu temin edebilecek, fert ve aile plânında pek çok
problemi halledebilecek, toplumla alâkalı pürüzleri giderebilecek bir kitap
varsa, o da Kur’ân-ı mucizü’l-beyan’dır.
Evet o, bütün bu konularda
biricik, tertemiz ve kimsenin itiraz etmeyeceği, edemeyeceği yegâne
kaynaktır.
Aslında
hadiste de onun, itiraz edilemez bir kaynak olduğu ihtar edilmektedir.
Kur’ân dışındaki değişik sistem ve hareketlerde, O’nun getirdiklerine yakınlık
arz eden düşünceler olabilir.
Aslında her düşüncede güzel şeyler
bulunabilir.
Nitekim bir zamanlar İslâm dünyasında bir ezilmişlik içinde,
değişik sistemler arasında sosyalizmi iyi görenler vardı.
Hatta ille de
bu sistemlerden birini Kur’ân’a yakın görmek, göstermek gerekiyorsa, içtimâiyata
ve iktisada ait vaz’ettiği meseleleriyle sosyalizmin Kur’ân’a daha yakın
denebileceği seslendiriliyordu.
Bu sistem, fert hukuku ve hürriyeti
mevzuunda daha hassas daha mütekâmil görülüyordu.
Bu mülâhazaların
hepsinin münakaşası yapılabilir ama sosyalizmin revâçta olduğu o günlerde bu tez
çok işleniyordu.
Hatta bu anlayış, merhûm Dr.
Mustafa Sibâi’ye
İslâm İştirâkiyesi’ni yazdırmıştı.
Seyyid Kutub’un Sosyal Adalet’inde, hatta
tefsirinde de bu türlü yaklaşımlara rastlamak mümkündür.
O dönemde
kapitalizmin baskı ve tazyiki insanları çok ürkütmüş, hatta buna reaksiyon ve
tepki olarak ortaya çıkan, kapitalizmin
“neseb-i gayr-i sahih” evladı sosyalizm
ve komünizm hep kapitalizmin cürmü olarak görülmüş ve bir ölçüde bu biraz daha
hafif gösterilmek istenmişti.
Nitekim bizde de –bu tabiri
sevmesem de öyle diyorlar– radikal İslâmcılar ta 12 Eylül’den günümüze kadar
sosyalizmi kapitalizmden daha ehven görmüşlerdir;
görmüş de, kapitalizme,
liberalizme ateş püskürürken sosyalizm ve komünizmi sükut geçmişlerdir.
Oysaki, Kur’ân kaynaklı olmayan düşünceler ne kadar da Kur’ân-ı Kerim’e yakın
olursa olsun –Üstad’ın da işaret ettiği gibi– eğer tam Kur’ânî değil ve ondan
nebeân etmemişse onun müşâbihi olamaz.
Bu konuda, hüküm ve bu
hükmün hakemi diyebileceğimiz bir şey varsa, o da Kur’ân’ın kendisidir.
Kur’ân herkes için huzur ve istikbâl bahşeden böyle bir hakemlik vazifesini
derpiş etmiştir.
Onun hakemliği ile –inşâallah– bir gün dünyada
bütün ahlâkî ve sosyal problemlerin aşılacağına inanıyorum.
Elverir ki,
Kur’ân’ı hazmetmiş olanlar, ona sahip çıksın ve ruhuna sadık kalarak asrın
idrakine göre onu bir kere daha seslendirsinler.
Aslında gelecek adına
bunun yapılması zarûrîdir.
İnşâallah, büyük ilim adamları ve düşünürleri,
ulülazmâne bir gayretle, Kur’ân bu mevzudaki muhtevasını bir kere daha gün
yüzüne çıkarır ve onun geçmiş gelecek haberlerinin doğruluğu yanında,
hakemliğinin ne kadar isabetli olduğu hususunu bir kere daha ispat ederler.
Biz muhteşem bir geçmiş yaşadık.
Ütopyalara sığmayan günler gördük ama, bugün Müslüman pratiğinde İslâm’ın
büyüklüğünü temsil edebilecek seviyede Müslüman yok ve bu, Kur’ân’ın ufkunu
karartıyor.
Onu kendi tamamiyetiyle –inşâallah– bahtiyar temsilciler,
Rabbânîler ortaya koyacak, Kur’ân’ın, eskiden defaatle zuhur etmiş parlak
günleri yeniden bir kere daha zuhur edecek ve biz de
“Evet sözü sen
söylüyorsun, söz sana derler, hak olup Hak’dan gelip hak diyen yalnız sensin.”
diyeceğiz.
4.Madde: وَھُوَ الْفَصْلُ لَیْسَ بِالْهَزْلِ
“O, hak ile bâtılı ayırt eden
ölçüdür.
Onda her şey ciddîdir.” Burada da birkaç mülâhazadan söz etmek
mümkündür.
En başta bu kaziye,
وَحُكْمُ مَا بَیْنَكُمْ
“O, aranızda bir hakem ve hüküm kaynağıdır.”
sözünün tamamlayıcısı gibi düşünülebilir.
Tabiî Kur’ân’ın, bir
“kavl-i fasl” olduğunu
da ifade ediyor olabilir ki bu da iki şekilde düşünülebilir:
Birincisi, Kur’ân, konuşmaya duracağı âna kadar söz ve düşünce şirâzesiz
demektir.
İkincisi;
kesip atan, söz kesen demektir.
Bu, kitaplarda
geçen
“kavl-i fasl” mânâsınadır ki, bir anlamda أَمَّا بَعْدُ cümlesi yerinde
kullanılmıştır.
Hadis-i şeriflerde, bu sözü kendi dilinde İbrânice olarak ilk defa kullananın,
Hz.Davud olduğu ifade edilir.
Bu ise hutbenin (hamdele, salvele gibi) dîbâcesinden sonra
أَمَّا بَعْدُ فَیَا عِبَادُ اللٰهِّ demektir ki;
Allah’a karşı vazifemizi,
sorumluluğumuzu,
ubudiyetimizi ifade eden sözleri, cemaate arz edeceğimiz şu beyanlardan ayırır.
İşte bu
“kavl-i fasl”dır.
Bu mânâda Kur’ân’ın kavl-i fasl olması, onun asıl
söylenmesi gereken meseleleri söylemesi, yararlı şeyler üzerinde durması ve
gereksiz sözlere de fırsat vermemesi mânâsına gelir.
Bunun yanında
bir de Kur’ân’ın, hakkı bâtıldan ayırırken her şeyi ciddiyete bağlaması söz
konusudur ki bu, onda şaka, latîfe, gayr-i ciddîlik ifade eden hiçbir şeyin
olmaması demektir.
O, hükümlerinde ciddîdir ve onda
“hezl” yoktur.
“Hezl” olmamasını da değişik zâviyelerden ele alabiliriz.
Meselâ, bir
şiiri, bir nesiri ele aldığınızda, çok defa bunların içinde hezeliyatla karşı
karşıya kalırız.
Bunlar genellikle eğlendirmeye, şakaya matuf
şeylerdir.
İçinde
bazen doğru şeylerin de bulunması hezeliyatın yıktığını tamire yetmez.
Hususiyle de hukuka ait konularda ifadelerin
“kavl-i fasl” gibi ciddî ve muhkem
olmasında zaruret vardır.
Bu meseleyi, (Kur’ân’ın hükm-ü fasl ve
ciddî olmasıyla) mukayese ederek ele aldığımızda, çok muhkem ve ciddî
olması gereken sözlerin, çok su götürebilir, esnek ve eksantriğinin de fevkalâde
geniş olduğunu görürüz.
İşte Kur’ân-ı Kerim, en ciddî meseleleri
sunarken bile, meselelerin gerçekliğini, hukukun muhkemliği içinde ifade
eder.
Fakat o muhkem ifadeyi bile size bir edebî zevk içinde sunar.
Öyle ki, hukukun katılığı, hukukî meselelerin sertliği, kesinliği ve
ayırıcılığına rağmen meselenin zevk ve insanî buudunu da asla ihmal etmez.
İşte bu yönüyle Kur’ân, hakikaten insanı doyurur.
Öyle ki ahkama ait en ağır meseleleri anlatırken bile, insana bir ifade
zemzemesi sunar.
Aslında eğer insan, üstün edebî bir nazım veya bir nesir
dinlemek istiyorsa Kur’ân-ı Kerim’i dinlemelidir.
Bir mûsıkî dinlemek
istiyorsa Kur’ân-ı Kerim’i dinlemelidir.
Kelimeleri, söz mûsıkîsine göre
seçilmiş bir beyan abidesi tanımak istiyorsa yine Kur’ân-ı Kerim’i
dinlemelidir.
Eğer insan, vicdanını dinleyebiliyor, insanî değerlerini
unutmamış, kalbinin kapıları da açıksa, Kur’ân’ı çok iyi anlayacaktır.
Evet Kur’ân, bütün güzelliklerin halîtasından
meydana getirilmiş eşi-menendi olmayan bir şaheserdir.
Neticede Kur’ân,
“hükmü mâ beyneküm”dür, yani aranızda her mevzuda sözü kesip
atan, hüküm veren bir beyan sultanıdır.
Muhkemdir, ciddîdir.
Aynı
zamanda sinelere inşirah veren bir mânâ çağlayanıdır.
5.Madde: مَنْ تَرَكَهُ مِنْ جَبَّارٍ قَصَمَهُ اللٰهُّ
“Kimin, baskıdan ve
zalimden
korkarak, ona karşı güveni ve inancı sarsılırsa Allah da onu helâk eder.”
Burada, ağır şartlar altında ondan kopma üzerinde duruluyor ve
“Eğer bir
insan, herhangi bir zorba ve cebbârın baskısı karşısında Kur’ân’a sırtını döner,
ondan uzaklaşırsa, Allah da onu helâk eder.” diyor.
Biraz daha açalım;
Kur’ân’ı şöyle böyle vicdanında duymuş, kitaplarda görmüş, misalleriyle
yaşamış, hüşyâr vicdanı ile bu meseleye uyanmış bir insan, ona karşı bunca
yakınlık duyduktan sonra kalkıp da bir baskı ve bir terör karşısında Kur’ân’ı
terk ederse Cenâb-ı Hak da onu derdest eder ve baş aşağı getirir.
Burada vurgulanmak istenen şudur: Eğer siz, size zarar verecek kimselerden
çekinip de Kur’ân’dan uzaklaştığınızda, Allah (celle celâluhu) sizi helâk
edecekse, bu kabil tehlikelerin hiçbirinin söz konusu olmadığı bir yerde elinizi
ondan gevşetirseniz derdest edileceğiniz kat’î demektir.
Bu ifade tarzı Kur’ân-ı
Kerim’deki şu ifade tarzına çok benzer: فَ َ لا تَقُلْ لَھُمَۤا أُفٍّ
“Anne ve
babanıza
‘öf ’ bile demeyin!”11 Evet, eğer O, anne ve babaya
“öf” bile demeyeceksiniz
diyorsa, bundan anlaşılıyor ki
“haydi be” şeklinde bir ifadeyi hiç
diyemezsiniz..
elinizi kaldıramaz..
kaşlarınızı çatamazsınız..
ona
vuramazsınız..
kapıyı yüzüne çarpamazsınız...
Eğer en basit bir söz ve hareket yasak edilmiş
ya da haram sayılmışsa, onun üstünde yapılacak her şey yasak demektir.
Kur’ân-ı Kerim en ehveni ile problemin önünü kesiyor, tahşidât yapıyor,
“Aman
sakın, zinhar bunun daha büyüğüne girmeyesin!”, diyor.
Evet, hadiste
ifade edilen de işte budur.
“Ölülerinizin kötü yanlarını yâd etmeyin.”12 İslâmî disiplinine
göre ben geçmişimizi fenâ yanlarıyla yâd etmemeye çalışırım ama, birkaç asır var
ki – maalesef– çevremizdeki kâfirlerden korkarak, milletçe, kedinin elindeki
fare gibi tir tir titremiş ve onların dedikleri her şeyi yapmışızdır.
Gün
gelmiş bir nizamnâme ile, bize ters pek çok şeyi kabullenmiş ve bize ait
değerleri görmezlikten gelmişizdir.
Bir başka dönemde Kur’ân’ı mensûh
kitaplara mukayese ederek, onunla alâkalı türlü türlü şüpheler ortaya atıp halkı
aheste aheste uzaklaştırmışızdır.
Bir yönüyle, zayıf da olsa, Allah Resûlü’ne
(sallallâhu aleyhi ve sellem) isnat edilen,
“Öyle bir gün gelecek ki, o zaman
Kur’ân bir vadide, insanlar bir vadide olacak.”13 hadisinin mânâsını doğru
çıkarmışızdır.
Evet, bu hadisin de ifade ettiği
gibi öyle devirler olmuştur ki, insanlarla Kur’ân arasında uçurumlar meydana
getirilmiş ve onlar bir vadide, Kur’ân başka bir vadide kalıvermiştir;
kalıvermiştir de hicranların en acısını yaşamıştır.
Denebilir ki bir
ölçüde biz, bu dönemde Kur’ân’ı terk etmişizdir ve Cenâb-ı Hak da bizi derdest
edip baş aşağı getirmiştir.
Aynı meseleye, Ebû
Dâvûd’un Sünen’indeki, cihadı terk ile alâkalı bir hadis açısından da
bakabiliriz:
“Cihadı (gönülleri Allah’a uyarma) terk ettiğiniz zaman Allah
size bir mezellet, bir aşağılık musallat eder;
dine döneceğiniz âna kadar da o
aşağılığı almaz üzerinizden.”14 Biz, bu ifadenin neresinde bulunduğumuzu
düşünüp ürpermeliyiz.
Kur’ân-ı Kerim, geçmişiyle, geleceğiyle, aramızdaki hakemliğiyle muhtevâ
bakımından her yanımızla bizi kucaklamasıyla vicdanlarımıza şunu ihtar ediyor:
Bütün bunlara rağmen kim, zalim, cebbâr, baskıcı, müstebit bir adamın baskısı
altında elini Kur’ân’dan gevşetir ve onu terk ederse Allah da o kimseyi derdest
eder baş aşağı getirir.
Burada iki tavır söz konusu: Birincisi, Kur’ân’dan elini çekerek uzaklaşma.
İkincisi de, uzaklaşmayla beraber ona bağlı yitirdiği şeyleri başka yerlerde
arama.
Bazen sadece bunlardan birine, bazen de ikisine birden maruz kalındı ki
gelecek fıkra, bu ikincisinin üzerinde duruyor.
6.Madde: وَمَنِ ابْتَغَى الْھُدَى فِي غَيْرِهِ اَضَلَّهُ اللٰهُّ
“Kim onun
dışında
hidayet ararsa Allah onu saptırır.” Allah’ın insanı sapıklığa
itmesi farklı farklı olur ve sapıklık sezilemedik bir çizgide gelişir ve
gerçekleşir.
Hidayette olduğu gibi dalâlette de başlangıçta açı gayet
dardır ama hevâ, heves, fantezi, taklit, şöhret, kendini ifade hissi, aklın
ifratkârlığı, hatta bazen cerbeze duygusu ile beslenen inhiraf, küfre varacak
bir açıya ulaşabilir.
Evet, her bir sapıklık ve küfrün mebdeindeki dar
zâviyeli bir inhiraf, sonuçta kocaman bir sapıklık şeklinde karşımıza çıkar.
Mezhep imamlarını hafife alarak yola çıkanların bugün Kur’ân’ı sorguluyor
olmaları buna iyi bir örnek teşkil eder zannediyorum.
İşte,
–hafizanallah– eğer bizler böyle bir sapmaya düşersek zamanla Allah da bizi
saptırır.
Ve ondan
sonra مَنْ يُضْلِلِ اللٰهُّ فَلَا ھَادِيَ لَهُ
“Allah bir insanı saptırdı mı
artık onu doğru
yola getirecek yoktur.” 15 fehvâsınca sapıklıktan sapıklığa sürüklenir dururuz.
Belki de bir gün Kur’ân’ın yerine başka kaynaklar aramaya kalkarız.
Tıpkı Asrı
Saadet’te, bazılarının Allah Resûlü’nü bırakıp münafık hakemliğine müracaat
etmeleri gibi: فَ َ لا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتّٰى يُحَكِّمُوكَ فِیمَا شَ
جَرَ بَیْنَھُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا
فِۤي أَنْفُسِھِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَیْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِیمًا
“Hayır,
Rabbine andolsun ki
aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin
hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla
kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”16 Evet bütün bu hususlar bizim
için de geçerlidir.
Yemin olsun ki, gönlünüzde
en ufak bir rahatsızlık duymadan ve bir burukluk hissetmeden Kur’ân’ın
hakemliğine razı olmazsanız Müslüman sayılmazsınız.
Hadiste, bundan sonra ayrı bir maddeye geçiliyor.
Eğer sahabi ifadedeki
silsileyi korumuşsa maddeler arasında bir telâzum de görülüyor.
Meselâ, niye
bunu aranızda hakem tayin etmiyorsunuz ki?
Evet bu bir kavl-i fasıldır.
İsterseniz bunu bir netice olarak görebilirsiniz.
Kur’ân’ın dile
getirdiği şeyler öyle şaka filan değil, ciddî konulardır.
Burada aynı zamanda, Kur’ân’dan
ellerin gevşetilmesi durumunda açık bir tehdidin söz konusu olduğu görülmekte.
Tabiî, buna karşılık ona yönelmenin, onun hakemliğine müracaat etmenin de takdir
edilmesi bahis mevzuu.
Bu böyledir zira o;
7.Madde: وَھُوَ حَبْلُ اللٰهِّ الْمَتِينُ
“O, Allah’ın en sağlam ipidir.”
Bakara sûre-i celîlesinde Âyetelkürsî’yi müteâkip şöyle buyurulur: لَۤا
إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَدْ تَبَیَّنَ الرُّ ْ ش دُ مِنَ الْغَيِّ فَمَنْ يَكْفُرْ
بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللٰهِّ فَقَدِ ا ْ س تَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ
الْوُثْقٰى َ لا انْفِصَامَ لَھَا وَاللٰهُّ سَ مِیعٌ عَلِیمٌ
“Dinde zorlama
yoktur.
Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır.
O halde
kim tâğûtu reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır.
Allah işitir
ve bilir.”17 Doğru, kim Kur’ân’a sımsıkı sarılırsa o, hiç kopmayan,
sarılanları kopup gitmeden sıyanet eden en sağlam bir ipe sarılmış demektir.
“Metin” aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın isimlerindendir.
Bu zâviyeden de,
izâfetin konuya ayrı bir derinlik kazandırdığı muhakkak.
Efendimiz, o ipin metin olmasını lafz-ı
celâleye bağlayarak ifade ediyor,
“Hablü’l-metîn” veya
“Hablühü’l-metîn”
demiyor,
“Hablullahi’l-metîn” diyor...
İşte böyle, habl-i metin, bütün Esmâ-i Hüsnâ’yı tazammun eden Allah ismine izâfe
edilince, bu söz, bütün gökte ve yerde isimleri tecellî eden Allah’ın ipi
mânâsını kazanıyor.
O ip, semadan size sarkıtılmış.
–Rüyalarda da o ip
semadan sarkıtılmış bir halat şeklinde görülür ve dine bağlılık şeklinde
yorumlanır ki, Abdullah İbn Selâm, rüyasında böyle bir ip görmüş, ona
tutunmuş ve yukarıya doğru yükselmiş olduğunu nakleder.
– Sizi Allah’a (celle
celâluhu) yükseltmeye ve vuslata ulaştıran, aldatmayan bir vesile demektir.
Evet o, semadan yere doğru uzanmış, bir ucu insanların elinde, bir ucu da
dest-i kudrette olan, insanları kurtuluşa erdirecek kopmaz bir ip ve bir
kulptur.
Evvelâ, bütün esmâ-i ilâhiye, bütün sıfât-ı sübhâniyeyi
hatırlatacak bir isimle Allah’ın ipidir.
Rahmân’ın, Rahîm’in, Cemîl’in,
Celîl’in değil, bütün bu isimleri hâvî olan, kalbinizin meyillerini bilen,
hissiyatınızı sizden daha iyi anlayan, cenneti, Rahmân ve Rahîm isimleriyle
sizin cismanî arzularınız için hazırlayan ve sizi ebede namzet kılan Allah’ın
ipidir.
O Allah ki metindir, O’nun ipi de çok metindir;
o kopacak gibi
bir ip değildir.
Öyle ise çerik çürük insanların ipine tutunmanın hiçbir
anlamı, hiçbir mânâsı yoktur.
Eğer tutunup
dayandığınız şeyle aldanmak istemiyorsanız, Allah’a dayanın ve güvenin;
O’nun ipi olan Kur’ân’a da sımsıkı sarılın..
!
8.Madde: وَھُوَ الذِّكْرُ الْحَكِیمُ
“O hikmetli olan zikirdir.”
Zikir;
anmak, Allah’ın (celle celâluhu) ismini tekrarlamak demek olduğu gibi
hatırlatma mânâsına da gelmektedir.
Bir de arkasından
“hakîm” geliyor ki,
aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden olan bu sıfat, dikkatleri eşyanın
perde arkasına çekmesi, varlığın melekût yanını nazara vermesi açısından, her
şeyi hikmete bağlayıp ve akıbetiyle irtibatlandırarak hatırlatan Kur’ân’ın
hususî isimlerinden sayılmıştır.
Efendimiz’e de Sâhib-i Sünnet olması
itibarıyla hakîm denir.
Yani tabiat ve mâvera-i tabiatın lisanı
demektir.
Kur’ân-ı Kerim’de
geçen hikmet sözünü muhaddisler, daha ziyade Efendimiz’in sözü şeklinde
yorumlamışlardır.
Öyle ise burada geçen
“zikr-i hakîm”,
“hikmet yüklü bir hatırlatma” yani eşyanın perde önüyle olduğu gibi perde
arkasıyla da irtibatlandırılmış bir hatırlatma demektir.
Kur’ân-ı Kerim,
bir hikmetler mecmuasıdır.
Evet insan, Kur’ân-ı Kerim’de, aklıyla,
mantığıyla, muhakemesiyle, felsefî anlayışıyla, ilmî düşüncesiyle yadırgayacağı
hiçbir şeyle karşılaşmaz.
Onun her meselesi, akılla
müeyyed ve her mevzuunun arkasında bir hikmet ve bir maslahat nümâyândır.
İnsan, fikren, zihnen, ilmen, ruhen ne kadar terakkî ederse etsin, ulaştığı her
noktada onun hikmetle dalgalanan bayrağıyla karşılaşır.
Hatta bir gökkuşağı
gibi, onu geçecek gibi zannettiği noktalarda da hep onun berisinde kalır.
Evet, Kur’ân-ı Kerim bir zikir muhtevâsı olduğu gibi aynı zamanda hikmetle
nümâyân, dünya-ukbâ esrarını şerh eden bir hikmetler mecmuasıdır.
9.Madde: وَھُوَ الصِّرَاطُ الْمُسْتَقِیمُ
“O, dosdoğru yolun ta kendisidir.”
İnsanlık, Kur’ân’la tanışacağı âna kadar ifrattan, tefritten kurtulamamış ve
faydasız arayışlar arkasında tükenip gitmiştir.
Allah’ın (celle celâluhu)
rubûbiyetini itiraf, vahdâniyetini tasdik ve Peygamber’in teşrîî ve temsilî
rehberliğini kabulün bir başka unvanı sayılan sırat-ı müstakîm, bu hususları
aydınlatmadaki misyonu itibarıyla Kur’ân’ın ayrı bir nâmı olagelmiştir.
Aslında o, sadece itikat ve ibadete müteallik konularda değil, bütün içtimâi,
iktisadî, siyasî, idarî konularda da insanları ifrat ve tefrite düşmekten
sıyanet eden bir rehberdir.
Bir yönüyle kapitalizm bir ifrat sistemi, komünizm bir
tefrit
sistemi;
diğer bir yönüyle de komünizm bir ifrat sistemi, kapitalizm bir tefrit
sistemidir ki, yerinde sadece mala ve sermayeye önem vermek suretiyle,
yerinde de sırf emeğe önem vererek ifratlara, tefritlere düşülmüş ve sırat-ı
müstakîm korunamamıştır.
Bu arada, sırat-ı müstakîmin
Risalelerdeki tariflerini de hatırlatmakta yarar var: Evet, insanda had altına
alınamayan kuvve-i gadabiye, kuvve-i şeheviye, kuvve-i akliye, kin, nefret, inat
ve mantık gibi kuvveler, Kur’ân-ı Kerim’le tadil edilmediği takdirde
dengesizlikler olacaktır.
Hâlbuki insandaki kuvvelerin her
birinde hem ifrat hem tefrit hem de denge söz konusudur.
Meselâ şehvet
hissinin tefriti, ne helâle ne de harama alâka duymama gibi bir humûdettir;
ifratı, helâl haram tefrik etmeden fısk u fücur yaşamaktır.
Ortası ve
dengeli olanı ise meşru olanına açık, gayr-i meşru bulunanından da uzak
durmaktır.
Yeme, içme, uyuma, konuşma gibi konularda da bu üç durum söz
konusudur.
Bunun gibi, öfke, şiddet, hiddet (kuvve-i gadabiye) konularında
da aynı durumlar vârittir: Kuvve-i gadabiyenin tefrit hali, korkaklıktır ki, hiç
olmayacak şeylerden bile korku duyulur.
İfratı, tehevvür ve saldırganlık
şeklinde kendini gösterir ki, tedbiri, temkini ihmale bâdi olabilir.
Ortası ise
şecaattir ki, dinî ve dünyevî hakları konusunda canını feda eder ama gayri
meşru ise bir sineğe bile ilişmez.
Aynı mülâhazalarla akla baktığımızda da bu hususları görebiliriz: Kuvve-i
akliyenin tefrit hali gabâvet ve idraksizliktir ki, en basit şeyleri bile doğru
dürüst kavrayıp değerlendiremez;
hatta hakkı bâtıl, bâtılı da hak görebilir.
İfratı, herkesi aldatacak ölçüde cerbeze ve diyalektik yapma hâlidir ki, bu, her
zaman hakkı bâtıl, bâtılı da hak gösterebilir.
Ortası ise hakkı hak bilip
imtisal
etme, bâtılı da bâtıl bilip içtinap etme halidir.
Sırat-ı
müstakîm o kadar önemli ki, biz Allah’tan günde kırk defa bu yola girmeyi
isteriz.
Bu mevzu, bütün yönleriyle İbn Miskeveyh’ten Gazzâlî’ye
ondan Bediüzzaman’a kadar pek çok kişi tarafından işlenmiş ve hakkında çok
söz söylenmiştir.
10.Madde: وَھُوَ الَّذِي َ لا تَزِيغُ بِهِ الَْأھْوَاءُ
“O, kendine uyanları
hevalarına
uymaktan korur.” Kur’ân-ı Kerim, her zaman kendisine gönül verenlere –bir
rehber, bir pusula gibi– hedeflerini gösterir ve onları sapmaktan korur.
Bir kere bu Kur’ân, habl-i metindir;
insan o ipe tutunmuşsa artık sapıtmaz.
O, bizi çekip göğe yükseltecek bir ip olarak görülebileceği gibi, inananları
hayat bâdirelerinden, berzâh gâilelerinden, öbür taraftaki bütün dâhiyelerden
kurtaran bir köprü olarak da görülebilir.
Öyle ki eğer bu ipe tutunur ve bu köprüye ulaşırsak kurtuluruz.
Aksine hevâ ve heveslerimizin seliyle şuraya-buraya sürüklenir dururuz.
Bu itibarla, eğer insanlar bu kitaba sımsıkı sarılırlarsa, istikamete, itidale
ulaşır, sırat-ı müstakîmi bulur, ifrat ve tefritin dengesizliklerinden kurtulur;
fert ve aile plânında kendileri olur;
devletler muvazenesinde yerlerini alır ve
cihan çapında bir muvazene unsuru haline gelirler.
Tıpkı seleflerimizde olduğu gibi.
Onlar bu coğrafyada dengeyi temsil ediyorlardı, onlardan sonra bölgede ne denge
kaldı ne de huzur.
İşte sırat-ı müstakîmi yaşayan ve temsil eden bir
devlet, devletlerarası dengede ne ise böyle bir duygunun kahramanı fert de
kendi toplumu içinde aynı şeydir.
Kur’ân’da yine aynı kelimelerin kullanıldığı, رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا
“Rabbimiz,
kalblerimizi kaydırma.”18 şeklinde bir dua vardır.
Şimdi
ister Kur’ân-ı Kerim serası, ister atmosferi diyelim;
onunla Allah’a teveccüh
edenler bir koruyucu kalkan altına girmiş olurlar.
Onun koruyucu
sistemleri her yönüyle bir kısım dalâlet cereyanlarına karşı sığınılacak en
sağlam sığınaklardır.
Biz ona sımsıkı sarıldığımız sürece, kaymalardan,
sapmalardan aşırılıklara girmeden, ifrata-tefrite düşmeden kurtulmuş olur ve
selâmetle yolumuza devam ederiz.
Ne korku ne telâş, huzur ve itminan içinde
yaşar ve gider, O’na ulaşırız.
Ayrıca burada bir de Allah bize sika (güven) ve ondan biraz beri, istikamette
tefvîz (her şeyi Allah’a havale etme), daha beride bazılarımıza teslim, bir
kadem daha aşağıdakilere de tevekkül telkin ediyor;
ediyor ve
“Allah’a itimat
edin.” diyor.
Acaba ne kadar itimat edeceğiz?
Bana göre asgarî, nasıl
ki, tehlikeli bir yerde çocuğunu kucağına alan anne ve baba, onu yalnız
bıraktıkları zaman bile çocuk gayet emindir;
çünkü onların kendisini uçuruma
atmayacaklarına inanır.
Onu havaya atıp eğlendirirken bile sürekli
güler.
Hatta aşağıya doğru düşerken dahi kahkaha atar;
çünkü emindir
annesinin, babasının onu yere bırakmayacaklarından..
evet işte burada böyle bir
sika telkin edilmekte, böyle bir tefvîz vurgulanmakta ve böyle bir teslim ve
tevekkül hatırlatılmaktadır.
11.Madde: وَ َ لا تَلْتَبِسُ بِهِ الَْألْسِنَةُ
“Lisanlar ve beyanlar onun
sayesinde
herhangi bir iltibasa maruz kalmazlar.”
Bu cümleyle de pek çok şey hatırlatılmakta;
biz şununla başlayalım: Kur’ân-ı
Kerim’e sımsıkı sarılırsanız, dininiz gibi dilinizi de korumuş olursunuz.
Değişik âyetlerde ifade edildiği gibi Kur’ân aynı zamanda Arapları yâd-ı cemil
haline getiren ve onları milletler arası en önemli konuma yükselten bir
kitaptır.
Kur’ân olmasaydı ne onların dilinden ne de dinlerinden söz edilebilirdi.
Hepimiz ona çok şey borçluyuz;
onlar herkesten daha çok borçlular.
Evet,
Kur’ân olmasaydı, gelip bugünlere ulaşmış bir Arap dilinden söz edilemezdi.
Ayrıca, zannediyorum burada, günümüzde çokça yaşanan mefhûm kargaşasına da
işaret edilmekte.
Her şeyden önce Kur’ân-ı Kerim’de Müslümanlığın
tarifleri yapılmış, Müslümanlar nasıl isimlendirileceklerse öyle
isimlendirilmişlerdir.
Kapitalizm, komünizm, liberalizm, pazar ekonomisi,
piyasa ekonomisi vs.sistemler Müslümanlığın yerine konamayacakları gibi,
Müslümanın bunlardan birine nispet çerçevesinde adlandırılması da doğru
değildir.
Kur’ân’da, ھُوَ سَ مَّاكُمُ الْمُ ْ سلِمِینَ
“Allah, sizi Müslüman
olarak
adlandırdı.”19 denir ve mefhûm kargaşasına, isimlerde iltibasa girmeye
meydan vermez.
الٓرٰ كِتَابٌ أُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ
لَدُنْ حَكِیمٍ خَبِیرٍ
“Elif-Lâm-Râ.
Bu
Kur’ân öyle bir kitaptır ki, her fermanı gayet muhkem (yanlış tevile, yanlış
tefsire meydan vermeyecek şekilde) kendi içinden delillerle desteklenmiş;
sonra da güzelce açıklanmış (ve iltibaslara, yanlış anlamalara fırsat
verilmemiş) tam hüküm ve hikmet sahibi, her şeyden haberdâr bir Hakîm ve
Habîr tarafından gönderilmiştir.”20 12.Madde: وَلَا يَشْبَعُ مِنْهُ الْعُلَمَاءُ
“Âlimler, ona asla doyamazlar.”
Düşman ona buğzetse, cahil onu anlamasa da o, ulemânın, ışıkları gönüllerde baş
ucu kitabıdır.
Bir Ebû Hanife, İmam Gazzâlî, bir üstad Bediüzzaman
Kur’ân’ı hiç ellerinden bırakmamışlardır.
Meselâ, Üstad, hâfız olmadığı halde,
Kur’ân’la o engin meşguliyeti sayesinde kafası âdeta bir fihrist gibidir.
Eserlerine baktığınızda, falan yerde şu kelime, filan yerde şu kelime vardır..
o
kelime sağındaki, solundaki kelimelerle münasebeti açısından şöyle, altındaki
üstündeki kelimelerle münasebeti açısından böyledir..
diyerek hep Kur’ân
içinde dönüp durduğunu vurgular.
Üstad Hazretleri, İmam Rabbânî, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Abdullah
Dehlevî, İmam Gazzâlî gibi insanların, sahabe-i kiram, tâbiîn-i izâm, tebe-i
tâbiin-i fihâm, evliyâ-i kiram, asfiyâ-i fihâm efendilerimizin ona doyması şöyle
dursun, onunla iştigalleri ölçüsünde ona karşı daha bir aç, daha bir susuz hale
gelmişlerdir.
Evet bazı zamanlar insan Kur’ân okurken, doğrudan doğruya onun orijinal
sesini duyar gibi olur..
sadece peygamberlikle alâkalı bazı âyetler istisna
edilecek olursa, anlatılan devirleri, dönemleri bile aşarak bütünüyle Kur’ân’ın
âdeta kendisine seslendiğini hisseder.
Eğer gerçekten bir insanın
ilimden nasibi varsa, onun dimağ, ruh ve vicdanının hakikate uyanmış olmasının
ölçüsü şudur: Böyle biri ilmî derinliği nisbetinde asla Kur’ân’a doymaz.
Kur’ân’dan zevk almayanlar ya cehalet ya da ön yargı içindedirler.
Cahillerin onu anlamaları, mebâdi-i malumatla, yani
sadece kendilerine ilk mektepte yapılan ilk telkinlerin tesiri ölçüsündedir.
Herhangi bir ön yargı ve şartlanmışlık içinde ona karşı kapalı olan ruhlara
gelince, bunlar evvel-âhir ondan hiçbir şey anlamazlar.
Bu arada ilimlere
açık bazı kimseler de onu anlamıyorlarsa bunlar da ilmin ruhunu anlamamışlar ve
taklitçilik içindeler demektir.
Gerçek ulemâdır ki, bunlar asla Kur’ân-ı Kerim’e
doymazlar.
Eğer Kur’ân-ı Kerim’i okuyan bir insan, bütünüyle kendisini ona
verir ve sağlam bir konsantrasyona girebilirse, o enbiyâ-i izâmla sohbet ediyor;
hatta mâverâ-ı tabiatın sesini dinliyor gibi olur.
Ben bazılarının bazı
ahvâlde zaman üstü bir hâl aldıklarına inananlardanım.
Onların Kur’ân
sayesinde, enbiyâ-i izâmla sohbet ettiklerini, sahabe-i kiramın meclisine girip
oturduklarını, his ve şuur dünyalarında on dört asır önceye gittiklerini düşünür
ve hallerine imrenirim.
Buna farklı bir zâviyeden Üstad da işâret
eder.
Evet bazen insan, Cibrîl-i Emîn’in soluklarını kulağının dibinde
duyabilir.
Bazen de
“kemmiyetsiz-keyfiyetsiz” Mütekellim-i Ezelî’yi dinliyor gibi olabilir.
Binâenaleyh Allah’tan dinleyen, Cibrîl’den dinleyen, Resûlullah’tan dinleyen
veya aradaki mükâlemeye aynı zamanda şahit olan bir insan nasıl ona doyar ki?
Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’de, tarihî vak’alar, karakteristik olarak öyle büyülü
anlatılır ki, insan kendini çağlar ötesi âlemlerde dolaşıyor gibi hisseder.
İşte bu yönüyle de Kur’ân, doyulamayacak bir zenginlik sergiler.
Ben
şahsen, Kur’ân-ı Kerim’in bu yönüyle tam tahlil edildiği kanaatinde değilim.
Benim görebildiğim kadarıyla, Kur’ân’da değişik vak’alar anlatılırken, anlatış
tarzı ve verdiği koordinatlarla o vak’a kahramanlarını aynıyla hayallerinizde
resmedebilirsiniz.
Meselâ o, Hz.Nuh’un kavmi ile alâkalı
konularda konuşurken,21 o kavmin sesini, soluğunu duyuyor gibi olur ve onu diğer
toplumların üslup ve edâsından ayırt edebilirsiniz.
Hz.Nuh’ un
kavmi ile konuşma tarzı, Hz.İbrahim’in kavmi ile konuşma22 tarzından çok farklıdır.
İkincisi size biraz daha mütemeddin, biraz daha tarih berisinde yaşayan insanlar
gibi gelir.
Hz.Musa’nın kavmi ile aralarındaki muhâverelerinde,23
onlara inen âyetlerde ve kavminin beyanlarında, ya da Firavun’un konuşmalarının
dile getirilmesinde,24 sımsıcak veya sopsoğuk o hissiyat farklılıklarını
duyabiliriz;
duyabilir ve bunların Hz.İbrahim ile Allah
arasında
geçen konuşmalara25 hiç de benzemediklerini hemen anlarız.
Edebiyat tarihinde Şekspir belli ölçüde bu hususa kapı aralamış sayılabilir.
Onu Hamlet’inde, Romeo-Julyet’inde takip ettiğiniz zaman âdeta mazinin
hortlaklarının konuştuğunu duyar gibi olursunuz.
O sizi üslûbunun sihriyle çeker
tâ o dönemlere götürür ve hem konuşma tarzı, hem de üslûbuyla sizi
bilmediğiniz esrarlı âlemlerde gezdirir.
Vicdanın zaman üstü
ufkuyla Kur’ân-ı Kerim’in bu derinliği her zaman sezilebilir.
Ancak, onun
bir de bu zâviyeden tahlile tabi tutulmasında zaruret vardır.
Merhum
Seyyid Kutub o kapıyı yer yer aralıyor gibi olsa da net bir şey yaptığı
söylenemez.
Tefsirine bakıldığında yer yer bu tür tahlillere girdiği
görülür, ancak ciddî olarak bu husus üzerinde durmadığı da bir gerçektir.
Biraz
edebiyat ufku olanlar, az da kelimelerin karakteristik yanlarıyla yerinde
kullanılmasına vâkıf iseler, hem vakaî tarihine, hem kavimler tarihine, hem de
peygamberler tarihine baktıklarında, zannediyorum geçmişe ait o sesi-soluğu,
kendi karakteristik derinlikleriyle ve renkleriyle hissedebilir ve hiçbir edibin
eserinde bulunmayan bir zevki duyabilirler.
Kemâl-i samimiyetle arz
etmeliyim ki, Kur’ân’ın Türkçesinden bu hazzı almamız mümkün değildir.
Şekspir, Goethe ve Tolstoy’un Türkçe çevirilerinde
orijinal metinlerdeki ruh, mânâ ve zevki duymak mümkün olmayınca, Allah’ın
kitabını Türkçe çeviriden duyup anlamanız nasıl mümkün olacaktı!?
Cemil
Meriç merhûm, Cevdet Paşa’nın eserinin sadeleştirilmesiyle alâkalı,
“Cevdet
Paşa bir dil üstadı idi, onu sadeleştirmek suretiyle derisini yüzdü berbat
Bi
ettiler.” demektedir.
Kur’ân-ı Kerim’in lafızları, Üstad’ın tabirine
göre, bir urba değildir.
O lafızlar cilttir, deridir.
Onu
soyduğunuzda, muvakkaten bir tazelik hissetseniz de, bu uzun sürmeyecek;
sevimsiz bir hâl alacak, sizi ürkütecek, kaçıracak ve nazarınızda fevkalâde
sevimsiz görünecektir.
Hattâ denebilir ki tercüme
meraklılarının gizli niyetlerinde, Kur’ân-ı Kerim’in o sihirli derinliklerini
sığ
göstermek ve bu kabîl tercümelerle onu avamîleştirip milleti ondan soğutmak
için bir kasıt, bir gayenin var olduğu her zaman söylenebilir.
26
Kur’ân, mealle ifade edilmesi şöyle dursun, Allâme Hamdi Yazır’ın tefsiri gibi
en müdakkikâne eserlerde bile –hiç mübalağa yapmadan söyleyeceğim– Kur’ân’ın
semavîliğinin yarısından çoğu gitmiştir.
Bana göre bu yine de iyimser bir
yaklaşımdır.
Onun, doğrudan doğruya Allah kelimeleri ile ifade edilişinde,
tarifleri aşan ve zevk edilip ama söylenemeyen öyle füsûnlu bir buudu vardır
ki, ne zaman o kendi diliyle ifade edilse insan büyülenir.
İşte bu
enginlikteki Kur’ân’a elbette ki âlimler doyamayacaktır.
Hangi
âlimler?
Kur’ân’ın ulûm-u diniye ve fünûn-u müsbeteye taallukunu, zâhirini,
bâtınını, şücûnunu, gusûnunu, kalbin, vicdanın, sırrın, hafînin, ahfânın
esrarını,
eşyanın perde önünü perde arkasını, mülkü, melekûtu bilecek ve nazarını
şehadet âlemi ile gayb âlemi arasında gezdirebilecek âlimler.
Evet Kur’ân-ı Kerim’i sürekli tahlil eden, her zaman onun engin ufuklarında
dolaşıp duran kalb ve kafa insanları kat’iyen ona doymazlar.
r de bu arada, eğer gerçekten tam bir konsantrasyon söz konusu ise –ki onu
da biz Kur’ân’ı, kendisine inmiş gibi okumak şeklinde anlıyoruz– peygamberlik
meselesine müteallık hususları müstesna kabul edip, o asliyete tebaiyet
mülâhazası ve o muayyeniyete tecrit tavrıyla, يَۤا أَيُّھَا الْمُدَّثِّرُقُمْ
فَأَنْذِرْ
“Ey
örtüsüne bürünen! Kalk ve (insanları) uyar!”27 âyetini, herkes kendine göre
aynen duyabilir;
duyabilir de, inancının, onun içinde renklendirdiği sözler
karşısında:
“Acaba bu ses tavandan mı duvardan mı yoksa, zeminden mi geldi,
ya da vicdanımdan mı yükseldi, yoksa Kur’ân’ın derûnundaki kendi sesi midir
bu?” der ve hayretler yaşar.
Evet insan, tam bir konsantrasyonla
kendini Kur’ân’a verdiği zaman bunu apaçık duyabilir.
Aksine almacı iyi
olmayan bir insan, gönderme ne kadar güçlü de olsa bir şey alamaz.
Tabiî
almacı olup da frekansı bulamayan da alamaz.
Frekansı bulup da tam
kalibrasyon yapamayan kimse de alamaz.
Bir de
havada şerâreler varsa ve bu almaç o şerârelerin altında ise yine onu alamaz.
İnsan, sürekli bir bekleyişle, sürekli frekans ayarlayarak onu yakalamaya
çalışmalı ve hep ona yönelik bulunmalıdır.
Unutmamak lâzım ki ancak
teveccühe teveccüh olur..
bakarsanız bakarlar size.
Yani insan
da tıpkı günebakanlar gibidir.
Yüzü ona doğru müteveccih olduğu sürece
ondan istifade eder;
eğer ondan gelen şualar kesilirse o da kapanır.
Ve
kapanınca da hiçbir şey alamaz.
Rabbim hepimize o Kur’ân’ın ruhuna mahsus
derinliği, neşveyi duyursun, ibadetler üstü ibadetler sayılan onu okumaya karşı
içlerimizi aşk u şevkle coştursun! 13.Madde: وَلَا يَخْلَقُ عَلَى كَثْرَةِ الرَّدِّ
“Kur’ân, çok tekrar etmekle
eskimez
ve usanç vermez.”
Bu maddeyi okuyunca aklımıza hemen,
“Zaman eskidikçe Kur’ân
gençleşiyor.”28 sözü geliyor.
Kur’ân-ı Kerim’i, ona doymayan ulemânın yaklaşımı ile okuyan insanların,
her okudukça yeni yeni şeyler keşfedecekleri, erbabınca müteâref bir konu.
Tabiî, bunu biraz da Kur’ân’la fazla içli-dışlı olanlar anlar.
Necip
Fazıl, şiirlerinde hep derinlik takip eder.
Öyle ki, onun nazımları,
şiirden daha çok noktalama, nükteleme türündendir.
O, çok defa derin şeyleri bir beyte, bir
mısraya sıkıştırıp ifade eder ki, bunlara
“manzum vecize” de denebilir.
Bazıları, şiir deyince biraz da dış yüzü itibarıyla plastize bir şey arzu eder;
ifadelerin süslü olmasını ister.
Ama Necip Fazıl’da bunun yerine ürperten
bir derinlik vardır.
Hele onun bazı mısraları, bazı beyitleri vardır ki,
on defa okumadan gerçek gayesini yakalayamazsınız.
Hiçbir zaman
yakalayamayacağımızın sayısı da az değildir.
Burada kastettiğim, Haşim gibi veya günümüzde bazı serbest şiir yazanların ya da
ığlâkta keramet arayan bazı sembolistlerin anlaşılamaması şeklindeki fantastik
ipham da değildir.
Anlaşılabilir malzeme kullanılmış, anlaşılabilsin diye
yazılmıştır ama onun tefekkür ufku çok derin olduğundan zor anlaşılmaktadır.
Bu zor anlaşılır şeyleri, bazen bir okuyuşta, bazen iki okuyuşta, bazen de
birkaç defada ancak anlayabilirsiniz.
Necip Fazıl’da, Mehmet Âkif’te
hattâ Muallim Nâci’de, –ki onu o seviyede şair saymazlar– Yahya Kemal’de
başımızı döndüren mısralar vardır.
Ama zannediyorum bu altın mısraları
dahi size birkaç defa okusam bıkkınlık izhar edecek ve artık dinlemek
istemediğiniz imasında bulunacaksınızdır.
Evet, her şey eskir, dinlenmez hale gelir ama
gördüğünüz gibi Kur’ân devamlı okunmasına rağmen yepyeni ve taptaze
kalabilmiş biricik söz sultanıdır.
Evet o hiç eskimemiştir ve
canlı gönüllerin ona doyması da söz konusu değildir.
Sahabe efendilerimiz
Kur’ân’a doymadan gitmişlerdi.
Onlar derin bir zevk ve şevk içinde
Kur’ân-ı Kerim’i Efendimiz’den duyar duymaz ona karşı duydukları derin hâhişle
onu hemen hafızalarına alır, sonra da bitmeyen bir heyecanla tekrar eder
dururlardı.
Ruhları bu işe o kadar açık ve öylesine aç bir bekleyiş
içinde idiler ki kelime kelime Kur’ân inerken, Ramazan’da oruçlu bir insanın
kevser yudumlaması gibi, gırtlaklarından aşağıya inen her şeyi, bünyelerinin
derinliklerine kadar takip eder, duyar ve onunla âdeta büyülü gibi
yaşarlardı.
Bu itibarla da onlar, o mâide-i semavîyeyi her gün orijinal bir
kılıf
içinde duymuş, yaşamış ve Kur’ân’a doyamadan gitmişlerdi...
Onlardan sonra da en esaslı Kur’ân okuma, tâbiîn-i izâm döneminde olmuştur
ki, bazı uzun gecelerde Kur’ân’ı iki defa hatmeden insanlardan bile bahsedilir.
Ebû Hanife’nin Ramazan-ı şerifte bir gündüz bir de gece hatmettiğini menkıbe
kitapları söylüyor.
Şimdi hangi şey vardır ki, bu kadar çok okunduğu halde ülfet
olmasın!?
Oysa ki onlar ömürlerinin son anına kadar Kur’ân okumuşlardı ama
zerre kadar bir usanma, bir bıkkınlık ve bir ülfet olmamıştı.
“Ben şiirin peygamberiyim.” diyen Mütenebbî’den Maarrî’ye bütün iddialı
söz üstadları;
Mustafa Sâdık er-Rafiî’den Şevkî’ye, ondan da Seyyid Kutub’a
kadar bütün Kur’ân hayranı devler, Kur’ân karşısında aczlerini itiraf etmiş ve
âvâz âvâz Kur’ân’ın hep taze kaldığını haykırmışlardır.
Ben şahsen hafızım ve hayatında iki defa hafızlık yapanlardanım.
Bir, on
küsur yaşlarındayken babam yaptırmıştı.
Bazı sebeplerden ötürü üzerinde
duramadığımdan tamamen unutmuştum.
Daha sonra 1980’lerde tekrar dört ayda
hafız oldum.
Fakat kemâl-i samimiyetle söylemeliyim ki, onu her okuyuşta
yeni yeni ufuklar, yeni yeni kıtalar keşfediyor gibi oldum.
Ona gönlünü
veren herkesin de aynı şekilde düşündüğünü zannediyorum.
Elverir ki, mânâya âşina
olarak ondaki ilâhî maksatlar takip edilebilsin ve biraz da –daha önce de
bahsettiğim gibi– konsantrasyon içinde ciddî bir biçimde okunsun.
Evet
işte bu çerçevede onunla iştigal edenler, ilmî ve fikrî ufuklarının derinliği
ölçüsünde büyülenir de:
“Dolaştım vadi vadi, sonra anladım ki her şey kuru bir
hayal imiş.
Meğer her şey sendeymiş;
sendeymiş ama ben, sağdasolda
beyhude dolaşmışım.” der ve onun karşısında tazimle eğilirler.
Dünyada yüzlerce insan tefsir yazıyor..
onu şerh ve izah ediyor..
onun
etrafında dolaşıp duruyor;
ne var ki hiçbiri ona doymuyor;
doymayacak da.
Bundan sonra da fünûn-u müsbete ve ulûm-u diniyeye dair, daha mahir
üstadlar, onunla alâkalı yeni yeni şeyler yazacaklar, insanlığa ibrişimden
dantelalar gibi yorumlar sunacaklar;
ama gün gelecek en yeni yorumlar bile
eskiyecek fakat Kur’ân hep yeni, hep taze kalacaktır..
evet o
ezelden geldiği gibi ebede gidecek;
Allah kelamı olduğu, mahlukat kelamı
olmadığı için de mahlukat gibi eskimeyecektir.
Bu da إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا
لَهُ لَحَافِظُونَ
“Şüphesiz o Kur’ân’ı Biz indirdik;
onu koruyacak olan da yine Biziz.”29
âyetiyle anlatılan ilâhî taahhüdün bir vesilesi demektir.
Bir
mütefekkir, Ra’d sûresini tefsir ederken bir yerde şöyle der:
“Şimdiye kadar onu
çok okumama rağmen, sanki ilk defa okuyorum gibi geldi bana.
Onu her
tekrar edişimde bana yeni bir kısım şeyleri ilham ettiğini, farklı şeyler
anlattığını hisseder gibi oldum.
Ne var ki onu, yeniden ele alıp, kaleme
döktüğüm zaman, duyduğum şeylerin şimdiye kadar duyduklarımdan çok farklı
olduğunu gördüm.” Evet bizim düşüncelerimiz belki eskiyebilir ama o, herkesi
büyüleyen sihriyle hep tazedir.
14.Madde: وَ َ لا تَنْقَضِي عَجَائِبُهُ
“İnsanı şaşırtan, hayrete sevk eden
güzellikleri bitmez tükenmez.” Kur’ân-ı Kerim’de baş döndüren güzellikler
sıra sıradır.
Onunla meşgul olurken her an ayrı ayrı sürprizlerle
karşılaşır ve başınızın döndüğünü hissedersiniz.
Ehl-i ilim ve ehl-i kalbin duyup görüp hissettikleri bizi aşar.
Yeri gelince onlara da temas edilebilir.
Bizim gibi avamdan insanlar bile
her an onun bir büyü ve tesiriyle ürpermektedirler.
Sübjektif de olsa
onun nuranî tecellîsinin karanlık atmosferimdeki bir tesirini arz etmek
istiyorum: Geçen gün bir âyet dilime dolandı.
Onu o kadar çok tekrar etmişim ki,
kendime geldiğimde hâlâ dilimdeydi: .
وَإِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي
نَعِدُھُمْ أَوْ نَتَوَفَّیَنَّكَ
Efendimizi muhatap alan bu âyetin meali,
“Ya onlara vaadettiğimiz şeylerin
bazılarını Sana gösteririz veya Seni vefat ettiririz (de Senden sonrakilere
gösteririz).”30 şeklindedir;
yani sen, umduğun, beklediğin, hayal ettiğin,
gönlünü onlara bağladığın şeyleri görmeyebilirsin.
Bu kabîl âyetleri, normal tefsirlerde, meallerde okumuşsunuzdur.
Ancak
siz, her okuduğunuz meal ve tefsirde daha önce size ifade ettiği şeylerden çok
daha farklı şeyler duyarsınız.
Bir bakarsınız zihninizde çok orijinal bir
şey belirivermiş.
Hatta bazen Kur’ân okurken, yine Kur’ân’ın feyzi ve bereketiyle
Ku
âyetlerle alâkalı öyle mülâhazalar aklınıza gelir ki, bu mülâhazaları en
müdakkik âlimlerin eserlerinde bile bulmak mümkün değildir.
r’ân öyle
tükenmez bir cevher hazinesidir ki, herkes kabiliyetine göre bundan istifade
eder.
Bu husus, İmam Rabbânî’nin eserlerinde ve
Bediüzzaman’ın külliyatında çok zikredilen ذٰلِكَ فَضْلُ اللٰهِّ يُؤْتِیهِ مَنْ
يَشَۤاءُ
“Bu
Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine ihsan eder.”31 âyetine bağlanarak
anlatılır.
Evet oturup, sâfiyâne sinelerle Kur’ân’a ait bazı
meseleleri müzakere ederken, allâmelerin aklına gelmeyen şeyler en âmî
insanların kalbine doğabilir ve bunu O’nun kelimeleri ile, o kelimelerin
nüanslarıyla telif ederek, Arapça sarfın, nahvin kâide ve prensiplerine göre,
siyakla sibakla, sûre ile sûrenin diğer sûrelerle münasebeti içinde öyle
yorumlar ve yerine oturtursunuz ki, zannediyorum tefsirden anlayan allâmeler
dahi hayrete düşerler.
Haddizatında bunlar sizin dimağınızdaki
cevvâliyetin, anlayışın, idrakin ve ufkun neticesi değildir.
Bunu,
Allah’ın (celle celâluhu) lütfunun, Kur’ân’da tecessüm etmesi, Kur’ân’ın bir
acayipler hazinesi olmasında aramak lazımdır.
O acayipler o kadar çoktur
ki, her köşe başında hayrete düşebileceğiniz bir sürprizle sizi karşı karşıya
getirir ve bu hiçbir zaman da bitmez.
وَلَا تَنْقَضِي عَجَائِبُهُ cümlesi
biraz da istikbale matuftur.
Demek ki bu söz, istikbalde Kur’ân-ı
Kerim’in değişik acayiplikleri ortaya çıkacağına işaret etmektedir.
İçtimaiyat, iktisadiyat, idare, hukuk adına tahsil edilen şeylere baktığımızda
bir hayli gayrete şahit oluruz.
Fünûn-u müsbete, psikoloji, pedagoji adına da bazı şeylerin
karalandığını söyleyebiliriz.
Öyle zannediyorum ki yakın
bir gelecekte, bu ilimler geliştikçe, Kur’ân yeniden ele alınacak, tahlile tâbi
tutulacak ve yeniden o muhtevasındaki cevherleri insanlığın önüne serecek,
serpecek ve her yerde zuhur edecek olan uzmanlar onu, çağın idrakine göre
yeniden konuşturacak ve onun ne bitmez bir hazine olduğunu bir kere de onlar
vurgulayacak ama, وَ َ لا تَنْقَضِي عَجَائِبُهُ fehvâsınca istikbale matuf onun
inkişafı hiçbir noktada durmayacak, hep salkım salkım açılmaya devam
edecektir.
İnsanlar hiçbir zaman ondaki söz ve düşünce
ufkuna ulaşamayacak, aşamayacak;
her zaman onun berisinde kalmanın inkisarı
veya inşirahı ile yutkunacak ve قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ
رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ
قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِه۪ مَدَدًا
“De ki:
Rabbim’in kelimelerini
yazmak için denizler mürekkep olsaydı;
hatta ona bir misli takviye dahi
gönderseydik bunlar biter, tükenirdi de Rabbim’in kelimeleri bitmezdi.”32
âyeti dillerine dolanacaktır.
Bu varlık âlemi O’nun kitabı, tekvînî
emirler çerçevesinde O’nun beyanı;
bu âlemin büyük küçük parçaları, parçacıkları
da O’nun sözleri ve kelimeleridir.
Kâinatın içindeki canlı-cansız
varlıklar, kanunlar-nizamlar, küllî kaideler, cüz’î disiplinler Kur’ân’da birer
söz, birer beyan şeklinde yerini alır;
imana dönüşür içimize akar, hayrete
inkılâp eder, dimağlarımızda kaynamaya durur.
Hem öyle bir akar ve kaynar
ki, insan başka şeylere başvurma ihtiyacını duymayacak hale gelir.
Çünkü Kur’ân’ın gözlere ve
gönüllere sunduğu mânâ ve muhteva bitecek gibi değildir.
15.
Madde: ھُوَ الَّذِي لَمْ تَنْتَهِ الْجِنُّ إِذْ سَ مِعَتْهُ حَتَّى قَالُوا
﴿إِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًايَھْدِۤي إِلَى الرُّ ْ ش دِ فَاٰمَنَّا بِه۪
﴾
“Bu öyle bir kitaptır ki, cinler onu dinlemeye kendilerini saldıkları zaman
şöyle demek mecburiyetinde kaldılar: ‘Biz acayip bir kitap dinledik.
Bu
Kitap doğruluğa götürüyor.
Biz de hemen
ona inandık.
’”33
Buradaki عَجَبًا kelimesi üstteki cümle ile de irtibatlı olduğunu gösteriyor.
Demek ki cinler bile onu çok acayip bulmuşlar ve ona büyülenmişler.
Bu
acayip ve harika şeyler, insan, eşya ve Yaratıcı arasındaki münasebetten
varlığın esrarı ve Kur’ân’ın büyüsüne kadar pek çok şeyi ihtiva ediyordu.
Buradaki acayiplikler eşyanın tabiatı, insan zihni ve insan mantığı ile telif
edilebilecek cinsten acayipliklerdi.
Herkes onun içinde kendi mantığı ile
münasebeti ölçüsünde bir şeyler buluyordu ki, bir yönüyle ondaki bu acayiplik
insan mantığına da acayipler adına bir nâmütenâhilik kazandırıyor.
Yani
aynı zamanda insan mantığı öyle derinleşiyordu ki, onun mantığı bu kadar acayip
olmasaydı, o harikulâdelikleri duyamazdı.
O acayiplikleri insanın önüne
seriyor ve insan mantığı da değişik acayipliklere uyanıyor ve onları seziyordu.
Öyle ki bir ölçüde eşyanın perde arkasına muttali olan cinler ona ulaştıkları
zaman
“Biz acayip bir Kur’ân işittik.” dediler.
Ya da
“Okunan bir şey veya
hakkı bâtıldan ayıran tilavet işittik.” dediler ve kendilerini ona salıverdiler.
فَاٰمَنَّا بِه۪ öyle büyüleyici bir şey ki bu acayip, sadece ilk duydukları
anda, bu
acayibi duymak onlara kâfi geldi de
“âmennâ” dediler ve
“Biz vicdanlarımızda
Kur’ân-ı Kerim’i kabul ettik.” itirafında bulundular.
Tefsirciler, bu meseleyi şu şekilde naklederler: Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi
ve sellem) vahiy geleceği âna kadar cinler gök kapılarını dinlerlerdi.
Bir gün taşlanıp kovulduklarını görünce, yerde değişik bir şeyler olduğu
düşüncesiyle meseleyi araştırmaya koyuldular.
O esnada, Efendimiz de
Mekke halkının tazyiklerinden sıkılarak Taif’e uğramıştı ve dönüşte de Nahil
vadisinde ikamet buyurup, sabah namazı vaktinde Kur’ân okuyordu.
Derken,
yeryüzündeki esrarı araştıran Nasîbîn cinlerinin büyükleri oraya uğramışlardı.
Kur’ân’ı dinlediklerinde, yerde ve gökteki değişikliğin sırrını anladılar ve
belledikleri Kur’ân âyetleriyle kavimlerine döndüler.
Bu konuda diğer bir
görüş de şudur: Peygamberimiz insanlara olduğu gibi cinlere de gönderilmiş bir
Nebi’dir.
Cenâb-ı Hak (celle celâluhu) onlara da Kur’ân okumasını
istemişti.
O da onlara Kur’ân’dan bazı âyetler okumuştu.
O, Kur’ân
okurken de cinler, birbirlerine
“Susun!” demiş saygıyla dinlemişlerdi34 ve
kavimlerine dönünce de: يَا قَوْمَنَۤا إِنَّا سَ مِعْنَا كِتَابًا أُنْزِلَ مِنْ
بَعْدِ مُو ٰ س ى مُصَدِّقًا لِمَا بَیْنَ يَدَيْهِ يَھْدِۤي إِلَى الْحَقِّ
وَإِلٰى طَرِيقٍ مُ ْ ستَقِیمٍيَا قَوْمَنَۤ ا أَجِیبُوا دَاعِيَ اللٰهِّ
وَاٰمِنُوا بِه۪ يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُجِرْكُمْ مِنْ عَذَابٍ
أَلِیمٍ
“Ey kavmimiz! Doğrusu biz Musa’dan sonra indirilen ve kendisinden önceki
kitapları tasdik eden bir Kur’ân dinledik.
O, gerçeği ve doğruyu
gösteriyor.
Ey kavmimiz! Allah
yoluna davet eden bu elçinin çağrısına icabetle iman ediniz ki, Allah da sizin
günahlarınızı affetsin ve sizi acı bir azaptan kurtarsın...”35 demişlerdi.
Hâsılı, cinler Kur’ân’ın bazı sûrelerini dinlemiş, büyülenmiş ve kendilerini
bu ilâhî mesajı başkalarına da duyurmaya adayarak hemen harekete
geçmişlerdi.
16.Madde: مَنْ قَالَ بِهِ صَدَقَ
“Onu konuşmasına esas alan doğru konuşmuş
olur.”
Evet, onu konuşturan ve o eksende konuşan doğru konuşmuş olur.
İfadelerinde ona bağlı kalan, düşüncelerini onunla irtibatlı götüren, söylediği
her söz ona dayanan ve sözlerinin malzemesini ondan alan doğruyu konuşmuş
olur.
Ferdî hayatı adına onu konuşturan doğru konuşmuş;
millet hayatı
adına söz hakkını ona veren doğru davranmış olur.
Beyanında ondan güç alan onu
konuşturmuş, ulûm-u diniye, fünûn-u medeniye adına onu konuşturan da doğru
konuşmuş ve böylece her haliyle o, yalandan yanlıştan uzak kalmış sayılır.
Değişik dönemlerde ve günümüzde bir hayli beyan insanı ve söz sultanı yetişmiş
ve bu kimseler farklı sistemler, ekoller, cereyanlar meydana getirmişlerdir.
Ama, bütün bu yollar ve sistemler arasında Kur’ân’ın tesiri bir
başka olmuş ve onun ortaya koyduğu düşünceler ve bunları vaz’etmekteki üslûp
hep bir fâikıyet ifade etmiştir.
Doğrusu, Kur’ân’ın ortaya koyduğu
konularda ve bunları vaz’etme üslûbunda öyle bir üstünlük vardır ki, ondan
bir-iki âyetin bile bizim sözlerimiz içinde yer alması onları değiştirir,
güzelleştirir, güçlendirir ve işitenler üzerinde derûnî bir tesir icra eder.
Zira وَإِنَّهُ لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِینَنَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الَْأمِینُ
عَلٰى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَبِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِینٍ
“Bu
Kur’ân Rabbu’l-Âlemîn’in indirdiği bir kitaptır.
İnzar eden nebilerden biri olman için onu, Ruhü’l-
Emin senin kalbine apaçık bir Arapça ile indirmiştir.”36 17.Madde: وَمَنْ عَمِلَ بِهِ أُجِرَ
“O’nunla amel eden mutlaka mükâfat görür.”
Kur’ân’la amel etmeye terettüp eden mükâfatların başında, sapıklıktan kurtulup,
delillerin, burhanların ve hususî ilâhî inayetin diğer bir unvanı sayılan
hidayet gelir.
Kur’ân evvel ve âhir müttakî gönüllere bir hidayet kaynağıdır.
Gerçi o, potansiyel olarak bütün insanlara bir hidayet vesilesidir ama onun bu
vesileliği, insanların ön yargısız ona yönelmelerine ve onu hayat düsturu
edinmelerine bağlıdır.
Kur’ân çizgisinde amele, amel-i salih
denir ve bu bir insan için ikinci derecede önemli bir mazhariyettir.
Dosdoğru inanmadan, namazı tastamam eda
etmeye, ondan zekât ve değişik yardımları kusursuz yerine getirmeye uzanan
çizgide Hakk’ın hoşnutluğu hedeflenerek yapılan bütün güzel amellerdir.
Bütün bunların sonunda hidayette sabitkadem olarak kalma, kurtuluşa erme,
Cennet ve cemâlullahla şereflendirilme ecri gelir ki, Allah, وَبَشِّ رِ
الَّذِينَ اٰمَنُوا
وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَھُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِھَا
الَْأنْھَارُ
“İman edip amel-i salih
işleyenleri, içinden ırmaklar akan, kendilerine has cennetlerle müjdele.”37
diyerek mebde’den müntehâya geniş bir ecr ü mükâfat muştusuyla Kur’ân
hademelerini veya o kapının sadık bendelerini ödüllendireceğini vaadeder.
18.Madde: وَمَنْ حَكَمَ بِهِ عَدَلَ
“Kim onunla hüküm verirse adaletle
hükmeder.” Kim, onu hükümlerine esas, kıstas, mihenk kabul ederse adaletle
hükmetmiş olur.
Allah (celle celâluhu), Kur’ân-ı Kerim’inde
Peygamberimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem): وَأَنِ احْكُمْ بَیْنَھُمْ بِمَۤ ا
أَنْزَلَ اللٰهُّ وَلَا تَتَّبِعْ أَھْوَۤاءَھُمْ وَاحْذَرْھُمْ أَنْ يَفْتِنُوكَ
عَنْ بَعْضِ مَۤ ا أَنْزَلَ اللٰهُّ إِلَیْكَ
“Biz şu emri indirdik ki, onların
arasında Allah’ın inzal buyurduğu ile hükmedesin.
Öyle ise sakın onların keyiflerine
uyma ve Cenâb-ı Hakk’ın indirdiği hükümlerin bir kısmından bile olsa Seni
caydırmalarından hazer et.”38 diyerek bize her meselede değişmeyen
kaynağı salıklamaktadır ki, böylece bize insanlar arasında adil olmanın,
adaletle hükmetmenin yolu gösterilmiş olmaktadır.
Allah (celle celâluhu), Efendimiz’e
(sallâllahu aleyhi vesellem): وَإِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُمْ بَیْنَھُمْ بِالْقِ ْ سطِ
إِنَّ اللٰهَّ يُحِبُّ
الْمُقْسِطِینَ
“Hükmedeceksen (Kur’ân’ın tarif ettiği) adaletle hükmet;
zira
Allah, adaletle hükmedenleri sever.”39 buyurmuştur.
Kur’ân, ihkak-ı
hak etmek için inmiş, hakkı konuşmuş ve hep hak üzerinde durmuştur.
Ömrünü ona bağlı götürenler haktan şaşmaz.
Ondan kopup gidenlerse
kat’iyen hakka ulaşamazlar.
Kur’ân’ı insafla dinleyen geçmiş
peygamberlerin ümmetlerinin tavrı şöyle nakledilir: وَإِذَا سَ مِعُوا مَۤ ا
أُنْزِلَ إِلَى الرَّسُ ولِ تَرٰۤى أَعْیُنَھُمْ تَفِیضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا
عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّ يَقُولُونَ رَبَّنَۤ ا اٰمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ
الشَّاھِدِينَ
“Onu işittiklerinde, onda aşina oldukları (ve gönüllerinde
aradıkları) hakikatlere ulaşınca gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görür ve
şöyle dediklerine şahit olursun: İman ettik Rabbimiz!.
Bizi de hakkın
şahitleri (defterine) yaz!”40 19.Madde: وَمَنْ دَعَ ا إِلَيْهِ ھَدَى (ھُدِيَ) إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِیمٍ
“Kim
ona
çağırırsa, doğru yola çağırmış (ermiş) olur.”
Bir kimse işim, davam der, herkesi ona davet ederse kendisi sırat-ı
müstakîme ulaşmış olur ki, sırat-ı müstakîmin kendisi de odur.
Sırat-ı müstakîm, Allah yolu, O’na ulaştıran doğru yol, Allah kitabının
muhtevası, iman ve İslâm esasları, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve
O’nun ashabının yürüdüğü şehrah veya doğru yol ve İslâm milleti gibi hususların
çoğu ya da mecmuundan ibaret görülmüştür.
Bu çerçevede verilen
“sırat-ı
müstakîm” bizde, insanları yanıltmadan, sağa-sola saptırmadan, ifratatefrite
düşürmeden dosdoğru hakka ve selâmete ulaştıran herkese açık ve kapsamlı bir
mânevî yol hissi uyarır.
Böyle bir yol hissi, bir tasarı ve bir hayalden
ibaret değildir.
O defaatle hayata geçirilmiş, uygulanmış ve o yolda
yürüyenleri dünyevî-uhrevî saadetlere erdirmiş işlek bir yoldur.
Başımızı kaldırıp geçmişe baktığımızda, hemen birkaç adım önümüzde
Nebiler, sıddîkler, şehitler ve salihlerin izleri ile karşılaşırız;
karşılaşır
ve
kendimizi âdeta onların güzel bir refîki gibi görürüz.
Bu biricik necat
yolu Kur’ân’ın tekeffülündedir.
Kur’ân’a çağrı bu yola çağrıdır.
Kur’ân beraberliğini duyma, sırat-ı müstakîm erbabının maiyyetini duyma
demektir.
Bu yolda yalnızlık yoktur, bu yolda gurbet söz konusu değildir.
Zira bu yol, her zaman insanlığın en namdârlarının gelip geçtiği, gidip
peygamber refâkatine erdiği, kanatlanıp Allah’a (celle celâluhu) ulaştığı bir
tarîk-i mücerreb ve muabbeddir (işlek yol).
Onda yürüyen maksuduna erer;
sapıtıp gitmekten ve Allah’ın gazabına uğramaktan kurtulur.
Allahım! Hidayet eyle bizi Kur’ân’a ve onun gösterdiği doğru yola;
o
kendilerine nimet verip mutlu kıldıklarının yoluna..
ve yerler, gökler dolusu
salât u selâmda bulun o Zât’a ki, insanlığa bu nurlu yolda rehber oldu..
ve
O’nun âline ve ashabına ki, bu yolda adım adım O’nu takip ederek bize hüsn-ü
misal teşkil ettiler.
1 Cin sûresi, 72/1-2.
2 Tirmizî, fezâilü’l-Kur’ân 14;
Dârimî, fezâilü’l-Kur’ân 1.
3 Bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 6/168.
4 Bkz.: Ahmed Muhammed Şâkir, Şerhu Müsnedi Ahmed İbn Hanbel 1/473.
5 Bkz.: el-Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân 1/5.
6 Yûnus sûresi, 10/92.
7 İbrahim sûresi, 14/19.
8 Rûm sûresi, 30/2-4.
9 Rûm sûresi, 30/4.
10 Fetih sûresi, 48/27.
11 İsrâ sûresi, 17/23.
12 Tirmizî, cenâiz 34;
Ebû Dâvûd, edeb 42.
13 el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl 4/98.
14 Ebû Dâvûd, büyû’ 54;
el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 5/316.
15 A’râf sûresi, 7/186.
16 Nisâ sûresi, 4/65.
17 Bakara sûresi, 2/256.
18 Âl-i İmrân sûresi, 3/8.
19 Hac sûresi, 22/78.
20 Hûd sûresi, 11/1. 21 Bkz.Hûd sûresi, 11/25-49;
Mü’minûn sûresi, 23/23-30;
Şuarâ sûresi,
26/105-121;
Nûh sûresi, 71/1-28. 22 Bkz.Bakara sûresi, 2/258;
En’âm sûresi, 6/74-83.
23 Bkz.Bakara sûresi, 2/54-71. 24 Bkz.A’râf sûresi, 7/103-141.
25 Bkz.Bakara sûresi, 2/260.
26 Bediüzzaman, Mektubat s.384 (Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas).
27 Müddessir sûresi, 74/1, 2.
28 Bediüzzaman, Sözler s.802 (Lemeât);
Mektubat s.535 (Hakikat Çekirdekleri).
29 Hicr sûresi, 15/9.
30 Yûnus sûresi, 10/46.
31 Hadîd sûresi, 57/21.
32 Kehf sûresi, 18/109.
33 Cin sûresi, 72/1-2.
34 el-Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve 2/228;
el-Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân
16/216.
35 Ahkaf sûresi, 46/30-31.
36 Şuarâ sûresi, 26/192-195.
37 Bakara sûresi, 2/25.
38 Mâide sûresi, 5/49.
39 Mâide sûresi, 5/42.
40 Mâide sûresi, 5/83.
NAMAZ.. NAMAZ..NAMAZ
Soru: Namazı kendi kıymetine uygun
bir şekilde her zaman takdir edemiyoruz.
Namazın dindeki yeri ve önemini
biraz açar mısınız?
İslâm dininde namazın yeri çok büyüktür.
Kur’ân’da,
inanmaya ait meselelerin hemen ardından namazdan bahsedilir.
Biz,
başkaları için öyle düşünmesek de, sahabe kendi aralarında namaz kılmayana
neredeyse
“kâfir” derlerdi.
Bu konuda,
“Kul ile şirk arasında sadece namazın terki vardır.”
1 hadisi sahabenin bu yaklaşımını destekleyen önemli bir mesnettir.
Namazın
huşû içerisinde kılınması ise aşağıda arz edeceğimiz üzere namaz ile gelen
vâridatlar adına ayrı büyük bir önem arz etmektedir.
Namaz, İslâm
dini içinde ibadetlerin en câmiidir.
Bu açıdan denebilir ki, namaz, kâmil
insanın en kâmil ibadetidir.
Evet namaz Allah’a ulaşmaya, varlığı
yorumlamaya, değişik ilimlerle kâinatı hallaç etmeye müsait yaratılan bu
mükemmel insanın tabiatına en uygun bir ibadettir.
O, mahiyetindeki
mükemmelliğini, ancak namaz gibi bir ibadetle ifade edebilir ve Allah’ın
istediği insan olma özelliğini ortaya koyar.
Evet, insanın maddî-mânevî mükemmelliği tartışma götürmez bir gerçektir.
Meselâ onun boyu, posu, endamı ve uzuvları arasındaki tenasüp ve hendese,
herkeste hayranlık uyandıracak kadar güzeldir, mükemmeldir.
Bunu,
Romalıların sanat dehâları çok iyi kavramıştır ama, tevhide yönelemediklerinden
dolayı, bu duygularını müşahhasın daraltan hendesesine hapsetmişlerdir.
Fakir, insana olan bu hayranlığımı değişik zaman ve
zeminlerde,
“Eğer Allah’ın kendinden başka birine secde etme müsaadesi
olsaydı, insana secde edilmelidir.” şeklindeki sözlerimle ifade edegelmişimdir.
Bu espriyi, bir yönüyle, meleklerin, Hz.Âdem’e secde etmekle emrolunması da
destekliyor gibidir..
tabiî meselenin taabbudî buudu daha ağır.
İnsanla çok yakından irtibatlı böyle bir ibadetin kâmil mânâda edâ edilmesi,
yukarıda ifade ettiğimiz vâridat adına çok önemlidir.
Mü’minûn sûresinde
“Şüphesiz, namazı huşû içinde edâ edenler kurtuldu.”2 buyurulmaktadır ki, –
her şeyden mefhûm-u muhalif çıkarmak doğru olmasa da zira onun kendine göre
bir kısım şartları ve kaideleri var– bu âyetin mefhûm-u muhalifi alınacak
olursa, bundan,
“namazı huşû ile edâ etmeyenler kurtulamazlar” mânâsı
çıkarılabilir.
Biz bu yoruma temâyül etmesek de, ihtimal dahilinde
bulundurmamak suretiyle ihtiyat kaydı altına almamayı da temkinsizlik
sayıyoruz.
Bu açıdan,
namazın, aç bir insanın yemek yemeyi duyması, susuz birisinin su içerken onu
zevk etmesi, havasızlıktan sıkışmış bir insanın ferahfezâ bir atmosferde havayı
ciğerlerine çekerken onu hissetmesi gibi, duyarak edâ edilmesi gerektiğine
inanıyoruz.
Evet namaz halk tabiriyle verip veriştirilip, geçiştirilecek bir şey değildir.
O, kendisine hususî bir vaktin ayrılması ve başlamadan önce de mutlaka konsantre
olunması gereken bir ibadettir.
Aslında namaz ve namaz öncesi
hazırlıklar, bu konsantreyi sağlayabilecek güçtedir ve sıralanmaları itibarıyla
namaz vetiresinin enstrümanları gibidirler.
Meselâ def-i hacetle
vücuttaki fazlalıkların atılmasıyla bir rahatlama meydana gelir.
Ardından, modern yorumcuların ifade ettikleri gibi abdestle vücudumuzdaki
kinetik enerji dengelenir;
bununla da ayrı bir rahatlama ve kendimizi bulma
gerçekleşir.
Bunu takiben camilerin minarelerinde şehbâl açan ezan-ı
Muhammedî bizi ayrı bir teveccühe ve derinliğe çeker.
Sonra camiye,
âdeta Allah’a vâsıl oluyor gibi huşû, içinde yürüyüş, müezzinin tatlı
nağmeleriyle ayrı bir âleme açılış ve nihayet sünnetlerin edâsı..
müezzinin kâmeti, konsantrasyonun ayrı birer unsuru gibidirler.
Evet bütün bunlar, farzı
dolu dolu kılmak için iç derinliğine, Allah’ı duymaya ve O’nu sürekli
mülâhazaya hazırlayan çağrılardır.
Namazın bu ölçüde
derince duyularak kılınması
“gaye-i hayal” olması açısından, namaz öncesi
yapılan bu şeyler, o duyuşu gerçekleştirecek stratejiler olarak da
değerlendirilebilir.
Kaba bir tabirle, belli gayeleri gerçekleştirme
adına ortaya konan politikalar gibi bunlar da, o kâmil namazı tahakkuk ettirmek
için kullanılan politikalardır denebilir.
Ezan, kâmet, abdest, nafile
namazlar ve diğer amellerin hiçbirisi
“maksûdun bizzat” değillerdir.
Bütün bunlar, fıkhî
ifadesiyle cebren li’n-noksan/eksikliği giderme gayesiyle, varlığın en kâmili,
ahsen-i takvîme mazhar insanın, ibadetinin de kendine yakışır olması için
ortaya konmuş vesilelerden ibarettir.
Şüphesiz iç ve dış yapısı
itibarıyla böyle mükemmel bir varlığın Allah’a yaklaştıracak ve gerçekten insan
olmasının ifadesi sayılan namaz mutlaka ciddî bir iç derinlikle edâ
edilmelidir.
Bunu tam edâ edememe endişesi veya gerçekten edâ edememenin
ızdırabının yaşanması, kul adına önemli bir seviye farkıdır.
Burada,
gaye-i hayal olan böyle bir namazın
“çok az” insana müyesser olduğunu da ifade
etmeliyim.
Burada kullandığım
“çok az” kelimesi izâfîdir.
Meselâ birisi başını secdeye koyduğunda kaldırmayı düşünmüyor..
bir
başkası namaza durunca, kendisini gül bahçesine salmış gibi hissediyor..
bir
başkası namazda kendini cennet yamaçlarında sanıyor..
bir diğeri kendini ruhânîlerin önünde görüyor olabilir vb.Bu herkesin
istidadına göre yakalayabileceği bir ufuktur.
Ne var ki biz,
niyetlerimizle mükemmelin peşinde olduğumuz müddetçe, hedefe ulaşamasak da
niyetlerimizle hedeflediğimiz şeyi her zaman yakalayabiliriz.
Unutmayalım ki,
“Mü’minin niyeti, amelinden
hayırlıdır.”3 Bazen insanlar namaz adına her şeyi tam tekmil
yerine getirdikleri halde, değişik sebeplerden dolayı namazı doya doya
kılamayabilirler.
Meselâ bulunduğu ortamda namaza durulduğu anda çocuklar
gelir sırtına binerler ki, bu çok defa Allah Resûlü’nün de başına geliyordu.
Veya namaz esnasında büyük bir gürültü duyulur da, bütün dikkatler o noktaya
kayar.
Dolayısıyla da namazda
zirveye ulaşılamaz.
Namazda bize ârız olan hâllerin bazıları
vardır ki, onlar her zaman bizi aşar;
bazıları da vardır ki bunlar da bizim
beşeriyetimizden kaynaklanır.
Meselâ;
insanın kendi iç dünyasında
kurguladığı hayaller gelir namazda insanın içine akar ve namazın önüne geçerek,
ona perde olurlar.
Bu durumda insan sürekli bir sisin-dumanın berisinde
kendini hisseder.
Hz.Ömer gibi semalarla irtibatlı bir insan
bile, namaz kılarken şaşırır ve üç rekât kılar.
Etrafındakiler,
yanıldınız deyince de;
“Namazda Irak’a asker gönderiyordum.” cevabını verir.
Bu konunun ayrı bir yönü de, namaz kılınan atmosferle alâkalıdır.
Hiçbir
sıkıntının ve meşakkatin olmadığı bir atmosferde kılınan namaz ile, bin bir
ızdırap, sıkıntı ve değişik düşüncelerin sıkıştırmaları altında kılınan namaz
arasında çok büyük farkların olacağı açıktır.
İkinci türden namazlar,
namazdaki derinliğin ayrı birer buudu gibidirler.
Gerçi her ne kadar
huzur, sağdan soldan gelen değişik şeylerle bin bir defa deliniyor ise de, bu
streslerin ve sıkıntıların arasında namazı farklı bir zâviyeden tıpkı nefes alma
gibi duyma ve hissetme, namaza bizim anlayamadığımız farklı bir renk
kazandırmaktadır.
Bence önemli
olan da işte budur.
O sebeptendir ki savaş esnasında kılınan namazlar
normal zamanlarda kılınanlardan kat kat daha fazla sevaplıdırlar.
Bu
namazın kılınış şekline baktığımızda, çok garipsediğimiz tablolar çıkar
karşımıza.
Nisâ sûresinde bu namaz şöyle anlatılır: وَإِذَا كُنْتَ
فِیھِمْ فَأَقَمْتَ لَھُمُ الصَّ َ لا ةَ فَلْتَقُمْ طَۤائِفَةٌ مِنْھُمْ مَعَكَ
وَلْیَأْخُذُۤوا أَ ْ س لِحَتَھُمْ فَإِذَا سَجَدُوا فَلْیَكُونُوا مِنْ
وَرَۤائِكُمْ وَلْتَأْتِ طَۤائِفَةٌ أُخْرٰى لَمْ يُصَلُّوا فَلْیُصَلُّوا مَعَكَ
وَلْیَأْخُذُوا حِذْرَھُمْ وَأَ ْ س لِحَتَھُمْ وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ
تَغْفُلُونَ عَنْ أَ ْ س لِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَیَمِیلُونَ عَلَیْكُمْ
مَیْلَةً وَاحِدَةً
“Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman,
onlardan bir kısmı seninle beraber namaza dursunlar, silahlarını (yanlarına)
alsınlar, böylece (namazı kılıp) secde edince (diğer kısım) arkanızda
olsunlar.
Sonra hemen namazını kılmamış olan diğer kısım gelip seninle
beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da ihtiyât tedbirlerini ve silahlarını
alsınlar.
O kâfirler arzu ederler ki siz silahlarınızdan ve
eşyalarınızdan gafil olsanız da üstünüze birden baskın yapsalar...”4
İşte bu şekilde, acaba ne zaman bir kurşuna hedef oluruz veya bir
bombardımana maruz kalırız gibi mülâhazalar altında kılınan namaz, bu
namazın kılınış keyfiyeti bize garip gelse de, sâir namazlara göre çok daha
büyük ve çok daha önemlidir.
Netice itibarıyla, sırtında bir yük hissederek,
zaman içindeki boşlukları kollayıp, ne pahasına olursa olsun mutlaka onu edâ
etmeliyim mülâhazasıyla kılınan namazda da öyle bir enginlik var lidir.
dır ki, bu noktayı, tekyelerde,
zâviyelerde, hatta Kâbe’de namaz kılanların bile yakalayabileceğine ihtimal
veremiyorum.
1 Müslim, îmân 134;
Tirmizî, îmân 9.
2 Mü’minûn sûresi, 23/1-2.
3 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 6/185-186;
el-Beyhakî, es-Sünenü’s-suğrâ s.20.
4 Nisâ sûresi, 4/102.
RÂBITA
Soru: Râbıta nedir?
Râbıtada hangi esaslara
dikkat edilmelidir?
Râbıta;
bağ ve irtibatlandıran mânâlarına gelir.
Sofiler onu, dervişin mürşidine özel teveccühü yerinde kullanırlar ki, bunu şu
şekilde açabiliriz: Sâlikin, doğrudan doğruya envâr-ı tecelliyâttan tam istifâze
edemediği sürede – bu kendini liyakatsiz görmeden de kaynaklanabilir– mürşidinin
atmosferinde fâni olarak, onun teveccühünün gölgesinde ilâhî tecellîleri duymaya
çalışmasıdır ki, gölgeden çıkıp vesâyetten sıyrılınca Hak’la muamelesini bizzat
da sürdürebilir.
Bidayette mürşid böyle bir istifadeye vesile olduğundan,
bir üstad ve rehber olarak ona saygıda da kusur edilmez.
Aslında belli
bir çerçevede, Kur’ân da, diğer kitaplar da, enbiyâ-i izâm da –asliyet-zılliyet,
metbûiyet-tâbiiyet hususları mahfuz– birer vesiledirler.
Ve vesileliğin vüs’ati
ölçüsünde,
“İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmemiş demektir.” 1
fehvâsınca onların şahsında Allah’a teşekkürde bulunmuş oluruz.
Diğer bir yaklaşımla râbıta, maddî-mânevî, muhtemel ya da muhakkak saldırı ve
ızrarlara karşı, din ve dince mukaddes sayılan şeylerin muhafazasına kendini
adama demektir.
Daha geniş bir çerçevede ise, bölünmez, parçalanmaz,
kopmaz bir bütünün bünyân-ı mersûs hâline gelip sonra da bu yek vücut heyetin,
İslâm’ın harîm-i ismetine uzanacak ellere karşı fevkalâde bir hassasiyet ve
titizlikle mukabelede bulunması da diyebiliriz.
Bunun değişik konulardaki
tezahürü farklı farklıdır;
meselâ askerlerin, hudut toprağımıza göz diken
kimselere karşı, nöbet tutmaları bir râbıtadır.
İşte böyle bir râbıtanın, –bu
esasları bize anlatan Sâhib-i Şeriatin beyanlarına göre– bir saati bir sene
ibadet yapmaya eş değerdir.
2
Bir ülke insanının, sahip olduğu değerleri, mübarek ve mukaddes
düşüncelerini koruma altına almak için beraberlikler tesis etmeleri, dinî, millî
kimliklerini koruma mücadelesi vermeleri veya iç ve dış tehditlere karşı
kitleleri uyarmaya çalışmaları irşat platformunda bir râbıtadır.
Sofilerin üzerinde durduğu râbıta –yeri Kalbin Zümrüt Tepeleri– dar, ferdî ve
özel bir râbıtadır.
Bu şekildeki râbıtayı kabul etmede bir beis yoktur.
Nasslara göre izahı kabil ve vesilelik mânâsındaki râbıtayı inkâr ise bir
bağnazlık ve bir taassuptur.
Tabiî onu, sadece şeyhi, mürşidi veya Allah
Resûlü’nü tezekkür ve tahattur etme şekline irca etmek de râbıtanın engin
mânâsını daraltma demektir.
Tarikatlar râbıtayı şu şekilde
uygular: Mürid, mürşit bildiği zatı kendi iki kaşının ortasında, kendisini de
onun iki kaşı ortasında gibi mülâhaza eder.
Onun
şemâilini, hayat tarzını, sîretini, iç âlemini tezekkür ve tahattur ederek, onun
gibi olmaya çalışır ve kendini öyle olmaya zorlar.
Burada bir
bakıma Allah (celle celâluhu) ile kul arasına başka birisi konmuş gibi
oluyor.
Ancak bunun öyle olmadığı da açıktır.
Bize göre bu anlamda
râbıta, emekleyen bir insanın, tavus kuşu gibi göklerde pervaz eden birinin
arkasına takılması ve hedefine ulaşmak için hızını artırması demektir.
Bu
meseleyi biraz açacak olursak;
kişi ister vadinin dibinde, ister dağın
zirvesinde
olsun, her zaman ellerini Allah’a kaldırıp O’na maksatlarını açar, içini
şerheder, rahatlıkla
“Senin abd-i kemterin olan bu fakirin Senden istedikleri
şunlardır.” diyebilir.
Fakat meseleyi murâkabe platformu içinde ele aldığı,
günahlarını hatırladığı, Rab karşısında acz ve fakrını mütalaa ettiğinde, zaman
zaman ümitleri kırılabilir, inkisara düşebilir ve
“Ben kim, şu büyük şeyleri
isteme kim..
?” –bu mülâhaza yanlış olabilir– diyebilir.
İşte bu noktada kul
murâkabeden râbıtaya çekilip
“Allah’ım! Benim dilbeste olduğum mürşid-i
kâmil şudur, onun el kaldırmalarının gölgesinde ellerimi Sana kaldırıyorum.
Onun teveccühünün arkasında Sana teveccüh ediyorum.
Onun bülbül gibi
söyleyen dilinin arkasında ben de âcizâne bu hissiyatımı ifade etmeye
çalışıyorum.
Beni bu duruma iten, aczim, fakrım ve onun hakkında hüsn-ü
zannım, benim makbul olmayışım onun da makbuliyetidir.
Onun yüzü suyu
hürmetine dualarımı kabul eyle..” diyebilir ki işte râbıtanın gerçek mânâsı da
budur.
Görüldüğü gibi burada mürşit veya mürşidin mürşidi, Allah ile kul
arasına girmiyor, belki kul acz ve fakrını itiraf içinde, haddince bir duruma
giriyor ki, bu mânâdaki râbıta, seyr u sülûkun bir zatın gölgesi veya vesâyeti
altında tamamlanmasının, acz ve fakrı idrakle o zata bağlılık ve merbûtiyet
içinde yapılan ibadet ü taatın unvanı oluyor.
Böyle olunca da Allah’la
(celle celâluhu) kulları arasına kimse girmiş olmuyor.
Allah’a kulluk için böyle bir
vesile şart değildir ve onun, Allah’la kul arasında vesâteti esas kabul eden
sapık mesleklere benzetilmesi de doğru değildir –ki ben böyle râbıta yapan
hiçbir tasavvuf ehli veya ekolu tanımıyorum.
– Değil herhangi bir şeyhi, Hz.
Mesih’i bile Allah ile kendi aralarına koyma anlamında bir râbıta hatadır, hatta
–neûzü billah– şirktir.
Râbıta kavramı bu temeller üzerine
oturtulduktan sonra, ona konu olan zatın kimliği çok önemli değildir.
Meselâ benim hayatımda kullukları ile çok ciddî izler bırakmış derin, engin
insanlar vardır.
Bunlardan birinin –ki sizin çok değer atfetmeyeceğiniz
bir insandı ama benim nazarımda çok büyüktü– dua ederken yüzüne bakardım.
O duasında boynunu bir tarafa büker, bazen dudaklarını kıpırdatamaz, bir müddet
sonra elleri de dudakları da titremeye başlardı.
Şahsen ben o zat hayatta
iken, onunla beraber namaz kıldığım her anda, onun duasını, dudaklarındaki o
kıpırdanışı, yüzündeki o ciddî teessür ve tahassürü, yakalamaya çalışırdım.
O zatın vefatından sonra da çok defa ellerimi kaldırdığımda, onu, o titreyen
elleriyle, kıpırdayan dudaklarıyla, buruk boynuyla tezekkür ettim ve ondan ders
almaya çalıştım.
Eğer bu râbıtaysa böyle
bir râbıtada hiçbir mahzur yoktur ve bu kat’iyen Tevhide gölge
düşürmemektedir.
Evet, katı, bağnaz bir kısım kimselerin düşündüğü gibi
meseleyi ele alarak, Ebû Yezid el-Bistâmî, Cüneyd el-Bağdâdî ve İmam
Şiblî’lerden başlayıp günümüze kadar gelen selef-i salihîn’i, hususiyle Hz.
Şâh-ı Nakşibend gibi, âlem-i İslâm’ın önemli bir güneşi olan bir zatı ve onun
açtığı çığırda bu işi yapanları hatalı ve kusurlu görme büyük bir günahtır.
Hata edenler, işi
çığırından çıkaranlar varsa, elimizde Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin düsturları
vardır, biz her şeyi onlara tevfikan –Allah’ın inayetiyle– doğruyu bulabiliriz.
1 Tirmizî, birr 35;
Ebû Dâvûd, edeb 11.
2 Bkz.: el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/423;
el-Kurtubî, el-Câmi’ li
ahkâmi’l-Kur’ân 4/314.
MİRAÇ
Soru: Efendimiz miraçtan döndüğünde yatağının
soğumadığı1 rivayet ediliyor.
İzah eder misiniz?
Her şeyden önce, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) miraçtan
döndüğünde yatağının soğumadığını bildiren rivayetler çok mevsuk değillerdir.
Bazı rivayetlerde bu haberi veren kişinin Hz.Âişe Validemiz (radıyallahu
anhâ) olduğu bildirilmektedir ki,2 kaynaklarda miraç hâdisesinin, hicretten üç
veya beş sene evvel vukû bulduğu rivayet edildiğine göre3 Âişe Validemizin
bu teferruatı bizzat bilmesi mümkün değildir;
zira o, Mirac-ı Nebevî esnasında
babasının evinde, henüz küçük bir çocuktur.
4 Ne var ki Hz.
Âişe Validemiz bu hâdiseyi, Allah Resûlü’nün bir başka yaşlı hanımından, meselâ
Hz.Hatice Validemizden dinlemiş ve ondan nakletmiş de olabilir.
Ancak miraç hâdisesi, Hz.Hatice ve Ebû Talib’in vefatını müteakip vukû
bulduğundan5 bu yaklaşım da sıhhatli görünmemektedir.
Başka bir rivayete
göre de Nebiler Serveri, Hz.Ali’nin ablası Ümmühâni Validemizin
evinde iken miraçla şereflendirilmiştir.
6 Hz.Ümmühâni,
Efendimiz’in amcasının kızı olması itibarıyla nikah düştüğünden, o günün yüksek
terbiye anlayışıyla, Hz.Ümmühâni’nin, Efendimiz’in yatağına elini sürüp sıcaklığını
bildirmesini de ben inandırıcı bulamıyorum.
Yukarıdaki
yaklaşımların keyfiyeti mahfuz, miraçtan döndüğünde Allah Resûlü’nün yatağının
soğumamış olduğu haberinin, gerçek kabul edilmesinde de bir beis yoktur.
Esasen Efendimiz, mübarek cismi ile miraç yapmıştır.
Ancak biz, Kur’ân-ı Kerim’in yaptığı gibi sadece meseleye temas edip üzerinde
fazla durmadan geçeceğiz.
Kur’ân’ı Kerim, mevzuyla alâkalı şöyle buyurur: سُبْحَانَ الَّذِۤي أَسْرٰى
بِعَبْدِه۪
لَیْلًا مِنَ الْمَ ْ س جِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الَْأقْصَى الَّذِي
بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَۤا
إِنَّه ھُوَ السَّمِیعُ الْبَصِیرُ
“Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir
kısmını
gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini
mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan
münezzehtir;
O, gerçekten işitendir, görendir.”7 Evvelâ şunu belirtelim
ki, Kur’ân-ı Kerim’de geçen her tesbih sözü, esbâp yolu ile şirke girmeye karşı
bir tavrın ifadesidir.
Burada da sûre, tesbih lafızlarıyla başlamakta ve
ilk plânda açık-kapalı şirke karşı bir tavır belirlenerek sebeplerin birer perde
olduğu vurgulanmaktadır.
Evet, Efendimiz’in miracı, hatta Mescid-i
Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya seyahati (isrâ) dahi tamamen sebepler üstüdür.
Dolayısıyla onun hızı, hayalin, ışığın ve
ruhun süratiyle kıyas edilmeyecek ölçüdedir..
evet o hızın
keyfiyeti, ancak Allah’ın bilebileceği bir husustur.
Dolayısıyla o gece Allah Resûlü (sallallâhu
aleyhi ve sellem),
“ Sebepleri esvâb gibi sırtından attı
Müsebbibü’l-Esbâbla miraç yaptı.”
mısralarıyla ifade edildiği gibi tamamen sebepler üstü bir yolculuk yapmıştır.
Ayrıca Cenâb-ı Hak, İsra sûresine سُبْحَانَ الَّذِۤي 8 beyanıyla başlamak
suretiyle
kullarına bir tembihte de bulunmakta ve âdeta
“Her şeyden önce şirki
kafanızdan atın ve iyi bilin ki, bunu şu âlemlerin nizam ve intizamını her an
elinde tutan Allah (celle celâluhu), sebepleri, tabiatı ve eşyayı aşan bir güçle
gerçekleştirmiştir.” demektedir.
İkinci husus, Allah Resûlü,
böylesine gökler ötesi, aşkın bir yolculuğa çıktığında, O’nun bütün iç buud ve
derinlikleri harekete geçirilmiş ve O’na zaman ve mekân üstü bir yolculuk
yaptırılmıştır.
Kadı Iyaz, Efendimiz’in
mekânsızlıkla alâkalı hayretlerinden bir tanesini ifade ederken, O’nun
“Ayağımı nereye koyayım?” sorusuna,
“Bir ayağını diğer ayağının üzerine
koy.” denildiğini nakleder ki, bu da Kur’ân-ı Kerim’deki قَابَ قَوْسَیْنِ
أَوْ أَدْنٰى 9 hakikatiyle alâkalı tevcihlerden biri sayılan imkânla vücup arası
mertebe demektir.
Bunun mânâsı şudur: Hz.Muhammed Mustafa’nın
(sallallâhu aleyhi ve sellem) ilâh olması mümkün değildir.
Zira O,
Allah’ın yüce bir kulu ve şerefli bir peygamberi olmakla beraber netice
itibarıyla yiyen, içen, uyuyan, yürüyen bir insandır.
Ne var ki bu Ufuk İnsan, Bûsayrî’nin de ifadeleriyle
“Bir
beşerdir, ama herhangi bir beşer gibi değildir;
O , taşlar arasında tıpkı yakut
gibidir.” Evet, sıradan bir insan olmayıp, insanlık değerlerini aşan
Efendimiz, şayet yüz binlerce buudu ile açılmışsa, yani beyninin bütün
fakülteleri ile her yere ulaşıp her konuşmayı bir anda dinleyebilecek bir
mertebeye ulaşmış ya da nûrâniyetiyle bin makamda birden bulunmuşsa, O’nun
miraca çıkıp geriye dönmesi için bir lâhza bile yetecektir.
İşte bu açıdan bakıldığında O’nun
miraçtan dönüp yatağını sıcak bulması da gayet normaldir.
1 Bkz.: el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî 15/12.
2 Bkz.: İbn İshak, es-Sîre 5/275;
et-Taberî, Câmiu’l-beyân 15/16
3 Bkz.: İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-târîh 1/578;
İbn Hacer, Fethu’l-bârî 7/203.
4 Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/92.
5 Bkz.: İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-târîh 1/578;
İbn Hacer, Fethu’l-bârî 7/203;
el-Aynî, Umdetü’l-kârî 17/20
6 Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/248;
et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr
24/432.
7 İsrâ sûresi, 17/1.
8 Bkz.: İsrâ sûresi, 17/1.
9 Necm sûresi, 53/9. 1–
SEKÎNE
Soru: Sekîne ve çeşitleri hakkında bilgi
verir misiniz?
Sekîne;
sükûn kökünden, vakar, ciddiyet, mehâbet, ünsiyet;
ruhta
dalgaların dinmesi ve sakinleşme mânalarına gelir ki, hafiflik, huzursuzluk,
kararsızlık ve telâşın zıddıdır.
Sekîne, tasavvuf erbâbınca;
gaybî vâridatla kalbin
oturaklaşması ve onun sürekli bir dikkat ve temkin içinde öteleri kollaması ve
üns esintileri soluklaması hâlidir.
Sekînenin nazil oluş keyfiyeti
farklı farklıdır.
Şimdi, biraz da icmalî olarak sekînenin değişik
keyfiyetleri üzerinde durmaya çalışalım: Her şeyden önce sekîne, eşref-i mahluk
olan insan için, ukbâ buudlu bir mevhibe ve vâridat olarak, onun kalbine kût,
kuvvet ve iradesine fer veren öyle ilâhî bir teyittir ki, hemen her devirde ona
sık sık müracaat edilmiş, bilhassa sıkıntılı anlarda iştiyakla istenmiş ve
Cenâb-ı Hak tarafından da bu isteğe çok defa cevap verilmiştir.
Meselâ, sahabe-i kiram, Hendek Savaşı’nda, Kur’ân-ı
Kerim’in, مَسَّتْھُمُ الْبَأْ َۤ س اءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتّٰى يَقُولَ
الرَّسُولُ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا مَعَهُ
مَتٰى نَصْرُ اللٰهِّ
“...
Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu da öyle
sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve O’nunla beraber bulunan
mü’minler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyecek olmuşlardı...” 1 ifadeleriyle anlattığı ciddî bir sarsıntı geçirmişlerdi.
Sekîneye çokça ihtiyaç duydukları
böyle sıkıntılı bir atmosferde hep beraber manzum olarak فَاَنْزِلْ سَ كِینَةً
عَلَیْنَا
“Bizim üzerimize sekîne indir.” duasında bulunmuşlardı.
Kur’ân-ı
Kerim, şiddetini ifade için bu sarsıntıyı زُلْزِلُوا tabiriyle
anlatmaktadır.
Çünkü
Müslümanlar, Hendek Savaş’ında, zelzelenin merkez üssü durumunda olan
Medine’de, günlerce, hatta aylarca sürekli tazyikâta maruz kalmış ve
sarsılmışlardı;
sarsılmışlardı ama, tazarru’ ve niyazları üzerinde nâzil olan
sekîne ile de hiçbirinde korku namına bir şey kalmamış ve sıkıntıdan kurtularak
gönülleri itminanla doldurulmuştu.
Başka bir imtihan meydanı olan
Huneyn’de de benzer bir tabloyu görmek mümkündür.
Şöyle ki, Müslümanlar
düşman karşısında hezimet denilebilecek kadar bozguna uğradıkları bir hengâmede,
etrafındaki birkaç yakın ashabıyla yapayalnız kalan Allah Resûlü (sallallâhu
aleyhi ve sellem),
“Ben peygamberim, yalan yok.
Ben Abdulmuttalib’in
oğluyum.
Allah’ım bize
yardım gönder.” 2 diyerek dua etmiş ve Allah’tan nusret dilemişti ki
bunu 2– 3– müteakip üzerlerine semadan melekler inip Resûlullah ve ashabını
teskin etmişlerdi.
Şu âyet-i kerime de Huneyn Savaşı’nda Cenâb-ı Hakk’ın
Müslümanlar üzerine indirdiği sekîne ile onları nasıl rahatlatıp sinelerini
inşiraha kavuşturduğunu anlatmaktadır: لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللٰهُّ فِي مَوَاطِنَ
كَثِیرَةٍ وَيَوْمَ حُنَیْنٍ إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ
عَنْكُمْ شَ یْئًا وَضَاقَتْ عَلَیْكُمُ ا ْ لأَ رْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ
وَلَّیْتُمْ مُدْبِرِينَثُمَّ أَنْزَلَ اللٰهُّ سَكِینَتَهُ عَلٰى رَسُ ولِه۪
وَعَلَى الْمُؤْمِنِینَ وَأَنْزَلَ جُنُودًا لَمْ تَرَوْھَا وَعَذَّبَ الَّذِينَ
كَفَرُوا
“Andolsun Allah size birçok yerde, Huneyn gününde de yardım
etmişti.
Hani
(o gün) çokluğunuz sizi böbürlendirmişti;
ama o, hiçbir yarar sağlamamıştı.
Derken bütün genişliğine rağmen yeryüzü size dar gelivermişti..
nihayet bozularak arkanızı dönmüş (kaçmaya başlamış)tınız.
Sonra Allah, Resûlünün
ve mü’minlerin üzerine sekînesini (güven veren rahmetini) indirmiş ve sizin
görmediğiniz askerler gönderip kâfirleri azaba çarptırmıştı (bozguna
uğratmıştı)...”3 Sekîne metafizik bir hâdise
olduğundan dolayı onu fiziğin kâide ve prensipleriyle izâh etmek mümkün
değildir.
O;
Bedir, Hendek ve Huneyn’dekilere nâzil olduğu gibi, Uhud
Savaşı’na katılan insanlara da inmiştir.
Zira ashab-ı kiram, Uhud’da
küçük bir sarsıntı ve akabinde gelen mini bir hezimet sonrasında, âdeta hiçbir
şey olmamış gibi, bir kısmı diğerlerini sırtlamış ve düşmanı Mekke önlerine
kadar kovalamışlardı.
Düşman ise, sözde
Uhud’da üstlerinden vurup altlarından çıktıklarını sandıkları, bu sekîne ile
gerilmiş, korku ve endişeyi unutup ölüme seve seve giden insanların karşısına
bir daha çıkmaktan korkarak Mekke’ye kadar kaçmışlardı.
Sekîne, bazen de herhangi bir tazarru’ ve niyaza icabet olmaksızın, Cenâbı
Hak tarafından kullarının sıkışıp bunaldıkları anlarda meccanen lütfedilir..
sekînenin bu çeşidi bazıları tarafından
“melâike”, bazıları tarafından da
“ruhanîler” olarak da isimlendirilegelmiştir.
Ama ister melâike, isterse
ruhânîler olsun, inişleriyle insanlarda itminân hasıl ettikleri ve onların maruz
kaldıkları sarsıntıyı onların üzerlerinden kaldırdıkları için, sekîne ile aynı
mânâya gelmektedir.
Sekîne, bazı zamanlarda Üseyd b.Hudayr’ı (radıyallâhu anh) Kur’ân
okuduğu esnada ve daha başkalarını farklı durumlarda bir kısım buğumsu
şeylerin bürümesi gibi iner4 ki;
bu da, ھُوَ الَّذِۤي أَنْزَلَ السَّكِینَةَ فِي
قُلُوبِ
الْمُؤْمِنِینَ لِیَزْدَادُۤوا إِيمَانًا مَعَ إِيمَانِھِمْ
“İmanlarına iman
katmak için
4–
mü’minlerin kalblerine sekîne ve emniyet indiren O’dur.”5 âyetiyle
anlatılan, aczini-fakrını müdrik ve ihtiyaçlarının şuurunda olan mü’minlere
medâr-ı şükran ve medâr-ı şevk olmak üzere ilâhî bir teyittir.
Bu teyide mazhar olmuş
bir mü’min, artık dünyevî korku, tasa ve endişelerle sarsılmayacağı gibi, aynı
zamanda sekîneyle iç ve dış ahenge ulaşır;
ulaşır ve o bir huzur insanı hâline
gelir.
Burada müsaadenizle misal olması kabilinden mevzuyla alâkalı birinin bir
hâtırasını arz etmek istiyorum: Bu zat, ikamet ettiği bir binada, ciddî şekilde
tazyike maruz kaldığı ve bir şakî gibi arandığı sırada, onu arayanların, bir gün
onun bulunduğu binaya geldiklerini ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem) hicret esnasında sığındığı mağaradaki durumu gibi6 onunla öbürleri
arasında az bir mesafe kaldığı, biraz ilerleseler yanına girecek kadar ona yakın
oldukları, hatta çevresinde dolaştıkları, her dakika ona ulaşacak gibi oldukları
halde bir türlü ona ulaşamadıklarını;
dahası, bu ilk mevhibelerden sonra tam o
esnada birdenbire ruhunu bir itminanın sardığını ve âdetâ cennetin
koridorlarında geziniyormuşçasına inşirâha erdiğini tekrar tekrar anlatmıştı.
Sekîne, her kavimde değişik şekillerde tecellî edebilir.
Bu, biraz da
Cenâb-ı Hakk’ın lütfunun bir buudu olarak, tecellîgâhın liyakat ve istidadına
göre zuhur eder.
Meselâ, Bedir’de nâzil olan sekîne, meleklerin, savaş
meydanında, mücehhez askerler şeklinde görünmeleriyle tecellî etmiş;;<br>7 zira o
makam öyle olmasını gerektiriyordu.
Sanki Allah (celle celâluhu),
meleklerin
“Bize de vazife yok mu?” demelerine karşılık, İki Cihan Güneşi’ne
sekîneyi, meleklerin çevik çavak temsil ve temessülleriyle, Üseyd b.
Hudayr’a (radıyallâhu anh) ise, Kur’ân’ı hâlisâne okuduğu için bir duman
şeklinde gösteriyordu.
Yani o biraz da ortamın ve umûmî ahvalin rengi ve deseniyle
zuhûr ediyordu.
Yahudilerin sekînesi ise, –Kur’ân-ı Kerim’de işaret edildiği üzere– hep,
“Tâbut” (sandık) içinde götürülüyordu.
8 Ancak, sekîneye vesile bu
tabutun içinde ne olduğu da tam bilinmemektedir.
Bazıları onun içinde,
Hz.Yusuf’tan kalma hatıralar, başka peygamberlerden kalma değerli
eşyalar, peygamberlerin resimleri veya Tevrat parçalarının bulunduğunu
söylemekte ise de, anladığımız kadarıyla, tabut içinde bulunan objeler birer
perde idi;
asıl o mahfaza derûnunda İsrailoğulları’na moral kaynağı olacak
“sekîne” vardı.
Kanaat-i âcizânemce bu da, bazı hârika şeylerin zuhûru
için esbabın perdedarlığı gibi bir şeydi.
Yani nasıl ki, Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek parmaklarına dökülen bir miktar su, koca
bir deryaya kaynak olabilecek mahiyete dönüşüyordu;
öyle de, tabutun içindeki
nesneler, Cenâb-ı Hakk’ın harikalar yaratması için perde türünden birer
malzemeydi.
Ama konu İsrailoğulları olunca bu, fizikî dünyada bir tabut
ve içindekiler de, esrar ifade eden bir kısım metafizik buudu olan aksesuar
şeklinde tezahür etmişti.
Bunun da, o cemaatin karakteristik yapısıyla
derin bir alâkası vardı.
Evet, insanlar bazen bir kısım inhiraflarla
Allah’ı bile fizik dünya içinde, tıpkı herhangi bir nesne gibi tasavvura
kalkıştıklarından, Hz.Musa’ya (aleyhisselâm) لَنْ نُؤْمِنَ
لَكَ
حَتّٰى نَرَى اللٰهَّ جَھْرَةً
“Allah’ı bize göster, eğer O’nu bize göstermezsen
sana
inanmayız.”9 diyebiliyorlardı..
يَسْأَلُكَ أَھْلُ
الْكِتَابِ أَنْ تُنَزِّلَ عَلَیْھِمْ كِتَابًا مِنَ السَّمَۤ اءِ فَقَدْ سَ أَلُوا
مُو ٰۤ س ى أَكْبَرَ مِنْ ذٰلِكَ فَقَالُۤوا أَرِنَا اللٰهَّ جَھْرَةً
“Kitap ehli,
senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar.
Musa’dan, bundan
daha büyüğünü istemişler,
“Allah’ı bize açıkça göster!” demişlerdi...
” 10 âyeti de bunun bir başka versiyonunun ifadesidir.
Bu âyet, böylelerinin,
bütünüyle bedene, maddeye ve fizikî dünyaya kilitlenmiş olduklarını ne güzel
gösterir!..
Elbette ki, bu anlayışta olan kimselere inecek sekîne Üseyd b.
Hudayr’a (radıyallâhu anh) gelen veya Bedir’dekilere inen ya da İnsanlığın
İftihar Tablosu’na nâzil olan sekîne gibi olmayacaktır;
zira bu her şeyden önce
onların karakterlerine uygun değildir.
Böylesine maddeci bir topluma
peygamber olarak gönderilen Hz.Mesih (aleyhisselâm), onların maddeye
endeksli düşüncelerini belli ölçüde tadil edip bir ölçüde onları Müslümanlığa
hazırlamış;
Nebiler Serveri ise, madde ile mânâ arasındaki dengeyi tam tesis
eden düşünceleriyle insanlığı daha ileri ufuklara yönlendirmiştir.
Bu
meseleyi peygamberlerle alâkalı yönüyle ele alacak olursak, –Allahu a’lem–
Hz.Mesih, mânâ ağırlıklı mesajlarıyla kendi döneminin;
Hz.Musa da risaletinin hususî
televvünü ile kendi devrinin peygamberi idi..
evet her peygamberin, genel
durum ve kavminin özel durumu itibarıyla kendi üslûbunu kullanması gerekir.
Aksi takdirde, meselâ İsrailoğulları, kendi anlayışlarından uzak, mânâ eksenli
mesajları yadırgar ve Hz.Mesih gibi birini dinlemezlerdi.
Kaldı
ki, belli bir dönemde, Hz.Musa’nın terbiyesi ile bir hayli mesafe almış insanlar bile;
“Benim size söyleyecek daha çok şeyim var, ama onları, Faraklit (Nebiler
Serveri) geldiğinde haber verecek.” diyecek kadar, söyleyeceği her şeye
dikkat eden ve fevkalâde bir temkin ve tedbir insanı olan Hz.Mesih’in
mesajları karşısında onu öldürmeye teşebbüs etmişlerdi.
11
Bu açıdan Hz.Musa (aleyhisselâm), İsrailoğulları’nın anlayış ve
idraklerine göre bir üslûp kullanıyordu.
Dolayısıyla onlara gelen
sekînenin de, onların düşünce dünyaları ile telif edilebilir, fizikî buudlu
olması gerekirdi.
Ayrıca tabut, onların bazılarına, duygu ve
düşüncelerinin ölü olduğunu gösteren bir ‘remiz’ de olabilir.
İşte o tabutun içindeki sekînenin, geçmiş peygamberlere ait
bir kısım bakiye ile remizlendirilmesi ve ecsâmla temsil edilmesi de yine
onların belli ölçüdeki maddeci düşünceleri ile irtibatlandırılabilir.
Hâsılı sekînenin, İsrailoğullarına tabut, Hz.Musa’ya yağmur, İnsanlığın
İftihar Tablosu’na meleklerin velvelesi, Üseyd b.Hudayr’a duman şeklinde
ve daha başkalarına da başka şekilde tecellîsi, herkesin ruh dünyasına göre
değişik tecellî dalga boyunda zuhûr edegelmiştir.
Ve her insanın, görmediği
halde ruhun mevcudiyetine inandığı gibi, Rabbisiyle arasındaki irtibatı
ölçüsünde de hiç görmediği halde alâmetleriyle mevcudiyetine inanacağı bir
sekîne tecellîsi yaşaması her zaman mümkün görünmektedir.
1 Bakara sûresi, 2/214.
2 Buhârî, meğâzî 54, cihâd 52;
Müslim, cihâd 76-78.
3 Tevbe sûresi, 9/25-26.
4 Buhârî, fezâilü’l-Kur’ân 15;
Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 242.
5 Fetih sûresi, 48/4. 6 Bkz.Tevbe sûresi, 9/40.
7 Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 3/182;
İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye
3/274. 8 Bkz.Bakara sûresi, 2/248.
9 Bakara sûresi, 2/55.
10 Nisâ sûresi, 4/153.
11 Bkz.: İbn Kayyim el-Cevziyye, Hidayetü’l-hıyârâ 1/55, 85, 157, 5/284;
Kitab-ı
Mukaddes (Türkçe
terceme), Yeni Ahit, Yuhanna, bâb: 16, cümle: 7-8.
KÂBE HAKİKATI
Soru: Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de:
“Allah, Kâbe’yi, o saygıya lâyık
evi, haram ayı, hac kurbanını ve (kurbanın boynuna asılan)
gerdanlıkları insanların (maddî ve mânevî yönlerden) belini
doğrultmaya sebep kıldı..”1 buyuruyor.
Kâbe, bütün
insanlara kıyam olma özelliğini nereden alıyor?
Kur’ân-ı Kerim’de mastarlar,
bazen sıfat gibi anlatılır.
Meselâ;
“Âdil” değil de,
“Adl” denir.
Yani o kadar âdil ki, sanki adaletin ta kendisi.
Yukarıdaki âyet-i
kerimede de Kâbe ve diğer esaslar için
“kıyam” tabiri kullanılmıştır ki, bu
kelime burada bir hususiyet arz eder.
“Kıyâm” kelimesi,
“kâme”den
mastardır ve ayakta durmak veya bir şeyi ayakta tutmak demektir.
Buna
göre Kâbe, küre-i arzı ayakta tutan bir
“amûd-i nûranî” ve onu bir peyk gibi
güneş etrafında çeviren mânâ ve ruh gücü demek olur.
Zira yeryüzünde henüz Hz.
Âdem yokken o vardı.
İbn Kesir’in, el-Bidâye ve’n-Nihâye adlı eserinde
naklettiğine göre, melekler bir defasında Hz.Âdem’le muhavere ederken,
“Sen
henüz yaratılmadan biz burada çok tavaf ettik.”2 demişlerdi...
Evet, Kâbe hakikati, sadece etrafı taş duvarlarla çevrili mekân değildir;
o,
aynı zamanda yerle göğü birbiriyle irtibatlandıran nurlu bir bağdır.
Miraç’ta, Efendimiz’in gözünü, hiçbir şey değil, arzın merkezinden semaların
üstüne kadar yükselen ve Sidretü’l-Müntehâ ile noktalanan bu amûd-i nûranî
kamaştırmıştı.
O, bu iltisak noktasında bütün güzellikleri farklı bir
televvün içinde görmüş ve âdeta bir yeşillikler banyosu yapmıştı.
Zaten,
her zaman melekler, bu renkler cümbüşünü durmadan tavaf eder dururlar da, bir
kere dönene bir daha sıra gelmez.
İşte bu mânâda Kâbe, tâ arzın merkezine
kadar, yeryüzünde Sidretü’l-Müntehâ’nın bir izdüşümüdür.
Bu yönüyle mânâ
âleminde Sidretü’l-Müntehâ ne ise, yeryüzünde veya madde âleminde de Kâbe odur
ve âdeta o, varlığın temel taşı gibidir.
Eğer âlemler yeniden bir kere daha
terekküp ve teşekkül edecekse, bu mübarek
“buk’a” (mekân) zerrât-ı asliye
mesabesinde varlığın yeniden teşekkül ve tekevvünü için nüve olacak ve her
şey onun üzerine örgülenecektir.
Ayrıca, evrensel bir dinin evrensel
mesajları, ilk defa orada nâzil olmaya başlamıştır.
Efendimiz (sallallâhu
aleyhi ve sellem), bir vesileyle,
“Ne diye kıskanıyorsunuz, Âişe’nin evinde bana
vahiy geliyor?”3 buyurur.
Demek ki vahiy sağanağı da bazı yerleri daha
fazla tutuyor.
Öyle ise, Kâbe’nin de ayrı bir hususiyeti var demektir ki,
bu da ‘göklerin ve hatta gökler ötesinin yerle irtibatı O’nunla sağlanıyor’
şeklinde anlaşılabilir.
Cenâb-ı Hak, insanlık cemaatine, peygamberlikle
insanın peygamberliği temsil keyfiyetine bakarken sanki,
Sidretü’l-Müntehâ-semalar-Kâbe (avamca ifadesiyle bu gez-göz-arpacık)
zâviyesinden bakar.
Bu açıdan denebilir ki, nasıl Kur’ân bir mânâda
yeryüzünün kıyamı veya kayyimidir;
her şey zahiren onunla ayakta durmaktadır;
öyle de, şayet yeryüzünde her şey ayakta ise, bu Kâbe’den dolayıdır.
Belki bu yüzden Efendimiz, Kâbe’nin yıkılmasını kıyametin en önemli
alâmetlerinden biri olarak görmektedir.
Çünkü Kâbe’nin yıkılması, yeryüzünde dinin, imanın
kalmadığı anlamına gelmektedir ki ondan sonra küre-i arzın ayakta kalmasının
da bir mânâsı yoktur.
Yine bu açıdan, Kâbe’nin yeri ve şekli de çok
önemlidir.
Onun bu öneminden dolayıdır ki, bugüne kadar Kâbe üzerinde en
küçük değişikliğe izin verilmemiştir.
Meselâ Efendimiz döneminde Kâbe’den olduğu söylenen fakat
imkan olmadığı için onun sınırları içine alınmayan Hatîm, Abdullah İbn Zübeyr
döneminde Kâbe içine alınınca,
“Herkes kendine göre bir şekil verirse, Kâbe
hiç durmadan şekil değiştirir” gerekçesiyle Emevi döneminde tekrar yıkılarak
eski haline irca edilmiştir.
Diğer taraftan Kâbe, yeryüzünde gerçek
cemaat mânâsına esas teşkil eden çok mübarek bir mekândır.
Müslümanlıkta
her insan, ferdî Müslümanlığı ile kendi dinini yaşar ve belli ölçüde Allah’ın
rızasını kazanabilir.
Ancak ferdî olarak elde edilebilecek bütün
kazançlar hep kayıt ve şartla ifade edilir.
Yani bir mü’min, ferdî olarak
Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarına mazhar olabilir ve cennete girebilir.
Fakat
kâmil mânâda Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarına mazhariyet, ancak cemaatle mümkün
olabilmektedir.
يَدُ اللٰهِّ فَوْقَ اَيْدِيھِمْ
“Allah’ın eli
onların
ellerinin üzerindedir.”;
4
“Allah’ın eli cemaatle birliktedir.”
sözleri, ilâhî inayetin, hıfzın, kelâetin cemaatle birlikte olduğunu ifade eden
çok önemli iki esastır.
Dünyanın dört bir yanından bütün insanlar,
Kâbe’ye doğru yönelirken, hep birlikte aynı noktaya yönelmiş olmanın
kazandırdığı bir cemaatleşme şuurunu yaşarlar.
Bu ise, çok önemlidir;
Üstad bir yerde, şüphe ve tereddütlere
karşı o yöne yönelmenin insanda nasıl bir duygu hâsıl ettiğini ifade sadedinde:
“Nasıl ben şu anda Kâbe’ye yöneliyorum;
benimle birlikte dünyanın dört bir
yanından o ebedî mihraba yönelen milyonlarca insan var ve bunların içinde
yüzlerce veli, asfiyâ, ebrar da var.”5 der ve bu düşüncelerin insandaki bir
kısım vehimleri izale edeceğini söyler.
Bunu, hakka’l-yakîn olarak bizzat
yaşadığımı söyleyebilirim;
şöyle ki, bir kısım vesveselerin dimağıma hücum
ettiği bir anda, kendi kendime:
“Senin bulunduğun şu saf, Kâbe’nin etrafında bir
halka teşkil ediyor.
Onun arkasında ayrı bir halka, onun arkasında ayrı bir
halka..
ve bu halkalar küre-i arzın son noktasına kadar devam
ediyor.
Kim bilir
bu safların arasında ilâhî esrara açık nice insanlar var ki sen onların eline su
bile dökemezsin.” dedim ve üzerimdeki bütün o vehimlerden sıyrıldım.
Evet,
esas bu yönüyle de Kâbe, âdeta mânevî iplerle insanları birbirine bağlayan bir
kuvvettir ve Cenâb-ı Hak onu insanlar için bir kıyam noktası kılmıştır
denebilir.
Burada arz etmeyi düşündüğüm diğer bir nokta, esas şer’î tarifi
içinde Kâbe’nin, bir kısım menâsikin (ibadetlerin) yerine getirilmesi için,
şeâire esas teşkil etsin diye vaz’edilmiş bir yer olduğu hususudur.
Hac
menâsikinin, – imamlar arasında ihtilaflı olsa da– üç esası vardır;
bunlardan
biri de Kâbe’yi tavaftır.
Bu açıdan hem Müzdelife’de durmak, hem Mina’da
şeytan taşlamak, hem de Arafat’ta bulunmak sanki Kâbe’nin etrafında bir dantela
gibi örülmüş tâlî nakışlar gibidirler.
Biz, âdeta her şeyi o amûd-i
nûranîye iliştirerek, kulluğumuzu bir dantela gibi örgüleriz.
Bu açıdan da hac farizası, Kâbe
etrafında örgülenen bir ibadet nakşı gibidir.
Bilindiği gibi
hac ibadeti, Müslümanlar arasında yapılan yıllık bir kongre ve bir kurultay
niteliğini taşır.
Bu kongrede, eda edilmesi gerekli ibadetlerin yanında,
gözetilmesi gerekli olan meseleler gözetilemediğinden, yeryüzünde tam bir İslâmî
heyetin oluştuğu söylenemez;
söylenemez çünkü hac farîzası için dünyanın değişik
yerlerinden gelen insanlar, Arafat’ta, Müzdelife’de, Mina’da bir araya gelip
vazifelerini yaptıkları gibi, âlem-i İslâm’ın kaderini düşünerek evrensel bir
kongre akdediyor şuurunda bulunsalar bu kıyamın çok önemli esaslarından birini
daha yerine getirmiş olacaklar.
Bir yerde Üstad’ın da ifade ettiği gibi,
namazın, orucun, zekâtın belli bir dönemde aksatılmasından dolayı, beş-altı yıl
cephelerde açlığın, susuzluğun, yoksulluğun sefaletini yaşamanın6 yanında,
birliğimizin çok önemli bir vesilesi sayılan haccı gerektiği gibi
değerlendiremediğimizden dolayı da, dağınıklığa düşmüş ve devletler arası
muvazenede bulunmamız gerekli olan konumda bulunamamışızdır.
Oysa Cenâbı
Hak, bu kudsî mekânı âdeta bütün insanlığın kıyamı için çok önemli bir esas
olarak vaz’etmiştir.
İmam Rabbânî’ye mensup önemli bir kutbun bu
mevzudaki hususî bir tespiti vardır.
Şöyle ki o zat, Kâbe’yi tavaf
ederken, dünyada olan isyanlardan ötürü Kâbe’nin temessül edip yükseldiğini
görür.
O, kendi kendine:
“Bu insanlar artık Allah’a lâyıkı ile kulluk yapmıyorlar;
bu yüzden ben de
mebdeime yükseliyorum.” der ve yükselmeye durur.
Bu büyük zat, Kâbe’nin
eteklerine yapışır ve etme eyleme diye ağlamaya başlar..
derken ilâhî atâ, kazâ’nın önüne geçer ve her şey olduğu gibi kalır.
Evet, Kâbe tavafla, yani
kendi hilkati ile alâkalı mânâyı bulamayınca, كُلُّ شَيْءٍ يَرْجِعُ إِلَى
أَصْلِهِ
“Her
şey aslına döner.” fehvâsınca, kendi aslına avdet edecektir.
Bu yüzden de eğer
âlem-i İslâm için bir kıyam söz konusu ise, evvela Kâbe’nin kendi değer ve
kendi kriterleri ile yeniden duyulmasına, hissedilmesine ve değerlendirilmesine
ihtiyaç vardır.
Hâsılı;
İslâm evrensel ve âlemşümul bir dindir.
Herkes daha doğarken mahiyeti ile İslâm’a yönelmeye, O’nu anlayıp yaşamaya ve
temsil etmeye müsait olarak yaratılmıştır.
Dolayısıyla bu davet, herkese
açık bir davettir.
Bu yüzden Cenâb-ı Hak, Hz.İbrahim’e: وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ
رِجَالًا وَعَلٰى
كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِینَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمِیقٍ
“İnsanlar arasında haccı ilan
et ki, gerek
yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde
sana (Kâbe’ye) gelsinler.”7 buyurmaktadır.
Görüldüğü gibi bu davet,
İslâm’ın âlemşümul derinliğine uygun olarak, sadece inananlara değil,
“nâs”
tabiriyle bütün insanlığa yapılmıştır.
Şayet insanlar şartlanmışlıktan
başlarını kaldırıp bu rehbere kulak verselerdi, bu sesi duyacak ve dünyanın dört
bir yanından koşarak oraya geleceklerdi.
Buna siz vicdandaki
“nokta-i
istinad” ve
“nokta-i istimdad” nazarı ile bakıp, meseleyi Bergson’un sezgisi
şeklinde anlayabilirsiniz.
Çünkü vicdan yalan söylemez.
Ya da acz
ve zaafınızın dili ile bir Kudreti Sonsuz’a ihtiyacınız açısından bunu
duyabilirsiniz.
Siz, böyle bir ihtiyaç tezkeresi ile müracaata
hazırlandığınızda, kulaklarınızda birdenbire bu sesin tınladığını
duyacaksınız.
Milyonlarca insanın bu davete icabet etmesinde bu sesin
tesirinin çok büyük olduğu kanaatindeyim.
Kâbe’nin bütün insanlığın
kıyamı olma özelliğini de işte burada aramak gerekir.
1 Mâide sûresi, 5/97.
2 Bkz.: İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye 1/163.
3 Buhârî, fezâilü ashâb 30;
Tirmizî, menâkıb 38.
4 Fetih sûresi, 48/10.
5 Bediüzzaman, Şualar s.601 (On Beşinci Şua, Birinci Makam, İkinci Kısım).
6 Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.127 (İlk Hayat).
7 Hac sûresi, 22/27.
Hz.MESİH VE NÜZÛL KEYFİYETİ
Soru: Birçok
hadis-i şerifte Hz.Mesih’in âhir zamanda tekrar dünyaya geleceği
bildiriliyor.Bu geliş keyfiyeti hakkında neler söylersiniz?
Hz.
Mesih’in âhir zamanda tekrar dünyaya döneceğini ve bu nüzûl keyfiyetini bildiren
yaklaşık yüz kadar hadis-i şerif var.
Bu hadislerden en az kırk kadarı,
hadis kriterleri açısından sahih sayılır.
Biz, bu hadislerden şimdi sadece bir-iki örnek verelim: Meselâ, Buhârî,
Tirmizî ve Müsned’de rivayet edilen bir hadiste Allah Resûlü (sallallâhu
aleyhi ve sellem):
“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki,
adaletli bir hükümdar olarak Meryem oğlu İsa’nın aranıza inmesi yakındır.
Haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve bolca mal dağıtacak.
Mal o kadar çoğalacak ki, artık kimse onu kabul etmeyecek.”1
buyurmaktadır.
Yine Müslim ve Müsned’de rivayet edilen bir başka
hadiste de:
“Ümmetimden hak üzere cihat eden bir taife kıyamete kadar devam
edecektir.
İsa b.Meryem nâzil olunca Müslümanların emiri:
“Buyurun bize
namaz kıldırın.” diyecek, Hz.İsa da:
“Hayır, siz
birbirinizin emirisiniz .
Bu
Allah’ın İslâm ümmetine bir ikramıdır.” diyecektir.”2 buyurur.
Bunlar gibi daha başka hadisleri de kitabında toplayan Allâme Keşmirî, bir kısım
âlimlerin, Hz.İsa’nın nüzûlüne işaret ettiğini kabul ettikleri dört
âyet-i
kerimeyi de almıştır.
Bunlar:
وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَھْدِ وَكَھْ ً لا وَمِنَ الصَّالِحِینَ
“Beşikte ve
yetişkinlikte
insanlarla konuşacak ve iyilerden olacaktır.” 3 Âlimler, bu
âyetten hareketle Hz.İsa’nın yetişkinlikte insanlarla konuşmasının nüzûl vaktinde olacağını
söylemişlerdir.
وَإِنْ مِنْ أَھْلِ الْكِتَابِ إِلَّا لَیُؤْمِنَنَّ بِه۪ قَبْلَ مَوْتِه۪
“Kitap
ehlinden her biri
ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir.”4 İbn Abbas ve Ebû Hüreyre gibi
sahabiler, bu âyet-i kerime hakkında Hz.İsa’nın nüzûlüne işaret ediyor
şeklinde yorumda bulunmuşlardır.
وَإِنَّهُ لَعِلْمٌ لِلسَّاعَةِ
“O, kıyamete bir alâmettir.”5
Yine âlimler, bu âyette geçen
“ ھُوَ – O” zamirinin Hz.İsa’ya işaret
ettiğini söylemiş ve onun nüzûlünü kıyamet alâmetlerinden saymışlardır.
Bu hususta diğer bir âyet ise:
وَالسَّ َ لا مُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلدْتُ وَيَوْمَ أَمُوتُ وَيَوْمَ أُبْعَثُ حَیًّا
“Doğduğum gün,
öleceğim ve diri olarak gönderileceğim gün bana selâm olsun.”6 âyetidir.
Burada da âlimler, âyetin genel bir haşrin yanında Hz.İsa’nın hususî
gönderilişiyle alâkalı olduğunu söylemişlerdir.
Yukarıdaki âyet ve hadisler hakkında farklı yorumlarda bulunan âlimler de
olmuştur.
Onlardan bazıları, Hz.İsa’nın şahsen nüzûlünü, Cenâb-ı
Hakk’ın hikmetine aykırı bularak, bu nüzûle
“şahs-ı mânevî” nüzûlü olarak
bakmışlardır.
Bazıları da âyet ve hadisleri daha değişik şekilde tevil
etmişlerdir.
Günümüz âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ise,
daha farklı bir yorumda bulunarak Hz.Mesih’in nüzûlünün şahsen olacağını
nefyetmemekle beraber, daha çok şahs-ı mânevî üzerinde durmuş ve Hz.
Mesih’in nüzûlünü, Hristiyanlık âleminin İslâm’a iktida etmesi şeklinde
anlamıştır.
7
Üstad, temelde meseleye böyle yaklaşırken, nüzûl keyfiyetiyle alâkalı
hadislerde zikredilen Şam’da Ak Minare’ye inmesi, bir atın üzerine binmesi..
vb.hususlarda da kat’iyen tafsilata girmemiştir.
Bu konuda
zannediyorum sadece o değil;
daha başka muhakkikler de, sûiistimale yol açar ve
ileride büyük bir yalan olarak yüzümüze çarpılır düşüncesiyle, her zaman
dikkatli davranmış ve bu türlü konularda gereksiz yorumlara girmemişlerdir;
girmemişlerdir zira bilinen bir gerçektir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve
sellem), gaybdan verdiği haberlerde, açık ve herkesin anlayabileceği bir dil
kullanmamış;
aksine olay ve hâdiseleri bir temsil ya da müteşabih bir ifadeyle
anlatmıştır.
Hem Üstad, hem de diğer muhakkikîn,8 Hz.Mesih’in
nüzûlüyle alâkalı bir kısım müteşabih ya da muğlak ifadelerin, bazı ravilerin
tevili olduğu ve yine birtakım isimlerin de onlar tarafından hadise sokulduğu
görüşündedirler.
Dolayısıyla da, hadiste geçen Şam, minare, at...
vb.isimler,
bu çerçevede değerlendirilebilir.
9 Nitekim sadece muhakkikinin
anlayacağı bu tür eklemeler, başta (kasdî olmaksızın) sahabe efendilerimiz
tarafından yapılmıştır.
Burada, Ebû Hüreyre ile alâkalı şu hususu misal
olarak zikredebiliriz.
Efendimiz:
“Ben ümmetimi
ahirette abdest azalarından tanırım.” buyurur.
Hadiste abdest azalarının
parlaklığını ifade için kullandığı tabir, غُرًّا مُحَجَّلِينَ
“Alınları,
elleri-ayakları
bembeyaz.” ifadesidir.
Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh), burada hadise bir
ekleme yaparak,
“Abdest uzuvlarının daha genişçe beyazlaması için siz
onları daha geniş yıkayın.” der ve kendisinin kollarını/ayaklarını dirseklerinin
üstüne ve dizlerine kadar yıkadığını bildirir.
10
Bundan dolayı diyebiliriz ki Hz.Mesih’in ahir zamanda iniş keyfiyetiyle ilgili birtakım kelimeler, daha
sonra hadise katılmış ilâvelerdir ve bunlar, Efendimiz tarafından söylenmiş
gibi gözükse de, O’na ait değildir.
Bu hususta bir hâtıramı aktarmak
istiyorum: Bir gün, duasını alayım düşüncesiyle, sevip-saydığım büyük bir zatın
ziyaretine gitmiştim.
Mesele dönüp dolaşıp Hz.Mesih’in nüzûlüne
gelince;
ahir zamanda Hz.Mesih nüzûl edecek, eline kılıcını alacak,
insanları haklaya haklaya İstanbul’a kadar gelecek, sonra da kılıcını
Sultanahmet’in minaresine asacak dedi.
Ben böyle birisinin bu şekildeki
açıklamalarına şaşıp kalmıştım.
Haddizâtında çok zeki ve aynı zamanda
Arapça’ya hakim olan bu zat, zannediyorum hakkında hüsnüzan ettiği ya da
keşfine-kerametine inandığı insanlardan duyduğu bu tür şeylere, i’mâl-i fikir
etmeden ve bu kabil konuları muhkemata ircâı düşünmeden inanıyordu.
Hâlbuki birazcık düşünmüş olsaydı, Efendimiz döneminde ne minare denen nesnenin,
ne de Sultanahmet Camiinin olmadığını düşünerek böyle bir ifadeden
vazgeçecekti.
Bu türlü şeyler zaman zaman belki hepimizde
olabilir;
hakkında hüsnüzan ettiğimiz kimselerden duyduğumuz şeylerle alâkalı
ne Kur’ân’da, ne Sünnet’te, ne de büyüklerin yorumlarında hiçbir şey
olmamasına rağmen, onları hemen kabul eder ve çevremize de anlatırız.
Bir de, Üstad’ın çokça üzerinde durduğu bir zılliyet ve asliyet mevzuu var ki,
bununla ilgili kısa açıklamada bulunmanın da yerinde olacağı kanaatindeyim.
Şöyle ki enbiyâ-i izâm Cenâb-ı Hakk’ın Zâtî tecellîlerini temsil ederler.
Bunun aklen bütün insanlar için düşünülmesi de söz konusu olabilir.
Zira
hemen her insan üzerinde, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biri daha hâkimdir.
Dolayısıyla
aynı mazhariyeti paylaşan insanlar, bazen birbiriyle karıştırılabilir.
11
Diyelim, Hz.Mesih bir reşhadır.
Bir başkası ise, vilâyet-i
kübrâya mazhar olduğundan, seyr-i ruhânîsinde onunla aynı yörüngeyi paylaşır ve
seyrini o zatın izinde, onun ekseninde sürdürebilir.
Dolayısıyla o zata
bakılınca, bazen
“asl”a iltibas da söz konusu olabilir.
Yani bazen gölge,
asıl zannedilir.
Hâlbuki bu bir yanılmadır.
Bu mânâda
“cüz”ün
“küll” görülmesi, daha doğrusu vehmedilmesi
çokları için her zaman bir iptilâ vesilesi olagelmiştir...
Bu açıklamalardan hareketle, aslında Hz.Mesih’in nüzûlü, Mesihiyet
şeklinde değil;
Mehdîlik ve Muhammedîlik şeklinde olacaktır, denebilir.
Böyle bir gerçeğin tahakkuk keyfiyeti ne şekilde olursa olsun, bence mühim olan,
her Müslümanın, Kur’ân’ın ruh ve mânâsını ârızasız temsil edip, her zaman bu
“menhelü’l-azbi’l-mevrûd”un (tatlı su kaynağı) başında durup o temiz, o pak, o
nezih kaynaktan yararlanıp başkalarını da yararlandırmasıdır.
Bir diğer
önemli husus da, bütün bunları belli şahıslara bağlama yerine, konuyu bir şahs-ı
mânevî konusu olarak değerlendirmektir.
Yine de bu mesele, çok münakaşası
yapılacak bir meseledir.
Zira bu konuda öteden beri sevâd-ı âzam’ın kabul
ettiği esaslar var.
Bu esaslar çiğnendiğinde, ciddî iftiraklar
doğabilir.
Zaten Üstad da, belki elli yerde bu nüzûl ve temsili anlatmış
ve ancak onu nûr-u firâsetle bakanlar sezebilir demiştir.
O halde, bütün
bunları nazar-ı itibara alarak, ahir zamanda Hz.Mesih’in gökten inmesini intizar etmenin bizim
vazifemiz olmadığını ifade edebiliriz.
12 Hristiyan
âleminin İslâm’a iktidâ etmesi meselesine gelince;
Allah Resûlü (sallallâhu
aleyhi ve sellem) âhir zamanda yeryüzünü işgal edecek insanların fizyonomilerini
çizip resmederken, daha ziyade bazı Uzak Doğu insanlarını âdeta resm ve tarif
etmektedir.
Bu tariflerde daha çok ablak suratlı, kalkık çeneli, elmacık
kemikleri dışarıya çıkık, burunları basık, gözleri çukur insanlar nazara
çarpmaktadır.
Ayrıca yine bu hadislerde Hz.Mesih ve Mehdi’nin ortaya
çıkması ve Hristiyanlarla Müslümanların bir bütün olarak hareket etmesinin de,
yeryüzünün bu insanlar tarafından işgal edildiği zamana rastlayacağı
vurgulanmaktadır.
Bu hadisle ilgili yorumlara göre, Hristiyanlığın
iktidâsı, tamamen İslâmiyet’e dehalet şeklinde olabileceği gibi, içinde
bulundukları karışık, bulanık ve kaoslu bir ortamdan sıyrılıp, ıstıfâ (saflaşıp)
edip tekrar Hz.Mesih çizgisine gelmeleri şeklinde de olabileceği akıldan
uzak değildir.
O halde onlar, ihtimal tam mânâsıyla Şeriat-ı İslâmiye’yi
benimsemeyecekler ama, başları sıkıştığı an Müslümanların vesâyetini kabul
edecek ya da günümüzde bazı bölgelerde olduğu gibi, gelip toplu halde
Müslümanlığa gireceklerdir.
Dolayısıyla, bu birlik ve beraberliği sadece
ahir zamanda dünyanın işgal edildiği âna has kılmak yanlış olur.
Zira
günümüzde de, aynı tür vifak ve ittifak, cüz’î ölçüde de olsa var
sayılabilir.
Nitekim biz bunu, komünizmin yıkılacağı âna kadar belli
ölçüde yaşadık;
Hristiyanlıkta sabit kalanlarla bir araya gelerek, inkâr-ı
Ulûhiyet’e, ateizme karşı bir pakt kurduk.
Gelecekte daha değişik tehlikelere
karşı, başka birleşmeler de söz konusu olabilir.
1 Buhârî, büyû’ 102, mezâlim 31, enbiyâ 49;
Müslim, îmân 242-243.
2 Müslim, îmân 247;
Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/345, 384.
3 Âl-i İmrân sûresi, 3/46.
4 Nisâ sûresi, 4/159.
5 Zuhruf sûresi, 43/61.
6 Meryem sûresi, 19/33.
7 Bediüzzaman, Mektubat s.58 (On Beşinci Mektup, Dördüncü Sual).
8 Bkz.: İbn Kesîr, el-Fiten ve’l-melâhim 1/162;
İbn Hacer, Fethu’l-bârî 1/74,
252, 2/46, 13/401.
9 Bediüzzaman, Mektubat s.103 (On Dokuzuncu Mektup, Dördüncü Nükteli İşaret);
Sözler s.364 (Yirmi
Dördüncü Söz, Üçüncü Dal, Dördüncü Asıl);
Şualar s.567 (Beşinci Şua).
10 Buhârî, vudû’ 3;
Müslim, tahâret 34-37.
11 Bediüzzaman, Sözler s.357 (Yirmi Dördüncü Söz, İkinci Dal).
12 Bediüzzaman, Mektubat s.59 (On Beşinci Mektup).
AHİR ZAMAN FİTNELERİ
Soru: Bir hadis-i şerifte:
“Âhir zamanda yaşları küçük, akılca kıt
birtakım gençler zuhûr edecek.
Yaratılmışın en hayırlısının sözünü
söylerler, Kur’ân’ı okurlar.
İmanları, gırtlaklarından öteye geçmez.
Onlar, okun avı delip geçtiği gibi, dinden çıkarlar.
Onları nerede
görürseniz öldürünüz.
Zira onları öldürene kıyamet günü Allah’ın
vereceği bir ücret vardır.”1 buyuruluyor.
Bu hadisi izah eder misiniz?
Hadisin ifade ettiği mânânın tahliline geçmeden önce, üzerinde durup
hatırlatmakta fayda mülâhaza ettiğim bir hususu arz etmek istiyorum: Sahabe-i
kiram efendilerimizin hemen hepsi, değerler üstü değere sahiptirler ve bizim
kriterlerimizle değerlendirmeye tâbi tutulmayacak kadar muallâdırlar.
Günümüzde, onları kritiğe tâbi tutan bir kısım kendini bilmezler, onların büyük
bir titizlikle üzerinde durup, kelimesi kelimesine bize o altın çağdan
naklettiklerini kritiğe tâbi tutmakta ve kendi vehimlerinde oluşturdukları
sisle, dumanla onları karalamaya çalışmaktadırlar.
Gariptir bunlar, İmrü’ü’l-Kays,
Ferezdak, Tarafe ya da Mütenebbî gibi kimselerin sözlerini nahiv ve belâğatta
esas aldıkları halde, hadis rivayetinde sahabeye o ölçüde güvenmemektedirler.
Oysaki sahabe-i kiram, hadis rivayetinde insan üstü bir hassasiyet göstermiş ve
fevkalâde titiz davranmışlardır;
zira onlar bilmektedirler ki hadis, gayr-i
metlüv vahiydir, ahzi ve muhafazası hususî ihtimam ister.
Hadislerin her
kelimesi tıpkı bir kuyumcu titizliğiyle seçilerek kullanılmış ve her birinin bir
i’câz yönü söz konusudur.
Bir örnek olarak aynı i’câzı, Allah Resûlü’nün
yukarıda zikredilen hadis-i şerifinde de görmek mümkündür.
Kur’ân-ı Kerim, bir hakikat-ı külliyenin
küçük bir kenarını göstererek, daha sonra zuhur edecek aynı tür hâdiseleri
haber verdiği gibi;
Allah Resûlü de, gaybbîn gözüyle gördüğü gelecekle alâkalı
olayları bu ve benzeri hadislerle haber vermiştir.
Bu hadis-i şerifte Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), âhir
zamanda, dine girmeleriyle çıkmaları bir olan bazı kimseleri, avın bir
tarafından girip öbür tarafından çıkan oka benzetmesi dikkat çekicidir.
Bilindiği gibi ok, avın bir tarafından nasıl girmişse, kendisine bir şey
takılmadan, bulaşmadan öbür tarafından da öyle çıkar.
İşte
“İslâm’ı kabul ettik”
deyip onunla müşerref göründüğü halde, onun ruh ve mânâsından hiç mi hiç
istifade edemeyen kimselerin, böyle bir oka benzetilmeleri, teemmülsüz,
tetkiksiz, hissiz, şuursuz câmidâne, süratle ve hiçbir şey duymadan İslâm’a
girmesiyle çıkması bir bazı kimselerin hallerini ifade bakımından fevkalâde
mânidârdır.
Yine Allah Resûlü, âhir zaman fitneleriyle alâkalı başka bir hadislerinde:
“Ümmetimden bir kısım gruplar çıkacak, bunları bid’alar istila edecek, tıpkı
kuduz, kuduza yakalanan kimsede hiçbir damar, hiçbir mafsal bırakmayıp
her tarafını sardığı gibi, bu bid’a da onların her hâllerine sirâyet
edecektir.”2 buyurarak, o dönemde meydana gelen bid’atları, vücudun her
organına sirâyet edip orada tesirini gösteren kuduz hastalığına benzetir.
Bu misâl, Sünnet-i Seniyye’nin terkinin yanında bid’atların, insan hayatını dört
bir yandan kuşatmasını ifade bakımından fevkalâde mânidardır.
Zira bid’atlar,
kişinin ruh dünyasına tıpkı bir virüs gibi girer, sonra da kılık-kıyafetten
oturupkalkmaya
kadar onun her halinde kendisini gösterir.
Bu hadiste dikkat çeken bir başka husus da, Allah Resûlü’nün;
“Yaratılmışın
en hayırlısının sözünü söyler ve Kur’ân okurlar..”
ifadesidir.
Aynı mânâda
başka bir hadis-i şerifte de:
“Siz, kendi amellerinizi onların amellerinin
yanında küçük görür ve hafife alırsınız.” buyurmaktadır
ki, irtihal hâdisesinden kısa bir süre sonra, karmakarışık hâdiselerin sevimsiz
lisanıyla sahabeye bir kere daha
“Muhammedün Resulullah” dedirtecek keşmekeşi
ifade açısından ne ürpertici bir üslûptur!3 Bu hususta ilk dikkatimizi çeken hiç
şüphesiz, Asr-ı Saadet’e yakın, o dönemde zuhur eden Hâricilîk olayıdır.
Onlar, dinde, günaha giren bir insanın kâfir olacağına inanacak kadar hassas
düşünmüş ve ibadet ü taatlerinde olabildiğine dikkatli davranmışlardır.
Hatta bu çerçevede yalan söylemeyi küfür saydıklarından, onca taşkınlıklarına
rağmen hadisçiler, onların rivayet ettikleri hadisleri kabul etmişlerdir.
Yine onlar, Kur’ân varken yapılacak başka içtihatları kabul etmemiş;
etmemiş ve
bundan dolayı, Ebû Musa el-Eş’arî ile Amr İbn Âs’ın hakemlik için bir araya
gelmelerini, Hz.Ali ile Hz.Muaviye’nin
küfrüne vesile saymışlardır..
evet,
“Hz.Ali de, Muaviye de kâfir oldu!”
demişlerdir.
Onlar, Müslümanlığı kendi hesaplarına bu kadar derince
yaşamalarına rağmen, davranışlarında aşırı, saldırgan ve dengesizdirler.
Evet onlar, Hz.Ali ve Hz.Muaviye gibi şerefli sahabilere kâfir
dedikleri gibi,
“Lâ ilâhe illallâh” diyen pek çok kimseyi de kâfir
saymaktadırlar.
İşte bütün bunlar göstermektedir ki Hâricîler, Allah
Resûlü’nün ifadeleri içinde, İslâmiyet’in içine bir ok gibi girmişler;
girdikleri gibi de hiçbir şey elde etmeden ve duymadan çıkıvermişlerdir.
Hz.Ali (radıyallâhu anh), Sıffîn Savaşı’nda kolunda
“ben”
veya
“ur” olan birini görünce, İbn Abbas’ın (radıyallâhu anh), Efendimiz’in:
“İşte bunlar sana karşı savaşacak ey Ali!” sözünü hatırlatması üzerine,
onların öldürülmesini kendi hakkaniyetine delil saymış ve Peygamberimizi her
zaman doğru çıkaran Allah’a hamdetmişti...
Benzeri örneklerin, günümüzde de yaşandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Şöyle ki, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Deccal’le ilgili bir
hadislerinde, âhir zamanda Deccal’in ortaya çıktığı dönemde, Horasan
civarında yetmiş bin taylasanlı (sarıklı) insanın ona iltihak edeceğini haber
vermiştir.
4 Bir dönemde komünist düşünce yaygınlaşmaya başladığında,
kendisini Müslüman sayan nice insan, namaz kılıp hacca gittiği ve İslâm’ın
diğer rükünlerini yerine getirdiği halde;
İslâm’ın emirlerine karşı,
“14 asır
önce inmiş köhne düşünceler..” –hâşâ– deyip komünizm ideolojisine temennâ
durmuşlardı..
durmuş, küfr ü küfrânın her tarafa yayılması karşısında yer yer
hıçkıra hıçkıra ağladığı ve Rabbin huzurunda edeple durup ibadet ü taatte
bulunduğu halde, bir vahşi sisteme karşı ses çıkarmamış, hatta
“ale’r-re’si
ve’layn”
diyerek hüsnükabul göstermişlerdi.
Aynı şekilde, günümüzde, ibadetlerinde bir hayli hassas davrandıkları halde,
İslâm’ın gurbetini kendine dert bile edinmeyen ve böylece amelî münafıklık
içine düşen nice insan vardır..
hele bazılarının Müslümanlık adına bir kısım
folklorik hareketlerle mütesellî olduklarını gördükçe,
“Acaba Allah
Resûlü’nün haber verdiği insanlar bunlar mı?” diye endişe duymamak elden
gelmiyor.
Hâsılı;
Allah Resûlü, kıyamete yakın zamanda cereyan edecek çeşitli
hâdiseleri, bu ve benzeri hadislerle haber vermiştir ki, O’nun gaybbîn gözüyle
görüp haber verdiği bu tür olayların bir bir cereyan etmesi, O’nun Sadık u
Masdûk olduğunun apaçık delilidir.
1 Buhârî, fezâilü’l-Kur’ân 36;
menâkıb 25;
istitâbe 6;
Müslim, zekât 154.
2 Ebû Dâvûd, sünnet 1;
Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/102.
3 Buhârî, menâkıb 25, edeb 95;
Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/356, 3/33, 65, 224.
4 Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/216;
Ma’mer İbn Râşid, el-Câmi’ s.393.
KÂBE’YLE MÜNASEBETİ AÇISINDAN MİRAÇ
Soru: Efendimiz’in miracını Kâbe’ye bakan
yönüyle izah eder misiniz?
Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin, sıfatlarının veyahut
Zâtî tecellîlerinin varlıklarla irtibatı düşünüldüğünde, her varlığın belli
tecellîlerle meydana geldiği anlaşılacaktır.
İnsan, yaratılmışlar
arasında en şerefli varlıktır.
İnsanlar arasından seçilen bilhassa büyük peygamberler ise, bütün yaratılmışlar
içinde husûsî tecellîlere mazhar olmuş kullardır.
Efendimiz de, bu
peygamberler arasında kaymak gibidir.
Bu sebeple O’na
“kaymak”,
“öz” ve
“hulâsa” mânâsına
“Mustafa” denmesi boşuna değildir.
Hatta meleklerin
Hz.Âdem’e
“safiyyullah” demelerinin sebebinin, Hz.Âdem’in
ruhunda meknî ve zamanı geldiğinde zuhur edecek olan böyle bir safvet olduğu da
söylenebilir.
Yani, Hz. Âdem Safiyyullah’dır;
ama onu Safiyyullah
yapan öz, daha sonra meydana gelecek olan Hz.Muhammed Mustafa’dır
(sallallâhu aleyhi ve sellem).
O,
hadis diye meşhur olmuş bir sözde şöyle anlatılır: لَوْ َ لا كَ لَوْ َ لا كَ
لَمَا خَلَقْتُ
الَْافْلَاكَ
“Eğer sen olmasaydın varlığı yaratmayacaktım.” Sanki varlığın
yaratılış silsilesi ve bütün yaratıkların vasıflarının hulâsası, süzüle süzüle,
özleşe özleşe Efendimiz’de toplanmıştır.
Yine
Nebiler Serveri, makam itibarıyla makam-ı cem’in sahibi olduğundan, bütün
enbiyâ-i izâmın vâris-i hâssıdır.
O, vazifeleri itibarıyla bütün enbiyâ-i
izâma ait hususiyetleri şahsında toplamış olup, kâinattaki onlara ait mânânın
bir fihristidir.
Bu itibarla İnsanlığın İftihar Tablosu,
“özün
özü”dür.
Bu
hakikatten
hareketle,
“O olmasa idi, kâinat da olmazdı.” denebilir.
Bir diğer
açıdan, hakîkî mânâda kâinat ve onun gerçek yorumu Efendimiz’le anlaşılmış ve
O’nun tarafından anlatılmıştır.
Eğer Allah Resûlü, kâinatın mânâsını ve
kâinat gerçeğini anlatmasa, mânâlandırmasa ve yorumlamasaydı, kâinat mânâsız ve
karışık bir kaostan ibaret kalacaktı.
Oysa kâinat, mebde’den müntehâya
(başlangıçtan sona) kadar, belli bir gayenin takip edildiği bir silsileden
ibarettir ve insanlık, bu hakikati de Efendimiz’in mübarek beyanlarından
öğrenmektedir.
O’nun yorumuyla kâinat mânâsızlıktan kurtulmaktadır.
O olmasaydı, kâinatın yorumlanması da tam bir kaosa
dönecekti.
Tasavvuf ehli, Yunan felsefesinde
“akl-ı evvel=ilk akıl” olarak
isimlendirilen akılla Efendimiz arasında, yani varlığa ille-i gaye, yani nihaî
yaratılış gayesi olan insan arasında şöyle bir münasebet kurmuşlardır: Allah
Resûlü, mübarek bir beyanında
“Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.”1
buyurmuştur.
Yaratılış silsilesinde on akıl tevehhüm edenlere göre ise
ilk yaratılan şey, akl-ı evveldir.
Zira akıl, kâinattaki nizama esas
teşkil edebilecek bir şeydir.
Elbette kâinatı hallaç edip, onun mânâsını
ve derinliklerindeki hakikatleri ortaya çıkarıp değerlendirecek olan,
akıldır.
Akıl olmayınca, diğer hususlar gibi kulluk mükellefiyetinin
anlaşılması da mümkün değildir.
Öyle ise, aklın önemi inkâr edilemez.
Ancak kâinatın sahih yorumu adına, insanlar içinde yaratılıp seçilmiş olan
insan, akıldan daha da önemlidir.
Çünkü bu insan, Cenâb-ı Hakk’ın
icraatına esas teşkil edebilecek arşa, yani hükümlerini icra ettiği yere mukabil
olarak yaratılmış ve hususî tecellîlerden meydana gelmiş önemli bir
varlıktır.
Dolayısıyla O’nun durumu, hiçbir zaman tartışılmaz bir
konumdadır.
Bu, tecellînin bir yanıdır.
Tecellînin bir diğer
yanı da, Kâbe’yle ilgili olanıdır.
Zira Kâbe, insanların kalblerinin
vahdetini sağlayacak bir binadır ve insanların yanlış yere yönelmemeleri için
yapılmıştır.
Fakat haddizatında Kâbe, arzın merkezinden
Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar, arz yaratıldığından beri etrafında meleklerin tavaf
ettiği muallâ bir yerdir.
Orası bir tecellîgâh-ı ilâhî ve bir metâf-ı
kudsiyândır.
Bu, Kâbe’nin mülk yönüdür.
Mekke ise, Kâbe’nin zarfı
gibidir.
Mekke, böyle yüce bir mânâya zarf olması itibarıyla büyük bir
kıymet kazanmış ve mübarek bir yer olmuştur.
Kâbe’yi sinesinde barındıran
Mekke’ye gelişigüzel
“ana” denmemiştir.
Kur’ân, onu
doğrudan doğruya
“ أُمُّ الْقُرٰى – Bütün beldelerin anası” olarak
isimlendirmiştir.
2 Çünkü, bütün beldelerin Kâbe ile bir göbek bağı
vardır.
Ve bütün beldelere hükmedebilecek evrensel bir peygamber ancak
Kâbe’de doğabilir.
Dolayısıyla Kâbe gibi, Mekke de metâf-ı kudsiyân olmuş, Hz.
Âdem’den bu yana bütün kudsîler hep oraya koşmuş ve onun hariminde ölmek
istemişlerdir.
Ehl-i tahkikin keşif ve ifadelerine göre, insanların tavaf ettiği
o
yerde yüzlerce peygamberin medfeni (kabri) vardır.
Bütün bunları şunun
için arz ediyorum: Peygamber Efendimiz’in dünyaya teşriflerine mekân olarak
başka herhangi bir yerin rahm-i mâder olabilmesi mümkün değildir.
Eğer Allah (celle celâluhu) varlık arasında en kudsî yer
olarak Kâbe’yi görmüşse ve Beytullah binası da buna bir işaret ise, ayrıca
“Allah’ın baktığı yer orasıdır, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının halîtası
buradadır.” denmişse, şüphesiz Peygamber Efendimiz’in dünyayı
şereflendireceği yer de, en mübarek
“Buk’a” sayılan Kâbe olacaktır.
Evet, Nebiler Serveri’nin başka bir yerde doğması düşünülemez.
O, ancak
Kâbe’nin rahm-i mâderinde neş’et edebilir.
Annesi bir başka yerde olsaydı
bile, gelip O’nu Kâbe’de dünyaya getirmeliydi.
Çünkü, insanlar arasında
bütün ilâhî isim ve sıfatların hareket ve odak noktası olan Hz.Muhammed
Mustafa’yı (sallallâhu aleyhi ve sellem), bütün bu isim ve sıfatların bir
nokta-i mihrâkiyesi olan Kâbe’den başka bir yer besleyemezdi.
Allah
Resûlü, Kâbe’den 53 yaşında iken ayrılmıştır.
Kâbe, Nebiler Serveri’ni,
her şeye rağmen bağrında besleyen bir ana gibidir.
Ama o, mehîb ve
mehâfetli bir anadır.
İhtimal onun böyle
olması da, Efendimiz’in, maruz kaldığı değişik musibet ve belâlar karşısında
metafizik gerilimini yitirmeden dayanması ve daha pek çok kabiliyet ve
istidatlarını inkişaf ettirmesi açısından büyük bir önem arz etmektedir.
Allah Resûlü, Kâbe’yi görmüş, ondaki esrarı, âlem-i şehâdetteki bir insanın
kabiliyet, istidat ve zâhir-bâtın bütün hisleri ve tecessüsleri ile alabildiği
kadar almıştır.
Oysaki Kâbe’nin hakikati, göklerin ötesinde, Sidretü’l-Müntehâ’dadır.
Efendimiz’in miracı da Sidretü’l-Müntehâ ile noktalanmıştır.
Bir taraftan
Nebiler Serveri Miraç’ta semaların eteklerini cevherlerle doldurmuş, onlar da
O’nunla şeref kazanmışlardır.
Çünkü onlara, o güne kadar bekledikleri O
Dürri Yektâ’nın solukları ulaşmış ve onlara bir visal yaşatmıştır.
Diğer taraftan
Efendimiz, miraç esnasında değişik yerlere uğrayıp geçmiş, her yerde kendisine
“Top senin, çevkân senin.” denmiş ve O, bu muhteşem istikballe gidip tâ
Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar yükselmiştir.
Sidretü’l-Müntehâ, O’nun için
bile aşılmaz bir yerdir.
Zira orası, insan ufkunu aşan bir hazîredir.
Efendimiz de
nihayetinde diğer varlıklar gibi yaratılmış biridir.
Evet, Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar Efendimiz’in geçtiği yerler, O’nunla
şereflendirilmişlerdir.
Çünkü şimdiye kadar böylesine uzun bir yolculuk
yapacak, Sidretü’l-Müntehâ’ya ulaşacak ve bizzat Mütekkellim-i Ezelî’den kelâm
ahzedecek dereceye hiç kimse yükselememiştir.
Bu meseleyi bir teşbih
ile ifade edecek olursak, bir yönüyle Efendimiz, kendisine analık yapan
Kâbe’den ayrılırken hüzünle ayrılmış, fakat diğer bir yönüyle de, Kâbe’ye
“Sen
ayrı ben ayrı.” diyerek, aralarındaki özdeşliğe karşı bir tavır koymuştur.
Efendimiz Medine’deki o muhteşem karşılanma merasimiyle de, Kâbe’den ayrılığın
vermiş olduğu hüznüne teselli bulmuştur.
Medine, İnsanlığın İftihar
Tablosu’na bağrını açmış, O da Kâbe için yaptığı gibi, Medine için de dua
etmiş ve orası da üns esintileri ile dolmuştur.
Ayrıca
Efendimiz, peygamberliğini sema ehline göstermek için bütün gökleri dolaşmış,
başta diğer peygamberler olmak üzere bütün gök halkı, Medinelilerin hicret
esnasında Allah Resûlü’nü
“Üzerimize ay doğdu…” diyerek karşıladıkları gibi,
O’nu büyük bir coşku ile istikbal etmişlerdir.
Efendimiz,
pek çok kapıdan geçmiş, kendisini karşılayanları, hatta kendisine refakat eden
Cibrîl’i bile belli bir noktadan sonra geride bırakmış ve her şeye perdesiz,
engelsiz ulaştığı bir noktada Kâbe’nin Sidretü’l-Müntehâ’daki hakikati ile yüz
yüze gelmiştir.
Allah Resûlü, miracı anlatırken,
“Öyle bir noktaya ulaştım ki, kader
kalemlerinin cızırtılarını duydum.”3
buyurmuştur.
Efendimiz’in Sidretü’l- Müntehâ’da Cenâb-ı Hakk’ın cemalini
kemmiyetsiz, keyfiyetsiz, hâilsiz ve perdesiz bir şekilde müşâhede etmesi de söz
konusudur.
Ayrıca O (sallallâhu aleyhi ve sellem), enbiyâ-i izâmı da
ayniyet içinde müşâhede etmiş, onlarla zaman üstü görüşüp konuşmuştur.
İşte İnsanlığın İftihar Tablosu, böyle bir buudda seyahatini yaparken, Kâbe’nin
hakikati ile de buluşmuş ve böylece kendisini besleyen anayı tanımış, onun elini
öpmüş ve onunla denk hale gelmiş veya onu aşmıştır.
Bu, O’nun için hem
anasına karşı bir hasret giderme, hem de o terbiye ve edep insanına, terbiyesini
ortaya koyma fırsatı, gök ehline de bu büyük vuslatı gösterme merasimi idi.
Bu şehrayinde belki de, bizim
bilemediğimiz âlemlerde binlerce, yüz binlerce şahaplar sağa sola saçılmıştır.
Çünkü, yeryüzü yaratıldığı günden itibaren gökteki yıldızlar böyle bir şehrâyine
asla şahit olmamışlardır.
Öyle ki o gece âdeta yıldızlar, kaldırım
taşları gibi o Dürr-ü Yektâ’nın ayaklarının altına serilmiştir.
Evet, O’nun ruhunun vüs’ati ile
mesele ele alınınca, zaten bunu başka bir şekilde ifade etmek de mümkün
değildir.
Allah (celle celâluhu), Nebiler Serveri’ni değişik âyât u
beyyinâtı ile arzdakilere anlatarak O’nun kim olduğunu tespit ve tescil ettikten
sonra, miraç mucizesi ile de gökler ehline tanıtmıştır.
Miracın
başlangıcı, Allah Resûlü’nün kulluğuna terettüp eden bir ihsan ve ikramdır.
Binâenaleyh, başlangıç yönüyle miraca
“keramet” demek daha uygun olur.
Öte yandan, Efendimiz, miracının nihayetinde, yeniden ümmetinin arasına dönmesi
yönüyle, peygamberlik mucizesinin yanı sıra peygamberliği içinde bir vilâyet
yaşamış ve miraç bir yönüyle o vilâyetin bir buudu olmuştur.
Ayrıca Nebiler Serveri, miraçtan, iman
hakikatlerini görme, tatma ve başkalarına da tattırma gibi peygamberliğini
tasdik edici bir kısım semerelerle dönmüştür.
1 Bkz.: es-Suyûtî, el-Hâvî 1/325;
el-Halebî, es-Sîratü’l-Halebiyye 1/240.
2 Bkz.En’âm sûresi, 6/92;
Şuarâ sûresi, 42/7.
3 Buhârî, salât 1, enbiyâ 5;
Müslim, îmân 263.
ÜSLUP FARKLILIĞI
Soru:
Efendimiz’in Mekke’nin fethini müteakip Hz.Vahşî’ye yazıp gönderdiği
rivayet edilen âyetleri izah eder misiniz?
Her şeyden önce şunu ifade etmeliyim
ki, bu kabîl rivayetler her ne kadar hadis kitaplarında zikredilse de;
itikat ve
ibadetlerle alâkalı hadisler kadar sıhhatli sayılmazlar.
Bu açıdan, bu ve buna benzer rivayetlerde, kısmen dahi
olsa üslûbun farklılaşmaya uğradığını kabul etmekte yarar var.
1
Bu mülâhazayı ifade ettikten sonra şimdi de, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem), Mekke fethedildikten sonra Taif’e kaçan Hz.Vahşî’ye (radıyallâhu anh) yazıp
gönderdiği rivayet edilen âyet-i kerimeler üzerinde durmaya çalışalım.
Bunlardan ilki;
وَالَّذِينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللٰهِّ إِلٰھًا اٰخَرَ وَلَا
يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللٰهُّ إِلَّا بِالْحَقِّ وَ َ لا
يَزْنُونَ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ أَثَامًا
“Onlar, Allah ile beraber başka
bir tanrıya ibadet edip yalvarmazlar.
Allah’ın muhterem kıldığı bir canı
haksız yere öldürmezler ve zina etmezler onlar.
(Aksine) kim de bunları
yaparsa, o günahının cezasını bulur.”2 İkincisi: إِنَّ
اللٰهَّ لَا يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ
يَشَۤاءُ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللٰهِّ فَقَدِ افْتَرٰۤى إِثْمًا عَظِیمًا
“ Ş u
muhakkak ki;
Allah, Kendisine şirk koşulmasını affetmez, ama bunun altındaki
diğer günahları dilediği kimse hakkında affeder.
Kim Allah’a ortak icad ederse müthiş bir iftira etmiş, çok
büyük bir günah işlemiş olur.”3 Üçüncüsü ise: قُلْ يَا عِبَادِيَ
الَّذِينَ أَ ْ سرَفُوا عَلٰۤى أَنْفُسِھِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللٰهِّ
إِنَّ اللٰهَّ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِیعًا إِنَّهُ ھُوَ الْغَفُورُ الرَّحِیمُ
“De ki: ‘Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden
kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz.
Çünkü Allah bütün
günahları mağfiret eder.
Şüphesiz O, Gafûr ve Rahîm’dir.
Çok affedicidir, merhamet ve ihsanı
fazladır.”4 âyet-i kerimesidir.
Bu çerçeve içinde mü’minlerin,
Allah hakkındaki ümitleriyle alâkalı olarak onlara anlatılmak istenen daha bir
kısım hakikatler var.
Şöyle ki, bütün mü’minler, إِلَّا مَنْ تَابَ
وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَ ً لا صَالِحًا فَأُۨولٰۤئِكَ يُبَدِّلُ اللٰهُّ سَ
یِّئَاتِھِمْ حَسَ نَاتٍ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَحِیمًا
“Ancak şu var ki tevbe
ve iman edip iyi davranışta bulunanlar bundan müstesnadır;
Allah onların
kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir.
Çünkü Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir,
sınırsız mağfiret ve ihsan sahibidir.” 5 âyetiyle
vaadedilen teveccühten belli bir ölçüde nasiplerini alabilirler.
Meselâ bir insanın aklına
“Ben adam
öldürdüm, zina ettim, nefsime ve başkalarına karşı haksızlıkta bulundum..” vb.
gibi düşünceler gelebilir.
Ancak bu âyet-i kerimede de bildirildiği
üzere, Allah (celle celâluhu), tevbe ve iman edip iyi davranışlarda bulunan
kimselerin nâmütenâhi kötülük yapma istidatlarını nâmütenâhi hayır ve hasenât
yapma kabiliyetine çevireceğini vaadetmektedir.
Hatta işârî tefsirlerdeki
bir tevcihe göre, Cenâb-ı Hak, iyilik yapmaya başlayan bir kimsenin, geçmiş
günlere ait amel sahifelerinin boş kalmaması için, onun daha önce yaptığı
kötülükleri bile iyiliğe çevirecektir.
Yani artık o kişi, tamamen Hakk’a
yönelince, sadaka vermek, anne-babaya saygılı olmak, komşu haklarına riayet
etmek vb.gibi bir kısım güzel işler yaparak ve kötü işlerden de
sakınarak, kaçarak hep iyilik peşinde koştuğundan dolayı onun geçmişte yaptığı
kötülüklerin hiçbiri amel defterine yazılmayabilir.
Evet bir insan, tevbe edip Müslüman olarak kendisini
yenileyince, geçmişte güzellik adına yaptığı ne kadar şey varsa, bütün bunlar
sanki yeniden hayatlanmış gibi, o insan, amel cihetiyle bir umumi diriliş
yaşayacaktır.
Mü’minlerden, Cenâb-ı Hakk’a karşı recâ yanları
zayıflayıp havf yanları daha çok öne geçmiş olanlar, إِنَّ اللّٰهَ َ لا يَغْفِرُ
أَنْ يُ ْ شرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَ َۤ شاءُ وَمَنْ يُ ْ
شرِكْ بِاللٰهِّ فَقَدِ افْتَرٰۤى إِثْمًا عَظِیمًا
“Şu muhakkak ki;
Allah,
Kendisine şirk koşulmasını affetmez, ama bunun altındaki diğer günahları
dilediği kimse hakkında affeder.
Kim Allah’a ortak icad ederse müthiş bir
iftira etmiş, çok büyük bir günah işlemiş olur.”6 âyetine
sarılırlar ve sarılmalıdır da;
zira bu âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak, bir orada
bir burada yüzüp gezen, kendini bildiği halde hiç hatalardan utanmayan, her gün
tevbe ettiği halde yeniden aynı hataları tekrar eden günahkâr insanlara hitap
etmekte ve dilediği kimselerin –kendisine şirk koşmanın dışında– bütün
günahlarını affedeceğini vaadetmektedir.
Bu vaad, Allah’ın kullarına
engin bir lütfu ve rahmetinin gereğidir ama yine de O’nu hiçbir zaman
bağlamaz.
Zira O (celle celâluhu), böyle bir lütfu, insandaki bir liyakat
ve onun göstereceği bir kahramanlık veya en azından dişini sıkıp fenalıklara
karşı koyması mukabilinde vaadetmiş olabilir.
Ancak burada bir
“dileme” (meşîet) şartı vardır.
Dolayısıyla her insan, daima ruhunda ilâhî meşîete takılacağı korku ve
endişesini taşımalıdır.
Bu da hiç şüphesiz her ferdin kendi ruh hâletine göre
bir
seviyede gerçekleşecektir.
Bunlardan başka bir de, inandığı halde
hayatını, duygu ve düşüncelerini, zaman ve imkânlarını, hâsılı sahip olduğu her
şeyini israf eden, nefis ve şeytana uyup pek çok günah işleyen ve neredeyse
Allah’ın rahmetine karşı bütün ümidini yitirecek gibi olan insanlar vardır ki,
işte bu âyetle böylelerine, doğru yola girebilmesi için, değişik zamanlarda,
değişik fırsatlar verilmiştir.
Artık onun da, kendisine verilen bu
fırsatlardan hiç olmazsa birisini değerlendirip doğru yola girmesi gerekir.
Eğer o insan, kendi ihmalinden dolayı bu fırsatların
bütününü kaçırmışsa, işte böyle bir insan, bazen günahını hacâlet halinde, o
hacâletini de ümitlerini sarsıcı mahiyette vicdanında duyarak, işinin bitik
olduğunu düşünebilir..
düşünebilir ve böyle bir düşünce ile
öyle bir sürece girer ki, artık o kendi kendine,
“Nasıl olsa cehennemdeyim!”
diyerek ya kendisini dalâlet ve küfre salar ya da Allah’ın (celle celâluhu)
engin rahmetini hafife alır hâle gelir.
Oysaki O’nun rahmeti her zaman gazabının önündedir ve
her şeyi kuşatmıştır.
Demek ki bu âyet aynı zamanda, bir taraftan böylesine sarsıntılarla baş aşağı
gidecek kimseler, diğer taraftan da o mevzuda Allah’ın rahmetini hafife alacak
duruma düşmüş insanlar için, tıpkı kurtarıcı bir reçete gibi, قُلْ يَا عِبَادِيَ
الَّذِينَ
أَ ْ سرَفُوا عَلٰۤى أَنْفُسِھِمْ َ لا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللٰهِّ إِنَّ
اللٰهَّ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِیعًا إِنَّهُ
ھُوَ الْغَفُورُ الرَّحِیمُ
“De ki: ‘Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına
kötülük
etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz.
Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder.
Çünkü O, Gafûr ve Rahîm’dir.
Çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır.”7 diyerek dertlerini
onulmaz görenlere bile umulmadık şekilde ümit bahşediyor.
Evet bu denli
recâya karşı sarsılmış, havfla ırgalanmış, kurtuluş ümidini yitirme noktasına
gelmiş ve sonunda bu âyete sığınmış bir insana bu beyanla yeniden bir diriliş
kapısı aralanmakta ve onun ümidini beslemek için hemen bir sonraki âyet-i
kerimede de şöyle buyrulmaktadır: وَأَنِیبُۤوا إِلٰى رَبِّكُمْ وَأَسْلِمُوا لَهُ
مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِیَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ
“Size azap gelip
çatmadan önce, Rabbinize dönün ve O’na teslim olun, O’na itaat edin.
Yoksa yardım göremezsiniz.”8
Buradaki dönüş, normal ve sıradan insanların dönüşü değildir.
Zira âyet-i kerimede
“inâbe
yapın”, yani âdeta ‘Rabbinize büyük ve kâmil insanlar topluluğu olan ebrâr ve
mukarrebînin yönelişi veya bir mürîdin mürşidine intisabı gibi yönelin, O’na
dönün ve O’nun engin rahmetinden kat’iyen ümidinizi kesmeyin.
’
denilmektedir.
Bu ifadeler, onları vicdanında derinlemesine duyabilen
insanın ümidini şahlandırıcı ve Rabbe yönelmeyi kolaylaştırır mahiyettedir.
Esasen bu
ufku yakalamış olan insanın, Rabbine dönüşü de normalin üstünde bir tevbedir.
Âyet-i kerimede âdeta
“Siz tevbe edenler değil inâbede bulunanlarsınız.”
denilerek, insanın ruhuna tesellîbahş neler neler duyurulmaktadır! Böylece bu
üç âyet-i kerime ile, farklı farklı anlayışlara sahip olan insanlara, herkesin
kendi mizacına uygun olanını alabileceği üç ayrı reçete sunulmuştur.
Burada dikkat etmemiz gereken diğer bir husus da şudur: Hz.Vahşî
(radıyallâhu anh), zeki bir insandır.
Bir dönemde Hind’in menfur
emellerine alet olmuş, onun, tesir altına alıcı mantığına yenik düşerek kendi
çıkarları uğruna Hz.Hamza’ya (radıyallâhu anh) kıymış ve Mekke fethine kadar da bu
hâlini sürdürmüştür.
Hz.Vahşî, hayatının sonuna kadar sadakat
ve samimiyetle yaşamıştır.
Hep yaptığı büyük hatanın şuurunda
olmuştur.
Evet, Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te kâfir safları içinde
bulunmuş ve Uhud’da yaptığı cinayetin büyüklüğü altında her zaman
ezilmiştir.
Evet bu cinayet çok büyüktü, zira Allah Resûlü’nün
(sallallâhu aleyhi ve sellem) Hz.Hamza’ya karşı ayrı bir teveccühü
vardı.
Hz. Hamza, Nebiler Serveri’nin amcası ve süt kardeşi olmasının
yanında, temsil ettiği mânâ ve misyon itibarıyla da Efendimiz ile aralarında
bizim idrak ve tasavvurlarımızı aşkın bir irtibat ve alâka söz konusuydu.
Hatta denebilir ki, Hz.Hamza’nın bizim kriterlerimizle değerlendirilmesi
imkânsız daha başka yanları da vardı.
Bu farklılığından dolayıdır ki,
Zeyd b.Hârise (radıyallâhu anh), Cafer b.Ebî Talib ve Hz.Ali, o şehit edildikten sonra, hemen hepsi de
onun çocuklarına sahip çıkmak istemişti..
ve Efendimiz de, onun ve
çocuklarının hüzünlü hallerini görünce çok duygulanarak hıçkıra hıçkıra
ağlamış ve gözyaşı dökmüştür.
Evet, Hz.
Hamza’nın, Efendimiz’in yanında öyle farklı bir yeri vardı ki, ne onu, ne de
onun katilini unutması mümkün değildi.
O, en kritik dönemlerde bir kılıç
gibi küfrün başına inmiş, bir ok gibi küfrün bağrına saplanmış, Nebiler
Serveri’ne ulaşıp zarar vermek isteyenlere karşı kollarını germiş ve âdeta etten
kemikten bir kalkan olmuştu.
Yine, kükrediğinde aslanların ödünü koparan bu
devâsâ kâmet, hayatı boyunca Müslümanlar için apayrı bir ümit kaynağı
şeklinde algılanmıştı ki, Allah Resûlü’nün böyle bir insanı unutması mümkün
değildi.
Ayrıca Hz.Hamza’nın Müslümanlığı seçmesi de oldukça
zordu.
Zira o, yaş itibarıyla Efendimiz’den büyük olduğu gibi aynı
zamanda O’nun amcasıydı.
Bu durum da farklı boyutlarda iki büyüklüğü
karşı karşıya getiriyordu.
Dahası o, aslanların boynunu koparan dev bir
aslan avcısıydı.
Bu ve buna benzer meselelerden ötürü onun Mekke’de büyük
bir namı, şöhreti vardı ve
“Hamza!” denildiğinde herkesin ödü kopardı.
Dolayısıyla o, Müslüman olmadan önce kendisini Nebiler Serveri’nden hep üstün
görmüş de olabilir.
İşte bütün bunlardan ötürü, Hz.Hamza’nın
Müslümanlığı seçmesi bir hayli zordu ama o, bütün bu engelleri aşarak
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) madde plânında hırpalandığı, önü
kesilmek istendiği bir dönemde Müslümanlığı kabul edebilmişti.
Evet onun Müslüman olması çok önemliydi;
zira henüz Müslüman
olmamış kişiler ona bakarken sadece
“Hamza Müslüman olmuş.”
demeyeceklerdi;
Müslüman olması çok zor olan bir kişinin bütün engelleri nasıl
aşıp Müslüman olduğunu konuşacak ve şok yaşayacaklardı;
öyle de oldu… Makam ve
mevki itibarıyla belirli yerlere gelmiş, ilim yönünden de oldukça seviyeli
insanların çizgi değiştirmeleri oldukça zordur.
Meselâ ben, babamın Nur
hakikatlerine teslim olmasını her zaman takdirle yad etmişimdir.
Zira
babam, benim hem hafızlık, hem Arapça hocam olduğu gibi, aynı zamanda benim
evliyâ ve asfiyâ ile tanışmamı da sağlayan kişidir.
Gerçi ben de ona
karşı büyük bir saygı göstermiş;
meselâ hayatı boyunca hiç onun gölgesine
ayağımı basmamış ve –cami kürsüsünde konuştuklarım hariç– onun yanında
sarfettiğim sözler yüz cümleyi geçmemiştir.
Ama iman ve Kur’ân
hakikatleri mevzuunda ben yarım adım önde tanıma şerefine ermiştim.
O,
yarım adımı aştığı gibi beş adım da öne geçti.
Ben, Nurların aydınlık
dünyasıyla tanışınca, babama okuması için
“İktisat Risalesi”ni vermiştim.
Çok kuvvetli bir hafızası vardı.
Birkaç gün sonra görüştüğümüzde İktisat Risalesi’ni âdeta ezbere okuyor
ve
“Eyvâh! Biz şimdiye kadar şu yol-bu yol derken boşuna gezmişiz, meğer yol
bu imiş.” diyerek büyüklüğünü ortaya koyup hem çocuğu hem de talebesi
konumunda olan biri vasıtasıyla tanıdığı Nurlara talebeliği kabul ediyordu.
Bu kabullenme oldukça zor bir hâdiseydi.
İşte bunun için ben babamı hep
takdirle yâd ederim.
Kırkıncı Hoca, onun bu yanlarını bildiğinden ve
belki de daha başka şeylerden ötürü bir keresinde
“Onun eşi yoktur.O, Enderun terbiyesi
görmüş bir adam gibiydi.” dediğini hatırlarım.
Evet,
işte Hz.Hamza’ya da bu zâviyeden bakıldığında, onun Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) amcası olması;
aslan avcısı olması;
Müslümanların sayılarının henüz kırka bile varmadığı bir dönemde, gelip o
zayıf cemaatin içine girerek kendini tehlikeye atması;
Müslümanlar nerede
tazyik görüyorsa Hızır gibi onların imdatlarına yetişip makam-ı Hızıriyeti
temsil etmesi gibi hususiyetleriyle onun derinliğinde insan sayısı çok azdır.
Şimdi işte böyle bir Hamza’yı öldüren Vahşî’nin mantığını anlamaya
çalışalım.
O, saf ve aptal bir insan değil, aksine zencilerin en akıllılarından
biri...
Onun için Allah Resûlü ona, İslâm’a dehalet etmesi için,
إِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَ ً لا صَالِحًا فَأُۨولٰۤئِكَ يُبَدِّلُ
اللٰهُّ سَ یِّئَاتِھِمْ حَسَ نَاتٍ وَكَانَ اللٰهُّ غَفُورًا رَحِیمًا
“Ancak şu
var ki tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar bundan müstesnadır;
Allah
onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını da sevaplara çevirir.
Çünkü Allah Gafûr’dur, Rahîm’ dir, sınırsız mağfiret ve ihsan
sahibidir.”9 meâlindeki âyeti yazıp gönderdiğinde,
“Ya Resûlallah! Ben
neredeyse küfre denk bir iş işledim.
Allah benim de kötülüklerimi
hasenâta çevirir mi?” diyerek, kendisine teminat verecek bir beyan arıyordu.
Onun bu tavrı karşısında Nebiler Serveri ona, إِنَّ اللٰهَّ لَا يَغْفِرُ أَنْ يُ
ْ شرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَ َۤ شاءُ وَمَنْ يُ ْ شرِكْ
بِاللٰهِّ فَقَدِ افْتَرٰۤى إِثْمًا عَظِیمًا
“Şu kesin ki;
Allah, Kendisine ortak
koşulmasını asla bağışlamaz;
ama dilediği kimse hakkında bunun altındaki diğer
günahları affeder.
Her kim Allah’a ortak koşarsa,
haktan çok uzağa sapmış olur.”10 meâlindeki âyeti yazıp
gönderir.
Ancak, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Hz.Vahşî çok
zekidir ve o, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) irtihâl-i dâr-ı bekâ
buyurduktan sonra aradığı garantiyi başkasından alamayacağını bilmektedir.
Kendi hevâ ve hevesine göre konuşmayan, söylediği sözler vahiyden ibaret olan
Allah Resûlü henüz hayatta iken o garantiyi yakalama peşindedir.
Onun
için Hz.Vahşî,
“Yâ Resûlallah! Allah burada bağışlamayı dilemeye
bağlamış.
Ya ben bu dilemeye takılırsam.” mânâsında sözler
söyleyerek son endişesini dile getirince, bu defa da Efendimiz ona şu âyeti
yazıp göndermiştir: قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَ ْ سرَفُوا عَلٰۤى
أَنْفُسِھِمْ َ لا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ إِنَّ اللٰهَّ يَغْفِرُ
الذُّنُوبَ جَمِیعًا إِنَّهُ ھُوَ الْغَفُورُ الرَّحِیمُ
“De ki: ‘Ey çok günah
işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın
rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz.
Çünkü Allah bütün günahları mağfiret
eder.
Şüphesiz O, Gafûr ve Rahîm’dir.
Çok
affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır.”11 Bu âyet, Hz.Vahşî’ye âdeta şöyle
demektedir: Ey hayatını israf içinde geçiren ve kendi hesabına Bedir’i, Uhud’u,
Hendek’i berbat eden ve Mekke fethinde bile Müslümanlara karşı koyan adam!
Sen bile Allah’ın engin rahmetinden ümidini kesmemelisin! Ne kadar büyük
olursa olsun, günahkârların günahları Allah’ın engin rahmeti yanında,
okyanuslara nispeten denizin yüzündeki minik köpüklerden daha ehemmiyetsiz
kalır.
Hz.Vahşî, bağışlanma garantisini aldıktan sonra Allah
Resûlü’nün huzuruna gelerek Müslüman olur.
Resûl-i Ekrem ise, Hz.Vahşî’ye, kendisini gördüğünde
canı gibi sevdiği amcasını hatırlayıp içinde menfi bir duygu belirmesi
ihtimaline karşı daha temkinli davranmasını söyler.
Doğrusu Hz.Vahşî, Müslüman olduktan sonra, hep Hz.Hamza’yı
öldürmekle işlediği günaha kefaret arayışı içinde olmuş ve nihayet beklediği bu
fırsat Yemâme’de karşısına çıkmıştır;
hem de Hz.Hamza’nın bağrına sapladığı
mızrağı elinde olarak..
evet işte bu mızrağı yalancı
peygamber Müseyleme’nin sinesine saplamış ve şöyle demiştir:
“Hz.
Hamza’yı şehit etmekle insanların en hayırlısının kanına girdim.
Resûlullah’ın vefatından sonra Müseyleme’yi
öldürmekle ise insanların en kötüsünü öldürdüm.” Kaynaklarda
nakledildiğine göre, Vahşî, mızrağını Hz.Hamza’ya önden vurunca Hz.
Hamza, mızrağın üzerine kapanıp kalmıştır ki12 ben, onun bu halini Arapça’daki
“lâ”ya benzetmişimdir.
Gerçi Yemâme’de Hz.Hamza’ya saplanan aynı
mızrakla vurulunca Müseyleme de
“lâ” hâline gelmişti13 ama Hz.Hamza
burada
“lâ” ötede
“neam”, yani burada cismen yok olsa bile ahiret itibarıyla
ebedî varlığa mazhar olmuştu.
Müseylemetü’l-Kezzâb ise her iki tarafta da
“lâ” olmuş, yani
ademe mahkum bir zavallı haline gelmiştir.
Hz.Vahşî,
Müseyleme’yi öldürdükten sonra ihtimal Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve
sellem) mânevî huzuruna gelerek
“Artık sana görünebilir miyim Yâ Resûlallah?”
demişti ki, bu da onun hayatı boyunca devam ettireceği inâbesiydi.
Buradan da anlaşılmaktadır ki, Hz.Vahşî, bir kere Hakk’a
dönmekle kalmamış,
“Acaba tam olarak döndüm mü?” endişesiyle sürekli O’na
yönelmiş ve hayatı boyunca dönüş (inâbe) ameliyesini sürdürüp durmuştu.
Allah (celle celâluhu), Hz.Vahşî’ye Müseyleme’yi öldürmeyi nasip etmekle
onu vicdanî huzura erdirmek için bir fırsat hâsıl etmiş olabileceği gibi, Hz.
Vahşî’nin hicranını mükâfatlandırmış da olabilir.
Çünkü Efendimiz bir
hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar:
“Ben bir gün rüyamda, elimde iki altın
bilezik gördüm.
Yine rüyamda onlara fazla bir ilgi göstermiştim.
Allah Teâla
hazretleri: ‘Onlara üfle!’ diye vahyetti, ben de üfledim, derken uçup gittiler.
Ben bunları, benden sonra çıkacak iki yalancı ile yorumladım.”
Râvi Ubeydullah, bu iki yalancıdan birisinin San’a’nın sahibi el-Ansî, diğerinin
ise Yemâme’nin sahibi Müseyleme olduğunu söylemiştir.
14 Allah Resûlü, Hz.
Hamza’ya üzülmesinden daha fazla, dinin bir yalancı peygamber tarafından
sarsılmasına karşı üzülmüştür.
O açıdan Hz.Hamza’nın tasasını izâle eden el
ile Müseyleme tasasını silen elin aynı olması çok önemliydi.
Zannım odur ki, âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz, diğer
peygamberler gibi öbür âlemde hayatta olduğuna ve davasının seyrini temâşâ
ettiğine göre, Müseyleme’den duyduğu tasayı onu öldürmek suretiyle Hz.
Vahşî’nin izale ettiğini görmüş ve belki de vicdanen
“Ey Vahşi! Hem amcamın
tasasını, hem de dinim adına duyduğum tasayı unuttum.
Artık bana
görünebilirsin.” demiştir.
1 Bkz.: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 11/197;
İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk
62/413.
2 Furkan sûresi, 25/68.
3 Nisâ sûresi, 4/48.
4 Zümer sûresi, 39/53.
5 Furkan sûresi, 25/70.
6 Nisâ sûresi, 4/48.
7 Zümer sûresi, 39/53.
8 Zümer sûresi, 39/54.
9 Furkan sûresi, 25/70.
10 Nisâ sûresi, 4/48.
11 Zümer sûresi, 39/53.
12 Bkz.: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 3/142;
el-Hâkim, el-Müstedrek 2/130,
3/218-219.
13 Bkz.: İbn Abdilberr, el-İstîâb 4/1563-1564;
ez-Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ
1/178.
14 Buhârî, menâkıb 25, meğâzî 70, 71, tevhid 29;
Müslim, rüya 21.
EFENDİMİZ’İN ŞECAAT VE ŞEFKAT UFKU
Soru: Zıtları bünyesinde toplayan Peygamberimiz’in şecaat ve şefkat
ufkunu biraz açar mısınız?
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) zahirde birbirine zıt gibi görünen
sıfatları olduğu gibi, birbirini takviye edip destekleyen vasıfları da vardır.
Birbirine zıt gibi görünen bu sıfatları, Din-i Mübin-i İslâm’da mühim bir esas
olan
“sırat-ı müstakîm” yorumu çerçevesinde ele almak ve öyle değerlendirmek
mümkündür.
Meselâ Efendimiz, her şeyden evvel bir şecaat ve cesaret
âbidesi idi.
Öyle ki, muharebe meydanlarının Haydar-ı Kerrâr’ı Hz.Ali
(radıyallâhu anh), O’nun bu yanını ifade ederken;
“Biz, muharebelerde başımız
sıkıştığı zaman Resûl-i Ekrem’e sığınırdık.”1
der.
Nitekim Huneyn’de öyle
olduğu gibi Uhud’da da, bir yönüyle kırılıp dökülmüş ve âdeta felç olmuş
cemaatini, düşmanın içine korku salacak şekilde yeniden harekete geçirmiş;
geçirmiş ve âdeta وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَیِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَیِّتَ مِنَ
الْحَيِّ
“Ölüden
diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın.”2 hakikatinin mazharı olarak, o
sarsılmış, kırılmış ve dökülmüş cemaatten, dipdiri ve taptaze bir ordu
çıkararak yeniden düşmanı yakın takibe almış ve Mekke’ye kadar kovalamıştır.
İşte bu, O’nun şecaat-i kudsiyesinin ifadesidir ve sahasında nazîrsizdir.
Bir örnek olarak Efendimiz’le Gavres ismindeki bir kâfir arasında geçen hâdise,
O’nun korkusuzluk, şecaat ve cesaretinin azametini resmetme bakımından yeter
zannediyorum: Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir ağacın altında
istirahat buyururlarken, Gavres, O’nun uykuda olmasından istifade ederek, ağaca
asılı bulunan kılıcını alır ve müstehzî bir edâ ile:
“Şimdi seni benim elimden
kim kurtaracak?” der.
Onun bu sorusuna karşılık Allah Resûlü, hiçbir
panik emaresi göstermeden ve kendisinden gayet emin olarak öyle bir
“Allah” der
ki, O’nun orada sergilediği bu teslimiyet, yakîn ve Allah’a itimat, elindeki
kılıçla karşısında duran Gavres’i sarsar ve kılıç elinden yere düşer.
Bu
defa düşen bu kılıcı, İnsanlığın İftihar Tablosu eline alır ve sorar:
“Ya şimdi
seni kim kurtaracak?” Adam korkusundan sıtmalı hasta gibi titremeye başlamıştır
ki, o esnada, Allah Resûlü’nün sesini duyanlar oraya koşarlar;
koşar ve
gördükleri manzara karşısında hayrette kalırlar.
Onların
Allah’a karşı iman ve itimatları bir kat daha artar;
Gavres de orada görüp
duyduğu şeylerle
“el-Emin”e güven sözü verir ve Allah Resûlü’nün şecaat ve
cesaretine hayranlık hisleri içinde oradan ayrılır.
3 Meşhur
mütefekkir Bernard Shaw, Allah Resûlü’nün Allah’a olan bu teslimiyetini ve
korkusuzluğunu anlatırken hislerini şu takdirkâr ifadelerle dile getirir:
“Hz.Muhammed, çeşitli yönleriyle insanın başını döndürecek üstünlükleri
olan bir insandır.
Bu sır insanı tam mânâsıyla anlamak mümkün
değildir.
Bilhassa O’nun anlaşılamayacak üstünlükte bir yanı vardır ki, o da
Allah’a olan güven ve itimadıdır.”4 Allah Resûlü, eşsiz cesaret
örneklerinden birini de, hicret-i seniyyeleri esnasında, Sevr mağarasında
sergilerler.
Sevr, gençlerin bile zor çıkabilecekleri zirvede bir
mağaradır.
Ancak O, elli üç yaşında olmasına rağmen bu zirveye tırmanıyor
ve bu mağarayı kıymetler üstü bir değerle şereflendiriyordu.
Mekke
müşrikleri, mağaranın ağzında dolaşırken, Seyyidinâ Hz.Ebû Bekir, sırf O’nun adına duyduğu endişeden ötürü telâş içindedir..
ve ihtimal endişeden yüzü sapsarı kesilmiştir.
Hâlbuki onunla aynı
atmosferi paylaşan Nebiler Serveri’nin dudaklarındaki tebessümde en ufak bir
değişiklik olmamıştır;
olmamıştır ve endişe içindeki dostu Hz.Ebû Bekir’i (radıyallâhu
anh)
“Korkma! Allah bizimle beraberdir.”, 5
“O iki kişiyi ne sanıyorsun ki,
onların üçüncüsü Allah’tır.”6 sözleriyle teselli ve teskin etmiştir.
Evet buraya kadar arz ettiklerimiz birer şecaat, cesaret ve teslimiyet
örneğidir;
ne var ki bu Zât, aynı zamanda rahmet, şefkat ve merhametin de
zirvedeki temsilcilerindendir.
Öyle ki o, eğer ağlayan bir çocuk görse,
oturur, onunla birlikte ağlar ve inleyen bir ananın acı ve ızdırabını tâ
vicdanında duyar.
İşte Hz.Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği bir
hadis ve O’nun engin şefkati:
“Ben namaza duruyor ve onu uzun kılmak
istiyorum.
Sonra bir çocuk ağlaması duyuyorum.
Annesinin ona duyacağı heyecanı bildiğim için hemen
namazı çarçabuk kılıp bitiriyorum.”7 Bir başka sefer, Mâriye
Validemiz’den oğlu İbrahim’in ölümü karşısında, dünya kadar hâdiseyi göğüslemiş
ve her şeyi aşmış bu büyük şefkat kahramanının gözleri dolu dolu olmuş, onu
kucağına almış, derin bir sevgiyle bağrına basmış ve hüznünü gözyaşlarıyla
süslemişti.
O’nun bu durumunu
istiğrap edip de hayretle bakanlara:
“Gönül mahzun olur, gözler ağlar;
ancak
Allah’ın dediğinden, Allah’ın hoşnut olduğundan başkasını söyleyemeyiz.”
buyurmuştu..
evet O, insanların en merhametlisi ve en şefkatlisiydi.
8
Allah Resûlü’nden başkasında, böylesine birbirinden farklı sıfatların, hem bir
denge ifadesi hem de kemal emaresi olarak içtimaını görmek mümkün değildir.
Meselâ, sahabe-i kiramdan, Nebiler Serveri’ne amca olmakla müşerref ve Allah’ın
kılıçlarından bir kılıç olan Seyyidinâ Hz.Hamza’yı düşünelim;
bu yüce
kâmet aslanlarla güreşir ve düşman saflarına daldığında ortalığı velveleye
verir;
gözü de fevkalâde pektir ama, oturup bir yerde ağladığı görülmez.
Çünkü o, bir şecaat kahramanıdır ve bu vasfın eşsiz
kahramanıdır.
Hz.Hamza (radıyallâhu anh) böyle olmasına
rağmen o hidayet yıldızlarından Hassan b.Sabit (radıyallâhu anh), incelerden ince ve zarif bir insandır..
ve Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) nezdinde dili kılıç kadar keskin
bir şairdir.
Ne var ki bu büyük insan, savaş meydanlarında Hz.Hamza ve Hz.
Halid’e sadece kılıç taşır.
Evet o, rakîkü’l-kalb bir gönül ve his insanıdır.
Zaten bu hasletinden dolayı Allah Resûlü onun için:
“Allah’ım (bunu) Ruhü’l-
Kudüs’le teyit eyle.”9 buyurarak dua etmiştir.
Bu zatların belli hususiyetlerde
zirveleşmesine karşılık Allah Resûlü, birbirine zıt gibi görünen iyi vasıfları
nefsinde toplamış farklı bir insandır;
şecaat-i kudsiyesini arz ederken
aslanların
ödünü koparır;
bir mazlum iniltisi duyduğu zaman onun ruh hâletini paylaşır,
onunla oturur inler..
evet bir yönüyle kalbi, hep rikkat ve şefkate bağlı
incelerden ince;
diğer yönüyle de kıyametler kopsa –ihtimal– Cenâb-ı Hakk’ın
engin icraatını seyrediyor gibi derin bir zevk ve engin bir hayret içinde,
“Allah’ım göster bana icraatını müşâhede edeyim, müşâhede edebildiğim
kadar.” diyecek derecede sağlam ve sarsılmaz bir iradeye sahip...
İnsanlığın İftihar Tablosu, misallerini zikrettiğimiz birbirinden farklı
sıfatlara sahip olduğu gibi, aynı zamanda
“hilim” ve
“kerem”..
gibi birbirini takviye eden vasıflarında da eşsizdi.
Bu vasıflar, bir
yönüyle birbirinden farklı mânâları ifade etseler de, esasen iç içe bir dairenin
değişik yüzlerinden ibarettirler.
Hilim, malum olduğu üzere yumuşak
davranma, yumuşak huylu olma, af ve müsâmahaya mütemayil bulunma, karar verirken
de acele etmeme gibi mânâları ifade eder.
Görüldüğü gibi bu vasıf tamamen yumuşaklığa delâlet
etmektedir ki, kusurları görmeme, insanları bağışlama, diyalog adına herkese
açık olma..
gibi tavırların hemen hepsi bu temel vasıftan kaynaklanır.
Kerem kelimesine gelince;
o da, az farklılığı bulunmakla birlikte
“ikram”
kelimesi ile aynı kökten gelir ve iyilikseverlik ve ikram etme hasletinden
ibarettir.
Bunu, Farsça bir terkiple
“civânmertlik” veya Türkçe
“cömertlik” kelimesiyle de ifade edebiliriz.
İnsanın ruhundaki bu
civanmertlik ya da cömertlik ve iyilikseverlik hasleti, başkalarına râci bir
menfaat ve ihsan şeklinde tecellî edince
“ikram” halini alır.
Bize
Allah’ın ikramı olduğu gibi, Resûlullah’ın da ikramı vardır.
Ama O’ndaki
bu ikram, engin bir kaynaktan gelir.
Bu kaynak da, O’nun yaratıcısı tarafından mahiyetine derc edilen
“kerem” huyudur.
Buradan da açıkça görüleceği üzere
“hilim” ile
“kerem” arasında herhangi
bir zıtlık yoktur ve Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Alvar
İmamı’nın,
“ Kerem kıl, kesme sultanım keremin bînevâlardan,
Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlardan.”
mısralarında ifade ettiği gibi
“keremkân” bir sultandır.
Bu mısralar, hem
o Keremkân Sultan;
hem de Zât-ı Ecell-i A’lâ hakkında kullanılabilir ve iki
ihtimal de câizdir.
Zira birinden dolaylı yoldan çok istifade etmiş, çok
ikrama mazhar olmuşuzdur.
Eğer asla göre ikinci sayılan ve o aslı da bize
tanıtmada üzerimizde çok hakkı bulunan İnsanlığın İftihar Tablosu olmasaydı,
bizim, ne mahiyetimizi, ne kâinatı, ne cennete giden yolu ve hatta ne de
cennetin içindekileri bilmemiz mümkündü.
O Muallim-i Ekmel ve Ekber’dir
ki, varlığın çehresine çaldığı ışıkla kâinatı, okunan bir kitap;
hayatı da,
cennete doğru uzanan bir köprü haline getirdi.
Böylece bizleri
karanlıklar içinde ümitsiz dolaşmaktan kurtararak, Allah’a imanla itminana
ulaştırmış ve rıza yoluna hidayete vesile olmuştur.
Ama o, öyle büyük bir vesiledir ki, biz o vesileyi çok
defa gayenin yanında zikreder ve O’nun, bizim için
“gaye ölçüsünde bir
vesile” olduğunu ikrarda bulunuruz.
Evet, biz şirkten uzağız;
şirk de
bizden uzaktır.
O (sallallâhu aleyhi ve
sellem), bizi Allah’a ulaştırmak için sadece bir vesiledir;
fakat gaye ölçüsünde
bir vesile! Zaten bizzat Cenâb-ı Hak da tevhid ifadesi olan
“Lâ ilâhe illâllah,
Muhammedün resûlullah” ifadesinde O’nun adını kendi adıyla yan yana
zikredip ve bunu imanın esası sayarak böyle demeyenin kurtulamayacağını
beyan buyurmuyor mu?
Evet, Sa’dî’nin de dediği gibi;
“Muhammedun
Resûlullah demeden râh-ı selâmet muhaldir.”10 Yani Allah Resûlü’ne
uğramayan yollar tıkanık yollardır.
Bir başka yoldan giden insanın saadete
ulaşması mümkün değildir.
Hilim, Allah Resûlü’ne Cenâb-ı Hak
tarafından verilmiş sırlı bir anahtar durumundadır.
O, bu anahtarla nice
gönülleri açmış ve o sinelere taht kurmuştur.
O’nu tanıyanlar başta kendi
huşûnetlerini tamim ederek, herkesi öyle haşin kabul ettiler ve kendileri nasıl
davranıyorlarsa O’nun da öyle davranacağını zannettiler.
Vaktâ ki, Hudeybiye Musalahası’yla diyaloğa giden
yollar açıldı ve Müslümanlarla kâfirler iç içe yaşama fırsatını buldu ve yine bu
anlaşma ile, Kur’ân’la beslenen Müslümanın civânmertliğine, hilmine, silmine
şahit oldular;
oldu ve
“Bize hâkim olurlarsa kellelerimizi alırlar, bizi
öldürürler ve dünya saadetinden bizi mahrum ederler.” mülâhazasıyla
kovdukları ve haklarında kötü vehimler besledikleri bu insanlarla teşrîk-i mesâi
kurunca Müslümanların âdeta yeryüzünde gezen melekler olduğunu gördüler.
Böylece hem Allah Resûlü’nü, hem de Müslümanları daha iyi tanıma
imkânı buldular.
Hudeybiye, Müslümanlar için daha sonraki günler adına
sürprizlere gebe bir fetihti.
Mekke fethi ise, Hudeybiye fethinin sadece
bir buuduydu.
Zaten
Sahabiye göre de إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِینًا
“Biz sana doğrusu apaçık
bir fetih
ihsan ettik..”11 âyetindeki fetih, Hudeybiye fethidir.
Bu açıdan
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), küfre, ilhada, cehalete ilk
darbesini Hudeybiye ile indirmiştir denilebilir.
Hudeybiye’den evvel
cereyan eden Bedir, Uhud ve Hendek muharebeleri, İslâm tarihi bakımından çok
önemli hâdiselerdir.
Ancak Hudeybiye bunlardan farklıdır.
Nitekim Allah Resûlü, Hendek’i müteakip âdeta
Hudeybiye’ye giden yolu görüyor gibi konuşmuş ve
“Bundan sonra onlar
kaçacak biz takip edeceğiz.” demiştir.
Evet Hudeybiye ve
sonrasında takip edilen hareket tarzı, önceki dönemlere nispetle tamamen farklı
bir çizgi takip etmiştir.
Bunu Müslümanların, kâfirleri avuçlarının içine
alıp, balmumu gibi yoğurma ve onların gönüllerine kendi ruhlarının ilhamlarını
boşaltması şeklinde özetleyebiliriz.
Nebiler Serveri’nin bu stratejisi,
kısa zamanda meyvesini vermiş ve onlardan çokları Müslümanlığı kabul
etmişti.
Hatta Ebû Süfyan gibi sertliğe, kötülüğe ve gurura kilitlenmiş
bir
insanın bile, Allah Resûlü’nün, fethin öncesi
“Bugün, Ebû Süfyan’ın evine
giren de emindir.”12 demesiyle, hem Resûlullah’a hem de Müslümanlara karşı
taşıdığı kötü duygular, buzun güneş karşısında eriyip gitmesi misüllü eriyip
gitmiş ve daha sonra da geç uyandığı İslâmî hakâik çerçevesinde çok hızlı
hareket ederek geçmişi telafi etme yoluna girmişti.
Meselâ o,
Hz.Ömer’in, Yermuk harbine katılanlara;
at, eğer, kılıç gibi harp
malzemeleri tedarik etmeleri için verdiği parayı reddetmiş,
“ E y Allah’ın
Peygamberi’nin halifesi! Benim geniş imkanlarım var.
Ben ondan kullanırım.
Allah yolunda savaşırken hazineden alacağım şeyi kullanmak istemem.”
diyerek istiğna göstermiş ve hissesini beytü’l-mâle bırakmıştı.
Evet, böyle
davranmış ve çok hızlı, âmûdî bir şekilde, âdeta füze hızıyla hak ve hakikate
ulaşma yoluna girmişti ki, temelinde de yine Allah Resûlü’nün o engin hilmi, af
ve müsamahası yatmaktadır.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve
sellem) hep halîmdi ama belli bir süre düşmanları O’na hilmini ifade etme
fırsatını vermemişlerdi.
Hasımları, onunla
aralarındaki atmosferi sürekli sertleştirmiş ve O’nu hep o sert atmosferde
mukabeleye zorlamışlardı;
ancak hep yanılmışlardı;
çünkü o, sertleşme
niyetinde değildi.
Netice itibarıyla diyebiliriz ki, Hudeybiye, Allah
Resûlü’nün küfre hilmiyle indirdiği büyük bir darbedir.
Daha sonra da O,
hep bir hilim kahramanı olarak davranmış ve istidatlı gönülleri teshir
etmişti.
Evet Allah Resûlü, Mekke’nin fethini müteakip şehre girerken,
bir kere daha o mahviyet ve tevâzuunu sergilemiş ve bindiği merkûbun üzerindeki
eğerin kaşına, mübarek alnı değecek şekilde iki büklüm bir halde bu mübarek
beldeye girmişti.
Bir Batılı, buradan hareketle onun hakkında şöyle der:
“Hz.Muhammed, öyle bir söz bestelemiş ve seslendirmiştir ki, başladığı
zaman hangi perdede başlatmışsa, bitirirken onu iki perde daha yukarıda
bitirmiştir.
Evet, Hz.Muhammed, bu mevzuda
da beklenenin ötesinde çok önemli bir performans ortaya koyarak yine kendi
rekorunu kıran bir insandır.” Allah Resûlü, Hudeybiye’den sonra
Allah tanımazlara ikinci darbeyi de Mekke fethinde vurmuştur.
Bu
kâfirler;
“Şimdi bize ne muamele yapacaksın?” diye sorduklarında O:
“Size ne
yapmamı beklersiniz?” diyerek sorularına soruyla cevap vermiştir.
Onlar
da;
Hz.Ali’den (radıyallâhu anh) öğrendikleri
bir sözle onu cevaplamış ve
“Sen kerim oğlu kerimsin.”
demişlerdi.
Bunun üzerine de o Şefkat Peygamberi
“Öyleyse gidin, hür ve
serbestsiniz.
Size
bugün kınama yoktur.”13 buyurmuştu.
Bu söz, Hz.Yusuf’un, o kadar kendisine
gadreden kardeşlerine karşı asırlarca evvel söylediği ve arkadan gelenlere
bıraktığı bir mirastır;
Peygamber mirası..
düşünce mirası..
hikmet mirası..
hilim
mirası...
ve Allah Resûlü’nün hilminin bir buudu olarak
onlara ikramıydı.
İnat, bu civânmertliği görünce ikinci bir darbe daha
yemişti.
O darbe öyle müthiş bir
darbeydi ki, –zannediyorum– İkrime değil de, Ebû Cehil bile hayatta olsaydı, o
da oğlu gibi dize gelerek Allah Resûlü’ne teslim olacaktı.
1 Buhârî, meğâzî 54, cihâd 52, 61, 97, 167;
Müslim, cihâd 79.
2 Âl-i İmrân sûresi, 3/27.
3 Buhârî, meğâzî 31, cihâd 84;
Müslim, fezâil 13.
4 Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.244 (On Dokuzuncu Mektup, Zeylin Bir Parçası).
5 Tevbe sûresi, 9/40.
6 Buhârî, tefsîru sûre (9) 9;
Müslim, fezâilü’s-sahâbe 1.
7 Buhârî, ezân 65;
Müslim, salât 189, 196.
8 Buhârî, cenâiz 44;
Müslim, fezâil 62.
9 Buhârî, salât 68, bed’ü’l-halk 6, edeb 91;
Müslim, fezâilü’s-sahabe 151-152.
10 Bediüzzaman, Mektubat s.378 (Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas, Beşinci
Mesele).
11 Fetih sûresi, 48/1.
12 Müslim, cihâd 86;
Ebû Dâvûd, harac 25.
13 Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 5/74;
el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ
9/118.
EFENDİMİZ’İ ZİYARET
Soru: Peygamber Efendimiz’i kalben ve mânen ziyaret ne demektir?
Bunun gereği ve riayet edilecek esaslar adına neler söyleyebilirsiniz?
Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) kalben ve manen ziyaret
edebilme, dinî duygu ve düşüncelerin canlı kalmasıyla mümkündür;
aynı
zamanda duygu ve düşüncelerin canlı kalması adına da çok önemli bir esastır.
Öyle inanıyorum ki, Nebiler Sultanı, O’nu Hakk’ı mülâhaza adına bir kıblenümâ
gibi tezekkür ve tefekkür eden her şahsın iç dünyasında, sezildiksezilmedik
insiyâklara vesile olmaktadır.
Evet, O âdeta bir güneştir;
bizim
büyük bilip, büyük tanıyıp huzurlarında ışık aradığımız abdâllar, üçler,
yediler,
kırklar, kutuplar, gavslar hep O’nun gölgesi altında varlıklarını
sürdürmektedirler..
ve onlar, O’nunla irtibatları sayesinde bu
makamlara ulaşabilmişlerdir.
Hâsılı, o Nebiler Sultanı’nı tefekkür, tezekkür bizlere –
hissetsek de, hissetmesek de– çok şeyler çağrıştırır ve o konudaki her tedâi de
bizlere yeni ufuklar açar.
Ashab-ı kiram efendilerimiz, O’nun huzur-u
seniyyelerinde bulunabilmek için her türlü zorluk, sıkıntı ve meşakkate göğüs
gerer ve bu huzuru maddîmânevî her şeye tercih ederlerdi.
Öyle ki, O’nun huzurunda iken, evlâd ü iyal,
çoluk-çocuk, mal-mülk hiçbir şey düşünmezlerdi ve O’na öylesine bir bağlılık
gösterirlerdi ki, farz-ı muhal, Allah Resûlü
“Gidin dünyanın dört bir yanına
dağılın.” deseydi, hiç tereddüt etmeden bu emri yerine getirmeye çalışırlardı.
İşte o huzur ve huzurdaki insibağ, sahabe dediğimiz o toplumu böyle aşkın hâle
getiriyordu.
Hatta zaman zaman bu düşünceyi ve bu huzuru ihlal eden
duygular içlerini buğulandırınca onlar buna münafıklık diyorlardı.
İşte
Hanzala b.Rebî’, o Müslümanlığı derince duyan sahabilerden biriydi.
Huzur-u risaletpenâhiden ayrıldıktan sonra, oradaki duygu ve düşüncelerini
muhafaza edememesi veya dünya işleri ile meşgul olurken uhrevilîği derince
duyamama onu tedirgin ediyordu.
İşte bu büyük sahabi bu tedirginliğinden
ya da düşünce ve duygulardaki bazı farklılaşmalardan ötürü,
“acaba ben bir
münafık mıyım?” endişesiyle soluğu Hz.Ebû Bekir’in yanında alıyor ve
Hz.Ebû Bekir’e dert yanıyor.
Dostunun derdini dinleyen Hz.Sıddık, kendi durumunun da buna
benzediğini ifade ediyor..
ve iki Sahabi birlikte, hallerini
beyan etmek üzere Allah Resûlü’ne gidiyorlar.
Nebiler Serveri, Hanzala’nın:
“ – نَافَقَ حَنْظَلَةُ
Hanzala münafık oldu.” beyanıyla başlayan halini dinledikten sonra şöyle
buyuruyor:
“Eğer benim huzurumda bulunduğunuz zamanki ruh hâletini dışarıda
da muhafaza edebilseydiniz, melekler sokaklarda sizinle musâfaha ederdi.” ve
ardından
“Bazen öyle, bazen böyle Ey Hanzala!”1 diyerek duruma açıklık
getiriyor.
Bu ifadelerden, Hanzala’nın halinde yadırganacak bir tarafın
olmadığı anlaşılıyor.
Beşer, beşerî özelliklerinin gereği, hep aynı çizgide
olamayacak;
bazen lâhut âleminin derinliklerine yelken açacak, bazen de nâsut
âleminin dikenli yollarında dolaşıp duracaktır.
Onlar
öyleydi;
şimdilere gelince, Allah Resûlü ile aynı zaman ve mekân dilimi içinde
bulunmayan bizler, bu büyük açığı, kalben ve mânen, tedâiler, tasavvurlar belki
de, basiretle müşâhedeler vasıtasıyla Nebiler Sultanı’nı ziyaret ederek kapamaya
çalışmalıyız.
Ne var ki, öncelikle böyle bir açığın açık olarak
hissedilmesi ve kabullenilmesi gerekir.
Bunu, kendi ruhunda bir eksik
olarak hissetmeyen kişilere diyeceğimiz olamaz.
Onlar namaz kılmalarına,
oruç tutmalarına rağmen, hayatlarını tekdüze sürdürürler, hep sığdırlar.
Hissedenlere gelince, onlar da şöyle derler:
“Gül devrini bilseydim O’nun
bülbülü olurdum.
Yâ Rab beni evvel getireydin ne olurdu?” (M.
Âkif) Evet, Hz.Enes b.Malik, Câbir b.Abdullah gibi
Risalet Güneşi (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile aynı dönemi paylaşmış insanlar,
O’nun ahirete irtihalinden sonra, Allah Resûlü’nü daima tezekkür ve tahattur
ediyor;
zaman zaman rüyalarında O’nu görerek bu açığı kapıyor, zaman zaman da
hatıraların tül pembe ikliminde hep O’nunla oluyorlardı.
Öyle zannediyorum ki günümüzde de
böyle davranan, O’nun aşk ve iştiyakıyla yanan nice gönüller vardır ki, hiç
olmazsa rüyalarında risalet âleminin kamer-i müniriyle hep oturup
kalkıyorlardır...
Şahsî kanaatime göre, O’nu tahattur ve tezekkürümüzde –ki buna başta
kalben ve mânen ziyaret dedik–
“Allah Resûlü insanlık gemisinin kaptanıdır...
Sa’dî’nin bir beytinde ifade ettiği gibi, ‘Hz.Muhammed gibi bir kaptana sahip
olan gemi yolcuları için gam da, keder de yoktur.
’ İsterse dalgalar o gemiyi
yutacak kadar azgın olsun...
Evet bizim kaptanımız O’dur...
O’na bağlılıktan öte
bir sermayemiz yoktur...
Ahiretteki kurtuluşumuz da O’nun şefaat-i uzmâsı
sayesinde olacaktır...” gibi esaslar düşünülebilir.
Bunlar insana onun Sünnet-i Seniyyesini ve siyer-i sâmiyelerini hatırlatır;
hatırlatır ve insanı vicdanî muhasebe ve murakabeye sevk eder.
“Biz
neredeyiz, O ve O’nun emirleri nerede?” sualini sormaya vesile olur.
Hâsılı, Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) risalet güneşidir.
O’nsuz bir hayata, hayat demek mümkün değildir.
Sahabe-i kiram’ın vicâhî münasebetle kazandığı şeyleri, bizler kalbî ve ruhî
irtibatla kazanmak konumundayız.
Bu irtibat da, O’na olan bağlılık ufkunun
neresinde olduğumuz düşünülmek ve –tabir câizse– kendimizi O’nun huzurunda
hissetmekle mümkün olacaktır.
1 Müslim, tevbe 12;
Tirmizî, kıyâmet 60.
BİR İNSANDA İKİ KALB OLMAZ
Soru: Ahzâb sûresinde bahsedilen, bir insanda iki kalb olmaması ne
demektir, nasıl anlamalıyız?
Kur’ân, Ahzâb sûresinde, مَا جَعَلَ اللٰهُّ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَیْنِ فِي
جَوْفِه۪
“Allah, bir
adamın içinde iki kalb yaratmadı.”1 buyurur.
Öteden beri
müfessirler, bu âyete farklı yorumlar getirmişlerdir.
Bazıları, cahiliye döneminde yaygın
bulunan;
çok kimselerin akıl erdiremediği, çözüm bulamadığı meselelere aklı
eren, çözüm getiren kişilerin
“Benim iki kalbim var.” iddialarına karşı
Kur’ân bu âyeti ile, bahsi edilen yaygın kanaati zihinlerden silmek
istemiştir.
Bazıları, Nadr b.Hâris’in iddialarıyla alâkalı olduğunu
söylemişlerdir.
Bazıları da Zeyd b.Hârise ile irtibatlandırmak
istemişlerdir.
Kur’ân’ın bu âyeti ile ilgili
bunun
gibi başka mülâhazalar da söz konusu olabilir...
Ancak ben bu âyete, sûrenin
genelini nazara alarak daha geniş bir perspektiften bakılması gerektiği
kanaatindeyim.
Şöyle ki;
Ahzâb sûresi, ele aldığı konular itibarıyla hep
Tevhid hakikatini vurgulamaktadır.
Gerek bu mesele, gerek peygamberlerden
alınan söz, gerek Hendek Savaşının safahatı, gerek tesettür meselesi, gerek
kadın-erkek bütün Müslümanlara, Allah ve Resûlü’nün hüküm verdiği şeylerde
ihtiyar hakkının tanınmaması, gerek Hz.Peygamber ile münasebette bulunmanın âdâbı ve
gerekse ahirete ait ahvâl..
evet bütün bu mevzuların hepsi Allah’ın
birliği etrafında örgülenmektedir.
Bu bize Mekkî sûrelerin genel
karakterini hatırlatmaktadır.
Ne var ki, Ahzâb sûresi Medenîdir.
Medine’de nâzil olan sûrelerde, bu türlü şeyler istıtrâdîdir.
Ahzâb
sûresinde ise, bu hususiyetler sûrenin mihverini oluşturmaktadır.
Öyleyse
bahsi geçen âyeti
“Tevhid” zâviyesinden ele almakta zaruret var.
Evet tevhid, her ne kadar
“Lâ ilâhe
illâllah” deyip, Allah’ı birleme olsa da, bu, işin nazarî olanını ifade
etmektedir.
Bunun amelî plâna çıkması ya da mârifet olarak
“ilme’l-yakîn”,
“ayne’l-yakîn”
mertebelerine, onu da aşıp
“hakka’l-yakîn”e ulaşması da, meselenin diğer
yönünü teşkîl etmektedir.
Bazı insanlar vardır,
“Allah birdir.” der, ama, sebeplere tesîr-i
hakikî vermeden de geri durmaz.
Hatta Allah’ın icraatından tam hoşnut
olmayabilir;
hayatını dizaynda beşerî mülâhazaları tercih edebilir.
Bunların hepsi, aslında tevhidin muhtevâ ve mânâsına ters şeylerdir.
Evet böyle bir insan
“Allah
birdir.” dese de, tevhid hakikatine tam ulaşamamış,
“fenâ fittevhid=tevhidde
fâni” olamamıştır.
Onun tevhidde fâni olabilmesi, önce, ibadet, ubûdiyet
ve ubûdet şuuruna ulaşması ve onu hayatına hâkim kılması ile mümkün olur.
Sonra da o bunu, vicdanı ile hisseder.
Hatta zaman gelir öyle bir yakîne
ulaşır ki, tevhide götüren delilleri bile zâid bulur.
Ve nihayet bu yolda
ilerleye ilerleye
“keşf” derecesine ulaşarak, tevhid hakikatini, hissin ve
vicdanın ötesinde keşfederek yaşar.
Fakat hemen ifade edeyim ki, bu seviyeye gelinceye kadar
kişi, çarpıklıklara girmekten, düal yaşamaktan, düal düşünmekten
kurtulamayabilir.
Evet, gerçek mânâda َ لا إِلٰهَ إِلَّا اللٰهُّ
“Allah’tan başka Mâbud-u
bi’l-hak,
Maksud-u bi’l-istihkak yok.” demektir.
Bu, Arapça ifadesiyle لَا جَمِیل، لَا
خَالِقَ، لَا مُشَرِّعَ، لَا مُنْشِئَ...
إِلَّا اللٰهُّ mânâsına da gelebilir.
Ehlullahın, namaz
tesbihatlarında okudukları;
“Ya Cemil Ya Allah...” bu hakikatin yani isimleriyle
malum, sıfatlarıyla muhat, zâtıyla mevcud u meçhul Zât’ın ilânından ibarettir.
Bunu şuurluca söyleyen kişi, Allah ile karşılıklı bir mukaveleye imza atmış
sayılır.
Bu mukavelede icmalen şunlar vardır:
“Allah’ım! Duygu ve
düşüncelerim içine Senden başkası girmeyecek.
Tasavvur, davranış ve
tavırlarım, hep Senin razı olduğun istikamette olacak.
Aileme,
çocuklarıma ve dünyama bakışımda Senin hoşnutluğun esas alınacak.
Senin düşünülmediğin
yerde düşünceler zihinlerde kir sayılacak...” Bu, bir bakıma Üstad’ın,
“Allah
için işleme, Allah için başlama, Allah için görüşme ve Allah için konuşma.” 2
ölçüsü ile tam uyum arz eder.
Şimdi,
“Bir insanın içinde iki kalb olmaması”
gerçeğine bu zâviyeden bakacak olursak;
bu âyet, herhangi bir kimse, Tevhid
hakikatine inandığı halde, düşünce, tasavvur, tavır ve davranışlarında o çizgiyi
koruyamıyorsa ona bu önemli hususu hatırlatmaktadır.
Bir insanın hem tevhid deyip hem de ona ters
davranması, iki kalblilik demektir ki, böyle bir şey bir tenâkuzdur ve bir
mü’minde olmamalıdır.
Evet her insan, inanmalı ve inandığını da
yaşamalıdır.
Yani hayatını da o birlik etrafında örgülemelidir.
Zaten gerçek inanmışı tarif eden ehl-i tahkik,
“davranışları ile Allah’ı
hatırlatan insan” demekte ve bu konuda bize önemli bir ölçü vermektedirler.
Buna göre mü’min, yemesinden içmesine, konuşmasından oturmasına varıncaya kadar
her şeyde, hep başkalarında
“inanan insan imajı”nı uyarmalıdır.
Namaz
kılıp faiz yeme, oruç tutup karaborsacılık yapma, insanın iki şahsiyet, iki kalb
taşımasıdır ki bu, tevhide aykırıdır.
İki yüzlülüğün, bozuk şahsiyet ve
karakterin göstergesidir.
Bu
kişiler
herhalde ahirette iki yüzlü olarak haşr ü neşr olacaklardır.
Burada çok acı, acı olduğu kadar da gerçek bir hâtıramdan bahsetmek
istiyorum.
Eski yıllarda –zannediyorum 25 yıl kadar önce– borcunu bilerek
ödemeyen birine, alacaklının şikayeti üzerine hatırlatma mahiyette iki satırlık
bir mektup yazmıştım.
Ondan uzun bir mektup aldım.
Mektupta
kendinin ileri gelen biri olduğunu vb.anlattıktan sonra:
“Ben o borçları falan-filan olarak
değil, tüccar sıfatım/kimliğim ile yaptım.”
diyordu.
Hâlbuki bir insanın böyle
“iki şahsiyetli” olması, âyetin
ifadesiyle
“iki kalb” taşıması imkânsızdır.
Sen ya
“o”sun, ya da
“bu”.
Bana göre helâl-haram mevzuunda bu denli yalpası olan birine
bırakın Müslüman demeyi, insan deme bile oldukça zordur.
Keşke bu
insan,
“Fıtratımı zorluyorum, hile yapmaktan, başkalarını kandırmaktan,
zimmetime hak geçirmekten kendimi kurtaramıyorum.” dese..
belki bu kişiyi
Allah o sonsuz rahmetiyle affederdi...
Ama O, yanlışlıklarına mahmil bulmaya
çalışan ve
“onu falan-filan olarak değil, tüccar kimliğimle yaptım.”
diyeni ciddî hesaba çeker.
Misalleri çoğaltmak mümkündür.
Hâsılı, bu âyete, sûrenin genel karakterini esas alarak yorumlar yapmak, lafzî
yorumlardan ve parça parça yaklaşımlardan daha iyidir ve bizi daha sağlıklı
sonuçlara ulaştırır.
1 Ahzâb sûresi, 33/4.
2 Bediüzzaman, Lem’alar s.21 (Üçüncü Lem’a, Üçüncü Nükte).
DENGE
Soru:
Dinî-dünyevî hayatımızda dengenin önemini izah eder misiniz?
Hayatın her
alanında denge çok önemlidir.
İnsan, itikadî meselelerden ibadet ü taata,
ondan yiyip içmesine, ondan da uzak-yakın çevresiyle münasebetlerine kadar her
konuda dengeli davranma mecburiyetindedir.
“Rabbinin senin üzerinde hakkı
var, nefsinin hakkı var, ehlinin hakkı var.
Her hak sahibine hakkını
ver!”1 mülâhazasıyla her ferdin ciddî bir denge ve temkin üzere olması
gerekmektedir.
En başta, kulluk anlayışının çok iyi yorumlanması gelir.
Bilindiği gibi Allah’ı zikretmede asıl gaye, rıza-yı ilâhîyi elde etmektir.
Onun dışında keşf ü keramete nâil olma, fevkalâde hallere ulaşma gibi şeylerin
hiçbiri asıl gaye değildir ve
“ehlullah” onlara hayız kanı nazarıyla bakmış ve
hiç mi hiç itibar etmemişlerdir.
Bu türden şeyler, talepsiz olarak
insanın samimî sa’y ve gayretine terettüp edebilir.
O zaman kul
“Rabbim bu Senden
gelen bir armağandır.” der ve sevinç-endişe karışımı mülâhazalarla kabul eder.
Ama bu mevzuda ona yakışan, daima bir vefa eri tavrıyla
“Rabbim! Bende bir
vefasızlık mı gördün ki şekerleme veriyorsun?” diyerek sadakat duygusunu bir
kere daha kontrol etmesidir.
Yine bir insanın, Rabbisiyle olan münasebetini
tanzim etmesi için, illâ da bir inzivâhâneye çekilmesi şart değildir.
O,
bazen hem varlığın hem de kendi hayatının yorumunu sürekli yenilemek, taze
tutmak ve muhasebe, murakabe, aşk u şevkle de aynı şeyleri elde edebilir.
Bu çizgideki bir insanın gâfilâne geçen bir zamanı olamayacağı için o, kullukta
derinleştikçe derinleşir ve kendini huzurda hisseder.
Bir örnek vermek
gerekirse;
meselâ bir tabibin, insan anatomisi ve insan fizyolojisiyle ilgili
araştırmaları, sürekli onun bu konularla alâkalı düşünce ufkunu biler ve
keskinleştirir.
Belki bu yüzden İmam Gazzâlî Hazretleri,
“İhyâu
Ulûmi’d-Din” adlı eserinde, tıp ve din ilmine aynı ölçüde önem verir ve
bunlardan birinin ihmalini millet-i İslâmiye adına çok büyük ihmal sayar.
Nasıl ihmal sayılmaz ki! Çok basit bir misal vermek gerekirse;
siz, ayağınıza
batan en küçük bir tırnaktan ızdırap duyuyor, yok mu bunu dindirecek birisi?
diyorsunuz.
O anda birisi gelip o acıyı dindiriyor.
İşte bu insan,
sizin nazarınızda âdeta bir Hızır gibi olur.
Büyük küçük bütün
hastalıkların tedavisinde inanmış her hekimin durumu aynıdır.
Eğer
insanlara yararlı olması açısından bir insanın sevap kazanması bahis mevzuu ise,
bir toplum insanı olarak, halka dönük hizmetleriyle inançlı hekimler evliya
sayılır ve hiç kimse velilikte onlara ulaşamaz.
Öyle zannediyorum inancı
olan bir hekim, sadece icra-i tabâbetle bile kurtulabilir.
İşte bu bir
dengedir ve bunun böyle kabul edilmesi çok önemlidir.
Dinî ilimlerde de
durum aynıdır;
siz, Rabbim deyip inzivâya çekilirseniz, beri tarafta dünya kadar
insan küfür ve ilhad ızdırabı içinde kalır.
Çünkü din adına onlara bir şeyler anlatılması gerekirken
anlatılmamış olur.
Bu mevzuyla alâkalı Efendimiz (sallallâhu
aleyhi ve sellem) döneminde yaşanmış bir hâdiseyi örnek olarak arz etmek
istiyorum.
Efendimiz’in evde olmadığı bir zamanda, zevce-i pâklerinin
hâne-i saâdetlerine bir grup erkek gelir ve Resûlullah’ın ibadetlerini
sorarlar.
Sordukları husus kendilerine
açıklanınca, onu az bulur ve
“Biz kim, Efendimiz kim?
O, Allah’ın (celle
celâluhu) geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affettiği bir insan.”
derler.
Sonra
da içlerinden biri:
“Ben artık hayatım boyunca her gece sabaha kadar namaz
kılacağım”, ikincisi:
“Ben de hayatım boyunca hep oruç tutacağım, hiçbir gün
terk etmeyeceğim.”, üçüncüsü de:
“Kadınları terk edip, onlara hiç temas
etmeyeceğim.” der ve ayrılırlar.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),
olaydan haberdar olunca onları bulur ve:
“Sizler böyle böyle söylemişsiniz.
Hâlbuki Allah’a yemin ederim, Allah’tan en çok korkanınız ve yasaklarından en
ziyade kaçınanınız benim.
Ama ben, bazen oruç tutar, bazen yerim;
bazen
namaz kılarım, bazen de uyurum;
kadınlarla beraber de olurum.
(Benim
yolum, sünnetim budur), kim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.”2
buyurur.
Görüldüğü gibi Allah Resûlü, amelde yapılan herhangi bir ifrata,
bir ma’siyete öfkelendiği gibi öfkeleniyor.
Ma’siyet, İslâmî hayatta
dengeyi bozan, insanı kendi yörüngesinden çıkaran bir şey ise, amelde ifrat da
aynı mânâda bir dengesizliktir.
Dolayısıyla ona karşı da çok dikkatli olmak gerekir.
Hayatta, hemen belki hepimizin bir kısım dengesizlikleri olmuştur.
Meselâ;
ben Trakya’da görev yaparken, beşerî garîzelerim yükselmesin,
dolayısıyla gençliğin vermiş olduğu arzulara takılıp kalmayayım düşüncesiyle,
günün bir öğününde sadece kalorisi olmayan bir şey yerdim.
Oysaki Allah
Resûlü, bu tür duyguları kontrol için oruç tutmayı tavsiye etmiştir.
Belki az yiyip az uyuyup, iman hizmeti adına daha çok koştursa idim, aynı
neticeyi elde edebilirdim.
Yine
o zamanlar,
“Allah’ım, bana hastalık ver, ağrımla sızımla meşgul olayım da,
kendi nefsimi unutayım.” diye dua ettiğim olmuştur.
Hatta,
nefsimi kahretmek için daha ağır isteklerde bulunduğum da olmuştur.
Ama
bütün bunlar, yanlış şeylerdi ve bu mevzuda dengeyi bilememekten
kaynaklanıyordu.
Çünkü Efendimiz,
“Allah’tan af ve âfiyet isteyin”3
buyuruyor.
Dolayısıyla bize de,
Efendimiz’in bu mevzuda bizden istediği ölçüyü korumak düşerdi.
Zannediyorum günümüzde dengenin korunamadığı diğer bir husus da, annebaba hakkı
ve akraba ziyaretleridir.
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de bu husus
üzerinde ısrarla durur ve onlara saygıyı kendisine ibadetle birlikte zikreder.
Öyle ise bu mevzuda bize düşen şey, iman ve Kur’ân’a hizmet düşüncesiyle en
önlerde koşarken dahi, her fırsatta gidip onların ellerini öpmek ve gönüllerini
almaktır.
Haddizatında çok işimiz olabilir ve onlar bizimle aynı çizgi
üzerinde bulunmayabilirler.
Ne var ki, dünyaya gelmemize vesile teşkil etmeleri
yönüyle, onları razı etme adına, –Allah’a isyanın dışında– ne yapılsa değer.
Netice olarak;
insanın bir şeyi baştan plânlarken gecesini gündüzünü,
hastalığını, yaşlılığını hesap ederek, sonuna kadar işi götürebilecek şekilde
plânlaması, başladığı işi tamamlama esaslarına bağlaması ve taşıyamayacağı
yükün altına girmemesi önem arz eder.
1 Buhârî, edeb 86, savm 51, teheccüd 15;
Tirmizî, zühd 64.
2 Buhârî, nikâh 1;
Müslim, nikâh 5.
3 Tirmizî, salât 46, daavât 138;
Ebû Dâvûd, salât 35.
İÇTİMAÎ ADALET
Soru:
İslâm’ın getirmiş olduğu sosyal/içtimaî adaletin bağlı olduğu esaslar nelerdir?
İslâm;
inanç, ibadet, muamelât, ahlâk ve âdâba dair hükümler itibarıyla bir
bütündür.
Bunlardan bir tanesinin eksik olması, bütünü ve bütünlüğü bozar
ve bütünden hedeflenen gayenin tahakkukuna mâni olur.
Kur’ân’ın, اَلْیَوْمَ
أَكْمَلْتُ
لَكُمْ دِينَكُمْ
“Dininizi bugün tamamladım.”1 âyeti, İslâm’ın bir sistem olarak
bütünlüğünü bildiren en büyük delildir.
İşte sosyal adalet denilen şey,
bu bütünün toplum hayatına yansıtılması suretiyle kendiliğinden ortaya çıkacak
olan bir neticedir.
İlk dönem
Müslümanlarında, İslâm bir bütün halinde yaşandığı için sosyal adalet bir
kavram olarak belki de kimse tarafından bilinmiyordu..
bilinmiyordu zira o bir hakikat olarak zaten bizzat yürürlükteydi.
Hayat, itikad, iktisat, muamelat vs.
her yönüyle kol kola, omuz omuza bir âhenk içinde yürüyordu.
Komünizm,
kapitalizm gibi beşerî sistemler, kendi düsturlarındaki çarpıklıkların meydana
getirmiş olduğu dengesizlikleri önleme çabası içine girdiklerinde, beşer, sosyal
adalet kavramı ile tanıştı.
Bu safhadan sonra, Müslüman bilim adamları
“sosyal adalet” kavramı üzerinde düşünmeye ve araştırmalar yapmaya başlayarak,
ona ait esasları İslâmî nasslardan çıkarma faaliyetlerine giriştiler.
Seyyid Kutub merhum, bu isim altında müstakil bir eser bile yazdı.
Aslında yapılan bu çalışmalar, sadece vak’anın raporundan ibarettir.
Zira
yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, bizim dünyada sosyal adalet,
İslâm’ın bir bütün halinde uygulanması sonucu kendiliğinden ortaya çıkan
neticedir.
Sebep değil, sonuçtur.
Sosyal adalet, toplum
katmanları arasında çeşitli alanlarda ahengin tesis edilmesi demektir.
Meselâ;
toplum fertlerinin gelir seviyeleri eşit olmasa da, aralarında korkunç
uçurumun olmaması, iktisadî sahadaki;
herkesin hür iradesi ile sistem içinde
seçme ve seçilme hakkına sahip olması, idarî alandaki;
amirmemur, esnaf-işçi
vb.vasıflara bakılmadan kanun karşısında herkesin eşit olması, adlî
sahadaki sosyal adaletin göstergeleridir.
Örneklerini verdiğimiz ya da
vermediğimiz alanlardaki dengesizlikler, elbette toplumda anarşi ve kargaşalara
yol açacak, zengin-fakir, ezen-ezilen, aristokrat-sefil gibi kamplaşmaları
beraberinde getirecektir.
Bugünkü Batı dünyasının manzarası,
zikrettiğimiz bu çerçevenin dışında değildir.
Hatta onların sistemleri ile idare
edilen İslâm ülkeleri de bu kategoriye maalesef dahil bulunmaktadır.
Bu kısa girişten sonra, soruda bahsedilen İslâm’ın sosyal adalet adına getirmiş
olduğu esasları bütünüyle ele almak, takdir edersiniz ki bir sohbetin
çerçevesini çok çok aşan bir husustur.
Bu konuda öteden bu yana müstakil
eserlerin yazıldığını –ki yukarıda temas etmiştik– nazara alacak olursanız, beni
mazur görürsünüz umarım.
Onun için, sosyal yapı adına bazı nirengi noktalara
Asr-ı Saadet örnekleri ile temas ederek, bahsini ettiğimiz o bütünlüğe işaret
etmekle, soruya cevap vermeye çalışayım.
Hazreti Muhammed
(sallallâhu aleyhi ve sellem), Zeyd b.Hârise’yi peygamberlik vazifesiyle
şereflenmeden önce satın almıştı.
Sonra hürriyetine kavuşturdu ve
evlâtlık olarak yanında bulundurdu.
Onlar birbirlerine o kadar
kaynaşmış, o kadar senli benli olmuşlardı ki, yıllar sonra bir gün babası onu
araya araya bulmuş ve yıllardır bulma uğruna aramaktan bıkmadığı bu biricik
evlâdını alıp götürmek istemişti...
Efendimiz gidip-gitmeme mevzuunda onu tamamen muhayyer bıraktı.
O ise gözleri dolmuş, Efendimiz’in yüzüne bakmış,
yanına koşmuş ve
“Ben seninle kalmak istiyorum.” demişti.
Efendimiz de onun
bu civânmertliği karşısında kollarından tutmuş, bir taşın üzerine çıkartmış;
“Şahit olun;
Zeyd bundan sonra benim evladımdır.”2
demişti.
Ahzâb
sûresinde اُدْعُوھُمْ لِاٰبَۤائِھِمْ
“Onları babalarına nisbet ederek çağırın.”3
ayeti nâzil olacağı âna kadar da, ona
“Zeyd b.Muhammed” denildi.
Şimdi bu, o
toplumdaki efendi-köle ilişkisi adına bir misal.
Aynı çizgide bir
başka misal ise şu;
Ebû Zer (radıyallâhu anh) bir gün eline geçirdiği elbiselik
kumaşı ikiye bölmüş, bir parçasını kendisine, diğer parçasını da kölesine
parçalı olarak elbise yaptırmış.
Bu davranışının nedenini
soranlara o, Efendimiz’in hadisi ile cevap vermiştir:
“Onlar (köleleriniz),
sizin
himayenize verilmiş kardeşlerinizdir;
yediğinizden yedirin, giydiğinizden
giydirin, tâkatlerinin üstünde iş yüklemeyin, iş tahmil ederseniz yardımcı
olun.” Yine bir gün Allah Resûlü’ne Mudar’dan Müslümanlar geldiler.
Mudar,
Arap’ın aslı olan bir kabileydi..
yünden elbiseler
giymişlerdi;
zira giyecekleri başka bir şey yoktu.
Mescidi ter ve yün
kokusu sarmıştı.
Efendimiz’in gözleri
yağmur dolu bir bulut gibi doldu..
onları öyle ızdırap içinde
gördüğü için neredeyse ağlayacaktı.
Sonra tergib ve teşvikte bulundu, yardımdan bahsetti.
Ashab-ı kiram henüz yardım felsefe ve düşüncesine sahip değildi,
öğrenememişlerdi.
Neyse ki bir tanesi yerinden fırlayıp gitti, ne bulduysa
getirdi;
arkadan bir başkası, bir başkası..
derken mescitte epey bir şey
yığıldı.
Biraz evvel buğu buğu mübarek yüzünde bulutlar dolaşan o insanın yüzündeki
bulutlar birer birer sıyrıldı ve o kudsî çehresi pırıl pırıl parlamaya başladı.
Zaten sahâbe-i kiram
“Sevindiği an, yüzünde öyle parıltılar olurdu ki, âdeta
güneş gibi pırıl pırıl parlardı.” derler.
Tebessüm etti ve buyurdular ki:
“Bir
şeye delâlet eden o işi yapmış gibidir.” Gelenler o cemaate dağıtıldı, onlar da
hoşnut olarak kalkıp gittiler.
4 Bu üç misalde görüldüğü gibi,
efendi-köle, memur-işçi, zengin-fakir ayırımı yapılmadan toplum fertleri
arasında getirilen esaslarla bir kaynaşma ve yakınlaşma sağlanıyor.
Şimdi bu esaslara bağlı bir toplumda işçinin patronuna,
kölenin efendisine ne reaksiyonu olur, ne isyanı, ne sabotesi, ne de
başkaldırışı.
Yine Asr-ı Saadet içinde, bir sahabi,
bir gün nefsine mağlup olarak sokaktan geçen bir kadına dokunuyor, kendi
ifadesiyle onu öpüyor.
Fakat daha sonra
vicdanî murakabe ve muhasebesi ağır basıyor, yaptığına bin pişmanlık içinde
kendini Nebiler Serveri’nin otağına atıyor.
5 Aslında bu
sahabi, sadece Allah, o kadın ve kendisinin bildiği bu davranışını gizleyebilir,
hiç kimseye söylemeyebilirdi.
Onun bu civanmertliğine Kur’ân şöyle mukabelede bulundu:
وَأَقِمِ الصَّ َ لا ةَ طَرَفَيِ النَّھَارِ وَزُلَفًا مِنَ اللَّیْلِ إِنَّ
الْحَسَ نَاتِ يُذْھِبْنَ السَّیِّئَاتِ ذٰلِكَ
ذِكْرٰى لِلذَّاكِرِينَ
“Gündüzün iki ucunda gecenin de ilk saatlerinde namaz
kıl.
Çünkü iyilikler, kötülükleri (günahları) giderir.
Bu, öğüt almak isteyenlere
bir hatırlatmadır.”6 Burada dikkati çeken husus, sahabinin, işlediği ve belki
de kimsenin görmediği, görse de inkâr edebileceği bir günahı gelip Nebiler
Serveri’ne bütün samimiyeti ve açık kalbliliği ile anlatabilmesidir.
Bu çizgide meşhur bir başka hâdise Hz.Mâiz (radıyallâhu anh)
örneğidir.
O
bir gün Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) önüne, dövüne dövüne
gelir:
“Ya Resûlallah! Hadd-i şer’îyi tatbik et.” Allah Resûlü
“Nen var
senin?” diye sorunca da
“Zina ettim.” der.
Evet, o zina etmiştir ama
Allah’tan başka kimse bilmemektedir onun zina ettiğini.
Allah Resûlü,
“Git tevbe et;
Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur.” diyerek gönderir.
Gider, bir daha döner
gelir;
sonra gider bir daha döner gelir;
Allah Resûlü de her defasında,
“Git
tevbe et, Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur.” der, onu
gönderir.
Fakat bu hâdise tam dört defa tekrar eder.
Nihayet Mâiz,
“Cezamı ver, beni vicdan
azabından kurtar.” der.
Allah’ın bu mevzudaki hükmü ise
bellidir;
Mâiz recmedilecektir.
Recim yapılırken acıya dayanamayıp bir
ara kaçmak ister fakat orada bulunanlardan biri, eline geçirdiği bir kemik
parçasıyla buna fırsat vermez ve Mâiz orada son nefesini teslim eder.
Hatta bir başkası uygun olmayan bir laf eder.
Aradan bir iki gün geçer,
Allah Resûlü şöyle buyurur:
“Mâiz için istiğfar edin, öyle bir tevbe etti ki
tevbesi eğer yeryüzüne dağılsaydı herkese yeterdi.
Çünkü kimsenin olmadığı bir yerde günah işledi;
hiç kimsenin bilmemesi, günahını itiraf etmesine mâni olmadı...”7 Günah
işleyince insan gelip söylemeli mi, halkın içinde açmalı mı?
O ayrı mesele.
Fakat sahabenin vicdanı buydu.
Bir suç işlenmişti;
bir suç ortağı daha
vardı.
O da zuhur edecekti..
Bunu kimse bilmiyordu.
Çok kısa bir zaman sonra Gâmid’den bir kadın geldi.
Mâiz’in dediği gibi diyor, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna alın lekesiyle gitmek
istemediğini söylüyordu.
Efendimiz onu da savmak isteyince,
“Mâiz’i
başından savdığın gibi beni de savmak mı istiyorsun?” dedi.
Allah Resûlü
onun da temizlenmeye kararlı olduğunu anlamıştı.
Fakat karnındaki çocuğun
aynı cezaya tabi tutulması gerekmiyordu.
Bu yüzden Allah Resûlü çocuğu
doğurması için ona müsaade etti.
Bir süre sonra kadın elinde çocuğuyla
tekrar çıkageldi.
Bu defa da Efendiler Serveri çocuğun henüz anasına
ihtiyacı olduğunu beyan ederek biraz büyüttükten sonra gelmesini söyledi.
Kadın gitti, çocuğunu yemek yemeye alıştırdı, hatta bazı zayıf rivayetlere göre
ağzına bir şey koydu ve yemek yer olduğunu göstermek için Efendimiz’in huzuruna
öylece geldi.
Az sonra da hiç tereddüt etmeden, seve seve recme
gitti.
Birisi uygun olmayan bir
laf edince Efendimiz o şahsı da davranışından dolayı itap etti.
8
Aynı minvâl üzere bir başka misal de Hz.Ömer döneminden: Hz.Ömer
(radıyallâhu anh) devrinde mescidde sürekli ön saflarda yerini alan bir genç
vardı.
Bir gün Hz.Ömer bu delikanlıyı görmemişti.
Sonra
nerede olduğunu sorunca araştırdılar ve işin hakikatini anladılar.
Meğer
mescide gelip-giderken bir fettân, bir âlüfte, bu bekar delikanlının önünü
alıyor, onun ruhuna girmek istiyor.
Nihayet bir gün bir bahane ile kadın,
genci içeriye alıyor.
Uygun olmayan şeyler teklif ediyor.
Delikanlı ise tam bu tehlikeli zeminde kaymakla karşı karşıya iken bakıyor ki
dilinde bir şey terennüm edip duruyor.
Dikkat ettiğinde bunun, إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا إِذَا مَسَّھُمْ
طَۤائِفٌ مِنَ الشَّیْطَانِ
تَذَكَّرُوا فَإِذَا ھُمْ مُبْصِرُونَ
“Onlar ki takva dairesi içinde yaşarlar;
kendilerine
şeytandan bir tayf, vesvese geldiği zaman hemen Allah’ı hatırlar ve gözlerini
hakka açarlar.”9 ayeti olduğunu fark ediyor ve Cenâb-ı Hakk’ın kendini yalnız
bırakmadığını anlıyor.
10 Hz.Yusuf
(aleyhisselâm) gibi 11 Rabbin burhânına şahit olduğu için de hemen orada düşüyor
ve ruhunu Allah’a teslim ediyor.
Götürüp gömüyorlar.
Hz.Ömer
(radıyallâhu anh) kalkıp gidiyor;
mezarının başında ona hitaben:
“Allah’ın
huzuruna çıkacağından tir tir titreyen ve ödü patlayan kimseye iki cennet
vardır12 delikanlı!” diyor.
O anda birdenbire herkese âdeta dilini
yutturacak bir ses geliyor mezardan:
“Ya Ömer! Rabbim bana senin dediğinin
iki katını bahşetti.” Şimdi bu misallerde de gördüğümüz gibi
toplum inanç ve amel itibarıyla bir bütünlük kazanmış ve bunun neticesi oto
kontrol yani her ferdin kendi nefsini kontrol etmesi sağlanmıştı.
Artık o
toplumda hiçbir fert, yaşadığı içtimaî ortama zarar verme hakkını kendinde
görmüyordu.
İşte bu anlayıştaki kişilerin
oluşturmuş olduğu toplumda sosyal adalet kendiliğinden tahakkuk ediyordu.
Zengin-fakir dengesi açısından da İslâm’ın getirmiş olduğu, içtimaî hayatı
düzenleyici birçok esas vardır.
Zekât, sadaka, kurban, kefaret, hibe,
karz-ı hasen bu cümleden sayılabilecek akla gelen ilk esaslardır.
Tarihin
şehadetiyle sabittir ki, bunlar hayata hayat olduğu dönemde, günümüzde olduğu
gibi ne tabakalar arasında korkunç uçurumlar vardı, ne de bu tabakaların
birbirlerine beslemiş oldukları kin ve nefret.
Zengin, zenginliğinin hakkını veriyor,
hakkıyla
zekâtını, gerektiğinde sadakasını muhtaç olan kişilere oluk oluk akıtıyordu.
Âdeta onlar Allah’ın –tabir caizse– bir tevzi memuru gibi davranıyorlardı.
Yaptıkları onca ihsan ve lütuf karşısında kibir ve çalım içine girmiyor,
fakirlere minnet etmiyor, kendilerini Allah malının bir emanetçisi hüviyetinde
görerek dağıtımda bulunuyorlardı.
Zaten وَالَّذِينَ ھُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ
“Onlar
zekât verebilmek için daima faaliyet içindedirler.” 13 âyeti, onların bu hâlini
tablolaştırır.
İşte birkaç ayrı açıdan misallerini verdiğimiz
bu toplum, İslâm’ın, hayatın bütün alanlarını kapsayan emir ve yasaklarını
bütünüyle yaşıyordu.
Bunun tabiî
uzantısı olarak da beşerî sistemlerin asırlardan beri sadece hayal edip de bir
türlü gerçekleştiremedikleri sosyal adalet, İslâm toplumu içinde vücut
buluyordu.
Hulâsa;
sosyal adaletin tahakkuku, hayatı sadece ekonomik açıdan
ele alıp, insanı üreten ve tüketen bir mahluk olarak gören ve kendilerine bu
görüşü temel kabul eden beşerî sistemlerle mümkün değildir.
O ancak, hayatı bütünlük içinde
ele alan İslâm’ın evrensel değerleriyle tahakkuk imkânı bulabilecektir.
1 Mâide sûresi, 5/3.
2 Bkz.: Buhârî, meğâzî 12;
Ebû Dâvûd, nikâh 9.
3 Ahzâb sûresi, 33/5.
4 Müslim, zekât 69;
Nesâî, zekât 64.
5 Buhârî, mevâkîtü’s-salât 4, tefsîru sûre (11) 6;
Müslim, tevbe 39.
6 Hûd sûresi, 11/114.
7 Bkz.: Müslim, hudûd 22;
Ebû Dâvûd, hudûd 24, 25.
8 Bkz.: Müslim, hudûd 23.
9 A’râf sûresi, 7/201.
10 İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 45/450;
el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/468.
11 Bkz.Yûsuf sûresi, 12/24.
12 Rahmân sûresi, 55/46.
13 Mü’minûn sûresi, 23/4.
Dördüncü Bölüm
BÜYÜTEÇ
AKIL VE İRADENİN ZAFERİ
Soru:
“Akla kapı açılır, fakat aklın ihtiyarı elinden alınmaz.”1
sözünü izah eder misiniz?
Kâinat;
Allah’ın ilim programına göre kudret, irade ve
meşiet kalemiyle yazdığı bir kitaptır.
Bu kitabın en önemli özelliği, her
yönüyle Allah’ı anlatıyor olmasındadır.
Bu kitap, aynı zamanda insanı,
Allah yolunda sonsuz bir aşk, şevk ve heyecanla araştırmaya sevk edecek, onun
içinde tecessüs duygularını şahlandıracak, araştırma, tahlil ve terkipte bulunma
hususiyetlerini coşturacak, sonra da mârifete, takdire dönüşerek insanın bütün
benliğini saracak zenginlik ve muhtevada bir kitaptır.
Böyle muhteşem bir kitabın arkasında ahiret gibi
ebedî ve sermedî bir âlem olmasa, bu kitabı yazan kâtibin –hâşâ– abes, gayesiz
ve hikmetsiz iş yapıyor olması lâzım gelir ki, O Zat (celle celâluhu)
hikmetsizlikten münezzeh ve müberrâdır.
Kâinat kitabının özü, esası,
mürekkebi ise Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nurudur.
O’nun sönmeyen sesi, tükenmeyen solukları
olmasaydı insan, ne kâinatın ihtiva ettiği sırlara muttali olabilir, ne de
mebde-i
ûlâ O Mübdi’i tanıyabilirdi...
Binâenaleyh bu mânâda, ibtida ile intihayı
cemeden, başlangıçla sonu bir araya getiren, en mübtediyâne ile en
müntehiyâneyi bir arada yaşayan hakikat-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm,
bizim için de varlık için de her şeydir.
Her zaman ifade ettiğimiz
gibi, bu kâinat kitabı gürül gürül Cenâb-ı Hakk’ı anlatmaktadır.
Ancak,
bu kâinatta varlık ve hâdiseler, sebeplere bağlı cereyan etmektedir.
Meselâ, çocuğu anne karnında yaratan Allah’tır ama, bu yaratma, yumurta, sperm
ve rahmin bu işe müsait olması gibi zahirî sebeplere bağlanmıştır.
Gerçi
kâinattaki her şeyin, bir şiir ahengi içinde, gayet ritmik olarak cereyan
etmesi, kâinat çapında her şeyi idare eden bir Nâzım-ı A’zam’ın mevcudiyetine
delâlet etmektedir.
Ama, Cenâb-ı Hak, kapkara bir ruh olan Ebû Cehil’i,
bîhemtâ bir elmas mahiyetindeki Ebû Bekir’den ayırmak için bu imtihan meydanında
her şeyi sebeplerle irtibatlandırmıştır.
Bu açıdan ancak iradesini ve
aklını kullanan kimseler hakikatlere ulaşabilecek ve aklını kullanıp vicdanını
dinleyenler sonuca ulaşabileceklerdir.
Nebi’nin solukları, onların
vicdanlarını uyarma bakımından bir ezan sesidir;
bu sesi duyanlar uyanacak,
uyananlar da kurtulacaktır.
Evet irade ve akıl, يُرِيدُونَ وَجْھَهُ
“İş ve
davranışlarda sırf O’nu isterler.”2 hakikati gereğince, Hak
yolunun yolcuları için bir iç dinamik ve sonsuza yelken açanlar için de önemli
birer esastırlar.
Bu
dinamikleri yerinde kullanıp bu esaslardan tam yararlanabilenler yolda
kalmazlar.
Hidayeti yaratan da, dalâleti îcâd eden de Allah’tır.
Ancak, bu iki hâdise ile insan aklı ve iradesi arasında hiss-i bedâhetle
anlaşılabilecek bir münasebetin olduğu da açıktır.
Hârika lütuf ve ihsanlar bu genel kaideyi bozmaz..
harikaların üstünlüğü müsellem olsa da, hükümler onlara bina edilmez.
İşte bir harika ve harika müessiriyet: Bir gün Nebiler Serveri (sallallâhu
aleyhi ve sellem) bir bedevîye İslâm’ı anlatır;
ancak bedevi bu nurlu teklifi
kabul etmeyip yoluna devam eder.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ile bedevî arasında şöyle bir
konuşma cereyan eder:
– Nereye gidiyorsunuz?
– Ailemin yanına gidiyorum.
– Sizi daha hayırlı bir yola yönlendirmek
istesem gitmek istemez misin?
– Nedir o yol?
Efendimiz, yol üzerindeki bir
ağaca, yanına gelmesi için işaret eder.
Ağaç Efendimiz’in yanına gelir ve
herkesin duyacağı şekilde,
“Muhammedü’r- Resûlullah” der.
Böylece bedevî daha hayırlı yolun hangisi olduğunu anlar ve
İslâm’ı seçer.
3 İmanı takviyeye, bazı gözleri açmaya mâtuf bine
bâliğ mucize, akıl ve irade üstü hususî birer lütuf ve o mucizeler kahramanı
için de birer belgedir.
Evet, Peygamber Efendimiz, her mucizesi ile
birçok gönlü açmış bir hârikalar insanıdır.
Ama O’nun en büyük hizmeti,
iradeyi harekete geçirip aklı uyarması olmuştur.
Mucizeler, ilk vesile ve bir tembih, akıl ve irade ise sonuna kadar bu
uyanmanın hakkını edâ edip, o tembihe saygılı kalmanın esaslarıdırlar.
Peygamber Efendimiz bütün bütün akla kapıları açmış ama insanların iradeleri
ellerinden alınmamış ve onları hiçbir zaman cebren imana zorlamamıştır.
Zira bazen onlar mucizeleri bile
“Bu apaçık bir sihirdir, bir
göz yanılmasıdır.”4 türünden ifadelerle kendilerince izah yoluna gitmişlerdir.
Herhalde akla kapı açma ve ihtiyarı elden almama mülâhazası da bu çerçevede
anlaşılmalıdır.
Evet, kâinat bir kitaptır ve ona bağlı
hakikatler de bize Rabbimizi anlatan birer muarriftir (tanıtıcı).
Kur’ân
ise harika muhtevâsıyla ayrı bir muarriftir ki, hem Rabbimizi hem de o kitabı
getiren Nebiler Sultanı’nı anlatmaktadır.
Ne var
ki bütün bunların hepsinde birer ince perde vardır..
ve
ancak bir nur, saf ve temiz bir yürekle ve O’na tam teveccüh etmek suretiyle
işin hakikati anlaşılabilir.
İnat, tenkit ve teşvişle ona el uzatan ve
ona kuşkuyla bakan kimseler, kat’iyen ondan istifade edemezler.
Bunlar karanlık gezer, karanlık
dolaşır, karanlık yaşar ve ebedî olarak karanlıklar içinde kalır giderler.
1 Bediüzzaman, Sözler s.366 (Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal, Sekinci Asıl),
s.639 (Otuz Birinci Söz,
Zeyl, Üçüncü Nokta).
2 En’âm sûresi, 6/52;
Kehf sûresi, 18/28. 3 Kadı Iyâz, eş-Şifâ
1/298-299.Yakın ifadeler için Bkz.: Dârimî, mukaddime 4;
İbn Hibbân, es-Sahîh
14/434.
4 Mâide sûresi, 5/110;
Yûnus sûresi, 10/76;
Neml sûresi, 27/13;
Sebe’ sûresi,
34/43;
Sâffât sûresi, 37/15;
Ahkaf sûresi, 46/7;
Saff sûresi, 61/6.
“NE CENNET SEVDASI, NE CEHENNEM
KORKUSU”
Soru:
“Gözümde ne cennet sevdası, ne cehennem korkusu var...
” sözü nasıl izah edilir?
Bu ve buna benzer sözleri şimdiye kadar pek çok Allah
dostu söylemiş;
söylemeseler bile bu hali fiilen yaşamışlardır.
Meselâ
Hz.Ebû Bekir’in
(radıyallâhu anh),
“Ya Rabbi! Vücudumu o kadar büyüt ki, Cehennem’i sadece
ben doldurayım, oraya bir başkası girmesin.”1 dediği rivayet edilmektedir.
Bu sözü, her ne kadar hadis kriterleri açısından sağlam bir zincire bağlamak
mümkün değilse de, Hz.Ebû Bekir, ruh derinliği bakımından tek başına
cehennemi doldurup, başkalarının girmesine yer vermemeyi düşünecek kadar hasbî,
diğergam bir insandır.
O, bunu bütün o nezihlerden nezih hayatıyla hem
de tam 23 sene baş döndürücü bir sadâkat çerçevesinde, Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) yanından ayrılmamasıyla, daha sonra da iki buçuk
yıllık peygamberâne idaresiyle ispatlamıştır.
Ayrıca, ehlullahtan naz makamını temsil eden kimseler, bu tür ifadeleri, belli
bir hâl, anlayış ve istiğrâkın tesiriyle söylemişlerdir ve bu sözlerden dolayı
da onlar mazurdurlar ve muâheze edilmemelidirler.
Bediüzzaman Hazretleri
de, milletinin perişan hâli karşısında hafakanlara girmiş ve
“Ben cemiyetin iman
ve selâmeti yolunda ahiretimi de feda ettim, dünyamı da.
Gözümde ne
cennet sevdası var, ne de cehennem korkusu.
Milletimin imanı namına bir
Said değil, bin Said feda olsun! Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa
cenneti de istemem;
orası da bana zindan olur.
Milletimin imanını
selâmette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.
Çünkü, vücudum
yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.”2 diyerek istiğrak buudlu bir ızdırapla
iki büklüm olup inlemiştir.
Kanaat-ı âcizânemce, bu sözü söyleme veya
böyle bir davranışa gönülden razı olma, biraz da Haliliyye meslek ve meşrebinden
olmaya bağlıdır.
Zira kendi milleti ve cemaati adına ateşe atılan Hz.İbrahim
ile
böyle bir ufka ulaşan kutlular arasında çok gizli ve sırlı bir münasebet vardır.
Bu sebeple mesleği ve meşrebi Haliliyye olanların günümüzdeki temsilcileri
içinde bile, öyle zannediyorum ki, din-i mübin-i İslâm’ın selâmeti ve ümmet-i
Muhammed’in saadeti adına kendini cehennemin alevleri içine atmaya hazır
pek çok insan çıkar.
O muzdarip insanın, o andaki hafakan ve ızdırabını
anlamayanlar bu sözü tenkit edebilirler.
Ancak, biraz düşünüldüğünde,
bazı durumlarda hemen herkesin aynı şeyi yapabileceği veya söyleyebileceği
görülecektir.
Bir şefkatli baba düşünün ki, evladı mahsur kaldığı bir
yangın içinde yanmaktadır.
Şimdi böyle bir durumda evladından yükselen
feryat o babanın ciğerini dağlarken, onun davranışları nasıl akıl ve mantık
kriterlerini aşar;
öyle de ümmet-i Muhammed’e karşı azamî ölçüde şefkatli bu
büyük insanın, ümmetin düştüğü durum itibarıyla müstahak oldukları o korkunç
neticeyi düşündükçe, yukarıdaki ifadeye benzer sözler sarfetmesi gayet
normaldir.
İşte bu türlü sözler değerlendirilirken böyle bir ölçü içinde
değerlendirilmelidir.
Yoksa umumî
mânâda bu sözleri ölçü almak doğru değildir.
Evet bu söz, onun
Hz.Ebû Bekir veya Hz.İbrahim meşrebinde (Haliliyye) olmasının
tezahürüdür.
Bu söz, milletinin dertleriyle hiç dertlenmemiş ve bu uğurda
bir gececik olsun uykusunu terk edememiş sıradan insanların sözü olamaz.
Bu söz, olsa olsa Hz.İbrahim, Hz.Ebû Bekir ve onlardan sonra bu
anlayışı temsil eden İmam Gazzâlî, İmam Rabbânî ve
“Sen hiç hayatında
evlenmeyi düşünmedin mi?” diye sorduklarında
“Milletin dertlerini
düşünmekten onu düşünmeye vakit bulamadım.”3 cevabını verecek
kadar çilekeş ve hasbî bir sineye sahip olan Hz.Pîr-i Mugân gibi
kimselerin söyleyebileceği bir sözdür.
Ve bu söz, biraz önce de ifade ettiğimiz gibi,
temâşâ edilen müthiş bir tablo karşısında irkilme, ürperme, sarsılma ve Rabbin
rahmetine, o anda, o sözlerin açıcı bir anahtar olduğu düşüncesiyle müracaat
etme, hatta büyük bir fedai gibi kendisini milletine feda etmenin bir
ifadesidir.
Benzer durum, Hallac-ı Mansur için de anlatılır: Hallac-ı
Mansur, istiğrak halinde
“Ene’l-Hak” demiş, onu anlayamayanlar da, Hallac’ın
ellerinikollarını kesmiş, sonra da berdâr etmişler.
Ne var ki o, uğruna başını verdiği
dinin, kendi hakkında kesip biçtiği hükme o kadar razıdır ki, kanlar şakır şakır
vücudundan akarken, o bir taraftan bu kanlarla âdeta yüzünü yıkamakta bir
taraftan da dudaklarından şu cümleler dökülmektedir:
“Allah’ım! Bana bu ezâ
ve cefâyı revâ görenleri affetmedikçe Sana ruhumu teslim etmek
istemiyorum.” Bu söz, böyle büyük bir insana yaraşır sözdür.
Asrın
büyük çilekeşinin ufku da işte budur.
O da Hallac-ı Mansur gibi kendisine ezâ ve cefâ
edenlere, işkence yapanlara, memleket memleket sürgüne gönderenlere ve hatta
insanca yaşama hakkından mahrum bırakanlara hakkını helâl etmiş ve
“Ben
onlara beddua bile etmiyorum.”4 demiştir.
Hâsılı, normal şartlarda
sabah-akşam اَللَّھُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ
الَْأبْرَارِ diyerek Allah’tan, cehennemden koruma ve cennete girme isteğinde
bulunan birisinin temel öğretileri açısından bu sözü kabul etmek mümkün
değildir.
Evet
bu söz, ümmetin dehşetengiz manzarası karşısında girilen bir şok hâlinin ve
hususî bir ruh hâletinin (buna tasavvufî mânâda sekir hâli dememiz de
mümkündür) tesiriyle söylenmiştir.
1 Bkz.: Şeyh Şemseddin Sivasî, Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn s.25
(28.Menkıbe).
2 Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.616 (Tahliller).
3 Bkz.: Bediüzzaman, Hanımlar Rehberi s.23-24.
4 Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-2 s.75 .
İ’LÂ-YI KELİMETULLAH VE RIZA-YI İLÂHİ
Soru:
“İman ve Kur’ân hizmetinde bulunanların hedefi sadece ve sadece
“İ’lâ-yı Kelimetullah” olmalı ve rıza-yı İlahi’den başka bir gaye
gözetmemelidirler.” sözünü biraz açar mısınız?
İman ve Kur’ân hizmeti için
çalışma ve gayret gösterme, sadece Allah rızası için olmalıdır.
Zira
kullukta en önemli mertebe, rıza-yı ilâhî mertebesidir.
Bu itibarla da
insan, hayatı boyunca hep onu yakalama ve elde etme peşinde olmalıdır.
Bu
mertebe, tasavvuftaki
“nefs-i mutmainne” pâyesiyle de irtibatlandırılabilir.
Evet, Cenâb-ı Hak: يَۤا أَيَّتُھَا النَّفْسُ
الْمُطْمَئِنَّةُاِرْجِعِۤي إِلٰى
رَبِّكِ رَاضِیَةً مَرْضِیَّةً
“Ey mutmain olmuş nefis, sen O’ndan razı O da
senden razı
olarak Rabbine dön!..”1 buyurarak buna işaret eder.
Bu itminanı elde etmiş
sahabe efendilerimiz için de: رَضِيَ اللٰهُّ عَنْھُمْ وَرَضُوا عَنْهُ
“Allah
onlardan razı,
onlar da Allah’tan.”2 ifadesi kullanılır ki, bu da rıza vasfının çok önemli
olduğunu gösterir.
Bu konu üzerinde hemen bütün büyük mutasavvıf ve
âlimler kemâl-i hassasiyetle durmuş ve rıza mertebesinin ihlâs ve muhabbet
pâyesi olduğunu vurgulamışlardır.
Bunlardan İmam Rabbânî hazretleri, Mektubat’ın
hemen pek çok yerinde
“muhibbiyet” ve
“mahbûbiyet” makamlarından bahseder
ve ardından da rıza mertebesinin, bu makamlardan daha ileri olduğunu
vurgular.
Muhibbiyet, Allah’ı sevme;
mahbûbiyet de Allah tarafından sevilme
makamıdır.
Bu makamlardan hangisinin mebde’, hangisinin müntehâ olduğu
hususunda çeşitli açıklamalar yapılmıştır.
Meselâ Râbiatü’l-Adeviyye,
Allah’ın sevmesinin önce geldiğini söyler.
Ona göre Hz.Allah’ın bir insanı
sevmesi sayesinde, o insanın da Allah’ı sevmeye başlaması söz konusudur ki,
buna göre insan, evvela mahbûb, sonra da muhib olur.
Ameli esas alan ve
insan iradesine önem verenlere, hususiyle de Ehl-i Sünnet içinde Maturidîlere
göre, öncelikle muhibbiyet, yani ferdin Allah’ı sevmesi, sonra da Allah
tarafından sevilmesi gelir.
Batı’da bu esası aynen kabul eden düşünürler
olduğu gibi, aksi de sözkonusudur.
İster öyle ister böyle, sonuçta kişi
için önemli olan şey;
Allah’ın rızasını elde etmek ve O’nun sevgisine
ulaşabilmektir.
Bediüzzaman Hazretleri, bir anlık rü’yet-i cemâlin,
binlerce senelik Cennet hayatına bedel olduğunu söyler.
3 Hâlbuki
Cemâlullah’ı müşâhede, cennette mü’minlere lütfedilen en büyük pâyedir.
Mü’minler cennet yamaçlarında, Cenâb-ı Hakk’ı bizim dünyada kavrayamayacağımız
bir müşâhede ile müşâhede ederler ve her temâşâda o tecellîye mazhariyetin ayrı
bir buudunu yaşarlar.
Cennet hayatı ki, onun da bir saati binlerce dünya
hayatına bedeldir.
Allah rızasına gelince o, bütün bunlardan daha öte bir
mazhariyettir.
Kur’ân-ı Kerim’de onun büyüklüğü;
وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِ
أَكْبَرُ
“Allah’ın rızası her şeyden büyüktür.”4 âyetiyle ifade
edilir.
Mesele gidip
Hak hoşnutluğuna dayanınca, bizim hayatımızda da her şey gidip Allah’ın
rızasına bağlanmalı, ona göre plânlanıp hep rıza yörüngeli olmalıdır.
Rızayı elde etme yoluna gelince, Efendimiz bir çok hadislerinde o yolun
gereklerine işaret sadedinde;
her yapılanın Allah rızası için yapılması, her
kazanılan muvaffakiyetin ve her başarının O’na verilmesi ve neticeye
karışılmaması...
gibi hususlara dikkati
çeker.
Sofilerin bakışı daha da farklıdır;
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri,
cehennemden korkup ibadet edene
“abdü’nnâr= cehennemin kulu”;
cennet arzusuyla
ibadet edene
“abdü’lcennet= cennetin kulu”, Allah’a kulluk yapmanın zevki ile
coşana da
“abdü’llezzet= lezzetin kulu” dermiş;
der ve ibadetlerin sırf Allah
emrettiği için yapılması gerektiğine işaret edermiş.
Bu itibarla, Kur’ân
hizmetkârları, gönüllerinde rızâ-yı ilâhîden başka hiçbir şey
taşımamalıdırlar.
Onlar
gönüllerinde maddî-mânevî hiçbir şey taşımadıkları halde, şayet
beklemedikleri bir surette, Allah’tan bazı şeyler gelecek olursa, o zaman da
birer armağan ve hediye olarak alıp öper, başlarına kor, şükranla iki büklüm
olurlar.
Bir diğer açıdan rıza mertebesi, insanın kendi rağmına yaşaması demektir.
Meselâ, insan bir şeyler anlatır ve bu anlattığı şeylerde başkalarına yararlı
olmayı düşünebilir.
Tabiî başarılı olmayı da..
ancak bunda, Allah’ın hoşnutluğunu gözetmesi çok önemlidir.
Allah (celle
celâluhu), onun tumturaklı laflar etmesinden, hadisin ifadesiyle
“alîmü’l-lisan”
olmasından hoşlanmayabilir.
O halde eğer onun yüreği varsa,
“Allah’ım! Eğer senin
hoşnutluğun benim burada sükût etmeme, hatta bu insanlar karşısında kemkümüme
bağlı ise, vallahi ben onu istiyorum..” diyebilmelidir.
Evet, işte bu
şekilde bir rıza düşüncesi hayatımızın yörüngesi olmalı ve hiçbir zaman
başkalarının takdiri ya da tahkiri bizim için kriter sayılmamalıdır.
Üstad’ın vermiş olduğu ölçüler içinde;
halkın teveccühü, Allah’ın rızasının bir
gölgesi, bir neticesi olması itibarıyla hüsn-ü kabulle karşılanıp kabul
edilebilir.
Değilse kat’iyen ona iltifat edilmemelidir.
5 Cahiliye şairlerinden
biri, halkın teveccühünü, hiçbir zaman ulaşılamayan bir ümniye olarak niteler.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yüzüne tükürükler atılıp, başına
topraklar saçıldığı ve olmadık hakaretlere maruz kaldığı halde, rızadan geri
durup halkın teveccühünü aramamıştır.
Çağımızın fikir mimarı da aynı şekilde,
köy köy kovulmuş, kasaba kasaba sürgün edilmiş, bir avuç insanla o nûrânî
ömrünü tamamlamış olduğu halde, kimsenin himaye ve iltifatını aramamıştır.
Evet, iman ve Kur’ân hizmetinde bulunanların hedefi sadece ve sadece
“İ’lâ-yı
Kelimetullah” olmalı ve rıza-yı ilâhîden başka bir gaye gözetmemelidirler.
Her zaman Kur’ân’ın elmas düsturlarıyla hareket edip, her kapıyı sevgiyle
çalmalı ve yine sevgiyle insanlara bir şeyler anlatma yolları
araştırmalıdırlar.
Bunun için de zannediyorum her zaman, insanlarla diyalog
yolunun açık olması gerekecektir.
Burada bir hatıramı nakletmede
fayda mülâhaza ediyorum: Bir arkadaş vasıtasıyla tanıdığım bir doktor oldu.
O, bana belinde disk kayması olup, sabah namazına kalkmakta zorlandığını
söyleyen onlarca başı açık insanın gelip tedavi olmak istediğini söylemişti ki,
benimle beraber başkaları da hayret etmişti.
Yine tanıdığım öyle insanlar
oldu ki, evlerinde bir mevlit okunması halinde bile, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve
gözyaşları içinde Allah’a dua ediyorlardı.
Bazı kimseler, bir zamanlar
onları tenfir etmiş;
dinden, imandan soğutmuş olduğundan bu insanlar
Müslümanlığa farklı bir nazarla yaklaşıyor olabilirler.
Eğer bunlar, dinin temel esasları olan Allah’a, Kur’ân’a,
Peygamber’e..
inanıyorlarsa, bu insanların kucaklanması gerekir.
Birtakım
yanlışları varsa, o yanlışlar, pekâla uygun bir üslupla izâle edilebilir.
Dinde vaz’edilen prensipler, genel olarak temel meselelerdir..
fürûata ait meselelerde ise, büyük ölçüde bir esneklik vardır.
Meselâ;
fürûata ait bir mesele, hiçbir zaman Allah’ı inkârla kıyaslanmamalı.
Evet, çeşitli sebeplerle başlarını kapatmayıp dinin bazı emirlerini yerine
getiremeyen insanlar, yılda bir-iki defa da olsa camiye geliyorlarsa, onların
başlarını-gözlerini yarma yerine, zihinlerine bir şeyler koyma yolları
araştırılmalıdır.
İşte asıl bu tarz bir hareket, Allah hatırı ve O’nun
rızasını arama istikametindeki harekettir.
Hadis-i
şerifin ifade ettiği mânâ ile, halk içinde olup ondan gelen sıkıntılara
katlanmak,
tek başına inzivaya çekilip halvet yaşamaktan daha hayırlıdır.
6
Burada yine kendi başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum.
Komünizmin revaçta olduğu dönemlerde, birçok kez bu düşüncenin taraftarlarıyla
görüşmüş ve onlara bir şeyler anlatabilmek için, belki saatlerce küfürlerini
dinlemiş ve saygısızca tavırlarına katlanmışımdır.
Hele bir
defasında, konuştuğum insan ayağını ayağının üstüne attı –hâşâ– şu Tanrı denen
şey nedir, peygamber denen kimdir, şu kader denen mevzu da neyin nesi..
bunları bize anlatabilir misin?..
gibi sorular tevcih etti.
Sadece böyle bir sual tarzı karşısında bile, insanın çıldırıp cinnet getirmemesi
mümkün değildir.
Ama
bütün bu sözleri dinlerken çoğu zaman ağlayarak:
“Allah’ım bu laflar benim
içimi deliyor ama, Senin hatırın için dinliyorum.” demişimdir.
Bu, bir histir;
mü’minin daima içinde beslemesi gerekli olan bir his.Üstad Hazretleri,
“Bana
ceza veren mahkeme heyeti, yazdığım bu risalelerle imanlarını kurtarsınlar,
ben onlara hakkımı helâl ediyorum.”7 der.
Evet, eğer
sunulacak mesajlar, bu anlayış içinde sunuluyor ve bir yakınlık hissediliyorsa,
böyle düşünüp hareket etmede bir mahzur yoktur.
Zaten insanlarla böyle
bir barışıklık, bizim de aradığımız şeydir.
Zira bizler senelerden beri ruhumuzda, insanların bizden
kaçışının ızdırabını yaşayıp durduk.
Hâsılı;
yeniden İslâm’ın kendi ruhuna uygun olarak anlaşılması ve
anlatılması bu ölçüde engin bir müsamahaya bağlanabilirse, o nispette
hüsnükabul görecektir.
1 Fecr sûresi, 89/27-28.
2 Beyyine sûresi, 98/8.
3 Bediüzzaman, Mektubat s.260 (Yirminci Mektup, On Birinci Kelime).
4 Tevbe sûresi, 9/72.
5 Bediüzzaman, Mektubat s.466 (Yirmi Dokuzuncu Mektup, Altıncı Risale).
6 Tirmizî, kıyâmet 56;
İbn Mâce, fiten 23.
7 Bediüzzaman, Şualar s.383, 413 (On Dördüncü Şua).
TEBLİĞDE İKİ ÖNEMLİ ESAS: SIDK VE EMANET
Soru:
“Her söylediğin hak olsun, fakat her hakkı söylemeye senin
hakkın yoktur.”1 sözünü izah eder misiniz?
Bu sözde ilk olarak, insan ruhunda filizlendiği zaman onu;
toplumda neşv ü
nema bulduğu zaman da toplumu temelinden sarsan
“yalan” illetine dikkat
çekilmektedir.
Yalan, en basit tarifiyle, Allah tarafından bilinen bir şeyin
aksini iddia etmektir.
Kur’ân-ı Kerim, kâinat çapında büyük bir hakikati
inkâr ettikleri için, Allah’ı inkâr edenlerin hâl ve tavırlarını yalan olarak
nitelemiştir.
“Allah’a karşı yalan uyduran ve peygambere gelen gerçeği
(Kur’ân’ı) yalan sayandan daha zalim kimdir?”2 âyeti, vâkıaya mutabık olmayan
beyan ve tavrın ne korkunç bir günah olduğunu ifade bakımından, bilmem ki başka
beyana ihtiyaç var mı?
Sâniyen;
yalan, insandaki emniyet ve sadakat hislerini
ortadan kaldıran en kötü bir haslettir.
Zira hayatında birkaç defa yalan söylemiş bir insan, daha
sonra kendisinden sadır olacak bütün doğrulara gölge düşürmüş olur.
Doğruluğun bu derece önemli olmasındandır ki, nübüvvete ait tebliğ, fetanet
(akl-ı azam), ifrat ve tefrite düşmeme ve sırat-ı müstakîm erbabı olma gibi
esaslar, vahyin tayfları altında gelişmesine karşılık, sıdk ve emniyet gibi
hasseler, peygamberin gençliğinden itibaren başlar ve hayatı boyunca da devam
eder.
Eğer bir Nebi’nin, peygamberliğinden evvel bir yalanı veya
emniyetsizliği olsaydı, peygamberliği döneminde insanlar,
“Sen daha önce de
zaten yalan söylüyordun.
Şimdi söylediklerinin yalan olmadığını nereden
bilelim!” der ve bunu onun yüzüne vururlardı.
Sıdk, peygamberlerin en
önde gelen sıfatlarındandır ve yalan, en uzak oldukları vasıflardandır.
Kur’ân-ı Kerim’in Enbiyâ sûresi 58-68.âyetlerde anlatılan hâdisede
Hz.İbrahim’in, kavminin taptığı putları kırdıktan sonra
baltayı büyük putun boynuna asarak, putları, onun kırdığı havasını verdikten
sonra söylediği,
“Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır.”
mazmunundaki hilâfı vâki görünümlü beyanı, بَلْ فَعَلَهُ كَبِیرُھُمْ ھٰ ذَا 3
şeklinde, vakıf ve vasılda küçük bir tasarrufla doğru bir sözdür.
Ancak
böyle bir üslup, makam-ı âlâ-yı nübüvvete yakışmadığından dolayı Hz.İbrahim’in, ötede kendisinden şefaat
isteyenlere
“Böyle bir cürmü işlemiş bir insan size şefaat edemez.” diyerek,
yalanın ürperticiliğini vurgulaması fevkalâde önemlidir.
İnsanlığın İftihar Tablosu, peygamberliğinden önceki dönemde doğruluk ve
güvenilirliği ile meşhurdu.
Onlarca hâdiseden sadece şu hâdise bile O’nun
bu özelliğini ifade etmesi açısından ciddî bir belge sayılır: Bir aralık Kâbe
tamir edilmiş;
Hacerü’l-Es’ad’ın tekrar eski yerine konulmasına gelince
kabileler arasında anlaşmazlık çıkmıştı.
Herkes kılıçlarını yarıya kadar
kınlarından sıyırmış ve bu şerefin kendine ait olmasında ısrarlıydı.
Sonunda, şöyle bir karara vardılar: Kâbe’ye ilk girenin hakemliğini kabul edip
problemi çözeceklerdi.
Herkes merakla bekliyordu ki, içeriye Peygamberimiz girdi.
Allah Resûlü’nün hiçbir şeyden haberi yoktu.
O’nun dosta-düşmana güven
veren gül yüzü görününce, oradakilerin hepsi
“İşte ‘Emin’ geliyor.” dediler ve
O’nun hükmüne kayıtsız şartsız razı olacaklarını söylediler.
4
O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) düşmanları arasında bile emin oluşunu
belgeleyen bir başka hâdise de şöyle cereyan eder: Nebiler Serveri, kendisine
peygamberlik geldikten sonra, bir gün halkı etrafına toplar ve Ebû Kubeys
tepesine doğru teveccüh ederek şöyle buyurur:
“Size biraz sonra şu tepenin
arkasından büyük bir düşman ordusu geleceğini haber versem bana inanır
mısınız?” Müşrikler bu suale
“Evet, inanırız.”
şeklinde cevap verirler.
Bunun
üzerine Efendimiz,
“Bilmelisiniz ki, ben, Allah tarafından gönderilmiş bir
peygamberim.”5 der;
der ama oraya toplananların çoğu temerrütlerine devam
ederler.
Bugün dava-yı nübüvvetin kapı kulları sayılan hak erleri de tıpkı
Nebiler Serveri gibi sıdk ve emanet hususuna çok dikkat etmeli ve her
söyledikleri sözü, mutlaka doğru söylemelidirler.
Yalanın revaç bulduğu
ve herkesin yalan söylemede rahat olduğu günümüzde doğruluk daha bir değer
kazanmıştır.
Onun
için Kur’ân talebeleri yalanın en küçüğüne dahi hiç mi hiç tenezzül etmemeli;
ya doğru söylemeli veya konuşmamalılar.
Sâlisen;
bazı hususî
durumlarda insan, millet ve devlet menfaatlerini muhafaza adına hilâf-ı vâki
beyanda bulunmak zorunda kalabilir.
Böyle durumlarda bile çok dikkat
edilmeli ve kat’iyen yalan söylenmemelidir.
Evet,
emniyetin temsilcisi ve hakkın şahitleri her zaman doğru düşünmeli, doğru
konuşmalı ve doğru hareket etmelidirler.
Evet insanın her söylediği doğru olmalıdır ama
“Her doğru da her yerde
söylenmemelidir.”6 Meselâ, birinin savaş anında bir düşmana
“Bizim
cephanenin yeri şurasıdır.” diyerek cephaneliği göstermesi,
düşmana koz verme ve kendi cephesini tahrip etme demektir.
Binaenaleyh, bu türlü
durumlarda, zararsız doğrularla iktifa edilmeli, cephesine zarar verebilecek
doğrular ifşâ edilmemelidir.
Hâsılı insan, cennete girmek için dahi olsa yalana kapı aralamamalı ve
“Her
söylediğin hak olsun, fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur.”7
hakikatini nazar-ı itibara alarak her zaman doğru söylemelidir.
1 Bediüzzaman, Mektubat s.300 (Yirmi İkinci Mektup, Birinci Mebhas), s.532
(Hakikat Çekirdekleri).
2 Zümer sûresi, 39/32.
3 Enbiyâ sûresi, 21/63.
4 Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/425;
el-Hâkim, el-Müstedrek 1/628.
5 Bkz.: Buhârî, tefsîru sûre (26) 2;
Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/307.
6 Bediüzzaman, Mektubat s.300 (Yirmi İkinci Mektup, Birinci Mebhas), s.532
(Hakikat Çekirdekleri).
7 Bediüzzaman, Mektubat s.300, s.532.
CENNET YAMAÇLARINDA DOLAŞMAK
Soru : Dünyada iken cennetin yamaçlarında dolaşmak ne demektir?
Bizim de
hayatımızda bu duyguyu yaşayabilmemiz adına neler tavsiye edersiniz?
Dünyada
iken, cennetin yamaçlarında dolaşmak, bir yönüyle hayatın ahirete göre plânlanıp
yaşanması demektir.
Daha açık ifadesiyle hayatın, iman, amel, ilim, irfan
vb.unsurlarla yoğrularak, ilâhî teveccüh ve rahmet esintilerine açık
hâle getirilmesi demektir ki, bu şekildeki bir hayat, dâima Cenâb-ı Hakk’ın
müşâhedesi altında şekillenen bir form içinde cereyan eder;
eder ve santim sapma
ve kayma olmaz.
Aslında böyle bir hayata yükselebilme, –Allah’ın
izniyle– herkes için söz konusu olabilir.
Ne var ki temelde bütün varidâtı
mânevî âlemlerden kopup gelen feyizlere bağlı böyle bir hayat, irfan yolunda
sürekli cehde ve amel-i salihte ısrara vâbestedir.
İnancım o ki, kul,
kullukta biraz ısrar edince, Cenâb-ı Hak da onun gözlerini gayb âlemine açacak
ve onu ötelerden süzülüp gelen envâra, esrâra muttali kılacaktır.
Örnek olarak Efendimiz’i alacak olursak O, hayatı boyunca
vitir namazını hiçbir zaman, hemen yatsı namazının akabinde kılıp yatmamıştır.
O, يَۤ ا أَيُّھَا الْمُزَّمِّلُقُمِ اللَّیْلَ إِلَّا قَلِی ً لانِصْفَهُۤ أَوِ
انْقُصْ مِنْهُ قَلِیلًاأَوْ زِدْ عَلَیْهِ وَرَتِلِّ الْقُرْاٰنَ تَرْتِیلًا
“Ey
örtünüp bürünen (Resûlüm!) Birazı hariç, geceleri kalk namaz kıl.
(Gecenin) yarısını (kıl).
Yahut bunu biraz azalt, ya da çoğalt ve
Kur’ân’ı tane tane oku.”1 âyetlerinin emri gereği, daima gece kalkıp
ibadet etmiş;
kıldığı teheccüdlerin arkasından da vitri edâ etmiştir.
Hz.Âişe
Vâlidemiz, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu durumunu,
“Ayakları
şişinceye kadar namaz kılardı.” şeklinde anlatır.
Ve kendisine:
“Ya
Resûlallah! Cenâb-ı Hak, geçmiş ve gelecek günahlarını affettiği halde,
neden bu kadar kendine eziyet ediyorsun?” diye sorduğunda O,
“Şükreden bir
kul olmayayım mı ya Âişe?”2 cevabını verir.
Efendimiz’i adım adım izleyen ve O’ndan gelen en küçük işareti dahi emir telâkki
eden sahabe efendilerimiz, hayatlarını aynı çizgide devam ettirmiş ve meleklerle
atbaşı hâle gelmişlerdir.
Allah Resûlü, onlara Kur’ân’ın ruhunu duyurmuş
ve onları âdeta uhrevîleştirmiş, onlar da ruhlarına üflenen bu mânâların
kanatlarıyla, nebilerden sonra ulaşılabilecek en yüksek zirvelere ulaşmış ve
erilmezlere taht kurmuşlardır.
Evet onlar, duygu ve düşüncelerini bir
pergel gibi açarak, bir ayaklarıyla dünyada dolaşmış, diğeriyle de hep cennetin
yamaçlarında gezinmişlerdir;
gezinmiş ve baş döndürücü bir dünyaahiret dengesi
kurmuşlardır;
kurmuşlardır ama, ihtimal onların çoğu serfirâz kılındıkları bu
nimetlerin farkına bile varmamışlardır.
Zira Cenâb-ı Hakk’ın en
büyük bir lütfu da, lütfunu bildirmemesidir...
Öyle zannediyorum ki bizler bile, üç-beş yıl bu müstakîm çizgi üzerinde
hayatımızı devam ettirebilsek, vicdanlarımızda daha farklı şeyleri duyabiliriz.
Bunun için de, her tecrübenin kendi sahasında, kendi lâboratuvarında yapılması
gerektiği prensibinden hareketle, kalbî, ruhî, vicdanî..
duyguların inkişafı için, bu letâifin temrinata tabi tutulmasına ihtiyaç
vardır.
Daha kestirmeden bir ifade ile, Cenâb-ı Hak’la irtibat sağlam
tutulduğu oranda, bu duygular inkişaf eder ve insan daha dünyada iken
“Senin
(gözünden) perdeni kaldırdık.
Bugün artık
gözün keskindir.”3 sırrına mazhar olur..
ve gözden
perde kalkınca çok hakikatler de ayan-beyan görülmeye başlar.
Allah
Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu halin asgarîsini,
“Mü’minin
firasetinden sakının.
Çünkü o
Allah’ın nuru ile bakar.”4 hadis-i şerifi ile ifade eder.
Bazen bu hâlin meydana gelmesi, seyr ü sülûk-i ruhânî ve bu yolda ‘erbaîn’lere
bağlıdır.
Bu, kırk gün, belki kırk ay, belki de kırk sene..
tertemiz bir hayat yaşama demektir.
Bazı istidatlar, az bir gayret ve
kısa bir zaman içinde, âdeta bir kibrit çakar gibi, hemen inkişaf edebilir;
bazıları da uzun zaman ve uzun cehde ihtiyaç duyarlar.
Küçük bir örnek
olarak, bir insan kırk gün yalan söylemezse, içine hikmetler akmaya başlar.
Bir başka insan da, otuz sene erbaîn yaptığı halde duyguları inkişaf
etmeyebilir.
Ancak, ne çabuk inkişaf eden fahirlenmeli, ne erbaînlerden
kurtulamayan ye’se düşmelidir.
Aksine,
“Demek benim inkişafıma kırk yıl lâzımmış..”
demeli ve yoluna devam etmelidir.
Evet, ancak bu şekilde bir ısrar ve gayretle, daha dünyada iken,
cennet yamaçlarında gezmek mümkün olabilir.
Evliyâ ve asfiyâdan
bazılarının cennet yamaçlarında gezmeleri çok vuku bulan şeylerdendir.
Bu
durum istidat ve kabiliyetlerinin yanında, Allah’ın hususî ihsanlarına
mazhariyetleriyledir ve o mazhariyetin derinliği ölçüsündedir.
Doğrusu bu
bizi aşan bir mevzudur.
Zira herkesin âsâr-ı feyzi, kendi istidadına
göredir.
Halk arasında meşhurdur;
nisan yağmuru yağınca yılan
ondan zehrini, sadef de incisini alırmış..
dolayısıyla
mercan, bağrında inciler besler;
yılan da zehir.
İstidatlı olan insanlar, inşâallah o velilik makamını
yakalar, yaşar ve o mazhariyete ulaşırlar.
Evet, hem şahsen
insan-ı kâmil olmada, hem de bütün insanlığın toplu halde insan-ı kâmil olmaya
yönlendirilmesinde, her zaman himmetler olabildiğine âli tutulmalıdır.
“Halka açılıp dağılırsak, ihlâsı kaybederiz..
keyfiyeti muhafaza
için, öncelikle kendi nefsimizi ıslah etmeliyiz vb.” düşünceler,
şeytanın aldatması ve nefsin mırıltılarından ibarettir.
Üç-beş kişiyle
bir yerde oturup, dinî mevzuları müzakere etme, nefse daha hoş geleceğinden
nefis onu, insana, ihlâsı elde etmede tek vesile gösterebilir.
Ama belki de aynı hareket, diğer
taraftan ucbun, gururun girdapları arasında ruhun kolunu-kanadını da kırabilir.
Himmetler âli tutulmalı ve hep zora, büyüğe talip olunmalıdır.
Üstad, bir
lâhikada, insanın daima azami takvaya, azami ihlâsa, azami vilâyete talip
olması gerektiğine işaret eder.
5 Tabiî bunun yolu, gözlerin
içine Allah’tan başka hayalin girmemesinden;
dilin O’ndan başkasını
konuşmamasından;
kulağın O’ndan başkasını dinlememesinden geçer.
Ayrıca, az gülüp çok
ağlamanın, Ümmet-i Muhammed’in dert ve problemlerinden ötürü ciğer
dağlamanın, onların dertlerini paylaşmanın ve hayatını onların mutluluğuna
bağlamanın, amûdî vilâyet yolu olduğu unutulmamalıdır.
Evet, bu yol takip edildiği takdirde, umulur ki Cenâb-ı Hak insanı bir gün
vilâyet tahtına oturtur ve onun gözünden perdeyi kaldırır.
Ama bazen O (celle
celâluhu), insanın liyakati olmadığı halde de, bu büyük ve pahalı şeyleri ona
verebilir ki, böyle bir durumda da kul her zaman şükretmeli ve bunun bir
istidraç olabileceği mülâhazasıyla da tir tir titremelidir.
1 Müzzemmil sûresi, 73/1-4.
2 Buhârî, teheccüd 16, rikak 20;
Müslim, salâtü’l-münâfikîn 81.
3 Kaf sûresi, 50/22.
4 Tirmizî, tefsîru sûre (15) 6;
et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 8/102.
5 Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-2 s.185, 229…
SA’D b.MUAZ
Soru: Konuşmalarınızda Sa’d b.Muaz’ın kişiliğini nazara veriyorsunuz.
Onun kişiliğini biraz açar mısınız?
Sa’d b.Muaz’ı çok iyi tanımak lazım;
o İslâm öncesi ve sonrası hayatında hep örnek bir tavır sergilemiştir.
Her şeyden önce O fıtraten çok temizdir.
Doğru bulduğu şeye çok iyi bağlanır ve bağlandığı şeyden de bir daha
kopmazdı.
Onun için de, başlangıçta, putperestlerin gelip kendisinden ders
alacağı kadar iyi bir putperestti...
Mus’ab b.Umeyr, İslâm dinini tebliğ için Medine-i Münevvere’ye
geldiğinde, Sa’d b.Muaz hemen kılıcını bileyip Mus’ab’ın başını almak için
harekete geçti..
geçti ama Mus’ab, iyi bir mürşitti.
Çarçabuk
onun ruhuna girebildi ve başını almaya gelen insanı, söz ve davranışlarıyla beş
on dakika içinde yola getirebildi.
Evet Mus’ab’ın, bakışlarının teskîn
ediciliği, tesir altına alıcılığı, ruhlara giriciliği müthiştir.
Onun, Sa’d’a (radıyallâhu anh)
neler
söylediğini bütün ayrıntısıyla bilemesek de, bildiğimiz bir şey var ki o da,
“Ben sana Kur’ân okuyayım, eğer beğenmezsen kellemi al.”1
demesi ve ardından da o eşsiz kelâm-ı ilâhîyi seslendirmeye başlamasıydı.
Kim bilir
Kur’ân’ı nasıl içten ve samimî okumuştu! Orada okunan Kur’ân, Sa’d b.
Muaz’ın başını öylesine döndürmüştü ki, kılıcını kınına koydu, dosdoğru
kabilesinin yanına döndü ve biraz sonra da bütün kabilesini getirip Mus’ab’a
teslim etti.
Zaten İslâm’a girdikten sonra sergilediği hayat dillere destandır.
İslâm dünyasında doğmuş ve neş’et etmiş öyle insanlar vardır ki, Müslüman olmuş
ancak iki adım dahi ilerleyememişlerdir.
Bana göre bu insanlar eğer
dinsizliğin hakim olduğu bir dönemde yaşasalardı, küfrün temsilcileri olurlardı.
Çünkü kafalarını hiçbir zaman kullanmadılar, hiçbir zaman ruhî ve kalbî
heyecanları olmadı.
Sa’d b.Muaz (radıyallâhu anh) öyle değildi;
o duyup
dinlediği şeylerden müteessir olmuş ve hemen İslâm davasına gönül vererek
onun yılmaz bir davacısı haline gelmişti.
Bir gün
yürüdüğü yola bir ölüm oku düştü ve okun üzerinde öteye çağrı davetiyesi
yazıyordu.
Hep yürümüştü.
Şimdi de Allah’a yürüyordu.
Allah
Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisini ziyaret için çadırına girdiğinde
O’nu, çadırın dışına kadar akıp göl olmuş kanıyla selâmladı ve o haliyle
ellerini kaldırıp şöyle dua etti:
“Allah’ım, o günden bugüne senin davan için
çalıştım.
Ve şimdi kâfirleri bir kere daha püskürttük.
Öyle
zannediyorum ki bunlar bir daha bizim karşımıza çıkmayacaklar.
Eğer, Allah Resûlü onlarla
bir kere daha hesaplaşmayacaksa, benim yaşamamın bir mânâsı da yok,
emanetini alabilirsin.”2
Bu ne sadâkat ya Rabbi, hayatta kalmak için değer ifade eden bir şey biliyor,
o da irşad vazifesi..
! Keşke bu mülâhaza her Müslüman için söz
konusu olabilseydi.
Evet bir insan, irşad yapmıyor, bulunduğu yerde
Müslümanlığı başkalarına anlatmıyorsa, o abes yaşıyor, dolayısıyla hayatta
kalmasının da bir mânâsı yok demektir.
Allah (celle celâluhu), Sa’d
b.Muaz’dan emanetini alır,
fakat biraz sonra Cibrîl gelir ve:
“Ya Muhammed! Arş, senin ümmetinden
birinin ölümüyle titredi.”3 der.
Tabiî, yaratılmış varlıklar arasında en
muhteşem varlık olan arş nasıl titrer, bu titreme nedir?
O husustaki saygımızı
sükûtumuza emanet ediyoruz.
Eğer Sa’d b.Muaz’ı asrımızda ille de
birine benzetmek gerekirse, Bediüzzaman Said Nursî’ye benzetmek uygun olur
zannediyorum.
Çünkü onu çok vefalı gördük.
Kendisini, otuz yıllık
hapis yıldırmamış ve on-on beş sene dağlarda yalnız bırakılması ve hiç kimsenin
yanına sokulmaması ümitsiz kılmamıştır.
Öyle rikkatime dokunur ki, o bir vesileyle,
“Aylardan beri şu
ormanda, ormancılar da ormana gelmediklerinden, bu dağın başında
yapayalnızım.”4 der.
Sıkıntılı bir dönemde benim de tesellim bu oldu ve kendi
kendime
“Canım çıksın, benim yanımda iki kişi vardı, sense yapayalnızdın.”
dedim.
O büyük insan, iki ay sonra Çam dağından iner ve ilk defa yanına
bir adam sokulur;
bu Sıddık Süleyman’dır.
Onun kahramanlığını, bu davanın
tarih yazarları unutmamalıdırlar.
Çamurlara bata çıka gelirken,
“Üstadım”
der yanına sokulur.
Ve ardından Hulûsi Bey, Hüsrev Efendi, Tahirî
Mutlu’lar derken yeni bir silsile-i zeheb oluşur.
Evet, bütün bu
hâdiseler onu yıldırmamış ve hiçbir şekilde dize getirememişti.
Bir hayat boyu
“garîbem, bîkesem, nâtuvanem,
alîlem, zelîlem..”5 demiş, fakat daima eğilmeyen bir baş, bükülmeyen bir
kamet olarak kalmıştı.
Bir zamanlar onların bu halini,
Bir gariplik var sesinde
Yalan yok çehresinde
Bakanlar anlayacak
Işık var çevresinde..
sözleriyle ifade etmeye çalışmıştım.
Bu ifadeler aynı zamanda, bir vefa mırıltısıdır.
Millet ruhunun yeniden dirilmesi, tarihî dinamiklerle yeniden
tanışması dileğiyle...
1 Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/285.
2 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/141;
et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 6/6.
3 Bkz.: Buhârî, menâkıbü’l-ensâr 12;
Müslim, fezâilü’s-sahâbe 125.
4 Bediüzzaman, Mektubat s.22 (Altıncı Mektup).
5 Bediüzzaman, Mektubat s.22 (Altıncı Mektup).
RUH İNSANININ PORTRESİ
Soru: Ruh insanının bir portresini çizseydiniz nasıl çizerdiniz?
Ruh
insanı;
madde ve mânâyı birbiri içinde bütünleştirip bünyesinde barındıran, her
zaman kalb ve ruhun derece-i hayatını takip ederek, cehennem yolunun sûrî
güzelliklerine takılmayıp, cennet yolunun zorluklarına katlanan ve rabbaniliğini
korumaya çalışan bir hakikat eridir.
Beden ve ceset insanının,
bütün bir hayat boyu, cismanî arzularına takılıp, nefsanî isteklerini yaşamasına
mukabil ruh insanı, irfanla derinleşen, imanla yücelme sırrını keşfeden ve
ruhanî zevkleriyle cennetleri gönlünde duyan ve yaşayan başyüce bir insandır.
İnsan, ancak yüksek ideallerle gerçek insanlığa ulaşabilir.
Hayatını
yüksek mefkûre ve ideallerle derinleştirmeyen kimselerin yükselip ruh insanı
olmaları bir yana, ilk fıtratlarını korumaları da çok zordur;
hatta
imkânsızdır.
Ruh insanının kuşlar gibi pervâz edip nâmütenâhiliğe yelken
açtığı zirvelere karşılık, beden insanı, nefsin hezeyanları içinde bocalar
durur.
Hâlbuki eşref-i
mahlukât olarak yaratılan insan, yüksek duygularla mücehhez, fazilete istidatlı
ve ebediyete meftun bir varlıktır..
ve onun için yükselmeyip yerinde kalmak,
daha aşağı canlılar seviyesine düşmek demektir.
Fıtratı müteheyyiç, hakikate açık gönüllerin zevk ü sefaları, devamlı aksiyon ve
hareketleri iç içedir ve hedefledikleri yüksek idealleri tahakkuk ettirecekleri
âna kadar da hep hareket halinde, biraz da huzursuz ve rahatsızdırlar.
Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), henüz
peygamberlik esintilerini duymadan, Hira dağına çekilmiş ve topyekün insanlığın
alev alev yanan bir cehenneme doğru sürüklenmesinin ızdırabını vicdanında
duyarak Allah’a sığınmış ve gönülden bu problemi çözmeye bağlanmıştır.
İşte bu sebeple Nebiler Serveri, her zaman rahatsızdır ve bu rahatsızlığı da
hayatı boyunca devam edecektir.
O’nun, hak ve hakikate muhtaç gönüllere, ruhunun
ilhamlarını üflemek için sokak sokak, kabile kabile dolaşıp âşina gönüller
araması bunun en önemli delilidir.
Şimdi isterseniz, ruh insanlarının hayatlarından bir kısım örneklerle konuyu
biraz daha müşahhaslaştırmaya çalışalım:
“Ruh insanı, cismanî hayattan sıyrılıp yüksek ideallere dilbeste olan ve
kendini sadece ve sadece insanlığın kurtuluşuna bağlayan insandır.”
diyeceksek, günümüzde Bediüzzaman:
“Ben, cemiyetin imanını kurtarma yolunda
dünyamı da feda ettim, ahiretimi de.
Seksen küsur senelik hayatımda dünya
zevki namına bir şey bilmiyorum.
Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret
zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde geçti.
Çekmediğim cefa,
görmediğim eza kalmadı.
Divan-ı Harplerde bir câni gibi muamele gördüm;
bir serseri gibi memleket memleket sürgüne gönderildim.
Memleket
zindanlarında aylarca ihtilattan men edildim.
Defalarca zehirlendim.
Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım.
Zaman oldu ki, hayattan bin defa daha ziyade ölümü tercih ettim.
Eğer dinim intihardan menetmeseydi, Said belki bugün toprak altında çürümüş
olacaktı.
Bütün hayatım zahmet ve meşakkatle, felaket ve musibetle
geçti.
Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi de dünyamı da
feda ettim.
Helâl olsun!.
Bana ezâ ve cefada bulunanlara beddua
bile etmiyorum.
Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut
birkaç milyon, belki daha ziyade kişinin imanını kurtarmaya vesile oldu.
Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım, fakat hayatta kalıp, zahmet ve
meşakkatlere tahammülle bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim.
Allah’a bin kere hamdolsun! Sonra, ben cemiyetin iman ve selâmeti yolunda
ahiretimi de feda ettim.
Gözümde ne cennet sevdası, ne de cehennem
korkusu var.
Cemiyetimin imanı namına bir Said değil, bin Said feda
olsun! Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa cenneti de istemem;
orası da
bana zindan olur.
Milletimin imanını selâmette görürsem, cehennemin
alevleri içinde yanmaya razıyım.
Çünkü, vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan
olur.”1 gibi sözleriyle buna iyi bir örnek teşkil eder.
Yine aynı
ruh insanlarından biri sayılan Selahaddin Eyyûbî de üzerinde durulmaya
değer.
Mescid-i Aksâ esaret altındadır.
Bu durum koca sultanı çok
rahatsız etmektedir.
İşte böyle bir hâlin hasıl ettiği sıkıntılarla o,
âdeta gülmeyi unutmuştur.
Bir gün cuma namazında hatip, sultanı
kastederek, tebessümün fazileti hakkında bir hutbe irad eder ve Selahaddin’de
tebessüm duygusu uyarmaya çalışır.
Hutbede kastedilen şahsın kendisi
olduğunu anlayan Selahaddin Eyyûbî, cami çıkışında imam efendiye dönerek şunları
söyler:
“Hocam öyle zannediyorum hutbenizde bana nasihat ettiniz.
Ama Allah
aşkına söyler misiniz, Mescid-i Aksâ esaret altında iken ben nasıl
gülebilirim?”
Başka bir ruh insanı olan şair-i şehîrimiz Mehmet Âkif, İstanbul’un işgali
esnasında Mescid-i Aksa ile aynı kaderi paylaşan Ayasofya’nın boynundaki
zinciri, âdeta kendi boynunda hisseder ve hicranla şöyle mırıldanır:
“Umar mıydın ki: Mâbetler, ibâdetler yetîm olsun,
Ezanlar arkasından ağlasın bir nesl-i me’yûsun?
Umar mıydın: Cemâ’at bekleyip durdukça minberler,
Dikilmiş dört direk görsün, serilmiş bir yığın mermer?
Umar mıydın: Tavanlar yerde yatsın, rahneden bîtâb?
Eşiklerden yosun bitsin, örümcek bağlasın mihrâb?
Umar mıydın: O taş taş devrilen, bünyân-ı mersûsun,
Şu vîran kubbelerden böyle son feryâdı dem tutsun?”
Bu itibarla, her ruh insanı, gönül verdiği o yüce mefkûresini
gerçekleştireceği âna kadar, tebessümü bile kendisine çok görmeli ve daima
hüzün ve kederle iki büklüm olmalı,
“sabr-ı cemil”le oturup kalkmalıdır.
Selahaddin, o büyük hülyasını tam 20 sene sonra –Allah’ın inayetiyle– tahakkuk
ettirmiş, Mescid-i Aksa’yı esaretten kurtarmış ve kendinden sonra gelecek
nesillere de dâsitânî bir örnek olmuştur.
Yine aynı Selahaddin,
Mescid-i Aksa’yı istirdat edeceği âna kadar 20 sene hep çadırda yaşamış,
“Hünkârım, size bir ev inşa edelim.” diyenleri de:
“Allah’ın evi esirken ben
kendime nasıl bir ev edinebilirim?” şeklinde cevaplamıştır.
Hz.Ömer (radıyallâhu anh) döneminde, bugünkü Suriye ve Filistin de
Müslümanların eline geçince, ordu kumandanlarının Mescid-i Aksâ’nın
anahtarlarını istemeleri üzerine oradaki vazifeli papaz:
“Biz, Mescid-i
Aksa’nın anahtarlarını alacak zatın şemâilini biliyoruz ve bu anahtarları
ondan başkasına vermemiz de mümkün değildir.” derler.
Onlar, orada aralarında konuşadursunlar, Hz.Ömer (radıyallâhu anh)
hazineden bir deve alıp hizmetçisiyle beraber nöbetleşe deveye binerek Kudüs’e
doğru yola çıkmıştır bile.
Bu şekilde Mescid-i Aksa’ya yaklaştıklarında,
kumandanlar:
“İnşâallah, Ürdün nehrini geçerken binme sırası Hz.Ömer’e
gelir.
Zira, bu
Bizans halkı, kendi saraylarında ihtişam ve debdebeden başka bir şey
görmedikleri için, başımızdaki halifeyi paçalarını sıvamış, hizmetçisi
devenin üzerinde ve kendisi deveyi çekiyor görürlerse bakışları değişir.”
diyerek dua etmeye başlarlar.
Onların bu şekildeki arzu ve dualarına
mukabil Allah (celle celâluhu), en hayırlı olanı tahakkuk ettirmiş ve tam nehri
geçecekleri zaman, devenin yularından tutma sırası Hz.Ömer’e gelmiştir.
Devenin yularından tutma sırası kendine gelen Hz.Ömer, deveden iner,
yerine kölesini bindirir ve ırmağın karşı yakasına bu şekilde geçer.
Ayrıca halifenin elbiseleri, oraya gelinceye kadar, devenin üstündeki semere
sürtüne sürtüne yırtıldığından o da her defasında bu yırtık yerleri yeniden
yamamıştır.
–
Estağfirullah buna yamadan ziyade, şeref işaretleri demek daha uygundur.
–
Bütün bu durumları gören papaz,
“Tamam, bizim kitaplarımızda haber verilen işte
bu zattır.
Biz, anahtarları ancak bu zata veririz.” demiş ve onları Hz.
Ömer’e teslim etmişlerdir.
Bu, o muhteşem tablonun bir yanı;
öbür
yanında ise Hz.Ömer’in,
“Bu
insanlara karşı bir sultan gibi aziz ve şerefli görünün.”
diyen kumandanlarına şöyle seslendiğini duyar ve ürpeririz:
“Allah bizi
Müslümanlıkla aziz kılmıştır.
Bundan başka bir şeyde izzet aramak beyhudedir.”
Evet ruh insanı, Allah’a intisap eden, O’na kul olmakla iftihar edip şeref duyan
ve bunun ötesinde başka şereflere de iltifat etmeyen insandır.
Günümüz
neslinin bir kısmı, Allah’a gönül veremediklerinden ve O’na intisabın lezzetini
duyamadıklarından tatmin olamamış aç ve tâli’siz insanlardır.
Böyle bir fasit
daireden kurtulmanın yolu da, Allah’a hakikî mânâda kul olmaktır.
Ruh neslinin önemli bir vasfı da
“kulluk”tur.
Ashab-ı kiram, kendilerine
yöneltilen
“İslâm’ın şiarı nedir?” şeklindeki bir soruya
“İnsanı başka şeylere
kulluktan kurtarıp, sadece Allah’a kulluk yolunu göstermektir.”
cevabını vermişlerdir.
Evet ruh nesli, gecelerin âbidleri, zâhidleri ve seccadeleri
iniltiyle, yaşlarla süsleyen ruhbanları;
gündüzlerin de bir küheylan gibi
vazifeden vazifeye koşan fürsanlarıdır.
Bir rivayete nazaran,
bütün hayatını, Cenâb-ı Hak’tan gelen emirlere karşı bağlılık içinde geçiren ve
kulluğun zirvesine ulaşan İbn Abbas, mezara defnedildiği esnada, birdenbire
etrafta şöyle bir ses yankılanır: يَۤا أَيَّتُھَا النَّفْسُ
الْمُطْمَئِنَّةُاِرْجِعِۤي إِلٰى رَبِّكِ رَاضِیَةً مَرْضِیَّةًفَادْخُلِي فِي
عِبَادِيوَادْخُلِي جَنَّتِي
“Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan hoşnut, O da
senden hoşnut olarak Rabbine dön.
(Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!”2
Zaten ibadet ü taat adına olgunluk ve doygunluğa ulaşmış kutlular, her zaman
başkalarına karşı kapılarını kapatır, sonra da
“Beyhude yorulma, kapılar
sürmelidir.” derler.
Yumurtanın içine bir sperm girince, diğer
spermler, zorlasalar bile içeriye giremedikleri gibi, Hakk’ın akdes ve mukaddes
tecellîleriyle doygunluğa ulaşmış bir ruha da, şeytan ve nefsin âsi müdahaleleri
kolay olmasa gerek.
Bir mânâda, مَا جَعَلَ اللّٰهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَیْنِ فِي
جَوْفِه۪
“Allah, bir insanın içinde iki kalb yaratmamıştır.”3 âyeti de bu hakikate
işaret etmektedir.
İbrahim Ethem Hazretleri Kâbe’de iken Rabbisine
“Ya
Rabbi! Senin aşkına tutuldum.
Senden gayri her şeyi terk edip huzuruna
geldim.
Seni bulduktan
sonra, gözlerim başka şey görmez oldu...” şeklinde bir
hitapta bulunmuştur.
O, tam bu duygularla dopdolu olduğu bir sırada,
hemen oracıkta, senelerdir görmediği oğlu beliriverdi.
Yılların verdiği hasret ve baba şefkatiyle oğluna
sarılınca birden hâtiften
“Ey İbrahim! Bir kalbde iki sevgi olmaz.” diye bir
sesle irkildi ve tereddüt etmeden:
“Allahım! Senin muhabbetine mâni olanı
al.” deyiverdi;
deyiverdi ve oğlu hemen oracıkta ayaklarının dibine yığılıp
kaldı.
Evet işte, gönlünü sadece Allah’a açmış, Hakk’ın tecellîlerine doymuş
ve gözünü ağyara kapatmış yüce bir kâmetin ruh haleti.
!
Heraklius’un kumandanının, ashab-ı kiram hakkında itiraf ettiği şu sözler,
değişik bir zaviyeden ruh insanının portresini çok çarpıcı bir şekilde
resmetmektedir:
“Hükümdarım! Bunlarla savaşmak mümkün değildir.
Çünkü
bizim hayata talip olduğumuz ölçüde, bunlar ölüme koşuyor ve bizim dünyayı
sevdiğimiz kadar ahireti seviyorlar.” Ruh insanı, ibadet u taatiyle,
gece derinlikli bir leylîdir.
İşte onlardan
biri!.
Abbâd İbn Bişr (radıyallâhu anh).
O, namazlarını son derece huşû içerisinde
eda eder ve her zaman kıldığı namazın son namaz olduğunu düşünürdü.
Zâtürrikâ’ seferinden dönülüyordu.
Hz.Abbâd, Efendimiz’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) yanı başında bulunanlardandı.
Vakit
geceydi.
Resûlullah, mücahitlerin istirahat etmesi için mola verilmesini
emretti.
Muhtemel bir baskına karşı da her zaman olduğu gibi nöbet
tutulmasını emretti.
Bu hizmet için iki gönüllü istedi ve
“Bu gece bizi
kim bekler?” buyurdular.
Muhacirlerden Ammar bin Yasir, Ensar’dan da
Abbâd bin Bişr ayağa kalktılar ve ikisi birden
“Biz bekleriz ya Resûlallah!”
diyerek öne atıldılar.
Peygamberimiz
onlara şu talimatı verdi:
“Öyleyse vadinin ağzında durunuz ve etrafa göz
kulak olunuz.” İki kahraman, vadiye doğru ilerlediler.
Hz.
Abbâd, Ammar’a:
“Gecenin başında mı beklemek istersin, sonunda mı?” dedi.
Hz.Ammar, önce beklemeyi tercih etti.
Nöbete durdu.
Abbâd
da hemen namaza başladı.
Bu sırada çok yorgun olan Ammar uyuyuverdi.
Abbâd İbn Bişr’in, arkadaşının uyuduğundan haberi yoktu.
O, namazına
devam ederken bunları takip eden bir müşrik onu gördü ve bu fırsatı
değerlendirmek istedi;
istedi ve hemen yayına bir ok yerleştirip fırlattı.
Müşrikin oku Hz.Abbâd’a saplandı.
Hz.Abbâd ilâhî huzurda
öyle bir huşû içindeydi ki, vücuduna saplanan ok değil, sanki bir dikendi.
Hiç tavrını bozmadan namazına devam etti.
Vücuduna saplanan diğer oku da
öbürü gibi eliyle çıkarıp yere attı;
rükû ve sücûdunu tamamlayarak selâm
verdi.
Artık iyice halden düşmüştü.
Arkadaşına hafifçe
“Kalk, nöbeti al
ben yaralandım.” diye seslendi.
Bunun üzerine gözlerini açan
Hz.Ammar, bir de ne görsün, Abbâd’ın her tarafından kanlar akıyor.
Durumu anlamıştı.
“Sübhanallah! O müşrik sana ilk oku attığı zaman beni niçin uyandırmadın?” diye
sitem etti.
Hz.Abbâd ise ona şu karşılığı verdi:
“Ben namazda
Kehf sûresini okuyordum.
Sûreyi bitirmedikçe kesmek istemedim.
Oklar üzerime ard arda gelmeye başlayınca, uyandırıp sana haber vermek için
okumayı kestim, rükûa vardım.
Vallahi, Resûlullah’ın
korunmasını emrettiği boğaz ağzını korumayıp kaybetmiş olmaktan
korkmasaydım, sûreyi bitirmeden namazı kesmezdim.”4 Bir başka
örnek: Haykırdığı zaman düşmanın yüreğini ağzına getiren Haydarı Kerrâr, Damad-ı
Nebi Hz.Ali’nin (radıyallâhu anh), ayağına saplanan bir oku çıkartmak
isteyenlere,
“Ben namaza durayım.
Oku ayağımdan o zaman çıkarırsınız.
Çünkü namazda iken okun acısını duymam.”
dediği rivayet edilir.
İşte bu iki tablo, ibadet u taatla kenetlenmiş ruh insanının durumunu
aksettirmesi bakımından fevkalâde önemlidir.
Bu ruh insanlarından
bir diğeri de, Kûfe mektebinin büyük muallimi Esved İbn Yezid en-Nehaî’dir.
O, irşad, tebliğ ve cihat dışındaki bütün zamanlarını, sabahtan akşama, akşamdan
da sabaha kadar evinin taraçasında ibadet ü taatle geçirir.
Esved İbn Yezid’i, bir sütun gibi devamlı evinin üstünde ibadet
ederken gören komşu çocuğu, onu hep bir direk zannetmiştir.
Günlerden bir gün Hz.Esved vefat etmiş ve evinin üstünde görünmez
olmuştur.
Çocuk önceleri devamlı gördüğü sütunu yerinde göremeyince
annesine:
“Anne, ben her gece burada bir sütun görüyordum.
Artık o sütun
yerinde yok.” diyerek şaşkınlığını ifade etmiş;
bunun üzerine annesi de
“Oğlum, o bir sütun değil, Esved İbn Yezid en-Nehaî’ydi.” sözleriyle
çocuğuna cevap vermişti.
Ruh nesli, her zaman ruhunu kanatlandırabilen ve kat’iyen cismaniyeti altında
kalıp ezilmeyen, bedenî arzu ve istekleri karşısında sürekli dimdik duran, Leyla
Hanım’ın ifadesindeki,
“Gidip boynumda zincir ile ol Ravza-i pâka
Görenler hep beni dîvâne sansın Yâ Resûlallah.”
duygu ve düşünceleri paylaşan, peygamber yolunun delileridir.
İşte
Hak katında veli, o yolun delilerinden biri, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi
ve sellem),
“Her peygamberin bir havarisi vardır.
Benim havarim ise
Zübeyr bin Avvam’dır.” sözleriyle şereflendirilen Zübeyr b.
Avvam (radıyallâhu anh)! Bedir’de o da Hz.Hamza (radıyallâhu anh) gibi düşmanla
yaka paça olmuş, onlarla göğüs göğüse savaşmış ve öyle bir semavîleşmişti ki,
o gün melekler de başlarına aynı sarığı sarmış ve ashabı teşyî’ ve teşcî’
edivermişlerdi.
5 Savaşın neticesinde وَأَوْفُوا بِعَھْدِۤي أُوفِ بِعَھْدِكُمْ
“Bana
verdiğiniz sözü yerine getirin ki, Ben de size vaadettiklerimi vereyim.”6
hakikati bir defa daha tecellî etmiş, müşrikler –Allah’ın inayet ve keremiyle–
bozguna uğratılmış ve Cenâb-ı Hak, o günün hatırına melekleriyle, semavî
esintileriyle âdeta bir donanma gecesi teşkil buyurarak maiyyetini göstermişti.
Evet ruh insanı, sergilemiş olduğu her türlü kullukla melekleşen insan
demektir.
Buna da bir örnek: İmran bin Husayn, bâsur hastalığına
yakalanmış ve zaman zaman yaralarını dağlattırmaktadır.
Bu melek ruhlu
insan, sair günlerde melekleri görüp onların selâmlarını almasına karşılık,
yaralarını dağlattığı zaman, bir türlü onları müşâhede edememektedir.
Bu
durumunu Allah Resûlü’ne açınca, Hz.Ruh-u Seyyidi’l-Enâm şöyle buyurur
–özel bir durum ve hususî bir sır var–:
“Yaralarını dağlatma.
Zira o zaman meleklerin
selâmından mahrum kalırsın.”7 Ruh insanı, bir metafizik
kahramanıdır.
Übey İbn Ka’b, ibadet ü taat yapmak için mescide gelir.
İki rekât namaz kıldıktan sonra ellerini açar ve dua etmek ister.
İşte bu
esnada, mescidin duvarları lerzeye gelerek, kendisinin söylemeye niyet ettiği
şeyleri söylemeye başlar.
Bu durum Allah Resûlü’ne haber
verildiğinde İki Cihan Güneşi,
“O Cibrîl’dir ve senin söylemek istediğin
şeyleri senin namına söylemiştir.”8 buyurur.
Ruh insanı,
bir muhasebe kahramanıdır.
Hanzala ibn Rebî’ (radıyallâhu anh), Hz.
Ebû Bekir (radıyallâhu anh) ile Efendimiz’in huzuruna gelir ve
“Hanzala münâfık
oldu ya Resûlallah.Çünkü Senin yanında hissettiklerimi dışarıda
hissedemiyorum.” der.
Bunun üzerine Efendimiz
“Ey Hanzala! Bir öyle, bir
böyle..” buyurur ve sözlerine şöyle devam eder:
“Eğer zamanın her
parçasında benim yanımda olduğunuz gibi olsaydınız, melekler sokaklarda
sizinle musâfaha ederlerdi.”9
Bir başka Hanzala..
Hanzala ibn Ebî Âmir (radıyallâhu anh),
“cihad” çağrısını aldığında hemen yerinden ok gibi fırlayarak savaş meydanına
koşar ve şehadet şerbetini içer.
Az sonra Allah Resûlü, onunla alâkalı şunları söyler:
“Gök ile yer arasında Hanzala’yı meleklerin guslettirdiğini gördüm.”
Ailesine sorulduğunda şu gerçek ortaya çıkar: Hanzala’ya o gece su iktiza
etmiştir.
Ancak, cihat münâdîsinin sesini duyunca gusletmeye fırsat bulamamış;
savaş alanına koşmuş ve şehit düşmüştür.
10
Hükümdarlardan ruh insanı, Murad Hüdavendigâr, büyük bir askerî ve idarî
dâhidir.
Onun bir de askerî ve idarî dehasını aşan kulluğu vardır.
O kadar ki bir defasında hocasına şöyle der:
“Hocam, sen namaza dururken ilk
tekbir aldığında hemen Kâbe’yi görebiliyorsun.
Ben ise ancak birkaç tekbirden
sonra görebiliyorum.” Evet koca hünkar işte böyle namaz kılmaktadır ve her
tekbir alanın Kâbe’yi müşâhede ettiğini sanmaktadır.
Bu devâsâ ruh,
I.
Kosova
Savaşı’nda koca haçlı ordularını göğüslemiş ve savaştan önce Rabbine
“Ya
Rabbi! Ordumu muzaffer, beni de şehit eyle.” diye yalvarmış.
Her şey
bittikten sonra da savaş meydanını dolaşırken bir tâli’siz el tarafından
hançerlenmiş ve Rabbine yürümüştür.
Bu büyük hünkârın ağabeyi olan
Süleyman Paşa da kendisini aşmış ruh kahramanlarından biridir.
Süleyman Paşa, devamlı surette Bizans içlerine
doğru akınlar tertip eder..
Çanakkale’den sallarla geçmeyi başarır..
Gelibolu’yu hakimiyeti altına alır ve Bolayır’a kadar ilerler.
Herkes
onun hükümdar olacağını ve bir gün milletinin başına geçeceğini düşünmektedir
ama o, ötelerden gelen bir müjdeyi vicdanında duymuş gibi bir akın öncesinde,
akıncı beylerini toplar ve onlara şunları söyler:
“Şayet ben bugün ölürsem,
ölümümü duyan Bizanslılar, bundan istifadeye kalkacak ve aldığımız yerlere
yeniden hücum edeceklerdir.
Size vasiyetim, cenazemin başında toplanıp el
ele tutuşunuz, Allah ve Resûlü’ne sığınarak düşmana saldırınız.
Sakın,
cihaddan geri durmayınız!” Bir gün önce, bu sözleri sarfeden Süleyman Paşa,
ertesi gün cihat meydanında atının ayağı bir köstebek çukuruna girer ve atından
baş aşağı düşerek şehit olur.
Bunun üzerine ordunun ileri gelenleri onun
başında toplanır ve vasiyetine uyarak el ele tutuşup düşmana hücum ederler;
eder
ve Bizans’ı bozguna uğratırlar.
Savaş sonunda, düşman askerleri şu itirafta bulunur:
“Her
defasında önünüzde koşan o levent ve civanmert delikanlı var ya, siz bize
hücum ettiğinizde o yine sizin önünüzdeydi ve yalın kılıç bize hücum
ediyordu.”
Çanakkale Savaşında milletimiz, ordular halindeki ruh insanları olarak
topyekün bir Hüdavendigâr, bir Süleyman Paşa ve Bedir’in aslanlarıdırlar.
Bunlar
“Çanakkale geçilmez!” sözünü tarihe altın harflerle yazdırmışlardır ki,
bu ruh insanlarını şâir-i şehîrimiz şu mısralarla destanlaştırmıştır:
“‘Bu, taşındır’ diyerek Kâbe’yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gökkubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.”
Elbette ki, bu ruh insanlarının yazdığı destanlar bitmemiştir, bitmeyecektir
de...
Milletimize, onun ruh ve mânâ köklerine hasım birçok
düşmanın bulunduğu muhakkak.
Ne var ki her zaman ruh köklerine sımsıkı bağlı bu necip millet, –
Allah’ın inayet ve keremiyle– bütün bu bâdireleri aşıp tıpkı eskiden olduğu
gibi bir defa daha dünya devletleri arasında sahip olduğu yeri alacak ve
dengesi bozulmuş günümüz coğrafyasında muvazeneyi tesis edecektir.
1 Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.616.
2 Fecr sûresi, 89/27-30.
3 Ahzâb sûresi, 33/4.
4 Ebû Dâvûd, tahâret 79;
Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/343.
5 Buhârî, fezâilü ashâb 13, cihâd 40, 41, 135, meğâzî 29;
Müslim,
fezâilü’s-sahabe 48.
6 Bakara sûresi, 2/40.
7 Müslim, hac 165;
Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/427.
8 Bkz.: el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî 22/40.
9 Müslim, tevbe 12;
Tirmizî, kıyâmet 59;
Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/346.
10 İbn Hibbân, es-Sahîh 15/495;
et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 4/10.
Kaynakların Tespitinde Faydalanılan Eserler
Ahmed İbn Hanbel, Ebû Abdillah eş-Şeybânî (164-241 h.);
el-Müsned, Çağrı Yayınları, I-VI, 2.baskı,
İstanbul (1413-1992).
Abdurrezzak, Ebû Bekr Abdurrezzak İbn Hemmâm
(v.211 h.);
el-Musannef, [Tahkîk:
H
abîburrahmân el-A’zamî], I-XI, el-Meclisü’l-ilmî, Beyrut, 1403/1983. Alûs î,
Ebu’s-Senâ, Şehâbeddin Mahmud İbn Abdillah (v.1270 /1854);
Rûhu’l-meânî
fî tefsîri’l-
Kur’âni’l-azîm ve’s-seb’-u’l-mesânî, I-XXX, Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî, Beyrut,
tsz.
Bediüzzaman, Said Nursî;
____________, Emirdağ Lâhikası 1-2, Şahdamar Yay., İstanbul, 2010.
____________, Hanımlar Rehberi, Şahdamar Yay., İstanbul, 2010.
____________, Lem’alar, Şahdamar Yay., İstanbul, 2010.
____________, Mektubat, Şahdamar Yay., İstanbul, 2010.
____________, Mesnevî-i Nuriye, Şahdamar Yay., İstanbul, 2010.
____________, Sözler, Şahdamar Yay., İstanbul, 2010.
____________, Şuâlar, Şahdamar Yay., İstanbul, 2010.
____________, Tarihçe-i Hayat, Şahdamar Yay., İstanbul, 2010.
Beğavî, Ebû Muhammed Muhyissünne Hüseyin İbn Mesud, (v.516/1122);
Meâlimü’t-tenzîl, I-IIX, Dâru
Taybe, Riyad, 1993. el-Beyhakî, Ahmed b.Hüseyin b.Ali b.
Musa Ebû Bekir (v.458 h.);
es-Sünenü’l-kübrâ, I-X, Mektebetü
dâri’l-bâz, Mekke-i Mükerreme, 1414/1994.
____________________ , Şuabu’l-iman, I-VIII, Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1410.
____________________ , Delâilü’n-nübüvve ve mârifeti ahval-i Sahibi’ş-şeria, I-VII,
Dâru’l-kütübi’lilmiyye,
Beyrut, 1985. el-Bezzâr, Ebû Bekr Ahmed b.Amr b.Abdülhâlık (215-292 h.);
el-Müsned, I-IX,
Müessesetü ulûmi’l-
Kur’ân/Müessesetü’l-ulûmi ve’l-hikem, Beyrut/ Medine, 1409 h.el-Buhârî, Ebû
Abdullâh Muhammed b.İsmâîl (v.256 h.);
Sahîhu’l-Buhârî, I-VIII,
Dâru’l-kütübi’lilmiyye,
Beyrut, 1994. ed-Dârimî, Abdullah b.Abdirrahman (181-255 h.);
es-Sünen, Çağrı Yayınları, I-II, 2.baskı, İstanbul
(1413-1992).
ed-Deylemî, Ebû Şücâ’ Şîreveyh b.Şehridâr b.Şîreveyh el-Hemedânî (445-509 h.);
Müsnedü’l-Firdevs bi me’sûri’l-hitâb, I-V, Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 1.
baskı, [Tahkik: Said b.
Bisyûnî Zağlûl],
Beyrut, 1986. Ebû Dâvûd, Süleyman b.Eş’as es-Sicistânî (202-275 h.);
es-Sünen, Çağrı Yayınları, I-V, 2.baskı,
İstanbul (1413-1992).
Ebû Nuaym, Ahmed b.Abdillah el-İsbehânî
(v.430 h.);
Hilyetü’l-evliyâ ve
tabakâtü’l-asfiyâ, I-X,
Dâru’l-kitâbi’l-Arabî, Beyrut, 1405 h. Ebû Ya’lâ, Ahmed b.Ali b.el-Müsenna (210/307 h.);
el-Müsned, I-XIII,
Dâru’l-Me’mun li’t-türâs,
Dimaşk, 1404/1984. el-Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b.Muhammed (450-505 h.);
İhyaü ulûmi’d-dîn,
I-IV, Dâru’l-mârife,
Beyrut, tsz.
el-Hâkim, Ebû Abdillah Muhammed İbn Abdillah en-Neysâbûrî (321-405 h.);
el-Müstedrek ale’s-
Sahîhayn, I-IV, Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1411/1990. el-Hakîm
et-Tirmizî, Ebû Abdillah Muhammed b.Ali b.Hasan, Nevâdiru’l-usûl
fî ehâdîsi’r-Resûl, IIV, Dâru’l-Cîl, 1.baskı, [Tahkik: D.
Abdurrahman Umeyre], Beyrut, 1992.
el-Halebî, Ali b.Burhaneddin (v.1044 h.), İnsanü’l-uyûn (es-Sîret-i Halebiyye),
I-IV, Mustafa el-Bâbî
el-Halebî Matbaası, Mısır 1384 h./1964 m.İbn Abdilberr,
Yusuf b.Abdullah b.Muhammed (v.463 h.);
el-İstîâb fî
ma’rifeti’l-ashab, I-IV, Daru’lcîl,
Beyrut, 1412. İbn Asâkir, Ebu’l-Kasım Sikatüddin Ali b.Hasan b.Hibetillâh, Târîhu Medineti
Dımaşk, I-LXXX,
Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1421–2001. İbn Ebî Şeybe, Abdullah İbn Muhammed (v.235 h.);
el-Musannef fi’l-ehâdîs
ve’l-âsâr, [Tahkik:
Kemal Yusuf el-Hut], I-VII, Mektebetü’r-rüşd, Riyad, 1409 h.
İbn Hacer, Ahmed İbn Ali İbn Cafer el-Askalânî, (773-852 h.);
Fethu’l-bârî bi
şerhi Sahihi’l-Buhârî,
[Tahkik: Muhammed Fuad Abdulbakî-Muhibbuddin el-Hatîb], I-XIII, Dâru’l-mârife,
Beyrut,
1379. İbn Hibbân, Ebû Hâtim Muhammed b.Hibbân b.Ahmed
et-Temîmî (v.354 h.);
es-Sahîh, I-XVIII, [Tahkik: Şuayb Arnavut],
Müessesetü’r-risale, 2.baskı, Beyrut 1414-1993.
________________ , el-İhsân fî takrîbi Sahîh İbn Hibbân, [Tertîb: Alâüddîn Ali
b.Belbân;
Tahkîk
ve ta’lîk: Şuayb el-Arnaût], I-XVII, Müessesetü’r-risale, Beyrut, 1988.
İbn Hişâm, Abdülmelik İbn Hişâm İbn Eyyûb el-Himyerî (v.213/828);
es-Sîratü’n-nebeviyye, I-VI,
[Tahkik: Tâhâ Abdurrauf Sa’d], Dâru’l-cîl, Beyrut, 1411.
İbn Kayyim el-Cevziyye, Ebû Abdillah Muhammed İbn Ebî Bekr Eyyûb ez-Züraî
(691-751 h.);
es-
Savâiku’l-mürsele alâ’l-Cehmiyye ve’l-Muattıle, [Tahkik: Ali İbn Muhammed
ed-Dehîlilllâh],
I-IV, Dâru’l-âsıme, Riyad, 1418/1998. İbn Kesîr, Ebu’l-Fidâ İsmail İbn
Ömer İbn Kesîr ed-Dimaşkî (v.774 h.);
el-Bidâye ve’n-nihâye, I-XIV,
Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1988.
____________, Tefsîru’l-Kur’âni’l-azîm, I-IV, Dâru’l-fikr, Beyrut, 1401 h.
İbn Mâce, Muhammed b.Yezîd el-Kazvînî (207-275 h.);
es-Sünen, I-II,
Çağrı Yayınları, 2.baskı, İstanbul
(1413-1992).
İbn Sa’d, Ebû Abdillah Muhammed b.Sa’d ez-Zührî (v.230 h.),
et-Tabakâtu’l-Kübrâ, I-VIII , Dâru sâdır,
Beyrut, tsz. İbnü’l-Esîr, İzzüddin Ebu’l-Hasen Ali b.Muhammed el-Cezerî;
Üsdü’l-gâbe fî
mârifeti’s-sahabe, I-VII,
Kahire, 1970.
____________, el-Kâmil fi’t-târih, I-IXII, Daru sâdır, Beyrut, 1967.
Kâdı Iyâz, Ebu’l-Fadl, eş-Şifa bi ta’rîfi hukûki’l-Mustafa, I-II, Dâru’l-Erkam
b.Ebi’l-Erkam, trs.
Kitab-ı Mukaddes (Türkçe terceme) Eski ve Yeni Ahit, Kitab-ı Mukaddes Şirketi,
İstanbul, 1988. el-Kurtubî, Muhammed b.Ahmed b.Ebû Bekr
b.Ferah (v.670);
el-Câmi’ li
ahkâmi’l-Kur’ân, I-XX,
Dâru’ş-şa’b, Kahire, 1372 h. Ma’mer b.Râşid (v.151 h.);
el-Câmi’ (Abdurrezzak’ın el-Musannef’inin sonunda),
el-mektebü’l-İslâmî,
Beyrut, 1403 h. Müslim, Ebu’l-Hüseyin el-Haccâc en-Neysâbûrî (v.261 h.);
el-Câmiu’s-Sahîh,
I-III, Çağrı Yayınları, 2.
baskı, İstanbul (1413-1992).
e l-Münâvî, Muhammed Abdurraûf (1031/1622);
Feyzu’l-kadîr şerhu Câmii’s-sahîh,
I-VI, el-
Mektebetü’t-ticariyye’l-kübrâ, Mısır, 1356 h. en-Nesâî, Ebû
Abdirrahman Ahmed b.Şuayb (215-303 h.);
es-Sünen, I-VIII, Çağrı
Yayınları, 2.baskı,
İstanbul (1413-1992).
es-Sehâvî, Ebu’l-Hayr Şemsüddin Muhammed b.
Abdirrahman (v.902/1497);
el-Makâsıdü’l-hasene;
Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1399 h.
el-Sülemî, Ebû Abdirrahmân;
Âdâbü’s-sohbet, Dâru’s-Sahabe, Tanta, 1990.
es-Süyûtî, Abdurrahman b.el-Kemal Celâleddîn (849-911 h.);
ed-Dürru’l-mensûr,
I-VIII, Dâru’l-fikr,
Beyrut, 1993 h.
____________, el-Hâvî li’l-fetvâ, I-II, Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1402/
1982. Şâkir, Ahmed Muhammed, Şerhu Müsnedi Ahmed İbn Hanbel, I-XX,
Dâru’l-Hadis.
Kahire 1995. Şiblî, Nu’manî, (v.1914);
Bütün Yönleriyle Hz.
Ömer ve Devlet İdaresi, (Trc: Fatih Güngör - Beyhan Demirci - M.Sait Konar), Timaş Yayınları, İstanbul, 2005.
et-Taberânî, Ebu’l-Kâsım Muhammed b.Ahmed (v.360 h.);
el-Mu’cemü’l-evsat,
[Tahkik: Hamdi b.
Abdülmecîd es-Selefî], I-X, Dâru’l-Harameyn, Kahire, 1415 h.
________________ ,
el-Mu’cemü’l-kebîr, [Tahkik: Hamdi b.Abdülmecîd es-Selefî],
I-XX, Mektebetü’lulûmi
ve’l-hikem, Musul, 1404 h. et-Taberî, Ebû Cafer Muhammed b.Cerîr
(v.310 h.);
Câmiu’l-Beyan fî
Tefsîri’l-Kur’ân, I-XXX,
Dâru’l-fikr, Beyrut, 1405. Tirmizî, Ebû Îsâ Muhammed b.Îsa b.Sevre (209-279 h.);
el-Câmiu’s-Sahih, I-V,
Çağrı Yayınları, 2.
baskı, İstanbul (1413-1992).
ez-Zehebî, Şemsüddîn Muhammed Ahmed
(v.748/1347);
Siyeru a’lâmi’n-nübelâ,
I-XXIII,
Müessesetü’r-risâle, Beyrut, 1413 h.
211001-20110427
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder