İkindi Yağmurları
Kalb, yenik düşer; ruh, âvâre kalır.
Ve insan, kendini bir yerde bir şeyin içinde zanneder ama aldanmış olur.
İç aydınlığı çok önemlidir.
İnsanın iç dünyası envâr-ı İlahî ile, Hazreti Nûru’l-Envâr (celle celâluhu) ile, Münevvirü’n-Nûr (celle celâluhu) ile nurlanmayınca, o iç karanlığı, insanın bütün ufkunu karartır.
Yollar, meşalelerle dolu olsa, projektörlerle dolu olsa, o yine gider sağa toslar, sola toslar; “dünya” der, ona takılır; “cismaniyet” der, ona takılır; “bohemlik” der, ona takılır; “şehevât-ı nefsâniye” der, ona takılır; “mal” der, ona takılır; “mülk” der, ona takılır… Enbiyâ-ı izâmın nurlu atmosferine girdikten sonra bile böyle bir karanlığın kurbanı olmuş zulmetzedeler sayılamayacak kadar çoktur.
O irtidat hadiseleri akıntısına kapılan nice kimseler vardı ki, bunlar, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile diz dize gelmişlerdi; O’nun arkasında namaz kılmışlardı, oruç tutmuşlardı; münafık değillerdi.
Fakat bir yerde başları döndü, bakışları bulandı, düz yolda patikaya saptılar ve takılıp yolda kaldılar.
Bunlara “yolda dökülenler” deniyor.
Seyyidinâ Hazreti Musa ile Zât-ı Ulûhiyet arasında cereyan eden bir muhavere içindeki insanlar gibi:
“Yâ Musa! Onlar, Bana ulaşmış, Beni bilmiş insanlar değil; onlar, yolda olanlar ve yolda dökülenler!” Çok tekerrür etti, siz de iyi biliyorsunuz; tekrarını da -bir yönüyle- zâid sayabilirsiniz.
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok tekrar buyurduğu bir dua:
“Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi dinde, diyanette, dini hayatta sâbit kıl!” “Ekrabu’l-mukarrabîn” olan Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi adına belli bir ufkun ifadesi olarak, o mevzudaki o durumu itibariyle, bir talebini böyle seslendiriyor.
Fakat O’nun bu mübarek duasını rehberliğinin gereği, imam olmasının gereği, size/bize tâlim düşüncesinin gereği olarak anlamak, bize öğretmek için söylemiş olduğunu düşünmek Kıtmîr’e daha uygun geliyor:
“Ben de böyle diyorsam şayet, bakın başınızın çaresine!..” demek gibi.
Evet, kendimizle yüzleştiğimiz zaman, eksiğimizi, gediğimizi, kırığımızı, döküğümüzü görürüz.
Ancak o zaman görürüz neremiz karanlık, neremiz aydınlık, nerede doğru yolda yürüyoruz, nerede yürüdüğümüzü zannettiğimiz halde zikzaklar çiziyoruz.
Kendimizle yüzleşmeyince bunları bilemeyiz.
Üzerinde durulup belki kaleme kâğıda dökülmesi gerekli olan engin bir mevzu ama o da yine aydınlık bir dimağ ister.
Öyle aydınlık bir konunun kendi muktezâsı gereği aydınca ortaya dökülmesi için, duygunun ve düşüncenin de aydın olması iktiza eder.
“Bir gül gibi, gördüğün herkese gül! Renk ve kokunla ruhlara süzül, Hep bir sevgi sembolü gibi görül, Tebessümle yaşa, tebessümle öl!” Keyiflenme, neş’elenme, dırçık atma değil.
(Dırçık atma tabiri, Doğu Anadolu’ya mahsus; baharda buzağıların dışarıya çıktıkları zaman yaptıkları tavırları ifade için kullanılır.) O manada değil; esas olan, insanları memnun etme, tebessümlerinle gönüllere akma.
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) içinde magmalar kaynayıp duruyordu..
insanları, ulaştığı ufka ulaştırma magmaları..
herkesi gördüğü cennete ulaştırma magmaları..
“Niye görmüyorlar?! Neden duymuyorlar?!.
Neden dinlemiyorlar?!.
Neden gittikleri o eğri-büğrü yoldan vazgeçmiyorlar?!.
Neden bir kere de sırat-ı müstakîm demiyorlar?!.” diye.
Kur’an’ın değişik yerlerinde O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ta’dil ve takdir adına kullanılan çok farklı ifadeler vardır ama bu arada iki yerde “Neredeyse kendini öldüreceksin!” denilmektedir:
Öyle görünüyor ki (ey Rasûlüm), o müşriklerin peşinde, bu Söz’e (Kur’ân’a) inanmazlarsa diye duyduğun üzüntüden dolayı kendini neredeyse helâk edeceksin.” (Kehf, 18/6); O insanlar iman etmiyorlar diye üzüntüden neredeyse kendini helâk edeceksin.” (Şuarâ, 26/3) Evet, “Sana/inene inanmıyorlar diye neredeyse kendini öldüreceksin!” deniyor.
Öyle heyecanlıydı; içinde magmalar vardı, köpürüp duruyordu.
“Sâdık”ın hali, tıpkı o arzın derinliklerindeki magmalar gibi köpürüp durma ama onu dışarıya vurmama halidir.
Âşık ise, değişik yerlerden boşluklar bulunca, dışarıya püskürmeler şeklinde kendini ifade eder.
Onun için “sâdık” ondan daha derindir.
Kaldı ki O (sallallâhu aleyhi ve sellem) “esdaku’s-sâdıkîn”dir.
Dolayısıyla sürekli böyle yanardağların dibindeki şeyler gibi içi köpürüp durduğu halde, O, insanlarla karşılaştığı zaman, yine herkesi tebessümle karşılıyordu.
Tebessüm insanı idi.
Bir tebessüm… Siyer kitapları, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in, hayatında sadece üç defa güldüğünden bahsediyorlar; gülme dediğimiz şekilde.
İçinde öyle yanardağlar köpürüp duran bir insan, gülemez herhalde!..
* 20/11/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Aklı başında ulemâ-i benâmdan büyük bazı kimseler -isim vermeyeceğim- meseleye bu zaviyeden yaklaştılar.
Ezher’deki büyüklerden..
Fas’taki büyüklerden..
Afrika’daki başka büyüklerden bazıları dediler ki:
“Hizmet, böyle devasa adımlarla inkişaf ederken, ‘Yahu bir istidraç olmasın bu mesele?!.
Çünkü bunun onda biri kadar bir hizmet yapanlar, on katı cezaya maruz kaldılar, on katı balyozlandılar, on katı insanca yaşama hak ve hürriyetinden mahrum edildiler.
Bunlara bir şey olmadığına göre, başlarına bir şey gelmediğine göre, acaba işin içinde bir bit yeniği mi var?!.’ diye düşünüyorduk.
Vaktaki başınıza zâlimlerin eliyle bu türlü musibetler gelmeye başladı, o zaman doğru yolda yürüdüğünüzü anladık!..” “Belanın en çetini, en zorlusu ve en amansızı başta enbiyaya, sonra da imanının derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” buyuruyor Hazreti Ruh-u seyyidi’l-enâm.
Başına hiçbir şey gelmeden zirveyi tutan haksızlar, nâdanlar, esasen onlar, hallerinden utansınlar.
Siz, bu türlü şeylere maruz kaldığınızdan dolayı, “Hamd olsun Allah’a; ehl-i dalalet ve ehl-i küfrün ahvâli dışında, O’nun verdiği her şeye hamd olsun!..” mülahazasıyla, “Gelse celâlinden cefa / Yahut cemâlinden vefa / İkisi de câna sefa / Lütfu da hoş, kahrı da hoş.” deyip yürüyün O’nun yolunda!..
Şevkinizde bir inkisâr yaşamayın!..
Şevk kırılmasına maruz kalmayın acz-i mutlaka, fakr-ı mutlaka terettüp eden şeyler karşısında.
Cenâb-ı Hak, böyle bir şevk vermişse, şahlanmış bir küheylan gibi mahmuzlanmadan bile sen son sürat, kalbin durasıya koşuyorsan şayet, onu veren de O (celle celâluhu).
O zaman da sen, hep şükredip duracaksın.Bu iki şeyi, birbirinden tefrik etmek lazım; “Fedâil ve fevâdil” deniyor.
Evet, bu da şükr-i mutlaka dâhil.
Cenâb-ı Hak, şükr-i mutlakta bizi sâbit-kadem eylesin!..
Amma, baştan buraya kadar ifade edilen bu hakikatleri anlamak için, bir şeye ihtiyaç vardır:
“Tefekkür”, “tedebbür”, “tezekkür”, “teemmül”.
Nüanslarıyla, hepsinin farklı tarifi var.
İllet-malûl arasında, kozalite mülahazasıyla, münasebet kurarak meseleleri ele alıp tahlil ve analiz etme, öyle terkiplere ve tahlillere gitme.
O tefekkürü kullananlar, ancak onlar, aczdeki o enginliği, fakrdaki o enginliği, şevkteki o enginliği, şükürdeki o enginliği duyabilirler.
Onun için haşiye olarak da düşüyor; “tefekkür” diyor, “tedebbür”, “tezekkür”, “teemmül”.
Mebdeden müntehaya mahrûtî nazarla -yalın Türkçe ile “bütüncül bir bakışla”- meseleye baktığınız zaman bahsi geçen hakikatleri anlayabileceksiniz.
Sebep ile o sebebe terettüp edebilecek ve “Şu da olur, şu da olur, şu da olur, şu da olur!” denebilecek on tane ihtimali, hatta bir sebebin tevlîd edeceği bütün ihtimalleri mahrutî bir nazar (bütüncül bir bakış) ile görmek suretiyle, esasen o dört tane esasın nasıl elmas, zebercet, zümrüt olduğunu ve mâverâdan gelip kenzi ile irtibatlı bulunduğunu o zaman anlayacaksınız.“Allah’ın havl ve kuvvetinden başka bir dayanak olmadığına inanıp bunu ikrar etmek Cennet hazinelerinden bir hazinedir.” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu, sallallâhu aleyhi ve sellem.
Ve insanların hoyratlaştığı, kin ve nefretle oturup kalktığı bir dönemde, peygamber üslubunu esas olarak ele alan bir şefkat.
Zira Firavun gibi, kendisine ters bakan insanları bile berdâr eden, doğan erkek çocukları, ihtimal dahilinde “Başıma dert olur!” diye öldüren,..
Hani nasıl birileri bazı yerlerde, “İhtimal dahilinde; bunlar benim gibi milimi milimine düşünmediğine göre, bir seçim olursa şayet, başkasına oy verirler!..
Halk içinde kalırlarsa, bunlar başkalarına fikir verirler!..
Bunları rahat bırakırsanız, elleriyle ayaklarıyla boş durmaz, yine okul açarlar, yine ev açarlar, yine şunu yaparlar, yine bunu yaparlar!..” düşüncesiyle hareket ediyorlar.
Paranoya yaşandığından dolayı, dünyanın değişik yerlerinde… Bütün Tiranizm sistemlerinde, öyle çok uzak ihtimallere hükümler bina edilmek suretiyle elli türlü, müzâaf der müzâaf zulümler, i’tisaflar irtikâp edilir/ediliyor, hafizanallah.
Evet, Firavun Amnofis öyle birisi.
Böyle, bu türlü mezâlimi irtikâp ediyor.
Şimdi böyle birisine Allah (celle celâluhu), vazifeli elçisini gönderiyor.
Ulû’l-azim peygamber, Hazreti Musa gibi bir insan… Beş tane sayılmış, onların içinde; yüz yirmi dört bin peygamber içinde, üç yüz on üç veya altı yüz yirmi altı mürsel arasında, seçtiği beş tane insan var, önemli:
Nuh, neciyyullah; İbrahim, halîlullah; Musa, kelîmullah; İsa, ruhullah; Muhammed, rasûlullah, habîbullah, halîlullah.
Sallallâhu aleyhi ve aleyhim ecmaîn.
Bir insanın imandan nasibi, şefkati ile mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılıdır)!..
İnsan, karıncaya şefkat ediyorsa, arıya şefkat ediyorsa, haydi haydi insana şefkat edecektir.
İnsana şefkat etmiyorsa, yuvaya şefkat etmiyorsa, kadına şefkat etmiyorsa, (ihtimallere binaen), herkesin başında bir Amnofis gibi bela olup yağıyorsa şayet, o insanın imandan nasibi de o kadardır.
29/01/2017 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Şükr-i Mutlak:
Ben, âcizim; elimden hiçbir şey gelmiyor.
Öyle bir fakir, öyle bir dilenciyim ki, Allah’tan başka hangi kapının tokmağına dokunsam, yüzüme çarpılıyor.
Böyle bir âciz ve fakirim; fakat görüldüğü gibi, O (celle celâluhu) beni, böyle sere serpe yerde de bırakmıyor.
Şimdi mesele, böyle olunca, bu defa size/bize sadece şükretmek düşüyor.
Hani, Yunus Emre’nin -Niyazî Mısrî tarafından da izah edilen ve “lügaz” denilen- bilmece gibi sözleriyle nazara verdiği husus vardır:
Çıktım erik dalına, Anda yedim üzümü, Bostan ıssı kakıyıp, Der ne yersin kuzumu.
Kafdağı’ndan bir taşı Şöyle attılar bana Öylelik yola düştü Böyle kaldı yazılı.
Bir küt ile güreştim, Elsiz ayağım aldı, Onu da basamadım Göyendirdi yüzümü..
Bir serçe bir kartalı, Salladı vurdu yere, Yalan değil, gerçektir, Ben de gördüm tozunu..
Küt (Bazı yerlerde kullanılır:
Kötürüm) ile güreşiyorsun, elsiz ayağını alıyor; basamıyorsun, utandırıyor seni.
Serçe, kartalı yere çalıyor; bir yudumluk bir şey ona göre; “Yalan değil, gerçektir, ben de gördüm tozunu.” Acz ü fakrı böyle görmek lazım.
Rabbiniz şöyle buyurmuştu:
Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) Şükrederseniz, Ben de nimetini artırırım.
Nankörlüğe girerseniz..
görmezlikten gelirseniz..
sağanak sağanak başınızdan aşağıya yağdırdığımı, kör kütük olduğunuz halde, kötürüm olduğunuz halde, âdeta Herkül’ler gibi size belli misyonlar eda ettirdiğimi görmezlikten gelirseniz, bu defa Benim azabım şedittir.
“Ama nankörlük ederseniz haberiniz olsun ki azabım pek şiddetlidir!” diyor.
Dolayısıyla, şükür… Hazreti Pîr’in yolu.
Ne kadar açık?!.
Ne kadar net?!.
Ne kadar kulun acz ve zaafına yakışır, numarası-drobu uyar bir şey?!.
Ne kadar O’nun azametine muvafık bir gerçek, bir hakikat?!.
“Allah, Allah! Ben bu kadar âciz, bu kadar fakir olduğum halde, böyle çağlayanlar gibi her şey; niam-ı İlahiye akıyor karşımda.
Artık niye ye’se düşeceğim?!.
Niye bu mevzuda inkisâr yaşayacağım ki?!.
Şevk içinde hep götüreceğim bunu, götürmeye çalışacağım!..
-İşte biraz evvel ifade edildiği gibi- “meyelân”, “meyelândaki tasarruf”, “kader denk” deyip yürüyeceğim, Allah’ın izni ve inâyetiyle.
Madem damlayı derya yapıyor, zerreyi Güneş yapıyor O; o zaman, şevksizlik bende Allah’a karşı saygısızlık olur.
Hep şevk içinde olmalıyım!..
Şu anda bile… Balyozlar başımıza inip-kalksa, zindan kapıları ardına kadar, kale kapıları gibi açılsa, insanın en önemli hukukunu ifade eden usûl-i hamse ayaklar altına alınsa da… Bazı usûliddin ve usûl-i fıkıh uleması, usûl-i hamseye bir de “hürriyet”i ilave ediyorlar.
Hazreti Pîr de hürriyet üzerinde ısrarla duruyor:
“Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam.” diyor.
Öyleyse “usûl-i hamse” değil, bir de hürriyet, “usûl-i sitte”.
Evet, haklar elinizden alınacak..
insanî haklardan mahrum edileceksiniz..
hatta çok yerde Allah’a karşı yapmanız gerekli olan vazife-i ubudiyette zorlanacaksınız..
belki abdest alma imkanı bulamayacaksınız..
zikr u fikirde bulunduğunuz zaman, rahatsızlıklarını izhar edecek, engellemeye çalışacaklar… 12 Mart’ta (1971) biz hapishanedeyken, arka koğuşta, böyle şu kadarcık bir yeri namaz kılmak için ayırmıştık.
Mahkûmların bir kısmını da bizden ayırmış, o koğuşa koymuşlardı.
Dizlerimizi ahşap olan o yere vurunca, şikâyet ettiler hemen.
Orada, hapishanede, -“tutuk evi” diyorlar- tutuk evinde subaylara şikâyet ettiler; “Dizlerini hızlı yere vuruyorlar, bir de cehrî namazlarda âşikâre okuyorlar biz, diğer koğuşta rahatsız oluyoruz!” Bu türlü şeylere maruz kalsanız, her şeyiniz elinizden alınsa, yine de mutlak bir şevk içinde bulunmalısınız.
Madem acz-i mutlaka, fakr-ı mutlaka öyle bir teveccüh var; bize düşen şey de şevk-i mutlak içinde o güzergâhta, O’na doğru gitmek ve katiyen ye’se düşmemektir.
“Yeis, mani’-i her kemaldir.” “Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun! Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar; Me’yûs olan ruhunu, vicdânını bağlar.” “Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’ Davransana, eller de senin, baş da senindir! His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin? Hayret veriyorsun bana; sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz? Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?” (Ruhun şâd olsun, Âkif!..) Katiyen ye’se düşmemeli, inkisâr yaşamamalı; acz u fakra o kadar eltâf-ı Sübhâniyede bulunan Allah’ın o eltâf-ı Sübhâniyesi karşısında, hiçbir şey yokmuş gibi davranmalı!..
Oraya girenlerin o etrafa tebessüm yağdırmalarına benzer şekilde… Tebessüm yağdırarak gidiyorlar zindana!..
Arkadan ellerine kelepçe vurmuşlar, sanki kaçacaklar gibi!..
Sırf hakaret olsun diye!..
Bir yönüyle onları aşağılamak için; bir yönüyle de onları tahrik etmeye matuf, “bir şey yapsınlar” diye!..
Fakat çok şükür, melek ruhu taşıyan o insanlar, “mülk”ten ve “milk”ten daha ziyade “melekût”a müteveccih olan o insanlar, gülerek mukabelede bulunuyorlar.
29/01/2017 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Allah dostları, “benlik ve enâniyet asrı” demişler.
Böyle bir asırda, Muhammed Bahâuddin Nakşibendi hazretlerinin ortaya koyduğu o dört esas çerçevesinde -ki, ben icmalini arz ettim; tafsili, bir kitap muhtevasında- yaşamak çok zor olduğundan, Bediüzzaman hazretleri bugünün insanın zaaflarını bilerek..
dünyayı ukbâya tercih etme zaafını..
şahsına çok önem verme zaafını..
enâniyet zaafını (…) nazar-ı itibara alarak diyor ki:
“Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çiz:
fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-i mutlak, şevk-i mutlak ey aziz!” Tetimmesi, hâşiyesi de “tefekkür” ve “şefkat”.
“Benim yolumda da dört şeye sarılmak lazımdır.” Orada “terk”, burada “sarılmak.
“Lâzım-âmed” diyor, “lazımdır” o.
Kendini acz-i mutlak içinde görmek; sa’yine, cehdine, gayretine güvenmemek.
Onun Kader Risalesi’nde (Yirmi altıncı Söz’de) iradeye tanıdığı tarif çerçevesinde, aczini müdrik insan, meyelânına, meyelândaki tasarrufuna terettüp eden ne kadar başarı ve muvaffakiyet varsa, onlar karşısında “Allah, Allah! Benim gibi âciz, sinik, bir termit… Nasıl bu kubbeler yapılıyor böyle? Demek ki onları yapan, O (celle celâluhu)!” falan diyor.
Eviriyor, çeviriyor, “ene”nin boynunu kırıyor; “elif”iyle uğraşıyor, “nun”uyla uğraşıyor, ondan bir “Hüve” çıkarıyor, “Hû” diyor.
Evet, acz-i mutlak; “benim gibi bir âciz-i mutlak”, “Bizim gibi birer âciz-i mutlak”, “cemaat gibi âciz-i mutlak”.
Allah (celle celâluhu) eğer yüz yetmiş, yüz seksen ülkede okul açma, “edille-i şer’iyye-i asliye”ye dair değerleri, “edille-i şer’iyye-i fer’iyye”ye dair değerleri bayraklaştırıp “Beğenirseniz, hani bunlardan alacağınız şeyler olabilir!” mülahazasıyla dünyanın dört bir yanına açılma imkânı vermişse, bu O’ndandır.
Eskilerin ifadesiyle, “şedd-i rihâl” eden, ağlayan annesini-babasını arkada bırakan, eşini ağlayarak arkada bırakan, çocuklarını ağlayarak arkada bırakan ve bu yüksek mülahaza, bu gâye-i hayal ile dünyanın dört bir yanına açılan insanlara Cenâb-ı Hak büyük işler yaptırmış.
O açılmaları Allah, devam ettirsin! Falanın filanın o mevzuda “hır hır”ına, “dır dır”ına bakmadan, “i’lâ-i kelimetullah” ve “i’lâ-i hakâik” yolunda yürümeye Cenâb-ı Hak muvaffak kılsın ve onda sâbit-kadem eylesin!..
Evet, Cenâb-ı Hak, “acz-i mutlak” içinde olan insanlara, böylesine kubbeler yapma, böylesine duygu ve düşünce dünyalarını, gâye-i hayallerini, mefkûrelerini bütün dünyaya duyurma imkânı verdi.
Onlar, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), gayb-bîn gözüyle görüp bildirmesine ve aynı zamanda bir gâye-i hayal olarak, bir mefkûre olarak, bir hedef olarak onlara göstermesine karşılık, “Evet yâ Rasûlallah! Senin dediğin gibi, nâm-ı celîlin, güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” mülahazasına bağlı kaldılar.
Başka bir dertleri yok.
O “fukara-i âcizûn”u bulundukları yerlerde araştırsanız, hiçbiri orada bir tane ev yapmamıştır; üç bin dolar ile de gitmemiştir.
Siz, ey gâfil u nâdanlar! Gönderdiğiniz insanlara üç bin, dört bin, beş bin dolar vermeyince gönderemiyorsunuz.
Fakat onlar, karın tokluğuna gitmişler oraya ve orada karın doyurmuşlar, başkalarının karınlarını doyurmuşlar.
Acze terettüp eden bu kadar eltâf-ı İlahiye… Onu görme ama kendinden değil, O’ndan (celle celâluhu) bilme; acz-i mutlak.
Zannediyorum, yapılabilecek bir şey.
Terk-i dünyanın yerine koyun bunu; dünya ve mâfîhâyı bütün terk etme yerine.
Aczinizi ortaya koyarak, “meyelân”, “meyelândaki tasarruf” veya “tesâviyü’t-tarafeynden ibaret olan bir hususta sadece kader dengi değerlendirme” deyip birini tercih ediyorsunuz.
Ve tercihinize -bakıyorsunuz ki- dünyalar terettüp ediyor.
Bir damla alıyorsunuz, bir yere çalıyorsunuz, bir de bakıyorsunuz ki, umman olmuş.
Evet, böyle bir “acz”.
Güzel değil mi böyle bir acz?!.
“Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çiz:
Acz-i mutlak…” diyor.
Neden? Çünkü “sonsuz” ve “sıfır” mülahazasına bakınca, eğer birisi acz-i mutlak içinde kendini görüyorsa, bir de Kadîr-i Mutlak’ın, Kâdir-i Mutlak’ın (celle celâluhu) varlığını görmüş/anlamış olur.
“Kâdir-i Mutlak” (celle celâluhu) karşısında artık başka bir “kâdir” olmaz; orada bir “âciz-i mutlak” olur ki onun gücü, kuvveti, kudreti nisbîdir, izâfîdir; sadece hakkın muradı istikametinde meyelân ve meyelândaki tasarrufta bulunma gibi bir kader denk değerlendirmesinden ibarettir.
Âciz-i mutlak… İnsan kendini böyle görmeyince -hafizanallah- kazanma yolunda kaybeder.
Şehrâhta yürürken, farkına varmadan birden bire kendini patikada bulur.
Allah’ın yolunda yürüyorken, takılır yolda kalır.
Dolayısıyla haddini bilmeli, kendine “Ben bir âciz-i mutlakım!” demeli, çünkü Kâdir-i Mutlak (celle celâluhu) bir tanedir.
29/01/2017 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
“Der tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk / Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.” Fuzûlî’nin ifadesiyle, “Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil / Ârif odur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir.” Onun nazarında dünya ve mâfîhâ (içindekiler, hezâfiri, şatafatı, ihtişamı, göz kamaştırıcı yanları) o kadar değersiz ki, rahatlıkla “Boş ver!” diyebiliyor.
Birincisi, dünyayı böyle terk etmektir.
Hazreti Pîr’in verdiği ölçü ile noktalayacak olursak:
“Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lazımdır.” Umurunda değil.
Bütün dünya kendisinin olsa, katiyen küstahlığa, şımarıklığa, zihnî/fikrî/ruhî zehirlenmeye düşmez; ha var, ha yok.
Bütün dünya elinden gitse, “Hamdolsun âlemlerin Rabbi O Allah’a ki, bir zaman verdi, vermekle imtihan etti; bir de almakla imtihan etti; iki imtihan.
Verdiğinde O’nu hamd u senâ ile taçlandırdım; inşaallah, nezd-i ulûhiyette hora geçmiştir.
Aldığı zamanı da sabırla, dişimi sıkmakla taçlandırdım; inşaallah o da hora geçmiştir!” Eyyûbvârî ki, O’na Hazreti Pîr “sabır kahramanı” diyor.
Evet, dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lazım.
İnsan, kalbini, ruhunu, hissini, ihsaslarını ve ihtisaslarını dünyaya bağlarsa, -hafizanallah- o uğurda yapmayacağı canavarlık, şirretlik, fezâat ve şenâat yoktur; asar, keser, öldürür.
“Eder münkirâne ta’ne-i şimşir-i hûn efşân / Döker kan, yakar can, onun derdi şöhret ü şan.” Evet, “Eder münkirâne ta’ne-i şimşir-i hûn efşân.” Kan döken mızrağını, saplar herkesin bağrına; kendi hesabına yakar bütün milletin canını.
Döker kan, yakar can; onun derdi, hevâsı, hevesi, şöhret ü şân.
Başka bir şey düşünmüyor; önüne halılar serilsin, geçtiği güzergâhta yolun sağı ve solu kendini alkışlayan humekâ ile kuşatılsın; efendim, “Allah seni başımızdan eksik etmesin!” seslerini marş gibi dinlesin ve öyle yürüsün… Öyle ister, derdi odur.
Dünyayı kalben terk edenler, bu türlü takdirleri, tebcilleri, tazimleri, sövme gibi kabul ederler.
Hazreti Mesih’e ait bir söz, aynıyla değil de manasını söylüyorum:
“Amelde ihlaslı olmak, övülmeyi sövülme gibi kabul etmeye bağlıdır.” Takdir ve alkışı, sövülme gibi kabul etmeye bağlıdır.
Kendine karşı olan beğenileri ve takdirleri, kendi ruh dünyasında rahatsızlık sebebi saymaktır.
İşte çağın önemli, mümtaz simasının sözü:
“Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum!” Evet, böyle bir terk-i dünya.
Fakat çok zor olduğundan dolayı, bu enâniyet asrında, bencillik ve egoizm çağında, böylesine kalben, hissen, fikren, ruhen dünyaya sırtını dönmek çok zor olduğundan ve “Olsa da olur, olmasa da olur! Bir dikili taşım olmuş, ne ifade eder, olmamış ne ifade eder?!.” mülahazası, her babayiğidin kârı olmadığından dolayı, Hazreti Pîr onu değiştiriyor, mâlum.
Terk-i ukbâ; yaptığı ibadet u tâati cennet, havuzlar, kevserler, akan ırmaklar gibi uhrevî mükâfata bağlı yapmayı da gönülden terk etmek.
Terk edilecek şeyleri terk etmezseniz şayet, elde etmek istediğiniz şeyleri elde edemezsiniz; tutmak istediğiniz şeyleri tutamaz ve tutunmak istediğiniz şeylere tutunamazsınız.
Terk-i dünya ve terk-i ukbâ… Nedir esas hedef? İhlas, Allah rızası, hâlis aşk u iştiyak.
Menkıbe… İbrahim Ethem hazretleri, tacını-tahtını terk etmiş.
Efendim, tâçdâr, çullu sultan, çullara bürünmüş.
Mücâvir olmuş; Kâbe’yi tavaf etmekle, esasen, orada doygunluk peşinde koşuyor, itminan peşinde koşuyor.
O sene nasılsa, evlâdı da hacca gelmiş.
Aradan kaç sene geçmişse, hâlâ unutmamış çehresini.
Evlâdını görünce, evlâdı ona koşuyor, sarılıyor.
(Menkıbe… Olmuş da olabilir, olmamış da olabilir.
Fakat ifade ettiği mana önemlidir.
Menkıbelerin aslı değil, faslına bakmak lazım.) Çocuğunu bağrına basınca, az kalb kayması yaşıyor, “Evladım!” diye.
O anda, kendi duyabileceği şekilde, kendisinin irtibatlı olduğu frekansla hemen bir sinyal alıyor:
“Ey İbrahim! Bir kalbde iki sultan olmaz!..” Hemen, “Allahım! Sen’in muhabbetinin yanında kalbime oturanı al!..” diyor.
Oğlu, metâfta, dizlerinin dibine yığılıyor.
Böyle bir terk-i ukbâ Terk-i dünya, terk-i ukbâ ve üçüncüsü; “terk-i hestî”:
Terk-i hestî”, kendini terk etmek, kendi ile çok meşgul olmamak.
Dünya adına belalar ve musibetler sağanak sağanak başından aşağıya yağdığı zaman, sadece çevresine bakacak, “Acaba bir başkasının başına da bir dolu düştü mü?!.” diye bakınacak ve işte o zaman “Oofff!” diyecek kadar… Öyle bir terk-i hestî, kendini terk etmek.
Kendi evini yangın almış, cayır cayır yanıyor; bir insan olarak orada bir ihtizaz sergileyebilir.
“Ben usanmam gözümün nuru cefadan, amma / Ne kadar olsa, cefadan usanır, candır bu!..” Hepsi benim bağrıma düşmüş gibi beni yakar.
Öylesine kendinden sıyrılma!..
Öylesine “başka”laşma, umumileşme!..
Öylesine umumun canı olma, umumun sinir sistemi olma!..
Kime dokunulursa, âdeta kendi sinir sistemine dokunulmuş gibi, içine kan damlayacak şekilde, bir “terk-i hestî”.
Üç tane büyük terk; dünya, ukbâ ve kendini terk.
Sonra da “terk-i terk”:
“Terki terk”, bütün bu terkleri de terk etme, unutma onları.
29/01/2017 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
“Ey Rabbimiz, ey Rabbimiz, Hizmet’imizi kirlilerden temizle, arındır ve bizi kurtuluşa erdir!” Aynı gemide yol alıyoruz.
Çok samimi insanlar gönülden dua ediyorlar.
Allah duaları kabul buyurur.
Fakat acaba kimimiz kirli miyiz?!.
Ben kendi nefsimi başta hesaba katıp bunu söylüyorum?!.
Kendimizi hep böyle görmemiz lazım; Böyle kardeşlerimiz hakkında da olabilir.
Çünkü farkına varmadan, Cenâb-ı Hakk’ın ihsanları ölçüsünde, o ihsanlara göre bir tavır belirleyememe olabilir.
Bu da esasen, bir nevi münasebetsizlik ve saygısızlık olur.
Hani nasıl Ezvâc-ı tâhirât için de deniyor:
“Ey Peygamber hanımları! İçinizden kim (Rasûlullah’a eza etme, gıybette bulunma, birine iftira atma vb.) çirkinliği aşikâr bir günah işlerse, onun cezası iki kat verilir.” (Ahzâb, 33/30) Mecelle’deki disipline göre Peygamber hânesi, vahyin sağanak sağanak yağdığı bir yer.
Öbür tarafta da beraber olacaksınız.
O’nun mübarek mahiyeti, bakışı, insanın içindeki buz dağlarını eritiyor… Dolayısıyla, bir yönüyle, “Bu kadar avantajlara karşılık, siz hâlâ o mevzuda çok küçük bir inhirafta bulunursanız, bilmelisiniz ki onun kat kat cezasını çekersiniz!” deniliyor.
Şimdi, kardeşlerimiz içinde de, hakikaten nezâhet-i kalbiyelerini, ruhiyelerini, hissiyelerini, sırriyelerini koruyan insanlar çoktur.
Fakat hani “Ebrâr adına iyilik kabul edilen bir fiil, daha ileri seviyede bulunan mukarrabîn için günah sayılabilir.” hakikati açısından, acaba Cenâb-ı Hakk’ın eltâf-ı sübhaniyesi ölçüsünde, tam ona denk, ona mukabil, gerekli olan hassasiyeti göstermişler midir? Sen kendin için dedin, ben de kendim için diyeyim.
Her zaman da diyorum:
Benim yerimde, bu Hizmet’te, bunca arkadaşın içinde, bir başkası olsaydı, kim bilir bu Hizmet kaça katlanırdı?!.
Evet, insan kendine öyle bakmalı.
Fakat öbürleri için, kardeşlerimiz için “Kalbleri kirlenmiş bunların, levsiyâtla mâlemâl, onların kalblerini de bu türlü şeylerden temizle!..” gibi mülahazalara girdiğimiz zaman, hiç farkına varmadan suizanna girmiş oluruz.
Belki elimizde olmayarak, beklediğimiz canlılığı göremediğimizden, heyecanı göremediğinizden, hafakanı göremediğimizden dolayı, bazen böyle suizan esintileri esebilir kafamızda.
Böyle kızıl kıyamet kopuyor, yangınları yangınlar takip ediyor; insanlar bir çağlayana salmışlar kendilerini, nereye gittikleri belli değil; böyle, hedefsiz yürünüyor, pusulasız yürünüyor… Bunlar karşısında, bir insanda hâlâ biraz insanî heyecan, kardeşlik şefkati, insanlık mürüvveti harekete geçmiyorsa, hâlâ insanlar canlı cenâzeler gibi davranıyorlarsa, elimizde olmayarak, kafamızda bir kısım suizan esintileri olabilir.
Belki o zaman da hemen geriye bir adım atıp “Belki ben yanılıyorum ya Rabbî!” demek gerekir.
“Keşke bu kardeşlerim de benim şöyle-böyle, bir yangın karşısında durup duyduğum şeyleri onlar da duysalar! Ve dilleri her zaman onunla alakalı bir şey mırıldansa!..” İnsanın içinden geçebilir bu; paylaşmadır bu.
Onca insan bir şeyi paylaşınca, farkına varmadan o heyet içinde çok ciddi bir sinerji meydana gelir.
Onun için Hazreti Pîr demiyor mu:
“Umumun duası da, ferec-i umumîye sebebiyet verir, sadaka belayı defettiği gibi…” Umumun duası da… Düşünün; bir camide… O bir dönemde vaaz u nasihatte siz de bulunmuştunuz, Türkiye’de.
Hani Süleymaniye’yi lebâleb dolduran o çocuklar, delikanlılar… Esasen benim gibi katı kalbli insanın orada kendini salmasına sebebiyet veren de onların dupduru heyecanları, aşkları ve ağlamalarıydı.
Şimdi bu türlü şeylerde insan bazen hafif bir suizanna kayıyor gibi olur:
“Neden bunca dert, bela, mesâib, mühlikat ve mûbikat karşısında, bu insanlarda böyle ciddî bir ses yok, kalblerde bir heyecan yok; başını yere koyup kalktığı zaman seccadesi ıslanmıyor!..” falan, hemen gelebilir aklına.
O zaman ben şunu diyeyim, anahtar bir şey bu:
Efendim, âşıkların his dünyaları, heyecan dünyaları biraz gözyaşlarıyla dışa vurur.
Sâdıkların sadakati de onların gönüllerinde bir derinliktir.
Onların kalbleri de duracak gibi olur fakat “Sâdıkım, dersen derdinden kimseyi haberdar eyleme!” mülahazasına bağlı yanıyorlardır; cayır cayır yanıyorlardır, ocaklar gibi.
Ketencizâde’nin dediği gibi:
“Yansam da ocak gibi, gam eylemem izhar / Yakma beni nâr-ı ağyâra, ey Gaffâr u Settâr!..” Son mısrayı biraz değiştiriyorum, öylesi daha çok hoşuma gidiyor:
“Yansam da ocak gibi, gam eylemem izhar / Yakma beni nâr-ı ağyâra, ey Gaffâr u Settâr!..” Cayır cayır yanıyorlardır ama dışarıya vurdurmuyorlardır.
Başkalarına bakarken, o durağanlığı, böyle pozitif bir yorumla kendi zihnimizde ta’dil etmeliyiz.
Aksi halde, insanlar hakkından “Bunların da maşallahı var; aysbergler gibi, altlarında dünyanın bütün odunlarını yaksanız yine erimeyecekler!” şeklinde düşünmek, suizan olur.
Belki öyle değillerdir o insanlar; hakikaten içlerinde bir şey vardır.
Bir de bazen bir riya (gösteriş) korkusu, bir süm’a (duyurma) korkusu ile hakikaten dillerini ısırırlar bunlar; sır vermemeye çalışırlar o mevzuda; heyecanları onlar için “sır serası” arkasında kalır.
30/10/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Meseleyi içtenleştirme..
imanı İslam ile taçlandırma..
İslam’ı ihsan ile taçlandırma…
“Cibril Hadîsi”nde bunlar peşi peşine kendi mertebeleri itibariyle ifade buyuruluyor:
“İman nedir yâ Rasûlallah?” “Şudur…” “İslam nedir yâ Rasûlallah?” “Şudur…” “İhsan nedir yâ Rasûlallah?” “İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına O’na ibadet etmendir; sen O’nu görmesen de O seni görüyordur.” Buradan bir kadem ileriye adımınızı attığınız zaman, içiniz muhabbet-i İlahî ile coşuyor.
“Acaba Sana ne zaman kavuşurum?!.
Şayet kendimi öldürmeyi yasak etmeseydin, Sana kavuşmak için o meşru olsaydı, şehitlik gibi bir şey olsaydı, hiç tereddüt etmeden Sana kavuşmak için hançeri sineme saplardım!..” Bi’r-i Maûne’de şehit olan sahabî gibi:
Gadre uğruyorlar; Hudeybiye’deki ahd ü peyman bozuluyor.
Orada sadece din adına, irşad vazifesi gören masum, mübarek bir heyet, bir şekavet gürûhu tarafından gadre uğratılıyor.
Başlarındaki insan, bir hâinin attığı mızrak sinesine saplanınca, âdetâ tebessümler yağdırarak, “Kurtuldum, Kâbe’nin Rabbi’ne kasem olsun ki!..” diyor.
Şehadeti böyle karşılama..
Allah yolunda yaşarken, öldürülmeyi böyle karşılama.
Bu, kendini ölüme atma demek değildir; yerinde ölmektir esasen.
Öbürü deliliktir, cinnettir.
İ’lâ edeceğin şeyi i’lâ etme istikametinde yaşarken, bir kobra sokmuş seni, bir akrep sokmuş seni.
Bir yılanın sokmasına, bir sırtlanın ısırmasına, bir panterin parçalamasına, bir kurdun, bir kuduz köpeğin saldırganlığına maruz kalmışsın.
Ve dolayısıyla ruhunun ufkuna yürümüşsün.
İşte ölüm ona derler; o, “vuslat”tır.
Hazreti Mevlâna’ya nispet edilir ama büyüğüyle-küçüğüyle bütün Hak dostları o gidişe öyle bakmışlar ve “şeb-i arûs” demişlerdir.
Bugün o “şeb-i arûs”u tes’îd eden insanlar, folklor olarak tes’îd ediyorlar.
Mevlânâ’nın ufkuyla alakaları yok onların.
O, hayatını O’nun için kendinden geçerek, deli gibi, namazın, ibadetin ve sâir mükellefiyetlerin dışında sürekli “semâ” yaparak geçirmiş.
Kendinden geçerek… Ebu’l-Hasan el-Harakânî’ye “Sen semâ yapmıyor musun?” denince, ihtimal Hazreti Mevlânâ’nın ruh hâletini ve temâşa ufkunu nazar-ı itibara alarak diyor ki:
“Ayağını yere vurduğun zaman, arş-ı âzâmı temâşa ediyorsan şayet, o zaman dönme senin hakkındır; öbürü riyâ olur, şekil olur!” Bugünküler folklor, kültür; seyretme de folkloru, kültürü seyretme; eğlenme yani, her sene bir eğlenmeye gitme.
Önemli olan, o Hazret’in ufkunu paylaşma; o yol da açık insana.
Bildiğiniz gibi, o yol, “imân-ı billah”, “İslam”, “marifetullah”, “muhabbetullah”, “zevk-i ruhânî” ve “aşk u iştiyak-ı likâullah”tan geçiyor.
Bu ufku ihraz ettiğin zaman, o senin içinin öz malı haline geliyor.
Artık sen bir yönüyle O’nun tenbihleriyle hareket ediyorsun; gözün hep öbür âlemde:
Acaba kapı ne zaman açılacak? Fakat O’ndan emir gelmeden o kapının düğmesine dokunmam, o kapıyı açmam.
Azrail’i gönderir bana, “Emanetini ver!” der; ben de seve seve “Hoş geldin, safâ geldin!” derim.
Buna mü’minin tenakuzu/çelişkisi diyebilirsiniz.
Nedir çelişki? Çelişkinin bir yanı, “ölesiye iştiyak”; burnunun kemiklerinin sızlaması Allah’ı düşündüğün zaman, Rasûlullah’ı düşündüğün zaman… Hatta değil Rasûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) -bilmem, O’na “değil” demek de ayıp mı oldu!- Ebu Bekir’i, Ömer’i, Osman’ı, Ali’yi (radıyallahu anhüm ecmaîn) düşündüğün zaman… Hayır, onları da değil, Ashâb-ı kiramdan adını bilmediğim birisini ya da bir Hanzala’yı düşündüğün zaman… Bırak Hanzala’yı… Hâşâ, Hazreti Hanzala bırakılır mı, Hanzala bırakılacak adam değil ki… Fakat mesela Hazreti Vahşî’yi, Müseylemetü’l-kezzâb’ın sinesine mızrağını saplayan adamı düşündüğün zaman burnunun kemiklerinin sızlaması!..
Allah Rasûlü, “Bana sık görünme; amcam Hamza’yı hatırlarım, içimde -elimde olmayarak- sana karşı bir rahatsızlık hâsıl olur!” demiş ona.
Bir insan… Allah Rasûlü’nün inceliği açısından bunu düşüneceksiniz..
Hamza’nın fedakârlığı açısından düşüneceksiniz.
Amca olması açısından düşüneceksiniz.
Çocukluklarını beraber yaşamaları açısından düşüneceksiniz.
Amcanın, yeğeninin dinine girmesinin çok zor olmasına rağmen, seve seve o dine girmesi açısından düşüneceksiniz.
Bedir’in âbide şahsiyeti olması açısından düşüneceksiniz.
Seve seve yurdunu-yuvasını terk edip Medine’ye hicreti açısından düşüneceksiniz.
Ve Uhud’da şehâdeti açısından düşüneceksiniz.
Allah Rasûlü, bütün bu mülahazalar ve daha niceleri zaviyesinden, “Bana sık görünme; amcam Hamza’yı hatırlarım…” (radıyallahu anhu elfe merrâtin) diyor.
Ne kadar seviyorum bilemezsiniz onu, ne kadar, ne kadar… Ama bilmem, köpeğin sevmesi onun nezdinde bir kıymet ifade eder mi? Ashâb-ı Bedir’i okurken, her adı geldiğinde, “Sana kurban olayım!” geçiyor içimden, “Sana kurban olayım!” İşte Allah Râsulü de o mülahazalar ile, “Böyle çok sık görünme, hatırlarım, elimde olmayarak!..” diyor.
30/10/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Bizim toplumun marazı, iman mevzuundaki problemleridir.
“Bizim” derken, topyekün “İslam Dünyası”nı kastediyorum.
Biz gerçek imanı, Allah’ın istediği manada imanı yitirdik.
İlk mektepte, elif-be cüzlerinde olan آمَنْتُ بِاللهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ telkin edildi, “Çocuklar, böyle söyleyin!” dendi; biz de ona kakıldık kaldık, onda derinleşemedik.
İmanı, tabiatımızın bir derinliği haline getiremedik.
Bu da hayatın her bir faslında, her yaşta, her başta çok olumsuz şekilde farklı tesirler gösterdi.
İmanı, İslam ile esas taçlandıramadık.
Kaldı ki mesele o iman-ı billah ile, o İslam ile de bitmiyor.
Sonrasında Allah’ı görüyor gibi Allah’a kulluk yapma geliyor.
Şayet atılan her adım, atfedilen her nazar, kabartılan her kulak, uzatılan her el, kıpırdayan her dudak, Allah’ın görüyor olduğu mülahazasıyla yapılmıyorsa şayet, o mevzuda nasibimiz işte o kadardır.
Evet, bizim problemimiz, iman problemidir.
Meseleyi dipten ele alıp yeni yetişen nesillerde bu problemi çözeceğimiz âna kadar, âlem-i İslam, bu “dâu’l-‘udâl”dan (tedavisinden aciz kalınan hastalıktan) kurtulamayacaktır.
Kur’an-ı Kerim, kaç yerde “iman”ı zikrettikten sonra “amel”e vurguda bulunmuştur;şeklindeki beyanlarıyla imanı müteakiben amele dikkatleri çekmiştir.
Necip Fazıl, “iman” ve Fransızca’dan aldığı “aksiyon” sözüyle meseleyi özetlerdi:
“İman ve aksiyon.” O aksiyonda da derinleşme, alabildiğine derinleşme.
Bir yönüyle, küfürde derinleşen insanlara karşı sarsılmamak için, pes etmemek için, satılmamak için, peylenmemek için o “iman” mevzuunda, “İslam” mevzuunda, “ihsan” ufkunu yakalama.
İkinci ufuk, biraz uzak ve biraz zor; keyfiyeti bizim için biraz meçhul; enbiyâya açık.
Bununla beraber, bazı Hak dostları, kendilerine öyle bir menfezin açıldığından da bahsediyorlar; o da “Allah’ı görüyor gibi kulluk yapma” şahikası.
“Allah (celle celâluhu) tarafından görülüyor olma”, bir kademedir, (“basamak” demeyeyim) bir “zirve”dir.
Fakat zirveler üstü bir zirve vardır:
“O’nu (celle celâluhu) görüyor gibi olma.” Bu, şahsın “iman”ı içtenleştirmesi, “İslamiyet”i içtenleştirmesi ve “ihsan”da adım adım ileriye gitmesi sayesinde kendisine açılan bir menfezden, “kalb” menfezinden, “latife-i Rabbaniye” menfezinde, “sır” menfezinden veya “hafâ” ya da “ahfâ” menfezinden meseleyi temâşa etmesi demektir.
Rasathanesi odur onun; ancak oradan baktığın zaman O’nu görebilirsin, duyabilirsin.
Bu da çok aza mukadder olmuştur.
İnsan, bir kere “iman”da kemâle ermeyince, “İslam”ı hayatının en büyük meselesi haline getirmeyince, ibadet u tâati kusursuz yerine getirme mevzuunda ölesiye bir ciddiyet göstermeyince “ihsan” kapıları açılmaz ona.
“İhsan” kapısı açılınca da o birinci mertebenin hakkı verilmeyince, ikinci mertebenin kapısı açılmaz.
Ve işte öyle bir “îmân-ı billah” ve öyle bir “marifetullah”, insanın içinde bir “muhabbetullah”a vesile olur.
İnsan, Allah’ı dünyada sevdiği her şeyden daha fazla sever.
Peygamberimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem), sevdiği her şeyden fazla sever.
Hazreti Ömer (radıyallahu anh), bir gün coşup O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı sevgisini ifade ettiğinde, “Yâ Rasûlallah, Sen’i, kendimden başka her şeyden fazla seviyorum!” demişti.
Gerçekten öyledir.
Fakat meseleyi o andaki ufka bağlı, o andaki kalbin tarassuduna bağlı olarak anlamak lazımdır ki bunun manası şudur:
“Çok rahatlıkla ben eşimi, çoluk-çocuğumu, evlatlarımı Sana kurban edebilirim!” Hazreti Ömer, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı dile getirdiği böyle bir ifadeye, böyle bir itirafa mukabil beklediği cevabı almıyor.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kemâl-i ciddiyetle meselenin hakikatini vurguluyor; “Yâ Ömer! Beni kendinden de artık sevmedikçe hakiki imanı elde etmiş olamazsın!..” diyor.
Var mı bu mevzuda “ben!” diyen?!.
“Ben, Seni aile efradımdan, dünyamdan, mal u menâlimden çok daha fazla seviyorum! Öyle ki ölümü, bir şeb-i arûs gibi bekliyorum.
Ama izin henüz Sen’in tarafından çıkmadığından dolayı, ‘emre itaatteki incelik’e bağlılık içinde Sen’den ferman geleceği âna kadar bu zehir-zemberek firkate, bu dâüssılaya katlanmaya çalışıyorum.
Yoksa, derdim Sen’sin.
Benim bayramım Sana kavuştuğum gündür!..” Kaç insan gösterebilirsiniz böyle söyleyebilecek olan?!.
Kendi dünyanızda..
serkârlarınızda..
zâviyeleri tutanlarınızda…Hazreti Ömer, o zaman kükrüyor; “Yâ Rasûlallah! Şu andan itibaren, içimin sesi, Sen’i nefsimden de artık seviyorum!..” diyor.
O nasıl bir tabiat ve nasıl bir fıtrat ise, hemen, birden bire bir amudî yükseliş ortaya koyuyor.
Dikey yükseliş demek; kavsî değil, ufkî değil, amudî yükseliş; birden bire.
Bu, Hazreti Ebu Bekir gibi kimselerde, Hazreti Ömer gibi kimselerde, Hazreti Ali gibi kimselerde, Hazreti Osman gibi kimselerde, Hazreti Hâlid gibi kimselerde (radıyallahu anhüm ecmaîn) görülüyor.
30/10/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlemiştir.
Evet, “şerbet” demiştik.
“Fenâ fillah”, Allah’ta fani olma… Allah’ta fâni olunca, sonra “bekâ billah” olur insan, bekâ’ya mazhar olur; ebediyetini -Allah’ın izni ve inayetiyle, bir yönüyle- garantilemiş olur.
İnsan, ebed için yaratılmıştır; ebedden ve ebedî Zât’tan başka hiçbir şeyle de tatmin olmaz.
Hazreti Pîr’e ait..
(Evet, “Pîr”den de rahatsız oluyorlar, niye bilemiyorum?!.) Bediüzzaman hazretlerine ait:
“İnsan, ebed için yaratılmıştır.
(Ebed’den ve ebedî Zât’tan başka hiçbir şeyle de tatmin olmaz!) Onun hakikî lezzetleri, ancak marifetullah, muhabbetullah, ilim gibi umûr-i ebediyededir.” “Al, sana bin sene ömür!” dense de… Nitekim hadis-i şeriflerde nakledildiği üzere, Hazreti Mûsâ ile Zât-ı Ulûhiyet arasında geçen mükâlemede söz konusu oluyor:
Azrail aleyhisselam geldiği zaman, Hazreti Mûsâ “Daha!” diyor.
Peygamberler, himmetleri âli olduğundan, misyonları adına isterler bunu:
“Ya Rabbî, bakıyorum da önümde daha yapılacak çok şey var.
Getirdik işte, kubbede taşları çatacaktık! Şimdi siz, bize ‘Dönün!’ diyorsunuz.
Evet, zaten size müteveccihtik biz!” Yavuz Cennet-mekan’ın Hasan Can’a dediği gibi, “Sultanım, Allah’a dönüş var!”; “Sen, şimdiye kadar bizi kiminle sanırdın?!” Peygamber, zaten O’nunla (celle celâluhu) idi.
(Evet, Peygamberler uzun ömrü sadece vazifeleri açısından isterler.
Hadis-i şerifin devamı -mealen- şöyledir:
“Melek Rabb’ine döndü ve ‘Ya Rabbî, beni ölmek istemeyen bir kula gönderdin!’ diye hâlini arz etti.
Allah, Azrail’e, ‘Sen yine Mûsâ’ya dön de ona, elini bir öküzün sırtı üzerine koymasını ve elinin örttüğü her bir kıla mukabil bir yıl ömrü olacağını söyle.’ buyurdu.
Hazreti Mûsâ bunu duyunca ‘Bundan sonra ne olacak?’ diye sordu.
‘Bundan sonra yine ölüm vardır.’ buyuruldu.
Hazreti Mûsâ, ‘Öyle ise ölüm şimdi gelsin!..’ niyazında bulundu.”) Efendim, “fenâ-fillah” ve sonra “beka-billah ma‘allah”.
Esasen bekâya mazhariyet de şerbetlerden bir tanesi oluyor.
Evet, ondan sonra, “Seyr anillah”, “seyr ma‘allah” mülahazası geliyor ki, bu son şerbet.
O da, Cenâb-ı Hakk’ın bilerek-bilmeyerek size/sizlere yaptırdığı ve inşaallah gelecek nesillere de onu yaptıracağı “yaşatma duygusuyla yaşama!” Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) miraçta, görülünce başın döndüğü, bakışın bulandığı şeyleri gördükten sonra, “Duyduğum-tattığım şeyleri başkalarına da duyurayım-tattırayım!” deyip insanların arasına döndü.
Abdulkuddüs hazretlerinin ifade ettiği gibi, “Öyle zirveleri ihraz buyurdu ki, vallahi, billahi, tallahi ben o zirveyi ihraz etseydim, geriye dönmezdim!” Fakat O (sallallâhu aleyhi ve sellem) döndü gördüğü şeyleri gördürmek için, o şerbeti içirmek için.
O şerbet, zirve şerbeti.
O şerbeti içirmek için, daha çoklarının elinden tutmak için, sırat-ı müstakîm üstü sırat-ı müstakîmi göstermek için, hidayet ötesi hidayeti göstermek için… Evet, işte en son, o.
Sonra geriye dönüp -bir yönüyle- kendini görmezlikten gelerek, üzerine bir çarpı çekerek, “Ben, yokum! Bende bir ben var, benden içeri!” demek.
Bunu Yunus Emre diyor.
Nasıl diyor Yunus Emre?!.
Evet, onun kendi ifadesiyle diyeyim:
“Beni bende demen, bende değilim / Bir ben vardır bende, benden içeru.” Sende bir “Ben” olmalı, senden içeru; esasen, sen, O’nun aynası olmalısın!..
“Ayinedir bu âlem her şey Hak ile kâim / Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür daim” (Aziz Mahmud Hüdâî) O’nda, asliyet planında, hakikat planında… İşte, burada o şerbetleri içince, öbür tarafta, Kevser’i içeceksiniz.
Abdest alırken de ağzınıza su verirken “Allahım, Peygamberinin havzından kase kase içir ve susuzluğumu öyle gider ki, ondan sonra ebediyyen susuzluk çekmeyeyim!..” diyorsunuz.
“Öyle bir içir ki, ondan sonra susuzluk nedir, onu bilmeyeyim!”.
Evet, içeceksin… Bal ırmağından içeceksin, sekir vermeyen meşrubattan içeceksin, saf su menbaından içeceksin… Kaynağından..
kolibasili falan yok, içine girmemiş; hepsi tertemiz böyle… Dünyadakiler sadece birer örnek… İçtiğin zaman diyeceksin ki, “Yahu, bizim o bal var ya, yüzde bir bu tadı veriyordu! Demek yüzde yüzü buna aitmiş!” O meşrubatı içtiğin zaman, “Yahu, birileri içtiği zaman başları dönüyor, kendilerinden geçiyorlardı, ona benziyor ama…” diyeceksin.
“İman edip makbul ve güzel işler yapanları müjdele:
Onlara içinden ırmaklar akan cennetler vardır.
Öyle cennetler ki, ne zaman meyvelerinden kendilerine bir şey ikram edilirse:
“Bu, daha önce de dünyada yediğimiz şey!” diyecekler.
Oysa bu, onların aynısı olmayıp, benzeri olarak kendilerine sunulacaktır.
Orada onların tertemiz eşleri de olacak ve onlar orada devamlı kalacaklardır.” (Bakara, 2/25)
18/12/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Gittik, dünyanın 170 küsur ülkesinde “insanlık kardeşliği”ni..
şöyle-böyle “inanma kardeşliği”ni..
(“Şöyle-böyle” derken, arka planındaki mülahazaları siz değerlendirin..) şöyle-böyle “inanma kardeşliği”ni..
Allah’ın (celle celâluhu) öne sürdüğü “fasl-ı müşterekler kardeşliği”ni..
isterseniz Frenkçe ifadesiyle, “evrensel insanî değerler kardeşliği”ni..
diyaloga kapıların açıldığı nokta (“rampa” veya “blokaj” ya da “rıhtım” diyebilirsiniz) olan “evrensel insanî değerler kardeşliği”ni tesis etmek için.
Bunları da esasen hal ve temsil ile yapma azmiyle gittik.
Çünkü söz ile niceleri destan kesmiş, destanlar yazmış fakat hiç tesirli olamamışlardır.
İnanın, bugün sizin o muktedir gibi gördüğünüz, her şeyi iktidar ile ifade eden insanlar -hallerine, tavırlarına, cehdlerine, gayretlerine baktığınızda- on tane insana Müslümanlığı, Kur’an’ı sevdirememişlerdir.
Yemin, selef-i sâlihînden bazılarına göre, mübah olduğu yerde bile mahzurludur; onlar yemin etmeyi mahzurlu gördüklerinden dolayı yemin etmeyeceğim; fakat yemin edilecek bir konu:
On tane insana İslamiyet’i sevdirememişlerdir..
Allah’ın Habîbullah’ı olan Hazreti Rasûl-i zîşan’ı sevdirememişlerdir..
Râşid halifeler efendilerimizi sevdirememişlerdir..
özüyle, esasıyla, hedefiyle, dünyaya bakışıyla, ukbâ rasatıyla “İslamiyet”i sevdirememişlerdir..
dünyayı bir koridor olarak gördürememişlerdir; bir mezraa olarak gördürememişlerdir; esmâ-i İlahiyenin bir tecelligâhı olduğunu gördürememişlerdir… On tane insana… Geniş imkânlarını, ellerindeki iktidarı ve o güçlü lafazanlıklarını bu istikamette değerlendirememiş ve anlatamamışlardır.
Ama siz gitmişsiniz, Allah’ın izni ve inayetiyle, hem de muzırların, müfsitlerin bütün ifsat gayretlerine, cehdlerine rağmen.
Neredeyse 200 ülkeye yaklaşacak şekilde, dünyanın dört bir yanında sizi sevdiler, saydılar, bağırlarına bastılar.
Aleyhinizde ifsat akımları oldu, dalalet akımları oldu, fitne akımları oldu, “Kapatın!” güft ü gûsu oldu, dedikodusu oldu; fakat çok yerde insanlar yerlerinde durdular.
Onların belki yüzde bir tesir ettikleri yer oldu; yüzde doksan dokuz ise olduğu yerde durdu.
Yüzde doksan dokuz olduğu yerde durdu.
Olduysa (onların dediğine göre) yüzde bir ancak oldu; ancak o kadar, bütün güçlerini kullanmalarına rağmen.
Antrparantez:
Keşke ifsat adına kullandıkları o güçlerini/imkânlarını seferber ederek “Biz de o kadar yapalım!” deselerdi.
1400-2000 okul da onlar yapsalardı.
30-40 milyon insanın gönüllerine de onlar öyle girselerdi.
Diyalog adına yapılması gerekli olan bir o kadar şey de onlar yapsalardı… Bu, geleceğin kardeşliği adına çok önemli bir şey olurdu.
Zannediyorum, siz de alkışlardınız onu.
Benimle bu recâda müttefik misiniz? Evet, alkışlardınız, “Allah ebeden razı olsun; 1400’ü 2800 yaptınız!” derdiniz.
Yıkmaya ne gerek var?! Zemin o kadar geniş ki, her yer -coğrafî durumu itibariyle- müsait.
O “ışık evler”ini, o “ışık yuvalarını” gidin dünyanın değişik yerlerinde yapın!..
Birisi iğneleyici bir mektup yazmıştı bana:
“Dünyada hiçbir yer koymamış, her yere girmişsiniz; başkalarına açılma imkanı bırakmamışsınız!..” Yahu dünyada bir sürü boş yer var, Allah aşkına; kullanın himmetlerinizi, imkanlarınızı!..
Bu güne kadar sosyolojik açıdan, psiko-sosyolojik açıdan esasen henüz değerlendirilememiş bir husus vardır:
“Kapital”in değerlendirildiği muhakkak.
“Sa’y”in değerlendirildiği muhakkak.
Ama “adanmışlık” değerlendirilemedi henüz..
“Yaşatmak için yaşama”, değerlendirilemedi henüz..
“Bu can bu uğurda!..” değerlendirilemedi henüz..
Bu fedakârlığın neye tekabül ettiği, değerlendirilemedi.
O öyle bir şey ki, siz şayet onları elde edememişseniz, elin-âlemin oraya çantasına sadece eşyalarını koyup gittiği gibi gidemez; üç bin-dört bin dolar vererek insan gönderemezsiniz.
Yapamazsınız o işi!..
Bunu neye getirdim? Cenâb-ı Hak, size, devletlerin bile yapamadığı, milyonların yapamadığı şeyi yaptırdı.
Dünyada büyük ölçüde bunu hemen bütün semâvî dinler sahipleri kabul ettikleri gibi, belli bir ölçüde semavî sayılmayan inanç ehli de kabul etti.
(Muhammed Hamîdullah merhum, makamı cennet olsun, öyle bakmıyordu; Budizm’e de, Brahmanizm’e de, Şintoizm’e de öyle bakmıyordu:
“Bir aslı-bir faslı vardı bunların, zamanla insanların oynamasıyla taşlar yerinden oynadı, çok ciddi farklılıklara uğradılar.” şeklinde bir mütalaası vardı.) Evet sadece semavî dinler dairesi içinde değil, aynı zamanda işte Uzak Doğu’da -gördüğünüz gibi- biraz evvel isimlerinden, yöntemleri adına -esasen- dinlerinden, diyanetlerinden, mezheplerinden bahsettiğim insanlar bile, sevgi ile, şefkat ile, re’fet ile bağırlarını size açtılar.
Şimdi bu öyle büyük bir iş ki, bence bunu “Gerçek Sahibi”ne (celle celâluhu) vermediğiniz zaman, farkına varmadan şirke girmiş olursunuz.
18/12/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
“Çekinme âkıl isen itiraf-ı noksandan / Emin olan delidir aklının kemalinden!” (Muallim Naci) “İtiraf-ı noksan”, noksanların giderilmesi adına en önemli faktördür.
“Eksiğim var, gediğim var, kusurum var.
Bunların telafi edilmesi lazım!” mülahazası, mükemmeliyet adına çok önemli bir adımdır.
İnsan kendini tamam görüyorsa, hiç farkına varmadan, olduğu yerden her gün biraz daha, bir kadem, iki kadem, üç kadem aşağılara doğru yuvarlanır gider.
Kendini eksiğiyle, gediğiyle, kusuruyla doğru görme, tamamiyet ve kemal adına önemli bir faktör, önemli bir dinamiktir.
Günümüzün hastalığıdır kendini eksiksiz, kusursuz görmek.
Marazdır; veba gibi, tâûn gibi, AIDS gibi bir marazdır.
Kendini küçük gör ki, kendinde eksiklik gör ki, nezd-i Ulûhiyette bir kıymet-i harbiyeye ulaşasın!..
Kendini büyük gördükçe, nezd-i Ulûhiyette -hiç farkına varmadan- mâruz-u sukût olursun, düşmeye maruz kalırsın.
Cenâb-ı Hak, inayetini, teveccühât-ı sübhâniyesini, riâyet-i sübhâniyesini, kilâet-i sübhâniyesini, hıfz-ı sübhânîsini, nusret-i sübhâniyesini, aşk u iştiyak-ı sübhâniyesini dirilişimizin vesilesi olarak ruhlarımıza ifâza buyursun, bizi onlarla teyîd buyursun!..
Evet, “Tut elimden, tut ki edemem Sen’siz!..” mülahazası bu.
“Tut elimden, tut ki edemem Sen’siz!..” mülahazasını içimizde güçlendirsin, bizi taklîd girdabından halâs eylesin!..
İnsanlar, hemen birden bire “tahkîk”e adım atamayacaklarından/atamadıklarından dolayı, Usûlüddîn ulemâsı “taklîd”i kabul etmişler.
Fakat üzerinde çok münakaşa yapılmış.
Görenekten gelen “inanma”, görenekten gelen “Müslümanlık”, görenekten gelen “namaz”, “oruç”, “hac”, “zekât”.
Bunlarda taklîde takılıp kalmak, bugünkü İslam dünyasının problemleri!..
Evet, İslam dünyası, göreneğin ötesine geçemeyince ve bir de daha sonra işi, özüyle, ruhuyla, derinliğiyle edâ edemediğinden dolayı göreneğe ülfet ve ünsiyet virüsleri de musallat olunca, bütün bütün her şeyini kaybetmiş.
Oysa bir şey olabilmek için -esas- o görenekten ve o gelenekten de öteye yürümek lazım.
Bu, gelenekleri nefiy değil, öyle anlaşılmamalı.
Fakat sadece Allah’ın vaz’ ettiği disiplinlerle -bir yönüyle- rafine edilmiş, o süzgeçten geçmiş gelenek, görenek, örf ve âdet, tâli derecede edille-i şer’iyye’den sayılmış.
Yani, bunların tali derecede birer delil olmaları dinin temel disiplinlerindeki referanslara bağlanmış.
Onun için en önemli olan husus, taklîd’den sıyrılıp adım adım tahkîk’e yürümek ve onda derinleşmektir.
Sadreddîn-i Konevî ifadesiyle “marifet şerbeti”ni içmektir.
Ben o Hazret’in sözünün başına bazı şeyler ilave ediyorum:
“İmân-ı billah” menba-ı nezihinden, menba-ı pâkinden fışkıran “marifetullah”; sağlam bir iman kaynağından fışkıran marifetullah.
Bu, Hazreti Pîr’in mülahazasıyla da örtüşüyor; “İman-ı billah”, sonra “marifetullah” diyor.
İman-ı billah menbaından fışkıran marifetullah şerbetini içmek..
sonra, marifetullah kaynağından fışkıran veya rampasından yükselen ya da limanından açılan “muhabbetullah” şerbetini içmek.
Evet, Sadreddîn-i Konevî hazretleri “şerbet içme” sözüyle ifade ediyor; “muhabbet şerbeti” diyor.
Muhabbet şerbeti.
Sonra, muhabbet menbaından (rampasından, limanından, rıhtımından da diyebilirsiniz) açılan, açıyı biraz daha genişleten, “aşkullah”.
Aşk… Allah aşkı, Peygamber aşkı, aşk aşkı… Aşka âşık olma… Aşka âşık olma, Mecnun gibi; Leyla ile karşılaştığı zaman, onu görmüyor; çünkü gerçekten dilbeste olduğu şey, “aşk”!..
O da muhabbetten fışkırıyor.
Artık gözü hiçbir şey görmüyor; o!..
Fakat onun üstünde de şeyler var; “Sadâkat”i oraya koyabilirsiniz.
Sadreddin-i Konevî “sadâkat” koymuyor oraya; o, “aşk”tan sonra, “cezb u incizab” diyor.
Doğrudan doğruya ile’l-merkez bir câzibe ile, câzibe-i kudsiye-i İlahiye tarafından Allah’a doğru çekilme, kendini o çekime salma.
Elinde değil artık o; bir yönüyle öylelerine “meczûb” diyebilirsiniz.
Fakat “meczûb” deme, biraz olumsuz anlama da geldiği için, “müncezib” demek daha muvafık olabilir.
“İnfial” babından, mutavaata ircâ ederek, müncezib; yani Allah çekti, o da çekilmemezlik etmedi, Allah’ın çekmesine uydu; “Sen çektin, ben de geldim!” dedi.
O güçlü “ile’l-merkez câzibe”ye yeni fizik kanununda “merkez-çek” diyorlar.
Bir de “merkez-kaç” var; şimdi İslam dünyasında “merkez-kaç” ile insanları İslamiyet’ten kaçırdıkları gibi.
O “merkez-kaç”, bu da “merkez-çek”.
“İncizâb” diyor Sadreddîn-i Konevî hazretleri.
Orada Hazret’le “muhabbet”ten, “aşk”tan sonra “incizâb”da buluşuyoruz, yolun o üçüncü basamağında buluşuyoruz.
Sonra diğer bir şerbetten bahsediyor Hazret; o da “fenâ-fillah” şerbeti.
Öyle bir câzibe ile müncezib olan bir insan, bu defa “fenâ fillah” (Allah’ta fâni olma) şerbeti içiyor.
Artık kendini görmez o; kendi üzerine bir çarpı işareti çizer bütün tavırlarında ve davranışlarında.
Hatta öyle ki, ef’âl-i ihtiyariyesinde bile bu mülahazayla hareket eder; “Namaz kıldım ama doğruyu söylemek gerekirse, ben şârt-ı âdî planında irademi ortaya koydum; namazı O (celle celâluhu) kıldırdı! Orucu tutturdu! Hacca götürdü!”
18/12/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
“Hakiki mü’min, görüldüğü yerde, Allah’ı hatırlatan insandır.”; oturuşunda, kalkışında, kıyamında, rükûunda, secdesinde, mâbede girdiğinde benzinin renk atmasında, bakışının bulanmasında Allah’ı hatırlatan; dilden, dudaktan, beyandan öte “bir beyan insanı”dır, “Allah’ı hatırlatan insan”dır, “hâl âbidesi”dir, “temsil kahramanı”dır.
Firdevsî’nin destanı ölçüsünde destanlarla anlatamayacağınız şeyleri, bir kereliğine öyle birini görmekle hissedersiniz.
Zannediyorum, içinize oturur her şey; “Elhamdülillah, demek böyle insanlar da varmış!” dersiniz.
Belki bizim, birkaç asır evvel yitirdiğimiz, hasretini çektiğimiz şey de o; “hâl âbideleri”, “timsal kahramanları”, “temsil kahramanları”.
“Yalan ve gösteriş, gürültülü; hakikat ve samimiyet, sessizdir.
Yıldırımlar, gök gürültüsünden evvel hedeflerine varırlar”.
Gürültülü değil, içten fokur fokur kaynama, mağmalar gibi..
aşkını, heyecanını içinde boğma..
“Âşık’ım!” dersen, belâ-yı aşktan âh eyleme / Âh edip, ağyârı âhından âgâh eyleme!” Bunu “Şuara leşkerine mir-i livâdır sühânım” (Sözüm, şâirler ordusuna bayrak emîridir.) diyen, şâirlerin sultanı Fuzûlî söylüyor.
Evet, yan, yakıl, ocaklar gibi amma gam izhar eyleme! Bilmesin âlem onu.
Fakat tavır ve davranışlarınla öyle bir irtibat tavrı sergile ki!..
Bir insan Allah’a inanıyorsa, tavırlarına-davranışlarına da o inanç yansır.
Aksine, ayağını ayağının üstüne atan, âlemi hafife alan, kaykılıp arkasına -başkalarının yanında- yayılan, namaz kılarken sağı-solu kollayan, namazda mı değil mi belli olmayan, tavırlarıyla “amel-i kesir”den bir türlü sıyrılamayan insan, zannediyorum, başkalarını da namazdan ürkütür, namaza karşı sinelerde tiksinti hâsıl eder.
Neden Türkiye’de, düne kadar devamlı namaz kılma nispeti yüzde 40-45 iken, şimdilerde yüzde 25’e düşmüş?!.
Örnek Müslüman eksikliğinden… “İslam, İslam, İslam..” diyen insanlar “İslam”ın canına kıydılar.
Şekil ve surete onu bağladılar.
Onun bir iç meselesi, içtenleştirme meselesi olduğunu düşünemediler.
Öndekileri millet öyle gördü, “Bu da böyle olur!” dediler.
Çok defa hiç namaz kılmadılar amma Müslümanlığı da hiç dillerinden düşürmediler.
Dolayısıyla onların arkasından sürüklenenler de, “gerçek mü’min tabiatı”nı, “ahsen-i takvime uygunluk halleri”ni, yolda bir yere bıraktılar, yitirdiler.
Hem öyle bir yitirdiler ki, dönüp arama duygusunu da yitirdiler.
Acaba Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (radıyallahu anhüm ecmaîn) Müslümanlığı nasıldı? Onu da yitirdiler.
Hazreti Muhammed Mustafa Müslümanlığı nasıldı? Onu da yitirdiler.
Yalan söylediler, Kendilerini takip edenleri aldatıp çektiler bir vadiye..
karanlık bir vadiye..
İslam’ın ışığının olmadığı bir vadiye..
kalbî ve ruhî hayatın olmadığı bir vâdiye..
cismaniyetin, hayvaniyetin, beşerî garizelerin boy gezdiği bir vadiye çektiler.
İnsanları bohemleştirdiler.
Onlar da düşünemez oldular; kimin arkasında bulunduklarının da farkına varamadılar.
Alkış tuttular, onlara destanlar kestiler.
Ve onlar gibi düşünmeyenlere “kâfir, münafık” dediler.
Arkadakiler de o Abdullah b.
Übeyy b.
Selül’leri adım adım takip ettiler; Peygamber yoluna karşı, Ebu Bekir yoluna karşı, Ömer yoluna karşı..
hâlâ da takip ediyorlar.
En tehlikeli şey, şeytanın kâfiri, kâfir yapması değildir; münafıkı, Müslüman göstermesidir.
En tehlikeli şey, odur.
Haçlının ülkenizi işgal etmesi, çok tehlikeli değildir; çünkü sizin ve onların arasında kırmızı çizgiler vardır.
Bir kere onlar, sizin kadınlarınıza kızlarınıza ilişmezler, mâbedinize ilişmezler; ilişmemiş Haçlılar.
Fakat münafık, meseleyi öyle bir karıştırır ki, Müslümanlık ile kâfirlik, bir harcın parçaları gibi, farklı kimyevî şeylerin bir araya gelmesi gibi olur.
O güzellik, o beriki çirkinlikle bir araya gelince, kömür-elmas birbirine karışır.
Siz, anlayın artık meselenin ne olduğunu!..
Günümüzün İslam dünyasında, bu şenaat, bu denaet yaşanıyor.
Bazı yerlerde de katmerli yaşanıyor.
Bazı yerlerde “müfret” yaşanıyor; bazı yerlerde “müza’âf” yaşanıyor, bazı yerlerde, -Kapadokya gibi- “mük’ab” yaşanıyor.
Münafıklar, gemi azıya almış öyle gidiyorlar ki, hakiki Müslümanlara fırsat vermeme, canlarını alma, “Aman vurun, iflah etmeyin!” mülahazasıyla yaşama adetâ şiar haline, ideal haline, gâye-i hayal haline getirilmiş.
Böyle bir dünyada, dış dünyadaki insanların Müslümanlığa imrenmesine imkân yoktur.
Onun mübarek, dırahşan çehresini, değişik terör örgütleri gibi, bu değişik terör devletleri de öyle kirlettiler ki!..
Zannediyorum yarım asır, bu kirleri yıkamak için uğraşacaksınız, yine de dıştakilerine Müslümanlığın gerçek çehresini göstermede çok zorlanacaksınız; göbeğiniz çatlayacak, şakaklarınız zonklayacak, kasıklarınızı tutacaksınız, Üstad Necip Fazıl ifadesiyle, “öz beyninizi burnunuzdan kusacaksınız!”
21/08/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir
Her obje, O’ndan (celle celâluhu) size gelen bir nâme; her ses, O’ndan bir nağme.
Nağmeyi dinlerken, kendinizden geçersiniz; nâmeyi de okur, “Rabbimden nâme!” der, üzerine kapanır ve öpersiniz onu.
Onun ortaya koyduğu her şeyi öpersiniz.
Burada varlığa, eşyaya ve hadiselere böylesine hallaç ederek yaklaşmak, böylesine bakmak, öbür tarafta da her meselenin öyle bir zemzeme, öyle bir demdeme haline inkılap etmesine vesile oluyor.
Böyle bir yolda yürüyorsunuz.
Bazıları dünyayı her şey zannettiklerinden dolayı, taparcasına ona bağlanıyorlar; onun debdebesine, şatafatına, ihtişamına, rahatına..
gelip geçici rahatına… Oysaki bugün yaşadığınız o muvakkat rahatlık, yer yer ölümü, toprağın altını, dar kabri düşündüğünüz zaman, zehir zemberek haline geliyor.
Ama orayı geçici bir yol, bir köprü, bir koridor kabul ettiğiniz zaman, hiç görmüyorsunuz onu; çünkü nazarınız çok yukarılarda, yukarıların da yukarısında.
Baktığınız her şeyde O’na dair bazı eserleri görüyorsunuz.
Yol boyu nâmeler okuyorsunuz, yol boyu nağmeler dinliyorsunuz.
Ve bunlar sayesinde dünyada mâruz kaldığınız şeyleri âdetâ hiç duymuyorsunuz.
Gözünüz daha ileride, daha ileride, daha ileride… “Rü’yet!” diyorsunuz, “Rıdvan!” diyorsunuz.
“O dostların sohbetinde, onların maiyyetine erme!” diyorsunuz.
“Allah’ım! Her şeyden öte Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı, Habîbine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sevdiklerine vuslat arzusu talep ediyoruz.
Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz.” duası vird-i zebânınız olmuş.
“Bir kimse, bir şeyin arkasına düşer, arkasına düşmede ciddiyet sergilerse, çok ciddî olursa, mutlaka peşinde koştuğu şeyi -Allah’ın izni ve inayetiyle- elde eder.” “Bir şeyin arkasına düşer, sürekli cevelân ederseniz, bir maraton gibi koşturur durursanız, er-geç arkasından koşturup durduğunuz şeye, Allah ulaştırır (celle celâluhu).” Yol yorgunluğu, silinir gider kafanızdan..
döktüğünüz ter, silinir gider kafanızdan..
çektiğiniz eziyetler, silinir gider kafanızdan.
Bir de öbür tarafta zâlimlerin, gaddarların, hattârların, hak-hukuk tanımayanların, adalet ve hukuk üzerinde raks/dans edenlerin, hakkı ayaklarının altına alıp çiğneyenlerin başlarına gelecekler var.
Hak, o kadar yüce olduğu halde, onu ayaklar altında çiğneyenlerin, ha varmış ha yokmuş gibi çiğneyenlerin öbür tarafa intikal eden hallerini, hakkı çiğneme hallerini, adaleti ayaklarının altına alma hallerini, millet ruhunu ayaklarının altına alma hallerini, orada onların karşısına çıkan şeylerle gördüğünüz zaman, yürekleriniz ezilecek, acıyacaksınız.
Ne gibi acıyacaksınız? Size saldıracak bir kurt düşünün.
Size saldıracaktı, yiyecekti; fakat ondan daha büyük bir panter veya -bağışlayın- bir ayı, bir aslan, bir kaplan saldırdı, onu parçaladı.
Oysaki o sizi yiyecekti, yakaladığı zaman.
Nasıl onun parçalanışını gördüğünüz zaman yüreğiniz sızlar, “Vay vahşi vay! Nasıl da parçalıyor?!.” dersiniz, belki inlersiniz.
İnsanlığınızı yitirmemişseniz şayet, hâlâ içinizde şefkatin zerresi varsa şayet, ahsen-i takvîme mazhariyetin hususiyetlerini içinizde taşıyorsanız şayet, Allah’ı gösteren muallâ-mücellâ bir ayna olduğunuzun farkında iseniz şayet, sizi yemek isteyenin parçalandığı yerde bile, yüreğiniz sızlar, halk ifadesiyle “cızzz” eder yüreğiniz.
Size balyoz indirenler..
sormadan, haksız olarak derdest edenler..
iftarınızı zehir edenler..
imsakınızı zehir edenler..
zindanlarda Müslümanca yaşamanızı zehir edenler..
“Falan da var mı bu işin içinde?!.” deyip az irtibatı olana da gadredenler… Fakire-fukaraya burs vermiş, fakire-fukaraya okumaları için kurslar açmış, fakire-fukaraya yardım olsun diye okullar açmış, dünyanın dört bir yanında rûh-i revânî Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) -şöyle böyle- tanınması için -bir yönüyle- bayrağını dalgalandırmış, marşını söylemiş, sevdirmiş, 170-180-200 ülkeye kendi değerlerini sevdirmiş; bütün bunlara düşmanlık yapanlar..
diş bileyerek bunların üzerine gidenler..
o tarafta sahip çıkan insanları tehdit eden veya para ile, pul ile başlarını döndürenler..
gadrin her türlüsünü, i’tisafın her türlüsünü, irtikabın her türlüsünü, ihtilasın her türlüsünü, zulmün her türlüsünü, gadrin her türlüsünü yapanlar..
yalanlara gırtlaklarına kadar tenezzül edenler..
iftiraların bini bir para, çok rahatlıkla kullananlar… O insanların öbür tarafta çektikleri azabı gördüğünüz vakit, burada canavar gibi size saldıran o insanların orada parçalanmalarını, cayır cayır yanmalarını -onda hiç şüpheniz olmasın- gördüğünüz zaman, yüreğiniz “cızzz” edecek.
04/12/2016 tarihli Bamteli sohetinden derlemiştir.
Halvet yolunu seçmeme, insanların içinde yaşama, onların eziyetlerine katlanma/sabretme, ecir ve mükafat açısından, sadece başının çaresine bakıp, bir halvethaneye çekilip, “Adam!..
Karışma kimsenin işine!” deyip sadece kendini düşünmekten daha üstündür; o eziyete katlananlar, öbürlerinden kat kat daha hayırlıdırlar.Bu açıdan da eziyet göreceksiniz, cefaya maruz kalacaksınız; belki sürekli içinizde Şâir Eşref’in (v.
1910) sözleri kendisini hissettirecek; “Cihâna geldiğim günden beri pek çok cefâ gördüm.
Ezildim bâr-ı gam altında bin türlü ezâ gördüm.
Değil bigânelerden, âşinâlardan belâ gördüm.
Vücudum âlem-i sıhhatte bîmâre dönmüştür.” çinizde sürekli bu duygunun köpürdüğünü duyacaksınız; “Olsun!” diyeceksiniz, “Benim Efendim, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) benim çektiğimin yüz katını çekti!..” O Ebu Bekir’ler, Ömer’ler, Osman’lar, Ali’ler, yüz katını çektiler; çektiler ama bir adım değil, ayağın yarısı kadar dahi geriye adım atmadılar.
Başlarına inen balyozlar karşısında, biraz daha hızlandılar.
Metafizik gerilimleri bir kat daha arttı.
Daha bir hızlandılar, Allah’ın izniyle; beş senede realize edilebilecek bir şeyi, iki seneye sığıştırdılar.
Cihad-ı esgardan cihad-ı ekbere dönüyoruz! Nefis ile mücadeleye..
hislerimizle mücadeleye..
hiçbir zaman yakamızı bırakmayan şeytan ile mücadeleye dönüyoruz!” demek suretiyle, arkasındaki insanlara “İşte böyle düşünün! Böyle davranın! Bu anlayış içinde bulunun! Her zaman ciddî bir metafizik gerilim içinde bulunun! Bazen yaptığınız iyilikleri bile sorgulayın, ‘Acaba içine bir şey karıştı mı?’ deyin!..” buyurmuş oluyordu.Şimdi bir taraftan savaşlar da oluyor, ganimet de geliyor ve herkese dağıtılıyordu, Ensar’a ensarca, Muhacirîne muhacirce dağıtılıyordu.
Efendimiz’in tasarrufuna da humus (beşte bir) kalıyordu; Allah Rasûlü onu bakıp görmesi gerekli olan kimselere sarf ediyordu.
Bir kere Suffe’de bir hayli insan vardı, Ebu Hüreyre gibi; bazen bunların sayısının yüzü aştığından bahsediliyor.
Bu insanlar, fakir-fukara, dünyanın değişik yerlerinden gelmiş, tahassun etmişler, kendilerini ibadete vermişler, kulakları O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) lâl ü gûher kelimelerinde, mübarek yüzünün çizgilerinde… Dini absorbe etmek ve ondan sonra gelecek nesillere onu ifâza etmek, bütün dertleri bu.
Dolayısıyla, Allah Rasûlü onlara bakıyor; ona veriyor, ona veriyor, ona veriyor.
Veriyor, veriyor… Bir şahıs gelip O’ndan bir şey istemişti, Allah Rasûlü ona istediği şeyi vermişti.
Bir başkası gelip istemiş, O yine vermişti.
Başka biri istediğinde ise, verecek bir şey kalmadığı için Allah Rasûlü “Vallahi benim elimde de bir şey yok, inşaallah gelince veririm!” deyip vaad etmişti; yani mal eline geçtiği ilk fırsatta ona verecekti.
Hazreti Ömer bu duruma fevkalâde üzülmüştü.
Allah Rasûlü’nün bu derece rahatsız edilmesi karşısında dizleri üzerine doğruldu ve “İstediler verdin.
Bir daha istediler yine verdin.
Bir daha istediler vaad ettin.
Yani, kendini bu kadar eziyete sokma yâ Rasûlallah!” dedi.
Ancak bu sözler, Allah Rasûlü’nün hiç hoşuna gitmemişti.
Ver, yine ver, yine ver, yine ver, elinde bir şey kalmazsa da, “Gelirse vereyim!” de… Kaşlarının hafif çatıldığını gören Abdullah b.
Huzâfetü’s-Sehmî ayağa kalkmış ve “Ver, hep böyle bol bol infak et ey Allah’ın Rasûlü, sakın Arş Sahibi Allah’ın Seni fakir bırakacağını ve Senden nimetlerini kesivereceğini zannetme, bu konuda endişeye girme!..” demişti.
İki Cihan Serveri tebessüm buyurdu ve ardından şöyle dedi:
“İşte Ben de bununla emrolundum.” Kurban olayım Sana!..
Kurban olayım!..
Ayağını bastığın toprağı, misk ü amber gibi gözüme sürme çekeyim!..
Benim Efendim!..
Döşeği yok -canım çıksın-, hasırın üzerinde yatıyor; kalkınca, hasır yanlarında izler bırakmış.
“Ya Rasûlallah, Bizans şöyle..
Persler şöyle..
Sen cihanın sultanısın, bu haline bak!..” Efendimiz şöyle buyuruyor:
“Razı olmaz mısın, istemez misin yâ Ömer, dünya onların olsun, ahiret de bizim olsun!” Efendimiz diyor ki:
“Ey peygamber kadınları, gelin; şayet dünyayı istiyorsanız, sizi bırakayım, gidin, ne istiyorsanız alın onu.
Yok, Allah’ı, âhireti istiyorsanız, halinize razı olun!” İlk defa en sadık arkadaşının kerimesi, Âişe validemize meseleyi arz ediyor; “Allah böyle buyuruyor! İstersen, sen bu meselede kendin karar vermeden bir babanla annenle de görüş!” diyor.
Onun önemini de vurguluyor.
“Ya Rasûlallah!” diyor anam!..
Benim anam!..
Sana kurban olayım!..
“Ya Rasûlallah! Bunu anama-babama mı danışacağım!..
Ben Seni tercih ediyorum!” diyor.
Evet, üç ay ocak yanmamış, su kaynamamış; soğuk su ve hurmayla geçinmişler; içlerinde hafif bir talep belirmiş..
ve Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle bir tavır içine girmiş.
Buyuruyor ki annemiz:
“Vallahi benim dediğim gibi, hepsi de öyle dedi!” Bu ne büyüklüktür, bu ne inceliktir, bu ne nezâkettir!..
27/11/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
İnsanların içinde yaşama, onların eziyetlerine katlanma/sabretme, ecir ve mükafat açısından, sadece başının çaresine bakıp, bir halvethaneye çekilip, “Adam!..
Karışma kimsenin işine!” deyip sadece kendini düşünmekten daha üstündür; o eziyete katlananlar, öbürlerinden kat kat daha hayırlıdırlar.
Bu açıdan da eziyet göreceksiniz, cefaya maruz kalacaksınız; belki sürekli içinizde Şâir Eşref’in (v.
1910) sözleri kendisini hissettirecek; “Cihâna geldiğim günden beri pek çok cefâ gördüm.
Ezildim bâr-ı gam altında bin türlü ezâ gördüm.
Değil bigânelerden, âşinâlardan belâ gördüm.
Vücudum âlem-i sıhhatte bîmâre dönmüştür.” İçinizde sürekli bu duygunun köpürdüğünü duyacaksınız; “Olsun!” diyeceksiniz, “Benim Efendim, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) benim çektiğimin yüz katını çekti!..” O Ebu Bekir’ler, Ömer’ler, Osman’lar, Ali’ler, yüz katını çektiler; çektiler ama bir adım değil, ayağın yarısı kadar dahi geriye adım atmadılar.
Başlarına inen balyozlar karşısında, biraz daha hızlandılar.
Metafizik gerilimleri bir kat daha arttı.
Daha bir hızlandılar, Allah’ın izniyle; beş senede realize edilebilecek bir şeyi, iki seneye sığıştırdılar.
“Cihad-ı esgardan cihad-ı ekbere dönüyoruz! Nefis ile mücadeleye..
hislerimizle mücadeleye..
hiçbir zaman yakamızı bırakmayan şeytan ile mücadeleye dönüyoruz!” demek suretiyle, arkasındaki insanlara “İşte böyle düşünün! Böyle davranın! Bu anlayış içinde bulunun! Her zaman ciddî bir metafizik gerilim içinde bulunun! Bazen yaptığınız iyilikleri bile sorgulayın, ‘Acaba içine bir şey karıştı mı?’ deyin!..” buyurmuş oluyordu.
İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) sürekli işte böyle bir aktivite içindeydi.
Kurban olayım O’na!..
Şimdi bir taraftan savaşlar da oluyor, ganimet de geliyor ve herkese dağıtılıyordu, Ensar’a ensarca, Muhacirîne muhacirce dağıtılıyordu.
Efendimiz’in tasarrufuna da humus (beşte bir) kalıyordu; Allah Rasûlü onu bakıp görmesi gerekli olan kimselere sarf ediyordu.
Bir kere Suffe’de bir hayli insan vardı, Ebu Hüreyre gibi; bazen bunların sayısının yüzü aştığından bahsediliyor.
Bu insanlar, fakir-fukara, dünyanın değişik yerlerinden gelmiş, tahassun etmişler, kendilerini ibadete vermişler, kulakları O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) lâl ü gûher kelimelerinde, mübarek yüzünün çizgilerinde… Dini absorbe etmek ve ondan sonra gelecek nesillere onu ifâza etmek, bütün dertleri bu.
Dolayısıyla, Allah Rasûlü onlara bakıyor; ona veriyor, ona veriyor, ona veriyor.
Veriyor, veriyor… Bir şahıs gelip O’ndan bir şey istemişti, Allah Rasûlü ona istediği şeyi vermişti.
Bir başkası gelip istemiş, O yine vermişti.
Başka biri istediğinde ise, verecek bir şey kalmadığı için Allah Rasûlü “Vallahi benim elimde de bir şey yok, inşaallah gelince veririm!” deyip vaad etmişti; yani mal eline geçtiği ilk fırsatta ona verecekti.
Hazreti Ömer bu duruma fevkalâde üzülmüştü.
Allah Rasûlü’nün bu derece rahatsız edilmesi karşısında dizleri üzerine doğruldu ve “İstediler verdin.
Bir daha istediler yine verdin.
Bir daha istediler vaad ettin.
Yani, kendini bu kadar eziyete sokma yâ Rasûlallah!” dedi.
Ancak bu sözler, Allah Rasûlü’nün hiç hoşuna gitmemişti.
Ver, yine ver, yine ver, yine ver, elinde bir şey kalmazsa da, “Gelirse vereyim!” de… Kaşlarının hafif çatıldığını gören Abdullah b.
Huzâfetü’s-Sehmî ayağa kalkmış ve “Ver, hep böyle bol bol infak et ey Allah’ın Rasûlü, sakın Arş Sahibi Allah’ın Seni fakir bırakacağını ve Senden nimetlerini kesivereceğini zannetme, bu konuda endişeye girme!..” demişti.
İki Cihan Serveri tebessüm buyurdu ve ardından şöyle dedi:
“İşte Ben de bununla emrolundum.” Kurban olayım Sana!..
Kurban olayım!..
Ayağını bastığın toprağı, misk ü amber gibi gözüme sürme çekeyim!..
Benim Efendim!..
Döşeği yok -canım çıksın-, hasırın üzerinde yatıyor; kalkınca, hasır yanlarında izler bırakmış.
“Ya Rasûlallah, Bizans şöyle..
Persler şöyle..
Sen cihanın sultanısın, bu haline bak!..” Efendimiz şöyle buyuruyor:
“Razı olmaz mısın, istemez misin yâ Ömer, dünya onların olsun, ahiret de bizim olsun!” Savaşlar öyle, tabiyeler öyle, stratejiler öyle… İnsanlara karşı tavrı öyle, eşlerine karşı tavrı öyle, torunlarına, küçük çocuklara karşı tavrı öyle… Mübarek kerimesinin kızını omuzuna alıyor namazda, secdeye giderken indiriyor.
Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin efendilerimizi, kucağında minbere çıkarıyor… Hiçbir kimse “Ben şu kadar bekliyordum da bulamadım!” diyemiyor, meşru dairede.
Herkesin hukukuna kılı kırk yararcasına öyle riayet ediyor ki, “İhkâk-ı hak etmek için, hakkın âbidesini ikame etmek için gelmiş bu insan!” dedirtiyor.
Çok yönlü.
Bu da meselenin ayrı bir yanı.
27/11/2016 Tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Nimetlerin en küçüğü karşısında bile Cenâb-ı Hakk’a karşı gürül gürül şükretmeli; “Küfür ve dalâletten (sapıklıktan) başka her türlü hal için Allah’a hamd olsun!” demeli.
Hakiki bir mü’minin en önemli özelliklerinden birisi bela ve musibetlere karşı sabır, nimetlere de şükür ameliyesi içinde olmasıdır.
Bu manayı ifade eden bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
“Mü’minin her hali şâyân-ı takdir ve güzeldir.
Onun her işi hayırdır ve bu da mü’minden başkası için söz konusu değildir.
Çünkü o, herhangi bir nimete mazhar olunca şükreder, bu onun için hayır olur; herhangi bir sıkıntıya maruz kaldığında da sabreder, bu da yine onun için hayır olur.” Meseleye bu açıdan bakınca, zannediyorum, bazen fırtınaların şiddetli seyretmesi, bazen dalgaların tsunamiye dönmesi ve bazen ağaçların yerinden söküleceği şekilde hortumların esmesi karşısında “Allah var, ne gam var!..” deriz.
“O’nu bulan neyi kaybetmiş ve O’nu kaybeden neyi bulmuştur ki?” demiyor mu Ataullah İskenderânî?!.
Cenâb-ı Hakk’ın size, bu heyete ekstradan çok önemli lütufları oldu.
Bunları görmezlikten gelmemek lazım.
Allah Teâlâ size, vefalı Anadolu insanına bugüne kadar istikamet içinde önemli hizmetler gördürdü, gördürüyor.
Raşid Halifeler müstesna, şefkatleriyle, re’fetleriyle, insanî değerlere saygılarıyla, başkalarını doğru okumalarıyla, çok ciddi empatileriyle bütün dünyada hüsn-ü kabule mazhar olmuş başka bir hareket göstermek neredeyse zordur.
Yürüdüğünüz yol peygamber yolu olduğu sürece..
yürüdüğünüz yol sahabe yolu olduğu sürece..
makama, mansıba, payeye dilbeste olmadığınız sürece..
dünyevî çıkarlar karşısında peylenmediğiniz/satılmadığınız sürece..
birilerinin vesayeti altına girmediğiniz sürece..
yaşatma duygusunu yaşamanın önünde gördüğünüz sürece..
bir manada, dünyaya bakarken gözlerinizi aşağıya doğru eğip öbür tarafa bakarken kemal-i hassasiyetle gözlerinizi yukarıya diktiğiniz sürece..
ve hep güneşe müteveccih bulunup gölgeye takılmadığınız sürece Allah’ın izin ve inayetiyle bu iş de devam eder.
İnşaallah siz bu ihlas-ı etemmi ve ihsan-ı etemmi belli ölçüde sergilemişsinizdir, Cenâb-ı Hak da ondan dolayı sizi bu lütufla serfiraz kıldı.
Düşünün ki mübarek milletimiz, ister gaye-i hayal bayrağını, ister dil bayrağını, ister kültür bayrağını, isterse de insanî değerlere saygı bayrağını yüz yetmiş küsur ülkede böyle bin dört yüz tane okulla hiçbir zaman temsil etmemiştir.
Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden a’lâ!..
Allah, termite kubbeler yaptırtıyor; O’na binlerce hamd ü sena olsun.
Kaldı ki, bugün birileri her şeyi yok etseler; hizmet yuvalarını seddetme gayreti içine girenler tam tehcîre, tenkîle, ibâdeye, ta’yire, tahfîfe giderek düşündükleri şeylerde başarılı olsalar; meleklerin alkışladığı bütün hayır müesseselerini kapatsalar; Anadolu insanının samimiyet zemini ve samimiyet kuvve-i inbâtiyesinde neşv ü nema bulan bu hizmeti bütünüyle yok etseler, Allah’ın izni ve inayetiyle, bu işe gönül vermiş insanlar “Vira Bismillah!..” der, yeniden başlar ve üç beş sene sonra meseleyi aynı kerteye ulaştırırlar.
“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.” buyrulmaktadır ki, bu da, nefis muhasebesinin öte dünyadaki hesaba çekilme inancıyla doğrudan doğruya irtibatlı olduğunu göstermektedir.
Zaten büyük zatların evrad ve ezkarına bakıldığında, mahkeme-i kübrada hesap verme endişesinden kaynaklanan ciddi bir nefis muhasebesiyle hayatlarını geçirdikleri görülür.
*Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) halife seçildikten sonra da komşularının koyunlarını sağarak geçimini sağlamaya devam etmişti.
Bir müddet sonra, önde gelen sahabe efendilerimizin ısrarları üzerine, bütün zamanını müslümanların ihtiyaçlarına ayırabilmek için cüz’î bir maaşa razı olup koyun sağmaktan vazgeçmişti.
Hizmetine mukabil maaş almak ona çok ağır gelmesine rağmen devlet işlerini aksatmamak için buna katlanmıştı.
Bununla beraber, kendisine takdir edilen parayı kullanırken elleri titrerdi.
*Hazreti Ebu Bekir, ahirete göçtüğü zaman, “Benden sonraki halifeye verilsin!” diyerek geride küçük bir testi bırakmıştı.
İkinci Halife Hazreti Ömer’in huzurunda açılan testiden küçük küçük paracıklar ve bir de mektup çıkmıştı.
Kısacık namede şöyle deniyordu:
“Bana tahsis ettiğiniz maaş bazı günler fazla geldi.
Bunu harcamaktan Allah’a karşı hayâ ettim; zira bu, halkın malı olduğu için devletin hazinesine katılmalıdır.” Hazreti Ömer, bu manzara karşısında gözyaşlarını tutamamış ve “Ey Ebu Bekir, bize yaşanmaz bir hayat bıraktın.” demişti.
Demişti ama onun hayatı da selefininkinden geri kalır gibi değildi.
“Hesabını vereceğin âna kadar seni dinlemiyoruz ve sana itaat etmiyoruz!..” *Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) bir gün üzerinde yeni bir elbiseyle hutbeye başlayıp “Dinleyin ve itaat edin!..” deyince, cemaatten biri “Ey Ömer, seni dinlemiyoruz ve sana itaat de etmiyoruz!” diye bağırmış ve sözüne şöyle devam etmişti:
“Ganimetten herkese eşit kumaş düştüğü halde, ben o kumaşı evde evirdim çevirdim kendime bir elbise çıkartıp diktiremedim.
Ama bakıyorum ki sen kendine o kumaştan bir elbise diktirebilmişsin.
Milletin malından bana yarım, sana tam; bu nasıl oluyor?” Hazreti Ömer, minberde hiç tavrını bozmadan meseleyi açıklaması için oğlu Abdullah’a söz vermiş; o da, babasına kendi hissesini verdiğini ve bu iki pay birleştirilerek halifeye bir elbise diktirildiğini anlatmıştı.
İtiraz eden adam bu açıklamayla tatmin olmuş, adeta coşmuş ve memnuniyetle “Şimdi konuş ey Ömer, artık seni dinler ve sana itaat ederiz!” demişti.
*Uyaran böyle medeni cesarete sahip, tam entelektüeldi.
İşin başındaki serkâr da o kadar hakperest ve adalete saygılıydı.
Sahabe yolunda yürürseniz, bütün engelleri aşarsınız ve hiçbir tiran da sizi engelleyemez!..
*Dünya bütün debdebe, şaşaa ve ihtişamıyla karşımıza gelse, hâlihazırdaki durumumuzu ona tercih edecek kadar kararlı durmalıyız.
Aziz Mahmud Hüdâî hazretleri gibi “Yalancı dünyâya aldanma yâhû / Bu dernek dağılır dîvân eğlenmez / İki kapılı bir virânedir bu / Bunda konan göçer, konuk eğlenmez.” demeliyiz.
Sultanlık teklif edilse, günümüzde sıradan bir insan olarak dünyanın dört bir yanında hizmet etmeyi o sultanlığa tercih etmeliyiz.
*Cihanı, iki hükümdar için az gören Yavuz, dünyanın dört bir bucağını velveleye veren fatih ordusuyla, krallara taç verip taç aldığı günlerde, Ridâniye zaferini müteakip İslâm dünyasının biricik hükümdarı unvanıyla İstanbul kapılarına kadar gelmişti.
Teb’anın alkış ve alâyişini görmemek için halkın uykuda olduğu bir saati kollayıp payitahta sessizce girmeyi tercih etmişti.
“En iyisi biz geceyi Üsküdar’da geçirelim de halk uyurken sessizce Topkapı’ya gireriz.” demiş ve öyle de yapmıştı.
*Kanuni Sultan Süleyman’ın 46 senelik bir saltanatı vardır.
Bu zat yarım asırlık bir zamanda meseleyi dorukta tutmuş, dünya devletlerine “eyaletim”, “vilâyetim” nazarıyla bakmıştır.
Fakat ihtişamın zirvesinde olduğu bir dönemde zaferle neticelenen bir seferden dönerken, “Nefsime biraz gurur geldi.” demiş ve yatağının izbede serilmesini istemiştir ki, işte asıl büyüklük ve imrenilecek yiğitlik buradadır.
*Bu çizgi Raşid Halifeler’in çizgisidir.
Öyle yürürseniz, bütün engelleri aşarsınız, hiçbir mânia ve hiçbir tiran sizi engelleyemez.
Trenler, tırlar gelip üzerinizden geçse, tiranlar bütün hiddetleriyle size saldırsa, Allah’ın izin ve inayetiyle, yürürsünüz yolunuza ve vereceğiniz şeyleri verirsiniz insanlığa!..
Bu video Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Ekim 2015 te yaptığı sohbetten derlenmiştir.
https://www.herkul.org/bamteli/bamtel...
Mâlumunuz “Zühd; dünya verilse sevinmeme, bütün dünya elden gitse üzülmeme halidir!” şeklinde bir tarif de mevcut.
Günümüzde Hizmet gönüllülerinin bütün malları, mülkleri, müesseseleri gasp ediliyor.
Umum mazlumlar için mutlaka hüzün duyuyoruz; bununla beraber, şahsî ve ailevî mağduriyetlerimiz sebebiyle de üzülmemek mümkün değil gibi görünüyor.
Bu hali zühd açısından değerlendirir misiniz? Şimdi, üzülmenin bir gayr-ı iradî olan yanı var; muktezâ-i beşeriyet olarak, insanın içinde öyle bir üzüntü olabilir.
“Ben usanmam gözümün nûru cefâdan amma / Ne kadar olsa cefâdan usanır cândır bu…” diyor Hak dostu (Keçecizâde İzzet Molla).
Belki kararlısınız siz, üzülmemeye kararlısınız fakat muktezâ-i tabiat, bir yönüyle.“Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz.
Âhireti ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Bu tabiat, birilerinde asliyet planında tesirini icrâ ediyor, onları dünyanın kulu-kölesi haline getiriyorsa, onun şöyle-böyle -Alfa tesiri var, Beta tesiri var, Gama tesiri var- radyoaktif tesiri sizde de olabilir.
Fakat o mevzuda, iradenin hakkını vererek, hemen bir kısım argümanları kullanıp Allah’ın izni ve inayetiyle o şeyi bastırmak lazım.
Şimdi çoğumuz derinden üzüntü yaşıyoruz.
Belki, Kıtmir’in de aklına geliyor; o müesseselerin çoğunda amele gibi çalıştım ben.
Yalan söylüyorlar, o arsaların hiçbirini onlar vermediler.
Onları, bu iman ve Kur’an hizmetine, bizim temel kültür değerlerimize saygısı olan insanlar verdiler, katkıda bulundular.
Bugün içeriye alınan insanlar, birer ırgat gibi, amele gibi çalıştılar; sa’ylerinin semeresini birer âbide olarak diktiler.
Ve sonra bunu dünyaya açtılar, Allah’ın izni ve inayetiyle.
Bugün onları ta’n u teşnîde bulunanların arpa kadar o işin içinde katkıları yoktur; “vardır!” diyorlarsa, şimdiye kadar bin tane yalanları tespit edilmiş, o yalancıların yalanlarından bin birincisi olur.
Yalan!..
Evet, siz, emek vermiş, ter dökmüşsünüz; alışmış ve bir yönüyle gözünüzün nuru saymışsınız.
Senelerce gitmiş, gelmiş, bakmışsınız.
Çok güzel şeyler yaptığına şahit olmuşsunuz.
O müesseselerden yetişenler, tıpkı Ashâb-ı kirâm gibi, hiç tereddüt etmeden -biraz evvel de geçtiği üzere- ağlayan anayı, ağlayan babayı, ağlayan eşi, ağlayan evladı bırakarak, îsâr ruhuyla dünyanın dört bir yanına açılmışlar.
Önemli bir hizmet vermiş o müesseseler.
Şimdi onlara gelip tepeden binmekle, tagallüple, tahakkümle, tasallutla, kayyım ile, kıyımcı tayin etmekle, o müesseseleri batırmakla, bir yönüyle kalbinize sürekli iğneler saplıyorlar gibi!..
Kalbinize iğne saplanırken acıyı duyacaksınız.
Sizin iyiliğiniz için kan alırken, iğneyi saplıyorlar; acıyı duyuyor, ürperiyorsunuz.
Bu, muktezâ-i beşeriyet; fizikî yapınızın gereği.
Herhalde, o kadar bir sarsılma, o kadar bir titreme, o kadar bir “Uff-puff!” çekme, tabiatınızın muktezasıdır.
Fakat Allah (celle celâluhu) size, iradesinin gölgesi, izafî bir “irade” vermiş; “meyelan” veya “meyelanda tasarruf” sözüyle tarif edilen bir şey vermiş.
Onun hakkını kullanarak orada diyeceksiniz ki; “Hamdolsun o Allah’a ki, vermişti, aldı!..” Ben, çoğu arkadaşlardan da bunu dinledim:
“Ben esasen işe bir yerde ırgat olarak başladım.
Sonra İstanbul’a geldim, bir arsa aldım, Allah’ın izniyle orada kazındığım şeyle.
Arsa, arsa doğurdu; arsa, arsa doğurdu; bina, bina doğurdu… Ve ondan bankalar binası yapıldı..
ondan villalar yapıldı..
ondan, dünyanın başka yerinde Selimiye camileri yapıldı.
O gün, Allah onları vermişti; bugün de aldı!” Gülerek anlatıyor; “O kadar çok rahatım ki, vermişti, aldı!” diyor.
Aynı zamanda meselenin mantığının mesnedini de söylüyor:
“Belki içlerinde bir şey vardı bu kazanımların; öbür tarafta hesabını vermemem için, verdiği gibi aldı!..” Bir de böyle babayiğitler var.
“Verdi, aldı!” diyorlar.
Ben kendimi onlarla mukayese edemiyorum.
Kur’an-ı Kerim’de, bazen tâ Bakara sûre-i celilesinden başlıyorum, o duyguları içimden atabilmek için.
Hakikaten, inanın bana, çok defa o sûreden o sûreye, o sûreden o sûreye atlayarak, “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve insanları inzar et!” Evet, içim yanıyor böyle, o olan şeyler karşısında!..
Aslında, zâlimin zulmü karşısında, insanın içinin yanmaması, içsizlik demektir, onun içi boş demektir.
Ama o yanan içinize, bir itfaiyeci gibi, yine siz su yetiştireceksiniz; kendi kendinize şöyle sesleneceksiniz:
“Tulumbanı al, yetiş imdada, yangın var / Dedim:
‘Zâhirde mi âşık?’ Dedi:
‘İhfâda yangın var!” Kalbde yangın var, söndür onu iradenle.
Madem sen bir itfaiye memurusun, söndür o yangını!..
Evet, söndür; öbür taraftaki yangını söndürmenin vesilesi, öbür taraftaki ateşi söndürmenin vesilesi, bu!..
11/12/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
O yüksek îsâr ruhunun bu türlüsünü yerine getirmek bir hedeftir.
Mesele sadece Hazreti Ebu Talha’nın, kendi aç olduğu halde birine yemek yedirmesinden ibaret değildir.
O hadise münasebetiyle bir ufuk da gösterilmektedir.
Bazen Kur’an ve Sünnet-i sahiha, en küçük şeyleri anlatırken, mesela bir ferde karşı îsâr ruhuyla hareket etme, onu kendine tercih etme mevzuunu nazara verirken, aynı zamanda -adeta- “Bir de siz onun büyüğünü hesap edin!” demektedir.
Neyi hesap edeceksiniz? Hani ulemâ ile ağniyânın (âlimler ile zenginlerin) Cennet’in kapısında birbirlerine öncelik hakkı verecekleri bir hadis-i şerifte anlatılıyor; işte onu bu cümleden olarak hesap edebilirsiniz:
Ulemâ diyor ki, “Siz, bize evler açtınız, okullar açtınız, yurtlar açtınız, hocalar tayin ettiniz, bizim âlim olmamızı sağladınız.
Burada önce sizin Cennet’e girmeniz gerekir!” Îsâr… Bakın, Cennet söz konusu..
arkada bıraktıkları Cehennem var..
dağlar cesâmetinde kıvılcımlar dışarıya fışkırıyor.
Bir tarafta öyle bir dehşet; beri tarafta insanların içine inşirah salan Cennet’in o baş döndürücü manzarası.
Böyle bir manzara karşısında ve öyle ürperten bir şey karşısında, “Hayır, siz girin!” Bu defa da ağniyâ diyorlar ki; “Biz, cömertliğin ne manaya geldiğini, zühdün ne manaya geldiğini sizden öğrendik.
Siz, onları bize öğretmeseydiniz, biz böyle yapmazdık.
Hak, sizin hakkınız; sizin önce girmeniz lazım!” Şimdi bir insana yemek yedirme îsârı nerede, böyle bir mesele nerede?!.
Zannediyorum böyleleri, “Ya Rabbî! Evvelâ, sevabıyla benim bu kardeşimi mizandan geçir, ben biliyorum ki teraziye konduğu zaman, -kırılıyorsa o terazi- onun sevabı karşısında ‘küt’ diye kırılacaktır.
Evvelâ, o!..
O!..
Sırat’ı evvela o geçsin..
Cennet’e evvela o girsin..
Sen’in rızanı evvela o kazansın.
Ben de onun arkasından!..” Tâ bu ufka kadar uzanır o îsâr ruhu..
Cenâb-ı Hakk’ın “Cevâd” isminden gelen, birilerinin kullandığı unvan itibariyle “Cevvâd” isminden gelen “çok cömert” olma..
başkalarını nefsine tercih edecek kadar başkaları için yaşama… Sizin, kendi hizmet felsefenizi ifade etme adına, terminolojiye kazandırdığınız bir kelime var:
“Yaşatma duygusuyla yaşama”.
“Âlem yaşasın diye yaşıyorum ben, âlem yaşasın diye!..” deme.
Âlem, Allah ile münasebete geçsin; âlemin kalbi, Allah ile münasebete geçsin; kalb ile Allah arasındaki engeller bertaraf edilsin, latife-i Rabbaniye O’nunla buluşsun… İşte koca Şâfiî hazretleri, elli beş yaşında ruhunun ufkuna yürüyor.
Hayatının büyük çoğunluğunda bir derde mübtela.
Onun o dertle müptela olduğunu söylerken, çok defa aklıma geliyor, o Hazret’e hakaret sayılır diye yüreğim de ağzıma geliyor.
Çünkü onları o kadar seviyorum ki!..
Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Sahabe-i kiram, Aşere-i Mübeşşere..
ve Eimme-i erba’a veya Eimme-i sitte.
Onları o kadar seviyorum ki!..
İmam Şafiî hazretlerinin hemoroidi vardı; kan akıyordu sürekli.
O gün de yine Müslümanlar, Müslüman görünenler, onun Şam’da nüfuzunun arttığını, çevresinde halkalaşan insanların çoğaldığını görenler, ihtimale binaen, “Potansiyel tehlike olur mu?” diyenler, sonunda “Nemize lazım, en iyisi mi baştan biz ‘Potansiyel tehlikedir; bu, suç işleyebilir!’ diyelim ve cezalandıralım” düşüncesiyle ona zulmetmişler.
Yok, suç yok ortada, yok.
Hukuk mantığına göre, hukuk felsefesine göre, hukuk-adalet ilişkisine göre ortada bir suç yok.
Günün gaddarlarının, zalimlerinin yaptığı gibi, ondan endişe duyanlar da ona gadretmişler.
Hicret-i seniyyenin 150.
senesinde dünyayı teşrif ediyor.
Bağdat’ta Abbasîler hâkim, Müslümanlığı temsil adına.
Hazret’i, zincirler içinde Şam’dan tâ oraya kadar götürüyorlar.
Neden sonra, orada o Hazret’in inceliğini îsâr ruhunu, kendi için yaşamadığını görünce, tâzim u tekrim ile yerine iade ediyorlar, o haliyle.
Çekmişler, görmüşler ama kendileri için yaşamamışlar.
Yaşatmak için hayatta kalmışlar.
Eğer O’nu anlatma imkanı varsa,, tâbir-i diğerle, erkân-ı imâniye ve İslamiyeyi anlatma imkanı varsa..
örfünüzü-âdetinizi, o güzel geleneklerinizi dünyaya duyurma imkanı varsa..
insanda insan olarak bulunabilen bir kısım güzel şeyleri başkalarından alma ve öyle bir zenginliğe yürüme imkanı varsa… Yaşanacaksa, bunlar için yaşanır.
Bu türlü şeyler yoksa, bence, yaşamaya değmez; insan, abes yaşıyor demektir o zaman.
11/12/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
İkindi Yağmurları'nın bu bölümünde ihlas konusu ele alınıyor.
Bu video Hocaefendi'nin 11 Aralık 2016 tarihinde yaptığı sohbetten derlenmiştir.
Ulemâ diyor ki, “Siz, bize evler açtınız, okullar açtınız, yurtlar açtınız, hocalar tayin ettiniz, bizim âlim olmamızı sağladınız.
Burada önce sizin Cennet’e girmeniz gerekir!” Îsâr… Bakın, Cennet söz konusu..
arkada bıraktıkları Cehennem var..
dağlar cesâmetinde kıvılcımlar dışarıya fışkırıyor.
Bir tarafta öyle bir dehşet; beri tarafta insanların içine inşirah salan Cennet’in o baş döndürücü manzarası.
Böyle bir manzara karşısında ve öyle ürperten bir şey karşısında, “Hayır, siz girin!” Bu defa da ağniyâ diyorlar ki; “Biz, cömertliğin ne manaya geldiğini, zühdün ne manaya geldiğini sizden öğrendik.
Siz, onları bize öğretmeseydiniz, biz böyle yapmazdık.
Hak, sizin hakkınız; sizin önce girmeniz lazım!” Şimdi bir insana yemek yedirme îsârı nerede, böyle bir mesele nerede?!.
Zannediyorum böyleleri, “Ya Rabbî! Evvelâ, sevabıyla benim bu kardeşimi mizandan geçir, ben biliyorum ki teraziye konduğu zaman, -kırılıyorsa o terazi- onun sevabı karşısında ‘küt’ diye kırılacaktır.
Evvelâ, o!..
O!..
Sırat’ı evvela o geçsin..
Cennet’e evvela o girsin..
Sen’in rızanı evvela o kazansın.
Ben de onun arkasından!..” Tâ bu ufka kadar uzanır o îsâr ruhu..
Cenâb-ı Hakk’ın “Cevâd” isminden gelen, birilerinin kullandığı unvan itibariyle “Cevvâd” isminden gelen “çok cömert” olma..
başkalarını nefsine tercih edecek kadar başkaları için yaşama… Sizin, kendi hizmet felsefenizi ifade etme adına, terminolojiye kazandırdığınız bir kelime var:
“Yaşatma duygusuyla yaşama”.
“Âlem yaşasın diye yaşıyorum ben, âlem yaşasın diye!..” deme.
Âlem, Allah ile münasebete geçsin; âlemin kalbi, Allah ile münasebete geçsin; kalb ile Allah arasındaki engeller bertaraf edilsin, latife-i Rabbaniye O’nunla buluşsun… Bana da ne olursa olsun! Zâlim gelsin, bir tekme atsın..
gaddâr gelsin, malıma-mülküme el koysun..
birileri “terörist” ilan etsin..
başka bir densiz kalksın, orada “firak-ı dâlle” desin… Varsın desinler.
Herkes, kendi karakterinin gereğini sergiler; ne ise, onu mırıldanır..
ne ise, onu mırıldanır..
ne ise onu mırıldanır!..
Boş ver bunları, onlara bile gözünü yum! وَإِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا “O has kullar, boş ve manâsız söz ve davranışlara rastladıklarında vakar içinde geçip giderler.” (Furkan, 25/72) İşte koca Şâfiî hazretleri, elli beş yaşında ruhunun ufkuna yürüyor.
Hayatının büyük çoğunluğunda bir derde mübtela.
Onun o dertle müptela olduğunu söylerken, çok defa aklıma geliyor, o Hazret’e hakaret sayılır diye yüreğim de ağzıma geliyor.
Çünkü onları o kadar seviyorum ki!..
Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Sahabe-i kiram, Aşere-i Mübeşşere..
ve Eimme-i erba’a veya Eimme-i sitte.
Onları o kadar seviyorum ki!..
İmam Şafiî hazretlerinin hemoroidi vardı; kan akıyordu sürekli.
O gün de yine Müslümanlar, Müslüman görünenler, onun Şam’da nüfuzunun arttığını, çevresinde halkalaşan insanların çoğaldığını görenler, ihtimale binaen, “Potansiyel tehlike olur mu?” diyenler, sonunda “Nemize lazım, en iyisi mi baştan biz ‘Potansiyel tehlikedir; bu, suç işleyebilir!’ diyelim ve cezalandıralım” düşüncesiyle ona zulmetmişler.
Yok, suç yok ortada, yok.
Hukuk mantığına göre, hukuk felsefesine göre, hukuk-adalet ilişkisine göre ortada bir suç yok.
Günün gaddarlarının, zalimlerinin yaptığı gibi, ondan endişe duyanlar da ona gadretmişler.
Hicret-i seniyyenin 150.
senesinde dünyayı teşrif ediyor.
Bağdat’ta Abbasîler hâkim, Müslümanlığı temsil adına.
Hazret’i, zincirler içinde Şam’dan tâ oraya kadar götürüyorlar.
Neden sonra, orada o Hazret’in inceliğini îsâr ruhunu, kendi için yaşamadığını görünce, tâzim u tekrim ile yerine iade ediyorlar, o haliyle.
Çekmişler, görmüşler ama kendileri için yaşamamışlar.
Yaşatmak için hayatta kalmışlar.
Eğer O’nu anlatma imkanı varsa,, tâbir-i diğerle, erkân-ı imâniye ve İslamiyeyi anlatma imkanı varsa..
örfünüzü-âdetinizi, o güzel geleneklerinizi dünyaya duyurma imkanı varsa..
insanda insan olarak bulunabilen bir kısım güzel şeyleri başkalarından alma ve öyle bir zenginliğe yürüme imkanı varsa… Yaşanacaksa, bunlar için yaşanır.
Bu türlü şeyler yoksa, bence, yaşamaya değmez; insan, abes yaşıyor demektir o zaman.
“İnsanlara el açmak, hep girân geldi bize, Mihrabı Hak olana, bu türden girân azap..
Tatmadık hiç kimseden minnet kokan bir ihsan, Vicdanı hür olana, minnetli ihsan azap…”
(Kırık Mızrap / Azab) KALBE OKLAR SAPLANIRKEN Herkul | 11/12/2016 | BAMTELI
Dünya muhabbeti istikametinde bir adım atınca, o bir adım, ikinci adımı atmanın zorlayıcı bir sebebi ve aynı zamanda bir referansıdır.
Olumsuz şeylere doğru atılan her adım, ikinci yanlış adıma bir çağrıdır, bir davetiyedir.
Bütün mesâvîde, bütün me’âsîde, Hazreti Gazzalî ifadesiyle, bütün “mûbikât”ta ve “mühlikât”ta, bu böyledir.
Bir kere yalan söylersin, ağzın alışır, yine söylersin.
Bu, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifteki mübârek beyanına uygun düşmektedir.
Zaten, O’nun beyanına uygun düşmeyen şeyler merdûttur.
Evet, “İnsan, bir günah işlediğinde, bir hataya girdiğinde, kalbinde bir leke hâsıl olur.”.
O “latife-i Rabbâniye”nin ufkunda bir kararma, bir yönüyle hakâik-i Esmâ’ya ve hakâik-i Sıfât’a nâzır o rasathanede bir küsûf, bir hüsûf yaşanmaya başlar.
Hemen insan, istiğfar, tevbe, inâbe ve evbe ile Allah’a teveccüh etmezse, o kararma artar ve kalbi kuşatır.
Derecesine göre, bizim gibi ümmîlerinkine “tevbe” deriz.
Bir üstte o meseleyi duyarak, kalbi titreyerek, tepeden tırnağa ihtizaz yaşayarak yapanlarınkine de “inâbe” denir.
İşte, o türlü mülahazaların üzerine dökülecek -kezzâb mı- hayır kevser gibi bir iksir, o olumsuz şeyleri yıkayacak, kalbi pîr u pâk edecek, aynı zamanda mele-i a’lânın sâkinlerince de imrenilir hâle getirecektir.
Hatalar ve günahlar, insanın iradesinden korkmalı, tir tir titremeli; bir harama nazar, bir dilin dudağın o istikamette harekete geçmesi, bir kulağın mesmûât mevzuunda olumsuz şeylere dikkat kesilmesi… İnsan, iradesinin hakkını vererek, o olumsuzlukların ağızlarına “istiğfar” ile, “tevbe” ile, “inâbe” ile, “evbe” ile bir tokat indirmeli.
Günah, otağını sizin kalbinizin bir yanına kurmak istediğinde, korka korka kurmalı; “Hemen arkadan istiğfar gelirse, her şeyi silip süpürüp götürecek ve bir kere de ben bu adamı aldatamayacağım artık!..” demeli.
Günah/hata, tir tir titremeli, hakiki mü’minde.
Günah işleyen, kâfir olmaz; sadece Allah’a karşı isyan etmiş olur.
Ama onda ısrar ediyorsa şayet, umursamıyorsa, “günahı umursamamak, en büyük günahtır!” O “kebîre”nin (büyük günahların) üç sayıldığı, beş sayıldığı, yedi sayıldığı, (yetmiş diyenler de var) yetmiş sayıldığı yerde, hepsinin üstünde “günahı umursamamak” vardır; o, belki hepsini ifade edebilecek şekilde öyle bir günahtır.
Ve günümüzde bu, öylesine sârî bir hastalık halini almıştır ki, televizyonda ve İnternet’te, çok ciddi bir duygu-düşünce kirlenmesine sebebiyet verilmekte; iftira, tezvir, yalan görülmektedir.
Öyle korkmazlık içinde, -bağışlayın- öyle utanmazlık içinde, öyle hayasızlık içinde, milletin gözünün içine bakıla bakıla sürekli öyle yalanlar söyleniyor ki!..
Şimdiye kadar söylenen şeyler, o bir kısım zift cerâidinde (gazetelerinde/yayınlarında)… Kim üzerine alırsa, “yarası olan gocunuyor” deriz, yarası olmayan da gocunmaz.
Zift cerâidinde, akla hayale gelmedik şeyler… Bazen “falanı öldüreceklerdi!” derler ki, korkunç kuyruklu bir yalan.
Ve hele bunu söyleyen bir yerde bir “mihrap” adamı ise, bir “minber” adamı ise, bir “kürsü” adamı ise, daha ötede adama benzeyen bir şey ise, söylediği bu şey, öyle bir ayıp, öyle bir denâet, öyle bir şenâettir ki!..
“Hep öteden beri böyle benim ailem ile uğraşıyorlar!” Kuyruklu bir yalan.
“Falanlar, terör örgütü!” Kuyruklu bir yalan.
“Paralel”, kuyruklu bir yalan.
Ve bunun karşısında sesini çıkarmayanlar, “dilsiz şeytan”lar.
Evet, bunların hepsi, hakkınızda söylenebilir.
Çok olumsuz şeylere maruz kalmanın yanı başında, bir sürü yalanla da müttehem hale gelebilirsiniz.
“Yalan” değerlendirilerek, “iftira” değerlendirilerek, “itiraf” süsü verilmek suretiyle bühtanlar değerlendirilerek, “isnad”lar değerlendirilerek, “ta’yîr”ler değerlendirilerek, “ta’yîp”ler değerlendirilerek, “tahkir”ler değerlendirilerek, “tezyif”ler değerlendirilerek kimi insanlar da iğfâl edilmiş olur.
Bu, bir zatın böyle tek başına işlediği bir günah olmaktan çıkar.
Onca insanı da idlâl ettiklerinden, “es-sebebu ke’l-fâil” sırrınca, Kur’an-ı Kerim’de değişik yerlerde ifade buyrulduğu gibi, o sebebiyet verenler, diğerlerinin veballerini de sırtlanacaklardır.
16/10/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
İnsanlar, o vicdanî körlükleriyle, o latife-i Rabbaniye körlükleriyle, o his körlükleriyle, o şuur körlükleriyle; görmeleri gerekli olan şeyleri göremiyorlar.
“Basar”, zâhirî nazardır; meselenin sadece zâhirini görür, arka planını bilemez; o işin riyazî mülahazasına ulaşamaz; matematik açısından, hendese açısından “Bu neyi ifade ediyor?”, onu bilemez.
Sadece sathî “bakma”dır o, “görme” değildir.
Gören, esas “basiret”tir.
Değerlendirmedir “basiret”in işi.
İşi, arka planıyla, ön planıyla, ifade ettiği mana ile, muhteva ile ve size ışık tutmasıyla, gören esas “basiret”tir.
Bu da Kur’an-ı Kerim’de, değişik yerlerde ifade edilmiştir.“İbret alın ey basiret sahipleri!..” (Haşr, 59/2) diyor.
Işığı, karanlığı birbirine katar karıştırır; onu, onun içine sokar; onu, onun içine sokar; evirir, çevirir, size dersler verir.
Size sahneler sergiler..
Size ne dantelalar sergiler..
Size ne meşherler sergiler!..
Ama basireti olanlar için, bunlarda ibretler vardır.
Gözünü kapayan, bakan fakat göremeyen, gidip ya Natüralizme, ya Pozitivizme, ya Materyalizme saplanan, ya Ateizme, ya Deizme aborde olan insanlar, arka planıyla bu şeyleri göremezler.
Neyden ne anlaşılacak ve ne zaman, ne, nasıl yapılacak? Önemli olan, onu anlamak ve yapmaktır.
“Allah’ım! neyi, ne zaman, nerede, nasıl yapacağız? Basiretlerimizi aç ve bizi ona hidayet eyle!” Yol aldığı halde -geçendeki ifadesiyle- hikâyelerin başında söylenen o sözün durumuna düşme talihsizliğine maruz bırakma! “Az gitti, uz gitti, dere tepe düz gitti, bir çuvaldız boyu yol aldı-alamadı!” Öyle değil.
Yol alma..
O’na doğru yol alma..
yolu alanlar ufkuna doğru yol alma..
Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enam’ın gösterdiği ufka doğru yol alma… Asıl mesele o.
Ama gelin görün ki, taklit, şekil, sûret, ülfet ve ünsiyet (onların birer bela olduğunu da Hazreti Pîr ifade ediyor) gözümüzü kör ettiğinden dolayı, görülecek şeyleri göremiyoruz; maalesef Allah’ın verdiği şeyleri kullanılması gerekli olan yerde kullanamıyoruz.
Risaleler’de kaç yerde geçen, hususiyle haşir ile alakalı meselelerde serlevha yapılan bir âyet:“İşte, Allah’ın rahmetinin eserlerine bak ki, öldükten sonra yeri nasıl diriltiyor! Bunu yapan, ölüleri de aynı şekilde diriltecek olan aynı Zat’tır.
O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.” (Rum, 30/50) Öldükten sonra yeryüzünü, bahar mevsiminde âdeta bir nevzuhûr, bir nevbahar olarak, bir meşher gibi sizin gözünüzün önünde sergiliyor.
Bakın, okuyun, ders alın, ibret alın, anlamanız gerekli olan şeyleri anlayın!..İşte o şânı yüce olan Allah..
Zâlike’de “lâm”, “lâm-ı imâd”; “kâf”, “kâf-ı hitâb”.
O şânı çok yüce olan imasıyla hem aradaki Mübelliğe, hem de o tebliğin Sahibine işaret ediliyor.
Şânı çok yüce olan Allah, yeniden sizi diriltmeye kâdirdir.
Çürümüş kemiklere takılıp kalmayın, mezardaki enkaza takılıp kalmayın.
Siz esasen ölmekle, bir yönüyle, tatlı rüya iklimlerine açılma gibi berzahî bir seyahate soyunuyorsunuz.
Nasıl rüyalarla o âlemde geziyorsunuz? Dünyada güzelce yaşamışsanız şayet, nasıl yaşamış iseniz, öyle ölüyorsunuz..
ve berzahı da o güzellikle geçiriyorsunuz..
hep tatlı rüyadan tatlı rüyaya; Cennet temâşâsına koşuyorsunuz… Mü’minleri bekleyen, bir “hüsn-i akıbet” ki tatlı rüyâ iklimleri halinde… Bazen gider Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in mübarek eteklerine sarılır..
bazen Ebu Bekir’lerle, Ömer’lerle, Osman’larla, Ali’lerle aynı çanağa kaşık çalar..
bazen Cenâb-ı Hakk’ın müşahedesiyle mest olur, kendinden geçer..
bazen Cennet’in bağını-bahçesini, çağlayan ırmaklarını, şerbetten ırmaklarını, soğuk sudan ırmaklarını, katışıksız baldan ırmaklarını, insanı mest ve sermest hâle getiren ırmaklarını temaşa eder, kendinden geçer.
Öyle ölmek için öyle yaşamak lazım.
Orayı çok rahat aşmak için, burada sırat-ı müstakimi yaşamak lazım.
Başka bir yerde bir levha halinde ifade edildiği gibi:
“Öbür tarafta sıratı rahatlıkla geçmek, burada sırat-ı müstakimi yaşamaya bağlıdır!” Allah’ın (celle celâluhu) nafile namazlar da dahil günde kırk defa onu talebi teşrî kılması, meselenin önemini vurgulama adına, yeter de artar.
“Hidayet eyle bizi doğru yola.
Kendilerine nimet lûtfettiklerinin yoluna; üzerlerine gazap hak olmuş bulunanların ve dalâlette olanlarınkine değil.” (Fatiha, 1/6-7) Nebilerin, sıddîklerin, şehitlerin, sâlihlerin, büyüklerin, muhlisînin, muhlasînin, mülheminin yoluna..
Allah’ım bizi ona hidayet eyle! O yolda yürürseniz, sırat-ı müstakimi yaşarsanız, sıratı kuş gibi geçersiniz.
Hadis-i şeriflerde “berk-i hâtif” gibi, “çakıp geçen şimşek” gibi “yıldırım” gibi, Allah’ın izni ve inâyetiyle.
Hatta hadisin sıhhati mevzuunda bir şey diyemeyeceğim:
“Cehennemin alttan size seslendiğini duyacaksınız:
Çabuk geçin, nûrunuzla nârımı söndürüyorsunuz, çabuk geçin!..” diyecek.
11/09/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Göz, doğruyu görmek için; kulak, doğruyu işitmek için; kalb, doğrunun heyecanını yaşamak veya “tefekkür”, “tedebbür”, “tezekkür” için yaratılmıştır.
Beynin nöronları mı o “latife-i Rabbaniye”nin emrinde, yoksa bir fonksiyonu müşterek mi edâ ediyorlar? Bunlar, fizik ötesi mülahazalar.
O mevzuda kestirip atmak hata olur.
İşi gerçek bilenine havale etmek gerekir.
Ama bilinen bir şey var ki, bu göz, görmek için yaratılmıştır.
“Mubsarât” derlerdi eskiler, görülecek şeyler, görünen varlıklar, görülmesi lüzumlu, “görülmezse olmaz!”, “görülmesi olmazsa olmaz!” şeyler.
Göz onları görmek için verilmiştir.
Kulak, “mesmû’ât” denilen, işitilmesi gerekli olan şeyler için yaratılmıştır.
O kalbin kılıflık yaptığı “latife-i Rabbâniye”..
o “his”..
o “şuur”..
o Cenâb-ı Hakk’ın iradesinin bir tecellisi olan meyelân/meyelândaki tasarruf, meşîet/meşîetteki tasarruf, dileme, dileme türünden bir şey; O’nun dilemesinin gölgesinin gölgesinin gölgesi olan “dileme”… Bütün bunlar belli fonksiyonları edâ etmek için verilmiştir.
Şayet bunlar, misyonlarını edâ etmiyorlarsa, insan, kör, sağır ve kalbsiz yaşıyor demektir.
Asıl körlük, “vicdan” körlüğüdür; “latife-i Rabbâniye” körlüğüdür; “his” körlüğüdür; bakarken bir şeyi olduğu gibi, “mâhiyet-i nefsü’l-emriye”sine uygun görememe körlüğüdür:
Arka planıyla görememe körlüğü..
ifade ettiği mana itibariyle görememe körlüğü..
eşya ve hadiseleri, enfüsten âfâka kadar görülmesi gerekenleri görememe körlüğü… Kendi anatominizi, fizyolojinizi görmeden alın da milyarlarca sistem içinde, milyarca gezegeni mülahazaya almaya, bir kitap gibi mütalaaya tâbi tutmaya kadar hepsi görmenin alanı içindedir.
Allah (celle celaluhu) bu görmeye müteallik meseleleri “mesmûât” kabilinden “Kelâm-ı Kadîm”iyle size duyurmuş.
Onu elinize alacaksınız; onu dillendirirken esasen koskocaman kâinatı dillendirmiş olacaksınız.
Çok iyi biliyorsunuz ama bir kere daha Hazreti Pîr’in o çok tekerrür eden sözünü hatırlayalım:
“Eğer ölümü öldürüp, zevali dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı, beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle dinleyelim.
Yoksa sus.
Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim.
O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim.
Evet, söz odur ve ona derler.
Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” (Sözler, s.33 / Yedinci Söz) Yalnız Sen’sin, ey muciz-beyân..
Beyân..
Kur’ân..
Furkân; hakkı batıldan ayıran.
Mesmûât… O’nu duyacaksın, onda bütün varlığı duyacaksın.
Kalbinin atışlarından yıldızların kendi etrafında dönüşlerine kadar..
onların etrafında melâike-i kiramın Mevlevîler gibi semâlarını görmeye kadar..
onların âh u efgânlarını mı, Allah’a karşı ta’zim u takdis u tesbih u temcidlerini mi duymaya kadar… her şeyi o “mesmûât” kategorisi içinde değerlendirebilirsiniz.
Duyabileceğin şeyleri doğru duyarsan, Allah, o güne kadar duymadığın/duyamadığın şeyleri mevsimi gelince duyurur.
Cüneyd-i Bâğdâdi (rahmatullahi aleyh, kuddise sirruh) “Altmış sene bir şeyin arkasında oldum.
Ancak altmış sene sonra bana verdi onu!” der.
Yani, altmış sene görülüyor olma mülahazasını değerlendirdim.
Görüyor olma mülahazasına ancak altmış sene sonra adım attım.
Dedi, duydum.
Söyledi, işittim.
“Şöyle yap!” dedi, anladım..
ve ona göre tavır aldım.
“Görme ve duyma” diyoruz.
Onun içindir ki, kalbiyle göremeyen, vicdanıyla göremeyen, baktığı şeyleri arka planıyla göremeyen insan “kör”dür.
Ve gözü olduğu halde göremeyen bir insan, dünyanın en talihsiz, en bedbaht insanıdır.
Göz var ama görmüyor; kulak var ama işitmiyor; kalb var ama hissetmiyor; beyinde on milyar hücre var fakat âtıl, hepsi uyuyor.
Kâinatı el-efend edebilirler; hallâc edip eşyâ ve hâdiseleri didik didik edebilirler, Allah’ın izniyle.
Fakat uyuyorlar.
Yok “tefekkür” ve “tedebbür”.
Dolayısıyla, kalb, uykuda; duyacağı şeyi duyamıyor, duyması gerekli olan şeyi duyamıyor.
Bütün bunlar, kalbî (latife-i Rabbaniye açısından), vicdanî, hissî, şuurî, iradî körlüklerdir.
Ve bu âzaları bulunduğu halde, onları “mâ hulike leh”inde, yaratılış gayeleri istikametinde kullanmayan insan, bedbahttır.
11/09/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Topyekûn İslam dünyasındaki her şeyi kasıp kavuran korkunç yangın karşısında duyarsızlığa vererek yadırgıyorum, en küçük tebessümü bile.
Ye’se düşmeme ve ümitsizlik içinde çırpınmama, ayrı bir mesele; karşıda içinde “iman”ın yandığı, “İslam”ın yandığı, “Kur’an”ın yandığı yangını görme ve onun ızdırabını vicdanında duyma, bu da ayrı bir mesele… Çok şey kaybettiğimiz gibi, biz, “duygu derinliği”ni de kaybettik; “his derinliği”ni kaybettik ve ufuksuzluğa maruz kaldık.
Ufuk yetimiyiz, hakikat/tahkîki iman yetimiyiz; taklidin, şeklin, suretin mağdurlarıyız.
Neş’et ettiğimiz muhitin bize empoze ettiği Müslümanlık telakkisi ne ise, o yarım yamalak, aksak, topal Müslümanlıkla işi götürmeye çalışıyoruz.
Sadece serkârları kınama, “Onlar Müslümanlığın mübarek çehresini kirlettiler!” deme, yeterli değil.
Yapılan güzel şeyleri Allah’tan bilmeliyiz; bunun yanı sıra, yapmamız gerekli olan çok şey vardı ama biz onları yapamadık, bu da bir gerçek.
Allah dininin delisi, onu ikame etme adına delisi olamadık.
Hasan Basrî hazretlerinin ifadesiyle “Siz, sahabeyi görseydiniz, ‘Bunlar deli!’ derdiniz.” Çünkü onların bütün dünya ve mâfîhâ’yı ellerinin tersiyle itip i’lâ-yı kelimetullah’a kilitlenecek kadar konsantrasyonları sağlamdı.
“Onlar da sizi görselerdi, ‘Bunlar inanmamışlar!’ derlerdi.” Tâbiûn asrında yaşamış, dualara dâhil edilmiş Hak dostu böyle diyor.
Tâbiûn asrı da Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından tebcil buyrulmuş:
“Çağların en hayırlısı, Benim içinde bulunduğum çağ, sahabi çağı; sonra onları takip edenlerin (tâbiûn) çağıdır.” Tâbiûn çağındaki bir serkâr, koca bir imam diyor ki:
“Siz, sahabeyi görseydiniz, ‘Bunlar deli!’ derdiniz!” Hadîse yakın mübarek bir sözde “Bir insana dininden dolayı ‘deli’ denmiyorsa, o, imanda kemâle ermiş sayılmaz!” Dünya ve mâfîhâ’yı elinin tersiyle itecek kadar… Köşk, yalı, villa, filo… Bunları söyleyince “Allah Allah! Bu insanlar, akıllarını kaçırmışlar.
Allah ne buyuruyor, Peygamber ne buyuruyor; bunlar ise neler mırıldanıyorlar?!.” diyecek kadar… “Bâb-ı Hak açıktır merd-i âgâha / Candan geçenlerdir eren Allah’a / Hakikat yolunda ben bu dergâha / İsteyerek gelmiş kurbanlar gördüm!..” (Tokâdîzâde Şekip) İsteyerek gelmiş kurbanlar… Kendisine ait her şeyi, kurban bayramında hayvan boğazlıyor gibi, boğazlayan babayiğitler… Evet..
Ben gevezelik ettim.
Sizi, esas, kalbinizle başbaşa bırakmak daha uygun ama belki diyeceğiniz küçük bir iki şey vardır; ben de bir şeyleri “dır”lar dururum.
Zira insanların ruhunda ma’kes bulmayan sözler, “dırıltı”dan ibarettir.
Onları bir adım daha Allah’a yaklaştırmayan her teşebbüs, her adım, her söz, her beyan, bir yönüyle, şeytanın borazanıdır.
Belki bir gün biz de “hakiki Müslüman” oluruz.
Fuzuli’ye göre “Hikmet-i dünya vu mafiha bilen ârif değil / Ârif oldur bilmeye dünya vu mafiha nedir?” “Dünya” deyince, “saltanat” deyince, “debdebe” deyince, bunları “deli hezeyanı” gibi kabul edip, onların yüzlerine içinizden tükürme geliyorsa, meseleyi anlamışsınız demektir.
Üç-beş günlük dünya için debdebe, saltanat, alkış, takdir, azamet, büyüklük, kibriyâ… Âlem-i İslam’ın sıkıntısı, her ân benim nöronlarımda bir yangın şeklinde bana kendisini hissettiriyor.
İslam dünyası, şu ânda maruz kaldığı şeye hiç maruz kalmamıştır; kadınların iffetine dokunulmamış, tecavüzler yaşanmamış, evinde barkında olan masum insanlara saldırılmamış, bir “yok” uğruna insanlar tecrid edilmemiş, tevkif edilmemiş, ta’zib edilmemiş, ızdırara maruz bırakılmamıştır!..
Bütün İslam dünyası, böyle korkunç bir yangınla cayır cayır yanıyor… İçinde yanan şey de “gelecek nesiller”, onların ümit dünyaları ve “iman”.
Hazreti Pîr o yangın karşısında şöyle diyor:
“Bana:
‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar.
Farkında değilim; karşımda müthiş bir yangın var.
Alevleri göklere yükseliyor, içinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor.
O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum.
Yolda birisi beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise, bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler…” Bugün toplum paramparça, aileler paramparça… Evlat, babasına düşman; baba, evladına düşman; anne, evladından kopmuş… Ve bunu çağın ferâinesi, tiranları yapmışlar.
Âlem-i İslam, böyle bir yangınla cayır cayır yanıyor.
Şayet, bu yangının şöyle-böyle sızıntısı, sizin nöronlarınızda da kendini hissettirmiyorsa, tembih adına birer iğne vurdurmanızda yarar var.
“İman-ı billah” iğnesi, “marifetullah” iğnesi, “muhabbetullah” iğnesi, “zevk-i rûhânî” iğnesi, “aşk u iştiyak” iğnesi vurdurmanız lazım.
Yangını görmüyorsa, baktığı halde teessür duymuyorsa, nöronları uyarmak için öyle bir mualece gerekli.
18/09/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Nâm-ı celil-i Muhammedî (sallallâhu aleyhi ve sellem) güneşin doğup battığı her yere ulaşacak.
Cenâb-ı Hak sizleri, sizin neslinizi, sizden sonra gelenleri bu ulvî gâye-i hayali realize etmeye muvaffak eylesin.
Fakat bu öyle kutsî, öyle mübeccel bir meseledir ki, bunun içine tırnak ucu kadar dünyevî çıkar karıştırdığınız zaman, kirletmiş olursunuz; yolda kalır, dökülenlerden olursunuz.
Namaz kılabilirsiniz, “Din!” de diyebilirsiniz, “Dinî idare!” de diyebilirsiniz; fakat bir yönüyle bu yüksek gâye-i hayale gönül vermiş gibi göründüğünüz halde, bir kısım dünyevî menfaat ve çıkarları önünüze koymuşsanız..
hedefinizde beklentiler halinde bir kısım dünyevilikler varsa..
şayet “Şu köşe başında bu; bu köşe başında şu… Bu köşe başında şu ev..
bu köşe başında şu rahatlık..
bu köşe başında şu alkışlanma..
bu köşe başında şu iktidar..
bu köşe başında şöyle takdir..
bu köşe başında şöyle bir parmakla gösterilme..
bu köşe başında tarihe şânla geçme..
bu köşe başında musallada cenazene çok insanın iştirak etmesi..
bu köşe başında, sen konuşurken bir sürü insanın seni dinlemesi, bütün televizyonların seni göstermesi, bütün radyoların seni seslendirmesi, bütün İnternet’in seninle dillenmesi ve seni dinlendirmesi…” gibi şeylerden birine zerre kadar gönlünüzü kaptırmışsanız, “Allah!” deseniz de boşuna, “Peygamber!” deseniz de boşuna!..
Bir insan samimi Müslüman görünse de, din adına bile olsa hizmetini öyle dünyevî çıkarlara bağlamışsa, “hakiki dindar” olamaz! Ve “hakikî dindar” da, dine hizmetini, bu türlü şeylere bağlayamaz.
Nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin dört bir yanda şehbal açması istikametinde koşan insanlar, şahısları veya aileleri adına, tırnak ucu kadar maddî bir çıkarı hedefleyerek bu işi yapıyorlarsa, onlar, “yalancı”ların tâ kendisidir, “kezzâb”ın tâ kendisidir, dini adına iddia ettikleri şeyler adına “müfteri”nin tâ kendisidir; “hâin”in tâ kendisidir; “gaddâr”ın tâ kendisidir.
Bu duruma düşmemek için, din-i Mübin-i İslam’a hizmet adına, kalblerinizi tertemiz tutmalısınız.
İnşallah bugüne kadar temiz tutmuşsunuzdur.
Dine hizmet adına, dünyevî beklentilere girmemişsinizdir.
“Benim de bir dikili taşım olsun!” şeklindeki çirkin, menhus, mülevves, merdud beklentiye girmemişsinizdir.
Girmemiş, dişinizi sıkmış katlanmış iseniz şayet, bundan sonra da Cenâb-ı Hak, bu sebatınızı katlayarak devam ettirmeye sizleri muvaffak eylesin.
Ancak böyle olduğunuz takdirde, siz, hâlis, muhlis, muhlas, mülhemûn ve müştâkûn ilallah olursunuz.
Aksine, din-i Mübin-i İslam’ı güneşin doğup battığı her yere götürmeye çalışırken “Bizim de bir tane yalımız, villamız olsun!” diyorsanız, yemin bile edebilirim, etmeyeceğim; ama “yalancı”sınız, “kezzâb”sınız.
İşte bu duruma düşmemek için, samimiyet, ihlas ve vefa, her zaman korunmalı!..
Allah’ım! Bizi bu çizgiden ayıracaksan, şu anda hepimizin canını al, yarını gösterme.
Bu duyguyla yaşadık, bu duyguyla yaşama mevzuunda kararlı olmak lazım.
Allah sizi öyle sâbit kadem eylesin! İnsanlığın iftihar Tablosu’nun sözüyle ve Kuran’ın öğrettiği duayla bu konuyu noktalayalım:
“Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Bizim kalblerimizi de dininde sabitleyip perçinle!..
Ey kalbleri halden hale koyan Rabbimiz, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!” Dünyevî menfaatler ve çıkarlar, mü’min için kat’iyen hedef olamaz.
Bu, mü’minin kendini hafife alması demektir, değersizleştirmesi demektir.
Hazret-i Mevlânâ’nın bildiğiniz sözünü bir kere daha tekrar edeyim:
“Bazen melekler, bizim nezahet, incelik, (bazı kelimeler daha ilave edeyim ben,) mümtâziyet ve mükemmeliyetimizi takdir ile yâd eder ve halimize imrenirler; ‘Yahu şu insanlara bakın!’ derler.
Bazen de şeytanlar, kabalık, nezaketsizlik ve küstahlığımızdan tiksinti duyarlar.”.
Meleklerin imrendiği insan mı olmak istersiniz, şeytanların tiksinti duydukları insan mı? “Din!” deyip “Diyanet!” deyip dünyevî çıkarlara bağlı hareket eden insanlardan, şeytanlar bile nefret ederler; “Ben bile bu kadar habîsini, bu kadar denîini düşünmemiştim!” derler.
Öyleyse, çizginin korunması lazım.
Yunus Emre ne hoş söyler:
“Aciz kaldım zâlim nefsin elinden / Şol dünyanın lezzetine doyamaz, Aynını almıştır gaflet gömleğin / Ömrün gelip geçtiğini bilemez.
İlâhi gaflet gömleğini giyene / Müslüman dermisin nefse uyana, Kazanıp kazanıp verir ziyana / Hak yolunda bir pula kıyamaz.
İlâhi gafletten uyar gözümü / Dergâhında kara etme yüzümü, Yûnus eydür gelin tutun sözümü / Dünya seven ahireti bulamaz.” Yunus eydür, gelin tutun sözümü, Dünya seven âhireti bulamaz..
Dünya seven âhireti bulamaz!..
Âhireti bulmak istiyorsanız, o, dünyaya bir tekme vurmaya bağlıdır.
14/08/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
“Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın.
Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât Sûresi, 49/6) Müfessirlere göre, söz konusu ayet, Benî Mustalik kabilesiyle alâkalı bir haber üzerine gelişen hadiseler münasebetiyle nâzil olmuştu.
Velid bin Ukbe, Mustalik oğullarının zekat vermeye yanaşmadıkları ve Peygamber Efendimiz’le savaşmak için hazırlık yaptıkları şeklinde bir haber ulaştırmıştı.
Bu haber karşısında çok heyecanlanan bazı sahabiler hemen saldırıya geçmek gerektiğini söylemiş ve âsilerin çabucak cezalandırılmaları istikametinde görüş beyan etmişlerdi.
Haddizatında o birkaç sahabinin fevrîlikleri, Allah’ın dinine bağlılıklarından, kalblerindeki iman aşkından, küfre ve isyana karşı duydukları öfkeden dolayıydı.
Mustalik oğullarının, Allah Rasûlü’nün emrine itaat etmediklerini ve zekat vermeye yanaşmadıklarını duyar duymaz, gönüllerindeki din gayretiyle hemen ayağa kalkmış ve Rasûl-ü Ekrem’e isyan eden bu kabileyle savaşmak üzere yola koyulma niyetlerini izhar etmişlerdi.
Fakat, Allah Rasûlü (sallâllahu aleyhi ve sellem) onların savaş isteklerini hemen kabul etmemiş, önce durumun incelenip haberin doğru olup olmadığının tesbit edilmesi lazım geldiğini söylemiş ve bu vazife için de Hazreti Halid’i görevlendirmişti.
Hazreti Halid (radiyallahu anh) gece vakti Benî Mustalik mahallesine varmış, gözcülerini onların arasına göndermiş ve kendisi de etrafı kontrol etmişti.
Gözcüler geri dönünce, Mustalik oğullarının İslam’a bağlı olduklarını, onların ezanlarını duyduklarını ve namazlarını gördüklerini haber vermişlerdi.
Sabah olunca Hazreti Halid bizzat Mustalik oğullarına gitmiş; onların kat’iyen isyan etmediklerini, biatlarını koruduklarını, zekatı bir vazife bildiklerini ve onu îfâ etmeye gönülden razı olduklarını görmüştü.
Şahit olduğu manzara karşısında çok memnun kalan Hazreti Halid durumu Rasûlullah’a iletince, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) “Tedbirli davranmak Allah’tan, acele ise şeytandandır.” buyurmuştu.
İşte, bu olayın akabinde hükmü kıyamete kadar kalacak ve benzer meselelerde müslümanlara hep ışık tutacak olan söz konusu ayet indirilmişti.
İçleneceği içleyen ve dışlanacakları da dışlayan her huzur eri, ihsas ve ihtisaslarını değişik şekilde ifade etse de, besteler ve nağmeler aynıdır.
Zira onların mir’ât-ı ruhlarına akseden, tecelli-i Zât envârı ve sübühât-ı vech şuâlarıdır.
Vâkıa, aynaların ve kabiliyetlerin istidat ve istiâblarına göre bazen duyuş, seziş ve seslendirişler farklı farklı olabilir; hatta bazı fıtratlar bu durumda iltibaslara da düşebilir; burada esas olan temkin, teyakkuz ve “usûlüddîn” prensiplerine bağlılıktır.
Bize düşen ise, onlara ait bir kısım farklı iltibaslara mâkul birer mahmil bularak, böyleleri hakkında suizan kapılarını kapalı tutmak olmalıdır.
Mesela, Muhyiddin ibn Arabi’nin vücud mülahazaları ve “Ene’l-Hak” diyen Hallac-ı Mansur hazretlerinin sözleri hüsnüzanla te’vile tabi tutulmalıdır.
Ezcümle, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri, Şam’da baskıya uğradığı bir zaman ayağını yere vurur ve “Sizin taptığınız tanrı, benim ayaklarımın altındadır.” der.
Bazıları onun bu türlü sözlerini ilhadına bir sebep sayarlar.
Hâlbuki hazret, muhataplarının Karun gibi gönüllerini paraya kaptırdıklarını ve âdeta ona tapmaya başladıklarını düşünmektedir.
Onların taptıkları bu tanrının, ayaklarının altında olduğunu ifade etmesinin ise, ayaklarının altında gömülü bulunan büyük bir hazineye işaret olduğu nice zaman sonra anlaşılmıştır.
Biz hepimiz insanız; söylediğimiz sözleri başından kestikleri, sonundan kopardıkları, ortadan deldikleri zaman su-i tevile uğramayacak şekilde beyanda bulunamayız.
“Ben öyle bir konuşayım ki ne girdilerle ne de çıktılarla beni mahkum edemesinler!” İnsanın gücü yetmez buna.
Suizan bir hastalıktır; aynı zamanda o öyle bir virüstür ki siz onu ortaya attığınız zaman başkalarına da bulaştırmış olursunuz.
20/10/2013 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
En büyük kayıp, kazanma kuşağında kaybetmedir.
Kaybedenler zaten kaybediyordur, Allah kurtarsın; fakat, mü’minlerin kaybetmesi çok acıdır.
Şeytan, bir parça dahi olsun iyilik düşünmeyen, tamamen fesada kilitlenmiş ve kötülük duygularıyla dopdolu bir varlıktır.
Cenâb-ı Hakk’a başkaldırdığı andan itibaren o, insanın en büyük düşmanı olmuştur.
Şeytan ve insî-cinnî yardımcıları beşere en büyük zararı verebilmek için öncelikle insanlara en faydalı olan şahısları hedef alır ve onlara hücum eder.
Bu hususla ilgili bir menkıbe anlatılır:
Ehl-i dünya veya bînamaz bir insan camiin bahçesinden geçiyormuş.
O esnada elinde bir sürü gem olan birisini görmüş.
Yanına sokularak kim olduğunu sormuş.
O da, “Ben şeytanım!” diye cevap vermiş.
Bu sefer elindeki gemlerin ne işe yaradığını sormuş.
Bunun üzerine şeytan:
“Şu camide gönlünü Allah’a vermiş âbid insanlar var.
Dışarıya çıktıklarında, onları o atmosferden uzaklaştırıp kendi peşimden sürüklemek için bu gemleri elimde tutuyorum.” demiş.
Adam kendisi için de bir gemin olup olmadığını merak etmiş ve şeytana, “Benim gemim hangisi?” diye sormuş.
Şeytan, “Senin için geme lüzum yok ki, sen zaten küçük bir işaretle arkamdan koştura koştura geliyorsun!” demiş.
Şeytan, bir kısım kimselerin etrafında kötü bir atmosfer oluşturur; orada laubalîlik estirir, bâtılı tasvir ettirir, nefret hislerini alevlendirir ve insanın mahiyetindeki şehevî, gazabî duyguları harekete geçirir; böylece ağına düşürdüğü o şahısların bakışlarını bulandırır, başlarını döndürür.
Evet, o vesveselerini sürekli üfler durur; onun insî borazanları da o üflemeleri yaldızlı sözlerle ve diyalektiklerle sese dönüştürürler.
Aldatmak için yaldızlı (içi bozuk, dışı süslü ve aldatıcı) sözler söylerler.
Yani vahyeder gibi seri bir ima ve işaretle öyle süslü, yaldızlı sözler telkin ederler ki, bunların sadece dışındaki süsüne bakanlar aldanır ve onların şeytanlıklarına meftûn olurlar.
Bu açıdan da insî cinnî şeytanlardan gelebilecek hücumlara karşı latifelerimizi güçlendirmemiz, onlardaki nefsanî/şeytânî tuzaklara tepki gücünü artırmamız ve bu konuda Kur’an-ı Kerim’in talim buyurduğu üzere Allah’a sığınmamız gerekmektedir:
“Sen de ki:
Ya Rabbî! Şeytanların vesveselerinden, onların yanımda bulunmalarından (atmosferimi kirletmelerinden) Sana sığınırım!” (Mü’minûn Sûresi, 23/97-98) Nitekim, “Kur’ân okumak istediğin zaman, o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.” (Nahl Sûresi, 16/98) mealindeki ayet-i kerime, İlahi Beyan’dan tam istifade edebilmenin bile öncelikle istiâzeye bağlı olduğunu ifade etmektedir.
Şeytan, en olumlu işlerin içine girdiler yaparak onu bulandırmaya/karartmaya çalışır.
Ehl-i dünya da bazen “girdi” bazen de “çıktı” yapmak suretiyle insanları aldatmaktadır.
Siz güzel bir söz söylemiş, güzel bir tevcihte bulunmuşsunuzdur; fakat, başından sonundan onları biraz kırpınca kuyruğu gitmiş, kulakları kesilmiş, dudağı burnu koparılmış bir şey kalır ortada.
Yine mesela bazı gazetecilerle otururken elektronik levhada bir cümle çıkıyor:
“Bazen güç ve kuvvet insanı kör ve sağır hale getirebilir.” Tam o esnada gazetecilerden biri soruyor, “O ne demek?” Siz de “Bazen güç ve kuvvet insanı başkalarını hesaba katmaz hale getirebilir.” diyorsunuz.
Fakat, onlar kendi duygu ve düşüncelerine göre, hakaret sayılabilecek bir tabirle, bunu ifade edince, karşı taraf “Nasıl böyle bir şey der?” diyor.
Oysa ki siz belli bir cümleye bağlı olarak, farklı bir münasebetle, konjonktür farklılığı içinde bir şey söylüyorsunuz ama o şeyin yeri değiştirilince, konjonktür kayması olunca, atmosfer farklılaşınca o mesele farklı manalara geliyor.
O mesele o farklı manalarla sunulunca bir sürü gönlü yıkmış oluyorsunuz.
20/10/2013 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Gayesi ve hedefi dünya olanın derdi de çok olur; “Derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur!” Var mı, yok mu, vicdanlarınıza bir saniyelik, bir âşirelik müracaat edin?!.
“Derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur.” Onun sürekli düşüncesi:
“Acaba ne yapsam ki ben biraz daha kalsam? Ne yapsam ki, başka bazı şeyler dahi elde etsem?” Bir taraftan kendi hayatını, cehennem-nümûn bir hayata çevirir; “Edeyim, eyleyeyim, hep bu âlemi mâmur kılayım…” Bilmiyor ki zavallı, âhirette kullanacağı malzemeleri dünyada kullanmak suretiyle, öbür tarafa ait villayı, köşkü burada çardağa çeviriyor.
Âhirette kullanacağı malzemelerle, Firdevs’te, villalar, köşkler yapılacakken, aynı materyali, aynı malzemeyi burada kullanmak suretiyle, villayı, köşkü, -zavallı, kör, basiretsiz, idraksiz, nâdan- çardağa çeviriyor..
Hani Hazreti Musa, kendisinden vahyi dinleyen, yıllarca arkasından koşan bazı kimselerin, zamanla geriye dönüp dağıldıklarını, dünyevî şeyler karşısında çözüldüklerini görür ve bu manzara karşısında üzülür; üzülür zira peygamberliğine inanan bazı kimseler onu terk edip yürüdükleri yoldan geriye dönmektedirler.
Hazreti Musa ızdırap içinde ve bu işin hikmetini öğrenme sadedinde Cenâb-ı Hakk’a şunu sorar:
“Yâ Rabbi! Nasıl oluyor da bir insan Seni bilip öğrendikten sonra geriye dönebiliyor?!.” Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Yâ Musa! Onlar gerçekten Beni bilenler, Bana ulaşmış olanlar değil, gelirken yolda takılıp kalmış kimselerdir.” Esas, gönlünden inanamayan nankörlerin mahv u perişan olup gitmeleri, elmasın kömürden ayrılması, altının taştan topraktan ayrılması için, bu türlü potaların içine girdirmek, âdet-i ilahîdir; Allah bu türlü potalar içine sokar insanları; dökülecek densizler dökülür, dünyanın sevdalıları dökülür, Müslümanlığı sadece dili-dudağı arasında yaşayanların hepsi dökülür, dili-dudağı arasında olanlar dökülür; kalbine yerleştiremeyen dökülür.
Dökülür ve böylece temiz bünye, bağışlayın, bitten, pireden ayıklanmış olur.
Varsın onlar, ehl-i dünya, ehl-i gaflet, ehl-i dalalet, dünyaya tapanlar, bir yönüyle birilerini tağyire, ta’yibe, tahkire, tezyife, ibâdeye, tenkîle, ifnâya karar vermiş olsunlar, hiç farkına varmadan, kendi kuyularını kazımış olurlar.
“Verme nefsin eline kazma / Kimsenin yolunda kuyu kazma / Kazarsan birinin yolunda kuyu / Gider içine düşersin yüzü koyu!..” Kim söylüyor bunu, meşhur Osmanlı Şeyhülislamlarından İbn-i Kemal.
Başkalarının yolunda kuyu kazanlar, “Gelsin tepetaklak içine düşsün!” diyenler, bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün, öbür gün olmazsa daha öbür gün gidip o kuyuya yuvarlanacaklardır.
Ne var ki, bu takvim, Allah’a aittir.
Allah her işinde “imhal” ettiğinden, “mehil üstüne mehil verdiği”nden bu hemen olmayabilir.
Mahkemelerde “Yeni yeni müdâfaâ sistemleri oluşturun, gelin, haklılığınızı bana anlatmaya çalışın!” imhali olduğu gibi, Allah imhal üstüne imhal eder, çünkü O, “Halîm”dir.
Her zalim, zulmünün cezasını hemen görse, her nankör nankörlüğünün cezasını hemen görse, her gaddâr gaddarlığının cezasını hemen görse, yeryüzünde hiç kimse kalmaz; siz de, biz de.
“Zulüm” nedir? Hak olmayan bir şey irtikâp etmek, bir yönüyle adalete ters davranmak, Cenâb-ı Hakk’ın “Hakk” ismine bir yönüyle karşı çıkmak demektir.
Hakk’ı ayaklar altına almak demektir.
Eğer büyük-küçük herkes, hemen yaptığı zulmün karşılığında Allah tarafından cezasını görse, yeryüzünde debelenen hiçbir şey kalmaz; aslan gider, kaplan gider, panter gider, dübb gider; insan gider, insan olmayan gider; herkes yaptığı zulmün cezasını görür, ânında..
Ama Allah (celle celâluhu) Rabbü’l-âlemîn’dir, O “Halîm”dir.
Bu, bir taraftan bir realitenin seslendirilmesi, “âdet-i Sübhâniye” realitesinin seslendirilmesi; diğer taraftan da Cenâb-ı Hakk’ın “Rabbü’l-âlemîn” olduğunun ilanı.
O, insanın da Rabbi, zâlimin de Rabbi, mazlumun da Rabbi, aslanın da Rabbi, kaplanın da Rabbi, panterin de Rabbi, dübbün de Rabbi, bitin de Rabbi, pirenin de Rabbi… Şu kadar var ki, bazı umur-u hasîseyi O’na nispet etmek meselesi dikkat gerektirir.
Çünkü kudretin umur-u hasise ile bizzat mübâşeret etmesi görülmesin diye, Allah, esbâbı vazetmiştir.
Bediüzzaman’ın ifadesiyle “İzzet ve azamet ister ki, esbap perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında”, ta ki kudretin bir kısım umur-u hasîseyle mübaşereti görülmesin.
Sizi de, bütün davranışlarınızı da, tavırlarınızı da, mimiklerinizi de, bakışlarınızı da, adım atışlarınızı da yaratan, Allah’tır, celle celâluhu.
“İrade”, şart-ı âdî; yok değil, mutlak cebir değil, fakat mukayyet bir cebrin var olduğundan söz etmek de fazla olmasa gerek, “mutavassıt”.
14/08/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Allah’ın bilinmediği bir dönemde yaşıyoruz.
Dinin özünün ve ruhunun bilinmediği bir dönemde yaşıyoruz.
Şekle yenik düşmüşüz, surete yenik düşmüşüz.
Gönüllerde ciddî bir tecdide ihtiyaç var.
Her şeyi, semadan indiği dönemdeki gibi, gül yapraklarına konmuş jalelerin tazeliği içinde duymaya ihtiyacımız var.
Cenâb-ı Hak, O’nu duyuracak ses ve solukları bize lütfeylesin!..
Yalan karışımlı, gösteriş karışımlı, riyâ karışımlı, ucub karışımlı, fahir karışımlı, çalım karışımlı din adına konuşulan şeyler… Bunlar zâhiren bazı insanlar için bir şey ifade etse, bir şey ifade etme değil, onları aldatsa bile, mü’minler için gerçek imanı ifade etme adına hiçbir kıymet ifade etmez.
Hayvaniyetten çıkmaya yaramaz, cismaniyeti bırakma mevzuunda faydası olmaz, kalbî ve ruhî hayata yükselme adına da bir merdiven mahiyetini almaz bunlar.
Oldukları yerde zıplar dururlar, kalblerinde samimiyet olmadığından dolayı yukarıya çıkalım derken, daima hoplayıp durdukları yerlerde yerin dibine doğru batarlar, mânen.
Farkına varmadan mesh olurlar sîret itibariyle, sûret itibariyle olmasa bile.
Dolayısıyla da sesleri-solukları semalar ve semalar ötesi âlemlerde, o ölçüde nazar-ı itibara alınır; yani hayvanî ihsas ve ihtisaslara cevap mahiyetinde nazar-ı itibara alınır:
“Sadece hayvanî ve cismânî bedeninizi devam ettirme adına, işte Rabbü’l-âlemin olmam itibariyle, Ben de size o teveccühte bulunuyorum; yiyin, için, yan gelip hayvan gibi kulaklarınızın üzerine yatın..
dudaklarınız söylesin, amma bunlar kat’iyen kalbin sesi olmasın!” Hazret-i Muhbir-i Sâdık’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanı gibi, “Âhir zamanda, Kur’an okurlar, gırtlaklarından aşağı inmez!” Bunları çağımızın sosyolog bir düşünürü “gırtlak ağaları” sözüyle seslendirirdi veya “ses sanatkarları”.
Kendilerini ifade etmek için, bazen Kur’an, bazen ilahî, bazen nâat, bazen münâcât, bazen gazel, bazen insanların hoşlarına gidecek güzel sözler okurlar.
Fakat bunların hiç biri, kalbdeki hissiyata tercüman değildir.
Kalb, başkadır; kafa, başkadır.
Çünkü onlar, ikilem yaşamaktadırlar, hepsi, “düalist”tir.
Düşünce dünyaları farklı, esas, yaptıkları şeyler ondan daha farklıdır.
Biz, böylesine mahrumiyetlerin yaşandığı ve yitiklerin olduğu, çok şey yitirmiş insanların yaşadığı bir ortamda, bir dönemde yaşıyoruz.
Çok cehde, çok gayrete ihtiyaç var.
Hayvaniyetten çıkmak, hayvanî basamaktan sıyrılmak, bir üst basamağa sıçramak, en azından insanî cismaniyet mertebesine yükselmek için.
Evet, “insanî cismâniyet mertebesi”ne yükselmek, sonra “kalb iklimi”ne doğru bir adım atmak, sonra “ruh iklimi”ne doğru bir üçüncü adımı atmak; sofiler âlemi itibariyle sonra “sır iklimi”ne doğru bir adım atmak, sonra “hafî” veya “ahfâ iklimi”ne doğru bir adım atmak… Bunlar, o mevzuda sergilenecek cehde ve gayrete Cenâb-ı Hakk’ın teveccühüyle cevabın ifadesidir.
Evet, yine hatırlayın; “Sen Mevlâ’yı seven de / Mevlâ seni sevmez mi?” Sen O’na doğru bir adım atarsan…” -Kudsî hadisin ifadesiyle, müteşâbih, mukabeleyi ifade ediyor- “O, yürüyerek gelir; sen O’na yürüyerek gidersen, O, koşarak gelir… Sonra bir ân olur ki, O, senin gören gözün olur, görülmesi gerekli olan şeyi, görmen gerektiği gibi gördürür; duyulması gerekli olan şeyi, duyman gerektiği gibi duyurur.” Hem gördüğün, hem duyduğun şeyler, eski Usûlüddin ulemasının beyanıyla “hem mesmûat, hem mübserât” bir yönüyle, birer marifet çağlayanı halinde içine akmaya başlar.
Kalbin, birden bire hâristan iken, bâğistan olur, bostan olur, gülistan olur, Firdevs olur.
Daha öbür tarafa gitmeden evvel, işte o kalbindeki cennet çekirdeğini nemalandırmış olursun.
“İman, bir manevî Tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor.
Küfür ise manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor” O biri, Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetinin tecellisine bakıyor; beriki de kulun ihmaline göre, Cenâb-ı Hakk’ın muamele ve mukabelesini ifade ediyor.
O zakkum-u cehennem, insan içinde madem saklanıyor, onun inkişaf etmesine meydan vermeden, manevî o tubâ-i cennet çekirdeğini ise nemalandırmak suretiyle, ser çekmesini sağlamak suretiyle, bir çınar gibi, bir ar’ar gibi, bir selvi gibi boy atıp gelişmesini sağlamak için gayret gösterilmeli.
Böyle olunca, insan, daha dünyadayken, bir yönüyle cenneti yaşıyor gibi olur.
Hayalinde, imanında, bazen miracın gölgesinde, manevî bir şuhûd ile, basar’ın değil de basiret’in görmesiyle, Firdevs bahçelerinde dolaşıyor gibi olur.
Öyle bir inşirah duyar ki insan orada, ayağında zincir olsa, boynunda bir pranga olsa, başına balyozlar inse kalksa, bunları duymuyor gibi olur.
Çünkü o, Cennet Firdevslerinde dolaşıyor, burcu burcu, lâhutî tecelliler kokusuyla kendinden geçmiş, mest-mahmûr.
14/08/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Günümüzün insanının en yabancı olduğu şey, kendi nefsidir.
Neden? Çünkü, arz ettiğim gibi, kutsî hadis olarak, -mealen- “Nefsini bilen, Beni (celle celâluhu) bilir! Beni bilen, Beni arar! Beni arayan, Beni bulur! Beni bulan da, artık bulacağı bir şey kalmaz, her şeyi bulmuş olur!” deniyor ama ters taraftan da şu var:
“Onlar Allah’ı unuttukları için, Allah da kendi öz canlarını kendilerine unutturdu.” (Haşr, 59/19) Onlar, Allah’a karşı kapılarını kapadı, arkalarına açılmaz gibi sürgüler sürdüler.
Tamamen dünyaya inhimak ettiler.
“Hayır, doğrusu siz şu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz, onun için ahireti terk edip durursunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) şeklinde anlatılan insanlardan oldular:
Hayır hayır! İşin doğrusu siz, hemen âcil olan, bir yönüyle belki iştihanızı açmak için, âhireti arzulamanız adına dilinize dokundurulan şeye kapıldınız; ona tapmaya başladınız, ötesini unuttunuz!..
“Bilerek, dünya hayatını âhiret hayatına tercih ederler!” (İbrahim, 14/3) denilenlere dâhil oldunuz.
Çağ, o çağ… Çağ, yıkılası çağ… Çağ, karn-ı şeytân; tam bir şeytan çağı, bu çağ!..
Öyle ki mü’minler bile, o çağın olumsuz tesiriyle zükkâm (zükâm da denir, nezle demektir) olmuşlar.
Bütün bütün inkârcılar, kalbleriyle ölmüşler.
Diğerleri, dimağlarıyla, mantıklarıyla, muhakemeleriyle, nazarlarıyla ölmüşler.
Mü’minler de zükkâm olmuşlar; burunlarını silmekten elleri olmuyor ki, çevrelerini görsünler, etraflarına baksınlar, o kitab-ı kebîr-i kâinatı okusunlar ve Kur’an-ı Kerim’in, o kitab-ı kebîr-i kâinatı okuduğunu duysunlar, anlasınlar!..
Teberrüken yine onun sözüyle diyelim:
“Eğer ölümü öldürüp, zevali dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı, beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle dinleyelim.
Yoksa sus.
Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim.
O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim.
Evet söz odur ve ona derler.
Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikatı gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur!”.( Sözler, s.33 / Yedinci Söz) Yalnız sensin, ey Kur’an-ı Mucizu’l-beyan!..
Kulaklar o mesmûâta tıkanınca, gözler kâinat kitabına karşı kör olunca, kalb, muhakeme edecek bir şey bulamıyor; mantık, muhakeme edecek bir şey bulamıyor:
“Onlar, Allah’ı unuttular; Allah da nefislerini onlara unutturdu!” (Haşr, 59/19) Merceği ellerinden aldı, dürbünü ellerinden aldı, projektörü ellerinden aldı, rasathaneyi ellerinden aldı; onları o dar dünyanın dar görüşleriyle başbaşa bıraktı.
Öyle bir zavallılığa mahkûm etti ki, neredeyse kendilerini bile görmüyorlar, o kadar… İnsanımız ne zaman kendini bilememe, mahiyetine erememe gibi bir talihsizlikten sıyrılır? İnşaallah, yollar o mevzuda sizin için açık.
Dilerim, inşaallah, zâlimlerin şu zulümleri, preslemeleri, balyozlamaları, eşkıya gibi mallarınıza el koymaları, Ebu Cehillerin, Utbelerin, Şeybelerin yaptıkları şeylerin aynısını yapmaları sizi bir kıvama ulaştırır.
Onların balyozları altında balyozlanmak suretiyle, beyinde körelmiş nöronlar açılır inşallah; korteks, kendine has fonksiyonunu edâ etmeye başlar; hipofiz, kendine ait fonksiyonu edâ etmeye başlar.
Hiç farkına varmadan, birden, vicdan mekanizması harekete geçer, o zulüm balyozları altında.
Bununla beraber, bir yerde inat makbuldür.
Allah niye insana inat duygusu vermiş? Hakta sebat etmek için!..
Evet, hakta sebat etmek için.
Hutbede, arkadaşımız okudu:
Hubeyb (radıyallâhu anh).
O, idama götürülürken bile haktan dönmüyor, hakikati anlatabileceği bir sima arıyor.
Ben iki idamda ruhanî reis olarak bulundum, askerlik öncesi.
Onlara o esnada dini telkin edersiniz; bir “âmentü” okursunuz, bir “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah!” demelerini sağlarsınız.
Bu âlemden öbür âleme adım atarken, o sermaye ile gitsinler, lâ-akall.
Bütün iman ve İslam hakâikinin özü, özeti, hülâsası olan “Lâ ilâhe illallah” hakikatiyle öbür âleme gitsinler diye..
“Muhammedün Rasûlullah” hakikatiyle öbür âleme gitsinler diye.Oysaki idamlarına şahit olduğum o iki şahıstan biri tamamen aklını kaçırmıştı, hezeyan konuşuyordu.
Öbürü de ancak “âmentü”yü yarısına kadar okudu.
Benimle beraber başladı, yarısına gelince dili dolaştı, kesti orada; “Hocam! Acaba bir kere daha Büyük Millet Meclisi’ne benim durumum gider mi?!.” dedi.
Çünkü orada ip sallanıyor; cellat, ipin yanında duruyor; etraf, silahlı insanlarla çevrilmiş; hâkim orada, savcı orada, jandarma komutanı orada.
Bir de işte ruhânî reis -öyle diyorlar, Hıristiyanlıktan alınma bu, yani din adamı değil, ruhânî reis- orada; ona son anda dini telkin edecek.
O kafa karışıklığı yaşanıyor orada… Aradan geçmiş elli sene ama o manzarayı düşündüğüm zaman, her ikisinin durumu da bana öyle dokunuyor ki!..
Hâlâ dokunuyor; siz de öyle bir pozisyonda olsaydınız, zannediyorum, hassasiyet-i insâniyenizle, hassasiyet-i İslamiyenizle aynı şeyleri duyardınız, hâlâ bugün gibi hatırlardınız.
Unutamıyorum ben; bütün çizgileriyle aklımda; dediğim şeylerle, dedikleri şeylerle aklımda hepsi.
04/09/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
İnsan, kendisini doğru tanıdığı, doğru bildiği ölçüde, bir kısım yüce hakikatler mevzuunda doğru belirlemeye, doğru kararlara varabilir.
Kendini bilirse, bilinmesi gerekli olan şeyleri bilir..
ve bilinmesi gerekli olan şeylerin en üstünde olan Zât’ı (celle celâluhu) bilir.
Hadis diye rivayet edilen “Nefsini bilen, Rabb’ini de bilir.” sözünde ifade edildiği gibi, fizyolojik yapısıyla, vicdanıyla ve onun dört rüknü olan irade, latîfe-i rabbâniye/kalb, zihin ve hissiyle birlikte kendini tahlil ve analiz eden insan, Rabb’ini daha iyi bilir.
Yani o fihristi doğru okuyan aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın âsârını doğru okur; âsârının arkasındaki ef’âlini doğru okur; ef’âlinin arkasındaki esmâsını doğru okur; esmâsının arkasındaki sıfât-ı sübhâniyesini mütalaa etmeye başlar.
Hayretler yaşar ve daha ileriye adım atar, belki hayretler üstü hayretlere ulaşır Zât-ı Baht karşısında..
Kendini bilme mevzuu, yüce hakikatlerin bilinmesi adına önem arz ettiğinden dolayı, öyle bir meselede bilmeme, o yüce hakikatlere karşı da saygısızlık ifade eder, alakasızlık ifade eder, atâlet ifade eder, hürmetsizlik ifade eder, vurdumduymazlık ifade eder.
Bu fihristin doğru okunması lazım, bu mercekle doğru bakılması lazım, bu dürbünle doğru temâşâ edilmesi lazım, o teleskopla varlığın arka planına ıttılaya çalışılması lazım.
Onun için kudsî hadis diye rivayet edilen ve tasavvuf kitaplarında da yer alan bir mübarek sözde Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Ey insanoğlu, nefsini bilen Beni bilir.
Beni bilen Beni arar.
Beni arayan mutlaka Beni bulur ve Beni bulan bütün arzularına ve dahasına nail olur; nail olur ve Benden başkasını Bana tercih etmez.
Ey insanoğlu, mütevazi ol ki, Beni bilesin; açlığa alış ki, Beni göresin; ibadetinde hâlis ol ki Bana eresin.
Ey insanoğlu, Ben Rabb’im; nefsini bilen Beni de bilir; nefsini terk eden Beni bulur.
Beni bilmek için nefsini terk et.
Benim mârifetimle mamur olmayan bir kalb kördür!” “Beni arayan Beni bulur!” Ve artık arayacak hiçbir şey de kalmaz.
İnsan, O’nu bulunca, bir yönüyle âsârın da, ef’âlin de, esmânın da, sıfâtın da künhüne vâkıf olmuş olur.
Vicdan enginliği, bunu bilmeye müsait yaratılmıştır.
Kalb ve vicdan öyle mualla bir mir’âttır ki, orayı çok ehl-i hak, bir yönüyle Hakk’ın tecelligâh-ı İlâhîsi, hatta hânesi görmüşlerdir.
Bazıları kalbi, Kâbe’den üstün saymışlar ve demişlerdir ki, “Kâbe, bünyan-ı Halil-i Âzer’est / Dil, beyt-i Hudâ-yı Ekber’est.” (Kâbe, Âzer’in oğlu Hazreti İbrahim’in yaptığı bir binadır.
Kalb ise, Huda’nın evi, Hakk’ın nazargahı ve eseridir.) Bu, Kâbe’yi hafife alma manasına değil, fakat daha önemli bir yerle mukayese yaparken, önceliği ortaya koyma adına.
Yoksa Kâbe, bizim hepimizin kıblesidir, onu Hazreti İbrahim de yapsa, Hazreti Nuh da yapsa; plan ve projesini Hazreti Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail de ortaya koysa… Fakat her zaman Cenâb-ı Hakk’ın tecelli buyurduğu bir ayna vardır ve o aynada her zaman O mütecellîdir, o da kalbdir:
“Dil, beyt-i Hudâ’dır, ânı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzûl eyleye Rahman, gecelerde..” der, İbrahim Hakkı hazretleri.
Nâbî de “Âyine-i idrâkini pâk eyle sivâdan, / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka hicâb et!” diye seslenir.
O yönüyle kalbin öyle bir enginliği var.
İnsan, kendini o kalbiyle, o vicdanıyla, latife-i Rabbâniyesiyle, hissiyle, şuuruyla, iradesiyle çok iyi tanırsa, sonuçta tanıması gerekli olan o kutsalları tanıma adına da çok önemli bir vesile edinmiş olur.
Evet, insanın kendini bilmesi, adım adım önüne serpiştirilen yüce hakikatleri doğru tanıması adına çok önemli bir mirsâd ve saygı duyulması gerekli olan bir hakikattir.
İnsan, kendini ne kadar kurcalar ve bir yönüyle, anatomisini doğru okumaya çalışırsa, (belki şu tabiri de kullanabiliriz) kalb ve ruh anatomisini doğru okumaya çalışırsa, o ölçüde enginleşir.
İnsanın enginliği oradadır.
İnsan, çok farklı derinliklere dalar orada ve gerçek insan olduğunu işte o zaman ortaya koyar.
Öyle yapan, gerçek insan olduğunu ortaya koymuş olur; zira Allah (celle celâluhu) bütün kâinatı, insan mahiyeti dediğimiz o kitapta yazmış gibidir.
Dolayısıyla onu doğru okuyan, bütün kâinatı okumuş gibi sayılır.
Onda hakikati izleyen, âdeta bütün kâinatı analiz etmiş gibi olur.
Yeni yeni terkiplere ulaşmış gibi olur.
Şeyh Gâlib’in o enfes mısralarıyla devam edelim:
“Sultân-ı rusül, şâh-ı mümeccedsin Efendim, Bîçârelere devlet-i sermedsin Efendim, Dîvân-ı ilâhîde ser-âmedsin Efendim, Menşûr-u “le’amrük”le müeyyedsin Efendim; Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim, Hak’tan bize sultan-ı müebbedsin Efendim.” Öyle bir rehber, öyle bir pîşuvâ ki, aynı zamanda insanın olabileceği her şeyi de göstermiş:
“Şu benim edip eylediğim, ulaştığım noktalar, sizin için de bir manada, izafî planda mukadderdir!” Çalışın ve bu imamın arkasında saf bağlamaya bakın, el-pençe divan durmaya bakın!..
O’nun arkasında el-pençe divan duranların, kemerbeste-i ubudiyetle, dediğini diyenlerin, ettiğini edenlerin, O’nunla beraber Allah’a varacaklarında hiç şüpheleri olmasın!..
04/09/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi 7 Temmuz 2016 tarihli Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:
-Kur’an ve Sünnet ile yolunuzu test ediyor, her türlü beklentiye kapalı yaşıyor ve kendinizi sürekli sorguluyorsanız, korkmayın; Allah sizi zayi etmeyecektir!..
* Başımıza gelen bela ve musibetleri kendimize ait bir kısım hata ve kusurların neticesi olarak görmemiz, yüzümüzü Cenâb-ı Hakk’a döndürmemizi sağlar, istiğfar ve tevbeye yönelmemize vesile olur ve içimizde şu duyguyu tetikler:
Biz ettik, Sen etme!..
N’olur ya Rab, n’olur ya Rab! Neyin eksik olur ya Rab!..
Biz ettik, Sen etme!..
* Halis bir mü’min yaptığı hizmetler karşısında beklentisizdir; muvaffakiyetleri Allah’tan bilir; şayet onların gerçekleşmesinde bir kısım vesilelerden bahsetmesi gerekirse, uhuvveti, vifak ve ittifakı, arkadaşlarının sa’y ve gayretlerini nazara verir.
* “Akla mağrur olma Eflâtun-ı vakt olsan dahi / Bir edîb-i kâmil gördükde tıfl-ı mekteb ol!.” (Nef’î) * Allah’ın rızasını tahsil yolunda, hizmet adına ne yaparsak yapalım onu az görmeli, gayretlerimizi yetersiz bulmalı ve hep “Benim yerimde bir başkası bulunsaydı, bu iş katlanarak giderdi; aklı başında bir insan benim yapamadığımı yapar ve bu işten yüz tane semere çıkarırdı.” mülahazasıyla dolu olmalıyız.
Allah’ın bu yoldaki ihsanları, birer hil’attir; güzellik libasa ve onu giydiren Allah’a aittir!..
* Allah Teâla, Hizmet gönüllülerine yirmi küsur sene gibi çok kısa sayılabilecek bir zaman diliminde yüz yetmiş ülkede bin dört yüzün üzerinde okul açtırdı, bir o kadar da kültür merkezi ve dil kursu gibi müesseseler lütfetti.
Aslında bu O’nun giydirdiği bir hil’attir ve meseleye Hazreti Üstad’ın dile getirdiği şu zaviyeden bakılmalıdır:
* “Nasıl ki murassa’ ve müzeyyen bir elbise-i fahireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese:
‘Maşaallah çok güzelsin, çok güzelleştin.’ Eğer sen tevazukârane desen:
‘Hâşâ!..
Ben neyim, hiç.
Bu nedir, nerede güzellik?’ O vakit küfran-ı nimet olur ve hulleyi sana giydiren mâhir sanatkâra karşı hürmetsizlik olur.
Eğer müftehirane desen:
‘Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz.’ O vakit, mağrurane bir fahirdir.
İşte fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki:
‘Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir, benim değildir.’” * İşte bu, tahdis-i nimet mülâhazasıdır.
Meseleye bu şekilde yaklaşan insanlar Hakk’ın nimetlerine karşı nankörlük yapmamış olacakları gibi gurur, kibir ve fahre de düşmemiş olurlar.
Hatta daha temkinli Hizmet erleri her türlü muvaffakiyet karşısında tahdis-i nimette bulunmakla beraber onun bir istidraç olabileceği endişesini de taşırlar.
“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremezler.” * Bir kudsî hadîste, Cenâb-ı Hak, “Kibriya, Benim ridâm, azamet ise Benim izârımdır.
Kim Benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse, onu Cehennem’e atarım!” buyurmaktadır.
Demek ki, kendini büyük görüp kibirlenen bir insan, bu ilâhî sıfatlarda Allah’a şerik olmaya kalkışmış sayıldığından Cenâb-ı Hak, böyle bir insanı derdest edip Cehennem’e atacağı ikaz ve uyarısında bulunmaktadır.
* Bela ve musibetler karşısında bize düşen vazife, her şeyden önce kendimize bakıp nefsimizi düzeltmeye çalışmamızdır.
Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır.
“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez.
Hepiniz dönüp dolaşıp Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.
O da yaptıklarınızı size bir bir bildirecek, karşılığını verecektir.” (Mâide, 5/105) Evet, bu âyetin mânâsı, “Başkalarına hiç karışmayın, siz sadece kendinize bakın!” demek değildir.
Aksine âyetten anlaşılması gereken mânâ, başkalarının dalâlet ve sapıklıklarını gidermeye çalışırken, yanlışlıklarını görüp konuşurken insanın kendisini unutmaması, önce nefsinin kusurlarını düzeltmeye çalışmasıdır.
* Hazreti Ömer’e nispet edilen bir sözde “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.” buyrulmaktadır.
Muhasebe şuuruyla hata ve kusurlarının farkında olan bir insan istiğfar, tevbe, inâbe ve evbeye yönelir.
* Kim Allah için olursa, kendini Allah’a adamışsa, Allah onu katiyen yalnız bırakmaz!.
* “Nerede bulunursanız bulunun, O daima sizinle beraberdir.” (Hadîd sûresi, 57/4) Bu ilahi beyan bir yanıyla, “Aman dikkatli ve tedbirli yaşayın; aklınızın, kalbinizin, hatta rüyalarınızın kirlenmesine meydan vermeyin! Her zaman O’nun tarafından görüldüğünüz mülahazasıyla hareket edin!..
” demektir.
Diğer taraftan da “Allah sizinle beraberse, bütün dünya bir araya gelse, O’nun izni olmadan size herhangi bir zarar veremezler!..” manasına gelmektedir.
* Peygamberlerin yaşadığı dönemlerde bile münafıklar bir kısım müminleri dahi aldatmış ve arkalarına katıp sürü gibi sürüklemişlerdir.
Kesrete bakıp aldanmayın, kıymet kesrette değil keyfiyettedir, gerçek mü’min olmaktadır.
Bu v'deo 07/08/2016 | BAMTELI sohbetinden derlenmiştir.
Başımıza gelen bela ve musibetleri kendimize ait bir kısım hata ve kusurların neticesi olarak görmemiz, yüzümüzü Cenâb-ı Hakk’a döndürmemizi sağlar, istiğfar ve tevbeye yönelmemize vesile olur ve içimizde şu duyguyu tetikler:
Biz ettik, Sen etme!..
N’olur ya Rab, n’olur ya Rab! Neyin eksik olur ya Rab!..
Biz ettik, Sen etme!..
Halis bir mü’min yaptığı hizmetler karşısında beklentisizdir; muvaffakiyetleri Allah’tan bilir; şayet onların gerçekleşmesinde bir kısım vesilelerden bahsetmesi gerekirse, uhuvveti, vifak ve ittifakı, arkadaşlarının sa’y ve gayretlerini nazara verir.
Zannediyorum, Hazreti Fatih’i İstanbul’un fethinden dolayı yüzüne karşı takdir edecek olsaydınız, o size babasının ve Hacı Bayram Veli hazretlerinin dualarını, Hızır Çelebilerin ve Ulubatlı Hasanların gayretlerini hatırlatır, “İhtimal ki Cenâb-ı Hak bunlar vesilesiyle beni muvaffak kıldı ama ben kendimi o işin içinde çok görmüyorum.” derdi.
“Akla mağrur olma Eflâtun-ı vakt olsan dahi / Bir edîb-i kâmil gördükde tıfl-ı mekteb ol!.” (Nef’î) Allah’ın rızasını tahsil yolunda, hizmet adına ne yaparsak yapalım onu az görmeli, gayretlerimizi yetersiz bulmalı ve hep “Benim yerimde bir başkası bulunsaydı, bu iş katlanarak giderdi; aklı başında bir insan benim yapamadığımı yapar ve bu işten yüz tane semere çıkarırdı.” mülahazasıyla dolu olmalıyız.
Allah Teâla, Hizmet gönüllülerine yirmi küsur sene gibi çok kısa sayılabilecek bir zaman diliminde yüz yetmiş ülkede bin dört yüzün üzerinde okul açtırdı, bir o kadar da kültür merkezi ve dil kursu gibi müesseseler lütfetti.
Aslında bu O’nun giydirdiği bir hil’attir ve meseleye Hazreti Üstad’ın dile getirdiği şu zaviyeden bakılmalıdır:
“Nasıl ki murassa’ ve müzeyyen bir elbise-i fahireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese:
‘Maşaallah çok güzelsin, çok güzelleştin.’ Eğer sen tevazukârane desen:
‘Hâşâ!..
Ben neyim, hiç.
Bu nedir, nerede güzellik?’ O vakit küfran-ı nimet olur ve hulleyi sana giydiren mâhir sanatkâra karşı hürmetsizlik olur.
Eğer müftehirane desen:
‘Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz.’ O vakit, mağrurane bir fahirdir.
İşte fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki:
‘Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir, benim değildir.’” İşte bu, tahdis-i nimet mülâhazasıdır.
Meseleye bu şekilde yaklaşan insanlar Hakk’ın nimetlerine karşı nankörlük yapmamış olacakları gibi gurur, kibir ve fahre de düşmemiş olurlar.
Hatta daha temkinli Hizmet erleri her türlü muvaffakiyet karşısında tahdis-i nimette bulunmakla beraber onun bir istidraç olabileceği endişesini de taşırlar.
07/08/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Mazlumiyet ve mağduriyetler karşısında katiyen sarsıntı yaşamamak ve asla paniklememek lazım.
Tekme yemeler olabilir; M.
Âkif de “…tekme yerim, çifte yerim” diyor.
Şimdiye kadar tekme yemedik hizmet insanı da olmamıştır; hep tekme yemişlerdir, çifte yemişlerdir.
Fakat sarsılmayanlar ve yerinde duranlar kazanmış; tekme ve çifte atanlar da kaybetmişlerdir.
Onun için, değişik vesilelerle ifade etmeye çalıştığım gibi, bugüne kadar hizmetimizi kaç vitesle götürüyor idiysek, şimdi onu ikiye katlamamız lazım.
Zaten bu işe gönül vermiş arkadaşlar bunu yapıyorlar.
Onlar mesajlarını öteden almışlar, bizden değil; Allah ile irtibat sayesinde, sanki Cenâb-ı Hak onlara ışık tutuyor, onlar da o yolda yürüyorlar.
Sürekli okulların sayısını arttırıyorlar, yeni üniversiteler açıyorlar.
Aslında böyle krizli gibi görünen her dönemde hep böyle olmuştur.
Az geriye doğru giden insanlar 27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı,12 Eylül’ü ve 28 Şubat’ı da hatırlarlar.
O dönemde de aynı yaveler minarelerin başından ilan edilir gibi medya yoluyla ilan edildi.
Birileri bütün güç ve kuvvetlerini sizi sarsmak ve dağıtmak için kullandılar.
İmkânları elinizden almak ve sizi panikletmek istediler.
“Korkutursak millet bunlardan kopar, bizim yanımıza gelir.” dediler.
Korkmamaya karar vermiş insanların hiçbir zaman korkmayacaklarını düşünemediler, bilemediler ve bilemezlerdi de!..
Çünkü o ruh haletini taşımıyorlardı!..
Çünkü Allah ile irtibatın insana çok önemli bir enerji kaynağı olduğunu bilemiyorlardı! Hazreti Rasûl-i Zîşân ile irtibatın mü’minde nasıl bir metafizik gerilim hâsıl ettiğini bilemiyorlardı!..
Son maruz kalınan zulümler, bu işe dilbeste olmuş insanlarda o metafizik gerilimi biraz daha artırdı.
Arkadaşlar daha bir kenetlendiler Allah’ın izni ve inayetiyle.
Daha bir birleşme oldu ve bu, olanın üstünde bir sinerji hâsıl etti.
Bugüne kadar Cenâb-ı Hak sizde o metafizik gerilimi muhafaza buyurdu.
Öyleyse, bundan sonra da hiç sarsılmadan, bir küheylan gibi koşmaya bakmalıyız.
Ana yurdumuzda olan ve dünyanın değişik yerlerinde bulunan arkadaşlarımızla hepimiz, vites yükseltmeli ve düne kadar yapageldiğimiz hizmetlerimizi katlayarak sürdürmeliyiz.
Hizmet adına neyimiz vardı bizim? Okul faaliyetlerimiz vardı.
Toplumun değişik kesimleri arasında “diyalog” münasebetlerimiz vardı! Herkesin ayağına gidiyor, herkesi ziyaret ediyor, herkesin çayını içiyor, herkese çay içiriyorduk; bir yönüyle sarsılmış, kırılmış, örselenmiş o uhuvvet ruhunu ihya etmeye çalışıyorduk.
Hiçbir şey olmamış gibi bunu yeniden devam ettirmemiz lazım! Evet, o beşerî münasebetleri engin bir gönül şefkatiyle yeniden ihya etmek lazım.
Mefkûre insanına, gaye-i hayal insanına düşen şey budur.
Onlar yüksek bir gayeye dilbeste olmuşlardır.
Dünyevî saltanat ve debdebeyi ellerinin tersiyle itmişlerdir.
Saraylarla, yatlarla, yalılarla karşılarına çıksanız bile, onlar sağda solda ırgatlık yapmak suretiyle ruhlarının âbidesini ikâme etmekten başka bir şey düşünmezler.
Mefkûrelerinden başka bir şey düşünmeyi kendilerine karşı saygısızlık sayarlar.
Allah’a karşı terbiyesizlik sayarlar.
Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a karşı da edepsizlik sayarlar.
Mefkûre insanları hep dik dururlar.
Dünyaya ait şeyleri dünya kadar kabul ederler.
“Tatmaya izin var, doymaya yok!” diyen Hazreti Pîr-i Mugân’ın “Dünya lezzetleri zehirli bala benzer, lezzeti nispetinde elemi de vardır.” sözünü hep hatırda tutarlar.
Yine hizmet adına okul mu açıyordunuz? Şimdiye kadar ne kadar okulunuz vardı? “Şu önümüzdeki iki-üç sene içinde bunun on katını yapalım Allah’ın izni ve inayetiyle!..” Mefkûre erleri hiç tereddüt etmeden böyle düşünürler.
Evet, her işin bir mevsimi vardır.
Mevsimler rantabl olarak değerlendirilmelidir.
Anadolu insanının ruhunun abidesini, ruh ve mana köklerimizi yeniden ikâme etmek için buna ihtiyaç var.
Her mevsimde ne yapılıyorsa, ne yapmak icap ediyorsa şayet, onun üzerinde yoğunlaşarak, konsantre olarak, bütün himmetimizi ona sarf etmemiz lazım.
04/10/2015 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Aşere-i Mübeşşere’den Ebu Ubeyde b.
Cerrah (radıyallahu anh) Bahreyn’den çok miktarda mal getirdiğinde Ashâb-ı Kirâm’dan bazıları, ondan pay almak için beklerken, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mealen şöyle buyurmuştu:
“Allah’a yemin ederim ki, ben sizin fakr u zarurete düşmenizden endişe duymuyorum.
Ben asıl, sizden evvelkilerin sahip olduğu gibi geniş imkânlara sahip olmanız ve onların birbirini çekemeyip, rekâbet edip helâk olmaları gibi sizin de birbirinize haset edip helâk olmanızdan korkuyorum.” Evet, çok mal elde etme arzusu, bu konuda kıskançlık duygusu ve rekabet hissi de insanın manevi hayatını tehdit eden bir zehirdir.
İnsanı öyle bir zehirler ki, artık o kimse himmetini bütünüyle ona sarf eder; tabii onun dışındaki bütün değerlere de sırtını döner.
Müslümanlara karşı sırtını dönme..
dine, imana hizmet edenlere karşı sırtını dönme..
milletin ikbal bayrağını sağda solda dalgalandırmaya karşı sırtını dönme..
hatta sırtını dönme şöyle dursun, kinle nefretle üzerlerine yürüme, o insanın hali olur ki bütün bunlar öyle bir zehirlenmenin sonucudur.
Servet edinme düşüncesi, mal mülk arzusu ve para hırsı tarih boyu insanların büyük çoğunluğunun en ciddi zaaflarından biri olmuştur.
Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde bu hakikati şu ifadeleriyle beyan buyurur:
“Âdemoğlunun bir (diğer rivayette iki) vadi dolusu altını olsa bir vadi daha ister, onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz, gözünü doyurmaz.
Şu kadar var ki, Allah tevbe edenin tevbesini kabul buyurur.” Evet, doyma bilmeyen bir hırsla sürekli daha fazlasını isteme ve her şeyi ele geçirme gayreti içine girme çoğunluğun zaafı olan bir husustur.
Esasında toplumdaki pek çok kavga ve çatışmanın arkasında da böyle bir menfaat yarışı yer almaktadır.
İbn-i Hacer el-Askalânî hazretlerinin “Münebbihât” adlı eserinde, Hazreti Ali’ye (radıyallâhu anh) isnat edilen şu hakikatler dünyanın cazibedar güzelliklerine aldanmamayı ve hep akıbet endişesiyle yaşamayı gerektirmektedir:
Ey dünya meşgaleleriyle oyalanan zavallı! Upuzun bir ömür ümidiyle hep aldandın! Yetmez mi artık bunca gaflet ve umursamazlığın? Zira bak, yaklaştı ötelere yolculuk zamanın! Unutma, ölüm çıkıp gelir bir gün ansızın! Seni bekliyor kabir, o ki amel sandığın.
Öyleyse, dünyanın sıkıntı ve belâlarından sabra sığın! Bilesin ki ecel gelmeden gerçekleşmez ölüm ayrılığın!” Bir sabır çeşidi de, mubah çerçevede görünse bile dünyanın cazibedar güzelliklerine karşı sabırdır.
Evet, dünya göz kamaştırıcı şualarıyla gözümüzün içine yöneldiği zaman, ona karşı kararlı ve dimdik durabilme de çetin sabırlardan bir tanesidir.
31/07/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Furkan Sûresi’nde mahşer gününe ait bir tablo anlatılırken zâlimlerin Peygamber yolunda yürümediklerinden dolayı çok pişman olacakları, nedametle ellerini ısıracakları ve “Keşke, keşke!..” diye yanıp yakılacakları ifade buyuruluyor:
“O gün zalim, parmaklarını ısırır der ki:
Eyvah! Keşke o Peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim! Vallahi bana gelen öğütten (Kur’ân’dan) beni o uzaklaştırdı.
Zaten şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da yüzüstü, yalnız bırakır.” (Furkan Sûresi, 25/27-29) Manevi hayat ve ahiret açısından, kazanma kuşağında kaybetmemek için mebdede de müntehada da teyakkuz ve temkin insanı olmak lazımdır.
İnsan, imanı hesabına, beden ve cismâniyetin öldürücü atmosferinden uzaklaştığı ölçüde Allah’a yaklaşmış ve kendine karşı da saygılı ve anlayışlı davranmış sayılır.
“Yokluğunda var olan, varlıkta bilmez yokluğu / Sohbet-i yâr lezzetini bilmez beyim, ağyâr olan!” (İsa Mahvî) Hazreti Üstad der ki:
“Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest-i câm-ı aşk olan Mevlâna Câmi, kesretten vahdete yüzleri çevirmek için, bak ne güzel söylemiş:
Yalnız Bir’i iste; başkaları istenmeye değmiyor.
Bir’i çağır; başkaları imdada gelmiyor.
Bir’i talep et; başkaları lâyık değiller.
Bir’i gör; başkalar her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar.
Bir’i bil; mârifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır.
Bir’i söyle; Ona âit olmayan sözler, mâlâyânî sayılabilir.” “Ruhuna (mahiyet-i insaniyene) yönel, onun faziletlerini kemâle erdir! Zira sen cisminle değil kalbinle/ruhunla insansın.”
31/07/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Bir kere daha silkinip kendimiz olma, imanımızı yenileme ve Allah’la münasebetimizi gözden geçirme mecburiyetindeyiz.
Maalesef, çok laubaliyiz; imanın kadr ü kıymetini bilmiyoruz.
Eskiler, imanlarının gideceğinden korkarlarmış; ben şimdi kimsede o korkuyu görmüyorum.
“Allahım bahtına düştüm; ne olur, kurban olayım; beni elli defa öldür, fakat imanımın bir zerresini dahi zayi ettirme!..” diye feryad eden bir insana rastlamadım.
Kitaplar kalbde heyecan uyarıyorsa bir kıymeti haizdir.
Kitapları da yakasım geliyor; fakat, bir Ferdinand olmak istemem.
Yoksa, bugün kitaplar sadece bencillik aşılıyor, egoyu büyütüyor ve gevezelik yapma heyecanını tetikliyor.
Müslümanlık şekil ve suret değildir; o manadır, özdür ve doyma bilmeyen bir hisle derinlere dalmaktır.
Bu günlerde şu duayı çokça okumak lazım:
“Rabbimiz! Katından bir rahmet ver, şu dâvamızda bize doğruluk ve muvaffakiyet ihsan eyle! (İçi kin ve nefretle dolu zâlimlerin küstahlaştıkça daha bir küstahlaştığı şu talî’siz günlerde) biz aciz kullarına nezdinden bir ferec ve mahrec (çıkış yolu ve ferahlık) nasip et!..”
31/03/2008 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Madem bu dünya dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir; hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık gelir ve kuvvet verir.
Dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildir; İlâhî birer ihtardır, birer ikazdır ve bir kısım günahlara keffârettir.
Sığ vicdanların sadece şahsî ve ailevî hayatlarıyla alâkalı ızdırapları ve mutlulukları vardır; onların sevinçleri de kederleri de dardır.
Engin vicdanlar ise, millet çapındaki bela ve musibetleri de şahsî birer afet gibi derinden duyarlar.
İnsanların yıkıcı fikirlere karşı açık olmaları ve zihinlerini imanı zedeleyen şüphelerle doldurmaları da dine gelen musibetlerdendir.
Kurdun gövdenin içine girdiği bir dönem… Hazret-i Eyyub Aleyhisselâmın yaraları, kısacık dünya hayatını tehdit ediyordu.
Bizim mânevî yaralarımız ise, pek uzun olan ebedî hayatımızı tehdit ediyor.
Allah, müslümanları karşı tarafın güç ve kuvvetiyle değil, kendi uhrevî münasebetlerinin zayıflığıyla mağlup eder.
31/03/2008 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun doğumu, topyekûn insanlığın da yeniden doğumu sayılır.
O’nun dünyayı şereflendireceği güne kadar akın karadan, gecenin gündüzden, gülün de dikenden farkı yoktu; dünya âdetâ umumî bir mâtemhâne, varlık da tıpkı bir kaostu.
O’nun eşyanın yüzüne çaldığı nur sayesinde, zulmet ziyâdan ayrıldı, geceler gündüze kalboldu; kâinat kelime kelime; cümle cümle, fasıl fasıl okunur bir kitap haline geldi..
ve her şey âdetâ yeniden dirildi ve gerçek değerini buldu.
Topyekûn insanlığın medyûn bulunduğu Rasûl-ü Ekrem’i, kendi kâmet-i kıymetine uygun bir vilâdet günü, vilâdet haftası, vilâdet ayı ile tes’îd edemedik..
tes’îd etmek bir yana, O’nun kapı kullarına gösterilen alâka ölçüsünde O’na karşı ta’zimde bulunamadık.
Aylar, yıllar ve asırlar boyu O’nun için şehrâyinler tertip edilse, her gece O’nun için yüzlerce, binlerce naatlar okunsa, yine O’nun hakkı ödenemez ve O’nun için bir şeyler yapıldığı söylenemez.
Herkesin kendi hissini yine kendi üslubuyla seslendirmesine itiraz etmemek gerekir.
Mevlid Kandili’yle alâkalı programlarda, mantık ve muhakeme his ve heyecan ile birleştirilerek hem akıl hem de kalb doyurulmalıdır.
Ne var ki, bugün bunu başarabilecek gönül insanlarının sayısı pek azdır ve aklını kalbine kurban etmiş Peygamber âşıklarına her zamankinden daha çok ihtiyaç vardır.
Hayatım boyu en çok üzüldüğüm şeylerden biri Allah Rasûlü’nün huzuruna vardığımda oracığa düşüp ölmeyişimdir.
Kutlu Doğum programlarının muhtevası nasıl olmalıdır? Orada hangi mevzulara yer verilmelidir? Mevlid Kandili’ni hususiyle fert planında gerçek bir dirilişin başlangıcı olarak değerlendirmenin vesileleri nelerdir? Gelin, hiç olmazsa o gece bir Ebu Bekir olalım ve Allah Rasûlü’nü memnun edelim!..
İnsan ne yapıp etmeli, Mevlid’i her sene daha farklı duymaya çalışarak, Allah Rasûlü’nün vilâdeti münasebetiyle bir kere daha doğmalıdır.
Müşfik Nebi, çoğu kez adının anıldığı yeri mevcudiyetiyle şereflendirir; hele Peygamber sevgisiyle gönüllerin yumuşayıp gözlerin yaşardığı meclislerde O’nun olmaması düşünülemez.
17/03/2008 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Müslümanlar olarak, yitirdiğimiz değerlerin yerlerini başka şeylerle doldurmaya kalktığımızdan dolayı çelişkilerden kurtulamamışız.
Bir taraftan ilâhî nizamlar mecmuasını başta oryantalistler olmak üzere insanlara çirkin göstermişiz.
Diğer taraftan arkadan gelen teröristler de Müslümanlığın dırahşan çehresini bütün bütün karartmışlar, karartıyorlar.
Allah’ın maiyyetine eren insan başka beraberliğe ihtiyaç duymaz.
O’ndan kopan kimseler de, Kur’an-ı Kerîm’in ifade buyurduğu gibi, doğru yoldan ayrılınca o kadar yamuk yumuk yolla karşılaşırlar ki, yol değiştirir durur ama hep eğri büğrü yürürler.
Yol O’nun yolu, yöntem O’nun yöntemidir.
Ataullah İskenderânî hazretlerinin ifadesiyle, “O’nu bulan neyi kaybetmiş ve O’nu kaybeden neyi bulmuştur ki?” Bu mülahazayla çokları virdlerinde, كُنْ لَنَا وَلَا تَكُنْ عَلَيْنَا “Bizim için ol, aleyhimizde olma!” demişlerdir.
Allah muhafaza, biz O’ndan koparsak, değişmeyen âdet-i sübhâniye olarak, her şey aleyhimize döner.
O’nunla kavî bir irtibat içine girenler, muvakkaten sarsıntılar yaşayabilirler fakat imtihanı verdikten sonra er geç o işin içinden sıyrılırlar Allah’ın izni ve inayetiyle.
Öyle olduğundan dolayı şeytan bir kısım zalimleri, gaddarları, hattarları, müfsitleri, kötülük düşüncesiyle oturup kalkanları onlara musallat edebilir.
Hatta denebilir ki, O’nun izniyle gelen o sıkıştırmaların bile “hüsün ligayrihi” bir güzelliği vardır.
Kalbleriniz O’nunla beraberse, O sizinle beraberdir.
Şayet siz maiyyete talipseniz, Allah (celle celaluhu) o isteği karşılıksız bırakmaz.
Bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, kul “Rabbim” deyince Allah (celle celaluhu) anında “Lebbeyk!..” diyor.
Bu, “buyur” manasına gelir.
Dil inceliği açısından buna “mukabele” veya “müşakele” diyebilirsiniz.
Yani, siz Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ediyorsunuz, teveccühünüze O da mukabelede bulunuyor; “Nedir isteğin, is’af edeyim?” buyuruyor.
Tazyikler neticeleri itibarıyla güzeldir çünkü birileri her zaman yürüdüğünüz yolu kesince, sizler yeniden kendinize göre yürüyebileceğiniz, güzergâh emniyeti sağlam yollar yöntemler oluşturmaya çalışırsınız.
Kafanızın içindeki atıl nöronları harekete geçirir, tabiî düşüncenin içinde faik düşünceye sahip olursunuz.
Iztırar ve ızdıraplar sizi bugüne kadar yürüdüğünüz yolun yöntemin dışında çok daha rahat edebileceğiniz iklimlere taşır.
Bir yeri namüsait gördüğünüz zaman, müsait ortamlar araştırırsınız; o müsait ortamlara ulaşmak için de dimağlarınızı daha aktif hale getirirsiniz.
Evet, her zaman dendiği gibi, kararmanın son noktası aydınlanmanın başlangıcıdır.
Bütün zalimler, gaddarlar, kâfirler, bütün güçlerini başkalarını yıkmaya matuf kullansalar bile, dünyanın en ahmak insanlarıdır.
Çünkü hayatları sadece bu günlüktür.
O zavallıların yarını yok, öbür günü yok, daha öbür günü hiç yok..
öbür hafta yok, öbür ay yok, öbür sene yok, ukbâ hiç yok!..
“Var” diyorlarsa, yalandan söylüyorlar.
Kalbleriniz O’nunla beraberse, O sizinle beraberdir.
Şayet siz maiyyete talipseniz, Allah (celle celaluhu) o isteği karşılıksız bırakmaz.
Bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, kul “Rabbim” deyince Allah (celle celaluhu) anında “Lebbeyk!..” diyor.
Bu, “buyur” manasına gelir.
Dil inceliği açısından buna “mukabele” veya “müşakele” diyebilirsiniz.
Yani, siz Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ediyorsunuz, teveccühünüze O da mukabelede bulunuyor; “Nedir isteğin, is’af edeyim?” buyuruyor.
Hangi çağ olursa olsun, sıkışmalar, genişliğe çıkmanın adeta sırlı anahtarları gibidir; açılmayan kapılar o esnada açılır.
Her sıkıntı ve tazyik bir inşiraha gebedir.
Hadis diye rivayet edilen fakat İmam Sühreverdî’ye ait olduğu söylenen, “Sıkıştırdığın kadar sıkıştır, sıkışmanın son noktası açılma demektir.” sözü de bunu ifade eder.
Evet, karar kararabildiğin kadar, çünkü kararmanın son noktası aydınlığa açılmanın başlangıcıdır.
Allah Teâla, bu sıkıştırmanın arkasında sizi çok geniş bir kapıya doğru itiyor ve hadiselerin diliyle adeta şöyle buyuruyor:
Bütün bir dünyaya açılan bir hizmetiniz var.
Kendi ülkenizde bunlara maruz kaldığınıza göre, o farklı kültürlerde yetişen insanlar da aynı endişeleri taşıyabilirler.
Bazılarının kendilerinden başka bir varlığa tahammülleri olmayabilir.
Onlar da kendilerini hasedin kıskacında bulabilirler.
Haset öyle bir marazdır ki, küfrün yaptırtmadığını yaptırtır insana.
Kendinizi ona göre ayarlayınız ve çok şeffaf hareket ediniz.
27/09/2015 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Müslümanlar olarak, yitirdiğimiz değerlerin yerlerini başka şeylerle doldurmaya kalktığımızdan dolayı çelişkilerden kurtulamamışız.
Bir taraftan ilâhî nizamlar mecmuasını başta oryantalistler olmak üzere insanlara çirkin göstermişiz.
Diğer taraftan arkadan gelen teröristler de Müslümanlığın dırahşan çehresini bütün bütün karartmışlar, karartıyorlar.
Cenâb-ı Hak sizlere dünyanın değişik yerlerine açılma ve meselelerin doğrusunu gösterme fırsatı verdi.
Beraber oturur kalkarsanız, evinize çağırırsanız, evlerine çağrılma zemini hazırlarsanız ve elinizin altındaki çocukları iyi birer çırak olarak çıkarırsanız, yüksek hakikatleri insanlara duyurabilir ve evrensel değerler etrafında bir hâle teşkil edebilirsiniz.
Bunları ezbere bir kısım hülyalar ve kuruntular gibi görenler olabilir.
Ama şu Türkçe Olimpiyatları’nda siyahın beyazla, beyazın siyahla nasıl sarmaş dolaş olduğunu hepiniz gördünüz.
Bu bir araya getiricilik adeta evrensel bir mesele halini aldı ve dünya çapında bir ümit uyardı.
O güzergâhta yürüyen ve o işe kendini vakfeden adanmış ruhlar, belli ölçüde -şimdilik belki dar bir dairede- dünya için ümit kaynağı oldu.
Bu açıdan lokal olarak bazı kimselerin -bağışlayın- salya atmaları, diş göstermeleri, farklı ad ve unvanlarla takbihe, tahkire kalkmaları sizi müteessir etmesin.
Dar bir alanda, dar zihinli bazı kimseler, bakışlarındaki siyah görmeye bağlı olarak sizi kara görseler ve göstermeye çalışsalar bile bütün dünya, aydınlığı sizin etrafınızda arıyor.
Onca ifsâdâta rağmen dünyada devrilen insan sayısı o kadar az oldu ki!..
Allah’ın lütuf ve inayetiyle, şimdiye kadar çok büyük insanların etrafında hâleler oluşturan kimseler içinde olduğu kadar dökülme olmadı.
Zayıf bir kısım karakterler, alınıp satılabilecek mahlûklar; bir villaya, iki villaya, üç villaya veya bir mandaya, iki mandaya satılabilecek kimseler ise her zaman çıkagelmiştir.
Kendi ülkenizde bir kısım kimseler hasetlerinden, kıskançlıklarından ve yapamadıkları şeyleri siz yaptığınızdan, pek çok yerde Nam-ı Celîl-i İlâhî’nin duyulmasına ve Ruh-u Revân-ı Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyanın dört bir yanında şehbal açmasına vesile olduğunuzdan dolayı hazımsızlık gösterdiler.
Allah’ın inayetiyle ortaya koyduğunuz hizmetler onların yapamadıkları şeylerdi; hazmedemediler!..
Bir de kendilerine iğnenin ucuyla az dokunulunca, mesavîleri biraz deşilince, mesavî irinlerine bir çuvaldız batırılınca, irinleri dışarıya akınca kendi irinlerine kendi mideleri bozuldu.
Dolayısıyla da istifra etmeye ve etrafı da istifra ile kirletmeye başladılar.
Fakat zannediyorum, bu halleriyle onlar kamuoyunda kendilerini gülünç duruma düşürdüler.
Hâlbuki Hizmet erleri, dünyevî hiçbir talebin arkasında olmayan, adanmışlık ruhuyla hareket eden, güzel amelleri Cennet’i elde etmeye bile bağlamayan ve onu bile hedefine almayan insanlardır.
Onlar Cennet’i sadece Allah’ın lütfu, keremi ve fazlı olarak ister; onu Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Sahabe-i Kirâm’ın (radiyallahu anhüm ecmaîn) şefaatlerine bağlayarak talep ederler.
Evet, Cennet isteği dahi tâlî bir taleptir bizim için.
Bizim tâlî talep yerine âlî bir talebimiz vardır:
“Allahım Senden sadece amelde ihlas istiyoruz; yaptığımız şeylerde Senin rızanı hedefliyoruz; Senin ve Rasûlü’nün iştiyakını arzu ediyoruz.
Zaman geçip durdukça, ebedlere kadar, her halimizde ve her şe’nimizde bu mülahaza ile oturup kalkmayı bize müyesser kılmanı diliyoruz!” Böyle ulvî bir gayeye dilbeste olmuş, onu hedeflemiş, bütün kabiliyet, istidat, muhakeme ve mantık gezi gözü arpacığıyla böyle kutsal bir hedefe yönelmiş birisi, sağa sola, tavşana tilkiye kurşun sıkmaz.
Onun hedeflediği şey çok yücedir.
Onun berisinde başka şeylere gözü gönlü kayarsa, birkaç adım insanlıktan geriye gitmiş olur.
İnsan mükerrem bir varlıktır.
Bu mükerremiyeti Hazreti Ekremü’l-Ekremîn’in, Ahsenü’l-Hâlikîn’in, Erhamu’r-Rahimîn’in yolunda değerlendirdiği zaman, tam hedefine yönelmiş, “gez göz arpacık” deyip atışını isabetli yapmış olur.
Yoksa hafizanallah çok basit şeylere peylenmiş olur.
20/09/2015 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir
Bu açıdan, sıkıntıların, ızdırapların, ızdırarların başına Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ile, tazarru ile, niyaz ile vurmak lazım..
Ha, bütün bütün böyle keyfinizi kaçıracak şeylere dalmak, Freud’un ifadesiyle anguazlar yaşamak, sizi kahredecek duygu ve düşüncelere balıklamasına dalmak… Bu da olmamalı.
Fakat, ben, ızdırabı da esasen çok yüksek dualar gibi dua kabul ediyorum.
Izdırap ve ızdırar hali..
Yani, balyozlar başınızdan aşağıya inerken, doğru, bir yönüyle sabreder, sabrın sevabını kazanırsınız..
fakat bir yönüyle de, ümmet-i Muhammed’in gelip başına musallat olan o bela ve musibetler karşısında, vicdanınız varsa, hissiyat-ı insaniyesiniz varsa, mahlukata karşı şefkatiniz varsa –ki, altı tane düsturdan bir tanesidir şefkat-.
düşüneceksiniz.
Bir yönüyle, düşünme sayesinde gerçekten şefkat etmek îcâb ediyor.
Hani yürürken, diyorsunuz, “Aman dikkatli olun, burada karınca var!”.
Yani bir yerde karıncaya basmamaya dikkat ederken, bir haşereye basmamaya dikkat ederken, beri tarafta, ayaklar altında ezilen, inim inim inleyen insanlar varsa, mü’minler eziyet altında inliyorlarsa, ızdırap çekiyorlarsa, “Müslümanların dertlerini paylaşmayan, onlardan değildir!” Efendimiz’in bu beyanında ciddî bir tehdit var.
Sen ayrı düşünüyorsun, demek ki ayrısın sen..
Senin, onlarla alakan yok.
Evlâdın gibi, iyâlin gibi, eşin gibi, annen gibi, baban gibi, aile efradı arasında gerçek irtibat çerçevesinde.
İrtibatını koruyabilen insanlar, aileleri içinde bir yangın varsa, içinde evladı, eşi, çocuğu tutuşmuş yanıyorsa şayet, -Hazret-i Pîr ifadesiyle- onu kurtarmaya koşarken, başka mülahazalardan bütünüyle sıyrılıp gitmeli, sadece o ızdırap ile kıvranmalı..
o ızdırarla Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeli.
Bugün İslam dünyası böyle cayır cayır yanıyor, her yerde yangınlar var.
Bir yönüyle işin başında bazıları da sözde yangını söndürüyor gibi, ama işin üzerine benzinle gidiyorlar.
Yangın azgınlaştıkça, onlar daha da azdırmaya çalışıyorlar.
Bu manzara karşısında, değil keyiflenmek, anguazla kıvranmak da olacak iş değil.
“Zevke dalmak şöyle dursun, vaktimiz yok mateme / Davranın, zira rezil olduk bütün bir âleme!” diyor M.
Akif.
Değil gülmek, eğer ağlayacaksanız, o hadiseye ağlayacaksınız.
Bence onu bile israf etmemek lazım.
Oturup kalkıp bu derdin ızdırabını duyacaksınız.
Bu dert içinize düştüğü zaman, hemen yorganı atacak, yataktan fırlayacak, kalkacak ve abdestli abdestsiz, başınızı yere koyacak, orada bir miktar inleme faslı yaşayacaksınız.
“Allah’ım! Bahtına düştüm, azametine ve uluhiyetine sığınıyorum, Zât-ı Akdes’ine sığınıyorum!” diyecek, Cenab-ı Hakk’ı, O’na ait evsâf-ı âliyesi, evsâf-ı celilesiyle yâd edecek ve bunları da kapıların aralanması için bir vesile yapacaksınız.
vesileler ittihaz edeceksiniz ve ondan sonra içinizi O’na dökeceksiniz; hep yalvaracaksınız, hep yalvaracaksınız, hep yalvaracaksınız.Belki bunları söylerken, “Bu adam bizim hakkımızda suizan mı ediyor; dua etmiyoruz kanaatini mi taşıyor!” diyebilirsiniz.
Biraz kendi müşahadelerimin tesirindeyim, beni bağışlayın.
Oturduğumuz zaman bir yerde, niye dudaklarımız bununla kımıldamasın? Neden dilimiz ağzımızda bu türlü şeylerle dönüp durmasın? Neden Rabbimizle baş başa kaldığımız zaman, seccâdemiz bununla ıslanmasın? Bilemezsiniz, “ân-ı seyyâle”nin nerede pusuya yatmış olup da sizi beklediğini bilemezsiniz..
O “ân-ı münevver”in nerede pusuya yatmış sizi beklediğini bilemezsiniz.
Bütün zamanın, bir yönüyle saniyelerini, sâliselerini, âşirelerini değerlendireceksiniz ki onu yakalayasınız.
Size deseler ki “Tesbihi elinize alacaksınız, bunu yüz bin defa çevireceksiniz, bu dânelerin bir tanesinde rast gelecek o ân-ı seyyâle..
ve o zaman dediğiniz her şey olacak; birden bire bakacaksınız ki, gökten bir tane asansör indi ve siz ona bindiğiniz zaman hemen misali veya hakikî cennete ulaşacaksınız.” Şayet bunu diyen zata gerçekten inanıyorsanız, hakikaten alıp bu tesbihi bir milyon kere çevirmeyi düşünmez misiniz? Vakitli, vakitsiz, gece-gündüz, bir dakika fevt etmeden Cenâb-ı Hakk’a teveccüh, öyle bir şeydir.
Eşref saati yakalamayı düşüyorsanız, bence onun peşinde olmak lazım..
Gizlemiş Allah bazı şeyleri.
O eşref saat de, o münevver dakika da zamanın parçacıkları içinde gizlenmiş.
Her ferdin onun peşinde olması lazım..
Bir ikincisi; şanslı yanınız itibariyle size bir şey diyeyim:
Herkes arama mevzuunda ciddi davranır, bu mevzunun peşinde olursa şayet, maksat mutlaka hâsıl olur.
Hani, Üstad hazretlerinin bir tabiri var:
“İştirak-i a’mâl-i uhreviyye” Birinize, mesela Ümit hocaya rastlamayabilir de Safa hocaya rastlayabilir..
bilmem belki bu arada lütfeder, Kıtmir’e de rastlayabilir.
Şimdi, bir yönüyle bu açıdan da umumun hakkı var gibi bir şey, umumun istifadesi söz konusu olan bir şey.
Cenâb-ı Hakk’a öyle yürekten teveccüh etmeli ki ölmeli âdeta, “Canımı al Allah’ım, ne olur, ümmet-i Muhammed’i içinde bulunduğu bu sıkıntıdan, bu ızdıraptan, bu kalaktan, bu ezilmeden, pestil gibi ezilmeden halas eyle!” mülahazasıyla!..
12/08/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
“Erişir menzil-i maksuda âheste giden / Tîz reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır.” Onu kestirmeye de gücümüz yetmez..
Bazen, olmasını arzu ettiğimiz şey, hevâ ve hevesimize göre, hemen birkaç dakika, birkaç saat, birkaç gün, birkaç hafta, birkaç ay içinde olsun isteriz.
Oysa ki, bir sözde ifade edildiği gibi, bir çekirdekten meydana geldi cihan..
bunun için çağlar ve çağlar, jeolojik dönemler deniyor..
milyonlarca sene geçtikten sonra, yaratıldı insan.
İşte, âdet-i İlâhîdeki muamma..
işte âdet-i Hannân u Mennân, Rahîm u Rahman.
Fakat, biz farkına varmadan, bazı şeylerin hemen çarçabuk olmasını istiyoruz.
İnsan tabiatında vardır bu.
Malum; zannediyorum mesele detaylı olarak Buhari-i şerif’te anlatılıyor:
Habbâb bin Erett..
Habbâb’lar iki tane, ikisi de Ashab-ı Bedir’den..
Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) o gün çekilen şeylerden az dert yanıyor; “arz-ı hâl”de bulunuyor demek daha uygun.
Onların inceliklerine saygının ifadesi olarak bu tabiri kullanmayı seçtim, “arz-ı hâl”de bulunuyor, “şikayet” değil, “dert yanma” değil.
Şârin de dediği gibi, “Ben usanmam gözümün nuru cefâdan, amma / Ne de olmasa, cefadan usanır, candır bu!” Her gün bir yönüyle presleniyorlarsa, her gün başlarına balyozlar inip kalkıyorsa, her gün onlarda inkisar meydana getirebilecek bir ciğersûz, yüreği yakan hadise yaşanıyorsa, öyle bir arz-ı hâlde bulunmak, gayet normaldir.
Habbâb bin Erett de olsa, Yâsir de olsa, Sümeyye de olsa, Ammâr da olsa, Bilal da olsa.
Nihayet gidecekler, sözü-sazı hem yerdekilere hem de göktekilere geçen Zat’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) arz-ı halde bulunacaklar.
Parmağıyla işaret ettiği zaman Kamer’i şâk eden bir insan, elini kaldırdığı zaman, elleri boşa inmeyecekti, ona inanıyorlardı.
Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona şu olur, bu olur deme yerine, buyurdu ki:
“Sizden evvel insanlar, alınırdı, kıtır kıtır doğranırlardı.
Etleri kemiklerinden ayrılırdı, testere ile veya bıçkı ile… Fakat onlar, dinlerinden dönmezlerdi!” O da dersini alıyor.
Demek ki, bu yol böyle olmayı gerektiriyor.
Bu yolun, bu yolda yürümenin bir kısım kendine göre, ona da handikap denecekse, handikapları var.
Bu açıdan bir taraftan beklemeyi bilmek lazım, âhesterevlik demeyeyim de “tîz reftâr” olmamak lazım.
Hemen olsun; birkaç gün içinde, birkaç hafta içinde, zâlimler bulacaklarını Allah’tan bulsunlar, gaddârlar bulacaklarını Allah’tan bulsunlar… Binlerce, binlerce, binlerce insana çok küçük emarelerle böyle, zulüm yapanlar, haksızlıkta bulunanlar, dünyevî bütün haklardan mahrum edenler; onlar adına, umum halk adına, hakkı, adaleti ayaklar altına alıp çiğneyenler, bir yönüyle tavır ve davranışlarıyla Allah bilmezlik sergileyenler, peygamber bilmezlik sergileyenler; Kur’an’ı, Sünnet’i zaten bilmiyorlar, kulak dolması taklidî iman açısından bile onları dahi bilmezlik sergileyen insanlar, bir kısım zulümde, itisafta, irtikâpta, ihtilasta, gaspta, tagallüpte, tahakkümde, temellükte, milletin malını gasp etmede, gidip onun tepesine konmada bulununca, hemen Allah’tan bulsunlar diye beklenir.
Oysa ki, O (celle celâlühu) Rabbü’l-âlemîn’dir.
O’nun, bir taraftan, Kahhâr, Cebbâr ism-i şerifi olduğu gibi; bir taraftan da Rahman, Rahim, Raûf, Şefîk isimleri vardır.
Bu açıdan bütün esmâ-i ilâhîyesinin sıfat-ı sübhaniyesinin (gerek sözünü kullanırsak, bunlar O’nu bağlıyor manasına gelebilir..
burada diyecek bir tabir de bulamadığımdan dolayı, sadece aczimi ifade edip geçeyim..
ama Cenâb-ı Hakk, o “sıfat-ı sübhaniye”sinin, onun daha ötesinde “şe’n-i Rububiyet”inin, onun daha ötesinde -İmam-ı Rabbânî o tabiri kullanıyor- “itibârât-ı Rabbâniyesi”nin, bir yönüyle gerekleri veya) muktezîyâtı ne ise, onları yerine getiriyor, bizim hevâ ve hevsimize göre, hatta ısrarlı isteklerimize göre de değil.
Meselenin bir yanı bu.
Bize kalsa, hemen isteriz ki, bugün yarın her mesele olsun-bitsin; zâlim cezâsını bulsun.
Ama Allah (celle celâlühu)..
Hazreti Ebu Bekir’e sürekli “Mâ ahlemeke yâ Rabbenâ!” detirten Allah..
size '' Mâ eşfekekâ yâ Rabbenâ” dedirtecek Allah..
“Mâ erhamekâ yâ Rebbenâ” dedirtecek Allah (celle celâlühu)… O, biz değil, O her şeyle bizden başka..
O bize ait ârıza sayılabilecek o nekâisten münezzeh, müberrâ.
Meselenin bu yanını çok iyi kavramak lazım zannediyorum..
12/08/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Temsil, insanın deyip anlattıklarını kendi hayatına tatbik etmesi, önce kendisinin yapmasıdır.
Peygamberlerin önemli bir vasfı tebliğdir.
Tebliğ, nebinin Allah’tan aldığı vahyi başkalarının sinelerine ifâza etme vazifesidir.
Bu çok önemli, baş tacı bir misyondur fakat buna denk, belki onun da önünde temsil, yani duyurduğu, bildirdiği hakikatleri kendisinin de milimi milimine yaşaması gelmektedir.
Kur’an, “Ey iman edenler, yapmadığınız/yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir gazap sebebidir.” (Saf, 61/2-3) diyor Yani; madem söylüyorsunuz, yapın onları! Söylediğiniz şeylerin hüsn-ü kabul görmesi, onların pratik hayatta yaşanmasına bağlıdır.
Deyin ve yaşayın onları.
Hatta bir deyin, iki yaşayın, üç yaşayın, dört yaşayın!..
İnsanın mükellef olduğu farzlar için, Hazreti Pîr’in de ifade ettiği gibi, abdest ile beraber günde bir saat kafîdir.
Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu’na gelince, O bize mükellefiyet adına teklif buyurduğu bu ibadetlerin on katını yapıyordu.
Ümmetine objektif mükellefiyeti emrediyor ve kimseyi farzların ötesine zorlamıyordu ama kendisi ayakları şişinceye kadar namaz kılıyordu.
Evet, temsil çok önemlidir! Tebliğ ancak onunla inandırıcı olur! Firdevsî edasıyla veya Câmi inceliğiyle ya da Mevlana içtenliğiyle talâkatlı, belagatli hutbeler îrad etseniz de, temsildeki bu güç kadar çevrenizde müessir olamazsınız.
Eğitim faaliyetlerinde bulunmak ve sulh adacıkları kurmak için dünyanın dört bir yanına açılan arkadaşlarınız, yirmi küsur senedir temsildeki bu güç sayesinde hüsn-ü kabul görmüşlerdir.
Sahabe-i Kiram’ın ve selef-i salihînin ortaya koydukları temsilin kaçta kaçını uyguladılar; onu Allah bilir.
Fakat gönüllere öyle otağlar kurdular ki, Allah’ın izni ve inayetiyle, bir iki senedir kafalar karıştırıldığı halde, ev sahibi insanlar çağırdılar sizin arkadaşlarınızı ve dediler ki:
“Hakkınızda ne derlerse desinler, bakmayın onların dediklerine.
Biz onlarla da aramızı bozmak istemiyoruz ama siz işinize devam edin!” Hatta o mevzuda ifsâdat kabardıkça, köpürdükçe, onlar “Birkaç tane daha okul açsanız iyi olur!” dediler.
Ne onların eliyle gelen talebeler pişmanlık duydu, ne de sizden oraya -havariler gibi- giden insanlar adem-i kabul ile karşı karşıya kaldılar.
Tebliğde önemli bir husus da merak uyarmaktır.
Sunacağınız mesaj etrafında merak uyaracaksınız.
Hem ele alacağınız, anlatacağınız mevzuları çok iyi belirleyecek hem de temsilinizle “Böyle iyi ve güzel insanlar olmanızın vesileleri nedir? Şunu neden böyle yapıyorsunuz?” dedirteceksiniz.
Merak-âver meselelerle başlayarak onların içinde bir öğrenme arzusu tutuşturmaya çalışacaksınız.
Ulvi hakikatlere ilgi ve merak uyarmak kadar o alakaya cevap verebilecek bir donanıma sahip bulunmak da lazımdır.
Mübelliğ ve rehber diyebileceğimiz şahısların, dinin temel kaynakları olan Kitap ve Sünnet’e muttali olmaları gereklidir.
Aynı zamanda onlar gittikleri yerlerdeki muhataplarını kendi karakteristik çizgileri ve ana hatlarıyla bilmelidirler.
Mesajınız çok mübarek, mukaddes, muallâ olabilir.
O bir esastır ve usule ait önemli bir meseledir.
“Lâ ilâhe illallah” bir esastır, hem de olmazsa olmaz bir esastır.
“Muhammedu’r-Rasulullah” da olmazsa olmaz bir esastır.
Fakat bu esasları sunarken, üslupta yaptığınız bir hata esasın da reddedilmesine sebebiyet verebilir.
Bu dört esas da dahil, tebliğ, temel disiplinleri itibarıyla değişmemiştir.
Günümüzün mürşitleri de dünyanın dört bir yanına açılırken veya çevrelerindeki insanlara hayırhahlık yaparken bu ölçülere riayet etmelidirler.
Evvela konu komşudan başlayarak, onları ziyaret ederek, onların sizi ziyaret etmesini sağlayarak, onlara ikramda bulunarak, onların size ikramda bulunmasını sağlayarak, değişik vasıtaları değerlendirip münasebet ve diyalog köprüleri kurarak insanların ruhlarına nüfuz etmeye çalışacaksınız.
Ruhunuzun ilhamlarını onların sinelerine boşaltmaya gayret edeceksiniz.
Kendi ülkenizde bunu yaptığınız gibi, ülkenizin dışında bütün dünyada insanların genel durumlarını nazar-ı itibara alarak, yani o toplumu, değerlerini, kültür ortamlarını ve tesirde kaldıkları şeyleri doğru okuyarak nereden başlayacağınızı belirleyip ona göre onlara tebliğde bulunacaksınız.
Bazı yerlerde temerrütlerle karşılaşacaksınız.
Yılmadan usanmadan, her şeyi o tedrîcîliğe emanet ederek vazifenize devam edeceksiniz.
“Vakt-i merhunu gelmedi; demek bu işin kabul saati gelmedi!” diyeceksiniz.
Çünkü o, Allah’ın (celle celaluhu) elindedir.
Hemen öyle istediğiniz zaman olsaydı, istediği her şey olan İnsanlığın İftihar Tablosu’nun istediği şeyler gökten yağan yağmur gibi anında oluverirdi.
Ama öyle olmadı!..
O Zât, aynı zamanda o mevzuda da çok önemli bir temsil sergiliyor.
Allah, O’nun öyle yapmasıyla adeta bize diyor ki:
Bakın, Benim en sevdiğim İnsan bile mesajını yirmi üç seneye yayarak insanlara kabul ettirmeye çalıştı.
Bu sizin için esasen nümune-i imtisaldir, alınacak bir örnektir.
30/08/2015 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Cenâb-ı Hakk’ın bu fevkalâdeden lütufları karşısında bize düşen vazife, oturup kalkıp sürekli “eşşükrulillâh” ve “elhamdülillah” demektir.
Aslında, biz sabahtan akşama kadar ibadet yapsak, her gün yüz rekât namaz kılsak, bir gün oruç bir gün yeme şeklinde savm-ı Dâvud veya aralıksız olarak savm-ı visal tutsak ve her sene hacca gitsek, yine de “ Sana hakkıyla ibadet edemedik ey Ma’bûd” demeliyiz.
Diğer taraftan, Cenâb-ı Hak, küfrân-ı nimete düşenleri de cezalandıracağı tehdidinde bulunmuştur.
Dünyanın değişik yerlerinde 1400 okul yapmışsanız, bu Allah’ın lütfudur.
Bunu kendinize vererek “Biz yaptık bunları!” der ve meseleyi âidiyet mülahazasına bağlarsanız; birileri tarafından “Kahramanlar yaratan bir ırkın ahfâdıyız!” dendiği gibi, “Dünyada 1400 okul açan bir cemaatin efradıyız!” deyip onu kendinize mâl ederseniz, bu bir nankörlük olur.
İnanan insan, bencillik ve aidiyet mülahazası gibi düşünceleri hayaline bile misafir etmemelidir.
Hatta bakın çok zor bir şey diyeyim:
Gece yatarken demelisiniz ki; “Allahım şimdi uykuya dalacağım; bahtına düştüm, bu yapılan işleri nefsime mâl etme gibi bir densizliğe rüyalarımda bile beni maruz bırakma! Kurban olayım Sana!..” Bakın taakkul değil, tasavvur değil, tahayyül değil; rüyaları bile bununla kirletmemeli.
Her zaman “Her şey Senden, Sen ganîsin; Rabbim Sana döndüm yüzüm!” duygusuyla dolu bulunmalı!..
Acz, fakr, şevk ve şükür! Kendini aciz görme; adeta eli hiçbir şeye yetmeyen ve hiçbir şeye sahip bulunmayan biri olarak kabul etme.
Genel kabulümüz ve genel durumumuz odur.
Bu düşüncemiz bir yönüyle kendi konumumuzu çok iyi bilme sayılır; diğer yandan da şevk ve şükür vesilesi olur:
Cenâb-ı Hakk’ın sağanak sağanak lütufları geliyor.
Her şey O’ndan geldiğine göre hiç ye’se düşmemek ve sürekli şevk içinde olmak lazım! Madem O’ndan geliyor ne diye ye’se düşeceğim?!.
Şayet yolu açan O ise, güzergâhı gösteren O ise, güzergâh emniyetini sağlayan O ise ve yol boyunca gulyabânileri bertaraf edecek O ise, niye ye’se düşeyim ki?!.
Meseleye şu şekilde bakılsa mahzuru yok:
“Allah Allah, kaderî bir plan var, senaryo gibi.
Bizi hiç farkına varmadan birer figür, birer ırgat, birer amele gibi sahneye sürüyor; ‘Bu şeyi tamir etmede, onarmada sizi çalıştırıyorum!’ diyor.” Böyle bakarsanız, “Ona binlerce hamd ü sena olsun.
Bizi böyle güzel işlerde koşturuyor.
Acaba işin hakkını tam verebiliyor muyuz? Acaba konumumuzu rantabl olarak değerlendirebiliyor muyuz? Fakat ona binlerce hamd ü sena olsun, her şeye rağmen bizi güzel işlerde istihdam ediyor!” dersiniz.
Fakat bazen farkına varmadan zikzaklar olabilir.
Doğru yolda doğru yürüme hususiyetlerini koruyamayabiliriz; hafizanallah, kaymalar yaşayabiliriz.
Ondan dolayı da şefkat tokatlarına ve kulak çekmelerine maruz kalabiliriz.
Allah, birilerini musallat edebilir.
Ümmet-i Muhammed (aleyhissalatü vesselam) cezalandırılmayı hak ettiğinde Allah (celle celâluhu), onlara karşı tedip unsuru olarak bir kısım zalimleri kullanır.
Zalim, Allah’ın kılıcıdır.
Allah, önce onunla intikam alır; sonra da döner ondan intikam alır.
Son dönemde şahit olduğumuz çekmeler, ızdıraplar, tehcirler, tehditler, tenkiller, ibadeler, mahkûmiyetler, mağduriyetler, mazlumiyetler, mevkufiyetler, mustantakiyetler… Bütün bunlar bizi üzebilir.
Bunları da şefkat tokadı veya kulak çekilmesi şeklinde mülahazaya almak lazımdır.
İhtimal ki biz yürüdüğümüz bu yolda yolun âdâbına tam uyamadık; Hazreti Mevlâ da kulağımızdan hafif tuttu ve çekti.
Onca eltaf-ı İlahiye karşısında hukuka riayet etmek, istikameti korumak, dimdik durmak ve sarsılmadan meseleyi götürmek gerekirken bazen bunlar gereğince gözetilmemişse, bu, hafif bir kulak çekilmesine sebebiyet vermiş olabilir.
Hadiselere böyle bakarsak, Allah’ın izni ve inayetiyle, o da bizi tevbe, inâbe ve evbeye sevkeder.
Rabbimizin razı olmadığı ve sevmediği ne varsa, hepsinden dolayı “Estağfirullah” deriz.
İstiğfar da O’na teveccühün, tevbenin, inâbenin ve evbenin mebdeidir.
Gayretullaha dokunduğu zaman, günümüzün zalimleri de çer-çöp gibi savrulup gidecekler, hiç tereddüdünüz olmasın.
Takvim vermek ve zaman belirlemek, bu mevzuda karanlığa taş atmak olur; bu, Allamu’l-guyub Allah’a karşı bir saygısızlıktır.
Bir zaman veremeyiz ama bildiğimiz bir âdet-i ilahiye, âdet-i sübhaniye var.
Cenâb-ı Hak, zalimlere hep öyle yapmıştır:
Nuh kavmi, Hud kavmi, Salih kavmi, Şuayb kavmi, Lut kavmi, Seyyidina Hazreti Musa’nın kavmi… Hepsi hazan yemiş yapraklar gibi savrulup gitmişlerdir.
Hiç tereddüdünüz olmasın, endişe etmeyin.
Ayrıca size haksızlık ve kötülük yapan insanlar hakkında öyle perişan olmaları dileğinde bulunmayın.
Herkes hakkında hep hayır mülahazası içinde bulunmalı; insanların cehenneme gitmelerini arzu etmemeli Evvela; Cenâb-ı Allah’ın engin rahmetine havale ederek kalblerinin yumuşamasını ve zulümden vazgeçmelerini istemeli; ondan sonra da “Murad-ı sübhanî bu değilse Allahım, aleyke bihim” demeli, onları Allah’a havale etmeli.
16/08/2015 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
İrşad ve tebliğ; doğru yolu gösterme ve o doğru yolu gösterme mevzuunda kullanacağımız argümanları insanlara sunma demektir.
Ve aynı zamanda bunların ikisi de peygamber mesleğidir.
Ondan sonra da müceddidlerin ve hakiki mürşidlerin! Evet, irşad ve tebliğ öteden beri Cenâb-ı Hakk’ın, en sevdiği ibâdını tavzif buyurduğu şeydir.
Kur’an-ı Kerîm’de:
“Siz ümmetlerin en hayırlısısınız! Ma’rufu emrediyor, aynı zamanda da münkerden insanları alıkoymaya çalışıyorusunuz! (Âl-i İmrân, 3/110)Bütün gayretiniz o! İnsanı hakikî manada insan olmaya yönlendiriyorsunuz! Manevi yapısını âdeta ahirete göre bir dantela gibi örgülemeye çalışıyorsunuz!” buyuruluyor.
Yemek yeme bile bir usule bağlıysa şayet, irşad ve tebliğ gibi hayatımızın gayesi diyebileceğimiz bir meselede; kat’iyyen bir usul ile hareket edilmesi lazımdır.
Mesela; insanların hazmedebileceği şeyleri, insanlara “hazmedilebilirlik” keyfiyeti ile sunmalıyız.
Bu açıdan da birine bir şey okuyacağımız zaman, evvelâ o zatı doğru okumamız lazım.
“Diyeceğimiz şeylere acaba nereye kadar tahammülü var? Acaba bu diyeceğimiz şeye katlanabilir mi? Tepki verir mi? Onu iyice çıldırtır mıyım?” şeklinde sürekli bir iç muhasebe ile hareket etmeliyiz.
Bu açıdan da insanları doğru okumak, günün şartlarını hesaba katmak lazımdır! Günümüzde çok yaygın, birer realite olarak kabul edilmiş, tabiî gibi kabul edilmiş şeyler var.
Bunları birdenbire görmezlikten gelmek doğru değil.
Bunların hepsini görerek, Allah’ın izni ve inâyetiyle ona göre anlatmak lazım! Bu birincisi! İkincisi ise seviye mevzuudur.
Avam halka bir şey dersiniz, kaynakları söylersiniz ve yeterli gelir ona.
Fakat bir insan okumuşsa, bir lise, üniversite bitirmişse mutlaka onun bildiğini bilmek lazımdır.
Diyeceğimiz şeylerde bir kısım falsolar yaparsak şayet, hakkımızda yanlış bir kanaate sahip olabilirler.
Dolayısıyla bizi dinlemez ve itibar da etmez.
Bunların hepsini de değişik zamanlarda gördük.
Yani meseleyi biraz temelden, esastan bilmek lazımdır.
Bu açıdan da yaptığınız bu kamplar, arkadaşlarımızın mükemmel hale gelmeleri ve bir yönüyle donanımları ile hazır birer mürşid olmaları adına çok önemli.
Meselenin ehemmiyetini icmâlî manada böyle ifade edebiliriz.
Bu açıdan da yaptığınız bu kamplar, arkadaşlarımızın mükemmel hale gelmeleri ve bir yönüyle donanımları ile hazır birer mürşid olmaları adına çok önemli.
Meselenin ehemmiyetini icmâlî manada böyle ifade edebiliriz.
Yakın tarihimiz itibariyle bir çözülme, bir dağılma, değerlerimize karşı yabancılaşma söz konusu oldu.
Hususiyle Osmanlı Devleti Raşid Halifelerden sonra din-i mübin-i İslam’ı en iyi anlayan devlettir.
Muhyiddin İbni Arabî hazretlerinin bu mevzuda Osmanlı devletini göklere çıkardığı “Şecere-i Nû’mâniye” isimli bir kitabı dahi var.
Ama son üç asır için aynı şeyleri söylemeyiz! Kötüydüler diyemeyiz, zira bu günah olur.
Fakat bir Süleyman Şah gibi, Osman Gazi gibi, Orhan Gazi gibi, Murad Hüdâvendigâr gibi, bir İkinci Murad gibi, bir Fatih cennetmekân gibi, Yavuz gibi değillerdi! Yavuz cennetmekân sekiz sene attan inmiyor ve koskoca bir dünyaya adeta nizam veriyor.
Hususiyle İslam dünyası birliğe beraberliğe ulaşıyor.
Yine aynı kıymette bir iş için açılım yaptığı dönemde de vefat ediyor.
İşte, ba’s ü ba’de’l-mevt hadisesine kendimizi adar ve o iş için koşarsak, biz de hep canlı kalırız.
Fakat bir yerde Hazreti Pir’in de ifade buyurduğu gibi; canlandırmayı bırakırsak, -hafizanallah- hiç farkına varmadan bir mezar-ı müteharrik bedbaht haline geliriz.
01/08/2021 Tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Öldükten sonra dirilme! Yeni bir ba’s ü ba’de’l-mevt! Cenâb-ı Hak lutfeylesin! Belli bir dönemde Cenâb-ı Hakk başlattığı o şeyi yeniden lütfeylesin! Ne var ki bu mevzu ciddi bir gayret ve bir cehd istiyor.
“Hiçbir kimse başkasının günah yükünü çekemez.
İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez.” Bu açıdan; hemşirelerimizle, hanım kardeşlerimizle, erkek kardeşlerimizle irşad ve tebliğ adına yapabileceğimiz her şeyi yapmamız lazım.
Bütün bunlar şart-ı âdî! Lutfedecek Cenâb-ı Hak’tır (c.c)! Haddi zatında, günde bin defa bu mevzuda istekte bulunsak dahi, onu bile az görmeli! “Sana hakkıyla kulluk yapamadık!” demeliyiz.
Meleklerin önünde bir kulluğa muvaffak olsak dahi; Rabbimizin büyüklüğü, O’nun bize olan ihsanları karşısında erkeğiyle kadınıyla, gerekli olan kulluğu yapamadığımızı itirafla; aczimizi, za’fımızı, fakrımızı, yetersizliğimizi ve tutarsızlığımızı her defasında vurgulamalıyız.
Kendimizi ne kadar küçük görür ve sorgularsak; kendimizle ne kadar iç muhasebeye girer ve ne kadar kendimizle yüzleşirsek; o nispette Cenâb-ı Hakk’ın nezdinde kıymet ifade eden bir hâl alırız.
İnsan kendini büyük gördükçe, nezd-i ulûhiyette ve mele-i â’lânın sakinleri nezdinde kendini küçültmüş olur.
Belki Cenâb-ı Hak bir gün bütün dünyanın yüzünün apak hale gelmesini sizinle gerçekleştirebilir.
Şu anki inkıtaya bakmayın! Bir kısım kendini bilmez kimseler kötülük yaptılar ve o tertemiz kaynağa kezzap döktüler.
Ama bu -Allah’ın lütfuyla- bir daha olmayacak demek değildir! Bütün Enbiya-i izâmın hayat sergüzeştîlerine bakınca, sünnetullâhın böyle cereyan ettiği görülür.
Allah’ın izni ve inayetiyle birinin vazifesi nihayete erince bir diğeri gelmiş ve almış onu daha ileriye götürmüş! Ümit, Allah’a güvenin ifadesi olduğu gibi, iradenin hakkını vermek de demektir.
Allah bir irade vermişse, niye ye’se düşelim ki?!.
M.
Akif ifadesiyle:
“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun! Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar; Me’yûs olan rûhunu, vicdânını bağlar.” Denebilir ki iman zayıfladıkça yeis güçlenir.
Aksine, insan imanda ne kadar derinleşirse ümidi de o ölçüde pekişmiş olur.
Denebilir ki iman zayıfladıkça yeis güçlenir.
Aksine, insan imanda ne kadar derinleşirse ümidi de o ölçüde pekişmiş olur.
Şayet yürüdüğünüz yol Peygamberlerin ve Hak dostlarının yürüdüğü doğru yol ise, Allah katiyen sizi yolda bırakmaz, size yolsuzluğun acısını tattırmaz.
Yol O’nun yolu ise, o yolda çekilenler bile nimettir.
Hiç öyle olmasaydı, Peygamberlere ve onların arkasında yürüyenlere o kadar ağır şeyler çektirilir miydi?!.
Ashâb-ı Kiram efendilerimiz işkence ve eziyetlerin her türlüsünü çekmişlerdi.
Yerinde boykotlara maruz kalmışlar, yerinde tehcirlere, tehditlere, tenkillere, ibâdelere uğramışlardı.
Yurtlarını yuvalarını terk etme mecburiyetinde bırakılmışlar, farklı beldelere hicret etmek zorunda kalmışlardı.
Ondan sonra da gönülden inananlara kan kusturan o Ebu Cehiller, o Utbeler, o Şeybeler hiçbir dönemde eksik olmamıştır; belki sadece isimler değişmiştir ama hemen her zaman bir kısım zalimler zulümlerine devam etmişlerdir.
Başlangıcı zehir zemberek, neticesi şeker şerbet bir şey varsa, o da, zalimlerin eliyle çekilen azaplar karşısında dişini sıkıp sabretmektir.
Fasbirû..
fasbirû!..
(Öyleyse, sabrediniz..
sabrediniz!..) 14/03/2021 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
İnsanlar mefkûreleri uğrunda yapacakları şeyleri iradî olarak yapmalılar; yapmalılar ve şahısları adına semeresini dermeyi de düşünmemeliler, bırakıp gitmeliler.
Sevap iradî olan şeylere terettüp eder.
Gayr-ı iradî şeyler Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin farklı bir tecelli dalga boyuyla insana bir şey kazandırabilirse de asıl insana sevap kazandıran husus, amelin iradî yapılmış olmasıdır.
Bu açıdan da iradî şekilde yapıp etmek, sonra da arkaya dönüp bakmadan çekip gitmektir esas olan.
Sen tohum at git, kim hasat ederse etsin!..
“Semeresini ille ben dereceğim..
mükafatını göreceğim..
yapacağım şeyden dolayı alkış toplayacağım..
takdire mazhar olacağım..
yâd-ı cemil olarak anılacağım!..” demeden, hiç o türlü taleplerde bulunmadan vazifeni sırf Allah rızası için yap!..
Bazı enbiya-i izâmın yâd-ı cemil olmayı dilemeleri kendi kutsiyetlerine yaraşır, yakışır ve ufuklarına uygun şekildedir.
Hazreti Pir-i Mugan, “Benim mezarımı bir-iki has talebemden başkası bilmemeli!..” diyor; yani ne gelip başımın ucunda dursunlar ne bir türbe sayıp oraya bir bez bağlasınlar ne de bir bardak su döksünler!..
Allah’la irtibatın kuvvetli olarak ahirete gitmişsen, o senin için yeter ve artar; başkasının o mevzuda seni desteklemesine ihtiyacın yoktur.
Bu itibarla da yâd-ı cemil olmayı bile talep etmemek, Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş adanmışlar için çok önemli bir husustur.
Yaptığın şeyler sen yâd edilmeden de sana kazandıracağı şeyi kazandırır.
Şu kadar var ki, sevaplar, iradeye terettüp eder.
Yine Allah Teâlâ, insanın vefasını bir sözleşme maddesi gibi kabul ediyor; Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim.” (Bakara, 2/40) buyuruyor.
Bu, insana ve onun iradesine değer verme demektir; onu, Kendi icraat-ı sübhâniyesi için âdeta bir esas kabul etmektir:
Bana karşı verdiğiniz sözü tutun, Ben de mukabelede bulunayım! Söz tutma neymiş, onu size göstereyim.
Biri, namütenahinin insana karşı va’di; diğeri, minnacık bir karıncanın ortaya bir şey koyması.
Katiyen bir tenasüp söz konusu değil ama Allah öyle muamele yapıyor.
O’nun öyle muamele yapacağına yürekten inanmalı.
Başkalarına el açma ve dilencilikte bulunma zilletine düşmemeli.
Zira insan mahlûkata el açmayacak kadar aziz yaratılmıştır.
Mahlûkattan bir şey beklemek insanın şahsına karşı en büyük hakaret ve en büyük saygısızlıktır.
Hatta insanın, sanat-ı ilahî olması itibarıyla, başkalarına el açması, Allah’ın sanatına karşı saygısızlık sayılır.
O, âleme dilencilik yapmayacak kadar aziz yaratılmıştır; isteyeceğini yalnızca Allah’tan istemelidir.
Sen toprak ol, bağrına tohum atmayan atmasın.
Sen su ol, ak mecranda; içmeyen içmesin.
Sen güneş ol, şualarınla başları okşa; ondan istifade etmeyenler etmesin.
Sen bir ağaç ol, etrafına gölgeler sal; o gölgeye sığınmayan sığınmasın.
Asıl mesele, olmaktır, senin olmandır; sen öyle olunca, esas kazanmış sayılırsın.
Bugün olmazsa yarın, bir kısım kadirşinas insanlar, o çağlayana dudaklarını uzattıkları, o ağacın gölgesinde oturdukları zaman “Allah sizden razı olsun!” derler.
Bu ufuk, peygamberlerin ve Raşit Halifeler’in ufkudur.
O ufka yönelmeyen insanlar kazanma yolunda hep kaybetmişlerdir.
Öyleyse insan neye ne ölçüde teveccüh edeceğini iyi belirlemelidir.
Beklentisizlik, insanın yükünü azaltır.
Celâl ve cemâli bir görmek, yükü hafifletir.
Yunus’un ifadesiyle, “Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefa / İkisi de cana safa..
/ Lütfun da hoş, kahrın da hoş…” Cenâb-ı Hak lütfettiği zaman, metafizik gerilimle gerilirsin; “Oh be, elhamdülillah!” der, şükre vesile olacak davranışlarına yenilerini ekler ve “Birkaç sarp yokuş daha aşmalıyım!” düşüncesiyle yola koyulursun.
Kahrı da gördüğünde, “Galiba bazı imkanları rantabl değerlendirmediğimden dolayı şefkat tokadıyla kulağım çekiliyor!” diye düşünürsün; “Dikkatli ol, sen burada misafirsin, burası senin evin değil; misafir, bir yerde mukim gibi davranamaz!..” tembihini almış gibi olursun.
Hâsılı, şu fâni dünyaya aldanmamalı.
Aziz Mahmud Hüdâî hazretleri ne hoş söyler:
“Yalancı dünyâya aldanma yâhû / Bu dernek dağılır dîvân eğlenmez / İki kapılı bir virânedir bu / Bunda konan göçer, konuk eğlenmez.” Alvarlı Efe Hazretleri de şöyle der:
“Acib bir karûbân hane bu dünya / Gelen gider konan göçer bu elden / Vefası yok sefası yok fani hülya / Gelen gider konan göçer bu elden.”
09/08/2015 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Müslümanların dertlerini kendi içinde duymayan onlardan değildir.
Demek onların çizgisini dışındadır.
Müslüman'ın derdini kendi içinde duyması lazım.
Onların derdiyle kıvranması lazım.
iki büklüm olması lazım.
Yani ben böyle bir sevgi ortaya böyle bir insanı alaka ortaya koysun.
Bu öyle bir alakalıdır ki günümüzde moda lüks olarak ortaya atılan humanizm onun çok gerisinde kalır.
Kendine dua edeceğiniz zaman sadece doğayı kendine has ettirmeyi bencillik sayıyorsun, yırtıyorsun, o daireyi daha geniş dairede bütün insanlığı kucaklar mahiyette 70 bilmem kaç millete irtibatım var benim herkes için diyorsun, İşte size de onun böyle aksi olması lazım.
Meseleyi mütekellim markayla sizinle beraber başkalarını da işin içine alacak şekilde neyi istiyorsan, Allah'ım huzur, Allah'ım kalp selahı, Allah'ım fikir selâhı.
Beddua değil, Allah'ım bir fark ve ittifak Allah'ım.
Sarmaş dolaş olma.
Bütün insanlar için aynı şeyi biliyorsun? Burada işte o zaman tastamam mutlak zikir kemaline mahsustur tastamam Müslüman olmayı düşünüyorsan nefsin için neyi arzuluyorsan başkaları için de gel onu arzula neyi seviyorsan onu sev neyi biliyorsan onu dile tastamam arızasız kusursuz eden Müslim.
Bu çok önemli ızdırar hali duası , bazen ızdırap hali duası vardır.
Yani ızdırab içinde.
Keşke herkes duyduğunu duysa var ya keşke sevdiğimi sevse keşke benim Allah'ımı sevseler benim Efendimi sevseler.
Keşke sıratı müstakim istersen bir ızdırap içinde böyle eğilip kalkıp ne olur Allah'ım keşke keşke peygamber öyle bir ruh haleti dir.
Böyle ızdırap hali zannediyorum.
10 saat üst üste böyle hiç şey yapmadan ara vermeden, dua etmektense böyle 5 dakika bir ızdırap hali içinde Cenabı Hakk'a teveccüh etme ondan daha kıymetlidir bu açıdan ızdırap.
Çok önemli.
Duaların kabulüne bir vesiledir ızdırap.
Onun için zararın yanında ızdırabı da görmezden gelmemek lazım.
Dualarınızı böyle umum eleştirirsiniz inşallah.
Öyle yapalım.
Biz öyle olmalıyız.
Başkaları şahıslar adına dua edebilirler.
Bu bir darlığın ifadesidir.
Peygamber yolu himmetin ulvi olmasına işaretler.
Bizde o işaretçilerini işaretlerine uyarak himmeti ali tutmaya çalışır.
Dun himmet olmadan şeytandan kaçıyor gibi kaçarız.
Her zaman himmet ali müştak olduğunuz şeyma ali dayandığımız kuvvetle misali olmalıdır.
Ben hazırlamadım.
Himmet âli olması lazım.
Allah'ın izniyle iyi bir manivela bulursam ben küreyi arzın yörüngesini bile değiştiririm.
O kadar yüce bir himmetle.
Sahip çıktığın işe sahip çıkacak ve koşacaksın.
13/10/2013 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Bu bayramlar, asıl bayramı hatırlatma adına âdeta birer tembih mahiyetinde bir misyon eda ediyorlar.
Şahsî hayatımız adına, Alvar İmamı Muhammed Lütfî Efendi’nin ifadesiyle, “Mevlâ bizi affede / Gör ne güzel ıyd olur / Cürm ü hatâlar gide / Bayram o bayram olur.” “Gör ne güzel ıyd olur.” diyor, bir de “tahmîs”ini böyle yapıyor; “Bayram o bayram olur / Gör ne güzel ıyd olur.” “Îd” (ıyd) de bayram demek.
“Mevlâ bizi affede / Bayram o bayram olur / Zulmetler bir bir gide / Bayram o bayram olur.
// Her yana ışık yağa / Bayram o bayram olur / Işık, zulmeti boğa / Bayram o bayram olur.” Sizin gerçek bayramınız, bu bayramların hatırlatması ile -esasen- o bayramdır:
İnsanların re’fet ile, şefkat ile birbirlerini kucakladıkları, kendi şahısları, şahsî kaprisleri adına silinip gittikleri, varlıklarını -bir yönüyle- başkalarına adadıkları o mübarek günlerdir.
“Eyyâmullah” denir onlara, “Allah günleri”; asıl bayram, o bayramdır.
İnsanlık, tarihin değişik dönemlerinde böyle bayramları yaşamıştır ve bu bayramlarda insanlığa serkâr olanlar da Enbiyâ-ı ızâmdır.
O bayramların en büyüğünü ise, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanlığa yaşatmıştır.
O bayramların en büyüğünü… Bir yönüyle bütün insanlığın içine/gönüllerine açılma bayramı..
gönüllerin, gönüllere açılma bayramı..
İslam’ı herkese sevdirme bayramı..
Allah’ı, herkese sevdirme bayramı..
Cenâb-ı Hakk’ın insanlara teklif ettiği sistemi, bir sevgi sistemi olarak sunma bayramı.
Onun için, bu bayram, uzun zaman değişik ellerde hep el değiştirmiş durmuş ama izafî/nisbî değişikliklere rağmen hep mevcudiyetini korumuştur.
Râşid Halifeler ile -tam O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) izinden gittiklerinden dolayı- zirve yapmış.
Emevîlerde belli bir yere kadar gelmiş, bazı zalimlere takılmış; Abbâsîlerde bir yere kadar gelmiş, bazı zalimlere takılmış.
Orta Asya çok erken dönemde sahip çıkmış o bayrama; hemen “bayram”ın ikinci günü, üçüncü günü.
Çünkü ellinci sene, bütün Asya İslam’a teslim-i silah etmiş.
O dönemin, o devrin o babayiğit insanları sayesinde -âdetâ O’nun için küheylan gibi koşmaktan başka bir şey bilmeyen insanları sayesinde- mesele tâ Çin Seddi’ne ulaştırılmış, Allah’ın izniyle.
Ara sıra geceler gelmiş, ışığın yerine oturmuş.
Zaten “ışık” harekete geçirilmezse, “ışık” hareket halinde olmazsa, bir yönüyle “karanlık” esastır.
Kur’ân-ı Kerim’in bir ayetinde “Geceyi gündüze bürür.” “Leyl, nehârı, gaşyeder/kapatır.” demektir; Arapça’da, iki tane mensup, peşi peşine geldiği zaman, bir tanesi/önceki “fâil” takdir edilir.
Demek ki, esas kaplayan, ortalığı kaplayan, karanlıktır, gecedir.
Bu açıdan da “ışık” meşîet-i İlâhiyeye, irâde-i İlâhiyeye göre ve şart-ı âdî planında insanların iradesi ile oluşturulacak şeydir.
Dolayısıyla o zaman “ışık” gelir, “karanlık”ı boğar.
Hani var ya:
“Nasıl olsa bir gün güneş doğacak / Çevreye yeniden nurlar yağacak / Dağ-dere, ova-oba bucak bucak / Işık gelip karanlığı boğacak…” Hiç inkisara düşmemek lazım!..
Hâl-i hazırdaki tablonun karanlığına yenik düşmemek lazım!..
Siz, bu mevzuda iradenizin hakkını vermezseniz, karanlığın kündesine gelirsiniz, el-ensesine gelirsiniz.
Bir kere de o, tepeye bindi mi, bir daha da inmek istemez.
Çünkü karanlığın arkasında Şeytan vardır.
Bu espriyi yanlış anlayan ve düalizme inananlar, “Hürmüz ve Ehrimen” filan demiş, nur-zulmet ikilemine/düalizmine inanmışlardır.
İkisini de hâkim, müessir ve birbirine karşı koyacak güçte farz etmişlerdir.
Çünkü o karanlığın, ortalığı karartmanın, gönülleri karartmanın, ümitleri söndürmenin, “recâ” hissini tahrip etmenin arkasında, Şeytan ve Şeytan’ın avenesi vardır.
Evet, değişik zamanlarda, o Şeytanî durum hâkim olmuştur.
Fakat Allah, meşîet-i Sübhâniyesiyle Enbiyâ-ı ızâmı göndermiş, Müceddidîn-i fihâmı göndermiş; hiçbir dönemi peygambersiz veya mürşidsiz bırakmamıştır.
Dolayısıyla her zaman karanlık, ışığa yenik düşmüştür, Allah’ın izniyle.
Karanlık asıl olduğu halde, aslı yenmiştir fer’, O’nun (celle celâluhu) yaratmasıyla ve insanların şart-ı âdî planında iradeleriyle/ortaya koyduklarıyla.
Belki bir gün yine o günler gelir.
Zulmet, künde yemiş gibi yere serilir, Allah’ın izniyle.
İnsanlarda ötelere ait metafizik gerilir, gerildikçe gerilir.
Ve ölü ruhlar -üç asırdan beri ölü ruhlar, mezar-ı müteharrikler- bir bir dirilir.
Dolayısıyla, yeryüzünde yaşama hakkı olmayanlar da gider, toprağa gömülürler; onların hepsi mi’adlarını doldurur, zinciri boşalan, zembereği boşalan, -şimdi- pili biten saatler gibi…
02/09/2017 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Hazreti Ali’nin her sene birisi Peygamber Efendimiz için olmak üzere iki tane koç kestiği, bunun sebebi sorulduğunda da “Allah Rasûlü bana yaşadığım müddetçe kendisine kurban kesmemi vasiyet etti; bunu asla terk etmem.” dediği naklediliyor.
Böyle bir vasiyette bulunmamış olsalar da geçmişlerimizin yerine kurban kesebilir miyiz? Bir kimse sevabını ölmüş bir akrabasına veya sevdiği bir kimseye bağışlamak üzere kurban kesebilir.
Tıpkı ölen bir insanın ardından onun adına sadaka verildiği, hacc yapıldığı gibi kurban da kesilebilir.
Nitekim Peygamber Efendimiz de ümmetinden kurban kesemeyenler adına kurban kesmiştir.
Namaz ve oruç gibi bedenî ibadetlerde, niyet ve şahsî îfa asıldır; fukahâya göre, bunlarda niyabet caiz değildir.
Zekat ve sadaka-i fıtır gibi malî ibadetlerde ise niyet şart olmakla birlikte, mükellefin bizzat yerine getirmesi gerekmez; bunlar niyabet yoluyla da ifâ edilebilir ki kurban da bu malî ibadetler kategorisine dâhildir.
Hem malî, hem de bedenî yönü bulunan hac ibadetinde ise, asıl olarak mükellefin bizzat kendisinin ifa etmesi gerekir.
Ancak, mükellefin bundan aciz olması halinde, bedel yoluyla da ifa edilebilir.
İnsan vefat etmiş anne babası, yakınları ve büyükleri için dua ve istiğfarda bulunabilir, Kur’an okuyabilir, sadaka verebilir, hac ve umre yapabilir..
hatta onlar hesabına eda ettiği bu ibadet ve iyiliklerinin yanı sıra namaz kılıp, oruç tutup sevabını onlara bağışlayabilir.
Geçmişlerimiz adına kurban kesmek de -inşaallah- onların ruhlarını memnun ve mesrur edecektir.
Anne babamın haklarını asla ödeyemem.
Bu itibarla, onlar için hayır adına ne yapabileceksem mutlaka yapmam gerekir.
Sizin üzerinizde de kendi anne babalarınızın o kadar çok hakları vardır ki, ömür boyu onlar için istiğfar edip dursanız, yine de o hakları ödeyemezsiniz.
Bu açıdan da hiçbir fırsatı kaçırmadan yapacağınız hayır ve iyiliklerle onlara sürekli ahiret hediyeleri göndermeye çalışmalısınız.
21/10/2012 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Kurban, lügatlere göre “yaklaşmak” manasına gelmekte ve Allah yolunda malın, canın, her şeyin feda edilebileceğini, Allah’a teslimiyeti ve O’na karşı şükür hisleriyle dolu olmayı ifade etmektedir.
Kurban kesmek, Kitap, Sünnet ve icmâ-ı ümmet ile sabittir.
Kur’ân-ı Kerîm’in, “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” (Kevser, 108/2) mealindeki ayetle, bildiğimiz kurbanı işaret ettiği hususunda İslâm ulemasının çoğunluğu aynı görüştedir.
Kurban, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in çok önem verdiği bir ibadettir.
Hanefi mezhebinde “vacip” sayılan kurbana, Şafii mezhebinde “sünnet” denmesi (İki mezhep arasındaki ıstılah farkı da düşünülmelidir) kat’iyen bu ibadetin hafife alınmasına sebebiyet vermemelidir.
Kurban Bayramı bir taraftan muhtaçlara yardım açısından çok iyi değerlendirilmeli, diğer yandan da o mübarek ibadet herkese sevdirilmeli, herkes ona özendirilmelidir.
Mebdede her şey küçük bir açıyla başlar.
Daha sonra arkadan gelenler o işe sahip çıkar, omuz verir, yeni yol ve metotlar geliştirir, farklı alternatifler ortaya koyarlar.
İşte kurban da, bir dönem ülkemizde insanların sadece ferdî olarak yerine getirdikleri ve kestikleri kurbanın etini, konu komşuya dağıttıkları bir ibadet iken zamanla gerek ülke içinde, gerekse dünyanın değişik yerlerinde gönüllere ulaşma adına önemli bir vesile hâline gelmiştir.
Aslında, kurban daha ilk teşri kılındığı gün bütün maslahat ve hikmetleriyle beraber vaz edilmiştir; fakat, her dönemin kendi şartları içinde onu değerlendirmenin değişik şekilleri ve o maslahatların bütünü ya da bir kısmı ortaya çıkmaktadır.
Hazreti Âişe Validemiz’in rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kestiği kurbanın üçte ikisini dağıtmış ve evdekileri mahrum etmeme adına üçte birini de bırakmıştır.
Kestiği kurbanının etini sünnete uygun olarak değerlendirmek isteyen bir insan için ölçü budur.
Fakat bir ailede bütün aile fertleri adına kurban kesiliyorsa, ya da bir insan birden fazla kurban kesiyorsa, bu durumda daha farklı bir taksime de gidilebilir.
Mesela böyle bir durumda kesilen kurbanlardan birisi veya onun yarısı ya da üçte biri eve bırakılıp diğerleri yakın daireden en uzakta bulunan insanlara kadar tevzi edilebilir.
Bu şekildeki bir taksimatla insan, hem yakınındakileri kurban etinden mahrum etmemiş, onlara bu etten tattırmış veya onların göz hakkını eda etmiş olur, hem de fakr u zaruret içinde bulunan diğer insanlara el uzatmış, onların temel bir ihtiyacını gidermiş, farklı kesim ve topluluklar arasında sevgi ve şefkat köprüleri kurmuş olur.
Bir kilo et hediye etmek bile olsa, kurban vesilesiyle yapılan hiçbir iyilik küçük görülmemelidir.
Nitekim, yerine göre bir hayvana karşı şefkatli davranma dahi insanın ateşten âzad olmasına ve Cennet’e girmesine vesilelik edebilir.
Buhari ve Müslim gibi en muteber kaynaklarda bu hususu te’yit eden hadis-i şerifler mevcuttur.
Mesela, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüt’t-tehâyâ) kendini fuhşa salmış ve benliğini bohemce yaşamaya kaptırmış bir kadının kurtuluşunu anlatırken buyurur ki:
“Bir gün çok susamıştı.
Dili damağı birbirine yapışmış bir vaziyetteyken bir kuyuya rastladı.
Kuyuya inip kana kana içti ve susuzluğunu giderdi.
Yukarı çıkınca kuyunun kenarında zor güç nefes alan, susuzluktan dili sarkmış, toprağı yalayan bir köpek gördü.
“Bu da benim gibi çok susamış!” deyip tekrar kuyuya indi, çarığını su ile doldurup onu dişleri arasında tutarak dışarı çıktı ve köpeği suladı.
Allah Teâlâ bu davranışından dolayı onun günahlarını affetti.” Aynı husus kötülükler için de geçerlidir.
Bazen küçük gibi görülen bir kötülük de insanın hüsrana uğramasına sebebiyet verebilir.
Bu hususa da dikkat çeken ve ümmetini ikaz eden Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Bir kadın, ölünceye kadar hapsettiği bir kedi yüzünden azâba uğradı.
Hayvanı eve hapsetmiş, ona bir şey yedirmemiş, içirmemiş, yerdeki haşereleri yemesine bile izin ve imkan vermemişti.
İşte bu sebeple Cehenneme girdi.” buyurmuştur.
Bazı insanlara dinimizin güzelliklerini anlatabilmenin yolu kurban hediyesi gibi vesileleri değerlendirmekten geçiyorsa, o türlü vesileleri değerlendiren mü’minler ibadetlerini daha da derinleştirmiş ve aynı zamanda irşat vazifesini yerine getirmiş olurlar.
Nitekim, Avrupa ve Amerika gibi yerlerde, kurban dağıtımını ilk kez gören ve elde paketlerle kendi kapısı da çalınan insanlar çok etkileniyorlar.
O insanlar bu orijinal ve cazip cömertliği temelde bizim kültür kaynaklarımıza veriyorlar.
“Hangi ruh ve mana köklerinden besleniyorsunuz, size bu ahlakı veren nedir?” sorularına cevap aramaya duruyorlar.
Şahit oldukları İslam cömertliği ve civanmertliği, hatta îsâr ruhu, temel değerlerimize karşı bir alâka ve bir sevgi uyarıyor.
21/10/2012 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek mesabesindedir! Kur’an diyor bunu; bir insanı öldürenin, potansiyel olarak başka insanları da öldürebileceğini vurguluyor.
Bu açıdan, bir cinayet bin cinayet demektir.
Fakat gördüğünüz gibi günümüzde millet gözünü kırpmadan bu şenaatleri, bu denaetleri, bu cinayetleri irtikâp ediyor.
Bazı kimseler el ayak hareketleri yapıyor, yalan söylüyorlar.
Bir zümre başka bir zümreyi taklit ediyor, onun işaretini kullanıyor; suçu onlara atmak istiyor.
Başka bir densiz, kendini bilmez, yeni yetme de şimdiye kadar karıncaya basmamış insanlara kendi yaptıkları şenaat ve denaetleri nispet etmeye kalkışıyor.
Bu kötülükleri yapanlar, o yobaz, alabildiğine şuursuz, şeklî Müslümanlığa bağlanmış Harûrîlerden, Hâricîlerden daha vahşi, Yezid’den daha vahşî, Haccâc’dan daha vahşidirler.
Böyle bir dönemde sükûnet, sekîne, temkin ve teyakkuzun temsilcisi olan insanlara, çok ağır başlı ve okkalı düşünceli olmak düşüyor.
Tedbir ve temkin bütünüyle onlara düşüyor.
Fitne tsunamileri ve fesat seylapları karşısında göğsünü gerecek, onları önlemeye çalışacak akl-ı selîm, kalb-i selîm, hiss-i selîm, ruh-u selîm sahibi insanlara..
mülahaza ve beyanları selim insanlara..
vurulduğu, dövüldüğü anda bile el kaldırmayacak ve karıncaya dahi basmayacak kadar şefkat abidelerine… Belki böyle davrananlar dünya cihetiyle kaybedebilirler fakat öbür tarafta Sahabe efendilerimizle ve Enbiyâ-ı izamla haşrolurlar.
Allah onlarla haşreylesin!..
Dünyevî kaybetme önemli değildir; asıl musibet, ahireti kaybetmektir.
Bazıları daha şimdiden ahireti kaybetmiş gibi görünüyorlar.
İnsan öldürmekle, öldürme ortamı hazırlamakla, öldürmeye zemin hazırlamakla bir şeyler elde etme peşinde koşuyorlar.
Genel atmosferi kendi istikballerini garanti altına alma adına kullanıyorlar.
Dolayısıyla ahireti kaybediyorlar.
Kimileri mabette ahireti kaybediyorlar..
bazıları Allah karşısında yer yer el pençe divan da duruyor ama namaz kılarken ahireti kaybediyorlar..
“Lâ ilâhe illallah” derken ahireti kaybediyorlar..
“Muhammedun Rasûlullah” derken ahireti kaybediyorlar..
“Sahabe” derken ahireti kaybediyorlar..
“Osmanlı” derken ahireti kaybediyorlar!..
Fakat unutmayın, ahireti kaybetmekle kalmayacaklar!..
Allah âdil-i mutlaktır! Küfür devam eder, mahkeme-i kübraya, ma’dele-i ulyâya kalır ama zalim cezasını dünyada bulur.
Bugün bu zulüm tablolarını hazırlayanlar, insanları birbirlerine karşı zulme sevk edenler, birbirine musallat edenler; kanda, irinde, gözyaşında kendi istikballerini imar etmeye çalışanlar… Bu mimar bozuntularının çok yakın bir gelecekte derbeder olup gittiklerini, kaderin şiddetli tokatlarıyla onlara “yeter artık!” dendiğini göreceksiniz.
Entelektüel buna “yeter” demedi; birkaç tane elit bunlara “yeter” demedi; kendi içlerinden inanan gibi görünen bazı kimseler de “Bu kadarı fazla!” demedi.
Onlar demedikleri için, dediği hora geçen ve mutlaka olan “Kün fekân” Sultanı dediği zaman zîr ü zeber olacaklarında tereddüdünüz olmasın.
Fakat o zaman da şu anda içinizde yaşattığınız o şefkat duygusuyla belki onlara acıyacaksınız, ızdırap duyacaksınız; “Keşke” diyeceksiniz “vaktinde iyiyi, güzeli, doğruyu keşfetselerdi; doğru yolda kaybedenlerden olmasalardı; sırât-ı müstakimde trafik kazası yapmasalardı; sırât-ı müstakimde şeytanın oyuncağı haline gelmeselerdi.” Ahsen-i takvime mazhar olan insan, karşısında meleğin serfüru ettiği abide şahsiyet, öyle olmamalı!..
O sokak insanı olamaz! O şurayı burayı harap eden insan olamaz! Araba yakan insan olamaz! Sövüp sayan insan olamaz! Mübarek kelimeleri ağzında istismar ederek “Bismillah, Allahu Ekber, Lâ ilahe illallah” deyip şenaat ve denaet işleyen insan olamaz! Onlara insan dediğiniz zaman veya o tavırlara İslam tavrı dediğiniz zaman Allah hesabını sorar.
Şahısları es geçelim fakat her mü’minin her sıfatı mü’min değildir; bazı mü’minler çok kâfir sıfatı taşırlar.
Taşkınlık kâfir sıfatıdır.
Birine zarar vermek kâfir sıfatıdır.
Yalan kâfir sıfatıdır.
İftira kâfir sıfatıdır.
Birine zift atak kâfir sıfatıdır.
Kendi yaptığı şeyi başkalarına mal etmek kâfir sıfatıdır… Ve Allah hükmünü sıfatlara göre verir.
Hadis-i şerifte buyurulduğu üzere; Allah sizin şekillerinize -falan millet, filan hizip, falan cemaat, filan camia- bakmaz ve lakin Allah sizin kalblerinize bakar.
Kalb, Allah’a müteveccih mi; Allah’a müteveccih olanlara o da müteveccih mi, Allah ona bakar.
Siz mülahazalarınızı mealiyâta (yüce hakikatlere, yüksek gayelere) bağlı götürüyorken birileri kalkıp size münasebetsizce “çeksinler” diyebilir.
Onlar hakkında hakkın, adaletin, istikametin gereği hüküm veren insanları da içeriye atabilir.
Fakat bütün bu şenaatler, denaetler, densizlikler sizi aynı olumsuzluklara sevk etmemeli.
“Fırsat ele geçerse biz de aynı şeyleri yaparız!” mülahazası rüyamızda bile aklımızın köşesinden geçmemeli.
Peygamber Efendimiz, “Kim mü’min kardeşini ayıplarsa, aynısını işlemedikçe ölmez.” buyurur.
13/09/2015 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Gafletin çeşitleri vardır:
Mukadder âkıbeti düşünmeme, âhirete hazırlık yapmama ve öteler için hazırlanmama bir gaflet olduğu gibi, vazife ve sorumlulukları yerine getirme mevzuunda dikkatsiz ve dalgın davranma da bir gaflettir.
Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz’in, “Allah Teâlâ, ne dediğini bilmeyen insanın gafilce ve ciddiyetsizce yaptığı duayı kabul etmez!” beyanı da bu hakikati vurgulamaktadır.
Eşya ve mahlukâtı “ma hulika leh” çizgisinde, yani yaratılış hikmetine uygun şekilde kullanmama da bir gaflettir.
Geceyi bütünüyle uykuda geçirme ayrı bir gaflettir.
Her şeyi sebeplere bağlamak ve Müsebbibü’l-esbâb’ı hatırdan uzak tutmak da bir gaflettir.
İnsanın içten içe kendini beğenmesi de bir gaflettir ve şefkat tokatıyla cezalandırılmasına sebeptir.
“Andolsun Allah size birçok yerde, Huneyn gününde de yardım etmişti.
Hani (o gün) çokluğunuz sizi böbürlendirmişti; ama o, hiçbir yarar sağlamamıştı.
Derken bütün genişliğine rağmen yeryüzü size dar gelivermişti..
nihayet bozularak arkanızı dönüp kaçmaya başlamıştınız.
Sonra Allah, Rasûlü’nün ve mü’minlerin üzerine sekînesini (güven veren rahmetini) indirmiş ve sizin görmediğiniz askerler gönderip kâfirleri azaba çarptırmıştı (bozguna uğratmıştı).” (Tevbe, 9/25-26) mealindeki ilahî beyan, hem de Ashab-ı Kiram gibi güzide bir topluluk arasındaki bir kısım gençlerin bir anlık düşüncelerinden misal vererek, bu hususa dikkat çekmektedir.
Huneyn’de, Müslümanların düşman karşısında bozguna uğradıkları bir hengâmede, etrafındaki birkaç yakın ashabıyla yapayalnız kalan Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ben peygamberim, yalan yok.
Ben Abdulmuttalib’in torunuyum, yalan yok.
Allah’ım bize yardım gönder.” diyerek öne atılmış; Allah’ın inayeti, üzerlerine inen “sekine” desteği ve meleklerin te’yidi ile hezimeti zafere çevirmişti.
İnsanın kendini ve yaptıklarını beğenmesi, iç çöküntüsünün emaresidir; bu bozukluk istiğfar ile tamir edilmezse tehlikeli bir kopuşa sebebiyet verir.
29/06/2009 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
“Allah her sabredenin yardımcısıdır” deniyor.
Sabır, Cenâb-ı Allah’ın bize mükellefiyet olarak yüklediği şeylere dişini sıkıp sonuna kadar, ölesiye katlanmak.Günahların ve masiyetlerin çağlayanlar haline gelerek çoklarını seylaplar önünde sürüklenen kütükler gibi önüne katıp sürüklediği dönemde bohemliğe düşmemek, garize-i beşeriyeye esir olmamak, şehevât-ı nefsaniyenin güdümüne girmemek, bedenin güdümünde yaşamamak… Hep mealiye müştak, gözleri O’nda, O’nun nazarının kendi üzerinde olduğu mülahazasıyla yaşamak.
Bunların hepsi, sabır çeşitlerindendir.
Öyle meseleler vardır ki, arzulanan netice kader tarafından belli bir takvime bağlanmıştır ve o takvim bizim için gizli tutulmuştur.
Böyle bir projeyi realize etmeye çalışırsınız fakat o çok zaman isteyebilir.
Zamanın uzunluğu kısalığı biraz da insanların gücü-kuvvetiyle, yani manevi immün sistemiyle, iman-ı billah, marifetullah, zevk-i ruhani, aşk u iştiyak ve yakin-i tam gibi donanımlarıyla mebsuten mütenasiptir (doğru orantılıdır).
Bu açıdan da zaman isteyen hadiselere karşı dişini sıkıp sabretmek lazımdır.
İnsanlığın İftihar Tablosu, cihanda eşi-menendi görülmemiş, melekutî bir mimardı; duygu ve düşünce dünyamızı, Allah’la münasebetimizi, ebedi hayata ait her şeyimizi ve kalbî hayatımızı imar eden, Allah’ın seçkin mimarıydı.
Beşerin En Mükemmeli’nin (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) eliyle şekillenen ve Kur’an’ın mucizesi olan ısmarlama bir cemaatle bile yeni tip bir insanlığın oluşması ve huzur toplumunun olgunlaşması ancak yirmi üç senede gerçekleşebilmişti.
Eğer böyle bir meselenin doğumu bile yirmi üç senede olmuşsa, onun “ba’sü ba’de’l-mevt”i de bu zaviyeden değerlendirilmeli ve bu mevzuda kat’iyen acûliyete girilmemelidir.
İşte bu da ayrı bir sabrı gerektirmektedir.
Bunların hepsinin üstünde bir sabır daha vardır ki, o da adeta çıldırtan bir sabırdır; öbür dünyayı dört gözle istediği halde emre itaatteki inceliğin gereği olarak tezkeresinin dolacağı anı iştiyakla bekleyen Hak dostlarının sabrıdır.
Sürekli öteler iştiyakıyla nefes alıp veren Hak dostlarının, vazifelerini tamamlayana kadar dünya hayatına katlanmaları ve gönüllerindeki vuslat arzusunu mesuliyet duygusuyla bastırmaları ancak seçkin kullara özel bir sabırdır.
“Vuslata karşı sabır” da diyebileceğimiz mukarrabine has bu sabır çeşidi, Hak dostlarının can ü gönülden cemâl-i İlahiyi arzu etmelerine rağmen dine hizmeti kendi nefislerine tercih ederek burada kalıp vazifeye devam etmeleri, her ânı “Ne zaman Allahım, vuslat ne zaman?!.” mülahazalarıyla geçirdikleri halde O’nun takdirine rıza göstererek ölümü değil O’nun hoşnutluğunu istemeleri ve dava düşüncesiyle dünyaya bir süre daha katlanmalarıdır.
Bunların hepsinin üstünde bir sabır daha vardır ki, o da adeta çıldırtan bir sabırdır; öbür dünyayı dört gözle istediği halde emre itaatteki inceliğin gereği olarak tezkeresinin dolacağı anı iştiyakla bekleyen Hak dostlarının sabrıdır.
Sürekli öteler iştiyakıyla nefes alıp veren Hak dostlarının, vazifelerini tamamlayana kadar dünya hayatına katlanmaları ve gönüllerindeki vuslat arzusunu mesuliyet duygusuyla bastırmaları ancak seçkin kullara özel bir sabırdır.
“Vuslata karşı sabır” da diyebileceğimiz mukarrabine has bu sabır çeşidi, Hak dostlarının can ü gönülden cemâl-i İlahiyi arzu etmelerine rağmen dine hizmeti kendi nefislerine tercih ederek burada kalıp vazifeye devam etmeleri, her ânı “Ne zaman Allahım, vuslat ne zaman?!.” mülahazalarıyla geçirdikleri halde O’nun takdirine rıza göstererek ölümü değil O’nun hoşnutluğunu istemeleri ve dava düşüncesiyle dünyaya bir süre daha katlanmalarıdır.Kemalâtın her şubesinde olduğu gibi vuslata karşı sabrın zirvesini tutan da yine İnsanlığın İftihar Tablosu’dur.
Allah Rasûlü, cismanî âlemdeki son anlarında, mübarek başının ağrısının dinmesi için, başına sımsıkı sargı sarmıştı.
Hazreti Âişe Vâlidemiz, böyle hallerde Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ellerinden tutar ve O’na dua ederdi.
Hazreti Âişe, yine dua etmek üzere o mübarek elleri tutmak istediğinde, bu defa Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) elini çekmiş ve “Allah’ım yüce dostluğunu istiyorum.” demişti.
Yani Allah Rasûlü, artık murad-ı ilâhînin öteye müteveccih bir istikamette olduğunu anlamış; “Seni çağırıyorum ey Habibim, gel!..” mesajını almış ve kendi ruhunun ufkuna seyahate yönelmişti.
Hususiyle çoklarının dünyaya taptığı bu fesat asrında, “mü’minim” dedikleri halde dünyaya taptıkları, villalar arkasında koştukları, yattan yata geçtikleri, bir sarayı az görüp çeşitli sarayları kendileri adına dizayn ettikleri ve nifakın diz boyu, belki gırtlakta bir seviyeye ulaştığı bir dönemde, kendini iman ve Kur’an hizmetine adamış, milli ruhun ikamesine adamış, ruh ve kalb abidesini ikameye adamış insanlara düşen şey, başkalarının deli diyeceği kadar, dünya ve mâfihâyı elinin tersiyle iterek, ukbaya ve cemalullaha ölesiye bir iştiyakla müteveccih olmaktır.
08/11/2015 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Çok ciddi vefasızlıklar ile karşı karşıya kalacaksınız.
Bu yolun cefâkeş yolcuları, bütün tarih boyu hep aynı şeylere maruz kalmışlardır.
“Bu dert meyhanesinde / Kimi gördün şaduman olmuş; Bu gam-hane-i mihnette / Beladan kim emân bulmuş! Bu bir devvâr-i gaddardır / Gözü gördüğünü hep yer Ne şah-u ne geda bunda / Ne bir fert payidar olmuş.
muvakkaten, gelip-geçici olan şu andaki hâl-i pür-melâl ile paniğe kapılmamalı!..Başına bu türlü şeyler gelmedik Hak yolcusu kalmamıştır.
Eğer ille de bu musibetlerden âzâde biri olsaydı, o, yüzü suyu hürmetine varlığın yaratıldığı İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) olurdu; Hazreti Nuh (aleyhisselam) olurdu; Hazreti İbrahim (aleyhisselam) olurdu!..
Birine yapmadıkları eziyet bırakmıyorlar; menkıbelerde geçtiği üzere, ip atıyorlar kendisine, sürüklüyorlar; Hazreti Nuh’u (aleyhisselam) düşünebilirsiniz.
Birini ateşe atıyorlar; Allah (celle celâluhu) “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol!” diyor.
Hâşâ ve kellâ; o pâk dâmen, diyeceğim şeylerden bin fersah, hayır milyonlarca fersah uzaktır; birini bir eşkıya gibi takip ediyorlar; Nâsıralı Genç (Hz.
İsa aleyhisselam).
melekler kadar azizdi ama Allah (celle celâluhu), bir yönüyle, onları da presletiyordu ve şunu gösteriyordu:
Kudve (halkın uyup tâbi olduğu) insanlar, cemaatlere örnek olsun.
Ben, sevdiklerimi böyle imtihan eder, onları böyle arındırır, öbür âleme hazırlarım.
Sıratı rahatlıkla geçebilmek, mizanda terazinin sağ kefesinin ağır basmasını sağlamak, sonra Cennet’in kapılarını açık bulmak, Reyyân’dan içeriye yürümek ve Cemâlullah’ı müşahede şerefiyle şerefyâb olmak için o güzergâhın gerekleri bunlar.
Âdetullaha nazar eylerseniz, göreceksiniz ki, bu değişmez.“Allah’ın bu hilkatini kimse değiştiremez.
Gerçek ve kusursuz din budur.” (Rum, 30/30) Öteden beri devam edegelen sünnetullah budur; Allah dinine omuz verenler hakkında hep hüküm bu şekilde olmuştur veya onlar o dine mensubiyetlerinin karşısında hep bu türlü şeylere maruz kalmışlar ve hep çekmişlerdir.Şayet “çekme” öyle güzel neticeleri size kazandırıyorsa, kazanan sizler oluyorsunuz.
“Kazandım!” deyip kazanmış gibi görünen insanlar da hiç farkına varmadan kazanma kuşağında iç içe kayıplar yaşıyorlar; düz yolda, şehrâhta, değişik trafiklere sebebiyet veriyor, takılıp yollarda kalıyorlar.
Hem de yollarda yüz üstü kalıyorlar.
Ama sizin yüz üstü olmanız bile, bir yönüyle, O’na (celle celâluhu) kurbeti ifade ediyor, secde gibi bir şey oluyor.
Çektiğiniz şeylerle, başınız yerde, hep O’na (celle celâluhu) karşı en yakın bir pozisyonda, en yakın bir durumda bulunuyor gibi oluyorsunuz, Allah’ın izni ve inayetiyle.
Bu itibarla da kazanım içinde kazanımlara mazharsınız.Hamdetmek lazım!..
Neden? Çünkü bir kere var olmakla nimete mazhar kılınma var.
Sonra insan olmakla..
Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’a ümmet olmakla..
ve bir de ya O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashâbı olma şerefiyle..
veya âhirzamanda O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashabının yolunda yürüme şerefiyle… Dünyaya meyl-i muhabbette bulunmadan, sahabî yolunda gözünü kırpmadan yürüme… Sahabenin Bedir’e yürüdüğü gibi, Uhud’a yürüdüğü gibi, Hendek’te dimdik durduğu gibi… Evlerini/barklarını, hayvanların sırtında, çardak malzemesi olarak taşıyan, otağlarını bir cephede kuran ve orada iş bitince, yine yükleyip başka bir cepheye yönelen..
o günün imkanlarıyla atın, katırın sırtında tâ Ceziretü’l-Arab’dan kalkıp İstanbul önlerine kadar gelen..
Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) tebşirâtını almaya çalışan… O insanlar (radıyallahu anhüm) bütün dünyayı -Allah’ın izni ve inayetiyle- hizaya getirdiler, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın mânevî gücüyle, stratejileriyle, doğru yolda yürüdüklerinden dolayı Allah’ın inayetiyle, riayetiyle, kilâetiyle.
Sizin gibi bir avuç insana da Allah (celle celâluhu), bir yönüyle, farklı şekilde dünyanın dört bir yanına açılma imkânını bahşetti.
“Eğitim” ile, “fakirlikle mücadele” adına, “ihtilafa karşı baş kaldırma”, insanları buluşturma, kucak kucağa getirme, muânaka yaptırma adına size türlü türlü muvaffakiyetler ihsan ediyor.
Dolayısıyla İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Arkadaşlarım!” diyor kendi dönemindekilere.
“Ya Rasûlallah! Biz, kardeşlerin değil miyiz?!.” Şöyle buyuruyor:
“Sizler, arkadaşlarımsınız Benim; Benim kardeşlerim sonra gelecekler!” Gariplere müjdeler olsun!” Böyle olmaya can kurban!..
Neye mazhar olduğunuzun farkında mısınız?!.
Neye maruz kaldıklarının farkındalar mı acaba?!.
Birileri, değişik şeylere maruzlar; öyle maruzlar ki, maruz kaldıkları şeyin farkında değiller, düz yolda -bir yönüyle- sürüm sürümler.
“Allahım! Bir nusret-i karîb, yakın zamanda bir nusret Allahım! En yakın zamanda engin bir fütuhât; din-i Mübin-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına, engin bir fütuhât Allahım!..
Allah’ım, Sen “nasr-ı karîb” ve “feth-i mübîn” ihsan eyle!..
05/11/2017 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Eltâf-ı İlahiye meltemleri öyle farklı eser ki!..
Bir de bakarsınız, kupkuru çöller, yarık yarık olmuş zemin, kuvve-i inbâtiyesini kaybetmiş toprak, karbondioksitsiz ağaçlar, birden bire bahar neşvesiyle, baharın Sabâ edasındaki makamıyla canlanır; bir haşr ü neşr olur.
Haşir Risalesi’nde ve Âyetü’l-Kübrâ’da da bu bahardaki dirilişin öbür taraftaki ba’s-ü ba’de’l-mevte bir örnek teşkil ettiği üzerinde ısrarla duruluyor.
Allah’ın gücü, her şeye yeter; O, hiç umulmadık anda baharlar halk eder.
Etrafı kar-kış bastırmış, her taraf buz bağlamış; kayan kayana, tekleyen tekleyene, düşen düşene… Fakat bir de bakarsınız ki, bir nevbahar, tatlı bir meltem esintisiyle her tarafı sarmış; o sizin “kar, buz” dediğiniz şeyler -aysbergler ölçüsünde bile olsa- bir bir eriyor, çağlayanlara dönüşüyor, sonra denizlere doğru akmaya başlıyor.
Şimdiye kadar çend defa olmuş bu türlü şeyler.
Bir kere olmuş ise, her zaman da olabilir.
Olanlar, olacak şeylerin en inandırıcı referansıdır.
Bir kuraklık dönemde Allah (celle celâluhu) size, hususiyle sizin önünüzdeki Pişdârınıza, -Makamı Cennet olsun.- Çağın Sözcüsü’ne kupkuru çöllerde bir bahar havasını estirtmedi mi?!.
Sonra sizler, sizin arkadaşlarınız, daha büyükleriniz, dünyanın dört bir yanına açılarak her tarafa tohumlar saçmadınız mı? O tohumlar, çoğu yerde başağa yürümedi mi? Dikilen fideler, selviye dönüşmedi mi? Bundan sonra niye aynı şeyler olmasın ki?!.
Onun için ye’se kapılmak, O’na karşı saygısızlığın ifadesi olur.
Ümitsizlik, Allah’ın güç ve kuvveti mevzuunda tereddüt yaşamanın -esasen- hırıltılarıdır.
“Şey” kelimesi, “küll”e izafetle, tamlayan-tamlanan terkibi içinde “her fert” demektir; hiçbir fert yoktur ki, Allah’ın ona gücü yetmiş olmasın! Her ferde… Böyle buyuruyor Kur’an-ı Kerim’de, hem de kaç yerde, “tasrif” esasıyla/esprisiyle.
“Buna doğru inanın!” diyor, “Buna bel bağlayın, itimâd edin! Kendinize güvenmeden daha ziyade, Allah’ın her şeyi yapacağına güvenin, itimâd edin!..” “Hakk’ın olıcak işler / Boştur gam u teşvişler / Ol, istediğini işler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler..” “Hak, tecelli eyleyince, her işi âsân eder / Halk eder esbâbını, bir lahzada ihsan eder.” Bildiğiniz şeyler bunlar… “Hak tecellî eyleyince, her işi âsân (kolay) eder.
/ Halk eder esbâbını, bir lahzada ihsan eder.” Bunlar, sizin bildiğiniz şeyler; ben, tekrar ediyor.
Tekrarım tasdî’e (baş ağrıtmaya) vesile oluyorsa, sizden özür dilerim, Allah’tan da af dileğinde bulunurum.
Dört bir yan kararsa da biz, ışık peşindeyiz / Ellerimizde meşale, Çin’de-Maçin’deyiz.” İ’lâ-i kelimetullah olsun!..
Allah, dünyanın dört bir yanında bilinsin, sevilsin, sayılsın!..
Hazreti Rasûl-i Zîşân’ın nâm-ı celili, bayrak dalgalanması gibi hemen her zirvede, her kulenin başında, her minarede, her ağaçta dalgalansın.
Siz, bu mevzuda himmetinizi ona bağlarsanız, Cenâb-ı Hak, öyle mukabelede bulunur ki!..
“Sevdirin Allah’ı kullarına ki, sevsin Allah da sizi!” Allah tarafından sevilmek istemez misiniz? “Mukabele” bu.
Sizin sevginiz bazen aşk u heyecan halinde, bazen sizi ızdıraba sevk edecek şekilde, Leylâ’nın Mecnun’u sevk ettiği, Şirin’in Ferhat’ı sevk ettiği, Azra’nın Vâmık’ı sevk ettiği gibi olabilir; bazen bir zaaf haline dönebilir.
Fakat Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Sahîhadaki bu türlü ifadelerin hep “mukabele” sözcüğü ile ele alınması lazım.
Sizin sevginize, O, sevgiyle mukabelede bulunur.
O (celle celâluhu), nasıl bir iltifatta bulunur? Siz, bir verirsiniz, bazen on alırsınız, yirmi alırsınız.
O sevginin karşılığı… Mesela “Ben, sizden hoşnudum!” demesi, öyle bir karşılıktır ki, iliklerinize kadar bunu bir zevk halinde duyarsınız, bayılırsınız:
“Yahu bundan daha zevkli bir şey yokmuş!” dersiniz.
Öyle bir meltem esintisiyle eser, ruhlarınızı öyle sarar ki, bayılır, kendinizden geçersiniz.
Size “Bir dünya vardı arkada, bırakıp geldiniz; bağı vardı, bahçesi vardı -bu Pennsylvania gibi- evleri vardı, tertemiz havası vardı!” filan dense, “Yahu var mıydı böyle bir şey!” filan dersiniz.
Unutursunuz geçmişte olan bütün güzellikleri; hepsi silinir gider gözünüzün önünden.
Bir de O’nun kâinattaki bütün güzelliklere tecellî olarak serptiği, saçtığı, serpiştirdiği o güzelliklerin de ötesinde Cemâlini, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanıyla, Dolunay’ı ufukta gördüğünüz/müşahede ettiğiniz gibi gördüğünüz zaman bayılıp kendinizden geçeceksiniz:
“Meğer dünya buymuş; biz, boş dünyalar arkasından koşturup durmuşuz! “Me-ğer dün-ya buy-muş; biz, boş dün-ya-lar ar-ka-sın-dan koş-tu-rup dur-mu-şuz!”
17/03/2019 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Şimdi Ramazan-ı şerif, Cenâb-ı Hakk’ın, insanları mağfiret adına lütfettiği bir fırsat ayıdır.
O Ramazan-ı şerifte, oruç, aç durma, ayrı bir fırsattır; Allah (celle celâluhu) sizin günahlardan arınmanıza -bir yönüyle- o işi bir sebep kılıyor, bir vesile kılıyor; onunla günahlardan arınıyorsunuz.
Aç duruyorsunuz; aç durmak suretiyle sabrediyorsunuz, sabrın mükâfatını görüyorsunuz.
İ’tiyatlardan (alışkanlıklardan) uzaklaşmanız adına gayret gösteriyor, o mevzuda ayrı bir sevap kazanıyorsunuz.
Yiyecek-içecek bir şey bulamayan insanları düşündüğünüzden dolayı ayrıca sevap kazanıyorsunuz; siz, onları düşünüyorsunuz, “Bu aç insanlar…” diyorsunuz.
Hani kermes yapanlar, birileri için kermes yapıyorlar… Dolayısıyla, “Demek ki hakikaten açlık, susuzluk böyle bir şeymiş!” filan diye, o düşünmeyle de ayrı bir sevap kazanıyorsunuz.
Zaman dilimi olarak Ramazan-ı şerif, Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere rahmet ile teveccüh buyurduğu bir ay olması itibarıyla, Allah, ondaki “bir”lerinizi “yüz” yapabilir, “bin” yapabilir, “on bin” de yapabilir.
Hâlis bir niyetle Ramazan-ı şerife girilirse, orucu tutulursa, Terâvîh’i kılınırsa, sahura kalkılırsa ve ağza-göze de sâhip olunarak bu ay iyi değerlendirilirse… Bunu da yine Kendileri (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade buyuruyorlar:
“Nice oruç tutanlar vardır ki, açlık ve susuzluk, yanlarına kâr kalmıştır! Nice ayakta duran insanlar da vardır ki, gece teheccüd adına, yanlarına sadece uykusuzluk ve yorgunluk kâr kalmıştır!” Öyle değil; bir taraftan aç-susuz kalırken, bir diğer taraftan da elimizi-ayağımızı, gözümüzü-kulağımızı, dilimizi-dudağımızı kontrol altına almalıyız.
Olumsuz bakmama, olumsuz şey söylememe, olumsuz şeylere kulak kabartmama, olumsuz şeylere el uzatmama, olumsuz şeylere doğru bir adım atmama… Bütün âzâ ve cevârihi -eskilerin ifadesiyle- “mâ hulika leh”inde, yani ne için yaratılmışsa o istikamette kullanma… Bu da orucu çok buutlandıran, ona derinlik üstüne derinlik kazandıran bir şey oluyor.
Bütün âzâ ve cevârihine oruç tutturuyorsun; Ramazan böyle bir vesile/mevsim.
Şimdi bir insan bunların ne kadarını yapabiliyorsa, o kadar sevap kazanır.
Bütününü yapıyorsa burada, enbiyâ-ı ızâmın arkasında yerini alır o insan; Hazreti Ebu Bekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler (radıyallahu anhüm) kâfilesine katılır.
Cenâb-ı Hak, öyle oruç tutmaya ve o dırahşan çehreli kâfileye veya Kamer-i Münîr’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hâlesi olan o kâfileye katılmaya muvaffak eylesin bizleri!..
İki:
Toplumumuzda âdet olmuş, mukabele yapıyoruz.
Esasen, Kur’ân-ı Kerim’le meşguliyet bir aya münhasır olmamalı.
Selef-i sâlihîne bakılınca görülüyor ki, onların Kur’ân’la irtibatı öyle Ramazan-ı Şerif’e münhasır değildi.
Esasen, kütüb-i fıkhiyede de ifade ediliyor bu mesele; üç günde bir Kur’an-ı Kerim’i hatmetme meselesi var, her gün hatmetme meselesi var.
Her gün hatmetme epey zor, onun için on beş saat ayırmanız lazım.
Keşke insan manasını bilerek okusa!..
Cenâb-ı Hak’tan bize gelmiş bir mesaj.
“İlahî mesaj, ne diyor; Allah, benden ne istiyor?” Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) inmiş gibi değil de herkes kendisine inmiş gibi okumalı.
Evet, O’na inmiş ama aynı zamanda bana da inmiş gibi; o mülahaza ile okuma.
Bu, biraz manayı bilmeye vâbeste.
Burada antrparantez bir hususu daha ifade edeyim:
Hanefi fukahasınca, icmâ’a yakın şekliyle, “Namaz kılarken, Kur’an-ı Kerim’e bakarak okumak, namazı bozar!” deniyor.
İmam Ebu Yusuf hazretleri, istisnaî olarak, diyor ki:
“Nafile namazlarda, Kur’an-ı Kerim’e bakarak okumakta bir mahzur yoktur.” İmam Ebu Yusuf, çok önemli bir şahsiyet; Abbasî döneminde Şeyhülislamlık da yapmış bir insan.
Ve “Kitâbu’l-Harâc”ı yazmış; o dönemde devlet adına çok önemli bir kitap o da.
O zat, “Nafile namazlarda, Kur’an-ı Kerim’e bakarak okumakta bir mahzur yoktur.” diyor.
Senede sadece bir Ramazan-ı şerifte, bir kere Kur’an-ı Kerim’i hatmediyoruz.
Allah’ın Kelamı’na değer vermemiz, işte o kadar bizim!..
Onu da hafife almamak lazım; niyetlerin hulûsuna göre Cenâb-ı Hak, onu da katlayarak geriye döndürebilir.
Ama bari o hatmi makâsıd-ı İlahiye’yi Kur’an’da görme adına iyi değerlendirsek!..
Daha evvel de âcizâne arz ettiğim gibi, keşke mü’minler, bir günün üç faslında ayrı ayrı o Kur’an-ı Kerim’i okusalar; sonra da açıklamalı bir meal ile manasına baksalar.
Allame Hamdi Yazır’ın tefsiriyle değil, Râzî’nin tefsiriyle değil, Ebu’s-Suud’un tefsiriyle değil.
Bunlardan biriyle okumak, çok uzun zaman alır.
Ama açıklamalı, tek cilt içine sıkıştırılmış veya iki cilt içine sıkıştırılmış bir meal ile bu yapılabilir.
Bir sayfa Kur’an-ı Kerim okurken, bir sayfa da onun mealini okumak suretiyle; bir öğlen faslında, bir ikindi faslında, bir de Terâvîh’ten önce yarım saat.
Zannediyorum üç fasılda okunduğu zaman da bir cüz okunmuş olur; meali ile beraber, açıklamalı meali ile beraber bir cüz okunmuş olur.
03/05/2019 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Müslümanların Mekke’de değişik tazyikler altında inim inim inledikleri bir dönemde, Kur’an-ı Kerim, inanması çok güç bişaretlerle onların içine su serpiyor ve “Allah içinizde iman edip sâlih amel işleyenlere, daha önceki mü’minleri (Hazreti Davud ve Süleyman aleyhimesselam) dünyevî hâkimiyetle serfiraz kıldığı gibi hâkimiyet lutfederek, hoşnutluğunu ona bağladığı İslam dinini tatbik etme güç ve imkanı bahşedip, yaşadıkları o korkulu dönemin arkasından herkesi tam güvene erdirecektir.” Müslümanların baskılar altında bulundukları bir sırada, Romalılarla Sasaniler arasında da mütemadi bir savaş vardı; İranlılar bu savaşlarda Romalıları İstanbul (Konstantiniyye) önlerine kadar sürmüş ve onları çok ağır vergilere mahkum etmişlerdi.
İşte o günlerde müşrikler gelip gelip müslümanlara dalaşıyor; “Ateşgede İranlılar Yaratıcı’ya inanan Hristiyanları ezip geçtikleri gibi biz de sizi bitireceğiz!..” diyor ve o bir avuç mü’minleri sürekli tehdid ediyorlardı.
Tam bu esnada, Allah şu müjdeyle onları sevindirdi ve yüreklendirdi:
“Rumlar size yakın bir yerde (şimdilik) mağlup oldular; ama bu yenilgiden sonra onlar tekrar galip geleceklerdir.
(Bütün) bu vaad birkaç yıl (bıd’-ı sinîn) içinde mutlaka gerçekleşecektir.
İşin önü de sonu da emir ve irade-yi ilahiyeye tâbidir.
Ayrıca o gün mü’minler de Allah’ın lutfettiği bir zaferle (Bedir zaferi) sevineceklerdir.” Mevsimi gelince her şey Kur’an’ın dediği gibi oldu; Romalıların derlenip toparlanarak Sasanileri bir kere daha yenilgiye uğrattıkları aynı gün mü’minler de Bedir zaferiyle sevinç yaşıyorlardı.
Bıd’-ı sinîn; üç, beş, yedi ya da dokuz sene için kullanılan ve Türkçe’ye “birkaç yıl” şeklinde aktarabileceğimiz bir deyimdir.
Rum suresindeki ayet-i kerimede bu ifadenin kullanılmasında, hadiselerin, şart-ı âdî planında insanların iradelerine, keyfiyetlerine ve heyecanlarına göre cereyan ettiği iması vardır.
Nitekim, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, önceleri kendisinden sonra hakiki hilafetin yetmiş sene sürebileceğini söylemesine rağmen, daha sonra o süreyi otuz yıl olarak ifade etmiştir.
Belli bir takvime bağlı işler, temsilcilerinin kıvamıyla doğru orantılı olarak daha önce ya da sonra gerçekleşebilir.
Bazen, üç sene isteyen bir iş yedi yılda ancak yapılabilir; kimi zaman da yüz senelik hadiseler çeyrek asra sığdırılabilir.
Mü’minler için heyecan zarurî ihtiyaçtır; fakat, onun dinin esaslarıyla dengelenmesi lazımdır.
14/07/2008 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Kanâat, iktisadî ve dengeli yaşama, alacağı şeyleri ihtiyaç ölçüsünde alma ve yine kullanacağı şeyleri de ihtiyaç ölçüsünde kullanma suretiyle israftan sakınmak demektir.
Diğer bir ifadeyle kanâat, “Allah’ın sana verdiği her şeyde ahiret yurdunu ara; bu arada dünyadan da nasîbini unutma!” (Kasas, 28/77) âyet-i kerimesinde veciz bir üslupla dile getirildiği gibi Cenab-ı Hakk’ın bahşettiği imkânları ahireti kazanma yolunda kullanırken, dünyayı da unutmadan ondan meşru dairede istifade etmektir.
Kanâat sebeb-i berekettir.
Dolayısıyla esbap açısından kanâatkâr olan bir insan tekeffüften, tese’ülden ve zilletten kurtulacağı gibi, diğer yandan ilâhî berekete de mazhar olur.
Hazreti Pir bu mevzuu anlatırken kendi hayatından da misaller serdetmiştir.
Mesela bir okka balı talebelerine de ikram etmek üzere üç ay yediğini ama bitiremediğini naklediyor.
Kendisi ruhunun ufkuna yürüdükten sonra kalan balı Üstad’ın önemli talebelerinden biri olan Hulusi Efendi almıştı.
1986’da kendisini ziyarete gittiğimde, “bu Üstad Hazretlerinden kalma baldır” diyerek kalan bu baldan getirmiş ve bir kaşık da fakire ikramda bulunmuştu.
Evet, kanâat sebeb-i bereket olduğu için, siz bir şeyden alırsınız ama o, hiç bilemeyeceğiniz şekilde olduğu gibi kalabilir.
Kanâatin öbür kutbunda, “Allah bes baki heves” deyip Allah ile kanâat etme vardır.
Yani Allah bize yettiğine göre, O’nun dışındaki şeyler “olsa ne olur, olmasa ne olur” düşüncesiyle hareket etmektir.
Yanlış anlaşılmasın, sebeplere riayet etmek başka bir mesele; onların getirisini çok önemli görmek tamamen başka bir meseledir.
Zira Cenab-ı Hakk, hikmetinin iktizasına göre bazen verir, bazen de vermez.
İşte bir insanın her iki durumdan da hoşnut olması bir kanâat ifadesidir.
Kanâat dünyaya karşı müstağni davranmanın yanında, diğer taraftan Allah rızasını kazanma mevzuunda da ölesiye ciddi bir hırs göstermek demektir.
Zira hırsın caiz olduğu bir alan varsa o da Allah rızasını kazanma ve sebepler planında nam-ı celil-i ilâhîyi ilan etme hırsıdır.
Evet, yeryüzündeki herkese, ulûhiyet hakikatini -tabiri caizse- mahiyet-ü nefsi’l-emriyesine uygun olarak tanıtma imkânı doğsa, herkese Efendimiz’i sevdirme, Kur’an-ı Kerim ve Müslümanlığı gerçek hüviyet ve güzelliğiyle duyurma imkânı yakalansa, yine de i’la-yı kelimetullah ve irşad mevzuunda doyma bilmeyen bir arzu ile “Acaba göklere ulaşabileceğimiz bir merdiven var mı?” demeliyiz.
Evet, böyle bir durumda bile, “Acaba göklerde sesimizi duyurabileceğimiz ifritler, gulyabaniler, cinler, şeytanlar var mı? Varsa onlara da sesimizi duyurabilir miyiz?” arayışı içinde olmalıyız.
Her ne kadar bu hedeflere ulaşma istikametinde ortaya konan teşebbüsler, yalnız bir vesile, bir sebep olsa da bizlerin sebeplere riayette böyle şedit bir hırsa sahip olması gerekir.
Elbette ki, anlatılanları kabul ettirme Cenab-ı Hakk’a aittir.
Ancak bize düşen vazife ölesiye bir arzu ve hırsla bu vazifeyi yerine getirmek olmalıdır.
Hazreti Pir-i Mugan bir yerde, eğer ‘İmam Rabbânî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan’da hayattadır.’ diye ziyaretine bir davet vuku bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğini ifade eder.
O halde binlerce Faruk-i Serhendilerle muhat Hazreti Muhammed Mustafa’yı (aleyhissalâtü vesselâm) görmek için biz niye acele etmiyoruz? Bizde bu mevzuda çok ciddi bir iştiyak olmalı.
Biz sadece Allah “gel” demediği için burada kalmaya katlanıyoruz.
Evet, bizim için dünyada yaşama bir katlanmadır.
Bu sebeple bizim mülahazamız şudur:
“Ben, bu eracif yığınına katlanıyorum.
Beni burada talimgâh için asker yapan, kışlaya sevk eden ve tezkeremi verecek olan da O olduğu için, bana tezkeremi kendi rızasıyla vermeden benim tezkere arzusuna kapılmam, O’nun rızası hilafına hareket etmem demektir.
Bu da O’na karşı bir saygısızlık olur.” Çok büyük olmalı, büyüklüğe ait sıfatları istemelisiniz; ama aynı zamanda Allah’ın size kendinizi büyük göstermemesini talep etmelisiniz.
“Allahım bana enbiyâ-yı izâma yakışır bir iffet, bir ismet, bir hikmet, bir fetanet, bir akıl, bir mantık ve bir iz’ân lutfeyle.
Fakat, beni kendime her zaman bir kapıkulu gibi göster.
Gözümün bir ucuyla bile bir hakikate aşinaymışım gibi bir halle beni imtihan etme!..” demelisiniz.
Kerametler, keşifler, zevkler, uçmalar, insanların içlerini okumalar, firasetle çehrelerde bazı şeyleri çözmeler… bunları kat’iyen istememeli; ancak imanda derinlik dilemelisiniz.
Evet, insanın bir taraftan meâliye talip olması, fakat diğer taraftan da tutulmasa gayyaya yuvarlanacakmış, esfel-i safilinin kenarındaymış gibi kendisine bakması mü’min hayatıyla alâkalı ama lüzumlu bir çelişkidir.
18/07/2011 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Kaza ve Kader’e can iledir inkıyadımız; hakkımızda Cenâb-ı Hak, ne takdir etmiş ise, onu seve seve karşılarız.
Dişimizi sıkarız, iradî olarak; irademize aşkın gelen şeyler karşısında, irademizi sonuna kadar kullanır, O’ndan gelen her şeyi rıza ile karşılamaya çalışırız.
O’ndan gelen şeylere karşı hoşnutluk, menfî yönden ibadet sayılan çok önemli bir husustur; vesile-i kurbet olur.
Elverir ki dedi-kodu etmeyelim, güftügû etmeyelim bu mevzuda.
Çok küçük şeyleri, Allah (celle celâluhu), böyle büyük semerelere vesile kılar.
Kendisinin (celle celâluhu) beyanı ile, hadis-i şeriflerin beyanı ile, bir hayır ile Huzur-i Kibriyâsına gidildiği zaman, Allah, on tane eltâfta bulunur.
Ama bir seyyie ile gidildiği zaman, rahmeti, o meseleyi eritmiyor ise, bu defa bir tane seyyieye göre mukabelede bulunur.
“ayağa batan bir diken” bile günahı alıp götürüyorsa ve iyilik adına “bir taşı yoldan kaldırıp atmak sizin günahlarınıza kefaret oluyor ise, daha büyüklerini ona kıyas edebilirsiniz.
Ne demek evladın ölmesi, annenin ölmesi, babanın ölmesi, kardeşin ölmesi ve insanların ızdırap içinde inlemesi!..
Karının-kocanın birbirinden ayrı bırakılması, yavrunun annesinden-babasından koparılması ve topyekûn insanlara bir sefalet, bir ızdırap yaşatılması!..
Bunların hepsi insanın içine bir kandamlası, hayır, “zehir” gibi damlar ve insanın canını yakar.
O Rahmân u Rahim Hazretleri, bunları hiç karşılıksız bırakır mı?!.
belli ölçüde de olsa -Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun.- “ahsen-i takvîm”e mazhariyetin şöyle-böyle şuurundayım.
-İddialı değil.- Allah, beni ahsen-i takvîme mazhar olarak yaratmış ise, a’lâ-i illiyyîn-i kemâlâta namzet yaratmış ise, esfel-i sâfilîne düşmek de ne demek?!.
“İman” gibi bir kanat var ise, “amel-i sâlih” gibi bir kanat var ise, bu kanatları buutlandıracak “ihlas” gibi kanatlar var ise, “ihsan ruhu” gibi kanatlara kanat katan bir şey var ise, beni O’na hızla ulaştırabilecek kanatlar var ise… Böyle kanatlar var ise, “Gelse celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ // İkisi de cana safâ / Lütfu da hoş, kahrı da hoş.” O’ndan hem o hoş, hem de bu hoş; ikisi de hoş!..
Böyle diyecek vicdanın; inkıyâd edecek ve acılar karşısında meseleyi tebessüm ile karşılayacaksın.
Unutmayacaksın; senin bu türlü şeyler karşısında bir tebessüm sergilemen, bir memnuniyet tavrı sergilemen, on katı ile mukabele şeklinde sana dönecektir.
Lâakall on katı ile… Biraz evvel dendiği gibi, bir iyiliğe on hasene ile mukabelede bulunuyor.
Yüz ile de mukabelede bulunur, bin ile de mukabelede bulunur… Bu, senin ihlastaki, ihsandaki, sır dünyandaki derinlik ile mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılıdır).
O’nun ne yapacağını bilemeyiz; O’nun rahmeti, gazabına sebkat etmiştir; rahmeti her şeyden vâsi’dir.
Cenâb-ı Hak, o rahmeti ile bizlere muamelede bulunsun!..
Fakat şunu da antrparantez arz edeyim, üzülmemek elden gelmez.
Allah (celle celâluhu), “iman” verdiği gibi, “irade” verdiği gibi, aynı zamanda bir “duyarlılık” da vermiştir.
Duymazlık -bir yönüyle- odunluk demektir, “hatab” .
Bir hassasiyet de vermiştir, Allah.
Çok tekrar ettiğim, İzzet Molla’ya ait bir sözü müsaadenizle bir kere daha tekrar edeyim:
“Ben usanmam -gözümün nuru- cefâdan ama / Ne de olmasa cefâdan usanır, candır bu!..” Tekme yiyorsun, tokat yiyorsun, “Hayır sarsılmam ben, acı duymam ben, düşmem ben, yüzükoyun yere gelmem ben!” filan… Hayır doğru değil bunlar; duyacaksın, hissedeceksin ama bütün bunlar karşısında sabredeceksin!..
O, esasen O!..
Hû, Hû!..
Itlağındaki derinliğe bakın!..
“Hû!” demekle gerçeği ifade ediyorsunuz, Gayb-ı Mutlak’ı ifade ediyorsunuz:
“Gözler O’nu idrak/ihata edemez, O’na ulaşıp O’nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır.
O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır.” (En’âm, 6/103) O “görülüyor olma” mülahazasını, böyle “görüyor olma” mülahazasına bağlayarak, “Bana bunu lütfettin; otururken, kalkarken, yatarken -yumuşak döşek üzerinde, bir yumuşak yorgan altında yatarken- ayaklarımı kıvırıyorum; çünkü Sen görüyorsun! Ama ne olur, bu görülüyor olmamı, görmek ile şereflendir/taçlandır!” mülahazası içinde oturup kalkıyorsunuz.
24/03/2019 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Eltâf-ı İlahiye meltemleri öyle farklı eser ki!..
Bir de bakarsınız, kupkuru çöller, yarık yarık olmuş zemin, kuvve-i inbâtiyesini kaybetmiş toprak, karbondioksitsiz ağaçlar, birden bire bahar neşvesiyle, baharın Sabâ edasındaki makamıyla canlanır; bir haşr ü neşr olur.
Haşir Risalesi’nde ve Âyetü’l-Kübrâ’da da bu bahardaki dirilişin öbür taraftaki ba’s-ü ba’de’l-mevte bir örnek teşkil ettiği üzerinde ısrarla duruluyor.
Allah’ın gücü, her şeye yeter; O, hiç umulmadık anda baharlar halk eder.
Etrafı kar-kış bastırmış, her taraf buz bağlamış; kayan kayana, tekleyen tekleyene, düşen düşene… Fakat bir de bakarsınız ki, bir nevbahar, tatlı bir meltem esintisiyle her tarafı sarmış; o sizin “kar, buz” dediğiniz şeyler -aysbergler ölçüsünde bile olsa- bir bir eriyor, çağlayanlara dönüşüyor, sonra denizlere doğru akmaya başlıyor.
Şimdiye kadar çend defa olmuş bu türlü şeyler.
Bir kere olmuş ise, her zaman da olabilir.
Olanlar, olacak şeylerin en inandırıcı referansıdır.
Bir kuraklık dönemde Allah (celle celâluhu) size, hususiyle sizin önünüzdeki Pişdârınıza, -Makamı Cennet olsun.- Çağın Sözcüsü’ne kupkuru çöllerde bir bahar havasını estirtmedi mi?!.
Sonra sizler, sizin arkadaşlarınız, daha büyükleriniz, dünyanın dört bir yanına açılarak her tarafa tohumlar saçmadınız mı? O tohumlar, çoğu yerde başağa yürümedi mi? Dikilen fideler, selviye dönüşmedi mi? Bundan sonra niye aynı şeyler olmasın ki?!.
Onun için ye’se kapılmak, O’na karşı saygısızlığın ifadesi olur.
Ümitsizlik, Allah’ın güç ve kuvveti mevzuunda tereddüt yaşamanın -esasen- hırıltılarıdır.
وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Şey” kelimesi, “küll”e izafetle, tamlayan-tamlanan terkibi içinde “her fert” demektir; hiçbir fert yoktur ki, Allah’ın ona gücü yetmiş olmasın! Her ferde… Böyle buyuruyor Kur’an-ı Kerim’de, hem de kaç yerde, “tasrif” esasıyla/esprisiyle.
“Buna doğru inanın!” diyor, “Buna bel bağlayın, itimâd edin! Kendinize güvenmeden daha ziyade, Allah’ın her şeyi yapacağına güvenin, itimâd edin!..” “Hakk’ın olıcak işler / Boştur gam u teşvişler / Ol, istediğini işler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler..” “Hak, tecelli eyleyince, her işi âsân eder / Halk eder esbâbını, bir lahzada ihsan eder.” Bildiğiniz şeyler bunlar… “Hak tecellî eyleyince, her işi âsân (kolay) eder.
/ Halk eder esbâbını, bir lahzada ihsan eder.” Bunlar, sizin bildiğiniz şeyler; ben, tekrar ediyor.
Tekrarım tasdî’e (baş ağrıtmaya) vesile oluyorsa, sizden özür dilerim, Allah’tan da af dileğinde bulunurum.
“Dört bir yan kararsa da biz, ışık peşindeyiz / Ellerimizde meşale, Çin’de-Maçin’deyiz.” İ’lâ-i kelimetullah olsun!..
Allah, dünyanın dört bir yanında bilinsin, sevilsin, sayılsın!..
Hazreti Rasûl-i Zîşân’ın nâm-ı celili, bayrak dalgalanması gibi hemen her zirvede, her kulenin başında, her minarede, her ağaçta dalgalansın..
“Sevdirin Allah’ı kullarına ki, sevsin Allah da sizi!” Allah tarafından sevilmek istemez misiniz? “Mukabele” bu.
Sizin sevginiz bazen aşk u heyecan halinde, bazen sizi ızdıraba sevk edecek şekilde, Leylâ’nın Mecnun’u sevk ettiği, Şirin’in Ferhat’ı sevk ettiği, Azra’nın Vâmık’ı sevk ettiği gibi olabilir; bazen bir zaaf haline dönebilir.
Fakat Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Sahîhadaki bu türlü ifadelerin hep “mukabele” sözcüğü ile ele alınması lazım.
Sizin sevginize, O, sevgiyle mukabelede bulunur.
O (celle celâluhu), nasıl bir iltifatta bulunur? Siz, bir verirsiniz, bazen on alırsınız, yirmi alırsınız.
O sevginin karşılığı… Mesela “Ben, sizden hoşnudum!” demesi, öyle bir karşılıktır ki, iliklerinize kadar bunu bir zevk halinde duyarsınız, bayılırsınız:
“Yahu bundan daha zevkli bir şey yokmuş!” dersiniz.
Öyle bir meltem esintisiyle eser, ruhlarınızı öyle sarar ki, bayılır, kendinizden geçersiniz.
Size “Bir dünya vardı arkada, bırakıp geldiniz; bağı vardı, bahçesi vardı -bu Pennsylvania gibi- evleri vardı, tertemiz havası vardı!” filan dense, “Yahu var mıydı böyle bir şey!” filan dersiniz.
Unutursunuz geçmişte olan bütün güzellikleri; hepsi silinir gider gözünüzün önünden.
Bir de O’nun kâinattaki bütün güzelliklere tecellî olarak serptiği, saçtığı, serpiştirdiği o güzelliklerin de ötesinde Cemâlini, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanıyla, Dolunay’ı ufukta gördüğünüz/müşahede ettiğiniz gibi gördüğünüz zaman bayılıp kendinizden geçeceksiniz:
“Meğer dünya buymuş; biz, boş dünyalar arkasından koşturup durmuşuz! “Me-ğer dün-ya buy-muş; biz, boş dün-ya-lar ar-ka-sın-dan koş-tu-rup dur-mu-şuz!” Siz, boş dünyalar arkasından koşturup durmadınız.
İşiniz, ticaretiniz var ise şayet, meşrû dairede kazancınıza kimse bir şey diyemez.
Hazreti Osman efendimiz de meşrû dairede kazanmış, çok zengin olmuştu.
Ama öyle ki, her zaman onlar, ayaklarının altında idi.
“Bunların hepsini ver!” dendiği zaman da “Allah Allah! Şimdiye kadar niye istemediniz bunları!” falan…
17/03/2019 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
“Ekseriyetin hâlisâne duası, ferec-i umumîyi cezbeder.” diyor Hazret.
Zannediyorum herkes meselenin korosunu oluşturarak, bu şekilde seslenirse, Allah (celle celâluhu) o duayı kabul buyurur.
Âdetâ başbaşa vermiş kubbe taşları gibi birbirimize destek oluruz.
Ne olur o zaman?!.
“İştirâk-i a’mâl-i uhreviye” diyor; bu tabiri bir başkasında görmedim, Çağın Sözcüsü söylüyor bunu.
Demek ki reçete bu çağa göre olduğundan, Çağın Sözcüsü’ne, Allah, onu söylettiriyor; reçete, bu çağa göre.
Diyor ki, “iştirâk-i a’mâl-i uhreviye” Mesela, Kur’an-ı Kerim’i her gün hatmetmek istiyorum, baştan sona kadar.
Mesela, Kur’an-ı Kerim’i her gün hatmetmek istiyorum, baştan sona kadar.
Ebu Hanife, bilmiyorum her zaman yapıyor muydu; bazen iki rekâtta Kur’an-ı Kerim’i hatmediyordu.
Ne insanlar yetişmiş!..
Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı izleyerek ne insanlar yetişmiş!..
Şâfiî’yi alsanız, onu da o kefeye koysanız, “Allah Allah! Yahu bunlar ne kadar birbirine benziyor? Bu, o mu? O, bu mu?!” dersiniz.
İmam Mâlik’i alsanız, Ahmed İbn Hanbel’i alsanız, Yahya İbn Maîn’i alsanız, Buharî’yi alsanız, Müslim’i alsanız, Ebu Davud es-Sicistânî’yi alsanız, Nesâî’yi alsanız; “Allah Allah! Ne kadar da birbirlerine benziyorlar; Allah, hepsini birbirine benzer yaratmış!” dersiniz.
Manevî anatomileri itibarıyla, ruh enginlikleri itibarıyla, iç derinlikleri itibarıyla, kalbî ve ruhî hayat itibarıyla zirveleşmeleri açısından, birbirlerine o kadar benziyorlar bunlar.
Evet, diyor ki bir yerde:
“Nasıl sadaka belayı defeder…” -Be-la-yı def e-der.- “Aynen öyle de ekseriyetin hâlisâne duası, ferec-i umumîyi cezbeder.” Ee bu meselenin reçetesi bu ise, bize düşen şey, o reçeteyi kullanmaktır:
Hâlisâne, bir ferec-i umumîyi, bir kurtuluşa erişi, bir fevzi, bir necâtı Allah’tan istemek.
Şimdi Kur’an-ı Kerim’i hatmetmek istiyoruz.
“Ah keşke imkânım olsa da onu bir akşamda, bir gecede bir bitiriversem!” Bast-ı zaman ile olabilir.
Benim, sözüne inandığım birisi, “Önümde saat duruyordu.” demişti “O zamanlar, eskiden kıldığım namazların -herhalde öyle yapıyormuş- hepsini kaza ediyordum.
O gün de kırk rekât kılmaya niyet ettim.
Saat de önümde duruyordu.
Ben kırk rekâtı bitirdim; saate baktım, beş dakika geçmiş!” Bast-ı zaman… Hani aklımız almaz bu türlü şeyleri ama zaman da, mekân da bunlar izafî şeylerdir.
O “dar”ın içine Allah öyle bir vüs’at (genişlik) verir ki, başınız döner orada.
Yahu şimdi böyle bir Sultan’a dilbeste olmayacaksınız da ne yapacaksınız?!.
Şimdi bunu yapamıyorsun, tek başına yapamıyorsun.
“O zaman, arkadaş, bir cüz sen oku, bir cüz de ben okuyayım, bir cüz de falan okusun.
Bir cüz Ali okusun..
bir cüz Veli okusun..
bir cüz deli okusun..
bir cüz Ebu Bekir okusun..
bir cüz Ömer okusun..
bir cüz Osman okusun..
bir cüz Ali okusun..
bir cüz Hasan okusun..
bir cüz Hüseyin okusun…” Böylece siz, bir günde Kur’an-ı Kerim’i hatmettiniz.
O otuz cüz Kur’an-ı Kerim’i tek başına hepiniz okumuş gibi sevap alırsınız.
İştirâk-ı a’mâl-i uhreviye, bu demek.
Mesela, hani Kur’an, derecesinde bir şey değil; onun derecesinde bir şey olamaz, çünkü o, Kelâm-ı İlahî.
Ama ondan tereşşuh eden şeyler var.
Tâ Efendimiz’den alın Râşid Halifelere, onlardan alın da o büyük Velilelere, Abdal’a, Evtâd’a, Aktâb’a, Gavs’lara, tasarrufları vefat ettikten sonra dahi geçen Şâh-ı Geylânîlere, Ebu’l-Hasan el-Harakânîlere, Akîl Menbicîlere, Şeyhü’l-Harrânîlere, bazılarına göre, Maruf el-Kerhîlere, Kıtmir’in idraksizliğine verin, Hazreti Sâhib-i Zîşân’a (Çağın Sözcüsü’ne) kadar… Böyle kazanım yolları varken, ne diye kendimizi belli bir darlığın mahkumu haline getireceğiz?!.
Mekânın darlığına, zamanın darlığına, kendi darlığımıza mahkûm etmeyelim!..
Ruhun enginliğine göre, bir üveyik gibi kanat açalım, sonra enginlere açılmaya bakalım.
Daha engine, daha engine, daha engine açılmaya bakalım, Allah’ın izni-inayeti ile.
Allah’ın izni-inayetiyle, bu gelip-geçici fırtınalar, bir bir dinecek.
Şimdi başlarda olan ayaklar, bir bir yere/zemine inecek.
Işıklar gelecek, zulmetleri delecek, Allah’ın izni-inayetiyle.
“Ufukta ışık cümbüşü / Hırıl hırıla zulmetler / Ve her tarafta gürül gürül nurlar.” Allah, o günleri gösterecek!..
17/03/2019 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Öyle yaşayanlar var ki, ölüm geldiği zaman… Hani hocalar, hocalarımız camilerde tevbe-istiğfar yaptırırken, bir şeyler söylerler orada:
“El, el ile; ayak, ayak ile, elveda/elfirâk ettiği zaman…İşte öyle; el, el ile; ayak, ayak ile elveda/elfirâk ediyor.
Can, çekiliyor.
Kalb, artık ayaklara kan pompalamayınca soğuma oluyor, halk arasında “Canı, ayaklarından çıktı, şimdi dizlerinde, şimdi kalçalarında, şimdi göğsünde, biraz sonra gırtlağına gelecek!..” derler.
İşte böyle bir ruh haleti içinde, öyle insanlar var ki, tebessüm ediyorlar orada.
Kim bilir, Hazreti Azrail veya onun yardımcıları/avenesi nasıl Cennet kılık ve kıyafetleriyle geliyorlar; belki daha orada ona müjdelerde/muştularda bulunuyorlar:
“Ne mutlu sana!..
Güzel yaşadın; şimdi çok güzel bir yere gidiyorsun.
O yerin darlığına bakma; o, ahiretin engin âlemlerine açılmış sadece bir kapı.
O delikten geçeceksin; o delikten geçtikten sonra bir daha delik görmeyeceksin! Bir daha öyle dar bir yer ile karşı karşıya kalmayacaksın!” Tebessüm ile gidiyorlar.
Bazıları da öyle ekşiyorlar ki orada, dünyada en büyük bela ve mesâib karşısındaki ekşime, onun yanında basit kalır, ona ekşime denmez; öyle ekşiyerek gidiyorlar.
Unutmayın!..
Bir gün, dünyanın bağrında renk renk bir bahar tüllenecek.
Bahar düşmanları o zaman hazan yemiş ağaçların yaprakları türünden dökülüp toprağa, gübre olacaklar! Ama bu kasvetli havanın, tsunamilerin, fırtınaların dinmesi için bir vakt-i merhûn vardır.
Her şeyi tevkît eden (belli bir zamana bağlı kılan) Muvakkit, bilir onu.
Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsnâ’sı içinde öyle bir isim yok, fakat düşünülebilir.
Belli bir vakte bağlayan, o vakti Kendi belirleyen, “Falan iş, falan zaman tahakkuk edecek; nokta konacak bu işe!” buyuran… Dolayısıyla biz bilemeyiz.
O, geldiği zaman, kendi gelecek.
“Gelir ise gelir, bir kıl ile, eyleme tedbir.” O’nun (celle celâluhu) tarafından, Meşîet-i İlahiye o istikamette tecelli ettiği an, hemen vücuda gelir o mesele.
Şimdi, o vakt-i merhûna karşı sabretmek lazım.
“Acaba ne zaman bahar gelecek?” Herkes böyle bir beklenti içinde olabilir.
“Şu gadre uğradı! Bu, zulme uğradı! Şu, ciddi i’tisaflara, irtikâplara, tagallüplere, tahakkümlere, tasallutlara, temellüklere maruz kaldı.
Falanın malını gasp ettiler, haramiler gibi.
Geldi üzerine oturdular; ‘Mülk, bizimdir!’ dediler, istedikleri gibi tasarruf yaptılar.
Pazarlığa çıkardılar, meşherlerde teşhir ettiler, kendi hesaplarına…” Bütün bunlar karşısında, dişini sıkıp sabretmek esasen çok önemlidir.
Birileri öyle yapacaklar; onlar, zulmün -bağışlayın- daniskasını irtikâp edecekler, siz de sabrın a’lâsını sergileyeceksiniz, katlanacaksınız.
Böyle bir şey… “Yakın”larınızı tutup içeriye atacaklar.
“Tanıdık”tır, “dost”tur, “kardeş”tir, “sempatizan”dır, “muhip”tir, “tanıyan”dır, “Hizmet’e omuz veren”dir, sizinle “aynı güzergâhı paylaşan”dır, “aynı yolda koşturup duran”dır, “aynı şehrâhta yarış yapan”dır… Her seviyede alakadar olduğunuz insanları zulme uğratacaklar.
Bunların o hale maruz kaldığını, mü’min olarak sizin düşünmemeniz mümkün değil!..
“Müslümanların dertlerini paylaşmayan, onlardan değildir.” O, başka bir cephenin insanı demektir.
Dolayısıyla bütün bunlar karşısında dişini sıkıp sabretmek, zordur; zehir-zemberek, fakat neticesi, şeker-şerbet.
Bütün bunlar, Allah’ın izni ve inayetiyle, vakt-i merhûnu gelince savrulup gidecek.
Böyle hiç erimez gibi zannettiğiniz granit gibi şeyler eriyiverecek.
Bazı virdlerde de var, Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî hazretlerinin ve başkalarının virdlerinde var; “Ateşte buzun eridiği gibi, tuz-buz olup eriyecek!” Allah’ın izni ve inayetiyle; hiç tereddüdünüz olmasın.
Fakat işte ona karşı da sabretmek lazım.
Yoksa “Ne zaman, ne zaman?” diye tekrar etmek ve “Böyle dua da ediyoruz, olmuyor!” demek suretiyle, O’nun takdirât-ı Sübhâniyesine itiraz nev’inden laflar etmek, düşüncelere dalmak, tasavvurlar içinde bulunmak, taakkuller içinde bulunmak, O’na karşı saygısızlık olacaktır.
Bundan dolayı, “vakt-i merhûn” mevzuunda da sabırlı ve saygılı olmak lazımdır.
Başkalarının seyr-ü sülûk-i ruhânî yoluyla ulaştıkları “temkîn” duygusunu, daha şimdiden yakalayarak “temkîn” içinde hareket etme… Temkîn, seyr-ü sülûk-i ruhânîde ulaşılan son noktadır ki, aynı zamanda “mehâfet” makamına ve “mehâbet” makamına bakar; insanı “naz”dan çeker alır, “niyaz”a sevk eder; insandaki yalvarma duygusunu, tazarru ve niyaz duygusunu tetikler, Allah’ın izni ve inayetiyle.
Dün, birisine birisi söylüyordu:
“Kollarımdan tutsalar, bütün debdebe ve ihtişamıyla beni o Cennet’e zorlasalar, yemin de edebilirim, girmek istemem ben oraya! Şu sıkıntılı, kalbi her an durdurabilecek hadiselerin tazyikâtı karşısında, sizinle beraber o Hizmet şehrâhında yürümek üzere aranızda kalmayı Cennet’e girmeye tercih ederim! Sizin aranızda, nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin dört bir yanda i’lâ edilmesi istikametinde…”
10/09/2017 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Kur’an-ı Kerim’e Allah kelamı olarak bakmazsanız, kafanıza takılacak ve sizi dalalete götürecek çok hususla karşılaşabilirsiniz.
Fakat, onu İlahî Kelam olarak benimseyip içine girdiğiniz ve nüzul keyfiyetine nazar ettiğiniz zaman Kur’an’dan çok istifade edersiniz.
Üç ayların ganimetinden pay alabilmeniz için evvela onlarda bir ganimetin bulunduğuna inanmanız lazımdır.
İnsan isterse ve gayret gösterirse, bu aylarda günahlarından sıyrılabilir, dinin hakikatine ulaşabilir, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine liyakat kesbedebilir ve Allah’a yakın olabilir.
İnsanların eğlenmeye açık yanları vardır; bu açıdan, programlarınıza gösterecekleri alâka sizi aldatabilir.
Oysa ki, davetinize icabet eden insan sayısı az olsa ve halk ortaya koyduğunuz faaliyete alâka göstermese bile önemli olan doğru şeyler yapmanız ve doğrunun peşinde olmanızdır.
Allah’a götürmeyen ve Rasûl-ü Ekrem’e ulaştırmayan yollar bâtıldır.
Her şey künde künde üstüne yıkılıp gittikten sonra zannediyorum yeniden kendi değerlerimize dönme zamanı gelmiştir.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, kendi değerlerimize sahip çıkma mevzuunda ciddilerden daha ciddi bir duruş ortaya koymak olmalıdır.
Bunun ismi ne ricat, ne irtica, ne de gericiliktir.
Zira biz kendi değerlerimize sahip çıkmanın yanında dünyayı içinde bulunduğumuz zamana göre doğru okumamız, bu mevzuda inkılâpçı bir ruha sahip olmamız gerektiğine de inanıyoruz.
Aslında mü’min için bu durum, bir mânâda bir ikilem ve altından zor kalkılır bir çelişkidir; ama o, bunu mutlaka gerçekleştirme azminde olmalıdır.
Yani bir taraftan kendi değerlerini dünyalara feda etmeyecek kadar onlara sahip çıkacak, “bin canım olsa o değerlere feda olsun” diyecek; fakat diğer taraftan da, en büyük bir müfessir olan zamanın tefsirini, o tefsirin rüzgârını arkasına almada asla ihmalde bulunmayacak.
Düşüncede, tefekkürde, araştırmada, zamanı doğru okumada durağanlık bizi esir hâle getireceği için eşya ve hâdiseleri, pamuk veya yün atıyor gibi sürekli hallaç etmeliyiz.
Bu bakış açısıyla bir kez daha kendi değerlerimize yönelmeli ve onları yeniden gözden geçirdikten sonra efkâr-ı âmmeye arz etmeliyiz.
İşte o zaman Allah’ın izniyle maarif, mâbed, aile yabancılaşmaktan kurtulacak; kurtulup yeniden kendi değerleri üzerine ruhunun abidesini ikame edebilecektir.
Tabiî, bütün bunlar öyle bir anda, bir hamle ve bir nefhada olacak işler değildir.
Bakın, sohbetlerinde ve huzurunda derin bir insibağ bulunan ve aynı zamanda çevresinde o insibağı hakkıyla temsil eden mükemmel bir cemaate sahip olan Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bile her şeyin yerli yerine oturması ve yeniden İbrahimî ahlakın inkişaf etmesi adına yirmi üç sene ölesiye bir gayret göstermiştir.
Eşler arasında incelik, zarafet ve nezaket çok önemlidir.
Rahmetlik dedem öyle sert bir adamdı ki, evden çıkıp camiye giderken geçtiği sokakta toparlanmadık adam kalmazdı.
Şamil Ağa geliyor diye ağızları yüreklerine gelirdi.
Munise ninem ise tamamen farklı fıtratta bir insandı.
Bir kere yanında Allah dediğinizde yirmi dört saat ağlayan, yumuşak kalbli bir kadındı.
Ben on bir, on iki yaşına girene kadar onlar hayattaydı.
İşte o sert ve heybetli adamın bir gün bile eşine kaşlarını çatıp baktığına şahit olmadım.
O yumuşak kalbli, gözü yaşlı ağlayan kadın, ahir ömründe mefluç bir hâlde yatağa düşmüştü.
Annem her gün başında ona teyemmüm aldırıp namaz kıldırırdı.
Annem demişti ki:
“Vefatından önceki son cuma gecesi, benden abdest aldırmamı istedi.
Ben de aldırdım.
Ondan sonra da bir kahkaha attı ve şöyle dedi:
‘Dünyadan murad almamışız.
İkimizin cenazesi de bu gece evde kalacak.’ Aslında Şamil dedenin hiçbir şeyi yoktu.
Buna rağmen ninen vefat edip bir tüy gibi yastığa düştüğü esnada, ben onun gözlerini kapatırken, öbür odadan da dedenin feryadı koptu ve o da vefat etti.” İşte onların aralarında böyle bir bağlılık söz konusuydu.
Hâsılı, siz karşı tarafa emniyet ve güven telkin etmeli ve inandırmalısınız ki, o da size inansın.
Vefalı davranmalısınız ki, vefalı davransın.
Onu görüp gözetmelisiniz ki, o da sizi görüp gözetsin.
Bu durum molekül yapımız diyebileceğimiz aile hayatında bu çerçevede olduğu gibi, köy, kent ve devlet çapında da aynı şekildedir.
Vefaya vefa ile, teveccühe teveccühle, nazara nazarla, sadakate de sadakatle mukabele olur.
Aslında Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı da buydu.
O (aleyhissalâtü vesselam) Veda Hutbesi’nde “Onlar sizin nezdinizde size emanet, siz de onlara emanetsiniz.” buyurmuştu.
Meseleye O’nun tavsiyeleri zaviyesinden bakarsanız, günümüzde kadın haklarını savunanların gerilerin gerilerin gerisinde kaldığını görürsünüz.
03/01/2011 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Çok şey düşüyor bugün Hak ve hakikate dilbeste olmuş insanlara; çok şey düşüyor..
yeniden, gönül dünyası itibarıyla bir dirilme düşüyor..
bugüne kadar yaptığı şeyleri bir kirlenme kabul ederek, o kirlenmeleri gece kalkıp Rabbi ile baş başa kalarak gözyaşlarıyla yıkamak düşüyor..
seccadeleri ıslatmakla, başını ıslak seccadelere koymakla o kirleri yıkamak iktiza ediyor.
Onu hafife almayın, o gözyaşını hafife almayın; Cehennem’in dağlar cesametindeki kıvılcımlarını söndürecek “Kevser” de odur; belki Kevser’den daha kıymetlidir.
Onun için denmiş:
“Ağlamayan gözden Sana sığınırım, şeytandan sığındığım gibi!..” Evet, öyle bir fasla yönelme sath-ı mâilinde, yolların ortasında, tercih etme durumunda bulunuyoruz.
İsabetli bir tercihte bulunabilecek miyiz, bulunamayacak mıyız?!.
Olduğumuz yerde mi kalacağız, kendimize mi takılacağız?!.
İmmün sistemleri çok zayıf… Bazen bir günlük bir zevk için, bazen kadın-erkek birbirine karışmayla hemen çöküveriyor immün sistemi..
gâye-i hayal, burada tuz-buz oluyor, silinip gidiyor..
bazen büyük bir işyeri..
bazen bir başarı..
bazen bir pâye..
bazen bir makam..
bazen ellerin şakır şakır vurulması, bir “tasfîk”, bir alkış… Bunlar immün sistemini çökertiyor hemen.
Bir yönüyle “iman” zedeleniyor, “âmel-i sâlih” kurumaya yüz tutuyor, “ihlas” arada kaynayıp gidiyor, “ihsan” görünmez oluyor, “aşk u iştiyak-ı likâullah” bütün bütün unutuluyor… İmmün sistemi, manevî anatomideki immün sistemi çöküyor.
Oysaki Allah, insanı “ahsen-i takvîm”e mazhar yaratmış.
O, bir mir’ât-ı mücellâdır; onda tecelli eden ve görülen bir meclâdır; o meclâda tecelli eden de O’dur (celle celâluhu).
Onun için, إِنَّ اللهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَةِ الرَّحْمَنِ “Allah (celle celâluhu) insanı, sûret-i Râhman’da yaratmıştır.” Yani; Rahmâniyetine bir ayna olarak yaratmıştır.
O öyle muazzam bir varlıktır ki, bakılınca “Olsa olsa, Rabbe ayna, işte bu olabilir!” dedirtecek kadar.
Buna “ahsen-i takvim” diyoruz.
İnsan, bu kadar şey almış ise, bence mutlaka vereceği şeyler de olmalı bunun karşılığında.
Zaten demiyor mu Hazret, “Ubudiyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sâbıkadır.
Evet, biz ücretimizi almışız.
Ona göre hizmetle ve ubudiyetle muvazzafız.” Allah’a yaptığımız kulluklar, bizim gelecekte alacağımız şeylerin mukaddimesi değil; bugüne kadar aldığımız şeylerin, O’nun verdiği şeylerin şükrü mukabilinde, O’na minnette bulunma mukabilinde, hamd u senada bulunma mukabilinde.
Evet, biz, mükâfatımızı çoktan almışız; yaptığımız şeyler de onlara karşı sadece hamd u senâ ve şükürden ibarettir.
Müslümanlık, iddia değildir; o, Kur’an’ın insan davranışlarında kristalleşmiş şekli ve hayatın ta kendisidir.
“Mü’min kimdir?” إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ “Görüldüğü zaman, Allah’ın hatırlandığı insandır.” Mü’min, odur; ahsen-i takvîm âbidesidir, mir’ât-ı mücellâdır.
Ve tabii hepsinin üstünde esas bir mir’ât-ı mücellâ var ki, O, mutlak manada “Kamil İnsan”dır.
“Bir âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kâim / Mir’ât-ı Muhammed’den, Allah görünür, dâim.” Sallallâhu aleyhi ve sellem.
Günümüzde yeniden kalbimize yönelme..
belki, Latife-i Rabbâniyeye yönelme..
cismâniyetten sıyrılma..
hayvaniyeti bırakma..
bir beden hayatı yaşamayı bırakma..
kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselme… O kalb ve ruh rasathanelerine yükselmeyince, görülecek şeyleri de insan göremez, esasen.
Bundan dolayı, Cenâb-ı Hakk’ın eltâf-ı Sübhâniyesini O’ndan bilmek suretiyle, işin artırılmasını ona bağlamak lazım.
لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım.” (İbrahim, 14/7) “Şükrederseniz, ‘Allah’ım, Sen’den!’ derseniz, Ben de nimetlerimi artırırım, verdiğim şeyleri katlayarak veririm, müzâaf veririm, mük’ab veririm, mük’ab der mük’ab veririm; iki katlı, üç katlı, dört katlı, on katlı veririm.” Hazineleri zengin… Cenâb-ı Hakk’ın hazineleri, sizin beklediğiniz şeyler ile dolu; Hazreti Cüneyd’e buyurduğu gibi, ibadet u taat ile dolu.
Sizin ibadet u tâatinize Allah’ın ihtiyacı yok; maksadınız O’nu hoşnut etmek ise şayet, kendinizi küçük görün ve amelinizde ihlaslı olun!..
Yaptığınız her şeyi Allah için yapın!..
Hazreti Pîr’in ifadesi ile “Allah için işleyin, Allah için başlayın, Allah için konuşun, Allah için görüşün; lillâh, li-vechillah, li-eclillah rızası dairesinde hareket edin.
O zaman ömrünüzün saniyeleri, seneler hükmüne geçer.” Bakın, nasıl bereketli bir kazanç bu; nasıl “bir”ler “bin” oluyor.
Öbür türlü, o meseleyi azıcık kendimizden bildiğimiz zaman, hiç farkına vardan “bin”i bir etmiş oluruz.
Fakat onu Sahibine verirseniz, “O’na binlerce hamd u senâ olsun; birer aktör olarak bizi bu mevzuda Kendi kader programı çerçevesinde kullandı.” -Hâşâ, ‘senaryo’ demiyorum ben, ‘Kader programı içinde kullandı.’ Demeyi tercih ediyorum.- “Kullanana can kurban!” derseniz şayet, Allah, o zaman sizin birinizi bin yapar.
18/11/2018 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Bir mü’min, Kur’an-ı Kerim’in hemen her sûresinin, her maktaının, hatta her ayetinin bir manada kendisine baktığını nazar-ı itibara almalıdır.
Bu zaviyeden, Kehf Sûresi’nde anlatılan kıssaların bizimle çok ciddi alakası vardır.
Mesela, Ashab-ı Kehf anlatılırken “telattuf” ve -Hazreti Üstad’ın ifadesiyle- “sırran tenevveret” düsturları nazara verilmektedir.
Lütûfkâr ve latîfane hareket etme esasına bağlı bu düsturlar, hareketlerini Kur’ân’a uydurmak durumunda olanlar için vazgeçilemez birer umdedir.
Latîf, Esma-i Hüsnâ’dandır; yani Cenâb-ı Hakk’ın yüce isimlerinden biridir ve Kur’ân’da da zikredilmektedir.
Allah, Latîf’tir.
O, lütûflarını insanların içine, onlara hiç hissettirmeden akıtıverir.
İnsanlar hissetmezler; ama, onları İlâhî esintiler sessiz sessiz sarıverir.
Bazen çok cüzî bir hâdiseyle, içinizin aydınlandığını görürsünüz; halbuki tenasüb-ü illiyet prensibiyle mes’eleye baksanız, yaptığınız o cüzî şeyle elde ettiğiniz büyük lütûf arasında bir münasebet kuramazsınız.
Bir diğer zaviyeden Latîf ismi, İlâhî tecellilerin, akdes feyizlerin bilmediğimiz bir noktadan gelip, bizim ruhumuzu sarması demektir.
Böylece insan îman adına birden bire bir inşirah ve inbisat hissetmeye başlar.
Artık, îman onun için en zevkli bir keyfiyet, küfür ise, yılan ve çıyanın kucağına düşmek gibi en kerih ve çirkin bir duygu haline gelir.
İşte, bu manâda telattuf, yapılan hizmetlerin hiç kimseyi rahatsız etmeyecek şekilde, gürültü ve görüntüden uzak bir keyfiyette ortaya konulmasıdır.
Ashâb-ı Kehf senelerce yattıkları mağaralarından, kabirden kalkar gibi uyanıp kalkmış; vaktiyle ayaklandıkları müşriklere karşı başarılı olduklarını ve isteyip umdukları Allah merhametinin bir tecellisini görmüş ve dolayısıyla önceden iman ettikleri şekilde Allah’ın vaadinin hak olduğunu müşahede etmişlerdi.
Ondan sonra da tekrar mağaralarına çekilip yeniden kıyamete kadar uykuya dalmayı istemiş ve öyle de yapmışlardı.
Zira, onlara göre önemli olan, misyonlarıydı.
Madem vazifelerini tamamlamışlardı, artık ahiret onlar için daha sevimli ve hayırlıydı.
Halk arasında takdir edilen ve alkışlanan, böylece ahiret azığını dünyadayken tüketen birer insan olmaktansa Hakk’a yürümeyi seçmişlerdi.
İşte bu tavırlarıyla da onlar, bütün dava erlerine hüsn-ü misal teşkil etmişlerdi.
Hazreti Musa ile Hazreti Hızır kıssasından pek çok ibretle beraber şu dersi de almalıyız:
Bir insan Musa bile olsa, Hızır gibi bir rehberin önünde diz çökmesini bilmeli ve ilmine ilim katmak, seyr ü sülûkunu tamamlamak için talebeliğe can atmalıdır.
Bu aynı zamanda tevazu alametidir ki; Hazreti Sâdık u Masduk’a isnad edilen bir hoş söz şöyledir:
“Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.” Zülkarneyn olma, evvelâ mağarada Ashâb-ı Kehf olmaktan başlar.
Bu arada safvetini koruyanlar, ledünniyata sımsıkı bağlı olanlar ve işin başındaki hasbîliklerini sonuna kadar götürenler, fütüvvet erbabıdır ve insanlığın mâkus tali’ini de onlar değiştirecektir.
Bağa, bahçeye, mal ve servete takılıp kalanlar, yazlığına kışlık ve kışlığına yazlık eklemeye çalışanlar ve en kıymetli sermayeleri olan ömürlerini böyle lüzumsuz arzu ve isteklerin arkasında koşarak tüketenlerin ise Zülkarneyn olmaya hakları ve liyakatleri yoktur.
Bugün yeryüzü, Zülkarneyn ile temsil edilen hakikatin günümüzdeki mümessillerine muhtaçtır.
Ülkemizin, dünya muvazenesinde bir yer alması, sözü dinlenilir bir konumda bulunması ve daima haksızlığın önünde bir set gibi durması milletimiz için bir hedef olmalıdır.
26/08/2012 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Terk-i dünya; dünyayı terk etmek.
Fuzûlî’nin ifadesiyle, “Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil / Ârif odur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir.” Onun nazarında dünya ve mâfîhâ (içindekiler, hezâfiri, şatafatı, ihtişamı, göz kamaştırıcı yanları) o kadar değersiz ki, rahatlıkla “Boş ver!” diyebiliyor.
Birincisi, dünyayı böyle terk etmektir.
Hazreti Pîr’in verdiği ölçü ile noktalayacak olursak:
“Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lazımdır.” Umurunda değil.
Bütün dünya kendisinin olsa, katiyen küstahlığa, şımarıklığa, zihnî/fikrî/ruhî zehirlenmeye düşmez; ha var, ha yok.
Bütün dünya elinden gitse, Eyyûbvârî, yiğitçe, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى، ثُمَّ أَخَذَ der; “Hamdolsun âlemlerin Rabbi O Allah’a ki, bir zaman verdi, vermekle imtihan etti; bir de almakla imtihan etti; iki imtihan.
Verdiğinde O’nu hamd u senâ ile taçlandırdım; inşaallah, nezd-i ulûhiyette hora geçmiştir.
Aldığı zamanı da sabırla, dişimi sıkmakla taçlandırdım; inşaallah o da hora geçmiştir!” Eyyûbvârî ki, O’na Hazreti Pîr “sabır kahramanı” diyor.
Dünya adına belalar ve musibetler sağanak sağanak başından aşağıya yağdığı zaman, sadece çevresine bakacak, “Acaba bir başkasının başına da bir dolu düştü mü?!.” diye bakınacak ve işte o zaman “Oofff!” diyecek kadar… Öyle bir terk-i hestî, kendini terk etmek.
“Ateş, düştüğü yeri yakar!” düşüncesi, bencilce bir mülahazadır.
“Ateş, nereye düşerse düşsün, beni yakar!” Falanın evine, filanın devletine, falanın saltanatına… Hepsi benim bağrıma düşmüş gibi beni yakar.
Öylesine kendinden sıyrılma!..
Öylesine “başka”laşma, umumileşme!..
Öylesine umumun canı olma, umumun sinir sistemi olma!..
Kime dokunulursa, âdeta kendi sinir sistemine dokunulmuş gibi, içine kan damlayacak şekilde, bir “terk-i hestî”.
Evet, haklar elinizden alınacak..
insanî haklardan mahrum edileceksiniz..
hatta çok yerde Allah’a karşı yapmanız gerekli olan vazife-i ubudiyette zorlanacaksınız..
belki abdest alma imkanı bulamayacaksınız..
zikr u fikirde bulunduğunuz zaman, rahatsızlıklarını izhar edecek, engellemeye çalışacaklar… Bu türlü şeylere maruz kalsanız, her şeyiniz elinizden alınsa, yine de mutlak bir şevk içinde bulunmalısınız.
Madem acz-i mutlaka, fakr-ı mutlaka öyle bir teveccüh var; bize düşen şey de şevk-i mutlak içinde o güzergâhta, O’na doğru gitmek ve katiyen ye’se düşmemektir.
“Yeis, mani’-i her kemaldir.”
29/01/2017 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
Cenabı Hak adetin üstünde fevkaladeden adetler kategorisi içinde fevkaladeden lütuflar da bulunabilir.
Başka mesele fakat ehli sünnet ve'l cemaat akidesine göre mesele iradeye bağlıdır.
Ve bizim Allah karşısında muhatap olmamız irademize bağlıdır.
Amellerimiz o amelleri bizim irademiz üzerinden Allah yaratmaktadır, insan Allah'ın izni inayetiyle ameliyle bir yönüyle ameli vesilesiyle diyelim cennete girecektir.
Biiznillah inayetiyle bir ayet ile yine ameli vasıtasıyla cehenneme gitmeyecektir.
Cehennemden korunacaktır.
Allah nezdinde yanında yerinizi ve konumunu öğrenmek istiyorsanız nezdinizde Allah'ın yer ve konumuna bakınız diyor.
Allah ne kadar alakanız varsa ne kadar sen sen Allah'ın sen sen diyorsanız meleği ala da siz o kadar seslendiriliyorsunuz demek.
Hazreti Ali ifadesiyle kün inden nase ferden minen nâs insanlar arasında insanlardan sade bir insanım.
Sadece insan müminler nezdinde küfür sıfatlarının karşıda insanlara değil, küfür sıfatlarına karşı da çok aziz derler.
En önemli mesele nedir? Yani ona dilbeste olmak lazım.
Çünkü onun getirisi başka şeylerden mukayese edilmeyecek kadar büyüktür.
Öyle olma varken onun berisinde daha dun şeylere dilbeste olma bence dun himmetliktir.
31.05.2010 tarihli Bamteli'nden derlenmiştir.
Hayatını hep “Lâ”da geçiren kimseler, sonuçta “illallah” diyemeden, meseleyi Allah’a bağlayamadan yuvarlanıp giderler.
Tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde hadiseler hiç değişmemiş, sadece tiranların isimleri ve bir de sürülerin adları değişmiş; beyaz vadinin koyunları, siyah vadinin koyunları… Siz, Allah’ın size verdiği nimetlerle ahiret yurdunu peylemeye bakın.
Kendinizi satarak, bir ev, bir villa, bir gemi peylemeye kalkmayın.
İster bu terör örgütleri isterse de onlara müsamahayla bakan kimseler, her iki kesim de İslam dünyasının o dırahşan çehresini kirletmiştir.
Yapılan davranışlar adeta bir zift gayyasından dışarıya doğru fışkıran, feveran eden ziftler gibi, İslam’ın mübarek çehresini kirletmiştir.
Bu kirleri yıkamak Hizmet Hareketi’ne ve Hizmet Hareketi’ne arka çıkan hizmet hareketlerine, adem-i merkeziyet esprisine bağlı, bütün dünyadaki hizmet hareketlerine düşüyor.
22/05/2016 tarihli Bamteli sohbetinden derlemiştir.
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu konular üzerinde duruyor:
Sıkıntı ve musibetler, Cenâb-ı Hakk’a yürekten teveccüh çağrısıdır!..
“Ne helva ne de selvâ, illâ rü’yet-i Mevlâ!..”
Cebr-i Lutfî Açılımlar ve İlahî Takdire Rıza 24/05/2015 tarihli Bamteli sohbetinden derlenmiştir.
“Allah’ım vaad ettiğin yardım ne zaman yetişecek?!.” ve “Rabbim, ben mağlup oldum, ne olur bana yardım et!” Çığlıkları.
Allah’ım, Hazreti İbrahim’in ateşine dediğin gibi bizim etrafımızı saran musibet alevlerine de “Dokunma, serin ve selâmet ol onlara!” buyur!..
Devrin Nemrutları, Şeddâdları, Firavunları da bir bir devrilecekler; siz de geçilmez gibi görünen deryaları geçecek ve nice Yesrib’leri medeniyet merkezi birer “Medîne” haline getireceksiniz!..
“Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur!” denmiştir ki, tarih, bunun yüzlerce misali ile mâlemâldır.
Dahası iğneden ipliğe her şeyin hesabının sorulacağı bir gün var ki, o gün, vay haline o zâlimlerin!..
18/03/2018 tarihli Bamtelinden derlenmiştir.
“İhtiyarlık gelip çatmadan evvel gençliğini, hastalıktan evvel sıhhatini, fakir düşmeden evvel varlıklı olmanı, meşguliyetten evvel boş zamanını ve ölüm gelmeden evvel hayatını ganimet bil!..” “Kim takva dairesinde bulunup Allah’a gönülden saygı duyar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, Allah, zorluklar karşısında ona bir çıkış kapısı açar.” İman hizmeti yalnız cüz’î bir tahribatı ve küçük bir haneyi değil, bilakis küllî bir tahribatı ve İslamiyet’i de içine alan çok büyük bir kaleyi, “İnsanlık Kalesi”ni tamir ediyor.
Dünya örnek bir topluma muhtaçtır; yüz kişiden ibaret bile olsa, imrenilen ve taklide değer görülen bir toplum hemen dikkat çekecek ve başka yerlerde de onun emsali teessüs edecektir.
İnanan sarsılsa da bütün bütün devrilmez; her şeye rağmen esas olan, ümidi yitirmemek, hep bir recâ hissi ve aksiyon gayreti ile dolu olmaktır.
Musibetleri kâra çevirmenin yolu, bir debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi nefsi yerden yere vurmak, istiğfar edip gönülden Hakk’a yönelmek ve öze dönüp O’na verilen söze sâdık kalmaktır.
Şeytanın avenesi tarafından hedefe konmak da doğru yolda bulunuyor olmanın bir emaresidir; enbiyâdan evliyâya bütün Hak yolcuları onların çelmelerine maruz kalmışlardır fakat ona rağmen hiç durmadan yol almışlardır.
Hiç tereddüdünüz olmasın, Allah (celle celâluhu) başlattığı bu hayırlı işi başkalarının zâlim eliyle yıkıp harap etmez!..
“Allah’a yemin ederim ki, sizden evvelki ümmetler, daha dehşet verici işkenceler gördüler.
Onlardan bazıları hendeklere yatırılır ve demir testerelerle vücutları ikiye bölünürdü de yine dinlerinden dönmezlerdi.” “Uhrevî amellerde ortaklık” mülahazasına bağlı dua halkaları, kalbî ve rûhî hayata sıçrama fasılları gibidir; herhangi bir halkada kendisini tazarru ve niyaza salmış zâkirler, hasıl olan bütün sevap kadar hisse alacaklardır!..
“İki elimiz var.
Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir.” Gecelerimizi Teheccüd ile taçlandıralım; zira “Teheccüdü olmayanın, tecehhüdü olmaz!” Mazlumlar, mağdurlar nazar-ı itibara alınarak, onların o sıkıntıları, dertleri paylaşılmalı!..
Hani hep ism-i mef’ûl kipiyle ifade ediyoruz:
Mazlûmiyetlerini, mağduriyetlerini, ma’zuriyetlerini, mahkûmiyetlerini, daha değişik gâileler ile malul bulunmalarını… Allah’tan başka kim var ki, gaflet ve dalaletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve hevâ-i nefsin zararlarını defetsin; öyleyse Yunus-vâri O’na yakarmalıyız!..
Balığın karnında olduğunuzun tam şuuru ile Allah’a teveccüh edeceksiniz ki, nur-u tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet inkişaf etsin ve sizin geceniz, deniziniz ve balığınız da size hizmetkâr edilsin.
Dudaklarımızdan dökülen her söz, yalnızca dilin beyanı değil, asıl kalbin tercümanı olmalı!..
Hangi alanda ne yaparsak yapalım, “Şöyle bir şey ortaya koyalım da biz de bizimkileri avutalım!” anlayışından uzak olmalıyız.
Bütün gayretlerimizi milletin ihtiyaçlarını karşılama ve işin en güzelini yapma niyetine bağlamalıyız.
Yaptığımız işin keyfiyetine bakmanın yanı sıra, meseleyi rıza-yı ilahiye bağlı götürüp götürmediğimizi de sürekli kontrol etmeliyiz.
İnsan, iradesinin hakkını vermeli, dengeli yaşamalı ve faydasız şeyler karşısında asla kendini salmamalıdır.
Mâlâyânî şeyler kalbi öldürür.
Nitekim, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) “Her bahaneyle gülüp durma; zira, çok gülmek kalbi öldürür.” buyurmuştur.
Boş ve faydasız meşgalelerden uzak kalmanın en büyük vesilelerinden biri hep inananlarla beraber bulunup cemaatin bereketinden istifade etmektir.
Bazı vazifeli insanlar, şahs-ı manevi hesabına ve belli ölçüde aktüalite ile de meşgul olabilirler.
Şayet, bunu bir zarurete binaen ve sınırları korumak kaydıyla yapıyorlarsa, o esnada dahi ibadet sevabı kazanabilirler.
Bütün istek ve beklentilerini dünyevî nimetlere bağlayanların ahirette nasipleri yoktur; müminler, dünyada “hasene” arzulamanın ötesinde ukbâ iyilik ve güzelliklerine de taliptirler.
“İstikamet sahibi olmaya bak, kerâmet sahibi değil.” Aslında, en büyük keramet de arızasız ve aralıksız Kur’ân ahlâkıyla yaşamaktır.
Bazı yerler, eşyanın perde arkasına, hatta verâların verâsına açılma adına menfez gibidirler ki, Tûr-i Sînâ ve Beled-i Emîn o mekânların başında gelmektedir.
İnsan, iç ve dış donanımı, kaynağı Hak inayeti güzellerden güzel sureti, vicdanî genişliği ve mahiyet zenginliği ile bir kıvam örneği ve “ahsen-i takvîm” âbidesidir.
Allah, imhâl eder fakat ihmal etmez; verilen mühleti değerlendiremeyen, bilakis ömrünü cismâniyet mahbesinde geçiren kimseler, her an biraz daha gayyaya gömülür ve “esfel-i sâfilîn”e doğru sürüklenirler.
Çirkin söz, hal ve fiillere aynıyla karşılık vermesi ve dilini/kalbini güftügû girdaplarına salması, her şeyden önce, insanın ahsen-i takvîm üzere olan kendi mahiyetine karşı saygısızlıktır.
Ruhuna yabancı kimselerin güdümüne girme, başkalarının düşünce çağlayanları içinde bilemediğim bir hedefe sürüklenme; ayağa kalk, kendin ol ve gaye-i hayaline doğru iradî olarak yürümeye bak!.
“Ben yaşadıkça Kur’an’ın bendesiyim, Hazreti Muhammed’in ayağının tozuyum; biri benden bundan başkasını naklederse, ondan da bîzârım, o sözden de bîzârım!..” “Her günah, onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta/leke oluşturur; eğer kul tevbe edip mağfiret dilenirse kalbi yine parlar, fakat günaha devam ederse, o lekeler nihayet kalbini istila eder.” Manevî anatomisi itibarıyla kendini çürümeye salmış insanlar, çevrelerindeki şuursuz, dalkavuk ve dünyaperest kimseler sebebiyle daha bir azgınlaşır, Firavunlaşır, sapar ve saptırırlar.
Paranoya, bir korku, şüphe ve vehim hastalığı olarak bütün suiniyetlerin, suizanların da kaynağı gibidir; onun ikliminde şekillenir bütün ayrıştırıcı düşünceler, “biz” ve “ötekiler” mülâhazaları; orada kararlaştırılır nâhak yere infazlar ve en dırahşan nâsiyeleri karalamalar.
Ya kendileri birer paranoyak olan veya hedefine ulaşabilmek için toplumsal bir paranoyaya ihtiyaç duyan tiranlar, öteden beri, yaptıkları kötülükleri meşru ve mâkul gösterme hesabına yığınlarda ürperti hâsıl edecek şeyleri kullanagelmişlerdir.
İnsan, hiçbir zaman Sahibine (celle celaluhu) karşı küsme tavrına girmemeli; gönlünde hep “Cehennem’e de koysan, eğer gam izhâr edersem kalleşim; yeter ki beni ağyar ateşine yakma!..” mülahazasını beslemeli!..
Bela ve musibet, sadece bir yanlışın cezası veya bir kötülüğün neticesi değildir, aynı zamanda müminler için bir yükseliş vesilesi ve bir mükâfatın mukaddemesidir.
İnsanlığın İftihar Tablosu’na çektiren Ebu Leheb’lere de, bugün O’nun ümmetine zulmeden, çağın elleri kuruyası zalimlerine de yuf olsun!..
“O iftiracılara gelince, onlardan her birinin, iktisap ettiği günah nispetinde cezası vardır; bu yaygaranın elebaşılığını yapan şahsa ise cezanın en büyüğü vardır.” Hangi Hak dostunun hayatını inceleseniz, hal diliyle şöyle dediğini işiteceksiniz:
“Üzerime öyle musibetler döküldü ki, gündüzlerin tepesine dökülseydi, hepsi birden gece olurdu!..” Çağın Sözcüsü de çok çekmiş ama “Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım! Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur!” demiş.
Allah (celle celâluhu) herkesi seviyesine göre mükâfatlandırır veya cezalandırır; çok önemli vazifelerle istihdam buyurduğu bir zümreye mükâfatı ya da cezası da ona göre olur.
Allah’ın lütfuyla bir noktaya getirilmiş bir insan, ona göre bir duruş sergilemiyor ve oranın hakkını vermiyorsa, konumuna ihanet ediyor demektir.
Adanmış ruhlar, Cennet’ten tapu dağıtan gafiller gibi davranmamalılar; kâfir olarak ölme ihtimali karşısında tir tir titremeli ve mutlaka konumlarının hakkını vermeye çalışmalılar.
Yol, Efendimiz’in ve Ashabının yoludur; yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisi olan gerçek müminler, hal ve temsilleriyle, binlerce insanın o yolun yolcusu olmalarına vesile teşkil ediyorlar.
Allah, adanmış ruhları, şefkat tokatları mesabesindeki bela ve musibetlerle arındırıyor; onları Allah Rasûlü ve O’nun Hâle’si ile aynı sofrayı paylaşabilecek hâle getiriyor.
“Kul oldum, kul oldum, kul oldum; Ben Sana hizmette iki büklüm, Senin yolunun bendelerinden biri oldum.
Bendeler, hürriyete kavuştuklarında sevinir, sürura ererler; Ben, Sana kul/köle olduğumdan dolayı sürûr ve sevinç içindeyim!..” Daha fazlasını izlemek ve bizi desteklemek için abone olabilir, bildirim tuşlarınızı açabilir ve yorum yazabilirsiniz.
Fethullah Gülen Hocaefendi İkindi Yağmurları'nın bu bölümünde birlik, beraberlik ve kenetlenme üzerinde duruyor.
Hocaefendi'nin Bamteli Sohbetleri'nden damıtılan bu videolar her hafta Raindrops Tv'de yer alıyor.
O’nu sevme, O’ndan ötürü varlığı sevme..
“Sinemde/vicdanımda herkesin oturabileceği bir sandalye, bir koltuk var; herkesi misafir edebilirim.
Bütün cihanlara karşı derin bir insanî alaka duyabilirim.
Herkesi şefkat ile, mürüvvet ile kucaklayabilirim.
Hiç kimse benden beklediğini bulamama inkisârı yaşamaz!” Kendisine öyle muamele yapıldığından dolayı, “İlahî ahlak ile ahlaklanın!” fehvasınca, insana düşen şey de herkese bağrını açmak… Hususiyle, Hazreti Mevlana ifadesi, “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar…” Bunlar öyle kenetlenmeli ki, bütün şeytanlar toplansa, bunları birbirinden koparamamalılar; öyle kenetlenmeli!..
Kalbler temizdi, birer ayna idi; O’nu aksettirecek birer ayna idi.
Onun için, -biraz evvel bahsettim size yaptırdıklarını- yüz yetmiş ülkede ilim-irfan müesseseleri kurdunuz.
“Fakr u zaruret”e karşı savaş ilan ettiniz.
“Cehalet”e karşı savaş ilan ettiniz.
Bir yönüyle, “ihtilaf/iftirak”a karşı savaş ilan ettiniz.
“Aman vahdet, aman birlik, aman kenetlenme!” dediniz.
Bu açıdan da olup-biten şeyler karşısında atf-ı cürümlere girmeden, kenetlenmeyi daha da güçlendirmeliyiz.
Omuzlarımız, elbiselerimizi yırtacak şekilde birbirini zorlamalı; dizlerimiz, pantolonları yırtacak şekilde birbirini zorlamalı; topuklarımız, birbirimizin çoraplarını yırtacak şekilde birbirini zorlamalı!..
Bu açıdan da böyle durumlarda, atf-ı cürüm baş gösterir.
Böyle durumların hortlağı, atf-ı cürümdür.
Birden bire aranızda -bakarsınız- bir kısım hortlaklar oluşmuş.
Belki başkalarının deyip-ettiklerine destek olma mahiyetinde bir kısım uygun olmayan şeyler söyleyebilirler.
Kuvve-i maneviyenizi kıracak şeyler söyleyebilirler.
Bence bunlara aldırmayarak, kulak tıkayarak, bu mevzuda o zift neşriyata kulak tıkayarak -ki bunlar, nöron kirleten şeylerdir- esasen kendi vazifenize, kendi meselelerinize bakmalı, konsantre olmalısınız; eskiler “im’ân-ı nazar” derlerdi, im’ân-ı nazar etmeli, fikren dağınıklığa girmemelisiniz.
Ârifin gönlün, Hudâ, gamgîn eder, şâd eylemez, Bende-i makbulünü, Mevlâsı, âzâd eylemez!” Makbul olmasanız, “Defolun gidin!” der.
Ama makbul olduğunuzdan dolayı, çalıştıracak, yatıracak, kaldıracak… Çünkü burası bir talimgâhtır; burada ahiret adına şekilleneceksiniz.
Namaz, sizin bir yapınızı oluşturacak; oruç, bir yapınızı oluşturacak; i’lâ-i kelimetullah cehdi, bir yapınızı oluşturacak sizin… Ve böylece ebedî bir yapıya sahip olacaksınız; mutluluk içinde ebedlere kadar yaşayacağınız bir yapıya sahip olacaksınız.
Zannediyorum bu halinizle Cehennem’e koysalar, Cehennem diyecek ki, “Yahu defolun gidin; ateşimi söndürüyorsunuz!” Zaten bir hadis-i şerifte öyle deniyor:
Sırât’tan geçerken, “Yahu çabuk geçin, ateşimi söndürüyorsunuz!” nidası duyulacak.
Çünkü öyle bir mahiyet kesbediyorsunuz ki!..
Hele i’lâ-i kelimetullah, hele i’lâ-i kelimetullah… Nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin dört bir yanda şehbal açması… Nâm-ı Celîl-i Nebevî’nin minarelerde bir bayrak gibi dalgalanması… Gönlünüzü buna kaptırmışsanız, bu işin sevdalısı, âşıkı, müştâkı iseniz şayet, artık size denecek şey yoktur Allah’ın izni-inayetiyle.
Evet, O’nun bir dönemde dalgalandırdığı o bayrak, hiçbir zaman yere düşmeyecektir; bundan emin olun, Allah’ın izni-inayetiyle!..
Size kötülük yapanlar, ettiklerine nâdim olup ağlayacaklar.
Belki o gün, engin insanlık duygularınızla sizi de ağlatacaklar onlar.
İmanını marifet ile bezemeyen, yol yorgunluğu yaşar.
“İman” edin, sonra onu “marifet” ile taçlandırın!..
Bir de bakacaksınız ki, marifete bir de “muhabbet” sorgucu takılmış.
Hiç bilemediğiniz şekilde, sorguç üzerine sorguç, “aşk u iştiyâk-ı likâullah” sorgucu takılmış veya deseni işlenmiş.
Ve kanatlanacaksınız “iştiyak” ile… “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de câna safa / Lütfun da hoş, kahrın da hoş.” Evet, aynı ruh, aynı duygu, aynı düşünce, aynı mefkûre etrafında kenetlenmiş kimselerin birlik içinde Hakk’a yönelişlerinde öyle bir derinlik, his ve şuurlarında öyle bir zenginlik, zikr ü fikirlerinde öyle bir enginlik vardır ki, en istidatlı fertlerin ve en kâmil insanların bile, böyle bir heyet içindeki vâridlerin en küçüğünü dahi tek başlarına elde etmeleri mümkün değildir.
Allah, her ne dilerse onu yapar.
Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir ve onu infaz eder.
Allah neyi dilerse, o mutlaka olur; O’nun olmamasını dilediği de asla olmaz.”Allah, ne dilemiş ise, o olur.
وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ Olmamasını dilediği de olmaz!..
“Var”ı da Allah diler, “Yok”u da Allah diler.
O’nun dilediği olur:
var olmasını dilerse var olur, yok olmasını dilerse yok olur.
Allah, kimseyi yok etmesin!..
Onları da yok etmesin!..
Yok edeceğine onlara da akıl lütfetsin, kalb lütfetsin, iman lütfetsin, iz’an lütfetsin!..
Bu videonun orjinalini bu linkten izleyebilirsiniz.
http://www.herkul.org/bamteli/bamteli...
*Nefsini sık sık sorgulamayan, istiğfar ve tevbe ihtiyacı hissetmeyen bir insan bütün mesâvîye karşı kapıları aralamış sayılır ve hiç olmayacak şeylerle çarpılır.
Çarpıldığı her şey de onu felç eder, hafizanallah.
Dünyanın cazibedar güzellikleri zehirler, felç eder.
*Her mefkûre insanının, hayatının gayesi bildiği dâvasını ve vazifesini üstün bir gayretle ele alması, kulluğa dair sorumluluklarını derin bir mesûliyet şuuruyla ve fedakârca yerine getirmesi gerekir.
*İnsan, kusurları ve günahları açısından kendisine derin ve kuşatıcı bir bakışla bakmalı; en küçük olumsuzluklarını Everest Tepesi kadar büyük görmelidir.
Hani bir Hak dostu diyor ya, “Beni günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i mahşerde arş-ı mizan” Mü’min, kendine öyle bakmalıdır.
*Evet, zehirleyen faktörler pek çoktur.
Mesela, biraz evvel ifade edildiği gibi, gecekondudan, Eşrefpaşa’dan veya Kasımpaşa’dan bir yerlere sıçrayan külhaniler farkına varmadan öyle zehirlenirler ki, kendilerini bir şey görmeye başlarlar.
Bir yerde okuduğumu hatırlıyorum:
Esasen Hâmân mezar bekçiliği yapıyormuş.
Mezar bekçiliğinden Amnofis’in yanına yükselince ve orada şeytânî dehasıyla artık her dediğini dedirtip yaptırınca zehirlenmiş.
*Her fert, bir yönüyle kendi sa’yinin de işin içinde olması itibarıyla, “Ya Rabbî, bana lütfettiğin bu nimetlerin birer istidraç olmasından Sana sığınırım!” demelidir.
Alvar İmamı nasıl diyor:
“Değildir bu bana layık bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” Hazreti Pir de bu düşünceyi farklı bir ifadeyle şöyle dile getiriyor:
“Nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ.” Yine, “Sen, ey riyakâr nefsim! Dine hizmet ettim diye gururlanma.
‘Allah bu dini, fâcir bir adamla da te’yid ve takviye eder.’ sırrınca, müzekka olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin!” diyerek bu hususa dikkat çekiyor.
Fethullah Gülen Hocaefendi İkindi Yağmurları'nın bu bölümünde tahkiki iman konusunu ele alıyor.
.
*Nazarî ve taklidî imanla kalmamalı, amelî ve tahkikî iman hedeflenmelidir.
Bu sayede imanın marifete ulaşması, marifetin muhabbetle taçlandırılması ve muhabbetin cinnete varacak şekilde bir aşk u iştiyaka inkılap etmesi mümkün olacaktır.
* Evet, nazariyatta kalmış her türlü bilgiyi ve delili bir muhalif rüzgâr alıp götürebilir.
Bu açıdan nazarî bilgilerin mutlaka amel blokajı üzerine oturtulması gerekir.
*Usûlüddin uleması, taklitle kazanılan inancın bile insanı kurtaracağını söylemiş ve bunu ıstılahî ifadesiyle, “Taklidî iman makbuldür.” şeklinde ifade etmişlerdir.
Fakat her ne kadar böyle denmiş olsa da, inkâr ve dalâlet fırtınaları karşısında imanın ayakta kalabilmesi için taklitle benimsenen bu mülâhazaların, daha sonra altlarının doldurularak sağlam bir temele oturtulması ve içte hazmedilip sindirilmesi gerekir.
Zira taklit, nazarînin başlangıç noktası olarak mebdede bir vazife eda etse de, onunla elde edilenlerin kalıcı hâle gelmesi tahkikle mümkündür.
Engin deniz, uzun yol ve sarp yokuşlar ancak iman, marifet, muhabbet ve aşk u iştiyak azıklı gemiyle aşılabilir.
*Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebû Zerr hazretlerinin şahsında bütün ümmet-i Muhammed’e şöyle buyurmuştur:
“Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin.
Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun.
Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp.
Amelinde ihlâslı ol, zira her şeyi görüp gözeten, tefrik eden ve hakkıyla değerlendiren Allah senin yapıp ettiklerinden de haberdardır.” *Marifet, nazarî bilgi değildir; o, bir vicdan kültürüdür.
Vicdan marifetle lebrîz olunca (taşacak kadar dolunca) muhabbet sınırına ulaşılmış demektir.
Artık muhabbet insan mahiyetinde bir dinamo haline gelir ve o sayede insan, Allah’ı, Rasûlü’nü ve Sahabeyi her şeyden artık sever.
Zamanla o kulu likâullah iştiyakı bütün bütün sarıverir.
*Özellikle tasavvuf ıstılahı olarak çokça zikredilen “likâullah” tabiri, Allah’a kavuşmak, Cenâb-ı Hakk’ın vuslatına ermek ve Cennet’te “Cuma Yamaçları”ndan Mevlâ-yı Müteâl’in o güzellerden güzel cemaliyle şereflenmek demektir.
Likâullah iştiyakına (Mahbûb’a karşı arzu ve isteklerle dolup taşmaya) giden yol, imandan, imana bağlı mârifetten, mârifet kaynaklı muhabbetten ve muhabbetten hâsıl olan aşk u şevkten geçer.
*İştiyak likâullah, zirvedekilerin mülahazasıdır.
En büyük sabır da likâullaha aşk u iştiyak ile yanıp tutuşan ama henüz “gelebilirsin” davetini almadığından dünya zindanına katlanan hakikat âşıklarının vuslata karşı dişini sıkıp dayanma sabrıdır.
Bunların kendilerini dünyada kalma adına frenlemeleri sadece, emre itaatteki inceliği kavramalarından kaynaklanır.
“Burası bir talimgâhtır; biz de birer askeriz.
Bizi buraya O gönderdi.
O’nun aşk u iştiyakıyla ocaklar gibi yanıp tutuşsam da yine de gam izhar eylemeyeceğim.
Emir verip ‘gel’ diyeceği âna kadar rızayla sabredeceğim.” Zirvedekilerin solukları bunlar.
*Aliyyu’l-Kârî hazretlerinin ifadesiyle “Mü’minler keyfiyetsiz, idraksiz, ihatasız ve misalsiz olarak, her türlü tarifin üstünde ‘bî kem u keyf’ O’nu müşahede edeceklerdir.
O’nu görünce, artık Cennet’te olduklarını ve Cennet nimetlerini de unutacaklardır.
Yazık o inanmayanlara, onlar öyle büyük hüsran içindedirler ki, mü’minler Cenâb-ı Hakk’ın cemaliyle sermest olarak Cennet nimetlerini bile unuturken, onlar pişmanlık ve hasretle vurunup dövüneceklerdir.” Evet, Cenâb-ı Hakk’ın cemalini görenler Cennet nimetlerini dahi unuturlar.
Hele bir de, O’nun bizzat “Ben sizden hoşnudum!” demesi vardır ki, o hiçbir nimetle kıyas edilemez.
Hakiki saadet, hâlis sürur, en şirin nimet ve safi lezzet marifetullah ve muhabbetullahtadır.
*İman ve sâlih amel dairesi, insanın marifetten muhabbete, muhabbetten de lezzet-i ruhaniyeye kadar pek çok güzelliği duyup hissetmesini sağlar.
Öyle ki, ibadet iştiyakı onun ruhunu bütün bütün sarar ve kulluk onun için ruhanî bir zevke dönüşür; artık o, bal-kaymak yiyor gibi ibadet eder ve ibadete bir türlü doymaz.
Hayatım boyunca hep öyle düşündüm:
Bu ahiret hesabına kırmızı pasaportlu güzel insanlar içinde bana da “geç” denileceğini umdum ve istedim.
Neden kırmızı pasaportlu?!“O gariplere müjdeler olsun!..
Halk kendini bozgunculuğa saldığı bir dönemde onlar ellerinden geldiğince tahribatı tamire, fesadı ıslaha çalışırlar.” Böyle güzide bir cemaat, kalb aydınlığıyla yürüyen bir cemaat içinde bulunduğumdan dolayı öyle düşündüm ve diledim.
Onlara kırmızı pasaportlulara yapıldığı gibi “Geç, geç, geç…” denirken, -bir hadis-i şerifte işaret edildiği üzere- aralarına karışmış bir tufeylîye de “Sen de geç!” deniyor.
Kendimi hep böyle gördüm, böyle değerlendirdim.
Cenâb-ı Hak, beni size bağışlasın; sizi de bağışlanacaklara, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a bağışlasın!..
Bu video aşağıdaki linkten derlenmiştir:
http://herkul.org/bamteli/bamteli-ruh...
Yağmurları’nın bu bölümünde ‘’nefis ile yüzleşme’’ konusu ele alınıyor.
Herkes kendi dairesinden sorumludur; alanındaki her musibete “Benim yüzümden oldu!” diye bakmalıdır!..
*İnsan, kusurları ve günahları açısından kendisine derin ve kuşatıcı bir bakışla bakmalı; en küçük olumsuzluklarını Everest Tepesi kadar büyük görmelidir.
Hani bir Hak dostu diyor ya, “Beni günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân / Kırılır arsa-i mahşerde arş-ı mizan” Kendine öyle bakmak lazım.
*Emniyet ve güven içinde yaşayanlar akıbetlerini tehlikeye atmışlardır.
Burada O’ndan korkup tir tir titreyen yürekler ise öbür tarafta emniyetlerini teminat altına almış olurlar.
Cenâb-ı Allah, bir kudsî hadiste “İki korkuyu ve iki emniyeti bir arada vermem.” buyurmaktadır.
Evet, dünyada ahiretinden endişe etmeyen ve öteler için hazırlık yapmayanlar, orada korkularla kıvranacak; burada havf (korku) içinde yaşayanlarsa, ahirette sürekli emniyet ve huzur yudumlayacaklardır.
*İnsan kendi hata ve kusurlarına yoğunlaşmalı; onları telafi etmeye ve gidermeye çalışmalıdır.
Yoksa kendisi darmadağınık yaşadığı halde, başkalarının şöyle böyle eğri-büğrü halleriyle, küçük kırılmalarıyla meşgul olup durur.
El-âlemin bir kısım küçük kusurlarına konsantre olunca da kendi olumsuzluklarını hiç göremez.
-Burada hesaplı yaşayın ki, ötede, görülmemiş hesapların altında ezilmeyesiniz!..
-Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehayâ) en büyük mahkemede hesaba çekilmeden önce dünyadayken sık sık nefsi sorgulamayı akıllılık ve mü’minlik emaresi olarak zikretmiş; Hazreti Ömer Efendimiz de Allah Rasûlü’nden işittiği bu hakikati farklı bir üslupla seslendirerek şöyle buyurmuştur:
“Ahirette hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekin.
Ötede amelleriniz tartılmadan önce burada kendiniz tartın.
En büyük arz ve mahkeme için şimdiden gerekli hazırlıklarınızı yapın.
Bilin ki, o gün huzura alındığınızda size ait hiçbir şey gizli kalmayacak ve bütün sırlarınız bir bir sayılıp dökülecek.” *Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz, “Hüsn-ü zan sahibi olması, kişinin kulluğunun güzelliğindendir.” buyurmuştur.
Evet, başkaları hakkında hüsn-ü zan en güzel ibadettir.
Ama hususiyle günümüzde olduğu üzere, birileri sürekli yılan gibi ısırıyorlarsa, adem-i itimat mülahazasını da -eskilerin ifadesiyle diyeyim- nazardan dûr etmemek lazım.
* Dünyaya gönlünü kaptırıp ahireti elinin tersiyle itenler gibi olmayın!..
*İnsan sık sık kendini sorgulamaz ve nefis muhasebesinde bulunmazsa, şeytanın elinde bir oyuncak haline gelir.
“Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz.
Âhireti ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Rıdvan’la sevineceğiniz hayatı görmüyorsunuz, cehennemle muazzeb olacağınız hayatı görmüyorsunuz *İlahi nusret umumiyetle arınmış kullara yetişir; arınmadıktan sonra ferec, mahreç ve nusret gelmez.
*İnsanın nefsini sorgulayarak istiğfar ve tevbeye yönelmesi ile sıkıntılardan kurtulup felah ve huzura ermesi arasında da sıkı bir münasebet vardır.
Bundan dolayıdır ki, ayet ve hadislerde nusret talebinden önce istiğfar ve tevbe nazara verilmektedir.
*Demek ki, arınmadıktan sonra ferec, mahreç ve nusret olmaz.
Kendi kusurlarıyla meşgul olmayan için de arınma söz konusu değildir.
Bu video aşağıdaki linkten derlenmiştir:
http://herkul.org/bamteli/bamteli-yur...
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi:
Mesleğimizin Esası Şefkattir *İlahî ahlakla ahlaklanmalı; şefkatli ve merhametli olmalı.
Aksi halde, “Madem O Şefik, Refîk, Latîf, Rahmân, Rahîm… Neden O’nun o geniş dairedeki tecellilerinden hissenize düşeni alma gayreti içinde değilsiniz?!.” derler.
*Aslında bizim mesleğimizin esası şefkattir.
Bu hizmet-i imaniye ve Kur’aniye içinde bulunanların hareket güzergâhları tefekkür ve ufukları da şefkattir.
Ancak bu iki esas çizgi korunduğu takdirde acz, fakr, şevk ve şükür anlaşılır.
*Düşüncesizlik, tedebbür, tezekkür ve tefekkür, İslam dünyasının yitikleri haline gelmiş.
Düşüncesizlik marazına müptela İslam dünyası, korkunç bir şefkatsizlik içinde bulunuyor; tabir-i diğerle, merhametsizlik akıntısına kendisini kaptırmış gidiyor.
*Bediüzzaman hazretleri, “Yalan bir lâfz-ı kâfirdir.” der.
İnsan bir kere yalan söylerse, günah-ı kebâir işlemiş olur.
Tevbe edince, Allah yarlığar onu, affeder.
İki kere yaparsa, Allah affeder; elverir ki kendisine dönsün.
Fakat şayet bu işi mahzursuz gibi yapıyorsa, o kâfir olur!..
Bile bile iftira ediyorsa, kâfir olur; bile bile isnatta bulunuyorsa, kâfir olur; isterse Müslüman geçinsin, kâfir olur.
Kebâiri mahzursuz görmek küfürdür.
- ŞEFKAT YA HU ! *Evet, size nasıl eza ettilerse, aynı eza ile mukabelede bulunmanız hakkınızdır , fakat sabrederseniz, aynıyla mukabelede bulunmazsanız, civanmertçe bir tavır takınırsanız, bu sizin için daha hayırlıdır.
Siz sizin için daha hayırlı olan yolda yürüme mecburiyetindesiniz.
*Nasıl ki bedelsiz, karşılıksız bir hizmete dilbeste olup engin bir şefkat ve aşkın bir adanmışlık ruhuyla dünyanın dört bir yanına gittiniz.
Oralarda bir ırgat, bir amele gibi çalışıyor ve yeni bir dünya oluşturmaya gayret ediyorsunuz.
Aynen öyle, size kötülük yapanlara karşı da o şefkati ortaya koymalısınız.
Onlar bir gün gelip de hazana maruz birer tıbn-i bîkarar, sağa-sola savrulan yapraklar gibi savrulacaklar ama siz o yapraklar karşısında da şefkatinizi sergileyecek ve onlara basmayacaksınız.
Belki alıp koklayacaksınız.
“Biz böyle bilmiyorduk sizi!” diyeceksiniz.
Onların sizden özür dilemelerine fırsat vermeyecek, “Siz bir şey yapmamıştınız, belki konumunuzun gereği olarak öyle davranıyordunuz!” diyeceksiniz.
Diyecek ve hep insanca davranacaksınız.
İnsanca davranmayanlara karşı da tavrınızı bozmayacak ve vahşice davrananlara bile insanca davranacaksınız.
Bu video şu linkten derlenmiştir.
-Sıkıntılar ve gadredenler dökülür yollarda kalırlar; Hakk’a müteveccih yaşayanlar ise, gidip O’na ulaşırlar!..
-Yüzler O’na müteveccih bulununca, hiç utanmayacakları ve mahcup olmayacakları şekilde yaşamış; hızlana düşmeyecekleri ve “Eyvah, keşke!..” demeyecekleri bir hayat sürmüş olurlar.
-*Hazreti Adem’den (aleyhisselam) günümüze kadar hiç eksik olmadı o muhalif rüzgarlar, o her şeyi saçıp savuran fırtınalar.
Fakat Allah’a itimadı kavî olan kimseler çınarların bile devrildiği dönemlerde hep dimdik durdular.
- “Ey halkım! Eğer mevcut konumumla aranızda bulunmam ve Allah’ın âyetlerini okuyup onlarla öğüt vermem size ağır geliyorsa, şunu bilin ki ben, yalnızca Allah’a güvenip dayandım.
Siz de bir araya gelip, bana karşı nasıl bir yol izleyeceğiniz konusunda anlaşın ve Allah’a ortak tanıdıklarınızı da yardımınıza çağırın.
Böyle yapın ki, sonra keşke şöyle yapsaydık, böyle yapsaydık demeyesiniz! Sonra da, bana hiç mühlet vermeden, hakkımdaki hükmünüzü hemen uygulayın!” (Yunus, 10/71) *(Hazreti Nuh aleyhisselam gibi derim.) Ben, yalnızca Allah’a güvendim, dayandım.
Bir araya gelip, bana karşı nasıl bir yol izleyeceğiniz konusunda anlaşın ve ortaklarınızı da yardımınıza çağırın.
Bütün hilelerinizi, komplolarınızı toplayıp üzerime gelin.
İçinizde bir ukde kalmasın; ‘Şunu da yapsaydık!’ demeyecek şekilde, neyiniz varsa, bütün imkanlarınızla gelin ey Robespierre’ler, ey Yezid’ler, ey Haccac’lar, ey Allah’tan korkmayan Tiran’lar!..
*Seyyidinâ Hazreti İbrahim ve ona inananlar Allah’a tevekküllerini şöyle dile getirmişlerdir:
“Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık.
Bütün ruh u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.
Ey Ulu Rabbimiz, bizi kâfirlerin imtihanına (baskı, zulüm ve işkencelerine) mâruz bırakma, affet bizi; şüphesiz Sen Azîz ve Hakîm’sin.” (Mümtehine, 60/4-5) *Hazreti İbrâhim, “Rabbim Sana tevekkül oldum, Sana yöneldim, inâbe ettim; sonuçta varış da zaten Sanadır.” diyor.
Kendisine karşı komplo ve tuzak fasit dairelerinin birbirini takip ettiği dönemde bütün Nemrut’lara, Robespierre’lere, Yezid’lere karşı meydan okurcasına dimdik duruş örneği sergiliyor.
Adeta sonraki nesillere “İşte böyle durun, Allah böyle durmaktan razı oluyor.” diyor.
*O tertemiz soluklardan bir başkası (Hazreti Şuayb aleyhisselam) aynı duruşu şu ifadelerle seslendiriyor:
“Siz ne yaparsanız yapın, ne derseniz deyin, biz, Allah’a güvenip dayandık.
Ey Rabbimiz! Bizimle şu halkımız arasında hükmünü ver ve hakkı ortaya koy; hiç şüphesiz Sen, gerçeği en doğru ve en hayırlı biçimde ortaya koyansın.” (A’râf, 7/89) *Allah’ın (celle celâluhu), Firavun’un ordularından kaçan Hazreti Musa’ya yardımı da ıztırar diliyle yapılan duaya icâbet gibidir.
Öyle bir anda Hazreti Musa, إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ “Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir.” (Şuarâ, 26/62) diyerek Allah’a yönelmiş ve bunun üzerine Cenâb-ı Hak da “Biz Mûsâ’ya, ‘Asânı denize vur!’ diye vahyettik.” buyurmuştur.
Hazreti Musa, asâsını yere vurunca deniz koca dağlar gibi dalgalar halinde yarılıp açılmış, o ve beraberindekiler denizin ortasından geçip gitmiş ve fevkalade bir ihsanla sahil-i selamete ermişlerdir.
*Tasalanma! Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe, 9/40) diyor ve ekliyordu:
“İki kişi hakkındaki zannın nedir ki, onların üçüncüsü Allah’tır.” Siz artırarak söyleyebilirsiniz:
Üç iseniz, dördüncüsü -unutmayın- sizi gözeten Allah’tır, dört iseniz, beşincisi Allah’tır… İnsanlığın İftihar Tablosu, orada kendi yakîn, tevekkül, teslim ve tefvizini ifade etmenin yanı başında, aynı zamanda rehberliği açısından bize düşünmemiz, dememiz, etmemiz gerekli olan hususlar mevzuunda da bir ders veriyor:
Musibetler karşısında ye’se ve gevşekliğe düşmeyin; “Tasalanmayın! Allah bizimle beraberdir.” *Sarsılmamalı, paniğe kapılmamalı, yürüme ahengimizde duraklamaya girmemeli.
Belki vites değiştirmeler olabilir; çünkü yollar hep aynı, dümdüz, şehrah değildir.
Bazen rampalar olur, bazen virajlar olur.
Onun için, yolun keyfiyetini nazar-ı itibara alarak vitesi bazen üçe takarsınız, bazen dörde takarsınız, bazen de beşe, altıya, yediye takarsınız; bazen ona takacağınız yerler de olur.
Bu video aşağıdaki linkten derlenmiştir:
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sohbetinden derlenen İkindi Yağmurları’nın bu bölümü aşağıdaki başlıkları ihtiva ediyor; - “Bütün güzel şeylerin güzellikleri bir gün mutlaka kendileri gibi fena bulur.” -O virdiniz ise, O’nunla alakalı vâridâtınız da sağanak sağanak olur.
Virdi olmayanın varidâtı da olmaz; onun kalbi katı, duyguları hissiz, kendi de Allah’la münasebeti açısından hareketsizdir.
-Günümüzün dökülen insanlarının dökülmelerinin en büyük sâiki, Rabbimizle münasebet açısından boş olmaları, atâlet yaşamalarıdır.
… Oysa aktif olmak, aktif olma yolunda bulunmak lazım ki insan çizgisini koruyabilsin.
-Allah, tevâzu ve mahviyetten yüzü yerde olanı yükselttikçe yükseltir.
-Hakiki imanın ve halis ubudiyetin bir yanını Rabbimizle münasebet, diğer yanını da tevazu, mahviyet ve hacâlet teşkil eder.
-Namaz ve özellikle secde, Allah’la münasebeti ve kulluktaki mahviyeti ifade eder:
-Büyüklerde büyüklük alâmeti tevazu ve mahviyet, küçüklerde küçüklük emaresi de kibir ve enaniyettir.” -İnsanlığın İftihar Tablosu, büyüklüğüne ve faziletlerine rağmen (Hazreti Ali’nin dile getirdiği) كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ “İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol!” düsturunu haliyle temsil ediyordu.
-Dini çok iyi anlayan ve onu hayatlarına hayat kılan sahabe-i kiram efendilerimizin, iman atmosferinde huzur ve itminan solukladıkları aynı anda akıbet-endiş olduklarını da görüyoruz.
-“Allah bizi İslam dini ile aziz kılmıştır; bundan başka bir şeyde izzet aramamız beyhudedir!” -İnsanlık Hazreti Ömer’in engin ufkuna, Hazreti Osman’ın tevazuuna ve Hazreti Ali’nin mahviyetine ne kadar da muhtaç!..
-Namaz vakti gelip de Hazreti Ömer, namaz kılması gerektiğini söyleyince, Kudüs’teki diğer dinlerin müntesipleri “Ey Mü’minlerin Emiri! Mabedimizin bir köşesinde namazınızı kılabilirsiniz.” demişlerdi.
Fakat Hazreti Ömer, “Şayet Mü’minlerin Emiri burada bir yerde namaz kılarsa, arkadan gelenler teberrüken orayı bir mescid hâline getirirler.
Bu da sizin hukukunuza tecavüz olur.” diyerek dışarıya çıkmış ve kayaların üzerinde namazını eda etmişti.
-Hazreti Osman (radıyallahu anh) da tevazu ve mahviyette ondan geri değildi.
-Hazreti Ali (kerremallahu vechehû) efendimizin, el-Kulûbü’d-Dâria’da da yer alan Kaside-i Mecdiyye’sindeki şu sözleri kendisine nasıl baktığını, tevazu ve mahviyetini çok güzel yansıtmaktadır:
-Bir mü’minin Allah’a yakınlığı ve O’nunla münasebetindeki derinliği ölçüsünde tevazu ve mahviyeti de engin olmalıdır.
-İnsan, her zaman haddini bilmeli, konumunun farkında olmalı, temkin ve teyakkuz içinde bulunmalıdır.
Kendi üzerinde görünen güzelliklere asla sahip çıkmamalı, hatta -Hazreti Üstad’ın yaklaşımıyla- “mazhar” dahi değil belki bir “memerr” olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır.
-Öyleyse bütün bu güzellikler, bize ait değildir ve bizden kaynaklanmamaktadır; o Güzeller Güzeli’ne aittir.
-Hazreti Üstad, “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma.
‘Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da te’yid ve takviye eder.’ hadisi sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racul-i fâcir bilmelisin.
Hizmetini ve ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü, vazife-i fıtrat, farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucub ve riyadan kurtul.” diyor.
-Evet, Allah, bu dini fâcir adamla da te’yid eder.
O Yezid var ya, Kur’an’ı harekelendirenlerden birinin o olduğu söyleniyor.
Haccac’ın Kur’an’a hizmetinden bahsediliyor.
O da dine hizmet ediyor, o da dine hizmet ediyor ama ikisi de zalim.
-Hâsılı, bir mü’minin Allah’a yakınlığı ve O’nunla münasebetindeki derinliği ölçüsünde tevazu ve mahviyeti de engin olmalıdır.
-Gavsî’nin şu hoş sözüyle noktalayalım:
“Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana!” *Bütün hatalarımızın arkasında O’nun aydınlatmasıyla aydınlanmama var.
Göklerin ve yerin nuru O’ndan.
Kur’an-ı Kerim, doğrudan doğruya “Allah, göklerin ve yerin Nûru’dur.” (Nur, 24/35) *Öyle kimselerin tahribâtı kâfirin tahribâtından daha tehlikelidir.
Çünkü iman zaafı ve imanı doğru anlayamama sebebiyle onlar münafık tavrı sergiler ve hep ikiyüzlülük yaparlar.
*Günümüzde İslam dünyasında çok ciddi bir iman zaafı yaşanmaktadır.
Hususiyle gözlerin üzerinde olduğu ülkelerdeki bu zaaf, dinin tahrip edilmesine yol açmaktadır.
*Bugün Müslümanlık öyle bir talihsizliğe maruzdur.
* Dini/diyaneti hüviyet-i asliyesine göre ihya etme yerine, kendi hevâ ve heveslerine göre bir kalıba sokuyor ve onu öyle sunuyorlardır.
Böyle kimselerin ellerinde din gariptir.
*Böyle bir dönemde dinine yürekten sahip çıkan insanlar da birer gariptir.
Her yerde onlara saldırırlar, diş gösterirler, salya atarlar.
Gezdikleri her yerde “Aman, yıkın bunları, iflah etmeyin! Aman söndürün bunların ışığını!” derler.
* Müslüman göründükleri ve “Onu ikâme edeceğiz, toplumun temel düşüncesi haline getireceğiz; herkes ona göre yaşayacak!” dedikleri halde, şayet haram-helal tefrik etmiyorlarsa, gırtlaklarına kadar levsiyât içinde yaşıyorlarsa, bohemlikten sıyrılamıyorlarsa, fuhşiyâtı “mut’a nikâhı” adı altında tecviz ediyorlarsa, hatta bazıları itibarıyla bunu Kur’an-ı Kerim’in tefsiri içine sokmaya çalışıyorlarsa, bunlar korkunç tahribâttır.
*Onun için, bu işe gönül vermiş insanlara düşen vazife, oturup kalkıp hep dinde takviyeye gitmek ve iman zaafını bertaraf etmektir.
Hakiki mü’min, bir arpa ağırlığında haramı, bilerek ağzına koymaz.
Şayet bir arpa ağırlığında haramı ağzına koyuyorsa, millete hizmet unvanı altında bir kısım çıkarları hedeflemişse, bir yönüyle hizmetini o türlü menfaatlere bağlamışsa ve bunlara rağmen “Ben Müslümanım!” diyorsa, yeminle diyeyim bunu, o münafığın ta kendisidir.
Halimiz Ashâb-ı Kirâm’ın haline uyuyorsa hakiki Müslümanız demektir; yoksa, yalan söylemeyelim!..
*“Hal ile halledilmedik hiçbir mesele yoktur” sözü sabit bir gerçektir.
Temsilin te’siri, dünya kadar kitap okumaktan daha müessirdir.
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun en müessir yanlarından biri, belki en başta geleni, tebliğin yanındaki engin temsîlidir.
*Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vessellam) efendimiz ve Raşid Halifeler (radıyallahu anhüm ecmaîn) arkada dünya namına bir şey bırakmadıkları gibi idareci olarak yakınlarını da tavsiye etmediler.
*Müslümanlık diyorsak ve onların yolunda olduğumuzu iddia ediyorsak, hallerimizle hallerini mukayese edelim.
İnkâr ve dalâlet fırtınaları karşısında ayakta kalabilmek için taklidî iman yetmez, tahkîkî iman lazımdır.
*İnsanlarda dinî duygu ve düşünce, öncelikle telkinle başlar, sonra da taklitle benimsenir ve yaşanmaya devam eder.
Belki hepimizin mebde-i hayatına inilse, çocukluk dönemine gidilse bir ilmihal bilgisi mahiyetinde Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe ve kadere imanın yanında kelime-i şehâdet getirmek, namaz, oruç, zekât ve hac gibi dinin temel rükünlerinin bizlere telkin edildiği, bizim de onları taklitle alıp zamanla benimsediğimiz görülür.
*Belki günümüzdeki bu iman zaafının, Allah’tan kopukluğun ve Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) fersah fersah uzak bulunuşun arkasında bu taklit vardır.
Bu açıdan da evvela imanın amelle, nazarî bilginin aksiyonla takviye edilmesi lazımdır.
*Evet, iman, “vicdan kültürü” şeklinde de ifade edebileceğimiz marifet ile taçlandırılmalıdır.
*Dünyaya dünyalığı ahirete de ebedîliği ölçüsünde teveccüh etmek lazımdır.
Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
*Günümüzde, Müslüman göründükleri halde münafık gibi davranan kimseleri, kâfirden daha tehlikeli buluyorum.
*Liyakatleri bulunuyorsa, istidatları varsa ve murad-ı sübhanî de o istikametteyse, Cenâb-ı Hak en yakın zamanda onları da hak ve adalete hidayet buyursun, kalblerine merhamet ve yumuşaklık versin.
“Allahım, o zaman bu insafsız nâdânları Sana havale ediyoruz!..” Anadolu’da bazı yerlerde kullanılan ifadeyle diyelim:
“Sen bilin Allahım!..” Allahım, bize bizi aşan istidatlar ve o istidatlarda inkişaflar ver!..
*Herkesin bir kemâlât arşı vardır ve herkes istidadı ölçüsünde zirvelere yükselir.
* Bu düşünceyle, “Allahım, bize bizi aşan istidatlar ve o istidatlarda inkişaflar ver!” diye dua ediyoruz.
Allah’ın izin ve inâyetiyle istidatların aşılabileceğine, yetenek ve kabiliyetlerin geliştirilebileceğine inanıyoruz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder