Yeşeren Düşünceler
Bölüm Başlıkları
Acı Gerçekler ve Ümit Dünyamız
Anne
Aşk Ahlâkı
Bayram
Bir Düşüncede Devr-i Daim
Bir Yakarış
Bizim Dünyamız veya Cehennemde Berd ü Selâm
Değişen Dünyanın Dinamikleri
Dirilmek Bizim de Hakkımız
Dünyamızın Ledünnîliği
Geçmişin hülyalı dünyası
Hac
Hicret
Hoşgörü
Huysuz Ruhlar
Hülyalarımdaki Yarınlar
Hürriyet
İlâhî günleri düşünürken
İlim Aşkı
İlim Düşüncesi
İnanan Gönüller
Kalplerin Sultanlığına Doğru
Kollektif Şuur
Kutlu Zaman Dilimi Üç Aylar
Kuvvetin çılgınlığı
Namaz
Olanlar ve Olması Lâzım Gelenler
Sitem ve Beklenti
Süleymaniye
Sürat Çağı veya Tekarüb-i Zaman
Toprak
Ümit Ufku
Ve Gönüller Rikkatle Çarparken
Yeniden Yeşeren Düşünceler
Yenilenme Fantezisi
Zamanı Bir Başka Duyuş
Acı Gerçekler ve Ümit Dünyamız
Şimdiye kadar dünyanın değişik yerlerinde, farklı felsefe, farklı hareket ve
farklı akımlarla temsil edilen, birbirinden çok ayrı hürriyet, kardeşlik ve
eşitlik düşüncesinin gerçekleştirilmek istendiğine şahit olduk.. konuyla alâkalı
çeşitli beyannameler dinledik.. rengârenk vaatlerle ümitlendirildik.. defaatle
yitirdiğimiz cennete ulaşacağımız ümidiyle şişirilmiş ihtilal manifestolarıyla
avunduk ve avutulduk.. ve kim bilir kaç kere, ırk, millet ve coğrafya
hudutlarını aşkın tam hürriyet, tam eşitlik, tam kardeşlik hülyalarıyla
kendimizden geçtik ve coştuk.. hatta zaman geldi bütün dünyayı yalın bir
insanlık mefhumu etrafında örgüleyeceğimiz vehmine kapılarak ‘dünya kardeşliği’
bile diyebildik…
Ne var ki, şimdiye kadar, bunlardan en küçüğünü, en önemsizini bile
gerçekleştiremedik.. gerçekleştiremedik; zira bu teşebbüslerin ve daha doğrusu
da bu iddiaların hiçbirinde, eşya ve insanın ruhuna müdahale edebilecek
müessiriyete sahip değildik. Oysa ki, böyle bir müessiriyet çok önemliydi; ama
biz, bir taraftan beşer tabiatına karşı savaş ilan ederken, diğer yandan da
insan ve eşyaya ait bir kısım hususiyetleri sürekli gözardı ediyorduk.
Muhtelif coğrafi bölgelerde, birbirinden farklı iklimlerde, ayrı ayrı
kültürlerle beslenmiş, değişik ırk ve milletlerin, onca farklılığını hesaba
katmadan, tesbih tanelerini ipe diziyor gibi onları bir araya getirebileceğimiz
veya getirilebileceği vehmine kapıldık.. onca ayrılıkları yok sayarak,
hülyalarımızda yaşattığımız cennetin sırlı anahtarlarını elde etmişçesine
kendimizi şımarıklığa saldık.. ve nâralar atarak ortalığı velveleye verdik.
Oysa ki, yazılan, söylenen ve deklare edilen şeyler, donanma gecelerinde,
yanıp-sönen havâi fişekler gibi yanmasıyla sönmesi bir oluyor; ifade edilmesini
müteakip hemen unutuluyor, derken ölümlü vaatlerin yerini ölümsüz inkisarlar ve
ızdıraplar alıyordu. Eşitsizlik azalmıyor, artıyor.. mevcut baskı her yerde daha
ciddi esaretlere inkılâp ederek devam ediyor.. insanî hak ve hürriyetler,
amansız harp ve istibdatların dişleri arasında eriyip gidiyor.. ve tabiî
topyekün insanlığın cennet beklentileri de cehennemî görüntülere çarpıp
kırılıyordu ki; bu da, bizim gibi güçsüz milletler için, âdeta, bir
mazlumiyetten başka bir mazlumiyete, bir mağduriyetten başka bir mağduriyete
intikal adına birer ara fasıl mahiyetinde idi.. ve ilan edilen her yeni İnsan
Hakları Beyannamesiyle bir kere daha ümitleniyor, seviniyor ve arkasından da
yeni inkisarlara düşüyor ve yeni beklentilere koyuluyorduk…
Şimdilerde de değişen bir şey yok; yirmibirinci asra girerken, yine dünyanın
yarısından fazlası, beklentileriyle pürheyecan; maksadının hilafına maruz
kaldığı şeylerle inim inim ve çektiklerinin ızdırabını ümit ve hayallerindeki
mutluluk vehimleriyle tadil ederek yaşamaya çalışıyor.. tabiî buna yaşamak
denecekse!.
Dün Asya Steplerinden Balkanlar’a, Hindistan’dan Kırım’a, Belçika Kongosu’ndan,
Merakeş’e kadar müstemlekecilerin tabiî suret-i haktan görünerek yerli halka
çektirdikleri aynı fecâyi ve fezâyii, bugün Cezayir’den Somali’ye,
Filipinler’den Dağıstan’a, Saraybosna’dan Karabağ’a aynı ürpertiyle müşahede
ediyor ve iki büklüm oluyoruz. öyle anlaşılıyor ki, tarihî hadiselere dur!
diyecek ve onlara kendi boyasını çalacak tarih yapmaya namzet seçkin bir millet
veya seçkinler topluluğu zuhur edeceği, zuhur edip tutarlı ve kalıcı politikalar
üreteceği, maddi-manevi güç kaynaklarımızı keşfedip ortaya çıkaracağı âna kadar
da bir kısım kanlı kâtillerle temsil edilen bu kanlı arenalar daha bir süre
devam edecek.
Evet, bizim dünyamızın, şu beyanname-bu beyanname, şu tarihli kararlar-bu
tarihli kararlardan daha çok bu ölçüde güçlü, kararlı, yüksek performans sahibi
insanlara ihtiyacı var.. yaşadığı devirle sımsıkı irtibatlı.. engin bir tarih
şuuruyla içli-dışlı ve yay gibi gergin.. toplumun gizli ve dağınık bütün
ızdıraplarını toplayıp bir güç kaynağı haline getirmede fevkalâde basiretli ve
muzdarip.. her zaman iradesini tarih rüzgarlarıyla kanatlandırmasını bilen ve
eli dümende, gözü pusulada, sonsuza yelken açmış aşk, şevk ve irade insanlarına…
O insanlar ki; onlar, geçmişin tomurcuk ve meyvesi, geleceğin de fikir işçisi,
mimarı ve müessisidirler. Onlar, istikbale yürürken, karşılarına çıkan bütün
olumsuz dalgaları kıra kıra yürür ve her zaman arkalarındakilerin sînelerinde
bir kalp gibi ritmik ve bir nabız gibi sımsıcak atarlar.
Güçlü fikirler, yerinde beyanlar, muhtevalı beyannameler ve isabetli kararlar,
her zaman, güç ve kuvvetini ilâhî irade ve meşiete vesile yapan, sebeplerde
kusur etmemekle beraber her şeyi Kudreti Sonsuz’dan bilen, Allah’ın kendilerine
olan bütün lütuflarını, son santimine kadar yine O’nun rızası istikametinde ve
mefkûreleri uğrunda kullanan bu nezih ruhlar sayesinde, ayrı bir derinliğe
ulaşır, her kesimce hüsn-ü kabul görür, kalıcı olur ve istikbal vaadeder.
Onların, bu umumî gayretleri, tarihî dinamiklerle desteklendiği ve millî
kaynaklarla beslendiği ölçüde de genişler, ayrı bir enginliğe erer ve süratle
netice verir.
Toplumu yeniden inşa edecek kahramanları tarih ve daha evvelki cemiyet doğurur,
emzirir, şekillendirir; daha sonra da toplum, tarih ve milleti bu kahramanlar
hazırlarlar.. her parçası aydınlık, her düşüncesi rehber ve hiçbir zaman bizim
şaşkın ve dağınık isteklerimizin esiri olmayacak olan, aksine hep cesetlerimizde
can, iradelerimizde fer, dimağlarımızda da idrak ve basiret usâresi bu
kahramanlar…
Bin yıllık, mübarek bir geçmişin mânâ ve muhtevasını fevkalâde bir ihtimamla
koruyacağına inandığımız bu hikmet erleri, gelecek nesillere de sürekli millet
ruhunu aşılayacak, onun her zaman taze-canlı kalmasını sağlayacak ve bir kere
daha devlet-i ebed müddet.! diyeceklerdir.
Ancak, bunun süratle gerçekleşebilmesi için de, toplumun değişik kesimleri
arasındaki farklılıkların ortaya çıkarılmaması, hakperestliğin bir şiddet silahı
haline getirilmemesi, Allah’ın kullarına karşı, şeytana arka çıkılmaması
şarttır. Değişik bir ifade ile, başkalarının başını yarıp-putunu kırmaya
yöneldiğimizde putun en büyüğü nefsimizdir mülâhazasıyla elimizdeki baltayı bu
en büyük düşmanımızın başına indirerek, bizi endişe ile seyredenlerin yüreğine
su serpilmesi esas olmalıdır.
Sızıntı, Mayıs 1995, Cilt 17, Sayı 196
Anne
Anne kendi dünyasında bir kutup varlıktır. Kâbe, topyekün kâinat hakikatinin;
Mekke umum beldelerin, dimağ bütün bir bünyenin ruhu, mânâsı, özü ve atlası
olduğu gibi, anne de âile cüz-i ferdinin temeli, direği, esâsı ve Yaratıcı
Kudret’in de en önemli bir malzemesidir. Yuvada her şey onun etrâfında döner,
ona dolanır ve ona dönüşür. O ise, kutup yıldızı gibi hep kendi çevresinde döner
ve ucu gökler ötesi bir yörüngede yol alır.
Evet anneler, dünyada ukbâ eksenli varlıklardır. Hilkatteki rol ve
istihdamlarıyla elde ettikleri mükâfatları, çektikleri meşakkat ve
sıkıntılarıyla gördükleri mukabele arasındaki tenâsüb-sözlük bu gerçeğin en açık
delili. Bunun böyle olduğunu anlamak için uzun boylu araştırmaya da gerek yok;
onların bir ömür boyu neler ekip neler biçtiklerine, neler çekip neler
bulduklarına göz ucuyla bakmak bile yeter sanırım..
Simaları cennetteki hûrilerin yüzleri kadar uhrevî, bakışları meleklerinki kadar
derin, duyguları da ruhânîlerinki kadar durudur annelerin.. onlar, suyu,
toprağı, havası ötelerden getirilmiş mübârek bir zeminin gülleri gibi o kadar
imrendirici, o kadar sevimli, o kadar büyüleyicidirler ki, insan dikkatle
bakabilse onlarda cismâniyetini aşan, dünya ve içindekilerini aşan, hatta
kendilerini de aşan bir sihrin bulunduğuna hükmeder.
Duygu ve düşünceye açık mütecessis ruhlar, onların her zaman hisli, içli ve
şefkatle köpüren dünyalarında, firdevsî düşüncelerle beslenmiş en tatlı
rüyâların akislerini bulur ve insanî tasavvurları aşan bir zevk zemzemesine
ulaşır. Biz hemen her zaman, onların ikliminde geceleri ayrı bir edâda,
gündüzleri de başka bir üslupta sekîne televvünlü esintiler duyar ve
gönüllerimize, göklerin merhametinin, şefkatinin ve şiirinin döküldüğünü
hissederiz; hissederiz de, ufkumuzun bitevî meleklerle, ruhânîlerle
kuşatıldığını sanırız. kim bilir kaç defa, onların gecenin koynunda menekşe
renkli füsûnlu çehrelerinde, hilkate esas teşkil eden bir ruh ve mânânın bütün
zamanları ve mekânları aşıp bulunduğumuz yere sarkıtıldığını görmüş ve kökü
sonsuzlukta engin bir rahmetin, onların tebessüm ve teessürleriyle iç içe
parıldadığını hissetmiş; muğlak, müphem fakat cezbedici bir kısım sâiklerle
kendimizi onların kucaklarına atmak istemişizdir. kim bilir kaç defa
kırılmış-dökülmüş, buruklaşmış-garipleşmişizdir de, onların ümit ve itmi’nân
tüten, o kuş yuvalarından daha sıcak, daha canlı, daha duru ve âdeta tılsımlı
sî-nelerine kendimizi salmış, onların esrarlı mırıltılarıyla hazdan hazza
kanatlanmış ve huzurla gerinmişizdir.
Onlar, bizi, her bağırlarına basışlarında karşılık beklemeyen birer vefâ
kahramanı misillü büyülü bir hâl alır; biz de onlarla her şeyi aşabileceğimiz
hissiyle bir güven ve emniyet içinde gerilir, etrâfı süzer; hatta herkese meydan
okuyor gibi bir tavra girer ve onlara sımsıkı sarılırdık.
Anne, gökler kadar derin.. ve içinde göklerin yıldızları kadar duygu ve
düşüncelerin kaynaşıp köpürdüğü, köpürüp lav ırmakları veya yeraltı çayları gibi
şuraya-buraya aktığı sırlı bir his yumağıdır. Evet o, acı-tatlı kaderiyle
uyumlu.. sevinçlerle, kederlerle barışık.. beklentileri olmayan, beklentilere
takılıp yavrularına gönül koymayan.. tabiatı İlâhî ahlâkla kristalize öyle bir
vefa ve şefkat âbidesidir ki; ne çektiği mihnetlerin mahşerdeki ter lüccesine
denk gelip gırtlağına dayanması; ne de evlat vefâsızlığının bir poyraz gibi esip
rûhunu sarması; sarıp ona gurbetlerin en acısını yaşatması onu dize getiremez ve
ona “pes” dedirtemez…
Çocuğunun parçalayıcı neşterleri altında, ciğeri delik-deşik edilirken, bıçağı
eline kaçırıp da “Anam!” diye inleyen bir kanlı kâtilin koluna “kuzum!”
çığlıklarıyla sarıldığı hikâye edilen bir anne ciğeri üstûresini, çocukluğumdan
beri ne zaman anmışsam hep ürpermiş ve bu mini damlada anne şefkatinin
enginliğini duymaya çalışmışımdır. Hele, ebediyet ve ahirete inanan, dolayısıyla
da bedenî ve cismânî olduğu kadar uhrevî ve rûhânî yanları da olan anneler!.
Bunlar madde ve mânânın, cisim ve rûhun yerleşik âleminde, gönülleri evlatlarına
karşı, tasavvurlar üstü öyle güçlü râbıtalara sahiptir ki; dünya ehlince çok
köklü ve güçlü kabul edilen alâkalar bile ona nispeten zayıf bir gölgeden ibâret
kalır. Ne var ki, imanı, imandaki sonsuzluk zevkini duymayanlara bunu anlatmak
çok da kolay olmayacaktır.
Evet, onlardaki samimiyetin hep böyle derin kalmasını, ihlâsın kesintisiz devam
etmesini.. ve onların kalplerinin her zaman sevgiyle coşmasını, bakışlarının
alâka ve güven vaadiyle içimize akmasını fenâ ve zevâl vadilerinde yetiştikleri
halde bu kadar ebedî ve mâverâî hislerle dolup-taşmalarını anlatmak oldukça zor
olsa gerek…
Bir düşünün; bizim için onlar, ne uzun hazırlıklar dönemi geçirmiş!. Ne aşılmaz
zorluklara toslamış ve neleri aşmış?. Ne çetin hadiselerle pençeleşmiş, ne kadar
hayâl ve melâl ile oturup kalkmış?. Ne hülya ve rüyâlarla dolup boşalmış, ne
kadar yeis ve inkisarlarla burkulmuş?. Ne zorluk ve sıkıntıları göğüslemiş ve
kaç türlü çileyle preslenmiş?. Ne sancılar çekmiş ve ne kadar inlemiş? Kaç defa
çığlık çığlığa ağlamış ve ne kadar ağlama dindirmiş?. Kaç defa merhametle coşmuş
ve kaç defa merhamete ihtiyaç hissetmiş?. Hâsılı bizim için ne değerli şeyler
harcamış ve ne emekler sarfetmiş.. sarfetmiş ve sonra da herhangi bir beklentiye
girmemişlerdir…
Evet bizi, varlığa ermenin hemen her safhasında kucaklayan, koklayan, öpüp öpüp
okşayan, teessür ve infiallerimizi yatıştırıp sıkıntılarımızı paylaşan; yemeyip
yediren, giymeyip giydiren, açlığını-tokluğunu, açlığımız-tokluğumuz içinde
hissedip yaşayan, mutluluk ve saadetimiz adına insanüstü bir gayretle
akla-hayale gelmedik zorluklara katlanan.. bize, vücudumuzun gelişmesi,
irâdemizin kuvvetlenmesi, zekâmızın incelip keskinleşmesi, ufkumuzun
uhrevîleşmesi yollarını gösteren.. bütün bunları yaparken de açık-kapalı
herhangi bir beklentiye girmeyen bir varlık varsa, işte o da anadır.
Biz hayatımızın önemli bir bölümünü tâvusların renk renk tüylerinden daha güzel;
çiçeklerin sihirli dünyasından daha büyülü, kuş yuvalarından daha sıcak ve daha
canlı, en koruyucu seralardan daha koruyucu, daha emin onların kucaklarında,
onların atmosferinde geçiririz. Evet biz, korumanın-kollamanın,
neşesini-heyecânını, gösterişini-hesâbını, sistemini-yolunu onlarda görmüş,
onlarda tanımış, onlarda duymuş ve onlarda tatmışızdır. Hele, ihtiyaç ve
zaaflarımız; güçsüzlük, yetersizlik ve hayatın bir kısım aksilikleriyle
birleşerek üzerimize çullanışında hep onlara sığınmış ve karşımıza çıkan
handikapları hep onlarla aşmaya çalışmışızdır. Biz onlara sığınırken onlar da
gönüllerinin bütün sıcaklığıyla bizi sînelerine basmış ve hafakan dolu
gönüllerimize emniyet ve itmi’nân üflemişlerdir.. böyle durumlarda, zannediyorum
hemen herkes, kendi gönlünden olduğu kadar, onların bakışlarından,
tebessümlerinden, mimiklerinden kopup gelen bir his tufanını, bir şefkat
esintisini ve sessiz bir şiiri dinler gibi olurdu.
Biz, onlarla geçen bu hisli, bu hülyâlı gün ve gecelerin içinde âdeta hep bir
saadet rüyâsı yaşamışızdır. Günlerin masmavi saatlerinde hayâtın en tatlı
nağmelerini, annelerin bam teli gibi ses veren sînelerinden duymuş ve
şuurlarımızın ihâtası ölçüsünde “herhalde gerçek mutluluk da bu olsa gerek”
demiş ve kendimizden geçmişizdir.
Anne, hilkat hadisesinin en önemli esâsı, insanlık dünyasının en bereketli rüknü
ve bizim de gözümüzün aydınlığıdır. Biz hepimiz, medyûniyetin en altından
kalkılmayanı ve sorumluluğun en ağırıyla onun karşısında iki büklümüz. İki
büklümüz ve şerefimiz de gökler gibi bu kamburumuzda.
Annenin pırıl pırıl çeliğine su veren kaynak, meleklerin akgüvercinler gibi
başına konup kalktıkları cennet şadırvanları olsa gerek.! Öyle olmasaydı rûhunun
ışığı hiç gözlerimizi böylesine kamaştırabilir miydi? Onun ışığı değil, gölgesi
bile pervâneleri yakar -kendi dünyamda o yüce mâhiyetin tedâi ettirdiği öldüren
hislerin şokunu henüz üzerimden atabilmiş değilim- ziyâsı, -şimdilerde daha iyi
hissediyorum- karanlık gönüllerimizi aydınlatan sırlı bir ışık kaynağıdır.
Anne, rûhundaki incelikle, yürekliliği at başı götüren öyle bir şefkat
kahramanıdır ki, şefkati, refeti ve zerâfetiyle ele alındığında bir tüy gibi
yumuşak, bir ipek gibi de ince ve zarif olmasının yanında çocuklarını koruma ve
kollama hususunda bir dişi aslan gibi sert ve parçalayıcıdır.
Şu gök kubbe altında ne varsa onun eli hepsinin üstündedir.. ve cennete giden
yol onun ayaklarının altından geçer. Allah, kitabında ona öyle bir ululuk ve
sultanlık vermiştir ki, yeryüzü sultanlıkları ona nispeten, liyakatsiz başlarda
kuru birer taçtan ibâret kalırlar. Zâten, onun ayağının altında yerini bulamamış
başlardaki taçların da kalıcı hiçbir değeri olduğu söylenemez.
Ey ruhlar gibi ince, melekler kadar mâsum ve gökler kadar da derin, yüce ve
değerli varlık, öteler sana kıymetler üstü kıymet vermekte ve senin nazını
çekmektedir. Senin ününün bestesi tâ meleklerin oturup kalktığı yerlerde
duyulmakta, hayatının şarkısı cennet yamaçlarında yankılanmaktadır. Sen her
zaman duygu kancalarının ucu ciğerinde, din cevherinin gerdanlığı da boynunda
yaşadın! Biz hepimiz senin kölelerin, sen ise şefkat, vefâ ve samimiyet ağıyla
bizleri avlayıp esir eden taçsız bir sultansın! Eğer şu varlık âleminde her
şeyin kendine göre bir rûhu, bir hayat cevheri varsa, bizim hayat cevherimiz de
sen olmalısın!
Allah, kıyâmet sabahında seni Zâtının ışıklarıyla aydınlatsın! Geleceğin,
cennetin cuma yamaçları gibi neşeli ve vuslatın da kutlu olsun!
Sızıntı, Eylül 1993, Cilt 15, Sayı 176
Aşk Ahlâkı
Milletimiz, bir-iki asırdan beri, bir yandan çeşit çeşit buhranlar içinde
kıvranırken, diğer yandan da, disiplinli-disiplinsiz hummalı bir gayretle,
eğitim faaliyetleri, vakıf ve dernek çalışmaları, medya kuruluşları ve
mâbedleriyle kendi olarak dirilmenin yollarını ve çarelerini aramakta. Bu
millet, eğer, bundan birkaç asır önce, Sonsuz Nur’un neşrettiği ledünnîliğe, aşk
ahlâkına, ebed için yaratılmış bulunan ve ebede açık olan insanlığın Allah’a
yönelme hamlesine bağlanabilseydi, o, bugün yeryüzünün söz götürmez varisi ve
devletler muvazenesinin de en hakim unsuru olacaktı.
Batının karanlıklar içinde yüzdüğü bir dönemde, cihanları aydınlatan bizim
medeniyet ve rönesansımız, işte bu ledünnîliğin ve bu aşk ahlâkının eseri
olmuştu. Eğer bundan sonra da böyle bir beklentimiz varsa, bu yine aynı
dinamikler sayesinde gerçekleşecektir. İslâm düşüncesinin insanlığa armağan
ettiği bu anlayış, kahrolası bir yanlış maddecilik telâkkisi ve kuvvetin gelip
hakkın yerini almasından ötürü, doğru yorumlanamadı.. nurunu tam neşredemedi..
bu yüzden de bazı dönemler itibarıyla kendinden bekleneni veremedi.. bu
olumsuzlukların, büyük ölçüde günümüzde de bahis mevzuu olduğunu söyleyebiliriz.
Ne var ki, dünya döne döne, Kudreti Sonsuz’un vazettiği fıtrî çizgiye doğru
kaymakta ve insanımız da, kendi özünü bulma, kendi değerleriyle yeniden dirilme
konusunda kararlı görünmekte. Hatta bu mevzuda onun bir hayli mesafe aldığı da
söylenebilir. Bir diğer yaklaşımla buna millet ruhunun diriliş hamleleri de
diyebiliriz ki; bu hamleleri şu şekilde özetlemek mümkündür:
Tali’siz bir dönemde, topyekün insanlık olarak gidip maddeciliğe aborde olma
sonucu, düşünce hayatımızda insanın zatî değerlerini yıkarak insanoğlunu
“eşref-i mahlûk” tahtından alaşağı etmiş, alaşağı etmek bir yana, hayvanlardan
herhangi bir hayvan derekesine ittirip sözde eski telâkkileri sorgulama adına,
onu hor görmüş ve bütün insanî değerlerin altını üstüne getirmiştik. Ne acıdır
ki, telafisi çok zor bu büyük yanlışlığı yaparken, ne korkunç bir cinayet
işlediğimizin farkında bile değildik.. değildik ve o gün-bugün de hâlâ o
sadmenin tesiri ile sarsık, kararsız ve “teşettüt-ü ârâ” içinde bulunuyoruz.
Oysaki, insan denen bu yüce varlık, haklarına kat’iyen dokunulamaz,
hürriyetlerine ilişilemez, her türlü tebcil ve takdiri aşkın, dünya kadar
hususiyetleri olan müstesna bir varlıktır. Merhum Âkif’in ifadesiyle; “Onun
mahiyeti hatta meleklerden de ulvîdir / Avâlim onda pinhândır, cihanlar onda
matvîdir.” Onu hor görme, varlığın yaratılış gayesini hor görme, onu tezyif etme
de hilkatin ruhunu tezyif etme demektir. O, hor görülüp tezyif edilmeyecek kadar
âli olduğu gibi, asla feda edemeyeceği bir kısım hususiyetleri de olan müstesna
bir yaratıktır: Onun hürriyeti elinden alınamaz.. ona tahakküm edilemez.. o
kat’iyen zulme uğratılamaz.. ve hele asla sömürülemez; zira bunların hepsi,
insanlık mânâsını tahkir ve insanî ruha haksızlıktır; dolayısıyla en büyük
ahlâksızlıktır.
Bu itibarla da, günümüzde insanî değerleri, zannediyorum bir kere daha gözden
geçirmek icap edecektir.
Evvela, bizi biz yapan kaynaklarımız ve temel düşüncelerimiz, insana saygıyı
emretmekte ve ona değerler üstü değer vermektedir.. değer vermekten de öte,
insanı “eşref-i mahlûk” tahtına oturtarak, onun iradesini, haklarını ve
hürriyetlerini selamlamakta ve onun dünya ve ukba mutluluğunu bir dantela gibi
bu dinamikler üzerinde örgülemesi gerektiğini vurgulamaktadır.
Evet İslâm, insanı; imanı, mârifeti, muhabbeti, aşkı ve ruhanî zevkleriyle, bir
mânâda meleklerin dahi önünde görür ve onu sevmeyi Yaratan’la münasebetin önemli
bir ifadesi bilir.. ve tabiî ona karşı saygısızlığı da sahibine karşı ciddi bir
hürmetsizlik telâkki eder. Bu itibarla da bizim en başta yapmamız gerekli olan
şey, insanoğlunun elinden alınan değerleri yeniden ona iade etmek ve bu
değerleri “ebed-müddet” koruyacak nesiller yetiştirmek olmalıdır.
Sâniyen, birlikte hareket etmek de çok önemlidir. Her ferdin, şahsî duygu, şahsî
düşünce ve hissiyatını yüksek bir idealin emrine vererek, onun etrafında aklî,
mantıkî, kalbî, ruhî birleşme mânâsında bir kolektif şuur. Aslında hakiki mânâda
bir ahlâkîlik veya lâahlâkîlik de, ancak dört başı mamur böyle bir toplumun
ferdi olmakla ortaya çıkacaktır. Toplumdan kopuk olan münzevîlerin ahlâkîlik
veya lâahlâkîliklerinden söz edilemez. Kaldı ki, toplum içinde bulunup toplu
yaşamaktan kaynaklanan bazı olumsuzluklara katlanmayı İslâm cihad saymıştır.
Zaten, gerçek bir ahlâk toplumu da, herkese kendi ihtiyarıyla dünyevî ve uhrevî
mutluluk vaad eden ve kendi iradeleriyle bir mefkûreye teslim olan topluluktur.
Böyle bir toplum içinde, imanın birleştiriciliği, aşkın eriticiliği, gayenin
yüceliği, ego kaynaklı olumsuzluklara yol vermez ki, kaynağı egoizma olan
lâahlâkîlik o bünyede boy atıp gelişsin.
Bir kere, inancın, aşkın, ihlâs hedefli yaşamanın hâsıl ettiği aşkınlık, ferdi,
kendine ait hususî yanlarıyla toplum içinde öyle yumuşatır ve eritir ki, o kendi
olarak kalmanın yanında, âdeta umumîleşir ve damla iken derya, zerre iken güneş
ve hiç ender hiç iken de her şey olma ufkuna ve zenginliğine ulaşır. Bu açıdan
denebilir ki, varlık, yokluktan geçer; zenginlik fakirlikle beslenir; kudret
aczin bağrında tomurcuklaşır ve nikmet, aynı nimet olur, şükür de şevke inkılap
eder. Bu yolda hizmet, memuriyetlerin en yücesi; gaye, Yaradan’ın hoşnutluğu,
netice de uhrevî mutluluktur. İşte bu saflardan saf mülâhazaya, az dahi olsa,
şahsî çıkar veya cemaat menfaati, cemaat düşüncesi karıştırıldığında, ferde de,
heyete de hayat veren sonsuzluk rabıtaları kopar, derken fert çizgisinden
uzaklaşır, cemaat da sarsıntıya girer ve kazanma kuşağında kaybetme “fasit
daire”leri işlemeye başlar.
Evet, her işini, Allah’la irtibatlandırıp götüren bir heyette, ferdî emeller,
şahsî hırslar ve kaygılar olmaması gerektiği gibi, gidip sonsuzla noktalanmayan
gaye-i hayaller ve mefkûreler de olmamalıdır. Gerçek bir cemaat, fertleri
ebediyete teslim olmuş öyle mukaddes bir topluluktur ki; Bediüzzaman’ın
yaklaşımıyla: Onlar, Allah için işler, Allah için başlar, Allah için konuşur,
Allah için görüşür, lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket
ederek ömrünün saniyelerini seneler hâline getirir ve fâniliğin çehresine
bâkîlik damgasını vururlar. Evet, onların bütün çalışmaları, fevkalâde içten,
olabildiğince bir duruluk içinde ve hep sonsuza müteveccihtir.[1]
Bu itibarla da denebilir ki, her kalabalık, cemaat değildir. Hatta fertleri
birbirine karşı olan bazı yığınlar; cemaat olmak şöyle dursun, onların çokluğu,
kesir sayılarının çarpımlarında olduğu gibi azalma ve küçülme vesilesidir.
Hakikî cemaat ruhuyla serfiraz olan peygamberlerin arkadaşları, kemmiyet
itibarıyla az oldukları halde güçlü bir cemaatten bekleneni yerine
getirebilmişlerdir. Hatta bir Hz. Ebû Bekir ve Ömer’i, tek başına bir cemaat ve
millet kabul etmek kat’iyen mübalağa değildir. Hz. Mesih’in bir avuç havarisine
de en güçlü ordulardan daha güçlü nazarıyla bakılabilir. Aslında, bütün bir
tarih boyu, tam kıvamında olan bu ölçüdeki bütün “azlar”, kıvamında olmayan
dünya dolusu yığınlardan daha güçlü ve bereketli olmuşlardır.
Ayrıca ahlâk aşkı, ruhî hayatın disipline edilmesinin en önemli yolu olduğu
gibi, toplum içinde istikrarın en ehemmiyetli unsuru ve ahengin de en hayatî
esasıdır. Doğruluk, emniyet, hakperestlik, sözünde durma, medenî cesaret,
başkalarına karşı saygılı olma ve mâneviyata bağlılık gibi hususlar, ahlâkın özü
ve ruhun da temel dinamikleridirler.
Millî tarihimizin bize armağan ettiği ahlâk anlayışı –son birkaç asrın ahlâk
adına benimsediği muzahrafatı söz konusu etmezsek– bizi bütün milletlerin önüne
çıkaracak kadar zengin ve sağlam bir ahlâk anlayışıdır. Önümüzdeki yıllar
itibarıyla hayatımızı bu anlayışa göre tanzim edebildiğimiz takdirde, pek çok
millî problemimiz kendiliğinden aşılmış olacaktır ki, o zaman daha doğru
düşünebilecek, daha verimli çalışacak, daha hızlı ve âhenkli yürüyecek, daha
pratik olacak ve tabiî düşünce hayatımızdaki birkaç asırlık boşluğu da daha
süratli doldurabileceğiz.
Buna muvaffak olabilirsek, ülkemizin geleceği daha bir canlı, daha bir sıcak ve
daha bir renkli olacağa benzer…
Sızıntı, Temmuz 1996, Cilt 18, Sayı 210
Bayram
Bayram İslâmî duygu ve düşüncenin sızıp kâsesinden dışarıya çıktığı ve köpürüp
her yanı sardığı bir buluşma günüdür. Bayramların içinde âdeta, bütün geçmişimiz
uyuyor, sayıklıyor; uyanıyor ve geriniyor gibidir. Geçmişten bugüne, bize âit
husûsiyetler bayramların genel havasına öylesine sinmiştir ki, bu mübârek
günleri her idrâk edişimizde, benliğimizin derinliklerinde asıl duyduğumuz şey
semâ peymâ olan o şanlı günlerimizdir. Gözlerimizi kapayıp bayramları dinlerken,
raiyetimizin göklerde dalgalandığı günlerin lezzetini bir kere daha duyar ve
koskoca bir târihi; daha doğrusu kendi rûhumuzu, kendi mânâmızı, kendi
değerlerimizi bir kere daha yaşarız. Bu itibarla da bayram günlerinde âdeta,
gönüllerin tasalarıyla zevklerinden meydana gelen bir armoniyi beraber dinler
gibi oluruz.
Evet, bayram günlerinde vicdanlarımızda yer yer muvakkat tatlı bir hicran, zaman
zaman da zevkli bir dâussıla duyar ve yaşarız. Şimdilerde bazı bayramlar bizim
için, sanki hüzün ve zevk berzahında yaşanıyormuş gibi; bir yandan en ulvî
hislerle ruhlarımızı coştururken, diğer yandan da gönüllerimize âdeta keder ve
tasa pompalamakta.. evet, hemen hepimiz o günlerde hem sevinmek hem de
ağlayabilmek için, ruhumuzun bütün derinlikleriyle açılarak, bir zamanlar
kaybettiğimiz cennetlerin burukluğunu duyduğumuz aynı anda, ileride
ulaşacağımıza inandığımız firdevslerin hülyâlarıyla da kendimizden geçeriz..
yani gözlerimiz bahar bulutları gibi yaşlar dökerken, ruhlarımızda da sürekli
cennet yamaçları tüllenir. Evet, her şeye rağmen bayramların o cıvıl cıvıl hülyâ
ve tahassür dolu canlılığı bize, sonbaharda da, kış ortasında da bulunsak,
taptâze bir yeni bahar armağan ediyor gibi gelir. Hepimiz o aydınlık günlerde,
tatlı bir hüzün, engin bir inşirah veya coşturan bir ümit, içimizi dolduran bir
sevinçle yeniden diriliyor gibi oluruz. Oluruz da uğradığımız her yere, bizden
evvel Hızır uğramış da seccâdesini sermiş gibi, kendimizi bir “ba’sü
ba’de’l-mevt” atmosferinde buluruz.
Bayramlardaki nazlı sesler, ruhlardan kopup gelen tebessümler, her yerde
genişletilmiş bir kardeşlik yaşanıyor gibi rastgele herkesle kucaklaşmalar,
herkesle selamlaşmalar.. her yerde ikramlar, her bucakta ziyâfetler ve tıpkı
toy-düğün gibi dizi dizi tes’îd merâsimleri ve görkemli şehrâyinler hep
irâdelerimizin önünde cereyân eder ve bize âlemşümûl bir kardeşlik adına neler
neler fısıldar.!
Gönüllerimiz her zaman bayramları bir ihtiyaç hissiyle arar, biz de bu mübârek
günleri bütün vâridâtıyla duymaya çalışırız.. tekbirlerle, tehlillerle coşar;
istiğfarlarla iç âlemimizi yıkar.. her yanda tütüp-duran neşe ve sevinçle
kederlerimizi, tasalarımızı atar.. şifâhî irfânımızın bir buudu sayılan
sanatlar, ilâhiler ve münâcâtlarla nefes alır-verir ve bu velûd günlerde daha ne
güftesiz besteler dinleriz. Hele duyguları, düşünceleri açısından milletimizin
mânâ kökleriyle alâkalı olduğu kadar, âile yapısı, yurdu-yuvası itibâriyle de
bizim dünyamıza açık bulunanlar bu renkli zaman dilimini bir başka duyar ve bir
başka hissederler. Obalarında çadır-çardak köşelerinde minderler üzerinde veya
kerevetler üstünde.. mütevazî evlerinde mangal veya sobalarının başında alçak
minderler üzerinde.. bahçelerinde ağaçların üfül üfül dalları altında yeşilin
bağrında.. evlerinin geniş bir odasında veya köşklerinin, yalılarının ferahfezâ
salonlarında, yenilen yemek ve pastalarda, içilen çay, kahve ve şerbetlerde
âdeta hep bayram duyulur, bayram hissedilir, bayram yenir, bayram içilir ve
bayram soluklanır gibi olur. Bayramın o sımsıcak ve yumuşaklardan yumuşak
ikliminde duyulan sesler, işitilen sözler, imanla doymuş ve oturaklaşmış
gönüllere çarpıp geçerek gidip tâ şanlı geçmişimizin derinliklerine ulaşır ve
orada bizi her biri cihan değerinde tedâilerle buluşturur!
Bayramların herkese açık o müsâmahalı saat ve dakikalarında her şeyde ayrı bir
neşe ve sevince ulaşan çocuklar, gece yarılarına kadar bayram duygusuyla
oturur-kalkar, bayram müsâmahasıyla güler-oynar; cıvıl-cıvıl seslerini
duyurabilme emeliyle daldan dala seken ve her dalda çevresine ayrı bir nağme
salan bülbüller gibi yorulup bitkin düşünceye kadar akla-hayâle gelmedik oyunlar
sergiler ve bizlere bayram içinde ayrı bir bayram daha yaşatırlar.
Bayramlar, bütün insanî münâsebetlere en pratik bir vesîle, bütün ledünnî
zevklere en müsâit bir zemin, kitleler hâlinde sevişip-kaynaşmaya en münâsip bir
vasat ve ebediyetleri duyup-yaşamaya da en elverişli bir sahne gibidirler.
Hepimiz onun, o masmâvi dakikalarında, meşrû cismânî hazların yanında fikir ve
his ziyâfetlerinden de nasîbimizi alır ve ruhumuzun armonisini dinleriz. Hele
ibâdet u tâatın duyularak edâ edildiği, tekbirlerin, tehlillerin her yanı
sardığı ve bayram o kendine has havası, nazı, tadı ve şivesiyle gelip dalga
dalga gönüllerimize aktığı, akıp ruhlarımızı uhrevîliğe garkettiği zaman, artık
sanki bizi dünyanın fâni ve zâil yüzüne bağlayan kayıtlar bir bir çözülüyor gibi
olur ve kendimizi âdeta bir başka derinliğin insanları sanırız. Sanırız da,
yıllardan beri bayrama susamış gönüllerimize, bayramda neşeyle köpüren her
dakika, sağnak sağnak rahmet gibi üzerimize boşalır; kurumaya yüz tutmuş
ruhlarımızın her yanını sular ve sînelerimizin derinliklerinde uyuyan binbir
ümit ve teselli çiçeklerine sûr olur, hayat üfler.
Biz, hemen her zaman, bayramları, inanmış insanların uhrevî zevkleri, köpük
köpük iştiyakları, dinme bilmeyen merakları ve ölümsüz beklentileriyle karşılar,
duyar.. ve kim bilir kaç zevki birden idrâk ederiz? Doğrusu inanan gönüllerin,
bayramları yaşarken, tam olarak neler hissettiklerini, neler duyup neler
düşündüklerini anlayıp söylemek mümkün değildir. Zira hayatın, ukbâ tecellileri
içinde temiz sînelere boşalttığı hissi, zevki anlamak için en az o sîneler kadar
bu gizli esintileri duyup yaşamak şarttır.
Bayramlarda müminlerin, lâhûtîleşen dengeli hareketlerinde, vakarla tüllenen
davranışlarında, mânâlı derin bakışlarında, vefâlı ve samîmiyet tüten sözlerinde
hep cennet muhâverelerindeki o büyülü üslup sezilir. Evet, vazife ve
sorumluluklarını yerine getirerek bayram zevkine ve bayram duygusuna uyanmış bu
insanlar, öyle bir olgunluk ve enginlik sergilerler ki, her zaman bakışlarında
lâhûtî bir derinlik, hareketlerinde büyüleyen bir ciddiyet, sükûtlarında
ürperten bir verâîlik ve tebessümlerinde de sımsıcak bir letâfet tüllenir durur.
Hemen herkes derecesine göre bayramın bu sihrinden nasîbini almıştır ve her
inanmış çehrede bunu görüp duymak da mümkündür. Mümkündür zira çoğu okumamış ve
ciddî bir terbiyeden de geçmemiş bu insanlar, tekyenin, zâviyenin, mektebin,
medresenin bütün vâridât ve müktesebâtını temsil ediyor gibi her zaman bir
zenginlik sergiler ve bir rûhânî derinlikle oturur-kalkarlar. Bunların çoğu o
kadar râbıtalı, o kadar îtinâlı ve o kadar yürektendirler ki, sanki bunlar
sıradan birer insan değil de, her biri şanlı geçmişimizin bütün değerlerini
taşıyan, tartan hassas birer terâzi ve asırlar boyu toplanıp biraraya gelmiş bir
dünya hazînesinin billurdan canlı mahfazaları gibidirler. Onların davranış ve
tavırlarında, üslup ve edâlarında cennet meyvelerinin lezzetini, firdevs
yamaçlarının sükûnetini, Allah cemâlini müşâhedenin halâvetini duyuyor gibi
oluruz. Onların her şeye derin bir alâka ile konup kalkan bakışları, her
meselede sağlam düşünce yapıları, ruhlarının derinliklerinde hâlâ hayâtiyetini
devam ettiren bir mânâ kökünün var olduğunu gösterir.. gösterir ve gönüllerimize
geçmişin gururunu, geleceğin de ümîdini fısıldar. Bu insanların hepsi, tevâzu
ile onurun, mahviyet ile izzetin, emniyet ile hüznün, neşeyle temkinin halitası
bir ruh hâletini paylaşır ve başka milletlerde görülmedik bir mükemmeliyet
ortaya korlar. Bunların umûmî görünümlerinde hem ebedî bir millet olmanın gizli
renkleri hem de Kur’ân’a uyanmış, Kur’ân dinlemiş olgun ruhların vakar ve
ciddiyeti nümâyândır. Bunları bazılarımız hissetmesek bile, bu böyledir ve her
zaman onların bakışlarından akıp ruhlarımıza dökülmekte ve sözsüz, bestesiz bir
enstrümandan yükselen nağmeler gibi rûhumuzun derinliklerinde yankılanmaktadır.
Sızıntı, Mart 1994, Cilt 16, Sayı 182
Bir Düşüncede Devr-i Daim
Günümüzün hayat felsefesi, topyekün nesilleri, fıtrat kanunlarıyla karşı karşıya
getirdi ve onlarla çarpıştırdı. Bugünün insanı, düşünceden tasavvura,
tasavvurdan davranışlarına kadar, tabiiliğin karşısında ve yapmacıklarla iç içe…
O, hiç düşünmeden hemen hayatın her kesiminde, fıtratı ve fıtrîliği hoyratça
baltaladı ve kendini sun’ilik akımlarına kaptırıp gitdi. Düşünüp plânlamasında,
düşüncelerini sisteme koymasında; yiyip içme ve yatıp kalkmasında, ferdî ve
içtimâî bütün davranışlarında; talim ve terbiye gibi ruhu insanlığa yükseltme
hamlelerinde ve bu hususdaki sistem ve metodunda; içtimâî ve iktisâdî
problemlerini halletmesinde ve dünya ile alâkalı bütün iç ve dış politikasında
hep kendinden kaçtı ve haricî kriterlerin tesirinde kaldı.
Ve hele modern ilim ve teknolojik gelişmeler, insanoğlunun gözlerini öylesine
kamaştırdı ki, artık o, iki adım ötesini görememekte, ilim ve teknolojinin
dışında hiçbir şeye tam güvenememekte, güvenmek bir yana; mevcut teknik
imkânlarla her müşkülünü yenip, her problemini çözebileceğine inanacak kadar
çarpık kanâatler taşımaktadır.
Halbuki Her türlü muvaffâkiyetin ilk şartı îman ve mücadele gücüdür. Gönlünü
inançla donatıp, dimağını yüksek düşüncelerin meşcereliği hâline getiren
kimseler, hayatın her dönemecinde ayrı bir huzur, ayrı bir hazza ererek
kendilerini âdeta cennet bahçelerinde hissederler. Bu îman ve mücâdele gücünden
mahrum gönüller ise, en küçük zorluklar karşısında sarsılıp ümitsizliğe düşmeye,
cesaretlerini yitirip devre dışı kalmaya mahkûmdurlar.
Bugün dünyamızda, oldukça çaplı sayılabilecek bir varoluş kavgasının verildiği;
bir ölçüde cehaletin kısmen yenildiği; yararlı bir kısım düşünce sistemlerinin
geliştirildiği ve bu sistemlerin azimli, kararlı takipçilerinin bulunduğu, eğer
bizim dünyamız için de geçerliyse, bir rönesansa temel teşkîl edebilecek ilmî
materyal, düşünce birikimi, kültür ve san’at faaliyetlerinin ümit verici ve
sevindirici bir noktaya ulaşmış olduğu; bugüne kadar durmadan
alternatifsizliğiyle övünen küfür ve ilhadın fikir plânında bütün bütün iflas
ettiği; mukallid ve gezginci ruhların, düşünce dilenciliğinden vazgeçip kendi
dünyalarına seyahata karar verdikleri birer gerçektir ve bu millete hizmeti
vazife bilenlerin başarı hanelerine kaydedilmesi gerekli olan önemli
hadiselerdendir.
Ne var ki bütün bunlar, dünyalardan daha ağır bir ulu düşünceyi tahakkuk
ettirmede, yapılması gerekli olan şeylerin sadece bir kısmını teşkil etmektedir.
Gerçek güç ve tersyüz edilmez kuvvete gelince o, fikir urbasına bürünmüş her
türlü heva ve hevesten sıyrılarak hak düşüncesiyle bütünleşmekte; her yeni
teşebbüste şahsî arzu ve isteklerimizi bir tarafa iterek Hakk’ın hoşnutluğunu
esas almakda; bilumum yetersiz ve tutarsız davranışlarımızın çehresinde Kudret-i
Sonsuz’un başdöndürücü irade ve iktidârını müşahede edip, nefsânîlik, kendi
kendimizi putlaştırma, Hakk’ın icraatında kendimize bir pay ayırma gibi
şirklerden uzaklaşarak ‘mülk senin, sikkeyi basan sensin; hüküm de sana aiddir’
gibi yüksek idrâk ve nezîh bir anlayışta aranmalıdır.
Şu katiyyen unutulmamalıdır ki, hayata perestiş, ruhun sefilleşmesi ve insanın,
insanî melekelerini kaybederek içten içe çürümesidir. Yaşama zevki, insanı
yüceltecek duygular üzerine oturmuş bir dev, azim ve irâdenin başına indirilmiş
bir balyozdur. Hayat tutkusu, ferdi bohemleşdiren bir maraz ve toplumun boynuna
takılmış bir kementdir. Fert bu marazdan kurtulacağı, toplum da bu kemendi
boynundan atacağı âna kadar, millet meflûç ve bahtsız vatan da bir
‘dârülaceze’den ibaretdir.
Yükselip semâlar ötesine ulaşmak da, en yukarılardan yıkılıp, başaşağı bataklığa
gömülmek de, bir imtihan gizliliği içinde insana tevdî edilmıştır. Kader-denk
pozisyonunu değerlendiren her ferd, sonsuz irâdeden göreceği destekle, yükselip
erilmezlere erebilmesine mukâbil; bu hamle ve bu destekten mahrum bahtsızlar hep
dizlerini dövüp acı âkibetlerine ağlayacaklardır.
Ezelden beri ilâhî âdetler, varolduğu günden bu yana tekvînî emirler, hep böyle
cereyan etmiş, böyle cereyan ediyor ve böyle cereyan edecektir. Bu ilâhî bir
kanundur ve bu kanuna göre, insanın insanlık semâsına çıkabilmesi için, temiz
niyet, sistemli düşünce, sarsılmayan bir azim ve sürekli gayrete ihtiyacı
vardır. Bu hususlarda insanoğluna ilk yardım, o daha dünyaya gelmeden önce
yapılmış, daha sonraki desteklerin de sözü verilmiştir. Artık ona, hemen her
dönemeci itibariyle çeşitli lütûflara mazhar olacağı bu sırlı hayat
yolculuğunda, sadece döne döne yükselmek kalıyor.
Sızıntı, Nisan 1994, Cilt 16, Sayı 183
Bir Yakarış
Yüce Yaratıcı ki, vücûdu bütün varlığın dayanağı, kudreti her şeyin güç kaynağı,
irâdesi eşyâ ve hadiselerin üzerinde akıp gittiği biricik yörünge, marifeti de
canlarımızın cânıdır.
Vücuduyla cihanlara varlık urbası giydiren arzı, semâyı bir meşher gibi
hazırlayıp gözler önüne seren ve sergileyen aylarla, güneşlerle, yıldızlarla her
gece ayrı bir donanma gecesi teşkil eden ovaları-obaları, dağları-ormanları,
denizleri-ırmakları, renk, şekil, ses ve keyfiyetleriyle bir kitap gibi basîret
erbâbının temâşâsına sunan sunup ötelere âit güzellikleri tedâi ettiren biz
fânilere, kalbin zümrüt tepelerinden cennetleri müşâhede yollarını açan
müminlerin sînelerini inançla inşirâha kavuşturup duygularını ibâdetle
aydınlatan kâmetlerini rükû ile değerler üstü değerlere ulaştırıp alınlarını
secde mührüyle süsleyen iyilikleri lütuflarıyla derinleştirip, ihsâna açık
ruhları meleklerle atbaşı hâle getiren burada ve ötede, yaramaz duyguları,
yaramaz düşünceleri, yaramaz davranışları istihkaklarına bırakmayıp affıyla,
rahmetiyle karşılayan suçluların suçunu bağışlayıp günahkârlara mehiller üstüne
mehil veren her an binbir televvün içinde, kendi büyüklüğünü, kendi ululuğunu,
her şeye yettiğini, her şeyin hakkından geldiğini; bize de, kendi küçüklüğümüzü,
kendi değersizliğimizi, yetersizliğimizi ve tutarsızlığımızı hatırlatarak
gözlerimizdeki perdeyi aralayıp dergâhına sığınma yollarını gösteren ömrünü dün
ve bugün arasında yalpa yaparak geçiren mağmûm ruhları, önü ve sonu olmayan
arzulara, varlığımızın özünden kaynaklanan isteklere, iştiyaklara uyaran ezel ve
ebed âleminin biricik Hükümdârı’dır.
Bu, böyle ise ki böyle olduğuna varlık bütün zerrâtıyla şâhittir ey
boyunlarımızın tasmalarında hâlâ şe’n-i rubûbiyetinin izlerini görüp sezdiğimiz
Sultanlar Sultânı! Bize, kulluğumuzu doyururcasına duyur, nîmetlerini
küstahlaşma, azgınlaşma vesîlesi yapanlara da bir şeyler buyur..!
Her zaman vicdanlarımızda sessiz sessiz duran ve daha cennete girmeden
gönüllerimize, firdevsî zevkler hâlinde akıp gelen rahmet ve nîmet dünyasının
değişik dalga boyundaki bütün televvünleri, O’nun, her an, keyfiyetler üstü ve
kemmiyetleri aşan değerdeki teveccüh ve iltifatlarındandır. Eğer O’nun,
insanlara karşı bu nazar ve teveccühü olmasaydı, bizlerin kasap dükkanındaki
etlerden ne farkımız olurdu ki! Yeryüzünü köpüren denizlerle, kabaran
buharlarla, damla damla arzın bağrına inen yağmurlarla ve çağıl çağıl akıp giden
ırmaklarla hayata mazhar edip şenlendirdiği gibi, insanî melekelerimizi ve gönül
dünyalarımızı da, tecellî baharlarıyla rahmet elinden gelen vâridat ve
esintilerle ihyâ eden ve sonsuza açık tutan yine O’dur.
Taşı toprakla, toprağı-suyu mini mini canlılarla buluşturan, buluşturup dört bir
yanı cennet bahçelerine çeviren O; etten-kemikten, kandan-irinden var ettiği bir
cismi, meleklerle, melekûtla, ruhânîlerle buluşturup tanıştıran, yarıştıran
O’dur. O’dur ki, mezbeleliklere açık dehlizlerden firdevslere, firdevslerden de
Hakk cemâlini müşâhedeye yollar açmış, demire ve kömüre elmas olma yollarını
göstermiştir.
Ey taşı-toprağı hayâta ulaştıran, ey şeytanlığa açık ruhları lütfedip meleklerle
buluşturan Rahmet Sultânı! Bizlere, bizi aşan istidâtlar ve o istidâtlarda
inkişaflar ver; Seni bilmez kömür ruhlara da ya elmas olma yolunu göster veya
hadlerini bildir!
Eğer şu anda, inananların nabzı ümitle atıyor, gönülleri mutlu geleceğin
heyecânını yaşıyor, başları da ukbâ güzellikleriyle tutkunsa, bu vicdanlarımızda
duyduğumuz O’na âit meltemlerden ve her menzilde O’nun kendisini bize
hissettirmesindendir. Göklerin ve yerlerin nuru Ondandır; dünya ve ukbâ
hazinelerine açılan menfezler, O’nun sultanlık kapısının anahtar deliği bile
olamaz. O’nun nezdindeki gerçek değerlere nispeten, heveslerimizin ağında
sürekli mıncıklayıp durduğumuz dünyanın bir sinek kanadı kadar bile kıymeti
yoktur. O’nun kıymet esaslarına göre belli bir değere ulaşmış ve aslında
bütünüyle masal olan şu cihânın bir zerresi ise ebediyetleri peylemeye yetecek
bir sermâyedir.
Ey yokluğu, varlığıyla süsleyen, damlaya deryâların vüsatini bahşeden, zerreye
güneş olma istidâdını veren Ulu Sultan! Canlı-cansız, insan-hayvan, mümin-kâfir,
şuurlu-şuursuz, tâlihli-tâlihsiz her şey ve herkes Senin bayrağının altında,
varlığını soluklar O bayrağın üzerimizde dalgalanması eksik olmasın! ve Senin
varlığından nebeân eden nurların gölgesinde yaşar. Hususi tevcih ve meşîetin
olmasaydı, hiçbir şey var olamaz, insanlık meydana gelemez, iman idrak edilemez,
varlığın sezilemez ve imanla düşüncelerine sonsuz derinlikler kazandırdığın
tâlihli ruhlar kendilerini aşamazdı!
Yanıp-sönen bütün nurların ışık kaynağı Sensin biz hepimiz, doğar, büyür ve
ölürüz.. Sen ise kendi kendine varsın, varlığınla da zaman ve mekân üstüsün! Her
an binleri, yüzbinleri var eder onlarla varlığını gösterir onlarda gözettiğin
hikmetlerde meşîet ve ilmini hatırlatır her şeyi değiştirerek değişmezliğini
iş’âr eder hedef eksenli yürüyenlere eşyâ ve hadiselerin sırrını ve yolların
büyüsünü fısıldarsın! Senin adın vicdanlarımızın en aziz konuğu O konuk
gönüllerimizin sürekli mukîmi olsun! Zâtın da ruhlarımızın biricik ışık
kaynağıdır. Sonsuzluk duygusuna programlanmış gibi her ufukta ebediyet arayan
sînelerimiz, Senin rahmetinin sınırsızlığını haykırıyor. Dünya, Senin buyruğunla
iki büklüm ve bir kutlu seyahat için yaratıldığı günden beri yollarda dağlar,
tepeler emrine âmâde olduklarını gösteren bir haşyetle elpençe ve kıyamda
ırmaklar başları yerde ve Senin sübuhâtı vechinle sermest, hayatla çalkalanmakta
ve “Hayy” ismini haykırmakta bağlar-bahçeler, kuşlar-kuşçuklar her yerde bir
nevrûz canlılığıyla Senin cemâlinin temâşâsına koşmakta karlar-buzlar,
dolular-fırtınalar, Senin azâmet ve celâlinin bestesine dem tutmakta
gece-gündüz, yaz-kış hiç durmadan değişik lisanlarla hep Seni anmakta anıp anıp
renk değiştirmekte; yeşermekte-solmakta, beyazlaşıp, kararmakta.
Bütün bunları görüp Seni bilmemek bir körlük; her yerde ve her zaman Senin
lütuflarına mazhar olup Sana kullukta bulunmamak da bir nankörlüktür. Her an
Seni anmak bizim için bir kulluk borcu, her lâhza ayrı bir buudda Sana koşmak
ruhlarımızın ihtiyacı, Seni tanımayanlara, Sana baş kaldıranlara gönül koymak,
hatta tavır almak insan olmanın gereğidir. Evet, Seni söylemeyenlerin sözünü
etmemek, Seni anmayanları bütün bütün unutmak, vicdanlarımızın sesi ve
kapıkulların olmamızın gereğidir.
Ey kapısının tozu-toprağı gözlerimize sürme Sultanımız.! Bizler, Senin yolunda
bulunmanın şuuruna erdiğimiz öyle zannediyor da olabiliriz günden beri hep
yollardayız başımız kapının eşiğinde.. gönüllerimizi mihmandarlığınla coşturduk
ve her şeye rağmen misafirlerin olmaya azmettik. Teveccühlerin, gelecekteki
lütuflarının referansı olarak ümit ve recalarımıza öyle bir fer verdi ki,
herkese ve her şeye sırtımızı dönerek hülyalara sığmayan beklentilerimizle Sana
yöneldik ayaklarımızda, Efendimiz’e ait prangalar, boynumuzda meşîet tezgahından
çıkmış tasmalar, saçımızın tek teline bile ağyarı dokundurmayacak kadar gayûr,
kararlı ve ahd u peymanlıyız.
Eğer bizler, Senin has bahçenin kumrularıysak, bize bitmeyen bir nefes,
kesilmeyen bir ses lütfedip, bizi varlık ve mazhariyetlerimizin bedelini ödemeye
muvaffak eyle! Sen coşturursan coşar, Sen duyurursan duyarız.. Senin semtinden
kopup gelmeyenleri boş lakırdı sayar ve Seni anlatmayan dilden, Seni terennüm
etmeyen nağmeden Sana sığınırız.
Bunlar, hâlimizi Sana hecelemekse, dillerimizdeki ukdeyi çöz; beyanlarımızı
beyanın sayesine yükselt!. Gönüllerimizi değişmezliğe ulaştır ve nefeslerimizi
kudsî nefahatınla besle ve derinleştir! Sen vermezsen biz hiçbir şeye sahip
olamayız söyletmezsen hiçbir şeyi söyleyemeyiz. Bu kol-kanat nerede, O’nun
hoşnutluk ufkuna ulaşmak nerede? Bu gönül nerede, kenz-i marifetine açılmak
nerede? Bu dil nerede, vasfına tercüman olmak nerede…? Utandıran
davranışlarımızdan, kulakları tırmalayan beyanlarımızdan hicap içinde ve iki
büklümüz.. iki büklümüz ama, aynı zamanda Senin engin müsamaha ve rahmetine
yönelmenin inşirahı içindeyiz. Evet günahlarımız, günahlarıyla yerin dibine
batanların isyanlarına denk, uzaklığımız kahrının dolaşıp durduğu dairede ne var
ki, affın bütün hataları aşıp eritecek enginlikte, yakınlığın da şah damarımızın
berisinde isyanlarımız itibariyle değil, bağışlayıcı hususiyetinle, uzaklığımız
cihetiyle değil, yakınlığın letafet ve sıcaklığıyla bizleri okşa ve maiyetini
vicdanlarımıza duyur; hasta gönüllerimizi teselli buyurup ruhlarımızı
teveccühlerinle doyur.
Önümüzdeki yollar sarp ve yokuş.. her köşe başında bir sürü gulyabâni gayızla
gerilmiş hücûm ânı ve hücûm bahanesi bekliyor dillerinde, irtica, gericilik,
teokrasi ve fundamentalizm, ellerinde gücün her çeşidi ve hayallerinde binbir
entrika eğer biz onların dediği gibi dine, dünyaya, ilme ve gelişmeye karşı
isek, Sen bizi bu sapıklıktan halâs eyle..? Liyakatımız yoksa, yolların
mütedeyyin, mütemeddin, müterakkî ve ilim aşığı insanlara açılması için bizleri
huzuruna al ve yolları aç! Yok karşı taraf yanılıyorsa, içlerinde salâha açık
ruhlardan hidayetini esirgeme! Temerrüt ve din düşmanlığını meslek edinenlerin
de birliklerini boz! Düzenlerini başlarına yık! Yurtlarına-yuvalarına feryat
sal! Ve bütün inananları, bu karanlık düşünce, karanlık ruh ve kara seslerin,
gayretine dokunduğuna inandığımız tecavüzlerine, tahkirlerine, tezyiflerine ve
plânlarına karşı kapının sadık kullarını koru…!
Sızıntı, Temmuz 1993, Cilt 15, Sayı 174
Bizim Dünyamız veya Cehennemde Berd ü Selâm
Bazılarına göre şimdilerde, hemen her yerde adeta bir kaos yaşanıyor. Böyle bir
dünyada, ne bir güzellik ne de bir iyilikten bahsetmek mümkün değildir. Tabiî,
imandan, marifet-den, histen, aşk u şevkten söz etmeye de imkân yoktur. Zira bu
dünyada duygular bulanık, düşünceler çarpık, yaşamak cehennemdekine denk; sesler
kesik kesik ve yeis dalgalı, nağmeler alerjik, bam teli kopuk, mızrap da kırık…
Bir zamanlar hep huzur ve itminânla gürleyen o doygun sinelerden, arı kovanları
gibi işleyen ve bal petekleri gibi lezzetlerin dile-damağa aktığı sohbet
meclislerinden artık eser yok.. şimdilerde, o seslerin, o solukların, o kuş
yuvaları gibi sımsıcak, cıvıl cıvıl evlerin ve o saat gibi işleyen idâri
mekanizmanın yerinde ürperten bir sessizlik, çıldırtan bir yalnızlık ve damla
damla gönüllere damlayan bir gurbet, bir inilti, bir hasret ve bir inkisar var.
Evet, bir zaviyeden bakınca, topyekün dünyanın hali işte böyle içler acısı!
Oysaki bizim imana, ümide, ebediyete açık dünyamız, varlığa ait bütün
güzelliklerin dalga dalga gelip ona aksettiği, aksedip duygularımızı sonsuza
uyardığı, bilhassa mânâ köklerini koruyabilenler için dünya ve ukbâ düşüncesinin
iç içe olduğu öyle sihirli bir âlemdir ki, onu kendi buudlarıyla duyup
hissedenler, zannediyorum bir daha da ondan ayrılmayı düşünmezler.
Bu dünyada, durgunluk içinde her zaman bir canlılık ve dinamizm, alacakar
görünümü altında da baharları zorlayan bir hayâtiyet söz konusudur. Gözlerimizi
kapayıp bu dünyayı basiretlerimizle süzerken, hemen her zaman mışıldayan sular,
üfül üfül esen meltemler, akıp akıp gözlerimizi dolduran renkler, ışıklar ve her
yanda burcu burcu kokular duyar gibi olur; seslerden, görüntülerden
süzülüp-gelen, demetleşen mûsiklerin en enfeslerini dinleriz.
Bu dünyada, gaye eksenli bir hayat ve bu hayatın tabiî ve ezeli şiir unsurları
sayılan iman, sevgi, aşk ve rûhâni zevkler, hatırlardan silinmeyecek edâlara
ulaşır; şuuraltı mahzenlerimiz, uhrevî mutlulukların nüveleriyle dolar taşar.
Hele inancın, benliğimizi sarıp aydınlattığı, cismâniyetimizi yumuşatıp
ruhanileştirdiği saat ve dakikalarda.. mübarek gün, hafta ve aylarda, çevremizi
bütünüyle lâhûtileşmiş görür ve kendimizi yerde değil de, âdeta göklerde
dolaşıyor gibi hissederiz. Bu engin ruh hâletiyle geçirdiğimiz ukbâ perde
aralıklı ve zaman üstü lâhzalarda, sanki tül tül ötelerin renkleri, gidip
ebediyete ermiş olanların sesleri ruhlarımıza doluyormuşçasına kendimizi
lâme-kâni hisseder ve tasavvurlarımızı aşan bir vâridat tûfânıyla sırılsıklam
oluruz.
Değişik dinler, düşünce sistemleri ve hayat felsefeleri arasında, bizim dinimiz,
bizim düşünce sistemimiz, bizim hayat felsefemiz ve bizim dünyamız kadar
füsûnlu, renkli, doyurucu ve akli, mantıki, hissi boşluklara takılmayan bir
ikinci âlem bilmiyorum. Bu dünyada, her zaman, ayrı bir dalga boyuyla akıp gelen
varlık ötesi ışıklar, sık sık gelip ruhlarımızı sarar.. gönül gözlerimizi
ötelerin güzelliklerine çevirir.. ve duygularımızı ebediyetle irtibatlandırarak
bize sonsuzun büyülü iksirinden içirir.. endişelerimizi yatıştırır..
korkularımızı giderir.. fenâ ve zevâl düşüncesiyle gelen şokları kırar ve
sinelerimizde birer inşirah olarak esmeye başlar.
Bazen bu dünyada, her şeyin gölgelenip bir kül rengini aldığı da görülebilir..
bir kısım kopukluklara düşülüp buruklukların yaşanması söz konusu olabilir; ama
bunlar kat’iyen kalıcı değillerdir.. ve hele insan ruhundan kaynaklanmaları asla
bahis mevzuu olamaz; zira bu sıkışma ve kararmaların arkasından hemen, iman,
mânevi bir cennet Tûbâ’sı gibi bütün vâridâtını gönüllerimize boşaltır,
boşluklarımızı alır ve iradelerimiz üzerin-deki o harika, güçlendirici tesiriyle
âdeta bizi yeniden ihyâ eder.
Hemen herkesin kendi ruh enginliklerinde sezebileceği bu tat, bu neşve doğrudan
doğruya Sevgililer Sevgilisi’nden geliyormuşçasına, temas ettiğimiz her şeyde,
içimizde köpüren her duyguda, dilimizden akan her beyanda bir sonsuzluk
televvünü duyar ve bir âb-ı hayat yudumluyor gibi oluruz. Hem öyle bir oluruz
ki, ihtimal, ötelerin üveykleri sayılan zişuur kanun-u emriler bile, uçuştukları
o mahrem yollardan çekilerek yürüyün top sizin, çevkân sizin deme lüzûmunu
duyarlar.!
Evet, bu dünyada huzur ve itmi’nân neşdeleri ve şevk ü tarâb mûsıksi hiçbir
zaman bütün bütün susmaz.. onun susması bir akord tevakkufu, beste beste hayatı
yorumlayışı da bir kevser zemzemesidir. Bu dünyanın esas mûsıkisi, şiiri,
güzellikleri, onun, her şeyi ve herkesi sevgiyle kucaklayan insanlarının
sinelerinden, o sinelerin ışık kaynağından ve bu ışık meşalesini her zaman lebrz
eden şuurdan, duyarlılıktan, aramadan ve nihayet gökte ve yerde aranılır
olmaktan kaynaklanmaktadır. Bu ölçüde ledünnîliğe ve enginliğe ulaşmış ruhlara
öteler, kim bilir, ne derin ve mahrem şeyler fısıldar, ne nağmeler duyurur ve ne
çıplak hakikatlerle buluşma zemini hazırlarlar.!
Evet o, bir taraftan ruhlardaki bütün arzuları, bütün hülyaları her türlü
beklentileriyle doyurur, beklenilecek sırlara uyarır, yeni istek ve yeni
sezişlerin kapılarını aralar; diğer yandan da insanî ufkun sınırlarını nazara
verir ve onun ebedden, ebediyetin kaynağından müstağnî kalamayacağını
hatırlatır. Vicdanını dinleyebilen herkes, bu gizli ve meçhul âlemlerin uğultusu
diyebileceğimiz fısıltı ve işaretleri dinleyip anlayabilir.. ruhlarının
derinliklerinde ve vicdanlarının katmanlarında, harfsiz, kelimesiz ama, mutlaka
açık olarak dinleyip-anlayabilir.
İnsan ruhu her zaman uyanık, aktif ve onun vicdanı da bir kısım sırlara
programlanmış kompüter gibi tuşlarına basacak uzman eller beklemektedir. Bu, her
insan için hemen her zaman böyledir. Dünya döner, asırlar değişir, zaman
başkalaşır, hadiseler renkten renge girer; ama insanın iç âlemindeki bu
zenginlik, bu nizam hiçbir zaman değişmez. Ancak, bütün bu güzelliklerin,
gözlere, gönüllere nasıl sindiğini ve sineceğini, ruhlara nasıl nüfuz ettiğini
ve edeceğini, bakış zaviyelerimizi nasıl yönlendirdiğini ve yönlendireceğini,
bizim bu ledünnîlikleri nasıl duyduğumuzu ve duyacağımızı tam anlayabilmek için,
kalbî ve rûh” hayat laboratuarlarında enfüsî analiz ve sentezlere ihtiyacımız
var. Bunu gerçekleştirebildiğimiz takdirde, her şey ve her hadise bize o kadar
işleyecektir ki; ruhumuz, varlığın, varlık ötesi âlemlerin bir müşâhidi, bir
değerlendiricisi durumuna yükselecek; seneler ve seneler boyu bu doğuş ve
kabullenişlerin lezzetli teselsülü sayesinde bizde öyle silinmez izler bırakacak
ki, o zaman, halis Allah kulları için, hayatın nasıl bir tatlı zemzeme halinde
duyulduğu ve insan olma farklılığı kendi kendine ortaya çıkacaktır. Aksine her
şeyi günümüzde olduğu gibi bir kısım çarpık kıstaslarla, ölçüp-değerlendirmeye
kalktığımız takdirde, kendi kendimizle tenâkuza düşecek ve ruhlarımızda, aslında
mevcut olmayan bir kaos yaşayacağız.
Bizim dünyamız, insanüstü bir ressam tarafından çizilmiş, mânâlarla, hislerle,
gayelerle taşkın bir resim gibi her zaman kendini duyuran bir rüya ve hülya
ülkesi derinliği, mahrem ve rahat bir cennet köşkü şefkat ve âsûdeliği ve bir
rıza ikliminin anlaşılmaz büyüleriyle tüllenir.
Bu dünyanın hayat ve mâneviyat zenginliğine, bütün yıldızlar ve onların içinde
yüzdükleri semâ, bütün verâlar ve onların ötesindeki rengârenk ukbâ, bir
aksesuar gibi dahildir.
Bu dünyada gökler, yeryüzüyle içli-dışlı; âhiret, bu âlemin ve bu âlemde devam
eden uzun bir yolculuğun ebedi istirahatgâhı, ölüm bir vuslat vesilesi, vefat
günü de bir şeb-i arûstur.
Arzuları, yerdeki kumlar, gökteki yıldızlar kadar çok olan insanoğluna,
büyüleyen güzellikleri ve öteleri gösteren işaret ve işaretçileriyle bu dünya,
ışıktan, renkten, mânâdan, ruhtan, lezzetten örülmüş bir sihir âlemi gibidir.
Her gün; bin türlü ayrı vâridatla açılır-kapanır, her gün farklı bir nefâsetle
ruhlara siner ve her zaman en kıymetli mânâları gözler önüne sererek bizi âdeta
meşherlerde dolaştırıyor gibi sevindirir ve bir kitabı mütâlâamıza sunuyor gibi
ilimden düşünceye köprüler kurar, dimağlarımızı besler ve bir lâhza bile bizi
yalnız bırakmaz.
Bu dünyada, sesler, sözler, en tesirli nağmeler şeklinde hissedilir.. güller,
çiçekler, kokularının en enfesini esirgemeden çevrelerine neşreder.. canlılar
birer arkadaş olur, cansızlar da birer vefalı dost.. ve her şey bir cennet
olgunluğu içinde doğar, gelişir ve devam eder…
Sızıntı, Şubat 1995, Cilt 17, Sayı 193
Değişen Dünyanın Dinamikleri
İnsanoğlu var olduğu günden bu yana hep bir değişim ve dönüşüm süreci
yaşamaktadır. Yerinde istihâle ve tekâmül de diyebileceğimiz bu değişim ve
dönüşüm değişik dönemler itibariyle, o dönemin hususiyetleri açısından bazı
farklılıklar arzetse de, temelde, ayniyete yakın tam bir misliyet içinde, hem de
fâsılasız devam edegelmiştir.. bir kısım teferruat farklılığıyla hâlâ devam
etmektedir.. bundan sonra da kesintisiz devam edeceğe benzer.
Bu itibarla da geleceğin; vadettikleri, zaruretleri ve kendine has kuralları
bizi, belli noktalara zorlayıp, belli hususlara yönlendirip; mukavemet edilmez,
karşı durulmaz, söz dinletilmez sürpriz hadiselerin şaşkınlığına düşürmeden;
düşürüp sendeletmeden, sersemleştirmeden kendimiz olarak yerimizi almamız
lazımdır ki, zamanın dişleri ve hadiselerin insafsız dişlileri arasında kalıp
ezilmeyelim.. ezilmeyelim ve gönüllerimiz imanla dopdolu, gözlerimiz de ümitle
pırıl pırıl, takılıp yollarda kalmadan hep istikbâle yürüyelim.. evet yürüyelim
ki, mevcûdiyet ve bekâmız adına karşı koymaya çalıştığımız bugünkü olumsuz
istihâleleri unutturacak daha büyük değişim ve dönüşüm dalgalarına kapılıp
çer-çöp gibi şuraya-buraya sürüklenmeyelim. Aslında, o dalgalar, bütün
dehşetiyle yerlerinden kopup dünyanın üzerine yürümeye başladılar bile…
Evet, ahlâkta bencillik, iktisatta ferdiyetçilik, toplum fertleri arasındaki
münasebetlerde ırkçılık, her türlü faaliyette faydacılık esasları üzerine bina
edilmiş bir dünyanın geleceği adına iyimser olmak hayli zor olsa gerek.. zira
böyle bir dünyada kuvvet ve kuvvetli mütecâviz.. insanlar egoist.. madde tapılan
bir nesne.. altın, gümüş, petrol aldatan buzağı.. bu melun sistemin
dümenindekiler birer Sâmirî ve bu düzende servet sahipleri de birer Kârûn’dur.
Doğrusu, böyle bir sistemin dişleri arasında kalıp ezilenlerin geleceğe yürümesi
çok zor, hattâ imkânsızdır.
İnsanlık olarak yakın geçmişimiz itibariyle görüp-bildiğimiz ve hususiyle de,
şimdilerde daha bir net müşâhede ettiğimiz odur ki; Allah’ı unutup maddeye,
kuvvete, şehvete, ırka ve çıkara tapan bu dünya bir ölüm sath-ı mâiline
yuvarlanmakta ve bir kıyâmete sürüklenmektedir. Eğer gelecek adına tek
tesellimiz yeryüzü mirasçıları, kaynağı mehâfet, mehâbet ve muhabbet yeni bir
ahlâk nizâmı, iktisat anlayışı, sermaye telâkkisi, emek felsefesi, iffet aşkı ve
sorumluluk rûhu ortaya koyarak insanlığın, kendini bir kere daha yorumlamasına
imkân hazırlamazlarsa, cihan harplerini unutturacak ölçüde yeni felâketler
yaşamamız kaçınılmaz olacaktır.
Bazıları, böyle bir projeyi gerçekleştirmeye gücümüzün yetmeyeceği
mülâhazasıyla, bu konudaki her tasarıyı bir hayâl ve her teşebbüsü de abesle
iştigal sayabilir. Ancak, bugüne kadar gerçekleştirilen işler düşünüldüğünde,
bunların hiç de yapılması plânlanan şeylerden geri olmadıkları görülecektir.
Evet, dönüp az gerilere bakabilirsek, son yarım asır itibariyle, santim santim
de olsa, milletçe tırmanılan zirvelerin ne kadar yüksek olduğu kendiliğinden
ortaya çıkacaktır.. çıkacaktır ama, gel gör ki, ümitsizlikten tereddüde,
tereddütten ümitsizliğe yuvarlanıp duran ve düşünce hayatında bir türlü
istikamet ve kararlılığa ulaşamayan bir kısım karamsar ruhlar, bunu hiçbir zaman
görüp kabullenemeyecek ve son birkaç asırlık şaşkınlıklarından
kurtulamayacaklardır.
Bugün toplumumuz, hemen her kesimiyle âdeta bir seferberlik yaşıyor.. evet,
dünya ile hesaplaşma yolunda belirlenen veya idealize edilen hedeflere
ulaşabilmek için büyük çoğunluk kan-ter içinde ve harıl harıl.. öyle ki artık o,
ideallerine göre değersiz kabul ettiği gündelik hayatın muvakkat lezzet ve
keyifleri yerine, ebedî lezzetlere yöneliyor.. milletçe ebed-müddet var olma
uğrunda rahatı bırakıp zahmete talip oluyor; lezzeti atıp elemi alıyor ve
sürekli ebed” kıymetlere doğru yürüyor; sırlı, temkinli, kan kusa kusa ve
yol-yön değiştirmeden…
Bütün tarih boyunca var olma mücadelesi vermiş; dahası, her zaman devletlerarası
muvâzenede önemli misyonlar eda etmiş, hattâ çağlar açmış-kapamış bir milletin
ahfâdı olarak bizler, insanlık çapında pek çok istihâle ve tekâmüle imza atmış
olmanın onurunu taşıyor ve bundan sonraki değişim ve dönüşümlerin sırlı
anahtarları sayılan cehd, gayret, temkin, vefâ gibi, bu milletin ruh
enginliklerinde her zaman müşâhede ettiğimiz değerlerin ne ifade ettiğinin de
farkındayız. Geçmişte olduğu gibi bugünkü nesillerin de, kendi arzu ve
isteklerinden fedâkârlıkta bulunarak, maddi-mânevi füyûzât hislerinden vazgeçip,
yaşamaktansa yaşatmayı tercih edeceklerine inanıyoruz.
Zaten, bir dönemde bizdeki gelişmeler, daha sonra Batıdaki Rönesans hareketi,
sanâyi inkılâbı ve teknolojik başarılar da, hep bu hummâlı istek, şuurlu gayret
ve engin vefânın bağrında doğup gelişmemiş midir? Mücadele etmek ve mefkûresi
uğrunda ölmekten ancak beden ve cismâniyetin kulları, miskin ve mendebur olan
ruhlar kaçar.. yüksek gâye-i hayallere dilbeste olmuş seviyeli gönüller için,
hedefin mânâsını kucakladıktan sonra, zahmet, meşakkat ve ölümün ne önemi olur
ki..?
Yakın geçmişimiz itibariyle bu ülkede yeniden, bir diriliş hummâsı yaşanmaya
başladı. Hem de topyekün dünyaya bazı şeyler vadetme çizgisinde bir diriliş
hummâsı. Bu, bir baştan bir başa bütün âlemde hâkimiyet kurma sevdası olmasa da,
yeniden şekillenme süreci yaşayan bir dünyaya, kendi kültür zenginliğimiz ve
medeniyet telâkkimizden katkıda bulunma mânâsına bir vaat ve bir açılmadır. Bu
sayede gelecek, bizim hesabımıza daha mûnis, daha yumuşak ve daha bilinir ve
tanınır hâle gelecektir. Aksine, içinde olmadığımız ve yapılanmasında katkıda
bulunmadığımız bir âlem, bize hep yabancılığını hissettirecek ve bir üvey ana
gibi, bağrına basarken dahi vefâsının ölçüsünü ortaya koyacak, belki de öpüp
kokladığı aynı anda çimdiklemeyi de ihmal etmeyecektir.
Sızıntı, Mart 1996, Cilt 18, Sayı 206
Dirilmek Bizim de Hakkımız
İnsanoğlu var olduğu günden beri, hep inişlerin esiri, çıkışların da fâtihi
olagelmiştir. Bu umûmî serencâme içinde nebîler ise, sonun hatırlatılması ve
başlangıcın muştusuyla, kaderin yollarına su serpmiş ve ilâhî icraata
perdedarlık vazifesini edâ edegelmişlerdir.
Evet, yer fiziğindeki değişimler gibi, milletler tarihinde de sürekli, dönüşüm
“devr-i dâimler”i yaşanmış ve her zaman zirveler düşüşlerle noktalanmış,
çukurlar da şâhikalarla nefes almıştır. Yani hadiseler hiçbir zaman aynı çizgide
cereyan etmemiş, aksine geceleri gündüzler, kışları da baharlar takip edegelmiş;
yer yer bazı milletler, bayramlarla-seyranlarla kucaklaşırken, bazıları da
mâtemlerle, inkisarlarla kıvrım kıvrım yaşamış.. ve zaman gelmiş her şey tersine
dönmüş; gülenler ağlamış, ağlayanlar da gülmüş…
Zaten, dünden bugüne hemen her zaman bizde, ümit daha önde, beklentiler ilâhî
inâyet destekli; yeis ve inkisar ise birkaç adım geride ve Allah’tan kopuk
kalplerin isi-pası olarak bilinegelmiştir. Evet yeis her türlü kemâlâtı
engelleyen bir mânia, iradeyi felç eden bir maraz ve insanı boğan bir
bataklıktır. Bundan dolayıdır ki Kur’ân, sürekli talebelerini imana, ümîde, azme
uyarmış ve her zaman onların gönüllerine diriliş üflemiştir. Şu anda dahi,
milletçe, rûhumuzun derinliklerinde bu nefhaları duyar gibiyiz. Bu da mutlaka
bir gün bizim de dirileceğimiz demektir.
Gerçi, bir-iki asırdan beri, topyekün millet olarak çözülmelerin, dağılmaların
ağında ve sürekli gel-gitler yaşadığımız bir gerçek. Ne var ki, aynı durumun,
bundan önce de, defaatle yaşandığını tarih sölüyor. Evet eğer, bugün düşmüş veya
komaya girmişsek, daha önceleri de kim bilir kaç defa oksijen çadırlarında
misafir olmuş, beyin kanamasından geriye dönmüş, ölümle yüz yüze gelip
selâmlaşmışızdır.! Kaldı ki bizimle beraber başka toplum ve başka milletler de
aynı bâdireleri atlattı.. aynı ölüm ağlarına girdi-çıktı ve aynı gâileleri hem
de yutkuna yutkuna yaşadı. Mazi bir bakıma bu târihî tekerrürler devr-i dâiminin
arenası gibidir.
Doğuda Çin surlarının inşâ edildiği, peşi peşine modern şehirlerin kurulduğu,
her tarafta engin bir sanat ruhu soluklandığı; din, baştan başa bu dünyayı
bugünkü seviye ölçüsünde, hatta ondan da ileri şekillendirdiği, fazîlet ve
ahlâkın ma’bedden sokağa, sokaktan saraya her yerde tedris edilip hayatın bir
parçası haline getirildiği dönemde bugünkü Batı, hâlâ mağaralarda yaşıyor ve
günümüzdeki Hint fakirleri gibi sürüm sürümdü. Sakyamuni-Buda, brahmanlar
arasında tarihi değiştirecek en ciddi yenilenmeleri gerçekleştirirken, Fransa’da
hâlâ Triceratoplar yaşıyordu. Bacon Osvald’ın dediği gibi, İsrâiloğulları,
peygamberleri sayesinde âlemi yeniden şekillendirirken, Londra’nın kurulduğu
ormanlarda kurtlar, ayılar serbestçe dolaşıyordu. Bunun gibi, Atina’da, Teb’de,
Ninova’da, Bâbil’de, Karnak’ta şahlanan insan düşüncesi harikadan harikaya
koşarken, bugünkü Sorbon’un, Oxford’un, Heildelberg’in bulunduğu dünyada, sanat,
edebiyat ve ahlâk kaidelerinin bilinmemesi bir yana, Sokrat’ın, Eflâtun’un,
Homeros’un ismini bile duyan yoktu.
Hele hele, fert ve yığınların, cehalet, fakr u zarûret ve kısır çekişmelerin
pençesinde inim inim inlediği böyle bir vasatta, sıhhatli bir toplumdan,
istikbâl vaadeden bir devletten bahsetmek ise kat’iyen mümkün değildi.
Mîlâdî onuncu asra doğru, İslâm’ın ilk fâtihleri iman, aşk, sanat ruhu, inşâ
düşüncesi ve nizam heyecanıyla, dünyanın en önemli üç kıtasında üst üste ilmî,
idârî, siyâsî, hukûkî ve kültürel inkılâpları gerçekleştirirken, hatta dört ve
beşinci hicrî asırlar itibariyle çok seneler sonra Batı’ya ışık tutacak bir
rönesanstan söz ederken, bugünkü Avrupa, karanlıklar içinde çırpınıp duruyor ve
hayvanlarla aynı hayat şartlarını paylaşıyordu ki; aradan asırlar ve asırlar
geçtikten sonra o, kendi dünyası itibariyle bu dönemi her hatırlayışında ona
karanlık çağlar diyecek ve ilim, sanat, edebiyat, felsefe adına onu silip
tarihinden atacaktı.
Bugün bütün Orta Doğu ve Asya, böyle bir düşüş ve yorgunluk devri geçirmektedir.
Şu anda böyle bir çözülme ve dökülmenin neresinde olduğumuzu kestirmek oldukça
zor; ama, ona da devrini tamamlamak üzere olduğu nazarıyla bakılabilir. Ayrıca
toplumun her kesimi az-çok böyle bir fetretle sarsılsa bile, dağılma ve
çözülmenin merkez üssü, hep zirvelere münhasır kalmıştır. Gerçi düz fertler de
bağı kopmuş tesbih taneleri gibi sağa-sola saçılmış ve kitleler tehlikeli
bunalımlara itilmiş ama, saf halk yığınları her zaman millî ve mânevî
değerlerine karşı saygılı kalabilmiş ve millet ağacı da hiçbir zaman tam
devrilmemiştir. Devrilmek bir yana, en korkunç fırtınalara mâruz kaldığı
dönemlerde bile o, bağrında sessiz sessiz geleceğe yürüyecek sürgünleri beslemiş
ve hep vefâ soluklamıştır.
Evet, Orta Doğu ve Asya milletleri, künde künde üstüne devrilirken bile, hiçbir
zaman bütün bütün kendi mânâ köklerinden uzaklaşmamış.. doğrulup kalkamayacak
şekilde yıkılmamış.. ve bir daha var olma maratonuna giremeyecek ölçüde
elenmemiştir. Bu açıdan da o, tarih boyu görüp, gözettiği mazlum ve mağdur bir
dünyayı da yanına alarak, bir kere daha muâsırlarıyla hesaplaşması ve hatta öne
çıkması mümkün olacağı gibi, Batı’nın mütecâviz, imansız ve amansız
politikalarına son vererek elde edeceği pek çok avantajların yanında, demokratik
hak ve hürriyetlerden de tam yararlanarak aynı çizgiyi paylaşan milletlere
öncülük de edebilir.
Bugüne kadar, İslâm dünyasına göz açtırmayan ve belini doğrultmasına fırsat
vermeyen zalim ve gaddar güçler, az dahi olsa, bunu hissetmiş olacaklar ki, şu
anda fevkalâde bir korku ve telaş içindeler. Bugün, milletimizin, Asya’daki
mağdur ülkeleri, hatta mazlum İslâm dünyasını arkasına alıp, bu çok geniş
coğrafyada, Devlet-i Âliye rolünü oynayacağını düşündükçe, bu hasım âlemin
uykuları kaçıyor; kaçıyor ve yeni işgal stratejileri plânlıyor, kendi hesabına
ittifak senaryoları hazırlıyor ve bizim hesabımıza da, akla-hayâle gelmedik
ihtilaf ve iftirak mizansenleri tanzim ediyor. Biz şimdilik, bütün bunları
ümitle çarpan sînelerimizle değerlendiriyor, olup bitenleri “târihî tekerrürler”
devr-i dâiminin bir parçası olarak yorumluyor; sonra da yer yer Hakk inâyetinin
engin tezahürlerini, derin bir temâşâ zevki içinde seyrediyor ve:
‘Takdîr-i Hudâ kuvve-i pâzu ile dönmez,
Bir şem’a ki Allah yaka üflemekle sönmez’
deyip geçiyoruz.
Hadiseler, yıldırım süratiyle cereyan ediyor.. umûmî durum, her dakika
başkalaşma sath-ı mâilinde.. anlayış ve bakış zaviyeleri sürekli değişiyor..
siyâsî ve iktisâdî değişimler, en keskin tahmin ve kehânetleri bile yanıltacak
şekilde belirsiz ve hiss-i umûmînin önünde.. en cins kafalar bile, önümüzdeki ay
ve yıllarda nelerin silinip gideceğini, nelerin istikbâlde de var olacağını
kestirememenin heyecan ve hafakanlarıyla kan-ter içinde ve hep kararsız. Elbette
böyle bir dünyada fırtınalar kadar meltemlere de şans tanımak icâb eder. Biz,
birkaç asırdan beri kasırgalarla kavrulmuş bir millet olarak sabâ beklentisi
içindeyiz ve kış faslını bitirdiğimiz ümîdiyle bahar rüyâları görüyoruz.
Bu aşamada bize düşen şey, milletimizin mânâ seviyesini yükseltmek.. onun fikir
ve his cephelerini canlı tutmak.. tâlim ve terbiye müesseselerini, çağın
gereklerine göre bir kere daha gözden geçirmek.. ma’bed-mektep-tekye arasındaki
kopukluğu gidererek, varlık ve bekâmızın bu temel dinamiklerini yeniden hayata
geçirmek ve gelecek adına plânladığımız dünyayı kendi değerlerimiz üzerine binâ
etmektir; hem de hiçbir mantıkî boşluğa meydan vermeden kendi değerlerimiz
üzerine binâ etmektir.
Böyle şümûllü bir tasarının tatbikini, bir hamlede gerçekleştirmek mümkün
görünmeyebilir. Doğrudur da; zira her şeyden evvel bu bir takvim ve zamana
vâbestedir. Ne var ki, bir şeye başlamak, aynı zamanda o istikamette yol almak
mânâsına da geleceğinden, hâlihazırdaki kıpırdanış ve oluşumları ciddî birer
hamle sayabiliriz. Bundan sonrası için de, kendini milletine adamış,
maddî-mânevî her türlü beklentiye kapalı, bitip-tükenme bilmeyen bir aşkla
dopdolu, imanlı, azimli, ümitli bir has-bîler kadrosuna ihtiyaç var. Elindeki
büyük projeleriyle ülkeyi bir baştan bir başa imâr etmeye kararlı, büyük
düşüncelerin, büyük tasarıların fikir mimarları… Ve gurubları tulû’lar gibi
değerlendiren, çevre karardıkça daha bir şevklenen, engeller ve mânialar
çoğaldıkça peygamberâne bir azimle coşan hasbîler kadrosuna.
Sızıntı, Aralık 1994, Cilt 16, Sayı 191
Dünyamızın Ledünnîliği
İnanç, ümit ve uhrevi derinlikleriyle bu dünyanın, onu tanıma bahtiyarlığına
erenler için, hâlâ tam keşfedilememiş öyle bir büyüklüğü ve büyüsü, öyle el
sürülmemiş bir temizlik ve câzibesi vardır ki, onu enginliğiyle duyup
yaşayanların bir daha da ondan ayrılmaları mümkün değildir. Daha önce başka
anlayış, başka düşünce ve başka sistemlerle tanışmış kimseler, bizim dünyamızın
inançlarını, inançlarındaki âhengi o kadar tılsımlı bulurlar ki, kendilerinden
geçer ve âdeta onun ledünnî derinlikleri karşısında çarpılırlar. Bizim ülfet ve
alışkanlıklarımız yüzünden her şeyi âdiyattan sayıp öyle değerlendirmemize ve
laubâlice davranmamıza karşılık, başkaları bu dünyayı o kadar büyülü, o kadar
harikulâde bulur ki, hayret makamına yükselmiş gibi, her şeyi engin bir temâşâ
zevkiyle seyreder ve zevkten zevke girer.
Bu sözlerimden, bizim bu dünyaya ait değerleri hiçbir zaman anlamadığımız ve
anlayamayacağımız mânâsı çıkarılmamalıdır. Ben bu ifadelerimle, milletimizdeki
ülfet, ünsiyet ve alışkanlıkların; idrak ve mârifetimizin, şuur ve vicdânî
duyuşlarımızın önünde bulunduğu hususunu vurgulamak istiyorum.. yoksa, bu
dünyada da, bize ait değerleri idrak ve mârifet men-şûrundan geçiren ve her şeyi
saf bir duygu olarak ruhlarının enginliklerinde duyan nice kimseler vardır ki,
hayatlarını âdeta cennet koridorlarında geçiriyor gibi duyar ve tıpkı
cennetlikler gibi yaşarlar.
İster, yenilikleriyle her zaman ayrı bir düşünce ve zevk ufkunda seyahat eden
yeniler, ister eskimeme büyüsünü elde etmiş ve yeni kalmanın bütün avantajlarını
değerlendiren işin içindekiler ve kadîmler, her gün bize ait güzellikleri bir
kere daha, tıpkı güneşin tulûu gibi yepyeni bir günün neşvesiyle duyar, her
zaman arzın ve arzdakilerin, göklere ve gökler ötesine vefasını düşünür,
vefasını soluklar.. soluklar, sonra da iman ve imanın vaad ettiği ukbâ dalga
boylu ışıklar altında ümitle, sevgiyle gerinir, saygıyla, heybetle ürperirler.
Hemen her zaman, göklerin ve yerin barışık ve iç içe olduğu bu âlem, sık sık
bütün vâridâtıyla sevdiğimiz Zât’ın teveccühü gibi ruhlarımıza siner ve öyle
büyüleyici bir güzelliğe bürünür ki, bazen ihatalarımızı aşan ve fiziki
dünyalara sığmayan bu ledünnî mazhariyetleri birer rüya sanır ve bu tatlı
rüyadan uyanıp da her şeyin uçup gideceği endişesiyle titreriz.
Hele bazen, her yanı bilinmedik şekilde ekstra mevhibelerin sardığı dakika ve
saatlerde, gün ve gecelerde her şey birden bire farklılaşır.. umûmî atmosfer
göklerle rekabet ediyor gibi bir füsûna bürünür.. ve bu nûrânî atmosferde
fizikötesi derinliklere ulaşan ruhlar ve mekânda lâmekânileşen duygular,
başlarını, bizi rûhânilerden ayıran sınırların ötesine uzatır, orada miracın
gölgesini yaşar ve ukbâ üveykleriyle söyleşirler.
Bu hülya denizi bazen, bir haz ve zevk zemzemesi hâlinde, ötelere açık bütün
gönülleri öyle bir sarar ki, bu enginliklere ulaşan insanların sineleri, ayıyla,
güneşiyle, yıldızlarıyla bütün kâinatları kucaklayacak kadar genişler,
sınırsızlaşır ve rahmet arşına parlak bir âyine hâline gelir.. gelir de,
kadirşinas gök ehli onları, yeryüzüne saçılmış yıldızlar gibi temâşâya koşar;
yerdekiler de bu canlı sükûnun lisanıyla en enfes manzaraları seyrediyor ve en
lâhûtî bir şiiri dinliyor gibi temâşâ ve zevk arası gelir-gider, hayatlarının
ebediyet dantelasını örerler.
Bu hülyalı sükûn içinde nerede olursanız olunuz, öteler ve ötelerin vâridâtı hep
sizinle beraberdir.. uğradığınız her yerde ötelerin incilerini toplar ve her
zaman onların başınıza yağdığını hissedersiniz.. evet evinizde.. obanızda.. iş
yerinizde.. halvetinizde, celvetinizde ışıklarını, renklerini tıpkı bir
gökkuşağı gibi ufkunuzu tutmuş görür ve kendinizi sürekli bir semâvi tâk altında
yürüyor sanırsınız.. sanır da, aydınlık sevgiyle beraber, vuslat aşk içinde bir
gümüş fânustan sızıyor gibi, dünyevi ve maddi âlemlerin ziyâlarını bastıracak
şekilde ve âdeta bir ışık tûfânı gibi her yanınızı sarar, her yana füsûn ve
hayal dolu hüzmelerini salar ve her şeyi kendi dalga boyuyla bürür.
Zaten, her zaman çevresini, imanla, iz’anla temâşâ edebilenler için kâinât, dört
bir yanıyla, maddi gözlerle görülmeyen, maddi kulaklarla duyulmayan, ancak
vicdanla, basiretle sezilebilen, rûhâni zevklerle bezenmiş öyle bir meşher,
sonsuzluk nağmeleriyle gürleyen öyle bir beste ve her satırı pek çok kitap
muhtevasını aşkın mânâlarla dolu öyle bir kâmustur ki, onu temâşâ eden
cennetlere uyanmış gibi olur.. onu dinleyen hurilerin korosuna iştirak etmiş
sayılır.. onu okuyan dört kitabın ittifak ve iltika noktalarını paylaşma
bahtiyarlığına erer.
Bakınız; Yaratıcı Kudret, gözlerimizin önüne, mârifet, muhabbet ve aşkla dolu
mânâlarla, tıpkı bir canlı gibi göğsü kalkıp inen, mevsimlere göre rengârenk
fistanlarla süslü ne güzel bir zemin sermiş.! O zeminin bağrında, her zaman
kulaklarımıza sonsuzdan nağmeler fısıldayan, fısıldayıp yüreklerimizi hoplatan
ve çağıltılarıyla ebed ebed! deyip akan ne çaylar ve ırmaklar fışkırtmış.!
Duygularımızı, düşüncelerimizi büyüleyip başlarımızı döndüren ve şâirâne
ilhamlarımızı coşturan semâları renklerle, ışıklarla nasıl büyülü bir esrar
yumağı hâline getirmiş.! Arzı bizim için âdeta bir gelin odası gibi bezeyerek,
hayatı halli güç bir muammâ olmadan çıkarıp, yaşanan, teneffüs edilen, koklanan,
duyulan, zevk alınan ve her zaman arzu edilen bir lezzet, arkası ümitle beklenen
bir rûhâni haz ve revh u reyhan seviyesine yükseltmiştir..!
Bu sihirli dünya, görüp sezebildiğimiz kadarıyla âdeta, inanılmaz bir rüya
manzarası, üzerindeki eşya ise, özündeki güzellikleri cömertçe gözlerimizin
önüne seren bir cennet yamacı gibidir. Bu farklı bakış ve seziş sayesindedir ki
bizler, muvakkat hayatlarımızın sınırlı hazlarını aşmak ve bütün varlığın
solmayan güzelliklerinden paylarımızı almak için, fâni ruhlarımızı her zaman
sonsuza açık tutup, gönüllerimizde ebedin tat ve şivesini duyuyormuşçasına
hayatın saniyelerini, seneler haline getirebiliriz.. evet her ruh, nûrânileşmiş
böyle bir saniye ve salise sayesinde -tabiî o hali kendine mâl edebildiği
ölçüde- bekâ billâh mülâhazasıyla ebedileşebilir ve ebediyetin vâridâtından bol
bol yararlanabilir.
Bir gün her şeyin sesi kesilse, varlık bütün bütün dilini yutsa ve bize bir şey
söylemese, yahut biz onları duyup bir şey anlamasak, şimdilerde gönüllerimizi
dolduran o muvakkat aydınlığın izleriyle ruhlarımız, sürekli o nurlu dakikaların
arkasından koşacak ve gözlerimiz her yeni ufukta, o ışıktan saniye ve saliseleri
araştıracak, sinelerimizde kâh hakikatlerin, kâh ümitlerin tutuşturduğu
meşalelerle hep par par parlayacaktır…
Sızıntı, Nisan 1995, Cilt 17, Sayı 195
Geçmişin hülyalı dünyası
Şanlı geçmişimizin, o dillere destan tadı, şivesi yok artık pek çok insanımızda
ve pek çok yörelerimizde.. duygularımız, düşüncelerimiz gibi hayat felsefemiz ve
zevklerimiz de bütün bütün değişmiş.. hislerimiz darmadağınık, arzularımız vıcık
vıcık, fikir hayatımız olabildiğince perişan, edebiyatımız ruhsuz bir düşüncenin
ağında lime lime, sanatımız kendinden kaçanlara ve ruhunu şeytana peyleyenlere
emanet.. şehirciliğimiz kumlarla, ağıllarla atbaşı, mimârîmiz kunduzları
güldürecek kadar estetikten mahrum ve derme-çatma.. köylerimiz, kasabalarımız,
şehirlerimiz o baş döndürücü büyümenin, genişlemenin yanında, tabiatı tahrip
yarışına başarılı birer misal teşkil edecek bedâhette.. ovalarımız-obalarımız
kupkuru ve korkunç bir çölleşmenin pençesinde; bağlarımız-bahçelerimiz hayatzede
olduğumuza ürperten birer emare.. sokaklarımız karın karına girmiş binalar
arasında daracık birer tünel; pencerelerimiz delik-deşik olmuş aile
mahremiyetine birer rasat menfezi… Doğrusu bu evlere ev demek, bu beton
yığınlarını mesken saymak, bu kasabaları bu şehirleri belde kabul etmek
kelimelere saygısızlık, mefhumlara da hakarettir.
Millet olarak bizim evimiz, bizim mahallemiz, bizim sokaklarımız pırıl pırıl ve
sımsıcaktı.. bizim zevklerimiz, bizim bedîiyyât telakkimiz, bizim sanat
anlayışımız ruhumuzun bir buudu ve düşünce dünyamızın da bir derinliğiydi..
evlerimiz, tabiatın üfül üfül ve yumuşacık bağrında birer tenezzüh ve dinlenme
mahfili, mahallemiz, düşünce dünyamızın ve hayat felsefemizin sahnelendirildiği,
canlandırıldığı bir meşher ve bir sahne, sokaklarımız câmiyle, mekteple,
medreseyle, tekyeyle iç içe ve ötelere açık koridorlar gibi düşündüren,
duygulandıran; bizi, olandan ve hayattan daha enfes hülyalar içinde dolaştıran,
dolaştırıp gönüllerimize en romantik duygular aşılayan bir canlılık, bir
televvün ve bir nefaset timsaliydi.. bulduklarımızı böyle bulduk, böyle tanıdık,
yıkılıp gitmiş olanları da bulduklarımız veya henüz izleri silinmemiş olanların
adesesiyle temâşâ edip öyle değerlendirdik…
Bir zamanlar, tıpkı bir ana yatağı veya ana beşiği gibi, bağrında doğup
büyüdüğümüz tabiat anayı hep başımızın üstünde, ayağımızın ucunda, burnumuzun
dibinde hisseder; her gün, Güzeller Güzeli’nin değişik dalga boyundaki
tecellîleriyle tanışır ve güzelliklere hasret nedir bilmezdik. İstediğimizde,
evlerimizin kapılarını-pencerelerini açar, dört bir yanda tüllenen o İlâhî
binbir güzelliğin tâ yatak odalarımıza kadar akıp gelmesini sağlar ve
kulübelerimizi, evlerimizi, yalılarımızı, köşklerimizi kendi ölçüleri içinde ve
seviyeleri nispetinde kâinatın bir şirin köşesi haline getirip bu mini
cennetlerde zevklerin en derinini ve hazların en enginini birden yaşardık.. ve
yine istediğimizde, oturduğumuz yerden çevremize yönelir, kulaklarımızı varlığın
bağrında yankılanan ayrı ayrı nağmelerle doldurur.. ve gönüllerimize musikilerin
en enfesiyle ziyafetler çekerdik.
O zamanlar, tâvusların rengârenk tüylerinden daha güzel ve kelebek kanatlarından
daha süslü bağ ve bahçelerimizin güzelliklerini yudumluyor, teneffüs ediyor gibi
içimize çeker ve cennet yamaçlarını andıran çevremizde temâşâsına doyulmayan
zevkler yaşardık.
Evlerimiz gibi sokaklarımız, sokaklarımız gibi de mahallelerimiz, hatta kasaba
ve şehirlerimiz, her parçasıyla, her yanıyla âdeta kalplerimizin bir köşesi,
hislerimizin bir derinliği ve düşüncelerimizin de bir hendesesiydi.. onlarda
gönüllerimizin temâyüllerini, arzularımızın irtibatlarını ve kendimiz olmanın
bütün enginliklerini, bütün derinliklerini bulurduk. Evlerimiz, sokaklarımız,
eski-yeni, pırıl pırıl tâze veya renkleri uçmuş halleriyle, bize sürekli bir
şeyler anlatan geçmişteki engin bir mânânın şiirini fısıldayan canlı varlıklar
gibiydiler.
Sanki bu evlerde oturan, bu sokaklarda dolaşan, bu mahallelerde hayatın
takvimini yaşayan nazik, kibar, saygılı insanlar gibi, bize has konumlarıyla
bütün bu binalar, terbiye görmüş, yumuşatılmış, ince, nazik ve şarklı
çizgileriyle biraz da romantik; ama daha çok, cennet köşklerinin koridorlarına
ve ukbâ yamaçlarının gölgelerine benzerlerdi.
Bu evlerden bazıları her zaman bir mektep, bir medrese, bir ma’bed gibi gürül
gürüldü.. ve bu ucundan bakınca, âdeta öbür ucundaki huriler, gılmanlar görünür
gibi olurdu. Onların içinde her ses ve soluk, tedâilerin sırlı vâridatıyla bir
tomurcuk gibi yaprak yaprak açıldıkça kendimizi, ışığın, rengin, desenin en
görülmedik, en duyulmadıklarıyla karşı karşıya gelmiş hisseder ve büyülenirdik.
Bu evlerden bazıları, şurasında-burasındaki yanıkları, zaman ve hadiselerin
sağında-solunda meydana getirdiği yara izleri, yüzündeki takallüsleri ve çok
eskilere dayanan mâzi işveli stiliyle tahaccür etmiş bir tarih gibi karşımıza
dikilir, bize ne hikayeler ne hikayeler anlatırdı.
Bunlardan bazıları, analarımızın ferâcelerinin, o masumlardan masum ve saygı
telkin eden iffet televvünlü konum ve çizgileriyle daha gözlerimize çarpar
çarpmaz, içimize vakar ve mehâbetle akar, ruhlarımıza temkin üflerdi.
Bazıları da, gül, çiçek, kavuniçi, karanfil gibi tatlı renkleriyle, âdeta,
sakinlerinin, güzellik, derinlik, zerafet, incelik ve olgunluğunun dışa aksetmiş
işaret ve remzi gibi görünürdü.
Köyden kasabaya, kasabadan şehire, bir müşterek inanç, bir müşterek kültür ve
ukbâ derinlikli bir müşterek medeniyetin mânâ, muhteva, renk ve şivesini
aksettiren bizim binalarımızı her gördükçe, hayallerimizde imanımızın ufku,
düşlerimizde ümitlerimizin öbür ucu ve kalbî beklentilerimizin en sonuncusu
tüllenirdi. Bu ev ve bu binalardaki incelik, güzellik ve sanat o kadar derin ve
tabiat kitabıyla o kadar uyum içindeydi ki, bu evlerin hemen pek çoğunda, gök
mavilikleriyle, desen desen zeminin güzellikleri baş başa, omuz omuza verip de
bir güzellik kuşağı teşkil edince, o evleri, göklerin ve yerin ışık, renk ve
desenleri arasında sallanan birer beşik sanırdınız. Öyle ki, onların önünde
oturup düşünürken veya çevreyi süzerken, kendinizi hülyalarınız ölçüsünde
göklerin mavilikleri içinde hisseder ve akıl almaz vüsatlerin çocuğuymuş gibi
kendinizden geçerdiniz.
Bizdeki bu, gökleri ve yeri, bir arada ruhlara duyurma şehircilik, bina ve
peyzaj zevkiydi ki, Piyer Loti gibi kimselerde, cennet bahçeleri kadar âsûde
çınarlarımızın dibinde bir uzun uykuya yatma arzusu uyarmıştı.
Bizim evlerimizde, bizim sokaklarımızda oturanlar, hemen her zaman, bağlarımız,
bahçelerimiz ve ormanlarımızda, rengin her tonunda açan çiçekleri, sesin her
telinden yükselen nağmelerini duyar, görür ve varlığın tasavvurları aşan o
müthiş tenasübü karşısında hazların en erilmezlerini yaşarlar. Evet, bir
taraftan semaya, diğer taraftan da arza açılan menfezleriyle bu ev ve konaklar,
mevcut vüsatlerinin yüz katı genişliğinde bir temâşâ zevkine ulaşır ve bize
sınırlılıkları içinde sınırsızlığın kapısı olurlardı.
Köylerde, güzellikler ayrı bir dalga boyunda ve şehirlerde ayrı bir tenasüp,
ayrı bir armoniyle, bizim, o gönüllerimize inşirah evlerimiz, bu evler arasında
kıvrım kıvrım uzayıp giden yollarımız; mevzûniyeti içinde her birisi ayrı hür
bir kalbin müstakilliyetini ifade ediyor gibi alnı açık, başı dik o serâzat
konaklarımız, saraylarımız.. ve bütün armoninin kalbi görünümündeki
mabetlerimiz, ma’bedlerin bir köşesinde dünyanın en büyük hakikatini ilân ediyor
olmanın remzi sayılan nidâ edatı endamlı minarelerimiz.. sonra ma’bed ve
minarenin ifade ettiği mânâ ve ruhunda sakladığı muhteva etrafında kümelenmiş
mini mini kubbeler.. bir kuluçkanın çevresinde dolaşan ve yer yer ona sığınan
civcivler gibi nispeten küçük medrese, şifâhâne, imâret kubbeleri.. ve her biri
ayrı bir zevkle dizayn edilmiş, kimileri sessiz ve murakabede; kimileri gürül
gürül, mutlaka ve bir şeyler anlatma peşinde bahçeleri, koruları, çeşmeleri,
şadırvanları, kameriyeleri, dört bir yanda reftâre salınan selvileri ve her
zaman kokular sürünüp esen meltemleri ve sabâlarıyla âdeta insanı büyüleyen bir
periler ülkesiydi.
O günün insanları, tebdil-i hava için şehirlerden köylere koşar, oralarda
neşe-keyif, huzur-emniyet, uzlet ve halvet zevkini arar; köylerden şehirlere göç
eder, az gürültülü olsa da, oraların seviye, vakar ve ciddiyetle tüllenen
havasını koklar; köylere nispeten daha muntazam ve daha ufuklu sayılan kent
hayatıyla tanışır, duygu ve düşüncede daha bir enginleşme elde ettikleri
mülâhazasıyla da bunu hep tekrar ederlerdi.
Bütün köyler, bütün şehirler, müşterek duygu, müşterek düşünce ve müşterek
kültürü aksettiren genel görünümlerinin yanında, toplum mozayiğinde
küçümsenmeyecek farklılıklar da göze çarpıyordu.. her köy, her kasaba, her şehir
âdeta, aynı atkılar üzerinde aynı temanın değişik şekilde işlenmesi ve şiirleşen
bir mazmunun farklı kalıplarla hazmedilmesi gibiydi.. bunların her biri, ayrı
konumu, ayrı tanzimi, ayrı şiiriyeti, ayrı şivesi itibariyle, bir ölçüde
birbirinden farklı tarzları aksettiriyorlardı. her biri ayrı bir bayramı, ayrı
bir donanma gecesini hatırlatan o cıvıl cıvıl canlılığı, sıcaklığı ve şevk u
tarâbıyla bütün bir dünyanın minyatürü gibiydi.. uzun asırların el emeği, göz
nuru, fikir cehdi ile oluşmuş, gelişmiş, estetik derinliklere ulaşmış
canlı-cansız aksesuarıyla göz kamaştıran bir minyatür…
Hele, büyük medeniyet mimarları ve estetik zevki inkişaf etmiş üstün
peyzajcıların bunca gelip geçtikleri büyük kentler, her yanıyla âdeta bir
güzellikler armonisiydi. Her zaman bir şiir gibi gelip gelip gönüllerimize akan
bağ ve bahçelerimizin güzellikleri, ovalarımızın-obalarımızın neşeyle gerinmesi,
dağlarımızın-tepelerimizin mehip duruşu, çaylarımızın-çeşmelerimizin bir başka
çağıltıyla gönüllerimize ses vermesi.. her yanımızda gamze çakıp salınan zarif
lâleler, öteden beri yakından tanıyıp hemhal olduğumuz al yanaklı, derin kokulu
güller, kokusundaki nefâsetin yanında, gülün dikeni gibi biraz da acımtırak
haliyle “mağnem ölçüsünde mağrem” diyen karanfiller, ülkemizin öz evladı ve çok
bulunmasının gadrini yaşayan sevimli papatyalar, zâtî güzellikleriyle beraber
tevazu ve mahviyetleriyle ayrı bir derinlik remzi mini menekşeler, otağını her
yere kurmaya tenezzül etmeyen zambaklar, kalbimizin cidarları kadar hassas ve
duyarlı ince manolyalar, yakın akrabamız ve kapı komşumuz sümbüller, sonradan
akraba olduğumuz kamelyalar, orkideler, yanık nağmeler gibi kokuları ve ebedî
güzellikleri tedâi ettiren renkleriyle sonsuzluğa meftun gönüllerimizi coşturur
ve sürekli bize namzet olduğumuz âlemi hatırlatırlardı. Bir de buna kuşların
cıvıldayışları, böceklerin vızıldayışları, koyun-kuzu sesi, Allah için birbirini
sevenlerin nefesi eklenince her yan âdeta cennet rengine bürünürdü.
Hele, yeşilliklerin korunduğu, ormanların ihtimamla muhafaza edildiği bir
mübarek dönemde her taraf tıpkı bir “bâğ-ı İrem” ve her yöre açık bir hayvanat
bahçesi gibi canlı, sımsıcak ve şendi.
Bu dünyanın hemen her yanında zaman o kadar farklı duyulurdu ki, onun içinde
bazen geçirilen birkaç saat, seneler kadar derin, bereketli, velûd olabilir ve
hatta hâtıralarımızda âdetâ silinmezliğe ulaşırdı.
Görüp yaşadığımız, duyup-işitip hayallerimize nakşettiğimiz hâtıralara hayat
üfleyip, onları yeniden gün yüzüne çıkarıp çıkaramayacağımızı bilemeyeceğim,
ama, ben o “yitirilmiş cennet”i bağıyla, bahçesiyle ve içindeki bağbanıyla hep
özleyeceğim…
Sızıntı, Kasım 1993, Cilt 15, Sayı 178
Hac
Hac; kastetme ve yönelme mânâlarına gelir. Ancak onu, mutlak kasd ve mücerret
yöneliş mânâlarına hamletmek de doğru değildir. Hac, hususî bir zaman diliminde,
hususî bir kısım yerleri, yine bir kısım hususî usullerle ziyaret etmeğe denir
ki; senenin belli günlerinde, hac niyetiyle ihrama girip, Arafat’ta vakfede
bulunmak ve Kâbe’yi tavaf etmekten ibaret sayılmıştır. İhram haccın şartı, vakfe
ve tavaf ise onun rükünleridir.
Her sene, dünyanın dört bir yanından yüzbinlerce insan, “Beytullah”a teveccüh
edip, mübârek bir zaman dilimi içinde, Sahib-i Şeriat tarafından belirlenmiş
bazı mekânları.. hususî bir kısım usullerle ziyaret eder.. vazifelerini yerine
getirir ve günahlarından arınırlar -ki böyle bir vazife “Ona varmaya gücü yeten
kimsenin Kâbe’yi tavaf etmesi Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır”-
fermânıyla, İslâm’ın beş esasından biri olarak gücü yeten herkese farz
kılınmıştır.
Hac, Müslümanlar arasında içtimâî birliği tesis ve tecelli ettiren öyle büyük ve
öyle şümullü bir İslâm şiârıdır ki, onun enginlik ve vüsatini, küre-i arz
üzerinde bir başka mekân ve bir başka cemaatte bulup göstermek mümkün değildir.
Kâbe, o derin mânâ ve kutsiyetiyle, tâ Hz. Âdem ve onun yaratılışından önceki
zamanlara gidip dayanan.. ve daha sonra Hz. İbrâhim’le bilmem kaçıncı kez ortaya
çıkarılıp îmar edilen, millet-i İbrâhimiye ile irtibatlı, Hakikat-ı Ahmediye’nin
amânın bağrında eşi, Nûr-u Muhammedî aleyhisselâmın dölyatağı ve bütün semâvî
dinlerin kıblegâhı, eşşiz öyle bir tevhid ocağıdır ki, bu hususiyetleriyle ona
denk, Allah evi denebilecek ikinci bir bina yoktur.
Her yıl, yüz binlerce insan, Allah’a karşı kulluk sorumluluklarını yerine
getirmek için, Hakk’a en yakın olacakları bir zaman diliminde, bir zirve
mekânda, edâ edecekleri ibadetlerin menfezleriyle duygularını, düşüncelerini
soluklar.. ahd u peymanlarını yeniler.. günahlarından arınır.. birbirlerine
karşı sorumluluklarını hatırlar ve hatırlatır.. içtimâî, iktisâdî, idârî ve
siyâsî işlerini, her yanıyla Hakk’a kulluğu çağrıştıran bir ibadet zemininde,
kalplerin rikkati, duyguların enginliği ve İslâm şuurunun med vaktinde, bir kere
daha gözden geçirip pekiştirir; sonra da yepyeni bir güç, yepyeni bir azim,
yepyeni bir şevkle ülkelerine dönerler.
Hepimiz hacca, biraz da, ruh ve duygularımızın kirlenmiş olması mülâhazasıyla
gider ve o güne kadar tanımadığımız farklı bir kapıdan, ayrı bir mânâ âlemine
açılıyor gibi yola revân olur ve geçeceğimiz yollara sıralanmış şeâiri bir bir
görür, duyar, enginliklerine iner.. ve ulu dağların mehâbeti içinde gözümüzü,
gönlümüzü dolduran bunca İslâm alâmeti karşısında, daha yolda iken Kâbe ve
haccetme ruhunun perde perde sıcak ve derin esintilerini duymaya başlarız. Sonra
da, gidip tâ en son noktaya ulaşıncaya kadar, otobüs kanepelerinde, tren
kompartımanlarında, gemi kamaralarında, uçak koltuklarında, otel odalarında,
misafir salonlarında, hatta çarşı ve pazarda hep o sımsıcak meltemlerin tesirini
hissederiz. Bu vasıtalara, bu yollara ne kadar alışmış ve ne kadar kanıksamış
olursak olalım; vasıtasına göre, saatler, günler ve haftalar süren bu mavi, bu
rûhânî, bu âhenkli, bu vâridatlı yolculuktan bir kurbet, bir vuslat, bir
güzellik, bir şiir hatta bir romantizm banyosu ala ala, ruhlarımıza, asıl
kaynağından gelen gücü kazandırmış, gönüllerimizi itmi’nân arzusuyla
şahlandırmış ve husûsî bir âlemin namzedi olmuş gibi kendimizi, bütün bu büyülü
güzelliklere ulaştıracak sırlı bir kapının önünde sanırız. Bu kudsî yolculuk ve
yol mülâhazası, her zaman his dünyamıza öyle esbabüstü bir duyuş ve bir seziş
kabiliyeti bahşeder ki; bazen neşeyle tüten, bazen murâkabe ve muhâsebe
duygusuyla buruklaşan bir ruh hâletiyle, âdeta kendimizi âhiretin koridorlarında
yürüyormuşçasına hep tedbirli ve temkinli hissederiz.
Kâbe; bakış zâviyesini iyi belirlemiş olanlara göre, boynu ötelere uzanmış, bir
bize, bir de sonsuzluğa bakan; yer yer sevinen, zaman zaman da kederlenen için
için bir hâli olduğu hissini uyarır. Binlerce ve binlerce senenin tecrübe, vakar
ve ciddiyetini taşıyan ve daha çok da bir insan yüzüne benzeteceğimiz onun dış
cephesini görünce, edâsı ve endâmıyla bize bir şeyler anlatmak istediğini,
harîmini açıp bize:
“Gel ey aşık ki, mahremsin
Bura mahrem makamıdır
Seni ehl-i vefâ gördüm”
dediğini duyar gibi oluruz.
Kâbe; konumu itibâriyle, evimizin en mûtenâ köşesinde, en hâkim bir sedir
üzerinde oturup evlatlarının, torunlarının neşelerini paylaşan, elemlerini
rûhunda yaşayan bir anne görünümündedir. Bulunduğu yerden çevresini temâşâ eder;
yer yer acılarla burkulur, zaman zaman da inşirahla çevresine tebessümler
yağdırır. İnsan, beldelerin anasına yaslanmış bu binaların anası çevresinde
dönmeye başlayınca şefkatle kucaklandığını, sevgiyle koklandığını duyar gibi
olur. Tavafta hemen herkes kendini, annesinin elinden sımsıkı tutmuş koşan bir
çocuk gibi hafif, güvenli ve şevkli hisseder. Evet insan, o binler ve yüzbinler
içinde, uhrevî düşüncelerle coşmuş onun etrafında pervaz ederken, âdeta Allah’a
doğru yürüyormuşçasına şevk u tarâbla coşar ve kendinden geçer. Vücutlarının
yarısından çoğu açık, urbaları omuzlarında “remel” yapıp zıplayarak yürürken her
zaman telaşlı, endişeli; fakat bir o kadar da ümitli ve çelik-çavak bir yol
alışın heyecanını yaşarlar. Dünya hesabına bu salınmışlık, bu rahatlık ve
romantizm, mübarek evin çevresindekilere tarifi imkânsız büyülü bir derinlik,
bir hayal ve bir melâl aşılar. İnsan, o uhrevî kalabalığın ukbâ buudlu görüntüsü
karşısında, daha tavafa girmeden o ilâhî harîmin münzevî sükût ve şiirini duyar
gibi olur. Her zaman kendini Kâbe’nin çevresinde bu dönme büyüsüne kaptıran
derin ruhlar, dönerken kim bilir, ne mahrem kapıların önünden geçer.. ne
bilinmez tokmaklara dokunur ve ne sihirli panjurlar aralarlar ötelere.! Öyle ki,
bu eski fakat eskimemiş binanın çevresinde, her an yepyeni duygularla coşup
dönerken, tahayyüllerimizde açılan menfezlerden gönüllerimize akan vâridâta,
sînelerimizde çakan ışıklara ve ruhlarımızı uçuran sırra şaşarız. Her adım
atışımızda, sırlı bir kapı açılacakmış da, bizi içeriye çağıracaklarmış gibi bir
hisle hareket eder, keyfiyetini bilemediğimiz bir zevke doğru kaydığımızı sanır
ve kalbimizin heyecanla attığını hissederiz. O esnâda bulunduğumuz yerden,
Kâbe’nin gönüllerimize sinmiş olanca büyüklüğünün, derinliğinin, büyüsünün
canlanıp, köpürdüğünü tepeden tırnağa her yanımızda duyar ve ürpeririz.
Bu mülâhazaları bazen, bir kısım gerçek sebeplere dayandırarak izah etmek mümkün
olsa da, çok defa kriterlerimizi, takdirlerimizi aşan vâridat ve sübuhât
karşısında sessiz kalırız. Zira Kâbe ve çevresi, maddî şartları ve dış aksesuarı
itibâriyle bir şeyler ifade etse de, muhtevası kapalı, mânâları buğulu, üslubu
da uhrevî olduğundan herkes onun anlattıklarını anlamayabilir. Oysa ki,
avam-havas, cahil-âlim, genç-yetişkin herkesin mutlaka ondan anladığı ama çok
defa ifade edemediği bir sürü şey vardır.
Kâbe, hepimizde ürperti hâsıl eden mehip dağ ve tepeler arasında daha çok
filizlenmiş bir nilüfere benzemesinin yanında, içinde varlığın esrârını taşıyan
bir sır fanusu, Sidretü’l-Münte-hâ’nın izdüşümü veya gökler ötesi âlemlerin
üsâresinden meydana gelmiş bir kristâl gibidir. İnsan o sır fanusunun çevresinde
şuuruyla döndüğü sürece, akıp dışarıya sızan dünya kadar gizli şeyler hissettiği
gibi, zaman zaman da, Sidretü’l-Müntehâ’ya kilitli bu prizmadan gökler ötesi
âlemleri de temâşâ eder.
Evet, hemen herkes, onun harîmine sığınır-sığınmaz, zaten ruhlarında mevcut olan
his ve düşünce enginliğinde daha bir derinleşerek Kâbe’yi, kendi varlıklarını ve
Cenâb-ı Hakk’ın matmah-ı nazarı bu iki unsurun birbirleriyle münasebetlerini
düşüne düşüne, içlerine açılan bir kısım sırlı kapılardan geçerek, o güne kadar
tanımadıkları en mahrem dünyalara açılırlar. Elbette ki bu duyuş ve bu seziş, bu
mânâ ve bu ruh ancak, sağlam bir iman, mükemmel bir İslâmî hayat ve tastamam bir
ihlas ve yakîn birleşiminden hâsıl olacaktır. Yoksa, mücerret kalıpların hissesi
kalıpların çerçevesine bağlı kalacaktır.
Kâbe’deki bu derinlik ve bu zenginlik sayesinde oradaki hemen her şey, diğer
zamanlarda olduğunun üstünde, hac duygusuyla renklenince, bir başka ihtişam, bir
başka mehâbetle tüllenir.. tüllenir de insan onun büyüsüne kapılarak, âdeta
ışıktan bir helezonla, vuslata tırmanıyor gibi döne döne yükselir ve özündeki
bir câzibeyle gider Mabuduna ulaşır. Bu noktaya ulaşan ruhun edâ ettiği tavaf
namazı aynı şükür secdesi, içtiği zemzem de cennet kevseri veya vuslat şarabı
olur.
Kâbe’nin çevresindeki tavafı, tasavvufî ifadesiyle, daha çok, mübarek bir duygu,
bir düşünce etrafında ve kendi içimizde derinleşme hedefli bir seyahatin ifadesi
sayılan “seyr fillâh”a benzetecek olursak, sa’y mahallindeki gelip-gitmeleri,
halktan Hakk’a, Hakk’tan da halka urûc ve nüzûlün ünvanı olan “seyr ilallah”,
“seyr minallah” mânâlarıyla yorumlamak muvafık olur zannederim. Evet, Safâ-Merve
arasındaki gelip-gitmelerde işte böyle bir mülâhaza ve bu mülâhazadan
kaynaklanan bir derin his ve arzu tûfânı yaşanır.
İnsan mes’âda (sa’y mahalli) hep bir koşup aramanın, bir medet dileme ve imdat
etmenin kültürünü, şiirini, mûsıkisini, vuslat ve “dâussıla”sını yaşar. Orada
önemli bir şeyin peşine düşülmüş gibi, takipler aralıksız devam eder. Aranan şey
zuhur edeceği âna kadar da gelip-gitmeler sürer durur. O yolda rastlanılan her
iz ve emâre insanın heyecanını bir kat daha artırır.. ve sîneler:
“Bak şu gedânın haline
Bend olmuş zülfün teline
Parmağı aşkın balına
Bandıkça bandım bir su ver.”
Gedâi
Der ve Kâbe’nin çevresinde olduğu gibi hem koşar hem de içine matkaplar salarak,
Beytullah’ın çevresindeki enfüsî derinleşmeye mukabil, burada, bir hatt-ı
müstakîm üzerinde gelip-gitmeli, peygamberâne his ve duygularla, başkaları için
yaşama, başkaları için gülme ve ağlama, hatta başkaları uğrunda ölme cehdiyle
gerilir.. telaşlı fakat hesaplı, endişeli ama ümitli; semânın altın ışıkları
altında, hac mevsiminin mavimtrak saatleri içinde; yeni bir vuslatın heyecanı ve
henüz aradığını tam bulamamış olmanın tehassürüyle gelir-gider, koşar-âheste
yürür, tepeye tırmanır, oradan aşağı iner ve yolda olmanın bütün
kararsızlıklarıyla çırpınır durur. Bazen, mes’âda koşan insanların, daha çok bir
nehrin akışına benzeyen çağıltılarına karışarak, karışıp bir koro şivesiyle
hislerini dile getirerek.. bazen de hiçbir şey ve hiçbir kimse görmüyor olma ruh
hâletiyle, tek başına sa’y ediyormuşçasına, gözünde Hz. Hacer’in silûeti, elinde
gönül kâsesi ve dilinde:
İste peykânın gönül hecrinde, şevkim sâkin et,
Susuzum bir kez bu sahrada benim’çün âre su!
Bîm-i dûzah nar-ı gam salmış dil-i sûzânıma.
Var ümidim ebr-i ihsanın sepe ol nâre su”
Fuzûlî
Sözleri, göklerden gelip alevlerini söndürecek bir rahmet bekler.. ve ruhunu
yakan kendi ateşiyle beraber, intizarın bitmeyen hasretiyle de kavrulur durur.
Bazen mes’âda, ötelerden kopup gelen bir meltemin serinliği duyulsa da, genelde
orada hep şevk buudlu bir hüzün, ümit ve recâ televvünlü bir aşk ızdırabı
yaşanır. Mes’âda çok defa, hakikatler hayale karışır ve çevredeki insanlar bazen
sükûtun derinliğiyle, bazen de çığlık çığlık hıçkırışlarıyla, kâh mîzâna
sürükleniyor gibi, kâh kevsere koşuyor gibi zevk ve tasa ikilisiyle yer yer
yutkunur, zaman zaman da rahat bir nefes alır.. ve geliş-gidişlerine,
iniş-çıkışlarına devam ederler. Orada saat ve dakikalar o kadar nazlıdırlar ki,
mutlaka iltifat ve alâka isterler. Yoksa, hiç var olmamışlar gibi iz bırakmadan
eriyip giderler.
Günler bayrama doğru kaydıkça, metaf, zemzem ve mes’â gizli bir gurbet ve hasret
duygusuyla lacivertleşir.. Kâbe, bize araladığı pencerelerin panjurlarını yavaş
yavaş indirir.. ve her hadise ile fâniliğini anlayan insan, buradan göçme zamanı
geldiğinde ayrılması icap ettiği gibi, bir gün mutlaka dünyadan da ayrılacağını
düşünür ve kendi içine, kendi hususî dünyasına çekilerek âdeta bir rûhî inzivaya
bürünür.
Ama henüz her şey bitmemiştir; Hakk’a yürüyen bu insanları bekleyen hâlâ upuzun
bir yolculuk var. İnanılmaz tılsımı ve başdöndüren füsûnuyla güzergâhı kesmiş
duran “Mina” onları bekliyor.. gök kapılarının gıcırtılarının duyulduğu “Arafat”
onları gözlüyor.. “Müzdelife”, onlara mini bir şeb-i arus yaşatmadan
salıvereceğe benzemiyor.. daha ileride teslimiyetlerini soluklayıp akl-ı
meâşlarını taşa tutacakları yerler gelecek ve Allah’a nefislerinin fidyelerini
sunup, kendi duygu dünyalarında beraatlerinin bayramını yaşayacak; sonra da,
Kâbe’de, kâbe-i kalplerine yönelerek, Hakk’tan yine Hakk’a, urûc ve nüzûllerini
noktalayarak “fenâ fillâh” ve “beka billâh” tedâîlerinin ilhamlarıyla
tâlihlerine tebessümler yağdıracaklar.
Postunu fedâkârlık iklimine sermiş bulunan Mina, o büyüleyen parıltılarıyla,
şiirini tâ Müzdelife’nin tepelerine duyurur.. onun içine girmek ister.. hatta
onu da aşarak ötelerdeki Arafat’ı selamlar.. selamlar ve yirmidört saatlik
misafirlerine referans verir.. ve bu bir günlük konuklarını Arafat’a emanet
eder.
Bence Mina, fedâkârlıkla şefkatin, emre itaatteki inceliği kavramakla muhabbetin
tüllendiği arzda semâvî bir kuşak ve sımsıcak bir kucaktır. Mina, âdeta bir
teslimiyet kovanı ve bir hasbîlik yuvası gibidir. Eski hâli itibâriyle tamamen,
şimdiki durumu itibâriyle de kısmen, hemen herkesin, evsiz-barksız,
yurtsuz-yuvasız birkaç günlüğüne ikamet ettiği Mina, öyle sırlı bir yerdir ki,
ukbâya bütün bütün kapalı olmayan her gönül, o dağlar ve vadiler arasındaki
âramgâhta neler hissederler neler..! Bizler Mina’yı, her yanıyla, ruhumuzla öyle
kaynaşmış ve bütünleşmiş buluruz ki; onun, âdeta kalbimizde attığını,
damarlarımızda aktığını ve âsâbımızda yaşadığını duyar gibi oluruz. Öyle ki,
oraya daha adım atar-atmaz, onun, ruhumuzla kucaklaştığını, -Allah Rasûlü’ne ilk
kucak açılan yer olması itibâriyle de üzerinde durulabilir- bize ötelere açılan
yolları işaret ettiğini ve bizi tamamladığını, hatta gelip duygu dünyamıza
karıştığını hisseder ve bir ölçüde hepimiz Minalaşırız.
Biz Mina’da hazırlıklarımızı yapıp ruhumuzun kanatlandırılmasıyla uğraşırken,
“Arafat” bir baştan bir başa gelin odaları gibi süslenir ve bağrını gelip
konacak, gerilip ötelere açılacak misafirleri için tıpkı bir liman, bir meydan,
bir rampa gibi hazırlar, açar.. ve ona bir dâussıla tutkusuyla koşan Hakk
konuklarını beklemeye koyulur.. yeni bir imkân, yeni bir devran mülâhazasıyla
coşkun Hakk konuklarını.
Arafat’ın öyle bir nûrânîliği ve orada yaşanan zamanın öyle bir derinliği vardır
ki, o hazîrede bir kere bulunma bahtiyarlığına ermiş bir ruh, gayri hiçbir zaman
bütün bütün mahvolmaz ve kat’iyen dünyevîler gibi ölmez. Ömrünün birkaç saatini
Arafat’ta geçirmiş olanlar, bütün bir ömür boyu güller gibi açar durur ve asla
solmazlar. Onun şefkatli, aşklı, şiirli dakikaları, hep bir sabah güneşi gibi
gönül gözlerimizde ışıldar durur.. ve her yanında açık-kapalı aşkla bilenmiş,
bülbül gibi şakıyan, şakıyıp kalplerinin en mahrem noktalarında petekleşmiş
bulunan imanlarını, irfanlarını, muhabbetlerini ve cezb u incizaplarını haykıran
insanların çığlıkları kulaklarımızda tın tın öter ve ötelere müştak
gönüllerimizi coşturur. Hem öyle bir coşturur ki, bizi, en inanılmaz, en
erişilmez lezzetlere çeker.. en olgun, en doyurucu vâridatla hislerimizi
şahlandırır.. ve görmüş-geçirmiş varlıkların istiğnâlarına benzer şekilde
gözlerimize bir büyü çalar ve bizleri özlerimizin içindeki zenginliklerde
dolaştırır.
Arafat’ta, sabahlar da guruplar da hep derinlik soluklar ve ihtimal ki, en
yüksek şâirlerin bile terennüm edemeyeceği nüktelerini kalplerimize boşaltır ve
bize varlığımızın gayeleri adına neler ve neler fısıldarlar. Bence, ruhun
uhrevîleşip incelmesi için insan hiç olmazsa ömründe bir kere Arafatlaşmalı,
Arafat’ı yaşamalı ve Arafat’ın tulû’ ve gurûbunu oksijen gibi ciğerlerine
çekmelidir.
Arafat’ta insan, duânın, yakarışın, iç çekiş ve iç döküşün en ürperticilerine
şâhit olur. Hele ikindi sonrasına doğru, biraz da buruksu veda havasıyla eda
edilen duâlar, daha bir derinlikle tüllenir, sesler, soluklar, gökler ötesi
meleklerin çığlıklarını hatırlatan bir enginlik ve duruluğa ulaşır. İnsan,
Arafat düzlüğünde yükselen âh u efgânı duydukça, seslerdeki uhrevîlik, ebedî
saadet ümidinin hâsıl ettiği rikkat, şefkat ve recâsıyla gençleştiğini,
ebedîleştiğini, büyük bir açılışa geçtiğini ve genişlediğini sanır. Hele, güneş
gurûba kapanıp da, kararan ufukların her yana buğu buğu veda duyguları saldığı
dakikalarda ümitlerin cisimleşip içimize aktığını, şuurlarımızın Arafat
vâridâtıyla aydınlandığını ve tıpkı rüya âlemlerinde olduğu gibi,
kalıplarımızdan sıyrılıp, bir kısım mânevî anlaşılmazlıklara açıldığımızı..
Arafat gibi çığlık çığlığa inlediğimizi.. batan güneşle beraber eriyip
gittiğimizi.. kulaklarımıza çarpan âh u efgân gibi birer feryat hâline
geldiğimizi.. kuşlar gibi hafifleyip bir tür kanatlandığımızı.. ve mâhiyet
değiştirip birer mânevî varlığa inkılâp ettiğimizi sanır ve hayretler içinde,
olduğumuz yerde kalakalırız.
Arafat, insanların bütün bir gün, melek mevkibleri arasında dolaşıp durduğu,
otururken-kalkarken sürekli semâvîlik solukladığı, Hakk rahmetinin sağnak sağnak
gönüllerimize boşaldığı ve hadiselerin hep ümit televvünlü cereyan ettiği bir
rahmet yamacı ve hesap endişeli bir Arasat meydanıdır. Dünyaya ait her şeyden
sıyrılmış ve soyunmuş insanlar, hesap, terazi, mîzân endişesi ve rahmet ümidiyle
hep hayaletler gibi dolaşırlar onun düzlüklerinde. Affolacaklarını umar,
kurtuluşa ereceklerinin hülyalarını yaşar ve bu bir tek günü, senelerin
vâridâtını elde edebilecek şekilde değerlendirirler.. değerlendirirler ama, yine
de bir başka yerde duâ edip yakarışa geçmeleri lâzım geldiğini de söküp
kafalarından atamazlar.
Atmalarına gerek de yok, zira birkaç adım ötede bağrını açmış Müzdelife onları
bekliyor. Vicdanlarımızdan, Müzdelife’nin bizi beklediği mesajını alır almaz,
içinde bulunduğumuz ışıklardan ve ümitle bize tebessüm eden Arafat’tan ayrılır,
rükûa nispetle secde seviyesinde Allah’a yakın olmanın ünvanı sayılan
Müzdelife’ye yürürüz.. sonsuza, mekânsızlığa, ebediyete ve Allah’a yürüdüğümüz
gibi Müzdelife’ye yürürüz. Tamamlanmaya yüz tutmuş mehtâbın, dağ-dere,
vadi-yamaç her yanı aydınlatan ışıklarla cilveleştiği bir mübarek mekânda ve
göklerin yere indiği, arzın semâvîleştiği duyguları içinde, kendimizi, orada,
Hakk’a ulaştıran ayrı bir rıhtım, ayrı bir liman ve ayrı bir rampada buluruz.
Kâbe’den beri değişmeyen halleriyle, göklerin pırıl pırıl çehresinin, hacıların
simalarındaki akislerini, Allah’a yönelmiş yalvaran bu sâdık bendelerin
seslerini bedenlerimizde, ruhlarımızda, gözlerimizde ve gönüllerimizde duyarak
ötelerde dolaşıyor gibi öteleşir, meleklerle ve melekûtla hemhâl olur
uhrevîleşir ve kendimizi bütün bütün rahmetin enginliklerine salarız.
İbn Abbas, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, Arafat’ta ümmeti adına sarih olarak
elde edemediği önemli bir reçete ve beraati Müzdelife’de elde ettiğini söyler.
Gönlüm bu tespitin yüzde yüz doğru olmasını ne kadar arzu ederdi..! Eğer, Hz.
İbn Abbas’ın dediği gibi ise, başların secdeye varmışlığı ölçüsünde insanları
Allah’a yaklaştıran Müzdelife, bir başka feryat u figân, bir başka âh u zâr
ister..
Müzdelife’nin hemen her yanında, lambalardan akseden ışıklarla, hacıların
parıldayan yüzleri, buğulu bakışları ve heyecanla çarpan sîneleri, sadece
gecesiyle tanıdığımız o mübarek sahaya, büyüleyen ayrı bir güzellik katar. Hele
gece ilerleyince her yanı daha derin bir esrar bürür. Bir kısım kimseler ertesi
günkü zor vazifeleri için dinlenirken, sabaha kadar elpençe divan duran insanlar
da vardır. Sesini sînesine çekip duygularıyla tıpkı bir mızrap gibi gönlünden
gönül ehline nâğmeler dinleten bu engin ruhlar kim bilir neler düşünür, neler
söyler ve içlerinden neler geçirirler..! Kalp sesleri her zaman kendilerini aşan
bir seviyede cereyan eder ve meleklerin soluklarıyla atbaşıdır. Kalbini dinleyen
ve kalbiyle konuşan bu zamanüstü insanlar, şimdi seslendirdikleri bu gönül
bestelerinin yanında, daha önce, ondan da önce, duygu mızrabıyla gönül telleri
üzerinde duyurup duymaya çalıştıkları ne kadar nağme varsa, hepsini bir koro
gibi birden duyar, birden dinler ve geçmişlerini bu günle beraber bir zevk
zemzemesi hâlinde yudumlarlar.
Ufuklarda şafak emâreleri tüllenmeye başlayınca, bir gün önce Arafat’ta yaşanan
ses-soluk, his-heyecan katlanarak bütünüyle Müzdelife’ye akar.. akar ve tan yeri
bir sürü his, bir sürü iniltiye karışarak ağarır. Namaz dışı Hakk’a yönelişler,
namaz içi teveccühler.. ve namazın içine akıp kunutlaşan duâlar her biri Hakk’a
yakınlığın ayrı bir buudu olarak keyfiyetler üstü bir derinlikte edâ edilirler.
Bazen dört bir yanımızı saran ve bütün duygularımızı okşayan bir ipek urba
gibi.. bazen ümitlerimize fer ve acılarımıza tesellibahş olan semâvî eller
gibi.. bazen ocaklar gibi yanan sînelerimize su serpen birer tulumba gibi..
bazen ruhlarımıza en yüce hakikati duyurup gönüllerimize ürpertiler salan
ezanlar gibi.. bazen yıkılmış, dağılmış eski dünyamızın parçalarını biraraya
getirerek, özümüzden, ebediyetimizden, dünyamızdan, ukbâmızdan öyle mânâlar
duyururlar ki, kendimizi yeniden keşfediyor, özümüzü daha yakından tanıyor,
dünyaya farklı bir zâviyeden uyanıyor, ukbâyı da ayrı bir yakınlık, ayrı bir
netlik içinde görüyor gibi oluruz.
Bu yalvarış ve yakarışlar, güneş ışınları yeni bir günün müjdesiyle ufukta
belireceği âna kadar da devam eder. Güneş doğarken de, âdeta o âna kadar secdede
olan başlar, bir başka yakınlığa ulaşmak için yeniden “şedd-i rihâl” eder ve
yollara koyulurlar. Şimdi, önümüzde daha önce de uğrayıp ve vadi vadi selâm
durup geçtiğimiz Mina var. Safvete ermiş kalplerin, düz mantığa zimam vurup
ruhun eline teslim edecekleri Mina.. teslimiyete ermiş gönüllerin inkıyatlarını
ortaya koyacakları Mina.. Hz. Âdem’den Hz. İbrâhim’e, ondan da insan nev’inin
Şeref Yıldızı’na kadar binlerin, yüzbinlerin akıl ve mantıklarını gemleyip
muhâkemelerini kalple irtibatlandırdıkları Mina.. nihayet bütün bunlardan sonra,
şeytanı taşlarken nefislerimizin de paylarını aldıkları, ayrıca ibadetin esası
sayılan taabbüdîliğin ma’şerî vicdan tarafından temsil edildiği Mina… Ve şeytan
taşlamanın yanında daha neler neler yapılır orada.. kurban, tıraş, hac
esvâbından soyunma.. ve yol boyu derinleştirilen konsantrasyondan sonra tam bir
metafizik gerilimle eda edilen farz tavaf bunlardan sadece birkaçı..
Hac yolcusu, evinden ayrıldığı andan itibaren, yol boyu, nefis ve enâniyeti
hesabına iplik iplik çözülür; kalbî ve rûhî hayatı adına da bir dantela gibi
ibrişim ibrişim örülür. Evet, insan bu ışıktan yolculuğunda en eski fakat
eskimeyen, en ezelî ama taptâze gerçeklerle tanışır ve halleşir.. ve hiçbir
zaman unutamayacağı edalara ulaşır. Hele, yapılan işin şuurunda olanlar için bu
arzî fakat semâvî yolculuk, ihtivâ ettiği vâridât ve hâtıralarla daha bir
derinleşir ve ebediyet gamzetmeye başlar.. başlar ve güya semânın renkleri,
hacıların sesleri gelir hülyalarımıza dolar, ruhlarımızı sarar ve ömür boyu
gönül gözlerimizde tüllenir durur.
Dünyada, Kâbe ve çevresi kadar, biraz hüzünlü de olsa, ama mutlaka füsûnlu daha
câzip bir başka yer göstermek mümkün değildir. İnsan, onun harîminde her zaman
efsânevî bir güzelliğe şâhit olur ve her şeyi en olgun, en tatlı bir meyve gibi
koparır ve yer. Oralara yüz sürme tâlihliliğini paylaşan ruhlar, ebediyen başka
bir ibadet mahalli arama vehminden kurtulurlar.. ve oraların öteler buudlu
câzibesini ömürlerinin gurûbuna kadar da asla unutmazlar.
Sızıntı, Haziran 1994, Cilt 16, Sayı 185
Hicret
Hicret engin gayeli mukaddes bir göç.. inanç, duygu ve düşünce zenginliğiyle
beslenerek gerçekleştirilen böyle hedefli bir göç, hulûsun derinliği ölçüsünde
insanın semavî seyahatlerine denk sayılabilir. İnsanlığın İftihar Tablosu, bu
seyahatin hem semavî olanıyla hem de arzda cereyan edeniyle şereflendirilmiştir.
Bunlardan birincisi, has çerçevesiyle O’na mahsus ve başkasına müyesser değil;
ikincisi ise belli şartlar altında, kıyamete kadar herkese açık bir şehrahtır.
Peygamberlik semâsının ayı-güneşi o büyük insana kadar, binler ve yüzbinlerin
yürüyüp gittiği feyiz ve bereketiyle pırıl pırıl bir şehrah. Hiç şüphesiz bu
mukaddes göçün “tarihin kulağına küpe” diyebileceğimiz en anlamlısını da,
sadıklardan sadık arkadaşlarıyla, beşerin Medar-ı İftiharı gerçekleştirmişti..
O, ayağını sağlam basabilecek emin bir mekâna yerleşmek, vefalı dostlarına
pürvefa yardımcılar bulmak, arzın göbeğinden göğsüne sıçrayarak orada sitesini
kurmak ve yepyeni bir tarih ve medeniyet projesiyle iç içe derinlikleri olan
evrensel bir dine insanları ulaştıracak köprüler kurmak için, emri öteden, böyle
bir göçe katlanmıştı.
Plân ve proje geniş ve semâ buudlu.. mebde’ ve netice arasındaki mesafeler
insafsız.. bir baştan bir başa iblis ve gulyabaniler güzergâhı bu uzun yolda,
her yanda kötülük duygu ve tutkusu, her dönemeçte bir yığın fitne ateşi.. evet
bütün bu olumsuz şartlara rağmen gönülleri ümit, itmi’nân ve inşirahla
coşturmaya yetecek kuvvet kaynağı ki “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir”
dilinde ve gönlünde.. Allah’a dayanmış, tevfike râm olmuş ve bu uzun yola
koyulmuştu.. koyulmuştu ve yürüyecekti arkasına bakmadan.. yürüyecekti
arkasındakileri bırakmadan…
O gün, Mekke’nin inkârcı ve dayatmacı zorbaları karşısında her yol deneniyor,
her çareye başvuruluyordu ama bu gaye ve vazife insanına göre, yapılanlarla
olanlar arasında tenasübün bulunmadığı da bir gerçekti. İşte bu tenasübsüzlük,
zaten, vazife şuuru ve hizmet aşkına kilitli Hazret-i Sahib-i Risaleti.
Mekke’nin dışında yeni muhatablar aramaya sevkediyordu. Taif bu mülâhazanın ilk
rüyası, peygamberlik davasının Mekke dışındaki ilk konağı ve bir sürü eza ve
cefaya rağmen, tek bir mü’min tesellisiyle mağmum fakat ümitli geriye dönülen
ilk hicret ülkesi olmuştu. Sonra Mina’nın sarp, ürperten fakat candan
Akabelerinde taşradan gelenlerle “sırran tenevverat” kuşağında cereyan eden
gizli görüşme ve aşina sîneler arama. Aranan kimdi onu kestirmek çok zordu ama,
bulunan Medine’nin altı talihlisi olmuştu. İlklerden bu altı bahtiyar,
insanlığın makûs kaderinin değiştirilmesinde, nübüvvet elinin kullandığı ilk
manivela olacaktı. Beşerin ebedî halaskarı hakkında bütün bildikleri, sırf
Yahudi cakası bir kulak dolgunluğundan ibaret olan: “Allah son bir peygamber
daha gönderecek ve İsrailoğulları O’nun bayrağı altında cihanla bir kere daha
hesaplaşacaklar” söylentisiydi. Gerçi bu ümniye onların işine fazla yaramamıştı
ama, Medine yerlilerinin sînelerindeki hakikat tutkusunu yönlendirmeye ve
ateşlemeye yetmişti. Bu basit malumat o zaman, bir büyük gerçeğin kuluçkası ve
cevher madeni olmuş, mevsimi gelince de, ebedlere kadar “Ensar” nâm-ı celîliyle
serfiraz olacak Medine halkının etekleri mücevherlerle dolmuştu.
Bu ilk altı kutluyu, daha sonra, ayrı bir on bahtiyar takip etmiş, müteakip sene
de, içinde kadınların da bulunduğu yetmiş kişilik bir kudsîler topluluğu
ikrarlarını ilân, teslimiyetlerini ifade ve Resûlullah’ın çağrısına “evet”
demenin yanında, Efendimiz’i Medine’ye davet etmek üzere, yine bir kuytu yerde o
Ebedî Halaskâr’la görüşmüş, biat etmiş ve O’na “Buyurun beldemize!” demişlerdi.
Ciddiydiler; O’nun getirdiği her şeyi kabullenecek, O’na teslim olacak,
nefislerini, kadınlarını, çocuklarını koruma mevzuunda gösterdikleri aynı
hassasiyeti O’na karşı da gösterecek, O’nu bağırlarına basacak, koruyacak ve
canlarından aziz tutacaklardı. Bunun karşılığında da Allah onlara cennet
vaadediyordu. Anlaşma tamam.. Resûlullah mütebessim.. Ensar memnun.. ve
Medine’nin kapıları da Muhacirlere ardına kadar açıktı.
Üçer-beşer Mekke boşalıyor.. açık-kapalı herkes Medine’ye akıyor.. hicret
edenlerin fedakârlığı, Ensar’ın îsâr ruhuyla bir başka televvüne ulaşıyor ve
derken arz yolculuğu adetâ mi’raçlaşıyor, semâvîleşiyor ve mekân üstü âlemlerde
meleklerin seyahati çizgisini buluyordu. Tabiî, arzdaki bu semavî yolculuğun en
son kafilesi de yine peygamberlik kafilesinin sonuncusuyla noktalanıyordu. Ama
her mazhariyetin ma’ruziyet çizgisinde cereyan esprisiyle, O’nun hicreti de
“belanın en çetini hep peygamberlerin başına…” esasına göre gerçekleşiyor ve o
korkunç ölüm vadileri teslimiyet ve tefviz kanatlarıyla aşıla aşıla münevver
beldeye ulaşılıyordu.. hem öyle bir ulaşılıyordu ki, ne Sürâka’nın o günkü ruh
haleti itibariyle sirkatinden daha karanlık düşüncelerine, ne Sevr Mağarasının
içinde ve dışındaki çıyanların ağına, ne de yoldaki haramilerin fiilî
insafsızlığına ma’ruz kalınıyordu. Sürâka sahâbeliğe namzet bir dosta
dönüşüyor.. Büreyde arkadaşlarıyla beraber İslâm’la tanışıyor.. ve derken o Gül
insan, tipinin-boranın estiği yollarda, her yanı gül bahçesine çevire çevire
güneye yürüyordu…
Duyguları kan, düşünceleri kan, gözleri kan bir sürü kanlı deli Mekke’de esire
dursun, Allah Rasulü Medine halkının “seniyye-i veda” türküleri arasında
otağını, bugünkü yeşil kubbenin bulunduğu bir kutlu yere kuruyor ve mescidle iç
içe mübarek hanesine yerleşiyor.. yerleşiyor, sonra da İlâhî mesaj ve ruhunun
ilhamlarıyla çevreye hayat üflemeye başlıyordu.
-O hayatın kaynağına da onu üfleyene de ruhlarımız feda olsun!-
Hazret-i Adem, hicret ma’nâ ve ruhunun vaadettiği uhrevî enginliğe ulaşmak için,
cennetten dünyaya uzanan bir uzun sefere çıkmış.. Hazret-i Nuh, karalardan sonra
denizlerde de ürperten bir seyahate katlanmış.. Hazret-i İbrahim, Babil, Hicaz,
Kenan ili deyip durmadan dolaşmış.. Hazret-i Musa, anne evinden Firavun sarayına
ondan da Mısır ve Eyke arasında hep mekik dokumuş durmuş.. Hazret-i Mesih eski
peygamberlerin geçtiği bütün köprülerden geçmiş.. ve bu dönemin ilk kudsîleri de
eski dünyanın hemen dört bir yanına irşad ekipleri tertip etmişlerdi.
Çağın kudsîlerine gelince; onlar “Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde
gidecek, barınacak birçok yer ve genişlik bulacaktır. Kim evinden Allah rızası
için ve Resûlullah’ın yolu deyip ayrılıp da yolda ölecek olursa onun mükâfatı
Allah’a aittir” diyerek dünyanın her yanına dağılacak ve asrın gerektirdiği usûl
ve metodlarla soluklarını her tarafa duyuracaklardır. Onların bu hicretleri
sayesinde imâna, Kur’ân’a uyanacaklar olabileceği gibi, vicdanlarında dostluğu
ve diyalogu duyanlar da olacaktır.
Evet onlar, Hira Dağından ruhlarına akseden mirası, gezip her yerde
soluklayacak.. ümitsizlikle uyuşmuş gönüllere diriliş yollarını gösterecek..
mantıkla İlâhî varidatı birden duyup, herkese duyuracak.. kalp ile Kur’ân
arasındaki engelleri kaldırarak şu birkaç asırlık ayrılığı sona erdirip bir en
büyük buluşmayı sağlayacak ve hareketlerinin tamamen imân, aşk ve heyecan yansı
olduğunu, günümüzün sarsık, yeisle kıvrım kıvrım ve tutarsız çocuklarına
öğreterek, onları fâni hayatın dar ve boğucu atmosferinden kurtarıp bir kere
daha onlara var ve hür olma yollarını, sevme ve saygılı davranma adabını
öğreteceklerdir.
Sızıntı, Haziran 1995, Cilt 17, Sayı 197
Hoşgörü
Milletçe, bir yeniden derleniş-toparlanış humması yaşıyoruz. Bir muhalif rüzgar
esmezse, önümüzdeki yıllar bizim “var oluş yıllarımız” sayılabilir. Ancak,
derlenip-toparlanmadaki üslup farklılığı; son bir-iki asırdır milletin düşünce
ve kültür hayatına girmiş bazı yeniliklerden hangilerinin atılıp, hangilerinin
alınacağı hususundaki mutabakat zorluğu; topluma yeni bir ruh üflemedeki usûl ve
metot ayrılığı; geçmişi, bütün hayatî dinamikleriyle geleceğe taşımadaki
mülâhaza nüansları dolu dolu ümitlerimizin yanında, aynı zamanda bize sıkıntılı
günler de yaşatacağa benzer.
Bütün bir millet olarak istikbâle yürürken, her köşe başında önümüzü kesmesi
muhtemel ayrılık, farklılık ve mutabakat zorluklarından kaynaklanan handikaplara
karşı en tesirli silahımız, en sağlam sığınak ve tabyamız da hoşgörü olsa gerek.
Kusurlara göz yummak, farklı düşüncelere saygı göstermek, affedebileceğimiz her
şeyi affetmek; hatta kendi söz götürmez haklarımızın ihlâli karşısında bile,
üstün insanî değerlere saygılı kalarak “ihkâk-ı hak” etmeye çalışmamak; iştirak
edilmesi mümkün olmayan en kaba fikirler, en hoyrat düşünceler karşısında dahi,
peygamberâne bir temkinle feverana kapılmadan, Kurân’ın, kalplere nüfûz etme
adına “kavl-i leyyin” ünvanıyla sunduğu, kalb-i leyyin, hal-i leyyin, tavr-ı
leyyin de diyebileceğimiz yumuşaklıkla mukabelede bulunmak; hatta bir kısım
muhalif düşünceler ki, bize doğrudan doğruya veya tedâi-leriyle bir şeyler
anlatmasa bile, sırf kalbî, ruhî ve vicdanî hayatımızı sık sık tamir ve
restorasyona zorlaması itibariyle yararlı bulmak düşünce enginliğinde bir
hoşgörü…
Zaman zaman saygı, merhamet, âlicenaplık ve bazen de müsamaha yerinde
kullandığımız hoşgörü, ahlâkî sistemlerin en ehemmiyetli esası, semavî buudlu
insan-ı kâmil ahlâkı ve diğer bütün prensiplere de kaynaklık edebilecek önemli
bir ruh disiplinidir.
Hoşgörü adesesi altında, müminlere ait sevaplar bir başka derinliğe ulaşır ve
âdeta nâmütenahileşir; hata ve kusurlar ise öylesine büzülür ve küçülürler ki,
dünyalar kadarı bir yüksük içine sıkışabilir. Aslında öteler ve öteler ötesi
muamele de hep bu menşurdan geçerek gelir, bizi ve bütün varlığı kucaklar. Bu
kucaklayış televvünündendir ki, bir bağiye1, susamış bir köpeğe içirdiği bir
yudum su ile “Gufrân Kapısı”nın tokmağına dokununca, kendini iffete, istikamete
ve cennete uzanan bir koridorda bulmuş.. bir sarhoş, Allah ve Rasûlü’ne karşı
duyduğu engin sevgi sayesinde silkinip bir hamlede maiyyet-i nebeviyeye
ulaşmış.. ve bir kanlı kâtil, teveccühlerin en küçüğüyle canavarlık psikozundan
kurtulup, istidadını çok çok aşan payelerin en yükseğine yönelmiş, hatta
ermiştir.
Biz hepimiz, hemen herkesin bu adese ile bize bakmasını ister ve çevremizde
sürekli afv u safh meltemlerinin esmesini bekleriz. Evet hepimiz; dünümüzü,
bugünümüzü hoşgörü ve müsamahanın o eriten-değiştiren, temizleyen-aklayan
iklimine havale eder, sonra da geleceğe öyle emin ve endişesiz yürümek isteriz..
isteriz de, geçmişimizin karıştırılmasını ve bugünlerimizin, yarınlarımızın
bulandırılmasını hiç mi hiç arzu etmeyiz. Biz hepimiz, bir ömür boyu sevgi ve
saygı bekler, hoşgörü ve müsamaha umar, civanmertlik ve muhabbet hisleriyle
kucaklanmak isteriz. Evdeki afacanlığımızdan ötürü anne-babamızdan; mektepteki
yaramazlıklarımızdan dolayı öğretmenimizden; haksızlık edip zulme uğrattığımız
mağdurlardan, mazlumlardan; mahkemede hâkim ve savcıdan; askerde komutanlardan;
karakolda polislerden.. ve tabii en yüksek bir divanda da “Ahkemü’l-Hâkimîn”den
af ve müsamaha bekleriz. Ancak, bütün bu bekleyişler içinde beklenilen şeye
liyakat da çok önemlidir. Başkalarını affetmeyenin af beklemeye hakkı yoktur..
derecesine göre herkese karşı saygılı olmayan saygı göremez.. herkesi sevmeyen
sevilmeye layık değildir.. bütün insanları hoşgörü ve müsamaha ile kucaklamayan
afv u safh görme liyakatını yitirmiştir. Komünizm, hoşgörü bilmeyen bir
sistemdi.. ateizm müsamaha tanımayan bir düşünce tarzıdır; ondan müsamaha
beklemek bir aldanmışlık, onun başkalarından saygı umması da boş bir kuruntudur.
Düşüncelerinde, yazılarında başkalarına sövüp-sayan bir talihsiz kalemin
başkalarından saygı ve hürmet beklemeye hakkı yoktur.. sövene söverler, döveni
de döverler. Bunları gerçek Müslümanlar, “Onlar, boş sözler, münasebetsiz
davranışlarla karşılaştıkları zaman âlicenâbâne geçip giderler”.. “Şayet onları
affeder, müsamaha ile davranır ve kusurlarını da görmezseniz…” gibi gökler ötesi
prensiplerle o engin sînelerinde hoşgörüyle tadil edip yollarına devam etseler
de, kaderin adaletini temsil edecek başkaları mutlaka çıkacaktır.Dalâlet, küfür
ve ateizme programlanmış bir kısım ülkelerde, müsamaha ve hoşgörü olmadığı için,
düşünce hürriyeti, edebli tenkit, usûlünce fikir teâtisi ve hakperestlik
anlayışı içinde tartışma, dolayısıyla da mantık ve ilham ürünlerinden söz etmek
mümkün değildir. Bence, ülkemizde yıllardan beri tiz perdeden bunca
atıp-tutmalara rağmen bir çuvaldız boyu yol alınamayışının asıl sebebi de bu
olsa gerek.
Evet, yıllar var ki bu ülkede -edebim müsaade etmediği için açık
söyleyemeyeceğim- akla-hayale gelmedik çeşit çeşit ahlâksızlık, hoşgörü ve
müsamahadan dolu dolu nasibini aldığı halde, bir kısım Müslümanlar, hâlâ dünkü
“gerici, yobaz, teokratik düzen yanlısı” gibi yaftalarla ve şimdilerde
“fundamentalizm”le karalanmak istenmekte ve İslâm çağ dışı gibi gösterilmeye
çalışılmaktadır. Evet, bugün hâlâ dînî duygularını ifade edenlere mürteci,
yobaz, fundamentalist; millî hislerini ve geçmişi yad edenlere de, Turancı,
hayalperest damgasının vurulduğunu esefle müşahede etmekteyiz.
Fertleri birbirine hoşgörüyle bakmayan milletlerde ve müsamaha ruhunun tam
yerleşmediği ülkelerde müşterek düşünceden ve kolektif şuurdan bahsetmek mümkün
değildir. Böyle bir ülkede, büyük küçük her düşünce, teâruzların, tesâkutların
ağında birbirini yer bitirir; düşünürler de hep havanda su döverler ve yine
böyle bir ülkede kat’iyen sağlam bir düşünce ve inanç hürriyeti teessüs
ettirilemez, ettirilse de yaşatılamaz. Hatta böyle bir ülkede hukuk devletinden
de söz edilemez; sureta var görülse de bir aldatmacadan başka bir şey değildir.
Aslında müsamaha ve hoşgörünün olmadığı bir yerde sıhhatli bir basın ve
yayından, ilmî düşünceden ve kültür faaliyetlerinden bahsetmeye de imkân yoktur.
Günümüzde bu türden görülen şeyler ise, belli bir düşünce ve belli bir anlayışa
göre sıkıştırılmış tek yanlı, tek cepheli bir kısım kısır gayretlerdir ki;
bunlardan taze, yararlı ve gelecek vaadeden bir şeyler beklemek de abestir.
Sızıntı, Ekim 1993, Cilt 15, Sayı 177
Huysuz Ruhlar
Vuslat gecesinden daha değerli, sabah aydınlığından daha neşeli günlerin
esintileriyle pürheyecan oturup kalktığımız ve gece ile gündüzün savaşının
aydınlık lehine gelişmeler gösterdiği; ilâhî rahmet ve sevginin sağnak sağnak
başımıza boşaldığı; zerrenin güneş, damlanın derya olma yoluna girdiği; aczin
aynı kuvvet, fakrın servetler üstü servet seviyesine ulaştığı; gökler ve yer
arası diyaloğun yeniden canlandığı şu günlerde, şeytânî ruh ve şeytânî
şerârelerin harekete geçtiği de bir gerçek.
Evet, günümüzde yüzlerce olumlu iş ve olumlu teşebbüs arasında bir hayli de
olumsuz iş ve çarpıklık var. adeta karşılıklı iki oluşum ve iki süreç (vetire)
yaşanıyor. Gerçi çağımızda herhangi bir yeni oluşumun temsilcileri henüz tam
tekmil ve organize olmuş görünmüyorlar ama, ışıktan ve aydınlıktan
hoşlanmayanlar kerâmet ölçüsündeki hassasiyetleriyle böyle bir şey sezmiş
olacaklar ki, farklı uçlarda bulunsalar da, muhakkak bir tedirginlik içindeler.
Bugün, ferdî seciyeleri itibariyle kararsız, tamirden daha çok tahribe açık..
fırsat bulduklarında hemen tecavüze geçen, yetmediklerini anladıklarında da
sünepeleşen.. kafaları günlük meselelerle malemâl; alternatif düşünce üretme
yerine bütün güçlerini tahrip ve tenkide hasretmiş dünya kadar insan var. Çoğu
hasta, zayıf, fikir ve ruh fakiri yıkmadan hoşlanan bu insanların, bir kere daha
insan olarak dirilip kendilerini bulmaları için, zamanın çıldırtıcılığına rağmen
daha bir süre aktif bekleme icap edecek.
Bu ham ruhlar her zaman olmuşlardır, tabiî ki bugün de olacaklardır; hatta
düşünceleri itibariyle müstehâseler haline gelseler bile, yarın da varlıklarını
sürdüreceklerdir.
Yıllar ve yıllar var ki, bizi çepeçevre kuşatan, mânâ köklerimizi koparıp rûhî
dinamiklerimizi delik deşik eden bu anarşist ruhlar, her fikri karalamış, her
yeni oluşuma karşı çıkmış, herkesi küçük düşürmeye çalışmış, ilimleri
saplantılarına âlet etmiş, kâinat ve kâinattaki nizâmı görmemezlikten gelmiş,
imanî ve dinî değerleri ehemmiyetsiz saymış veya çarpık düşüncesine göre
yorumlamış, pratikte yararlı olmayan her şeyi, inanç, fikir ve fazilet de olsa,
gereksiz ve fantezi kabul etmiş, ferdî karakterlere, günlük basit işlerdeki
başarılarıyla değerler üstü değerler vererek taltif etmiş ve öteden beri devam
edegelen bütün insanî kriterleri yıkarak bir değerler karmaşasına sebebiyet
vermişlerdir.
Bu tahripkâr ruhlar büyük ölçüde ve bilhassa da, araştırmayan, düşünmeyen
kitleler üzerinde daha olumsuz tesirler icra etmiş ve bu uğurda her vesileyi
değerlendirerek saf yığınların tâ benliklerine sokulup onları felç etmiş,
çürütmüş ve kendilerine rağmen, bir kısım çarpık düşüncelerin kulu-kölesi haline
getirmişlerdir.
Onlara göre bu millet tepeden-tırnağa sefalet içinde ve bu koskoca dünya âdeta
yapayalnızdır. Düşünceleriyle, inançlarıyla, başarılarıyla, hezimetleriyle,
sevinçleriyle, kederleriyle yapayalnız. Bunlara göre bu öldürücü yalnızlık,
herkesin ümitlerini kemiriyor, kollarını-kanatlarını kırıyor ve onları
gulyabânilerin cirit attığı ölüm çöllerinde aç, susuz ve dermansız dolaştırıyor.
Bu karanlık ruhlar, öteden beri, duygularıyla, düşünceleriyle hep kargaşanın
yanında olmuşlardır.. kargaşanın yanında olmuş ve sürekli topluma anarşi ruhu
pompalamışlardır. Dinden bahsederken, milli değerlerimiz üzerinde dururken,
geçmişi konuşurken hep anarşist bir üslûp kullanmış; nizamın aleyhinde olmuş,
bediiyyatımıza saldırmış, sanat telâkkimizi yerden yere vurmuş ve her fikrin,
her sistemin bozuk olduğunu iddia etmişlerdir.
Anarşi ruhunun sabit bir yeri ve makamı yoktur. Bu itibarla da o her yere ve her
kesimin içine girebilir.. her urbaya bürünüp her makamda görünebilir. Fakir
olur, servet düşmanlığı yapar.. zengin olur, yığınları istismar eder ve her
zaman istibdat soluklar.. işçi olur, işinden, gelirinden şikâyet eder.. öğretmen
olur, serseriliğe prim verir.. sorumluluk yüklenir, makamını şahsî çıkarları
adına kullanır.. güçlü olduğu zaman zâlim kesilir ve yığınları ezer-geçer.. hep
kolay kazanma yollarını araştırır, gerekirse yeraltı dünyasıyla iş birliğinden
geri kalmaz.. küçüktür, en hasis çıkarlar için herkesin ayağını öper.. büyüktür,
hiçbir düşünceye ve hiçbir kimseye saygı göstermez.. dindar görünür, saldırgan,
mütecâviz ve lânetçidir.. dinsizdir, dini de dindarı da karalamadan bir an bile
geri durmaz.. kışlaya girer, hünkârının kellesini isteyen bir kanlı yeniçeri
olur.. ilmiye sınıfı arasına sızar, dinî ilimlerle iştigâli irtica sayar, müspet
fenlerle meşguliyeti de küfür.. istihbârâtı eline geçirir, yabancı örgütlerin
ülke aleyhine çevirdikleri fırıldaklarla uğraşacağına, İmam-Hatibi, Kur’ân
Kursunu, ülke yararına eğitim faaliyeti gösteren milli ve vatanî kuruluşları
yakın takibe alır.. bugünü yaşar, yarınlar umurunda bile değildir.. yüksek bir
mefkûresi olmadığından her şeyi kendi egosuna veya zümre çıkarlarına göre
plânlar.. ledünniyâta açık görünür, ebedilik düşüncesini karartır.. varlığı
insana düşman gösterir, kalpleri yalnızlık ve gurbete boğar.. hizip der, mezhep
der, zümre der, -ciyle, -cuyla toplumu kamplara ayırır ve herkesin ruhuna kin ve
nefretler fısıldar.. medyaya sızar, toplumu sunî gündemlerle meşgul eder; şov
yapar ve kitleleri gerilimden gerilime sürükler. Hatta milletin değişik
kesimlerini karşı karşıya getirir, vuruşturur, sonra da bir kenara çekilerek
Neron gibi keyif çıkarır. Sızabilirse mülkiyeye, idâreyi dejenere eder.. nüfuz
edebilirse adliyeye, adâlet ruhunu yıkar ve harâmilere pâyeler verir.. başını
sokabilse terbiye yuvalarına, vicdanları harabelere çevirir ve insanları
birbirinin kurdu haline getirir.. yuvaya girse, çocukların hakkından gelir ve o
cennet köşesini cehenneme çevirir.. camiye ayağı düşse, milleti sokağa döker,
dini de diyâneti de cinayetlerine vesile yapar.
O, toplum bünyesinde, mukâvemetin, iradenin, ruhi güç, ruhi sistemin en büyük
düşmanıdır ve milletimiz için AIDS virüsünden daha tehlikelidir. Onun
benliğinde, kötü duygu, kötü düşünce sürekli galeyandadır. O her zaman doyma
bilmeyen bir kin ve nefret duygusuna, bir karanlık görme, karanlık düşünme
hastalığına müptelâdır ve ihtimal ki, bu hastalığının çaresi de yoktur.
Onun dostluğuna kat’iyen güven olmaz; öyle ki, iyilik yaparken bile içine az da
olsa kötülük bulaştırmayı ihmal etmez. Severken ısırabilir, okşarken canınızı
yakabilir. Ona bir şey anlatmak mümkün mü, değil mi bilemeyeceğim ama, böyle bir
şeye teşebbüs edenlerin peygamberâne bir azim içinde bulunmaları şarttır.
Milletlere zaman zaman musallat olan bu virüs, inançsızlıkla, ihtirasla,
şehvetle, şöhretle beslenir. Bu yollarla duygulara, düşüncelere bulaştıktan
sonra, kurbanlarının elini-ayağını, dilini-dudağını, gözünü-kulağını tesiri
altına alır ve onlara her istediğini yaptırır.
Her zaman azınlıkta olan, fakat tahribin engin avantajlarını değerlendirdiğinden
dolayı güçlü görünen bu anarşiste karşı pes etmemek lâzım. Pes etmek bir yana, o
mutlaka yakın takibe alınmalı ve toplum bünyesinde onun öldürdüğü, söndürdüğü
kesimlere sürekli hayat üflenmeli, aydınlatılmalı ve rehabilitasyon
uygulanmalıdır. Evet, inanç ve ümit üflenerek, ilim ve mârifet pompalanarak,
düşünce ve muhâkeme kazandırılarak mutlaka bir ruhî rehabilitasyondan
geçirilmelidir.!
Kudsiler de en az anarşist kadar, hatta onun da önünde ve tabii, insanlığı,
sevgisi, aşkı, müsamahası ve temsil zenginliğiyle hayatın her biriminde
bulunmalıdır ki, toplum anarşi virüsüne karşı yalnız bırakılmamış olsun. Zaten,
her zaman Allah diyen, sevgi diyen, şefkat diyen ve iradesini Sonsuz’un
iradesiyle bütünleştiren hak erlerinin başka türlü olmaları da düşünülemez.
Sızıntı, Mart 1995, Cilt 17, Sayı 194
Hülyalarımdaki Yarınlar
Geleceği kendi derinlikleriyle duymak, anlamak, şimdilerde hülya gibi görünse
de, o bir gerçektir; ama, inanç, ümit, azim ve kararlılıkla beslenen bir gerçek.
Hülyalarımızdaki bu gerçeğin en belirgin özelliği ise, herhalde, birkaç asırdan
beri elimizden kaçırmış bulunduğumuz huzur, itmi’nân ve sükûnetin avdet etmesi
olacaktır. Bunlara geleceğin belirgin özelliği dedim; çünkü günümüzde en çok
özlenen onlar. Evet bu ülkede motor gürültüleriyle delik-deşik edilen, klakson
sesleriyle yırtılan, radyo çığlıklarıyla paramparça olan ve silah seslerinin
tehdidi altında bulunan, katil âvâzı ve mazlum iniltileriyle, her zaman
sinelerimizin rikkatinde kendini hissettiren ve bizim de en çok özlemini
çektiğimiz şey, işte bu huzur, sükn ve itminândır. Seneler var ki, arzu ve
hülyalarımızın onlarla buluşma anlarını bir lezzet gibi duyuyor, bir güzel koku
gibi teneffüs ediyor ve bir mûsıki gibi yudumluyoruz.
Bizimle aynı memeden süt emen hemen herkesin, bazen bir mûsıkiden daha derin
tesirlere sahip olan böyle bir sükût ve huzur bekleyişi içinde olduğu ve olacağı
kanaatindeyim. Şimdilerde, bir koruya, bir bahçeye, hatta firdevslere girmeye
denk böyle bir mazhariyeti, imkânsız görsek de, gelecekte bunun, bizim tabiî ve
daimi iklimimiz olacağında -inşâallah- şüphem yok. Günümüzün, karanlık atmosferi
içinde bunları hayal görenler, ihtimal bir gün, o huzur ve itmi’nânı teneffüs
edip, yudum yudum yudumlarken de onların kadrini bilemeyecek; kim bilir belki de
yine karanlık görecek, karanlık düşünecek ve ruh dünyalarında hep kara-kuralarla
haşr ü neşr olacaklardır.
Aslında, huzur ve itmi’nân tüten bir hayat anlayışının düşlenmesi, duyulup
hissedilmesi, biraz da içinde bulunduğumuz patırtı-gürültü, kin-nefret, kan-irin
ve gözyaşlarıyla duman duman çevremizi saran atmosferden sıyrılmamıza bağlı.
Evet, halihazırdaki durumumuz itibariyle, huzur, emniyet ve sükûnetten o kadar
mahrum bulunuyoruz ki, senenin birkaç ayını, bir koruda, bir koyda, okyanusun
enginliklerinde bir transatlantikte geçirmedikten sonra, onu birazcık duymamız
mümkün değildir. Hatta bazen böyle bir inziva bile gerçek huzuru hatırlatmaya
yetmeyebilir. Onu tam duyup özleyebilmek için, daha ciddi tecerrütlere ve insanî
mülâhazalarımızı coşturacak, kanatlandıracak ortamlara ihtiyacımız olduğunu
zannediyorum.
Yıllar ve yıllar boyu bu ülkede, böyle ledünnî bir huzur ve emniyet hükümfermâ
olmuştu.. sabahlar, bembeyaz tomurcukların çiçeğe yürümesi gibi mahmur bir
canlılık; kuşluklar, hummalı bir faaliyetin hay-huyunun yaşandığı bir çalışma
aşkı; akşamlar, kuş yuvalarından daha sıcak, daha yumuşak ve daha canlı olan
evlerimizde bir bayram neşvesi; geceler, sonsuzluk duygu ve tutkularıyla köpüren
birer varidat ırmağı.. elhâsıl, her an ayrı renk, ayrı tat ve ayrı şivede
herkesi bayıltan bir huzur ve sükûnet çağlardı.
Vâkıa, eksik, kusurlu ve tamire ihtiyacı olan bir sürü yanlarımız da vardı ama,
yine de hayatın her ünitesi; köy-kent, kasaba-şehir, asker-sivil, kadın-erkek,
genç-ihtiyar, ilmiye sınıfı-halk hemen her kesimiyle, azimli, ümitli, huzur
aşığı ve emniyet vaadeden bir ülkenin kesitleri, bir milletin cüzî fertleri olma
görünümünü sergiliyordu.. hiçbir sersem gürültü, hiçbir gayesiz çığlık, hiçbir
çılgın heyecan milletin bu ezeli sükûnet şiirini bozmuyor, bozamıyor, hiçbir
yabancı ses ve soluk onun huzur dünyasının atmosferinden içeriye sızamıyor ve
hemen her tarafta milli ruh kokan nazlı bir itmi’nân esintileri hissediliyordu.
Bu açıdan mutlu gelecek, onun ciddi sayılan maziden tevarüs ettiği, o burcu
burcu huzur kokan, üfül üfül emniyetle esen hususi havayı temsil edebildiği
ölçüde -ki ben onun temsil edilebileceği ümidiyle dopdoluyum- geçmişin hülyalı
günlerini bir kere daha yaşamamız mümkün olacaktır. …Öyle ki, o mutlu zaman
diliminde, ne toplumun değişik kesimleri arasında müsademe ve kavga, ne zalim
hay-huyu ve mazlum âh u efgânı, ne ruhları rencide eden çığlık, ne yüreklere
inen hıçkırık, ne kan-irin ve gözyaşı ne de toplumu her gün tasalara boğan terör
ve anarşi olmayacaktır.. olmayacaktır ve bu ülke insanı, o esâtiri haline
bürünerek, gökler ötesinden gelip gönlüne dökülen sevgi ve müsamaha tayflarıyla
âdeta bir sükûnet ve huzur faslı yaşayacaktır.
Evet, o gün kin, nefret ve düşmanlıklar susacak, hiç olmazsa sesi kısılacak;
gördüğümüz her manzaradan, duyduğumuz her ses ve soluktan gönüllerimize
uhrevilikler sızacak ve bütün varlık bir mûsıki neşvesi içinde duyulup
hissedilecek. Tepeden tırnağa benliğimizi saran güzelliklerin gölgesinde, güzel
görecek, güzel düşünecek, güzel yaşayacak ve her şeyi içimizin güzelliklerine
göre yorumlayıp, imanlı olmanın bütün avantajlarından yararlanacak ve muvakkat
hayatımızı sonsuza göre dizayn edeceğiz. Kim bilir, belki de ruhlarımıza,
fevkalâde mahrem, sese-söze kapalı ve kelimelerin ifade edemeyeceği ölçüde
mânâları duyuracak ve gerçek insanı derinliklerimizle renklendirdiğimiz bir
sırlı zaman ve atmosfere ererek bütün insanları, hatta topyekün varlığı,
gönüllerimizi dolduran bir lezzetle duyup idrak edecek ve beşer tabiatından
kaynaklanan bir kısım rahatsız edici söz ve görüntülere de bütün bütün
kapanarak, ömrümüzü, cennet koridorlarında yolculuk yapıyor gibi bir zevk
zemzemesi haline getireceğiz.. getireceğiz, zira bu sükûnet ve huzur zaten,
bizim geçmişten tevarüs ettiğimiz kültürün her parçasında mevcut ve mili
karakterimizin de önemli bir buudunu teşkil etmekte.
Evet, her döneme ait o dönemi yükselten değerlerin, başarıların; o değerleri
temsil eden ve o başarıları ortaya koyan insanların bakış zâviyelerine göre
varlığın taşıdığı mânâların; o mânâları değişik yorumlamalarla derinleştiren
düşüncelerin.. evet bütün bunların ayrı ayrı birer zevk enginliği, birer tadı ve
birer neşvesi ve ruhlarımıza sinen birer tatlı hatırası var.. biz onların
bütününü birden duyup hissediyoruz. Bizim olacağına inandığımız gelecekte de
duyup hissedeceğimize inanıyoruz. Yani yeniden bir kere daha, ruhlarımızın
sükûnet ve huzurla dolup-taşacağına, eşyanın perde arkasının gönüllerimize
açılacağına ve çıplak hakikatlerin esbabın önüne geçerek, bize şimdiye kadar
olanından daha fazla bir şeyler fısıldayacağına kanaatimiz tamdır.
Çok yakın bir gelecekte, hemen herkes, aradığı her şeyden daha ziyade, sükûnet,
emniyet ve huzura koşacak.. her yerde onları soluklayacak ve en içli bestelerini
onların etrafında örgüleyecektir.. örgüleyecektir; zira insanlık var olduğu
günden beri, her türlü mahrumiyete rağmen varlığını sürdürmüştür ama, huzur,
emniyet ve muhabbetsiz edememiştir. Küreselleşme sath-ı mâiline girmiş bir
dünyada, iç içeleşen insanların bundan müstağni kalmaları mümkün değildir.
Zaten, bu duygu ve düşünceler, daha şimdiden, bazılarımızın ruhlarında öyle kök
salmış ki, gelecek yılların onların fideliği olacağında zerre kadar şüphem yok.
Bu mânâlar, gönüllerimize öyle nakşolmuş ki, daha bu günden onları dillerimizde
bir tat ve gönüllerimizde de birer heyecan olarak duymaya başladık bile. İhtimal
ki şimdilerde, birer ümit, birer heyecan olarak duyduğumuz bu şeyler,
gelecekteki hayatımız adına bize üst üste direktifler yağdırarak, gönül
yamaçlarımızı sevginin, aşkın ve müsâmahanın yeşerdiği birer altın çayır haline
getireceklerdir.
Sızıntı, Temmuz 1995, Cilt 17, Sayı 198
Hürriyet
İnsan var olduğu günden bu yana hep hürriyet arayışı içinde olmuştur. Bu arayış
yer yer onun kendi iradesini sezişi ve onu tam gerçekleştirmeye çalışması, zaman
zaman da dinle, devletle, hattâ örf, âdet ve ahlâkla savaşması şeklinde cereyan
etmiştir ve bu savaş bazen, liberalizmin aldatan şivesiyle, bazen, nihilizmin
ifratkâr çığlıklarıyla, bazen ateizmin mütecâviz hezeyanlarıyla, bazen de
komünizmin bohemliğe kaçan mülâhazalarıyla ifade edilmiştir.
Evet, başta İngiltere olmak üzere, bazı Avrupa ülkelerindeki işçi hareketlerinde
bayraklaştırılan hürriyet düşüncesiyle, on sekizinci asırda Fransız İhtilâli’yle
tanıdığımız hürriyet telâkkisi birbirinden farklı olduğu gibi, kapitalistlerin
hürriyet anlayışları da komünistlerinkinden çok farklı bir görünüm arzetmiştir.
Carlyle ona farklı bakmış.. Goethe onu değişik şekilde tefsir etmiş.. Ruskin
onunla alâkalı garip yorumlar getirmiş.. Hölderlin onu sırlı bir büyü gibi
göstermiş.. Marx onu insanda hayvânî duyguların salıverilmesi şeklinde anlamış..
Nietzsche ise onunla alâkalı yorumlarını bir çılgınlık felsefesi şeklinde ortaya
koymuştur.
Günümüzdeki hürriyet telâkkisi ise, geçmişteki bu değişik mülâhazaların yeniden
yorumlanması ve bu yorumlara göre kitlelerin mantık, muhakeme görünümlü, ama his
ve hevâ yörüngeli serâzad ve çakırkeyf olmaları şeklinde algılanmaktadır.. ve
tabiî böyle bir anlayışın beraberinde bir hayli olumsuzluk getireceği de
kaçınılmazdı ve öyle de oldu. Bu dönemde dine karşı farklı bir tavır
sergilendi.. milliyet fikri fısk u fücurla eş tutuldu.. tarih ve tarihî
hadiseler değişik bir menşûrdan geçirilerek değerlendirildi.. idare, iktisat ve
siyaset bütün insanî değerlerin önüne çıktı; çıktı ve insan ekonomik bir hayvan
olarak yorumlandı.. hülâsa çağımız farklı bir deha veya çılgınlığın elinde
âdeta, bir gariplikler çağı haline geldi. Bu arada, sinema, tiyatro ve edebiyat
bu yeni anlayışın propaganda müesseseleri olarak, medeniyetin levsiyatını da
güzelliklerini de, tabiî daha çok da levsiyatını, toplumun hemen her kesiminde
en mükemmel şekilde temsil ederek, hasımların gözlerimizi kamaştıran o büyülü
dünyalarını (!) hayatımızın bir parçası haline getirdi -şimdilerde yatak
odalarımıza soktuğu da söylenebilir- ve bizi kendi milletimize, kendi
değerlerimize rağmen, içinden çıkılmaz bir yabancılaşmaya sürükledi. …Öyle ki,
kendi tarihî dinamiklerimizden, mânâ köklerimizden habersiz yaşarken, hattâ
yanıbaşımızdaki komşuda olup-biten şeylere karşı lakaydâne davranırken, Amerika,
Avustralya veya Uzak Doğu’daki insanların evlerinin en ücra köşelerindeki iç
çekişlerini ve heyecanlarını merak eder ve duyar hale geldik. Ve tabiî bu arada
ahlâklarını benimseyip taklit etmeyi ve levsiyatlarını yakın takibe alıp
izlemeyi de. Bu yeni telakki bir illüzyon ölçüsündeki müessiriyetiyle, toplumu
derdest edip öyle avucunun içine aldı ki, bugün, pek çoğumuz itibariyle istesek
de artık onun cazibesinden kurtulmamız mümkün değil…
Bu dönemde maruz kaldığımız çılgınlıklar, bundan önceki çağların dehasının önüne
geçti. …Öyle ki, kendi örf, âdet ve geleneklerimizi tamamen kapı dışarı ederek
ülkeyi bir baştan bir başa âdeta serbest bölge haline getirdik. Bu bulanık
dönemde haysiyet ve şerefimiz payimâl oldu; milli gururumuz defaatle rencide
edildi ve varlığımızın esası sayılan tarihî dinamikler bir bir bünyemizden
sökülüp atılarak, bu ölümsüz değerlerin yerleri çocuksu heveslerle, aptalca
fantezilerle doldurulmağa çalışıldı. İnançların yerine ruhlarımıza ilhad
pompalandı.. her yerde nihilizm, halaskâr bir düşünce gibi alkışlandı.. kalbî ve
rûhî hayatımız tezyif edilerek hemen her kesimde kaba cismâniyet ve beden
nesilleri yetiştirilmeye çalışıldı. Derken, nefsânilik aldı yürüdü.. ve
çakırkeyf nesiller kendilerini, uyuşturucudan müstehcenliğe kadar hemen her
toplumu çürüten bir korkunç levsiyat içinde buldular.
Cinsî hayat, en masum tasvirlerde bile, temiz ruh ve safî gönülleri baştan
çıkaracak açıklığa ulaştı -edebimiz buna hayâsızlık demeye müsaade etmiyor- öyle
ki, bütün insanî duygular, diş-damak-yemek borusu ve tenasül uzvunun azat kabul
etmez köleleri şeklinde yorumlandı veya öyle gösterildi. Annesinin memesini emen
masum yavruların en masum davranışlarında bile Freud’çu düşüncenin izleri arandı
veya bulunduğu iddia edildi. Böylesine cinsî temayüllere zimamı kaptıran insan
şuuru, artık üniversite kürsülerinde, araştırma merkezlerinde, okul
laboratuarlarında, gazete, mecmua ve porno kasetlerinde, hatta yatak odalarına
kadar girebilen radyo ve televizyonlarda hep bedeni aramaya, bedeni dinlemeye ve
bedeniyle oturup kalkmaya başladı. Böyle bir atmosferde, iffet, namus ve
hicabın, cismâniyetin azgınlığına karşı mukavemet etmesi oldukça zordu; zordu,
zira, nefsânî duygular, çeşit çeşit tahrik, teşvik primleri ve insan tabiatını
baskı altında tutan bir kısım dürtüler yüzünden sürekli bir açlık yaşıyorlardı.
Şimdilerde, tamamen bedenî bir varlık haline gelmiş ve her zaman iştihalarını
tatmin peşinde koşan, koşan ve asla doyma bilmeyen bu insan bozmalarının
şuurlarındaki ihtilaç ve mücadeleleri bir düşünün; bunları en kahramanca karşı
koymalarla bile aşamayacakları beşerî zaafların gayyalarında görecek ve
acıyacaksınız..
Şayet ona da çizgi denecekse, hayatlarını bu çizgide sürdürenler, sürdürüp bu
acayip hürriyet mülâhazasıyla (!) bu yüzsüzler yolunu yol kabul edenler, ahlâk
ve faziletin yerine, hayatın dinamosu deyip cinsiyeti yerleştirdiler. Ne acıdır
ki, bunu plânlayıp gerçekleştirenlerin yüzlerinde, en küçük bir hayâ emaresine
rastlamak da mümkün olmadı. Kim bilir, böylelerinin karanlık dünyasında, daha ne
değerlerin alt-üst olduğunu görecek ve ürpereceğiz! İlhadla yaygınlaşan
bunalımlar, Allah’la irtibatsızlıktan kaynaklanan tatminsizlikler, bedeni ve
cismâni hayatın öne çıkmasıyla meydana gelen türlü türlü illetler -adlarına
temas etmeyi hayâ anlayışımla telif edemediğim için bilhassa bu illetleri tasrih
etmedim- uyuşturucu ağına yakalanmış nesillerdeki inkırazlar.. bohemleştirilen
gençlik, otel sakinlerinden farksız hale getirilen aile, anarşiye açık yığınlar
-gerçekleşmesin inşâallah- ufukta görülen bu olumsuzlukların sadece birkaçı…
Eğer hürriyetin, bu kabil yanlış yorumlara açık mânâlandırılmasından vazgeçilmez
ve onun suistimal edilmesine karşı gerçek çerçevesi belirlenmezse, milletçe daha
çok kurbanlar verir ve ruhî erozyonlara maruz kalarak kat’iyen belimizi
doğrultamayız. Bu ölçüsüz serbesti, şimdi olduğundan da fazla yakın bir
gelecekte genç nesillerin iflâhını keseceği gibi, onları bunalımdan bunalıma
atacak ve inkırazlara sürükleyecektir.
Bizden evvel de dünyanın değişik yörelerinde, böyle serâzadlar hürriyeti
yaşandı; ama levsiyatı görülünce hemen çaresine bakıldı. Bir zaman ömürlerini
hürriyet rüyalarıyla geçiren A. Comte’lar, E. Renan’lar, Ch. Maurrus’lar bu
aşırı ve çılgın hürriyet telakkisinin bir kısım insanî değerleri tahrip etmesi
ve kendi aleyhinde işlemesi karşısında âdeta birer hürriyet düşmanı kesildiler.
Bunların ilk hallerinin ifrat olduğunda şüphe yoktu.. ve tabiî son durumları
itibariyle de gidip tefritin en korkuncuna saplandılar.
Şimdi yaşanmış bunca fezâyî ve fecâyî görmezlikten gelerek hürriyete had ve
sınır! diyenleri, hürriyet düşmanı sayarak sorgular, hatta onları cezalandırmaya
kalkarsak, bizim hürriyet telakkimizle yetişen çakırkeyf nesiller de hem bizi,
hem de türlü türlü illet ve iptilalarla kendilerini ve tabiî aynı zamanda
milletimizi cezalandıracaklardır.
Sızıntı, Kasım 1995, Cilt 17, Sayı 202
İlâhî günleri düşünürken
Ne zaman Yüce Yaratıcı’nın sonsuz kudretine güven ufkundan, nebilerin vaadinde,
velilerin yâdında olan günleri, şafakların doğru sözlü şahitleriyle mülâhazaya
alsak, geleceği âdeta kendi husûsî rengi ve deseni ile görüyor gibi olur;
ümitlerimizin bir kere daha dirildiğini hisseder, bir zamanlar yitirdiğimiz
cennetlere doğru uçtuğumuzu sanırız. Varlıklarımız, tabiatın ruhuyla,
gönüllerimiz de dinin şefkât ve kucaklayıcılığıyla iç içe olduğu halde
uçtuğumuzu sanırız.
Evet, her gün bir emâresi zuhûr eden şafakların da ifade ettiği gibi, önümüzdeki
yıllar, şimdiye kadar gelip-geçen günlerden daha içli, daha sıcak ve daha parlak
olacağa benzer. Eğer muhalif bir rüzgar esmez ve emâreleri zuhûr eden şafaklar,
bizim yanlış stratejilerimizin tozuna-dumanına yenik düşmezse yakın bir
gelecekte ülkemiz daha mamur, dünya daha tılsımlı, hayat daha büyülü ve topyekün
varlık daha ilâhî bir görünüm arz edecektir. Tarihî tekerrürler devr-i daimi
içinde ara sıra zuhûr eden, bizim de eyyâmullah diyeceğimiz o müstesna zaman
dilimi, ruhların son haddine kadar açılmasına müsait ve gönüllerimize ebediyet
ruhunu duyuracak kadar da renkli olacağı ümidini beslemekteyiz.
Kim ne derse desin, biz ne zaman, olacağı olmuşu yüksek kulelerin tepelerinden
temâşâ etmişsek, derlenip-toparlanıp yepyeni bir millet olmanın yankılarını,
mazi kanaviçesi üzerinde işlenen ümranların ihtişamını, istirdat edeceğimiz
milli itibarımızı, devletlerarası müzakerelere esas teşkil edecek konuları,
konuşulan sözleri, düşünülen meseleleri ve bütün bunlarla renklenen o sihirli
zamanı, onun rikkatini, havasını, ilhamlarını, harikalarını görüyor, duyuyor,
hatta yaşıyor gibi oluruz.. isterseniz siz bunlara gönüllerimize sızan ve yer
yer heyecanlar şeklinde köpüren imanın, ümidin, azmin ve önsezilerin solukları,
söyleyişleri ve haykırışları da diyebilirsiniz.
Bir bahar geldiğinde nasıl kendine ait renkleri, kokuları, tatları ve
sıcaklığıyla gelir; çevremizdeki güller, çiçekler ve çemenler nasıl bütün
yeryüzündeki baharı hülasa eder, mânâsını ruhlarımıza boşaltır ve ihtişamını
gönüllerimizin kadirşinaslığına bırakır; öyle de, duygu, düşünce ve
davranışlarımızla beslenen yarınlar da, bize bütün çeşnilerini sunar ve bizi
tasavvurlarımızı aşkın dünyalarda gezdirirler.
O ilâhî günlerin en güçlü referansı hiç şüphesiz imanın, ümidin, azmin yanında,
tohumun, toprağın bağrında sıkışmasına denk ızdırap günlerindeki sancı, hafakan
ve heyecanlarımızdır. Gelecek günler bunlarla yeşerip bunlarla var olacak,
bunlarla yâdedilip bunlarla anılacaktır. Evet, yarınların neşe, sevinç ve
sürûru, hep geçmişin çile, ızdırap ve sıkıntıları üstünde tüten sıcak bir buğu,
dalgalanan canlı bir ışık ve âheste âheste açan rengârenk bir tomurcuk gibi
hatırlanacaktır. Hem de gönüllere ra’şeler salacak kadar bir enginlik içinde…
Madem ki vicdanlarımızda böyle bir baharın şafak emârelerini duyup hissediyoruz;
öyleyse daha şimdiden onu, ruhlarımızın enginliğinde yaşayabilir ve
gönüllerimize açılan vuslat pencerelerinden temâşâ ederek ona hoşâmedide
bulunabiliriz.. bulunabilir ve yüreklerimizi şevkle hoplatan bu kabil duyuş ve
sezişlerle en ciğersiz hadiseler karşısında dahi hep neşe soluklayabiliriz.
Gerçi ilâhî isimlerin rengârenk bir aynası ve ebedî âlemlerin de sırlı koridoru
sayılan bu pırıl pırıl dünyanın bütün güzelliklerini duyup yaşayamayacak,
ilelebet onunla beraberliğimizi sürdüremeyecek, hususiyle de onun ihtişamlı
dönemlerini idrak edemeyeceğiz ama, ömrümüzü; ebediyete olan imanımız, ümidimiz
üzerinde şekillendirerek, aşk u şevkin kanatlarıyla sonsuza uçabilecek ve bir
kere kaybettiğimiz ebediyeti, ihtimal yüz kere bin kere duyabileceğiz. Böyle bir
ruh haleti ve ebediyete inanç eksenli düşünce sayesinde, beklentilerimizin hemen
her çeşidini, milli mefkûremizi, onu gerçekleştirme adına ortaya koyduğumuz
stratejileri, uğrunda ömrümüzü adadığımız dâvâmızı, gözlerimizi açıp-kapayıp
beklediğimiz saadetimizi ve her zaman ermeyi planladığımız zevklerimizi kat
katıyla duyup yaşayabiliriz. İlerde mutlaka ereceğimize inandığımız mutluluğu,
gönüllerimizin yamaçlarında birer cennet manzarası ve cennet çağıltıları
şeklinde duyup yaşayacaksak artık geriye kayda değer ne kalıyor ki.? Böyle bir
saadet vaadi ve bu ölçüde bir duyuş ve hissediş, şimdiki bulanık binbir lütûftan
daha iyi değil mi.? Zannediyorum gönüllerimizde tüllenen ve bütün beklenti
ufuklarımızı kuşatan böylesine engin bir saadet vaadine karşılık, halihazırdaki
bütün zevkler, safalar feda edilse de değer..
Aslında, O’nun aşk u şevki ve O’nun derdi ile yaşayanlar, bir de her derdi
unutup gönüllerini O’na vuslat arzusu ile doldurabilseler, içlerinin
derinliklerinde ebediyet duygularının estiğini duyacak, kesintisiz zevk-i
rûhânîlere erecek ve bir bu kadar zevke bu ömür kâfi değil diyeceklerdir.
Evet O’na olan aşk u şevkimiz, her yerde ve hemen her zaman O’nu arayan
bakışlarımız, bu bakışlarla çevremize bile yumuşaklık hissettirmemiz ve bu
derûniliklerle her şeyi şefkatle kucaklamamız, rikkatle sevmemiz, bu ölçüde
insan olmaya has öyle zevkli enginliklerdir ki; duyup tadanların -bu numûnelerin
daimî asıllarına iştiyâk dışında- zannediyorum ruhlarında herhangi bir arzu
kalmayacaktır.
Şimdilerde, hadiselerin umumî manzarası ve hayatın geçmiş dönemlere nispeten
daha farklı bir çizgiye girmesiyle, inanan gönüllerden taşan aşk u şevk ve her
ruhta hissedilen diriliş humması hemen her yerde yan yana.. öyle ki her vadide
binlerce dil, alevden nefesleriyle karbonlaşmış düşüncelere hayat üflüyor ve
topyekün dünya, ışıkların kol gezdiği iklimlere doğru kayıyor ki; bu Hızır
soluklular çevrelerine böyle sürekli hayat üfledikleri ve dünya da yoluna devam
ettiği sürece ışığa muhtaç bütün gönüller bu parıldayan yüzleri ve onlara ait
yürekleri delen sözleri er-geç duyacak ve tıpkı karanlıklarda kaynaşıp duran,
ışığı sezince de hemen ona koşan pervaneler veya her zaman güneşe yönelen
çiçekler gibi kaynağı sonsuz kadar eski, çağdaki televvünleriyle de yepyeni
sayılan bu ışığa koşacak; derken bütün kalpler aynı hummayla coşacak, bütün
ruhlar da yeniden bir kere daha dirilecek ve dünya, büyük ölçüde ukbâ buudlu bir
şehrâyine dönüşecektir.
Bu kudsîler her zaman, çevrelerinde bulunan veya uzaktan onlara koşan
milyonların sükût ve tasvibi içinde, ışığa açık kalblerinde yeşerttikleri
hisleri, sanki yalnız kendileri adına değil de, gelmiş-geçmiş ve gelecek bütün
kudsîler hesabına ifade ediyormuşçasına coşkun ve engin bir mesuliyet
duygusuyla, seslerini daha bir tiz perdeden duyurmak ve daha güçlü haykırmak
isteyecek ve tâkâtlarının son haddine kadar âvâzlarını yükseltip ruhlarının
derinliklerindeki mânâları, mezardakilerine bile duyuracak şekilde
gürleyeceklerdir. Evet, bütün iç âlemleriyle mâneviyâta uyanmış ve mânâ
ikliminin vâridâtıyla doygunluğa ermiş bu insanlar, mahiyetleri tıpkı
müktesebatlarıymış gibi ruhlarından yükselen sesleri, aşklarından fışkıran
sözleri ve iç âlemlerinden taşan hisleriyle en katı duyguları delecek, en paslı
kilitleri açacak ve en sert gönülleri bile yumuşatacaklardır. Yumuşatacaklardır;
zîrâ onlar, hep içlerinden doğan öteler buudlu ve lâhût derinlikli nağmeleriyle,
kendi ruhlarının sesini, kendi aşk u şevklerinin bestelerini mırıldanacak ve
bütün bir insanlık namına imanlarını, ümitlerini, heyecanlarını, dâussılalarını
ve vuslat arzularını seslendireceklerdir. Onların gelecek adına ve sonsuza dâvet
hesabına bütün çağrıları, bütün yönelişleri, bütün recâları, bütün duaları ve
samimiyetle gerilmiş ruhları, sanki bizim bugüne kadar söylemek isteyip de
söyleyemediğimiz, duyurmak arzu edip de duyuramadığımız ve hep kör-aksak
bıraktığımız hususların ifade edilişi, seslendirilişi, yorumlanışı gibi
olacaktır.
Herhalde, o çağın insanları bizde olduğundan daha fazla zengin duygularla
birbirlerine yönelecek, daha aşkın seslerle birbirlerine hitap edecek ve hep
aynı aşk u şevki söyleyeceklerdir. Zaten dünden bugüne böyle ilâhî günlerde her
zaman, bir sevenler, bir de sevilenler olmuştur. Sevenlerin hep Mecnûn,
sevilenlerin de Leylâ olduğu böyle dönemlerde, bütün aşklar, şevkler,
güzellikler, nizâmlar Cemâl-i Sonsuz’un çok perdelerden geçmiş gölgesinin
gölgesi.. olması mülâhazasıyla, önce her şeyin asıl kaynağı O, sonra da
derecesine göre her şey sevilmiş, koklanmış, sînelere basılmış ve O’nun mührü
olarak da takdis edilmiştir.. ve böyle dönemlerin talihli insanları da, ömür
boyu sevmek, sevilmek duygularıyla yaşamış, çekilen sıkıntıları da bir ebedî
mutluluk adına tırmanılması gerekli bir helezon ve ruhun beslenme yolu kabul
ederek hep inşirâh soluklamışlardır. Hele bir de gönüllerde uyanan marifet,
muhabbet ve aşk u şevki körükleyecek bazı sâikler söz konusu olunca, onların
rûhları âdeta sonsuza yelken açıyor gibi kanatlanmış ve zaman üstü mekân üstü
bir kıvamla Fuzuli’leşerek;
Min can olsaydı âh men-i dil şikestede
Tâ her biriyle bir kez olsaydım fedâ sana.
demişlerdir.. demelidirler de; zira, belli bir noktadan sonra, kendi güç ve
zenginliğiyle ayağa kalkan ruhlar, kendilerini ifade serbestiyetine ulaşan
duygular, varlığı binbir menfezle O’na açılan kapılar şeklinde temâşâ eden
mantıklar ve muhakemeler öyle bir aşkınlığa ererler ki; artık madde, metafiziğin
önünde bir hudut, bir engel olmaktan çıkar, inceleşerek şeffâfiyet kazanır ve
âdeta mânânın bir aksesuarı haline gelir.
Burada deryadan bir damla şeklinde ifade edilmeye çalışılan duygular,
düşünceler, ümitler, beklentiler, sevinçler, inşirahlar pek çok milli
rüyalarımızın gerçekleşeceği, imanların marifetle derinleşeceği, marifetlerin
aşk u şevke dönüşeceği, aşkların iştiyâkların rûhanî lezzetlere inkılâp edeceği
bir yeni ışık çağından sadece birkaç katredir.. deryayı gösteren birkaç katre.
Şimdilik uzak gibi görülen bu rüyalar âlemi, her şahsın istidat ve kabiliyetine
göre başka başka görülse, hissedilse de, her şeyin, bir müşterek duyuş ve seziş
çerçevesinde cereyan ettiğinde şüphe yok. Herkes böyle bir oluşumu, kendi duyuş,
kendi seziş ve kendi gönlünün enginliğine bağlı devam ettiredursun; imanın,
azmin imkânsızlıkları olur hale getireceği, bütün virajları düzeltip tepeleri
sileceği ve patikaları da şehrahlara çevireceği ilâhi günler yakındır.
Öyle zannediyorum ki, maddenin ve maddeci düşüncenin banallaştırdığı iptidaî
ruhlar bile -eğer Allah’ın kendilerine bahşettiği insani değerleri inatlarının
emrine vermezlerse- bu iman ve aşk u şevk döneminde, Allah’a intisabın diriltici
gücünü idrâk ederek bu umumî oluşum insiyaklarına kendilerini salacak ve bu
ilâhi günleri tıpkı bir hayat usâresi gibi yudumlayacaklardır.
Sızıntı, Ağustos 1996, Cilt 18, Sayı 211
İlim Aşkı
Yeniden ilim aşkını ve düşünce iradesini elde etmeye çalışırken, realiteler
görmemezlikten gelinmemeli ve tecrübeler de gözardı edilmemelidir. Evet, realite
duygusu, aklın nezaretinde, vicdanın kontrolünde; görme, işitme, tatma, koklama
ve dokunma kabiliyetlerimizle aynı çizgide değerlendirilmeli.. ve ilim yuvaları,
bilim araştırma merkezleri ve bu istikametteki konferans, sempozyum, panel
şeklindeki çalışmalar hep bu düşünceye omuz vermeli ve gönüllerimizde ilim aşkı,
ilim heyecanı uyarılmalıdır. Sebepler dairesinde sebeplere riayet bir vazife,
onları görmemezlikten gelmek ise bir cebriliktir.
Orta yol, sebepleri gözetmede en küçük bir boşluğa dahi meydan vermeyecek kadar
tedbirli ve temkinli olmak, Allah’a itimat ve güvende de başka hiçbir şeye
takılmama ölçüsünde mütevekkil bulunmaktır. Sebep-netice, illet-mâlul arasındaki
münasebetler muteber sayılmalı ama, düşünce dünyamızda koyu bir determinizmaya
da yer verilmemelidir. Olsa olsa orta yol mülâhazalı bir şartlı determinizmaya
kapı aralanabilir. Böyle bir tevil esnekliği ne derece mazur görülür
bilemeyeceğim ama, bizim dünyamızda da, illiyet ve tenasüb-ü illiyet prensipleri
üzerinde bu kadar olsun durulmuş ve değişik değerlendirilmelere gidilmiştir.
Eğer cebri determinizma, aynı sebeplerin, aynı ortamda aynı neticeleri
doğurmasının adı ise, şartlı determinizmaya mülâhaza dairemizin açık olduğu
kendi kendine ortaya çıkacaktır. Şimdi bu mülâhazaları bizim ölçülerimiz içinde
ele alacak olursak, fizik dünyasında cereyan ettiği ölçüde olmasa bile,
içtimâiyatta dahi belli nispette sebep-sonuç meselesi her zaman söz konusu
olabilir. Bu itibarla da, bugünkü hareket ve davranışlarımızın toplumda, yarın
ne tür bir netice vereceğini şimdiden düşünmemiz icap edecektir. Bununla, ferdî
ve içtimâi hayatımızın, bir nizam ve âhenk içinde sürüp gitmesi için, önceden
bir plânın bulunması ve konuyla alâkalı her şeyin bu plân çerçevesinde
gerçekleştirilmesi lazım geldiğini vurgulamak istiyoruz.
Evet, bugünkü toplumun yarınki varlığı, bugünkü devletin yarınki bekası, hatta
devletlerarası muvazenede yerini alması, işte böyle bir plân ve böyle bir ilk
teşebbüse bağlıdır ki, bu da, bugünle beraber yarınların, yarınki netice ve
sonuçların çok iyi resmedilip belirlenmesi, değişik ihtimal ve alternatifleriyle
dosyalanıp disketlere alınmasıyla mümkün olacaktır. Yoksa, içte ve dışta sürpriz
hadiselerle karşı karşıya kalmamız kaçınılmazdır.
Eğer bugünkü mektepler, mekteplerdeki müfredat programı; üniversiteler ve bu
yüksek ilim yuvalarında sistem; bakımevleri ve kimsesiz çocuklarla alâkalı
projeler; okullardaki talebeler ve onlarla ilgili tasarılar; camideki cemaat,
kışladaki asker, karakoldaki polis, devlet dairesindeki memur, fabrikadaki işçi
ve bunlarla alâkalı temel disiplinler bugünümüz ve yarınlarımız açısından nazara
alınıp, sebep-sonuç mülâhazasıyla değerlendirilmezse, yarın bu müesseselerin
yetiştirdiği çıraklardan hiçbirinin kargaşaya alet olmayacağına teminat
verilemez.. beş başı mamur insan yetiştirdiğimizden söz edilemez.. toplumun
huzuru adına güvence verilemez.. ma’bed misyonunu yerine getiremez.. okul ma’bed
kutsiyetine ulaşamaz.. kışla peygamber ocağı olma imtiyazını koruyamaz.. ve
yığınlar derbederlikten kurtulamaz.
Her şey, bir başka âlemde hazırlanıp imdadımıza gönderilecekmişçesine
evlerimizde oturup sürpriz şeyler bekleyemeyiz.. dahası, hayatın içinde miyiz,
değil miyiz bunu çok iyi belirlememiz gerekir. Eğer bir toplumda: İnsan bu
dünyada vaktini iyi geçirmeye bakmalı.. gelecek adına çok fazla kafa yormaya
gerek yok.. (Ömer Hayyam’ca) geçmiş gelecek masal hep; eğlenmene bak ömrünü
berbat etme.. ye-iç hayatın keyfini çıkar.. dünyayı sen mi kurtaracaksın?. Çok
fazla düşünme delirirsin.. Allah’ın nimetlerinden istifade etmek de bir
ibadettir… gibi -bazıları düşünce olarak doğru olsa da- mülâhazalar söz konusu
ise, o toplum ruhta ve mânâda ölmüş demektir. Böyle bir toplumda aydına ve
idareciye düşen vazife, o toplumu her kesimiyle bu korkunç düşünce inhirafından
ve ruh kaymasından kurtarıp onu yüksek hedeflere yönlendirmek ve ilim
düşüncesiyle aydınlatmaktır. Aksine, kitlelere gerçek ilim aşkı ve düşünce ruhu
aşılama yerine onları günlük politikalarla sersemleştirir ve iktidar
değişmeleriyle her şeyin farklılaşacağına inandırmaya kalkarsak, toplumu bütün
bütün problem kaynağı haline getirmiş oluruz. Kaynağı toplum olan problemleri ne
gücün düşüncelere baskısıyla, ne de zirvedekilerin sandalye münâvebeleriyle
halletmek mümkün değildir. Kaldı ki bu problemleri bir kere çözseniz bile,
değişen şartlar, farklılaşan dünya sürekli karşınıza yeni yeni problemler
çıkaracaktır. Bu itibarla da, her köşe başında önümüzü kesmiş bizi bekleyen bu
problemlere karşı, hakikat aşkı, ilim aşkı, düşünce aşkıyla mücadele etme
mecburiyetindeyiz.
Varlık, her zaman bir değişim ve tekâmül süreci içinde bulunduğuna göre -biz bu
tekâmülü, evolüsyoncuların anladığı mânâda bir değişim ve dönüşüm şeklinde
düşünmüyoruz- bizim varlık ve hadiselerin dışında kalmamız, kendi kendimizi her
şeyden tecrit etmemiz mânâsına gelir ki, bu da kâinatın dönen dolaplarıyla
müsademe etmek demektir. Aslında kâinattaki bu yenileşme ve gelişme esprisini
kavramadan ne hilkati, ne insanoğlunun misyonunu ne de insan gerçeğini anlamak
kabil değildir.
Bu âlemde sürekli, cansızlar hayata koşar.. hayat şuur ve idrake yürür..
karanlık-ışık tenavübü bir devr-i daim içinde döner durur.. ve her şey birbiri
üzerinde basamaklaşarak gider bir marifet ufku teşkil eder.. evet, büyük-küçük
bütün ırmak ve çayların akıp denizlere ulaşması gibi, eşya ve hadiseler de tıpkı
bir çağlayan gibi hiç durmadan sonsuza akar.. ve ummana ulaşmak için hep başını
taştan taşa vurarak koşar; koşar ve her şeyin, hepimizin gâye-i hayâli sayılan
biricik hedefe ermeye çalışır. Bizim de böyle iktidar ve mukavemetimizi aşan bir
gayret ve hamleyle, şuur ve irade destekli böyle bir çağlayana kendimizi salarak
geleceğe akmamız lazım. Aksine varlık ve hayat kendi tekamül vetirelerini
yaşarken, yürüyen merdivenlere uygun binilmediğinde ve dönen kapılar usulünce
geçilmediğinde başa gelen şeyler gibi, kainattaki umumi ahenge tevfiki hareket
edilmeden gerçekleştirilmek istenen her teşebbüsün de, oluşum, gelişim ve
tekamülden bir tekme yiyerek bir kenara itilmesi mukadderdir.
Biz, mübarek bir dönemde kendi tekamülümüz adına, Batı da kendi Rönesansı
hesabına, insanoğlunun birkaç bin senelik bilgi birikimini değerlendirerek,
yukarıda temel dinamiklerini arz etmeye çalıştığımız esaslar muvacehesinde biz
de onlar da belli noktalara ulaştık ve belli bir yere geldik.
Şimdi eğer, bir yeni oluşumdan doya doya nasibimizi almayı düşünüyorsak -ki
mutlaka düşünmeliyiz- yukarıda sık sık dolaylı da olsa temas ettiğimiz
dinamikleri bir kere daha gözden geçirerek, bunları mutlaka toplumun her
kesimine maletmeliyiz.
Evet, bu esaslar ve bu esasların ifade ettiği ruh ve mânâ zımnen dahi olsa
toplumun ruhuna sindirilmeli, örflerimiz, âdetlerimiz içinde yeşerip kök
salmaları sağlanmalı; aile, mektep, ma’bed, kışla gibi toplumun hiçbir kesimi bu
ruh ve bu mânâdan mahrum bırakılmamalıdır. Çocukların ruhu daha ilkokul
sıralarında bu mânâ ve bu ruhla yoğrulmalı, onlarla şahlandırılmalı ve daha
sonraki dönemde de doz ayarlaması yapılarak onların ruhlarına hep aynı duygu ve
aynı düşünce mutlaka içirilmelidir.
Aslında, ilmin kendisinden daha mühim olan bir şey varsa o da, ilim zihniyeti ve
bu zihniyetin dayandığı prensiplerin ruhlara nakşedilmesidir. Çok erken yaşlarda
başlayıp, belli dozlarla gençliğin ruhuna duyurulmaya çalışılan bu husus en az
ana sütü kadar önemli ve o kadar da yararlıdır. Dahası bu ilim aşkı ve ilim
ahlâkı, yediden yetmişe toplumun her ferdine behemehal aşılanmalıdır ki,
cemiyetin değişik kesimleri arasında, düşünce, felsefe ve kültür farklılığından
dolayı sürtüşmeler olmasın ve yığınlar teâruzların ve çekişmelerin ağında
müsademe ve çözülmeler yaşamasın.
Bu hususun ahlâkî buudu, başlı başına tahlili gerektiren bir konu olması
itibariyle şimdilik ileride hususi bir tahlil deyip geçiyorum.
Sızıntı, Mayıs 1996, Cilt 18, Sayı 208
İlim Düşüncesi
Her zaman bir coşkun sel gibi kükreyerek istikbale akan ve yerinde göz
kamaştıran bir bahçeye de benzetebileceğimiz, her yanından canlılık fışkıran bu
dünya, insanın mütâlâasına sunulmuş bir kitap, temâşâsına arz edilmiş bir meşher
ve nihayet müdahale etme hakkıyla bizlere tevdi edilmiş bir emanettir. Böyle bir
emanet karşısında insanın vazifesi ise, mütâlâasına sunulan bu kitabı okuyup
perde önünü ve perde arkasını kavrayıp yorumlamak; bu sırlı meşheri tetkik edip
ihtiva ettiği mânâları değerlendirmek; ve bu emaneti bugünkü-yarınki insanların
yararlanabileceği şekilde işletmek iradesidir. Siz isterseniz, varlık ve insan
arasındaki bu münasebete ilim de diyebilirsiniz..
İlim, tek başına herhangi bir milletin malı değildir. Hele Batılıların asla.!
İlmin çocukluk dönemi ile insanlığın çocukluk dönemi aynı zamana rastlar.. ve
aynı düşünce yamaçlarının, aynı gayret vadilerinin ürünüdür. Batı, bilhassa
tecrübi ilimleri, yeni bir değerlendirmeye tâbi tutacak olgunluğa ulaştığında, o
güne kadar diğer milletlerin düşünce salıncaklarında; hususiyle de Asya
kavimlerinin beşiklerinde hem de ne nazla sallana sallana belli bir kıvama
gelmiş bulunan bilim, yeni Batı medeniyetinin ilk hamlesi, belki de ilk rampası
sayılan Rönesansla, yarınların ilim düşüncesine de açık halihazırdaki şeklini
almıştı.
Batı onu, eski kaynaklarından özümleyip alırken, ilim ahlâkıyla alâkalı
hususları da ihmal etmemişti. Gerçi o, ilmin neşet ettiği yerleri ve geçiş
yollarını belli ölçüde çarpıttı ama, onun menşeindeki ahlâkiliği, aşk u şevki,
azim ve kararlılığı ilmin orijini gibi hep göz önünde bulundurdu. Zaten bilim de
bir müze malı, bir şöhret plaketi ve başkalarının temâşâsına sunulan bir meşher
metaı olarak da alınamazdı. O, içinde geliştiği toplumun damarlarına kan gibi
yayılacak ve ona değişen her günün havasını fısıldayacak bir hayat cevheri gibi
alınmalıydı.. ve bir ölçüde öyle de alındı. Aksine o, sadece yazılı metinler
olarak aktarılacaktı ki, bence kitaplarla, disketlerle aktarılan bilgiye bilgi
demek mümkün değildir.
Eğer gerçek ilim, hiçbir çıkar gözetmeden zekanın sonsuzluğa yönlendirilmesi,
mutlak hakikatin keşfedilmesi istikametinde varlığın tekrar ber tekrar
yorumlanması ve hedefe ulaşma konusunda gerekli koordinatların yerli yerinde
kullanılması ise -ki Batı Rönesansa yürürken meseleye böyle yaklaşmıştı- onu bu
dinamiklerinden tecrit ederek bir yere varılamayacağı açıktır. Eğer Batı
insanının ruhuna gerçeğin aşk ve fikrini aşılayan Hıristiyanlık ise, farklı bir
buudda, kısmen de olsa, bir dönemde bizim de gerçekleştirmeye muvaffak olduğumuz
büyük yeniliğin temelinde, namütenahilik esasına dayanan din” düşünce ve bu
düşünceden doğan acz u fakr derinlikli aşk u şevk vardı. O güne göre bilimin
önemli bir kaynağı sayılan vahiy derinlikli ilim düşüncesi, çağın devâsâ
kametleri tarafından kusursuz temsil edilebiliyor ve sonsuzluk duygusuyla meshur
bu aşkın düşünceler, hem de araştırmaya hiç mola vermeden hep namütenahi
diyorlardı. Bu ölçüde bir temsil sayesinde akıl, mantık birer aydınlık kaynağı
gibi çevreye ışık yağdırıyor ve bu nurların ruhlara sinmesiyle toplum çapında
yepyeni bir ilim düşüncesi meydana geliyordu. Cemiyetin hiçbir kesiminden tepki
almayan ve bütün fertleri tarafından ilâhi bir mesaj gibi kabul edilen, hatta
bir ibadet neşvesiyle üzerinde durulan ilim düşüncesi, eğer bu ilk feveran
esnasında, Asya’daki hercümerc ve Anadolu’daki haçlı tahribatına maruz
kalmasaydı -Allah bilir- dünya bugünkünden çok daha aydınlık, düşünce hayatı
daha engin, teknoloji daha mûnis ve ilimler daha ümit vaat edici olacaktı. Zira,
İslâm’ın insanımıza kazandırdığı sonsuzluk düşüncesi, insanlığa yararlı olma
mefkûresi, eşya ve hadiselere müdahale etme sorumluluğu, dünyada her yerde
bulunandan daha fazla bizde vardı…
Evet, ilmi düşüncenin ruhu ve esası sayılan şahsiyet ve karakter, ancak hakikat
aşkına dayanırsa istikbal vaat eder. Bu da, yapılan işlerde herhangi bir hırs,
çıkar düşüncesi ve dünyevilik bulunmamasına bağlıdır. Böyle herhangi bir çıkar
düşüncesi, menfaat mülâhazası gözetmeden varlık ve eşyayı temâşâ edip tanıma,
tanıyıp değerlendirme, hakikat aşkının bir diğer adıdır ki; ona sahip olanın
ulaşamayacağı şâhika yoktur. Bunun aksine, menfaat tutkusu, şahsi çıkar
mülâhazası ve bir kısım ideolojik saplantılar içinde, hakikat aşkı
gelişemeyeceği gibi, ilmî düşünce de gerçekleştirilemez; gerçekleştirilemez zira
böyle saplantılar anaforu içinde verilen mücadele hakka karşı bir savaştır ve
tabiî bu savaşın mağduru da ilimdir, insanlıktır.
Evet, ihtiraslar ve egoizmanın baskısı altında oluşturulan organizasyonlarla ne
sağlam bir düşünce, ne ilim sistematiği ne de netice vaat eden bir aksiyon
meydana getirilemez. Getirilmesi bir yana bir zift gibi içimizi saran bu baskıcı
güçler, bizi temel düşüncelerimize zıt bir noktaya sürükleyecekleri gibi,
taassup, bağnazlık, fanatizm sözcükleriyle ifade edeceğimiz dış baskı ve
zorlamalar da hakikat mülâhazasına açık düşünceleri hayata geçirmemize imkân
vermeyecektir. Zaten, düşünmeden bir mülâhazayı hemen kabullenmek, bir şahsı
veya bir zümreyi bilâ kayd u şart başkalarına tercih etmek, bazı kimseleri
pohpohlayıp göklere çıkarmak, zamanla akl-ı selimden ve riyâsız ruhlardan tepki
alacak davranışlardandır. Bir düşünceyi, bir şahsı kabullenmek, hatta onu
başkalarına tercih etmek her şeyden önce bir inanç işidir. Hem de bir kısım
gerçek sebeplere dayanan bir inanç işidir. Önce inanmayan sonra kabullenemez..
kabullenmeyen takdir edemez.. muhabbet duymayan beraber olamaz.. aşık olmayan
herhangi bir şeyin arkasına düşemez. Şimdi siz, bütün bu olmazları hiçe sayarak
dış baskılarla bazı şeyleri gerçekleştirmeye kalkarsanız, maksadınızın aksiyle
tokatlar yer, sevdirmek, kabul ettirmek istediğiniz kimselere karşı nefret
uyarır ve tepki toplarsınız. Ama ne acıdır ki, bugün bağnazlık ve ihtiras
bazılarının gözlerini kör ettiğinden aklın bedahetine rağmen çokları gül ararken
dikenlere takılmakta ve sevgi arkasında koşarken nefretlere körük çekmekte..
Bence, günümüzün aydınlarının, hatta mektep ve medyanın, eğer insanımıza bir
iyiliği olacaksa, bu iyilik onu bağnazlık, ihtiras ve fanatizmin öldürücü
atmosferinden kurtararak gerçek insanî değerlere yönlendirme şeklinde olmalıdır.
İlk dönem itibariyle bizde daha sonra Batıdaki yenilenme hamlelerinde, bu kabil
duygu ve tutkulardan arınma hareketi birinci ameliye kabul edilmişti. Oysa ki
son bir-iki asırdan beri, bizdeki değişim ve dönüşümleri planlayanlar, eğer,
daha işin başında, ma’şeri vicdanda böyle bir arınma şuuru ve başkaldırma
düşüncesi uyarabilselerdi bugün, beklenen inkılâpların en büyüğü gerçekleşmiş
olacaktı.
Halbuki, bizdeki hemen bütün yenilikler, bazı kimselerin, biraz da dış
manipülasyon ve baskılarla bir kısım bayağı arzulara hizmetten ibaret kalmıştı..
evet bu talihsiz dönemde bazı aydınlar ve bazı imkân sahipleri, sırf kendi keyif
ve çıkarları için hem birkaç asırlık birikimi hem de çok ciddi bir metafizik
gerilimi hiç olmayacak şekilde israf edivermişlerdi. Rica ederim, ilim
düşüncesinin önemli bir dayanağı sayılan düşünce ve ilim hürriyeti, bir kısım
ilim ağalarının heveslerini gerçekleştirmek ve ideolojik saplantıları olan bazı
kimselerin işlerini kolaylaştırmak için midir? Ama ne acıdır ki, yıllardan beri
bu bahtsızlar ülkesinde pek çok iş hep böyle olagelmiştir.. bir kesim burnunu
dikmiş, dişlerini sıkmış ve avazı çıktığı kadar: Yobazlar, gericiler, dünyayı
Orta ‚ağ karanlıklarına sürüklemek isteyenler, falanın düşmanları, filanın
düşmanları diye bağırmaya başlamış; buna karşılık diğer bir kesim de, aynı eda
ve üslûpla: Küfür yobazları, fanatik mülhitler, muhakemesiz mukallitler, imansız
zındıklar karalamalarıyla, bu kategori içinde mütâlâa edeceği binlerce,
milyonlarca ruhu rencide etmiş ve vicdanları baskı altına almıştır.
Şimdi sorarım size; insanların beynine vura vura, onlara kendi düşüncelerini
kabul ettirmeye çalışan ve fikirleri baskı altına almak isteyen bir toplumda,
ilim aşkından, yenilikten ve kolektif şuurdan bahsetmek mümkün müdür? Ruhların
böylesine ezildiği, düşüncenin çelimsiz kaldığı, aşkın öldürüldüğü ve insanî
değerlere saygının sıfırlandığı bir cemiyette olsa olsa yılanların, akreplerin,
ezilme ve öldürülme korkusuyla iğne ve dişlerini geçirip zehirlerini
boşalttıkları gibi, ısırmalar, sokmalar, zehir kusmalar ve öldürmeler olur…
Yeryüzü, insana insanca davranmayı, insanî değerlere saygılı olmayı, sevgiyi,
aşkı, müsamahayı dinlerle, hususiyle de İslâm diniyle tanımıştır. İnsaflı bir
bakış ve muhakemeli bir tarayışla Kitap, Sünnet ve Selef-i Salihin’in
yaşayışları incelendiğinde, İslâm’ın, ahlâk, fazilet ve aşk etrafında
örgülendiği görülecektir. Bilhassa İslâm’ın kitabı Kur’ân, insafla mütâlâa
edilebilse O’nda, ilim aşkı, insan sevgisi, adalet duygusu ve nizam düşüncesinin
nümâyân olduğu müşahede edilecektir. Vakıa, bazı ahvalde dinin temel kaynağı
olan bu mübarek kitap, bir kısım çıkarcıların elinde bir kazanç vesilesi veya
kin, nefret ve gayızla oturup-kalkan insanların dilinde bir intikam alma ve
tatmin olma vasıtası yapılmak istenmiştir, ama; bu iş ve bu düşünceler o kitabın
sesi, soluğu değildir; onu kendi hesaplarına konuşturmak isteyen bahtsızların
homurtularıdır.. zaten, bütün sermayesi bu kabil homurtulardan ibaret olan bir
kısım ses ağalarından ve sanatkârlardan başka bir şey beklemek de mümkün
değildir.
Bir garip husus da şu ki; Allah’ın, kainatın bağrına serpiştirdiği ruh, mânâ ve
muhtevayı dile getiren bu ezelî hutbeyi istismar etmek isteyenler uyarılacağına,
dinin ruhuna cephe alındı ve o temizlerden temiz kaynak bulanık gösterilmeye
çalışıldı.. derken, yılan, akrep zaafı türünden zaaflar çatışması başladı.. ve
bu mübarek dünya bir baştan bir başa şuursuzca vuruşmaların arenası haline
getirildi. Artık her yanda, hırsların, kinlerin, nefretlerin hay huyu duyuluyor
ve her taraf mukabele-i bilmisil kaide-i zalimanesinin homurtularıyla inliyordu.
Ve tabiî arada kaza kurşunuyla giden yine bizim şerefimiz, pâyimâl olan bizim
ruhumuz, sürüklenip bir kenara itilen bizim ilim aşkımız ve öldürülen de bizim
ilim düşüncemizdi.
Bu garip dönemin karakteristik özelliklerini şöyle hülasa etmek mümkündür:
Düşünceler olabildiğine dekolte, davranışlar alafranga ve sun’i, üslûp taklitçi
ve hemen her zaman tahakküm edalı, başkalarını yok edip onun yerine geçme
düşüncesi, hastalık halinde, herkeste korkunç bir kindarlık, her yerde zalimce
düşüncelerin -onlara da düşünce denecekse- vuruşması ve her kesimde birbirini
yutmakla beslenme hırsı…
Aslında, bunlar bizim dünyamızda olmamalıydı; zira bizim kitabımız adalet ahlâkı
ve adalet aşkıyla gelmiş ve o güne kadar duyulmamış bir derinlik ve belağatla,
müntesiplerine sürekli peygamberlik ruh ve mânâsını talim etmiştir. Onun
neşrettiği nur sayesinde, niceleri kendilerini aşarak başkaları için yaşama
çizgisine ulaşmış.. ve her biri, insanlığı sonsuza taşımaya azmetmiş birer ışık
süvarisi olmuştur. her şeyi sonsuzluk aşkı etrafında örgüleyen ışık süvarisi.
Bunun böyle olması gayet tabiiydi; zira Kurân’la gelen bu din, bütünüyle
mükemmel ve gâye-i hayâl diyebileceğimiz bir sistemin adıdır.. ve bu sistemin
esası, imandır, muhabbettir, aşktır, Allah rızasını arama yoludur.. ve her zaman
inkılâp ve tekâmül tabiatlı ve tekâmül tabiatı da sonsuza açık olma
hudutsuzluğunu hâizdir. Onun Peygamberi’nin hayat-ı seniyyeleri, bütün bu
hususiyetleri ifade eden en canlı örneklerle doludur. Ama gel gör ki, bugün O,
ağızları levsiyatla köpüren bir kısım inkârcıların hasmane tavırlarıyla,
dostluğun gerektirdiği vefayı gösteremeyen birkaç düzine dost kılığındaki
bilgisiz, görgüsüz cahillerin umursamazlığı arasında âdeta bir berzah hayatı
yaşamakta.. O’nun düşmanlarının ne düşündüğü bellidir. Bari dostları vefalı
olabilseydi!
Evet, bizim bilgi aşkımızı söndüren, kolumuzu-kanadımızı kırıp irademizi felç
eden en büyük düşmanımız veya milletçe esaretimizin gerçek sebebi, işte bu
vefasızlığımızdır. Düşmanların cefadan usanacağını bekleyeceğimize, keşke biraz
da vefa diyebilseydik!
Bu âlemde sürekli, cansızlar hayata koşar.. hayat şuur ve idrake yürür..
karanlık-ışık tenavübü bir devr-i daim içinde döner durur.. ve her şey birbiri
üzerinde basamaklaşarak gider bir marifet ufku teşkil eder.. evet, büyük-küçük
bütün ırmak ve çayların akıp denizlere ulaşması gibi, eşya ve hadiseler de tıpkı
bir çağlayan gibi hiç durmadan sonsuza akar.. ve ummana ulaşmak için hep başını
taştan taşa vurarak koşar; koşar ve her şeyin, hepimizin gâye-i hayâli sayılan
biricik hedefe ermeye çalışır. Bizim de, böyle iktidar ve mukavemetimizi aşan
bir gayret ve hamleyle, şuur ve irade destekli böyle bir çağlayana kendimizi
salarak geleceğe akmamız lazım. Aksine varlık ve hayat kendi tekamül
vetirelerini yaşarken, yürüyen merdivenlere uygun binilmediğinde ve dönen
kapılar usulünce geçilmediğinde başa gelen şeyler gibi, kainattaki umumi ahenge
tevfiki hareket edilmeden gerçekleştirilmek istenen her teşebbüsün de, oluşum,
gelişim ve tekamülden bir tekme yiyerek bir kenara itilmesi mukadderdir.
Biz, mübarek bir dönemde kendi tekamülümüz adına, Batı da kendi Rönesansı
hesabına, insanoğlunun birkaç bin senelik bilgi birikimini değerlendirerek,
yukarıda temel dinamiklerini arz etmeye çalıştığımız esaslar muvacehesinde biz
de onlar da belli noktalara ulaştık ve belli bir yere geldik.
Şimdi eğer, bir yeni oluşumdan doya doya nasibimizi almayı düşünüyorsak -ki
mutlaka düşünmeliyiz- yukarıda sık sık dolaylı da olsa temas ettiğimiz
dinamikleri bir kere daha gözden geçirerek, bunları mutlaka toplumun her
kesimine maletmeliyiz.
Evet, bu esaslar ve bu esasların ifade ettiği ruh ve mânâ zımnen dahi olsa
toplumun ruhuna sindirilmeli, örflerimiz, âdetlerimiz içinde yeşerip kök
salmaları sağlanmalı; aile, mektep, ma’bed, kışla gibi toplumun hiçbir kesimi bu
ruh ve bu mânâdan mahrum bırakılmamalıdır. ‚ocukların ruhu daha ilkokul
sıralarında bu mânâ ve bu ruhla yoğrulmalı, onlarla şahlandırılmalı ve daha
sonraki dönemde de doz ayarlaması yapılarak onların ruhlarına hep aynı duygu ve
aynı düşünce mutlaka içirilmelidir.
Aslında, ilmin kendisinden daha mühim olan bir şey varsa o da, ilim zihniyeti ve
bu zihniyetin dayandığı prensiplerin ruhlara nakşedilmesidir. ‚ok erken yaşlarda
başlayıp, belli dozlarla gençliğin ruhuna duyurulmaya çalışılan bu husus en az
ana sütü kadar önemli ve o kadar da yararlıdır. Dahası bu ilim aşkı ve ilim
ahlâkı, yediden yetmişe toplumun her ferdine behemehal aşılanmalıdır ki,
cemiyetin değişik kesimleri arasında, düşünce, felsefe ve kültür farklılığından
dolayı sürtüşmeler olmasın ve yığınlar teâruzların ve çekişmelerin ağında
müsademe ve çözülmeler yaşamasın..
Bu hususun ahlâkî buudu, başlı başına tahlili gerektiren bir konu olması
itibariyle şimdilik ileride hususi bir tahlil deyip geçiyorum.
Sızıntı, Nisan 1996, Cilt 18, Sayı 207
İnanan Gönüller
İnsanlık almış başını kinle, nefretle bir yere gidiyor. Herhalde buna
“yuvarlanıyor” demek daha uygun olur.. neticenin ne olacağını ve bu gidişin
nereye varacağını şimdiden kestirmek oldukça zor. Çok kötümser davranıp âkıbetin
cehennem olduğunu söylemek doğru olmasa da, cennet demek de biraz fazla
iyimserlik olsa gerek. Sîneler öfkeyle atıyor, gururlar çifteli, düşünceler
paramparça ve muhâkemeler de derbeder. Diyalog arayışları fevkalâde sun’î ve
çıkar hedefli; tartışma ve münazara meclisleri âdeta birer harp meydanı, birer
ateş hattı ve birer vahşi arena.. toplumu değişik kamplara bölmek ve kitleler
arası gerilimi artırmak için gerekli her şey var. Tavırlar kaba, ifadeler
mütecaviz, yığınlar birbirine karşı müsamahasız. “Vefâ yok, ahde hürmet hiç,
emânet lafz-ı bî-medlûl;/Yalan râiç, hıyânet mültezem her yerde, hak meçhûl…”
sevinen düşmanlar, ağlayan da milletimiz.
Bu gidişe “dur” demek ve bu yuvarlanışı önlemek için sevgiyle çarpan, müsamaha
ile oturup kalkan sînelere ihtiyaç var.. kendini insanlığın dünyevî-uhrevî
mutluluğuna adamış “Gözümde ne cennet sevdası, ne cehennem korkusu; milletimin
imanını selâmette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım”
diyebilecek inanmış ve seven sînelere…
Sevgi, insan ruhuna hitap eden sözsüz-kelimesiz evrensel bir lisandır. O,
gönülleri büyüleyip kendine çeken, hiç kimsenin hatta en vahşi ruhların bile
karşı koyamayıp teslim olduğu sihirli bir güç kaynağıdır.. evet böyle bir güç
kaynağıdır ve hiçbir şeyden anlamayan bedevîler bile, onun o yumuşaklardan
yumuşak mûnis dilinden mutlaka bir şeyler anlar ve mest olurlar.
Sevgide peygamberâne tesirin güç ve sihiri vardır. O, kendine mahsus beyânıyla
benliğimizin enginliklerine yağmaya başlayınca, onunla anlatılmak istenen
şeyleri rûhumuzun bütün derinliklerinde duyar ve verilecek mesajı hemen
kabullenmeye hazır hâle geliriz.
Gönüller sevgiyle attığı, çehreler samimiyetle tüllendiği ve gözler kendilerini
o büyülü tebessümlere saldığı zaman, insan hiçbir şey konuşmasa da, derûnundaki
kitabı bütün fasıllarıyla, bâblarıyla muhataplarına intikâl ettirmiş
sayılabilir.
Sevginin sesi-soluğu, samimiyet ve sıcaklığın derecesine göre, hemen ekseriyetle
hislerimizi coşturur ve bizi itimaddan teslime, teslimden kabule, kabulden
güvene yükselterek ruhlarımıza en beliğ hitapların, en meşhur kitapların
anlatamayacağı en enfes mânâları fısıldar.
Sevginin müphem nağmeleri gönül yamaçlarında her zaman bir bülbül sesi gibi
duyulur ve bir beşik ninnisi safvetiyle bütün benliğimizi sarar.. hem öyle bir
sarar ki, onun karşısında sevinçten, neşeden, bir çocuk gibi diz çöküp hıçkıra
hıçkıra ağlayasımız gelir.
Sevgi, o sımsıcak anne kucağı gibi havası ve her kapıyı açabilen anahtarlar gibi
büyüsüyle, bütün varlığın usâresini ve her türlü ledünnî alâkanın mânâsını
gönüllerimize boşaltan bir sihirli musluktur. O saf musluktan akan muhabbet
kevserini duyabildiğimiz ölçüde, duygularımız öylesine şahlanır, ruhlarımız o
denli heyecanlanır ve köpürür ki, benliğimizin tavanı delinip de göklerin ebedî
neşvesine erecekmişiz gibi oluruz.
Gönüller, sevginin dirilten havasını teneffüs ettikleri, sevgi çağlayanlarında
arındıkları, sevgiyle sarmaş-dolaş oldukları, sevgi kokladıkları ve sevgi
solukladıkları nispette, insan olmadaki engin derinlikleri duyar ve duyurur;
sonsuzluğa namzed olmanın sırlarını kavrar ve sevginin derinliğine göre muhabbet
ve alâka halkaları, genişleye genişleye topyekün varlığı kaplar; hatta gider tâ
sonsuza ulaşır, sonsuzun rengini alır ve her yerde “O’ndan ötürü” deyip
çevresine sevgi ve iltifat yağdırırken, her yerde bundan ötürü aranan, sevilen
biri haline gelir.
Sevgi, bizden önce de vardı. O insanoğlunu varlığa uyaran ilk nağme ve içinde
sallandığı ilk beşiktir. Biz burada, sevgi adına, eski bir perdenin yeni bir
şivesini, eski bir nağmenin yeni bir usûlünü, az bir telaffuz farkıyla, basit
bir üslup kaydırması yaparak, kin, nefret, iğbirar ve üslup çığırtkanlığını
tadil eder mülâhazasıyla bir kere daha mırıldanmak istedik.. kim bilir, bundan
sonra da daha niceleri, yeni bir ifade farkı ve yeni bir seslendirme ile ne
ateşten nağmeler mırıldanacak, ne yanık türküler söyleyecek ve şehrâyinlerdeki
havâî fişekler gibi çevrelerine ışıklar yağdıracak.. ve hep sevgi düşünecek,
sevgi konuşacak, sevgiye âşinâ gönüller arayacaklardır.
İnsan, sevginin o “sehl-i mümtenî” büyülü yoluna bir kere giriverse, başkaları
için aşılmaz görülen gayzın, nefretin en sarp tepelerini aşar.. önünü kesen
kandan-irinden deryaları geçer.. cennet yamaçları gibi bahar iklimlerinde
dolaşır, sevgi tüten ruhlarla kucaklaşır.. ömrünü hep kuş yuvaları gibi
sımsıcak, anne sîneleri gibi emniyetli bir atmosferde geçirir.. ve insan olmanın
bütün avantajlarını yaşar.
İnsanların intikam ve düşmanlığa yenik düştüğü, yığınların boğuşma ve kavgaya
sürüklendiği, hakkın, kuvvet karşısında susturulduğu ve kuvveti elinde
bulunduranların, kendileri gibi düşünmeyenlere Tiran’lar gibi davrandığı,
zalimlerin, gaddarların alkışlandığı, iltifat gördüğü, mazlumların, mağdurların
itilip-kakıldığı, itilip-kakılırken de sarsık, ama ümitli bir bekleyiş içinde
bulunduğu günümüzde her şeyden evvel ve her şeyden son-ra bir kere daha “sevgi”
diyoruz. Diyor ve sevginin hayatımızın ritmini değiştireceğine ve bizi
alelâdeliklerden fevkalâdeliklere, basitlikler içinde bocalayıp durmaktan
seviyeler üstü seviyeye yükselteceğine inanıyor ve ilk çocukluk dünyamızda
duyup-yaşadığımız o dupduru hülyaları bir kere daha yakalayacağımız ümîdini
besliyoruz.
Biz, duygu ve düşünce ufkumuzu, sevgi, saygı ve anlayışla donatabildiğimiz
ölçüde, zannediyorum çevremiz de farklılaşacak.. eşya ve hadiselerin rengi
değişecek.. gerçek insanî değerler ortaya çıkacak.. ve “eşref-i mahlûkât”
olmakla elde edilmiş bulunan onca avantaj zebil olup gitmekten kurtulacak..
tarihe malolmuş bütün dînî ve millî güzelliklerimiz dirilip geriye dönecek;
hatta gelip bir kere daha bizim olacak.. ve dün yaşadığımız hayatı bugünkü
ömrümüzle yeni baştan bir kere daha yaşayacak.. ve zaman üstü en engin lezzet ve
hazların hepsini birden duyacağız..
Keşke, iman ve iman içindeki o derin sevgiye ilkler gibi biz de uyanabilseydik.
Sızıntı, Ocak 1995, Cilt 16, Sayı 192
Kalplerin Sultanlığına Doğru
Son bir-iki asırdan beri insanlık hep ızdıraptan ızdıraba sürüklendi, hep ölüm
çukurlarının çevresinde dolaştı ve kurtuluş ararken de hep felaket buldu ve
felaketlerle yoğruldu. Bu meş’ûm zaman diliminde, dünyanın hemen her yerinde
toplumları idare eden güç, devletlerden, hükümetlerden daha ziyade, şahısların,
grupların, sınıfların, holdinglerin, mafyaların kazanç hırsı ve ikbal arzusu
oldu. Tabiatiyle, böyle bir dünyada, her şeyin kıymet hükmünün para ve yaşama
seviyesiyle ölçüleceği de bir gerçekti.
Evet gerçek değerlerin alt-üst olduğu böyle bir dünyada, insanların
itibarlarının, onların paralarıyla, servetleriyle, yazlık-kışlık villalarıyla
ölçülmesi gayet tabiiydi.. ve öyle de oldu; maddî varlık ve imkânlar küstah bir
glâdyatör gibi ellerini yukarıya kaldırarak, ilim, fazilet, düşünce ve cesaretin
üzerinde tepindi ve onları yendiğini ilân etti. Oysa ki, servet u sâmân, ilim,
akıl, fazilet ve cesaretle birleşince bir değer ifade etse de, tek başına
kaldığında bir şeye yaradığını söylemek oldukça zordur.. hatta ondan da öte
bazen bir canavarlık vesilesi haline gelmesi bile söz konusu olabilir. Ne acıdır
ki, günümüzde, toplumların gerçek hayat dinamikleri sayılan bilgi, düşünce,
ahlâk ve cesaret gibi hususlar, şayet maddî imkân ve kazanca dönüştürülemiyorsa
fantezi ve aptallık emâresi sayılmakta.
Halbuki eğer, bir toplumu teşkil eden fertler, hayat projelerini beden ve
cismâniyete göre plânlıyor, ömürlerini zevk u sefâ vadilerinde sürdürüyor,
zenginlik ve refahtan başka bir şey düşünmüyorsa, böyle bir toplumda, çalışkan,
azimli, mâhir ve sağlam karakterli insanlar kadar, hatta onlardan da fazla,
gayesizler, düzenbazlar, çıkarcılar, heyecansızlar, iki adım ötesini göremeyen
miyoplar ve cahiller hâkim duruma gelir. Bu da, ahlâk ve fazilet telakkisinin,
sanat düşüncesi ve tecrübenin, dolayısıyla da ülke ve millet için yararlı
karakterlerin ve yüksek performansların dışlanması demektir. Şimdilerde ülkemiz
dahil, dünyanın hemen her yerinde böyle bir çarpıklığın yaşandığı da bir gerçek.
Bugün büyük ölçüde insanlık, geçmiş asırlarda olduğundan daha zengin ve daha
geniş imkânlara sahiptir, ama bunun yanında onun, hiçbir dönemde maruz kalmadığı
ölçüde, ihtirasların, ihtiyaçların, fantezilerin ve tiryakiliklerin esiri haline
geldiği de bir vak’adır. Bugün o, cismaniyet ve bedenini yaşadıkça daha bir
yaşama arzusuyla çıldırmakta; içtikçe susamakta, yedikçe oburlaşmakta, daha
fazla kazanma hırsıyla akla hayale gelmedik spekülasyonlara girmekte, en hasis
çıkarlar karşısında ruhunu şeytana peylemekte ve gerçek insanî değerlerden âdeta
uzaklaşmaktadır.
Evet, ömrünü gelip-geçici bir kısım maddi değerler peşinde koşmakla tüketen
günümüzün modern insanı, aslında daha çok kendini tüketmekte ve ruhunun
derinliklerindeki yüksek duygularını kaybetmektedir. Öyle ki, böyle birinin
ufkunda, ne iman enginliğine, ne marifet zenginliğine, ne de muhabbet, aşk,
zevk-i rûhâni televvünlerine rastlamak mümkündür. Nasıl olur ki o, yaptığı hemen
her işin neticesini, maddî kazanç, cismâni rahat ve bedeni hazlar açısından
değerlendirmekte ve bütünüyle uhrevîlikleri, ledünnilikleri es geçmektedir. Onun
düşünce ve faaliyet ufkunu dolduran hususlar sadece ve sadece: Nasıl
çalıp-çırpacağı, ne alıp-ne satacağı, nerelerde nasıl eğleneceği ve nasıl keyif
çatacağı.. gibi şeylerdir. Tabii, bütün bu arzu ve isteklerin gerçekleşmesi için
meşru yollar ve meşru dairedeki kazançlar yetmiyorsa, gayr-i meşru vesileler
değerlen-dirilecek, spekülasyonlara girilecek.. ve şayet yer üstü dünyalar bu
korkunç iştihaları tatmine kifayet etmiyorsa yer altı dünyalarına inilerek
köstebekçe yollara girilecektir. Bence, günümüzün insanı, insani yolculuğunu
böyle bir inde sürdürmektedir ve o, mutlaka bu açmazdan kurtularak kendi
çizgisini bulma mecburiyetindedir. Yoksa handikaptan handikaba sürüklenecek ve
kat’iyen kendi olamayacaktır. Komünizmden kurtarsanız gidip anarşizme
yuvarlanacak, ateizmden uzaklaştırsanız koşup monizme sarılacak, Darvinizm’den
koparsanız neo-Darvinizm’e yapışacak.. ve her zaman kimliksiz, şabloncu ve
yükselip serkâr olma yerine başkalarına kuyruk olmanın mücadelesini verecektir.
Ve işte bunlardan ötürüdür ki o, birkaç asırdan beri ömrünü hep buhranlar ağında
tüketmekte; siyasi ve idâri buhrandan kurtulsa, gidip ahlâki buhrana aborde
olmakta, ondan sıyrılsa ekonomik bunalımların ağına düşmekte, toparlanıp ondan
da kurtulabilse, bu defa da kendini askeri buhranların arenasında bulmakta ve
kendi olumsuzluklarıyla kendini yiyip-bitirmektedir. Bu tersliklerden kurtuluşun
çaresi de, bir kere daha yeni baştan inanmak gibi, sevmek gibi, ahlâk gibi,
metafizik düşünce gibi, aşk gibi, ruh terbiyesi gibi dini, milli ve tarihi
dinamikleri gözden geçirme olsa gerek.
İnanmak, hakikati olduğu gibi tanıma, sevmek ise bu bilginin hayata geçirilmesi
demektir. İnanmayanlar mutlak hakikati ne bulabilir ne de bilebilirler. Onların
inandım demeleri iç dünyalarıyla bir zıtlaşma, buldum demeleri de bir
mugalatadır. Aslında inanmayanlar tâlihsiz, sevmeyenler de cansız cesetlerdir.
İnanma en önemli bir aksiyon kaynağı ve ruhun bütün varlığı kucaklaması ve
tabiatı kuşatması ise, muhabbet de gerçek insani düşüncenin en esaslı unsuru ve
lâhûtî bir buududur. Bu itibarladır ki, önümüzdeki yıllarda, dini ve milli
kültürümüzün fidelerini dikme ve yetiştirme misyonunu yüklenenler, evvelâ inanç
mihrabına yönelmeli, sonra da sevgi minberine yürüyüp, muhabbet soluklarını
dünyanın her tarafına duyurmaya çalışmalıdırlar. Bunu yaparken de
müessiriyetlerini, ahlâk ve fazilet anlayışlarının derinliklerinde
aramalıdırlar.
Ahlâk, dinin özü, esası ve ilâhi mesajın da en önemli bir umdesidir. Ahlâklı ve
faziletli olmak eğer bir kahramanlıksa -ki öyledir-; bu meydanın gerçek
kahramanları da peygamberler ve onları yürekten takip edenlerdir. Hakiki
Müslüman olmanın en bariz vasfı ahlâklı olmaktır. Akıl ve hikmet gözüyle
bakabilenler için Kur’ân ve Sünnet, âyet âyet, fasıl fasıl ahlâktır. Müslümanlık
huy güzelliğidir buyuran Mücessem Ahlâk ve Yüce Kâmet bu gerçeği en veciz
şekilde ortaya koymuştur. Millet olarak biz, bir ahlâk sisteminin mensupları ve
bir ahlâk destanının çocuklarıyız. Hiçbir düşünce, hiçbir fantezi bizim
ahlâkımızı sarsamaz ve sarsmamalı; biz onunla dünyaları aşıp ebedlere ulaşmayı
düşlüyoruz.. ve Allah ihsanlarının ayrı bir derinliği sayılan metafizik
gücümüzle de bunu gerçekleştireceğimize inanıyoruz.
Metafizik düşünce, aklın topyekün varlığa açılması ve onu perde-önü,
perde-arkasıyla kavrama cehdidir. Aklın veya ruhun, varlığı bu şekildeki
kucaklaması söz konusu olmasa, her şey paramparça olur ve cansız cesetler haline
gelir. Bu itibarladır ki, metafizik düşüncenin yok olması veya yok kabul
edilmesi bir bakıma aklın da tükenişi demektir. Bugüne kadar her büyük oluşumun,
metafizik düşüncenin kolları arasında geliştiğini söyleyebiliriz.. Hint ve diğer
doğu ülkelerinde bu böyle olduğu gibi; bizim dünyamızda da, Kurân’ın dünya
görüşü çerçevesinde bu hep böyle olagelmiş ve bu sayede üst üste değişik
medeniyetler gerçekleştirilmiştir. Metafizik düşünce, insan ruhunun varlığa
açılması, tabiatı istilâsı ve her şeyi kucaklaması ise, metafiziği ilimlerle
çarpıştıranlar, galiba, kaynakla o kaynaktan fışkıran çağlayanı birbiriyle
çarpıştırdıklarının farkında değiller.
Metafiziği, varlık gerçeğinin aşkla sezilip duyulması şeklinde de
yorumlayabiliriz ki, buna göre aşk, topyekün kâinatı, bütün varlık ve
hadiseleri, tam bir bitevilik içinde görüp duymanın, sezip sevmenin adı olur..
evet gerçek aşıklar, ne servet u sâmân ne de şöhret ü nâm peşindedirler. Onlar,
aşkın, kendi kendini yakıp kavuran ve kül edip savuran fırtınaları arasında berd
ü selâm soluklar ve yok oluşların çehresinde sevdiklerinin simasını okuma,
varlıklarının savrulan külleri arasında mâşuklarını duyma ve seven-sevilen,
arayan-aranan vahdetine ulaşma peşindedirler. Tasavvufî ifadesiyle, onlar hep
fenâ fillah vadilerinden bekâ billah yamaçlarına doğru bir seyahat içinde ve
sürekli aktiftirler. Elbette ki böyle bir ufka kavuşmak, ciddi bir ruh
terbiyesine bağlıdır.
Ruh terbiyesi, kısaca insanın yaratılış gayesine yönlendirilmesi demektir. Aynı
zamanda ona, ruhun bedeni ve cismani baskılardan sıyrılarak kendi özüne, kendi
kaynağına yönelmesi ve yaratılışının gayesi istikâmetinde bir seyr-i rûhâni
gerçekleştirmesi de diyebiliriz ki, konumuz şimdilik öyle bir bahse açık değil.
Günümüzde bütün rûhi dinamiklerini yitiren ve kendi özünden uzaklaşan talihsiz
nesiller, kendi akıl ve kendi muhakemelerinin kurbanı, perişan ve
derbederdirler. Ne olursa olsun bizler, bu neslin bakış zaviyesini ve temâşâ
ufkunu değiştirme mecburiyetindeyiz.. ve değiştireceğimize de inanıyoruz. Bu
mevzudaki gayretlerimiz hafife alınsa da biz olabildiğince ümitliyiz. Elverir ki
iradelerimizi ibadetle besleyip nefis muhasebesiyle kontrol altında tutabilelim.
Bize bu yolda sadece yürümek düşer. Biz nereye yönelirsek kemmiyetsiz,
keyfiyetsiz- Allah oradadır. Gözlerimizi yumup geleceğin altın yamaçlarına tohum
saçma bize, saçılan bu tohumların hayata yürümesi de O’na aittir.
Bizim, şuurlu bir hizmet ve ihatalı gayretlerle, bu dünyanın içinde, huzurla,
emniyetle, sevgiyle esen bir başka dünyanın meydana geleceğine ve hayatın gerçek
saadet çizgisini bulacağına inancımız tamdır. Ve tabii, gelecekteki nesillerin,
para, ikbal, şöhret, makam ve her türlü iştihanın çok üstünde bir büyük sevgiye
müteveccih olacağına da.. işte bu kalplerin sultanlığı sevgisidir.
Sızıntı, Ağustos 1995, Cilt 17, Sayı 199
Kollektif Şuur
Milletlerin hayatında en buhranlı dönemler, içtimaî değişim ve yeniden tekevvün
aralıklarında görülür. Tıpkı bazı canlıların geçirdiği “metamorfoz” hâdisesine
benzer şekilde, yenilenme süresince sancılar, sıkıntılar, zincirleme infialler,
bazı şeylerin atılıp yeni bazı şeylerin geliştirilmesi gibi… Kitleleri gerilime
sevk eden hâdiselerle, toplumda ferdî ve içtimaî bunalımların yaşanması
kaçınılmaz olur. Bir de, yapılacak işler, daha önceden denenmiş bir kısım
sabiteler esas alınarak yapılmıyorsa, dünya kadar yanlışlıklara girilebilir..
yer yer mantık ve muhâkeme hisse yenik düşebilir.. varsa, şöyle-böyle uyulması
düşünülen plânlar, onların dışına çıkılabilir.. ve sığ, küçük projelerin dar
çerçevesi içinde umumî âhenk bütün bütün altüst olup, genel tasavvur ve
düşüncelerin hilâfına akla-hayale gelmedik handikaplarla karşılaşılabilir;
dolayısıyla da yığınlar, hattâ onları idare edenler, aklî ve mantıkî olmaları
gerektiği yerde -günümüzde çokça müşahede edildiği gibi- hissî hareket ederek
yapma kuşağında çeşit çeşit yıkmalara sebebiyet verebilirler.
Milletlerin yeniden yapılanma veya inkılâp dönemlerinde, sık sık “kaderdenk
noktalarının” yaşandığı çokça görülen hâdiselerdendir. Evet, her şey olabilme
imkânları söz konusuyken, kitlelerdeki heyecan ve zirvedekilerdeki hırs
yüzünden, o ana kadar gerçekleştirilen her şeyin yıkılıp gittiği ve yeniden başa
dönüldüğü hiç de az görülen vak’alardan değildir. Bir kere, değişim ve inkılâp
dönemlerinde, fertler, normal zamanlardaki durumlarından daha farklı bir hâl
alır: Belli istikamette hareket eden, bir yerlere varmak isteyen, çevresindeki
her şeyi de alıp aynı yöne sürükleyen kitlenin ayrılmaz bir parçası olarak
tamamen ferdîlikten sıyrılır ve mâşerî bir varlık hâline gelirler. Artık böyle
zihnî bir değişiklik geçiren bu insanlar, akıllı uslu fert mantığıyla değil de,
kitle mantığının tesirinde hareket eder ve onun direktifleriyle oturur
kalkarlar.
Böyle bir mantık, düşünme-taşınma, bugünü-yarını beraber hesap etme,
bütünü-parçayı bir arada görme özellikleriyle her zaman tavsiye edegeldiğimiz
“kolektif şuur”dan tamamen farklıdır ve ona rağmen bir anlayış ve hareket
tarzıdır. Bunlardan birinde his, heyecan ve dolayısıyla da dengesizlik söz
konusu olmasına karşılık; diğerinde mantık, muhâkeme, disiplin ve temkin
esastır. Zahirde, her iki keyfiyet ve davranış tarzı da gelecek adına vaad
ettiği şeyler itibarıyla aynı görünse de, bunlardan birinde, çok defa hareketin
özüne ve hedefine ters neticelerin meydana gelmesi kaçınılmaz olmasına mukabil;
diğerinde hiçbir zaman o ölçüde falsolar, fiyaskolar bahis mevzuu değildir.
Milletçe, ahlâk ve içtimaî hayatımızın âhenkle yürümesinin yanında varlık ve
bekâmızın çok önemli esaslarından biri sayılan “kolektif şuur”un ruhu ve temeli
dinî karakterimiz ve millî seciyemizdir. Bu açıdan da, kitle hareketlerinde her
zaman müşâhede edilen yanlış ve falsolu davranışlara karşılık, kolektif şuurun
disiplinli ve temkinli fertlerinin his ve heyecan yüklü hareketleri, onların
alelâde zamanlardaki davranışlarına nispeten, değerler üstü değerlere ulaşır ve
fevkalâdelikler arz eder.
Her zaman, yüksek mefkûre ve yüce gayeler hedeflenerek gerçekleştirilebilen
hamle ve hareketler, fertleri yoğurur, şekillendirir ve birer mâşerî varlık
hâline getirir. Herhangi bir hareketin plânlayıcıları, şayet, hissin önünde
akla, heyecanın önünde müşâhede ve tecrübeye değer verir ve projelerini ilâhî
mesajın aydınlığında gerçekleştirebilirlerse, çok defa hissî mantıkla hareket
eden yığınlar dahi, duygu ve düşünce itibarıyla bu mantık ve muhakeme
hareketinin tesirine girip, iş ve icraatlarında tedbir ve temkine ulaşarak,
istikamet ve itidal insanlarıyla aynı çizgiye gelirler; düşünce ve temkin
itibarıyla birkaç kadem önde bulunan seviye insanları da, onlarla aynı his ve
heyecanı paylaşarak engin bir harman oluştururlar. Böylece, her zaman fikir ve
tedbir insanı olamayanlar dahi, şuur ve idraklerine sızan bu şekildeki bir
anlayışı paylaşmak, belli ölçüde kolektif şuur potasında yoğrulmak, hayatî bir
mayalanma ve istihâleden geçmek suretiyle ideal bir toplumun fertleri olma
seviyesine yükseleceklerdir. Böyle bir süreç içindeki bütün oluşumlar, sırlı bir
kısım kuvvetlerin tesirinde meydana geliyor gibi görünse de, aslında bütün
bunları hayatî bir menşee ircâ etmek mümkündür. Bu menşe’ din ruhuyla beslenmiş
millî seciye ve karakterdir. Geçmişten bugüne, bu millî seciye sayesinde
milletimizin bütün fertleri aynı duygu ve düşünceyi paylaşmış, aynı
mülâhazalarla oturup kalkmış, aynı heyecanları yaşamış, aynı değerlerin
kavgasını vermiş ve aynı mefkûreyi gerçekleştirmek için yarışmışlardır.
Evet fertler ve kitleler üzerinde başka faktör ve sâiklerin tesiri olsa da,
milletin kendi ruh ve mânâ kökleriyle münasebete geçmesi söz konusu edildiği
yerde bunlar çok sönük kalırlar. Millet fertlerinin maddî-mânevî tarihî
dinamiklerle alâkası devam ettiği sürece, bu insanlar, tarih şuuruyla sık sık
atalarının ruh feveranları içine girerek ve ayniyet ölçüsünde bir misliyetle,
benzerî kahramanlıklar sergiler ve yeni bir düşünce tarzı, yeni bir dünya görüşü
ve topyekün dünyanın, içtimaî coğrafyasına müessir olabilecek yepyeni kriterler
ortaya koyabilirler. Bu konuda, dünya ile hesaplaşma tarihimiz açısından,
Mute’den Kadisiye’ye, Malazgirt’ten Çanakkale’ye; devletler arası muvazenedeki
yerimiz itibarıyla da Medine’den Şam’a, Şam’dan Bağdat’a, oradan da İstanbul’a
uzanan çizgide dünya kadar misâl göstermek mümkündür; ama biz okuyucunun firaset
ve tedaîler dünyasına güvenerek bu hususu şimdilik noktalayıp geçiyoruz.
Şimdilerde, ülkemiz, bağlı bulunduğumuz dünya ile beraber bir kısım değişim ve
dönüşümler sath-ı mailine girmiş sayılır. Peşi peşine inkılâpların yaşanacağı
böyle bir geleceğe yürürken, millet ruhunun muhafaza edilmesi, ferdin de
kitlenin de tedbir ve temkin eksenli bir anlayışa getirilmesi, yığınları feveran
ve provokasyonlara sürükleyecek düşünce, eğilim ve davranışlara meydan
verilmemesi, varsa, mevcut tahrik odaklarının üzerine gidilmesi en az irşad ve
cihad kadar belki ondan da önemlidir. Duygu ve düşünce itibarıyla, kolayca,
sevgiden nefrete, beraberlikten ayrılığa, müşterek hareket etmekten dağınıklık
ve başıbozukluğa düşebilecek yığınların, acelecilik ederek veya bir kısım
maceracı ruhların tesirinde kalarak hem kendilerini hem de mensup oldukları
milleti olumsuzluklara itmelerine kat’iyen fırsat verilmemelidir. Verilmemeli ve
nazarlar sürekli Kitap ve Sünnet’in samimî temsilcilerine çevrilmelidir. Vahiy
yörüngeli kolektif şuurun da birer aydınlık rüknü sayılan bu insanlarda, nam u
nişan yerine mahviyet, tevazu ve hacalet, hodgamlık yerine diğergâmlık, şahsî
çıkar mülâhazası yerine toplumun menfaatlerini düşünme esprisi hâkimdir.
Bunlar, toplumun bugünüyle ve yarınıyla o kadar alâkadardırlar ki; yerinde,
düşüncelerini kahramanca haykırmalarına karşılık, zaman zaman “kuluçka”,
“folluk” deyip yumurta ve civcivlere zarar vermemek için tir tir titrer, akla
hayale gelmedik tezyiflere, tahkirlere katlanır ve bir “lâ havle…” çekerek,
köpük köpük magmalar gibi his ve heyecanlarını sinelerine hapseder, sonra da
hiçbir şey olmamışçasına yürür giderler. Gerektiğinde güle güle ölüme doğru
yürümekten, hayretengiz bir yiğitlikle başkaları için kendilerini feda etmekten
ve yine bir itfaiyeci gibi yerinde seve seve kendini ateşlere atmaktan geri
durmayan bu hissî ruhlar, yaptıkları her şeyi bir vazife şuuru ve ibadet
neşvesiyle yapar.. yapıp ettikleri şeyler karşısında kimseden şükran beklemez..
yardım edilecek kimselerin yardımına vaktinde koşmamayı affedilmez bir nakîse ve
vefasızlık sayar ve tereddüt göstermeden kendilerini sorgularlar.
Bunlar, her zaman ümitle yaşar.. ümitlerine göre idealize ettikleri plân ve
projelerini destekleyecek, gerçekleştirecek maddî-mânevî dinamikleri
değerlendirmede kusur etmez.. bütün bunlardan sonra da, ihlâsa mazhariyet ve
Allah hoşnutluğu dışında hiçbir beklentiye girmez.. hizmetine ve talepsiz
sancılarına terettüp eden mükâfat, mevhibe ve vâridâtı da, her zaman ya bir
“istidrac”[1] endişesi veya “tahdîs-i nimet”[2] mülâhazasıyla hatırlar;
korkularını yutkunarak, sevinçlerini de Hakk’a itimadın neşideleri hâline
getirip mırıldanarak ifade eder ve hep birer temkin insanı olarak yaşarlar.
Bunlar, aynı zamanda boş birer teslimiyet insanı da değillerdir. Allah’a
tevekkül, teslimiyet ve tefvizleriyle beraber, çevrelerinde olup biten hâdiseler
karşısında son derece duyarlı; duyarlı oldukları kadar da infiallerinde keskin
ve kararlıdırlar. Ne dünyevî işlerinde ne de âhirete ait meselelerde, kat’iyen
hislerine takılıp kalmaz.. hamle ve hareketlerini ilâhî emirlerle tartar.. akıl
ve mantıklarında beşerî idrak seviyesini gözetir, varlık adına tespitlerini ona
göre yapar ve yorumlarlar.. varlığımızın tabiat içindeki yer ve konumunu
belirleyerek eşya ve hâdiselerle zıtlaşmayı netice veren davranışlardan sakınır
ve hep tekvînî emirlerle uyum içinde kalmaya çalışırlar.
Evet, bizim olacağı ümidini beslediğimiz aydınlık geleceğe emin adımlarla
yürüyebilmemiz için, sadece hulâsasını sunacağımız şu hususları çok hayatî kabul
ediyoruz:
Bütün millet, hususiyle de aydınlarımız, geçmişimizle mutlaka barışmalıdır.
Gelecek adına gerçekleştirmeyi plânladığımız her türlü yenilenme ve inkılâplar,
tarihî dinamiklerimiz ve mânâ köklerimiz esas alınarak projelendirilmelidir.
Böyle hayatî bir meseleye kat’iyen politika bulaştırılmamalı ve çıkar
mülâhazaları karıştırılmamalıdır.
Ayrıca, her şeye rağmen, bu istikamette hareket ve hamlelerin bir kısım
komplikasyonları da olabileceği endişesiyle hep tedbir ve temkinle yürünmeli;
gençlik heyecanı ve maceracıların sorumsuzca davranışlarına meydan
verilmemelidir. Hem öyle meydan verilmemelidir ki, onur ve gururlarımızın
rencide edilmesi karşısında bile, yüce mefkûremiz hatırına heyecanlarımızın
ağzına sabır fermuarları vurulmalı ve diş sıkıp her şeye katlanılmalıdır.
Yıkmadan önce, yıkılacak şeylerin yerinde nelerin yapılmak istendiği
kararlaştırılmalı; sonra varsa, o eski, köhne, geçersiz şeyler yıkılmalıdır. Her
zaman “yıkmak yapmak içindir” felsefesiyle hareket edilmeli, yıkılacak şeye
kazma çalmadan evvel, yapılacak ne ise, mutlaka onun maketi dikilmelidir.
Yapılacak her işte, karar ve aksiyon, ilim, irfan ve tedbirle beslenmeli; azim
ve gayret de, araştırma ve vukufla desteklenmelidir ki, yapmaları yıkmalar takip
etmesin.
Şu anda yolların ayrımında ve yine bir “kaderdenk” noktasında bulunduğumuzda
şüphe yok. Hâl ve konumumuzun nezaketini idrak ederek, içinde bulunduğumuz zaman
dilimini, büyük düşünce, büyük plân ve peygamberâne bir azimle
değerlendirebilirsek, dünyada her milletten daha fazla olan kaderdenk
noktasındaki şansımızı bir ikbal yıldızı hâlinde parlatabiliriz.
Hâlihazırdaki perişaniyetimiz, içtimaî, iktisadî tutarsızlıklarımız, bunların
yanında iç ve dış fesat odaklarının sürekli körükledikleri kargaşa; bütün
bunları zamanla aşacağımıza inancım tamdır. Sukutlar hiçbir zaman sürekli
olmamış.. hâdiseler hep aynı istikamette cereyan etmemiş.. geceler ebedendam
sürüp gitmemiş; gitmemiş ve zaman gelmiş harabeler yeniden umranlarla
tüllenmiş.. hâdiseler dairevî cereyan etmenin cilveleriyle daha önce
ağlattıklarını güldürmüş.. geceler gündüzlere yenik düşmüş ve her yan ışıkla
kahkaha atmaya başlamıştır.
Düşüş ve doğruluşumuzun daha umumî bir serencâmesi, ayrı bir perspektifle ayrı
bir yazının konusu…
Sızıntı, Kasım 1994, Cilt 16, Sayı 190
[1] Allah’ın bir kimsenin, karşılığında âhiretteki azâbını artırmak üzere
dünyadaki arzu ve isteklerini yerine getirmesi.
[2] Şükür maksadıyla Hakk’ın nimetlerini ilân.
Kutlu Zaman Dilimi Üç Aylar
Üç ayların kendilerine mahsus bir tadı bir şivesi vardır ki, onları yılın diğer
aylarından ayırır.. her ayın güzellik ve nefâsetinin zâhirî duygularımızla
hissedilip yaşanmasına mukâbil, bu müstesna zaman dilimi kalple ve bâtınî
duygularla yaşanır. Bu aylarda gönül dünyalarına yönelen insanlar, iman ve
iz’anlarından fışkıran ışıklarla eşyanın perde arkasını süze süze, duygularıyla,
içinde ebedî bir ömür sürecekleri firdevslere uyanmış ve ulaşmış gibi olurlar.
Onlar için bu aylardaki günler, geceler, hatta saatler ve dakikalar âdeta bir
başka büyüyle gelir-geçer; gelip geçerken de derecesine göre herkese mutlaka bir
şeyler fısıldar.
Bu aylarda zaman hep uhrevî renklerle tüllenir.. insanlar tıpkı öbür âlemin
sakinleriymişçesine mûnisleşir ve sırlı bir derinliğe ulaşırlar. Herkes kendi iç
derinliklerinden olduğu gibi, varlığın sînesinden de ukbâ buudlu bir şiiri
dinler ve yığın yığın hülya ve hatıraların, beklenti ve rüyaların gurup ve
tulû’larında dolaşır. Yer yer hüzünlü, zaman zaman da neşeli tedâileriyle üç
aylar, bize hem yitirilmiş bir cennetin hasretini hatırlatırlar hem de buğu buğu
onu yeniden bulabileceğimiz ümidiyle bütün benliğimizi sararlar. Evet,
hayatımızın her dakikasını ayrı bir saadet ve neşeye, ayrı bir gerilim ve
hamleye çeviren bu günlerdeki hâtıra ve tedâiler, duygularımızı sessiz bir
şiire, hayatlarımızı da sihirli bir güzelliğe çevirirler.
Biraz da üç aylardaki nurların gönüllere sinmesiyle sokaklardaki ışıklar,
minarelerdeki mahyalar, her taraftaki rûhânî canlılık ve ma’bedlere koşan
insanların simalarındaki letâfetle dünyadakinden daha çok cennetteki zamanları
hatırlatan bu nûrefşan zaman dilimi, kadrini, kıymetini bilenlere ayrı ayrı
lezzetler ve zevk-i rûhânîler sunar. Evet o, imanı, İslâm’ı, ma’bedi ve ibadeti
duyup anlayanları; marifet, muhabbet ve ledünnî hazlara açık olanları, değişik
dalga boyundaki ışıklarının renkleri, latîf latîf esen havasının incelikleri,
uğradığı herkesi büyüleyip geçen zamanın seslerinden toplanmış ve ruhları sarıp
okşayan o sonsuz zevk meltemleriyle kucaklar hepimizi.
Hemen her sene zamanın bu altın dilimini idrak edince, âdeta, ötelerin ayn-ı
hayat olan o sevimli, neşeli mavimtırak günlerine bir kere daha kavuşur gibi
oluruz. Evet, bir kere daha gönül gözlerimizde her yan baharla tüllenir.. her
tarafta yeniden hayat köpürür.. dağ-bayır yeşerir ve renklerle kahkaha atar..
çiçekler raksa durur, bülbüller nâralar yağdırır.. ve duygular gülden, lâleden
alevlerini alıyor gibi olur. Öyle ki her yanda esen bu umûmî hava gönüllerimizi
bir mutluluk vaadiyle kaplar ve bize ne bilinmedik, ne sezilmedik şeyler
fısıldar. Hatta hayatları bedbinliğe, karamsarlığa kilitlenmiş insanlar bile bu
semâvî şehrâyinden nasiplerini alırlar. Hele günler, o ibadetle derinleşen
saatlerini, hayatın gerçek mânâsını terennüm etmek için gönüller üstünde bir
mızrap gibi hareket ettirdiğinde, kuş cıvıltıları safvetinde ve bir çocuk neşesi
tadındaki ezan dakikalarının cennet güzellikleri kadar tesirli ve bu
güzelliklere meftun bir kalp gibi olgun ve dolgun ibadet saatlerinin, Hakk’ı
muhatap alma ve Hakk’a muhatap olma mânâsıyla tüten zebercet duyguların zikr u
fikirle sînelerimizi coşturan şiiri başlar.. başlar da, varlığın çehresindeki
perdeler sıyrılır ve Hakk’a yakın olmanın o kendine mahsus, huzur ve itmi’nan
dolu lezzetli, sımsıcak mavi dakikaları bizim olur. Günde beş, haftada lâakal
otuzbeş defa, âdeta bir nurdan helezon çevresinde dolaşır, gönüllerimizde miraç
fırsatlarına erer ve hep insan-ı kâmil olmanın rüyalarıyla yaşarız.
Üç ayların başlangıcı, kamer birkaç gün önce zuhur etse de, rağbetlere açık
inayetle tüllenen bir perşembe akşamı ‘merhaba’ der ve bir mızrap gibi
gönüllerimize iner. Ulu günlere ve daha bir ulu güne akort olmaya teşne
duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan ‘Regâib’ bir ses ve enstrüman denemesi
gibidir. Yirmi küsur gün sonra gelecek olan Miraç ise, tam hazırlanmış ve
gerilime geçmiş ruhlar için âdeta, semâvî düşüncelerle, gök kapılarının
gıcırtılarıyla ve uhrevîlik esintileriyle gelir. Beraât bu tembihlerle uyanmış
ve tetikte bekleyen sînelere kurtuluş muştularıyla seslenir. Kadir Gecesi’ne
gelince, bu kadirşinas insanları, tasavvurlar üstü ve ancak bin aylık bir cehd
ile elde edilebilecek feyiz ve bereketle kucaklar ve onları afv u mağfiret
meltemleriyle sarar.
Üç ayların bu olabildiğince tatlı ve imrendiren sıcaklığı, imanlı gönüller için
gece-gündüz demeden devam eder. Her gün bütün parlaklık ve canlılığıyla
bereketlerini başımıza boşalttıktan sonra gidip ufka kapanınca, arkadan yepyeni,
âsûde ve buğu buğu güzellikleriyle bir başka sabah tulû’ eder.. gönüllerimizi
dolduran, iç âlemlerimizde gizli gizli bir şeyler örgüleyen hüşyar gönüller için
oldukça hülyalı bir sabah..
Recep ayının girmesiyle Rahmeti Sonsuz’a karşı duâ, niyaz, hamd u senâ ve tam
bir teyakkuzla hazırlığa geçen ruhlar, ayın sonuna doğru ötelere uyanmış gibi
tam bir temâşâ zevkine ererler.. ererler de hemen herkesin dili, edâsı, üslûbu
değişir ve çehrelerini bir heybet, bir haşyet ve bir ümit sevinci bürür. Herkes
daha ziyade kalp diliyle konuşmaya başlar.. beşerî sertlikler daha bir yumuşar..
ve bunlar arasında bir hayli insan, miraç yapacakmışçasına bütün dünyevî
ağırlıklarını atar ve âdeta ruh hiffetine ulaşır. Derken Hakk’a yönelmiş bu
insanların gönüllerinden taşan nûrâniyet ve sîmâlarındaki rengârenk incelik en
katı kalpleri dahi yumuşatacak ve rikkate getirecek ölçülere ulaşır.
Recep ayının girmesiyle, her zaman ayrı bir derinlikle tüllenen geceler, daha
bir büyülü hal alır ve herkese ne dâhiyâne düşünceler ilham ederler. Hele,
ondaki bu gecelerin ötelere açık menfezleri sayılan kutlu zaman parçaları, her
zaman bize, gönüllerimize benzeyen emeller ve cennet duygularıyla coşan hülyalar
aşılarlar.. aşılarlar da, sonsuzluk arzularımızı kucaklar ve ruhlarımıza yeni
yeni rüyaların kapılarını aralarlar. Hemen her gece benliğimizde uyukluyor gibi
sessiz sessiz duran hislerimizi uyarır ve bize dünyadakinden daha derin saadet
düşünceleri ilham ederler.
Kitaplarda ‘Şehrullâhi’l-Muazzam’ diye geçen Şaban ayını, bütün varlığa ve
benliğimize sinmiş bir lezzet gibi duyar ve gönüllerimizin ümide, beklentiye,
uhrevî güzelliklere kaydığını hisseder gibi oluruz. O, gecesiyle-gündüzüyle,
insana Ramazan besteli büyülü bir musiki gibi tesir eder.. ve kendisine
sığınanları semâvî kollarıyla sarar.. bir anne şefkatiyle kucaklar ve onları
rahmetin enginliklerinde dolaştırır. Onu kendi ruhuyla idrak edenler için, sanki
zaman delinmiş de, duygularımıza zamanüstü âlemlerden bir şeyler akıyor gibi
olur. Öyle ki, herkes onun aydınlık dakikalarında ve onu duymanın
enginliklerinde bir adım daha atsa, kendini, bir sihirli merdivene binip ötelere
yürüyecekmiş gibi sanır. Hemen her gün, her gece, her saat ve her dakika
fıtratlarımızdaki gizli sonsuzluk arzusu ve ebediyet düşüncesiyle kim bilir kaç
defa ötelere ihtiyacımızı hisseder ve bu Allah ayının araladığı menfezlerle
emellerimizi temâşâya koşarız.
Derken sımsıcak, olabildiğince yumuşak ve hummalı dakikalarıyla Ramazan ufukta
belirir.. vicdanlar teyakkuza geçer, bütün gönüller uyanır, bütün duygular
coşar.. ve insanlar oluk oluk ma’bede akar; oradan da Rabbine yürür. Ramazan’ın
gelmesiyle ruhunun râbıtaları daha bir güçlenir.. uhrevî arzu ve emeller daha
bir köpürür; köpürür ve duygular üzerine bir mızrap gibi inip kalkan bir Ramazan
mülâhazası, inanmış sîneleri aşkla, şevkle coşturur ve onların ruhlarında âdeta
yangınlar meydana getirir. Denebilir ki, Ramazan senenin en nurlu, en içli, en
tesirli, en lezzetli günleri ve ledünnî hayatımızın da en önemli bir iç
dinamizmi olarak bütün benliğimize siner ve bize en uhrevî hazlar yaşatır.
Çarşı-pazar ve sokakların görüntüsü ötelere ait duygularla köpürür. Minarelerin
solukları gönüllerde Kur’ân hüznüyle yankılanır.. ma’bedler ışıktan fistanlara
bürünür ve imanlı gönüllerin avazlarıyla inler. Evden ma’bede, ma’bedden mektebe
her yerde Hakk’a yönelişin sevinç ve itmi’nânı yaşanır.. ibadetle şahlanan
sîneler, bütün güzelliklerini ortaya döker.. en mahrem çizgileriyle iç
dünyalarından kopup gelen aşklarını, şevklerini haykırırlar. Bu insanlar, güya
‘vuslata hazırlanın’ emrini almış gibi her geceyi bir ‘şeb-i arus’ arifesi sayar
ve her günü de engin bir vuslat duygusuyla geçirirler.
Evet, Ramazan’daki her seste bir başlangıç vaadi, her solukta bir kurtuluş ümidi
nümâyândır. İftarlar, bize bir kısım sırlar fısıldar ve ufkumuzda büyük
buluşmanın çağrışımlarıyla tüllenirler.. teravihler ümit dünyamıza neler neler
vaadederler.. geceler, âdeta nazlı bir gelin edâsıyla bize harem kapılarını
aralar ve vâridâtın her türden dalga boyuyla ışık olur gönüllerimize akarlar..
imsaklar tıpkı vapur düdüğü, uçak sesi ve füze tarrakalarıyla tınlar ve Dosta
vuslat yolunda bir gece yolculuğunu salıklarlar… Nihayet upuzun bir gün, o tatlı
buluşmanın telaşlı ama dikkatli, heyecanlı fakat ümitle dolu saatleriyle gelir
her yanımızı sarar.
Ramazan’da hayat o kadar derin ve anlamlıdır ki, konuşulan her söz, duyulan her
ses insana, onun gönlünden fışkıran bir besteymiş gibi gelir; gelir de en tatlı
nağmeler halinde duygularımız süzülmeye başlar. Her zaman ruhun bir tomurcuk
gibi açılmasına ve benliğin derinliklerinde uyuyan duyguların uyanmasına vesile
olan ve bizi en büyüleyici, en enfes hülyalar âleminde dolaştıran Ramazan,
hepimizi ta iliklerimize kadar bir aşk u şevk ve bir vuslat ihtiyacıyla yoğurur
ve gönüllerimize gerçek hayatın neşvesini duyurur.
Ramazan’da tam azığını alabilen herkes, burada elde ettiklerinin ötesinde,
yürüdüğümüz bu nurlu fakat biraz buğulu yolun sonunda, hep özleyip durduğu bir
ebedî saadetin var olduğunu anlar ve bütün benliğiyle O’na yönelir. Evet, her
iftar ve her imsakta insan, kendine yepyeni bir vuslat kapısının aralandığını
seziyor gibi olur ve iki adım ötede daha çaplı ve daha büyüleyici bir buluşma
ihtiyaç ve ümidini duyar; duyar da bir tarafta gurbet ve yalnızlık, diğer
tarafta da beklenti ve hülyalar onları daha engin bir büyü ile sarar ve hakîkî
aşkın derinliklerine çeker. Öyle ki, onların sînelerinin enginliklerinde olduğu
gibi, mekânın sonsuzluğunda da her şeyin aşk etrafında cereyan ettiğini duyar ve
kendilerinden geçerler. Kadın-erkek, genç-ihtiyar, zengin-fakir herkes, kendi
idrak seviyesine göre, Ramazan’da önemli bir hazırlık dönemi yaşar; sonra da hiç
bitmeyecek bir yol mülahazasıyla hep Allah’a yürüyor gibi olurlar…
Sızıntı, Şubat 1994, Cilt 16, Sayı 181
Kuvvetin çılgınlığı
Bir dünyada yaşıyoruz ki, ışık-karanlık iç içe, nur ve kir bir arada, ahlâk ve
fazilet lâahlâkilikle atbaşı, buğu buğu nezahet levsiyat tufanına karşı ve
ümitler adım adım inkisarların arkasında.. evet zamanın hiçbir diliminde, bu
çağda olduğu ölçüde, böylesine ürpertici bir hacimde, bu denli sistemli ve bu
çapta baş döndürücü bir çözülüş ve oluşum mütekabiliyeti yaşanmamıştır. Her şey
âdeta, şimşek süratinde ve gök gürültüsü dehşetiyle o kadar hızlı ve o kadar
tepeden inmece cereyan ediyor ki, birbirine zıt düşüncede olanlar, ümit ya da
inkisarlarını, kabul veya tepkilerini, ifade edebilme fırsatını dahi elde
edemiyorlar.
Güç ve kuvveti temsil edenler, teknolojik imkânları kin, nefret ve hırslarının
emrine vererek, geçmiş dönemlerde bir asra sığıştırılamayan yakıp yıkmaların en
korkuncunu birkaç güne sıkıştırabilmekte ve bir hamlede en sağlam sistemleri
yerle bir edebilmekte, bir nefhada rejimleri değiştirip yerlerine yeni rejimler
ikâme edebilmekte ve kaş-göz arasında en köklü düşünce tarzlarını, en metin
anlayışları toz-duman ederek yığınları mesnetsiz hale getirebilmekte, inançlara
had koyup düşünce hürriyetini sınırlayabilmekte; bilhassa son zamanlarda
medyanın gücünü de yanlarına alarak hakkı bâtıl, bâtılı hak göstererek toplum
çapında bir değerler kargaşası meydana getirmektedirler.
Dünya var olduğu günden bu yana, zamanın hiçbir döneminde insan şahsiyeti, insan
onuru, din, milliyet, aile, ahlâk, fazilet ve hukuk mefhumları bu ölçüde
lâubâlilikle ve böylesine bir insafsızlıkla mercek altına alınmamış,
sorgulanmamış ve kara-kuşi kararlarla mahkûm edilmemiştir.
Bütün bu olumsuzlukların yanında bence, binbir çarpıklığın iç içe yaşandığı bu
çağın en belirgin özelliği; hakkın kuvvete feda edilmesi, menfaat mülâhazasının
bütün değerlerin önüne çıkması, katı ırkçılık düşüncesinin evrensel değerlerin
yerini alması, milli ve milletlerarası problemlerin kaba kuvvetle çözülmeye
çalışılması gibi hususlardır. Gerçi kuvvetin de bir hikmet-i vücudunun bulunduğu
muhakkak.. ama, ona dayanılarak çözülmeye çalışılan problemlerde aklın,
mantığın, muhakemenin hattâ dehanın değerlendirilemediği, değerlendirmek bir
yana kulak ardı edildiği de bir gerçek. Bundan dolayı da dünyada güç
kullanılarak gerçekleştirilen pek çok inkılâb ve değişimin, yeniden akli ve
mantıki bir platforma oturtulabilmesi yolunda bazen seneler harcanmış da yine
başarılı olunamamıştır.
Evet, kuvvet, hakkın elinde, mantık ve muhakeme rehberliğinde bir kısım
problemleri çözebilecek potansiyel bir güç sayılsa da, his yörüngeli kaba
düşüncenin elinde her zaman bir tahrip aleti olagelmiştir. Evet, İskender’in
başını döndürüp bakışlarını bulandıran, Napolyon’un dehasını delik-deşik eden,
Hitler’i çağın deli tekesi haline getiren işte bu kuvvet çılgınlığıdır. Ne
acıdır ki, günümüzde, hak da, mantık da, muhakeme de bu çılgın kuvvet karşısında
beraber yenik ve âdeta bir esaret yaşamakta.
Zannediyorum, günümüzde yaşanan kaoslar zincirinin ve her biri birer anafor
halindeki hadiselerin arkasında da yine bu azgınlaşmış kuvvet var.. insani
değerler, insani düşünce, mantıki olma ve hakka karşı saygılı bulunmanın yerini
alan kaba kuvvet. Kuvveti temsil edenlerin hakka teslim olacakları, onları takip
eden yığınların da gündelik endişelerin anaforlarından sıyrılarak, yaşadıkları
dünyayı net görebilecekleri âna kadar da bu kaosların devam edeceği zaruri
görünmektedir.
Çok yakın bir gelecekte, kendi zaruret ve kanunlarıyla, bizi de çepeçevre içine
alacak gibi görünen bir globalleşme sath-ı mâilinde olsun, uyanıp kendimize
gelmez ve başkalarıyla beraber yaşama mecburiyetinde olduğumuz bir dünyanın,
hak-kuvvet-akıl-mantık eksenli ve şaşırtmaz, yanıltmaz muvazene unsurlarından
biri haline gelmezsek, daha bir süre başkalarının dümen suyuna göre hareket
etmemiz kaçınılmaz olacaktır.
Evet, gözlerimiz her zaman, geçmişin rasat noktalarını kullanarak geleceğin
ümitle tüllenen ufuklarında olmalıdır. Yoksa; bu çarpıklıklar böyle devam ettiği
sürece, yıllardan beri içinde bocalayıp durduğumuz girdapları gölgede bırakacak
daha büyük değişim veya kargaşa dalgaları bizi önüne katıp öyle bir
sürükleyecektir ki -maâzallah- bir daha belimizi doğrultmamız çok zor olacaktır…
Önümüzü kesmiş bizi bekleyen gâileleri aşmamız için, kendisi için yaşamayan
diğergam ruhlara ihtiyaç var. Evet, bugünkü insanlığı, kendini düşünmeyen ve
kendisi için yaşamayan kahramanlar kurtaracaktır.
Bu kahramanların sevgiyle tüllenen ışıktan düşünceleri, büyük çoğunluğun
ruhlarını sardığı gün tabakât-ı beşer çapındaki fırtınalar dinecek, hasret ve
hicranlar sona erecek.. ve devletlerarası dengedeki yerimizi istirdat etmemiz
sayesinde, ciddi ve âdil bir disiplinle, tabii ve tam bir hürriyet düşüncesine
bağlılık içinde ilâhi bir muvazene sırrına erilecek.. toplum plânında maruz
kaldığımız buhranlar, içtimai krizler ve milletlerarası münasebetlerdeki devâsa
problemler birer birer çözülecek.. sevinç ve tasa, felâket ve saadet arasındaki
ezeli âhenk yeniden teessüs ederek, bize ve bütün insanlığa, hiç olmazsa onun
büyük bir kısmına, milletlerarası muvazenede önemli misyonlar yüklendiğimiz
günlerin şivesiyle bir şeyler mırıldanacak.. ve bir kere daha ruhlarımıza,
yararlı insan olmanın mânâsını duyuracaktır.
Evvelâ milletimiz, sonra da topyekün insanlık hesabına böyle bir ufka ulaşma
gayreti, dünya barışı, dünya sulhu, dünya nizamı ve evrensel disiplinler adına
var oluş gayesi ölçüsünde önemli esaslar ve insanlığın beklentileridir. Bu
beklentileri gerçekleştirme istikametinde her hamle, hakkı tutup kaldırma
yönündeki her hareket Allah’a doğru atılmış en isabetli adımlardır. Bu
istikamette atılan her adım, küçük de olsa, beklenen büyük oluşumun bir
parçasını teşkil etmektedir. Evet bu izafi gayret ve nisbi çırpınışlar bütünüyle
mutlu geleceğin havuzunu besleyen birer sızıntı mesabesindedir. Biz onun düşe
düşe göl olacağı, aka aka yollar vuracağı günlerin rüyalarıyla yaşıyoruz.
Sızıntı, Aralık 1995, Cilt 17, Sayı 203
Namaz
Namaz müminin miracı, mirac yolunda ışığı-burağı.. yollardaki inanmış gönüllerin
sefinesi-peyki-uçağı.. kurbet ve vuslat yolcusunun ötelere en yakın karargâhı,
en son otağı, gaye ile hemhudut en büyük vesilelerden biridir.
Kıyamet gününde, ak alınlı, aydın bakışlı; secde ve abdest uzuvlarındaki
emarelerle öndekilerden de önde; elleri, yüzleri tertemiz, vicdanları
göktekilerin iç âlemleri kadar nezih olmanın yolu da yine namaz ve namaz öncesi
amellerden geçer. Aynı zamanda, Allah’a yakınlığın ayrı bir ünvanı da sayılan ve
çok farklı derinlikleri bulunan bu namaz ibadetine; kulluk düşüncesine
kilitlenip ömrünü Hakk karşısında geçirme mânâsına ribati da diyebiliriz.
Abdest -ileride müstakillen ele alınıp işleme düşüncesi mahfuz- namaz yolunda
ilk tembih ve en birinci hazırlık; ezan ise -o da müstakillen anlatılmalı-
ikinci uyarı ve önemli bir “metafizik gerilimi yoludur. Abdestle, bedeni nâpâk
şeylerden ve sezildik-sezilmedik menfîliklerden arınan insan, ezanla vicdan ve
tasavvurlarını dinler.. ilk kılacağı namazla da özündeki sesi-soluğu bulmaya
çalışır.. ve ancak cemaatle gerçekleştirilebilecek büyük hareketin startını
beklemeye koyulur.
İnsanı, arşiyeler gibi döndüre döndüre sonsuzluğun semâlarında dolaştıran ve
götürüp tâ melekler âlemine ulaştıran mirac enginlikli bu mübarek ibadet, günde
beş defa kendimizi içine salıp yıkanacağımız bir çay gibidir ki, her dalışımızda
bizi hatalarımızdan bir kere daha arındırır; alır ummâna taşır ve sürekli
başlangıçla son arasında dolaştırır ki, bu da buudlarımız dışında bir
uhrevîleşme ve ebedîleşme temrinâtı demektir.
Namazla, gece-gündüz sırlı bir taksime tâbi tutulur. Hayat, ibadet eksenli bir
zaman anlayışına göre tanzim edilir.. ve bu sayede davranışlarımızın, Hakk
murâkabesi altında hüsn-ü cereyanı sağlanır.. derken, ibadet dışı hareketlerimiz
de, ibadet halini alır.. ibadet rengine bürünür.. ve yeryüzündeki fâni hayatımız
göklerdekilerin rengiyle tüllenmeye başlar.
Dünyevî gürültüler veya umûmî sükût içinden ezanın taşacağı an; saatlerin
ibreleri, güneşin yer değiştirmesi, cami çevresindeki sesin-soluğun çoğalması,
her yanda ebediyet heyecanının yaşanması, müezzinlerin gırtlak kontrolü ve
hoparlörlerin hırıltılı-gürültülü sesleriyle belli olunca, sînelerde sessiz
sessiz konuşmalar, henüz uykudan yeni kalkmış insanların dağınıklığı içinde
sayıklamalar, dünya-ukbâ arası bir berzah yaşanıyor gibi buudlarımızı aşan
sözler duyulmaya başlar.. ayrıca, düşüncelerin yeni bir mecrâ arayış manevraları
ve henüz namaza girilmediği halde, namaz yolu mülâhazasıyla daha bir sürü his
ortaya çıkar.. dünya kadar şey mırıldanılır.. ve biraz sonra gerçekleştirilmesi
plânlanan ibadet adına metafizik gerilim ve konsantrasyon aranır.. ve bütün rûhî
melekelerle kıvama erilmeye çalışılır.
Mescide doğru yürüyüş, yol mülâhazası, abdestle gerçekleştirilen ilk gerilim ve
akordasyon hep birer kıvama erme cehdi sayılabilirler. Ezan, âdeta harem
dairesine alınma daveti, ruhumuzun derinliklerinde bizi konsantrasyona
hazırlayan ledünnî bir ses ve duygularımız üzerine inip-kalkan bir mızrap
gibidir. Her gün tekerrür ettiğinden kulaklarımız ona alışmış olsa da, düz
mantığımız ona karşı bir kanıksama hissetse de, ezan, her zaman ötelerle
aramızdaki tepelerin arkasından tıpkı bir ay gibi birdenbire zuhur eder..
yıldırımlar gibi gürler ve bir anda arzî olan nazarlarımızı semâya çevirir.. ve
derken her yanda şadırvanlar gibi ince ince çağlayan, şelâleler gibi ihtişamla
coşan yepyeni ilâhî bir fasıl başlar.. ve başlar-başlamaz da ruhlarımıza
dünyanın en enfes, en çarpıcı ve en diriltici mûsıkîsini boşaltır. Onunla da
kalmaz, bizi çağrışımların atlas iklimine çeker ve gönüllerimize aydınlık
çağların büyülerini fısıldar. Zaman üstülüğe açık hayallerimizi, tarihin değişik
dönemeçlerinde kaybettiğimiz şeyleri bulup, getirip iâde etmekle coşturur.. ve
her defasında bize taptaze bir demet ses, bir demet şiir, bir demet âhenk
bahşeder. Biz, ezanı her zaman, bir mûsıkî banyosu alıyormuşçasına bütün
benliğimizle duyar ve her duyuşumuzda, bilemediğimiz bir büyü ile bir başka tat,
bir başka letâfet, bir başka hazza uyanırız. Bu duyuş ve bu seziş çok defa
bizde, bir sihirli helezonla göklere doğru yükseliyor veya bir balonla çok
yukarıda dolaşıyormuş gibi bir his uyarır. Hele bir de ezan, usûlüne uygun ve
vicdanın sesi, soluğu olarak icrâ ediliyorsa.. göklerin nûra gark olduğu, ruh-i
revân-ı Muhammedî’nin şehbal açtığı ve lisan-ı Ahmedî’nin arz u semâyı
çınlattığı ezan dakikaları ne nurlu ve hislidir! İnsan o dakikalarda ruhunun
derinliklerine inip vicdanını dinleyebilse, ne keşfedilmedik mânâların içine
aktığını ve kendi derinliklerinde ne çağrışımların kaynaştığını duyacaktır!
Her zaman kendini yenileyip kalbî ve rûhî hayatı itibâriyle taze kalabilen canlı
vicdanlar, her ezan vaktinde, onun ilk gökten indiği dönemin halâvet ve
tarâvetini duyar ve minarelerden yükselen sesin içinde peygamberlerin
çağrılarını dinlerler.. gönlünde meleklerin tekbir, tehlil, şehadet korosuna
erer.. ve âdeta Cibrîl’in dirilten nefeslerini, İsrâfil’in hayat veren
soluklarını duyar gibi olurlar.
Ezanla, namaz dışı gerilim ve doyum tamamlanınca, henüz farzla gerçek kurbet
enginliklerine açılmadan evvel, ılgıt ılgıt ilâhî rahmet esintilerinin ruhları
kuşatma faslı sayılan ilk nafile namaz ve kametle, o dakikaya kadar adım adım
derinleştirilen konsantrasyon bir kere daha kontrol edilir; nihâî huzura ait
teveccüh ve temkin bir kere daha gözden geçirilir ve miraca yürünüyor gibi
namaza yürünür. O âna kadar gönlümüze çarpan, insanî yanlarımızı alarma geçiren
ve bizi ebedî mihrabımıza yönlendiren ses, söz ve davranışlar, vicdan tellerinde
gönlümüze ait hakiki nağmeleri bulabilmek için bir akort ameliyesi gibidir.
İbadette asıl ses ise, o biricik mihrap karşısında, duygu, düşünce birliğine
ulaşmış ve bir imam arkasında elpençe divan durmuş; eğilip saygı ve hürmetini
ifade eden, kalkıp Hakk karşısında temennâ duran; yerlere kapanıp baş ve
ayaklarını aynı noktada birleştirerek Allah’a yürüyen cemaatin müşterek
davranışlarıyla başlar. Bizler cemaat şuurunu vicdanlarımızda duyduğumuz ölçüde,
peygamberlerle yaşanmış aydınlık çağların bütün güzellik ve cümbüşünü duyuyor ve
hissediyor gibi oluruz.
Evet, namazın göklerdeki âhengiyle bütünleşmiş olanlar için imamın arkasındaki
her hareket, her söz, insanoğlu için yitik cennet adına bir hasret ve bir
dâussıla sesi verir, bir ümit ve bir vuslat duygusuyla tüllenir. Kendini,
namazın mirac buudlu havasına salan hemen herkes için o, cennet dönemlerimizin
ve ötedeki cennetlerin nazlı, hülyalı günlerinin fecir tepelerine benzer.
Bizler, his dünyamızın vüs’ati ölçüsünde, her namaza duruşumuzda, cennet
güzelliklerinden tâ bizim altın çağlarımıza uzanan bütün bir ışık kuşağının
safvetini, sükûtunu yudumlar ve neşeyle geriniriz. Bu sayede, dünyanın binbir
dağdağasıyla dağınıklığa uğramış zihinlerimiz toparlanır.. ruhlarımız
cismâniyetin kasvetli atmosferinden sıyrılır ve gönül dünyamız bir kere daha
vuslat mülâhazasıyla köpürür. Her namaz vakti ve her farz edasında olmasa bile,
ruh ve gönül erleri hiç olmazsa her gün birkaç kez, ezel ve ebed arası
gelir-gider.. sık sık geçmişi geleceği birden düşünce menşurundan geçirir.. ve
geçmiş gibi görünen zamanın altın dilimlerini, geleceğin ümitle tüllenen
yemyeşil zümrüt tepeleriyle bir arada temâşâ eder.. ve başkalarının yaşadıkları
hayatla bizim ömürlerimizi aynı anda duyar ve yaşar, kevser yudumluyor gibi
içimizde binbir lezzet ve mutluluğun hatıralarını buluruz. Tıpkı rüyalarda
olduğu gibi mesafeleri aşar.. zamanüstü âlemlerde dolaşır.. fevkalâdeliklerin
bütün zevklerini duyar.. duygudan duyguya, fikirden fikire geçer.. her ânı, ayrı
bir marifet, ayrı bir muhabbet ve ayrı bir zevk tûfânı içinde geçiririz. (Bu
mülâhazalar irfan ufku bu noktaya ulaşanlar içindir.)
Hele bir de ruh ve gönül namazlaşınca, artık bu nûrânî keyfiyet evirir-çevirir,
her zamanki amelimizin yerine kendi âhengini, kendi şiirini ve kendi
semâvîliğini getirir ikâme eder.
Günde birkaç defa, düşünce ve hülyalarımızı besleyen namaza ait sırlı ve sihirli
hareketler, her zaman bizi mâverâîliğe taşıyabilecek bir yol ve bir menfez bulur
ve gönüllerimize:
“Mekânım lâ mekân oldu
Bu cismim cümle cân oldu
Nazar-ı Hakk ayân oldu
Özüm mest-i likâ gördümi” (Nesîmî)
dedirtir.. ve böylece ibadet, gönüllerde gizlenen, gizlenip kenzen bilinen o
ezelî güzellik ve bütün vâridâtların kaynağını, buudlara sığmayan
derinlikleriyle bir kere daha fâş eder. Bu itibarladır ki, namazın içinde
açıktan açığa bilinen ve net olarak görünen hususlardan daha çok, azamet ve
heybet buğulu, kemmiyet ve keyfiyetleri aşan bir his tûfânı ve bir duygu anaforu
yaşanır. Namazda, hep söylenemez şeyler beyan ufkumuzu sarar.. ifadesi imkânsız
hisler ruhumuza garip bir mûsıkî fısıldar.. gündelik lisana sığmayan engin
duyuşlar, düşünüşler benliğimizi işgal eder.. ve maddî aklın, mücerret mantığın
sınırlarını aşan gaybûbet renkli bir fetânet, peygamber çizgisindeki meâdî bir
düşüncenin kapılarını aralar. Bu açıdan da diyebiliriz ki, kulun namazdan daha
büyük bir ibadeti ve namaz içinde köpüren tasavvur ve tahayyüllerden daha
sıhhatli ve engin bir hali yoktur.
İnsan ruhunun, duyuş ve sezişleriyle şuhud ve vücudu aşıp gayb noktasına
ulaştığı namaz ufku, onu duyan ruhların bütün hasretlerini, hicranlarını ve
dâussılalarını söyler. Aynı zamanda kalbin itmi’nânını, insanî duyguların revh u
reyhânını, varlığın ezelî serencâmesini, yıldızların yeryüzünü temâşâsını,
göklerin sırlarını, ukbânın ışıklarını, cennetin yamaçlarını, yamaçlarda salınan
ağaçlarını, ağaçların altında her zaman çağlayan ırmaklarını söyler..
rükünleriyle söyler, içindeki Kur’an’la söyler, duâlarla söyler; söyler ve
söylediklerini yepyeni bir edâ ve üslupla ruhlarımıza kevserler içiriyor gibi
tekrarlar…
Kıyamdan sonra, kulluğa kilitli bu sadık bendeler, saf ruhlarının heyecanlarını,
müstakîm düşüncelerinin ra’şelerini bir kere de rükû kürsüsünden haykırmak
isterler. Azamet ve ceberûtun, rahmet ve lütfun halitasından hasıl olan bir
duyguyla ve heybete bürünmüş bir edâ içinde âdeta bir asâ gibi bükülürler..
bükülür ve iliklerine kadar işleyen bir kulluk şuuruyla hep ilâhî azameti
mırıldanır ve bir kısım gök sakinlerinin Allah’a yöneliş üslupları sayılan rükû
ile “Hazîratü’l-Kudsiün kapılarını zorlar ve o kapıların aralanması ölçüsünde
kendi rûhî âlemlerinin derinliklerine kavuşurlar. Hacda ve başka yolculuklarda,
tepelere tırmanılması, tepelerin aşılıp düzlüklere varılması tekbir, tehlil
fasıllarıyla seslendirildiği gibi, namaz ünvanı altında ruhun mirac yolculuğu
da, bir bölümden diğer bölüme geçişte hep aynı mübarek duygu ve düşüncelerle ve
hep aynı mübarek kelimelerle ifade edilir. Hemen her rükünde, Allah’a karşı
saygılı olmayı en iyi şekilde dile getirmek üzere söylenilen tekbirlerle,
tahmidlerle ve bu kelimelerin çağrıştırdığı mülâhazalarla yüce divânın kapı
tokmaklarına dokunulur; sonra da, bir eşref saati en mükemmel şekilde
değerlendirme dikkat, teyakkuz ve temkiniyle beklemeye geçilir; geçilir ve avını
bekleyen bir kedi hassasiyeti, bir örümcek sabrıyla ilâhî vâridât ve tecelliler
avlanmaya çalışılır.
Namazda rükû, kıyamdan bir adım daha ileride üzerimize nefehâtını salar,
ruhlarımıza hayattan daha güzel, cismânî zevklerden daha enfes ve bu sınırlı
dünyada gerçekleştirilmesi imkânsız bir rüyadan, hem de tasavvur edemeyeceğimiz
ölçüde bir rüyadan neler neler fısıldar. Gönüllerimize, istediğimiz,
beklediğimiz nesnelerin ötesinde zümrütten günler, saatler ve dakikalar
vaadeder. Zaten, hepimiz biraz da ümitlerimizin, mefkûrelerimizin,
hülyalarımızın, beklentilerimizin çocukları değil miyiz? Hemen hepimiz, bugünkü
tersliklerle hırpalanıp da gerçeğe uyanınca, içinde bulunduğumuz zamanı aşar ve
ileride elde edeceğimiz hayat ve saadetin ümidiyle “gelecek zamani der ve
tebessümlerle cennetin yamaçlarını süzeriz.
Rükû, Hakk karşısında iki büklüm olma mânâsındaki buuduyla, bütün kaddi
bükülmüşlerden bir ses alır; yer yer “Rabbim bana zarar dokundui, zaman zaman da
“Dağınıklık ve tasamı sadece sana açıyorumi der ve bize hayat ırmağından bir
çağlayış, Yusuf ilinden de bir gömlek kokusu duyurur.. duyurur, hep hakikatlerin
ötesinden gelecek hârikulâdeliklerin zuhur edeceği neşesiyle bizleri coşturur.
Hem öyle bir coşturur ki, benliğimizden fışkıran bir hamd ü senâ tûfânıyla
belimizi doğrultur ve O’na, bir ara fasıl minneti daha sunarız. Bu kısacık
ayakta duruş, ilkinden farklı ve ayrı bir Hakk’a yürüme limanıdır. Bu nurlu
limanda kıyamı, kıraati, rükû tesbihlerini, bir kere daha gönlümüzün
derinliklerinden geçirir; hislerimizin sınırsızlığını, hayallerimizin
sonsuzluğunu, bu kısacık tevakkuf içine sıkıştırarak duymaya çalışır ve bütün
his gücümüzü vâridât avlamak üzere seferber eder ve yakaladığımız “kenz-i mahfîi
tayflarıyla kendimizi daha engin ve kurbet renkli bir yeni duyuş çağlayanına
salıveririz. Namazı rükûda duyup kıyamda dinleyenlerin nasıl bir haz ve lezzete
erdiklerini, nasıl bir haşyet ve saygıyla kıvrandıklarını, nasıl bir ümitle
gerilip nasıl bir korkuyla ürperdiklerini kestirmek zordur. Bu duyuş, bu
dinleyiş, vuslata atılan adımların en ciddilerinden ilki, secde de bunun
ikincisidir.
Secde, namazın içindeki mevhibe ve vâridâtın şükür zemini, erimiş gönüllerin
kulluk kalıbına tam olarak döküldükleri mehâbet potası, duâlarla Hakk’ın kabulü,
ortasında iki nokta arasındaki doğru çizgi ve bulunup bilinecek, bilinip
sevilecek Zât’a karşı duyguların, düşüncelerin visâl koyu ve buluşma arsasıdır.
Bizler, gerçek konumu içinde secdeyi duyup dinledikçe, imandan, İslâm’dan,
ihsandan süzülmüş bir usârenin, namazlarımızın kıyam, rükû ve kavmesinden
geçerek gönüllerimizin zümrüt tepelerine aktığını hissederiz.
Secdede baş ve ayaklarımızı aynı noktada birleştirerek yusyuvarlak hâle gelir;
bir yay gibi gerilir; bir ses, bir soluk olur inler ve ümitlerimizin ameller
önündeki herşeye yeten enginliğini, rahmetin herşeye sebkat eden öndeliğini
imanımızla birleştirir, bütünleştirir; bir ucu dünyada bir ucu ukbâda âdeta bir
gökkuşağına benzeyen bu alâim-i semâ altından geçmek sûretiyle tâliimizi
değiştirmeye çalışırız.
İnsan, secdedeki duyuş ve sezişlerin kendisini yükseltmiş bulunduğu bahtının
zirvesinden bakıp gerçeği temâşâ ettiği bu noktada, kalbinin dilini kullanarak,
hislerinin bütün kelimelerini ortaya dökerek, dünyayı biraz âhirete doğru
yönlendirip, öteleri de biraz ruh dünyasının içine aksettirerek kulluğunun
destanını okuyor gibi bir mazhariyeti duyabilir, yaşayabilir.
Evet onun, kulluk şuuruyla coşan duâları, Allah’ın rahmet ve lütuf
çağlayanlarıyla karşılaşıp birbirinin içine akıp da duâ ve icabet buluşunca,
duygularımız cennet hayatı gibi güzel, vuslat gibi engin çağlamaya başlar.
Anlayanlar için bu güzelliklerin tadı o kadar keskin, şivesi o kadar
büyüleyicidir ki, onu bir kere duyup yaşayanlar bu nimetlere ve nimet sahibine
nasıl şükredeceklerini bilemezler.
Başı yerde ve ışıktan bir helezonla en ulaşılmaz zirvelere tırmanıp ve semâvî
seyahatle Hakk’a yakınlığı derinleştiren bir kurbet eri, “Hazîratü’l-Kudsie
ermiş olma his, şuur ve mahmurluğuyla vuslatını bir başka buudla daha da
renklendirmek üzere Hakk’a tazim ve tekrimini arzederek saygıyla başını kaldırır
ve huzurda bulunmanın bütün âdâbıyla “et-tahiyyât…i diyerek vecde gelir ve artık
bir yeryüzü varlığı değilmişçesine tabiatüstü bir hal, bir mânâ ve bir büyüye
bürünür.
Öyle ki, bu engin hazlarla coşan namaz kahramanı, doyma bilmeyen bir hisle,
kemmiyet ve keyfiyet sınırlarının üstünde, niyetle derinleştirip
sonsuzlaştırdığı; yakîniyle Hakk’la irtibatlandırıp hulûsuyla ebedîleştirdiği,
mal, can ve bütün ilâhî mevhibeler adına Hakk’a karşı minnet borcunu edâya
yönelir; gönlünün bütün duyarlılığıyla Allah’ı anar ve inler.. Nebî’yi yâdeder,
içi inşirahla dolar.. kendisiyle aynı mutluluğu paylaşan insanları düşünür,
hayır duâlarıyla gürler.. ve tekbirlerle başlattığı bu mirac yolculuğunu, dinin
temeli sayılan şehâdetlerle noktalar…
Namaza alışmış ve onunla beslenen insanlar, ona hiçbir zaman doymazlar. Doymak
şöyle dursun, her namaz bitiminde “daha yok mu? der, nafileden nafileye koşar;
duhâ ile güneş gibi yükselir, evvâbinle gidip kurbet tokmağına dokunur,
teheccüdle berzah karanlıklarına ışıklar gönderir ve ömrünü âdeta ibadet
atkıları üzerinde bir dantela gibi örmeye çalışır ve kat’iyen içinde yaşadığı
nurlardan, ruhunu saran mânâlardan ayrılmak istemez.. istemez ve hep ibadetin
vaadettiği güzelliklere koşar.
Sızıntı, Temmuz 1994, Cilt 16, Sayı 186
Olanlar ve Olması Lâzım Gelenler
Son bir iki asırdan beri devam edegelen terslikler yüzünden, milletin mecâlsiz
bakışlarında hayret dolu bir sabır, dehşetle tüllenen bir şefkat, endişe tüten
bir temkin, dudaklarında duâ ve yüreğinde heyecan eksik olmadı.. ve mevcut
şartlar itibâriyle de eksik olacağa benzemiyor. O, şu anda da en amansız
hafakanların pençesinde köpürüp dururken, kendi kendine: ‘Oturup ölümümü mü
beklesem, kalkıp bir çare mi arasam, Hakk’a yönelip yakarışa mı geçsem, yoksa
teselli buudlu şu mevcut çarelerle yoluma devam mı etsem?’ diye mırıldanıyor..
ve mânâlı-mânâsız insiyakların gel-gitleri arasında çalkalanıp duruyor. Onun bu
çaresizlik ve inkisârına karşılık, günübirlikçiler, gününü gün etme sevdâsında;
yığınlar, olabildiğince sorumsuz, sorumsuz oldukları kadar da insan ve imkân
israfı içinde; din ve millet düşmanlarında her müspet hamleyi baltalama gayreti;
her zaman aldanabilen kitlelerde ise, bir orada, bir burada yüzüp-gezmeler..
işte insanımızın yakın geçmişi itibâriyle makus kaderi!
Bu karanlık dönemde mantık, bütün gücüyle bir aldatma ve demagoji vâsıtası;
bilim, ‘dediğim dedik’ saplantılarıyla tezyîfkâr bir müstebit; kuvvet, her şeyi
hâkimiyeti altına alma ve her şeye hükmetme azgınlığı içinde.. ve bütün bunlara
mukabil halkın vicdânı ise, akla-hayâle gelmedik baskılar altında inim inimdi.
Bu dönemde, din hissi, birilerince, başı sıkışan kimselerin kullanabileceği
büyülü bir kredi kartı kabul ediliyor, buna karşılık hakîkî dindarlık ise,
dünyada yeri olmayan bir muammâ gibi gösterilmek isteniyordu. Daha garibi de,
bütün bunlar, çağdaşlık hezeyanları içinde ve millete, millî değerlere rağmen
yapılıyordu.
Doğrusu, çeşit çeşit yokluklar kıskacında ve gerçek insan nedretiyle
kıvrandığımız bu karanlık dönem, gelecekte hep tedâî ettirdiği ürpertilerle
hatırlanacak ve tarihimizin kara günleri olarak anılacaktır.. olması gerekli
olan şeylere hasret, olmaması lâzım gelen çarpık düşünce, çarpık anlayış ve
çarpık davranışların ağında inleyip durduğumuz tarihin bu kapkara günleri.. biz,
yakın geçmişimiz itibâriyle ve şimdilerde, olmaması îcâb eden hemen her şeyi,
hem de kerhen ve yutkuna yutkuna yaşadık. Ama acaba, yıllar ve yıllar boyu
hayallerimizde yaşatıp durduğumuz o olması lâzım gelen şey ne idi?
Her şeyden evvel o, upuzun bir geçmişin değerlerle dopdolu katmanlarında birike
birike, sıkışa sıkışa dünyalar kıymetine ulaşmış çok önemli bir hazinenin
hazinedârlığı şuuru; bugünü dünle, yarını da bugünle iç içe mütâlâa edebilecek,
mütâlâa edip değerlendirecek terkip kabiliyeti; geleceği mâzinin o muhteşem
kaneviçesi üzerine sanatkârâne işleyecek zevk ve düşünce enginliği; sonra da bu
şuur, bu kabiliyet, bu derinliği eksiksiz temsil edebilecek kalp ve kafa
izdivâcına muvaffak olmuş ruh nesilleriydi. Tavırlarında bir zamanlar dünyayı
idare etmiş olmanın vakar ve ciddiyeti; üsluplarında şanlı geçmişimizin derinlik
ve ledünniyeti.. ve varlığı didik didik edip değerlendirmede, değerlendirip
sağlam bir ukbâ muvâzenesi kurmada ilklerin mahâretini ortaya koyan ruh
nesilleriydi.. dünyanın yanında ukbâya, fiziğin yanında metafiziğe açık
anlayışlarıyla, içinde bulunduğumuz zamanı tarihe bağlayacak ve fâni
ömürlerimizi ebediyetle irtibatlandıracak olan bu kudsîler sâyesinde alâkadar
olduğumuz bütün dünyevî kıymetler birer manevî kıymete, bütün maddî güzellikler
ve görkemler de birer uhrevî derinlik ve ihtişâma ulaşacaktır.
Mevcûdiyetleri bizim için İlâhî bir lütûf ve cennet ehlinin de muhâvere mevzuu
bu olgun ruhların konuşmaları hep ilim ve hikmet, sükûtları müsamaha ve ibret,
düşünceleri gönül kapılarını açan sırlı birer anahtar, davranışları da tül tül
Kur’ân televvünlüdür. Çizgi çizgi çehrelerindeki mânâlarla her zaman kendilerini
saydırmasını bilen, herkese bir şeyler anlatan, anlatıp semtlerine uğrayanları
büyüleyen öyle engin gönüllerdir ki, olabildiğince dünyaya açık olmanın yanında
herkesten ziyâde Allah’a yakın ve olabildiğine hür irâdeli, hür düşünceli
olmanın yanında fevkalâde temkinli, îtinâlı ve dikkatlidirler. Topyekün varlığı
bir meşher gibi temâşâ ede ede, bir kitap gibi yorumlaya yorumlaya ona o kadar
âşinâ olmuşlardır ki, kâinâtın sahife ve satırları arasında, evlerinin sofa,
salon, koridor ve odalarında dolaşıyor gibi rahat hareket eder ve uğradıkları
her menzilde ayrı bir vâridâta erer, ayrı bir doygunluğa ulaşırlar.
Ayrıca onlar, rûhî saygı ve terbiyeleri açısından o kadar derin ve engin, insanî
değerlere karşı o kadar hürmetkâr ve ince, iyiliğin iyilik, kötülüğün de kötülük
getireceğine o kadar inanmışlardır ki, uğradıkları her yerde cennet yamaçlarının
sıcaklığı hissedilir ve kurbet esintileri duyulur. Semtlerine uğrayanlar huzur
bulur, onlarla oturup kalkanlar insan olmanın gâyesini idrak eder. Onlar,
gençliklerinin enerji dolu demlerinde, olgunluklarının temkinli anlarında ve
yaşlılıklarının bilgi ve tecrübe ile köpüren günlerinde hep çizgilerini korur ve
aynı yörüngede yürürler. Çok zekisi ve o kadar akıllı olmayanı; her zaman
dosdoğru kalabileni ve ara sıra inhiraf edeni; meşrû haklarından yararlanmak
isteyeni, maddî-manevî füyûzât hislerinden fedâkârlıkta bulunanı; şahsî hayatı
itibâriyle bir ölçüde mutlu yaşayanı, biraz derbederi; en büyük zorlukları
rahatlıkla aşabilecek iradelisi, maruz kaldığı bir kısım hadiseler karşısında
sarsılanı; Allah’a intisâbı sayesinde kâinâta meydan okuyanı, yer yer korku ve
paniğe kapılanı; inzivâya çekilip ömrünü hülya yamaçlarında geçiren
hayalperesti, halk içinde Hakk’la beraber olup muhtaç sînelere ebediyet
düşüncesi üfleyeniyle, hemen hepsi, huyunun, tabiatının, mîzaç ve meşrebinin
açık olduğu ölçüde iyilik soluklar ve iyilik düşüncesiyle oturur kalkarlar. Kimi
uslu uslu ve biraz da nazlı; kimi atılgan, müteşebbis ve canlı; kimi dalgaları
dinmiş denizler gibi durgun, fakat mehip; kimi gel-gitleri bitmeyen bir deryâ
gibi her zaman gürül gürül; ama hepsi de tâ ruhlarının derinliklerinden kopup
gelen ışıklarla pırıl pırıl ve rûhânîlerle atbaşı bu yiğitler, yakın çevreleri,
topyekün milletleri ve bütün insanlık için yaşıyor olmanın sancısıyla kıvrım
kıvrım ve senelerden beri hep yollardalar. Köyleri, şehirleri, bölgeleri, hatta
meşrepleri, mîzaçları ayrı ayrı olsa da, imanları, hizmetleri, ülkeleri ve
ülküleriyle kenetlenmiş gibi bir görünüm sergiler ve sürekli aynı şeyleri
soluklar, aynı ideali paylaşırlar.
Her gün yüzlerce bâdire ile karşı karşıyadırlar ama, gönüllere rikkat verecek
bir incelikle hep başkalarını düşünür ve başkaları için yaşarlar; hem de
kendilerini ve yakınlarını düşünmeyecek kadar bir diğergâmlık rûhuyla.
Ağlamaları çok, gülmeleri az, tebessümleri de mânâlıdır. Varlığın perde
arkasından sızıp gelen sırlara, dört bir yandan gönüllerini saran ilhamlara,
ilhamlarını sînelerine boşaltabilecekleri âşinâ muhatapların bulunmasına,
hizmetlerinin ümitle tüllenen âkıbetine, Allah’ın hoşnutluğuna ermiş olma
bahtiyarlığına ve böyle bir hüsn-ü zan kuşağında öleceklerine ve O’na mülâkî
olacaklarına tebessüm ederler.
Hemen herkesi, kendi derinlikleriyle saran duyguları o kadar mûnis, meleklerin
nezâhetini hatırlatan onların hayatları öylesine temiz, sevgiyle atan onların
sîneleri o denli hassas, sesleri-solukları öyle inandırıcı ve bu saadet hissini
onlara duyuran Yüce Yaratıcı onlara o kadar yakındır ki, huzurla tüten bu
yakınlığın onların gönüllerinde hâsıl ettiği itmi’nân sayesinde ‘hep güzel
görür, güzel düşünür’ ve Firdevslerde yaşıyormuşçasına ‘hayatlarından lezzet
alırlar.’
Onların iklimine daha ilk adımımızı attığımızda göklerin bilmem hangi
devresinden, arzın hangi döneminden, insanlık tarihinin hangi bölümünden pırıl
pırıl bir zaman dilimi gelir.. bütün ufkumuzu kaplar.. ve biz onun, o da bizim
olur. Öyle ki, kulaklarımızda bütün bir geçmişin uğultularını duyar,
hayallerimizde topyekün beşer tarihinin tüllendiğini hisseder ve sîne-lerimizin
heyecanla attığına şâhit oluruz.
Evet, onların o zamanüstü ikliminde âdeta, yitirdiğimiz her şey dönüp geriye
gelir.. kaybettiğimiz bütün değerler ve ihmal ettiğimiz tarihî dinamikler
derlenir-toparlanır, yeniden bizim olur. Dünyaya açıldığımız ilk nazlı günler,
çiçekler gibi hülyalarımızda bir kere daha tomurcuklaşır.. paramparça olmuş
şeref, haysiyet ve onurumuz, tıpkı kırılmış bir kristalin, mini mini
parçalarının bir büyü ile bir araya gelip eski halini alması gibi yeniden
birleşir, bütünleşir ve tekrar eski güzelliğine ulaşır. Hülyâlarımızı besleyen
bu duygu ve bu düşünceler, bizi her zaman, içinde bulunduğumuz ânın dar
kalıplarından kurtararak daha ferah-fezâ iklimlerde dolaştırır; dolaştırır ve
rûhun hayat seviyesinde sihirli bir âlemin erişilmez zirvelerine ulaştırır.
Zaten hepimiz, biraz da ümit ve rüyaların çocukları değil miyiz!
30 Nisan 1994 tarihinde hazırlandı.
Sitem ve Beklenti
İnsanımız, ümit ve inkisar içinde, gözleri dolu dolu kendini düzlüğe çıkaracak
Heraklit’ler bekliyor. Seneler var ki, bu milletin öz evlatları olan bizler,
onun aşk u nefretiyle dopdolu gönüllerimizde, birer çığlığa dönüşen
heyecanlarımızı hep haykırmak istiyor; ama bir türlü haykıramıyor ve
yutkunuyoruz. Her gün birkaç defa kendimizi var olma hülyâlarına salıyor,
sürekli yokluğa çarpıyor ve her çarpışta da iki büklüm oluyor ve inliyoruz. Biz
hepimiz, genç-ihtiyar, tahsilli-tahsilsiz, talebe-hoca, esnaf-memur dünya kadar
beklentileri olan aynı kitlenin sağa-sola saçılmış parçaları, yıllardan beri
fırtınalar içinde yalpa yapıp duran aynı geminin ızdıraplı yolcuları ve bir
türlü ardı-arkası kesilmeyen hâricî-dâhilî baskıların ve amansız, imansız
saldırıların ezip ezip geçtiği zamanzedeleriz. Kendimi bildim bileli ömrümüz hep
çekiç-örs arasında, duygu ve düşünce hayatımız da balyozlar altında geçti.. yeni
bir “ba’sü ba’de’l-mevt”le doğrulup kendimize geleceğimiz ve kendimizi
yenileyeceğimiz âna kadar da, milletçe bu cendere içinde kıvranıp duracağa
benzeriz.
Kendimize gelmemiz, kendimizi yenilememiz gelecekteki varlığımızın ön şartları
olsa da, yeni bir tekevvün ve yeni bir âlem için yeni mülâhazalara ihtiyaç
olduğu da bir gerçek. Yoksa, düşünce ve tasarılar, plân ve projeler havada
kalır. Öyle olduğundan dolayı değil mi ki, pek çoğumuz itibariyle, senelerden
beri hep havanda su dövüyoruz. Rica ederim, onca atıp-tutmalara, onca tumturaklı
beyanlara rağmen, üslup ve idare tarzında herhangi bir yenilikten söz etmemiz
mümkün mü? “Her problemi çözdük ve çözüyoruz” iddialarımızın üzerinden bunca yıl
geçtiği halde, hâlâ bir kısım millî, içtimâî, idârî ve iktisâdî sıkıntılarla
kıvrım kıvrımız. Plânsızlığımız, yetersizliğimiz, kararsızlığımız itibariyle
zannediyorum, hâlâ meşrûtiyet yıllarının sisli vadilerinde dolaşıyoruz. Grup ve
parti çekişmelerinde hep o bildiğimiz eski inat.. fert ve zümre çıkarlarında
yıkılış dönemimizden birkaç kadem daha önde bulunuyoruz. Üst üste bunca falso,
bunca fiyaskodan sonra, ciddi bir tevbe ve nedametle, muvakkaten olsun kendi
kendimizi kontrol etmemiz gerekmez miydi? Heyhât, ne gezer.! Günlük boğuşma ve
basit siyaset oyunlarından başımızı kaldırıp çevremize bakmaya fırsat
bulamıyoruz.. dünya, başını almış bir yerlere gidiyor; farkında olan gelsin
beri.! İkazları işitmiyor, yanlışlıkları sezemiyor.. idaredeki tereddüt ve
kararsızlıklarımızı, yeni bir şeyler yapıyor gibi göstererek hem kendimizi hem
de kitleleri aldatıyoruz.
İç problemlerimiz açısından fevkalâde tutarsız ve yetersiz, dış hadiseler
karşısında da olabildiğince bir duyarsızlık, hatta vurdumduymazlık içindeyiz.
Çevremizde zuhur eden fırsatları değerlendiremiyor, büyüklüğe sıçrama adına elde
ettiğimiz avantajlardan yararlanamıyor ve hep o istibdat dönemi kafasıyla, biz
usanmış olmasak da dost-düşman herkesi usandıracak şekilde “gericilik”,
“yobazlık”, “fundamentalizm” gibi kelimelerle Müslümanlığı ve Ehl-i İslâm’ı
baskı altına almaya ve karalamaya çalışıyor ve kendi kendimize teselli oluyoruz.
Bunlarla bazı çevreler iğfal edilerek harekete geçirilse de ülkemizi iki adım
öteye götürmek mümkün olmayacaktır; şimdiye kadar olmadığı gibi.
Oysaki, herkesin, hususiyle de zirveleri tutanların himmeti, devleti
güçlendirmeye ve milleti yükseltmeye ma’tuf olmalıydı.. bize ve herkese düşen de
bu idi… Ne var ki, şimdiye kadar olmadı.. ve bir kısım iç ve dış mihraklarca
olmasına da fırsat verilmedi. Henüz iş işten geçmiş sayılmaz. Şu anda bile
derlenip-toparlanmamız ve kaçırılan fırsatları yeniden yakalamamız mümkündür.
Ancak, yapacağımız şeyleri bilmemiz, hamiyet ve samimiyetle çalışmamız şarttır.
Bunun için de, evvela milletçe, nereden nereye geldiğimizi, şu anda nerede
bulunduğumuzu, hedeflerimizin nelerden ibaret olduğunu gözden geçirmemiz, varlık
ve bekâmızın temel dinamikleri üzerinde bir kere daha durmamız, ferdî ve içtimâî
rahatsızlıklarımızı tespit edip alternatif çareler üretmemiz lazım.
Evet, yıllardan beri derlenip-toparlanma adına onca gayret etmemize rağmen dün
denecek kadar yakın bir tarihte, yerle bir edilip enkaz yığını haline gelen bir
Japonya, bir Almanya, bir Güney Kore ölçüsünde olsun kalkınamadığımızın
sebepleri üzerinde mutlaka durulmalı.. son bir-iki asırdan beri künde künde
üstüne devrilişimizin esbabı mutlaka araştırılmalıdır. Şimdiye kadar “Vur
abalıya!” kabilinden bu sebepleri hep dinde, diyânette aradık veya
hasımlarımızın bitmeyen husumetine vererek teselli olduk. İç ve dış
düşmanlarımızın içimize fitne sokarak bizi birbirimize düşürdükleri,
vuruşturdukları muhakkak.. ama din ve diyânet, başını alıp göklerde dolaşanlarda
da var. Hem de, temel disiplinleri açısından aklın bedâhetiyle çelişen, pozitif
düşünceyle çatışan bir din ve diyânet… Hasımlarımıza gelince, onların olmadığı
devir ve fitne sokuşturmadıkları millet mi var.? Bence, bunlarda teselli
arayacağımıza, bir de dünden bugüne devleti idare edenler üzerinde durmamız daha
isabetli olacaktır.
Evet, bir kısım serkârlarımız itibariyle dünyada olup-bitenleri görüp
değerlendireceğimize, geçmişimizi ve bazı hayâtî müesseselerimizi karalamakla
bir yere varacağımızı zannettik. Yüz bin defa yazıklar olsun ki, bunca zamandır
bu koskoca yanlışı anlayamadık, anlayanlarımız itibariyle de bir eski siyâsînin
itiraf ettiği kadar olsun “Târihî bir yanılgı içindeymişiz” diyerek, erkekçe ve
gerçek bir aydın olmanın gereğini yerine getiremedik.
Bizi, şu-bu değil, gaflet, cehalet, sefâhet, batıperestlik ve geçmişimizin bir
bayrak gibi şehbal açmasını sağlayan târihî dinamiklerimizi inkâr batırdı.
Hürriyet ve demokrasi nimetlerini -ne ölçüde bir nimetse- birbirimizi
didiklemekle değerlendirdik. Hem öyle bir değerlendirdik ki, bu didişmeyi fırsat
bilen ve kolumuzu-kanadımızı kıran can alıcı hasımlarımızı bile göremedik..
göremedik ve sürekli hasis ihtiraslar peşinde olduk ve birbirimizi didikledik
durduk. Değişik milletleri, belli ölçüde yükselten, mutlu eden, hatta
ümitlendiren ve şevklerini artıran insanî hak ve hürriyetleri saygısızlığa ve
başkalarına tecavüze vesile saydık. İlk mektepteki mini bir talebeden
üniversitedeki öğretim görevlisine, sokaktaki hamaldan kuvveti temsil eden
zirvedekilere kadar herkes, kendi vazife ve sorumluluğunu bir yana bırakarak
siyaset humması yaşamaya başladı. Mekteplerde saf dimağlara siyaset pompalandı.
On yaşındaki çocuklardan, hayızdan-nifaktan kesilmiş acûze-i şemtâlara kadar
herkes kendini diplomasiye saldı! Bu yanlış telakki ve çerçevesi belirlenememiş
siyaset mülâhazasıyla fertler ve toplum defaatle nifak ve şikakla sarsıldı..
kitleler şaşkına döndü ve devlet zaafa uğratıldı. Altı asırdan beri hamâsî
kahramanlıklarıyla destanlara mevzu olan bir kısım güç kaynakları bile bu
levsiyâttan nasiplerini aldılar.
Evet, bazı hayâtî müesseseler için AIDS ölçüsünde tehlikeli sayılan siyâsî
ihtiraslar, vatan ve ülke bölünmezliğine, din ve devlet düşüncesine kilitli
olması gereken toplumun, o can damarı mesabesindeki birimlere dahi sirayet etti;
etti ve başlarını döndürdü, bakışlarını bulandırdı ve iç kaymasına uğrattı. Bu
arada, başı çekenlerin pek çoğu “devletin parası deniz…” mülâhazasıyla hareket
ederek millete, can alıcı hasımlarından çekmediklerini çektirdiler. Öyle ki, hiç
beklenmedik kimseler bile çalıp-çırpmaya başladı ve hiç umulmadık zâtlar
gırtlaklarına kadar bu levsiyâta girdiler. Hatta bir kısım fırsat ve imkânları
elde eden idareciler, bu mâsum, mâsum olduğu kadar da sarsık, bu mübarek,
mübarek olduğu kadar da istismara açık milletin yaralarını saracakları yerde,
onun kurumuş damarlarındaki kanı emebilme yollarını araştırdılar.
Bütün bu olumsuz durumları başkası değil biz hazırladık. Milletimize,
ızdırapların en utandırıcılarını biz çektirdik.. ve çektiriyoruz da. Öyle ise
hem bir sorumluluk, hem de asırlık günahlarımıza keffâret olarak onu kurtaracak,
yükseltecek ve devletlerarası muvâzenedeki eski konumuna ulaştıracak da yine
bizim imanla çarpan sînelerimiz, dünyaya açık dimağlarımız, ruh ve mânâ
köklerimizdeki rasânet ve çelik pazularımız olmalıdır.
İslâmiyet, geleceğe yürümemiz adına âdeta hayâtî bir dinamiktir. Ona sığınma
sayesinde önemli bir kuvvet kaynağını elde etmemiz her zaman mümkün olacaktır.
Dînin o lâhûtî ve sarsılmaz gücü bir kere daha ortaya çıktıktan sonra, böyle bir
kaynağa karşı lâkayd kalmak tam bir aldanmışlıktır. Hele topyekün bir dünyanın
dine yöneldiği bir dönemde böyle bir lâkaydîlik affedilir gibi değildir. Bu
mülâhazamızı, “Dînin Yenilmez Gücü” başlığı altında başka bir yerde ifade etmeye
çalıştığımız için bu faslı da burada noktalamak istiyoruz.
Sızıntı, Ekim 1994, Cilt 16, Sayı 189
Süleymaniye
Süleymaniye, muhteşem günlerin hâtırâları üzerinde devâsâ bir menşûr ve sanatın
ma’bedde zirveleştiği, ma’bedin gerçek sanatla buluştuğu kristal ruhlu granit
bir yapıdır. O, Mehmet Akif ve Yahya Kemal gibi iki şiir üstadı ve sanat
dâhîsinin duygularını besteleştirdikleri bir güfte ve şanlı dünlerimizin dili
dudağı sessiz bir bedîiyyat tercümanıdır.
1550’li yıllarda Sinan’ın sanat dünyasına iki şaheser armağanı vardır: İstanbul
Süleymaniye Külliyesi, Şam Süleymaniye Külliyesi. İkisi de, adına inşâ
edildikleri Muhteşem Süleyman’ın ihtişamını aksettirecek seviyededir. Şam’daki
külliye, Sinan’ın bir kalfası tarafından kontrol edilir. Baraka Irmağı kıyısında
hac kafilelerine hizmet vermek için plânlanmış bulunan Şam Süleymaniye
Külliyesi; camii, aşhanesi ve kervansaraylarıyla plâna esas teşkil edecek
mahiyette entegre bir tesistir. Bu muhteşem külliye, tesis gayesini
gerçekleştirmedeki mükemmeliyeti, mimârîsi, hizmetleri ve daha sonraki
ilâveleriyle başlı başına sultanî bir eserdir ve müstakil bir araştırma ister…
Bizim şimdiki konumuz İstanbul Süleymaniye Camii.. geniş külliye halindeki
müştemilâtıyla Süleymaniye, yerleşik belde mimârîsinin en güzel örneklerinden
biri, belki de birincisi.. Fatih Külliyesi’nin geliştirilmiş, olgunlaştırılmış
mütekâmil bir örneği ve inançtan muâmeleye uzanan çizgide duygu ve düşünce
dünyamızın tahaccür etmiş, granitleşmiş bir ehramı gibidir. Zaten öyle olması
hedeflenerek inşâ edilmişti.
“En güzel ma’bedi olsun diye en son dinin,
Budur öz şekli hayâl ettiği mîmârînin” Yahya Kemal
Sübyan mektebinden yüksek eğitim veren medreselere, imarethânelerden hamamlara,
şifâhâneden dâru’t-tıbba kadar topyekün bir hayatı kucaklayan Süleymaniye
Külliyesi, bütün o geniş gâyeli mekânları, bu mekânların tıpkı zincirin
halkaları gibi birbiriyle irtibatı, el ele, omuz omuza ve diz dize bir sanat
armonisi içindeki bütünlüğüyle âdeta bir halka-i zikri, caminin de bu halkanın
serzâkiri olduğu imajını uyarmakta ve bu düşünceyi ilham etmektedir.
Bir taraftan konaklama, diğer taraftan beslenme işlerini birleştirerek, misafir
odalarından mutfağa, medreselerden imarethâneye, dâru’t-tıbdan şifâhâneye,
hamamdan mescide bütün beşerî ihtiyaçların kucaklanıp karşılandığı çok üniteli
mekânları ve bu ayrı ayrı mekânların gizli bir kısım atkılarla Mabetle
irtibatlandığı, ihtiyaç ve estetiğin kutuplaşıp gökkuşağı haline geldiği semâvî
buudlu fakat arzî bir sanat harikasını görmek için, iç muhtevayı da düşünerek,
yukarıdan kuşbakışı bu mübarek hazîreyi bir kere temâşâ etmek yeter
zannediyorum. Evet,
“Sanatın ruhunu seyyâl bulut şeklinde ” Mehmet Akif
görmek istersen gel Süleymaniye’yi beraber seyredelim.
Süleymaniye Camii; konumu ve yeri itibariyle, bilhassa Yeni Cami, Galata Köprüsü
ve Unkapanı hattından bakılınca, bütün İstanbul’a hâkim, minareleşen bir ma’bed,
olabildiğince derin, ürperten ve ihtişamla tüten, burayı ve öteleri gözetlemeye
açık bir rasathane gibi görünür. Öyle ki Yahya Kemal’in
“Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsî tepeyi..
Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne…”
sözleri mübalağa değil eksik sayılabilir. Hele iç yapı ve dahilî dizayn
itibariyle, biraz dikkat eden hemen herkese o, bir muhteşem dönemin, muhteşem
mimârının elinden çıktığını ve yine muhteşem bir hükümdarın eseri olduğunu
fısıldar ve ruhlarımıza:
“Sanki ummân-ı bekânın ezelî bir mevci,
Yükselirken göğe, donmuş da kesilmiş inci!…
Dur da Ma’bûduna yükselmek için ilme basan,
Ma’bedin halini gör işte serâpâ iman!..” Mehmet Akif
nağmelerini duyurur.
Bu mübarek ma’bed, dışıyla-içiyle hep bir vakar ve ciddiyetle tüllenir; tüllenir
de, ona göre basitlik sayılan plastize süslemelere kapalı kalır.. evet bir kısım
ma’bed ve türbelerdeki gibi nakış, arabesk, boya ve çini süslemelere burada
fazla yer verilmez. Eğer son cemaat revâkının, alt pencerelerinin tepelerindeki
lacivert zemine beyaz hatla işlenmiş kitâbe.. ve mihrabın iki yanını süsleyen
panolar istisna edilecek olursa, Süleymaniye Camii’nde Sinan’ın, dış süsleme
endişesine hiç mi hiç kapılmadığı ve sanat ruhunu ihtişam büyüsüyle soluklamak
istediği hemen hissedilir.
İnsan, camiin ön kapısından, şadırvan avlusuna adım atar atmaz, revaçların
sıcaklığı, şadırvanın dinlendiriciliği, kıble kapısı önündeki kubbe mukarnaslı
çıkmalar ve pembe somaki, kırmızı taş, beyaz mermerlerden, sütun başlıklarının
büyüleyiciliğiyle karşılaşır ve kendinden geçer. Şadırvan insan ruhuna
üflediğini üfler, âdeta onu konsantrasyona hazırlar ve ma’bede doğru “yürü!”
der.
Camiin içine girince, ilk defa, görkemli dört filayağı üzerinde yükselen
muhteşem bir kubbe göze çarpar.. ve onu İslâm’ın remzi olan beş küçük kubbe
çevreler. Zannediyorum bu konumda ana kubbenin diğer beş kubbeye inzimâmıyla
ortaya çıkan altı rakamı, iman esaslarını hatırlatır; ayrıca, büyük kubbe,
İslâm’ın en temel rüknü olan tevhidi minarelere ulaştırıp ilân ederken, beş
küçük kubbe de onu kucaklar, ona destek olur ve onun varlığının birer gölgesi
gibi ona sımsıkı tutunurlar.
Camiin bir diğer büyüleyici yanı da, günün değişik saatlerinde değişik
pencerelerden içeriye yayılan ışık hüzmeleridir. Evet tam yedi kat üzere tanzim
edilmiş ikiyüzdokuz pencereden her zaman camiin içine ışık akar gelir.. bu
renkli camlardan sızıp içeriye dökülen ışıklar, insanda ne romantik düşünceler
ne romantik düşünceler uyarır. Şayet, daha sonra ilâve edilen bir kısım nesepsiz
nakışların tedâî ettirdiği münasebetsizlikler olmasaydı, kim bilir ruhlarımız
daha neler neler hissederdi! Evet,
“Ma’bedin cephe cidarındaki loş pencereler,
Güneşin sırtına bir ince tül atmış, esmer,
Mütemâdî sağıyor dahile bir gölgeli nûr” Mehmet Akif
Yeryüzünde bulunan bizler her zaman, göklere ve gökler ötesi mâneviyat
âlemlerine açılma arzusuyla, semâların derinliklerini, ötelerin ciddiyetini,
sonsuzun ürperticiliğini gönüllerimize duyuracak bir ses ve soluğa ihtiyaç
hissederiz. Tıpkı uzun bir sefere hazırlanan rûhun tam gerilime, eksiksiz zâd u
zâhi-reye ve yol düşüncesine ihtiyaç hissettiği gibi ihtiyaç hissederiz. Buna
duygunun, düşüncenin, rûhun gıda alması da denebilir ki, her yolcu ve her türlü
yolculuk için kaçınılmazdır. Hiç şüphesiz, bu en hayâtî gıda ve mânevî besin
kaynağının semâvî sofralar halinde inip kalktığı yerlerin başında da, derin
tedâî gücü, uhrevî motivasyonu, her parçası ayrı bir cennet kapısına menfez
sayılan aksesuarıyla ma’bed gelir. Süleymaniye ise, bütün bunları tedâî,
tahattur ve tahayyül ettirecek engin, rengin ve zengin bir koleksiyon gibidir.
Olsa, bu mânâ endamlı, tarih renkli, sanat ahenkli ma’bed, hazîresine sığınan
herkese, bir güzellik, bir şiir, bir romantizm banyosu aldırtacak kadar hâlâ
canlı, hâlâ cazip, hâlâ güzel ve hâlâ bir kısım husûsî duygularımızı şahlandırma
adına önemli bir vâridâtın gürül gürül kaynağı olabilme büyüsünü taşımaktadır.
Evet o, cesedine yenik düşmemiş, bedenini aşabilmiş aydınlık ruhlar için hâlâ
med vaktini yaşayan bir deniz gibi dalga dalga ve köpük köpüktür.. istersen
“Cephe dîvârına bak, camlara bak, minbere bak,
Sonra mihrap ile mahfillere, kürsîlere bak
………………………………………………..
Dalgalansın da, denizler gibi kalbinde celâl,
Görmesin dîdelerin reng-i sivâ, reng-i zılâl!” Mehmet Akif
Süleymaniye’nin, bilhassa Haliç tarafından bakılınca, başını dikmiş, göğsünü
germiş derin derin İstanbul’a, Haliç’e hatta Boğaziçi’ne bakan ve bir
beklentiyle yutkunan muammâlı bir hâli vardır. Daha çok vakarlı bir çehreye
benzeyen heykelinin, gözlerimize, gönüllerimize sinen mânâsı ve öbek öbek
çevresini saran müştemilâtıyla ruhlarımızda kendini hissettirince, insan bu
anlamlı simâ karşısında garip şeyler duymaya başlar ve bu ürperten sükût
karşısında ruhunda ne ra’şeler ne ra’şeler uyanır!
Süleymaniye bulunduğu noktaya o kadar uymakta ve o kadar yakışmaktadır ki, en
âmiyâne bakışlar bile, bulunduğu yerle onun ruhu arasındaki mânâyı hemen
sezebilirler. Öyle ki, onunla yerleştiği mekân arasında o derin münasebet eğer
kavranabilse, o, öyle rastgele plânlara göre ve rastgele malzeme ile değil de,
kendi iç derinliği ve dış husûsiyetleriyle bulunduğu yerden fışkırıp çıkmış gibi
bir his uyarır insanın rûhunda. Ma’-bede açık ruhlar, başları onun gölgesine
ulaştığı andan itibaren, kendilerini seven, okşayan, bağrına basan sımsıcak bir
anne kucağında hissederler. Bu satırların yazarı için bir mazhariyet sayılan
böyle bir okşanma ve kucaklanma, hem de geçmişi geleceğe bağlayacak köprü bir
nesle hitap makamında okşanıp kucaklanma -dinleyenler kendi talihsizliklerine
saysınlar- diyen için böyle tasavvurları aşan zevk ve hatıralara inkılab edince,
kim bilir, hayatı her zaman uhrevî derinlikleriyle yaşayan yüce kametler onu
nasıl düşünmüş ve nasıl hissetmişlerdir?
Evet insan, ihtişam dönemimizin bu pırlanta âbidesini, onun sağında ve solundaki
müştemilâtı, her yeri kendi ruh ve mânâsıyla ma’bede sığınmaya koşuyor bir
görünüm arz eden medreseleri, şifâhâneleri, dâru’t-tıpları, dâru’l-kurrâları,
dış cemaat mahalleri ve revâklarıyla hepsini birden kavrayıp rûhuna sindirdiği
zaman, daha camiye adım atmadan derin bir uhrevî sükûtun şiirini dinler.
Süleymaniye’ye Allah’a yükselme ve ulaşma yollarını remzediyor gibi değişik
kapılardan girilir. Bu giriş bazı yerlerden düz ayak, bazı taraflardan da biraz
merdiven çıktıktan sonra gerçekleşir. Hazîreye başını soktuktan sonra herkes
bahçede bir konsantrasyon yürüyüşü yapar ve hangi yandan olursa olsun ona
ulaşmak için “bi-kaderi’l-keddi tüktesebü’l-meâli -sıkıntı ölçüsünde seviye elde
edilir” düşüncesini pekiştirmek üzere birkaç merdiven daha çıkmadan şadırvan
bölümüne girilemez. Şadırvan bölümünde, mütekabil, aynı boyda ve birbirine bakan
revâklar, ukbâya açık kapılara benzeyen halleriyle, ma’bede koşanlara bir şeyler
fısıldıyor gibi, onların ümitlerine tebessüm eder, endişelerine takallüsler
fırlatır ve hep müminin gönül dünyasının haremi sayılan ma’bedin iç kısmına
işaret ederler. Derken, herkes duygularıyla ikinci kez beslenmiş, herkes ikinci
kez azığını almış, hazları köpük köpük Dostla halvete yürür.. ciddî bir temkin
ve olabildiğince bir edeple yürür ve kendilerini gönüllerin harem dairesinde
bulurlar.
“Bir gelişle ki; ne mübarek, ne garip âlem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayalle dolu.
Kimi gökten, kimi yerden uçuşup her kapıya,
Giriyor birbiri ardınca ilâhî yapıya.” Yahya Kemal
Burası iç yüzü ve mânâya açık aksesuarıyla o kadar rengin, o kadar olgun ve o
kadar geniştir ki, o âna kadar gördüğümüz kısımlar ona nispeten âdeta mütevâzi
bir selâmlık gibi kalır. Ma’bedin bu iç kısmı koca külliyenin en güzel, en
ferah, en gönül alıcı ve hülyâlarımızı coşturan sihirli bölümüdür. Burada, o âna
kadar ruh ve mânâ adına gönüllerimize sinmiş ne büyülü şeyler duyar ve
hissederiz. Sadece biz değil, orada bizim içeriye girmemizi bekliyormuşçasına
çöküp yanlarına oturduğumuz, bizi sımsıcak tebessümlerle selâmlayan, kalplerinin
iyiliği çehrelerine aksetmiş ve hislerini yüzlerinde okuduğumuz bütün inanmış
gönüller zengini-fakiri, yaşlısı-genci, âmiri-memûru, âlimi-ümmîsi, makam
sahibi-düz insanı, yerlisi ve yabancısıyla; -tabiî kimi, deryadaki mâhinin
deryayı hissetmesi nispetinde; kimisi de, dalgıçların derinlikleri sezişi
ölçüsünde- hemen herkes onda farklı bir temâşâ zevkine erer. Allah’tan başkasına
gönül vermemiş ve gözlerinin içine başka hayâl girmemiş bu iman ve itmi’nân
insanları, gönüllerde birikmiş sevgiyi sarfedecek sîne arar, ma’bedin her
yanında muhabbet ve alâka esintileri uyarır, sonra da Hakk mihmandarlığına
ulaşmış bu talihli ruhlar ve gönülleri “gıll u gış” adına her şeyden arınmış bu
insanlar: “Bizi bu saadetlere eriştiren Allah’a hamdolsun!. Hamdolsun o Allah’a
ki, bize verdiği sözü yerine getirdi ve bizi bu yerlere vâris kıldı” der ve
bahtlarına tebessümler yağdırırlar.
Süleymaniye, dış ihtişamı ve iç derinlikleriyle, hazîresine sığınan temiz
gönüller üzerine birer mızrap gibi kalkıp indikçe, biz şanlı geçmişimizi bütün
“hay huy”uyla sînelerimizde duyar; dağılmış bir büyük ülkenin gurbetler yaşayan
bir köşesinde sanki bu toprağın derinliklerine kök salmış ve granitlerle
bütünleşmiş de, önünde, temelinin esas harcı olan bize ait duygu ve düşünceyi
sürükleyip götürmek isteyen azgın bir kısım sellere karşı metin bir set gibi
durmakta ve ezilmişliği, tükenmişliği kabullenmiş bugünkü nesillere sessiz
infialleriyle bir şeyler anlatmaktadır.
Ben, onu hep akıp giden, akıp gittikçe de netleşen bir dünya ve o dünyanın
merkezinde bir saltanat ve debdebe, bir ihtişam ve hâkimiyetin fihristi olarak
görmüşümdür. Bu itibarla da onu gönlümde hep taze, ruh ve mânâsını da hep
bayıltıcı bulmuşumdur.. ve yine bu itibarla onu, ne zaman içine girsem, zaten
ruh dünyamda mevcut olan enginliği ve ihtişamıyla daha derin iç katmanlara
saldığımı ve onun büyüsünü daha derinden duyduğumu hissetmişimdir. Diyebilirim
ki, her müşâhede edişimde bu Osmanlı yetimi muhteşem ma’bedi hemen her zaman
içimde hazır bulmuş, hayâl âlemime açılan bir kapı gibi hissetmiş ve ondan
geçerek, geçmişin hülyâlı âlemlerinde dolaşmış ve:
“Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan” Yahya Kemal
mısralarını duymuşumdur. Bu mânâ ve bu ruh elbette geçmişimizle alâka ve
irtibattan, mânâ kökümüze saygı ve nesep düşüncesinden kaynaklanıyordu.
Kaynaklanıyordu ki, ne zaman onun yanından geçmiş, ne zaman onun hazîresine
uğramış, ne zaman onu temâşâ zevkine ulaşmışsam, onun herhangi bir yanında,
gerçekten varmış gibi bir menfez bulmuş ve asırlar ötesinin o destanlara
sığmayan büyülü manzaralarıyla kendimden geçmişimdir.
Bu itibarla denebilir ki Süleymaniye, o baş döndüren duruşuyla ve o hemen dile
gelip konuşacakmış gibi ilhamla tüllenen sükûtuyla ve içindeki inanmış
gönüllerin heybet tüten füsûnuyla bize hep şiir söyleyen, hikmetten fasıllar
açan, ruhlarımıza varlık üfleyen ve bize dirilme yollarını gösteren bir üstat
gibi olmuştur.
Bir muhteşem dönemden geriye kalmış, dünya kadar saltanat yetimi sanat eseri
vardır ama, o saltanat tâcının incisi Süleymaniye’de geçmişi görüp dinlemek bir
başkadır. Sanki bizim önümüzde çağlayıp giden zamanın değerli bir parçası, küçük
bir noktada toplanmış, sıkıştırılmış ve bu hazîrenin içine yerleştirilmiş
gibidir. Âdeta bir ihtişam dönemi ve zamanın bir altın dilimi geçerken takılıp
burada kalmış da, şimdi Süleymaniye ile o soluklanmakta.
Evet onda, tabaka tabaka birbirinin üstüne binen, katmanlaşan bir ulu sessizlik
ve güya içine günümüzün anlamsız sesleri hiç düşmemiş de bu kudsî harim, bütün
anlamsızlıklara karşı kapalı kalmış.. hep kendi içinde derinleşmiş, kuyulaşmış
gibi gelir bize.. gelir de gönüllerimizde rengin ve zengin bir eski bestenin
tesirini icrâ eder. Sanki, sesini kulaklarımıza doldurduktan sonra susmuş bir
enstrümanın tellerinden hâlâ bir şeyler duyuyormuş olma hissiyle yaşadığımız
gibi, bu yüce ma’bedde, güya eskiden içinde icra edilmiş bir mûsıkînin dalga
dalga nağmeleri, bütün tazeliğiyle hâlâ akıp akıp ruhlarımıza bir şeyler
boşaltıyor gibi bir duygu uyarır hislerimizde.
Hülyâlarının tadına alışmış her hayâl çocuğu, Süleymaniye’nin kokusunu duyar
duymaz, geçmişin bütün şiirini, bütün mânâsını ve bütün zevkini birden tadar.
Evet herkes, hülyâ ufku ölçüsünde Süleymaniye’de rüyaya yatmış gibi onun
herhangi bir menfezinden kanatlanarak asırlar ötesine yürür; önceki günü dünle,
dünü de bugünle bir arada görür ve ruhuna zaman üstülüğün en engin hazlarını
duyurur. Her ruhta bir çiçek gibi açılan mahrem hülyalar, Süleymaniye’nin tedâî
ettirdikleriyle en derin şekilde ve birden açılır, açılır da kendilerini bu
tedâilerin gelgitlerine salabilenler içlerinde binbir haz, dudaklarında sımsıcak
bir tebessüm, uğradıkları her yere kucak kucak huzur ve itmi’nân taşırlar.
İnsanlar bu yüce ma’bedi tam duyduklarında eğilip bir de ruhlarına bakabilseler,
onda içlerinden kopup gelen duygularını, ümitlerini, arzularını, isteklerini
besleyen bir büyü bulurlar. Bulurlar da, yaşadıkları hayat içinde ayrı birer
şahsiyetle daha var olduklarını duyarlar. Sanki hakikatin çerçevesini dar bulup
da, hayâlî dünyalara pencereler açıyor gibi bir kısım mahrem âlemleri temâşâya
koyulurlar.
Süleymaniye’de her şey nazlı bir çiçek edâsıyla güzelliğin son rikkatine kadar
açılmış yaşıyor gibidir.. ve her güzellik umûmî bir ahenk içinde, noktasıyla,
çizgisiyle, kelimesiyle, satırıyla zevke açık gönüllere hazların en enginini
sunmaktadır.
Sızıntı, Aralık 1993, Cilt 15, Sayı 179
Sürat Çağı veya Tekarüb-i Zaman
Bu asrın bir sürat asrı olduğunda şüphe yok. Böyle sürat yörüngeli bir dünyanın,
hemen her yanıyla çok değişik şeyler getirdiği veya vaadettiği de bir gerçek.
Bir zümre için refah, mutluluk, rahat ve rehâvet.. herkes için tasarı ve aksiyon
arasındaki sürenin daralması, mesafelerin büzülmesi, hızla hedefe ulaşılabilmesi
veya beklenmedik şekilde bunun engellenmesi.. birdenbire harplerin zuhuru ve
uzlaşmaların gerçekleşmesi.. işte süratle gelenler! kim bilir belki de ileride
hadiselerin ışık hızıyla cereyan ettiği bir dünya ile tanışacağız; tasavvur ve
tahayyüllerimizi aşan böyle bir dünyanın vâridâtı ve tehditleri kurgu bilimlerin
mevzuu olsa da hakka ve adalete teslim olmamış bir hızdan, insanlar ürpermeli.!
Sürat, mekânın var oluşuyla başladı ve insanın yaratılmasıyla da idrak edildi.
İlk defa insanoğlunun ayağında tanıdığımız ve tanıştığımız sürat, daha sonra
onun beyin ve muhâkemesine sıçrayarak gelişmesini ve genişlemesini hep
artırarak, şimdilerin muhakkak ve geleceğin baş döndürücü muhtemel hızına doğru
yürüdü.
Evet, sürat önce insan ayağı, ehlîleştirilen hayvanların sırtı, tekerlekli
arabalar, derken pedallı ve motorlu vâsıtalara uğrayarak geldi, modern
makinelerin sırtına binerek yoluna devam etti. O bugün, bütün hızıyla mesafeleri
fethetme veya sıfırlamaya doğru koşuyor. Zaten, ses ve görüntü nakli, cisimlerin
intikalinin fersah fersah önünde.
Süratteki bu gelişme, aynı zamanda beraberinde bir kısım kolaylık, rahatlık ve
konforu da getirdi. Hatta zaman zaman bunlar; süratin önüne geçtikleri de oldu.
Bu kabil dengesiz gelişmelerin, gerçek insanî değerler adına zararı mı oldu,
yararı mı? Bu husus ileride, teknolojik gelişmelerle, maddî-mânevî insanî
değerlerin, yer ve konumları mukayese edileceği daha farklı bir platformda ele
alınabilir.
Çağımız itibariyle süratin en baş döndürücüsünü elektrikle ve ışıkla tanıdık.
Öyle ki bir taraftan otobüsler, gemiler, trenler, uçaklarla ve bir yakın gelecek
itibariyle feza gemileri, mekikler ve peykler sayesinde en uzak yerlere intikal
etmek için, belki birkaç saat, belki de birkaç dakika yetebilecek. Diğer
taraftan da evimizde istirahat ederken, gelişen teknoloji ve telekomünikasyon
sayesinde -bir kere düğmeye dokunma kolaylığı içinde ses, görüntü, renk hatta
kokuların nakledilmesiyle- süratin en büyüleyicileriyle tanışacağımız ve
görülmedik bir tekarüb-i zaman ve mekân yaşayacağımız günler çok uzak olmasa
gerek. Evet, bir bir eski harikaların âdileşeceği, yenilerin de çok uzun ömürlü
olmayacağı, hatta kullandığımız âlât u edevâtın tamirine yetişemeyeceğimiz o
garip gelecek pek yakındır.
Öyle anlaşılıyor ki, dün insanoğlunun, zaman ve mesafelere karşı ayağıyla,
atıyla, arabasıyla elde ettiği başarılar, hâliha-zırdaki seyr u seyahat
vasıtaları ve geleceğin peykleri, feza gemileri veya çok ileri telekomünikasyon
teknolojisi sayesinde şimdilerde düşünemeyeceğimiz bir hıza ulaşarak devam
edecek ve bir sürü rahatlatıcı şeyin yanında bir sürü de problem getirecek.
Gerçi bilimin araştırmalarını, ilmin tespitlerini ve medeniyetin harikalarını
takdir etmemek mümkün değil. Ama acaba, onca gayret ve onca emekle insan beyni
ve kâinat kitabı hallaç edilerek sağlanılan bugünkü sürat, süratten daha önemli
gayelerin emrine verilebilmiş midir? Her gün daha da sıkıştırılarak bir köy
haline getirilen mekân, büzüştürülüp sıfırlaştırılmaya çalışılan zaman, hedefine
ulaşamayan ve hep onun gerisinde kalan gayesiz bir hızın elinde esir ise, böyle
bir süratin insana ne yararı olacaktır ki? Kâinâtın en ücrâ köşelerine ulaşma,
bütün eşya ve varlığı hallaç etme, dünyayı köyümüz ve mahallemiz gibi tanıma, en
gizli şeylere dahi nigehbân olma, insanî değerlerimiz, insanî ihtiyaçlarımız ve
insanî arzularımızın önünde ise, başkalarının millî, vatanî ve ailevî
mahremiyetlerine muttali olma veya millî, vatanî ve ailevî mahremiyetlerimizin
başkaları tarafından görülüp bilinmesini gerçekleştiren böyle bir çılgın gelişme
dünya çapında bir rezalet değil de ya nedir?
Şimdi, eğer sürat lizâtihî değil de, hedef ve neticeleri itibariyle matlupsa,
acaba bugün insanımız, otobüs, tren, transatlantik ve ses süratini aşan
uçaklarla, insanî değerleri adına gerçekleştirmeyi plânladıkları hedeflere,
emellere ulaşabilmişler midir? Ulaşabilmişler midir ki, biz de daha şimdiden
kurgu bilimlerle referansını aldığımız gerçek tekarüb-i zaman ve mekânı bir
gaye-i hayâl ve bir ideal olarak bekleyelim? Bu soruyu müspet olarak
cevaplamamız oldukça zordur. Zira, şimdilerde sürat, onunla hedeflenen gayenin
çok gerilerinde bulunmakta…
Bir dünya düşünün ki o dünyada taksiler, otobüsler, trenler, yatlar,
transatlantikler, uçaklar, bir oraya, bir buraya, gayesiz, idealsiz, hesapsız,
kalbî, rûhî hayata kapalı ve âkıbet mülâhazasından mahrum bir kısım serâzad
gönülleri, tıpkı eşya taşıyor gibi alıp götürüyor, indirip-bindiriyor.. veya bu
insanlar teknolojik imkânları, lunaparklardaki çakırkeyf çocukların
kullandıkları gibi kullanıyorlar.. rica ederim böyle bir sürat veya sürat
teknolojisi ne işe yarar?
Sürat, vakit kazanmak ve az zamanda pek çok iş yapmak, pek çok yere ulaşmak için
ise, kazanılan vakit, ortaya konan iş ve ulaşılan yerler, süratin ötesinde daha
önemli gayeler için değilse, Yunus’un ifadesiyle her şey bir kuru emek sayılmaz
mı.?
Evet, eğer sürat için belirlenmiş bir gaye ve o gayeyi gerçekleştirmeye matuf
bir plân yoksa, kazanılan bütün zamanlar, bütün cehtler, bir mânâda boşa akan
çaylar, boşluğa kayan yıldırımlar ve çöle dökülen yağmurlar gibi olmaz mı?
Günümüzde, hayatın gaye ve hedeflerinden habersiz bir kısım sürat taraftarları,
birkaç saat içinde atmosferin dışına çıkan, birkaç dakika veya birkaç saniye
içinde ses, söz ve görüntülerimizi binlerce kilometre ötelere ulaştıran, ya da
binlerce kilometre öteden bize ses, söz ve görüntü taşıyan bir sistemin işleyişi
karşısında, bu muazzam sistemin arkasındaki gaye, mânâ ve neticeleri
düşünecekleri yerde, çobanlar gibi sadece hıza hayranlık duyarak, onu,
vaadettiği bütün yararlardan tecrit edip kendi içinde yorumlamakla yetiniyorlar.
Oysaki sürat, sürat olarak sırf bir fizîkî hadisedir; gaye ve hedefleri
düşünülmeden ele alındığında da ne terakki ve medeniyetin esası, ne de insanî
değerlere götüren bir vesiledir. İnsanoğlu kendi ayaklarıyla yürüdüğü ya da
atının, devesinin sırtında yol aldığı dönemlerde mesut ve medenî olabilmiştir.
Aksine, bazı zamanlar itibariyle de o, dünya kadar maddî ve teknik imkânlara
rağmen, kan görmüş, kanlı kâbuslar yaşamış, bilhassa günümüzde olduğu gibi, kan
kusmuş ve kanlı delilerin elinde ölürken bile insanca ölememiştir.
Sürat, hiçbir zaman insanoğlunun en birinci ihtiyacı olmadı. İnsanlar onu,
aradıkları şeylere ulaşmak için istediler. İnsan-oğlunun mutlak mânâda sürat
aradığını veya sürat karşısında olduğunu vehmedenler, gelişen seyr u sefer
vasıtalarına veya modern muhâbere, muvâsala imkânlarına taraftar olma, ya da
aleyhinde bulunma gibi tuhaflıklara girdiler. Bu insanlar arasında, sürati ve
onun elemanlarını göklere çıkarıp putlaştıranlar, teknolojik gelişmeleri takdis
ederek onları her şey sayanlar olduğu gibi, hedefsiz, gayesiz bir süratin
abesiyetini, modern imkânlara düşmanlık şeklinde ifade edenler de oldu. Aslında,
her iki zümre de, sürate takılıp kalıyor ve onu mücerred olarak yorumluyorlardı.
Sürat, gayesini aşmamalı, hep onun gerisinde kalmalıdır. Evet sürat, insanı,
insanî hedeflere yönlendirici olduğu, bu hedefleri gerçekleştirebildiği,
beraberinde huzur ve mutluluk da getirdiği, hasretleri dindirip hicranları sona
erdirdiği, vakit fevt-etmeden her arızanın üzerine yürüyüp dünyadaki umûmî
âhenge ve devletlerarası muvâzeneye hizmet ettiği, dünyevî-uhrevî problemlerin
çözümüne katkıda bulunduğu, ilmî araştırma ve ilmî tespitleri hızlandırdığı
ölçüde mübeccel ve mukaddes ise de, bunlardan tecrit edilip tek başına kaldığı
zaman, bizim için mânâsız bir kuruntudan farkı yoktur.
Gaye ve hedefle alâkalı böyle bir düşünce tarzı, aynı zamanda bizimle başkaları
arasındaki farkı da göstererek, sürati bir fantezi olmaktan çıkarıp yüksek bir
mefkûre hâline getirir ve ideal ruhların sabah-akşam heceleyip durdukları engin
bir muhtevâya ulaştırır.
Sızıntı, Ağustos 1994, Cilt 16, Sayı 187
Toprak
Dış yüzü itibariyle ve sathi bir bakışla toprak; yer kabuğunun atmosferle teması
sayesinde peşi peşine sırlı şekillenişi, bitki ve hayvanlara var olma ve yaşama
ortamı teşkil edecek mahiyetteki kucaklayıcılığı ve sıcaklığı, bir miligramıyla
milyarlarca canlıya dâyelik yapan zenginliği, bir hektar genişliği ve on santim
derinliğindeki bir parçasında tonlarca bakteri barındıran civanmertliği,
bakterilerin fıtri vazifelerini rahat görebilmeleri için mini böceklerin ve
solucanların sürekli hallaç edip işledikleri, parçalayıp bakterilere sundukları
pek çok ilâhi tecellinin aynası öyle muhteşem bir tezgâh, öylesine sırlı bir
kimyahane ve iç içe öylesine baş döndürücü canlı bir biyoloji laboratuarıdır ki,
aynadarlığı ve gördüğü hizmetler açısından bütün semalara denk tutulsa değer…
Bu itibarla da denilebilir ki toprak, bütün kâinatların ve hususiyle de
yerkürenin en değerli unsuru, en sihirli maddesidir.. ve hava-su-ziya bir mânâda
onunla kâimdirler ve onun için vardırlar. Onun bu öneminden ötürüdür ki,
bağrında biz ve bizimle alâkalı milyonlarca varlığın neş’et edip geliştiği bu
mütevazi fakat semaları aşkın unsurun, Kur’ân-ı Kerim’de sık sık üzerinde
durulur.. âdeta bütün göklere denk tutulur.. mebdeimiz olarak tebcil edilir..
ukbâya ulaştıran bir köprü, bir liman, bir rampa olarak da hep dikkatlerimize
sunulur.. sunulur ve satır aralarında onunla temsil edilen ilim, hikmet, inâyet
hatırlatılmak üzere …bundan sonra O, yeryüzünü yayıp döşedi.. ondan suyunu,
otlağını çıkardı. Dağları direkler olarak oturtup (arzı) sağlamlaştırdı (Nâziât,
30-32) buyurulur ve yerküre ile atmosfer arasındaki münasebet arz tabakalarının
kendi içinde suları muhafaza edecek mahiyetteki tanzimi, sonra belli bir mizân
ve nizamla o suların dışarıya püskürtülmesi, bundan nehirlerin meydana gelmesi,
bu nehirlerden de bağ ve bahçelerin sulanması, sonra da bütün bu suların değişik
zeminlerde buharlaşarak yeniden emre âmâde hâle gelmesi ihtar edilir ki;
Kur’ân’da bu çizgide şeref-nüzul olmuş pek çok âyet vardır.
Toprak, muhteva ve zenginlik itibariyle özel ihtimama mazhariyeti ve hayatla
şenlendirilmesi, hususiyle beşeri hayatla değerler üstü değerlere ulaştırılması
yerküre ile ilgili hâdiselerin, hatta kâinatla alâkalı vak’aların en
önemlilerinden biri sayılır. Günümüzde bu hususiyetler ve bu hususiyetlerin
ihtivâ ettiği hikmetli nizam, inayetli denge tam anlaşılamamış olsa da, Allah
ezeli fermanında bu hususiyetleri değişik buutlarıyla sürekli vurgular, bize ve
diğer şuurlu canlılara engin ihsanlarını hatırlatır; düşünce dünyalarımızda
varlığa, varlığın perde arkasına menfezler açar ve bizi inancın, itmi’nânın
ferah-feza ikliminde gezdirir: Allah, yeri enine-boyuna döşeyip (dengeleyen)
onda oturaklaşıp istikrara ulaşmış dağlar ve (çağlayan) ırmaklar meydana
getiren.. ve yine değişik meyvelerden kendi aralarında çift çift yaratandır.. ve
geceyi gündüze bürüyüp örten de O’dur. İşte bütün bunlarda düşünenler için
ibretler vardır. (Ra’d, 3).
Kur’ân-ı Kerim’de yeryüzünün bu özelliklerini farklı üsluplarla ifade eden daha
pek çok âyet göstermek mümkündür. Bu âyetlerin hemen hepsi, dünyanın insan
hayatına elverişli hâle gelmesi için, yeryüzünün sürekli bir değişim ve
dönüşümden geçirildiğini göstermektedir ki, bu uzun değişim ve dönüşüm sürecinin
her merhalesini, Kudreti Sonsuz, bazen birbirinden farklı bazen de birbirinin
aynı canlı türleriyle şenlendirmiş; ilim, irade ve hayat sıfatlarının değişik
tecelli boylarıyla denizleri, ırmakları birer hayat çağlayanı ve bilhassa toprak
tabakasını da altıyla-üstüyle bir canlılar meşheri ve mahşeri hâline
getirmiştir.
Toprak hayat bakımından o kadar büyülü bir muhteva ve iç yapıya sahiptir ki; o,
bu iç ve dış zenginlikleriyle her zaman yekpâre bir canlı kabul edilebileceği
gibi, onun bir kimyahane, bir fizik araştırma merkezi, bir canlı biyoloji
laboratuarı olduğunu söylemek de mümkündür.. evet, toprak; hava-su ve ziyanın
nokta-i iltisâkı, bunların bize yararlı şekilde ulaştırılmasının regülatörü ve
santralı, nihayet her şeyi bizim hesabımıza faydalı hâle getiren ve istifademize
sunan bir istihale fabrikasıdır. Bu itibarla da ona, her şeyin nokta-i
mihrâkiyesi, özü, hülâsası ve hayatın da en önemli unsuru nazarıyla bakabiliriz.
Yerkürenin temel unsurlarından sayılan gazlar, ateşler, ilk tekamül merhalesini
topraklaşarak idrak etmiş ve ona inkılâpla tabi miraçlarını tamamlamışlardır. Bu
süreç sonunda, insana uzanan yol da yine toprakta başlamış, toprakta bitmiş ve
toprak üstü bir hâl alarak semâvileşmiştir.
Toprak, hemen her zaman o rengârenk ovaları-obaları, üfül üfül
bağları-bahçeleri, ürperten görünüşleriyle dağları-tepeleri, gönüllere haşyet
salan denizleri-ırmaklarıyla hep yitirdiğimiz cennetleri hatırlatmış ve
gönüllerimizin dâüssıla tutkusuna karşı her zaman bizim için önemli bir teselli
kaynağı olmuştur. Hep onun çehresinde kaybettiğimiz cenneti hatırlamış
buruklaşmış ve onun büyüleyen güzelliklerinin çağrıştırdığı âhiretin bağ ve
bahçelerini düşünmüş teselli olmuşuzdur.
Yeryüzünde toprak, Kudreti Sonsuz’un elinde mevcut seviyeye gelebilmesi için
-dünyada her şey esbap eksenli olduğundan dolayı bu böyledir- milyonlarca yıl
geçmiştir. Onun bitki örtüsüyle süslenmesi, canlılarla şenlenmesi, insanoğluyla
duyulan, hissedilen, yaşanan ve bizimle her şeyi paylaşan bir varlık hâline
gelmesi de yine milyonlarca yıl almıştır.
Şimdi, tam cennetlerin parlaklığını aksettirecek ölçüde kıvama erdiği bir
sırada, ondaki dengeleri alt-üst edip, halihazırdaki mevcudiyetleri milyonlarca
seneye vâbeste, onca âhengi ve âhenk unsurlarını yok edenler bilmem ki
milyarlarca yıllık bir tecelli sürecinin hasıl ettiği netice ve semereleri
tahrip ettiklerinin farkındalar mı? Keşke mesele sadece bazı türleri ortadan
kaldırıp, bazı dengeleri tahrip etmekten ibaret olsaydı! Heyhat! Tahrip,
tasavvurları aşkın bir hâl aldı ve arz üzerindeki bazı önemli unsurların yok
edilmesiyle, arkada kalan diğer canlı ve cansız elemanlar arasındaki dengeler de
bozuldu.. ve toprak ana bir kere daha kendi evlâtlarının ihanetine uğradı.
Evet yeryüzünde, bir kısım canlı-cansız türlerin yok edilmesiyle genel dengenin
bozulması, ister kasıtlı, ister ekonomik zaruretlerden dolayı, isterse
cahillikten ötürü olsun, bu, üzerinde neş’et edip geliştiğimiz yerküreye ve
toprak tabakasına apaçık bir ihanet ve kendi dünyamızı, kendi barınağımızı
yaşanmaz hâle getirmekten başka bir şey değildir. Er-geç şeriat-ı fıtriye bu
ihanetimize karşılık verecek ve bu zulmümüzden dolayı bizi mutlaka
cezalandıracaktır.. cezalandırıp bütün bütün bize arkasını dönecek ve bu
küskünlükten de canlı-cansız herkes ve her şey nasibini alacaktır: Atmosfer
zararlı gazlara yenik düşecek.. gökten rahmet yerine asit yağmurları yağacak..
yağmur yağsa bile toprakları önüne katıp denizlere sürükleyecek.. bitki örtüsü
bütün bütün bahar beklentilerimizle beraber hazan yemiş gibi sağa-sola
savrulacak.. ve her zaman bir anneden daha şefkatli olabilen yeryüzü, İsrâfil
sûruyla ürpermiş gibi kendi öz yavrularını şuraya-buraya saçarak kendini
cehennemi bir çölleşmeye salacaktır.
Yaratılış itibariyle her zaman, hava ile omuz omuza, su ile sarmaş-dolaş toprak;
memuriyetinin gereği ovaları-obaları, bağları-bahçeleri, gümüşten ırmakları ve
altın çayırlarıyla hep bir anne gibi üzerimize titremiş, hatalarımızı bir baba
mukavemetiyle göğüslemiş ve bir dönemde yitirdiğimiz cennet mülâhazalarını
gönüllerimizde sürekli diri tutabilmiş en sıcak, en vefalı, en candan öyle bir
hayat kaynağıdır ki; onun o ciddi vefa tavrıyla emrimize âmâde bir vazifeli
olduğunu göremeyenler, onda olduğunun üstünde bir kısım büyüler, sırlar
vehmederek, tıpkı Ganj Havzası insanının, Ganj Nehri’ni takdis etmeleri, Amazon
halkının, Amazon’u kutsal saymaları ve bir kısım Kanada yerlilerinin Niagara’ya
bazı ilâhî vasıflar yakıştırmaları gibi, ona da yaratıcı bir güç nazarıyla
bakmışlardır.
Oysa ki, küre-i arz da, toprak tabakası da sırf ilâhi tecellilerin bir aynası ve
bizim onda temâşâ ettiğimiz harikulâdelikler de böyle bir aynada tecessüm eden
ilâhi varitlerdir. Bu önemli hususu Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla şöyle özetlemek
mümkündür: Yerküre âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir.
Tevâzu ve mahviyet gibi insanı en yüce hedefe ulaştıran yolların remzi
topraktır. Hatta toprak, en yüksek göklerden o gökleri Yaratan’a daha kestirme
bir yoldur; zira toprak kâinatta Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetinin tezahürüne,
sonsuz kudretinin baş döndüren faaliyetlerine ve Hayy u Kayyûm (hayatı veren ve
onu devam ettiren) isimlerinin tecellilerine en uygun, en müsait bir zemindir.
Cenâb-ı Hakk’ın rahmet arşı su üzerinde olduğu gibi, hayat ve ihyâ (hayatı
verme) arşı da toprak üstündedir.. ve toprak her türlü ilâhi tecelliye en
parlak, en şeffaf bir aynadır.
Evet, kesif (şeffaf olmayan) bir şeyin aynası ne kadar lâtif olursa, üstündeki
suretleri o kadar açık gösterir. Nûrâni ve lâtif bir şeyin aynası da ne kadar
kesif olursa o ölçüde ilâhi isimlerin cilvelerini daha parlak aksettirir..
meselâ; havada güneşin sadece zayıf bir ziyâsı görünür; su aynasında ise, daha
parlak bir yansıma söz konusudur.. toprağa gelince, onda ziya ile beraber,
güneşin yedi rengi de temâşâ edilir.
Toprak bu engin muhteva ve zenginliğine rağmen, hep tevâzu ve mahviyetin remzi
olmuş ve hep dudaklarını ayaklarımızda gezdiregelmiştir. Ruhunda toprağın bu
mahviyet ve tevâzuunu duyup da baş ve ayaklarını aynı noktada bir araya
getirerek halka hâline gelenlerin o, her zaman alınlarından öper ve onların
ruhlarına Hakk’a yakınlığın sırlarını duyurur.. duyurur ve gönlünü gül bahçesine
çevirmek isteyenlere Toprak ol toprak ki gül bitiresin; zira topraktan
başkasının gül bitirmesi söz konusu değildir mazmununu fısıldar.
Yeni bir nefesin gelip ruhlarımızı saracağı; ağacın, insanın, toprağın, suyun,
yerin, göğün akıp gönüllerimize dolacağı; dolup yeni bir şeb-i arusa ereceği
günlerin yakın olduğu ümidiyle…
Sızıntı, Haziran 1996, Cilt 18, Sayı 209
Ümit Ufku
İmanlarımız ve ümitlerimizle dopdolu, irade ve azimlerimizle yay gibi gergin,
hülyalarımızla yarınların yemyeşil yamaçlarına sarkmış, tatlı bir rûhi temâşânın
çağrıştırdıklarını şuurlarımızın lisanına dökerek bir kere daha gelecek diyoruz.
Mânâ ve ruhla mamur bir kökün; fil dişinden, sadeften, inciden, mercandan,
billurdan inşa edilmiş bir geçmişin; sırmadan, şaldan, ipekten, atlastan,
canfesten örülmüş bir kültürün üzerindeki sis bulutlarının aralandığını, sihirli
bir dünyanın uzaktan gözlerimize, gönüllerimize büyüler çalıp geçtiğini âdeta
müşahede ediyor ve insiyaklarımız itibariyle, tıpkı mızrabını yemiş bir bam teli
gibi ruhlarımızda ürpertiler hasıl edecek olan heyecanlı günlerin arefesinde
bulunduğumuz velvelesini duyar gibi oluyoruz.
Biraz realite, biraz da hayal, yürüyoruz yarı tekye, yarı mektep koridorlarında;
yarı medrese, yarı kışla komplekslerinde, yarı his, yarı mantık yamaçlarında,
yürüyoruz ve gönlümüze göre geçmiş-gelecek zamanların şiirini, mûsıkisini ve
âhengini yaşıyoruz. Kalplerin yumuşayıp tamamen iyilik kesileceği, hislerin
tıpkı deryalar gibi buhar buhar yükselip çiy noktasına ulaşacağı, gözlerin
bulutlardan daha cömert hale geleceği, toprağın hayatla köpürüp renkleneceği,
yeryüzünün kuş yuvaları gibi huzur ve sevgiyle tüteceği, duyguların
melekleşeceği ve insanların ruhanilerle at başı hale geleceği ümidiyle, yolda
olmanın bütün icaplarına riayet ederek, inançlı ve pürneşe yürüyoruz hayatı bir
kere daha duyabileceğimiz ufuklara.
Zaten şimdilerde, geçmiş ve geleceğin birbiriyle kucaklaşacağı; hâlin, bu iki
mübarek zaman dilimine dert dökeceği ve ütopyalara ilham kaynağı olacak mekânın
o mutlu koyunda, bir zamanlar yitirdiğimiz cennetlere ermenin sevinç neşideleri
besteleniyor.. eşya, varoluş gayesinin hikmetlerini mırıldanıyor.. ay, güneş ve
yıldızlar eski hatıraları hikâye ediyor.. öteler o mutlu günlere tebessümler
yağdırıyor.. ve her yanda tasavvurlarımızı aşan şehrayin hazırlıkları yaşanıyor.
Görünüş ve ruh enginlikleri davranışlarından, sükût ve imanları beyanlarından
daha üstün, zamanüstü tasavvurlarıyla sonsuza açılmış ruhların konup kalktığı bu
iklim, bir muhalif rüzgâr esmez ve her şeyi harman gibi savurmazsa Allah’a
sığınalım esmesin ve savurmasın!- bu zamanî ada, var olduğu günden beri
insanoğlunun aradığı ada olacaktır; çevresindeki rıhtımları, limanları ve
rampalarıyla insanları ebediyete taşıyan ada.Evet, şu anda bile çevremizdeki
eşyayı, içinde var olup geliştiği tarihin bir parçası olarak kurcalayıversek,
her şey nutka gelip konuşacak ve bize gelecek adına neler ve neler anlatacaklar.
Evet biz, bize ait zamanı, üzerinde anahtarı kurulma bekleyen bir saate veya
hareketsiz bir sarkaca benzetebiliriz. Durgun fakat potansiyel bir hareket
kaynağı olan bu zamanüstü zaman, zembereğinin azıcık sıkışması veya sarkacın
hareket ettirilmesiyle balans sağa-sola gelip gitmeye başlayacak ve
akrep-yelkovan start almış maratoncular gibi hemen harekete geçerek bize
talihlerimizin takvimini söyleyecektir. Hatta denebilir ki, bize ait zaman şu
anda dahi, geçmişe doğru köküyle bütünleşme, geleceğe doğru kendine yeni ufuklar
arama hareketine geçti bile. Hikmet buudlu, âheste, ritmik ve peşi peşine
baharlar vaadeden harekete.. tıpkı mûsıkiden derin bir eda, engin bir söyleyiş
ve iç çekişlere benzeyen nağmeler gibi ses çıkaran bir harekete.
Bu hareketin temel dinamiği iman ve ümit, devamının teminatı da onun akli,
mantıki ve hissi boşluklara meydan verilmeden peygamberâne bir hususiyet ve
peygamberâne bir azimle sürdürülmesidir. Gerisi bizi alâkadar etmez; alâkadar
ediyor gibi tavırlara girmek Rabbimize karşı sû-i edeptir. Zaten halihazırda
olanları ve dünden bugüne hayatiyetlerini sürdüren dinamiklerin tasavvurlarüstü
müessiriyetlerini düşünecek olursak, en küçük sebeplerin nelere vesile olduğunu
ve en küçük gayretlerin ne büyük bedellerle mükâfatlandırıldığını görür ve
hayrete düşeriz. Düşünün ki, bize ait değerler, zamanın insafsız dişleri
arasında onca çiğnenmesine ve zamânelerin kahr u tedbirine rağmen selâmetle
gelip asrımızın sahiline ulaşabiliyor ve biz de kendi medeniyet unsurlarımız,
kendi kültür elemanlarımız diye onları hemen alıp değerlendirebiliyoruz, hem de
milletin duygu ve düşünce yamaçlarında serpilip geliştikleri çağlardaki
tazelikleriyle alıp değerlendiriyoruz: Kimi neyle semâa kalkmaya hazırlanan bir
Mevlevi gibi, kimi halka-i zikirde konsantrasyonunu tamamlamış bir serzâkir
gibi, kimi cihanın kapılarını açmaya zorlayan bir cihangir gibi, kimi de
dünyaları aydınlatmaya namzet bir ilim, irfan meşalesi gibi.. evet bir kere,
hayallerimizde, o sihirli dünyaya fazla değil yarım adım atıversek, tarihi
tevarüslerimiz, bir bölümüyle bize İbn Haldun gibi konuşacak; diğer bir
bölümüyle Evliya Çelebi gibi hikâyeler anlatacak; Bâki gibi bizleri söz
zirvelerinde dolaştıracak; Şeyh Galip gibi şiirleştirilen ruh ve mânâ ikliminden
bizlere demet demet güller sunacak; Fuzûli gibi gönüllerimizi şiirin
girdaplarında seyahat ettirecek; Nedim gibi duygularımızı nazmın fevvârelerine
bindirerek nefislerimize havâilikler yaşatacak; Mevlânâ gibi derinlik, Yunus
gibi sadelik, âkif gibi samimiyet, Yahya Kemal gibi şiir soluklayacak.. Osman,
Orhan ve Hüdâvendigâr gibi cihad ve gazâ ruhundan nağmeler mırıldanacak; Fatih
ve Yavuz gibi devletler muvâzenesinde yerimizi almaya yürümenin âdâp ve erkânını
öğretecek.. hâsılı, çok sesli bir koro gibi bin senelik tarihimizin usârelerini
getirip gönüllerimize boşaltacaktır.
Bu ruh ve mânâ atmosferinde tabiatı düzene sokulmuş, şehirlerinin,
kasabalarının, köylerinin mimari durumu bir kere daha gözden geçirilmiş,
fertleri, iman, aşk, vefa, ilim, sanat ve ahlâk gibi insani değerlerle
donatılmış bu dünya, yakın bir gelecek itibariyle, samimiyetle çarpan şen
gönüllerin durağı, gerçekleşmiş milli emellerin meşheri, en engin muhabbet ve
aşkların ırmağı, sanat ve sanatseverliğin otağı, iltifatlarla göğeren
marifetlerin ummanı, çiçeğinin sözünü yerine getiren meyvelerin bahçesi-bağı,
beklentilerinde çevrelerini yanıltmayan hasbilerin son durağı, yürekleri
birbirine karşı sımsıcak atan eşlerin, babalarına karşı saygıyla iki büklüm
evlatların, evlatlarına karşı şefkatle tir tir titreyen ebeveynin vatan-ı
aslisi, ikâmetgâhı, hiç olmazsa uğrağı haline geleceğinde şüphe yok.
Evet burası bir gün, herkesin birbirini kendi gönlüne göre tartıp, tanıyıp,
davrandığı, rûhi-bedeni, dünyevi-uhrevi görüp gözettiği, nasihat ve morale
ihtiyaç hissettiğinde birbirini hayırhahlıkla kucakladığı, yararlı sükûtları ve
faydalı konuşmalarıyla birbirinin hissiyatına saygılı olduğu, şuurlu alâkaların,
sımsıcak hüsn-ü niyetlerin ruhları coşturduğu üfül üfül insanlık esen öyle bir
koy haline gelecektir ki, orada yaşama bahtiyarlığına erenler, orayı, dünya ve
cennet ortası, her yanıyla bütün kirlerden arınmış, bütün sefaletlerden
temizlenmiş; maddiyâtı, mânevi ve ruhâni şeylerden, malzemesi gözlerin
görmediği, kulakların işitmediği ve tasavvurların ulaşamadığı madde ötesinden
sürekli ruhların uçuştuğu bir âlem olarak duyacak ve talihlerine tebessümler
yağdıracaklardır.
Hiç şüphesiz böyle bir dünyada, tabiat daha ruhâni.. ovalar-obalar daha bir
uhrevi âsûdelik içinde.. yalnızlık aynı vuslat.. her şey birbirine karşı
sımsıcak ve cana daha yakın.. hisler daha derin ve duyuşlar daha bir bekâ buudlu
olacaktır; atkıları ve kanaviçesi ruh ve mânâdan alınan böyle bir dünyada
ömürler daha rantabl yaşanır; aşk u şevk gönüllerde birer humma gibi duyulur;
her şey inanmış insanların simaları gibi parıldar ve yer yer çevreyi saran
karanlıklar gözlerin karası gibi ışığın en önemli rüknü haline gelir.
Böylesine içli, hülyalı ve şevkle tüten bir dünyayı, onun ruhundaki bir büyüyle,
sanki içinde bulunduğumuz bu âlemde herhangi bir yere değil de, inançlarımızın
enginliğinde duyduğumuz bir ülkeye, bir saadet ülkesine, seyahat ediyor gibi
yürürüz şevk ü târâbla bütün bir yol boyu.. yürürüz gönül bağladığımıza O’nun
gösterdiği çizgide ve O’na ulaşma gayreti içinde. Ümitlerimizle O’na dayanarak;
beklentilerimizi O’nun lütuf bahçelerinden dererek. Her şeyi olduracak, her şeye
erdirecek O ise ümitsizlik de ne demek? Gül bahçesinde dikenden bahsetmek ayıp
olmaz mı? Tâvusun tüyleri arasına saksağan kuyruğu sokuşturmak da niye?.
Bizler O’nun kapısında boynu tasmalı kapıkullarıyız O bizleri bu duygudan
ayırmasın gayemiz de kendisini bize tanıtmasının vefa borcunu eda etmektir.
Sığındığımız kapı O’nun her zaman, herkese açık olan kapısıdır. Kapının
önündekilere el uzatıp, onları içeri alacak ve gönülden-sırdan geçen bir uzun
yolculuktan sonra her şeyi farklı görüp, farklı duyacağımız vuslat koyuna
ulaştıracak da yine O’dur.
Sızıntı, Eylül 1995, Cilt 17, Sayı 200
Ve Gönüller Rikkatle Çarparken
Bu mübarek günler ve geceler, her şeye ve herkese kendi rengini, kendi tadını ve
kendi şivesini katar; kucakladığı her şeyi yumuşatır, hülyâlaştırır ve
tasavvurlarımızı aşan derinliklere ulaştırır. Çarşı-pazar, ev-ma’bed, okul-kışla
hemen her yerde sezilen derin bir büyü, müminlerin simâlarında parıldayan
uhrevilik, bakışlarından süzülen ilâhilik.. ve bilhassa gece saatlerinde
gözlerimizin içine gülen rengârenk ışıklar, bize hep bir başka buudda yaşıyor
olmanın nağmelerini fısıldarlar. Evlerinde, iş yerlerinde, mabetlerde
gördüğümüz, karşılaştığımız her simâ, hep bir vuslat yolculuğu yaşıyor gibi, yer
yer aşk u melâlle, zaman zaman da ümit ve beklentilerle dalgalanır ve bir duygu
çağlayanı haline gelerek sonsuza akar.
Hele, gönüllerimizde ibadet ü taat coşkusu arttıkça, her şeyi daha farklı duyma
ve yaşama kabiliyetimiz de âdeta köpürür ve bizi kendi ummanı içine çeker. Böyle
anlarda, cismânî râbıtalarımız bütün bütün zayıflar, rûhlarımız gündelik
alâkalardan kurtulur ve kendimizi, topyekün varlığı rasat edeceğimiz bir noktaya
yükselmiş sanırız. Artık, ovaları-obaları, dağları-bayırları, içinde neş’et
ettiğimiz evleri, ikliminde âhirete hazırlandığımız ibadethaneleri; hâsılı
canlı-cansız her şeyi O’nun ellerinden akıp gelmiş güzellikler olarak kucaklar,
sever, oksijen gibi ciğerlerimize çeker ve oh ederiz.
Her zaman bir ışık tufanı gibi doğan bu nurlu gün ve gecelerde, müminlerin
oturuş-kalkış ve umûmi edâlarında büyüleyen bir iman, bir marifet, bir aşk ve
bir ledünnîlik tüllenir.. iman, marifet ve aşkla beslenen rûhânî hazlar, bütün
maddi zevklerin ve lezzetlerin önüne çıkar.. ve herkes kendi irfan eksenine göre
bir mukaddes ufka doğru yol almaya başlar.. ve bu yolda, her gün katettiği
merhalenin sonunda küçük bir vuslata ulaşır ve bu mübarek seferini âdeta
taçlandırır. Ruhlarını, her gün böyle bir vuslat ve bütün bu vuslatların
çağrıştırdığı büyük visâlin hülyâlarıyla besleyerek duygularına akan
güzelliklerden, ibadetlerin bağrında tomurcuklaşan ümitlerden, bütün inanmış
gözlerde ve gönüllerde çağlayan mânâlardan elde ettikleri hazlarla ledünnî bir
sessizliğe gömülür, kendilerini ötedeki buluşmanın rüyalarına salar ve füsûnlu
bir ırmak içinde yüzüyor gibi zamanüstülüğe açıldıklarını sanırlar.
Artık ruhların aradığı haz denizine ermiş bu talihliler, her an gönül gözlerinde
ayrı bir büyü ile tüllenen ledünnî güzellikleri ve Sevgilinin bakışlarında
açılan çiçekleri, O’nun cemâlinden akseden ışık hüzmeleri gibi duyarlar.. duyar
ve âdeta kendilerini çeşit çeşit meyvelerle, güllerle, çiçeklerle üfül üfül esen
bir bahçede bulur ve kopardıkları meyvelerin, güllerin, çiçeklerin üzerinde, bir
ömür boyu eşiğine baş koydukları Zât’ın istikbâlinin, ikrâmının sıcaklığıyla
kendilerinden geçerler. Hattâ burada ulaşamadıkları bazı nimetlerin, değişik bir
buudda vaat esintileri ve mükâfat dalga boyuyla akıp geldiğini seziyor gibi ve
duygu dünyalarında Rahmeti Sonsuz’un o derin ve ezelî şefkâtiyle
kucaklaştıklarını hissederler. Bu ruh hâletiyle, hayatı daha değişik duyar, daha
içten sever, çevrelerinde O’nunla irtibatlandırabildikleri her şeyi rikkatle
kucaklar, sevgiyle okşar ve tıpkı bir gül gibi koklarlar.
Kadınlar-erkekler, gençler-ihtiyarlar, bilenler-bilmeyenler, düz
insanlar-bilgeler bu aydınlık gün ve gecelerde zariflerden zarif halleri ve
incelerden ince tavırlarıyla masallarda olduğundan daha parlak bir şekilde bu
mübarek zamanın mânevî güzelliklerine bürünür, inanmış olma mehâbetini bir peçe
gibi yüzlerine asar, gözlerini ötelerin ışıklarıyla açar-kapar, gezdikleri her
yere kendi koku ve boyalarını çalar, duygularının derinliklerinde âdeta
uhrevileşir ve birer melek kesilirler. İnsan onların çehrelerinde, minarelerdeki
mahyaları, sokaklardaki kandilleri, sanki onların süzülmüş bakışları, saçılmış
incileri, dağılmış duyguları sanır; sanır ve onları, hayalinde rûhânileri
resmettiği gibi görür.
Evet, iman, aşk, arzu ve hülyâların; ümit lezzet ve vuslatların dalgalandığı bu
temiz simalar, müştak, hayran, mutlu ve sessizdirler ama, ruhlarındaki mânâları
duyuran tavırları, davranışları, bakışları her zaman çevrelerine, insanda
lâhûtîliğin erişilmez bir buudu gibi tecelli eder ve sezip anlayanları âdeta
büyüler.
Bazılarımız bu aydınlık mevsimde, her zamanki dar mantıklarımızdan sıyrılarak,
bir kudsî âleme davet edilmiş gibi kendimizi sevinç, coşku, heyecan ve ağlamaya
salarız.. bazılarımız yıldızlar arasında, ayla-güneşle atbaşı, bir seyahate
çıktığımızı tahayyül eder ve soluklarımızın meleklerin soluklarına karıştığı
zehâbına kapılırız. Öyle ki, gönüllerimiz olabildiğince yumuşar, gözlerimiz
yaşarır ve içimizde çok defa mevcudiyetlerini hissettiğimiz kördüğümler gevşer
ve nefsin ukdeleri çözülür, derken gözyaşlarımız rûhumuzun derinliklerine sinmiş
bütün problemleri önüne katar, sürükler ve vicdanlarımız oh elhamdulillâh der.
Herkes, kendi gönlünü dolduran mânânın enginliği ölçüsünde, o ana kadar,
cismâniyetinin baskılarından ötürü görmeye muvaffak olamadığı bir kısım
derinlikleri hissetmeye başlar; gençler güç, kuvvet ve zindeliklerinin hakkını
verme duygusuyla şahlanır.. orta yaşlılar tecrübe ve bilginin ruhlarında hasıl
ettiği temkine göre daha rantabl olmaya çalışır.. ihtiyarlar, ebediyete, ebedi
saadete ve ruhların uçuştuğu âlemlere hazırlanma duygusuyla coşar.. ve herkes
kalbinin gözlerini açar, sanki o âna kadar tam duyup hissedemediği kendi
kaderini duyar, kendi talihiyle sevinir veya kederlenir ve kendi istikbaline
yönelir; gözleri, içinde bulunduğu zamanın vaadettikleriyle güler ve yüzü buğu
buğu mânâlarla derinleşir. Cami ve minarelerde yükselen şeâiri ilan sesleri bu
umûmi ahvâle ayrı bir tad, ayrı bir zenginlik katar.. öyle ki artık esen
rüzgardan yağan yağmura kadar her şey O’nun kokusuyla yüzlerimizi yalar geçer ve
gönüllerimize ölümsüzlük iksiri gibi siner. Hele seher yeli! Hele seher yeli! O,
sonsuzluktan bir nefes gibi kendini hissettirir.. O’ndan bir haber ve bir lütuf
gibi yüreklerimizi hoplatır; hoplatır, zira ona böylesine yöneldiğimiz bu büyülü
dakikalar, iman, aşk ve ümitlerimiz sayesinde, ebediyet gerçeğinin usâreleri
gibi gelir, gönüllerimize boşalır ve ruhumuzun derinliklerinde tûbâ-i cennet
tomurcuklarını meyveye uyarır ve bizi hep kalbimizdeki cennetlerin yamaçlarında
dolaştırır.
Allah her zaman güzel ve lütufkârdır; ama biz, belli zaman dilimlerinde bu
mânâyı daha bir derince hissederiz. Evet, ruhlarımızın bahar faslı sayılan bazı
mevsimlerde O, kalbimizin bütün heyecanını kendine çeker.. güzelliğini,
câzibesini mukavemet edilemez bir seviyede hissettirir.. ve bizi her an ayrı bir
lütufla yeniden bir kere daha ihyâ eder. Ben, bu mübarek gönüllerde, bu yolla
duyulan zevk ölçüsünde başka bir zevkin bulunacağına ihtimal vermiyorum..
vermiyorum, zira bu rûhâni zevk, insandaki ilâhi aşk ve alâka ile, Rahmeti
Sonsuz’un ihsan dalga boyundaki teveccühlerinden kaynaklanmaktadır. İnsanın aşk
ve alâkasının yürekten ve ebedi olması ölçüsünde, O’nun teveccüh ve ihsanları da
sınırsız ve nâmütenâhidir.
Sızıntı, Şubat 1996, Cilt 18, Sayı 205
Yeniden Yeşeren Düşünceler
Târihî devr-i dâimler de az farkla, tıpkı gecelerin gündüzleri tâkip etmesi gibi
birbirini kovalar durur. “Az farkla” diyorum; zîra biri “cebrî, lütfî” insan
irâdesini aşan âlemşümûl makro plânın küçük bir bölümü olarak tecellî eder;
diğeri ise, şart-ı âdi mülâhazasıyla insan irâdesine bağlı olarak.. birincisi,
uzayıp-kısalma, yeknesak, muttarit ve takvim eksenli olmasına karşılık;
ikincisi, farklı-esnek, dar-geniş, isteme, dileme, sebebiyet verme plânında ve
irâde yörüngelidir.
Gece ve gündüz, her yirmidört saatte bir kere tulû ve gurup ufkunda belirip,
dünyayı ışık veya karanlıkla kucaklayıp kuşattıkları gibi, milletlerin ve
milletimizin târihî tekevvün ve değişimleri de, birer ikbâl ve idbâr
televvünüyle hep münâvebeler turnikesinde cereyan etmiştir ve etmektedir.
Evet o, serkârları itibariyle bir dönemde mânâ ile büyülü, bir başka devirde
madde ile meshûr ve tâlihsiz bir zaman diliminde de materyalizmin ağında
iffetzede, ismetzede, karakterzede olarak hep “değişimler” ve “oluşumlar”
arasında gelip gitmiştir.
Zaten, büyüyen, büyürken de, her yana kök salan millet ve devletleri, bir
yelpâze gibi tek plân üstünde genişleyen, hüküm ve tesiri itibariyle de bütün
zamanları, bütün mekânları dolduran ezel kaynaklı, ebed hedefli görmek, daha
doğrusu öyle zannetmek fevkalâde yanlıştır. Her doğan büyüme açıklığına girer,
kendini genişleme pistinde ve yükselme rampasında bulur; ancak bunlar arasında
sâdece, kaderin, yollarına su serptikleri büyür.. ve büyüyenler de mutlaka ölür;
ama geç-ama erken.!
Varlık ve hadiselerle içli-dışlı olabildiğimiz ölçüde, bu serencâmeyi her gün
görür ve müşâhede ederiz. Evet hemen her gün eşyâ ve hadiseleri süzerken, eğer
yapabilirsek, düşünce ve hayallerimizi, birbirinin izdüşümü gibi sıralanmış
duran veyâ üst üste istiflenmiş bulunan târihî vak’alar üzerinde
gezdirdiğimizde, dünya kadar sendeleyip devrilmelerin yanında, dünya kadar da
yeşerip gelişmelerin, derlenip toparlanmaların, dirilip doğrulmaların cereyan
ettiğine şâhit oluruz.
Bir bakarsınız, beklenmedik bir fırtına, bir tûfanla hazan vurmuş yapraklar veya
dalı-budağı kırılmış da devrilmemek için iplikçikleriyle, çatal elleriyle
şuraya-buraya dolaşan, şu cisme, bu cisme sarılan sarmaşıklar gibi ölüm ağında
çırpınan milletler, toplumlar, hiç umulmadık bir anda, birdenbire içinde
kaynayıp duran ve dirilmek için İsrâfil sûru bekleyen, her sürgünün en görülmez
tomurcuğunda, en belirsiz oyuğunda, millet ağacının târihî katmanlarından
süzülüp gelen ve haşr u neşr hamlesine göre plânlanmış bir gelişme ve inkişaf
gücüyle, yine bir sarmaşığın tutunabileceği dayanak noktalarına koşması, geçmiş
baharlarını bir kere daha yakalayıp yaşamaya çalışması gibi, târihî ihtişam
devirlerine koştuğunu, eski izleri üzerinde yol aldığını, bu koşma ve yol
almadaki hırsını, aktivitesini görür ve hayret ederiz.
Evet, milletimizin kökü, gövdesi ve dalları, fırtına ile sarsılan bir ağaç gibi,
bugüne kadar kim bilir kaç defa sarsıldı? kim bilir kaç defa karın-buzun kahrına
uğrayıp bet-beniz beyazlığına uğradı.! Kaç defa güneşlerin kavurucu sıcakları
altında kül rengine büründü? Ve kaç defa değişik buudlarda, yeni yeni haşr u
neşirlerle dirilişler yaşadı? Şâyet hazanlar onun hayat ve canlılığının bir
yanını alıp götürdü ise, baharlar da öylesine köpüren renklerle onu kucakladı
ki, o tekevvün karşısında her şey sararıp soldu ve bütün aldatan renkler bir bir
sustu.
Şimdi, her zaman şaşırtıcı bir âhenkle, mini mini sayısız unsurlardan, unsurlar
arasındaki sessiz ve sihirli kaynaşmadan, hiç olmadık şekilde ve beklenmedik bir
canlılıkla hayâta yürüyenleri görüp de sessizliğe bürünmüş görünen bu büyülü
canlılığı ve dağılmışlık hissini veren bu vahdeti, nasıl hakîki ve ebedî
ölmüşlüğe hamledebiliriz ki? Kaldı ki, öyle olsa bile, kışlar hep bahâra,
geceler de nehâra gebedir…
Târihî devr-i dâimler açısından son asra girerken, kulaklarımızda “tın tın”:
“Din pozitivizme yenik düştü -tersi dönmüş çarpık düşünceler öyle görüyordu- ruh
ve mânâ, materyalizm karşısında nakavt oldu.. atom her şeyin esâsı..” ve “varlık
bütünüyle madde endeksli” gibi ipe-sapa gelmeyen mırıltılarla girdik. O günlerde
henüz enerji mefhumu tam bilinmediği için cüz-i lâyetecezzâ “atom”, “küllî-i
lâyüs’el” sorgulanmaz bir tam gibi kabûl ediliyordu. Ne var ki, daha yirminci
asrın yarısına gelinmemişti ki; maddecilik, ilk sürpriz darbeyi kendi içindeki
cinlerden yedi ve sarsıldı. Evet o, özündeki kuvvet “enerji” düşüncesiyle
çarpıştı ve ona yenik düştü. Gerçi, o günlerde enerji henüz kendine âit
derinlikleriyle bilinmiyordu ama, belli ölçüde yaptığı işlerle kendini
hissettirmeye ve diş göstermeye başlamıştı. Evet, fizik enerjiyi değil, onun
yaptığı şeyleri biliyor ve onu, bir cisim ve cisimler sisteminin hâiz olduğu
mekanik işler hâsıl etme kâbiliyeti olarak tanıyordu. Bu kadarcık tanıyordu ve
bu kâbiliyetin ne olduğunu, umûmi keyfiyet ve husûsiyetlerini hiç mi hiç
bilmiyordu.
Enerjinin kendini hissettirip öne çıkmasıyla, onun madde üzerindeki
tecellilerini yakalayıp değerlendirmeye çalışan materyalist felsefenin bir
düzine meçhuller, uçurumlar, yokluklar sath-ı mâiline girmesi aynı döneme
rastlar; bu dönemdedir ki artık madde enerjileşmiş ve ruhların gezdiği buudlarda
dolaşmaya başlamıştır. Bu ise, o günkü realitelere göre, materyalizmin şâhidi
gibi gösterilen bir nesnenin, maddeciliğin aleyhinde ifâde vermesi gibi bir
şeydi.. evet, şâyet atom sıkıştırılmış ve mini bir hacme yerleştirilmiş bir
kuvvet ise ve eğer kuvvette, uğradığı mukâvemetleri tâdil etme kâbiliyeti var
ise, sonra eğer bütün varlık ve hadiseler, bu kuvvet nehri içinde yaratılıyor ve
kendi buudlarını buluyorsa, rakamlarla ifâde edilemeyecek kadar büyük kabul
edilen bu gücü ortaya çıkarıp Hiroşima ve Nagazaki’yi külleştirenler, onun, o
noktadaki sihirli tesirini heceleye dursunlar, aslında bunlar, materyalizmin
ipini çekiyor ve bir fecir ezanı üslûbuyla târihî maddeciliğin ölümünü ilan
ediyorlardı.
Gerisi malûm; maddeciliğe dayalı yalancı bir sistemin künde künde üstüne
devrildiğini hepimiz berâber müşâhede ettik.. âile ve toplum düzeniyle, içtimâî
ve iktisâdî yapısıyla, sanat ve estetik anlayışıyla, eşyâ ve insanı
mânâlandırmasıyla aldatan bir sistemin…
Onca kan-irin, onca mâlî ve bedenî zâyiat ve bakıp bakıp hayıflandığımız
koskocaman bir ömrü hederden sonra şimdi yeniden maddeyi ve bütün varlığı aşan
düşüncelerimizle imanî derinliklerin ve dînî tasavvurların dünyasındayız.
Milletimiz, bin sene önce de yine bu kabil kargaşa ve karmaşalarla yaka-paça ola
ola, o temizlerden temiz vicdânında duyduğu âlemşümûl gerçeğe ve yedi-sekiz
asırlık bir muhteşem döneme “merhaba” demişti.
Milletimizin, başka bütün ölçüleri aşan bir derinlikteki kuruluşunda, en büyük
tesirin İslâm’a âit olduğunda şüphe yok. Bu millet, İslâm sâyesinde, maddî
hayattan rûhî hayâta, gayr-ı nizamîlikten nizâma, ufuksuzluktan gâye-i hayâle,
sınırlı düşünceden dünya ve ukbâları aşan nâmütenâhîliklere yönelmiş ve kendi
derinliklerinin farkına varmıştır. Evet o, bilmem hangi tarihte yitirmiş olduğu
gerçek değerlerini, üslup, zerâfet ve inceliğini İslâm’da bulmuş, ona gönülden
sâhip çıkmış ve asırlar boyu da hep ukba endeksli yaşamıştı. Yaşamış ve
hareketlerini ibâdet, sözlerini duâ, bakışlarını merhamet ve incelik,
beraberliğini de kuvvet hâline getirmişti.. ve yine İslâm sâyesinde o,
his-lerden akla, mantıktan kalbe, muhâkemeden ilhâma yollar vurmuş.. yürümüş ve
yükselmiş.. duygusuyla, düşüncesiyle, kültürüyle, sanatıyla ve bediî zevkleriyle
ebedî var olmanın sırlarını keşfetmişti.
Bugünkü kargaşa ve bunalımları da aynı rûhî zaferlerin tâkip edeceğine ve
milletçe bir “ba’sü ba’de’l-mevt” geçireceğimize inancımız tamdır. Evet, beşerî
sefâletlerimizi tedâvi edecek, ruhlarımızı kendi derinliklerine, kendi
derinliklerinden de her şeyin gerçek kaynağına yönlendirecek geleceğin gönül
erleri sâyesinde, kaybettiğimiz şeyleri yeniden elde edeceğimize yürekten
inanıyoruz. Eğer fantezi sayılmayacaksa buna bizim rönesansımız da diyebiliriz.
Bu büyük tekevvün için bir kısım ön hazırlıklara ihtiyaç olduğunda şüphe yok. Bu
mevzûda, mektepten ma’bede, ma’bedden kışlaya, kışladan zâviyeye toplumun
katmanlarındaki bütün cevherler değerlendirilecek, mevcut dinamiklerin ve
birikimlerin hepsinden istifade edilecektir. Ancak bütün bu hazırlıkları, kendi
kabuğuna çekilmiş, pâyelerle mütesellî, tahsîsat paylaşmadan başka bir şey
düşünmeyen, dev cüsseli bilim yuvaları değil; ciddî bir hukuk anlayışı, sağlam
bir dünya görüşü, derli-toplu bir millet şuuru ve esaslı bir düşünce felsefesi
ortaya koyan.. ve bütün bunları yüzlerce seneden beri devam edegelen
milletimizin kültürüyle mezcedip yoğuran seviyeli ilim ve düşünce adamları;
kalp-ruh-akıl ve disiplin esasları üzerine müesses entegre ilim kompleksleriyle
gerçekleştireceklerdir. Maddede, ruhta, dehâda, aşkta hakla birleşmiş ilim,
irfan âşık-larıyla temsil edilen gerçek maarif yuvaları ve sorumluluğun harekete
geçirdiği, hareketleri de günübirlikçiliği aşan ve kendi hazlarını, kendi
zevklerini düşünmekten daha ziyâde, mefkûresi uğrunda mücâdele zemînine ulaşma
yollarını araştıran karakter insanı Hakk erleriyle.
Şimdi, târihî devr-i dâimler silsilesinde böyle bir dönemeçte bulunduğumuz
şuuruyla, vicdanlarımızı bir kere daha yokluyor ve talihlerimize tebessümler
yağdırıyoruz.
Sızıntı, Ağustos 1993, Cilt 15, Sayı 175
Yenilenme Fantezisi
Târihî tekerrürler devr-i dâimi içinde şimdilerde bir de yanılmalar devr-i dâimi
yaşıyoruz. Cihan harbinden sonra, hemen herkes, o güne kadar görüp-bildiğimiz,
bilip-tanıdığımız din-diyânet, örf-âdet her şeye nefret duymaya başladı ve
yenilik vaat ediyor kuruntusuyla bir kısım fantezi düşünce, hemen herkesin alâka
odağı haline geldi. Bu dönemde bilhassa sol ideolojiler, insanlığa yeni bir
dünya vaat etme aldatmacasını çok iyi değerlendirdiler. İçinde ezen-ezilen,
sömüren-sömürülen sınıfların, dolayısıyla da, kinin, nefretin, kavganın, harbin
olmadığı yepyeni bir dünya ütopyasını allayıp-pullayıp propaganda etti ve
topyekün yeryüzünü bir başkaldırma arenası haline getirdiler.
Bu kaoslu dönemde herkes sokaklara dökülüyor, herkes sihirli bir dünya ile
alâkalı bir şeyler mırıldanıyor.. ve husûsiyle de gözleri buğulu, gönülleri
heyecanla dopdolu gençler, yitirilmiş bir cenneti arıyormuşçasına her yolda
yürümeyi deniyor, her kapıyı zorluyor, o güne kadar saygı duyduğu bütün
değerleri yıkıyor, her gün bir sürü olmazlarla yaka-paça oluyor ve yeni baştan
bir insanlık cemiyeti hezeyanlarıyla köpürüp duruyordu. Ve tabiî, bu serâzad ve
çakırkeyf gençlerin çılgınlık senfonilerine kantarmış entellerden iltihak
edenlerin sayısı da az değildi.
O zamanlar, bu tür yeni düşüncelerin büyüsüne kendini kaptıranlardan hemen hiç
kimse, herhangi bir tenkit, tetkik, muhakeme ve mukayeseye başvurmadan, “yeni”
deyip kendini bir kısım fantezilerin içine salıyor ve elinde kâsesi meykeşler
gibi; “yeni dünya”, “yeni düşünce tarzı”, “yeni sistem”, “yeni toplum”, “yeni
idare” diyor, durmadan târihî dinamiklilere, mâziye, dine ve atalarına
saldırıyordu. Bu dönemde sadece başkaldırmanın romanı yazılıyor, başkaldırmanın
tiyatrosu yapılıyor ve topyekün sanat bir isterik düşüncenin elinde korkunç bir
yıkım yaşıyordu. Bir zümre her şeyi yıkmaya, her şeyi değiştirmeye karar
vermişti ama, nelerin nasıl değiştirileceğini, değiştirilen şeylerin yerine
nelerin ikâme edileceğini düşünmeden karar vermişti. Oysa ki, değiştirilmek
istenen şey ne bir at, ne bir araba, ne bir ev ne de bir urbaydı; o, bin seneden
beri milletin canıyla-kanıyla bütünleşmiş ve benliğinin her parçasına işlemiş
bir mânâ idi. Onun için de yeniler tutmadı; eskiler sarsıldı ama oldukları yerde
kaldı… O günkü yeniler ve yenileyicilerin yıldızları birer birer söndü ve daha
üzerinden çeyrek asır geçmeden, partal birer elbise, eskimiş birer eşya gibi ya
şuraya buraya atıldı veya târihî bir fosil olarak korunmaya alındı.
Şimdilerde bir kısım mihraklar yine, yeniden yapılanmadan ve yeni bir dünyadan
bahsetmeye başladılar. Öyle ki “yeni” kelimesinin sihriyle ruhuna gençlik
aşılayacağı vehmine kapılmış ve aslında yeniliğe kapalı bazı içi geçmiş ruhlar
bile bu fanteziden kendilerini alamadılar. Ev değiştiriyor, elbise değiştiriyor
gibi büyülü bir metamorfozla, hemen içinde bulundukları durumdan sıyrılıp,
yepyeni bir kimliğe, taptaze bir mahiyete ulaşacakları zehâbına kapıldılar.
Aslında, ilkinde olduğu gibi, şimdilerde de, bu sihirli yeniliği, hemen herkesi
alâkadar eden bir meseleymiş gibi gösterenler, yığınlar üzerinde bu ruh haletini
oldukça başarılı değerlendirdi, onun büyüsüyle çoklarının başını döndürdü,
kitleleri şaşkına çevirdi ve kendi hedeflerine yürüdüler.
Biz, bugüne kadar öyle davranageldiğimiz gibi, bu defa da yine kendi hesabımıza
harikalar kuşağında hisse arayaduralım, şimdiye kadar dünyanın her yanını elli
kere hallaç edip sömüren güçler, yeniden yapılanma düşüncesiyle gerilmiş saf
yığınların heyecan ve anilmerkez kuvvetlerini, hem de onlara rağmen, bir kez
daha kendi hesaplarına istismar ettiler bile. Evet onlar, açık-kapalı dünyanın
dört bir yanında modern çağın gerek ve icaplarına göre çıkartmalar düzenleyerek
yeni bir koloni devri başlatadursunlar, Türk ve İslâm dünyasında bütün bu
hokkabazlıkların perde arkasını sezemeyen yığınlar, âdeta büyülenmiş gibi
gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve beşerî tasavvurları aşan hârikalar
kabilinden bir şeyler beklemekte. Evet biz, hülyalarımızla teselli oladuralım,
Batı, haçlı seferlerinde yaptığından farklı ve daha yumuşak bir çizgide bütün
saldırı, tecavüz ve işgallerini devam ettiriyor. O, eskiden açıktan, mertçe ve
tepki alabilecek şekilde “salib” deyip yürüyordu. Şimdilerde ise daha yumuşakça
ve daha az reaksiyon görebilecek bir üslupla hedeflediği şeyleri
gerçekleştiriyor. Hem de yerinde kendilerini demokrasi havarisi ve işgal
edecekleri ülkeleri de terörist göstererek; yerinde bizzat o ülkelerde sun’î
terör meydana getirerek (Sudan ve Irak misallerinde olduğu gibi) ve tabiî, hemen
her defasında hilal’i haç’a paravan yaparak herkesi çok rahatlıkla
yanıltabilecek bir üslupla. Bu itibarla, günümüzde yenilik adına sahneye konan
şeylere “yeni işgal metotları” dense de, bunlara kat’iyen yenilenme ve yeniden
yapılanma denemez.
Rica ederim, Körfez’de çevreye kabadayıca gözdağı vermenin.. süperlerin petrol
hisselerini bir kere daha gözden geçirerek kendilerine arslan payı ayırmanın..
Batıya tam piyonluk yapmayan bazı ülkeleri parçalamanın ve bazılarını da
parçalama plânına almanın.. komşu ve kardeş devletlerde milletimize karşı
belirmeye başlayan güveni sarsmanın ve bu dünyanın hakimiyet merkezinin Batı
olduğunu kanla-irinle bir kere daha hatırlatmanın dışında yenilik adına ne
yapılmıştır..? Gerçi bu da bir yenilik sayılır ama, hem getirdikleriyle hem de
götürdükleriyle aleyhimizde bir yenilik! Zaten kuvvetin temsilcisi ve zulmün
çocuklarından başka bir şey de beklenemezdi.
Şu anda dahi, ayyuka yükselen zulümleriyle bu gaddar dünya, bir kere daha gerçek
kimliğini ortaya koydu ama, keşke bize de bir şeyler anlatabilseydi! Saraybosna
kan revan.. Karabağ, Azerbaycan feryat u figân.. Keşmir alev alev.. Somali
istismar ağında inim inim.. Sudan baskı altında.. Filistin kaynayan bir kazan..
Ve bu koskoca âlemde çektiren dinsiz ve hıristiyan, çeken de Müslüman.. ne acı
ki, bu bile bir şey anlatmıyor bize…
Aslında Batı, bin seneden beri bu dünyanın hakk-ı hayatı olmadığına
inanmaktadır. Bundan sonra da inanacağa benzemez. O sadece kuvvete, natürel
seleksiyona inanır.. onun hayat felsefesi hep menfaat ve çıkar eksenli olmuştur;
gücü yettiği zaman ezer; başa çıkamayacağını anladığı zaman da el-etek öpmekten
geri kalmaz.. yaşamayı kuvvetin tabiî hakkı sayar; zayıfı sağmal gibi görür ve
sağar.. gaddar ve gözü kanlıdır; hiç tereddüt etmeden en küçük bir çıkarı uğruna
bütün dünyayı ateşe verebilir.. fevkalâde zorba, olabildiğince mütecâviz ve tam
bir pragmatisttir.
Düşünce dünyası bu küflü felsefeye kilitlenmiş bir âlemin, ortaya ne bir yenilik
koyabilmesi ne de insanlık adına bir yeniden yapılanma gerçekleştirebilmesi
mümkün değildir. Onun bu çizgide her hareketi bir illüzyon, her vaadi de bir
aldatmacadır. Zaten dayandığı dinamikler itibariyle tükenmiş bir dünyanın, ne
yenilenmeye ne de başkalarına yenilik düşüncesi ilham etmeye gücü yetmez.
Eğer önümüzdeki yıllarda dünya çapında bir yenilenme söz konusu olacaksa, hiç
şüphesiz o, yıllar ve yıllar boyu, çeşit çeşit mağduriyetlerin, mahkumiyetlerin,
mazlumiyetlerin bilediği, keskinleştirdiği ve çağıyla hesaplaşmaya hazırladığı
şu bizim dünyamızda, İslâm’ın zamanları, mekânları aşan prensipleri ve Kurân’ın
her gün biraz daha gençleşen ölümsüz düsturları sayesinde gerçekleşecektir. Daha
şimdiden, düşünce dünyamızın ayları, güneşleri yüzler-binler ellerinde o
mutasavver dantelanın önemli bir parçası, onu örgülemeye çalışıyor ve gözlerini
açıp-kapayıp mutlu geleceğin rüyalarından bahisler açıyorlar. Az daha bekle, sen
de inayetle tüllenen o günleri göreceksin.
Sızıntı, Ocak 1994, Cilt 15, Sayı 180
Zamanı Bir Başka Duyuş
İçinde bulunduğumuz kutlu zaman dilimini tam duyabilmek için, evvelâ ruh ve
vicdanların gökler ötesi böyle bir mûsıkîyi ve şiiri hissetmeye hazır olmaları
lâzımdır. İç âlemleri, dış çevreleri ve hayat televvünleri itibariyle âfâkî
ruhlar onu sadece gökte değişen hilâller şeklinde takip ederler.
Günümüzde umûmî atmosfer; radyolarla, televizyonlarla, klaksonlarla; uçak, tren,
vapur, otomobil, tramvay gürültüleriyle; âsâbımızı bozan münasebetsiz sirenler
ve ciyak ciyak reklam ve propaganda vasıtalarının çığlıklarıyla o kadar ciddi
kirlendi ki, esaslı bir ameliyât-ı rûhiye ve fikriye geçirmeden, hattâ yeni
baştan bir kere daha bütünüyle uhrevîleşmeden bu mübarek ayların semâvîliğini ve
bu aylarda ötelerin bayıltan mûsıkîsini duymak çok zor, belki de imkânsızdır.
Mânevî kirlerden arınmış, semâvîliklere açık nezih ruhlar, bilhassa içindeki
bazı gecelerle daha bir zirveleşen bu mübarek zaman dilimini, âdeta bir lezzet
gibi duyar, bir gül gibi koklar, bir musiki gibi dinler ve bir kevser gibi
yudumlarlar. Azıcık dikkat edebilsek hemen hepimiz, bu ayların ufkumuzda
tulûunu, tıpkı semâvî bir koruya veya uhrevî bir koya giriyor gibi en büyüleyici
şekilde hisseder ve ötelerde seyahat ediyormuşçasına bütün benliğimizle köpürür
ve nâsûtiyetimizin hudutlarına sığmaz hale geliriz.
Aslında bir zamanlar, bu bizim en tabiî hâl ve iklimimizdi: Eskiden senenin
hemen her mevsiminde yudumlayıp dolaştığımız o ledünni zevk ve uhrevi hazlara,
şimdilerde, pek çoğumuz itibariyle fevkalâde aç ve susuz bulunuyoruz. O zevk ve
hazları, geçmişe ait enginlikleriyle duyabilmek için, gündelik duygulardan ve
düşüncelerimizi saran isten-pastan arınmamız, sonra da ümit ve beklentilerimizde
daha bir derinleşmemiz icap ediyor. Bunu başarabildiğimiz sürece, varlığın
içinde her zaman gizli, büyülü, ince ve gönüllerimizi rikkate getiren pek çok
gerçeği duyabilir ve sınırlılığımızı aşabiliriz. Hele, insanı sürekli ledünni
ufuklarda gezdiren mübarek gün ve gecelerde…
Evet, varlığı gönül kulağıyla dinleyebilenler için mübarek gün ve geceler, âdeta
ötelerin diliyle bir şeyler mırıldanan birer şâir, birer bestekâr haline gelir
ve bizlere ne harikulâde şeyler fısıldar. Duyup hissettiğimiz esintiler,
cismâniyetimizi kuşatan başka görüntü ve başka gürültüleri bir tarafa iterek,
gönlümüzün derinliklerinden, ukbâya açılan husûsî menfez ve koridorlarla bizi,
öbür tarafın meçhûl ve büyülü yamaçlarına ulaştırır ve temâşâ zevkiyle âdeta
mest eder. Böyle bir mülâhazalar dünyasında sabahlar, cennete ilk adım atışın
mest ü mahmurluğu içinde; öğlenler, Sevgiliyi temâşâ ile günün yorgunluğunu atma
hazzıyla; akşamlar, bir alaca karanlık içinde vuslata yürüme neşvesiyle;
geceler, halvetin idrâkler üstü güzellikleriyle tüllenir ve her biri ayrı bir
tat, ayrı bir neşe ile gelir-geçer gönül ufkumuzdan.
Hele, Regaip, Mirâc, Berâat kandilleri gibi gece âleminin taçları ve zamanın
Allah’a en yakın zirveleri ya da O’na açılmanın rıhtımları, limanları, rampaları
sayılan o mübarek gün ve gecelerde, gönüller ayrı bir duyarlılıkla parıldar; ruh
sonsuza doğru bir başka türlü kanat çırpar; her şey verâların ezelî şiirine dem
tutar; her yanı tam bir uhrevilik büyüsü kaplar; her sîneyi, dillerin ifadeden
âciz kaldığı bir naz ve niyaz zemzemesi sarar. Hususî bir kısım tecellilerle
ötelerin kapısı, penceresi, menfezi haline gelen mekân; ümit ve beklentilerin
yakarışlara dönüşüyle billurlaşan zaman ve yeni nazil olmuş gibi, her sûresi,
her makta, her âyeti ve her cümlesinde hemen herkese yepyeni bir hayat vaadiyle
âvâz âvâz çağıldayan Kur’ân, bizlere, iman ve ümitle yemyeşil tepeler, cennette
cuma yamaçları gibi rüyete açık zirveler ve susamış gönüllerimize hayat suyu
gibi iksirler içirerek, ruhlarımıza mümin olmanın tasavvurlar üstü avantajlarını
sunarlar.. sunar ve Rabb’e yönelik sinelerde ne telaffuzları çatlatan mânâ ve
muhtevalar, ne ifadelere sığmayan tecellilerle tüllenirler.
Öyle ki, ruhlardaki bu enginlik ve zenginlik, görüp hissettiğimiz her şeye
rengini çalarak bizi bütünüyle verâileştirir.. ve kendimizi, uhrevilerin teşkil
ettiği bir halka-i zikirde mehâbet yudumluyor ya da cennetlerin ferah-fezâ
ikliminde, hûri ve yılmandan müteşekkil bir korodan neşîdeler dinliyor gibi
buluruz.
Hele, bazılarımız itibariyle ve bazı zamanlarda, ruhlarımızı saran bu zengin
uhrevilik, bizi, içinde bulunduğumuz dar zaman buudları dışına çekerek, içimizde
hep hasretini duyduğumuz cennetin kapısının önüne kadar sürükler.. sürükler de,
âdeta kendimizi, fevkalâde mahrem, asla duyulup görülmemiş ve kelimelerle ifade
edilmeyen bir sihirli âlemin sahilinde sanırız. Böyle bir ruh hâleti içinde biz
bir şey düşünüp konuşmasak da, öteler kendi sesinden bize güftesiz besteler
sunar ve: Ben kulağınızda bir ihtizaz, gözlerinizde bir ışık, sinelerinizde de
bir haz olarak hep içinizdeyim.. içinizde ve duygularınıza açık limanlarda,
rıhtımlarda, rampalardayım. İsteseniz beni avuçlarınızın içine alıp
sahiplenebilirsiniz… derler. Ötelere, ötelerin de ötesine uzanan bu köpük köpük
duygular içinde gönüllerimize yağdığına inandığımız uhrevi ışıkların; her zaman
his ve yakarışlarla tüten umûmi havanın; mor, pembe, beyaz, sarı sokaklarda ve
mahyalardaki kandillerin; günde birkaç defa ruhlarımızda sonsuzu rasat etmeye
koştuğumuz mâbetlerin; bizimle aynı duyguyu paylaşan ve hislerimize tercüman
olan tertemiz insanların.. evet bütün bunların hemen hepsinin ayrı ayrı birer
mevcûdiyeti, birer ruh ve mânâsı, birer lezzeti ve birer büyüsü olduğunu duyar
gibi oluruz. İşte bu mânâ ve muhteva ile dopdolu ruhlarımız, asıl kendilerine
döndüklerinde, her şeyden daha engin olan iç dünyalarının derinliklerini
temâşâya dalar ve çevrelerindeki eşyayı daha bir farklı duymaya başlarlar.
Evet, varlık, insan ve ötelerin daha mükemmel duyulup hissedildiği bu mübarek
günler, dimağlarımızda en kudretli düşünceleri tutuşturur, ruhlarımızda en
zevkli şiirleri besler, gönüllerimize en sırlı vâridât kapılarını aralar ve bize
en mahrem hislerimizi ifade etme imkânını hazırlar.
Bu mübarek zaman diliminin mehâbetiyle bazen hemen pek çoğumuz susar ve âdeta
kendi iç dünyamızla hasbihâle başlarız. kim bilir, belki de böyle bir
sessizleşme, güven, sevgi, itibar ve herkesi kucaklama yolunda en beliğ
sözlerden daha anlamlı tesirler icrâ ediyordur. Evet bazen, murakabe, his,
marifet mülâhazası ifade eden böyle heybetli bir sessizlik en derin sözlerden
daha müessir olabilir.. ihtimal bizim en çok hasretini çektiğimiz işte bu sâmit
talâkattır.!
Eskiden beri bu kutlu zaman dilimi yaşana yaşana ruhlarımıza öyle işlemiştir ki,
o daha ufukta belirir belirmez, kalbimizin dudaklarında ne şeker-şerbet şeyler
duymaya başlar, ne engin mânâların bir beyan zemzemesi halinde içimize aktığını
hisseder ve ne enfes düşüncelerin kalemlerden akan mürekkeplere karışıp nakış
nakış kâğıtların üzerine döküldüğüne şahit oluruz. Olur ve hâlihazırdaki
mevcûdiyetimizin yanında olmayı düşündüğümüz, iman ve ümitlerimizde tomurcuk
tomurcuk açan günleri sayıklar, arzu ve emellerimize göre yepyeni dünyalara
doğru kanat çırpıp uçtuğumuzu sanırız.
Biz hepimiz, bu mübarek ayları ve o ayların zirve gün ve gecelerini imanlı
gönüllerimize, her zaman akseden ışık tayfları şeklinde görmüş ve sevmişizdir.
Aradan yıllar ve yıllar geçse, insanların düşünce ve tarz-ı telakkileri değişse
de bu mübarek gün ve geceler, bizleri hep aynı duygu ve düşünce yamaçlarında
dolaştıracak ve gönüllerimize aynı ilhamları boşaltacaklardır.
Sızıntı, Ocak 1996, Cilt 17, Sayı 204
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder