Derin Müslümanlık
Kur'an ve sünnet ışığında ahlak
Fethullah Gülen
Takdim Yerine
Toplumu ayakta tutan en önemli dinamiklerden biri hiç kuşkusuz ahlaktır.
İbn Abbas radıyallahu anh onu bir binanın temeline benzeterek şöyle der.
Her şeyin üzerine oturduğu bir temeli, bir kaidesi vardır.
İslam'ın temeli ise güzel ahlaktır.
Beyhaki'de yer alan bir rivayete göre aleyhissalatu vesselam efendimiz, "Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim." buyurmak suretiyle bu temele işaret eder.
Nitekim o sallallahu aleyhi ve sellem başka ifadelerinde de güzel ahlakın ne kadar önemli olduğunu ifade buyurmuşlardır.
İşte bunlardan birkaçı imanı en kamil müminler ahlaken de en güzel olanlarıdır.
İnsan ibadet-i taatle kat edemediği mesafeleri ahlak-ı hasene ile alır.
Teraziye ilk konulacak şey güzel ahlaktır.
Kur'an-ı Kerim de pek çok ayetinde müminlerde olması gereken ahlaki özelliklere yer verir.
Bunun yanı sıra yine birçok ayetindeki ahlaki erozyona uğramış kavimlerden bahseder ve onların yıkılışlarını birer ibret levhası olarak gözlerimizin önüne serer.
kavmi, Semud kavmi, Medyen halkı, Lut Aleyhisselam'ın kavmi bunlardan yalnızca birkaçıdır.
İslamiyet'in güzel ahlaka bu kadar ehemmiyet vermesi onun müntesiplerini de ahlakla ilgili çalışmalar yapmaya sevk etmiştir.
İşin ameli yönünü mutasavvuflar başta olmak üzere birçok Müslüman üstlenmiş.
Cesaret, civanlik, iffet, ismet, istikamet, sadakat, adalet, hakkaniyet, vefa, isar duygusu gibi ahlak kaidelerini hayatlarının değişmez birer düsturu haline getirmek için ölesiye gayret sarf etmişlerdir.
Onlar güzel ahlakı bizzat yaşamak suretiyle başkalarına da örnek olmuşlardır.
Onun nazari yönünü ele alan ulema ise tarih boyunca ahlaka dair kitaplar yazmış ve bu şekilde insanları aydınlatmaya çalışmışlardır.
Bu çalışmalar ilk başlarda ahlaka dair hadislerin Kitabüül Edep, kitabül bir, kitab-ı hüsnil huluk gibi başlıklar altında bir araya getirilmesi şeklinde olmuştur.
Daha sonraları ahlaki özelliklerin önemi üzerinde duran yüzlerce esar meydana getirilmiştir.
Abdullah ibn Mübare'in kitabüz zühdü, muhasibinin Erriaye-i Hukukullah'ı, Kelabazinin araruf li mezhebi-i ehli tasavvufu Serrac'ınmaı, Ebu Talip elekki'nin kütül kulubu, kuşeyirinin errisalesi, hücvirinin keşfül mahcubu, Gazzali'nin ihyaı, Sühre Verdiin avarifül maarifi, bunlardan sadece bazılarıdır.
Bu geleneğin devamı mahiyetinde muhterem hoca efendi de daima ahlaka dair bir eser hazırlama düşüncesinde olmuş.
Ancak Türkiye başta olmak üzere İslam aleminin dertlerine çare bulma adına ortaya koyduğu aksiyon ona bu fırsatı vermemiştir.
Hoca efendi meselenin sadece nazari yönünü ele almakla yetinmeyen, insanlara anlatacağı ahlaki özellikleri kendi nefsinde tam manasıyla yaşamadan anlatmayı asla kabul etmeyen bir yapıya sahiptir.
O aslında yaşantısıyla bir ahlak kitabı yazmıştır.
Ne var ki yazıya geçirilmediği sürece yaşananların hatıraların bir süre sonra kaybolması da Allah'ın bir takdiridir.
Belki ileride yazmayı düşündüğü bir ahlak kitabının ana hatları olarak düşündüğü konuları belli bir silsile içinde anlatmayı düşünen Hoca Efendi bu gayeye matuf olarak 2 Mayıs 5 Eylül 1980 tarihleri arasında İzmir Bornova Merkez Camii'nde 14 hafta vaaz vermiştir.
Bu vaazların ana konusu İslam ahlakının genel ilkeleridir.
Yayınevimiz bu vaazlarda anlatılan konuları esas alarak Hoca efendinin İslam ahlakına dair görüşlerinin yer aldığı bir kitap hazırlamayı düşünmüş.
Bu proje kendilerinin de onayıyla yaklaşık 2 sene önce başlatılmıştı.
Allah'ın tevfik ve inayetiyle proje tamamlanmış ve elinizde tuttuğunuz bu eser meydana gelmiştir.
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi eserin temelini Hoca efendinin 1980 yılında verdiği ve ahlaki mülahazalar ismiyle bilinen 14 vaaz oluşturmaktadır.
Ancak aradan geçen yaklaşık 40 yıllık süreçte elbette ki hoca efendi konusu İslam ahlakı olan birçok vaaz ve hutbe vermiş.
özel ve genel sohbetler yapmıştır.
Kapsamlı bir ahlak kitabı olması gayesine matuf hoca efendinin bu 40 yıllık süreçte yazılarında ve sohbetlerinde üzerinde durduğu ahlaki konuları da ki bir kısmı halihazırda basılı kitaplarda yer almaktadır.
Kitabın içine derç ettik.
Ruhunun ufkuna yürümeden önce zat-ı alilerine arz edilen kitap kendilerinin de muvafakatı ile basılmış ve böylece tarihe bir not daha düşülmüştür.
Giriş 1. Ahlak.
Huluk kelimesinin çoğulu olan ahlak, seciye, karakter, huy, iyilik ruhu, fenalıktan kaçınma tavrı, ahsen-i takvime mazhariyet şuuruyla davranma
manalarına gelmektedir.
İnsanın fiziki ve maddi yanı halk sözcüğü ile anıldığı gibi ruhi ve manevi yanına diğer bir ifadeyle mükemmel yaratılışına göre yaratanın istek ve emirleri çerçevesinde yaşama cehd ve gayretine de huluk denir.
Ulema iyi huyet edalı davranışlara ahlak-ı hasene, mehasini-i ahlak ve ahlak-ı hamide,
fena huy, menfi tavır ve ahsen-i takvimle yaratılmış olmaya uygun düşmeyen hal ve davranışlara da mesavi-i ahlak, su-i huluk, ahlak-ı zemime ve ahlak-ı seyyi diye gelmişlerdir.
Bazı ehli tahkik de tavır ve davranışlarda pozitif olanlara
edep, aksine de sui edep demiş ve meseleyi bu çerçevede ele alarak düşüncelerini edep etrafında örgülerdir.
Hz.Ali radıyallahu anh güzel ahlakı Allah'ın yasak ettiği şeyler karşısında tir tir titreme ve onlardan sakınma helalin arkasına düşme ve ailesini iyi geçindirme sözüyle ifade eder.
İbn Abbas radıyallahu anh onu bir binanın temeline benzetir.
Her şeyin üzerine oturduğu
bir temeli, bir de onun üzerinde yükselen bir binası vardır.
İslam'ın binası isa güzel ahlaktır.
Tabiin neslinin büyük imamı Hasan Basri Hazretleri ise güzel ahlakı güleryüzlü olma ve başkalarını eziyet etmeme olarak tarif eder.
Sonraki dönem İslam büyüklerinden Yahya ibn Muaz da meseleyi anlatırken şu ifadeleri kullanır.
Kötü ahlak öyle kötü bir şeydir ki birçok iyilik onunla faydasız hale gelir.
Güzel ahlakta öyle güzel bir şeydir ki
yapılan birçok yanlış o olunca zarar vermez.
İnsanlık var olduğu günden bu yana hemen her zaman ahlak üzerinde durulmuş ve o insanın yaratılış gayesinin çok önemli bir derinliği olarak zikredilmiştir.
Cesaret, şecaat, civan mertlik, iffet, ismet, istikamet, sadakat, adalet, hakkaniyet, vefa ve isar duygusu gibi hususlar tarihin en karanlık dönemlerinde bile vicdanlı kimseler tarafından daima korunmuş ve hiçbir zaman bütün bütün yok edilememiştir.
Esfel-i safilin, ala-i illliyyin.
İnsan ahsen-i takvime yani en güzel şekil, suret, mana ve muhtevaya mazhar olarak yaratılmıştır.
O bütün esma ve sıfat-ı sübhaniyenin fihristi mahiyetinde parlak bir aynasıdır.
Böyle bir aynanın kötü ahlakla karartılması ahseni takvime mazhariyetin hakkını verememenin ve insanın hak nezdindeki konumuna saygısızlığın bir ifadesidir.
konumu itibarıyla melekleşmeye namzet olan insanoğlu, zaman zaman incelik ve nezaketiyle melekleri imrendirmiş, zaman da kabalık ve küstahlığıyla şeytanları ürkütmüş ve tiksindirmiştir.
Kur'an bu ikinciler hakkında onlar hayvan gibi hatta yol iz bilmeme noktasında onlardan da aşağıdırlar diyerek yaratılış gayesini bilmeyen bu kimselerin üzerini çize gelmiştir.
İnsanoğlu mahiyeti itibarıyla esfel-i safilin en sefil, en aşağılık durumlarla ala-ı illiyyin en yüce makamlar arasında gelgit yaşama konumunda bulunur.
Nefis ve şeytana uyduğu, iman ve salih amele sırtını döndüğü, Cenabı Allah'la münasebetini koruyamadığı ve kendini durağanlığa saldığı sürece aşağıların aşağısına sürüklenmesi mukadderdir.
aksini, iradesinin hakkını verip iman ve aksiyonla kanatlandığı sürece de ala-ı illiyyini kemalata yükselmesi Cenabı Hakk'ın kulları hakkında değişmeyen adet-i sübhaniyesinin ilahi kanunların gereğidir.
Fakat insan her zaman bu çizgiyi koruyamayabilir.
Zira az önce de
işaret ettiğimiz gibi sürçme ve hata işleme insanoğlunun tabiatında vardır.
Nitekim insanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem, "Adem hata etti, evlatları da hata etti." Adem unuttu, evlatları da unuttu.
Buyurarak bu önemli hususa dikkatlerimizi çeker.
Ne var ki böyle bir sürçme Hz.Adem Aleyhisselam'da içtihat hatası mahiyetinde bir zelleydi.
Bizlerin Allah muhafaza buyursun böyle bir duruma düşmesine ise zelle denemez.
dense dense kırılma ve çözülme denir.
İşte insanoğlu şayet Allah'a müteveccih olup onunla münasebetini koruyamaz ve hayatını kitap ve sünnetin sağlam seralarında güven altına alamazsa böyle iç içe kırılmalara maruz kalır da hafizen Allah hevai-i nefsin, nefsi arzuların felceden tesirinden kurtulamaz.
Böylesi bir çöküş ve çözülüşe karşı insan imanda yenilenme ve derinleşme mülahazasıyla yakin, irfan ve aşk-ı iştiyak adına devamlı hakka teveccüh edip ona sığınmalı, haram, helal konularında kılık yararcasına yaşamalı, günde hiç olmazsa birkaç kez nefsiyile hesaplaşmalıdır.
Nefs-i emarenin
dürtülerine bütün bütün kapanmalı.
ihlas ve ihsana sımsıkı sarılarak Allah'a kavuşma iştiyakıyla kalben hep uyanık kalmalıdır ki muhtemel muhalif rüzgarlar karşısında daima dimdik ayakta durabilsin.
Evet İşte bütün bunlar Kur'an ve sünnet-i sahiha ile ortaya konan ilahi ahlakın temel dinamikleridir.
Bu dinamiklerle çerçevesi belirlenen İslam ahlakı katiyen bir kısım pedagog ve psikologların zannettiği gibi dar gözlemlere dayalı nazari bir kitle ahlakı,
bir sınıf ahlakı değildir.
Aksine o insan hayatını bütün yönleriyle şekillendirecek.
Onun ruhundan bütün menfi şeyleri söküp atacak ve onların yerine yüce hasretleri yerleştirecek.
Böylece insanı meleklerüstü bir konuma getirecek özellikleri haiz mütekamil bir ahlak sistemidir.
2. Ahlakın kaynağı.
A güzel ahlakın kaynağı.
İslami düşünce sisteminde güzel ahlakın esas kaynağı ilahi mesajlar ve bu mesajların ilk muhatapları olan Allah'ın seçkin kulları peygamberlerdir.
Onlar aldıkları mesajları muhataplarına eksiksiz tebliğ etmenin
yanında bu mesajları hal ve davranışlarıyla da sergilemişler ve böylece çevrelerindekiler
onların etrafında adeta nurani bir haleye dönüşmüşlerdir.
Peygamberlerin sundukları ilahi mesajlara dayanmayan eğitimci ve düşünürlerin ahlak konusuyla ilgili ortaya
koydukları hiçbir disiplin uzun ömürlü olmamış ve bu fikirler insanoğlunu kamil manada insani kemalata yönlendirmede yetersiz kalmıştır.
İnsanlık tarihinde güzel ahlak en mükemmel şekliyle yalnız peygamberler tarafından temsil edilmiştir.
Bu hususun en zirve temsilcisi ise hiç şüphesiz Hz.Ruhu Seyyidül Enam'dır.
Sallallahu Aleyhi ve Sellem.
Daha sonraki dönemde bu kutlu mesaj ashab-ı kiram efendilerimizle topyekun dünyaya, bütün insanlığa ulaştırılmaya çalışılmıştır.
İslam ahlakının temel kaynakları başta Kur'an ve Sünnet-i sahiha olmak üzere ilahi vahiy ve onun en doğru temsilcileri olan peygamberlerdir.
Hz.Ayşei Sıddika radıyallahu anha efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in ahlak-ı aliyeleri kendisine sorulunca şöyle cevap verir.
Onun ahlakı Kur'an'dı.
Bu itibarla da ulema İslam ahlakının kaynağının Kur'an, sünnet ve bu iki ilahi kaynağın mübarek temsilcisi Resul-i Ekrem Efendimiz olduğu
hususunda görüş birliği içindedir.
Daha sonraları sahabe, tabiin ve tebi-i tabiin efendilerimiz, onların ardından da ümmetin ilim, fikir ve gönül insanları İslam ahlakını zamanın şartları göz önünde bulundurarak ve evrenselliğinden yararlanarak devam ettirmiş ve sonraki nesillere emanet etmişlerdir.
Toplumu ayakta tutan en önemli dinamiklerden biri, belki de en birincisi
kuşkusuz ahlaktır.
ahlaki çöküntünün önlenemediği veya ahlaksızlığın teşvik edildiği toplumlarda ve
cemiyetlerde içtimai erozyon hızlanmış demektir.
Zira Kur'an-ı Kerim'de ahlaksızlığın sebep olduğu toplumsal yıkılışları anlatan pek çok ayet vardır ve bu ayetlerde o yıkılışlar birer birer ibret levhası şeklinde tablolaştırılır.
Güzel ahlak sağlam imanın gereğidir.
Cenab-ı Hak Müminun suresinde iman edenlerin kurtuluşa ereceğini buyurduktan sonra önemli bazı özelliklerini
sıralar.
Onlar namazlarını huşu ile eda eder.
Rabbilerine karşı tam bir saygı ve tevazu gösterirler.
Boş şeylerden uzak dururlar.
Zekatlarını verir, fakir fukarayı gözetir ve bu yolla kendilerini maddeten ve manen arındırırlar.
İfffetlerini korurlar.
üzerlerindeki emanetleri gözetir, verdikleri sözleri eksiksiz tutarlar.
Görüldüğü üzere Kur'an-ı Kerim müminlerin sahip olması gereken özellikleri belirtirken güzel
ahlaka ait vasıfları zikretmekte ve bu suretle ahlak-ı aliyeyi imanın gereği, tezahürü ve onun ayrılmaz bir yönü saymaktadır.
Başka bir ayet-i kerimede de yine güzel ahlaka ait bir kısım
özellikler sıralanır ve bu özelliklere sahip olan müminler müjdelenir.
O tövbe edenler,
ibadet edenler, hamdedenler, Allah'ın rızası için sefer edenler, rüku edenler, secdeye kapananlar, iyilikleri emredenler, kötülüklerden nehyedenler ve Allah'ın koyduğu sınırlara riayet edenler yok mu?
İşte o müminleri müjdele.
Furkan suresinde de Rahman'ın has kullarının özellikleri şöyle yer almaktadır.
Rahman'ın has kulları o kimselerdir ki yeryüzünde tevazu ile yürürler.
Cahiller kendilerine laf atarsa selametle der geçerler.
Kur'an-ı Kerim bu ayetlerle müminlerin güzel ahlaka sahip olmaları gerektiğini
vurgulamış ve bunun kaynağı olarak da imanı göstermiştir.
Resuli Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bu hususta şöyle buyurur.
Kendiniz için olmasını dilediğiniz bir şeyi başkası için de istemedikçe hakiki manada iman etmiş sayılmazsınız.
Demek ki insanlara karşı merhamet ve sevgi, özellikle de Allah'a iman edenleri
sevmek ve kendi arzu ettiği şeyleri onlar için de istemek güzel ahlakın ve dolayısıyla imanın bir gereğidir.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bir başka hadislerinde de
inanmış bir insanın komşularına rahatsızlık vermemesi, misafirlerine de ikramda bulunması
gerektiğini buyurarak ahlakın kaynağı olarak imanı vurgulamıştır.
Güzel ahlak imanın gereğidir.
İman da güzel ahlakın gereğidir.
Nitekim kulluk baştan başa alian ibarettir.
İnandığımız değerler sayesinde ruh, fikir ve düşüncede istikamete girer ve yüce ahlaka ulaşma yolunda en önemli adımı atmış oluruz.
İbadet-i taete devam da faziletin ve ahlakın çok önemli bir rüknüdür.
nimetleriyle bizi donatan, şu alemi bir güzellikler galerisi olarak nazarımıza sunan, mevcudiyetini her
hadisede bize duyuran Hazreti Allah'ın huzurunda kemal-i teslimiyetle iki büklüm olmayan, ona kullukta bulunmayan insan, şüphe yok ki ahlaken yanlış bir yoldadır.
Netice olarak tefekkür, Allah
korkusu, reca ve Allah'a itimat duygusu, hesap düşüncesi gibi yüce hasretlere sahip olan müminler ayet ve hadislerde belirtildiği üzere güzel ahlakın özelliklerini
de taşımalıdırlar.
Bu durum onların Allah'a ve ahiret gününe inanmalarının bir gereğidir.
Bunun aksine kafirler ve münafıklar zahiren bazı güzel ahlaki özelliklere sahip olsalar da aslında birçok kötü ahlaki özelliği barındırırlar.
Zira küfür ve nifak her türlü kötü huyun ve ahlakın temel sebebidir.
Bediüzzaman Hazretleri bu konuyu şu şekilde izah eder.
Her Müslümanın her vasfının müslümanca olması icap etmez.
Aynı şekilde her kafirin her vasfı da küfründen neşet etmez.
Bazen müminde kafir sıfatı, kafirde de mümin sıfatı bulunabilir.
Mesela gıybet, yalan ve iftira birer kafir fiilidir.
Fakat maalesef bazı müminler de bu çirkin günahlara girebilmektedirler.
Hatta bazı
Müslümanlar yakalarını bu şeytani tuzaklardan kurtaramamaktadırlar.
Bunun aksi de söz konusudur.
İmanı tatmamış bazı insanlar vardır ki başkalarına karşı çok saygılıdırlar.
yalan söylemez, hiç kimse hakkında iftirada bulunmaz ve kimseye saygısızlık yapmazlar.
Varlığa karşı da ciddi alaka duyarlar.
Tekvini ayetleri çok iyi okur.
Kainat kitabını anlamaya çalışır ve ciddi bir araştırma aşkıyla adeta eşyayı hallaceder derler.
Bütün bunlar birer mümin sıfatı olmakla beraber kafirde de olsa güzeldir, makbuldür.
Haddi zatında Allah Teala sıfatlara göre hüküm verir.
Dolayısıyla bu güzel sıfatlara sahip olanlar kafir olsalar da bu sıfatların etkili olduğu alanlarda rakiplerine üstün gelir ve işlerinde muvaffak olurlar.
Buna sıfatın sıfata galip gelmesi de denebilir.
Bu durumlarda mümin sıfatı kafir sıfatına üstün gelir.
Mümde kafir sıfatı görmek, kafirde de mümin vasfına rastlamak her zaman mümkündür.
B. Kötü ahlakın kaynağı.
Yukarıda güzel ahlakın imandan kaynaklandığını ve Allah'a, ahiret gününe iman eden, imanın gereklerini tam yerine getiren müminlerin ahlaklı
olmasının imanın tabii bir sonucu olduğunu belirtmiştik.
Kötü ahlakın en önemli kaynağı isa küfür ve nifaktır.
Küfür Allah'ın nimetlerini görmezden gelerek nankörlük etme anlamına gelen bir
kelimedir.
Onca delil, şahit, nimet, ihsan gibi inanmayı ve sevmeyi gerektiren unsura rağmen insanın bunları görmezlikten gelerek Allah'ı inkar etmesi ya da ona karşı alakasız kalması küfürdür ve küfrandır.
Tam anlamıyla nankörlüktür.
Nifak ise inanmadığı halde inanıyor görünmek, akide ve düşüncelerinde inkarcı
olduğu halde farklı davranmak, menfaatleri doğrultusunda iki yüzlü bir tavır sergilemektir.
Küfür ve nifak hastalığına yakalanmış ya da ondan kurtulamamış talihsiz biri her türlü kötü ahlaka meyilli hale gelir.
Zira Allah'a ondan mesajlar getiren peygamberlere ahiret gününe vereceği bir hesabın olduğuna, amellerini yazıp
duran meleklere inanmayan bir insan için ahlaklı olmanın bir bağlayıcılığı yoktur.
Onun açısından ahlak dünyevi bir değerden öteye geçmez.
Zira o dünyadan başka bir aleme inanmamaktadır.
Yeter ki bu dünyada işlerini yürütebilsin ve dünyevi imkanlar açısından daha iyi
bir konuma ulaşsın.
Bunun için selametini yitirmiş aklın kendi çıkarlarına uygun gördüğü takdirde yapmayacağı şey yoktur.
yalan söyler, haksız kazancın peşine düşer, rüşvet alır, rüşvet verir.
Hasılı böyle bir kişinin bazı güzel ahlaki özellikleri olsa bile bütünüyle kötü ahlaktan sıyrılması zordur.
Nitekim yukarıda da belirtildiği gibi her kafirin her sıfatı küfür sıfatı olmayabilir.
Kötü ahlakın temel kaynağı olan küfür ve nifak aynı zamanda ahlaksızlığın ta kendisidir.
Çünkü inkar, kainatı sayılamayacak kadar çok nimetlerle donatan ve çeşit çeşit antika sanatlarını insanın nazarına arz eden yüce
yaratıcıya nankörlük yapmak ve bütün bu güzelliklerin kıymetini takdir etmemek demektir.
İşte bu kıymet bilmeme
ve nankörlük o kadar büyük bir ahlaksızlıktır ki bu haliyle diğer bütün kötü hasretlerin de
kaynağı konumundadır.
Diyelim ki sizi muhteşem bir sanat abidesi olan Selimiye Cami aldılar.
Oradaki
müthiş mimariyi, sanat inceliklerini ve mühendislik hesaplarını görmezden gelir.
Mimarını hiçe sayarak
bir hezeyanla bu abidenin kendiliğinden meydana geldiğini söylerseniz gözünüzün önündeki değeri görüp takdir etmeme
ahlaksızlığını irtikap etmiş olursunuz.
Aynı şekilde Selimiye'den kat muhteşem olan koca kainatı, içindeki mükemmel sanatı ve ince hendesenin yaratıcısını Allah'ı tanımayan bir insanın da ahlaki olarak büyük bir inhiraf içinde bulunduğu açıktır.
Gelişme gayreti.
Kötü ahlakın bir kaynağı da gelişme gayretinde olmamak, olduğu
yerde saymak ve mevcutla yetinmektir.
Derinleşme azmi içinde olmayanlar hiç farkına
varmayacakları şekilde sığlaşır ve zamanla tamamen tükenirler.
Dolayısıyla insan sürekli derinleşme arayışında
olmalıdır.
Sürekli gelişme, bir başka ifadeyle farklı şekil, farklı renk, farklı şive ve farklı desenlerle her zaman bambaşka güzellikler sergileme insanın ana hedefi olmalıdır.
O her yeni gün, "Rabbim bugün seni dünden daha derin duyuyorum.
Keşke dün de böyle duyabilseydim." diyebilmeli ve duymadaki derinliğini her zaman bir perde daha yükseltmeli.
Sonraki gün Allah'ı daha derin, sonraki gün biraz daha derin hissetmeye çalışmalıdır.
Peygamber efendimizin günde 70'ten ziyade ya da 100 defa istiğfar etmesindeki sırlardan biri de terakkisindeki bu
seyir olsa gerektir.
O devamlı yükseldiğinden dolayı her an arkada bıraktığı mertebelere, o mertebelere
de canımız kurban olsun bakmış ve her basamakta bir önceki basamak için estağfirullah demiştir.
Zaten bir insan arkada bıraktığı mertebeleri düşünerek estağfirullah diyecek
kıvamda değilse bir sükut düşüş içinde demektir.
Değişim ilerleme ve gelişme yolunda olduğunda güzel, gerileme
yönünde olduğundaya çirkindir.
Hele insan yüce bir makam elde etmişse onu koruması çok önemlidir.
İnsan tefekkür, his, şuur, mantık ve muhakeme açısından ne kadar ilerlerse ilerlesin ilahi sanatı anlama veya kainat kitabını okuma konusunda ne kadar gelişirse gelişsin, insan ruhuna ve yakin mertebelerine ulaşma konusunda ne kadar tekamül ederse etsin, kendini hala sıradan bir kul olarak görebiliyorsa
bu büyük bir talihliliktir.
Ayrıca hiçbir farklılık düşüncesine kapılmıyorsa bu değişmeme
hali çok takdire şayandır.
Öyle ki Allah ona ufuklar açsa, kul göklerde uçsa ve bir noktada Cebrail Aleyhisselam'a ulaşsa Hz.Cebrail ona, "Dost, artık ben seninle yürüyemem.
Bundan sonrası bana kapalı.
Sen yürü, yoluna devam et.
Top senin, çevkan senindir bu gece." dese o zaman bile kendisini yaratılmışların en küçüklerinden biri olarak görmelidir.
Ben ancak
başkalarının ayaklarının altına yüzümü sürebilecek bir seviyedeyim deme ve Hz.Ali'nin yaklaşımına uygun
olarak insanlardan bir insan olma düşüncesine bağlı kalma, sürekli kulluğunu duyma, ayakları yerde bir kul olduğunu hep hissettirme, farklılıklarını abartmama, mazhariyetlerinden
dolayı kendisine çeşit çeşit unvanlar aramama, kutup, gavs, mehdi ve Mesih gibi unvanlara sahip olma iddiasından kaçınma ve tüm bunlarda değişmeme, katiyen fahre girmeme, ucba düşmeme ve yüksek rütbelere gönül bağlamama bir insan için çok büyük bir mazhariyettir.
Bunlar asla değiştirilmemesi ve hep korunması gereken mülahazalardır.
Ayrıca cehalet de kötü ahlakın ana kaynaklarından
biridir.
Zira insanlık var olduğundan beri her kötülüğün altında cehalet sürekli varlığını hissettirmiş
ve insanın kayma zeminlerinde önemli rol oynamıştır.
3. Güzel ahlak.
a İman ahlak ilişkisi.
Ahlakın kaynağı bölümünde değinildiği üzere ahlakın imanla çok yakın bir
ilişkisi vardır.
Bir başka ifadeyle ahlak imanın lazımı gayri müfarıkı yani ayrılmaz parçasıdır.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e hangi mümin imanı itibarıyla daha faziletlidir diye sorulunca o huyu en güzel olandır buyurmuştur.
Nitekim Cenabı Hak Allah Resulünü hem teselli hem sena etme hem de gönlüne huzur verme makamında şüphesiz sen çok yüce bir ahlak üzeresin buyurmaktadır.
Üzerindeki onca nimete rağmen burada efendimizin yüce ahlakıyla anılması güzel ahlakın yaratılışın gayesi, hedefi ve gerçek anlamı olduğuna dikkat çekmek içindir.
Kur'an buğutlu ahlakın en yücesini temsil eden ve "Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim." Buyuran Resul-i Ekrem bu ahlakın kadri
kıymetini lal-i güher beyanlarıyla şöyle ifade etmiştir.
Bir imanı en kamil müminler ahlakı en güzel olanlardır.
İki insan ibadet-i taatle kat edemediği mesafeleri ahlak-ı hasene ile alır.
3. Kıyamet günü teraziye ilk konulacak şey güzel ahlaktır.
Bu ve benzeri rivayetlerden yola çıkarak güzel ahlakın alametleri sözlü veya fiili olarak kimseye eziyet etmemek, kendisine eziyet edenleri görmezden gelmek,
gördüğü eziyeti unutmak ve kötülüklere iyilikle karşılık vermek gibi hasretlerle özetlenmiştir.
Nitekim kainatın fahri bu tarife en canlı ve çarpıcı misaldir.
O ne karşısına dikilip adil ol diyene, ne arkasından cübbesini çekip eziyet edene, ne başına toz toprak saçıp yüzüne hakaret edene, ne de kıymetli eşine iftira atana gönül koymuştur.
Gönül koymak şöyle dursun.
hastalandıklarında gidip bunları yapanları ziyaret etmiş, öldüklerinde de cenazelerine katılmıştır.
İnsanın öfkelendiği, dolup taştığı anlar mutlaka olur.
O esnada öfkesine hakim olması dini hayatı bakımından çok önemlidir.
Bir taraftan insanların kusurunu
affetmek, bir taraftan da öfkeleneceği yerde sakin kalmak, sabırlı ve mülayim davranmak üstün mümin sıfatıdır.
Kur'an-ı Kerim bu hususa müttakilerin vasıflarını anlattığı yerde şu şekilde değinir.
Bolluk zamanında da darlık zamanında da ihtiyaç sahiplerini görüp gözetir.
Kızdıklarında öfkelerini yutar ve insanları affetmesini bilirler.
Allah böyle güzel davranışlara sahip kimseleri sever.
Peygamber efendimiz de
müminlerin en olgunu, ahlakı en güzel olan, başkalarıyla en iyi geçinendir buyurmuş ve bize kamil imana ulaşma adına en doğru yol olarak güzel ahlakı göstermiştir.
Bir şiirde de ifade edildiği gibi ahlak iledir kemal-i adem, ahlak iledir nizam-ı alem.
İyi huy ve güzel ahlak tasavvufun da en temel ilkelerindendir.
Ahlaken birkaç
adım önde bulunanlar kalp ve ruh hayatında da ileride sayılırlar.
Kalp hayatının semereleri olarak
görebileceğimiz fevkalade haller, baş döndüren makamlar ve beşerüstü tasarruflar iyi huy ve güzel ahlakla birlikte
olursa makbul olur ve bir kıymete ulaşır.
Huyu güzel olan en önemli güzelliği elde etmiş sayılır.
Fakat huyu güzelliği huysuzlukla test edilmeden ispatlanmış olmaz.
Bir insan huysuzluk karşısında tavır değiştirmiyorsa yani çevresindekilere akrep ve kobra
gibi karakterleri olsa bile adap ve erkan öğretmeye çalışıyorsa güzel huylu demektir.
Mümin çıların bulunduğu yere konulsa dahi taşıdığı yüksek karakteri ve yüce ahlakıyla onlara
da insani adap ve erkanı öğretmeye gayret etmelidir.
İyi insanlarla geçinmek kolaydır.
Aret en kötü insanla veya kötü gördüğümüz insanlarla daima iyi münasebetler içinde bulunmaktır.
İşte cennetin kapılarını açan sırlı anahtar da budur.
B. Güzel ahlak İslam'ın şartıdır.
Bir gün Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashabıyla birlikte otururken Cebrail Aleyhisselam insan
suretinde yanlarına gelmiş.
iman, İslam, ihsan ve kıyamet alametleri ile alakalı bazı sorular sormuş.
Peygamber
efendimizin verdiği cevapları da tasdik etmişti.
Hz.Cibril Emin onların yanından ayrılınca efendimiz, "O Cebraild'di.
Size dininizi öğretmeye gelmişti." buyurmuşlardı.
Daha sonra Cibril
hadisi olarak meşhur olacak bu hadis-i şerifte geçen iman, İslam ve ihsan üçlüsü oldukça önemlidir.
Zira dini öğretmek için gelen vahiy meleği özellikle bu üç konuda sorular sormuş ve insanlığın iftihar tablosu da bu üçlüyü din olarak tanımlamıştır.
İman hakikatinin insanda tesirini tam olarak göstermesi onun ameli yönünü açığa çıkaran İslam'la mümkündür.
İman işlene işlene insanın tabiatına mal olup davranışlarını belirleyen ve yönlendiren bir derinlik haline geldiğinde ancak hakiki anlamını bulur.
Sadece birkaç delile dayanarak ulaştığınız ya da atalarınızın size telkin ettiği iman nazari bir imandır.
Böyle bir iman sayesinde de Allah vardır dersiniz ama meselenin hakikatini araştırmadığınız sürece kalbinizin derinliklerine kök salacak ciddi bir irfana ulaşamazsınız.
Oysa ki nazari iman amel vesilesiyle insan tabiatına yön veren bir derinlik haline getirilmelidir.
O duruma gelinceye kadar insan için birçok tehlike söz
konusudur.
Selamette kalmanın yolu isa İslam'ın esaslarına bağlılıktır.
Mehasini ahlakı bütün fakülteleriyle yaşamak ve mesavi-i ahlaktan sakınmak dinin önemli bir rüknüdür.
İmam Gazali Hazretleri İhya-i Ulumüddin adlı güzide eserinde bazı davranışları mühlikat, yıkıcı, insanı felakete sürükleyici davranışlar ve bazılarını ise münciyat, kurtuluşa, felaha vesile olan davranışlar başlıkları altında toplamaktadır.
İşte İslam bunların hepsini riayet etmek, yapılması gerekenleri yapıp kaçınılması gerekenlerden sakınmak ve bunu
bir iç istek haline getirmektir.
Öyleyse her Müslüman dinin emirleri mevzuunda da yasakları konusunda da çok titiz davranmalı.
Emirleri yapmanın ve yasaklardan uzak durmanın tiryakisi olmalıdır.
Mesela bir vakit namazı kaçırma tehlikesiyle yüz yüze kalsa acaba namazım mı önce kaçar aklım mı diyecek kadar o meselenin delisi haline gelmelidir.
Bir uçağa bineceği zaman her şeyden evvel namazını orada da hakkıyla eda etmenin hesabını yapmalı.
Şehirlerarası bir yolculuğa çıkarken vakti
geldiğinde namazımı farz, vacip ve sünnetine riayet ederek eda edeceğim.
Ben yemeğimden, çayımdan vazgeçebilirim ama namazımdan taviz veremem." düşüncesiyle hareket etmelidir.
Seyahat
sırasındaki namazlarının birinden az bir taviz verse o seyahatini bereketsiz kabul etmelidir.
İşte bu dinin tiryakisi olmak demektir.
Aksi durum dinde taklitten kurtulamamış olmanın
iretiliğin göstergesidir.
İğreti duran bu insan tehlikeli bir zeminde duruyor demektir ve maili inhidlmaya yüz tutmuş bir duvar gibidir.
Onun her an yıkılıp gitmesi muhtemeldir.
İmanını amelle takviye edecek ve o amelin ifadesi olan İslam sayesinde derin bir
marifete ereceksin.
Fakat onunla da yetinmeyecek ihsan ufkuna yürüyeceksin.
Salih amellere yapışacak ve ibadetlerin hakkını vereceksin.
Ama bunları yaparken Allah'ı görüyor gibi olma halini yakalamaya çalışacaksın.
Secdede başını yere koyduğun an sanki Allah'ın arşının önüne başını koyuyormuşsun gibi bir temkinle hareket edeceksin.
Her davranışının şuurlu olmasına özen gösterecek.
Her hareketine aman dikkatli dur.
Şu anda huzurdasın.
Arşın bir tarafına dokunabilirsin diyeceksin.
Rükua giderken, secde ile yere kapanırken hep bir dikkat ve teyakkuz insanı olarak davranacaksın.
Bu ihsan şuurunun zirvesidir.
Bunu yapamıyorsan hiç olmazsa ihsan duygusunun
avamcasını elde etmeye çalışacak.
Onunla dolacak, ibadetlerini onun tarafından görülüyor olma
mülahazasıyla eda edeceksin.
Yani sen onu görüyormuş gibi bir ruh haletine giremeyebilirsin.
Günahların
vardır.
Ufkun kapalıdır.
Bundan dolayı o hali gerektiği şekilde yaşamıyor olabilirsin.
Fakat hiç unutmamalısın.
O seni
görüyor.
Sen seni gören bir rabbin karşısında olduğuna inanmamışsan Cenabı Allah'a tam inanmamışsın demektir.
Öyle bir iman da pek çok arıza ve problemle kuşatılmıştır.
Kaymalara karşı koyabilmek için sağdan ve soldan desteklenen güçlü bir imana
ihtiyaç vardır.
Her zaman hakkın huzurunda bulunuyor olma mülahazasıyla sürekli temkinli ve istikamet arayışında olma konumunun gerektirdiği marifet ve şuurla ben bir hakir kulum.
Her nefesimde, her anımda muhtaç olduğum mevladan nasıl gaflet ederim diyerek hep uyanık, hep mahviyet içinde bulunma Gözü sürekli hakkın kapısının aralığında ve mevsimi gelince iltifat göreceği düşüncesiyle daima ümitli.
Herhangi bir itaba kınamaya uğrayacağı endişesiyle de kalbi güvercin kalbi gibi tir tir
titrer vaziyette olma hali sağlam bir imanın neticesidir.
Böyle bir iman İslam ve ihsan
şuuruna sahip olmak Kur'an'ın kim ihsan şuuruyla yüzünü kendini Allah'a teslim ederse muhakkak ki o en sağlam dala tutunmuştur şeklinde ifade buyurduğu elurvetül vüskadır.
Yani kopmayan, kırılmayan, parçalanmayan, kendisine tutunanı yolun zigzaklarında düşürüp bırakmayan, tutunulacak en sağlam dal Rabbe karşı güven ve emniyet bağı mesabesindedir.
Görüldüğü üzere güzel ahlak imanla gerçek mahiyetine ulaştığı gibi imanın pratikteki tezahürü diyebileceğimiz İslam da güzel ahlakın temsili anlamına gelmekte ve aralarında kopmaz bir ilişki bulunmaktadır.
C. Güzel ahlak esma-i ilahiyeyi temsilden ibarettir.
Esma kelimesi isimler manasına gelir.
Esma-i ilahiye Allah celle celalüuun isim ve unvanları demektir.
Zat-ı uluhiyetin sıfatlarına evsaf manasına dayanan o sıfatların manasını ifade eden mukaddes kelimelerdir.
Bunlar Cenabı Hakk'ın şuunat-ı zatiyesinin, Cenab-ı Hakk'ın isimlerinin kaynağı olan sıfatlarının dayandığı zatına layık mukaddes
münezzeh manalar gereği bizzat kendisi tarafından verilmiş, söylenmiş ve bazıları da bize bildirilmiştir.
Allah'ın öyle isimleri de vardır ki onları bir kenz mahfi, gizli hazine gibi kendi nezdi ehadiyetinde muhafaza etmiş, kullarından hiçbirine bildirmemiştir.
İnsanların doğduklarında anne babaları tarafından konan isimlerinin yanı sıra
daha sonra sahip oldukları özelliklere dayalı olarak aldıkları lakaplar ve sıfat manasına isimleri vardır.
İşte Cenabı Hakk'ın isimlerini bu ikincilere benzetebiliriz.
İnsanlar marifet ve
hünerlerinden dolayı bazı isimler alırlar.
Mesela çok iyi resim yapan, çizgi ve renkleri adeta konuşturan bir insan düşünelim.
Bunun yanında o diğer güzel sanatlara karşı da fevkalade aşina bulunsun.
Kalemi eline aldığı zaman hat üstatlarının kendisiyle yarışamayacağı güzellikte yazı yığmaları yapıyor olsun.
Yine aynı zat kubbelere farklı kombinezyonlar işleyebilecek bir sanata malik bulunsun ve fevkalade sütun başları işlesin.
Mermeri peynir oyar gibi oysun ve oraya her türlü hakikati hak etsin.
Bütün bunların yanında ağaç oyma sanatında mahir olsun.
Ağaca en güzel şeyleri işlesin.
Öyle güzel kakmalar yapsın ki aradan asırlar geçse de yaptığı şeyler asla renk atmasın.
Biz bu kabiliyetlerin bütününün bir insanda bulunduğunu farz edelim ve onu isimlendirmeye çalışalım.
Bu zatın resim
yapma kabiliyetinden dolayı ona ressam deriz.
Zira kabiliyetler fiil planında kendisini gösterdiğinde görüp izleyenler ona bir isim takarlar.
Aynen bunun gibi iyi heykel yapana heykel tıraş, ağaca şekil verene de oymacı gibi isimler veririz.
Topyekun kainata baktığımızda bin çeşit sanat ve milyonlarca sanat eseri müşahede ederiz.
Bunların arkasında
baş döndüren yaratıcılığıyla bin bir iş ve icraatın sahibi sayısız sanata malik bir zat olmalıdır ki o Allah'tır.
Hz.Allah çeşitli şekillerde kendini ifade ederek bin bir esmasıyla varlığını göstermekte ve şuur sahibi mahlukatına kendini tanıtmaktadır.
Mesela simamıza baktığımızda her şeye suretini veren manasındaki Allah'ın musavvir isminin cilvelerini müşahede ederiz.
Allah yüzümüze öyle çizgiler koymuştur ki bunlardan bir tanesini değiştirsek yüzün tenasübünü bozarız.
Bir çiçeğe baktığımızda Allah'ın o çiçeği eşsiz bir güzellikte yarattığını,
çiçeğin bir cemal, bir güzellik gamz ettiğini görür.
Ve Allah cemildir, mücemmildir.
Güzel olan, güzel kılan her şeydeki güzelliğin kaynağıdır deriz.
Örnek olarak Kuddüs ismini ele alalım.
Üstat hazretleri 30.Lemada esma-i hüsnadan ferd, hay, kayyum, hakem, adl ve kuddüs'ü anlatırken kuddüs ismi şerifi ile alakalı olarak bir ismi azam veyahut ismi azamın altı nurundan bir nuru demiştir.
Kuddüs zatına yakışmayan her şeyden münezzeh olan tüm güzel vasıflarla donanmış, tanımlama ve tasvir sığmayan, kemal, fazilet ve güzellik sıfatlarını kendisinde toplayan zat demektir.
Huddüs Cenabı Hak'a bakan yönüyle zat-ı uluhiyetin münezzehiyetini ifade eden, kendisinde kusur sayılabilecek hiçbir şey bulunmayan ve en mükemmel
sıfatların sahibi olan, münezzeh, mukaddes ve mualla zatı gösteren bir isimdir.
O öyle bir Rabdir ki onu bilseniz mutlaka seversiniz.
Onu sevince ona vuslat arzusuyla yanıp tutuşursunuz.
Kuddüs isminin fiiller aleminde de tecellileri vardır.
Yerde ve
gökteki bütün nezahet, temizlik, mükemmel dizayn, tertip ve düzen kuddüs isminin birer tecellisidir.
Meseleye Bediüzzamanca yaklaşacak olursak bu kainat sürekli
çalışan büyük bir fabrika ve her vakit dolup boşalan bir misafirhanedir.
Aslında böyle işlek
fabrikalar ve misafirhaneler çerçöple, enkazla, süprüntüyle çok çabuk kirlenir.
Dikkatle bakılmaz ve süpürülüp temizlenmezse içinde durulmaz hale gelir.
Halbuki bu kainat fabrikası ve yeryüzü misafirhanesi çok işlek olmasına rağmen o kadar parlak, temiz ve naziftir ki adeta içinde hiçbir lüzumsuz şey, işe yaramaz madde ve kirunmaz.
Demek ki bu fabrikaya ve misafirhaneye bakan zat onu küçük bir oda gibi süpürtüyor, temizletiyor, tanzim ve tanzif ediyor.
Zahiren çok sayıda iç bulandırıcı şey bulunması gerektiği halde öyle olmuyor.
Aksine ekosistemde akılları hayrette bırakan bir mükemmeliyet görülüyor.
İnsanlar tabiatı kirletmeye başlamadan önce tabiatın her sayfası seyretmeye doyulmaz bir güzelliğe sahiptir.
Dağı, tepesi, ovası, obası, ırmağı, deresi ile bütün yeryüzü adeta bir güzellikler meşeri gibi önümüzde arzı endam ediyor.
İşte bütün bu güzellik ve temizlikler Kuddüs isminin tecellilerinden
kaynaklanıyor.
Eşya ve hadiseler içinde parıldayıp duran bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür.
İşte yüce ahlak dediğimiz şey Cenabı Hakk'ın kainatta tecelli eden o yüce isimlerini temsilden ibarettir.
Allah, kerim, cevat, muhsin, Rahman, adl, rezzak gibi isimleriyle kainatta her an tecelli etmektedir.
O bu birbirinden güzel isimleriyle zat-ı uluhiyetine yakışır münezzeh bir keyfiyette tecelli eder.
İnsan bu isimlerin ifade ettiği anlamları öğrenip onlara yakışır şekilde hareket etmeli.
Tatbik ve temsil etmek suretiyle bunları kendisinde ahlak haline getirmeli ve bu şekliyle Allah'la münasebete geçmelidir.
Alıcılarını ona göre ayarlayan kimseler bu tecellileri hisseder, alır, tavır ve davranışlarını ona uygun olarak düzenler.
Mesela kendisine has keyfiyetiyle
kerim olan Allah'ın bu isminin tecellilerini hissedince o da çevresindeki insanlar başta olmak üzere bütün varlığa keremle, cömertlikle davranmaya başlar.
veya Rahman ve Rahim isimlerinin tecellilerini görünce varlığa karşı hep merhamet ve
şefkat sergilemeye çalışır.
Yüceler yücesi Rabbimiz her varlığa ona has bir keyfiyette tecelli eder.
hayvanlara, hayvanlık alemine has, bitkilere, bitkiler alemine özel şekilde,
meleklere ve cinlere de onların alemlerine uygun şekilde tecelli eder ve her birine farklı frekanstan
göndermelerde bulunur.
Onların alıcıları da ona göre ayarlanmış olarak o frekanstan gelen şeyleri alır.
Zira alıcıları o frekansa uygun ve açık yaratılmıştır.
Aynı şey insan için de söz
konusudur.
İnsan alıcısını o frekansa göre ayarlarsa Allah'ın kainatta tecelli eden isimlerini görür ve bu isimler de o kimsenin ruhuna akseder.
Daha sonra bu akseden isimler davranışlara yansır.
İnsan böylece ilahi ahlakla ahlaklanmış olur.
Gönlü böyle bir şeye hazır olmayan, tabiri caizse ruh aynasında Allah mütecelli olmayan kişinin ilahi ahlaka ulaşması mümkün değildir.
Evvela insanın gönlü Allah'a açık olmalı ki Allah da onda mütecelli olsun.
Sonra ondan intikal eden şeyleri davranışlarının diliyle ifade etsin.
Kapalı ve katı
bir kalbin alacağı bir şey olmayacağı gibi vereceği bir şey de olmayacaktır.
Kafir ve münafıkların kalpleri Allah'a karşı kapalı olduğu için ondan gelecek tecellileri de almayacak
ve dolayısıyla onlar bazı güzel hasretlere sahip olsalar bile hakiki manasıyla ahlaklı sayılmayacaklardır.
Öyleyse insan nerede bulunursan bulun Allah'tan sakın hadisini daima kendisine düstur edinmeli ve hadisin devamında buyurulduğu gibi insanlara güzel ahlakla muamelede bulunmalıdır.
Zira Allah'tan sakınan birinin yapacağı şey mutlaka güzel ahlaklı davranmak olacaktır.
Allah'tan sakınmayan bir kimse de her ne kadar ahlaktan bahsetse bile kökten ve gönülden gelen, içten doğan, vicdanın diliyle terennüm edilen bir ahlakın olması, hele de devamlı olması asla bahis mevzu olmayacaktır.
D. Esma-i ilahiye insanın mahiyetine yerleştirilmiştir.
Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bize fıtratın gayesini öğretmek üzere
gelmiştir.
Kainat niçin vardır?
İnsan niçin bir misafir olarak bu dünyaya gönderilmiştir?
Bu yolculuk nerelere
uğrayacak ve nerede son bulacaktır?
Yolculuk esnasında insandan neler istenecek?
Ne gibi sorgulara muhatap olacaktır?
nelerle şereflendirilecek ve nelerden ötürü perişan ve
derbeder olunacaktır?
İşte Resul-i Ekrem, "İnsanın her biri ayrı bir cevap gerektiren bütün bu sorularına bir çırpıda cevap vermek bize fıtratın gayesini, hilkatin neticesini öğretmek üzere gelmiştir.
O güne kadar alabildiğine puslu ve bulanık görünen bu konular
Hz.Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem sayesinde açıkça ortaya konmuş, aydınlığa kavuşmuştur.
İnsan zerreler aleminden anne karnına, oradan çocukluk dönemine, delikanlılık çağına, olgunluk vaktine, ihtiyarlığa, kabre, berzaha uğrayıp nihayet cennete, Allah'ı göreceği makama varmak üzere yola
çıkmış bir yolcudur.
Neticede Cenabı Allah'ın cemaliyle şereflendirileceği bir
yolculuğa çıkan insanın bu payeye erişebilmek için Allah ahlakı ile ahlaklanması, sahip olduğu her sıfatla Allah'la münasebete geçmesi gerekir.
Bu dünyada kuracağı münasebetler neticede kendisini Allah'ı görebileceği bir konuma yükseltecektir.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Cenabı Hak bütün kainatta tecelli eden
isimlerini bir fihrist gibi insanın mahiyetinde sergilemiştir.
Bu açıdan insan fıtratı Allah'ın isimlerinin
odaklaştığı bir yapıya sahiptir.
Hz.Ali bu yüksek hakikati ne kadar özlü ifade eder.
Sen kendini küçücük bir cirim zannediyorsun.
Oysa ki en büyük alem senin mahiyetinde
dürülmüş bulunmaktadır.
İnsan mahiyeti itibarıyla hakkıyla esma-i ilahiyeyi temsil
etmektedir.
Ancak aynı zamanda onun irade ve şuuruyla bunun farkında olması gerekir.
Cenabı Allah'ın mahiyetine koyduğu şeyleri masaya yatırıp tek inceleyecek.
Onları anlayıp tanımaya çalışacak.
Beynine girecek.
Vücudunu dinleyecek.
Kalbine göz atacak.
mahiyetine yerleştirilen hakikatleri keşfedip ortaya
çıkaracaktır.
Bu anlayışla meseleye yaklaşırsa neticede her şeyin la ilahe illallah dediğine şahit olacaktır.
İşte insan mahiyetine yerleştirilen bu hakikatleri keşfetmek ve inkişaf ettirmek üzere dünyaya gönderilmiştir.
Bu hakikatler tıpkı bir tohum gibidir.
Nasıl ki tohumun yetişmesi adına bir kısım şeyler yapıp gayret sarf ediyoruz.
önce toprağa sürüyor, sonra tohumu ona emanet ediyoruz.
Suluyor, ayrık otlarını temizliyor.
Her türlü bakımını yerine getiriyoruz.
Öyle de insan mahiyetine yerleştirilen sır, hafi, ahfa, sağ yerü letaif-i rabbaniye, vicdan ve bütün bunlara hükmeden kalp ve esrarını tam
çözemediğimiz ruh gibi hakikatleri tohum mahiyetinde içinde bulacak ve inkişaf ettirecektir.
Neticede bir nüzle Allah'tan
gelen insan nihayet kanatlanacak, pervaz edecek ve uruç ederek yine Allah'a kavuşacaktır.
Bu yüce anlayış içinde biz ahlaka, Allah'a dönüş nazarıyla bakıyoruz.
Onu insanın kendi mahiyetinde Allah'ın esma ve sıfatlarını sezme, keşfetme ve inkişaf ettirmesi olarak anlıyoruz.
O öyle bahtiyar bir insandır ki neticede rabbin huzuruna vardığı, cennetine ve rıdvanına nail olduğu, cemaliyle müşerref olduğu zaman say ve gayretinin neticesini elde etmiş olarak kendisini bulacaktır.
Dünyada Allah'la onun isim ve sıfatlarıyla böylesine sıkı bir bağ kurabildiğinden ötürü orada biiznillah Cenabı Hakk'ın cemali ba kemalini müşahede edecektir.
E. Allah'ın ihsanlarını gayesine uygun kullanma İnsana ihsan-ı ilahi olarak verilmiş maddi manevi pek çok nimet bulunmaktadır.
Biz çok defa bunların bazılarını görür, bazılarını ise yalnızca
sezeriz.
İnsana bahşedilen bu ihsanlardan her birinin kendine göre bir veriliş gayesi vardır.
Mesela el Allah'ın bize verdiği çok önemli bir organdır.
Tutmak, dokunmak, yoklamak, kendimizi savunmak gibi maksatları gerçekleştirmek için bize verilmiştir.
Bu
görevleri hakkıyla yerine getiriyorsa yaratılış gayesine uygun hareket ediyor demektir.
Bu görevleri ifa edemeyen bir el, hastalıklı ve işe yaramaz kabul edilir.
Göz kainata saçılan rengarenk güzellikleri görmek, insanın nazarına arz edilen Allah'ın sanatlarını seyredip marifet peteğini doldurmak, öte alemde göreceği Allah'ı burada isim ve
sıfatlarının tecelli ettiği mahlukatta müşahede etmeye çalışmak ve böylece Allah'la münasebete geçip onun marifet ve muhabbetine ulaşmak için bize verilmiştir.
Gözümüz bu vazifelerini yerine getirebiliyorsa taliihlidir.
Değilse hastalıklı bir uzuvdan başka bir şey değildir.
Nitekim gözün kıymetini anlamak istiyorsanız onu görme kabiliyetini
kaybetmiş ama kimselere sorabilirsiniz.
Göz olmadan en basit işleri bile yapmanın nedenli zor olduğunu onlar size anlatacaktır.
Ayaklarımız yeryüzünde rahatlıkla hareket edebilelim, işlerimize, hayırlı amellere koşabilelim diye verilmiştir.
Ayağa sakat bir insanın çektiği zorluklara bakarak ayağınızın ne büyük bir nimet
olduğunu idrak edebilirsiniz.
Ayağımız bu görevlerini yerine getirebiliyorsa ne hala değilse bize yük olmaktan
başka bir işe yaramayacaktır.
El, göz, dil, ayak gibi organlar en alt seviyedeki avam tabakasına bile hitap eden Allah'ın parlak ayetleridir.
Herkes bunları okuyabilir.
Onlardaki
hikmetleri sezebilir ve buradan hareketle Allah'a ulaştıracak bir yol bulabilir.
Rabbimizin bunlardan başka herkesin görüp sezemediği ancak belli bir seviyenin insanlarının hissedebileceği bazı ihsanları da bulunmaktadır ki
bunlardan biri kalptir.
Kalbin bir yaratılış gayesi, hayatı, ölümü, kendine göre bir sevinci, huzur ve ızdırabı vardır.
Allah şöyle buyurur.
Onlar inananlar ve kalpleri Allah'ı anmakla huzura kavuşanlardır.
Biliniz ki kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur.
Bedenin yeme, içme, uyku ve dinlenme ile rahata erip huzur bulması
gibi kalpte Allah'ı anmakla, ilim ve hikmetle marifet-i ilahiye ile huzura kavuşur.
Kalp marifetten muhabbete, ondan zevk-i ruhaniye ulaşınca bir yumuşaklık ve öbür alemlerden gelen tatlı bir esinti hisseder.
Bu esinti onu huzura ve itminana ulaştırır.
Gözsüzlük, elsizlik, ayaksızlık nasıl bir felaketse kalbin Allah'la münasebetsizliği de öyle korkunç bir felakettir.
İnsan elinin, ayağının, gözünün, kulağının kıymetini bilir.
Onları kaybetmekten
endişe duyar.
Ancak çoğu zaman Allah ile kalbi alakasını kaybeder de bunun farkına bile varmaz.
Vicdanı söner.
Allah geceleri kalbine tecelli etmez.
Ama o hala hiçbir şey olmamış gibi keyif çatar.
Yüce gayelere ulaşma ızdırabını çekmeyen bir kalbin hayvanların yüreğinden hiçbir farkı yoktur.
Zira o artık sadece vücuda kan pompalayan bir et parçasıdır.
Bir kere daha ifade edecek olursak her uzvun bir hikme-i vücudu, yaratılış gayesi vardır.
Kalbin hikmet-i vücudu ve yaratılış gayesi ise Allah ile sıkı bir bağ kurmaktır.
Kalbinizi bundan azat ettiğiniz zaman kendinizi kalpsizliğe mahkum etmişsiniz demektir.
Nitekim birçok
insan farkına vararak veya varmayarak hafizen Allah kendini böyle bir mahrumiyete mahkum etmektedir.
Pek çokları materyalist düşüncelere kendilerini kaptırmıştır.
Onlar sadece gözlerinin gördüğü, kulaklarının işittiği, ellerinin tuttuğu şeylere inanmakta,
kalp ve ruh hayatından fersah fersah uzak düşmekte, Allah'tan habersiz gafilane bir hayat yaşamaktadırlar.
Bu durum insan için büyük bir kusurdur.
Kusurunu idrak etmekte büyük bir meziyettir.
Ne acıdır ki insanların çoğu bu kusurlarının farkında bile değiller.
Eğer kusurunun farkına varabilse en azından onu düzeltme yolunda gayret
edecektir.
Kusurunun farkına varan, onu düzeltmeye çabalayan kimse kötü ahlaktan uzak duracak ve güzel ahlakla donanıp kalp ve ruhun dereceyi hayatında bir ömür sürmeye çalışacaktır.
4. İlahi ahlak.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadislerinde, "Airette ameller tartılırken mizana konulacak ilk amelin bir başka hadislerinde ise mizanda en ağır basacak şeyin güzel ahlak
olduğunu söyler ki kendisi de bu ahlakın zirvesini temsil eder." Cenabı Hak habib-i ekremi hakkında şöyle buyurur.
Muhakkak ki sen çok yüce bir ahlak üzeresin.
Bazı kaynaklarda efendiler efendisine nispet edilen hadis kriterlerine göre çok
makbul sayılmasa da manasının doğruluğunda şüphe olmayan şöyle bir söz vardır.
Benim edebimi Rabbim verdi.
Beni Rabbim terbiye etti ve çok güzel terbiye etti.
Sözün siyakı daha ziyade dille,
dilin güzel kullanımı yani edebiyatla ilgili olsa da edep kelimesinin davranışları da kapsadığı muhakkaktır.
Nitekim sofiler arasında edep yahu sözü çok meşhur olmuştur.
Eskiden bu söz tekke ve zaviyelerin duvarlarına asılırdı ki burada tas tamam bir edep gerektir anlamına gelirdi.
Eskilerin edep üzerine söyledikleri çok söz vardır.
Edeptir kişinin daim libası.
Edepsiz kişi üryana benzer.
Edep bir tac imiş nuru hüdadan.
Giy ol tacı emin ol her beladan.
Hadis diye meşhur olmuş bir başka sözde şöyledir: "Allah ahlakı ile ahlaklanın.
Yani Allah size nasıl muamelede bulunuyorsa siz de başkalarına öyle muamelede
bulunun." Daha önce de üzerinde durmaya çalıştığımız gibi Esma-i Hüsna'nın bize anlattığı bir hakikat
de budur.
Cenabı Hakk'ın yüce ahlakını nazara vermek, insanların da o ilahi ahlaka sahip olmalarına vurguda bulunmak.
Rabbimiz kerimdir, keremi boldur.
Yani onun keremi mutlaktır ve asliyet planındadır.
Ona ulaşmak şöyle dursun, onun hakiki mahiyetiyle idraki dahi bizce imkansızdır.
Ancak kerem insanlar içinde ulaşılması gereken güzel bir sıfattır.
Cenabı Hak'taki mutlak ve asliyet planındaki keremine mukabil biz de zırliyet planında ve mukayyet bir kerem olabilir.
Öyle de olsa kerem sahibi olma insanlar için ahlaki manada konmuş yüce bir hedeftir.
Allah sonsuz merhamet sahibidir.
O rahimdir.
Merhameti engindir.
Ve hadisin ifadesiyle Allah kullarından merhametli olanlara merhamet eder.
Kur'an'da affedici, hoşgörülü, bağışlayıcı olursanız bilin ki Allah da bağışlayıcıdır.
Merhameti engindir.
Buyurulmak suretiyle insanlara hedef olarak gösterilen bağışlayıcılığın
referansı olarak Allah'ın bağışlayıcılığı gösterilmektedir.
Bir başka ayet-i kerimede şöyle
buyurulmaktadır.
Eğer Allah zulümleri sebebiyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı dünyada tek bir canlı bırakmazdı.
Fakat onlara takdir ettiği bir vadeye kadar bekletir, erteler.
Vadeleri gelince ne bir an öne alabilir, ne bir an geriye bırakabilirler.
Herkes ister istemez hata yapar.
haddini aşarak başkalarına zulmedebilir.
Mahlukat Allah'ın muhafaza ettikleri hariç ister insan ister hayvan ister cin olsun hata yapmaya meyilli yaratılmıştır.
Fakat Allah celle celalüu halimdir.
Hilmiyle muamelede bulunur.
Dolayısıyla öfkeye hakim olmak etrafı yakıp yıkmadan meselelere sabır, teenni ve yumuşaklıkla yaklaşmak ilahi ahlaka uygun hareket etmenin gereğidir.
Öyle insanlar vardır ki en küçük hatada bile öfkelenir ve etraflarını kırar geçirirler.
Oysa ki Allah kendisini inkar eden, şirk koşan, emirlerini defalarca çiğneyen kimselere bile affıyla, merhametiyle yaklaşıyor.
Onlara defalarca tövbe edip toparlanma, hayatlarını düzene koyma fırsatı veriyor.
Hata yapanları hemen cezalandırsaydı yeryüzünde canlı kalmazdı.
İşte bu ilahi ahlaktır.
Yine bu ilahi ahlakı teyit eder.
Mahiyette bir kutsi hadiste, Cenabı Hak, "Muhakkak ki rahmetim gazabımı geçmiştir." buyurmuştur.
Allah'ın kullarına ne kadar hilmiyle muamelede bulunduğunu gören Hz.Ebubekir, "Rabbim ne kadar da halimsin." sözleriyle ortaya koyduğu içten hissiyatı yine aynı hakikate işaret etmektedir.
Güzel ahlakın özü Cenabı Hakk'ın bu ahlakını kazanmak ve ona göre hareket etmektir.
Mümin ilahi ahlaka uyarak insanların gönlünü fethedebilecek şekilde maksadını ifade etmeye çalışmalı.
hep
Allah'ın rızasını gözetmelidir.
Karşı tarafın sertliğine, haşinliğine, gayzına, kinine ve
nefretine aldırmadan kendi karakterinin gereğini sergilemelidir.
Zira ayette ifade edildiği gibi
herkes kendi karakterinin gereğini sergiler.
Yalana açık tipler yalan söyler.
Şiddete açık kişiler şiddete başvurur.
Başkalarına cevap yetiştirmeye, dediklerini onlara iade etmeye
çalışırlar.
Müminse hep ilahi ahlaka uygun hareket ederek inanmış bir insanda olması gereken karakterin
gereğini sergiler.
Siz Allah'ın ahlakıyla ahlaklanırsanız Allah da sizi sizinle nefsinizle başa bırakmaz.
Sizler benimle berabersiniz der.
nezdi uluhiyetini alır.
İman ve İslam yolunun adab-uhanı budur.
Onun ahlakıyla ahlaklanarak o yolda yürüdüğünüz zaman yolunuz ana caddeye çıkar ve siz nihayetinde ona ulaşırsınız.
Aksi durumda hislerinize yenik düştüğünüzde otobanı bırakıp patikaya sapmış olursunuz.
5. Ahlakta sırat-ı müstakim.
Dini ve Diyaneti murad-ı ilahideki mahiyetine uygun şekilde yaşayıp hayatımıza
hayat kılabilmek için dengeli olmak ve itidali korumak çok önemlidir.
Zira denge kaçırıldığında ya ifrata ya da tefrite düşülür.
Bu da birbirini doğurduğundan neticede fasit bir daire oluşur.
Esasen her tür ifrat ve tefritten salim kalmanın en güvenli ve kestirme yolu ümmetine daima itidali tavsiye buyuran sırat-ı müstakim rehberi olan insanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnet-i
seniyesine uymaktır.
İslam ahlakçıları insanda üç temel duygunun varlığından bahsetmişlerdir.
Belli bir ölçüde de olsa hakikatleri görüp fayda ve zarar getirecek şeyleri
birbirinden ayırma melekesine kuve-i akliye, kin, hiddet, kızgınlık ve atılganlık gibi hislerin kaynağına kuvve-i gadabiye, arzu, iştah ve cismani hazların menşeine de kuve-i şeheviye demişlerdir.
İslam düşünce sisteminde istikamet tarif edilirken dünden bugüne
mesele genellikle bu üç kuvveye indirgenmiş ve bunların itidal halleri sırat-ı müstakim olarak ifade edilmiştir.
Daha doğru bir tabirle insan tabiatında mündemiç bulunan iyi ve kötü bütün duygu ve düşünceler için bir sırat-ı müstakimden
bahsedilebilir.
Cenabı Hak insanı yaratırken onun donanımına hem iyinin hem de kötünün
madenlerini yerleştirmiştir.
Pek çok hikmete binaen verilen bu madenlerin hayra veya şerre kullanılması ise
insanın iradesine bırakılmıştır.
Nitekim birçok kimse fıtratında mündemiç bu kuveleri nasıl kullanacağını
bilemediğinden dolayı yeryüzüne insan olarak gelmiş olmasına rağmen hayatını hayvanlar gibi sürdürür.
Zira bunlar kendilerindeki o ulvi ve yüceltici duyguları değerlendiremez, fena duyguları
nasıl kullanacaklarını bilemezler veya onları ihmal ya da suistimal ederler.
Bu duygularda onları insanlık seviyesinden kendinden aşağı yaşayan varlıkların derekesine baş aşağı düşürüverir.
Yukarıda ifade edildiği gibi insanda iyinin ve kötünün madenleri
vardır ve bu madenler ona pek çok maslahata binaen verilmiştir.
Aklı başında olan insan bu
madenleri değerlendirir.
Kötüden dahi iyi şeyler çıkarmanın imkan ve yollarını araştırır.
İnsanın mahiyetine şiddet, mal sevgisi ve kıskançlık gibi çoğu zaman kötü
saydığımız duygular yerleştirilmiştir.
Ancak bunlar doğru yerde kullanıldığında hayra dönüşürler.
ki zaten bunların varlık sebebi de budur.
Şiddet duygusu düşmanlık edenlere, zulmedenlere, canımıza, malımıza, göz dikenlere karşı durmak, hukukumuzu müdafaa etmek için fıtratımıza yerleştirilmiştir.
Mal sevgisi çalışmaya, kazanmaya teşvik içindir.
Kıskançlık ırzımızı, şeref ve ifetimizi korumak için verilmiştir.
İnsan bu gibi duyguları tamamen ihmal edip görmezden gelirse humudete, hissizliğe sürüklenir.
Onun cansız varlıklardan farkı kalmaz.
Tam tersine bunları suistimal ederse bu sefer de sefahate dalarak türlü
günahlara girmiş olur.
İşte bu kabiliyetlerin İslami ölçüler içinde dengeli kullanılması gerekir.
İnsan fıtratındaki her şeyin hayra da şerre de açık tarafı vardır.
Örnek olarak
eşya ve hadiseleri okuma, değerlendirmeye tabi tutma manasında nazarı ele alacak olursak nikbin iyimser kişi onun ifrat.
Bedbin kötümser kişi tefrit halini, hakikatbin hakikati gören kişi ise orta halini temsil eder.
Nikbin kötülük ve çirkinliklere gözlerini kapatıp her şeyi sadece iyi ve güzel yönleriyle ele alır.
Bedbin ise her şeyi kötü ve kapkara görür.
Hakikatbin veya hüabine Allah'ı tanıyana gelince o her şeyi kamet-i kıymetine ve keyfiyetine uygun olarak görmeye çalışan kişidir.
Hz.Pirin de hakikat çekirdeklerinde ifade ettiği gibi, "Güzel gören güzel
düşünür.
Güzel düşünen hayatından lezzet alır.
Böyle biri zahiren güzel olmayan şeylerde bile kabili tevil, yoruma müsait olduğu sürece iyi düşüncelere, güzel değerlendirmelere yönelir.
Fakat bu realiteyi görmezlikten gelme sadece hayal dünyasında yaşamayı netice vermemelidir.
O halde yapılması gereken gerçeklerden kaçmadan, realitelere
gözünü kapamadan ama aynı zamanda karamsarlığa, ümitsizliğe de düşmeden her şeyi olduğu gibi görebilmektir.
Buna nazarda denge diyebiliriz.
Sırat-ı müstakimde hareket edildiği takdirde insan mahiyetine yerleştirilmiş
olan ve zahiri yönü itibarıyla şer gibi görünen nefis insan için hayırlı hale gelebilir.
Hatta vesvese ve aldatmalarıyla
insanları saptırıp baştan çıkaran şeytan dahi yaratılış hikmeti ve konumu doğru anlaşıldığı takdirde insanın Cenabı Hak'a teveccüh etmesine ve sık sık ona sığınmasına vesile
olabilir.
İnsan kendisine verilen duyguları hayır istikametinde kullanma adına dengeli
olmalı.
iman, ibadet ve ahlak adını ortaya koyacağı kalbi ve bedeni amellerde de fıtrat ve tefritten uzak durmalı ve
sırat-ı müstakimin dışına çıkmamalıdır.
Mesela namaz kılma, zekat verme, hacca gitme, oruç tutma, dua
etme, hatta tefekkür, tezekkür ve tedebbürde bulunma gibi bütün ibadet ve amellerini
özenerek mükemmelliği yakalama hedefiyle yapmalıdır.
Allah amel edin.
Yaptıklarınızı
Allah da resulü de müminler de görecekler.
Fermanı sübhanisi ile amellerin yüceler yücesi rabbimizin, peygamberi zişan efendimizin ve basiret erbabı müminlerin teftişine arz ediliyor gibi arızasız ve kusursuz ortaya konulmasını emretmektedir.
Binaen aleyh insan bütün ibadetlerinde acaba kabul oldu mu endişesini taşımalı ve hep kemal peşinde koşmalıdır.
Bununla birlikte Allah'a kulluk adına ortaya koyduğu performansta mükemmel denecek bir çizgi yakalasa dahi hiçbir zaman elde edilen neticeyi kendinden bilmemeli, muvaffakiyet ve zaferi kendine nispet
etme gibi bir küstahlığa asla girmemelidir.
Zira her şeyi yaratan Allah'tır.
İşte ibadet ve amelleri baştan savma, gevşeklik ve gaflet içinde yerine getirme
nasıl bir dengesizlikse çok ciddi bir performans sergileyip Cenabı Hakk'ın tevfikine mazhar olduktan sonra neticeyi kendinden bilme hakka karşı küstahlık sayılan bir başka dengesizliktir.
O halde insana yakışan hayır yolunda Allah'a kulluğunu eda etmede iradesini sonuna kadar kullanmak neticede ortaya çıkacak başarıları ve güzellikleri her şeyi yaratan rabbine bağlayarak kul olmanın gereği olan tevazu, mahviyet ve hacetle, mahcubiyetle bezenmektir.
Evet insan bir taraftan yapabileceği işleri en mükemmel şekilde yapmaya çalışmalı.
Diğer yandan da debbağın, deriyi işleyen kişinin deriyi yerden yere vurduğu gibi kendisini yerden yere
vurmasını bilmelidir.
Hatta ulaştığı başarı ve muvaffakiyetlerin kendisi için bir imtihan unsuru olabileceğini asla unutmamalı.
Bunları kendisine mal etme hatasına düşmemeli.
Bunların istidraç, imtihan amacıyla verilen olağanüstü durum olabileceği endişesiyle oturup
kalkmalı ve kayıp gitmekten korkmalıdır.
a Kuvve-i akliye, akıl hakla batılı, doğruyla yanlışı, iyiyile kötüyü birbirinden ayırmak için insana bahşedilen ilahi bir armağandır.
Ruhun en önemli fakültelerinden biri olan bu ilahi mevhibe her şeyi tam olarak
anlayıp kavrayamasa da birçok şeyi belli bir ölçüde idrak etmek ona müyesser kılınmıştır.
Fonksiyon itibarıyla
kuvve-i akliye, hakikatleri belli bir ölçüde görüp bilmenin, iyi ve kötü işlerin neticelerini
idrak etmenin, maslahat ve mefsedetleri ahlaki veya hukuki açıdan zarar ve fesat doğuran durumları birbirinden ayırmanın önemli bir esasıdır.
Ve-i akliyenin ifrat aşırı haline
hakkı batıl, batılı hak gösterme, safsataya girme manasında cerbeze, tefrit durumuna, hiçbir şeyi doğru dürüst anlayamama, en basit şeyleri dahi idrak edememe anlamında gabavet ve hamak, mutedil olanına da herkesin istidadı ölçüsünde eşya ve hadiseleri olduğu gibi bilme, mahiyet-i nefsül emriyelerine, varlığın özündeki gerçek hakikate uygun değer.
değerlendirip resmetme, lehinde
ve aleyhinde olan, olması muhtemel bulunan şeyleri birbirinden ayırabilme yani her şeyi yerli yerine koyma
manasında hikmet deneg gelmiştir.
Akıl vahiyle beslenip semavi disiplinlere bağlı kaldığı müddetçe insan için
ışıktan bir rehber olur.
Böyle bir aklın eline üzerinde düşünüp değerlendirebileceği temel doneler
verildiği takdirde Ebu Hanife gibi fıkıh imamı, Maturuidi gibi bir kelam alimi veya Gazali gibi düşünce abidesi dev kametler yetişir.
Evet, akıl her zaman için böyle bir potansiyele sahiptir.
Fakat onun bu potansiyelinin inkişaf etmesi vahiyle irtibatını devam ettirerek meselelerini dinin muhkematına, sabit ve değişmez kaidelere, hükümlere tasdikletmesine bağlıdır.
Zira akıl dinin emrine girip dine tabi olduğu, meselelerini ilahi vahyin referansına bağladığı takdirde gerçek kıvamını bulabilir.
Aklın karşılaştığı mevzuları dinin sabit ve değişmez kaideleri olan muhkematıyla test etmesi çok önemlidir.
İşte bu yapılabildiği takdirde akıl sınırlığı içinde kendini aşar ve kendisinden beklenen birçok fonksiyonu eda etme ufkuna ulaşır.
Akıl aynı zamanda mükellefiyetin de çok önemli bir esasıdır.
İnsan onunla
Allah'a muhatap olma seviyesine yükselir.
Bununla belli sorumluluklar yüklenmeye ehil hale gelir.
Evet, mükellefiyet akla dayandırılmıştır.
Akıl sahibi olmayan kişi herhangi bir şeyle yükümlü tutulmaz.
Aklın hayati derecedeki bu ehemmiyetine dikkat çekme sadedinde ilahi kelamda pek çok yerde ayetlerin şu tür fezlekelere bağlandığını görürüz.
Efelilû onlar hala akıllarını kullanmayacaklar mı?
Efela tetefekkerun.
Hala düşünüp tefekkür etmeyecek misiniz?
Efela yetedebberun.
Onlar hala enine boyuna düşünmekten uzak mı duruyorlar?
Efela tezekkerun.
Düşünüp anlamayacak mısınız?
Aslında bu ilahi ifadeler aklın fonksiyon ve derecesi ile alakalı beyanlardır.
Mesela bir şeyin önü ve arkasını
birden düşünme, ön planına olduğu gibi arka planına da nazar atfetme ve dününe bugününe bakarak onu anlamaya çalışma ameliyesine tedebbür denirken sistemli ve disiplinli bir fikir cehdi neticesinde dünkü malzemeyi bugünkü müktesebatla bir araya getirerek bir terkibe varma veya sentezlerle yeni bir kısım hakikatl ulaşma ameliyesine de tefekkür denir.
Her iki kelimede geldikleri kip itibarıyla tekellüf ifade eder.
Tekellüf ise birden ulaşılamayacak bir şeyi elde etmenin gerektirdiği süreci takip etme, bunun için kendini zorlama, şakakları zonklatma, kasıklarda sancı hissetme demektir.
Görüldüğü üzere ilahi beyandaki bu ifadeler basit bir akıl faaliyetinden ziyade hakikate ulaşma yolunda aklın kullanımında ciddi bir cehd ve gayretin ortaya konmasının gerekliliğini ifade etmektedir.
Bu sebeple denebilir ki nasıl latife-i rabbaniyenin sır, hafi, ahfa diye farklı buğut ve derinlikleri vardır.
Aklın çalışmasının da tedebbür, tezekkür, tefekkür gibi bu ve derinlikleri söz konusudur.
Ve o bu mertebe ve derinliklerle gerçek fonksiyonunu eda eder.
Bununla birlikte elbette aklın da bir sınırı vardır.
Akıl kalp ve ruhun rehberliği altında yürüdüğü takdirde iyiyi, kötüyü, yararlıyı, zararlıyı birbirinden ayırt edebilecek bir fonksiyon
eda eder.
Ne var ki rasyonalistler aklı her şeyi saymış, günümüzün bir kısım
neorasyonalist Müslümanları da onu kitap ve sünnetin bile önünde bir rükün yerine koymuşlardır.
Diğer tarafta bunlara
karşı çıkan bazı kimselerse aklı küçümsemiş, onun önemini inkar etmişlerdir.
Yani ifrat tefriti doğurmuştur.
Bugün İslam dünyasının genel durumuna bakılacak
olursa aklın nasıl ihmal edildiği ve nasıl tefrite yuvarlanıldığı görülecektir.
Şüphesiz aklın yaratılmasının önemli bir hikmeti vardır.
Her şeyden önce o yukarıda da değindiğimiz gibi mükellefiyetin ve kulluğun esasıdır.
Öyle ki
insanoğlu akıl nimetine sahip olmasaydı Allah'a muhatap olma gibi bir şereften mahrum kalacaktı.
Allah akıl sahibi olması yönüyle insanla konuşuyor ve onunla mukabeler yapıyor.
Mesela, "Siz beni anzi anayım.
Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim." buyuruyor.
Bazı şeyleri emredip bazılarını
yasaklıyor.
İnsana insanın kendisini tanıtıyor.
Zat-ı uluhiyetini anlatıyor.
Kainatın manasını öğretiyor.
İşte bütün bunların anlaşılıp gerekleriyle amel edilmesi akla bağlıdır.
Akla biçilen rol budur.
Fakat onun da bir sınırı yapıp yapamayacağı şeyler vardır.
O elde ettiği bilgileri ilahi vahiyle test etmediği sürece her zaman yanılabilir.
Bu yüzden ona kıymet-i harbiyesine göre bir değer atfetmek gerekir.
Diğer yandan ona fonksiyonlarını eda etme imkanı vermediğiniz zaman sahip olduğunuz mekanizmanın
veya sistemin bir tarafını felç etmiş olursunuz.
Böyle bir sistemin kendisinden beklenen fonksiyonu eda etmesi mümkün olmaz.
Nasıl ki tüm parçaları yerinde olmasına rağmen gaz pedalı bulunmayan bir araba hareket etmezse insanın sahip olduğu sistemin en önemli unsurlarından biri olan akılda kendisinden beklenen işlevi yerine
getirmediğinde genel sistem felç olur.
B. Kuvve-i gazabiye.
Kuvve-i gazabiye kin, nefret, hınç, hiddet, dargınlık, kızgınlık ve atılganlık gibi duyguların biricik kaynağı kabul
edilmiştir.
Onun ifrat haline, sonucu hesaba katılmadan ve muha edilmeden altından kalkılamayacak
işlere ölçüsüzce girişmek ve kaçınılmaz bir felakete kendini sürüklemek anlamında tehevvür, tefrit durumuna korkulmayacak şeylerden dahi korkma, sürekli vehimlerle oturup kalkma ve değişik paranıyolarla hayatı yaşanmaz hale getirme
anlamında cebanetlenmiştir.
Bu ifrat ve tefritin orta noktasında şecaat vardır.
Yani korku verici şeyler karşısında tedbirli ve temkinli davranma, sebeplere riayette kusur etmeden, herhangi bir telaş ve endişeye kapılmadan onları savmaya çalışma, esbaba riayet ettikten sonra gerektiği yerde de gözünü budaktan esirgememe anlamındaki yiğitçe duruş.
İnsanda bir gazap, bir karşı koyma ve baş kaldırma hissi olmasa haremgahının çiğnenmesi, gözünün önünde zulüm ve tecavüzlerin irtikap edilmesi durumunda dahi o bir gayret-i insaniye ve gayret-i diniye izhar edemez.
Bu açıdan kuvvet-i gazabiyenin Allah'ın vaz ettiği kanunlar çerçevesinde önemli bir yeri vardır.
İsterseniz buna Kur'ani gazap da diyebilirsiniz.
İşte Kur'an tarafından çerçevesi belirlenmiş bir kuvve-i gazabiye sahip olan insan baş kaldıracağı yerde baş kaldırmasını bilir.
Dik
durması gerekli olduğu yerde dik durur.
Kendini ifade edeceği yerde kendini ifade eder ve değerlerine saygıda asla kusur göstermez.
Bütün bunlar gazap mevzuunda dikkat edilmesi gereken hususlardır.
Bu ölçülere dikkat etmeyen, kendini salmış bir
insanın ölüden farkı yoktur.
Onun için Hz.Pir bir yerde işte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslamiyet'ti bırakan iki ayaklı mezarı müteharrik bedbahtlar gelen neslin kapısında durmayınız.
Mezar sizi bekliyor.
Çekiliniz.
Ta ki hakikat-i islamiye'yi hakkıyla kainat üzerinde temevvüç saz edecek olan nesli cedid gelsin demiş ve bu tür insanlara ölü nazarıyla baktığını ifade etmiştir.
Gerekli olan şeylere
baş kaldırmayan, en azından rey çerçevesinde varlığını ispat etmeyen, tepkisiz, reaksiyonsuz insanların varlığıyla yokluğu arasında fark yoktur.
Merhum Mehmet Akif de bu mevzuda korkunç bir tefrite düşen ve kendini salan insanların
halini şu mısralarıyla dile getirir.
Ey diptiri meyyit, iki el bir baş içindir.
Davransana Eller de senin, baş da senindir.
His yok, hareket yok, acı yok.
mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz.
Kendin mi senin yoksa ümidin mi yüreksiz?
Kuvve-i gazabyenin tefrit halinin çok ciddi komplikasyonları olduğu gibi
ifratının da kendine göre büyük handikapları vardır.
Birdenbire öfkeye kapılma, hiddetine yenik düşme, aklı selimi, dinin emir ve yasaklarını göz ardı ederek hissiyatla hareket etme
gazabın ifrat halidir.
Mesela günümüzde canlı bombalarla masum insanlara zarar verme gazap duygusundaki ifratın
tezahürlerinden biridir.
Halbuki dinimizde zulüm ve haksızlıklara karşı koymanın, onlarla mücadele etmenin belli kural ve kanunları vardır.
Fakat bir bakıyorsunuz bir şahıs kalkıp çok rahat kendi dar havsalasına göre başkalarına karşı ilanı harb edebiliyor.
Tabii ondan sonra öyle bir vahşet irtikap ediliyor ki bu tablo karşısında
içimize kan damlıyor.
Damlıyor.
Zira İslam'ın aydınlık yüzü karartılıyor.
İşte acı acı müşahede ettiğimiz bu tip korkunç tablolar pek çok defa kuvv-i gazabiyenin ifrat derecesinden
kaynaklanmaktadır.
Bu acı tablo karşısında bize düşen vazife dinimizin gerçek hüvviyetiyle
tanınpinmesi için bütün cehd ve gayretlerimizi ortaya koymak olmalıdır.
C. Kuvve-i şeheviye.
Kuvve-i şeheviye insanda arzu, istek, iştah, lezzet ve cismani hazların kaynağı olarak görülen önemli bir duygudur.
Bu duyguyu bütün görmezlikten gelme, insan tabiatını inkar etme manasına geleceği gibi insana hitap eden bir hüküm ortaya koyarken aynı zamanda insanın duygularını da gözeten dinin ruhuna da terstir.
Evet Dinin kaynağı olan Kur'an'da ve sünnette yer alan pek çok hüküm Allah Teala'nın insanın cismaniyetine
yerleştirdiği bu hissin dikkate alınması gerektiğini net olarak gösterir.
Zaten aksi durumda bir çelişki söz konusu olurdu ki ilahi sistem her türlü çelişkiden uzaktır.
Yine hakim-i mutlak hazreti Allah insana hitap eden dinini teklif ederken yaratılışta insan fıtratına yerleştirdiği bir hisse gözetmemiş olurdu ki yü b haşa o celle celalüu böyle bir nakiseden eksiklikten sera süreyya arası kadar müberra ve münezzehtir.
Kur'an-ı Kerim'in konuya evlilik açısından yaklaştığı ayetlerden
bazıları şunlardır.
Onun varlığının ve kudretinin delillerinden biri de sizin için kendi nevinizden kendilerine ısınacağınız eşler yaratması ve birbirinize karşı sevgi ve şefkat var etmesidir.
Elbette bunda düşünen kimseler için ibretler vardır.
Bir başka ayette de şöyle ferman edilir.
Odur ki sizi tek bir nefisten yarattı.
Gönlü ısınsın diye onun eşini de aynı nefisten yarattı.
Peygamber efendimiz de evliliği teşvik sadedinde evlenin, çoğalın.
Zira ben kıyamet gününde sizin çokluğunuzla iftihar ederim.Buyurur.
Dinin araladığı bu kapının kapanmaması ve meselenin Kur'an'ın gösterdiği
disiplinler içinde değerlendirilmesi çok önemlidir.
Hz.İnsanda bulunan duyguların her birinin bir gayetül gayatının asıl
nihai gayelerinin olduğundan bahsediyor.
İşte asıl mesele insanın fıtratına yerleştirilen bu duyguları nihai gayelerine yönlendirebilmektir.
Mesela insanda bir ebedi yaşama arzusu ve bunun doğurduğu bir tuli emel hissi vardır.
Bilindiği üzere tuli emel, hırs uzun uzun emeller besleme, bitip tükenme bilmeyen beklentilere girme demektir.
Bu duyguların esas tevcih edilmesi gereken yerse ahiret alemidir.
Çünkü bu dünya sınırlıdır.
Gelen gitmekte, konan göçmektedir.
Ebediyet arzusunun fani dünyada tatmin edilmesi ise mümkün değildir.
Ahlakçılar kuvve-i şeheviyenin haya hissinden tamamen kopararak her
türlü ahlaksızlığı işleyecek kadar baskın hale gelmesi şeklindeki ifrat halini fıskı fücur helal nimet ve lezzetlere karşı dahi hissiz ve hareketsiz kalma durumunu da humud olarak isimlendirmişlerdir.
istikamet ve itidal üzere bulunarak meşru dairedeki zevk ve lezzetlere karşı istekli davranmanın yanı sıra
gayrimeşru arzu ve iştihalara iradi olarak kapalı kalma tavrını isa ifet kelimesiyle ifade etmişlerdir.
Muzaviyeden iffet umumi manasıyla iradenin gücünü kullanarak cismani ve behhimi arzuları kontrol altına almak hep meşru dairede kalmak, sefahatten uzak durmak demektir.
1. Bölüm.
Güzel ahlakı kazanmanın yolları.
İslam ifrat ve tefritten uzak durarak sırat-ı müstakimi esas almayı yani her hususta itidalli ölçülü olmayı emreder.
Buna muvaffak olabilmek ve Cenabı Hakk'ın istediği ahlaki kıvama ulaşabilmek isteyen bir müminin evvela kendisinde
mevcut bulunan fena huyları terk etmesi daha sonraya güzel sıfatlarla donanması gerekir.
Buradaki öncelik sonralık arka arkaya olmak zorunda değildir.
Aynı anda da olabilir.
Zaten insanın fena huylarından kendini kurtarmaya çalışması aynı anda güzel ahlakla ahlaklanmasını da beraberinde getirir.
Evet Kişi şehevi hislerinden,
hayvani istek ve arzularından kurtulacak, cismaniyetinin peşinde koşmayı bırakacak.
az
yiyecek, az konuşacak, az uyuyacak ve böylece hayvaniyetten çıkıp kalp ve ruhun dereceyi hayatına girmek suretiyle kalbine kelime-i tevhidi hakkını vererek söyletecek ve bu sayede zindandan kurtulmuş, esma-i ilahiyenin ferahfeza iklimine Allah'ın izniyle ermiş olacak.
Cenabı Hakk'ın sonsuz akdes ve mukaddes feyizlerinin altında yağmura tutulmuş gibi yunup yıkanacak.
Öte yandan meleki yönlerini geliştirecek,
güzel ahlakla bezenecek, doğru düşünecek, doğru konuşacak, sıdk, emanet, adalet gibi yüksek insani sıfatlara sahip olacak.
Rabbine iyi bir kul olma yolunda cehdü gayret
gösterecek.
İbadet-i taati fıtratının ayrılmaz bir yanı haline getirmeye çalışacak.
kendi eksik ve kusuru içinde evsaf-ı ilahiye ile muttasıf olma imkanını bulacaktır.
Ne var ki kendi eksiklerini ve kusurlarını görmediği sürece insanın bu seviyeye
ulaşması mümkün değildir.
Zira kişi yanlışı yanlış olarak gördüğü nispette doğruyu bulma lüzumunu duyacak ve bu uğurda gayret sarf edecek.
Buna mukabil Cenabı Hak da onu hidayete ulaştıracaktır.
Güzel ahlakı kazanmak dolayısıyla kötü ahlaktan kurtulmak ve korunmak adına bazı hususları alt başlıklar halinde
değerlendirmek yerinde olacaktır.
1. kusurların farkına varma Birer beşer olarak eksikliklerimizi, ayıp ve kusurlarımızı bize hatırlatacak dinamiklere ihtiyaç duyarız.
Zira kendi
kusurlarımızı bilemediğimiz sürece o kusurlardan kurtulmamıza imkan yoktur.
Allah'ın marifetiyle dolu bir kalbe sahip olma yolunda ilerlemeye çalışırken eksiklerimizin farkında değilsek bu durum marifetullah'tan ilelebet mahrum kalacağımız anlamına gelir.
Örneğin geceleri kalkıp seccadelerimizi gözyaşlarımızla yıkıyor muyuz?
Her günahın
ardından 50 defa ellerimizi dizimize vurup ah ediyor muyuz?
Namazını kılmayan çoluk çocuğumuzdan dolayı iştahımız kesiliyor mu?
Bütün bunlar Allah'a gerçekten inanmış olmanın
muktezasıdır.
Böyle davranmamaksa bir kusur, bir eksikliktir.
İnsanın bu ve benzeri
kusurlarını ve eksikliklerini hissetmesi gerekir.
Hissetmek eksikleri gidermenin ilk basamağıdır.
İşte bu açıdan insanın eksiklerini kendisine gösterecek birtım hatırlatıcılara
ihtiyacı vardır.
kusurlarını idrak edip telafi yoluna giren bir insan yüce Allah ile olan
irtibatında da dikkatli ve bilinçlidir.
Mesela o namazda iyyake nabudu ve iyyake nesteîn vazifenin altına girerken de yalnız senden yardım diliyoruz derken bunu şuurlu bir şekilde söyler.
Adeta şunu der.
Beklediğimiz yardımların en büyüğü bizi doğru yola hidayet etmendir.
Azıp sapmışların, şehvani duygularına esir olmuşların yolu değil.
Başta Resuli-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem olmak üzere enbiyanın, sıddıkların, şühedanın, evliyanın, asfiyanın yolu.
Senden yardım olarak beklediğimiz tek şey bizi bu yola hidayet etmendir.
Bunları söylerken içimizdeki bin bir türlü eğriliğin de farkına varabiliyorsak
bu duayı şuurluca yaptığımızı söyleyebiliriz.
Zira rabbimizden ne istediğimizin farkındayız
demektir.
Kusurunun farkında olmayan kimselerse günde 40 defa bu ahdü peymanı yenilerler.
Fakat onların ne dediklerinden haberleri yoktur.
Mümin inhiraflarını müşahede ettiği kendini adeta bir bataklığın içinde gördüğü zaman ihdin sıratiratel müstakim dediği esnada bataklıkta boğulmak üzere ya da kuyuya düşüp kurtulmaya çabalayan bir insanın haleti ruhiyesiyle hakka yönelir.
arkasına bakıp da eğrilerini gören sabahlara kadar bir an olsun gözünü açıp da rabbinin huzuruna gelmeden geçen
gaflet dolu saatlerini düşünen ve böyle sürüp giden bir hayatın serencamesini gözünün önünden geçiren kişi rabbine yönelir.
Bu durum biraz da tefekkür etmeye bağlıdır.
Tefekkür istidadını kaybetmemiş taşıdığı kalbin şuurunda olan bir insanda günahlar bir utanma hissi meydana getirir.
aksine kalbi katılaşmış birinin bundan anlayabileceği bir şey yoktur.
Bu sebeple bütün latifelerimizle hakaiki uzmaya, yüce hakikatlere aşina olmayı ve o hakikatlerle gönüllerimizi mamur kılmasını Cenabı
Hak'tan niyaz etmeliyiz.
Asırlar boyunca pek çok ilim adamı insanın kendi kusurlarını bilmesi istikametinde alternatif yollar ve yöntemler
aramış ve geliştirmiştir.
günümüzde gerek sosyal bilimlerde gerekse fen bilimlerinde yaşanan muazzam inkişaflara imza atan insanoğlunun bugün manevi buhran ve tedenni düşüşü açısından kendi kusur ve hatalarını görüp tedavi etmesi istikametinde de bir kısım yeni yöntemler geliştirmesi gerekmektedir.
Bunun için ne kadar gayret
edilse ve ne kadar bilim adamı seferber olsa yine de azdır.
Zira kusurlarını göremeyen insanlığıyla beraber her şeyini kaybetmekle karşı karşıyadır.
Maalesef insanın bozulması hiçbir bozulmaya benzemez.
A) muhasebe duygusu.
İnsanın düşmesi muhtemel hata, kusur ve günahları türlü türlüdür.
Bunlardan bir kısmı Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha'nın vaz ettiği temel disiplinlerle açık ve net bir şekilde beyan edilmiş,
çerçeveleri ortaya konmuş ve belirlenmiştir.
Dolayısıyla insan vah-i ilahi tarafından günah olduğu bildirilip yasaklanan bu fiil, tavır ve davranışları temel
kaynaklara müracaat etmek suretiyle öğrenebilir.
İnan bir insan gücü yettiği ölçüde bu yolda olmalı ve dinin temel meselelerini öğrenme azim ve gayreti içinde bulunmalıdır.
Hayatı dinin ana kaynaklarına bağlı şekilde götürebilmek için gereken hususları
tafsilatıyla öğrenmenin herkes için kolaylıkla mümkün olmayacağını düşünenler olabilir.
Ancak bu gaye
istikametinde telif edilen ilmi haller ahlak kitapları bir Müslümanın hayatını şer-i şerife uygun yaşaması adına bilmesi gereken hemen her hususu ana hatlarıyla da olsa ihtiva etmektedir.
Dolayısıyla bu eserleri okuyan bir insan için haram ve helaller, iyi ve kötü
fiiller açık ve nettir.
Bu sebeple bu kategorideki hata ve günahlardan ilk fırsatta sıyrılıp kurtulma, arınıp
temizlenme bir müminin öncelikli hedefi olmalıdır.
Evet Bir insan kirli bir akıntıya kendini kaptırmış, bu günah çukurlarından birine düşmüşse hiç vakit kaybetmeden tövbe ve istiğfarla rabbine yönelerek onunla olan ahdini yenilemeli ve işlediği günahın mahcubiyetini bir ömür boyu vicdanında duyup hissederek iki büklüm olmalıdır.
Kişi işlediği günah için tövbe etmiş ve Allah da onun tövbesini kabul buyurup onu affetmiş olabilir.
Tabii bunu biz bilemeyiz.
Hatta öyle bir tövbe ve istiğfarda bulunmuştur ki o tövbe ve istiğfar işlenen günahın belki 50 katını bile silip götürecek keyfiyettedir.
Fakat kamil bir mümin üzerinden 5060 sene geçmiş olsa bile bir günahını her hatırladığında sanki dün işlemiş gibi ızdırap duymalı ve "Ya Rabbi sen varken sana inanıyorken, senin dinin, dininin ortaya koyduğu prensipler güneşten daha parlakken nasıl oldu da ben bu hataları irtikap ettim?" mülahazasıyla sürekli nefsini sorgulamalıdır.
Böyle bir yaklaşım o hatayı Allah'ın izni ve inayetiyle silip süpüreceği gibi insana sevap da kazandırır.
İsterseniz siz bunu ızdırap sevabı, yeni bir teveccüh sevabı, eski bir günaha yeni bir tövbe sevabı veya kadim bir isyana farklı bir inabe veya evbe sevabı şeklinde ifade edebilirsiniz.
Bu sebeple denilebilir ki bir müminin geçmişte işlediği bir günah için pişmanlık
ve ızdırapla kıvranışı amel defterindeki kirli sayfaların sevap deterjanıyla temizlenip apak haline gelmesi
anlamına gelir.
İşlenen günahın unutulmaması hep hüzün ve ızdırapla hatırlanması yeni hatalara düşülmesine de engel olur.
Mesela kişi rabbimle aramdaki münasebet açısından benim bu yaptığım pek çirkin oldu.
Böyle bir tavır Allah'a karşı düpedüz bir saygısızlıktı.
Ben bu saygısızlığı asla unutamam.
Ömrüm olduğu sürece hep bu meselenin üzerinde duracağım anlayış ve mülahazasına sahipse bu anlayıştaki biri benzer bir günah çukuruna düşme durumuyla yüz yüze gelmemek için elinden gelen
her şeyi yapar ve hep temkinli hareket eder.
Öyle bir durumla karşılaştığında daha dün böyle bir küstahlıktan
nefret ediyordun.
Şimdi günaha karşı gösterdiğin bu küçük temayül hangi akılla izah
edilebilir diye düşünür ve nefsinin onu yoldan çıkarmasına izin vermez.
Evet irtikap ettiği günahın ızdırabını bu şekilde gönlünde sürekli ve derinlemesine duyan bir kimsenin
yeniden aynı günaha girmesi oldukça zor bir ihtimaldir.
Mümine düşen hayatın her safhasında en büyüğünden en küçüğüne kadar bütün amellerinde sürekli kendini sorgulayıp hesaba
çekmektir.
en iyi, en hayırlı görünen fiillerinin içinde bile bir kısım kirli mülahazaların olabileceği
endişesiyle devamlı Cenabı Hak'a teveccühte bulunmaktır.
O sürekli hasenatı bile böyle kirli olan benim gibi birinden ne olur ki endişesini taşımalı.
Ve üstat Bediüzzaman'ın
dediği gibi, "Ey halık-ı kerimim ve ey rabbi rahimim! Senin filan ismindeki mahlukun ve masnuun ve abdin hem asi hem aciz hem gafil hem cahil hem alil hem zelil hem müsi hem müsin hem şak hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde nedamet edip senin dergahına avet etmek istiyor.
Senin rahmetine iltica ediyor.
Hadsiz günah ve hati itiraf ediyor.
mülahazalarıyla kusurlarını itiraf etmesini bilmeli ve bunların affı için Allah'ın rahmet ve mağfiretine sığınmalıdır.
Evet İnsan tezkiyeyi nefs etmemek suretiyle tezkiye-i nefiste bulunmalıdır.
Yani nefsini temize çıkarmamalı, onun isyan eden, kötülük yapan, baş kaldıran bir varlık olduğunu görmelidir ki nefsini temizleyebilsin.
Bunları düşünerek dikkatli ve temkinli yaşayan biri her zaman hatalarının farkında olur.
noksan ve kusurlarını görür ve
bunun neticesinde Allah'ın izni ve inayetiyle çok ciddi düşme ve sürçmelere maruz kalmaz.
Böyle bir insanın küçük hatalarına gelince Kur'an-ı Mucizül Beyan'ın, "Eğer size
yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, küçük günahlarınız bağışlar ve sizi güzel bir yere, cennete koyarız" ayet-i kerimesiyle verdiği müjdeye istinaden öyle inanıyor ve ümit ediyoruz ki rahmet-i sonsuz, merhamet-i engin Rabbi kerimiz onları mağfiret buyurup affeder.
B. Hayır hah edinme.
İnsanın hata ve kusurlarının farkına varıp onlardan kurtulabilmesi için vefalı
bir arkadaş edinmesi çok önemlidir.
Öyle bir arkadaş ki bizde bir gevşeklik, ülfet, günaha biraz meyil gördüğü, az bir kayma müşahede ettiği zaman hemen ikazda bulunsun, kulağımızı çeksin ve günahlara açıldığımız zaman da elimizden tutup bizi sahil-i selamete çıkarsın.
Biz de kendimizde bir sönme müşahede ettiğimiz ve ayağımızın kaydığını hissettiğimiz zaman hemen kalkıp Hızır çeşmesine koşar gibi bu vefalı ve emin dostun, bu güzel arkadaşın iklimine koşalım ve sen bir bahçıvansın.
Hele beni bir gül bahçelerinde dolaştır.
Bir şeyler anlat bana Beni şu hayatın
girdaplarından, şu günah labirentlerinden çek al.
Al da aydınlık iklimlere ulaştır diyelim.
Ailevi bir sorun yaşadığımızda ya da ticari hayatımızda bir sarsıntı olduğunda
nasıl hemen heyecanla işin erbabına başvuruyorsak midemiz veya böbreğimiz sancılandığında nasıl soluğu doktorda alıyorsak aynen öyle de ebedi hayatımızı tehdit eden günah mikropları ve şeytanın vesvese ve aldatmalarına karşı manevi kuvvetimizi takviye edici ilaç ve şifaları bize sunacak insanlara yönelmeliyiz.
İnsanın her zaman nasihat muhtaç bulunduğunu Peygamber Efendimiz Din Nasihattir.
Hadis-i
şerifi ile ifade buyurmaktadır.
Evet İnsan birinin dizinin dibine oturmalı, nasihatlerini dinlemeli, ondan işittiği şeyler ışığında sürekli günahlarının murakabe ve muhasebesini yapmalı.
vicdanını masaya yatırıp onun anatomisini yani içinde dünya mı yoksa Allah'a iman ve irfanla barındığını görmeye çalışmalıdır.
İnsan böyle bir nasihin hayırhın elinde kusurlarını görür ve nefsinin ve tabiatının önüne çıkardığı pek çok engeli
aşabilir.
Ne var ki her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır.
Mürşid-i kamil olanın gayet yolu asan imiş." sözüyle anlatılan kamil insanları arayıp bulmak gerekir.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'i kalbine gelebilecek şeylere karşı ikaz
eden Cebrail Aleyhisselam gibi onun güzide sahabilerinden her birinin de ashaptan birer kardeşi, arkadaşı vardı.
Zira Resuli Ekrem Aleyhissalatu Vesselam ashabı birbiriyle kardeş yapmıştı.
Kardeş kardeşi muavindir, muzahirdir.
Arka çıkar.
Hem dünya hem ahiret için iyiliklere giden yolları gösterir.
Ayıp ve kusurlarını hatırlatır.
Seyyidina Hz.Ömer Selman-ı Farisi ile bir araya geldiği zaman ona sık sık
kendisinde bir kusuru görüp görmediğini sorardı.
Devrin halife-i Ruhi-i zemini yıkılmak üzere olan duvarlarla çevrili bir evde oturmaktaydı.
kendi döneminde gerçekleşen o kadar fethe rağmen yaşam tarzını değiştirmemiş, üzerindeki hırkasını, evindeki hasarını yenileme lüzumu
hissetmemişti.
Bir seferinde yine Selman'a çok ısrar etmiş, gördüğü bir kusuru varsa mutlaka
söylemesini istemişti.
Bunun üzerine Selman şöyle dedi: "İşittiğime göre sen günde iki defa yemek yiyormuşsun.
Önündeki sofrada da iki çeşit katık bulunuyormuş.
Halbuki Resul-i Ekrem böyle bir şey yapmamıştır.
Yine işittiğime
göre biri gece biri de gündüz için olmak üzere iki çeşit elbisen varmış.
Bu meseleyi günümüzün ölçüleri içinde değerlendirirseniz hata edersiniz.
O dönemin örf, kültür, adet ve geleneklerini de göz önünde bulundurarak değerlendiriniz.
Hz.Ömer bu sözleri
üzerine Hz.Selman'a teşekkür etti ve bana hata ve kusurlarımı gösterenden Allah razı olsundedi.
Ömer radıyallahu anh bir başka seferinde Hz.Huzeyfe'yi yakalıyor ve şöyle diyordu.
Resul-i Ekrem sana münafıkları isim isim bildirdi.
Allah aşkına söyle.
Ben de onların içinde var mıyım?
Seyyidina Hz.Ömer her ne kadar pek çok mevzuda geniş malumat sahibi bir insan olsa da Hz.Huzeyfe'nin muttali olduğu bir kısım meseleler vardı ki Ömer onları bilmiyordu.
Hz.Huzeyfe'nin herkesten farklı bir mazhariyeti vardı.
Resuli-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem onu sırdaş edinmiş ve münafıkları isim isim ona söylemişti.
Dış görünüşleri itibariyla Müslümanlardan farkı
olmayan, belki hayatları boyunca camiye, cemaate devam eden bu insanlar içleri itibarıyla
küfrün borazanlığını yapıyorlardı.
Müminlerden çekindikleri için camiye geliyor, bazen cihada bile iştirak
ediyorlardı.
zekat veriyor.
Ancak zekatlarını ayırırken canlarından bir parça kopuyor gibi ızdırap çekiyorlardı.
Bir münafığın cenazesi getirildiği zaman Hz.Huzeyfe ortalardan kayboluyor.
Cenaze namazına iştirak etmiyordu.
Bunu bilen Hz.Ömer de Hz.Huzeyfe'yi takip ediyor.
Hz.Huzeyfe kılmıyorsa o da kılmıyordu.
Bir gün Hz.Ömer'in
komşularından kendisiyle de münasebetleri gayet iyi olan biri vefat etmişti.
Vefat eden,
mescitte daima ön saflarda yer alan biriydi.
Ne var ki gönülden iman etmemişti.
Adamın cenazesini, namazını kılıp teşriye etmek üzere mescide getirdiler.
Bu esnada Hz.Huzeyfe'nin mescitten çıktığını fark eden Hz.Ömer, hemen peşi sıra çıkıp ona yetişti.
Hz.Huzeyfe'ye ısrarla o kişinin münafıklardan olup olmadığını sordu.
Hz.
Ömer'in ısrarları karşısında dayanamayan Huzeyfe, onun da münafıklar içerisinde yer aldığını söyledi.
Bunu duyan Ömer beyninden vurulmuşa döndü.
Bu sefer Hz.Huzeyfe'ye "Allah aşkına söyle, ben de onların içinde miyim?
Ben de münafık güruhunda mıyım?" diye sormaya başladı.
Bu
sefer Hz.Huzeyfe kalbinden vurulmuşa döndü ve şöyle cevap verdi: "Haşa, sen nasıl onlardan olursun ya Ömer?" Aldığı bu rahatlatıcı cevaba rağmen Hz.Ömer bu endişesinden hiç kurtulamamış, nifak sıfatlarını taşıyor olma korkusunu içinden çıkarıp atamamıştı.
Namaz esnasında sinesinden yaralanmış, şehit olarak Allah'a vasıl olacağı esnada dahi bu endişesini izhar ediyordu.
Ziyaretine gelen İbn Abbas ona, "Ey Ömer, sen Resuli-i Ekrem'e iman ettin.
O seni veziri olarak tayin etti.
Ebubekir'le birlikte elinizden tutup ahirette böyle haşrol oluruz." dedi.
Benden sonra
peygamber gelseydi Ömer olurdu.
Buyurdu.
Rüyamda bana bir kadeh süt ilim verildi.
Kanıncaya kadar içtim.
Artanını Ömer'e verdimdedi.
O senden razıydı.
O gittikten sonra Ebubekir senden razıydı.
Şimdi ümmeti Muhammed'in hepsi senden razı.
Yaralandığın şu dakikada herkes senin için ağlamakta mealinde şeyler söyleyince o solgun gözlerini İbn Abbas'a
dikti ve sen Allah'ın huzurunda peygamberin amcasının oğlu olarak böyle şehadet eder misin?
dedi.
Hz.İbn Abbas ederim.
Deyince Hz.Ömer memnuniyetini izhar etti.
Haşa Hz.Ömer münafık olsun.
Fakat onun ciddi bir endişesi ve korkusu vardı.
Bir tek insan cennete girecek olsa rabbimin o engin rahmetinden ümit ederim ki o ben olayım.
Öte yandan eğer bir tek insan cehenneme girecek olsa o kişinin ben olacağımdan endişe ederim."
sözü onun bu hususiyetini en güzel şekilde anlatır.
Aynı zamanda korku ve ümit dengesini ne kadar gözettiğini de
gösterir.
Evet Koca Ömer kusurlarını kendisine bildirecek insanları bulup durumunu sormak
konusunda öylesine hassas yaşamıştı ki 10 senelik idarecilik hayatının nihayetinde sadece Müslümanlar değil zımmi, Yahudi ve Hristiyanlar da olmak üzere herkes ondan razı olarak rabbine kavuşma imkanını elde ediyordu.
Evet, usulünce kusurlar söyleniyor.
Bu sayede ahlak-ı aliye elde ediliyor ve fena huylardan fersah fersah
uzaklaşılıyordu.
Asrı saadetten günümüze kadar da selef-i salihin hep böyle davrandı.
Osmanlı'da bir devirden sonra oluşan bir adet vardı.
Bir padişah tahta
çıktığında cuma ve bayram namazı gibi özel zamanlarda padişahın çevresinde toplanan bir
grup kora halinde, "Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var." derdi.
İşte insan kendisine kusurlarını hatırlatacak böyle yarı vefadarlar, elinden tutup onu cennete götürecek
arkadaşlar edinmelidir.
Böyle yapan hiçbir zaman zarar etmez.
Arkadaşı yeri gelecek ona, "Niçin bu gece teheccüdünü kılmadın?
Neden pazartesi orucunu terk ettin?
Rabbine kulluğun
bu kadar mı senin?" diyecek, kusurlarını yüzüne söyleyecek.
Kişi arkadaşına bu gibi şeyleri söyleme
salahiyetini gocunmadan vermelidir.
Harun Reşid'in Hacibi, sarayda padişahın huzuruna girecek kişilerin denetiminden sorumlu kişi Fazl ibn Rebi anlatıyor.
Harun Reşid'le hac yapmak üzere Mekke-i Mükerreme'ye gittik.
Harun bir gece vakti yanıma geldi ve kendisini ona
nasihatte bulunacak birilerinin yanına götürmemi istedi.
Biraz ders almak, biçare yıkık gönlünü tamir etmek istiyordu.
Kendisini yakıp tutuşturacak bir ateş istiyordu.
Aklıma ilk gelen kişi Süfyan ibn Uyeyne oldu.
Süfyan ibn Uyeyne ki çok genç yaşta içtihat edebilecek seviyeye yükselmiş.
Herşaltı günde bir Kur'an'ı hatmeden, gündüzlerini oruçla, gecelerini namazla geçiren
büyük bir zattı.
Beraberce evine gittik.
Fakru zaruret içinde yaşıyordu.
Evine varıp kapıyı çaldık.
Kapıda halifenin durduğunu görünce nezaketle, "Zahmet verip gelmişsiniz.
Çağırsaydınız ben gelirdim." dedi.
Bir müddet oturdular.
İbn Uyeyne Harun'a nasihat etti.
Nasihatlerini bitirdikten sonra çıktık.
Harun bana döndü ve tatmin olmadım.
Başka birine daha gidelim." dedi.
Ben "O zaman Abdurrezak ibn Hemmam'a
gidelim" dedim.
Abdurrezak'ın evinden çıktıktan sonra da Harun Reşid yine aynı şeyi söyledi.
"Bu defa aklıma Fudal ibn İyaz geldi.
Beraber evine gittik, kapısını çaldık.
Ancak cevap veren olmadı.
Ben Emirül Müminin buradadır" dedim.
İçeriden ses
geldi.
"Benim emirül mümininle ne işim olur?" Fakat ısrarlar neticesinde kapıyı açmak zorunda kaldı.
Sonra odanın bir köşesine çekildi.
Evin içi karanlıktı.
El yordamıyla yolumuzu bulmaya çalışırken bir Aralık Harun'un yumuşak eli Fudayl'in Nasırlı ellerine dokundu.
Fudayl, "Eğer cehennemde yanmazsa ne güzel eller." dedi.
Fudayl ilk nasihatini vermeye başlamıştı.
Harun Allah'ın adını vererek kendisine nasihat etmesini istedi.
Fudail dedi ki,
"Harun, sen bir şey anlatılacak durumda değilsin.
Sen halife olduğun zaman kimin fikrini
aldın?
Ben nasıl yapayım diye kime gittin?
Kime müracaat ettin?
Kiminle istişare ettin?" Selefin Ömer ibn
Abdülaziz halife olduğu zaman sözüne itimat ettiği insanlara danıştı.
Hz.Ömer'in torunu Salim ibn Abdullah'ı, tabiinin büyük imamı Muhammed ibn Kab El Kurazi'yi, yine tabiinin büyük imamı Reca ibn Hayve'yi çağırdı.
Onlara, "Ben bir belaya duğu çaçar oldum.
Hilafet gibi ciddi bir yükün altına girdim.
Allah beni böyle imtihana tabi tuttu.
Bu yükün altından nasıl kalkarım?
Hakkını nasıl veririm?
Bir şeyler söyleyin.
Allah
aşkına beni yalnız bırakmayın." dedi.
Gördüğün gibi o hilafeti bir bela, bir iptila saymıştı.
Sen ve senin gibilerse onu nimet bildiniz.
Salim Ömer'e şu nasihatte bulundu.
Ey Ömer, yarın hakkın huzurunda yakanı kurtarmak istiyorsan dünyaya karşı oruçlu
gibi davran.
Öyle bir oruca niyet et ki vefatın, iftarın olsun." Muhammed ibn Kab'ın nasihati şöyle oldu.
Ömer, ötede azaba duçar olmak istemiyorsan müminlerin yaşlılarını baban, kendi
akranlarını kardeşlerin, küçüklerini de evladın bil.
Babana hürmet et.
Kardeşlerini aziz tut.
Evladına karşı da şefkatli ve merhametli ol.
Reca ise şöyle nasihat etti.
Ömer artık halifesin.
Kendin için isteyip arzu ettiklerini tebağın içinde isteyip olmasına çalışman, kendin için olmasını
dilemediğin hiçbir şeyin tebanın da başına gelmemesi için uğraşman gerekir.
Bunları yaparsan hakkın huzuruna gönül rahatlığı içinde gidebilirsin.
Ey Harun, benim sana söyleyeceklerim de bunlardan başka değildir.
Ayağının kayacağı gün hakkında senin adına endişe ederim.
Yanında sana nasihat edecek kimse var mı?
Harun ağladı, ağladı.
Öyle ki
baygınlık geçirdi.
Ben, "Yeter artık Emirül Müminin'i öldüreceksin.
Biraz insaf et." dedim.
O, "Onu asıl siz öldüreceksiniz.
Ona nasihat etmiyor.
Onu hep dünyaya çağırıyorsunuz.
Asıl ben ona insaf ediyor, onun iyiliğine çalışıyorum." diye
cevap verdi.
Harun kendine geldiğinde yine Fuday'e döndü ve "Söyle, "Devam et." dedi.
Fudail, Harun, hilafet yüktür.
Senin deden Hz.Abbas Resul-i Ekrem'e gelip idarecilik istediğinde efendimiz ona şöyle cevap verdi: "Amcacığım, bu ağır bir yüktür.
Kıyamet günü de hasret ve nedamet sebebidir.
Ondan uzak durmaya bak." Fudayl konuştukça Harun karşısında eriyordu.
Bir taraftan hıçkıra hıçkıra ağlıyor.
Bir taraftan da "Devam et, biraz daha anlat." diyordu.
O da anlattı.
anlattı.
Harun Fudayl'ın yanından ayrılırken ona, "Bir şeye ihtiyacın var mı?
Birine
borcun filan var mı?" diye sordu.
Fudayl: "Evet, çok ihtiyacım, çok borcum var.
Ancak ihtiyacım da borcum da Allah'adır.
Ona olan borçlarım diğer borçlarımı unutturdu.
Borçlarımın hesabını
sorarsa vay halime." diye cevap verdi.
Harun ona bin dinar uzattı.
Ailene, çoluk çocuğuna harcarsın.
Ele güne muhtaç olmaz.
Rabbine ibadet etmeye devam edersin." dedi.
Fudail
fübhanallah ben sana kurtuluş yolundan bahsediyor.
Seni ahirete çağırıyorum.
Sense beni dünyaya çağırıyorsun.
Dedi ve kelamı kesti.
Ardından tek kelime etmedi.
Dışarı çıktığımızda Harun Reşit, "Bunlar bu ümmetin büyükleri, efendileri.
Beni hep böylelerine getir." diye emretti.
Evet Koca halife, koskocaman bir devletin başkanı kendine nasihat edecek.
Doğruyu gösterecek, onun elinden tutup kalp ve ruhun dereceyi hayatına çıkaracak birilerini arıyordu.
İnsan devamlı
hayır hah nasihatçi arayışında olmalıdır.
Hak dostu ne güzel söylemiştir.
Ne kazandın bu mülk-ü fanii fenaya geleli?
Yani bu dünyada insanın kazandığı, kazanacağı en mühim şey bir hak dostu bulup onu yarı vefadar olarak kabul etmek olacaktır.
Dostu ona kusurlarını söyleyecek.
O da dostunu dinleyip istikamet bulacaktır.
C. Eleştirilere kulak verme.
İnsanın hata ve kusurlarını fark etmesinin bir diğer yolu kendisini sevmeyen kimselerin kendisi hakkındaki sözlerine kulak
vermektir.
Zira düşmanlar kişinin eksik ve kusurlarını bulup ortaya çıkarmak için çaba sarf ederler.
Peki düşmanlarınız
sizin için neler söylüyor?
Hangi eleştirilerde bulunuyor?
hangi konularda hatalı olduğunuzu dile
getiriyorlar.
Aslında eleştirileri haksız dahi olsa bu durum en azından sizin için kontrol mekanizmanızı harekete
geçirebilir.
Hasımlarınızın sizin hakkınızda yaptığı tenkitler bazen haksız bazen de oldukça
yerinde ve isabetli olabilir.
O tenkitlere değer vermek, o noktalarda hassasiyeti artırmak size hiçbir zaman
zarar vermez.
bilakis sırat-ı müstakim üzere bulunulan konum daha da pekişmiş olur.
Bu kişi için bir bakıma teminat olur ve inşallah kıldan ince kılıçtan keskin sıratı çakıp kaybolan bir şimşek kızıyla geçme imkanı sağlar.
D. Toplum içinde yaşama Kusurların fark edilmesine yardımcı olacak bir diğer önemli husus toplumun arasına karışmak ve insanlarla bir arada olmaktır.
Fertlerin işlediği yanlışlar olsa da genel olarak maşeri vicdan toplumun ortak
vicdanı doğruya yönelmiştir ve bu yönüyle onun fertlerin hatalarını düzeltici bir etkisi vardır.
Bu nedenle halvetten ziyade halk içinde bulunmak, uzlet ve inzivadan ziyade halkla beraber yaşamak, halkın içinde olup onları irşat ederken, bir yandan da dersler alıp kendine çeki düzen vermek ahlak-ı aliye-i İslamiye'yi kazandıran önemli faktörlerden biridir.
E Kur'an ve sünnet penceresinden bakma Ahlak-ı aliyeyi Kur'an ve sünnet ışığında arayıp görmek, eksikliklerimizi fark etmek açısından önemli bir
husustur.
Tavır ve davranışlarımıza Kur'an ve sünnetin rasat noktalarından baktığımız zaman belki pek çok
eksiklikler görecek ve onları düzeltmeye koyulacağız.
Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde müminlerin hususiyetleri
zikredilir ve bazen doğrudan bazen de dolaylı olarak inanmış insanların bu özelliklere sahip olmaları istenir.
Zira güzel ahlak imanın gereğidir.
İman eden bir insan Kur'an'da zikredilenler başta olmak üzere güzel ahlaka dair hasletleri elde etme
gayreti içinde olmalıdır.
Kötü ahlak ve fenalıklarsa küfür ve nifak topraklarında yaşarır.
Bir insan münafıhane bir hayat yaşıyor, iki yüzlü ve riyakarsa onda mutlaka şeket, kötü alışkanlıklar olacaktır.
Vaktini ve imkanlarını boşa harcama, kalbi öldürürcesine kahkaha atma, gafilane bir hayat yaşama gibi durumlar ortaya
çıkacaktır.
Buna mukabil hayatın muhasebesi yapılmayacak, tefekkür edilmeyecek, dünya ahiret hesabına göre
değerlendirilmeyecektir.
Evet Kur'an ve sünnet bizim için her şeyi ölçüp tartacağımız bir mihenk
taşıdır.
Tavır ve davranışlarımızı onlara göre değerlendirir.
Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu onların
penceresinden baktığımızda daha net görürüz.
Bu açıdan insan Kur'an okudukça, sünnetle meşgul oldukça davranışlarındaki eğriliklerin farkına varacak ve onları düzeltme yolunda adımlar atacaktır.
2. Güzel ahlak yolunda atılacak adımlar.
A. iradenin hakkını verme.
Ahlak-ı aliye ve ibadet hayatımıza ait hususlarda ciddiyet ve vakar, temkin ve itminan insanı olmamız ve bu vasıfları fıtratımızın bir buğudu haline getirerek benliğimizle bütünleştirmemiz şarttır.
Ne var ki bunu elde edebilmek ve bu seviyeye çıkabilmek, çıktıktan sonra da onu koruyabilmek oldukça zordur.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bu vasıfları fıtratımızın birer buğdu haline
getirme yolunda bize rehberlik sadedinde buyuruyorlar ki bu Kur'an hüzünle inmiştir.
Onu okurken ağlayın.
Şayet ağlayamıyorsanız kendinizi ağlamaya zorlayın.
Yani Kur'an'ı huzuru kalple ve itminan-ı nefisle okuyun.
Bir peygamber
tavsiyesinden hareketle diyebiliriz ki ali vasıfları kazanma yolunda başlangıçta suni adımlar atmak gerekebilir.
Çünkü
insanın bu konuda ilerlemesi alıştırma yapmasına bağlıdır.
Bu yüzden hemen bu tavsiyeyi istenilen kıvamda yerine getiremeyebilir.
Bu durum meselenin derinliğine vakıf olmayan insanlar tarafından belki tenkit de edilebilir.
Bunun için mümkünse bu tür alıştırmaların yalnızken yapılması tenkide meydan verilmemesi açısından daha isabetli olabilir.
Yukarıda Kur'an kıraatine dair bir örnek zikrettik.
Bu örnekleri çoğaltarak mevzuyu daha da açmak mümkündür.
Örneğin az konuşma güzel ahlaka ait prensiplerin başında gelir.
Hz.Ömer efendimizin beyanına göre çok konuşanın çok sakatı olur.
Çok sakatta hafizen Allah insanı cehenneme götürür.
Nitekim Allah Resulü kendisine soru sorulmadan ya da bir maslahat olmadıkça asla konuşmazdı.
Ondan bu dersi alan sahabe-i kiram da aynı şekilde hareket ederdi.
Menkıbelere göre sadakat kahramanı Hz.Ebubekir zaruret olmadıkça konuşmamak için ağzına küçük bir taş koyarmış.
Konuşması gerektiği zaman onu çıkarır, konuşur, sonra tekrar koyarmış.
Evet, onun gibi bir temkin insanı kendini kontrol etmek için böyle bir yöntem geliştirmiş
olabilir.
Ayrıca hadis kitaplarında Hz.Sıddık-ı Ekber'in nebiler serverinin huzurunda konuşmalarına dair efendimize olan yakın konumu dikkate alındığında çok az rivayetin bulunması da onun bu hassasiyetini teyyit eden bir durumdur.
Bir insan kalbi, ruhi ve fikri hayat adına bir şeyler anlatıyor ve anlattıkları ile muhataplarının ufkunu açıyorsa
konuşmaları faydalı kabul edilir.
Aksi halde konuşmaları israf-ı kelam cümlesi içinde mütalaa edilir.
Akan bir derenin kenarında abdest alırken bile suyun israfını yasaklayan bir
dinde insanın sudan çok daha kıymetli olan birer cevher değerindeki kelimelerini israf etmesi nasıl caiz olabilir?
O halde yeme, içme ve giyim kuşamda olduğu gibi konuşmada da ölçülü olunmalı.
Bir tema veya ana fikrin kaç kelime ile ifade edilebileceği
hesaplanmalı ve buna göre konuşma gerçekleşmelidir.
Sözler öyle seçilmeli ki ne kelimeler ne de zaman israf
edilsin.
Bilindiği üzere ehlullah kıllet-i kelam, kıl-i taam, kıllet-i menam, az konuşma, az yeme, az uyma prensibini benimseyerek insanın dünya ve ukba hayatı adına çok önemli üç meseleyi kendilerine hayat düsturu edinmişlerdir.
İşte böyle sözü
tartarak, süzerek, ağızdan çıkacak her kelimeyi düşünceye vize ettirerek konuşma bir ahlak işidir.
İnsanın bu ahlakı kazanabilmesi ve fıtratının bir parçası haline getirebilmesi
de elbette zaman ve çaba ister.
Diğer yandan dünyevi hazları terk edip cismani meyillere karşı koyma
manalarına gelen zühd de çok önemlidir.
Tasavvufta önemli bir yere sahip olan zühdün genel çerçevesi, tasavvuf düşüncesinin bir ekol mektep olarak ele alınmasından çok daha önceleri efendimiz tarafından bir ruh ve mana olarak belirlenmiştir.
Üstadın konuya yaklaşımını da işin içine katacak olursak dünyayı kespen değil kalben terk etme, dünya ve mafiya iltifat etmeme, dünyevi herhangi bir beklenti içine girmeden ve geride hiçbir şey bırakmadan ahirete intikal edebilme anlamında züht her müminin vazgeçilmez bir vasfı olmalıdır.
Başlangıçta mal menal, makam mansıp, şöhret gibi hususlarda bütün yönleriyle dünyaya karşı bir tavır belirlemek çok zor olabilir.
Ama züht küçük şeylerden başlayıp büyük şeylere doğru işletile işletile bir gün gelir ki insanın ayrılmaz
bir parçası olur.
Yani insan, "Bugün bir elbisem var, ikinci bir elbisem olmasına gerek yok.
Aksi halde nefsim
yarın üçüncüsünü, dördüncüsünü ister ve bu Karun ahlakı bir gün bütün hayatımı sarar diye düşünmeli ve bu manada peygamber ahlakı olan zühdü hayatına peyderpey mal etmelidir.
Misal olarak namazı ele alalım.
Öncelikle vaktinde eda etmekten başlayarak duya
duya ve adeta yudumlaya yudumlaya kılmak sürekli bir pratik yapmayı, alışkanlık kazanmayı gerektirir.
Yani insanın haşa namazını sırtından bir yük atıyorcasına kerhen kılmayı bırakıp Allah'ın icabet kapılarını kendisine açacağı bir seviyede aşk ve şevkle duya duya kılması elbette birden ulaşılabilecek bir zirve değildir.
Fakat insan onu da işlete
işlete fıtratına mal edebilir.
Daha doğrusu etmek zorundadır.
Netice itibariyla insan
nefsinin bütün arzu ve isteklerine rağmen iradesinin hakkını vererek yaşamalıdır.
Bunun için de Kur'an ve sünnetin rehberliğinde insanı insan yapan vasıfları fıtratının bir parçası haline getirme ve onları hayatına hayat kılma istikametinde adım adım ilerlemeli.
Her aşamanın hakkını vermeli ve böyle bir zirveye ulaşmanın gayret ve vakte vabeste olduğunu hep hatırda tutarak gözünü hedefinden bir an olsun ayırmadan yürümeli, yürümelidir.
B. Ceht ve gayret.
Daha önce de ifade ettiğimiz üzere Cenabı Hakk'ın kainatta tecelli eden isimlerinin temsiline güzel ahlak diyoruz.
Peki bu temsili gerçekleştirip ahlaklı insanlar sınıfına nasıl dahil olacağız?
Bu mevzuda Cenabı Hakk'ın hususi lütuflarına mazhar olan ve bizzat Allah tarafından korunan bazı kimseler vardır.
Başta peygamberler Cenabı Allah'ın hususi korumasına mazar olmuşlardır.
Onların dışında da aslında her insan sergüzeşti hayatını dikkatle süzse, hayatının belli dönemeçlerinde hep korunmuş olduğunu hisseder.
Geriye baktığında
içine düşmesi kuvvetle muhtemel olduğu halde Allah'ın koruması sayesinde kurtulduğu gayyaları
görebilir.
Birçok girizgahta bir şaki bedbaht olabilecekken kendisi farkına varmadan, şuuru taalluk etmeden sait bahtiyar olacağı bir yola Allah'ın lütfuyla sevk edilmiştir.
Herkesin bu dönüm noktalarını hatırlaması belki her gün bunları vicdanında duyması ve rabbine sonsuz minnet ve şükranlarını arz etmesi gerekir.
Pek çok insan Allah'ın bu tür lütuflarına mazhar olmuş sonrasında da aklının ve iradesinin
hakkını vererek o lütuflara liyakatini ispat etmiştir.
Bu Allah'ın fazlı ve lütfu neticesinde gerçekleşen işin vehbi yönüdür.
Meselenin sebeplerine bakan tarafına gelince ahlak, gayret ve çabayla
elde edilir.
Bu açıdan mahiyetinde bulunan potansiyelle esma-i ilahiyeyi temsil eden insan, fıtratındaki bu potansiyeli inkişaf ettirmek için gayret sarf
etmeli.
Ahlak-ı aliyeyi benliğinin bir parçası haline getirebilmek ve başına gelen her durumda bu ahlaktan taviz vermemek için sürekli egzersiz yapmalıdır.
Ahlak sürekli uygulandıkça insanın içine yerleşir ve köklü bir huy, bir fıtrat haline gelir.
Bir hasta acı da tatlı da olsa hekimin kendisi için yazdığı reçetede yer alan ilaçlarını alır.
benzer şekilde güzel ahlakın getirdiği hususlar da hiçbir yanı eksik bırakılmadan dikkate alınmalı ve nefisler bu
konuda eğitilmelidir.
Pek çok insanda küfür bir alışkanlık haline gelerek varlığını sürdürdüğü gibi iman ve imana ait yüce ahlakta bir alışkanlık olarak mevcudiyetini devam ettirir.
İnsan insan olmanın gereği olarak mahiyetinde bulunan ve zararlı gibi görünen
bazı istidatları ya da mahiyetindeki kuvelerin olumsuz yönlerini iyi kullanmaya çalışmalı ve onlardan
dahi istifade yollarını aramalıdır.
Mesela insanın mahiyetindeki temel hislerden, kuvelerden biri
kuvve-i şeheviyedir.
Bu his insana insanlığın yeryüzünde devam etmesi, yeryüzünün imar edilmesi, medeniyetler kurulması, farklı kavimlerin dünyaya yayılması ve
oralarda Allah'ın adının anılması için verilmiştir.
Böylece Hazreti Allah esmasıyla
insanda tecelli eder ve kainattaki seyircilere insan meşerini, sergisini arz eder.
Şehvet hissinin insanın mahiyetine yerleştirilmesindeki maksad-ı ilahi işte budur.
Bu hissi suistimal eden bir insan helal haram demeden her yola tevessül eder ve her yolla bu hissini tatmin etmeye bakar.
Bu uğurda her şeyi meşru ve mübah kabul eder.
Herkesin ırzına, namusuna göz diker.
Gaye-i hayalini yalnız bu hissini tatmine bağlamış, bundan başka düşüncesi olmayan nice sefih ve sefil ruhlar görürsünüz.
Bunlar gırtlaklarına kadar günaha, gayrimeşru yollara sapmışlar.
Dolayısıyla Cenabı Hak tarafından meshe suretini
veya siretini değiştirerek cezalandırmaya maruz kalmışlar.
insan olarak yaratılmalarına rağmen hayvanlardan
daha aşağı bir seviyeye düşmüşlerdir.
Aslında bu onların kendilerini içine sürükledikleri bir iç ve dış deformasyondan başka bir şey değildir.
Huv-i şeheviye hissini görmezlikten gelmek insan fıtratını inkar etmek yani tefrittir.
Fıtrat ve tabiat inkar edildiğinde bunun çok farklı komplikasyonları olacak.
İnsan ifrat halinde olduğu
gibi bu tefrit durumunda da sırat-ı müstakimden uzaklaşmış olacaktır.
Bu konudaki itidal çizgisi Kur'an ve sünnetin belirlediği sınırlar içinde helale razı olmak ve haramdan
kaçınmaktır.
Gayrimeşru daire içindeki her bir lezzette binlerce elemin bulunduğuna inanmak ve o dikenli tarlaların
içine hiç girmemektir.
Kur'an'ın ve Resul-i Ekrem'in rehberliğinde bir hayat süren insan, yukarıda
zikrettiğimiz şekilde fıtratına derç edilen her bir kuveyi, istidadı yerinde kullanarak ahlakının bir derinliği
haline getirecektir.
binaen aleyh.
Allah'ın isimlerini temsil eden insan bir yönüyle ahlak-ı aliye-i ilahiye ile ahlaklanmış olacak.
Bir yönüyle de beşer olmanın gereği olarak mahiyetine konulan his ve istidatları suistimal etmeyip her konuda sırat-ı müstakimi bulacaktır.
Buna ulaşmanın yolu iradenin hakkını vermekten geçer.
Unutulmamalıdır ki insan Allah'a kulluk konusunda ciddi cehdü gayret sarf ettiği takdirde Rabbi ona yardımcı olacaktır.
Sen Mevla'yı seven de Mevla seni sevmez mi?
Rızasına ivende hak rızasın vermez mi?
Sen hakkın kapısında canlar feda eylesen, emrince hizmet etsen, Allah ecrin vermez mi?
Siz Allah'a teveccüh ederseniz o da size teveccüh muamelesinde bulunur.
Siz nazarlarınızı ona yöneltirseniz o da size bakar.
Siz kalbinizi ona açarsanız o da kalbinizi boş bırakmaz.
C. Vazu nasihat dinlemek.
Nasihat edenleri dinlemek kalbimizin yumuşayıp güzel ahlaka dair hususları kabul etmesine vesile olur.
İnsan aklı, mantığı ve muhakemesi ile hususiyet arz eden bir varlık olduğu gibi coşan gönlü, ürperen vicdanı, yaşaran gözleriyle de bir kalp, bir ruh ve bir duygular yumağıdır.
Bu itibarla da o iç aleminde derinleşmeye, ruh dünyasında zenginleşmeye, tefekkür hayatında genişlemeye muhtaçtır.
Evet İnsan yer içinde
oluşan iceberklerin eritilmesine muhtaç olduğu gibi manevi gıdasızlığını izale edecek tatlı su kaynaklarına da şiddetli şekilde ihtiyaç duyar.
Kur'an efendimize defaatle anlat der ve o iki cihan güneşi de bütün hayat-ı seniyelerini
anlatmakla geçirir.
Bir yanda çatlama noktasına kadar anlatma talimatı verilir.
Diğer yanda da yine hadisin ifadesiyle ya öğreten ya öğrenen ya da dinleyen ol.
Dördüncüsü olma tavsiyesiyle anlatma ve dinleme arasındaki dengeyi kurar.
Böylece dikkatler anlatmanın yanı sıra dinlemenin de önemine çekilir.
Hele
efendimizin bizzat Kur'an'ı talim ettiği ashabına okuyun da dinleyeyim demesi ne kadar manidardır.
O halde insanın yüreğini coşturup yumuşatacak içindeki kararmış his ve
duyguların kirini, pasını izale ederek ebedi alemlere şevkini kamçalayacak.
Bu arada dini ve ilmi meselelerle fikir dünyasını aydınlatacak.
Vaiz ve nasihatçileri dinlemesi ekmek hava kadar mühim bir ihtiyaçtır.
Bu sebeple insan, "Bunu biliyorum bir daha neden aynı şeyi
dinleyeyim ki dememelidir.
İnsan sürekli yer içer ama yeme içme ihtiyacı hiç azalmaz.
Kalp ve
ruhun gıdası sayılan aynı zamanda şeytan ve günahların şerrinden koruyan nasihatleri dinlemek de böyledir.
Yani insan için bitmeyen bir ihtiyaçtır.
Halk arasında vaaz ve sohbetlere devam eden birçok kişinin içki ve kumar gibi zararlı alışkanlıkları bıraktığını, pek çok fenalık ve kötülüğü terk ettiğini, hayır ve hasenata yöneldiğini duyar ve dinlersiniz.
Hatta vazu nasihat eden kişi
bir aşk ve heyecan insanı olmasa, gözü yaşlı ve ihlaslı anlatmasa bile yine tesir edebilir.
Çünkü tesir ettiren Allah'tır.
D. Dua
İhlas, sadakat, vefa, gıybet etmeme ve suizanda bulunmama gibi yüksek hasletler inanan her insanın hayatına hakim
kılmak zorunda olduğu güzel ahlaka ait esaslardandır.
Herkesin bu düşünce ve kanaatte
olması, bu anlayışı benimsemesi ve onu topluma kazandırmak için mücadele vermesi
gerekir.
Tabii bu hemen olacak bir şey değildir.
İyi ve kötü ahlaka ait bu esasların hayata intikali, şahsın fıtratıyla bütünleşmesi bir süreç ister.
Bu süreçte dikkat edilmesi gerekli olan en önemli şey şahsın bu konudaki azmi ve kararlılığıdır.
Mesela ihlası ele alalım.
İhlas namaz kılan hemen herkesin sabah akşam dualarında istediği bir
husustur.
Allah'ım beni ihlaslı kullarından eyle.
Hemen her gün çoklarımızın tekrar ettiği dualardandır.
Ancak biz bu isteğimizde acaba ne kadar samimiyiz?
Allah'a halis bir kul olmak, ibadet ve ubudiyette hulusu yakalamak bizim için ne kadar önemlidir?
İhlasın neticesi olan Allah'ın rızasını ne kadar talep ediyoruz?
Kavlen istediğimiz bu şeyleri fiilen isteme hususunda neredeyiz?
Evlenmekten çocuk sahibi olmaya, ondan memuriyete devam etmeye veya son vermeye ya da Allah rızasının bulunduğunu zannettiğimiz daha başka işlerimizde bir tercihle karşılaştığımızda acaba gönül rahatlığı içinde rıza-i bariyi tercih ediyorum diyebilir miyiz?
Hayatta karşılaştığımız her meselede ihlas ve rızayı tercih edemiyor ve kavlen istediğimiz hususların fiilen peşinde değilsek hiç şüphesiz Allah'a karşı
saygısızlık yapıyor ve yalan söylüyoruz demektir.
Hafizen Allah.
Ev, bark, çoluk çocuk sahibi olmayı, araba, yazlık, kışlık gibi dünya mallarına sahip bulunmayı, işlerimizden bol
kazanç elde etmeyi istediğimiz ölçüde ihlas, rıza, sadakat, vefa istemiyorsak veya gönüllerde bunlar birinciler kadar yer tutmuyorsa Allah'a karşı saygısızlık yapmayalım ve dil ucuyla ben Allah'ın ihlaslı bir kulu olmak istiyorum demekten sakınalım.
Allah'ın rızası dünyevi ve uhrevi hiçbir şeyle tartılmayacak kadar büyüktür.
Öyleyse ayaklarımızın dibinde olması gereken şeylerle Allah'ın rızasını aynı seviyede tutamayız.
Biz dünyaya dünya kadar ukbaya da ukbanın kıymeti ölçüsünde değer vermekle mükellefiz.
Meselenin diğer yönüne gelince ahlak-ı aliyeye ait bu esasları dualarımızda yad etmekten hiçbir zaman geri kalmayalım.
Burada önceki söylenenlerle bunun arasında herhangi bir çelişki söz konusu
değildir.
Önceki arz ettiklerimiz bir ufka işaret etmekte ve bize bir hedef göstermektedir.
Bu hedefe ulaşıncaya kadar
tabii bir sürecin yaşanması gerekir.
İşte bu süreç içinde hedefe doğru yol alırken insanın katiyen vazgeçemeyeceği bir husus varsa o da duadır.
Dua bize hedef verir.
Şuuru besler.
gönüllerimizi kanatlandırır.
Kudretimizin sınırlılığını idrak ettirir ve her şeye gücü yeten birine sığınma ihtiyacını hissettirir.
Bediüzzaman'ın ifadesiyle böylesine yürekten ve halisane yapılan dua bizatihi derin bir ubudiyettir.
Allah böylesine inanmış kulların dualarını er veya geç mutlaka kabul buyurur.
Duaların bizlere hedef vermesi ile alakalı iki örnek arz etmek
istiyorum.
Birincisi Allah Resulü bir gün mescitte Ebu İmamı elbahiliyi üzgün bir halde otururken görür.
Sebebini sorduğunda fakirlik cevabını alır.
Bunun üzerine kainatın iftihar tablosu ona şu duayı öğretir.
Allah'ım tasadan ve hüzünden, tembellikten ve acizlikten, korkaklıktan ve cimrelikten borç altında ezilmekten ve insanların boyunduruğu altına girmekten sana sığınırım.
Tasa, gam ve hüzünden Allah'a sığınan bir insan halk ifadesiyle yan gelip yatar mı?
tasaya ve hüzne sevk edecek şeylere hiç kendini kaptırır mı?
Aksine ayağa kalkıp bunlardan kurtulmanın yollarını mı araştırır?
Bir kenarda, "Velev
ki bu mescit hatta Mescid-i Nebevi bile olsa oturmak ve elalemin avucuna bakmak tembellik ve acizlik değil midir?" Bu duanın bütün unsurları fakirlikten mescide sığınan bir insana
hem kurtuluş yollarını göstermekte hem de bir hedef sunmaktadır.
Artık bu aşamada kulun görevi dua ettiği şeyleri fiiliyata dökmekten ibarettir.
İkinci örnek olarak,
"Çocukken başımdan geçen bir olayı vereyim.
Babam bana gece 2000 defa Nasr suresini okuyan efendimizi rüyasında görür." demişti.
Çocuk yüreğimle buna inandım ve o gece 2000 defa Nasr suresini okuyarak öylece uyudum.
O gün bu okuma işi sabaha kadar sürseydi bile yorulmadan devam ederdim.
Çünkü benim Resulullah'ı görme iştiyakım değil bir geceyi belki yüzlerce geceyi feda ettirecek çaptaydı.
Demek ki insan bir şeye dil beste onu elde etme yollarını mutlaka araştırır.
Sonuç olarak güzel ahlakın unsurlarıyla bezlenme adına yapılması gerekenler ne kadar
önemliyse bu meziyetleri dille istemek ve Rabbi Rahime'e dua dua yalvarmak da bir o kadar önemlidir.
Bu ikisi bir bütünün parçalarından ibarettir ve dua birçok açıdan yeri başka bir şeyle doldurulamayacak çok önemli bir ibadettir.
E. çevre faktörü.
Güzel ahlakı benliğimize mal etmenin kanaatimce en önemli
vesilelerinden biri de çevremizi ve dostlarımızı iyi seçmektir.
Yaşadığı çevrenin insana iyi veya kötü tesiri vardır.
Okul kadar, kitap kadar hatta bazen daha fazla etki edebilir.
Evet İyi bir dost, iyi bir komşu, iyi bir yol arkadaşının kişiyi hayra yönlendirmede rolü çok büyüktür.
Bu açıdan insan çevresini, dostlarını ve içinde bulunacağı topluluğu özenle seçmelidir ki onlar ahlaklı bir hayat sürme
konusunda kendisine destek olsunlar.
Allah insanı sosyal bir varlık olarak yaratmıştır.
Yalnız yaşayan bir
insan dört bir yandan hücum eden dalalet rüzgarları karşısında kuvvetsiz, desteksiz
kalabilir.
Bunun da ötesinde şeytanın zehirli okları karşısında boy hedefi haline gelebilir.
Er ya da geç şeytanın tuzağına düşebilir.
Şeytana paçayı kaptırabilir ve onun kızıl pençesine
av olabilir.
Şeytanın zihne ve hayale attığı her kötü düşünce yalnızlık ve can sıkıntısının verimsiz toprağında boy verip büyüyebilecek birer çekirdek gibidir.
Fikirleri gönlü ve ruhu kötülük ve günah çekirdekleriyle dolmuş yalnız bir insanda bu çekirdekler büyük bir ihtimalle iç tazyik ve zorlamalarla dal budak halinde dışarı taşacak ve günah meyvelerini verecektir.
Her insan zaman zaman kendisini zorlayan bu tür düşünce ve hayallerin nasıl bir sıkışıklığa yol açtığını ve bu kötü
düşüncelerin daha çekirdek aşamasındayken kurutulması gerektiğini kim bilir kaç defa tecrübe etmiş ve pişmanlık içinde kıvranmıştır.
İnsan yalnız kalmaktan yılandan çıyandan kaçar gibi kaçmalıdır.
Çünkü yalnızlık yılanca çıyanca düşüncelerin insan ruhunu
sarmasına sebebiyet verebilir.
Bu yüzden insanın yanında iyi şeylerde duygu ve düşünce birliği kurabileceği kişilerin bulunmasına özen göstermesi gerekir.
Başka bir
deyişle kişi kendini rahatlıkla atmosferlerine salabileceği salih insanlardan oluşan bir topluluk
içinde bulunmayı olmazsa olmaz bir gereklilik kabul etmelidir.
Zira mümin kardeşlerimiz ve arkadaşlarımız zihin, kalp ve ruhumuzun şeytana ait kötülük tohumlarıyla iştigal edilmemesi ve bu
tohumların daha başlangıçta temizlenmesi adına bizim yardımcılarımızdır.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, "Tek başına yolculuk yapanın arkadaşı şeytandır.
İki kişide de durum böyledir.
Ama üç kişi artık cemaattir" buyururlar.
Bir kişi nefsiyle baş başa kalarak yolunu şaşırabileceği gibi iki kişi de kötülük üzerinde anlaşabilir.
Ancak salih duygu ve düşüncelere sahip üç kişiyi şeytanın aldatması ihtimal
hesaplarına göre çok zordur.
Üç kişi bir cemaat teşkil eder ve şeytanın nüfuz edeceği delikleri çok daha küçültmüş olur.
aleyh, evde, okulda, iş yerinde, sokakta ve çarşıda bizi aralarına alıp
üzerimize kanatlarını gelecek, duygu ve düşüncelerimizi şeytani esintilerden koruyacak ruh
ve irade insanı arkadaşlara ihtiyacımızın varlığı ortadadır.
Kendi kalbimiz, irademiz bizi canlı
ve diri tutmaya yetmeyebilir.
Bakışlarımız buğulanır.
Sinelerimizi sis ve duman sarar.
Kalbimiz katılaşır.
Aşk ve heyecanımız günlük işler ve bu renkli hayat içinde solup erimeye başlayabilir.
Sonuç olarak meydana gelebilecek bir kabz haliyle Allah korusun sefahate ve dalalete düşebiliriz.
Ama en az üç kişi bir arada olsak diğer iki şevkli ve canlı arkadaşlarımızdan birinin bast
atmosferine misafir olabilir.
Onun rahmet oluğundan beslenir.
Esintileriyle serinler ve o hava ve atmosfer içinde aşku şevk teneffüs edebiliriz.
İyi çevre, iyi arkadaşlar insanı iyiliğe, akıbetinde ise iyilerin menzili olan cennete, kötü arkadaşsa kötü şeylere ve nihayet hafizen Allah kötülerin varacağı yer olan cehenneme götürür.
Nitekim efendimiz bir hadislerinde şöyle buyururlar.
İyi arkadaşla kötü arkadaşın misali
misk taşıyan kimseyle körük üfleyen kimse gibidir.
Misk taşıyan ya ondan sana ikram eder ya sen ondan satın alırsın ya da en azından güzel kokusundan istifade edersin.
Körük üfleyen kimse ise ya elbiseni yakar ya da kötü kokusunu sana bulaştırır.
B. İnsan ruhu.
Ahlak-ı aliye-i İslamiye'yi elde etmenin mühim vesilelerinden biri de insanda ihsan şuurunun
gelişmesidir.
İhsan şuuru insanın önünde bir meşer gibi arzam eden şu kitab-ı kebiri kainatın tekvini ayetlerinin dikkatli gözlerle okunması sayesinde inkişaf edecektir.
Nihayetinde kişi her yerde hazır ve nazır olan Hazreti Allah'a onu görüyor gibi inanır hale gelecektir.
İhsan şuuru sayesinde kötülüklere karşı nefsini gemlemiş, iyiliklere karşı da şevkini artırmış olacaktır.
Öyle ki bu şevkle arşiyeler çizecek.
Zılli planda hakikatin gölge düzeyinde yansıması planında miraçlar yaşayacak ve ümmeti olduğu peygamberin arkasındaki yerini almaya çalışacaktır.
Resul-i Ekrem'in bize getirdiği şeylerin gönüllerimizde yer bulması onları kabul
edip yaşamamıza ve içimizde ihsan sırrının zuhur etmesine bağlıdır.
Bu durum Allah'a onu görüyormuşçasına kulluk etmekle siz onu görmeseniz bile onun sizi gördüğü şuurunu ruhunuzda derinlemesine hissetmekle gerçekleşir.
Bu şuur ve anlayışın her insanın ruhuna yerleştirilmesi gerekir.
Bu ufka ulaşmış insan kendi kendini kontrol edecek, muhasebesini yapacak ve davranışlarını ayarlayacaktır.
Her ferdin peşine bir
bekçi dikmek değil, kalbine bir yasakçı yerleştirmektir.
Asl olan insan Allah korkusuyla iki büklüm olacak.
Rabbin adını duyduğu zaman huşu ve haşiyetle gerilecek.
Bunun neticesi olarak da ahlak-ı aliye ile donanacak.
Rahmetin arşına tutunacak ve öylece terakki ederek kendi miracını gerçekleştirecektir.
Allah Resulü bu yoldan geçmiş ve arkasından gelen ümmetine de bu yolu açık
bırakarak onları aynı yolculuğa teşvik etmişti.
Ashap bu şuur içindeydi.
Bir ayet-i kerimede Cenabı Hak şöyle buyurur.
Kendilerine rabbilerinin ayetleri hatırlatıldığında onlara karşı körler ve sağarlar gibi davranmazlar.
Yani o ayetler ashabın vicdanında hep ürperti meydana getirir.
Sahabe-i kiram işte bu kabil düşüncelerle dolu bulunuyor.
Kendi kendini kontrol ediyor ve akıbetinden endişe ediyor hatta tir titriyordu.
Bir gün Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bir mecliste şu
ayet-i kerimeyi okudu.
Ey iman edenler! Kendilerinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan o müthiş ateşten koruyun.
Onun başında sert tabiatlı, haşin duruşlu melekler olup onlar asla Allah'a isyan etmez ve kendilerine verilen bütün emirleri tas tamam yerine getirirler." Efendimiz ayeti okuduktan sonra izah etmeye başladı.
O sırada mecliste
bulunanlardan biri meselenin dehşetine dayanamadı ve çığlık atarak ağlamaya başladı.
O esnada Hz.Cebrail indi ve sordu: "Ya Resulallah, senin huzurunda hıçkırıklara boğulan bu zat da kim?" Allah Resulü onun Habeş diyarından biri olduğunu söyledi.
Hz.Cebrail bunun üzerine onu sena etti ve şöyle dedi: Allahu Teala şöyle buyurdu: "İzzet ve celalime, arşa istevama yemin olsun.
Dünyada bana olan haşetinden dolayı ağlayanları çokça gülecekleri cennete koyarım.
Burada başka bir örnek daha
verebiliriz.
Ensardan bir gencin gönlüne cehennem korkusu düşmüştü.
Ne zaman yanında
cehennemden söz edilse gözyaşlarına hakim olamazdı.
Öyle ki bu hal onu evden çıkamaz bir duruma getirdi.
Durum Peygamber Efendimize arz edildi.
Çevresindeki her bir fertle tek ilgilenen
insanlığın iftihar tablosu delikanlıyı ziyaret için onun evine gitti.
Allah Resulünü evinde gören genç kalktı.
Peygamberi zişan sarıldı ve o esnada cansız bir şekilde efendimizin ayaklarının dibine yığılıverdi.
Şefkat kahramanı şöyle buyurdu.
Arkadaşınızın defin işlemlerini yapın.
Allah korkusu ciğerini, kalbini parçaladı.
Allah korkusundan adeta yüreği parçalanan bir kişinin inhiraf
etmesinin imkanı var mıdır?
Yağma ve talanda bulunması, ırz ve namus çiğnemesi mümkün müdür?
Bir gönülde mehabetullah ve mahafetullah böylesine derinlemesine kök salarsa o gönlün sahibi bir fenalığa elini uzatacağı zaman ateşten bir kıvılcıma elini uzatıyor gibi çekinecek.
Aman ya Rabbi sana sığınırım." diyecektir.
Bir insanın insanlığa sunabileceği en büyük iyilik bu ruhun
gönüllerde kök salıp gelişmesine vesile olmaktır.
Bunun için hangi müesseseleri kurmak, misyonları tesis etmek gerekiyorsa bunları yapmalı ve gelecek nesillere bunlar
kutlu bir miras olarak bırakılmalıdır.
Hiç şüphe yok ki son ü asır boyunca yozlaşan soluklaşan manevi
hayatımız ve bu manevi hayatın güdükleştirdiği içtimai yapı ancak bu sayede ihya olacaktır.
Asılı günümüzde havadan sudan daha çok muhtaç olduğumuz ahlak-ı
aliye-i islamiye'nin gönüllerimizde kök salması büyük ölçüde fertlerdeki ihsan şuurunun geliştirilmesine bağlıdır.
3. Kötü ahlaktan korunmanın yolları yüksek ahlakı edinmek için yapılması gerekenler olduğu gibi kötü ahlaktan
korunmak için de yerine getirilmesi gereken hususlar vardır.
Nasıl ki sabır ve iradeyi hayırda kullanmak işin bir yanını oluşturuyorsa şerden uzak durmak da diğer yanını tamamlar.
Aynen bunun gibi iyi ahlakı kazanmak kadar kötü ahlaktan korunmak da sabır ve iradeye bağlıdır.
Bu minvalde ahlakın kötüsünden uzak durmak adına bazı hususları şöyle sıralamak mümkündür.
A. Seddi-di zerai prensibi.
Kayma noktalarına ve inhiraflara karşı alınabilecek en önemli tedbirlerden biri usul-i fıkıhtaki seddi zerai düsturuna uygun şekilde hareket etmektir.
Sözlükte bir şeye götüren vesileleri ortadan kaldırma manasına gelen seddi zer ıstılahta haddi zatında haram olmadığı halde harama götüren ya da götürme
ihtimali yüksek olan bazı mübah fiillerin mahzurlu kabul edilip yasaklanması şeklinde ifade edilir.
Konumuz açısından manevi hayatımız bakımından tehlikeli mevkilerden ve fenalık
dürtülerine sebebiyet verebilecek yerlerden uzak durmak, haramlardan olduğu gibi harama ve kötü ahlaka sürükleyebilecek şeylerden de kaçınmak anlamındadır.
Kur'an-ı Kerim sakın zinaya yaklaşmayın.
Çünkü o çirkinliği meydanda olan bir hayasızlık ve çok kötü bir yoldur." buyurarak zinanın apaçık bir çirkinlik ve yoldan çıkış olduğunu vurgulamış, aynı zamanda kişiyi bu büyük günaha
yaklaştıracak yol ve ortamları da yasaklamıştır.
İşte Kur'an-ı Hakim'de zina etmeyin demek yerine zinaya yaklaşmayın şeklinde ferman buyrulması ve bir hadis-i şerifte Peygamber
Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam'ın dil ve göz gibi organların zinasından söz ederek gerçek zinaya götüren sebeplerden de uzak durmamızı istemesi bu zaviyeden değerlendirilmelidir.
Bu ilahi ve nebevi fermanlar aman günahın semtine bile sokulmayın.
Ondan fersah fersah uzak durun.
Kulaklarınız ve gözleriniz yoluyla içinize sızarak olumsuz hayalleri tetikleyebilecek ardından tahayyül, tasavvur, taakkul ve hatta tasdik, izan iltizam ve itikadınızı yaralayabilecek şeytani oklara karşı teyakkuzda olun anlamına gelmektedir.
Müslümanlar arasında hadis olarak meşhur olmuş, hadis olmasa da son derece
manidar, güzel bir söz vardır.
sizi zanında bırakacak yerlerden, töhmet noktalarında bulunmaktan sakının.
Bunu da yukarıdaki bakış açısıyla yorumlamak mümkündür.
Yani töhmet ve suizana yol açabilecek kötü davranışlardan uzak durmak gerektiği gibi bu davranışların
meydana gelebileceği yerlerden, onları tetikleyebilecek duyguları harekete geçiren mekanlardan ve bir lokma, bir söz, bir dinleme ya da bir tecessüsle bizi bizden uzaklaştırabilecek kaygan zeminlerden de mümkün olduğunca kaçınmak gerekir.
Allah'la münasebetimiz
kimliğimizin çok önemli bir yanıdır.
Kimliğimizi zedeleyebilecek ve Allah'a, kulluğumuza gölge
düşürebilecek şeylerden sakınmalıyız.
Evet manevi hayatımızda oluşan bir leke veya pas Cenabı Allah'tan gelen tecellilerin mahiyetimizi tam aksetmesine mani
olur ve bir körlük oluşturur.
Her bir günah ikinci bir günaha çağrıdır.
Bir hata ikinci hata için bir davetiyedir.
Bir kere düşme insanın ikinci kere ve ciddi olarak düşmesinin mukaddimesi sayılabilir.
Kaydığınız bir yerde toparlanmaya muvaffak
olduysanız şükretmeniz ve o mekanın zeminin kaygan olduğunu yine kayıp düşebileceğinizi düşünerek oraya yaklaşmamanız iktiza eder.
Her şeye rağmen oradan uzak durma iradesi göstermezseniz biraz da sarsılma psikolojisi ile kayıp tekrar düşmeniz mukadderdir.
Aslında daha baştan öyle bir atmosfere hiç girmemek, sürekli
tedbirli ve temkinli yaşamak, tasavvuftaki yakza kavramının işaret ettiği ufukta dolaşmak,
yani sürekli olarak ona ait duyguların feveranını ve feyezanını hissetmek, insanı hep onun huzuruna çekecek bir çevrede bulunmak çok önemlidir.
Bunlar iman, İslam ve ihsanın yanı başında yer alan düşmeme, kapaklanmama ve batmama için çok önemli seralardır.
İnsan kalbi ve ruhi hayatını korumak için bu seralara sığınmalı ve
bu hususta iradesinin hakkını vermeye gayret etmelidir.
B. Doğrulup yola devam etme.
Kötü ahlaktan korunma mevzuunda diğer bir hususta mukteza-i beşeriyeti insan olmanın gerektirdiği şeyleri göz önünde bulundurmak ve onun gereğine göre hareket etmektir.
Yani insan olarak yaratılmamız yönüyle cismani ve bedeni yanlarımız vardır.
ruh ve nefa-i ilahiye taşımamızın yanı başında biyolojik ruh da diyebileceğimiz bir nefis sistemi mahiyetimize yerleştirilmiştir.
Hz.Üstat Mesnevi-i Nuriyesinde bu mevzua bir yönüyle işaret ederek bize bir tembihte bulunmakta ve hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalp ve ruhun derece-i hayatına gir demektedir.
Bizim bir hayvaniyet ve cismaniyet yanımız var.
Ama bunun yanında kalp ve ruhun dereceyi hayatına yükselme gibi bir hedefimiz de var.
Kalbin zümrüt tepelerinde
temaşa etmeye çalıştığımız, şimdiye kadar seleflerimizden binlercesinin resmettiği kalp
hayatına ulaşma hedefi var önümüzde.
O hedefe yürüyen bir insanın yer tökezlemesi, ayağının kayması ve düşmesi de muhtemeldir.
Düştüğünde yapması gereken şey şeytan gibi demagojiye başvurmak yerine Hz.Adem gibi sadakat, samimiyet ve vefa ruhuyla Cenabı Hak'a yönelmek.
günahlarını onun huzurunda itiraf edip tövbe, inabe ve evbe ile arınarak yeniden Rabbe yönelmektir.
Diğer bir ifadeyle kapaklandığında düştüğü yerde kalmamak, hemen doğrulup Allah'ın rızasına giden yolda yürümeye devam etmektir.
Şeytan kibir, diyalektik ve demagoj ile hareket ederek
kaybetmiş, Hz.Adem tevazu, acalet ve evbe ile kazanmıştır.
Şeytan gibi davranmak bir felaket sebebidir.
O kendisiyle iftihar ettiğimiz yüce atamız Safiyullah ilahi
hitabına mazhar Hz.Adem gibi davranmaksa tekrar doğrulup yola devam etmenin biricik çaresidir.
C. İmanı güçlendirme.
Kötü ahlaktan korunmak, kayıp düşme ihtimalini azaltmak için bir diğer vesile
ise titiz ve dikkatli yaşamaktır.
Bunun da birkaç yönü vardır.
Bunlardan biri imanı güçlendirmek için doymak bilmeyen bir ruh haletine sahip olmaktır.
Buna Ayetül Kübra risalesinde
kainattan halıkını soran seyyahın hali örnek olarak verilebilir.
O mütefekkir yolculuğun
kainattaki her sayfayı okudukça imanı kuvvetlenip marifeti daha da ziyadeleşir ve gönlünde iman-ı
billah hakikati bir derece daha inkişaf eder.
O sema ve arz gibi kainat sayfalarından pek çoğunu dinlediği halde doymaz.
Mesela denizlerin ve nehirlerin zikirlerine
kulak verir ve sürekli helmin mezid yok mu deyip durur.
İşte o seyyah gibi helmin mezit insanı olmak çok önemlidir.
Mümin her gün kendi kendine ben rabbimi şu kadar biliyorum fakat bu yetmez.
Onu öyle bilmeliyim ki imanım, marifetim, ona karşı alakam, bazen aşk, bazen muhabbet, bazen iştiyak, bazen onun inayeti manasında gelen cezb inayete kendini salma manasında incizap şeklinde tecelli eden alakam daha da kuvvetlensin ve mertebe kat etsin
demelidir.
Madem aksel gayata gayelerin en yükseğine talibiz, dualarımızda onu istiyoruz.
Öyleyse bugünkü marifetimizin dünküyle aynı seviyede olmasına rıza gösteremeyiz.
İki günümüzün eşit olmasını kabullenemez ve onu bir aldanmışlık
sayarız.
Bu sebeple başkaları hakkında hüsnü izan etsek de şahsımız adına iman ve marifet hususundaki küçük bir kayma ihtimalini bile çok büyük bir tehlike olarak nazarı itibarı almalı ve o ihtimalin gerçekleşmesine katiyen fırsat vermemeliyiz.
D. Allah'a sığınma.
Kötü ahlaktan ve onun sebep olacağı inhiraflardan korunmak hususunda Allah'a sığınmak da çok önemli bir teminattır.
Abdest sırasında sağ ayağımızı yıkarken Allah'ım sırat köprüsünde ayakların kaydığı o günde ayaklarımı kaydırma sabit eyle diyerek ötede kıldan ince kılıçtan keskince diye tarif edilen o müthiş köprünün üzerinde ayaklarımızın kaydırmamasını rabbimizden dileriz.
Bunun gibi burada da sırat-ı müstakimde sabit kadem olmak için yalvarmamız bir emniyet vesilesi olacaktır.
Evet Burada kayanların çoğu orada da kayar.
Burada en kaygan zeminleri Allah'ın izniyle aşanlarsa orada biiznillah
sabit kadem olurlar.
Bununla beraber burada kayan herkesin orada da kayacağı söylenemez.
Bir insan bir yerde kayarsa ve bu kaymanın endişesini ruhunda taşıyarak hemen bir tövbe kurnasına
koşup arınır ve Allah'a dönerse Allah Teala onu hiç günah işlememiş gibi tertemiz bir hale getirebilir.
Sahih bir hadiste buyurulduğuna göre Cenabı Allah Hz.Adem'i
yarattığında şeytan ona bakar ve onda birçok boşluk görür.
Bundan insanın her zaman nefsine söz geçiremeyen, hevesatını gemleyemeyen bir varlık olduğu sonucunu çıkarır.
İşte bu boşlukları gören şeytan Cenabı Hak'la muhaveresinde küstahça şöyle der: "Ya Rabbi, senin izzetine yemin ediyorum ki Ademoğullarının hepsini baştan
çıkaracağım.
Ama hemen ardından da ekler: "Senin ihlasa erdirilmiş has kulların müstesna"
Yani onlara diş geçiremeyeceğini anlamıştır.
İşte şeytanın ivasından korunmanın garantisi bizzat şeytanın da itirafıyla Allah'ın has kulu olmaktır.
Bunun için de Rabbimizi iltica etme, onun himayesine sığınma çok önemlidir.
Cenabı Hakk'ın hususi himayesi altında olmasına rağmen insanlığın iftihar tablosu
efendimiz şöyle dua ederdi.
Şeytanın kalbime vereceği vesveseden, kulağıma fısıldayacağı kötü şeylerden ve
dürtülerinden Allah'a sığınırım.
Evet Şeytandan ve onun hilelerinden sakınmak Allah'a sığınmak gerekir.
Zira şeytan insanları aldatma konusunda çok profesyoneldir.
Öyle hileler, öyle oyunlar bilir ki bu oyunlarını kullanarak şimdiye kadar nice devi devirmiştir.
Mesela teheccüde kalkmak isteyen birinin kalkmaması için gece boyu 50 türlü oyun oynar.
ona türlü
telkinlerde bulunur.
Bunda başarısız olduğu ve o insan her şeye rağmen sıcak yatağını terk edip teheccüde kalktığında
da boş durmaz.
O abdest almaya giderken ayrı bir oyun oynar.
Namaza durduğunda daha farklı bir oyunla onun karşısına çıkar.
namazına riya sokmaya, kalbine ucup duygusunu atmaya çalışır.
Evet, şeytanın o kadar farklı oyunu vardır ki onlarla başa çıkmak bir hayli zordur.
Ciddi bir azim ve irade ister ve her zaman Cenabı Hakk'ın inayet ve sıyanetine
sığınmayı gerektirir.
Bu açıdan bize düşen şeytanın oyunlarına karşı bir surla yetinmeyerek o surun
dışına bir sur daha, bir sur daha yapmak ve ne kadar fazla sur örersek örelim onu çok görmemektir.
Bakın insanlığın
iftihar tablosu aleyhissalatu vesselam istirahat buyurmadan önce Kur'an-ı Kerim'den Mülk suresi,
Yasin suresi, Secde suresi, Muavizeteyn sureleri Bakara suresinin son iki ayetini okur ve aynı zamanda Allah'ım korku ümit arası duygularla kendimi sana teslim ettim.
Yüzümü sana çevirdim.
İşimi sana ısmarladım.
Sırtımı sana dayadım.
Sana karşı yine senden başka sığınak, senden başka dayanak yoktur.
İndirdiğin kitabına, gönderdiğin peygamberine iman ettim." diyerek dua eder ve Cenabı Hak'a sığınırdı.
Böylece bize zinhar kendinizi gaflete salmayın.
Şeytandan her zaman Allah'a sığının ikazında bulunmuştur.
E. Fena hasletleri hayra yönlendirme.
İnsan cami bir varlık olması itibarıyla hem alem-i ulvi hem de alem-i süfriye ait bir kısım istidatlarla donatılmıştır.
Yani onun hem mülk hem melekut hem
cismani hem ruhani hem bedeni hem de kalbi hususiyetleri vardır.
Dolayısıyla onun yükselip kurtuluşa
ermesi mahiyetine konulan bütün bu nüveleri yaratılış gayeleri istikametinde kullanmasına bağlıdır.
Ahsen takvime mazhar yaratılan insanoğlu melekuti ve ruhani keyfiyetini tam olarak ortaya koyabildiği ve değişik hikmetlere binaen mahiyetine konulan menfi duygulara karşı da iradesinin hakkını verip meşru daire içinde hayatını
sürdürebildiği takdirde meleklerle at başı hale gelebilir.
Hz.Mevlana'nın da ifade ettiği gibi insan böyle bir noktada durmaktadır ki mahiyetinde cismani, nefsani ve şehevani hisler bulunmasına rağmen ortaya koyduğu güzel işlerden dolayı kimi zaman melekleri bile halini imrendirir.
Ama aynı insanoğlu nefsinin ve cismaniyetinin peşine düştüğü zamansa şeytanları bile utandıracak duruma
düşebilir.
Bu açıdan insan öncelikle kabiliyet ve zaafları, meziyet ve boşluklarıyla kendini çok iyi okuyup tanımalı ve sahip olduğu bir kısım menfi duyguları terakkisi adına bir yükselme rampası olarak görmelidir.
Zira o sahip olduğu bu
kötü duyguları kontrol altına aldığı ve onların yüzünü hayra çevirebildiği takdirde içindeki cennet çekirdeği neşu nema bulmaya başlayacaktır.
Kalpte kurulan o cennet misal
hayatsa bu dünyayı cennete uzanan bir koridor haline getirecektir.
Artık siz böyle bir
dünyanın her faslında, her lahzasında ve her safhasında bir kere daha cenneti duyabilir ve onun sonsuz güzelliklerini daha buradayken müşahede edebilirsiniz.
Bu hakikati şu şekilde de ifade edebiliriz.
İnsanın mahiyetinde bulunan müspet
duygular işlenmesi halinde doğrudan doğruya onun terakkisine vesile olur.
Negatif gibi görünen istidatlarsa teyakkuz, temkin ve Allah'ın emir ve yasaklarına riayet etmek suretiyle baskı altına alındığı ve onların negatif tesirlerinden uzak durulduğu takdirde Allah'ın ayrı bir ihsanına vesile olur.
Başka bir ifadeyle onlara karşı tavır almanız, kararlı ve dik duruşunuz Allah katında ibadet gibi kıymet kazanır.
Mesela nasıl ki namaz insanı yükselten, onu arş-ı kemalat-ı insaniyeye ulaştıran çok önemli bir ibadettir.
Cismani arzulara baş kaldırma, onları dizginleme de belki en az onun kadar önemli bir kurbet vesilesidir.
Cenabı Hak, "Allah'tan korkup heva-i nefsine karşı tavır alan kimsenin varacağı
yer şüphesiz cennettir buyurmak suretiyle bu hakikate işarette bulunur.
Evet, özetle zahiri yönleri itibarıyla negatif gibi görünen bu duygular zapt altına alınır ve hayra yönlendirilirse insanın cennete girmesinin en önemli vesilelerinden biri olabilir.
F.İradeyi kullanma.
Allah insanı hayvan gibi dar bir daireye koymamıştır.
Başka bir ifadeyle o insiyaklarının iç güdülerinin kulu, kölesi değildir.
Yüce yaratıcı insana irade vermiş ve lütfedeceği nimetleri de şartı adi planında insanın iradesinin hakkını vermesine bağlamıştır.
Gerçi insanın işlediği amellerle Cenabı Hakk'ın ona lütfettiği nimetler arasında sebep
sonuç ilişkisine göre bir münasebet yoktur.
Fakat Allah celle celalüu lütuflarını ona bağlamıştır.
Mesela Cenabı Hak, "Elinizi kaldırdığınız zaman gökteki yıldızları başınıza
dökerim." demiş olsaydı, "Einizi kaldırdığınızda yıldızlar yere dökülürdü.
Ancak el kaldırma gibi basit bir fiilin bu kadar büyük bir sonucunun olması adiyattan değildir.
Dolayısıyla bu ikisi arasında sebep sonuç münasebeti açısından doğrudan bir ilişki aramaktan
öte meseleyi başka bir gücün devreye girmesine bağlamak en mantıklısıdır.
İnsanın yapmış olduğu ibadetler ve hak yolunda katlandığı bazı zorluklar karşısında Cenabı Hakk'ın ona vad ettiği
mükafat ve lütuflar o kadar büyüktür ki arada sebep sonuç ilişkisine göre bir münasebet aranmamalıdır.
Demek ki Allah
insanın iradesiyle yapmış olduğu amelleri adeta bir nüve gibi kabul ediyor ve bunları ileride cennetin ebedi ağaçları, bağları, bahçeleri halinde ona iade ediyor.
İnsanın mahiyetinde bulunan ve onun terakkisinde önemli bir yeri olan müspet
duyguları insanın sağ tarafına, menfi duyguları da sol tarafına benzetebiliriz.
Zannediyorum şeytanın Araf suresinde
yer verilen şu sözünü bu şekilde değerlendirebiliriz.
Sonra insanlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından yaklaşacağım.
Sen de onların çoğunu şükreden kullar bulmayacaksın.
Şeytan insanın mahiyetindeki boşluklara bakınca ellerini oğuşturup adeta şöyle demektedir.
Onların önlerinden gelerek ileriye matuf ümitlerini, cennete giden yollardaki köprülerini yıkabilir ve onların yönlerini cehenneme çevirebilirim.
Arkalarından gelerek geçmişlerini hep
bir mezarı ekber gibi gösterip onlara baba ve dedelerini inkar ettirerek hayatlarının sadece
kendileriyle başladığı kuruntusunu verebilirim.
sağdan yaklaşarak hayırlı işler yaparken bile onları aldatır,
yapmış oldukları amellerini riya ve sümayile kirletirim.
Allah'ı peygamberi anlatırken veya ellerine kalemi aldıkları zaman onlara kendilerini ifade ettirir, kendilerini
nazara verdirir ve sürekli ben mülahazalarıyla temiz ve güzel işlerini kirletmek suretiyle onların canına okurum.
Ve nihayet onların sollarından gelerek haramları güzel gösterir.
Altın tepsiler içinde onlara zehirli bal sunar ve onları yoldan çıkarırım.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in sabah akşam dilinden düşürmediği şu dua adeta şeytanın yukarıdaki sözüne mukabildir.
Allah'ım ayıplarımı ört ve beni korkularımdan emin kıl.
Allah'ım önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan ve üstümden gelecek tehlikelerden beni muhafaza eyle.
Alt tarafımdan umulmadık bir kötülüğe uğramaktan da senin azametine sığınırım." Konuyla alakalı bir
hadis-i şeriflerinde de efendimiz şöyle buyurur.
Cennet çepe çevre nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle cehennem de bedeni arzu ve iştihaları kabartan şehevatla kuşatılmıştır.
Buna göre cennet nefse ağır gelen insanın yapmakta zorlanacağı şeylerle
çevrelidir.
Kul onları aşa aşa, atlaya atlaya, derelere ine ine, yokuşlara tırmana tırmana, kandan irinden deryaları geçe geçe cennete girecektir.
Cehenneme götüren yolsa insanın cismani, nefsani ve şehavani duygularına hitap eden şeylerle kuşatılmıştır.
Bu açıdan şeytan insanı en çok yeme, içme, yan gelip yatma gibi cismani ve bedeni arzularının arkasından koşturarak aldatır.
G. Yalnız kalmama.
Kötü ahlaktan korunmanın yollarından biri de yalnız kalmamaktır.
Önemine binaen daha önce de bir parça üzerinde durmaya çalıştığımız gibi mümin, salih arkadaşlara sahip olmalı.
her zaman onlarla birlikte hareket etmeli, onlarla oturup kalkmalıdır.
Eskiden dini ilimlerde eğitim
görecek talebeye henüz Arapça eğitimine başlanmadan önce kötü arkadaş kara yılandan daha tehlikelidir.
Zira kara yılan sadece bedeni sokar.
Kötü arkadaşsa senin imanını zedeler.
Seni cehenneme sürükler.
Halbuki iyi arkadaş seni alır, cennete yükselir şeklinde dilimizi çevirebileceğimiz Farsça bir beyit öğretilirdi.
İyi arkadaş edinme çok önemlidir.
Çünkü insan her zaman kendi kendine ayakta
duramaz.
İnsanı çadıra benzetecek olursak o kendi varlığının çadırının hem orta direği hem de çevre kazıkları olamaz.
Kişi bir orta direk gibi kendi varlık çadırını omuzlarına aldığı zaman o çadırın çevresini tutan kazıklar gibi ona bu hususta yardımcı olacak
arkadaşlar edinmelidir.
Zira o yapı ancak böyle ayakta durabilir.
Kubbedeki taşlar başa vermezse dökülür.
Bu açıdan efendimiz, "Tek kişi şeytandır.
İki kişi de şeytandır.
Yani şeytana uymaya çok açıktır.
Üç kişi ise cemaattir buyurur.
Peygamber efendimiz bize böyle bir atmosfer içinde olmayı tavsiye ettiğine göre bunu oluşturmak için gayret
etmeliyiz.
Bize düşen her zaman salih ve sadık arkadaşlarla beraber olmaktır ki ey iman edenler Allah'a karşı takvalı olun ve özü sözü doğru sadık kimselerle beraber bulunun ayetiyle Kur'an da bunu emretmektedir.
Böyle bir çevre edindiğimiz zaman etrafımızda bir hataya meyl
ettiğimizde hemen bizi ikaz edecek yapılan bir yanlış karşısında bizi düzeltme gayreti
içinde olacak kimseler bulunacaktır.
Belki de çok defa sevdiğimiz o arkadaşlardan hicap edip fena his ve
heveslerimizi baskı altına alacak, kötü duygu ve mülahazalardan uzak duracağız.
Müsaadenizle burada iç dünyamla alakalı bir hususu arz etmek istiyorum.
Bazı hatalarımdan dolayı salih kabul ettiğim
arkadaşlarım beni ikaz ettiklerinde belki biraz hicap duymuşumdur.
Bu ikazlar nefsime ağır gelmiş de olabilir.
Fakat hasıl ettiği netice açısından meseleye baktığımda hep Rabbime hamdetmiş, o
arkadaşlarıma karşı da gönlüm minnettarlıkla dolmuştur.
Zaten üstat hazretleri de koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse ona darılmak değil belki memnun olmak lazım gelir diye ikazda bulunmuyor mu?
Salih bir mümin mümin kardeşini bir konuda ikaz ederse o kişi belki yokuş aşağı giden bir arabanın fren yapması gibi
önce sarsılır, bir sağa bir sola yalpalar.
Ancak ebedi hayat açısından meseleye bakıldığında bunun aslında hiç de önemli olmadığını anlar.
Çünkü bu sayede kendine gelmiş ve fasit bir daire içine düşmekten kurtulmuş olur.
İşte bu salih arkadaşlarla beraber olmanın mükafatıdır.
H. Zihni ve şuur altını temiz tutma Vicdan mekanizmasının dört ana unsurundan biri olan zihnin gerçek gayesi
marifetullah'tır.
Bundan dolayı onun sürekli Allah'a ulaştıran yollar, o yollardaki handikaplar ve bu
handikapların aşılması için gereken nazari bilgilerle meşgul olması, sonra da bu nazari bilgileri tatbik
edebilmesini sağlayacak malumatla beslenmesi gerekir.
Ne var ki anlama, öğrenme ve hatırlama kabiliyeti olarak şuur altı ve şuurüstü müktesebat adına elde ettiği bütün bilgileri muhafaza eden
ve adeta bir arşiv, bir kütüphane vazifesi gören zihin çoğu zaman sakat düşüncelerin, yanlış kabullerin ve batıl inançların istilasına da maruz kalır ve çirkin görüntü, kaba ses ve kötü söz atıklarıyla dolar.
Bu arada marifetullah'la uzak yakın alakası olmayan her şey
zihinde küçük veya büyük bir leke bırakır ve onun kirlenmesine sebebiyet verir.
Her günah, her hata ve her kötülük zihinde mutlaka bir iz bırakır.
İnsan çok defa böyle bir zihin kirlenmesinin farkına varmasa da zamanla onun tezahürlerini gönlünde ve
duygularında hissedebilir.
Böyle bir kirlenme hayırlı işlere devam etme arzusunu kırar.
Salih amellerde süreklilik
isteğini azaltır ve fenalıklara meyli artarır.
Evet, günümüzün insanları zihin kirliliği gibi bir afete daha çok maruz kaldıklarından dolayı talihsiz
sayılırlar.
Bugün çarşıda sokakta pek çok günahla karşılaşmak kuvvetle muhtemeldir.
Hatta bir kısım yeni teknolojiler
yüzünden mahzurlu pek çok şey hanelerin içine kadar girmiş, ruh dünyalarımızda bulantı hasıl edecek
manzaralar maalesef sıradanlaşmıştır.
Kulaklar adeta kir taşıyor.
Diller kir üretiyor.
Uygunsuz sözler dinleniyor.
Çirkin laflar ediliyor.
Sürekli şunun bunun aleyhinde atılıp tutuluyor.
Konuşmalar gıybetlerle başlıyor, yalanlarla devam ediyor ve sonunda iftiralarla noktalanıyor.
Konuşanlar kirletiyor.
Onlara müsamaha gösterip dinleyenler de onların vebaline ortak olup
kirleniyorlar.
Böylece çok ciddi bir zihin kirliliği yaşanıyor.
Bu kötü durum şeytanın müdahalesine de bir ortam hazırlıyor ve şeytan kirli zihinleri kendi hesabına kullanıyor.
Dolayısıyla insanlar dupd duru bir gönülle Cenabı Hak'a teveccüh etme imkanı
bulamıyorlar.
Dahası birer pas ve leke olan o günahlar tövbe ve istiğfarla temizlenmiyor ve arttıkça artıyorsa biriken kirler üst üste yığılarak bir perde haline gelir.
Bu perde Allah'tan gelen tecellilerin önünü keser.
Rahmet esintilerine ve ilahi inayete engel olur.
Himayesiz kalan kalplerse Allah muhafaza şeytandan gelecek küfür oklarına açık birer hedef haline dönüşür.
Bundan dolayıdır ki böyle bir musibete
karşı ümmetini ikaz eden Allah Resulü harama nazar şeytanın zehirli oklarından bir oktur buyuruyor ve ardından Cenabı Hakk'ın şu iltifatkâ beyanını naklediyor.
Kim benden korktuğundan dolayı harama bakmayı terk ederse kalbine öyle bir iman neşvesi ve halaveti atarım ki onun zevkini gönlünün derinliklerinde duyar.
Dışarıdan gelecek günah hücumlarına karşı ümmetini koruma mevzuunda çok hassas
davranan Peygamber Efendimiz Aleyhi Ekmelü Tehaya, kadın erkek herkesin iffete kilitlendiği bir dönemde hem de hac vakfesini yapıp Arafat'tan döndükleri bir sırada terkisini aldığı Hz.
Abbas'ın oğlu Fazıl'ın başını sağa sola çeviriyor ve böylece etraftaki kadınlara gözünün ilişmemesi için ona
yardımcı oluyordu.
Asır saadet asrı, mevsim hac mevsimi, terkisine binilen zat Allah Resulü ve harama bakmaması için başı sağa sola çevrilen de iffetinden hiç kimsenin şüphe etmeyeceği Hazreti
Fazl idi.
Bu şartlar altında bile nazarına başka hayaller girmesin ve sersere bir ok kalbini delmesin diye fazlın yüzünü bir o yana bir bu yana çevirmesi efendimizin bu konudaki
hassasiyetini gösteriyor ve ümmetine misal teşkil ediyordu.
Resul-i Ekrem Efendimiz bir başka zaman Hz.Ali'ye, "Ya
Ali, kötü bir şey gördüğünde ona bakmaya devam etme.
İstemeden gözüne iliştiği için ilk bakışın
bir günahı olmasa da senin ikincisine bakmaya devam etmeye hakkın yoktur." buyurmuş.
kasıtlı olmadığı için
ilk bakışın mesuliyet getirmeyeceğini ancak ikinci defa dönüp bakmanın iradi bir davranış olduğundan günah hanesine yazılacağını vurgulamış ve harama götüren yolu baştan keserek günahlara geçit
verilmemesi gerektiğine dikkat çekmiştir.
Dahilden kaynaklanan zihin kirliliği.
Hariçten gelen bu leke ve kirlerin yanında bir de dış dünyanın içe
yansımalarından ve onların hasıl ettiği yakışıksız düşüncelerden kalan izler oluyor.
Falan neden şöyle dedi?
Filan niye böyle yaptı?" şeklindeki bulanık fikirler hayalinizi delip geçiyor.
Bir
kıymık gibi tasavvurlarınıza saplanıyor, hislerinizi yaralıyor.
Hatta içinize dert olan o sözlerin ve davranışların
muhatabı siz olmasanız bile onlara maruz kalanların durumlarını müzakere etmek sizin vazifenizmiş gibi davranıyorsunuz.
Oysa bu meseleye çözüm bulma imkanınız olmadığı halde beyhude suizanlara
kapılıyor, kuşkularınızı büyütüyor, kendi kendinizi yiyip bitiriyor ve böylece farklı bir zihin kirliliği ile karşı
karşıya kalıyorsunuz.
Şahsen böyle bir zihni kirliliğin daha yaygın olduğunu görüyor, çoğu insanın bu
derde müptela olduğunu müşahede ediyor ve bundan derin bir üzüntü duyuyorum.
İnsan kötülüklere açık yerlerden ve günaha girme ihtimali olan ortamlardan uzak durarak dışarıdan bulaşabilecek
günah lekelerine karşı tedbir alabilir ve onlardan korunabilir.
Fakat hayallerden ve tasavvurlardan kaçmak çok zordur.
Oturup kalkarken, yiyip içerken onlar hep sizinle beraberdir.
Onlardan uzaklaşmak için uykuya sığınmaya çalışsanız bile daha gözlerinizi yummadan
şeytan onları inci taneleri gibi önünüze saçıverir.
Bu defa uykuyu da unutur, başlarsınız çocukların bilye oynamaları gibi hayal ve tasavvurlarla oynamaya Falan neden bu kadar vefasız?
Filan niye bu denli duygusuz?
Öbürünün Allah'la münasebeti niçin o kadar sığı sorgulamalarıyla zihninizi meşgul edersiniz?
Aslında o mevzularda yapılması gereken şeyler Kur'an ve sünnet tarafından ortaya konmuş,
meselelerin usulüne uygun olarak anlatılması ve insanların irşat edilmesi için gereken hususlar belirlenmiştir.
Belirlenen esaslara göre tavır almak ve hareket etmek varken hiçbir faydası
olmadığı halde bu tür mülahazalara dalmak hayallerin ve tasavvurların suizanlara dönüşmesine ve dolayısıyla zihin kirliliğine sebep olmaktadır.
Bazılarına günde 100 defa estağfirullah dedirten de böyle bir zihin kirliliğidir.
Siz öyle bir kirlenmeye karşı ciddi
tavır alsanız da makineli tüfekten boşalan mermiler gibi peşi peşine gelip en hassas duygularınıza çarpan
sesler, sözler ve görüntüler tahayyü ve tasavvurlarınızı bir şekilde yakalar.
Kimi zaman tuhaf bakışlar, garip duruşlar, sakat anlayışlar, kimi zaman da kendinden kaçışlar gelip onlara çarpar.
Siz ne kadar görüp duyduklarınızı realitelerle dengelemeye çalışsanız da
hayalleriniz ve tasavvurlarınız parçalayıcı bir canavardan kaçan çaresiz av gibi kalır, koşamaz.
Kalbiniz şuurunuz ve mantığınız ölçüsünde mukavemet gösteremez.
Mantık ve güç sınırı tanımayan, zaman ve mekan kaydına girmeyen hayal çok süratli olsa da çoğu zaman fena duygulara paçayı kaptırır, kötü düşüncelere yakalanır.
Neticede çok kıymetli dakikalar faydasız hayallerle eriyip gider ve zihinde yararsız düşüncelerin istilasına uğrayarak bir çeşit esarete düşer.
Kalple kafanın arasındaki irtibat sebebiyle zihindeki bu kirlamanla kalbe de bulaşır ve orada Kur'an'ın ifadesiyle rey meydana gelir.
Rey bir şeyin üzerinde oluşan pas demektir.
Cenabı Hak hayır hayır gerçek şu ki yapageldikleri o kötü işler yüzünden onların kalplerini isp sardı da ondan dolayı inkara saplandılar buyurmuş.
Allah Resulü de, "Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur.
Bir leke yapar.
Eğer kul tövbe edip günahından vazgeçer, mağfiret dilenirse kalbi yine parlar.
Döner, tekrar günah işlerse o lekeler artar.
Nihayet kalbini ele geçirir.
İşte ayette zikredilen reyn budur." sözleriyle ilahi beyanı şerh etmiştir.
Evet Pas tutan bir kalbin bütün ufukları kararır ve artık o iyiyi kötüden ayırma kabiliyetini kaybeder.
Beyazı siyah, siyahı da beyaz görmeye başlar ve bir daha da kendine gelmesi, fıtri saffetini elde etmesi çok zor olur.
Hatta bazen yeniden özüne ermesi bütün imkansızlaşır.
Gafleti ve fenalıkları yüzünden deformasyon geçiren bir insanın üst üste kaymalar yaşaması da kaçınılmaz hale gelir.
Zihin kirliliğinin sonuçları kaymaların başında konsantrasyon eksikliği gelir.
Zihin ve kalp dağınıklığı yaşayan bir insan birinci dereceden
üzerinde durup yoğunlaşması gereken meselelere dahi konsantre olamaz.
En hayati mevzulara bile teksifi nazar edemez, odaklanamaz.
Evet Kalbi hayatı itibariyle dağılan bir kimse hiçbir mevzu üzerine dikkatini toplayamaz.
Çünkü birbiriyle tezat
teşkil eden dağınıklıkla konsantrasyon bir arada bulunamaz.
Bakışı bir noktaya yoğunlaştırmak o kadar önemlidir ki
Vediüzüüzaman Hazretleri bu konuya şöyle misal gösterir.
Bir aynada bile teksifi-i nazar
edilse, odaklanılsa zamanla alem-i misale karşı hayalde bir pencere açılır ve o aynada çok gariplikler müşahede edilir.
Ve aslında aynada değil belki aynaya olan dikkati nazar vasıtasıyla aynanın haricinde hayale bir pencere açılır.
Diğer taraftan zihin kirliliği
insanı malayaniyatta, dünya ve ahiret adına faydası olmayan şeylerde gezdirir.
Mal hulya dediğimiz bir kısım kuruntuların içinde dolaştırır ve insanın
saniyelerini, dakikalarını, saatlerini çalıp götürür.
İnsan faydalı şeyler okuyup güzel hayallere dalacağına, güzel görüp güzel düşüneceğine, uhrevi hayatı ve Allah'la münasebeti adına dolup dolup boşalarak zevk-i ruhaniler içinde dolaşacağı yerde zihni kirlenir ve kalbi dağılırsa boş hulyalarla vakit geçirir.
Zamanını heder eder.
Duygu ve düşünceleri hesabına da çok büyük inhiraflara düşer.
Zihin kirliliğinin belki de
en zararlı neticesi kelam-ı nefsi şeklinde akla gelen sebb şetler yani dile dökülmese bile bir düşünce şeklinde belirip kalbi ve kafayı meşgul eden yakışıksız sözler, çirkin laflar, karalama ve kınamalardır.
Mesela bir insanın namazını verip
veriştirmesine, duasındaki dikkatsizliğine ya da çarşı pazardaki lavbaliliğine takılmışsanız bunlar önce birer buğu halinde zihninizde beliriverir.
Başlangıçta sadece bir hayalken daha
sonra tasavvur kalıbına dökülür.
Siz meseleyi orada kesip atmaz.
Aksine mülahazalarınız üzerinde daha da yoğunlaşırsanız tasavvurunuz taakküle, idrake ve hatta tasdike dönüşür.
O şahıs hakkında hükmümüzü verir ve "Vay mücrim vay" dersiniz.
Belki ağzınız hareket etmez, diliniz dönmez ve dudaklarınızdan hiçbir kelime dökülmez.
Ama o insanı ne zaman ansanız içinizden hep mücrim hükmü geçer.
İşte bunlar da kalbi öldüren ve ruhu felç eden illetler cümlesindendir.
İnanan bir insan muhasibi inceliği ve hassasiyeti içinde hayallerini bile sorgulamalı ve onların çirkinliklerinden Allah'a sığınıp zihnine çarparak geçip gidenlerden dolayı dahi estağfirullah demelidir.
İnsanları vesveseye düşürmemek şartıyla herkeste kötü hayallere karşı
istiğfar etme bilinci geliştirilmelidir.
Bazen bir kısım çağrışımlar neticesinde istenmeyen ve
rahatsızlık veren düşünceler, çirkin manzaralar veya kötü sözler hayale gelince bazı hassas ruhlar bunların kendi kalbi hastalıklarından ve manen kaygan bir noktada bulunuyor
olmalarından kaynaklandığına inanırlar.
Meseleyi biraz derinleştirince vesveselere girebilir ve demek ki benim kalbim
bozulmuş.
Ben artık bütün fıska açık yaşıyorum." diyerek ibadetü taati bırakıp kendini büsbütün salmak suretiyle
şeytanın oyununa gelebilirler.
İşte bu hususa dikkat etmek ve vesveseye düşmemek, düşürmemek kaydıyla her insan iradi olarak hayal ve tasavvurlarını sorgulamalıdır.
Mesela 1 Aralık acaba falan
benim aleyhimde şöyle mi düşünüyor şeklinde mülahazalara dalsa hemen teyakkuza geçmeli
ve çok ciddi bir günah işlemiş gibi kalkıp tövbe etmelidir.
O zat gerçekten öyle düşünmüş de olabilir.
Fakat Allah o günahın hesabını onu işleyene soracaktır.
O bizi
alakadar etmez.
Aslı ne olursa olsun bu tür düşüncelere dalmak, onlardan belli hükümlere
varmak insana çok şey kaybettirir.
Onu günah vadilerine sürükler ve sevap atmosferinden uzaklaştırır.
Evet İnsanlarda kendilerini sorgulama düşüncesini canlı tutmak hayati öneme sahiptir.
Böylelikle herkes başkalarının kocaman günahlarını bile göremeyecek kadar kendi kusurlarının telafisiyle meşgul
olabilir.
Rüyasında bir günaha girse benim hayalim fıska açık olmasaydı bu günah rüyama girmezdi deyip istiğfarla kendini kınar hale gelebilir.
Evet Gerçek huzur ve saadete zihnin dağınıklık ve perişaniyetten kurtarılması kalbin itminan ve istirahate ermesi
neticesinde ulaşılabilir.
Zihni kirlenmemiş her insan istediği zaman kanatlanan ruhu sayesinde kalbinin sonsuz iklimlerine doğru açılarak hakiki mutluluğu elde edebilir.
Böyle bir bahtiyarlığı yakalamanın en önemli şartı zihin kütüphanesini
tertemiz fikirlerle donatmak ve kalp haznesini selim duygularla nurlandırmaktır.
Yunan filozof Epiktetos mevzuyla alakalı ibretiz ikazında şöyle der: "Fena hulyalara yakalanınca ilk fırsatta onlardan kurtulmaya ve hemen o tehlikeli alandan uzaklaşmaya çalış.
Yoksa hayallerin seni öyle vadilere sürükler ki bir
daha geriye dönemezsin.
Şuur altı ve olumlu ön kabuller.
Şuur altının doğru beslenmesi çok önemlidir.
Mesela çocuklarımıza şuur altılarının oluştuğu dönemde onların seviye ve konumlarını göz önünde bulundurarak iman ve İslam'ın esaslarına dair
ilmi halin bize sunduğu bilgiler doğrultusunda şartlandırma yapmak faydalı bir yol ve metottur.
Her ne kadar şuur altının beslenme dönemi için 05 ve 07 gibi yaş aralıklarından bahsedilse de bu mutlak değil izafidir.
İnsan dimağının aktif olduğu, etrafını çok iyi okuduğu ve çevresinden kotardığı şeyleri sürekli dimağına yerleştirdiği
dönem 7 yaşından sonra azalma gösterse de 10 belki 15 yaşına kadar devam edebilir.
Bu dönemde çocukların muhale kabiliyetleri büyükler gibi olmadığından meselelerin neden ve niçinleri üzerinde
çok fazla durmadan açık ve net bir üslupla vereceğimizi vermek önem arz eder.
Evet Herhangi bir şüphe ve tereddüde
mahal bırakmayacak şekilde kesin ve net bir üslupla Allah birdir, Peygamber Efendimiz onun resulüdür.
Cenabı Hakk'ın mesajı onun eliyle bize gelmiştir.
Kader vardır gibi temel dini bilgilerin çocuğa muhkem bir üslupla öğretilmesi gerekir.
Malum olduğu üzere çocuğun başlangıçta anne sütüyle beslendiği ardından mama türü gıdalar aldığı daha sonra kaşık kullanarak yemeğini yediği ve sert
yiyecekleri dişleriyle koparıp beslendiği farklı gelişim dönemleri vardır.
Çuurlu anne ve babalar her bir dönemi ve o dönemin gereklerini çok iyi hesaplayarak çocuğun yaşına ve
gelişimine göre beslenmesini çeşitlendirirler.
İşte bunun gibi çocuğun yaşına ve gelişim durumuna göre bilginin keyfiyet ve derinliği ve o bilgiyi veriş tarzı değişkenlik arz etmelidir.
İlk yaşlarında pek çok bilginin icmalen özet olarak ve basit şekilde verilmesine karşılık ileri yaşlarda ihtiyaç ve sorunlarına göre daha
komplike bilgiler verilir.
Mevzuların neden ve niçini üzerinde durulur?
derinlemesine izahlar yapılır.
Bu dönemde meseleyi çok fazla akla ve mantığa dayandırmadan sadece Allah'ın var
olduğu hakikatini çocuklara ifade edersiniz.
Zira bu yaş çocukları kendi kafalarında mücerret hakikatlere
cisimler, mekanlar takdir edebilirler.
Belki bazı şeyleri rüyalarında bile görebilirler.
Anlattığınız cennet ve
cehennemi hayallerinde kendilerine göre farklı kurgulayabilirler.
Fakat sonraki dönemlerde bu anlatılanların akıl ve
mantıkla teyit edilip mevcut ilimlerle desteklenerek akli ve mantıki herhangi bir boşluk
bırakmadan farklı bir formatta yeniden anlatılması gerekir.
Buna bir yönüyle bir tür şartlanmışlık diyebiliriz.
Fakat bu ferdin düşünüp araştırıp değerlendirdikten sonra aklının, araştırmalarının ve vicdani ihtisaslarının evet dediği ve bütün bunların
teyidini alarak kabullendiği bir şartlanmışlık olacaktır.
Bunun için özellikle şuur altının oluştuğu dönemde şartlandırma yöntemiyle hak ve hakikatlerin anlatılması çok önemlidir.
Hatta bir
bakıma zorunludur.
Rahatlıkla söylenebilir ki günümüzde İslam coğrafyasındaki insanların yaşadığı
bazı boşluklar onların şuur altı beslenme devresinde bir dönem boş bırakılmasından kaynaklanmaktadır.
Evet, günümüzde donanımlı ebeveyn sayısı çok azdır.
Şuurlu olanlar da kendi işleriyle meşgul olup çocuklarını ihmal etmişlerdir.
Yüksek ahlaki değerler
açısından ev bomboş, sokak bomboş, okul bomboş, cami de ruhsuz ve manasızdır.
Bu müesseselerin hiçbirinde akıl, mantık, his ve heyecana hitap eden yeterli bir kıvam yoktur.
Dolayısıyla buralarda yetişen nesillere boşluğun çocukları
nazarıyla bakabilirsiniz.
Zira onlar ellerinden tutulup sahip çıkılmadıkları için boşlukta neşet etmiş talihsiz bir nesildir.
Halbuki şuur altı müktesebat insanın hayatı boyunca karşılaşacağı
sıkıntı ve problemler karşısında bir can simidi gibidir.
Zira insan hayatın değişik dönemlerinde akıl, mantık ve ilmi müktesebatıyla üstesinden gelemeyeceği meselelerle karşılaşabilir.
İşte bu durumda bir dönem güvendiği ve kendisi için birer kanaat önderi konumunda bulunan annesi, babası veya hocasının daha
önce ona verdiği, kazandırdığı duygu ve düşünceler onun imdadına yetişir.
Belli bir dönemde insan evde anne ve babasından, mahallesinde cami ve mektepten sıhhatli bilgiler almış ve onları
dosyalar halinde korteksine yerleştirmişse karşısına çıkacak meselelerin üstesinden gelmesinde bu birikimin
ona çok fayda sağlayacağına ve neticede o problem vesvese ve tereddütlerin üstesinden geleceğine inanıyorum.
Bu dönemde şuur altı adeta bir köprü vazifesi görecektir.
Zaten şuur altı bilgilerinizle siz o ilk sarsıntıyı atlattığınızda daha sonra akıl ve
mantığınızla kalan sorunu çözer, sarsıntının üstesinden gelirsiniz.
Mesela uzmanlara ve konuyla ilgili kaynaklara
müracaat eder, meselenin aslını öğrenir ve böylece zihninizdeki problemi çözersiniz.
Pek çoğumuz benzeri tecrübeler yaşamış, hayatımızda karşılaştığımız bazı sarsıntıları ilk başta akıl
ve mantık zeminine oturtamamış, bu yüzden anne ve babamızdan edindiğimiz kazanımlarla durumun
üstesinden gelmişizdir.
Daha sonra da o meseleyi mantık ve muhakeme zemininde çözüme kavuşturmuşuzdur.
O halde bize emanet edilen çocuklarımızın ilerleyen yaşlarında insi ve cinni
şeytanların vesvese ve tuzaklarına düşmemeleri için şuur altı beslenme dönemlerini çok iyi
değerlendirmeli ve o safhalarda herhangi bir boşluğa fırsat vermemeliyiz.
4. Melekuta açılma
A. nefsin arzu ve hevesatını aşma.
İnsanı melekuta yükseltebilecek hususların başında nefsin arzu ve isteklerini aşmak
gelir.
Tasavvufi ifadesiyle buna fena fillah yani insanın Allah'ın isteklerinde fani olması denir.
İnsan hayatına Allah'ın istekleri hakim olduğu nispette şehevi duygulardan, behimi hislerden, hayvani garizelerden uzak kalabilir.
Kendini açtığı ten kafesinden
kurtulduğu nispette kalp ve ruhun hayatına yükselmeye, cismaniyet ve hayvaniyetten uzaklaşmaya muvaffak olabilir.
Artık o sair canlılar gibi değildir.
Şuur sahibi bir insan olarak eşya ve hadiselerden ders almasını bilir.
Toplum içinde insanlardan bir insan olarak yaşamakta fakat onun nazarları melekut alemini seyretmektedir.
Zira o artık cismani hayattan ruhunun ve kalbinin hayatına geçmiştir.
Cemaatle birlikte aynı secdeyi yapar.
Ancak başını arşın eteklerine sürüyormuş gibi derin bir haz içindedir.
Diğerleriyle birlikte Allahu ekber der.
Ancak bunu adeta arşın üzerinde söylüyor gibi söyler.
arşın titrediğine şahit olur.
Sonra vecd içinde kendinden geçer ve bu tatlı alemin huzur ve neşvesini ihlal edecek şeylere karşı rahatsızlık hissetmeye başlar.
Çünkü o artık cismaniyetini
yaşamıyordur.
Hayvaniyetten sıyrılmış, huzuru kibriyaya yükselmiştir ve melekut aleminin
müşahedesi içindedir.
Evet Ahlak-ı aliyenin birinci basamağı insanın benliğini aşmasıdır.
Yeryüzüne Allah'ın halifesi olarak gönderilmiş insan ona ait esmayı temsil edecektir.
Herkes sıfat-ı ilahiye muhitinde kendi kamütiü kıymetine, izan ve anlayışına göre bir hayret alemine girecek.
Vücup ve vücut alemini düşündükçe dehşetten kendinden geçecek.
Rabbiyle münasebet içinde o aleme göre bir vaziyet alacaktır.
Böylece yeryüzünde Allah'ın halifesi olduğunu gösterecek ve onunla münasebetini devam ettirecektir.
Rable münasebet aslında insanın dünyevi münasebetlerine mani değildir.
Bunlar birbirlerine engel oluyorsa bu durum insanın dengeyi gözetememesinden kaynaklanır.
Denge korunabildiği takdirde insan ailesiyle birlikteyken de rabbin huzurunda dolaşabilir.
Çoluk çocuğuyla
beraberken aynı zamanda meleklerin arasında kah rükuda kah secdede demler geçirebilir.
İnsan rabbinin isteklerini kendi arzularına ve isteklerine tercih etmek
suretiyle kendini aşacaktır.
Cismaniyetini gözetirken, yiyip içerken, yatıp kalkarken önce rabbinin rızasını gözetecek.
ve onu her zaman öncelik tanıyacaktır.
Onun emir ve isteklerinde fani olacak sofilerin ifadesiyle gassalın elindeki meyyit haline gelecektir.
Ta
ki rabbi ona istediği şekli versin.
Onu dilediği kıvama getirsin.
İşte o zaman insan su gibi içine girdiği kabın rengini alacak ve işte o zaman onda isim ve sıfatlarıyla Allah tecelli edecektir.
Zaten kamil mümin odur ki kendisine bakıldığında hadis-i şerifin ifadesiyle Allah hatıra gelir.
Bakışlarından vakar ve ciddiyetinden, mehabet altında iki büklüm oluşundan, ızdırap ve iniltisinden.
İnsanlar ona baktıkları zaman Allah'ı hatırlar.
İnsan işte bu kıvama ulaşmaya çalışmalı.
beşeri hislerini aşarak kalp ve ruhun dereceyi hayatına yükselmeli ve böylece bakışları dahi başkalarının Allah'la münasebetine vesile olacak kadar
ruhanileşmelidir.
Sofiler Müslüman şahsiyetinin oluşması ve insanın yeni bir fıtrat kazanması için
seyrü süluk-i ruhaniyi tavsiye etmişlerdir.
Fakat bunun da kendine göre değişik yol ve yöntemleri vardır.
Büyük zatlar biraz da kendi yaşadıkları dönemde Müslümanları baskı altına alan
faktörleri göz önünde bulundurmuş ve bunlara karşı mücadele edebilecek sistemler kurmuşlardır.
Kimisi sistemini
nüfus-u seba yi nefis mertebesine, kimisi de letaif-i aşere 10 latife üzerine tesis etmiştir.
Hz.Bediüzzaman ortaya koyduğu sistemi aczi-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-ı mutlak
ve şükrü mutlak diye isimlendirdiği dört temel esasa bağlamış ve bir de bunların tamamlayıcısı
olabilecek iki esastan bahsetmiştir ki bunlar da şefkat ve tefekkürdür.
Ona göre bu sistem potansiyel insanın hakiki insan olabilmesi ve kemale erebilmesi için takip edilmesi gereken bir yoldur.
Fakat bir insanın bu esasları kabullenmesi ve içine sindirmesi ciddi bir cehdü
gayrete bağlıdır.
Bu esasların birincisi olan aczi-i mutlak insanın arzu ettiği her şeyi
yapamayacağının şuurunda olması demektir.
Hadiseler Cenabı Hakk'ın belirlemiş olduğu plan ve programa göre
meydana gelir ve biz bunlara müdahale edemeyiz.
Bu konuda iradenin fonksiyonunu inkar etmesek de neticeleri yaratan
Allah olduğu muhakkaktır.
Öyleyse insan sonsuz kudret ve sonsuz irade karşısında kendisini deryada damla gibi görmeli ve onun karşısındaki yerini ve konumunu kabul etmelidir.
Fakrı mutlaka insanın her nesne ve her varlığın hakiki
sahibinin malikinin Allah olduğu gerçeğini kavraması demektir.
Sahip olduğumuz her şey hakikatte
onundur.
Bizi varlığa erdiren, belli imkanlara mazhar kılan, Müslüman yapan, nebiler sultanının ümmeti olmakla serfiraz eyleyen, hiçbir liyakatimiz olmadığı halde bize yüksek ufukları gösteren, bizi yüksek ideallere bağlayan ve bunları realize etmeye sevk eden odur.
Biz rabbimizin üzerimizdeki nimetlerini bir kenara bırakarak kendimiz
adına tekmil vermeye kalksak elimizde hiçbir şeyin kalmadığını göreceğiz.
Bedenimiz, aklımız, hislerimiz, fikirlerimiz ve sahip olduğumuz her şey ona aitse ve ondan geliyorsa o halde biz kendimiz adına neyiz?
Üstat Bediüzzaman'ın ifadesiyle biz onun varlığının, ziyasının, gölgesinin, gölgesinin gölgesi zıl
birer varlığız.
Evet varız ama onun var etmesiyle varız.
Varlığımızın bütün unsurları ondandır.
Onun varlık sahasında tutmasıyla varlığımızı sürdürmekteyiz.
Zikredilen bu esaslar ne kadar önemli olursa olsun sadece birkaç kez okunup üzerinde sathi düşünüldüğünde tam manasıyla insan tabiatıyla bütünleşemez.
Bunların insanın tabiatının bir derinliği haline gelmesi ciddi bir teemmül,
tedebbür ve tezekküre bağlıdır.
İnsan Kur'an, kainat ve kendi varlığı üzerinde derinlemesine tefekkür etmeli ve her sohbeti evirip çevirip bu mülahazaların açılımına bağlamalıdır.
O neye malik olduğunu, ne kadar gücünün ve sermayesinin bulunduğunu sürekli
düşünmelidir.
Esasında insanın şevkı şükür mülahazalarına ulaşması böyle bir aktif düşünce
sistemine bağlıdır.
Diğer bir esas olan şükür görülen herhangi bir iyiliğe karşı gösterilen
memnuniyet ve minnettarlık manalarına gelir.
O insana bahşedilen duygu, düşünce, aza ve cevahiri yaratılış gayeleri istikametinde kullanmaktır ki kalple, lisanla ifa edilebileceği gibi bütün uzuvlarla da yerine getirilebilir.
Şükür nimete mazhar olanın onu verene karşı iki büklüm olması, sevgi ve alakayla ona yönelmesi, bütün mazhariyetlerini itiraf etmesidir.
Kimi aşa ekmeğe, evladu
iyale ve barınacağı mekana, kimi bunlarla beraber varlığa, sıhhate ve afiyete, kimi bir adım daha ileri giderek imana, irfana, ruhani zevklere ve itminana, kimi de hamd ve minnet şuuruna şükreder.
Bu sonuncusuyla insan acz, fakr ve yetersizliklerini birer sermaye olarak kullanabilir de teşekkür devri daimleri içine girerse gerçek şükredenlerden olur.
Hakiki şükür nimetin tam bilinmesiyle gerçekleşir.
Zira nimetin kaynağı ve onu verenin takdir edilmesi büyük ölçüde nimetin bilinmesine bağlıdır.
nimetin bilinmesinden kabulüne, ondan
da Cenabı Hak'a yönelmeye uzanan çizgide iman ve İslam'ın hazırlayıcılığı, Kur'an'ın belirleyiciliği üzerinde her zaman durulabilir.
Evet Allah'ın üzerimizde olan lütufları imanın ışığı altında ve İslam'ın emirlerini yaşarken daha bir belirginleşir, netleşir, duyulur, hissedilir hale gelir.
Böylece nimetlerin bize Allah tarafından aczimize, fakrımıza merhameten ve
ihtiyaçlarımıza binaen hem de karşılıksız olarak verildiği görülür.
Bu da o ihsan ve lütufları bahşeden zata karşı bizde sena hislerini coşturur.
Şimdi gel rabbinin nimetini anlat da anlat gerçeğine uyanarak emrolunduğumuz minnet ve şükran vazifesini ruhumuzun derinliklerinden fışkıran bir heyecanla yerine getiririz.
Şiddetli arzu, aşırı
istek, marifet kaynaklı neşe, sevinç ve hasret manalarını ihtiva eden şevk, her zaman nokta-ı istinat ve noktay-ı istimdadın şuurunda olan, dolayısıyla da hiçbir zaman ümitsizlik ve inkisara düşmeyenlerin halidir.
Kalbin zümrüt tepelerinde de
ifade edildiği üzere aczü fakr yolu itibarıyla şevk hizmette fütur getirmeme yeese düşmeme maruz kalınan en kötü ve çirkin gibi görünen durumlarda bile Cenabı Hakk'ın bir eseri rahmeti olabileceği mülahazasıyla buruk hüzünlü fakat ümitli bir bekleyiş ve Allah'a karşı fevkalade güven içinde bulunma şeklinde
yorumlanmıştır.
Bu da hizmet erlerinin derinliklerinden biri sayılır.
tefekküre gelince o afak ve enfüsün tetkik temaşasıyla her şeyi hikmete bağlayan aydınlık ruhların yoludur.
Onu her gün yepyeni bir heyecanla afak ve enfüsü hallac etme vüsatinde disiplinli düşünme şeklinde tarif edebiliriz.
Herhangi bir mevzuda
geniş, derin ve sistemli düşünme manalarına gelen tefekkür, erbabınca kalbin çırası, ruhun gıdası, bilgenin ruhu ve İslami hayatında kanı, canı ve ziyasıdır.
Tefekkür olmayınca kalp karanlıklaşır, ruh hafakanlara girer ve İslami hayatta kadavralaşır.
Gökler ve yer bütün ecza ve mürekkebatıyla Allah'ın mülkü olduğundan varlık kitabında mütalaa edilen her hadise, her durum ve nizam yüce yaratıcının şeriat-ı fıtriyedeki ahkam ve tasarruf
keyfiyetlerini de okumak demektir.
Bu kitabı hakkıyla okuyabilen ve okuduğu şeylere göre hayatını düzenleyen birinin
yolu herhalde hidayet ve takva Varacağı yer cennet, içtiği de kevser olacaktır.
O her şeyin gerçek sahibi münim-i hakikiyi tanıyıp ona iman ve imandaki şuurla inkiyat ederek melaike, enbiya ve sıddıkların öncülüğünde hep şükür, minnet, nimet, şükür daireleri içinde
dolaşır.
Yığınların mahvoldukları vadilerde yüce yaratıcının lütuflarına mazhariyetin hakkını verir ve ömrünü bir tefekkür üveyki gibi geçirir.
Şayet bir tümseğe ayağa takılsa fikir dünyasını zikirle buğdlaştırır.
Tedbirden teslime, temkinden tefvize geçer.
Alemin mesafeleri esir düştüğü yerlerde o göklerde tayyeran ederek gider.
hedefine ulaşır.
Mesleğimizin esaslarından bir diğeri olan şefkatse herkesi ve her
nesneyi yaratandan ötürü kucaklamak, tüm varlığa, özellikle de insanlığa karşı
merhametli olmak ve ölesiye başkalarını kurtarma gayreti içinde bulunmak demektir.
İnsan dalından düşen bir yaprak, yerde çırpınan bir arı karşısında ağlayacak ölçüde engin bir şefkate
sahip olmalıdır.
Hiç şüphesiz böyle bir şefkat duygusunun kazanılması tefekkür ve tedebbürün
yanında güçlü bir ahiret inancına sahip olmaya bağlıdır.
Zannediyorum enbiya-i izamdaki o fevkalade heyecan da su-i akıbet endişesiyle hüsnü akıbet iştiyakından kaynaklanmaktadır.
Çünkü onlar başı boş bırakılan insanların cehenneme yuvarlanacağını bilmekte ve
öbür tarafa bütün debdebe ve ihtişamıyla salınıp duran bir cennetin varlığına da kesin olarak
inanmaktadırlar.
İşte bu sebepledir ki insanların elinden tutup böyle bir cennete götürebilme
adına bütün cehd ve gayretlerini ortaya koymuşlardır.
Kur'an-ı Kerim'de iki ayet-i kerimede az farkla inanmıyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini helak edeceksin.
Hitabına muhatap olan
insanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem'in hali de ondaki bu engin mülahazalardan kaynaklanmaktadır.
İnsan gerek Hz.Pirin ortaya koyduğu bu yolla gerekse daha başka yöntemlerle manevi terakki basamaklarında yükselmeye çalışmalıdır.
O bir taraftan bulunduğu makamın hakkını verirken diğer yandan da sürekli nazarlarını daha yüksek
makamlara dikmeli ve doymak bilmeyen bir marifetullah yolcusu olarak her zaman daha yok mu demelidir.
Eğer bulunduğu makamda mazhar olduğu varidat ve mevhibeleri iyi değerlendirebilirse bu durum
onun içinde yeni şeylere karşı iştiyak uyandıracak ve böyle bir yolcu sürekli değişik kapıların tokmağına dokunacaktır.
İçinde uyanan iştiyaklar istikametinde hareket eden böyle bir hak yolcusu sürekli çıtayı yükseltmeye çalışacak ve yükselttikçe de buna göre hareket etme imkanını yakalayacaktır.
Böylece o salih bir dairenin içine gireceğinden içinde sürekli yeni iştiyaklar oluşacak ve bu iştiyaklarla da yeni yeni mertebelere talip olacaktır.
Yani insan şart-ı adi planında gayretini ortaya koyduğu zaman müessir-i hakiki olan ilahi meşiyet harekete geçecek ve onu arzu ettiği mertebelere ulaştıracaktır.
Elbette bütün bunların içselleştirilmesi ve insanın tabiatı haline gelmesi birdenbire mümkün olmayacaktır.
Bu ciddi bir gayrete ve o gayrette devam ve istikrara bağlıdır.
B. Yeme ve içmede dengeyi koruma
Yemeye, içmeye düşkün, şehevi arzularının esiri olan bir insan, nefsinin
arzularını aşma, rabbin emir ve isteklerinde fani olma hususunda zorluklar yaşayacaktır.
Erzurumlu İbrahim Hakkı
Hazretleri bu hususu şöyle dile getirir.
Ey Dide, nedir uyku?
Gel uyan gecelerde.
Kevkeplerin et seyrini seyran gecelerde.
Bak heyet-i alemde bu hikmetleri
seyret.
Bul sanii ol an hayran gecelerde.
Çün gündüz olursun nice ayar ile gafil.
Koy gafleti dillardan utan gecelerde.
Az ye az uyu.
Hayrete var fani ol andan.
Bul canı beka, ol ana mihman gecelerde.
İstediği gibi yiyip içen, cismani zevklerinin peşinden giden bir insanın uyanık
bir göz olarak geceleri değerlendirmesinin, yıldızların seyrine dalıp yaratıcıyı bulmasının imkanı var
mıdır?
Gecelerde rahmetin kapıları açılıyor.
Rab Teala keyfiyeti bizce meçhul dünya semasına nüzul ediyor.
Sonra meal yok mu teveccüh eden, yok mu dua eden, yok mu günahlarına ağlayan?
Gönül iniltisini duymak istiyorum.
Gözyaşı ve mukaddes ızdıraptan iki büklüm
olmuş insanlar görmek istiyorum.
Ahuvah istiyorum.
Yok mu bunlar?
buyuruyor.
Yiyip içtikleri midesinde ağırlık yapmayan, kendini gaflete kaptırmayan, dünya sevgisi ağır basıp da Allah'ın hakkını unutmayan kullar geceleri kalkacak, rabbin rahmetine, onun mihmandarlığına koşacaklardır.
Ne var ki kişinin bunları yapabilmesi için yeme
içmesine dikkat etmesi, çok ve çeşit çeşit yemekten sakınması, kendini gaflete salmaması gerekir.
Yukarıda insanın melekuta yükselebilmesinin ilk adımı olarak nefsin arzu ve
isteklerini aşması gerektiğinden söz ettik.
Dilediği gibi yiyip içen bir insanın kendini aşması
mümkün değildir.
Zira haddinden fazla yemek içmek insanda gaflet meydana getirir.
Bunun sonucunda da şehevi duygular kamçılanır.
Kişinin kazancı nefsinin isteklerini karşılama hususunda yetersiz kalıyorsa bu sefer o hırsa kapılır ve gözünü başkasının elindekine diker.
Peşi sıra haset gelir, nefret gelir, kin gelir.
Kendini yeme içmeye ve nefsin sınır tanımaz arzularına kaptıran, ihtiyaçlarının
ötesinde şeylere el uzatmaya alışan, cismaniyetinin esiri olup ateşe koşan kelebekler gibi kalbini ve ruhunu cismaniyetinin peşine takarak ateşe sürükleyen nice zavallı insan vardır.
Bunlar tiryakiliklerinin, alışkanlıklarının, çevre dayatmasının kurbanı olur.
adeta canavarlaşır ve önlerine gelene saldırır dururlar.
Çeşitli
hilelerle sürekli başkalarının ellerindekini elde etmenin yollarını düşünürler.
Kişi cismani arzularına ve isteklerine bir kere boyun eğdi mi artık her türlü şehevi
his karşısında secde etmeye hazır hale gelmiş demektir.
Gün gelir arzularını karşısına bir put gibi diker ve artık onlara kullukta bulunmaya başlar.
Kur'an-ı Kerim bu tip insanları anlatırken şöyle buyurur.
Nefsinin kötü arzularını kendisine ilah edineni gördün mü?
İnsan heva ve heveslerini ilah edinir.
Arzularının esiri olur.
Beşeri duyguları karşısında iki büklüm bulunursa onun Allah'a kul olması düşünülemez.
Kur'an-ı Kerim Allah'ı inkar edenleri anlattığı bir yerde şu ifadeleri kullanır.
Kafirler dünyada zevk peşinde koşar ve hayvanlar gibi yer içerler.
Onlar nankörlük, küfür ve küfran içindedirler.
Kalplerindeki marifet ve muhabbet istidadını köreltmeleri
sebebiyle kafir olmuşlardır.
Hayattan kam alma derdindedirler.
zevklerinin ve arzularının esiri haline gelmişlerdir.
Yeme içmelerine bir sınır koymazlar.
Bu hususta gerçek insani değerlerden çok uzaktırlar.
Adeta hayvanlar gibidirler.
Ne oruç bilirler, ne perhiz, ne haram bilirler, ne helal.
Ayetin devamında bunların akıbeti bildirilmektedir.
Onların varacakları yer cehennemdir.
Şerefli olarak yaratılan ve yüksek meziyetlerle donatılan insan Allah'ın bu lütuflarını unutur ve insanlığından, kalbinden ve ruhundan uzaklaşırsa öbür alemde insana layık bir muamele ile karşılaşmayacak ve keşke toprak olsaydım diyerek esef edip duracaktır.
İmam Buhari'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte efendimiz şöyle buyurmuştur.
Ademoğlu şimdiye kadar midesinden daha şerli bir kap doldurmamıştır.
Dolu bir mide insanın başına
beladır.
Gecenin o tatlı dakikalarında insanı rabbinden uzaklaştırır ve onun için bir gaflet perdesi olur.
Onu şehevi hislerinin kölesi haline getirir.
Bu sebeple insanın doldurduğu kapların en kötüsü midesidir.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bir başka hadislerinde çenesiyle apış
arasını koruyacağına dair bana garanti veren kimsenin cennete gireceğine garanti veririm buyurmuştur.
Ağza giren ve
ağızdan çıkan şeyler insanı cennete de sokabilir, hafizen Allah cehenneme de.
Burada mağlup olan insan başka noktalarda da mağlup olur.
Kendisini yeme içmeye kaptıran, onu hayatının ideal ufku zanneden ve bu istikamette hareket eden, aynı zamanda ağzından çıkan sözlere dikkat etmeyen, hak ve batılı gözetmeyen birinin şehevi hislerden kurtulması mümkün değildir.
Mümin yeme içmeden kendini çekebildiği, bu konuda hayatına bir düzen koyup onun zorluklarına katlanabildiği nispette
nefsini frenleyecek ve Allah'ın tevfik ve inayetiyle melekut alemine yükselebilecektir.
Deylemi'nin Firdevsinde Resul-i
Ekrem'e nispet edilen ancak daha çok tasavvuf erbabının sözlerine benzeyen şöyle bir ifade nakledilir.
Yumuşak elbiseler değil, nispeten daha sert yün elbiseler
giyin.
Allah'a karşı güzel bir kullukta bulunmak için kolları sıvayın.
Midelerinizi ancak yarısına kadar doldurun ki göklerin melekutuna giresiniz.
İnsan hep yumuşacık elbiselere bürünmek, rahat döşeklerde yatmak yerine
kendisini hayatın meşakkatlerine alıştırmalıdır.
Rahata alışan bir kişi kendisinden zor işler beklendiğinde vazifesini eda edemez.
Günde üç defa önüne inip kalkan sofralardan uzak kalamaz.
Yumuşak döşeğinden, rahat evinden ayrılamaz.
Zor zamanlarda rahatımdan mahrum kalacağım diye ödü kopar.
Kendisinden fedakarlık istendiğinde yerine getiremez.
Getirse bile ancak geçici birtım fedakarlıklarda bulunur.
Böyle konfor alanından çıkamayan birinin azim ve kararlılıkla devam
isteyen işlerde başarılı olması mümkün değildir.
Evet Arzularınıza gem vuramazsanız Cenabı Allah'ın isteklerini hakkıyla yerine getiremezsiniz.
Halbuki Allah'ın
muradı sizin her türlü talebinizin önünde ve üstünde olmalıdır.
Şayet bütün hayatınızı nefsin arzu ve istekleriyle doldurursanız rabbiniz benim de isteklerim var." dediğinde ona ne cevap
vereceksiniz?
Efendimizin yeme içme konusundaki ölçüsü.
Bir gün Resuli-i Ekrem Sallallahu
Aleyhi ve Sellem Ayşe validemizle otururlarken Hz.Fatıma elinde kuru bir ekmek parçasıyla içeriye girer ve onu peygamberimizin önüne koyar.
Efendimiz ekmeği mübarek ağzına götürürken şöyle buyurur.
Ey kızım bu ekmek babanın üç gündür ağzına koyduğu ilk yiyecektir.
Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor.
Bir seferinde Resul Ekrem'in yanına girmiştim.
Baktım ki Resulullah oturarak
namaz kılıyor.
Yanına sokuldum.
Selam verince, "Ey Allah'ın Resulü, rahatsız mısınız?" dedim.
O, "Hayır, ey Ebu Hureyre, açlıktan ayağa kalkamadım." buyurdu.
Ben bunun üzerine ağlamaya başladım.
Oysa beni şöyle teselli etti: "Ebu Hureyre, ağlama Zira bu dünyada açlık çekenlerin ahirette hesabı hafif olacaktır.
Ayşe-i Sıddika radıyallahu
anha ise hane-i saadetin bir gerçeğini şöyle anlatıyor.
Resuli Ekrem Sallallahu Aleyhi ve
sellem Medine'ye geldikten sonra bu dünyadan ayrılana kadar onun ailesi peş peşe üç gün buğday ekmeği ile karnını doyurmamıştır.
Onun bu hali imkanı olmadığı için değildi.
O kendisini rabbinden uzaklaştıracak her şeye karşı adeta harb ilan etmişti.
peygamberlikle serfirazdı ve bunun gereği olarak insanlar arasında neşri hak, hakkı yayma ve tebliğ vazifesinde bulunuyordu.
Aynı zamanda Allah'a öyle bir kullukta bulunuyordu ki kulluğunun semeresi olarak
miraçla şereflendiriliyordu.
Miraç peygamberliğe verilmiş bir lütuf gibi görünse de Resul-i Ekrem yerde
gösterdiği üstün kullukla göklere yükselmeyi hak etmiş.
Cenabı Hak da o liyakate bir mükafat olarak onu göklerde gezdirmişti.
Melekut alemine ulaşmak cismaniyet ve hayvaniyetten sıyrılmaya
bağlıdır.
Bu yola talip olan insan kalp ve ruhun dereceyi hayatına girebilmek için bir
hekimin reçetesine uyar gibi gerekenlere dikkatle riayet etmeli ve hayatını buna göre düzenlemelidir.
Bu durum aynı
zamanda sahip olduğu bedenin zekatıdır.
eden heva-i nefsin peşinden koşmayı ve şevani duyguların esaretinde yaşamayı bırakıp günahları sırtından attıktan sonra ancak saffete kavuşur.
İşte bu açıdan insan kendini perhize alıştırmalı, hayatını bir ölçü ve denge içinde sürdürmelidir.
Hem maddi hem de manevi hayatın istikameti işte
böyle bir perhize bağlıdır.
Hak dostları ağızlarına götürecekleri bir yudum soğuk sudan bile
hesaba çekileceklerini düşünmüş ve hayatlarının sonuna kadar bunun endişesiyle
yaşamışlardır.
Seyyidina Hz.Ömer'e bir bardak soğuk su getirdiklerinde o cennet nimetlerinden bir şeyler eksilebilir mülahazasıyla o suyu geri çevirmiş içmemiştir.
Bir iftar vakti Hz.Ebubekir'e
bir bardak soğuk su getirildiğinde gözünde birden hatıralar canlandı ve ağlamaya başladı.
Daha sonra yanındakilere şunları söyledi.
Bir gün Resul-i Ekrem'in
yanındaydım.
O birdenbire elleriyle boşlukta bir şeyleri iteler gibi hareketler yapmaya başladı.
Sanki
karşısındaki biriyle mücadele ediyordu.
Daha sonra bize dönüp şöyle buyurdu: "Dünya karşımda temessül etti ve bana
kendisini kabul ettirmeye çalıştı.
Ben onu kesin bir şekilde reddettim." Ardından döndü ve bana dedi ki, "Sen beni
reddettin.
Ancak senden sonrakilere mutlaka kendimi kabul ettireceğim.
İşte ben de acaba bu bir bardak soğuk suyla dünya bana kendisini kabul ettirmeye mi çalışıyor diye korktum.
Şöyle
düşünüyordu.
Şu iftar vaktinde acaba herkes bu soğuk suyu bulabiliyor mu?
Yoksa ben halife olduğum için mi bulabiliyorum?" Hz.Ebubekir'in tasavvur ve düşüncesi işte bu minval üzereydi.
Belki herkesin bu ölçüde hassas olması beklenemez.
Ancak şu dünya hayatında
nefsin istekleri arasında rabbimizin isteklerine en azından emir ve nehyleri ölçüsünde öncelik vermek kulluğumuzun bir gereği olmalıdır.
Bizi sair hayvanat gibi yerde sürünen dört ayak üzerinde yürüyen bir varlık olarak değil, el, ayak, göz ve kulakla birlikte akıl ve şuur vererek diğer mahlukatın üstüne çıkaran, bize kerem ve şeref bahşedip ahsen-i takvime mazhar kılan Hazreti Allah, elbette bizden diğer mahlukatından
farklı bir duruş ve sorumluluk beklemektedir.
çok çeşit yemekten sakınmak.
Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da çok çeşit yemekten sakınmaktır.
Zira bu durum bir taraftan insanda suni bir iştahın meydana gelmesine ve dolayısıyla haddinden fazla yemek yemeye sebebiyet verir.
Diğer taraftansa israfa girilmiş olur.
Aynı zamanda sağlığa da zararlıdır.
Bunun neticesi olarak insan kendini gaflete salar.
Allah'a karşı yapacağı kulluk vazifelerinde tembel
davranır.
Büyükler abdest bozmaya bile utanarak giderlermiş.
Zira haddinden fazla abdest bozmanın insanın gereğinden fazla yiyip içtiğini gösterdiğini düşünürlermiş.
İmam Nevevi'ye niçin bu kadar az yemek yediğini sorduklarında o şöyle cevap
verirmiş.
Çok yemek yiyince abdest bozma ihtiyacı hasıl oluyor.
O zaman da Rabbimden utanıyorum.
Zira Rab kulum ben seni namazgaha gidip gelesin, insanlara faydalı olasın, kulluktan duğur
olmayasın diye yarattım.
Yoksa mutfakla ihtiyaç mahalli arasında gidip gelesin diye değil dese ben ona ne cevap veririm?
Evet Az insafla izanla düşününce o büyük imamın ne kadar haklı olduğu anlaşılacaktır.
Zira insan rabbiyle münasebetini devam ettirsin.
Bu münasebet
içinde insanlara faydalı olsun.
Onların irfan hayatına bir şeyler ilave etsin diye yaratılmıştır.
İmam Busiri konuyla ilgili şöyle der.
Nefis tıpkı bir çocuk gibidir.
Kendi haline bırakırsan büyür.
Koca delikanlı olur ama yine de süt emmek ister.
Ama bir kere kararlı bir
şekilde sütten kesersen sütü bırakıverir.
Ruh cismin aksi istikametinde gelişir.
Mana maddenin ramına kuvvet kazanır.
Taete karşı kuvvet kazanabilmek, günahlara karşı direnç gösterebilmek için ruhun kuvvetlendirilmesi, kalbin
takviye edilmesi gerekir.
Bedenine fazla ehemmiyet gösteren, onu türlü şekillerde besleyip şımartan
insanlar çok azı müstesna ruh ve kalplerini ihmal ederler.
Ruh ve kalbini ihmal eden insanın da rabbiyle münasebetinden söz etmek mümkün değildir.
Kalp ve ruhun derecei hayatına girebilmenin ilk adımı cismaniyeti bırakmaktır.
İçinde bulunduğumuz bazı durumlar bizi cismaniyet itibarıyla cansızlar aleminin seviyesine sürüklerken
bazıları da insanın daha altındaki mahlukatın seviyesine düşürür.
Nitekim Kur'an-ı Kerim münafıklardan bahsederken onları dayalı kütükler olarak tavsif eder.
Dış görünümleri
itibariyla insan gibidirler.
Konuştuklarında onları insan zanneder sözlerine kulak verirsiniz.
Görünüşleri
sizi kendilerine hayran bırakır.
Ne var ki onlar aslında duydukları her sesten korkar, her hadiseden ürkerler.
Zira son derece korkaktırlar.
İnsan işte nefsinin arzularını, esareti oranında böyle bir derekeye düşer.
Ehli küfrün akıbeti ile alakalı Kur'an'da şöyle buyurulur.
Hem siz hem de Allah'tan başka taptığınız şeyler hepiniz cehennem odunusunuz.
Hep beraber oraya gireceksiniz.
Cenabı Hak insan olarak dünyaya gelmiş ancak insanlığını koruyamamış, sureten insan kalmış fakat sireti itibarıyla deformasyona uğramış kimseleri cehennem odunu olarak tavsif etmektedir.
Zira insan bu alemde içi başka, dışı başka bir hayat sürebilir.
Fakat Allah öbür alemde herkesin bedenini kalbinin ve ruhunun yanına götürecektir.
Kur'an-ı Kerim, "Hevay-i nefislerini tanrı edinmiş, nefsin ve şehevatın kolu
kölesi olmuş kimseleri hayvana benzetir.
Heva ve hevesini tanrı edinen kimseyi gördün mü sen onu koruyabileceğini ya da onların çoğunun işittiğini, aklını kullandığını mı sanırsın?
Onlar hayvan gibidirler.
Hatta gidişatları itibarıyla daha da sapkın." Kur'an bu ayetle insanca yaşama yerine hayvanca bir hayatı tercih edenlerin
suratına adeta bir tokat vurmaktadır.
C. iradenin hakkını verme.
İrade Bediüzzaman Hazretlerinin sehli mümteni diye nitelendirebileceğimiz o enfes üslubuyla ifade ettiği gibi bir meyelan, eğilim, yönelim veya meyelanda tasarruftur.
Yani iki şeyden birini seçme durumunda bulunan bir insanın onlardan birine dair tercih ve temayülünü
ortaya koymasıdır.
Bizler iradelerimizle imtihan oluyoruz.
Bu kadar küçük bir şeyle nasıl böyle
büyük neticeler elde ediliyor?
Evet Bediüzzaman Hazretlerinin ısrarla üzerinde durduğu gibi bir çekirdekten koca bir
çam ağacının meydana gelmesi, bir yumurtadan veya daha doğru bir ifade ile yumurtanın içindeki küçücük bir
noktadan civcivin oluşması hepsi Allah'ın kudret ve kuvvetinin birer tecellisidir.
İşte o çekirdeğin veya o
noktanın bir ağaç ve civcivdeki rolü neyse bizim iradelerimizde de ne ölçüde olursa olsun yapageldiğimiz işler ve o işlerin neticelerindeki rolü odur.
Mahiyeti ne olursa olsun madem ki Allah bazı şeyleri iradenin üzerine bina
etmiştir öyleyse ona itibar etmek lazımdır.
Zira Allah bizim mesuliyetimizi iradelerimiz üzerine kurmuştur.
Dolayısıyla geleceğimiz adına irade bir bakıma plan ve proje gibidir.
Onun için ehl sünnet olarak biz ne mutezililer gibi ifrata ne de cebriler gibi tefrite düşmeliyiz.
İradeye gerçek değerini vererek dengeyi sağlamalıyız.
Evet Bazıları insan iradesinin hiçbir kıymeti olmadığını iddia etmek, bazıları da onu her şey görmek suretiyle
imtihanı kaybediyor.
Halbuki bu konuda itidal çizgisi şudur: insan iradesi itibari varlıktır.
Bu yönüyle çok cılız bir mahiyeti vardır.
Dolayısıyla da her şey onun üzerine bina edilemez.
Öte yandan madem Allah onun üzerine çok şey bina etmiştir, öyleyse iradenin küçüklüğüne bakarak aldanmamalı, onu değersiz görüp hiçbir şey sayma yanlışına düşmemelidir.
İradenin Allah'ın gösterdiği
istikamette ve makul sınırlar içinde kullanılması da çok önemlidir.
Mesela sizler savuna geldiğiniz dava adına ölesiye koşturur.
Ancak iradenizin hakkını tam vermez, onu dengeli bir şekilde kullanmaz veya kuvvetlendirecek unsurlarla beslemezseniz her
an önü alınamaz yanlışlıklar içine düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirsiniz.
Halbuki
irade mantıki ve hissi boşluklara çarpmamalı, destekleyici unsurlarla daima beslenmelidir.
İradeniz işte o zaman vahiy veya ilhamın aydınlatıcı tayfları altında ister ubudiyet isterse hizmet alanında çok farklı bulara ulaşacaktır.
Böylece Allah yapılan ibadet ve hizmetlerin birini binlere yükseltecektir.
İrade imtihan münasebeti açısından meselenin bir diğer yönü de şudur.
Kendimize ait vazifeleri yapıp katiyen şe rubiyetin gereğine karışmamamız gerekir.
Evet Bu da yine bir irade meselesidir.
Kudreti sonsuzun yapacağı
şeylere talip olmamız bizim irademizi aşan bir mevzudur.
Kaldı ki gücümüzü, takatimizi aşan şeyleri talep neticede yekse düşmemize ve imtihanı kaybetmemize de sebep olabilir.
Onun için buna da yine üstadın eserlerde verdiği ölçüler içinde yaklaşmalıyız.
Onun naklettiğine göre Celaldin Harzemşah harbe giderken vezirleri ona sen muzaffer olacaksın.
deyince o şöyle cevap vermiştir.
Ben Allah'ın emiyle cihat etmekle mükellefim.
Galip veya mağlup etmek Allah'a aittir.
Ona karışmam.
Netice itibarıyla bize hep bir kul olduğumuz şuuruyla hareket etmek düşer.
Allah'a karşı haşa ben böyle yaparsam sen böyle yapar mısın türünden gizli de olsa pazarlık yapıyor gibi tavırlar
takınmak çok yakışıksızdır ve bunlar katiyen kulluk adabıyla telif edilemez.
Biz bize düşeni yapıp şe-i rububiyetin gereğine karışmadığımız takdirde irade ile alakalı imtihanı kazanabiliriz.
Bunun aksine bir şey söylememiz mümkün değildir.
İstiğfar ve dua iradeyi güçlendirir.
Burada şöyle bir soru akla gelebilir.
İradeyle imtihan yine irade ile kazanılmayacak mıdır?
İradeyle imtihan yine irade ile kazanılacaktır.
Bu da iradenin devamlı olarak güçlendirilmesine
bağlıdır.
Bunun için de dua ve istiğfar çok ama çok önemli iki faktördür.
Nitekim üstat hazretleri bu yüksek hakikati istiğfar meyelan-ı şerrin kökünü keser, dua meyelan-ı hayre kuvvet verir.
Sözüyle pek veciz olarak ifade etmiştir.
İnsan şehevatla yani yiyip içme, yatıp kalkma ve bütün bu bedeni arzuları gıcıklayıcı duygu ve düşüncelerle çepe çevre sarılmıştır.
Aslında şehevatı bazılarının anladığı gibi sadece insanın karşı cinse beslediği arzu şeklinde
yorumlamak doğru değildir.
Onun daha geniş bir manası vardır.
Kumar oynama, içki içme, zina etme şehevatın bir buğdu olduğu gibi tuli emel, aşırı yeme içme, gereksiz gezme dolaşma da şehevatın ayrı birer buğdunu teşkil eder.
İnsan bunlardan herhangi birisine takıldığı takdirde
nefs-i emmarisine av olur ve gün gelir.
Tamamen onun esiri ve bağımlısı durumuna düşer.
İşte bütün bunlara karşı istiğfar her türlü şerrin ve şerre meyelanın kökünü kesen bir tılsım mahiyetindedir.
Bu anlamdaki istiğfarı biraz daha açabiliriz.
Meelan-ı
şerrin kökünü kesen istiğfar, geçmiş günahlara nedamet etmek, halihazırdaki istikameti korumak ve gelecekteki günahlara karşı tavır belirleyip bu duruşta kararlı olmak ve dahası Allah'a yöneldiğini vicdanında derinden hissetmek demektir.
Dua meylan-ı hayra kuvvet verir.
Allah celle celalüu Kur'an-ı Kerim'in değişik yerlerinde biz kullarını duaya teşvik ederken dua edin duanıza icabet edeyim.
Kullarım sana beni soracak olurlarsa bilsinler ki ben pek yakınım.
Bana dua edenin duasına icabet ederim.
Öyleyse onlar da davetime icabet etsinler ve bana hakkıyla iman etsinler ki doğru yolda yürüyerek selamete ereler.
Buyurur.
Diğer bir ifadeyle bu kullarım sakın ye düşmesinler.
Zira bir kere ben onlara şah damarlarından daha yakınım.
Onlar fiilen dua edemiyorlarsa kavleninler.
Onu da yapamıyorlarsa gönülleriyle bana yönelsinler demektir.
Evet Rabbimizin kapısına haşa aciz, iktidarsız bir varlığa gider gibi değil de bizlere her gün bin cennet verse hazinelerinde zerre kadar eksiklik olmayacak ganiyi mutlaka müracaat ettiğimiz şuuruyla himmetimizi ali tutup mülahazalarımızın derinliğiyle gitmeliyiz.
Ayrıca duanız olmazsa Rabbim sizi ne yapsın?
Ne ehemmiyetiniz var ayetinin ifade ettiği gibi insanın en önemli yanlarından biri dua ile Allah'a teveccühüdür.
Çünkü sair ibadetler dua kadar halis olmayabilir.
Zira diğer ibadetlerin bazıları riyaya, sümaya açıktır.
Bazıları da zahiri sebepler çerçevesi içinde zoraki yapılıyor olabilir.
Halbuki dua, esbabın bir külliye sükutu, sebeplerin tamamen devre dışı kalması sırasında insanın başvurduğu bir sığınak gibidir.
Duada sebeplere müracaat söz konusu değildir.
O bir nispette riyaya ve sümaya da kapalıdır.
İnsan dua sayesinde hiç kimsenin olmadığı bir mekanda bütün gönlüyle rabbine teveccüh eder.
Ellerini açar.
Kendini secdeye atar.
gözyaşlarıyla seccadesini ıslata ıslata ve yana yakala yalvarır durur.
İşte bu keyfiyette yapılan dua meyelan-ı hayra kuvvet verir.
Allah Resulü farklı
rivayetlere göre günde 70'ten ziyade veya 100 defa istiğfar ettiğini söylemektedir.
Hayatının hemen her safhasında yeri geldiğinde hiç atlamadan duaya başvurduğu da
aşikardır.
O hem bir istiğfar hem de bir dua insanıdır.
Bizler de başlangıçta biraz zorlanarak da olsa zamanla hem duanın hem de istiğfarın tiryakisi haline gelebiliriz.
D. Evrad-u ezkar.
Zikir mümini Allah'a en seri şekilde yaklaştıran bir ibadet.
Gaflet bulutlarını dağıtan ve onu melekut alemine
yükselten çok tesirli bir rüzgardır.
Kelime manası itibarıyla anma, hatırlama, hatırdan çıkarmama demek olan zikir ıstılahi manasıyla insanın hayatını duyarak yaşaması varlığın koridorlarında gezerken hemen her nesneden Allah'a ait bir mesaj alması demektir.
Evrad-ı ezkarla meşgul olma bir müminin günlük yaşantısının
olmazsa olmaz bir parçası olmalıdır.
İnsan gerekirse kendini zorlamalı ve gününün ikiü saatini evrad-u ezkarla bezemelidir.
Bunu yaparken de Allah'ım daha fazlasını yapardım ama gücüm bu kadarına yetiyor.
Sen lütfunla azlarımı çok eyle
demelidir.
Bunun için zaman çok iyi değerlendirilmeli ve günlük evrat gün içine yayılarak her fırsatta mutlaka bir şeyler okunmalıdır.
Mesela günlük işlerinin arasında zihni yorulan bir mümin
fırsat bulduğu zaman odasının içinde dinlenmek için bir fasıla evratla meşgul olmalı veya iman ve düşünce
ufkunu açacak şeyler okumalıdır.
Bu şekilde davranmak, onun için Allah'a sığınmanın, korunmanın ve emniyet içinde olmanın en isabetli ve garantili yollarından biridir.
Hayatı disiplinli yaşamak
biraz ısrarcı olmaya ve egzersiz yapmaya bağlıdır.
Mesela dua mecmuasından okunacak yerler günde bir kez okunduğu takdirde bir senede ezberlenebilir.
Bunu alışkanlık
edinmiş birinin hayatında evrad-u ezkar okumak zamanla tıpkı yeme içme gibi hayatın vazgeçilmezleri arasına girer.
Cenabı Hakk'ın bize bağışladığı bunca lütuf karşısında Allah Resulünün şükreden
bir kul olmayım mı?
ifadesinde olduğu gibi sürekli şükreden bir kul olmak kulluk şuuru açısından son derece önemlidir.
Yukarıda ifade edildiği gibi temrinat egzersiz yapa yapa diller ve gönüller mutlaka evradu ezkarı alıştırılmalıdır.
Mesela askere giden bir kişi rütbece kendisinden yüksek olanlara sürekli
komutanım dediği için dili bu ifadeye alışır.
Sivil hayata döndüğünde ise bir süre önüne gelen herkese komutanım
demeye devam eder.
İnsanın dili gibi kalbi ve letaifi de alışır ve egzersiz yapa yapa zorlukları ve engebeleri aşarak maksuduna ulaşır.
Diğer taraftan Cenabı Hak anın beni ki anayım sizi buyurur.
Yani biz Allah'ı zikru fikru ibadetle yad edeceğiz.
O da bizi teşrif ve tekrimle şereflendirme ve ikram etme ile anacak.
Biz dua ve münacatlarla onu
mırıldanıp duracağız.
O da icabetle bize lütuflar yağdıracak.
Biz dünyevi işlerimizin
arasında onu unutmayacağız.
O da dünya ve ukbailerini bertaraf ederek bizi ihsanla şereflendirecek.
Biz yalnız kaldığımız dönemlerde de onunla dolup taşacağız.
O
da yalnızlıklara itildiğimiz yerlerde bize en iyisi celis huzur veren dost olacak.
Biz rahat olduğumuz zamanlarda onu dilimizden düşürmeyeceğiz.
O da rahatımızı
kaçıran hadiseler karşısında rahmet esintileri gönderecek.
Biz onun yolunda ihlaslı olacağız.
O da bizi gözlerin görmediği, kulakların işitmediği insan tasavvurunu aşan hususi iltifat ve payelerle şereflendirecek.
Allah celle celalüu ayetin devamında veşkür li ve la tekfurun buyurmaktadır.
Yani Cenabı Allah beni nimetlerimi, lütuflarımı anın onlara karşı lakait kalmayın.
Onları görmezlikten gelmeyin.
Şükürle mukabelede bulunun.
Nankörlük etmeyin demektedir.
Böyle bir ferman-ı ilahi karşısında bize de acaba ne yapsak ki körlük ve nankörlük olmasa?
Ne
yapsak ki onu anmış sayılsak ve onun tarafından da anılanlar arasına girsek diye şakaklarımızı zonklatmak düşer?
Sofiler daha ziyade zikir halkaları oluşturarak hatmi hacegahlar topluca yapılan zikir programları tertip ederek Allah'ın birbirinden güzel isimlerini ve unvanlarını teker teker veya birkaçını bir arada tekrar etmek suretiyle zikrullah'ı eda ederler, etmişlerdir.
Zikirde önemli olan onun hangi keyfiyet ve derinlikte icra edilmiş olduğudur.
Evet Zikrullah içten ve samimi bir şekilde gerçekleştirildiğinde bu durum o atmosferdeki diğer fertlere de sirayet eder.
Oradaki insanları da yaşadığımız üç
boğutlu alemden alır, farklı bir aleme götürür.
Onlar da belki hiç farkına varmaksızın cennet sokaklarında geziyor, Firdevs yamaçlarında tenezzühte bulunuyor.
Cuma tepelerinde Cenabı Hakk'ı müşahede ediyor ve "Ben sizden razıyım." sözüyle ifade edilen Rıdvan-ı Ekbere'e mazhar olduklarını hissediyor gibi olurlar.
İşte bütün bunlar o gaflet perdelerini paramparça ederek insana görülmesi gerekli olan şeyleri gösterir.
Duyulması gerekli olan şeyleri duyurur ve insanın melekû alemine
yükselebilmesine kapı aralar.
Zikir sadece bazı şeyleri dille tekrar etmek demek değildir.
Aynı zamanda o bir kısım ulvi manaları anmak suretiyle tefekkür etme ameliyesidir.
Bu açıdan mesela Musab ibn Umeyr ve Sad ibn Muaz gibi zatları kahramanlıkları ve hakka yürüyüşleriyle hatırlamak da bir zikirdir.
Böyle bir hatırlama gaflet içinde
bulunan insanın sersemliğini dağıtacak, intibaha gelip yeniden kendini keşfetmesine konumu itibarıyla hem bütün varlığı hem de kendi varlığını doğru okuyup yorumlamasına ve böylece Cenabı Hakk'ın marifetine yürümesine vesile olacaktır.
Evet İnsanın kendini
doğru okuması, konumunu doğru belirlemesi, durduğu yerle durması gereken yere bakıp aradaki
mesafeyi doğru ölçmesi gibi enfüste iç alemde yapacağı bütün tefekkür, tedebbür ve tezekkür ameliyeleri zikir
kategorisi içinde değerlendirilebileceği gibi afak-ı alemde dış dünyada nazarlarını gezdirerek yapacağı tefekkür de zikir kapsamına girebilir.
Kur'an-ı Kerim'de Resul-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e hitaben
şöyle buyurulmaktadır.
Habibim tekrar tekrar hatırlat.
Çünkü zikir ve hatırlatma müminlere fayda verir.
Burada bahsi geçen sadece lisanla yapılan zikir değildir.
Yani la ilahe illallah demekten ziyade bu hakikatin müminlere değişik üslup ve versiyonlarıyla tasrif yoluyla hatırlatılması emredilmektedir.
Daha sonra da böyle bir hatırlatmanın müminlere faydalı olacağı bildirilmektedir.
Demek ki bizim böyle bir
hatırlatmaya her zaman ihtiyacımız vardır.
İsterseniz konuyu sohbet-i canan meselesine irebilir ve birbirimize karşı bazı hakikatleri devamlı hatırlatma gibi bir sorumluluğumuz olduğu ve bu sorumluluk yerine getirildiği takdirde çok önemli faydaların hasıl olacağı sonucuna da ulaşabilirsiniz.
Evet Laaliliğe ve malayaniyata karşı kapalı kalmak ve aktüalitede boğulup gitmemek için böyle bir hatırlatma son derece faydalı ve önemlidir.
Zira nefsin hoşuna giden aktüel konular, malayani mevzular girdap gibidir.
Kendinizi onlara kaptırırsanız sizi alır ve sizden uzaklaştırırlar.
Siz sizden uzaklaşınca
da onlar Allah'ı unuttular.
Allah da onlara kendilerini unutturdu.
ayet-i kerimesinin tehdidine maruz kalırsanız.
Bir manada ayet-i kerime diyor ki, "Onların nefisleri
kendileri için bir mirsattı.
Yani bir temaşa yeriydi.
Bir müşahede merkeziydi.
Onu bir dürbün ve teleskop gibi kullanarak kainattaki Cenabı Hak'a ait asar-ı bergüideyi, güzel eserleri ve onun esmasının tecellilerini temaşa edeceklerdi.
Fakat onlar gaflete dalıp Allah'ı unuttular.
Allah da onlara kendilerini
unutturdu ve onları kendi düşünce, mantık, cismaniyet ve bedenlerinin darlığına mahkum etti.
Müminler bütün bu mülahazaları nazara alıp hatırlatmayı bir vazife bilerek her fırsatta
birbirlerine nasihatte bulunmalıdırlar.
bahsini ettiğimiz bu hatırlatma ayetinin hemen ardından ben cinleri ve insanları başka değil sadece beni bilip bana kulluk yapsınlar diye yarattım ayet-i kerimesinin geldiğini düşünecek olursak esas hatırlanıp hatırlatılması gereken olan hususun ne olduğunu da anlamış oluruz.
Yani nazarlar hep kulluk ve marifet ufkuna doğru çevrilmelidir.
Kabiliyet ve istidadı ölçüsünde her bir ferdin önüne arif-i billah olma yolu açılmalı.
derecesine göre herkesin eşya ve hadiselere farklı bakması, onları farklı görmesi ve onlar hakkında farklı düşünmesi temin edilmelidir.
Daha doğrusu teker teker her bir ferde kendi darlıklarını bir kenara bırakıp onun gördürmesiyle görme, onun işittirmesiyle işitme ve onun hissettirmesiyle hissetme ufku gösterilmelidir.
Konuma göre evradu eskar.
Herkesin konumun gerektirdiği temsil durumuna göre evradü ezkarı olmalıdır.
Mesela ben kendimi 5 10 insanın okuduğu evrat kadar evrat okumaya mecbur hissetmeliyim ve kendi kendime demeliyim ki
madem o kadar insan hak etmediğin halde sana teveccüh ediyor, haddini aşkın o teveccühü onları hakka tevcih adına bir fırsat, bir nimet bilmeli, onun hakkını vermeli ve herkesten daha çok Allah ile irtibatını kavi tutarak bir taraftan bu nimete şükretmeli.
Öte taraftan nimetin devamına talebini böyle dile getirmelisin.
Böyle diyor ve
elimden geldiğince bunu tatbik etmeye çalışıyorum.
Buradan hareketle müezzin, imam, vaiz, müftü ve benzeri değişik dini hizmet ünitelerinin başında bulunan insanlar temsildeki
yerlerine göre evrad-u ezkarlarını çoğaltmalı ve mutlaka rabbileriyle olan münasebetlerini kuvvetlendirmelidirler.
Aksi halde bulundukları makamın hakkını eda etmemiş olurlar.
Lütfen kimse, "O kadar yoğun işin arasında vakit bulamıyoruz.
Gece geç vakitlerde eve yorgun
olarak geliyoruz türünden mazeretler ileri sürmesin.
Böyle uydurma mazeretlerin arkasına sığınanlar dönüp günlük hayatlarına baksalar bir hiç uğruna ne kıymetli zamanlarını
harcadıklarını görüp utanacaklardır.
Maalesef insanımız zaman zededir.
Bazen bir bardak çay için saatlerini harcar.
Bazen de en hayati işleri adına vakit bulamaz.
Günlük hayatımızı gözden geçirdiğimizde buna bir hayli misal bulabiliriz.
Boş ve abes şeylerle zayi ettiğimiz dünya kadar zamanımızın olduğunu söylemeye gerek yok.
Bir taraftan
böylesine cömertçe harcanan zaman, öte taraftan en hayati mevzulara vakit bulamama Bunun telifini yapmada biraz zorlanacağız.
Netice itibarıyla bir kere daha hatırlatmalıyım ki mutlaka herkesin evrad-u ezkarı ayıracağı bir zamanı olmalı
ve bu konuda hiçbir mazeret ileri sürmemelidir.
Bütün azalarla zikir.
Zikir hem dil hem kalp hem beden, hem de vicdanla yerine getirilen bir vazife ve bir kulluk borcudur.
Cenab-ı Hakk'ı o güzel isimleriyle kutsi sıfatlarıyla yad etmek, ona hamdü senada bulunmak ve tesbihu temcihitlerle Allah'a yüceltmeyle gürlemek, yeri geldiğinde kitabı okumak, yeri geldiğinde de aczini,
fakrını dua ve münacat lisanıyla ilan etmek.
Bütün bunlar dille yapılan zikirlerdir.
Allah'ın varlığına dair
delillerin mülahazasıyla oturup kalkmak, enfüsi ve afaki yollarla varlık ve varlığın perde arkasının sırlarını araştırmak, varlık kitabında sürekli parlayıp duran ve her an bize ayrı ayrı şeyler fısıldayan ilahi isim ve sıfatları düşünmek ve basiret yoluyla uhrevi güzellikleri temaşa etmek de bir kalbi zikirdir.
İlahi emir ve yasakları kulluk adına sırtımıza yüklenen mükellefiyetleri
vicdanında hissederek iştiyakla emirleri yerine getirmeye çalışmak ve derin bir mesuliyet şuuruyla yasaklardan kaçınmaksa
bedeni bir zikirdir.
Öyleyse bizim bütün ibadetlerimiz, zekatımız, orucumuz, haccımız ve namazımız dahil bütün ibadetlerimiz birer zikirdir.
Mesela namaz potansiyel olarak hatırlatıcı bir güce sahiptir.
Namaz kılmak Cenabı Hakk'ın emrine
riayettir.
Aynı zamanda Allah'ı anmaya da bir vesiledir.
Kur'an-ı Kerim beni hatırlamak için namaz kıl ayetiyle bu
hakikati hatırlatır.
Bir başka yerde de şöyle ferman eder.
muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde düşünen
insanlar için nice dersler, ibretler, deliller vardır.
Onlar ki Allah'ı kah ayakta divan durarak, kah oturarak, zaman zaman da yanları üzere uzanmış olarak zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünür ve derler ki, "Ey büyük Rabbimiz, sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın.
Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz.
Sen bizi o ateş azabından koru.
Ayet-i kerimede zikirden tefekküre, tefekkürden zikre gidiş gelişler dikkati
çekmektedir.
Ayakta otururken ya da uzanmış halde bile Allah'ı içten bir duyuşla zikretmeyi sürdüren ve hayatlarının her anını zikirle derinleştiren insanların ömürlerini sürekli zikir
ve fikir arasında gidip gelerek anlamlandırdığı ifade edilmektedir.
Evet Demek ki zikir için hususi bir mahal yoktur.
Kur'an-ı Kerim'de geçenine yezkurunallahe gıyamen ve alâ cünûihim ifadesine göre demek ki insan ayakta, rükuda otururken ya da yatarken de Allah'ı zikredebilir.
Nitekim yatağa girdiğimiz veya uyumaya hazırlandığımız zaman hadis-i şeriflerden anlaşıldığına göre elimizi başımızın altına koyup sağ tarafımız üzerine uzandıktan sonra Allahümme inni eslemtü nefsi ileyk sözleriyle başlayan ve Allah'ım rahmetini umarak azabından korkarak kendimi sana teslim ettim.
Yüzümü sana çevirdim.
İşimi sana ısmarladım.
Sırtımı sana dayadım.
Senden başka sığını, senden başka güvenilip dayanılacak yoktur.
Allah'ım indirdiğin kitabına, gönderdiğin peygamberine iman ettim şeklinde ana hatlarıyla mealini verebileceğimiz duayı okuyor ve yatarken de onu
zikretmiş oluyoruz.
O an başka şeyler söylememize de hiçbir mani yoktur.
Mesela Peygamber
Efendimizin Hz.Fatıma ve Hz.Ali'ye tavsiye buyurduğu gibi yatarken 33 kere sübhanallah, 33 kere elhamdülillah, 34 kere Allahu ekber de diyebiliriz.
Bu da bir zikirdir.
Bundan dolayı Allah'ın azameti, oluluğu ve üzerimizdeki hakları açısından zikrin zeminini kitabın ve sünnetin de tuttuğu ölçüde geniş tutmak lazımdır.
Çünkü Cenabı Hakk'ın lütufları çok geniş dairede bize geliyor.
Çok geniş dairede onun ululuğunu görüyor ve nimetlerine mazhariyetlerimizi duyuyoruz.
duyuyor ve aynı genişlikte sübhanallah, elhamdülillah, Allahu ekber demek geliyor içimizden.
Yaptığımız her işe onun adıyla başlayıp onun adıyla bitirmemiz, konuşmalarımızda da sözü dönüp dolaşıp ona getirmemiz gerekir ki bu da bir bakıma zikir sayılır.
Husiyle iradenin hakkının verilmesi gereken yerlerde yani insanın zorlandığı durumlarda meseleyi getirip ona bağlamak zannediyorum daha çok sevap yazdırır.
Yani birileri insanları labaliliğe malayani boş lüzumsuz hatta zararlı şeylere çağırabilir.
İşte insan boş ve faydasız işlere çağrıldığı bir yerde iradesinin hakkını vererek akıllıca davranırsa hayır Allah'ı analım, sohbeti cananla şenlenelim." diyerek teklifleri geri çevirirse bu iradi duruş belki diğerlerinden daha güçlü ve daha makbul olabilir.
Bu açıdan zikir atmosferini korumanın zor olduğu, insanın cismaniyet tarafından tehlike vadilerine çekildiği yerlerde dimdik durup sürekli Allah demek, dil, beden ve kalple an onu anmak, onu hatırdan hiç çıkarmamak, her şeyi ona arz ediyor mülahazasıyla yapmak çok daha önemlidir ve insana daha çok sevap kazandırır.
Iliğe, faydasız meşkalelere ve malayani şeylere açık yerleri bile Cenabı Hakk'ın zikirle ve mahlukatı tefekkürle süsleme, zikir ve fikirle nurlandırma çok faziletlidir.
Zikir alanını geniş tutmak için yolda yürümek, araba kullanmak
gibi günlük işlerinizi de dahil ederek sürekli Allah'ı zikretmeniz mümkündür.
Mesela her gün
bir saat araba kullanıyor, yarım saat 40 dakika yürüyorsanız o yarım saat ya da 40 dakikalık zamanda bir günlük hizmetinizin tamamını ya da yarısını okuyabilirsiniz.
Açar ya Kur'an dinler ya
da bir ilahiye kulak verir ve onun içinden kendinize göre bir yol bulup ona yürüyebilirsiniz.
Kalbinizi işletip ruhunuzu söyletebilir, nefsinizin burnunu kırıp şeytana
ağzının payını verebilirsiniz.
Yanınızda bir yol arkadaşınız varsa onun halini hatırını
da pekala sorabilirsiniz.
Ama bir müddet sonra bir şey okumaya başlayarak hüsnü misal teşkil etmeniz daha uygun olacaktır.
Böyle bir davranışı ille de yol emniyeti mülahazasına bağlamak da doğru değildir.
Zira böyle bir düşüncede nefsanilik
vardır.
Esasen bir vasıtaya binerken bunu bizim hizmetimize veren Allah'ın şanı ne yücedir.
O bu nimeti bize musahhar kılmasaydı bunu yapmaya gücümüz yetmezdi.
Biz elbette rabbimize döneceğiz demek, rabbimizi zikredip hamdü sena duygusuyla onu anmak sünnettir.
Selef-i salihin efendilerimiz bir bineğe binerken bu ayeti okur ve şükür hisleriyle dolarlarmış.
Öyleyse taksiye, otobüse, trene, uçağa binerken mümkünse bu duayı katlamak lazımdır.
İşte Allah'ın bu nimetlerine mazhariyetinizi de
onlardan istifade ederken değişik şeyler okuyarak ve Cenabı Hakk'ı isim ve sıfatlarıyla yad ederek tam bir zikre çevirebilirsiniz.
E. Tefekkür.
Tefekkür herhangi bir konuda başı ve sonu, hedef ve gayesi net olarak
belirlenmiş, disiplinli, derin ve sistemli düşünme manasına gelir.
Aynı zamanda o insanın kendi iç dünyası hakkında kendini düşünmeye zorlaması, eşya ve hadiseleri sürekli hallaç etmesi ve bütün bunları tekrar ve tekrar mütalaaya alarak engin ve derin düşüncelere
açılması demektir.
Aslı itibariyle Arapça bir kelime olan tefekkür tefeul babından gelir.
Bu
babelliği ise tekellüftür.
Yani bir defa da gerçekleşmeyecek bir işi gerçekleştirmek için insanın ciddi bir gayret ortaya
koyup kendini zorlaması, işin gerektirdiği süreçleri takip etmesi ve bu istikamette iradesinin hakkını vermesidir.
Dolayısıyla diyebiliriz ki tefekkür kelimesi türediği kip itibarıyla
dahi basit bir düşünce ameliyesinden ziyade sistemli, derin ve süreklilik arz eden bir düşünme
faaliyetini ifade etmektedir.
Tefekkür aynı zamanda Müslümanlığın da temel disiplinlerinden biridir.
Zira Kur'an-ı Kerim pek çok ayet-i kerimede yaratılıştan, insandan, yer ve gökten, yağmurun yağışından, bitkilerden, bulutlardan, rüzgardan, yıldızlardan, atmosferden, canlıların yaratılışından, onların rızıklarından, kısaca afak ve enfüsten bahsettikten sonra meseleyi hep tefekküre bağlamıştır.
Mesela Cenabı Hak yer ve göklerin yaratılışını, gece ve gündüz sürelerinin
değişmesini, insanların yararına olan denizlerde gemilerin yaptığı seyahatleri, ölü yeryüzünün semadan indirilen
yağmurla diriltilmesini ve orada pek çok canlı yaratılmasını, rüzgarların hareketini, yeryüzü ve sema arasında emre amade duran bulutları zikrettikten sonra bütün bunlarda aklını
kullanıp tefekkür eden insanlar için Allah'ın varlığına ve birliğine dair pek çok ayetler, deliller bulunduğunu
belirtmiştir.
Kur'an-ı Kerim'de buna benzer çok sayıda ayet bulunmaktadır.
Birkaç örnek
zikretmekle iktifa edebiliriz.
Bütün bunlarda tefekkür eden kimseler için nice deliller, ibretler vardır.
Rad suresi 3. ayet.
Bütün bunlarda aklını kullanan insanlar için nice deliller vardır.
Rad suresi 4. ayet.
Bunlarda ilim sahipleri için nice deliller vardır.
Rum suresi 22. ayet.
Misal olarak zikrettiğimiz ayet-i kerimelerde görüldüğü gibi bazen mesele akla, bazen fikre, bazen de ilme bağlanmıştır.
Bunlar arasında nüanslar bulunsa da temelde hepsinin aynı noktaya
işaret ettiği görülür.
Bu da Allah'ın afak ve enfüste yarattığı deliller üzerinde insanın aklını kullanarak düşünmesi ve tefekküre dalmasıdır.
Zikrettiğimiz ayetler yalnızca birkaç örnekten ibarettir ve Kur'an'da kainatta olup biten
hadiselerin nazara verilip konunun aklın farklı fonksiyonlarına havale edilmesine dair onlarca yüzlerce misal göstermek mümkündür.
Tefekkür esasında bir peygamber mesleğidir.
İnsanlığın
iftihar tablosunun mübarek beyanlarına ve hayat-ı seniyelerine bakıldığında bu hakikat
açık ve net bir şekilde görülür.
Mesela o sallallahu aleyhi ve sellem tefekkürle alakalı bir nurlu beyanında tefekküre denk ibadet yoktur.
Öyleyse gelin Cenabı Hakk'ın nimet ve kudret eserlerini tefekkür edin.
Ama zinhar zat-ı bariyi tefekküre kalkışmayın.
Zira o insan düşüncesini aşan bir mevzudur." buyurmaktadır.
Görüldüğü üzere Allah
Resulü Cenabı Hakk'ın zatı dışında her şeyi tefekkür sahasına dahil etmiştir.
O zaman
diyebiliriz ki nebiler serveri bu beyanıyla bizim Allah'ın nimetleri, ayat-ı beyyinat ve dinin emirleri üzerinde tefekkürde bulunmamızı istediği gibi Necip Fazıl'ın tabiriyle eşya ve hadiseleri sürekli olarak hallaç etmemizi dilemektedir.
Nitekim Peygamber
Efendimizin bizzat kendisinin de eşya ve hadiseleri sürekli hallac ederek hep tefekkür ufkunda tefekkür yörüngeli bir hayat yaşadığını müşahede ediyoruz.
Mesela bir hadis-i
şerifte onun bu hali bize şöyle anlatılır.
Allah Resulü bir gece kalktığında gözleri hüzün dolu bir şekilde
sabaha kadar muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip sürelerinin
uzayıp kısalmasında düşünen insanlar için elbette birçok dersler vardır.
Onlar ki Allah'ı her hallerinde ayakta divan dururken de oturarak da yanları üzere uzanmış vaziyette de zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında
düşünürler ve derler ki, "Ey yüce Rabbimiz, sen bunları gayesiz boşuna yaratmadın.
Seni bu gibi noksanlıklardan tenzih ederiz.
Sen bizi o cehennem azabından koru" ayetlerini okudu.
Okudu ve gözyaşları içinde derin bir tefekküre daldı.
Sabah namazı için ezan okumaya gelen Hz.Bilal kendisine, "Ya Resulallah, kendini niçin bu kadar zora
koşuyorsun?
Allah, "Geçmiş ve gelecek bütün günah yollarını sana kapattı." dediğinde
efendimiz bana bu kadar ihsanda bulunan Rabbime ihsanı ölçüsünde şükreden bir kul olmayım mı?
Buyurdu.
Hayatının her karesini böylesine tefekkür atkılarıyla örgüleyen Peygamber
Efendimiz kendisine atfedilen bir sözde müminin sözünün hikmet, sükutunun da tefekkür olması gerektiği tavsiyesinde
bulunur.
Bu ifadeden müminin halinin iki hususa bağlandığını görmekteyiz.
Birincisi, mümin konuştuğu zaman mutlaka belli bir hikmet, maslahat ve hayır gözetir.
İkincisi, konuşulacak mevzuda böylesi bir hikmet ve hayır söz konusu değilse sükutu tercih eder.
O sükutiliğine bir anlamda uhrevilik boyası çalar.
tefekkür etmesi gereken meseleleri düşünür ve neticede onu bir tefekkür zemini haline getirir.
Bu sebeple diyebiliriz ki tefekkür yörüngeli bir hayat yaşama kamil müminin
mütemadi sürekli halidir.
Müminlerin gerek afaki gerekse enfüsi tefekkürde derinleşmeleri çok önemlidir.
Enfüsi tefekkür mevzuu olarak insanı sadece fizyolojisi ve anatomisi itibarıyla
ele alacak olsanız bile o hakikaten saygı duyulması gereken bir abide şeklinde karşınıza çıkacaktır.
İnsan iç ve dış yapısıyla o kadar mükemmeldir ki farzı muhaltan başka birisine secde etmek caiz olsaydı insana secde edilirdi.
Fakat Allah kendisinden başka hiç kimseye secde edilmesine müsaade etmemiştir.
Bununla birlikte
meleklerin Hz.Adem'e secde etmelerinin emredilmesi emre itaatteki inceliğin anlaşılması adına bir imtihan gereğidir.
Ayrıca Allah'a yapılan secdede Hz.Adem'in bir mihrap, bir kıble olması, böyle bir konum faikiyet ve hususiyeti ihraz eden başka bir varlık olmadığını
göstermektedir.
Zira Hz.Adem bir yönüyle madde ve mananın fiziki ve ruhani alemlerin birleşme noktası gibidir.
Farklı bir ifadeyle o Cenabı Hakk'ın bütün esma-i hüsnasının tecelli ettiği en cami aynadır.
İşte böylesine mükemmel bir varlık olan insanı maddi ve manevi bularıyla okumaya başladığınızda derin derin tefekküre dalmamanız mümkün değildir.
Evet İnsanı ister maddi yanıyla isterseniz mahiyeti maneviyesi itibarıyla ele alın.
doğru okunabildiği takdirde
insana çok şey anlatan bir kitap gibidir.
Husülefsi, kalbi, duyguları, iradesi, şuuru ve şuurunun şuurunda olması itibarıyla insana bakıldığında onun nasıl muhteşem bir mekanizmaya sahip olduğu görülecektir.
Böyle bir sistemin dümeninde bulunması, onu işletmesi ve onun merkez noktasına tahtını kurması itibarıyla onu en iyi anlayan yine insanın kendisidir.
Eğer enfüse açılabilir, maddi ve manevi yönleriyle kendi mahiyetini iyi tanıyabilirse afaka da ulaşabilir.
Farklı bir ifadeyle kendi iç alemlerinde sistemli bir tefekkürle kendini
keşfeden insan nazarlarını dış alemlere çevirdiğinde çiçek çiçek gezen bir arı gibi çeşit
çeşit bal özleriyle geri dönecektir.
Tefekkür usulü.
Tefekkür evvela bir ilk ve ön bilgiye dayanır.
Avamca ve cahilane tefekkürler, onlara da tefekkür denilecekse kuru birer tahayyüldür ve zamanla bıkkınlık hasıl eder.
Daha sonra da insan onu anlamsız görmeye başlar.
Varlığa avamca bir nazarla bakıp kainatın baş döndürücü güzellikleri karşısında şairane ilhamlarla coşmak tefekkür adına yeterli değildir.
Bu sebeple insanın evvela tefekkür edeceği mevzuu bilmesi onunla ilgili belli ölçüde malumatının olması gerekir.
Makro alemde yıldızların, gezegenlerin hareketlerini, mikro alemde mikroskobik varlıkların hususiyetlerini, norm alemde insan ve onu çevreleyen mahlukatı, onların insanla münasebetini bilmek tefekkür adına ilk adımdır.
İnsan daha sonra halihazırda ulaştığı ilim ufku itibarıyla bu ilk bilgi sayesinde yeni terkipler, tahliller yapacak.
onlar üzerinde derinleşecek ve daha ileri sonuçlara ulaşacaktır.
Vardığı bu sonuçları da ileride varacağı daha da başka
hükümler için mukaddime yapacak, silsile halinde yeni neticeler çıkaracak, tefekküründe derinleşecek ve çok buğutlu bir tefekkür ufkuna erecektir.
Bütün bunlar engin malumat sahibi
olmaya bağlıdır.
Malumatsız insanın tefekkür etmesine imkan yoktur.
Bunun için çok farklı ve çeşitli kitap okumak çok önemlidir.
Daha sonraya elde edilen bu
malumatın sağlam bir tefekkür usulü ile değerlendirilmesi ve şeriat-ı fıtriyenin ve ayat-ı tekviniyenin selim bir
nazarla mütalaa edilmesi gerekir.
İnsan bu şekilde geliştirdiği sağlam bir metotla tefekkür eder ve tefekkürü hayatının çok önemli bir parçası haline getirirse o insanda iman esaslarının hakikatleri inkişaf eder ve artık her şey onun nazarına çok farklı görünür.
Bu ufka ulaşan biri her gördüğü şeyde kendisini yaratan zatın isim ve sıfatlarının tecellilerini görmeye başlar.
Ne yana dönse
ondan raihalar duyar.
Bu da onun kalbinde derin bir Allah sevgisinin oluşmasına vesile olur.
Ardından da o muhabbet-i ilahiyenin verdiği zevk-i ruhani ile serbest yaşamaya başlar.
ötelere
doğru kanatlanır.
Tefekkürde bu noktayı yakalamış birinin bazen bir saatlik tefekkürü bundan
mahrum bir başkasının yaptığı 1000 senelik ibadete denk gelebilir.
Böyle bir anlayış ve şuur içinde rabbine
teveccüh etmeyen insanın 1in sene bir yerde dursa da düşünceleri ve ufku itibarıyla derinleşemediğinde kat ettiği
mesafe tefekkürle katedilen mesafeye denk gelmeyecektir.
Ancak bu yapılan ibadetin bir kıymetinin olmadığı şeklinde de anlaşılmamalıdır.
Zira Allah'a kulluk namına yapılan ne bir
kıyam, ne bir rüku, ne de bir secde boşa gider.
Her halükarda Cenabı Hak kendisine yapılan kulluğu zayi etmez ve mutlaka mükafatlandırır.
Ne var ki tefekkürle gelen varidat ve tefekkürün
ibadetlere kattığı derinlik çok farklıdır.
İkinci bölüm güzel ahlaki davranışlar.
1. İhlas ve samimiyet.
İhlas, doğru, samimi, katışıksız, dupduru olma, riyadan uzak durma, kalbi bulandıracak şeylere karşı kapalı kalma, kapalı yaşama veya gönül saffeti, fikir istikameti içinde Allah'la
münasebetlerinde dünyevi garazlardan uzak kalma ve tam bir sadakatle kullukta bulunma manalarına gelir.
İhlas, ferdin ibadet ve taatinde Cenabı Hakk'ın emir, istek ve ihsanlarının dışında her şeye karşı kapanması, kulun mabuduyile münasebetlerinde gizliliğe riayet etmesi, her
şeyi hakkın teftişine arz mülahazasıyla yapmasıdır.
Diğer bir tabirle vazifelerini o emrettiği için yerine getirmesi, yerine getirirken de onun hoşnutluğunu
hedeflemesi ve onun uhrevi teveccühlerine yönelmesinden ibarettir ki saflardan saf sadıkların en önemli vasıflarından biri sayılır.
İhlas ve amel ruh ve beden gibi birbirini tamamlayan iki özdür.
Amelde ihlas, bedende can gibidir.
İnsan yaptıklarında ihlaslı olmazsa amelleri cansız bir ceset gibi kalır.
Böyle bir amel sahibi kişi bütün manevi kapıları aşıp geçse de rıza kapısına varınca orada takılır da ileriye gidemez.
Ameller o önemli basamakta bir paçavra gibi insanın suratına çarpılır.
Allah muhafaza buyursun.
Zira amellerin Allah nezdinde makbuliyeti tamamen ihlasa bağlıdır.
Bediüzzaman hazretlerinin dediği gibi ihlaslı bir dirhem amel ihlassız batmanlarla amelden üstündür.
İnsan her hususta oturmada, kalkmada, düşünmede, konuşmada hatta sevmede dahi ihlaslı olmalıdır.
Bir işte Allah'ın rızası esas alınmışsa bu kula kuvvet kazandırır.
Zira kul ihlas sayesinde Allah'a dayanmış olur.
Her şeyiyle Allah'a dayanan insansa yenilmezliğe erer.
Kur'an-ı Kerim'de ibadetin yalnızca Allah için yapılması gerektiği birçok yerde ifade edilmiştir.
Ve bu mesele ihlas mefhumuyile bağlantılı olarak ele alınmıştır.
Mesela Zümer suresinin hemen başında "O halde sen de ibadetini sadece Allah'a has kılarak yalnız ona kulluk et." Yani yalnızca Allah'ı mabut kabul ederek ona kullukta bulun denilerek ihlas şuuru içinde kulluğun eda edilmesi emredilmiş.
Bir sonraki sayfada, "De ki bana din ve ibadetimi yalnız Allah'a tahsis ederek gönülden ona kullukta bulunmam emredildi." ifadesiyle nazarlar tekrar ihlasa çekilmiş.
Bir iki ayet sonraysa de ki ben ibadetimi yalnız ona has kılarak sadece Allah'a kulluk ederim beyanıyla bir kez daha ihlasın önemine vurguda bulunulmuştur.
Tevfik-i ilahiin en önemli vesilesi.
Hz.Pir ihlasla ilgili iki farklı risale yazarak mevzuyla alakalı hususları
özetlemiştir.
Onun ihlası kazanmak için hedef olarak gösterdiği ilk düstur yapılan amellerde rıza-i ilahinin
gözetilmesidir.
Yani kişinin emredilen hususları yerine getirirken dünyevi ve uhrevi herhangi bir beklenti içine girmemesi sadece Cenabı Hakk'ın rızasını esas maksat yapmasıdır.
talep edilmediği halde sae tereddüp eden bir kısım semere ve mükafatların gelişi ise şükürle karşılanmalı, hamd ile onlara mukabelede bulunulmalı ve tahdis-i nimet yani Allah'ın verdiği nimetlere şükür
mülahazasıyla meseleye yaklaşılmalıdır.
Ne var ki enaniyetin çok ileri gittiği günümüzde başımızdan aşağı sağanak
sağanak boşalan nimetlerin Allah'ın isyan eden kimseye dünya nimetlerini bolca vererek onu gaflette bırakması ve böylece hak yoldan daha da uzaklaştırması anlamında birer istidraç olabileceği
endişesi de asla hatırdan çıkarılmamalıdır.
kazanma kuşağında kayıplara düşmemek için mazhar olunan
nimetler karşısında değildir bu bana layık, bu bende.
Bana bu lütf ile ihsan nedendir demeli ve hep istidraç endişesiyle oturup kalkmalıyız.
Zira liyakatimizin çok üstünde ilahi sevk ve inayet eseri olduğu aşikar olan lütuflara mazharız.
Bakıyorsunuz bizim gibi küçük insanların vesilesiyle Cenabı Hakk'ın lütfettiği öyle şeyler oluyor
ki meselelere aklı eren, dünyayı doğru okuyan pek çok insan onlara muvaffak olamamış.
Bu sebeple haddimizi bilen insanlar olarak başarılar karşısında ellerimizi açıp ya Rabbi eğer liyakat ve kabiliyetlerimizin çok üstünde nail olduğumuz bu nimetler bizi küstahlaşma ve şımarıklaşma gibi bir sonuca sürükleyecekse bundan senin dergah-ı uluhiyetine sığınıyoruz.
Ne olur ayaklarımızı kaydırma Allah'ım diyerek ona iltica etmemiz gerekir.
Dini hayatımızda bu denli ehemmiyet arz eden ihlasın kazanılması esasında imanın gücüyle doğru orantılıdır.
Bu itibarla eğer siz tekvini ve teşrii emirleri okur, taklidi imandan tahkiki imana giden yolları açar ve aynı zamanda kavli, fiili ve hali olarak sürekli Cenabı Hak'a müteveccih bulunursanız Allah da bir fasılda kalbinizde iman meşalesini yaktığı gibi bir gün ihlas meşalesini de yakar.
Böylece siz Allah'ın izni ve inayetiyle inandığınız mevzuları her zaman ihlaslı bir şekilde yaşamaya muvaffak olursunuz.
Esasen insanın kendini anlatma duygularını baskı altına alması, kusurlarını görmesi,
ben dediği yerde hemen estağfirullah çekip hislerini tadil etmesi ve belki de eline bir balyoz alıp
egosunun başına indirmesi imanda yakinin artmasıyla birlikte ihlas düşüncesine kilitlenmeye bağlıdır.
İşte bu iki dinamiğe sahip olan insan kardeşleriyle beraber hareket etmeye de muvaffak olur.
Çünkü o bilir ki Cenabı Hakk'ın inayeti olmaksızın onun tek başına zerre miskal bir hayrı yapabilmesi mümkün değildir.
Yine bilir ki Allah'ın inayet ve tevfikinin en önemli vesilesi vifak ve ittifaktır.
Bundan dolayıdır ki Hz.Pir pek farklı açılardan şahs-ı manevinin önemi üzerinde durmuştur.
O tahkiki imanı yakalamak ve imanla kabre girmek adına şahs-ı maneviyi önemli görmüş ve heyet içinde bulunan bir ferdin yaptığı amellerin diğer fertlerin de defter-i
hasenatlarına yazılacağını ifade etmiştir.
Böylece bir insanın işlediği bir amel iştirak-i amal-i uhreviye sırrıyla binlere ulaşacaktır.
Mesela siz bir beldede irşat adına bir adım atmış olabilirsiniz.
Fakat kardeşlik ruhu içinde o beldede aynı adımı atan 10 insan daha varsa onlardan her biri 1000 adım atmış gibi sevap kazanabilir.
Sürpriz mükafatlar.
Bazı zamanlarda ve bazı hallerde Allah celle celalüu içinde bulunulan şartlar sebebiyle az amele kat ve kat fazla değer verir.
Mesela bazen bir askerin hudut boyunda bir saat nöbet beklemesi belki bir sene ibadet hükmüne geçer.
Allah yolunda şehit düşen bir mümin rampaya binmiş gibi amudi olarak ala-ı illiyyini kemalata yükselir.
İyi değerlendirilen bir Kadir gecesi 80 küsur senelik bir ibadete denk gelir.
Allah bazı şartlarda ortaya konan güzel amelleri umulmadık ölçüde nemalandırır, çoğaltır ve adeta birebin veren başak haline getirir.
İşte aynen bunlar gibi ihlasın farklı bir buğdu olan şahs-ı manevi içinde hareket etmenin hatta bunun
ötesinde o şahs-ı manevi içinde bulunan kardeşlerinin yaptığı işlerden dolayı tıpkı kendi yapmış gibi şakirane şükrederek iftihar etmenin Allah katında apayrı bir değeri vardır.
Hz.Pir talebeleri arasında böyle bir uhuvet ve ihlasın bulunup bulunmadığını
test etme adına bir gün bir talebesinin yanında bir başka talebesinin yazısının onunkinden daha iyi olduğunu söyler.
Talebesi bu duruma sevinip mutlu olur.
Kardeşinin kendisinden daha iyi olmasıyla iftihar eder.
Hz.Pirde onun kalbine dikkat ettim.
Gösterişten uzak samimi olduğunu hissettim.
Cenabı Allah'a
şükrettim ki kardeşlerim için de bu ali hissi taşıyanlar var.
İnşallah bu his büyük hizmet görecek." diyerek talebeleri arasında arzu ettiği uhuveti ve ihlası gördüğü için Allah'a şükreder.
Zaten önemli olan bir yazının yazılması, bir kitabın teksir edilmesi veya teksir
edilen bir kitabın dağıtılmasıysa bunu falan şahsın veya filan şahsın yapmış olmasının bir önemi yoktur.
Hatta insan yapılması gerekli bir işi kendisinin değil de bir başkasının yapıp sevap
kazanmasından mutluluk duymalı.
kalp ibresini koruma adına bunu tercih etmelidir.
Zira bir işi başarmanın kendine
göre riskli bir kısım yönleri vardır.
Mesela insan böyle bir başarıyı kendi aklına, ilmine, becerisine verebilir veya başlangıç itibarıyla öyle düşünmese de çevresindeki insanların takdir ve taltifleri sonucunda böyle bir duyguya kapılıp kendini beğenme
hastalığına maruz kalabilir.
Dolayısıyla hem bu tür risklerden korunma hem de işin ortada kalmaması, neticeye
ulaştırılması adına kişiye düşen kardeşinin o işi yapmış olmasından mutluluk duymak, onun meziyetiyle şakirane iftihar etmek ve şükrünün sevabını almaktır.
Böyle davranan mümin bilmelidir ki kardeşinin ortaya koyduğu amele tereddüp eden semerenin bir misli
de onun hasenat defterine kaydedilecek ve böylece heyet içinde yapılan ameller katlanmış olarak karşısına çıkacak.
Ayrıca enaniyetini baskı altına alıp hazmı nefs ederek kardeşini
alkışlayabilmesi ona çok farklı bir bedel ve mükafat olarak geri dönecek.
Diğer taraftan kardeşini alkışlaması ve takdir etmesi kardeşinin kabiliyetlerinin inkişaf etmesini sağlayacak, onun daha
önemli işlerde daha yüksek bir performans ortaya koymasını temin edecek.
Dolayısıyla bütün
bunlara vesile olduğu için o da yapılan bu işlerden sevap adına hissesini alacaktır.
Müzakere yoluyla açılan kapılar.
Daha önce de ifade edildiği üzere ihlas, samimiyet ve vefa imanla imanın kuvvetiyle doğru orantılıdır.
İnsan ne kadar derin inanırsa o ölçüde ihlasa muvaffak olur.
O halde mümin hiçbir zaman imanın mevcut kıvamıyla iktifa etmemeli.
Helmin mezid anlayışıyla sürekli tekvini ve teşrii emirleri araştırmalı, karıştırmalı, sorgulamalı ve böylece iman ve marifet adına hep mesafe katetme peşinde olmalıdır.
Bu mevzuda kesintisiz bir sağü gayret içinde bulunmalı, yakinin mertebelerinde dolaşmalı ve hep bir mertebeden başka bir mertebeye sıçramalıdır.
Öte yandan ihlasla ilgili düsturları hayatımıza hayat kılmak için sürekli
birbirimize destek olmalıyız.
Mesela bir araya geldiğimizde mutlaka bu tür meselelerin müzakeresini yapmalıyız.
Fakat bu
falana filana gidip sen biraz ihlaslı ol deme gibi bir basitlik ve çiğlik şeklinde olmamalıdır.
Samimi de olsak kafalarına vuruyor gibi muhataplarımıza bir şeyler anlatmaya çalışmamız
katiyen doğru değildir.
Hele bir de kendimizi pirupak görerek nefsimizi bir kenara koyup başkalarına dikte
ediyor gibi bir üslup hava ve eda ile konuşmak apaçık haddi aşmışlık demektir.
Takip edilmesi gereken yol ve yöntem meseleleri evirip çevirip kimsenin demine damarına dokundurmadan,
hissiyatını rencide etmeden en yumuşak ve en uygun üslubu bularak müzakere ve mütalaa etmektir.
Hz.Pir ehemmiyetine binaen ihlas risalesinin en azından 15 günde bir okunmasını tavsiye etmiştir.
Belki bu önemli risaleyi 50 defa okuyan kimseler vardır.
Öyle ki o fıkralardan bir tanesinin başından bir kelime söyleseniz gerisini getirebilir, ezbere okuyabilirler.
Fakat ihlasın hayata hayat
kılınması, kalp ve ruha mal edilebilmesi için düz bir okumadan ziyade o meselenin daha derinlikli ve daha engince ele alınması gerekir.
Yani konuya monotonluktan kurtarıp yeni bir derinlik ve canlılık katılmalıdır.
Mesela konunun Kur'an-ı Kerim ve sünnet-i
sahiha ile irtibatını etraflıca inceleyebilir.
Aynı zamanda bunu herkesin iştirak ettiği müzakereli bir okuma
tarzıyla tahlil ve değerlendirmeye tabi tutabilirsiniz.
Sözün özü hakiki imanı elde etme ve ihlasa erme adına uhuvet şuuruyla hareket etmeli ve meseleleri müzakere zemininde müşterek ele alma disiplinini uygulamalıyız.
Sebepler açısından
bunlara riayet ettiğimiz gibi duaya sarılarak ilahi inayete de iltica etmeliyiz.
2. Sıdk.
Doğruluk.
Sıdk ifadesiyle daha çok doğru söz ve gerçeğe uygun beyan akla gelmektedir.
Fakat aslında sıdk doğru sözün yanında doğru davranışı da içine alan her türlü uydurma, beyan ve tavırdan arınmış olmayı ifade eden ve insanın iç dış gizli
açık her halini aynı çizgide götürmesi, doğru olmayan her şeye kapanıp hayatını doğruluğa göre planlaması
manalarına gelen çok geniş kapsamlı bir kelimedir.
Sadakat ise söz ve tavırlarla beraber duygu, düşünce, tasavvur ve niyetlerle de doğru olma, hak ve hakikate yürekten bağlı kalma, dostlarına karşı daima vefa hisleriyle dolu bulunma, şartlar ne olursa olsun hainlik ve döneklik yapmama, gönül verdiği kapıdan asla ayrılmama
ve riyadan, tasannudan, maddi manevi çıkar hesabı yapmaktan arınarak davaya halis bir niyetle bağlanma
manalarına gelir.
doğruluğu tabiatının bir parçası haline getirip insanlarla olan münasebetlerinde hep dürüst davranan,
günlük konuşmalarından mizahlarına, dost meclislerindeki muhaverelerinden tebliğ adına yaptığı
konuşmalarına kadar bütün sözlerinde ve davranışlarında doğruluktan ayrılmayan ve dostluğun gerektirdiği vefayı hep muhafaza eden, sözünün eri ve güven timsali insanlara sadık denir.
Sıdık ve sadakatte zirveyi tutan hayal, tasavvur, duygu, düşünce hatta mimiklerine kadar bütün hal ve tavırları itibarıyla doğruluğa kilitlenmiş olan
hak erleri ise sıddik unvanıyla anılır.
Özü sözü bir, her haline güvenilir bu kahramanlar çok samimi, halis ve olabildiğince sadık insanlardır.
Resuli Ekrem Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i ve onun getirdiği her şeyi tasdikte kemale erişen, kendisine sunulan
mesajlara aksine ihtimal vermeyecek şekilde iman eden ve ilah-i kelimetullah'ı hayatının gayesi bilen sıddıkların piri Hz.Ebubekir'dir.
Aslında ashab-ı kiramın hepsi birer sıddıktır.
Onların en önünde yer alan ve sadakat sancağını taşıyan zat Ebubekir efendimizdir.
Kur'an hakiki manada mümin olmayı, insanın söz ve davranışlarından iç alemine kadar her hal ve tavrını sıdka göre dizayn etmesine ve sadakat etrafında örgülesine bağlamıştır.
Böyle bir tanzim ve düzenlemeyi dünyevi mutluluk ve uhrevi saadetin de esası
saymıştır.
Kur'an-ı Kerim'in değişik ayet-i kerimelerinde müdhali-i sıdk, muhrec-ı sıdk, lisan-ı sıdk, kadem-i sıdk, makad-i sıdk gibi ifadelerle sürekli sıdk üzerinde durulmuştur.
Demek ki ucu ukbayı uzanan bu dünya yolculuğunda bir müminin en büyük azığı doğruluk
olmalıdır.
O bir işin içine girerken, ondan çıkarken, otururken, kalkarken, konuşurken hep doğruluğun temsilcisi olmalıdır.
Onun uğradığı her yerde sadakat renkleri tüllenmeli.
Oradan ayrıldığında da arkada olumsuz hiçbir düşünce kalmamalıdır.
Mümin bir adımını hem doğrulukla hem de doğruluğa doğru atmalıdır.
Peygamber efendimiz de bir hadislerinde şöyle buyururlar: "İçinde kuşku uyaran, vicdanını rahatsız eden
şeyleri terk et.
İçinde bir rahatsızlık doğurmayan şeyler yap.
Asude bir iklimde yaşa Doğruluk insanın içinde itminan ve huzur hasıl eder.
Yalana gelince o bir iç burkuntudur, bulantıdır.
Daima doğruluğu araştırın.
sonunda helak görünüyor olsa bile
doğruluktan ayrılmayın.
Zira asıl kurtuluş ondadır.
Sıdk bir peygamber sıfatıdır.
Nur müellifi müseylimeyi esfeli-i safiliğine düşüren kizb yalan olduğu gibi Muhammedül Emin Aleyhissalatu Vesselam'ı ala-ı
iliyyine çıkaran sıdktır, doğruluktur der.
Sıddık bir peygamber sıfatıdır.
Güzel ahlakın kapısı doğrulukla açılır.
En makbul ve seçkin kullar mertebesine cennetin zirvesine sıdk ile sadakatle ulaşılır.
Sıdk aynı zamanda Allah elçilerinin vazifelerini yaparken kullandıkları çok önemli bir kredidir.
Onların doğruluğa kilitlenmiş bulunmaları arkalarındaki istidatlı insanların hidayetine vesile olmuştur.
Sıddık Sarayı'nın sultanı Resul-i Ekrem Efendimiz de doğruluğu ve güvenilirliği
sayesinde pek çok gönlün kilidini rahatlıkla açmıştı.
Ebu Cehil, Utbe, Şeybe ve Ümeyye gibi küfrün temsilcileri bile vallahi biz bu adamın yalan söylediğine hiç şahit olmadık demek zorunda
kalmışlardı.
Muhbiri Sadık bir gün Safa tepesine çıktı ve kabile kabile zikrederek tüm
Mekkelilere seslendi.
Ey Abdülmuttalib oğulları, ey Fihroğulları, ey Lüeyğulları, ben şimdi şu dağın eteğinde bir
süvari birliğinin size saldırmak üzere beklediğini söylesem bana inanır mısınız?" diye
sorunca oradakilerin hepsi tereddütsüzce, "Evet, inanırız.
Senin hiç yalan söylediğini görmedik."
diye cevap verdi.
Çünkü o güne kadar onun hilaf-ı vaki hiçbir beyanını duymamışlardı.
Dünya adına hiçbir beklentisi
olmayan bir insanın 40 yaşına kadar çok basit meselelerde bile gerçek dışı beyanlarda
bulunmayıp o yaştan sonra en ali meselelerde hakikate muhalif sözler söylemesi düşünülemezdi.
O zamana dek o sallallahu aleyhi ve sellem öyle müstakim bir çizgi takip etmişti
ki ahlak-ı aliyeye dayanan o gidişat ondan sonra söyleyeceği, göstereceği, sunacağı ve temsil edeceği her şeyin referansı olmuştu.
Özellikle yalanın popüler bir meta haline gelip yayıldığı günümüz dünyasında dilin eğri bührülüğe meyl etmemesi çok
daha fazla gayret ister.
Müslüman yalanın küçük büyük her çeşidinden uzak durmalıdır.
Zira en büyük
yalanlar doğruluktan çok az bir sapmayla başlayan hilaf-ı vaki beyanlar zincirinin sonucu olarak ortaya
çıkar.
Hz.Sadık-ı Mduk efendimiz bu hususa dikkatlerimizi çekerek şöyle buyurmuştur.
Size doğruluk yaraşır.
Doğruluk insanı iyiliğe o da cennete çeker götürür.
İnsan kendini bir kere doğruluğa verip o yola yöneldi mi hep doğru söyler.
doğruyu araştırır.
Böylece o Allah katında sıddik olarak yazılır.
Yalandan sakınınız.
Yalan insanı fücura, günah bataklığına, o da cehenneme sürükler atar.
Bir insan kendini bir kere yalana kaptırdı mı daima yalan söyler.
Neticede Allah katında kezzap, büsbütün yalancı olarak yazılır.
Bildiğiniz gibi lügatlerde yalan gerçeğe aykırı asılsız söz, gerçeğe uygun olmayan beyan, zatında olmamış bir şeyi var gibi sunma ya da söyleyen insanın bilgisini, düşüncesini, kanaatini kasten
tam yansıtmayan ifade gibi değişik şekillerde tarif edilmektedir.
Belagat ilminde yalanla alakalı bir tarif daha
vardır ki çok dikkat çekici ve ürperticidir.
Buna göre yalan Allah tarafından bilinen bir şeyin aksini
söylemenin, Allah'ın bildiğine muhalif iddiada bulunmanın ve bir meselenin Cenabı Hak nezdindeki keyfiyetine aykırı söz
uydurmanın adıdır.
Mesela hakikatında salihler arasında bulunan iyi bir insandan bahsederken onu
yerden yere vurma ve kötü bir adammış gibi anlatmak indi ilahide yazılı olan değil benim dediğim doğru demek kadar
büyük bir küstahlık ve küfre yakın son derece korkunç bir günahtır.
Bu tehlikeden dolayı hak dostları hakkında suizan, gıybet, iftira, bühtan ihtiva eden yerici sözler bir yana başkaları hakkında övgü ifade eden beyanlarında dahi çok dikkatli davranmış ve
birini methedecekleri zaman Allah Resulünün bize öğrettiği gibi zannediyorum falan zat şöyle faziletleri olan bir
arkadaştır.
Hakkında hüsnü zannım güçlüdür.
Fakat Allah herkesin özünü biliyorken ben kimseyi kendi bilgime
göre tezkiye edemem, temize çıkaramam.
Herkesin asıl mahiyetini Allah bilir demeyi alışkanlık edinmişlerdir.
Yalan bir lafzı kafirdir.
Çok küçük görülen meselelerde dahi doğruluğun peşinde olmalısınız.
Dilinizi yalana hiç alıştırmamak için sıradan ve
zararsız mevzularda bile mutlaka hakikate uygun beyanda bulunmalısınız.
Öyle ki biri size saati sorduğunda eğer
saat 3ü 17 geçiyorsa 15 ya da 20 geçiyor şeklinde cevap vermemeli ve neyi gösteriyorsa onu ifade etmelisiniz.
Çoklarınca
basit ve önemsiz kabul edilen böyle bir meselede bile son derece doğru olmaya çalışmalısınız ki diliniz yalana alışmasın.
Dilinizden dökülen yalan kalbinizde yaralar açmasın ve o kadarcık yalanın söylenmesinde mahzur yoktur mülahazası ardından çok büyük yalanlara kapı
aralamasın.
Bu kadarcık bir yalandan bile kaçmak gerekir.
Zira bir insanın söz, tavır ve
davranışlarında sık azaldıkça gönlünde nifak kuvvet bulur.
Münafığın belirleyici sıfatlarından biri yalancı olmasıdır.
Nitekim Resul-i Ekrem Efendimiz münafığın alametlerini şu şekilde saymıştır.
Kendisine bir şey emanet edildiği zaman ihanet eder.
Konuştuğunda yalan söyler.
birisiyle ahitleştiği, sözleşme yaptığı zaman ona gadreder.
Yani söz verse de cayar, sürekli hulfül vaatte bulunur.
Sözünde durmaz.
Bir konuda taraf olduğunda haddi aşar, haksızlık yapar, kavga ve nizaları büyütür, düşmanlığa dönüştürür.
Nebiler serveri münafığın bu huylarını saydıktan sonra bunlar kimde bulunursa o kişi tam münafık olur.
Kimde de bu sıfatlardan yalnız biri varsa onu terk edinceye kadar o kişide münafıklıktan bir parça bulunmuş olur.
Buyurur.
Bediüzzaman Hazretleri yalan bir lafz-ı kafirdir.
Diyerek bu hakikati bir başka şekilde
ifade etmiş.
Onun küfrün esası ve nifak birinci alameti olduğunu söylemiş ve küfrün arkadaşı olan yalandan sakınmaları
için müminleri uyarmıştır.
O halde bütün bunları duyan, dinleyen, bilen bir mümin şeytandan Allah'a sığındığı
gibi günde belki 100 defa kendini gözden geçirerek Allah'ım yalana düşmekten sana sığınırım demeli değil midir?
Günümüzde yalan çok revaçta ve insanlar hiç olmayacak meselelerde bile
yalana başvurmaktadırlar.
Bir sürü kezzabın, yalancının müthiş yalanlarıyla
yeryüzündeki asayişi ve umumi emniyeti mahvettiği zamanımızda bu kötü ahvalden maalesef müminler de etkilenmişlerdir.
Böyle bir dönemde net bir ifadeyle ve kesin bir hükümle radikal tedbirler
alınmazsa, masum görünümlü yalanlara fetva çıkarılırsa o fetvanın sui istimalini engellemek mümkün olmayacaktır.
Asılı şayet dava-i nübüvvetin kapıkulları sayılan birer hak eri olmayı
arzuluyorsak tıpkı nebiler serveri gibi sıdk ve sadakate çok dikkat etmek zorundayız.
Yalanın revaç bulduğu ve herkesin yalan söylemede rahat olduğu günümüzde doğruluğu taç kabul edip
başımızda taşımaya ve onu namusumuz gibi korumaya mecburuz.
Özellikle de başka toplumlar içinde yaşıyorsak ve kendi öz
değerlerimizi onlara da anlatmayı düşünüyorsak her halimizle doğru olmaya daha da özen
göstermeliyiz.
Büyük küçük hiçbir meselede en ufak bir hilaf-ı vaki beyana tenezzül etmemeli ve asla Müslümanlar
da yalan söyleyebiliyor dedirtmemeliyiz.
yalanı çağrıştıran tek bir sözümüzün ya da
davranışımızın bütün inananlar hakkında bunlar da yalan söylüyor kanaati oluşturabileceğini ve bunun sonucunda
farz-ı muhal gökten kitap indirip önlerine koysak yine de onlara müyessir olamayacağımızı unutmamalıyız.
Her doğruyu her zaman söyleme imkanı olmayabilir.
Bazı durumlarda sükut etmek
gerekebilir.
Zira bilindiği üzere yerinde sükut hikmettir.
Ama o dünyada hekimi az olan bir hikmettir.
Konuşmanın faydadan çok zarar hasıl edeceği, muhatabın söylenenleri anlayamayacağı
yerlerde, kalbin sesinin tam olarak ortaya konulamayacağı durumlarda sükut etmek en doğru tercih olacaktır.
Bizim için yol ikidir.
Ya doğru söylemek ya da sükut etmek.
Ne kadar doğru varsa hepsini bir anda söyleme gibi bir mükellefiyetimiz yok.
Fakat illa konuşacaksak
doğru sözlü olmadan başka yolumuz da yok.
3. Emanet ve güvenilirlik.
Emanet, güvenilir olma, çevresine güven verme, başkalarını rahatsız edecek
şeylerden uzak durma, herkese gönül huzuru veren bir duruş sergileme, her ne olursa olsun kendisine tevdiye edilen
şeyleri gerektiği ölçüde muhafaza etme, hıyanetin en küçüğüne bile geçit vermeme gibi manalara gelir.
Emanet kelimesi Arapça olup imanla aynı köktendir.
Mümin Allah'a, Peygamber
Efendimize ve onun haber verdiklerine gönülden inanıp kabul ve tasdik eden insan demektir.
Bunun yanı sıra o açık veya kapalı her haliyle çevresindekilere güven aşılayan, yeryüzünde emniyet ve huzurun temsilcisi olan, yalandan ve aldatmadan fersah fersah uzak duran, özü sözü bir tam bir güven insanıdır.
Dolayısıyla imanımızın gereği olarak bizim her hal ve hareketimizde, tavır ve davranışlarımızda dost doğru olmamız, doğrulukla oturup doğrulukla kalkmamız ve her zaman herkesin başvuracağı bir güven kaynağı olmamız gerekir.
Mümin aynı zamanda Cenabı Hakk'ın isimlerinden biridir.
Allah'a niçin mümin denir?
Çünkü o güven kaynağıdır.
Bize güveni veren de odur.
Nitekim peygamberler müminlikte zirveye ulaşmış insanlar oldukları gibi güvenilirlikte ve emniyet telkin etmede de en önde
gelirler.
Kur'an-ı Kerim onların bu sıfatlarına birçok ayette işaret eder.
Mesela Şuara suresinde peygamberlerin kavimleriyle olan münasebetleri ardı ardına anlatılırken onların ortak sözü
olarak şu ifade zikredilir.
Ben size gönderilmiş güvenilir ve yanıltmaz bir elçiyim.
Allah'a karşı takvalı olun.
Ona karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
Peygamberlerin en önemli sıfatı emanet olduğu gibi Cibril Emin'in de en önemli
vasfı emanettir.
Kur'an onu bize şöyle anlatır.
O kendisine itaat edilen emin bir elçidir.
Cibril Allah'a itaatkar ve onun nezdinde ihraz ettiği vazife itibarıyla da güvenilir bir elçidir.
İşte Kur'an bize bu güvenilir yolla gelmiştir.
Allah mümindir.
Onun beyanı olan Kur'an emniyet telkin eden bir mesajdır ve Allah'ın emin dediği Cibril vasıtasıyla indirilmiştir.
Ve Kur'an o emin peygambere ve onun emniyeti ihraz etmeye namzet ümmetine gönderilmiştir.
Peygamber efendimizde emniyet.
İnsanlığın iftihar tablosu peygamberliğinden
önceki dönemde de doğruluğu ve güvenilirliği ile meşhurdu.
Bu yüzden ona güvenilir insan manasında elemin diyor ve ondan Muhammedül Emin diye bahsediyorlardı.
Onlarca hadiseden
sadece şu bile onun bu özelliğini ortaya koyması bakımından önemlidir.
Bir Aralık Kabe tamir edilmiş.
Konu Hacerül Esved'in tekrar eski yerine konulmasına gelince kabileler arasında anlaşmazlık çıkmıştı.
Kabileler kılıçlarını yarıya kadar kınlarından sıyırmış ve her biri bu şerefin
kendilerine ait olmasında ısrar etmeye başlamıştı.
Sonunda şöyle bir karara vardılar.
Kabe'ye ilk girenin hakemliğini kabul edip problemi çözeceklerdi.
Herkes merakla bekliyordu ki
içeriye henüz peygamberlikle şereflenmemiş Muhammedül Emin girdi.
Onun hiçbir şeyden
haberi yoktu.
Onu gören kabile reisleri sevinerek elemin geliyor dediler ve onun hükmüne kayıtsız şartsız razı oldular.
Nebiler sultanı Allah'tan gelen mesajları emniyet içinde muhafaza ediyor ve bu emniyet atmosferini de bütün varlığı içine alacak kadar geniş
tutuyordu.
Ümmetini de aynı ahlakla ahlaklanmaya çağırıyor ve onlara emin olarak yaşamalarını tavsiye ediyordu.
Onun yanında hıyanetin en küçüğü düşünülemez ve tek bir müminin dahi gıybeti
yapılamazdı.
O hemen karşısındakini ikaz eder ve ruhuna gıybet tozunun konmasına asla müsaade etmezdi.
Kendisi daima şu duayı okur ve ümmetine de tavsiye ederdi.
Allah'ım
açlıktan sana sığınırım.
O ne kötü bir arkadaştır.
Hıyanetten de sana sığınırım.
O ne
kötü bir sırdaştır.
O insanlar arasında en çok güvenilecek ve itimat edilecek şahsiyetti.
Dolayısıyla ümmeti de aynı kıvamda olmalıydı.
Allah size emanetleri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle
hükmetmenizi emreder.
Bir gün Allah Resulü şöyle buyurur.
Emanet zai olduğunda kıyameti bekleyin.
Sahabe sorar, "Ya Resulallah, emanet nasıl zayi olur?" Efendimiz şöyle cevap verir.
İş ehil olmayana verildiği zaman emanet çok önemlidir.
İşi ehline vermek bir emanettir ve dünya nizamını ayakta tutan en büyük dinamiklerden biridir.
Emanetin zayi olması umumi denge ve nizamın ortadan kalkması demektir.
Böyle bir dünyanın varlığıyla yokluğu müsavidir.
Resuli Ekrem Efendimiz yukarıda da
geçen hadis-i şeriflerinde emaneti hıyaneti münafıklara ait özelliklerden biri olarak
sayar.
Bu itibarla denilebilir ki emanetleri muhafaza mevzuunda tam bir hassasiyet göstermez ve bunun için gerekli tedbirleri almazsak nifak sıfatıyla hayatımızı sürdürmüş oluruz.
Emanetin bu ehemmiyetindendir ki Allah Resulü şöyle buyurur.
Emaneti olmayanın imanı da yoktur.
Yani bir cihetten imanla emanet birbirine sebep ve netice gibidirler.
Kişi kamil bir müminse emanette de emin olacaktır.
Eğer emanette emin değilse kişinin imanı da kamil değil demektir.
4. Af ve müsamaha
Dinin ruhunda sevgi vardır.
Çünkü kainat bir sevgi şiiri olarak yaratılmış.
Yeryüzü de bu şiirin kafiyesi yapılmıştır.
Tabiat kitabını iyi okuyanlar her
zaman sevgi besteleri duyarlar.
Mahlukatı kuşatan bu sevgi insani münasebetlere de kendi boyasını çalar.
Öyle ki ulvi mahiyetini keşfedip özüne yerleştirilen muhabbet nüvelerini fark eden ve yaratıcısıyla olan münasebetini hissedebilen biri diğer insanları
da Allah'ın sanatı olarak görür.
Çevresine alaka duyar.
herkesi sever ve hatta bütün varlığı şefkatle kucaklar.
Öte yandan iman nuruyla aydınlanamamış bir talihsizin gönlüyse kin, nefret ve düşmanlık duygularının istilasına açıktır.
Üstat Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, "Küfür karanlığındaki bir insan kainatı umumi bir matemhane, mevcudatı da birbirine yabancı ve düşman varlıklar olarak görür.
O her şeyi birbirine hasım zannettiğinden dolayı kendisi içinde çeşit çeşit düşmanlar icat eder.
Bir savaş meydanında ve hasımlar
arasındaymışçasına tedirgin yaşar ve hemen her şeye karşı teyakkuza geçer.
Dolayısıyla imandan nasipsiz insanlar pek çoğu itibarıyla paranoya belirtisi gösterirler.
İçlerindeki endişe ve korku sebebiyle samimi olmayan tavırlara girer.
İkiyüzlülük yapar.
Kalplerinde kin ve düşmanlık kaynadığı halde birer sevgi kahramanı gibi davranırlar.
Kin, nefret ve düşmanlık duygularını çoğunlukla imandan nasipsiz kimselerde mahlukata karşı alaka, sevgi, herkesi bağıra basma, her şeyi sineye çekme, affetme ve kin tutmamayı da genellikle müminlerde görmeyi bekleriz.
Ne var ki bazen sıfatlar yer değiştirebilir.
Bir bakarsınız ki küfür içinde debelenen bazı
kimseler muhabbet ve müsamaha ile dop dolu, varlığa karşı derin bir alaka duyuyor, herkese sevgiyle yaklaşıyor ve dostluk köprüleri kurmaya çalışıyorlar.
Diğer yandan hiç beklemediğiniz ve yakıştıramadığınız şekilde bazı müminlerin de kin ve nefretle oturup
kalktıklarını görürsünüz.
Affetmek ilahi ahlakla ahlaklanmanın gereğidir.
Allah mücrim kullarını bu dünyada hemen cezalandırmadığı gibi hesap gününde şirk dışındaki suç ve
günahlarından tövbe edenlere de af ve bağışlanma kapılarını hep açık tuttuğunu açık şekilde belirtmiştir.
Biz de
amellerimizdeki eksik ve kusurlarımızı bağışlamasını ve günahlarımızı affetmesini rahmet-i sonsuzun merhametinden
dileriz.
Madem kendi adımıza böyle bir af beklentisi içerisindeyiz ve madem Allah ahlakıyla
ahlaklanmak önemli bir esastır, o halde kusurlarının deşilmesini istemeyen, hatalarına nazarı müsamaha ile bakılmasını
dileyen ve ötede affermanı almayı uman biz müminlerin ilahi ahlakın gereğini yapıp başkalarını bağışlaması ve kin, nefret ve intikam duygularından uzak kalması icap eder.
Peygamber efendimiz şöyle bir hadise nakleder.
İnsanlara borç veren bir tacir vardı.
Darda kalan bir müşterisini görünce adamlarına, "Onun borcunu bağışlayın, belki
Allah da bizi bağışlar." derdi.
Bu davranışından ve reasından dolayı Allah onu bağışladı.
Kur'an-ı Kerim Müslümanları affetmeye ve bağışlamaya teşvik etmiş ve bu teşviki geniş bir çerçevede ele almıştır.
Mesela bir ayet-i kerimede unutmayın ki
yapılan bir haksızlığa karşılık verme ancak yapılan haksızlık kadar olabilir.
Fazlası
helal olmaz.
Bununla beraber kim affeder, bağışlarsa onun mükafatı Allah'a aittir.
Şu kesindir ki Allah zalimleri sevmez denmektedir.
Bir başka ayette Allah'ın engin mağfiretine ve cennete davet edilen müttakilerin özellikleri sayılırken onlar ki
bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar.
Kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler.
Allah böyle iyi davrananları sever denerek Allah katındaki mükafatı elde etmek için öfkesini yutan, gayz ve kine teslim olmayan, bağışlamayı tabiatının bir buğudu haline getiren insanlar nazara verilir.
Diğer bir ilahi beyanda kötülükler karşısında bile iyilikten ayrılmama ve hasımları dahi candan dost yapabilecek tavırlar içinde bulunma hedef gösterilir
ve denir ki iyilikle kötülük bir olmaz.
Karşına çıkan bir kötülüğü en güzel tarzda bertaraf etmeye bak.
Kötülüğü giderirken bile güzellikten ayrılma Bir de bakarsın seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan sıcak bir dost oluvermiş.
Benzer bir ayette onlar ne yaparlarsa yapsınlar sen yine de kötülüğü en iyi tarzda sav.
Biz onların senin hakkındaki asılsız iddialarını pek iyi biliriz.
suretiyle kalabalıklar karşısında dahi ihsan şuurundan ayrılmama tavsiye edilmiştir.
Kötülüğün kökünü kesmede en keskin kılıçtan daha müessir olan şey
iyilikle muamelede bulunmaktır.
Hz.Bediüzzaman'ın da ifade ettiği gibi hasmı mağlup
etmenin en kısa ve emin yolu onun fenalığına karşı iyilikle mukabele etmektir.
Çünkü fenalıkla mukabele edildiğinde aradaki husumet artar.
Hasımlardan biri zahiren mağlup bile olsa kalben kin bağlar, düşmanlık devam eder.
Fakat iyilikle mukabele edilirse karşıdaki pişman olur.
Belki dost halini alır.
Öyleyse müminler boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman izzet ve şereflerini
muhafaza ederek oradan geçip giderler.
Ve eğer onları affeder, kusurlarına bakmaz ve bağışlarsanız, şüphesiz ki Allah da çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.
Kur'an'ın kutsi düsturlarına kulak vermelidirler.
Affedenler affa mazhar olur.
Mevzumuzla alakalı olarak zikredebileceğimiz ayetlerden biri de ifk hadisesi üzerine nazil
olmuştur.
Hz.Ayşe annemize iftira eden münafıkların dedikodu ve bühtanlarına kapılan üç Müslümandan biri Hz.
Ebubekir'in akrabalarından ve onun yardımlarıyla ayakta duran bir sahabeydi.
Hz.Ebubekir efendimiz kızına atılan iftiraya karıştığı için söz konusu sahabiye vermekte olduğu yardımı
keseceğine emin etmişti ki şu ayet indirildi.
İçinizden fazilet ve imkan sahibi olanlar akrabaya, fakirlere Allah yolunda hicret etmiş olanlara yardım etmeyeceklerine dair yemin etmesinler.
Affedip müsamaha göstersinler.
Siz de Allah'ın sizi affedip müsamaha
göstermesini arzu etmez misiniz?
Allah gerçekten gafurdur, rahimdir.
Çok bağışlayıcıdır.
Merhamet ve ihsanı boldur.
Bu kelam-ı ilahi önce Hz.Ebubekir'in faziletine vurguda bulunuyor.
Sonra da onu affu saffa çağırıyor.
Onun gibi şanı yüce, namı celil, yadı cemil bir insana affetme ve bağışlamanın daha çok yakışacağını ifade ediyor.
Ve istemez misiniz?
Allah da sizi affetsin cümlesiyle bir kurtuluş yolu gösteriyordu.
Bu ifadede çok önemli bir espri
vardı.
Herkes kendi kusurunun affedilmesini ister.
Hatalarının hoş görülmesini ve
günahlarının bağışlanmasını arzu eder.
Bekler ki kendisine nazarı müsamaha ile bakılsın.
diler ki kusurları görülmesin ve ümit eder ki ona da hadi geç sen de affedildin denilsin.
Bağışlanma uman bir insanın önce başkalarını bağışlaması icap etmez mi?
İşte bu espriyi kavrayan Hz.Ebubekir, "Allah'ın beni bağışlamasını elbette arzu ederim." demiş ve kızına
iftira atanlara kapılan sahabiye yardım etmeye devam etmiştir.
İstemez misiniz?
Allah da sizi affetsin.
Şahsen ben hem günahlarımla alakalı Allah'ın beni affetmesini diler, onun
rahmetinden affu mağfiret dilenirim.
Hem de insanlara karşı işlediğim kusurlarımda onlar tarafından bağışlanmayı isterim.
Hepimiz insanız.
Her zaman kusurlarımız olabilir.
Otururken, kalkarken, yerken, içerken, konuşurken hatta susarken hal ve tavırlarımızda, mimiklerimizde çeşitli kabalıklar bulunabilir.
Arzu ederiz ki insanlar bunları hoş görsün, affetsin ve beşeri boşluklarımıza versinler.
Bizler çoğunlukla boşlukta yetişmiş ve art arda kopuklukların yaşandığı bir dönemin çocuklarıyız.
İyi bir insanın yetişmesinin
adeta imkansız olduğu bir devirde dikenler arasında gül cilveleri gösterme gayretleriyle büyütülmüş zavallılarız.
İyi bir insan olmanın şartlarının neredeyse hiç oluşmadığı zor bir
dönemi idrak etmiş yarım insanlarız.
Elbette kusurlarımız olacak ve sık sık sürçeceğiz.
Sadece lisan sürçmesine maruz kalmayacağız.
Elimiz çarpacak, ayağımız tökezleyecek, gözümüz kayacak, kulağımız kirlenecek.
Bütün bunlar karşısında dileriz ki Allah bizi yarlığa asın.
Resuli Ekrem Aleyhissalatu Vesselam şefaatte bulunsun.
Kiramen katibin acı
bunlara ya Rabbi deyip hakkımızda mağfiret dilesin ve mümin kardeşlerimiz de affetsinler.
Allah Resulü ve Selef-i salihin efendilerimiz affü saf yörüngeli bir ömür
sürmüşlerdir.
Bununla beraber güzel ahlaklı olmak, kusurları görmemek, hataları affetmek ve insanları bağışlamak
bazen çok zordur.
Öyle ki biri gelir size arkadan bir tekme vurur.
Sonra hıncını alamaz, karnınıza da bir
yumruk atar.
Bakar ki siz mukabele etmiyorsunuz.
Bu defa da suratınıza bir tokat aşk eder.
Bütün bu saldırılara karşılık insanın büyüklük göstererek affetme ve müsamaha yolunu tutması ancak kendisini unutması, enaniyeti terk ufkunda yaşaması ve bütün yabancı
mülahazalarından kalbini arındırmasıyla mümkündür.
Kendini unutan insan çok geniş bir alanı hatırlamış olur.
Hep nefsini
gören ve sürekli onu öne çıkaran kimse ise çok büyük bir sahada kendini isyana mahkum eder.
Kendi nefsine ve cemaat enaniyetine karşı panjurları kapatan bir insan,
bütün İslam alemine hatta topyekün insanlığa açılan çok geniş bir pencerenin perdelerini kaldırmış ve mahlukatın umumuna karşı sevgi ve alaka duyacağı bir atmosfere girmiş bulunur.
Haddi zatında müminlerin ruhunda iyilik duygusu hakimdir.
Dolayısıyla onlar güzel düşünür, iyi görür, doğru konuşur ve kötülükleri iyilikle savarlar.
Hatta birilerinin haklarını savunurken bile dengeyi kaçırıp meseleyi başkalarına
düşmanlık şekline çevirmezler.
Hiç kimseye kin ve nefret duymazlar.
Şahıslara değil sadece kötü
sıfat ve fiillere karşı tavır alırlar.
Onlar nezih ve güzel ahlaklı insanlardır.
Nezihlere ince tavırların, hoş davranışların ve temiz sözlerin yakıştığını
bilir.
Bütün düşüncelerini o nezahete uygun olarak ortaya koyarlar.
Kötü düşünce çirkin söz ve kaba davranışlarla hiç kimseyi rencide etmezler.
Çünkü onlar birer affu saf insanıdırlar.
5. Şefkat ve merhamet.
Şefkat Cenabı Hakk'ın birer sanatı olmaları itibarıyla herkese ve her şeye karşı alaka duyma, başkalarının dertlerine ortak olma, kederlerini paylaşma,
yardımlarına koşma, karşılıksız safi ve ivassız sevgi besleme, mazlumların, mağdurların maruz kaldıkları sıkıntıları göğüsleme ve bir anne içtenliği ile onların üzerine titreme gibi manalara gelir.
Varlık derinlemesine mütalaa edilse her yanda şefkatin türlendiği görülecektir.
Her şeyin mebdeyi de müntehası da rahmettir, şefkattir.
Yeryüzündeki bütün canlılar Allah'ın rahmet ve şefkati ile varlıklarını devam ettirirler.
Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.
Buyuran Hz.Rahman mahlukatın özüne sevgi, merhamet ve şefkat nüveleri yerleştirmiştir.
Varlığın bağrına atılan şefkat duygusunun kaynağı Rahman ve Rahim isimleri başta
olmak üzere Cenabı Hakk'ın esma-i hüsnasının tecellisi olan ilahi merhamet tezahürleridir.
Resuli Ekrem efendimizin ifade buyurduğu üzere Allah rahmetini 100 parçaya ayırmış, 99'unu kendi nezdinde tutmuş, birini dünyaya indirmiştir.
İşte bütün canlılar bu bir parça ilahi rahmetten istifade ederek hem cinslerine şefkat gösterirler.
Öyle ki bir hayvan bile yavrusunu incitmemek için ona karşı
titizlikle davranır.
Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle tavuğun sermayesi kendi hayatıyken o civcivini korumak için canını tehlikeye atarak köpeğin üzerine saldırır.
Gerekirse o uğurda başını kaptırır ama yavrusunu kurtarır.
İlkat hamuru muhabbet mayası ile yoğrulmuştur.
Bütün eşyanın tabiatında
şefkatten bir parça bulunması ve kalplerin şefkatle atması tabiidir.
Bunun aksi ise bir mahiyet değişikliğinin
neticesidir.
Bazı kimselerde şefkat tezahürleri görünmüyorsa bu onların bir tabiat bozukluğuna
maruz kaldıklarının, bir deformasyona uğradıklarının alametidir.
Ancak rahmet-i ilahiden nasipsizlerdir ki kendi suistimalleriyle gönüllerindeki şefkat pınarlarını kurutmuş, sevgi ve merhamet duygularını öldürmüş ve acımasız birer tren haline gelmişlerdir.
Şefkat bölümün başında da ifade ettiğimiz gibi genel manada uzak yakın çevremizde görüp duyduğumuz acıları paylaşma, dertlere çare bulma ve muhtemel
sıkıntıların önünü keserek bunların yerine sevinç ve neşe ikame etme demek olsa da aslında en genel anlamıyla o insanların ebedi saadeti kazanmaları için kalbin tirtir titremesi ve bunun neticesinde ortaya konan halisane cehd ve gayretlerde tecelli eder.
İnsanların geçici dünya hayatı ile alakalı bazı sıkıntılarını giderme, burada huzur içinde yaşamalarını sağlama, onlara alaka duyma, sevgi ve muhabbet besleme, acıma ve yardım etme gibi hususlar şefkatin sadece bir yanını teşkil eder.
Şefkatin kemali ise insanları ebedi azaptan kurtarıp sonsuz bir mutluluğa kavuşturmak için gereken bütün himmet ve gayreti ortaya koymakla
gerçekleşir.
Mesela anne ve babaların çocuklarının bütün ihtiyaçlarını görmeleri, onlarla ağlayıp gülmeleri gönüllerindeki şefkatin tezahürleridir.
Fakat o şefkatin
tamamiyeti bu geçici hayatta çocuklarının mutluluk, rahat ve huzur içinde olmalarını düşünüp onu
gerçekleştirmek için çalıştıkları gibi onların sonsuz saadet diyarına sağ salim varana kadar sırat-ı müstakim üzere bulunmaları ve sonrasında da bitmeyen bir mutluluğa nail olmaları için ortaya koyacakları cehd ve gayrete bağlıdır.
masum çocuğunun ahiretini düşünmeyen, onu sadece fani dünyanın muvakkat eğlenceleriyle oyalayan ve neticede yavrusunu ebedi bir azaba iten ebeveynin şefkatinden bahsedilemez.
Çocuğunu ahirete hazırlamayan bir anne ya da baba onu ne kadar severse sevsin, onun dünyevi ihtiyaçlarını karşılamak için nedenli gayret gösterirse göstersin,
asıl vazifesini yapmamış ve kalbindeki şefkat hissini boşa harcamış hatta kötüye kullanmış demektir.
Rabbimizin biz kullarını çizdiği yoldan inhiraf edenlerle ilgili merhum Mehmed
Akif'in müminlere imdada yetiş merhametinle mülhitlere lakin daha çok merhamet eyle mısraları şefkatin hülasası gibidir.
Herkesin hususiyle de müminlerin imdadına yetişmek müşfik olmanın gereğidir.
Lakin iman nurundan mahrum kalıp ahirete, haşre ve sonsuz bir hayata inanmayan, böylece kendine yazık eden talihsizler ya da kalbini ve vicdanını, kültür müslümanlığını hapsederek imanın coşkusunu hissedemeyen,
sürekli günahlara dalarak kalbini karartan ve bu sebeple dışarıdakiler gibi yaşayan kimseler merhamete
daha çok muhtaçtır.
Onlar yardımlarına koşulmazsa her şeyi kaybetmek tehlikesiyle karşı
karşıyadırlar ve bu kayıplarda geçici değildir.
Aksine ebedi bir hüsrana namzettir.
Hiç kimse günahlar içinde yüzüp
duruyor ve sefalet içinde yuvarlanıyorken mutlu olamaz.
Vicdanı tamamen kararmış ve gönül dünyası bütünüyle tefessüh etmiş kişilerin dışında hiçbir insan içinde bulunduğu çirkef hayata kendi rızasıyla ve isteyerek devam etmez.
Hey ki bir şekilde ayağa sürçmüş, bir çukura düşmüş, bir bataklığa takılıp kalmıştır ve kendi iradesi, gayreti, ümitsiz çırpınışları oradan çıkmasına kafi gelmemektedir.
Gönlü parça parça ve istikbali karanlık bu mutsuz insanlar için
en önemli kurtuluş vesilesi müminlerden uzanacak şefkat elleridir.
Kendisine şefkatle yaklaşılan bir insan o an söylenenleri kabullenmese bile zamanla düşündükçe yumuşayacak ve işittiği hakikatlerin aslını öğrenmeye karşı bir iştiyak
duyacaktır.
Hele bir de kendisini el uzatanların karşılık beklemeyen, ücret istemeyen ve sadece Allah'ın rızasını gözeten insanlar olduklarını görünce kalp kapılarını
bütünüyle açacaktır.
Şefkatle coşan gönüller halistir.
Mukabele istemez ve asla beklentilere girmez.
Safi garazsız ve beklentisiz olmalarından dolayı da Allah'ın izniyle muhataplarına tesir ederler.
Bu şefkat sayesinde hidayetinden ümit kesilen insanlar beklenmedik bir anda hidayete ermiş, imanın sımsıcak atmosferine sığınmış ve sırat-ı müstakime dahil olmuşlardır.
Yaşama değil yaşatma azmi.
İman ve Kur'an hizmetinin en önemli esaslarından biri kabul edilen şefkat kurtulma değil kurtarma cehd ve gayretidir.
yaşama değil, yaşatma azmidir.
Rahat bir hayat sürme değil, gerekirse başkalarının rahatı için ruhunu feda etme yiğitliğidir.
Hatta cennete yürüme değil, oraya başkalarını taşıma himmetidir.
Ayağının birini cehenneme, diğerini cennete koyup ateşten insan çıkarma yürekliliğidir.
Yananların imdadına yetişmek için icabında cennette kalmaktan dahi vazgeçip
alevlerin üzerine yürüme şefkat eder.
Hayır bu sözlerimle mübalaa etmiyorum.
Müşfiklerin ufkunu seslendiriyorum.
Güneşi bir elime, ayı da diğerine koysalar yine de ben bu davadan
vazgeçmeyeceğim.
Ya Allah nurunu tamamlayacak ya da bu yolda ölüp gideceğim diyen insanlığın
iftihar tablosunun şefkatini tarif etmeye çalışıyorum.
En çileli ve ızdıraplı günlerinde çıktığı miraç yolculuğunda
cennetin baş döndürücü güzelliklerini gördükten sonra ümmetinin elinden tutma niyetiyle dönüp şu alem-i süfliye geri gelen Resul-i Ekrem Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve
Sellem'e cenneti terk ettiren derin şefkatten bahsediyorum.
O peygamberane ufuktan süzülen ışıklarla coşan en sadık yarın, vücudumu o kadar büyüt ki cehennemi ben doldurayım başkalarına yer kalmasın çığlıklarıyla ortaya koyduğu merhameti.
Gözümde ne cennet sevdası ne de cehennem korkusu var.
Milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım." deyip iki büklüm olan
müşfik insanın gönlündeki beklentisiz muhabbeti, acıma hissini ve kurtarma sevdasını anlatmaya çalışıyorum.
Hakiki manada şefkat merhum Zübeyir Gündüz Alp'in teessür ve ızdırap karşısında kalpten bir parça kopacaksa bir genç dinsiz olmuş haberi karşısında o kalbin atom zerratı adedince paramparça olması lazım gelir sözüyle dile
getirdiği teessürü duyacak ve herkesin hidayete ermesi için ızdırapla kıvrım kıvrım kıvranacak kadar merhamet ve acıma hisleriyle dolmaktır.
Ve işte bu ölçüde bir şefkat iman hizmetine gönül verenler için çok önemlidir.
O ufkun insanı olmayan birinin onları anlaması mümkün değildir.
O seviyeye ait sözleri tekrarlaması ise ancak kuru bir taklitten ibarettir.
İmansızlığın nasıl bir felaket olduğunu bilmeyen, inançsızları bekleyen, akıbetin elemini vicdanında hissetmeyen birinin
"Cehennemi ben doldurayım dem" demesi ya da gözünde ne cennet sevdası ne de cehennem korkusu olduğunu söylemesi büyük bir
iddia olur.
İnsanların dalaleti karşısında her gün ölüp ölüp dirilenler ve haktan kopuk yaşayan birini gördüklerinde içi kavroluyormuşçasına yüreği cız edenlerdir ki işte
insanların ahiret selameti için gerekirse cehennemde yanmaya gerçekten rıza gösterebilecek olanlar o şefkat erleridir.
Ne var ki herkes aynı kıvamda bir şefkat kahramanı olamayabilir.
Dava eri o ufkun temsilcisi olabilecek ölçüde bir çizgi takip edemeyebilir.
Herkesin tabiatında o şefkat çekirdeği vardır.
Ama onun neşvema bulması için de uygun bir inkişaf alanı lazımdır.
Peygamberane bir şefkati hissedebilmek biraz da bilmeye, ilme ve irfana bağlıdır.
Kainata, insanlara ve ahirete şefkat peygamberinin nazarıyla bakmayınca beşerin hidayete
ermesi için gerektiğinde cennetten bile vazgeçmenin ne demek olduğunu anlayamazsınız.
Nitekim Allah Resulü şöyle buyurmuştur: "Ben sizin görmediğinizi görüyor, duymadığınızı duyuyorum.
Bir bilseniz gökler nasıl bir gıcırdayışla gıcırdayıp inliyor.
Zaten öyle olması gerekir.
Zira göklerde meleklerin secdegahı olmayan dört parmak kadar bile boş yer yoktur.
Allah'a yemin ederim ki eğer azamet-i ilahiye adına benim bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız.
Hatta aile fertlerinizle bir arada bulunmaktan kaçınır, dağ ve sahralarda çığlık çığlık Allah'a yalvarırdınız.
Öyle ümit ediyorum ki hayatlarını başkalarını yaşatmaya adamış günümüzün kara sevdalıları da umumi manadaki bu engin şefkatin birer temsilcisidirler.
Onların gönül dünyalarında sürekli hak mülahazası köpürüp durur.
Beyanlarındaysa derin bir Allah aşkı, varlık sevgisi
ve insanlara karşı engin bir şefkat nümayandır.
Hak rızası onların kilitlendikleri biricik hedef, ondan ötürü insanları sevip herkese sğne açmaları da
tabiatlarının gerçek rengidir.
Onlar paslanmış ve küflenmiş gibi görünen en katı kalpleri, sert tabiatları bile sevginin sırlı anahtarlarıyla bal mumu gibi yumuşatır, gönül kapılarını aralar ve muhataplarına muhabbet lisanından en tatlı nameleri dinletirler.
Severler, sevilirler ve herkese şefkatle muamele ederler.
İnsanlığın kin, nefret ve gayzla yatıp kalktığı, dünyanın bir savaş alanı ve kan gölü haline geldiği bir dönemde sevginin tercümanı olmak ve herkese şefkatle yaklaşmak aslında zorlardan zor bir durumdur.
Bundan dolayı Cenabı Hak insanların önlerindeki sarp yokuşları, göğüs gerilmesi büyük bir kahramanlık
isteyen zor işleri sayarken bu hususa da dikkat çekmiştir.
Sarp yokuş bilir misin nedir dedikten sonra sarp yokuş bir köley bir esiri hürriyetine kavuşturmaktır.
Kıtlık zamanında yemek yedirmektir.
Yakınlığı olan bir yetiğimi ya da yeri yatak, göğü yorgan yapan, barınacak hiçbir yeri olmayan fakiri doyurmaktır.
Bir de sarp yokuş gönülden iman edip birbirine sabır tavsiye etmek, şefkat ve merhamet tavsiye etmektir buyurmuştur.
Merhamet iman edenlerin ayırt
edici bir vasfıdır.
Onlar asla katı kalpli, acımasız ve zalim kimseler olamazlar.
Müminler bela ve musibetlere karşı sabırlı oldukları gibi insanlara ve bütün varlığa karşı da şefkatlidirler.
Dahası onlar her fırsatta birbirlerine merhameti tavsiye eder, toplumun safları arasında acıma, merhamet etme, sevme ve herkese şefkatle kolat germe duygularını yayarlar.
Bunu yaparken de sadece
dünyevi bir sevgi ve alakadan bahsetmezler.
Her fırsatta nazarları ahiretin yamaçlarına çevirir ve şefkat hislerini insanlığın sonsuz mutluluğu kazanması istikametinde değerlendirirler.
6. Tevazu ve mahviyet.
Tevazu insanın yüzünün yerde olması demektir.
Kelime veda fiilinden gelmektedir.
Bu fiil bir şeyi bir yere koymak, düşük, alçak, hor, hakir olmak anlamlarına gelir.
Şeri manasıyla tevazu insanın alçak gönüllü olması, kanatlarını yerlere kadar indirmesidir.
Hemen her toplum içinde zenginlik, makam, ilim, güzellik, soy ve benzeri şeyler büyüklük vesilesi olarak kabul
edilir.
Teevazu bunlara rağmen insan hayatına hakim olması gereken bir özelliktir.
Yani yukarıda saydığımız
hususlarla tevazu birbirine rağmen işleyen çoğu zaman biri diğerine engel olan iki şeydir.
Müslümanlık insanın iradesiyle bunu aşmasını öğütler.
Yüzü yerde olanlar hak katında da halk katında da sonsuz payelere ulaşırlar.
Bunun aksine burunlarını dikip
böbürlenenler ve herkesi hakir görüp çalım satanlarsa çoğu zaman halk tarafından istiskale uğramış, soğuk karşılanmış, hak tarafından azaba çarptırılmışlardır.
Alçak gönüllülük hemen
bütün güzel huyların anahtarı mesabesindedir.
Onu elde eden diğer güzel huylara da sahip olabilir.
Ona malik olamayan genellikle diğer güzel huylardan da mahrum kalır.
Zira Adem nebi sürçüp düştüğü zaman gökler ötesine ait yitirdiği her şeyi tevazuyla yeniden elde ederken aynı badirede yuvarlanıp giden şeytan kibir ve gururunun kurbanı oldu.
Tevazu ruhun yüksekliğinin ifadesidir.
Ruhen yüce kimseler mütevazı, aşağı kimselerse mütekebbir ve mağrur olurlar.
Çok defa iç alemdeki çöküntü, yıkık döküklük insanı mağrur ve mütekebbir hale getirir.
Böyle bir insan tiz perdeden konuşur ve herkesi hafife alır.
Aksine ruhen yüce olan insan yanına gelenleri ayrım yapmadan kıyam eder ve herkese insanca davranır.
Bu onun ruhundaki yüceliğin ifadesidir.
Onun için efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, "Kim Allah için mütevazı olursa Allah onu yükselttikçe yükseltir.
Kibre girip çalım çakanı da Allah yerin dibine batırır." buyurmuşlardır.
Kelam-ı kadimde ve Resulullah'ın dilinde tevazuya o kadar vurgu yapılır ki onları duyup işitenin gerçek kulluğun tevazu
ve mahviyet olduğunda şüphesi kalmaz.
Cenabı Hak bir ayet-i kerimede şöyle buyurur.
Rahman'ın has kulları yeryüzünde alçak gönüllü olmanın örneğidirler ve
ağır başlı yüzleri yerde hareket ederler.
Cahiller kendilerine sataşınca da selam der geçerler.
Mağrur ve mütekebbir olmak aşağılık duygusunun sonucudur.
Kendisinde bir eziklik
duygusu, ruh perişaniyeti ve sönüklüğü olan kimse hep büyük görünmeye çalışır.
Ellerini arkasına koyarak mevcudiyetini hissettirme amacıyla öksürerek ve gerinerek sürekli ben varım der
durur.
Bu tür davranışlar hadislerde Firavuna izafe edilir.
Bunun için yüce duygulara ve fevkalade hislere sahip olan kimseler herkese karşı son derece mütevazıdırlar.
Başkalarına da söz hakkı
tanırlar.
Kendilerini insanlardan bir insan olarak görürler.
Bediüzzaman bu manayı ifade ederken şöyle der: "Ey benliği asi, kafası kibirli, şu ölçüyü bilmeli.
Her insan için elbet toplum hayatında görmek ve görünmek için mertebe denilen bir
pencere var.
Eğer o pencere insanın kamet-i kıymetinden yüksekse kibirle uzamaya çalışacak.
Eğer kamet-i himmetinden alçaksa tevazuyla eğilecek.
Kamillerde büyüklüğü gösterir küçüklük.
Nakıslarda küçüklüğün ölçüsüdür büyüklük.
Burada şunu da vurgulamakta fayda var.
Zannediyorum yukarıda zikrettiğimiz hadisin manasının böylesine derin
anlatılmış olması asrımıza kadar çok az kimseye nasip ve müyesser olmuştur.
Hadisten ve meselenin
ruhundan anlıyoruz ki müminin hem hak hem de halk karşısında takınması gereken doğru tavır mütevazı olmaktır.
Efendimiz Cibril-i Eminle otururken Cibril semaya baktı ve bir meleğin inmekte olduğunu gördü.
Ardından bu meleğin yaratıldığından beri
yeryüzüne ilk defa indiğini söyledi.
Melek inince şöyle dedi: "Ya Muhammed, beni sana rabbin gönderdi ve şöyle buyurdu: "Seni melik bir peygamber mi yoksa kul bir peygamber mi yapsın?" Cibril, "Rabbine karşı mütevazı ol ya Muhammed" dedi.
Bunun üzerine Peygamber efendimiz de, "Kul bir peygamber olmayı isterim." buyurdu.
Allah Resulü sofrada
bağdaş kurup oturur, köle ve hizmetçilerle beraber yemek yerdi.
Onu daha önce görmemiş
olanlar ashabıyla otururken diğerlerinden ayırt edemezlerdi.
O kadar ki Kuba'da efendimizle Hz.Ebubekir yan
yana oturmuşlardı da gelen bazı kimseler peygamber diye Hz.Ebubekir'e tazim etmiş, hürmet göstermişlerdi.
Bunun üzerine Hz.Ebubekir böyle bir yanlışlığa meydan vermemek için eline aldığı bir şeyi yelpaze
yapmış ve efendimizin başında sallamaya başlamıştı.
Yine o zorla çıkarıldığı Mekke'ye seneler sonra muzaffer
bir komutan olarak girerken mübarek başı tevazuundan ötürü binitinin eğerinin kaşına değecek kadar aşağılardaydı.
Hatta denilebilir ki o 23 yıllık insanı gurura, kibre, büyüklenmeye sevk edebilecek hadiselerle dop dolu hayatında
tevazu ve mahviyete ters bir davranışta bulunmamıştı.
Aksine yaşadıkları onun tevazuunun ve mahviyetinin artmasına vesile olmuştu.
Bize çoğu zaman Cenab-ı Hakk'ın kereminden bize lütfettiği bazı şeyleri kendi meziyetimizmiş gibi firavunlukla sahiplenme yolunu seçebiliyoruz.
Bu dünyada alçak gönüllü olan tevazu kanatlarını yerlere kadar indirenler ötede kuşlar gibi kanat çırpıp pervaz
ederek cennetlere uçacaklardır.
Burada insanları hor ve hakir görenler, meclislerde sözü başkalarına vermeyenler ve kendinden gayrısına hayat hakkı tanımayanlar orada çok rahatsız ve derbedar
olacaklardır.
Allah muhafaza buyursun.
Neferlik bizim için bulunmaz bir payedir.
En iyisi mi bir nefer olarak hep Allah kapısında durmalı ve değişik beklentilere girmemeli.
Vakıa o bazen bir nefere mareşerlik vazifesi de gördürebilir ki bu onun bileceği bir iştir ve
bizi katiyen alakadar etmez.
Zaten Bediüzzaman da öyle demiyor mu?
Nefis cümleden edna, vazife cümleden ala Sen kendini racülü facir bilmelisin.
Kendini bu iyiliklere, bu güzelliklere mazhar görme.
Temessül etmediğinden yani sen onları tam temsil edemediğinden dolayı mazhar değil, memer uğrak olabilirsin.
Gül toprakta biter.
Suyun üzerindeki kabarcıklar güneşin aksini alıyorlar.
Güneş
olmasa neyi yansıtacaklar?
Öyleyse bütün güzellikler o güzeller güzeline mahsustur.
Bu
mülahazalar çok önemlidir.
Allah celle celalüu bize ne kadar büyük vazifeler gördürürse bizim de o nispette tevazumuz artmalı ve bizler beklentilerden, iddialardan uzaklaşmalıyız.
Zira dünyada ve ahirette selamette kalabilme ancak kalp
selametine bağlıdır.
Cenabı Hakk'ın nimetleri sağanak sağanak üzerinden boşalırken bir
damla sudan yaratılan insanoğluna düşen şükür, minnet ve mahviyet hisleriyle dop dolu olmak hangi konumda bulunursa bulunsun her zaman kendini başkalarından daha
aşağı seviyede görmek ve alvar imamının ifadesiyle herkes yahşi men yaman, herkes buğday men saman diyebilmektir.
Siz böyle bir mülahazaya ister tevazu ister mahviyet isterse kendini sıfırlama deyin.
Şurası muhakkak ki varlık tıpkı bir filiz gibi bu mülahazanın bağrında boyatıp gelişir.
Şair ne güzel söyler.
Mazharı feyz olamaz düşmeyecek hakebat.
Mütevazı olanı rahmet-i rahman büyütür.
Yani tohum toprağın bağrına düşüp kendisini çürümeye salmayınca başa yürüyemez.
Başağa yürümenin yolu toprağın
altında ezilmekten, topraklaşmaktan geçer.
Tohum yok olmalıdır ki yokluktan fışkırarak ikinci bir varlığa yürüyebilsin.
İşte rütbesi, makamı ne olursa olsun herkes kendi varlığına böyle yaklaşmalıdır.
Genel mülahazaları bu istikamette olan biri kendini hazmı nefse, nefsini dizginlemeye hazırlamış olduğundan dolayı
Allah'ın izniyle en çetin imtihanları bile kaybetmez.
Zaferler karşısında onun başı dönmez.
O tazyik, hücum ve tahkirler karşısında da baş eğmez.
Zira kendini toprağın altındaki bir tohum gibi gören insan üstünde gezinenlere aldırış etmez.
Fakat kendisinde
bir varlık vehmeden bir insan hiç olmayacak meselelerden bile rahatsızlık duyabilir.
İnsanların bakışlarından,
mimiklerinden hatta tebessümlerinden dahi anlamlar çıkarabilir ve bunları kendisine yeterince saygı
duyulmadığı ya da hafife alındığı şeklinde yorumlayabilir.
dünyasında kendini belli bir konuma yerleştiren insan başkalarından beklediği muameleyi göremeyince hiç olmayacak
hadiselerden bile olumsuz sonuçlar çıkarabilir.
Halbuki mahviyetle kendini bir çeper içine alan, tevazuyla kendini ayaklar altında bir konum belirleyen kimse her durumu yeni bir nefis
muhasebesi adını fırsat olarak değerlendirir.
Bilhassa enaniyetin azgınlaştırdığı günümüzde irşat mesleği
açısından tevazu, mahviyet ve hacet daha da önem arz etmektedir.
Düşünün ki ne zümrütte, ne mercanda, ne de yakutta, ne altında, ne de gümüşte gül bitiyor.
Bunlar en kıymetli cevherler olmasına rağmen bunların üzerlerinde hiçbir şey yetişmiyor.
Gül toprakta bitiyor.
Dolayısıyla gül yetiştirmek isteyen toprak olmalı.
Bu yüzden toprak öteden beri
hep tevazu ve mahviyetin misali olarak zikredilir.
Çünkü o ayaklar altında ezilmesine rağmen insanlar ve diğer canlılar için Allah'ın izni ve inayetiyle hep bir hayat kaynağı olmuştur.
İnsan yüzü yerde olduğu hangi konumda bulunursa bulunsun kendisini hep sıfır gördüğü Allah karşısında el pençe divan durduğu sürece meyve verecek, terakki edecek.
büyüklük tasladığındaysa er ya da geç tepe taklak yuvarlanıp gidecektir.
7. İffet.
Daha önce de geçtiği gibi İslam ahlakçıları insanda üç temel duygunun bulunduğunu belirtmiştir.
Belli ölçüde de olsa hakikatleri görüp fayda ya da zarar getirecek şeyleri birbirinden ayırma
melekesine kuvve-i akliye, kin, hiddet, kızgınlık ve atılganlık gibi hislerin kaynağı sayılan güce kuve-i
gazabiye, arzu, iştiha ve cismani hazların menşei kabul edilen duyguya da kuvve-i şeheviye adını vermişlerdir.
Kuvve-i şeheviyenin haya hissinden tamamen sıyrılarak her türlü ahlaksızlığı
işleyecek kadar sınır tanımaz bir hale gelmesi şeklindeki ifrat halini fıskı fücur helal nimet ve lezzetlere karşı dahi hissiz ve hareketsiz kalma durumunu da humud olarak
isimlendirmişlerdir.
Bu kuvenin istikamet ve itidal üzere bulunması meşru dairedeki zevk ve
lezzetlere karşı istekli davranmakla birlikte gayrimeşru arzu ve içtihalara iradi olarak kapalı kalma tavrı ifet kelimesiyle ifade edilmiştir.
Bu zaviyeden iffet umumi manasıyla iradenin gücünü kullanarak cismani ve behhimi arzuları kontrol altına almak, fuhşiyat ve sefaletten uzak durmak demektir.
Daha geniş anlamıyla iffet insanın kendine ait olmayan, hakkı bulunmayan ve kendine yakışmayan şeylere karşı mesafeli durması, çirkin söz ve davranışlardan sakınması anlamına gelmektedir.
Kur'an-ı Kerim iman edenlerin hayalı ve iffetine düşkün kimseler olduklarını
nazara vermiştir.
fffetli yaşamanın mükafatı olarak Allah'ın mağfiretini ve ahiret sürprizlerini müjdelemiş.
Mevzunun önemine binaen kadınları ve erkekleri ayrı ayrı zikrederek bütün
müminlere iffetli olmaları ve iffetsizlik için bir giriş kapısı sayılan haram nazardan kaçınmalarını emir
buyurmuştur.
Ayrıca Hz.Yusuf ve Hz.Meryem gibi ifet abidelerine misal vererek haya ve ismet ufkunu göstermiştir.
Hz.Yusuf Aleyhisselam vezirin hanımından gelen günah
daveti karşısında, "Ya Rabbi, onların beni çağırdıkları şeydense zindana girmeyi yeğelerim.
Eğer sen inayetinle beni onların tuzaklarından korumazsan bir cahillik edip onlara meyl etmekten korkarım." diyerek ifetine toz kondurmaktansa
senelerce zindanda kalmayı göze almış ve kıyamete kadar gelecek bütün ehli ifete örnek bir hayat timsali olmuştur.
Cenabı Allah'ın ifet ve namusunu gerektiği gibi koruyan Meryem'i de an.
Biz ona ruhumuzdan üfledik.
Hem onu hem oğlunu cümle alem için kudretimizin bir delili kıldık." diyerek yücelttiği Hz.Meryem de bütün insanlık için tam bir iffet örneğidir.
Mabette yetişen temiz ve nezih bir atmosferde iffetli ve şerefli bir hayat süren Meryem validemiz o paklardan pak mahiyetiyle adeta mücessem bir iffet haline gelmiştir.
Bundan dolayıdır ki Hz.İsa'nın doğumunu dile dolayanların yakışıksız sözleri
karşısında bin bir ızdırapla keşke bu iş başıma gelmeden öleydim.
adı sana unutulup gitmiş biri olaydım diye inlemiştir.
İffetin bu umumi manasını hatırda tutmakla beraber onu daha geniş olarak ele
almak da mümkündür.
Bediüzzaman Hazretlerinin helal dairesi geniştir.
Keyfe kafi gelir.
Harama girmeye hiç lüzum yoktur şeklinde dile getirdiği ölçüye göre iffet meşru daire içinde
yaşama, gayrimeşru sahaya adım atmama, nazar etmeme, el uzatmama demektir.
Dolayısıyla iffetli bir insan göz, kulak, el, ayak gibi bütün organların helal dairedeki lezzetleriyle yetinmeli.
Hiçbir şekilde ve hiçbir yolla haram işlememeli.
izzet ve iffetine dokunacak her türlü durumdan sakınmalıdır.
Yukarıda iffet kelimesinin farklı manalarından bahsetmiştik.
İnsanın kendi el emeği ve alın teriyle kazandığına
razı olması, başkalarının malına göz dikmemesi, daha çok kazanma ve rahat yaşama hırsıyla gayrimeşru yollara
sapmaktan ya da dilencilikten kaçınması Kur'an'da iffete yüklenen anlamlardan bir diğeridir.
İnsan kendi emeği ve alın teriyle geçimini sağlamalı, gerekirse inşaatlarda taş kırmalı, hallallık yapmalı
ama asla başkalarına el açmamalıdır.
Kur'an-ı Kerim ihtiyacı olduğu halde dilenmeyenleri takdirle anmış
ve onların durumunu da iffet çerçevesine dahil etmiştir.
Kendilerine yardım edeceğiniz zümrelerden biri Allah yolunda cihat etmek istediği halde maddi imkanlarının yokluğundan dolayı buna güç yetiremeyen, bu sebeple bulundukları yerden
kıpırdayamayan kimselerdir.
O kadar iffet ve istin sahibidirlerdir ki insanlardan bir şey istemeyi kendilerine yediremezler.
Bu yüzden tanımayan onları zengin sanır.
Genel durumlarına, üstlerine başlarına dikkat etsen onların halini anlarsın.
Hayır yoluna infak ettiğiniz şeyleri Allah bilir, mükafatını verir.
Peygamber efendimiz
aleyhissalatu vesselam buyururlar ki, "Kapı kapı dolaşıp insanlardan bir şeyler isteyen ve bir
iki lokma veya bir iki hurmayla baştan savılan fakirden ziyade ihtiyaçlarını karşılayamadığı halde izzetinden dolayı kimseye halini açmayan, bundan dolayı da insanlar tarafından
durumu anlaşılıp da kendisine yardım edilmeyen fakirleri gözetin." Ashab-ı Sffeden'den biri olan Ebu Hureyre gibi bazı sahabe efendilerimiz açlıktan kıvrım kıvrım kıvrandıkları
halde kimseden bir şey istememeyi ahlak haline getirmişlerdi.
Öyle ki bazı sahabiler insanlardan hiçbir şey istememe konusunda Allah Resulüne söz vermiş ve ömürlerinin sonuna kadar bu sözlerine sadık kalmışlardı.
Öyle sadık kalmışlardı ki onlardan bazıları sokakta bineğiyle giderken sopası yere düşse birinden onu vermesini talep etmek gibi basit bir istekten bile imtina ediyordu.
Kendisi bineğinden iniyor, sopasını alıp tekrar binerek yoluna devam ediyordu.
İşte sizden birinin
ipini alıp dağdan sırtında odun getirerek satması ve bu şekilde geçimini temin ederek Allah'ın onun yüzünü koruması versinler veya vermesinler insanlardan dilenmesinden daha hayırlıdır.
Buyuran Peygamber efendimizin bu tavsiyesine uygun yaşamakla
iffetin önemli bir derinliğini teşkil etmektedir.
Resuli Ekrem Efendimizin sabah akşam tekrar ettiği dualardan
biri Allah'ım senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği ile beraber başkalarına muhtaç olmayacak kadar rızık istiyorum niyazıdır.
Her söz hal ve tavrıyla
hidayet üzere olan müttakilerin imamı ve iffetlilerin en iffetlisi Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'in hidayet, takva, iffet ve gönül tokluğu istemesi hem bu hususlardaki devamlılık ve derinlik talebi olarak anlaşılmalı hem de ümmeti
Muhammed'in neler istemesi gerektiğine bir işaret olarak kabul edilmelidir.
farklı boyutları insanın haddini bilmesi, teklif edilen bir makam mansıp karşısında hemen ileri
atılmaması, hevesleriyle hareket etmemesi, o işe liyakat sahibi olup olmadığını iyi değerlendirebilecek
kimselerin kanaatlerine göre tavır belirlemesi, gerekiyorsa müstani davranarak bir başkasını o işe teklif etmesi, ancak şartlar ne olursa olsun kendine tereddüp eden bir vazifeden de kaçmaması gibi hususlar da iffetin kapsam ına dahil edilebilir.
Öyle ki bu duygu ve düşüncelerle omuzlanan bir vazifenin hakkını vermeye meslek namusu ya da meslek ahlakı denilmektedir.
Ayrıca söz ve yazılarımızda sık sık kullandığımız ve bazen fikir namusu bazen de düşünce iffeti olarak zikrettiğimiz
bir husus daha vardır.
Onu da şöyle izah edebiliriz.
Heva ve hevesi fikir suretinde takdim etmeme, ulvi ve derin hakikatleri anlatırken fantastik ve muğlak ifade avcılığı yapmama, pespai sözlere ve bayağı ifadelere de yer vermeme.
Kullandığımız hemen her kelimeyi bir
mücevherci titizliği ile seçerek dilin saffetini korumaya çalışma ve okuyucuyu mutlaka hayra, güzele sevk etme.
Düşünce iffetini yakalamak ve korumak için tahayyül ve tasavvur planındaki duyguları dahi temiz tutmaya çalışmak gerekir.
Çünkü fikir, söz ve ameller bir yönüyle hayalde mayalanır.
Allah Resulü harama bakışı şeytanın zehirli oku olarak tavsif buyururlar.
Bir şeytani ok gelip hayalinize çarptığı zaman mümkünse derhal ondan uzaklaşmalı ve zihninizde meydana gelen yırtığı vakit geçirmeden dikmeye çalışmalısınız.
Ok daha derinlere nüfuz etmeden ve aldığınız yara sizi öldürecek seviyeye ulaşmadan bir tabyaya sığınmalı, ezeli düşmanınızın saldırılarından korunmalısınız.
Aksi halde karanlık denizlere açılırsınız da onun dalgaları içinde savrulur durur ve sahile çıkmaya yol bulamayacak kadar kıyıdan uzaklaşırsınız.
Öyleyse yol yakınken ve iradenizin
gücü yetiyorken kötü duygu ve fena tutkulardan kurtulmalısınız.
Seddi-i zerai prensibini işlerken de üzerinde durduğumuz gibi Kur'an-ı Kerim ve
sünnet-i sahiha günahlara giden yolları baştan kapatmıştır.
Mesela zina büyük bir günahtır.
Harama nazar da bu günaha giden kapıyı araladığı için günahtır ve yasaklanmıştır.
Kur'an-ı Kerim
bazı günahları doğrudan yasakladığı gibi bazıları hakkında da onlara yaklaşmayın bile ifadesiyle uyarıda bulunur.
cümle o müminlere zinaya yaklaşmayın, yetim malına yaklaşmayın şeklinde seslenmekte ve neticede günaha götürebilecek atmosferden
uzak durmayı emretmektedir.
Göz görür, kulak dinler, dil telaffuz eder.
Görülen, duyulan ve söylenen şeyler zihinde kurgulanır.
Tahayyül tasavvura dönüşür.
O da gidip taakkul düşünceyle belli bir kalıba dökülür.
Bir kılıfa girer ve sonra bu süreç insanın iradi davranışlarına tesir eder.
El tutar, ayak gider.
Dolayısıyla daha tahayyül durağındayken günahın önü kesilmeli.
Tasavvura ve sonrasına ulaşmasına
mani olunmalıdır.
Mesela harama nazar önü alınabilecek ve iradeyle kaçınılabilecek bir tehlikedir.
Biraz gayret etseniz bakmamaya katlanabilirsiniz.
Gözünüze ilişirkin bir
manzaradan sıyrılma iradenizin belini bükebilecek kadar büyük bir yük değildir.
Gözünüzü kapatmaya irade gücünüz yeter.
Fakat nazarınızı haramdan çevirmezseniz geriye dönme ihtimaliniz azalır.
Hele bir de gözünüzden zihninize akan manzaraları tasavvurla, taakkulle besler ve büyütürseniz sahilden iyice uzaklaşırsınız.
Bundan sonra geriye dönmek
çok daha büyük cehd ve gayret ister.
Tam günah eşiğinde ve uçurumun kenarındayken geri dönebilen ve felaketten kurtulan yiğitler de yok değildir.
Ne
var ki pek çokları o kaygan zeminlerde ayakta kalamaz ve yıkılır.
Dolayısıyla o noktaya varmadan meselenin önünü almak gerekir.
Öyle tehlikeli sahalara hiç girmemek, uçurumun kenarına hiç yaklaşmamak ve günah sahillerinde asla dolaşmamak icap eder.
Nitekim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, "Bir erkek kendine helal
olmayan ve yanında mahremi bulunmayan bir kadınla başa kalmasın" buyurmuş.
Bir başka
hadislerinde, "Zira onların üçüncüleri şeytan olur." diyerek günah yollarını daha baştan kapamamız gerektiği
konusunda ikazda bulunmuştur.
İşte bu disiplinler birer bariyer, sınır ve sütre mesabesindedir.
Mümin sürekli bu sütrelerin berisinde kalmaya çalışmalı ve bu sınırları aşmamalıdır.
Sözün özü iffet, dil, göz, kulak, el, ayak gibi uzuvları günahlardan koruyarak ve helal dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifa ederek haramlardan uzak kalmaktır.
Ahlaki değerlere bağlı ve günahlardan azade yaşamanın en mühim vesilelerinden
biri ayakları kaydıracak zeminlere hiç yaklaşmamaktır.
Müstani davranma, başkalarına el açmama ve kimseye yüz suyu
dökmeme manalarını içeren iffeti düşünce namusundan meslek ahlakına kadar uzanan geniş bir çerçevede ele almak gerekir.
8. Cömertlik.
Allah insanın yaratılışından gelen bir vasfını Kur'an'da şöyle anlatır.
Nefis menfaatlerine düşkünlüğüyle cimriliğe meyilli olarak yaratılmıştır.
İnsan fıtratında hırs, dünyaya ve dünya malına karşı sevgi vardır.
Bu özellikler aslında ona tutumlu olsun, malını saçıp savurmasın ve dünyayı imar etsin diye verilmiştir.
Bir başka ayette Cenabı Hak yakınlarına, yoksula, yolda kalmışa
hakkını ver.
Sakın saçıp savurma Çünkü savurganlar şeytanların yarağanıdırlar.
Şeytan ise rabbine karşı pek nankördür." buyurmaktadır.
Şeytan sahip olduğu kabiliyetleri doğru yönde kullanamamış ve heba etmiştir.
İnsanı böyle bir akıbete düşmekten koruyansa yaratılışında var olan ölçülü davranma potansiyelidir.
Cömertlik Allah'ın cevat, cömert ismiyle rezonansa geçmenin adıdır.
İnsan yaptığı işlerde ne kadar esma-i ilahiye ile münasebet kurabiliyor ve onlara uygun bir hal sergiliyorsa elde edeceği faydalar da o ölçüde olacaktır.
Bir hadislerinde Allah Resulü şöyle
buyurmaktadır.
Allah cevattır.
Cömertliği sever ve güzel ahlakı sevmesine mukabil çirkin huyları kerih görür.
vermek Allah ahlakıdır.
Allah ahlakı ile ahlaklanmaksa her zaman ve her yerde ayağın sağlam bir zemine basması demektir.
Allah yolunda vermeye infak, tasadduk, alışan bir insan için dünyada ondan daha zevkli bir şey yoktur.
Kendini infak hazzına kaptırmış bir insan aç susuz beş parasız kalsa da bu kevser kaynağından ayrılmak istemez ve daima etrafında infak edebileceği bir şeyler araştırır durur.
Kur'an malını Allah yolunda harcamaktan geri duran ve cimrilik duygusunu aşamayanlara Hz.Musa'nın kavminden Karun'un durumunu misal olarak anlatır.
Karun'a, "Allah'ın sana ihsan ettiği bu servetle ebedi ahiret yurdunu mamur etmeye gayret göster.
Ama dünyadan da nasibini unutma İhtiyacına yetecek kadarını kendi adına harca" Allah'ın sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara iyilik et.
Sakın yeryüzünde fitne fesat çıkarma peşinde olma
Çünkü Allah bozguncuları sevmez denildiğinde o malının çokluğu ve dolayısıyla vereceği meblağın yüksekliği
sebebiyle bundan geri durdu ve "Ben bu servete kendi ilmim ve becerim sayesinde kavuştum." dedi.
Halbuki ondan sahip olduğu bütün mal varlığı istenmiyor.
Sadece makul bir oran talep ediliyordu.
Ancak bu kadar çok malın zekatını vermek ona imkansız gibi göründü ve temerrüde girdi.
İnatla karşı çıktı.
Tabii Cenabı Allah da yaptıklarının cezası olarak onu bütün varlığıyla beraber yerle bir etti.
Böylece Karun ulül azm bir peygambere yakınlığın hakkını veremeyip kazanma kuşağında kaybeden ibretlik talihsiz bir servet sahibi olarak tarihin sayfaları arasında yerini aldı.
Hayır duygusunun ve cömertliğin dereceleri vardır.
İyiliksever olma ve yardım
etmeyi sevme semahat.
Bu duyguyu pratiğe döküp sorumlu olduğu kadar yardımda bulunmaz.
Sehabet malının çoğunu
dağıtıp daha azını geride bırakacak şekilde bol bol verme cud ve kendisi de muhtaç olduğu halde başkalarını nefsine tercih ederek onların ihtiyacını görme ahlakı da isar olarak isimlendirilir.
İşte bu mertebeler bize bir realiteyi hatırlatmaktadır.
Cömertlik konusunda insanların hepsini aynı çizgide mütalaa etmek doğru
değildir.
Herkes kendi kabiliyetinin müsaade ettiği ufka ulaşabilir ve her insan kendine özgü yükselme çıtasına göre
değerlendirilmelidir.
Nitekim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bazı sahabilere itidal tavsiye edip mallarının sadece bir kısmını infak etmeleri tenbihinde bulunurken,
Tebük hadisesi münasebetiyle bütün servetini hibe eden Hz.Ebubekir'e, "Ev halkına ne bıraktın?" diye
sormuştu.
O, "Allah'ı ve resulünü bıraktım." cevabını verince hiç itiraz etmemiş ve Hz.Sıddık'ın sadakatine çok yakışan infak anlayışını hoş karşılamıştı.
İnfak malı bereketlendirir.
İnfak et ki infaka mazhar olasın diyen Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem sadaka ve zekatın malı eksiltmediği bilakis malın artmasına vesile olduğu üzerinde ısrarla durur.
Sadaka, zekat maldan hiçbir şeyi noksanlaştırmaz.
En temizinden ki Allah en temizini kabul eder.
Veren birisinin sadakasını Rahman olan Allah alır.
Bu bir hurma bile olsa Rahman'ın katında öyle bereketlenir ki Uhud dağından daha büyük olur.
Aynen sizden birinizin tayını veya deve yavrusunu besleyip büyüttüğü gibi Allah da
sizin sadakalarınızı öyle geliştirir.
İnfak edilen mal zahiren eksiliyor gibi görünse de Allah'ın bereketine
mazhariyetle aslında devamlı artmaktadır.
Çünkü bütün kevn ve mekanın sahibi olan Rabbül alemin malından
infak eden insana malını artırma yollarını ilham eder.
Bu hükmü tasdik eden pek çok yaşanmış örnek bulunmaktadır.
Zira kalpler Allah'ın elindedir.
O istediği ve hikmeti iktiza ettiği zaman kalpleri emrini yerine getirip infakta bulunan kimselere doğru yöneltir ve o insanın ticaretinde ciddi canlanmalar görülür.
Bu Allah'ın o mala bahşettiği bereketten başka bir şey değildir.
Aynı zamanda bu mesele yalnızca tecrübelerin bir ürünü değil, Allah'ın vaadi, resulünün müjdesi ve meleklerin duasının da neticesidir.
Allah celle celalüu, "İnsanların malları içinde artması için verdiğiniz faiz Allah katında artmaz.
Fakat Allah'ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekat var ya işte onu verenler sevaplarını ve mallarını kat kat artıranlardır.
Buyurmak suretiyle mallarını artırma
düşüncesiyle faize yatıranların gerçekte maksatlarının aksiyle tokat yediklerini Allah'ın rızası istikametinde tasaddukta bulunanlarınsa daha fazlasıyla berekete nail olduklarını anlatmaktadır.
Bununla ilgili başka bir ayette Allah faizi mahveder.
onda bet bereket bırakmaz.
Sadakaları ise artırır denilmektedir.
Bir başka ayette ise Allah onun için infak ettiğiniz her şeyin mutlaka arkasını getirir teminatı vardır.
Allah Resulünün cömertliği.
Resuli Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem fakir bir hayat geçirmişti.
Fakat onun yaşadığı cibri bir fakirlikten ziyade iradi bir fakirlikti o.
hususi konumu itibarıyla fakir bir hayatı tercih etmişti.
İsteseydi dünya serveti hane-i saadetlerine akıp dururdu.
Fakat çok iyi biliyoruz ki mübarek
hanelerine servetin aktığı zaman bile o mukteda-i külh-i ekmel efendimiz aleyhi salavatullahi ve selamü hayat-ı seniyelerini hiç mi hiç değiştirmemişti.
Mesela Hz.Hatice radıyallahu anha
bütün servetini efendimize teslim etmişti.
Fakat peygamberliğinin daha ikinci veya
3üncü senesi evlerinde neredeyse yiyecek bir şey kalmamış.
O koca servet adeta peygamberlik davası yolunda eriyip gitmişti.
Falanın gönlünü almak ya da kalbini yumuşatmak için harcanmış, tansiyonu düşürmek amacıyla kullanılmış ve sonunda o büyük servetten hiçbir iz kalmamıştı.
Öyle ki 5-6 sene sonra insanlığın iftihar tablosu açlığını hissetmemek için karnına taş bağlamaya başlayacaktı.
İbn Abbas radıyallahu anhüa
Peygamber efendimizin cömertliğini anlatırken şu ifadeleri kullanır.
Resulullah insanların
en cömerdiydi.
Onun bu cömertliği Ramazan ayı girip de Cebrail Aleyhisselam'la buluştuğu zaman daha da
artardı.
Hz.Cebrail Ramazan ayı çıkıncaya kadar her gece Peygamber Efendimize gelip Kur'an'ı arz ederdi.
O
günlerde Allah Resulü insanlara rahmet getiren rüzgardan daha cömert olurdu.
Hz.Cabir'in ifadesine göre Allah Resulünden bir şey istendiğinde onun hayır dediği vaki değildi.
Allah Resulünün
bu cömertliği sahabeye de tesir etmiş ve onların her biri adeta birer infak kahramanı kesilmişti.
Sahabe-i kiram efendilerimizden bazıları hicretten kısa bir süre sonra çarşı pazarda söz sahibi olmuşlardı.
Her şeyini Mekke'de bırakıp Medine'ye gelen
Abdurrahman ibn Af gibi bazı sahabiler çok ciddi bir gayret ortaya koyarak kısa süre içinde yeniden ciddi maddi
imkanlar elde etmişlerdi.
Öte yandan her an mallarını da canlarıyla beraber Allah yolunda
feda etmeye hazır ve amade bulunuyorlardı.
Hz.Osman radıyallahu anh çok geniş imkanlara sahip bir insandı.
Aynı zamanda baş döndüren bir semahat ve cömertliğin de kahramanıydı.
Öyle ki ilahi-i kelimetullah yolunda maddi desteğe ihtiyaç duyulduğu bir zaman diliminde
yüzlerce deveyi hem de yüküyle beraber birden tasadduk etmiş ve bundan dolayı Efendiler Efendisinin bundan
sonra yaptıkları Osman'a zarar vermez şeklindeki o çok büyük müjdesine nail olmuştu.
imkanlarını hak yolunda kullanmış olması onu ala-ı illiyyine yükseltivermişti.
Demek ki servet Allah
yolunda kullanılınca insanı cennete ulaştıran nurdan bir helezona dönüşmektedir.
Enes ibn Malik'in üvey babası Hz.Ebu Talha ensarın büyüklerindendi ve Medine'de en çok hurmalığı olanlardan biriydi.
En sevdiği mülkü ise Mescid-i Nebevi'nin karşısındaki Beyruha isimli bahçesiydi.
Efendimiz zaman oraya uğrar,
tatlı suyundan içerdi.
Sevdiğiniz mallarınızı Allah yolunda harcamadıkça fazilet mertebesine ulaşamaz, iyiler sınıfı içine giremezsiniz.
Her ne infak ederseniz
Allah bilir." ayeti nazil olunca Ebu Talha kalkıp Allah Resulüne geldi ve "Ya Resulallah, Cenabı Hak sevdiğiniz mallarınızdan infak etmedikçe buyuruyor.
Benim en çok
sevdiğim mülküm Beyruhad'dır.
Bugünden sonra o Allah yoluna sadakadır.
Maslahat gördüğünüz herhangi bir şekilde
tasarruf edebilirsiniz." diyerek en sevdiği mülkünü tasadduk ediverdi.
İslam'ın zenginliğe karşı kesinlikle olumsuz yasaklayıcı bir tavrı yoktur.
Onun
dikkat edilmesini istediği şey, her şeyin Allah'ın mülkü olduğu ve mal sahibinin yalnızca bir emanetçi olduğunu
hatırdan bir an olsun çıkarmamaktır.
Mülkün asıl sahibi isteyince ve onun yolunda iktiza edince maldan da mülkten de geçebilmektir.
hus ile işin asgari sınırı olarak belli oranlarda farz kılınan zekatı vermek, mal hırsıyla haram helal demeden fakir fukarayı
gözetmeden mal mülk biriktirip durmaktan kaçınmaktır.
Bu manada bir yerlere yığılıp da hakkı verilmeyen mala Kur'an kend
der.
Kendiz yapıp infakta bulunmayan insanların kötü sonları Kur'an-ı Mucizül Beyanda şöyle
gözler önüne serilmiştir.
Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda infak etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele.
Burada hazineler oluşturan, stok üstüne stoklar yapan, çok defa bu stoklarını
tefecilikte kullanan hatta fırsat kollayarak yerine göre ekonomiyle oynayan, bütün bunları yaparken Allah korkusu,
ahiret düşüncesi olmayan insanlar canlarını yakacak bir azapla müjdelenmiştir.
Burada azap ihbarının
müjde diye isimlendirilmesi manidardır.
Tefsirlerde buna tehehekküm, ironi denir.
Bu tarz insanlar ellerindeki serveti yanlış yerde kullanmalarından dolayı bu müjdeyi
kendi elleriyle acıklı bir azap müjdesine çevirmiş yani kazanma kuşağında kaybetmişlerdir.
Aslında insan
elindeki servetini yerli yerinde kullanabilse gerçek bir müjdeye mazhar olabilir.
9. İsar
başkalarını kendine tercih etme.
Başkalarını kendisine tercih etme manasına gelen İsar
yitirdiğimiz en önemli değerlerden biridir.
Bugün fert ve toplumlar arasında yaşanan her
cümercin ihtilaf ve iftirakların insanların birbirini kabul edememesinin ve sindirememesinin arkasında İsa
ruhunun ölümü vardır.
Bu ruhun ölmesinin sebebi ise kalbe ait değerlerin bozulmaya yüz tutmasıdır.
Çünkü kalp fesada
uğrayınca bütün insani değerler, insandaki ahsen-i takvime ait yazılar ve turalar silinip gider ve şeytan da insanın düşünce dünyası üzerinde daha rahat oyununu oynar.
Bu açıdan Allah
Resulü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Dikkat edin, bedende öyle bir et parçası vardır ki o sıhhatli olunca beden de sıhhatli olur.
O bozulunca beden de bozulur.
İşte o kalptir." Demek ki insanın kalbini her türlü toz ve kirden temiz tutması, her gün birkaç defa gözden geçirmesi manevi hayatının korunması adına çok önemlidir.
Bu konuda insanın çok dikkatli olması ve dua
etmesi gerekir.
Öyle ki kalpte çirkin izler bırakabilecek olumsuz hayal ve düşüncelerden bile uzak durmalıdır.
Çünkü
hadisin de ifadesiyle Allah celle celalüu insanın kalbine bakar ve onu kalbine göre değerlendirir.
Cenabı Hak insana onun kilosuna, rengine, boyuna, bosuna, neşet ettiği kültür ortamına göre
değil, kalbinin saffet ve nezahetine göre muamelede bulunur.
Öbür tarafta mizanda kalbin ağırlığına bakılır.
Kalp ne kadar ona teveccüh etmiş ve ne kadar onun için çarpmışsa sahibine o ölçüde değer verilir.
Kalbi pak ve temiz olanlar insanlığa karşı rehfet ve şefkat hisleriyle dolu yaşamaktan çok yaşatmayı düşünen
kişilerdir.
Esasen ruhu dediğimiz şey de budur.
Kur'an-ı Kerim İsar hasletine şu ifadeleriyle dikkat çeker.
Onlar kendileri muhtaç olsalar bile başkalarını kendilerine tercih ederler.
Asrı saadette bu ruh ve düşünce çok ileri seviyedeydi.
Mesela Allah Resulü karnı aç olan bir misafirini hane-i saadetinde doyurmak istemiş.
Kendi mübarek
hanesinde sudan başka bir şey bulunmadığını öğrenince onu bir sahabiye göndermişti.
Sahabenin evinde ise
sadece bir kişiye yetecek yemek bulunuyordu.
Ev sahibi karı koca çocukları uyutmuş,
ışığı söndürmüş, kaşıklarını tabağa boş getirip götürmüşlerdi.
Böylece kendileri aç kalmıştı ama bunu fark etmeyen
misafir karnını doyurabilmişti.
Akılları durduran bir diğer hadise ise Yermük muharebesinde meydana gelmiştir.
Savaş esnasında sahabe efendilerimizden Haris ibn Hişam, Ikrime ibn Ebi Cehil ve Ayyaş ibn Ebi Rebiya ölümcül yaralar almışlardı.
Hz.Haris su diye inlemiş.
Orada bulunan biri hemen matarayı eline
alıp onun imdadına koşmuştu.
Son anlarını yaşayan Haris'in gözü o esnada az ötede yatan Ikrime'ye ilişti.
Onun durumu da kendisinden farklı değildi.
Suyun ona
götürülmesini istedi.
Saki suyu ikrimeye vereceği sırada Ikrime az ilerideki Ayyaşı gördü ve içmekten vazgeçerek suyun ona götürülmesini istedi.
Saki Ayyaş'a ulaştığında o çoktan son nefesini vermişti.
Döndü ikrimeye geldi.
Onun da şehit olduğunu gördü.
Bari Harise'e yetişeyim dedi.
Ama onun için de artık çok geçti.
İsa o en zor zamanda insanın kendinden başka bir şey düşünemeyeceği, gözünün başka bir şey
görmeyeceği anda bile başkalarının ihtiyaçlarını fark edebilmek ve onları kendine tercih edebilmektir.
Bütün bunlar İsar adına önemli misaller olsa da onu sadece yeme, içme, giyme gibi hususlardan ibaret görmemek gerektir.
makam, mansıp, pay söz konusu olduğunda kardeşini tercih etmek de İsar adına çok önemlidir.
Bu konuda Hz.Ömer'in şu tavrı ne kadar çarpıcı ve güzel bir misaldir.
İnsanlığın iftihar
tablosu ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman vahdeet-i ruhiye bozulmasın ve İslam toplumu dağılmasın diye sahabe içlerinden
birinin etrafında kenetlenmek üzere hemen bir araya toplanmıştı.
Hz.Ebubekir Hz.Ömer'in faziletlerini anlatarak onun bu işe liyakatini ifade etti.
Ama Hz.Ömer hemen Hz.Ebubekir'e elini uzat diyerek biat etti.
Hz.Ebubekir Hz.Ömer'i halifeliğe layık görürken Hz.Ömer de onu halifeliğe layık görmüştü.
Katiyen hiçbiri ben bu işi daha iyi beceririm, ben bu işe daha layığım dememişti.
Efendimizin miraç yolculuğunda görülmezleri görmesi, erilmezleri ermesi, aşılmazları aşmasından
sonra tekrar bu mihnet yurduna isar ufkunun ulaşabileceği son noktayı anlamak açısından son derece
önemlidir.
Nebi-i Ekrem bu yolculuğunda Hz.Mesih Hz.Musa, Hz.İbrahim ve Hz.Adem gibi peygamberan-ı izamla karşılaşmış.
Bu mübarek zatlar tarafından teşrif, tekrim ve tebcil edilmiş.
Sonra cennete girerek oranın baş döndürücü güzelliklerini
görmüş, ardından da Cenabı Hakk'ın cemal-i bağ kemalini müşahede etmişti.
Bütün bunlara mazhar olan ve vücup ve imkan arası bir noktaya ulaşan Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem
gördüğü, duyduğu ve hissettiği nimetleri ümmetine de duyurmak için tekrar insanlığın içine dönmüştür.
Çağımızın nadide
fıtratı ve peygamber varisi olan zatın 80 küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum.
Ömrüm hep harp meydanlarında, esaret zindanlarında ve çeşitli
çilehanelerde geçti.
Çekmediğim eza görmediğim cefa kalmadı.
Gözümde ne cennet sevdası ne de cehennem korkusu var.
Milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya
razıyım.
Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur." sözlerini duyan bir insan bu ses ve soluğun adeta 14 asır öteden geldiğini hisseder.
Zannediyorum toplumumuzun her şeyden çok böyle engin bir isar ruhuna ihtiyacı vardır.
İmanla, kalbi hayatla, Allah'a yakınlıkla, şefkatle, yaşatma duygusuyla çok yakından irtibatı bulunan İsa
ruhuna bugün çok ihtiyacımız vardır.
Günümüzde heva ve hevese bakan yönü itibarıyla dünyayı ve içindekileri elinin tersiyle itebilecek, sadece yaşatmak için
yaşayacak ve Allah'ım başkalarını yaşatmaya vesile olacaksam yaşamamın bir kıymeti harbiyesi olabilir.
Aksi
takdirde ben başkalarına bir yararı olmayan ve onlarda bir diriliş duygusu hasıl etmeyen bir hayatı anlamsız
buluyor, ondan tiksinti duyuyor, sana sığınıyorum.
Beni bu ağır vebalden kurtar diyecek baba yiğitlere muhtacız.
Hep ben diyen ve her şeyi benlik ve egoizme bağlayanlar insanları birbirleriyle
çatıştırmış, haset, kıskançlık, çekemezlik ve rekabet gibi duyguları harekete geçirmiş ve
bulundukları toplumları yaşanmaz hale getirmişlerdir.
Ne olurdu azıcık Allah'a itimat olsaydı, ne olurdu sahabe ve
peygamberden bahsederken azıcık onların yolunda yürümeye karar verilseydi ne olurdu?
Geri geldiğinde bir adım geri atıp bir başkasına, "Al bu işi biraz da sen
götür." denilebilseydi.
İşte birbirinden kopmuş ve parçalanmış toplumu yeniden bir araya getirecek olan
bir iksir varsa o da gönüllerde yeniden yeşerecek olan bu İsar ruhudur.
10. İstina
Allah'tan başkasına el açmama İstina, insanın Allah'tan başka hiç kimseye el açmaması, yüz suyu dökmemesi, aç ve susuz kaldığı zamanlarda dahi halka ihtiyaçlarını arz etmemesi ve hayatını hep gönül zenginliği ve tokluğuyla ifet dairesi içinde sürdürmesi
demektir.
İstinada öyle bir zenginlik vardır ki müstani bir insan o haliyle kainata meydan okuyabilir.
İstina ruhuyla kanatlanmış bir insan maddi ve manevi her türlü arzu ve beklentiye karşı kendini koruyarak kapılarını kapatır,
panjurlarını indirir ve sürgülerini çeker.
Bu yüzden Allah'tan başkasına minnet duymaz, kimsenin karşısında minnet altında kalıp ezilmez.
İstina, peygamberlik mesleğinin çok önemli bir düsturu ve Allah ahlakıyla ahlaklanmanın da bir tezahürüdür.
Çünkü Allah
samedir.
Her şey ona muhtaçtır.
Oysa hiçbir şeye muhtaç değildir.
O gani-i mutlak, müstani-i alel ılaktır.
İnsana gelince onun pek çok şeye ihtiyacı vardır.
Bu sebeple onun için mukayyet istina tabirini kullanmak daha doğru olur
zannediyorum.
İşte insanlık aleminin medar-ı iftiharları olan enbiya-i izam efendilerimiz hayatları boyunca hep
istina ruhuyla yaşamış.
İsteyeceklerini yalnız Allah'tan istemiş, dertlerini yalnız ona açmış.
Ea ettikleri risalet vazifesi, yaptıkları hizmet ve fedakarlıklar karşısında da hiçbir beklentiye
girmemiş, ücret talebinde bulunmamışlardır.
Kur'an-ı Kerim pek çok yerde bu hususa dikkat çeker ve
enbiya-i izamın ağzından ben yaptığım tebliğ vazifesi karşılığında sizden hiçbir şey istemiyorum.
Ücretim
ve mükafatım münhasıran alemlerin Rabbi Allah'a aittir.
Hakikatini ilan eder.
Mesela Şuara suresinde Hz.Nuh, Hz.Hud, Haz Salih, Hz.Lut ve Hz.Şuayb alâ nebiina ve aleyhimatu vesselam'ın sergizeşti hayatları, misyonları, konumları silsile halinde anlatılırken o büyük peygamberlerin lisan-ı mübareklerinden bu husus
tekrar ve tekrar dile getirilir.
Bu açıdan peygamberlik mesleğinin mirasçıları, dava-i nübüvvetin
varisleri de son nefeslerini verinceye dek hep istinna ruhuyla hareket etmeli, müstani yaşamalı ve Allah'tan başka hiç kimse karşısında bel kırmamalı, boyun bükmemeli,
minnet altına girmemelidir.
Çünkü hizmet insanı minnet altına girerse altına girdiği minnetin diyetini çok
ağır şekilde ödemek zorunda kalabilir.
Rabbim muhafaza buyursun.
Öyleyse hassaten iman ve Kur'an hizmetinde bulunanlar bir ömür boyu iktisat ve kanaat düsturlarına sımsıkı
sarılmalı, icabında aç kalmalı, gerekirse günde bir öğünle iktifa etmeli fakat asla başkalarına diyet ödeyecek
bir duruma düşmemelidir.
Onlar ister şahısları isterse aile ve yakınları itibarıyla el alaleme el açmaktan, yardım
istemekten uzak kalmalıdır.
Zira her el açış, her başkalarından medet umma Allah'ın inayet ve rahmetinden
onun tutup kaldırmasından bir adım daha uzaklaşma ve kazanma kuşağında bir kayıp, bir hüsran yaşama demektir.
Burada bir haşiye düşerek meseleyi biraz daha açmak istiyorum.
Mesela
ilminiz, irfanınız, aşku heyecanınız itibarıyla sizin topluma faydalı olabileceğinizi düşünen insanlar değişik programlara sizi davet edebilir veya şununla uçak bileti alır, yol masraflarınızı karşılarsınız vesaire diyerek size bir şeyler
vermeyi teklif edebilirler.
Eğer imkanınız varsa gönüllü olarak katıldığınız bir programa kendi imkanlarınızla
gitmeli ve kimseye yük olmamaya özen göstermelisiniz.
Aksi halde yapılan hizmet ve faaliyetlerden dolayı bir beklenti içine girilirse hem peygamber mesleğine muhalefet edilmiş hem de adanmışlık ruhuna halal getirilmiş olur.
Böyle bir tavır aynı zamanda
adanmış bir ruhun kendi tesirini kendi eliyle azaltması demektir.
İstina disiplinine uyulmadığında ciddi anlamda fayda sağlanabilecek bir donanım ve konuma sahip bir insan bile farkında olmadan
bir tür vesayet altına girebilir.
Böylece kendi eliyle el ve ayağına zincir vurmuş olur.
Dine hizmet yolunda koşturan bir insan belki kendi el emeği ve alıntarıyile bazen yazarak, bazen çizerek, bazen de öğretmenlik yaparak zaruri ihtiyaçlarını temin edecek
seviyede bir şeyler kazanabilir.
Ancak hizmet ediyorum veya hizmet yolunda koşturuyorum diyerek dünyevi imkanlar
elde etmeye çalışmak, zengin olmayı hedeflemek ya da konumunu kullanarak çevresini ve yakınlarını kayırmak
gibi niyet ve teşebbüsler unutulmamalıdır ki izzet, itibar ve istinaya dayalı adanmışlık ruhuyla taban tabana zıt davranışlardır.
Bu açıdan hak ve hakikat yolcuları hiçbir zaman bir başkasına bel kırma, boyun bükme, borçlu hissetme ve diyet ödemek durumunda kalmamalıdır.
Dine hizmet edenler, kendini evrensel değerlere
adamış bulunanlar katiyen vesayet yaşamamalı, her zaman hür, serbest olmalıdır.
Makam ve mansıplarda beklentisizlik ve istina İstina sadece maddi ücretlerle alakalı bir mesele değildir.
Cenabı Hakk'ın insana bahşettiği akıl, zeka, mantık ve muhakeme kabiliyeti, sevk ve idaredeki yüksek performans gibi
donanımlar da bir imtihan vesilesidir.
İşte bu tür mazhariyetler sonucunda elde edilebilecek maddi manevi makam ve
mansıplar, ad ve unvanlar, namu nişan, teveccüh ve iltifatlar mevzuunda da beklentiye girmemeli ve hep istina ruhuyla
hareket etmelidir.
İnsan seçilme sevdasına düşmek yerine seçici pozisyonunda kalmayı tercih
etmelidir.
Zira hırsla seçilme sevdasına tutulan ve illa ben olayım diyen insanlar arasında hata etmeyen tek bir fert
gösterilemez.
Buna karşılık bu işe ehil birisi olsun da kim olursa olsun diyen insanlar arasında hata eden insan
sayısı azdır.
Üstat hazretleri bir yerde sebebi mesuliyet ve hatar olan metbuiyete tabiyetin tercih edilmesi, bir kişinin üzerine sorumluluk ve tehlike taşıyan bir durumu kabul etmektense
daha güvenli bir yolu tercih etmesi gerektiğini hatırlatıyor.
Yani varsın önünüze başkaları geçsin, imam olsun.
Mesela mihraba geçtik ve insanlar da arkamızda saf bağladı.
Tam o esnada gördük ki arkamızda imamet vazifesini layıkıyla yapacak başka biri var.
Hemen geri çekilmesini bilmeli ve onun imamete geçmesini temin etmeliyiz.
Eğer insan bu türlü bir niyet saffeti ve mülahaza duruluğu içinde değilse
yaptığı işe heva ve hevesini karıştırıyor, dolayısıyla halisane davranmıyor demektir.
Hizmet insanının Cenabı Hakk'ın
kendisine bahşettiği bir konumu sanki onun ebedi hakkıymış gibi elden kaçırmamaya çalışması onun
samimiyetsizliğine delalet eder.
ihlas ve samimiyetten mahrum böyle insanların arasındaysa her zaman münaza, çekişme ve münakaşa çıkabilir.
Halbuki Kur'an talebelerinin arasındaki münasebet kardeşlik temeline dayanmalıdır.
Yaş, baş, bilgi, kıdem, esas ölçü ve kıstas değildir.
Dünyevi hedef ve maksatlarda pek çok makam, mertebe bulunabilir ama kardeşlikte bu söz konusu olamaz.
Dolayısıyla kendini iman ve Kur'an hizmetine adamış bir fert hangi sahada olursa olsun, hangi konumda bulunursa bulunsun her zaman iki adım geri çekilmeye hazır olmalıdır.
Aksi takdirde hayırlı bir iş için yola çıkmış insanlar arasında dahi enaniyet ve bencillikten
kaynaklanan kavgalar ve didişmeler kaçınılmaz olur.
İstinanın zirvesi ise insanın başkalarının takdirkar ifadelerinden rahatsızlık duymasıdır.
Her ne kadar nefs-i emmare takdirü
tebcillerden hoşlansa da kamil mümin kendisine yöneltilen takdirleri vicdanında tahkir gibi duymalıdır.
Hatta o, "Bu
adamlar niye ötede alınacak mükafatı bana burada teklif ediyorlar ki?
Acaba onları böyle bir mülahazaya ben
mi ittim?" diyerek kendini sorgulamalı ve sonra da Allah'ım beni bana unuttur ve kendimden bahsetmeyi de bahsedilmeyi de bana çirkin göster diyerek acz ve fakr yolunu tercih etmelidir.
Bir insan mal mülk karşısında müstani davranabilir.
Hatta kendisine verilmek
istenen kaymakamlık, valilik, müsteşarlık, milletvekilliği gibi payeleri de elinin tersiyle itebilir.
Fakat
takdir ve tebcillere karşı istiğina bütün bunlardan daha zordur.
Bu açıdan kişinin daha baştan alkış ve takdire karşı kararlı bir duruş sergilemesi, hiçbir zaman bu tür beklentilere
kapı aralamaması hatta takdir edecek insanların ağzına fermuar vurarak bu yoldaki menfezleri kapaması çok önemlidir.
Esasında istina ruhunu muhafazanın en önemli vesilesi hayat-ı
isar ahlakıyla sürdürmektir.
Bu açıdan gönüllüler hareketi içinde bulunanlar öyle bir anlayışıyla hareket etmelidirler ki yalnızca yemek yedirmek, çay ikram etmek veya maaşını bir başkasına vermek gibi fedakarlıklarla yetinmeyip maddi ve
manevi feyizlerle de başkalarını kendilerine tercih edebilmelidirler.
Onlar velilik, kutupluk, gavslık gibi makamları havada uçma, namazlarını manen efendimizin arkasında kılma, Allahu ekber deyip namaza durduklarında kendilerini
Ravza-i Tahirede veya Kabe'de müşahede etme gibi kerametleri başkalarına layık görmeli ve bana seni gerek seni diyerek yalnızca Cenabı Hak'a yönelmeli, onu tercih etmelidir.
İşte gerçek manadaki isar ruhu ve istina tavrı budur.
Günümüzde her şeyden ziyade böyle bir bakış açısına ihtiyacımız vardır.
Asılı kişi makam, mansıp, takdir,
tebcil ve alkışın sadece dünyevi getirilerine değil uhrevi getirilerine bile kendini kapatmalı.
Ahirette ulaşacağı nimetleri ise yalnızca Allah'ın fazlından, kereminden ve rahmetinin enginliğinden beklemelidir.
Çünkü Allah inayet etmezse insan değerli hiçbir şeyi elde edemez.
ne cennete girebilir ne de cehennemden azade kalabilir.
Bütün bunlara ancak onun rahmet, inayet ve keremiyle ulaşılabilir.
Ayrıca dünyevi ve uhrevi beklentilere kendisini kapatan bir insana Allah 50 türlü kapı açar.
Siz dünyaya karşı kapılarınızı hele bir kapayın.
Göreceksiniz Hazreti Allah sizin kapadığınız bir kapıya mukabil 1in kapı lütfedecektir.
Çünkü o müfettihül evvabdır.
Kapıları o açar.
Allah'ın inayet, rıza ve teveccüh kapılarının size açılmasını istiyorsanız dünyevi her türlü beklentiye karşı bir ömür boyu kapılarınızı sürekli kapalı tutmanız elzemdir.
11. İktisat ve kanaat.
İktisat, haddi aşmamak, aşırı gitmemek, itidalle hareket etmek, maddi konularda da gereğinden az veya çok harcamaktan kaçınmak manalarına gelmektedir.
İktisadın zıddı israftır.
Dolayısıyla israf her türlü aşırılığın adıdır.
Özellikle ve en çok kullandığımız manasıyla da lüzumsuz yere harcamak, tüketimde
aşırı gitmek, gereğinden fazla yiyip içmek ve Cenabı Hakk'ın lütfettiği nimetleri boş yere sarf etmek demektir.
Kanaat elindekine razı olup daha fazlasına göz dikmemek, sahip olduğu şeylere
rıza göstermeyi tükenmez bir hazine bilmektir.
biraz daha, biraz daha demeden verileni gönül hoşnutluğuyla karşılamak, hırs ve aç gözlülükten uzak durmaya çalışmak ve özellikle
başkalarının sahip olduğu nimetlere imrenmemek anlamına gelir.
Farklı farklı ad ve unvanlarla da olsa kanaat adına üzerinde durulan şu esaslar onun çerçevesinin ne kadar geniş
olduğunu gösterir.
terk etmek, gönlün Cenabı Hak'la alakasına mani olacak her şeyden uzak durmak.
Beden ve cismaniyetimize bakan yanı itibarıyla dünya ile
münasebetlerimizde dikkatli olmak ve kespen olmasa da kalben dünya ve mafi ile aramızdaki mesafeyi korumak.
Hakkın takdirine rıza gösterip mazhariyet ne olursa olsun her şeyi cana safa bilip şükranla gürlemek.
Kendini az yiyip içmeye ve uyumaya alıştırarak hayatını rabbanilik mülahazalarına bağlı sürdürmek, tenperverlik, makam mansıp duygusu ve ikbal hırsı gibi hususlara karşı sürekli kapalı kalmaya çalışmak.
Her zaman İsa ruhuyla hareket ederek başkalarını yaşatmayı şahsi yaşamanın önünde tutmak.
Dünyevi muvaffakiyet ve mazhariyetlere, tahdis-i nimete, bir kişinin Allah'ın kendisine bahşettiği nimetleri şükür duygusuyla ifade etmesine
vesile olmaları ötesinde hiç mi hiç değer vermemek.
Elde ettiği imkanlarla asla şımarmayıp kaybettiği şeylerden ötürü de tasalanmamak, imkanları ölçüsünde eldeki mevcutla hep mefkud, mevcut olmayan avlama peşinde olmak.
Bütün nefsani istek ve arzularını
sanki yedim, sanki giydim, sanki yaşadım mülahazalarıyla savmaya, daha doğrusu kontrol altına almaya çalışmak.
İslam yeme, içme, giyim, kuşam, araba, ev veya eşya gibi maddi ihtiyaçları karşılarken ve Allah'ın ihsan ettiği her türlü rızıktan yararlanırken aşırılıktan kaçınılmasını, orta yolun izlenmesini emretmiş, sabırganlık, şatafat tutkusu ve lüks arayışından kaynaklanan her türlü israfı yasaklamıştır.
İktisat her şeyden önce manevi bir şükürdür.
Çünkü iktisatlı insan münim-i hakikiye ve dolayısıyla onun verdiği nimetlere karşı hürmet hisleriyle dolar.
Onların ardındaki rahmet-i ilahiyeyi daha iyi kavrar.
Rezzak-ı hakikiyi bilmenin hasıl ettiği ulvi duygular sayesinde nimetlerden daha derin lezzet duyar.
kendisine bahşedilen o kıymetli hediyeleri boşa harcamaktan kaçınır.
Onları ihtiyaç miktarınca kullanır.
Böylece bir yandan bedenine sürekli perhiz yaptırıp itidal üzere yaşadığı için
sıhhatli kalır.
Bir yandan da başkalarına muhtaç olma zilletinden kurtularak izzetini muhafaza eder.
Ayrıca bu manevi şükrüne bir mükafat olarak iktisadın bereket vesilesi haline gelmesiyle daha fazla nimete kavuşur.
İsraf ise nimetlere ve onları gönderene karşı saygısızlık olduğu gibi kanaatsizlik, hırs ve zillet gibi hastalıkların da
kaynağıdır.
Zira müsrif adam ilahi takdire ve alın teriyle elde ettiğine razı olmaz.
Sürekli daha fazlasını ister.
Hiç şükretmez.
Daima şikayette bulunur.
Helal rızıkla yetinmez.
gayrimeşru olup olmadığını aldırmadan daha külfetsiz ve daha çok kazancın peşine düşer.
Hatta o yolda izzet ve haysiyetini dahi feda eder.
Bu itibarla iktisat nimetlerin artarak devam etmesinin ve izzetle yaşamanın önemli bir vesilesi olduğu gibi israf da bereketin kesilmesinin ve zillete
düşmenin mühim bir sebebidir.
İktisatta orta yol.
İktisat eden insan Allah'ın hoşnutluğuna ve hak dostluğuna yürüyen bahtiyar bir kuldur.
Müsrif ise israf yolunda sadece iblisin arkadaşlığını bulur, şeytanlara kardeş olur.
Nitekim yakınlarına, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver ama sakın saçıp savurma Çünkü savurganlar şeytanların kardeşleri olmuşlardır.
Şeytan ise rabbine karşı pek nankördür.
mealindeki ayet-i kerime bu hakikati ifade etmektedir.
Kur'an-ı Kerim saçıp savurmayı yasaklamakta ve savurganlığı şeytani bir sıfat
olarak anlatmaktadır.
Saçıp savurmanın az ya da çok harcamayla değil harcamanın yapıldığı yerle alakası
vardır.
Bu açıdan saçıp savurmadan maksat doğru olmayan yerlere harcamada bulunmaktır.
İslam alimlerine göre bir insan bütün malını mülkünü Allah yolunda infak etse de savurganlık yapmış
sayılmaz.
Fakat gayrimeşru bir iş için sadece birkaç kuruş dahi harcasa saçıp savurmuş kabul edilir.
Nasıl ki şeytan onca nimeti görmezlikten gelmiş, şükürle mukabelede bulunacağına hep şikayet etmiş, hakkına razı olmayıp büyük bir hırsla daha fazlasını istemiş ve bütün ilahi ihsanları suistimal ederek haddini bütünüyle aşmıştır.
savurgan kimseler de aynı şekilde nankörlüklerinden dolayı nimetleri
küçümsemekte, onlara şükürle değil de şikayetle mukabele etmekte, bu nimetleri gayrimeşru ve faydasız işler için rahatça saçıp savurmaktadır.
Böylece küfran-ı nimet, nankörlük, haddi aşma ve israf yolunda iblise yoldaş, şeytanlara kardeş olmaktadırlar.
Oysa İslam savurganlıkla eli sıkılık arasında orta bir yol göstermiş, nimetlerin kadrini bilip onlara şükürle mukabele etmek gerektiğini belirtmiş ve
şükrün esasını da insana bahşedilen duygu, düşünce, aza ve cevahiri yaratılış gayeleri istikametinde kullanmak şeklinde tarif etmiştir.
Bu itibarla inanan insanlar bir taraftan saçıp savurmaktan uzak durmalı, diğer yandan da asla cimri olmamalı.
israftan kaçınmalı ama hak yolunda infakta bulunmaya da can atmalı ve kendilerine bahşedilen bütün nimetleri Cenabı Hakk'ın rızasına ulaşmak için birer vesile
olarak kullanmalıdırlar.
Kur'an-ı Kerim işte bu orta yola ve müstakim çizgiye işaret etmiş ve ne hiç elini cebine atmayan bir cimri ne de savurganlık ölçüsünde eli açık ol.
Böylece
ne insanlar tarafından sevilmeyen bir duruma düşer ne de meteliksiz ortada kalırsın buyurmuştur.
Bir başka ayette de Rahman'ın o has kulları harcamalarında israf da etmez, cimrilik de yapmazlar.
Bu ikisinin arasında bir denge tuttururlar." diyerek seçkin kulların bu önemli vasfına vurguda bulunmuştur.
Baştan beri işaret
edildiği üzere israf kavramını sadece yiyecek, içecek, mal, mülk ve maddi imkanlarla alakalı
düşünmemek gerekir.
Onun çerçevesini daha geniş tutmak ve maddi manevi her türlü nimetin yaratılış gayesine ters kullanılmasını ve boşu boşuna harcanmasını savurganlık olarak değerlendirmek
icap eder.
Dolayısıyla giyim kuşamda, içinde oturulan evde ve evin döşenmesinde hep bu orta yol takip edilmelidir.
Aynı zamanda zaman ve sağlık gibi nimetlerin insana verilen maddi
manevi her türlü donanımın da kadrinin bilinmesi, hiçbirinin ihmal edilmemesi, boşa
harcanmaması, yaratılış hikmeti istikametinde kullanılması insanın boynunun borcudur.
Tüketim hastalığı ve iktisattaki sır.
İçinde yaşadığımız zaman diliminde iktisat düsturunu hayatlarına tatbik etmeyen kimselerin zillete, manen
dilenciliğe ve sefalete düşmeleri kaçınılmazdır.
Zira bugün israf toplumun hemen her kesiminde büyük bir sorun haline gelmiştir.
Dün lüks sayılan birçok eşya bugün zaruri ihtiyaç olarak görülmektedir.
Öyle ki çağdaş medeniyet hayatı birkaç kat ağırlaştırmış, insanı adeta el emeği ve alınarıyla kazandığı parayla helal çizgide yaşayamaz hale getirmiştir.
Büyük şehirlerde yaşayan bir insanın orta halli bir gelirle
iyaşesini temin edebilmesine neredeyse imkan yoktur.
Zira ihtiyaç kabul edilen maddelerin listesi o kadar uzayıp gitmektedir ki iktisadı esas almayan, namus ve izzetini koruma kararlılığında olmayan kimseler aile fertlerini memnun edebilmek için çalıp çırpmaya, meşru olmayan işler yapmaya ve iç içe fenalıklara girmeye meyl etmektedirler.
Maalesef şimdilerde reklamlar vasıtasıyla iyice
azgınlaştırılan tüketim hastalığı dar gelirli kimselere de sirayet etmiştir.
Ve hırsızlıklar, rüşvetler, spekülasyonlar, ifaller, kaçakçılıklar ve aldatmalar ortalığı kasıp kavurmaktadır.
Dahası bu zamanda lüks ve israfı besleyen para pek pahalıdır.
Bir sınıf bir hayata ulaşma düşüncesindeki kimseler çoğu zaman haksız ve kolay kazanç uğruna izzet ve haysiyetlerini rüşvet olarak
vermektedirler.
Hatta dinin mukaddes saydığı nice değeri dünya menfaatlerine peşkeş
çekmektedirler.
Halbuki Resuli-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam iktisat eden fakirlik,
darlık çekmez mealindeki hadis-i şerifiyle helal kazançla ve insan haysiyetine yakışır bir şekilde aile fertlerine bakmanın sırrı olarak iktisat yolunu göstermiştir.
Gerçekten de insan yeme içmesinde, giyim, kuşam, ev, eşya hususunda ashab-ı kiram efendilerimizin sade ve mütevazı hayat tarzını örnek alsa, lüks ve fantezilerden
uzak kalsa, buna birdenbire muvaffak olamasa da, yavaş yavaş bu anlayışı benimsemeye çalışsa ve aile efradını da bu şekilde yaşamaya alıştırsa, Allah'ın izniyle mutlaka iktisadın bereketini görecek, az bir iyaşe ile yetinmesini bilecek ve asla helal
dairesinin dışına çık çıkmayacak.
Böylece kimseye el açmayan aziz bir insan olarak hayatına devam edecek ve belki pek çok kişiye de bu mevzuda hüsnü misal teşkil ederek onları da zillet ve sefaletten kurtaracaktır.
Dünyayı kalben terk etmek.
Esas olan dünyayı fiilen değil kalben terk etmektir.
Bu açıdan bir mümin tam bir ehli dünya gibi çalışıp kazanabilir ve Karun kadar zengin olabilir.
Olabilir.
Zira gerektiğinde elinde avucunda ne varsa hepsini Allah'ın rızası yolunda infak etmeye hazırdır.
Dinin helal kıldığı çerçevede yeme, içme, rahat etme, Cenabı Hakk'ın lütfettiği
nimetlerden meşru dairede faydalanma, cismaniyet ve maddi hayat itibarıyla onları kullanma kula verilmiş bir haktır.
Mevla-i Müteal nelerden istifade etmeyi mübah kılmışsa onlardan yararlanmak kulun hakkıdır.
O bu hakkı ister şahsı adına ister gelecek nesiller hesabına kullanabilir.
Bu onun imandaki derinliğine ve himmet ufkuna bağlıdır.
Ne var ki insan bazı alışkanlıklar edindiğinde bu durum bir kısım suistimallere
de zemin hazırlayabilir.
Nitekim Kur'an-ı Kerim ve sünnet-i sahihada mütrefin adında bir zümreden
bahsedilmektedir.
Bunlar yeme içme, giyim kuşam ve yatıp kalkma gibi hususlarda aşırı lükse kaçan kimselerdir.
Ayetlerde toplumların nasıl helak olduğu anlatılırken bir beldenin kaderine
mütrefin hakim olduğunda yeme içme ve dünyadan kam almayı gaye-i hayal haline getirmiş bu insanların ilahi azaba davetiye çıkararak bütün beldenin felaketine sebep oldukları bildirilir.
Bu açıdan mütevazı ve sade bir hayatla iktifa edip sonra da Allah'ın ihsanlarını
yine onun rızasını kazanma istikametinde değerlendirmek inanan zenginler için en önemli esas olmalıdır.
Çünkü israf bizatihi çirkindir.
Fakir olsun, zengin olsun her mümin helal ve mübah olan nimetlerden faydalanırken bile aşırılığa kaçma ve tehlike satımı halinde dolaşma endişesiyle temkinli davranmalıdır.
Rehber-i Ekmel aleyhi Ekmel
Tehaya ve Ashab-ı kiram efendilerimiz özellikle belli bir dönemden sonra her türlü ferah feza yaşama imkanına sahip olmalarına rağmen mütevazı ve zahidane bir hayatı tercih etmişler ve buradaki her nimetin hesabının ötede sorulacağı inancıyla kendi iradeleriyle dünya ahiret muvazenesini gözetmişlerdir.
İsteselerdi herkesten daha müreffeh yaşayabilirlerdi.
Zira Resuli-i Ekrem
Efendimiz sadece kendisine verilen hediyeleri kabul edip kullanmayı düşünseydi o günün en
zenginlerinden biri olabilirdi.
Ama o bunları reddetti.
Ümmetini helalinden kazanıp zengin olmaya teşvik ettiği halde
hem kıyamete kadar gelecek irşat erlerine örnek olmak hem de ahiret meyvelerini bu dünyada tüketmeyip öteye
bırakmak için fakirliği ve zahidane bir hayatı tercih etmişti.
Bir gün fazilet güneşi aleyhissalatu vesselam oruç
tutmuştu.
İftar edeceği zaman kendisine bir bardak süt getirmişlerdi.
Sahabe-i güzin efendilerimiz
Resul-i Ekrem'in hoşuna gidebilecek bir şey yapmak için can atarlardı.
Bu yüzden o gün ikram edecekleri
sütün içine biraz bal koymuşlardı.
Peygamber efendimiz sütten bir iki yudum alıp balın tadını hisseder hissetmez elindeki kabı mübarek dudaklarından uzaklaştırarak bu nedir?
diye
sordu.
Yanındakiler, "Ya Resulallah, hoşunuza gideceğinizi düşünerek, "Süte biraz bal karıştırdık."
cevabını verdiler.
Bunun üzerine beyan sultanı elindeki kaseyi yere koyarak şöyle buyurdu: "Dikkat ediniz.
Ben bunun içilmesi haramdır." demiyorum.
Fakat bilin ki kim yemesinde, içmesinde,
giyiminde, kuşamında Allah için mütevazı olursa Allah onu yücelttikçe yüceltir.
Kim de kibirlenir ve büyüklük taslarsa Cenabı Hak onu da alçalttıkça alçaltır.
Kim iktisatlı hareket ederse Allah onu zengin kılar.
Kim de israf ederse Cenabı Hak onu fakru zarurete müptela eyler.
Ve kim Allah'ı çokça zikrederse Mevla-i Müteal ondan hoşnut olur.
Sözün özü iktisat insanı kanaatkar kılar.
Hadis-i şerifin ifadesiyle kanaat tükenmez bir servettir.
Berekete ve izzetli yaşamaya vesile olur.
İsraf ise kanaatsizliğe, hayattan sürekli şikayet etmeye, hırsa, riyaya ve ihlassızlığa sebebiyet verir.
İnsanın izzetini kırar ve onu başkalarına yüz suyu dökmeye mecbur eder.
Müminler
iktisadı ve istina ruhunu hayatlarının esası yapmalıdırlar.
bütün ihtiyaçlarını zaruret sınırları içinde ele almalı ve her meselede tevazu kaidesine uygun davranmaya özen göstermelidirler.
12. Sabır ve teenni.
Ağrı, acı, tahammülü, güç ve katlanması zor hadiseler karşısında dişini sıkıp dayanma manalarına gelen sabır, yücelme ve fazilete ulaşmanın önemli bir temeli ve iradenin de en büyük zaferidir.
Sabrın bir şubesi kabul edeceğimiz teenni ise bir işi yaparken aceleye getirmeme, önünü sonunu iyice araştırarak
yapma, düşünüp taşınmadan hareket etmeme anlamlarına gelir.
Sabır olmadan ne ruhu inkişaf ettirmekten ne de yücelip benliğin sırlarına ermekten bahsedilebilir.
İnsan sabırla toprağa,
ete, kemiğe bağlılıktan kurtulur ve onunla yüce alemlere ermeye namzet bir kutlu haline gelir.
Sabretme yani dişini sıkıp dayanma, metanet gösterme, sarsılmama, irade felcine uğramama ve her gün bir sürü zehir zemberek hadiseyi sineye çekip
dayanma elbette kolay iş değildir.
Sabırla sabir otu aynı kökten türetilmiştir.
Sabir otu zehir gibi acıdır.
Zannediyorum eski tıpta ilaç sanayinde de kullanılıyordu.
İşte sabır bu sabir otunu yutmak kadar acıdır.
Ancak bu acılık işin başlangıcı itibarıyladır.
Netice ise her zaman şeker şerbet
olmuştur.
Başta büyük peygamberler olmak üzere bütün enbiya, asfiya ve evliya sabrın her çeşidini temsil etmiş ve hakla sımsıkı irtibatlı oldukları halde halkın içinde dişlerini sıkarak yaşamışlardır.
Bu onların en belirgin vasfıdır ve erişilmezliklerinin de
göstergesidir.
İnsanlığın iftihar tablosu bu hususta şöyle buyurmuştur.
İmtihanın en
şiddetlisine önce peygamberler sonra da derecesine göre diğer makbul insanlar maruz kalırlar.
Sabır hem zirve insanların
hali hem de zirveleşme yolunda olanların güç kaynağıdır.
Zirvelere ulaşmış kimseler o makamın gereği olarak sabrın her çeşidini hem de en iyi şekilde temsil ederek
mazhariyetlerinin bedelini ödemeye çalışırlar.
Haklarında zirvelere ulaşma takdiri yapılmış kimselere
gelince onlar da çeke çeke, katlana katlana, başkalarının bin türlü ibadetle ulaştıkları şahikalara sabır dinamizmi ile ulaşırlar.
Bir hadiste, "Cenabı Hak kuluna ameliyle ulaşması zor bir makam takdir buyurmuşsa ibadet ve taatiyle o zirveye ulaşması imkansız görünen kimseleri nefis ve aileleri itibarıyla müptela kılar.
Sonra da o iptilaya karşılık onlara sabır verir.
Derken onları yükseltip o menzile erdirir buyurulur.
Bu açıdan denebilir ki bela mükellefiyetin ağırlığı ve
günahların baskısı, potansiyel birer rahmet olduğu gibi bunlar karşısında gerekli tavrı almak da bu rahmetin özüdür.
Bu özün özü ve esası da bu ağır yükten de ona katlanma keyfiyetinden de kimsenin haberdar olmamasıdır.
İnsan yerinde ocaklar gibi yanmalı ama gam izhar etmemelidir.
Yerinde dağların altında kalıp ezilmeli ama kimseye dert dökmemelidir.
Bu ölçüler içindeki bir
sabır mülahazasını Hz.Mevlana Mesnevisinde şöyle özetler.
Bir buğdayın insana gıda ve kuvvet, onun dizlerine derman, gözlerine nur ve yaşamasına esas olabilmesi için toprağın bağrına gömülmesi, toprakla mücadele ede ede filizlenip gelişmesi, biçilip harmanda dövülmesi, samandan ayrılıp değirmende öğütülmesi, teknelerde yoğrulup hamur haline getirilmesi, fırınlara atılıp ateşte pişirilmesi, sonra dişlerle bir kere daha parçalanıp mideye gönderilmesi şart ve zaruridir.
Bunun gibi insanın gerçek insanlığa yükselip bir işe yarar
hale gelmesi için de çeşitli imbiklerden geçirilerek defaatle elenmesi, elenip özünü bulması elzemdir.
Aksi takdirde o insani kabiliyetlerle donatılmış olduğu halde hedefe ulaşamayıp yollarda kalabilir.
Kur'an'da sabır.
Cenabı Hak Kur'an'da pek çok ayet-i kerimede sabırdan, doğrudan ya da dolaylı
olarak bahsetmiştir.
Mesela sabırla yardım isteğiniz, sabredin ve sabırda yarışın ayetlerinde ifade edildiği
gibi sabredilmesini emretmiş.
Bazen onlara karşı acelecilik etme.
Onlara arkalarınızı dönüp kaçmayın beyanlarında olduğu gibi onun zıddını yasaklamış ve bazen sabredenler, hayatlarını sadakat çizgisinde sürdürenler ifadelerinde geçtiği gibi bu
vasıflarından dolayı sabredenlere senada bulunmuştur.
Allah sabredenleri sever fermanında görüldüğü gibi Allah sevgisine mazhariyetlerini anlatmış.
Allah sabredenlerle beraberdir.
İltifatında müşahede edildiği gibi sabrı yaşayanları mahiyet-i ilahiye ile payendirmiştir.
Şayet sabredecek olursanız bu sabredenler için işin en hayırlısıdır.
İrşatkar beyanından anlaşıldığı gibi sabırla mahz-ı hayra tam anlamıyla hayra erileceğini belirtmiştir.
Elbette o sabredenleri mükafatlarını yaptıkları işlerin en güzeline göre vereceğiz.
uhrevi mücazatı nazara veren teselli bahş fermanıyla sabirin sabırlı olanları müjdelemiş.
Şayet sabrı sebat eder ve itaatsizlikten sakınırsanız şunlar da şu dakikada üzerinize geliverirlerse yardım vadeden beyanlarıyla sabredenlere ilahi imdadı hatırlatmıştır.
Bu açıdan sabır Allah tarafından değişik yönleriyle sürekli
nazara verilen çok önemli bir kalbi ameldir.
Ve bir zaviyeden de Diyanetin yarısını şükrün teşkil etmesine karşılık diğer yarısının da unvanı olmuştur.
Şükür, sabır dengesi.
Sabra bir diğer yaklaşımsa iyi ve kötü her şeyin Cenabı Hak'tan bilinmesi, aklın zahiri nazarında iyi olanlara şükürle,
nahoş görünen şeylere ise rıza ile karşılık verilmesidir.
Ancak insanın altından kalkamayacağı musibetler, zor
eda edileceği düşünülen mükellefiyetler ve pek çoklarının içine düşüp yuvarlandığı günahlara girme
endişesiyle halini Allah'a arz etmesi, ağır sorumlulukları için ondan yardım dilemesi ve günahlardan korkarak onun himayesine sığınması şikayet sayılmasa gerek.
Şikayet şöyle dursun.
Böyle bir tavır çok defa şahsın niyet ve düşüncesine göre tazarru, niyaz, tevekkül ve
teslimiyet bile sayılabilir.
Hz.Eyyub'un, "Rabbim gerçekten bana zarar dokundu.
Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin." Ve Hz.Yakup'un ben bu dağınıklık ve tasamı sadece Allah'a
açıyorum mahiyetindeki iniltileri işte böyle bir tazarru ve niyazdır.
Zaten Cenabı Hak da Hz.Eyyub için doğrusu biz onu sabırlı bulduk.
O ne güzel kuldur.
Zira o hep evvvap ve yüzü Allah kapısındadır.
Diyerek onun tevekkül ve teslimiyet
derinlikli sözlerini sabır içinde aynı şükür kabul etmektedir.
Sabır çeşitleri.
Sabır sadece belalara münhasır değildir.
Onun pek çok çeşidi vardır.
Seleflerimiz belli başlı sabır çeşitlerini üç kategoride toplamış.
hususiyle masiyetten uzak
durmayı, musibetlere katlanmayı ve ibadet ve taatte devamlı olmayı nazara vermişlerdir.
İbadetleri arızasız ve kusursuz bir şekilde yerine getirmek ve özellikle bu
konuda devamlılık peşinde olmak ciddi bir sabrı gerektirir.
Çünkü insanın bir işi hiç aksatmadan başlangıcından sonuna kadar götürmesi çok zordur.
Ancak insan bu sabrı sayesinde Allah'ın sevgisine mazhar olabilecektir.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i
şeriflerinde şöyle buyurur.
Allah'ın en sevdiği amel az da olsa devamlı olanıdır.
Nafileler bir yana insanın
Allah'ın takdir buyurduğu farz ibadetleri kesintisiz olarak yerine getirmesi bile tam bir
kulluk ortaya koyması açısından çok kıymetlidir.
Bu itibarla üstat hazretlerinin makam-ı mahbubiyete kadar çıkarıyor." ifadesiyle nazarı verdiği ibadete karşı sabırla insan nezdi
uluhiyette apayrı bir kıymet kazanır.
Siz farz olduğu andan itibaren hatta alıştırma faslını da düşünecek olursak 78
yaşından itibaren vefat edeceğiniz ana kadar hayatınızın her faslında namazınızı, orucunuzu, zekatınızı ve diğer ibadetlerinizi hiç aksatmadan yerine getirebilmişseniz rıza-i ilahiye nail olma adına çok ciddi bir kulluk ortaya koymuşsunuz demektir.
İşte bir insan bu ölçüde ibadet ve taate kilitlenmişse onun kıldığı namazlar, tuttuğu
oruçlar, verdiği zekatlar bir yönüyle masiyete karşı kalkan vazifesi görecek ve onu büyük günahların ağına
düşmekten koruyacaktır.
Sürekli akan suyun mermerleri aşındırması ve eritmesi gibi böyle bir insanın da
ibadet ve taatte sebatı nefsinin günaha meyillerini eritecektir.
Bununla beraber sabredilen hususlar itibarıyla sabır çeşitlerini çoğaltmak da mümkündür.
Dünyanın cezbedici
güzellikleri ve nefsi gıcıklayan nimetleri karşısında istikameti korumak büyük bir sabır gerektirir.
Aynı şekilde ermiş insanların cemal-i ilahiyi candan arzu etmelerine rağmen dine hizmeti kendi nefislerine tercih ederek burada kalıp vazifeye devam etmeleri her anı refik-ı ala hülyaları ile geçirdikleri halde onun takdirine rıza gösterip ölümü değil onun hoşnutluğunu istemeleri vuslata karşı bir sabırdır.
Sabır çeşitlerinden biri de belli bir vakte bağlı işlerde zamanın
çıldırtıcılığına karşı gösterilecek sabırdır.
Cenabı Allah kainattaki her şeyi ol emriyle en mükemmel şekilde varlığa getirebileceği halde bütün mekanı ve eşyayı tedrici bir sürece bağlamış, mahlukatın yavaş yavaş adım adım varlık sahasına çıkıp belli bir zaman içinde olgunlaşmasını murat etmiştir.
Her şey takdiri-i ilahi ile
belirlenen bir süreye bağlı olarak şekilden şekle, tavırdan tavra intikal ettikten sonra nihai durumuna ulaşmaktadır.
Zaman eşyanın üzerinde tesirini icra etmekte ve hadiseler zamanın keskin dişleri arasında öğütüle öğütüle gerçekleşmektedir.
Birinin ya da bir şeyin yolunu gözlemek ve ümit edilen bir neticeye ulaşabilmek
için zamanın geçmesini beklemek çok zor olsa da her şeyin bir vakti merhunu, belirlenmiş bir zamanı vardır.
Beklemek bazen insanı çıldırtacak kadar ruha ağır gelse bile insan takdiri-i ilahi ile karara bağlanan süreyi kısaltamaz.
Varlığın bağrına konan tedricilik esasıyla
oynayamaz.
Öyleyse o çevresinde bir nizam dahilinde meydana gelen hadiselerden ders almalı, sebep ve netice münasebetini gözetmeli ve eşya arasında bulunan tertibe riayet etmelidir.
Fıtratta cari kanunları görmezlikten gelmemeli, sebepleri gözetmeden netice beklememeli, zamana ve mesafelere karşı tahammülsüz davranarak birkaç merdiveni birden atlamaya yeltenmemelidir.
Ne var ki insan tabiatındaki
acelecilik özelliğini aşmak herkes için müyesser değildir.
Ümitsizlik, üstünlük tutkusu, bencillik ve rahata düşkünlük gibi acelecilik de insan tabiatında şeytani tuzaklara açık bir boşluktur.
Şayet insan nefsini tezkiye, kalbini tasfiye edemezse bu acelecilik ve sabırsızlık duygusu onun bütün tavır ve davranışlarına hükmedebilir.
Kur'an-ı Kerim'de insan aceleci bir tabiatta yaratılmıştır.
Buyurularak beşerin bu yanına dikkat çekilmiştir.
Dolayısıyla acelecilik bir yönüyle şeytanın rahatlıkla girip çıktığı nefsani bir
boşluk olsa bile dinin rehberliğindeki iyi bir terbiye neticesinde diğer kötü görünümlü hasretler gibi
onun yönünü de hayırlı işlere çevirmek ve onu bir avantaj haline getirmek her zaman mümkündür.
Sabrın en kıymetlisi.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem sık sık kabir ziyaretinde bulunurdu.
İşte bu ziyaretlerinden birinde bir kadının
evladının kabri başında feryad-ı figan edip ağladığını, üstünü başını yırtıp uygunsuz sözler sarf etmekte
olduğunu gördü ve ona yaklaşarak nasihat etmek istedi.
Kadın efendimizi tanıyamadı ve git başımdan dedi.
Zira benim başıma gelen felaket senin başına gelmemiştir.
Sen benim başıma gelenleri bilmiyorsun.
Efendimiz de hiçbir şey söylemeden kadının yanından ayrıldı.
Orada bulunanlar kadına onun Allah Resulü olduğunu söyleyince kadın daha müthiş bir
sarsıntıyla sarsıldı.
Çünkü bilmeden Allah Resulüne karşı saygısızlık etmişti.
Koşarak efendimizin
hanesine geldi.
Kapıyı vurmadan içeriye daldı.
Efendimizden özür diledi.
Allah Resulü de ona cevab-ı Hakim olarak şunu söyledi.
Sabır musibetin ilk şokunu yediğin zamandır.
Demek ki önemli olan musibet ilk isabet ettiği anda sabırlı olabilmektir.
Mesela bir yakınımızın vefat haberini duymak ilk anda bizde şok etkisi
yapacaktır.
İşte böyle bir anda hiçbir şey düşünmeden inna lillahi ve inna ileyhi raciun.
Biz Allah'a aidiz ve ona döneceğiz deyip ızdırabını bağrına gömme gerçek sabırdır.
Belli bir zaman geçtikten sonra meseleyi akli mantıki planda çözüp ölüm herkes için geçerli.
Bu yaşta ölmeseydi ileride yine ölecekti.
Öbür tarafta nasıl olsa beraber
olacağız deyip kalpte bir inşira hasıl olduktan sonra sabretmenin de mutlaka bir kıymeti vardır.
Ama diğeri kadar zor ve dayanılmaz değildir.
Bu durum sabrın diğer çeşitleri için de geçerlidir.
Allah Resulü, "Müminin her durumu sürpriz ve şaşırtıcıdır.
Zira her
hali onun için hayırdır.
Bu durumda sadece mümine hastır, başkasına değil.
Başına memnun olacağı iyi bir şey gelse şükreder.
Bu onun için hayır olur.
Başına bir
zarar gelse sabreder.
Bu da onun için hayır olur.
Buyurur ki burada insana sevap kazandıracak şeyin
teslimiyet olduğunu vurgulamak istemiştir.
Biz inancımız gereği her şeye sabrederiz ve arkasından bir hayır
zuhur ettiğinde de ihtimal Cenabı Hak bu hayrın doğmasına bizim sabrımızı vesile yapmıştır
deriz.
Hasılı sabır kurtuluşa ermenin sırlı sihirli anahtarıdır.
Sabreden kimse mutlaka aradığını bulur.
İbadet ve taatte sabreden dünyada huzura, ahirette saadet-i ebediyeye kavuşur.
Masiyet karşısında dişini sıkıp günahlardan uzak kalan ve musibetleri takdiri ilahi bilip onlara güzelce tahammül gösteren, sonunda cennete girer.
Asımlarının değişik komplolarına rağmen çizgisini koruyan, durduğu yerin hakkını veren ve hep mümin karakterinin gereğini sergileyen de er ya da geç zafere erer.
13. Vefa
Vefa dost ikliminde yetişen güllerdendir.
Onu düşmanlık atmosferinde görmek nadirattandır hatta mümkün değildir.
Vefa duyguda, düşüncede, tasavvurda aynı şeyleri paylaşanların etrafında üfül üfül eser durur.
Kinler, nefretler, kıskançlıklar onu iflah etmez, öldürür.
Vefa ancak sevginin, mürüvvetin bağrında boyatar, gelişir.
Düşmanlık ikliminde ise bir anda söner gider.
Vefayı insanın gönlüyle bütünleşmesi şeklinde tarif edenler de olmuştur.
Bu eksik olsa da yerinde bir tariftir.
İşin doğrusu kalbi ve ruhi hayatı olmayanlarda vefadan bahsetmek bir hayli zordur.
Konuşurken doğru beyanda bulunma, verdiği sözlerde, ettiği yeminlerde vefalı olma gönül hayatına bağlıdır.
Kendini yalan ve aldatmadan kurtaramayan, her an verdiği söz ve yeminlere muhalif hareket eden ve bir türlü yüklendiği mesuliyetlerin ağırlığını
hissetmeyen iki yüzlü ve mürai tiplerin gönül hayatlarının olabileceğine ihtimal vermek sadece bir aldanmışlıktır.
Böylelerinden vefa beklemekse bütün gaflet ve safderunluk
ifadesidir.
Vefasıza güvenen ergeç iki büklüm olur.
Onunla uzun yollara çıkan yolda kalır.
Onu rehber ve reuma yol gösterici tanıyanların gözü daima hicranla dolar.
Fert vefa duygusuyla itimada şayan olur, yükselir.
Yuva vefa duygusu üzerine kurulmuşsa devam eder ve canlı kalır.
Millet bu yüce duyguyla faziletlere erer.
Devlet kendi debasına karşı ancak bu duyguyla itibarını korur.
Vefa düşüncesini yitirmiş bir ülkede ne olgun ferten, ne emniyet vadeden yuvadan, ne de istikrarlı ve güvenilir devletten bahsetmek mümkündür.
Böyle bir ülkede fertler birbirlerine karşı kuşkulu, yuva kendi içinde huzursuz, devlet tebaya karşı uğursuzlardan uğursuz ve her şey birbirine yabancıdır.
Tıpkı camitler gibi üst üste ve iç içe olsalar bile vefa fertlerin birbiriyle kaynaşıp bütünleşmesini temin eder.
Vefa sayesinde cüzler kül olur.
Ayrı ayrı parçalar bir araya gelerek vahdete ulaşır.
Vefa duygusu varıp sonsuzluğa erince ötelerden gelen tayflar kitlelerin yolunu aydınlatır ve toplumun önünü kesen bütün tıkanıkları açar.
El verir ki o toplum vefa duygusuyla olgunlaşmış ve onun kenetleyici kollarına kendini teslim etmiş olsun.
Adem Nebi yüzüne kapanan kapıları gönlünde taşıdığı sırlı vefa anahtarıyla teker teker açtı ve güfran çeşmelerine ulaştı.
Aynı hadisede azgınlaşan iblisse göz göre göre gitti.
Kendini vefasızlık gayyasına atarak boğuldu.
Tufan peygamberi de asırlarca süren ızdıraplı fakat vefalı bir hayat yaşadı.
Yıllar yılı bütün tenbih ve ikazlarının cemaatinin büyük bir kesiminde tesir icra
etmemesi onu bağlı bulunduğu kapıya karşı vefa hissinden döndüremedi.
Ondaki bu vefa düşüncesiydi ki yerlerin ve göklerin hışımla insanlığın üzerine yürüdüğü engamda ona bir necat gemisi oldu.
Hakkın dostu ve nebiler babası Nemrut'un ateşini göğüslerken ne kadar vefalıydı.
Onun gökleri velveleye veren hasbi, hasbi şeklindeki vefa solukları öteler ötesinden coşup gelen rahmet esintileriyle birleşince cehennem gibi ateşlerin bağrı Berdü selama döndü.
Kudsilerin öncüsü, gelmiş ve geleceklerin en birincisi kimseye müyesser olmayan
semalar ötesi seyahate ruhundaki vefa duygusu sayesinde muvaffak oldu.
O bu sayede meleklerin varıp ulaşamadığı iklimlere ulaştı.
ve hiçbir faninin eremediği devletlere erdi.
Sonra da gözlerin kamaştığı ve gönüllerin hayrette kalıp kendinden geçtiği o mutlular alemini ümmetine olan vefa duygusuyla terk edip arkadaşlarının yanına döndü.
Bütün yükselenlerin hasenat defterleri vefa ile kapanıp vefayla mühürlendi.
Bütün yolda kalmışların
çirkinlikler meşeri kitapları isa vefasızlık damgasını yedi.
Onunla damgalandı.
Üzerlerine aldıkları mükellefiyetleri iki adım öteye götürmeden vefasızlık edip bir kenara çekilenler
zillet ve hakaret damgasını yiyerek aşağıların aşağısına itildiler.
Mukaddes yük ve yolculuğa çeyrek gün bile tahammül gösteremeyip yan çizenler o gün bugün doğru yolu kaybetmiş sapıklar güruhu haline geldiler.
Vefanın kriteri.
Sıdık ve emanetin olduğu gibi vefanın da kendine has kriterleri vardır.
Ve vefa onlarla vefa olur.
Vefa Allah'a verilen söze bağlı kalma, insanlara verilen ahde riayet etme, dostluğun hakkını verme ve haktan halka kadar iyilik gördüğü herkese samimiyet ve sadakat içinde bulunmadır.
Bütün bunların belli emareleri
olduğu da unutulmamalıdır.
Mesela rabbine karşı vefalı olmayı düşünen bir insan Allah ve Resulullah'a
müteveccih, rıza mülahazasına kilitli, iman ve Kur'an'a hizmet aşkıyla başı sürekli hak kapısının eşeğinde olmalı, her nefes alışverişinde henüz derinleşemedim.
Gönlümce olamadım.
Hala sofada dolaşıyorum ve salona giremedim.
Harem dairesi ise bana fersah fersah uzak demeli ve konumunun hakkını verememiş olma hissiyle inim inim inlemelidir.
Mahlukata karşı vefa insanın üzerinde hakkı bulunan birine veya herhangi bir bağ ile bağlı bulunduğu bir insana veya bir varlığa karşı aradaki o bağın şuurunda olarak davranması, onu görmezlikten
gelmemesi, unutmaması, onun gereklerini yerine getirmede samimi, içten ve gözü pek olması ve bu uğurda türlü zorluklara katlanmaya eskilerin ifadesiyle baştan azmü cezmü kastetmesidir.
Benim çok farklı bir vefa hissiyatım var.
Başkalarına tuhaf
gelebilir ama benim için gayet tabiidir.
Mesela birisi kalkıp benden elbiselerimi istese hemen çıkarır veririm.
Hatta canımı dahi verebilirim.
Ama kahve içtiğim bir fincan
kırılınca sanki kafamın bir tarafı kırılmış gibi olur ve fevkalade üzülürüm.
Bana bu esnada deseler ki bunların kırılması mukadderdi.
Bu kadar teessüre gerek yok.
Ben de aman benim yanımda kırılmasın da nerede kırılırsa kırılsın derim.
Keza üzerinde notlarım
bulunan bir kağıdı atarken aman saygısız davrandım.
Bu kağıt çok işe yaramıştı der ve
üzülürüm.
Bu sebepledir ki uzun zaman not aldığım kağıtları bir yere istif edip biriktiriyorum.
Onları çöp kutusuna
yırtıp atmak ağır geliyor bana Ama o kadar işe yaramaz kağıdı korumak da zordu.
Şimdi bir değirmen buldum.
Onları
değirmene atıp öğütüyorum.
Sonra da ebediyete mazhar olsun diye parçalarını bir yere gömüyorum.
Ayrıca sonbaharda sararıp solan yaprakların dallarından kopup düşmeleri karşısında içim hep kan ağlar ve ancak her şeyin yeniden dirilişlerini tahayyülle kendimi teskin etmeye
çalışırım.
Başımda gölge edip salınan bir ağacın dalını ters bir hareketimle kırsam öyle müteessir olurum ki
kendi kendime o ağacın da yaşama hakkı vardı.
Bunu nasıl yaptın?
derim.
Üstat da Barla'da Ankara davasının çok ağır, çok şiddetli geçtiği bir dönemde dağın başında o kurumuş ağacın dibinde otururken bana deseler ki, "Ankara'da sizi beraat ettireceğim fakat şu ağacı kesmek istiyoruz.
Ben beraat istemiyorum.
Yeter ki ağacıma dokunmasınlar derim."
şeklinde düşünür.
Biri kuru bir ağaç, öbürü de hayatını vakfettiği davası.
Yine bir defasında yemek yediği tahta kaşığı kırılınca onu çiviyle raptederler.
Sonra birisi onu atıp yerine bir başka kaşık koyar.
Eski kaşığını göremeyince sorar ve çöpe
atıldığını öğrenince, "Benim 30 senelik arkadaşımdı." der ve kaşığın hemen bulunup getirilmesini ister.
Çok uç örnekler gibi görülebilecek bu hadiselerle şunu anlatmaya çalışıyorum.
Vefa insan olmamızın çok önemli yanlarından biridir.
Derecesine göre bizimle irtibatlı herkese, her şeye karşı vefalı olma, aradaki o bağı kalbimizin en derin yerlerinde hissetme, o irtibatın gereğini yerine getirmede gönülden olma bizim insanlığımızın ve Müslümanlığımızın rengidir.
Vefa dosta ait bir sıfattır.
Dost dostunu asla terk etmez.
Dostluğun devamı da ancak vefaya bağlıdır.
14. Hüsnü zan.
İnsan düşünce
dünyasına göre şekillenen bir varlıktır.
O nasıl düşünüyorsa istidadı ölçüsünde öyle olmaya namzettir.
Belli mülahazalar zaviyesinden eşya ve hadiselere bakmaya devam ettiği sürece karakter ve ruh yapısı itibarıyla yavaş yavaş o düşünce çizgisinde bir hüvviyet kazanır.
Güzel gören güzel düşünür.
Güzel düşünen ruhunda iyi şeylerin tohumlarını inkişaf ettirir ve sinesinde kurduğu
cennetlerde yaşar gider.
Etrafına kendi karanlık dünyasından bakan, her şeye içinin çirkinliğinden bir is bulaştıran ve dolayısıyla herkesten şikayet eden bir kimse ise hiçbir zaman iyiyi göremez, güzel düşünemez ve hayatın hakiki lezzetini alamaz.
Denebilir ki sebepler dairesinde toprağın bağrında gelişen tohumlar için toprak, hava, su ve bunları meydana
getiren elementlerin tesiri neyse insanın güzel ahlak ve karakterinin gelişmesinde de düşünce ve niyetin tesiri
aynıdır.
Çiçekler tohumlardan ve kuşlar yumurtalardan çıktıkları gibi yüksek ruh ve kusursuz karakterler de güzel düşünce ve temiz niyetlerden meydana gelirler.
Dahası nezih düşünce ve halis niyetleri sayesinde her an cennetin havasını teneffüs ediyormuş gibi
yaşayanlar zamanla çevrelerine de aynı iklimin kokusunu neşrederler.
Her tarafı ve her gönlü irem bağlarına çevirirler.
Çirkin düşünce ve fena niyetlerin esaretindeki kimselerse cennetasa atmosferlerde dahi insanlara yudum yudum kan ve irin içirirler.
Hüsnü zan ibadettir.
Her zaman vicdana hoş gelen düşüncelerle dolu olmanın ve başkaları hakkında müspet kanaat beslemenin unvanı hüsnü zandır.
İyi niyet, olumlu düşünce ve güzel görüş manalarına gelen hüsnü zan iç saffetinin, gönül duruluğunun bir göstergesidir.
Şahıslar ve olaylar hakkında değerlendirmelerde bulunurken olabildiğince iyi niyetli davranmak ve her hadiseyi hayra yormak salih bir mümin karakteridir.
Biri hakkında kötü düşüncelere sahip olmaya suizan denir.
Cenabı Hak bir ayet-i kerimede suizanın çirkinliğini ifade sadedinde, "Ey iman edenler, zandan, delilsiz sırf zanna dayalı olarak başkaları hakkında olumsuz hükümler
vermekten çok sakının.
Çünkü zanların bir kısmı günahtır.
Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın."
buyurmuştur.
Allah Resulü aleyhi ekmelü Tehaya da zandan kaçının.
Çünkü zanna göre delilsiz
söylenen söz içine en çok yalan karışan sözdür.
Tecessüste bulunmayın.
Casus gibi birbirinizin gizli durumlarını araştırmayın ve mahremiyete saygı gösterin.
Birbirinizin sözlerine kulak kabartmayın.
Birbirinizle rekabete girişmeyin.
Birbirinizi çekememezlik etmeyin.
Birbirinize karşı kin gütmeyin ve sırtınızı dönmeyin.
Ey Allah'ın kulları, kardeş olun." demiş.
Tecessüsten, suizandan ve kardeşliği zedeleyecek her türlü davranıştan uzak durmak gerektiğini ikaz etmiştir.
Bir başka hadislerinde, "Hüsnü zan sahibi olmak kişinin kulluğunun
güzelliğindendir." buyurmuş.
Halis niyetli, müspet düşünceli ve güzel görüşlü olmayı, İslam'ı hazmetmenin, onda derinleşmenin ve Allah tarafından görülüyor olma mülahazasına bağlı yaşama enginliğinin bir alameti saymıştır.
Rehber-i ekmel ashab-ı kiramın biatlarını kabul ederken bütün müminlere karşı samimi ve iyi niyetli olma hususunda da onlardan söz almıştır.
Nur müellifi insanların maruz kalabileceği dört büyük kalbi hastalığı sayarken yeyiz, ucb ve gururla beraber sui zannı da zikretmiş ve insanın hüsnü zanna memur olduğunu belirtmiştir.
İnsan herkesi kendisinden üstün görmeli, nefsindeki bir zaafı ya da çirkinliği suizan sebebiyle başkalarına teşmil etme veya işin aslını ve hikmetini
bilmediğinden başkalarının bazı hal ve hareketlerini kötüleme gibi yanlışlıklara düşmemelidir.
Suizan toplumun maddi
manevi hayatını yaralayan bir şeytani tuzaktır.
İhtimal yanlış gördüm.
Biz hüsnü zan memuruz ve hususiyle inananlar hakkında her zaman güzel düşünmeye
mecburuz.
İmam Hadimi, "Bir mümini kötü bir işlerken görsen hemen onun hakkında hükmünü verme.
Gözlerini sil.
Allah Allah! O insan böyle çirkin bir işi yapmaz.
Yoksa ben yanlış mı
gördüm de dönere daha o mu diye kontrol et.
Oysa ihtimal yine yanlış gördüm de bir kere daha bir kere daha gözlerini yalanla ve onları silip tekrar bak.
Şayet o kötü iş üzerinde gördüğün kimsenin düşündüğün şahıs olduğu hakkındaki kanaatin kesinleşirse la havle ve la
kuvvete illa billahil aliyyil azim de.
Ya Rabbi onu bu çirkin halden kurtar.
Beni de böyle bir günaha düşürme diye dua et ve çek git diyor.
Hz.İmam'ı çok severim.
Ona karşı derin hürmetim vardır ama bu sözlerini fazla bulurum.
Zira bence 10 defa gözlerini silip yeniden bakmaya ve o işi tahkik etmeye hiç gerek yoktur.
Çünkü ilk bakışta insanın içinde hala bir şüphe vardır ve bu şüphe söz konusu insan
hakkında verilecek kararın daha müspet olması için bir çıkış yoludur.
Eğer mesele tahkik edilirse kesin hükme varmaktan başka bir yol kalmayacaktır.
Dolayısıyla insan gözüne bir çirkinlik iliştiği zaman tecessüs, teşhis ve tespit peşine düşmeden o sevimsiz fotoğraflar
gönlüne akarak Fuat kazanında eriyip hüküm kalıbına girmeden hemen sırtını dönüp oradan uzaklaşmalı.
Allah'ım günahkar kullarını hidayete erdir.
Beni de affet demeli ve gördüğünü de unutmalıdır.
O günahı işleyen kimse bir kere düşmüş olsa bile anında doğrulup
tövbe kurnasına koşmuş, günahlarını gözyaşlarıyla yıkamış ve affedilmiş olabilir.
Fakat ona şahitlik eden ve tecessüsle meseleyi derinleştiren şahıs, hadiseyi her hatırlayışında o çirkin fiili düşündüğünden dolayı zihin kirliliğinden bir türlü kurtulamaz ve suizannın
tahribatından azade olamaz.
Dahası toplum düzeni ve asayişin temini açısından hukuki şahitliğin belli bir önemi ve yeri varsa bile İslam'da insanların ayıplarını ifşa etme diye bir
vazife yoktur.
Mehasini-i ahlak kuralları içinde başkalarının kusurlarını araştırma, onları deşifre etme ve
mahcup düşürme şeklinde bir madde yer almaz.
Aksine hata ve kusur avcılığı yapmak, günahları açığa vurmak ve insanları tahkir etmek ahlaksızlık sayılmıştır.
Bu itibarla da bir insanın üzerinde 10 tane nifak belirtisi, bir tane de iman
emaresi olsa biz yine o insan hakkında elimizden geldiğince hüsnü zan etmek mecburiyetindeyiz.
O şahıs söz konusu mezm
sıfatlarından dolayı kendi hesabına çok korkmalı ve akıbetinden endişe etmelidir.
Ancak biz kesinlikle onun hakkında münafık hükmüne varmamalıyız.
Suianda isabet etmektense hüsnü zanda yanılmayı seçmeliyiz.
Tabii ki Müslümanlar iman hizmetini ve umumun hukukunu
gözeterek üzerinde nifak alameti bulunan insanlara karşı dikkatli ve uyanık olup onlara vazife ve
sorumluluklar verip vermeme hususunda daha temkinli olmalıdırlar.
Bu hususta üstat hazretlerinin ortaya koyduğu hüsnü zan ademi itimat prensibine göre hareket edip Kur'an hizmetinden onların da
nasipdar olmaları için o türlü insanlara da bazı vazifeler vermeliler ama onları hassasiyet gerektiren yerlerden uzak bulundurma yoluna gidebilirler.
Böylece hem amme hukukunu korumuş hem de o
insanların da çirkin sıfatlardan kurtulup samimi birer mümin olabilmelerine kapıyı açık tutmuş olurlar.
Şu kadar
var ki aynı mefkureye gönül vermiş insanlar arasında hüsnü zan ve güvenin ne kadar önemli olduğu kesin bilgilere dayanmayan haberlerden, sudan bahanelerden, şüphe ve evhamlardan dolayı kardeşlerin birbirlerine karşı asla itimatsızlık etmemelerinin gerektiği
de unutulmamalıdır.
Özetle adem-i itimat mülahazası tahdit edilmelidir.
Töhmet mahallinden kaçın.
Her zaman hüsnü zanda bulunmak bir esas olduğu gibi başkalarını suizanla sevk edebilecek davranışlardan uzak durmak da
çok önemli bir düsturdur.
İnsan kendisi hakkında çirkin düşüncelere sebebiyet verebilecek hal ve hareketlerden gerektiği
ölçüde kaçınmalı, yeme içmesi, yatıp kalkması, iş hayatı, kazancı ve beşeri münasebetleri açısından tenkit edilebilecek tavır ve davranışlar sergilemekten uzak durmalıdır.
Böylece suizanlı açık fıtratlarda kötü duygu ve çirkin mülahazaları tetiklememiş olur.
Başkalarıyla alakalı olarak hüsnü zana bağlı yaşamanın yanı sıra herkesin kendi durumunu gözden geçirmesi ve suizana sebebiyet verecek hallerden sakınması da icap eder.
Özellikle bir şahs-ı manevinin azası hükmünde olan kimseler buna daha çok dikkat etmelidirler.
Çünkü onların yaptığı şeyler ve onlarla ilgili verilecek hükümler o şahs-ı maneviye, o şahs-ı manevinin diğer azalarına da teşmil edilir.
Özellikle günümüzde bir Müslümanın üzerinde görülen bir kötü sıfat hemen diğer Müslümanlara hatta
Müslümanlığa mal edilip dinimiz ve tüm Müslümanlar o yaftayla yaftalanıveriyor.
Tek ferdin yakışıksız bir hareketi
bütün inananlara kredi kaybettirebiliyor.
Tutarsız davranışlar sergileyen bir Müslüman
bütün Müslümanları zan altında bırakabiliyor.
Bundan dolayı çok önemli gördüğüm dualardan biri de Allah'ım bizim tavır ve davranışlarımızdan dolayı kardeşlerimizi yere baktırma Şahsi hatalarımızla onları utandırma yakarışıdır.
Bu açıdan günümüzde sizi zan altında bırakacak yerlerden uzak durun.
Töhmet noktalarında bulunmaktan sakının
prensibine bağlı hareket etmek eskiye nispeten daha da hayati bir ehemmiyete haizdir.
Öhmetlere sebebiyet verecek
fiillerin cereyan edebileceği yerlerden, onlara götüren duyguları tetikleyebilecek
hallerden ve bir lokma, bir kelime, bir dinleme ve bir tecessüsle insanı özünden koparabilecek kaygan zeminlerden uzak durmaya çalışmak, suizana sebep olacak pespaye davranışlardan kaçınmak ve kötü düşüncelerin oluşmasına meydan vermemek lazımdır.
Şu misal bu mevzuda bize yön tayin edici ve yol gösterici olmalıdır.
Resuli-i Ekrem Efendimiz Sallallah Aleyhi ve Sellem'in itikafta olduğu bir gün Safiye validemiz radıyallahu anha
kendisini ziyaret etmiş ve bir müddet insanlığın iftihar tablosunun yanında kaldıktan sonra hanesine dönmek üzere
müsaade istemişti.
Nezaket abidesi Allah Resulü muhtereme zevcesini uğurlamak için dışarıya çıkmıştı ki o esnada bir iki
sahabi yanlarından geçmiş, kendilerini görmüş ama hiç duraksamadan oradan uzaklaşmaya meyl etmişlerdi.
İki cihan serveri derhal onları durdurmuş ve Safiye validemizin yüzünü açarak,
"Bakın bu benim hanımım Safiye'dir." demişti.
Bunun üzerine o sahabiler büyük bir
mahcubiyet içinde "Mazallah ya Resulallah sizin hakkınızda nasıl kötü düşünülebilir ki" mukabelesinde
bulunmuşlardı.
Rehber-i Ekmel Efendimizin cevabı şöyle olmuştu.
Şeytan insanın damarlarında sürekli dolaşır, durur ve ona olumsuz şeyler fısıldar.
Şeytan insanla bu kadar içli dışlı olduğuna göre zihne pek çok şüphe ve vesvese atabilir.
En nezih kimseler
hakkında hiç olmayacak şekillerde suizanla sürükleyebilir.
Öyleyse insan hem her zaman başkaları hakkında suizan etmekten hem de başkalarını kendisi hakkında suizanla sevk edecek davranışlardan
fersah fersah uzak durmalı ve hep temkinli yaşamalıdır.
Allah celle celalüu hakkında hüsnü zan.
Diğer taraftan insanlar hakkında her zaman hüsnü zana memur olan müminlerin yüce yaratıcının muamelelerine karşı
suizan ifade eden hoşnutsuzluk duymaları da asla düşünülemez.
Bir mümin herkesten evvel mevla-i müteal hakkında hüsnü zan sahibi olmalıdır.
Benim kulumla mayiyet ve muamelem onun benim hakkımdaki zannına bağlıdır.
Mealindeki kutsi hadiste Allah Teala'ya hüsnü zan beslemenin
ehemmiyetini ve bunun ne büyük bir vesile-i necat olduğunu nazara vermektedir.
Rabbi Rahim hakkındaki
güzel mülahazaların ötede nasıl aff fermanına dönüştüğü bir hadis-i şerifte şöyle
anlatılmaktadır.
El sandığında hayru hasenatının yanı sıra pek çok günahı da bulunan bir kulun
hesabı görülür.
Mizanda sevap kefesi daha hafif gelince azap ehlinden olduğuna dair hüküm verilir.
Cezaya müstehak okul derdes edilip perişan bir vaziyette adeta sürüklene sürüklene mücazat mahalline doğru götürülürken ikide bir geriye döner ve bir sürpriz bekliyormuş gibi etrafına bakınır.
Cenabı Hak meleklerine kuluma sorun bakalım niçin geriye bakıp duruyor buyurur.
Adamcağız der ki, "Rabbim, hakkındaki zannım böyle değildi.
Alem sevaplarla gelirken maalesef ben günah getirdim.
Fakat senin rahmetine olan inanç ve itimadımı hiçbir zaman
kaybetmedim.
Ümidim oydu ki bana da merhametinle muamele edersin ve beni de bağışlarsın." İşte bu mülahazalar ve
Allah Teala hakkındaki hüsnü zan o insanın kurtuluşuna kapı aralar.
Neticede Adamcağız
kulumu cennete götürün müjdesini duyar.
Keza dar-ı bekaya irtihalinden sonra Ebu Sey Hazretlerini rüyada tarifler üstü nimetler içinde yüzüyor görüp sorarlar.
Üstat bu yüksek payeyi nasıl elde ettiniz?
Ebu Sehl cevap verir.
Rabbim hakkında beslediğim hüsnü zan sayesinde.
Aslında bir mümin hayatının her diliminde Allah Teala hakkında hüsnü zanna sarılmalı ve hep bu recayla
yaşamalıdır.
Ben günahkar olabilirim hatta ona ancak pamuk ipliği ile bağlı olduğum için her an bir kopukluğa da
düşebilirim.
Fakat o gafur ve rahimdir.
Gufran deryasına beni de dahil edeceğine dair inancım kavidir." demeli ve hep bağışlanacağı ümidini beslemelidir.
Şu kadar var ki hüsnü zan ve reca duygusu insanı yeni günahlar işlemeye sevk etmemelidir.
Halis bir mümin günahtan, yılandan, çıyandan kaçar gibi kaçmalı.
Ez kaza bir cürüm işlemişse o zaman da hemen tövbeye koşmalı ve bağışlanacağını umarak mağfiret dilenmelidir.
Bu meselede çok hassas bir denge söz konusudur.
Günahlardan uzak durmakla kazara bir cürüm işledikten sonra yeise düşmemek arasında ince bir çizgi vardır.
Zira yeis günahtan daha büyük bir tehlikedir.
Artık benim işim bitti." demek, özünü gaflete salmak, masiyet bataklığında yuvarlanmak ve nihayet kendi canına kıyacak kadar
karamsarlığa kapılmak bu hale yol açan günahlardan daha büyük bir cürümdür.
Halbuki insan hangi hal üzere olursa olsun Kur'an-ı Kerim'de kendisini Rahman-u Rahim isimleriyle vasfeden ve
hayatını boşa harcayan kimselere hitap ederken bile kullarım diyen bir rabbim varken niçin ümitsizliğe düşeyim ki?
İşin doğrusu böyle bir Rabb Rahime'e karşı günah işlemek de çok yakışıksız
oluyor.
Öyleyse bundan sonra masiyete nasıl girebilirim ki düşünceleriyle dolu olmalıdır.
İnsan ne kendisini günahlara salmalı ne de işlediği günahlardan ötürü ümitsizliğe düşmeli.
Bilhassa
yaşlılıkta ve ölüm anında reca hissini daha da sağlam tutmalı ve Allah'a yürürken onun hakkında hep güzel ve olumlu mülahazalarla dolu bulunmalıdır.
Nitekim Resul-i
Ekrem Efendimiz sakın Allah hakkında hüsnü zan etmediğiniz bir hal üzere ölmeyin buyurmuştur.
Ayrıca kulumun benim hakkımdaki zannı nasılsa ona öyle muamelede bulunurum."
mealindeki hadis-i şerifi dar bir çerçeveye hapsetmemek, onu daha şümullü olarak değerlendirmek gerekir.
Beni çeşit çeşit nimetleriyle sevindiren, sırat-ı müstakime hidayet eden,
sürçmelerimi bağışlayan ve günahlarımı mağfiret eden bir rabbim var demek ona karşı hüsnü zannın ifadesidir.
Fakat bir de hayatımız adına takdir buyurulan her meselede bizim saadetimizin esas
alındığına inanmak vardır ki rabbimiz hakkındaki hüsnü zannımızın tamamiyeti bu inanca bağlıdır.
Cenabı Hak dilerse bizi sürgün eder, sizi başka bir imtihana tabi kılar, bir başkasını zindana
atar.
Ama ne yaparsa yapsın rabbimizin her icraatı neticede bizim faydamızadır.
Hep bizi hayra celbetmeye, cezbetmeye ve ebedi mutluluğa ulaştırmaya matuftur.
Namaz, oruç, hac ve zekat gibi mükellef bulunduğumuz ibadetlerden başımıza gelen ve zahiri açıdan
kötü görünen bela ve musibetlere kadar mazhar olduğumuz ya da maruz kaldığımız her şey bizim lehimize planlanmıştır.
İşte bu hakikate gönülden iman etmek mevla-i müteal hakkındaki hüsnü zannın doruk noktasını tutmaktadır.
Hüsnü zannın ölçüsü.
İnsanlar hakkında hüsnü zan ya da hüsnü şehadette bulunmanın belli ölçüleri vardır.
Mesela bazen
hakkında övgü dolu sözler sarf ettiğimiz bir insan onu hazmedecek kadar olgun olmayabilir ve bizim onun
hakkında söylediğimiz sözler onun küstahlaşmasına sebebiyet verebilir.
Bu da efendimizin ifadesiyle o insanın boynunu kırma demektir.
O halde bize düşen herkes hakkında hüsnüz etmekle beraber onlara olduğundan fazla payeler yüklememek ve Cenabı Hak'a karşı da kimseyi tezkiye etmemektir.
Bazen birini hakkı olmadığı
ölçüde hüsnü zan eder.
Allah'a karşı onu tezkiye etmiş oluruz.
Bazen de aşırı övgülerle küstahlaştırırız.
Özellikle de o kişi kendini sıfırlayacak kadar olgunluğa
erememişse vefat eden insanlar hakkında hüsnü şehadette bulunma da aynı çerçevede
değerlendirilebilir.
Cenabı Hak Kur'an-ı Kerim'de Allah sizin insanlar hakkında şahitler olmanız, resulün de sizin hakkınızda bir şahit olması için sizi orta dengeli bir millet kıldı
buyurmaktadır.
Günün birinde Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashabıyla otururken
yanlarından bir cenaze geçer.
Oradakiler vefat eden kişi hakkında senada bulunurlar.
Bunun üzerine Allah Resulü vacip
oldu, vacip oldu, vacip oldu buyurur.
Sonra arkadan bir cenaze daha geçer.
Hazurun onu da kötü sözlerle yad ederler.
Efendimiz yine aynı ifadeleri kullanır.
Hz.Ömer radıyallahu anh, "Ey Allah'ın resulü, vacip olan nedir?" diye sorar.
Allah Resulü şu cevabı verir.
Öncekini hayırla yad ettiniz.
Ona cennet vacip oldu.
İkincisini kötülükle yad ettiniz.
Ona da cehennem vacip oldu.
Sizler Allah'ın yeryüzündeki şahitlerisiniz.
Görüldüğü gibi hüsnü şehadet müminler için adeta dua yerine geçmekte ve Cenabı Hak böyle bir hüsnü zandan dolayı o
kulu affetmektedir.
Ancak yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bunda da sınır korunmalı
ve aşırı tezkiyelerden sakınılmalıdır.
Çünkü Allah Resulü Osman ibn Maz'un vefat ettiğinde onun hakkında cennetlik oldu diyeni ikaz eder ve nereden biliyorsunuz?
Ben peygamberim bilmiyorum." buyurur.
Oysa ki Osman ibn Maz'un, efendimizin çok kıymet verdiği, vefatına ağladığı ve kendisine manevi kardeş seçtiği bir insandır.
Sözün özü, iyi niyet, müspet düşünce ve güzel görüş gönül saffetinin ve vicdan enginliğinin emaresidir.
İnsan bir kere başkalarını sorgulamaya başlayınca sanık sandalyesine oturtmadık hiç kimse bırakmaz.
Daha baştan hüsnü zanna yapışmazsa
herkesi ve her şeyi suçlamaktan kendini alamaz.
Dolayısıyla her fert nefsiyle hesaplaşırken yese düşmemek şartıyla kendini yerden yere vurmalı.
Fakat diğer insanlar söz konusu
olduğunda hüsnü zanlı esas tutmalıdır.
Unutulmamalıdır ki sui zanda isabet etmektense hüsnü zanda yanılmak daha hayırlıdır.
Hamlığımızın gereği güzel ahlaka dair çoğu meselede olduğu gibi herkes hakkında hüsnü zan edemeyebiliriz.
Ama böyle bir düşünce tarzı da
işletile işletile insan tabiatının bir parçası haline getirilebilir.
Bu hususta kendini zorlamayan bir
insanın bu şuura ulaşması çok zordur.
Suizan biraz da psikolojik bir meseledir.
Devamlı kendisini başarılı görüp beğenen bir insan hiçbir zaman başkalarını beğenmez ve takdir edemez.
Bu halse apaçık bir hastalıktır.
Toplumun selameti için bu tiplerin çok iyi bir psikiyatrist tarafından tedavi edilmesi gerekir.
15. Vakar ve ciddiyet.
Ciddiyet ağır başlı, sakin, temkinli ve gayretli olma halidir.
Ciddiyet oynak ve sebatsız olmama, iş ve vazifede gevşeklik ve ihmal göstermeme, davranışlarda lavalilik ve hafifliğe girmeme ve hemen her zaman vakur, ciddi, uslu ve oturaklı olma demektir.
Lüzumsuz konuşmak ve yersiz gülmek, ölçüsüzce el ve dil şakaları yapmak, genel adaba ve hürmet kaidelerine uymamak gibi
hareketler ciddiyete aykırıdır.
Ağır başlı olma, temkinli davranma, konuma göre bir duruşa geçerek bulunulan yerin
hassasiyetlerini koruma ve hafif meşrep olmama gibi hasletlerin insan tabiatına yerleşmesine de vakar denir.
Ciddiyet bir mefkure insanının hayatının gayesi bildiği davasını ve vazifesini üstün bir gayretle ele alması, sorumluluklarını derin bir mesuliyet şuuruyla ve
fedakarca yerine getirmesi manasına da gelir.
Bu manada ciddiyetin sistemli düşünmeye, sağlam plan ve projeler ortaya koymaya ve büyük bir azimle sayü gayrette bulunmaya bakan yönleri de vardır.
Bir Arap atasözü şöyle der: "Men cale nale, yani yollar ancak yürünerek alınabilir.
Zirveleri ancak azim, irade ve sağlam planlarla ulaşılabilir.
Azimle yola koyulan ve yolculuğun gereklerini yerine getirenler hedeflerine nail olurlar." Yine men talebe ve cedde vecede bir şeyi gönülden dileyen ve onu elde etmek için azim ve iradesinin hakkını vererek
ciddiyetle çalışıp çabalayan mutlaka aradığını bulur denilmiştir ki üzerinde durmaya çalıştığımız hakikati pek veciz ortaya koyan bir sözdür.
Bir Müslüman her zaman her işinde ciddi olmalıdır.
Ne var ki ciddiyet ve vakarın kibre dönüşmemesi, ciddi ve vakur bir insanın aynı zamanda mütevazı olması da bir gerekliliktir.
Kur'an-ı Kerim, Rahman'ın has kulları yeryüzünde tevazuyla yürürler.
Cahiller kendilerine laf atarsa selametle der geçer giderler." sözleriyle hakiki müminlerin halini anlatır ve onların terbiyeli, nazik ve alçak gönüllü olduklarını, asla mağrur, saygısız, kaba ve haşin olmadıklarını, birileri cahillik edip kendilerine böyle davrandığındaysa kendi yüce ahlaklarının gereğini sergileyip bundan zerre şaşmadıklarını nazara verir.
Bazı konum ve durumlar vardır ki orada ciddiyet bir adım öne çıkar.
Bazıları da vardır ki tevazu ve mahviyetin
bir kadem önde olması gerekir.
Bediüzzaman Hazretleri bu hususa dikkat çeker ve mesela bir ulül emrin makamındaki ciddiyeti vakar, mahviyeti zillettir.
Hanesinde ciddiyeti kibir, mahviyeti tevazudur.
Der tabii ki bu hususta mütevazılıkla ciddiyetsiz ve lavbali davranmayı birbirinden ayırmak icap eder.
kıvamında bir ciddilik, tekebbür olmadığı gibi insanlara karşı alçak gönüllü davranmak da kişinin kendini labaliliğe salmasını, soluluk yapmasını gerektirmez.
Zat-ı uluhiyete karşı ciddiyet.
İnsanların hal ve hareketlerindeki oturuş ve kalkışlarındaki ciddiyet kamil manada iman ve marifet derinliğine bağlıdır.
Zat-ı uluhiyete karşı ciddiyet her zaman Cenabı Hakk'ın muradını takip etme, her an onun tarafından takip ediliyor olma mülahazasıyla iç dış bütünlüğü
içinde hayatı ve davranışları ciddi bir çizgide sürdürme şeklinde olur.
Bu da ancak Cenabı Hakk'ın insanın her haline nazır bulunduğuna yani onun ağzından çıkan her şeyi işitir.
Tüm ahvalini bilir ve değerlendirir.
Her ne yaparsa görür ve kaydeder olduğuna
inanmakla gerçekleşebilir.
İnsan hayatın akışı içerisinde böyle bir görülüp gözetilmeyi muhakkak
unutabilir.
Yemek yerken, çay içerken kendi alemine dalabilir.
Gündelik işlerini yaparken o
murakabe havasından uzaklaşabilir.
Bu anlarda Cenabı Hakk'ın azametine ve kulun küçüklüğüne münasip şekilde Allah'ı
hatırlama, ihsan şuuruyla dolma söz konusu olmayabilir.
Gerçi akrabül mukarrebin dediğimiz halis kullar o türlü hallerde bile temkinli davranırlar.
Fakat Allah bazı beşeri hallerdeki
öyle birisyanı ve geçici bir unutmayı bağışlayacağını vad etmiştir.
Belki onlardan dolayı da istiğfar edip Allah'a yeniden teveccühte bulunmak gerekir.
Hak ölçülerine göre iyi düşünen,
iyi şeyler planlayan, iyi işlere bağlı kalan ve bütün sözlerini, hareketlerini, davranışlarını Allah'ın nazarını arz ediyor olma şuuruyla fevkalade bir titizlik
içinde ortaya koyan insanlar Allah'a karşı ciddi insanlardır.
Onlar kiminle otururlarsa otursunlar Hz.Mevlana edasıyla, "Arkadaş dikkat et burada bizi yalnız sanma Bizden başka gizli biri daha var." der ve zaviyeden hareket ederler.
Zaten Kur'an da öyle demiyor mu?
Görmez misin ki Allah göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir.
Bir araya gelip gizlice fısıldaşan üç kişinin dördüncüleri Allah'tır.
Beş
kişi gizli konuşsa altıncıları mutlaka Allah'tır.
Bundan ister daha az ister daha çok olsunlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka o onlarla beraberdir.
Kıyamet gününde yapmış oldukları işleri onlara tek tek bildirecektir.
Şüphesiz ki Allah her şeyi bilir.
Hiçbir halimizde yalnız değiliz.
Bizi her an gören, halimizi bilen, tavırlarımızı değerlendiren ve niyetlerimize göre
kalplerimize teveccühte bulunan bir rabbimiz var.
İşte bu hakikati kim ne kadar kavrar ve kimin marifeti ne ölçüde olursa onun söz, tavır, hal ve davranışları da o ölçüde ciddiyet televlü olacaktır.
Efendimizin huzurunda ciddiyet, insanlığın iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem'in anıldığı yerler ve
onunla alakalı meseleler de ciddiyet ister.
İslam'ın ilk senelerinde henüz edep bilmeyen ve saygıdan anlamayanlar Allah Resulünün huzuruna geldiklerinde ona karşı saygısız davranabiliyorlardı.
O günlerde çölden yeni gelmiş bir bedevi, bozuk bir üslup, çirkin bir eda, yakışıksız bir tavır ve kaba bir ses tonuyla Muhammed kim diyebiliyor, Efendiler
Efendisine Abdülmuttalib'in torunu diyerek hitap edebiliyordu.
Fakat kısa bir süreliğine de olsa onunla oturup kalkanlar, onun söz incilerini derme fırsatı bulanlar hemen onun
boyasıyla boyanıyordu.
Öyle ki o konuşurken ashap efendilerimiz başlarında kuş varmış da onu kaçırmamak için hiç
hareket etmemeleri gerekiyormuş gibi duruyor ve pür dikkat onu dinliyorlardı.
Bir kelime kaçırma korkusuyla
ödüleri kopuyor gibi bir tavır sergiliyorlardı.
Ashab-ı kiram onu dinlerken öyle bir ciddiye tavrı sergiler ve kendilerinden geçerlerdi ki çoğu zaman gözleri
yaşlarla dolardı.
İrbat ibn Sariye, "Peygamber efendimiz bir gün namazı kıldırdıktan sonra mübarek yüzünü bize döndü
ve gözleri yaşartan, kalpleri ürperten çok tesirli bir konuşma yaptı.
Öyle ki içimizden biri onun veda konuşması olduğunu düşünerek efendimize son nasihatlerini sordu.
Sözleriyle böyle bir anı hatırlatır.
Onlardaki bu öğrenme, hafızaya alma ve nakletme harikuladeliğini sadece kadim kitaplarla o günün dedikodusuyla ve bilgi muzahrefatıyla kirlenmemiş, dolayısıyla isyana maruz kalmamış tertemiz
dimağlarına vermek doğru değildir.
Meselenin ciddiyete bakan yanları da vardır.
Onlar söylenen sözleri
kendileriyle çok alakadar görmüş, çok iyi konsantre olmuş ve o sözlere çok iyi yoğunlaşmışlardı.
Peygamber efendimizin her sözüne karşı aynı tehakü göstermiş, her kelimeyi aynı hassasiyetle adeta emmişlerdi.
Bir tarafta Allah'tan aldığı vahyi büyük bir ciddiyetle tebliğ eden bir peygamber, diğer tarafta aynı ciddiyetle dinleyen, öğrenen ve öğrendiklerini dünyaya ilan eden bir ümmet vardı.
Dava adamı ciddi olur.
Ciddiyet mefkure insanlarının en önemli vasıflarından biridir.
Onlar mesuliyetlerinin ağırlığıyla piştiklerinden ve sorumluluklarını
her an omuzlarında hissettiklerinden dolayı sürekli ağır başlı ve olgun insan tavrı ortaya
koyarlar.
Onların bu hali davalarının ciddiyetle değerlendirilmesi için de çok mühimdir.
Çünkü lüzumsuz konuşmalar, yersiz gülmeler, ölçüsüzce el ve dil şakaları dava adamlarının inandırıcılığına
dokunur.
Muhataplarına onların hafif meşrep birer insan olduğu izlenimini verir.
Onları örnek alanların
hüsnü zanlarını kırar.
Bunlar da ciddiyetsiz insanlarmış.
Demek ki yürüdükleri yol bunlara bir şey verememiş
dedirtir ve olan yine hakka hakikate olur.
Ciddiyetsiz tavır ve davranışlar heyetin genel havasını da
bozabilir.
Bazen yersiz bir gülüş, bazen kibirli bir oturuş, kimi zaman gurur edalı bir duruş ve kimi zaman da benlik kokan bir söz başkalarını değişik mülahazalara sevk eder.
Neticede ilhamlar inkıta uğrar.
O meclise rahmet inmez.
Çünkü artık orada nefsanilik araya girmiştir.
Saygısız davranışlara sahne olan yerlere Cenabı Hakk'ın teveccühü kesilir.
Buna sebep olan kimse kul hakkına girmiş ve heyetteki herkesin hakkını çiğnemiş olur.
İslam'da mizah.
Müslümanın her
hareketi, her davranışı, her sözü ölçülü ve ciddiyet yörüngeli olmalıdır.
Ama ciddiyetle
buz gibi soğuk davranmayı da birbirine karıştırmamak gerekir.
İslam mizaha ölçü getirmiş, latifenin mümincesine işaret etmiş ve hikmet edalı nüktelere cevaz vermiştir.
Bir mümin için nükte ve latife insanları güldürmek, onların hoplayıp zıplamalarını
sağlamak ve onlara kahkaha attırmaktan öte manalar taşır.
hikmet ifade eder.
İnsanları tefekkür ufkunda dolaştırır.
Gereğinden fazla yapılan şaka ve latifeler labaliliğe, çok gülmeye, kalbin kararmasına, zamanı boşa geçirmeye ve bazen de insanları kırmaya sebep
olması bakımından sakıncalıdır.
Peygamber Efendimiz lavbalilik sınırına dayanan insanlar arasındaki saygıyı zedeleyen, Allah'ı anmaktan alıkoyan ve insanların onurunu yaralayan latifeleri yasaklamıştır.
Müslümanlar arasında latife latif nazik, şirin ve ince gerek
anlayışı çok önemli bir düstur ola gelelmiştir.
Latife veya nüktede yalan sözünde bulunmaması
gerekir.
Resuli-i Ekrem Efendimiz, "Şaka yaparken bile yalan söylemeyen kimsenin cennetin orta yerindeki
köşküne kefilim buyurmuş.
Bir başka hadislerinde ise ben latife yaparım ama doğru konuşurum." diyerek latife
yaparken dahi sözlerin doğru olması gerektiğini vurgulamıştır.
Peygamber efendimiz de aleyhi ekmelü Teteha'ya yer latife yapmıştı.
Fakat onun latifeleri ciddiyet televlü ve aynı zamanda hak ve hakikat yörüngeliydi.
O bir taraftan hürmet duygularını davet eden bir vakar ve heybet, diğer taraftan da sevgiyi celbeden bir tevazu ve mahviyet içindeydi.
Sürekli müjde veriyor olma edasıyla hep mütebessim bir çehresi vardı.
Fakat sünnette tespit edilenlere bakılacak olursa, hayatı boyunca kendisine yakışan keyfiyet içinde sadece üç defa gülmüş ve asla gayri ciddiliğe geçit vermemişti.
Bununla beraber tebessüm etme, insanlara yumuşak davranma, herkese bağrını açma ve yanında herkesin rahat hareket
etmesine imkan verme hususlarında örnek olmuş.
gerekirse mehafet ve mehabet halini baskı altına alarak insanları rahat ettirme ve onları sıkmama esasına göre hareket tarzını ayarlamıştı.
Sözün özü Peygamber Efendimizden öğrendiğimiz ölçülere göre kasti ve iradi olarak lavaliliğe birilerini güldürmek için sulu şakalar yapmaya, ölçüsüzce gülmeye ve güldürmeye mümin vakar ve ciddiyetini helal getirecek davranışlara müsaade
yoktur.
Allah Resulü gülerken gördüğü bazı kimselere cennetten müjde mi aldınız deyip onları ikaz buyurmuştur.
Bununla beraber bazı hak dostlarının sürekli marifet ufkunda bulunmaları
itibarıyla hep mehabet ve mehafet yaşayan çevresindeki insanlara biraz nefes aldırmak ve tam canları gırtlaklarına
geldiği sırada onlara birazcık oksijen yudumlatmak için espri ve nüktelere başvurmaları türünden bazen hikmet edalı ve belli bir gayeye matuf dile getirilen mizah diyebileceğimiz türden latif nükte kıssa ve menkıbelerin anlatılmasında da bir beyis olmasa gerektir.
16. Tatlı dil ve mülayemet.
Cenabı Hak Hz.Musa ve Hz.Harun'a hitaben Firavun'a yumuşak bir tarzda hitap edin.
Olur ki aklını başına alıp düşünür, öğüt dinler yahut hiç değilse biraz çekinir.
Buyurarak peygamberane bir üslubu nazara vermiştir.
Muhatap.
Firavun gibi kalp ve kafası imana kapalı biri bile olsa yine de hak ve hakikati kavli leyyin ile anlatmak gerektiğine işaret etmiştir.
O günkü Mısır'ın
hükümdarı olan Firavun halkını sınıflara ayıran ve İsrailoğullarını ikinci sınıf insanlar kabul eden
bir zorba ve iflah olmaz bir mütekebbirdi.
Kibri o seviyedeydi ki fütursuzca sizin en yüce rabbiniz benim diyebiliyordu.
Hz.Musa'nın kavmini köleler topluluğu olarak görüyor.
Onları
iyice zayıflatmak ve ezmek için erkeklerini öldürüyor.
Kadınlarını ise hayatta bırakıyor ve hem kendisi hem de adamları onların iffetlerine dokunuyorlardı.
İşte Hz.Musa ve kardeşi Hz.Harun kendilerine senelerce tepeden bakan, İsrailoğullarına Mısır'ı dar eden ve yüce yaratıcıya açıkça şirk koşacak kadar
mütekebbir olan Firavun'a giderlerken Cenabı Hak ona yumuşak bir tarzda hitap edin.
Umulur ki aklını başına alıp düşünür, öğüt dinler yahut hiç değilse biraz çekinir.
yumuşak bir üslup kullanmalarını, sert, haşin bir konuşma tarzı kullanmamalarını emretmiş ve bir manada onların gönüllerine Firavun'un dahi hidayete erebileceği ümidini ekmişti.
Günümüzde de inanan her insan islami edeple esasları belirlenen mümince üslubunu en imansız insanlar ve en amansız hadiseler karşısında dahi değiştirmeden devam ettirmek zorundadır.
Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.
Bu itibarla mümin şayet bir kötülük
karşısında öfkelenecekse o öfkeyi dışarı vururken kullanacağı üslup yine mümine yaraşır bir şekilde olmalıdır.
Ezimeti zafere dönüştüren iksir.
Cenabı Hak başka bir ayet-i kerimede Allah'ın rahmeti sebebiyledir ki sen onlara yumuşak davrandın.
Eğer kaba tutumlu, katı kalpli olsaydın etrafından dağılır giderlerdi.
Onları affet.
Onlar için Allah'tan bağışlanma dile ve her şeye rağmen bu iş hususunda onlarla istişare etmeye devam et.
İstişare neticesinde karara varıp bir kere de azmettin mi artık Allah'a tevekkül et.
Allah tevekkül edenleri sever." buyurmaktadır.
Bu ayet Uhud muharebesi münasebetiyle nazil olmuştur.
Bilindiği gibi Uhud'da geçici bir mağlubiyet yaşanmış fakat başlangıçta yaşanan kısmi hezimet daha sonra zaferle noktalanmıştır.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Uhud'a çıkmadan önce ashabıyla istişare yapmış.
meşveret disiplininin yerleşmesi adına onların görüşleri istikametinde hareket etmişti.
Ama neticede henüz emre itaatteki inceliği tam kavrayamamış bulunan bir kısım sahabenin de mevziini terk
etmesi sebebiyle muvakkat bir hezimetle karşı karşıya kalınmış, bu geçici hezimet sonucunda da ciddi kayıplar
yaşanmıştı.
İşte böyle bir tablo karşısında Allah Resulünün içinde bir burukluk olabileceği
ihtimaline karşılık Cenabı Hak efendimizin affü saf ile hareket etmesini, onlar adına istiğfar talebinde bulunmasını ve ne yapılması gerektiği ile ilgili onlarla bir kere daha meşveret
yapmasını istemiştir.
Demek ki muhataplar nazarında bir cazibe merkezi haline gelmek istiyorsak tavrı leyyin, hali-i leyyin ve kavli leyinden ayrılmamalıyız.
Çünkü ayet-i kerimede de işaret edildiği üzere kaba tavırlar, haşince davranışlar insanları etrafımızdan
kaçıracaktır.
Her mevzuda olduğu gibi bu konuda asıl olan ilahi ahlaktır.
Enya-i izamın temsilidir.
Şayet Cenabı Hak Hz.Musa ve Hz.Harun'a ilahlık iddiasında bulunan Firavuna karşı bile yumuşak bir üslup kullanmalarını emrediyorsa Peygamber
Efendimizi yumuşak tavır ve tatlı dilinden dolayı tevcil ve takdir ediyorsa demek ki her dönemde geçerli temel ilahi disiplin budur.
O halde müminler her ne olursa olsun insanlara karşı mülayemetle muamelede bulunma mecburiyetindedirler.
Mülayemetin sınırı, hakkın hatırı.
Mülayemet, yumuşak huyluluk esas olmakla birlikte hicap duymaksızın sürekli aynı hata ve kusurlarında ısrar eden,
ikazlara kulak asmayan, nasihatten anlamayan kimselere karşı tavır almak da hakkın hatırını ali tutmanın
ifadesidir.
Hele bunlar amme hukukunu hiçe sayıyor, başkalarına zarar veriyor, toplum içinde
fitne fesat çıkarıyor ve huzuru bozuyorlarsa buna mani olmak diğer insanların hukukuna saygı duymanın
muktezasıdır.
Yoksa temelde müminin ahlakı mülayemet ve yumuşaklıktır.
Söz, tavır ve davranışlarında yumuşaklığı esas alan kimseler insanları kendilerine
celbederler.
Herhangi bir insanın bulunduğu konum itibarıyla ne kadar iltifata liyakati varsa
o kadar iltifatı ondan esirgememek gerekir.
Elbette genel durumu itibarıyla herkesle kurulacak münasebet farklı olacaktır.
Fakat herkesin bulunduğu çizginin hususiyetine göre sizin
iltifatınızdan nasibini alması gerekir.
Himmeti milleti olan bir gönül eriyle de sıradan bir müminle de daha farklı
çizgide hareket eden bir insanla da münasebet yolları mutlaka aranıp bulunmalıdır.
Hali leyyin, tavrı leyyin, kavli leyyin.
Farklı farklı damarlar kullanmak suretiyle toplumdaki bütün insanlara ulaşılmalı, sineler herkese açık
tutulmalıdır.
Aslında diyaloğun temel esprisi de buna dayanmaktadır.
İnsanlarla münasebete geçmenin yolu onlara karşı
yumuşak davranmaktan, haliyyin, tavrı leyin ve kavli leyinle muamelede bulunmaktan geçer.
Bunu gerçekleştirmeden düşüncelerinizi ekmeliyet ve etemmiyet içinde anlatamazsınız.
İnsanların anlattıklarınızdan tamamen veya kısmen nasipdar olmasını, size karşı sempati duymasını ya da en azından aleyhinizde olmamasını ve aleyhinizde hareket
edenlere engel olmasını istiyorsanız hilimle ve mülayemetle hareket ederek onlarla aranızda köprüler oluşturmalı ve sizi doğru tanımalarını sağlamalısınız.
Eğer ilahi kelimetullah Allah'ın yüce adını duyurmak, nam-ı Celili-i Muhammedi'yi herkese duyurmak, birilerinin
olumsuz faaliyetlerine rağmen İslam'ın dirahşan çehresini ortaya çıkarmak, ruh ve mana köklerinizden
süzülüp gelmiş özü başkalarının sinelerine boşaltmak istiyorsanız hiç kimseyi ayırt etmeden herkese
bağrınızı açmalı, herkesi kucaklamalısınız.
Duygu ve düşüncelerinizi insanların ruhuna boşaltma adına
gerektiğinde başınızı başkalarının ayaklarının altına kaldırım taşı gibi koysanız yine de
fazla bir şey yapmış sayılmazsınız.
Çünkü burada Allah'ın hatırı, insanlığın iftihar tablosunun hatırı ve dini-i mübini İslam'ı yaşayan, yaşatan ve dünyanın dört bir yanına taşıyan insanların
hatırları söz konusudur.
Tekrar başa dönecek olursak, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem
hayatı boyunca ortaya koyduğu söz, tavır ve davranışlarıyla mücessem bir rahmet olduğunu göstermiştir.
Biz seni bütün
alemlere sadece rahmet olarak gönderdik.
ayet-i kerimesi de buna işaret etmektedir.
Onun hayatının pek çok karesinde bunun tezahürlerini görmek mümkündür.
Mesela o Mekke'ye girdiğinde o güne kadar kendisine her türlü kötülüğü yapan insanlara Hz.
Yusuf'un kardeşlerine dediği gibi bugün sizi kınayıp serzenişte bulunacak değiliz.
Allah ettiklerinizi bağışlasın.
O merhametlilerin en merhametlisidir demiş.
bize mülayemet, bağışlama, merhamet ve hoşgörünün zirve noktasını göstermiştir.
Mücessem rahmet nebiler serveri efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in
sergilediği bu mülayemet ve yumuşaklığın geriye dönüşü mükemmel olmuştur.
Nasr suresinde de ifade edildiği üzere insanlar fevç fevç islamiyete deha etmişlerdir.
Meseleye tarihi tekerrürler devri daimi içinde bakacak olursak şunu
söyleyebiliriz.
İnsanların İslamiyete girmesi adına dün müessir olan faktörler nelerse bugün de yarın da aynı
faktörler müessir olmaya devam edecektir.
Hz.Pirin ifade ettiği üzere, "Eğer biz İslam'ın yüce ahlakını ve imanın yüksek hakikatlerini fiillerimizle izhar
edebilsek, sair dinlerin tabileri cemaatler halinde İslamiyete girecekler.
Belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri İslamiyete deha edeceklerdir." Asliyet planında mücessem rahmet Peygamber efendimizdir.
Zata ait hususiyetler açısından başka hiç kimsenin o
makamı ihraz etmeye gücü yetmez.
Fakat gözler sürekli bu ufukta olmalıdır.
Onun sahip olduğu bu sıfatlar zırliyet planında olsa da elde edilmeye çalışılmalıdır.
Bizi şefkatli ve
merhametli kılması adına mütemadi bir şekilde Rabbimize dua etmeliyiz.
Bu aynı zamanda Rabbimizin
de bize merhamet etmesi adına çok önemli bir vesiledir.
Bir hadis-i şeriflerinde Allah Resulü, "İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez." buyururken
başka bir hadis-i şerifinde, "Siz yerde olanlara merhametli olun ki sema ehli de size merhamet etsin."
buyurmaktadır.
Bu açıdan müminler gözlerini rahmet timsali olma ufkuna dikmeli ve hep bu yolda yürümelidirler.
İstidatları onları nereye kadar götürürse götürsün onlar böyle bir hedefin peşinde oldukları ölçüde ötede yürüdükleri yolun ufuk
insanıyla birlikte olacak ve onun mahiyetine ereceklerdir.
17. Vicdan genişliği.
Vicdan genişliği iman, ilim, marifet, muhabbet, mehafet ve diyargamlık hisleriyle mamur bir gönlün engin bir himmetle bütün insanlığı kucaklaması, kalp kapılarını herkese açması, hep affedici, bağışlayıcı, mürüvvet olması ve özellikle de bütün insanların hidayetini dileyip herkesin ebedi mutluluğunu
istemesi şeklinde tarif edebileceğimiz bir ruh yüceliğidir.
Diğer bir ifadeyle vicdan genişliği veya vicdanın inkişafı bir insanın kendi acz fakr ve ihtiyaçlarının farkında olarak ve bunları karşılayacak bir güç ve kuvvete dayanma lüzumunu duyarak iman, teslim
ve tevekkülle zat-ı uluhiyete sığınmasının yanı sıra her türlü bencilce tavırlardan sıyrılarak isminin özündeki ünsiyete yönelip mahiyetindeki içtimai ruha uygun hareket etmesidir.
Vicdanın inkişafı, iman, ilim, marifet ve muhabbet şualarıyile aydınlanmış ve inkişaf etmiş bir vicdan yaratandan ötürü herkese
karşı alaka duyar.
Karşılaştığı her şeyde ve herkeste ilahi tecellilerden renkler görür.
Desenler temaşa eder, sesler dinler ve bütün varlığın ünsiyet solukladığını hisseder gibi olur.
Böylece her şeye ve herkese hep sımsıcak mukabelede bulunur.
Öyle ki sadru sinesi cihanları istihab edecek kadar
genişler, benliğinin derinliklerinde köpürüp duran düşünceleri sayesinde sınırlığı içinde sınırsızlaşır.
Zaman ve mekanla mukayyetken kayıtsızlığın üveyki haline gelir.
Böyle bir gönül insani duygularının gelişmesi, genişlemesi nispetinde her zaman ferdiyetini aşar.
Adeta küllileşir.
Bütün inananları kucaklar.
Herkese el uzatır ve topyekun insanlığı en içten duygularla selamlar.
Vicdanı geniş bir mümin insanlarla muamelelerinde peygamberane bir üslup sergiler.
Herkesi sever.
Herkesin iyiliğini ister.
kendisini en küçük hatalarından dolayı bile sorgular.
Ama başkalarının kusurlarını görmezlikten
gelir.
Yakın uzak çevresindekilerin yanlışlarını sadece normal hallerde değil öfkelendiği zamanlarda bile bağışlar
ve en huysuz ruhlarla dahi iyi geçinmesini bilir.
Haddi zatında yüce dinimiz de kendi müntesiplerine elden geldiğince affetmeyi, kine, nefrete yenik düşmemeyi ve öc alma duygusuna kapılmamayı salıklar ki zaten nazarlarını ahiretin yamaçlarına dikmiş.
Sonsuz saadet peşinde koşan bir müminin başka türlü davranması da düşünülemez.
Başka türlü davranması bir yana hakiki mümin oturur kalkar hep başkaları için hayır yolları araştırır, hayır dileklerinde bulunur.
Ruhundaki sevgiyi hep canlı
tutmaya çalışır.
Hatta bütün muamelelerinde sevginin de ötesinde şefkati esas alır.
Gaiz, nefret ve kine ise hep uzak kalır.
O kendi gönlünden işe başlayarak her buta iyilik ve güzellik fidelerinin boyatıp gelişmesine zemin hazırlar.
üzerine kinle, nefretle gelenleri bile tebessümlerle ağırlar ve en mütecaviz kimseleri dahi sevginin gücüyle savar.
Geniş vicdanlı insan hemen her zaman sevmenin ve şefkat etmenin heyecanıyla yaşadığından dolayı duygu ve
düşüncelerinde, hal ve hareketlerinde olduğu gibi ibadet ve taat ve dualarında da bencillikten uzak durur.
Himmetini her zaman ali tutar.
Tazarru ve niyazlarında bütün akrabasını, dostlarını ve arkadaşlarını da mülahazaya alarak herkesin hayrını diler.
Hatta
çevreyi daha da genişleterek yeryüzünde ne kadar insan varsa hepsinin kalbini imana, İslam'a, ihsana ve Kur'an'a yönlendirmesi için Cenabı Allah'a yalvarıp yakarır.
Vicdan genişliğinin alameti.
İnsanın vicdanını inkişaf ettiren vesilelerin başında mehasini ahlak gelir.
Bu itibarla da vicdan genişliğinin en
önemli alameti güzel ahlaktır.
Mesela affü saf güzel ahlakın bir şubesidir.
Kusurları bağışlama ve affedici olup dostça muameleyi sürdürme vicdanı geniş bir müminin şnidir.
Böyle güzel sıfatların sahibi bir mümin başkalarından gördüğü kötü muameleler karşısında bile sabırlı, temkinli, bağışlayıcı ve muhasebe derinlikli olur.
O hemen her kötülük ve musibete aslında ben daha büyüğüne müstahaktım
mülahazasıyla yaklaşır.
Nasrettin Hoca'nın kafasına ceviz düşünce yerdeki kabağa bakıp her şey yerinde güzel.
Ağacın dalında ceviz yerine ya bu kabak olsaydı diyerek hikmet-i ilahiye
bakışını seslendirdiği gibi gerçek bir mümin ya tam istihkakıma göre bir musibetle karşı karşıya kalsaydım görüyor ki Allah başıma gelecek belayı rahmetiyle ezip büzdü, küçülttü.
Böyle minnacık bir şey yaptı.
başıma öyle verdi.
Hamdolsun ona diyerek meseleyi kendi hata ve günahlarına, istihkakına bağlar.
Geriye kendisine kötülük yapan insanın az bir hissesi kalmışsa onu da affeder.
Hz.Üstadın kendisine
zulmedenlere, türlü türlü ithamlarla onu mahkum etmek isteyenlere, kasaba kasaba
dolaştıranlara ve zindanlarda ona yer hazırlayanlara bile hakkını helal etmesi, ehli dünyanın zulmünü, kaderin adaleti
ve kendi muhasebesi zaviyesinden değerlendirerek hiç kimseye küsmemesi, düşmanlık yapanları bile şefkat
dairesinin dışında tutmaması ve onların da hidayete ermelerini canı gönülden dilemesi bu mevzua ne güzel misaldir.
Yine Nur müellifinin kendisine kötü sözler söyleyen bir insan hakkındaki
mütalaası ne kadar mümince ve ne kadar ibret amizdir.
Kötü sözlere şöyle mukabele eder.
Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar şahsıma ve nefsime aitse Allah ondan razı olsun ki benim nefsimin ayıplarını söyler.
Eğer doğru söylemişse beni nefsimin terbiyesine sevk
eder ve gururdan beni kurtarmaya yardımcı olur.
Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese
veya gösterse ona darılmak değil belki memnun olmak lazımdır.
Belki de doğruyu söylüyor.
Be-i tabiin döneminin büyük muhaddislerinden Yahya ibn Said Elkattan
Hazretlerinin kötü ahlaklı bir komşusuna mukabelesi de farklı değildir.
Bir gün komşusu ona çok ağır sözler söyler.
Hak dostu hakaretler savuran insana hiç karşılık vermez.
Sadece bir fısıltı halinde
dudaklarından şu ifadeler dökülür.
Belki de doğru söylüyor.
Bana kimliğimi ve nasıl biri olduğumu
hatırlatıyor.
Ben kimim ki ya da neyim ki bunlara istihkakım olmasın.
Büyüklerdeki bu tür mülahazalar, benzer hal ve tavırlar hep bu vicdan genişliğinin alametidir.
Gönülsüzdür onlar.
Nefisleri hesabına kolay kolay kırılmazlar.
Başkalarının kusurlarını ve kendi iyiliklerini hemen unutur ama kendi hata ve günahlarını bir de başkalarından gördükleri ihsanları asla hatırdan çıkarmazlar.
Hemen her zaman her şeyi etraflıca ele alır.
Meselere
geniş bir açıyla bakar.
hadiselere ve şahıslara mülayim ve müsamahalı yaklaşır ve sinelerini herkese
açık tutarlar.
Bu yüzden bütün inananlar vicdan genişliği açısından onlara benzemeye çalışmalı
ve o ufku yakalamak için gayret göstermelidirler.
Şu kadar var ki bir insan nedenle gönülsüz olursa
olsun, ne ölçüde vicdani inkişafa ererse ersin, yine de kendisini pişmiş, olmuş, ermiş görmemelidir.
Bir kimsenin kendi adına zirveye ulaştığına ve istenen kıvamı yakaladığına
inanması çok tehlikelidir.
Aksine o en müsamahalı davrandığı durumlarda ve en geniş olduğu anlarda bile bir darlığın mahkumu olabileceği ihtimalini nazardan duur etmemelidir.
Sürekli kendini sorgulamalı, şurada daha temkinli davranamaz mıydım?
Şu meselede daha mülayim olamaz mıydım?
türünden suallerle nefsini hesaba çekmeli ve geniş
düşünmenin herkes için en selametli yol olduğu mülahazasını hep hatırda tutmalıdır.
Kötü ahlakın neticesi.
Kötü ahlak insanda darlık hasıl eder.
Vicdan, cehalet, kibir, gurur, bencillik, kıskançlık gibi fenalıklar sebebiyle daralır, büzüşür ve hodgamlık dehlizine dönüşür.
Mesela bir insanda çekinemezlik ve kıskançlık da diyebileceğimiz haset marazı mevcutsa o kimse
kendisinden başkasının başarısını, zenginliğini, güzelliğini, ilmini, mutluluğunu çekemez.
Kendisinde olmasını istediği değişik vasıf veya mevhibelerin başkasında bulunması karşısında
rahatsızlık duyar.
Hakkın takdirine rıza göstereceğini, kaderi planların kendi heva ve hevesi istikametinde cereyan
etmesini ister.
Hadiseler arzu ettiği gibi gitmeyince de kaderi tenkit eder.
Haset böyle sürüp gittiği takdirde birkaç kişiye karşı olan bu çekememezlik hissi zamanla büyür, genişler.
Sonra da düşünce ve hissiyat ufkunu tamamen kuşatarak insanı bütün iyiliklere,
güzelliklere sövüp sayan bir saldırgan haline getirir.
Kendi nefsine ait bir darlığın mahkumu olan böyle biri ahsen-i takvime ait genişliği katiyen duyamaz.
ve iman atmosferinin gerçek rengini asla göremez.
İçtimai ruh enginliği.
Bir içtimai heyette genişlik ve kuşatıcılık tek fertlerden başlar.
Fert engin ruhlu ve geniş vicdanlı olursa böyle fertlerden müteşekkil toplum da aynıyla o mükemmeliyeti aksettirir.
Ne vakit iman insanın vicdanına hükmeder.
Onu kibir, bencillik, kıskançlık ve kin gibi birer darlık sebebi olan kötü ahlaktan kurtararak genişletir ve oraya ben yerine bizi bencillik ve ferdiyetçiliğe bedelde kardeşlik duygusunu yerleştirirse o insan vicdanının genişliği nispetinde şahs-ı manevinin bir ferdi, ruh-u içtimaiin bir mümessili haline gelir.
Fert duyguları itibarıyla dar, düşünceleri açısından sığ, mülahazaları zaviyesinden de benlik çıkmazındaysa ve enaniyetini bir türlü aşamıyorsa, öyle fertlerden sağlam bir heyetin oluşması ve yüksek secieli bir milletin teşekkülü asla düşünülemez.
Zira bir toplumu hakiki manada büyüten ve yükselten o toplumu meydana getiren fertlerdeki içtimai ruh genişliğidir.
Toplumun istikbal vadetmesi, uzun ömürlü olması ve devletler arası muvazenede kayda değer bir yer ihraz etmesi böyle bir ruh-u içtimaiye bağlıdır.
Belki de bu hikmete binaendir ki her gün namazlarımızda defalarca okuduğumuz Fatiha suresinde Cenabı Hak biz müminlerden söz alırken iyyudu ve iyyeke neste biz yalnız sana ibadet eder
yalnız senden yardım dileriz dememizi ve biz demek suretiyle namazımızı ikame ederken tek başımıza da olsak bir cemaat arasındaymışız ve herkes adına rabbimize sesleniyormuşuz gibi bütün kardeşlerimizi de hesaba katmamızı emir buyurmuştur.
Vicdanlarımızda bu içtimai ruhu kuvvetlendirmek için her birimizin ikrarını
umumun tasdiki saymış, her müminin sözünü derin bir kardeşlik duygusunun ve geniş bir vicdanın teşkil
ettiği büyük bir şahs-ı manevinin ahdi kabul etmiştir.
18. Cesaret.
Cesaret dinimizce takdir edilen ve her müminde bulunması gereken bir sıfattır.
Cesaretiyle tarihe geçen büyükler hep alkışlanmış, onlara dair destanlar yazılmış ve çok defa o destanlara müracaat edilerek günümüzün insanında da o ruh haleti uyarılmaya çalışılmıştır.
Bediüzzaman'ın ifadesiyle dünyaperest insan bir lezzet için nihayetsiz zilleti kabul eder.
Asis bir menfaat için
şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir.
O herkese kul köle olup riyakarlık ve dalkavukluk ettiğinden dolayı son derece zillet ve alçaklık içindedir.
Fakat ehli iman, özellikle de tahkiki imana ulaşanlar kuvvetli ve izzetlidirler.
Her mümin aziz bir kuldur.
Çünkü o kadiri zülcelale kul olmuştur.
sadece ona kulluk eder ve o kulluğuna karşı da hiçbir alternatif tanımaz.
Öyleyse miskinliğin, zilletin, başkaları karşısında yerlere eğilmenin ve küçük bir menfaat için eletek öpmenin zıddı
olarak kullanılan celadet ve cesaret bir mümin sıfatıdır.
Mümin cesurdur, yiğittir, korku ve yılma bilmeyen bir kahramandır.
Bizim tarihimiz bu ruhun en mümtaz kahramanlarıyla doludur.
Son
derece cesur, korkusuz ve fütursuz bu kahramanlar korkaklık ve zilletin Müslümanlıkla
bağdaşmadığını hemen her fırsatta göstermiş, din, vatan ve millet uğruna ölüme bile hiç tereddüt etmeden seve seve gitmişlerdir.
Hatta savaşa giderken gazilikten daha çok şehitliği
düşünmüş, şehadet şerbeti içmek için fırsat kollamışlardır.
Nazarlarını ebedi bir hayata diken her mukaddes ruh köyünü, tarlasını, ana babasını, çocuk bekleyen eşini ve bütün hayallerini arkada bırakıp tereddütsüzce cepheye yürümüştür.
Fakat onların
yürüdükleri yer aslında farklı bir alemin kapısıdır.
Bambaşka bir buğdun ve hayatı dünyevi kıstaslar üstü bir seviyede sürdürme mertebesinin ilk basamağıdır.
Takdir edilen cesaret.
Her müminde imandan kaynaklanan bir kahramanlık ve
cesaret ruhu olması iktiza eder.
Yalnız bu cesaret zalimane bir cesaret değil, şefkatle yoğrulmuş bir cesarettir.
Bediüzzaman Hazretleri bunu anlatırken şefkatle cihazlanmış şehameet-i imaniye der.
Yani müminler zalimler karşısında zillet göstermedikleri gibi mazlumları da zelil etmezler.
Onlar emri altındakilere hiçbir hak ve hürriyet tanımayan despotlara dalkavukluk yapmaz, kaba kuvvet
temsilcilerine el açıp boyun bükmezler.
Bunun yanında zayıf ve çaresiz kimselere karşı da tahakküm ve
tekebbürde bulunmaz.
Bilakis cesaretlerini onları da koruyup kollama yolunda kullanırlar.
İmanın kazandırdığı izzetle yaşayan insanlar kahramanlık ve cesaretlerini haksızlıkta ve başkalarını ezmekte kullanmaz ve asla kaba kuvvete başvurmazlar.
Onlar güçlü oldukları yerde affeder.
Hiddet ve şiddet anında hilm ve silmle muamelede bulunur.
İhtiyaç içinde kıvrandıkları durumlarda bile isar ruhuyla hareket edip
başkalarını düşünür ve düşmanları hakkında dahi hayırhlıktan geri durmazlar.
Savaş esnasında harbin kendi
kurallarına göre davransalar da hemen her zaman sulh yolunu araştırır ve herkesin kendi hak ve hürriyetlerine göre yaşamasını temin etmeye çalışırlar.
Cesaret duygusu dinin
emrettiği bu ölçüler içerisinde değil de kuvvet göstermek, başkalarını ezmek ve zorbalık
yapmak için kullanılırsa o zaman bu duygu övülen ve takdir edilen bir vasıf olmaktan çıkar.
Korkusuzluğu batıl yollarda ve zorbalıkta kullanan birinin cesareti kendisinden Allah'a sığınılması gereken bir şerre dönüşmüştür.
Hele bir de bu kişi facirse onun celadet ve cesareti daha büyük musibetlere sebebiyet verir.
Kalbi ölmüş ve vicdanı tefessüh etmiş böyle birinden şefkat ve merhamet beklenmez.
Ondaki bu cesaret şefkat hissiyle dengelenmediği için hiç kimseye acımaz.
Zulüm ve zorbalıklarının akıbetini hiç düşünmeden kan döker, can alır, yuva yıkar ve ocak söndürür.
Problemler cesaretle aşılır.
Yerinde kullanılan cesaret duygusu aşılmaz gibi görülen problemleri aşma adına çok önemli bir faktördür.
Bu açıdan bir müminin
yaşanan sıkıntılar karşısında asla yılgınlık göstermemesi, cesaretle problemlerin üzerine gitmesi çok önemlidir.
Allah'ın havl ve kuvvetini arkasına aldıktan sonra yüreği cesaretle dop dolu bir müminin üstesinden gelemeyeceği hiçbir problem yoktur.
Hune'de ok atmada çok başarılı olan Sakif ve Hevazin kabileleri Müslümanlara bir vadi girişinde ok yağmuruna tutmuş.
Bunun sonucunda Müslüman saflarında bir
kısım kırılmalar olmuştu.
Fakat böyle bir anda insanlığın iftihar tablosu atını düşman saflarına doğru mahuzlamış ve
onun "Ben Allah'ın resulüyüm.
Bunda şüphe yok.
Ben Abdülmuttalib'in torunuyum." sesi duyulmuştu.
O sırada Resul-i
Ekrem Efendimizin amca oğlu Ebu Süfyan ibn Haris onun bineğinin zimamını zorlukla tutuyordu.
Daha sonra efendimizin emrine binaen Hz.Abbas Huney'in de sesini yükseltebildiği kadar
yükseltip o gür sesiyle, "Ey semure ağacının altında biat etmiş sahabiler, neredesiniz?" diyerek nida etmiş.
Allah Resulünün sesini ve çağrısını duyan ashap da hemen peygamberlerinin etrafında
toplanarak düşman üzerine yürümüşlerdi.
Netice itibariyla mağlubiyet aşılmış ve zafere ulaşılmıştı.
Hz.Ali radıyallahu anh anlatıyor.
Uhud günü kıyasya savaş oluyordu.
Bir Aralık Resul Ekrem'i gözden kaybettim ve
aramaya koyuldum.
Hele onun öldürüldüğü şayası beni tamamen çileden çıkarmıştı.
Makdüller arasında dolaşıyor, teker teker kaldırıp hepsinin yüzüne bakıyordum.
Ancak aralarında efendimiz yoktu.
Kendi kendime şöyle düşündüm.
Ölmediğine göre mutlaka düşmanın muhasarası altındadır.
Çünkü efendimiz için
kaçma kesinlikle mevzu bahis değildir.
Kılıcımın kabzasını kırdım ve düşman saflarına daldım.
Önüme geleni itiyordum.
Nihayet Resul-i Ekrem'i etrafında kümelenmiş bir avuç yiğit insanla
birlikte gördüm.
Ona doğru koşarken, "Ya Resulallah, senin bulunmadığın yerde yaşamanın hiçbir değeri
yoktur.
Senin yok olduğun yerde benim için en şerefli yol yok olmaktır." diyordum.
O esnada bir ses daha duydum.
Ses, "Ey Ensar Topluluğu, bana doğru gelin.
Bana doğru gelin." diyordu.
Sesin sahibini tanımıştım.
Bu Sabit ibn Dahhak'tan başkası değildi.
Bütün gücüyle
Müslümanları Allah Resulünün etrafına toplanmaya çağırıyordu.
Hayatı istikrar etme, dünya ve ukba muvazenesini kurma İşte budur.
Bu muvazeneyi kurduktan sonra Allah'ın tevfik ve inayetiyle her şey hall olacaktır.
Asıl mesele ahiret ve dünya aynı anda karşımıza çıkıp bütün ağırlıklarıyla vicdanımıza oturdukları zaman en
çok lazım olanı tercih ederek muvazeneyi kurabilmektir.
Buysa dünyaya dünya kadar ahirete de ahiret kadar değer vermeyi gerektirir.
Bu dengeyi kurabilenler için korku ve endişeden söz edilemez.
Bütün dünya bela olup başlarında patlasa herhalde onları zerre kadar paniğe sevk edemez.
Zira korku ve endişe hayat tutkusundan ileri gelir.
Halbuki onlar hayatı istihkar etmektedirler.
Böyle basit bir hayat için
endişeye kapılmanın hiçbir manası ve insanı tatmin edecek hiçbir izah şekli yoktur.
O halde asıl kazanılması gereken yer ahiret yurdudur.
Gayretler hep o tarafa yönelik olmalıdır.
Ahirete iştiyak en bereketli cesaret kaynağıdır.
19. Beklentisiz olma
Kur'an-ı Kerim ideal bir nesil olarak ensar ve muhacirlerden sabikunu evvelunu anlattı.
Hemen her yerde onları hep fedakarlığın zirvesinde adanmışlık düşüncesiyile hareket eden insanlar olarak
nazara verir.
Ensar-ı Kiram'ın akabebi adındaki sözleri bu hususa çarpıcı bir misal teşkil eder.
Resuli-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'i her türlü durumda ve hayatları
pahasına koruyacaklarına ve onun davası uğrunda hırzı can edeceklerine dair söz vermişlerdi.
Halbuki böyle bir söz
verdiklerinde bu işin sonunda elde edeceğimiz mükafat nedir diye hiç mi hiç düşünmemişlerdi.
Vakıa o gün onlara yaptıklarının karşılığında cennetle mükafatlandırılacakları müjdesi verilmişti.
Fakat denilebilir ki başlangıç itibarıyla onların o günkü icmali cennet bilgeleri bugün bizim Kur'an ve sünnetten detaylarını öğrendiğimiz
selef-i salihinin o mevzuda ortaya koyduğu malumatla enginliğine vakıf olduğumuz ölçüde de değildi.
Fakat bütün bunlara rağmen onlar tam bir sadakat ve engin bir fedakarlık
anlayışıyla yapılan bu biadu idrak etmiş.
başka herhangi bir beklentiye girmemiş ve sadece Cenabı Hakk'ın
rızasını hedefleyerek kendilerini bu işin içine atmışlardı.
O halde yüce bir mefkureye dilbeste olmuş, bir yönüyle ona göre kendi düşünce dünyasını yeniden inşa etmeye çalışan
ve böylece başta kendi milleti olmak üzere topyekun insanlığa yeni bir basubadel mevt yaşatma istikametinde didinip duran bir insan dünyevi herhangi bir beklenti içine girmeyeceği,
girmemesi gerektiği gibi belki cennete girme ve cehennemden uzak kalma gibi Cenabı Hakk'ın fazlından beklenen manevi beklentilere dahi girmemelidir.
Zaten sahih hadislerde de ifade edildiği üzere insanın yaptığı ibadetlerle cennete hak kazanması mümkün değildir.
İnsan ancak Cenabı Hakk'ın fazlı ve rahmetiyle oraya girebilecektir.
İşte ahiret alemine bakan yönü itibariyla dahi bu ölçüde engin bir adanmışlık
anlayışına sahip olan bir dava insanı, zannediyorum yaptığı hizmetlerin geriye dönüp dönmemesi mevzuunda
da herhangi bir beklentiye girmeyecek ve başarı gibi kendisini ilgilendirmeyen hususlarla zihnini meşgul
etmeyecektir.
anmış bir ruh yaptığı yatırımın vaadettikleriyle alakadar olmayacak, toprağa
saçtığı tohumların kendi döneminde filize yürüyüp yürümemesine takılmayacaktır.
O sadece kendi vazifesine
bakacak, onu bilecek ve semereyi yaratmanın Allah'a ait olduğu şuuruyla hareket edecektir.
Hani üstat hazretleri bu mevzuyla alakalı Celalettin Harzemşah'ın bir
mülahazasını nakleder.
Sefere çıkarken kendisine muvaffak olacağı söylendiğinde o muvaffak edip etmemenin Allah'a ait olduğunu, kendi adına vazifesini yapıp şeh rububiyetin gereğine karışmayacağını ifade eder.
İltifat marifete tabidir.
Bu açıdan daha baştan adanmışlık düşüncesi ile işin içine girmiş bir fert
ilerleyen zamanla birlikte meselenin geri dönüşü ile alakalı herhangi bir beklenti içinde olmayacaktır.
Mesela
yaptığı hizmetler karşılığında insanların teveccühüne mazhar olma, takdir toplama, alkışlanma, iltifat görme gibi beklentiler onun hayal dünyasına dahi misafir olamayacaktır.
Halk arasında marifet iltifata tabidir şeklinde yaygın olarak kullanılan bir söz
vardır.
Belki pek çok insan için bu böyle olabilir.
Yani halk iltifatta bulunduğu takdirde marifetlerini döktürür,
kabiliyetlerini sergilerler.
Mesela bir resim yapar.
Eğer yaptığı resim ilgi görürse yeni yeni resimler
yapar.
Gördüğü iltifat onun için teşvik edici bir unsur olur.
Azim ve gayretini tetikler.
Adanmış ruhlara gelince onlar açısından iltifat marifete tabidir.
Siz yapmanız gerekeni yapar, ortaya koymanız gerekeni ortaya koyarsınız.
Bunun sonucunda alem iltifat eder isterse etmez.
Meseleyi asla buna bağlı götürmezsiniz.
Hatta çok defa onların iltifatlarını gördüğünüzde, "Değildir bu bana layık, bu bende.
Bana bu lütf ile ihsan nedendir der.
Nefsiniz sorgulamaya durursunuz.
Çünkü kendinizi insanlardan bir insan olarak gördüğünüzden yapılan bu iltifatların drobunu da
numarasını da kendinize uyduramazsınız.
Daha baştan beklentisiz olarak işin içine girme, alma değil verme ile başlama, adanmışlık duygusuyla hareket etme
öyle ciddi bir güç kaynağıdır ki bunlara sahip olan insan Allah'ın izni ve inayetiyle hiçbir zaman yese kapılmaz.
Hadiselerin karşısında her zaman dimdik durur ve sarsılmaz bir iman ve ümitle onların üzerine yürür.
Bu aynı zamanda aczu fakr yoludur.
Yani insan önce acizlik ve fakirliğinin farkında olacak.
Sonra da adanmışlık mülahazasıyla
hareket edecek ve yaptıklarım geriye dönmedi.
İltifat ve teveccüh olmadı.
Demek ki başarılı
olamadım diye bir anlayışa kapılmayacak ve bundan dolayı hırg çıkarmayacak, streslere girmeyecek, anguazlar yaşamayacak ve kaderi tenkit etmeyecektir.
O hep gelse celalinden cefa yahut cemalinden vefa, ikisi de cana safa, lütfun da hoş, kahr hoş mülahazasına bağlı hareket edecektir.
Bu arada şunu da ifade edeyim ki bir kimsenin Cenabı Hak'tan Rabbimiz bize dünyada da ahirette de güzellikler ihsan et diyerek dünya hayatı içinde hayır hasenat istemesi başka hayır hasenat adına yaptığı
amellerin karşılığını dünyada istemesi ve böyle bir beklentiye girmesi tamamen başka bir şeydir.
Hem insan yaptığı hayırlı işleri dünyevi semerelere, teveccühe, mutlak
muvaffakiyet ve muzaffariyete bağladığı takdirde, eğer Cenabı Hakk'ın murad-ı sübhanisi o istikamette tecelli etmezse ümitsizliğe düşer ve inkisar üstüne inkisar yaşar.
O böyle bir beklentiyle hareket ettiğinden ona tabi olanlar da fikir ihtilaflarına düşebilir ve ona olan teveccüh ve hüsnü zanlarında kırılmalar hasıl olabilir.
Bu durum fasit bir
daire gibi onun da kuvve-i maneviyesini alıp götürür ve muvaffak olunamadığında atf-ı cürümler, kırgınlık ve hırçınlıklar kendini gösterir.
Allah'ın sonsuz lütfuna bırak.
O halde insan ahirete ait amellerin mükafatını Cenabı Hakk'ın sonsuz lütuf ve ihsanına bırakmalı, dünyanın fani, geçici ve dar kıstaslarına hapsetmemelidir.
Mesela İstanbul'un fethini dünyanın darlığı içinde
düşündüğünüzde sadece İstanbul'un fatihi olma söz konusudur.
Ancak böyle bir fetih beklentiler Cenabı Hakk'ın teveccühüne bağlandığında ahirette ona tereddüp eden varidat, ganimet ve mele-i alanın ona karşı duyduğu alaka neyse bütün bunlar ukbanın enginliği içinde verilir.
O halde burada bir sübhanallah deyip ötede bir cennet bahçesine sahip olma varken neden meseleyi burada sadece bir sübhanallah ölçüsünde mükafata bağlayalım ki?
misalleri çoğaltabilirsiniz.
Mesela siz ruh-i revan-ı Muhammedi'nin cihanın dört bir yanında şehbal açması istikametinde çok ciddi bir cehd ve gayret sarf etmenize rağmen buna muvaffak olamasanız şayet hareket ve faaliyetlerinizi dünyevi neticeye bağlamadıysanız inkisar yaşamazsınız.
Ne yapalım şimdilik böyle oldu der Hz.Adem gibi Rabbimiz biz
kendimize yazık ettik.
Eğer bizi bağışlamaz ve merhamet etmezsen muhakkak ziyana uğrayanlardan oluruz." anlayışıyla kendinizi muhasebeye çeker.
Mevcut durumu yeniden gözden
geçirir.
Sonra tekrar doğrulur.
Bir kere daha kıyam eder ve yapmanız gereken her neyse onu yapmaya koyulursunuz.
Bu açıdan beklentisizlik hali ve fedakarlık anlayışı işi son
nefese kadar ihlas ve samimiyetle götürebilmek adına çok önemli ve hayati dinamiklerdir.
Ehli dünya bu dinamikleri bilmediğinden dolayı meseleyi sadece maddeye, paraya, mala, mülke, makam, mansıba bağlıyor ve ortaya çıkan neticeyi bununla ölçmeye çalışıyorlar.
Halbuki fedakarlık ve beklentisizlik öyle bir değerdir ki maddi ölçüler içinde onun karşılığını bulabilmek mümkün değildir.
Bu dinamikler
cennetler kıymetinde bir değere tekabül etmekte, sonsuz kudret ve rahmet sahibi zat da ona göre bir mükafat ve semere vad etmektedir.
Sadece onun hoşnutluğu.
Ubudiyet sırrını kavramış bir mümin bütün amellerini sadece Allah'ın
hoşnutluğuna bağlar.
Sadece Allah Teala'nın rızasına giden kapıyı açmaya, ona götüren koridoru kullanmaya çalışır.
Cenabı Hak onun ruhuna gücünü kazandırırsa ve onu kalbi hayat seviyesine
çıkarırsa bunu Rahman-ı Rahim'in ayrı bir lütfu olarak görür.
Böyle bir neticeyi hasıl etse de etmese de o yüce yaratıcıya tahsisi nazar ederek kullukta direnir.
Hatta bazı harikuladeliklere halisane bir tavırla ehlullah'ın baktığı gibi bakar ve kalbinden ben istenmesi gerekli olan şeylerin en büyüğünü istemiştim.
Ben seni
istemiştim.
Sen benim ol.
Başka hiçbir şey olmasa da olur.
Çünkü ancak seni bulursam her şeyi bulmuş fakirlikten
kurtulmuş olurum.
mülahazasını seslendirerek tam bir ubudiyet şuuruyla yaşar.
Bu çetin yolda takılıp yollarda kalmama garantisi olan yalnızca beklentisiz olanlardır.
Diğerleri her zaman aldanabilirler.
Beklentisiz insanın kalbi hep şu
mülahazalarla atar.
Ya Rabbi sen bana meccanen, karşılıksız, sonsuz nimetler vermişsin.
Ben her şeyi zaten peşinen almışım.
Bana hayat nimetini vermişsin.
Beni insan olmakla şereflendirmişsin.
İslamiyet nuruyla gönlümü aydınlatmışsın.
Marifet ve muhabbet koridorunda yürüme imkanı lütuf buyurmuşsun.
Dine, vatan ve millete hizmet etme imkanları bahşetmişsin.
Ben alacağımı zaten almışım ve beni bütün bu nimetlere karşı ubudiyet gibi lezzetli, rahat ve hafif bir hizmetle mükellef
kılmışsın.
İşte şimdi bana düşen senin o ihsanlarını iyi değerlendirmek suretiyle hoşnutluğunu kazanmak.
Gücümün yettiğince sana kul olmak, sonra da senin rahmet ve keremine iltica etmek.
İşte bu mülahazalardan dolayı hak dostları dualarında çok defa şöyle yakarırlar.
Ya Rabbi, bizim var olmaya, şuna buna hiç ihtiyacımız yokken sen bize ihtiyacımız olmayan şeyleri bile nimet
olarak verdin.
Şimdi ise halisane kulluğa ihtiyacımız var.
Senin lütfu keremine muhtacız.
Biz yoktuk.
Var olmayı da hiç düşünemezdik.
İnsan olmayı hiç mülahazaya almamıştık, alamazdık.
Bunlar bizim ihtiyacımız değildi.
Ama sen kereminle lütfettin.
Oysa ki bundan sonra ayakta durabilmek için sana çok muhtacız.
Sürçmemek, düşmemek için sana çok muhtacız.
Cennet yolunda kalabilmek için sana çok muhtacız.
Zaaflarımıza takılmamak ve rızana yürümek için sana çok muhtacız.
Ey ihtiyacımız olmayan şeyleri nasip eden Allah'ım, ihtiyacımız olan bu şeyleri senden diliyor ve dileniyoruz.
20. Edep ve nezaket.
Edep, hal, tavır ve davranış güzelliği demektir.
İnsanlara iyi muamelede bulunma manasını da içeren edep kemalini Peygamber Efendimizin sünnet-i seniyesinde bulur.
Dolayısıyla onun örnek hayatına göre bir çizgi takip etmek
edepte zirveye yürümenin en güzel vesilesidir.
Zira edebin bütün yönlerini içeren güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilen son peygamber odur.
Seviye, vazife, misyon, konum ve keyfiyetlerine göre insanların edep anlayışları ve davranışları farklı farklı
olur.
Allah'a karşı edep her an onu görüyor veya onun tarafından görülüyor olma mülahazasıyla hareket etmek,
sürekli onun hoşnutluğu peşinde bulunmak, sevme ve saygı duyma hislerini ona yöneltmek demektir.
Ve herkes böyle bir edeple mükelleftir.
Fakat bu edep izafidir.
Sıradan bir insanınki ile bir
peygamberin edebi arasında çok fark vardır.
Resuli-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem'in Allah karşısındaki edebi tarife gelmeyecek kadar derindir.
Ama onun Hz.Cebrail'in edebi ile alakalı söyledikleri cevahir kadrini cevher Firuşan olmayan
bilmez hakikatine güzel bir misaldir.
Efendimiz der ki Miraç gecesi bir noktada Cebrail Aleyhisselam'ı
çok mahcup bir vaziyette gördüm.
O noktaya vardığımda Allah korkusundan adeta ayaklarının bağı çözülmüş eskimiş bir kilim gibi yığılıp kalmıştı.
İşte Cibrili Emin'in o hali bir melek haşeti ve Cenabı Hak'a karşı derin bir saygının neticesidir.
Demek ki Allah'a karşı edep bile bir manada herkesin kendi idrak ve ihsas ufkuna göre değişmektedir.
Peygamber edebi.
Peygamberler ibadet ve taatlerinde ve diğer muamelelerinde hep edepli olmasını bilmiş, Allah'a karşı olabildiğince saygılı davranmışlardır.
Hz.İbrahim hastalıkları verenin kim olduğunu bildiği halde Allah beni hasta
eder sonra da şifa yap kılar dememiş.
Hastalığım da odur bana şifa veren demiş.
Kullandığı ifadede hastalığı değil
şifayı Allah'a nispet etmiştir.
Neden acaba?
Çünkü zahiri yüzü itibarıyla hastalığın bir çirkinliği var.
İnsanların nazarında kötü olan bir şeyi Allah'a isnat etmek o seviyedeki bir kalbin ve o derecedeki bir idrak sahibinin edebine zıttır.
Peygamberlerin her hal tavır ve sözlerinde bu incelik vardır.
Tek bir isimle, bir sıfatla ya da bir isnatla bile
olsa eksik, kusur veya çirkinlik çağrıştıracak ifadelerden uzak durmak onların edep anlayışlarının gereğidir.
Hz.Musa Mısır'dan uzaklaşarak eyke'ye ulaştığında genel kabule göre Hz.Şuayb'ın kızlarına su çekme ve hayvanları sulamada yardımcı olmuş.
Sonra da bir
gölgeliye sığınarak, "Rabbim, lütfedeceğin her nimete muhtacım." demiştir.
Aslında onun durumu sözlerinin kendi haline mutabık olması için Allah'ım çok acıktım.
Canım dudağıma geldi.
Ayakta duracak takatim, gidecek yerim ve sırtımı dayayacağım kimsem kalmadı.
yedir, içir, karnımı doyur ve bana bir sığınak lütfet." demesini gerektiriyordu.
Fakat o böyle bir tasrihi edebe zıt görüyor, pek çok ihtiyacı bulunan bir insan edasıyla sadece halini Allah'a arz etmekle yetini.
Biz de edepli olmaya dikkat ederiz.
Rabbimize karşı duygu ve ihtiyaçlarımızı seslendirirken en uygun üslubu yakalamaya çalışırız.
Fakat peygamber edebi bambaşkadır.
Resul-i Ekrem'e karşı edep.
Allah'a karşı edepten sonra peygamberlere ve hususi
ile de peygamber efendimiz aleyhi ekmelü tehayaya karşı edep gelir.
Resuli Ekrem'e karşı edep ona itaatin hakka itaat sayıldığının bilinmesi ve onun Allah'la münasebetleri örnek alınarak her konuda hedeflediği hususların takip edilmesi demektir.
Çünkü sünnet-i seniye bütünüyle edeptir.
Cenabı Hak edebin bütün güzelliklerini habibinde cem etmiştir.
Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle o sallallahu aleyhi ve sellem vahşi adetlerine müteassıp ve inatçı insanları kötü ahlak ve çirkin adetlerinden uzaklaştırıp ahlak-ı hasene ile teçehiz ederek bütün aleme muallim ve medeni milletlere üstat eylemiştir.
Allah Resulü edep ve
saygının unutulduğu bir zaman diliminde vahşi insanlar arasında hatta bazı kabileler itibarıyla kız çocuklarının diri diri gömüldüğü bir coğrafyada neşet etmiştir.
O günkü
insanların konuşma tarzlarına bakarsanız edep anlayışlarına dair bazı ipuçları yakalayabilirsiniz.
Birisi mal taksiminde
bulunan Resul-i Ekrem'e gelip küstahça, "Ya Muhammed adaletli ol." diyebiliyordu.
Bu söz bizden birine söylenmiş olsaydı ne yapardık acaba?
Oysa biz adaletsizlik etmiş de olabiliriz.
Fakat o saygısızlığa maruz kalan kişi dünyaya adalet
getirmeye memur edilmiş zattı.
Ne var ki şefkat peygamberi bu kabalıkların hepsini sineye çekiyor, her defasında bir başkasının tavrıyla onuru rencide olsa da her şeye katlanıyor, ümmetinin kurtuluşu için her cefaya razı oluyordu.
Neden?
Çünkü bir insana ebedi saadeti kazandırma çok önemlidir.
İşte böyle bir toplumdan sahabe efendilerimiz gibi
Kur'an'ın mucizesi bir cemaat çıkmıştır.
Kur'an onları adım adım güzel ahlaka ulaştırmış ve ey iman edenler Allah'ın ve resulünün önüne geçmeyin.
Allah'a karşı gelmekten sakının.
Allah her şeyi hakkıyla işitir ve bilir.
Ey iman edenler! Seslerinizi peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin.
Onunla kendi aranızda yüksek sesle konuştuğunuz gibi konuşmayın.
Yoksa siz farkında olmadan bütün emekleriniz hiçe iniverir." gibi ilahi emirlerle herkesi Allah'a ve Resulullah'a karşı edepli olmaya çağırmıştır.
O varken siz söze karışmayın.
İlk ayette yer alan Allah ve resulünün önüne geçmeyin ifadesi Allah'a ve Resulullah'a karşı gelmeyin.
Allah ve resulü bir meselede hüküm verdiğinde o hükme razı olun demektir.
Daha özelleştirirsek ve Resulullah'a karşı edeple ilgili düşünecek olursak, bir soru sorulduğunda, bir meselenin
izahı ya da bir problemin çözülmesi istendiğinde, "O varken siz söze karışmayın, sözünü kesmeyin demektir." Allah Teala kendi murad-ı sübhanisini onunla bildirmiştir.
Onun mesajına uyma Allah'a uyma demektir.
Dolayısıyla o mesajını ortaya koyduğu zaman siz araya girip farklı fikir beyan etmeyin.
Peygambere akıl vermeye kalkmayın.
Bunların
yanı sıra ayetten yolda giderken bir izin ya da ihtiyaç olmaksızın onun önünde yürümeyin ve sofrada
ondan önce yemeğe başlamayın gibi adab-ı muaşerete dair manalar da çıkarmak mümkündür.
Peygambere karşı edepli olma Allah karşısında edepli olma manasına gelir.
Çünkü o bize Allah'ı tanıtarak ilahi mesajını bildirerek ve onun razı olacağı şeyleri öğreterek yolumuzu aydınlatan ve ebedi saadet yolunu açan zattır.
İkinci ayette, "Seslerinizi peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin den"
denmektedir.
Bu ayet nazil olduğunda Sabit ibn Kays ibn Şemmas evine kapanmış.
Ben cehennemliklerdenim." diyerek
ağlamaya durmuştu.
Peygamber efendimiz onun komşusu olan Saad ibn Muaz'a Sabit ne halde rahatsız mı deyince o
da gidip arkadaşının halini sormuştu.
Sabit ibn Kays bu ayet indirilince çok korktum.
Ben sizin en gür seslinizim.
Efendimizin yanında en çok benim sesim çıkıyor.
Demek ki
cehennemliklerdenim.
Cevabını vermişti.
Hz.Saat durumu peygamberimize anlatınca Resulullah, "Hayır, o
cennetliklerdendir." buyurmuş.
Sabit Hazretlerini yanına çağırarak ona, "Sen hayırla yaşayacak, hayırla öleceksin."
müjdesini vermişti.
Sabit ibn Kays hazretlerinin sesi çok tizdi.
Konuştuğu zaman mikrofon kullanıyormuş gibi
olurdu.
Peygamber efendimiz onun bu halinin tabii ve yaratılıştan olduğunu anlatarak onu teselli etmiş.
Ayette
kastedilen kimselerin peygamber huzurunda duruşun adamına riayet etmeyen, ona saygısızlık eden, kaba saba konuşan ve sesini yükseltip bağırıp çağıranlar olduğunu belirtmişti.
Kur'an-ı Kerim tezgahında terbiye gören sahabe efendilerimiz zamanla tam bir saygı topluluğu durumunu ihraz etmiş ve halleriyle örnek duruma gelmişlerdi.
Artık Allah Resulünün huzurunda hiç kimse sesini yükseltmiyor.
Herkes pesten konuşuyor ve çok edepli davranıyordu.
Onlardan hiç kimse söz kendisine verilmeden konuşmuyor.
Birisi konuşacağı zaman da önce sesini akord ediyor.
Ne diyeceğini önceden belirliyor.
az kelimeyle çok mana ifade etmeye çalışıyor ve
asla gereksiz konulara girmiyordu.
Onlar Peygamber Efendimize yapılan bir saygısızlığın insanın yaptığı
bütün iyi işleri iptal edebileceğini biliyor, onun yanında uluta konuşmanın ve bağırıp
çağırmanın bütün amelleri alıp götüreceğine inanıyor ve hepsi Sabit ibn Kays ibn Şemmas gibi saygıyı muhafaza edememe endişesi taşıyorlardı.
Biz efendimizin huzurundayken başımızda kuş varmış gibi duruyor.
Tek kelime kaçırmamaya gayret ediyorduk." diyen sahabe
efendilerimiz artık söz sultanının huzurunda lüzumsuz konuşmak şöyle dursun hakaret etmekten bile kaçınıyor.
Onun dudaklarından dökülen söz incilerinin bir tanesini bile zayi etmemeye ve onun her sözünü tam anlamaya çalışıyorlardı.
Edebi tabiat haline getirmeliyiz.
Kur'an'ın edep çağrısı her bir mümin için geçerlidir.
Rabbimize, Peygamber Efendimize, anne babamıza, ulemaya, hak dostlarına, hak yolunda olan idarecilere, bütün insanlığa karşı saygı ve edep
çerçevesinde hareket etmemiz Müslüman olmamızın gereğidir.
Enbiya-i izamın, Ashab-ı Kiram'ın ve selef-i salihinin hayatları bizim için birer edep tablosudur.
Bizim de saygı duymamız ve karşılarında edep sınırlarını asla aşmamamız gereken muallimlerimiz,
mürşitlerimiz, rehberlerimiz ya da şöyle böyle kendisine çok borçlu olduğumuz insanlar vardır.
Onlara karşı edep de nezdi-i uluhiyette sevap getirici ve Allah'ın rızasını kazandırıcı
vesilelerdendir.
Hele bu edebimiz Allah'tan ötürüyse yani mahlukatı Allah'tan ötürü sevdiğimiz gibi insanlara karşı da Allah'tan ötürü edepli davranıyorsak o zaman gerçekten kazanma yolunda yürüyoruz demektir.
Bir gün sahabeden Zeyd ibn Sabit radıyallahu anh ata binerken Abdullah ibn Abbas hazretleri bir uşağın
efendisinin ata binmesine yardımcı olurken yaptığı gibi onun atının üzengisini tutar.
Hz.Zeyd onun bu davranışı
karşısında ne yapıyorsun?
Sen ki peygamberin amcasının oğlusun deyince İbn Abbas biz büyüklerimize hürmet
etmekle mükellefiz.
Der bunun üzerine Hz.Zeyd İbn Abbas'ın elini tutup öper ve biz de peygamberimizin akrabalarına karşı böyle davranmakla mükellefiz karşılığını verir.
Onlar bu halleriyle birer edep abidesi olduklarını ortaya koydukları gibi saygılarının Allah ve peygamber sevgisinden kaynaklandığını da göstermişlerdir.
Her meselede olduğu
gibi edebin de insan tabiatının bir derinliği haline gelmesi gerekiyor.
İnsan işleye işleye, düşüne düşüne, üzerinde dura dura edebi tabiat haline getirebilir.
Dolayısıyla birine karşı edepli davranırken sunilik yapmamış, karakterini sergilemiş olur.
Böylece riyadan, sümadan ve başkalarına kendini satmaktan uzak kalır.
Ayrıca tabii olmayan şeylerde her zaman kesintiler meydana gelebilir.
Suni davranışlar
zamanla insana zor gelmeye başlar ve iradeyi zorlar.
İnsan irade gücünü her meselede ortaya koyamayabilir.
Her an iradesinin hakkını veremeyebilir.
Fakat bir şey tabiat haline getirilirse tabiatın rüzgarı arkaya alınır ve o iş kesintisiz devam eder.
Bir zamanlar bizim terbiye sistemimizde edep herkesin tabiatının bir yanı olmuştu.
O devrin sonlarına yetişmiş birisi olarak ben bile onu biraz
olsun gördüm, yaşadım.
Biz birbirimize hitap ederken, "Efendim" derdik.
Hatta en küçük kardeşlerimize bile
efendi diye seslenirdik.
Öyle ki annem ve babam belki çocukken beni ismimle çağırmışlardır ama belli bir yaştan
sonra bana asla sadece adımla hitap etmediler.
Bir anne baba oğlu paşa da olsa yine Ahmet gel Mehmet kalk diyebilir.
Fakat annem bana hep Hacı Efendi derdi.
Kardeşlerim de birbirlerine
efendi diye seslenir ve hep saygı ifade eden bir üslupla konuşurlardı.
Bizim dünyamızda herkes muhatabını
zat-ı alieni sözüyle taltif ederdi.
Bir teklifte bulunacaksa lütfedin derdi.
Bir büyük karşısında tek kişi söz konusuysa bendeniz ve halayıkınız.
Birkaç kişiden bahsedilecekse bendegan ve köleleriniz denmeden söze girilmezdi.
O gün herkes dediği, ettiği ve ortaya koyduğu her şeyde gayet içten ve ince bir tavır
sergiler.
Hep edeple oturur kalkardı.
Bu nezaket o toplumda tabiat ve ahlak haline gelmişti.
Bu nazik ifade ve üslup düşünülmeden ortaya konurdu ve milli terbiyemizin gereğiydi.
Bu üslupta bir
zorlanma, bir riya olmazdı.
Bugün insanlığın yeniden o terbiye sistemine, o edep ve o nezakete ihtiyacı var.
Bugün bi edep mahrum başed ez lütfi raB. Edepten mahrum olan Allah'ın lütfundan da mahrum olur.
Kaidesine ma sadak olmuş beşer öyle bir edebe muhtaç.
Alabildiğine kabalaşmış, olabildiğine hoyratlaşmış ağızlara edep öğretme, onları güzel konuşma usulü ve uygun hitap üslubuyla tanıştırma çok önemlidir.
Bazıları sayın bey, efendi gibi ifadelerin samimiyeti bozduğunu düşünürler.
Şahsen ben bu düşünceye
katılmıyorum.
Bu bir üslup meselesidir ve bizim güzel üslubumuz her zaman korunmalıdır.
Eskiden tekke ve medreselerin
kapısında edep yahu yazılıydı.
Bu söz ey insan, edebe dikkat et demekti.
Daha kapıdan girerken karşılaşılan böyle bir ikaz o dergahların töresiydi.
Ona benzer şekilde hemen
her yerde, her durumda ve her konumda insanlara edep telkin edilirdi.
O edep Kur'an'ın insanda görmek istediği bir özellikti.
Hz.Mevlana'nın efendi bil ki Allah kelamı olan Kur'an ayet ayet edeptir.
Akla sordum.
İman nedir?
Akıl kalp kulağına iman edeptir." dedi.
Sözleriyle nazara verdiği hal tavır ve söz güzelliğiydi.
Başkaları üzerinde müessir olan şey altı boş süslü sözler değil insani
tavırlardır.
Kalbin sesi soluğu olmayan süslü püslü sözlerin insanlara uzun süreli tesir ettiği görülmemiştir.
Sadece
söz tesirli olsaydı, dünya çapında en büyük edipler kitleler üzerinde müessir olur ve kalıcı tesirler icra ederlerdi.
Her biri birer sistem kurar ve ekoller oluştururlardı ki insanlar onlardan hiç ayrılmazdı.
Fakat bazı yanlarıyla onları takdir eden ve yazdıklarını beğenen bir kısım insanlar vardır.
Ama genelde onlara bir rehber,
bir önder kabul edip arkalarından giden ve bu sayede kurtuluşa ereceğine inanan insan neredeyse hiç yoktur.
Müessir olanlar sözlerinden daha çok hal, tavır, davranış ve edepleriyle tesirli olmuşlardır.
21. İnsaf
İnsaf kim tarafından seslendirilirse seslendirilsin, hak ve hakikati kabul ve itiraf etmek, herkese karşı merhamet ve adaletle muamelede bulunmak, kendi haklarının yanı sıra başkalarının hukukunu da gözetmek, nefis, heva ve hevese
değil, vicdan, mantık ve evrensel insani değerlere uygun davranışlar sergilemek ve hakkın en küçüğüne dahi
riayetkâ olmak demektir.
Bazen hak, bazen adalet ve bazen de doğruluktan hiç ayrılmama manalarını ifade etmek için kullanılan insaf tabiri hak iddiasında bulunurken asla başkalarına karşı haksızlık yapmamanın hatta kendi nefsi için elde etmeyi
istediği bir şeyi diğer insanlar için de dilemenin ve gerekirse onlara öncelik tanımanın ve hakkı yerine getirme hususunda ifrat ve tefritten uzak kalarak her zaman dengeli davranmanın unvanıdır.
Resuli Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem insafı güzel
ahlakın temel unsurları arasında saymış ve şu üç şey imandandır.
Nefsin dürtülerine rağmen insafı elden bırakmamak, selamı herkese yaymak ve darlıkta dahi infakta bulunmak buyurmuştur.
Halk arasında hadis olarak iştihar eden insaf dinin yarısıdır."
sözü de bizzat Allah Resulü tarafından dile getirilmiş olmasa bile yine onun hak ve adaletle
alakalı mübarek beyanlarının hülasası mahiyetinde bir kelamı kibardır.
İnsan bir meseleyi kendi mantık ve muhakemesine göre değerlendirirken bazen ferdi mülahazalarını merkeze oturtup o mevzuya nefis ve cismaniyet açısından nazar edebilir.
Bunu yaparken de çoğu
zaman yanılabilir, yanlış hükümlere varabilir ve kendisini mutlak haklı sanabilir.
Böyle bir durumda şahsi duygu,
düşünce, temayül ve istekleri farklı olduğu halde işin aslına vakıf olur olmaz hakkın yanında yer alması ve nefsine rağmen bir tavır belirlemesi insafesidir.
Her zaman dine saygılı
davranma, ahlakı hakperestlik hasletiyle yoğurma, hep doğrunun peşinde bulunma ve nefsani
meyillerin baskısına rağmen vicdanın sesine uyarak hakkı tutup kaldırma insaflı olmanın gereğidir.
İnsafsız adam gaddardır, merhametsizdir.
Suizan etmek için her fırsatı kullanır.
Bir kötülükten dolayı belki onlarca iyiliği görmezlikten gelir ve hüsnü zandan
hep nasipsiz kalır.
İslam ahlakı insaf ve hüsnü zannı tavsiye ettiği halde insafsız kişi haksızlığı ve kötü
düşünceyi esas alır.
Dolayısıyla da bir bahçedeki tek çürük elmaya takılarak bütün bahçenin çorak ve bozuk olduğu
hükmüne varır.
Haddi zatında devlet hazinesindeki bir silik para o hazineyi kıymetten düşürmez.
Fakat insafsızın nazarında o silik para hükmündeki bir kötü hasretten dolayı insan denen hazine değersiz bir meta dönüşebilir.
Güzel düşün, güzellikleri gör.
Hak katında yapılan güzel amelin 10 günahınsa bir sayılması sırrıyla bir hata onca
hasenata karşı kalbi bulandırmamalıdır.
İnsaflı mümin her zaman güzel düşünmeye ve iyilikleri görmeye
çalışmalı.
Bir insanı herhangi bir hatasından dolayı hemen adem mahkum etmemeli ve belki onun
bir iyiliğini bütün kötülüklerine kefaret bilmelidir.
Bir sahabi belki de içki ile şıayı tam tefrik edemediğinden zaman zaman sarhoş olacak kadar mahmurlaşmakta ve her
defasında da Resul-i Ekrem tarafından tedip edilmektedir.
Bir gün yine aynı durumda Resulullah'ın huzuruna getirilir.
Cemaatten birisi Allah canını alsın.
Bu kaçıncı defadır aynı günahı işleyip duruyor da bir türlü uslanmıyor
diye beddu bulunur.
Bu sözü işiten müşfik nebi, "Öyle deme.
O Allah'ı ve resulünü sever." der.
O sahabinin şahsi alakasına bunca teveccüh gösterildiği nazarı itibarı alınca
ilah-i kelimatullah'ın insana neler kazandıracağı ve Allah'ın adının kalplere nakşedilmesi için gayret
gösterenlerin hata ve kusurları karşısında nasıl bir tavır takınılması gerektiği hakkında isabetli bir
değerlendirme yapılabilir.
Tenkit ideale yürümek için yapılır.
Günümüzde insafsızlığın en fazla boyatıp geliştiği ve müthiş bir maraz halini aldığı saha garaz, cerbeze ve gurura dayalı tenkit sahasıdır.
Aslında bir kimsenin ya da bir şeyin iyi veya kötü
taraflarını, menfi veya müspet yanlarını bulup meydana çıkarmak, ortada olanla olması gereken arasında mukayese yapmak
demek olan tenkit, ideale yürümede önemli bir vesiledir.
Bu manada yapılacak bir tenkit pek çok maslahatlara
gebedir.
Ne var ki onun da bir üslubu ve uygun bir şekli vardır.
Her şeyden önce tenkit eden kimse insaflı olmalı, söyleyeceklerini nefsi hesabına değil hak adına söylemeli ve hayır mülahazasından başka bir niyeti bulunmamalıdır.
Tenkidin saiki hak aşkı ve
hakikati bulma arzusu olmalıdır.
İnsaflı bir münkit sadece hak ve hakikatin ortaya
çıkmasını maksat yapmalıdır.
Aksi halde gurur ve cerbezeye bağlı olarak yapılan insafsız tenkit muhatabı gücendirir, hakikatin tüm berraklığı ile ortaya çıkmasına ya da muhataplar tarafından
kabullenilmesine engel teşkil eder ve dolayısıyla hak yaralanır.
Bilindiği üzere herhangi bir hakikatin vuzha kavuşması adına fikir teatisinde bulunma, belli kural ve kaideler çerçevesinde beyin fırtınası yapma, müşterek düşünme, karşılıklı konuşma ve insaflı ifade sayesinde ferdi mülahazaları ortak hakla havale etme ameliyesine
münazara denir.
Günümüzde bunun adı tartışma olmuştur ve maalesef bunların pek çoğunun insafsızlık
zemininde cereyan ettiğine şahit oluyoruz.
Bugün fikir düellü diyebileceğimiz cid, mugalata ve demagoji platformlarındaki atışmalara iştirak eden hemen herkesin
bir kısım ön kabulleri oluyor ve tartışmacılar genellikle hakikatin ortaya çıkmasından daha ziyade ne yapıp edip kendi mülahazalarını karşı tarafa kabul ettirmenin mücadelesini veriyorlar.
Öyle ki bu hususta ölesiye gayret sarf ediyor, yer kelime ve mantık oyunlarına giriyor.
Hasımlarını
kışkırtma, ilzam etme ve mahcup düşürme gibi yakışıksız şeylere başvuruyor ve hakikate karşı hep kapalı duruyorlar.
Hakikatlerin ortaya çıkmasından daha çok karşı tarafın düşünce, ifade ve
felsefesine zıt argümanlar geliştirerek konuşmaları diyalektiğe çeviriyorlar ve birbirini mat etme, küçük düşürme ve
devre dışı bırakma mülahazasıyla hareket ediyorlar.
Bu tür tartışmalara katiyen münazara denmez.
dense dense zihni ve fikri özürlülerin atışması denir.
Heyhat ki şimdilerde münazara meclisleri diyalektik meydanlarına dönüşmüş bir haldedir.
Bu hastalığın yegane çaresi insaf
elden bırakılmaması, hakkın hatırının her zaman ali tutulması ve hiçbir hatıra feda
edilmemesidir.
Münazaraya katılan herkesin kendi kendini itham etmesi ve nefsine değil daima muhatabına taraftar olmasıdır.
Nur müellifinin nazara verdiği üzere ilmi münazarada hakperestlik ve
insaf düsturu şöyledir.
Eğer insan bir meselenin münazarasında kendi sözünün
haklılığına taraftar olup kendi haklı çıktığına sevinse ve karşı tarafın haksız ve yanlış olduğundan dolayı memnun
olsa insafsızdır.
Çünkü önemli olan haklı çıkmak değil hakkın ortaya çıkmasıdır.
Hem kendi haklılığına ve muhatabın yanlışlığına sevinen insan zarar eder.
Zira haklı çıktığı vakit o münazarada bilmediği bir şeyi öğrenmemiş demektir.
Dahası belki gurura kapılıp
ziyade zarara girer.
Fakat karşı tarafın haklı olduğu ortaya çıksa hiçbir zarar ihtimali olmadan bilmediği bir meseleyi
öğrenmiş olur ve nefsi de gururundan kurtulur.
Demek ki insaflı hakperest hakkın hatırı için kendi nefsinin hatırını kırar.
Hakkı hasmının elinde de görse yine rıza ile kabul edip onun tarafını tutar.
Biz insaflı mıyız?
Bazen başka din ve felsefelerin müntesipleri hakkında, "Keşke bu insanlar biraz
insaflı olsalar da Kur'an-ı Kerim'e ve Resulü Ekrem Efendimizin mesajına da bir baksalar, insaf
onların da gözlerini açabilir ve farklı yorumlara ulaşmalarına vesile olabilir.
Keşke ön yargılarından bir an
kurtulsalar da İslam'ı insafla ele alsalar" şeklinde bir kısım mülahazalara dalıyor ve muhataplarımızı insaflı,
önyargısız değerlendirme yapmaya Fakat onları insaflı olmaya davet ederken acaba işin bize düşen kısmını hesaba
katıyor muyuz?
Acaba biz hakkı ve hakikati onlara ne seviyede götürebildik?
İnandırıcı ve emniyet telkin edici bir
tavır sergileyebildik mi?
Onlardaki insaf duygusunu harekete geçirecek keyfiyette bir temsil ortaya koyabildik mi?
Müslümanlar olarak belki dünyanın pek çok ülkesine gittik.
Bazı
yerlerde hatırı sayılır bir nüfusa da ulaştık.
Fakat o nüfusa denk bir nüfusa sahip
olamadık.
Çünkü ekseriyetle dünyevi maksatlara bağlı olarak bazılarının kapılarında halayık gibi çalıştık.
Efendiler
kapı kullarını dinlemedikleri gibi ellerinin altında işçi olarak çalıştığımız insanlar da bizim sözlerimize
kulak vermediler.
Bizi genellikle birer köle gibi gördüler ve işleri bitince de halayıklarını kapı
dışarı etmenin yollarını araştırdılar.
Bu itibarla da Müslümanlar pek çok beldeye gitmiş olsa bile İslam'ın mesajı o beldelerin insanlarına ulaşması gerektiği şekil ve seviyede ulaşmıştır
diyemeyiz.
Öyleyse önce biz insaf etmeli değil miyiz?
Dünyanın dört bir yanına doğru dürüst
gidemediğimiz, inandırıcı bir hal, tavır ve keyfiyet sergileyemediğimiz ve çok güzel olan Kur'an hakikatlerini
aynı güzellikte temsil edemediğimiz için evvela kendimizi sorgulamamız gerekmez mi?
Şayet muhataplarımız, anlatılanlar çok güzel fakat o hakikatleri hayata hayat kılan bir toplum göremedik.
O ahlak-ı aliye ile ahlaklanmış insanlara şahit
olamadık.
Kılı kırk yararcasını yaşayan fazilet abidelerine rastlayamadık.
Nerede günaha sonuna kadar kapalı ve kapanmaya da haşkar insanlar.
Hani mümince yaşamanın canlı mümessilleri.
Böylelerini görmeden bizden inanmamızı beklemeyin diyorlarsa ve ötede bu mazeretlerini dile getirirlerse Allah huzurunda biz ne yaparız?
Bu açıdan insaf diyerek başkalarını hakperest olmaya çağırırken karşı tarafta o
insaf duygusunu tetikleyebilecek bir görüntü vermemiz gerektiğini de unutmamalıyız.
İnsanlığın
iftihar tablosu sallallahu aleyhi ve sellem'i görenler, "Biz bugüne kadar senin hiçbir yalanına şahit olmadık."
demediler mi?
Senin emin ve güvenilir bir insan olduğun hususunda asla şüphe duymadık ikrarında bulunmadılar mı?
Resuli Ekrem Efendimizin o mualla ve mübeccel hali bir yönüyle muhataplarının
Kur'an-ı Kerim'e eğilmelerine, İslam'ın mesajına kulak vermelerine ve Sadık-ı Mastduk dinlemelerine referans oldu.
Rehber-i Ekmel'in eşsiz temsili vicdanlarda insaf duygusunu harekete geçirdi.
Bugün de gönüllere tesir eden ve insanları insafa getiren temsildir.
Şu sözleri
duyarak hakkı buldum diyen pek azdır.
Fakat falan samimi müminin halis şöyle bir halini görüp hidayete erdim diyen insanların sayısı çoktur.
Haddi zatında hidayete vesile sözler de hep gönül dili ve hal şivesinin semeresi olan ifadelerdir.
Zira tebliği ancak hakiki temsille gerçek kıymetine ulaşır.
3. bölüm gayri ahlaki davranışlar.
1. Dilin afetleri.
O Rahman ki Kur'an'ı öğretti, insanı yarattı, ona beyanı öğretti.
Yüce yaratıcı tarafından insanlara büyük bir ihsan-ı ilahi olarak ifade gücü veya beyan kuvveti olarak da
isimlendirebileceğimiz dil verilmiştir.
İnsan hem hitaba mazhar yani muhatap alınan bir varlıktır hem de kendisi o dille konuşur.
Duygu ve düşüncelerini ifade eder.
Bu noktada dil insanın yönünü tayin eden bir araç olur.
Dil vardır.
İnsan onunla kabı kavseyine yükselir.
Dil vardır sahibini esfel-i safiline sükut ettirir.
Dil vardır bir hayat boyu cennete tohum saçar.
Dil vardır cehennem zakkumu yetiştirir.
Dil vardır Allah'ın cemaline dem tutan bülbül gibidir.
Dil vardır ifade
ettiklerinden dolayı cehennemde kancalara asılır.
Dil vardır insanın sırtında büyük bir yüktür ve insan onu atıp kurtulmak ister.
Dil vardır.
Sahibini rüyet-i cemale ulaştırır.
Dilin bu iki yönünü ifade sadedinde Allah Resulü aleyhissalatu vesselam
buyururlar ki, "Kşi bazen kıymetini bilmeden Allah'ın hoşnut olacağı öyle bir söz söyler ki Allah o söz sebebiyle onun derecesini yükseltir.
Bazen de öylesine Allah'ın sevmediği öyle bir söz söyler ki o söz sebebiyle cehenneme yuvarlanır gider." Ağzından çıkan hiçbir söz yoktur ki onun yanında hazır bulunan gözcüler o ifadeleri kaydetmiş olmasınlar ayeti temkinli davranıp düşüncelerini ifade etmeyi sadece ve sadece Allah rızasına ve mutlak gerekliliğe bağlayarak hakkın hoşlanmayacağı hatta çok defa lüzumsuz sayılan konularda dilini tutup konuşmamayı tavsiye eder gibidir.
İnsanın diline sahip çıkmasının lüzumu hakkında pek çok hadis varit olmuştur.
Mesela bunlardan birinde efendimiz şöyle buyururlar: "Apış arasını ve iki çene arasını koruyacağına dair söz verenin cennete gireceğine kefil olurum." Onun için Hz.Ebubekir ara sıra eliyle delini tutar ve şöyle dermiş: "Bu var ya bu işte beni varacağım yere vardıracak olan budur.
Efendimiz Allah'a ve ahiret gününe inanan kimsenin sahip olması gereken sıfatları saydığı bir başka yerde de şöyle buyururlar: "Kim Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsa ya hayır söylesin ya da sussun." Evet Akıllı mümin dilini hep hayır istikametinde kullanmak için iradesinin hakkını verebilen
kişidir.
Çok konuşan çok yanılır.
Aslında çok konuşma hele manayaniyattansa hep mezmüş ve öteden beri insanları felakete sürüklemiş günahların en tehlikelilerinden biri kabul edilegelmiştir.
erleri arasında çok yeme, çok
uyuma, çok konuşma, kesre-i taam, kesre-i menam, kesre-i kelam sözcükleri ile salikin boynunda birer tasma, ayaklarında pıranga ve kollarında kelepçe olduğu sürekli
hatırlatılmış ve bunların tehlikeleri üzerinde ısrarla durulmuş ve eskilerin ifadesiyle sebebi-i kesre-i hatiyat ve zellat, çokça günah ve sürçmeye sebep olan şey olduğu sık sık ihdir.
Hz.Ömer efendimize isnat edilen çok konuşanın hata ve sürçmeleri çok
olur şeklindeki söz de bu mülahazayı teyit eder mahiyettedir.
Hem ahlak kitapları hem de tasavvuf risaleleri kendi muhtevaları açılarından samtı, sükutu ele almış ve onu salikin önemli bir zenginliği, müntehinin gizli bir definesi ve her müminin de edep emaresi sayarak üzerinde ısrarla
durmuşlardır.
Ne var ki ehil bir müminin hem emri bil maruf ve nehyanil münker konularında hem ilim ve irşat mevzularında hem de zararları def ve menfaatleri celbetme
hususlarında konuşması da bir vecibe görülmüştür.
Dinimizde ihkak-ı hak etme mevzuunda konuşulacak şeyleri konuşma
bir vecibe.
Sükut etmekse günahtır.
Bu itibarla da denebilir ki Allah'ın rızası gözetilmeden ve meşru bir gaye takip edilmeden çok konuşma zararlı olduğu gibi konuşulması gerekli olan yer ve zamanlarda da konuşmama aynı ölçüde zararlı ve mezmundumdur.
Çok zaman sükut istihsan edilse de yeri geldiğinde konuşma ondan daha makbuldür.
Bu açıdan sükutun altın kabul edildiği yerler de vardır, gümüş kabul edildiği yerler de.
Onun için nerede sükut edilip nerede konuşulması gerektiğini bilmek çok önemlidir.
Hakkın çiğnenip hakikatin tahkir edildiği bir yerde sükut eden kimse, dilsiz şeytan sayılmış, faydasız ya da batıl şeyler konuşanlar da şeytanın dostu ve tercümanı kabul
edilmişlerdir.
Konuşması gerekli olan birine konuşma fırsatı verilmesi ve o ölçüde yararlı
olamayacak kimselerin susmasıy isa ahlaki bir sükut olup düşünce ve beyan pazarında haddini bilmeye delalet eder.
Konuyla alakalı bakırsa metağın sürme pazara ey ahi bırak meydanı cevherüşan olanlara denilmiştir.
Hal ehli ve hikmet erbabı yanında dilini tutmak edeple alakalı bir sükuttur.
hale ve hikmete hürmetin ifadesidir.
Şeyhül İslam Yahya Efendi bu hususla alakalı şöyle der: "Sözün dinle, kelam-ı ehli hali gayre benzetme.
Bilirsin vaiza, çok fark vardır kalden kale.
Hakka vasıl olmuş mahiyet erleri yanında mürak ölçüsünde bir sessizlik de vardır ki hem mehbet-i ilham-ı ilahi olan ilahi ilhamın indiği kalplere hem de o kalpleri doygunluğa ulaştıran zata karşı bir tazimdir ve kadirşinas gönül erlerinin sükutudur.
Bunlar susmaları gerektiği yerde susar ve ilham esintilerinin önünü açarlar.
Dünya nimetlerine bedel cennetlerin turfanda meyvelerine sofra sererler.
Bazen de anlatmayı esas teşkil eden konu bizim idrak üfkumuzun ya da mevzunun derinliği bakımından o kadar aşkın olur ki
sesimizi keser, çevremizdekilere de sus der ve her şeyi sükuta emanet ederiz.
Arza ne hacet, halimiz ayandır.
Veya bir kelam-ı nefsiyle hali pürelimize bak.
Bizi yalnız bırakma ifadeleri böyle bir sessizliğin sesi soluğu olduğu gibi Hz.Mevlana'nın sararmış solmuş yüzüme bak da bana hiçbir şey söyleme.
Sayısız dertlerimi gör ama Hüda aşkına bana bir şey söyleme.
Kanla dop dolu gönlüme bak.
Ir ırmağa dönmüş gözyaşlarımı seyret.
Ne görürsen geç hepsinden.
Neymiş, nasılmış diye bir şey söyleme şeklindeki beyanları da işte böyle bir sessizlik çağrısının
ifadesidir.
Hasılı mümin az ve öz konuşmalı, ötede bir kıymeti olmayan laaliliklere katiyen girmemelidir.
Malumat sahibi bir insansa ve konuşması gerekiyorsa sohbet-i canandan bahisler açmalıdır.
Kendisi bilmiyorsa başkalarının o istikamette konuşması için lazım gelen ön hazırlıkları yapıp zemin hazırlamalı, hak ve
hakikatleri ihlasla seslendirecek, sohbeti fayda verecek insanlara söz hakkı vermelidir.
Onları konuşmaya teşvik etmeli.
Meclislerin günlük dedikodularla kirletilmesine müsaade
etmemeli ve ne yapıp edip her sözü imana dair konulara getirmeli.
Sohbet-i canana çevirmelidir.
Allah'a ve ahiret gününe inanan kimse ya hayır konuşsun ya da sussun hadis-i
şerifine uygun bir hayat sergilemek de ancak böyle mümkün olabilecektir.
Burada konuşmada denge ve istikamet korunamadığında ortaya çıkan ve dilin afetleri diyebileceğimiz bazı hususlar üzerinde durmak istiyoruz.
Gıybet.
Gıybet insanın yüzüne söylendiği zaman üzüleceği sözün gıyabında söylenmesidir.
Nitekim insanlığın iftihar
tablosu aleyhi elfi alfi salaten ve selam gıybetin tarifini yaparken şöyle buyurur.
Kardeşini hoşlanmayacağı şekilde anmandır.
Bunu duyan sahabi sorar.
Ya Resulallah, eğer onda o söylediğim şey varsa bunun üzerine Allah Resulü şöyle cevap verir.
Eğer
söylediğin şey onda varsa o gıybettir.
Şayet yoksa iftiradır.
Hz.Ayşe validemiz bir kadının gıyabında onun boyunun kısa olduğunu söyleyince Hz.Ruhu Seyyidül Enam onun gıybetini yaptın buyurmuştur.
Evet Kişinin duyduğunda hoşuna gitmeyecek her söz
gıybettir ve haramdır.
Fakat ne tuhaf ve acıdır ki dine ve millete hizmet diyen bazı insanlar bile böyle çirkin bir günaha karşı kendilerini korumuyorlar.
Aslında bu tavır dinin bir yanını kabul edip gereğini yapma, diğer yanını ise arkaya atma demektir.
Kur'an-ı Kerim ehli kitaptan bir kısım kimselerin yaptığı işleri anlattığı bir yerde kitabın
dinin bir kısmına inanıyor bir kısmına inanmıyorlar diyerek onların dinin bir kısım emirlerini uygulayıp diğer bir kısmını görmezlikten gelmelerini tenkit eder.
Müslümanlar olarak dini mübin İslam'ın ortaya koyduğu ölçülere uymak mecburiyetindeyiz.
Zira özellikle vahdetin bozulduğu, Müslümanların birbirine düştüğü şu zaman
diliminde bizi kurtaracak şey İslam'ın prensiplerine sımsıkı sarılmaktır.
Kur'an-ı mucizül beyan, Hucurat suresinde şöyle buyurur.
Ey iman edenler, zandan çok sakının.
Çünkü zanların bir kısmı günahtır.
Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın.
Birbirinizin gıybetini yapmayın.
Ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlananınız olur mu?
Tiksindiniz değil mi?
Öyleyse Allah'ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun.
Allah tevvaptır, rahimdir.
Ayette müminler başkaları hakkında sui zanda bulunmaktan ve bu zanlarıyla hareket etmekten ve başkalarının gizli hallerini araştırmaktan, mahremiyet
sınırlarını çiğnemekten kesin olarak men edilmiştir.
Mümkün olduğunca hüsnü zan etmek ve suizandan kaçınmak İslami bir esastır.
Suizan ve tecessüsten men edilen müminler bir yönüyle bunların bir
sonucu olarak gıybet etmekten de men edilmişlerdir.
İnsanların ırzlarını, namuslarını, mallarını, haysiyetlerini kurcalamak suretiyle onların utanılacak hallerini ortaya dökmek son derece çirkin bir fiildir.
Kur'an-ı Kerim bu meseleyi ölü kardeşin etini yemeye benzeterek bir yönüyle yemeyin demiştir.
Üstadın enfes
tespitleri içinde meseleye yaklaşacak olursak şöyle diyebiliriz.
Sizin vicdanınıza ne olmuş ki insan böyle kargalığı yapıyorsunuz?
Hayat-ı içtimaiyeden nasibini alan heyet-i
içtimaiyenize ve umumi ruhunuza ne olmuş ki kendi heyetinizi yaralıyorsunuz?
Kur'an gıybet etmeyi ölü eti yemeye benzettiği için ruy tabircileri rüyasında et yediğini gören bir insanın bu
halini gıybet olarak tevil ederler.
Yani ne eti olursa olsun rüyasında ağzına et alıp geveleyen bir insan birisini
çekiştirmiş onun etini çiğnemiş olabileceği şeklinde tabir ederler.
Buradan hareketle denilebilir ki dünya hayatında gıybet eden kimse ihtimal berzahta ve kabir aleminde vahşi bir hayvan gibi temessül edecektir.
Fahri Kainat Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyururlar: "Miraç gecesi cehenneme ait tablolara şahit olduğumda bakırdan tırnaklarıyla kendi yüzlerini ve göğüslerini tırmalayan insanlar gördüm."
Cibril'e sordum: "Kim bunlar?
İnsanların etlerini yiyen, onların namuslarına dil uzatanlar." dedi.
Gıybet büyük
günahlardan biridir.
Öyle ki Resuli-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şeriflerinde
şöyle buyurur: "Gıybetten sakının.
Çünkü gıybet zinadan daha şiddetlidir.
Kişi zina eder sonra tövbe ederse Allah onun tövbesini kabul buyurur.
Ancak gıybet eden, gıybet edilen
affetmedikçe affolunmaz.
Maalesef şimdilerde önünü büsbütün alamadığımız ve bazen masum kılıflar içinde
mevcudiyetini devam ettiren sinsi bir günahtır gıybet.
Adeta kuzu postuna bürünmüş bir kurt gibi sinsice aramızda dolaşıp her gün birimizi dişliyor, birliğimizi dağıtıyor, parçalıyor.
Üstat Bediüzzaman'ın anlayışı çerçevesinden bu tür rivayetler şu manaya gelir.
Eğer gıybet olmasa da gıybetin öyle bir çeşidi vardır ve fertleri ve toplumu öyle bir noktaya getirme
potansiyeline sahiptir ki açacağı yaralar fert ve cemiyet adına bazen zinanın mefsetinden daha büyük bir mefsedet teşkil edebilir.
Burada zinayı hafife alma, küçük görme gibi bir mana anlaşılmamalı.
Bilakis evvela gıybet zina mukayese yapılmak suretiyle zinanın ne büyük bir kötülük olduğu ortaya konmuş oluyor.
Ardından ifade edilen hususa
gelince bazı ahvalde günahların en büyüklerinden olan zinadan bile daha büyük bir şer potansiyeline sahip bir
günahtır gıybet.
Günümüzde bazı çevrelerde gıybetin zinadan daha tehlikeli bir hal aldığı
söylenebilir.
Çünkü inanan insanlar için de toplumun temelini dinamitleyen çirkin zina fiilinden uzak duruluyor.
Çünkü onun nedenli büyük bir günah olduğu ve onu irtikap edenin nasıl bir zemme
müstehak hale geldiği geleceği biliniyor.
Fakat ne yazık ki pek çok kimse alıştığı, normal gördüğü için gıybet denilen o çirkin günaha karşı aynı tavır alınmıyor ve onu sanki basit bir şeymiş gibi görüyor.
Öyle ki insanlar hiç yüzleri kızarmadan ve utanmadan bu şeytani günahı irtikap edebiliyorlar.
Bundan dolayı denilebilir ki gıybet günümüzde günahların en münafığı haline gelmiştir ve bu nifak yanıyla bizim aramızda mevcudiyetini devam ettirmektedir.
Kur'an-ı Kerim kaşgöz işaretleriyle başkalarını levmeden insanlar hakkında şöyle
buyuruyor.
Ağzını gözünü eğerek şunu bunu kınıyanlara yazıklar olsun.
Fakat nasılsa Kur'an-ı Kerim'in yürekleri hoplatacak bu ikazlarına rağmen bu meret günah bizim aramızda
masumiyet kespetmiş ve meclislerimizde iltifat görür hale gelmiştir.
Bir arkadaşımızın gıyabında çok rahat
konuşabiliyoruz.
Mesela bu arkadaş çalışmanın hakkını vermiyor.
Bu arkadaş tembel.
Bu arkadaş bu meseleyi
anlamıyor.
Bu arkadaşın hakaik-i imaniyeye dair eserlerden nasibi yok.
ve benzeri ifadelerle birini gıyabında çok rahat çekiştirebiliyoruz.
İmana dair eserleri okumak çok güzel bir meziyettir ve
siz bu mülahazayla bu arkadaşlar risaleleri doğru dürüst okumuyorlar diyerek tahassürünüzü ifade etmiş
olabilirsiniz.
Fakat bu öyle bir gıybet olur ki imana dair eserleri okumanın insana kazandırdığı meziyeti 50 defa alıp götürebilir.
Mümin ırzının ve namusunun başkalarının diline dolanmaması için ne kadar hassas ve ne kadar titizse başkalarının
haysiyetini koruma mevzuunda da o kadar hassas ve titiz olmalıdır.
Onları da kendisi kadar aziz tutmalı ve haklarında hep iyilik düşünmelidir.
kendisi için istemediği şeyi başkaları için de
istememelidir.
Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem insanları bir mevzuyla alakalı
uyarmak istediğinde bunu hiç kimseyi rencide etmeden yapardı.
Hata yapan kişileri doğrudan muhatap almadan topluluğa
hitap eder ve "Ey cemaat, ne oluyor ki bazılarınız şöyle bir şey yapıyorsunuz?" gibi genel ifadeler
kullanırdı.
Evet Günümüzde havadan sudan daha çok bizim Kur'an'ın ahlak adına bize telkin ettiği şeylere ihtiyacımız var.
Şunu katiyen bilmeliyiz ki Kur'an ahlakını yaşamadıktan sonra içtimai hayatı tamir adına yapacağımız her şey yarayı büyütmekten başka bir işe yaramayacaktır.
Bir topluluğun gıybeti.
Gıybet, iftira, büht ve benzeri günahlar ferdi olmaktan çıkıp bir topluluk hakkında işlenirse söz konusu topluluğun tek
bütün fertlerinden helallik alınmadıkça affedilmezler.
Mesela Kadiriler veya Şazililer hakkında onların bütününe itham edecek şekilde aleyhte konuşan bir insan koskocaman bir
topluluk hakkında öyle korkunç bir gıybet etmiş olur.
O şahsın bu kul hakkından kurtulabilmesi için Abdülkadir Geylani Hazretlerinden veya Ebul Hasan Eşşazili Hazretlerinden günümüze kadar
gelmiş geçmiş binlerce milyonlarca insanın bütününün hakkını helal etmesi gerekir.
Nasıl ki dua külliyet
kespettiğinde kabule daha yakın olur.
Aynen öyle de gıybet külliyet kespederek külli ve
katmerli bir hal aldığında bağışlanma ihtimali düştükçe düşer.
İşin doğrusu az önce de ifade etmeye çalıştığımız gibi gıybet edilen hak sahiplerinin tamamından helallik almadıkça insanın o işin
içinden sıyrılması mümkün değildir.
Belki de onca insanın vebalini tutar.
Gıybet eden o şahsın sırtına yüklerler.
Bu da kaldırılır yük değildir.
Rabbim muhafaza buyursun.
Ayrıca bilinmesi gerekir ki bir topluluk veya oluşumu temsil eden şahısların
gıybetinin yapılması bütün bir topluluğun gıybetinin yapılması gibidir.
Mesela birisi kalkıp herhangi biri için bu adam şöyledir böyledir deyip aleyhteyhte konuşsa bu ferdi bir gıybet olur.
Ancak öyle zatlar vardır ki onlar adeta külliyet kespetmiş ve bir topluluğu temsil eder duruma gelmişlerdir.
O
zatların haysiyet ve şerefleri temsil ettikleri insanların haysiyet ve şerefiyle bütünleşmiştir.
Siz
onların adını andığınız zaman o çizgide düşünen insanların hepsi birden hatıra gelir.
İşte bu gibi zatlar
aleyhinde kötü bir söz söylendiğinde bütün o insanların birden gıybeti yapılmış olur.
Bir de böyle bir gıybet medya
yoluyla neşredilir de çok geniş bir alana yayılırsa o zaman musibet daha da büyür.
Gıybetin çeşitleri.
Müminler gıybetin her türlüsünden uzak kalmaya bakmalı ve dillerini çirkin sözlerden arındırdıkları gibi zihinlerini de
kötü duygu ve düşüncelerden temiz tutmaya çalışmalıdırlar.
Zinadan daha beter bir felaket olan gıybete düşmeme adına dedikodunun en küçüğünden bile kaçınmalıdırlar.
Farkına varmadan en büyüğüne maruz kalmamak için en küçüğünden de uzak durmalıdırlar.
Bu
yolda sürekli Cenabı Hak'a sığınmalı ve dil afetlerinin hepsine karşı tetikte olmalıdırlar.
Gıybet bazen yazı yoluyla
yapılır.
Gazete sütunlarında insanların onur, haysiyet ve namuslarıyla oynandığını
görürsünüz.
Bazen bir karikatürle, bazen de montajlanmış bir resimle gıybet yapılmaktadır.
Bazen bir resim sayfalarca
yazıdan veya saatlerce konuşmadan daha menfi tesiri yapabilir.
İnsanların zihinlerine o resim veya
karikatür kazır.
İnsanlar o kişiyi veya o grubu resim veya karikatürdeki haliyle hatırlarlar.
Bunların hepsi münferit
olarak yapılan gıybetlerden kat fazla günahtır.
Zira bu durum oturma odasında veya kahvehanede 5 10 kişiyle yaptığınız
bir gıybet olmaktan çıkmış yüz binlerin, milyonların huzurunda işlenen bir cürbe
dönüşmüştür.
Onu okuyan gören gözler adedince günah işlemişsinizdir.
O karikatüre bakıp gülenler sayısınca vebale
girmişsinizdir.
Evet Bunun vebali o kadar ağırdır ki yer gök kaldırmaz.
Gıybetin bir de güya temkinlice ve akıllıca yapılan çeşidi vardır.
İnsan birilerinin kusurunu
göstermek için kendini temize çıkarır.
Mesela hayırlı bir iş için insanların himmetine başvuran birini görünce şöyle
der: "Allah'a şükür ki Rabbim yüz suyu döktürmedi." Veya çarşı pazarda rahat rahat dolaşan birini görünce haya
azlığından Allah'a sığınırım der.
Dolaylı yollardan da olsa bu sözler de birer gıybettir.
Hatta insan bununla iki
günaha birden girer.
Birincisi müminlerin haysiyetiyle oynayıp onları gıybet etme günahı.
İkincisi gizli şirk
sayılan riyakarlık yapıp kendini ön plana çıkarma günahı.
Bu konuda çok tehlikeli bir kayma noktası da şudur.
Bazıları sözde gıybetten kaçınıyor görünerek arkadaşları hakkında daha neleri var neleri ama
gıybet olur diye korkuyor ve hepsini söylemiyorum.
der.
Bu söz o kastettiği şeyleri söylemekten çok daha
büyük bir gıybettir.
Çünkü müpem bir isnat sarih bin iftiradan daha büyüktür.
Zira muhatabın aklına en büyüğünden en
küçüğüne her türlü olumsuzluk gelebilir.
Böylece hem ikili münasebetler hem de içtimai ilişkiler zedelenir.
Böyle diyeceğine o zatın 100 tane günahını açık açık söylese herhalde sözleri akla
gelebilecek şeylere sınır teşkil etmesi bakımından daha hafif olurdu.
Gıybete sevk eden sebeplerden bazıları.
Öfke duygusu.
İnsanı gıybet yapmaya sürükleyen şeylerin en başta geleni
gıybetini yaptığı kişiye karşı duyduğu öfke ve kir.
Evet Çok defa kişi hasmından intikam
alma hissiyle bu günaha girer.
Hadis-i şerifte şöyle buyurulur.
Cehennemde öfkesini, hıncını Allah'ın gazabına sebep olacak şekilde giderenlerin girmesi için tahsis edilmiş bir kapı
vardır.
İnsan bazen karşısındakine duyduğu öfkesini, gayzını dindirmek için gıybete girer, dedikodu yapar, iftira atar.
İşte Resuli-i Ekrem Efendimiz böyle yapan bir kimsenin feci akıbetini haber vermiştir.
Haset.
Haset de insanları gıybete sevk eden amillerdendir.
Haset eden haset ettiği kimsenin sahip olduğu bir hususiyeti
kıskandığından dolayı onun o hususiyeti kaybetmesini ister.
Bunu fiile dökmesi halinde kullanacağı
silahlardan biri gıybettir.
Hadisin ifadesiyle ateşin odunu yakıp kül etmesi gibi haset duygusu da sahibini yer bitirir.
Hele içindeki haset ateşi onu gıybet, iftira gibi kötülüklere de sevk ediyorsa Bugün İslam'a hizmet gayesiyle birçok cemaat ortaya çıkmıştır.
Her
biri kendine göre bir yol bulmuş ve o yolda hizmet etme gayretindedir.
Eğer bunlar kendi mesleklerinin muhabbetiyle yaşayacaklarına birbirlerini çekiştirirlerse
birlik ve beraberliğe zarar verirler.
Oysa herkes müspet hareket etmeyi şiar edinse, kendi
mesleklerinin muhabbetiyle yaşasa, başkalarının mesleklerini kötüleyene kadar Kur'an'ı anlatsa hem günaha girmemiş
hem de İslamiyetin güzelliklerini daha çok insana ulaştırmış olurlar.
Ancak haset, çekememezlik,
öfke gibi sebeplerle insanlar birbirlerinin gıybetini yapıyorsa Allah da yapılan işlere bereket
vermez.
Çevresini kaybetme korkusu.
Bazen insan oturup kalktığı insanlardan uzaklaşmamak ve onlarla irtibatını devam ettirebilmek için yaptıkları gıybete sesini
çıkarmaz.
Hatta gıybetlerini dinleye dinleye artık o da onlar gibi gıybet yapmaya başlar.
Başkalarını itibarsızlaştırma düşüncesi.
Hasımlarını başkalarının gözünde itibardan düşürmek için gıybet yapan insanlar vardır.
Böyleleri hasmım bana
saldırmadan önce ben onu itibarsızlaştırayım ta ki onun bana saldırmasının bir etkisi kalmasın diye
düşünürler.
Böyle bir yolla hasmını alt etmeye, ona galebe çalmaya çalışırlar.
Bu hususu ile günümüzün
politik arenasında çokça rastladığımız bir durumdur.
Oysa bu insanlar bilmezler ki hüsnü tesir ve hüsnü
kabul Allah'a ait olan şeylerdir.
Yine bilmezler ki kendileri böyle bir şeye girişirse bir gün gelir başkaları da
onlar için aynı şeye tevessül ederler.
Kendini yüceltme gayesi.
Bir kısım insanlar da kendilerinin ne kadar üstün olduklarını anlatabilmek için
başkalarının kusurlarını sayıp dökerler.
Oysa Allah o insanı sevmişse sen ne kadar eksik ve kusur anlatırsan anlat bir
tesiri olmayacaktır.
Eğer Allah seni sevmediyse ne yaparsan yap hak ve hakikate gönül vermiş insanlar nezdinde değerli bir mevkiye yükselemezsin.
Asıl mesele Allah'ın sevmesi ve razı olmasıdır.
O razı olsa ama bütün dünya küsse ehemmiyeti yok.
Başkalarını güldürme maksadı.
Gıybetin en seviyesiz olanı başkalarını güldürmeye
matuf olarak insanları alaya alma, ayıplama, kınama şeklinde olanıdır.
Böyle bir durumda hem gıybetle
insanların izzet ve haysiyetleriyle oynanmış hem de laalilik gibi müslümana yakışmayan sevimsiz bir tavır
sergilenmiş olur.
Gıybet sayılmayacak durumlar.
Meselenin bir diğer yanı da şudur: "Gıybetten sakınacağım" derken söylenmesi gereken meseleleri söylememek de ayrı bir
yanlıştır.
Bir yerde insanlar gadre uğrayıp haklara heder oluyor.
Zalimlerin sesi gür çıkıp mazlumlar sesini
çıkartamıyorsa işte o mazlumların imdadına koşma maksadına matuf insan sesini çıkartmalıdır.
Keza irtikap edilen bir kötülüğü gördüğü ve Allah'ın yasak ettiği bir harama
şahit olduğunda insan gıybet olur mülahazasıyla sesini çıkartmazsa bu sefer dilsiz şeytan olur.
Diğer taraftan örneğin bir fasık-ı mütecahir hiç utanmaksızın açıktan günah işleyen kimse önüne
geleni aldatmakta, dolandırmakta, hile ve entrikalarla iş yapmaktadır.
Böyle bir kimseye karşı insanları uyarmanın
da yine gıybetle uzaktan yakından alakası yoktur.
Bu şekilde davranışlarıyla başkalarına zararlı olacak
kimseler hakkında insanların teyakkuza geçmesini temin etmek iman ve Kur'an adına bir vazifedir.
Başkalarını çekiştirme Allah'ın haram kıldığı bir şeydir.
Fakat ortada bir
zulüm, bir haksızlık varsa ve birilerinin zarara uğraması ihtimali mevcutsa o haksızlığı bertaraf etmek için
konuşmak ve o zararı giderme adına insanları bilgilendirmek, muhtemel zarara dikkatlerini çekmek, gıybet olmak bir
yana bir insani vecibedir.
Gıybete karşı tavır ortaya koyma Müslümanlar gıybet konusunda prensip kararına varmalı ve mesela şöyle diyebilmelidirler.
Ağzımdan gıybet adına bir
söz çıkarsa şu kadar oruç tutacağım.
Belki böylece gıybete giden yollar daha baştan kapatılmış
olur.
Belki muaccel ceza diye vasıflandırabileceğimiz böyle bir amelle nefis intibaha gelir.
Sonrasında aklın hakim, nefsin de mahkum olması sağlanabilir.
Kim bilir belki de böylelikle
gıybet etmemeyi rabbimiz fıtratımızın bir parçası haline getirir.
Kendi aramızda gıybet ifade eden bir söz konuşulduğunda sahabilerin bazılarının yaptığı gibi bu mecliste artık oturulmaz.
Zira burada günah işlendi.
Allah'a isyan edildi."
diyerek o meclisi boykot edip terk etmeliyiz.
İman hizmetine çok emeği geçmiş büyük bir insandan dinlemiştim.
Bir
gün üstadın yanına gittim.
Bir meselenin halli için belki birileri hakkında zem de
ifade eden bazı şeyler söyleyecektim.
Aslında üstat anlatmak istediği mevzuyu bilmiyordu.
Fakat ben ne zaman söze
başlasam kardeşim ben dinlemek istemiyorum." deyip meseleyi kapattı.
Ben anlatmakta ısrar ettim.
Ara ara söze girmeye çalıştım.
Ama o her defasında kardeşim bu hususta bir şey dinlemek
istemiyorum." dedi ve bana başkalarının aleyhinde tek cümle söyleme fırsatı vermedi.
Üstadın davranışı sui zanlı, gıybete ve insanlar hakkındaki kesin bilgiye dayanmayan hükümlere karşı tavır
alma demektir.
Zannediyorum biz de birkaç yerde böyle ders verip yanımızda vazifemizi alakadar eden konular
haricinde konuşulmasına fırsat vermesek suizanları seslendirme ve gıybetlere girmelerin alanı da kendi kendine
daralacaktır.
O türlü hırıltıların alanının genişlemesi biraz da bizim o hırıltılara
müsamahamızdan kaynaklanmaktadır.
Kur'an'ın halis bir talebesi birisi ağzını gıybete açtığı zaman yiğitçe Allah'ı
ısmarladık deyip oradan uzaklaşmasını bilmelidir.
Bu mümince tavırla gıybet meclislerini birkaç defa terk etseniz, suizanlarını dillendiren kimselere hoşça kalın deyip yanlarından
ayrılsanız, zamanla onlar da sizin yanınızda o türlü şeylere teşebbüs edemeyeceklerdir.
Maalesef biz müsamaha
gösterilmemesi gerekli olan bir konuda müsamahalı davrandığımızdan gıybet edenlerin ve
müfterilerin hareket alanlarını da genişletmiş oluyoruz.
Gıybetin kabirde bir laşe şeklinde hemen başımızın ucunda
durup kabir ufkumuzu kirletmesini ve pis rayihası çirkin görüntüsüyle bize bir azap sebebi olmasını
istemiyorsak ona karşı şimdiden hep beraber ciddi bir tavır almamız gerekiyor.
Bu sebeple çevremdeki insanlara diyorum ki ağzımı açtığımda yarım kelimelik bir gıybete şahit
olursanız hemen buna karşı tavır alın ve sözü değiştirip sohbet-i canana getirin.
Ne olur?
Bu konuda geri durmayın ve o çirkin fiilin önünü almak için cesaret-i medeniyenizi, daha doğrusu cesaret-i
diniyenizi ortaya koyun.
İnanan gönüllerin mülahazaları ve sözleri de imanları çerçevesinde olmalıdır.
Onların konuşma ve sohbet mevzularını dedikodular, gıybetler ve vehimler, zanlar belirlememeli, her muhavereleri dinin emirleri dairesinde harama girmeme sınırları içinde ve rıza-i ilahiye vesile olabilecek bir keyfiyette cereyan etmelidir.
Unutulmamalıdır ki vifak ve ittifak tevfik-i ilahinin vesilesi, ihtilaf ve iftirak da başarısızlığın ve maksada ulaşamamanın sebebidir.
Uhuvveti zedeleyecek her mülahaza, her söz ve davranış hayırlı faaliyetlerin bereketini de alır götürür.
O halde Allah'ın sizi
muvaffak kılmasını istiyorsanız uyuşmazlık, kırgınlık, kavga ve ayrılık sebebi olabilecek kötü düşünce, çirkin laf ve kaba tavırlardan uzak durmalısınız.
İnsanları sizden uzaklaştıracak, size karşı nefret hislerini tetikleyecek hal ve hareketlerden
kaçınmalısınız.
Hasımca duygularla yanınıza gelen insana bile bir gül uzatıp bunu mu almak
istiyordunuz demeli ve onu da sıcak bir tebessümle karşılamalısınız.
Nihayet karşı taraf da insandır ve siz
muhatabınızın gönlündeki buzların eridiğini görürsünüz.
Başkaları size karşı insanca davranmasa bile siz katiyen
mukabele-i bil misil mülahazalarına takılıp kalmamalı, ölseniz bile mutlaka Müslüman karakterinin
gereklerini yerine getirmeli ve başınıza atılan taşları atmosfere çarpıp eriyen meteorlar gibi ışığa çevirerek etrafınıza maytap ziyafetleri çekmelisiniz.
Yalan ve iki yüzlülük.
Mümin davranışlarında ve sözlerinde doğrunun
temsilcisidir.
Onun bütün beyanları hep doğru olmalı.
Yani yalandan fersah fersah uzak bulunmalıdır.
Zira
yalan Kur'an-ı mucizül beyanda ve sünnet-i seniyede kafirlerin, münafıkların sıfatı olarak anlatılır.
Resuli Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem yalan söylemenin nifak
alametlerinden biri olduğunu söyler.
Bir kişinin münafık olduğunun üç önemli göstergesi vardır.
Konuştuğu zaman yalan
söyler.
vaatte bulunduğunda yerine getirmez ve kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder.
Yalandan kaçınma, özü sözü doğru yaşamaya çalışma hakkında pek çok şey
söylenebilir.
Başta Kur'an ve Sünnet Selef-i Salihinin eserleri bu mevzuyu çok farklı yönleriyle ele almışlardır.
Peygamberlerde bulunması zaruri beş sıfattan birinin doğru sözlülük olması,
hayatlarında zerre miktar yalana yerin olmaması her hususta onları rehber edinmesi gereken bizlere çok şey
anlatmaktadır.
Biz bu geniş konuyu daha önce üzerinde durduğumuz sıdk mevzuunu havale edip
yalanın farklı bir boyutu olan iki yüzlülük üzerinde biraz durmak istiyoruz.
Efendiler Efendisi bir beyanında şöyle
buyurmaktadır.
Kıyamet günü Allah katında insanların en şerlilerinden birinin iki yüzlüler olduğunu
görürsün.
Onlar birilerine bir yüzleriyle gelirken başka birilerine başka yüzleriyle gelenlerdir.
Resuli Ekrem başka bir hadisinde de şöyle buyurmuştur.
Bu dünyada iki yüzlü olan
kimselerin kıyamet günü ateşten iki dili olacaktır.
Sureti Hak'tan görünüp insanları aldatanlar, herkese farklı
farklı davrananlar, göründükleri gibi olmayanlar, sözde bir davaya sahipmiş gibi
Müslümanların haysiyetleriyle oynayanlar hep bu kategoriye girerler.
Bunlar ahirette en şerli insanlar olarak arzam edeceklerdir.
Bunlar gerçek niyetlerini, gerçek yüzlerini daima saklarlar.
birine farklı bir dil kullanır, başkasına ayrı bir dil kullanırlar.
Bu davranış eğer itikadi meselelerde olursa insanı itikatta münafık yapar.
Ameli meselelerde olursa amelde münafık yapar.
Münafıklar hakkında Kur'an-ı Kerim şu hükmü vermiştir.
Muhakkak ki münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar.
İkili oynamamak, yalan söylememek, hep doğrunun peşinde olmak bir müminin olmazsa olmaz sıfatıdır.
Ancak bunun da
ölçüleri vardır.
Üstat Bediüzzaman'ın ifadesiyle, "Senin üzerine haktır ki her söylediğin hak olsun.
Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur.
Her dediğin doğru olmalı fakat her doğruyu demek
doğru değildir.
Zira senin gibi niyeti halis olmayan bir adam nasihati bazen damara dokundurur.
Aksül amal
yapar.
Her şeyi yerli yerine koyup her sözün yerini iyi belirlemeye hikmet denir.
Hikmet erbabı tüm söz ve davranışlarında olması gerekeni esas alır, ona göre davranır ve herkese uygun bir üslup
belirleyerek konuşurlar.
Buna iki yüzlülük değil, insanları idare etme sanatı denir.
Nitekim Resuli-i Ekrem
Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in de şerrinden emin olmak istediği bir kısım kimseleri idare etme adına farklı
muamelelerde bulunduğu olmuştur.
Bu sosyal hayatta pek çok dengenin gözetilmesi adına çok hassas bir tutumdur.
Ne
korkaklıktır ne de dünyevi bir beklenti işidir.
Bu açıdan insanları idare bağlamında yalana, aldatmaya girmemek, onların haysiyetleriyle oynamamak, meşru sınırların dışına çıkmamak
esastır.
Fahri Kainat efendimiz şöyle buyururlar: "Allah'a imandan sonra yapılacak en akıllıca iş insanları
idare edebilmektir.
Bazen yapılan hayırlı bir işe engel olmak isteyen bir kısım kötü
insanlar karşınıza çıkabilir.
Bunlar sizin hayır olarak gördüğünüz Allah yolunda ve insanlığa faydası olan hiçbir şeyi kabullenmez.
Ellerinden geldiğince engel
olmaya çalışırlar.
Böyle bir durumda da yine Allah Resulünün sünnetine başvurulup bu düşman ruhlu insanlar idare
edilmeye çalışılabilir.
Zira idare edilmesi düşünülmez.
Allah ne verdiyse deyip üzerlerine üzerlerine gidilirse o zaman birçok hayırlı işin akim kalmasına yol açabilecek bir durum ortaya
çıkabilir.
Burada dengeyi iyi kurmak, hissi hareketlerden kaçınmak gerekir.
Onları idare
etmesini bilmek de sırat-ı müstakimin bir yönünü teşkil eder.
Hafız şöyle der: "İki cihanın asayişini iki kelime açıklar.
Dostlarına mürüvvetli olmak, düşmanlarını idare etmek.
Cedel diyalektik.
Aslı itibariyla Arapça olan cedel kelimesinin latincedeki karşılığı diyalektiktir.
Kullanım itibariyla çok geniş
bir alana sahip olan cedel aynı zamanda bir tartışma usulünün de adıdır.
Burada kastedilen kelime oyunlarıyla ve dilbazlık yapmak suretiyle batılı hak, hakkı da batıl gösterme gayretidir.
Hakikatleri ters yüz etme cehdi hak ya da batıl olduğuna bakmadan kendi düşüncesini başkalarına kabul ettirme ya da en
azından muhatabı susturma çalışmasıdır.
Bu manadaki cedelin kaynağı insanın kendini başkalarından, kendi düşüncelerini başkalarının düşüncelerinden üstün görmesidir.
Cedel derken her tür fikri tartışmayı kastetmiyoruz.
Hakkı ikame, adalet-i tesis adına yapılan fikri tartışmalar, münazaralar ve bu hususta ortaya konan
cehd ve gayretler alkışlanacak, takdirle yad edilecek ve nezd uluhiyette kıymeti olan şeylerdir.
Cedelle kastettiğimiz şey gerçekte akıl ve mantık oyunlarıyla başkalarını aldatmaya çalışma
gayretidir.
Efendiler Efendisi sallallahu aleyhi ve sellem cedele tutuşan insanların ilham
esintilerinden mahrum kalıp onlardan vahyin bereketinin kesileceğini söyleyerek ümmetini bu konuda ikaz eder.
Bu uyarı çerçevesinde diyebiliriz ki diyalektiğe müptela olanların konuştukları
hep heva ve heves ürünüdür.
Bir ömür boyu konuşup durdukları şeyler hiçbir zaman gönüllerde müspet ve kalıcı
bir tesir meydana getirmez.
Bunların içinde müktesebatı çok engin, çok iyi konuşup yazan insanlar görürsünüz.
Fakat bunlar bütün birikimlerine rağmen ne yazık ki insanların maddi manevi terakkisi
adına herhangi ciddi bir proje ortaya koyamamış, insanımıza uzun soluklu ve kalıcı bir hizmet sunamamıştır.
Demek ki vahiyin bereketinden cüda düşmüş ve ilhamdan mahrum kalmışlardır.
Yapılması gereken bunca iş varken burada meselenin inanan insanlara bakan yönüne odaklanmakta fayda vardır.
Diyalektik ve cedel bombasının patladığı yani onun bir sistem, bir metot olarak benimsendiği yerlerde insanlar o bombanın
alfa beta tesirlerine maruz kalmışlardır.
İnanan insanlar için de o bombanın gama tesirine maruz kalmış ve şöyle böyle etkilenmiş olanlar vardır.
Bu sebeple onlar da belli nispette vahyin bereketinden yoksun, ilhamdan da mahrum kalmışlardır.
Bir başka ifadeyle, "Diğerleri mahrumiyet içinde mahrumiyet yaşarken birikiler de belli seviyede bir mahrumiyet içinde hayatlarını sürdürmüşlerdir.
Bu sebeple bir aksiyon insanı,
bir adanmış gönül dahi çağımızın bu umumi havasından müteessir olup hadisin
ifadesiyle nezleye tutulabiliyor." Mesela adanmış bir ruh bütün zamanını güzel plan ve projelerle müspet harekete sarf etmesi gerekirken ve biz bu yolun adanmış bir ferdiyiz diye düşünerek
başını kaldırıp başka şeylere bakmaması iktiza ederken diyalektik adına ortaya atılanlara kulak kabartıp zihni ve fikri dağınıklığa düşebiliyor.
Umumi ortamın tesiri televizyon, internet ve gazetelerin etkisiyle adanmış bir ruh da kendini bu havaya kaptırabiliyor.
Oysa
ki Hz.Pirin ifadesiyle bizim iki değil yüz elimiz bile olsa iman ve insanlık yolunda yapılması gerekenler açısından yine de yetmez.
Rabbimize nihayetsiz hamdü sena olsun ki bugün insanımız
fedakarlık, civanmertlik ve adanmışlık duygusuyla hareket ederek dünyanın dört bir yanına açılmıştır.
Şimdi önümüz böylesine geniş alanlı bir açılım ve yapılması gereken bunca hizmet varken santimini bile zayi etmeksizin tasavvur ve düşüncelerimizi, aksiyon ve cehdimizi ilim ve sevgi yolundaki bu adanmışlık çizgisine sarf etmemiz gerekmez mi?
Tahayyüllerimiz, tasavvurlarımız,
düşüncelerimiz hep o istikamette olmalı değil mi?
Dünyada gidilmedik, ulaşılmadık bir yer kalırsa Allah indinde mesul oluruz." diyerek nam-ı Celili-i Muhammediy'yi ve
onun sevgi ve merhamet anlayışını dünyanın her yerine götürme hesabı yapılmalıdır.
Yoksa kendi kuruntularımızla
yaşama, sağda solda konuşup durarak ömür tüketme, laf-ı güzafla hayatı tüketme, insanlığın iftihar
tablosuna ve onun vaadettiklerine inanan bir insanın işi olamaz.
Evet Onun namına cihana duyurma gibi ulvi, mukaddes ve şerefli bir iş içinde olduğumuzun şuurundaysak, o yolda olduğumuza inanıyorsak, bize düşen ne yapıp edip mutlaka onun namı celilini dünyaya duyurmanın bir yolunu bulmak olmalıdır.
Eğer siz bu duygu ve bu
düşünceyle doluysanız Allah'ın izniyle bütün vaktinizi ona göre programlar hep o istikamette koşturup durur.
bütün konuşmalarınızı bu çerçevede tutar ve böylece hayatınızda cedel ve diyalektiğe düşecek bir boşluk bırakmamış olursunuz.
Söz taşıma Kovuculuk.
Nemime veya kovuculuk ismi de verilen söz taşıma bilhassa dargınlığa sebebiyet verecek sözleri bir kimseden diğerine
aktarmak demektir.
Bu insanlar arasında fitne çıkarıp toplumda kardeşlik bağlarının kopmasına sebebiyet verdiğinden
dolayı dinimizde kesin bir şekilde yasaklanmıştır.
Günümüzde maalesef oldukça yaygın olan bu meselede bir
kısım insanlar siyasi olsun, gayri siyasi olsun kendi grupları hesabına söz götürüp getirmek suretiyle insanları birbirine düşürmektedir.
Oysa abartılarak taşınan, gereği olmadığı
halde sağda solda anlatılan bir namus olarak insanlara tevdi edilmiş mevzular vardır ki anlatılması insanların haysiyet ve onurunu zedelemekte ve öldürücü bir zehir halinde toplumu
ifsat etmektedir.
Kovculuk yapanlar zaman zaman duymuş oldukları sözlere birtım yalanlar da
katarak veya onu söyleniş amacından saptırarak karşı tarafa aktarırlar.
Bu konuda Resuli-i Ekrem Sallallahu Aleyhi
ve Sellem Efendimiz, "İnsanlar arasında kovuculuk yapan cennete giremez." buyurmuş ve söz taşımanın ne kadar büyük bir
günah olduğuna dikkatlerimizi çekmiştir.
Kur'an-ı mucizül beyan şöyle buyurur.
Yemin edip duran, aşağılık,
daima kusur arayıp kınıyan, durmadan söz taşıyan, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günaha dadanmış, sonra kaba saba onursuz kimseye malı mülkü hanedanı için sakın boyun eğme.
Ayet-ti kerimede söz taşıyanların aşağılık saldırgan günahkar
kimselerle bir arada sayılması meselenin Allah katında ne kadar çirkin olduğunu göstermesi
bakımından önemlidir.
Başka bir ayet-i celilede söz taşıma fısk olarak nitelenmekte ve bunu yapanlara fasık denilmektedir.
Ey iman edenler, herhangi bir fasık size bir haber getirecek olursa onu iyice tahkik edin.
Doğruluğunu araştırın.
Yoksa gerçeği bilmeyerek birtım kimselere karşı fenalık ederseniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.
Bu ayetin yüzul sebebi olarak şöyle bir hadise anlatılır.
Efendimiz Beni Mustalık kabilesinden vergisini toplamak üzere
Velid ibn Ukbe'yi görevlendirmişti.
Velit henüz yoldayken birisi kabilenin silahlı bir şekilde
kendilerine doğru geldiklerini haber verdi.
Bunun üzerine Velit kendileriyle savaşmak için
geldiklerini düşünüp yarı yoldan geri döndü ve durumu efendimize bu şekliyle nakletti.
Efendimiz de haberin doğruluğunu teyit etmek üzere Halit ibn Velid'i beni Mustalık üzerine gönderdi.
Halit kabileye yakın bir yere konaklayıp sabah vakti onları gözetledi.
Namaz için ezanlar okunduğunu, insanların namaza koştuklarını ve dolayısıyla İslamiyet' bağlılıklarının devam ettiğini tespit
edince Medine'ye geri döndü ve durumu Resul-i Ekrem'e haber verdi.
Böylece kabile mensuplarının savaşmak üzere değil,
vergilerini teslim etmek üzere yola çıkmış oldukları anlaşılmış oldu.
Bir sebebe binaen nazil olsa da ayetin hükmü geneldir.
Zira sebebin hususiyeti hükmün hususiyetini gerekli kılmaz.
Dolayısıyla durumu bilinmeyen veya yalan söyleyip günah işlemekten çekinmeyen
kimselerin getirdiği haberlere itimat edip hemen harekete geçmemek gerekir.
Telafisi zor hatalara düşmemek için özellikle sevk ve idare konumunda bulunan ve tahkik etme imkanlarına sahip olan
kimseler meseleyi bin bir hassasiyetle ele almalıdırlar.
Vay haline o kimselerin.
Kovuculuğun toplumdaki birlik ve beraberliğin temelinde bir dinamit olduğunu ve
bunun Cenabı Hakk'ın sevmediği bir davranış olduğunu söyledik.
Allah insanların birlik ve beraberlik
içinde kardeşçe yaşamasını emir buyurmuş ve toplumu bölüp parçalayan davranışları asla hoş görmemiştir.
Nitekim bu tür davranışları yapanlar Kur'an-ı Kerim'de ağır bir dille kınanmıştır.
Mesela bir ayette şöyle buyurulur.
İnsanları arkadan çekiştiren, kaşgöz işaretiyle alay edenlerin
vay haline.
Resul-ü Ekrem de konuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor.
İnsanların en
şerlilerini size söyleyeyim mi?
Onlar insanlar arasında söz taşıyanlar, sevenlerin arasını ayıranlar ve masumlara
meşakkat verenlerdir.
Söz taşıma olumlu şekilde de yapılabilir.
Söz taşıyan kişi hangi niyetle bunu
yapıyorsa onun karşılığını alır.
İnsan araları açık iki insana birbirleri hakkındaki olumlu ifade ve
davranışlarını taşıyabileceği gibi birbirini seven insanlara birbirleri hakkındaki olumsuz kanaatlerini de
iletebilir.
Biri sevgi, barış ve kardeşliğin yeniden tesis edilmesine vesile olurken diğeri bu güzel bağları
ortadan kaldırır.
Cenabı Hak Nisa suresinde her iki durumu da haber verip kullarını uyarmaktadır.
Kim güzel bir işte aracılık ederse ona o işin sevabından bir pay vardır.
Kimde kötü bir işte aracılık ederse ona da o kötülükten bir pay vardır.
Allah her şeye şahit, her şeye kadirdir.
Asılı Kur'an'da ve hadislerde hoşa gitmeyecek sözleri taşımak ve bu suretle insanların arasını açmak şiddetle
yasaklanmıştır.
Efendimizin sarih beyanları içerisinde bu tür davranışlar içinde bulunanlar cennetten mahrum kalacaklardır.
Ölçüsüz medihler, övgüler.
İnsanın yaptığı güzel şeyleri başkalarının takdir etmesi karşısında takınacağı tavır çok önemlidir.
Bu takdir ve tebciller
karşısında kalp balansının iyi ayarlanması gerekir.
Böyle bir takdire muhatap olan insan, "Allah'ım, hakkımda söylenen bu sözleri dua olarak kabul buyur.
Ayağımı kaydırma Nefsimin
kusurlarını bana göster.
Beni bir lahza bile benimle başa bırakma" diye dua etmelidir.
Aksine kendini şımarıklık ve gaflete salarsa ayağa kayabilir.
Yapılan takdir ve tebciller gökten bir nida halinde gelse bile insan bir İmam Rabbani bir Bediüzzaman edasıyla ben çok hakir biri olduğuma o kadar inanmışım ki şu nidalar benim kanaatimi değiştiremez
diyebilecek ölçüde düşünce duruluğuna ve hazmı nefse sahip olmalıdır.
Resuli Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur.
Meddahları gördüğünüzde onların yüzüne toprak saçın.
Bunun manası halk ifadesiyle şuna buna yağ çeken kimselere itibar etmeyin demektir.
Bu konu üzerinde ne kadar durulsa değer ancak biz burada hususi bir zaviyeden önemli bir iki meseleye işaret edip
geçeceğiz.
Birincisi Allah'a karşı insanların tezkiye edilmesi, ikincisi de medhusenada ölçü ve denge mevzuu.
Allah Resulü birini yüzüne karşı meteden bir sahabisine kardeşinin boynunu kırdın buyurmuştur.
Demek ki efendimiz o an için o sahabenin henüz bu övgüyü
kaldırabilecek ruhi seviyeye ulaşmadığını görmüştü.
Veya bu orada verilmek istenen umumi bir dersti.
Allah Resulü bunu söyledikten sonra devam etti.
Bir kardeşinizi ille de metedecekseniz
şöyle deyin: "Ben onu öyle görüyorum ama asıl halini Allah bilir.
Allah herkesin her halini biliyorken
onun huzurunda kimseyi tezkiye edemem.
Temiz ve masum olduğuna dair şahitlik edemem.
Bu yalnız benim onun hakkındaki zannımdır.
Nitekim nebiler serveri sallallahu aleyhi ve sellem
büyük sahabi Osman ibn Mazun'un cenazesinde bir hanım sahabinin "Ne mutlu sana cennete girdin" sözleri karşısında mübarek kaşlarını çatmış ve ben Allah'ın peygamberiyim bilmiyorum.
Sen nereden biliyorsun?" demiş ve bu konuda ne kadar hassas olunması gerektiğini
göstermiştir.
Yine efendimiz, "Sevdiğin kişiyi ölçülü sev.
Bir gün gelir düşmanın olabilir.
Gazap ettiğin kimseye de ölçülü gazapet.
Bir gün gelir dostun olabilir."
buyurarak hem sözde hem de davranışlarda hassas dengeyi işaret etmiştir.
Bediüzzaman Hazretleri de mübalaa zımni yalandır diyerek bu önemli hususta ikazda bulunur.
Onun için Medih takdir ve tebcil babında söylenecek sözlerde çok dikkatli, temkinli ve dengeli olmak gerekir.
Aksi halde kişi Hüsnü zannın verdiği suri makam karşısında konumunu koruyamayan o insanların hadisteki ifadesiyle boynunun kırılmasına sebep
olabilir.
Bütün bunlar bir tarafa Allah Resulünün öğrettiği hiç kimseyi Allah'a karşı tezkiye etmem edemem bakış açısı bu konuda başka hiçbir şeye ihtiyaç bırakmayacak bir ölçüdür.
Her türlü takdir ve tebcilin üstünde bulunan nebiler serveri kendisi hakkında
bile benim Musa ibn İmran'dan daha faziletli olduğumu söylemeyin.
Beni Yunus ibn Metta'dan üstün tutmayın buyurarak
düşünce ve hissiyatta dengeli olmaya çağrıda bulunmuştur.
Bu mülahazaya kendini kilitleyebilen insan hiçbir beklentiye girmez.
İnsanların teveccühünü beklemez.
Hüsnü zannın layık gördüğü makamlara dileste olmaz.
Böylece yapmacık davranışlara ve riyaya da
girmez.
Hasılı yüze karşı yapılan mediyeleri hazmedebilecek, hüsnü zanların verdiği
farazi makamları reddedebilecek ruh olgunluğuna ulaşmamış kişilere medhiyeler düzme onları baş aşağı götürebilir.
Bugün hemen her yerde iki tane hissi kablel vuku ile nefsinin ve şeytanın gönlünü hoş etmiş bir mürşidi
mehdiyet ve mesihiyet makamına oturtan farklı gafletler içinde İslam'ın hakikatinden uzak pek çok cahil insanla karşılaşırsınız.
Kendi şeyhini göklere çıkaran, tekke ve zaviyelerini Kabe gibi
gören insanlara şahit olursunuz.
Türbede yatan şeyhe yaptığı Medih'te fahri Kainat Hz.Muhammed'i haşa çok geride bırakan insanları görürsünüz.
Kaldı ki nebiler sultanı Nasara'nın Hz.Mesih'i methetme mevzuunda ifrat ettiği gibi sakın siz de ifrat etmeyiniz.
Ben Allah'ın kulu ve resulüyüm buyurmuştur.
Şanı yüce büyük nebi.
Ben Allah'ın bendesiyim.
diyerek fevkalade bir tevazu içinde nasıl düşünmemiz gerektiği hususunda fikir veriyordu.
Türbelere secde edenler, iki büklüm olup bel kıranlar, şeyhlerini Mehdi ve Mesih görenler ve onları insanlığın iftihar tablosu Hz.Muhammed'in ve seçkin ashabının önüne geçirenler
ne büyük bir gaflet ve dalalet içindedirler.
Varın siz düşünün.
Medh'in en kötüsü şüphesiz ki fasıklara karşı yapılanıdır.
Bu konuda Allah Resulü efendimiz şöyle buyurmuştur.
Fasık
metedildiği zaman Allah azze ve celle gazaplanır.
Arş ihtizaza gelir.
Allah tanımayan, peygamber bilmeyen, zalim, günahkar kimselerin övülmesi Allah'ın gazabına sebebiyet verir.
Zira gökleri ve yeri yaratan, her şeye hükmünü geçiren Allah'ı tanımayan, onun
emirlerini yerine getirmeyen birinin övülmesi Allah'a karşı vefasızlık sayılır.
Hele her türlü zulüm ve fıskına rağmen zalim ve fasıkları öven, onların peşlerine takılan insanlar toplumun çoğunluğunu oluşturuyorsa o topluma gökten çeşit çeşit belalar gelmesi
mukadderdir.
Bilhassa günümüzde insanlar öyle şirke, dalalete, küfre ve küfrana girdiler ki kabiliyetleri sınırlı, kendileri gibi ölümlü, muhtaç bir faniyi dünyanın en büyük insanı görmeye başladılar.
Siyasi ve idari sahada fikri örümcek bağlamış pek çok kimse asrın dahileri diye insanlığa takdim edildi.
Dini sahada yetersiz pek çok insan müceddit ve kutup diye lanse edildi.
Med'in böylesine yaygınlaştığı bir dönemde hakiki tevhitten bahsetmek, hakiki manada Allah'ı bir kabul ettiğimizi iddia etmek zor olsa gerektir.
Tevhit ehli ululuk
ve azameti yalnız Allah'a vermek, mahlukata da mahlukat kadar değer vermek
mecburiyetindedir.
İnsan sevdiklerini sevmeli.
Hatta Resul-i Ekrem Efendimizin tavsiyesine binaen
bu sevgisini karşıdakine söylemelidir.
Dinin bu konudaki ölçüsünü bildikten sonra sevdiklerinizi sena etmenizde bir mahzur olmayacaktır.
Ölçü şudur: "Sevdiğiniz kimseleri hadlerinin çok üstünde mübalalı şekilde methetmemeli, o medihleri kaldıramayacak insanların
yüzlerine karşı senada bulunmamalısınız.
Yani yapacağınız medihler zayıf omuzlara çok ağır yükler
yükleme şeklinde olmamalı.
Belki birini düştüğü yerde elinden tutup kaldırma mahiyetinde
olmalıdır.
Sevdiğinizin yüzüne medihler düzmektense bazen onun bir kusuruna göz yumma, vefa ve sadakat içinde hep onun yanında olma, gerektiğinde halini düzeltip selamete ermesi için hatasını söyleyecek kadar vefalı ve civanmert olma, İslam'ın anlayışına daha uygun, daha dengelidir ve sırat-ı müstakim erbabının yoludur.
Ölçüsüz mizah.
Mizah mutlak olarak mahzurlu değilse de her şeyde olduğu gibi
onda da ölçüyü tutturmak, aşırıya kaçmamak iktiza eder.
Kalbi öldürmeye matuf olan mizah ve şakalar dile arız olan afetlerdendir.
Daha önce de üzerinde durduğumuz gibi gereğinden fazla yapılan şakar laabualiliğe, çok gülmeye, kalbin kararmasına,
zamanı boşa geçirmeye ve bazen de insanları kırmaya sebep olur.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, labalilik sınırına dayanan, insanlar arasındaki saygıyı zedeleyen, Allah'ı anmaktan alıkoyan ve insanların onurunu yaralayan latifeleri yasaklamıştır.
İkinci olarak mizah veya nüktede yalan sözün bulunmaması şarttır.
Peygamber
efendimiz bazı sahabileri şaka yapmaktan men etmiş, onların sizin de latife yaptığınızı görüyoruz demeleri üzerine de ben
latife yaparım ama doğru konuşurum buyurmuştur.
Öyleyse mizah yaparken sululuğa kaçmamanın yanı sıra sözlerin doğru olmasına da dikkat edilmelidir.
Zira yalan bir küfür sıfatıdır ve
Müslümanın ağzını kirletir.
Evet, Peygamber Efendimiz de yer latife yapmıştır.
Ama onun latifeleri ciddiyet buğutlu, hak ve hakikat yörüngeli ve irşat derinliklidir.
Ashab-ı kiram'dan biri
başkalarını güldürmek için laf söylerken Allah Resulü ayağının ucuyla canını acıtacak kadar
karnına dokunmuş ve onu böyle yapmaması hususunda uyarmıştı.
Resuli Ekrem Efendimiz şöyle buyururlar: "Eğer benim bildiklerimi bilseydiniz çokça ağlayacak, bunun karşılığında çok az
gülecektiniz.
Çokça şaka yapma, gülme ve güldürme bir yönüyle kalbi öldüren, onun Allah'la münasebetini kesen bir fiildir.
Resuli-i Ekrem Efendimiz bir başka hadislerinde, "Gülmede aşırıya kaçma Zira çok gülme kalbi öldürür." buyurmuştur.
Şu kadar var ki ciddi olma, şaka yapmada dengeli olmayla abuz çehr suratlı olma arasında fark vardır.
Hz.Enes'in beyanına göre Resulullah latife yapardı.
Özellikle de evinin içinde.
Ev ahalisi onun yanında rahatlıkla söz
çevirebiliyorlardı.
Şayet o bir mehabet ve mehafet abidesi halinde Arş-ı Azam'dan duyduğu şeyleri daima etrafına aksettirseydi o evde hayat sürdürme imkanı olmazdı.
Halbuki çok defa o bir insan olarak aile efradının insanlıklarının muktezasına riayet
ediyor ve onları rahat ettiriyordu.
İslam mizaha farklı bir bakış açısı getirerek ona adeta hikmet
buğutlu nükteler yumağı hüvviyeti kazandırmıştır.
Nükte yapma sadece insanları güldürme
ve onların hoplayıp zıplamalarını sağlama değildir.
O dengeli yapılabildiği
takdirde hakkı hakikati anlatmada bir metot olarak da kullanılabilir.
Hikmet yüklü olup insanı tefekküre sevk eden
nükteler mizahın faydalı kısmındandır.
Badiye'den Medine'ye gelip giden Zahir isminde bir zat vardı.
Efendimiz onu çok
sever.
Zaman zaman ona takılırdı.
Bir gün pazarda zahire yaklaşarak arkasından yakalayıp gözlerini kapatır.
Sonra da benden bu köleyi satın alacak var mı diye etrafına sorar.
Kendisine yapılan bu
iltifat zahirin çok hoşuna gider ve Ya Resulallah çok ucuz bir köle satıyorsunuz der.
İşte o zaman Allah Resulü
zahiri mesteden şu mukabelede bulunur.
Ama sen Allah katında çok pahalısın.
Evet, yukarıda da ifade ettiğimiz
gibi Müslümanın her sözü ve her hareketi ölçülü daha güzel bir ifade ile peygamberane
olmalıdır.
İnsanlarla alay etme.
Dil afetlerinden biri de insanlarla alay etme.
Bu yolda onları küçük düşürme, onların haysiyetleriyle oynamadır.
Kur'an-ı Kerim bunu
kesin bir şekilde yasaklamaktadır.
Hucurat suresinde şöyle buyurulur.
Ey iman edenler!
Birbirinizle alay etmeyin.
Ne malum?
Belki alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır.
Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler.
Belki de alay edilenler edenlerden
daha hayırlıdır.
Birbirinizi karalamayın.
Birbirinize kötü lakaplar takmayın.
İman eden bir insanın kötü bir namla anılması ne fena bir şeydir.
Kim bu tür davranışlardan vazgeçmezse onlar zalimlerin ta kendileridir.
Bir kimseyi bazı kusurlu ya da eksik yanlarından dolayı küçümseyerek onunla alay etmek, onun herhangi bir zayıf
noktasını dile dolayarak eğlenmek ve her şeyi hoşça vakit geçirmek için bir sebep gibi değerlendirerek hürmetsiz,
dikkatsiz ve labali davranışlar içinde olmak insanlığa, insan onuruna yakışmayan davranışlardır.
Kur'an-ı Kerim'de alay etmek kafir, münkir ve münafıkların sıfatı olarak
zikredilmiştir.
Yukarıdaki ayet-i kerimede açıkça ifade edildiği üzere, dinimize göre bir
insanın yaptıklarını veya sözlerini anlatarak ya da imada bulunarak onun herhangi bir kusuruyla alay edemezsiniz.
Sözle veya hareketle onunla eğlenemez, onu incitemezsiniz.
Hiç kimseyi
ayıplayamaz ve kötüleyemezsiniz.
İnsanları kötülemek kastıyla onlara çirkin lakaplar takamaz.
İstemedikleri bir
şekilde onları çağıramazsınız.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem müminin mümin kardeşi üzerindeki haklarından biri onu en sevdiği ismiyle çağırmasıdır buyurmuştur.
Hz.Ebubekir efendimizin Atik ve Sıddik, Hz.Ayşe validemizin Atike ve Sıddı şeklinde anıldıkları Hz.Ömer'e Faruk, Hz.Osman'a Zinnureyn, Hz.Ali Ebu Türap lakaplarının verildiği bilinmektedir.
Ancak bunlar güzel sıfat ve lakaplardır ve adı anılan sahabiler bu lakaplarla anılmaktan hoşlanırlardı.
Bir insanı razı
olmadığı şekilde anmaksa çirkin bir şeydir ve bu sebeple dinimizce yasaklanmıştır.
Sövüp sayma küfür beddua Dile musallat olmuş ayrı bir hususta edebe muhalif şekilde konuşma ve sövüp sayma diyebileceğimiz bir üslup
kullanmadır.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem pek çok hadislerinde müteaddit meselelerle ilgili dile
yerleşmiş bu tür kullanımlara karşı ashabını uyarmıştır.
Sövüp sayma öyle fuzuli bir şeydir ki sövene faydası
olmadığı gibi sövülene de bir zararı dokunmaz.
Ama tesirleri açısından fevkalade yıkıcıdır.
İnsanların
arasını açar.
Kinleri, düşmanlıkları körükler.
Din iman tanımaz bir insanı karşınıza alarak sövüp
saysız onun hidayeti erme adına az bir kabiliyeti varsa onu da köreltmiş olursunuz.
Ona müspet ve güzel sözler söylediğiniz takdirde ihtimal gönlünü kazanabilir ve hidayete ermesine vesile olabilirsiniz.
Ebu Cehil son derece kötü bir insandı.
Bedir Savaşı'nda öldürüldü.
Yıllar sonra Mekke fethedildiğinde oğlu İkrim'e
kaçarak Mekke'yi terk etti.
Hanımı Ümmü Hakimin o basiretli kadının kocasını bırakmaya hiç niyeti yoktu.
Peşi sıra
gitti.
Onu ikna edip Efendiler Efendisine getirdi.
O gelmeye yakın Allah Resulü ashabına şöyle buyurdu.
Az sonra mümin ve muhacir olarak ikrime gelecek.
Sakın ola onun yanında babasıyla
alakalı yakışıksız sözler söylemeyin.
Zira ölüye sövmek diriyi rahatsız eder.
Ölüye de zaten ulaşmaz.
Evet Efendimizin bu ümmetin firavunu diyerek tavsif ettiği biri hakkında bile
hiçbir maslahat yokken ağızdan yakışıksız sözlerin çıkması ihtimaline karşıydı bu tavır.
Başka bir hadislerinde
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur.
Anne babaya sövmek yakışıksız sözler söylemek en büyük günahlardandır.
Sahabe merakla sorar.
Ya Resulallah insan nasıl ana babasına böyle bir şey yapabilir?
Allah Resulü şöyle cevap
verir.
O birisinin ana babasına söver, öbürü de karşılık verme hissiyle onun ana babasına söver.
Dolayısıyla kendi ana
babasına sövdürmüş olur.
Sövüp saymanın birilerini tekfir etmenin insana hiçbir faydasının dokunmayacağını bir
kez daha ifade edelim.
Bir kişi sövülmeyi hak etse bile sizin amel defterinize hasene kaydolmaz.
Ama birisine
haksız yere bir şey söylediğiniz zaman onun vebalinden kurtulamazsınız.
Müminin bütün azalarını,
hususiyle de dilini çirkinliklerden koruması gerektiğini bildirdiği bir hadislerinde de
Resul-i Ekrem şöyle buyurmuştur.
Mümin insanları çekiştiren, sağa sola lanet yağdıran, yerli yersiz sövüp sayan, çirkin sözlü, çirkin davranışlı bir insan değildir.
Olamaz.
Mümin küçük büyük her meselede önüne gelene lanetler yağdıran bir insan olamaz,
olmamalıdır.
Belki bazen gücünün yetmediği yerde Allah'a halini arz etme mahiyetinde hak eden kimselere beddu bulunabilir.
Bunun da bir sınırının olduğunu Allah Resulünün hayatındaki uygulamalardan biliyoruz.
Allah Resulü bazı durumlarda bedduada bulunmuştur.
Bunlardan biri birü maune hadisesinde haksız yere savunmasız 70 kadar sahabesini şehit eden huzeyl kafirlerine karşı yaptığı bedduadır.
Sabah ve akşam namazlarında Allah'ın cezalarını vermesi için onlara beddu bulunmuş.
Cenabı Hak'tan aldığı bir işaret neticesinde bir ay sonra bu beddayı da
sonlandırmıştır.
Kaldı ki onun kendi şahsına karşı işlenen hiçbir kaba davranış ve haksızlığa mukabil beddua ettiğini
bilmiyoruz.
Konuşmada sunilik.
Birtım insanlar sözlerinin kalplerde makes bulmasını sadece
konuşurken belagatli ve fesahli kelam etmeye bağlar ve onu öncelikli hedef kabul ederler.
Oysa önemli olan konuşulan sözün rabbin rızasına muvafık olmasıdır.
Rab razı olduktan sonra sizin söyleyeceğiniz kırık dökük sözlere de tesir ihsan edebilir.
Bunun tam tersine rabbin razı olmadığı son derece fasih ve belii bir hitabe de insanların gönüllerinde hiçbir tesir icra etmez.
Ne söylersem rabbin rızası dairesi içinde söyleyeyim.
Rabbim tesir halk eylesin.
Zira makbul olan odur anlayışı içinde bulunma Konuşmada sırat-ı müstakimin ifadesidir.
Mümin neticesi itibariyla dünya ve ukbasına faydası olmayan şeylerden sakınır.
Binaen aleyh fuzuli şeyler konuşmaktan sakındığı gibi konuşurken suni edebiyat yapma gayretkeşliğinden de sakınmalıdır.
Ayrıca konuşmada bu hususa dikkat ettiği gibi yazı yazarken de
dikkat etmelidir.
Bir konuşma yapmadan, bir yazı yazmadan önce belki defalarca başını yere koyup Allah'ım beni ihlaslı, ihlasa erdirilmiş kullarından eyle." diye Allah'a yakarmalıdır.
Efendimiz zuhur ettiği zaman cahiliye devrinde ve Arap yarımadasında en raiç nesne, fesahat ve belagattı.
Çoğu zaman herhangi bir hedef gözetilmeksizin sadece söz söylemek için konuşuluyor ve şiirler okunuyordu.
Kabileler bu sözlerle büyülenmiş gibi hareket ediyor ve bazen tek bir sözle birbirine
giriyor, bazen de bir tek söz onları sulha sevk ediyordu.
Fahri Kainat Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir
hadiste şöyle buyururlar.
Kıyamet günü bana en sevimli ve benim en yakınımda duracak kimseler ahlaken en güzel kimseler olacaktır.
O gün benim en çok buz edeceğim ve benden en uzak olacak kimselerse çok konuşan, konuşurken suniliklere girerek süslü sözler
söylemeye çalışan ve sözleriyle kibirlerini ortaya koyanlardır.
Sözün intizamlı olması makbuldür.
Ancak bunun manaya zararı dokunmayacak şekilde olması gerektir.
Bu sebeple İslam'da nesir şiire nispeten daha makbul kabul edilmiştir.
Zira şiirde insan sanat yapma duygusuyla heva ve hevesinin esiri olabilir.
Tumturaklı sözler söylemeyi
kendisine totem edinebilir.
Lafza verdiği ehemmiyet onu manadan, manaya yoğunlaşmaktan uzaklaştırabilir.
Bediüzzaman Hazretleri Kur'an'daki teksüz belagatle insanların suniliğe kaçan belagatini karşılaştırdığı bir yerde şöyle der.
Kur'an'ın ziynetli ve kafiyeli lafzı ve fesahati, sanatlı üslubu ve nazarı kendine çevirecek belagatin meziyetleri çok olmakla beraber ulvi ciddiyeti ve ilahi huzuru ve cemiyeti hatırı veriyor, ihlal etmiyor.
Halbuki o çeşit mezaya-i fesahat ve sanat-ı lafziye ve nazım ve kafiye ciddiyeti ihlal eder, zarafeti işmam ediyor.
Huzuru bozar, nazarı dağıtır.
Hatta münacatın en latifi ve en ciddisi ve en ulvi nazımlı ve Mısır'ın kahtü alalasının sebebi refi olan meşhur bir münacatı çok defa okuyordum.
Gördüm ki nazımlı kafiyeli olduğu için münacatın ulvi ciddiyetini ihlal eder.
89 senedir virdimdir.
Hakiki ciddiyeti ondaki kafiye ve nazımla birleştiremedim.
Ondan anladım ki Kur'an'ın has fıtri
mümtaz olan kafiyelerinde nazım ve mezayasında bir nevi icazı var ki hakiki ciddiyeti ve tam huzuru muhafaza eder, ihlal etmez.
Biz ona Hz.Muhammed Aleyhissalatu Vesselam'a şiir sanatı öğretmedik.
Ona yaraşmazdı da Ona indirilen başka değil bir zikir ve apaçık bir Kur'an'dır.
Ayetinin manasını nazara verdiği bir başka
yerde de şöyle der.
Şiirin şehni küçük ve sönük hakikatleri büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek
ister.
Halbuki Kur'an'ın hakikatleri o kadar büyük, al, parlak ve revnaktardır ki en büyük ve parlak
hayal o hakikatlere nispet edilse gayet küçük ve sönük kalır.
Şiir hakkında söz açılmışken burada hak nezdinde makbul sayılan şiirin hususiyetleri üzerinde
durmak da güzel olurdu.
Fakat daha fazla uzatmamak için konuyu o hususta yazılıp söylenmiş hakikatl havale etmekle
yetinmek istiyoruz.
İşte bir mümine düşen üslup noktayı nazarında rabbinin kelamını örnek almak, söz cevherini, yüksek hakikatleri anlatmak için kullanmak ve o yüksek manaları asla lafza,
edebiyat ve belagate kurban etmemektir.
Rivayet edildiğine göre Ömer ibn Abdülaziz yazdığı mektupları önce bir okur.
Eğer biraz belagatli bulduysa yırtar, sonra tekrar yazarmış.
Zira okuyanlar manadan ziyade kelimelere, cümlelere takılabilir veya kendisini beğenip alkışlayabilirler.
Böyle bir tablo karşısında da yazıp söyleyen kişi
gurura kapılabilir.
Haddi zatında böyle bir şeyi o büyük halife için düşünmek söz konusu olmasa bile
bizler için hemen her zaman mevzu bahistir.
Bahsettiğimiz bu ölçü insanı konuşurken veya yazarken edebiyattan kaçma gayesiyle ifrata da düşürmemelidir.
Yukarıda da söylediğimiz gibi güzel
söz söylemek makbuldür.
hatta teşvik edilen bir şeydir.
Güzel bir sözle anlattığınız hak ve hakikatin
gönüllerde makes bulma ihtimali daha yüksektir.
En güzel hakikatler en güzel üslupla en güzel şekillerde anlatılmalıdır.
Olmaması gereken manayı lafza kurban etmek ve belagati riyakarlık hesabına kullanmak kendimizi pazarlamanın, tekebbürün vasıtası yapmaktır.
Ahlaksızlık edebiyatı.
Nebi-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bir hadislerinde şöyle
buyururlar.
Haya ve konuşması gerekmediği yerde susmak imandan birer parçadır.
Fuhşa dair konuşmak ve konuşurken gereksiz yere söz oyunları yapmak da nifaktan birer parçadır.
Gayriahlaki konular üzerinde konuşma, sürekli oturup kalkıp lafı bu tür
mevzulara getirme bilhassa günümüzde dile musallat olmuş afetlerdendir.
Bir kısım insanların dayatması neticesinde bu
mevzuda bugün sözde bir edebiyat meydana getirilmiştir.
Bu edebiyat gençleri çok erken yaşta mahrem mevzulara karşı uyarmakla büyük bir yanlışa sebep olmaktadır.
Tabii ki insan hayatın gerçeklerine karşı lakait kalamaz.
kadın erkek münasebetlerini, aileye
dair meseleleri ve bu mevzularda dinin emir ve yasaklarını bilmek mecburiyetindedir.
Ancak hem her şeyin bir
yaşı, bir vakti merhunu vardır hem de bunlar öğretilip öğrenilirken mesele hep şehvet etrafında döndürülmemelidir.
Bilakis her türlü ifrat ve tefritten uzak kalarak istikamet
çizgisi içinde ele alınmalıdır.
İnsanlar meşru dairede bilmesi lazım gelen şeyleri bilmeli.
Fakat beşeri garizelerini suistimal ve dolayısıyla hayatını israf edecek
şeylerden de uzak durmalıdır.
Allah Resulü şöyle buyurmuşlardır.
Allah Teala kötü sözü de kötü davranışı da sevmez.
Uluorta ve sağda solda uygunsuz laf eden, çirkin şeyler söyleyen, sevimsiz kelimeler sarf eden kimseyi Allah sevmez.
Allah fiilen ahlaksızlık yapmayı da ahlaksızlıktan dem tutan edebiyatı da sevmez.
Müminler de ihtiyaç ve zaruret hallerinde kadın ve erkek münasebetlerine dair hususlardan bahsederler.
Ancak
ehli dünyadan farklı olarak edebi nezihanelerini hiç bozmaz, batılı tasvir etmek suretiyle saf zihinleri bulandırıp dalalet ve tuyana sebebiyet vermezler.
Batıl şeyler konuşma Dilin afetlerinden bir tanesi de batıl şeyler hakkında
konuşmadır.
İnsanı rabbinden alıkoyan, dimağda fesat düşüncesi meydana getiren, hayallerde fısk
oluşturan, hakikate dayanmayan her şey batıldır.
Batıl bazen şiiri, bazen romanı, bazen tiyatroyu, bazen interneti, bazen gazeteleri, bazen de akla hayale gelmedik daha başka vesile ve vasıtaları kullanır.
Allah celle celalüu cehenneme baş aşağı giden insanların halini ifade eden ahirete ait bir tabloyu bize anlatır.
Cennette bulunan müminler cehennemdeki günahkar insanlara sorarlar.
Nedir sizi bu ateşe sokan?
Onlar şöyle cevap verirler: "Dünyadayken biz namaz kılmaz, fakirleri doyurmazdık.
Batıl sözlere dalanlarla beraber biz de dalardık.
Ahireti de inkar ederdik.
Ta ki ölüm gelip çattı." Başka bir ayet-i kerimede Cenabı Hak inanan kullarını çok büyük bir tehlikeye karşı şöyle ikaz buyurmaktadır.
Allah size kitapta şunu da bildirmiştir.
Allah'ın ayetlerinin inkar ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman bunu yapanlar başka bir konuya geçmedikçe
onların yanında oturmayın.
Onlarla aynı meclisi paylaşmayın.
Böyle yaparsanız siz de onlar gibi olursunuz.
Şüphe yok ki Allah tüm kafir ve münafıkları cehenneme atacaktır.
Müminin dine ait meselelerin hafife alındığı, iffet ve namusun pay olduğu, yalanın revaç bulduğu meclisleri hemen terk etmesi gerekir.
Onun yeri batılın değil hakkın yanadır.
İki nifak, iki yüzlülük.
İnanmadığı halde inanıyor görünmek, akide ve düşüncelerinde münkir
olmasına rağmen iman tavrı sergilemek ve duruma göre hareket edip sürekli iki yüzlü davranmak manalarına gelen nifak, ferdi, içtimai bir riyakarlık ve bir ruh hastalığıdır.
Bu hastalığı taşıyan kişi her zeminde ayrı bir tavırda bulunur.
Her yerde farklı bir görüntü sergiler ve adeta içe birkaç hayat yaşar.
Münafığın gerçek renginin ne olduğunu, ne türlü bir düşünce ve kanaat taşıdığını kestirmek çok
zor hatta imkansızdır.
O kendi iç dünyasında biriktirdiği öbürleri bakışıyla hemen herkese karşı
düşmanca duygular içinde olur.
Onlar hakkında açık kapalı kötülükler düşünür.
Ama bu duygularını gizlemeyi çok iyi
bilir.
Düşmanlık beslediği insanların düşünce ve kanaatlerine saygılı görünür.
onlara karşı olabildiğince yumuşak
davranır ve onlardan biriymiş gibi hareket eder.
Bu haliyle münafık hiçbir zaman kendi olamaz, sabit bir kimliğe bağlı kalamaz ve her an ayrı bir şekil ve suretle insanların karşısına çıkar.
O hayatını farklı anlayışlara bağlı yaşadığından ötürü de hemen her cepheye hem
yakın hem de uzak kalmaya ve iki cephe arasında ortak bir nokta bulup orada ayakta durmaya çalışır.
Bazen de
böyle müşterek bir nokta bulabilme telaşıyla bir oraya bir buraya gelir gider.
sezilme endişesiyle korkular yaşar
ve sürekli yalpa yapar durur.
Bu şekildeki bir seciyesizlik zamanla onun mahiyetinin bir derinliği, daha doğrusu bir çukuru ve bir uçurumu şekline dönüşerek onda ikinci bir tabiat halini alır.
İki yüzlülük nifakı itikadi nifak ve ameli nifak olmak üzere ikiye ayrılır.
Yukarıda bahsettiğimiz nifak daha ziyade itikadi olanıdır.
ameli olanına gelince insanın amel açısından olduğundan farklı görünmesi, iç dış bütünlüğüne aykırı
davranması, iman amel bütünlüğüne muhalif hareket etmesi, inandığı gibi yaşamaması demektir.
Başkaları görsün diye iş yapmak, hususiyle ibadetlerini riya karıştırmak bu nevi nifak
tezahürlerindendir.
itikadi nifak, küfrün bir şubesi hatta daha katmerlisi olmasına mukabil ameli nifak hafizen Allah pek çok müminin de maruz kalabileceği bir kalp hastalığıdır.
Ashaptan pek çok kimse nifaka düşmekten endişe edip tir titremişlerdir.
Vahiy katiplerinden biri olan Hz.Hanzala bir gün karşılaştığı Hz.Ebubekir efendimize Hanzala münafık oldu.
Der Hz.Sıddık, "Senin ne söylediğini kulağın işitiyor
mu?" deyince Hanzala, "Efendimizin yanında hissettiklerimi dışarıda, evimde hissedemiyor ve her an yanındaki gibi metafizik gerilim içinde kalamıyorum." diyerek durumu açıklar.
Hz.Ebubekir, "Vallahi benim durumum da farklı değil." der ve beraberce Allah Resulünün
huzuruna gelip hallerini şerh ederler.
Alemlere rahmet olarak gönderilen müşfik nebi, "Tabii ki bazen böyle, bazen öyle olacak.
Eğer zamanın her parçasında benim yanımda olduğunuz gibi olsaydınız, melekler yeryüzüne inip sizinle müsafaha ederlerdi." buyurur.
Allah Resulünün
tavsiye buyurduğu gibi başkaları hakkında her zaman hüsnü zan içinde olmalıyız.
Ancak kendimiz hakkında
hüküm verirken kalbimiz sürekli nifak endişesiyle atmalı.
Nitekim Hz.Ömer hayatı boyunca kendisinin münafık olabileceğinden endişe etmişti.
Bundan endişe edenlerden biri de Hz.Ayşe validemizdi.
O da Hz.Ömer de nifaktan en uzak insanlardı.
Ama son nefeslerini verecekleri ana kadar hep bu endişeyle yaşamışlardı.
Sahabe-i kiram devrinde
rıza-i ilahi en birinci esastı.
Ashabın hemen hemen bütün muavereleri Cenabı Allah'ın muradını
anlama, onun rızasına muvafık hareket etme ve hoşnutluğunu kazanma etrafında dönüp dururdu.
Onlar karşılaştıkları her meseleye ne yapsak ki rabbimizin istediğine uygun hareket
etmiş olsak sorusuna cevap arayarak yaklaşırlardı.
Kelam-ı ilahiye karşı kalp kapılarını sonuna kadar açar ve Cenabı
Hakk'ın marziyatını kelamından anlama hususunda benzersiz bir gayret ortaya koyarlardı.
Sahabenin Allah'a fevkalade bir bağlılığı vardı.
Onlar küfre ve nifaka götüren şeylerden, yılandan, çiyandan kaçar gibi kaçarlardı.
amellerine marzi-i ilahiden başka hiçbir maksadın girmesine rıza göstermezlerdi.
Müslümanlık sadece ilim değildir, hayattır.
Yaşana yaşana fertle ve toplumla bütünleşir.
Zaten inancını bu ölçüde yaşayarak tabiatlarının derinliği
haline getirebilenler bu seviyeye ulaşır.
Uluhiyet hakikatine yeni pencerelerle açılma fırsatı bulurlar.
İmanın nazari butan ameli bu yükseltilmesi hem dünya
hem de ukba hayatımız adına çok önemlidir.
Bunu başarabildiğimiz takdirde iman bizim hayatımızın her karesine girmiş demektir.
Eğer ameller yerine getirilirken bu
inanç derinliği hissedilmezse hem inanç yönünden hem de ameli yönden nifak başlar ve gün gelir insan Allah korusun tam bir münafık olur.
Müminler olarak çok iyi inanmak, inandığımız şeyleri içte duymak ve hissetmek, sonra da başkalarına duyurmak
adeta saydam bir varlık haline gelip nereden bakılırsa bakılsın hep Cenabı Hakk'ı göstermek zorundayız.
Bir başka tabirle memur olduğumuz şeyleri harfiyen yerine getirirken kendimizi tamamen ona adamamız ve onda fani olmamız gerekmektedir.
Nasıl ki ruhun hayat derecelerinde yükselmiş insanlar mesela Uhud'u Hz.Hamza'yı anlatırken kendini o çetin savaşın içinde bulur.
O anları birebir yaşar.
Bunun gibi Cenabı Hak'tan bahsederken yine ondan onun isimlerinden akıp gelen engin dalgalarla gönlümüzü buluşturabilmeliyiz.
Böylece hem hayatı verenin lütuflarına mazhar olalım hem de
etrafımızdaki insanlara karşı inandırıcı olabilelim.
İman ettim diyen bir insan inandığını söylediği esaslara göre yaşamıyorsa ve kendi kültür kaynaklarından nebean eden değerleri başkalarına duyurma gayret ve iştiyakından mahrumsa bu onda bir iman problemi olduğunu göstermez mi?
Tebliği aşkından, ilahi-i kelimetullah sevdasından ve temsil cehdinden yoksun oluşu ondaki iman zaafının bir emaresi değil midir?
Kabir hayatına, mahşere, sorgu, suale, sırata, cennet nimetlerine
ve cehennem azabına iman etmiş bir kimsenin sevdiği insanların akıbeti ve kurtuluşu
hususunda endişeye düşmemesi düşünülebilir mi?
Ölüm ve ötesine gerçekten inanan birinin uzak yakın tanıdıklarının tuli emelle oyalanmalarına razı olması ve nefsani arzuların
tuzaklarına takılmalarına karşı lakait kalması mümkün müdür?
Demek ki ahirete inanan bir mümin ilahi kelimetullah vazifesinden müstani kalamaz.
Gerçekten iman etmişse İslam hakikatini başkalarına da duyurma arzusunun önünü alamaz.
Öyleyse bir insanın
kurtulma ve kurtarma gayretinin olmayışı onda ciddi bir iman probleminin bulunduğuna delildir.
Bu itibarla
esefle ifade etmeliyim ki sahabe efendilerimiz günümüzün insanlarına baksa ve onların yaşayışlarını kendi hayat çizgileriyle tartacak olsalardı ekseriyet hakkında herhalde bunlar ahirete inanmıyorlar hükmünü verirlerdi.
İnanması gerektiği
ölçüde inanmamış, inanamamış olan, ameli zafiyet içinde bocalayan, tabiri diğerle düşe kalka yürüyenler belli ölçüde nefsaniliğin ve şeytaniliğin inhiraflarından kurtulmuş olsalar da imanın bunların benliklerine tam anlamıyla sindiği söylenemez.
İman üzerlerinde iğreti bir elbise gibidir.
İmanını amelle benliğine sindiremeyenler hiç kimseye hiçbir şey veremezler.
Bu durumdan kurtulmak için insan maddi beslenmesine dikkat ettiği gibi manevi beslenmesine de dikkat
etmelidir.
Kendini boşluğa salmamalı, hayatında hiçbir gedik bırakmamalıdır.
Münafığın alametleri.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem, "Münafığın
alameti üçtür.
Konuştuğu zaman yalan söyler.
Vaad ettiğinde vaadinden döner.
Kendisine bir şey emanet edildiğinde emanete hıyanet eder." buyurmuştur.
Bazı rivayetlerde hemen her zaman en haince düşmanlık duygularını dostane tavırlar içinde icra
etmeyi de nifak emaresi olarak zikretmiştir.
Bu nebevi beyan sözünden dönen ya da yalan söyleyen herkesin
münafık olduğu manasına gelmez.
Her yalan insanı mutlaka münafık yapmaz.
Fakat yalan bir lafz-ı kafirdir.
Yalan söyleyen bir insan küfür ve nifaka doğru bir adım
yaklaşmış ve imanını ayakta tutan esaslardan da bir adım uzaklaşmış olur.
Dolayısıyla insan bir iki yalanla münafık olmasa da doğru olmayan her beyanla tehlike sınırına biraz daha yaklaşmış sayılır.
Keza kendine bir emanet verildiğinde ona hıyanet eden kimse emniyetten uzaklaşması ölçüsünde imandan uzaklaşmış ve o kadar da küfre açık hale gelmiş olur.
Yalanın, ahde, vefasızlığın ve emanete ihanet etmenin öyle çeşitleri vardır ki onlar insanı tam bir münafık haline getirir.
Bu kötü fiilleri işleyenlerin hepsi münafık olmasa bile hemen herkes bir yalan
menfezinden nifaka düşebilir.
bir emaneti ihanet çukurundan küfre yuvarlanabilir.
Sözünde durmama ya da hayasızca
düşmanlık yapma gibi günahlar sebebiyle münafıklar safına kayabilir.
Öyleyse bu neticeye götürebilecek işlerin en küçüğünden dahi fersah fersah uzak durmak gerekir.
İnsan kendini sürekli kontrol etmeli, eksik ve hatalarını görüp onları düzeltme
hususunda kendi niyet, azim ve gayretinden öte Allah'a güvenmeli, ona itimat etmeli.
Katiyen unutmamalı ki bir işin içine ne kadar başkalarının mülahazası girerse o kadar Allah rızası
düşüncesi delinmiş ve yırtılmış olur.
Temkinli yaşamalı insan, ayaklarının sağlam bir zemin üzerinde olduğu, kulluk yolunda rahat yürüyebildiği, şeytanın ona tesir edemeyeceği şeklindeki bütün
düşünceleri hayır, bunlar öyle görünüyor olabilir.
Fakat her an o zemin çökebilir.
Her lahza ayaklarım beni yarı yolda bırakabilir ve şeytan bir yerden yolunu bulup duygularımı kirletebilir
türünden temkin ifadeleriyle tadil etmeli.
Mesela gece karanlığında bir yerde tek başına ya Rabbi deyip ağladığı anda bile belki birazdan birisi kapıdan içeri girer de beni duyar ve şu adamın ihlasına bak der gibi bir duyguya kapılmışsa o an duasını ağlamasını kesmeli.
Riya ile o temiz sayfayı kirleteceğini onun bir kısmını eksik bırakması daha iyi.
Seleflerimizin hayatına bakarsanız bu ölçüyü gösteren pek çok misal görürsünüz.
İbrahim ibn Yezit Ennehai Kur'an okuduğu bir sırada kapısı çalınınca önce Kur'an-ı Kerim'i rafa kaldırıyor, sonra kapıyı açıyor.
Ev halkı neden öyle yaptığını sorunca da beni o halde görürlerse her zaman Kur'an
okuyorum zannederler." diyor ve öyle bir görüntüyü riya kabul ediyor.
Bu kadar hassasiyetin bir vehim ve vesvese olabileceği de akla gelebilir.
Fakat halis bir mümine yakışan sadece Allah'ın
rızasını gözeterek amel etmeyi namus meselesi bilmesidir.
Allah'a ve ahirete inanan bir insan ibadetü taati Allah'a tahsis etme hususunda vesvese derecesinde hassas davranmalı.
Bunu bir namus
meselesi olarak telakki etmelidir.
En iyi söz söylediği zaman bile eğer içine riya ve dolayısıyla şirk ifade eden
söz ve davranışlar bulaşıyorsa konuşmasını hemen kesmesini bilmelidir.
Kaleminden Hz.Davud'un mezamiri gibi enfes mısralar döküldüğü bir lahzada dahi niyetinde bir kirlenme görüyorsa kalemini anında kırmalıdır.
Kırmalıdır.
Çünkü o ebediyete talip olmuştur.
Ebedi bir hayata talip olanın da bu hedef uğruna duygu ve düşüncelerini ömür boyu
temiz tutmaya, küfür ve nifaktan korumaya çalışması gerekir.
Allah bizi insan eyliye, insan söylediğinin iki mislini kendi yapmalı ki kalbi bir bamteli gibi ses versin.
Ritmi bozmamalı ki söylediği her kelime kelime-i tayyibe olsun.
aklı, mantığı, muhakemesi, şuuru, kalbi, latife-i rabbaniyesi sürekli canlı olmalı ki bu yükü götürebilsin.
Yoksa atiye ile matiye arasında bir uygunluk yok demektir.
Bu
uygunluk olmayınca da insan ömür boyu çabalar da bir arpa boyu yol alamaz.
3. Şehvet tutkusu.
İnsanın başındaki en büyük zaaflardan ve en zor imtihan unsurlarından biri
şehvet tutkusudur.
Şehvet belası tarih boyunca insanlığı hep zorlamış olsa da bugün çok daha tehlikeli bir imtihana dönüşmüştür.
Hz.Mevlana Mesnevisinde şehvet zafı
ile alakalı bir hikaye anlatır.
Bu hikayede şeytanın Cenabı Hak'la konuşmasına, daha doğrusu ona karşı küstahça bir dil kullanmasına yer verir.
Şeytan Cenab-ı Hakk'ın kendisini rezil ettiğini ve hüsrana uğrattığını ifade ettikten sonra imtihan unsuru olarak insanlara karşı kullanabileceği, onları saptırabileceği, baştan çıkarabileceği bir şey ister.
Cenab-ı Hak ona servet, makam, şöhret gibi şeyler verir.
Fakat o bunların hiçbirisinden hoşnut olmaz.
Sonunda sana erkek için kadını, kadın için de erkeği verdim deyince şeytan çok memnun olur ve zil takıp oynamaya başlar.
Asli kaynaklarda geçmese de bu tür hikayelerin ifade
ettiği derse bakmak lazım.
Evet Bilhassa bazı fıtratlar için bu dünyada en önemli imtihan unsuru şehvettir.
Bu hakikati şu hadis-i şerifle irtibatlandırmak da mümkündür.
Cehennem şehvetlerle, insanın arzu ettiği şeylerle kuşatılmıştır.
Cennetse zorluklar ve nefsin istemediği şeylerle çepe çevre saralıdır.
Cennet istikametinde uzun yollar, çok menziller, geçit vermeyen sular ve kandan erinden
deryalar bulunmasına mukabil cehennem yolunda yeme, içme, yan gelip yatma, nefsin isteklerinin arkasından koşma gibi insanın hoşuna giden şeyler vardır.
Bunlara tutulan kişi hiç farkına varmaksızın adım adım cehenneme çekilir.
Şeytanın en büyük kozu.
Şehvet şeytanın en büyük kozudur denilebilir.
Husü ile bazı fıtratlar için.
Bana tarih boyunca şehvet mevzuunda dayanmış, sabretmiş, devrilmemiş kaç tane baba yiğit gösterebilirsiniz?
Kalbi hiç inhiraf etmemiş.
Gözünün içine yabancı hulya girmemiş.
Kulağı o işin mahremini duymamış.
O istikamette adım atmamış.
El uzatmamış.
Kaç baba yiğit.
Sayıları çok azdır.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bu duygu için ümmetim hakkında en çok korktuğum şey
arkamda ondan daha büyük bir imtihan bir fitne vesilesi bırakmıyorum.
buyuruyor.
Bizim sabah akşam yaptığımız dualar
kişinin şehvetle imtihanı karşısında yaptığı duadır.
Böyle bir imtihanla karşı karşıya gelmekten sana sığınırım demektir.
Tek taraflı da değildir bu iş.
Erkekler kadınlarla imtihan olurken kadınlar da erkeklerle imtihan olur.
Şeytan hesabına olacak örgülerden ve nakışlardan kaçınmak gerekir.
Örümcek ağına düşmemeli.
Ağa düşmüş sinekleri görmüşsünüzdür.
çırpındıkça durumlarını daha da zorlaştırırlar.
Şeytanın ağları da böyledir.
O ana düşmüşlerin başında bekler.
Bekler ki kurtulamasın, çırpınsın ve çırpındıkça batsın.
Bu sebeple insan potansiyel genişliğini kendi elleriyle daraltmamalı.
Kevnü mekanların almadığı, zamanlara mekanlara sığmayan mahiyetini daracık bir şeye, bir ana, bir lahzaya, bir bakmaya, bir öpmeye, bir daneye, bir lokmaya mahkum etmemeli.
Unutmayın kuşu kafesi kıstıran şey bir danedir.
Demek asıl mesele şeytanın ağına düşmemektir.
Kur'an-ı Kerim
diyor ki şeytan onlara sadece boş vaatlerde bulunur.
Birtım kuruntularla onları oyalar.
Hiçbir vaadini yerine getirmez.
O bir ayette şeytanın şu sözü hikaye edilir.
Ben size bir şeyler vaadettim ama vaadimde durmadım.
Öyleyse insanı boş vaatlerle kandıran ve vaini asla gerçekleştiremeyecek olan şeytanın ağına düşmemeye bakmalı.
Amudi velilik.
Bir insanda olumsuz his, arzu ve temayüller ne kadar güçlüyse rabbine sığınıp iradesinin hakkını verdiği takdirde Allah ona o handikapları aşması istikametinde lütuflarını katlayarak ihsan eder.
Hemen herkeste şu veya bu seviyede günaha karşı temayül vardır.
Mesela aç gözlülük, başkasının malına göz dikme, görünme hissi, bencillik duygusu, şöhret ve makam düşkünlüğü nüve halinde şöyle veya böyle her insanda bulunabilir.
Ama bu hislerin bazıları bazı kimselerde daha güçlü olur.
Mesela öyle insan vardır ki onu alıp çuval çuval altının gümüşün içine koysanız tek birine dahi elini sürmez.
Eğer yanlışlıkla bir altın parçası onun üzerine kalsa ve sonra onunla uzak bir yere
gitse fark ettiği anda geriye dönüp onu getirir yerine k.
Çünkü o mevzuda bir zaafı bulunmamaktadır.
Ancak aynı kişinin hubbucah mevzuunda aynı ölçüde sağlam bir duruş sergileyip
sergileyemeyeceğinden emin olamazsınız.
Çünkü o mevzuda bir zaafı, bir boşluğu söz konusu olabilir.
Hatta bazılarında üstadın hücumat-ı sede ifade ettiği virüslerin hepsi birden bulunabilir.
Şimdi bu virüslerin radarındaki bir insan iradesinin hakkını
vererek, "Ben hayvaniyet ve cismaniyet zebilim.
Benim bunların yanında bir kalbim ve bir ruhum var.
O yörüngede seyahat
yapmam lazım." diyebiliyor ve iradesinin hakkını vererek bütün o duygulara karşı
kahramanca mücadelede bulunuyorsa ötede karşısına çıkacak mükafat herhalde çok farklı olacaktır.
İşte böyle bir insanın derecesi o ölçüde arzu ve temayülü olmayan başka birine nispeten çok daha yüce olur ve bu onu alır rampadaki füzeye binmiş gibi amudi bir yükselişle velilik ufkuna ulaştırır.
Vicdan mekanizmasının gelişmesi.
İnsanda vicdan mekanizmasının gelişmesi tamamen nefis mekanizmasının rağmına bir harekettir.
Vicdani mekanizma geliştikçe nefse ait mekanizma zamanla teslimi silah etme zorunda kalır.
Ve derken nefis mertebelerini kat edip terakki eden
insan artık fenalıklardan dolayı nefsini kınar hale gelir.
Bu durum nefs-i emarenin ordularının mağlup olması
yani karanlığın ışık karşısında bozguna uğraması demektir.
Vicdan mekanizması inkişaf etmiş birinin üzerinde
şehvet hislerinin tesiri çok fazla değildir.
Böyle biri memnu bir manzara karşısında vicdanını dinleyerek, "Nazar şeytanın zehirli oklarından bir oktur.
Allah korkusundan dolayı gözünü haram nazardan sakınan kimseye kalbinde zevkini duyacağı bir iman lütfederim." Kutsi hadisini hatırlar ve haram işlememek için gözünü kapar.
Demek Cenabı Hak gözünü haramdan çeviren bir insanın kalbinde imana ait öyle bir lezzet vermektedir ki bu lezzet insana her türlü nefsani içtihayı unutturabilir.
İnsanın haram karşısındaki bu tutumu daha sonra Cenabı Hakk'ı müşahede gibi
mühim bir neticeyi de semere verecektir.
Bu müşahede ötede olabileceği gibi bu dünyada da olabilir.
Zira insanın kalp ve vicdanında kenzen Allah'ı duyması her zaman mümkündür.
Küçükken önemsemezsen büyüyünce halledemezsin.
Daha önce de değindiğimiz gibi
usul-ü fıkıhta zikredilen seddi zerai isimli bir prensip vardır.
Bu fenalıklara ve günahlara götüren yolları tıkama, harama sebep olabilecek fiilleri de haram gibi
telakki etme demektir.
Mesela zina büyük bir günahtır.
Harama nazar bu günaha götüren bir sebep olduğu için o da günahtır
ve yasaklanmıştır.
Kur'an-ı Kerim zinayı ve yetim malı yemeyi yasakladığı bazı yerlerde zina etmeyin, yetim malı yemeyin demek yerine zinaya yaklaşmayın, yetim malına yaklaşmayın diyerek neticede günaha götürebilecek atmosferden uzak durmayı
emreder.
Göz görür, kulak dinler, dil telaffuz eder.
Görülen, duyulan ve söylenen şeyler zihinde kurgulanır.
Tahayyül tasavvura dönüşür.
O da gidip taakkulle belli bir kalıba dökülür.
Bir
kılıfa girer.
Sonra bu vetire insanın iradi davranışlarına tesir eder.
El tutar, ayak gider.
Dolayısıyla daha tahayyül durağındayken günahın önü kesilmeli.
Onun tasavvura ve sonrasına
ulaşmasına mani olunmalıdır.
Mesela harama nazar önü alınabilecek ve iradeyle kaçınılabilecek bir tehlikedir.
Biraz gayret etseniz bakmamaya katlanabilirsiniz.
Gözünüze ilişirkin bir
manzaradan sıyrılma iradenizin belini bükebilecek kadar büyük bir yük değildir.
Gözünüzü kapamaya irade gücünüz yeter.
Fakat nazarlarınızı haramdan çevirmez, kendinizi o işe salar ve bir bakma müptelası olursanız artık geriye dönme ihtimaliniz azalır.
Hele bir de gözünüzden zihninize akan manzaraları
tasavvurla, taakle besler ve büyütürseniz sahilden iyice ayrılmış sayılırsınız.
Ondan sonra geriye dönmek çok
daha büyük cehdü gayret ister.
şair bir arkadaşımın isyan deryasına yelken açmışım.
Kenara çıkmaya koymuyor beni.
Dediği gibi Allah muhafaza o günah deryası dalgaları arasında sizi evirir çevirir de kıyıya çıkmaya izin vermez.
Resuli Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, "Nazar, bakış şeytanın zehirli oklarından bir oktur." diyerek o avulu oktan korunmanın lüzumunu belirtmiştir.
Evvelen ve bizzat Hz.Ali'ye saniyen ve bilvasıta bütün ümmetine
hitaben, "Ya Ali, ilk bakışı hakkın var.
Yani istemeden gördüğün bir fena bir manzaradan
dolayı sana bir vebal olmaz.
Fakat ikincisine yani bakmayı devam ettirmeye hakkın yoktur.
O senin
aleyhinedir buyurmuştur.
Bir kastı iktiran etmediği için ilk bakışın mesuliyet getirmeyeceğini ama ikinci defa
dönüp bakmak irade olduğundan onun günah hanesine yazılacağını vurgulamış ve harama götüren yolu ta baştan keserek günahlara geçit vermemek gerektiğine dikkat çekmiştir.
Teknolojik gelişmelerle
bugün bu mesele daha kritik bir hal almıştır.
Bu yüzden inanan insanların çok daha dikkatli
olması, attıkları adımları daha dikkatlice atması kaygan bir zeminde hareket edildiği şuuruyla her an ayaklarının kaymasından endişe duymaları ve bunun olmaması adına alınması
gerekli tüm tedbirleri almaları gerekmektedir.
Hayal ve tasavvurları da korumaya almak.
Şeytan durmadan sizin ayıp ve kusurlarınızla uğraşır ve sürekli aleyhinizde planlar kurar.
Onun planlarında
kullandığı en can alıcı şeylerden biri şehvettir.
Zira şehvet iradeyi gevşeten ve insanı şeytanın oyuncağı yapan en tehlikeli bir silahtır.
O size daha ne hilelerle yaklaşır ama siz bunları sezemezsiniz.
Çünkü sizi sizin onu görmediğiniz yerlerden yani size ait boşluklardan izler.
Öyleyse insan kalp ve kafasını daima murakabe altında tutmalı ki şeytan ve avnesi o boşluklardan içine
sızmasın.
Bu manada insan hayal ve tasavvurlarını bile korumaya almalıdır ki şeytan ve nefs-i emmare hayal dünyasında ona fıskı fücur kapıları açmasın.
günaha doğru adım atma cesareti vermesin.
Çünkü her adım bir başka adımı netice verir ve sonunda şeytan istediğini elde etmiş olur.
Böyle bir şeyin olmaması için insanın zihnine kötü bir şey, şeytandan bir dürtü geldiğinde hemen kendine gelip Allah'a sığınması ve o fena hayal ve tasavvurdan anında sıyrılmaya çalışması lazımdır.
İşte her zaman üzerinde durulacak yol budur ve Kur'an bu yolu salıklamaktadır.
Şeytan Allah'a karşı gelmekten sakınanların hayaline ilişince
onlar hemen düşünüp kendilerini toparlar da gözleri açılıverir.
İşte bu şeytandan gelebilecek herhangi bir esinti tesir ve taif karşısında takva dairesine girmiş insanların tavrıdır.
Hayallerinizde olsun az çizgiden
çıkmanız, istikametinizi koruyamamanız sizi şeytanın kuklası haline getirir.
Aksine gönlünüz takvaya, gözleriniz de hakikate açık olursa ilahi sıyanet altında sayılırsınız.
Takva ehlinin kalbine, gönlüne ve kafasına şeytanın yol bulup girmesi mümkün değildir.
O olsa olsa onların hayal harimlerinin dış avlusunda dolaşabilir.
İslam'ın bu mevzuyla ilgili olarak çizdiği çerçeveyi şöyle ifade edebiliriz.
Öncelikli olarak İslam beşere ait her
şeyi realite olarak kabul eder.
Bunları onun mahiyetine koyan, onu yaratan Allah olduğu gibi İslam'ı gönderen de Allah'tır.
Dolayısıyla Allah'ın gönderdiği dinin Allah'ın yarattığı mekanizmayı görmezden gelmesi düşünülemez.
Mesela beşerde gazap, hırs
ve inat gibi duyguların bulunduğu inkar edemeyeceğimiz bir gerçektir.
Bunlar yerinde kullanıldığı zaman sahibini hayırlara, aksine kullanılınca da şerlere
sürükler.
Şehvet de böyledir.
O bir yuva kurmanın, neslin devamının vesilesi olsun diye insana verilmiş avans
mahiyetinde ilahi bir armağandır.
İslam her meselede olduğu gibi bu meselede de bir ölçü ve denge getirmiştir.
İnsana verilen her duyguda, her türlü cihazatta olduğu gibi bunda da esas olan onu yaratılış istikametinde değerlendirmek, onun için çizilen sınırların dışına taşırmamaktır.
Evlilik meselesi.
Şehvet duygusunun yaratılış hikmetine muvafık yerde değerlendirilmesi ve haddini aşmaması adına Cenabı Hakk'ın vaz ettiği sistem evliliktir.
İnsan bu sayede fuhuş, zina ve benzeri sapkınlıklardan kurtulma adına kendini bir seraya alacağı gibi aynı zamanda bu duyguyu onun mahiyetine yerleştiren halik-ı Zülcelalin o husustaki muradını da yerine getirmiş.
toplumları oluşturan temel yapı taşı olan aile müessesesine katkıda bulunmuş, insan neslinin devamı adına kendisine biçilen rolü oynamış olur.
Efendimiz şöyle buyururlar: "Gücü yeten imkanı olan evlensin.
Gözü haramdan koruma ve günahlara karşı korunma adına bu çok önemli bir vesiledir.
Eğer imkanınız yoksa
o zaman oruç tutun.
Zira oruç tutmak şehveti keser." Evet Şartlarını haiz ve evlenmeye mani bir durumu olmayanlar için gözü haramdan, kalbi yaralamaktan ve hayali fıska
girmekten korumanın en makul yolu izdivaçtır.
İzdivaç ana babanın evlatlarına karşı yapmakla mükellef oldukları
bir vazife.
Gencin de kendini derleyip toparlayacağı ve o sayede bir kısım arzularını zapt altına alabileceği emniyetli bir yön değiştirmedir.
Ana baba mürşit ve terbiyecilerin belli bir dönemde çocuk üzerindeki tecessüsleri çok mühimdir.
Bir tomurcuk gibi yaprak
yaprak çocuğun açılıp saçıldığı bu devrede onun durumunu iyi sezer, tespit eder ve vaktinde müdahalede
bulunurlarsa zuhuru muhakkak bir kısım marazi ruh aletlerini önceden engellemiş olurlar.
Böyle bir tespit vaktinde yapılamazsa endişe verici bir kısım hususların meydana gelmesi
kaçınılmaz olur.
İslam'da zahidane düşünceler içinde dahi olsa tebettül yani izdivaç ve aile hayatından kasti olarak uzaklaşma hoş görülmemiştir.
Hatta bazı durumlarda evlenmenin farz olduğu, farklı bir tabirle bekar kalmanın haram olduğu hükmüne
varılmıştır.
Evet Niyetler ulvi dahi olsa gayri tabii yollarla beşeri istekleri önlemeye çalışmak fıtratla çatışmaktır ve ilahi hikmete aykırıdır.
Hele bu mücerret kalışın zayıf karakterlerde suistimallere sebebiyet vermesi, çok fenalıklara yol açması ve kısmi cinnetleri netice vermesi düşünülecek olursa, evlilik, yapıcı, kurtarıcı ve ferdin hayatını düzenleyici çok önemli bir kurum olarak karşımıza çıkar.
Genel olarak hakikat böyle olmakla beraber bazen uygun olmayan bir evlilikte en az bekarlık kadar zararlı olabilir.
Bu açıdan çok önemli görsek de izdivaç hemen öyle aceleye getirilecek bir şey değildir.
Evet Gençler evlilik
çağına geldiklerinde evlenmeye mani, ferdi, içtimai engelleri yoksa behemehal evlendirilmeli ve böylece haramlardan, suistimallerden korunmalıdırlar.
Buna imkanı olmayanlarsa hiç olmazsa belli bir süre için yani evlilik
imkanlarını elde edecekleri ana kadar perhiz, gıda rejimi ve oruç gibi cismaniyeti sınırlayıp ruhu yücelten
ameliyelerle etraflarına birer çeper yapmalı ve kendilerini muhafaza etmeye çalışmalıdırlar.
Yoksa istediği gibi
yiyip içen ve gerektiğinden fazla istirahat eden bir bekarın iffet ve ruh nezahetinden bahis
açmak oldukça zordur.
Bununla birlikte bazı kimselerin beşeri garizeleri çok kuvvetlidir.
Böylelerinin onları cinnete sevk edecek kadar şiddetli evlenme arzuları olabilir.
İhtimal ki
oruç onları tam frenleyemeyecektir.
Bunlar geçim sıkıntısı içinde de olsalar derhal
evlendirilmeli ve günahlara girmelerine meydan verilmemelidir.
İslam bir taraftan gence oruç tut veya evlen derken diğer taraftan da toplumu kemiren hastalıklara karşı ciddi vaziyet almış ve bunlara karşı müeyyideler koymuştur.
O kadar ki şayet bir yerde bir genç başkalarının baştan çıkmasına sebep teşkil ediyorsa onu bir başka yere göndermek bile gündeme gelmiştir.
Din kişinin durumuna göre izdivacı farz, vacip, mübah, haram, mekruh gibi kategorilere ayırmak suretiyle bu meseleyi zaptı altına alır.
His ağırlıklı bir meselede akıl, mantık ve muhakeme yolunu öne çıkarır.
Bu itibarla evlilik düşünülürken yalnızca ferdin cismaniyeti ile alakalı alelade bir durum olarak değil bütün bir toplumun hatta topyekun bir milletin saadetini alakadar eden dini milli ve alemşümul bir mesele olarak düşünülmelidir.
İzdivaçta her şey inceden inceye
hesap edilecek ve hiçbir yanlışlığa meydan vermeyecek şekilde hassas davranılacaktır.
Davranılacaktır ki kurulan yuva sonrasında bir yıkımla karşı karşıya kalmasın.
4. Öfke, gazap.
Hz.Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle bir hadise
anlatılmaktadır.
Bir adam Allah Resulüne gelerek bana nasihat et dileğinde bulundu.
Resulullah da
ona gazaplanma, öfkene hakim ol.
Buyurdu.
Bunun üzerine o şahıs Resul-i Ekrem'den tekrar tekrar nasihat etmesini istedi.
Sadık-ı Mastduk Efendimiz de her defasında ona öfkene hakim ol öğüdünü verdi.
Bilindiği üzere gazap infiale kapılma, öfke, hışım, aşırı hiddet, hoşa gitmeyen bir hadise karşısında intikam arzusuyla heyecanlanma ve saldırganlık
hali gibi manalara gelmektedir.
Gazabın zıddı isa ağır başlı ciddi kararlı olma, aceleden karar verip de etrafını yakıp yıkmama, mümine yakışır vakar ve ciddiyet içinde bulunma manasına gelenir.
Aslında bu duygu suistimal edilmediği takdirde hariçten gelen hücumları önlemek
için itici bir kuvvet ve tedbirli olmaya yarayan bir güçtür.
Yukarıda ahlakta sırat-ı müstakim konusunu işlerken genişçe üzerinde durduğumuz gibi Cenabı Allah insana saldırılara karşı kendini ve koruması gerekenleri koruması için kuvve-i gazabiye
öfke hissi dediğimiz duyguyu vermiştir.
İnsanın mücadele etmesi gereken yerlerde güç ve kuvvetin hakkını
vermesi, yürekli olması ve yiğitçe durması icap eden durumlarda cesaretli davranması ve ırzını,
namusunu, vatanını, canını, malını, nefsini ve neslini koruması ancak bu duygu sayesinde mümkündür.
Bazıları gazap hissinin bir yaratılış gayesi olduğunu bilemez ve normal
insanları çok kızdıracak meseleler karşısında dahi bir tavır ortaya koyamazlar.
Dahası hiç korkulmayacak şeylerden dahi korkar.
Sürekli vehimlerle oturup kalkar ve değişik paranoyalarla
hayatı yaşanmaz hale getirirler.
Bunların hali korkaklık dediğimiz durumdur.
Bazı insanlar da vardır ki yok yere küplere biner.
En önemsiz hadiseler karşısında dahi aşırı hiddet gösterir ve bir anda saldırganlaşır.
Akıbeti hiç düşünmeden ölçüsüzce ve muhaesizce her işe girişir ve neticesi mutlak felaket olan
tehlikelere bile pervasızca atılırlar.
Kuvve-i gazaben'in bu ifrat haline de eskiler tehevvür demişlerdir.
Bu duygunun istikamet üzere olma durumuna ise şecaat adı verilir.
Bütün kin,
nefret, hınç, hiddet, dargınlık ve kızgınlığın menşei sayılan gazap hissi selim fıtratların öfkesine sebep olacak vakalar karşısında kızmasını da bilme, hiddeti gerektiren durumlarda hiddet
gösterme, korkulacak şeyler karşısında temkinli davranma ve onları telaşa kapılmadan savmaya çalışma anlamındaki
yiğitçe duruşun yani şecaatin de kaynağıdır.
Bu itibarla kuvve-i gazabiye mahiyetimize derç edilmiş diğer
duygular gibi hayra da şerre de açık yerinde ve ölçülü şekilde değerlendirildiğinde çok önemli işlevleri gerçekleştirmeye müheyya bir kuvvedir ve bu yönüyle
tabiatımızın bir parçasıdır.
İnsanlığın iftihar tablosunun kendisinden nasihat isteyen sahabiye defalarca
öfkene hakim ol demesi hepimiz için çok önemli bir ikazdır.
Çünkü gazap insanın en zayıf damarlarından biridir.
Maruz kaldığı kabalıkları dahi vicdan genişliğiyle karşılayabilecek, öfke
hissini kolaylıkla dengeleyebilecek ve bunu yaparken de ifratlardan, tefrit uzak kalarak istikamet üzere olabilecek insan sayısı çok azdır.
Zira bunu başarabilmek güçlü bir iradeye abestedir ve hususi cehd ister.
Gazap muvakkat bir cinnettir.
Öfkeyle köpürmüş bir insanın o esnadaki tavır ve davranışları iyi bir incelemeye tabi tutulduğunda zannediyorum cinnete yakın bir durum karşımıza çıkar.
Çünkü aşırı öfke aklın afetidir.
İrade ve şuur sahibi bir insanı vahşi bir hayvana dönüştürebilir.
Hiddet akıl ve idrakin yerine kontrolsüz his ve heyecanı ikame
eder ve insanın aklını perdeleyerek onu insan olma çizgisinin altına düşürür.
O haldeki birinin
kanun ve kural tanıması bir nasihatçinin sözlerine kulak vermesi çok zordur.
Nitekim söz sultanı şöyle buyurmuştur.
Kuvvetli kimse güreşte hasımlarını mağlup eden sırtı yere gelmez
pehlivan değildir.
Gerçek güçlü kimse öfkelendiği zaman nefsini yenen, gazap anında kendisine hakim olandır.
Öfkeyi doğru tarafa yönlendirmeli.
Diğer taraftan selef-i salihinin de
belirttiği üzere hadis-i şerifteki "Öfkene Hakim ol" sözünün manası hiç kimseye ve hiçbir şeye kızma, hiç hiddet gösterme, asla öfke izhar etme demek değildir.
Zira öfkenin bizzat yasaklanması söz konusu olamaz.
Daha önce de üzerinde durulduğu gibi öfke tabii bir duygu ve fıtri bir haldir.
İnsanın cibilliyetinden sökülüp atılamaz.
Dolayısıyla onu bütün bütün yasaklamak, muhalli teklif etmek manasına gelir.
Öyleyse hadis-i şerifteki
emirden murat bu konuda yapılacak temrinler sayesinde gazap duygusunun zimamını akıl ve iranenin eline
vermek ve böylece öfkeyi kontrol altına almak suretiyle onun yüzünü doğru yöne çevirmektir.
Nur müellifi istikbal
endişesi, hırs ve inat gibi fıtri duyguların yok edilemeyeceğini, bunların her birinin meşru bir
kullanma yeri ve yönü bulunduğunu, dolayısıyla bu kuvv etmeye değil, onları hayır yolunda kullanmaya çalışmak gerektiğini anlatır.
insana verilen manevi güç, kuvvet ve duyguları nefis ve dünya hesabına istimal etmenin kötü ahlaka ve israfa sebep olacağını fakat hafiflerini dünyevi işlere ve şiddetlilerini de uhrevi vazifelere sarf etmeninse güzel ahlakı ve saadet-i dareyini netice vereceğini ifade eder.
Hazreti üstat bu konuda nihai hükmünü verirken şöyle der: "Tahmin ederim ki nasihlerin nasihatlerinin şu zamanda tesirsiz kalmasının bir sebebi şudur: Ahlaksız insanlara haset etme, hırs gösterme, adavet etme, inat etme, dünyayı sevme derler.
Yani fıtratını değiştir demek gibi zahiren onlarca mala yutak, güç yetirilemeyecek bir teklifte bulunurlar.
Eğer deseler ki bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz.
Mecralarını değiştiriniz.
O zaman hem
nasihat tesir eder hem daire-i ihtiyarlarında bir emri teklif olur.
Halis mümin öfkesinin yönünü Allah'ın razı olmadığı şeylere yönlendirmelidir.
Nefsinin isyanlarına karşı öfkelenip
onun terbiyesine koyulmalı.
gazap hislerini insanlara zulmedenlere yöneltip dinin ihyası ve diyanetin teyidi için
daha çok çalışmalıdır.
Kendisini sık sık kontrol etmeli ve şayet öfkesi Allah için değilse hatta ona
azıcık da olsa nefsani hisler karışmışsa hemen susmasını bilmeli, hiddetini dindirmeli, sakinleşmeli ve affedici olmalıdır.
Hz.Ömer'in hakperestliği.
Hz.Ömer Kur'an'ı bilenlere ayrı bir ehemmiyet verir.
Genç olsun, yaşlı olsun onları yakınında tutar.
Pek çok meseleyi onlarla istişare ederdi.
Hür ibn Kays
da onlardan biriydi.
Bir gün Uyeyne ibn Hısn yeğeni Hür ibn Kays'a misafir olur ve kendisini Hz.Ömer'in meclisine sokmasını ister.
Hür biraz tedirgin olursa da
Hz.Ömer'den müsaade isteyerek bir gün onu da yanında götürür.
Uyeyne Hz.Ömer'e, "Ya Ömer, adaletli değilsin." türünden şeyler söylemeye başlar ve epey de ileri gider.
Bunun
üzerine Hz.Ömer celallenir.
Neredeyse kalkıp uyeyneyi ayağının altına alacaktır ki hür araya girer ve "Ey müminlerin
emiri, Allah peygamberine demiyor mu?
Sen af yolunda tut, iyiliği emret ve cahilleri aldırış etme." Hz.Ömer bu sözleri duyunca anında durur.
O Allah'ın kitabının konuştuğu yerde dururdu.
Hakikatte Hz.Ömer adaleti gerçekleştirmek için kılıırk yarardı.
O kadar hakperestti ki Mevla Naşibliği onun hayatını anlatırken şöyle der.
Ömer'in adaleti ve hakperestliği Ömer'e dost bırakmadı.
Evet Allah Resulünün
halifesi herkesin hakkını gözetme ve her hak sahibine hakkını verme mevzuunda çok hassastı.
Ne pahasına olursa olsun doğruluktan hiç ayrılmazdı.
Adalet husundaki bu hassasiyetine rağmen adaletsizlikle itiham edilmek çok ağrına gitmiş ve kendine
hakim olamayacak duruma gelmişti ki Allah'ın kitabından haline uygun ayeti duyduğu anda olduğu yerde kala kaldı ve hiddeet edindi.
İşte bu hakperestlik duygusu içinde kılıkırk
yararcasına yaşama ve yerinde gazap hissini bastırma demektir.
Nitekim Kur'an-ı Kerim, "O müttakiler ki bollukta da darlıkta da Allah yolunda infakta bulunurlar.
Kızdıklarında
öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler.
Allah böyle iyi davranan ihsan ehlini sever mealindeki ayet-i kerimede öfkesine mağlup olmayanları, bilakis onu yenip aklı selimle hareket edenleri elkazimin gayz" ibaresiyle nazara verir.
Buradaki gayz kelimesi gazabın aslı ve özüdür.
Hoşa gitmeyen bir şey karşısında insan tabiatının
hiddet, kızgınlık ve hınçla dolması demektir.
Kazimin ifadesi ise deriden yapılmış su kabının ağzını bağlamak manasına gelen kezm kelimesinden türetilmiştir.
öfkesini yutan, hiddet ateşini
sabırla içinde tutup boğarak söndüren, zarar gördüğü kimselerden öc almaya gücü ve kudreti bulunduğu halde intikama kalkışmayan ve kötülük edenlere karşı afla muamelede bulunan kimselerin
unvanı olarak kullanılmıştır.
ayette öfkenin tesirini icra edip insanı kötülüklere sürükleyebileceği bir
hengamda bir dikeni, bir kaktüs parçasını yutuyormuş gibi gazap hissini yutmaya çalışan, bir müddet yutkunup
dursa da kızgınlığını iradesiyle bastırıp kontrol altına alan insanlar Cenabı Allah'ın verdiği bütün nimetlerden
bollukta da darlıkta da infak edip duran cömert kullarla aynı çizgide anılmışlardır.
Çünkü hiddeti bastırıp mülayim davranabilmek ancak ciddi bir cehdü gayretle
iradenin hakkını verme sayesinde mümkün olabilir.
Mevla-i Müte irade sahibi bir varlık olarak yaratmışsa artık onun başka canlılar gibi hareket etmesi, intikam almak için dişlerini ve pençelerini kullanması kendi seviyesine ve insani mahiyetine karşı
saygısızlık sayılır.
İnsanın başkaları tarafından gazaba sevk edilip içindeki kötülük duygusunun tetiklendiği
anlarda dahi iradesinin hakkını vermesi ve mahiyetine muvafık bir tavır sergilemesi menfi ibadet kategorisi içinde
mütalaa edilebilecek bir davranıştır.
İnsan küplere bindiği zaman bile nefsinin dizginlerini elinden
bırakmıyor ve sabrediyor.
Daha sonra da değişik tedavilerle yer yer hortlayıp ortaya çıkan hiddet sebeplerini unutmak
için mücadele veriyor.
Ve Allah onu da bağışlasın beni de." de deyip muhataplarını affedebiliyorsa o kimse
hastalıklara, sakatlıklara, musibetlere ve afetlere sabretmiş gibi çok büyük sevap kazanır.
Hiddeti bastırma yolları.
Gazap hissine yenik düşmemek kolay değildir ve ancak ihsan şuuruyla dolu bulunmakla mümkündür.
Nitekim kişiyi gayza sevk edecek
hadiseler meydana geldiği zaman bile öfkesini yutabilen sabırlı kulların anlatıldığı ayetin sonunda Allah böyle iyi davranan ihsan ehlini sever denilerek hiddeti yenmenin ihsan duygusuna bağlı
bulunduğuna işaret edilmektedir.
Ayet-i kerimede geçen ihsan kelimesi için iki mana düşünülebilir.
Birincisi kötülük yapana karşı iyilikte bulunmaktır.
İslam ahlakına göre kötülüğe bile
iyilikle mukabele etmeye çalışmak esastır ve bu ancak sabır kuvvetine dayananlara mahsus bir meziyettir.
İyilikle kötülük bir olmaz.
O halde sen kötülüğü en güzel tarzda savmaya bak.
Böyle yaparsan bir de bakarsın
düşmanın birden candan sıcak bir dost oluvermiş.
Ama bu ancak sabredenlerin ve faziletten yana nasibi bol olanların karıdır.
Mealindeki ayet-i kerime de bu hakikati vurgulamaktadır.
İkincisi, hak ölçülerine göre iyi düşünme, iyi şeyler planlama, iyi şeylere
bağlı kalma ve bütün fiil ve amellerini Allah'ın nazarını arz ediyor olma şuuruyla yapma, her zaman Allah'ı görüyormuş gibi hareket etme ya da en azından onun tarafından görülüyor olmanın
hakkını verme demektir.
Meseleye bu açıdan yaklaşılırsa Resul-i Ekrem Efendimizin öfkelenen kimseye istiazi etmesini, şeytanın şerrinden Allah'a sığınmasını söylemesindeki sırda ortaya çıkar.
Zira öfkeyi yenme ihsan duygusuna yani Allah'ı gönülden hatırlamaya ve
ona sığınmaya bağlıdır ki istihaze dahi Allah'tan yardım ve iltica talep etme manasını taşıyan sözlerden biriyle ona sığınma demektir.
Öfkeyi bastırmanın yollarından birisi de susmaktır.
Rehberi Ekmel Efendimiz sizden biriniz kızdığında hemen sussun buyurmuştur.
Gazap halinde söylenen nice
çirkin laflar vardır ki insana bir ömür boyu vicdan azabı yaşatır.
Bu itibarla öfke anında sükut etmek en akıllıca davranışlardan biridir.
Manevi hayatımızdaki bir
sıkıntı veya kabz halinde inşira kaynağı olabilecek hususlardan bir diğeri psikolojik tavır ve
durum değişikliğidir.
Psikologlar insanın kendini yenilemesi ve üzerindeki sıkıntıyı atabilmesi için bir hal ve
tavır değişikliğine salık vermektedirler.
Resulullah'ın sizden biriniz ayaktayken öfkelenirse otursun, öfkesi geçerse ne hala, geçmezse uzansın nasihati de bu zaviyeden
değerlendirilebilir.
Şayet istiyaze, sükut ve oturma ya da uzanma gibi bir durum değişikliği de
öfkeyi bastırmaya yetmezse o zaman hemen abdeste koşmak icap eder.
Habib-i Edip sallallahu aleyhi ve sellem, "Gazap şeytandır.
Şeytan da ateşten yaratılmıştır.
Ateşi su söndürür.
Öfkelendiğiniz
zaman abdest alın." buyurmuştur.
Kızgınlık anında abdestin salık verilmesinin pek çok hikmeti
vardır.
Suyla temasın insanın vücudunda yaptığı tesir bunlardan biri olabilir.
Bu hikmetlerden biri de yine bahsi geçen tavır değişikliğini temin etmek olsa gerektir.
Nihayet kötü sözden ve dünyevi kavgalardan bütün uzaklaşmanın biricik yolu olan namaz da gazabı söndüren bir iksir olarak rehber-i ekmelin tavsiyesi arasındadır.
Her türlü öfke ve ağız
kavgasının ilacı iki rekat namazdır.
Öfkeniz Allah için mi?
Daha önce belirttiğimiz gibi kuvve-i gazebiyenin de bir hikmeti vücudu vardır.
Ve onu yok
etmeye çalışmak yerine yüzünü şerden hayra çevirmeye gayret etmek lazımdır.
Şüphesiz kontrolsüz bir hiddet müslümana yakışmayan bir tavırdır.
Ancak Cenabı Allah'a, Resul-i Ekrem ve Dini-i Mübine, vatana, millete, ırza, namusa, sevdiklerine bir saldırı söz konusu olduğunda
insanın hiddetlenmesi normaldir.
Hatta mukaddesatı muhafaza etmenin lüzumu açısından öyle bir durumda
müminlerin makul ve ölçülü bir şekilde kızgınlıklarını ifade etmemeleri yanlış olur.
İbn Hacer Hazretleri gazabın Allah için olanını anlatırken insanlığın iftihar tablosunun şahsi
meselelerde sabredip hiç öfkelenmediği halde dini ilgilendiren mevzularda gazap isar ettiğine dikkat çekmekte ve bu hususu bazı misallerle teyit etmektedir.
derd ettiği örneklerden birisi
şöyledir.
Cabir ibn Abdullah'ın anlattığına göre Muaz ibn Cebel Peygamber efendimizin
arkasında namazını kılar.
Sonra da kendi kavmi olan Beni Seleme'ye gidip onlara namaz kıldırır ve namazda da Bakara
suresini bitirecek kadar uzun okurdu.
Bir defasında bir adam kendi başına kısa bir şekilde namaz kılmıştı.
Bu adamın
cemaatten ayrılıp tek başına namaz kıldığı haberi kendisine ulaşınca Hz.Muaz o bir münafıktır." diyi vermişti.
Muaz ibn Cebel'in bu sözünü duyan o adam hemen Resul-i Ekrem'e geldi ve "Ya
Resulallah, biz ellerimizle işleyen, su çeken ve develerimizle sulama yapan insanlarız.
Muaz dün bize namaz kıldırırken
Bakara suresini baştan sona okudu.
Onun için bu defa namazımı hafif kılıp gittim.
Bundan dolayı Muaz benim
bir münafık olduğumu iddia etmiş." dedi.
Bunun üzerine Allah Resulü kızgın bir ifade tarzıyla üç kere "Ya Muaz, fitneci misin sen?
Veşemsi ve duha sebbih isme rabbikel ala ve benzeri sureleri okusana Arkanda hasta, yaşlı, ihtiyaç sahibi insanlar olabilir.
Onların halini gözet buyurdu.
Evet, insanın kendi adına kulluk çıtasını yüksekte tutması güzel
ve makbuldü.
Ama başkaları söz konusu olunca dinin özündeki kolaylık prensibi esas alınmalıydı.
Şefkat peygamberi Hz.Muaz gibi bir ibadet aşığının şahsında işte bu hususa işaret ediyordu.
Mümin Allah için sevmeli, Allah için buz etmeli, Allah için hüküm vermeli ve öfkelenecekse Allah için öfkelenmelidir.
İnanmış bir insan neye ne ölçüde gazaplandığına çok dikkat etmelidir.
kendisiyle
alakalı en küçük bir meseleden dolayı kıyametler kopardığı halde dini, diyaneti ve ümmeti Muhammed'in
hali pürmelini ilgilendiren mevzularda hiçbir hiddet alameti göstermeyen kimselerin öfkelerinin ne kadar
nefsani olduğu açıktır.
Oysa muvahhit bir mümin olmanın ve hakiki ihlasa ermenin yolu nefsin hissesi bulunan her işi terk etmekten geçmektedir.
Bu konuda 22. mektupta da değerlendirilen şu hadise ne kadar ibretliktir?
Bir savaşta İmam-ı Ali kendisine
karşı savaşan bir kafiri yere sermiş.
Tam öldüreceği sırada düşmanı ona tükürmüş.
Hz.Ali adamı o an bırakmış.
Adam Hz.Ali'ye neden beni öldürmedin diye sorunca, Haydar-ı Kerrar, "Savaştayız.
Karşı karşıya geldik.
Seni Allah için öldürecektim.
Fakat bana tükürdün.
Hiddete geldim.
İşe nefsimin hissesi karıştı.
O an seni
öldürseydim kendi nefsimin isteğini yerine getirmek için öldürmüş olacaktım.
Onun için yapmadım." demiş.
Bu cevabı
alan adam Hz.Ali'nin civan mertliğine şöyle mukabelede bulunmuş.
Sana tükürmekteki maksadım beni çabuk öldürmen için
seni hiddete getirmekti.
Madem dininiz bu derece safi ve halistir, öyleyse o din haktır.
5. Kıskançlık ve haset.
Haset bir kimsenin başkalarının mazhariyetlerini çekemeyip
onlara nasip olan nimet ve faziletler karşısında hazımsızlık göstermesi, o nimetlerin
onlardan alınıp kendisine verilmesini arzu etmesi, o mazariyetleri yalnızca kendisi için istemesi demektir.
Haset her dönemde olduğu gibi günümüzde de yaygın bir hastalıktır.
Haset eden çoğu
zaman karşısındakinin de kendisine karşı aynı his olduğunu düşünür ve bu sebeple kendi hasedini haklı görür.
Bu duygu çok kuvvetlendiğinde insanlar rahatlıkla başkalarını tekfir edebilirler.
İmkan bulduklarında cana kıymakta mahzur görmezler.
Ardından işledikleri cinayete kendilerine göre meşru bir kalıf giydirir.
O işi Uhud'da, Bedir'de müşriklere
karşı yapılan cihatla eşdeğer görürler.
Allah'a karşı bu büyük cinayetleri irtikap eden, toplumda insanlar arasındaki irtibatları yerle bir eden bu insanlar yaptıkları şenete bir de cihat ismini takarlarsa önü alınmaz bir sorun haline gelirler.
Haset tedavisi zor ruhi
bir marazdır.
Şeytanın insan karşısındaki hazımsızlığı ve bu sebeple tepe taklak yuvarlanıp
gitmesi bu hakikatin en çarpıcı misalini teşkil eder.
Kur'an-ı Kerim'de değişik yerlerde geçen şeytanın konuşmalarına
bakılacak olursa onun Allah'ı çok iyi bilen bir varlık olduğu anlaşılır.
Fakat buna rağmen o göz göre göre sırf Hz.Adem'e karşı duyduğu kıskançlık ve hazımsızlıktan dolayı Allah'ın emrine karşı
gelmişti.
Mahiyeti kin ve nefretle dopdolu olduğundan bu durum onun olumlu ve güzel şeyleri görmesine, düşünmesine fırsat vermiyordu.
Kıskançlık ve hazımsızlığın yenilmesi, ortadan kaldırılması
kolayca mümkün olsaydı belki de şeytan böyle feci bir akıbete maruz kalmayacaktı.
Tarihe bakıldığında
buna benzer daha pek çok hadiseyi müşahede etmek mümkündür.
Bütün bu hadiselerde karşımıza çıkan
netice hasedin nicelerini tepe taklak baş aşağı getirdiğidir.
İnsanlığın iftihar tablosu da kendi çağdaşı bazı
hazımsız kimseler tarafından kin ve haset kaynaklı tavırlara maruz kalmıştır.
Bir seferinde Ebu Cehil'in Muire ibn
Şube'ye şu sözleriyle açıktan açığa bu hazımsızlığını ifade ettiğini görüyoruz.
Muhammed'in söylediği şeylerin
hepsinin doğru olduğunu biliyorum.
O yalan söylemez.
Şimdiye kadar hiç yalanına şahit olmadık.
Fakat Kusayğulları Sikaye, hacılara su dağıtma hizmeti bizde dediler.
Ses çıkarmadık.
Hicabe, Kabe'nin anahtarlarını elinde bulundurma, Kabe'nin hizmetkarı olma
şerefi bizde dediler.
Ses çıkarmadık.
Nedve?
Hacılara yemek yedirme hizmeti bizde dediler.
Ses çıkarmadık.
Rifade, "Fakir fukaranın ihtiyaçlarını karşılama hizmeti bizde." dediler.
Ses
çıkarmadık.
Bütün bunlar Mekke'de çok büyük şeref vesileleriydi.
Sonra onlar da insanları yedirip içirdiler.
Biz de tam at başı gidiyoruz derken çıkıp peygamber de bizde diyorlar.
Vallahi bunu kabul edemem.
Görüldüğü gibi Ebu Cehil efendimiz gibi bir hakikat güneşinin doğruluğunu tasdik etmesine rağmen tamamen hasedinden dolayı onun getirdiği hakikatleri kabul
etmemiş.
Bununla kalmayıp en amansız hasmı olarak onun karşısına çıkmış.
Hem de ne çıkış.
Öyle ki ümmetin firavunu sıfatını hak etmiş.
Sadece bu misal bile hasedin insana neler yaptırabileceğini çok güzel ifade etmektedir.
Hasetle iman bir arada bulunmaz.
Hasetle imanın bir kalpte beraber bulunamayacağını söyleyen Allah Resulü müminleri
hasetten sakındırma adına şöyle buyurmuştur: "Birbirinizle alakayı kesmeyin.
Birbirinize sırt dönmeyin.
Birbirinize kin tutmayın.
Birbirinize haset etmeyin.
Ey Allah'ın kulları, kardeş olun.
Başka bir hadislerinde ise hasedin zararları hakkında şöyle
buyurur.
Aman haetten sakının.
Ateş nasıl odunu yiyip bitirir, haset de iyilikleri öyle yer bitirir.
İnsan salih ameller yapar.
yapar da sonra haset hastalığına müptela olursa Allah muhafaza buyursun her şey birden gidebilir.
Hasedini izhar edenin yanında bunu açık etmeden içten içe başkalarını kıskanma haleti ruhiyesine sahip
bulunan birinin de yaptığı hayrı hasenatın ibadet-i taetin feyiz, bereket ve hayrını görememesi söz konusudur.
Böyle biri huzur ve huşu içinde namaz kılan birinin namazını kıskanıyorsa o insanı gördükçe veya tahayyül ettikçe namazından zevk alamadığı gibi kalben de asla terakki edemez ve hakka yaklaşamaz.
Bu yönüyle o kendi manevi huzurunu yer bitirir.
Öte yandan haset eden insanın Cenabı Hakk'ın bir kuluna takdir ettiği
şeyi hazmedememesi kaderi tenkit manasına gelir.
Mevla kimine güzellik, kimine mal, kimine makam, kimine şöhret, başkalarına da başka başka özellikler
vermiştir.
Kasetçi kimse mevla kendisi ve başkaları hakkında kader programıyla takdir ettiği şeye razı olmadığından
ötürü Allah'ın icraatını tenkit etmiş sayılır.
Haset eden haset ettiği kimseye zarar vermekten daha ziyade kendi kendini yer bitirir.
Haset ettiği kişiye ihsan edilen nimetleri ve ilahi
lütufları gördükçe rahatsız olur.
Hasta olur, yıpranır.
Kalbi zaafa uğrar.
Bedeninde zaaf hissetmeye başlar.
Bu durum uykularını kaçırır.
Bir insanın herhangi bir mevzuda adım adım
muvaffakiyete gitmesi onu öyle kıskandırır ki artık muazzeneli hareket etme imkanını da kaybeder ve dengesizce sağa sola saldırır durur.
Birisi ilimde ileriye gitmiş, başarılar elde etmişse o hasedinden kendini unutur, muhakeme kabiliyeti altüst olur da artık ne
düşünebilir, ne anlayabilir, ne de terkip yapabilir.
Birilerinin yığın yığın mal kazanması onu öyle kıskandırır ki, "Ne yapayım, ne edeyim de bu adam böyle kazanmasın di" diye düşünüp durmaya
başlar.
Öyle ki kendi kazanıp kazanmamasıyla meşgul olmayı bile bırakır.
Mütemadiyen onun kazanmamasını
düşünmekle meşgul olur.
Kendini yer bitirir, muazzenesi bozulur.
Zamanla kendi ticaretini yapamaz hale gelir.
Böyle manevi hastalıklar küçük bir inhiraf olarak başlar.
İradenin hakkı verilip
gerekli tedbirler alınmazsa zamanla ruhi hastalığa dönüşür.
Başka bir ifade ile merkezdeki küçük bir inhiraf
muhit hattında kocaman bir açı meydana getirir.
Böyle biri haset ettiği kimsenin namaz, hac gibi tamamen
ahirete müteveccih ibadetlerini dahi kıskanmaya başlar.
Hatta zamanla iş öyle bir noktaya gelir ki bu hastalıklı ruh hali küfür ölçüsünde bir maraza inkılap eder.
Eder de hasetçi, haset ettiği mümin kardeşi hakkında, "Keşke onun ayağı kırılsa
veya bindiği uçak düşse de hacca gidemese türünden imanla, insanlıkla telifi zor düşünce ve temennilere girmeye
başlar.
Bu yüzden hasedin kalpte küçük bir emarisi belirdiği anda ona hayat hakkı tanımamalı ve onun daha büyük
günahlara davetiye çıkarmasına fırsat vermemelidir.
Zira böyle hastalıklar, menfi düşünceler veya günahlar insana dokunduğu ilk anda kabul edilmez, istiğfarla onlardan uzak durulursa muhtemel zararlarından korunmuş olunur.
Aksine bu marazlar ilk göründüğünde akla gelip kalpte hissedildiğinde tövbe ve istiğfarla temizlenmeyip
büyümelerine fırsat verilirse zamanla kalbin bütün kararmasını veya mühürlenmesine sebebiyet verebilir.
Hz.Pir lemalarda günahların bu hususiyetini şöyle ifade eder.
Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var.
O günah istiğfarla çabuk imha edilmezse kurt değil belki küçük bir manevi yılan olarak kalbi ısırıyor.
Mümin sadece gıpta eder.
Gıpta insanın başkasının mazhar olduğu nimetlerin yok olmasını temenni etmeden aynı nimetlerin kendisinde de olmasını istemesi diğer insanların güzel sıfatlarına ve mazhariyetlerine imrenmesi demektir.
çekememezlik, hazımsızlık ve kıskançlık vardır.
Başkalarının elinden sahip olduğu nimetlerin çıkmasını isteme vardır.
Gıptadaysa sadece bir imrenme söz
konusudur.
Ondaki nimetler onda kalsın ama o güzelliklerin mislini Allah bana da nasip etsin düşüncesi vardır.
Maneviyat büyüklerimizden Fudal ibn İyaz'a ait şöyle bir söz vardır.
Mümin gıpta münafıksa haset eder.
Mümde olsa olsa bir imrenme duygusu olabilir.
Münafıksa sürekli kıskançlıkla kıvranıp durur.
Gıpta isi hasetle hemhuduttur.
Yani gıpta mahzursuz olsa bile onun sınırı hasede bitişiktir ve gıpta sahasında dolaşmak bir yönüyle şüpheli alanda dolaşmak gibidir.
Dolayısıyla gıptanın sınırı tam belirlenemezse o duygu kıskançlığa ve hasede dönüşebilir.
Bundan
dolayı Kur'an'ın has talebeleri hasetle arasında sadece ince bir perde bulunan gıptadan bile uzak durmalıdırlar.
Haklarında takdir edilenlere razı olmalı.
küçük bir his yanılsamasıyla da olsa kaderi tenkit
etmemeli, hiç kimseyi kendilerine rakip görmemelidirler.
Bir başka husus insanların gıpta damarını tahrik etmemekte
gıpta edilecek halde bulunan kimselere düşen bir vazifedir.
Bu hususa dikkat çeken Bediüzzaman
Hazretleri ihlas düsturlarını ve kardeşlik hukukunu sayarken fazilet furuşluk nevinden gıpta damarını tahrik etmemek prensibini zikretmiştir.
Her fırsatta şahsi
meziyetlerini sayıp dökmek, sözü hemen kendi başarılarına getirmek, muvaffakiyetleri kendine mal etmek ve hep önde görünmek, tehlikeli sınırlarda dolaşmak demektir.
Mazhar olduğumuz nimetleri uluorta sergilemek suretiyle hasımların kin ve gayzını, dostların da gıpta damarını tahrik etmek, hem başkalarını günaha sokmak hem de
kendi kendimize yolumuzu kesebilecek manaların ortaya çıkmasına davetiye çıkarmak olur.
Bundan dolayıdır ki bizim
kültürümüzde bir insanın kendi fazilet ve meziyetlerini sayıp dökmesi ayıp kabul edilmiş,
iyilikleri gizli yapma anlayışı gelişmiştir.
Mesela sadakalar başkalarının görmeyeceği ve bilmeyeceği bir
şekilde fakirlerin eline ulaşması için götürülüp bazı yerlere bırakılmış.
Bu düşünceyle her köşeye sadaka taşları
yerleştirilmiş.
Muhtaç kimseleri minnet altında bırakmamaya, onları incitmemeye ve insanları hasede sevk etmemeye azami gayret gösterilmiştir.
Bizim dünyamızda gizlice iyilik yapıp yardım ettiği
fakire bile kendini bildirmeden sırra kadem basan insan çoktur.
Kimisi sadakasını ihtiyaç içinde olan birinin geçeceği ya da oturacağı yere koyup oradan uzaklaşmış, kimisi uyuyanı uyandırmadan vereceğini vererek bir başkası topladıkları yardımları paketler halinde kapıların önüne sessizce bırakıp gözlerden kaybolmuş ve ihlas içinde infakta bulunmayı tercih etmiştir.
Onlar iç dünyaları itibarıyla riyadan, sümadan ve insanları minnet altında bırakmaktan son derece uzak
durmuşlardır.
Onların yürüdüğü yol dini hayatta, ahirete yatırım yapmada ve Allah rızasını kazanmada yarışma duygusu
diyebileceğimiz tenafüs yoludur.
Hayırda yarış, tenafüs.
Rekabet manasına da gelen tenafüs kelimesini burada başkasında görülen bir olgunluğa imrenme, o güzel sıfatı
yakalama azmiyle gayret gösterme ve hayırlı bir neticeyi elde etmek için müsabaka yaparcasına çalışma anlamında
kullanıyoruz.
İşte yarışacaklarsa insanlar buna cennet nimetlerine ulaşmak için yarışsınlar ayetiyle hayırlara koşun hayırda yarışın ayeti de hayırda yarışmaya teşvik anlamıyla bunu ifade etmektedir.
Yani bu dünyanın cazibedar güzelliklerini elde etmek için birbirini kırarcasına mücadele eden insanların aslında ebedi huzura kavuşmak ve sonsuzluk şerbetini içmek için yarışmaları gerektiğini belirtmektedir.
Hayır yarışında gıpta ve hasede açık bir rekabet söz konusu değildir.
Çünkü bu
yarışta ortada taksim edilecek bir meta yoktur.
Sadece belli kimselerin alacağı bir ödül yoktur.
Kimsenin hissesi bir başkasının hissesinde bir eksilme meydana getirmez.
Hayırda yarışmada taksim edilen yalnızca yapılacak iştir.
Üstat hazretlerinin verdiği örnekle
ifade edecek olursak diyebiliriz ki hakka hizmet büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhafaza etmek gibidir.
Ne kadar kuvvetli eller yardıma koşarsa o defineyi omzunda taşıyanların daha ziyade
sevinmeleri ve memnun olmaları icap eder.
Yardıma gelen güçlü insanları kıskanmak şöyle dursun.
Onların kendilerinden daha ziyade olan kuvvetlerini, tesirlerini ve yardımlarını ciddi
bir muhabbetle alkışlamaları gerekir.
Zira yük tektir.
O yükü taşıyacak ne kadar çok ve kuvvetli kimseler olursa o kadar iyidir.
Bu insanı memnun eder.
Bunun mükafatına gelince o manevi bir şey olduğundan herkesin hissesine başkasının hissesinden
kısılmadan intikal eder.
Işık gibidir.
birisinin istifadesi başkasınınkine mani olmaz.
Bu açıdan hasede çekememezliğe sebep olacak türden bir şey yoktur.
Dolayısıyla Kur'an'ın has talebeleri asla haset etmez.
Hasedeh sınır komşusu olan gıpta alanında da
dolaşmaz ama hayırda yarışırlar.
Yani her biri diğerini mübarek bir yardımcı olarak görür ve herkes kendi hakkında
takdir edilen ve elinden gelen işi tamamlamaya bakar.
Hasitten kurtulmanın yolları.
Haset gibi tehlikeli bir hastalıktan kurtulmanın en önemli ve en etkili yolu üç beş insanla
da olsa her gün sürekli sohbeti canan meclisleri oluşturarak imanı yenilemektir.
Bu tür hastalıklar ancak vicdanda her
zaman terü taze duyulabilen iman hakikatleriyle tedavi edilebilir.
Bu sebeple insan her gün imana başka bir zaviyeden bakabilmeli.
Her yeni güne girerken Allah'ım dün seni böyle tanımamıştım.
Meğer neleri kaçırmışım.
Bugünse vicdanımda seni çok daha farklı duyuyor, çok daha farklı tanıyorum diyerek yepyeni bir iman ve marifet ufkuna
uyanmalıdır.
Aynı mülahazalarla haşru neşr akidesi üzerinde durulmalı.
Ahiret endişesi ve hesap korkusu tavır ve davranışlarımız üzerinde belirleyici rol oynamalıdır.
Ebedi saadet yurdu olan cennete kavuşabilmemiz kabirden, sırattan, mizandan geçebilmemize bağlıdır.
Eğer geçemezsek hafizen Allah akıbet çok kötü ve çok karanlık demektir.
Bu açıdan ahirete iman mevzularını çok iyi bilmemiz ve
her gün yeni bir renk, yeni bir desen ve yeni bir şiveyle onları ele alarak bir kere daha vicdanlarımızda duymaya çalışmamız gerekir.
İman hakikatleri üzerinde yoğunlaşmak çok önemli olduğu gibi İslami esasları milimi milimine arızasız, kusursuz ve ciddi bir taabbudilik ruhuyla yerine getirmek de çok önemlidir.
Zira Allah'ın emirlerine itaatteki inceliği kavramak bin aklın bin muhakemesinden çok daha
önemlidir.
Şeytan muhteşem aklını kullanmış ve kaybetmiştir.
Hz.Ademse bir zelleye maruz kaldıktan sonra emre itaatteki inceliği kavramış ve yeniden bir kavis çizerek dikey yükselişle meleklerin bile önüne geçmiştir.
Bunun dışında aşağıdaki hususlar da hasetten kurtulma hususunda fayda sağlayabilir.
Hasedin maddi manevi zararları
üzerinde tefekkür edilebilir.
Cenab-ı Hakk'ın başkalarına verdiği nimetlerin bu dünyaya bakan yönüyle zahil
olacağının idrakine varılıp kendi üzerindeki nimetleri bakileştirmenin yolları araştırılabilir.
Başkalarında
görülüp imrenilen nimetlerin elde edilme yollarına bakılabilir.
Zira her şeyin kendine göre bir elde edilme yolu vardır.
Başkalarının mazhar olduğu nimetleri araştırıp derinliğine vakıf olunmamalıdır.
Haset eden hiç olmazsa bu hissini izhar etmemeye bakmalı.
onu içinde bastırmaya çalışmalı ve bu mevzuda
kendini zorlamalıdır.
Haset eden kişi eğer bu hastalığından kurtulamıyorsa en azından içindeki haset
duygusunun ona emrettiği şeyleri yapmamalı, hasedini pratiğe dökmemeli, içinde bastırmaya çalışmalı ve bu hususta kendini zorlamalıdır.
Kibir: insanın kendini büyük görüp Allah'ın diğer kullarını hor ve hakir görmesidir.
Kibir içteki bu büyüklük duygusunun
dışa vurulup fiiliyata dökülmesine ise tekebbür denir.
Kibir ve tekebbür bazen öyle seviyelere ulaşır ki sahibini insanlığa rehber olmak üzere gönderilen peygamberleri tanımamaya ve daha da
ilerisinde Allah'ı inkar etmeye kadar götürebilir.
Kibre benzeyen bir başka duygu da ucuptur.
Ucup insanın kendini ve kendi amelini beğenmesi manasına gelir.
Öyle ki insan bu zaaf sebebiyle kendini her zaman üstün görür.
Hayatını da bu yanlış mülahazaya göre programlar.
İnsan hayatında çok büyük günah işlememiş, hep hasenat yapmış olabilir.
Böyle
bir insan kalbinde kurması gereken dengeyi kuramazsa amelini beğenme bataklığına düşebilir ve amelini beğenme insanı baş aşağı götürür.
Gani-i mutlak olan Hazreti Allah'ın kimsenin ameline ihtiyacı yoktur.
Bir kimse devamlı kendini anlatma ve kendini beğendirme
lüzumunu duyuyorsa o aslında acınacak bir durumda demektir.
Evet Her fırsatı kendini anlatmak için değerlendirmeye
çalışanlar hem aklen ruhen hem de itikadi açıdan noksan ve marazlı zavallılardır.
Kibrin zıddı ve aynı zamanda
ilacı tevazudur.
Alçak gönüllülük olarak da ifade edilen tevazu, bir kimsenin
kendisini başkalarından geride görmesi, yüzü yerde olması, hak karşısındaki gerçek yerinin şuurunda olup ona göre
davranması ve halk arasındaki durumunu da bu anlayış zaviyesinden değerlendirip kendini insanlardan bir insan veya varlığın herhangi bir parçası kabul etmesi demektir.
Bütün hayırların anahtarı
tevazu olduğu gibi bütün şerlerin anahtarı da kibirdir.
Kibir farklı bir ifadeyle Allah'ın yeryüzünde yarattığı aciz ve fakir bir varlık olan insanın kendisini olduğundan büyük
görmesi veya Allah'ın kendisine ihsan ettiği bir kısım kabiliyetleri sahiplenmesi ve kendinden bilmesi demektir.
Gerçekte bizim var olmamız, hayata mazhar olmamız, insan olarak yaratılmamız ve bir kısım istidat ve
kabiliyetlerle donatılmamız tamamıyla Allah'ın lütfudur.
şeklimiz, rengimiz, cinsiyetimiz, aklımız ve sahip olduğumuz daha başka özelliklerin hiçbiri üzerinde bizim bir etkimiz yoktur.
Bunların
tamamı bize Allah tarafından ekstradan ve daha bidayette verilen nimetlerdir.
Nitekim başka türlü de yaratılabilirdik.
Aslında insanı kibre götürecek nüveler onun mahiyetine Allah tarafından
yerleştirilmiştir.
Ama Allah'a ve kullarına karşı büyüklük taslasın diye değil, insanlık onur ve vakarına riayet
etsin.
Tavır ve davranışlarıyla diğer canlılar seviyesine düşmesin.
Eşya ve hadiseler karşısında küçülmesin.
Dik durması gereken yerde dik dursun.
Büyüklük göstermesi gereken yerde kerim
olsun." diye verilmiştir.
Bu his insanın ciddiyet, vakar ve ağır başlığının teminatıdır ve bu teminat onun mahiyetini Allah tarafından doğrudan doğruya konmuştur.
Bu donanım insana
batılın karşısına dikilip hak gördüğü davalarda dimdik durması için verilmiştir.
Ama doğru yerde
kullanılmayıp rabbin onu yaratmasındaki maksada matuf olarak hayra kanalize edilmezse bu duygu insanı bir canavar haline getirir.
Tarih boyunca kibriyle canavarlaşmış nice nemrutlar,
nice firavunlar çıkmış ve asrımıza kadar da bu tür mütekebbirlerin mevcudiyeti hep devam edegelmiştir.
Nemrut etrafındaki insanları kendine kulluk yaptırtacak kadar kendinden küçük
görüyor.
Allah'a kul olma izzetinden mahrum bir kısım sefil ruhlar da o kula kullukta bulunuyorlardı.
Bir bakıma ona hak vererek ondaki bu duyguyu besliyorlardı.
Firavunsa Kur'an'ın ifadeleri
içinde büyük kitleleri toplayıp onlara seslenebiliyor ve dahası küstahça onların rabbi
olduğunu iddia edebiliyordu.
Hemen adamlarını topladı ve onlara şöyle seslendi.
Ben sizin en yüce rabbinizim.
O büyük kitlelere hükmedebildiğini görüp onların çalışmasıyla
meydana gelen ümranların gerçek sahibi olduğu zannına kapılınca sizi bir araya getirip bir
millet yapan, inşa ettiğiniz bu medeniyeti kurduran efendiniz.
Hatta daha da ötesinde sizin Rab olarak saygı duyacağınız varlık da benim demek hüstahlığına giriyor ve alabildiğine
azgınlaşmış bir egonun ne raddiye gelebileceğini fiilen ortaya koyuyordu.
Kibriyle canavarlaşmış aynı tipler insanlara rehberlik yapmak üzere gönderilmiş ve tamamen hayra programlı insanlar
olan peygamberlere baş kaldırırken de benzer duygu ve düşüncelerle hareket ediyorlar.
Kendileri
dururken başka bir insanın topluma muallim olmasını kibirlerine yediremiyor ve bizim gibi yiyip içen çarşı pazarda gezen bir insan, nasıl olur da bize muallim olarak gönderilir?
Nasıl olur da laut alemiyle o münasebete geçer?
Nasıl olur da ilahi rahmetle o rezonans olabilir?" diyorlardı.
Cahiliyenin mütekebbirleri de fahri kainat olan Allah Resulüne karşı aynı
sözleri söylemiş.
Allah'ın eşref-i mahlukat olarak yarattığı zatı Ebu Talip'in yetimi diyerek kendilerince küçük göstermeye çalışmışlardı.
Ne var ki sahip oldukları bu kibir pek çoklarını ebedi hüsrana mahkum etti.
Herkes kibrinin derecesine göre dünyevi ve uhrevi kayba uğrar.
Önemli olan insanın başka birine kulluk yapacak kadar
alçalmamasıdır.
İnsan başka bir insana kulluk yapacak kadar zelil olmamalı.
Allah'a kulluğunda kusur etmemeye bakmalıdır.
Başta Mefar-i Mevcudat Efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem olmak üzere peygamberlerin gönderilmesinin çok mühim gayelerinden bir tanesi de insanı insanlara kulluktan kurtarıp Allah'a kullukla serfiraz kılmaktır.
Eşref-i mahlukat olarak yaratılan insan ancak Allah'a kulluğu sayesinde aradığını bulur.
gönlüne göre izzetli bir hayat yaşar ve ebedi saadete mazhar olur.
Allah'a kulluğu terk ettiğinde bin bir mezellet içinde başkalarına kul olur ve yaratılışından beklenen neticeyi
veremez.
Bir taraftan heva ve hevesine veya başkalarına kul olarak yaşayıp bir taraftan iç alemine göre bir izzet ve şerefe sahip olamaz.
Allah'ın en sevmediği davranış.
İnsandaki kibir Rabbi ecelli Ala Hazretlerinin en sevmediği huydur.
Kur'an-ı
Kerim'de birçok ayet bu hakikati anlatır.
Ez cümle Allah kibirlenenleri sevmez.
Kibirlenen kimselerin mekanları olan cehennem ne kötü bir yerdir.
Kibir ve tekebbürün Allah katında ne derece menfur bir haslet olduğuyla ilgili pek çok hadis-i
şerifte vardır.
Bunlardan biri şöyledir.
Kıyamet günü Allah celle celalüu gökleri dürer.
Sonra da onları sağ eline alır
ve şöyle ferman eder.
İşte melik benim.
Mülkün tek sahibi benim.
Hani nerede o despotlar?
Mütekebbirler.
Sonra sol eliyle yeryüzünü dürer.
Ardından şöyle
ferman eder.
İşte melik benim.
Mülkün tek sahibi benim.
Hani nerede o despotlar?
Mütekebbirler.
Bir başka hadiste ise Mefari-i Mevcudat Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurur.
Allah büyüklük taslayarak elbisesinin eteklerini yerlerde sürüyenlerin yüzüne bakmaz.
Elbisesini yerlerde
sürümek cahiliye araplarında bir kibir alametiydi.
Bazı mütekebbirler halk diliyle söyleyecek olursak caka satmak için böyle yaparlardı.
İnsan yeryüzünde Allah'ın matmah-ı nazarı kainat kitabının fihristidir.
Kainatta kudret ve iradenin işlediği bütün hakikatleri bir öz, bir hülasa halinde ifade buyuran bir risaleciktir.
Allah onu kainata bir ayna olarak ve onu celle celalüu göstersin diye yaratmıştır.
İnanen aleyh.
Allah en küçük varlıklardan en büyük sistemlere kadar kainata baktığı gibi insana da nazar eder.
İnsanı hem ahsen-i takvinle donattığı hem en mükerrem kıldığı için ona rahmaniyet ve rahayetiyle bakar.
Kendini büyük gören, büyük göstermeye çalışan ve çalım satan insan hem Cenabı Hakk'ın rahmaniyet ve rahimiyet nazarından mahrum kalır hem de ahsen-i takvim
sırrına mazhar olma özelliğini kaybeder.
Alla-i illiyine namzet olan bu özel varlık, kendini küçük görüp tevazu kanatlarını yerlere indirdiği nispette semalara doğru ser çekecek, mananın derinliklerine doğru kök salacaktır.
Kendisini büyük gördüğü nispette ise küçülecektir.
Allah'la münasebette derinleşme.
İnsan makama, mansıba, ilme, irfana, düşünceye mazhariyeti nispetinde kalbi ve ruhi hayatıyla inkişaf etmezse aleme maskara olur.
Kendisi büyüdüğü nispette kalbi de büyümeli, içtimai mevkii yükseldiği nispette ruhen de yükselmeli ve Allah'la münasebeti itibarıyla derinleşmelidir.
Rabbin kendisine verdiği
nimetlere bakmalı, rabbinin sana verdiği nimetleri anlat fehvasınca rabbine teveccüh etmelidir.
İşte o zaman dengeli bir hayat yaşar.
Yoksa kendisine makam üstüne makam, servet üstüne servet verilmiş fakat o ölçüde kalbi ve ruhu inkişaf etmemiş biri hiç farkına varmadan firavunlaşacaktır.
Hatta belki firavunluğu o raddeye ulaşacaktır ki Hz.Musa zamanındaki Firavun gibi insanlara doğrudan veya dolaylı yollarla ben sizin en büyük rabbinizim." diyecektir.
O bunu derken onun karşısında ruh sefaletine kapılan, benliğin sırrını kavrayamayan, rabbin karşısında kul olmanın en büyük pay olduğunu bilemeyen kimseler de bu gibilerin arkasından yığınlar halinde sürüklenip gidecektir.
Allah'a kulluk bir insanın ulaşabileceği en büyük payedir.
Nitekim kelime-i şehadette Peygamber Efendimiz önce kul olarak daha sonra peygamber olarak zikredilir.
Bu ince ve yüksek sırra
erenlerden Hz.Mevlana, "Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum demek suretiyle kulluğunu idrakten duyduğu şerefi dile getirmiştir." Fahri Kainat Efendimiz bu manayı kemal noktasında temsil eder.
Sahih bir beyanlarında buyururlar ki, "Rabbim beni melik peygamber olmakla kul peygamber olmak arasında muhayyer bıraktı.
Başımı kaldırıp Cebrail'e baktım.
O rabbine karşı mütevazı ol ya Muhammed.
dedi.
Bunun üzerine ben kul peygamber olmayı tercih ederim dedim.
O kul olmayı hükümranlık sahibi bir kral olmaya tercih etmişti.
Bunun için de kulluğa razı olduğu nispette başı semalara doğru
yükseliyordu.
Yükseldikçe tevazuu daha da artıyordu.
Gerçek büyüklüğün alameti de budur.
Bediüzzaman Hazretlerinin değerlendirmeleri ışığında büyüklerde büyüklüğün alameti tevazu ve mahviyettir.
Küçüklerde küçüklüğün alameti ise tekebbürdür.
Resuli Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem mahlukatın en şereflisi, en büyüğü olduğu için tevazuu da o nispette derinde.
Kibrin zararları.
Kibir bir kere insanın mahiyetini çepe çevre sardı mı kalple iman arasında öyle bir perde oluşturur ki kişinin iman etmesine ve şayet müminse
imanda devamına mani olabilir.
Böyle bir sui akıbetten Allah muhafaza buyursun.
Nitekim bir ayet-i celilede bu hakikati pek açık olarak ifade buyurulmuştur.
Allah büyüklük taslayan her
zormanın kalbini işte böyle mühürler.
Zamandan ve mekandan münezzeh olan Allah celle celalüu insan kalbinde tecellileriyle bilinir.
İnsan kalbini kibre kaptırınca veya kalbine başkası taht kurup oturunca Mevla-i Müteal artık orada kenzen bilinmeyecek ve onca ayat-ı beyyinat o insan için bir şey ifade etmeyecektir.
Kibir en başta imana girme hususunda inhiraf ettirici ve saptırıcı
bir hastalıktır.
iman ettikten sonra da imanda ilerlemeye mani bir virüstür.
Kibirle iman aynı yerde bulunamaz.
Kibirli kimselerden şimdiye kadar bir hak
dostu çıkmamıştır.
İman sahibi de olsa kibirli bir insan terakki edemez ve gururunun kurbanı olur.
Bir kısım meziyetlerinden dolayı halk tarafından makam mansıp verilmiş ancak kendisini
aşamamış, hazmı nefs edememiş kimseler hüsnü zannın verdiği makamlara dilbeste olabilirler.
Böyleleri sırtlarına
giydirilen urbanın gerçekten kendilerine ait olduğunu zannederler de hafizen Allah kayıp gidebilirler.
Allah Resulü, "Kim Allah için tevazu gösterirse Allah onu yüceltir." buyurarak insanın terakkisi adına bir ölçü koymuştur.
Bir kimse kendisini herkesten aşağı görüyorsa yükselmeye namzet demektir.
Hadisin devamı da şöyledir.
Kim de kibirlenirse Allah onu yerin dibine batırır.
Haddi zatında hiç kimse büyük değildir.
İnsan başlangıcı itibariyla bir damla sudan yaratılmıştır.
Sonu itibarıyla ise içinde kurtların cirit attığı bir kemik yığınıdır.
Bu iki necaset
arasında Cenabı Hak'tan gelen tecellilere makes olunca ahsen-i takvim sırrına mazhar olur.
Şayet onda izafi bir büyüklük varsa ancak Allah'a intisabın ve onunla irtibatın kuvveti ölçüsünde olur.
İçindeki büyüklük duygusunu atamayan iman dairesi içinde değilse
o daireye girme bahtiyarlığına eremez.
Nitekim münafıkların lideri Abdullah ibn Übey ibn
Selul mümin olamamıştı.
O ehli kitapla oturup kalkan Tevrat ve İncil'i bilen zeki bir insandı.
Bütün bu
özelliklerinden dolayı Medine'ye emir olmayı bekliyordu.
Tam o esnada Medine-i Münevvere ufuklarını güneş aydınlatmış, bu ateş böceğinin ümitleri de suya düşmüştü.
Abdullah ibn Übey'in hazımsızlık problemi böyle başladı.
O hayatının sonuna kadar da içindeki kibri yenemeyecek
ve Allah Resulüne karşı içten içe hep düşmanlık besleyecek.
Her fırsatını bulduğunda içindekini dışa vurmaktan da geri durmayacaktı.
Böylece kibir ve hazımsızlığı onun iman dairesine girmesine mani olacak ve imandan yoksun olarak bu dünyadan
ayrılacaktı.
Cenabı Hak bir kutsi hadis-i şerifte, "Kibriya benim ridam, azametse izarımdır.
Kim onlardan birinin kendisine ait olduğunu iddia ederse cehenneme atarım" buyurmaktadır.
Kibriya büyüklük, ululuk demektir.
Cenabı Hakk'ın bir sıfatıdır.
İnsan için iç ve dış elbiseler ne ifade ediyorsa keyfiyeti bizce meçhul Cenabı Hak için de
kibriya ve azamet aynı şeyi ifade eder.
Kendini büyük görüp kibirlenen biri bu ilahi sıfatlarda Allah'a şerik olmaya kalkışmış sayıldığından dolayı Cenabı Hak böyle birini derdest edip cehenneme atacağı ikaz ve uyarısında bulunmaktadır.
Peygamber Efendimiz
sallallahu aleyhi ve sellem de kalbinde hardal tohumu ağırlığınca yani zerre miktar kibir bulunan
kimse cennete giremez buyurmuştur.
Hadis-i şerifte geçen zerre kadar ifadesiyle sanki kibrin bu kadarının bile ahiretteki cezası buysa var ötesini siz düşünün ikazında bulunmaktadır.
Kibrin sebepleri.
Hakikatte eşya ve hadiseler insana kametü kıymetini gösterdiği, yegane büyüklüğün Allah'a ait olduğunu söylediği, onun karşısında her şeyin küçük olduğunu, insanın da bu hükmün dışında kalmadığını ortaya koyduğu halde insanlar ilimlerine, servetlerine, maddi manevi makamlarına, fiziki durumlarına bakarak kibir hastalığına yakalanırlar.
Halbuki bütün bunları veren Allah'tır.
İnsanda bir kemal varsa Allah'tandır.
Kendi zatı itibarıyla insanın sahip olduğu hiçbir şey yoktur.
Eğer bize Allah'a ait olan şeyleri bir kenara koyarak bir tekm verin deseler herhalde ortada bize ait bir şey kalmayacaktır.
Bu açıdan bize düşen her zaman mahviyet, tevazu ve hacaletle iki büklüm halde Rabbimizin huzurunda el pençe divan durmaktır.
Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur.
İnsan neden yaratıldığına bir baksın.
O bel göğüs kafesi arasından atılan bir sudan yaratıldı.
Benzer manada bir ayet-i kerime ise şöyledir.
Biz sizi hor hakir bir sudan yaratmadık mı?
Yaratılışı böyle basit bir suya dayanan bir
canlının kibirlenmeye hakkı var mıdır?
Asla Başlangıcı böyle olduğu gibi sonu da böyledir.
Vefat ettikten sonra toprağa konur da çürür gider ve toprağa karışır.
Vefat eder etmez hayatta en çok sevdiği insanlar onu mezara koyar ve bir daha da açıp bakmazlar.
Mahiyeti itibariyla insan budur ve hayatta neye sahip olursa olsun kibir ve gurura hakkı yoktur.
İnsan biraz tefekkür etse sahip olduğu her şeyin kendisinde emanet olarak bulunduğunu
anlayacaktır.
Sahip olduğu güç ve kuvvet zamanla gider ve birileri koltuğuna girmeden hareket
edemeyecek hale gelir.
Bir vakit sağa sola koşturup dururken zamanla zaruri ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak duruma
düşer.
Allah dilemezse yemek yemek için elini ağzına bile götüremez.
La havle ve la kuvvete illa billah fehvasınca bütün havl ve kuvvet Allah'a aittir.
İnsana verilen güç ve kuvvet bir emanettir ki emanet şeylerle kibirlenip böbürlenmeye kimsenin hakkı olamaz.
Mal mülk evladı iyal de böyledir.
Bu hakikati göremeyen ya da görmek istemeyen
dünyada ebedi kalacağını, malın mülkün elinden hiç gitmeyeceği zehabına kapılan Karun, "Ben bu servete kendi ilmim ve becerim sayesinde kavuştum." diyordu.
Yine başka bir ayette sahip
olduğu güç ve kuvvetin elinden hiç gitmeyeceğini düşünen gafil şahıs, karşısında böbürlendiği mümin
arkadaşına hitaben şu ifadeleri kullanıyordu.
Malım ve servetim senden çok, mahiyetim ve adamlarım da senden üstündür.
Kur'an bunların akıbetlerini haber verir ve sahip oldukları her şeyi
bir anda ellerinden yitirdiklerini ifade eder.
İşte insanı böbürlenmeye sevk eden dünyaya ait bu şeyler hep gelip geçicidir.
İnsana emaneten verilmiştir ve insan
bir süre kullandıktan sonra hepsini dünyada bırakıp hesabını vermek üzere ahirete gidecektir.
Ahirette geçer akça ise ancak tevazuyla kendini bir dağıtım memuru görerek Allah yolunda
harcadıkları olacaktır.
Mal mülk, çoluk çocuk dünya hayatının süsleridir.
Dünyada kalırlar.
İnsanın yanına kalacak yararlı şeylerinse rabbinin katında mükafatı daha iyidir ve onlar kendilerine daha çok bel bağlanacak şeylerdir.
Ne kibre kapılmalı ne zillet göstermeli.
Mümin muvazeneli bir hayat yaşamak zorundadır.
Bir taraftan Allah'ın ihsan ettiği nimetlerle gururlanıp
kibirlenmekten kaçınmalı.
Diğer taraftan da aşağılık duygusuna kapılarak zillet haline düşmekten geri durmalıdır.
Bunlar arasında dengeyi bulmalıdır.
Zira her iki uçta hastalıklı bir ruh haline işaret
eder.
Sırat-ı müstakimi yakalayan bir mümin rabbine karşı yüzü yerde ehli imana karşı alabildiğine mütevazadır.
Diğer yandan imansızlık ve küfür cereyanları karşısında zulme ve zalime karşı ve insanlık onurunu koruması gereken yerlerde de yüce dağlar kadar sarsılmaz, başı bulutlar kadar yüksektir.
Bir tarafta kibir ve gurur, öbür tarafta zillet ve sefalet, bu ikisinin ortasındaysa Resul-i Ekrem'in vaz ettiği orta yol vardır.
Müminlere karşı tevazu kanatları yerlerde olan Allah Resulü yeri geldiğinde en korkunç düşmanlara karşı tek
başına meydan okumuştur.
Mesela Huneyin'e hafif bir dağılma sonucu geriye çekilen kuvvetlerinin önünde atını
düşman üzerine sürmüş.
Ben peygamberim bunda yalan yok." diyerek askerlerini derlemiş, toplamış ve Huneyn'in okçularını kıskaca almıştır.
Hz.Ali Allah Resulünün cesaretini anlatırken, "Biz muharebelerde sıkıştığımız zaman Resul Ekrem'in yanına
sığınırdık." der.
Fakat aynı nebi Mekke'ye muzaffer bir kumandan olarak girerken o kadar tevazu göstermiş.
Hz.Ayşe'nin ifadeleri içinde bineğinin üzerinde o kadar iki büklüm olmuştu ki neredeyse mübarek alnı atının eğerinin kaşına değiyordu.
Evet Mümin hayatında
işte bu dengeyi yakaladığı zaman hakiki mümin olma ufkuna erecektir.
Kibir ve gururun ilacı.
İnsan her zaman gurur ve kibir fırtınalarına karşı duyarlı olmalı ve devamlı bir mürak ve muhasebe ile nefsini ezmesini bilmelidir.
Zannediyorum bunun en kestirme yolu da mazhar olunan bütün iyiliklerin Allah'tan geldiğini kabul,
tasdik, itiraf ve ilan etmektir.
Yoksa gurur, kibir ve kendini beğenme gibi hastalıklar bünye yerleşir ve bir daha da onları yerleştikleri yerden söküp atmak mümkün olmayabilir.
Mesela ben şöyle düşünmeliyim.
Nice akıllı kimseler görüyorum ki bunlar Eflatun kadar zeki, Sokrates kadar sistemci, Bergon kadar iç aydınlığına sahip, Pascal kadar aşk ve vecd insanı.
Benim ne liyakatim vardı ki Cenabı Hak onları değil de beni
Müslüman kıldı.
Evvelde Allah'a ne takdim etmiştim ki karşılığında Cenabı Hak bana iman nimetini verdi.
Hiçbir liyakat izhar etmediğim halde Cenabı Hak beni insanlara bir şey anlatma mevkiine yükseltti.
Üstat Bediüzzaman'ın da dediği
gibi, "Sen kendini bir kuru üzüm çubuğu bilmelisin.
Nasıl ki o şerbet tulumbacıkları
olan üzümler kuru bir üzüm çubuğundan beslenirler ve üzüm çubuğu o üzümlere bakıp da gururlanmaz.
bunları ben taktım diyemez.
Çünkü kuru bir üzüm çubuğu bu üzüm salkımına medar olamaz.
Öyle de hiç ender hiç olan nefsin kendisine takılan meziyetlerle fahirlenmeye ve kendisini beğenmeye hakkı yoktur.
İnsanın liyakatim vardı da benimle gösterildi demeye de hakkı yoktur.
Belki şöyle demelidir.
Çok fazla liyakatliler vardı.
Benim de sadece ihtiyacım vardı.
Acz ve fakrim bir dua halinde Rabbime yükseldi.
O bu dua ve ilticayı aczimin ve fakrımın ifadesi olarak kabul buyurdu da emsalim içinde liyakatim olmadığı halde beni de ehli secde kıldı.
O böyle diyerek nefsini hor görmeli, gururunu kırmalı ve ucbe düşmemek için elinden geleni yapmalıdır.
Basit insanlarda aşağılık kompleksi olur.
Zaten büyüklenme de bunun bir tezahürüdür.
İnanan insanlarda bu olmamalıdır.
Bunca ilahi lütuflarla serfi olan müminde niçin böyle bir kompleks olsun ki?
Öncelikle o kendini idrak edebilecek seviyede bir insandır.
İkincisi iman gibi bir cevhere sahiptir.
Üçüncüsü şayet öyle kutsi bir dairenin içinde bulunuyorsa iman ve Kur'an hizmetinde kendine düşen bir misyonu vardır.
Bütün bu meziyetlerle taltif edilmiş bir insanda aşağılık duygusu olamayacağı için kibir, gurur ve kendini beğenmişlik gibi kötü duygular da olmaz ve olmamalıdır.
7. Başkalarını hakir
görme ve ayıplama
Sünen-i Tirmizi gibi temel hadis kitaplarında geçen bir hadis-i şerifte Allah
Resulü sallallahu aleyhi ve sellem, "Kim Müslüman kardeşini işlediği bir hata ve kusurundan dolayı ayıplarsa kendisi de o hata ve kusuru işlemeden ölmez" şeklinde beyanlarıyla başkalarını
ayıplamanın kötülüğüne vurguda bulunmuş ve bunu yapanları nasıl bir akıbetin beklediğine dikkat çekmiştir.
Biz tam olarak hikmetini bilemeyiz.
Allah bazılarına burada bazılarına da ötede
çektirir.
Eğer ne bu dünyada ne de ahirette böyle bir mahcubiyet yaşamak istemiyorsak başta müminler olmak üzere bütün insanlar hakkında dilimize hakim olmalı hatta onlar hakkındaki
düşüncelerimizi de gözden geçirmeliyiz.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, "Kim bana iki dudağının arasıyla iki
bacağının arasını koruyacağına kefil olursa, dil ve namusunu haramlardan muhafaza ederse, ben de onun cennete gireceğine kefil olurum." buyurmuştur.
Bu açıdan dil çok önemlidir.
Başta ona kilit vurmak kolaydır.
Fakat konuştuktan sonra kırılıp dökülenleri tamir etmek
çok zordur.
Mesela insan hata ve günahından ötürü bir başkasını ayıpladığında gidip ondan helallik istemelidir.
Aksi takdirde ahirete kul hakkıyla gitmiş olur.
Bu kul hakkının altından kalkmaksa çok zor veya
imkansızdır.
İnsan böyle altından kalkılmaz bir meselenin ağırlığı altında ezileceğine, en başta ağzına fermuar vurmasını bilmelidir.
Vakayı rapor etmemiz gereken yerlerde bile çok dikkatli
olmalıyız.
Çerçeveyi aşmamalı, sınırları ihlal etmemeliyiz.
Garasszsız, ivassız olmalıyız.
Herhangi bir meseleyi, müzakereyi açarken öyle temkinli konuşmalıyız ki hiç kimse bizim sözlerimizden zarar görmesin, incinmesin.
Yoksa falan şöyle yaptı, filan böyle yaptı.
Bu yüzden başımıza şunlar geldi diyerek söze başlar ve
sürekli atfı cürümlerle, suizanlarla müzakereyi sürdürürsek çok can yakar, kul hakkına girer ve öteye de altından kalkılmaz günahlarla gideriz.
Öte yandan efendimiz yukarıda geçen hadislerinde işlemiş olduğu günahtan dolayı bir mümini ayıplayan kimsenin aynı ayıbı
işlemekle cezalandırılacağını ifade buyurmuştur.
Hal böyleyken insanları yapmadıkları hata ve günahlardan ötürü ayıplayan insanların durumu nasıl olacaktır?
Hiç şüphesiz temiz insanları yalan
ve iftiralarla karalama, komplo ve tuzaklarla onların itibarlarına kastetme ve suçlu gösterme gibi fiiller Allah katında çok daha büyük birer günahtır.
Hele söz konusu olan bir şahıstan ziyade bir grupsa, atılan çamur ve ziftlerle büyük bir cephe karalanmaya çalışılıyor ve onların itibarlarıyla oynanıyorsa bu günahı işleyenlerin iflah olmaları hemen hemen mümkün değildir.
Söz konusu heyetin her bir ferdi hakkını helal etmedikçe bunu yapanların günahlarından
arınmalarının da imkanı yoktur.
Dolayısıyla küfre ve nifaka ait bu tür ayak oyunlarını hakiki bir müminin yapacağına ihtimal verilemez.
Mümin güvenilir insandır.
Evet, mümin kendi itibar ve şerefini koruma noktasında ne kadar hassassa başkaları hakkında
da aynı hassasiyeti belki daha fazlasını göstermek zorundadır.
O eliyle de diliyle de hiç kimseye zarar vermemeli.
Hatta zihnini bile kirli düşüncelerden temizleyerek başkaları
hakkında hüsnü zanda bulunmayı bir fıtrat haline getirmelidir.
Esasen mümin kelime manası itibarıyla da herkesin kendisinden emin olduğu güvenilir insan demektir.
Hakiki bir mümin
çevresine öyle bir güven telkin eder ki hiç kimse ondan zarar göreceği endişesine kapılmaz.
Onun karşısında muhakkak veya mevhum bir panikleme yaşamaz.
Ona sırtını döndüğü zaman
hançerlenmekten korkmaz.
Hatta kendisi bir kötülük yapsa bile aynı kötülüğü ondan görmeyeceğini bilir.
Zira müminin asla aşamayacağı sınırları vardır ve kesinlikle ihlal edemeyeceği prensipleri vardır.
Bazı tavır ve davranışların karakter haline gelmesi çok önemlidir.
İnsan olarak herkesin yaratılıştan gelen bir karakteri olduğu gibi bir de
sonradan kazanılan özellikleri vardır ve bunlar da insani karakterin şekillenmesinde önemli yer tutar.
İslam'ın ortaya
koyduğu prensiplerin hayata taşınmasıyla karakteri yoğrulmuş bir insan güzel ahlakın gerektirdiği davranışları hiç zorlanmadan yerine getirebilir.
Eğer bir insan İslami putada
yoğrulmuş ve İslami ahlakla ahlaklanmışsa o saldırgan ve mütecaviz bir kısım kimselerin düşmanca tavırları karşısında bile karakterinden taviz vermez.
Onlara aynıyla mukabelede bulunmaz.
Basit insanların seviyesine, daha doğrusu seviyesizliğine inmeye tenezzül etmez.
Fakat güzel ahlakı tabiatı haline
getirememişse işte o zaman bazı konularda biraz zorlanır ve her zaman aynı kararlılığı gösteremez.
Herkese karşı civan mertçe davransa bile azıcık damarına basıldığında feveran edebilir.
Vereceği tepkilerde insanlarla muamelelerinde yer acemilik eder.
Yapacağı işleri eline yüzüne bulaştırır.
Bu açıdan başta kendimizi biraz
zorlayarak bile olsa sürekli pratik yaparak İslami ahlakı huy haline getirmeye çalışmamız çok önemlidir.
Hiç kimseyi hakir görme.
Peygamber efendimiz başka bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur.
Bir kimsenin Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi kötülük olarak ona yeter.
Allah'a iman eden insan hafife alınamaz.
Müslüman olmasa bile Hz.Ali'nin yaklaşımıyla bütün insanlar insan olmaları açısından eşit olduklarına göre hiç kimsenin bir başkasını hakir görmeye hakkı yoktur ve
göremez.
Küfür, nifak, dalalet gibi tasvip etmediğimiz kötü sıfatlara sahip insanların da şahıslarını hedef alarak
onlara hücumda bulunamayız.
Biz hükmümüzü insanların sahip oldukları vasıflara göre veririz.
Bu noktada yapılması gereken kötü sıfatlar taşıyan kimseleri o kötü sıfatlardan kurtarma istikametinde gayret sarf etmektir.
Ayet-i kerimenin ifadesiyle hep en yüksek bir ahlak üzere yaşayan ve Hz.Ayşe'nin ifadesiyle, "Ahlakı tam anlamıyla Kur'an olan insanlığın iftihar tablosu hayat-ı seniyeleri boyunca hiç kimseyi tahkir etmemiş, hafife almamıştır.
Bilakis her insana insani değerini hatırlatacak şekilde muamelede bulunmuş, fakirle zengin, hürle köle onun meclisinde eşit şekilde yer bulmuştur.
Aynı zamanda bir mümin sürçen veya
düşen biri için bir tekmede ben vurayım diyemez.
Onun hakkında tanu teşnide bulunamaz.
Ayıplarını dile dolayamaz.
Şiirleştiremez.
Destanlaştıramaz.
Onları başkalarının yanında konuşmak suretiyle söz konusu şahsı utandıramaz.
Hele yapılan hata ve yanlışları abartarak sağda solda ifşa etmek kesinlikle mümince bir davranış değildir.
İnanmış bir ruha düşen bütün insanların haysiyet, şeref ve onurlarını kendi
şerefi gibi aziz bilip korumaktır.
Başkalarının hata ve günahları karşısında mümine düşen vazife böyle insanların
halinden ibret almak, elinden geliyorsa onlara yardımcı olmak ve onları o durumlarından kurtarması ve kendisini de aynı duruma düşürmemesi için Allah'a dua dua yalvarmaktır.
Başkalarının bizi utandırması ve incitmesi de bu konuda bir mazeret olamaz.
Bize
hor baksalar da biz hiç kimseye hor bakamayız.
Bizi utandırsalar da biz kimseyi utandıramayız.
Bizi incitseler de kimseyi incitemeyiz.
Zira insanları incitme kırma bir kaymadır.
Başkalarının sizi incitmesi onlar hesabına bir kaymadır.
Eğer onlara aynıyla
mukabelede bulunacak olursanız bir kaymada siz yaşamış olursunuz.
Şayet siz sövmenin, incitmenin, kaba tavır ve davranışların yanlış olduğunu düşünüyorsanız aynı yanlışı siz de irtikap
etmemelisiniz.
Ayrıca başkalarının haksız yere vurmasına, ayıplamasına, karalamasına
sabretmenin günahlarımız için kefaret olacağını da unutmamalısınız.
Hataları giderme yolu.
Buraya kadar insanları ayıplayıp hor görmenin yanlışlığı
ve kusurları affetmenin mümince bir davranış olduğu üzerinde durmaya çalıştık.
Bütün bunlardan yanlışlar
karşısında sessiz kalınması ve hiçbir şekilde bunlara müdahale edilmemesi gerektiği gibi bir sonuç
çıkarılmamalıdır.
Zira Kur'an-ı Kerim çok sayıda ayet-i kerimesiyle müminlere emri bil maruf ve nehyanil münker vazifesini önemli bir mükellefiyet olarak yüklemiştir.
Hatta siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.
İyilikleri emreder, kötülükleri önlersiniz.
Çünkü Allah'a inanırsınız ayet-i kerimesine bakılacak olursa en hayırlı ümmet olabilme şartının bu hususiyete bağlandığı görülecektir.
Peygamber efendimiz de yapılabildiği takdirde kötülüklerin elle ortadan
kaldırılmasını, buna imkan olmadığı durumlarda dille ikaz etmeyi, ona da imkan olmazsa en azından kalben tavır almayı emretmiştir.
İnsanları kötülükten alıkoymaya çalışma ve onları iyilik
yapmaya teşvik etme her bir müminin temel vasıflarından biridir.
Fakat bu vazife yerine getirilirken takip edilmesi gereken usul, üslup ve sistem çok önemlidir.
Böyle bir faaliyet insanları kırarak, mahcup ederek, onların yüzünü yere baktırarak yapılamaz.
Hele
yalan, iftira ve karalama gibi İslam'ın kesin olarak reddettiği bir kısım fiillerin de işin içine
girdiği bir yerde problemlerin önlenmesi bir tarafa onlar daha da büyütülmüş olacaktır.
Burada asl olan muhatapları maruf olduğu ifade edilen fiillerin güzel, münker olduğu söylenen fiillerinse kötü ve çirkin olduğuna inandırmaktır.
Yani insanları söz konusu
fiillerin iyiliği veya kötülüğü konusunda ikna ederek onların kendilerini buna göre
yeniden ayarlamasını sağlamaktır.
Yoksa muhatabın durumunu dikkate almadan, doğru üslubu belirleyemeden, hangi yöntemin
takip edilmesi gerektiğini düşünmeden ben söylerim, anlatırım, gerisine karışmam şeklindeki bir yaklaşımın
emri bil maruf ve nehyanil münkerle bir alakası yoktur.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hayat-ı seniyeleri boyunca ne kimseyi ayıplamış ne de kimsenin kusurunu yüzüne
vurmuştur.
Onun hayatında insanların kusurlarını ifşa etme, düşene tekme atma, kötülüklere kötülükle karşılık verme gibi davranışların hiçbirisine rastlamak mümkün değildir.
Bilakis o müminleri tecessüste bulunmaktan yani insanların gizli hallerini araştırmaktan men etmiş.
Her fırsatta insanların ve kamunun hukukunu korumak şartıyla hataların örtülmesini tavsiye buyurmuş ve hayatı boyunca hep af ve hoşgörü soluklamıştır.
Mekke'nin fethini müteakip yıllar boyunca kendisine her türlü eza
ve cefai reva görmüş müşriklere karşı sergilediği davranış başka söze ihtiyaç
bırakmamaktadır.
O gün onların mazide yaptıklarını yüzlerine vurmamış, zaten bir ezilmişlik ruh
hali içinde önüne gelmiş muhataplarını daha fazla ezmemiş ve kendi büyüklüğüne yaraşan şu baş döndürücü
sözü söylemiştir.
Bugün size kınama yoktur.
Gidin.
Hepiniz serbestsiniz.
Esasen gönülleri fetheden ve
insanların fevç fevç İslam'a deha etmelerini sağlayan en önemli faktörlerden biri de onun bu yumuşaklığı ve affediciliğidir.
Öte yandan efendimiz ekseriyet itibarıyla sahabeden herhangi birinin bir kusuru olduğunda bunu onun yüzüne
vurmamış, konuyla ilgili umuma konuşarak söz konusu şahsın kendi hissesine düşen dersi oradan almasını sağlamıştır.
Böylece hiç kimse rencide olmadan, yaralanmadan, küskünlüğe girmeden, hiç kimsenin onuru kırılmadan ve işin içine kin ve öfke karıştırılmadan problemler halledilmiştir.
Önde olan ve sorumluluk üstlenen kişilerin beraber olduğu
insanları tanıması ve onların hatalarını erken tespit edip mualecede bulunması çok önemlidir.
Bu vazife ve sorumluluğun önemli bir yanıdır.
Diğer yanıysa herkese insanca davranma, elden geldiğince hiç kimseyi rencide etmeme ve kötülükleri en güzel şekilde ve en uygun üslupla savmaya çalışmadır.
Ümmeti Muhammed'in bir ferdi olan mümin kötülükleri saen de kendi karakterine uygun
hareket etmeli ve peygamberinin yoluna bağlı kalmalıdır.
8. Başkalarıyla alay etme.
İslam haksız yere insanları rencide eden söz ve hareketleri kul hakkını çiğneme kabul etmiştir.
İster söz, ister tavır ve davranış, ister işaret ve yazı hangi yolla olursa olsun insanların kusur ve noksanlarını dile dolayıp onları küçük
düşürmeyi haram kılmıştır.
Başkalarının onur ve haysiyetine dokunan gıybet, dedikodu ve iftirayı
yasakladığı gibi insanlarla alay etmeyi, başkalarını tahkir etmek maksadıyla yapılan fiili
ve sözlü şakaları da yasaklamıştır.
Hümeze suresi, "Mal mülk sahibi olmayı her şeyi sayarak imkanlarının bolluğundan dolayı gurura ve kibre kapılan, sonra
da kendini iyice büyük görmeye başlayarak diğer insanlara tepeden bakıp onları alaya alan kimseleri ve
onları bekleyen ateşin dehşetini anlatır." Bir başka ayetiyle de Kur'an inananlara şöyle hitap eder.
Ey iman edenler, sizden hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin.
Ne malum?
Belki alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır.
Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler.
Belki de alay
edilenler edenlerden daha hayırlıdır.
Birbirinizi karalamayın.
Birbirinize kötü lakaplar takmayın.
İman ettikten sonra kötü bir isimle anılmak ne fena bir şeydir.
Kim ki tövbe etmez, yaptığı bu nevi çirkin işleri bırakmaz.
İşte onlar zalimlerin ta kendileridir.
Ayet-i kerimede açıkça ifade edildiği üzere bir insanın
yaptıklarını veya sözlerini anlatarak ya da imada bulunarak onun herhangi bir kusuruyla alay
edemez, sözle veya hareketle onunla eğlenemez, onu incitemezsiniz.
İnsanları kötülemek kastıyla onlara çirkin lakaplar takamaz, istemedikleri bir şekilde onları çağıramazsınız.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem müminin mümin kardeşi üzerindeki haklarından biri de onu en sevdiği ismiyle çağırmasıdır buyurmuştur.
İnsanlarla istihza etmek müminin işi değildir.
Bu sevimsiz tavır imanla bağdaşmaz.
Kur'an-ı Kerim mecaz ifade eden birkaç ayet hariç istihza etmeyi hep kafir, zalim ve münafıklara nispet eder.
Pek çok ayet-i kerime Allah ve peygamber kabul etmez kimseleri anlatırken onların peygamberlerle, iman esaslarıyla ve müminlerle alay etmelerinden bahseder.
Burada örnek olarak iki ayet-i kerimeye bakabiliriz.
Ahirette kafirler, Rabbimiz bizi buradan cehennemden çıkarıp tekrar dünyaya gönderde ikinci bir şansımız olsun.
Tekrar günah işleyecek olursak o zaman apaçık as-i zalimleriz demektir.
Derler.
Bunun üzerine Cenabı Hak onlara şöyle karşılık verir.
Konuşmayın.
Tek kelime etmeyin.
Kullarımdan bazıları dünyada Rabbimiz iman ettik.
Bizi bağışla Bize merhamet eyle.
Sen merhametlilerin en merhametlisisin diyordu.
Sizse onları alaya alıp eğleniyordunuz.
Ta ki beni bütün bütün unuttunuz.
Küfre düşenlerin gözünde dünya hayatı güzeldir, ziynetlidir.
Onlar müminlere güler, onlarla alay ederler.
Müminler vakarla geçip giderler.
Pek çok ayet-i kerimede görülebileceği gibi Kur'an istihza edip alaya almayı
inanmayanların sıfatı olarak kaydediyor.
Aslında onlar asıl alaya alınacak durumda bulunanın kim olduğunu ahirette tam manasıyla görecek ve kendilerine bin lanet edeceklerdir.
Öyleyse şu kısacık dünyada onlara mukabele-i bil misil yapmanın hiçbir yararı olmadığı gibi zararı da pek çoktur.
Onun için müminler onların davranışlarına onlar gibi karşılık vermemelidirler.
Bütün bunlara karşı müminlere düşen onlar müminler batıl çirkin bir şeyle karşılaştıklarında oradan vakarla geçip giderler esasına riayet etmektir.
Evet Onlar kendini bilmez kimselerle karşılaştıklarında Kur'an'ın övgüyle bahsettiği bir cemaat olarak Ali Cenabane kerimani tebessüm ederek geçmeli ve Müslümanın karakterini göstermelidirler.
Alay eden kimse kendi küçüklüğünü gösterirken Müslüman tam bir
ciddiyet ve vakar tavrı içinde her şeye rağmen onların hidayetini düşünen böylece de Muhammedi bir yolda olduğunu gösteren bir eda ve bir üslupla kendine düşeni
yapmalıdır.
Çünkü sonunda herkes yaptığı şeylerle haşrı neşr olacaktır.
9. Zulüm.
Zulüm haddini aşma ve başkasının hakkını tecavüz etme demektir.
Aşılan sınır ve girilen hak Allah'a da ait olabilir, kullarına da Her ne kadar biz dilimizde zulmü daha çok kul hakları ile ilgili olarak kullansak da ve zulüm denince
aklımıza ilk olarak mahlukata karşı işlenen suçlar gelse de Allah'ın hukukunu çiğneme diyebileceğimiz inançsızlık ve
ona karşı işlenen günahlar da Kur'an'ın ifadelerinde zulüm kapsamına dahildir.
Allah'a ait hukuka saldırı ve onlarda yapılan kusur derece derece olduğu gibi mahlukatın hukukunun çiğnenmesi de derece derecedir.
Allah hakları ile ilgili
olarak zulmün en büyüğü küfürdür.
Allah tanımamaktır.
Ondan sonra da büyüklüğüne göre diğer günahlar gelir.
Aynı şekilde kulakları ve onlara karşı işlenen zulüm de tek seviyede
değerlendirilmez.
Durduk yere bir karıncayı öldürdüğünüz zaman zulüm işlemiş olursunuz.
Zira kimse sebepsiz yere
bir canlının yaşam hakkını elinden alamaz.
Eğer haksız fiilinizin konusu bir insansa elbette o zaman işlediğiniz zulüm daha da büyük olacaktır.
Bir topluluğa yapılan zulümse tek fertlere yapılan zulümden daha büyük ve daha korkunçtur.
Zulüm Kur'an-ı Kerim'de çok
geniş olarak ele alınmıştır.
Kafir ve münafıkların yaptıkları haksızlık ve taşkınlıkları ifade için kullanıldığı gibi bir kısım Müslümanların yaptıkları yanlışlıklar
için de kullanılmıştır.
Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur.
İman edip imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya işte korkudan emin olma onların hakkıdır.
Doğru yolda olanlar da onlardır.
Bu ayet-i kerime nazil olduğunda sahabe-i kiram çok korkmuş, adeta canları dudaklarına gelmişti.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz sallallahu
aleyhi ve sellem Lokman suresinde geçen "Muhakak şirk büyük bir zulümdür" ayet-i kerimesiyle onları teselli etmiş ve yukarıdaki ayette kastedilen zulmün şirk olduğunu ifade buyurmuştur.
Allah'ın yasaklarını çiğneme, emirlerine karşı lakait kalma, insanları dini vazifelerini yerine getirmekten alıkoyma, fitne ve fesada sebebiyet verme birer
zulüm olduğu gibi hak ve hakikati görmezden gelme, düşmanlık ve çekememezlik duygularıyla insanlarla uğraşma, hak, hukuk, adalet tanımama, halkın hukukuna tecavüz etme, idarenin başına geçtiğinde insanların sırtından geçinmeyi bir hak olarak görme ve milli in malını gaspetme gibi fiiller de zulüm kategorisi içinde yer alır.
Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir husus zulmün sadece apaçık haksızlık ve taşkınlıklar olarak anlaşılmaması gerektiğidir.
Bilinmelidir ki herhangi bir
mevkide bulunan bir idarecinin kendi yakınlarını, taraftarlarını, kendisi gibi düşünen insanları kayırması, kollaması zulüm olduğu gibi milletin arpa kadar malını haksızca yemesi de bir
zulümdür.
Hangi çeşidiyle olursa olsun zulüm Allah belası bir inhiraf ve sapkınlıktır.
Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde zulümden uzak durun.
Zira o kıyamet gününde insanı boğacak ve bunaltacak üst üste karanlıklar şeklinde onun
karşısına çıkacaktır." buyurmak suretiyle onun uhrevi neticelerine dikkat çekmiştir.
Yani insanın bu dünyada gerek Allah'a gerekse mahlukata karşı yapmış olduğu
zulüm ve haksızlıkların her birisi ayrı bir dert ve sıkıntı olarak ahirette onun karşısına çıkacaktır.
Bu dünyada sınır tanımayan ve had bilmeyen zalimlere yüce Allah ahirette hadlerini bildirecektir.
Zalimlere meyletmeyin.
Bir ayet-i kerimede sakın zulmedenlere meyletmeyin.
Yoksa size ateş dokunur.
Aslında sizin Allah'tan başka yardımcınız da yoktur.
Sonra ondan da yardım görmezsiniz buyurularak müslümanlara küçük bir meyille dahi olsa zalimlere meyletmemeleri ve yakınlık göstermemeleri gerektiği vurgulanır.
Zira işlenen zulümlere ve onların sahiplerine az dahi olsa meyleden bir insan, hiç farkına varmaksızın yavaş yavaş onların sürüklendiği levsiyatın içine düşebilir ki bu da apaçık
istikametten ayrılma demektir.
Ayet-ti kerimede bu ifade tarzı zulmetmeyin demekten daha öte bir üsluptur.
zulmedenlere
yaklaşmanın, onlara dayanmanın bile yasaklandığı yerde zulmün bizatihi kendisini irtikap etmenin
evleviyetle öncelikle yasak ve çirkin bir şey olduğu aşikardır.
Yapılan zulmü görmezlikten gelerek zalimlerle beraber oturup kalkma, onlara imrenme, onların yerinde olmayı isteme, hatta bir maslahat olmaksızın onların deyip ettiklerine kulak verme de
meyletmeyin yasağına dahildir.
Nitekim Enam sure-i celilesinde ayetlerimizin aleyhinde konuşanları gördüğünde başka bir konuya girinceye kadar onlardan uzak dur buyurulmaktadır.
Kur'an-ı Kerim takdis ve tebcil edilecek değerlerin naseza, nabeca sözlerle hafife alındığı yeri terk etmemizi emretmektedir.
Bir başka ayette ise böyle bir
tavır sergilenmediği takdirde o şeni işi yapanlardan farkımızın kalmayacağı ifade edilir.
Allah'ın ayetlerinin inkar edilip onlarla alay edildiğini duyduğunuzda
bunu yapanlar başka bir konuya geçmedikçe onlarla beraber oturmayın.
Aksi takdirde siz de onlar gibi olursunuz.
O söze iştirak etmiş gibi olursunuz.
Cenabı Hak bir taraftan Müslümanlara istikameti hedef gösterip onları taşkınlığa
düşmekten men ederken diğer yandan da zulüm ve haksızlığa meyl etmeyi yasaklamıştır.
Aslında niyetinde,
yaşayışında, söz, tavır ve davranışlarında hep istikametin temsilcisi olan biri zulüm ve
haksızlığa da baş kaldıracaktır.
Nitekim her çeşidiyle zulümden uzak durup istikamet üzere
bulunmanın mükafatını anlatan bir ayet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır.
Rabbimiz
Allah'tır deyip sonra da istikamet üzere doğru yolda yürüyenler yok mu?
İşte onların üzerine grup grup melekler inip hiç endişe etmeyin, üzülmeyin ve size vadedilen cennetle sevinin derler.
Zulümle payar olunmaz.
Kur'an pek çok yerde zalimlerin iflah olmayacağını, başarıya ulaşamayacaklarını
söyler.
Şu bir gerçek ki zalimler iflah olmazlar.
Zulümle şimdiye kadar kimse payar olmamıştır.
Olmuş gibi görünenlerin de yaptıkları yanına kalmamıştır.
Atalarımız
ne hoş söyler.
zulm ile abat olanın ahiri berbat olur.
Aslında böyle birinin evvelinin de ahirinin de berbat olduğu açıktır.
Zira zulmün bazen küfrün önünde bir günah haline geldiği de olur ki işte o zaman gayretullah'a dokunur ve zulmeden de hemen bulacağını bulur.
Doğrusu insan küfre karşı mesafeli bulunduğu kadar zulümden de uzak durmalıdır.
Çünkü Allah nezdinde mazlumun ahı bir duadır ve bu duanın kabulü de ilahi adaletin muktezasıdır.
Küfür devam edebilir fakat zulüm devam etmez ifadesi çok mühim bir hakikati ne kadar güzel ortaya koyar.
Hz.Ali'ye nispet edilen şöyle bir de vecize vardır.
Zalimin ömrünün gölgesi kısadır.
10. Anne baba hakkını gözetmeme.
Ayet ve hadislerde anne baba hukuku üzerinde ısrarla durulmuş ve onların
haklarının gözetilmesinin üzerinde çok tahşidat yapılmıştır.
İnsan tabiatında başkalarıyla alakadar olma ve onların ihtiyaçlarını görme isteği sınırlıdır.
Dolayısıyla insanda cibilli olarak kendisini anne babasına adama iştiyakı da mahduttur.
Her insan mutlaka anne babasına karşı belli ölçüde bir alaka duyar.
Ama anne babasını görüp gözetmesi biraz iradesini ortaya koymasına bağlıdır.
Halbuki onların evlatlarına olan
şefkati evlatları için kurban olmayı dahi sıradan bir iş haline getirir.
İnsan kendini
ebeveyninin hoşnutluğunu kazanmaya vakfetse, onların memnuniyetini hakkın rızasına vesile bilerek onlara
hizmette hiç kusur etmese, sürekli onların gözlerinin içine baksa ve onları asla incitmese, hatta bir manye gibi buruşup solmalarından korkarak onlara dokunurken bile dikkatli davransa çok görülmez.
Çünkü anne ve babanın bütün bu güzel muamelelere hakkı vardır.
Bundan dolayı da Kur'an ve sünnet iradenin hakkının verilmesi icap eden böyle önemli bir mesele üzerinde ısrarla durmakta ve tergibü terhipler, teşvik
ve tehditler, uyarılar sıralamaktadır.
Bu tergibü terhipler de ortaya konan nükte çok latif ve ibretlidir.
Allah Teala ana babayı ebeveyn, valideyn diye isimlendirerek ikisini bir varlık gibi göstermekte, kendi haklarını zikrettikten
sonra anne babanın hukukunu nazara vermektedir.
Öyle ki mevzu ile ilgili ayetlerde peygamber hakkı bile araya girmemektedir.
Mesela Cenabı Hak, "Allah'tan başkasına ibadet etmeyin.
ebeveynlerinize de güzel muamelede bulunun." buyurmakta ve kendi hakkıyla
onların hukukunu yan yana beraberce vurgulamaktadır.
Sonra da şayet onlardan her ikisi veya birisi yaşlanmış olarak
evladın yanında bulunursa onlara hizmetten yüksmemek hatta öf bile dememek onları azarlamamak tatlı ve gönül alıcı sözler söylemek gerektiğini belirtmekte şefkat ve tevazuyla
onlara kol kanat gerilmesini emretmektedir.
Allah tebareke ve teala anne babanın evlat üzerindeki haklarını anlatırken onlara öf yasaklamakta ve onları azarlamayı, kötü muamelede bulunmayı, yalnızlığa terk etmeyi haram kılmaktadır.
Özellikle bebek sütten kesilene kadar annenin çektiği sıkıntıları ve anne babanın çocuklarına karşı
ortaya koyduğu fedakarlıkları hatırlatmaktadır.
Bana şükret.
Anne babana da minnettar ol.
mealindeki ilahi
beyanıyla onların haklarını kendi hakkından ayırmayarak anne baba şefkatini bize ihsan eden zatına
şükrü ve anne babaya teşekkürü evladın borcu ve vazifesi saymaktadır.
Onların dini esaslara ters olmayan isteklerinin yerine getirilmesini, Müslüman olmasalar bile gönüllerinin hoş tutulmasını, dünyevi ihtiyaçlarının giderilmesini ve katiyen aradaki irtibatın kesilmemesini emir buyurmaktadır.
Git anne babana hizmet et.
Resuli Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz pek çok söz, hal ve tavrıyla anne baba hakkının gözetilmesi gerektiği üzerinde durmuş.
Onların hukukunu gözetmeyip onlara zulmetmeyi en büyük üç günah arasında saymıştır.
Anne babasına hürmette kusur edenin hakka karşı gelmiş ve kendisine yazık etmiş olacağını belirtmiştir.
Nitekim bir gün peşi peşine üç
defa yazıklar olsun demiş.
Ashab-ı kiramın ey Allah'ın resulü.
Kimdir kendisine yazık eden o talihsiz?" suali üzerine yaşlı anne babası ya da onlardan en azından birisi yanında olduğu halde onları hoşnut etmek suretiyle cennete giremeyip cehenneme giden
kimse buyurmuştur.
Dinimizde ana baba hukuku o kadar önemlidir ki Hz.Sadık-ı Masduk bir soru üzerine, "Cihada denk bir amel bilmiyorum." demesine rağmen huzuruna gelerek
cihada katılmak istediğini söyleyen bazı sahabilere, "Anne baban sağ mı?" diye sormuş.
"Evet." cevabını alınca da, "git anne babana hizmet et.
Senin cihadın onların yanında Yapış annenin ayaklarına Cennet orada" buyurmuştur.
Hadis kitaplarında Fahri Kainat Efendimize biat etmek için gelen birinden bahsedilir.
Ashab-ı Kiram'ın altın
halkasına girmekle şereflenen o sahabi en kutlu elleri tutar ve sana biat etmeye koştum ama anne babam arkada hicranla ağlıyorlardı der.
Şefkat peygamberi hemen ellerini geri çeker.
Memnuniyetsizliğini ifade ederek şöyle seslenir.
Dön anne babana dön de ağlattığın gibi güldür onları.
Hizmet mazeret olamaz.
Bu temel kaideler zaviyesinden meseleye bakacak olursak anne babanın hukukunu
gözetme hususunda hiçbir mazeretin geçerli olmadığını görürüz.
Her evlat anne ve babasına karşı vazifelerini
eksiksiz eda etmek mecburiyetindedir.
Dine hizmet idealinden kaynaklanan bir kısım zaruretler bazılarımızı bazı yerlere bağlayabilir, ailemizden ve vatanımızdan uzak diyarlarda yaşamayla karşı karşıya bırakabilir.
Fakat neyle karşılaşırsak karşılaşalım, nerede yaşarsak yaşayalım bunlar sıla-ı rahim vazifemizi, özellikle de anne babamızın hukukunu zayi etmemize, onları ihmal etmemize mazeret sayılamaz.
Dine hizmet adına koşuyorum.
Öyleyse onların hukukunu görmesem de olur mülahazası bir
aldanmadan ibarettir.
Dahası anne babaya bir başka kardeşin ya da akrabanın bakıyor olması da diğer çocukları
mesuliyetten kurtarmaz.
ve onların diğerleri üzerindeki hakları devam eder.
Bu açıdan hizmet mülahazası ve hicret düşüncesi çok önemli olsa da anne babayı ihmal etmeye sebep olmamalıdır.
Sevgi erleri engin bir şefkatle bütün insanlığın saadeti adına diğer diğer dolaşırken kendi anne babalarını, aile fertlerini ve akrabalarını da unutmamalıdırlar.
Belki iki vazifenin de hakkını beraberce verebilecekleri
hizmet zeminleri ve imkanları oluşturmaya çalışmalıdırlar.
Keşke şartlarınızı zorlasanız ve anne babalarınızı yanınıza alsanız, kaldığınız evlerin mimarisini bile bu gayeye
matuf olarak planlayıp anne, baba ya da nine, dede için yarı beraber yarı müstakil haneler hazırlayarak onlara istedikleri zaman kendilerini dinleme, dilediklerinde de torunlarını sevme
fırsatı tanısanız.
Şayet buna muvaffak olabilecek imkanlara sahip değilseniz, hiç olmazsa belli bir zaman takdir ederek
onları devamlı ziyaret etseniz, ellerini öpüp gönüllerini alsanız, birkaç gün yanlarında kalarak hal hatırlarını
sorsanız, bazı işlerini görseniz, ihtiyaçlarını giderseniz, onlara gerçekten değer verseniz, hürmet gösterseniz ve tecrübelerinden, bilgi ve becerilerinden istifade etseniz yine imkan bulabilirseniz Onları kısa süreliğine de olsa ara sıra kendi evinizde
misafir etseniz, hizmet ettiğiniz beldeyi, arkadaş çevrenizi ve hayat tarzınızı onlara gösterip
gönüllerine itminan salsanız.
Bunların hiçbirini yapamıyorsanız içinde yaşadığınız şağın iletişim ve
haberleşme imkanlarını kullansanız, sık sık telefon etseniz, görüntülü telefonlarla, internet aracılığıyla onlarla görüşseniz, siz
onların güzel yüzlerini görseniz, doysanız, onlar da sizi mimiklerinizle bile seyr etseler, hasret giderseler, ister yanınızda kalsınlar, ister misafir olarak gelsinler, isterse de teknoloji vasıtasıyla sizinle görüşsünler.
Bütün bu görüşüp konuşmaları
yapılan hizmetlerin büyüklüğünü ve güzelliğini anlatma yolunda birer fırsat olarak değerlendirseniz, gayesiz ve başı boş olmadığınıza inanmalarını sağlasanız, vazifenizin mahiyetini ve keyfiyetini anlatarak vesile oldukları için onların hasenat
defterlerine de pek çok sevap yazılacağına, buradaki hasret ve hicrana bedel ötede ebedi vuslatı
kazanacaklarına onları inandırıp yüzlerini güldürseniz Bütün bunları yapmak mümkündür ve siz de pekala
yapabilirsiniz.
Ebedi hüsran ihtimali.
Pek çok değer ölçüsünün unutulduğu, ailevi ve içtimai esasların yerle bir olduğu zamanımızda anne baba hakkı da bu umumi yozlaşmadan nasibini almıştır.
İnsanın en başta hürmet etmesi gereken iki kutsi varlık bugünün şımarık nesilleri tarafından maalesef birer yük gibi kabul edilir oldu.
Aslında daha küçük birer canlı halinde var olmaya başladıkları günden itibaren hep anne babanın omuzlarında
dolaşan, kucaklarında gelişip büyüyen çocuklardı.
Fakat anne babanın derin şefkati yavrularını mukaddes birer emanet
olarak görmelerini sağlıyordu.
Onların hayat boyu devam eden fedakarlıkları karşısında
çocukların da onlara sevgi ve hürmetle muamele etmeleri hem bir insanlık borcu hem de bir vazifeydi.
Her insan kendi ebeveyninin kadrini bilmeli ve onları hakkın rahmetine ulaşmaya vesile saymalıydı.
Heyhat ki günümüzde sadece Allah'a karşı saygısız olanlar arasında değil onu sevdiğini iddia edenlerin içinde bile anne ve babalarının
varlıklarını yük olarak gören, yaşamalarına karşı bıkkınlık gösteren ve sürekli saygısızlıkta bulunan
insan bozması canavarlar türede.
Ne acıdır ki artık anne babalar yalnızlığa ve kimsesizliğe mahkum yaşıyorlar.
Biraz yaşlanıp elden ayaktan düşünce kendilerini düşkünler evinde buluyorlar.
Önceleri darül ace denilen şimdilerde biraz kibarlaştırılarak huzurevi adı verilen bu hicran yurtlarıyla
teselli olmaya, senede bir gün kendilerine uzatılacak çiçeklerle avunmaya çalışıyorlar.
Oysa insan çocuklarını bağrına basamadığı, torunlarını kucağına alamadığı, ne
ihtimamla büyüttüğü ciğer parelerini sevemediği ve onlara bakıp bakıp yavrularım diyemediği bir yerde
nasıl huzurlu olur ki?
kendisine sevgi ve hürmetle nazar eden yakınlarının bulunmadığı, onun için bir tencerenin
kaynamadığı ve çoğu zaman arayıp soranının olmadığı bir mekanda mutluluğu nasıl bulur ki?
Biz kendi kafamızda mevhum bir huzur tasarlamışız.
O talihsizler yuvasına huzur evi demekle onun
sakinlerini de gerçekten huzurlu olacaklarını sanmışız.
Allah'tan ki bu müesseseler ve oralarda bazı samimi gönüller var da yaşlılarımızı bütün sokağa terk etmiyoruz.
Kendileri gibi muhtaç kimselerin arasına atıp bıraksak bile hiç olmazsa bir rahat yatak ve
sıcak çorba imkanı sağlıyoruz.
Akabinde onların da bizim var olduğunu vehmettiğimiz huzuru duymaları için zorlayıp
duruyoruz.
Daha ne olsun ne güzel yiyip içip yatıyorlar der gibi bir tavır takınıyoruz.
Halbuki insanlar
hayvanlar gibi yiyip içen, sonra da yan gelip yatan ve bu şekilde saadete eren bir mahluk değildir.
İnsan çevresine alaka duyan, tabiata açık bir fıtratı bulunan, evlat ve torunlarıyla hatta torunlarının torunlarıyla münasebeti olan ve ancak tabiatından kaynaklanan bu alaka ve
münasebetlerin gerekleri yerine getirildiği zaman huzur bulan bir varlıktır.
Bir tüketim mevsimi halini alan
hususi zaman dilimlerinde dostlar alışverişte görsün kabilinden sözde arayıp sormalar
ve suni tavırlar mutlu etmez insana Senede bir eline tutuşturulan bir demet çiçek sadece onun gönlündeki hasret
ateşini alevlendirmeye yarar.
Dindirmez hicranını.
O alakaya, sevgiye ve içten bir tebessüme muhtaçtır.
Yalnızca yeme, içme ve sıcak döşekte uyuma karşılamaz manevi ihtiyaçlarını.
Zinhar, bu konuda hataya düşmeyin, yanlış yapmayın.
Unutmayın, anne babanın hakkını gözetme meselesinde kaybedenler ebediyen kaybederler.
Bu hakikate binaen kolay kolay yemin etmeyen Nur müellifi ebeveynin hukukundan
bahsederken birkaç defa sözüme kanaat et kasem ederim şu hakikat gayet katidir demekten kendini alamaz.
Başka eserlerde öyle konuşmaz.
Ele aldığı mevzuyla alakalı sağlam deliller
ortaya koymakla ve akla hitap etmekle yetinir.
Fakat söz konusu anne baba olunca adeta çığlık çığlık inler.
Onların hor hakir görülmeleri ve haklarının hafife alınması karşısında
feryad-üer.
Hakikati en tiz perdeden seslendirir ve hatta yeminler ederek bu gerçek karşısında ciddi olmaları için muhataplarını uyarır.
Anne baba hukukuna çok dikkat etmeliyiz.
Bu vazifenin ihmaline mazeret olabilecek bir hususun
bulunmadığına inanmalıyız.
Belki bu meseledeki kusurlarımıza karşı bir teselli kaynağı olarak sadece halis
niyetlerimizi ve salih amellerimizi vesile yaparak Cenabı Hakk'ın merhametine sığınmalıyız.
Onlara karşı
vazifelerimizi eksiksiz yerine getirmek için çırpınıyorsak gerçekten şartlarımızı zorluyor ve onların
rızasını almak için uğraşıyorsak ama bu arada aksatmamaya çalıştığımız hizmetlerin hakkını verme gayretiyle
koştururken elimizde olmadan onların hukukuna dair bir kısım kusurlara da engel olamıyorsak ihtimal Cenabı Allah yapabildiğimiz kadarını makbul sayar.
Kim bilir belki de onlar hakkındaki hasret ve hicranlarımızı bir kısım hata ve kusurlarımızın telafisine vesile kılar.
11. Yeis.
Ümitsizlik.
Yeis yani dilimizdeki ifadesiyle ümitsizlik her hayırlı işin önünde engeldir.
Şartlar ne olursa olsun mümin ümitsizliğe düşmez.
İyi bilinmelidir ki şartların aman vermediği, esbab külliye sükut ettiği zamanlarda bile Cenabı Hakk'ın ekstra lütufları olabilir.
Bu açıdan en zor durumlar dahi mümini ümitsizliğe sevk etmemelidir.
Nasıl sevk edebilir ki?
Onun her şeye gücü yeten, her şeyin zimamı elinde olan Rabbi vardır.
Dünyanın kuralını, kaidesini koyan o yüce yaratıcıdır.
Bu kurulu düzen onun eseridir.
O nasıl ki bu düzeni kurmuş, öyle de zaman zaman o düzeni değiştirir.
Bazen de askıya alır.
Böylelikle kudretinin etkisini, iradesinin işleyişini, düzeni sadece kurup bırakmadığını
düşünen insanlara devamlı bir surette gösterip hatırlatır.
Aynı zamanda o kullarının ihtiyaçlarını ve sıkıntılarını bilir ve onları gözetir.
Onların sesini duyar, her hallerini görür.
dua ve münacatlarını işitir.
Bütün bunlara iman eden bir mümin zorluk ve darlığın şiddeti ne olursa olsun ümitsizliğe düşmez.
Rabbine sığınır.
Zira ona güveni tamdır.
Bazen sıkıntı zamanı uzayabilir ama her işin akıbetinin hayra bağlanacağının da şüphesi yoktur.
O kendine düşen vazifeleri eda ederse Rabbi onu yüzüstü bırakmaz.
Er ya da geç.
Tabii bu da bize göre lütuflarını sağanak sağanak yağdırır.
İşte yeiz bütün bu manaları inkar gibi bir şeydir.
Kur'an şöyle der: "Allah'ın rahmetinden kafirlerden başka kimse ümidini kesmez." Mesela insanlığın karanlıklarla boğuştuğu, cehaletin gemi
azıya aldığı, insanlıktan ümidin kesildiği bir ifritten dönemde Hakikat Güneşi Aleyhissalatu
Vesselam insanlığın ufkunu aydınlatmış ve bir hamlede içinde bulunduğu feci durumdan beşeriyeti
kurtarıvermiştir.
Havarilerin Hz.Mesih'ten aldıkları mesajla kısa zamanda koca Bizans
İmparatorluğuu sarsmaları başka güzel bir örnektir.
Bir avuç insanın insanlık tarihinin seyrini değiştirecek şekilde o günün en zorba, en acımasız hükümdarlarının hükmettiği ve aşılmaz lejonları
bulunan bir ülkeyi temelinden sarsmaları akıllara durgunluk verecek bir hadisedir.
İşte tarihte irili ufaklı
hadiseler halinde tekerrür edip duran bu ilahi icraatları bilen, gören, duyan bir mümin bir kuyuya düştüğünde artık buradan çıkmam mümkün değil." diyerek ümitsizliğe
düşmez.
Çünkü o her şeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi bir zata dayanmaktadır.
İlahi bir inayet
neticesinde oradan geçen bir kervan düşmüş olduğu kuyuya kovasını salıp kurtulmasına vesile
olabilir.
Kaldı ki inanmış bir insan böyle ekstra bir inayeti bile beklemez.
Hiçbir şekilde yese kapılmaz.
tırnaklarıyla o kuyunun duvarlarına tırmanıp çıkmanın bir yolunu bulmaya çalışır.
Allah'ın sonsuz kudretini mülahaza etmeyip de ümitsizliğe düşmeye ne hakkımız vardır ne de haddimizedir.
Zira bizi mülkünde istihdam eden odur.
Mülk onundur ve o mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.
İsterse gecede gündüz, kışta da bahar yaratır.
İsterse gündüzü geceye, yazı da kışa çevirir.
Merhum Akif'in ifadesiyle, "Yes öyle bataktır ki düşersen boğulursun.
Ümide sarılsım sıkı seyret ne olursun.
Azmiyle ümidiyle yaşar hep yaşayanlar.
Meyus olanın ruhunu, vicdanını bağlar." Bediüzzaman Hazretlerinin "Yeis mani-i her kemaldir." ifadesi bu konudaki veciz beyanlardandır.
Yani yeiz her türlü kemalin önünde ona ulaşmaya mani olan kocaman bir hendektir.
Bu itibarla olgunlaşma yolunda ve yükselme helezonunda
bulunan insanlar bu badireyi de atlatabilir miyim tereddüdüne düşmemelidirler.
Himmetler fevkalade, ruhlar gayet fatihane, azimler peygamberane tutulmalı.
Ve Allah bizimle beraberse aşamayacağımız engel yoktur." duygu ve düşüncesi içinde hareket edilmelidir.
Havf, Reca dengesi.
Bazı ruhi sıkıntılar ve gönüldarlıkları Cenabı Allah tarafından insanları sabra ve nefisle mücahedeye
alıştırmak için verilen rabbani birer kamçı gibidir.
Tembelleşen bir hayvanın kamçı sesiyle harekete geçirilmesinde olduğu gibi hantallaşan ve ülfet içinde kıvranan insanlar da maruz kaldıkları kabzast halleriyle adeta kamçılanmakta ve vazifelerinde canlılığa, ciddiyete ve gayrete sevk edilmektedirler.
İnsan daima sabır ve şükür kanatlarıyla yol almalı.
havf ve reca dengesini hep korumalıdır.
Ne var ki bazı kimseler sıkıntı ve zorluk anlarında reca ve sabırla
hareket edeceklerine yese düşebilmekte, rahat ve huzurlu dönemlerde ise haf ve şükür esaslarına bağlı bir tavır alacaklarına, emniyet duygusuyla dolup kendilerini
bütün rehavete salabilmektedirler.
Oysa her zaman havf ve reca dengesini gözetmenin hayati ehemmiyeti vardır.
İnsan meleklerle aynı safta yer aldığını görse bile asla nefsine güvenmemeli, akıbet ve ahiret hesabına emniyette olduğunu sanmamalıdır.
Mutlak yeis küfür sıfatı olduğu gibi mutlak emniyet de bir küfür sıfatıdır.
Evet Nasıl ki akıbet ve ahiret konusunda bütün bütün ümitsiz olmak bir küfür sıfatıdır.
Bir insanın ameline güvenmesi, akıbetinden hiç endişe etmemesi ve cennete gireceğinden emin olması da böyledir.
İmam Gazali Hazretlerinin yaklaşımıyla Allah korkusunun insanı günahlardan uzaklaştırıp sevap atmosferine yaklaştırdığı
yerlerde sürekli hav soluklamak, ye çukurlarına düşmenin muhtemel olduğu veya ölüm emarelerinin iyice belirdiği zamanlarda da recaya sarılmak bir esas olmalıdır.
İnsanı laobaliliğe iten nasıl olsa kurtulurum mülahazasına karşı korku
unsurlarını öne çıkarmak, ümitsizlik hazanlarının esip durduğu anlarda da reca seralarına sığınmak lazımdır.
Recanın boş ve amelsiz bir temenni değil, rahmeti ihtiza getirme yolunda kavli ve fiili bütün vesileleri değerlendirerek ilahi dergaha iltica kapılarını
zorlamanın unvanı olduğu da hiç unutulmamalıdır.
Muhasebede denge.
Başkaları hakkında hüsnü zananda memur olsak ve onların kemali yakalamış
olabileceklerini düşünsek de kendi nefsimize sürekli bir surette, "Ey eksik, pür kusur, zavallı nefsim, bir türlü olgunlaşamıyor, kemali yakalayamıyorsun demeliyiz.
Fakat bunu derken
ümitsizliğe düşmemeye de dikkat etmeliyiz.
Zihnimizin bir köşesinde sürekli olduğuma da çok şükür ya seni tanımasaydım ya senin nurundan mahrum kalsaydım mülahazasını canlı tutmalıyız.
Olduğumuza da hamdolsun ya talihsizler safında yer alsaydık halimize hamd etmeliyiz.
Mükemmeliyet ve tamamiyetin peşinde olurken diğer taraftan da meseleye böyle bir hamdü sena mülahazasıyla yaklaşmalı ve katiyen yese
düşmemeliyiz.
Tamamiyeti arama ve işin ciddiyetini görme insanı ümitsizliğe değil daha fazla gayret göstermeye sevk etmelidir.
Hayatını ibadetle geçiren Esved ibn Yezit Ennehai vefat ederken çok korkuyor ve çok ağlıyor.
Ona nedir bu hıçkırıklar?
Günahlarından mı yoksa ölmekten mi korkuyorsun?
diyorlar.
Bunun üzerine o büyük hak dostu, "İşdi, ben günahlarımdan ya da ölümden değil, küfür üzere ölmekten korkuyorum." diye
cevap veriyor.
Vefat ettikten sonra rüyada görüyorlar ve orada ne muamele gördün?
Nasıl karşılandın?
diye
soruyorlar.
O, "Vallahi nüübvetle aramda dört parmak bir mesafe kalmış gibi muamele ettiler." cevabını veriyor.
Esved ibn Yezit, Alkame, İbrahim Enneha gibi zirve insanlar hep rıza-i ilahiye muhalif bir davranışta bulunma korkusuyla yaşamış, hayatlarını hav ufkunda
sürdürmüş, hayır adına yapıp ettiklerine ve ibadet-i taatlerine hiç bel bağlamamış, dahası imanlı olarak ölememe endişesini hep taşımışlardır.
Ama bütün bunlara rağmen katiyen ümitsizliğe de düşmemiş, rahmet-i ilahiyenin imdatlarına yetişeceği recasını
gönüllerinde hep canlı tutmuşlardır.
Ümitsizlik hastalığına yakalananların kemale yürümeleri mümkün
değildir.
İnsanın kendisini yetersiz, eksik ve kusurlu görmesi onu ümitsizliğe değil bilakis eksiklerini tamamlamak için daha ciddi bir cehdü gayrete sevk etmelidir.
Tövbe kapısı ve ümit.
İnsan şeytanın hücumlarına yenik düşmüş ve kendini günahlara salmışsa fakat bunun yanında yer yer aklı başına geliyor.
Ne olacak benim halim?" diyor ve pişmanlık da duyuyorsa ona diyeceğimiz bazı şeyler vardır.
Her şeyden önce Allah'ın rahmeti çok geniştir.
O rahmetim her şeyi kuşatmıştır.
Buyurmakta ve bir kutsi hadiste ilahi rahmetin her zaman gazabın önünde bulunduğunu ifade etmektedir.
Ötede şeytanların bile ümit ve beklentiye kapılacağı böyle engin bir rahmete karşı lakait kalmak hatta o rahmetin mevcudiyetini inkar manasına gelecek şekilde ümit hissini yitirip yese kapılmak büyük bir günahtır.
İnsan hayatının son dakikasında bile olsa o tek dakikayı değerlendirip Allah'a dönebilir.
Ona yönelip kurtulabilir.
Dolayısıyla esas olan endişeleri deşeleyecek hadiseler ve günahlar karşısında yese düşmek ve
karamsarlığa kapılmak değil, reca duygusuyla tövbeye ve salih amellere yapışmaktır.
Müslüman Allah'ın engin rahmeti varken asla yese düşmez.
Cenabı Hakk'ın rahmetine teveccüh ederek yitirdiği şeyleri bulmaya ve kaçırdıklarını telafi etmeye bakar.
Sizi korku ve endişeye atan saikler nelerse onları düşünüp çareler aramanız lazım.
Neden korkuyorsunuz?
Veya sizi yese doğru iten şeyler nelerdir?
Ben mahvoldum, battım, işim bitti benim.
Beni kaldırıp partal bir eşya gibi
cehennemin bir gayyasına savururlar artık diye düşünürken neye binaen bu türlü mülahazalara dalıyorsunuz?
İşte evvela Cenabı Hakk'ın rahmetini, merhametinin enginliğini ve onun hakkındaki recanızı gözlerinize sağlam bir gözlük gibi geçirmeli.
Sonra da sizi endişelendiren şeyler nelerse onları tespit edip çaresini aramalısınız.
Gözlerinize hakim olamamak mı korkutuyor sizi?
O zaman gözlerinizi harama nazar etmekten korumaya bakmalısınız.
Dudaklarınızın arasından dökülen şeyler mi
karartıyor ahiretinizi?
Öyleyse ağzınızı sadece hayır için açmalısınız.
Heva ve hevesinize düşkünlüğünüz mü matlaştırıyor ufkuzda akıbetinizi?
O halde keyif ve lezzeti helal dairesinde aramalı ve yapıp ettiğiniz her şeye helal vizesi sormalısınız.
Yani korku ve endişeler sizi sizinle yüzleşmeye sevk etmeli.
Kendi hayatınızın
muhasebesini yapmalısınız.
Perişan hallerinize bakmalı.
Kırılan noktalarınızı onarmalı.
Çatlayan
yanlarınızı sarmalı ve eksiklerinizi telafi etmeye çalışmalısınız.
Bu açıdan insan çok büyük hata ve günah bile işlese, Allah korusun kasten insan öldürse, zina etse, içki içse yeese düşmeyip hemen kendisini Cenabı Hakk'ın rahmet deryasına salmalı ve tövbeye sığınmalıdır.
Allah Teala her insana onun irfan ve idrak seviyesine göre kendisine yönelme merdiveni uzatmış.
kulları için tövbe, inabe ve evbe basamakları kurmuştur.
Bir kutsi hadiste, "Ey Ademoğlu, bana dua eder ve benden affını istersen günahın ne kadar çok olursa olsun affederim.
Ey insan, günahların ufukları tutacak kadar çoğalsa ama sen yine istiğfar etsen, çokluğuna bakmadan
günahlarını bağışlarım.
Ey Ademoğlu! Dünya dolusu hatayla da olsa bana şirk koşmadan huzuruma gelirsen dünyayı dolduracak kadar mağfiretle sana muamele ederim." buyurmuştur.
Öyleyse bir kulun
günahı ne olursa olsun ona düşen o günahı terk etmek, pişman olmak, tövbe etmek, kul hakkına girdiyse kulaklarını ödemek, o günaha bir daha dönmemek, günahlardan uzak durmaya azmü cezmü kast eylemek ve bu kararında sağlam durmaya çalışmaktır.
Nitekim Peygamber Efendimiz haber vermişlerdir ki bir insan 100 defa tövbesini bozmuş olsa bile Allah'ım ben yine düştüm.
Günahımı bağışla, beni affet." diyerek ve o çirkinliklere dönmeme hususunda kesin karar vererek bir kere daha tövbe etse Allah onun tövbesini 101 defa da kabul eder.
Önemli olan hem endişe içinde hem de ümitlerle dop dolu olarak yalnız ona yalvarın.
Bilin ki onun rahmeti kalpleri ihsan şuuruyile çarpan kimselerle beraberdir.
Mealindeki ayette emrolunduğu gibi endişe duygusunu ümitle dengeleyerek ona yalvarmaktır.
Kullarım beni senden soracak olurlarsa bilsinler ki ben pek yakınım.
Bana dua edenin duasına icabet ederim.
Öyleyse onlar da davetime icabet etsin ve bana hakkıyla inansınlar ki doğru yolda yürüyerek selamete ersinler.
ilahi beyanına
itimat ederek ona yönelmek ve onun icabet edeceğine de kati inanmaktır.
Böyle bir tövbe yolu varken ve Allah
en merhametliyken ne diye yese düşeyim?
Yeesin babası şeytanken neden kendimi onun acımasız kollarına bırakayım?
Hayır, Akif gibi azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar.
meyus olanın ruhunu, vicdanını bağlar demeli.
Ayağa kalkıp doğrulmalı.
Elime tövbe baltasını alarak bütün günahların başını kırmalıyım.
12. Taassup.
Arapça bir kelime olan taassup, bir şeye, bir düşünceye körü körüne bağlanma, işin önünü arkasını hesap etmeden sadece kendi anlayış ve kendi
beğenisine göre meseleleri değerlendirme, akla uymayan ve dinin ruhuna ters düşen hususlarda bile inat ve temerrüt içinde bulunma demektir.
Taassupla Türkçemizde sinirlilik manasına kullandığımız asabiyet aynı kökten gelir.
demek taassup tamamen sinir ve hisler üzerine kurulan bir davranış şeklidir.
Dem ve damara dayanan
cismaniyet ve hayvaniyetten beslenen bir his ve duyuşun dışarıya vurmasıdır.
Kelime türediği kip itibarıyla da tek manası ihtiva etmektedir.
Bu yönüyle o bir mevzuda ifrat derecede haksız yere inatta bulunma, ayak diretme, kendisi ve kendi düşüncesi dışındakileri hiçe
sayarak kendi bildiğine gitme, alemi görmezden ve duymazdan gelerek her şeyi kendi nefsine bağlama gibi manalara
gelmektedir.
Görüldüğü gibi taassup mantık ve muhakemeden uzak bir davranıştır.
Bundan dolayıdır ki mutassıp birinin
düşünce ve muhakeme ile hareket etmesi mümkün olmadığı gibi vicdan mekanizmasının bir iç duyuşu olan
ihtisaslara açılması da mümkün değildir.
Türkçemizde nüansları bulunmakla beraber taassup kelimesi yerine yobazlık, bağnazlık ve fanatizm kelimelerini de kullanırız.
İmana engel bir faktör.
Ehli inkar ve ehli ilhat öteden beri inananlara karşı hep taassup göstere asrı saadetteki kafir ve münafıklar İslam'a ve Müslümanlara karşı taassupla hareket etmiş ve kainatın iftihar
tablosuna karşı körler ve sağırlar gibi davranmışlardır.
Oysa ki o feriid evnü mekana doğru bakabilselerdi doğru bakanların gördüğünü onlar da görecek.
Onun İnci Mercan
sözlerine azıcık kulak verselerdi doğru duyanların duyduğunu onlar da duyacaktı.
Münkir ve mülhitler onun tebliğ
ettiği hakikatler karşısında az bir düşünseler, tefekkürde bulunsalardı doğru görecek, doğruyu anlayacak ve o dost doğru yola tabi olacaklardı.
Fakat ne yazık ki
taassup, garez, kin ve nefret gözlerini kör etti.
Bütün güzelliklerin üstünü örttü.
ve onları inkara sürükledi.
Zaten kibir, zulüm ve bakış zaviyesini ayarlayamamanın yanında imana girmeye mani olan veya insanın iman dairesinden çıkmasına sebep olan faktörlerden biri de doğru olup olmadığını
değerlendirmeksizin körü körüne ataları taklit etmektir.
Esasında böyle kör bir taklit taassubun farklı bir şeklidir.
Nitekim cahiliye dönemi insanları sırf atalarından miras olarak aldıkları cahiliye argümanlarıyla İslam'a karşı çıkmışlardı.
Hudeybiye
antlaşması öncesinde Medine'den ayrılarak Kabe'yi tavaf etmeye gelen müminleri engellemelerini de
Kur'an-ı Kerim hamiyet-i cahiliye, cahiliye taassubu olarak isimlendirmiştir.
Bunlar adetlerinin delinmemesi, o
güne kadar uygulaya geldikleri teamüllerde kırılmalar olmaması ve diğer Arap
kabilelerine karşı gururlarının zedelenmemesi uğruna böyle bir taassup yoluna girmiş ve Müslümanların Mekke'ye girmesine engel olmuşlardı.
Aslında buna benzer hadiseler yer yer günümüz dünyasında da yaşanmaktadır.
Mesela siz dininize, semavi değerlerinize
ait hususiyetlerle kendinizi ifade etmek istediğinizde bazıları hemen harekete geçer ve anlam veremediğiniz bir sertlik ve katılıkla sizi engellemeye çalışırlar.
Hatta siz devletinizi yeryüzünde muazene unsuru olabilecek bir konuma ulaştırma adına plan ve projeler ortaya koysanız, ülkenizi dünyanın en itibarlı, en müreffeh, en güçlü bir ülkesi durumuna getirme adına didinip dursanız yine de bir kısım mutassıp insanlar o güne kadar alışageldikleri adetlerine
dokunduğunuzdan dolayı size engel olmaya çalışacak ve hakkınızda şöyle diyecektir.
Bunlar iktisadi üstünlük, ekonomik refah veya bu milleti zirveye taşıma bahanesiyle esasında bizim değerlerimize zarar vermek istiyorlar.
Onların telakkilerine hiçbir şey demeseniz, onların ikonlarına ilişmeseniz dahi sizin anlayış ve mülahazalarınız
toplum tarafından kabul gördüğünde onlar kendilerini ihmale uğramış hissedecek ve sizin ortaya
koyduğunuz bu faaliyetlerle kasti olarak onları ve onların benimsedikleri değerleri unutturmaya çalıştığınızı
düşüneceklerdir.
Ası, mual farz, siz bir merdiven bulup doğrudan doğruya cennete ulaştıracak
yollar açsanız, bağnazlığa müptela olmuş bir kısım kimseler yine de bunu kabullenmeyecek, buna bir kılıf bulmaya çalışacaklardır.
Taassubun yurdu, milleti yoktur.
Taassubun belli bir yeri, yurdu, milleti, devleti yoktur.
Bu kötü özellik
değişik anlayış ve düşüncelere sahip her türlü insana sirayet edebilir.
Hatta dindar görünen kimselerde de tesiri görülebilir.
Öyle ki bazıları Allah rızası için değil de sırf sahip oldukları
iptidai bilgilerin doğruluğundan hareket ederek her şeyi kendi dar görüş ve dar düşünceleri
zaviyesinden ele alıp değerlendirir.
Dolayısıyla teferruata ait çok meselelerde katı, müsamahasız ve hoşgörüsüz bir tutum sergilerler.
Günümüzde güya din adına canlı bomba olmak suretiyle işlenen cinayetler de şayet bu işin görünür failleri birileri tarafından ilaçlarla veya ilüzyonla uyutulmuyor, beyinleri kontrol altına
alınmıyor, iradeleri felç edilmiyor ve robotlaştırılmıyorlarsa böyle kör bir taassubun sonucudur.
Bu öyle bir marazdır
ki insanlar hak zannettikleri bir meseleyi ikame etmek için farkına varmaksızın kendi manevi
hayatlarını mahvediyorlar.
Zira bellerine bağladıkları bombalarla intihar edip çoluk çocuk yaşlı kadın demeden
masum insanların canına kıyanlar yaptıkları bu amelle ancak cehennemi hak ederler.
Bir insanın cennet yolunda yürüyebilecek ve başkalarını da o yola sevk edebilecekken gidip cehenneme
yuvarlanması ne acı.
Ve ne hazin bir akıbettir.
Taassup değil, salabet-i diniye.
Müm taassup olmaz.
Çünkü mümin hakperestir.
Onun vazifesi hakkı tutup kaldırmaktır.
Bu açıdan hakka gönül vermiş bir insanın hakka karşı çıkması, hakkın karşısında ayak diretmesi, onu görmezlikten gelmesi düşünülemez.
Aksi takdirde o hakka
karşı saygısızlık yapmış olur.
Bu yüzden mümine taassup olmaz.
salabet-ti diniye olur.
Salabet bir mevzuda pek ve sağlam olma, ayağını yere sağlam basma ve böylece söz, fiil ve hal olarak kaymama kararlılığı içinde bulunmak demektir.
Sertlik, katılık ve müsamahasızlık demek değildir.
Salabet-i diniye, şartlar ve hadiseler ne kadar değişirse değişsin, bir insanın dininin ortaya koyduğu bütün hükümleri yaşama mevzuunda tam bir kararlılık ve samimiyet ortaya koyması
demektir.
Başka bir ifadeyle o alem değişse, herkes başkalaşsa, kitleler dünyanın cazibedar güzelliklerine kapalıp gitse bile, insanın bütün tavır ve davranışlarında Allah'ın rızasını takip etmesi, dinin hiçbir emrinde gevşeklik göstermemesi ve her şeye rağmen her türlü şartta kendi olarak kalma mevzuunda kararlı durmasının ad ve unvanıdır.
Salabet-i diniye çizgisine erişebilmek için müminin taklidi imandan
tahkiki imana ulaşması, sonra da iman hakikatlerinde sürekli derinleşme peşinde koşması
ve ele aldığı her meseleyi aklı selim ve muhakeme süzgeçlerinden geçirerek ilim blokajı üzerine
oturtması gerekir.
İşte böyle bir marifet yolcusu karşılaştığı her hadisede Allah'a dayanır, takvaya sarılır,
sebeplere riayet eder.
Her adımını temkinle atar.
oyuna gelmez ve asla hisleriyle hareket etmez.
Zira onun ruhunda oluşturduğu marifet, muhabbet ve aşku-u iştiyak peteği her konuda ona
yol gösterir.
Bu açıdan taassup daha ziyade mukallitlerin ve kulaktan dolma bilgilerle hayatını idare eden kimselerin tavır ve davranışlarında kendini
gösterir.
Evet Bir müminin taassuba düşmeden salabet-i diniye çizgisinde hayatını
sürdürebilmesi için öncelikle Kur'an ve sünnetteki temel esasları çok iyi bilip hazmetmesi, sonra da ulaştığı her yeni bilgi ve düşünceyi bu iki kutsi kaynağa göre test etmesi kitap ve sünnetten anladıklarının da selef-i salihinin safiyane içtihat ve istinbatlarıyla
sağlamasını yapması farklı bir tabirle bugüne kadar gelip geçmiş İslam büyüklerinin manevi icma olarak
isimlendirebileceğimiz ortak mütalaalarını nazarı itibarı alması gerekir.
Bütün bunları sağlama aldıktan sonra da o ellerini yüce dergaha açıp rabbimiz bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bizlere hususi rahmette bulun duasıyla her türlü tercih ve kararında Cenabı Hak'a sığınmalıdır.
Taassup ne kadar çirkin bir sıfatsa dinde salabet gösterme de o kadar güzel bir
sıfattır.
Çünkü salabet dini yaşama mevzuunda kırılmama, çatlamama, sarsılmama, devrilmeme ve adeta bir abide gibi dimdik yerinde durma demektir.
Esasında taassup sahibi bir insanın salabet-i diniyede olduğu gibi kararlılık sergilemesi, bulunduğu yerde sabit
kadem kalabilmesi çok zordur.
Zira o mantık ve muha ışığında değil, hislerinin güdümünde hareket etmektedir.
Dolayısıyla bugün bir ideoloji uğruna taassup gösterenler başka bir gün başka
bir ideoloji uğruna taassuba girebilirler.
Mesela bakarsanız bazı kimseler bir dönem cismaniyet ve hayvaniyeti her şey gören bir ideolojinin mutassıp birer temsilcisi olmuş.
Başka
bir dönemse spiritüalizmin tesirinde kalarak onun propagandasını yapmaya başlamışlardır.
Fakat ası
saadetteki kamil ve hakiki bir mümin temel değerleri itibarıyla nerede duruyorsa ondan dört asır sonra gelen bir mümin-i kamil de 14 asır sonra gelen bir mümin-i kamil de aynı konum ve duruşu muhafaza eder.
Zaman ve şartların ortaya koyduğu ihtiyaçlara göre
istinbat ve içtihatlarda bulunmaya gelince o ayrı bir meseledir ve salabet-i diniye aykırı değildir.
Kur'an ve sünneti referans alarak selef-i salihinin kullandığı yol ve metodu kullanarak zamanın ve şartların getirdiği boşlukların doldurulması
gelişmeye doğru yol alındığının göstergesidir.
Hiç şüphesiz böyle bir gelişmede başkalaşma, kendini
beğendirme adına fantezilere girme, makul olup olmadığına bakmadan bir mesele üzerinde taassup
gösterme gibi hususlardan tamamen farklıdır.
O sınırlı naslarla sınırsızlığa ulaşmanın, İslam'ın evrensellik ve kuşatıcılığının bir ifadesidir.
13. Riya ve süma
Riya bir şeyi yaparken başkaları görsün diye, süma ise duysunlar diye yapmaktır.
İkisi beraber kullanıldığı gibi ayrı ayrı ve birbiri yerine kullanıldığı da
olur.
Aslında bu manada ikisi de ihlasın zıddı olarak kullanılan kavramlardır.
Cenabı Hakk'ın rızasına ulaşabilmek için insanın söylediklerini halisane söylemesi, yaptıklarını halisane yapması çok
önemlidir.
Zira amel bir cesetse ihlas onda can.
Amel bir kanatsa ihlas da diğer kanattır.
Ne ceset cansız olabilir ne de tek kanatla bir yere varabilir.
Halisane söylenilen söz ve
yapılan amel hakikatında o kadar kıymetlidir ki melekler onu ağızlarına alır virdi zeban ederler.
Ruhaniler de onu bir tespih gibi çeker dururlar.
Evet Ağızdan çıkan ifadeler heyecan mızrabı yemiş gibi kalbin bam telinin sesi ve soluğuysa dilden dile dolaşır.
Hatta gider ta Haziretül Kudse'e ulaşır.
Samimane ifade edilen bu türlü sözler hafızalarda kaldığı sürece o sözü söyleyen insanın amel defterine sürekli hasenat akar durur.
Böylece ağızdan çıkan her bir kelime kopyalarıyla namütenahi hale gelir.
Ne var ki insan sesiyle, soluğuyla, ses tonuyla, mimikleriyle işin içine kendi mülahazalarını karıştırır,
kendini ifade etmeye çalışır ve kendini ispat gayreti içinde olursa kazanma kuşağında kaybeder ve neticede böyle bereketli bir mükafattan mahrum kalır.
Mesela insanı sonsuzluğun
semalarında dolaştıran ve onu götürüp ta melekler alemine ulaştıran namaz gibi ulvi bir
ibadette sübhane rabbiyel azim, sübhane rabbiyel ala, rabben lekel hamd demek ne kadar enfestir ve ne kadar şayan-ı takdir bir ameldir.
Fakat bunları söyleyen kişinin aklının köşesinden azıcık ben
bunları söylüyorum başkaları da duysun bilsin düşüncesi geçse bu tesbihlerin kolu kanadı kırılmış geride bir kısım ölü kelimeler bırakılmış ve o güzel namaz ibadeti de ruhsuz bir kalıp ve müsemmasız bir isim haline getirilmiş olur.
İnsan bu tesbihleri %1 bile olsa iradi olarak başkalarına duyurma mülahazasına girerse o kelimelerin ruhunu o
ölçüde kaçırmış olur.
O halde insan yaptığı bütün amellerde ihlas mülahazasına kilitlenmelidir.
Dışarıdan bakan biri onu sıradan ve basit bir kulübecik gibi görmeli.
Fakat o, Dolmabahçe
Sarayından daha göz kamaştırıcı, Topkapı Sarayından daha asaletli bir iç dünyaya sahip olmalıdır.
Riya gizli şirktir.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, "Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir." demiş.
Sahabe-i kiram
efendilerimizin, "Küçük şirk nedir?" sorusuna da riya cevabını vermiştir.
Bir başka hadislerinde de efendimiz gizli şirki insanın başkası görsün diye kalkıp özene bezene namaz kılması örneği
üzerinden açıklamıştır.
Şirkin böyle gizli olanını İbn Abbas da şöyle bir benzetmeyle anlatmıştır.
Şirk karanlık bir gecede büyük bir kayanın üzerinde yürüyen karıncadan daha gizlidir.
Demek ki riya o kadar sinsi ve gizli bir şirktir ki çoğu zaman insan onu fark etmemekte.
Bundan dolayı da ibadetü taati ve hak yolundaki hizmetleri berhaba olup gitmektedir.
Allah yolunda koşturan insanlar yaptıkları işlere şirk bulaştırdıkları zaman
Cenabı Hak Cebri Lütfi olarak yer ehli dalaleti onlara musallat edip kulaklarını çekebilir.
Eserlere baktığımızda
Hz.Üstadın gerek şefkat tokatları bahsinde gerekse bu konuyla alakalı çok sayıda misal serdettiğini görürüz.
Şunun da unutulmaması gerekir ki maruz kalınan belalar işlenen cinayet ve cürmün büyüklüğü ile doğru orantılıdır.
Hata ve günahın büyüklüğüne göre
gelen tokat şefkat tokadı olabileceği gibi nikmet azap tokadı da olabilir.
Riya ve süma gibi hastalıklar
farklı farklı şekillerde kendini gösterir.
Doğrudan doğruya sırf başkaları görsün ve başkaları duysun diye yapılan ameller vardır.
Böyle bir amelden Allah katında hiçbir şey beklenemez.
Bir de aslında ihlasla başlanılan bir amel vardır da insan sonradan başka mülahazalara girer ve amel safiyetini yitirir,
bulanıklaşır.
Münafıkların namaza dururkenki halleri ile alakalı Kur'an-ı Kerim'de resmedilen
şu tablo birinci duruma misal olarak verilebilir.
Münafıklar Allah'ı aldatmaya çalışırlar.
Allah da onların hilelerine ve oyunlarına karşılık verir.
Onlar namaza kalkarken üşene üşene ve sırf insanlara gösteriş yapmak için kalkarlar.
Yoksa aslında Allah'ı pek az anar, pek az hatırlarlar.
Devri Risalet Penahide Müslümanların hakim olduğu dönemde münafıklar menfaat ve çıkar mülahazalarından dolayı
Müslümanlar gibi namaz kılıyor, görünme gayreti içinde bulunuyorlardı.
Namazları gönülsüzce kıldıklarından dolayı da mescide ayaklarını sürüye sürüye, gevşek gevşek, esniye esniye geliyor, namazı kerhen kılıp apar topar mescitten kaçmanın yoluna bakıyorlardı.
Yani aslında
namaz kılma gibi bir dertleri yoktu.
Sadece öyle görünmeye çalışıyorlardı.
Namaz için söylenen bu hususu ibadet olsun olmasın diğer bütün ameller için düşünebiliriz.
Bazen de ortaya konulan amel sırf başkalarına gösterme, duyurma gibi bir maksada
matuf olmamakla beraber şahıs o ameli yerine getirirken başkalarının görmesini mülahazaya alma, onların
takdirlerini kazanmaya çalışma, bunun içinde mesela amelin keyfiyetini derin gösterme gibi bir inhirafa kendini
kaptırabilir.
Yine namaz üzerinden örnek verecek olursak kişi yalnız başınayken namazını geçiştirerek kıldığı halde
başkalarının yanında özene bezene namaz kılıyor gibi bir tavır içine giriyorsa bu kimse de hadiste geçtiği üzere şirk
kokan bir davranışta bulunuyor demektir.
Yapılan her şey Allah için yapılmalı.
Lillah, liecillah, lihillah dairesinde hareket edilmeli.
Bizi yaratan, sahip olduğumuz her şeyle donatan odur.
Ahirette de onun huzuruna çıkacağız.
Başkalarına görünmeye, başkalarının
takdirlerini kazanmaya çalışmanın bu dünyada bazı durumlarda muvakaten bir kıymeti var gibi görülse de hakikatte ve ötede onun huzurunda hiçbir kıymeti yoktur.
Rabbimizin karşısında hafizen Allah bizi rezil rüsva edip mahcup duruma düşürmekten başka bir işe
yaramayacaktır.
14. Laobalilik.
İnsan kendi mahiyetini, özündeki derinlikleri, varlığın hedef ve gayelerini ancak imanı sayesinde sezip kavrayabilir.
Nereye ve neye yönlendirildiğini, vazife ve sorumluluklarını bilen
bir mümin büyük bir ciddiyet içinde ve mesuliyet şuuruyla tevcih edildiği hedefe
doğru yürür.
İmanda kemal ufkuna uyanamamış ve mahiyetindeki aczü fakr duygusu uyarılamamış
bir insansa önce bencilliğine yenik düşer, kibre girer.
Daha sonra çalım, caka ve başkalarını hafife alma türünden komplekslere kapılır.
En sonunda da şahsi hazlarından gayri
bir şey düşünemeyen bir gurur abidesi ve çeşit çeşit illetlerle malul bir hal alır.
İnsanlara bazı kusurlu ve eksik yanlarından dolayı küçümseyerek onlarla alay
etme ve her şeyi gülüp neşelenmek için bir sebep gibi değerlendirerek hürmetsiz, dikkatsiz ve laali davranma
şeklindeki kötü huylar çoğunlukla iman zaafından kaynaklanır.
Gülmenin de bir mantığı olmalıdır.
Her şeye gülmek ve
labali davranmak bizim ahlak anlayışımızda yoktur.
Fakat ne yazık ki toplum içerisinde basit şeyler
karşısında gülüp eğlenenleri görmek her zaman mümkündür.
Bu labaliliğin arkasında ona esas teşkil edebilecek bir mantık
söz konusu değildir.
O türlü davranışlarda insani bir düşünce tarzı da yoktur.
Hiç olmayacak şeylere bile gülme ve labalilik gafletten kaynaklanmakta ve bulaşıcı bir hastalık gibi yaygınlaşmaktadır.
Gençlik ve güzel ahlak.
Mehasini-i ahlak da dediğimiz ahlak ve huy güzelliğinin arkasında güçlü bir iman bulunduğu gibi mesavi-i ahlakın yani kötü huyların ve ahlaksızlığın temelinde de imandaki eksiklik vardır.
Hem mehasini-i ahlak hem de mesavi-i ahlak konu itibarıyla Diyanet içinde mütalaa edilen mevzulardır.
Diyanetse dinin hükümlerini gözetmek, muktezasınca amel etmek ve yasaklarından da kaçınmaktan ibarettir.
Dolayısıyla insan iman esaslarına iyi inanır ve inancının gereğine göre amel ederse güzel ahlaka ulaşmış, çirkin huylardan da uzak kalmış olacaktır.
Güzel ahlaklı nesiller yetiştirmek ve insanları mesavi-i ahlaktan uzak tutmak için de önce dinimizin başkalarını hafife alma, onlara yakışıksız lakaplar takma, onlarla alay etme, her fırsatta gülüp durma ve sürekli lavbali davranma gibi kötü huylara bakışı iyi
bilinmelidir.
Din hayata hayat kılınmalı ve sonra da bunlar diğer insanlara usulünce
anlatılmalıdır.
Dil, dil ve kalple müdahale şeklindeki emri bil maruf nehyan anil münker
şartlara göre ve üslubuna uygun olarak yerine getirilmelidir.
Özellikle gençlerimizi lakaitlıktan ve yılıklıktan
kurtarmak, nefisperestlik ve şahsi haz düşüncesinden uzaklaştırarak birer gaye insanı haline getirmek ve onlardaki gülme ve eğlenme isteğini biraz olsun çile ve ızdırap duygusuyla
dengelemek için onlara her şeyden önce öz değerlerimiz ve kendi kültürümüzün esasları öğretilmelidir.
İdeal nesiller yetiştirmek her şeyden evvel bir iman mevzuudur ve şimdiye kadar
bu meseleye sahip çıkanlar da hep imanı kuvvetli insanlar olmuştur.
Bu bizim her zaman ısrarla üzerinde durmamız
gereken bir konudur.
Peygamber efendimizin devrinde koca bir cemiyet içinde birkaç samimi ve iman-ı kavi insanın başlattığı bir tebliğ ve temsil hareketinin kısa zamanda maşeri vicdanda makes bularak yüz binlerin derdi davası haline gelmesi başka şekilde izah edilemez.
Allah Resulünün üzerine bir güneş gibi doğduğu o karanlık döneme bakılırsa o günün insanının bugünün labali fertlerinden hiç de farklı olmadığı görülecektir.
Onlar da birbirini alaya alıyor, cahiliye şiirlerinde
görüleceği üzere sürekli birbirini tahkir eden sözler söylüyorlardı.
Hiç olmayacak meselelere
gülme bahanesi yapıyor, muhataplarını en çirkin lakaplarla çağırıyor ve herkesi
küçümsüyorlardı.
Fakat Hz.Bediüzzaman'ın ifadesiyle Allah Resulü son derece vahşi, adetlerinde mutassıp ve inatçı kavimlerin çirkin adetlerini ve ahlak-ı
seyyiyelerini 23 sene gibi çok kısa bir sürede kaldırıp atmış, onları ahlak-ı hasene ile teçhiz edip bütün aleme muallim ve medeni milletlere üstat eylemişti.
Malayaniyata karşı tavır koymalı.
Öyleyse adım atmaya gönüllerdeki iman esaslarını takviye ile başlamalı ve bunun içinde meclislerinizi hep sohbet-i
canan meclisi haline getirmelisiniz.
Sizi Allah'a yaklaştırmayan, Peygamber Efendimizle münasebetinizi daha sıcak
hale getirmeyen ve onu yeniden bütün canlılığıyla içinizdeymiş gibi duymanıza vesile olmayan konulardan yılandan çıyandan kaçıyor gibi uzak durmalısınız.
Özellikle de arkadaşlarınız arasında sözü sazı dinlenen biriyseniz malayani şeylerin yapılmasına ve konuşulmasına karşı ciddi tavır koymalısınız.
Mesela bulunduğunuz mecliste birinin gıybeti yapılsa eğer aklınız başınızdaysa siz ya orayı terk etmeli ya da üslubunca o gıybeti sona erdirmelisiniz.
Çünkü bir müminin ayıplandığı bir meclise Allah'ın teveccühü yoktur.
Bir mümin hakkında suizanların seslendirildiği bir mekana rahmet nazarıyla bakılmaz.
Ümit nesline rehber olma azmindeki bir insanın da Allah'ın teveccüh etmediği ve rahmet şualarının inmediği bir mekanda hiç işi olmamalıdır.
Bu açıdan bizim atmosferimizde insanları ayıplamanın, en basit
şeyleri alay mevzuu yapmanın, ehli gaflet gibi labaliliğe girmenin ve ehli dünya misali gülüp eğlenmenin yeri yoktur.
Bunlar bir yana bir araya gelişlerimizi hep ciddi ruznamelere bağlamamız bizim şiarımız olmalıdır.
Daima bir disiplin insanı
olarak yaşamalıyız.
Gelip gitmelerimiz, oturup kalkmalarımız, sohbet mevzularımız, meselelere yaklaşımımız, üslubumuz ve ses tonumuz itibarıyla bir endazeden çıkmış gibi imrendirici olmalıyız.
Müzakerelerimizi mutlaka sohbet-i canana bağlamalı.
konuşacağımız meseleleri önceden belirlemeli.
Okuyacağımız metinleri
seçmeli.
Beraber çözeceğimiz problemleri tayin etmeli ve bir araya geldiğimizde mutlaka hayırlı bir iş için gelmeliyiz.
Oradan ayrılırken de bir müşkili çözmüş olarak ya da yeni bir projeyi tamamlayarak ayrılmalıyız.
Ciddiyet tabiatımız haline gelmelidir.
Zannediyorum bizim davranışlarımızdaki alacalık bu duygu ve düşüncelere
kendimizi alıştıramamaktan ve ciddiyeti tabiatımız haline getirememekten kaynaklanıyor.
Bazen tam bir mesuliyet insanı gibi davranma, bazen de en küçük bir sebeple soluluklara,
ciddiyetsizliklere ve laobaliliklere girme şeklindeki gelgitler ciddiyet ve vakarı tabiatımızın bir derinliği yapamadığımızı gösteriyor.
Ciddi insanlar arasındayken tuhaf tuhaf ses akortları, davranış ayarlamaları ve hareket tarzlarıyla asıl kimliğimizin çok üstünde bir görünüş sergiliyor ve riyakarlık yapıyoruz.
Ey hat, yalnız olduğumuz zamanlarda ya da labali insanlar arasında bulunduğumuz anlardaysa
görenlere iman bu adamın neresinde dedirtecek kadar dini değerlerden kopuk bir hal izhar ediyoruz.
Az
önce hüzünden yaşaran gözlerimiz daha 10 dakika bile geçmeden kahkahadan dolayı sırıl sıklama
olabiliyor.
Bazılarımız itibarıyla İslam'a ait güzellikler tabiatımıza tam sinmemiş olduğundan en basit bir
hatırlatıcıyla kendimizi ancak ehli dünyanın meclislerinde görülebilecek komikliklere, gülmelere, kahkahalara ve labali tavırlara salabiliyoruz.
salıyor ve en kutsi hakikatleri kendi lakaytlığımıza kurban ediyoruz.
Bu çelişkilerden mutlaka kurtulmalıyız.
Bunun için de her şeyden önce iman mevzuundaki problemlerimizi halletmeliyiz.
Din hem nazarisiyle hem de ameli yanı itibariyle hayatımıza hayat olmalı.
Nabızlarımızı onunla atmalı.
Bakışlarımızda o nümayğan olmalı.
Yüz çizgilerimizde sürekli o belirmeli ve bize bakan simamızda onu okumalı.
Zira din ancak tabiat haline geldiği zaman kendinden beklenen fonksiyonu eda edebilir.
O tabiatımızın bir derinliği haline geleceği ana kadar alaca yaşamaktan, çelişkiler arasında kalmaktan kurtulamayız.
Bazen mümin gibi görünmeyi tuttursak ve bir ciddiyet abidesi gibi hareket etsek de bu halimizi
her zaman korumamız mümkün değildir.
Uhrevilik ahlakı imanda kemale yürüyen ve Allah'la böyle bir münasebete geçen insanın düşünce ve
tavırlarında şaşmayan bir doğruluk, mütemadi bir samimiyet, sürekli bir ciddiyet ve bir uhrevilik belirir.
O insanın iç fotoğrafı haline gelen bu ahlak Diyanet mülahazasıyla işlene işlene
zamanla onun bütün davranışlarını akseder.
Eline ayağına, gözüne kulağına, diline dudağına, sesinin tonuna, vurgularına ve hatta mimiklerine bile hükmünü geçirir.
Zaten görüldüğünde Allah hatırlanır.
Hakikati de bu kavamdaki bir mümini işaretler.
Değişik münasebetlerle yad ettiğim büyük hadis alimi Abdullah ibn Mesleme
tarihte binlerce emsali bulunan bu seviyedeki müminlerden biridir.
Öyle ki Kanebi diye tanınan bu büyük insan bir topluluğa uğradığı zaman onun görünüşünde müşahede
ettikleri mehabetten dolayı oradaki insanlar sübhanallah la ilahe illallah demekten kendilerini alamazlarmış.
kendisini görenlerden birinin ne zaman Kanebi'yi ziyarete gitsek onu uçurumun kenarındaymış da neredeyse cehenneme düşüverecekmiş gibi haşet halinde
görürdük." diyerek vasfettiği bu hak dostunun hali elbette ki çevresindekilere tesir etmiştir.
Abdurrezak ibn Hemmam döneminin en büyük alimlerinden biri olarak bilinen İbn
Cüreyç hakkında demiştir ki onu ilk gördüğüm zaman işte Allah korkusundan yanıp tutuşan bir hak dostu demeden
edemedim.
Evet O hakikat erlerinin uzun boylu sözler söylemelerine gerek yoktur.
Halleri imanlarına şahittir onların.
İnsan çehrelerine nazar edince alacağını alır.
Gözlerinin içine bakınca ruh inceliklerini görür ve ürperir.
Günümüz Müslümanları olarak bizim en ciddi eksikliklerimizden biri Allah'ın her yerde hazır ve nazır olduğuna
gönülden inanamayışımızdır.
Bu konudaki malumatımız daha çok nazari bilgiden ibaret.
Nazari malumat da hayata hayat kılınmayınca hal ve tavırlarımızdan laalilik ve gayri ciddilik
dökülüyor.
Maalesef tavırlarımız mümince değil.
Bu sebeple ruhlara nüfuz edemiyoruz.
Halbuki ben bu daire içinde o sabikunu evvelunu hep ciddi ve vakur gördüm.
Onlar nerede durduklarının farkındaydılar.
Harem dairesinin önünde el pençe divan duruyor gibi hayatlarını yaşıyorlardı.
Bu itibarla bilmemiz
gerekir ki laalilik, gayri ciddilik ve şathiyatın mesleğimizde yeri yoktur.
Bir an önce bu kötü hasrete karşı tavır almalı, aramıza mesafe koymalı ve onun rüyalarımıza
dahi girmesine fırsat vermemeliyiz.
Eğer mümin bütün hayatında ciddiyetin talibi olursa ibadetü taatinde de o hali kolaylıkla yakalar.
Ciddiyet, temkin ve vakar müminin bütün hayatına sirayet etmelidir.
Hazreti ruhu Seyyidül Enam yatakta yatarken bile kendini tam salmaz.
Allah'ın huzurunda olmanın ağırlığını
orada da hisseder ve bunun tezahürü olarak sağ elini başının altına koy, ayaklarını göğsüne çeker, kıvrılır ve öyle istirahat buyururlardı.
Siyere bakıldığında görülecektir ki onun hayat-ı seniyelerinin her damlasında, her santiminde böyle bir temkin ve teyakkuz vardır.
Eğer siz de hayatınızın bütün safahatında böyle bir ciddiyetin peşinde olursanız namazlarınızda da diğer ibadetü taatinizde de temkin, huşu ve hürmeti yakalayabilirsiniz.
Şayet her yerde elinizden geldiği kadar onun huzurunda bulunuyor olma şuuruyla hareket eder ve suniliğe ve yapmacık
davranışlara girmeden tavırlarınızı ona göre planlarsanız hal ve hareketlerinizden tevazu, mahviyet ve hacet damlar.
15. Kin.
Kin birine karşı duyulan öc alma isteğidir.
İnsan içindeki öfke hissiyle karşısındakinden intikam almaya çalışır.
Karşısında kendisinden daha zayıf biri varsa intikamını alır ve içine su serpmiş olur.
Hasmı kendisinden daha güçlüyse ve ona diş geçiremiyorsa bu sefer öfke hissi zamanla kine dönüşür.
O kişinin maruz kaldığı zorluklar hoşuna giderken mazhar olduğu iyi şeylerden
rahatsız olur.
Tarihte kinle nefretle verilen kararların koca koca devletlerin bile altını üstüne getirdiğini,
toplumlarda her cümerçlere sebebiyet verdiğini görürüz.
Milletler pay olmuş, mal, mülk, ırz, namus kaybedilmiş, aziz iken zelil olmuşlardır.
Buna mukabil gönlünü kiine, nefrete kaptırmadan ağır
başlılıkla ve akıllıca hareket eden fert, toplum ve devletlerin payar olduklarını görürüz.
Kinle, nefretle karar vermek şeytanın işidir.
Şeytan Hz.Adem'e kinin ifadesi olarak verdiği kararın neticesinde ebediyen cehennemde kalma cezasına
çarptırılmış ve insanlığa ilelebet düşman olmuştur.
Buna mukabil sabır, tedbir ve teenni ile affü saf ile, ilm ve rıfkla hareket etmekse başta peygamberler olmak üzere salih insanların
şiarıdır ve Allah'ın izniyle neticede götüreceği yerde cennettir.
Kindar insanın mizacı bozuktur.
İnsanın içine kin ve düşmanlık hisleri girip yerleştiğinde artık bu hisleri beslediği
kimselere karşı bakış ve davranışları bambaşka olur.
İnsan baştan başa müstesna meziyetlerle dolu olsa dahi kin taşıyan onu beğenmeyecek ve hep bir eksiğini bulmaya çalışacaktır.
Eğer kin ve düşmanlık beslediği bir şahıs değil de bir grup, bir cemaat, bir topluluksa bu sefer o gruba mensup herkesi aynı kefiye koyacaktır.
İnsanları fert fert değerlendirip ona göre davranması gerekirken o topluluk
mensupları melek gibi de olsa onlara karşı düşmanca davranıp kin besleyecektir.
Zira içinde beslediği kin artık onun fıtratını bozmuştur.
içinde besleyip büyüttüğü kin yüzünden fıtratı bozulmuş biri artık insani duygularından, beşeri ilişkilerinden, sıay-i
rahim meziyetinden, müminlere karşı yakınlık duyma ve onlarla münasebete geçme düşüncesinden mahrum yaşar.
Camide yan yana saf tuttuğu insanların sağda solda gıybetini etmeye, onların aleyhinde kulis faaliyetleri
yapmaya hatta iftiralarda bulunmaya başlar.
Bütün bunlar muvazenesizliğin ve fıtrat bozukluğunun belirtileridir.
Bunlar kalbi selim sahibi bir müminin yapacağı işler değildir.
Bazen kin duyulan kimse veya grubun aleyhinde yapılan faaliyetler dar bir çerçeveyle
sınırlı kalmaz.
basın yayın yoluyla yapılır ki bu durumda altından katiyen kalkılamayacak çok büyük bir vebal yüklenilmiş olur.
Kindar insanın mizacı o kadar bozulmuştur ki artık o evrad-u
ezkardan da hoşlanmaz.
Ona git otur bir köşede Kur'an-ı Kerim'den bir hizbin olsun.
Cevşen oku, evrad-ı kutsiyeyi oku." denildiğinde rahatsız olur.
Onu Kur'an üzerinde tefekkür etmeye, nefsiyle yüzleşmeye, iç müşahedeye davet etmek pek ağır gelir.
Ama gel senin şu hasm hakkında konuşalım deseniz koşa koşa gelir.
Zira başkalarını çekiştirip
gıybetini yapmaktan zevk duyar.
İşte bu durum insandaki ruhi bir inhirafa ve mizaç bozukluğuna delalet eder.
Tıpkı alkolik bir insanın alkol almadığı zaman rahatsızlanması gibi o da birilerinin
gıybetini yapmadığı zaman rahatsızlık duyar.
Kin insanı birçok günaha sürükler.
Kindar kimse birçok günaha girer.
En başta kin duyduğu kimselere karşı haset ve
kıskançlık duygularıyla dolar.
Onların başına gelen kötü hadiselere sevinirken iyi durumları da onu üzer.
Gıybet yapar, söz taşır, yalan söyler.
Her fırsatta kinlendiği insanların
kuyusunu kazma plan ve projeleri yapar.
Bu haset ve kıskançlık onun insanlarla arasındaki münasebetlerin kopmasına yol
açar.
Neticede bu günahlar toplum yapısının bozulmasına ve insanların birbirine düşman olmasına yol açar.
Kin hissi kanser gibi belki ondan daha tehlikelidir.
İnsana bir kere sirayet etti mi artık onu iflah etmez.
maddi manevi hayatını tahrip eder.
Kanserden daha tehlikelidir.
Zira kanser sonuçta 60-70 yıl yaşayacak olan insanın sadece dünya hayatını tehdit eder ve ağır bir hastalık olduğundan dolayı inşallah o kimseye şehitlik sevabı kazandırır.
Ancak kalbini kiine, nefrete kaptıran, bu dünyayı kendisine cehennem yapmasının yanında ebedi hayatını da berbat eder.
Kalbi selim, kalbi kin ve nefretlerden temizleme, dünyada kalbin rahat ve selametini netice verdiği gibi asıl faydasını ahirette gösterecektir.
Zira Allah katında yücelmenin yolu kalp selametinden bir başka ifadeyle kalbin kin ve nefretlerden arınmış olmasından geçer.
Bununla da mahlukata karşı
mürüvvet, şefkat, rıfk dolu bir hayata mazhar olunur ve Allah da aynı şekilde muamelede
bulunur.
Allah katında bunun kadar faziletli ikinci bir şey gösterilemez.
İnsan olmak o yolda say ve gayret içinde bulunmak isteyen kalbini temiz tutmalıdır.
Allah içinde kin ve nefretin hükümsürdüğü bir kalbe iltifat etmez.
O selim kalplere iltifat eder.
Onun her bir iltifatı ona bir farklılık ayrı bir güzellik kazandırır.
Öbür tarafa mal mülk ve evladu iyal ile gidilmez.
Orada geçer akçı kalbi selimdir.
O gün fayda vermez ne malü menal ne de evladı iyal.
Allah'a selim bir
kalp ile gelenler başka Selim kalp haset etmemiş, kıskançlık duymamış, kin beslememiş, gazabına esir düşmemiş, hasılı kötü huy ve kötü düşüncelere ev sahipliği yapmamış bir kalptir.
Cenabı Hakk'ın tecelli edeceği
kalp işte bu kalptir.
Dünyada sen gönlünde ona ve onun sevip hoşnut olduğu güzelliklere yer verdiğin sürece ahirette de o rahmetinin içinde sana bol yer verecektir.
Burada nice servirevan canlar, nice gülüzlü sultanlar kalbini kontrol etmediği, içine giren çıkandan haberi olmadığı için o gün hafizen Allah dilenci ve geda olarak haşrolmaya mahkum olacaklardır.
Müslümana yakışan kin değil affır.
Kin duygusunun karşısında affedicilik, hilm, ağır başlılık, rıfk yani yumuşak huyluluk ve nezaket vardır.
Bu sıfatlara sahip olan en mütecaviz düşmanlar karşısında bile dengeyi kaybetmeden imanın gerektirdiği itidal ve istikamet üzere hareket edebilir.
Zaten asıl istikamet ve itidal insanın haklarına tecavüz edildiğinde dengesini bozmaması suretiyle ortaya çıkar.
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur.
Birilerine karşı
duyduğunuz öfke sizi adaletsizliğe sürüklemesin.
Birileri size merhametsizce saldırdığında siz de onlara aynı merhametsizlikle karşılık verirseniz Kur'an'a göre yanlış yapmış olursunuz.
Zira
mukabele-i bil misil zalimce bir kaidedir.
Başkaları size ne yaparsa yapsın siz adalet, hak, hukuk neyi gerektiriyor ve neye izin veriyorsa ancak onu yapabilirsiniz.
Öc almak ve içinizi soğutmak için adaletsizce karşılık veremezsiniz.
Kinle oturup kinle
kalkan bir kimse bu ayetin hükmünü gözetmemiş demektir.
Zira o adalet terazisini kırıp atmış, nefsini ve canavarca hislerini ön plana çıkarmıştır.
Ayşe validemizden rivayet edildiğine göre Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şahsına karşı yapılan tecavüzlere hiçbir zaman karşılık verme düşüncesinde olmadı.
Mekke müşriklerinin o kadar zulmü karşısında tavrını değiştirmedi.
Allah Resulü ancak Allah'ın mukaddes kabul ettiği bir şey ayaklar altına alınıp hürmeti çiğnendiğinde işte o zaman
müdahalede bulunur ve o mesele karşısında kükreyen bir aslan haline gelirdi.
O insanların en mülayimiydi.
Kendisine yapılan her türlü kötülüğü unutmaya hep hazır bulunurdu.
Allah
Resulünün şefkat ve rıfk atmosferinin içine giren herkes derhal onun huzuruna koşuyordu.
Mekke fethedileceği ana kadar kılıcını elinden bırakmayan ikeler de bu şefkatli kucağa kendilerini atıyor.
La ilahe illallah muhammedur resulullah diyorlardı.
Bunlar bu davaya öylesine samimiyetle deha ediyorlardı ki daha Fahri Kainat Efendimizin ruhunun ufkuna yürümesinin üzerinden 2iü sene geçmemişti ki her savaşta ayrı bir kahramanlık
gösteren İrime nihayet yerte Allah ve resulü uğruna şehit oldu.
İşte Resuli Ekrem'in şefkat ve merhameti, kin gütme yerine hep affetmeyi tercih etmesi buzdan dağları dahi eritiyordu.
Kainat bir sevgi şiiri.
Dinin ruhunda sevgi vardır.
Kainat bir sevgi şiiri olarak yaratılmış.
Yeryüzü de bu şiirin kafiyesi kılınmıştır.
Tabiat kitabını iyi okuyanlar ondan her zaman sevgi besteleri duyarlar.
Mahlukatı kuşatan bu sevgi insani münasebetlere de boyasını çalar.
Öyle ki ulvi mahiyetini keşfedip özüne
yerleştirilen muhabbet çekirdeklerini fark eden ve yaratıcısıyla münasebetini duyabilen bir insan, diğer insanları da Allah'ın sanatı olarak görür.
Çevresini alaka duyar.
Herkesi sever ve hatta bütün varlığı şefkatle kucaklar.
İman nuruyla aydınlanamamış bir talihsizin gönlünü kin, nefret ve düşmanlık duyguları istila eder.
Üstat hazretlerinin ifadesiyle, "Küfür karanlığındaki bir insan kainatı umumi matemhane, mevcudatı da birbirine yabancı ve düşman varlıklar olarak görür.
O her şeyi birbirine hasım zannettiğinden dolayı kendisi içinde çeşit çeşit düşmanlar icat eder.
Bir savaş meydanında ve hasımlar arasındaymışçasına tedirgin yaşar ve hemen her şeye karşı teyakkuza geçer.
Mümindeki kafir sıfatı kin.
Nefret ve düşmanlık duyguları küfre, mahlukata karşı alaka, sevgi, herkesi bağra basma, her şeyi sineye çekme, affetme ve kin tutmama da imana ait hususiyetlerdir.
Ne var ki bazen bunlar yer değiştirebilirler.
Bakarsınız ki küfür içinde debelenen bazı kimseler muhabbet ve müsamaha ile dop dolu halde varlığa karşı derin bir alaka duyuyor, herkese sevgiyle yaklaşıyor ve dostluk köprüleri kurmaya çalışıyorlar.
Diğer taraftan
hiç beklemediğiniz ve yakıştıramadığınız bir şekilde bazı müminlerin kin, nefret ve düşmanlık duygularıyla oturup kalktıklarını görürsünüz.
Bediüzzaman Hazretleri her Müslümanın her vasfının müslümanca olması icap ettiği halde bunun her vakit vaki
olmadığını, buna mukabil her kafirin her vasfının da küfründen neşet etmediğini beyan eder.
Bazen müminde kafir sıfatı olabileceği gibi kafirde de mümin sıfatı bulunabileceğini söyler.
Mesela kin, nefret, öç alma duygusu ve düşmanlık küfre ait hususiyetlerdir ve müminlerde bulunmaması gerekir.
Ama ne yazık ki bazı Müslümanlar yakalarını bu şeytani tuzaklara kaptırmışlardır.
Bunun aksi de mümkündür.
Yani imanı tatmamış bazı insanlar da vardır ki başkalarına karşı çok saygılıdırlar, yalan söylemezler.
Hiç kimse hakkında iftirada bulunmazlar ve kimseye saygısızca davranmazlar.
Varlığa karşı da ciddi alaka duyar.
Ayat-ı tekviniyeyi çok iyi okur.
Kainat kitabını anlamaya çalışır ve ciddi bir araştırma aşkıyla adeta eşyayı hallaca Bütün bunlar birer mümin sıfatıdır ve kafirde de olsa güzeldir, makbuldür ve Allah sıfatlara göre hüküm verir.
Dolayısıyla bu güzel sıfatlara sahip olanlar kafir de olsalar rakiplerine
muvkaten galebe çalar.
ve içlerinde muvaffak olurlar.
Buna sıfatın sıfata galebesi de denebilir.
Mümin sıfatı kafir sıfatına galip gelir.
Demek ki müminde kafir sıfatı görmek, kafirde de mümin vasfına rastlamak her zaman mümkündür.
Affu saf Hakiki mümin bir affu saf insanıdır.
Affetmek ilahi ahlakla
ahlaklanmanın gereğidir.
Cenabı Allah mücrim kullarını bu dünyada hemen cezalandırmadığı gibi ahirette bağışlayıcılığının aff ve merhametinin çok engin olacağını da Kur'an'da
pek çok defa söylemiştir.
Kur'an-ı Kerim'de Müslümanlar affetmeye ve bağışlamaya teşvik edilmiş ve bu
teşvik geniş bir çerçevede ele alınmıştır.
Onlar ki bollukta da darlıkta da imkanlarını Allah yolunda seferber eder, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını
affederler.
Pek çok ayette kendisine yapılan kötülüğe mukabelede bulunmama, sabretme, affetme teşvik edilmiştir.
Biz burada bir örnekle iktifa edelim.
İyilikle kötülük bir olmaz.
O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak.
Bir bakarsın seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan sıcak bir dost oluvermiş.
Kötülüğün kökünü en keskin kılıçlardan daha güzel kesecek olan
şey ihsanla, iyilikle muamelede bulunmaktır.
Allah'ı görüyormuşçasına ya da en azından onun tarafından görülüyor olma şuuruyla kötülüklere bile iyilikle karşılık vermektir.
Bazen has karşı tebessüm etmek onu ve ondan gelebilecek zararı def etmeye
kafidir.
Hz.Bediüzzaman'ın da ifade ettiği gibi hasmı mağlup etmenin en kısa ve emin yolu fenalığına karşı iyilikle mukabele etmektir.
Çünkü eğer fenalıkla mukabele edilse aradaki husumet artar.
Hasımlardan biri zahiren mağlup olsa bile kalben kin bağlar, düşmanlığı devam eder.
Fakat iyilikle mukabele edildiği takdirde çok defa karşıdaki de pişman olur.
Belki dost halini alır.
Öyleyse müminler Allah'ın has kulları boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman vakarla oradan geçip giderler.
kendi seciyelerine uygun davranır, güzel ahlaklarından taviz
vermezler ve eğer onları affeder, kusurlarına bakmaz ve bağışlarsanız, şüphesiz ki Allah da çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir." ayetlerinde olduğu gibi Kur'an'ın kutsi düsturlarına kulak vermelidirler.
Hakkımı helal ettim.
Bediüzzaman Hazretlerinin hayatına bakarsanız, bir müddet ona talebe olma
nimetini yakalamış kimselerden üstadı bırakarak ayrılıp giden insanlar görürsünüz.
Fakat üstat o insanları kötüleme
manasına gelebilecek tek kelime söylemez.
Siz onun sözlerinde sadece müjdeleri duyarsınız.
Birisi nurları yazmayı terk etse ve çekip gitse o katiyen falan ayrıldı gitti demez.
Eğer o gidenlerden biri sonra tekrar dönüp gelir ve kalemini yeniden eline alırsa işte o zaman onun tekrar eski konumunu ihraz edişinden duyduğu memnuniyeti dile
getirir.
Şu kardeşimiz Haşir risalesini okumuş.
Çok beğenmiş ve on nüsa teksir etmiş.
Beni çok sevindirdi.
Adeta bütün dünyalar benim oldu.
Binlerce maşallah barekallah der.
onu takdir ve tebcil eder.
Siz de düşünmeden edemez ve kendi kendinize "O ne zaman ayrılmıştı ki?" dersiniz.
Negatif noktaları görme yoktur üstadın hayatında O bütün mülahazalarını pozitif hususlara bağlamıştır.
Öyle ki gözünün menfi hadiseleri
gören yanına perde çekmiştir.
İnsanlarda çok küçük de olsa bir parıltı aramış, karanlıklara hiç bakmamış.
Bütün görüş ufkunu o ışıkçığa bağlamış.
sadece müminleri, dost ve yakınlarını değil hasımlarını bile affetme ufkunda yaşamış ve şu sözleriyle bize de o ufku göstermiş.
Madem ki nuru hakikat imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor, bir
said değil bin Sait feda olsun.
28 sene çektiğim eza ve cefalar, maruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helal olsun.
Bana zulmedenlere, hakaret edenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, türlü türlü ithamlarla mahkum etmek
isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara hepsini hakkımı helal ettim.
Asılı kamil müminler
gönlünde merhameti yer bulunmayan, kin ve düşmanlık duygularını besleyip duran insanlar gibi
olmamalı, Allah ahlakıyla ahlaklanarak Cenabı Hakk'ın muamelesini esas almalıdırlar.
Allah Teala yılan, çıyan, arslan, kaplan, mümin, müşrik ayrımı yapmadan bütün varlıklara rızık verdiği
gibi onlar da herkese ve her şeye karşı yaratandan ötürü bir nevi alaka duymalıdırlar.
Öfkeye, kine, nefrete bütün bütün kapanmalı.
Tüm pencerelerini sevgiye, şefkate, ruh enginliği ve kalp selametine açmalıdırlar.
16. Suizan
başta sahih-i Müslim olmak üzere pek çok sahih hadis kitabında yer alan bir
hadis-i şerifte Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bir kişi insanlar helak oldu dediği zaman onlar için de en
fazla helake maruz kalan kendisi olur buyurmuştur.
Bu mübarek beyan cevami kelim az sözle çok mana ifade eden hadislerden olduğundan pek çok hakikati muhtevidir.
Bu hakikatlerden biri de insanın başkaları hakkında suizanda
bulunması ile alakalıdır.
Zira biri hakkında o helak olmuştur diyecek ölçüde ileri geri konuşma, onun işi bitmiştir gibi sözler söyleme çoğu zaman suizannın neticesidir.
Halbuki Resul-i Ekrem Efendimiz aleyhi Ekmelütehaya asıl işi bitmiş olanın başkaları hakkında bu tür beyanlarda bulunan kişiler olduğunu
haber vermektedir.
Suizan neticesi olarak başkaları aleyhinde ileri geri laflar etmenin içinde
bencillik, ben merkezli yaşama yani her şeyi kendi varlığına bağlama vardır.
Herkesi ayıplayan, herkes için bir kusur bulan kişi hiç farkına varmadan kendisini bir mabut haline getiriyor.
Kendisine tapıyor ve aynanın karşısına geçip narsist bir eda ile yok böyle birisi, bir zengine yekpare acem mülkü fedadır mülahazalarına giriyor demektir.
Hüsnü zandan mahrum bir insan
başkasının namaz gibi çok önemli bir ibadetini bile bir şekilde kendi sui zannına kurban
edebilir.
namaz kılan birisini gördüğünde onun hakkında acaba bu namazla tam bütünleşebildi mi şeklinde bir düşünceye girebilir.
Fakat böyle bir düşüncenin karşısına efendimizin yarıp da kalbine mi baktın beyanı çıkacaktır.
Biz kimsenin kalbini bilemeyiz.
Zahiren şekli ve sui namaz kıldığını zannettiğimiz bir insan belki de derinlemesine ve
duyarak o namazı ifa ediyordur.
Dolayısıyla namazın doğrusunu anlatma, mümin sıfatlarını ortaya koyma gibi mevzularda doğruları dile getirme vazifemiz olsa da falan filanın kıldığı namaz veya tuttuğu oruç hakkında olumsuz mülahazalara girmekten, hele de bunu seslendirmekten fersah fersah uzak durmalıyız.
Zira başkalarının yaptığı
ibadet-ü taate ön yargı ve niyet okumalarla bakmak korkunç bir suizandır.
Böyle bir suizan hafizen Allah manevi olarak insanın baş aşağı gitmesine sebep olabilir.
Allah da ey iman edenler zandan çok sakının.
Çünkü zanların bir kısmı günahtır.
Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın.
kavli kerimiyle suizanını kesin ve net bir şekilde yasaklamaktadır.
Hüsnü zan esastır.
Başkalarına bakarken onlar hakkında hüsnü zanda esas teşkil
edebilecek bir durum söz konusu olduğu müddetçe hep hüsnü zanda bulunmak gerekir.
Öyle ki karşıdaki kişinin hüsnü zan edilebilecek tek bir yönü bile olsa hüsnü zan esas alınmalı, suizandan kaçınılmalıdır.
Mesela birisinin ahiret sermayesi olarak sadece bir kelime-i tevhit veya kelime-i şehadeti vardır.
Zahiren salih amelini göremediğimiz bu kişi hakkındaki kanaatimiz, "Bu kardeşim kelime-i şehadeti
yürekten söylemiş ve onun bu sözü nezd uluhiyette yüksek bir kıymete ulaşmış olabilir.
Dolayısıyla o tek bir kelime-i şehadetle kurtuluşa erebilir" şeklinde olmalıdır.
taraftan kendimiz
hakkında günde beş vakit namaz değil beş vaktin üzerine 50 vakit kaza, nafile de ilave etsek yine de işin içine riya ve süma karışmış olabileceği şüphesiyle helak olabileceğimiz
endişesini taşımalıyız.
Ferdi ibadetlerini eksik ve noksan yerine getirdiğinden dolayı zahiren Allah'la
irtibatı zayıf görünen birisi insanlarla münasebetlerinde hep doğru konuşuyor, sözlerine hiç yalan
bulaştırmıyordur.
Biz onun bu tavrını Allah'tan korkmasını hamletmeli ve onun hakkında bu kişi konuşmalarında bu kadar hassas olduğuna göre demek ki Allah'la çok güçlü bir
münasebeti var diyebilmeliyiz.
Keza haramlara karşı çok hassas olan, haramın arpa kadarını bile ağzına
götürmeyen, kendisine yapmadığı bir işin karşılığı verildiğinde onu hak etmediğini düşünerek reddeden bir insanın bu
davranışları öyle güzeldir ki onları Allah rızasıyla irtibatlandırmayınca izah edemeyiz.
Dolayısıyla bütün bu durumlar karşısında insanların Allah'la münasebeti konusunda hep hüsnü zanda bulunmalıyız.
Hüsnü zan adem-i itimat prensibi.
Konu hakkında şöyle bir ölçüyü de hiçbir zaman göz ardı etmemeliyiz.
Özellikle
gelgitlerine şahit olunan kimseler hakkında hüsnü zan disiplini adem-i itimat disiplini ile birlikte ele alınır.
Söz konusu insan zaman istikamet çizgisinden sapıyorsa onun hakkında hüsnü zan etmekle beraber mülahaza dairemizi açık tutar.
endişe ettiğimiz hususlardan dolayı ona bir kısım hayati vazifeler verme veya çok önemli işler emanet etme gibi mevzularda temkinli davranırız.
Fakat böyle bir durumda bile durumu rapor ederken ihtiyaç yoksa ben falana karşı çok güven duymuyorum filan çok itimat edilir bir şahıs değildir
şeklinde suizan ifade eden söz söylemenin hakkımız olmadığını bilmemiz gerekir.
O halde biz başkalarına
bakarken en küçük amellerin bile onları Allah indinde kurtarabileceğini düşünmeli.
Dolayısıyla hatalarına nazarı müsamaha ile bakmalı ve onlar aleyhinde söz söylemekten kaçınmalıyız.
Asrı saadette yaşanan bir hadise müminlere bu konuda önemli dersler vermektedir.
Bir sahabi pek çok defa işlediği bir suçtan dolayı ceza almıştı.
O bir keresinde yine aynı suçtan dolayı huzuru risalet penahiye getirilerek tedip
edilmişti de orada bulunanlardan birisi Allah cezanı versin.
Sen ne biçim adamsın.
Bu kaçıncı oldu böyle huzura
geliyorsun türünden sözler sarf etmişti.
Bunu duyan Allah Resulü, "Böyle sözler söylemeyin.
Böyle sözlerle kardeşinizin aleyhinde şeytana yardımcı olmayın.
Allah'a yemin ederim ki o Allah ve resulünü çok sever." buyurmuştu.
İşte biz başkalarına bakarken sürekli Allah Resulünün bu ufkundan bakmalı, insanların fazilet ifade eden yanlarını öne
çıkarmalıyız.
Evet Hakiki mümin her kim olursa olsun başkaları hakkında çok dikkatli
düşünmeli ve temkinli hareket etmelidir.
Bilindiği üzere hep uyanık olma anlamına gelen teyakkuz tasavvufun ilk
basamağıdır.
Mümin Allah yolunda yürürken gözleri sürekli açık olarak yürümeli.
Düşüncelerini mümkün oldukça hüsnü zanna bağlamalı.
katiyen sui zan günahına girmemelidir.
Zaten Resul-i Ekrem Efendimiz hüsnü zan sahibi olması kişinin kulluğunun güzelliğinin göstergesidir.
Buyurmak suretiyle bize yüce bir ufuk olarak hüsnü zannı göstermektedir.
husiyle Allah ve resulü ile irtibatı olan Kur'an'la münasebeti bulunan, kendilerini iman ve Kur'an hizmetine adamış,
inanan gönüller hakkında suizanda bulunmaktan, kusur arayıp onları ayıplamaktan sakınmak gerekir.
Alemi kendisi gibi bilme.
İnsanın ruhunda herhangi bir hastalık varsa başkalarında da o hastalığın olduğunu zanneder ve onları da o marazla
değerlendirir.
Mesela onun bunun malını aşırmaya alışmış bir hırsız her gördüğü kapıyı nasıl açacağının hesaplarını
yapar.
Önüne çıkan her duvarı nasıl aşacağını düşünür ve karşılaştığı her insanı da kendi mülahazalarına benzeyen düşünceler içinde zanneder.
Yolda yürürken bir dükkanın kepengine göz ucuyla
bakan birini görse onun hakkında hemen hırsız hükmünü verir.
Kendi dünyası hep elalemin kilitli kapılarını açmak ve mallarını çalmak etrafında örgülendiği için başka insanlar hakkındaki
değerlendirmeleri de ona göre olur.
Keza kalp hastalıklarına maruz diğer insanların durumu da farklı değildir.
Her gölgeyi asıl zanneder, her ihtimali vaka gibi değerlendirirler.
Gördükleri ve duydukları en küçük şeyleri
büyütür, şişirir ve mübalalarla bir balon haline getirirler.
Kulak yoluyla içe akan ve göze takılan ham bilgileri kalp kazanında eritir, farklı kalıplara ifra eder ve onları kesin bilgi yerine koyarak hüküm verirler.
Sonra da daha baştan yanlış olan o
hükümleriyle insanları suçlar, yargılar ve cezalandırırlar.
Oysa Allah Resulü, "Zanna göre hüküm vermekten kaçının.
Çünkü zan yalana en yakın sözdür.
Tecessüste bulunmayın.
Birbirinizin gizli hallerini araştırıp mahremiyetini ihlal etmeyin.
Birbirinizi rakip olarak görmeyin.
Birbirinize
karşı bu etmeyin ve sırtınızı dönmeyin.
Ey Allah'ın kulları, kardeş olun buyurmuş.
Tecessüsten, suizandan ve kardeşliği zedeleyecek her türlü davranıştan uzak
durmamız ikazında bulunmuştur.
Kur'an talebesine yakışır mı?
Günümüzün en büyük dertlerindendir sui zan ve gıybet.
Bugün iman ve Kur'an'a hizmet dairesi içinde Müslümanlara ait pek
çok problem halledilmiştir.
Mesela şöyle böyle bir kardeşlik ruhu teessüs etmiştir.
Müşterek hareket, paylaşma, yardımlaşma, bir gaye-i hayale bağlı yaşama ve fikir işçiliği peşinde olma gibi çok önemli hasletler Allah'ın izniyle herkesin benimseyip kendi hayatında
tatbik etmeye çalıştığı esaslar haline gelmiştir.
Fakat kötü ahlakın birer parçası olan bazı mezmun fiiller vardır ki maalesef onların üstesinden hala gelinememiştir.
İnsanların hatalarını arama, gizli hallerini araştırma, kabahatlerin izini
sürme, olumsuz sözlere kulak kabartma, gözü faydasız resim kareleriyle yorma, dili gıybetle, iftirayla kirletme ve bütün bu menfilikleri kalp mutfağında, fuat tezgahında kesme, doğrama, pişirme.
Böylece çok küçük meseleleri büyütme ve bazen bir sözle bir insanı ademe mahkum etme, bazen de bir başkasının bir anlık haline bakıp onu defterden silme gibi öyle çirkin günahlar meydana gelir.
Herkes için olmasa bile bazılarımız için bunlar hala bertaraf edilememiştir.
Ve bu günahlar kuyruğunu dikip bir köşede sinsi sinsi bekleyen bir akrep gibi bazı müminlerin gönül hayatına zehir
akıtmaya devam etmektedir.
Diğer taraftan konuştuğumuz şeyler, üslubumuz, jest ve
mimiklerimiz başkalarını suizanla sevk edecek şekilde olmamalı.
Düşüncelerimiz,
düşüncelerimizi ifadede kullandığımız kelimeler hukukta olduğu gibi çerçevesi belirli, eskilerin ifadesiyle efradını, cami ayarını mani, fevkalade sağlam ve muhkem olmalı.
Bilhassa sırtlarında ağır mesuliyetler taşıyan insanlar ulu konuşmamalıdırlar.
Toplumun matmah-ı nazarı
farklı bir ifadeyle cazibe merkezi haline gelmiş insanlar sıradan olmayı terk etmek
mecburiyetindedirler.
Şahsi hayatlarında veya Allah ile münasebetlerinde insanlardan bir insan ol
emrince kendilerini sıradan bir insan olarak kabul etseler bile toplum içindeki
konumları itibarıyla sıradan insanların çok üstünde bir hassasiyet üzere yaşamak zorundadırlar.
Bu anlayıştan hareketle
diyebiliriz ki konuşma ve davranışlarımızın yanlış yorumlanmasına meydan vermemek ve su-i
tevil, su-i tefsir kapılarını kapatmak çok önemli bir sorumluluğumuzdur.
Kendimiz günaha girmemekle mükellef olduğumuz
kadar başkalarını günaha sokmamakla da mükellefiz.
17. Yıkıcı eleştiriler
kritik etme, tenkitte bulunma gibi kelimelerle de ifade ettiğimiz eleştiri,
herhangi bir iş, tavır, davranış veya sözün gözden geçirilip değerlendirilmesi olumlu ve olumsuz yanlarının tespit edilmesi demektir.
Eleştiri usulüne uygun yapıldığında eleştiriye konu olan şeyin geliştirilmesi, kemale erdirilmesi, eksik taraflarının tamamlanıp kusurlu
yönlerinin telafi edilmesi adına önemli bir fiildir.
Buna mukabil yapıcı olmaktan uzak, yıkıcı bir usul ve üslupla yapılan eleştirilerin zararı çoğu zaman faydasından daha çok
olur.
Böyle bir eleştiri problemleri ortadan kaldırmaktan ziyade onları daha da büyütme, derinleştirme potansiyeline sahiptir.
İnsanların kuvv-i maneviyesini kıracak bir üslup kullanma, onları ümitsizliğe düşürecek ve aktivitelerden geri bırakacak ölçüde sorgulamalara
girme, körü körüne itiraz etme veya yapılan her şeyi ademe mahkum edecek şekilde genellemelere gitme doğru bir
eleştiri tarzı değildir.
Mümin tenkit hususunda da kendi karakterinin gereğini sergilemelidir.
Onun tenkitleri müspet ve yapıcı olmalı, insanların saye şevklerini artırmalı, onları şahlandırmalıdır.
Yanında çalışanları yol arkadaşı olarak görmeli.
Onların gayretlerini arkasına
aldığı zaman yapılan işlerin iki kat semere vereceğine inanmalıdır.
Tahrip kolaydır.
Ortaya konan işleri tenkit edip kusur ve kabahatleri dile getirirken insanların
moralini bozup yavaş yavaş kenara çekilmelerine sebebiyet vermek suretiyle bir memnuniyetsizler güruhunun
oluşmasına da fırsat verilmemelidir.
Bilindiği üzere gayriemnunların kurdukları küçük bir köy bile yoktur.
Fakat
yıktıkları çok büyük devletler vardır.
Kocaman Cihan devleti Roma İmparatorluğu'nu Spartaküs gibi bir köle etrafına topladığı kölelerle sarsmış ve yıkılacak hale getirmiştir.
Bundan dolayı 3 be kişi deyip gayriemnunları azımsamayın.
Üstadın ifadesiyle, "Tahrip kolaydır.
Zayıf tahripçi olur.
Bir binayı tamamlamak bazen yıllar alır.
Dünya kadar insanın emeğini gerektirir.
Fakat küçücük bir çocuk tek kibritle
yakıp külebilir o koca binayı.
Onun için bir yanlışı yıkma adanı ortaya çıkanlar öncelikle yapmanın yollarını
araştırmalı, tespit etmeli.
Sonra o yanlışı yıkmaya başlamalıdırlar.
Aksi halde meydana gelecek boşluklar
doldurulamayabilir.
Evet, yıkmadan önce yapma, tamir etme, ıslah etme planları olmalı.
Özellikle bazı şeyler vardır ki onların alternatiflerini ortaya koymadan yerlerine konacak
şeyin planı projesi sağlam esaslara bina edilerek yapılmadan kesinlikle yıkma ameliyesine
girilmemelidir.
Böyle yapıldığı zaman tahribat büyük olur.
Zannediyorum peygamberlerin ve
hususiyle insanlığın iftihar tablosunun en önemli vazifelerinden biri de işte bu hususla alakalı dengeyi vaz etmektir.
O toplum içinde yer etmiş bütün yanlışlıkları ortaya koyuyor ve milletin gözünün
içine baka baka mertçe ikna edici bir üslupla bu yanlıştır diye haykırıyordu ama hemen ardından alternatif
doğrular vaz ediyor kaos içine düşülmesine ve boşluk yaşanmasına meydan vermiyordu.
İslami kültürde eleştiri, İslam tarihinde vahyin başlangıcından itibaren farklı şekil ve kalıplarda eleştirinin var olduğu görülecektir.
Mesela sahih hadisleri uydurma olanlardan ayırma adına ortaya konulmuş çok önemli birer
disiplin olan metin ve senet tenkidine bu gözle bakabiliriz.
İslam alimleri tenkidi bir filtre olarak kullanmak suretiyle uydurma bir kısım sözlerin efendimizin beyanlarının içine
karıştırılmasının önüne geçmişlerdir.
Bunu yaparken de hadis ravilerini rivayet edilen hadis metinlerini metinlerle
ilgili yapılan yorum ve şerhleri vesaire çok ciddi biçimde sorgulamaya tabi tutmuş dinin safiyetini koruması adına azami gayret göstermişlerdir.
Hatta her lafz delalet ettiği doğru mananın bulunması adına ayetler bile böyle
bir sorgulamadan geçirilmiştir.
Malum olduğu üzere Kur'an'ın tamamı mütevatiren nakledilmiştir.
Bu yönüyle bütün
ayetlerin süutu katiidir.
Fakat bir kısım ayetlerin lafızlarının delalet ettiği manalar kati olsa da diğer bir kısmı zannidir.
İşte delaleti zanni olan bu ayetlerin manalarının doğru tespit edilmesi adına bütün ihtimaller değerlendirilmiş.
Ortaya konulan her türlü
tefsir ve tevil gözden geçirilmiş, yapılan ciddi sorgulamalarla en doğru hükümlere ulaşılmak istenmiştir.
Ulema, "İnsanların tenkit edilmesinin gıybet, suizan ve tecessüs, insanların gizli hallerini araştırma gibi günahlara sebebiyet verebileceğinin farkında
olsalar ve bu tür günahlara girmekten çok korksalar da dinin muhafazası adına hadis nakleden ravilerin veya din hakkında konuşan alimlerin kritiğini yapmaktan asla geri durmamış, geri durmak
şöyle dursun bunu çok önemli bir vazife görmüşlerdir." Büyük muhaddis Şube İbn Hacca gibi şahıslar senet kritiği
yapmadan önce şakayla karışık, "Gelin biraz Allah rızası için gıybet edelim." diyerek
meselenin hassasiyetine ve inceliğine dikkat çekmişlerdir.
Din adına konuşulan veya efendimize hadis isnat edilen bir
yerde dinde çatlama ve kırılmalara sebebiyet vermeme adına bunu yapan şahısların
değerlendirmesini yapmış, güvenilir olup olmadıkları üzerinde konuşmuş, böyle bir mevzuda susmayı doğru bulmamışlardır.
Aynı şekilde karşılıklı fikir teatisi içerisinde farklı konuların ele alınması
için münazara ilmi geliştirilmiştir.
farklı düşünceler tartışılmış, tenkide tabi tutulmuş ve neticede hakikate ulaşılmaya çalışılmıştır.
Karşılıklı yapılan müzakerelerin hedefine ulaşması ve
hakikatin ayan beyan ortaya çıkması adına da münazara adabı geliştirilmiştir.
Selef tenkit sistemini ve münazara ilmini geliştirirken insaflı olmaya çok önem vermişler.
Eleştirilerinde haklı
çıkmaktan ziyade hakkın ortaya çıkmasını esas almışlardır.
Hz.Bediüzzaman da münazarada hakkın kendi elinde ortaya çıkmasından memnun olan kişinin insafsız olduğunu ifade etmiştir.
Zira
münazarada haklı çıkan kişi gerçekte hiçbir şeyi kazanmamıştır.
Kaybedense yeni bir şeyi öğrenmiş olur.
İnsanda körlük hasıl eden faktörler.
Hiç şüphesiz insanın hak ve hakikat arayışında objektif olmasanın eleştiri ve
tenkitlerinde insaflı hareket etmesinin önüne geçen bir kısım faktörler vardır.
Bunlardan birisine maruz kalan
gerçeği hiç göremeyebilir veya olduğundan farklı görür.
Bu yüzden de çok defa eğriyi doğru, doğruyu da eğri zannedebilir.
İnsanda körlük hasıl eden faktörlerden birisi şöhret
tutkusudur.
Meşhur olmak ya da olan şöhretini devam ettirip büyütmek isteyen bir insan bir şeyleri
değerlendirirken çoğu zaman hakka ulaşmaya çalışmaktan ziyade kendi şöhretini besleyecek şekilde davranır.
Daha ziyade şöhrete ulaşacağı vasıtalarla ilgilenir ve yalnızca onunla ilgili
argümanları görür.
Dolayısıyla böyle biri bazı meselelerde objektifliğini korusa da umumi manada objektif olamayacaktır.
Sadece kendi istikbal ve çıkarlarını düşünmek de insanı
bakar kör kılar.
Zira gözünü dünyalık bir kısım makamlara dikmiş, kendi maslahatlarını her zaman ön
planda tutan birinin umumi anlamda doğru düşünmesi, objektif ve insaflı değerlendirmeler yapması çok zordur.
Belli bir ideolojiye sahip olma da insanda körlük hasıl etme potansiyeline sahip
olan faktörlerden bir diğerdir.
hangi ideolojiye bağlanmış olursa olsun bu insanlar ele aldıkları meseleleri
kendi doğruları açısından değerlendireceklerinden çok defa yanılma ve başkalarını da yanıltma durumuna
düşerler.
Bunların bir kısmı kendi doğrularını topluma da dayatmak isterler.
Bu yüzden de çok defa toplumda bir kısım çatlamalara, yarılmalara, patlamalara yani gayri tabii bir
kısım değişimlere sebebiyet verirler.
Tarafgirliğin, aidiyet mülahazasının ve cemaat enaniyetinin de önemli bir körlük sebebi olduğunu ifade etmek gerekir.
Kendi meşrebini hakim kılmaya ve kendi düşüncesine göre bir yere varmaya çalışan insanlar da görmeleri
gerekli olan şeyleri objektif bir şekilde göremeyebilirler.
Çok önemli körlük sebeplerinden bir diğeri de
kuvvettir.
Haddi zatında kuvvetin bir hikmeti vücudu vardır.
Akıl, mantık ve muhakeme derinliklerine
sahip bir kuvvet alkışlanabilir.
Fakat bunlardan yoksun olan ve her problemin çözümü olarak görülen bir kuvvet insanda akıl tutukluğu meydana getirir.
Bu yüzden ben böyle bir kuvveti elinde
bulunduran insanlara hep 1örte ü kör nazarıyla bakmışımdır.
Onların problemleri çözme adına ortaya attıkları
düşüncelerle yetinilmemeli, farklı alternatif çözümler araştırılmalıdır.
Böyle bir kuvvet onu elinde bulunduran şahsın başına bela olacağı gibi bu şahsın tesir sahasının genişliğine göre çok
büyük çapta musibetlere de sebebiyet verebilir.
Evet Bir insanın eleştiri ve tenkitlerinde insaflı olması ve hakikatin ortaya çıkmasına hizmet etmesi için bütün bu ve benzeri körlük
sebeplerinden azade olması şarttır.
Düşünceleriyle toplumu aydınlatmak ve doğru bir ibre gibi sürekli
çevresindekilere gerçek kıblelerini göstermek isteyen kimselerin çok hakperest olması ve hakkın hatırını hiçbir
hatıra feda etmemesi gerekir.
Yoksa yukarıda zikredilen illetlerle malul olan insanlar çoğu zaman kendi his ve
duygularını fikir zannedebilecekleri için düşünceleriyle, sözleriyle ve yazılarıyla insanları yanıltabilirler.
Usul ve üsluba dikkat.
Tenkidin faydalı olması ve muhataplarca dikkate alınması için kullanılan üsluba da özellikle dikkat edilmesi gerekir.
Söylenilen sözlerin
makul ve doğru olması kadar onların sunuluş tarzı da çok önemlidir.
Tenkidin karşı tarafta rahatsızlık hasıl etmemesi adına üslup çok sağlam, sunuş tarzı da çok insani olmalıdır.
ileştirmeden önce muhatabın genel durumunu göz önünde bulundurma ve ona göre bir
üslup kullanma da çok önemlidir.
Eğer muhatabımız bizim söylediklerimizi sindiremeyecekse konuşmanın
bir faydası yoktur.
Çünkü böyle birine karşı söylenecek sözler onu tepkiye sevk edecek ve onda hakka karşı saygısızlık duygularını uyaracaktır.
Bazen tenkit ettiğimiz mevzudan ziyade kullandığımız üslup karşı tarafı hazımsızlığa sevk eder.
Eğer biz maksadımızı
balyozla onun kafasına vuruyor gibi ifade edersek söylediğimiz sözler bir yönüyle ona travma yaşatır.
Eleştirinin mevzuu ve üslubun yanında bazen eleştiriyi kimin yaptığı da önemi
arz eder.
Öyle ki bazı şeyleri biz söylediğimizde büyük bir tepkiyle karşılayan bir şahıs aynı şeyleri bir
başkasından duyduğunda iltifat gibi görebilir.
Bu açıdan hatalı gördüğümüz bazı davranışları ille de kendimiz söylemeye çalışmamalı ve işi bize göre sözünün daha tesirli olacağına
inandığımız insanlara havale etmeliyiz.
Usul adına dikkat edilebilecek diğer bir nokta da şudur.
Eğer biz birisinin
hatalarını yüzüne söylediğimizde bu kişi rahatsız olacaksa onun da ders alabileceği bir ortamı kollayarak umuma konuşmayı
tercih edebiliriz.
Allah Resulünün gördüğü hataları dile getirme tarzı da çok defa bu şekilde olmuştur.
Birinin bir yanlışı karşısında ashabını mescide toplamış ve umuma konuşmuştur.
Böylece hatası olan kişi de incinmeden ve rencide olmadan yaptığı yanlışın
farkına varmış ve onu düzeltmiştir.
Özellikle enaniyetin çok ileri gittiği günümüz dünyasında eleştiri adına bu tür
inceliklere dikkat etmek daha da önem kazanmıştır.
Bütün bunların yanında elbette kendilerine eleştiri yöneltilen
kimseler de insaflı olmalı ve hatta hatalarını gösteren kimselere teşekkür etmesini bilmelidirler.
Bediüzzaman'ın
yaklaşımıyla eğer birisi bizi boynumuzdaki akrebe karşı uyarmışsa böyle bir durum karşısında verilecek tepki
teşekkürden başka bir şey değildir.
18. Yapılan iyiliği başa kalma İnsan yaptığı güzel işleri sadece ve sadece Allah'ın rızasına nail olmak için yapmalı, sonra da bu yaptıklarını tamamen unutmalıdır.
Mesleğimizin bir esası olan azami ihlas bunu gerektirir.
Allah için değil de başkaları görsün, duysun diye iş yapma demek olan riya ve
süa, yaptığı güzel işlerle övünme manasına gelen fahir, kendini ve amelini beğenme diyebileceğimiz ucup insanın hasenatını yok eden birer afettir.
Her ne kadar zaman dışta da tezahürleri olsa da bunlar kişinin içinde oluşan kalbi birer marazdır.
Bir de kişinin yaptığı
iyiliği her fırsatta karşı tarafa da hatırlatması, başına kalkmak suretiyle onu ezmesi
vardır ki bu yukarıdaki kalbi hastalıkların üzerine bir hastalık daha koymak demektir.
Bize yapılan iyiliği teşekkürle karşılamak, iyilik yapan kimsenin ihsanını unutmamak çok önemli bir
fazilettir.
Hadis-i şerif bunu insanlara teşekkür etmeyen Allah'a da şükretmez diye ifade eder.
Ancak bu iyilik gören kimseye düşen bir vecibedir.
İyiliği yapan kimse ise yaptığı
iyiliği unutmalı, en azından karşı tarafı minnet altında bırakma maksadıyla onu hatırlatıp durmamalıdır.
Kendisine yapılan iyiliğe karşı şükran ve minnettarlık hisleriyle dolma bir
mümin sıfatıdır.
Mümin mazhar olduğu nimetleri kendisine getiren elleri veseli olduğu için öpse de o ellerin
arkasında Allah'ın ihsanının olduğunu, mazhar olduğu her güzelliğin kendisine Allah'ın nimeti olduğunu bilir.
Bu haliyle de o bir istinna insanıdır.
İstina ruhuyla kanatlı hakiki bir mümin maddi manevi her türlü arzu ve beklentiye karşı panjurları indirip kapıları
kapayıp arkalarına da üst üste sürgüler sürdüğünden onun Allah'tan başka minnet duyacağı, minnet altında kalıp ezileceği hiç kimse olmaz.
Yaptığı ihsanları hatırlatma biz insanların değil yalnızca Rabbül alemin olan Allah'ın hakkıdır.
Zira bütün güzellikler ondandır, onun mülküdür.
Onlar da biz de her şeyimizle ona aidiz.
Ondan geldik ve ona döneceğiz.
Bunu bilen bir insan nasıl yaptığı iyilikleri sahiplenebilir?
Hele nasıl başkalarının başına kalkmayı düşünebilir.
Bu manaları beyan sadedinde Cenabı Hak şöyle buyuruyor.
Bir kısım yeni Müslümanlar İslam'a girmiş olduklarını senin başına kakıp duruyorlar.
Onlara de ki, "Müslüman olduğunuzdan dolayı size minnet etmemi beklemeyin.
Eğer gerçekten iman etmiş, iman şuuruna ermişseniz, imanınızda sadıksanız bilmelisiniz ki sizi iman yoluna sevk ettiğinden dolayı asıl sizin Allah'a minnet duymanız, minnettarlık hisleriyle dolmanız lazımdır.
Öncelikle ifade etmeliyim ki her
mümin bu ayet-i kerimeyi sürekli boynuna asılı duran bir ferman gibi düşünmeli ve hak
karşısındaki konum ve duruşunu ayarlamak için sık sık ona bakmalıdır.
O Allah'tır.
Her şeyin mutlak ve yegane malikidir.
Dolayısıyla minnet ona aittir ve onun hakkıdır.
Allah bu ayetle sanki bize şu hususları hatırlatmaktadır.
Ben sizi yoktan var etmedim mi?
Varlığınız benim vücudumun gölgesinin gölgesi değil mi?
Size verilen izafi sıfatlar vahid-i kıyasi olarak benim varlığımı ve sıfatlarımı göstermek için size verilmiş değil
mi?
Size imanı ben lütfetmedim mi?
Biliyorsunuz ki eğer iman meşalesini içinizde yakmasaydım ne afaki ne de enfüsi tefekkürünüz onu size kazandıramazdı.
Sizi İslam'ın yaşandığı bir ortamda yaratmadım mı?
Sizi mütedeyyin bir ailenin vesayetinde dünyaya getirmedim mi?
Dini mübini İslam'a hizmet yoluna sizi sevk etmedim mi?
Bütün bunlar bize sorulacaktır.
Bir başka ayet-i kerimede, "Sonra o gün bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz buyuruluyor.
Yani hayat, iman, İslam, içinde neşet ettiğimiz ortam vesaire maddi manevi bütün nimetlerden sorguya çekileceğimiz bize bildiriliyor.
Üzerimizde sonsuz nimetleri bulunduğundan dolayı asıl minnettarlık duyulması gereken zat-ı uluhiyettir.
Yapılan iyilikleri gerek açık bir şekilde gerekse ima ve işaret yoluyla ifade
etme, sayıp dökme, başa kalkma ve böylece iyilik yapılan kimseyi manen ezme, ona eza ve cefada bulunmanın
neticesiyle alakalı olarak Kur'an-ı Kerim'deki şu ayet-i kerimeyi hatırlayabiliriz.
Ey iman edenler! İnsanların
başına kalkmak ve onlara eziyet etmek suretiyle verdiğiniz sadakalarınızı, yaptığınız iyilikleri boşa çıkarmayın.
Sadaka sizin Allah'a karşı sadık birer bende olduğunuz ifadesidir.
Çünkü mal canın yongasıdır.
Siz sadaka vermek suretiyle adeta kendi canınızı yontuyor, yontup yongalar meydana getiriyor ve onları başkalarına veriyorsunuz.
Çalışıp kazandığınız, elde etmek için alın teri döktüğünüz o şeyleri verirken sanki canınızın yarısı sizden kopup gidiyor.
İşte Kur'an böyle önemli bir ibadeti ifa ederken eziyet etmeyin, minnette bulunmayın ki yaptığınız bu fedakarlık boşa gitmesin diyor.
Şu ayette bu manada çok açık bir beyandır.
Müttakiler kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden hayır yolunda harcarlar.
Biz Allah'ın bize verdiklerini veriyoruz.
Buna göre biz sadece bir aracı, emanetçi, dağıtım memuru konumundayız.
Allah'ın verdiği malın temizlenmesi manen nemalanıp bereketlenmesi
ve herhangi olumsuz bir tesire maruz kalmadan devam ve temadi etmesi için duruma göre bazen kırta birini, bazen onda birini bazen de beşte birini Allah yolunda harcıyoruz.
Bu o malın devam ve temadisinin garantisi olduğu gibi bizim de Allah'a karşı
sadakatimizin bir emaresi oluyor.
Farklı bir ifadeyle biz bu emri yerine getirmekle malın da mülkün de Allah'a ait
olduğunu tasdik etmiş oluyoruz.
Bir arpa boyu yol alamayanlar.
Bu açıdan ister insanları yedirme, içirme, görüp gözetme şeklinde, isterse onların ilim ve irfanına hizmet etme ve böylece onlara doğru yola sevk ederek rehberlikte bulunma şeklinde olsun,
yaptığımız iyiliklerin hiçbirini minnet işmam edecek ölçüde dahi olsa dile getirmemiz doğru değildir.
Eğer ille de bir şey diyeceksek denecek şey şudur: Allah'a binlerce hamdü senalar olsun ki bizi sizinle beraber böyle güzel bir yola hidayet eyledi.
Ve iman ve İslam
hayatımız, gönül ve ruh dünyamız itibarıyla henüz gerçek bayrama eremesek de Rabbimiz bize ele, omuz omuza adeta bir bayram sevinci yaşattı.
Yaptığımız hizmet ve ettiğimiz iyilikleri
kardeşlerimizin başına kakıp onları incitmemeli, üzmemeliyiz.
Bazen anlaşılmama, hissedilmeme gibi durumlar karşısında insan olmamız münasebetiyle gönül kırgınlığı yaşayabiliriz.
Ancak bu durumda içteki duygularımızı ifadeye dökmeden bastırabilirsek inşallah mahzurlu bir tavır ve davranış içine düşmemiş oluruz.
Hele hele ben olmasaydım
nereden bu yolu bulacak ve doğruyu nasıl bilecektiniz şeklinde beyanlarda bulunarak vesile olduğu
hizmetleri gurur vasıtası yapıp başa kalkmaya hiç kimsenin hakkı yoktur.
Yaptıklarınızı arkanızda sizinle koşan o insanların başına kakar, minnet mevzuu haline getirirseniz bu durum o büyük işlerin hepsini iptal eder.
Sevabını alır götürür ve ahirette o işlerden sizin hesabınıza hiçbir şey kalmaz.
Bunca iş yapmış olmanıza rağmen bir arpa boyu yol alamamış olduğunuzu öte tarafta acı acı müşahede edersiniz.
Muhatabı minnet altında bırakacak iddia, tavır ve beklentilerden mümkün
olduğunca uzak durmamız gerekir.
En azından bu tür minfi duyguları içimizde kontrol altında tutacak ölçüde irademizin hakkını
vermeli, bize lütfedilen o iradenin varlığını ortaya koyabilmeliyiz.
Bu yapılamadığı takdirde mesele tehlikeli bir
yöne doğru kayıp gider.
İnsan elden geldiğince bu tür duyguları daha baştan kendi içinde hapsetmeli, ufaltmalı ve eritip ortadan kaldırmaya çalışmalıdır.
Marifetullah'taki eksiklik.
Kanaatimce bu mevzuda insanı yanlışlığa sürükleyen
en önemli sik onun marifetullah hususundaki eksiklik, kusur ve cehaletidir.
Zira efal, esma ve sıfat-ı sübhaniyenin aydınlık ufkunda zat-ı uluhiyet marifetine erememiş bir insan onun kullar üzerindeki tasarruflarını da doğru manada anlayıp idrak
edemez.
Bu durumda her şeye kadir olan o zat-ı ecellü alanın irade ve meşiyetinin görülüp bilinmesine neticeyi var eden müessir-i hakikinin tesirinin vicdanlarda duyulup hissedilmesine engel teşkil eder.
Bütün bunların sonucunda ortaya çıkan neticeyi kendinden bilen, en azından kendine bir pay ayıran kişi enaniyet ve gurur içine girer.
Yapıp ettiklerini gösterme, duyurma, kendini ifade etme derdine düşer.
Bu hali basit enaniyet diye isimlendirecek olursak kimilerinin işi biraz daha ileri götürüp
tam bir egoist gibi davranma yoluna girdiğini müşahede ediyoruz.
Sanki kendileri olmasaymış güzel işlerin ortaya
çıkması mümkün değilmiş gibi bir koruntuya, bir aldanmışlığa kapılıyorlar.
Bazıları daha ileri giderek
egosantrist bir tavırla kendini beğenme sevdasına tutuluyor, yapıp ettiği şeylerin
beğenisiyle hayatını örgülüyor ve onları her şey gibi görmeye, göstermeye çalışıyor.
Bazıları da narsist bir edayla yapıp
ettiklerine aşık ve meftun bir halde bütün güzelliklerin kendisine ait olduğu vehmiyle oturup kalkıyor.
Başkalarının yaptığı hiçbir şeyi beğenmiyor.
Hiçbir güzelliği kabul etmiyor.
kendisinden sadır olmayan hiçbir güzele güzel demiyor.
Sanki işin içinde o olmasa güzellik adına herhangi bir şeyin ortaya çıkması mümkün değilmiş gibi sapkın bir anlayış içinde hayatını
sürdürüyor.
Tabii bu hale gelmiş bir zavallı bilmiyor ki bu duygu kademe kademe onu
mahvedecek, adım adım kalbini öldürecektir.
İşin daha da vahimyanı bütün bunlara rağmen o hala yerinde durduğunu zannediyor.
İçten içe bir firavun, bir narsist kesilmişken kıldığı namaz, yaptığı ibadet, ettiği sohbet ve insanlar üzerinde meydana getirdiği suri ve suni bir heyecanla kurtulabileceği vehmiyle esfel-i safiliğine doğru
yuvarlanıp gittiğinin farkına varamıyor.
Allah dostlarının hali.
Görüldüğü üzere tehlike baştan sezilip önü alınmazsa Allah korusun işin sonu gidip esfel-i safiliğine dayanabilir.
Bundan dolayıdır ki ehlullah tahayyül ve tasavvur mertebesinde dahi olsa nefsani dürtüler karşısında büyük bir günah işlemiş gibi ürpermiş ve vakit geçirmeksizin hemen onunla mücadeleye girişmişlerdir.
Mesela bakıyorsunuz onlardan biri Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih eder ve ona hamdederim.
Azim olan Allah her türlü eksiklikten münezzehtir derken gönlünün derinliklerinden kopup gelen
bir edayla kalbinin sesi olarak ortaya çıkan tesbüh-ü tahmitlerle çevresindeki insanlarda aşk-ı heyecan uyandırıyor, cezb incizap dalgalanmaları meydana getiriyor.
Kimileri kendinden geçiyor, kimileri hıçkırıklara boğuluyor.
İşte o esnada benim zikrim, benim ses ve soluğum vesilesiyle bunlar gerçekleşti gibi bir his kalbine gelince zahiren hiç münasebeti yokken birdenbire zikrini kesiyor.
Dehşet verici ve ürperten bir halde belki bütün vücuduyla titreyerek estağfirullah ya Rabbi, estağfurullah ya Rabbi, estağfirullah ya Rabbi deyip inliyor.
dinleyip içine doğan o anki
mülahazaya baş kaldırarak onunla mücadeleye girişiyor.
Ortaya attığınız tohumlar gözünüzün önünde birdenbire
yerden fışkırsa, bir tanesi bin başak verse ve her başak bin buğdaya yürüse ve bunların neticesinde aklınızın köşesinden bu işte bizim de bir rolümüz var diye geçecek olsa içinize
gelen bu düşünce karşısında büyük bir günah işlemiş gibi istiğfar etmiyorsanız yaptığınız işlerin hepsi hebaen mensura olur.
Yani toz duman haline gelir.
Heder olur gider.
Kendinize mal ettiğiniz an nimetler elinizden alınır.
Hadis-i şerifte de ifade buyurulduğu gibi, "Öbür tarafta sen yaptıklarını yapıyor desinler diye
yaptın ve onlar da dediler.
Dolayısıyla sen belli bir darlık içinde yaptıklarının karşılığını aldın.
Ahiretin o
genişliğine, o enginliğine rağmen burada alacağın bir şey kalmadı" sözüne muhatap olursunuz.
Allah muhafaza buyursun.
Bu açıdan sürekli marifet, muhabbet, aşku, iştiyak peşinde koşmak
bizim için hayati önemi haizdir.
Bu mevzuda donanımız tam olmalı.
Rabbimizin rızasına muhalif ve onu ifade etmeyen mülahazalar içimizi bulandırdığında yani bütün müspet şeyleri ona bağlamamız gerekirken bunları kendimize mal etme gibi
gafil, cahil ve nadanlara uygun düşecek bir yanlışlık sürecine girdiğimizde meseleyi hemen orada kesmeli ve
derin bir nefis muhasebesiyle soluklanıp estağfirullah ya Rabbi ben yine kendime takıldım diyebilmeliyiz.
Çünkü kendine takılan katiyen Allah'a doğru yürüyemez.
Nefsini ayaklar altına alıp üzerinde raksetmeyen de asla ona ulaşamaz.
Mülk onundur.
Şükür beklerse o bekler.
Hamdler, medihler, senalar, güzellikler hep onundur.
Ona aittir.
Onun hakkıdır.
Bütün bunlar karşısında minnet ve şükranla iki büklüm olup hamdü sena duygularımızı ona sunmak da bizim boynumuzun borcudur.
19. Tecessüs.
Başkalarının gizli hallerini araştırma İslam'da kötülükleri araştırma, başkalarının günahlarına muttali olmaya çalışma
gibi bir vazife yoktur.
Bilakis Kur'an tecessüste bulunmayın, birbirinizin gizli hallerini araştırmayın.
ayetiyle bunu kati olarak haram kılmıştır.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem de hata ve
günahlarından ötürü insanların ayıplanmasını yasaklamıştır.
Bir kötülük avcısı gibi sürekli
insanların ayıp ve kusurları ile meşgul olan ve bu konuda tahkikat yapan insanlar bir süre sonra tabiat kirlenmesine,
fıtrat deformasyonuna maruz kalacaklardır.
Bir kere de tabiat kirlendikten sonra artık ayıplanan ve
dil uzatılanlar sadece günahkar ve zalimlerle sınırlı kalmayacak, tertemiz insanlar da
karalanmaya başlanacaktır.
Allah bizi başkalarının günahlarını araştırmak için savcı tayin etmemiştir.
Mehasini ahlak kuralları içinde başkalarının kusurlarını araştırma, onları
deşifre etme ve mahcup düşürme gibi bir madde yoktur.
Aksine hata ve kusur avcılığı yapmak, günahları açığa vurmak ve insanları tahkir etmek dinimizde ahlaksızlık sayılmıştır.
Allah'ın isimlerinden birisinin de settar, ayıp ve günahları örten olduğu
unutulmamalıdır.
Müslümana düşen de bu ahlakla ahlaklanmaktır.
Nitekim bir hadislerinde efendimiz bu hakikati şu
sözleriyle dile getirmiştir.
Kim bir Müslümanın ayıbını örterse Allah da dünya ve ahirette onun ayıplarını örter.
Ahirette bizi mahcup edecek çok şeyler karşımıza çıkabilir.
Eğer burada bu ilahi ahlakla ahlaklanmazsak öbür tarafta rezil rüsvai olabiliriz.
Yani bu dünyada başkalarına çektirdiğimiz rezil rüsvaylık öbür tarafta gelir başımıza dolanır.
En iyisi başkalarının kusurlarını, ayıplarını araştırmaktan vazgeçmek öyle bir şeye muttali olduğumuzda da başkalarına ifşa etmemektir.
Bilmediğin şeyin peşine düşme.
Bilmediğin şeyin peşine düşme." şeklindeki emri
ilahi insanların gizli hallerini araştırmayı ve suizana dayanarak onlar hakkında hüküm vermeyi
yasaklamıştır.
Bir başka ayet-i kerimede de, "Ey iman edenler, zandan çok sakının.
Çünkü zanların bir kısmı günahtır.
Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın" buyurulmuştur.
Öyleyse gerekirse kulaklarımıza kurşun akıtacaksınız ama başkaları hakkındaki
olumsuz sözlere asla kulak kabartmayacaksınız.
İcap ederse gözlerinize mil vuracaksınız ama insanların olumsuz yanlarını araştırmayacak, hatalarını görmeye
çalışmayacaksınız.
İnanan hiçbir insanı bir sözüne, bir haline ya da bir tavrına mahkum edip onun
hakkında kötü düşünmeyecek, gönlünüzü suizanlarla kirletmeyecek, gözünüzden, kulağınızdan ve kalbinizden dolayı da hesap vereceğinizi bir lahzacık da olsa unutmayacaksınız.
Her insan hata işler.
Peygamber efendimiz, "Her Ademoğlu hata eder.
Hata edenlerin en hayırlılarıysa hatalarından pişmanlık duyup tövbe edenlerdir." sözleriyle insanın hata ve günah işlemeye açık yaratıldığına işaret etmiştir.
Demek ki insan tabiatının hataya açık bir yanı vardır.
Kimisi iradesinin hakkını vererek o menfezi daraltır veya tamamen yok eder.
Kimisi de bu konuda yeterli ölçüde başarılı olamaz.
Önemli olan insanın sürçtükten veya düştükten sonra hemen doğrulup yönelmesi gerekli olan kapıya yönelmesi ve arınma kurnalarının altına girip arınmasıdır.
Herkes sürçebilir, düşebilir.
Fakat düşen bir insanın hemen üzerine yürümek, sağda solda onun aleyhine konuşmak ve onu mahcup etmek ne ilahi ahlaka uygundur ne de efendimizin yoluna Bize düşen başkalarının ayıp ve kusurlarıyla meşgul olmak yerine dönüp kendi kusurlarımıza bakmak ve onların
ıslahıyla meşgul olmaktır.
Çünkü kendi kusurlarını görmeyen veya göremeyen bir kişi ömür boyu hep başkalarında kusur arar durur.
Fakat bütün hesaplarını kendi kusurlarına bağlayan bir insan, zannediyorum başkalarının kusurlarını görmez olur.
Birine bir taş atmadan evvel
dönüp kendimize bakmalıyız.
Eğer benzer kusurları biz de yapıyorsak bu taşın dönüp
kendi kafamıza çarpmasından korkmalıyız.
Seyyidina Hz.Mesih'in suçlu birisi cezalandırılacağı zaman taşlar ellerinde bekleyen insanlara şöyle dediği nakledilir.
İlk taşı hiç günahı
olmayan biri atsın.
Tabii bu manidar söz karşısında herkes yavaşça ellerindeki taşları yere bırakıverir.
Sürekli başkalarının kusurlarıyla meşgul olan ve bunları konuşan bir insanın
tecessüs, suizan, gıybet ve tahkir gibi günahlarının cezasını ahirette göreceği kesindir.
Fakat böyle birinin dünyada dahi rahat etmesi mümkün değildir.
Zihninde sürekli başkalarının kusurlarını
evirip çeviren, bunlara dair farklı farklı kurgular ortaya koyan biri kendi eliyle dünya hayatını da
cehenneme çevirecektir.
Falanın filanın yapıp ettikleriyle nöronlarını kirleten, oturup kalkıp bu tür kirli şeyleri konuşan bir insan için hayat bir azaba
dönüşecektir.
Gaye kendini anlatmaksa ona buna eksiklik veya bozukluk atfedenler kendilerini
ifade etmek için herkesi hor görürler.
Bunlar gönüllerine göre kendilerini ifade edemedikleri
için hep alemin kusurlarıyla meşgul olurlar.
Aleyhissalatu vesselam efendimiz, "O bozuk, bu bozuk, şu da bozuk." diyene "Bozuk olan asıl kendisidir" manasına
şöyle buyurmuştur.
"İnsanlar helak oldu di" diyen asıl kendisi helak olmuştur.
Kişinin vicdanı ve kalbi duru olsa her şeyi duru görür.
Mizaç bakımından herkeste kusur arayanları Cebrail
Aleyhisselam'la buluştursanız onda da kusur bulur.
Aslında bozukluk bu tip insanların karakterlerindedir.
Bunların ahlak anlayışı geçimsizliktir.
Hiç kimseyle geçinemeyen bu tür
kimselerin bütün derdi kendini ifade etmek ve her fırsatta nefsini öne çıkarmaktır.
Bunlar sürekli kendilerinden
bahsedilmesini, hep kendilerine değer verilmesini ve her zaman önde görülmeyi isterler.
Bir işi üstün bir başarıyla tamamladığın zaman şöyle diyebiliyor musun?
Eğer şu
arkadaş veya benden başka birisi yapsaydı bu iş neticeleri itibariyla daha çok hayırlara vesile olacak ve
dolayısıyla daha fazla başarı elde edilecekti.
İşte bu anlayış Kur'an ruhunun ve peygamber ahlakının ifadesidir.
Aksine hep beklenti içinde olup kendini her zaman öne sürmeye kalkanlar bir ruh hastalığının
pençesindedirler.
Maalesef hep başkalarında kusur arıyor ve kusurlarından dolayı onları
sorguluyoruz.
Aslında sorgulamamız gereken bizim kendi kusurlarımızdır.
Biri gırtlağına kadar çamura batmış, o çamur senin de velev ki sadece topuğuna bulaşmış olsa karşındakine bu halin de ne demeye hakkın yoktur.
Yapman gereken topuğum neden kirlenmiş deyip kendini sorgulamandır.
Başkasının gırtlağına kadar çamura gömülmesi seni alakadar etmez.
Sadece suizanla girmeden ve gıybet edip çekiştirmeden Allah'ın onu hala eylemesi için
dua edebilirsin.
Eğer biz bütün beklentilerden sıyrılıp muradımızı hakkın muradı haline getirememişsek daha yapacak çok işimiz var demektir.
Öyleyse kendimizin onca eksiği varken nasıl başkalarının kusurlarıyla uğraşıp onları sorgulayabiliriz ki?
Bu hususta
korkmalı, tir tir titremeli.
Her muvaffakiyetten sonra o işe layık olup olmadığımız hususunu masaya
yatırmalı, bir mercekle tavır ve davranışlarımıza bakmalıyız.
Acaba biz böyle bir ihsan-ı ilahi ve nimet karşısında şükür ve vefa vazifemizi yerine getirebiliyor muyuz?
Duygusuyla kendi eksik ve kusurlarımızı sorgulamalıyız.
İmam Muhasibi muvakaten aklından geçenleri mesela bir anlık şu adam şu kadar iyi olsa şeklinde
başkalarını kritiğe tabi tutmayı dahi kendisi adına büyük bir günah saymakta onun ızdırabıyla yaşamaktadır.
Fiil ya da tavır değil aklına gelip uğrayan sevimsiz şeyler hakkında bile benim
aklım temiz olsaydı o kirin ne işi vardı orada demekte ve her an kendi muhasebesiyle meşgul olmaktadır.
Bizim şiarımız da bu olmalı.
Başkasının kusurlarının peşine düşmemeli.
Onların günahlarını araştırmamalı.
Mahremiyetlerini ihlal edip gizli hallerine muttali
olmaya çalışmamalıyız.
Başkalarını değil, sadece ve sadece masiva düşüncesinden sıyrılamayan kendi nefsimizi kınayıp sorgulamalıyız.
20. Kendini başkalarından üstün görme.
Faikiyet mülahazası kendini başkalarından üstün görme demektir.
Mevlüt
teveffükse başkalarına üstünlüğünü kabul ettirmeye, diğer insanlar üzerinde hakimiyet kurmaya çalışma
manasına gelir.
Aslında birincisi ikincisinin zemini ve sebebidir.
Yani kendini başkalarından üstün
gören bir kimse zamanla onlara kendi üstünlüğünü kabul ettirme, onlar üzerinde hakimiyet tesis etme yoluna
gider.
herkese tahakküm etmeye çalışır.
Bu iki duygu enaniyetle beslenir.
Dolayısıyla da tezkiye-i nefis ve tasfiye-i
kalbi muvaffak olamamış her insan az çok tesirini gösterir.
Bazıları hafızalarının kuvvetiyle, bazıları beyanlarının gücüyle, kimileri seslerinin güzelliğiyle, kimileri de daha başka
istidat ve kabiliyetleriyle ya da soysp, servetü saman, şöhretü şan gibi saiklerle böyle bir farklılık düşüncesine kapılmakta ve kendilerini başka insanlardan daha üstün, daha seçkin ve daha çok saygıya değer görebilmektedirler.
Aslında her bir nimet
insanı Allah'a götürebilecek bir helezondur.
Ne var ki insan ancak her türlü nimetin Allah'tan geldiğini kabul ve itiraf etmek suretiyle Cenabı Hak'a şükür yoluna girmiş ve
kurbet ufkuna doğru yol almaya başlamış olur.
Bütün iyilik ve güzelliklerin sebeplerini hazırlayan, onları
takdir ve taksim eden, vakti gelince yaratıp semavi sofralar halinde önümüze seren Allah'tır.
Öyleyse her halükarda minnet ve şükran onun hakkıdır.
Nimeti vereni görmezlikten gelerek
sadece nimetin kendisine ya da sebeplerine takılmak körlüktür, nankörlüktür.
Şükür nimetin ziyadeleşmesi için
bir vesile olduğu gibi nankörlük de nimetin kesilmesinin hatta bir nikmete, cezaya dönüşmesinin sebebidir.
Cenabı Allah, "Eğer şükrederseniz size olan nimetimi artırırım.
Şayet
nankörlük yaparsanız bilin ki azabım çok şiddetlidir.
Mealindeki fermanıyla şükredenleri
mükafatlandıracağı vaadinde, küfran-ı nimete düşenleri de cezalandıracağı tehdidinde bulunmuştur.
zeka, hafıza, beyan
gücü, ses güzelliği, güç, kuvvet gibi değişik istidatlar ve farklı kabiliyetler Allah'a teşekkürü
gerektiren nimetlerdir.
Fakat insanlar bazen bu nimetlerin Allah tarafından verildiğini ve emanet bir elbise gibi
kendilerine giydirildiğini unutur da onları kendi elde ettikleri sabit, değişmez ve ebedi birer üstünlük vesilesi
gibi görmeye başlarlar.
Kalp ve kafalarındaki bu duygu ve düşünce inhirafını çirkin hırıltılar olarak dışa
aksettirir ve zamanla benim zekam, benim hafızam, benim fikrim sözlerini birer faikiyet iddiası şeklinde telaffuz edip durmaya başlarlar.
Rahmet ilinden dalga dalga esip gelen lütuflar karşısında şükür hisleriyle dolacaklarına, nankörlüklere girer ve o güzelim nimetlerin
çehresini bencillik, gurur, riya ve süma isiyle karartırlar.
Bütün ihsanları aciz, fakr ve ihtiyaçlarına binaen kendilerine bahşedilmiş birer lütuf olarak
değerlendireceklerine ve onların asıl kaynağı üzerinde duracaklarına, onlara sahip çıkar ve hak
iddiasında bulunurlar.
Her nimetin aynı zamanda bir imtihan vesilesi olabileceği ihtimaline karşı
Allah'a sığınıp kulluk çıtasını biraz daha yükselteceklerini iyiden iyiye şımarır, kendilerini biraz daha beğenirler.
Her hal tavır ve davranışlarına mukabil takdir bekleyen, alkış isteyen kimseler olup çıkarlar.
Nimetin sahibini düşün.
Faikiyet mülahazası bazen kişinin şahsi enaniyetinden kaynaklanır.
Allah'ın ekstra lütuflarına mazhar olan bir insan,
sağlam bir kulluk düşüncesiyle onları hazmedip bal kaymak gibi yudumlaması mümkünen, bazen benliğine takınır.
Nimetleri kendi istihkakına bağlar ve böylece onları kendi adına zehire çevirmiş olur.
Her nimeti münim-i hakikiyi gösteren bir ayna gibi algılayıp ihsanda bulunan zata yönelmesi, onun
huzurunda tevazu içerisinde iki büklüm olması gerekirken enaniyetine, gurur ve kibrine yenik düşer.
Sadece nimete düşünür.
Onu kazanmış olduğu bir hak gibi görür.
Dolayısıyla da sebeplerin ötesinde bir müsebbibül esbap bulunduğunu hiç
hatırlayamaz.
nimetlerin asıl sahibini katiyen düşünemez.
Aslında o güzellikleri his, şuur, kadirşinaslık ve Allah'a teveccüh çerçevesi içinde değerlendirse onlar kendi için birer nimet
olarak kalacak ve onu yükseltecektir.
Fakat bencil insan onlarla enaniyetini besler, her nimeti benliğine mal eder ve sürekli ben derur.
Neticede o nimetler onun hakkında mahvedici bir mahiyete bürünürler.
Günümüzde ben ben diyerek oturup kalkma ve enaniyet mülahazaları ile dolup taşma belki her zamankinden daha fazladır.
Öyle ki bugün inanan insanlar bile özgüven gibi kavramlar etrafında örgülenen
bir kısım düşünceleri kullanılma maksadından saptırarak şeytanı hoşnut edebilecek mülahazalara
çevirebilmektedirler.
Özgüven insanın kendini tanıması, istidatlarının farkına varması ve onları değerlendirme hususunda cesaretli olması manasına alındığında insanı yükseklere
taşıyan önemli bir hasret olsa da enaniyeti okşayacak şekilde ele alındığında insanı bencilliğin kucağına
atabilir.
Hakiki mümin kendine değil rabbine güvenir.
Bir yandan Cenabı Hakk'ın verdiği
iradeyi en iyi şekilde kullanır.
Diğer taraftan da Allah'ım beni göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsimle başa bırakma Der nefsine değil Cenabı Hak'a itimat eder.
Nefsini ve nefsani duygularını en azılı düşman sayar.
En güzel vekil, yegane dost ve yardımcı olaraksa yalnızca Allah'ı bilir.
Fakat şimdilerde bencillik o kadar yaygındır ki çoğu insan Cenabı Hakk'ın lütuflarını bile enaniyetleri hesabına kullanmakta ve onları benliği besleyen birer unsur gibi algılamaktadır.
Dolayısıyla da aslında her biri birer yükselme helozonu olan nimetler benlik adına kullanılınca helake götüren birer tuzak halini almaktadır.
Ona varmak esastır.
Üstün olma duygusu her zaman ferdi benlikten kaynaklanmaz.
Bazen insan enaniyetini besleyen yanlış his ve düşünceleri kendi içinde eritebilir.
Kalbine
ve zihnine uğrayıp geçen bazı nefsi ve şeytani duygulardan kurtulup şahsen Allah için başlayan, Allah için işleyen ve rıza-ı ilahi dairesinde hareket eden bir kul olabilir.
Ne var ki şahsı hesabına kullardan bir kul olma şuuruna ulaşmış kimseler için de aidiyet mülahazası faikiyet mülahazasına sebep olabilir.
an dolayı kendini farklı ve üstün sayanlar bulunabilir.
Yani bir milletin, bir cemiyetin ya da bir cemaatin
mensubu olmak da insanı bambaşka bir enaniyete ve seçkinlik hissine itebilir.
Aslında insanın şahsi hayatı hesabına benlikten sıyrılması çok büyük bir başarı ve şeytana karşı
önemli bir tabadır.
Fakat ben duygusunun yerine bizi ikame etme başlangıç itibariyla takdire şayan bir adım olsa bile şayet benin yerini biz alır ve insan o noktaya takılıp kalırsa bu da çok ciddi bir tehlike olur.
Zira bize geçiş bir mertebeyse de orada durmamak ve ona yürümek her şeyi ona vermek esastır.
Bir insanın sürekli kendi istidat ve kabiliyetlerini nazara vermesi, kendisinden
bahsetmesi ne kadar çirkinse bir topluluğun fertlerinin her fırsatta mensup oldukları cemaatin
hususiyetlerini, o hareketin faziletlerini, kendi felsefelerinin üstünlüklerini ve sahip oldukları
düşüncelerin isabetliliğini vurgulamaları da o denli çirkindir.
Hak ve hakikat gürül gürül ilan edilmelidir.
Ama bu ilana nefisler asla karıştırılmamalıdır.
Biz gücümüz, kuvvetimiz, ilmimiz
ve tecrübemizle bu işleri başarıyoruz." düşüncesi Karunca bir düşüncedir.
Ben kendi ilmimle ve kendi iktidarımla kazandım iddiası ancak Karun'un ve onun takipçilerinin telaffuz ettikleri müşrikçe bir kuruntudur.
Hz.Musa'nın
kavminden zenginliği dillere destan olan Karun, elde ettiği servetü saman, güç ve kuvvet için ben bunları kendi bilgi ve becerimle elde ettim." demişti.
Hz.Musa Aleyhisselam'ın Rabbim gerçekten bana indireceğin her hayra muhtacım.
Neticede Hz.Musa ala-ı illiyyine yükselirken Karun'a düşen yerin dibini boylamak oldu.
Din ve millet yolunda hizmete gönül vermiş insanlar Karun gibi düşünüp Karunca konuşacaklarına gurur ve
enaniyeti bırakmalı, aczinin, fakrının ve ihtiyaçlarının farkında olan kullar sırasına geçip tazarru ve dua lisanıyla Cenabı Hak'a yönelmelidirler.
İhlasa çağrı.
Bediüzzaman Hazretleri dava erlerinin himmet ve gayret duygularını baskı altına alıp onları ümitsiz,
bezgin ve çaresiz bırakan tehlikelerden biri olarak Meylü Teveffükü saymaktadır.
Hz.Üstat Kur'an ve iman hizmetinde rekabete, önde olma mücadelesine, itiş kakışla bir yere varmaya ve birbirine zahmet vermeye hiç yer ve lüzum bulunmadığını ifade eder.
Farklı ve üstün olma duygusunun gelip hizmet erlerinin Allah yolunda hizmetten
himmet hislerine hücum ettiğini ve onları Allah için çalışıp çabalamaktan din uğruna gayretten uzaklaştırdığını belirtir.
Böyle bir düşmana karşı koymak için de Allah için işleyiniz.
Allah
için başlayınız.
Allah için çalışınız ve onun rızası dairesinde hareket ediniz."
diyerek tarif ettiği ihlas kalesine iltica etmenin lüzumunu nazara verir.
Kendini farklı ve üstün gören bir insan kendisinin değil başkalarının çalışıp dedinmesi gerektiğini düşünür ve hiçbir
pay sahibi olmadığı başarıların dahi kendisine nispet edilmesini ister.
Beklediği takdiri bulamaz, istediği alkışları
duyamaz ve kendince kıymeti anlaşılamazsa her şeyden elek çeker, içinde azıcık çalışma isteği kalmışsa onu da kaybeder.
Böyle bir insan ara sıra yapıp ettiği işlerde yine farklı, üstün ve seçkin biri olduğunu başkalarına kabul ettirme peşindedir.
Dolayısıyla
bütün söz, tavır ve davranışı enaniyet eksenlidir.
Riya ve süayile kirlenmiştir.
Onun hedefi hep en
önde olmak, üstün görünmek ve insanların teveccühünü kazanmaktır.
Fakat böyleleri umumiyetle
maksatlarının aksiyle tokat yerler.
işlerinde muvaffak olamadıkları gibi halk nazarında da istiskal edilir ve cehdü gayret hislerini de her gün biraz daha kaybederler.
İşte böyle kötü bir akıbete maruz kalmamak için bütün amellerde Allah rızasını
gözetmek gerekir.
İhlas risalesinde de ifade edildiği gibi eğer o razı olsa bütün dünya küsse ehemmiyeti yok.
Eğer o kabul etse bütün halk reddetse tesiri yok.
O razı olduktan ve kabul ettikten sonra isterse ve hikmeti iktiza ederse sizler istemek talebinde olmadığınız halde halklara da kabul ettirir.
Onları da razı eder.
Onun için bu hizmette doğrudan doğruya ve yalnızca Cenabı Hakk'ın rızasını esas maksat yapmak icap eder.
Madem ki ihlasla yapılan bir dirhem amel ihlassız batmanlarla amelden üstündür.
Öyleyse büyük küçük her iş onun hoşnutluğu gözetilerek ortaya konmalıdır.
Tetikte olmalı.
İnsan tabiatı itibariyla farklılık ve üstünlük düşüncesine açıktır.
O bu türlü mülahazalardan tecit
edilmemiş ve daha baştan fıtratı bunlara kapalı olarak yaratılmamıştır.
Mesuliyet duygusunun ve imtihanın bir gereği
olarak bütün nefsani ve şeytani düşünceleri iradesiyle aşmak zorundadır.
Dolayısıyla insan Allah'a sığınarak ve iradesinin gereğini yerine getirerek nefsani hislerin ve şeytani fikirlerin üstesinden gelmeye çalışmalıdır.
Allah'a dayanarak, sae sarılarak ve iradesinin hakkını vererek kulluk şuuruna aykırı bütün mülahazalardan sıyrılmaya gayret
etmelidir.
Bu arada bilmelidir ki bugün açtığı tepelerin benzerleri yarın yeniden karşısına çıkacaktır.
Bir işte başarılı olunca benliğine ait bir kısım duygular bir kere daha birer akrep gibi kuyruklarını dikip gezmeye başlayacaklardır.
O bütün bu zehirli ve öldürücü
hasımlara karşı da savaş ilan etmek ve bu defa da onları aşmak durumunda kalacaktır.
Onların üstesinden gelse bile yarın aynı tehlikelerle bir kere daha karşılaşacak ve yeni bir imtihanı daha geçmek mecburiyetinde olacaktır.
Bu açıdan faikiyet mülahazası ve üstünlük düşüncesi içinize estiği zaman hemen
Cenabı Hak'a yönelmeli ve hamdü sena hisleriyle dolmalısınız.
Mazhar olduğunuz ve etrafınızda gördüğünüz bütün
nimetleri ona şükretmeye ve hamdetmeye vesile saymalısınız.
İlahi lütufları çok iyi okumaya çalışmalı, onların arka planına bakmalısınız.
Sizin güç ve kuvvetinizle olacak gibi
görünmeyen bu ihsanları enaniyetinizi beslemek için değil, şükretmeye bir vesile olarak değerlendirmelisiniz.
Her
zaman size karşı taarruz vaziyetinde bulunan ne kadar düşman düşünce ve duygu virüsü varsa onları bertaraf edebilecek silahlarınızı da her an hazır bulundurmalısınız.
21. Faydasız şeylerle uğraşma.
Mümin mefkuresini ifade etmeyen her türlü plan ve projeden, netice itibariyle
Allah'a götürmeyen dağınık düşüncelerden, dünya ahiret faydası olmayan iş ve davranışlardan, boş lakırdı, boş mülahazalardan uzak olan insandır.
Onun sükutu fikir, konuşması zikir, zahir ve batın hasseleri hep hakka kilitlidir.
teveccühü melekler kadar derin ve arı duru, her zaman yüksek uçmaya hazır ve gerilimi baş döndürücü
fakat aynı zamanda kendi plan ve projelerini gaye ölçüsünde öne çıkarmayacak kadar da yöneldiği yüce dergaha
saygılıdır.
Gözleri hep ufuk ötesinde, himmeti dağları delecek kadar yüce, hayatının gerçek deseni kabul ettiği inançlarını yedi cihana duyurma gayretiyle tam bir metafizik gerilim içindedir.
Yaptığı ve yapacağı işlerin gerektirdiği nezaketin de farkında olan kusursuz bir basiret insanıdır.
Yetirir o dapdaracık ömrünü hem dünyayı imar etmeye hem de ukbayı peylemeye.
Kendine ilk bahşedilen mevhibelerin en küçüğünü bile zayi etmez.
Dünya ve öteler adına bir şey vadetmeyen malayaniyatla meşgul olmaz.
kendine lütfedilenlerin bütününü hak rızası yolunda rahatlıkla
bağışlayabilir ve hiçbirinin boşa gitmemesi konusunda da olabildiğine titiz davranır.
Müminun sure-i celilesinde kamil müminlerin vasıfları anlatılırken o müminler her türlü boş, faydasız ve manasız söz ve davranışlardan uzak dururlar buyurulmaktadır.
Mümin maddi manevi herhangi bir getirisi olmayan söz, fiil ve davranışlardan
uzak durmalıdır.
Ahireti kazanma mevzuunda ömür sermayesini öyle dikkatle kullanmalıdır ki bu dünyada geçirdiği zaman dilimi ahirette Hazreti Ruhu
Seyyidül Enam'la bir sofranın başında oturma ve Allah'ın rızasına erip onun cemali-i bağ kemalini müşahede etme şeklinde kendisine geri dönsün.
Bundan dolayı o vaktini ibadet-i taa kendisine ve başkalarına faydalı işlerle kitap okuyarak, tefekkür ederek, dua ederek,
sohbeti canan eksenli müzakere ve mushabelerde bulunarak hak ve hakikat yolunda hizmet ederek hizmete engel teşkil
eden problem ve açmazları ortadan kaldırmak için çözümler üreterek yani menfaati muhakkak işlerle geçirir.
Bunların hepsi birer ibadet sayılır.
Böylece mümin vaktini hayırlı işlerde
harcamış, boş yere konuşmamış, zamanını israf etmemiş, faydasız iş ve meşguliyetlerle kalp ve ruhunda yaralar açacak bir
duruma sebebiyet vermemiş olur.
İnsan labalice konuşmalar, boşakırdılar, düşünülüp taşınılmaksızın ağızdan çıkan söz ve lafızlarla kendisine dünyada ya da ahirette bir yararı
dokunmayacak işlerle meşgul olmak suretiyle hiç farkına varmaksızın kalp ve ruhunda yaralar açıp latifelerini öldürebilir.
Bu noktada çok tekerrür etse de önemine binaen ve mevzumuzla alakalı kısmına dikkat çekerek Hz.Pir'in o veciz ifadesini bir kez daha
hatırlatmak istiyorum.
Hazret, dikkatle bas, batmaktan kork.
Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lema, bir işarette, bir öpmekte batma Dünyayı yutan büyük letaiflerini onda batırma Bazen fuzuli bir konuşma tek bir kelime dahi insanın helakine, kayıp gitmesine sebebiyet verebilir.
O halde bize düşen leyli sözü söyle yoksa sevgiliden söz et, aksi halde sus." ifadeleriyle dile getirilen hakikati hayatımıza hayat
kılmak yani ya sürekli gerçek sevgili deyip inlemek veya sükut etmek olmalıdır.
Zaten insanlığın iftihar tablosu da
bir mübarek sözlerinde demiyor mu?
Allah'a ve ahiret gününe iman eden ya hayır söylesin ya da sussun.
Veraın bir buğdu, boş iş ve sözlerden uzak kalma, İslam ahlakının temel esaslarından olan vera bir buğdudur.
lügatlerde uygunsuz, yakışıksız ve gereksiz şeylerden sakınma, haram ve
yasaklara karşı da titiz davranma, tetikte olma veya memnu şeylere girme endişesiyle bütün şüpheli hususlara karşı kapanma manasına gelen veraı bazı hak dostları göz açıp kapayıncaya kadar olsun haktan gafil olmamak, bazıları ise hayatın her lahzasında ondan başka her şeye kapalı kalmak şeklinde tarif etmişlerdir.
ğı hayat ve davranışlarını
gerekli, lüzumlu ve ötelere uzanan şeylere kilitleyip lüzumsuz, fani ve zahil şeylerin
gerçek konumlarını kavrama şuuruyla hareket etme şeklinde de yorumlayabiliriz ki kıvamında ve kendi iç
güzellikleriyle yaşanan Müslümanlık malayaniyata karşı kapalı olan Müslümanlıktır." Ölçüsü de bunu hatırlatıyor olsa
gerek.
Malayaniyatı terk etmek, gönlün Cenabı Hak'la alakasına mani olacak her şeyden uzak durmak, beden ve cismaniyetimize bakan yanı itibarıyla dünya ile
münasebetlerimizde dikkatli olmak ve kespen olmasa da kalben dünya ve mafi ile aramızdaki mesafeyi korumak çok önemli ahlaki prensiplerdir.
Boş kalmama İnsanın söz ve davranışlarının boş şeylere kaymaması için boş kalmama ve mutlaka bir işle
iştigal etme çok önemlidir.
Dünyaya ait işlerimizin yanında iman ve Kur'an hizmeti adına da bir vazifemizin olması bizi diri tutmasının yanında malayaniyata kaymamıza da mani olacaktır.
Hizmet
bizim hayatımızdır.
Biz hizmet ettikçe canlı kalırız ve bu husustaki aksiyonumuzu kaybettiğimiz
zaman da kurur ve ölürüz.
İman ve Kur'an hizmeti adına büyük ya da küçük bir vazife eda etmenin pek çok faydası vardır.
Ez cümle insan üzerindeki vazifenin verdiği mesuliyet duygusuyla daima düşünecek, düşündüklerini pratiğe dönüştürecek ve sorumluluklarını aksatmamaya çalışacaktır.
Neticede masiyetten
ve malayaniyattan da kendisini alıkoymuş olacaktır.
Pek çok vakanın şehadetiyle diyebiliriz ki Allah yolunda hizmet eden insanlara Cenabı Hakk'ın inayeti eksik olmuyor.
Allah'ın dinine yardımcı olmaya çalışanlar bununla onun rızasını yakınlığını
arzu edenler katiyen ihmal edilmiyor.
Bazen bir ferdin Allah adına çok cüzi bir gayreti büyük bir dua yerine geçiyor ve Rabbimiz bu duaya icabet ediyor, onu koruyor ve bu hal devamlı hayra vesile oluyor.
Yani hayır, hayırlar doğuruyor.
Neticede de ortaya çıkan salih daire içerisinde hayat hayırlarla dop dolu devam edip gidiyor.
İnsanı malayaniyata sevk edebilecek boşluklar oluşmuyor.
22. Övülme tutkusu.
İnsanın gönül dünyasını yavaş yavaş harap eden, manevi melekelerini birer birer öldüren hastalıklardan biri de övülmeyi sevmek ve her fırsatta methedilmeyi istemektir.
Hep üstün sıfatlarla
anılma, medhü senalarla yad edilme ve sürekli iyilikler, meziyetler ve başarılarla nazara verilme arzusu, tedavisi zor bir kalp marazıdır.
Müminler arasında da hakkında metiyeler yazılmasını ve övgüler sıralanmasını dileyen insanlar olabilir.
Fakat haddi
zatında kibir, gurur ve bencillikten kaynaklanan methedilme isteği bir küfür sıfatıdır.
İmanın tadını alamamış
olanlar sadece yaptıklarıyla ve sahip oldukları vasıflarla değil, yapmadıkları işlerle ve hiçbir katkıda bulunmadıkları başarılarla da övülmeyi, hiç layık olmadıkları
güzel sıfatlarla da yad edilmeyi arzularlar.
Kur'an-ı Kerim böylelerini bekleyen acı sonu hatırlatma sadedinde şöyle buyurur.
Zannetme ki yaptıklarından ötürü şımaran, yapmadıkları işlerden dolayı da övülmek isteyen kimseler azaptan kendilerini
kurtaracaklar.
Onlara can yakıcı bir azap vardır.
Bana ne söylüyor?
Ayetin iniş sebebi olarak bazı olaylar rivayet edilmektedir.
Ama bir ayetin
herhangi bir mesele üzerine inmiş olması o ilahi beyanın sadece o meseleyile alakalı olduğu anlamına gelmez.
Cenabı Hakk'ın her sözü binlerce hikmetle doludur ve pek çok hadiseye ışık tutucudur.
Her ayet esbab-ı nüzul olarak zikredilen hadiselerle beraber onlara benzeyen diğer olaylar için de bir
aynadır.
Sahabe ve selef-i salihinden çokları bu tür ayetlere ilk muhatapları açısından
bakmaktan ziyade ayette övülen ve yerilen sıfatlar zaviyesinden bakıp meseleleri öyle değerlendirmişlerdir.
Mesela bir ayette inançsızların ya da münafıkların yalancılıkları nazara
veriliyorsa, nasıl olsa onlara söyleniyor deyip geçiştirmemiş.
Acaba benim her sözüm doğru mu?
Yalancılık
olarak nitelenebilecek bir durumum var mı?
diyerek hemen nefis muhasebesine girişmiş ve temkinli olmayı
yeğelemişlerdir.
Şayet yalancılık Cenabı Hak katında çirkin bir sıfatsa ve Allah'ın sevgisi ve
gazabı sıfatlara göre ise ki öyledir.
Yalan söyleyen kim olursa olsun yerilmeye müstahaktır düşüncesini benimsemiş ve
bütün kötü sıfatları da bu mülahazaya göre ele almayı esas edinmişlerdir.
Mevla-i Müteal'in hoşnut
olmayacağı bir işe yanaşmamak ve sui akıbete uğramamak için hep teyakkuzda yaşamış, kendilerini asla emniyette görmemiş, Kur'an'ın zemmettiği her hal, hareket ve sıfatın kendilerinde de olmasından endişe duymuş ve onlardan uzak durmaya gayret
göstermişlerdir.
Bu teyakkuz ve temkinden dolayıdır ki selef-i salihin efendilerimiz ehli küfürle
alakalı ayetleri okurken bile hıçkıra hıçkıra ağlar ve onların akıbetine düşmekten çok korkarlardı.
Mesela Ömer ibn Abdülaziz boyunlarında demir halkalar, ayaklarında zincirler olarak önce kaynar suya sürüklenecek, sonra da ateşte cayır cayır
yakılacaklardır.
Mealindeki ayeti tekrar ede ede sabaha kadar ağlar ve çok defa secdede yığılıp kalırdı.
Gün gelecek kafirler cehennem ateşinin karşısına tutulurken onlara şöyle denilecek: "Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz.
Onlarla sefa sürdünüz
mealindeki ayet-i kerimeyi okuyunca yemeden içmeden kesilir.
Ahiret meyvelerini daha dünyadayken yiyip bitirmekten ve öteye müflis olarak gitmekten korktuğu için bir bardak soğuk su içmeye, birkaç lokma yemek yemeye bile cesaret edemezdi.
Doğrusu özellikle
ilk asırlardaki müminlerin genel halleri onun halinden pek de farklı değildi.
Onlar her ayet karşısında herkesten önce kendilerini muhatap kabul ediyor ve beyan-ı ilahinin muhtevasına göre bir tavır belirliyorlardı.
Tipik narsistler.
Hakikatte yapıp ettikleriyle gururlanıp şımaran, yapmadıklarını bile yapmış gibi
gösterip övünen ve onlarla övülmekten hoşlanan kimselerdeki ruh sefaletinin sebepleri hep aynı hususlardır.
Onlar dinin esaslarından habersiz mütemerrit nefs-i emmarenin güdümünde şöhretperestliğe müptela ve bohemce yaşamaya meyilli kimselerdir.
Bu zelili insanların çoğu üstün sıfatlarla yaratılmış olduklarına inanır.
kendilerini
farklı görüp gösterir ve çevrelerine kendilerinin seçilmiş olduklarını dayatmaya çalışırlar.
Methedilmeye
çok açık ve alkışa teşne bu tiplerin çarpık hislerine aldanmış yandaşlarının iddiaları da eklenince ortaya
en tipik narsisler çıkar.
Bunlar arasında işi mana aleminin devasa kametlerinin dahi telaffuz etmediği ben kutbı irşadım, ben gavsım türünden iddialara kadar vardırlar olduğu gibi yanında başka büyüklerden bahsedilmesinden rahatsızlık duyanlar ve peygamberin
ya da falan velinin temsilcisi ve iz düşümü olduğunu söylemek gibi hezeyanlarla bir kısım muğlak ve
müpem şeylere çevresini inandırmaya çalışanlar vardır.
Bu insanlar gerçekte bu karakterlerin hiçbirine sahip olmadıkları halde başkalarının kendilerini müttaki, dindar ve
Allah'tan korkan bir mümin diyerek övmelerinden hoşlanırlar veya gerçekte tam tersi olmalarına rağmen başkalarının onları samimi, fedakar, şerefli, başkaları için kendini feda eden bir insan olarak propaganda etmelerini isterler.
Bütün hareket ve faaliyetlerinde
hep takdir ve tebcil beklentisi içinde bulunur ve damlalarının derya, zerrelerinin güneş
gösterilmesini arzu ederler.
Müminin hali tevazu ve mahviyettir.
Hakiki müminin şni tevazu ve mahviyettir.
İnan bir insan hak karşısındaki konumunun şuurundadır ve kendisini
insanlardan bir insan veya varlığın herhangi bir parçası kabul eder.
O kendinde zati hiçbir kıymet görmez.
Hatta ilahi inayetle fevkalade bir muameleye tabi tutulmazsa halkın en şerlisi derekesine düşeceğinden korkar.
Dolayısıyla da methedilmekten hiç
hoşlanmaz.
Övülmekten memnun olmaz.
Birisi ona itafen Firdevsi'nin destanı gibi bir destan yazsa ya da okusa onu duymazlıktan gelir veya hiç üzerine almaz.
Benlik hesabına içinde beliren büyük küçük her çeşit dahili kıpırdanışa karşı hemen harekete geçip onu olduğu yerde boğma cehdi gösterir.
Hele lehte de olsa mübalalı sözleri hiç sevmez.
onları büyük birer iddia veya zımni yalan kabul eder.
İnsanlığın iftihar tablosu o eşsiz hayatını tevazu ve mahviyetle örgülemiş ve bize de bu yolu işaret etmiştir.
Mesela kendisini Hz.Musa ile karşılaştırıp yüce kametini ve üstünlüğünü dile getirenleri ikazsa dedinde benim Hz.Musa'dan üstün olduğumu
söylemeyin buyurmuştur.
Yine balığın yoldaşı olan zat Hz.Yunus gibi olma ayeti nazil olunca ihtimal bazı sahabiler acaba Hz.Yunus ne kusur işledi diye düşünürler mülahazasıyla hemen
beni Yunus ibn Metta'ya tercih etmeyin demiştir.
O tevazu abidesi kendisine seyyidimiz efendimiz diyenlere karşı da reaksiyon göstermiş ve hayır efendimiz Allah'tır.
Mukabelesinde bulunmuştur.
Bir gün ya hayrel beriye ey mahlukatın en hayırlısı diye seslenen birine o dediğin Hz.İbrahimdir." sözüyle karşılık vermiştir.
Gayb alimine ait perdeler çok defa gözünün önünden kalkmış ve Allah'ın izniyle veraların verasını müşahede etmiştir.
Ancak bir gün Hz.Ayşe annemizin odasında ilahi söyleyen kız çocuklarının, "Bizim aramızda öyle bir nebi var ki yarın ne
olacağını bilir." dediklerini duyunca onları derhal susturmuş ve ille de bir şey söyleyecekseniz doğruyu söyleyin.
Ben yarın meydana gelecek her şeyi bilemem.
Allah ne bildirirse ancak onu
bilebilirim." buyurmuştur.
Ey riyakar nefsim, insan-ı kamil aleyhi ekmelü tehaya ve teslimat efendimizin halka-i tedrisinden dersini alan ve her haliyle ona
benzemeye çalışan Hz.Ebubekir radıyallahu anh da peygamberane tevazu ve mahviyetin en güzel mümessillerinden biri olarak yaşamıştır.
O hayatı boyunca methedilmeyi hiç sevmemiş ve övülmekten hep rahatsızlık duymuştur.
Hatta kendi irade ve rızası olmaksızın övüldüğü zamanlarda utancından kıp kırmızı kesilmiş ve Allah korkusundan dolayı hemen el açıp şöyle dua etmiştir.
Rabbim sen beni benden daha iyi bilirsin.
Ben de kendimi başkalarından daha iyi bilirim.
Ey alemlerin Rabbi, halkın bende
zannettiği iyilik ve faziletleri bana nasip et.
İnsanların bilmedikleri günahlarımı da bağışla Söyledikleri güzel sıfatlardan dolayı kendini beğenmişlik ve gurur gibi tehlikelere düşmekten
beni koru.
Demek ki takdir, tebcil ve övgüler karşısında mümince tavır mahviyettir.
Allah'ım hakkımda söylenen bu sözleri dua olarak kabul buyur.
Bunları benim için
gurur ve kibir sebebi kılma ve beni nefsimle başa bırakıp ayağımı kaydırma diyerek hemen bütün medhü senaların asıl sahibi Mevla-i Müteale'e sığınmaktır.
Takdir beklememek ve övülmekten tiksinmek bir seviye meselesidir.
Medhüs senalar karşısında kalp balansını
ayarlayabilme gayretinde olmak bütün inananlar için bir vazifedir.
Aksi halde insan nefsine uyar ve kendini şımarıklığa, gaflete salarsa tebrik ve takdirler onun ayağını kaydırabilir.
Vehb İbn Münebbih Hazretleri buyurur ki, "Bir insanın en güzel ahlakı dünyaya rağbet etmemesidir.
En şerli huyu da nefsinin arzu ve isteklerine uymasıdır.
Nefse uymanın alameti ise malı, makamı sevmek ve insanlar arasında
methedilmekten hoşlanmaktır." Ayrıca Nur müellifi, "Sen ey riyakar nefsim, dine hizmet ettim diye gururlanma Allah bu dini facir, günahkar bir adamla da teyyit ve takviye eder.
Sırrınca müzekka, pak, günahsız olmadığın için belki sen kendini o racülü facir, günahkar adam bilmelisin." diyerek bize mümince düşünceyi
hatırlatmıştır.
Bu mülahazalara bağlı kalan birinin insanların teveccühünü beklemesi, hüsnü
zannının layık gördüğü makamlara dilbeste olması, methedilmeyi arzulaması ve riyaya, sümaya girmesi düşünülemez.
Çünkü o hizmetlerini kendisine verilmiş nimetlerin şükrü ve kulluk vazifesi olarak görür.
Bu düşünceyle ucup ve riyadan da kurtulur.
Koynunda akrep var.
Hakiki bir mümin hakkında metiyeler dizildiği zaman
sevinmediği gibi yerildiği zaman da üzülmemelidir.
Aslında insanın kendi kendisini sorgulayıp
küçük göstermesi bir açıdan kolaydır.
Zor olan kusurlarının başkası tarafından sayılıp dökülmesi koynumdaki akrebi haber verene rahmet diyebilmesidir.
Belki belli bir süre sonra kendi
kendine iyi ki kusurlarımı söyledi, beni bitirmek üzere olan hatalarımı haber verdi
diyerek memnuniyet duyabilir.
Fakat yerildiği o ilk anda hazmı nefste bulunarak, "Allah senden razı olsun, hatamı söylemekle bana yardımcı oldun." diyebilmesi baba yiğitçe bir tavırdır.
Bu konuda da güzel bir örnek olan Hz.Üstat gıyabında teziyifkerane sözler
söyleyen ve kendisine hakaret eden biriyle alakalı şöyle düşündüğünü ifade etmektedir.
Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar şahsıma ve nefsime aitse Allah ondan razı olsun ki nefsimin ayıplarını söyler.
Eğer doğru söylemişse beni nefsimin terbiyesine sevk eder ve gururdan beni kurtarmaya yardım etmiş olur.
Eğer yalan söylemişse bu da beni riyadan ve riyanın esası olan şöhrettii kazibeden kurtarmaya yardımdır.
Boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse ona darılmak
değil belki memnun olmak lazım gelir.
O büyük insanın hayatı bir tevazu ve mahviyet timsalidir.
O hiçbir zaman takdir beklememiştir.
Hatta kendisine takdir
hissiyle bakan talebelerini hemen azarlamış.
Niçin yüzüme öyle bakıyorsunuz?
Ben kendimi sevmiyorum.
Bana
haddimden fazla makam vereni de sevmiyorum." demiştir.
Bir gün bir talebesi bu muhteşem eserlerin müellifi olan
zat elbette büyük bir zattır.
diye içinden geçirip hayranlıkla kendisini süzünce bana makam vermeyin diyerek onu
ikaz etmiş ve nazarları şahsına değil Kur'an hakikatlerine çevirmeye çalışmıştır.
Şu sözlerle kendi nefsine seslenirken aslında bize mümince düşünce tarzını bir kere daha hatırlatmıştır.
Senin vazifen fahir değil şükürdür.
Sana layık olan şöhret değil, tevazudur, acalettir.
Senin hakkın medih değil, istiğfardır, nedamettir.
Senin kemalin hodbinlikte, kendini görme, kendini sevmede değil, hüdainlikte, hakkı görme hakkı sevmededir.
Asılı yaptıklarından ötürü sevinip şımarmak ve hiçbir yerinde
olmadığı başarıların hiç üzerinde taşımadığı güzel sıfatların bile kendisine
atfedilmesini ve onlardan dolayı övülmeyi istemek bir küfür ve nifak sıfatadır.
Ne var ki takdir tebcil beklentisi kalbi öldüren bir virüs olarak bazı müminlerde de bulunabilir.
İmanda olgunluğa adım atmış bir insanın nazarında yargı ile övgü eşittir.
O zemmedilmeyle methedilmeyi bir bilir.
metedilmekten hoşlanmadığı gibi kendisini
methedene karşı da içinde bir burukluk hisseden bir manada yergiden memnun olan ve kendisini yeren kimseye hiddet etmek şöyle dursun onu yardıma koşmuş bir dost olarak gören insansa kemal ehli hakiki bir mümindir.
Böyle biri övülmenin gönül dünyası için zararlı bir fitne olduğunu bildiğinden dolayı metedenden hiç hazzetmez.
Gıybet, iftira ve bühtana girmeden müspet tenkit diyebileceğimiz bir üslupla kendisini eleştirenleri kusurlarını hatırlatıp ondan kurtuluş yolu gösterdiği ya da sabredip sevap kazanmasına vesile olduğu için memnuniyetle karşılar.
23. Alınganlık, küsme.
Kırgınlık, araya mesafe koyma, tavır alma, kalben, ruhen ve hissen irtibatını kesme, alakadar olması gerektiği yerde alakadar olmama hali olan küskünlük çoğu zaman daha başka olumsuz davranışları
da beraberinde getirir.
Arkadaşına küsen biri sadece küsturmakla kalmaz.
Bu ruh hali içinde zamanla o arkadaşı hakkında verip veriştirmeye başlar.
Bu durum
bazen gıybete, iftiraya kadar gider.
küs durduğu insanın ayağının kaymasından, kapaklanıp düşmesinden memnun olur.
İş bazen öyle vahim bir hal alır ki insan bütün bu olumsuzlukları irtikap ederken nefsinin avukatlığına yüklenip kendisini haklı görme ve gösterme yoluna girer de nasıl azim bir hata ve günah içinde bulunduğunun farkında olmaz.
Oysa ki bütün bunlar Allah nezdinde çok mahzurlu ve ahiret hayatı adına insanın kayıp gitmesine sebep olacak fiillerdir.
Bu mevzuda Resul-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in ikaz ve tavsiyeleri çok önemlidir.
Bir hadis-i
şeriflerinde şöyle buyururlar.
kardeşini üç günden fazla küsturması müslümana helal değildir.
Demek ki bir mümin ne olursa olsun küslüğünü, dargınlığını en fazla üç gün devam ettirebilir.
Bu arada hemen şunu ifade edelim ki eğer dargınlık meşru bir esas ve mesnede fıkıh
usulündeki ifadesiyle sağlam bir menata dayanmıyorsa üç gün bile küs durmak helal olmaz.
Sahibi-i şeriat
küskünlük durumunu en fazla üç gün diyerek sınırlandırmıştır.
Zira bu süre içinde hafakanlarınız dinecek, köpüren hissiyatınız yatışacak, kırgınlığınız zayıflayacak ve sakin bir ruh hali içinde küstüğünüz kişinin haklarını yeniden mülahazaya alacaksınız.
Bunun neticesinde kardeşlik duygu ve düşüncesi ruhunuzda bir kere daha
canlanacak.
Açtığınız mesafeyi kapatacak ve o kardeşinizle yeniden sarmaş dolaş olacaksınız.
Bunun yanında dargınlık sürecinin uzayıp gitmemesi için de Allah Resulü bir üst sınır koymuş, mesafeyi o taraftan da bağlamıştır.
İşte hadis-i şerif belli ölçüler vermek suretiyle bize bu tür durumları en selametli şekilde atlatma adına bir yol talim
etmektedir.
Mecazi küsme.
Her ne kadar şimdiye dek hakiki ve mecazi diye bir tasnifle meselenin üzerinde durulmamış olsa da şahsın niyet ve maksadına göre küsmeyi
böyle bir tasnif içinde ele alabiliriz.
Buna göre hakiki manada küsme mezmun bir hal olsa da mecazi manada küsme yer başvurulabilecek stratejik bir yol, stratejik bir hamledir.
Mesela bir insanın
evladının yaptığı bir hataya karşı senden böyle bir şey beklemiyordum diyerek muvkaten bir tavır alması
mecazi bir küsmedir.
Asrı saadette yaşanan ila hadisesine de bu nazarla bakabilirsiniz.
Ancak anne baba bundan istisna edilmelidir.
Zira Cenabı Hak onlar hakkında şöyle
buyurmaktadır.
Rabbin ondan başkasına ibadet etmemenize, anneye babaya ihsanda bulunmanıza hükmetti.
Şayet ana babandan biri veya her ikisi birden ihtiyarlık vakitlerinde senin yanında bulunurlarsa sakın onlara öf bile deme ve hele asla onları azarlama Onlara hep gönül alıcı sözler söyle.
Dolayısıyla anne baba ve büyüklerimize karşı küsmenin mecazisi bile
olamaz.
İnsan onlara karşı kesinlikle gönül koymamalı, kırgınlığa sebebiyet verecek çok
ciddi hususlar olsa bile yine de onlara karşı kırılmamalı.
kendisi çok rencide edilse dahi katiyen onları rencide etmemelidir.
Bilakis her zaman onların gönüllerini hoş tutmalıdır.
Yoksa gün gelir kişi yaptığı hataların farkına varır ama işten geçmiş olur.
Zira o gün itibarıyla artık hatalarını telafi edemeyeceği bir noktada
bulunuyordur.
O açıdan insan hayatını öyle tanzim etmeli ki zigzaklar yapmak suretiyle sonunda keşke şöyle yapmasaydım da böyle yapsaydım demesin.
İbadet sevabı kazandıran amel.
Etrafımızdaki insanlar hakikaten bizi küstürecek davranışlar ortaya koyabilirler.
Ama bu tür durumlarda bile Allah'a
ve ahirete imanın gereği kendimize, kendi hissiyatımıza rağmen küsmeme istikametinde bir cehd ve gayret içinde olmalıyız.
Küsülebilecek bir yerde küsmemek insana ibadet sevabı
kazandırır.
Çünkü insan orada nefsiyle yaka paça oluyor.
İç tuyyanlarına ve taşkınlıklarına karşı baş kaldırıyor ve neticede iradesinin hakkını veriyor demektir.
Bazen küsmeyi gerektirecek türlü sebeplerle karşı karşıya kalabiliriz.
Fakat bütün bunları birer imtihan
olarak görüp onlara karşı dişimizi sıkıp sabretmesini bilmeliyiz.
Bize küsseler de biz küsmemeli, incitseler de başkasını incitmemeliyiz.
Zira bizi kırıp incittiklerinde onlara karşı aynıyla mukabelede bulunmayıp gönül enginliğiyle hareket etmek suretiyle
kalkıp bir yolunu bularak o insanlara sarılabilirsek din ve insanlık adına çok önemli bir fedakarlık yapmış, çok önemli bir fazileti yerine getirmiş oluruz.
Küsmenin içtimai hayata bakan
yönü.
Farklı dünya görüşüne sahip insanlar arasında ve bilhassa bunun siyasi hayata
yansıması noktasında günümüzde ciddi küskünlükler, kırgınlıklar yaşanabiliyor.
Siyasi sahadaki bu halleri makam,
mansıp, paye ve ikbal hesapları daha çok tetikliyor.
Muhalifini yıpratma adına insanlar söylememesi
gereken sözleri söylüyor.
Hilafi-i vaki beyanlara giriyor.
Neticede ciddi küskünlük ve dargınlıklar
yaşanıyor.
Halbuki makam mansıp arzusuyla hareket edilmese makamların topluma, insanlığa hizmet adına herkesin iş ve vazife yapabileceği bir alan olduğu, herkesin koşabileceği bir kulvar
bulunduğu görülecektir.
Hepimiz mensup olduğumuz toplumun menfaat ve maslahatı adına farklı kulvarlarda
olsa da netice itibariyla aynı istikamete yönelip her zaman ele olabilir, omuz omuza verebilir ve aynı hedefe doğru koşabiliriz.
Bu koşuda rekabet hissinden gelen falanları geçelim
mülahazasının olmaması gerekir.
Belki cereyan eden bu yarış, bu güzelliklerden ben de geri kalmayayım, en
azından ben de koşturan şu insanlar kadar bir performans sergileyeyim mülahazasına bağlı olmalıdır.
Yol böyle geniş
olunca burada sürtüşme, kırılma, küsme de olmayacaktır.
Her ne kadar küsme çok çirkin, çok mezmun bir fiilse de
kendini ilme, insanlığa adamış fedakar ruhlar arasında da bazen vuku bulabilir.
Bundan dolayı topluma ve hayata dair değişik branşlarda dargınlık ve
küskünlükleri gidermeye matuf ekipler oluşturulmasında ciddi yarar görüyorum.
Zira Hz.Pirin ifadesiyle vifak ve ittifak yani insanların anlaşıp uzlaşmaları tevfik-i ilahinin Allah'ın muvaffak kılmasının en önemli bir vesilesidir.
Bunu teyit eden bir ayet-i
kerimede şöyle buyuruluyor.
Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir.
Yani Allah'ın himayesi, inayeti, riayeti, kilayeti, lütfu, ihsanı onların üzerindedir.
Resuli Ekrem Efendimiz bu ayet-i kerime ile alakalı buyuruyor ki Allah'ın eli
cemaatle beraberdir.
Bir başka hadis-i şerifte ise Hz.Ruhu Seyyidül Enam şöyle buyuruyor.
Her kim cennetin göbeğini otağını kurmak isterse toplumdan ayrılmasın.
Yani ihtilaf ve iftiraklara
düşmesin.
Zira toplumdan, heyetten kopan, aynı zamanda Allah'ın inayetinden de uzaklaşmış olur.
Evet Küskünlük, dargınlık, hazımsızlık ve çekememezlikten veya bazı şeyleri içine sindiremediğinden dolayı bir heyetten
uzak düşen, aynı zamanda Allah'ın inayetinden de cüda düşmüş demektir.
Bütün bunların hepsini birden
mütala alacak olursak, kırgınlık, dargınlık ve küsmelerin ne kadar büyük bir felaket olduğu, insanları barıştırma
ve uzlaştırmanınsa o ölçüde büyük sevaplı bir iş olduğu anlaşılır.
Barış heyetleri.
Mesele çok önemli olduğundan geniş düşünüp bu iş için ekipler oluşturulması gerekir.
Bu konuda
tecrübe sahibi muhataplarının karakterlerini doğru okuyabilecek ölçüde insan psikolojisine vakıf, mantık, muhakeme ve ifade kabiliyetleri güçlü insanlardan heyetler oluşturup küskünlük
ve dargınlığın pençesinde bulunan insanlara yardımcı olunmalıdır.
Her ne kadar toplumda din diyanet noktasında
belli bir boşluk, belli bir cehalet yaşansa da insanımız Allah'a ve peygambere bağlı dinine, diyanetine saygılıdır.
Bu sebeple herkese hitap eden dinimizin evrensel prensip ve dinamikleri kullanılarak aradaki küskünlükler giderilebilir, kırgınlıklar telafi
edilebilir ve yeniden insanların birbirleriyle kucaklaşmaları sağlanabilir.
Arabuluculuk diyebileceğimiz bu
misyon mahalli olabileceği gibi daha geniş dairede de yapılabilir.
Yani böyle güzel bir
vazifeyi mahallede, köyde, şehirde yapabileceğiniz gibi meseleyi daha geniş daireye taşıyarak ülke çapında da
yerine getirebilirsiniz.
Hatta daha da ileriye götürerek uluslararası münasebetler
açısından da değerlendirebilirsiniz.
Bu konuya katkısı olanlar için Allah Resulünün vadettiği fazilet ve sevap çok büyüktür.
Size oruç, namaz ve sadakanın derecesinden daha üstün olan şeyi haber vereyim mi?
İnsanların arasını düzeltmek.
Çünkü insanların arasının bozukluğu ve
fesat dini, insani, içtimai rabıtaları mahvedicidir.
24. İstikbal endişesi.
geleceği düşünme, onu garanti altına alma hususunda tasalanma ya da ileride vuku
bulması muhtemel hadiselerden dolayı meraklanma, kaygı duyma hatta bir kısım menfiliklerin olabileceği
mülahazasıyla kederlenme anlamındaki endişe-i istikbal az ya da çok her insanda bulunan bir duygudur.
Yüce yaratıcı
tarafından fıtratımıza derh edilen sair duygular gibi bu duygunun da bir hikme-i vücudu vardır.
da insanın ileriye yönelik planlar yapması ve oluşması muhtemel problemlere karşı makul
ölçülerde tedbirler alması, hususiyle de ahirete hazırlık yapmasıdır.
Bu hikmetlere mebni fıtratımıza yerleştirilen bu duygunun yaratılış hikmetine uygun olarak değerlendirilmesi,
haddini tecavüz etmesine meydan verilmemesi çok mühimdir.
Aksi takdirde insan istikbale ait endişelerin hasıl ettiği vehimlerin ağında bocalar durur ve dünyayı kendisi için yaşanmaz hale getirir.
Asliyet planında ahireti düşünme, cennete ve ahiret nimetlerine kavuşmak için gayret gösterme, cehennem azabından kurtulmaya çalışma yolunda kullanılması gereken bu hissi maalesef insanların
çoğu dünya adına kullanmaktadır.
nazarlarını daha yakın gördükleri zaman birimlerine dikmiş, yarın önümüzdeki
hafta, gelecek ay, ertesi sene, 10 yıl sonra vesaire hesapları üzerine yoğunlaşmış ve bu hayatı ebedi kabul edercesine
istikbal endişesinin yüzünü bütün dünyayile alakalı işlere çevirmişlerdir.
Bugün pek çok kimsenin zihnini
yarın ne yaparım, hangi üniversiteyi kazanırım, okul bitince hangi mesleğe atılırım,
hangi müessesede iş bulurum, 10 sene sonra bir ev alabilir miyim?
Emekli olunca nerede yaşarım?
Bu çocuk da evlenip
gidince bana kim bakar, ne yer, ne içerim türünden endişeli sorular meşgul etmektedir.
Hususu ile gençlik
yıllarında kendini iyice hissettiren gelecek kaygısı insanı hem kendisinin hem de eş dostunun,
çoluk çocuğunun istikbali ile alakalı ümit ve endişeler arasında getirip götürür.
İnsanları kandırmak için her türlü hileye başvuran şeytan ve hep kötülüklere dayatan nefis de bu duyguyu devamlı
surette körükler.
Hadis-i şerifin ifadesiyle gece vakti sırf Allah rızası için tatlı uykusunu bölmek ve teheccüde kalkmak isteyen kimselerin yüzlerine üfürüp uyu uyu diyen ve onların gecelerini nurlandırmalarını asla çekemeyen şeytan insanların ahirete müteveccih yaşamalarını da kaldıramaz ve onları şu muvakkat dünyanın değersiz
kuruntularıyla oyalamaya çalışır.
Yarananı düşün geleceğini karartma derur.
Şeytan her zaman aynı anda birkaç
yerde çeşit çeşit tuzaklar kurar.
İnsanı bir ile olmazsa diğeriyle avlamayı dener.
Mesela kendi geleceğini düşünmeyenleri aile fertlerinin istikbaliyle kandırır.
Fakat bu gelecek düşüncesini hep dünya hayatıyla sınırlar.
Ahiret de bir
istikbaldir.
Ama onu akla getirmemek için uğraşıp durur.
Bundan dolayıdır ki mümin şeytanın şerrinden sürekli olarak Allah'a sığınmalı.
Ve bu istikamette her zaman Kur'an'dan öğrendiğimiz gibi, "Ya Rabbi, şeytanların vesveselerinden, dürtülerinden, fitlerinden ve onların hep yanımda bulunup beni yanlış şeylere sevk etmelerinden sana sığınırım"
benzeri dua ve niyazlarla hep ona yönelmelidir.
Maalesef şeytan çoğu zaman hislerimizin rengini karıştırıyor.
Ruh
dünyamızın güzel atmosferini bozuyor.
Allah'a müteveccihen giderken niyetimizi
bulandırıyor, bakışlarımızı kaydırıyor, bizi yolumuzdan alıkoyuyor ve başka değersiz şeylerle oyalıyor.
Çok dikkatli olup onun bu sinsi tuzaklarına hayallerimizi, tasavvurlarımızı, aklımızı,
fikrimizi, niyetlerimizi kısaca kendimizi kaptırmamalıyız.
Nazarları ahirete tevcih edin.
Öncelikle kendini bir mukaddes gayeye adamış insanlara çok büyük vazifeler düşüyor.
Adanmışlar kendi adlarına hep en büyük istikbali yani ahireti düşünmelidir.
Bu hedefi yakalamış olanlar beklenti içinde bulunan arkadaşlarını da görüp gözetmeleri, beklentilerini belli ölçüde ve meşru
dairede yerine getirmeleri ve onların nazarlarını da ahirete tecih edip sadece iman hizmetini düşünmelerini sağlamaları icap ediyor.
Vefalı ve sadık bir arkadaş olmanın gereğini ortaya koymaları, onları nefis ve şeytanla başa bırakmamaları ve kalbi dumura uğratan dünyevi meşkalelere terk etmemeleri gerekiyor.
Hz.Osman'ın ifadesiyle, "Dünyaya
ait gelecek kaygısı gönlü karartır.
Ahiretle alakalı istikbal endişesi ise kalbi nurlandırır.
Öyleyse adanmış ruhların zaman sendeleyen ve yolda yürürken tökezleyen kardeşleri hakkında böyle bir kalbi ölüme rıza göstermemeleri ve onların endişe hislerini ahiretle ilgili ulvi ve neticesi açısından çok semerli meselelere yönlendirmeleri icap ediyor.
Her insan az ya da çok gelecek kaygısı taşır.
Fakat bu bazılarında vehim ve hastalık derecesine varır.
Onlar rızkın rezzak-ı hakiki tarafından gönderildiğini unutmuşçasına iaşe derdine düşerler.
Birkaç ay, birkaç sene idare edecek birikimleri yoksa telaşlanırlar.
Hayatı halk eden Mevla-i Müteal'in
hayat için rızık da yarattığını akletmezler.
Yarına çıkmaya hiçbir garantileri olmadığı halde
yarınları, sonraki ayları, müteakip yılları düşünürler.
Gerçi esbap dairesinde yaşadığımız için sebepleri yerine getirmek ve plan program isteyen meselelerde fıtrat kanunlarını
gözetip belli bir düzene göre adım atmak tabiidir ve takip edilmesi gereken bir yoldur.
Ne var ki her canlının rızkını vermeyi taahhüt eden Cenabı Hakk'ın vaadine itimat etmezmiş
gibi endişe hissini tamamen dünyevi istikbale harcamak çok yanlıştır.
Müminde mutlaka bulunması gereken
tevekkül anlayışına da zıttır.
Asıl ahiretinden kork.
Aslında ömrünü bütün bütün suistimal etmeyen her insanın
dünyevi rızkı garanti altındadır.
Zira rezzak-ı hakiki her canlının rızkını taahhüt ettiğini bildirmiştir.
Asıl üzerinde durulması ve endişe edilmesi gereken husus ahiret hayatıdır.
Çünkü ebedi saadet garanti altına alınmış değildir.
İnsan geleceği için tasarlanacaksa öyle ya da böyle nasıl olsa gelip geçecek olan muvak dünya
hayatı için değil kendisinin ebedi saadetine veya sonsuz şekine dönüşecek olan ahiret yurdu için tasalanmalı.
Ölümle başlayıp kabir hayatıyla devam eden mahşer, mahkeme-i kübra ve sırat gibi durakları bulunan en büyük istikbali düşünmelidir.
İnsan tabiatına yerleştirilen gelecek kaygısını yaratılış hikmetine uygun olarak
değerlendirmeli.
Bu his sayesinde dünyanın geçiciliğini fark etmeli.
İmtihan yurdunda olduğunu bilmeli ve ebedi
bir hayat için hazırlanmalıdır.
yarın ne yiyip içeceğim ya da seneye nerede olacağım gibi sorulara cevap
aramaktan ziyade acaba son yolculuğa hazır mıyım?
Mümince ölebilmem için en büyük vesile olan tahkiki imanı elde edebildim mi?
Azığımda kabrimi nurlandıracak teheccüt aydınlığına da yer verdim
mi?
Mahşer meydanında arşın gölgesinde serinleyecekler arasında bulunma keyfiyetine erebildin mi?
Bütün
kulaklarından sıyrılıp geride görülmemiş bir hesap bırakmadan mizanın başına gidebilecek miyim?
Resuli Ekrem Efendimizin
livaül hamdi altında ben de bir yer tutabilecek miyim?
Sıratı geçip cennete yürüyebilecek ve salih kulların arasına girebilecek miyim?
Acaba ben de Cemalullah'ı görme ve rıza-i ilahiyi duyma şerefine nail olabilecek miyim diye düşünmeli ve asıl bu hususların
endişesini taşımalıdır.
Yol yorgunluğuna düşmemek için.
En çok düşünülmesi ve endişe duyulması gereken istikbal 5 yıl sonraki günler değil her an başlaması muhtemel olan ahiret istikbalidir.
İnsan cennete nail olma istikbali, cemalullah'ı müşahede istikbali ve Allah'ın rızasını kazanma istikbali peşine düşmeli ve her şeyden önce bütün beklenti ve arzuların üstünde bunları düşünmelidir.
Nitekim Nur müellifi, "Ey insan, bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun?
Dünyanın 1in sene mesudane hayatı bir saat hayatına mukabil gelmeyen cennet hayatına ve o cennet hayatının dahi 1in senesi bir saat rüyet-i cemaline mukabil gelmeyen bir cemili zülcelalin daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun." diyor.
Ve nihayet 70, 80, 90 senede yaşasa insanın ölüp gideceğini ama ötelere seyahate çıkarken iman gibi bir iksiri azık edinirse tarife gelmez ahiret nimetlerini orada hazır bulacağını hatırlatıyor.
Şu halde bu hakikatlerin her zaman hatırlanması, kalbin bunlarla sürekli cilalanması ve ahiretle alakalı mülahazaların daima canlı tutulması gerekiyor.
İstikbalim, istikbalim, mutlu geleceğim diyen kimselere ille de bir istikbalden
bahsedeceksek ve ona ait meselelerle dertlenecekseniz işte size 8090 seneyle de sınırlı olmayan ve hiç sonu gelmeyen bir istikbal, nimetleriyle bitip tükenme bilmeyen bir istikbal, istikbal-i
ahiret deyip ölüm ötesine dikkat çekmek icap ediyor.
AT ki özellikle içinde yaşadığımız zaman diliminde bu duyguyu tetikleme, ihya etme, diri tutma oldukça zor bir meseledir.
önce inanmaya, sonra imanda derinleşmeye, akabinde marifete yürümeye ve nihayet müzakere meclisleri kurarak, okunması faydalı eserleri okuyarak, muhavereleri sohbeti canan etrafında
örgüleyerek, fikir ve duygu alışverişiyle irfan ocağını iyice kızıştırarak, böylece sürekli köpürüp duran bir marifete ulaşarak Allah aşkını ve ona iştiyakı yüreklerde canlı
tutmaya bağlıdır.
Bu hususta muvaffak olunursa işte o zaman insanlar o ebedi istikbal iştiyakıyla vallahi önümüzde öyle bir gelecek var ki dünyevi ikbal ve istikbal olsa da olur olmasa da diyeceklerdir.
Bu mülahazayla asıl istikbale iman-ı nazar edecek ve böylece yoldakilerle oyalanıp gerçek hedefi şaşırma yanlışlığına düşmekten de kurtulacaklardır.
İmam Gazali Hazretlerinin yolda kalanların haliyle ilgili verdiği bir misalden yola çıkarak konuya açıklık
getirelim.
Bir adam güzel mi güzel bir beldeye gitmek üzere yola çıkar.
Bir süre ilerledikten sonra yol meşakkati ve yorgunluk ağır basar.
Biraz dinlenmek ister.
Müsait bir yer ararken bir su kenarı bulur.
Şırıl şırıl akan su, meyveli ağaçlar, serin gölgelikler, bülbül gibi şakıyan kuşlar, tatlı tatlı öten kuşçuklar, etrafta uçuşan rengarenk kelebekler.
Bütün bu güzellikleri görünce oraya hayran kalır.
Adeta büyülenir ve
bir ağacın gölgesine otağını kurar.
suyun çağlamasını dinlemeye, kelebeklerin uçuşunu seyre, ağaçların meyvelerinden yemeye ve serinlikte dinlenmeye durur.
Çok geçmeden de
içinde bulunduğu halin cazibesine vurulur ve dalar gider gideceği diyarı unutur.
Başlangıçta gideceği beldeyi kastederek az mirah etmiş olsa da önüne çıkan güzellikler
sebebiyle maksadından vazgeçer ve yol yorgunu olarak oraya takılıp kalır.
Şayet insanlara asıl hedefleri ve varıp ulaşmaları gereken ebedi meskenleri sürekli hatırlatılmazsa Allah korusun herkesin aynen o yolcu gibi şirin bir gölgeliye, lezzetli birkaç meyveye, cazibedar bir güzelliğe takılıp yolda kalması ve oracığa yığılması muhtemeldir.
Dolayısıyla her insanın bu mevzuda her yeni gün bir kere daha takviyeye ihtiyacı vardır.
gelecek kaygısını ahirete ait istikbal endişesine dönüştürmek ve bu duygunun canlılığını
koruyabilmek ancak müzakere meclisleri oluşturmakla sohbeti canan vesilesiyle kalpleri yumuşatıp gözleri yaşartmakla ve gönülleri ihya eden hakikatleri hemen her gün farklı bir üslupla yeniden mülahazaya almakla mümkündür.
Hasılığı istikbal endişesi yerinde kullanılırsa ebedi istikbalde sonsuz saadete erişmeye vesile olan çok önemli bir sermayedir.
Orada gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, beşeri tasavvurları aşkın ne nimetler, ne ziyafetler, ne mükafatlar vardır.
Ancak bunlar endişe-i istikbalin yerli yerinde kullanılmasıyla elde edilebilir.
O cumayamaçlarında Cenabı Hakk'ın cemalini seyretmeyi mümkün kılacak vesilelerden
biridir.
Böyle büyük bir sermayeyi gelip geçici dünya hayatının basit arzuları peşinde
tüketmek onu boşa harcamak demektir.
Bu açıdan mümin çoğu sıkıntılarla geçen 50, 60, 70 seneyi daha iyi yaşamanın kaygısını taşıyacağına uzak görülen ama aslında yakınlardan yakın olan ahiret istikbalinin endişesini duymalı ve o endişenin gereği olarak acilen hayrı hasenata sarılıp hayatı değerli kılma yoluna girmelidir.
25. Tuli emel.
Tuli emel hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanmak.
Sonu gelmez
isteklerin, bitmez tükenmez arzuların, önü alınamaz hırsların peşine düşmek demektir.
Hazreti Ruhu Seyyidil Enam Efendimiz, "Dört şey şeket alametidir.
Gözün kuruması, kalbin katılaşması, tuli emel ve dünya hırsı buyurarak ümmetini bu ve benzeri tehlikelere karşı ikaz etmiştir.
Allah Resulü bir başka zamanda, "İnsan yaşlansa da ondaki iki duygu hep genç kalır.
Dünya sevgisi ve tuli emel sözüyle beşeri arzuların bitip tükenle bilmediğine ve nefsin dünyaya bir türlü doymadığına dikkat çekmiştir.
Resuli-i Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in "Hakkınızda en çok korktuğum şey heva-i nefse uymanız ve tuli emele düşmenizdir.
Hevaya uymak hakkın önünü keser.
Tuli emelse ahireti unutturur." buyurduğunu nakleden Hz.Ali şu sözleriyle mevzuya katkıda bulunur.
Dünya size arkasını dönmüş gidiyor.
Ahiretse size doğru geliyor.
Dünyanın da ahiretin de çocukları
var.
Siz ahiretin evladı olun.
Zinhar dünyanın çocukları olmayın.
Zira bugün amel var hesap yok.
Yarınsa hesap var amel yok.
Haydar-ı Kerrar'ın bu nasihatini duyan bir hak dostu şöyle der:
"Demek dünya arkasını dönmüş gidiyor, ahiretse bize doğru geliyor.
Arkasını dönene teveccüh edip kendisine doğru gelene sırt çeviren kimseye şaşmalı değil mi?
Ölümü düşünüp dünyanın fani olduğunu mülahaza etmek ihlası kazanmanın mühim bir vesilesi olduğu gibi tuli emel de sadece bu hayatı gözetmenin istikbal endişesini yalnızca dünyevi yarınlara hasretmenin riyanın ve ihlassızlığın en önemli sebebidir.
İnsan zaman gençliğine, sağlığına, servetine ve makamına güvenir.
Rahat ve rehavet içinde yaşayıp gidiyorken ölümü çok uzak görür.
Elindeki imkanların kaçıp gitmesinden korksa da kendisinin de bir gün göçüp gideceğini düşünmez.
Hatta ölümü hiç aklına getirmemeye çalışır
ve ondan bahsedilmesinden bile rahatsızlık duyar.
Halbuki ölümün ne zaman kimin kapısını çalacağı belli değildir.
Nice genç ve sıhhatli insanlar vardır ki hiç beklenmedik bir anda yakınlarına elveda bile diyemeden ebedi aleme irtihal etmişlerdir.
Şu halde mümin bu dünyada bir misafir gibi yaşamalı ve her an ötelere yürümeye hazır
olmalıdır.
Nitekim bir gün Resuli-i Ekrem Aleyhisselatu Vesselam Abdullah ibn Ömer'in
omzundan tutmuş ve ona, "Dünyada bir garip gibi yaşa ya da bir yolcu gibi ol.
Daha ölüm gelip çatmadan kendini kabir ehlinden say." buyurmuştur.
Ömrü boyunca bu nasihat muvafık yaşayan İbn Ömer Hazretleri de her fırsatta Allah Resulünün ikazını hatırlatarak şöyle
demiştir: "Akşama erdin mi sabahı bekleme.
Sabahı edince de akşamı.
Sıhhatin yerindeyken hayırlı işleri yapmada acele et.
hayatını ölüm ve sonrası için azık tedarik ederek değerlendir.
İnsanlar derece derecedir.
İnsanlığın iftihar tablosunun ve ashab-ı kiramın tuli emelden uzak durma ve
ölüme hazırlıklı olma mevzuundaki tavsiye ve uyarılarından dolayıdır ki Selef-i
salihin efendilerimiz istikbal endişesini bütünüyle ahiret yörüngeli anlamış ve bu dünyaya ait gelecekle
alakalı beklentilerden olabildiğine arınmışlardı.
İmam Gazali Hazretlerinin naklettiğine göre onlardan kimileri
yazda kış için, kışta da yaz için hazırlık yapar.
Bir sene yetecek erzakı derledikten sonra artık kendisini ibadete salardı.
Bazısı daha yaz mevsimindeyken kışı düşünmeyi bile tuli emel sayar.
Yazlık elbisesi varsa kışlık alıp bir kenara koymayı asla aklına getirmezdi.
Kimisinin ümidi sadece bir gün bir geceydi.
Ötesiyle meşgul olup rızık biriktirmeyi dünya sevgisi kabul ederdi.
Aralarında başka bir
grup daha vardı ki onlar bir saat sonraya kalmayı bile düşünmezlerdi.
Rehber-i Ekmel'in abdest almak için az ilerideki suya giderken önce teyemmüm yapmasını ve merakla kendisine bakanlara suya yetişeceğimi nereden bilebilirim demesini delil sayar ve her zaman Azrail Aleyhisselam'la karşı karşıya gelmeyi beklerlerdi.
Hz.Ruhu Seyyidül Enam Muaz
ibn Cebel'e imanın hakikatini sorduğunda, "O büyük sahabi, "Ölümü öyle yakın görüyorum ki, her adımımdan sonra ikinci adımı atamayacağımı zannediyorum." demişti.
Selef-i
Salihinin ekserisi bu mülahazaya göre yaşamış ve ayaklarının biri hep ahiret yamaçlarındaymış gibi
davranmışlardı.
Belki her insan tuli emelden uzak bulunduğunu ve emelinin kısa olduğunu
zanneder.
Oysa onlar bunun ancak amellerle belli olacağına inanmış ve insanın sadece senede bir defa muhtaç olacağı bir şeye ehemmiyet vermesini bile uzun emelli oluşuna delil saymışlardı.
Bir insanın emelinin kısalığına onun hayır yapmadaki aceleciliğini hüccet kabul etmişlerdi.
26. Tevehhümü ebediyet.
Tevehümü ebediyet insanın kendisini ebedi ve la yemut ölmeyecek zannetmesi, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanması, yaşamak için yaşaması, peşin zevkü sefa ve ücretle avunarak sadece halihazırı yaşaması, geçmiş ve geleceği umursamaması demektir.
Tuli emelin kaynağı da tevehümü ebediyet duygusudur.
Tevehhümü ebediyet hissi insanda bazen
o derece gelişir ki onun hayatını bütün bütün tesiri altına alır.
İnsan bu tesir altında kendi hayatını unutur.
Dünyanın ömrüyle alakadar olur.
Kıyametin ne zaman kopacağını sorgulamaya başlar.
Sanki kıyamete kadar yaşayacakmış gibi
kuruntular içinde bir ömür sürer.
Bu arada kendi geleceğini yani sonsuz ahiret hayatını ihmal eder.
Onun için yatırım yapmaz.
Herkes için diyemem ama günümüzde çevremize dönüp baktığımız
zaman gençliğini cami, tekke ve zaviyede geçirmiş dahi olsa çok kimsenin kendisini la
yemut zannettiğini görürüz.
İnsanın daha tutsam koparırım, şunu tutsam yerle bir ederim dediği veya ileride demesi muhtemel olan devreleri vardır.
O devrelerde hep tevehümü ebediyet galebe çalar.
Özellikle de gençken sıhhati yerindeyken asla ihtiyarlayacağını, öleceğini düşünmez.
Bir gün bu diyardan göçüp gideceğini hiç hatırına getirmez.
Servetü samanın elinden kayıp gideceğini hiç hesaba katmaz.
Bu duyguyu değiştirecek ve insandaki gafleti yok edecek şey fikir ameliyesidir.
Yani afaki ve enfüsi tefekkürle gözden perdeyi sıyırmak ve hakikati görmeye çalışmaktır.
Zira Allah bizim gözümüzden perdeyi açıp da çok
acı bir şekilde hakikati bize göstereceği gün gelmeden o perdeyi kendimiz kaldırıp hakikati görmemiz çok önemlidir.
Kıyamete ait bir tabloyu anlatırken Cenabı Hak şöyle buyurur.
O gün herkes beraberinde bir muhafız, bir de şahit olarak yüce divana gelir.
Ona denir ki, "Sen buna hesap gününe karşı gaflet içindeydin.
İşte gözünün önünden perdeyi kaldırdık.
Şimdi artık görüşün pek keskindir.
Nasıl olsa o gün gelecek, o gün gelmeden dikkat ve tefekkürle gözden
perdeyi sıyırma ve daha şimdiden cenneti ve cehennemi görme, duyma ufkuna ulaşma çok önemlidir.
Ama insan nisyanla malul, çoğu zaman gaflet belasına müptela olduğundan biraz tefekkürden uzaklaşınca hemen kendini ebedi yaşayacakmış gibi hissetmektedir.
insana fenalıkları yaptıran daha ziyade onun gafleti, tuli
emeli, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya dalması ve hakikati göremeyişidir.
Bunun da kaynağı tevehümü ebediyettir.
Zannediyorum Ashab-ı Kiram'ın günahlardan uzak durmasında
da işte bu tevehhümü zihinlerinden ve kalplerinden silip atmaları etkili olmuş.
Bizler de eğer ameliyat-ı fikriye ile fikri operasyonla 2 kere 2 4 eder kesinliğinde ölümün
onun ardından da cennet ve cehennemin mevcudiyetini hep mülahazaya alabilsek nefsimizi frenleyecek, fenalıklara girmeyecek, daima ahireti nazara alacak ve hayatımızı her zaman ölçülü yaşayacağız.
Böyle bir ameliyeden mahrum kaldığımız zamansa cennet ve cehennem nisyan perdesi altına gömülecektir.
Biz de Allah'a inansak dahi çok defa hislerimize mağlup olacak, dünyaya dalacak,
fenalıklara girecek ve kendimizi hayattan kam almaya salacağız.
Tevehümü ebediyeti aşmanın bir yolu rabıta-i mevt yani sık sık ölümü düşünmektir.
Zira ölümü düşünerek dünyanın fani olduğu mülahazasını akıl ve kalbimizde canlı tutmak tevehümü ebediyeti delik deşik eden önemli bir yöntemdir.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, "Lezzetleri kesip atan ölümü çokça anın, hiç hatırınızdan
çıkarmayın." buyurur.
Hz.Bediüzzaman İhlas risalesinde buna değinir.
Ey hizmet-i Kur'aniyede arkadaşlarım, ihlası
kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebi rabıta-i mevttir.
Yani ölümü düşünüp dünyanın fani olduğunu mülahaza edip nefsin desiselerinden kurtulmaktır.
Evet Ehli tarikat ve ehli hakikat Kur'an-ı Hakim'in sen de ölümlüsün, onlar da ölümlü ve
her nefis ölümü tadacaktır gibi ayetlerinden aldığı dersle rabıta-i mevti süluklarında esas tutmuşlar.
Tuli emelin menşei olan tevehhümü ebediyeti o rabıtayla izale etmişler.
Ölümü hatırda tutmanın bir diğer yolu da mezarlıkları ve hastaneleri ziyaret
etmektir.
Mezarlıklara uğrayın.
Gönlünüz az uyanıksa, mezarlar ve mezar taşları gafletinizi dağıtıp sizi kendinize getirecektir.
Gidin hastane kliniklerini gezin.
Sıhhati bozulan ve ölümünü
bekleyen insanların hallerine bakın.
Böyle bir tecrübe size bir yolcu olduğunuzu
hatırlatacak.
Kulağınıza burada kalıcı olmadığınızı, geçici olarak konakladığınız bu yerden er ya da geç göçüp
gideceğinizi fısıldayacaktır.
Netice itibariyla tevehümü ebediyet gafletten kaynaklanmakta, gaflet ise
tefekkürsüz yaşamaktan doğmaktadır.
Bu fasit daireyi kıracak en önemli hususlardan biri rabıta-i mevt.
Bir diğeri de ölüm ötesini rasat etme ufku sayılan hastaneler ve hastaların
halleridir.
Ne zaman insan bir kısım hastalıklara, arızalara veya mal, can, evlat konularında bir imtihana maruz kalsa işte o zaman ondaki ölümsüzlük vehmi delikleşik olur.
Hasıl tevehhümü ebediyet duygusunu neyle deleceksek ve bu atmosferi ne ile
parçalayacaksak parçalamamız gerekmektedir.
Yoksa zamanla o bizi boğar da gerçek insanlık semasına bir türlü yükselemez ve Rabbimizin rahmetiyle münasebete geçeceğimiz atmosferi
bulamayız.
27. Haneperestlik.
Hanerest sıcak yuvası ve cıvıl cıvıl çocukları sebebiyle evine aşırı bağlı olan hanesindeki huzur ve rahatın devam etmesi için gerekirse her şeyden vazgeçmeyi göze alan, bazen de rahata
düşkünlüğünden dolayı dışarıya hiç adım atmayan, halkın arasına hiç karışmayan ve insanlardan gelebilecek eziyetlerden kaçmak için kendisini adeta dört duvar arasına hapseden insan demektir.
Bir insanın haneperest olmasında hanenin suçu bulunmadığı gibi ev halkanın da günahı yoktur.
Hanperestlik, evde uzun ya da kısa kalma işini kendi mekanında veya dışarıda yapmayla da alakalı değildir.
Dolayısıyla bu ifadeyle toplumdan
kopmuş, iradesini rahat ve rehavete teslim etmiş, evinde kendine has bir dünya kurup ona müdahale
edebilecek her şeye karşı sırtını dönmüş, bir kısım ihtiyaçlar için dışarı çıksa bile yine gözü evde olan ve ilk fırsatta yeniden oraya kapanan, evde akşamlayıp evde sabahladığından insanlara fazla faydası dokunmayan ve ömrünü hücre-i saadet bildiği hanesinin duvarları arasında geçiren insan kastedilmektedir.
Toplum hayatında kendisine
düşen vazifeleri görmezden gelmek suretiyle dünyasını evine sıkıştıran insanlar gün gelir o çok önem verdiği hanesine de birtım virüslerin girmesini engelleyemez.
Her şeyi bildiği evlad-u iyalini toplumu saran fitne ve fesatlardan koruyamaz olurlar.
Bu açıdan insan evini, ailesini koruduğu, çoluk çocuğunu önemsediği kadar diğer insanların
problemlerine de çare bulmaya çalışmalı ve içinde bulunduğu toplumun refah ve saadeti adına elinden gelen gayreti ortaya koymalıdır.
Toplumun en küçük unsuru sayılan ailenin mutluluğu da bir yönüyle buna bağlıdır.
Dünden bugüne bazı insanlar nefislerini tezkiye ve kalplerini tasfiye etmek için halvethanelere çekilip inziva yapmışlardır.
Ne
var ki bu muvakaten veya bazı insanlar için geçerli olsa da umumi manada herkese ve her zaman için teklif edilecek şey değildir.
İnsanlara faydalı olmak için onların arasında bulunup onlardan gelecek sıkıntılara katlanmak inzivada hakkı aramaktan daha faziletli görülmüştür.
İnsanların dertlerine ortak olmak, aynı zamanda sevinçlerini paylaşmak ve hep yanlarında bulunarak onlara hak ve hakikati
göstermek bilhassa bu zaman diliminde çok daha önemlidir.
Evine kapanma ve herkesten alakayı kesme şeklindeki bir hanperestlik hem erkekler hem de kadınları alakadar eden bir marazdır.
Evet Anne babaya karşı sı-ı rahim vazifesinden arkadaşlık bağlarını korumaya
kadar çok önemli olan insani irtibatlara değer vermeme, insanlarla görüşmeme, eş dostla bir araya gelmeme, evinin kapılarını hiç kimseye açmama ve kendi dar dairesinde ikame ettiği
mutluluk vesileleriyle yetinip bütün şahsi bir hayat sürme şeklinde kendini gösteren bu maraz en az erkekler kadar kadınları da mahveden bir illettir.
Tabii ki bir kadın evine çok değer vermeli ve çoluk çocuğuna iyi bakmalıdır.
Fakat ailesini ihmal etmemenin yanı
başında kendisinin de toplum hayatı açısından bazı vazifeleri olduğunu unutmamalıdır.
O da sohbeti
canan meclislerine katılmalı.
Dini ve ilmi müzakerelerde yer almalı.
İçtimai projelerde rol almalı.
İçinde yaşadığı toplumun ortak problemlerine çareler aramalı.
Bu gayeye matuf olarak yapılan meşveretlerde fikir cehdinde bulunmalı ve dine hizmet edebilmek için her vesileyi değerlendirmelidir.
İster kadın ister erkek her
mümin kendi üzerinde Allah'ın nefsinin ve aile fertlerinin hakları olduğunu bilip onların
gereklerini yerine getirmeye çalıştığı gibi içinde yaşadığı topluma karşı da bir kısım sorumluluklarının
bulunduğunu düşünerek onları da mutlaka gözetmelidir.
Resuli Ekrem Efendimizin buyurduğu üzere her hak sahibine hakkını
vermeye çalışmalıdır.
Şayet eşler kendi aralarında vazife taksimini iyi yapar, mesailerini güzelce tanzim eder ve her hususta birbirlerine yardım eli
uzatırlarsa her ikisi de hem birbirinin hem diğer aile fertlerinin hukukuna bi tamamiha riayet etme.
Hem de Cenabı Allah'ın, Resul-i Ekrem'in, Kur'an-ı Kerim'in, din-i mübinin, iman hizmetinin, içinde yaşadıkları toplumun ve üzerlerinde hakları olan herkesin ve her şeyin hukukunu gözetme konusunda istikameti yakalayabilirler.
Aslında haneperestliğin temelinde her türlü zillet ve mahrumiyetin en başta
gelen sebeplerinden olan tenperverlik, tembellik ve rahata düşkünlük vardır.
Haneperest insan evinin kapı ve pencerelerini sıkı sıkıya kapadığı gibi gönlünü de başkalarına karşı tamamen kapatır.
Hem içeriye hem de içine kapanır.
Hayatını bütünüyle hanesinde geçirmeyi ister.
Bir iş ya da ihtiyaç için dışarıda olduğu zaman bile gözü hep evdedir.
Haddi zatında insanın gözünün evinde olması bir yönüyle çok güzel bir hasrettir.
Çünkü bu hayat arkadaşına ve çoluk çocuğuna bağlılığının ifadesidir.
Fakat bu duygu bir inhirafa maruz kalıp olması gereken dairenin dışına
taştığında rahata düşkünlük, hiçbir meşakkate yanaşmama ve dine hizmet adına da olsa zahmete katlanmayı düşünmeme
ruh haletinin bir göstergesi olabilir.
İşte bu şekildeki haneperestlik, hücumat-ı sede farklı bir zaviyeden anlatılan tenperverliğin, rahata düşkünlüğün ta kendisidir ve adanmışlar için en büyük afetlerden biridir.
28. Kendini ifade etme arzusu.
İnsanın ortaya koyduğu güzel işleri düşünmesi, kendisini onlarla ifadeye kalkması, onlardan bahsedilmesini istemesi
mahzurlu olduğu gibi başkalarının kendisine yönelttiği takdirleri sahiplenmesi de aynı şekilde
mahzurludur.
Zira yaptıklarını anlatmak için fırsat kollayan ve sürekli bu duygularla oturup kalkan biri gerçekten hecelemesi gerekli olan şeyleri hecelemeye imkan ve vakit bulamaz.
Her fırsatta kendini ifade etme isteği ruhi bir marazdır.
Bu marazın kaynağı kibir ve ucup yani kendini ve amelini beğenmedir.
Tedavisi de insanın Allah karşısındaki konumunun şuuruna ermesi, kul olduğunu idrak etmesi, tevazu ve mahviyet hislerini fıtratının bir yanı haline getirmesidir.
tevazu ve mahviyet
tabiatına işlemiş, farklılık mülahazalarına kendini kaptırmamış, kendini başkalarından büyük
görmeyen hatta belki herkesten küçük gören biri neyi ifade edecek?
kendi elinde meydana gelen her türlü güzelliği hakiki sahibine vermesini bilen, bilmesi gereken şeyi biliyor demektir.
İnsanın kendini ifade etme hastalığından kurtulması için en başta kendisinin bir şey
ifade etmediğine inanması gerekir.
Bu ahlakı kazanmış olan ifade etmesi gerekeni tainin derinliklerinde duyuyor demektir.
İnanmış bir gönül her yerde ve her fırsatta Allah'ı ve Resulullah'ı anlatır.
Onları başkalarına sevdirme mevzuunda doyma bilmeyen bir hırsla gayret
eder.
Fakat o baştan sona bütün yeryüzünde ruhi-i revan-ı Muhammedi'nin gönüllerde bir bayrak halinde
dalgalanmasına vesile olsa bile yine de yaptığı bu işi yetersiz görür.
ortaya koyduğu güzel işleri kendisini ifade etmeye bağlamak suretiyle kendi darlığını hapsetmekten fersah fersah uzak durur.
Başkalarının takdiri alkışlaması da onun duygu ve düşüncesini değiştirmez.
İnsanın yaptığı
iyiliklerin hafızı olması marifet değildir.
Bu mana ve mazmun bir atasözümüzde ne hoş edilir.
İyilik yap, denize at.
Balık bilmezse halık bilir.
İnsan bir iyilik yaptığı zaman ona o iyiliği yapma fırsatı veren Allah'a minnet ve şükranını sunma adına tahdis-i nimet nevvinden elhamdülillah eşükrü lillah diyebilir.
Bu ayrı bir meseledir.
Fakat ben falan zamanda şu işi göğüslemiş, şunun elinden tutmuş, şu işleri başarmış biriyim diyerek yaptığı iyilikleri sayıp dökmesi o iyiliklerin
daha dünyadayken heba olup gitmesine yol açma demektir.
Bu hususta insan o kadar hassas davranmalıdır ki birisi kendisine
gelip yaptığı güzel şeylerle onu takdir ettiğinde hatırlayamıyorum demesini bilmeli ve
hakikaten yaptığı iyiliklere hafızasında yer vermemelidir.
gerekirse tekellüflü gayretlerle onları
hafızasından silmeye çalışmalıdır.
Öte yandan inanmış bir gönül 70 sene önce bir kötülük yapmış ve sırf bu
kötülüğünden dolayı 70.000 bin defa istiğfar etmiş olsa dahi onu daha dün işlemiş gibi vicdanında terü taze duymalı, hacetiyle iki büklüm olmalı ve Allah'tan kesintisiz af dilemelidir.
Belki akıllardaki tasavvur ve hayallerdeki hatalar kulun amel defterine hiç
yazılmayacaktır.
Fakat insan bu seviyede dahi bir hata irtikap ettiğinde rabbim ben nasıl oldu da sana karşı bu türlü şeyler düşündüm?
Nasıl oldu da hayal dünyamda böyle bir
münasebetsizlikte bulundum?
Meğer ben ne kadar saygısız bir insanmışım." diyerek yaptığı hatalardan dolayı sürekli iki
büklüm olmalıdır.
İnanın böyle davranan bir insanın hiçbir kaybı olmaz.
Bilakis ömrünü bu çizgide geçiren kişi çokça tövbe ve istiğfar etmenin sevabıyla serfi olur.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem amel defterinde çok istiğfarı olan kimse için müjdeler olsun.
ifadesini kullanmıştır.
Ayrıca o rehber-i ekmel her gün 100 defa istiğfar ettiğini ifade buyurmuştur.
O masum doğmuş ve hep masum yaşamıştır.
Nebiler serveri aleyhissalatu vesselam hayatını vahyin teminatı altında sürdürmüştür.
Bütün bunlara rağmen her gün 100 defa istiğfar etmeyi devam ettirmiştir.
Sözün özü insanın bir günah karşısında geceleyin kalkıp seccadesine kapanması gözyaşlarını ceyhun ederek elf elfe estağfirullah.
Ya Rabbi, senden günahlarım
için binlerce, milyonlarca defa bağışlanma talep ediyorum." demesi onun için büyük bir kazançtır.
Kendisini hiç hata yapmamış gibi gören, kendi faziletlerinin büyülü ikliminde yaşayan, başarılarıyile başı dönmüş, bakışı bulanmış mahmur kimselere gelince onların
mahviyet ve hacet içinde Allah'a yönelmeleri çok zordur.
en küçük hata karşısında bile kendini büyük bir cinayet işlemiş gibi görenlerdir ki bütün samimiyetleriyle Cenabı Hak'a teveccüh
eder, içlerini ona döker ve yakarışa geçerler.
Dolayısıyla bir insanın kendisinin methedilmesini istemesi ne
kadar mezmun bir duygu ve düşünce ise kendini sorgulaması da o ölçüde faziletli bir ameldir.
Bizim derdimiz ve davamız hep Allah ve habibullah olmalıdır.
Bu duyguyla oturmalı, bu
duyguyla kalkmalı.
Allah'ı ve resulünü başkalarına anlatmayı, sevdirmeyi en büyük gaye görmeliyiz.
İnsanlar tarafından sevilme, onların hakkı olduğu gibi bu işi yapmak da bizim vazife ve sorumluluğumuzdur.
İşte insanı böyle yüce bir vazife ve hizmetten alıkoyacak en tehlikeli hususlardan biri şahsında vehmettiği
faziletler ve yaptığı işlerle kendini ifade ve ispat etmeye çalışmasıdır.
Hele bir de bazen kaleminden, bazen fikir, teklif ve projelerinden, bazen organize kabiliyetinden, bazen de insanlara nüfuzundan dolayı çevresinde bulunanlar boynunun kırılacağını hesaba katmaksızın onun alkışçılığını yapıyorlarsa durum daha da tehlikeli bir hal almış demektir.
Parmakla gösterilme gibi bir şeye talip olduğumuzda belki bu talebimize dünyada erişebiliriz.
Fakat meseleyi çok küçük hesaplara bağladığımızdan dolayı öte dünya hesabına ne
kayıplar ne kayıplar yaşarız.
Bu sebeple inanan bir gönül Allah'ın rahmetinin enginliği içinde meseleye bakmalı.
hep rıza ve rıdvana talip olmalı ve asla yaptığı amelleri küçük mülahazalara bağlamak suretiyle onları değersizleştirmemelidir.
4. bölüm kayma noktaları.
1. Kayma noktaları.
Cenabı Hak ilahi adeti gereğince insanları hayatları boyunca çeşit çeşit imtihanlara tabi tutar.
Böylece tıpkı elmasın kömürden, altının da taş ve topraktan ayrılması gibi onların hasını hamından, saf olanını olmayan ayırır.
Aynı zamanda her bir imtihan bir yönüyle bize kendimizi gösterme tecrübesidir.
Yani ezelde kamet-i kıymetimizi bilen Yüce Allah, bizi imtihan etmek suretiyle neye ne kadar mukavemet
edebileceğimizi, bela ve musibetler karşısında nasıl bir tavır alacağımızı, nerede sabredip
nerede yan çizeceğimizi, nerede dişimizi sıkıp dayanacağımızı, nerede kaderi tenkit manasına gelebilecek itirazvari tavırlara girebileceğimizi bizzat bize gösterir.
Bakara sure-i celilesinde, "And
olsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma, fakirlikle imtihan eder deneriz.
Ey peygamber, sen sabredenleri müjdele" buyurulmak suretiyle insanın çok farklı imtihanlara maruz bırakılacağı ifade edilmiş.
Daha sonra da bu bela ve mihnetlere sabredenler müjdelenmiştir.
Buna göre tıpkı ibadetlerin insanın derecesini yükselttiği gibi menfi ibadet sayılan imtihanlar da sabredildiği takdirde insanı günahlarından arındırır ve onu en yüce ve en yüksek makamlara çıkarır.
O halde Allah'ın insanları imtihandan imtihana sürüklemesi ve onları farklı imtihan unsurlarıyla test
etmesi karşısında mümine düşen vazife maruz kaldığı her imtihanda dişini sıkıp sabretmektir.
Ayrıca o bu durumu
kendisiyle yüzleşme, kendini bir kere daha gözden geçirme ve iyi bir kıvam sergileyip
sergileyemediğinin muhasebesini yapma adına bir fırsat bilmelidir.
Mağnem ölçüsünde mahreme maruz kalınması yani neticedeki mükafat ve sevap nispetinde meşakkat ve zorluk çekilmesi önemli bir düstur olduğuna göre insanın varacağı hedefin büyüklük ve kıymetine göre maruz kalınan imtihanın şiddeti de farklı olacaktır.
Mesela şehit olup farklı bir hayat mertebesine uçma çok önemli bir mazhariyettir.
Fakat böyle bir
mazhariyetin elde edilmesi asıl anlamı itibarıyla Allah yolunda savaşmaya, yaralanmaya ve onun yolunda canın feda edilmesine bağlıdır.
Bu sebepledir ki yüksek bir mefkureye gönül veren ve bu yüksek mefkurenin gereklerini yerine getirmeye çalışan bir
insan karşısına çıkan bela ve musibet her ne olursa olsun katlanmasını bilmeli, dişini sıkıp sabretmeli ve çok defa kendisine rağmen yaşayabilmelidir.
Hayatı bir baştan bir başa imtihanlar zinciri olan insan bu dünyada sadece bela ve musibetlerle imtihan olmaz.
Aynı zamanda o maddi manevi başarı ve ihsanlarla da imtihana tabi tutulur.
İnsan hayatında öyle yerlere uğrayacak ve öyle menzillerden geçecektir ki bazı yerler onun başını döndürecek.
Bazı makam ve payeler Allah korusun onun ayağını kaydıracak.
Geçip gittiği yerlerdeki bazı virüs ve mikroplar onun manevi hayatına musallat olacaktır.
Kısaca insan uğrayıp geçtiği yerlerde bazen rahatla, bazen şan-u şöhretle, bazen makam ve mansıpla, bazen de alkış ve alayşle imtihana maruz kalacaktır.
İmtihan çeşitleri.
Kulluk yolunda yürüyenlerin ayaklarının kayabileceği bazı
tehlikeli noktalar vardır.
Biz bu kaygan zeminlere mezelle-i akdam deriz.
İnsanın sürçmesine ve düşmesine sebep olabilecek, onu muvkaten de olsa yolundan
edebilecek bu kaygan zeminleri bir çerçeve içinde ifade etmek oldukça zordur.
Çünkü tarih boyunca çok güçlü ve çalım bir edayile yola çıkan ama daha birkaç adım ilerlemeden üzerine bastığı bir nohut tanesinden dolayı tepe taklak giden ve hiç beklemediği bir virajdan uçuruma yuvarlanan binlerce insan olmuştur.
Bazen küçük bir çakıl taşıyla
tökezleyip yere kapaklanan insanoğlunun kayacağı zaman ve zemini tahmin etmesi de her zaman mümkün olmayabilir.
Üstat hazretleri vicdan mekanizmasını ve latifeleri
izah ettiği bir yerde hem senin mahiyetine öyle manevi cihazat ve latifeler vermiş ki bazıları dünyayı yutsa tok olmaz diyor.
Başın bir batman taşı kaldırmasına mukabil gözün bir saçı dahi kaldıramadığı gibi bazı latifelerin de saç kadar bir ağırlığa, küçük bir gaflet ve dalalete dayanamayacağını anlatıyor.
Mesela fıtratımıza öyle acayip
bir ihtiyaç ve muhabbet istidadı konmuş ki dünya ve içindekiler onu doyuramıyor.
O ihtiyaç ve o muhabbet baki cennetten ve saadet-i ebediyeden başka hiçbir şeye razı olmuyor.
Allah'tan başka hiçbir şeyle huzuru bulamıyor.
Üstat bu tür latifeleri keşfettiği için de bizleri teyakkuza çağırıyor.
Madem öyledir, hazeret, dikkatle bas, batmaktan kork.
Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lema, bir işarette, bir öpmekte batma Dünyayı yutan büyük latifelerini onda batırma diyor.
Demek ki haram bir lokma, yalan bir kelime, yasak bir bakış veya gayrimeşru bir dokunuş, birer kayma noktası oluyor ve bazı latifelerin sönmesine
hatta ölmesine sebebiyet verebiliyor.
İnsan başlangıçta hiç de önemsemediği bu küçük inhiraflar yüzünden
zamanla yoldan çıkıyor.
Kendi kimliğinden uzaklaşıyor, değer ölçülerine karşı yabancılaşıyor.
Bazen sürçüyor, bazen düşüyor, bazen de yüzü üstü kapaklanıyor ve bir daha da belini doğrultamıyor.
Hep iki büklüm ve kambur olarak yürümeye mahkum oluyor.
Hücumat-ı sitte.
Bediüzzaman Hazretlerinin hücumat-ı Sitte diyerek ele aldığı en
tehlikeli şeytani tuzaklar da birer mezelle-i akdamdır.
Hubbucah, korku, tam, ırkçılık, enaniyet ve tenperverlik gibi kapanlara yakalanarak latifelerini
öldüren insanların sayısı hiç de az değildir.
Makam arzusu, tanınma tutkusu ve şöhret düşkünlüğü demek olan Hubbucah
az çok hemen her insanda vardır ve başta ehli dünya olmak üzere pek çokları için
öldürücü bir kayma noktasıdır.
Kimseden korkmamanın yegane çaresinin korkulması gereken gerçek kaynaktan korkmak
olduğunu bilmeyenler için de havf bir ölüm çukurudur.
Bir şeyi hırsla istemek, açgözlülük ve doymazlık manalarına
gelen tama ise bazı şer odaklarının müminleri bile kendi menfur emellerini alet etmek için
kullandıkları gazab-ı ilahiyi celbeden ve hayat-ı ebediyeyi bitiren bir tuzaktır.
Devlet-i Aliye'nin de sonunu hazırlayan sebeplerden biri olan ırkçılık, insanın en zayıf ve fenalığa en açık
damarını teşkil eden enaniyet ve hak erlerini bile dört duvar arasına hapseden tenperverlik gibi hastalıklar da
ayakları kaydıran tehlike noktalarıdır.
Şeytandan gelen bu hücum okları isabet ettiği insanları ciddi
şekilde yaralayan, yatağa düşüren ve hatta öldüren birer virüs gibidir.
Mesela tamah ise tuli emelden, uzun yaşama arzusundan ve bitmeyen isteklerden kaynaklanır.
Ona yakalanan hiç ölmeyecekmiş gibi hayata bağlanır.
Gözü asla doymaz.
Onu da ister öbürünü de.
Bu isteklerini elde etmek için o kapı bu kapı deyip sürünüp dururken hiç farkına varmadan çürür gider.
Tenperverlik ve rahata düşkünlük insanı haneperest yapar.
Aslında aile ve yuva dünyevi bir kısım ihtiyaçları gidermeye matuf ve ahiret hayatına hazırlık hususunda yardımcı
bir unsur olmasına rağmen onu evvelen ve bizzat maksut bir iş şeklinde algılayıp bir hanperestlik duygusu
içine girme de çok hatlı bir kayma noktasıdır.
Ya yuvamdan olursam, ya ailemi kaybedersem, Allah korusun ya çocuklarımdan cüda düşersem gibi mülahazalar
insanın mukavemet sistemini kıran, onu bütün tehlikelere açık hale getiren düşüncelerdir.
Hususiyle de
günümüz insanları için en kaygan zeminlerden birisi enaniyettir.
Hayatı kendi benliğine göre yorumlama, her şeyi şahsi takdir ve tercihlerine bağlama, umumu açık olan ve vicdan genişliğinden kaynaklandığı için fevkalade bir enginliği bulunan şeyleri kendi
dar vicdanına, daha doğrusu daralttığı vicdanına göre değerlendirerek pek çok genişi daraltma, dolayısıyla
dünya kadar himmet ona açık duruyorken kapıları sürgüleme ve istifadeye kapalı olma İşte bütün bunlar iyi bir mümin olma yollarında buzlanma hasıl eden ve
zincirleme kazalara sebebiyet veren faktörlerdir ve hepsi de bir yönüyle sefahet sebebidir.
İman ve İslam dairesi içinde bulunsa da insanın her an bu tür virüslere yakalanma ihtimali vardır.
Mesela salih bir daire içinde bulunduğu halde bir insan şöhret duygusuna
kapılarak din adına ortaya koyduğu amellerin çehresini kirletebilir.
Bir başkasıysa ortaya koyduğu seçkin eserlerle kendisinden bahsedilmesini ve parmakla gösterilen bir insan olmayı arzu edebilir.
Ama bu durum onu yerin dibine batırabilir.
Ayrıca insanın maruz kaldığı böyle olumsuz bir duygu daha başka negatifliklere de bir çağrıdır.
Mesela şöhret duygusu gelip bir kere insanın sırtına bindi mi onun insana daha başka ne türlü kötülükler
yaptırabileceğini kestiremezsiniz.
Bunlar Müslüman bir daire içinde bulunduğu halde her inanan gönlün karşı karşıya
kalabileceği tehlikelerdir.
Allah korusun öbür dünyada insana keşke dedirtebilir.
İhlas düsturlarını kendisine rehber edinmediğinden ötürü ortaya koyduğu başarıları kendine
bağlayan, şöhret uğruna kullanan ve tebcü-ü takdir peşinde koşanlar ahirette keşke bir takdir, bir alkış uğruna
bütün bu amelleri kendi elimle kendim zayi etmeseydim, boşa çıkarmasaydım, bir hiç uğruna boşluğa yelken açmasaydım, keşke sonucu ölüm olan akıntılara
kapılmasaydım gibi kuru telefüh, teessüf ve tahassürler le kıvranacak ve hep pişmanlık soluklayacaklardır.
Fakat ne acıdır ki onların bütün bu sızlanışlarının kendilerine hiçbir yararı
olmayacak, bilakis ızdıraplarını katlayacak ve musibetlerini ikileştirecektir.
Bu bölümde Bediüzzaman
Hazretlerinin dikkatlerimizi üzerine çektiği bu kayma noktalarını daha etraflıca ele almaya çalışacağız.
2. Hubbu Cah, makam ve şöhret düşkünlüğü.
Hub sevgi, bağlılık, tutku demektir.
Cah ise makam, mansıp, paye, şöhret ve itibar manalarına gelmektedir.
Dolayısıyla hubbu cah makam sevgisi, paye tutkusu, şöhret düşkünlüğü, rütbe hırsı ve itibar arzusu gibi manaları çağrıştıran bir terkip olarak dilimize
girmiştir.
Bediüzzaman Hazretleri kendini beğenme, övünme, insanlara görünme, methedilmeyi bekleme ve halk nazarında saygın bir kişi olmayı isteme gibi desiseleri de Hubbu Cah'ın tarifine dahil etmiş ve insanın en zayıf damarı olarak onu göstermiştir.
Hubbu Cah çok tehlikelidir.
Bazı zayıf karakterli kimseler ondan dolayı pek çok hileye başvurur.
Haksızlıklar irtikap eder ve zulme girerler.
Önce makam mansıp sahibi olmak, sonra da yerlerini ve itibarlarını korumak için olmadık sebeplere tutunur.
Bir sürü cürümlere bulaşır ve pek çok günah işlerler.
Allah Resulü bir hadis-i şerifte mal ve şeref tutkusunun insana vereceği zararın aç kurtların koyun sürüsüne vereceği zarardan daha tehlikeli olduğunu ifade
buyurmuştur.
Hubbucah kalbin üzerine zift çeken ve ruhu felç eden kötü bir hasrettir.
Bediüzzaman Hazretleri gönlüne böyle bir virüs bulaştırmış talihsizlere şöyle
seslenir.
Şöhret zehirli bala benzer.
Eğer o belaya düşersen biz Allah'tan geldik ve yine ona döneceğiz de ve kurtul.
Özellikle de dünya hayatını her şeyi sanan insanlarda yükselme merakı,
makam arzusu ve teveccüh tutkusu hac safhada olur.
Onlar içinde siyasi, adli, mülki ya da askeri bir makamı elde edebilmek için can atan çoktur.
İnsanlara çok parlak görünen bir kısım payelere ulaşmak ve halkın teveccühünü kazanmak için
çırpınıp dururlar.
Bunların çoğu kalplerini itminana erdireceğini zannettikleri bir makama yükselmek için üst
üste tavizler verirler.
Şayet o arzularına nail olurlarsa bu defa da bir yandan diğer beklentilerini
gerçekleştirmek, diğer taraftan da o makamı korumak maksadıyla yeni tavizleri normal karşılarlar.
Nice insan vardır ki gayet ciddi, pek doğru ve çok halisane mülahazalarla yola çıkmışlardır.
Fakat Allah'la münasebetleri ve dava düşünceleri dünyanın göz
alıcı güzellikleri karşısında başlarının dönmesini engelleyebilecek kadar kuvvetli olmayınca bir
süre sonra dökülüp yolda kalmışlardır.
Bir zaman samimi bir niyetle ve millete hizmet etmeye matuf iyi düşüncelerle idareye talip olmuşlardır.
ki yeterli bir donanıma sahip olmadıklarından ve Allah'la münasebetlerini sağlam tutmadıklarından her gün
biraz daha asıl gayelerinden uzaklaşmış ve vasıtaları gaye yerine koymuşlardır.
Hubbucahı bir kere tadınca artık onun tirakisi olmuş ve ne pahasına olursa olsun
onsuz bir hayat düşünemez hale gelmişlerdir.
Her şeyi kabul ettikleri bir mevkiye yükselebilmek için bir iki taviz vermekle başladıkları yolun her durağında başka yeni bir tavizle daha karşı karşıya kalmışlardır.
Çünkü makam ve mansıp bağımlısı olan bir insan aynı zamanda bir teveccüh tiryakisidir.
O her yerde takdir edilmeyi bekler.
Alkışlanmayı ister.
beğenilmeyi ve methedilmeyi diler.
Artık o makamla beraber şöhretin, teveccühün, takdirin ve alkışın da bağımlısıdır.
Gaye ve vesile
bir makama ulaşmayı ve bir payeyi elde etmeyi isteyen her insanı aynı kategoride değerlendirmek de yanlış olur.
Bazı insanlar nisbi
payelerin geçici olduğunu bilir.
Elde imkanı varken onları hak yolunda değerlendirir.
bulundukları makamları daha
anlamlı hale getirir ve taşıdıkları unvanlara yepyeni bir ruh verirler.
Kendi zati değerleri sayesinde makamlarının kıymetini de yükseltirler.
Bazıları da paye ve mansıpların gölgesinde bir kısım arzularını gerçekleştirmeye uğraşırlar ve üzerlerinde çok
bol bir elbise gibi duran o makamı dolduramadıklarından oldukça gülünç durumlara düşerler.
beklentilerinin ve kendilerinden beklenenlerin altında kalır ve ezilirler.
İkincilerin durumu, hubbuah virüsüne yenik düşmüş kimseler için örnek teşkil etse de birincilerin duygu ve
düşüncelerini makam sevdası, şöhret tutkusu ya da kıdem arzusu şeklinde değerlendirmek haksızlık olur.
Vatan ve millet aşığı bir insan da belli bir makama sahip olmayı isteyebilir.
Fakat onun bu isteği vazife şuuruna, ülkü ve ülkeye hizmet düşüncesine bağlıdır.
O söz konusu makamın tiryakisi değildir.
Onu kalıcı olarak da görmüyordur.
O makam böyle bir insanın nazarında
sadece bir vesiledir.
Kendi ülkesine ve ülküsüne hizmet etme gayesine yardımcı bir vasıtadır.
Bu düşüncedeki
bir dava adamı o makamı gaye kabul etmediği için ona ulaşmak ya da bulunduğu konumu korumak maksadıyla
tavizler vermek durumunda da kalmaz.
Onu en başta rıza-i ilahi adına, sonra da insanlığa hizmet hesabına bir basamak sayar.
Şahsı adına bu kadar müstani ama aynı zamanda hizmet delisi bir insan
nerede ve hangi mevkide olursa olsun çok rahattır.
Kadri kıymeti bilinmiş, bilinmemiş,
ufkuna göre bir vazife kendisine tevdi edilmiş, edilmemiş, şanına yarışır bir makama getirilmiş ya da
getirilmemiş.
Onun için bunların hepsi müsavidir.
Çünkü o her şeyin ve herkesin ötesinde bir hikmet eli müşahede etmektedir.
Her hadise karşısında Cenabı Hak'a tevekkül eder, ilahi rahmet ve inayete sığınır.
Onu yer tasalandıran ve zaman zaman hüzne boğan tek husus vardır.
O da o an bulunduğu konumun hakkını verememe endişesidir.
Azmı nefs
tarihte imanda derinleşmiş hakiki müminlerin teveccüh beklentisinden hep uzak durmaya çalıştığını görmekteyiz.
Mesela İstanbul'u
fethedenler o büyük başarıdan dolayı alkış beklentisi içinde olmadıkları gibi Belgrad'tan başarıyla geriye
dönenler de alkış beklentisi içinde değildiler.
Yavuz Cennet Mekan Hazretleri Merci Dabık ve Ridaniye seferlerinden dönüp Üsküdar'a geldiğinde halkın alkışlarından kaçmak için gece yarısına kadar Üsküdar'da kalmış.
Halk uykuya dalınca kalkmış ve gece yarısı sessizce Topkapı Sarayına girmiştir.
Ayrıca Kanuni'nin büyük bir seferden döndüğünde İzbe bir yerde yatmayı tercih etmesi ve Tarık bin Ziyad'ın İspanya'yı fethettikten sonra yatağını bir dehlize serdirmesi de bu açıdan üzerinde
durulması gereken önemli tarihi hadiselerdir.
Bu büyük şahsiyetlerin nefislerine karşı takındıkları bu tutuma
tasavvuf ıstılahında hazmı nefs denir.
Mümin hangi konumda bulunursa bulunsun, hangi başarıya ulaşırsa ulaşsın, nefsinin hakkından gelerek onu baskı ve kontrol
altında tutmalı ve sözünü ona dinletmesini bilmelidir.
Böylece nefis emmare olmaktan levvameye, levvameden mülhemeye, mülhemeden mutmainneye, oradan radiye ve mardiyeye ve hatta şahsın istidat ve kabiliyetine göre zekiye ve safiye mertebelerine yükselecek ve
melekleri bile geride bırakacaktır.
Ancak bunun yolu özellikle nefsi zapt altına almaktan geçer.
Nefse
hakim olmanın yollarından birisi de teveccühü nastan kaçınmak ve istemeyerek de olsa böyle bir duruma maruz kalınmışsa onu da istidraç endişesiyle karşılamaktır.
Bu sebeple iyi bir ruh terbiyesi almış insan asla teveccühünası istemez ve beklemez.
teveccühe esas teşkil edebilecek hususlarla karşı karşıya kaldığında
elini ve gönlünü Allah'a açarak hatta kimi zaman Allah'a el açtığını dahi belli etmeden ya bir secdede,
ya bir rükuda ya da bir tesbihat esnasında ne olur Allah'ım bir an dahi olsa beni benimle başa bırakma ve bu teveccüh beklentisini benim içimden çekip al diye dua eder.
Bir insan hazmı nefs edememiş, meseleleri yerli yerine koyamamış.
Yapılan
hizmetlerin arkasında vifak, ittifak, anlaşma, uzlaşma, mantık gibi dinamiklere bahşedilen Cenabı Hakk'ın lütuf ve inayetini görememişse halkın gösterdiği iltifat ve teveccüh karşısında
başı dönüp bakışı bulanabilir.
Onun için kendi zaviyenizden teveccühleri kabul etmeme sizin için
bir esas olmalıdır.
Hangi büyük başarı elde edilirse edilsin, bütün iyilik ve
güzelliklerin, muvaffakiyet ve başarıların Allah'tan olduğu ve ona verilmesi gerektiği hiçbir zaman hatırdan
çıkarılmamalıdır.
Aksi takdirde insanların teveccühleri, pohpohlamaları, alkışlamaları karşısında hadisin ifadesiyle boynunuz kırılır ve teveccüh ve iltifatların altında ezilir kalırsınız.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'in yanında birisi
başarılarından dolayı bir başkasını takdir ettiğinde insanlığın iftihar tablosu kardeşinin boynunu kırdın buyurur.
Çünkü muhatap kimse o yükü taşıyabilecek durumda değildir.
Ama neylersiniz ki insanları bu tür iltifat ve alkışlardan alıkoyamazsınız.
Bakarsanız koskocaman alayların taburların elde ettiği
başarıları getirir tek bir adama verirler.
O zavallı da bunları kendi başına
yapamayacağının farkında olmadığından söylenenleri kabulleniverir.
İşte bundan dolayı diyoruz ki elden geldiğince teveccühü kırmalı ve her zaman bir kul olarak kendi konumumuzun farkında olmalıyız.
Karantinalar oluşturun.
İçimizde böyle bir temayül ortaya çıkmış veya bir arkadaşımızda böyle bir eğilim baş
göstermişse bu duygunun başkalarına da sirayet etmemesi, onların hislerinin de depreşmesine sebebiyet vermemesi için vakit fevt etmeden hemen karantinalar oluşturulup yayılmasını önlemek gerekir.
Çünkü manevi hastalıklar maddi hastalıklardan daha tehlikelidir.
Daha hızlı
bulaşır ve tedavisi de daha zordur.
Bir kere makam, mansıp, şöhret gibi bir virüse yakalanan bir insanı geriye döndürmek oldukça zordur.
Bu sebeple her zaman bu tür duygulara karşı teyakkuz içinde hazır ve tetikte olunmalıdır.
Yapabiliyorsak kendi marifet
gücümüzü bir bağışıklık ve mukavemet sistemi gibi kullanarak bu virüslere karşı sürekli antişhret, antinam ve antişan antikorları üreterek onları henüz menşeinde etkisiz hale getirip kökünü kurutmamız gerekir.
İmam Rabbani ve Bediüzzaman gibi büyük zatlar çok parlak, imrendirici, hayranlık uyandıran hizmetler sergiledikleri
zamanlarda bile birdenbire kendilerini çok ağır bir şekilde adeta yerden yere vururcasına sorguladıklarını görürüz.
insaf sahibi her bir ferdin Türkiye gibi bir ülkede çok ağır şartlar altında yeniden din abidesini ikame ettiğine inandığı ve bu inancın sözlerle, mektuplarla kendisine ifade edildiği ve zatına, eserlerine karşı büyük bir teveccühün yöneltği bir zamanda Hz.Pir, "Sen ey riyakar nefsim, dine hizmet ettim diye gururlanma Muhakkak ki Allah bu dini facir bir adamla da
teyit ve takviye eder sırrınca müzekka olmadığın için belki sen kendini o racülü facir bilmelisin demiştir.
Halbuki o dönemde Hazreti üstadın neşrettiği nur sadece Türkiye ile sınırlı
kalmamış.
Anil merkez kaynaklı bu güzellik dalgalanması dünyanın dört bir yanında intişar etmiş.
kısa bir
müddet içerisinde Medine-i Münevvere'de, Mısır ve Pakistan gibi ülkelerde hüsnü kabul görmüştür.
Muhabere muasala
imkanlarının oldukça sınırlı olduğu böyle bir dönemde üstat hazretlerinin etrafındaki 5 10 insanla ümit vadeden her yere mutlaka el uzatmaya çalıştığı ve o cüzi imkanlarla adeta dünyayla oynadığı görülür.
Ve onun bu gayretleri ciddi manada bir hüsnü kabul ve teveccüh de görmüştür.
Fakat o bütün bunlar karşısında kendini mazhar bile değil sadece güzelliklerin kendisine uğrayıp geçtiği bir memer olarak görmektedir.
Böylece o meydana gelen güzelliklerle kendisinin asli olarak hiçbir irtibatının, hiçbir nispetinin olmadığını dile getirmiş ve
muhtemel beğenilme, takdir edilme, tanınıp bilinme gibi duygulara karşı hariçte setler oluşturmuş.
Onlar henüz iç dünyasına adımını atmadan tahşidatta bulunmuş.
tedbirini almış ve o
virüslerin gelip içine sızmasına meydan vermemiştir.
Esasen aynı durumu bütün büyüklerin hal ve tavırlarında
görebiliriz.
Mesela esrar-ı uluhiyet ve esrar-ı rububiyet gibi derin meseleler hakkında çok rahat
konuşan bu ulvi hakikatlerin gönüllerde duyulup hissedilmesi adına peygamberane bir azim ve ceht ortaya koyan ve netice itibarıyla bizim derinliğini takdirden aciz kaldığımız İmam Rabbani mürşidi-i Muhammed Baki Billah Hazretlerine yazdığı bir ariizasında kendisinden sadır olan
bütün hayırlı işlerde nefsini itham ettiğini, herkesi kendinden üstün kendisini ise insanların en şerlisi olarak gördüğünü ve amel defterinin hayırlı işler açısından bomboş olduğunu
ifade eder.
Demek ki bu büyük insanlar gurura, kibre, içten içe kendini beğenmeye giden yolları ta baştan kapatmış,
bariyerler koymuş ve bu istikamette nefislerini yerden yere vurmuşlardır.
Tabii bunun neticesinde
kendilerine gösterilen hürmet, iltifat ve takdirlerden hoşlanmak bir yana arzulamadıkları,
beklenti içinde olmadıkları böyle bir muameleye maruz kalınca tepeden tırnağa terleyecek ölçüde
ciddi manada rahatsızlık duyacak hale gelmişlerdir.
İşte biz de iç alemimizde şöhretperestlik hesabını harekete
geçen en ufak bir kıpırdanma karşısında hemen teyakkuza geçmeli.
Kendimizi yerden yere vurmalı.
Sürekli nefsimizle yaka paça olmalı ve böylece o öldüren virüslere karşı kalbimizin kapılarını bütünüyle kapalı tutmalıyız.
Çünkü başta da ifade edildiği gibi insan bir kere şöhret, namu nişan, hubbu cah deryasını açılınca onun geriye bir hayli zordur.
Bir kere o gaflet deryasını açılır, şov türünden hadiselerin arkasına takılır, iltifattan zevk almaya, takdirü tebcillerden lezzet duymaya başlarsanız zamanla yapacağınız her işte takdir
beklentisine girer, iltifat intizarında bulunur ve alkış dilencisi haline gelirsiniz.
Şöhret tiryakisi olmuşları harekete geçirebilmek, bir iş yapmasını sağlamak için de her seferinde maddi
manevi iltifatlara tabi tutmak gerekecektir.
Yapılan iltifatlar, takdirü tebciller zaman içinde ona kafi gelmeyecek, onlarla tatmin olmayacaktır.
Uyuşturucu müptelası bir zavallının uyuşturucuya olan bağımlılığının gittikçe artması ve aldığı o zehrin dozunu her
seferinde biraz daha artırması gibi şöhret düşkünü bir nefis de hep daha fazlasını daha fazlasını talep edecektir.
Artık onu tedavi etmek de bir hayli zordur.
Çünkü şöhret tutkusu başını döndürmüş, bakışını bulandırmış, aklını başından almıştır.
Bu sebeple böylelerinin kurtuluşu tabir caizse gaybi bir inayet eline kalmıştır.
İşte bütün bunlardan dolayı diyoruz ki bu büyük afetin önünü daha baştan
kesmeli.
Ölümcül virüslere karşı kendi düşünce dünyamızı daha baştan karantinaya almalıyız.
Teveccühü hizmete tevcih et.
İnsan istemese de bazen teveccühü savmak mümkün olmaz.
Böyle durumlarda ehven-i şerreyn olarak veya hayrı kesire karşılık hayrı kalil olarak insan onu bir yönüyle hizmet istikametinde
kullanmalıdır.
Yani başkaları size teveccüh gösterdiğinde siz de imkanı varsa ve o teveccühleri hakiki manada teveccühe layık olana tevcih edersiniz.
Bu sebeple elinizde bir fırçanız olsa ve siz onu her hareket ettirişinizde baş döndürücü bir poster meydana getirseniz
yine de çok rahatlıkla şöyle diyebilmelisiniz.
Vallahi, billahi, tallahi bunları Allah yaptırtıyor.
Ben bu işi böyle mükemmel bir şekilde ortaya koyabilecek kabiliyet, istidat ve
ufukta bir insan değilim.
Hz.Piri Mugan'ın kendisine teveccüh edip yanına gelmek isteyenlere ne diye onca para verip masrafa gireceksiniz?
Bir yerde oturup
eserleri okumanız daha iyi olur." mealinde sözler söyleyerek insanların nazarını kendinden başka bir tarafa
çevirdiğini görüyoruz.
İnsanlar etrafınızda halkalar oluşturmuş size teveccüh ediyor, sizin
tavsiyelerinizi dinliyorlarsa ve siz de onların bu teveccühlerini savma imkanına sahip değilseniz bu durumda bir içtihat
hatası olarak size olan teveccühlerini yapılması gerekli olan işlere yönlendirerek değerlendirebilirsiniz.
Mesela siz
size teveccühte bulunanlara şöyle diyebilirsiniz.
Eğitim müesseseleri ve kültür lokalleri milletimiz ve
insanlık için hayati ehemmiyeti haiz.
Bu sebeple her yerde okullar açın, kültür lokalleri yapın.
Eğer tek başınıza yapamıyorsanız imkanlarınızı bir araya getirin ve daha büyük
işlere, daha büyük hizmetlere talip olun.
Böylece dünyanın değişik yerlerinde ruhunuzun ilhamlarını başka sinelere boşaltacak zemin ve platformlar oluşturun.
Yoksa elalemin sizi
alkışlamasının, göklere çıkarmasının ahiretiniz hesabına size hiçbir faydası yoktur.
Bunlar
sizin için bir kazanım değildir.
Sadece nefsani hislerinizi tatmin eder.
Aslında bunu bir tatminden ziyade insanı sürekli o türlü beklentilere sevk edip ona sürekli stres ve sıkıntı yaşatan bir afet olarak ifade etmek daha doğru
olacaktır.
Böyle bir beklenti insanı teveccüh ve alkış konusunda aç gözlü haline
getirmekten başka bir işe yaramaz.
Hasılığı siz bir taraftan halkın size olan teveccühlerini savma ameliyesi
gerçekleştirirken diğer taraftan da o teveccühleri şöyle böyle semereli hale getirmeye bakmalısınız.
İnsanların size olan itimatlarını, hüsnü zanlarını ve tavsiyelerinize inanmalarını siz de onların uhrevi hayatları adına değerlendirme yoluna gitmelisiniz.
3. Korku hissi
Bakara suresinde mealen şöyle buyurulmaktadır.
Andolsun ki sizi biraz korku,
açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalmayla imtihan eder deneriz.
Ey peygamber, sen sabırlı davrananları müjdele.
Kasem olsun ki sizi içinize
salacağımız bir kısım korkularla imtihan ve iptilaya tabi tutacağız.
Defaatle başınıza korku salacak, ehli dünyayı size musallat edecek.
Böylece kim korkuyor, kim korkmuyor?
Harici vücut noktasında bunu ortaya çıkaracağız.
Kimin korkup korkmadığını ilim noktasından Cenabı Hak biliyor.
Fakat kudret ve iradenin
taalluk sahası olan harici vücut noktasında kimin korkup kimin korkmadığını ortaya çıkarmak için o sizi durmadan
imtihana tabi tutacaktır.
Bu imtihanlardan biri de korkudur.
İnsan zelzeleden, açlıktan, susuzluktan,
maddi manevi düşmandan korkar ve bunlar onun için bir imtihan olur.
Korku hissi müminin ayağının kayabileceği ve aynı zamanda kötü ahlakın kaynağı
sayabileceğimiz hususlardan birisidir.
Korkak bir insanın iradesi felçlidir.
Ehli dünya müminlerin bu damarından her zaman istifade etmiştir, etmektedir.
Bediüzzaman insanda en mühim ve esaslı bir hiss-i haftır.
Dessas zalimler bu korku damarından çok istifade etmektedirler ve onunla korkakları gemlendiriyorlar.
Evet Bunlar avamın ve
bilhassa ulemanın bu damarından çok istifade ediyorlar.
Onları korkutuyor ve evhamlarını tahrik ediyorlar." diyerek bu hakikate işaret eder.
Oysa ki mümin bu tür bir tehdide takılıp kalmadan Allah'a teslim ve tevekkül içinde içerisindeki teslim gücüyle
mutlaka onu aşmalıdır.
İman hem nurdur hem kuvvettir.
Cenabı Hakk'ı tanımamız, onu tasdik etmemiz ve imanımız sayesinde bu dünyayı bir zikirhane, bir eğitim alanı ve bir imtihan meydanı gibi görürüz.
İrademizin yetersiz kaldığı noktada Allah
Teala'nın sonsuz iradesine dayanır.
Üstesinden gelemeyeceğimiz konularda onun kudretine itimat ederiz.
Dolayısıyla kendi acizliğimize rağmen hakkın kudretiyle güçlü olur, fakru zaruret içinde bulunduğumuz anlarda bile onun servetiyle
zenginleşiriz.
Bu dünyadaki bütün doğumları askerlik vazifesine başlama, ölümleri de
askerlikten terhis olma sayarız.
Bundan dolayı da bizim nazarımızda kainattaki herkes ve her şey birer vazifeli memurdur ve her ses birer zikir, tesbih ve şükür namesidir.
Eserlerinde sürekli bu hakikati ifade eden Hazreti üstat, "İman hem nurdur hem kuvvettir.
Hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hadisatın tazyikatından kurtulabilir." der.
Kainata iman nuruyile baktığımız sürece bizim nazarımızda dünya karanlık
değildir.
Varlık ve eşyanın ifade ettiği manalar açıktır.
Mahlukatın çehresindeki her şeyi çok rahatlıkla okuyabilir, kendi varlığımızın ifade ettiği hakikatleri kolayca anlayabiliriz.
Dünyanın ve
insanlığın akıbeti mevzuunda da inanç ve kanaatlerimiz nettir.
Ebedi yokluk olmadığını, cennet ya da cehennemle noktalanan bir yolculukta bulunduğumuzu, cennet ve cehennemin de
belli ölçüde ve şart-ı adi planında insanların iradelerine bağlandığını ve iradesinin hakkını verenlerin Allah'ın inayetiyle cennete, heva ve heveslerine yenilenlerin de adli ilahi ile cehenneme sevk edileceğini söyleyebiliriz.
Onun gönderdiği rehberler sayesinde vazife ve sorumluluklarımız da artık bariz ve beyyin.
Onlar da bir aydınlık
içinde.
Namaz kıldığımız zaman ne yaptığımızı biliyoruz.
Onu müminin miracı, kalplerin nuru ve sefine-i dinin dümeni olarak görüyoruz.
Onunla Allah'a yaklaştığımıza ve başımızı yere koyduğumuz an ona en yakın hale geldiğimize inanıyoruz.
Oruç tuttuğumuz zaman oruç benim içindir, sevabını da ben veririm.
Vaadi sübhanisi ile
ümitleniyoruz.
Sevabını sadece Allah'tan bekliyor ve mükafatını alacağımız hususunda da asla şüpheye düşmüyoruz.
Hacca giderken yeniden bir doğuş ve diriliş yaşama, günahların ağırlığını
Arafat'ta döküp yüklerden kurtularak geri dönme duygularıyla dop dolu olarak yola koyuluyor ve Rahman'ın
misafirlerinin mutlaka misafirperverlik göreceklerine itimat ediyoruz.
İşte bütün bu inanç, ümit ve uhrevi beklentiler hem sorumluluklarımız hem mesuliyetlerimiz ve hem de umduğumuz mükafatlar adına bize gayet açık, oldukça net ve çok güzel manalar fısıldıyor.
Bunlar sayesinde Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği iman bir manevi tuğba-i cennet çekirdeğini taşıyor.
Küfürse manevi bir zakkumu cehennem tohumunu saklıyor.
Hakikatini vicdanlarımızda duyuyoruz.
O tu-i cennet çekirdeği sayesindedir ki gam ve keder saikleriyle kuşatıldığımız zamanlarda
bile hep huzur içindeyiz.
Ne devamlı gam çekiyoruz ne de keder.
Bazı anlarda gam ve keder tatsak bile hemen Allah'ı zikrediyor, onun güç ve kuvvetine dayanıyor, ilahi merhamete sığınıyoruz.
Böylece sıkıntıların arka yüzündeki uhrevi güzellikleri görerek elemleri lezzete
çeviriyor ve korku, endişe, gam ve kederleri hüznü mukaddes renkleriyle beziyoruz.
Mukaddes hüzün.
Tabii ki inanan bir insanda bazı korkular yaşayabilir.
Bazen bir
kısım endişelerin ağına düşebilir.
Fakat onun korku ve endişeleri dünyevilikten çok uzaktır ve mukaddes bir hüzün çevresindedir.
Çünkü o korku ve endişelerin
arkasında mücerret kuru bir imana güvenmeme duygusu ve imanı daha sağlam bir teminat altına alma ihtiyacı vardır.
İnsanın kendi ameline güvenmemesi, imanını koruma altına almak için emin yollar araması ve her an düşebileceği endişesiyle Cenabı Hakk'ın rahmetine iltica etmesi de yine imandan kaynaklanan bir haldir.
Eğer iman etmişseniz mutlaka cenneti ümit edecek ve cemalullah arzusuyla öteleri gözleyeceksiniz.
Aynı zamanda Allah korusun attığımız yanlış bir adımdan ötürü
ya cennet kapısından geriye dönersek ne olur bizim halimiz?
Müslüman doğduk, Müslüman yaşadık fakat Allah korusun ya devrilir gider ve hayatın sonunda bir çukura yuvarlanırsak ne yaparız şeklinde endişeler de duyacaksınız.
Ahiret hesabına
böyle bir korku ve endişe içinde olma da imanın gereğidir.
İnsan burada kendini rahat hissediyor.
Buldum, erdim, kurtuldum diyorsa onun akıbetinden endişe edilir.
Fakat ebedi hayat adına halinden endişe duyuyor, ahiret korkularını burada yaşıyorsa ötede
endişelerden azade hale gelir.
Nitekim Cenabı Allah bir hadis-i kutsiyi de iki korkuyu ve iki emniyeti bir
arada vermem buyurmaktadır.
Evet dünyada ahiretten endişe etmeyen ve öteler için hazırlık yapmayanlar orada korkularla kıvranacak.
Burada korku içinde
yaşayanlarsa ahirette emniyet ve huzur içinde olacaklardır.
İnsanın ahiret hesabına korkması ve kendi akıbetinden endişe etmesi çok önemlidir.
Çünkü bu endişe onu Allah'a yönelmeye ve günahlara karşı tavır almaya sevk eder.
Gelecekte tehlikeli hallere maruz kalmaması için teyakkuza geçmesini ve uyanık olmasını sağlar.
Kur'an-ı Kerim akıbetinden endişe etmeyen gafillerin halini şöyle anlatır.
Binasını Allah'a karşı gelmekten sakınma ve onun rızasını kazanma temelleri üzerine kuran kimse mi hayırlıdır?
Yoksa yıkılmak üzere olan bir uçurumun
kenarına kurarak onunla beraber cehenneme yuvarlanan mı?
Allah zalimler güruhuna hidayet etmez.
Onları umduklarına eriştirmez.
Bu ayette geçen cüruf kelimesi her an yıkılmaya hazır
bir yar demektir.
İşte ameline güvenen ve akıbetinden endişe etmeyen insanların imanı şayet varsa tıpkı sel sularının dere kenarında biriktirdiği toprak üzerine yapılan ev
gibidir ve onun yıkılması da an meselesidir.
Hak dostları hayattayken hav kapısını ardına kadar açık bırakmak ve
ölüm zamanı da recaya yapışmak gerektiğini söylerler.
Müminler Allah'tan kıyamet gününün dehşetinden, cehennem azabından ömür boyu korkmalıdırlar.
Fakat bu korku onları pasifliğe, hareketsizliğe, ümitsizlik ve karamsarlığa
itmemelidir.
Aksine onları korkunun sebeplerini ortadan kaldıracak tutum ve davranışlara yöneltmelidir.
Kur'an-ı Kerim gönüllerimize bütün bir hayat boyu akıbet, endiş olma duygusunu aşılar ve ayaklarımızı her zaman yere sağlam basmamızı hatırlatır.
Cenabı Hak bizim için çok defa havfı bir kamçı olarak kullanır.
Nasıl annesi tarafından azarlanan çocuk yine onun şefkatli kucağına koşuyorsa korku ve endişeler de bizi ilahi rahmetin enginliklerine yöneltir ve Allah'a sığınma duygularımızı
tetikler.
Ayrıca sadece Cenabı Hak'tan korkup yalnızca ahiretinden endişe eden bir vicdan başkalarından
korkma ve dünyevi endişelerle titreme belasından da kurtulmuş olur.
Eğer gerçek müminler iseniz onlardan korkmayın.
Benden korkun mealindeki ayet-i kerime de insan mahiyetindeki korku hissinin sağa sola dağıtılmamasını ve dağınıklığa
düşülmemesini vurgular.
Korku ve ahiret endişesinin derecesi imanın derecesini de gösterir.
Rabbilerine
döneceklerine inandıklarından kalpleri titreyenler, onun yolunda mallarını harcayanlar, evet işte onlardır hayırlara koşanlar ve o işlerde öne geçenler mealindeki ayet münasebetiyle Hz.Ayşe validemiz buyurur ki, "Bu ayet nazil olunca ayette zikredilenler zina etme, hırsızlık yapma, içki içme gibi haramları irtikap edenler midir?" diye Resulullah'a sordum.
Allah Resulü, "Hayır ya Ayşe
ayette anlatılanlar namaz kılıp oruç tutup sadaka verdiği halde kabul olup olmadığı endişesiyle tirtir titreyenlerdir." buyurdular.
Bu hadis-i şerifte de
görüleceği üzere hakiki müminler hayır ve hasenat adına koşar durur daima salih amellerde bulunurlar.
Ama amellerinin kabul olup olmadığı hususunda da sürekli endişe yaşar ve yapıp ettiklerine asla güvenmezler.
Şu kadar var ki bu endişe onları
yese atmaz.
bilakis daha çok gayret göstermeye, hayır ardında daha fazla koşturmaya
sevk eder.
Bu itibarla bütün müminler her durumda havf ve reca dengesini gözetmelidirler ki labaliliğe düşmesinler ve kazanç yolunu hüsranlarla karartmasınlar.
Dünya ahiret dengesi
Mümin dünya ahiret dengesini iyi kurmak zorundadır.
Bu denge kurulduktan sonra Allah'ın tevfik ve inayetiyle her şey hall olacaktır.
Mesele ahiret ve dünya aynı anda karşımıza çıkıp bütün ağırlıklarıyla vicdanımıza oturdukları zaman en çok lazım olanı tercih
edebilmektir.
buysa dünyaya dünya kadar, ahirete de ahiret kadar değer ve kıymet vermeyi gerektirir.
Bu dengeyi kurabilenler için korku ve endişeden söz edilemez.
Bütün dünya bela olup
başlarında patlasa herhalde onları zerre kadar paniğe sevk etmeyecektir.
Zira korku ve endişe hayat tutkusundan ileri gelir.
Halbuki onlar hayatı istikar etmektedirler.
Böyle basit bir hayat için endişeye kapılmanın hiçbir manası ve insanı tatmin edecek hiçbir izah şekli yoktur.
Cenabı Hak ferman-ı sübhanisinde şöyle buyurur.
Allah'ın izni olmadan hiç kimse ölmez.
Ölüm belirli bir süreye göre yazılmıştır.
Kim dünya sevabını menfaatini isterse kendisine ondan veririz.
Kim de ahiret sevabını isterse kendisine ondan vereriz.
Şükredenleri mükafatlandıracağız.
Allah kişinin ne zaman vefat edeceğini baştan tayin etmiştir.
Herkes sırası
geldiği zaman ölür.
Hz.Ömer o kadar harbe iştirak eder bir şey olmaz da mescitte namazı kıldırırken sinesinden
yediği hançerle vefat eder.
Halit ibn Velid ömrünü cephelerde geçirir.
Vücudunda yara almayan para kadar dahi bir yer
kalmaz.
Ama yatağında vefat eder.
Rabbin tayin ve takdir buyurduğu ecel bir an geriye ne de ileriye alınabilir.
Allah ölümümüzü ne zaman takdir etmişse ancak o zaman ölürüz.
Onun emri ve izni olmadan hiçbir şey olmaz.
Dolayısıyla ölümden ne geldiği zaman kaçıp kurtulmamız ne de gelmeden evvel ona kavuşmamız mümkün değildir.
Nitekim ölümün arkasından koşanlar ona çabuk ulaşamadı.
Ölümden kaçanlar da ondan kurtulamadılar.
Madem ki ölüm takdir edildiği zaman gelecektir, öyleyse en
mühim mesele aziz olarak ölmektir.
Aziz olarak ölen bir Müslümanın ölümü de en az hayatı kadar faydalı olur.
Zira onun şerefli ölümü arkada kalanlar için bir ibret olur.
O halde asıl kazanılması gereken yer ahiret yurdudur.
Gayretler hep o tarafa yönelik olmalıdır.
Ahirete iştiyak en bereketli cesaret kaynağıdır.
4. Hırs tamahkarlık.
Hırs, tamahkarlık, doyma bilmeyen bir arzuyile bazı şeyleri istemek şiddetli talep ve arzu manalarına gelir.
Bu kötü sıfat müminlerde sebebi-i hasarettir.
Yani mutlak manada hırslı olan bir insan maddi manevi kaybetmeye aday demektir.
Dolayısıyla başarılı olmak ve hüsrana uğramamak için hırsı terk etmek veya onu hayra, iyiye kanalize etmek gerekmektedir.
Yoksa insan birçok konuda hırstan kendini kurtaramaz.
Bu da gayet normaldir.
Hırs insanın tabiatında vardır.
Öyleyse herkese düşen vazife bu hissin yüzünü hayra çevirmek olmalıdır.
İnsanlardaki hırsın sebeplerinden birisi ümniyedir.
Ümniye dipsiz emeller, boş ümitler, yalan sevdalar, batıl idealler ve manasız kuruntular demektir.
Ümniye insanlarda iki şey meydana getirir.
Hırs ve uzun emel.
Bunlar insanla beraber doğmuş birçok kötü ahlakın da menşei sayılan hatta insanın ayrılmaz bir parçası olan öyle iki özelliktir ki Allah Resulü, "Ademoğlu ihtiyarlarken onda iki huyleşir.
Hırs ve uzun emel buyurarak bu hakikati ifade etmektedir.
Hırs iç huzursuzluk ve birçok manevi hastalığı da beraberinde getiren bir hastalıktır.
Hırslı insan emeline nail
olabilmek için zamanla inandığı esaslardan dahi taviz verebilir.
Uzun emelse insana ahireti unutturur.
Burada asrımızda çok yaygın olan dünya ve ukbada insana hiçbir fayda
sağlamayacak mahiyetteki boş ideallerin şeytanın telkini olduğunu belirtmekte fayda var.
Bazen insan öyle şeylere karşı
hırs gösterir ki haddi zatında bunun onun manevi hayatında bir arpa kadar dahi değeri yoktur.
Mesela bir insanın dünyevi uhrevi hiçbir kaygı gözetmeksizin sosyal hayatta kademem şöyle
olsun, hayatı şöyle yaşayayım, çok kazanayım, her imkana kavuşayım gibi temennileri ona kaybettiren zararlı birer
hırs ifadesidir.
İşte bu manadaki hırs haybet ve hüsrana sebebiyet verir ve insana bir kazandırsa da çok alanda kaybettirir.
Mal mülk arzusu.
Dünya hayatında maruz kalınan imtihanların en önemlilerinden biri mal mülk
arzusu, para hırsıdır.
Hatta denilebilir ki tarih boyu insanların büyük çoğunluğunun en büyük zaafı bu
olmuştur.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şeriflerinde bu hakikati şu ifadelerle beyan buyurur.
Ademoğlunun bir vadi dolusu altına olsa bir vadi daha ister.
Onun ağzını topraktan başka bir şeyi doldurmaz.
Şu kadar var ki Allah tövbe edenin tövbesini
kabul buyurur.
Doyma bilmeyen bir hırsla sürekli daha fazlasını isteme, daha büyük şirket ve
holdinglere sahip olmaya çalışma, her şeyi ele geçirme gayreti içine girme çoğunluğun zaaflarındandır.
Esasında
toplumdaki pek çok kavga ve çatışmanın arkasında da böyle bir menfaat yarışı yer almaktadır.
Maalesef
günümüzde çoklarının bu uğurda ölüp ölüp dirildikleri bir gerçektir.
bir evim olsun niyetiyle başlayıp oğluma da bir ev
alayım, kızım için de bir ev edineyim, torunumun da bir villası olması lazım mülahazalarıyla yaşayan dünya
kadar dünyerest görebilirsiniz.
Hatta Allah'a hizmet için yola çıkıp da daha sonra paraya taparcasına bu tür
arzuların peşinde koşan insanlarla karşılaşabilirsiniz.
Öyle ki bunlardan bazıları kendilerine verilen maaşı
yeterli bulmaz.
daha fazla kazanmak için din ve millet adına çok hayati hizmetleri terk eder ve böylece selef-i salihinin yürüdüğü yolu bırakarak ehli dünyanın yoluna girerler.
Dünyevi güzelliklere ve mala mülke karşı tama duygusu henüz zihinde bir görüntü
gibiyken oracıkta boğulmalı ve gelişip büyüyerek başkasının kazancını çekememezliğe, hasede ve kıskançlığa dönüşmesine
fırsat verilmemelidir.
Zira bu zaaf daha küçükken önü alınmazsa değil insanı dilenciliğe sevk etmek karakter bakımından zayıf kimseleri hırsızlığa bile götürebilir.
İnsan mal mülk
mevzuunda da kendinde bir zaaf görüyorsa daha baştan ayaklarını sağlam tutabileceği yerde durmalı ve
yıkılabileceği alanlarda dolaşmamalıdır.
Gözünü servet hissi bürümüş bir kimsenin makam, mansıp ve imkan sahibi olması buzlu yolda ulu orta koşması gibi bir şeydir.
Onun kayıp düşmesi her an muhtemeldir.
Öyleyse insan yüzüstü kapaklanmayacağı sahalara yönelmeli, dönebileceği yerde geri dönmeli ve henüz işten geçmemişken iradesinin hakkını vermelidir.
Aksi halde iradesinin sırtına çok ağır bir yük yükleyip devrildikten
ve ifetsiz damgasını yedikten sonra ben ne kadar da iradesizmişim diyerek yakınmasının bir manası
yoktur.
Biz onu isteyene vermeyiz.
İdarecilik vazifesi talep eden bir insana Allah Resulü şu cevabı verir.
Allah'a yemin olsun ki biz bu işe onu talep eden veya ona hırs gösteren bir kimseyi tayin etmeyiz.
Riyaset onu isteyip delicesine
peşinden koşan kimselere verilmez.
Çünkü onu talep eden kimsede hırs var demektir.
Hırs
ise istediğini elde etmek için insanı bazı hakikatleri feda etmeye sevk edebilir.
Onun için siyasette bir yere yükselme, bir mevkii elde etme ve bir makam sahibi olma gibi tutkular insanları çok defa bazı hakikatleri görmekten alıkoyar.
Yükselme sevdalısı kimseler sürekli daha üst bir rütbeyi ya da makamı düşünür ve o anki kredilerini hep yarınları hesabını harcarlar da sadece hakkı tutup kaldırma adına
kullanamazlar.
Kullanmak isteseler bile bir yerde durmak zorunda kalırlar.
Zira bir taraftan
vazifenin hakkını vermeye çalışsalar da diğer taraftan sürekli ferdi ikballeri için yatırım yapma
hususunda kendilerini mecbur hissederler.
Kalemin bir yanıyla hak ve hakikate hizmet yolunda bazı şeyler çizseler de diğer yanıyla şahsi istikballerini garanti altına alabileceklerini
zannettikleri hususlarla alakalı imzalar atarlar.
Dolayısıyla tam bir hizmet insanı olduklarını söyleseler de bu takıntıları sebebiyle hep yarım bir insan olarak
yollarına devam etmeye mahkumdurlar.
Takdirle karşılanan hırslar.
Öte yandan takdirle karşılanan bir kısım hırslar da vardır ki insan bunlarla Allah Resulünün mübarek bir vasfını ihraz etmiş olur.
Cenabı Hak efendimiz için size karşı çok hırslı buyurmaktadır ki nebiler serveri insanların iman etmesine, alemin onun nuruyla nurlanmasına, herkesin sırat-ı müstakime ulaşmasına, hiç kimsenin gözünün kapalı kalmamasına, inananların zigzaklar çizmemesine, herkesin gözünü açıp Allah'ı görmesine ve doğru yolu bulup Allah'a ulaşmasına karşı çok hırslıydı.
İşte hırsın böyle mukaddes olanı
da vardır ve herkes tabiatındaki bu duyguyu böyle ulvi bir gayeye yönlendirmelidir.
Hırsın caiz olduğu bir alan varsa o da Allah rızasını kazanma ve sebepler planında nam-ı cel-i ilahiyi ilan etme hırsıdır.
Yeryüzündeki herkese uluhiyet hakikatini tanıtma imkanı da olsa herkese Efendimizi sevdirme, Kur'an-ı Kerim ve Müslümanlığı gerçek hüvviyet ve güzelliğiyle duyurma imkanı yakalansa
yine de doyma bilmeyen bir arzuyla acaba göklerde sesimizi duyurabileceğimiz ifritler, gulyabaniler, cinler, şeytanlar
var mı?
Varsa onlara da sesimizi duyurabilir miyiz?
Arayışı içinde olmalıyız.
Her ne kadar bu hedeflere
ulaşma istikametinde ortaya konan teşebbüsler yalnız bir vesile, bir sebep olsa da bizlerin sebeplere riayette böyle şedit bir hırsa sahip olması gerekir.
Elbette ki anlatılanları kabul ettirme Cenabı Hak'a aittir.
Ancak bize düşen vazife ölesiye bir arzu ve hırsla bu vazifeyi yerine getirmek olmalıdır.
Neticeyi yaratmaksa sen istediğini hidayete erdiremezsin.
Ancak Allah istediğini hidayet eder.
ayeti kerimesinde de beyan buyurulduğu üzere Allah'a aittir.
Allah'ın rızasına gelince o bizzat kendisi hırs gösterilecek bir mevzudur.
Zaten Allah'ım senden senin yüce affını, afiyet vermeni, hoşnutluğunu, teveccühünü, ilahi nefalarını, dostluğunu, yakınlığını, yüce şanına yaraşır şekildeki muhabbetini, mahiyetini, hıfzu siyanetini koruyup kollamanı, yardımınla zaferler nasip etmeni, himaye edip gözetmeni istiyorum."
doğasında yer aldığı gibi bunlar Cenabı Hak'tan şiddetle arzu edilecek taleplerdir.
Bunların haricinde
talep edilecek hususlarsa gelip geçici şeylerdir.
Çünkü onlar insan hayatıyla mukayyettir.
Hayatınız bittiği zaman onlar da biter.
Halbuki öyle bir güzele dilbeste olmalı
ki hiç bitmesin, sararmasın, solmasın ve sizi terk etmesin.
Size olan dostluğu, maşukiyeti ebediyen devam etsin.
İşte bu açıdan rıza-ı ilahi ve mahiyet-i ilahiye de doymabilmeyen bir hırs
gösterilmelidir.
Hırsın panzehiri kanaat.
İnsandaki hırs duygusunu frenleyecek, onu hayra kanalize edecek bir şey varsa o da kanaatkar bir hayat tarzını tercih etmedir.
Kanaat iktisadi ve dengeli yaşama, alacağı şeylere ihtiyaç ölçüsünde alma ve yine kullanacağı şeyleri de
ihtiyaç ölçüsünde kullanma suretiyle israftan sakınma demektir.
Diğer bir ifade ile kanaat: "Allah'ın sana verdiği her şeyi de ahiret yurduna ara Bu arada dünyadan da nasibini unutma ayet-i kerimesinde veciz bir üslupla dile getirildiği gibi Cenabı Hakk'ın
bahşettiği imkanları ahireti kazanma yolunda kullanırken dünyayı da unutmadan ondan meşru dairede istifade etmektir.
Kanaat sebeb-i berekettir.
Dolayısıyla sebepler açısından kanaatkar olan bir insan dilencilik yapmaktan ve zilletten
kurtulacağı gibi diğer yandan ilahi berekete de mazhar olur.
Ancak burada üzerinde durulması gereken kanaat daha
ziyade dünyaya ait işlere çok fazla dalmama, onları düşünmeme ve böylece zihni onlarla kirletmeme manasına bir kanaattir.
Tabiri diğerle kanaatin öbür kutbunda Allah bes baki heves ya da Allah bize yeter deyip Allah ile kanaat etme vardır.
Yani Allah bize yettiğine göre onun dışındaki şeyler olsa ne olur olmasa ne olur düşüncesiyle hareket
etmektir.
Yanlış anlaşılmasın.
Sebeplere riayet etmek başka bir mesele.
Onların getirisini çok önemli görmek tamamen başka bir meseledir.
Zira Cenabı Hak hikmetinin iktizasına göre bazen verir bazen de vermez.
İşte bir insanın her iki durumdan da hoşnut olması bir kanaat ifadesidir.
Öte yandan zat-ı uluhiyetle kanaat etmenin yanında bizim gaye
ölçüsünde birer vesile olarak gördüğümüz Hz.ruhu Seyidül Enam'ın nübüvvetine ve İslam
dinine kanaat etme de çok önemlidir.
İşte kanaat adını ortaya konan bu duygu, düşünce ve mülahazaları desteklemeye
matuf argümanlardan biri de tesviftir.
Tesvif bir şeyin hemen olması yönünde hırs göstermek değil.
Bugün olmazsa yarın
olur.
Yarın olmazsa öbür gün olur.
Öbür gün olmazsa daha öbür gün olur düşüncesiyle hareket etmektir.
Başka bir
ifadeyle birer perde olan sebeplere riayet etmekle birlikte meseleyi tamamen onlara bağlı götürmemek demektir.
Çünkü meseleyi sebeplere bağladığınız takdirde hırsa girmiş ve dolayısıyla da takdir-i ilahiye karşı kanaatsizlik sergilemiş olursunuz.
Öyle ki gözünüzü sebeplerin getirisine diker ve ille de olsun diye çırpınıp durursunuz.
Sonra da bu tatminsizlik ve hırsla günümüzde çokça görüldüğü üzere değişik spekülasyonlara girilir.
Hortumlama yolları araştırılır ve böylece türlü türlü haramlar irtikap edilmiş olur.
Halbuki kanaat insanı dilencilikten kurtarır.
Onu müstani hale getirip başkalarının malına gözünü dikmeden alıkoyar.
Esasen tesvif dediğimiz de
işte budur.
Üstat hazretlerinin hakikat çekirdeklerinde işaret ettiği gibi bir zat canı bir şeyler
istediğinde sanki yedim deyip ona harcayacağı parayı bir yerde biriktirmiş ve daha sonra onunla sanki yedim camini
yaptırmış.
Siz de aklınıza bir şey geldiği zaman kuvve-i zaikanızı tatmin adına birkaç lokma veya birkaç damlayla iktifa edebilirsiniz.
Çünkü yutaktan içeriye gittikten sonra baklava ve böreğin
soğan ve sarımsaktan bir farkı yoktur.
Demek ki baklava ve börek ağzımız, dilimiz ve dudağımız arasında kuvve-i zayikamızda hasıl ettiği lezzet yönüyle biraz bizi aldatıyor.
Öyleyse biz de onu aldatalım.
Ağzımıza aldığımız küçük bir miktarı evirelim, çevirelim
ve senin hissen budur diyelim.
Hayatın değişik yönleri itibarıyla insanın dünya adına bazı talep ve istekleri olabilir.
Hususiyle görenek ve tiryakilikle arzu ve isteklerimiz öne alınmaz bir hale gelebilir.
İşte içinde yaşadığımız çevre, görenek ve tiryakilik bizdeki bu arzuları tetikliyor.
Bir yönüyle bizi o işin müptelası haline getiriyorsa o zaman meseleyi tesvife havale etmeliyiz.
Yani mevcutla kanaat edip meseleyi Cenabı Hakk'ın öbür tarafta ihsan edeceği
nimetlere bağlamalıyız.
Bu kanaatimiz neticesinde inşallah Allah bize ahirette altından ırmaklar akan cennetler lütfedecektir.
Yoksa biz dünyadaki imkanlara teveccüh eder ve onları bütünüyle burada kullanmayı düşünürsek bütün zevklerinizi dünya
hayatınızda kullanıp tükettiniz.
Onlarla sefa sürdünüz.
Allah'ın verdiği o güzel ve hoş nimetleri israf edip bitirdiniz.
Hakkınızı dünyada kullanıp ahirete bir şey bırakmadınız ayetinin tokadına maruz kalırız.
5. ırkçılık, menfi milliyetçilik.
Irkçılık fikri ilk defa Avrupa'da Durk Hahaim'le başlamış ve sonraları da
devlet-i Aliye'nin sonunu hazırlayan amillerden birisi olmuştur.
Zira ırkçılık mülahazasıyla Türkü Kürde, Kürtü Boşnağa, Boşnağı da Arnavuta vurdurarak birbirine düşürmüşlerdir.
İslam ırkçılığı dinin önünde tutan böylesi bir milliyetçilik anlayışına
karşıdır.
İslam'daki iman bağı sayesinde kabilecilik ve ırkçılık tamamen ortadan kaldırılmıştır.
Ashab-ı Kirâ'a
bakıldığında birçoğunun farklı ırktan olduğu hemen müşahede edilir.
Mesela Hz.Ebubekir Arap, Hz.Bilal Habeşli, Hz.Suhayb Bizanslı ve Hz.Selmansa Farslıdır.
Bunların hepsi farklı iklim ve farklı ulusların insanları olmalarına rağmen İslam potasında
birleşerek birbirleriyle kardeş olmuşlardır.
Zaten muhakkak ki Allah yanında en üstün olanınız ondan en
çok korkanınızdır." ayeti bu hakikati belgeler mahiyettedir.
İslam bir yandan ırkı dinin önünde
tutan menfi bir milliyetçiliği reddederken diğer yandan da müspet milliyetçiliği
tespit buyurmuştur.
Zira soysop, milliyet ve kavmiyet de bir gerçektir.
Bu asırda hiç kimseye milliyetini veya millet düşüncesini terk et denmez.
Müspet manadaki milliyetçilikte mahzur
yoktur.
Belki diğer milletleri tanımayan, dışlayan ırkçılık zararlıdır.
Ayrıca bu, "Ey insanlar, doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi
kavimlere ve kabilelere ayırdık" ayetinde yerini alan ve inkarı mümkün olmayan toplumsal bir gerçektir.
Bediüzzaman da bu gerçeği çok güzel bir şekilde teşhis etmiş ve bu teşhisini şu
ifadelerle dile getirmiştir.
Şu müspet fikri milliyet İslamiyet hadim olmalı.
Kale olmalı.
Zırhı olmalı.
Yerine geçmemeli.
Çünkü İslamiyet'in verdiği uhuvet içinde bin uhuvet var.
Alem-i bekada ve alem-i berzahta o uhuvvet baki kalır.
Onun için uhuvet-i milliye ne kadar da kavi olsa onun bir perdesi hükmüne geçebilir.
Yoksa onu onun yerine ikame etmek aynı kalenin taşlarını kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine
koyup o elmasları dışarı atmak nevinden ahmakane bir cinayettir.
Milletimiz aradığını İslamiyetle bulmuştur.
Dünden bugüne milliyetçilik kelimesine çok farklı anlamlar
yükleyenler olmuştur.
Bununla birlikte ben milliyetperverlikten kaderde, tasada, sevinçte,
kıvançta ortak olmuş, tarih boyu aynı değerler manzumesini paylaşmış, aynı ruh ve mana köklerini beslemiş.
Düşünce dünyaları bu değerlerden süzülüp gelen oluşmuş ve temeli 2 3 belki de 4.000 yıla dayanan aynı kaderin çocukları olma şuurunu anlıyorum.
Şu kadar var ki 3 4-4.000 yıla
uzanan bu süreçte milletimiz esasen aradığını İslamiyette bulmuş, onda ruhunun, kalbinin sesini duyar hale gelmiş,
ebediyet mülahazasını keşfetmiş, dünya ve ukba muvazenesini kurmuş ve değişik buğutlara açılma imkanına
kavuşmuştur.
Diğer bir ifadeyle tarih boyu birçok devlet kuran milletimiz aradığını
İslamiyette bularak arayışına son noktayı koymuş ve gerçek kıvamına ermiştir.
Zaten Allah Teala da ben bugün sizin dininizi kemale erdirdim.
Size olan nimetimi tamamladım.
Sizin için din olarak da İslam'dan hoşnut oldum beyanı sübhanisiyle kemalin İslam'la ortaya konduğunu ifade buyurmuyor mu?
Yani din Kur'an ve Allah Resulünün temsil ve mesajlarıyla gerçek kemaline kavuştuğu gibi milletimiz de İslam'la şeref olduğunda gerçek kıvamını bulmuştur.
Ayrıca çok eski tarihlerden günümüze kadar ulaşan gelenek, adet ve töreler de ilahi muhkemat ve ilahi kıstaslarla filtre edile edile süzüle süzüle bize kadar gelmiş ve milletimize mal olmuştur.
Bütün bunlar din eleğinden geçtiği için onlara dinin müsaade ettiği değerler olarak bakılması gerekir.
Bilindiği üzere İslam'da bir
edille-i şeriye-i asliye diye isimlendirilen kitap,
sünnet, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukaha vardır.
Bir de yine bunlara bağlı olan istishap, istihsan, maslahat, seddi-i zerie gibi edille-i şeriye-i feriye denilen deliller vardır.
İşte bazıları örfü de ikinci derecede yer alan feri delillerden birisi olarak mütalaa
etmişlerdir.
Çünkü Kur'an-ı Kerim'e göre örf Cenabı Hakk'ın maruf saydığı şeyler olup Teala onlara da riayet
edilmesini emretmiştir.
Bu açıdan bakıldığında örf temel kaynaklarla çelişmeyen değerler manzumesi demektir.
İşte milletimizin mayasını teşkil eden ve onu yönlendiren temel unsurlar ruh ve mana köklerimizden süzülüp gelen bütün bu usarelerdir.
Irkçılık ve nifak.
Aynı kültür, aynı inanç, aynı sevinç, aynı tasa, aynı mağduriyet ve aynı mazlumiyetin çocukları olan bu millet
asırlardan beri bir arada yaşamıştır.
Fakat ne acıdır ki son birkaç asırdan beri İslam dünyasında daha doğrusu Müslümanların yaşadığı ülkeler diyebileceğimiz bahtsız bir coğrafyada bir kısım
münafıkça düşünce ve davranışlar toplumların kaderine hükmetmeye başlamıştır.
Ağızlarından çıkan
sözle yaptıkları iş tamamen tenakuz arz eden bir kısım insanlar menşeyi dışarıda bazı farklı
mülahazalarla millet fertlerini bölüp parçalamaya çalışarak bu millete en büyük kötülüğü yapmış ve bir yönüyle
Müslümanlar için küfrü mutlaktan daha tehlikeli olmuşlardır.
Çünkü küfrü mutlakı temsil eden ve haşa Allah yoktur dedikten sonra her şeyi götürüp tabiat ve natüralizme ya da materyalizme irca
edenler yalancı ışıklarıyla parladıktan bir müddet sonra milletin nazarında sönüp gitmişlerdir.
Fakat değişik kılıflar
altında varlığını sürdüren nifak düşüncesinin sönüp gitmesi çok daha zordur.
O açıdan denilebilir
ki birkaç asırdan beri İslam dünyasına musallat olan asıl felç edici güve nifak güvesidir.
Kurt gövdenin içine girdiği için toplumun kanını emmekte ve damarlarını kesmektedir.
İşte milliyetçilik mefhumu da bu tür şebekelerin istismar ettiği kavramlardan biri
olmuştur.
İnsanların sadece hissiyat ve heyecanlarına hitap edilerek şatafatlı ve debdebeli sözler altında
bu kavram toplumu parçalama ve millet fertlerini karşı karşıya getirme adına kullanılmıştır.
Öyle ki hemen herkes
tavır ve davranışlarıyla içinde bulunduğu toplumun geleceği adına mücadele veriyor gibi
görünse de bir anda ortalık kanlı bıçaklı insanlarla dolu vermiştir.
Bir misal olması açısından ifade edeyim.
70'li ve 80'li yıllarda farklı cephelerde birbiriyle mücadele eden insanlarla
bir nezaret veya hapishane hücresinde kader birliğimiz olduğunda her iki cephenin içinde de samimi ve
tepeden tırnağa Anadolu insanı olduğuna şahit olduğum gençlerle tanıştım.
Kendilerince farklı cephelerin mücadelesini
veren bu gençler bir şekilde ifal edilmiş, ellerine silah verilmiş ve sokağa dökülmüş insanlardı.
Maalesef bu gençlerin her birine kan gösterilmiş, kan düşündürülmüş ve neticede
hepsi kanlı katiller haline getirilmişti.
Halbuki psikanaliz yaparcasına bu gençlerin biraz iç dünyalarına
girip ruhlarını şerh ettiğinizde sinelerinin tepeden tırnağa bu millet için çarptığına şahit
olurdunuz.
Ne var ki menşei farklı ideoloji ve akımlara dayanan nifak şebekeleri bu samimi insanları birbirine
düşman haline getirmişti.
Esasında İslam tarihinde nifak şebekesinin menşei ilk dönem fetihler sonrasına
dayanır.
Hz.Ebubekir ve Hz.Ömer düşmanlığı İslam'ın içinde ilk nifak şebekesinin oluşmasına ve ilk nifak tohumlarının İslam toprağına atılmasına sebep olmuştur.
Ondan sonra nifak düşüncesi değişik zamanlarda farklı boyut, farklı renk, farklı desen ve
farklı şivelerle muhtelif eşrar ve füccar tarafından hep temsil edilegelmiştir.
Irkçılık düşüncesi de böyle bir
nifak anlayışının ürünüdür.
Bizim milliyetverlik düşüncemizden Allah, peygamber ve Kur'an mülahazasını çıkarıp atmamız mümkün değildir.
Hatta bırakın bir kenara atmayı, onları hafife alacak tavır ve davranışları bile milliyetverlik mülahazamızla telif edemeyiz.
Bu yüce mazmunları konuşma ve tartışmalarımızda sıradan objeler gibi kullanamayız.
Onlara karşı sadece saygı duyar, tazimde bulunuruz.
İşte biz böyle bir çerçevenin millileriyiz.
Biz inanıyoruz ki milletimizin beka ve devamı bu değerlere sahip çıkmaya bağlı olduğu gibi milletimizin bir gün yeniden sıçrayıp devletler muvazenesinde yerini
alması, insani faziletlerin bayraktarlığını yaparak insanlık gemisinin dümenine oturması da sahip olduğumuz
bu değerler manzumesine bağlıdır.
Biz inanıyoruz ki bu değerler manzumesi sayesinde hak ve hukuk gerçek manasını bulacak, kan gözyaşı deneyecek ve insanlık ehil insanların elinde yeniden gerçek huzura kavuşacaktır.
Şimdi bu düşünceye inanan bir insan niye bu değerler manzumesini bütün dünyaya duyurmayı düşünmesin ki?
Ameli milliyetperverlik.
İşte bu noktada nazari ve ameli milliyetverlik meselesi
ortaya çıkmaktadır.
Amelden uzak nazari milliyetçilik onun sadece lafını etme ve hamasi destanlarla müteselli olma demektir.
Halbuki önemli olan o istikamette
durak bilmeden, herhangi bir beklentiye girmeden koşturup durmak yapılması gerekeni yapmaktır.
Mesela neden ben dilimi bir dünya dili haline getirmeyeyim?
İngilizce dünya dili olsun
da Türkçe niye insanların birbiriyle konuşup anlaştığı, kaynaştığı bir dünya dili olmasın?
Niye Asya'daki Türk menşeli dillere müracaat edilerek, mahalli kelimeler değerlendirilerek, hikaye
ve romanlardan faydalanılarak, lügatlerin sayfaları arasında kalmış kelimeler yeniden hayata mal edilerek
dilimiz bir dünya dili haline getirilecek seviyede geliştirilip zenginleştirilmesin.
Şayet bizim ameli
milliliğimiz varsa hem dünden bugüne konuşulan bu güzel dilimizi geliştirmeye ve bir dünya dili haline
getirmeye gayret eder.
hem de milli hislerimizi ve tarihten tevar ettiğimiz değerlerimizi bütün dünyaya
tanıtma peşinde oluruz.
Türkiye'yi dünyaya tanıtma pek çok insanın ideal ve hedefidir.
Peki neyle tanıtacağız
ülkemizi?
Acaba şimdiye kadar büyük paralar verilerek kurulan lobilerle bu ülke dünya insanına ne kadar
tanıtılmıştır?
Bir programda seyretmiştim.
Sunucu elinde mikrofonuyla, "Newyork'un göbeğinde sokakta yürüyen
insanlara Türkiye diye bir ülke duydunuz mu?" diye sorduğunda pek çoğu cevap verememiş.
Hatta bazıları galiba Afrika'da bir ülke demişlerdi.
Bu da gösteriyor ki maalesef Türkiye'yi tanıtma yolunda gösterilen gayretler yetersiz kalmıştır.
Şimdi ise küreselleşen dünyada küreselleşmenin hakkını vermeye azmetmiş bazı
arkadaşlar Allah'ın izni ve inayetiyle dünyanın değişik yerlerine giderek böyle bir gaye-i hayali
gerçekleştirmeye çalışıyorlar.
Keşke Türkiye'nin ekonomik durumu daha iyi, imkanları daha elverişli olsaydı da vefalı
Anadolu İnsanının açtığı okulların sayısı bugün 1000 değil 2000'e ulaşmış bulunsaydı.
O zaman bu
okullarda milyonlara varan insan Türkçe öğrenecek, milletimizin sevgisiyle oturup kalkacak ve ülkemize saygı duyacaktı.
Herhangi bir yerden Türkiye'ye bir fiske gelecek olsa dünyanın değişik yerlerinde iniltiler duyulacak, sesler yükselecekti.
Bu arada hemen şunu ifade edelim ki her şeye rağmen insanımız vefa hissini sonuna kadar işleterek eldeki imkanlarla gerek yurt içinde gerekse yurt dışında çok güzel işler yaptı.
Ortaya konan faaliyetleri görmezden gelirsek vefasızlık
yapmış oluruz.
Maşeri vicdanın bu olumlu faaliyetler üzerine tir titrediği, ciddi bir heyecan duyup sevinç yaşadığı görülüyor.
Cenabı Hak bir mani ve keder vermez.
Bir muhalif rüzgar esmezse öyle ümit ediyoruz ki bugün olmasa da yarın bu milletin harcını
atıp blokajını ortaya koyduğu müesseseler katlanarak artacak ve inşallah bulunduğumuz coğrafya herkes tarafından imrenilen bir rüya hülya alemi haline gelecektir.
İşte böyle yüce bir mefkure istikametinde yüksek bir performans ortaya koyma ve aşkın bir gayret sergilemeye biz ameli milliyetberverlik diyoruz.
Bu arada bazıları, "Niçin meseleyi bu millete bağlıyorsun?
Bu ırkçılık değil
mi?" diye itiraz edebilir.
Oysa Anadolu öyle bir ırka ir edilecek bir milletten mürekkep değildir.
Anadolu insanının kimi Laz, kimi Gürcü, kimi Kürttür.
Bazıları Asya'dan gelmiş, bazıları
Mezopotamya'dan, bazıları da Balkanlardan ve bu farklı yerlerden gelen insanlar günümüzde aranılan millet evsafını haiz bir mozaik meydana getirmiş.
Bugün Türkiye birbirine kenetlenmiş
insanların meydana getirdiği şanlı bir millete beşiklik etmektedir.
Ve ben milletimiz derken ırkçılık
mülahazalarından bütün uzak kalarak Anadolu insanının tamamını kastediyorum.
Hasılı, eğer siz kendi değerlerinizin ilahi kaynaklı olduğuna inanıyor ve ezelden gelip ebede gitmesi itibarıyla
onları çok önemli ve çok hayati buluyorsanız bu değerleri bütün insanlığa duyurma arzusuyla oturup kalkarsınız.
Muhataplarınız sunduğunuz bu değerlerin hepsini kabul etmeyebilir ama en azından gerçek veçeniz ve iç güzelliklerinizle sizi tanımış olurlar.
Böylece çevrenizde dost, taraftar, sempatizan halkaları meydana gelmiş.
Siz de küçülüp büzüşen dünyada kendi darlığınız içinde kalmamış ve kendinizi dünyada yalnızlığa salmamış olursunuz.
6. Enaniyet, egoizm.
Enaniyet değişik kullanım şekilleriyle ben manasına gelen eneden türetilmiş bir kelimedir.
Ene insanın kendisi, özü, şahsiyeti gibi manalara gelmekle birlikte insana varlık, eşya ve hadiseler
hakkında okuma ve değerlendirme imkanı verir.
Ene zamanda bilme, inanma ve bu çerçevedeki ferdi ve içtimai sorumluluklar karşısında insanı bir muhatap durumuna yükselten unsurdur.
Eneyi nefis yerinde kullananlar da olmuştur.
ki bu yönüyle o insanın gerçek kimliği, hakikati, daha da önemlisi kendi mahiyeti dahil pek çok hakikati ölçüp
belirlemede mühim bir unsurdur.
O sınırlığı içinde sınırsıza bakan doğru sözlü bir şahit ve açılmaz gibi görülen manevi kapıları açabilecek sihirli bir anahtardır.
Allah bu anahtarı
kullanmasını bilenlere varlık, eşya ve esrar-ı uluhiyete dair derin sırlarını açar.
Onu bilmeyen ve mahiyetinden haberdar olmayanlara gelince, "Onlar için ene öyle bir gayya ve girdaptır ki şimdiye kadar ne dev cüsseleri yutmuş, nice herkülleri yere sermiş, ne hanlar devirmiş ve ne hanümanları yerle bir etmiştir.
O imanla doğru okunmadığı, mahiyetine aczu fakrı esaslarına göre bakılmadığı veya kendini kendine malik saydığı durumlarda kibre girmiş, gurur mırıldanmış, bencillikle gürlemiş, kini, nefreti ve hiddetiyle hayvanları aratmamış, şehevani
istekleriyle hep bohemler gibi yaşamış, çalım, caka ve başkalarını hafife alma türünden komplekslerden kurtulamamıştır.
Bu haliyle şahsi hazlardan gayri bir şey düşünmeyen, düşünemeyen hodbin bir
gurur abidesidir.
Kendini güçlü hissettiği ve fırsatla yakaladığı zamanlarda gözünü kırpmadan herkesi ezip geçen bir tiran bozması hak ve hürriyetler konusunda
saygısız bir Nemrut ve Allah peygamber tanımayan bir nankördür.
zayıf ve güçsüz olduğu ya da ihtiyaçlarla kıvrandığı durumlardaysa o kapı kulu saydığı kimselerin bile ayaklarına kapanacak kadar
zelillerden zelil zavallının tekidir.
O ancak Allah'a imanla tenevvür edip aczü fakrını kavradığı beden ve cismaniyetin uydusu olmaktan sıyrılıp kalbi ve ruhi hayat ufkuna yöneldiği şevku şükürle şahlanıp hak rızasına kilitlendiği takdirde de adeta müzekka bir ruha dönüşür ve güzel ahlakın en temel unsuru haline gelir.
Enenin iki ucu
üstat Bediüzzaman Kur'an-ı Kerim'deki emanet hakikatinin pek çok yönlerinden birinin de ene ego olduğunu ifade sadedinde enein Adem Aleyhisselam zamanından günümüze kadar insanlık aleminin etrafında dal budak salmış hem ruhani bir tuğba-i cennet hem de müthiş bir zakkumu-ı cehennem çekirdeği
mahiyetinde olduğunu vurgular.
Ona göre En'in bu birbirinden ayrı derinliklerinin temsilcileri ve bu temsilcilerin
teşkil ettikleri cereyanlar da vardır.
Bunlardan biri silsile-i nübüvvet cereyanı, diğeri de Diyaneti kabul etmeyen felsefe akımıdır.
Din tanımayan ve Diyanete baş kaldıran felsefi cereyan, cereyanlar bir zakkum ağacı gibi çevrelerine her zaman şirk ve
dalalet zulmetleri neşretmiş ve insanlığın ufkunu karartmışlardır.
nbüvvet cereyanına gelince o enbiya, mürselin, evliya ve sıddikin meyvelerini yetiştirmiştir.
Adil hakimleri melek
gibi melikleri semere vermiş, İsmet kahramanlarının gelişmesine ortam hazırlamıştır.
Bu açıdan peygamberlik ufku itibarıyla enein bir kulluk unvanı ve esrar-ı uluhiyetin de bir aynası olduğunu söylemek mümkündür.
Öyle ki bu yörüngede ene
kendini bir abd bilir, yaratanın hizmetinde olduğunu düşünür.
ona karşı halisane kulluğa yönelir ve hemen her
zaman onu hoşnut etme arkasından koşar.
Bencillik mülahazası egoizm.
Ene'in olumsuz yanıyla alakalı bir derinlik sayılan Frenkçe egoizmde dediğimiz enaniyet kendine düşkünlük, yalnız
kendini düşünme, her faaliyetini bir kısım şahsi çıkarlara bağlı götürme, her işi bencillik mülahazasıyla ele
alma ve o mülahazayla bitirme de diyeceğimiz bir ruh hastalığının unvanıdır.
Böyle
bir karakter başkalarından söz edildiği, onlara teveccühte bulunulduğu hemen her yerde feveran eder, kıskançlıklara
girer, hırsla kıvranır.
Hızını alamaz, gıybete, iftiraya başvurur ve onlar dediği insanları karalamak için elinden gelen her melaneti irtikap eder.
Bazı kimselerde bunun bir iki adım daha ötesinde kendini mutlak, üstün ve eşsiz görme hatta kendine gaye insan nazarıyla bakma ve ben merkezli bir dünya kurarak kendini anlatma, meziyetlerini sayıp dökme cinneti söz konusudur ki bunu da muzaaf enaniyet anlamında egosantirizm sözcüğü ile ifadelendirebiliriz.
Böyleleri her hadiseyi kendi bakış açılarına
göre yorumlarlar.
Herhangi bir konuyu onun enginliği ve derinliği çerçevesinde değil de kendi egoizminin
darlığı içinde ele alır, değerlendirirler.
Sonra da kendince çıkardığı hükümleri başkalarına da dayatmaya
çalışır.
Aslında bu tipler kendi heva ve heveslerine öylesine kilitlidirler ki
kendilerinden başkasını görmez.
Kendi hulyaları dışında hiçbir şey bilmez.
Bilmek de istemez.
Kimseyi sevmez ve hayırla
da yad etmezler.
Kendilerini insani fazilet ve meziyetlerin merkezine oturttukları için her zaman gergin ve kavgaya hazır bir halleri vardır.
Hele bunların arasında nefsine aşık ve taparcasına ona bağlı bir kısım narsistler bulunmaktadır ki bunlar tıpkı
çocuklar gibi gördükleri her nesneye sahip olmak ve başkalarına ait şeyleri elde etmek için sık sık onlarla kavgaya
tutuşur ve mütemadi hırg çıkarırlar.
Böylelerinde hiçme hiç içtimai sorumluluk hissi gelişmemiştir.
Onlar hemen her
zaman heva ve heveslerine göre hareket ederler.
Olabildiğine kibirli ve gururludurlar.
Herkesi hafife alır ve aleme tepeden bakarlar.
Bir de bu hasta ruhlar çevrelerindeki saf yığınlar tarafından alkışlanıyor, ferdi bencillikleri herhangi bir cemaate mensubiyetle
besleniyorsa bir nevi cemaat enaniyetiyle daha bir derinleşir, nemrutlaşır ve akla hayale gelmedik fenalıklara sebebiyet verebilirler.
Tarih boyunca egoistler.
Firavun böyle bir ruh haletiyle ben sizin en yüce rabbinizim sözleriyle
hırlamış.
Bir başkası ben de diriltir ve öldürürüm deme cüretinde bulunmuştur.
Bir diğeri ise ben bu serveti kendi imkan
ve kendi bilgimle elde ettim." hezeyanlarıyla helaki olup gitmiştir.
Günümüzde çokça bulunduğu gibi kimileri de mana aleminin devasa kametlerinin dahi telaffuz etmediği veya edemediği "Ben Mehdiyim, ben Mesih'im, ben kutbum, kutbı irşadım, ben gavsım" türünden saçmalıklarda bulunmuştur.
Böylelikle sürekli ben merkezliliğin karakteristik kırıltılarıyla kibrini, ucbunu, fahrini, makam sevdasını ve nefis muhabbetini seslendirmiş ve kulluğun esası olan aczu fakr, tevazu, mahviyet ve hacet gibi hususlardan habersiz cahil kitleleri ifal etmişlerdir.
Aslında bunlardaki ruh sefaletine sebebiyet veren hep aynı şeylerdir.
Şeriat
mantığından habersizlik, mütemerrit nefs-i emmarenin gülümünde bulunma, şöhretperestlik ve bohemce yaşama
arzusu.
Abartılı övgüleri açık ve alkış bekleyen bu tiplerin sapık hislerine aldanmış yandaşların iddiaları da
eklenince ortaya en tipik bir narsis çıkar.
Kendini Allah'ı gerçekten sevenlerin sevdiği kadar sever.
Puterestlerin
tanrıçalarına yaptığı seviyede hevasına tapar.
Yanında peygamberden bahsedildiğine dahi rahatsızlık
duyar.
damlasının derya, zerresinin güneş gösterilmesini arzu eder.
Dahası etrafını kendisine karşı çok derin bir medyuniyet içinde görmek ister ve herkesin her şeyine gözünü
dikerek meşru ve gayrimeşru bütün arzularının yerine getirilmesi beklentisine girer.
Bekledikleri gerçekleşmeyince
de çevresini yakar, yıkar, şuna buna gönül koyar, en yakınlarını bile vefasızlıkla suçlar ve altından kalkılamayacak hak iddialarında bulunur.
Zaten başkalarıyla da her
zaman kavga içindedir.
Hasetle kıvranır, durur.
Gıybetle, iftira ile boşalır.
Kinle, nefretle sürekli hafakanlar yaşar.
Enaniyetin ilacı.
Günümüzde özgüven mülahazasıyla benlik, enaniyet ve ego öne çıkarılmış ve bu durum bulaşıcı ve öldürücü bir hastalık gibi yayılmıştır.
Bu sebeple Hz.Pir günümüzün bu realitesini göz önünde bulundurup meseleyi makul bir nesnede
dayandırdıktan sonra çağın insanına şöyle seslenir.
Der tarcz mendi lazım Ahmet çağırçiyiz.
Fakrı mutlak aczi-zi mutlak şükrü mutlak şevk-i mutlak ey aziz.
Enaniyetin çok ileri gittiği, kabarıp köpürerek adeta damlayken derya haline geldiği günümüzde makul mesnetlerini ortaya koymadan bütün enaniyeti terk etmek oldukça zordur.
Bundan dolayı üstat hazretleri mesnet ve gerekçelerini ifade ve izah etmek suretiyle günümüz insanını aczü fakr şevk-ü şükür yoluna çağırmaktadır.
Bu yolda ilk olarak insanın aczü fakrını kabul ve itiraf etmesi gerekir.
Çünkü insanın kendisini
muktedir gördüğü yeme, içme gibi en basit hareket ve davranışlarda bile kendi payına düşen iktidar yok denecek kadar
azdır.
Zira daha başta mükemmel bir sistem halinde işleyen vücudu insana veren Allah'tır.
Bu baş döndürücü
sistemi başta o kurmuş, o bahşetmiştir.
Aynı zamanda bu mükemmel sistemin işleyişi de onun kudret, irade, tasarruf,
inayet ve riayeti altında cereyan etmektedir.
Esasında Kahf suresindeki biz insana şah damarından daha yakınız ayet-i kerimesi bu açıdan da mülahazaya alınabilir.
İşte bu kadar aciz ve muhtaç durumda olan insanoğlunun diğer taraftan hayat,
sıhhat, ebediyet, cennet gibi sınırsız ve sonsuzluğa uzanan arzu ve emelleri vardır.
Bütün bu istekler karşısında bir insana acaba kehkeşanlar verilse dahi bu arzu ve emellerin kaçta kaçını tahakkuk ettirebilir?
Acaba insan bütün bu fiziki sistemlerin yapısını bozarak bu arzularını onlarla yerine getirebilir mi?
Ya da sahip olduğu ebediyet arzusunun
dantelasını samanyolu galaksisiyile örüp örgüleyebilir mi?
İşte insan varlığı itibarıyla bu kadar acizdir.
Onun hamuru adeta acizden yoğrulmuş gibidir.
Aynı zamanda o muhtaç olduğu şeylerin % birine sahip olamayacak kadar da fakirdir.
İşte üstat hazretleri aczi mutlak ve fakrı mutlak diyerek bize bu hakikati anlatmış ve bu hakikatle ortaya çıkan yolu göstermiştir.
Mesele bu şekilde acz ve fakr
etrafında örgülenince insana düşen de başka değil kendini aczü fakr sultanı görüp eğer acizlik ve fakirlikte bir sultan seçilecekse o ben olmalıyım mülahazası içinde
bulunmaktır.
Diğer taraftan aczü fakr şuuruyile bezeli bir mümin için Cenabı Hakk'ın öyle
teveccühleri olur ki bakarsınız Allah celle celalüu hiç olmayacak şeyleri ona yaptırtır.
Her şey öyle yerli yerindedir ki dehrin hadiseleri karşısında birilerinin onu kurtarmak için
müdahale edip baypas yapmasına ihtiyaç kalmaz.
Bu durumu gören fert, olup bitenler karşısında ümitsizlik ve yeyse düşecek ne var diyerek şevkle hareket eder.
Niçin şükür duyguları içinde onun yolunda koşturup durmayayım ki der şevkle şahlanır.
Daha sonra da sağanak sağanak başından aşağıya yağan nimetler karşısında sürekli tahdis-i
nimet mülahazasıyla gerilime geçer ve bir ömür boyu hız kesmeksizin yoluna devam eder.
İşte üstat hazretlerinin insanı şevk-i mutlak ve şükrü mutlaka ulaştıran aczü fakr mülahazası budur.
Yoksa buradaki fakirlik ve acziyetten kasıt maddi fakirlik insanın dünya adına hiçbir şeye malik olmaması demek değildir.
Hz.Pirin ortaya koyup anlatmak
istediği acziyet ve fakirlik insanın insani realiteler içinde neye malik olduğunu ve ne kadar aciz olduğunu görüp idrak etmesi demektir.
İşte bu yapılabildiği takdirde kalpteki nokta-ı istinat ve noktay-i istimdat tam duyulup hissedilecek ve böylece insan kendini hakka ulaştıran Allah'la münasebetini derinleştiren kestirme bir yola girmiş bulacaktır.
7. Tenperverlik, rahata düşkünlük.
Bediüzzaman hazretleri yeisiz acelecilik ve bencillik gibi değişik tehlikelere
temas ettiği yerde bir de meyl rahata değinmekte.
Sonra umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan meylül rahat gelir.
Himmeti kaybeder.
zindan-ı sefalete atar diyerek bu felakete dikkat çekmektedir.
Meylül rahat meyil ve rahat kelimelerinden meydana gelen bir tabirdir.
Bazen tembellik ve tenperverlik kelimelerinin yerinde de kullanılan bu
ifade çalışmayı sevmeme, iş görmeyi istememe, sıkıntıya katlanmaya hiç yanaşmama ve hep rahat etme,
dinlenme, eğlenme peşinde olma manalarına gelmektedir.
Hz.Üstat risalelerin pek çok yerinde farklı yanlarıyla
hep bu mesele üzerinde durmuş.
Konuyu değişik vesilelerle farklı zaviyelerden defalarca ele alıp
açıklamış.
onu şeytanın desiselerinden biri olarak saymış ve ondan kurtulma yollarını göstermiştir.
Rahat zahmettedir.
Rahata düşkünlük de diyebileceğimiz meylül rahat aynı zamanda
dünyanın cazibedar ve zahiri güzellikleri karşısında hevesin uyanması ve insanda çalışmaya karşı bir gafletin hasıl olması demektir.
Bu hastalığa yakalanan bir
insan artık cismani varlığı hesabına hareket etmeye, ömrünü bedenine bağlı olarak sürdürmeye başlar.
Hayata sadece yeme içme, gezip tozma, eğlenip dinlenme, yatıp uyuma, böylece gününü gün etme, sürekli zevk alma ve hayatın keyfini çıkarma mülahazasıyla yaklaşır.
Aslında bu düşüncedeki bir insan zamanla öyle bir hayattan da bıkar.
Bir süre
sonra yapıp ettiği hiçbir şeyin tadı tuzu kalmaz.
Başlangıçta severek yaptığı ve peşinden koştuğu işler bile artık
ona zevk vermez ve o ardı arkası kesilmeyen şikayetlerin öldüren sıkıntılı hallerin ağına düşer.
Sürekli ondan bundan şikayet eder ve devamlı buhranlar içinde yaşar.
Şikayetler ve bunalımlar kısır döngüsünde kıvranır durur.
Zira risalelerde tafsilatıyla ifade edildiği gibi şerlerin ve günahların aslı ve
mayası ademdir yani yokluktur.
Adem bizatihi şerdir, karanlıktır.
Yeknesak, istirahat, sükunet ve durgunluk gibi haletler Ademe'e, hiçliğe yakın oldukları
için Adem'deki karanlığı hissettirip sıkıntı verirler.
Kendilerini sadece zevk ve eğlenceye veren, çalışmaya yanaşmayan ve yararlı işler ortaya koyamayanlar derin bir
karamsarlığa ve felceden bir bedbinliğe yakalanırlar.
Hem iş yapamamanın karamsarlığı, hem bir işe yaramıyor olma
mülahazasının karamsarlığı, hem de arkadaşlarından ayrı düşmenin, herkesin ardında kalmanın, çıtayı aşağı düşürüp işi aşağıdan götürmenin karamsarlığıyla iç içe sıkıntılara ve bunalımlara
girerler.
Her bunalım içlerindeki çalışma gücünü biraz daha kırar ve onları bütün bedbinliğe sürükler.
Onca zevkü sefaya rağmen ruhen bomboş bir hale ve kalben de bir tatminsizlik içine gömülürler.
Bir hayalet gibi kendilerini kovalayan streslerden ve anguazlardan bir türlü kurtulamazlar.
Kurtulmak bir yana ruh boşluğundan sıyrılalım derken
aldatan bir oyundan öldüren başka bir eğlenceye, cismani bir çukurdan nefsani başka bir gayyaya yuvarlanır dururlar.
Ömürleri sürekli böyle bir fasit daire içinde geçip gider de bir türlü bunu fark edemez ve o kötü gidişin önüne geçemezler.
Cenabı Hak bütün mevcudatın bağrına hareket etme ve çalışma meyli koymuştur.
Sünnetullah dediğimiz bu sırdan dolayıdır ki topyekun canlılar hareket halinde olduğu gibi bir bakıma cansız
eşya bile şevkle ve lezzetle kendi vazifelerini yapmaktadır.
Yüce yaratıcının bu ilahi adetini görmezlikten gelerek
işsiz, tembel ve rahat döşeğine bağlı yaşayanlar çoğunlukla çalışanlardan daha ziyade zahmet ve
sıkıntı çekerler.
Çünkü onlar bir taraftan Ademe yakınlığı itibarıyla işsizliğin ve tembelliğin hasıl ettiği
bunalımlara düşerken diğer taraftan da çalışarak elde edemediklerine başka yollarla ve genellikle gayrimeşru
vasıtalarla ulaşmaya çalışırlar.
Rahat yaşama ve hayattan kam alma düşüncesinde olan kimseler meşru dairede çalışıp helal dairesinde geçimlerini sağlayamayınca bin bir türlü gayrimeşruluğa bulaşır
ve belki helal kazanan insanlardan kat fazla zahmet ve meşakkati rahatlık aradıkları o çirkin yollarda çekerler.
Bu açıdan da darbı mesel haline gelmiş şu cümle çok doğrudur.
Rahat zahmette, zahmet rahattadır.
Kolay bir şekilde para kazanma ve kısa yoldan zengin olup rahata
kavuşma peşinde koşan mücler de çok büyük meşakkatlere giriyorlar.
Mesela bankaların
paralarını hortumlayan ve milletin servetini başka kanallara akıtanlar çok ciddi bir fikir cehdü gayreti
sergiliyorlar.
Aldatma, kandırma, dolandırma hesabına zonklayan şakaklarını meşru dairede ağrıtacak
kadar helal yolda çalışsalar belki yine çok kazanacak, herkesten rahat yaşayacak, saygı duyulan insanlar olacak ve
kendileri de vicdan huzuru içinde bulunacaklar.
Günah arkasında koşturup kendilerini tehlikeye attıkları kadar meşru dairede de koştursalar zannediyorum başkalarının elde edemeyeceği
imkanlara ulaşacaklar.
Bu itibarla hırsızların ve soyguncuların işleri de çok rahat değil.
Onların
yaptıklarında da bir sahi ve gayret var.
Fakat onlarınki yanlış yolda bir sayü gayret.
Hazreti üstadın ortaya koyduğu
helal dairesi keyfe kafidir.
Harama girmeye ihtiyaç yoktur disiplini her alanda geçerlidir.
Yeme, içme, dinlenme gibi ihtiyaçların sair beşeri arzuların ve cismani iştihaların hepsi Allah'ın meşru kıldığı dairede tatmin edilebilir.
Katiyen harama girmeye gerek yoktur.
Haram şeytanın işidir.
O insandaki iştihayı kabartır.
Meşrunun dışında başka şeylere karşı insanın içinde arzu
uyarır.
Arzularının eseri olan insanlar da maddi gözleri gördüğü halde kör gibi yaşarlar.
Kulakları vardır ama hakikatleri duyamazlar.
Akıllı gibi görünseler de eşya ve hadiseleri
değerlendiremezler.
Dolayısıyla da insanlık onur ve haysiyetiyle asla bağdaşmayacak işler yaparlar.
Mümin sürekli hareket halindedir.
Mümin her zaman hareket halinde olmalıdır.
O çalışırken de dinlenirken de hareketi hayatına esas yapmalıdır.
Mesaisini çok iyi tanzim etmeli ve hayatında boşluğa hiç yer bırakmamalıdır.
Gerçi beşeri bir ihtiyaç olarak tabii ki o da dinlenecektir.
Ama zaruri uyku haricinde onun
dinlenmesi de yine aktif dinlenme şeklinde gerçekleşmeli ve onun istirahati bir işten bir başka işe intikal
şeklinde olmalıdır.
Mesela kitap mütalaa ederken zihni yorulursa kendini evrad-u ezkara vermeli.
Vakti gelince namazla nefeslenmeli.
Bir kere de kıyam, kıraat, rüku ve secde lisanıyla Cenabı Hak'a teveccüh etmeli.
Sonra sair işleriyle meşgul olmalı.
Onları yaparken
bedeni yorgunluğa düşerse o yorgunluğu atmak için hemen kapının önünde hazır bekleyen ikinci bir namaza kalkmalı ve böylece çalışarak dinlenme, dinlenirken çalışma metoduyla dinamik bir hayat
tarzı ortaya koymalıdır.
Üstat hazretleri bu mevzuyu noktalarken, "Evet size meşakkatte büyük rahat var.
Zira fıtratı mütehiyy olan insanın rahatı yalnız say ve cidaldedir." der.
Burada cidalden kastedilen mana çalışıp çabalama, gayret sarf etme ve bir maksadın hasıl olması için elden geleni yapma anlamına gelen sayü gayrettir.
Ferdin kalbinde öldükten sonra dirilme inancı varsa o bu inanç çizgisinde ameller ortaya koyacaktır.
Rabbi uğrunda dünyada gösterdiği bütün cehl ve
gayreti değişik değişik cennet nimetleri halinde ötede mutlaka bulacağını düşünerek
sürekli salih ameller işleyecektir.
O her an başka hayırlı bir işin peşinde olacak ve ahiret azığı tedarik edebilmek için durak bilmeden çalışacaktır.
Böyle bir çalışma zahiren dünya için de olabilir.
O işi asıl değer kazandıracak olan husus niyettir.
Şayet insan Cenabı Allah bana versin.
Ben de onu değişik şekillerde Rabbime iade edeyim.
Rabbim
sağanak sağanak başımdan yağdırsın.
Ben de onları baraj gibi bir merkezde biriktireyim.
Sonra da kanallarla kuvve-i
inbatiyesi olan arazinin bağrına salayım düşüncesinde ise onun dünyalık gibi görünen işleri bile bakiye
müteveccihtir ve beka televlüdür.
Günümüzde eğitim ve diyalog faaliyetleri adına dünyanın 500 yerinde ocak
tutturuluyorsa bu sayıyı 1000'e çıkarma niyetiyle çalışıp didinen insanların gayretleri sadece dünyalık olarak kabul
edilemez.
500 yere daha birer meşale ulaştırıp oraları da aydınlatma meselesi imkana vabeste bir iştir.
Bu iş için
bir taraftan o meşaleleri tutuşturup uzak diyarlara götürebilecek insanlar
yetiştirmek gerekirken biri taraftan da o insanları istihdam edebilecek çalışma alanları hazırlamak icap etmektedir.
İşte bu gayeye matuf olarak hem istihdam alanları oluşturma hem de o alanları dolduracak rehberleri yetiştirme niyetiyle oturup kalkan bir insan dünya
işleriyle meşgul olsa bile niyeti halisiz kaldığı müddetçe hep ahiret hesabına çalışıyor demektir.
O Allah'tan alıp yine Allah'a veren bir dağıtım memuru gibidir.
Alvar imamı Allah'tan al'a
ver derdi.
Şayet ahiretin varlığına inanıyorsan ve kendini burada bir misafir, bir emanetçi
kabul ediyorsan Allah Teala sana bir nimet verir.
Sen de onu farklılaştırır yine Allah'a iade edersin.
Cenabı Hak sana varlık verir, vücut verir, insanlık verir, sıhhat verir.
Sen de bunları
engin bir kulluk şuuruyla karşılar.
Allah'a karşı vefa, sadakat ve ibadet olarak değerlendirir ve ona iade edersin.
Allah sana mali imkanlar verir, çalışma gücü verir, canlılık verir,
aşku iştiyak verir.
Sen de bunları onun yolunda değerlendirir ve Allah'ın adını
yüceltme şeklinde ona iade edersin ve böylece bir emanetçi gibi davranırsın.
Ondan alırsın fakat bir emanetçi şuuruyla alırsın.
Emanette emin bir insan olarak senin uhdene verilen her şeyi
tam değerlendirir.
Hatta geliştirip nemalandırır ve sahibine iade edersin.
Ben bu mevzuda sadece bir hizmetçiyim.
Esas mal sahibi sensin.
Benim sahibim de sensin.
Malikim de sensin.
Melikim de sensin.
Ben hem senin milkinim hem de mülkünüm dersin.
İşte bu niyetle ortaya koyacağın bir saü gayret hangi alanda olursa olsun makbul bir çalışma ve mukaddes bir hareketliliktir.
Bütün rezilliklerin yuvası.
Meylül rahat aynı zamanda umum rezaletin yuvasıdır.
Bütün utanç verici haller, maskaralıklar ve rezillikler onun gölgesinde boyatıp gelişirler.
Hayırlı faaliyetlerin içinde
yer almayan kimseler şeytanın ağına yakalanırlar.
Şeytan onları mutlaka bazı şeylerle meşgul eder.
Nefsani ve
cismani bir kısım işlere yönlendirir.
Mesela biraz gezip stres atayım, bir yerde az eğleneyim, internet siteleri arasında dolaşayım, şöyle bir film seyrediğim gibi
mülahazalarla laobali ve maleani şeylere girmelerini fısıldar.
Bu fısıltıları takip ederek günah deryasına yelken
açan insanlar hem en değerli zamanlarını boş yere tüketirler hem de bazen bir lokma, bir bakma ya da bir
tutmayla olmadık günahlara, rezilliklere ve maskaralıklara girerler.
Kendilerini tembelliğe, tenperverliğe ve laobaliliğe salmış insanların dünyada başardıkları hiçbir şey yoktur.
Nitekim 5. asırdan bu yana rahat yaşama sevdasına tutulan ve zevk-ü sefaya düşen bizim
zavallı ve bahtsız dünyamız ilmi müesseselerini araştırma aşkını ve yeni keşiflere ulaşma cehdini başkalarına kaptırmıştır.
Dolayısıyla da ezilmeye, yenilmeye ve mahkum yaşamaya duğuçar
olmuştur.
Geçmişin oldukça cahil ve her zaman gözümüzün içine bakan toplumları ilmi
seviyeleri, araştırma ciddiyetleri, maddi terakkileri ve teknolojik üstünlükleriyle bizim üzerimizde hakimiyet
kurmuşlardır ve bizi dilenci haline getirmişlerdir.
Getirmişlerdir.
Zira belgesellerde hayranlıkla
seyrettiğimiz kaşiflerin her birerleri belki senede ancak bir iki defa evlerine gitme imkanı
bulabilmişlerdir.
Bazıları ömürlerinin 20 senesini kobraların hayatını araştırmaya adamış, bir
ormanda yatıp kalkmış ve bugün çoklarının din adına bile katlanmayacakları mahrumiyetlere katlanmışlardır.
Dolayısıyla tembelliğin ve rahata düşkünlüğün her türlü zillet ve mahrumiyetin en başta gelen sebeplerinden
olduğuna en güzel şahit bizim halihazırdaki durumumuzdur.
Zaten kendini rahat ve rehavetin kucağına
salıveren ölü ruhların kalkıp laboratuvarlarda uzun süreli çalışmaları, kendilerini o işe vermeleri ve her
şeyi didik didik etmeleri düşünülemez.
Bu rahat ve rehavete, düşkünlüğe bir de aşırı haneperestlik
eklenince artık mücahede hattının terk edilmesi ve ferdin ruhta bir felç yaşaması mukadderdir.
Bu itibarla şayet dünyanın en temel ve araştırma aşkından mahrum insanları bizim dünyamızdaysa işte bu
bizim için bir zillet ve bir ayıptır.
Fertplnında rahata meyletme toplum planında da böyle kötü bir tablo meydana
getirir.
Neticede hem fertler hem de o fertlerin oluşturduğu toplum esaret ve zillete mahkum olur.
Haddi zatında toplumları mahveden sebeplerin başında başkalarının sırtından geçinmeyi istemeleri ve kendileri tok olduktan sonra diğer insanların
halini hiç düşünmemeleri gelmektedir.
ömrünü istirahatte geçiren, başkasının sırtından geçinen, bedavadan yiyen içen ve tufeyliliği hayat felsefesi haline getiren böyle kimseler hem bu
dünyada kronik sarhoş olarak yaşarlar hem de ötede şeytan tarafından çarpılmış gibi kalkarlar.
Felakete sebep olan şımarıklıklar.
Kur'an-ı Kerim yemesinde, içmesinde, yatmasında, kalkmasında aşırı aristokrat davranan, şan, şöhret, makam, mansıp, konfor ve iktidardan alabildiğine yararlanan ve sahip olduğu imkanlar sebebiyle
zamanla doğru yoldan saparak hayasızlığa dalan kimseleri mütrefin kelimesiyle anmış ve onları helake götüren
hususları nazara vermiştir.
Gazab-ı ilahi ile helak edilen beldelerde mütrefinin hakim olduğuna ve dolayısıyla yeme içmeyi rahatı ve eğlenceyi gaye-i hayal haline getirmiş bu
insanların ilahi tehdide sebep teşkil ettiğine dikkat çekmiştir.
Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır.
Herhangi bir beldeyi imha etmek istediğimizde oranın lüks içinde yaşayan
şımarıklarına, kendini zevke, sefaya ve keyfe salmış aristokrat sınıfına iyilikleri emrederiz.
Buna rağmen onlar
dinlemez.
Fıskı fücura devam eder.
Kulluk adına takdir edilen çerçevenin dışına çıkar.
Kendileri için mukadder olan
fıtratın sınırlarını aşarlar.
Bu sebeple o belde hakkında ceza hükmü kesinleşir.
Onlar Allah'ın vereceği o hükme müstehak olurlar.
Biz de orayı yerle bir eder, altını üstüne getiririz.
Her devirde ve her toplum içinde az da olsa yer alan mütrefin güruhu, akıl,
mantık, muhakeme ve dini kurallar yerine cismani arzular istikametinde hareket eder.
Hayatlarını nefsaniliğe bağlı
sürdürür ve davranışlarını hayvani içgüdülere göre belirlerler.
Bu densizler ne edep hissinden haberdardırlar ne de
hesap endişesinden.
İnsani değerlere saygı nedir bilmez.
yerinde en rezilani davranışların bile
müdafaasını yaparlar.
Fazilet, rezalet ayrımını, hayır şer farklılığını bir telakki ürünü gibi görüp gösterir ve ahlaki
hiçbir endişe taşımazlar.
Öyle bir gaflet içindedirler ki hallerini Nuh kavmini, Semud rezillerini, Sodom
ve Gomor sefillerini hatırlatır.
Bunlar cismani ve nefsani arzular arkasında koşarken hayattan kam alma ve kadın erkek birbirinden yararlanmadan başka hiçbir şeyi düşünmezler.
Her
şeyi ve herkesi sadece hayvani iştihaarı hesabına kullanır, yalnızca yaşama tutkusu ve rahat etme arzusuyla nefes alıp verirler.
Ötede meşakkat çekmemek için.
Rahata düşkünlüğün sebep olduğu en büyük sefalet ve rezaletse tembelliğin insana bu
dünyada acı ve ızdırap çektirdikten sonra onu bir de ahirette azaba duğuçar etmesidir.
Burada kendisine tam tebliğ ulaştığı halde la ilahe illallah muhammedur resulullah hakikatine sığınmayan ve
ruhlar aleminden mahşer meydanına oradan da daha ötesine kadar uzanan yolculuk için azık edinmeyen
tembel kimseler zahiren bazı yüklerden kurtulmuş olacaklar ama her durakta önlerine çıkan tehlikeler karşısında tir tir titreyecek ve sürekli bin bir türlü ihtiyaç içinde kıvranıp duracaklardır.
Tembellik ve tenperverlikten dolayı burada namaz, oruç, zekat gibi ibadetlerden
kaçanlar görünüşte onların yükünden kurtulmuş olacaklar.
Fakat daha sonra her köşe başında kendilerini
bekleyen şeytani tuzaklara hazırlıksız yakalanacak ve dünyada razı olmadıkları azıcık meşakkate karşılık her durakta çok büyük zahmetler çekeceklerdir.
Allah'a iman eden ve kulluk görevini yerine getiren kimselerse dünyadaki az bir meşakkate bedel hem burada Cenabı Hak'a tevekkül ederek rahat bir ömür sürecek hem de hayattayken biriktirdikleri
namaz, oruç, hac gibi sermayeleriyle ötede de yol boyu önlerine çıkabilecek tehlikelere ve ihtiyaçlara karşı azık hazırlamış olacaklardır.
Bunlardan dolayıdır ki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zararlı ve istenmeyen şeylerden Allah'a
sığınırken tembelliği de zikretmiş.
Rabbim tembellikten sana sığınırım." demiştir.
Dahası huzuruna gelip Müslümanlığını ilan edenlerden Allah'ın emir ve yasaklarını riayet edeceklerine
dair söz alırken bazılarından kimseden bir şey istememe, dilencilik yapmama adına da söz alıyordu.
Aslında bu bir manada tembellik yapmamak üzere de bir söz almaydı.
Tembelliğin çaresi.
Bediüzzaman Hazretleri Meylül Rahat'ın nasıl bir tehlike
olduğunu belirttikten sonra ona karşı alınması lazım gelen tedbiri de nazara vermiş.
Siz de insan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.
Mealindeki mücahid-i Ali Cenabı o cellad-ı sehhara gönderiniz buyurmuştur.
İnsanın tabiatında yeme, içme ve dinlenme ihtiyacı var olduğu, cismani istekler ve nefsani arzular
bulunduğu gibi rahat etme isteği de mevcuttur.
Rahata düşkünlük de insan tabiatının bir yanını teşkil etmektedir.
Cenabı Allah insana bir de irade gücü bahşetmiştir.
Şayet o iradesinin hakkını verirse meşru dairede bütün isteklerine nail olabileceği ve ihtiyaçlarını
giderebileceği gibi rahat etme duygusunu da dengeleyebilir.
Öyleyse meylül rahat türlü türlü ayak oyunları yapan bir
sihirbaz gibi onun ayaklarını kaydıracağı, çalışma aşku heyecanını kıracağı ve himmetü gayretini bağlayıp onu sefalete sürükleyeceği zaman insan hemen iradesiyle kıyam etmeli.
Bir hamlede ayağa kalkıp üzerindeki tembellik tozunu silkelemeli ve çalışmaya
koyulmalıdır.
Eğer kendi iradesi bu şekilde ayağa kalkmasına yeterli olmuyorsa bilsin ki insan
için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.
çalışmasının semeresi ise ileride mutlaka görülecektir.
Sonra ona karşılığı tas tamam verilecektir." mealindeki ayeti kerimeye tutunmalı ve bu
müjdeyle iradesini takviye etmelidir.
Beyan-ı ilahideki insan sayinin karşılığını mutlaka görür sözünü sadece öbür
aleme ait bir mükafat müjdesi, bir ahiret semeresi ve cennet meyvesi şeklinde anlamamak lazımdır.
Cenabı Allah çalışan insanı daha dünyadayken de ödüllendirir.
Bazen bir inşirah ve rahatlama, bazen de yeni hizmetlere karşı arzu ve iştiyak şeklinde mükafat
verir.
Her çalışma ve gayret aynı zamanda ruhani bir zevk ve yüksek bir moral olarak geri döner.
Nitekim
Bediüzzaman Hazretleri Cenabı Hak Kemal-i Kereminden hizmetin mükafatını hizmet içinde derç etmiştir.
Amelin ücretini nefsi amel içine koymuştur der.
Sen sağ yettikçe Allah senin moralini yükseltir, kıvamına kıvam katar, metafizik gerilimini güçlendirir.
Seni daha güzel işlere muvaffak eder.
Vakıa, insan hayru hasenatının listesini tutmamalı, yaptığı işlerle övünmemeli, başarılarından dolayı fahirlenmemelidir.
Bununla beraber her başarı mümin için iki hayrı daha beraberinde getirebilir.
İnsan aczine, fakrına ve kusurlarına rağmen salih kullar arasında bulunuyor ve iman hizmetinin bir ucundan tutmaya çalışıyor olma duygusuyla kendisini o
daireye dahil eden Cenabı Allah'a karşı hamdü sena hisleriyle dolar.
Diğer taraftan her başarının sonunda insan için farklı bir mücadele zemini oluşur.
Müvahhit mümin yapılan işleri ve başarıları sahibine verme hususunda çok hassas davranır.
Nefsine pay çıkarmamaya azemi özen gösterir.
Hayır, şu perişan halimle ben bu başarıların binde birini bile elde edemezdim.
Şu şu şu esaslardan dolayı bunları lütfeden Allah'tır.
Başarılar ondan, hata ve kusurlar nefsimdendir." der.
ve bir de o mücadelenin
sevabını kazanır.
Kar içinde kara muvaffak olur.
Hem sayin sevabını alır hem de hamdü senanın mükafatını görür ve hem de başarıları asıl sahibine verip Allah'a bağlılığını ifade ederek hasenatını katlar.
Böylece aynı zamanda bir salih daire oluşturmuş olur.
Hayır, başka bir hayrı doğurur.
O diğer bir iyiliğe veseli olur.
O da başka bir
haseneyi doğurur.
Böylece rahat düşüncesine bir anlık karşı koyma ve iradenin hakkını verme neticesinde Allah Teala insana çok şey kazandırır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder