Bölümler
Takdim yerineSoru-cevaplar Üzerine1
Birinci Bölüm İnanç Esasları Etrafında
Allah’ın Gönderdiği Din Tektir
İnançta Mitleşme Ve Yunan Mitolojisi
Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın
Fenâ’dan Bekâ’ya Geçiş Veya İki Tecelli
Peygamber Kıssalarındaki Hikmetler
Cennet Ve Cehennem
Çocukken Ölenlerin Durumu
Çeşitli Yönleriyle Bid’at
Gaybı Bilmek
Ahir Zaman Eşhâsı
İnsanlarla Cinler Arasındaki Münasebet
Peygamberi Görme İştiyakı
İkinci Bölüm İslam’ın Ruhi Hayatı
Nefsin Girdapları
Şeytanın Oyuncağı Olmamak İçin…
Latîfelerin Dili
Keşf Ü Kerametin Değil, Allah’ın Kulu
“kışır”dan “lübb”e Geçmek
Mürşidi Olmayanın Mürşidi Şeytan Mıdır?
Hakiki Mürşid
Kurtulmanın Asgari Sınırı
Varlığın Metafizik Boyutuna Geçiş
Kibir İmana Engeldir
Allah Resûlü’nün İki Yönü
Ölmeden Önce Allah’a Kavuşmak
Üç Kavram: Tevekkül, Zühd Ve Tevazu
Üçüncü Bölüm Değer Ölçülerimiz
Tebliğ Metodu
İstikbal Ve Bize Düşen
İdareye Talip Olmak
Mü’minler Kardeştirler
Kendi Yolunu Hak Bilmek
Ülfetten Kurtulma Yolları
Canlı Kalmanın Yolları
Anne-baba Hakkı Ve Hizmet
“kaç İnsanın Kâtilisin?”
Dördüncü Bölüm Fikir Atlası
İslâm’ın Ruhu
Felsefe Ve Felfefî Nazariyeler
Allah’ın İki Kitabı: Kur’an Ve Kâinat
İnsan Küçültülmüş Bir Kâinattır
Yükselme Ve Düşmeler Arasında İnsan
Sıhhat, Selâmet Ve Huzur Medeniyeti
Köhneleşmiş Müesseseler
Eğitim Tarihimizde Medreseler
Cemel, Sıffîn Ve Kerbelâ Vak’aları
İnsan Ve Rızık İlişkisi
Milletlerin Ömrü
Bitişler Ve Yeni Başlangıçlar
Kaynakların Tespitinde Faydalanılan Eserler
Takdim yerine
Hazan kış küftesiyle gelir.
Bestesi bahar.
Karın buzun bağrından mayalanır çemenzar.
Mevsim gelince bir bakarsın nebahar olur.
Gül açar, bülbül öter.
Her yer lalezar olur.
Gökte ve yerde ne varsa hepsinin ilmi bir programa göre yaratanın irade ve dilemesine bağlı cereyan ettiğine inanan ve bu inanç perspektifinde hayatını yaşayanlar eşya ve hadiseleri düz nazarlardan daha bir farklı okur, daha bir farklı değerlendirirler.
Onların ufkunda gecelerin karanlığı, gündüzlerin aydınlığına gebedir.
Yüreklere ürperti ve korku salarak esen rüzgar, rahmet bulutlarının aşılayıcısı ve ilk müjdecisidir.
Kış ortasında yağan kar, baharda fışkıracak pınarın membağıdır.
olmayan mazlumiyet ve mağduriyetler de müstakbel mutlulukların vesilesidir.
Dolayısıyla onların o aydınlık dimağlarında yerinde en sert esen tivi boran bile rahmet rengine bürünür.
Elemler emellerin koridorları haline gelir ve ızdıraplar da birer doğum sancısına dönüşür.
Hatta umumi ölümler ve geniş alanlı musibetler onların nazarında birer yeni bahar mesajı gibidirler.
Onlar ağaçlar üzerindeki kurumuş dalların budanmasına taze filizlere yol açma nazarıyla bakarlar ve saygıyla karşılar kaderden gelen kesip biçmeleri.
Şerler böylelerinin atmosferinde hayır rengini alır.
Izdırap ve acılar da onların saflaşıp özlerine ermelerini netice verir.
Başa gelenlerin gerçek sebeplerini keşfedemeyenlere gelince onlar yer çevrelerinde suçlu arar.
Zaman zaman kadere taşlar atar.
Varsa hakla bir parçacık münasebetleri onu da zedeler ve yanlış da oturur, yanlışla kalkarlar.
Derken yeni hatalarla daha değişik zulümlere de davetiyeler çıkarırlar.
O halde inanç temelli basiret ve firasetiyle eşya ve hadiseleri değerlendirmeye tabi tutan bir hakikat yolcusu daha bahar gelmeden Allah'ın izniyle karın kışın bağrında mayalanan baharı görür ve gördüğü bu baharı en yüksek ve gürrü seda ile seslendirmeye çalışır.
Zira taş kesilmiş toprağa, iskelet gibi kupkuru hale gelmiş ağaçlara, soğuk soğuk esip duran poyraza ve hiçbir hayat emanesi görünmeyen zemine bakıp ölümünden sonra bu arz yeryüzü bir daha nasıl dirilir ki diyerek sarsıntı yaşayanlar olabilir.
Onlara az ileride kendilerini bekleyen cıvıl cıvıl, rengarenk bahardan bahisler açmak, onun o bayıltan güzel kokularını ruhlara duyurmak, ötüşen kuşları, kuşçukları, şakıyan bülbülleri, uçuşan kelebekleriyle bin bir hayat cilvesini canlı resimler halinde nazarlara sunmak ve böylece felc olmuş iradelere fer ümitsizlikle sararıp solmuş gönüllere aşku şevk kaynağı olmak İsrafil'in suru gibi diriltici bir nefes gibidir.
Evet.
Bahar neşidesi içinde bulunulan zamanın en kıymetli parçasıdır.
zamanın altın dilimidir anlayışıyla zahiren mevsim mevsimi hazan olsa da sonbahar ve kışı bahar adına değerlendirme onları yepyeni diriliş ve oluşumlar için diriltici bir tazyik mevsimi olarak görme ve böylece aktif sabır içinde bahar intizarı içinde olma bahar rüyalarıyla oturup kalkma bahar şiirleriyle soluklanma Bahar türküleriyle çevresindekilere ümit, enerji ve neşe kaynağı olma demektir.
Bu sebepledir ki hakikat yolcularının bahar neşidesine kulak verenler ondan hep şu mana ve mesajların süzülüp geldiğini duyarlar.
Gamlanma zira mevsim mevsim-i hazan değil.
Kader de ve eğilebildiğin kadar eğil.
Gidecektir bu son gailer de art arda.
Kim bilir nasıl bir lütuf var şimdi sırada.
Bunlar birer bahar çağrısı hazan içinde yankılanıyor.
O ulu ses Çin'de maçine.
Onlar bu konuda kendi güç ve kuvvetlerine değil, kudreti sonsuzun havl ve kuvvetine itimat ettiklerinden kış ne kadar sert, dış yüz itibariyle ne kadar acımasız ve bitme bilmeyecek gibi görünse de onlar hep ümitli, hep azimli ve hep kararlıdırlar.
Nebilerin vadinde, velilerin yadında, güvercinin kanıdında bir ulu divandan gelen bahar muştusuyla sermest bu kahramanlar hasımlarının bitirdik, yok ettik dedikleri aynı anda ayrı bir hayat cilvesi gösterir.
Güftesi kadim ama bestesi yeni apayrı dirli şarkıları mırıldanırlar.
Baharda bahar sevdalıları olduğu gibi bahar düşmanları da vardır.
Onlar ekinlerin, filizlerin, çimenlerin, çiçeklerin, fidanların düşmanıdır.
Acımasız ve gaddardırlar.
Tohum atmanın zahmetini bilmediklerinden ortaya çıkan tomurcukların kıymetini de idrak edemezler.
Bu sebeple menfaatlerine engel teşkil ettiğini düşündükleri anda birdenbire acımasız bir canavara dönüşür ve baharda gelen her şeyi tahrip adına kendini kaybetmiş halde sağa sola saldırırlar.
Tam da şu dörtlükle resmedildiği gibi anlamadı.
Baharın baharına kurşun sıktı.
Her yerde çığlık çığlık tomurcukların ahı ve allak bullak renklerin beyazı siyahı.
Şeytan bir kez daha fitne ateşini yaktı.
Yürüdü ve baharın bağrına kurşun sıktı.
Ancak bahar yolcuları bu realiteyi zaten baştan göze alıp öyle yola koyulmuşlardır ve bilirler ki ilahi takvime göre işleyen zaman çarkında mevsim mevsim-i bahar olduğunda bunun önüne hiç kimse geçemez geçemeyecektir.
Bu sebeple onlar cüzi iradelerine hak inayetinin davetçisi olarak bakar ve kendilerine şöyle telkinde bulunurlar.
Kınatlan geç uçarak bütün uçurumları.
Hiç durma yürü ardından kutlu rehberlerin.
Boşalsın ötelerde boşalacak terlerin.
Ateşinle kışı erit tutuştur baharı.
Kınatlan geç uçarak bütün uçurumları.
Haykır her yerde kendini çelikten sesinle.
Hızır gibi seccadeni ser.
Her yanşersin.
Hayat solukla ölülere diriliş insin.
İkbalimizi söyle o altın nefesinle.
Haykır her yerde kendini çelikten sesinle.
Beklediğimiz bahar hiçbir renk, hiçbir ırk, hiçbir toplum, hiçbir coğrafya ayrımı yapmaksızın bütün bir yeryüzünün baharı bütün bir insanlığın bayramıdır.
Ama beklenen baharın büyüklüğü ve genişliği ölçüsünde elbette ki çekilen çile ve meşakkat de o ölçüde büyük olacaktır.
Bu sebeple ateşiyle kışı eritip baharı tutuşturacak yiğitler öyle çelikten ve yüksek iradelere sahip olmalıdırlar ki sımsıcak nefesleri yedi iklim dört bucağa ulaşsın.
En ücra beldelere, köylere dahi varsın.
Ve eritsin her yerdeki karı buzu.
Gözyaşları bir ırmağa, bir çağlayana dönüşsün.
dönüşsün ve hangi coğrafyada olursa olsun abı hayat halinde aksın susuzluktan çatlamış kurumuş dudaklara işte elinizde tuttuğumuz bahar neşidesi adlı eser bu istikamette bir çağrıdır bir ümit meşalesidir bahar bekleyen bütün gözlere gönüllere bir duadır bir yakarıştır ölmüş Arzı birkaç hafta içinde baştan sona derilten, yemyeşil hale getiren kudret-i sonsuz yüce yaratana bu çağrıya icabet etmeniz, bu yakarışa ortak olmanız ümidi ve duasıyla hayırlı okumalar.
Soru cevaplar üzerine.
Topluma karşı mükellef olduğumuz vazifeleri yerine getirme adına daha faydalı olacağı kanaatiyle yüz yüze soru cevap faslını başlatmış bulunuyoruz.
Sorularınıza geçmeden önce müsaadenizle maksadımızı aydınlatacak bir iki hususu arz etmek istiyorum.
Evvela bütün düşünce ve tasavvurumuz Resuli Ekrem Aleyhissalatu Vesselam devrinde olduğu gibi saf, temiz, berrak, dupdur bir anlayışı yeniden ihya etmektir.
Toplum içinde sahabi anlayış ve hayat tarzını sistem olarak benimsemiş insanların sayısı ne kadar çoğalırsa içtimai hayatımız da o kadar denge ve düzen içinde olacaktır.
Camilerde soru sorma ve meseleleri ona göre şerh etme mevzuu saadet asrının temel özelliklerinden biri sayılır.
Camilere eski fonksiyonlu kazandırma meselesi İslam aleminde değişik mahfillerde de görüşülmüştü.
Saadet asrında müminler camiye geldiklerinde sadece namaz kılmazlardı.
içlerindeki soruları ortaya dökmeden, şerh etmeden, onların cevaplarını almadan sadece vazu nesahati dinleyip çekip gitmezlerdi.
Cami bir mümin için dünyevi uhrevi her şeydi.
Hatta Osmanlı'nın kurulduğu ilk dönemlerde dahi devlet şurası meselelerini daha çok camide görüşürdü.
Bir taraftan şakır şakır şadırvanın suları akar.
Abdesti hatırlatan, namazı tedavi ettiren bu tablo onların etrafında dönüp dolaşır ve onlar da o hava ve o anlayış içerisinde meselelerini meşveretle hallederlerdi.
Abdestler alınır, namaz kılınır, meseleler ortaya konur ve görüşülürdü.
İşte bu saadet asrının saf anlayışıdır.
Evet.
Hz.Muhammed Aleyhissalatu Vesselam böyle yapıyordu.
Bu yaptığımız iş bir kısım kimseler tarafından başlangıçta yadırganabilir.
İçimize girip yerleşen değerlerimize yabancı nice adetler vardır ki biz bunlara kendi öz malımız gibi sahip çıkmışız.
Bunların yerine içimizden çıkan öz malımız nice şeyler de vardır ki onları yadırgar hale gelmişiz.
İsterseniz muvakaten bunu hep beraber mazur görelim ve camide de böyle şey olur mu demeyelim.
Cenabı Hak Resul Ekrem'in ve sahabenin anlayışını hiç olmazsa bu vadide ihyaya bizleri muvaffak kılsın.
İkinci olarak bu yol cemaati aydınlatmak için tek yol ve tek çare değildir.
Cenabı Hak tertemiz gönüllerinize yeni yollar ilham edeceği ana kadar müsaadenizle bir de bunu deneyelim.
Siz ilham-ı ilahinin tecelli mekanı olan gönüllerinize gelen tekliflerinizi bana aktarırsanız hakkı hakikati bilmeyenlere şu yolla da ulaşabiliriz derseniz onun da müzakeresini yapar.
O yolu da deneriz.
Şuna katiyen emin olun ki gönlümdeki budur.
Ama şimdiye kadar yapamadım.
Resuli Ekrem'in adını anacağım yer neresi olursa olsun şayet gönüllerde makes bulacak ise gidip onu orada haykırmayı kendim için bir mecburiyet bilirim.
Beni yaratan, soluklarımı bana ilham eden ve sonra onları dinleyen Allah celle celalühü için soluklarımın şükranı olsun diye nefes nefese, soluk soluğa onu anlatmak benim vazifemdir.
Bunu sinemada da, tiyatroda da, kahvehanede de sokak sokak, ocak ocak, bucak bucak gezip her yerde anlatmayı sorumluluk bilirim ve bilinmelidir.
Bu benim vazifemdir.
Eğer üniversitelerin anfilerine kadar girip meselelerimizi anlatma imkanı bulsaydık muhakkak onu da değerlendirirdik.
Gerçekten üniversitelerde demokrasi ruhu tam yerleşmiş olsaydı, dersin, tedrisatın yanı başında gençliğin mana yapısına yeni şeyler ilave edebilecek hususları kendi çapımızda oralarda anlatabilseydik, bizden sonra yepyeni bir nesil onu taslamam anlatma yol ve imkanını bulacaktı.
Siz bütün bu çırpınmaların içinde bunu da düşünebilirsiniz.
Katiyen bilin ki bu mevzuda benim hiçbir iddiam yoktur ve son sözü söyleme gibi bir düşünceyle de ortaya çıkmış değilim.
Zaten bundan da Allah'a sığınırım.
Bana Müslümanların en mücrimi nazarıyla bakabilirsiniz.
Ama ben yine de hak ve hakikati söyleme mecburiyetindeyim.
Bu mevzuda acaba nasıl yapsam ki insanlar kabul etseler? duygu ve düşüncesinin heyecan ve teessürünü ruhunda taşıdığım için siz de hakkın hatırına anlattıklarımı lütfen dinleyiniz.
Bir kuş ötse ve o kuş ötüşüyle bana Hz.Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem diyor gibi gelse onun adının hatırına oturur.
Orada onu dinlerim.
Dilim şayet Mevla-ı Müteale tercüman oluyorsa siz de onun hatırına dinleyiniz.
Bizler son dönemler itibariyle yıkık dökük bir içtimai hayata sahip bir bünye gibiyiz.
Öyle bir cemaatiz ki son 78 asır bizde ne sağlam bir fert yapısı, ne aile yapısı, ne de içtimai yapı bıraktı.
Şu kadarcık halimizle ve böylesine perişan vaziyetimizle bari bizi bizimle başa bıraksalar, biz o durumda da memnun olacağız.
Ama şu vaziyetimizde dahi bizi bizimle başa bırakmıyorlar.
Bu durum karşısında biz bozulan içtimai düzenimizi, aile yapımızı, ferdi hüvviyetimizi yeniden kazanmak ve bu müesseselere kendi öz hüvviyetlerini kazandırmak için Allah'ın celle celalüu ve resulullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem bizden istedikleri şeyleri yapmakla mükellefiz.
Size yeminle teminat vererek söyleyeyim ki camiye gelip namaz kılmak çok mühim bir meseledir.
Müminin namazını camiye gelmesini ve namaz kılmasını hafife alıp tahkir edecek diller kurusun.
Fakat camiye gelip namaz kılmak her şey demek değildir.
İslami hayat bir bütündür.
Kendisi camiye gelen bir müminin hanımı, kızı, oğlu ve torunlarının yaşadığı evlerde eksik ve gedikler varsa o müminin Müslümanlık hayatında çok ciddi boşluklar var demektir.
Evet, namaz kılmak bir şeydir ama her şey demek değildir.
Namaz büyük bir rükündür.
Allah bunu ifa etmeyenlere de ifa etme aşk ve şevkini ihsan eylesin.
Bize de bunun yanı başında onun tamamlayıcısı olan sair vazifelerimizi idrak etme şuurunu bahşeylesin.
Ancak biz burada topyekün içtimai ve ailevi hayatımızı alakadar eden meselelerin müzakeresini yapacağız.
Siz sorularınızı soracaksınız.
Bilirsem cevap vereceğim.
Bilemediğim meselelerde sizden süre isteyecek ve onları daha sonra cevaplandırmaya çalışacağım.
Şunu da ifade etmek isterim ki keşke İslam'a ait bütün meseleleri devrin tekniğine, kültürüne dair meseleleri ansiklopedik bir malumatla dahi olsa bilen birisi olarak huzurunuza çıkmış olsaydım ve bu şekilde soracağınız her suale cevap verebilseydim.
Ancak bütün acz ve fakrımla itiraf edeyim ki ben bu çapta bir insan değilim.
Aslında her şeyi bilmek de beşerin ikâ değildir.
Her şeyi allamül guyub olan Allah celle celalüu bilir.
Ben söyleyeceğim her sözün sonunda kabul buyuracağı mazeretimi Allahü alem sözün doğrusunu Allah bilir demekle ona arz edeceğim.
Kaldı ki nebiler nebisinin varisi İmam-ı Malik Hazretleri bir mecliste kendisine sorulan 40 sorudan 36'sına bilmiyorum cevabını vermiştir.
Biz o zatların kapısında perdedar olabilirsek onu da şeref sayarız.
Cürümle, seyyiatımla, kusurumla ve her şeye rağmen cüretimle soru sorun cevap vereyim diye huzurunuza çıkan beni böyle tanıyın.
Aslında bütün meselelerinize, sorularınıza cevap verecek bu kürsünün hakiki sahipleri gelinceye kadar beni ve emsalimi dinleme mecburiyetindesiniz.
Ben aşkla, şevkle bana söz söyleyecek, içimin şerhini yapacak, sorularıma cevap verecek, dizinin dibine oturacağım hatibimi beklemekteyim.
Mevla ne zaman lütfeder onu da bilemiyorum.
Belli ki böyle harap olmuş, bağı bahçesi yıkılmış, suları kesilmiş, bülbülü ötmez olmuş, gülüp örsümüş, çiçeği solmuş, viranelere dönmüş bir dünyanın hatibi de ancak bu kadar olacaktır.
Böyle deyin, böyle düşünün ve böyle değerlendirin.
Gelin sizinle camiye kendi çapımızda eski fonksiyonunu kazandıralım.
Ben bunu hayırlı bir iş ve adım sayıyorum.
Burada değil başka bir yerde de olsa yine böyle düşüneceğim.
Ve essebü kel fail sebep olan yapan gibidir.
Sırrınca ellerimi açıp bana da bu yolda hizmet etmeyi ihsan et diyerek mevlama yalvaracağım.
İnşallah daha sonra gelenler bunu tam ve mükemmel yapacaklardır.
Bu sadece atılan bir adımdır.
Ayağını o ize basacak olan herkes onun altında müminlerin bir kıtmirinin yattığını görecektir.
Allah celle celalüu beni de belki bu sebeple affeder.
Cenabı Hakk'ın sonsuz rahmetine karşı her zaman sonsuz bir ümit besledim.
Meselenin tekniği mevzuunda da hissiyatınızı hitap ederek bir şey arz etmek istiyorum.
Evvela siz hepiniz sağdan soldan kalkar bana soru sorarsanız caminin içindeki huzur kaçar ve gerektiği gibi cevap verme imkanına sahip olamayız.
Şimdi bizzat soru sorabilirsiniz ama önümüzdeki günlerde sorularınızı bir kağıda yazıp buraya koyabilirsiniz.
Ben onları alır, tasnif eder ve ona göre cevap vermeye çalışırım.
Bunların içerisinde bazen ailevi hayatınıza ait hususi sorular da olabilir.
Böyle hususi ailevi meselelerin cemaat içinde şerhinin münasip olmayacağını düşünerek soruyu soran kimseden hususi görüşmesini rica edersem o arkadaş da bana darılmasın.
Ben elimden geldiğince herkesin hatırına hürmetkar olmaya gayret edecek ve herkesin küçük dahi olsa sorusuna cevap vermeye çalışacağım.
Arz ettiğim gibi eğer bilemediğim bir mevzu ise sizlerden süre isteyecek.
Ertesi hafta o konuya bakıp öyle huzurunuza çıkmayı planlayacağım.
İkinci husus da şudur.
Hayatın her sahası ile ilgili soru sorabilirsiniz.
Ama kalkıp da astronominin derinliklerine dair bir soru sorarsanız ben itiraf edeyim ki o konudaki bilgim sınırlıdır.
Atom fiziğinin derinlikleri ile alakalı malumatım kulaktan dolma ansiklopediktir.
Onu da tam bilemem.
Şöyle böyle bir şeyler söylerim ama cemaatin içinde bulunan bu işin ihtisasını yapmış kimselere karşı küstahlık yapmış olurum.
Baştan söyleyeyim.
Böyle bir terbiyesizliği de irtikap etme niyetinde değilim.
Bunun gibi ilmin çeşitli dallarına dair ihtisas isteyen mevzularda sorular sormayın.
Yalnız her ilmin bir gayesi ifade ettiği bir şey vardır.
Her ilim o ilme mensup olanları bir neticeye götürür.
İşte eğer soracaksanız bu gibi mevzularda sorabilirsiniz.
Hayatın bir gayesi olduğu gibi ilimlerin de gayeleri vardır.
Bu mevzuda az çok İslami malumatı olan herkes bir şeyler söyleyebilir.
Şahsi hayatın dengesi ve düzeni mevzuunda sorular sorabilirsiniz.
içtimai hayatınızdaki huzursuzluklarınızı dile getirebilir, huzuru tekrar elde edebilme adına neler yapılması lazım geldiğini, gerek şahısları gerekse aileleri huzura kavuşturmak için gereken şeyleri sorabilirsiniz.
İçtimai hayatımızın salaha kavuşması için neler yapmamız lazım geldiği hususunda sorular tevcih edebilirsiniz.
Maarif yuvalarımızda içtimai hayata ışık tutamıyoruz.
Bu mevzudaki engeller, manalar nelerdir? Bunları sorabilirsiniz.
İçtimai kaynaşmalara dair sorular sorabilirsiniz.
Namaz, oruç, hac ve zekata dair bunların hikmetleriyile alakalı sorular tevcih edebilirsiniz.
Cenabı Hakk'ın helal ve haram kıldığı hususlara dair sorularınız da olabilir.
En azından Ehl Sünnetin akidesine uygun cevap vermeye çalışmak suretiyle bu mevzuda çeşitli diyalektiklere düşmeden inşallahu teala bir şeyler söylemeye çalışırız.
Belki bu sayede cemaatin çeşitli felsefi akımlara girerek hiçbir faydası olmayan meselelere dalmasından ve bunlarda boğulmasından kurtulmasına Cenabı Hak bir vesile kılar.
O bakımdan bu çerçevede soru sorulmasına istirham ediyorum.
Bunları soru soracağınız hususların sınırlarını tespit bakımından arz ettim.
Bir de soracağınız sorular hususiyle siyasete dair olur da onlara da cevap vermeyebilir.
Hatta bir kelime bile konuşmayabilirim.
Soruyu soran lütfen darılmasın.
Hayatımda hiçbir tarafa esasen gönlümle temayülüm olmadı.
Elimi uzatıp da o taraftan görünmedim.
Hep bu milletten görünmeye çalıştım.
Şöyle veya böyle düşünen herkesin Allah'ı celle celalühü ve resulullah'ı sallallahu aleyhi ve sellem düşündüğü nispette onlarla beraber olmaya çalıştım.
Bu bakımdan siyasi sorulara da cevap vermeyeceğim.
Bunu da baştan arz edeyim.
Ancak buna rağmen benim sözlerimden siyasete dair manalar çıkaranlar hemen söyleyeyim yanlış manalandırmaya gitmiş olacaklardır.
Ben asla ve kata siyasete dair hiçbir söz söylememeye çalışacağım.
Hayatımda da hep öyle yaptım.
Ama ne garip tecellidir ki bazıları farklı değerlendirdi.
Ben yeminle teminat verebilirim ki hiçbir zaman birilerini destekler veya birilerini yereler mahiyette herhangi bir söz sarf etmedim.
Sadece küfrü küfranı yerdim.
Allah'a imanı ve Allah sevgisini desteklemeye çalıştım.
İslam'ın her meselesi makul ve mantıklıdır.
Ama akıl tek başına meselelerin altından kalkamaz.
Akıl sair duygularımızın fikri ve ilmi hayatımızın bir araya getirip önüne koyduğu şeyleri değerlendirir.
Bazen de devrin kültürünün tesiri altında kaldığından veya başka bir kısım esbaptan dolayı yanlış neticelere varabilir.
Akıl ancak önüne konulan meseleleri eğer çok iyi değerlendirebildiği takdirde doğru neticelere ulaşır.
İnsanlar fikirlerini, ilimlerini bir araya getirip aklın rehberliği altında bir kısım meselelerde nihai neticelere vararak değişmez kurallar halinde ortaya koyarlarsa işte o zaman ilmin ulaştığı noktayile Kur'an-ı Kerim'in söylediklerinin mutabakat arz ettiği görülür.
Bu sebeple ilmin ortaya koydukları ile Kur'an-ı Kerim'in söyledikleri arasında zahiren bir uyum görülmediği zaman buradaki eksikliği Kur'an-ı Kerim'de değil de aklın ulaşması gereken noktaya henüz ulaşamamış olmasını da aramak gerekir.
hem Allah'ın rahmetinden ümit ediyor hem de araştırmacıların ilgilendikleri ilim dallarında derinleşmeleri neticesinde ümit besliyor ve umuyoruz ki inşallahu teala ileride pek çok ilim dalı Kur'an-ı Kerim'in bahsettiği hakikatlerle omuz omuza gelecektir.
Çünkü bunlar kaynakları itibariyle zaten ayrı değildirler.
Zira kainat Allah'ın kainatıdır.
Kul Allah'ın kuludur.
Kelam Allah'ın kelamıdır.
Allah kendi kelamında kainatı, insanı ve bu ikisi arasındaki münasebetleri anlatıyor.
O zaman niye ayrı olsunlar ki? İslamiyet'in bütün itibarıyla makul ve mantıklı olan prensiplerine karşı ortaya atılan bir kısım şüphe ve istifhamların gerçekte varit olmaması gerekirdi.
Ancak insanların ilim, tefekkür ve kalbi hayatlarındaki birtakım eksiklikler bir kısım istifhamların meydana gelmesine sebebiyet vermiştir.
Ben kendimi devrin ilim ve kültürünün ulaştığı nihai noktaya ulaşmış biri olarak görmüyorum.
Bu sebeple arz edeceğim şeylerde birtım eksik ve gediklerin olması muhtemeldir.
Bununla beraber elimden geldiği kadarıyla bana tevcih edilen sorulara cevap vermeye çalışacağım.
İnsan ebet sonsuzluk yolunda ilerlerken onun için en gerekli şey dinin pratik hayata bakan kısmını en ufak bir şüpheye mahal bırakmadan ve şüphe oluşturabilecek en küçük delikleri dahi tıkamak suretiyle bu yolda dinini sapasağa muhafaza etmesidir.
Resuli Ekrem Aleyhissalatu vesselam Hzreti Ebu Zerre' tavsiye mahiyetinde söylediği bir söz vardır.
Buyururlar ki: "Ceddi sefinete feinnel amikun.
Gemini yenile çünkü deniz derindir.
Yapacağın bu yolculuk için vapurunu yenile.
Çünkü derya çok derin.
Bin tane şeytan, 1in tane vesvese, bin tane tereddüt karşına çıkabilir.
Çıkar ve kalbinde, kafanda, duygularında ve hissiyatında yaralar açar.
En küçük bir yara almadan salimen Allah'ın celle celalü sana verdiği şeyleri ötede tekrar ona iade edebilirsen ne mutlu sana.
Bunun için benim aklım, kalbim bu işe yattı fakat hislerimde bir kısım tereddütler yaşıyorum demeyecek ve hiçbir tarafında en küçük bir tereddüt dahi bırakmadan Allah'ın huzuruna salim bir kalple gitmeye çalışacaksın.
İnsan bu dünyada hangi meselede olursa olsun aklına, mantığına ve hislerine kabul ettirip onu tabiatı haline getirdiği ölçüde ölürken o hal üzerine ölecek ve dirilirken de o hal üzerine dirilecektir.
Meselerinizi şayet tereddüde hiç meydan vermeyecek şekilde gönlünüze yerleştirmişseniz Allah'ın tevfik ve inayetiyle ötede hiç sarsılmadan çok rahat gezebilirsiniz.
Bu meseleye işareten Hz.Ömer'e dayandırılan şöyle bir rivayet nakledilir.
Ölüm ve ölüm ötesi endişelerden bahsedildiği bir mecliste Cenabı Risalet Meab Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem huzurunda kabir suali bahis mevzu edilince Hz.Ömer radıyallahu anh ya Resulallah şimdiki aklım, düşüncem ve izanım kabirde de benimle beraber olacak mı diye sorar.
Allah Resulü evet deyince, "Ben onlara kafi gelirim inşallah." der.
Çünkü o tereddütsüz inanmıştır.
Şeytanın parmağını karıştırabileceği en küçük bir vesvese noktası bırakmamıştır.
Onun için bir Müslümanın gerek itikadi, inanç esasları ile ilgili, gerek ameli, ibadetler ve muamelatla ilgili hususlara ait bir kısım sorular sorması onun düşünüyor olduğunu ve şeytandan canının yanmış olduğunu gösterir.
Böyle dertli bir insan bugün olmasa yarın mutlaka sorusunun cevabını bulur ve Allah'ın tevfik ve inayetiyle kurtulur.
İmanını bu şekilde tahkim edip ameli hususları hikmetle nesçhedilmiş gibi rahatlıkla yaşayan ve faydasız işleri kafasından çıkarıp atan bir insan bu haliyle ölürse nasıl ölürse öyle dirileceğine inanılabilir.
Allah'ın tevfik ve inhayetiyle Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniye bize müminlerin hak yolunda atacakları her adımın, yapacakları her amelin Allah'ın celle celalühü lütfettiği nimetlere karşı bir şükran ifadesi olduğunu ifade eder.
Bizi tepeden tırnağa nimetlerle perverde eden Allah'ın sonsuz nimetlerine karşı şükrümüzü ancak bu suretle eda edebileceğimizi açık seçik olarak anlatırlar.
Bir müminin heva, heves ve nefsaniyet gibi şeyleri aşarak mescide gelmesi çok mühim bir vazife ve Allah katında pek makbul bir iştir.
Resuli Ekrem Aleyhissalatu Vesselam müminin Allah yolunda attığı her adımı bir sadaka sayar.
O celle celalüu seni yoktan var etmiş.
Sonra insanı mümin olma keyfiyetiyle serfraz kılmıştır.
Bu büyük nimetler elbette şükür isterler.
Ve işte sen Allah yolunda atacağın adımlarla Allah'a karşı bu şükür vazifesini eda etmiş olursun.
Şu an burada belki rahat oturamıyor, belki başınızı başkalarının ayağını bastığı yere koymak zorunda kalıyorsunuz.
Belki yağmura, çamura, soğuğa rağmen gelip burada namaz kılıyorsunuz.
Eğer kalbiniz Allah'la beraber ise iç dış bütünlüğü ile onun huzuruna geliyorsanız ki bunun başka türlü olması düşünülemez, bilin ve Cenabı Hakk'ın vaadine itimat edin ki buraya gelmeniz sizi paydar etmiş, size uhrevi saadetin yolunu açmıştır.
Ahirette yaşayacağın o mutlu günü hatırla ve şimdiden ruhunda, vicdanında, imanında onun zevkini yaşamaya çalış.
O zaman içinde bir cennetin belirdiğini duyacaksın.
Yaptığın her şeyin Allah yolunda bir tohum gibi yeşerdiğini, ahiretin tarlası hükmünde olan dünyaya seni gönderen Allah'ın celle celalüu, seni adeta bir ekinci olarak kullandığını ve ektiğin hiçbir tohumun boşa gidip çümediğini ve ötede yığın yığın filiz verdiğini göreceksin.
Evet.
Sen burada hayalen bu duyguların içine gir, yaşa.
Cennette yaşıyor gibi olacaksın.
Mevla insanın vicdanında bir cennet yaratmıştır.
Pek çok ehli hakikat, hususiyle ehli tasavvuf vicdanlarındaki bu cenneti gördükleri için ahirette tahakkuk edecek cennete iltifat etmemişlerdir.
Haddi zatında insanın vicdanındaki de bu cennetin bir temessülüdür.
Bir bakıma bilemediğimiz ölçülerle, yollarla insan vicdanında makes bulan bu şey ahirette her şeyiyle mükemmel olan cennetin bir aksidir.
Burada sorulan soruların ağırlıklı olarak Müslümanların esas meselelerine müteveccih olduğu görünüyor.
Bu durum bugünün müslümanının günümüzün problemlerini idrak etme istikametinde olduğunu göstermesi bakımından oldukça memnuniyet vericidir.
Bunu tahdis-i nimet kabilinden arz ediyorum.
Cenab-ı Hakk'ın bize olan lütfunun bir ifadesidir inşallah.
Bunu böyle kabul etmemiz Cenabı Hakk'ın bu kabil nimetlerini arttırmasına vesile olur ümidindeyim.
Biz haktan uzak bir şekilde sadece kendi dünyamızı yaşayarak Eflatun'un mağara misalinde olduğu gibi sadece gölgelerle yetinen, dıştaki yaşantıya vakıf olmayan, halka inmeyen bir vaaz şeklinin insanlar için çok faydalı olmadığına inanıyoruz.
İnsanların arasında yaygın olan değişik fikirlerin, hususiyle de gençlerin arasında kol gezen türlü türlü soruların, şüphelerin, tereddütlerin kürsüye getirilip bütün tereddüt ve şüphelerin izale edilmesinin doğru bir yol olduğu kanaatindeyiz.
Soru demek aynı zamanda bir bakıma o soruyu soran şahsın hissiyatı ve duygusu demektir.
Soruya cevap vermek ise o şahsın hissiyatına, duygularına hürmet manasına gelir.
Meclisimiz bu maksada matuf teşekkül ettiği için biz aynı maksat üzere yürümeyi düşünüyoruz.
Bazı kimseler sorulan soruların daha ziyade felsefi mahiyette ilahiyatın derin meselelerine müteallik olmasını arzu ederler.
Halbuki ben sadece sorulan soruya cevap veriyorum.
Bazıları ise daha ziyade fıkhi meselelerle alakalı olmasını arzu eder.
Sorulursa ona da bir şey demeye çalışırım.
Bazıları da kendi şahsi meselelerini bana getirir.
Ben onun hatırına da hürmet eder, hatırına hürmeti sorusuna cevap verme şeklinde ortaya koyarım.
Bazı mizaçlar bir kısım soru cevaplardan hoşlanır ama bazı soruların cevabı ona latif gelmeyebilir.
Ama en az o da benim kadar başkalarının hissiyatına hürmetkar olmalıdır.
Çünkü insanlık sadece ondan ibaret değildir.
Biz sağdan, soldan, ortadan, alttan, üstten, evvelden, ahirden, içten ve dıştan bütünü teşkil eden uzurlar gibiyiz.
Duygu ve düşüncelerimiz de his ve fikir yapımıza göredir.
Camilerde dine ait meseleleri cemaate intikal ettirmek için şu ana kadar alışğimiz bir sistem vardır.
Biz bunun dışında daha farklı ve orijinal yöntemler bularak dine ait meseleleri cemaata sevdirme mecburiyetindeyiz.
Meselerimizi ciddi bir anlayış ve ciddi bir eda ile ve azami bir ciddiyet içinde cemaate intikal ettirmeliyiz.
İçinde bulunduğumuz şu dönemde laobali kimseler bizi kurtaramayacağı gibi meselelere laubalice eğilmemiz de bizi kurtaramayacaktır.
İçinde yaşadığımız zaman bizden ciddiyet istemektedir.
Binaen aleyh bunu ihlal edebilecek her şeye gönülden karşıyım.
Zaman ve hadiseler göstermiştir ki bu milletin yükselmesi sadece ilimle, teknikle ve sanatla olmadığı gibi alçalması da ilimden, sanattan, teknikten mahrumiyetle olmamıştır.
Bunların Müslümanların alçalıp yükselmesinde tesiri büyüktür.
Ama bunlardan daha büyük bir şey vardır.
O da sağlam bir gönül yapısıdır.
Türkiye'de cihana tesir edecek büyük ilim vakumları meydana getirseniz de bu gönül yapısını gerçekten ikame edemedikten sonra ne Türkiye'nin ne de İslam aleminin kurtuluşu mevzuunda atılması gereken adımın atılmadığı kanaatinde olacağım.
Kainatın efendisi sallallahu aleyhi ve sellem o yüce davasına başlarken bugüne kıyasla ne semalara doğru ser çeken fabrikaları vardı ne de duman tüten bacaları.
O dönemde ne sanat vardı ne de teknik.
Kılıcını kalkanını ancak yapabilecek imkanı sınırlı bir avuç insan vardı.
Ancak Resuli Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem onlara kısa zamanda bütün bu merhaleleri aşabilecekleri bir enerji kaynağı getirdi ve bunu onların gönüllerine perçinledi.
İleride bütün medeni toplumlara medeniyet muallimi olabilecek o topluluk temel prensipleri vaz edip o prensiplerde anlaşmış ve daha sonraki gelişmesini bu temel prensipler üzerine bina etmişti.
Evet.
Her şey bu iman cevherine, İslam'dan doğan aşk ve heyecana, içte ve dışta olabildiğine istikamete, laubaliliği, itaatsizliği, lakayıtlığı, isyanı bir tarafa bırakıp Allah ve resulüne itaat dairesi içine girmeye bağlıdır.
İslam toplumları geçmişteki bütün ilerleme ve yükselmelerini büyük çoğunlukla buna borçlu olduğu gibi bir gayyaya düştükten sonra yeniden çıkmak için çırpınırken de herhalde yine aynı yolla yükseleceklerdir.
Kaybettiği değerleri yine aynı yolla kazanacaklar ve yine aynı yolla Eshab-ı Kiram gibi efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem etrafında bir hale şeklinde toplanacaklardır.
Cenab-ı Hak dış görünüşümüz kadar içimizde de bir derinlik lütfeylesin.
Allah Resulü sallallah aleyhi ve sellem Allah serireti min alyeti ve aliyeti saliheten.
Allah'ım iç alemimi ve dünyatımı senin tecelligah-ı ilahin olan kalbimi, sırrımı dışımdan daha hayırlı kıl.
Dışımı da islah eyle." buyurmaktadır.
İç dış bütünlüğünü temin edememiş, içi ile dışı arasında bir birlik kuramamış, doğal yaşamadan kurtulamamış bir cemiyetin ilerleme adına atacağı her adım onu daha beter batıracaktır.
Müslüman bir toplum prensiplerinde, hayat tarzı ve yaşayışında ilahi olmalıdır.
Allah'ın prensiplerine uymalı ve şunu katiyen bilmelidir.
İnançsız bir toplum Allah'ın prensiplerinin dışında da yükselebilir.
İnanmadığı bu sarayın erkanını bilmediği için inançsızın ilerlemesinde fen, felsefe ve bir kısım nazariyeler rol oynayabilir.
Ve yine katiyen kalbinde zerre kadar iman taşıyan herkes bilmelidir ki Müslümanların yükselme ve ilerlemesi sadece ve sadece fiillahi hasenetah hakikaten Allah'ın resulünde sizler için Allah'a ve ahiret güne kavuşmayı bekleyenler Allah'ı çokça zikredenler için en mükemmel bir numune vardır.
Ferman-ı sübhanesiyle bize müktedai-i kül, rehber-i ekmel, imam-ı mutlak olarak tanıtılan Hz.Muhammed'e aleyhissalatu vesselam ittiba bağlıdır.
Zerre kadar bundan inhiraf edilse istenen neticeye ulaşılamaz.
Ümmeti Muhammed için neticeye giden yegane yol Hz.Muhammed'in yürüdüğü yerden geçer.
Genciyle, ihtiyarıyla herkes bunu kıy böle bilmelidir.
Bize rehber olarak gönderilen Hz.Muhammed aleyhissalatu vesselam yolların ayrımında durmuş, bize cennete giden yolu işaret etmektedir.
O aynı zamanda dünya işlerinde muvaffak olmada da kainatın işleyişini talim etmede de bizim tek yekta muallimimizdir.
Ondan inhiraf eden her hareket şeytan hesabına işlenen bir işin ifadesidir.
Bu ciddiyeti insanımıza duyurma adına enstitücü kuranların, kurs açanların, talebe himaye edenlerin ve bu aziz müesseselerde talebelere tedrisat ve talimatta bulunanların en büyük vazifesi bu olmalıdır.
Bu işe inananların sayısı önemli değildir.
Hz.Muhammed'in aleyhissalatu vesselam zuhur ettiği ilk dönemlerdeki kadar insan olsa Allah'ın tevfikiyle her şey hall olacaktır.
Bütün benliğiyle Allah'a müteveccih, sıdku sadakat ile yüzü Allah'a dönük 313 tane insan olsun her şey hall olacaktır.
Benim burada bu zaviyeden idare-i keram etmem ve maksadımı intikal ettirmeye çalışmam, bu kadar enstitünün, bu kadar imam hatibin, bu kadar üniversitenin din ve diyanete sahip çıktığı bir dönemde bu gelişmeleri hafife alıyorum manasına gelmesin.
Ancak şu kadar var ki biz gerçekten her hususta muvaffak olmuş sahabe topluluğuna yaklaştığımız nispette Allah nazarında da hakiki mümin olacağız.
Onlardan uzak kaldığımız nispette de işin hakikatinden, özünden uzaklaşarak boş mücadeleler vermiş olacağız.
Cihan boş bir mücadelenin kavgası içinde neticesi boş olan bir gayret içindedir.
Çalışma ve mücadelemizi meyveli kılabilmek için Allah ve resulünün yolunda olmamız gerekir.
Bu mevzuda bize ileride daha çok bilen, daha duru düşünen kimseler fikir verecek.
elimizden tutacak ve bizi sükutun derinliklerinden zirvelere taşıyacaklardır.
Bizi buraya getiren Allah'ın sonsuz rahmetinden ümit ediyoruz ki şu ana kadar bizlere lütfettiği hizmet nimetlerini tamamlasın.
Şu anda bize düşen şey onun bize bahşettiği imkanları en mükemmel şekilde değerlendirmektir.
Görüş ufkumuz dar.
Nazarlarımız kısadır.
Bu mevzuda ne ciddi bir şey yapabiliyor ne de ciddi bir şey düşünebiliyoruz.
Aklımıza gelen son hususlardan biri de şu yaptığımız iştir.
İnsanlarımız problemlerini soruyorlar.
Biz de imkanımız nispetinde onlara cevap veriyoruz.
Böylece halka dönük olmaya ve onların hissiyatını seslendirmeye çalışıyoruz.
Sürekli değişen bir dünyada yaşadığımız için problemler de karşımıza sürekli değişik şekillerde çıkmaktadır.
Bugünün meselesi dün meselesiyle aynı olmadığı gibi yarının meselesi de bugünün meselesiyle aynı olmayacaktır.
Bu noktayı nazaran bir Müslüman ben artık öğrenmem, bilmem, gereken her meseleyi öğrendim, bildim, işimi bitirdim diyemeyecektir.
Çünkü Müslümanın işi hiçbir zaman bitmeyecektir.
Zira öğrenmesi gereken şeyleri hiçbir zaman tam öğrenemeyecek, halletmesi gereken meseleleri de tamamıyla hiçbir zaman halletmiş olmayacaktır.
Yakın tarihimizde şahit olduğumuz her meseleyi hallettik düşüncesi son derece yanlış bir düşünceydi.
Bu düşüncede olan insanlar devrin hadiselerinin gelişmesine kulak verememiş.
hadiselerin tetkikini yapamamış.
Bunun sonucunda da içinde yaşadığı dünyadan habersiz hale gelmişlerdir.
İçinde yaşadığı dünya süratle gelmiş.
Onu geçmiş.
o eski devrin meselelerine cevap aramakla meşgul olurken çok gerilerde kalmıştır.
İster imana dair, ister amellerin hikmetlerine dair, isterse sosyal hayattaki muamelata dair olsun her türlü mesele, günün şartları, teknolojik gelişmeler ve insanların değişen hayat tarzları sebebiyle karşımıza her seferinde çok farklı olarak çıkmıştır ve çıkacaktır da.
Bu noktay-i nazardan bir Müslümanın soru sorması, bir kısım meselelerin arkasından koşması, bir kısım meselelere cevaplar araması, sürekli değişmekte olan dünyaya ayak uydurmaya çalışması işin önemli bir yönünü teşkil etmektedir ki asla ihmale gelmez.
Yani biz hangi dünyada yaşıyoruz, hangi dünyada yaşamamız gerekiyor? Bunu kavrama ciddi bir meseledir.
Bu da tetkike, araştırmaya bağlı ayrı bir husustur.
Müslümanlar olarak bizim geçtiğimiz 14 asır boyunca yazılan büyük mücelletler halinde eserlerimiz vardır.
Hiç şüphesiz bunlar kendi asırlarının ve kendilerinden sonraki birkaç asrın hemen bütün ihtiyaçlarını karşılayan, bütün dertlerine derman olan kitaplardır.
Bunlar içinde tazeliği hiçbir zaman solmayan, hörsümeyen tek bir kitap vardır.
O da kelamullah olan Allah'ın kitabıdır.
Müminler kendi devirlerinin tekniği ve kültürü içinde müracaat ettikleri zaman onu hep değişmez bulmuşlardır.
Bunun dışında beşeri gayretlerle onun tefsiri mahiyetinde ortaya konan eserlerin dahi gerçekten onun ruhu anlaşılmamış ise onun çok gerisinde olduğu görülmüş ve birçok hakikatin cevabını ihtiva etmediği müşahede edilmiştir.
Hatta bunlardan çoğu kendi devirlerini bile aşamamış, nazarları sadece içinde yaşadıkları devre takılı kalmıştır.
Bu da bizim maddi manevi gerilememize sebebiyet vermiştir.
Bir taraftan içimizdeki aşk ve heyecan sönerken bir diğer taraftan da teknoloji dünyasının esiri haline gelmişiz.
Başkaları devrin meseleleri içinde dönen dolaplara uymaya çalışırken bizler eski felsefe ve eski tefsir anlayışlarının önümüze getirdiği meseleleri cevaplandırmaya çalışmışız.
İnsanlığın çağ atladığı bir devirde münakaşası yapılmayacak meselelerin münakaşasını yapmış, çoktan cevabı verilmiş meselelere cevap aramaya çalışmışız.
Bu da bize şunu gösteriyor.
Biz gelişen dünya şartlarından habersiz sanki başka bir dünyada yaşıyor gibi emeklemiş durmuşuz.
binaen aleyh yaşadığımız şu dünyadan ve onun köhne çerçevesinden ve buğutlarından başımızı dışarıya çıkarıp şu yaşanan dünyaya bakmadıktan sonra Kur'an'ı kendi kameti kıymetine uygun şekilde anlamamız mümkün değildir.
Bütün bunları şundan dolayı arz ediyorum.
Karşımıza çıkacak meseleler hiçbir zaman bitmeyecektir.
Ferdi, içtimai, ilmi, fikri ve teknik hayatımıza dair sürekli bir kısım meseleler karşımıza çıkacaktır.
Bu açıdan biz bugün bunlara cevap verdik, bitirdik, işi rafa kaldırdık demeyelim.
Bilelim ki yarın başka başka meseleler karşımıza çıkacaktır.
Hazreti Ali'ye de nispet edilen bir sözde şöyle denir.
Evlatlarınızı kendi devrinize göre değil sonraki devirlere göre terbiye edin, yetiştirin.
Düşünen ve ilimle uğraşan insanlar bu şekilde hareket etmelidirler.
Ben şahsen bu meselenin ehemmiyetinin kavranılması için fırsat buldukça üzerinde durmak istiyorum.
Çünkü insanımız bu mevzuda belli bir seviyeye gelememişse belli sorular hep söz konusu olacaktır.
Bazılarına göre o soruları soru bitirdikten sonra soru kalmayacaktır.
Çünkü tetkik etmeyen, araştırmayan, ilim yapmayan bir toplum yeni problemlerle karşılaşınca nasıl halledeyim endişesini taşımaz.
Çünkü onun kafa ve kalp sancısı yoktur.
O yüzden de bu hususun üzerinde ne kadar israrla dursa sezadır.
Okudukça, düşündükçe, araştırdıkça insanın karşısına bir kısım istifhamların çıkması kaçınılmazdır.
Biz bu istifhamların insanın karşısına çıkmasını tabii ve fıtri buluyoruz.
Her şeyden evvel insan kendi kendine bunların cevabını bulmaya çalışacaktır.
Üstesinden gelemediği hususları ehline havale edecek.
onlardan cevap almaya çalışacaktır.
Bu aynı zamanda Kur'an-ı Kerim'in de bir emridir.
Bildiğimiz meseleleri araştıracak, enine boyuna doğrusunu öğrenmeye çalışacak ve o konularda derinleşeceğiz.
Üstesinden gelemediğimiz meseleleri de erbabına o sahada ihtisas yapmış kimselere havale edeceğiz.
Onlar araştıracak ve bize isabetli cevaplar vermeye çalışacaklardır.
Ancak burada çok mühim kabul ettiğimiz bir husus söz konusudur.
İnsan durduk yere soru öğretip de dini mevzularda kendi kendine şüpheler çıkarmamalıdır.
Dini konularda bir sebep olmaksızın şüpheler imal etmek İslamiyette caiz değildir.
Müslümanlıkta deliller dört tanedir.
Kur'an, sünnet.
Kur'an ve sünnetten çıkarılan mananın doğruluğunda anlaşmayı şeri bir hüküm üzerinde ulemanın mutabakatını ifade eden icma ve bir de bilinen meselelerden hareketle bilinmeyen meseleler hakkında yeni hükümler çıkarma demek olan kıyas.
Bunları kitap, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha olarak isimlendiriyoruz.
Bu itibarla biz her meselemizde önce Kur'an'a müracaat ederiz.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Muaz ibn Cebel'i Yemen'e gönderirken ona şöyle sormuştu: "Neyle hükmedeceksin? Aldığı ve memnun olduğu cevap şuydu: Allah'ın kitabıyla.
Allah'ın kitabında bulamazsan Resuli Ekrem'in sözlerinde araştırırım.
Onda da bulamazsan bu defa kendi reimle amel ederim.
Yani içtihat eder, kıyas yaparım.
İçtimai, ailevi, ferdi, itikadi veya ameli bir mesele karşımıza çıkınca onu evvela Kur'an'da ve sünnette araştırırız.
Eğer bunlarda herhangi bir izaha rastlayamazsak işte o zaman kıyasa müracaat eder, içtihatta bulunuruz.
Ama yapılacak bu işler karşımıza bir mesele çıktıktan sonra olacak şeylerdir.
Dini mevzularda durduk yere mesele ihdas edilmez.
Böyle yapan biri varsa o kişi vesveseye mağlup olmuş, şeytanın oyuncağı haline gelmiş demektir.
Biz burada kötü niyetli kimseler tarafından ortaya atılmış veya toplum hayatının meydana çıkardığı meseleler üzerinde durmaya ve onlara cevap vermeye çalışacağız.
Evet, katiyen soru öğretmeye kalkmayalım.
Kötü niyetli kimseler eğer bir şüphe ortaya atmışlarsa onları getirin beraber müzakere edelim.
hayat-ı içtimaiye karşımıza bir istifham çıkarmışsa onun cevabını arayalım.
Ama oturup da bir kısım vesveselerle yeni yeni meseleler ortaya çıkarmayalım.
İnsan fikri hayatına ait meseleler üzerinde durup o meseleleri ihtiva eden kitaplara daldığı nispette fikren derinleşir.
Kalbi hayatıyla alakalı meseleler üzerinde durup bunlara daldığı zaman kalbi hayat açısından ilmi hayatı üzerinde israrla durduğu yeni terkiplere vardığı nispette ise ilim bakımından derinleşir.
Bütün bunların ötesinde maksadı sadece Cenabı Hakk'ı hoşnut etmek olan ve bu konu üzerinde ısrarla duran bir insan da Allah'la celle celalü münasebetinde zirbeleşir.
Belki bu insan ilmi ve fikri konularda derinleşenlere nispeten sönük gözükebilir.
Fakat netice itibariyle diğerlerinin elde edebileceği her şeyi o da elde eder.
Belki Cenab-ı Hak lütfedeceği keramet-i ilahiye ile az bir çalışma ve az bir malumatı olsa bile onun birlerini bin yapar.
bir defa okur ama ondan binlerce neticeye ve terkibe varabilir.
Allah'ın tevfik ve inayetiyle zahiri ilimler ancak öğrenildiği kadar insanın dimağında ve kalbinde yer eder.
Bunların insanın çalışması nispetinde bir ağırlıkları vardır.
Allah'la münasebetin derinleşmesi hususu ise batın aleminin hududunu aşmak suretiyle zahir alemini de içine alır.
Diğer ilimler sadece zahirde kalırken bu ise batın aleminin sınırlarını aşar da zahiri de içine alır.
Maddi bir asırda yaşadığımız ve her şey maddi kıstas ve kriterlerle ele alındığı için pek çoğumuz itibariyle maneviyattan yoksun hale geldik.
Bu hayati mevzuyu belli bir dönemde bizim dimağlarımızdan silip yok ettiler.
Rahmet-i ilahiyeden ümit edelim.
Cenab-ı vacibül vücut o nuru içimizde yeniden canlandırsın.
Allah'la münasebette derinleşen bir insan gayp alemine de muttali olur.
Hatta yerinde melaike-i kiramdan teyhitler alır.
Cinlerle münasebet kurabilir.
Ruhanilerle haberleşebilir.
Belki Hızır Aleyhisselam'ı da görür.
onun makamına yükir.
Ama bütün bunlar insan Allah'la münasebette derinleşirse olur.
Şekilden ve suri olmadan sıyrılabilirse olur.
Sahip olduğu her şeyi Allah'a vasıl olma mevzunda kullanabilirse odur.
Günümüzde İslam'ın etrafında bir kısım şüphe ve tereddütler hasıl etmek için sistemli sistemsiz çalışan pek çok yapı vardır.
Bunlar dini diyaneti Müslümanların hayatından söküp çıkaramadıkları için ortaya attıkları bir kısım tereddütlerle onların itikatlarını sarsmaya çalışırlar.
İnsanın zihninde önce bir tereddüt hasıl olur ve acaba der.
Bu çözülmesi imkansız bir mesele midir? tereddüde düşer.
Sonra inandığı değerlere muhalif bir delil bulunca hemen ona yapışır ve dini hayattan ve din çizgisinden dışarıya çıkıverir.
Onun için büyüklerimiz bu soruların pek çoğunu cevaplandırmışlar.
Açıktan açığa cevap vermediklerini ise bir kısım kapılar açmışlardır.
Bize ise sadece onun terkibini yapmak kalmıştır.
Evet.
Hiç şüpheniz olmasın büyüklerimiz geçen 14 asır boyunca ortaya atılan her türlü şüpheye Kur'an ve sünnetten faydalanmak suretiyle cevap vermişlerdir.
Ben burada yeni bir şey yapmıyor sadece bazılarının terkibini yaparak bazılarını da onların ifade ettiği aynı şekilde sizlere arz ediyorum.
1inci bölüm
inanç esasları etrafında
Allah'ın gönderdiği din tektir.
Soru: Allahu Teala niçin bütün insanları tek bir din etrafında toplamadı da insanlar çeşitli dinleri benimsediler?
Cevap: Her şeyden önce bütün müminler bilmelidir ki bir edep ve saygı gereği olarak insanlar Allah'a celle celalühü soru soramaz.
Allah'ın icraatının hesabını soramaz ve sorgulayamazlar.
Çünkü Kur'an'ın fermanıyla Allah'ın yaptığı işlerden dolayı soruya tabi tutulamaz.
olduğu aşkardır.
Zira o celle celalühü fealünü lima yürü her şeyi istediği gibi yapar ve kimseye hesap vermez.
Aksine herkes on hesap vermekle mükelleftir.
İsterse tek isterse çift din gönderir.
İsterse 100 farklı din olmasını da dileyebilir.
Kendi fermanı sübhanesiyle veeven eğer rabbin dileseydi bütün insanları bir millet olarak yaratırdı.
Ama böyle olsaydı şeriat-ı fıtriye göre cansız varlıklar hakkında tatbik edilen ahkam insanlar için de geçerli olurdu.
Halbuki insanlar böyle değildir.
İrade ve şuurları vardır.
Öyleyse bir yönleriyle şeriat-ı fıtriye içindeki cebrillikten hissedar olsalar bile diğer yönleriyle iradelerine göre onlar için bir hal ve hususiyet söz konusudur.
Ayet-ti kerimede ki rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı ifadesi Allah'ın ayat-ı tekviniyesine göredir ve tekvin sıfatının gereğidir.
Ancak meşiet-i ilahiye böyle dilememiştir.
Bunun yerine insanlara emirde ve teklifte bulunmuş, onlardan iradelerinin hakkını vermelerini istemiştir.
Ne var ki insanlardan bazısı bunu kabul etti, bazısı etmedi.
Bazı insanlar kabul ettiklerini doğru tatbik etti, bazıları etmedi.
Doğru tatbik edenlerin kimisi bir müddet sonra inhiraf etti, kimisi etmedi.
Böylece onlar kendi iradeleriyle başlarına ya gayile açtılar ya da cennete giden yolu buldular.
Demek ki şeriat-ı fıtriyede mutlak manada cebrilik söz konusu değildir.
Allah celle celalü en büyük nimetlerden birisi olarak insana hürriyet ve irade bahşetmiştir.
Bunu Allah'ın dinini güzel anlama istikametinde kullanan bir insan saadet-i dareyine, dünya ve ahiret mutluluğuna ulaşır.
Meselenin diğer yönünde ise tevhit vardır.
Haddi zatında Cenab-ı Hakk'ın din olarak gönderdiği ilahi kanunlar insanları vahdete, birliğe çağırıcı mahiyetidedir.
Hz.Adem'den aleyhisselam efendimize sallallahu aleyhi ve sellem kadar gelen bütün peygamberler temelde hep bire çağırmış, teke davet etmişlerdir.
Dinler tarihi ile ilgili batılı materyalist yazarların tesirinde kalarak ortaya atılan dinlerin çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere doğru gelişim kaydettiği meselesi itimat edilecek bir mesnede dayanmamaktadır.
Vahit ve ehad Hzreti Allah'a inanma devri Hz.Adem'le başlamıştır.
Ama beşerin tekamül ve tekemmülü içinde yeni emirler ilave edilmiş, toplumun yapısına göre yeni hükümler getirilmiştir.
Beşerin ilerlemesi içinde değişen bu hükümler tıpkı gelişen bir ailede yeni bir kısım şartlara ihtiyaç duyulması gibidir.
Fakat bütün bunlar ilahi plan ve projede baştan vardır.
Mesela bir evde başta Ali Efendi ile Fatma Hanım vardır.
Sonra çocukları olunca onlara da bir oda veya yeni bir ev daha yapma lüzumunu duyarlar.
Binani aleyh aile yapısı değiştikçe yeni odalar ekleme, kapı ve pencereler açma gibi binada birtım şekil değişikliklerine giderler.
Bu beşerde acz, zaaf, fakr şeklinde kendini gösterir.
Ganii alel ıtlak olan Hazreti Allah ise ezeli ilmiyle bunları bilir ve ona göre şekillendirir.
Zamanı gelince de olması gerekenleri yapar.
İşte din Hz.Adem'le birlikte temelde usulde inşa edilmiştir.
Beşerin gelişme ve ilerleme kaydetmesi ile birlikte üzerine yeni bazı binalar ilave edilmiş, gelişmiş ve geliştirilmiştir.
Bina aleyh Hz.Adem la ilahe illallah cümlesinin peşine Adem Resulullah diye ilavesini yaparak davet ediyordu.
Hz.Nuh yine aynı şeyi davet ediyor.
La ilahe illallah.
Nuh Resulullah.
Hz.Musa.
La ilahe illallah.
Musa resulullah.
Hz.İs la ilahe illallah isa resulullah.
Diyordu.
Devir döndü.
Biz de şimdi la ilahe illallah muhammedur resulullah diyoruz.
Allah'ın gönderdiği dinlerin aslında özünde bir değişiklik yoktur.
Bütün peygamberler ahiretten bahsetmiş, hesap ve kitabı nazara vermiş ve Allah'ın indirdiği kitaba inanmayı bir iman esası olarak takdim etmişlerdir.
Bunlar değişmeyen sabit hakikatlerdir.
Ama toplumun gelişmesine göre Fata ait bazı uygulamalarda değişiklikler olmuştur.
Eğer bir aile köy haline gelmişse bazı değişiklikler olması kaçınılmazdır.
Bir de bu aile bir kasaba veya şehir haline gelirse başında bir idareci olması gerekecek.
İşlerin düzgün yürümesi için daha önce aile içinde mevcut olmayan yeni görevler ortaya çıkacaktır.
Aile devlet haline gelmişse valileri ordusu devlet başkanı olacaktır.
Hazreti Adem'den başlayıp gelişen bir bakıma tabiat-ı beşerin de muktezası olan İslam dini o kökle ciddi bir uyum içinde gelişmiştir.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem devrine gelindiğinde ise bütün insanlık çapında bir keyfiyet kazanmıştır.
Ama din her zaman tek olmuştur.
Tarih boyunca farklı adlarla ortaya çıkan dinlerin aslı bir tek ağacın gövdesi gibidir.
Daha sonra dal budak salmış, yapraklar çıkarmıştır.
Mizaç, meşrep ve algılamaların meydana getirdiği nüanslar da yine o birliğe bağlı hüvviyettedir.
Din birdir.
Ancak zamanla bu birden çok ciddi şekilde inhiraf etmeler olmuştur.
Allah bir iken onunla aralarına bir kısım vasıtalar koyarak Allah'ı unutanlar olmuştur.
Allah'ın vasıta olarak yarattığı maddeyi asrımızda olduğu gibi ilah yerine koyanlar, maddeye inananlar, materyalist düşünceye bağlananlar olmuştur.
Bunlar cindi intihraflardır ve beşer bunları kendi iradesiyle kendi başına musallat etmiştir.
Meşeyet-i ilahiye de insanı kendi hürriyet ve iradesiyle seçtiği durumla başa bırakmış ve ona göre bir yaratmada bulunmuştur.
İnançta mitleşme ve Yunan mitolojisi.
Soru: İlk insan ve aynı zamanda ilk peygamber olan Hz.Adem'den itibaren tek Allah inancı telkin ve tebliğ edildiği halde şirkin bu kadar yaygın bir hal almasının sebebi nedir?
Cevap: İnsanlığın atası olan Hz.Adem'in aleyhisselam dünyaya ne zaman geldiği ile alakalı elimizde sağlam bir malumat yoktur.
Kur'an-ı Kerim ve Buhari, Müslim gibi sahih kaynaklarda mevzuyla alakalı bir tarih yer almamaktadır.
Bir kısım sahabiler İsrailyattan naklen bir tarih verseler de bunların hepsi zayıftır.
İlk insan olan Hz.Adem Aleyhisselam aynı zamanda ilk peygamberdir.
Zira ilk insan peygamber olmasaydı Allah'a karşı münasebetini bilemeyeceği için ne yapacağını da bilemeyecekti.
Bu sebeple nübüvvet ilk insanla beraber başlamıştır.
Hz.Adem önce evlatlarını daha sonra torunlarını terbiye ederek onlara hak ve hakikati tebliğ etmiştir.
Maalesef uzun bir zaman sonra Hz.Adem'in evlatları arasında şirk ve totemler zuhur etmiştir.
Mesela Seyyidina Hazreti Mesih Aleyhisselam hakhitten bahsetmesine ve muhataplarına zinhar beni Allah'a eş ve ortak koşmayın demesine rağmen daha sonraları kiliseler Seyyidina Hz.Mesih ve Hz.Meryem'in heykelleriyle süslenmeye başlamıştır.
Cahiliye devrinde de Mekke halkı Hz.İbrahim Aleyhisselam dinine inanıyorlardı.
Daha sonra bu insanlar ihtimal İbn Abbas'ın rivayetini merkeze alarak açıklayacak olursak Allah'a yakınlıklarından ötürü içlerinde yetişen Uzza gibi bir kısım kahramanlara sahip çıkmışlardı.
Muhtemelen Uzza Allah'a gönül vermiş bir hak dosyidi.
Ne var ki zamanla Allah unutuldu ve karşılarında sadece uzak kılıverdi.
Bir kısım Hristiyan dünyası da aynı akibete maruz kalmıştır.
Her milletin kendine göre bir mitolojisi vardır.
Mesela Yunan mitolojisinde Afrodit bir cazibe ilahı, Zeus ise ilahlar ilahı olarak kabul edilir.
Belki mitolojiye girmeden önce bunların birer hakikati vardı.
İhtimal Zeus gücü, kuvveti ve Allah'a bağlılığı ile bilinen büyük bir insandı.
Ancak daha sonraları destanlara girince Zeus karşımıza hırslı, canını sıkan kimseleri gazap eden, insanları zincire vuran gaddar ve sadist biri olarak.
Afrodit ise gençleri baştan çıkaran bir alüfte olarak çıkıverir.
Belki mitolojiye girmeden evvel hakikaten Cemal-i Bahak Kemal'i temsil eden, maddi manevi güzelliğiyle bu mevzuda örnek olabilecek Afrodit isminde bir kadın vardı.
ihtimal ona cazibe ve güzelliğinden kinay, Venüs, Zühre ve Ülker diyenler de olmuştu.
O yeryüzünde Rabiatül Adeviye gibi hem maddesi hem de manasıyla Allah'ın güzelliğini temsil ediyordu.
Bu sebeple insanlar Allah adına ona temennada bulundular.
Daha sonraları ise Allah unutuldu ve Afrodit onların karşısında onların tabiriyle bir tanrıçı olarak halıverdi.
Kahramanlıkları güç ve kuvvetleriyle maruf Zeus, Erkül ve Gılgamişta benzer telakkilerle son şekillerini aldılar.
Aslında onlara kadar gitmeye hiç lüzüm yok.
Bizim dünyamızda da buna benzer hadiseler olmuştur.
Müslümanlar içinde mana aleminin sultanları diyebileceğimiz Allah dostları zuhur etmiş ve bu devasa akametler insanlar tarafından hüsnü kabul görmüştür.
Ancak daha sonraki devirlerde bir kısım cahiller Allah'ı unutarak doğrudan doğruya bu şahısları büyük görmeye başlamışlardır.
Ben türbelere kurban kesip secde eden insanları kendi gözlerimle gördüm.
Cahiliye devrinde Mekke'de putlara kesilen kurbanlarla türbeye kesilen kurban arasında hiçbir fark yoktur.
Kaldı ki efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem dini hala bakidir ve Allah'ın teminatı altındadır.
Her ne kadar Allah resulüyle aramızda 1400 sene gibi bir zaman olsa da efendimizden sonra günümüze kadar ehlullah hiç eksik olmamış ve Kur'an'da tahrif edilmemiştir.
Buna rağmen Müslümanlar arasında bu derece putperesteğe doğru baş aşağı gidişin olması beşer tarihinde geçen uzun zamanın insanları değiştirdiğini göstermektedir.
Hasılı nasıl ki efendimizden sallallahu aleyhi ve sellem sonra bir İslam mitolojisi oluşturulmuştur.
Aynen öyle de üzerinden geçen uzun asırlar neticesinde aslında hak ve hakikat olan çeşitli dinler de zamanla bu türlü mitolojik bir hüvvet kazanmış ve sonraları bir ucube olarak karşımıza çıkmıştır.
İnsan fıtratında Rabbe karşı bir ubudiyet hissi vardır.
Rabbine karşı bu ubudiyet hissini yerine getirmeyen insan bunu putlara karşı yapmaktadır ve yapagelmiştir.
Cenab-ı Hak dinimiz adına bu türlü şeylere maruz kalmaktan bizleri muhafaza buyursun.
Evvel, ahir, zahir, batın.
Soru: Bediüzzaman Hazretleri Mesnevi-i Nuriyede arş Allah'ın evvel, ahir, zahir ve batın isimlerinin haritasıdır diyor.
Bu isimlerin ihtiva ettiği hakikatleri açıklayabilir misiniz?
Cevap: Allah'ın namütenahi sonsuz isimleri vardır.
Bunların içinde bütün esmayı icra edeceğimiz dört temel isim vardır.
Bunlar ismi evvel, ismi ahir, ismi zahir ve ismi batındır.
Allah öyle bir evveldir ki evveli yoktur.
Öyle bir ahirdir ki sonu yoktur.
ezelidir, ebedidir.
Allah öyle bir batındır ki dununda bir şey yoktur.
Ve Allah öyle bir zahirdir ki fevkinde bir şey yoktur.
Ancak bu meseleler zat-ı uluhiyetle alakalı düşünüldüğünde hata etme ve karıştırma riski söz konusu olabilir.
Cenab-ı Hakk'ın esmasının zahire tecellisi eserlerinde görülür.
Mesela bahar mevsiminin cennet asa keyfiyetine baktığımız zaman ismi zahiri bütün keyfiyetiyle müşahede ederiz.
Bu çerçevede bitkilerden kuşlara, kuşlardan haşerata, sayılamayacak kadar sayı ve çeşitli mahlukatın birkaç haftai zarfında cana gelmeleri Allah'ın karşısında resmi geçit yapıyor gibi formalarını takıp arzı didar etmeleri, lizan-ı halleriyle evet varız demeleri.
Hay diye, ya hak diye ispat-ı vücut etmeleri Cenab-ı Hakk'ın zahir isminin cilbeleridir.
İnsan işin sadece zahirine baktığı zaman sebepler dairesi içinde boğulabilir.
Onun daire-i esbabın içinde boğulmaması için esas illetler ve hikmetler alemine yönelip seyyaatini orada sürdürmesi gerekir ki o da ismi batına bakmaktır.
ismi batının dununda hiçbir şey yoktur.
Yani ondan gayri esas ve müessir yoktur.
Her şey varıp ona dayanmaktadır.
Şu zahirdeki cilveler esbap ve illetler itibariyle zahir ismine dayanıyorsa neticeleri itibariyle de batın ismine dayanırlar.
Bina aleyh bir ağaç dışındaki güzelliği, açan çiçekleri, sarkan meyveleri, tebessüm eden yaprakları ve sofra sofra bağ ve bahçeleriyle zahir ismini gösterdiği gibi içindeki programı, planı ve harika sistemiyle de batın ismini göstermektedir.
Mesela bir elma dışının ziynetiyle, süsüyle zahir ismini gösterdiği gibi yaratılmasındaki illetler içinde saklanan vitaminler ve bu vitaminlerin insan vücuduna olan faydalarıyla batın ismine delalet etmektedir.
Bunun gibi mesela bir balık dışının güzelliğiyle insanda hayranık uyandıran fizyolojik yapısıyla ismi zahire gösterdiği gibi içinde sakladığı proteinleriyle ve insanoğlu için hayat macunu olması keyfiyetiyle ismi batını göstermektedir.
İşte böylece batın ile zahir içe daireler haline gelir.
Kainatta her şeyin Allah'a celle celalühü dayanması zatında bir olan Allah'ın uluhiyet ve rububiyetinde de bir olduğu ve bizim bildiğimiz her türlü keyfiyetten münezzeh olduğu manasına gelir.
Cenabı Hak zatında bir olduğu gibi icraatında da ortağa ve yardımcıya ihtiyacı yoktur.
Her şeyi kendisi yapar.
yardımcı ve vezir gibi görünen şeylerin onun muhteşem icraatını alkışlamaktan başka bir vazifeleri söz konusu değildir.
Binaly kainatta mevcudatın meydana gelmesin izah adına sebepler silsilesini uzatmak mümkün değildir.
Zira her şeyin evvelinde Allah celle celalühü vardır.
Bütün mevcudat varlıkları ve yaratılışları itibariyle evvel ismine dayanmaktadır.
Varlıkların bu şekilde devam edip gitmesi, gelen her şeyin solup kaybolması, ispat-ı vücut eden her şeyin yıkılması, parlayan her şeyin sönmesi, arkasından gelen her yeni şeyin yine hayatlar olması ve gelen her şeyin onun cilvelerini gösteriyor olması keyfiyeti bize gösteriyor ki bunları veren zat ezeli olduğu gibi aynı zamanda ebedidir.
İşte böylece evvel ve ahir yan yana gelmiş olur.
Bizim sebepler dairesi içinde derinlemesine bir tefekkür ve araştırma ile bulup gördüğümüz bu isimlerin her biri aynı zamanda bir arşta hüküm fermadır.
Mesela eşyanın zahiri bir gönüyle ismi zahirin arşıdır.
Hayat aleminde atmosfer, hava veya su, nizam aleminde toprak, başka bir alemde unsurlar, atomlar ve elementler bir bakıma ismi zahirin arşıdır.
Fakat bu tek başına arş azam demek değildir.
Mevcudatın iç yüzündeki planlar, kaderi programlar da ismi batının arşıdır.
Her şeyin başlangıcının ondan olması ismi evvelin arşıdır.
Su kabarcıklarında güneşin çuallarının temaşa edilip kabarcıklar kayboldukça güneşin varlığının devam etmesi gibi her şeyin fena ve zevalinin onun bekasına delil olması la yezal ve lem yezilin arşıdır.
Bunların hiçbiri arş-ı azam değildir.
Arş-ı Azam bütün isimleri kendilerine ir ettiğimiz bu dört ismin zahir, batın, evvel, ahir haritasıyile alakalı idraki mümkün olmayan bir mevcudu meçguldür.
Meseleyi biraz daha açacak olursak Kur'an-ı Kerim kitab-ı azamdır.
Bir de bu kitab-ı azamdan istisah edilen, sizin aranızda bulunan çeşit çeşit kitaplar vardır.
Bu kitaplar teker teker o büyük kitaptan istinsah edilmiştir ve her biri bu kitabın bir parçasını gösterir.
Siz bu küçük kitapları bir araya getirir, hepsini birleştirir ve terkibi hakkında bir kanaate sahip olursunuz.
Ancak o zaman bu büyük kitabı anlamış olursunuz.
İşte bunun gibi hava arşı, toprak arşı ve su arşı gibi arşlar da esasen arş-ı azamın akis ve istinsahlarından ibarettir.
Arş-ı azamdaki plan ve program buralarda tatbik edilmektedir.
Fenadan bekaya geçiş veya iki tecelli.
Soru: Bediüzzaman hazretlerinin, "Ey nadan nefsim, bil ki çendan, dünya ve mevcudat fanidir.
Fakat her fani şeyde bakiye isal eden iki yol bulabilirsin.
Ve can ve canan olan mahbubu layezelin tecelli cemalinden iki lemayı, iki sırrı görebilirsin.
Şart ki sureti faniyeden ve kendinden geçebilirsen ifadelerini açıklar mısınız?
Cevap: Mevcudatın varlıkları, sahip bulundukları hususlar ve mutlak manada meziyetleri Allah'ın varlığına ve birliğine delalet ederler ki bu birinci tecellidir.
Yine aynı varlıklar fena ve zevalleriyle Cenab-ı Baki-i Sermedi'nin beka ve devamına delalet ederler ki buna da ikinci tecelli diyebiliriz.
Üstat birçok yerde bu durumu misall nehir akarken üzerindeki kabarcıklar güneşi aksettirirler.
Onlar kaybolup gidince bu sefer arkadan gelen kabarcıklar aksettirmeye başlar.
İşte bu hal ve bu vaziyet gösterir ki bu akisler o kabarcıkların kendi hastaları değil.
Belki baki bir güneş var ki kabarcıklar her şeyi ondan alıyor ve gidiyorlar.
Arkadan gelenler de aynen öncekilerin durumunu gösteriyorlar.
Öyleyse onların içinde mütecelli olan güneş esas mütecelli olan şems-i ezel ve ebede delalet etmektedir.
Tecellinin birisi budur.
Diğerine gelince onların fena ve zevali delalet etmektedir ki bütün bu tecellilere membba ve kaynak olan o güneş hiçbir zaman batmamaktadır.
O gurup etmeyen bir güneştir.
Burada sibak ve siyaka göre esas anlaşılması gereken de budur.
Burada iki şey söz konusudur.
Birincisi mevcudatın Cenab-ı Hakk'ın zatına, sıfatlarına, esmasına delalet etmesi.
İkincisi ise mevcudatın fena ve zevali.
Yani bir süre var olduktan sonra yok olup gitmesi ardından ise benzerlerinin vücuda gelmelerinin fena ve zevale maruz kalmayan birisini gösterdiğidir.
Gelenler geldikleri gibi gidiyorlar.
Var olmaları da yok olmaları da hep yukarılardan.
Giderken de kendileriyle beraber olan her şeyi alıp götürüyorlar.
Bu iki nurdan daha değişik şeyler de istinbat edilebilir.
Bu nurlardan biri insanın mevcudata bakmasıyla gördüğü afaki nur, diğeri de enfusii nurdur.
Birisi afaki tecellidir.
Diğeri enfüsii tecellidir.
Madem bunlar Cenabı Hakk'ın zat, sıfat ve esmasının cilveleridir.
Onların batıp gitmesi insanı çok üzmemelidir.
Çünkü kaynağı vardır.
Bakidir ve gidenler yine gelecektir.
Bu durumda insan, "Ben sönüp batanları sevmem." demelidir.
Hazine onun yanında olduğuna ve o hazine bitmediğine göre üzülmeye, müteessir olmaya lüzüm yoktur.
Mevcudatın adem ve akıbetlerini görüp müteessir olmak gereksiz bir telaştır.
Bir diğer izah şekli de şöyle olabilir.
İnsan kainata kainat çapında ama kainat hesabına değil baktığında Cenabı Hakk'ın tecellilerini çok garip bir kitap gibi görecektir.
Bu Allah'ın kendi büyüklük ve azameti ölçüsünde bir tecellisidir.
Bu meseleyi sübhanallahi ve bihamdihi sübhanallahil azim diyebilme seviyesine ulaşmış.
Yani celalin gözünde cemali sezebilmiş, cemalde celale ulaşabilmiş dimağlar anlayabilir.
Bu vahidi bir tecellidir.
Bir diğer tecelli ise ehadi tecellidir ki onu da herkes kendi kabiliyetine göre anlar.
Allah keremiyle, lütfuyla daha ziyade rahmaniyet ve rahimiyetiyle tecelli eder.
O geniş lütfuyla anlayamadığımız meseleleri enfüsi alemde insanın vicdanına duyurur.
Azametine uygun şekilde değil de prizmadan geçirerek, regüle ederek bizim istidatlarımızın seviyesine göre tecelli eder.
Kur'an nasıl tenezzülat-ı ilahiye itibariyle beşer idraki seviyesinde Allah'ın kelam sıfatından gelen bir kitabıdır.
Aynı şekilde kainat da Allah'ın kudret ve iradesinden gelen bir kitaptır.
Kudret ve iradesinden gelen bu kitapta da bir tenezzül vardır.
O tenezzülün keyfiyeti de ehadi tecellidedir.
Yani o tecelli artık zat-ı uluhiyetin tecellisinin, umumi tecellinin yanında tenezzül edalı, bizim anlayabileceğimiz, göz bebeğimizin içine alıp sokabileceğimiz şekilde bir ehadi tecellidir ki bismillahirrahmanirrahim ona bakar veya o bismillahirrahmanirrahimin tecellisidir.
Bu iki tecelliden maksat şu da olabilir.
İnsan ister kainatın mevcudiyetiyle Allah'ın mevcudiyetine isterse fena ve zevalleriyle onun bekasına istidlalde bulunsun, her iki şıkta da hem dünyasını hem de ukbasını mahmur eder.
Dünyada da ukbada da nur olur ve böylece iki tecelliye de mazhar olur.
Ancak ben bu tevcihler arasından baştakini tercih ederim.
Peygamber kıssalarındaki hikmetler.
Soru: Kur'an-ı Kerim'de peygamberlerin kıssalarından bahsedilmesinin hikmetleri nelerdir?
Cevap: Kur'an-ı Kerim'de Hz.Adem'den Aleyhisselam başlayıp Hz.Mesih aleyhisselam kadar devam eden peygamber kıssaları yer almaktadır.
Bu kıssalar içerisinde en fazla Hz.Musa'dan Aleyhisselam bahsedilir.
Bunların hepsi Efendimize aleyhissalatu vesselam ve onun vasıtasıyla da bize anlatılır.
Kur'an'da anlatılan peygamber kıssalarının hemen hepsinde bir bakıma Hz.Adem aleyhisselam ile başlamış ve kıyamete kadar devam edecek olan iman küfür mücadelesi anlatılmaktadır.
Zira iman ve küfür arasındaki bu mücadele tarih boyunca hiçbir zaman durmamıştır ve kıyamete kadar da devam edecektir.
Hz.Adem başta Kabil olmak üzere evlatları içinde dinden dönenlerle sarsılmıştır.
Hz.Nuh aleyhisselam kavminden kafir olanlar ve rivayete göre kavmi içinde yer alan oğlu Kenan tarafından bir hayli sarsılmıştır.
Semut kavmine gelen Hazreti Salih Aleyhisselam dağları deli binalar yapan mağrur ve mütekebbir kavmiyle uğraşmış, onlarla yakapaşı olup mücadele etmiştir.
Tarihin ilerleyen devirlerinde de bu mücadele hep devam etmiştir.
Yeryüzünde Allah diyecek bir fert kalmadığı zaman bu meşergah-ı alemin manası bittiği için Allah dünyayı yıkacak, dağıtacak ve kıyameti koparacaktır.
Müslim'in sahihinde geçen Enes ibn Malik'in rivayet ettiği bir hadiste efendimiz aleyhissalatu vesselam şöyle buyurmuştur.
Yeryüzünde Allah, Allah diyen olduğu müddetçe kıyamet kopmayacaktır.
Yani Cenabı Hakk'ın yüce adını bayraklaştıracak, onu afak-ı alemde dalgalandıracak, hakikate arka çıkacak bir cemaat olduğu sürece kıyamet kopmayacaktır.
Çünkü böyleleri bulunduğu sürece yeryüzü hala bir mana ifade ediyor.
Hala bir meşergah-ı alemde Allah'ın sanatlarını alkışlayan insanlar var demektir.
Eğer böyle insanlar da olmazsa yeryüzünün bir manası kalmayacağından Allah da bu meşergahını kapatacak ve başka bir alemi açacaktır.
O alemde de habisler kayıp aşağı düşecek ve cehenneme yuvarlanacaklar.
Ali ruhlar ve yüce varlıklar ise yükselip cennetlerde değişik nimetlerle serfiraz olacaklardır.
Ayrıca Kur'an'da peygamber kıssaları anlatılırken evvela kıyamete kadar devam edecek tarihi tekerrürler keyfiyetine dikkat çekilmekte.
Sonra da efendimize aleyhissalatu vesselam adeta ders verilircesine şöyle denilmektedir.
Ya Muhammed küfürle imanın bir başka ifadeyle kafir ile peygamberin mücadelesi seninle başlamadı.
Bu öteden beri devam edegelen bir husustur.
Bu yaratılışın kanunudur.
O halde sen batıl dinlerden uzaklaşarak lüzünü ve özünü hak din olan İslam'a yönelt.
Yani Allah'ın insanları yaratmasında esas kıldığı o fıtrata uygun hareket et.
Allah'ın bu hilkat adetini kimse değiştiremez.
İşte dost doğru din budur.
Fakat insanların ekserisi bunu bilmezler, anlamazlar.
Yani bu değişmeyen bir yoldur.
Benim kanunlarımda da değişme yoktur.
Bu hep böyle devam edecektir.
Genel bir bakışla evvela kıssaların umumi manada böyle bir ders verdiğini söylemek mümkündür.
İkinci olarak Cenabı Hak efendimizi aleyhissalatu vesselam kendisine karşı sarf edilen yakışıksız söz ve hareketler üzerine teselli ve hoşnut etmek için bu kıssalardan bahsetmektedir.
Meselenin daha iyi anlaşılması için bir misal vermek istiyorum.
Kur'an'da bir ayette şöyle buyurulmaktadır.
Ey iman edenler, Musa'yı eziyet edenler gibi olmayın.
eziyet ettiler de Allah onu onların dediklerinden akladı.
Biri olduğunu ortaya koydu.
O Allah nezdinde pek itibarlı bir kişiydi.
Bu ayet iman edenlerden bazılarının Hz.Musa'ya Aleyhisselam eziyet ettikleri gibi bir gün efendimize de aleyhissalatu vesselam eziyet edeceklerini ihsas etmektedir.
Nitekim belli bir dönemde bu gerçekleşmiştir.
Öyle ki bir defasında birisi efendimizin omuzunu tutup çekerek, "Benim hakkımı ver.
Babanın hakkını mı veriyorsun?" deyivermiştir.
Başka bir defasında da efendimizin yaptığı taksim erazı olmayan biri, "Bu taksimde adalet olmadı.
Biraz adil ol" diye ezada bulunmuştu.
O bedevinin bu sözünden çok rencide olan efendimiz de, "Eğer ben de adil olmazsam kim adil olacak ki?" mukabelesinde bulunmuştu.
Nebiler serveri sallallahu aleyhi ve sellem daha sonraları Hz.Musa'nın eza görmesini anlatırken rahimallahu Muse Allah'ın bol rahmeti Hz.Musa'ya olsun.
O bundan daha çok eziyete maruz kaldı ama sabretti buyurmuştur.
Yukarıdaki ayet-i kerime ile Allah celle celalü Hz.Musa'ya yapılan eza ve cefadan bahsetmiş olmakla beraber efendimize de eziyet gören sadece sen değilsin demiştir.
Peygamberlere ait kıssaların efendimizi sallallahu aleyhi ve sellem teselli ettiğine dair şöyle bir misal daha verebiliriz.
Ashaptan 70 kişi biri Maunu ismi verilen yerde ihanete uğramış ve şehit edilmişti.
Nebiler Efendisi bu durumdan çok müteessir olmuş ve Cenabı Hakk'ın kapısına özel teveccühte bulunmuştu.
Cenabı Hak da ona sallallahu aleyhi ve sellem eskiden beri devam edeilen adet-i sübhaniyesini yoksa siz daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına giren durumlara maruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara, öyle sıkıntı, hastalık ve baskılara düçar oldular.
Öyle şiddetle sarsıldı ve ırgalandılar ki peygamber ile yanındaki müminler bile Allah'ın vadettiği yardım ne zaman yetişecek diyecek duruma geldiler.
İyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır diyerek hatırlatmıştı.
Ayet-ti kerimede önceki milletlerin maruz kaldıkları sıkıntı ve zorluklar artık son kerteye gelip de sebepler bütünüyle devreden çıkınca Allah'ın yardımının geldiği ifade edilir.
Evet.
İşte bu noktada efendimize aleyhissalatu vesselam beklenen zafer ve yardım bir kısım sıkıntı ve mahrumiyetlerden sonra elde edileceği bildirilir.
Peygamber kıssalarından yola çıkarak efendimizi aleyhissalatu vesselam ve bizi ilgilendiren bir misal daha vermek istiyorum.
Değişik rivayetlerde hiç kimsenin kendisine inanmadığı nebilerin olduğundan, buna rağmen onların vazifelerine devam ettiklerinden ve yaptıklarına karşılıklı herhangi bir ücret talep etmediklerinden bahsedilir.
Mesela Hz.Nuh Aleyhisselam kendi cemaatine karşı ve illallah.
Ey halkım, bu tebliğimden ötürü sizden maddi bir karşılık istiyor değilim.
Benim mükafatımı verecek olan yalnız Allah Teala'dır.
Derken Hz.Hud da aleyhisselam kavmine şöyle demiştir.
[Müzik] Ey halkım risaleti tebliğden dolayı sizden hiçbir ücret beklemiyorum.
Ben mükafatımı yalnız ve yalnız beni yaratandan beklerim.
Hiç düşünmez misiniz? Cenabı Hak Hz.Nuh ve Hud'un kavimlerine söyledikleri bu sözleri anlatırken üslub-u hakim ile adeta Efendimize aleyhissalatu vesselam şöyle demektedir.
Senden evvel başka nebiler de halkından hiçbir şey istemiyordu.
Onlar da senin gibi gayet saf ve duru düşüncelerle kavimlerini irşada çalışıyorlardı.
Gel gör ki onlara da kimse inanmadı veya çok az inanan oldu.
Ama şunu unutma ki insanların inanmaması peygamberlik sevabından mahrum olmaya sebep değildir.
Senin vazifen tebliğ ve irşattır.
İnsanları kabul ettirmek ise Allah'ın işi şey-i rububiyetin gereğidir.
Sen hakkı hakikati insanlara kabul ettirmekle mükellef değilsin.
Bina aleyh sen peygamberlik sevabını tam olarak alacaksın.
Bu ayat-ı beyyinatın her biri efendimizin mübarek ruhunu donanım ufkuna göre aydınlatıyor ve murad-ı ilahinin esas olduğunu hatırlatıyordu.
Bu sayede onun için de bir izan halinde bulunan hususlar ruhunun derinliklerine kadar kök salıyor ve ciddi bir itminan içinde hiç sarsılmadan, hiç fütur göstermeden bin defa reddedilse dahi yine gidiyor bir kapı buluyor, tokma vuruyor ve kulu la ilahe illallahu tüflihu.
La ilahe illallah deyin, kurtuluşa erin." diyordu.
Ayrıca Kur'an'da geçen bu kıssalar peygamberlere ve onların sultanı efendimize aleyhissalatu vesselam pek çok hususu anlattığı gibi günümüzde bize de pek çok şeyi anlatmakta ve birçok ders ve ibreti ihtiva etmektedir.
Bina aleyh efendimize ait davayı yüce risalet peygamberlik vazifesini yani halkı irşat vazifesini omzuna alan kimseler de kendi toplulukları tarafından tersüz edilip insani haklardan mahrum edilmeyi göze almalıdırlar.
Bir kısım kimseler birilerine şirin görünmek veya dünyevi bir menfaat elde etmek için ihanet içinde bulunabilirler.
Buna mukabil iman eden bir zümre sarsılmadan, kırılmadan, yılmadan, yılgınlık göstermeden dünya dayanma dünyasıdır, darılma dünyası değil diyerek sebat etmelidirler.
Hiç ümmeti olmayan veya sadece birkaç kişinin kendisine iman ettiği nebilerin geldiğini bizzat Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem haber verirken biz kim oluyoruz da Rabbimize karşı insanlar niçin inanmıyorlar? Onları neden inandıramıyoruz diyerek haddimizi aşıyoruz.
Unutmamalı ki mümine düşen vazife tebliğ ve irşattır.
Kabul ettirmek şey rububiyetin gereğidir.
Bu noktada mevzu ile alakalı ibretlik bir hadise aktarmak istiyorum.
Şöyle bir vaka anlatılır.
Bir zaman şeytan Hz.Mesih'e demiş, "Madem ecel ve kader Allah'ın elindedir.
Sen kendini şu dağın başından at bakalım ölmeyecek misin? Bunun üzerine Hz.Mesih ona şöyle cevap vermiş.
Allah kulunu imtihan eder.
Fakat kulun hakkı yok ve haddi değil ki Allah'ı imtihan etsin.
Allah şayet bir mukabele vaz etmiş ve kul da onu bozmamışsa Allah vaadettiği şeyi mutlaka yerine getireceğini Kur'an'da belirtmektedir.
Siz bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size karşı ahdimi yerine getireyim." Yani ayette Cenabı Hak şöyle demektedir.
"Bana verdiğiniz sözü yerine getirmezseniz namaz ve niyazı unutmak veya İslam uğrunda mücadeleyi terk etmek suretiyle mukabeleyi bozarsanız ben de o ahdin karşılığında size vereceğim ihsanımı vermem." Netice olarak Kur'an'da anlatılan kıssalar sadece anlatıldığı konunun haberini veriyor değildirler.
Bu kıssaların her bir devir için ifade ettiği bir mana vardır.
Bize düşen bu manayı anlamaya çalışmak ve kendimizi doğruya tevcih etmektir.
Böyle yaptığımız takdirde sırat-ı müstakime ulaşacak ve inşallah rabbimize karşı sui edep vaziyetini almamış olacağız.
Cennet ve cehennem.
Soru: Ayet ve hadislerde cennet ve cehennem hangi yönleriyle nazara verilmektedir?
Cevap: Günümüze kadar pek çok alim Kur'an esasları çerçevesinde cennet ve cehennemin tasvirini yapmıştır.
İşin doğrusu cennet ve cehennem birer hakikat olarak daima tasavvurlar üstü olacakları için onları hakkıyla tasvir etme imkanı da olmayacaktır.
En uygun yol meseleyi Kur'an'ın ayetleri ve efendimizin aleyhissalatu vesselam nurlu beyanları içinde anlatıldığı şekliyle kabul edip hakikatini Allah'a celle celalühü havale etmek olacaktır.
Rabbim cehennem ateşine düşmekten bizleri muhafaza buyursun.
cennetle şeref eylesin.
Kur'an-ı Kerim'de cenneti tasvir eden pek çok ayeti kerime vardır.
Cennet insanın ruhani, cismani, zihni ve fikri bütün duyguları hesaba katılarak onları tatmin edebilecek bütün nimetlerle donatılmış bir yerdir.
Mesela diyelim ki gözümüz bu dünyada milyonda 5 veya 6ıyı ancak görür.
Fakat orada göz milyonda milyon görecek ve Allah'ın bütün nimetlerinden istifade edecektir.
Kulak ancak belli dalga boyundaki sesleri duyar.
Orada bütün dalga boylarına muttali olacak.
Bütün dalga boylarındaki en tatlı sesleri, en iç yakıcı nameleri duyacak ve haz içinde hazza gömülecektir.
İnsan Cenab-ı Hakk'ın bir yönüyle mutfağı olan bu dünyada nimetleriyle bizi perverde ettiği hengamda onun nimetlerini tatmaktadır.
Ancak bu tat alma gayret sınırlıdır.
İbn Abbas'ın radıyallahu anh ifadesiyle, "Dünyada gördüğümüz her şey Allah'ın ahirette bize vereceği şeylerin birer numunesidir.
Elmalar, armutlar, kirazlar, vişneler, cismaniyete ait ayrı ayrı zevkler, kulağa gelen, göze çarpan, ağza giren hazlar, insanın hayat arkadaşıyla olan münasebetindeki hazlar.
Bunların hepsi ahiret nimetlerini hatırlatmak için sadece birer fihrist ve numuneden ibarettir.
Hakikatlerine ise öbür alemde muttali olacağız.
Müminler cennet nimetlerini tattıklarında ayetin ifadesiyle bu daha önce bize dünyada da verilmişti diyeceklerdir.
Oysa bu onların aynısı değil benzeri olarak kendilerine sunulmuştur.
Bütün bunların ötesinde insanın cennette mazhar olacağı bu saadet ebedi olacak ve insan orada sürekli yenilen hayatıyla her seferinde yeniden hayata gelmiş gibi olacaktır.
Orada monotonluk yoktur.
Çünkü hadis-i şeriflerde anlatıldığına göre her cuma günü oranın cumasının keyfiyetini bilemiyoruz.
kendine has keyfiyetiyle günlerin efendisi olarak zuhur edecek ve o günde bütün güzelliklerin kaynağı rabbin cemali görülecek ve herkes evine döndüğünde kendini çok değişmiş bulacaktır.
Bu bir yenilenmedir.
Onun için orada monotonluk ve bıkkınlık olmayacak.
İnsan daima yeni ve taze şeylerle karşı karşıya kalacaktır.
Vakaa bütün bunların efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem ifade buyurduğu şu kutsi hadis içinde hülasa edilmesi daha uygun olur.
Allah celle celalühü şöyle buyuruyor.
Ben salih, her davranışı sağlam, arızasız, hayatını iyilik ve hayır dairesinde sürdüren, yaptığı iyi bir iş ile yeni bir iyi işe ulaşan ve salih amele yapışan kullarıma öyle şeyler hazırladım ki onları ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de herhangi bir insan tasavvur etmiştir.
Her şeye kadir olan Allah celle celalühü dünyayı sadece bir numune olarak yaratmıştır.
Cennet ne kadar güzelse cehennem de o kadar çirkindir.
Cehennemde insan kalbi, duyguları, letaifi, sırrı, hafası, ahfası, zihni, insanlığı, bedeni, derisi ve her şeyiyle azaba maruz kılacaktır.
Dostlarından kopmuş, ana babasından ayrı düşmüş.
dünyadaki nimetleri tatmış, duymuş ve cennete müttali olmuş.
Fakat oraya gidemeyip dünyadan bin beter bir zindana atılmış bir insan olarak vicdanen çok azap duyacaktır.
Ne kadar zaman azap çekeceğini zihni ona hatırlatacak.
Aklına gelecek.
Bin yandım, bin daha yanacağım.
Ne korkunç bir felaket bu.
deyip ruhuyla ızdırap çekecektir.
Ruh geçmiş zamanla beraber gelecek zamanı, gelecek zamanla beraber geçmiş zamanı halihazırda ona beraber yaşatacak ve o insan bir yandım bin ızdırap çektim diyecektir.
Daha ne kadar ızdırap çekeceğim düşüncesi ona ayrı bir ızdırap yaşatacak ve halihazırdaki ızdırabı da vicdanı yaşayacaktır.
Hayalinde çok defa cenneti tasavvur edecek, ahu vahta bulunacak, an gelip sesi geçirecek ve hırıltıya dönüşecektir.
Nitekim Allah Teala onlara susun ve sakın bir daha bana bir şey söylemeye kalkışmayın buyurur.
Ayet-i kerimesi de bu hakikati dile getirmektedir.
Burada tek tek ayet ve hadislerle cennet ve cehennem tasviri yapmaktan daha ziyade özet bir mana vermek bana daha uygun geldi.
Ancak bu mevzuda geniş bilgi sahibi olmak isteyenler hadis kitaplarının cennet ve cehenneme dair bölümlerinin yanı sıra İmam Kurtubi'nin tezkiresi, Ebu Leys Essemerkandi'nin Tembihül Gafilini gibi kitapların cennet ve cehenneme ait bahislerini mütalaa ve müzakere edebilirler.
Selefin bu gibi kitapları bol bol mütalaa ve müzakere ettiğini, buna göre kendi vaziyetlerini değerlendirdiklerini ve ağladıklarını biliyoruz.
Rivayet edildiğine göre o dönemde büyüklerden pek çoğu demirci dükkanlarının önlerine gider, ocaktan çıkan kıvılcımları seyrederek cehennemi tasavvur etmeye çalışırlarmış.
Aynı şekilde cehennem korkusundan ötürü çarşıda bayılıp düşen, kendinden geçen pek çok insanın olduğu nakledilir.
Biz de zaman zaman böyle manzaralar üzerinde tefekkürde bulunmalı, cehennem gibi bir çirkinlikle güzellikler meşeri olan cenneti daima yan yana düşünmeliyiz.
İbadetü taatimizi yaparken de daima bunları nazarı itibarı alarak yapmalı.
Önümüzde adeta cennet, ayaklarımızın altında ise cehennem varmış gibi davranmalıyız.
Zira bir yanlışlık sonucu kayıp oraya düşmemiz her an muhtemeldir.
İşte bu mülahaza ve mütalalarla kalbimizi inkişaf ettirmeye çalışmalıyız.
Çocukken ölenlerin durumu.
Soru: "Müslüman olmayan bir aileden dünyaya gelen ve rüşte ermeden vefat eden çocukların ahiretteki durumları ne olacaktır?
Cevap: Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem sahih bir hadis-i şeriflerinde küllü mevludin fıtrasirani evcisânih.
Her çocuk İslam fıtratı üzerine doğar.
Sonra anne babası onu ya Yahudileştirir, ya Hristiyanlaştırır veya mecusileştirir.
Buyururlar.
Çocuğun inanç yapısının oluşmasında anne ve babanın rolü oldukça büyüktür.
Buna çocuğun neşet ettiği muhiti de ilave edebiliriz.
Evet.
Günümüzün şartlarını düşünecek olursak gerek anne baba gerekse içinde yaşanılan muhit bir çocuğun inanç dünyasının şekillenmesinde büyük öneme sahiptir.
Bu meselenin iki yönü vardır.
Biri doğan her çocuğun İslam fıtratı üzerine doğması.
Diğeri de İslam fıtratı üzerine doğan bu çocuğun aileden veya sosyal muhitinden aldığı terbiye ve tesirle ayrı bir hal alarak ikinci bir fıtrat kazanmasıdır.
Öncelikle hadisteki fıtrat üzere doğar sözünü iyi anlamak lazım.
Fıtrat bir mahiyetin adıdır.
Buradaki fıtrat insanın kendi iradesi veya çevrenin tesiriyle kazanacağı ikinci fıtrat değildir.
İnsanlar bir fıtrat eseri olarak dünyaya gelirler.
Halbuki cenneti, rıza ve rıdvanı ikinci fıtratlarıyla kazanırlar.
Yani haddi zatında insanlar her şey olmayan namizet ama hiçbir şey olmayan mahiyetleriyle dünyaya gelirler.
Sonra bu tertemiz durumu muhafaza edebilirlerse işte bununla cennet yoluna girer ve nihayetinde cennete girerler.
Ama değişik tesirler ile bu yaratılışlarını bozar da başka bir fıtrat kazanırlarsa o zaman da cehenneme giderler.
Bir çocuk dünyaya geldiğinde dimağı tertemizdir.
O tertemiz dimağa ya bir kısım doğrular yazılmak suretiyle doğru yön verilir veya bir kısım yanlışlıklar yazılmak suretiyle çocuk yanlışa yönlendirilir.
Bu herkes için muhakkak ve mukadder bir şeydir ve bu hususta bir tenak söz konusu değildir.
Zira meselenin başı şeriat-ı fıtriye ve ayat-ı tekviniye, sonu da insanın mükellefiyetine, irade ve ihtiyarına bakmaktadır.
Evvela yeni doğan bir çocuk hiçbir şeyle mesul tutulamaz.
Zira o şeriat-ı fıtriye göre kendi iradesiyle bir şey yapacak halde değildir.
Evet.
Doğan her çocuk hakikatleri kabul etmeye müsait olduğu gibi aynı zamanda dalaletlere de açık bir vaziyette dünyaya gelir.
Çünkü o üzerine yazı yazmaya müsait beyaz bir kağıt gibidir.
Henüz üzerine mürekkep ve kalem dokunmamış bir kağıt.
Bu haliyle o küfre ait meselelerin yazılmasına da müsait olmasına rağmen Müslüman fıtratına daha yakındır.
Belki de onun içindedir.
Çünkü üzerinde küfre ait hiçbir şey yoktur.
Ve küfür bu tertemiz fıtrat üzerine Allah'ın celle celalüu sevmediği şeyleri yazmak anlamındadır.
Bir insanda Müslümanlık asıl küfür arizidir.
Evet.
Küfür arizi, Müslümanlık ise asıldır.
Bir insanın asıl fıtratı küfürle kirlenip bozulmuşsa o ikini bir fıtrat kazanmış demektir.
Asıl fıtratını kirletip bozmayan insan ise İslam fıtratı üzerine kalacaktır.
İnsanın itikat ve amel mevzuunda yaptığı her şey fıtratının korunması istikametinde atılmış adımlardır.
Bu açıdan bir müminin kalbini, hissiyatını, aklını ve İslam'ın prensiplerine riayet etme duygusunu koruması çok önemlidir.
İnsanın Müslüman olması asıl, kafir olması ise arizidir dedik.
Zira küfür bir kısım dış sebep ve etkilerle meydana gelir.
Bir insan hakkında bu dış sebep ve etkilere maruz kalmadan hüküm verilecekse ona Müslüman demek doğrudur.
Mesela bir kuş yavrusu yumurtadan yeni çıktığı ve uçamadığı halde biz ona kuş diyoruz.
Halbuki ileride bu yavrunun kanatları kırılabilir, kabiliyetleri körelip bozulmaya uğrayabilir.
Küfürün manası insanda bulunan inanma, irfan ve izanını köreltme demektir.
Bu manadan olmak üzere Arapça bir kelime olan küfürün manalarından biri bir şeyi örtmektir ki tarlaya tohum atarak üstünü örtüp kapayan çiftçiye bu manada kafir denir.
İstilahi manadaki kafire gelince kalbindeki fıtrat-ı selimesini, inanabilme duygusunu, içindeki hakka muhabbet istidadını kapatan kişi demektir.
Yumurtadan çıkan kuşun yavrusu bir belaya uğrasa kolu kanadı kırılsa, tabiatına ters bir durum almış olacak ve uçamayacaktır.
Uçamayacak ve kendisi için en belirgin özellik olan uçma işini yapamadığı için de tam tekmil bir kuş olarak kabul edilmeyecektir.
Fakat yavru henüz böyle bir duruma maruz kalmamış, kuş olmaya ait hususiyetlerini koruyor.
Koşup duruyor, sıçrıyor ve uçma denemeleri yapıyorsa onu gördüğümüzde bu kuştur." der ve bir gün uçabileceğini söyleriz.
Ama bu yavru arizi bir sebeple karşı karşıya kalıp da şöyle böyle uçma kabiliyetini kaybetse ve daha sonra uçamasa bu defa ona arızalı kuş deriz.
Aynı şekilde insan bu dünyaya ahsenin-i takvime mazhar olarak gelir.
Bu hususta da onun mahiyet-i ulviyesine, içindeki istidat ve kabiliyetlerine bakılmalıdır.
Eğer bunlar dış desteklerle inkişaf ettirilebilse insan bu sayede melek haline gelebilir.
İşte biz bunların ileride inkişaf ettirilmesi şart ve mülahazasıyla ona Müslüman diyoruz.
Ama Allah korusun e sen muhalif bir rüzgar bir gün bu temiz fıtratın kolunu kanıdını kırarsa işte o zaman onun asıl fıtratı bozulmuş demektir.
İşin hakikatini ancak Cenabı Hak bilir.
Meselenin insanın iradesine bağlı tarafı olan ikinci yönü yani sonradan Yahudi, Mecusi veya Hristiyan olma durumu ancak mükellefiyetten sonra söz konusu olabilir.
İnsan ya Müslüman ya Hristiyan ya da Yahudi olur veya başka bir yol tutar.
Soruda, Müslüman olmayan bir aileden dünyaya gelen ve rüşte ermeden vefat eden çocukların ahiretteki durumları soruluyor.
Bu konuda ulema farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
Bazı alimler gayrimüslim ailelerin rüştermeden ölen çocuklarının babalarına tabi olduklarını söylerken diğer bazıları bu konuda tevakkuf ederek cennetlik veya cehennemlik oldukları konusunda bir tercihte bulunmayı doğru görmemişlerdir.
Bu görüşlerin yanında ehl sünnet vel cemaatin büyük bir kısmı ise rüşte ermeden vefat eden çocukların cennete gireceğini söylerler.
Her şeyin en doğrusunu Allah celle celalü bilir.
Çeşitli yönleriyle bidat.
Soru: Bidat ne demektir? Bidatın iyisi kötüsü olur mu?
Cevap: Bidat lügat itibariyle yeni icat, inşa ve ihtas edilen şey yenilik manalarına gelir.
istilahi manasıyla bidat dinin usul ve fuhu vaz edildikten sonra din adına icmali olarak bile Kur'an ve sünnette bulunmayan bir kısım yeni şeyler icat ve ihta etme ibadet şekillerinde yenilikler yapma demektir.
Hz.Ayşe'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bu konuda şöyle buyururlar.
Kim bizim bu dinimizde aslen onda olmayan yeni bir şeyi ortaya koyarsa onların ortaya koyduğu şeyler merduttur, makbul değildir.
Bidat asıl olarak namaz, oruç ve hac gibi ibadetlerde yenilikler ortaya koyma manasına geldiğinden kelimenin lügattaki mutlak manasından ayrıdır.
Şayet meseleyi lügat manasıyla ele alacak olursak sonradan meydana getirilen bir şeyin bidat olması ve dolayısıyla bunları yapan kişilerin de cehenneme gitmesi gerekir.
Bu manadan olmak üzere öyleyse radyo, televizyon gibi aletleri yapan veya fizik, kimya, astronomi, tıp gibi ilim dallarında birtım gelişmeler ortaya koyanlar da mı cehenneme gidecektir? Tabii ki hayır.
İlim, teknik ve teknoloji adına ortaya konulan gelişme ve icatlar makluptur ve İslam'da bunların hepsine teşvik vardır.
Her nesil kendinden sonraki nesil için bir şeyler yapmalıdır.
Meşhur sözde olduğu şekilde meseleyi ele alacak olursak çocuklarınızı içinde bulunduğunuz zamana göre değil daha sonraki devirlere göre yetiştirin.
Bu düşünceyle mutlak bidat anlayışını telif edemeyiz.
Sevimsiz ve merdut olan bidatlar dinin içine sokuşturulan özellikle bir kısım sünnetlerin yerini alan bidatlardır.
Bir müminin ibadet namını yapacağı şeyler Kur'an ve sünnetle belirlenir.
Allah Resulü bizlere sabah kalkınca 20 takla atacaksınız dese biz hiç tereddüt etmeden o taklaları atarız.
Ama efendimizden bir rivayet olmadan biz kendi kendimize mesela sabah sadece ayakta durmak şeklinde bir ibadet ortaya koyarsak bu bir bidattır.
Evet.
Namazlı ayakta durmak Cenab-ı Hakk'ın huzurunda kemer beşliyi ubudiyet içinde bulunmanın ifadesidir.
Fakat bizim namaz dışında yaptığımız bu şekildeki tavır sevimsiz bir şeydir.
Çünkü dinin böyle bir emri yoktur.
Biz ister ibadet-i taatlerde efendimize uyduğumuz ölçüde nurlu bir hayat yaşarız.
Bunun dışında en parlak şeyler dahi Allah Resulünün sallallahu aleyhi ve sellem tebliğ, telkin ve irşat dairesinin içinde yapılanlara nispeten çok sönük kalır.
Öyleyse bidat din adına sünnetin yerine bizim kendi kendimize ortaya çıkardığımız şeyler demektir.
Bidatları işleyenin durumu.
Aslı, esası dini disiplinlere dayanan yeni şeylerin yapılmasında bir mahsur söz konusu değildir.
Mesela bazı meseleler vardır ki biz kendimize göre yaparız veya bazı büyük zatların yaptıkları formüllere uyarız.
Ama o meselenin aslı ve temeli dinde vardır.
Allah Teala Hazretleri Kur'an-ı Kerim'de, "Ey iman edenler, Allah'ı çok zikredin" buyurur.
Bunun bir sınırı yoktur.
İnsan imkan el verdikçe dili, kalbi ve davranışlarıyla Allah'ı hatırlar ve hatırlatır.
Mümin görüldüğü zaman Allah'ın hatırlandığı kimsedir.
O vakurdur, ciddidir.
Davranışlarından katre katre kulluk dökülmektedir.
İnsan davranışları ve diliyle Allah'ı andığı gibi kalbiyle de Allah'ı anmalıdır.
Ayet bunların hepsini ifade eder.
Evet.
Kur'an'da Allah'ın çok zikzedilmesi belli bir sınır konulmadan anlatılır.
Şayet bir mürşit müridinin vaziyetini biliyorsa ona göre bu zikre bir sınır koyar.
Karşısına aldığı adamı tepeden tırnağa süzer.
kalbine bakar ve Allah'la ne kadar münasebeti varsa ona göre bir vazife tahm eder.
Mesela Allah çok zikredilmesini emrediyor.
Bu senin için 500'dür der ve ondan günde 500 kez zikir çekmesini ister.
Bu mürşidin ferasetiyle ortaya koyacağı bir şeydir.
Halbuki efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem oturup da bir defa 500 kere Allahu ekber dediğini bilmiyoruz.
Ama bir zatın irşat sadedinde müridine 500 veya 500 tesbih vermesi o mürşidin ferasetine bırakılmış bir husustur.
O talebesinin kabiliyetlerini bilir ve ona göre bir vazife verir.
O mürit de o zikri yapmak suretiyle mürşidiyle münasebetini devam ettirir.
mürşidi onun daha fazlasını yapabileceğini anladığı zaman vazifesini artırır.
Bu durum talebenin kalbindeki kasvet delininceye nur-i Muhammed aleyhissalatu vesselam onun içine nüfuz edinceye ve tabiat paslarının sineceği ana kadar devam eder.
Bu süreçte müridin Allah'la münasebeti kuvvet kazanır.
ulvi alemlerle belli bir ufukta münasebete geçer.
İşte bu şekilde verilen tesbihler sözlük manası itibarıyla bidattır.
Ama aslı dinde olduğundan dolayı buna bidat-ı hasene, güzel, müspet bidat denmiştir.
Bunu bir mürşit inşaat etmek istediği zatın durumuna göre belirler.
Mesela biri Zeynel Abidin'den Menkul Cevşen'i, başka biri evrad-ı Kudsiye'yi veya evrad-ı Şaziliyi tavsiye eder ki bunların parça parça Allah Resulünün sallallahu aleyhi ve sellem bazı virtlerinden alındığı söylenmektedir.
Bazıları Muhammed Bauddin Nakşibent gibi büyük zatlar tarafından bir araya getirilmiştir.
Mürşit talebesinin durumunu biliyorsa bunları ona tavsiye eder.
O da bunları yaparak ruhen terakki eder.
Yani cismaniyetten çıkar.
Hayvaniyeti bırakır.
Kalp ve ruhun dereceyi hayatına girer.
Adeta meleklere has bir hayat yaşamaya başlar.
İşte bunlar fasıl itibariyle bidat olsalar da asıl itibariyle kitap ve sünnete dayalı oldukları için biz bunlara bidatı hasene diyor ve sevap kazandıracağını söylüyoruz.
Ama aslı da faslı da dinde olmayan yani temeli Kur'an'a, sünnete dayanmayan ve teferruatı itibariyle arkalarında bir Şah-ı Nakşibent veya bir İmam-ı Rabbani gibi büyük zatlar olmayan dini görünümdeki yeniliklere merdut bidat nazarıyla bakar.
Bunları camilerimizden ve mahfillerimizden uzaklaştırırız.
Bina aleyh.
Bu şekilde bir asla ve böyle bir fasla dayanmayan bidatı irtikap eden kimse günaha girmiş olur.
Yaptığı şey yüzüne çarpılır ve boşuna yorulmuş olur.
Ayrıca bir anlamda sünneti beğenmeme tavrı takındığından ötürü sünnetin tekül ettiği nurdan ve feyizden de mahrum kalır.
Böyle birinin her zaman için aldanması ve baş aşağı gitmesi muhtemeldir.
Allah bizleri muhafıza buyursun.
Bidatları ortaya çıkaran sebepler.
Bidatların hasene kısmı daha önce de söylediğimiz gibi büyük zatların tesiriyle meydana çıkmıştır.
Bunların çoğunun aslı kitap ve sünnete dayandığı için ciddi bir mahsur görmüyoruz.
İmam Rabbani gibi zatlar ve büyük mücedditler de meseleye böyle bakmışlardır.
İkinci şıktaki bidatlara gelince bunlar ya bazı cahil kimseler tarafından din adına bir şey yapıyoruz diye ihdas edilmişlerdir veya kısıtlı olarak ortaya atılmışlardır ki bunları birbirinden ayırmak çok zordur.
Husiyle asrımızda bir kısmı kimseler din adına birçok bidat ihdas etmişlerdir.
Mesela bugün hayattaki insanlara dahi yapılmayan adeta saray gibi türbelerin ihlas ve icat edildiğini görmekteyiz.
Üzerine çeşitli yazı ve şekiller kazılmış bir mermer parçasının eğer perişan gitmişse mezarın içinde yatana hiçbir faydası yoktur.
Belki mezardaki insan kendi derbedelliğini görürken bir de üzerinde kendisi için yapılan o abideyi gördükçe iyice perişan ve müteessir olacaktır.
Husiyle bu noktaya Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem ayrı bir zaviyeden dikkatleri çekmiş ve irşat buyurmuşlardır.
Hz.Ayşe'nin ferasetiyle ancak hakikatini anlayabildiğimiz Buhari ve Müslim gibi hadis kitaplarında rivayet edilen ölünün arkasından ağlamayın o bundan dolayı acı çeker şeklinde bir hadis vardır.
Hz.Ömer bu hadisi zahiri manasına göre değerlendirmektedir.
Mesele Hz.Ayşe validemize sorulunca o kardeşim Ömer bunu çok iyi bilirdi fakat işin aslı öyle değildir.
Der ve hadisin hangi manaya geldiğini açıklar.
Efendimiz bunu imansız olarak ölen birinin cenazesinin arkasından söylemişti.
Adam imansız gitmiş.
Ailesi de arkasından hüngür hüngür ağlıyordu.
O bir taraftan kendi azap ve işkencesi içinde kıvrım kıvrım kıvranırken ruhu bir de arkasından ağlayanlardan ötürü müteessir oluyordu.
Daha yeni gitmişti ve henüz arkasında olup biten şeylere muttali olabiliyordu.
Kendisi gibi birine ağlanmayacağına inanıyor, "Ağlamayın" diyordu.
Fakat arkadakiler ağlıyor.
O da bundan acı çekiyordu.
Binaen aleyh.
Kötü gitmiş bir insan kendi adına yapılan büyük şeylerden dolayı çok rahatsız olur.
Arkasından ağlama, bu muameleyi hak etmeyen ölüyü rahatsız edeceği gibi mezarına götürüp mum yakma gibi bir bidat da günah olmasının yanında kabrinde yatan ölüye acı verecektir.
Mezarlarla ilgili yapılan bir başka uygulama da kabrin üzerine su dökme hususudur.
Biraz araştırdığımızda bu uygulamanın arkasında başka şeylerin olduğunu görürüz.
Ölüyü gömdükten sonra mezarın üzerindeki toprağın rüzgara maruz kalarak savrulup gitme ihtimali varsa bunu engellemek için üzerine bolca su dökülür.
Bu bizim memleketimize ait bir adet değildir.
Mezarlıların üzerine su dökmek çöl ve kumun olduğu memleketlere has bir keyfiyettir.
Ne Kur'an'da ne de sünnette böyle bir şey yoktur.
Toprağın kayıp gitmemesi için dökülen suyu ciddi bir kaideymiş gibi ele almak Ebu Hanife'ye, Ashab-ı Kirâ'a ve Resul Ekrem'e sallallahu aleyhi ve sellem iftirada bulunmak demektir ve bir bidattir.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kayma noktalarından birisinin de büyük zatlar için yapılan türbelerde gerçekleştiğini söyler.
Ümmü Seleme validemiz radıyallahu anha efendimize Habeşistan'dayken gördüğü Mariye ismi verilen ve içinde çeşitli resimler bulunan bir kiliseden bahseder.
Bunun üzerine Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem, "Sizden evvelki ümmetlerden öyle topluluklar vardır ki bunlar zarar ve haybetin en büyüğünü yaşadılar.
Şöyle ki içlerinden salih bir kimse öldüğü zaman onun kabri üzerine bir mescit bina eder ve bir kısım resimler yaparak içine koyarlardı.
İşte bunlar Allah nezdinde mahlukatın en şerlileridir buyurur.
Çünkü onlar başta peygamberler olmak üzere salih zatların kabirlerini mescide çevirmişlerdir.
Efendimiz vefat etmeden evvel eshabını kemal hassasiyetle uyarıyor ve böyle bir yanlışa düşmemeleri için onları ikaz ediyordu.
Bizler de ölülere ihtiram gösteririz.
Fakat bunu yaparken dinin hudutlarının dışına çıkmayız.
En büyük insanın mezarı bile bizim için sadece Fatiha okunacak, dua edilecek, huzurunda edeple durulacak, Allah'ın nezdi uluhiyetinde makbul bir insansa, "Ya Rabbi, bizi bu zatın şefaatine mazhar eyle diye Allah'a dua edilip ayrılacak yerlerdir." Oralar kesinlikle ibadetgah yapılamaz.
Onları bunun dışında hususi bir muameleye tabi tutmak bidattır.
İslam aleminde hicri 5 ve 6.
asırlardan sonra bidatlar çoğalmaya ve ciddi şekilde hüküm ferma olmaya başladı.
Sonradan gelenler ise bunları ortadan kaldırıp sünneti ihya edeceklerine ifrada karşılık tefrit yaptılar.
ecdada ait mezarları bütünüyle düzledi ve her şeyi yerle bir ettiler.
Hatta Ashab-ı Kiram'ın mezarlarına dahi dokundular.
Efendimizin mübarek dişinin hatırasına Osmanlılar tarafından inşa edilmiş Uhud'un eteğindeki türbeye dahi kıydılar.
Daha evvelkiler ifrat edip türbeleri putlaştırmış, yeni bir totem devresi başlatmışlardı.
Bunlar da tefrite girerek Müslümanların ihtiram gösterdiği kimselerin kabirlerini dahi yerle bir ettiler.
Halbuki Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem daha evvel size kabir ziyaretini yasaklamıştım.
Artık kabirleri ziyaret edebilirsiniz buyurur.
Kabirleri ziyaret etmek insana ahireti ve ölümü hatırlatır.
Mümin oraya şuurlu bir şekilde gitmeli ve orada ahireti hatırlamalıdır.
Ölülere dua okumak ve Allah'tan onları mağfiret etmesini dilemek de müminin yapması gereken işlerdendir.
Mezarlıklarda dua etmek, Rabbimizden mağfiret dilemek sünnet.
Oralara alabildiğine ihtiram göstermek ve ibadetgah haline getirmek ise bidattır.
Bu konuda bir müminin yapması gereken şey din adına yapılmak istenen şeyleri Kur'an, sünnet ve fukahanın kitaplarında görmek.
Şayet bu kitaplara ulaşamıyor veya kitaplarda meseleyi bulamıyorsa bunları iyi bilen birisini bulup ona danışmak olmalıdır.
Şayet uzun zamandır alışa gelinen bir husus varsa bunun bidat olduğu öğrenildiği an hemen terk etmek de mümin ve Müslüman olmanın gereğidir.
Bir müminin hayatı sünnet görüngeli olmalıdır.
Sünnetten yapacağı her şey bidatın vücut bulabileceği delikleri tıkarken terk edeceği her bir şey de bir bidatın gelişmesine, neşvü nema bulmasına yol açacaktır.
Kısaca her bidat bir sünneti götürür.
İhya edilen her sünnet de bir bidatı öldürür.
Gaybı bilmek.
Soru:
Bir kısım büyük zatlar hicri 1400 yılının İslam alemi için mühim hadiselere gebe olduğunu, 1500 yılına ulaşılmayacağını, bunun için Müslümanların hazırlıklı ve dikkatli olmaları gerektiğini söylüyorlar.
Bu doğru mudur?
Cevap: Evliyaullah'ın Cenabı Hakk'ın bildirmesiyle bir kısım emarelere istinaden ileriye matuf bazı haberler vermeleri öteden bir hep ola gelelmiştir.
Kütüphanemde bulunan 200 sene evvel yazılmış bir divanda Ankara'nın payhat olacağını anlatan bir şiir vardır.
Orada remizlerle başında A harfi olacak.
Sonra şu harf olacak.
Sonra şu harf olacak.
Payittaht İstanbul'dan gidecek ve orada kurulacak deniyor.
Dahası o işin tarihine dair emareler de vardır.
Halbuki ayet ve hadislerde böyle bir bilgi yoktur.
Fakat kalp vahiye mazhar olduğu gibi ilhama da mazhardır.
Dolayısıyla ilhama mazhar olan insanlar gayba dair bir kısım haberleri Allah'ın celle celalühü bildirmesiyle bilebilirler.
Hiç kimse kendi kendine gaybı bilemez.
Bazı ehl sünnet vel cemaat uleması böyle bir iddia sahibinin küfrüne hükmetmişlerdir.
Bazı kimseler Allah'ın bir kısım emarelerle bildirmesiyle hadiseleri televizyon ekranında seyrediyor gibi sırasıyla haber vermişlerdir ki tarih boyunca o haberlerin pek çoğunun gerçekleştiği hep görülmüştür.
Bununla beraber bazı kimseler Kur'an-ı Kerim'den ya da bazı hadislerden dünyanın geriye kalan ömrüyle alakalı ebcet hesabına dayanan bazı istihraçlarda bulunarak tezet ümmetiye emrullahi ve zahir ümmetimden bir taife kıyamet kopuncaya kadar hak ve hakikate sahip çıkacaktır.
sahih hadisinden bir kısım hükümler çıkarmışlardır ki bunlara kati nazarıyla bakılmamakla beraber yabanı da atılmaması gerekir.
Şu hususta iyi bilinmelidir ki ihsan-ı ilahi insanlardaki nankörlüklerle bazen inkıta uğradığı gibi musibetler de insanların güzel bir teveccühü sayesinde gelirken yolda kalabilirler.
Mesela Cenabı Hak Ninova halkına musibet takdir etmiş.
Bunu da halkın başında bulunan Yunus'a aleyhisselam haber vermişti.
Hz.Yunus kavmi içinde kalıp bu belaya maruz kalmak istemediğinden dolayı kendi içtihadı neticesinde oradan ayrılarak bir gemiye binmiş.
Daha sonra gemidekiler tarafından denize atılmış ve bir balık tarafından yutulmuştu.
Bu onun hakkındaki rivayetlerin hulasasıdır.
Peygamberleri ayrılınca Ninovalılar da kendilerine büyük bir musibetin geleceği kanaate hakim olmuş ve bunun üzerine toplanıp ele vererek günlerce Allah'a istiğfar ve tezarruda bulunmuşlardı.
Onların bu külli teveccühü üzerine Cenab-ı Hak bir bulut mahiyetinde onları çepe çevre saran musibeti bertaraf etmiş ve ufuklarını açmıştı.
Yunus Aleyhisselam böylece ümmetine takdir olunan belanın geri çevrildiği tek peygamber olma şerefiyle serfiraz oldu.
Evet.
Kendilerine bela gelmiş de geriye çevrilmiş tek cemaat Ninova halkıdır.
Bu meseleyi teyit eden sahih bir hadis-i şerifte Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Eshab-ı Kirâ'a siz şu şartları haiz olarak yaşarsanız hilafet 70 küsur sene devam edecektir.
Buyurmuş.
Aradan belli bir zaman geçtikten sonra da hilafet benden sonra 30 senedir demişlerdir.
Demek ki daha sonra kendisine onların o şartlara riayet edemeyecekleri dolayısıyla da hilafetin 70 değil 30 sene süreceği bildirilmişti.
Cenabı Hak kazasını bazen atasıyla bozar ve verdiği hükmü infaz buyurmaz.
Bu durum faili muhtar olan Cenab-ı Hakk'ın ihtiyarının tezahürüdür.
Yine Buhari ve Müslim'de yer alan sahih bir hadiste anlatıldığına göre Hz.Adem Aleyhisselam evlatları arasında Hz.Davut'u aleyhisselam çok muhteşem bir konumda görür.
Hz.Davut'un ledünniyatı yeryüzünde hilafetin mazhariyeti olması cihetiyleydi.
O yeryüzünde Allah'ın iltifatının maddi manevi temsilcisiydi ve çok önemli bir verasete sahipti.
Resuli Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem dışında nebiler arasında böyle bir durumu ihraç eden ya yoktur ya da çok azdır.
Hz.Adem bu ihtişam içinde gördüğü Hz.Davut'un ömrünün ne kadar olduğunu sorar.
60 sene olduğunu öğrenince o kadar ömrü ona az bularak, "Ya Rabbi, izin verirsen ben ömrümden 40 seneyi Davut'a vermek istiyorum." der.
Allah da Hz.Davut'a 40 sene ömür ilave eder.
Sonra Azrail Aleyhisselam Hz.Adem'in ruhunu almaya geldiğinde, "Benim daha 40 senem yok muydu?" diye sorar.
Azrail de, "Sen onu Davut'a vermiştin." buyurur.
Görüldüğü üzere Cenabı Allah Hz.Adem'in duasını kabul etmiş ve hatasıyla Hz.Davut'un ömrünü 40 sene uzatmıştır.
Biz buna esrar-ı ilahiye içinde ata-i ilahi diyoruz.
Bundan senelerce evvel bir kısım ehli istihraç, "Bu sene Ramazan-ı Şerif'te bir fereç, baskı ve sıkıntılardan kurtulmak bekliyoruz" dediler.
Daha sonra bunlardan birine neden fereç gelmediği sorulunca, "Camilerde bidatlar girdiği için fereç gelirken geriye gitti." dedi.
Demek ki ihsan-ı ilahi bazen bizim nankörlüğümüzle geri dönebiliyor.
Bilinmesi gereken bir diğer husus da makro alemle norm alem arasındaki sıkı münasebettir.
Mesela güneşin etrafındaki gezegenler filan şu kadar senede farklı bir keyfiyet göstermişlerse buna paralel olarak hayat-ı içtimaiyede de bir kısım gelişmeler değişik hüvviyette arzı didar edegelmiştir.
Makro alemin sırlarına vakıf bir kısım ehli tahkik içtimai hayata dair haberleri Allahü alem Allah en doğrusunu bilir demek kaydıyla dile getirebilir.
Soruda temas edilen hususa gelecek olursak bugün küfür artık kendi devrini tamamlamıştır.
Küfürü temsil edenler arasında huzursuzluklar baş göstermiş.
mabut edindikleri obceler birer birer yıkılmaya başlamıştır.
Bu şartlar müvacihesinde Cenabı Hakk'ın İslamiyeti insanların kalbine koymak suretiyle müminlere bir fütuhat ihsan etmesi mümkündür.
Biz ister ve dua edersek Cenabı Hak da lütfeder.
Soruda geçen müminler dikkatli olmalıdır." ifadesinden anlaşılan şey çok dua, tövbe ve istiğfar etmek.
Paçaları sıvayıp köylere, kentlere kadar gidip Allah'ı ve Resulullah'ı anlatmak olmalıdır.
Bana göre de eğer dahilde sürtüşme olmazsa Cenabı Hak her an bize gerçek keyfiyetiyle Müslümanlığı lütfeder.
Bize gelecek olan fetih bir gün yoldan geriye dönerse katiyen bilinmelidir ki bu birtım sabit fikirlerle hareket eden, nefsini seven hodigam bir kısım politikacıların cemaat-i islamiye arasında meydana getirdikleri sürtüşmeden ötürüdür.
Eğer İslamiyetin gerçek keyfiyetiyle insanların gönüllerinde taht kurmak üzere gelişini görmek istiyorsak nefse muhabbetle değil hakka muhabbetle hareket etmeli.
Kusur ve kabahatimizi yüzümüze karşı söyleyen insanlarla bile iş yapmalıyız.
Bizi pohpohlayan, omuzlarında gezdiren riyakarlarla beraber olursak kendimiz battığımız gibi İslamiyeti'i de batırırız.
Ahir zaman eşhası
Soru:Ahir zamanda gelecekleri bildirilen Hz.Mehdi ve Hz.Mesih kendilerini ilan edecekler midir? Yine ahir zamanda ortaya çıkacağı söylenen Kahtani hakkında bilgi verebilir misiniz?
Cevap: Öncelikle şunu ifade edeyim ki Mehdi bir peygamber değil, bir müceddittir.
O efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem getirmiş olduğu dinde tecdit yapacak ve bu vazife bir şahs-ı manevi işi olduğundan dolayı da bu vazifenin sadece bir yönünü temsil edecektir.
O kutsi, ulvi ve yüce vazifeye dair diğer yönlere gelince Muhammedi ruhu içtimai hayata tatbik gibi bütün insanlık çapında meseleyi geliştirme, bütün insanlığın ruhuna ve şuuruna onu hakim kılma gibi vazifeler başkaları tarafından temsil edileceğinden bunların hepsini Mehdiye bağlamak biraz garip olur.
Bütünüyle mücedditlik müessesesi olan bu iş, bir fabrikadaki çeşitli vazifeleri belli görevlilerin yapması gibi bütün Müslümanların iştirakiyle yapılacak bir vazifedir.
Yani her müminin ahir zamanda dini mübini İslam'a omuz verdiği nispette mehdiyeti temsil etmiş, Hz.Mehdi'nin vazifesine iştirak etmiş sayılacaktır.
Cenabı Hak belli dönemleri böyle mümtaz şahsiyetlerle aydınlatmıştır.
Bu kişilerin kimler olduğunu her zaman bilemeyiz.
Zaten bilinmesi de çok mühim değildir.
Mühim olan fertlerin istikametli bir hayat yaşamalarıdır.
Mehdi peygamber olmadığı gibi kendisinin mehdiyeti temsil eden kişi olduğunu ilan ve ifade etmesi de onun vazifesi değildir.
Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem peygamberliğini ilan etmesi peygamberlik vazifesi cümlesindendir.
kendisine, "Sen Allah'ın resulüsün." dendiği zaman efendimiz haşa, "Nerede resullük, nerede ben?" deseydi baş aşağı giderdi.
O yüzden nasıl ki la ilahe illallah demesi efendimizin vazifesi ise Muhammedur resulullah demesi de onun vazifesiydi.
Mehdi'ye gelince o Allah Resulünün bir mirasçısıdır.
Ahir zamanda veraset-i nübüvvet vazifesini yapacaktır.
Ancak o bu vazifeyi ilan etmekle mükellef değildir.
Hazreti Mesih ise şayet şahs-ı manevi değil de bizzat şahsıyla nüzul edecekse ben peygamberim demeyecektir.
Çünkü o peygamber olarak değil, efendimize sallallahu aleyhi ve sellem ümmet olarak nüzul edecektir ki Buhari, Müslim ve Ahmed ibn Hanbel'in Müsnedinde bunu destekleyen hadis-i şerifler vardır.
Mehdi Hz.Mesih'e namaz kıldır diyecek.
Ancak o, "Siz birbirinize imam olursunuz.
Ben size imam olamam." diye cevap verecektir.
Bunu da böyle anlamak lazımdır.
Sorunun ikinci kısmında geçen Kahtani Buhari'de isim söylenmeden, Müslim'de ise cehcah ismiyle zikredilmektedir.
İmam Kastallani Buhari şerhinde Cahçahın muhtemelen Buhari'de ismi verilmeden zikredilen o şahıs olduğunu söylemektedir.
Kahtan, Yemen'de bir yer ismidir.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Kahtani'nin Yemen asıllı olacağından ve Mehdi'den sonra zuhur edeceğinden bahsetmektedir.
Hadisteki karakteristik ifadeden bu zatın biraz despot ve mütekebbir bir insan olduğu, olacağı anlaşılmaktadır.
İmam Kastallani bu zatın iman noktasında Mehdi'den geri kalmayacağını söylemektedir.
Fakat bu yorum İmam Kastalani'nin şahsi yorumudur.
Hadis-i şeriflerde onun halkı zorla ve kamçıyla camiye sokacağı ifade edilmektedir.
Bu türlü bir durum yakın ve uzak tarihimizde çok olmuştur.
Bu sebeple Yemen asıllı böyle bir zat zuhur etmiş ve misyonunu eda etmiş gitmiş de olabilir.
Haddi zatında bu hadis dünyanın her yerinde bu türlü kimselerin zuhur edeceğine bir işaret de olabilir ki o zaman maksadın bir şahs-ı manevi olduğu manası anlaşılır.
Bu takdirde şöyle demek mümkündür.
Şahs-ı manevi olarak mehdiyeti temsil edecek pek çok zat gelebileceği gibi kahtaneliği temsil edecek cahçah türünden insanlar da zuhur edebilir ve onlar müminleri zorla namaza götürebilirler.
Mesela istiklal harbine hazırlandığımız yıllarda halkımız kamçılarla camilere dolduruluyordu.
O devirde yarım imanlı kimselerin çoğu da abdestsiz olarak camilere giriyorlardı.
Bu böyle olabileceği gibi aynı zamanda ileride dünyanın çeşidi yerlerinde nesli zorla mescitlere sokmak isteyecek bazı zevat ortaya çıkacağına da işaret olabilir.
Asrımız her şeyin topluluklarla temsil edildiği bir asır olduğu için bu devirde meseleyi belli şahıslara has kılmak ve kahtaniyi bir şahıs olarak görmek katiyen hatadır.
Nitekim Mehdi'yi ve Mesih'i de vazifelerinin bütünü itibariyle bir şahıs olarak görmek doğru bir yaklaşım değildir.
Vakaa, her büyük dava belli şahıslar tarafından temsil edilir.
Ama davanın sürekliliği içinde ona omuz verecek kimselerle birlikte mesele şahs-ı maneviye inkılap eder.
Bu ince noktadan ötürüdür ki Müslümanlığa Muhammedilik demiyoruz.
Zira efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem vazifesine tebliğ buyurmuş, irtihali-i darı beka etmiş ve gitmiştir.
Ondan sonra o prensipler ve esaslar içinde Müslümanlık Ebubekirlerin, Ömerlerin, Osmanların, Alilerin ve daha nicelerinin omuzlarında şehbalaşmış, afak-ı alemde dalgalanıp durmuştur.
Az önce ifade ettiğimiz gibi asrımız fertlerin değil şahs-ı manevilerin ön plana çıktığı bir zamandır.
Günümüzde bir fert işi benzeri olmayan biri olsa dahi tek başına tesirsiz kalır.
Büyük zatlar cemaatlerini kendi şahıslarına bağladıkları nispette iflasın eşiğindedirler demektir.
Bu sebeple meseleyi büyük hakikatler ve prensiplerle gelecek nesillere intikal ettirmek gerekir ki biz buna şahs-ı manevi diyoruz.
Onun için kahtaneliği de bu şekilde şahs-ı manevi olarak anlamak daha doğru olacaktır.
Her şeyin doğrusunu Allah bilir.
İnsanlarla cinler arasındaki münasebet.
Soru: insanlarla cinler arasında bir münasebet var mıdır?
Cevap: Cinler hakkında duyduğumuz ve bildiğimiz şeyler, onların da bizim gibi Allah Teala'ya iman ve ibadetle mükellef oldukları, dünyanın onlar içinde bir imtihan dünyası olduğu, onların da burada Allah'ı celle celalühü tanıma, esma-ı ilahiyeyi mütalaa etme, sıfat-ı ilahiye karşısında hayretten kendilerinden geçme ve ahiretlerini burada hazırlama gibi sorumlulukları olduğudur.
Bizim cinlerle, onların da bizimle uğraşması her iki grup adına da hoş bir uğraştır ve bunun Allah katında bir kıymeti de yoktur.
Resuli Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem insanlar ve cinler arasında belli prensipler ortaya koymak suretiyle bir sınır çizmiştir.
Mesela Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem onların nelerle beslendiklerini anlatmış ve bu konuda ümmetini uyarmıştır.
Buna göre onlar tecek ve kemiklerle beslenmektedirler.
Belki onlar bu cisimlerin radyoaktif maddelerinden belki de neşrettikleri gazlardan istifade ediyorlardır.
Melek ve ruhaniler gibi varlıklar güzel kokudan hoşlanırken cin tayfası ve habis ruhlar da bazı pis kokulardan hoşlanırlar.
Muhbiri Sadık sallallahu aleyhi ve sellem onların ve bizim gıdalarımız mevzuunda sınırları bildirerek hudut tecavüzü durumunu önlemiş bulunuyor.
Biz onların hududunun içine girmediğimiz gibi onların da bizim hududumuz dahiline girmediklerini haber veriyor.
Şayet onlar bize belli bir hayvan şeklinde görünür.
Biz de bilemeden onlara bir zarar verirsek sorumlu olmayız.
Cin tayfasına eziyet edip onları celbetmek hiçbir manası olmadan onlarla eğlenmek en azından boş bir iştir.
Fakat cinler bir kısım hayırlı işlerde kullanılabilirler.
Bunu Cenabı Hak yerde ve gökte ne varsa hepsini sizin emrinize musahhar etti ayetindeki prensibe dayanarak söylüyorum.
Onlar da bu ayetin manasına dahildirler.
Cinlerin Hz.Süleyman'ın aleyhisselam emrine musahhar olmalarından anlıyoruz ki beşer için o noktaya kadar bir yol var.
Beşer o yolu takip edip bir şeyler yapabilir.
En küçük bir günaha karşı dahi tir titreyen bir nebiye verilen ruhsat haliyle arkadan gelenlere de verilebilir.
Husiyle geçmiş peygamberlere ait ahkam haklarında nesih olduğuna dair bir hüküm yoksa bizim için de geçerli olacağı için hayırlı birtım işlerde cinleri kullanmakta bir beyiz olmadığı söylenebilir.
Hazreti Süleyman cinleri tesiri altına alıyor ve çalıştırıyordu.
Böylece yeryüzünde adilane bir hüküm icra ediyordu.
Yapabilen bunu yapar ama bu herkesin hevesine göre kullanılmaya başlanırsa iş çığrından çıkar ve eğlence mevzuu olur.
Böyle olunca da üniversite imtihanlarına giren öğrencilerin kafasında daha ziyade üniversite sorularını çaldırma, devlet ricalinin kafasında da merkez bankalarından para aktarma mevzu olur.
Fakat kanaatim şudur ki bir gün gelecek yeryüzüne salih kullar varis olacak ve o zaman Allah onları tam tesir imkanını da verecektir.
Yeryüzünde hayvanlardan cinlere kadar bütün varlıkları kullanmaya o devrin salih insanları yol bulacaklardır.
Bu sayede dünyada Hz.Süleyman'ınkine aleyhisselam benzer adil bir hükümranlık tesis edilecektir.
Bu bir kısım ayetlerin müjdesinden anlaşılıyor.
İnsanlar cinleri tesir altına alabildikleri gibi onların da insanlara tesir etmeleri söz konusudur.
Biz insanlar mazarı olduğumuz esma ile onlara müdahale edebildiğimiz gibi onlar da mazhar oldukları esma ile bize müdahale edebilirler.
İbn Ebi Dünya cinlerin istedikleri zaman istedikleri şekle giremeyeceklerini söylüyor.
Onların şekil değiştirmeleri belki de mazhar oldukları bir isme göre oluyor.
Mesela diyelim ki el musavvir cinlerin mazhar olduğu isimlerden biri olsun.
Belki onlar bunu söyledikleri zaman hayalinden ne geçirirlerse o şekle girerler.
Ağaç deyince ağaç, yılan deyince yılan şeklini alabilirler.
İşte cinler böyle bir kısım esmaya mazharlar.
Bu isimler vasıtasıyla kendi daireleri ve sahaları içinde bazı kimseleri tesirleri altına almaları düşünülebilir.
Fakat umumiyet itibariyle biz cinlere maskara olan ve onların tesiri altına giren insanların üç yolla bu duruma maruz kaldıklarını görüyoruz.
Birincisi, espirtizma, ruh ve cinler gibi şeylerle meşgul olanlar, umumiyetle rehbersizlikten ötürü bazı güçlü, kuvvetli cinlerin tesir altına girerler ve artık zihnen ve fikren bizim bulunduğumuz mekan boyutları içinde kalamazlar.
Bu sebeple başkaları onların tutum ve davranışlarını ters görür ve konuşmalarını da hezeyen bulurlar.
Gerçi hekimler onların gördüğü ve duyduğu bazı şeylere halüsinasyon derler.
Halbuki onlar boyut değiştirip başka bir alemle kontak olmuşlar.
Oradan gelen sesleri dinliyor ve oraya seslerini gönderiyorlardır.
Böyleleri çoğu zaman rehbersizliğin getireceği risk ve problemlere maruz kalırlar.
Bina aleyh bu türlü şanslar tertip edip cinleri ve şeytanları çağırma yoluna gitmek tehlikeli bir uğraştır.
İkincisi, bazen Peygamberimizin sallallahu aleyhi ve sellem tayin ve tespit buyurduğu sınırları aşıp onların sınırları içine girme durumu olabilir.
Onların gıdalarına dokunulur.
Belki bazen onlara kastedilir.
Onlar da insanlara ilişirler.
Farkında olmadan ayaklarını kıran, başlarını ezenlere onlar da musallat olurlar.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bizlere sürekli yapacağımız dualarla etrafımızda koruyucu bir atmosfer meydana getirmemizi tavsiye ediyor.
Mesela onun mübarek sözleri içerisinde bir insan sabah akşam üç defa bismillah ve alim duasını okursa ona bir zarar isabet etmez.
Bunu yapan insan onlardan gelebilecek bütün zararlardan korunmuş olur.
Yine peygamberimiz bir yere ilk defa gidildiği zaman euzu b kelimatillahi min şerri halak duasını okunmasını tavsiye eder.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu gibi tavsiyeleriyle bizi bu konuda manevi hazırlık yapmaya davet ediyor.
Yani bu dualarla adeta koruyucu bir atmosfer ve manyetik alan meydana getirilmelidir ki onlar buraya sokulamasın.
Bunu yapanlar da zararlardan korunmuş olsunlar.
Cinlerin etkisine girmeye sebep olabilen üçüncü husus da insanların bazı hallerinin insanlarla eğlenmek isteyen maskaracı cinler için müdahaleye elverişli olmasıdır.
Mesela abdestsizlik bunlardan biridir.
Yine fevkalade hallerinde kadınlara müdahale ettikleri söz konusudur.
O yüzden kadınların adet ve lehusalık gibi hallerinde yalnız ve duasız bırakılmaları doğru değildir.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem insan neslinin devamı için en mahrem ve hayati işi yaparken bismillahi Allahümme cennibni şeytane ve cenni şeytane mazake.
Bismillah.
Allah'ım şeytanı benden ve bize lütfedeceğin çocuktan uzaklaştır diye dua etmeyi tavsiye eder.
Demek ki rahimlere kadar müdahale edip orada meydana gelecek çocuklara müdahale etme ihtimalleri olabilir.
Başka bir hadiste de hiçbir çocuk dünyaya gelmez ki şeytan tarafından ona temas edilmiş olmasın.
Ancak Hz.İsa ibn Meryem ve annesine temas edilmemiştir.
Buyururlar.
Mütevazi nebi aleyhissalatu vesselam kendisini söylemiyor ama bu konuda o Hz.İsa'dan aleyhisselam öndedir.
Binaen aleyh.
Oraya kadar müdahale edebilecek tayfaya karşı çok hassas olunması lazımdır.
İhtimal o durumda insanın fikri ve ruhi yapısına müdahale edebilirler.
Normalde tesir etmesi düşünülemeyecek şeyler bile bazen o esnada tesir edebilir.
Meselenin pratik çözümü abdestsiz durulmaması ve Allah Resulünün sallallahu aleyhi ve sellem tavsiye ettiği duaların okunmasıdır.
Kadınlar hususi durumlarında Kur'an okuyamayasalar bile tesbih, zikir ve dualarla kendilerine bir koruma alanı oluşturmalıdırlar.
Cinlerle ilgili bir başka nokta ise bir kısım kimseler tarafından gerçekleştirilen ispirtizma seanslarıdır.
Hem bu tür seansları yapanların söylediklerine hem de ehlullah'ın bu mevzudaki beyanlarına istinaden bu seanslarda gelenlerin daha ziyade cinler ve ervah-ı habise olduğu kanaate hakimdir.
Mesela Mevlana Celaleddin Rumi Hazretlerinin çağırdıklarında gelen Mevlana Celaleddin Rumi'nin ruhu değildir.
Çünkü o meclislere iştirak eden kimselere yardımcı bazı cinler vardır.
Hz.Mevlana'nın ruhunu çağıracak cinler hiçbir zaman Hz.Mevlana gibi bir kimsenin makamına ulaşamaz ki onu çağırabilsin.
Hak ehli bir zattan bir müceddidin ruhunu çağırmasını istediklerinde o biz nerede? Onun ruhu nerede? Biz onların seviyesine ulaşamayız diye cevap verir.
Evet.
O yüce zatların ruhlarıyla temas kurmak için en az onların makamına çıkacak seviyede olmak lazımdır.
Dolayısıyla sıradan insanlar Hz.Mevlana, İmam Gazzali ve İmam Rabbani gibi mübeccel insanların mualla ruhlarının bulunduğu yüce mevkiye çıkıp onları çağıramaz.
Bu mümkün değildir.
O zatlar gelmez de belki onların kılık ve kıyafetlerinde Mevlana külahıyla bir cin gelir.
Onlarla alay eder de o zavallılar farkında bile olmaz.
Hele bu tür seanslarda din adına telkin edilen şeyler var ki Hz.Adem'den aleyhisselam efendimize sallallahu aleyhi ve sellem kadar hiçbir peygamberin bu konuda bir beyanı yoktur.
Öyleyse bu hususta yapılanlar insanları maskaraya alma, onlarla alay etme ve onları baştan çıkarmadır.
Günümüzde bazı insanların kendilerine Mevlana, İmam Gazzali, İmam Rabbani gibi kimselerin bir şeyler dikte ettirdiğini söylemeleri Hasan Sabbah'ı akla getiriyor.
Ona da evvela bu türlü esintiler gelmeye başlamış ve ilerleyen zamanlarda tamamen yoldan çıkmıştır.
Bugün bu iddialarda bulunanların sonlarının da pek hayırda olacağını zannetmiyorum.
Esasen Hasan Sabbah Selçukilerin ilk yıllarında Nizami Mülk gibi büyük kimselerin de arkadaşıydı.
muvazenesini bulamadığından dolayı materyalizm bataklığına saplanan Ömer Hayyam da aynı devrin insanıdır.
Menşei aynı olmasına ve ilim adına İslam dünyasına pek çok şey kazandırmasına rağmen materyalist düşünceden kurtulamamıştır.
Şiirlerinde insanlara sınır tanımaksızın hayattan kam almayı öğütler.
bir şiirinde şöyle der: "Geçmiş günü beyhude yere yad etme.
Bir gelmemiş an içinde feryat etme.
Geçmiş gelecek masal bütün bunlar hep.
Eğlenmene bak, ömrünü berbat etme." Aynı medresenin talebelerinden Hasan Sabbah da gözü kapalı spiritalizme dalmış ve kendisini bir daha da kurtaramamıştı.
Habis ruhların tasallutuna maruz kalan Hasan Sabbaha'a önce müceddit olduğuna dair esintiler gelmiş.
Sonraları kendisinde bazı garip hallerde müşahede etmesiyle birlikte iyice yoldan çıkmıştır.
Onu adeta maskara haline getiren bu habis ruhlar kendisine sahte cennet ve cehennemler yaptırarak binlerce sünniyi kılıçtan geçirmesine sebep olmuşlardır.
Karmati hareketi de böyle başlamıştır.
Tarihte habis ruhların tazallutuna maruz kalmış.
Kur'an ve sünnetin beyanatının dışında yeni şeyler ortaya koyan, kendilerince yeni bir çığır açan insanların misalleri pek çoktur.
Geçmiş dönemlerde peygamberlik iddiasında bulunan çok sayıda insan çıkmıştır.
Bunların sonuncusu 20.
asırda İslam alemine çok pahalıya mal olan Kadiyaniliğin kurucusu Gulam Ahmet'tir.
Hayatına baktığımızda benzerlerinde olduğu gibi onun da cinlerin tasallutuna maruz kaldığını görürüz.
Bu insan da başta çok masumdur ve Hindistan'da yaygın olan yogizme reaksiyon olarak ve İslam'ı yüceltme maksadıyla cinlerle temas temin etmiştir.
Bilindiği üzere yogizmde müthiş bir ruh gücü vardır.
O da bunlara galebe çalmak ve bu yolla İslam'ın üstünlüğünü göstermek istemiştir.
Müslümanlar arasında bu işin cereyan etme şekline fakirizm denir.
Gulam Ahmet fakirizmle işe başlar.
Fakat habis ruhlar onun üzerinde de hükümlerini icra etmeye başlarlar.
İlk başlarda kendisine devamlı surette müceddit olduğu fikri telkin edilir.
Her şeyin Şirazeden çıktığı 20.
asırda bunları düzene koyacak olanın kendisi olduğu söylenir.
Daha sonraları bu habis ruhların Gulam Ahmed'i daha sonra kurulan Pakistan ve Hindistan'a karşı batılı sömürgeci devletler hesabına çalışmaya sevk ettiği görülür.
Keza kitaplarında kendileri müstakil bir İslam devleti kursalar dahi hiçbir zaman başkalarının kendilerine getireceği saadeti temin edemeyeceklerini söyler.
Ona göre ancak İngilizler sayesinde cennet gibi bir hayat yaşama imkanı vardır.
İnsan dünyada başkasının esiri olursa ahirette hür olacaktır.
Burada habis ruhların tasallutuna maruz kalma söz konusu olabileceği gibi Müslüman toplumun ilerlemesini engelleme adına başkaları tarafından kullanılma da söz konusu olabilir.
Sonraki beyanlarına baktığımızda Gulam Ahmet karşımıza bu sefer daha farklı çıkar.
Bu defa da o kendisinin ahir zamanda beklenen Mehdi olduğunu iddia eder.
Bu habis ruhların onu getirdiği ikinci devredir.
Son safhada ise artık kendisinin Hz.Mesih olduğunu iddia etmeye başlar.
Yine cinlerin tesirinde kalan Bahaullah ve benzeri şahıslardan da söz edilebilir.
Bunların çoğu yaptıkları işe önce masumane başlamış ancak daha sonraları cinlerin tesiri altına girmişlerdir.
Bu sebeple yukarıda anlatılan şahısların yaptığı şekliyle cinlerle meşgul olmak çok doğru değildir.
Zira tarih boyunca bu meşguliyetin ortaya çıkardığı farklı sonuçlar ortadadır.
Allah bizleri muhafıza buyursun.
Peygamberi görme eştiyakı.
Soru: Rüyamda Peygamber Efendimizi sallallahu aleyhi ve sellem, sahabe-i kiram efendilerimizi ve diğer büyük zatları görmeyi arzu ettiğim halde göremiyorum.
İmanından şüphe eder hale geldim.
Ne buyurursunuz?
Cevap: Rüyalar efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem ihbar-ı nebevisi ile ahir zamanda nübüvvetten sonra en sadık hakikat habercileridir.
Peygamberlik sona erince hakikat alemine dair sırları bizler rüyalar menfeze ile alırız.
Ne var ki bazı kimseler aldıkları bu şeyi hazmedebilir ve onlarla ceka yapmaya kalkışmazlar.
Çünkü onların böyle bir şeye ihtiyaçları yoktur.
Cenabı Hakk'ın sadıklar olarak takdir ve taltif buyurduğu bazı kimseler de vardır ki Allah onlara çerez mahiyetindeki bu tür şeyleri asla vermez.
Allah Teala'nın onlar hakkında adeta şöyle bir tasarrufu vardır.
Ben onlara bu kabilen şeyleri versem de vermesem de onlar zaten gelir ve kapımın önünde dururlar.
5060 sene kulluk yaparlar da onlara kapıyı açmam ve onlara baktığımı hissettirmem.
Fakat onlar o kadar sadıktırlar ki sadakat iliklerine kadar işlemiştir.
Hiçbir zaman beklentiye girmezler.
Zahiren o kimseler velayetin şemmesini duymamış ve kerametin habbesine sahip olmamış gibidirler.
Ama velayetin ve kerametin üstünde bir payeye sahiptirler.
Hakkın kapısında hep sabit kademdirler.
Ve başları hep hakkın kapısının eşiğindedir.
Binaenerek rüyada büyük zevatı görememeyi bir kusura vermemek lazım.
Bizler o noktada gönlümüzü temiz tutup hep sadakat içinde olmalıyız.
Cenab-ı Hak'a karşı kulluğumuz bir mukabele anlamında olmamalıdır.
O bu mevzuda bize hiçbir şey duyurmasa, tattırmasa, kalbimizi doyurmasa bile yine sadakat, samimiyet, ihlas ve içlüğüyle onun celle celalühü kapısında dişimizi sıkıp sabretmeliyiz.
Tıpkı Taptuk Emre'nin kapısında Yunus Emre'nin durduğu gibi taptuk bir şeyler görmek isteyen Sadık talebesi Yunus Emre'ye şöyle demişti: "Oğlum ben istiyordum ki sen ahirete kapalı bir sandık olarak gidesin." Rüyaların bir derece kıymeti olsa da insan onlara çok meftun olmamalıdır.
Ne var ki hak ve hakikatin arkasından çerez alma niyetiyle koşanlar da vardır ve bunlar umumiyetle zayıf kimselerdir.
Hakka gönül vermiş kimseler ise buna ihtiyaç duymadan sıdık ile hakkın kapısında hep sabit kademdirler.
Kalbim kadar tanıdığım bazı kimseler vardır ki onların şöyle dua ettiğini bilirim.
Allah'ım ben peygamberimizi görmeyi çok arzu ederim.
Bana onun sallallahu aleyhi ve sellem pak cemalini bir kere göstersen belki hemen o anda ölmeyi arzu ederim.
Fakat korkarım ki kalbim buna liyakatı var diye fahirlenip gururlanır.
Onun için hayatım boyunca bana rüyamda peygamberimi gösterme.
Uzaktan uzağa Leyla'ya meftun mecnun gibi hep yanıp tutuşayım.
Ölüp de huzur ve risalet benahiye gittiğim zaman visale ereyim.
Bu konuda bana kapı ve pencere açılmasın.
Ben yanan bir ocak olayım.
O da benim matlubum ve mahbub-u meçhulüm olsun.
Devamlı o mahbubu meçhul için yanıp tutuşayım ve vardığım zaman bütün acılarım dinmiş olsun.
Bunun aksi ahirette alacağı ücreti acele ederek bu dünyada almanın ifadesidir.
Allah'tan talep etmeksizin gelen ilahi lütuflar ise bundan müstesnadır.
Bu tür talep etmeksizin yapılan hizmetlere tereddüp eden ilahi lütuflar Cenabı Hak'a karşı şükür ister.
Rabbimiz, "Rabbinin nimetlerini durmayıp söyle." buyurur.
Bu durumda kul da her lahza elhamdülillahi rabbil alemin demelidir.
Hasılı dengeyi bozmamak gerekir.
Binaen aleyh.
Bir kimsenin imanından şüphe etmesi hiç doğru değildir.
Ben bu nesli çok imanlı görüyorum.
Rabbim beni yanıltmış olmasın.
Çünkü bir milleti veya milletleri kurtarabilecek bir nesil hakkında onun celle celalühü rahmetine itimat ederek hüsnü zan ediyorum.
İkinci bölüm.
İslam'ın ruhi hayatı.
Nefsin girdapları.
Soru:23 senedir mütedeyyin çevrede bulunduğum halde devamlı arkasından koştuğumuz o huzurlu ve mümain gönlü kendimde göremiyorum.
Öğrendiğim, izahını dinlediğim İslami pek çok meseleyi hala hazmedemedim.
Nefsim zaman zaman başını kaldırıp isyan etmek istiyor.
Ne yapmam gerektiğini anlatır mısınız?
Cevap: Yunus'a ait şu mısralar ilk satırını biraz değiştirerek, "Benden kemter, kula benzer.
Günahı pek çoğa benzer.
Her biri bir dağa benzer" deyip soru sahibinin derdine ortak olayım.
Öncelikle şunu ifade edeyim ki böyle bir nesli görmek beni çok sevindiren hususlardandır.
Senelerdir haddimin fevkinde cemaatin karşısına çıkıp nasihat etmeye çalışıyorum.
Kendim öyle olmamakla beraber hayalimde milletimiz adına hep bir sahabi yapısı düşledim.
Acaba sahabeye benzer bir topluluk görebilir miyim ki itminanıma medar olsun dedim.
Yani karşıma öyle insanlar çıksın ki nifaklarından şüphe etsinler.
Ellerini dizlerine vurup ahu vahlarla inim inim inlesinler.
Akıbetimizden çok korkuyoruz desinler.
Geceleri sabahlara kadar ağlayıp sızlasalar bile yine de Rabbimize karşı kulluk yapamadık duygu ve düşüncesine sahip olsunlar.
Doğrusu önceleri bu mevzuda pek ümidim yoktum.
Fakat Allah'ın celle celalüu lütfu o kadar büyük ki ummadığım zaman da milletimize sahabi misal insanlar lütfetti.
Hatta öncederi ben bu beklentileri insanlara anlatırken pek çok yakınımdan ümit kırıcı oluyorsun diyenler oldu.
Ancak ben onları kale almadım.
Çünkü sahabenin sarhoşuydum ve doğru Müslümanlığı onlarda görüyordum.
Şimdilerde örnek olabilecek, ister istemez beni de temiz bir havaya çekip götürebilecek ve ihlaslarıyla bana ders verebilecek o temiz, nezih insanları görünce imanım iyice kuvvetleniyor, pekişiyor.
Geriye dönelim.
Hakikaten bir insan kendisinden şüphe etmeli.
Her meselesinde şeytanın bir parmağı olabileceği kuşkusunu içinde taşımalıdır.
Ashab-ı kiram arasında 30 kadar insan vardı ki kendilerinde nifak sıfatı bulunuyor endişesiyle çok korkarlardı.
Bunların içinde Hz.Ömer radıyallahu anh ve Hz.Ayşe validemiz de vardı.
İslamiyet'ti kılıharcasına yaşamalarına rağmen onlar yine de korkuyorlardı ve korktukça da başları arşi kemalata yükseliyordu.
Şimdilerde ben bu kutlu endişeyi taşıyan nesli görmekle ümitleniyorum ve bunlar çoğalsın gelsinler de ben onları teselli edeyim diyorum.
Bugün de soru sahibi gibi bir delikanlı yanıma geldi.
Hocam ben içimde bir nifaktan çok endişe ediyorum." dedi.
Ben bu nesil içinde böylesi insanların bulunmasından dolayı seviniyor, Allah'a hamdü sena ediyorum.
Böylesi kutlulara diyeceğim şey şudur.
Bizler fıtrat itibariyle insan olarak yaratıldık.
İnsanın mahiyetinde şeytandan, cinden ve melekten az da olsa bir maya vardır.
O ahlak-ı ilahi ile ahlaklandığı zaman bir melek ihmale uğrayıp kokuşturulduğu, manevi duyguları itibariyle güdükleştirildiği zaman da şeytanı rahmet okutacak bir melun durumuna düşmektedir.
Evet.
İnsan işte bu fıtratta yaratılmış bir varlıktır.
Onda hayvaniyet ve cismaniyet olduğu gibi insaniyet ve insanı kamil olma özelliği ve keyfiyeti de vardır.
Dolayısıyla bunların hepsi insanın içinde hükmünü icra etmektedir ve edecektir.
Mesela insanın hayvaniyet yönü onun yemesi, içmesi ve beşeri garizeleriyle kendisini gösterir.
binaen aleyh, yer bu duygu onun üzerinde hükmünü icra edecektir.
Öyle ki insanda hayvaniyet özellikleri hükmünü icra edince o hep yemek, içmek ve yatmak isteyecektir.
Bu duruma düşen insan bir hak dostunun dediği gibi aciz kaldım zalim nefsin elinden, çoğul dünyanın lezzetinden doyamaz tavrını sergileyecektir.
Bazen de insan üzerinde şeytaniyet hükmünü icra edecektir.
İnsanın manen ilerlemesine sebep olsun diye onun içine şeytan gibi bir hasım yerleştirilmiş ve kılcallarının içine girmiştir.
Allah vücutta antikorlar ordusu meydana gelsin.
Kalp korunsun.
Vücuttaki askerler uyanık olsun diye insanın vücuduna o şeytani hususiyeti koymuştur.
koymuştur ki o şeytan karşısına daima uyanık olsun.
Aman rabbimi unutmayayım.
Yoksa bu hasım gelir beni işgal eder deyip inlesin.
İşte insanın içindeki bu şeytanlık yönü yer yer onda kaymalar meydana getirir.
İnsanın mazhar olduğu Allah'tan gelen vicdandan geçip kalbe ve duygulara uğrayan hakkın teveccüh akıntısına mukabil şeytanın da yer yer insanın içine saldığı akıntılar vardır.
Bu iki akıntı çarpıştığı zaman insanın içi dünyasında bir girdap meydana gelir.
Nifakından şüphelenen insan bu girdaba göre durumunu değerlendirir.
Orada ilahi akıntı ve eşsintilere bakmak lazımdır.
Haliyle içteki çarpışmada o girdabın korkunç dönüşü insanı boğacak gibi gelebilir.
Haka insan endişe etmeli, korkmalı ama zinhar kendisine münafık ve kafir dememelidir.
Çünkü nifaka sahip olmak ve kendi küfrüne hükmetmek Allah muhafaza buyursun küfürdür.
Allah neslimizi bundan korusun.
İkinci bir mesele şudur.
İnsan haktan gelen akdes ve mukaddes tecelliler altında yer yer bir bahar havası içinde meleğe döner.
Rengarenk revnektar bir hal alır.
Fakat yer o akdes ve mukaddes feyizler, zattan ve sıfatlardan gelen esintiler kesilir.
Bu duruma kabız hali diyoruz.
Allah kabız, sıkan, daraltan ismi sıfatıyla tecelli eder.
Bu durumda insanın duygularında kasılma olur.
Vücutta bir kısım organlardaki kasılmalar gibi insanın sırrında, hafasında, ahfasında, letaifinde kasılmalar meydana gelir.
O zaman öbür alemden gelen hiçbir şeyi alamaz olur.
Düğmesi çevrilmiş, kapanmış bir almaç gibi.
Öbür taraf ne kadar sinyal gönderirse göndersin hiçbir şey alamaz.
Vazu nasihat dinler fakat kulağına bir şey girmez.
Namaz kılar ama bir ekinin yatış kalkışı gibi yatıp kalkar.
Allah celle celalühü basıt yayan, genişleten, geniş imkanlar veren olduğu gibi aynı zamanda kabızdır.
Bazen o ismin, bazen de bu ismin tecellilerine mazhariyet insan olmanın bir hususiyeti ve gereğidir.
Olduğu gibi bu da olacaktır.
İnsan yer dünyalara sığamayacak, dünyaya tekme atacak, Allah'a doğru kanat çırpıp pervaz edecek ve yerde bir ceviz kabuğu içinde kendisini mahpus görecek, bir zerrede, bir anda, bir lahzada boğulup gidecek mahiyette yaratılmıştır.
Meselenin bir diğer yönü de şudur.
İnsan çok defa içinde bu duyguları harekete geçirici sebepler karşısında hakikaten canlanır, heyecanlanır ve tamamen duygu haline gelir.
Fakat o havayı ve o sebepleri kaybedince de hiçbir şey olmamış zanneder.
Yağmur yağınca yer kabarır.
Birdenbire yeşillenir.
Bir miktar kesilince kurur ve hiç yağmur yağmamış gibi olur.
Kur'an-ı Kerim bunu sanki daha dün o şen manzara orada hiç olmamış gibi olur." ifadeleriyle anlatır.
İsterseniz bir örnekle bu meseleyi daha da müşahhaslaştıralım.
Hanzala ibn Rebi radıyallahu anh Müslümanlığı derince duyan sahabilerden biriydi.
Huzuru risalet benahiden ayrıldıktan sonra oradaki duygu ve düşüncelerini muhafaza edememesi veya dünya işleriyle meşgul olurken uhreviliği derince duyamaması onu tedirgin ediyordu.
İşte bu büyük sahabi bu tedirginliğinden ya da düşünce ve duygularındaki bazı farklılaşmalardan ötürü, "Acaba ben münafık mıyım?" endişesiyle soluğu Hz.Ebubekir'in radıyallahu anh yanında alır ve ona dert yanar.
Dostunun derdini dinleyen Hz.Sıddık kendi durumunun da buna benzediğini ifade eder ve iki sahabi birlikte hallerini beyan etmek üzere Allah Resulüne giderler.
Nebiler serveri sallallahu aleyhi ve sellem Hz.Hanzala'nın radıyallahu anh nafaka Hanzala Hanzala münafık oldu beyanıyla başlayan halini dinledikten sonra şöyle buyurur.
Eğer benim huzurumda bulunduğunuz zamanki ruh haletini dışarıda da muhafaza edebilseydiniz melekler sokaklarda sizinle müsafaha ederdi." der.
Ardından da bazen öyle bazen böyle ey hansala diyerek iki büyük hakikati anlatır.
Birincisi beşer beşeri özelliklerinin gereği hep aynı çizgide olamayacak.
Bazen lahut aleminin derinliklerine yelken açacak.
Bazen de nasut aleminin dikenli yollarında dolaşıp duracaktır.
Binaenin aleyh bu hal beşer fıtratının muktezasıdır ve nifak değildir.
İkincisi seyyidina Hz.Ali'nin radıyallahu anh ifadesiyle ara sıra kalbi dinlendirmek gerekir.
Kalp daima huzurda olursa yorulur.
Kalp hakkı düşünmekle Allah'ın celle celalühü ayetlerini tefekkür etmekle lezzet alır.
Fakat daima onu orada koşturursanız o da yorulur.
Binaen aleyh.
Ara sıra kalbi dinlendirmek lazımdır.
İnsan helal daire içinde dünya işlerine de girmeli.
Ailesiyle baş başa kalmalı ve çocuklarıyla da meşgul olmalıdır.
Gönülden olmasa bile fikri meşkale itibariyle biraz uzaklaşmalıdır.
Bu arada kalp dinlenecek.
İnsan yeniden zinde olarak gaye öfkına dönecek ve Allah'ı anmaya koşacaktır.
Dinin getirdiği ölçü budur.
Nitekim Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bu muvazeneyi bir hadisinde şöyle anlatır.
Ben sizin Allah'tan en çok korkanınız ve kötülükten en çok korunanızım.
Böyleyken ben bazı günler oruç tutarım, bazı günler tutmam.
Gecenin bir kısmında namaz kılarım, bir kısmında da uyur, istirahat ederim.
Aynı zamanda benim bir aile hayatım da vardır.
Her kim benim bu yolumdan gitmez de ondan yüz çevirirse benden değildir.
Allah Resulü böylesine bir taksimat yapıyor.
Kalbin, kafanın ve ruhun hakkını verdiği gibi bedeninin de hakkını veriyordu.
kardeşlerimiz meseleyi böyle anlamalı ve arz etlını şeytana kaptırmış ve kalbinde şeytanın taht kurmasına imkan hazırlamış bir insanın içine düşeceği kusurlardan sadece bir tanesidir.
İnsan şeytanın vesveselerine kapılıp ona esir olursa sadece suizan bataklığına değil, haset, kıskançlık, öfke, nefret, zina, fuhuş, hırsızlık, yalan, aldatma vesaire bataklıklarına da düşmüş olur.
Bu soru daha umumi manada şöyle de sorulabilir.
Bir insan nefsini ve aklını şeytana kaptırır.
Zimamı onun eline verir.
Onun esiri olur ve şeytan her türlü fenalığı ona yaptırırsa bu badireden nasıl kurtulur? Şimdi sorunun cevabına geçelim.
Aslında herkesin aklı ve kalbi şeytandan gelen bu türlü esintilere maruzdur.
İnsanın kalbinde şeytanın oklarını atacağı bir yer vardır ki şeytan orada hep hakimiyetini sürdürmeye çalışır.
Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem ifadesiyle şeytan insanın damarları içinde kan gibi cereyan eder.
cereyan ettiği yerlerde döner dolaşır.
Kalbe gelir.
Okteyi hayatiyeyi kurcalar.
Beynin fakültelerine gider.
Orada manen tahribat yapar.
Ruha kasvet verir ve karamsarlık hasıl eder.
Ondan gelen esintiler daima insanı boğucu olur.
Bu duruma maruz kalan insan hayırlardan mahrum kalır ve şerlere dalar.
Böyle bir insan için tek çare efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem tavsiyeleri için de yüce ahlaki özellikleri kazanarak Allah'a celle celalühü yönelmektir.
Nitekim bazı hak dostları yukarıdaki hadisi zikrettikten sonra şöyle demişlerdir: "Açlık ve susuzlukla onun gezdiği yeri daraltın, sıkıştırın." Bu şu manaya gelir.
Az yiyin, az için.
Hayrete varın.
Böylece şeytanın sizin içinizde gezmesini önlemiş olursunuz.
İstediği her zaman istediği her şeyi yiyen ve içen kimsenin şehevat-ı nefsaniyesine düşkün olması gayet normaldir.
Böyle bir insanın kafasına şeytan zimam, gem takar ve ihtimal o kimse bir daha da o zimamdan başını kurtaramaz.
aleyh insan evvela perhizle kendisine hakim olduğunu göstermeli ve iradesinin hakkını vermelidir.
Salihen şeytana zimamı kaptırmış böylesi kimselerin fikri ve ruhi bir operasyona tabi tutulmaları gerekir ki bu da afaki ve enfüsi dışta ve içte tefekkürle olur.
Böyle bir insan kendisini araştırmaya vermeli.
Kainat kitabında Allah'la alakalı ne varsa onları okumaya çalışmalıdır.
Kur'an-ı mucizil beyanın o husustaki beyanına dikkat kesilmeli ve onu anlamaya gayret etmelidir.
O her gördüğü ayetle Allah'ın varlığı mevzuunda sanki bir peteğe bir damla bal damlatıyor gibi içindeki irfan peteğiyle bal damlatır ve bu insan onun tadını dimağında hissettiği müddetçe Allah'ın tevfik ve inayetiyle şeytandan uzaklaşır.
Çünkü o her lah bir kitap mütalaa etmektedir.
Meseleyi bir misalle açıklayalım.
En katı kalpli insanlardan birini alıp onunla hacca gidin.
Hacta çeşitli mübarek yerler ve bu yerlerin her birinin kendilerine göre özelliği vardır.
Mesela onu alıp öğle vakti Ravza-i Tahire'ye götürün.
O kendisini insanlığın hatibinin sallallahu aleyhi ve sellem huzurunda hissetsin.
Bu arada siz de ona fahri kainat efendimizi sallallahu aleyhi ve sellem anlatın.
İkindi vakti geldiğinde onu alıp baki-i garkata götürün.
Ona bu sessiz inleyiş içinde binlerce sahabenin iniltisi var.
Onu dinlemeye çalış deyin ve sahabenin hayatından örnek sahneleri anlatın.
Bu sırada o kimsenin dolduğunu ve manevi bir lezzet aldığını hissedeceksiniz.
Akşamüstü elinden tutup Uhud'a götürün ve ona şunları söyleyin.
Burada yatan kimseler İslam dinini omuzlarında yükselttiler.
Bu uğurda canlarını, mallarını ve her şeylerini verdiler.
Bunlar o arsanlardır ki Allah ben onlardan razıyım demiştir.
Yatsıdan sonra onu bu defa Kuba mescidine götürün ve şunları anlatın.
Bu mescit ilk cuma namazının kılındığı mescittir.
Bu mescidin arkasını verdiği tepeden efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem doğan bir güneş gibi Mekke'den Medine'ye doğduğu an çocuklar Allah Resulünü şu dizelerle karşılamıştı.
Bedrü aleyil veda ve şükrü aleyna lillahi seniye-i vedadan üzerimize bir ay doğdu ibadet eden olduğu müddetçe de bize şükür vacip oldu.
Bunları dinleyen bir insan bir kez daha dolup taşıyacaktır.
Şimdi bu insan 24 saat böyle şarz olabileceği yerlerde dolaştırılır.
Daima dolması temin edilir ve sürekli orijinal şeylerle karşı karşıya getirilirse sabahtan akşama kadar zevk içinde yaşayacak bulutlar gibi dolacak, damla damla dökülecek, yer içinden hıçkıracak, kalbini dövecek ve ellerini dizlene vuracaktır.
Böyle bir insanın günaha girme duygusu da sönecektir.
Eğer kendimizi bir kalbi operasyona tabi tutmak istiyorsak kainat kitabını karşımıza alacak ve onu sayfa sayfa okumaya çalışacağız.
Bir gün yıldırımı, şimşeği ve yağmuru tahlil edecek ve tahlil ettiğimiz bu sayfa o gün için bize yetecek ve bizi doyuracaktır.
Bir gün bulutların üstüne çıkacak, yıldızlarla münasebete geçecek, onlar arasındaki nizam ve ahengiyi yakalamaya çalışacak ve bununla kalbimizi doyuracağız.
Bir gün şakır şakır akan ırmakların başına gidecek.
Başka bir gün öten kuşları ve bülbülleri dinleyecek.
Onlarla doyup tatmin olacağız.
Bir gün fikren ceninin safahatını takip edecek.
Bir gün bir rüşeyime göz ve kulak kesilerek onu takibe koyulacak.
Bir gün nebaharda gezerek, baharda yeşilliklere selam durarak ve çeşitli hadiseler karşısında onları okumak suretiyle duruplaşacak ve böylece üzerimize bir bulut mahiyetinde bulunan gafleti bertaraf etmiş olacağız.
Yoksa şeytanın bu şekilde fikri ve ruhi ameliye kendisini tabi tutmayan kimsenin burnuna bir kanca takması gayet normaldir ve böyle bir kimsenin ben mescitteyim demesi de bir şey ifade etmeyecektir.
Evet.
fikri ve ruhi bir operasyon gerekiyor.
Bu durumun Allah'ın varlığına ve birliğine dair içimizde bir inşirah ve canlılık meydana getirdiği aynı zamanda efendimize sallallahu aleyhi ve sellem dair meseleleri de tahlil edeceğiz ve o da yine bizi doyuracak ve biz her halükâa terü taze Müslümanlıkla karşı karşıya kalacağız.
Mesela bir gün efendimizin muhteşem inkılabını okuyacak.
Sağlam bir müşahedeyle 23 sene gibi kısa bir zamanda hem bir din tesis edilsin hem dönmeyen ve döneklik bilmeyen bir cemiyet meydana getirilsin.
Hem dünyanın en muhteşem iki üç imparatorluğu bize getirilsin.
Hem bunların yerine en muhteşem medeniyetler kurulsun.
Hem içine girildiği milletlerin kaderlerine hakim olunsun.
Hem kurulan umranlar 8 asır devam etsin.
Hem de üç halife zamanında fethedilen yerler daha sonra Osmanlı ve Selçuklu'nun fethettiği yerlerin bilmem kaç katı olsun.
Bütün bunlar çok önemli hadiselerdir.
Başka bir gün efendimizin erkan-ı harp olduğu hususu ele alınsın.
Bir avuç insanla cihanın en büyük ordularına karşı iman adına savaşırken mağlup olmayan Hz.Muhammed'in sallallahu aleyhi ve sellem ordularının ondan 30 sene sonra İstanbul'un kapılarına dayanması mütalaa edilsin.
Bu öyle muhteşem bir hadisedir ki GP, Renan ve Tombi gibi kimseleri şaşkınlığa sevk etmiştir.
Bunlar da Hz.Muhammed'in sallallahu aleyhi ve sellem nübüvveti namına bizi duyuracaktır.
Yine bir başka gün Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bir ekranın başına oturmuş gibi kıyamete kadar cereyan eden hadiseleri birer birer haber verdiğini duyunca bir kez daha şahlanacağız.
Mesela Allah Resulü hilafetin 30 sene süreceğini bir insan tipi çizerek gelecekte bu zümrenin yeryüzünü işgal edeceğini, Fırat'ın insanlık için bir gaile olacağını, hicazda bir ateşin zuhur edeceğini, ilmin ve fendin gelişeceğini ve bunun gibi daha pek çok hadiseyi haber vermiştir.
Şimdi biz bütün bunların bir bir gerçekleştiğini görünce ve sadaka resulullah Allah Resulü ne doğru söylemiş diyecek ülfet ve gaflet perdesini yırtarak hayretle gerilime geçeceğiz.
Her gün İslam peteğinden bir şeyler koparıp o petekten birkaç kaşık bal alınca o gün ağzımız onunla tatlanacak.
Muhammediliği onunla yaşayacak.
Hakikat-ı Ahmediye semasına onunla yükseleceğiz.
Ertesi gün ve daha ertesi gün başka şeyler yaşayacak ve böylece şeytanın oyuncağı haline gelmekten fersah fersah uzaklaşmış olacağız.
Latifelerin dili.
Soru: Risale-i Nur'da insanda öyle bir latife, öyle bir halet vardır ki o latife lisanıyla her ne sual edilirse velev ki fasık da olsun, Cenabı Hak o latifeye hürmeten o matlubu yerine getirir deniliyor.
Bu latife hakkında bilgi verebilir misiniz?
Cevap: Bu biraz kendini dinleyen ve kontrol eden, iç müşahadesi olan kimselerin anlayabileceği bir mevzudur.
İnsanda el, ayak, göz, kulak, dil, dudak veya görme, işitme, tatma, koklama ve dokunma şeklinde zahir bir kısım duyular olduğu gibi sır, hafi ve ahfa gibi bir kısım latifeler de vardır.
Ancak kendini dinlemeyen, mürakabe ve müşahede etmeyen kimselerin bunlardan bir şey anlaması da söz konusu değildir.
Bunların dışında bir de insanda öyle latifeler vardır ki tasavvufta ve kalp ruh erbabı arasında bu latifelere henüz at konmamıştır.
Bu türlü konularda insanın keşfi henüz tamamlanmamış ama tamamlanma yolundadır ve kıyamete kadar da devam edecektir.
Bu manada tekke ve zaviyelerin dini mübini İslam'ı hayata hayat kılmakla keşfettikleri pek çok şey olmuştur.
Günümüzde de insanın ledünniyatı ve maneviyatı adına yeni şeyler keşfedilmektedir ve keşfedilmeye de devam edecektir.
Sorudaki mezkur ifadeler de keşfedilen hususlardan biridir.
Bu ifadelerde özet olarak bize şöyle denilmektedir.
İnsanda öyle bir latife vardır ki bu latifesini harekete geçirebilen insan hüşyar olarak o latifenin diliyle Allah'tan bir şey isterse Allah celle celalühü onun dua ve niyazını mutlaka kabul buyurur.
İnsan başlı başına bir kainat gibidir.
İnsan mahiyetinde sanki insanlık alemi, hayvanlar alemi ve nebatat alemi içtima etmiştir.
İnsan nebatat alemine bakan yönüyle ihtiyaç ve ızdırar diliyle Allah'tan ister ve Allah da onun isteklerini yerine getirir.
Kişi anne karnındaki ceninin durumuyla bunu çok iyi hisseder.
Onun herhangi bir iradesi olmadan gayet mükemmel bir şekilde beslenmesi, tıpkı akıl, irade sahibi olmayan, yerinden bile kıpırdayamayan, buna rağmen rızıkları ayağına gelen bitkilerin beslenmesine benzer.
Allah'ın merhametinin muktizası o zavallı, aciz ve fakir yavrucak.
Allah'ın celle celalühü inayetine ihtiyaç diliyle bir dua kesilir ve Allah da o duayla istenilen şeyi yerine getirir.
Bir kısım meseleler de vardır ki irademiz ve hürriyetimiz tealluk ettiği andan itibaren gerek dilimizden dökülen dualarla gerekse yapacağımız fiillerle onları Cenabı Hak'tan isteriz.
Allah da onları bize lütfeder.
İnsanın dışında hayvanlar ve cemadat, cansız varlıklar topluluğunun da kendilerine has bir kısım istekleri vardır.
Ve bu istekler kendi zavilerinden onlara lütfedilir.
İnsanda bir kısım latife ve duygular vardır ki bunlar onun insanlık yönüyle alakalıdır.
Şöyle ki insanın her bir ferdi adeta başlı başına bir tür hükmündedir.
Bediüzzaman'ın ifadesiyle insan fert iken bir nevi gibidir.
İnsan kalbi, sırrı, hafisi, ahfası, hissi, sayikası ve şayikasıyla tıpkı bir topluluk ve bir cemaat mahiyetindedir.
Farkına varmaksızın insanın içinde uyanan şevkler, inşirah ve sevinçler, yine farkına varmadan bir tarafa sevk edilmesi, kendisine bir iş yaptırılması ve yine farkına varmadan karamsar bir ruh haleti içine girmesi.
Evet, bütün bunlar onun üzerinde hükmeden latifelere işaret eder.
İşte bu latifelerden biri de adeta onun için bir dil, bir daldır.
İnsan arş-ı azama doğru başını kaldırdığı zaman Allah o duaya icabet buyurur.
İsterseniz bir misalle bu meseleyi açıklayalım.
Bera ibn Malik radıyallahu anh kahramanlıkları ve üstün cesaretiyle ön plana çıkmış bir sahabidir.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bir hadislerinde onu şöyle anlatmaktadır.
saçı başı dağınık olduğu, eski elbiseler giydiği için kendisine önem verilmeyen öyle kimseler vardır ki şöyle olsun diye yemin etseler, yeminlerinde yalancı çıkmamaları için Allah onların isteklerini geri çevirmez.
Bera ibn Malik de bunlardandır.
İşte bu mübarek zat insan topluluğu içinde adeta bir latife mesabesindedir.
Şöyle ki insanlar harpte sıkıştıkları anlarda ondan Allah'a dua etmelerini istiyorlar.
O da ellerini kaldırıp Allah'ım sen İslam ordusunu muzaffer kılmazsan ellerimi vallahi indirmeyeceğim.
diyerek dua ediyordu.
Ardından hezimet zafere çevriliyor.
Kasvetli bulutlar bir anda sideniyordu.
Evet.
Bir toplumu teşkil eden fertler arasında bu türden Hızır gibi kimseler vardır.
Belki de bunlar Hızırdır ve hayat bu gibi kimselerle devam etmekte.
Onların dualarıyla insanlık da hüsnü kabule mazhar olmaktadır.
Bununla alakalı değişik vesilelerle pek çok misal arz ettiğimi hatırlıyorum.
Mesela Ata ve Muhammed ibn Münkedir gibi kimseler kendi devirlerine ait bu kabilden pek çok hadise naklederler.
Bunlardan birinde şöyle anlatılır.
Ravza-i Tahir'nin Cibril kapısına doğru oturuyordum.
Halk kıtlıktan şikayet ediyordu.
Hayvanlar bağrışıyor.
Her yanda kuraklık hüküm sürüyordu.
Gök adeta bir kıskançlık haline girmiş ve bir damla yağmur düşürmüyor, yerde bir otirmiyordu.
Derken içeri siyahi biri girdi.
Ellerini huzuru risalet veahide kıbleye çevirdi ve şöyle dedi: "Ya Rabbi, ümmeti Muhammed perişandır.
Vallahi yağmur yağdırmazsan ellerimi indirmeyeceğim.
Allah'a yemin ederim ki ellerini indirmeden şakır şakır yağmur yağmaya başladı.
Böylesi yüce kametler insanlar içinde daima vardır ve bunlar topluluk içinde adeta kalp vazifesini görürler.
Topluluk farkına varsın veya varmasın bu gizli kutuplar sayesinde rahmet alemiyle hep münasebete geçile gelmiştir.
Şimdi isterseniz farazi olarak topluluğu küçültelim, hücreler haline getirelim ve bir insan bünyesi teşkil edelim.
Bu defa o fert insanlık bünyesini teşkil eden toplulukta adeta bir latife haline gelecektir.
Veyahut insanı büyütelim, hücreleri ve latifeleriyle bir cemiyet haline getirelim.
Bu defa insanda o latife Hızır gibi olacaktır.
Cenabı Hak norm alemden makro alemlere kadar bir bakıma nizamın manevi bekçileri olarak Hızır Eda, İlyas Eda bir kısım kimseleri aleme memur etmiş ve onları bu alemlerin içinde dolaştırmıştır.
Öyle ki Allah celle celalühü onların ağzıyla yapılan dualara ve beddualara evet demekte ve onların getireceği şeyleri hüsnü kabulle karşılamaktadır.
Müsaadenizle bir misal daha arz etmek istiyorum.
Ehlullah'tan biri naklediyor.
Arafat'ta bulunuyorduk.
Birbiriyle konuşan üç kişi gördüm.
Belli ki onlar mele-i alaan inmiş.
halkın Arafatına şahit olmuş ruhanilerdi.
Yazık.
Bu sene Cenabı Hak hiç kimsenin haccını kabul buyurmadı.
Beyhude yoruldular diye kendi aralarında konuşuyorlardı.
Bu sırada içlerinden biri söze girdi ve şöyle dedi: "Hacca gelenler arasındaki üç kişi hüsnü kabule mahzar oldukları için bunların dualarının arasında Cenabı Hak diğerlerini de geri çevirmedi ve onların da haccını kabul" buyurdu.
Evet.
Bir kalp halinde heyecanla dolan insanlık adına bir nabız gibi atan Hızır Eda böylesi insanlar belalara karşı da içinde bulundukları toplulukların adeta paratöneridirler.
Nasıl ki bu durum topluluk içinde böyledir.
Bir insan ferdi içinde o insan ferdini teşkil eden latifelerden de öylesi vardır ki o insanda hızır vazifesini görür.
İnsan çok defa iç müşahede ve mürakabesiyle onu tanıyabilir.
Onun dilini anlayabilir.
Ancak kişinin hiç iç murakabesi ve müşahedesi, geceleri seccadesinde ahu vahı ve iniltisi yoksa o latife hükmünü belki ekstradan gizli bir hızır gibi icra eder.
Ama önemli olan liyakattir.
Liyakatli insan iç müşahede ve mürakabesi sayesinde o dili bilinmeyen latifeyi tanıyabilir.
Rezonans olduğunu hissedebilir.
İnsan an olur ki rabbine müracaat ederken cismaniyetinde bir hafiflik hisseder.
Yere ihtiyacı olmadığını duyar.
Sanki bir iple semaya bağlanmış gibi kendisini görür.
O dakikada ona cennetin kapıları açılsa, o mürakabe içinde cennete davet edilse ve o ruh haleti içinde kalmak mı? Yani rabbiyle o sıkı münasebeti devam ettirmek mi? Yoksa teşrifatçılığa hazır hurisiyle, gılmanıyla cennete girmek mi dense o rabbiyle olan o münasebetini tercih eder ve cenneti elinin tersiyle iter.
Böyle bir kıvam o ruh haleti içinde olur.
İşte o dakikada insan yalvarabildiği kadar yalvarmalıdır.
Zira bu hal rabbin rahmetiyle rezonans olmanın ifadesidir.
Tabii ki bu haller yıllarca gece namazını ihmal etmemiş kimseler aklından geçen hatalardan ötürü dahi dizlerini döven, göğsüne vuranlar için inkişaf edebilir.
Gecesini aydınlatamamış ve rabbiyle mürakabesi olmayan kimseler bu latifenin dilini ve halini anlayamazlar.
İnsan bir yabancı dil öğrenmek için bile yıllarını vermektedir.
O latifenin dilini öğrenmek gece karanlıklarında Rable hemhal olmaya bağlıdır.
İnsan ancak bununla o latifeyi inkişaf ettirebilir.
Zamanla latife onu o da latifeyi anlar.
Kulağında çınlamaya başlar.
Dili ona tercüman olur.
Kalbi onun için atar ve o bütünüyle insanlık adına bir nabız kesiliverir.
Bu ufku yakalayan bir kimse o dakikada yemin etse, "Vallahi ya Rabbi, ümmeti Muhammed'e lütufta bulunmazsan ellerimi indirmeyeceğim des" dese Allah onun bu isteğini geri çevirmez.
Meseleyle biraz meşgul olanlar benzer ruh haletini yakalamışlardır ve beni tasdik ederler.
10 sene aksatmadan teheccüt namazını kılan, arayamadığından dolayı göğsünü döven ve her hafta birkaç defa seccadesini gözyaşlarıyla ıslatan kimseler ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır.
Keşfi kerametin değil Allah'ın kulu.
Soru: Bu dünyada herhangi bir keşif ve keramete mazhar olmadan sadece azimet ile İslam'ı yaşayan birisi keşif ve keramete mazhar olan kişilerden daha yüce makamlara ulaşabilir mi?
Cevap: Allah celle celalühü keşif ve kerametle bazı insanların kalplerine bir şeyler duyurur.
Bu insan farkına varmadan bir kısım meseleleri beyan eder.
Karşısındakinin içinden geçen bir kısım şeyleri söyler.
değişik ahvale nigehban olur.
Başkalarının aklının eremeyeceği yerlerdeki hadiseleri görür ve bazı şeylere vukuundan önce haber verir.
Bütün bunlar bir ikram-ı ilahidir.
Öyle bir insan konumunun farkında ise Allah'a itimadı artar ve ona şükreder.
Kerametin değişik şekilleri vardır.
Bunlardan biri mesela ehli keramet bir zatın duasıyla, yün ve bereketiyle onulmaz zannedilen bir kısım dertlerin izalesine vesile olmasıdır.
Kerametin diğer bir nevi ise ilim alanında cereyan eder.
Bazen bir kimse keramet-i ilmiyeye mazhar olduğunda bir avuç ilmiyle deryalar kadar validata sahip olur.
Şöyle ki onun bir orta mektep talebesi kadar kimya bilgisi vardır.
Fakat kimyaya dair kanunlar ortaya koyacak kadar malumat sergiler.
Fıkhın sadece bazı bahislerini okumuştur ama fıkhın neresinden sorulursa sorulsun bunları bilir ve doğru cevaplar verir.
Bu bir keramet-i ilmiyedir.
Yani Allah celle celalühü o kimsenin birini bin yapmıştır ki bu hal tamamen kalbin ra münasebetine bağlıdır.
Asrımızdaki müminlerin seviyesiyle mütenasip olan keramet-i ilmiyedir.
Asrımız İmam-ı Rabbani'nin de işaret ettiği gibi daha ziyade keramet-i ilmiyenin hükümferma olduğu bir asırdır.
Bundan sonra inşallah büyük kimselerin büyüklüğü ile mütenasip daha ziyade bu türlü meselelerin şerh ve izahına şahit olunacaktır.
Söz buraya gelmişken şunu ifade etmeliyim ki keşif ve keramete talip olmamak esastır.
Hakiki ehlullah bunları çeres olarak değerlendirmişlerdir.
Ehli tahkik keşif ve keramete gönlünü bağlayan hak yolcusuna sakıt düşük nazariyle bakmışlardır.
Kulluktan hedef ve gaye Allah iken o kulluğunu fevkalade şeylere mazharet için yapar.
Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri bu tür kimseleri Abdüleze, lezzetin kulu diye isimlendirmiştir.
Yani onlar Allah'a kulluk şerefini idrak edemeyip keşfin, kerametin, zevk ve lezzetin kulları haline gelmişlerdir.
Önemli olan Abdullah yani Allah'ın kulu olmaktır ki Allah Resulü ve ashabının yolu da budur.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem en hayırlı asrın öncelikle kendi yaşadığı asır daha sonra ise peşinden gelen iki asır olduğunu ifade etmiştir.
Bu üç asırdaki velilerin hayat ve menkibeleri Ebu Nayim elfehaniin Hilyetül Evliyası ve İbnü'l Cevzi'nin Sıfatü Saffe isimli kitabı gibi eserlerde anlatılmaktadır.
O eserlere bakıldığında bu zatların keşif ve kerametlerinden daha çok ibadet hayatları ve Allah yolunda yaptıkları hizmetlerinin anlatıldığı müşahede edilir.
Evet.
Onların hayatlarında gece 1000 rekat namaz kılma, 1000 tane hadis ve tefsir talebesi yetiştirme, Allah'tan çok korkma gibi hususlar vardır.
Müsaadenizle bir iki misal vermek istiyorum.
Fudail ibn Eyyaz'ın evinde üç gün üst üste ocak yanmamış, aş pişmemişti.
Böyle bir dönemde devrin halifesi Harun Reşid onun kapısına gelir ve bir ihtiyacının olup olmadığını sorar.
Aralarında şöyle bir diyalog geçer.
Fudail ibn Yahyas, "Rabbimle ibadetimde beni niçin rahatsız ettin? Bir ihtiyacın var mı diye sormaya geldim.
varsa tedarik edelim.
Edemezsin ki.
Benim ihtiyacım rabbimedir.
Harun Reşit dışarı çıkarken bir kese altın verir.
Bunun üzerine Fudail ibn Iyaz, "Ben seni doğru yola çağırıyorum.
Sen ise beni ateşe atıyorsun." diyerek altınları kabul etmez.
Bu sırada hanımı ahuzar ederek, "Abe efendi, altınları niye almadın? Üç gündür ağzımıza bir lokma koymadık." deyince Huda ibn Eyyaz, "Beni kurbanlık bir hayvan gibi boğazlamak mı istiyorsun?" der.
İşte o devrin velisi böyleydi.
Fudail ibn İlyz'ın ne keşfi ne de kerameti vardı.
Ama halkın kapısına koştuğu İbrahim Eten bile biz Allah'a giden yolu onda gördük diyordu.
Onlar keşif ve kerametle meşgul olmamışlardı.
Nitekim keşif ve keramete bağlanma zayıf, fakir ve kalben yoksun insanların işidir.
Bu vesileyle bir de şu hususu ifade etmek istiyorum.
Benim kendime en yakın gördüğüm insan hak adına konuştuğumu ve hareket ettiğimi düşündüğünden ötürü bir kardeş olarak yanımda duran bu yola sadakatle bağlı hayatının sonuna kadar sıradan bir insan olarak dine hizmet etme azmi içinde bulunandır.
Kendince beni farklı manevi makamlarda görüp de bu sebeple bana karşı sevgi gösteren kişi gönlümden uzaktır.
Beni köylü Kamil'in torunu olarak Kur'an'a hizmet ediyor diye seven ise mahbubum ve makbulümdür.
Bizler keşif ve kerametsiz olarak hizmet yoluna çıktık.
Keşfe ve keramete bağlanıp Allah'ı celle celalühü unutanlardan uzağız.
Kışırdan lübbe geçmek.
Soru: "Fikirden keşfe, hocadan mürşide, şeriattan tarikata, ondan da hakikate geçmek lazımdır." sözünü açıklar mısınız?
Cevap: Müsaadenizle belli bir maksada matuf söylendiği anlaşılan bu ifadeleri tek kritik edelim.
Birincisi fikirden keşfe geçmek.
İnsan ancak derin düşüncesi, afaki ve enfüsi tefekkürü neticesinde ya bir iç müşahedeye mazhar olur veya Cenabı Hakk'ın mevhibesi olarak ileride ve bugün onun için mukayyet gayp olan şeylere neigehban hale gelir.
iç aleminde fis olan mahiyetinde ve kainatın geniş alanlarında tefekkürü onun iç müşahedesine, kendi kendini kontrol etmesine, kalbinde derinleşmesine sebebiyet verdiği gibi aynı zamanda kainatta bizim için esrar ve gayp sayılan şeylere de tefekkürü sayesinde müttali olur.
Fakat her tefekkür insanı böyle bir ufka götürmeyebilir.
Ancak gaye-i matuf bir tefekkür insanı mutlaka bir yerlere götürür.
Yoksa insan iç alemiyle dış alem arasında münasebet kurmadan pozitivistlerin ve bir kısım banal kimselerin yaptıkları gibi sadece laboratuvar neticesine saplanır kalırsa dibi delik bir kova ile su olmayan bir kuyudan su çekme macerası yaşar.
İnsan ele aldığı meseleye bir olumluluk ve derinlik kazandırabilmek için niçin düşünüyorum? Ne yapmak istiyorum? Düşüncede netice ve mebde nedir? Hesabıyla hareket ederse yani çıkışını ve varacağı noktayı tespit ederse o durumdaki tefekkür insanı bir iç ve dış müşahedeye götürür.
Cenab-ı Hak bizleri derinleştirsin, iç müşahedeye ulaştırsın ve dışa karşı da keremi lütfuyla keşfimizi açsın.
İkincisi hocadan mürşide geçmek.
Şayet hoca denilen kimse bizim gibi meselenin içinden habersiz, kışır insanlarsa ve mürşit derken de insanın içine nüfuz edebilecek, ruh aleminde mevcilenme meydana getirebilecek kamil insanlar kastediliyorsa bu söz doğrudur.
İnsan sadece meselenin lafını etmekle kalmayıp aynı zamanda dinlediklerini hayata hayat kılmaya çalışmalıdır.
Kişinin iç aleminde mevcelenme hasıl etmeyen lafları dinlemeden uzak kalması gerektiği gibi vazifeyi sadece laf söylemekten ibaret sayan kimse de bu işten sakınmalıdır.
Çünkü her ikisi de boşa yoruluyor demektir.
Onun için ben de yer kendi vicdanımda yaptığım işe karşı bir rahatsızlık ve tedirginlik hissetmişimdir.
Ne zaman Cenabı Hak beni içine nüfuz edemediğim bir vebal ve yük olan bu vaaz ve sohbet etme işinden kurtaracak ve başka liyakatlı kimseleri getirecek diye hep bekleyip durmuşumdur.
Ümit ediyorum ki inşallah o celle celalühü samimi mürşitleri bize ihsan eder de işte o zaman sizler de böyle boş kuru kışır hocaları dinlemekten dünyevi maddi manevi cah arkasından koşan menfaatperest kimselerden kurtulmuş olur ve heyecanlarınıza hitap eden hamaset destanları yazan gerçek mürşitlerin rahle-i tedris önüne oturmuş olursunuz.
Pratikte görmediğimiz bu hususu soru sahibiyle beraber ben de kemale iştiyakla bekliyorum.
Ancak soru sahibi bununla zaviyelerde zaviye nişinleri kastediyorsa mürşit mevzuundaki kanaat-ı acizanemi birkaç defa arz etmiştim.
O yüzden tekrar onun üzerinde durmak istemiyorum.
Ancak şu kadarını söyleyeyim ki kendi devrini bilemeyen mürşit olamaz.
Mürşit gözüyle bakılan kişi karşısını aldığı kimsenin kalbinden ve kafasından geçen şeyleri mualecede bulunamıyor.
Vahiyi münzelden gelen meltemlerle imdada koşamıyorsa izzane-i kübra-i ilahi olan Kur'an-ı Muzzil beyandaki inceliklere nigehban değilse Kur'an'la kainatta cari hadiseler arasında münasebet kuramamışsa devrinin ilimlerinin hiç olmazsa temel felsefesini o ilimlerde ihtisas yapmış insanlar ölçüsünde bilmiyorsa o katiyen mürşit olamaz.
Bu şekilde zaviyelere kapanmış.
Seccadelerinde elleri tespihli kimseler şüphesiz iyi insanlar ve Allah dostudurlar.
Ancak bunlar asla kamil mürşit değildirler.
Çünkü bunların irşat adına donanımları yoktur.
Bir şey bilmiyorlar ki irşat etsinler.
Onlar sadece güzel, masum, saf ve bir bakıma da miskin kimselerdir.
Bu arada nice dini imanı bilir, iç coşkunluğuna sahip, etrafına söz anlatan ve dinleten müstesa kimseler de vardır.
Cenabı Haküzad-ı mukaddeselerine bizleri de mazhar eylesin.
Üçüncüsü, şeriattan tarikata, ondan da hakikate geçmek.
Bu hususu da bir vesileyle arz etmiştim.
Bazı mutasavvuflar bunu bir esas olarak anlatırlar.
Ancak İmam Rabbani ve İmam Gazzali gibi mücedditler meselenin aksini söylerler.
Hatta bir bakıma çok ileri seviyede vahdet-i vücutçu olan Niyazi Mısri dahi şeriat redifli şiirinde bunun aksini söyler.
Ona göre işin mebdei de din manasına şeriat, devamı da şeriat, müntehası da şeriattır.
Yani çekirdek de şeriat, gövde de şeriat, semere de şeriattır.
Fakat bunların hepsi ayrı ayrı görünümlerde ve semereleri de farklı farklı olduğundan seyrü süluk erbabı tarafından bu ağacın çeşitli durum ve merhalelerine ayrı ayrı atlar verilmiştir.
Uzaktan bu ağaca sahibi-i şeriat efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem nazarıyla bakan bir insan ağacı bir ağaç bütünlüğünde görür.
Ancak ağacı bütünüyle göremeyen, bir devrede sadece kökünü gören ona bu şeriattır.
Der sonra biraz nazarı yükselince kökten kesilir.
Belli bir daire içinde, belli dalga boyu içinde onu farklı görür.
O da bütün kevnü mekanı birden göremediğinden belli bir noktayı görür.
Tıpkı bazı deliklerden dışarıya seyreden insan gibi sadece deliklere tekabül eden yerleri müşahede eder.
Zira onun gözü bağlıdır.
Bu noktada gözünde kök kaybolur da sadece gövdeyi görür ve ona tarikat der.
Belli bir müddet sonra nazarı daha da yükselir.
Gözünde gövde de kaybolur da artık yalnızca meyveyi ve çiçeği görür.
Ona da hakikat der.
Bu subjektif, parçacı bir değerlendirmedir.
Hakikatte o her şeyle bir ağaçtır.
Ağaç bir çekirdekten meydana geldiği gibi yine bir çekirdeği semereverir.
O çekirdek de yine bir ağacı semerever ve her şey o ağaç etrafında döner durur.
Resuli Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem tarikatçıyım ve hakikatçıyım diyenin bütün düşüncelerini manzara-i aladan bakan nazarıyla şeriat diye anlatır.
Onlarsa dar kaplarıyla o ummana dalar ve sadece kovanın içindekine göre hükümler verirler.
Yanlış anlamayalım.
İmam-ı Rabbani Hazretleri Muhyiddin Arabi'nin de üstünde tarikatta kemal noktayı efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem me ene aleyhi ve ashabi benim ve ashabımın yolu sözü içinde ifade eder.
Ehli Sünnet vel Cemaat'in yolu budur.
Bu noktadan hareketle şeriattan tarikata geçmek şeklinde ifade edilen anlayış ve düşünceye iştirak etmiyoruz.
Hazreti Ebubekir, Haz Ömer, Haz Osman, Haz Ali, İmam Rabbani Hazretleri, İmam Gazali Hazretleri bizim için görüşlerine itimat edebileceğimiz daha kuvvetli kimselerdir.
Başkaları ise küçük kaplarıyla ve dar görüşleriyle meseleye ayrı ayrı at ve nam takmışlardır.
Müsaadenizle bu meseleyi açıklayıcı mahiyette bir misal arz etmek istiyorum.
Mevlana Celaleddin Rumi Şems-i Tebrizi ile karşılaştığında Şems ona şöyle bir soru sorar.
Hazreti Peygamber mi büyüktür? Cüneyd-i Bağdadi mi? Soru gariptir.
Zira Resul Ekrem bütün feyizlerin memba-ı mukaddesidir.
Her güzel şey o deryadan fışkırır ve çağlar.
istifade ederlerse hepsi ondan istifade eder.
Mevlana bu sual karşısında şaşırır ve elbette ki Resuli Ekrem'in daha büyük olduğunu söyler.
Bunun üzerine Şems-i Tebrizi Güneyd-i Bağdadi Hazretlerinin sübhani şi kendimi tespih ederim.
Benim şanım çok yücedir dediğini efendimizden ise arn hakka marifetike ya maruf seni hakkıyla bilemedik ey maruf dediğinin rivayet edildiğini ifade edip Mevlana'dan bir açıklama bekler.
Mevlana bunu şu manaya gelen sözlerle izah eder.
Allah Cüneyd-i Bağdadi'ye bir kova kadar irfan kabı vermişti.
onu deryaya daldırınca taştı ve onun içinde boğuldu.
Resuli Ekrem ise umman kadar geniş bir kaba sahiptir.
İrfan adına içine ne girerse girsin onun ancak bir köşesini dolduracak gerisi boş kalacaktır.
Bin aleyh hep bu boşluğu hissederek o me arafnake hakka marifetike ya maruf diyecektir.
Bu anlayış ve anlatışa Şems-i Tebrizi hayran kalır.
İşte şeriatı ve tarikatı hakikate bağlayıp hakikat dedikleri şey karşısında tarikatı ve şeriatı küçük görmek isteyenler hatta daha ötesinde şeriatı bir kabuk ve kök şeklinde mütalaa edip de diğerlerini gövde ve meyve görmek isteyenler hem Resuli Ekrem'in sallallahu aleyhi ve sellem anlayış ve anlatış tarzına zıt bir yola girmişler.
hem de ehl sünnet vel cemaaten inhiraf etmişlerdir.
Belki salik şeriat, tarikat, hakikat yiyecektir.
Ama bütün bunlara dar kabına, sınırlı görüşüne göre idrak ettiği ve lezzet duyduğu zevklere göre bir at verecek.
Bir noktada duyduğu şeye formüller ve formalitelerden ibaret şeriat diyecektir.
Halbuki o her şeydir.
Bir noktada hissettiği zevkin derecesi artınca ona da tarikat diyecektir.
Gerçekte ise o sadece bir vesiledir.
Bir noktada da adeta ateşin içine girip kor haline gelecek.
ulaştığı bu mertebeye de hakikat yiyecektir.
Ama aslında o şeriatın ruhudur.
Bu yanlış anlayışın tashih edilmesi icap eder.
Her şeyin doğrusunu allamül guyup olan Allah celle celalü bilir.
Mürşidi olmayanın mürşidi-i şeytan mıdır?
Soru:"Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır deniliyor.
Zamanın mürşidine tabi olunursa ahirete imanla gidileceği telkin ediliyor ve zamanın mürşidi olarak belli kişilerden bahsediliyor.
Dolayısıyla onlara tabi olmayanlar bir nevi manevi baskıya tabi tutuluyor.
Bu konuda bilgi verir misiniz?"
Cevap: Mürşidi olmayanın mürşidinin şeytan olacağı meselesi bir manada doğrudur.
Fakat bu objektif olmadığı gibi halk arasındaki yaygın anlayışla değerlendirilirse doğru da değildir.
Cüneyd-i Bağdadi veya Beyazid-i Bistami Hazretlerine isnat edilen söz şu şekildedir.
şeytan şeyhi ve mürşidi olmayan kimsenin şeyhi ve mürşidi şeytandır.
Biz bu büyük zatların böyle bir söz söyleyip söylemediğini tam bilemiyoruz.
Çünkü korunmuş olan tek kitap Kur'an'dır.
Onun dışında sünnete bile uydurma sözler karıştırılmaya çalışıldıktan sonra o büyük zevata söylemedikleri bir kısım sözlerin isnat edilmiş olması her zaman için mümkündür.
Geçmiş bir yana günümüzde bile büyük zatlara yeni sözler isnat ediliyor.
Bu sözlerin onlara ait olup olmadığını sorgulayanları ise siz söyleyene değil o sözlerin doğru olup olmadığına bakın deniliyor.
Mevlana Celaleddin Rumi Hazretlerine de bu şekilde isnat edilen pek çok söz vardır.
Hatta kitaplarının içine daha sonraki devirlerde yaşamış bir kısım battıniler tarafından bazı şeyler sokulmuştur.
Mesela Mevlana'nın sözü diye tekrar edilen ve herkesin dilinde dolaşan "Kim olursan ol gel" sözü aslen Eftal-i Kaşi adlı birine aittir.
Aslında Efendimize de sallallahu aleyhi ve sellem güzel görünümlü bu tür sözler atfedilmiştir.
İsterse ehli keşif bu sözü efendimize isnat etmiş olsun.
Ehli tahkik bunu kabul etmez.
Allah Resulünün sözlerinin içine bile eklemeler yapılmaya çalışılmışsa bu büyük zatlara nispet edilen sözlerin içine söylemedikleri şeylerin katılmadığını söylemek zordur.
Dolayısıyla bu sözü değerlendirirken bunun da hesaba katılması lazımdır.
İşte mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır sözünün de bunlardan biri olma ihtimali vardır.
Bu söz Allah Resulüne ait olmayınca ister Cüneyd-i Bağdadi isterse Bayazi Teybi İslami Hazretlerine ait olsun üzerinde değerlendirmede bulunma hakkımız vardır.
Bu sözün bir manada doğru olduğunu ifade ettik.
Şöyle ki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir yönüyle hepimizin mürşididir.
O mürşid-i azam ve mürşid-i ekmeldir.
Bin aleyh beşerin Hzreti Muhammedsiz sallallahu aleyhi ve sellem salahı ve hidayeti asla ve kata düşünülemez.
Hz.Muhammed'den aleyhissalatu vesselam önceki devirlerde kendi peygamberlerine uymayanlar şeytana uydukları gibi o zat-ı mübeccele aleyhissalatu vesselam uymayanlar da şeytana uymuşlardır.
Bu mevcuda Kur'an'ın tatları, hadis-i şeriflerin sarih beyanları vardır.
Bu sözün doğru olabileceğini gösteren başka bir enfüsi mana da şudur.
Efendimizden sallallahu aleyhi ve sellem sonra dinin hakikatini ve ruhunu nakleden müştehit ve mücedditler gelmiştir.
Peygamberler belli devreler içinde zamanı hakimiyetleri altına almışlardır.
Bunu ifade eden bir hadis-i şeriflerinde Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur.
Geçmiş milletlere nispetle sizin vaktiniz ikindi namazı ile güneşin batması arasındaki vakittir.
Zihinle Yahudi ve Hristiyanlar arasında şöyle bir temsil söz konusudur.
Bir zat bir kısım işçiler tutar ve bunlara benim için sabahtan öğleye kadar çalışana bir kırat yevmiye var.
Der ve Yahudiler çalışır.
Öğleden ikindiye kadar çalışana da bir kırat var der.
Bu zaman zarfında da Hristiyanlar çalışır.
İkindiden akşama kadar iki kırat Yevmiye var der ve bu sürede size aittir.
Bu taksimata eski ümmetler razı olmaz ve biz daha çok çalışıp daha az ücret aldık derler.
Bunun üzerine Allah onlara sizin ücretinizden bir şey kesmek suretiyle size zulmettim mi diye sorar.
Hayır cevabını alınca da bu benim lütfumdur.
Dilediğime veririm buyurur.
İşte ümmeti Muhammed böylece az bir vakitte çok ücrete nail olmuştur.
Bu hadisten anlıyoruz ki ehli kitaptan bazıları işi öğleye kadar getirmiş ama sonra kitaplarını tahrif ederek içine kendilerinden bazı şeyler katmışlar ve kendilerine çizilen çizgiden dışarı çıkmış.
mükellefiyetlerini yerine getirmemişler.
Öğleden ikindiye kadar olan daraman diliminde ise başkaları gelmiş.
Onlar da bir miktar bu işi taşımış ve sonra tahribe başvurmuşlardır.
Nihayet onlar da ikindi vakti olunca bir kenara çekilmişler.
Ümmeti Muhammed olarak bu ümmet de ikindiden sonraki durumu ifade etmektedir.
Yani onlar da ikindiden sonra akşama yani güneş batıp kıyamet kopuncaya kadar bu işi devam ettireceklerdir.
Burada şu iki husus anlatılmaktadır.
Birincisi efendimizden sallallahu aleyhi ve sellem sonra kıyamet kopacağı ana kadar başka bir peygamberin zuhur etmeyeceği.
İkincisi de ümmeti Muhammed'in kıyamet zuhur edeceği ana kadar devam edeceğidir.
Bu ise nahnik ve hiç şüphe yok ki o zikri Kur'an'ı biz indirdik.
Onu koruyacak olan da biziz.
Hakikatinin bir ifadesidir.
Biz bu iki hakikate de inanıyor ve yeryüzünde Allah diyen olduğu müddetçe kıyametin kopmayacağını yine Allah Resulünün inci mercan sözleri içinde görüyoruz.
En büyük mürşit olan Efendimize sallallahu aleyhi ve sellem kadar peygamberler ümmetlerine iş ettikleri gibi ondan sonra da belli devirlerde kamil mürşitler zuhur etmiştir.
Zamanın Hz.Muhammed'e sallallahu aleyhi ve sellem ait olan devresinde Ömer bin Abdülaziz, İmam Şafii, İbn Dakik Elid, Kadi Şüreyh, İmam Gazzali gibi büyük zevata ait zaman parçaları vardır.
Bunlar bir asır, 1,5 asır hükümlerini geçiren mana sultanlarıydı.
Bunların tahminleri aşkın tesirleri olmuştur.
Öyle ki İmam Şafii'nin bir asrın bütün fikri hayatı üzerinde tesiri olmuştur.
Halbuki kendisi yarım asır kadar yaşamıştır.
O elindeki aynayla Kur'an'a bakmış, ondan ahkam istinbat etmiş, kendi devrinde bulunanlara ışık tutmuş.
40 senelik ilim ve irfan hayatıyla 100 seneyi avucunun içine almış ve bu süreye hükmetmiştir.
Biz onun gibi kimselere müçtehit ve müceddit diyoruz.
Her asırda bir müceddit geleceği Allah Resulü tarafından bildirilmiştir.
İmam Gazzali, İmam Rabbani gibi zatlar belli devreler içinde o hareketi devam ettirip şeriatın ruhunu temsil etmeye çalışmışlardır.
Günümüzde de kendi bulundukları yöreleri aydınlatan, irşat eden insanlar vardır.
Mevdudi 15 yaşından 70 küsür yaşına kadar hayatı kütüphanelerde geçmiş bir insandır.
Yazdığı kitaplar üst üste yığılınca kendi boyunu aşar.
yaşadığı dönemde bir kısım içtimai oluşumların mimari olmuştur ve İslam adına bir aksiyon insanı olarak zihinlere kazmıştır.
Bazıları onu bazı düşüncelerinde eleştirseler bile hasenatı o kadar çoktur ki seyyiat denen şey onun yanında görünmez olur.
Kaldı ki temel anlayışımıza göre biz kendi günahlarımıza bakıyor, başkalarının günahlarının deryada damla olduğunu düşünüyor ve kimseyi ayıplama yoluna gitmiyoruz.
Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri de bu ahlakı ders vermiş.
kendi seyyiatını gözünün önüne koyduğunuz zaman neredeyse şeytanın günahlarını bile görmemek lazım geldiğini ifade etmiştir.
Bu duygunun kaynağı Allah Resulünün sallallahu aleyhi ve sellem bir hadisinde ifadesini şu şekilde bulmaktadır.
Senin en can alıcı hasm, şahsi çerçeven ve mahiyetin içindeki nefsindir.
Bina insan içindeki bu düşmana bakmalı, başka şeylerle meşgul olmamalıdır.
Zannediyorum böyle yapmakla o iki önemli hasreti haiz olur.
Kendi kusurlarını görme ve başkalarının kusurlarına göz yumma.
Zira kendi kusurlarını görmeyen hep başkalarının kusurlarıyla meşgul olur.
En büyük fazilet kusur dendiği zaman insanın kendisini hatırlaması.
Cehennem dendiği zaman ellerini dizine vurup, "Aah, ben oraya girersem ne olur halim?" demesi, "Eğer yeryüzünde şeytanlık birinin başına konacaksa bunun kendi başı olabileceğin endişesini taşımasıdır." Dünyanın değişik yerlerinde İslami canlanmalara hareket veren insanlar her dönemde var olmuştur.
Bu insanlar hakkında menfi söz söylemek kesinlikle uygun değildir.
Hele vefatlarından sonra bunlar hakkında konuşmak büyük vebaldir.
Sadece kendi fikir önderine takılıp başkalarını yok saymak bir müminin yapacağı iş değildir ve olmamalıdır da.
Tecdit hareketi dünyada devamlı olacak ve her 100 senede bir müceddit gelecektir.
Selef iki tanesinin dışında hiçbir mücedditte ittifak edilmemiştir.
Aslında herkesin bağlandığı zatı büyük görmesi onun feyzinden istifade edebilmesi adına önemlidir.
Aksine onda bir kısım kusurlar gördüğü müddetçe istifade edemez.
Ne var ki birini büyük görmek başkalarını kusurlu ve sapkın görmeye sebebiyet vermemelidir.
Bu konuda yapılacak şey onun bazı noktalarda başkalarından üstün olduğu mülahazasıyla ona bağlı bulunduğunu ifade etmek ve daha faziletli ve üstün biri bulunduğunda ona gidebilmeye kapıyı açık bırakmaktır.
Yeryüzünde bu manada daima her yana ışık salan mürşitler olmuştur.
Enfüsi manada bu zatlardan birinin rehberliği altında hareket etmeyen bir insanın zayıf ihtimal dahi olsa şaşırması, dalalete düşmesi, yanlış hareket etmesi ihtimal dahilindedir.
Husiyle asrımızda olduğu gibi çok korkunç siyasi cereyanların, yalanların, baştan çıkarmaların içtimai hayatı zirber edecek hüvviyette canlandığı bir zamanda insanın bütün hadiseleri görüp onların neticelerini sezip ona göre kendisini ayarlaması oldukça zordur.
Bunun için tasavvufi ifadesiyle nazar ve kademi cem edebilen, seneler ve asırlar ötesini görebilecek olan engin nazarlara ihtiyaç vardır.
Bu büyük kimseler hayatımızı düzenli yaşayabilmemiz adına bizim için Kur'an ve sünnetten düsturlar istinbat ederler.
Biz bunların vesayeti altına girmek ve burada seyrimizi tamamlamak suretiyle kendimizi teminat altına almış oluruz.
Bu arada ben de kitap ve sünnetten istifade ederim diye kendi başına yürüyen ve bu büyük fyuzat daireleri dışında kalan kimseler arasında bazen hakka vasıl olanlar da olmuştur.
Evet.
Hiçbir tarikat mürşit veya mücedditle alakası olmadığı halde doğrudan doğruya tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarına uygun hareket etmek suretiyle hakikate ulaşanlar da vardır.
Fakat bütün meseleleri sebep sonucuyla göremeyen bir nazarın yanılabilmesi ihtimaline binaen o tür kimselerde çok yanılmalar olabilir.
Bunun için yanılmaya karşı nazarla kademi birleştiren birilerini bulmak insan için çok önemlidir.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem devrinde en birinci mesele olarak nesle eğilme ve milletin maarifine mütevecih olma, hayatın ders verici bir mektep haline getirilip objektif olması, her hadiseden dersler çıkarılması gibi hususlar ele alınıyordu.
Gün geldi büyük çoğunluğu itibariyla buna sırt dönüldü.
Fakat daha sonra bazı kimseler yavaş yavaş bu büyük ve ince meseleyi kavrayıp tekrar ona yöneldiler.
Gün geçtikçe bunların sayıları arttı ve bu anlayışla dine hizmete teveccühler olmaya başladı.
Acaba bu anlayışta olan kimseler meseleyi büyük dirayet ve zekalarıyla mı kavramışlardı? sorusuna verilecek cevap olumlu olmayacaktır.
Zira bu bir itaat ve teslimiyet mevzuudur ve böyle kabul edilmelidir.
İnsanlar bazılarını dinlemiş, onlara bağlanmış ve onların prensipleri altında hareket etmişler ve isabet ettiklerini gördükçe kanaat ve yakinleri biraz daha artmıştır.
Mesele bundan ibarettir.
Bu açıdan da kimsenin kimseye karşı gurura girmeye hakkı yoktur.
Mir, mürşit meselesini böyle anlamada fayda mülahaze ediyorum.
Bazı kimseler kendilerine göre bir mürşit ihdas ederler ve o mürşide uymayı hidayet, uymamayı da dalalet görebilirler.
Onların bu düşüncesinin dalalet olma ihtimali de vardır.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem devrinden günümüze kadar her devirde yetişen mürşitler kendi devirlerinin irfan ve ilim hayatıyla dünya görüşüyle içli dışlı olmuş içtimaiye vukuflarıyla belli bir misyon edetmişlerdir.
Kendi devrini bilmeyen bir insanın muhataplarını eski devrilere çağırıp oralardan bir şeyler anlatmaya çalışması onun kendi çapında bir mürşit olduğunu gösterir.
Böyle bir mürşit bir kısım saf kimselerin dışında hiç kimseye kendi devrine göre ve devri çapında nüfuz edemez.
Bunu söylerken de onların fyzattan nasipleri olmadığını ifade etmek istemiyorum.
O kimse şahsen büyük bir insan da olabilir.
Semalarda pervaz etmeye liyakati bulunabilir.
Hazreti Hızır'la sabah akşam görüşebilir.
Fakat ayat-ı tekviniye, şeriat-ı fıtriye, fıkıh ve hadis gibi ilimlere vakıf olmadıktan sonra bir insanın kendi devri çapında objektif bir mürşit olması mümkün değildir.
Allah celle celalühü onu ekstra meziyet ve faziletlerle donatmış.
olsa bile bizler hakiki ve büyük mürşitlerin olmadığı bir devirde yetiştik.
Bir samyeli esti, bütününü kuruttu.
Bu mevzuda bütün bağlar bozuldu.
Surlar yıkıldı, sular kurudu ve sonra o eski devirlerden geriye bir kısım mürşitler kaldı.
Ama bunlar kendi çaplarında belli kimselere bazı şeyleri anlatabilecek seviyede olsalar da umumi manada mücedditliğin gerektirdiği kıvam ve manada değillerdi.
Kamil mürşitlerden olduğuna inandığım bazı zatları görme imkanım oldu.
Ne var ki bunların Allah'la münasebetlerinin derinliğini bilecek yaşta değildim.
Fakat bir attar dükkanına girildiği zaman oranın havasının burunlara bıraktığı etki gibi bu büyük zatların huzurunda öyle bir tesir vardı.
Ben rüşte erdikten sonra ciddi bir mürşit görmemiş, Ehlullah'ın huzurunda oturmamış olmama rağmen çocukluğumda devam ettiğim zevatta bunları gördüğümü itiraf edebilirim.
O devirden günümüze kalan hizmetiyle Kur'an'a ve imana sahip çıkmasıyla bilinen zatlar vardır.
Bir büyük insanın Allah'a ne kadar yakın olduğunu bilemem ama huzurlarının vakar, ciddiyet ve muhabet gamz ettiği bazı kimseler tanımıştım.
Benim çocukluk ve gençliğimde çevrelerindeki kimselere ehl sünnet fikirlerini aşılayan, onları her türlü taşkınlıktan men eden, her şeyi irşat ve tebliğ önceliğiyle ele alan kimseler mevcuttu.
İhtimal böyle kimseler şu anda da mevcuttur ve kendi çaplarına göre hizmet de ediyorlardır.
Bunların ümmeti Muhammed'e Aleyhisselam büyük hayırları ve faydaları olmuştur, olmaktadır.
Ben kendi yetiştiğim devrede merhum Alvar imamını gördüm.
Çocukluğum onun tekke ve zaviyesine yakınlık içinde geçti.
O zamanlar Anadolu'nun çeşitli yerlerinde daha başka hizmet eden zatlar da vardı.
Bunlardan Sivaslı Yılancı zadeyi görmüştüm.
Etrafında Sünni bir halka vardı.
İstanbul'da Hacı Sami Efendi Hazretleri vardı.
Onun etrafında da sünni bir cemaat halkası mevcuttu.
Kılı kırarcısını yaşayan ehl sünnet bir cemaat.
Bunlardan biri de Mehmet Zahit Efendi Hazretleriydi ve etrafında yer alan entelektüel bir cemaate dini ruh ve şuur veriyordu ki o da Gümüşhanevi Hazretlerinden bu yana devam edeelen bir hizmet zincirini devam ettiriyordu.
Mahmut Efendi Hazretleri de ilim talebeleriyle meşgul oluyordu.
Bu zatları tanıdım ve bunların huzurlarının ehl sünnet anlayışını aksettirdiğini söyleyebilirim.
Fakat bilemediğim kimseler hakkında benden tavsiye almak istediğinizde sizin dalaletinize sebep olabilecek bir işarette bulunmaktan da Allah'a sığınırım.
Ben kimse hakkında da suizanda bulunmam.
Bilmediğim bir konuda beni doyurabilecek, içimde derin bir kınaat hasıl edebilecek materyale sahip bulunmadığım zaman müspet veya menfi bir şey söylememeyi tercih ederim.
Burada ifade etmeden geçemeyeceğim bir husus daha var ki o da bir kısım harikulade hallere göz dikip bağlanmanın öteden beri avam halkın şiarı olduğudur.
Dünden bugüne şekerleme ile yol almak isteyen kimseler kalplerinden geçen sırları negehban olan birilerini hep büyük insan zannetmişlerdir.
Kalpten geçen şeylerin başkası tarafından seslendirildiğine pek çok şahit vardır.
Fakat Allah'a kul, Resulullah'a ümmet olan bir insan ve İslam'ı ikame etme yolunda sahabi ruh ve şuurunu ihya istikametinde hareket eden bir topluluk bu türlü şeyler karşısında rüku etmeyecek, secdeye gitmeyecektir.
O yılandan çiyandan kaçar gibi bunlardan kaçacak.
aklı ve mantığı ile beraber kalbini de ikna ederek Allah'la münasebetinde o türlü şetah ve pervasıca yapılan ve söylenen şeylerin insan için zararlı olabileceği endişesini taşıyacaktır.
Böyle bir insan hiçbir zaman kul olduğunu unutmayacak, gelen harika evinden şeylerle nazlanmayacaktır.
O Mevlana gibi kul oldum, kul oldum.
Kul oldum ben sana hizmette iki büklüm oldum.
Kullar azat olunca şad olur.
Ben sana kul olduğumdan dolayı şad oldum." diyecektir.
Bizler her zaman Allah'a kul ve Resul Ekrem'e bende olma duygu ve düşüncesiyle oturup kalkmalıyız.
Bunun dışında kulluk sınırlarını zorlayıcı, pervasızca ve çoğu şatahat ifade eden, Allah'a karşı sui edep kokan tehlikeli şeylerden de uzak durmalıyız.
Ben sahabi yolunda olan bir topluluğun bu türlü şeta meyl etmeyeceği kanaatini taşıyorum.
Eğer Allah onların eliyle de harikulade şeyler yaratırsa Rabbim ne kusurum vardı ki böyle el alaleme rezil ve rüsay olacak hale geldim demeli ve katiyen bunu sahiplenmemelidirler.
İşte kamilde ve büyükte olması gerekli olan anlayış ve düşünce bu olmalıdır.
Kamil insanlardan birine mütemadi zulüm yapılıyor.
Etrafındaki kimseler, "Keşke bu zulüm yapan insan hemen derbeder olsa." diyorlar.
Bu zat onlara şunu ifade ediyor.
Ya Rabbi bunlara şimdilik bir ceza verme.
Çünkü bana yaptığı zulümden ötürü halk bunu benden bilir.
Meseleyi çok büyük görür ve gösterirler.
İşte müminde olması gereken anlayış da budur.
Eğer bir müminin başına harikulade türünden bir şeyler gelirse o bunu kendi şahsına, kalbine ve ruhuna değil intisap ettiği Hazreti Muhammed'e sallallahu aleyhi ve sellem ve Kur'an'a bağlamalıdır.
Vakaa bu sahabi ruh ve şuuruna ters bir istikamette yol almak isteyenlerin sayısı da pek çoktur.
Bence onlar mürşitlerin kendilerine İslam ilim ve irfanı adına ehl sünnet noktayı nazarıyla kendi devirlerindeki içtimai yapıyı bilme adına vereceği malumata bağlı olmalı ve onu öyle büyük görmelidirler.
sadakatlerini o istikamette göstermeli ve fakat ona sahabilerin ve geçmiş büyüklerin üstünde mevki ve paye vermek suretiyle o zavallı insana zulmetmemelidirler.
Hakiki mürşit soru: Hakiki manada bir mürşitte olması gereken özellikler nelerdir?
Cevap: Bir mürşit kalp ve ruh hayatı yolculuğunda rehberlik isteyenlere karşı vazifesini yaparken müridin umumi durumunu mutlaka nazarı itibara alır.
Gerçek bir mürşit karşısına aldığı talebeye onun ruh dünyasına, kafe yapısına ve fikir dünyasına göre bir şey vermesini bilen insandır.
O önüne gelen herkese bir yığın tespih ısmarlayan değil müridinin kalbine girebilen insandır.
O müridinin kabiliyetlerini tespih çekerek mi riyazatla mı halvete çekilmek suretiyle mi yoksa duyduğu şeyleri başkalarına anlatmak suretiyle mi geliştirmesi gerektiğini bilen yüce bir kamettir? İşte mürşit mürdinde bunu sezip onun kalbine girebilirse onda tasarrufta bulunabilir.
Yoksa her gelene tesbih yükleme mevzuu safça bir mürşitliktir.
Kendine verilen tesbihi alıp bir kenara çekilme de safça bir müritliktir.
Evet.
Gerçek mürşit ile mürit arasındaki münasebet böyle bir irfana bağlıdır.
Mürşit mürinin halet-i ruhiyesini bilmeli, onu yönlendirmeli ve yükselmesine vesile olmalıdır.
Haddi zatında mürşide müracaat eden bir mürit teşbihte hata olmasın doktor karşısında bir hasta gibidir.
Mürşit evvela onun hastalığını keşfetmelidir.
hastalığını keşfetmeden her gelene aynı ilaç verilmez.
Her hastalığın çaresi farklıdır.
Ziya Paşa şöyle der: "Bil illeti kıl sonra müdavata tesaddi.
Her merhemi her yareye derman mı sanırsun? Evvela illetin bilinmesi lazımdır ki sonra tedavi yollarına başvurulsun.
Bir insanın illeti küfür ve inkar ise ona 500.000 tesbih yüklesen dahi faydası yoktur.
Böyle bir kimseye yapılacak tedavi onun şüphe ve tereddütlerini izale etmekle olur.
Asrı saadetten bir misal nakledeyim.
Ashab-ı Resulullah'tan Hz.Züleybize-i beşeriyesinin tesirinde bir gençtir.
Bir süre sonra etrafta bunun dedikodusu yapılmaya başlanır.
Bunun üzerine Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Cüleyb yanına çağırır ve dizinin dibine oturtur.
Allah Resulü buraya kadar olan muamelesiyle zaten onu büyülemiştir ve büyülenmiş bu insana sorar.
Böyle bir şeyin annene yapılmasını ister miydin? Canım sana feda olsun.
Ey Allah'ın resulü istemezdim.
Hiçbir insan da anasına böyle bir şey yapılmasını istemez.
Senin bir kızın olsaydı ona böyle bir şey yapılmasını ister miydin? Canım sana feda olsun ya Resulallah.
İstemezdim.
Hiçbir insan da kızı için böyle bir şey yapılmasını istemez.
Kız kardeşinle ister miydin bir başkası zina etsin? Hayır ya Resulallah istemezdim.
Halanla veya teyzenle böyle bir şey yapılmasını ister miydin? Hayır.
Hayır istemezdim.
İşte hiç kimse halasıyla, teyzesiyle ve kız kardeşiyle böyle bir şeyin yapılmasını istemez.
Evet.
Karşılıklı geçen bu konuşma ile Allah Resulü bu gencin aklını ikna eder ve onu fikren duyurur.
Ardından da elini gencin göğsüne koyar ve şöyle dua eder.
Allah'ım bunun günahını bağışla, kalbini temizle ve namusunu muhafaza buyur.
Cüleyb duadan sonra iffet abidesi haline gelmiştir.
Gelmiştir ama daha önceki hayatı bilindiği için kimse ona kız vermemektedir.
Allah Resulü aklını ikna ettiği bu sahabenin daha sonra derdine de derman olur.
Bir kız babasına elçi göndererek kızını ister ve o kızla Cüleyblendirir.
Daha sonraları vuku bulan bir muharebede Cüleyb şehit düşer.
Muharebe sonunda Allah Resulü etrafındakilere sorar.
Hiç eksiğiniz var mı? Sahabe-i kiram, "Yok ya Resulallah.
Hepimiz tamamız." derler.
Allah Resulü, "Ama benim bir eksiğim var." der ve Cüleyb'in baş ucuna gelir.
Tam 7 kişiyle mücadele etmiş ve sonunda da şehit olmuştur.
başını dizine koyar ve şöyle buyurur: "Cüleyben, ben de Cüleybip'denim." Ve Cüleybye kavuşarak ötelere uçar.
İşte hakiki mürşit müridinin aklını, gönlünü böylesine ikna eden ve derdini ortadan kaldıran insandır.
Vaka nazar önemlidir.
Velinin nazarı müridin kalbinin yumuşayıp değişmesine vesile olur.
Fakat öncelikle aklın ikna edilmesi lazımdır.
İnsan sadece kalp ve hen ibaret bir varlık değildir.
İnsanlara irşat etme yolunda akıl ve mantık ihmal edilmemelidir.
Kur'an-ı Kerim'in hemen hemen beşte biri insanın nazarını afaki ve enfüsi tefekküre davet etmekte ve kainat kitabının sayfalarını nazarlara sunmaktadır.
Evet.
Önce akıl, kalp ve his ikna edilmelidir.
Bizler sadece histen, kalpten veya akıldan meydana gelen varlıklar değiliz.
Bütün bu latifelerimiz Allah'a celle celalühü teslim olursa o zaman rabbimizin inayetiyle sarsılmayan bir mümin oluruz.
Bizim bir mürşitte arayacağımız özellikler şunlar olmalıdır.
Bir mürşit her şeyden evvel kendi devrinin pozitif bilimlerini bilmeli ve bu bilgiyi kullanarak herkesin derdine derman olmaya çalışmalıdır.
Böyle olursa maddi manevi onulmaz zannedilen yaralar iyileşir.
Ölü gönüller de Allah'ın tevfik ve inayetiyle diriliverir.
Aynı zamanda bir mürşit diyalektik felsefenin ortaya attığı bütün tereddüt ve şüpheleri izale etmeye, ortadan kaldırmaya muktedir olmalıdır.
Bunların yanında müridin durumuna göre ona evrat teklifinde bulunması da onun sorumluluklarından biridir.
Müridin fıtratı hangi tesbih lafzına müsaitse mürşit o tesbih lafzını seviyesine göre müridine vermelidir.
Aslında bir mürşide bağlı olsun veya olmasın.
Herkes tespih çekip Allah'ı zikredebilir.
Bazılarına göre bir evrad-ı kutsiyeyi, evrad-ı Şah-ı Nahşibendi okumak için izin almak gerekir.
Ben bir zikrin okunması için birilerinden izin alınması gerektiğine dair ne Kur'an'da, ne sünnette, ne icmada ve ne de selef-i salihinin yolunda herhangi bir şey bilmiyorum.
Bu bana mesnetsiz bir iddia gibi geliyor.
Rabbime dua etmek, yalvarıp yakarmak, inleyip sızlamak için herhangi birinden izin almaya lüzum yoktur.
Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem ashabın ve selef-i salihinin yolu da budur.
Ancak şu var ki müminin evrad-u esker adına vazife olarak üzerine aldığı şeyi bazen yapıp bazen yapmaması uygun değildir.
Üzerine aldığı vazifeyi her gün yapmalı ki iki günü birbirine eşit olmasın.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buna çok dikkaturlardı.
Ayşe Sıddika validemiz Allah Resulünün gecede mutat buyurdukları ibadetü taati yapamadıkları zaman gündüz eda ettiklerini haber vermektedir.
Beş vakit namazın sünnetlerine bile o kadar dikkat ederlerdi ki sağlam hadis kitaplarında gördüğümüz şu vaka dikkat çekicidir.
Bir gün efendimiz ikindiden sonra iki rekat namaz kılar.
Bunun ne namazı olduğunu soranlara ise şöyle cevap verir.
Falan yerden gelmiş bir heyet vardı.
Onlarla görüşürken öğle namazının son iki rekatını kılamamıştım.
Onu kıldım.
Haddi zatında fıkıh kitaplarına göre üzerinden bir namaz geçtikten sonra nafileleri kaza etmiyoruz.
Fakat o hassas, ince ve rabbiyle münasebetinde çok titiz olan büyük ruh hangi noktadan o münasebetini başlatmışsa daima onu derinleştiriyor ve öyle ilerliyordu.
Evet, efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem başlattığı her şeyi devam ettiriyordu.
Biz de mesela cevşeni her gün bir kere okuyabiliyorsak okuyalım, okuyamayacaksak bölebiliriz.
Birazını sabah, birazını ikindi, birazını da akşam okuyabiliriz.
Ancak behemehal günlük hayatımızda bir evrad-u eskar olmalıdır.
Ve bu evrad-ı ezkarı okuyabileceğimiz şekilde bir plan ve program dahilinde az dahi olsa her gün okuyarak devam ettirmeliyiz.
Kurtulmanın asgari sınırı.
Soru: Bediüzzaman Hazretlerinin bir tek saat beş vakit namaza abdestle beraber kafi gelir ve bu zamanda kebairi büyük günahları terk, feraizi imtisal eden, farzları yerine getiren kurtulur ifadelerini nasıl anlamalıyız?
Cevap: "Bir tek saat beş vakit namaza abdestle kafi gelir." ifadesinin gerçek muhatabı, "Namazı kendisine adeta yük kabul eden, namaza vakit ayırdığı zaman işinin aksadığına inanan kimselerdir.
Namazlarını düzenli olarak kılan bir kimse için meseleyi aynı şekilde düşünmek doğru değildir.
Zaten mezkur cümlenin geçtiği Bediüzzaman Hazretlerinin Sözler adlı eserinde mesele ele alınırken muhatap olarak namaz kılmayanlar nazarı itibari alınmaktadır.
Bu ifadelerden öğrenciler veya vazife başındaki memurlar gibi vakit sıkıntısı yaşayan kimselere abdest alıp namazların sadece farzını kılabileceklerine bir manada ruhsat verildiğini anlıyoruz.
İşte böyle bir insan beş vakit namazın sadece farzlarını kılsa abdestle beraber bir saat kafi gelir.
Ancak bu durum namazın neşvesine erememiş bulunan, ibadet-i taatten haz alamayan, namazsızlığın insanın içinde meydana getirdiği ızdırabın ne demek olduğunu bilemeyenler için kolaylaştırıcı mahiyette dinin kolaylaştırın, güçleştirmeyin, sevdirin, nefret ettirmeyin emrinin ifadesidir.
Sorunun ikinci şıkkında yer alan ifadede ise büyük günahları terk edip fazları yerine getiren insanın kurtulacağı müjdesi verilmektedir.
Meseleye ışık tutması açısından asrı saadette yaşanan bir hadiseyi misal vermek istiyorum.
Bedevinin biri huzuru risalet ve nahiye gelerek Resul Ekrem'den dini kendisine talim etmesini ister.
Bunun üzerine efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ona İslam'ın temel şartlarını öğretir.
Bedevi Allah Resulünün huzurundan ayrılırken vallahi bundan ne az ne de fazla yaparım.
der.
Fahri Kainat efendimiz ise doğru söylüyorsa kurtuldu buyurur.
Evet.
Bu hadiseden de anlaşıldığına göre Allah Resulü, "Farzları yaparım, başka şey yapmam." diyen bir insan için eğer doğru söylüyorsa kurtuldu.
ifadesini kullanmıştır.
Kaldı ki ehl sünnet vel cemaat insanın kurtuluşu için öncelikle imanı şart koşmuştur.
Vaka ibadetü taat çok mühim bir esastır.
Bir insanın son sözü la ilahe illallah muhammedur resulullah ise o insan bu ahdü peymana sadakat içinde dünyadaki emanetini tebliğ ederse Allah'ın celle celalüuü lütfuyle kurtulur.
Biz de ümit ediyoruz ki öte dünyaya kelime-i tevhide sadakat içinde giden inşallah kurtuluşa erer.
Ancak çok defa kasti olarak ibadet-i taadi terk eden bir insanın hesaba çekileceğini de yine hadis-i şerifler ifade etmektedir.
Bediüzzaman Hazretlerinin bu takva tarifinin dayandığı ayrı bir nokta daha vardır.
Günümüzde eskiden bu yana anlaşıl geldiği şekilde bir takva anlayışını yaşamak çok zordur.
Günümüzün gençleri farzları yerine getirip büyük günahlardan kaçınırlarsa takva dairesi içine girer ve Allah'ın lütfuyla inşallah kurtulurlar.
Ancak bu meselenin neşvesine az çok eren, iman hakikatlerinin vicdanında bir zevki-i ruhani halinde dalgalandığını hisseden bir insan, azami derecede takvayı, zühdü, feragati yaşamakla mükelleftir.
Yani bu durum insanların bir bakıma Müslümanlığı yaşama mevzuunda göstermesi gereken asgari gayrete işarettir.
Meselenin azamisi ise şudur.
Kişi farzlarını yapmalı.
Büyük günahlardan sakınmalı.
Yer yer küçük günahları işlerse ondan dolayı ızdırap çekip inlemeli.
Günahta israr etmemeli.
Şüpheli şeylerden dahi sakınmalı ve kendi ruhunda her zaman velayete götürücü hakikatleri yaşayıp velayeti temsil etmelidir.
Ancak meseleyi halka anlatırken ve meselenin tamamen yabancısı olan kimselerle muhatap olurken mevzuu objektif olarak takdim etme mecburiyetindeyiz.
O da efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem mualla mevkiinden gelen bedevilere telkin ve talim buyurdukları gibi farzları yapıp büyük günahları terk ederseniz Allah'ın tevfik ve inayetiyle kurtulursunuz demektir.
Bir süre sonra kişi zaten bu kadarlı yetmemesi gerektiğini anlayacak.
kendini daha fazla yapmaya zorlayacaktır.
Onun için bir mümin 5 10 seneden beri fazları yerine getirip büyük günahları terk ediyor ve fakat bunların dışında başka bir şey yapmıyorsa kulluğu adına fazla mesafe katetmemiş sayıdır.
20 seneden beri namaz kılan bir mümin hala gecenin neşvesine erememiş, seherlerdeki tatlılığı duyamamış ve namazını kaçırdığında ellerini dizine vurmuyorsa hala harem dairesine girememiş sofada dolaşıp duruyor demektir.
Asılı iman ve İslam hakikatlerine yeni uyanan kişinin hali başka, ihsan ufkuna ulaşmış kişinin hali başkadır.
İslam dini her ikisine de hitap eder.
En büyük mürşitler ondan istifade ettiği gibi yeni iman etmiş usul yordan bilmez bir bedevi de ondan istifade eder.
Ben ille de hayatımın sonuna kadar bedevilikte israr ediyorum." diyecek kimseyi ise söyleyecek sözümüz yoktur.
Varlığın metafizik boyutuna geçiş.
Soru: Hint fakirlerinin anlattıklarına göre yoga yapan insanlarda olağanüstü haller meydana geldiği söyleniyor.
Bu konuda ne buyurursunuz?
Cevap: Bu ve benzer meseleler üzerinde varlığın metafizik boyutu isimli kitapta uzunca durulmuştu.
Ancak soruya ve soru sahibine hürmeten özet mahiyetinde bir şeyler söylemeye çalışayım.
Bir insanın uzun süre aç kalabilmesi, ateşi eline alabilmesi, vücuduna şiş saplaması gibi haller değişik mahfillerde, değişik şekillerde ele alınmıştır.
Mesela spiritalistler bunu tamamen ruhun gücü olarak kabul ederler.
Zira ruh maddiyat, cismaniyet ve hayvaniyattan alakasını kestiği nispette fevkarade bir güç kazanır.
Bazıları da bu halleri insanın cismaniyetine rağmen bir hayat yaşadığı takdirde Allah celle celalü tarafından kendisine verilmiş bir mevhibe olarak kabul eder.
Tasavvufçular ise meseleyi şöyle ele alırlar.
İnsanın hem melekiyet hem de şeytaniyet tarafları vardır ve bunlar birbirinin rağmına gelişir.
Mesela ibadet-i taat Allah'a gönül vermek ve uhrevi alemlerle münasebete geçmekle insanın ruhi ve ledünni cephesi gelişir.
Dedünni cephesi geliştiği nispette de cismani, maddi ve hayvani hayatla alakası azalmış olur.
Bu tecrübeler sadece Yog'in yaptığı ve yogada görülen şeyler değildir.
Bu ve buna benzer halleri mistiklerde de görürüz.
Ancak bu durum tasavvufta bizim İslami ölçülerimize uygun şekilde cereyan eder.
Husüle Ahmet Rifai Hazretlerinin tarikatında bir Yog'in yaptıklarına benzer kişinin nefsine yaptığı eza ve cefalar vardır.
Mesela şişi alıp vücutlarının bir tarafına batırırlar.
Şiş diğer taraftan çıkar ve herhangi bir kanama ve acı duyma gerçekleşmez.
Yine ateşi ellerine alır, ağızlarına koyar, yüzlerine sürerler.
Ama herhangi bir yanma hadisesi görülmez.
Normalde tabiatında yakma olan ateşin yakması gerekir.
Ancak ateş böyle bir vücudu yakmamaktadır.
Bu durum tamamen insanın belli bir alemle rezonans olmasına bağlıdır.
Haddi zatında bu bir haldir.
Hal ise o istikametteki tecrübelerle elde edilir ve bilinir.
Sözün burasında bir misal arz etmek istiyorum.
Ateş içinde yanmama keyfiyeti seyyidina Hz.İbrahim'in aleyhisselam mazhar olduğu bir haldir.
Biz ateşe şöyle ferman ettik.
Dokunma İbrahim'e, serin ve selamet ol ona.
Ayet-i kerimesinin ifadesiyle ateş Hz.İbrahim'e dokunmamıştır.
Cenabı Hak ateşe emir vermiş ve ateş Hz.İbrahim'i yakmamıştır.
Ancak burada rabbin himayesi altında olan Hz.İbrahim'in aldığı tavır ve vaziyet çok önemlidir.
Onun ateşin içine atılacağı ve ateşin yakmayacağı safhaya kadar geçirdiği süreç hayvaniyet ve cismaniyetten sıyrılma sürecidir.
O aleyhisselam mancınığa konulmuş ve ateşe atılmayı beklemektedir.
Bu sırada gökten bir melek iner ve şöyle der: "Rabbin sana selamı var.
ferman etti.
Eğer istersen ateşi toz duman edeyim.
Hz.İbrahim meleğin bu sözlerine karşılık şöyle der.
Şüphesiz ki rabbimin bu durumdan haberi var.
O halde ben ne diye başkasına arzu halde ve şekada bulunayım? Bir müddet sonra başka bir melek gelir ve "Ey İbrahim! Ben rabbin tarafından rüzgarlara tayin edilen meleğim.
Arzu edersen bu ateşi rüzgarla hemen kaldırıp götürebilirim." der.
Hz.İbrahim'in aleyhisselam cevabı yine aynı olur.
Tam ateşe atılacağı an bu sefer Cebrail Aleyhisselam gelir ve ona bir ihtiyacının olup olmadığını sorar.
Halilullah ona da şunları söyler.
Rabbim benim ihtiyacımı benden iyi biliyor.
Hasbiyallahi ve nimel vekil.
Allah bana kafidir.
O bana yeter.
Bu Rable çok ciddi bir yakınlığın ifadesidir.
Hz.İbrahim ateşin bahrına düşeceği ana kadar sebepleri ayağının altına alıp çiğnemiş ve o noktada nuru tevhit içinde sırrı ehadiyet zuhur etmiştir.
Bu keyfiyeti ifade için ehli tasavvuf hallaca ait şu menkıbeyi anlatırlar.
Dostları idamına karar verilen Hallacı ziyaret için hapishaneye gelirler.
Bakarlar ki kapılar kilitli ama hallaç ortada yok.
Ertesi gün geldiklerinde bu sefer hapishanenin ortadan kaybolduğuna şahit olurlar.
Üçüncü gün ise hallaç da hapishanede yerindedir.
Bu halin sebebini sorduklarında Hallaç onlara şu cevabı verir.
Birinci gün onu ziyarete gitmiştim.
Nesimi'nin ifadesiyle, "Mekanım la mekan oldu.
İkinci gün o buraya tecelli etti ve hapishane yok oldu.
Bugün ise ikimiz de buradayız ve ben şeriata göre yaptığım kabahatin cezasını çekeceğim." Evet.
Hz.İbrahim Aleyhisselam nefis ve enaniyet cihetiyle hayvaniyet ve cismaniyetten sıyrılmıştı ve böyle bir insana ateş dokunmamıştı.
İnsanı süründüren şey hayvaniyet ve cismaniyettir.
Onu sırtından atınca orada fiziğin ve kimyanın kanunları altüst olur.
Bu zaman akışı içinde şuna benzer.
Eviniz, barkınız, yurdunuz ve yuvanızla bir sele maruz kaldığınızı düşünün.
Selin kendine göre bir akış buğdu, eni, uzunluğu ve derinliği vardır.
Ancak birdenbire sizi bir kuvvet alsın ve selin üstüne çıkarıversin.
Artık o noktada selin size hiçbir zararı dokunmayacaktır.
Aynen bunun gibi ateş insanı belli buğlar, boyutlar içinde yakar.
Su da belli buğlar içinde boğar.
Yine havasızlık insanı belli buğlar içinde öldürür.
Mesela Resuli Ekrem Aleyhissalatu Vesselam atmosferin dışına çıkarak cismaniyetiyle miraç yapar fakat havasızlığa meydan okur.
Çünkü o artık bizim bularımız içinde değildir.
Binaen aleyh.
Az önce ifade ettiğim gibi nasıl ki insan ateşin yakıcılığından ve suyun boğuculuğundan korunabiliyor ise aynen öyle de bizim bularımızın dışına çıkarak rabbiyle münasebeti veya mukaddes bildiği güç ve kuvvetle münasebeti nispetinde maddesini esir edebilecek şeylerden kurtulmuş olur.
Bir kısım insani latifelerini geliştiren herkes gayp alemine muttali olabilir.
Cenab-ı Hakk'ın müsaade ettiği çerçeve içinde bazı şeyleri bilir ve müşahede eder.
Bu tamamen kalbe söz dinletme ile alakalı bir meseledir.
Ve bu hususun dinle, dinsizlikle, Müslüman, Hristiyan veya Yahudi olmakla hiçbir alakası yoktur.
Ruhun güç ve kuvvetiyle zuhurunu temin eden, onu ten kaydından kurtararak sınırsızlığa çıkaran kim olursa olsun Cenab-ı Hak ona bu mazhariyeti lütfeder.
Ancak bir kere daha hatırlatmak isterim ki bunlar zatında hiçbir kıymet ifade etmezler.
Asıl olan Cenabı Hakk'ın rızasıdır.
Evet.
Başta da ifade ettiğim gibi bu konunun detaylarını varlığın metafizik boyutu isimli kitapta dile getirmiş, tasavvuf dünyasından misaller vermiş ve hususiyle vücudu mevhibe-i rabbani veya ilahi üzerinde durmuştum.
Ancak şunu tekrar ederek bu faslı da noktalamak istiyorum.
Bu bir haldir ve bu hali tatmayan bilmez.
Bu hali yaşamayan, bastı zaman ve tayy mekan nedir bilmeyen nadanlara gelince onlar sadece meselenin sözünü ederler.
Kibir imana engeldir.
Soru:
Kibrin imana engel ve ilerlemeye mani olduğu söyleniyor.
Kibirden nasıl kurtulabiliriz?
Cevap: Kibir, insanın kendisini üstün ve büyük görmesi, hakkı olmayan yerlere kendisini layık görmesi demektir.
İnsan ancak imanın güçlendirilmesi sayesinde kibirden kurtulabilir.
Çünkü imanı güçlenen insanın gözü hakikate açıdır ve o insan ululuğun sadece Cenabak'a ait olduğunu görür.
Allah Teala kutsi bir hadiste kibriya ridam azamet ise izarımdır.
Buyurmaktadır.
Bu manada kibir sahibi bir insan Cenabı Hak'la kendi hesabına niza giriyor, ilahi sıfatta hak iddia ediyor demektir.
Bu itibarla Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, "Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez." buyurmaktadır.
Kibir en başta imana girme hususunda inhiraf ettirici ve saptırıcı bir hastalıktır.
O iman ettikten sonra da insanın ilerlemesine mani bir virüstür.
Kibir imanla beraber aynı yerde bulunamaz.
Kibirli hiçbir insandan şimdiye kadar ehlullah çıkmamıştır.
İman sahibi de olsa kibirli bir insan terakki edemez ve kendi gururunun kurbanı olur.
Bazen bir kısım meziyetlerinden dolayı hak makam mansıp verilmiş ancak kendisini aşamamış, hazmı nefs edememiş kimseler hüsnü zannın verdiği makamlara dil beste olabilirler.
Onlar gerçekten sırtlarına giydirilen urbanın kendilerine ait olduğunu zannederler.
Bu tip kimseler hafizen Allah kayıp gidebilirler.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem, "Kim tevazu gösterirse Allah onu yüceltir." buyurarak insanın terakkisi adına bir ölçü koymuştur.
Bir kimse kendisini herkesten aşağı görüyorsa yükselmeye namzet demektir.
Üstat hazretleri bu hakikati ey Enes çifteli, kafası da kibirli şu mizanı bilmeli.
Her adam için elbet cemiyeti beşerde içtimai binada görmek, görünmek için şu mertebe denilen bir penceresi vardır.
Eğer pencere kamet-i himmetinden yüksekse tekebbürle tetavül edecek, uzanacak.
Eğer pencere kamet-i himmetinden alçaksa tevazuyla tekavüs edecek, eğilecek.
Kamillerde büyüklük mikyıdır küçüklük.
Nakıslarda küçüklüğün mizanıdır büyüklük." ifadeleriyle dile getirmektedir.
Az önce ifade ettiğimiz hadisin devamında ise Allah Resulü, "Kim de kibirlenirse Allah onu yerin dibine batırır." buyurmaktadır.
Haddi zatında hiç kimse kendi olarak büyük değildir.
İnsan başlangıcı itibariyle bir damla pis sudan yaratılmıştır.
Sonu itibariyle ise içinde kurtların cirit attığı bir kemik yığınıdır.
İnsan bu iki necaset arasında muvakaten Cenab-ı Hak'tan gelen tecellilere makes olunca ahseni takvim sırrına mazhar olmaktadır.
Hadis-i şerifte geçen tekebbür ifadesi suni kendini zorlayarak büyük görülme demektir.
Yani büyüklenen kişi zatında küçüktür.
Şayet insanda bir büyüklük varsa o ancak Allah'a intisabın ve onunla irtibatın kuvveti ölçüsünde olur.
Nitekim bir ayette inne ekremek indallahi etküm.
Allah'ın ikram ve ihsanına en çok mazhar olanınız Allah indinde en çok takvalı olanınızdır buyurulmaktadır ayette.
Sizin en büyüğünüz denilmeyip Allah'ın ikram ve ihsanına en çok mazhar olanız buyuruluyor.
İnsan takvalı olduğu ölçüde büyüklük kazanır.
Fakat bu insanın kendine ait şahsi bir büyüklük değildir.
Belki kendisini Allah kapısında bir kıtmir olarak görmesi neticesinde yine Allah'tan celle celalühü gelen bir iltifattır.
İnsan bir kıtmir gibi başını hakkın eşiğine koyup alvar imamının tabiriyle orada sular gibi çağlayacak, eyyup gibi ağlayacak ve ciheryahı dağlayacak ki Cenabı Hak da başından tutup onu kaldırsın.
Hayır, sen o değilsin.
Sen benim için beni gösteren bir mirat-ı mücelles diyerek tekrim ve teşrifte bulunsun.
Demek ki mahiyeti böyle olduğu halde insan yine de kibre giriyorsa onda herhangi bir dengenin varlığından söz edilemez.
Tekebbür az önce de ifade ettiğimiz gibi büyük olmadığı halde büyüklük taslama diğer insanları hakir görme demektir.
Bir insan suniliğe girer de yapmacık büyüklüklere talip olursa hadisteki ifadeyle Allah onu yerin dibine batırır.
Böyle bir insan iman sahibi olsa bile terakki edemez.
teraki edemediği gibi ötede de sürüm sürüm olur.
Bu zaviyedendir ki kibir küfürün sebeplerinden biri sayılmıştır.
İçindeki büyüklük duygusunu atamayan bir insan iman dairesi içinde değilse o daireye girme bahtiyarlığına eremez.
Nitekim münafıkların lideri Abdullah ibn Übey ibn Selul mümin olamamıştı.
O Yahudilerle oturup kalkan, Tevrat ve İncil'i bilen zeki bir insandı.
Bütün bu özelliklerinden dolayı Medine'ye emir olmayı bekliyordu.
Tam o esnada ateş böceğiyle mukabil hakiki güneş Medine-i Münevvere'de birdenbire doğunca yalancının mumu sönü vermişti.
İşte Abdullah ibn Übey'in hazmedememe problemi böyle başlamıştı.
O hayatının sonuna kadar da içindeki kibri yenemeyecek ve Allah Resulüne karşı içten içe hep düşmanlık besleyecekti.
Kibirli insan belli bir zirveye ulaşsa bile orada kalması düşünülemez.
Zamanla baş aşağı gider.
Bediüzzaman Hazretleri, "Tevazua niyet onu ifsat eder.
Tekebbüre niyet onu izale eder dem" demektedir.
Tekebbür niyetle olmaz.
Kibir insanın kendi ruhunda vardır ve onda huy haline gelmiştir.
O mütekebbirdir ve büyüklük duygusuyla zehirlenmiştir.
Tevazu da insanın ruhunda, fıtratında vardır ve o insan neye malik olursa olsun mütevazidir.
İnsan kendi içinde hesabını görmüş, muhasebesini yapmış, kendi kendine karar vermiş ve ben insanların en küçüğüyüm diyebilmişse değerini korumuş demektir.
Bir gün rastladıkları köpek yavrularının kendi aralarında güzel güzel oynaştıklarını gören talebeleri Mevlana'ya, "Şlara bakın ne kadar da cana yakınlar, oynaşıyorlar." derler.
Mevlana ise bu söze şöyle mukabele eder.
Bir kemik atın da o zaman görün siz onları.
Evet.
Bir insanın gerçek durumunu da benliğine bir iğne saplandığında görmek lazımdır.
O bakımdan göstermelik yapmacık bir ahlak ile doğrudan doğruya fıtrat haline gelmiş ahlak birbirinden çok farklıdır.
Bu mevzuda iki insan tipi karşımıza çıkıyor.
Bu insanlardan biri iffetli değildir.
tenhada kaldığı zaman gözleriyle her tarafı tarar ve herkese bakar.
Ancak yanında arkadaşları olduğunda iffetli görünüp başını öne eğer.
Bu durum sunidir, yapmacıktır.
Diğer insan ise günah manzaralarına gözü kaysa bile ciddi bir pişmanlıkla kıvranıp iki büklüm olur ve aman ya Rabbi hata ettim.
der.
Bue samimidir ve tabiidir.
İnsan günaha girmiş de olabilir.
Ancak suniliye girmek o günahtan daha büyük bir günahtır.
Evet.
Bir insan tekebbüre niyet etse içinde kibir olmadığı halde büyük görünmeye çalışsa onun yaptığı suni yapmacık bir tekebbür olur.
Suni olarak yapılan tekebbür büyük görülme çabası ise vakar kabul edilir.
Yani o kimse bir mevkinin hakkını vermek için öyle görülme mecburiyetinde kalmıştır.
Mesela bir hoca dersini takrir ederken, bir hakim mahkemede hüküm verirken, bir subay erlerin başında gerekli olan disiplini, temine matuf bir tavır alırken kibir göstermiş sayılmaz.
Belki o meslek, o hal ve o vaziyetin gerektirdiği vakarı izhar etmiş demektir.
Bu gereklidir ve günah da değildir.
Tevazu da öyledir.
İnsan tevazu yapmaya niyet ederse tevazuu ihlal eder.
Tevzu böyle bir insanla bütünleşmemiş demektir.
Böyle bir insan hakikatte tevazu değil, kendini küçük göstererek riyakarlık yapıyor demektir.
Allah Resulünün iki yönü
Soru:Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem, "Allah'ım beni fakir olarak yaşat, fakir olarak öldür ve fakir olarak haşret" şeklindeki duasını nasıl anlamalıyız?
Cevap: Eğer ortada söylenmiş bir söz varsa bu konuda mühim olan o sözün nerede, hangi şartlar altında ve hangi siyakta söylendiğini değerlendirmek suretiyle manasını doğru anlamaya çalışmaktır.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, "Allah'ım beni fakir olarak yaşat, fakir olarak öldür.
Kıyamet günü de fakirler zümresi ile birlikte haşret buyururlar.
Bu hadis ehli tasavvuf arasında çok yaygındır.
Bu soru tevcih edilirken herhalde mana olarak buna zıt olan hadislerle karşılaştırılması isteniyor.
Şayet herkes kendi nefsi adına "Allah'ım beni fakir yaşat, fakir öldür, fakir haşre eyle" derse bir millet top yükün fakir olur ki topyekün fakirlerden müteşekkil bir topluluğun İslam'ın izzetini bayraklaştırıp omuzlarına almaları asla mümkün olamaz.
Kaldı ki yine hasen derecede bir hadiste Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, "Allah'ım açlıktan sana sığınırım.
Çünkü o pek fena bir arkadaştır buyurmuşlardır.
Keza Fahri Kainat Efendimizin sabah akşam sürekli okudukları duaların içinde de buna benzer ifadeler vardır.
Allah'ım tasadan ve hüzünden sana sığınırım.
Acizlikten ve tembellikten de sana sığınırım.
Korkaklıktan ve cimrilikten yine sana sığınırım.
Borca mağlup olmaktan ve düşmanların kahrından da sana sığınırım.
Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem Kur'an'ın pek çok ayetinde anlatılan iki günü vardır.
Mesela Fetih suresinin son ayetinde Hz.Muhammed Allah'ın resulüdür.
Onun beraberinde olanlar küffara karşı alabildiğine şiddetli ve sert, alabildiğine kararlı, dostlarına karşı da tevazu kanatları yerlere kadar inmiş mütevazidirler." buyurulur.
Müminlere karşı yüzü yerde muannitlere karşı aziz ve çetin olmak müslümanca bir duruşun ifadesidir.
İşte bu iki durum da efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de tam temessül etmiştir.
Sahabinin ifadesiyle ashab-ı kiram savaşın kızıştığı anlarda Allah Resulünün arkasına sığınırlardı.
Yine mesela Huney'in de atını düşmana doğru mahmuzladığı ve Hz.Abbas'ın onun atını tutmakta zorlandığı siyer kitaplarında anlatılır.
Hatta bu sırada Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem gür bir sesle, "Ben Allah'ın resulüyüm.
Bunda yalan yoktur.
Abdülmuttalib'in soyundanım.
Başka değil.
Bunda yalan yoktur." der.
Kim bilir belki de soyu ona yakışır şekilde dünyaya gelmişti, getirilmişti.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in bu celadetinin yanında bir de halkın içinde halktan biri olma yönü ve tevazuu vardı.
Hz.Ayşe radıyallahu anha'nın anlattığına göre Mekke'ye fethedildiği gün o sallallahu aleyhi ve sellem yerin göbeği olan Kabetullah'a girerken bin üzerinde tevazu içinde o kadar iki büklüm olmuştu ki alnı eğerin kaşına değiyordu.
Bir başka sahabi ise konuyla alakalı müşahadesini şöyle anlatır.
Allah Resulü diz çökmüş yemek yiyordu.
Onun bu halini gören bir bedevi tıpkı köle gibi yemek yiyor deyince efendimiz, "Evet, ben Allah'ın bendesiyim." buyurmuştu.
Bu efendimizin birbirine zıt gibi görünen iki gönlün ifadesidir.
Allah Resulü bu iki haliyle de hep en doğruyu temsil ediyordu.
Bunlardan birisinde İslam düşmanlarına karşı temsil buyurdukları İslam şahs-ı manevisi adına açlıktan, fakru-ru zaruretten, borçtan ve düşmanların kahrından Allah'a sığınıyor ve bunlardan yılandan, çiyandan nefret eder gibi nefret ediyordu.
O bu noktada ümmeti adına hareket ediyordu ve kafirleri sultası altına almaya gayret ediyordu.
Zaten fahri kainat efendimiz şahsen de hiçbir kafirin tahakkümüne katlanmaz ve bu mezelleti asla kabul edemezdi.
Diğer yönüyle efendimiz müminler arasında daha ziyade fakir ve fukara ile haşir neşirdi.
Allah celle celalühü ona böyle bir ahlakı talim buyurmuştu.
Mekke ileri gelenleri yer yer Allah Resulüne geliyor ve şu sıradan insanları yanından uzaklaştır da biz gelelim teklifinde bulunuyorlardı.
Efendimiz böyle bir şeye asla yanaşmıyor.
Kalbi paki nebevi bundan rencide oluyordu.
Fakat bir beşer olarak binde bir meyil ihtimali oldu mu bilemem.
Ama Allah konuyla alakalı hemen tebcil edalı bir tenbihte bulunuyor.
Ve böyle bir teklif karşısında sanki efendimize Bilal-i Habeşi, Suheyb Rumi, Habbab bin Ered ve Ammar gibi köle ve fakir fukara ile beraber kalmaya sabret diyordu.
İşte efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem böyle iki günü vardı.
Bazı rivayetlerde sorudaki duanın sonunda Hz.Ayşe'nin Allah Resulüne bir sorusundan da söz edilir.
Ya Resulallah niçin fakir olarak haşredilmeyi istiyorsun? Efendimiz de buyururlar ki, "Onlar zenginlerden 40 yıl evvel cennete gireceklerdir." Yani Bilal-i Habeşiler Ebu Süfyanlardan 40 sene evvel cennete girecektir.
Nitekim bunu teyit eden bir hadisede Allah Resulü bir defasında Abdurrahman bin Aff hakkında, "Ben onu gördüm malının hesabından ötürü makadı üzerine emekleye emekleye cennete giriyordu." buyurmuş.
Bunu Hz.Ayşe vasıtasıyla duyan Abdurrahman bin Avuf da o ihtişamlı kervanındaki bütün mallarını Allah yolunda infak etmişti.
Netice-yi kelam efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir yönüyle Müslümanlar içinde fakir fukaraya sabır ve tahammül edip tevazu gösteriyordu.
Bir yerde de kefere ve fecereye karşı Allah'ın yeryüzündeki en mümtaz varlığı olarak o aslanların başında her şeyi ayağının altına alacak mahiyette, "Allah'ım, açlık, mezellet, borcun galebesi, dünyanın kahrı gibi şeylerden sana sığınırım.
Beni bunlardan uzak tut diyordu.
Bu tavırlardan biri şahs-ı manevi Muhammedi namına, öbürü de Müslümanlara karşı kendi şahsı adınaydı.
Ölmeden önce Allah'a kavuşmak.
Soru: "Ehli tasavvuf ölmeden önce Allah'a kavuşmak için çabalıyorlar.
Acaba bir insanın ölmeden önce Allah'a kavuşması mümkün müdür?
Cevap: Allah'a vasıl olma, Allah'a ulaşma farklı seyir mertebelerinden geçmek suretiyle olur.
Tabii tasavvuftan nasibi olmayan kimse alem-i emirde ve alem-i halkta seyir nedir? Onu bilemez.
Husiyle maddeciliğin çok ileriye gittiği, kalbin ve ruhun yanı başında aklın ve fikrin ele alınmasının çok lüzumlu olduğu bu asırda bazılarına göre hayal ve naziriye gibi gelen bu meselelerden bahsetmek belki de faydası olacaktır.
Ama bir avam anlayışı içinde arz edecek olursak tasavvufta bu seyri ikmalde insanı münasebe değişikliklerine verilen adların şunlar olduğunu görürüz.
Birinci mertebe seyr ilallah mertebesidir ve kendi uzaklığını aşma adına Allah'a doğru seyretme demektir.
Saliki çok, müdavimi ona nispeten az.
Herkesi açık bir seyahati kalbiye ve ruhi olan bu yolculuk müsemma-i akdes diyebileceğimiz hazreet-i zat mülahazası mahfuz.
efaleminden isimler ufkuna, sonra da bu isimlerin gölgesinde mebde-i taayyün olan isme ulaşmakla nihayet bulan bir yolculuktur.
İkinci mertebe seyr fillah mertebesidir.
Bu seviyeye ulaşan insanda doğrudan doğruya fena fillah mertebesi zuhur eder ve o insan adeta daire-i maiyet içinde seyrine devam eder.
Vakaa ehl sünnet anlayışı içinde salih gördüğü şeylere şahsi pay nazarıyla bakmaz.
Fakat ciddi temkin bakar ve Allah'ın mürakebesine tam inanma şuuru içinde seyrini tamamlar.
Seyir minallah mertebesine gelince o nübüvvete has bir keyfiyettir ve haktan halka geliş demektir.
Salik varmış gitmiş seyrini ikmal etmiş sonra dönmüş ve götürmek üzere gelmiştir.
Resuli Ekrem Aleyhissalatu Vesselam'ın velayetinin tezahürü olan Mirac-ı nebi işte bu seyirlerin hepsini habidir.
Evliyaullah'tan olan Abdülkudd hazretleri şöyle der.
Hzreti Muhammed Aleyhissalatu Vesselam kevnü mekanları açtı.
Huzuru-u kibriaya vardı.
Kurbi huzurla müşerref oldu.
Dünya gözüyle hakkı gördü.
Huri ve gimmanın perdedarlığına şahit oldu.
Cennet ve bütün ni-i ilahiye onun önüne sofra gibi serildi.
Ama o alemin debdebe ve ihtişamı onun gözlerini kamaştıramadı.
Gittiği gibi insanlığı kurtarmak üzere insanların içine tekrar döndü.
Allah'a yemin ediyorum ki ben o mertebelere çıksaydım geriye dönmezdim.
Bu söz çok veciz olarak daima giden ve geri dönmeyen bir velinin seyriyle giden, gelen, götüren nebinin seyrini tefrik etmektedir.
Ama bütün bunlar esasen iç müşahede, ruha doğru derinleşme ve bir zevk işidir.
İç alemine doğru derinleşememiş, zahire takılıp kalmış insanlara bunları anlatmak çok zor olsa gerek.
Bu asır kalple beraber akıl asrı olduğundan bu tür şeyleri muhakkak Cenabı Hak kaldırmıştır.
Öyle ümit ediyorum ki yeniden bir velayet müessesesi inşallah teşekkül ettiği zaman pek çokları ilmi hakikatin yanında bu ruhani zevkleri de hissedecektir.
Üç kavram tevekkül, züht ve tevazu.
Soru: Tevekkül, züht ve tevazu kavramlarını izah edip bunların bir Müslüman için önemini açıklar mısınız?
Cevap: Tevekkül, vekil, müvekkil aynı kökten gelen Arapça kelimelerdir.
Vekil bir işin kendisine havale edildiği kimse demektir.
Mesela meclise milletvekili seçerken bizi orada temsil etmek üzere vekil seçip işimizi ona havale ederiz.
Eski ifadesiyle avukatın adı da vekildir ve ona iş ısmarlayan kişiye de müvekkil denir.
Biz vekile iş havale ederiz.
O da mahkemede bizim adımıza konuşur.
Sağ işlerimizde bize vekalet eder.
Müvekkili adına tasarrufta bulunur.
Tevekkül ise iradi olarak işini Allah'a tefiz etme, ona havale etme demektir.
Ancak burada bir tekif mevzu bahistir.
Diğer bir ifadeyle tevekkül menfaat-ı şahsiyenin yanında menfaat-ı maneviye ve menfaat-ı uhreviyeyi elde etmek için kendini biraz zorlayıp tedrici olarak işini Allah'a havale etme cehd ve gayretidir denilebilir.
Avukat tutan veya milletvekili seçen bir insan işini o kişilere havale eder.
Mümin ise dünyevi ve uhrevi işlerinde her şeyi Allah'a havale eder.
Ona tevekkül eder.
Tevekkülün bir manası da budur.
İnsan kendini zorlamalı ve peyder o ufku elde ederek Allah'a tevekkül etmelidir.
Yani bir tevekkül olduktan sonra bir daha sonra bir daha tevekkülde bulunmalıdır.
Biz bunu kelimenin karakteristik yapısından anlamaktayız.
Şeri manasına gelince tevekkül Allah'a güvenme, takatinin fevkinde işlerin altına girerken o işleri Allah'ın yürüteceğine itimat etme demektir.
Nasıl ki lokmayı ağzımıza koyarken çiğneme ve hazmetme mevzuunda işin %99'unun Allah'a ait olduğunu bilir.
Sadece lokmayı ağzımıza götürmekle iktifa eder ve gerisini Allah'a bırakırız.
Aynen öyle de takatimizin ve irademizin yettiği işleri yaptıktan sonra ötesinde Allah'a tevekkül ederiz.
Evet.
İnsan Allah Resulünün debeni önce bağla sonra Allah'a tevekkül et ifadesinden hareketle öncelikle bineğini sağlam olarak bağlamalı, sonra hırsızların çalmaması için Allah'a tevekkül etmelidir.
Böylece o dünyada üzerine gelen ve belini kıran pek çok şeyden kurtulmuş olur.
Bediüzzaman Hazretleri bu mevzuyu misall şöyle der.
Tevekkül edenle etmeyenin misali şuna benzer ki iki şahıs sırtlarında yükleri olduğu halde vapura binerler.
Bunlardan biri ben yükümü sırtımda taşıyacağım.
Yere koyarsam çadarlar ve heder olur." diyerek yükünü sırtından indirmez.
Diğeri ise tevekkül ve teslimiyetinin ifadesi olarak yükünü vapura bırakır.
Vapuru idare eden kaptana itimat eder.
Biraz sonra yükünü sırtında taşıyan kişinin takati kesilir, yorulur ve ayakları titremeye başlar.
Bu durumda arkadaşı ona şöyle ikaz eder.
Yükünü sırtından indirip yere koy.
Vapur senden daha kuvvetlidir.
Seni de sırtındaki yüküne de götürür.
Hem vapurun içinde sırtında yükünü taşımakla sahtillik ediyorsun.
Zaten seni de yükünü de vapur taşıyor.
Hem böyle maskara bir durumda kaptan seni görürse cezalandırabilir.
En iyisi yükünü vapura bırak ve kaptana teslim ol.
Evet.
tevekkül sahibi insanla tevekkülsüz insanın durumunu bu çerçevede değerlendirmeli.
Cenab-ı Hak bizi dünyaya göndermiş ve hayata ait birçok mükellefiyeti sırtımıza yüklemiş.
Rızkımızı da taahhüt buyurmuştur.
Bu durumda bir insan benim ve çoru çocuğumun hali ne olacak diyerek rızık endişesi taşırsa hayat onun için bütünüyle bir ızdırap haline gelir ve bu kişi Allah'a karşı cezaya sebep olabilecek bir davranışa girmiş olur.
Dinde tevekkülün manası budur.
Ancak tevekkül sebepleri bütünüyle terk etme değildir.
Önce sebeplere riayet, daha sonra tevekkül.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Bedir'de bütün savaş hazırlıklarını yapmış, ashab-ı kiramı arkasına almış, harb etmeye müsait ve hazır vaziyette düşmanın karşısına çıktığı yerde ellerini açıp içini şu ifadelerle Allah'a dökmüştür.
Allah'ım işte ordun işte ben.
Eğer bu orduyu mağlup edersen kıyamete kadar senin adını anacak kalmayacaktır.
İşte bu hal Allah'a teslim ve tevekkülün ifadesidir.
Mümin şartları yerine getirdikten sonra Allah'ın rububiyetinde ve uluhiyetinde bir olduğunu ilan manasında halis bir tevhidin ve her şeyi yaratanın Allah olduğunu itirafın ifadesi olarak Allah'a tevekkül etmelidir.
Zühde gelince onu değişik şekillerde tarif etmişlerdir.
Bu tariflerden bazıları şunlardır.
Züh dünyayı tamamen terk etmektir.
Züht dünyayı terk etmekle beraber ukba arzusunu da terk etmektir.
Zü dünya ve okba arzusunu terk etmekle beraber benlikten de vazgeçmektir.
Züd bir insanın çalışıp kazanarak elde ettiği şeylerin bir anda elinden gitmesi karşısında en ufak bir teessür duymamasıdır.
Bu hakikati Hz.Eyyüp şöyle dile getirmektedir.
Allah'a hamd ederim ki bana vermişti.
Şimdi de benden aldı.
Yani emanet olarak vermişti.
Emanet sahibi şimdi emanetini aldı.
verdiği zaman güzeldir.
Aldığı zaman da güzeldir.
Züht insanın dünyada elde ettiği şeylerden memnun ve kaybettiği şeylerden de mahzun olmamasıdır.
Züht hem malını hem de canını her an Allah yolunda harcayabilmektir.
Tarifleri çoğaltmak mümkündür.
Ancak meseleye külli bir bakış açısıyla yaklaştığımızda zühdü şöyle de tarif edebiliriz.
Züd, dünyayı dünya cihetiyle terk etmek, ukbayı bakar cihetiyle bir mekanizma gibi işletip ahireti kazanmaktır.
Yani zühd dünyanın insanın heveslerine bakan tarafını terk edip ahirete tarla olma ve esma-i ilahiye tecelligah olma yönlerini alma demektir.
Herhalde bu tarif şimdiye kadar zühdle alakalı yapılan tariflerin hepsini içine almaktadır.
Tevzu ise insanın yüzünün yerde olması demektir.
Kelime veda fiilinden gelmektedir.
Bu fiil bir şeyi bir yere koymak düşük, alçak, hor, hakir olmak demektir.
Tevazu şeri manasıyla insanın alçak gönüllü olması, kınatlarını yerlere kadar indirmesidir.
Tevazu ruhun yüksekliğinin ifadesidir.
Ruhen yüce kimseler mütevazi, ruhen dini ve aşağı kimseler mütekebbir ve mağrur olurlar.
Çok defa iç alemindeki çöküntü yıkık dökük olma insanı mağrur ve mütekebbir hale getirir.
Böyle bir insan tiz perteden konuşur ve herkesi hafife alır.
Aksine ruhen yüce olan kimseler kim olursa olsun yanına gelenler için kıyam eder ve onları da insan bilirler.
Bu o kimsenin ruhundaki yüceliğin ifadesidir.
Onun için efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem alçak gönüllü olma mevzuunda tevazu edeni Allah yükseltir.
Tekebbür edeni de Allah alçaltır buyurmuşlardır.
Allah karşısında kendisini herkesten düşük görmeyen kimse bir anlamda ruhen yıkık ve dökük bir insandır.
Mağrur ve mütekebbir olma aşağılık duygusunun ifadesidir.
Kendisinde bir eziklik, ruh perişaniyeti, ruh sönüklüğü ve kalpsizlik olan bir kimse hep büyük görülmeye çalışır ve ellerini arkasına koyarak mevcudiyetini hissettirme manasında öksürerek, gerinerek, "Hep ben varım" der durur.
Bu tür davranışlar hadislerde Firavuna izafe edilir.
Onun için yüce duygulara ve fevkaladek hisslere sahip olan kimseler herkese karşı son derece mütevazidirler.
Başkalarına da söz hakkı tanırlar.
Kendilerini insanlardan bir insan olarak görürler.
Bediüzzaman hem bu manayı hem de hadisin manasını ifade ederken şöyle der.
Ey Enes'i çifteli, kafası da kibirli.
Şu mizanı bilmeli.
Her adam için elbette cemiyeti beşerde içtimai binada görmek, görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır.
Eğer pencere kameti kıymetinden yüksekse tekebbürle tetavül edecek, uzanacak.
Eğer pencere kamet-i himmetinden alçaksa, tevazuyla tekavvus edecek, eğilecek.
Kamillerde büyüklük, mikyıdır, küçüklük.
Nakıslarda küçüklük, mizanıdır, büyüklük.
Zannediyorum yukarıda zikrettiğimiz hadisin manasının böylesine derin anlatılmış olması asrımıza kadar çok az kimseye nasip ve müyesser olmuştur.
Hadisten ve meselenin ruhundan anlıyoruz ki müminin hem hak hem de halk karşısındaki durumu tevazu ile ortaya çıkmaktadır.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Cibrili Emin ile otururken hayattaki mazlumiyet, mağduriyet ve yokluklardan içine şikayet gibi bir şey gelir ve Cibril'e şöyle der: "Ya Cibril, ikiü gün var ki peygamber hanesinde bir çorba pişmedi." Efendimiz böyle deren İsrafil Aleyhisselam iner ve şöyle der: "Allah'ın selamı var ya Resulallah.
Buyurdular ki, "Melik bir peygamber mi yoksa fakir, mütevazi, hayat yaşayan bir peygamber mi olmak istiyorsunuz?" Hakikatlere aşine olan efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, "Gönlü bunlara alışıktı ve diyeceği sözü biliyordu.
Bu sırada hayat-ı içtimaiyede kendisi için faydalı olabilecek şeyi seçmede melekut aleminin sultanı Cibril'in yüzüne baktı.
Cibrili Emin tevazu ya Muhammed diyordu.
Efendimiz de kul bir peygamber olmayı isterim buyurdular.
Allah Resulü sofrada bağdaş kurup otururlar.
köle ve hizmetçilerle beraber yemek yerlerdi.
Onu daha önce görmemiş olanlar ashabıyla otururken diğerlerinden ayırt edemezlerdi.
O kadar ki Kuba'da efendimizle Hz.Ebubekir yan yana oturmuşlardı da gelen bazı kimseler peygamber diye Hz.Ebubekir'e tazim etmişlerdi.
Bunun üzerine Hz.Ebubekir böyle bir yanlışlığa meydan vermemek için eline aldığı bir şeyi yelpaze yapmış ve efendimizin başında sallamaya başlamıştı.
Biz ise çok defa Cenab-ı Hakk'ın kereminden lütfettiği bazı şeyleri kendi meziyetimizmiş gibi firavunlukla sahiplenme yolunu seçebiliyoruz.
Burada alçak gönüllü olan tevazu kanatlarını yerlere kadar indirenler orada kuşlar gibi kanat çırpıp pervaz ederek cennetlere uçacaklardır.
Burada bir kısım kimseleri horkir görenler, meclislerde sözü başkalarına vermeyenler ve başkalarına hakkı hayat tanımayanlar orada çok rahatsız ve derbeder olacaklardır.
Allah muhafaza buyursun.
Tevazu ve tekebbürle alakalı bir tabir daha vardır.
Ucup.
Ucup insanın kendini, amelini beğenme manasınadır.
Çok defa insan meseleye aksinden bakabilir.
Bazen olur ki kişi hayatında çok büyük günah işlememiş.
hep hasenat yapmıştır.
Böyle biri amelini beğenme bataklığına düşebilir.
Allah korusun amelini beğenme insanı baş aşağı götürür.
Allah'ın kimsenin ameline ihtiyacı yoktur ve asla ucubu sevmez.
Bazen de şöyle olur.
İnsan çoğu zaman salih ameller yapamadığından dolayı ümitsizliğe düşer.
Tamese kapılacağı anda bir kısım hasenatını düşünür.
ümitsizliği atmak için onlara bakar ve bunlar bana yeter." der.
Dolayısıyla yanlış bir yola girmiş olur.
Yani tefritten ifrata geçer.
Ümitsizlik nesebi gayri sahih olarak ucubu doğurur.
Mesela bir kimse, "Ne olacak benim halim? Perişan ve sergerdanım." der.
Sonra ya vicdanının duyması veya birinin arkadaş sen düşündüğün gibi değilsin.
Maşallah seni tanıdığımdan bu yana hep salih amel işliyorsun demesi onu ucup çukuruna sürükleyebilir.
Tabiunun büyüklerinden Muhammed ibn Münkedir sabahlara kadar ahu vah edip ağlayan bir insandır.
Bir gün annesi dayanamayıp şöyle der: "Abe evladım, eğer seni kucağımda büyütmeseydim ve çocukluğundan beri seni bilmeseydim, belki bir günahı vardır da ona ağlıyor derdim.
Niçin hep ağlıyor? Hiç gülmüyorsun." Günümüzde de böyle insanlar vardır.
İşte bu kimseler de hiç günaha girmemiş olmalarına rağmen ucuba girebilirler ki o da ayrı bir hastalıktır.
Ucup hastalıklı bir ruh haletidir ve insanı baş aşağı götüren, amellerini yiyip tüketen bir virüstür.
İnsan böyle bir hastalığa düçar olur ise yaptığı güzel şeylerde kendisine düşen bir şey olmadığını düşünmelidir.
Mesela ben şöyle düşünmeliyim.
Nice akıllı kimseler görüyorum ki Eflatun kadar zeki, Sokrates kadar sistemci, Berkson kadar iç aydınlığına sahip, Pascal kadar aşk ve vecd insanı.
Benim ne liyakatim vardı ki Cenabı Hak onu değil de beni Müslüman kıldı.
Evvelde Allah'a ne takdim etmiştim ki karşılığında Cenab-ı Hak bana iman nimetini verdi.
Hiçbir liyakat ishar etmediğim halde Cenabı Hak beni halka bir şey anlatma mevkine yükseltti.
Dereden, tepeden söz ederken halk dinledi ve sonra da bir şeyler oluyor ümidine kapıldılar.
Bu meseleyi büyük müceddidin şu yaklaşımıyla noktalayalım.
Sen kendini bir kuru üzüm çubuğu bilmelisin.
Nasıl ki o şerbet tulumbacıkları üzümler kuru bir üzüm çubuğundan beslenirler ve üzüm çubuğu o üzümlere bakıp da gururlanmaz.
Bunları ben taktım diyemez.
Çünkü kuru bir üzüm çubuğu bu üzüm salkımına meder olamaz.
Öyle de hiç ender hiç olan nefsin kendisine takılan meziyetlerle fakirlenmeye ve kendisini beğenmeye hakkı yoktur.
Liyakatim vardı da benimle gösterildi demeye de hakkı yoktur.
Belki şöyle demelidir.
Çok fazla liyakatliler vardı.
Benim de sadece ihtiyacım vardı.
Acz ve fakrım bir dua halinde Rabbime yükseldi.
O bu dua ve ilticayı aczimin ve fakrımın ifadesi olarak kabul buyurdu da emsalim içinde liyakatım olmadığı halde beni de ehli secde kıldı deyip nefsini hor görmeli, gururunu kırmalı ve ucbe düşmemek için elinden geleni yapmalıdır.
Evet.
Her mümin kendisini böyle bilmelidir.
3üncü bölüm
değer ölçülerimiz.
Tebliğ metodu.
Soru: İslamiyet gibi mükemmel bir dinin gönüllerde tekrar yer bulabilmesi adına nasıl hareket etmeliyiz?
Cevap: İslam'ın kamil bir sistem olduğunu Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şerifler anlatmaktadır.
Kur'an-ı Kerim'de bir iki ayette içtimai, iktisadi, itikadi ve ameli hayatın genelinin İslam'da merkezleştiği üzerinde durulmaktadır.
Nasıl ki Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem yaratılışın ilk nüvesidir.
Varlık onun nurundan meydana gelmiş, neşvema bulmuş ve bunu ifade için zayıf bir rivayetle kendilerine izafe edilen bir söz, "Allah'ın ilk yarattığı şey benim nurumdur" demektedir.
Aynen öyle de.
İslamiyet bir bakıma bütün dinlerin özü ve esasıdır.
Çeşitli devirlere ait içtimai ve iktisadi yapılar ona müracaat etmişlerdir.
Peygamberlerin dilleriyle ifade edilen ahkam Kur'an-ı Kerim'in ahkamıdır.
Bu hakikat efendimiz de sallallahu aleyhi ve sellem ise kemaliyle görülmüştür.
İslam her yönüyle mükemmel bir dindir.
Nitekim ekmek ve aleyküm nimeti ve ise.
Bugün sizin dininizi kemale erdirdim ve üzerinizdeki nimeti tamamladım.
Sizin için din olarak İslam'dan razı oldum ayeti kerimesi bu hakikati ifade etmektedir.
Ekmektü lek dineküm.
Bugün dininizi ikmal ettim.
Kemale erdirdim.
Eksiği kusuru kalmadı.
O her şeyinizle sizin bütün ihtiyaçlarınızı görmeye kafi ve vafidir.
Ve etmem aleyküm nimeti dini ikmal etmekle nimetlerimi de size karşı tamamladım.
Artık benden vahy-i ilahi adına alacağınız bir nimet yoktur.
Olsa olsa bundan sonra onu anlama ilhamı olur.
Ve leküm islame dine yol ve şehrah olarak İslam'dan razı oldum.
Hoşnut olacağım tek din İslam'dır.
Bir Yahudi Hz.Ömer efendimize radıyallahu anh gelerek şöyle der: "Kur'an'da bir ayet var ki eğer o ayet biz yahudi cemaati hakkında nazil olsaydı o günü bayram ilan ederdik." Hz.Ömer, "Bu hangi ayettir?" diye sorar.
Bunun üzerine Yahudi yukarıdaki ayeti okur.
Hz.Ömer, "Yahudinin böyle demesine karşı, "Ben o ayetin ne zaman ve nerede nazil olduğunu biliyorum.
O ayet efendimize sallallahu aleyhi ve sellem cuma günü Arafat'ta vakfe yaparken nazil oldu demek suretiyle ayetin indiği günü Müslümanlarca iki yönüyle bayram olduğunu kendisine hissettirmiş olur.
İslamiyeti Müslümanların hayatına hayat kılma yolunu irşat ve tebliğ derslerinde uzun uzadıya arz etmeye çalıştım.
Bu meselede dikkatleri efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem davranışlarına, onun irşat ve tebliğ stratejisine çektim.
Günümüzde bazı insanların devrimle, devirmekle, problemleri çözme niyet ve teşebbüsüne mukabil sağda solda bütün vuruşanlara Resul Ekrem'in magazinini ve sihirini okumalarını tavsiye ettim.
gönüllere giden yolun ancak orada anlatıldığı gibi olacağını, bunun dışında bir yol takip edildiğinde terörün olabileceğini, 3 be tane memnunun yanı başında yüzlerce gayri memnunun meydana geleceğini ve bu türlü idarelerin asla istikrar kazanamayacağını ısrarla arz ettim.
Ama gel gör ki bu meseleyi bayraklaştıran üç beş tane maceraperest, Müslümanlık adına yapılması gereken şeyler onlara aitmiş gibi meseleyi sokağa döktü.
İslam ve Kur'an meselesini sokak meselesi yaptılar.
Tıpkı kendilerinden evvel sokakları berbat edenler gibi.
İstikbal ve bize düşen
Soru:Şu istikbal inkılabatı içinde en yüksek ve gür seda İslam'ın sadası olacaktır.
ifadesinin tezahürü için nasıl bir gayret içinde bulunmalıyız?
Cevap: "Her şeyden önce Rabbimden ümmeti Muhammed'i daha fazla bekletmemesini ve bu nimetini bizlere lütfeylemesini niyaz ediyorum." edelim.
Bu meselede birisi kulluk vazifesi gereği diğeri ise Cenabı Hak'a ait şe-i rububiyetin gereği olmak üzere iki durum söz konusudur.
İkinci şıktan başlayarak soruya cevap vermeye çalışalım.
Evvela şu istikbal inkılabatı içinde en yüksek ve en gürsedanın İslam'ın sadası olacağını Kur'an-ı Kerim'de Allah celle celalühü haber vermektedir.
Nitekim Cenab-ı Hak bir ayet-i kerimede daha evvel Hz.Davut ve Hz.Süleyman'a bahşettiği lütuflarını efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e de bahşedeceğini ifade sadedinde şöyle buyurmaktadır.
Allah içinizden iman edip makbul ve güzel işler yapanlara kesin olarak vaat buyurur ki daha önce müminleri dünyada hakim kıldığı gibi kendilerini hakim kılacak onlara kendileri için beğenip seçtiği İslam dinini tatbik etme gücü verecek.
ve yaşadıkları korkulu dönemin arkasından kendilerini tam bir güvene erdirecektir.
Bu ilahi bir kanundur.
İşte bu mevzuda Allah'ın bizden istediği şeylere tutunduğumuz zaman istikbal inkılabatı içinde en yüksek ve gül sada İslam'ın sadası olacaktır.
Bu manayı teyit eden başka bir ayet-i kerimede ise onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler.
Allah ise nurunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz.
Kafirler isterse hoşlanmasınlar buyurulmaktadır.
Onlar ciddi bir esasa dayanmayan, sadece dillerinde olan söz ve beyanlarıyla dini mübini İslam'ı üfleyip söndürmek istemektedirler.
Allah ise buna katiyen izin vermeyecektir.
Kafirler hoşlanmasalar bile Allah'ın bu mevzuda onların düşüncelerine, ifadelerine ve gayretlerine karşı muradı nurunu tamamlamaktır.
Cenab-ı Hak habibini sallallahu aleyhi ve sellem mahzı hidayetle insanları aydınlığa çıkaracak esaslarla hak din ve fıtratla iç içe yani dine tabiata ve şeriat-ı fıtriyeye katiyen muvafık olan prensiplerle göndermiştir.
Göndermiştir ama aynı zamanda onu korumuştur ve korumaya da devam etmektedir.
Güneşin doğmasıyla yıldızlar nasıl kayboluyorsa bu din de hakiki manasıyla sahiplerinin omuzlarında şehval açtığı zaman her düşünceye göreve çalacaktır.
Tabiri diğerle Allah bir yeri filizlendirdi.
Bir yerde yumurtaları hazırladı ve civcivleri meydana getirdiyse onları şer güçlerinin eline bırakmayıp koruyacaktır.
Aynı mana başka bir surede şu ifadelerle anlatılmaktadır.
O resulünü diğer bütün dinleri üstün kılmak için hidayet ve hak din ile göndermiştir.
İsterse müşrikler bundan hoşlanmasınlar.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir defasında keşke kardeşlerimi görebilseydim.
Buyururlar.
Yanındaki ashab-ı kiram, "Ya Resulallah, bizler kardeşlerin değil miyiz?" dediklerinde, "Siz benim ashabımsınız.
Kardeşlerim henüz gelmedi.
Onlar sonra gelecekler buyurur.
Bundan anlaşılmaktadır ki Cenabı Hak ümmetin başına gelenlere denk olarak sonunda geleceklere de bir kudret ve İslamiyete de bir istikrar bahşedecektir.
Allah Resulü başka bir hadislerinde ise şöyle buyurur.
Cihat benimle başlamıştır ve ümmetimin son demlerinde Deccal ile muharebesine kadar da devam edecektir.
Öyle anlaşılıyor ki ümmetin en sonunda inkar-ı uluhiyet davasında bulunan, peygamberliği inkar eden bir kısım safdil veya ehli ilhad kimselerin bazı kimselere peygamberlik yakıştırmasına karşılık hakka omuz veren kimseler dine sahip çıkacaklar.
ve hakkı temsili ahir zamanda bir kere daha en parlak şekliyle devam ettireceklerdir.
Evet.
Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde kıyamete kadar dini arka verecek bir topluluğun olacağından bahsetmektedir.
Bunun olmadığı an asla düşünülemez.
Bu topluluk belki bir dönem zayıflar ama sonra tekrar kuvvet kazanır.
Sua üfleneceği ana kadar dine sahip çıkar.
Bütün bu açılardan bakınca şu istikbal inkılabatı içinde en yüksek ve gür sadanın İslam'ın sadası olacağı görülür ki mevcut durum da bunu teyit ve tahsik etmektedir.
18.
ve 19.
asırlarda alem İslam'ın her cephede hezimet ve çözülmesine şahit olduk.
Ciddi bir yabancılaşma fırtına halinde ortalığı kasıp kavurdu ve insanımız kendine ait değerlerden adım adım uzaklaştı.
Pek çok okumuş insan dinden kaçmayı bir fazilet ve meziyet saydı.
Bunların tesirinde kalan bağışlayın aşağılık duygusu içindeki bir kısım kimseler de onlara uyup gitti.
20.
asrın son çeyreğine girerken bu defa da bizim hesabımızda bir kısım kıvılcımların parladığını gördük.
İnanan insanlar yeryüzünde tekrar ateizme, inkarcılığa, inkar-ı uluhiyete karşı derlenip toparlanma yoluna girdiler.
Artık Müslümanlar 18 ve 19.
asrın Müslümanı değildi.
Şimdilerde bir Müslüman tek başına da kalsa efendimizin davası adına cihana meydan okuyabilecek kadar kendisini iradeli, güçlü ve aynı zamanda ümitli hissetmektedir.
Arz ettiğim bu husus meselenin bir yanıdır.
Meselenin bir diğer yanı ise şudur.
Bizler dünya ve ahiret saadetimizin esası olan İslam'ı kendi aramızda ihya etme vasifesiyle muvazzafız.
İhlasın gereği de budur.
Bize düşen vazifeyi yapar, şen-i rububiyetin gereğine karışmayız.
Nitekim mele-i alada nelerin olduğunu, nelerin münakaşasının yapıldığını da bilemeyiz.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır.
Rabbim gece bana göründü ve ya Muhammed meleğ-i alada şu an neyin münakaşası yapılıyor biliyor musun dedi.
Ben bilmiyorum ya Rabbi.
Dedim bunun üzerine elini iki omzumun arasına koydu.
Serinliğini iki kürek kemiğim arasında veya göğsümde hissettim.
O anda bana magrip ile maş arası inkişaf etti.
Her şeye muttali oldum.
Daha sonra ya Muhammed diye bana seslendi.
Ben de buyur Rabbim emrine amadeyim dedim.
Şöyle ferman etti.
Mele-i Ala'nın sakinleri şu anda hangi konuyu müzakere ediyorlar biliyor musun? Dereceler ve kefaretler konusunda camiye cemaate yürüyerek gelme, her türlü zorluğa rağmen tas tamam abdest alma.
Bir namaz bittikten sonra şevkle bir sonraki namazı bekleme konusunda dedim.
Kim böyle yaparsa hayırla yaşar.
Hayırla ölür ve her türlü hata ve günahlarından sıyrılarak annesinden doğduğu gibi tertemiz olur.
Bir insan Allah yolunda öylesiye gayret gösterecek ve bu uğurda koşarken bir yerde ecel vaki olup ona kavuşacaktır.
Mezarına uğrayanlar ona bir fatiha okuyup geçeceklerdir.
O kimsenin kazandığı derecelerin münakaşası ise öteki alemde yapılacaktır.
Bir başkası ise bir taraftan belki günahlardan tam kurtulamamış olacak.
Fakat beri taraftan dinin adeta ateşten bir kor haline geldiği bir dönemde dine sımsıkı sarılacak, makamını, mansıbını kaybedecek, ticari hayatında zarara uğrayacak, bazı kesimlerden kötülük görecek fakat buna rağmen dinine var gücüyle yapışacak, onu asla bırakmayacaktır.
Bunun da Allah ile melekler arasında müzakere ve muhaveresi yapılacaktır.
Biz bilsek de bilmesek de öyle olacaktır.
Bize düşen cehd ve gayret etmektir.
Yegane vazifemiz budur.
İdareye talip olmak.
Soru: Sohbetlerinizde İslam alimlerinin idari makamlara talip olmaması gerektiğini ifade ediyorsunuz.
Bu durum Müslümanlar adına bir kısım zararlara yol açmaz mı?
Cevap: Bir gün Seyyidina Hz.Ali'ye yağız bir Arap atığı getirirler.
Bunun üzerine Hz.Ali imaretten, idarecilikten kaçmak için çok güzel bir at.
der.
Bir sahabi efendimize sallallahu aleyhi ve sellem bir yerde idareci olma talebiyle müracaat ettiğinde Allah Resulü, "Biz onu talep edene vermeyiz" buyururlar.
Yani bu vazife onun arkasına düşüp benimdir diye koşturanın değildir.
Efendimiz amcası Hz.Abbas'ın talebini de uzak durmasının daha hayırlı olacağını ifade ederek geri çevirdiler.
Bunun manası şudur: İdarecilik vazifesi onun peşinden koşana değil, bilakis onu almak istemeyene verilir.
Çünkü böyle birinin bu göreve ihanet etmesi düşünülemez.
idareci olabilmek amacıyla sokak sokak dolaşıp halkı kandıran, bu mevzuda rüşvet vermekten çekinmeyen bir insan aklı başında müminlerin destekleyeceği bir kişi olamaz.
Bu konuda bir müminin takınacağı tavır vazifeye talip olana değil ondan uzaklaşana sahip çıkmak olacaktır.
Çünkü böyle bir insan hasbidir.
Karşılığında bir şey almayı düşünmüyor demektir.
Makama karşı hırsı yoktur ve böyle bir hastalığa müptela değildir.
Ancak bir yerde Müslümanlık adına müminden başka liyakatli tek kimse yok ise bu kişinin Seyyidina Hazreti Yusuf Aleyhisselam gibi o eşe talip olması ise dinin bir emridir.
Hz.Yusuf beni ülkenin hazine işlerinden sorumlu bakan olarak görevlendir.
Çünkü ben malları iyi korur, işletme ve yönetimi iyi bilirim." sözüyle idarecilik talebinde bulunmuştu.
O bu vazifeye gelince devletin iktisadi yapısını düzene koymuş, tarıma önem vermiş, üretimi artırmış, ihtiyaç fazlasını ambarlara doldurtmuş ve hatta çevre memleketlerden gelen ihtiyaç sahiplerine de yardımda bulunmuştu.
Hz.Yusuf daha baştan bu işin altına girerken, "Ben işletme ve yönetimi iyi bilirim." demiş ve bu sözünü putperest bir cemaate karşı söylemişti.
Bina aleyh.
Bu mevzuda İslam'ın nokta-ı nazarı şudur.
Bir yerde bu işi yürütebilecek başkaları varsa mümin o işin altına girmemeli ve bu vazifeyi kardeşlerim yapsın demelidir.
Mümin irşat ve tebliğ adına köy köy koşayım.
Zira bu benim vazifemdir.
Hizmet en ileride olayım.
Herkes 5 saat çalışıyorsa ben 10 saat 20 saat çalışayım.
Mükafat taksimine gelince de ben bir şey almayayım duygu ve düşüncesi içinde olmalıdır.
Nitekim Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Amr ibn Asa radıyallahu anh ganimetten pay vermek istediğinde o yüce kamet ya Resulallah ben bunun için mi Müslüman oldum? Niye bunu bana veriyorsun?" demiştir.
Halbuki İslam harbe iştirak edenleri ganimeti helal kılmıştır.
Yine bir başka sahabi kendisine ganimetten pay verilmek istenince Allah Resulüne şunları söylemiştir.
Ya Resulallah ben bunun için Müslüman olmadım.
Müslüman oldum ki boğazını göstererek şuradan bir ok yiyerek şehit olayım.
Daha sonra efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu şahsı bir savaşta bahsini ettiği yerinden bir ok yemiş olarak bulmuş.
Başını dizine koymuş ve şöyle buyurmuştur.
Allah'ım senin yolunda hicret etti.
senin yolunda harb etti ve şehit oldu.
Senin peygamberin buna şahittir.
Bütün bunlar göstermektedir ki bir mümin hizmette çok ileri saflarda mücadele etmeli.
Ancak iş mükafat paylaşımına gelince ona hiç mi hiç iltifat etmemelidir.
O sırf makam mansıp uğruna kapısına kadar gelerek kendisini aldatmaya çalışan bir kenara çekilip de o makam ve mansıbı başkalarına vermeyi aklının ucundan geçirmeyen kimselere kesinlikle itimat ve itibar etmemelidir.
Ebu Hanife Hazretleri kendisine kadılık görevi teklif edilince bundan kaçınmış ve neticede değişik işkencelerle şehit edilmişti.
Yine büyük imamlardan Abdullah ibn Firureyşi kendisine aynı vazife teklif edildiğinde evine çekilmiş ve bu görevi vermesinler diye kendisini aklı yerinde değilmiş gibi gösterme yoluna gitmiştir.
Bir başkası ise yine aynı teklif karşısında evine kapanmış ve hayatının sonuna kadar evinden dışarıya adımını atmamıştır.
Şanlı tarihimizde bunun gibi birçok örnek vardır.
Binaen aleyh.
Zaten halk içerisinde bu işlere talip olabilecek pek çok insan vardır.
Bırakın bu işleri onlar yapsın.
Bizim vazifemiz Allah ve resulünün mesajlarını dünyanın dört bir tarafında muhtaç gönüllere ulaştırabilmektir.
Bunun dışında bize şahlık dahi verilse onu elimizin tersiyle itmesini bilmeliyiz.
Ben öyle dünyayı ve cenneti elinin tersiyle itebilecek seviyede bir gönül insanı değilim.
Bir insan olarak hırsım ve ikbal sevdam olabilir.
Ancak Allah'a yemin ederim ki şu dakikada bana reis-i cumhurluk verseler sizinle yaptığım şu sohbetleri ona tercih eder ve bu teklife güler geçerim.
Zaman zaman şahsıma da makam mansıp kabilinden bazı şeyler teklif edildi.
Ancak Allah'a hamdederim.
Rabbim beni korudu.
Dünyaya baktırmadı.
Müminler kardeştirler.
Soru: "Müslümanların müminler kardeştirler" ayet-i kerimesini ruhuna uygun bir şekilde anlayabilmeleri ve İslam kardeşliğinin devamlılığı için nasıl bir anlayış içinde olmaları lazımdır?
Cevap: İslam kardeşliği başlı başına bir mevzu olup özellikle günümüzde ehemmiyet arz eden hususlardandır.
Sözlerimize bu mevzudaki isteklerimizi Rabbimize arz ile başlayalım.
Allah esbabını hasıl ederek aramızda razı olacağı bir uhuvet tesis buyursun.
Çünkü Kur'an'dan öğreniyor ve inanıyoruz ki o kalplerimizi telif etmedikten sonra biz asla bu işe muvaffak olamayız.
Cenabı Hak Celle Celalüu, kalplerin en büyük müellifi efendimiz aleyhissalatu vesselam için dahi şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin yine de onların kalplerini birleştiremezdin.
Fakat Allah'tır ki onların arasını telif buyurdu.
Onları birleştirdi buyurmaktadır.
Neye göre? Belki bu işin bir kısım basit şartları vardır.
Belki içte bir niyet, belki başkalarının kusurlarına nazarı müsamaha, belki de mesleğinin muhabbetiyle yaşayıp başkalarının hizmetlerini de alkışlama.
İşte böyle basit bir şarta bazen Allah'ın büyük bir lütfu olabilir.
Ancak kalpleri telif edenin Allah celle celalühü olduğunda şüphe yoktur.
Günümüzde kardeşliğe çok ihtiyacımızın olduğunu hissediyor ve aramızdaki kardeşliğin pekişmesi lazım geldiğine yürekten inanıyoruz.
Ama hadiselerin farklı cereyanı itibariyle de görüyoruz ki çok defa mesele aksine cereyan etmekte, kardeşlik teessüs edeceği yerde iftiraklar ve ihtilaflar olmaktadır.
Bu durumun belki bir kısım sebepleri de vardır.
Müminler dış kaynaklı düşüncelerle ayrılığa düşmüştür.
Bu husus yeni değildir.
Bir fikir müminler arasında farklı düşüncelerin vücut bulmasına, Mutezile mezhebi gibi farklı cereyanların meydana gelmesine ve müşebbihe ve muattıla ve benzeri daha pek çok batıl mezhebin oluşmasına sebebiyet verdiği gibi günümüze kadar bir kısım ayrılıklara da sebep olmuştur.
İçimizde Müslüman görünen pek çok insan vardır.
Bunlar dışta ve içte çok mühim vazifelerle bu milletin kaderiyle oynamaktadırlar.
İçteki ayrılıklarımızın büyük bir kısmı onlara ait olduğu, olabileceği gibi dışta itibarımızın sarsılması ve devletçe haysiyetimizin zedelenmesi de büyük bir nispette yine onların eliyle meydana gelmektedir.
Tabii buna karşı devletçe çok şuurlu bir kısım tedbirlerin alınması icap etmektedir.
İkinci mesele, yaşadığımız ayrılıklarda bir büyük düşmanımız da Müslümanlık hakkındaki cehaletimizdir.
İslamiyet tam manasıyla bilinse, insanlar farklı düşünseler de birbirleriyle mücadele etmez, birbirlerinin hizmetlerini engellemezler.
Herkes mesleğinin muhabbetiyle yaşar.
Benim mesleğim hak der ama başkalarının mesleği, meşrebi yıkılsın gitsin deyip onları engellemeye çalışmaz.
dinin emirlerini yerine getirmeye çalışan bir profes, "Bu milletin en büyük düşmanı falanlar mı, filanlar mı diye sorduklarında o profesör, bu milletin en büyük düşmanı cehalettir." diyerek ibretlik bir cevap veriyor.
Müslümanlar şuurlu olsa, Müslümanlığı tam olarak bilseler bütün şer güçlere karşı daima dikkatli olurlar.
Evet.
Bizim en büyük problemimiz Müslümanlığı bilmeyişimizdir.
Beraber cennete gireceğimiz inşallah arkadaşlarımıza düşmanlık yapmanın hiçbir manası yoktur.
Sıratı beraber geçecek, Cemalullah'ı beraber müşahede edeceğiz.
Bugün birbirine düşmanca bakan kimseler belki orada yan yana olacak efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem livaül hamd sancağı altında da beraber bulunacaklardır.
Burada ise hasımlarımız müşterektir.
Bu haslar bizi birbirimize düşürüp adeta lokmalar halinde yutmaktadırlar.
Haddi zatında karşımızda müşterek bir düşman vardır ve içimize iftirak tohumları atmaktadır.
Düsturlarda ifade edildiği gibi yaratıcımız bir, sahibimiz bir, mabudumuz bir, razıkımız bir, bir bir bine kadar bir.
Hem peygamberimiz bir, dinimiz, kıblemiz bir.
Bir bir 100'e kadar bir bir sonra devletimiz bir memleketimiz bir ona kadar bir bir bu kadar birler birliği, ittifakı, muhabbet ve kardeşliği gerektirirken ayrılığa düşme, Müslümanlığın irfanına ermiş, ilmini elde etmiş bir insanın yapacağı şey değildir.
Cenabı Hak muhafaza buyursun.
Bununla beraber eğer yine de ayrılıklar olursa bir taraf çok yumuşak olmalı.
Müminlerin kusurlarına nazarı müsamaha ile bakmalı.
Onların hizmetlerini alkışlamalı.
kendi hizmet yolu ve metodu uğruna onları ve hizmetlerini karalamaya teşebbüs etmemelidir.
Dini mübini İslam'a hizmet eden herkesin hizmeti takdire şayandır ve herkes hizmetinin neticesiyle inşallah cennete girecektir.
Evet.
Bir kesimi herkese karşı müsahaalı olmalıdır.
Karşı taraftan bir kısım hanlıklar, kabaca davranışlar olabilir ama bunları hoşgörüyle karşılamalı ve affedici olup bu tavırlarını meseleyi anlayamadıklarını vermelidir.
Hatalarını anlayıp da bir gün geri gelme düşüncesi içlerine doğarsa inşallah aradaki mesafenin çok açılmadığını görmelidirler.
Bugün böyle ayrı parkurlarda koşmak ayrı istidatların inkişafına vesile olması bakımından hem uygun hem de hikmetlidir.
Yarın ayrı ayrı güzellikler kazanan bu parkurlar bir araya gelecek, büyük bir şehrah meydana getirecektir.
Kendi yolunu hak bilmek.
Soru: "Sadece kendi yolunu hak bilmek ve sadece belirli kitapları okumak ifrat sayılır mı?
Cevap: "Öteden beri herkes kimde bir ışık görmüşse başka ışık bilmediği için gece karanlığında onu yıldız zannetmiş, peşine takılmış ve hedefini onunla tayin etmiştir." Yıldız zannettiği şey belki de sadece bir ateş böceğiydi.
Ancak burada şunu da ifade edeyim ki irşat etmek için muhatabın illa da bir insanı kamil olması gerekmez.
Nitekim ehlullah arasında pek çok büyük kimse bazı avan kimselerin eliyle irşat olup hakikate ermiştir.
İhtimal bu durum hakikate eren kişinin saffet nazarıyla olmuştur.
Mesela bir hak dostu beni bir yerde avını saatlerce sabırla bekleyen bir ked irşat etti.
Ben ondan hakkın kapısından ayrılmamayı öğrendim.
der.
Başka bir hak dostu ise beni bir örümcek irşat etti.
Ağını ördü ve büyük bir sabırla avını beklemeye durdu.
Eğer ben kalpgahıma, tecelligah-ı ilahi olan kalbime kenzen bilinen Hazreti Allah'ın celle celalühü tecelliyle misafir olarak gelmesini bekliyorsam bir lafza gözümü kapamadan beklemem lazım ki o tecelliyi yakalayayım.
Ben bunu örümcekten öğrendim." der.
Evet.
irşat edelinin ille de büyük bir zat olması şart değildir.
Yukarıda herkesin kimden bir ışık görmüşse onu yıldız zannettiğini ifade etmiştik.
Hatta insanlar bununla da kalmamış.
Bir kesim itibariyle peşinden gittikleri kimseleri mehdi olarak görmüşlerdir.
Çocukluğumda ben de bir iki mürşide intisap etmiş ve müntesiplerinin bu zatları mehdi olarak gördüklerine şahit olmuştum.
Binayen şimdiye kadar bu şekilde belki 100 tane mehdi görmüşümdür.
Bana göre bu asırda adeta bir mehdi enflasyonu yaşanmaktadır.
Nitekim hiçbir devirde bu kemmiyette Mehdi ve Mesih görülmemiştir.
Vaka büyük kimselerin hiçbiri böyle bir iddiaya kalkışmamıştır.
Büyük tanıdığımız kimseler Allah beni Haz.
Mesih'e merkep yaparsa bunu cana minnet sayarım.
Ben kendimi ona bile layık görmüyorum." demişlerdir.
Büyüklerde büyüklüğün alameti küçük görünmek, küçüklerde küçüklüğün alameti ise büyük görünmektir.
Ancak bu meselede büyük zevat kusur ve kabaatı yoktur.
Nitekim şeyh uçmaz, müritleri uçurur." sözü boşuna söylenmemiştir.
Halk cahil olup kelam ve fıkıh usulü bilmeyince ve kalbi hayatı da olmayınca bazı zatların hissi kalbel vükun evinden bir kısım şeylere nigehbanlarını, onların bu tür makamları haiz olduğuna hamletmişlerdir.
Sahabe efendilerimiz bu tür şeylerden hep kaçmışlardır.
Mesela Hz.Ebubekir'in radıyallahu anh olağanüstü hallerine dair nakledilmiş hiçbir şey yoktur.
Halbuki o peygamberlerden sonra beşerin en büyüğüdür.
Hz.Ömer'e radıyallahu anh isnat edilen bir iki vakadan başka onun durumu da aynıdır.
Halbuki Hz.Ömer radıyallahu anh mülhemundandır.
İlha mazhar bir zattır ve bütün aktabın üstündedir.
Büyüklerin durumu böyledir.
Ama gel gör ki halkımız cahil olduğundan Allah'tan celle celalühü gelen bir kısım ihsan ve ikramları günahkar şahıslarda görmek suretiyle kısmi ve gizli bir şirke girerek insana kamet-i kıymetinin üstünde payeler vermektedirler.
Aynı zamanda bir cemaatin şahs-ı manevisine tereddüp eden şeyleri zayıf ve aciz bir kısım kimselerin omuzlarında görmeye çalışmakta, dolayısıyla hata etmektedirler.
Bu kimseler cahillikleri sebebiyle hep ifrata düşmektedirler.
Böylesi bir ifrata saflandıkları için de başkasına hakkı hayat tanımamakta ve kendi mehdilerinin arkasından gitmektedirler.
Herkes büyük bildiği zatı varsın büyük bilsin.
Fakat onu büyük bilme, başkalarının büyük görüp saygı duyduğu insanları küçümseme, hafife alma gibi bir yanlışlığa sevk etmesin.
Sadece belirli zatların kitaplarının okunması meselesine gelince günümüzün dertlerine tercüman olmuş, küfrü ve ilhadı yerle bir etmiş, İmam-ı Rabbani ve İmam Gazali gibi büyük zevat nurlu ve feyizi eserlerini evleviyetle okumak elbette gereklidir ve bunu kimse kınamamalıdır.
Ancak bunların dışında başka eserler okunmamalıdır demek sadece bağnazlıktır.
İmam-ı Rabbani Hazretlerinin eseri elbette okunmalıdır.
Ancak bunun yanında Allah Resulünün siyeri, Ashab-ı Kiram'ın hayatı, ilmi hal bilgileri de ihmal edilmemelidir.
Ben özellikle Muhammed Yusuf Kandehlevi'nin ihlas ve samimiyetle yazdığı hayat Sahabe isimli eserinin okunmasını tavsiye ediyorum.
Katien in ki ahir zamanda ancak ashabın yoluyla bu çukurdan dışarıya çıkılabilir ve bu aşılmaz tepeler aşılabilir.
Hiç kimsenin şüphesi olmasın ki bizler ashabın hayatını temsil ettiğimiz nispette Resuli Ekrem'e aleyhissalatu vesselam yaklaşmış olacağız.
Ülfetten kurtulma yolları.
Soru: Ülfetten nasıl kurtulabiliriz?
Cevap: Ülfet, insanın belli şeylere karşı alışkanlık kazanması suretiyle etrafında görüp durduğu olağanüstü varlık ve hadiselere karşı lakait ve alakasız kalması demektir.
İnsan yaratılışı itibariyle ülfete açık bir varlıktır.
Zira o bir mesele karşısında ilk başlarda heyecan duysa da gerekli bakış derinliği yakalayamazsa zamanla bu heyecanını kaybeder ve artık en ciddi meseleler bile onun nazarında canlılığını yitirir ve ilgi çekmez olur.
İslamiyetle ilgili can alıcı bir mevzu ilk duyduğumuzda kalbimizdeki bütün fakülteleri tetikleyici, rabbimizle münasebetimizi takviye edici, çok canlı bir hitabe olarak hissedip ürpürebiliriz.
Fakat daha sonra ülfetle birlikte o mesele sadece kendine has donuk hatlarıyla akıllarda bir hikaye olarak kalabilir.
Ruhumuzda meydana getirmesini beklediğimiz heyecanı artık meydana getirmez hale gelir.
İşte bu durum bir ülfet ve ünsiyet durağanlığıdır.
Her devirin en büyük hastalıklarından olan ülfetten sahabiler de etkilenebiliyordu.
Abdullah ibn Mesud'un radıyallahu anh anlattığına göre ayetler gökten terü taze peşi peşine gelirken bile onlar elbette kendi seviyelerine göre ülfetten dolayı uyarılmışlardı.
İman edenlerin kalplerinin Cenabı Hakk'ı ve onun tarafından inen hakikatleri hatırlayarak yumşayıp saygıyla dirilme vakti gelmedi mi? Sakın onlar da daha önce kitap verilen ümmetler gibi olmasınlar.
Zira kitabı tanımalarının üzerinden kendilerince uzun zaman geçmesi sebebiyle onlarda ülfet meydana gelmiş, neticede kalpleri katılaşmıştı.
Hatta onların çoğu büsbütün yoldan çıkmışlardı.
Bu uyarıyla birlikte sahabiler kemale giden yolu kendilerine göstermek ve kalplerine heyecan vermek için adeta tehdit ediliyorlardı.
Eğer bu durum onlar için söz konusu olduysa onlardan sonra girecek her topluluk için de söz konusu olabilir.
Biz de orijinalitesi üzerinde terü taze Müslümanlığın yeniden doğuşunu gördüğümüz zaman mesele-i sahabi neşvesi içinde kabulleniyor.
Gecelerimizi oldukça canlı geçiriyor.
Yer yer bu türlü mevzular karşısında içimizde heyecan duyuyor ve gönlümüzle Allah'a celle celalühü yöneliyorduk.
Fakat zamanla bunlar bizim için de alışa geldiğimiz meseleler haline geldi.
Ve sonra Allah'tan gelen kitapta anlatılan her mesele o ölü gönüllerde makes bulmamaya başladı.
Gönüllerimiz artık eskisi gibi ürpermiyor, günlük meseleler içinde boğulup kalıyorduk.
İnsanlar kitabımız 14 asır evvel Hazreti Muhammed'e sallallahu aleyhi ve sellem nazil oldu.
İfadesi Arapçadır.
İçinde de bizden bazı şeyler isteniyor ama biz bunları bilmiyoruz diyorlarsa burada bir ülfet var demektir.
Bu durum hem o insanlar hem de o kitap için büyük bir talihsizliktir.
Ve bu insanlardan meydana gelen bir toplum da baş aşağı gitmeye başlamış demektir.
Bu ülfet çemberinin kırılması bazı faktörlere bağlıdır.
Bizim için gerekli olan da işte bunlar üzerinde durmaktır.
Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki bugün insanımız bulduğu şeyin kadrini, kıymetini bilmemek suretiyle ülfet içindedir.
Her şeyden evvel Kur'an'a sahip çıkan bir cemaat neye sahip olduğunu iyi bilmeli ve onu elinden kaçırmamaya azami dikkat etmelidir.
Bu meseleye Hz.Musa Aleyhisselam hakkında anlatılan bir hadise ile ışık tutmak istiyorum.
O büyük peygamber, ya Rabbi, görüyorum ki pek çok kimse ciddi bir coşkunluk ve heyecan içinde sana doğru koşup gelirken daha sonra vazgeçiyor ve yarı yolda kalıyorlar." diyor.
Cenabı Hak kemal-i hikmet ve azametle, "Ey Musa, onlar bana ulaşanlar değil, henüz hiçbir şey bilmeden yola koyulanlardır.
Bana vasıl olan insanlar asla gerisi geriye dönmezler" diye ferman ediyor.
Ülfetin temelinde evvela vasıl olmadan elde edilen küçük şeyleri hatta vesilelere ait şeyleri gaye mevkine koyarak her şeyi elde etme, gurur ve kibrine kapılma gibi marazi bir ruh haleti söz konusudur.
Evet.
İnsan her şeyden önce kendisinden ne istendiğini iyi tetkik etmelidir.
Ondan rabbine bin bir ismiyle kalbi ürpere ürpere tazarru ve niyaz etmesi isteniyor.
Bu gecenin karanlıkları içinde Rabbe teveccühün atıdır.
Riyazi bir kısım şeyleri sayıp dökme değildir.
Mümin vicdanında her zaman onu celle celalühü duymaya çalışmalı.
ona söylediği ve ondan gelebileceği tasavvur ettiği her şeyin kendi vicdanında ve kalbinde makes bulup içinde bir aydınlık meydana getirmesini gaye haline getirmelidir.
Ülfet bir hastalık ve bakış zaafına bağlı marazi bir ruh haletidir.
Bu itibarla insanın her şeyden önce hem şahsi gurur ve kibrini hem de cemaat enaniyetini bırakması lazımdır.
Bunları elden bırakmayan benim diyen bir insanın öbür alemden gelen benim sesini duyması mümkün değildir.
tasavvufi ifadesiyle önce benlikten vazgeçme sırları kazanılıp sonra da rabbin karşısında izafi ve aciz bir varlık ortaya konulmalıdır.
Ülfetten kurtulmak için bu birinci şarttır.
Ayrıca ülfeti yırtmak bir ameliyat-ı fikriye ister.
okuyan, düşünen ve karşısına çıkan hayat kitabının her safhasını yeni yeni terkipler şeklinde gören, o terkiplerle irfan hayatına yeni yeni derinlikler kazandıran bir insan, her tarafı çok orijinal şeylerle donatılmış bir yolda yürüyor olacağından daima canlı yaşayacaktır.
Dahası İslam'a ait her şeyi terü taze olarak vicdanında duyacak ve onun aşkıyla yaşayacaktır.
Düşünmeyen, araştırmayan, tefekkür etmeyen bir insan ise ülfetten kurtulamayacaktır.
Pek çoğumuz itibariyle okuduğumuz kitaplarla bu hususta ders almışızdır.
Ama asıl mesele bu dersi tatbik sahasına koyabilmektir.
Büyüklere ait menkıbeleri okumak da ülfetten kurtulmak için yapılabilecek şeylerdendir.
Mesela bu konuda ashab-ı kiram dair yazılmış kitaplar okunabilir.
Zira salih insanlar zikredildiği zaman ölmüş kalpler ihya olur.
O büyük örnekler karşısında vicdanlar öperir ve titrer.
Onları tanıyan biri büyüklükleri karşısında onlar nerede? Biz neredeyiz diye soracak ve kendisini çok ciddi bir muhasebeye zorlayacaktır.
Önden çekici arkadan itici faktörler olmadıktan sonra ülfet denen büyük belanın badiresinden kurtulmak çok zordur.
Sahabilerden Hz.Hanzala ibn Rebi radıyallahu anh efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem yanında duyduğu neşveyi başka zamanlarda duyamadığından ötürü kendisine nafaka hanzala hanzala münafık oldu diyor nifaktan endişe ettiğini söylüyordu.
Bir gün yine bu duygular içindeyken Hz.Ebubekir'le karşılaştı.
Onun böyle kederli halini gören Hz.Ebubekir radıyallahu anh ne olduğunu sordu.
Aldığı cevap nafaka hanzala.
Hanzala münafık oldu oldu.
Hanzala daha sonra bu duygusunun sebebini de şöyle açıkladı.
Resuli Ekrem'in huzurunda olduğumuzda cennet ve cehennemden bahsediliyor.
Sanki onları görmüş gibi oluyoruz.
Oradan ayrılıp evladu iyal çolu çocuk bağ ve bahçemize gidince gözümüzün önünden her şey siliniyor.
Çarşıya çıktığımız zaman Allah ve resulullah unutuluyor.
Bu ise münafıklık ve iki yüzlülükten başka bir şey değil.
Hz.Ebubekir hanzalayı dinledikten sonra aynı duyguları kendisiyle hissettiğinden, "Vallahi ben de aynı duyguları yaşıyorum." der.
Bunun üzerine beraberce gidip hallerini efendimize sallallahu aleyhi ve sellem açarlar.
Allah Resulü, "Nefsimi kudret elinde tutan zat-ı zülcelali kasem olsun ki siz benim yanımdaki hali dışarıda da devam ettirip o durumunuzu koruyabilseniz melekler aranıza iner yollarda sizinle musafaha ederdi.
Fakat ey hanzala bazen öyle bazen böyle olması normaldir.
Bu münafıklık değildir." der ve son cümleyi üç kere tekrarlar.
Allah Resulü bunu derken sanki, "Ey hanzalı, bir ekin gibi düşeceksin.
Düşeceksin ama ürperip kalkacaksın.
Ya Rabbi, gaflet içine düştüm diyecek.
Yine ona koşacaksın.
Başka bir zaman yine bir gaflet seni bastıracak.
Ayın bulutların arkasında kaldığı gibi yine görünmeyeceksin.
Fakat biraz sonra yine çıkacak ve koşacaksın.
An olacak evladu iyalinle hemdem olacaksın.
an olacak.
Rabbinle hemdem olarak mest ve sermest yaşayacaksın." diyordu.
Beşerin sürekli o yüksek çizgide kalması zordur.
Çünkü onun tabiatı böyledir.
Bazen ulvi alemlerde dolaşırken bazen da tanınamayacak hale gelebilir.
Tabiin imamlarından Abdullah ibn Ebi Müleyke diyor ki, "Ashab-ı kiram'dan 30 kadar insan tanıdım.
Hepsi de kendilerinde nifak alameti olduğu şüphe ve korkusunu taşıyorlardı.
Bunların içinde Hz.Ömer ve Hz.Ayşe radıyallahu anhüa gibi büyük sahabeler de vardı.
Hazreti Ömer ki Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem onun hakkında "Benden sonra peygamber olsaydı Ömer olurdu." buyurmuştur.
Hz.Ayşe dinin birçok hükmünü kendisinden öğrendiğimiz ilmiyle bilinen bir sahabiydi.
Bu zatlar kendi haklarında endişe yaşıyorlarsa bizim gibi sıradan müminlerin kalbinin kasvetinden, gözünün yaşarmayışından, gece hayatının bulunmayışından, rabbiyle münasebeti olmadan geçirdiği 24 saatin şeytan hesabını geçmiş olacağını düşünmeyişinden endişe yaşaması evleviyetle gereklidir.
Şayet bir insanın içinde en azından ticari hayatındaki bozulma karşısında duyduğu endişe kadar bir endişe yoksa kendi münafıklığından endişe etmelidir.
Bir mümine ben münafık diyemem.
kendisi de demesin.
Fakat Allah Resulü bazı emareleri münafıklık alameti olarak saymıştır.
Mümin bunlardan endişe duyup ürperdiği zaman bir bakıma ülfetten kurtulma adına kendisine bir yol ve yöntem arayacaktır.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hz.Huzeyfe'ye radıyallahu anh münafıklar hakkında bilgi vermişti.
O münafıkları ve bazı zuhur edecek fitneleri biliyordu.
Hz.Huzeyfe münafıkların cenaze namazlarına katılmıyordu.
Hz.Ömer de radıyallahu anh onu takip ediyor, onun namazını kılmadıklarının namazına katılmıyordu.
Bir gün Hz.Ömer'in iyi olarak tanıdığı birisinin cenazesi getirilir.
Herkes namaza durmaya hazırlanırken Hz.Huzeyfe oradan ayrılır.
Bunu gören Hz.Ömer hemen peşinden yetişir ve ona cenazenin münafıklardan olup olmadığını sorar.
Cevap vermek istemeyen Huzeyfe'yi biraz zorlayınca evet.
cevabını alır.
Her gün camide müminlerin arasında olan bir insanın İslam'dan nasıl nasib olmaz? Ama olmamıştı işte.
Bunu duyan Hz.Ömer'in endişelerini insan daha iyi anlıyor.
Hz.Ömer gibi bir kamet-i bala bile bunu sorarken, "Acaba biz hayatımızda hiç endişe duyduk mu?" Seccadeye başımızı koyup, "Rabbim, endişe ediyorum.
Ben de onlardan mıyım? Onlardan olmaktan sana sığınırım." endişesini izhar ettik mi? Rabbenzi kulubene hede ve rahme.
Ey kerim rabbimiz bize hidayet verdikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla diye inledik mi? Allah Resulünün sallallahu aleyhi ve sellem durmadan tekrar ettiği ya mukallibel kulub sebit kalbi al dinik.
Ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım kalbimi dinin üzere sabit kıl.
Duasıyla yalvarıp yakardık mı? Eğer bu endişeleri içimizde duymuyorsak kendimizde bir nevi nifak olduğu endişesini taşımalı ve korkmalıyız.
İnsan bu hususta endişe ettiği kadar rabbiyle münasebetini güçlendirecektir.
Hazreti Ömer radıyallahu anh sen nerede? Şehadet nerede? sorusunu kendisine soruyordu.
Şimdi sana sen neredesin diye sorabilir miyim? Endişe edecek, korkacaksın.
Allah da o ülfet perdesini yırtacak.
Bunun için kalbi incelten Kitabür Rekaikle çok iştigal edeceksin.
Şu dünyada gezdiğin, dolaştığın gibi Allah Resulünün sallallahu aleyhi ve sellem her biri nur efşan sözlerine tutunacak ve ahirette dolaşacaksın.
Orada hesabı, mizanı ve başına girecek şeyleri burada görüyor gibi olacaksın.
Alimet nefsaddemet veat.
Her nefis ileriye ne takdim ettiğini ve geride ne bıraktığını bilecektir hakikatini gözlerinle görüyor gibi olacaksın.
Bunun için sık sık önünü ve arkanı yoklayacaksın.
Senden evvel ahirete salihat ve güzel ameller adına ne gönderdin? Geriye bıraktığın şeyler ahiret adına işine yarar mı yaramaz mı? Bunlara bakacak.
sık sık kendini kontrol edecek.
Dünyadayken ahiret sahnelerinde geziyor gibi gezeceksin.
Bunlar ülfetin perdelerini paramparça edecek ve insan kendisini Kur'an'ın alem ve havasına salacak ve o terü taze yeni nazil oluyormuş gibi görülecektir.
Ülfet perdesini yırtmak için şekil ve şekilcilikten kaçınmak lazımdır.
Namaz mümin için bir vecibe ve vazifedir.
Evrad-u ezkar, dua gibi şeyler de insanın manevi hayatı adına çok mühimdir.
Bunlar askeri talim ve terbiye gibi sadece şekli olarak yerine getirilecek şeyler değildir.
Bunların her biri hakla ayrı bir münasebet ifade eder.
binaen aleyh gerek evrad-u eskar okurken gerekse rabbe namaz ve sa ibadetlerle teveccüh ederken bunları şekil olarak yapmaktan daha ziyade vazife şure içinde bulunmalı muhatap olarak karşında onu görmelisin.
önünde seni hesaba çağıran rabbin, ayaklarının altında sırat köprüsü, dağ cesametinde alevlerin kıvıcımlarının seni tehdit ettiğini düşüneceksin.
Sırtında bütün bir hayatın mesuliyet ve vebaliyile beraber o köprüyü geçmekle mükellefsin.
Düşün ki defterler sağda sola uçuşup duruyor.
Defterini kimi sağdan kimisi soldan alıyor.
Bunları düşününce endişeyle ciğerlerin parçalanır.
Yüreğin ağzına gelir gibi olacaktır.
Evet.
Sen hep bu endişeyi taşıyacak ve bu endişeyle rabbin kapısının tokmağına vuracaksın.
Mücriim, günahkarım, isyankarâım, efendisinden kaçmış bir köleyim.
Fakat senden gayrı kapı bilmiyorum." diyecek ve İbrahim ethem gibi yalvarıp yakılacaksın.
ilahi abdel asi etir ve yekü müheymin asem yescüudin siv ilahi günahkar kulun günahlarını itiraf ederek sana geldi sana dua ediyor eğer af ve mağfiret edersen O işi ehil sensin.
Eğer kapından kovarsan senin kapından başka hangi kapı var ki oraya gidilsin? Bana öyle gelir ki duygu ve düşüncelerimizi bu anlatılanlarla canlandırma gönül hayatımıza fer getirecek, bizi kuvvetli kılacak ve bu sayede mükemmel fertler olma istikametinde yükselme imkanına kavuşacağız.
Canlı kalmanın yolları.
Soru: Hak'ka hizmet yolunda ilk günkü aşk, şevk ve canlılığımızı koruyabilme adına neler yapabiliriz?
Cevap: Her şey ilk ortaya atıldığında yeni ve terü taze olması itibariyle insan ruhunda bir heyecan meydana getirir.
Fakat bu heyecan daha ziyade hislerden kaynaklanmaktadır.
Böyle yeni şeyler insanın his dünyasına gelip çarpar ve onda yeni bir canlılık meydana getirir.
Daha sonra bu meselenin daha akıllıca, daha sistematik ve daha makul esaslara dayandırılması gerekir ki uzun ömürlü olsun.
Evet.
Her yeni şey insanda bir şevk ve zevk hasıl eder.
Bu sayede kişi bir zevk-i ruhani içine girer.
Ashab-ı kiramın büyüklüğünün arkasında da bu hakikat vardır.
Onlar zulmetten, küfürden, dalaletten ve karanlıklardan tamamen sıyrılarak Efendimize sallallahu aleyhi ve sellem ittiba ve iktida etmişlerdi.
Efendimizin nübüvvet atmosferi içinde çok taze, çok yeni şeyler duyup zevk ediyordu.
Her gün adeta semada hazırlanmış, meleğin eliyle yeryüzüne inen yeni bir sofra ile semavileşiyorlardı.
Bu durum onları eski hayatlarından öyle uzaklaştırmıştı ki sabah akşam en doğruyu söyleyenin sofrasına oturup kalkıyor ve her gün gelen o taze taze sofralarla dünyadan ve masivadan fersah fersah uzak bir atmosfere yükseliyorlardı.
Bu onlarda yeni ve taze bir ruh haleti hasıl ediyordu ki bu bizim namazlarımızda, dualarımızda ve başımızı yere koyup secde ettiğimiz anlarda bile çok nadir duyabildiğimiz ölçüdeydi.
Bu ruh haletini bir örnekle arz etmek istiyorum.
Bazen öyle bir hal olur ki o hale mazhar olduğumuz zaman kendimizi Cenabı Hak'a çok yakın hissederiz.
O anda bütün dünya bize verilse elimizin tersiyle rahatlıkla itebiliriz.
Hatta o lahzada bize buyurun cennete girin dense Yunus Emre gibi, "Cennet başkalarının olsun.
Bize seni gerek seni" deriz.
Ama o bir anlık durumdur.
Bu anı hayatın aşirelerine, saniyelerine, saliselerine yerleştirme önemlidir.
Zannediyorum sahabenin hayatı hep böyleydi.
Bunlar efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem vesile olması sayesinde semadan inen turfanda cennet nimetleriyle sürekli tazelenip durmuş, Müslümanlık adına his ve heyecanlarını hep canlı tutabilmişlerdi.
Namaz insanların ancak zamanla alışkanlık kazanacağı bir ibadettir.
İnsanlar günde beş defa abdest alır.
Huzuru kibriyaya evrenir.
düşünceleri ve kalpleriyle o işin içinde olmaya çalışırlar.
Belki bazen sadece hisleriyle hatta bazen sadece şekli olarak namaz kılarlar.
Diğer ibadetlerde de aynı durum geçerlidir.
Kabe'yi tavaf ederler.
Bu esnada ta sidre-i müntehaya kadar bu mekanın meleklerin metafı olduğunu, Cibril'in aleyhisselam dahi oraya pervane döndüğünü, geçmişte binlerce peygamberin o metafta dolaştığını düşünemeyebilirler.
Unuturlar da bu dönüşleri sadece bir şekilden ibaret kalır.
Orada Allah'ı celle celalühü unutup nefsaniyetlerini yaşayabilir.
İnsanlığın çok aşağı derekelerine sükut edebilir.
Hatta kötü düşüncelere bile girebilirler.
Bütün bunlar şekilcilikten ve ülfetten meselenin artık sıradanlaşarak eski his ve heyecanı uyarmamasından kaynaklanır.
Evet.
Ülfet insana zamanla çok şey kaybettirir.
İbn Mesud'un radıyallahu anh daha o devirde şöyle dediğini nakletmiştik.
Allah İslamiyet'ti gönderdi.
Az bir zaman geçmişti ki Hadit suresindeki şu ayet tüylerimizi ürpertir mahiyette nazil oldu.
İman edenlerin kalplerinin Cenabı Hakk'ı ve onun tarafından inen hakikatleri hatırlayarak yumuşayıp saygıyla dirilme vakti gelmedi mi? Sakın onlar daha önce kitap verilen ümmetler gibi olmasınlar.
Zira kitabı tanımalarının üzerinden kendilerince uzun zaman geçmesi sebebiyle onlarda ülfet meydana gelmişti.
Bu ayet bir anlamda şu manaya geliyordu.
Sizden önce kendilerine kitap verdiğimiz Yahudi ve Hristiyanlar gibi olmayın.
Onlar kitapları nazil olup da aradan bir süre geçtikten sonra din ve dine ait meselelere karşı ülfet duymaya başladılar.
Derken kalpleri kasvet bağladı ve Allah'tan celle celalühü gelen tecellilerden artık etkilenmez hale gelip adeta taş kesildiler.
Sakın siz de onlar gibi olmayın.
Siracdtin Ali ibn Osman eluşi meşhur Bedül Emali metninde müminler ahirette Allah'ın cemali-i bağ kemalini gördüklerinde bu müşahedenin onlara bütün cennet nimetlerini unutturacağını söyler.
Asrın insanının beyanı içinde Allah'ı görmenin hasıl edeceği manevi hazza cennetin binlerce senelik lezzeti mukabil gelemeyecektir.
Evet.
İnsanlar o an cennet nimetlerini unutacaklar ve 1000 sene cennette yaşayacağımıza bir an rabbimizi müşahede etsek diyeceklerdir.
Çünkü bütün hazların, zevklerin, lezzetlerin, güzelliklerin ve nimetlerin kaynağı onun müşahede ve mahiyetidir.
Hadislerin ifadesine göre Allah cennetten görülecektir.
Cennet öyle bir yerdir ki insanlar oraya girdikleri zaman mazhariyetlerini Allah'ı celle celalühü müşahedeyle taçlandıracaklardır.
İnsan aynı insandır ve kalbi yine mahbit-i ilham-ı ilahidir.
Ve o melekleşmeye namzet bir varlıktır.
Fakat cennet öyle bir ufuk, öyle bir kutup noktadır ki insan oraya yükseldiği zaman rabbini görebilme noktasına da yükselmiş olacaktır.
İnsan Allah katında belli konum elde ettiği zaman o konuma gelen iltifat ve lütuflara da mazhar olur.
Cenab-ı Hak insana belli bir yer vermiştir.
O bu yerini muhafaza ettiği sürece ilahi lütuflara mazhar olur.
Yerini kaybettiğinde ise onları kaçırır.
Mesela Rabbim bütün hassasyet ve kemal dikkatinizle nazarlarınızı kapıma dikecek ve her şeyi sadece benden bekleyeceksiniz dese kula düşen bunu yapmaktır.
Büyük bir mürşit beni bir kedi irşat etti.
der ve şöyle devam eder.
Bir kedi farenin çıkacağı deliğe gözünü dikmiş ve saatlerce gözünü oradan ayırmamıştı.
Neden sonra fare delikten çıktı ve kedi de onu yakaladı? Bunun üzerine kendi kendime dönüp dedim ki, "Rabbin tecellilerinin senin iç alemini ne zaman yıkayacağı belli değil.
Gözünü bir lahza bile onun kapısından ayırmadan adeta bir örümcek sabrı içinde ağını kurup sabırla ve bin sancıyle hep beklemede kal.
Kalmalısın da.
Evet.
Gözünü bir lahza başka tarafa kaydırsan ve tam o esnada tecelligah-ı ilahinin mekanı olan kalbine Allah tarafından tecelli dalgaları gelse kalbinin çevresini taşlar gibi katı bulur.
Sen de o dalgalanmadan haberdar olamazsın.
Bu sebeple daima uyanık bir şekilde yerini koruma mecburiyetindesin.
Yukarıda verdiğimiz ayetin devamında ise şöyle buyurulmaktadır.
Neticede kalpleri katılaşmıştı.
Hatta onların çoğu büsbütün fasık yoldan çıkmışlardır.
Burada dikkatlerinizi ayeti kerimede geçen fasık kelimesine çekmek istiyorum.
Arapça fasık sözlük anlamıyla bulunduğu yeri terk edip dışarı çıkan demektir.
Bu manada Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem yuvalarından çıkıp insanlara zarar veren fare ve akrep gibi hayvanları fasık olarak isimlendirmiştir.
Bunlar yuvasından başını dışarıya çıkarırsa kendisini tehlikeye atar.
Bir koyun sürüden ayrılırsa onu kurt kapar.
Bu manada o koyun kendisini tehlikenin kucağına attığı için fasik olur.
Mümin de dini mübini İslam'ın daire ve çerçevesinden başını dışarıya çıkardığı zaman yani hakkın rahmetiyle rezonans olacağı yerden kaydığı zaman kendisini şeytanın kucağına atmış olur.
Yerini değiştirmeyen, dişini sıkan ve direnen, gayet ısrarla ve inatla duran kimse haktan gelen tecellilere mazhar olur.
Onun için İbn Mesud radıyallahu anh bu ayetin kendilerini sarstığını ve kendinize gelin mesajı ifade ettiğini söylemek istemiştir.
Bu durum efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem ashabı için dahi belli bir seviyede bahis mevzuu olunca bizler için evleviyetle söz konusudur.
Bu açıdan da çok hassas ve dikkatli olmamız gerekiyor.
Aksi takdirde Müslüman olarak yaşarız da hadisin tehdidi altında hafizen Allah kafir olarak ölme durumuna düşebiliriz.
Rabbim bizi ve bu daire-i kutsiye-i Muhammediye içinde bulunan herkesi muhafıza buyursun.
Bediüzzaman'ın ifadeleri içerisinde her bir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır.
İnsan küfre doğru yol aldığını sezemez.
Sezemez de günahlar yavaş yavaş kalbini öldürür.
Evvela kişinin aşk ve heyecanı ölür.
Geceleri namaza kalkmakta zorlanır.
Tabii bu arada neler kaybettiğinin farkında da olamaz.
Oysa ki çoktan gözyaşlarına hasret hale gelmiş.
Günahlar karşısında kalbinde duyması gereken burkuntu çoktan kaybolmuştur.
Fakat o bunun farkında değildir.
Yanı başında küfür adına icra edilen şeylerden dolayı içinde bir burkunu hissetmez.
Allah'a küfredildiği, peygamber inkar edildiği, Kur'an dinlenmez olup ahlak-ı islamiye yerle bir edildiği halde o olup biten bu şeylerden zerre kadar müteessir olmaz.
Çünkü o artık kalbinde rabbiyle olan irtibatını kaybetmiştir.
Hakiki bir mümin ise arz ettiği meselelerden herhangi biri karşısında kalbi atom zerratı gibi parçalanacak hale gelir ve ızdırap duyar.
Bir mümin sokakta dini-i mübini İslam'ın esaslarına muhalif bir tavır gördüğü zaman o gün gelir evine kapanır ve hıçkıra hıçkıra ağlar.
ihtimal akşam yemeği yemez.
Izdıraptan iştahı kaçar.
Böyle bir dertlinin yanına sokulup da sen hayatında izdivaç yapmayı düşünmedin mi dediklerinde ümmeti Muhammed'in derdinden fırsat bulamıyorum ki onu düşüneyim.
der.
İşte dertli insan budur.
Alev alev yanan ümmeti Muhammed'in o tüyler ürpertici korkunç durumu ve vaziyeti en hayati en ciddi bir meseleyi dahi insana düşündürmeyecek kadar ciddidir onun nazarında.
Ve şayet bir mümin bunlardan müteessir değilse Allah ile münasebetinin ne öykü olduğunu düşünüp ürpermelidir.
Bu durum kendisini rahat rehavete salan birçok kimse için mukadder bir keyfiyettir.
Peki bu hali ve bu kötü keyfiyeti nasıl izale eder? Kendimizi nasıl yenileyebiliriz? Ashap efendilerimiz ülfete girdiklerinde efendimize sallallahu aleyhi ve sellem müracaat ederlerdi.
O her durumda kendisine başvurdukları adeta bir sığınak idi.
Başı ağrıyan ona giderdi.
İçi sızlayan ona müracaat ederdi.
Mesela bir gün ama biri Allah Resulüne gelip ondan gözlerinin açılması için Allah'a dua etmesini istedi.
Bunun üzerine efendimiz adama gördüğü bir hikmete binaen sabretmesini tavsiye etti.
Adam isteğinde ısrar edince de ona abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra şöyle dua etmesini buyurdu.
Allahümme inni eselüke ve eteveccihü ileyke b nebiyike Muhammedin nebii rahme.
Ya Muhammed inni tevecehtü bike il rabbi fi haceti Allahümme feşihu fi bu duanın açıklamalı manası şöyledir.
Allah'ım senden istiyorum ve sana rahmet peygamberi olan habib-i edibini Hzreti Muhammed Aleyhissalatu Vesselam'ı şefaatçi yaparak teveccüh ediyorum.
Biz senin rahmaniyet ve rahimiyetini onda tanıdık.
Senin rahmaniyet ve rahimiyetin onunla temsil edildi.
Onu görmeseydik bismillahirrahmanirrahimdeki errahman ve errahim'i bilemeyecektik.
Onun talimi olmasaydı yeryüzünde nasıl bir rahmaniyet ve rahimiyet sofrası kurulduğuna muttali olamayacaktık.
Errahmanirrahim diyecek fakat bunu katiyen anlayamayacaktık.
Bize ve bütün insanlığa ve erselnake illa rahmeten lil alemin unvanıyla takdim buyurduğun habib-i edibin hakikat adına her şeyi bize takdim etti ve gözümüzü açtı.
İşte bu rahmet peygamberi ile sana teveccüh ediyorum.
Ey Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem seni vasıta yaparak yani arkanda durup ben onun ümmetiyim ona ittiba ve iktida ettim diyerek rabbime teveccüh ediyorum.
Ya Rabbi, şu sultanın kalkan elleriyle ellerimi kaldırarak o senin dergahı nezdi ehadiyetinde kıvrım kıvrım kıvranırken ben de ayaklarının dibinde iki büklüm olarak onu senin nezdi e hadiyetinde şefaatçi yaparak onun yüzü suyu hürmetine istiyorum.
benim şu ihtiyacımı yerine getir.
Sahabe-i kiram iki rekat namaz kıldıktan sonra bu duayı yapan o ama zatın gözlerinin açıldığını ifade etmişlerdir.
Onlar öyleydi.
Allah Resulü ile aynı zaman ve mekan dilimi içinde bulunmayan bizlere gelince biz evvela hakikat-i Muhammediye'den aleyhissalatu vesselam mübarek huzuru itibariyle mahrum bulunuyoruz.
İşte sahabenin büyüklüğünü ortaya koyan hususlardan biri de buydu.
Onlar Allah Resulünü her gün görüyor ve onunla beraber oturuyorlardı.
binaen aleyh.
Bu mevzuda bize daha sıkı ve daha ciddi durmamız gerekir.
Bizim de müracaat edeceğimiz şeyler olacaktır.
Mesela yerinde derin güzel bir arkadaşımız kendimizi yenilememize vesile olacaktır.
Bu itibarla herkes kendisine gönlü itibariyle çok derin bir arkadaş edinmelidir.
O arkadaş yanına gittiği, onunla oturup konuştuğu zaman Allah'ı hatırlatmalıdır.
Zaten ehli hakikatin dilinde mümin olur ki onun davranışlarına baktığınız zaman Allah'ı hatırlarsınız.
Herkes evvela böyle bir arkadaş seçmeli.
Böyle emin bir arkadaşa, çocuğunu, kardeşini, yakınını teslim etmelidir.
Bu insan büyük bir nispette Müslümanlık adına onun aşkını ve şevkini korumasına yardımcı olacaktır.
İkinci husus şudur.
Bir iki asır var ki insanımız Kur'an'da bize emredilen tefekkürden uzak kalmış.
Ayat-ı tekviniyeyi tefekkür edememiş.
Allah'ın kainat kitabında bize anlatmak istediği hakikatlere karşı gözü ve kulağı kapalı kalmıştır.
Kur'an-ı Kerim busa şu ayetiyle dikkatleri çeker.
Dünyada haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimi gereği gibi anlamaktan uzaklaştırırım.
O kibirlenenler her türlü mucizeyi görseler bile yine de onlara iman etmezler.
Doğru yolu görseler o yolu tutmazlar ama dalalet yolunu görseler o yola girerler.
böyledir.
Çünkü onlar ayetlerimizi yalan saymayı adet haline getirmiş ve onlardan gafil ola gelelmişlerdir.
Mümin ayat-ı tekviniye dediğimiz Allah'ın celle celalühü gökte ve yerde kudret ve iradesiyle yazdığı ayetleri mütalaa etmeli.
Allah'ın kendisiyle beraber olduğunu, her an hazır ve nazır bulunduğunu düşünüp kendisini yenilemelidir.
Yıllar var insanımız maalesef bunlardan hep uzak kaldı.
Her Ramazan Kur'an okunur ama kimse Kur'an'daki bu hakikatlere bakmayı bir türlü düşünmez.
Müminler kendilerini yenileyip yeniden Kur'an'a eğilmelidirler.
Böylece Kur'an'ın sorukları içinde hem kendi mahiyetlerinde enfüsi hem de kainatta afaki Allah'ın kudret ve iradesiyle yazdığı şeyleri tetkik edip derin bir tefekkürle kendilerine bir yenilik kazandırabilirler.
Bunun sonucunda ise hizmet adına heyecan ve şefleri tazelenir ve sönüklükten, ölgünlükten kurtulurlar.
Peki bunu nasıl yapacağız? Bunu yapmak için elimizdeki kitaplara müracaat edeceğiz.
O kitapların bize kazandıracağı bakış açısıyla kainata ve kendimize yeniden bakacağız.
Rabbimizin kudret elinin her şeyde işlediğini görecek.
Manen sanki o eli öpüyor gibi olacak.
Yeniden hayat kazanacak ve canlanacağız.
Bu da canlılığımızı koruma adına ayrı bir husustur.
Üçüncü bir husus ise şudur.
Cenabı Hak hizmetin zevkini, lezzetini ve şevkini hizmetin içine koymuştur.
Hizmet eden kimseler hep zevk ve şevk içinde olurlar.
Bir gün tembellik gösterip hizmetten uzaklaşan bir kimse kendi adına bir kısır döngünün teşekkülüne sebebiyet vermiş olur.
Yani bir gün ara verse Şevki söner.
Şevkin'in sönmesiyle ikinci gün de ara verir.
Bu iki gün onda dört günlük mesafe meydana getirir.
Ve böylece o eğer Allah'ın inayetiyle bu fasit zinciri kırmazsa baş aşağı gitme yoluna girmiş olur.
Binaen aleyh Cenab-ı Hak amelin zevkini amelin içine koymuştur.
İşleyen insan işlediği şeylerden zevk ve lezzet alır.
Karda, kışta, bata çıka köyleri dolaşan, insanımıza hak ve hakikat adına bir şeyler anlatmayı hedefleyen bir kimse öyle bir zevk alır ki yolda kollarınızı gelip önüne çıksanız ve ona deseniz ki, "Şurada sıcak bir yer var.
Seni oraya alacak ve baklava ikram edeceğiz.
O şu anda yolumu kesmeyin.
Elikklerime kadar öyle bir zevk duyuyorum ki bana bin baklava ikram etseniz yine de bunun yerini tutmaz diyecektir.
Hatta o esnada cennetin kapıları açılsa yine tenezzül edip oradan içeriye girmeyecektir.
Çünkü o rabbimizi anlatmaya gitmektedir.
Ve bu itibarla hiçbir cazibe ve güzellik onun önünü alamayacaktır.
Öyleyse bu kutsi daire içinde hiç kimse vazifesiz, boş ve atıl bırakılmamalıdır.
İnsan öyle mübarek bir ağaçtır ki meyve vermediği zaman hemen kurur.
Ağaçlar kuru olmadığı zaman meyve verir.
İnsan başkalarına ruhunun ilhamlarını götürmediği insanları irşat etme heyecanını kaybettiği zaman kurur.
Binaen aleyh insanın bu yönlü canlı tutma mecburiyetindeyiz.
Mesela yeni gelmiş bir arkadaşı mahir birinin yanına görevlendirip hemen bir vazifeye göndermek gerekir.
Halktan bir arkadaşımızın evini açıp orayı bir sohbet müessesesi haline getirmek lazımdır ki arkadaşlarımız solmasınlar.
Diğer bir tabirle ifade edecek olursak insan bir ağaçtır.
Aşılandığı zaman makbul bir şekil ve keyfiyet alır.
O her baharda budanır.
Sık sık ızdıraplara maruz kalıp cenderelerden geçer ve başının üzerinde değirmen taşları dönüyor gibi yaşarsa nasıl ciddi bir davanın içinde bulunduğunu anlar.
Hele Kur'an'ı da takip edebiliyorsa adım adım nebiler nebisinin sallallahu aleyhi ve sellem yolunda olduğunu hatırlar ve asla ülfet ve ünsiyetin öldürücü kucağına düşüp erimez.
Son bir hususu daha arz edip sözlerimi noktalayayım.
Her müminin işin içinde olması kendi canlılığı adına bir şart, bir rükün olduğu gibi mümkünse kendi evini de bu işte istihdam etmelidir.
O evde dertler paylaşılmalı, kitaplar okunmalı, tefekkür edilmeli ve bu şekilde ev sakinlerine sürekli bir yenilik kazandırılmalıdır.
Anne baba hakkı ve hizmet.
Soru: Allah yolunda hizmet etmemizi istemeyen anne ve babalarımıza karşı tavrımız nasıl olmalıdır?
Cevap: İslam'ın yaşanması hususunda her dönemin farklı öncelikleri vardır.
Mesela Emevi, Abbasi ve Osmanlı devirlerinde herkesin kılıcı eline alması, bir at beslemesi ve cihada iştirak etme niyeti içinde yaşaması en ehemmiyetli mevzu olduğundan o devirlerde herkes bu tür bir cihadı en mukaddesfe bilirdi.
Bir de içerisinde Musapların, Habbapların yetiştiği İslam'ın ilk intişar devri vardır ki bu devirde beslenen bir at da bilinen bir kılıç da yoktur.
Aksine bu devirde Kur'an-ı Kerim'in elmas gibi parlak burhanlarıyla şefkat kahramanları ve muhabbet fedaileri olarak sağa sola dağılma, davranışlarda yumuşaklık, kafa ve kalpten her türlü kabalık ve sertliği çıkarıp atma vardır.
Habbap karşısındaki Musab'ı böyle eritmiş.
Musap da Medine'de bir senede 70 insanı karşısında böyle dize getirmişti.
Aslında o bir köle olan üstadından aldığı şeyleri aynen Medine'de bulunan insanlara vermişti.
O devirde cihat böyle yapılıyordu.
Fakat Resuli Ekrem Aleyhissalatu Vesselam Uhud günü Musap'tan başka bir şey istemişti.
Onun için Musab eski elbiselerine sarılar olarak elinde kılıcı ve sırtında Resul Ekrem'e ait cübbesiyle kafirlerin karşısında şehit edilirken konjonktürel olarak farklı bir vaziyet sergiliyordu.
Zira o zaman o tür bir vazife ehemmiyet kazanmıştı.
Ben bu meseleleri hislerinizi coşturup sizde heyecan uyandıracak şekilde tasvir etmeyi düşünmüyorum.
Bunları anlatmaktan maksadım her devirde ayrı bir meselenin ehemmiyet kazandığını izah etmektir.
Günümüzde irşat ve tebliği o kadar ehemmiyet kespetmiştir ki tanklarla Almanya'yı fethedip bütün sanayi müesseselerini Türkiye'ye gedirmek 50 adet Almana Allah'ı öğretmekten daha ehemmiyetli değildir.
Rusya'yı bütün atom ve füze üstlerini Türkiye'de kurması için ikna etmek 50 tane Rus Allah'ı anlatmaktan daha önemli değildir.
Aynı şekilde Amerika bütün sistemleriyle Türkiye'ye gelse Allah ve resulün nazarında oradaki 10 tane zenciye Müslümanlığı anlatmak kadar kıymetli değildir.
Bugün ehemmiyetinden dolayı irşat Melei Ala'nın alkışladığı en önemli vazife haline gelmiştir.
Bu sebeple İslami heyecanla coşan halkın bu hissiyatını bir kısım maddi ve siyasi meselelere kaydırmak mevzuyu asıl rayından çıkarmak demektir.
Benim bu mevzuda ciddi endişelerimdendir.
Parlamenter seviyede kümeleşme ve gruplaşmanın her şeyi halledeceğini zanneden kimseler meseleyi rayından çıkarmış sayılıdırlar.
Elbette bir realite olarak o da olacaktır.
Ama emri bil maruf meselesi temelden ele alınmazsa yakın bir gelecekte siyasiler de tükenmiş olarak oldukları yerde kala kalacaklardır.
Allah o kötü günleri göstermesin.
Biz bütün himmetimizi sarf etmeli, Allah'ın inayetiyle irşat ve tebliğ sahasını boş bırakmamalıyız.
Bu devirde Saad ibn Ebi Vakkas ve Musab bin Ümeyr gibi irşat ve tebliğ yapan kız ve erkek evlatlarımız var.
Bu gençlerimizin kendilerini örnek aldıkları Hz.Musap Mekke'de 45 sene kaldıktan sonra önce Habeşistan'a daha sonra Medine'ye hicret etti.
Bu arada ailesinden gördüğü işkencenin derecesini ancak Allah bilir.
Cennetin gimları kadar güzel ve gösterişli olan bu çocuk henüz 1516 yaşlarında Müslümanlığı kabul etmişti.
Ama o anacığını da kırmamaya gayret ediyor.
Ancak Resul Ekrem'in yanından bir an bile ayrılmıyordu.
Allah Resulünün dayısının oğlu olan Saad ibn Ebi Vakkas henüz 18 yaşlarında olduğu dönemde İslam'a girmiş ve daha o yaşta kendini aşarak efendimize sadakatle inanmıştı.
kendisi bu durumu şöyle anlatır.
Bir gece Mekke'de küçük abdest yapmak için dışarı çıktım.
İdrar yaparken açlıktan gözlerim kararıyordu.
Çıkan sesten idrarın sert bir cisme temas ettiğini anladım.
El yordamıyla kurcalarken elime bir deri parçası geldi.
Sevinerek onu hemen evime götürdüm.
temizleyip pişirdim ve üç gün suyunu içtim.
Bu müddet zarfında dizlerime derman oldu.
Bu kadar geçim sıkıntısına maruz kalan Hz.Saat der ki, "Bir gün annem karşıma dikildi ve şöyle dedi: "Yemin ederim ki sen gittiğin yoldan dönene kadar ağzıma bir lokma koymayacak ve güneşin altında duracağım.
Üç gün boyunca da" dediğini yaptı.
Üçüncü gün artık takasiz kalıp bayılınca Resulullah'a sallallahu aleyhi ve sellem gelip durumu anlattım ve şu ayet indi.
İnsana anne babasına iyi davranmasını emrettik.
O devir bu tür bir hassasiyeti gerektiriyordu.
Müşrik ana babaların dahi kırılmaması için gayret ediliyor fakat yoldan ve davadan hiç taviz verilmiyordu.
Bugün kızıyla erkeğiyle bizler de hizmetin bütün ağırlığıyla omuzlarımıza yüklendiği bir devirde yaşıyoruz.
Cenabı Hak bu nesli paydar kılsın.
Fakat bu meseleyi anne babayı kırma sebebi yapmamalıyız.
Unutmamalıyız ki müşrik dahi olsalar Kur'an-ı Kerim bizi onlara karşı saygıya davet ediyor.
Dünyada onlara iyilikle muamelede bulun buyuruyor.
Anne ve babaya itaatte çok titiz davranmak, onlarla muamelelerimizde sürekli güleryüzlü olmak en temel vazifemizdir.
Fıtratı ve şefkati itibarıyla hiçbir anne hizmet için bile olsa evladından ayrı kalmayı istemez.
Ancak bir yerde fedakarlık isteyen bir hizmet sahası ve koşturan insanlar varsa orada durmak olmaz.
Aksi bir durum hizmete ve hizmet eden arkadaşlara ihanet olur.
Bu iki noktadan birinde tercih yapmak durumunda kalan insan annesinin elini öperek dualarını dilemeli.
Ayrılırken ayaklarını kapanarak gözyaşı dökmeli ve ben senin şu ayaklarını gururla öpüyorum.
Çünkü efendim cennet analıların ayakları altındadır buyuruyor.
Ama inşallah ahirette seni güldürecek ve seni Resulullah'ın huzurunda hoşnut edecek bir evlat olacağım diyerek meramını anlatmalıdır.
Çünkü Allah hakkından sonra en büyük hak anne baba hakkıdır.
Rabbin şöyle hükmetti: "Allah'tan başkasına ibadet etmeyin.
Anne ve babaya güzel muamelede bulunun.
Ben şahsen ayetin bu ikazı karşısında hep tir tir titremişimdir.
Mevzuyile alakalı kendime ait bir hususu arz etmek istiyorum.
Ben babamı kırdığımı pek bilmem.
Bir tahdisi nimet olarak arz edeyim ki hayatımda babamın gölgesine ayağımı hiç basmadığıma yemin edebilirim.
Yanında yürürken hep bir gölge boyu geriden gittim.
Çok nezih bir insan olan babam aynı zamanda benim Arapça hocamdı.
Ancak bir defasında bir davranışından ötürü ona, "Baba, bana macera gibi gelen bu meselede annemi ve kardeşlerimi ağlatacaktın dem" demiştim.
O onların da hoşnut olmadıkları bir yere gitmiş.
Dönerken tren raylarının üzerine düşmüş.
Kaderin cilvesi tren hiçbir şey yapmadan geçip gitmiş, sadece elbiselerini kesmişti.
Ben de bu durumda kendisine teessürümü arz etmiştim.
Babam biraz da sitemle öfkelenerek bana aynen şöyle dedi: "Sen nasıl bir baba istiyorsun?" Bu hadiseyi hatırladıkça mahkeme-i kübra bununla karşıma çıkacağı endişesiyle kalbim titirer.
O gün benim dünyam yıkılmıştı.
O kadar yıkılmıştı ki yaktığım ocaktan habersizdim.
Ocak yanmış, etrafını da yakmış.
Kaldığım odada küçük bir yangın çıkarmıştı.
Adeta şok olmuştum.
Evet, anne babanın hakkı çok büyüktür.
Bu kadarcık bir meselede bile hiçbir zaman kendimi affetmedim.
Aziz babama, öyle mütedeyyin bir insana bunu neden söylettim? Hala endişesini içimde taşıyorum.
Ama vefat ederken benden memnuniyetini izhar etti.
Vefat edeceği gün hayatının son dakikalarını yaşarken Ramazan'ın ilk perşembesiydi.
Kendisine, "Baba, müsaade edersen yeni vazife yerim.
Manisa'ya gideceğim." dedim.
Gitmeme pek razı olmamış gibi bir ifadeyle yüzüme baktı.
Ama arkasından git oğlum.
Burada iki göz ama orada binlerce göz seni bekliyor.
Git dedi.
Memnundu, hoşnuttu.
Ama ben hala kendimi affedemiyorum.
Ebeveyniniz hususiyle namazında, abdestinde dindar kimseler iseler kırmaktan daha çok sakının.
Ömrünüzde bereket, takva dairesinde sabit kadem olmak, Allah huzurunda sarsılmadan yüzü ak.
Anla açık olarak haşrolmak isterseniz ebeveyninize karşı saygıdan bir an duur olmayın.
Bir insanın anne babasına isyan etmeye ve onlara haksızlık isnat etmeye hakkı yoktur.
Zaten evladın onlara karşı iddia edebileceği ne hakkı olabilir ki? Kur'an-ı Kerim bu mevzu üzerinde çok ciddi durur.
Asrın beyin yapıcısı meseleyi şu sözlerle bağlar.
Anne babasına isyan eden insan bozması bir canavardır.
Kaç insanın katilisin?
Soru: Çeşitli sebeplerle aramızdan ayrılan kardeşlerimizle yeniden irtibat kurmanın usulleri nelerdir? Böyle bir şeye sebep olmanın vebali var mıdır? Ayrılanlara tereddüp eden bir mesuliyet var mıdır?
Cevap: Ulemadan biri bir gün kendi kendine şöyle der: "Şimdiye kadar kim bilir kaç insanın katili oldun?" Bu sözle o şu manayı kastetmiştir.
İnsanlar senin huzuruna gelip ders almak istediler.
Sen onların karakterlerini nelere karşı ilgi duyduklarını tespit edemedin.
Verilmesi gerektiği şekilde ders veremediğinden evvela senin şahsına sonra senin şahsında düşünce dünyana küstüler.
Sonra da o büyük hakikate sırtlarını çevirip gittiler.
İşte bu manada kim bilirsen kaç insanın katili oldun.
Bu itibarla irşatlerinden her biri hakkı temsil eden birer fert olarak etrafındaki kimseleri İslam davasından küstürmemeye dikkat etme mecburiyetindedir.
Bu konuda lazım olan her şeyi yapmalı.
Gerekirse onların karşısında iki büklüm olmayı göze almalı ve muhataplarını gücendirmemeye çalışmalıdır.
Eğer tavır ve durumumuzu iyi ayarlayamayıp Muhammedi bir ahlakla hareket etmezsek bu kutsi daire içinden küsen ve ayrılan pek çok kişi çıkabilir.
İşte bu manada pek çoğumuz itibariyle kim bilir ne kadar insanın kanına girdik.
Ne kadar insana kıyık.
Nicelerinin izzet-i nefsini rencide etmekle onları haktan uzaklaştırdık.
Haktan uzaklaşan bu insanlar daha sonraları içinde bulundukları kusur ve kabaati müdafaa etmeye ve sizdeki meziyetleri de tenkit etmeye başladılar.
Evet.
Bunların hepsi ciddi bir vebaldir.
Eğer böyle bir vebalin altına girmişsek Allah bizleri affetsin.
Ancak şunu da ifade etmeliyim ki rabbime hamdü sena olsun.
En kötü şartlarda bile hak ve hakikat dairesinden ayrılan arkadaşların sayısı çok azdır.
Aramızdan ayrılan arkadaşlar mevzuunda bizim kusurumuz onları sık sık görüp gözetmeme, kontrol etmeme, kollamamadır.
Neticede onlar da hevai nefislerine uymuş ve şeytanın peşine takılarak bu daireden peyder derpey uzaklaşmış olabilirler.
Belki de günah işlemeye başlamış.
O günahlarla gayaya doğru yuvarlanmışlardır.
Yaşadıkları yer zamanla adeta dalalet kuyusunun dibi olmuş ama bütün bunların farkına bile varmamışlardır.
Dünya onları çeşitli yönleriyle makamı, malı, serveti, şöhretiyle büyülemiş, gözlerini ve gönüllerini bağlamıştır.
Bazıları korkaklıkla, bazıları ırkçılıkla, bazıları da tperverlikle gemlenmiş ve sadece nefislerini düşünerek egoist hale gelmişlerdir.
Bugün bu şekilde pek çok insan hak ve hakikatten uzaklaşmış, şeytanın oyuncağı haline gelmiştir.
Hak ve hakikati bulmak ayrı mesele.
Devam ve sebah etmek ayrı meseledir.
Hak ve hakikati bulmak bize de onlara da nasip olmuştur.
Ama bazılarına çok az dahi olsa onda devam etmek nasip olmamıştır.
Kur'an bize "Allah'ım hidayete erdikten sonra kalplerimizi kaydırma" şeklinde bir dua öğretir.
Ümmü Seleme validemizden rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem çok defa şöyle dua ederlerdi.
Ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım, benim kalbimi dinin üzere sabit kıl.
Hatta onun radıyallahu anha, "Ya Resulallah, bu duayı neden çok yapıyorsunuz?" sorusuna peygamberimiz şu cevabı vermiştir.
Kalbi Allah Teala'nın kudret ve tasarrufunda olmayan hiç kimse yoktur.
O dilerse hidayette sabit kılar, isterse kaydırır.
Kalplerin kayması hususunda insanın azim ve iradesine bağlı sebepler çok küçük olabilir.
Bu durum buzda yürüme gibi bir şeydir.
İnsan dikkatli basmazsa düşebilir.
Bu sebeple mümin iradesinin hakkını vermeli ve buzlu zeminlerde gezmemeye dikkat etmelidir.
Çünkü buralarda gezince düşme ihtimali vardır.
Ve illerimizi yaratan Allah'tır celle celalühü.
Ama kulun iradesi, meyli o istikamette olduğu için Allah onun arzusuna bu şekilde cevap verir.
Başka bir ifadeyle kulun içinde küçük bir günah, hata, sürçme, bakma, dokunma, haram lokma yeme gibi fiillerle küfür ve dalalet yoluna bir teşebbüs veya temayül olursa Allah da kulun bu arzusu istikametinde onun dalaletini veya küfrünü yaratır.
Allah hidayeti de dalaleti de yaratandır.
Fakat Allah'ın dalalete ve küfre rızası yoktur.
O celle celalühü daima hidayetten ve imandan hoşnut olur.
Hizmet dairesinden ayrılan arkadaşlar da böyle ayrılmışlardır.
Vakaa böylesi ayrılışlar bize münhasır da değildir.
İmam Rabbani Hazretlerinin mektubatında bazı müritlerine karşı ikaz edici mahiyette yazdığı çok ciddi mektuplar vardır.
Hazret o mektuplarda tanıdıktan, bildikten, öğrendikten, gördükten sonra nasıl ayrılıyorsun diye hayretini gizleyemediği kimselerden bahseder.
Yine bir başka müceddit kendisinden pek çok dersi hakikat aldığı halde bir zındığın sözüne kınan kişiye karşı hayretlerini ifade eder.
Asıl adı Nehar ibn Unfevi olan reccal lakaplı kişi de huzuru risalet ve nahi efendimize sallallahu aleyhi ve sellem diz dize geldiği zaman daima doluyor.
Renkten renge giriyordu.
Bütün gücünü, kuvvetini, talakat-ı lisaniyesini efendimiz hesabına kullanıyordu.
Senelerce Allah Resulünün huzuruna devam etti.
Ancak gün geldi peygamberlik iddia eden yalancı Müseylimin saflarına geçti.
Ebu Hureyre radıyallahu anh bu acıklı hadiseyi şöyle anlatır.
Allah Resulünün huzurunda üç kişi bulunuyorduk.
Ben Reccal ve Furat ibn Hayyan.
Allah Resulü şöyle buyurdular.
içinizden birinin azı dişi cehennemde Uhud dağı büyüklüğünde olacaktır.
Yani bu üç kişiden biri korkunç bir cinayet işleyecektir.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem cinayetin büyüklüğünü azı dişiyle ifade etmiştir.
Beni öyle bir korku aldı ki bu korku Yemame harbine kadar devam etti.
Furat ibn Hayyan daha evvel şehit olarak ölmüştü.
Demek ki işaret edilen talihsiz o değildi.
Ben kendimden çok korkuyordum.
Reccal'in Yemamede Müseylime'nin saflarında Zeyd ibn Hattab'ın kılıcıyla öldürüldüğünü duyunca o kişinin ben olmadığımı anladım ve bunun için Allah'a hamdettim.
Reccal denen adam Müseylime'nin en büyük müdafi olmuştu.
Bu durum Hz.Ömer'in radıyallahu anh abisi Zeyd ibn Hattab'a radıyallahu anh çok dokunmuştu.
Hz.Ömer'den evvel efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem huzuruna koşup teslim olan Zeyd, Reccal'in efendimizi bırakıp da Müseylime gibi bir kezzabın peşine takılmasını, sonra da Müslümanlarla savaşa girişmesini bir türlü kabullenememişti.
Yemed gözü hep Reccal'in üzerindeydi.
Fırsatını bulunca da hemen üzerine yürüdü ve hakkından geliverdi.
Ancak aynı harfte kendisi de başka biri tarafından şehit edildi.
Reccal gibi dinden çıkan başka insanlar da vardı.
Mesela bunlardan biri Tüleyha'dır.
Ancak daha sonra Rabbim Tüleyha'nın gözünü açtı ve yeniden İslam'a girme imkanını bahşetti.
Bunlar gibi kadın erkek daha bir kısım kimseler o gün böyle yoldan çıkmışlardı.
Evet.
En büyük cazibe-i kutsiye sahip olan efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem cazibe-i kutsiyesinden ve daire-i kutsiyesinden dışarıya çıkanlar oluyor da biz kim oluyoruz ki bizden ayrılanlar olmasın? Teklif edilen bir makam karşısında arkadaşlarını terk edip ayrılan kimselerin olduğunu biliyorum.
Ama Allah'a celle celalühü hamd ve sena olsun.
İlk asırda olduğu gibi Allah yolunda hizmet dairesinden ayrılıp gidenlerin sayısı daima çok az olmuştur.
Rabbimizden niyaz edelim de bu ayrılmalara bir sebebiyet vermiş olmayalım.
Meselenin bir diğer yönü şudur.
Bu insanlar ayrılma emareleri gösterdikleri zaman mümine düşen bir hızır gibi onların imdatlarına koşmak.
gitme deyip ayaklarını kapanmaktır.
Bunu sezme çok önemlidir.
Ayrılık sinyalleri ilk önce tenkitlerle başlar.
Daire içindeki bazı düşünce ve davranışlar eleştirilir.
Ondan sonra meselelere karşı bir soğukluk hissedilir.
Önce namazlarını aksatmaya başlar.
Sonra da düşüncelerinde farklılıklar meydana gelir.
Her ayrılış bu şekilde yavaş yavaş başlar.
Bir sultanın ifadesiyle her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır.
Eğer o günah tövbe ve istiğfarla çabucak silinmezse insanın kalbine yerleştirdiği, büyüttüğü ve sonra da onu yutan bir yılan haline gelir.
Ardından da küfür doğar ve nihayet hatemallahu alâ kubihim.
Allah onların kalplerini mühürlediği sırrı zuhur eder.
Bu sebeple böyleyse arkadaşlar gözetilip kullanmalı, dertleri dinlenmeli.
Akıllarındaki sorular mutlaka ikna yoluyla giderilmeye çalışılmalıdır.
Her şeye rağmen ayrılıp gidenler olmuşsa bundan sonra yapılacak şey irtibatın devam ettirilmesidir.
Böylesi arkadaşlar yaptıklarından dolayı asla kınanmamalı, kusurlu insanlar gibi üzerlerine gidilmemelidir.
Onlar bir hata işlemişlerdir.
Bu hataya ikinci bir hatanın ilave edilmesine imkan verilmemeli.
Hatalar efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem usulüyle çözülmelidir.
Allah Resulü fertlerinin kusur ve kabahatlerini sanki o hata toplumun hatasıymış gibi umum toplum içinde ders vermek suretiyle giderirdi.
Yani biri bir kusur işlemişse o şahsı söz konusu etmeden onu karşısına almadan, perdeyi yırtmadan o kusur ve fenalıkları anlatırdı.
Kusurlu şahıs da rencide olmadan toplum içinde dersini alırdı.
Efendimizin kabahat işlemiş bir avuç insanın kusurunu nasıl giderdiği mevzusunda Devri Risalet Benahidien bir misal arz edeyim.
Mekke fethedilince madde planında efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem mücadelesi tamamlanmıştı.
Bu noktada efendimizin vazifesi de bitiyordu.
O bakımdan ashabına Cenab-ı Hakk'ın verdireceği son dersler vardı.
İslam'ın nazil olan son hükümlerini bizzat icra ediyor.
Tenfiz buyuruyordu.
Bu arada Huneyinden elde edilen ganimetten Mekke'nin ileri gelenlerine büyük paylar vermişti.
Ganimet alan kimseler Akra ibn Habiz, Ebu Süfyan, Saffan ibn Uyeyne gibi o güne kadar Allah Resulünün en büyük hasmı olarak karşısına çıkmış kimselerdi.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem fetan-i uzma ve muhteşem bir dimağa sahipti.
Orada düşmanlarının dilini tutuyor, İslam'a karşı kalplerini yumuşatıyordu ki Kur'an'ın ifadesiyle bunlar müellefe-i kulubtü.
Efendimizden böylesi bir cemileyi görenler şöyle diyordu: "Vallahi bu zat olsa olsa peygamber olur.
Çünkü başkasının bu kadar cümert olması düşünülemez." Akra ibn Habis önceleri kaba saba bir insandı.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ona da mal mülk vermek suretiyle gönlünü yumuşatmış ve her biri büyük kabilelerin başında olan bu insanları kendi cephesine çekmişti.
Onlar da bu sayede ebedi nura, ebedi saadete ermişlerdi.
Öte yandan ganimetlerin bu şekilde taksim edilmesi Medine'den gelmiş ve daima efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem önünde can siperanle savaşmış, ensardan bazı gençleri biraz rahatsız etmişti.
Çocukluktan yeni kurtulmuş bazı delikanlılar arasında şöyle sözler dolaşmaya başladı.
kendi kavim ve kabilesini buldu.
İhtimal ki artık bizimle beraber Medine'ye dönmeyecek.
Mücadeleyi yapan biziz.
O ise ganimeti onlara dağıttı.
Bu sözleri duyan Saad ibn Ubade radıyallahu anh koşa koşa huzuru risalet penahiye giderek durumu Allah Resulüne anlatır.
Bunun üzerine Allah Resulü saatten bütün ensarı toplamasını ister.
Ancak oraya muhacirlerden hiç kimsenin alınmamasını tembih eder.
Evet, o dönemde de kusurlu insanlar vardı ve maalesef burada kusur efendimize sallallahu aleyhi ve sellem atfediliyordu.
Halbuki nebinin davranışlarının kritiği yapılmaz.
Nebiye kusur atfediyor mahiyette.
Onun davranışlarını kritiğe tabi tutmak dalalettir, inhiraftır.
Ashap hakkında böyle bir şey düşünemeyiz.
Allah Resulü Ensarın kalbinden bu düşünceyi silmek için çar çabuk hareket eder ve bir işaretle ensarda toplanıverir.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem orada kendisinin onlar için nasıl bir nimet olduğunu hatırlatma dedindi.
Ben geldiğimde siz dalalet içinde değil miydiniz? Allah benimle sizi hidayete erdirmedi mi? Siz fakru zaruret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Siz birbirinizle düşman değil miydiniz? Allah benimle sizin kalplerinizi telif etmedi mi? Bütün bu sorular karşısında Ensar topluca evet.
Evet.
Minnet Allah'a ve resulünedir." der.
Ve şimdi herkes evine deveyle koyunla dönerken siz evlerinize Resulullah'la dönmek istemez misiniz? hitabını duyunca hepsi gözyaşlarına boğulur.
Böylece o fitnenin de öne alınır.
Dikkat ederseniz burada kusurlu kişiler öne çıkartılıp da bizzat onlar hırpalanmamış, mesele umumu anlatılmıştır.
Allah Resulü hamlelerine devam eder.
Eğer Allah beni muhacir yaratmasaydı ensardan biri olmayı arzu ederdim.
Eğer bütün insanlık bir vadiye, ensar bir vadiye gitse ben ensarın vadisine giderim.
Evet, görüldüğü gibi Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem kusurları o kadar rahatlıkla izale ediyor ki bundan hiç kimse rahatsız olmuyordu.
Ancak kusurlular hayatlarının sonuna kadar nedamet duyuyorlardı.
Öyleyse kusur ve kabahatlerin giderilmesinde efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem yoluna müracaat etmek lazımdır.
Şayet biz etrafımızı kırıp geçiriyor ve küstürüyorsak bu durum Muhammedi olamayışımızdan kaynaklanmaktadır.
Allah affetsin.
Burada akla şöyle bir soru gelebilir.
Allah Resulü neden ensardan olan herkesin gelmesini istedi de muhacirlerin gelmesini özellikle istemedi.
Ensarın hepsinin gelmesini istedi.
Zira bu mesele ensar arasında yayılmıştı.
Eğer herkes gelmeseydi ihtimal ki o söylentiyi çıkaranlardan bazıları dışarıda kalabilirdi.
Bu kimseler daha sonra efendimizin anlatacağı şeyleri başkalarından naklen duysalar bile sözü lali güher gibi onların gönlünde yer edemez ve o okteyi içlerinden atamayabilirlerdi.
Bir de efendimizi sallallahu aleyhi ve sellem böyle bir noktada dinleme şerefinden kimse mahrum olmak istemezdi.
Allah Resulü ensarın payesini hepsini yüzüne bizzat söyleyecekti.
Onun için teker teker her ferdin gelmesini istiyordu.
Ve bu öyle bir anlatıştı ki eğer muhacirlerden üç beş fert orada olsaydı kendi meziyetlerini unutarak böyle bir mesele karşısında gıptaya kapılabilirlerdi.
Onun için muhacirlerden bir fert bulunmasın buyurmuşlardı.
Çünkü yurdunu, yuvasını terk eden, Medine'de ensara ensarlığı kazandıran bir muhacir kendisini ensar hakkında anlatılan şeylerden hiçbirine mazar değilmiş gibi düşünebilir ve gönül koyabilirdi.
Bu vakayı tarih ve siyer tespit edip ortaya koymuştur.
Belki muhacirlerin çoğu bunu duymamış, farkına bile varmamışlardı.
Ensar bu meziyetleri bizzat efendimiz tarafından ifade edilmek suretiyle ebediyen onlara mal olmuştur.
Evet.
Hayatımızda karşımıza çıkacak olan her türlü problemi çözme adına efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem hayatından alacağımız çözüm yolları mutlaka vardır.
Bize düşen hayatımızın her karesinde onun hayatını hayatımıza hayat kılmak olmalıdır.
İslam'ın ruhu
Soru:İslam'ın ruhu ifadesi ne anlama gelmektedir?
Cevap: En küçük canlılardan en mükemmel canlı olan insana kadar her şeyin bir ruhu vardır.
Beşeri sistemlerin bir ruhu olduğu gibi İslam'ın da bir ruhu vardır.
Kainatta mahlukat türleri üzerinde cereyan eden kanunlar mahiyet itibariyle bir yönüyle ruha benzerler.
Tohumlardaki gelişme, sistemler arasındaki itme, çekme gibi kanunlar eğer harici bir vücuda sahip olsalardı üzerinde hükümlerini icra ettikleri türlerin adeta ruhu olurlardı.
Bizim ruhumuza gelince o zişuur bir kanuni emridir.
Kün ol emrinden gelir.
Ve nef ruhi ona ruhumdan nefettim sözünün masadakı olarak bir nefa-i ilahiyedir.
İslam'ın da bir ruhu vardır.
O bir manada İslam'da akideden amele, amelden muamelata, usulülden fıra kadar bütün parçalar arasındaki derinlik, ledünnilik, şuur ve ahenktir.
İslam'ın ruhu en büyük usul olan la ilahe illallah hakikatinden.
fatın en küçük meselesine mesela yatarken elini başının altına koyup sağ tarafı üzerine yatmak ve Allahümme eslemtü nefsi ileyk ve vecehtü ve ileyk ve fevü emri ileyk ve elüri ileyketen ve rehbeten ileyk melce v ill şeklindeki duayı okumaya kadar mevcut olan bir umumdır.
Bu tıpkı bir ağaçta çekirdeğinden meyvesine kadar göz tırmalamayan şiirimsi bir ahengin bulunması gibi bir şeydir.
Evet.
İslam'ın ruhu usul fuh bütün emirlerde o ağaçtaki ahenge benzer şekilde kendisini gösterir.
İslam herhangi bir beşeri sistem gibi sığ ve sathi değildir.
Bundan dolayı onu Hz.Muhammed'e Aleyhissalatu Vesselam mal etmek dahi bir manada uygun değildir.
Bina aleyh müsteşriklerin anlayışı içinde Hz.Haz.
Musa'nın aleyhisselam bugünkü ümmetine Musevi Hz.Mesih'in aleyhisselam dağılmış ve özünü yittirmiş ümmeti olan Hristiyanlara isevi dediğimiz gibiyim.
Hz.Muhammed'in Müslüman ümmetine Muhammedi demeyiz.
Bazen bu tabiri kullanıyoruz ama bu hususi bir manadadır ve bundan mecaz kastediyoruz.
Bundan Allah'tan Resul Ekrem'e akseden bir ahlak halinde tecessüm etmiş.
Ve inneke azim sen bir yüce ahlak üzere ahlak abidesisin iltifatının tam bir makesi olan o abide şahsiyet Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ve dünniyatıyla anlatmaya çalışıyoruz.
Bu manada İslam'ın ruhu sağlam bir tevhit akidesi, inanılması gereken şeylere inanma ve Allah'ın bizden yapmamızı istediği şeyleri onu görüyor gibi yapmaktır ki bu sonuncusuna ihsan diyoruz.
İhsan hadisin ifadesiyle Allah'a sanki onu görüyor gibi ibadet etmektir.
Her ne kadar biz onu göremesek bile o bizi görüyor.
Sırrına makes olmak veya o sırrı temsil etmektir.
Bir insanın topikün bir hayatı efendimize sallallahu aleyhi ve sellem benzeme ve ona uyma düşüncesiyle yaşaması, dolayısıyla bütün muamelatını ibadet haline getirmesi de İslam'ın ruhunu kavramış olmanın ifadesidir.
Bir insan tıpkı Allah Resulü gibi yemeye, içmeye, yatmaya, hasılı hayatını ona göre dizayn etmeye çalışırsa, beşeri adetleri dahi ibadet haline gelir.
Hayatı baştan başa ibadet olur ki biz buna İslam'ın ruhuna göre yaşama diyoruz.
Umumiyet itibariyle kelamcıların İslam'ın ruhu sözünden anladıkları mana daire-i uluhiyet, rububiyet ve ubudiyette tevhit akidesidir.
Cenabı Hak zatında birdir.
Eşi, menendi, şeriki, zıttı ve niddi yoktur.
İhlas suresi bu durumu ifade ediyor.
Kul hüvallahu ehad.
Allahü samed lem yelid ve lem yüled ve lem yekün lehü küfüven ehad.
De ki: "O Allah'tır.
Gerçek ilahtır ve birdir.
Allah samet tam eksiği olmayan her şey kendisine muhtaç olduğu halde kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayandır.
Ne doğurdu ne de doğuruldu.
ne de herhangi bir şey ona denk oldu.
Allah tevhid-i uluhiyeti ifade eden bu ayetler ile anlatılan bir zat-ı ecelli aladır.
Biz onu kendi ifadeleriyle tanıyoruz.
Allah'ın celle celalü uluhiyet dairesinde eşi ve benzeri olmadığı gibi rububiyet dairesinde de eşi menendi ortağı yoktur.
Bazen bir sultanın da misli, ortağı olmuyor gibi görünebilir.
Fakat saltanatının ihtişamına rağmen bir kısım vezirleri, şerikleri vardır.
Onlar mabeyn dairesinde onun tasarrufuna müdahale ederler.
Mesela riyaset-i cumhuriyede kalemi mahsus müdürü, başbakanlıkta da bakanlar vardır.
Bunların hepsi teker teker kendilerine ait vazifeleri yaparlar.
Binaen aleyh, tasarruf dairesi içindeki zat reis-i cumhur, başbakan gibi bir kişi olsa da tasarruf adına onun bir kısım vezirleri vardır.
Allah'ın celle celalühü zatında mabudiyetinde şerik muhal olduğu gibi tasarruflarında da ortağı yoktur.
Ayet bu durumu fetallahu şayet gökte ve yerde Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı onların nizamı bozulurdu diyerek burhan-ı temanu ile ispat etmektedir.
Bütün fiiller Allah'a aittir.
O ek, yetiştirir, büyütür, biçer, yedirir.
Asılı o rububiyetinde de tektir.
Nitekim ayette vallahu veelun sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır buyuruluyor.
Konuştuğumuz zaman konuşmamızı yaratan Allah celle celalühü olduğu gibi yazdığımızda da yazmamızı yaratan Allah'tır.
Bizde boyutlarını bilemediğimiz niyet mahiyetinde irade denilen bir şey vardır.
İrade bizdendir ama her dairede fiil ve tasarrufu Allah'a vermek tevhid-i rububiyetinin gereğidir.
Hem zatında hem de icraatında bir olan Hazreti Allah'a celle celalüu sadece ona kullukta bulunmaya da tevhid-i ubudiyet diyoruz.
Mülk ve mülkte tasarruf kendisine ait olan daire-i rububiyet karşısında bize düşen şey de işte bu kulluktur.
Bu konuda en mükemmel kulluğu Hzreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem sergilemiştir.
Bizim yapmamız gereken onun kulluk performansını ortaya koymaktır.
İşte İslam'ın ruhu budur ve bu çok geniş ve kapsamlı bir konudur.
Bu mevzuda yazılmış pek çok eser vardır ve bu eserlerde değişik izahlar görmek mümkündür.
Felsefe ve felsefi nazariyeler.
Soru: Felsefenin ve felsefi nazariyelerin İslami esaslarla telif edilme çabalarının hükmü nedir? Farabi ve İbn Sina hakkındaki fikirlerinizi öğrenebilir miyiz?
Cevap: Yunanca filozofiya kelimesinden gelen felsefe hikmet sevgisi demektir.
Bu ilmin erbabına filozof, filozof denilmektedir ki biz buna hakim de deriz.
İlim dünyamızda felsefeye hakim nice alimlerimiz gelip geçmiştir.
Ancak şunu hemen ifade edeyim ki felsefenin Kur'an'ın emirlerine ve sünnetin ruhuna ters bir kısım nazariyeler mecmuasından ibaret olan kısmını Müslümanlıkla ve İslam'ın ruhuyla telif etmek mümkün değildir.
Tam sübut bulmamış, pozitif neticelerle sağlam kaideler üzerine oturtulmamış meseleleri Kur'ani esaslarla telif etme çabası doğru değildir.
Çünkü dün bir ekol olarak ortaya atılan bir felsefi sistem daha sonraki devirlerde hususiyle pozitif bilimlerle çürütülüp rafa kaldırılabilir.
Bu günümüzde ve daha evvelki devirlerde olagelmiş bir hatadır ve zararlı olmuştur.
Maalesef bu düşünce bize Orta Çağın skolastik düşüncesinin bir hatırasıdır.
Birileri çıkar ilim adına bir nazeriye ortaya atar ve biz de hemen ona tutunur.
Ardından da dini emirlerle telifini yapmaya çalışırız.
Müsaadenizle bu mevzunun en acı misallerinden birini arz etmek istiyorum.
Yaklaşık 10 seneden beri bana evrimle alakalı evolüsyon var mıdır? Darwin'in dediği şeyler ne derece doğrudur? Mutasyonların bir canlıyı bir şekilden başka bir şekle intikal ettirmesi meselesine ne derece itimat edebiliriz gibi sorular soruldu.
Ben de değişik zaviyelerden bu sorulara cevap vermeye çalıştım.
Darwin bu meseleleri derinlemesine bilmiyordu.
Onun tecrübesi çok sınırlı ve belli bir sahada olmuştu.
Neodarwistler ise Darwin'den çok daha fazla Darwincilik yapmışlar ve ilim adına bu meseleyi mekteplere sokmuşlardı.
Haddi zatında bu meselenin aleyhinde gerek Avrupa'da gerekse Türkiye'de ilkokuldan üniversiteye kadar her seviyede insana hitap edecek şekilde pek çok kitap, yazı dizisi ve makale yayınlanmıştır.
Darwinizm dünden bugüne bir nazariye olmaktan öteye gidememiş ve şimdilerde ise bütün fantastik bir konu haline gelmiştir.
Bu meselenin artık itimat edilir bir tarafı kalmamıştır.
Maalesef bu mesele alem-i İslam'da Kur'an'ın ruhuna vakıf olamayan, modernizme kayan ve İslam'ın ruhunu bilemeyen bir kısım kimselerce yanlış anlaşılmıştır.
Çok sevdiğim ve kendisini daima takdirle yad ettiğim Allame Hüseyin Cisri, Risale-i Hamidiyesi'nde Darwinizm hakkında ne dersiniz sorusuna cevap verirken şu şekilde bir ifade kullanmıştır.
Bu bir nazariyedir.
Eğer bunu pozitif hüvviyette bize gösterebilirlerse biz de bu meseleyi Kur'an'ın naslarıyla telif edebiliriz.
Şimdi bu belki bir bakıma tolerans ifadesi sayılabilir.
Ancak ben bu sözün altında Kur'an'ın bu mevzudaki beyanlarına karşı bir tereddüdün ve şüphenin gizli olduğu hükmünü çıkarıyorum.
Her yöne çekilebilecek bu türlü söz ve beyanlarda bulunmaya hiç lüzum yoktur.
Bunlar bizim inanç sistemimize zarar getirir.
Kur'an'ın bu mevzudaki beyanı ve alemin yaratılışı mevzu eğer bir mucize, bir harika ise bizim odaklanmamız gereken nokta bunun nasıl bir harika olduğunu anlamaya çalışmak olmalıdır.
Seyyidina Hazreti Adem'in aleyhisselam yaratılması tamamen mucizedir.
Allah onun hamurunu ve çamurunu yeryüzünden toplatmış ve bir protein çorbası haline getirmiştir.
Bir hücrede bulunması gereken moleküllerin, atomların hepsini bir araya getirmiş, ondan bir Adem yaratmıştır.
Daha sonra bunu kurutmuş ve ruhundan ona ruh nefetmiştir.
Bu mesele hem ayet-i kerimeler hem de hadis-i şeriflerle bir mucize olarak anlatılmaktadır.
Şimdi bundan sonra Darwin şöyle dedi ayrı düşünelim.
Lamark şöyle dedi ayrı düşünelim.
Ne oarbenisler şöyle dedi ayrı düşünelim demek gelecek nesiller içinde şüphe ve tereddütler meydana getirir.
Bu felsefi yaklaşımlar karşısında tereddüde düşmek, kendi meselelerimizden şüphe etmek çok büyük bir hatadır.
Bugün bu meseleye sağlamca sarılıp bir kısım kimselerin yaptığı hatalara irtikap etmeme mecburiyetindeyiz.
Unutmayalım ki bu mesele sadece bir nazariyedir.
Asıl meseleye gelince felsefenin bu kabil nazari olup ispat edilmeyen meselelerinin Müslümanlıkla telif etmeye çalışmanın hiçbir faydası yoktur.
Çünkü Müslümanlık umum emirleri itibariyle arşı ferşe bağlayan, mele-i aladan nazil olan, dünü gördüğü gibi bugünü de gören, bugünü gördüğü gibi yarını da gören ve bilen muhit bir ilmin sahibi Hazreti Allah'ın kadim kelamından gelmektedir.
İslamiyet Allah'tan geldiği için onda bugün kabul edilip de yarın eleştirilecek.
reddedilecek hiçbir husus yoktur.
Allah'tan geldiği şekilde terü taze kıyamete kadar devam edecektir.
Felsefe karşısında tutumunu iyi ayarlayamayan bazı kimselerin kendilerine göre tevil ve tefsirler getirmek suretiyle yaptıkları bir kısım yanlışlıklar da İslam'ın ruhuna uymayacak ve getirdikleri bu şeyler cerh edilecek, bozulacak ve rafa kaldırılacaktır.
Ancak İslam'ın ve Kur'an'ın ruhuna gelince o nazari felsefeden daima uzak ve muallak kalacaktır.
Şimdi hikmete, eşya ve hadiselerin hikmetle cereyan etmesi meselesine gelelim.
Bu durum Cenabı Hakk'ın hakim ismine bağlıdır.
Allah baş döndürücü şeyler yapar ve bu baş döndürücü müthiş kudretin iş yapmasının yanında yaptığı her şeyde bir hikmet vardır.
Fakat Allah bu hikmete tabi olarak icraatta bulunmaz.
Belki hikmet hakim olan Hazreti Allah'ın yaptığı şeylere bağlı olarak gelir.
Bir hak dostu her işte hikmeti vardır.
Abes fiil işlemez Allah der.
Şunu da ifade edelim ki hikmetli yaratmak Allah celle celalüu için bir mecburiyet değildir.
Allah'ın yarattığı her şeyde hakim isminin muktezası olarak bir kısım hikmetler müşahede edilir.
Biz bu hikmetleri araştırmak, iman ve izan adına değerlendirmekle mükellefiz.
Burnun yüzün ortasında iki güz alının altında olmasını, gözlerin iki çukurcuk içinde bulunmasını, iç kulak, dış kulak ve orta kulağın yapısını ve östaki borusunu araştırır.
Bunlardan damla damla hikmetler çıkarmaya çalışırız.
Ve önümüze dökülen her hikmet pırlantası bizde imanımız adına yeni bir irfan ufkunun açılmasına vesile olur.
Biz işte bu manadaki bir felsefenin yanındayız.
Nitekim bu manada bir felsefe de İslam'a ve Kur'an'a muvafıktır.
Fakat Kur'an'ın naslarına ve İslam'ın esaslarına zıt olan, bugün ağırlığını hissettirse de yarın değişecek olan felsefe ile Kur'ani hakikatler arasında yer gök arası kadar mesafe vardır.
Sorunun ikinci şıkkında Farabi ile İbn Sina hakkındaki düşüncelerim soruluyor.
Bunlar birbirinden biraz farklıdır.
Her ikisi de çok güçlü insanlardır.
Ancak pozitivist çevrelerde İbn Sina biraz daha fazla ağırlığını hissettirmiş ve hususiyle Endülüs'te 78 asır kadar kitapları tedris edilmiş.
yerine göre ağırlığı olan din, tıp, hikmet, mantık ve felsefeye kadar pek çok sahada eserler vermiş ansiklopedik bir insandır.
Bu iki dahi cevval ve müthiş bir zekaya, bedii düşünceye sahip kimselerdir.
Ama bunlar nübüvvetin nuru altında hüküm ve beyanlarda bulunmanın yanında yer yer aklın düsturlarına tabi olup nübüvvetin yol göstericiliğini terk ettikleri için hata ve kabahatler irikap etmişlerdir.
Bu mevzuda Farabi İbn Sina'dan çok daha ileriye gitmiştir.
Farabi'nin nübüvvet manasını bir bakıma inkar etmesi, filozofu nebiden üstün tutması yönleriyle dalalete girmiş olmasından endişe edilir.
Ben onun bu konudaki düşüncelerini özetleyeyim.
Siz de dini düsturlarla onun hakkında verilecek hükmün müvazenesini yapın.
Mesela Farabi filozofu peygamberden daha büyük görür.
Çünkü peygambere gelen malumat doğrudan doğruya Allah tarafından emeksiz gelir.
Filozof ise kafasını zorlar ve bu mevzuda beyin sancısı çeker.
Müttesebatı kendi gayretine bağlıdır.
Binaen aleyh filozof peygamberden daha büyüktür der.
İkincisi, peygamber belli sahalarda bir şeyler söylemiştir ve onun söylediği şeylerin pek çoğunu izah etme imkanı yoktur.
Filozof ise içinde yaşadığı eşyadan çıkardığı manaları kendi devrine intikal ettirmiştir.
Devrine göre olsa bile filozofun söyledikleriyle eşi arasında bir münasebet bulmak mümkün olabilmiştir.
Peygamber bilinmeyen gaybi şeylerden bahsetmiştir ve bunların ispat edilmesi lazımdır.
Filozof ise önüne bakmış, gözünün önünde olan şeyleri dile getirmiş.
daha ziyade ispatı mümkün olan şeyleri ders vermiştir." der.
Bütün bu düşünceler vahiy ve nübüvvetin dibine yerleştirilmiş birer dinamittir ki ben çok ihtiyatlı ve tedbirli davranarak küfür değildir desem de buna küfürdür diyenler çıkacaktır.
Hele nebinin filozofun altında mütalaa edilmesi meselesi affedilir bir husus değildir.
Nebi çok gayretlidir.
Eşya ve hadiseleri tetkik edendir.
Kur'an'ın ayat-ı beyyinatı dinlendiği zaman efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem bütün peygamberlerle beraber eşya ve hadiseleri tetkik ettiğini görürüz.
Ne var ki nebi daima Allah'ın celle celalühü göstereceği ışık altında araştırmalarını yapar ve çıkardığı hükümlerden yanılmaz.
Cenab-ı Hakk'ın ona ilham ve ihsan ettiği vahiy rehberliği altında vazifesini yaptığı için hata etmez.
Filosof ise her zaman yanılabilir.
Eşya ve hadiselere ait hüküm vermeye gelince nebi geleceğe ait birçok şey söylemiştir ki daha sonra ilim bunları araştırıp bulmuştur.
Yine nebi topluma ait bir kısım şeyler söylemiştir ki bunlar da zamanı gelince zuhur etmiştir.
Ehosofun aklının köşesinden bile geçmeyecek olan bir kısım meseleleri nebi haber vermiş.
Bunlar zamanla bir bir tahakkuk etmiştir.
Nitekim devri risalet ve naahide bir ekram başında bütün bu meseleleri seyrediyor gibi gören ve söyleyen efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem kıyamete kadar meydana gelecek önemli hadiseler hakkındaki beyanları aynen tahakkuk etmiştir.
bina aleyhin'in nübüvvet manasına karşı ifratkar bir saldırı ve tecavüzü vardır.
Onun için Bediüzzaman Hazretlerinin beyanı içinde meseleyi ele alacak olursak o İmam Gazali'den daha ihtiyatlı davranarak bu kişilere sıradan bir mümin mertebesini vermiştir.
Bu konuda bize de ihtiyatlı olmak düşer.
La ilahe illallah diyen insanları gayyaya hapsedemeyiz.
Allah'ın iki kitabı Kur'an ve kainat.
Soru: Dünyanın değişik kıtalarını asırlarca adaletle hükmedip büyük devletler kuran Müslümanlar bugün perişan bir vaziyettedirler.
Bizler bu duruma neden düştük ve bu durumdan kurtulmanın çareleri nelerdir?
Cevap: Din olarak İslamiyeti yürekten kabullenme, Müslümanlığı hayata hayat yapma çok müstesna bir meziyettir.
Allah da Celle Celalühü buna çok ehemmiyet ve kıymet atfetmektedir.
Bunun yanında Müslümanlığın bütünüyle kavranması ise ayrı bir meziyet ve hususiyettir.
İslamiyet sadece bir yönüyle kabullerildiği dönemlerde gerek içtimai hayatta gerekse diğer milletler karşısında daima bir kısım problemler ortaya çıkmıştır.
O bütünüyle kavranıp yaşandığı zamanlarda ise bu problemler imkanlar ölçüsünde giderilmiş ve herkesi hoşnut edecek bir seviyeye ulaşmıştır.
Bu konuda esas olan İslamiyeti Allah'ın maksadına uygun efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem talimesi ve selefin bu konuda gösterdikleri gayret esprisi içinde alınamaktır.
İnsan dinin ruhunu anlamadan kendini bütünüyle ibadet-i taate verse, geceleri hep namaz kılıp gündüzleri de oruçlu bulunsa ve fakat din adına yapılması gerekli olan bir kısım şeyleri ihmal etse kendisinden beklenen seviyeyi yakalamış olmayacaktır.
Bunun yanında kişi Allah'a inandığı halde dini vecibelerini yerine getirmiyorsa yine kendisinden istenilen seviyeye ulaşmış olmayacaktır.
Meselenin bir bütün halinde kavranması için dinin insan hayatıyla ve müminlerin ileriye dönük hamleleriyle alakalı ne kadar emri varsa bütün o emirlerin kavranması ve yaşanması elzemdir.
Bunun yanında dinin, ferdin şahsi, ruhi, kalbi ve fikri hayatını düzenleyici düsturlarına, derinlemesine girerek aydınlanmış bir ruh ve dimağla eşya ve hadiselere nüfuz etmek de önemli ayrı bir husustur.
Yoksa burada da farklı bir tıkanıklık olur ve karşımıza değişik problemlerin çıkması kaçınılmaz olur.
İyi bir mümin için kainat kitabında herhangi bir tıklık veya manası anlaşılmayan hiçbir şey yoktur.
Buna mukabil namaz kılsa, oruç tutsa da imanda istenen seviyeyi yakalayamamış bir müminin nazarında kainat okunamayan kapalı kalmış bir kitaptır.
Öyle birine göre her taraf adeta bir kara deliktir ve kişiyi karanlıkla tehdit etmektedir.
Bu itibarla müminler Kur'an'ı bir bütün halinde ele alma mecburiyetindedirler.
Ne var ki biz Kur'an'ı son üç asırdır sadece şahsi kulluk ve ibadetimizi o da yarım yamalak haliyle düzenleyici bir kitap haline getirmişizdir.
Burada dikkatinizi bir sırra istirham edeceğim.
Bizler şahsi hayatımızda Kur'an'ı sadece belli sahalara hitap eden bir kitap haline getirmenin cezası olarak Cenab-ı Hak o hali bilfiil duruma getirmiştir.
Yoksa insanlarda fiili ve kavli bir istek olmadan Allah celle celalühü böyle bir cezaya kimseyi maruz bırakmaz.
Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem elini sıkıp ona biat ederek canımızla malımızla yolunda hırzıcan edeceğimize söz veriyoruz." diyen ashaptan bazıları Uhud Savaşı'nda efendimizin vefat ettiği şayası üzerine Uhud dağına doğru geri çekilmişlerdi.
Onların geriye çekilmesine sebebiyet veren bir zelle-i insaniye idi.
Sonra o kötü durum ikinci bir kayma daha meydana getirdi.
Böylece fasit bir daire teşekkülüne doğru gidiliyordu.
Yani onlar geri çekildikçe Allah onları tersüz edecek, onlar kaçtıkça perişan edecekti.
Medine-i Münevvere'ye girecekleri ana kadar maddeten ve manen her şeylerini kaybedeceklerdi.
Fakat Allah yaptıkları iyiliklerden ötürü o fasit dairenin teşekkülüne meydan vermedi ve onları affetti.
Onlar affa mazhar olunca fasit daire koptu ve salih bir daire oluştu.
Fakat bu insanlığın her devrinde ve herkes için geçerli midir? Allah'ın engin rahmetinden isteriz ki bizi de affetsin.
Fakat bizde böylesi bir fasit daire teşekkül etmişse ve tesbihe dizilmiş daneler gibi günahlar ayak kaymalarını, kaymalar da günahları takip ediyorsa biz o zaman bu fasit daireden asla çıkamayız.
Rabbim bu fasit daireyi bizim hakkımızda da salih daireye çevirsin.
Salih daire şudur.
İnsan hayra vesile olacak bir iş yapınca yaptığı bu iş onu ikinci bir hayra daha çağırır.
Bu hal nezi uluhiyete bir dilek hükmüne geçer.
Allah size ikinci bir hayır yapma imkanı bahşeder ve süreç böyle sürer gider.
Evet.
ikinin ardından üçüncü ddüncü hayırlar, iyilikler, güzellikler birbirini takip etmeye başlar.
Bu şekilde siz sürekli iyilikten iyiliğe koşarsınız.
Allah da inayetiyle sizi hep teyit eder.
Bu meseleyi mevzumuz itibariyle şöyle de arz edebiliriz.
Bir mümin için salih daire teşkili Allah'ın izniyle her zaman mümkündür.
Mesela o kainatı bir kitap olarak eline alıp evvela Allah'ımız bu kainat kitabında kudret ve iradesiyle ne yazmış onu anlamaya çalışır.
Başkaları ona kör gözlerle bakmış eşyanın sadece dış yüzüne takılmışlar.
O tenteneli perdenin arkasına yani alem-i şehadet altındaki alem-i gayba mülkün verki melekuta bakamamış.
Dolayısıyla da hadiselerin esrarlı görünüşü arkasındaki sırları keşfedememişlerdir.
Halbuki bir mümin sahip olduğu müşahede ve bilgilerini marifete, muhabbete ve ruhani zevklere çevirir.
Bakış bu şekilde ve hedef de o celle celalühü olunca böyle bir temaşa ve seyahatin zevkine doyum olmaz.
Evet.
İnsan böyle bir şuur ve neşveyle bu işin içine girdiğinde çiçeğin yaprağında özünde derinleşen arı gibi hep bir şeyler bulacağı ve buldukça derinleşeceği şuuruyla oturur kalkar.
Her bulduğu şey onun şevkini artırır ve hep yeni yeni marifet hüzmeleriyle dolar boşalır.
İç aleminde ufuk ötesi mülahazalara girer ve yeni sahillere yelken açma iştiyakıyla coşar.
Şu feza-i ıtlakın, sonsuz uzayın görünen görünmeyen cephelerini keşfe koyulur.
Aslında Kur'an-ı Kerim varlığa hep böyle bakıp böyle düşünmemize salık vermektedir.
İnsan ondaki tenasübü, uyumu görmeye çalışmalı.
Şairani ilhamların ötesinde fiziğin, endesenin, kimyanın ve astrofiziğin neler anlattığını anlamaya gayret etmelidir ki işte o zaman bulduğu her şey onun iman ve izanını artıracaktır.
Bunu o söylüyorsa değişik vesilelerle anlattığım bu hadiseyi müsaadenizle tekrar hatırlatmak istiyorum.
Hadise iki ilim adamı arasında geçiyor.
Bunlardan biri Müslüman, diğeri ise Hristiyan.
Meseleyi anlatan Müslüman ilim adamı şöyle diyor: "Amerika'da bulunduğum yıllarda kendisiyle sık sık görüştüğü meşhur bir bilim adamı vardı.
Zaman zaman kendisini ziyaret eder, uzun uzun ilmi sohbetlerde bulunurduk.
Ondaki hakikat aşkı beni de büyülüyordu.
Yağmurlu bir günde yolda yürürken kendisinin de süratle kiliseye doğru gittiğini gördüm.
Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmasına rağmen koltuğunun altındaki şemsiyeyi açmamıştı.
Sanki yağan yağmurdan haberi yoktu.
Çok dalgın ve dolu görünüyordu.
Gökteki buluta meydan okuyordu adeta gözyaşları.
Yanına sokuldum.
Farkına varmadım.
Biraz beraber yürüdük.
Sonradan havasını bozdum ve galiba farkında değilsin.
Yağmur yağıyor.
Deyince ancak kendine gelebildi.
Koltuğunun altındaki şemsiyeyi açtı, başına tuttu.
Şemsiyenin altında beraber yürürken dedim ki, "Asrımızda dinsizlik moda haline geldi.
Ama görüyorum ki siz ilim dünyasında bir ufuk ve kutup olmanıza rağmen hala kiliseye gidiyorsunuz.
Bu soruya şu heyecanlı halinle cevap veremem.
Yarın evime gel sana bir çay içireyim.
Orada uzun boylu konuşalım." dedi.
Böylesine coşkun bir insanla konuşmak, onun iç dünyasının şerhini duymak, dinlemek, onun duyduğu şeylerde kaybolmak Allah adına çok tatlı bir şeydi.
Ertesi gün vakit geçirmeden hemen yanına gittim.
Kapıya dokundum.
Kapıyı bir çocuk açtı.
İçeriye girdim.
Odasında oturuyor dediler.
Odasına girdiğimde yumruklarını sıkmış.
Masanın başında oturuyordu.
Çay da hazırdı.
Yanına oturduğumda dop doluydu.
Bana galaksilerin içe girişinden ve muhteşem nizamın baş döndürücü ahenginin bozulmayışından atomlardan nebülüözlere kadar hiçbir şeyde düzensizlik ve gayesizlik olmadığından, yerin yaratılışından ve hayata müsait hale getirilişinden bahsetti.
Bu arada Allah'ın celle celalühü tasarruflarından söz ederken coşuyor ve kendinden geçiyordu.
Nebözleri anlattı.
Bu geniş alemde nasıl bir iradeye ram olduklarını, mekanın genişlemesini, Allah'ın bütün bu olup bitenlerdeki icraatlarını izah etti.
Bu şekilde kah büyük alemdeki makrokozmos, kah küçük alemdeki mikrokozmos hakikatleri anlatırken sanki ileride onlara dış alemde ve kendi nefislerinde ayetlerimizi peyder göstereceğiz.
O zaman hak ve hakikatin ne demek olduğunu anlayacaklar ayetinin manası tecelli ediyordu.
Dolmuş ve sözlerini şöyle tamamlamıştı.
Hayret ediyorum.
İlmin bu kadar gelişmesine rağmen ilim irfan yuvalarında inkarın hükümran olmasına evet hayret ediyorum.
Ben tam taşı gedine koyacağım zamanı yakalamıştım.
Şöyle dedim: "Şu tatlı sözlerine bir dakika ara verirsen sana güzel bir şey anlatacağım." durdu.
Sükunetle beni dinliyordu.
Ben içimden gelebildiği kadar ruhuna girebileceğim şekilde Kur'an'ın bir ayetini okumaya çalıştım.
Dedim ki, "Hzreti Muhammed'e sallallahu aleyhi ve sellem vahyedilen Kur'an-ı Kerim'de bir ayet var.
Allah şöyle ferman ediyor.
Allah'tan hakkıyla korkan, ona karşı kalbi saygı dolu insanlar ancak alimlerdir.
Ben bunu dediğim an irkildi ve birdenbire.
Bunu Muhammed mi söylüyor? Evet, Hazreti Muhammed söylüyor.
O söylüyor ama söz onun değil.
Eğer bunu o diyorsa sen şahit ol.
Muhammed Allah'ın evvelki elçileri gibi bir elçidir diye gürledi.
Evet, bunu bir batılı söylemektedir.
Her gün yeni mühtediler halleriyle bize bunu anlatmaktadır.
Zira eşya ve hadiseler içinde insanlar derinleştikçe her şeyin verasında Allah'ın celle celalühü kudretinin olduğunu göreceklerdir.
Bu şekilde de salih daireler teşekkül edecektir.
Şimdilerde tefekkür hayatımızda bununla alakalı yazılmış o kadar çok eser var ki rabbim mütealaa ve istifadeye imkan bahşeylesin.
Ruhani hayatımız.
Meselenin diğer bir önemli tarafı da bizim ruhani hayatımız ve manevi durumumuzdur.
Bizler rabbimize ibadet etmekle mükellefiz.
namaz kılacak, oruç tutacak, tesbih çekecek.
Gecenin karanlıklarında Rabi-i adviye havasıyla Allah'ım bütün gözler uyudu.
Sema yıldızlarla donandı.
Yeryüzünün hükümdarları kapılarını kapattılar.
Fakat senin yüce kapir zaman kapanmaz.
Beni kapından durur etme.
Rahmetini benden esirgeme deyip iki büklü mü olacağız? Bir insan rabbimizin dergahına gelirken içinde böyle yüce hislerle gelirse kulluk dairesi içinde de salih bir daire teşekkül eder.
Bizler evvela iradi olarak nefsimize rağmen bu mevzuda kendimizi zorlamalı, gönlümüzde kendimizi aşmaya çalışmalıyız.
sonrası peşi peşine gelir.
İnsanda kulluk evvela insanın iradesine bağlıdır ve cismaniyet itibariyle de biraz sıkıntısı vardır.
Bu şu demektir.
Hiç kimse ibadetate kendini verir vermez gönlü hemen ibadet neşvesiyle dolup taşmaz.
Her şey gibi bu da önce sabır ve gayrete bağlıdır.
Her tarafı yara, bere ve acı içinde ağzına bir lokma koyamayan bir insanın hekimin tavsiyesiyle zehir gibi ilaçları istemeye istemeye kullanarak yavaş yavaş sıhhatini kazanması gibi.
İnsan alem-i ervahtakilerin mertebesine erebilmek için ilaç mesafesindeki ibadetleri yavaş yavaş ifa edecek.
Bunu yaptıkça onda onları ifa iştiyakı gelişip derinleşecek ve tabiatının bir buğda haline gelecektir.
İşte kulluk rabbimizle aramızda böyle bir münasebetin unvanıdır.
Evvela her şey insanı biraz zorlar ki bazen bu noktada iki tehlike söz konusu olabilir.
Biri ülfeti aşamama.
İkincisi de başkalarına ait harikaların altında kalıp olmazlığa kendini salma.
Ülfeti aşamama bir derttir.
Bazılarımız itibariyle aynı namazı kılar, aynı orucu tutar.
Geceleri Rabbimize aynı şekilde teveccühte bulunur.
Aynı şeyleri söyleriz.
Ama ülfeti aşamadığımız takdirde bunların içinde çok esnemelerimiz ve gerilinmelerimiz olur.
Bu ise hadisin ifadesiyle şeytanı güldürür ve dolayısıyla dergah-ı uluhiyete yakın bir kısım ruhaniler de mahzun olur.
Onlara haşa bizim anladığımız manada bir hüzün isnat etmiyorum.
Bu o daireye ait bir hüzün veya hüzün manasında bir şeydir.
Ülfetin aşılması için evvela fikri operasyon yapmak gerekir.
İnsan daima düşünmeli ve tefekkür etmelidir.
İkincisi ise rabıta-i mevette bulunmalıdır.
ölümün her lahza ensemizde olduğunu, pençesini atıp bizi alabileceğini düşünmeli ve bu anlayış içinde rabbin huzurunda bulunuyor olma tavrı korunmalıdır.
Müminler için ikinci dert ise başkalarına ait kahramanlıklarla teselli olmaktır.
Biz selefimizin büyüklüklüklerini daima hayranlıkla yat ederiz.
Nasıl yat etmeyelim ki? Rabiatül Adeviye'nin kahramanlığını daha evvel arz ettim.
Hasan Basri ondan geri değildir.
Kaç defa gözlerim dola anlatmışımdır.
Tebei Tabiin neslinin büyüklerinden Mansur bin Mutemir ibadetü taatinde çok derin bir insandı.
Komşularından birinin çocuğu ne zaman gece dışarı çıksa Mansur'un evinin taraçasında bir direk görür.
Yine bir gece dışarı çıkar.
Fakat o direği göremez.
Annesine, "Mansur bin Mutemir'in taraçasındaki o direğe ne oldu?" diye sorar.
Annesi, "Evladım, o direkt değil.
Mansur'un kendisiydi.
Geceleri daima kıyamda durur, namaz kılardı.
Fakat dün vefat etti." cevabını verir.
"Benim selef ait bu meziyet ve şerefleri anlatmam bir vecibedir.
Ancak bunlar ruhumda bir coşku meydana getirmiyor ve bana onlar gibi olma fikrini vermiyorsa bu yıkılmış milletlerin kendi tarihlerine ait destansız şeyleri anlatarak teselli bulmaları gibi bir şey olur.
Ben şayet her şeyimle yıkık dökük ve eziksem, kahramanlar yaratan bir ırkın affadıyız sözünü avazım çıktığı kadar bağırmamın bana kazandıracağı hiçbir şey olmayacaktır.
Mühim olan o kahraman ırk gibi olmaktır.
Evet.
Biz de büyüklerimize karşı hürmetkarız.
Marufu kerhi benim önümde yaktığı ışıkla o ışığın kaynağına ulaşma adına bana bir fikir veriyorsa onun menkibesini anlatmamın bir faydası vardır.
Ayağı bütün velilerin omzunda olan Şah-i Geylani yaktığı meşale ile benim içimde iman ateşini tutuşturuyorsa onun kıybesini anlatmamın da bir faydası vardır.
Yoksa yıkılmış ve dağılmış milletlerin aşağılık duygusu içinde geçmişlerine ait kahramanlıkları anlatıp sadece o hikayelerle teselli oldukları gibi biz de böyle hikayevari şeylerle teselli bulup kaldığımız sürece bir adım ilerlememiz mümkün değildir.
Toplumdaki her fert o büyük zatların rehberliğinde velayette en büyük mertebeyi elde etmek üzere gecenin karanlıklarıyla pençeleşip gündüzün yorgunluklarıyla haşır neşir olarak mesafe kat etmeye çalışmalıdır ki Allah'ın lütfuyla tekrardan canlanalım ve ülfetten sıyrılıp kanatlanarak ona doğru yol alalım.
Kullukta derinleşmek suretiyle inşallah bir gün milletçe o ufkada ulaşırız.
Bu hali Kur'an-ı Kerim değişik aye-ti kerimeleriyle bize nakleder ve gece yumuşak döşeyi terk edip teheccüt ve sabah namazlarına kalkmayı önemle vurgular.
Cenabı Hakk'ın efendimize sallallahu aleyhi ve sellem ilk emirlerinden biri olan, "Ey örtüsüne bürünen insan kalk ve insanları uyar." ayeti bu konuda hayati bir tenbih ifade eder.
Allah Teala bu ifadelerle efendimize adeta şöyle buyurmaktadır.
Senin gibi ruhen uyanmış, gönlü çok derin, beşerin derdini vicdanında yaşayan bir insan nasıl örtüye bürünür yatar.
Bu senin yüce tabiatından fersah fersah uzak bir haldir.
O halde kalk ve vazifeni yap.
Aynı zamanda Cenabı Hak, "Ey örtüsüne bürünen şan-ı yüce nebi, kalk az bir kısmı hariç geceyi ihya et.
Sana mahsus olmak üzere gecenin bir kısmında kalkıp Kur'an oku.
Teheccüt namazı kıl.
Böylece rabbinin seni makam-ı mahmuda eriştireceğini umabilirsin.
Ve sabah akşam rabbinin adını zikret.
Gecenin bir kısmında ona secde et.
Geceleyin uzun bir süre de ona tesbih ve ibadette bulun.
Ayet-i kerimeleriyle efendimizden bile kendisine böyle derin bir tazarru ve niyazda bulunmasını ister.
Dikkat edecek olursanız bunlar Allah'ın manen çok ilerlemiş bir insana tavsiyeleridir.
Yine Cenabı Hak efendimizin aile ifradı içinde hoş demleri olduğu bir dönemde ondan biraz betul insanların dünyaya bakan yönlerinden uzak Allah'a daha yakın olmasını ve kendini buna zorlamasını istemektedir.
Ayet-ti kerimede geçen tebettül kelimesinde kip itibariyle tekellüf vardır.
Bu kelime şu manayı ifade etmektedir.
Aile ifradından biraz ayrıl ve kendini ibadete ver.
Rabbinle münasebetini daha da derinleştir.
Çünkü seni çok çetin bir vazife beklemektedir.
Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem Allah'a celle celalühü ibadette bizim 1000 katımız, milyon katımız derinleştiğinde şüphe yok.
Ama yine de bu konuda tavsiye ve emirlerin mevcudiyeti söz konusu.
Kaldı ki ümmetinin duaları da onun kulluğunu derinleştirici ve vazifesi adına ona güç kazandırıcı hususlardandır.
Bunun yanında bu dualarla Allah Resulünün şefaat dairesi de genişlemekte ve bu ümmetine müspet manada geriye dönmektedir.
Rabbim o daireye girmeye muvaffak eylesin.
Duha suresini her okuyuşumda aklıma o gelir.
Bu surede Cenab-ı Hakk'ın celle celalühü Allah Resulünü sallallahu aleyhi ve sellem asla darılıp terk etmediği, onu şefkatle kucakladığı, sahipsiz bırakmadığı ve dost doğru yola ilettiği ifade edilmektedir.
Akif'in ifadesiyle, "O masuma bütün bir beşeriyet medyundur.
Biz de medyunuz ve hepimiz o kapıda birer dilenciyiz.
inanıyor ve ilan ediyoruz ki eğer o rabbimizle aramızda olmasa cennetlere, firdevslere ulaşmamız mümkün değildir.
Biz onun şefaatiyle problemlerimizi halledecek, onun ışıklı, aydın yolunda inşallah doğru yaşamaya muvaffak olacak ve bu yolun sonunda da onu bulacağız.
Onun için daima koştuğumuz bu yolda o bir gün karşımıza çıkacak diye şevkle koşuyoruz.
Geriye dönecek olursak bu yolun yolcuları olarak ibadet-i taatimiz böyle bir ruh ve şuurla eda edilmeli.
Afaki tefekkürümüz de çok buğutlu olmalıdır.
İşte böyle bir seviyeye ulaşmış bir milletin geri kalması düşünülemez.
Allah sıfatlara göre hükmeder.
Buraya kadar arz edilen şeyler sorunun cevabına hazırlık mahiyetinde ifade ederdi.
Şimdi doğrudan sorunun cevabına geçelim.
Hepimiz elhamdülillah müminiz.
Ancak her müminin her sıfatı mümin olmayabilir ve Allah celle celalü sıfatlara göre hükmeder.
Mesela yalan söylemek.
Hileli yollara tevessül etmek, çalışmada metot bilmemek, ayat-ı tekviniyenin esrarını anlamamak birer kafir sıfatıdır.
Bu kafir sıfatlarını taşıyor olsa da bir mümin la ilahe illallah muhammedün resulullah dediği sürece cennete girer.
Fakat Allah celle celalühü kendisinde mümin sıfatları bulunmadığı, metot bilmediği, metodolojiden haberi olmadığı ve kendini tembelliğe saldığı için bu dünyada onun hakkında mağlubiyet ve mahkumiyet kararı verir.
Bu Allah'ın değişmez bir kanunudur.
Kafirin ahirette beklediği bir şey yoktur.
Fakat onda bir kısım mümin sıfatları varsa Allah o sıfatlara ikramda bulunur ve bu sıfatlar yüzüyü hürmetine onu dünyada yükseltir.
Bu itibarla burada bize düşen her yönüyle mümin sıfatlarına sahip, özü sözü doğru, hak vesileleri kullanan, tembellikten sıyrılmış, metot bilen, kainatın esrarını çözmeye istekli insanlar olmamızdır.
Hak bir davanın temsilcileri olan müminler hakka giden yolda hep hak vesileleri kullanma mecburiyetindedirler.
Şayet müminler en büyük hak olan Allah'a celle celalühü ve ona ait hakikatlere veya efendimize sallallahu aleyhi ve sellem ve ona ait şeylere veyahut Kur'an-ı Kerim'e ait hususlara ulaşmak istiyorlarsa bu yolda behemhal hak vesileleri kullanma mecburiyetindedirler.
Mesela hakka ulaşma yolunda propaganda yaparak yalanlar söyleme, mübalaa yapma, insanları aldatmaya kalkışma gibi şeyler katiyen caiz değildir.
Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem geçmişte, "Gönüllerimizin sultanı, başlarımızın tacı haline gelmesi hangi yolla olmuşsa işte o yol haktır.
Başka yollarla elde edilen şeyler ise batıldır.
Makyavelis bir düşünceyle hakikat elde edilemez.
Mümin için bunların hepsi hüsran vesilesidir.
Öyleyse hakka giden yolda müminlerima hak vesileler kullanma mecburiyetindedirler.
İnkarcılar farklı farklı yollardan istifade ediyorlar.
Biz de onları kullanalım duygu ve düşüncesinde olmak yanlıştır.
Resuli Ekrem'in kullanmadığı bir yol kullanılmaz.
Bizim için tıkalıdır.
Başkaları ondan istifade etme yoluna gitse de biz o yoldan gidemeyiz.
Bizim yolumuz Kur'ani ve Muhammedi yoldur.
Binaen aleyh, Müslümanlar eğer başlarda taç veya taçlarda sorguç olmayı düşünüyorlarsa yolun doğrusunu kullanma, batıla tenezzül etmeme mecburiyetindedirler.
Cenabı Hakk'ın biri Kur'an-ı Kerim diğeri kainat kitabı olmak üzere bahçeca iki kitabı vardır.
Kur'an-ı Kerim Allah'ın celle celalühü kelam sıfatından gelmiştir.
Allah onu gönderen mütekellimi ezelidir.
Bizi yaratmaktan maksadı nedir? Nelerden razı olur? Bizi neye davet eder? Davet ettiği şeyin keyfiyeti nedir? Cenab-ı Hak bu gibi şeyleri Kur'an-ı Kerim vesilesiyle bize anlatır.
Allah'ın diğer kitabı ise kainattır.
Allah bu kitabını kudret ve iradesiyle yazmıştır.
İçerisinde pek çok kanun, nizam ve nice esrar bulunmaktadır.
Bu mevzuda insanın niyeti ve bakış açısı sağlam olursa kainat da onun için aynen Kur'an'ın ifade ettiği şeyleri ifade eder.
Kur'an kainatı seslendirmekte, kainat da resim resim Kur'an'a mevzuu teşkil etmektedir.
Bunda Allah'ın ayrı bir merhameti söz konusudur.
O bizi kainatı derinlemesine mütalaa etme gibi bir zorluk ve mecburiyetle karşı karşıya bırakmamış.
O hakikatleri bize Kur'an'la özetlemiştir.
Diğer bir yönüyle de Efendimize sallallahu aleyhi ve sellem her asrın anlayacağı şekilde bir dil kullandırmış ve onun diliyle o çağ insanlarına hakikatleri anlattırmıştır.
Sahabe Kur'an'ı ve efendimizin Kur'an'a ait tefsirlerini dinlerken sanki sadece kendi devrine hitap ediyor gibi dinliyor ve istifade ediyordu.
Sonraki asırlarda gelen İmam Gazzali, İmam-ı Rabbani gibi zatlar ve devasa nice tefsir alimi, gözleri hep onun üzerinde Kur'an kendilerine hitap ediyor gibi ona kulak kesiliyorlardı.
Kur'an-ı mübin her asra hitap etme gibi çok sırlı ve çok büyülü bir ifadeye sahip.
Öyle mucize bir kitaptır ki her insan onu kendine hitap ediyor gibi dinleyip algılayabilir.
Burada dar bir çerçevede biri Kur'an diğeri de kainat kitabı olmak üzere iki kitaptan bahsettik.
Müminlerin kendileri olmaları her iki kitabı daima başlarına tac yapıp aynı manada anlayıp kavramalarına ve ikisine de derinlemesine dalmalarına bağlıdır.
Her iki kitabın da emirlerine riayet etmenin mükafatı olduğu gibi etmemenin de cezası vardır.
Ekseriyet itibariyle kainat kitabına riayet etmemenin cezası dünyada, Kur'an'a riayet etmemenin cezası ise ahirette verilir.
Binaen aleyh, Kur'an'a iman etmemiş bazı kimseler eğer kainat kitabının sırlarına vakıf ise Allah dünyada onları mükafatlandıracak, ahirette de imansızlıklarının cezasını çektirecektir.
Allah'a inanan fakat Kur'an'ın sadece ibadete müteallik meseleleriyle meşgul olup kainat, kainatın sırları ve pozitif bilimlerle alakası olmayan bir kimse ise dünyada mutlaka bunun cezasını görecektir.
İmanının mükafatını ise Allah'ın lütfuyla ahirette alacaktır.
Biz hem dünya hem de ahiret hayatında mükafat almayı başta Raşid Halifeler dönemi olmak üzere kısmen Emevi ve Abbasi dönemlerinde ve Osmanlı'nın ilk dönemlerinde görüyoruz.
Batıda rasathanenin ne demek olduğunun bilinmediği bir dönemde Beni Musa Bağdat'ta çoktan kendi rasathanesini kurmuştu.
O dönemde batılı devletlerin kralları İslam ülkelerine giden seyyahlarına, oradaki rasathanelere gidip güneş ve ay tutulmalarının ne zaman olacağını öğrenmelerini istiyorlardı.
İşte biz o dönemde ilimde ve fende böyle en öndeydik.
Çünkü o dönemde iki kitap müşterek müntala ediliyordu.
Kur'an'ın göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler fermanı duyarlı dimağlarda hemen karşılığını buluyordu.
Kur'an ihlas ve samimiyetle kendine yönelen bu aydınlık dimağların ellerinden tutuyor ve onları dünyanın en medeni insanları haline getiriyordu.
Bunlar Kur'an'ın tefekküre teşvik eden ayetlerini anlamaya çalışıyor.
Hususiyle de gökyüzünü keşfetmek için gözlem evleri tesis ediyor ve modern uzay araştırmacılarının öncüleri oluyorlardı.
Kur'an'ın biz onlara delillerimizi gerek dış dünyada gerekse kendi öz varlıklarında göstereceğiz fermanıyla şahlanan bu insanlar varlık aleminin maddi manevi yapısını didik didik ederek modern ilimlere giden ilk yolu açmışlardı.
Modern tıp bugün ulaştığı müthiş seviyeyi o dönem Müslüman ilim adamlarının geliştirdiği ilmi ve teknik altyapıya borçludur.
Bunların yanında Kur'an'ın uzayla alakalı ayetlerini birer emir telaki ederek mevcut imkanlarla göklerin fethine yönelme de yine o dönemde olmuştu.
Böylece onlar iki kitabı da müşterek mütalaa etmek suretiyle hem dünya hem de ahiret saadetine nail olmuşlardı.
Kainat kitabını ellerinden düşürmeyerek dünyada muvaffak olmuşlar ve imanlarıyla da hep hakka doğru koşmuşlardı.
Kur'an'ın sadece ibadete müallik meselelerine uyarak kainatı ihmal edenler ise Kur'an'ın ancak yarısını anlamış ve orada kalmışlardır.
Şu bir gerçektir ki bu halden sıyrılacakları güne kadar onların dünyevi mezelletten kurtulmaları da mümkün değildir.
Bir diğer husus da şudur.
Devirler ve asırlar geçtikçe insanlar ülfete dalarak Kur'an'ın dilinden anlamaz hale gelebilirler.
Halbuki onlar bilhassa mağduriyet ve mazlumiyete uğradıkları zaman Kur'an'a müracaat etme, yaşadıkları asırda Kur'an'ın kendilerine nasıl ışık tuttuğunu araştırma ve bulma mecburiyetindedirler.
18.
asra girerken İslam alemi bir darbe yemiş, Kur'an'ı bilmemezliğiyle bir badireye yuvarlanmış ve bir ölçüde çözülmüştü.
Böyle bir çukura düşünce çokları küfre yuvarlanıp gitmişti.
O gün ancak kalbe uyanı kimseler yeniden Kur'an'a müracaat etmek lazım diyerek Kur'an'a yönelmişlerdi.
İşte o zaman hakikatlere yeniden bir kez daha yönelme zamanı gelmişti.
Binayen aleyh.
Allah celle celalühü bir dönemde muvakaten bizim mağlubiyetimize hükmetmişti.
Ama aynı dönemde yetişen bazı insanlar Kur'an'ın bu asrı konuştuğunu ve konuşturduğunu anlamış ve gelecekte bir daha bu türlü darbelerle yıkılmayacak dinamikleri bulmuş ve onlara sarılmışlardı.
Bunlar bizim için hep bir ümit kaynağı olmuştur.
Sözün burasında son olarak olup biten hadiselerle meselemizi teyit etmek istersek son yıllarda hadiseler bütün hızıyla Allah'ın tevfik ve inayetiyle inanan gönüllerin arzu ettiği istikamette gelişmeye başlamıştır.
Bunda kimsenin zerre kadar tereddüdü olmamalı.
Ancak bu yol uzaktır.
Menciliği çoktur.
geçidi yoktur ve yol üzerinde derin sular vardır.
Bunların da bir bir aşılması lazım.
Bedir Müslümanların muvafak oldukları bir zaferdir.
Ama efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem oradan ayrılırken arkada amcasının oğlu Ubeyde ibn Haris'le beraber 14 şehit bırakmıştır.
Daha sonra karşısına Uhud ve Hendek gibi badireler çıkmış ve çok sevdiği amcası Hz.Hamza'yı kaybetmiştir.
Evet.
Bunlar karşınıza çıksa dahi eşya ve hadiselere onun gözüyle bakmak ve onun gördüğü neticeyi görmek lazımdır.
Hasılı günümüzdeki bütün gelişmeler büyük ölçüde inanan insanların lehinde ceren etmektedir.
Rabbim safça maceralara sürüklenmekten bizleri muhafaza buyursun ve akıllıca hareket etme imkanını bahşeylesin.
İnsan küçültülmüş bir kainattır.
Soru: insan kainatın fiisidir ve insan küçültülmüş bir kainattır deniyor.
Bu ifadeleri izah eder misiniz?
Cevap: İnsan fizyolojisiyle ele alınıp maddi yapısıyla masaya yatırılarak incelendiği zaman onun hakikaten bir kainat şeklinde olduğu görülür.
Kainat bir kalp gibi atarak genişlemekte, arkasında görünmeyen bir kudret, bir irade hükmetmekte.
Onda her yönüyle müthiş bir ahenk görülmektedir.
Bunun yanında o koşarak çözülmeye ve ölüme doğru gitmektedir.
Aslında bütün bunlar bütün karakteristik durumuyla insanda aynen temsil edilmektedir.
Meseleyi enfüsi manasıyla ele alınca Allah'ın celle celalühü kainat kitabında kudret ve iradesiyle bazı hakikatleri yazdığını ve bunları Kur'an-ı Kerim'le tercüme ettiğini görürüz.
Allah bu tercümede insanı muhatap olarak almış ve bunu en mükemmel tercüman olan Hz.Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtasıyla insanlığa tebliğ etmiştir.
Bu manada kainatta ne kadar esma-i ilahiye tecelli etmiş ise insanın mahiyetinde de o kadar esma-i ilahiyenin tecellisi söz konusudur.
Kainat insanın önüne getirilip silse ve insan kainattaki bütün satırları Kur'an-ı Kerim'in iki sayfası gibi görse, ışık hızıyla milyarlarca sene ötede bulunan nebülözlerden haber gelse, sonra da insanın mahiyetine inilip araştırılsa görülecektir ki kainatta bulunan her türlü esrar, envar ve ders aynı zamanda insanın mahiyetinde de mevcuttur.
Kainatta şeriat-ı fıtriye adına cereyan eden tohumdaki gelişme, yer çekimi gibi bazı kanunlar olduğu gibi bir de bu kanunlara nezaret eden nevamis-i mukaddese mukaddes kanunlar vardır.
Bunlar Allah'ın celle celalühü şuurlu melekleridir.
Melekler cereyan eden bu hadiseler üzerinde adeta insanın mahiyetindeki ruh gibidirler.
Bu alemlerde Allah'ın nazarlarımıza arz edilen sanatlarını alkışlayan, kanunlardaki hakikat ve incelikleri müşahede eden, sanat incelikleri ve anlayışı karşısında kendilerinden geçen, kimisi şaşıp ayakta kalan, kimisi rükua giden, kimisi de ayaklarının bağı çözülüp secdeye kapanan melaike-i kiram vardır.
Ve şeriat-ı fıtriye üzerinde bunların durumu insandaki ruh gibidir.
Bu manada koca kainatın karşısında insan değerlendirilince görülür ki insanın hücrelerindeki ahenk kainattaki nizama denk mahiyettedir.
Evet.
Vücudumuzdaki her hücrenin bir devlet gibi işlediği görülür.
Hücre zarından içeriye girildiğinde sanki bir devletin sınırlarından içeriye girilmiş gibi olur.
Hatta bu alem o kadar emniyetlidir ki eğer hücre ciddi bir arızaya maruz kalmamışsa her gelen öyle kolaylıkla hücrenin içine giremez.
Hele gelen tehlikeli bir mikropsa vücudun diğer yerlerinden oraya yığınak yapılır ve vücut korunur.
Bir arıza söz konusu ise büyüyen o arıza bir irin halinde vücuttan dışarı atılır.
Hasılı adeta bir devlet gibi işleyen insan vücudundaki bütün hücrelere de sanki bir melek hükmediyor gibidir.
Bu da bütün bunların üzerinde Cenabı Hakk'ın alem-i emirden gelen şuurlu, bilinçli bir kanun-u ilahi ve sübanesi olan ruhun olduğunu gösterir.
Allah'la celle celalühü sıkı bir münasebet içinde olan insan ruhu ayette min emri rabbi rabbimin emrinden ile ifade edilir.
Bu ruh doğrudan doğruya alem-i emirle ve Allah'la münasebet halindedir.
Hayatiyetini her lahza Cenabı Hak'a mensup olması sayesinde devam ettiren bu ruh, bu intisabın bir an bile kesilmesiyle mahvolabilecek bir mahiyet arz eder.
Dolayısıyla ruh insan cismi üzerinde merkezi bir konum teşkil eder.
Neblözlere, galaksilere, yıldız kümelerine müvekkil bir kısım melekler olduğu gibi aynen öyle de insanda bulunan her bir hücrenin bir canı ve bütün bu canların üzerinde bunlara hükmedebilecek olan alem-i emirden şuur sahibi insan ruhu vardır.
Bu yönüyle insan her tarafında melekler bulunan büyük bir topluluğa karşı getirilmiş oluyor.
Onun için kalbin, vücudun ve latifelerin ibadet, taat ve zikri, bütün bunlara bu zevkleri tattırmak ve duyurmak suretiyle meleklerin zirvesine varabildikleri ibadet neşvesini tattırma, o büyük kitaba tam bir fihris olmanın gereğidir.
İnsan eğer seyr sülükü tam yaparsa meleklerin kendi alemlerinde duydukları her şeyi en ince letaifine duyurabilir.
Kulluğu vücudun en gizli ve en ince noktalarına kadar duyurma insanoğlunun kainat kitabının fisti olmasının gereğidir.
İnsan olarak bizim kendi imkanlarımızla kainatın bütününü görebilmemiz, mütalaa edebilmemiz ve rabbimiz hakkında bütün esmasını içerecek şekilde malumat sahibi olabilmemiz imkansızdır.
Zira biz bazen büyük bir kitabı okumaya bile vakit ve imkan bulamayız.
Bunun yerine şayet kitabın yazarı kitap hakkında mükemmel bir şekilde malumat veren bir fikihrist hazırlamışsa o zaman kitabın muhtevasını anlayabiliriz.
Bu kitabın ve fihrisinin güzelliğine göre kitaptaki en küçük cümlelerden dahi kitap hakkında fikir sahibi olur muhtevasını öğrenebiliriz.
Bir de o hakikatlere tam makes olabilecek bir kafa ve kalbimiz varsa iyiden iyi anlar.
Sanki bütün kitabı okumuş gibi oluruz.
Evet.
İşte insan mahiyeti böyle bir şeydir.
Allah celle celalühü ehadiyetinin muktezası olarak insana bütün kainattan kendisine ait irfan hüzmelerini çıkarma gibi bir zorluk yüklememiştir.
İnsanın kainatı bütünüyle görmesi için mutlaka bir teleskoba ihtiyacı yoktur.
İnsan kendi ağzını, burnunu ve kulağını tetkik eder.
Yaptığı vazifelere inerse bir devlet gibi işleyen her uzvun kendisine hasrekliliği içinde olan düzen ben Allah'ın mahlukuyum.
diyecek ve la ilahe illallah ile şehadet edecektir.
Ve bu şekilde kainat kitabı okunmuş olacaktır.
Kainat kitabını herkes kendi seviyesine göre okuyabileceğinden ehli hakikat dışarıdaki afaki tefekkürden önce enfüsi tefekkürün insanın kendi şahsı üzerinde yapacağı düşünme ameliyesinin daha faydalı olabileceği hususuna dikkati çekmişler.
Çok iyi bir enfüsi tefekkür dersi almayan insanın afaki malumata dalmasının dibi delik bir kovayla su çekmek gibi olacağını söylemişlerdir.
İnsanın meseleyi evvela kendi içinde halledip mekanizmayı öyle kurması lazımdır.
İçine gelecek bütün ilim ve irfanı kan ve dışkı gibi çirkin şeylerin arasından çıkan süt haline getirmesi gerekir.
Fizik, kimya, astronomi gibi ilimlerden gelen bilgilerin irfan haline gelebilmesi için insanın kendi içinde enfüsi tefekkürü halletmesi zaruridir.
O bu enfüsi tefekkürden sonra laboratuvarlarda veya teleskopların başında hem makro aleme yükselecek hem de mikro aleme inecek.
arı gibi konduğu çiçeklerden marifet hüzmeleriyle dönecek ve irfanla donatılmış bir insan olacaktır.
Böyle olunca da fihrist kitaptan daha muhteşem hale gelecektir.
Yükselme ve düşmeler arasında insan.
Soru: insanı diğer varlıklardan ayıran hususiyetler nelerdir?
Cevap: İnsan değişik yönleriyle sail varlıklardan çok farklıdır.
Ancak aradaki fark bazen minimuma indiği gibi bazen de maksimuma çıkar.
İnsan bazen öyle alçalır ki kendi altındaki varlıklardan biriyle aynı seviyeye gelir veya daha aşağı bir seviyeye iner.
İnsan yeryüzüne mahlukatın en şereflisi olarak gönderilmiştir.
O talim ve terbiye görerek dünya ve ahiretini burada temin edebilecek bir donanıma sahiptir.
mahlukata gelince onlar yaratılış itibariyle tekamül etmiş olarak dünyaya gelmiş gibi bir mahiyet arz ederler.
Bir kedi yavrusu dünyaya geldiği andan itibaren annesinden miras olarak aldığı bütün hususları bilir.
Böyle bir yavru dünyaya gözlerini açar açmaz bir tavuğun altına konulsa ve onun kanatları altında yetişse o yine de yumurtadan çıkmış bir civciv gibi hareket etmeyecek, bir kedi gibi davranacaktır.
Bir civciv de kendisine has özellikleriyle kendini gösterecek ve öyle görünmeye çalışacaktır.
Böylece her varlık hayatını sürdürebilmek için Allah celle celalü tarafından bahşedilen cihazlarla başka bir alemde talim ve terbiyeye tabi tutulmuş gibi mamur ve mükemmel olarak dünyaya gönderilir.
Bediüzzaman en küçük canlılardan biriyle alakalı durumu ifade ederken, bir sivri sinek dünyaya geldiği dakikada hanesinden çıkar.
durmayarak insanın yüzüne hücum eder.
Uzun asasıyla vurur.
Abıha hayat fışkırtır, içer.
Hücumdan kaçmakta erkan-ı harp gibi maharet gösterir.
Acaba bu küçük teyyubesiz dünyaya yeni gelen mahluka bu bilgiyi, bu fen harbi ve su çıkarma sanatını kim öğretmiş ve nerede öğrenmiş? Ben yani bu biçare Said itiraf ediyorum ki eğer ben o hortumlu sineğin yerinde olsaydım bu sanatı, bu kerrifer harbini ve su çıkarmak hizmetini çok uzun dersler ve çok müteaddiit tecrübelerle ancak öğrenebilirdim." der.
Bir insanın bütün işlerini bu kadar maharetle yapabilmesi için belki 20 sene talim ve terbiye görmesi gerekir.
Halbuki diğer varlıklar bunları dünyaya gelir gelmez rahatlıkla yapabilirler.
Evet.
Onlar bütün bunları başka bir alemde öğrenmiş de dünyaya öyle gelmiş gibi bir tavır sergilemektedirler.
Kant ve Şeller insanı bir bakıma otomat gördükleri için onu bu hayvani hayattan çok farklı yönleriyle ele almışlardır.
Fakat imansızlık içinde mesele tabiata verildiği için ciddi bir çıkış yolu bulamamış, insanı anlaşılmaz bir muamma varlık haline getirmişlerdir.
Fakat insanın kritiğini iman gözüyle ele alan yani bütün bu işlerin Allah'ın celle celalühü talim ve terbiyesiyle olduğu anlayışıyla konuyu değerlendirenler bu şekilde bir muamma ile karşı karşıya kalmamışlardır.
İnsan dünyaya geldiği andan itibaren fazla bir şey bilmez.
belki sadece hayatını sürdürebilecek şeyleri bilir.
Mesela süt emmeyi ve ihtiyaçlarını ağlayarak anlatmayı bilir.
Daha sonra tevarüs yoluyla anne ve babasından aldığı şeyler, neşet ettiği muhitten kazandıkları ve talin terbiye yoluyla elde ettiklerini geliştirmek suretiyle kendisini bulmaya başlar.
Evet.
Yaratılış itibariyle insanla hayvan arasında çok ciddi farklar görülmektedir.
Demek insan bilmesi gerekenleri burada öğrenecek, kabiliyet ve istidatlarını burada inkişaf ettirecektir.
Öyleyse o her şeyden evvel bu noktada kendi altındaki varlıklara kendinden farklı bir nazarla bakmalıdır.
Çünkü hayvanlar hayatlarını sürdürmek ve kainatta cari kanunlara uymak için bir kısım kabiliyetlerle donatılmış olarak dünyaya gelirler.
Onlar fıtratın kanunları içerisinde kendilerine tayin edilen sınırlarda hareket ederler.
Ancak insan burada kabiliyetlerini inkişaf ettirmezse onların çok aşağısında kalabilir.
İnsanın asıl vazifesi ve onu diğer varlıklardan ayıran şey onun Allah'ın celle celalühü tanıdığı sınırlar içinde hayatını akıl ve iradesini kullanarak tanzim etmesidir.
Diğer mahlukat tabiatına yerleştirilen ihsaslar ve insiyaklar içinde sevki-i ilahi ile hayatlarını Allah'ın tanzim ettiği şekilde yaşarlar.
İnsanın ise iradesi vardır ve o sırf sevklerle, insiyaklarla hareket etmez.
Allah insana hareketlerini yine insanın kendi iradesiyle yarattığından dolayı onun hareketlerini bizzat kendisi tayin ve tanzim etmesi lazımdır.
İnsan hareketlerini Allah'ın tayin ettiği istikamette tanzim ettiği zaman kainatta cari kanunlara uygun hareket etmiş olur.
O Kur'an-ı Kerim'i dinleyip anladığı zaman tıpkı bir karıncanın vazifesini yapması gibi vazifesini yapmış olacaktır.
Allah'ın kanunlarına uygun hareket etmeyen kimse ise bunları yapmamış olacaktır.
Bu itibarla insanı sadece hayvani hisleriyle değerlendirmeye kalkarsak onu kendi altındaki canlılarla aynı seviyeye düşürmüş oluruz.
Avrupa'da her canlının bir formülü olduğu gibi insanın da bir formülü olduğu düşüncesinden hareketle yola çıkan Nobel ödülü sahibi Alexis Carl'ın başında bulunduğu bir heyet 20.
asır gençliğini formüle etmişler.
20.
asrın nefsi arzularını yaşayan, ırz namus demeden önüne gelen herkese saldıran, haram helal demeden her kazancı esas alan, hayatını maddi bir zihniyet üzerine inşa eden, gençliğini bütün duygu, tavır ve davranışlarıyla inceleyip formüle ettiklerinde karşılarına serseri bir köpek resmi çıkmıştı.
Evet.
Gerçekten 20.
asırda bu şekilde yaşayan bir kısım insanların formülü harfi harfine ona uymaktadır.
Ahsen-i takvim sırrına mazhar olarak yaratılan insan fıtratın kendisine tanınan hudutlarında hareket etmediği zaman böylesine sükut ediyor ve düşerken de yine Kur'an'ın bir ayetine tercüme ve tefsir oluyor.
Kel enami belhüm edal.
Onlar hayvanlar gibi hatta onlardan da sapkındırlar.
Hayvanlar fıtratlarının hudutlarında hareket etmektedirler.
Bu tür insanlar ise onlardan çok aşağı durumlara düşmüşlerdir.
Cenabı Hak bir ayet-i kerimede, "Biz insanı en mükemmel surette yarattık.
Fakat tedenni ve terakki merdivenleriyle ona esfel-i safine düşecek ve alay-i illiğine çıkacak bir mahiyet de verdik.
Sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.
Ancak iman edip salih amel işleyenler bundan müstesnadır." buyurmaktadır.
Evet.
En fazla yükselebilen varlık insan olduğu gibi en aşağılara düşebilen varlık da yine insandır.
İnsan öyle düşer ki bu durumuyla o şeytandan daha aşağıdadır.
Belki de şeytan ondan ders alır.
İnsan ala-ı illiğine çıktığında ise öyle bir yükselir ki Cibril Aleyhisselam çok geride kalır.
Tıpkı Miraçta Efendimize sallallahu aleyhi ve sellem Cibril'in dediği gibi bir adım daha ileri atarsam yanar kül olurum.
İşte insan böyle bir yükselme ve düşme arasında gidip gelebilen bir özelliğe sahiptir.
Öyleyse imkanlar ölçüsünde insanlığını aşağıya düşürmemeye bakmalıdır.
Resuli Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem maksimum seviyeyi aşmış.
Kab-ı kavseyni ev edna sırrına masır olmuştur.
Biz buna Allah Resulü imkan vücup arası bir noktaya ulaştı diyoruz.
Onun nuru o anda asıl mahiyetiyle temessül edivermişti.
Dünyaya ait maddi varlığı yok olmuştu ve o esnada görülen sadece ilk nurdu.
Zayıf bir rivayete göre o sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur.
Evvelüallahu nın yarattığı ilk şey benim nurumdur.
İşte o esnada bu hadisle ifade edilen şey olmuştu.
O zaman inna lillahi ve inna ileyhi raciun.
Muhakkak ki biz Allah'a aidiz.
Vakti geldiğinde de yine ona döneceğiz.
Sırrı zuhur edivermişti.
Allah'tan celle celalühü gelen bu zat sallallahu aleyhi ve sellem urucuyile Allah'a yükselmiş.
İmkan, vücup arası bir makama ulaşmıştı.
İşte bu seviyeyi yakalayabilen tek varlık insandır.
O kendisi için mukadder bu merdivenlerde ne kadar terakki ederse Allah hakkında irfanı izanı o nispette artacak.
Kalbini ne nispette kamçılar, duygularını ne nispette teşvik eder, şevke getirirse o nispette alay-ı illiyine çıkmaya namzet bir varlık haline gelecektir.
Aşağıya doğru düşmeye başlarsa Allah muhafaza buyursun.
Esfeli safilin ne kadar yolu vardır.
Cenabı Hak bizi salih amelle esfeli safine düşmekten muhafaza buyursun.
İsterseniz konuyu Hazreti Mevlana'nın mübarek bir sözüyle noktalayalım.
Bazen melekler bizim incelik ve nezaketimize imrenirler.
Bazen de kabalık ve küstahlığımızdan şeytanlar tiksinti duyarlar.
Sıhhat, selamet ve huzur medeniyeti.
Soru: Eskiden beri bize abdest sularının diğer kirli sulara karıştırılmaması tavsiye edilir.
Bu gibi tavsiyeleri de göz önünde bulundurduğumuzda geleceğin projelerini yapacak genç mühendis adaylarına neler tavsiye edersiniz?
Cevap: Bu konu daha çok çevre sağlığı ile alakalıdır.
Ancak soruda bahsi geçen husus dini bir endişeyi de içinde ifade etmektedir.
Evet.
Keşke imkan olsa da abdest sularımız def-i tabiinin aktığı lağım kanallarına karışmasa.
Bununla beraber bu konu dinin en önemli meselelerinden de değildir.
Yalnız bazı fakihler insan vücudundan ayrılan abdest sularının mai müstamel necis olduğu hükmüne varmışlar ve bunların insanın üstüne başına sıçramaması gerektiğini söylemişlerdir.
Kanaatimce yemek artıklarının ve bulaşık sularının kanalizasyonlara akmaması bundan daha ehemmiyetli bir mevzudur.
Bu konudaki hassasiyetimizle nimete karşı saygı nispetinde Allah'a karşı şükretmiş ve böylece nimetimizi artırma yoluna girmiş oluruz.
Maalesef günümüzde Müslümanlar olarak bu konuda çok büyük nankörlükler yapılmakta ve Allah'a celle celalü karşı büyük kusurlar işlenmektedir.
Bütün bunların temelinde de bu tür bir medeniyeti inşa eden kimselerin sorumsuzluğu yatmaktadır.
Milletler tarih boyunca çeşitli medeniyetler kurmuşlardır.
Bu medeniyetler gerek sanat ve edebiyat telakileri gerekse kültürel zenginlikleriyle birbirinden farklı karakterlere sahiptirler.
Birbirlerinden tamamen farklı bu medeniyetler kendi devirlerini tamamlayarak zamanla tarih sahnesinden çekilmişlerdir.
20.
asırda dünyanın adeta bir şehir haline gelmesi genel bir medeniyet anlayışı düşüncesini oluşturmuştur.
Bugün Topyekün insanlığa 201.
asrın medeniyet telakkisi hakim olmuştur.
Dolayısıyla bilim, teknoloji ve insanlığın hedef alınması açısından batı medeniyeti ile doğu medeniyeti arasında ciddi bir farklılık söz konusu değildir.
Aradaki fark bu medeniyete ayak uydurmada gösterilen performansla alakalıdır.
Her milletin bu hıza ayak uydurma kapasitesi farklılık arz edebilir.
Bir devlet adamı veya bir toplum kendi ülkesi hakkında inşallah önümüzdeki 5 yılda gelişmiş ülkelerin ilk 50'si, 10 yılda ilk 20'si, 15 yılda da ilk 10'u arasında yerimizi alacağız dediği zaman o ülke adına bir hedef belirlenmiş demektir.
binalarımız, şehirlerimiz, sanayi ocaklarımız ve sahip olacağımız daha pek çok şey bu medeniyetin gereğince oluşacaktır.
Dünyada Fransız ihtilalini veya Avrupa Rönesansını müteakiben bir medeniyet furyası patlamış, radyoaktif tesirleri dünyanın her yerinde hissedilmiş ve insanlar adeta sarhoşçasına, kayıtsız şartsız o medeniyete yönelmişlerdi.
Şehir planlamaları yapılırken ulaşım, mimari ve altyapı problemleri hiç düşünülmemiş.
Neticesi hesap edilmeksizin pek çok zararlı atık denizlere akıtılmış ve böylece belki bütün bir insanlığı doyurabilecek bir gıda deposu sabote edilmiştir.
İnsanoğlunun tabii yaşama alanı olması gereken şehir merkezlerine büyük fabrikalar ve sanayi tesisleri kurulmuş ve insanların ruh ve beden sağlıkları tehlikeye atılmıştır.
Evet.
İşte bu medeniyet adeta elinde kılıcıyla bir cillat gibi insan unsurunu tehdit eder hale gelmiştir.
Vebali bu medeniyeti inşa edenlere aittir ve onlar Allah'ın huzurunda bunun hesabını vereceklerdir.
Bu anlayışın önünü ancak mevcut medeniyet telakillerinin dışında yepyeni anlayışlı, kültürlü ve devrini kavramış bir İslam medeniyeti alabilir.
zuhurunu ümit ettiğimiz bu medeniyeti idare ve inşa edecek olanlar İslam'ı kendi ruhuna uygun olarak kavrayarak bütün yanlışları ortadan kaldıracak ve insanlığın sıhhat, selamet ve gerçek huzurunu hedef alan yepyeni bir medeniyet kuracaklardır.
Bu medeniyette şehirlerin nüfusu belli bir rakamı geçmeyecek ve banyolerle şehirler arasında rahat seyahat imkanları olacak.
Sanayi müesseseleri şehirlerin en uzak noktalarına taşınacak ve fabrika bacalarından çıkan dumanların ağaçlar tarafından zararsız hale getirilmesi temin edilerek ortam yaşamaya müsait hale getirilecektir.
Bu medeniyetin insanları gıda mahallerini temiz tutacak, binaları buna uygun yapacak, kirli suları türlerine göre ayırarak şehirleri bundan arındıracaktır.
İnsan merkezli bu medeniyet insanlığın sıhhat, selamet ve gerçek huzurunu hedef alacak, ona göre kurulacak ve huzur vaadat edici olacaktır.
Günümüz medeniyeti inşa edilirken Müslümanların bunda sözü yoktu.
Bu sebeple Allah celle celalühü bizi bundan hesaba çekmeyecektir.
Ancak yepyeni, terü taze ve insanlığı hedef alan bir medeniyet inşa edip etmediğimiz hususunda sorguya çekilebiliriz.
İnşallah bir gün ülkesini yürekten seven, şahsi ikbalinden ziyade milletinin terakkisini düşünen mühendislerimiz, hususiyle çevre sağlığı ile ilgilenenler devletin çeşitli kademelerinde vazife alacak ve bu işi olgunlaştırarak ricali-i devlete de kabul ettireceklerdir.
Köhneleşmiş müesseseler.
Soru: Tarikat ve tekkelerin günümüzdeki durumları ile ilgili görüşlerinizi lütfeder misiniz?
Cevap: Beni yıllardır dinleyenler bilirler ki hayatımın hiçbir döneminde tekke ve tarikatlere karşı olmadım.
Hatta böyle bir düşünceyi aklımın köşesinden bile geçirmedim.
Ben Tekke'de neşet ettim ve aynı zamanda çok küçük çapta da olsa medresenin sinesinde yetiştim.
Binaen aleyh, "Benim ne tekkenin ne de medresenin karşısında olmam düşünülemez.
Ancak ben köhneleşmiş müesseselerin karşısındayım." Tekke ve zaviyeler 10 asırdan beri vazifesini yapmış ve fonksiyonunu eda etmiştir.
Bununla birlikte bugün dine ait duygu ve düşünceleri soruklayacağımız müesseseler kendi bünyesinde tekkeye ait manayı, zaviyeye ait ruhu taşımıyorsa insanımız aşktan ve mahrum fevkalede kaba saba yetişecektir.
Bu ifadeleri pek çok defa tekrar ettim.
Ancak kendi ruhuyile bütünleşememiş nadan bir kısım müteşeyihin şeyhlik tasyanların eline düşerek dinin ruhundan uzaklaşma meselesine gelince ben onun karşısında olduğumu ifade ettiğim gibi arusta mantığını tedris eden medresenin karşısında olduğumu da söyledim.
Fakat Hz.Fatih'in üniversite mahiyetinde işleyen medresesinin karşısında olmadım.
Kendi devirlerinde fıkhı ve kelamı geliştirirken, tefsirler yazarken, astronomiyi de ihmal etmeyen, Molla Gurani'nin yanında Ali Kuşçu'yu unutmayan, Hezarfen Ahmet Çelebi'ye de yer veren bir medresenin yanında oldum ve onu alkışladım.
Beni Musa'nın gayretlerini daima takdirle yad ettim ve medresenin en büyük semeresi gördüm.
Zira o devirde batılı ay ve güneşin tutulup tutulmayacağını Bağdat'ta yaşayan beni Musa'ya soruyordu.
Ben böyle bir medresenin daima yanında hep onun alkışçısı oldum.
Süfyan-ı Sevri ve Bişri Hafi gibi hak dostları halktan olabildiğine istigna ve Allah'a celle celalühü bağlılık içinde halka hizmet etmişler.
Dünyadan müstağni olmuşlar.
Halktan hiçbir şey beklememişler.
Kendilerini mahlukatın en aşağısı saymışlar.
hayatları süresince halkın irfan hayatına hizmet etmişler ve müritleri kendi kalp ve ruh ufku seviyelerini açtığında onları başkasına havale etmesin de bilmişlerdir.
Ben böylece bir tekke ve zaviyenin de alkışçısı ola geldim.
Sözün burasında hemen şunu ifade edeyim ki bugün böylesi zatların bulunmayışı vatanın bütünlüğü mevzuunda yapacağımız hizmetlerde bizde ciddi bir gedik de meydana getirmiştir.
Evet.
Tekke ve zaviyenin kaybedilmiş olması millet adına ciddi bir hüsran olmuştur.
Ancak ne efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ne Müslümanlık ne de benim nazarımda rabbiyle münasebeti zayıf ibadet-i taat neşvesinden mahrum yaptığı şeyleri formalite olarak yapan insanlarla temsil edilen tekke ve medreseler de katiyen kabul edilemez.
Süfyan-ı Sevri, İbrahim Ethem, Bişri Hafi, Cüneyd-i Bağdadi, Şah-ı Geylani, Muhammed Bahuddin Nahşibent, İmam-ı Rabbani gibi zevatı getirsinler.
Biz de kemer beste-i ubudiyet içinde tekke ve zabirlerine devam edelim derim.
Ancak benden müteşeyihine karşı ihtiram bekleniyorsa onlara da asla ihtiram etme niyetinde değilim.
Çünkü onlar hakikaten bizdeki aşkı ve vec öldürmüşlerdir.
Ziyafet sofralarında vakit geçiren, müritlerine İslami kemalatı öğretemeyen, kalbi hayatın yanında fikri hayata pencereler açamayan, ayat-ı tekviniyeyi mütalaa etme imkanını veremeyen kimseler, Tekke'de meseleyi berbat ettikleri gibi medresenin mana ve ruhunu da bozmuşlardır.
Her iki müessesenin de iş bilmezleri bu ulvi müesseselerin fonksiyonunu eda etmesine mani olmuş ve işi güdükleştirmişlerdir.
Vakıa, "Benim bunun karşısında oluşum bir şey ifade etmez.
Çünkü bu anlayışın karşısında din vardır.
Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vardır.
Bana müritlerine kemal ve hasbilik öğreten bir mürşit göstersinler.
Ayaklarının altındaki toprağı gözüme sürme diye çekerim.
Bir mürşit müridine kemalatı, her Müslümanı alkışlama fikrini gerektiğinde git evladım bende bir şey yoktur.
başkasına intisap et demesini la ilahe illallah diyen herkesin karşısında temenna durmasını öğretsin.
Memleketin ciddi bir uçurumun kenarında her an yuvarlanmak üzere olması mevzuunda yapılması gerekli olan şeyleri öğretsin.
Ben de o mürşidin ayaklarının altındaki toprağı gözüme sürme diye çekeyim.
Ben bunu tekke'yi ve tekkenin hasiyetini korumak için, medresenin eda ettiği fonksiyonunu muhafaza etmek için yapıyorum.
Buralar Şah-i Geylani, Muhammed Bahauddin Nahşib gibi arslanların eviydi.
Ben o arslanları her zaman alkışladım ve alkışlamaya da devam edeceğim.
Ancak bugün o makamlara geçenleri gördükçe de cidden gönülden tedirgin oluyorum.
Eğitim tarihimizde medreseler.
Soru:: Medreselerdeki eğitim sisteminin ezberciliğe dayandığı, buralarda pozitif ilimlerden ziyade dini ilimlerin hakim olduğu, bu durumun da Avrupa karşısındaki geri kalışımızın en temel sebeplerinden biri olduğu söyleniyor.
Mülahazalarınızı lütfeder misiniz?
Cevap: Her kemalin bir zevali vardır.
Bu zevalden zamanının eğitim sisteminin temel direkleri olan medreseler de maalesef nasibini almıştır.
Eskiden bugünkü lise ve üniversitelerimizin yerine medreselerimiz ve daha üst seviyede eğitim veren ihtisas ocakları vardı.
Bu eğitim müesseselerinin hepsi kendi devirlerine ait ilmin bütün gereklerini eda ediyorlardı.
İlk devirlerde iptidai mektep, ilkokul, iptidai mektepten beklenileni, idadi ortaokul, idadiden istenileni, lise seviyesindeki olan Ali Sultaniye mektepleri de kendilerinden bekleneni belli ölçüde yapıyorlardı.
Bu silsilenin en sonunda sistemli ve teşkilatlı olarak teessüs eden Darülfunun da çok önemli bir fonksiyon ifa etmişti.
Ancak son iki-üç asır içinde medresenin devrin gelişmelerini ayak uyduramadığı muhakkaktır.
Bu dönemde medresede modası geçmiş bazı ilimlerin öğretilmesiyle yetiniliyordu.
Örneğin İslami ilimlerde metodoloji adına okutulması bir bakıma zaruri olan mantık ilminde 1000 sene evvel kabul edilen Aristoles'in mantığı okutuluyordu.
Guci, Mugni Tullab, Seyfül Gullab, Şemsiye vesaire.
Vaka bu kitapları okumak ulumu-u islamiye'nin büyük bir bölümünün bu ilimlere tatbik edilmiş olması itibariyle bir bakıma mecburiydi.
Ancak daha seviyeli ve çağa hitap eden bir eğitim anlayışında bunları da açmak gerekiyordu.
Son dönemde açılan medresetül vaizine bakon mantığının getirildiğini ve tasavvuri mantığın tatbiki mantığa intikal ettirildiğini müşahede ediyoruz.
Bu değişimler şöyle böyle söz konusu geri kalışı az buçuk hissetmenin ifadesiydi.
Bir eğitim ve öğretim metodu olarak ezber tam olarak tenkit edilemez.
Mesela her Müslümanın İslami ilimlerden belirli metinleri ezberlemesinde yarar vardır.
Kelamdan, fıkıhtan ve hadisten bazı metinlerin ezberlenmesi bunların hayatımıza ışık tutucu mahiyetlerinden dolayı çok önemli ve gereklidir.
İslami ilimler tarihine baktığımız zaman Aliyül Kari ve Nevevi gibi pek çok kimsenin Müslümanlar tarafından ezberlenmesi maksadıyla 40 hadisi bir araya getirdikleri görülür.
Bu güzel uygulamaya dayanak teşkil eden husus da bir Müslümanın 40 hadis ezberlemesine dair bizzat efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem teşvikidir.
Buna göre her mümin dinin esas ve erkanına dair en az 40 tane hadis bilmelidir.
İşte böyle bir ezbercilikte zarar yoktur.
Ama mütemadiyen okuduğu şerh ve haşiyeleri ya da kitaplarda derkenar olarak kaydedilen hususları ezberleyen bir insanın muhakeme ve terkip kabiliyetinin azalarak zamanla ortadan kalkacağı da muhakkaktır.
Aslında medrese kendi hakim olduğu devirde bugünkü mekteplerden çok ileri bir fonksiyon eda etmiştir.
O dönemde medreselerde fizik, kimya ve astronomi sahasında devrinin en mükemmel insanları yetişmiştir.
Bağdat, Şam, Kahire ve Endülüs medreseleri bu vazifeyi hakkıyla ifa etmişlerdir.
Bu medreseler batı dünyasındaki muadillerine göre birkaç asır daha ileriydiler.
Mesela astronomiye dair meselelerin belli bir sistematiğe bağlanması 3 asır evvel olmuşken aynı şeyi Endülüs Müslümanları tam 8 asır evvel başarmışlardır.
Yani arada tam beş asır vardır.
Bugün bizler batı dünyasından çeyrek ya da yarım asır geri buluyorsak onlar o zaman bizden beş asır geri buluyorlardı.
Batı aşağılık duygusu içinde bu geri kalışın tesiri ve ezik milletlerin maruz kaldıkları hava ve haleti ruhi içinde çok çalıştı.
Biz ise zaferin verdiği sarhoşlukla çalışmayı bıraktık.
Kendi oluşturduğumuz bu sistemi geliştiremedik.
8 asır evvel sinüs, kosinüs kavramlarını literatüre kazandırdık ve deniz aşırı ölçümler yaptık.
Ama 8 asır sonra hala aynı ölçüleri kullanıyorduk.
Bu bir vakadır.
Ancak buradaki tek suçlu da medrese değildir.
Devlet adamlarının ve o dönemde ilim ve fikir hayatını idare edip yönlendiren insanların bu mevzuda ileriyi göremeyişleri de ayrı bir faktör olarak değerlendirilmelidir.
Bu konuda kaderin bir payı olduğu da unutulmamalıdır.
Kenaati-ti acizanemce Cenabı Hak bizleri bu devirde tam bir inkişafa götürmek için hakkımızda geçici bir mağlubiyet hükmü vermiştir.
İnşallah bunu açtıktan sonra devrin bütün ilim, teknik, fen ve sanayine hakim olarak bütün dünyada arzı didar edeceğiz.
Bunu Cenabı Hak'ın rahmetinden bekliyor ve olmasını ümit ediyoruz.
Medreselerin islahı mevzuunda her dönemde fikir beyan edenler olmuştur.
Tanzimat'ta 1inci ve ikinci meşrutiyette Fünunu Müsetenin pozitif bilimler medrese yoluyla halka mal edilmesi hususu üzerinde ısrarla durulmuştur.
Bu milletin dine diyanete saygısı vardır.
Mesela astronomiyi medrese yoluyla bu millete telkin edebilirsiniz.
Medresede eline astronomi kitabını aldığı zaman okumaya bismillahirrahmanirrahim diyerek başlayacak.
Halik-ı azim, sani-i kerim, kainatı muhteşem bir saray halinde yaratmış, yıldızları ve nebül özleri mükemmelen tanzim etmiş diye tefekkür edecek ve bütün bunları eski devirlerde olduğu gibi ibadet neşvesiyle yapacaktır.
Fakat maalesef o devrin batı hayranları bu derin anlayışı kavrayamamışlardır.
Bugün de Fünun-u Müspetenin dini hava ve dini hayat içinde millete telkin edilmesi ve sevdirilmesi hususunda yapılacak ıslahın modası geçmemiştir.
Vakaa farklı mekteplerin açılmasıyla din ve ilim iki zıt kutup haline getirilmiştir.
Bu çarpışma ve çatışma milletin ve memleketin hala geriye gitmesinin en mühim sebeplerindendir.
Bu mesele 100 sene evvel asrın beyin yapıcısı tarafından hatırlatılmıştır.
Ama maalesef bu mevzuda memleketin ilim, fikir ve teknik adamlarıyla hükümet rica hala 100 sene geriden gitmektedirler.
Cemel Sıffin ve Kerbela vakaları.
Soru: Cemel, Sıffin ve Kerbela vakalarında İslam adına büyük kayıpların meydana geldiğini biliyoruz.
Bu hadiselerin bize bakan hayırlı yanları var mıdır?
Cevap: Cemel, Sıffin ve Kerbela vakaları Müslümanların içine kendi elleriyle parçalayıcı bir kama halinde sokulmuş ve İslam toplumunda derin iz bırakmış çok müessif hadiselerdendir.
Beni işten yaralayan bu türlü hadiselere diğer insanların da içini yakmasın düşüncesiyle pek temas etmek istemiyorum.
Karşı karşıya gelen iki Müslüman grup hakkında insanlar kanaatlerine göre hiç olmazsa biri için kötü düşünebilir ve olumsuz hüküm verebilirler.
Eskiden olmuş başkalarının ellerini kirleten bir yarayı yeniden kanatmak manasına geleceğinden bu tür fena şeyleri anlatmak bana çok doğru gelmiyor.
Bu durum bazı hadiseler itibariyle Müslümanları karşı karşıya getiren bir içtihat neticesinde ortaya çıkmıştır.
Burada Müslümanların hakperestliklerini kullanmasını bilen İslam düşmanları da kendilerine düşen rolü iyi oynamışlardır.
Ancak Cenabı Hakk'ın hikmet eli böylesi korkunç fırtınalar içerisinde bile Müslümanların faydasına olarak bazı güzel şeyler ortaya koymuştur.
Cemel ve sıfın vakalarına işte bu hikmetler açısından bakmak gerekir.
Bu elim vakaların cereyan etmesiyle birlikte neticede bazı hayırlar da elde edilmiştir.
Biz davranışlarımızda hikmete değil emre tabiyiz.
Emredildiğimiz şeylerin sebebi niçin ve nedeni onun Allah'ın celle celalühü emri olmasında yatmaktadır.
Allah bize neyi emrederse onu yaparız.
Hiçbir zaman mümin kardeşlerimizi öldürmeyi Allah emretmemiştir.
Allah ne Hz.Ali'den ne de Hz.Muaviye'den birbirlerini öldürmelerini istemiştir.
Ne var ki onlar içtihatları neticesinde kendilerine göre doğru gördükleri bazı meselelerle karşı karşıya gelmişlerdir.
Onlardan bir tanesi daha haklı olsa da diğeri de hakka taraftardı.
Diğer bir tabirle biri haklıydı.
Öbürü de haksızlığını hak zannediyordu.
Onlar içtihatları neticesinde harp etmişlerdi ve bu yüzden Müslümanların arasına ayrılık girmişti.
Fakat Cenabı Hak bu iyi insanların zat-ı uluhiyete göre iyi olmayan davranışlarının altından dahi güzel neticeler elde etmelerini sağlamıştır.
Bu durum onun kereminin ve lütfunun bir ifadesidir.
Yoksa onu müminlerin aslı itibariyle sevimsiz olan bir kısım davranışlarına bağlamak doğru değildir.
Bu konulara her ne kadar fazla girmek istemesem de soru sahibine hürmeten mevzuyu kısaca arz etmek istiyorum.
Cemel vakası muhterem Ayşe validemizin Hz.Talha ve Haz.
Zübeyr'ile beraber Hz.Ali'nin karşısına çıktığı, Sıffin ise Hz.Ali ile Hz.Muaviye'nin karşı karşıya geldikleri vakalardır.
Kerbela'ya gelince o çok daha değişik çizgide cereyan eden meşun bir hadisedir.
Bu vakaya 40 kadar aile efradı ile beraber Kufe'ye doğru yola çıkan peygamber hanesinin en büyük semerelerinden ehli cennetin seyyidi ve şühedanın efendilerinden Seyyidina Hz.Hüseyin'in yeğenleri, evlatları ve kız kardeşlerinin başına gelen o cihersiz vakanın cereyan ettiği yere izafeten Kerbela vakası denilmiştir.
Eğer Kerbela kelimesinin aslı cihar bela ise bu ifade dört bir taraftan gelen asimetrik bela anlamına gelmektedir.
Bu kısa girişten sonra sıkden başlayarak izah edelim.
Hz.Ali ile Hz.Muaviye ve taraftarları arasında meydana gelen sıffin hadisesinde İslam adına büyük kayıtların olduğunda kimsenin şüphesi yoktur.
Ancak ben Hz.Ali mi haklıydı Hz.Muaviye mi yaklaşımından daha ziyade dikkatlerinizi bir noktaya çekmek istiyorum.
Bizans'ın bu hareketleri görür görmez kıpırdanışına karşı Hz.Muaviye meselenin hassasiyetini derinden derine hissetmiş.
Bizans hükümdarına karşı şöyle bir mektup yazmıştır.
Ali ile ittifak edip karşınıza çıktığımız zaman kendi durumunu iyi hesap etmelisin.
Bu ifadelere zayıf kaynaklarda dahi olsa ben itimat ediyorum.
Zira biri Hz.Muaviye'nin huzurunda Hz.Ali'yi anlatıp onu derinden derine sorgulayınca Hz.Muaviye gözyaşlarını tutamamış ve hıçkır hıkırı ağlamıştı.
Şunun altını çizerek ifade edeyim ki Hz.Muaviye ile Hz.Ali arasındaki vakının onların beşeri his ve duygularına dayanarak meydana geldiğine katiyen ihtimal verilemez.
Vakıa, hadiseler çok karışık bir şekilde cereyan etmişti ki günümüzde de buna benzer pek çok hadise meydana gelebilmektedir.
Nitekim bugün de birilerini küfürle itham edip haklarına tecavüz eden bir kısım kimselerin uygunsuz davranışları bizlere insanlar arasında bu türlü şeylerin her zaman olabileceği fikrini vermektedir.
Bunun ötesinde bir de Allah velinin veli olduğunu bir başka veliye bildirmezse veli onun bu durumunu bilemez.
Evet.
Her ikisi de Allah'ın veli kurudur.
Ama Allah bildirmezse bunu bilemezler.
Binaen aleyh.
Bir veli kendi yolunu ayan beyan görür ve o yolda yürür.
Diğeri de kendi yolunu öyle görür ve o yolda yürür.
Ama her ikisi de veli olmalarına rağmen biri diğerinin yanlış yolda olduğunu düşünebilir ve birbirlerini yıpratabilirler.
Ashab-ı kiram arasında bu tür hadiselerin cereyan etmesi buna bir delildir.
Hz.Ali muhakkak ki haklıydı.
O Hz.Osman'ın son devirlerinde çevre vilayetlerde baş gösteren Müslümanlığın ruhuna aykırı bir kısım davranışlara karşı açılan gelikleri tamir etmek ve tıkamak istiyordu.
Bu itibarla da durumu çok zordu.
İnsanlığın iftihar tablosunun sallallahu aleyhi ve sellem darı bekaya irtihalinin ardından 20 seneden fazla bir zaman geçmiş ve bu 20 senelik zaman içinde efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem devrindeki saffet az dahi olsa bozulmuştu.
Müslümanlığın çilesini çekmeyen yeni bazı kimseler İslam'a girmiş ve toplumun kaderine hükmetmeye başlamıştı.
Dahası bunlardan pek çoğu o günkü siyasi hava içinde hakkı daha evvelkilerin gördüğü gibi görmeyen kimselerdi.
Bu gibi sebeplerle olan olmuştu.
Hz.Ali bu devrede yavaş yavaş bozulmaya yüz tutmuş.
Bu düzene yeniden bir şekil verebilmek için dişini sıkmış.
Ben artık bu evde oturamam.
İnsanlara iyi örnek olmam lazım.
Düşüncesiyle normal zamanda oturduğu evini bile terk etmiş.
Günde iki defa yemek değil, belki iki günde bir defa yemekle yetinir hale gelmişti.
Bu sırada o Türkiye'den kat daha büyük bir devletin halifesiydi.
Bir defasında Kufe'de çarşıda gezerken biri Hz.Ali'nin soğuktan tir tir titediğini görmüş ve ona, "Kış günü sırtınızda böyle ince bir elbise giymişsiniz.
Üzerinize kalın bir elbise alsanız dem" demişti de bunun üzerine Haz.
Ali o kimseye şöyle cevap vermişti.
Benim şahsi imkanlarım ancak bu kadarına yetiyor.
Bunun ötesinde bir şey alamam.
Hz.Ali Resul Ekrem devrini o devirdeki duruluğu tekrardan ihya etmek istiyordu.
Ancak o dönemde Müslümanların içine değişik fikri cereyanlar ve fitneler girmişti ve bu meselede muvaffak olmak çok zordu.
Yine de bir nebze muvaffak olundu ise bu Hayder-i Kerrar ve Şah-ı Merdan'ın gücü onun dirayet ve zekası sayesinde olmuştu.
O devirde Şam'da Bizans'ın mirası üzerine konan bir kısım insanlar vardı.
Bunlar zengin evlerde neşet etmişlerdi ve başlarındaki insanları da öyle görmek istiyorlardı.
Onlar İslam'ın efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem devrine ait saffetini görememişlerdi ve her şeyi Emevilerde görüyorlardı.
Birdenbire bunlara fıtratınızı değiştirin demek ve onların değişmesini beklemek çok zordu.
Bunun için Hz.Muaviye ehven-i şer ile amel ediyordu.
Hz.Ali ise asla buna yanaşmıyor ve adeta hayır ille de Ebubekir ve Ömer devirlerindeki saffet.
Diyordu.
Bunun karşısında Hz.Muaviye ise o devir bozulmuştur.
Sen bilemiyorsun ya Ali.
Bu devir de öyle idare edilmez.
Sen bu işi yapamazsın." diyordu.
İşte meselenin temelinde bu farklı mülahazalar vardı.
Mesele nihayetinde İslami bir hükme dayanıyordu.
Bir İslam memleketinde iki tane imam olursa bunlardan bir tanesinin çekilmesi lazımdı.
Hz.Osman radıyallahu anh şehit edilince muhalif kalan bir kısım insanlar olsa da sahabenin çoğu Hazreti Ali'ye radıyallahu anh biat etmiş ve onu imam seçmişlerdi.
Bu durumda Haz.
Ali imamsa Hz.Muaviye'nin kendisine biat etmesi gerekirdi.
Ancak Hz.Muaviye seni zorla aldılar, getirdiler ve biat ettiler.
Ben sana biat etmem.
diyordu.
Meselenin siyasileşmesi ve askeri planda ele alınması sırfın gibi vakalara sebebiyet vermişti.
Benim bu mesele hakkında acizane mülahazam şudur: Katil ve maktül her ikisi de cennette olduktan sonra ellerini kendi kanlarına boyayan kimselerin kanı ile dilimizi kirletmeyelim.
Zira Hz.Ali de Hz.Muaviye de cennete gidecek.
Fakat haklarında söz söyleyip onları tenkit edenler cennete gidemeyebilirler.
Cemel vakasına gelince Hz.Ayşe validemiz Hz.Osman'ın şehadeti esnasında Mekke'de bulunuyordu.
Medine'de Hz.Ali'ye biat edildikten sonra Hz.Talha ve Hz.Zübeyr Hz.Ayşe'ye radıyallahu anhüm iltihak etmişlerdi.
Hz.Ayşe validemiz Hz.Osman'ı şehit eden kimselerin yakalanıp cezalandırılmalarını istiyordu.
Halbuki anarşinin hükümferma olduğu çok zor bir günde Hz.Ali hilafete getirilmişti ki onun anarşiyi birdenbire kesip atması mümkün değildi.
Bunun ne kadar zor bir iş olduğunu bir misalle arz etmek istiyorum.
Biri bana, "Anarşiyle uğraşan devletimiz bu konuda samimi değil.
Devlet anarşiyle uğraşıyor gibi görünüyor ama haddi zatında anarşi olsun istiyor.
Keza anarşi karşısında boy hedefi olan ordu anarşiyle uğraşırken samimi değil.
Emniyet kuvvetlerinin hepsi haindir dese bütün bu iddiaları bir kalemde kabul etmek insafsızlık olur.
Bu müesseseler içinde cidden anarşiyle kıyasıya savaşmak isteyen pek çok kimse vardır.
Ama bu savaş başka bir savaştır.
Yani herkes ayrı bir davanın hesabını vermek için savaşmaktadır.
Türkiye'de hakikaten anarşiye karşı bir savaş verilmektedir.
Ancak anarşi bir yerde etnik kaideye dayanmışsa, memleketin büyük bir bölümünde kendisini ayrı ırktan sayan insanlardan, başka bir yerde mezhep farklılığından, başka bir yerde ise başka anlayışlardan ve dış mihraklardan kaynaklanıyorsa ve bunlar ayrık otu gibi memleketin her tarafını sarmışsa bunun üzerine giderken herhalde biraz olmak lazımdır.
Mesela biri, "Ben baş kaldırmaya yüz tutmuş insanların üstüne birdenbire gideceğim ve falan beldede 500 adamı birden asacağım, asacağım.
Zira anarşiyi bastırmanın yolu budur diyorsa bence bu düşünceyle hareket edilerek hadislerin üzerine gitmek katiyen akıl karı değildir.
Zira bunun neticesi olarak başka bir taraftan nasıl bir patlamanın meydana geleceğini de hesaba katmak gerekir.
Her şeyden evvel senelerin birikimi olan bir problem öyle bir hamlede ortadan kaldırılamaz.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu türlü problemleri 23 sene ciddi bir cehd ve gayretle üzerine gide gide Allah'ın tevfikiyle halletmiş ve bu hususu kendinden sonrakilere emanet etmişti.
Hz.Ali'den de o dönemde meydana gelen hadiselerin üzerine böyle birden gitmesi isteniyordu.
Ancak o meselelerin üzerine birdenbire gitmeyi tehlikeli buluyordu.
Biz rivayetlerde şöyle bir bilginin yer aldığını görüyoruz.
Hz.Ali, Hz.Ayşe, Hz.Zübeyr ve Hz.Talha'nın katilleri bize teslim etrarlı istekleri karşısında Hz.Osman'ı şehit eden katiller buraya getirilsin diye dört bir tarafa ilan ettirmişti.
Bunun üzerine binlerce silahlı insan Hz.Ali'nin kapısının önüne gelmiş ve hepimiz katiliz demişlerdi.
Evet.
Bu sözün altında açıkça Hz.Ali'ye karşı bir tehdit vardı.
Hz.Ali'nin kendi adına bu tehditlere karşı asla bir endişesi yoktu.
Ancak peygamber köyünde dökülen bu kan artık durmayıp akıp gidecekti.
Bu itibarla Haz.
Ali fitnenin üzerine kendi yolunca yürüdü ve bunu bastırmaya çalıştı.
Allah'ın tevfikiyle muvaffak da oldu ama konunun sıcaklığı Hz.Muaviye ve Hz.Ayşe'nin meseleyi o anda anlamasına mani oldu.
Onlar Hz.Ali'nin başında nasıl bir gayre olduğunu bilmiyorlar ve katillere kısas uygulanması gerektiği üzerinde israr ediyorlardı.
Bir süre sonra Hz.Ayşe efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem gelecekle ilgili kendisi hakkında verdiği bir haberi hatırlayarak hatalı bir yolda olduğunu anladı.
Hz.Talha ve Zübeyir de işlerin vardığı noktadan rahatsızlık duyarak pişmanlıkla kılıçlarını kınına koydular.
Ne var ki hadiseler tam sükunet bulup yatışacağı anda bir kısım fitnecilerin gayretiyle Hz.Haz Ayşe'nin bindiği devenin etrafında mesele tekrar alevlendi.
Netice olarak başta Hazreti Talha ve Zübeyr olmak üzere pek çok insan öldü.
Kerbela hadisesini bunlara benzer şekilde mütalaa etmemiz mümkün değildir.
Muharrem ayında cereyan eden ve kıyamete kadar ehlibeyti Resulullah'ı seven insanlara kan ağlatacak bu hadiseyi cemel ve sıffin vakaları gibi düşünmek mümkün değildir.
Burada bir tarafta işi tamamen ırkçılığa, kana ve soya bağlamış.
Arapan başka kimseye hakkı hayat tanımayan o günkü Emevi idarecileri, Yezit ve çevresi, diğer tarafta da babası gibi hakestliği temsil eden Seyyidina Hazreti Hüseyin vardı.
Taraflardan biri göklerden gelen fermana göre, diğeri ise saltanatı koruma hesabına hareket ediyordu.
O dönemde toplumun bünyesi çok sağlamdı.
Aksi takdirde bu korkunç sarsılmada her şey yıkılır gider.
Ne hadis, ne fıkıh, ne de tefsir kalırdı.
Bu bozukluk sadece devlete ve orduya ait bir bozukluk olduğu için Kerbela vakasından sonra Yezcitler ve Haccaclarla beraber ortadan kalkmıştı.
İslam ulemasından bazıları şöyle bir yaklaşımda bulunmuşlardır.
Bu hadiselere umum tarafından seçilmemiş, seçimi üzerinde umumun rızası olmayan idarecilerin durumu sebebiyet vermiştir.
Hz.Ali'yi kendinden önceki halifelerin seçilmesinde olduğu gibi umum ashab-ı rey seçmemişlerdi.
Bu seçime ashab-ı kiramın ileri gelenlerinden bir kısmı iştirak etmemişlerdi.
Zamanla bu gayri memnunlar bir araya gelmiş ve daha sonra malum hadiselere sebebiyet vermişlerdi.
binaen aleyh, Müslümanların başına geçecek kimsenin umumun kabulü olmadan büyük iddialara kalkışmasının kargaşalara sebebiyet vereceğini göstermesi açısından yukarıda geçen hadiseleri hiçbir zaman hatırdan çıkarmamalıdır.
Toplumun ekseriyetinin onay vermediği bir kişi ne zaman başa geçse kargaşa kaçınılmaz olur.
Ayrıca bir kısım mücedditler bu hadiselerin arkasında pek çok hikmetin bulunduğu görüşündedirler.
Eğer İslam kendi standartları içinde bir gelişme kaydetse ve bu dersler alınmasaydı ileride Müslümanların karşısına çıkacak daha çaplı sosyal hadiseler karşısında daha büyük fiyaskolar yaşanabilirdi.
Eğer bu türlü gailer, Müslümanların başına cihanın şarkına ve garbına hükmettikleri bir dönemde gelseydi ihtimal altından kalkamaz ve tükenir giderlerdi.
Hikmet açısından böylesi gailerin meydana gelmesi gerekliydi ki Müslümanlar fenalıklara karşı önceden hazırlıklı olsunlar.
Evet.
Bu hadiseler bilhassa İslam bünyesine enjekte edilmiş bir antibiyotik tesiri icra etmiş ve bu o bünyede antikorlar meydana getirmişti.
Böylece bünye yabancılara ve zararlı mikroplara karşı kendini korur hale gelmişti.
Zira bu hadiseler Müslümanların dikkatini çekip onlara haldriyle şöyle diyordu.
Dikkat ediniz.
Korkunç fitne dalgalanmaları var.
Fitneler üzerinize dalga dalga gelecek.
Böylesi hadiseler karşısında hissi kardeşliği aşarak mantıki kardeşlik ile birbirinize bağlanınız.
İdarecilerinizi öyle seçiniz.
Dinin emirlerine sahip çıkınız.
Zira meydana gelecek kargaşadan istifade edecek hasımlarınızın sizin içinize değişik fikirler sokma ihtimali vardır.
Evet.
Bu hadiselerden sonra Müslümanların güçlü olduğu devirde gelip İslam'ı toslayan neoplatonizm, Müslümanların daha evvelden uyanmış olmalarından ötürü bünyenin içine tam girememişti.
İşrakiye mektebi ağırlığıyla kendisini hissettirememiş.
Meşaiye mektebi müminlerin gönlüne taht kurup oturamamış.
Hiçbir Yunan felsefecisi Müslümanlar üzerinde fikirleriyle hakimiyet kuramamıştı.
Çünkü Müslümanlar bu fitneleri gördüklerinde bir taraftan Kur'an'a sahip çıkmış, onu istinsah edip çeşitli beldelere göndermişlerdi.
Bir diğer taraftan ise Efendimizden sallallahu aleyhi ve sellem şeref südur olmuş, akideye ait meseleleri bir araya getirmiş ve bu mevzuda ciddi tahşidat yapmışlardır.
Böylece terminolojisi teşekkül etmiş ve herkes tarafından objektif olarak benimsenmiş olan İslamiyetin esasları karşısında batıl fikirler tutunamamıştır.
Eğer bu hadiseler yaşanmasaydı bir avuç karmeti ve batıninin ortaya çıkaracağı korkunç fitneler öyle şiddetli olacaktı ki yeryüzünde ehl sünnetten daha fazla batıl mezheplere sahip kimseler bulunacaktı.
Allah'a binlerce hamd ve sena olsun ki her dönemde sünni düşünce Müslümanların büyük çoğunluğu tarafından benimsenmiş ve korunmuştur.
Batıl fırkalar ise hep azınlıkta kalmıştır.
Biz seleflerimizi daima hayırla yad ederek onların hayatlarından dersler çıkartmalı ve yolumuza devam etmeliyiz.
Rabbim kalplerimizi telif buyursun.
hangi yollarda ve nasıl mücadele verilirse verilsin Müslümanları birbirini sever hale getirsin.
Amin.
İnsan ve rızık ilişkisi.
Soru: Dünya nüfusunun artması ile birlikte rızkın azaldığı söyleniyor.
Er doğan çocuğun rızkını Allah celle celalühü gönderdiğine göre bu rızık azlığının sebebi ne olabilir?
Cevap: Cenab-ı Hak her doğan çocuğun rızkını gönderir.
Fakat rızık tıpkı cennette olduğu gibi arzu edildiğinde dallardan sarkıp insanın eline gelecek şekilde değildir.
Ve meseleyi öyle anlamamak gerekir.
Allah ve resulü tarafından insanoğluna yerin altında ve üstünde çeşitli rızık yolları gösterilmiştir.
insana düşen iradesini ve aklını kullanarak rızkı elde etme ve başkalarına dağıtma mevzunu bir sistem içinde ele almaktır.
Mesela bir yerde rızık sınırlı ise onun dağıtımı sınırlı olarak yapılmalıdır.
Bu mevzuyla alakalı sahabenin anlayışı fevkalede duru ve selimdir.
Onlar harbe giderken öncelikle kat edecekleri mesafeyi hesap ediyor, daha sonra azıklarını gözden geçiriyorlardı.
Buna göre mesela kişi başına günde bir hurma düşüyorsa herkese günde birer hurma dağıtıyorlardı.
Çuvalları hurma doluydu.
Ancak onlar yine de birer birer yiyorlardı.
Bu şekilde hurmaları bitmiyordu.
Biterse de Allah başka bir şey ihsan ediyordu.
Eldeki rızık bu şekilde sistemli olarak kullanıldığı takdirde herkese yetecektir.
Bugün dünyanın çeşitli yerlerinde sefaletin olduğu doğrudur.
Ancak bu meselenin bazı sebeplerinin olduğu da açıktır.
İmkanlar sistemli olarak kullanılmamakta ve çarçur edilmektedir.
2.
Bu gibi yerlerdeki rızık kaynakları bir kısım zorba elinde olup nimetlerin büyük kısmından onlar istifade etmektedir.
Bu arada teba da fakru zaruret içinde inim inim inlemektedir.
3.
Sömürgeci bazı devletler bu tür memleketlerin servet kaynaklarını kendi ellerinde tutmakta ve o yerleri sömürmektedir.
Yerli halk ise uyuşukluk ve miskinlik içinde bu ülkelerin hakimiyetini kabul etmekte ve böyle bir neticeye kendi iradeleriyle sebebiyet vermektedir.
4.
İsraf ve lüks yaşamın bereketsizliğe sebebiyet verdiği de üzerinde durulması gereken ayrı bir konudur.
Tecrübelerle sabittir ki musluktan akan su israf edildiği takdirde Cenabı Hak su kaynaklarını çoğu kez kurutmuştur.
Evet.
israf bereketsizliği getirir.
Maalesef bugün dünyanın her tarafında görenek ve tiryakilikle gayri meşru ve gayri zaruri olan şeyler zaruret derecesine getirilmiştir.
Günümüzde fevkalede bir israf ve lüks mevzu bahistir.
Bu durum yümün ve bereketi kaldırmakta ve neticede insanların sefalet içine düşmesine sebebiyet vermektedir.
Evet.
Dünya üzerindeki açlık Allah'ın haşa rızkı vermediğinden dolayı değil, suistimaller, sistemsizlikler, israf, lüks ve sömürgeci sistemlerden dolayıdır.
Bu konulardaki eksik ve kusurlar ise biz insanlara aittir.
Bununla beraber normal ihtiyaçlar dışında yeme içmeye kendini alıştıran insanoğlu alıştığı şeyleri terk etmek zorunda kaldığında her ki adetten ötürü ölmekte veya sefaret içinde yaşamaktadır.
Halbuki bir yogi kendisini alıştırdığında 40 gün, 80 gün hatta 6 ay hiçbir şey yemeden durabilmektedir.
Evet.
İnsanı öldüren şey esasında alışılmış olan adetlerin terkidir.
Rızkı veren Hazreti Allah'tır.
Celle celalü.
İnsanlar Allah'ın prensiplerine muhalefet etmek suretiyle suistimale düşmeseler Allah kimseyi aşılıktan öldürmeyecektir.
Son olarak insan üzerine düşen gayreti gösterdikten sonra Cenabı Hakk'ın kendisini aç bırakmayacağına inanmalıdır.
Bu manada herkes kendisine şu soruları sormalıdır.
Acaba biz geniş bir rızık elde etmek için üzerimize düşen gayreti tam gösterebildik mi? Yerin altında ve üstündeki bütün servet kaynaklarını araştırdık mı? Bahçemizi, tarlamızı islah edip verimli tarım sahaları açabildik mi? Ağaçsız olan yerleri ağaçlandırdık mı? Bu soruları çoğaltmak mümkündür.
Bugün çalışıp gayret ederek çölleri bağlık bahçelik haline getiren bazı ökeleri duyuyoruz.
Bunlar dışarıdan verimli topraklar getirmiş, kumlu araziyi ıslah etmiş ve orada çeşitli meyve ve sebzeler yetiştirmiş.
Hatta bunları çevre ülkelere ihraç etmeyi başarmışlardır.
Hemen yanı başındaki komşu ülkeler ise hala çöl mahrumiyeti içinde yaşamaktadırlar.
Evet, bize ait vazifeleri yaptıktan sonra Cenabı Hak da ihsanda bulunacaktır.
Vakaa insana sahihinden başka bir şey yoktur.
Milletlerin ömrü.
Soru: Osmanlı tarihinde Lale Devri ismiyle bilinen bir zevk ve eğlence döneminden bahsedilir.
Bu dönemin Osmanlı'nın yıkılışına bir işaret olduğunu söyleyebilir miyiz?
Cevap: Osmanlı tarihinde 17181730 yılları arasında geçen süreye Lale devri denilmiştir ki bu devir Osmanlı Devleti'nin artık baş aşağı gitmeye başladığı bir devirdir.
Her milletin kaderinde böyle devirler vardır ve bundan kaçmak çok zordur.
Ancak Allah dilerse ve insanlar da gerekli sebepleri yerine getirirlerse gelişme, kültür ve irfan devrini uzatabilirler de milletler de insanlar gibidir.
Doğar, emekler, yürür, büyür, yaşlanır ve sonra da ölür giderler.
Büyüme devrinde fertler çok samimidirler.
inandıkları dava uğruna ruhlarını seve seve feda edebilirler.
Bu devirde insanları rahat bir yatak aramadan yerde yatarken görürsünüz.
Ancak daha sonra bu durum değişir ve bir ülfet ve kokuşma dönemi başlar.
Mesela bir fert talebeyken son derece mütevazidir.
Hasır üzerinde yatar ve günde bir defa yemekle yetinir.
Talebeliği sona erip de bir göreve geldiği zaman bakarsın birden değişivermiş.
Milletlerin hayatında da aynı şeyler bahis mevzudur.
Yükselme devresi sona erdikten sonra millet duygusu, düşüncesi, kılığı ve kıyafetiyle yavaş yavaş değişir.
Topkapı dolmaabahçe olur.
Arkadan çırağın gelir.
Yetmez.
Yıldız yapılır.
Lüksün, zevkin ve sefahatin yerleri birbirini takip eder gider.
Daha sonra eğlencelere dalarlar.
Bunu gaflet takip eder ve ardından Allah'ın gazabı gelir.
Bu akibet her milletin tarihinde vardır ve insanlık var olduğu günden bugüne bu akıbetten kurtulamamıştır.
Ancak biz bu sürecin en uzunu yine Müslümanlıkta görüyoruz.
Mesela Raşit halifelerden sonra gelen Emevilerin içinde birçok sefih ve ahlaksız yönetici olmasına rağmen devlet bünyesi çok sağlamdır.
Gerek halk gerekse ordu dimdik ayaktadır ve bu sebeple Emeviler uzun zaman ayakta kalabilmiştir.
Bu durum nispeten Abbasiler için de geçerlidir.
Ancak raşit halifelerden sonra bünye olarak en sağlam devlet Osmanlılar olmuştur.
Bunu kimse inkar edemez.
Saffet, sadelik ve durluluk Osmanlı'da uzun zaman devam etmiştir.
Fakat hayatlarında ihtişam, debdebe, lüks ve israf başlayınca onlar da yıkılıp gitmişlerdir.
İşte Lale Devri böylesi bir hayatın yaşandığı bir devir olmuştur.
O devirde Gazi Giray gibi gazaya giden insanları dem tutma yoktur.
Nedim'in sadabatları, beşeri duyguları, behhimi arzuları kamçılayan şiirler ve yazılar vardır.
Bu bir baş aşağı gitme devresidir.
Osmanlılar böyle bir duruma düşmeyebilirler miydi? Bu mevzuda bir şey söyleyemeyiz.
Ama ömürlerini uzatabilirlerdi.
Dişlerini sıkıp fikir adamları yetiştirebilselerdi.
Padişahlar orduyla beraber kazaya çıkmaya devam etselerdi.
Askere yüce idealler aşılanabilseydi.
Devre göre eğitim müesseseleri açılabilseydi.
Yüksek tahsil yapan kimselere yüce duygular ve idealler aşılanabilseydi ömürlerini belki biraz daha uzatabilirlerdi.
Ne var ki hakikatte Osmanlı da devresini tamamlamıştı.
Milletler için beş devre mevzu bahizdir.
Yükselme devresi, kültür devresi, sanat devresi, zevke dalma devresi ve daha sonra Allah'ın gazabına maruz kalma devresi.
Her millet bu beş devreyi mutlaka yaşar.
Kimse bundan kurtulamaz.
Yalnız bu devreler uzayıp kısalabilir.
Osmanlı'da bu devreler 600 senede tamamlanmıştır.
Bunun 300 senesi yükselme dönemidir ki haddi zatında bu çok müthiş bir hadisedir.
Fakat bir süre sonra diğer devriler birbirini takip etmeye başlar ve artık baş aşağı gidişin önü adınamaz.
Burada müsaadenizle şunu da ifade etmek istiyorum.
Biz Müslümanlar olarak aslında bu türlü fikri ve ruhi bozulmayı şiddetle reddederiz.
Her zaman zindeliğin ve canlılığın yanındayızdır.
Yükselme döneminde nasıl saf ve sade yaşıyorsak ileride de inşallah bu saflığımızı bozmamalıyız.
Bu elimizde midir, değil midir? Bu mevzuda bir şey diyemeyeceğim.
Fakat bugün çok büyük meseleleri omuzlayan insanlar nasıl yüce bir mevkide bulunduklarını ve kendilerini nasıl ciddi vazifelerin beklediğini düşünerek hayatlarındaki saffeti bozmamalıdırlar.
Bir insan her şeye sahip olduğu anda hiçbir şeye sahip olmadığı zamandaki hale-i ruhiyesini muhafaza edebiliyorsa Allah'ın izniyle onun canlılığını devam ettirmesi mümkündür.
Resul-i Ekrem hayatı boyunca çizgisini hep korumuştur.
Mekke'nin fethinden sonra Müslümanlar için dünyalık nimetler de çoğalmaya başlamıştı.
Belki çoğu kimsenin evi halılarla döşenmişti.
Fakat Allah Resulünün evinin tabanı hala topraktı ve üzerinde sadece bir battaniye vardı.
Herkes Mekke'ye muzaffer bir ordu edasıyla girerken o sallallahu aleyhi ve sellem bineği üzerinde iki büklümdü ve bu tavrını hiçbir zaman değiştirmemiş, yaşayışını bozmamıştı.
İşte böylesi bir hayat tarzı yüce insanların kametine uygun yüce bir yaşayıştır.
Bitişler ve yeni başlangıçlar.
Soru: İçinde bulunduğumuz asrın hayat tarzı ve beşerin korkunç sefahati karşısında nasıl bir nesil yetiştirmeliyiz?
Cevap: Evvela şunu ifade etmek gerekir ki beşer tarih sahnesine çıktığı ilk andan itibaren ilerlemesini ne ile temin etmişse bugün de aynı yollarla temin edecektir.
değişik bir ifade ile arz edecek olursak, "Beşer neleri terk ederek bir çukura düşmüşse yeniden onlara yapışıp tutunarak o çukurdan çıkacaktır." Ayrıca bir müminin hatırından hiç çıkarmaması gereken bir diğer husus ise hiçbir şart ve durumda insanlığın istikbali adına ümitsizliğe düşmemektir.
İnsanlığın şu anki tasavvurları ve perişan hali karşısında ümitli olmak çok zordur.
Ancak bizler beşerin bu durumuna değil, küçük planda da olsa bir kısım gelişmelere ve Cenabı Hakk'ın Celle Celalühü lütuf ve ihsanının her tarafta kristalleşmesine bakmalı ve ümitvar olmalıyız.
İnsanlık tarihin çeşitli dönemlerinde 20.
asırda olduğundan çok daha aşağılara sükut etmişti.
Hz.Adem'le Aleyhisselam başlayan süreçte insanlığa sayılamayacak kadar çok peygamber gönderilmiştir.
Bunların hepsini sayıp anlatma imkanına sahip olmadığımızdan konunun anlaşılması için birkaç misalle iktifa edeceğim.
Ulül azım bir nebi olan Hz.Nuh Aleyhisselam devrinde insanlık her şeyiyle iflas etmiş ve ahlaki olarak derin bir çukura düşmüştü.
Kur'an-ı Kerim'in beyanıyla yer bütün sularını fışkırtıp sema sağanak yağmurlarla yeryüzünü göl haline getirdiği gün kavmine 950 sene emri bil maruf nehyi anil münkerde bulunan Hz.Nuh'la birlikte gemiye ancak birkaç elin parmakları sayılsınca mümin binmişti.
Zira insanlık korkunç bir sükut içindeydi.
Tufan sonrası hayatta kalanlar yeniden çoğaldılar ve medeniyet adına bir hayli mesafe katettiler.
Bu durum Hz.Hud Aleyhisselam ve ondan sonra da Hz.Salihe Aleyhisselam kadar böylece devam etti.
Hazreti Peygamberin devri sanki bir bitiş ve bir başlangıcın uç uca geldiği bir nokta olmuş.
Bitişleri hep yeni başlangıçlar takip etmiştir.
Tarihi gerçeklerle sabittir ki beşer tükendi her noktada daima yeni bir varoluşla bir kez daha kendi olmuş ve ayaklarının üzerine doğrulmuş.
Allah'ın tevfik ve inayetiyle yeniden zirveleşmiştir.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem öncesinde de insanlık adına her şey yeryüzünden silinmiş, Arap yarımadasında tamamen vahşet hüküm ferma olmuştu.
Ferdi ve içtimai ahlaksızlığın yayılması temeli üzerine kurulan bir anlayış her tarafa hakim olmuştu.
Akif'in ifadesiyle, "Fevza anarşi bütün afakını sarmıştı zeminin.
Salgındı bugün şarkı yıkan tefrika" derdi.
İşte tam bu dönemde beşerin kurtarılmasına vesile kılınan ve ve ma erselnake illa rahmet lil alemin.
Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik ile tanıtılan Hz.Muhammed aleyhissalatu vesselam geldi ve insani mananın tam tükendiği bir noktada insanlığı yeniden ihya etti.
Bu arada ehemmiyetine binaen bir hususa dikkatinizi istirham edeceğim.
Batı anlayışına göre gerçek bir medeniyetin tekniği, teknolojisi, sanayisi, sosyal ve psikolojik bütün yönleriyle insanlığa mal olabilmesi için 34 nesil lazımdır.
Bu 34 nesil vazifesini eda etmedikten sonra beşer gerek şahsi ve içtimai hayatı gerekse teknik ve sanayisiyle kendini gösteremeyecektir.
Bu hakikate bütün insanlık tarihi şahittir.
Mesela Roma tarihini sarsan komünital sistemin kurucularından Kral 4.
Agis'in milattan önce 241 ortaya attığı fikirler Yunan ve Roma medeniyetlerinde ancak 23 asır sonra gerçekleştirilmiştir.
Martin Luther gibi kimselerin başlattığı ve Fransız ihtilalinin en önemli sebeplerinden biri olarak halk hareketi ancak birkaç asır sonra tatbik edilir hale gelmiştir.
Bütün bu gerçekleri bilen Batılı itiraf ve takdir hisleriyle diyor ki, "Hz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem işi sıfırdan başlattı.
34 asırda ancak yapılabilecek şeyleri 23 senede gerçekleştirdi.
Taklit devresini atlatıp uyum devresine geçti.
Uyum devresini atlattıktan sonra da cemiyette tam olarak müstakil ve şahsiyetli fertlerin hakim olduğu bir sistem tesis etti.
İnsani değerler adına çukurun en dibine düşen günümüz insanı ümidini yitirmeden Hz.Muhammed'e aleyhissalatu vesselam onun insanlığı sükuttan kurtaran prensiplerine ve hadisin ifadesiyle bir ucu Allah'ın elinde olan ipin bir iki ucuna sımsıkı sarılabilirse Allah'ın tevfik ve inayetiyle düştüğü yerden bir hamlede çıkacaktır.
Yine merhum Akif'in ifade ettiği gibi bir nefada insanlığı kurtardı o masum bir hamlede Kayserileri, Kisraları yere serdi.
Bugün de aynı şeylerin onun düsturları ve prensipleriyle olması her zaman mukadderdir.
Bunun icmali manası bu.
kısa tafsili de şudur.
Resuli Ekrem Aleyhissalatu Vesselam insanların ferden ferda nar-ı beyza haline getirebilecek bir metotla hareket ediyor.
Şahıslar ve ailelerle meşgul oluyor.
Heptenci fertler yetiştiriyor ve namaz kılmayan, oruç tutmayan, davamızın içinde görünse dahi kıblemize dönmeyen bizden değildir." diyordu.
İşte bu manada o dinin en küçük adabından Allah'ın celle celalühü önem atfettiği en büyük farz ve şair ne kadar? İslam adına her şeyi harfiyen ele alma ve yaşama heptenciliğiyle hareket ediyordu.
Evet.
Resuli Ekremi aleyhissalatu vesselam rehberi ekmel olarak tanımayan ve onun ortaya koyduğu prensiplere eskimiş kanunlar nazarıyla bakan bizden değildir.
Böyle birinin çare adına getireceği her şey bu milleti batırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
titülerimizde, imam hatip liselerimizde, varsa kurslarımızda ve sair ilim irfan müesseselerimizde bu heptencilik hakim olmazsa imanı zayıf, davranışları laubali ve sürekli his ve hevesatını yaşayan insanların din ve diyanete hizmetten daha çok zararları olacaktır.
Bu hayırlı müesseseleri kuranlar böylelerinin açtıkları uçurumları görecek ve yaptıklarına pişman olacaklardır.
Ama biz rahmet-i ilahiyeden ümit edip sonsuz rahmetine sığınarak dileyelim ve dilenelim ki buraya kadar bizi getiren Mevla-i Müteal şu aciz kullarını bundan öte başı boş ve avare bırakmasın.
İhsan ve lütfuyla elimizden tutsun.
bizi kamil müminler olmakla şereflendirsin.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder