Hutbeler – Gönülden Nağmeler
Takdim Yerine
Yine bir Cuma günü…
Bir haftadır heyecanla bekledikleri an nihayet geliyor. Henüz kırklı yaşlarını
yeni idrak eden hatip, yavaş adımlarla minbere doğru ilerliyor. Tiril tiril
cübbesi ve özenle sarılmış sarığıyla diğerlerinden farkı hemen göze çarpıyor.
Hareketlerinde bir vakar ve ciddiyet var. Minberin önüne gelip duaya başladığı
zaman sanki farklı bir dünyaya geçiveriyor. Basamakları çıkıp dualarını
yaptıktan sonra cemaatini şöyle bir süzüyor ve hutbeye başlıyor:
Uzak yerlerden bin bir zahmetle gelen insanlar camiyi hıncahınç doldurmuş.
Saatler öncesinden toplana alabalık hatibini bekliyor. “Hele bir kere
dinleyelim!” dedikten sonra müdavimi olmuşlar. Cuma günlerini âdeta iple
çekiyorlar. Yaşadıkları bu manevî atmosferden başkalarının da istifade etmesini
istedikleri için her hafta yanlarında birilerini getiriyorlar. Yeni gelenler de
artık müdavim oluyor. Cemaat zamanla caminin içine sığmayıp önce avluya, oradan
da sokaklara taşıyor.
“Muhterem Müslümanlar!
İslam, elde edilen kazançların heba olmayacağı, çekilen zahmetlerin boşa
gitmeyeceği, dökülen gözyaşlarının israf olmayacağı, damlatılan terlerin heder
olmayacağı bir anlayış ve bir hayat tarzı ortaya koymuştur.
Her gayret, karşısında bir meyve bulur.
Her meşakkat, bir rahata mukabil gelir.
Her ter damlası, öbür âlemde çeşit çeşit mükâfat olarak insanın karşısına çıkar.
Çalışmanızın karşılığını görmeyi düşünüyorsanız, meşakkatten sonra rahata ermeyi
ümit ediyorsanız, binbir türlü iç ızdırabından sonra gönül huzuruyla yaşamayı
istiyorsanız bu, ancak Allah’a ve âhirete inanmakla mümkün olur.”
Kimi zaman ölmüş gönülleri yeniden diriltmeye, paslanmış sinelerin pasını
silmeye, kurumuş gözleri yaşlarla doldurmaya çalışıyor:
“Peygambere indirilen Kur’ân’ı dinledikleri vakit gözlerinin yaşla dolup
taştığını görürsün…”
Necaşî ağlıyor, gözleri çağlayan gibi…
Ashab-ı sefine ağlıyor gözleri çağlayan gibi…
Huzur-u Risalet- penâhiye gelenler ağlıyor gözleri çağlayan gibi.
Ömer ağlıyor… İbn Ömer ağlıyor… Ebû Hüreyre ağlıyor… Ümmü Ebû Hüreyre ağlıyor…
Gözleri çağlayan gibi.
Yığın yığın günahın kendilerini zebun ettiği, bellerini kırdığı, boyunlarını
büktüğü, kalbî hayatlarını öldürdüğü Müslüman cemaati ne yapıyor acaba?
Allah bunu bize sorarsa ne diyeceğiz?
Resûlullah bize sorarsa ne diyeceğiz?
‘Ne yapıyorsunuz? Neredesiniz?’ derse ne diyeceğiz?”
Kimi zaman İslami heyecanı gitmiş, üzerine âdeta ölü toprağı serpilmiş bir
topluma yeniden heyecan kazandırmaya gayret ediyor:
“Aziz olarak yaşamaya hakkı olanlar, ancak fatihler ve azimli olan ruhlardır.
Aziz olarak yaşamaya hakkı olanlar, rahatı mevzuunda fedakârlıkta bulunmasını
bilen kimselerdir.
Rahat terk edilmeden rahata erilemez. Fâni olmadan pek çok yönleriyle bekaya
mazhar olunamaz. Beka beladan geçer… Tükenmek lazım ki varlık başlasın… Her
şeyin bittiği yerde, bitmeyen bir varlık başlar.
İnsanlar nefis ve enaniyet bakımından tükenmelidirler ki asıl hüviyetleriyle,
melekiyet yönleriyle, Allah’ın sevdiği taraflarıyla var olabilme yoluna
girsinler. Bunu ise ancak belli meselelerde azmi ve ikdamı olan, fatih ruhlu,
üzerlerindeki uyuşukluğu atan, gözlerini namütenahi, sonsuz ufuklara diken
insanlar başaracaktır.”
Bu ruhun ancak sahabi anlayışı içinde elde edileceğine inanan hatip, hutbelerini
o seçkin neslin hayatından tablolarla beziyor:
“Habbaş b. Kays, o gün atının sırtına binmiş sabahtan ikindiye kadar savaşmıştı.
İkindi vakti güneş gurup edeceği an ikindiyle öğleyi beraber cem’ edip de
kılayım diye atının üzengisine davranınca birdenbire baş aşağı gitmişti. Öğlen
savaşırken bacağını kaybetmiş fakat akşama kadar bunun farkına dahi varmamıştı.”
Evet, bu hatip, ömrünü vaazlar, hutbeler, sohbetler, konferanslarla geçiren
Fethullah Gülen Hocaefendi’den başkası değildir. Elinizde tuttuğunuz bu kitap
ise kendisinin yetmişli yıllarda, camilerde verdiği Cuma hutbelerinin bir
kısmını içermektedir.
60 ihtilali ile 12 Eylül arası, yitik ve karanlık bir ‘ara dönem’ olarak
nitelendirilir. Hocaefendi’nin kitapta yer alan hutbeleri de işte bu döneme denk
gelmektedir. Hutbelerin içeriğini tam olarak anlayabilmek için dönemin
şartlarını bilmek gerekir.
27 Mayıs 1960 ihtilaliyle birlikte Türkiye’de karanlık bir dönem başlamıştı. Bu
karanlık dönem yavaş yavaş aydınlanıp demokrasi ve insan hakları alanlarında
çeşitli adımlar atılırken bu sefer de 12 Mart 1971 muhtırası yaşandı.
Askerlerin, sivil hükumete müdahalesi sonucunda hürriyet gömleği tekrardan
daraldı. Ardından gelen 12 Eylül 1980 darbesi ise tabiri caizse bütün
kazanımları yerle bir etti.
Yetmişli yıllar, Kıbrıs bunalımının, 15-16 Haziran olaylarının, Kanlı 1
Mayıs’ın, Maraş Katliamı’nın yaşandığı yıllardı.
Bu yıllar, Türkiye’nin 70 sente bile muhtaç olduğu yıllardı. Ülke ihracat
yapamıyor, elde döviz olmayınca da en zaruri ihtiyaçlar bile karşılanamıyordu.
Tüpgaz kuyrukları, yağ kuyrukları, ekmek kuyrukları, şeker kuyrukları bu
yıllarda yaşanmıştı.
Yine bu yıllarda mahalle mahalle kurtarılmış bölgeler vardı. Şehirler,
mahalleler, sokaklar ‘siyaseten’ bölünmüştü. Bir sürü sol fraksiyon türemişti.
Bazı günler sokağa çıkmak, okula gitmek cesaret isterdi. Sokaklar silahlı
çatışmalardan geçilmiyor, sıradanlaşan çatışmalarda ülkenin çiçeği burnunda
delikanlıları bir hiç uğruna hayatlarını kaybediyorlardı.
İşte bu yıllarda Hocaefendi, insanları etkileyip topluma yön verebilmek için
büyük gayret sarf etmiş, sadece camilerdeki vaaz ve sohbetlerle yetinmemiş,
irşat ve tebliğ adına her fırsat ve ortamı değerlendirmiştir.
Tam istifade etme adına kitabı okurken bu tarihi arka planı da göz önünde
bulundurmanızı hatırlatıyor ve sizi Hocaefendi’nin o coşkun hutbeleriyle baş
başa bırakıyoruz.
Allah Yoluna Gönül Verme
وَاللهُ يَدْعُوٓا اِلٰى دَارِ السَّلَامِۘ وَيَهْد۪ى مَنْ يَشَآءُ اِلٰى صِرَاطٍ
مُسْتَق۪يمٍ
“Allah esenlik yurduna çağırıyor ve dilediğini doğru yola iletiyor.” (Yunus
Sûresi, 10/25)
Muhterem Müslümanlar!
İslam, elde edilen kazançların heba olmayacağı, çekilen zahmetlerin boşa
gitmeyeceği, dökülen gözyaşlarının israf olmayacağı, damlatılan terlerin heder
olmayacağı bir anlayış ve bir hayat tarzı ortaya koymuştur.
Her gayret, karşısında bir meyve bulur.
Her meşakkat, bir rahata mukabil gelir.
Her ter damlası, öbür âlemde çeşit çeşit mükafat olarak insanın karşısına çıkar.
Çalışmanızın karşılığını görmeyi düşünüyorsanız, meşakkatten sonra rahata ermeyi
ümit ediyorsanız, binbir türlü iç ızdırabından sonra gönül huzuruyla
yaşamayı istiyorsanız bu, ancak Allah’a ve âhirete inanmakla mümkün olur.
İnsan hayat boyu çeşitli fedakârlıklara katlanır. Akla, hayale gelmedik
tehlikelere atılır. Bazen olur, seve seve ölüme gider.
Niçin bunları yapar insan?
Çünkü inanır ki burada kaybettiği şeylerin karşılığında ötede daha büyüklerini
alacak, böylesi bir alışveriş kendisi için çok kârlı olacaktır. O katiyen bilir
ve inanır ki burada kaybettiği her şey bâki bir surette öbür âlemde kendisine
verilecektir.
Apaydın bir mazi, yıldız yıldız mefahir bu inanç üzerinde kurulmuş, bu inanç
üzerinde gelişmiştir. Seve seve kendilerini ölümün kucağına atanlar; dünyayı
hakir gören, onun ötesinde bir şeyler arayan insanlardır. Dünyayı elinin
tersiyle rahatlıkla itebilen insan, ondan daha değerli bir şeyin peşine
düşmüştür. Binaenaleyh bir mümin, âhirete inandığı için hayatı ve hayata ait
bütün lezzetleri rahatlıkla terk edip zorlu bir hayatı tercih edebilir, tahammül
sınırlarını zorlayacak meşakkatlere rahatlıkla katlanabilir. Çünkü bütün
bunların ötesinde, Allah’ın huzurunda hakiki huzura, hakiki saadete erecek ve
ebediyen mesut olacaktır.
İşte gerçekten inanmış, büyük bir davaya gönül vermiş ve seve seve onun yoluna
baş koymuş hakiki Hazret-i Muhammed ümmeti ile O’nun arkasında takliden
duranların farkı bu noktada ortaya çıkar. Bu itibarla bu iki cemaat birbirinden
ayrılır. Hakikaten büyük bir davaya baş koymuş, ölüme tebessüm ederek gidebilen
bir cemaatle hayatın şartları altında mağlup olmuş, gönlünü dünyaya kaptırmış ve
onun karşısında eziklik hisseden bir cemaat birbirinden büsbütün farklıdır.
Yeryüzünde yeniden bir ihya, ölü gönüllerin yeniden hayata kavuşturulması,
sönmüş hislerin, kaybedilen heyecanların yeniden elde edilmesi düşünülüyorsa
yeniden dine dönülmesi ve yeniden dine ait meselelerin ele alınması gerekir.
Muhterem Müslümanlar!
Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendi cemaatini bu anlayış
içinde yetiştirdi. Bu anlayış içinde yetişen cemaat de dünyanın kaderini
değiştirdi. Yıkılması gereken köhneleşmiş ümranları yıktı; yapılması gerekenleri
ise yeniden inşa etti. Her zaman Allah diyen, her mesele karşısında Allah’a
itimat eden, gözünü âhirete dikmiş, ebediyetten başka bir şey düşünmeyen, Ezel
ve Ebed Sultanı’na gönlünü kaptırmış bir cemaat insanlığın kaderini değiştirdi.
Onlar yapıları, yetiştikleri muhit, tahsilleri ve kültürleri
itibariyle bizlerden farklı değillerdi. Bununla beraber Allah en medeni, en
ileri medeniyetlere yaptırmadığı şeyleri onlara yaptırdı. Bilal-i Habeşî, Habbab
b. Eret, Selman-ı Farisî gibi kimselere yaptırdı.
Mekke vadisinin her taşına, her çakılına, Betha’nın kenarına köşesine işlenen
bir ses, bir soluk vardı, şöyle diyordu:
قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌۚ اَللهُ الصَّمَدُۚ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْۙ
وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُواً اَحَدٌ
“De ki; O Allah bir tektir. Allah Samed’dir. Bütün varlıklar O’na muhtaçtır
fakat O, hiçbir şeye muhtaç değildir. O’ndan çocuk olmamıştır. Kendisi de
doğmamıştır. Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.” (İhlâs Sûresi, 112/1-4)
Mazi silemedi bunu. Betha’nın her vadisine kan-ter içinde, soluk soluğa işlenen
bu ses, kıyamete kadar devam edecekti. Mekke’nin metruk hâle geleceği,
ıssızlaşacağı âna kadar devam edecekti.
Hak davasının mecnunları, Allah’ın adını “Ehad, ehad!” diye diye Betha’nın her
köşesine işlemekteydi. Bunlardan Bilal-i Habeşî’yi size arz etmek istiyorum:
Bilal-i Habeşî, Ümeyye b. Halef isimli zalim ve gaddar bir insanın yanında köle
idi. Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) zuhuruyla onun için
yepyeni bir dünyaya kapı ve pencere açılmış; o da ömrünün sonuna kadar
sadakatinden taviz vermemişti. Nihayetinde sultanlara taç giydirecek kadar yüce
makamlara ulaşmıştı.
Sırf Allah Resûlü’ne gönül verdiği için ayaklarına pranga vuruluyor, Mekke’nin
vadilerinde sürükleniyordu; ancak o yine de sözünden dönmüyordu. Uğradığı her
yer, üzerinde sürüklendiği her kum tanesi, sırtına konan her taş parçası ondan
tek bir ses duyuyordu; “Ehad, ehad” (Bir teksin Allah’ım!)
Ve bir gün Bedir harbi cereyan etti: Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem), o güne kadar karşısında daima hasım vaziyetinde bulunmuş düşmanlarına
müthiş bir darbe indireceği Bedir harbi… Hazreti Bilal de Bedir harbine iştirak
etmişti. Bir aralık Bilal’in gözü Ümeyye b. Halef’e ilişince;
رَأْسُ الْكُفْرِ لاَ نَجَوْتُ إِنْ نَجَا أُمَيَّةَُ
“İşte küfrün başı! Şayet Ümeyye kurtulursa ben kurtulmuş sayılmam.”1 dedi. Bunun
manası şuydu: “Eğer o, bugün buradan Mekke’ye sağ dönerse ben kurtulamam, Allah
bana bunun hesabını sorar. Onun canına okumak bana düşüyor.”
Savaş esnasında Ümeyye’nin kulağına en son senelerce evvel duyduğu tanıdık bir
ses ilişti. Bu sesin sahibi eski kölesi, şu kıvırcık saçlı Bilal’den
başkası değildi. Bilal’i karşısına dikilmiş görünce büyük bir dehşete düştü.
Evet, bir ses duyuyordu, kulaklarını çınlatacak bir ses, tanıdık bir ses… Bu
sesi, Mekke’nin vadisinde, sokaklarında çok duymuştu… “Ehad, ehad” derken
hatırlıyordu. Birkaç dakika sonra da bu eski kölesinin kılıç darbeleri altında
yere yıkıldı. Bilal, Bedir’in aslanı olmuştu. Allah Resûlü’nün huzuruna gönlü
inşiraha kavuşmuş (rahatlamış) olarak dönüyordu.
O’nun tek duygusu, tek düşüncesi mutlu bir akıbet elde etmek ve âhireti
kazanmaktı. Allah Resûlü henüz hayattayken bütün gazalara iştirak etti. Bedir
demedi, Uhud demedi, Hendek demedi, Yermuk demedi, düşmanla yaka paça olunan
bütün mekânlarda hazır bulundu.
Tevazuundan hiç taviz vermemiş, yaşadığı o küçük kulübesini terk etmemişti. Öyle
basit bir hayat yaşıyordu. Duyguları o kadar duruydu ki hem kendisine hem de
kardeşine kız istemek üzere gittiği aileye aynen şöyle dediğini duyarız:
“Ben Bilal. Bu da benim kardeşimdir. Bizler Habeşli iki köleyiz. Biz
dalâletteydik Allah ikimizi de hidayete kavuşturdu. İkimiz de köleydik, Allah
ikimizi de hürriyete kavuşturdu. Eğer bize kız verirseniz Allah’a hamd ederiz.
Eğer vermezseniz ‘Allah büyüktür’ der gideriz.” İşte kız isterken bile bu kadar
duru, bu kadar berrak duygularla istiyordu.
Hayatının sonuna kadar bu dupduru duygularla yaşadı. Resûl-i Ekrem (sallallâhu
aleyhi ve sellem) vefat edince Hazreti Bilal’in de dünyası değişmişti. Medine
birdenbire ona bir zindan olmuş, bu şehrin sokakları, evleri, havası onu sıkmaya
başlamıştı.
Bir gün Halife Ebû Bekir’in karşısına çıktı ve şöyle dedi: “Ben Efendim’den
işitmiştim; O, ‘Müminin en faziletli ameli cihattır.’2 buyurmuştu. Müsaade
edersen ben de cihada gitmek, ölünceye kadar başımı bu yola koymak istiyorum.”
Hazreti Ebû Bekir: “O zaman bize kim ezan okuyacak?” şeklinde cevap
verdi. Bilal’in sözleri çok dokunaklıydı: “Vallahi, Resûl-i Ekrem’den sonra ben
ezan okuyamam!” Nitekim bir iki sefer okumayı denemiş,
ancak ‘Muhammedü’r-Resûlullah’a gelince dizlerinin bağı çözülüp oracığa
yığılıvermişti. Bu, Resûl-i Ekrem’e nasıl bir bağlılıktı, nasıl bir gönül
vermeydi ki O’ndan sonra “Eşhedü Enne Muhammede’r-Resûlullah” diyemiyordu!
O, bunları söyleyince Halife de gözyaşlarını tutamadı ve: “Arzu ettiğin gibi
git, cihadını yap.” buyurdu. “Git, istediğin cephede ‘uyûn-u sâhire’den (uyanık
gözlerden) biri olarak düşmanı gözetle, nöbet tut. Düşmanın, İslam’ın içerisine
sızmasına imkân verme!”
Ve o da hayatının sonuna kadar Şam taraflarında cepheden cepheye koştu.
Bilal-i Habeşî’nin ömrünün sonlarına doğru Hazreti Ömer Şam’a gelmişti. Artık
yaşlanmış, beli bükülmüş olan Bilal’den son bir kere daha ezan okumasını rica
etti. “Şu coşkun Habeşli bir ezan okuyuversin, Resûl-i Ekrem’i bir kere daha
hatırlayalım.” diyordu. Nitekim Hazreti Ömer’in de vefatına, dostuna kavuşmasına
az bir zaman kalmıştı. Onun için diyar-ı İslam’ı geziyordu. Bilal, Allah
Resûlü’nün halifesinin bu içten arzusunu reddedemedi.
Derken birdenbire Şam’ın yüksek bir kubbesinin başından göklere doğru bir sesin
yükseldiği duyuldu. Bu, beş-on sene evvel Medine’de sık sık yankılanan bir
sesti. Yataktan fırlayan, yorganını atan, kapıyı çarpan dışarıya koşuyordu. Olur
mu olurdu! Bilal ezan okuyordu… Acaba Resûl-i Ekrem mi dirilmişti!
Ömer (radıyallahu anh), hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ashap hıçkıra hıçkıra
ağlıyordu. Gönüller yeniden heyecanlanmış, müminler duygulanmış, Allah huzurunda
olma havası içinde kendilerinden geçmişlerdi. Bu, Bilal’in, Resûl-i Ekrem’den
sonra ilk ve son ezanı oldu. Ağlayanlar ağladı, gözyaşları âdeta sel oldu.
Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali cihana geldiler, çok ağlayıp az güldüler veya hiç
gülmediler. Ulvi bir âleme göçtüler. Sizler de önüne geçemeyeceğiniz bir kuvvet
tarafından o âleme çekilmektesiniz. Onların gittikleri sofranın başına ister
istemez gideceksiniz. Ayağınızda pranga, boynunuzda tasma ile gitmemeye çalışın.
Allah’ın davetine güzellikle icabet edin. Unutmayınız ki döktüğünüz ter,
akıttığınız gözyaşı, duyduğunuz heyecan öbür âlemde uhrevî nimetler olarak size
takdim edilecektir.
Öyle bir yola girin ki çalışma ve gayretiniz boşa gitmesin. Öyle bir mücadele
verin ki o mücadelede hiçbir şey kaybetmiş olmayasınız. Aksine kaybettiğiniz
şeylerin binlerce kat fazlasını kazanasınız.
Bu yol Allah’ın yoludur. Bu yol, Resûl-i Ekrem’in arkasında bulunma yoludur. Bu
yol, âhirete gönlünü kaptırma yoludur. Hayatını, ölümden sonrasına göre tanzim
etme yoludur.
Cenab-ı Vâcibü’l-Vücud ve Tekaddes Hazretleri ölü gönüllerimize Bilal-i Habeşî
gibi bizleri ihya edecek mürşitler göndersin. Resûl-i Ekrem’den bu yana kasvet
bağlamış, bütün kabiliyet ve melekelerini kaybetmiş iç yapımızı yeniden
diriltsin, sırat-ı müstakime hidayet eylesin.
Âmîn.
10 Şubat 1978, Merkez Camii, Bornova-İzmir
1 Buhârî, megâzî 8, vekâlet 2.
2 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 1/338, 353.
Hayra İştiyak
وَمَنْ يُهَاجِرْ ف۪ى سَب۪يلِ اللهِ يَجِدْ فِى الْاَرْضِ مُرَاغَماً كَث۪يراً
وَسَعَةًۘ وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَـيْـتِـه۪ مُهَاجِراً اِلَى اللهِ وَرَسُولِه۪
ثُمَّ يُـدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَـقَـدْ وَقَعَ اَجْرُهُ عَلَى اللهۘ وَكَانَ اللهُ
غَفُوراً رَح۪يماً۟
“Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek birçok uygun yer ve imkân
bulacaktır. Kim Allah ve Resûlü uğrunda hicret ederek yurdundan çıkar da sonra
ölüm onu yolda yakalarsa artık onun mükafatını vermek Allah’a aittir; Allah
günahları affeder, engin rahmet sahibidir.” (Nisâ Sûresi, 4/100)
Muhterem Müslümanlar!
Hayır, başlıbaşına sevap olduğu gibi hayırlı bir işin yolunda olmak da ayrı bir
hayır sayılır. Hayra vesile olmak da ayrı bir hayırdır. Diğer bir ifadeyle hayır
yolunda atılan her bir adım, o hayrı yapmış gibi insanın defter-i hasenâtına
kaydedilir. Kendini hayra adamış, hayırlı işler yapmaya vakfetmiş insanın yirmi
dört saatinin yirmi dördü de onun defter-i hasenâtına doğrudan hasenât olarak
geçer. Zira o, yatarken, kalkarken, yerken, içerken, gezerken, otururken büyük
bir davaya, büyük bir hakikate gönül vermiştir. O, hayatını bu düşüncelere göre
planladığı için Allah, onun hayatındaki karanlık noktaları dahi onun niyet ve
düşüncesiyle aydınlatır, onu apaydın bir hayata ulaştırır.
Binaenaleyh, Allah yolunda ve hayır istikametinde olan bir insanın hayatında
karanlık bir nokta yoktur; gecesi, gündüz kadar aydındır onun. Hayatının her
saniyesi senelerce ibadet hükmüne geçer. Zira bekâ istikametinde sarf edilen
zamanın kısalığına-uzunluğuna bakılmaz; Allah’ın rızasına bakılır. Bir ân-ı
seyyale, binlerce sene yaşamaya müreccahtır ve bu, ancak Hak yolunda olana
müyesserdir. Diğer bir ifadeyle Allah’a iman şuuruyla bir an yaşamak, O’nu
tanımaksızın binlerce sene yaşamaya tercih edilir.
Bu itibarla insanların en akıllısı Allah’a inanıp hayatını âhirete göre
düzenleyendir. Akıllarını irfan ışığıyla aydınlatan müminler en isabetli
kararları vermiş, hayatlarını ebediyete çevirme yolunu bulmuş ve bu sayede
ölümsüzlüğe ulaşmışlardır.
Müslümanlığın çok iyi bilindiği devirlerde müminler bütün hayır kapılarını
araştırıyorlardı. “Ben şu hayrı, şu hayrı yaptım ama ötesinde daha başka bir
hayır var mı?” diyorlar, Resûl-i Ekrem’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayır
yollarının çoğaltılması istikametinde müracaat ediyorlardı.
“Namazı kılıyoruz, orucu tutuyoruz, zekâtı veriyoruz… Cennete gidebilmemiz için
başka ne hayır tavsiye edersin yâ Resûlallah?” diyorlardı. Mevcuttan kaçmak için
değil, mevcudun ötesinde, ebediyet yolunda yolculuklarını kolaylaştırmak,
birlerini bin yapmak için tavsiye istiyorlardı.
Talepler hep hayır istikametinde, hep Allah yolunda oluyordu. Bütün hayatı
nurlandırma istikametinde âdeta bir yarış vardı aralarında. Onun için o
devirde genç-yaşlı, kadın-erkek herkesin hayır istikametinde kendilerine engel
olacak şeylere karşı ciddi bir tavır içinde olduğunu görürüz.
Buna dair size birkaç misal arz etmek istiyorum:
Büyük kadın Nesibe’yi birçoğunuz duymuşsunuzdur. Bu kadının hayatı hep
mücadelelerle geçmişti. Efendiler Efendisi Medine’yi teşrif edince Nesibe de
eşiyle ve çocuklarıyla birlikte O’nun emrine girmiş, hizmetini yüklenmişti.
Hayatı boyunca Efendimiz’in yanından ayrılmamayı, O’nunla birlikte savaşlara
iştirak etmeyi çok arzu etti. Nitekim Allah Resûlü izin verince Uhud Harbi’ne
katılmış ve orada yaralanan müminlerin yaralarını sarmıştı. Gün gelip de
tesettür âyeti nâzil olunca Allah Resûlü, artık erkeklerle birlikte savaşlara
katılamayacağını haber verdi. Nesibe bunu duyunca beyninden vurulmuşa
döndü. Kendi kendine şöyle mırıldanıyordu: “Sen, Allah yolunda cihada çıkarsın
da ben burada nasıl dururum yâ Resûlallah!” Onun hayatındaki en acı hatıra işte
buydu. Zira o, bir hayır yolundan alıkonulduğu kanaatine varmıştı. Evet, o
dönemin kadını böyle idi.
Bir başka misal de İbn Ömer’dir. Kendisi hayır yolundaki iştiyakını şöyle
anlatır: “Bedir’e çıkılacağı zaman ben on iki, on üç yaşlarında idim. Küçükler,
savaşa iştirak edebilmek için kendilerini büyük göstermeye çalışıyorlardı. Ben
bu fırsatı yakalayamadım. Allah Resûlü, bana parmağıyla işaret etti ve ‘Sen
geriye git!’ dedi. O gece eve geldim, yatağa girdim ama Allah’a yemin ederim ki
hayatımda ondan daha ızdıraplı bir gece geçirmedim. Zira Bedir’e gidenler
arasına katılamamıştım.”
Meşhur sahabi Sa’d b. Ebî Vakkas’ın küçük kardeşi Umeyr b. Ebî Vakkas da Bedir’e
katılmaya can atanlardandı. Umeyr henüz on iki, on üç yaşlarında iken Müslüman
olmuştu. Bedir harbi esnasında on beş, on altı yaşlarında ancak vardı. O gün
evine gitti, beline kılıcını kuşandı. Parmaklarının ucuna dikilip büyük
görünmeye çalıştı. Resûl-i Ekrem ona, “Sen katılabilirsin.” dediği zaman
dünyalar kendisine bağışlanmış gibi sevinmişti. Zira cihada iştirak etme ve
şehit olma imkânı doğmuş, onun için bir hayır kapısı aralanmıştı. Sa’d,
kardeşinden bahsederken, “O, benden talihliydi.” der: “Zira benimle aynı zamanda
Müslüman oldu ama o, Bedir’e iştirak edip orada şehit düştü.” Bugün Bedir’in
sinesinde, Bedir şehitlerinin arasında o çocuk haliyle yatmaktadır.
Kureyş kabilesinin ve Mekke’nin ileri gelenlerinden Ebû Süfyan, Mekke fethine
kadar Allah Resûlü’ne ve Müslümanlara düşmanlık yapmıştı. Her köşe başında
İslam’ın ve onu tebliğ eden Resûlullah’ın karşısına çıkmış ve nihayet Mekke
fethinde Müslüman olmuştu. Efendimiz’in vefatından sonra Raşit Halifeler
Devri’ni idrak etti. Hazreti Ebû Bekir döneminde muhtelif vazifelerde
bulundu. Hazreti Ömer zamanında bir gün bir münasebetle halifenin kapısında
beklemekteydi. Ömer (radıyallahu anh) içeriye, bir zamanlar hakir
gördükleri Bilal’i çağırıyor, Habbab’ı çağırıyor, Selman’ı çağırıyor, Kureyş’in
bu ileri gelenlerini ise bekletiyordu. Aralarında Ebû Cehil’in kardeşi Hâris b.
Hişam da vardı. Bu durum hoşlarına gitmeyince söylenmeye başladılar. “Biz burada
kapının önünde bekliyoruz, o ise dün kapımızda çalıştırdığımız hizmetçileri ve
köleleri çağırıyor.” diyorlardı. İçlerinden aklı başında olan biri onları ikaz
etti ve: “Siz Resûlullah’ı terk ettiğiniz zaman onlar O’nun etrafındaydılar. Siz
mal yığmaya çalışırken onlar servetlerini sarf ettiler. Siz yumuşak döşeklerde
hayatın tadını çıkarırken onlar Mekke’yi terk edip Medine’ye gittiler; aile
efradından mahrum kaldılar. Bana göre onların mertebesine yaklaşmanın tek bir
yolu vardır, o da gidip Allah yolunda savaşmak ve onların derecesini elde
etmektir.” dedi. Oradakiler o heyecanla cephelerde canhıraş mücadele verdiler…
Bir gün Ebû Süfyan cephede, saplanan bir okla gözünü kaybedince: “Neye yararsın
ki yetmiş sene sahibini göremedin.” diyecek kadar işin içindeydi artık.
Bir başka misal de İbn Hişam’dır. Onu da Yermuk’ta sancağın dibinde görürüz.
Yirmi beş bin kişilik İslam ordusu yüz binin üzerindeki bir orduyla kıyasıya
savaşırken o da Resûl-i Ekrem’in bayrağını tutmaktaydı. Yanında yeğeni, Ebû
Cehil’in oğlu İkrime de vardı. Dalgalar halinde gelen Bizans ordusu
karşısında Hâris b. Hişam şöyle seslenmektedir: “Ey Bedir’de Resûl-i Ekrem’in
önünde savaşanlar, Uhud’da kıyasıya mücadele edenler, Hudeybiye’de elini
sıkanlar –ki kendisi yoktu bunların içinde– gelin bugün el ele tutalım ve söz
verelim, şu yüce bayrağı düşürmeyelim.”
Evet, o bayrak yere düşmedi, el değiştirdi ama yine de yere düşmedi. Eller
kesilince bacaklarla taşındı, yine düşmedi. Bacaklar kesilince bütün
bedenleriyle bayrağın üzerine abandılar, onu yine düşürmediler. Düşman bir adım
ileri atılabildiyse de bu, ancak Hâris b. Hişam’ın cesedini çiğneyerek
gerçekleşmiştir. Cihad kendileri için bu derece dert olmuştu. Mücadele
aşkı onların içinde dinmeyen en büyük ideal idi. Allah yolunda mücadele etme
aşkı uyarılmıştı içlerinde.
O bayrağı taşıyanlardan biri de Bilal-i Habeşî idi. Seyyidina Ebû Bekir, bir
gün Medine’de Cuma’da hutbeye çıkmıştı. Bilal-i Habeşî, daha evvel kendisine
müracaat etmiş, cihat yapmak üzere Medine’den ayrılmak için kendisinden şöyle
izin istemişti: “Ey Ebû Bekir, Medine’de durmaya zorlama beni! Resûl-i Ekrem’den
sonra kimseye ezan okumak istemem.” Ebû Bekir’in cevabı ise şu olmuştu: “Ben de
sensiz duramam. Biraz benim yanımda kal. Zira çok fazla ömrümün kaldığını tahmin
etmiyorum. Sonra nereye istersen gidebilirsin.”
Bilal, Hazreti Ebû Bekir’i kıramamıştı ama içi yanıyordu. Zira o, Resûl-i Ekrem
hayattayken hep cihada gidiyordu. Hakkı anlatıyordu âfâk-ı âlemde. Kılıç
kullanıyor, bayrak taşıyordu. Bugün ise Medine’ye hapsolmuştu, âdeta müezzinlik
yapmaya mahkûm edilmek isteniyordu. Bir gün cemaat Cuma’da Hazreti Ebû Bekir’i
dinlerken ayağa kalktı ve “Ey Ebû Bekir, beni nefsin için mi hürriyete
kavuşturdun yoksa Allah için mi?” diye sordu. Ebû Bekir, “Yemin ederim ki ben
seni Allah için hürriyete kavuşturdum.” diye cevap verdi. Bunun üzerine Bilal,
“Öyleyse Allah aşkına bırak beni, ben cihat etmek istiyorum.” dedi. Ardından da
kısa bir süre içinde Şam önlerine gitti ve orada cepheden cepheye koşarken vefat
etti.
Bir başka kahraman da Ebû Hayseme idi. Efendimiz, ordusuyla birlikte Tebük
Seferi’ne çıkmıştı. Mevsim yazdı, hava çok sıcak ve bunaltıcı idi. Meyveler
olgunlaşmış, gölgelikler insanlara cazip gelmekteydi. Taif’ten yeni dönülmüştü.
Mücahitler henüz yol yorgunluğunu üzerlerinden atamadan yeni bir sefere çıkmak
zorunda kalmışlardı. Bir taraftan da münafıkların sefere çıkılmaması hususundaki
propagandaları devam etmekteydi. Ebû Hayseme de işte bu atmosferden etkilenmiş,
meseleyi biraz ağırdan almış, bugünü yarına, yarını ertesi güne koymuştu.
Ordu sefere çıktıktan birkaç gün sonra bir öğle vakti Ebû Hayseme evine gitti.
Bahçeden içeriye girdiğinde karşılaştığı manzara, taravet ve güzellik insanın
aklını başından alacak mahiyetteydi. İki zevcesi, dinleneceği bir çardak
hazırlamış, yanına da soğuk sular, tatlı meyveler, sevdiği yiyecekleri
koymuşlardı. Doğrusu ailesiyle birlikte geçirdiği bu hayat Hayseme için çok
cazipti. Ne var ki o, daha bahçeden içeriye girer girmez Resûl-i Ekrem’i
hatırladı: “Allah Resûlü güneşin altında seferde! Ebû Hayseme, sen ise bağında,
bahçende, yemeğin başında… Yaraşır mı bu sana!” Eşlerinin “İçeriye gir!”
teklifini o, “Hayır!” diyerek reddetti ve “Resûl-i Ekrem orada, ben burada!
Olmaz bu iş.” diyerek hemen yola koyuldu.
Ta ötelerde, on günlük mesafede Resûl-i Ekrem Tebük suyunun başında
oturmaktaydı. Birden Medine taraflarından bir toz bulutunun yükseldiği görüldü.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Kün Ebâ Hayseme.” (İnşallah bu
gelen Ebû Hayseme’dir) buyurdu. Çünkü Ebû Hayseme’nin günah işlemesini
istemiyordu. Zira cihattan geriye kalmak çok ciddi bir cürümdür. Ebû Hayseme
devesinden iner inmez Allah Resûlü’ne koşup selam verdi. Allah Resûlü
ona, “Neredeyse helâk olacaktın!” dedi. Sonra onu teselli etti, hakkında duada
bulundu.
Aziz Müslümanlar!
Bütün bu örneklerde görüldüğü gibi kadınından erkeğine, gencinden yaşlısına
ruhlarında mücadele aşkı uyarılan bir cemaat, hayatının en tatlı anlarını,
huzuru Allah yolunda verdikleri mücadelelerde, o yolda katlandıkları
meşakkatlerde arıyor. Döşeğinde geçirdiği rahat hayatı hayat saymıyor. Önüne
kalkıp-inen sofraları hayat saymıyor. Rahat ve rehavet içinde geçirdiği hayatı
hayat saymıyor. Mihnet ve meşakkat içinde geçirilen hayatı hayat sayıyor. Diğer
türlü hayatı, hayattan daha ziyade ölüme yakın bir derbederlik ve perişaniyet
kabul ediyor.
Ashabın maruz kaldığından belki daha büyük binlerce felaket ve helakete maruz
kalmış günümüz müminleri! Sizler de on dört asır öncesinin bu havasını
çocuklarınızın ruhlarına işlemeye, onların mazi ile münasebetini temin etmeye,
köksüzlüğe saplanmalarının önüne geçmeye mecbursunuz. Kimileri, “Nesillerin
yetişeceği mektepler benimdir.” deyip onlara sahip çıkacaktır. Aksi takdirde
sahip çıkmayışının hesabını veremeyecektir. Kimileri de birilerine bir şeyler
anlatma, dini, imanı, milleti uğruna bir şeyler yapma imkânına sahipse bu imkânı
değerlendirmediği takdirde Allah’ın huzurunda hesap vermekten kurtulamayacaktır.
Sahip olduğu imkânları, gönülleri ölmüş bir milletin dinî hayatının ihyası
uğruna sarf etmeyenler, âhirette yakalarını kurtaramayacaklardır.
Hepiniz, derecenize göre sorumlusunuz ve hepiniz bir vazifeyle mükellefsiniz.
Mesuliyetinizi yerine getirdiğiniz zaman inşallah hem dünyanızı hem de
âhiretinizi mesut kılacaksınız. Allah dünya ve âhiretinizi mesut kılsın. Sizi
aziz ve payidar eylesin!
Âmîn.
18 Ocak 1980, Merkez Camii, Bornova-İzmir
Mücadele Ruhu
وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِاَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ
“O müminler, kendilerine tevdi edilen her türlü emaneti korur ve verdikleri
sözleri tastamam yerine getirirler.” (Mü’minûn Sûresi, 23/8)
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهۘ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُۤ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ
رُحَمَآءُ بَـيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعاً سُجَّداً يَـبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ
اللهِ وَرِضْوَاناًۘ س۪يمَاهُمْ ف۪ى وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِۘ ذٰلِكَ
مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِۚۛ وَمَثَلُهُمْ فِى الْاِنْج۪يلِ۠ۛ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ
شَطْــٔهَُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِه۪ يُعْجِبُ
الزُّرَّاعَ لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَۘ وَعَدَ اللهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْراً عَظ۪يماً
“Muhammed, Allah’ın Resûlü’dür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin,
birbirlerine karşı da merhametlidirler. Onları, rükû ve secde halinde ve
Allah’tan lütuf ve hoşnutluk isterken görürsün. Onların secde eseri olan
alametleri yüzlerindedir. İşte bu, onların Tevrat’ta ve İncil’de anlatılan
durumlarıdır: Onlar, filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış,
gövdesi üzerine dikilmiş, ziraatçıların hoşuna giden bir ekin gibidirler. Allah,
inkârcıları öfkelendirmek için onları böyle sağlam ve dirençli kılar. Allah,
içlerinden iman edip salih amel işleyenlere bir bağışlama ve büyük bir mükafat
vaat etmiştir.” (Fetih Sûresi, 48/29)
Muhterem Müslümanlar!
Mukaddes İslam dini bir yönüyle Allah tarafından bize tevdi buyrulmuş bir
emanettir… Riayeti gerekli olan bir emanet. Bizden sonra gelecek nesillere
arızasız ve pürüzsüz teslim etmekle mükellef olduğumuz bir emanet. Aldığımız
gibi vermekle mükellef olduğumuz bir emanet.
Aynı zamanda bu mukaddes emanette bizim neslimizin ve gelecek nesillerin saadet
teminatı, huzurunun müjdesi vardır. Buna sarıldığımız nispette aziz olarak
yaşayacağımıza dair Allah’ın vaadi vardır.
Her iki yönüyle de mahz-ı hayr (sırf hayır) olan böyle bir mesele karşısında
günümüz insanının ne pahasına olursa olsun isabetli, istikametli iyi bir karar
vermesi lazımdır. İnsanımız bu mevzuda iki durumla karşı karşıyadır:
Birincisi; emaneti koruma, ona riayet etme, emanete hıyanet edenler arasında
haşr u neşr olma endişesini içinde taşıma… Kur’ân’ı, önceki nesillerden aldığı
gibi bozmadan, tahrif etmeden gelecek nesillere teslim etme duygu ve düşüncesi…
İkincisi; saadetinin, hatta mevcudiyetinin ve hür olarak yaşamasının buna bağlı
olduğunu bilme. Onun vaat ettiği, teminat altına aldığı hususları elde etme.
İnsanımız işte bu iki durumla karşı karşıyadır. Sonunda kararını isabetli
verdiği takdirde emanete ihanet etme durumundan kurtulacak; emanete riayet eden
bir insan olarak haşrolacaktır. Geçmiş nesiller arasında mualla yerini (yüce
mevkiini) alacak ve gelecek nesiller tarafından da rahmetle yâd edilecektir.
Veya emanete hıyanet edecek; geçmiş nesiller arasında kendisine yer bulamayacak,
gelecek nesiller tarafından da lanetle anılacaktır.
Emanete riayet veya hıyanet!
Saadet ve huzurun teminatına sımsıkı sarılma veya ellerini gevşetip perişan
olma…
Aklı başında olan insan, saadetinin teminatına sımsıkı sarılacak, geleceğin
nesillerinin lanetle anmasından kurtulacak ve geçmiş nesiller arasında mualla
yerini alacaktır.
Mesele, huzur-u Rabbi’l-âlemine gittiğimizde ümmet-i Muhammed arasında yerimizi
alabilme meselesidir. Ama onun da âdâb ü erkânı vardır.
Evvela, Allah’ın dinine sahip çıkacaksınız. Razı olup yeryüzünde yaymak istediği
dine… Onu, hayatınızın gayesi ve en tatlı hülyanız hâline getireceksiniz.
Yatarken duanız, kalkarken münacatınız olacak. Sofrada besmeleniz, yemekten
sonra hamdeleniz o olacak. Tavafta duanız, Allah’a karşı sözünüz hâline gelecek.
Mescitten içeriye girerken ahd ü peymana (verdiğiniz söze) sadakatin ifadesi
olarak tecdid-i biatınız hâline gelecek. Dert hâline, sancı hâline gelecek.
İşte o zaman, Allah da sizi aziz kılacak. Yüzünüzü yere getirmeyecek, ırzınızı
pâyimâl, namusunuzu talan ettirmeyecektir. Bir bayrak gibi yüksek burçlarda
dalgalanacaksınız. Başkaları size selam duracak.
Ama o burca çıkıncaya kadar yorulmak lazım. Oraya çıkıncaya kadar tehlikelere
göğüs germek lazım. Oklara hedef olmak, kandan, irinden deryaları geçmek,
dikenli tarlaların içine girmek lazım. Hayatın rahat ve rehavetini terk etmek,
meşakkati tercih etmek ve Allah yolunda ölmeyi hayatın en tatlı neticesi görmek
lazım.
Nasıl bir cemaat bu bezme dem tutuyor, bu bayrağı o yüce burçlara dikiyordu?
İsterseniz bunu bir görelim:
Belli bir dönemeçte yolunu tayin eden, Resûl-i Ekrem’in muhteşem tilmizlerinden
birisi de Halid b. Velid’dir. Halid, kendi devrinde bir kasırga, bir fırtınadır.
O, esrarlı bir fırtına gibi Sasaniler’in burçları önünde estiği zaman her şey
altüst oluverir. Oradan istikamet değiştirip de Bizans’a doğru yönelince bu defa
da Bizans altüst oluverir.
Bir fırtına olarak yaşamış, hayatı boyunca ölüm kovalamış bu insan artık ölüm
döşeğindedir. Kendi beyanları içinde, vücudunda, okun, kılıcın, mızrağın
değmediği para kadar bile yer kalmamıştır. Ancak kovaladığı, arkasından koşup
durduğu ölümü de hayatı boyunca bir türlü yakalayamamıştır.
Yakalasaydı –Allahu a’lem– şöyle diyecekti:
“Allah’ım, hayatımın bir dönemine kadar Peygamber’inin karşısında yer aldım.
O’nun peygamberliğinin on üçüncü senesine kadar bütün Mekke hayatı boyunca O ve
ben hep karşı karşıyaydık. Hicret’ten altı sene sonrasına kadar yine O ve ben
karşı karşıyaydık. Bu kadar büyük bir günaha karşı benim çok ciddi bir kefarette
bulunmam lazım. Bu kefaret bir harp meydanında ancak şehit kanı olabilir. Sen,
bunu bana lütfettiğinden dolayı arınmış olarak gidiyorum.”
Fakat Halid, ümniyeleri içinde kurup durduğu bu şeye muvaffak olamıyordu. Cihanı
fethetmişti, ancak bu hayalini gerçekleştiremeden şimdi ölüm döşeğinde son
nefeslerini veriyordu.
Eski silah arkadaşı Said b. Zeyd bir gün Halid’i hasta yatağında iken ziyaret
etmişti. O, alabildiğine bitkindi ve hastalıkların üst üste gelmesi karşısında
artık belini doğrultamıyordu. Hususiyle Said b. Zeyd ve Halid b. Velid Yermuk’ta
omuz omuza beraber savaşmışlardı ve ikisi de bir adım geriye atmamıştı. Fakat
Halid’in harp meydanlarında bir kasırga gibi hareket eden vücudu artık başını
taşıyamıyordu. Koca kumandan hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı.
Said: “Seni ağlatan ölüm korkusu mudur?” diye sorunca Halid şu cevabı verdi: “Şu
cesedimde ok, mızrak veya kılıç isabet etmeyen para kadar yer kalmamıştır. Ancak
arkasından koşup durduğum ölümü harp meydanlarında yakalayamadım.”
Mahzumoğulları’ndan bir şair şöyle der:
وَمَا مَاتَ مِنَّا سَيِّدٌ عَلَى حَتْفِ اَنْفِهِ
“Bizden hiçbir efendi yatağında ölmedi.”
“Ben ise şimdi burada, yatağımda ölüyorum ya ona üzülüyorum. Halid yatakta mı
ölmeliydi?”
Ve sonra kendi kendine hayallere dalıyor: “Ey Halid’in günleri, geçin gözümün
önünden… Şimdi Mute’deyim. Şu an Yermuk’tayım. Sema şakır şakır yağmur
boşaltıyor üstüme. Soğuktan tir tir titriyorum. Ve düşmanın karşısında celadetle
durmanın zevkini iliklerime kadar duyuyorum. Geçin Halid’in günleri, geçin… Şu
son dakikada ona bir lezzet fırtınası daha getirin ve geçin!” diyordu.
Bir aralık, içinde bir şimşek çakmış gibi, “Bana şu kılıcımı verir misin?” dedi.
Mücahit, kılıcı eline aldığı zaman ne yapar? Onu bir bayrak gibi yukarıya
kaldırır, sonra öper, başına koyar. Halid de son dakikalarında bunu yapacaktır.
Kılıcını alır ve üzerine dayanarak ayakta durmaya çalışır. Ölümü böyle
karşılayacaktır.
Kahramanlar, silahlarıyla beraber ölmeyi arzu ederler. İsterler ki vefat
ettikleri zaman kılıçları da beraberlerinde gömülsün. ‘Bir vasiyetname, bir dua
gibi’ silahım yanımda olsun.” derler. Halid de kılıcına dayalı olarak ölecek;
ölümü öyle karşılayacaktır.
Onun, kılıcının üzerinde ölmek istemesinin aslında ayrı bir manası daha vardır:
Halid de herkes gibi Rabbin huzuruna gidecektir. Ondan evvel niceleri silahları
omuzlarında ve kanlar içinde Rabbin huzuruna vardılar. Allah bunu Halid’e nasip
etmedi. O da Allah’ın huzuruna geride bırakacağı iki mirastan biri olan
kılıcıyla gitmek istiyordu:
“Rabbim, arkamda sadece atımla kılıcımı bıraktım. Atımı orduya vakfettim.
Kılıcıma da dayandım ve vasiyette bulundum. Vefat ederken, tıpkı harp
meydanlarında olduğu gibi benim mezarımı da kılıcımla kazın. Onun sesini duymak
istiyorum. Ruhum, cesedimle alâkasını devam ettirdiği müddetçe onun sesini
duymak istiyorum. Zira yiğitler kılıç sesinden hoşlanırlar.”
Bu, bir yiğit ruhudur. Bu, yatakta ölmekten nefret eden bir yüce ruhtur. Bu,
koşarken meydana getirdiği ter içinde boğulmak isteyen âşık bir ruhtur. Bu yüce
ruh, yatakta ölmeyi kendisi için en büyük talihsizlik saymaktadır.
İşte bu ruh idi ki milletlerin makûs kaderini değiştirdi. Bir huzur, bir saadet
vaadiyle geldi, insanlığa yeni bir neşve getirdi.
Neslimizde uyanmaya başlayan bu ruhu gördükçe Saadet Asrı’nı biraz daha anlama
imkânına sahip oluyoruz. Yoksa melekler kadar aziz yaşamış o insanları tanımadan
gitmiş olacaktık. Simaları hakikat gamzeden, İslam’ın ızdırabını yaşayan,
gönülleri heyecandan çatlayacak hâle gelen bu insanları tanımadan gidecektik.
Sahabe ufkunu yeniden yaşatarak yeni bir Hazreti Muhammed devrinin gelmesini
sağlayacak olan bu nesil ise, âyette dile getirildiği şekilde, re’fet ve
şefkatle hareket edecek, müminlere karşı mülayim ve tevazu kanatları yerlere
kadar inmiş olacak. Şirke, küfre karşı içinde nefret duyacak. Bu hâliyle o,
İncil ve Tevrat’ın müjdelediği, Kur’ân-ı Kerim’in haklarında rahmet okuduğu ve
Allah’ın, kendilerinden razı olduğunu söylediği topluluklar arasındaki mualla
yerini alacak ve kıyamete kadar payidar yaşayacaktır.
لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِي ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ لَا يَضُرُّهُمْ
مَنْ خَزَلَهُمْ حَتَّى يَتِيَ أَمْرُ اللهِ
“Ümmetimden bir topluluk hakka arka çıktığı, ona destek olduğu müddetçe kıyamet
gelinceye kadar düşmanları onlara zarar veremeyecektir.”3 fehvasınca sizler,
hakka arka çıktığınız müddetçe Cenab-ı Hakk’ın emanının ve lütfunun size
geleceğine inanabilirsiniz. Cenab-ı Hak sizi bu ümitte inkisara uğratmasın, yeni
bir hayal kırıklığıyla başbaşa bırakmasın.
Üç asırdan beri peş peşe bir sürü gece gördük. Şafak söküyor diye ümide kapılıp
beklediğimiz her geceyi ayrı bir gece takip etti. Biz, üç asırdan beri geceden
başka bir şey görmedik. Onun için ufkumuzda yeni ağarmalar, beyazlanmalar
görünce sevinmeye başladık. Ufak emarelere şimdi bel bağladık. Rabbim bizi
bağışlasın ve mazur görsün. Ölü gönüllerimizi ihya etmek suretiyle bu bezmde
bizden beklenen şeyleri yerine getirmeye bizleri muvaffak eylesin.
Âmîn.
1 Şubat 1980, Merkez Camii, Bornova-İzmir
3 Buhârî, i’tisâm 10; Müslim, imâret 171.
Dünya – Âhiret Dengesi
كُلُّ نَـفْسٍ ذَٓائِـقَةُ الْمَوْتِۘ وَاِنَّمَا تُـوَفَّوْنَ اُجُورَكُمْ يَـوْمَ
الْقِيٰمَةِۘ فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَاُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَـقَـدْ فَازَۘ
وَمَا الْحَـيٰـوةُ الدُّنْــيَآ اِلَّا مَـتَاعُ الْغُرُورِ
“Herkes ölümü tadacaktır; yaptıklarınızın karşılığı size eksiksiz olarak kıyamet
gününde verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılır da cennete konursa o artık
kurtulmuştur. Dünya hayatı zaten aldatıcı şeylerden ibarettir.” (Âl-i İmrân
Sûresi, 3/185)
Muhterem Müslümanlar!
Geçici olarak bulunduğumuz bu dünyada sırtımızda geçici olarak taşıdığımız bir
emanet vardır. Elimizde olmayarak buraya geldik ve bu emaneti sırtımızda bulduk.
Gençliğimiz elden gittiğinde, sıhhatimiz bozulduğunda bunların hep birer emanet
olduğunu anlıyoruz. Bir gün gelecek, bu emanetlerin hepsini kaybedeceğiz. Bizden
evvel gelip gidenler gibi biz de başımıza dikilmiş bir taşın altında.. İşte o
kadarcık bir izle mevcudiyetimizi göstereceğiz. Belki gün gelecek, o taş da
kaybolacak ve meçhule karışacağız ve unutulacağız, zamanla zihinlerden büsbütün
silinip gideceğiz.
Kâinatta silinmeyen, unutulmayan bir iz bırakmak lazım. Öyle bir ün salmak
lazımdır ki arşı çınlatsın. Feleği, semeği mevcelendirsin. Kıyamete ve daha
ötesine kadar silinmeden, daimî bir iz olarak kalsın. Bu, bir fâni için elde
edilebilecek en mukaddes şey olacaktır. Dünyada her yönüyle fâni olan insan,
ancak bu şekilde bekâya mazhar olabilir, ancak bu yolla daima hafızalarda
kalabilir.
Aklını kaybetmemiş, vicdanındaki bekâ arzu ve hissini dinleyebilen bir insan
için bu mevzuda başka türlü düşünmek mümkün değildir. Bekâ için yaratılan,
bekâya namzet olan insan bâki olmanın yollarını araştıracak, bulacak ve onu
tahakkuk ettirmeye çalışacaktır.
Bu fâni âlemde bekâya ulaşmanın yolu, hayatı istihkâr edip hafife almaya
bağlıdır. Bize sunulan hayat, gençlik ve sıhhat gibi emanetleri Bâki-i Hakiki
olan Hazreti Allah’ın yolunda kullanmak suretiyle bâki kılmaya bağlıdır.
Allahu Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri şu fâni âlemde verdiklerini bâkileştirme
imkânlarını bizlere lütfeylesin.
Hafızalarımızda ve kalplerimizde birer şeref levhası hâlinde mevcudiyetini devam
ettirenler, samimi ve fedakârca yaşayan, dünyaya ait şeyleri hafife alanlardır.
Hafızalarda ilelebet yaşamayı düşünüyorsanız yolunuzu ve yaşayacağınız hayatı
tayin etme mecburiyetindesiniz. Fâni olmaya, tükenmeye, bitmeye razıysanız
olduğunuz gibi kalabilir, fâni zevklerin içinde yaşayabilirsiniz.
Muhterem Müslümanlar!
Sizlere, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in işaret ettiği ufku göstermek ve bu uğurda
hayatı hafife alıp canını seve seve feda eden insanlardan örnekler vermek
istiyorum.
23 sene gibi kısa bir zamanda İslam’ı, insanlığın başına bir taç gibi koyan o
cemaatteki gücün ve kuvvetin sırrı ne idi?
Nasıl oluyor da elimizde bulunan o kadar imkâna rağmen senelerdir
başaramadığımız ve hâlâ da başarma ümidini elde edemediğimiz meseleyi onlar bir
hamlede başarıyorlardı?
Meselenin sırrı hayata ve âhirete bakışta gizliydi. Onlar, dünya hayatı ile
ölümden sonraki hayat arasındaki dengeyi çok iyi kurmuşlardı. Böylelikle her
şeyi rahatça, kolaylıkla hallediyorlardı.
Mefhar-i Mevcudat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) henüz hayattayken
batıya açılmayı arzu ediyordu. Zira O, büyük hakikati bütün insanlığa duyurmayı
bir sancı halinde içinde yaşıyor ve her fırsatı değerlendirip her bir menfezden
batı dünyasına girmeye çalışıyordu. Vefat-ı seniyelerinden birkaç sene evvel üç
bin kişilik bir ordu teşkil etmiş, başına Zeyd b. Hârise’yi kumandan tayin etmiş
ve ondan, bu orduyla Bizans’ın karşısına çıkmasını istemişti.
Zeyd niçin Bizans’ın karşısına çıkacaktı?
Arap yarımadasında, dünyaya yeni bir yön verecek, yeni bir oluşum, yeni bir
diriliş vardı. Bizans, bu oluşumu bitirmek istiyordu. Bunun için Herakleios
kumandasında yüz bin kişilik bir ordu göndermişlerdi. Aleyhissalatü vesselam da
Zeyd b. Hârise’nin kumandasına üç bin kişi vermiş ve onları, Herakleios’un
ordusuna karşı görevlendirmişti.
Ordu Mute’ye kadar vardı. Bu ordunun içinde Halid b. Velid de vardı. Allah
Resûlü’nün iki defa hicret etmiş olan amcasının oğlu Cafer b. Ebî Talip de
vardı. Sözü kılıcı kadar, kılıcı da sözü kadar keskin olan Abdullah b. Revâha da
vardı. Öte yandan bu ordunun başında kumandan olarak azatlı bir köle olan Zeyd
b. Hârise vardı. Zira Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), ordunun
içinde eşraftan kişiler olmasına rağmen onların başına azatlı kölesi Zeyd’i
komutan olarak tayin etmeyi uygun görmüştü. Orduyu göndermeden önce de daha önce
hiçbir seferde sarf etmediği şu sözler dökülmüştü ağzından: “Zeyd b. Hârise’ye
bir şey olursa komutayı Cafer b. Ebî Talip alsın. Ona da bir şey olursa Abdullah
b. Revâha alsın. Ona da bir şey olursa Müslümanlar arasından biri sancağı eline
alsın ve orduyu kumanda etsin.”4
Ordudaki herkes nasıl bir sefere gidildiğinin farkındaydı. Cafer b. Ebî Talip
evine gidip hanımına ve çocuklarına veda ederken aynı zamanda dünyaya da
topyekûn veda ediyordu ama zerre kadar tereddüdü yoktu.
Abdullah b. Revâha’nın, evlatlarına veda ederken gözleri dolu doluydu. Şehit
olacağına inanıyor ancak kendince Rabbinin huzuruna çıkacak sermayeye sahip
bulunmadığını düşünüyor, bunun için müteessir oluyordu.
Zeyd b. Hârise katiyen vefat edeceğine inanmıştı ve ölüme gittiğini biliyordu.
Mücahitler Bizans ordusuyla karşı karşıya gelince Resûl-i Ekrem (sallallâhu
aleyhi ve sellem), Medine-i Münevvere’de âdeta bir ekranda seyrediyor gibi
ashâbına harbin safahatından haber veriyor, olup bitenleri canlı olarak
anlatıyordu.
Ashâb, Resûl-i Ekrem’in ağzından çıkacak kelimelere dikkat kesilmişti.
Harp bütün şiddetiyle devam ediyordu. Çok geçmeden Zeyd, şehadet şerbetini içti.
O şehit olur olmaz, bir fırtına gibi adım adım onu takip eden Cafer b. Ebî Talip
sancağı eline aldı. Sancak artık Cafer’in omuzları üzerinde dalgalanıyordu.
Bizans ordusu geri püskürtülüyordu. Cafer, atının üzerinde savaşmak zorlaşınca
attan indi. Bir elinde sancak, diğerinde kılıç, var gücüyle düşmana
saldırıyordu. Bir aralık sancağı tutan koluna bir kılıç darbesi geldi. Resûl-i
Ekrem’in sancağı yere düşmesin diye bu sefer diğer elindeki kılıcı attı, sancağı
tutmaya başladı.
Bu sırada mescitte Resûl-i Ekrem, cereyan eden hâdiseleri aynen anlatıyor, şöyle
diyordu: “Cafer’in sağ elini kopardılar, o da sancağı sol eline aldı. Sol eline
de bir kılıç darbesi vurdular. Bu sefer düşmesin diye sancağı bacaklarının
arasına aldı. Başına inen kılıç darbeleri altında o arkaya doğru bağırıyordu:
Abdullah b. Revâha! Abdullah b. Revâha!..”
O esnada düşman, birdenbire bir fırtınanın kendilerine doğru geldiğini
görüyordu. Çünkü Abdullah b. Revâha, “Sıra bana geldi!” diye çadırında yemeğini
yarım bırakıp harp meydanına, Cafer’in sesine koşuyordu. O da atına bindi,
sancağı devraldı. Askere yeniden can ve cesaret gelmişti.
Üç bin kişi, kendilerinden 33 defa daha büyük bir düşmanla yaka-paça oluyordu.
Bir aralık bir kılıç darbesi Abdullah’ın kolunu yaraladı. O, yaralı kolu
kendisine engel olmaya başlayınca atından indi, ayağıyla koluna basarak ondan
kurtuldu ve tekrar atına bindi!
Fakat az sonra Abdullah b. Revâha da şehit olmuştu. Bir aralık sancak ortada
sahipsiz kaldı. Davayı sahiplenecek omuz kalmadı. Bu sırada olayları mescitte
anbean anlatan Resûl-i Ekrem’in rengi kaçtı ve bir an tereddüt geçirdi. Ashap
dikkat kesilmiş, heyecanla soruyordu: “Geri mi dönüyorlar yâ Resûlallah?
Savaştan kaçan mı var?”
Neyse ki çok geçmeden Allah Resûlü müjdeyi verdi. Sancağı, Allah’ın
kılıçlarından bir kılıç, Halid b. Velid almıştı.
Harp sonuçlanıp da ordu henüz Medine’ye varmadan Resûl-i Ekrem (sallallâhu
aleyhi ve sellem) şühedanın evlerine gitmişti bile. Cafer’in çocuklarının başını
okşadı. Hanımını tesellide bulundu ve şöyle buyurdu: “Allah, kesilen iki elinin
yerine Cafer’e iki kanat verdi. Ben onu şu an cennette uçarken görüyorum.”
İnsanlar toplanmış, Cafer’in kapısında ağlıyorlardı. İçlerinde fakirler ve
yetimler de vardı. Zira o, dulların, yetimlerin, fakirlerin babasıydı. Cebinde
bir şey varsa onu hemen dağıtırdı. Evinde bir şey varsa infak eder, ihtiyaç
sahiplerinin imdadına koşardı. Cafer, hayatı boyunca bütün malını dağıtmıştı.
Sadece bir canı kalmıştı, onu Allah yolunda harcama fırsatı da Mute’de karşısına
çıkmış, tereddüt etmeden onu da vermişti. Ölümü âdeta gülerek karşılamıştı.
Gayp aşina gözleriyle onların cennetteki hâllerini seyreden Resûl-i Ekrem
(sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle diyecekti: “Zeyd b. Hârise, Abdullah b.
Revâha ve Cafer b. Ebî Talip’in âhiretteki hâllerini gördüm. Zeyd ve Abdullah’ın
boyunlarında birer bukağı vardı. Savaşırken içlerinden hafif bir tereddüt
geçmişti. Bu yüzden onların başlarını dik tutmak için böyle bir bukağı
takılmıştı boyunlarına.”5 Cafer’e gelince o, ölümü tereddütsüz gülerek
karşılamış, bayrağı yere düşürmemek için her türlü tehlikeye göğüs germişti.
Cenneti elde ettikten, yemyeşil kanatlarla cennette bir o tarafa bir bu tarafa
uçup durduktan, Resûl-i Ekrem’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu denli hoşnut
ettikten sonra hayatı kaybetmenin ne ehemmiyeti vardı ki?…
Asıl hayat o zaman kazanılıyor, asıl izzet o zaman elde ediliyor, işte o zaman
gelecek nesiller için kıyamete kadar destanlara mevzu olunuyor.
Aziz Müslümanlar!
Rabbinizin sizinle olduğunu bileceksiniz. Bileceksiniz ki O’nun uğrunda ne kadar
gayret gösterirseniz Allah sizi o nispette aziz ve payidar kılacaktır. Allah
sizi aziz ve payidar kılsın. Birinizi bin yaparak asırlardan beri devam edegelen
ağlamaları dindirsin, gülmelere çevirsin.
Âmîn.
15 Şubat 1980, Merkez Camii, Bornova-İzmir
4 İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/22-30; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ,
2/128; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 4/255.
5 Abdurrezzak, el-Musannef, 5/266, Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 1/121.
Âhiret Endişesi
يَآ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قُوٓا اَنْـفُسَكُمْ وَاَهْل۪يكُمْ نَاراً
وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا ٓمَلٰئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا
يَعْصُونَ اللهَ مَآ اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan o müthiş
ateşten koruyun. Onun başında kaba yapılı, sert ve şiddetli melekler olup onlar
asla Allah’a isyan etmez ve kendilerine verilen bütün emirleri tam yerine
getirirler.” (Tahrîm Sûresi, 66/6)
Muhterem Müslümanlar!
İnsanın varoluş hikmeti, onun yaratılışının en büyük gayesi, Cenab-ı Hakk’ı
tanımasıdır. Bu tanımanın kazancı ise onun azaptan kurtulup nimetlerle serfiraz
olmasıdır. İnsan için önemli meselelerden biri, Cehennem azabından kurtulma;
diğeri ise Cennet nimetleriyle buluşmadır.
Cehennem’in ve azabının hafife alındığı devirlerden biri olan içinde
bulunduğumuz asır, bu husus üzerinde daha hassasiyetle durmaya bizi sevk ediyor.
Kâinat sel halinde, cenneti veya cehennemi netice vermek üzere akıp gitmekte, bu
sel ötede iki havuzda toplanmaktadır. İman edip salih amel işleyenler, hidayet
üzere olup ebedî saadeti elde edecekleri cennet havuzuna; imansızlar ise şekavet
üzere olup edebî hüsran yaşayacakları cehennem havuzuna akacaklar.
Cenab-ı Hak, hutbenin girişinde okuduğumuz âyet-i kerimede imanlı kimseleri
cehennem azabına karşı uyarmaktadır. Onları, imanlarını amelle payandalayıp
sağlamlaştırmak suretiyle Cehennem’den korunmaları konusunda ikaz etmektedir.
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) de sık sık insanları bu konuda
uyarıyordu. Peygamberlik misyonunun ana yörüngesi de buydu: marifet-i Sâni’i
kazandırmak, Yüce Yaratıcı’yı tanıtmak suretiyle insanları Cehennem’den uzak
tutmak ve Cennet’e giden yollara sevk etmek.
Ne var ki pek çoğu O’nu dinlemedi; pervanelerin ateşe atıldığı gibi Cehenennem’e
atıldı ve kendilerini yaktı. Resûlullah, bu durumu anlatırken şu ifadeleri
kullanır:
إنَّمَا مَثَلِي وَمَثَلُ أُمَّتِي كَمَثَلِ رَجُلٍ اِسْتَوْقَدَ نَاراً فَجَعَلَتِ
الدَّوَابُّ وَالْفَرَاشُ يَقَعْنَ فِيهِ فَأَنَا آخِذٌ بِحُجَزِكُمْ وَأَنْتُمْ
تَقَحَّمُونَ فِيهِ
“Benim ve ümmetimin durumu şuna benzer: Bir adam gece vakti ateş yakar. Haşerat
ve pervaneler ateşe düşmeye başlarlar. Adam ise onları sakındırmaya çalışır.
İşte ben de ateşe girmemeniz için eteklerinizden tutup sizi çekiyorum ama siz
körükörüne ateşe atlıyorsunuz.”6
Pek çokları dinlemedi, kendilerini ateşe attılar.
Efendimiz’in bu tavrını ailevî münasebetlerinde de görürüz. Onları sever,
mürüvvetle hareket eder, dikkat nazarlarını üzerine toplar ve sonra da bu
nazarları Hakk’a çevirir, marifet-i ilahiyeye tevcih ederdi. Cennetin bağlarına,
ırmaklarına çevirir; onları cehenneme perde yapardı.
Zira Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), onları nasıl seviyor idiyse
aynen öyle de âkıbetlerinden endişe ediyordu. Ya benim ailem, çocuklarım
Cehennem’e giderse ya Allah onlara azap ederse… Bu endişeyi taşıdığı için hata
işleyip günaha girmesinler diye dünyaya bulaşmamaları adına gerektiğinde
karşılarına çıkıyor, kollarını açıp onlara ‘Geçemezsiniz!’ diyordu.
Hazreti Ali, Fatıma ile evlendiğinde çok da kıymetli olmayan kalkanını satmış ve
mehir olarak vermişti. Çünkü dünya malı namına sadece bir kalkanı vardı ve
onunla dünya evine giriyordu. O kadar imkânları yok idi ki bu kalkandan arta
kalan kısmıyla da düğün yemeği verilecekti. Kutsi bir yuva kurulurken sarf
edilen ancak bundan ibaretti.
Resûlullah’ın azatlı kölesi Sevban anlatıyor: “(Bir seferinde) Binti Hubeyre
elinde bileziklerle Resûl-i Ekrem’in yanına (sallallâhu aleyhi ve sellem)
giriverdi. Yüzükleri görünce Resûlullah, Binti Hubeyre’nin ellerine sopayla
dokunmaya başladı ve ‘Allah’ın, eline ateşten yüzük takması hoşuna gider mi?’
diye sordu. Binti Hubeyre olanları anlatmak için kalktı, Fatıma’nın yanına
geldi. (Biraz sonra da) Resûlullah içeri girdi. Hazreti Fatıma boynundaki
zinciri çıkararak ‘Bunu Hasan’ın babası (Hazreti Ali) hediye etti.’ dedi. Bunun
üzerine Resûlullah birden kaşlarını çattı ve şöyle dedi: ‘İnsanların senin
hakkında, ‘Resûllullah’ın kızının elinde ateşten bir zincir var!’ demeleri
hoşuna gider mi?’ Bunları söyledi ve oturmadan çıktı. Hazreti Fatıma beyninden
vurulmuşa döndü. Hemen o zinciri götürüp sattı, parasıyla bir köleyi özgürlüğüne
kavuşturdu. Daha sonra Fatıma’nın yaptıklarını haber alınca Peygamber Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular: ‘Hamd ederim o Allah’a ki kızım
Fatıma’yı ateşten korudu!’”7
Nebiler nebisi, ateşe sürükleyen şeyler karşısında son derece titizdi. Bu
sebeple bir bakıma onları dünya nimetlerinden mahrum ediyordu. Aza kanaat edin,
sermayenizi bu dünyada yiyip bitirmeyin, oraya her şeyini kaybetmiş bir müflis
olarak gitmeyin, diyordu. İşte dünya adına sahip olunan tek şey olan kalkanın
satılıp düğün masraflarına harcanması ve eldeki bir altın zincir karşısında
gösterilen tavır hep bu duygu ve bu düşüncenin eseriydi. Bunların altında;
Allah’ı tanımanın, âhirete imanın, peygamberliğin, azaptan korkmanın, cenneti
ummanın manası yatıyordu.
Bir başka olayı da Hazreti Ali nakletmiştir. O hanenin efendisi olan Hazreti
Ali. Allah, adı gibi şanını da yüce etsin, şefaatlerine bizleri mazhar eylesin
inşallah. Ehlibeyt’e muhabbet yani Peygamber’in akrabalarını sevmek imandandır.
Allah, Ali’yi bizlere sevdirsin. O, şöyle anlatıyor: “Fatıma, buğdayı el
değirmeninde çeker, kullanacağımız suyu da bizzat omzunda taşıyarak getirirdi.
Değirmende un öğütmekten elleri, su taşımaktan omuzları nasır bağlamış, temizlik
ve evin diğer işlerinden dolayı üstü başı toz toprak içerisinde kalmıştı.
Hâlbuki Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) köleler geliyor, O da
onları sağa sola dağıtıyor, herkesi memnun etmeye çalışıyordu. Bir gün yine
böyle köleler getirilmişti. Ben, Fatıma’yı ikna ettim ve: ‘Git babana söyle,
sana da bir hizmetçi versin, ne olacak senin bu hâlin böyle. Sabahtan akşama
kadar hiç durmadan çalışıyorsun?’ dedim.
Fatıma, babasının yanına gitti, ancak Resûlullah’ın yanında oturan insanlardan
hicap ettiği için hiçbir şey diyemeden geri döndü. Kızının bir maksada binaen
geldiğini anlayan Allah Resûlü, bir müddet sonra evimize çıkageldi. Fatıma
utancından yine meseleyi anlatamadı. Bunun üzerine ben, onun durumunu anlatarak,
‘Ya Resûlallah, size gelen esirlerden bir hizmetçi de bize verseniz?’ dedim.
Allah Resûlü, bu istekten memnun olmadı. Kaşlarını çatarak şöyle buyurdu:
‘Kızım, ben Medine fakirlerinin hakkını size dağıtamam. Ancak daha hayırlısını
size söyleyeyim mi? Değirmen taşını kendin çevir, suyunu kendin taşı, evini
kendin süpür, ancak yatağa geldiğinizde ellerinizi açın, 33 defa sübhanallah, 33
defa elhamdülillah, 34 defa Allahuekber deyin. İşte bu, benden istediğiniz
şeyden daha hayırlıdır.’”8
Yani Resûl-i Ekrem şunu kastediyordu: “Sizin istediğiniz şey fâni dünya
hayatına, onun rahat ve rehavetine bakıyor. Siz benden, dünya hayatında mesut
olacağınız şeyleri istiyorsunuz. Hâlbuki ben sizin âhirette mesut olmanızı
istiyorum.”
Resûl-i Ekrem, o engin şefkat ve merhameti içinde sürekli âhiret adına endişe
duyuyor; âhirete ait semerelerin bu dünyada yenilip bitirilmesinden çok
korkuyordu. Müminlerin, amellerinin karşılığının büyük kısmını âhirete
bırakmaları lazım geldiğini onlara hatırlatıyor ve bu işe yine kendi ailesinden
başlıyordu. O, işte böyle bir aile reisiydi.
Bazen rahmet dolu bulutlar gibi olur, yüzünü ekşitir, kaşlarını çatardı. Ancak
bu durum, aynı zamanda rahmet yağmurlarının müjdecisi gibiydi. Yağmur yağacak,
etrafı sulayacak ve âhiret hesabına bir gülşen olacaktır. Bazen de tebessüm
eder, onları bağrına basar, iltifatlar ederdi. Onlar da bunu kaybedeceklerinden
endişe duyar, harfiyen O’nu dinlerlerdi. Bu iki durum da bir hane reisinde
bulunması icap eden şeylerdendir.
O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cenab-ı Allah’ın;
لَقَدْ كَانَ لَـكُمْ ف۪ى رَسُولِ اللهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَـرْجُوا
اللهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللهَ كَث۪يراً
“Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı
uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb Sûresi,
33/21) diye bize takdim ettiği, en mükemmel örnek, ders alınacak en mükemmel
zattı. Allah, bizleri Habîb-i Edîb’inden ders almaya muvaffak kılsın, O’nun
yolunda kâim ve daim eylesin.
Âmîn.
3 Ekim 1975, Merkez Camii, Bornova-İzmir
6 Buhârî, enbiyâ 40; Müslim, fezâil 17-19.
7 Nesâî, zînet 39; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/278-279.
8 Buhârî, farzu’l-humus 6; daavât 11; Müslim, zikr 80.
Allah Resûlü ve Aile Hayatı
يَآ اَيُّهَا النَّبِىُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ اِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ الْحَيٰوةَ
الدُّنْـيَا وَز۪ينَـتَهَا فَتَعَالَيْنَ اُمَتِّعْكُنَّ وَاُسَرِّحْكُنَّ سَرَاحاً
جَم۪يلاً وَاِنْ كُـنْـتُنَّ تُرِدْنَ اللهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ الْاٰخِرَةَ
فَاِنَّ اللهَ اَعَدَّ لِلْمُحْسِنَاتِ مِنْـكُنَّ اَجْراً عَظ۪يماً
“Ey Peygamber, eşlerine de ki: ‘Eğer dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız,
gelin size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzelce boşayayım. Yok, eğer
Allah’ı, Resûlünü ve âhiret mülkünü isterseniz, haberiniz olsun ki Allah, sizin
gibi iyi hanımlara büyük mükafat hazırlamıştır.” (Ahzâb Sûresi, 33/28- 29)
Muhterem Müslümanlar!
Bir müessirin büyüklüğü eseriyle belli olur. Bir ağacın değer ve kıymeti
meyvesiyle ölçülür. Bir faaliyet ve iş, neticesiyle değerlendirilir. Resûl-i
Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) büyüklüğünü anlayıp değerlendirebilmek
için de O’nun o kutsi faaliyetinin neticesine bakmamız gerekir.
O’na; Mekke’de doğmuş, neş’et etmiş, sonra Medine’ye hicret etmiş, orada ruhunun
ufkuna yürümüş bir insan olarak değil de insanlık çapında büyük inkılaplar
yapmış, beşerde silinmez izler bırakmış, Cenab-ı Hakk’a giden yola hidayet
etmiş, gönülleri Allah’a tevcih etmiş büyük bir insan olarak bakma
mecburiyetindeyiz.
Allah, O’nu büyük işlerde istihdam etmiş, O da iradesinin hakkını vererek büyük
eserler meydana getirmiştir. Her meselede büyük eserlerini gördüğümüz gibi
ailevî münasebetlerinde, eşlerini idare etmesinde de O’nun eserlerini görürüz.
O’nun, eşleriyle bir arada mesut bir şekilde yaşaması, hanesine huzursuzluğun
uğramaması büyük bir başarıdır. Beşer tarihinde bunun benzerini göstermeye âdeta
imkân yoktur.
Kâinatın Efendisi, âhirete irtihal buyurdukları zaman arkasında gözü yaşlı
zevceler bırakmıştı. Hayatları boyunca kendisinden gül kadar incinmemişler,
kırılmamışlardı. Vefat edişiyle de zevcelerinin âdeta bütün dünyaları yıkıldı.
Hazreti Âişe’den Ümmü Seleme’ye kadar herkes kendini harap hissediyordu. Bu
durum, hiçbir zaman o gönüllerin Resûl-i Ekrem tarafından kırılmadığını, hiçbir
zaman o hane içinde dâğidâr olmadıklarını göstermektedir. Demek ki onların
içinde daima huzuru ikame etmesini bilmişti. İşte bu durum O’nun ne etkili bir
aile reisi, ne fevkalade bir idareci olduğuna ve nasıl müthiş bir fetanet sahibi
olduğuna delalet eder.
Efendimiz o kadar maddî imkâna rağmen fakir olarak yaşıyor, fakirlerin hayat
standardını ölçü olarak kabul ediyor, onların seviyesinin üstünde bir hayatı
kendisi ve ailesi için uygun görmüyordu. Eşleri de bu hayata razı idi. Hazreti
Âişe’nin muhterem yeğeni Hazreti Urve anlatıyor: “Teyzem Âişe bir gün bana dedi
ki: ‘Yeğenim, iki ay geçerdi de bizim evde ne bir ocak yanar ne de su
kaynardı.’” Efendimiz’in bütün haneleri hemen hemen böyle idi. Buna rağmen bütün
zevceleri ondan hep memnun yaşamıştı.
Mescidin etrafında ileride insanlığa nur saçacak sekiz, dokuz tane odacık vardı.
Ama ne yazık ki içlerinde yere serecek bir şey yoktu… Oturacak bir şey yoktu…
Yiyecek bir şey yoktu…
Urve sorar: “Teyzeciğim ne yer ne içerdiniz peki?”
Hazreti Âişe cevap verir: “Sadece hurma yer, su içerdik!”9
Resûl-i Ekrem’in hanesinde durum böyle cereyan ediyordu. İki, üç ay bir evde
ocak yanmaz, su kaynamaz, çorba pişmezse insan, tabiî olarak az da olsa yüzünü
ekşitebilir. Bir seferinde böyle bir yüz ekşitme hâdisesi olmuştu. Zevceleri,
“Bizim evimizde de hiç olmazsa günde bir defa bir çorba pişsin. Hiç olmazsa
halkın içine çıkarken giyeceğimiz bir şey olsun.” demişlerdi. Hâlbuki Kâinatın
Efendisi, arasında fakirlerin de bulunduğu bir toplumda, dünya nimetlerinden
zaruretin dışında yararlanmayı uygun bulmuyor; âhirete ait semaratı dünyada
yiyip bitirmemeleri, “Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz,
onlarla sefa sürdünüz.” (Ahkâf Sûresi, 46/20) âyetinin tokadına müstahak
olmamaları için onlara âdeta perhiz yaptırıyordu.
Bir defasında Efendimiz hoşuna gitmeyen bir taleple karşılaşmıştı. Eşleri O’nu
anlayamamışlardı; O da onlardan ayrılmıştı. Evinin bir köşesinde oturuyordu. O
evin içerisinde Hazreti Ebû Bekir ile Hazreti Ömer’in kızları da vardı. Hâdiseyi
duyar duymaz Hazreti Ömer ve Ebû Bekir eve koştular.
Bir tarafta hayatı boyunca ümmetinin kederlerini çeken mahzun peygamber hüzünlü
bir şekilde oturuyor, öbür tarafta Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer’in kızları
Âişe ve Hafsa hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Belki basit bir dünyalık
istemişlerdi, ancak şimdi Cennet’i kaybetme gibi bir tehlikeyle karşı karşıya
geldiklerini düşünüyorlardı. Onun telaşı ve endişesi içindeydiler. “Peygamberi
kırdık.” diye endişe ediyorlardı. Her ikisi de kızlarını tedip etmek istiyordu.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buna müsaade etmedi fakat yine de çok
mahzundu.
Ömer, “Ne yapayım ki Resûl-i Ekrem’i tebessüm ettireyim?” diye düşünüyordu kendi
kendine. Hemen karşısına geçti ve şöyle dedi: “Ya Resûlallah, (kendi zevcesini
kastederek) eğer Zeyd’in kızı bana böyle bir şey yapacak olsaydı onun boğazına
şöyle yapışırdım.” deyiverdi. Nihayet Allah Resûlü tebessüm buyurdular ve şöyle
seslendiler: “Bunlar benden, elimde olmayan şeyi istiyorlar. Benden dünyaya
teveccüh etmemi istiyorlar.”
Aslında hepsi çoktan pişman olmuştu; ancak bu mesele onların pişmanlığı ile
bitmiyordu. Mele-i A’lâ’nın sakinleri de durumdan müteessir olmuştu.
Aleyhissalatü vesselam’ın çehresinden tebessümü izale edecek her hâdise Arş’ı
titretecek kadar büyüktü. “Tahyir” olarak bilinen bu hâdise hakkında hemen bir
âyet nâzil olmuştu. Âyet, Efendimiz’e şöyle sesleniyordu:
“Ey Nebi, onlara de ki, eğer dünya hayatını, onun zinet ve debdebesini, âlâyiş
ve gösterişini, yeme-içmesini arzu ediyorsanız gelin sizi güzel bir şekilde
salıvereyim, boşayayım, sizden ayrılayım, gidin istediğiniz gibi yaşayın…”
Ağır bir ifadeydi bu.
“Yok, eğer Allah’ı ve Resûlü’nü istiyorsanız, âhireti diliyorsanız, sizin
içinizden ehl-i ihsan olan, iyiliksever ve Hakk’ı görür gibi kulluk yapanlar var
ya, işte Allah, onlar için büyük mükafatlar hazırlamıştır.”
Âyet-i kerime nâzil olunca Efendimiz’in zevceleri iki meseleden birini seçmekle
karşı karşıya kalmışlardı. Ya Efendimiz’in onları boşamasını kabul edecekler ve
ebediyen Peygamberimiz’i, kim bilir belki Cennet’te de saadet-i uzmâyı
kaybedecekler ya da o dar geçime, sıkıntılı yaşayışa tahammül edecek,
Efendimiz’i, Allah’ın rızasını ve dâr-ı âhireti, Cennet’i kazanacaklardı.
Efendimiz, ilk olarak Hazreti Âişe’yi çağırdı ve ona bu âyeti okudu.
– Sana bir şey söyleyeceğim, ancak annenle ve babanla görüşmeden kendi kendine
karar verme, buyurdu.
Nebiler nebisi çok şefkatli, çok merhametliydi. Zira Hazreti Âişe’nin o haneden
çıkması belki her şeyden çıkması olacaktı. O hane Hazreti Âişe’yi kaybedecek,
Hazreti Âişe de o haneyi kaybedecekti. Bizler de Hazreti Âişe’yi kaybetmiş
olacak ve dinimize ait nice şeyleri öğrenemeyecektik. Kadınlık âlemi Hazreti
Âişe’yi kaybedecekti. Onun için Allah Resûlü bu umumî hususları nazar-ı
mütalaasına alarak ona şöyle diyordu: “Sakın, annenle ve babanla görüşmeden
karar verme!”
– Nedir o yâ Resûlallah?
– Allah sizi muhayyer bırakmamı emrediyor; ister babanızın evine gidersiniz
isterseniz de bu sıkıntılı hayata katlanarak burada kalmayı tercih edersiniz.
Hazreti Aişe tebessüm ederek şöyle dedi:
– Bunun için mi annemle ve babamla istişare edeceğim. Ben Allah’ı ve
Resûlullah’ı tercih ediyorum!
Hazreti Âişe, bu evde üç ay değil altı ay da ocak yanmasa, yemek pişmese,
sıkıntılar birbirini takip etse yine de Allah’ı ve Resûlü’nü tercih edeceğini
söylüyordu.
Hazreti Âişe’nin ifadesiyle, Efendimiz’in zevcelerinden hiçbiri dünyayı ve onun
ziynetini istememişti. Evimizde Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın sesi yükselir,
Nebinin sözü yükselir, evlerimiz birer irşat mahalli olur, demiş, Resûl-i Ekrem
ile kalmayı tercih etmişlerdi.
Onlara bu seçimi yaptıran bir şey vardı: Demek ki hepsi Resûl-i Ekrem’den memnun
idiler. Küçük bir meseleden ötürü Efendimiz’in kalbini kırmış, Arş’ı ihtizaza
getirmiş, Mele-i A’lâ’nın sakinlerini mahzun etmişlerdi. Ne var ki çok geçmeden
vahiy gelmiş, gönüller heyecanla coşmuş ve Resûl-i Ekrem’in zevceleri, O’nun eşi
olarak kalmayı tercih etmek suretiyle bu meseleyi tatlıya bağlamışlardı.
Evet, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), o kadar eşi idare etmede dahi
mahir, eşi-menendi olmayan müstesna bir insandır. Cenab-ı Hak, bizleri o pâk
dâmen hakkında süflî düşüncelerden halas eylesin. Zira O’nun hakkında müminin
gönlüne gelecek küçük bir şey dahi ona çok şey kaybettirir belki de ebediyen
dinden çıkmasına sebep olur. Onun içindir ki bu meseleyle ilgili herhangi bir
tereddüt ve şüphe durumunda hemen bir bilene müracaat etmek, o tereddüdün
izalesine çalışmak dinî bir zorunluluktur. Bizim bu meselede arka planımız ne
kadar kuvvetli olur ve biz, ne kadar çok delile sahip bulunursak o nispette
–inşallah-u Teâlâ– rahmet tarafından himaye edilmiş ve teminat altına alınmış
oluruz.
Âmîn.
17 Ekim 1975, Merkez Camii, Bornova-İzmir
9 Buhârî, hibe 1, rikak 17; Müslim, zühd 26, 28.
Cihat Aşkı
وَاللهُ يَدْعُوٓا اِلٰى دَارِ السَّلَامِۘ وَيَهْد۪ى مَنْ يَشَآءُ اِلٰى صِرَاطٍ
مُسْتَق۪يمٍ
“Allah, insanları esenlik ve mutluluk diyarına davet eder ve dilediği kimseleri
doğru yola iletir. (Yûnus Sûresi, 10/25)
Muhterem Müslümanlar!
Bizler, bir imtihan meydanı olarak önümüze açılan bu dünyada, fırsatlardan
ibaret olan bir kısım hususları değerlendirmekle sorumluyuz. Bu hususları
değerlendirmemiz, ebedî saadetimizin temeli hükmündedir.
Dünyaya bir kere geldik ve bir kere dünyadan göçtükten sonra artık geri dönme
imkânı yoktur.
هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَ
“Heyhat ki Heyhat! Size vaat edilen şey (öldükten sonra dünyaya geri gelmek) ne
kadar da uzak!” (Müminûn Sûresi, 23/36)
Bir daha dirilmek ancak öbür âlemde olacak…
Burada dökülen tohumlar orada neşvünema bulacak, büyüyüp ağaç olacak…
Burada ekilen her şey orada karşımıza çıkacak…
Burada çekilen zahmetler, katlanılan zorluklar orada cennet meyveleri hâlinde
bize sunulacak…
Bu sebeple insanın, bitip tükeninceye kadar bu dünyayı değerlendirmesi gerekir.
Hakk’a götüren, saadet yurduna ulaştıran bütün yollardan istifade etmemiz,
onların hepsine başvurmamız, hangisinden Allah’a ulaşacağımızı intizar ederek
behemehal bütününü değerlendirmemiz gerekir. Cenab-ı Hak bu konuda bizlere
anlayış ihsan eylesin.
Bir irşat vazifesiyle mi karşı karşıya kaldınız?
Dinî bir müesseseyi ihya vazifesiyle mi karşı karşıya kaldınız?
Hakkı bâtılın savletinden kurtarmakla mı karşı karşıya kaldınız?
Müslümanlığa eski onur ve iffetini yeniden iade etmek vazifesiyle mi karşı
karşıya kaldınız?
Ne pahasına olursa olsun İslam’ın gösterdiği istikamette koşmaya çalışın.
Hicret’in üstünden kırk küsür sene geçmişti. İslam âleminin her köşesinde ciddi
bir hareketlilik göze çarpıyordu. Müslümanlar, yepyeni, güçlü kuvvetli bir ordu
teşkil ediyorlardı. Yaşlısı genci, kadını erkeği herkes bu orduya iştirak etmek
istiyordu.
Kâinatın Fahri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) köyünde, Medine’de de herkeste
aynı heyecan vardı. Kollarına girerek zorla yürüttükleri, zorla ata
bindirdikleri yaşlı bir insan vardı ki o da cihada iştirak etmek istiyordu. Zira
bunu herkes yüce, kutsi bir cihat kabul ediyor; gerçekleşecek fethi, Allah’ın
rızasını kazanmaya vesile olarak görüyordu.
Yapılacak bu büyük cihat için Nebiler Nebisi,
لَتُفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَلَنِعْمَ الْأَمِيرُ أَمِيرُهَا وَلَنِعْمَ
الْجَيْشُ ذَلِكَ الْجَيْشُ
“İstanbul muhakkak fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne yüce ne âl-i cenâb
ne güzel kumandan, o büyük serdarı dinleyen asker de ne güzel askerdir.”10
buyurmuştu.
Herkes, Allah Resûlü’nün bahsettiği ordunun içinde yer alarak onun güzel bir
askeri olmak, bu ordunun başına geçip o talihli serdar-ı azam olmak istiyordu.
İşte bu ordu içindi bütün heyecan.
Bugün ata binmekte zorlanan o yaşlı insan, bundan yaklaşık kırk küsür sene evvel
Medine farklı bir gün yaşarken, çiçeği burnunda otuzlu yaşlarında bir
delikanlıydı. Hicret dediğimiz, İslam tarihine başlangıçlık yapan hadise
gerçekleşmiş, Nebiler Nebisi Medine’yi şereflendirmişti. Allah Resûlü yerini
yurdunu değiştirmiş, İslam devleti kurulmuştu.
O gün Allah Resûlü’nün kutlu devesi Medine sokaklarında dolaşıyordu. Benî Saîd
oymağının önünden geçerken zimam tutuluyor, “Bizde misafir ol yâ Resûlallah!”
deniyordu. Deve ipini kurtarıp başka yöne yöneliyordu. Benî Hâris b. Hazrec’in
önünden, Benî Beyâd’ın önünden geçerken her biri, “Bizde misafir ol yâ
Resûlallah!” diye yalvarıyordu. Allah Resûlü ise, “Deveyi bırakın, o ne
yapacağını bilir.” diyordu. Nihayet deve, Benî Neccâr b. Mâlik’in kapısının
önünde çöktü. Deve burada çökünce keyfinden ne yapacağını bilemeyen bir
delikanlı arz-ı dîdâr etti. Bu kişi, bizim Ebû Eyyûb el-Ensârî olarak bildiğimiz
Halid b. Zeyd’di. Henüz bir iki sene evvel, Akabe’de Resûl-i Ekrem’in elini
sıkmış ve “Gel yâ Resûlallah!” demiş yetmiş kişiden biriydi. Öyle can u gönülden
davet etmişti ki, işte Allah Resûlü evine kadar gelmişti.
O gün için Medine’nin garibi Aziz İnsan, Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin misafiriydi.
Evliyken dul kalan, anne görmüşken yetim kalan, himaye görmüşken hâmisiz kalan o
Kıymetli Misafir, Ebû Eyyûb’un alt katında kalmaktaydı. Bu yüzden Ebû Eyyûb ne
yapacağını bilememekteydi. Resûl-i Ekrem evin alt katında, kendisi ise çoluk
çocuğuyla birlikte üst kattaydı. Resûlullah’ı gürültüleriyle rahatsız etmekten
çok korkuyordu. Nihayet bir gün dayanamadı ve: “Ya Resûlallah! Af buyur, büyük
hata ettik. Lütfederseniz üst kata çıkmanızı istiyoruz.” deyiverdi.. Allah
Resûlü başta çıkmak istemedi. Ancak ısrarlar neticesinde üst katta kalmayı kabul
buyurdu. Artık Allah Resûlü üstte, Ebû Eyyûb ise alttaydı. Allah Resûlü’nün
mübarek ayağı Ebû Eyyûb’un omuzlarının üzerindeydi. Allah, Resûlü’nü misafir
etme şerefine ermiş bu kutlu sahabiyi, yağız atların üzerinde şehadet şerbetini
içmek üzere Anadolu’ya kadar gönderecektir.
Ebû Eyyûb, hayatında cihattan dûr olmamış; Resûl-i Ekrem hayattayken Bedir’de,
Uhud’da, Hendek’te… heryerde bulunmuştur.
Ağzından sık sık dökülen bir cümle vardı ki herkes onu duyardı:
اِنْـفِرُوا خِفَافاً وَثِـقَالاً
“Yaya olarak, ağır yüklü veya hafif yüklü, sahip bulunduğunuz imkânlarla Allah
yolunda cihat edin, seferber olun.” (Tevbe sûresi, 9/41)
Neye malik iseniz onunla cihat edin.
Nefsinizle, malınızla, canınızla Allah yolunda cihat edin.
En çok söylediği söz bu idi.
Hazreti Ali ile Muaviye arasındaki meselede de o, Hazreti Ali’nin tarafında
bulunmuştu. Mesele sulhla bertaraf edilince fitneye sebebiyet vermemek için o da
o tarafa biat edivermişti. Fitne olurum diye endişe ediyor, tir tir titriyordu.
Bir gün İstanbul’u fethetmek üzere Yezid kumandasında bir ordu teşkil edilince
bu orduya katılmayı arzu etti. Yetmiş küsur yaşındaydı. Seneler önceki hicret
döneminin delikanlısı şimdi ata binecek güçte değildi. Ama ruhunda, cihat yapma,
mücahedede bulunma şevki ve enerjisi vardı. Bedeni yaşlanmış ancak ruhu
ihtiyarlamamıştı.
O hâliyle at sırtında İstanbul önlerine kadar nasıl geldiğini bilmiyoruz. Belki
iple atın sırtına bağladılar, belki de bir hevdece yerleştirdiler. Zira o, atın
üzerinde duracak kadar bir güce sahip değildi. Bu vaziyette İstanbul önlerine
kadar geldi ve ilk tabya harbi esnasında da ağır yara aldı ve ruhunu Allah’a
teslim edeceği dakikaları beklemeye başladı. O sırada ordunun kumandanı Yezid
yanına geldi ve son arzusunu sordu: “Mâ hâcetüke yâ Ebâ Eyyûb!” Son arzusu
sorulan herhangi bir insan, çocuklarına, hanımına vasiyetlerde bulunur. Fakat o
mücahit ruh, bunların yerine, tarihe geçecek şu istekte bulundu:
“Beni alın, götürebildiğiniz kadar Rum diyarının içine götürün ve oracığa
gömüverin. Zira bu ordu İstanbul’u fethedemese de bir gün bir fatih ordu
gelecek, ben o fatih ordunun atlarının kişnemesini, kılıçlarının şakırtısını
duyacağım. Bunun için beni içerilere doğru götürdükçe götürün!”
Nitekim vefatından sonra askerler vasiyetine uyar ve Allah Resûlü’nün
mihmandarını omuzlarına alırlar. Savaşın bin türlü tehlikesine rağmen “Ta
içerilere kadar!” sözüne uyarak götürdükçe götürür, Ebû Eyyûb el-Ensârî’yi Rum
diyarının göbeğine yani bugün medfun bulunduğu yere yakın bir mevkiye
defnederler.
Yezid’in başında olduğu ordu, fatih ordu olamadı. O fatih ordu, Fatih Sultan
Mehmet’iyle, Akşemsettin’iyle, Ulubatlı Hasan’ıyla Osmanlının içinden zuhur
edecektir.
Fatih, İstanbul’u fethetti. Ebû Eyyûb, atların kişnemelerini duydu mu duymadı mı
bilmiyoruz, ancak her gün yüzlerce minareden Allahuekber, Allahuekber sedaları
semaya doğru yükselirken âdeta Ebû Eyyûb’un tebessüm eden dudaklarından şunları
duyarız:
صَدَقَ اللهُ مَا وَعَدَنَا وَرَسُولُهُ
“Allah’ın ve Resûlü’nün bize vaat ettiği şey doğru çıktı.” ve biz bugün onu
müşahede ediyoruz.
Allah’ın rahmet ve gufranı Ebû Eyyûb el-Ensârî’yle beraber bütün mücahitlerin
ruhuna olsun.
Muhterem Müslümanlar!
Onların bu tehlikelere atılmasına sebep olan şey neydi?
Neydi onlara hayatı istihkâr ettiren, hafife aldıran husus?
Neydi evlad ü ıyali terk ettiren mesele?..
Neydi o yaşlı mücahidi ata binmeye zorlayan ve o şekilde İstanbul önlerine kadar
getirten düşünce?
Ve neydi, “Beni düşman diyarına gömün.” dedirten hissiyat?
Neydi acaba atların kişnemesinden duyduğu hazzın manası?
Bütün bunların arka planında, inandığı bir saadet yurdunda Allah’ın rızasını
kazanma ve Hazret-i Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), turfanda
hurmalarla donatılmış mukaddes sofrasına oturma duygu ve düşüncesi vardı.
Hazret-i Muhammed’le beraber olma, haşr u neşre inanma, öldükten sonra
dirileceğine, ba’sü ba’de’l-mevt’e inanma, hakiki hayatın ve saadetin âhiret
yurdunda olduğuna inanma, onları bu tehlikelere atılmaya zorlayan hususlardı.
Zira insanlar, öldükten sonra dirilmeye inandıkları nispette tehlikelere göğüs
gerer, meşakkatlere katlanır, hayatı istihkâr eder, önemsiz görürler.
Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, saadet ve selamet intizar eden, fakat saadet
ve selametin yolunu kaybeden, her biri ayrı bir vadide, bir tuğyan içinde
bocalayıp duran neslimizi tarîk-i müstakime hidayet eylemek suretiyle
darü’s-selâma ulaştırsın.
Âmîn.
23 Kasım 1979, Merkez Camii, Bornova-İzmir
10 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/335; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 2/38;
el-Hâkim, el-Müstedrek 4/468.
Müminin Dayanak Noktaları
وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى
“İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez.” (Necm Sûresi,
53/39)
Muhterem Müslümanlar!
Her meselenin bir nazarî bir de amelî yönü vardır. Nazarî yönünde, anlatılan
şeye inanmaya çalışırız. Safî, temiz inancımıza mâni olan hususları bertaraf
etmeye, kanaatimizi dupduru bir hâle getirmeye gayret ederiz. Bu kanaatimizi
mücerret, zayıf ve temelsiz bırakmamak için amellerimizle işin imdadına koşarız.
Nazarî meseleler amelî olarak desteklenmezse zayıf kalır, kısa ömürlü olur,
çabucak söner gider.
Allah’a inandığınızı mı söylüyorsunuz?.. Bunu sağlamlaştırmak ve pekiştirmek
için yüzünüzün mütemadiyen Mevla-yı Müteâl’in kapısının eşiğinde olması gerekir.
İnancınızla ilgili kanaatinizin solmaması, itikadınızın ölmemesi, iç âleminizin
sönmemesi için buna zaruret vardır.
Resûlullah’a mı inanıyorsunuz?.. Hakkında destanlar yazacak kadar O’na
inansanız, fakat O’nun sünnetini kendinize rehber etmeseniz, o yolda bir müddet
yürüseniz dahi bir gün inhiraf eder, yolundan ayrılır gidersiniz. Resûl-i
Ekrem’e olan inancınız ve bağlılığınız, sünnet-i seniyesine ittiba ile
olacaktır. O’nun arkasından ayrılmayacak, sünnetlerini terk etmeyecek, imam
olduğunu bir an dahi hatırdan çıkarmayacaksınız.
Öldükten sonra dirilmeye mi inanıyorsunuz?.. Delillerle, burhanlarla bu meseleyi
takviye ettikten, aksine ihtimalleri kalpten ve kafadan silip attıktan sonra
şayet amelle meselenin imdadına koşmaz iseniz bu dahi uzun ömürlü olmaz, silinir
gider. İşte bu büyük nazarî hakikatin dahi amelî bir yönü vardır ve o hakikat,
bu amelî yönüne dayanarak yaşayacaktır. Haşre, öldükten sonra tekrar dirilmeye
dair inancı takviye edip güçlendirecek olan şey, yapılacak salih amellerdir.
Kur’ân, sık sık iman-amel beraberliğinden bahseder. İmanın ardından hemen amele
vurgu yaparak bu ikisinin birbirinden ayrı olamayacağını salıklar:
لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓى اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ
اَسْفَلَ سَافِل۪ينَۙ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ
فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ
“Biz insanı en mükemmel sûrette yarattık. Sonra da onu en aşağı derekeye
düşürdük. Ancak iman edip salih amel işleyenler müstesnadır. Onlara ise hiç
eksilmeyen bir mükafat vardır.” (Tîn Sûresi, 95/4-6)
Görülüyor ki, küfür ve dalalet gayyalarından kurtulup yüzünü Cenab-ı Hakk’a
dönen bir insanın imandan sonra salih amel yapması şart koşulmaktadır.
Mümin, salih amelle cehennemden kurtulur, cenneti kazanır.
Salih amelle, kıyametin dehşet veren manzaralarından korunur.
Salih amelle, kabrini cennet bahçelerinden bir bahçe hâline getirir.
Onlarca âyât-ı beyyinât bu husustaki birinci hükmü anlatmaktadır.
وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى
“İnsana amelinden başka ne vardır?!”
Öyleyse siz, bütün kanaatlerinizi amelî durumla takviye etme mecburiyetinde
olduğunuza inanacaksınız.
Allah’a imanınız amelle takviye edilecek,
Resûlullah’a imanınız, sünnet-i seniyesine ittiba ile takviye edilecek,
Öldükten sonra dirilmeye olan inancınız salih amel sayesinde devam edecektir.
Bu rehberi, bu kaideyi, bu esası ve bu rüknü bırakmayacaksınız. Birinci rüknünüz
olarak bunlara sarılacaksınız.
Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor:
“Mescide, Resûl-i Ekrem’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) görmeye bir kadın
gelmişti. Allah Resûlü’nün meşgul olduğunu görünce kadının derdini ben dinledim.
Kadın şöyle dedi: ‘Ben bir hata işledim ve zina ettim. Bu zinadan bir çocuk
dünyaya geldi. Bu ayıbımı örtmek için çocuğun da canına kıydım. Benim için bir
kurtuluş, bir çıkış yolu var mıdır?’
Ben, kadının bu sözlerinden çok memnun olmadığımı ifade ettim. Ona, Resûl-i
Ekrem’in huzuruna böyle çıkmasının uygun olmayacağını da anlattım. Sonra namaz
kıldık. O da bir tarafta kırık kalbiyle, mahzun gönlüyle namazını kıldı.
Namazdan sonra Resûl-i Ekrem’in yanına sokuldum ve, ‘Ya Resûlallah! Bir zâniye,
bir kâtile, peş peşe günahlar işlemiş bir mücrim geldi. Zina etmiş ve sonra
doğan çocuğu da öldürmüş. Ben de ona, ‘Hiç bu hâlinle Resûl-i Ekrem’in yanına
gelme!’ dedim.
Allah Resûlü buyurdu ki: “Bi’se mâ kulte yâ Ebâ Hüreyre!” yani “Ne fena söz
söyledin ey Ebû Hüreyre! Bilmiyor musun, Kur’ân, senin bu söylediğin günahları
saydıktan sonra der ki;
اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحاً فَاُوٓلٰئِكَ يُـبَدِّلُ
اللهُ سَيِّــٔاَتِهِمْ حَسَنَاتٍۘ وَكَانَ اللهُ غَفُوراً رَح۪يماً
“Günah işleyen kimse ancak tevbe eder, Allah’a tüm kalbiyle teveccüh eder, iman
eder, salih amel yaparsa Allah, onun sonsuz şer kabiliyetini hayır kabiliyetine
çevirir. Amel defterindeki seyyiatı hasenâta dönüştürür. En kötü, en mücrim
insanı, en masum, en saf hâle getirir…’”(Furkân Sûresi, 25/70)
Hemen yerimden fırladığım gibi kadının yanına koştum. Resûl-i Ekrem’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) dediklerini ona söyledim. Kadın, bir ‘Hey!’ çekti
ve secdeye kapandı. Anladım ki Allah’a rücu edip tövbe ediyordu.”
Bir başka rivayette şu anlatılır:
“Allah Resûlü bir gün mescitte oturuyordu. O sırada son derece yaşlı, ayakları,
vücudunu taşımakta zorlanan, ihtiyarlıktan artık kirpikleri dökülmüş, görmekte
güçlük çeken biri içeri girdi. Dizlerini, Resûlullah’ın dizlerine dayayıp oturdu
ve şöyle dedi:
يَا رَسُولَ اللهِ، رَجُلٌ غَدَرَ وَفَجَرَ، وَلَمْ يَدَعْ حَاجَةً وَلَا دَاجَةً
إِلَّا اقْتَطَعَهَا بِيَمِينِهِ، فَهَلْ لَهُ مِنْ تَوْبَةٍ؟
“Gadretmiş, fısk u fücur yapmış, günah işlemiş, işi bitmiş bir yaşlı için tevbe
var mıdır, ey Allah’ın Resûlü!”
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Sen, ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedun
Resûlullah’ diyor musun?” diye sordu. Adam, içinden gele gele kelime-i şehadet
getirdi. Lâ ilâhe illallah Muhammedun Resûlullah dedi. Bunun üzerine Allah
Resûlü, “Allah senin fücurunu da gadrini de her şeyini bağışladı.” buyurdu.
Yaşlı adam için gençlik bağışlanmış, kapalı cennet yolu açılmış gibi olmuştu.
Sanki ayaklarına ve beline bir zindelik gelmişti. Hemen Allahu Ekber deyip
gözden kayboluncuya kadar tekbir getirmeye devam etti.”11
Hakk’ın kapısına dönecek, kalbini düzeltecek, imanına salih amelini ekleyecek,
Rabbin kapısında sağlam bir kullukla devam edeceksin. Kanaatlerin bu sayede
kuvvet kazanacak. Haşir akidesine sağlam bir şekilde inanacak ve onunla hayatını
tanzim etme imkânını elde edeceksin.
İlk esas iman ve salih amel…
İkinci olarak;
Rahmet-i ilahiye hem ilk hem de en son sığınağımız, dayanağımız, kurtuluş
ümidimizdir. Ondan başka kuvvetle ümit bağladığımız hiçbir şey yoktur. Mevla-yı
Müteâl, bizi, nazarlarımızı, hissiyatımızı, içimize inşirah hâsıl eden bu ilahî
ufka çekiyor, rahmetini nazara veriyor. Rahmet-i ilahiyeyle haşirde kurtulacak,
rahmet-i ilahiyeyle kabir koridorunu geçecek, rahmet-i ilâhiyeyle hesap
cenderesinden çıkacak, rahmet-i ilahiyeyle Cennet’e vâsıl olacak ve yine
rahmet-i ilahiyeyle Cehennem’den masûn ve mahfuz kalacağız inşallah.
أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي وَأَنَا مَعَهُ إِذَا ذَكَرَنِي
“Kulum beni nasıl zannediyorsa ben öyleyim. Beni nerede, nasıl anarsa öyle
tecelli ederim. Kulum beni zannettiği gibi bulur.”12
Resûl-i Ekrem tatlı bir tabloda anlatıyor:
Bir kulun hesabı görülmektedir; defteri dürülür ve وَس۪يقَ الَّذ۪ينَ كَفَرُۤوا
اِلٰى جَهَنَّمَ زُمَراً “Cehenneme sevk edilen kâfirler…” (Zümer Sûresi, 39/71)
güruhu arasında yerini alır… وَالْتَفَّتِ السَّاقُ بِالسَّاقِ “Bacakların
birbirine dolandığı zaman, işte o gün sevk ediliş, Rabbinedir.” (Kıyâmet Sûresi,
75/29) âyetiyle ifade edilen dehşetli bir manzara içinde ayakları birbirine
dolana dolana cehenneme doğru sevk olunur. Bir aralık dönüp de hesabın görüldüğü
yere doğru bakar. Rahim ve Rahman olan Allah sorar. Rahmaniyet ve Rahimiyetiyle
hazırladığı Cennet’ten mahrum kalan bu zatın bakışına bakar da sorar. “Sorun
bakalım kuluma, niçin geriye baktı?” Melekler: “Niçin dönüp de hesap mahalline
baktın?” deyince kul şöyle cevap verir: “Ben Rabbim hakkında böyle
düşünmüyordum. Ben öyle düşünüyordum ki ne kadar günahla gelmiş olursam olayım,
haydi seni affettim, desin beni Cennet’ine koysun…”
Rahmet ihtizaza gelir. Allah ferman eder: “Kulumun yüzünü Cennet’e çevirin.”
Biraz evvel ayakları birbirine dolanarak yürüyen kul, “Cennete sevk edilirler…”
âyetiyle anlatılan zümre arasına girer ve Cennet’e sevk olunur.
Rahmet-i ilahiyeden ümit edelim ki o kul biz olalım. O kadar cürmümüze rağmen
Cenab-ı Hak bizi de bağışlasın, iyi insanlar içinde, salihler arasında bu
bendelerini de Cennet’ine koysun.
Müminin en mühim dayanağı, en kuvvetli nokta-i istinadı Cenab-ı Hakk’ın
rahmetidir. Bu rahmetten zerre kadar ümidinizi kesmeyiniz. Cenab-ı Hakk’ın
rahmetinden ancak kâfirler ümidini keser. Cürmünüze bakmadan gönlünüzü Allah’a
verin. Cenab-ı Hakk’a çok itimat edin. Sizi mahşerin dehşetinden, Cehennem’in
dehşetinden kurtaracağına itimad edin ve Cennet’e koyacağına sağlam bir imanla
iman edin.
Üçüncü nokta-i istinadınız tövbe olsun…
Mevla’ya rücûunuz, O’na dönüşünüz olsun…
Bin türlü günah işledikten sonra yeniden O’na dönme duygusu ve düşüncesi
içinizden silinmesin. Yolun neresinde olursanız olunuz; günahlarınız hangi
seviyeye varırsa varsın, isyanlar sizi nasıl esir alırsa alsın şunu biliniz ki;
günahlarınız ve isyanlarınız O’nun gufran deryası içinde bir köpük parçasından
ibarettir.
Her şeyin bittiği ve tükendiği yerde “Ey Rabbim!” dediğiniz an, O’nun, içinize
inşirah hâsıl edecek mübarek “Lebbeyk!” sesini duyacağınıza itimat edin.
Kapısının tokmağına dokunduğunuz an sizi bağışlayacağına itimat edin.
Tevbe duygu ve düşüncesini hayat yolunun hiçbir noktasında aklınızdan
çıkarmayın.
Ebediyete uzanan bu yolda önünüze çıkacak pek çok gaile, pek çok dehşet salıcı
manzara olacaktır. Cennet’te, Rabbinizin cemalini göreceğiniz âna kadar o kadar
korkunç şeylerle karşı karşıya kalacaksınız ki tevbeniz, bütün bunlar karşısında
sizin için bir rehber olacaktır. Hayatınızın belli safhalarında, günah
işledikten sonra O’na dönmenizi ifade eden “Tübtü ilallah” yani “Allah’a tevbe
ettim, O’na yöneldim.” sözleriniz karşınıza çıkacak ve bu karanlık yolda size
ışık tutacaktır. Böylece her vadide nebilerin soluklarını duyacak, kendinizi
yalnız hissetmeyeceksiniz:
Âdem hata işledi. Cibilliyet-i beşeriyede (insanın tabiatında) vardı hata
işlemek. Ama peygamber fetaneti ne yaptı?..
قَالَا رَبَّـنَا ظَلَمْنَآ اَنْـفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَـنَا
وَتَـرْحَمْنَا لَـنَـكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
“Rabbimiz, nefsimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, merhametinle muamelede
bulunmazsan hüsranda olacağız.” (A’râf Sûresi, 7/23)
Âdem, bamteline dokunmuştu… Gufranın kapısını güzel çalmıştı… Rahmete iltica
etmesini güzel bilmişti… O, Allah’ın Tevvâb (tevbeleri çokça kabul eden) ve
Rahîm olduğunu görmüş, nübüvvetin yüksek payesine yeniden yükselmiş ve
kendisinden istenen vazifeyi yapmıştı.
Kelîmullah olan Hazreti Musa, kavgayı ayırırken hata ile bir darbe ile birisini
öldürdükten sonra,
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ى ظَلَمْتُ نَفْس۪ى فَاغْفِرْ ل۪ى
“Rabbim, nefsime zulmettim, günah işledim. Beni mağfiret et.” (Kasas Sûresi,
28/16) diyordu. Beni mağfiret et, diyen Hazreti Musa’ya “feğafera leh” “Onu
bağışladı.” hitabı yetişiyor, mağfiret ettiğini ifade ediyordu.
Kalbini bir mızrap hâline getiren ve sinesinde bin insanın ızdırabını taşıyan
Hazreti Davud,
وَظَنَّ دَاوُدُ اَنَّمَا فَـتَـنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعاً
وَاَنَابَ
“Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı. Derken Rabbinden bağışlama
diledi, eğilerek secdeye kapandı ve Allah’a yöneldi.” (Sâd Sûresi, 38/24)
âyetinde anlatıldığı üzere Allah’ın, kendisini imtihan ettiğini anlamış;
istiğfar etmiş ve secdeye kapanmıştı. Cenab-ı Hak da onu mağfiret buyurmuş ve
nübüvvet pâyesiyle yeniden serfiraz kılmıştı.
Hazreti Süleyman “fağfirlî-beni bağışla” deyince Cenab-ı Hak, seni de mağfiret
ettim, diye ferman etmişti.
Tarihin hangi vadisinde olursa olsun, sözü sohbeti, havası edası yerinde,
kâmet-i bâlâsı mükemmel binlerce insan binlerce vadide, “Rabbim!” dediği an
imdatlarına koşulmuş; “Festecâbe” ferman-i sübhânîsi ile onlara mukabelede
bulunulmuş, günahları mağfiret olunmuş ve eski pâyeleriyle yeniden serfiraz
edilmişlerdi.
Bütün bunlardan şunu anlıyoruz ki beşer nerede, ne zaman, ne yaparsa yapsın,
yeter ki bütün kalbiyle yeniden Mevla’ya dönsün. Tıpkı bir ekin gibi eğildiği
yerden tekrar doğrulsun… Doğrulsun ve Mevla’ya teveccüh etsin. Çamura düştüğünde
üstünü başını silsin, yeniden huzur-u Kibriya’ya doğru koşsun. O, Rabbini daima
Gafûr ve Rahîm olarak karşısında bulacaktır.
Asrımızın günahkâr Müslümanları, Cenab-ı Hakk’ın bu engin rahmetinden ümitlerini
kesmesin. Cenab-ı Hak, dünyevî hayatlarını mamur edeceği gibi bu sayede uhrevî
hayatlarını da mamur edecektir. Dünyada da âhirette de onları mesut ve bahtiyar
kılacak, nebilerin arkasında haşr u neşr edecektir.
Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bizleri yolunda kararlı ve devamlı olan
kullarından eylesin. Her türlü dehşetten kurtulmamızın vesilesi olan salih
amelleri yapmaya, tevbe ile serfiraz olmaya ve rahmete bel bağlamaya bizleri
muvaffak eylesin.
Âmîn.
17 Şubat 1978, Merkez Camii, Bornova-İzmir
11 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 7/132; el-Heysemî, Mecmau’z-zevâid 1/31.
12 Buhârî, tevhid 15, 35; Müslim, zikir 2, 19, tevbe 1.
Gönlünü Allah’a Verme
اِنَّ اللهَ مَعَ الَّذ۪ينَ اتَّـقَوْا وَالَّذ۪ينَ هُمْ مُحْسِنُونَ
“Allah, fenalıktan korunanlar ve hep güzel davrananlarla beraberdir.” (Nahl
Sûresi, 16/128)
Muhterem Müslümanlar!
İnsan, Cenab-ı Hak’la alâkasını her şeyin üstünde tutmalıdır. O’nun rızasını
bütün meselelerin üstünde görmeli, hiçbir şeye feda etmemelidir. O’nu kaybetme,
bir mümin için her şeyi kaybetme anlamına gelmelidir.
Cenâb-ı Hakk’a ait manalar, O’na ait hakikatler bir müminin kalbinde öyle taht
kurmalıdır ki bunlardan bir tanesinin eksikliği bile onun kalbî ve ruhî
hayatında büyük bir boşluk olarak daima kendisini hissettirmelidir.
İnsan, dünyaya geldiği andan itibaren, hakikatperestliği nispetinde, bu
hakikatin arkasından koşacaktır. Her şeyin üstünde makbul, her şeyin üstünde
mahbûb, her şeyin üstünde merğûb olan Hazreti Allah’a ait mana ve hakikatlerin
arkasından koşacak, gönlünü onlarla mamur etmeye çalışacaktır. Bu hakikatlerin
bir gün gelip gönlüne oturacağına inanacak ve geldiği zaman da şükür sadedinde
ayrı bir iman izhar edecektir.
İnsan, bir şeyin arkasına düşüp aradığı nispette onu elde eder; alâkasız kaldığı
nispette de ondan mahrum kalır. Hak ve hakikati, ne zaman, hangi devirde olursa
olsun, sadece arayanlar bulmuştur.
مَنْ طَلَبَ وَ جَدَّ وَجَدَ
“Kim, bir şeyi talep eder ve bu talebinde ciddi olur, peşine düşerse onu elde
eder.” darb-ı mesel (atasözü) hâline gelmiş önemli bir sözdür. Talep etme,
arkasına düşme, ciddiyet gösterme, mutlaka o aradığı şeyi insanın karşına
çıkaracaktır. Senin içinde hakikate karşı bir arzu, bir iştiyak varsa hakikat
gelip seni mutlaka bulacaktır.
Denizaşırı bir memlekette yaşayan Necaşî, hiç bekler miydi içinde yaşattığı
hakikat arzusu ve iştiyakı, hakperestliği ona, Allah’ın en büyük lütfunun gelip
ulaşmasına vesile olsun:
Allah Resûlü’nün arkadaşları, seçkin ashabı, denizaşırı diyarlara kadar
gittiler. Necaşî’nin ülkesi de bunlardan biriydi. Onun tarafından misafir
edilerek i’zaz ve ikrama mazhar oldular. Ve bir gün, âyât-ı beyyinâtın huzurunda
okunması lütfunu da Allah lütfediverdi. Necaşî, “Hazreti Meryem hakkında
Kur’ân’da âyet var mıdır?” diye sorunca, Mute’nin kahramanı, yeşil kanatlarıyla
göklerde pervaz eden, Hazreti Ali’nin kardeşi Cafer b. Ebî Talip, âdeta kanat
çırpıp uçuverdi ve Necaşî’nin huzurunda Meryem Sûresi’ni okumaya başladı.
Okumaya başlayıp da, ذٰلِكَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَۚ قَوْلَ الْحَقِّ الَّذ۪ى ف۪يهِ
يَمْتَرُونَ (Meryem Sûresi, 19/34) âyetine geldiği zaman Necaşî’nin bamteline
dokunmuştu. Necaşî, hıçkırıklarını tutamamış hüngür hüngür ağlıyor, gözyaşları
sakallarını ıslatıyordu. Etrafındakiler de ağlıyordu. Ortalığı bir gözyaşı
çağlayanı almış gidiyordu.
Necaşî daha sonra Resûlullah’ın huzuruna bir heyet gönderdi. “Bu hakikatin
menbaına, kaynağına gidin de dinleyin.” diyordu. Bu heyettekiler, Allah
Resûlü’nün huzuruna geldiler. Bizzat Resûl-i Ekrem’in ağzından Kur’ân’ı
dinlediler. Necaşî’nin huzurundaki gibi değildi durum. Orada Kur’ân’ı okuyan
Cafer b. Ebî Talip, burada okuyan ise doğrudan doğruya vahy-i ilahînin ma’kesi,
kalb-i pâke sahip olan Resûl-i Emced idi. Bütün rahipler hıçkıra hıçkıra
ağlıyorlardı. Kur’ân, gözyaşları çağlayan olan bu cemaatin hâlini şöyle anlatır:
وَاِذَا سَمِعُوا مَآ اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ تَـرٰٓى اَعْيُنَهُمْ تَـف۪يضُ
مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّۚ
“Peygambere indirilen Kur’ân’ı dinledikleri vakit, onda aşinaları olan hakikate
kavuşmaları sebebiyle gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün.” (Mâide Sûresi,
5/83)
O güne kadar, “İnandık, hak gelecek; inandık, gerçek zuhur edecek; inandık, gün
doğacak; inandık, elimizden tutacak halaskâr, kurtarıcı gelecek!” diye sabırla
beklemişlerdi. Hakkı kapılarının önünde bulunca bu defa, “Artık şimdi inandık,
geldi!” dediler.
يَـقُولُونَ رَبَّـنَآ اٰمَنَّا
“Rabbimiz iman ettik. Mesih’e imandan sonra Resûlullah’a da iman ettik yâ
Rabbi!”
فَاكْـتُـبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ
“Bizi de şahitlerden yaz Allah’ım.” diyorlardı.
Âyet bunların hâlini detaylı şekilde böyle anlatmaktadır. Ama acaba sadece
Necaşî ve onun cemaatine mi mahsus kalır bu âyetin manası.. Âyât-ı beyyinâtı
dinleyen, onun içindeki, hakperestliğin ifadesi kelimâta şahit olan herkes
kendinden geçmektedir. Kendinden geçmekte ve رَبَّـنَآ اٰمَنَّا فَاكْـتُـبْنَا
مَعَ الشَّاهِد۪ينَ demektedir.
Devr-i Risalet-penahide hangi sahabi vardır ki bamteline dokunuyor gibi Kur’ân
âyetlerini dinlesin de yerinde durabilsin. Âdeta dalgaları dinmiş deniz gibi,
heyecanı ölmüş insanların yaşadığı devir, ancak bizim içinde yaşadığımız
devirdir. Son bir-iki asrın insanını böyle ölgün ve solgun görürsünüz.
Şeddâd b. Hâdi anlatıyor:
“Ömer (radıyallahu anh) camide namaz kıldırıyordu.
وَاِذَا سَمِعُوا مَآ اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ تَـرٰٓى اَعْيُنَهُمْ تَـف۪يضُ
مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّۚ يَـقُولُونَ رَبَّـنَآ اٰمَنَّا
فَاكْـتُـبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ
âyetini okurken hıçkırıklara boğuldu. Ben, en arka saflardan onun hıçkırıklarını
duyabiliyordum. Namaza devam edecek hâli kalmayınca Allahu Ekber deyip rükûya
vardı. İkinci rekâtta bu sefer,
قَالَ اِنَّـمَآ اَشْكُوا بَـثّ۪ى وَحُزْن۪ٓى اِلَى اللهِ
âyetine gelince ağlamaktan arkasını getiremedi, Allahu Ekber deyip yine rükûya
gitti.”
Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor:
“Ömer (radıyallahu anh),
اِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِـعٌۙ
“Rabbinin azabı muhakkak ki gelip çatacaktır.” (Tûr Sûresi, 52/7) âyetini
okuyordu. Birden mihraptan bir gürültü geldi. Bir de baktık ki Ömer yere
yıkılmış. Görenler hasta zannediyorlardı, hâlbuki ferman-ı Subhânî karşısında
Ömer’in kalbi dayanamamış, dizlerinin bağı çözülüvermişti.”
Oğlu Abdullah’ın da ondan farkı yoktu. Bir seferinde Abdullah, Mutaffifîn
Sûresi’ni okuyordu.
يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۚ
(Mutaffifîn Sûresi, 83/6) âyetine geldiği zaman cemaatin önünde yere
yıkılıverdi. O gün insanlar, hayatta yaptıkları şeylerin hesabını vermek üzere
Allah’ın huzurunda dikilecek, hayatlarının hesabını verecekler. İşte bu âyete
gelince ayakta durmaya takati kalmamıştı. Abdullah b. Ömer, âyât-ı beyyinât
okununca o kadar çok ağlardı ki bu sebeple hayatının sonuna doğru gözleri
tamamen bozuldu. Bazen evinden dışarı çıkmazdı. Ziyaretine gelenler içeriden
gelen hıçkırık seslerini duyardı. O kadar ağladıktan sonra insanlar bunu fark
etmesinler diye dışarıya çıkarken gözlerine sürme çekerdi.
Evet, vahy-i ilahî bir gönle aksettiği zaman böyle mâkes bulur, öyle tesir eder.
Ölü ruhların, yıkık gönüllerin yaşadığı asır, bizim asrımızdır. Öyle ki bütün
kolu-kanadı kırıkların, kalbî hayatı tükenenlerin, hissiz ve duygusuzların,
idraksizlerin, dünya tarafından esir ve zebun edilenlerin, bir tekmede
rahatlıkla dünya ve içindekilerin dünyaya bakan yüzünü terk edemeyen ham
ruhların hükümran oldukları bir asırda yaşıyoruz.
وَاِذَا سَمِعُوا مَآ اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ تَـرٰٓى اَعْيُنَهُمْ تَـف۪يضُ
مِنَ الدَّمْعِ
“Peygambere indirilen Kur’ân’ı dinledikleri vakit gözlerinin yaşla dolup
taştığını görürsün…” (Mâide Sûresi, 5/83)
Necaşî ağlıyor, gözleri çağlayan gibi…
Ashâb-ı sefîne ağlıyor gözleri çağlayan gibi…
Huzur-ı Risalet- penâhîye gelenler ağlıyor gözleri çağlayan gibi.
Ömer ağlıyor… İbn Ömer ağlıyor… Ebû Hüreyre ağlıyor… Ümmü Ebû Hüreyre ağlıyor…
Gözleri çağlayan gibi.
Yığın yığın günahın kendilerini zebun ettiği, bellerini kırdığı, boyunlarını
büktüğü, kalbî hayatlarını öldürdüğü Müslüman cemaati ne yapıyor acaba?
Allah bunu bize sorarsa ne diyeceğiz?
Resûlullah bize sorarsa ne diyeceğiz?
“Ne yapıyorsunuz? Neredesiniz?” derse ne diyeceğiz?
Yıkılışların, çöküşlerin âdeta şiirini söylüyor, destanını yazıyor gibi her şeye
karşı laubali, her şeye karşı gayriciddi kalan bizlere sorulsa diyeceğimiz bir
şey yoktur.
Öyleyse bizler de gidelim, bu gecede hayatımızın hesabını yapalım. Kazandığımız
şeylerin Allah karşısında bizi nereye götürdüğünün hesabını yapalım. Belimizi
büken günahların bizi nereye götürdüğünün hesabını yapalım. Belki geriye döner
bakar da o zaman terk ettiğimiz şeyi anlayıveririz. Anlayıverir de kervana
arkadan kavuşuveririz.
24 Şubat 1978, Merkez Camii, Bornova-İzmir
İslam’da Güç ve Tevazu Dengesi
قَـدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَۙ اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ى صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَۙ
وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَۙ وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِلزَّكٰوةِ
فَاعِلُونَۙ
“Gerçekten, müminler kurtuluşa ermiştir; onlar ki namazlarında huşû
içindedirler; boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler, zekâtlarını verirler.”
(Mü’minûn Sûresi, 23/1-4)
Muhterem Müslümanlar!
Geleceğin insanına hükmedecek kimseler, hayatını muvazeneye, dengeli bir
yaşayışa tâbi tutanlar olacaktır.
Geleceğin temiz tohumları; semaya doğru ser çekmiş, dal budak salmış şecere-i
mübarekeleri, mübarek insanları, İslamî muvazeneye riayet etmiş kimseler
olacaktır.
Onlar, İslam’ın hastalık saydığı şeylerden uzak dururlar… Hastalıktan kaçayım
derken başka hastalığa düşmezler… İslam’ın gösterdiği muvazeneyi, dengeyi
bulurlar… Allah’ın nimetleriyle kibirlenip çalım satmazlar…
Yolun bir tarafında kibir ve gurur, öbür tarafında zillet ve sefalet vardır. Bu
ikisinin ortasında ise Resûl-i Ekrem’in yolu, O’nun getirdiği muvazene, tevazu…
Allah Resûlü, en korkunç düşmanların karşısında dahi en cesaretli insan olarak
tanınmıştır.
Meydanların Şâh-ı Merdân’ı, Haydar-ı Kerrar’ı, Damad-ı Nebi Hazreti Ali dahi,
“Biz savaş esnasında sıkıştığımız anlarda Resûl-i Ekrem’in yanına sığınırdık.”13
der.
Resûlullah’ın Huneyn’deki cesaret ve tevazuu bu muvazeneye örnek teşkil eder:
İnsanların korkup kaçtığı bir anda amcası Abbas, O’nun atının zimamını zor
tutmaktadır. O, “Ene’n-Nebiyyü lâ kezib”14 (Ben peygamberim; bunda yalan
yoktur.) deyip atını mahmuzlar, ileri doğru atılır, düşmanın çokluğu karşısında
yılgınlık göstermez. Fakat aynı Nebi’yi alın, oradaki ihtişamlaşan ruhuyla,
dünyalara sığmayan ruhuyla, “Tek başıma kalsam dahi bu davayı götüreceğim!”
diyen ruhuyla, cihana meydan okuyan, o günün süper devletlerine meydan okuyan
ruhuyla gördüğünüz Nebi, Mekke-i Mükerreme’ye girerken o kadar tevazu içinde
giriyordu ki mübarek başı, bineğinin eğerinin kaşına değecek kadar iki büklümdü.
Bu tavrıyla, “Ey Kâbe’nin Rabbi! Kâbe’yi haram kılan, orada kan dökülmesini,
savaş yapılmasını haram eden Rab! Ben Kâbe’ye giriyorum ama Sana karşı tevazu
içinde ve iki büklümüm.” demektedir.
O’nun cihana hükmetmesi, sadece tevazusunu artırmıştır. Kendisinde, melekleri
gıptaya sevk edecek bir incelik meydana getirmiştir. İşte mümin, bu muvazeneyi
kazanacak ve ancak bununla geleceğin kaderine hükmedecek, dünya muvazenesinde
bir ağırlığı olacaktır.
Mümin, tevazu sıfatıyla serfiraz olacaktır. Resûl-i Ekrem, bütün hayatını bu
anlayış içinde geçirmişti.
Sahabe anlatıyor:
Ramazan-ı şeriftir. Efendimiz’e orucunu açması için bir bardak süt ikram
ederler. Ashâb, O’nun hoşuna gidebilecek şeyleri yapmaya gayret etmektedir.
Resûlullah, sütü ağzına götürdükten sonra hemen bardağı dudaklarından
uzaklaştırır ve “Bunun içinde bir şey var!” buyurur. Sahabe, “Evet, yâ
Resûlallah, seversiniz diye içine bir miktar bal damlattık.” cevabını verirler.
Efendimiz bunun üzerine şöyle buyurur:
“Ben size içine bal karıştırılmış sütü haram kılmıyorum. Ne var ki kim
yemesinde, içmesinde, giyinmesinde, bütün hayatında mütevazı olursa, Allah onu
yükselttikçe yükseltir. Ama kim de burnunun dikine giderse, her şeyi nefsine
münhasır görürse, ben yapıp ben edeceğim derse, sahnede sadece kendisini görmek
isterse, Rabbi onu bitirdikçe bitirir, tükettikçe tüketir, azalttıkça azaltır ve
bir gün onun hakkından gelir, altını-üstüne getirir.”15
Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), mübarek makamı yükseldikçe, başı
arşa çıktıkça tevazusu artıyordu. Tevazu, irfanla doğru orantılıdır.
Kendisi hikâye eder Cibril’in durumunu…
“Cevahir kadrini cevher furûşân olmayan bilmez.” Bakırcı, demirci, altından
gümüşten anlamaz. Cibril’i, Hazreti Muhammed anlar. Hazreti Muhammed’i de Cibril
anlar.
Kadı İyâz’ın aktardığına göre Cibril’in edebi Resûlullah’ın gözünden şöyle
anlatılır:
O mevcud-u meçhul binek neyse, Miraç’ta onun sırtına bineceği zaman böyle bir
şereften ötürü alabildiğine serkeşleşmiş, yerinde duramıyordu. Cibril ona, “Mâ
rakibeke ile’l-âni misluhû” (Senin sırtına şu ana kadar bunun gibisi binmedi.)
deyince binek, kan-ter içinde kalmıştı.16 İşte bu, Cibril’in, Hazreti Muhammed’i
tanımasıydı. Bir de Hazreti Muhammed’e bakın… Miraç’ta öyle bir noktaya geldi ki
hicap hicap üstüne perdeler kalkıyordu.
Efendimiz, “Orada, Rabbin huzuruna varan Cibril’de öyle bir edep gördüm ki o
zaman anladım Allah’ın huzurunda edep nasıl olurmuş.” buyurur. Cibril, orada
Rabbin huzurundaki edebi göstermektedir.
Yüzü yerde olmak bir irfan meselesidir… Bir bilme, bir iç aydınlığı meselesidir.
Kalbi zulmette olanlar, bin tane kitap devirseler dahi kaba-saba insanlar
olmaktan kurtulamayacaklardır.
Süleyman Aleyhisselam… Hükümdar peygamber …
Mescide girdiğinde bir fakir görse yanına oturur, otururken de “Miskin,
miskinlerle oturur.” dermiş.17 Maddî manevî her türlü makam ve mansıba sahipken
kendini miskin olarak görebilmek…
Ah! Kırılası gururlar…
Rabbin huzurunda bile oturmasını bilemeyenler… Büyük Allah’ın huzurunda,
inanıyor gibi davrandığı hâlde, gafilane, ölü gibi anlamsız bakışlar içinde
bulunanlar…
Bir peygamber kendisini “Miskînün mine’l-mesâkîn” Fakirlerden bir fakir.. Her
şeyiyle Allah’a muhtaç bir dilenci… Cismiyle-cesediyle, aklıyla-ruhuyla her
şeyini Allah’tan emanet almış bir dilenci olarak görüyor ve fakirlerle birlikte
oturuyor.
Sâlim b. Kâsım… Büyük muhaddis ve tefsirci…
Sabah erkenden Muhammed b. Mukâtil’in kapısına varır. Secde ede ede alnı nasır
bağlamış bu büyük imama, “Sen bizim imamımızsın, ne olur Allah aşkına bize dua
et.” der. “Dua et de ortalığı kasıp kavuran şu fırtınalar, zelzeleler dinsin.” O
ise şu mütevazı mukabelede bulunur: “Ne kadar arzu ederdim, sizin helâkınıza ben
sebep olmayayım. Korkuyorum ki şu musibetler benim yüzümden oluyor. Benim
günahlarım sebebiyle Allah sizi mahvediyor.”
Bunun üzerine Sâlim, boynu bükük bir şekilde evine döner. Fakat ertesi sabah
tekrar koşa koşa Muhammed b. Mukâtil’in kapısına gelir ve şöyle der: “Bu gece
rüyamda Fahr-i Kâinat Efendimiz’i gördüm, buyurdular ki: ‘Allah, insanların
içine bela ve musibet salmıştı. Muhammed b. Mukâtil, tevazu ve mahviyet içinde
ellerini açtı, dua dua yalvardı. Allah da bela ve musibetleri memleketinizden
kaldırdı.’”
Bir, kulun Allah karşısındaki kıymet ve değerine bakın, bir de o kulun kendisine
bakışına.
Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) duasına bakın:
اَلّٰلهُمَّ اجْعَلْنِي فِي عَيْنَيَّ صَغِيرًا وَفِي أَعْيُنِ النَّاسِ كَبِيرًا
“Allah’ım, beni benim gözümde küçük göster! (Misyonum itibarıyla) beni
insanların nazarında ise büyük göster.”18 diyor.
Allah’ım! İnsanlar nazarında küçük etsen bile Senin nazarında kıymetli eyle.
Aziz Müslüman!
İnsan, manen yükseldikçe daha da mütevazı olmalıdır. Bu, onun Allah’a
kurbiyetinin, Allah’la münasebetinin kuvvetinin ifadesidir. Büyüklüğünü zulümde
kullanıyorsa, onunla başkalarını eziyor, başkalarına tahakkümde bulunuyorsa o
zaman farkına varamayacağı bir küçüklüğe ve aşağılığa kendisini mahkum etmiş
demektir.
Koca Yavuz…
Sekiz senede âlem-i İslam’a en büyük armağanı veren koca hükümdar…
Evi barkı, tacı tahtı atın sırtı olan koca Yavuz…
Rahat bir hayat yaşaması mümkün iken Gazi Giray gibi atından, süngüsünden,
mızrağından başka bir şey tanımayan koca Yavuz…
Burası Çaldıran, burası Mercidabık, burası da Ridaniye… Dünyayı bir baştan bir
başa gezen ve iki hükümdara dünyayı az gören koca Yavuz…
Nedimiyle otururken bir gün köleler yanından geçiverirler. Boyunlarında
tasmalar, kulaklarında halkalar vardır kölelerin. Nedimine sorar, nedir bu
kulaklarındaki? Nedimi der ki, “Hünkârım, onlar köle olduklarının emaresidir.”
Bunun üzerine Yavuz’un tarihî cevabı gelir: “Âh! Ne güzel şey! Getir bir halka
da ben takayım. Zira ben de Allah’ın kölesiyim.”
Zembilli gibi alabildiğine sert, alabildiğine hakperest, hukuku uygulamada kılı
kırk yaran bir şeyhülislamı vardır Yavuz’un. Yavuz Selim nasıl hakperestse
Zembilli de o kadar hakperesttir. Yavuz, bu danışmanını asla yanından ayırmaz.
Yine bir gün Zembilli, Yavuz’un, Cihan hükümdarının yanında atını sürmektedir.
Bir aralık bir parça çamur, Zembilli’nin atının ayağından Yavuz’un cübbesine
sıçrar. Koca hükümdar, şeyhülislamın endişesine mahal bırakmadan ona döner ve
tebessümle şöyle der: “Hocam, herkes fânidir, ben de fâniyim. Bir gün öleceğim.
Senden bir ricam var, bu vasiyetim behemehal yerine getirilsin. Şu senin mübarek
atının ayağından sıçrayan çamurlu cübbemi kefenime sarın. Rabbimin huzuruna
bununla gitmek istiyorum.”
Büyüklerde büyüklüğün alâmeti haddini bilmektir; tevazudur. Küçüklerde
küçüklüğün alâmeti ise kabına sığmama, insanlarla uzlaşamama, anlaşamama,
başkalarını rahatsız etme, tahakküm gösterme, baskı yapma, kendini büyük görme
hastalıklı ruh hâleti içinde bulunmadır.
Rabbim bizi tevazuyla serfiraz kılsın. Korkaklıktan, mezelletten, aşağılık
duygusundan, manevî inkisardan muhafaza buyursun. Kibir ve gurura düşüp o
gayyada boğulmadan da masun ve mahfuz buyursun. Sırat-ı müstakim olan tevazuyla
bizleri serfiraz eylesin.
Âmîn.
5 Eylül 1980, Merkez Camii, Bornova-İzmir
13 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/156; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 1/258.
14 Buhârî, cihâd 52, 61, 97, 167, meğâzî 54; Müslim, cihâd 78-80.
15 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 5/140.
16 Heysemî, Mecmau’z-zevaid, 1/328; Kâdı İyâz, eş-Şifa, 1/161.
17 es-Sa’lebî, el-Keşf ve’l-beyân 3/42; Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 2/207.
18 el-Bezzâr, el-Müsned 10/315; ed-Deylemî, el-Müsned 1/473.
Gayretinizin Karşılığını Göreceksiniz
وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰىۙ وَاَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرٰىص
ثُمَّ يُجْزٰيهُ الْجَزَٓاءَ الْاَوْفٰى
“İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez. Bu gayretinin
semeresi de ileride ortaya çıkacaktır. Emeğinin karşılığı kendisine tam tamına
ödenecektir.” (Necm Sûresi, 53/39-41)
Muhterem Müslümanlar!
Kıymetli şeylerin bâd-ı heva, karşılıksız bir şekilde kaybedilmemesi, en parlak,
en cazip şeylerin mesnetsiz solup gitmemesi, katlanılan meşakkatlerin, çekilen
ızdırapların boşu boşuna olmaması, ancak âhirete inanma sayesinde elde edilir.
Dökülen terler, çekilen ızdıraplar âhiretin nizam ve terazisiyle tartılmakla
ancak kıymet kazanır.
Nice emekler vardır ki dağları yerinden sökecek çaptadır fakat bu emeklere bir
mükafat, bir karşılık verilmemiştir. Dağları yerinden sökecek, küre-i arzın
hareket devrini değiştirecek, insanlığın kaderi üzerinde tesir edebilecek, en
güçlü, en muktedir kimselerin hareketleri âdeta boşuna gitmiştir. Bu
hareketlerin boşa gitmemesi ancak âhiret sayesinde mümkün olacaktır.
İç ızdırapları, teessürler, telehhüfler ve hüzünler ancak âhiretle mükafata
erecek ve kırık gönüller ancak âhirette tamir edilip huzura kavuşacaktır.
Resûl-i Ekrem’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) düşünün… Beşerin en mümtaz
varlığını… İnsanlığın daima kendisiyle iftihar ettiği, iftihar tablosu Fahr-i
Kâinat’ı düşünün… Düşünün ki altmış küsur senelik hayatı içinde dünya zevki
namına bir şey tatmadı. Düşünün ki Resûl-i Ekrem, Kisra’nın, Hirakliyus’un
saraylarının bütün ziynet ve debdebesinin İslam’ın hazinelerine aktığı dönemde
dahi eteğini dünyanın tozuna toprağına bulaştırmadı. O âdeta bu dünyaya ıstırap
çekmek için geldi. Büyük bir hakikati vaz’ etmek için ızdırap çekti… Aç durdu,
susuz durdu, kan ter içinde kaldı, cepheden cepheye koştu. İçindeki büyük
hakikati duyurmanın heyecanını yaşadı. Bu yolda sesi soluğu kesildi. Ne elde
etti? Bu büyük ıstıraplı insan, insanlığın en büyük çilekeşi ne elde etti acaba?
O’nun bütün sa’y ve gayretini ‘hebâen mensûrâ’ (boşuna harcanmış) kabul etmemek,
ancak O’nu âhiretin sultanı görmekle mümkün olacaktır.
Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), bazı zamanlar iki gün üst üste
karnını doyuracak kadar yemek yemediğini sahabe anlatıyor. Ebû Hureyre bu
durumun en yakın şahitlerindendir:
“Bir gün Efendimiz’in yanına girdim. Resûl-i Ekrem oturarak namaz kılıyordu.
Otururken dahi ıstırap çektiği anlaşılıyordu. Yanına sokuldum. Selamdan sonra,
‘Hasta mısınız yâ Resûlallah?’ dedim. Ancak duyabileceğim bir sesle cevap verdi,
‘el-Cû’ yâ Ebâ Hüreyre (Açlık ey Ebû Hüreyre. Açlık iflahımı kesti, onun için
kalkamıyorum.) buyurdu. Ben, gözyaşlarımı tutamadım. O ise, ‘Ağlama Ebû Hureyre.
Kıyamette azabın şiddeti dünyada aç duran kimselere isabet etmez.’ dedi.”19
Bâd-ı heva (boşuna) mı gitti Resûl-i Ekrem’in ıstırabı? Boşuna mıydı açlığı ve
susuzluğu?
Bin türlü tehlikeye göğüs gerenler… Bela ve musibetleri merdiven merdiven
aşanlar… Dağları devirenler… Büyük cihangirler… İnsanlığın efkârını ve kalbini
tenvir eden, aydınlatan nebiler… Bu yüce insanların bu dünyada çekmedikleri
kalmadı… Ama çektikleri sıkıntıların karşılığını tamamen gördükleri de olmadı.
Öyleyse çektiklerinin karşılığını tamamen görecekleri bir âlem gelecektir.
Burada her sa’y, muhakkak neticesiyle sa’y’i yapanın karşısına çıkacaktır.
Şimdi Ebû Ubeyde b. Cerrah’a dikkatle bakınız!
Buhârî ve Müslim birlikte rivayet ediyorlar:
“Necran Hıristiyanlarından bir heyet Medine’ye gelmişti. ‘Yâ Resûlallah! Bize
güvenilir birini gönder de dini anlatsın.’ dediler. Allah Resûlü, ‘Size dini
anlatacak hakikaten güvenilir birini göndereceğim.’ dedi ve ‘Kalk ey Ebû Ubeyde!
Bu, emindir, hakkıyla emindir, hakkıyla emindir.”20 buyurdu. Nebinin sesi gelir
arkadan, durmadan “Bu hakkıyla emindir.” buyurmaktadır.
Ebû Ubeyde hakkıyla emindi, gerçekten güvenilir biriydi. Halid, Hazreti Ömer
tarafından azledilip görevden alınınca yerine Ebû Ubeyde kumandan olarak tayin
edilmişti. Oysaki Romalılarla Müslümanlar arasında gerçekleşen kritik bir savaş
esnasında kumandan değişmesi demek her şeyin alt üst olması demekti. Ebû
Ubeyde’ye Hazreti Ömer’in emri geldi: “Kumandan sensin, Halid senin emrinde bir
neferdir!” Ebû Ubeyde sesini çıkarmadı. Vaka bittikten sonra Halid’in yanına
geldi, halifenin emrini aktardı. Halid, halifenin görevden alma emrinin
bulunduğu mektubu öptü, başına koydu. “Ebû Ubeyde! Niçin baştan bana
söylemedin?” dedi. “Ne demek yâ Halid? Senin ne olduğunu, vakanın ne olduğunu
biliyoruz. Nasıl değiştirirdim seni savaş esnasında?”
Ömer’in ifadesiyle Ebû Ubeyde, dünyanın tozuna toprağına bulaşmamış tertemiz
kalbli bir insan…
Bundan sonra Şam önlerinden Anadolu içlerine kadar İslam ordularının
başkumandanı Ebû Ubeyde’dir…
Hazreti Ömer, vefatından önce Şam’ı ziyaret eder. Burada hasret giderirler. Ebû
Ubeyde, Ömer’i evine götürür. Evde, Ebû Ubeyde’nin bir hasırı, kırbası ve bir
öğünlük yemeğinin dışında hiçbir şeyi yoktur. Ömer bunları görünce gözyaşlarını
tutamaz ve şöyle der: “Ebû Ubeyde! Dünya herkesi değiştirdi, fakat senin
karşında daima dünyayı mağlup gördüm, bir seni değiştiremedi.”
Veba salgını ortalığı kasıp kavurmaktadır. Ömer, Şam’dan ayrılırken Ebû Ubeyde
arkasından seslenir: “Nereye yâ Ömer? Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” Ömer
cevap verir: “Evet, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyorum.”21
“Gazabından affına sığınıyorum.” der gibi vebadan uzaklaşır. Ve sonra da Ebû
Ubeyde’ye mektup yazar: “Mektubumu alır almaz derhâl gel!” Ömer’in Ebû Ubeyde’ye
ihtiyacı vardır. Resûlullah’ın, “Emînün Hakkan” (Gerçekten güvenilir bir
insandır.) dediği, böyle tavsif ettiği bu büyük insana ihtiyacı vardır. “Nâmemi
alır almaz derhâl yola çık.” diyordu. Ebû Ubeyde okuduktan sonra nâmenin
arkasını çevirir ve oraya şu tarihî sözleri yazar: “Ey Ömer, ben şu anda ordumun
içindeyim ve huzurluyum. Veba hastalığının kasıp kavurduğu ordunun içinde
teselli verici bir kumandan lazım. Biliyorum ki beni ordumdan uzaklaştırmak
istiyorsun. Çünkü hastalığın bana isabet etmesinden endişe ediyorsun ama ben
huzur içindeyim.” Nâme Ömer’in eline ulaşıp da Ebû Ubeyde’nin yazdıklarını
okuyunca Ömer hıçkırıklarını tutamaz.
Şimdi Ebû Ubeyde’nin sa’y u gayretleri boşa mı gidecek? Gözyaşları boşa mı
gidecek? Gönüllerini bir mızrap hâline getiren, hak diye inleyen insanların iç
ıstırapları, ceyhun olan gözyaşları boşa mı gidecek?
Eracif içinde canlı yaratan… En kıymetsiz şeyleri değerlendiren… En küçük
seslere cevap veren… En ehemmiyetsiz arzuları yerine getiren Hazreti Allah, Ebû
Ubeyde’nin sesine kulak vermeyecek mi? Ömer’in feryadını dinlemeyecek mi?
Nebinin arzu ve isteklerini yerine getirmeyecek mi?
Yığın yığın çilekeşler, yığın yığın mustaripler, yığın yığın hayatın yükünü
sırtında taşıyan büyük insanlar, içyapıları itibariyle cihanlara sığmayan bu
büyükler sa’y etmişlerdir, gayret etmişler, ellerinden geleni sonuna kadar
yapmışlardır.
وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى
“İnsana sa’yinden, çalışıp yaptığından başka ne vardır?”
وَاَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرٰى
“Yaptığı sa’yin, işlerinin neticesi ona gösterilecektir.”
ثُمَّ يُجْزٰيهُ الْجَزَٓاءَ الْاَوْفٰى
“Mevla-yı Müteâl, en âlâ şekilde, eksiksiz ve kusursuz olarak sa’y eden herkesin
sa’yinin karşılığını tam olarak verecek, yerine getirecek; o talihli kimseleri
mesut ve bahtiyar kılacaktır.”
Cenab-ı Hak kulağı sağır, gözü kör, aklı gözüne inmiş, her şeyi maddede arayan
şu asrın materyalist insanlarına bu hak ve hakikatleri duyursun. Secdesiz
başlara, paslı vicdanlara, ölü duygulara hüşyarlık ihsan eylesin, onları
uyandırsın.
Âmîn.
3 Şubat 1978, Merkez Camii, Bornova-İzmir
19 ed-Deylemî, el-Müsned 5/348; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 7/109.
20 Buhârî, eshabu’n-nebî 22, ahbâr 1; Müslim, fezâilü’s-sahabe 55.
21 el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 7/217; İbn Abdilberr, et-Temhîd 8/368
Dünyadayken Âhireti Kazanmak
اِنَّ اللهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْـفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ
لَهُمُ الْجَنَّـةَ
“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği Cennet
karşılığında satın almıştır.” (Tevbe Sûresi, 9/111)
Muhterem Müslümanlar!
Hakiki fazilet, gerçek fedakârlık, ancak Allah’a ve âhirete inanma sayesinde
elde edilebilir. İnsan, Allah’a ve âhirete inandığı nispette faziletli ve
fedakâr olabilir. Fedakârlıkta bulunduğu hususların bâd-ı heva (boşa)
gitmediğine inandığı nispette fedakârlık yapabilir. Gençliğini, bir ideal uğruna
feda ederken… Sıhhatini, bir dava uğrunda kaybederken… Hayata ait her şeyi yüce
bir dava uğruna terk edebilir. Bunu rahatlıkla yapabilir, çünkü Allah için
verdiği şeyleri Allah’a satmıştır ve karşılığında da O’nun Cennet’ini alacaktır.
Kur’ân’ın sarih âyetlerinin bu husustaki beyanları; âhiret uğruna her şeyini
feda eden bir insanın, feda ettiği şeyleri öbür âlemde bâki surette alacağına
işaret etmektedir.
İnsan, inandığı şeye bel bağladığı, gönül verdiği nispette, ruhuna kadar seve
seve her şeyini feda eder. Onun için vatanperverlik, milletseverlik gibi bütün
faziletlerin temelinde Allah’a ve âhirete iman yattığı nispette o iş devamlı
olmuş, hasbî olmuş ve fazilet dairesi içinde cereyan etmiştir.
Her yüce hissin, her meziyetin temelinde Allah’a ve âhirete iman yattığı gibi,
milliyetperverliğin, vatanseverliğin temelinde de bu fazilet hissi yatmaktadır.
Allah’a gönül verildiği nispette… Ölüp de dirildikten sonra orada iyi-kötü her
şeyin hesabını vermeye bel bağlanıldıktan sonra her şey fazilet çerçevesi içinde
cereyan edecektir
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), gayret ve himmetini bu hususa teksif
buyurmuş, yetiştirmek istediği cemaatin himmetini de bu noktada toplamış, onlara
bu büyük dersi vermiş, diğer dersleri tâli saymıştı.
Bir cemaatin, böylesine sağlam bir mana yapısına sahip olursa halledemeyeceği
mesele yoktur. Milletinin refah ve saadeti için kafa ve karın sancısı çeken
fertlerin halledemeyecekleri bir mesele yoktur. Uhrevî meseleler bir tarafta
dururken dünyevî menfaatleri aşamamış, dünya ve madde karşısında dize gelmiş
insanlar ise hiçbir meseleyi halledemezler. Unutmayalım ki fazilet, iyilik
hisleriyle dolup taşan, kalbi imanla dolu bulunan bir avuç insan… Atında eyeri
olmayan, atının başında zimam taşımayan, kılıcında kını bulunmayan, baldırı
çıplak bir avuç insan, insanlığın kaderi üzerinde rol oynamış, beşerin makûs
talihini değiştirmiştir, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmıştır.
Onların bağı-bahçesi yoktu… Onların hanı-hamamı yoktu… Onların fabrikası,
atı-arabası yoktu… Onların kalbi imanla doluydu. Hissiyatları âhirete
müteveccihti. Sıkı bir rabıtaları vardı Allah’la. En büyük müşküller,
çözülmesine imkân ve ihtimal verilmeyen problemler rahatlıkla çözülürdü bu
imanlı insanların elinde.
Sahabe her şeyi imanıyla hallediyordu. Kafa ve karın sancısı çektiği için…
Yurdunu yuvasını terk etmeye âmâde yaşadığı için dünyada şahsı adına taş taş
üstüne koymuyordu. Gayesi yalnızca Allah, Resûlullah ve vatandı.
Gönüllerin tekrar salâha kavuşacağı, şahsı adına taş taş üstüne koymayan
insanların arz-ı didâr edeceği (ortaya çıkacağı) güne kadar ayakta gezmeye
yeltenen beşer, solucanlar gibi sürünüp duracaktır.
Fedakâr ve hasbî gönüller istiyoruz. Kimdi Resûl’ün etrafındaki hasbî, fedakâr
insanlar? Bu insanları hutbenin başında okuduğum Kur’ân âyetinin altında
bizatihi size tablolaştırayım:
Süheyb-i Rûmî diye bildiğimiz Süheyb b. Sinan. Rumların içinde uzun süre
kaldığından ve Rumca bildiğinden ötürü Süheyb-i Rûmî dediğimiz Süheyb b. Sinan.
Memleketi Romalılar tarafından işgal edilince Süheyb de ailesiyle birlikte esir
edilerek Rum diyarına götürülmüş. Daha sonra Abdullah b. Cüd’an tarafından satın
alınarak Mekke’ye getirilmiş. O, dünyasını kurtarmaya çalışırken âhiretini
kurtarma imkânları kendisine bahşedilmiş. İnsanlığın İftihar Tablosu ile karşı
karşıya gelmiş. O, hürriyetini ararken maddî ve manevi plânda gerçekten
insanları esaretten kurtaran Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile
karşılaşmış.
Süheyb kendisini nefsinin, arzularının esaretinden, behimî hislerinin
esaretinden, şehevanî duygularının esaretinden, dünya karşısında serfüru etmenin
esaretinden, maddenin kavgasını yapma gibi pespaye şeylerin esaretinden
kurtaracak mürşid-i ekmel, büyük halaskâr Hazreti Muhammed ile karşılaşmış.
Bin kuşku ve tereddütle, gizli gizli, o büyük mürşidin oturduğu evin kapısına
kadar gidebilmişti. O gün kapının önünde başka bir genç, bir civanmert daha
fırsat kolluyordu ki kapı açılsın da içeriye girsin. Bu da tıpkı onun gibi başka
bir şeyi aramak için oraya gelen Yasir’in oğlu Ammâr idi. Hürriyete kavuşmuş bir
esir ve başka bir esirin oğlu, İbn Erkam’ın kapısının önünde yüz yüze gelince
birbirlerine niçin burada olduklarını sordular.
Kinle bilenen, sinesi gayzla dolup taşan kişiler haberdar olabilir endişesiyle
neden sonra birbirlerine açılabildiler. Her ikisi de aynı şeyi düşünmüştü:
“Şöyle bir içeri girmeyi düşünmüştüm… Girip de şu adam ne konuşuyor bir
dinleyeyim!” Ve iki kardeş, esarette iki yoldaş Nebiler Nebisi’nin yanına
girdiler… Huzurda doldular. Bundan sonra bir daha o huzuru hiç terk etmediler.
Yepyeni bir hayatın erkân ve prensiplerine muttali olmak için bu dershanede
dersleri sıklaştırdılar ve sık sık Allah Resûlü’nü ziyaret ettiler.
Çile, ızdırap, işkence… Hiçbir şey onları yollarından çeviremedi. Nihayet hicret
emri gelip de herkes birer ikişer Medine’ye göç etti. Süheyb göç etmemekte ısrar
ediyordu. “Resûl-i Ekrem, Ebû Bekir, ben, üçümüz beraber gideceğiz.” diyordu.
Resûl-i Ekrem herkese izin vermişti ve gidebilenler de gitmişti. Fakat Süheyb
sonuna kadar Peygamberimiz’in yanında kalmayı tercih etti.
Zeki insandı, Rumların içinde ticareti öğrenmiş, Mekke’de kısa zamanda epey para
da kazanmıştı. Malı mülkü, altınları vardı. Resûl-i Ekrem’le beraber Mekke’ye
gidecekti. Bu arada her şeyini saklamış, muhafaza etmişti.
Süheyb, henüz Mekke-i Mükerreme’den ayrılamamıştı. Nihayet bir fırsatını buldu,
atına atladı ve Medine’ye doğru azm-i râh etti (yola çıktı). Onun Mekke’den
ayrıldığını gören müşrikler hemen takibe koyuldular. Müşriklerin yaklaştıklarını
görünce Süheyb, sadağına elini attı, okunu hazırladı ve şöyle dedi:
“Biliyorsunuz ki attığım ok yerini bulur. Allah’a yemin ederim ki sadağımdaki
oklar bitene kadar size teslim olma niyetinde değilim. Oklar bitince de kılıcımı
çekerim. Belki beni öldürürsünüz belki de ben sizi haklarım ama elinize bir şey
geçmez. Gelin, benim yakamı bırakın. Ben Medine’ye, Resûl-i Ekrem’e gidiyorum
ama isterseniz servetim falan yerdedir, altınlarımı filan yerde sakladım. Gidin
alın onları, beni bırakın.”
Müşrikler böyle bir teklife sıcak baktılar ve Süheyb’in yakasını bıraktılar.
Süheyb, koşa koşa Kuba’ya geldi. Kendi kendine söz vermiş; Medine’ye Resûl-i
Ekrem’le beraber gireceğim, demişti. Bu yüzden Kuba’da Allah Resûlü’ne yetişince
çok sevindi. Allah Resûlü, daha o yanına yaklaşırken şöyle buyurdu:
“Rabiha’l-bey’ yâ ebâ Yahyâ” “Çok kârlı bir ticaret yaptın! Ticaretin mutlu ve
bereketli olsun ey Ebû Yahya.” Malını mülkünü verdin, ancak âhireti aldın.
Malını mülkünü verdin, ancak Resûllullah’a kavuştun. Malını mülkünü verdin, ama
karşılığında Allah’ın hoşnutluğunu kazandın. “Rabiha’l-bey’ yâ ebâ Yahyâ!”
İşte gerçek Mümin, dünyada böyle bir ticaret yoluna koyuluyor.
اِنَّ اللهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْـفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ
لَهُمُ الْجَنَّـةَ
O, Cennet karşılığında malını ve canını veriyor… Seve seve ölüme âmâde hâle
geliyor… Resûlullah’ın bu hasbî cemaati tereddütsüz, gözünü kırpmadan
çoluk-çocuğunu Mekke’de bırakacak, malının yerini müşriklere söyleyecek, gidip
de söylediği yerde altın ve gümüş hazinelerini bulunca doğru söylemiş diye
onları dahi gıptaya ve hayrete sevk edecek Süheyb b. Sinan.
Dünyanın üzerine, beşerî kaprislerinin üzerine, şahsî hislerinin üzerine, şahsî
refah ve saadeti adına her şeyi terk etmek suretiyle, rahmetin pak dâmenine
dudaklarını yapıştırıyor, “Madde adına her şeyi bıraktım ama Allah’ım Sen varsın
ya!” diyerek Allah’a vâsıl oluyor.
Süheyb, öyle yüce bir noktaya ulaşıyor ki bu, manevî terakkide bir doruk
noktasıdır. Sinesinden hançeri yiyen Hazreti Ömer, acaba yerine kimi tavsiye
edecek diye bekleyenlerin endişeli bakışlarına bir nazar atacak ve “Süheyb’e
söyleyin benim yerime namaz kıldırsın.” diyecektir. Hazreti Ömer’in, o yaralı
aslanın hastalığı esnasında sahabe-i kiram cemaatine namaz kıldıran Süheyb b.
Sinan’dır.
O, faziletin bu denli zirvesine ulaşmıştı… İçte derinleşmişti… Şekil insanı
değildi; gönül insanı, aşk insanı, heyecan insanıydı.
Muhterem Cemaat!
Müslümanlık bir gönül işidir. Şekil, o gönül heyecanının ifadesi olduğu nispette
makbuldür, yoksa öbür türlüsüne itikadî münafıklık veya amelî münafıklık denir.
Allah, günümüz Müslümanlarına da bu şuuru, bu anlayışı ve bu basireti ihsan
eylesin. Şeklen Müslüman görünen bizleri; saçımızla, sakalımızla, tesbihimizle
kendimizi layık gördüğümüz İslamî dairede işin kemaline erdirsin, taklitçilikten
kurtarsın inşâllahu Teâlâ.
Âmîn.
20 Ocak 1978, Merkez Camii, Bornova-İzmir
İç Muhasebesi
اِنَّ اللهَ مَعَ الَّذ۪ينَ اتَّـقَوْا وَالَّذ۪ينَ هُمْ مُحْسِنُونَ
“Allah, fenalıktan korunanlar, takva dairesinde bulunanlar ve hep güzel
davrananlarla beraberdir.” (Nahl Sûresi, 16/128)
Muhterem Müslümanlar!
Bir bütün, o bütünü oluşturan parçaların sıhhatiyle sıhhatlidir. Bir cemiyet, o
cemiyeti teşkil eden aile yapısının sıhhatiyle sıhhatlidir. Fertler sağlam
ruhlu, sağlam karakterli, sağlam dimağlı, sağlam maneviyatlı olduğu sürece aile
de kendi kendine sıhhat kazanacak ve bu sıhhatlı oluş, toplumun bütün
tabakalarına sirayet edip etkileyecektir. Aşağıda yani toplumda mesele ihmal
edildiği zaman yukarıda çare aramak, kendi kendini aldatma ve oyalamadan başka
bir şey değildir.
Bir toplumun içinde toplumu bölen, parçalayan dış bir müdahale, yabancı bir
parmak, aykırı bir fikir, yanlış bir ideoloji bulunduğu müddetçe siz o cemiyette
hiçbir şey yapamazsınız. O, dupduru hâle gelmedikten, safileşip
berraklaşmadıktan sonra orada yol alamazsınız. Onun için, hedefi bir şey yapmak
olan bütün fertler, cemiyetler, bir şey yapmayı hedef edinmiş bütün müesseseler,
hususiyle maarif yuvaları, işi parlamenter seviyede ele almak isteyenler bu
gerçeğe çok dikkat etmelidirler. Bu İslamî cemiyet yapısının içine yıkıcı ağyar
parmağı girerse, ağyarın ateşine yananlar cemiyetin içinde bulunursa, katiyen
bilsinler ki, bunun neticesi iflastır, perişaniyettir, sergerdan olmaktır. Bu,
dilenciliği artırmaktan başka bir şeye yaramaz.
Muhterem Müslümanlar!
Heptencilik havası içinde müminin, iç durumuyla dört dörtlük Müslümanlığa
yeniden dönmesi, teşkil edeceği bütünün mükemmel bir parçası hâline gelebilmesi
için lazım gelen gayreti göstermesi gerekmektedir. Şunu unutmamak gerekir ki;
cihan fatihlerinin atının sırtında eyeri yoktu, atlarının ağzında zimamı yoktu,
kılıcının kını yoktu… İşte bu fakir insanlar cihanı fethediyor, orduları dize
getiriyor, beşerin problemlerini hallediyor, yeni bir medeniyetin temelini
atıyordu. Biz ise en küçük bir meselenin dahi üstesinden gelemiyoruz… Niçin?
Siz isterseniz başka şeylere verin ama ben onlardaki dinamizmin temelinde
şunları görüyorum: İç ve dış saffeti, gönül duruluğu, Hakk’a bel bağlama,
öldükten sonra dirilmeye hakikaten inanma. Sadece bir misal belki size çok şey
ifade edecektir:
Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nur meclisi her geçen gün inkişaf
ediyor; az önce arz ettiğim eyersiz ve zimamsız atlılar, kınsız kılıçlılar gün
geçtikçe çoğalıyordu.
Vaziyet ve gidişatı herkes anlamasa bile tohumu toprağa atan Zat durumu öyle iyi
idrak etmişti ki; onlara vaatlerde bulunurken işin encamından (sonucundan) gayet
emindi. Neticenin lehlerinde olacağından gayet emindi. “Allah bu işi
tamamlayacak fakat siz acele ediyorsunuz.”22 buyurmaktaydı.
Bu nurdan hâlenin inkişafı, bir kısım şom ağızları, kem gözleri İslam’ın
aleyhinde gayrete getirmiş, ona kötülük yapmaya sevk etmişti. İçlerinde,
Müslüman olup ileride İslam’ın yükünü sırtına alacak kimseler de vardı. Bu
muvakkat (geçici) talihsizler arasında bulunanlardan bir tanesi de Amr b. Âs’tı.
Müslüman olduktan sonra vefat edeceği âna kadar son derece haysiyetli bir hayat
yaşamıştı. Daima sözü dinlenen; dirayet ve kiyasetiyle ağırlığı olan bir insan
olarak tarihe geçmişti.
Resûl-i Ekrem devrinde aldığı fetih vazifesini Hazreti Ömer devrinde doruk
noktaya ulaştırmış; Afrika, İslam’ın kılıcı karşısında dize gelmişti. Sırtı yere
gelmeyen bu büyük kumandan, gün gelmiş, yaşlanmıştı, son nefesini vermek
üzereydi. Mevla’nın huzuruna gidebilmenin heyecanıyla rengi kaçmakta, dudakları
burulmakta, ara sıra kendinden geçmekteydi. O sırada yanında bulunan oğlu sordu:
“Babacığım, seni fazla heyecanlı görüyorum. Hâlbuki ölürken heyecan duyanları
kınardın?” Amr, hıçkırıklarını tutamadı. Gözyaşlarını belli etmemek için
arkasına döndü. Ardından yüzünü oğluna doğru çevirdi ve sergüzeşt-i hayatını ana
hatlarıyla anlatmaya başladı:
“Oğlum! dedi. Hayatımın en kötü devresinde ben, Allah Resûlü’nün; nurla, irfanla
gelen O insanın karşısında yer aldım. O’nun karşısında olmayı âdeta vazife
bildim. O kadar haşin, o kadar hırçın, o kadar nankör, o kadar cüretkâr, o kadar
terbiyesiz idim ki; O’nun, amcasının oğlunu başına koyarak Habeşistan’a
gönderdiği kafilenin bir Hıristiyan tarafından dahi himaye görmesine tahammül
edemedim. Ta oralara gittim. Habeş hükümdarını ikna etmek için ne diller döktüm
ne gayretler sarf ettim. Ama Allah Müslümanları himaye etti. Ben eli boş
Mekke’ye geri döndüm…
Küfrüm, dalaletim, tuğyanım, içimde ızdıraplar meydana getiriyordu. Fakat o
büyük hakikat güneşi karşısında buzdan dağların tahammül etmesine imkân yoktu.
Nihayet benim de içim eridi. Âdeta içimde çağlayanlar meydana geliyordu.
İçimdeki bu şiddet ve bu arzunun önüne geçemez oldum. Bir gece vakti Mekke’yi
terk etmeye karar verdiğimde çıktığım bir duvarın üzerinden uzakta Halid b.
Velid’in de aynı heyecanla Medine’ye doğru azm-i râh ettiğini (yola koyulduğunu)
müşahede ettim. Bin bir endişe ve korku içinde yüz yüze geldik. İkimiz de
niyetlerimizi gizliyorduk. İkimizin hedefi de Medine’ye gitmekti ama neden sonra
ancak birbirimize açılabildik. Ve sonra da sarmaş dolaş olduk. Küfürde iki
candaş iken Hazreti Muhammed’e gitme yolunda, dünyasını ve âhiretini mamur etme
yolunda sarmaş dolaş olmuştuk.
Ölümle bitmeyen bir hayatın müjdesini getiren insana gidip O’na inkiyad etme,
O’na bağlanıp itaat etme yolunda sarmaş dolaş olduk.
Biz Medine’ye doğru yol alırken, zaman ve mekân üstü varlıklar tarafından bizim
haberimiz çoktan oraya ulaştırılmıştı.
Medinelilerin, Kuba’da O’nu karşıladıkları gibi bizi de naatlarla
karşılıyorlardı. Anladık ki Nebiler Nebisi hoşnuttu. Anladık ki gönlü bizim için
fethedilmişti. Yanına vardığımızda bizi çok güzel karşıladı. Tebessüm ede ede
sinesine bastı.
Ah keşke o dakikada ölseydik. Her şeyimiz mamur idi. Ben Resûl-i Ekrem’in elini
tuttum, ona biat ediyordum. Bu kuvvetli ele tutunduğum zaman biliyordum ki bu
yol Cennet’e çıkacak. Bu yüzden Resûlullah’ın elini sıktıkça sıkıyordum. Benim
farklı bir arzumun olduğunu anlayan Allah Resûlü:
“Mâzâ ta’nî yâ Amr?” (Ne demek istiyorsun ey Amr!) buyurdu. Ben:
“Beni bağışlayasın yâ Resûlallah” dedim.
Bu bağışlanmanın manası, öbür âlemde mesut olmak; şefaatine nail olmak;
Cemalullah’ı müşahede edecek ufka ulaşmaktı. Dedi ki:
“Bilmiyor musun yâ Amr! İslamiyet’in; “Lâ İlâhe illallah Muhammedün Resûlullah”
hakikatinin, geçmişte olan bütün seyyiatı sileceğini bilmiyor musun?”23
O kadar mesut olmuş, bu beşaret karşısında o kadar sevinmiştim ki…
Ah evladım! Keşke o dakikada ölseydim. Hayatımın bu devresinde Resûl-i Ekrem
başımızdaydı. İçimizi O’na açıyorduk. Fetih orduları içinde gidecek olursak her
emri bizzat O’ndan alıyorduk. Bizim için huzurlu bir dönem başlamıştı. Bu dönem
Cennetlere tercih edeceğimiz bir dönemdi.
Aradan aylar geçti, yıllar geçti. O, aramızdan çekip gitti. Her şeyde bir
muğlaklık, bir belirsizlik meydana geldi. Artık her şeyi olduğu gibi
göremiyorduk. Her şeyde bir bulanıklık müşahede ediyorduk.
Bu dönemde bilmeyerek bazı hâdiselerin içine girdik. Siyaset dedik… İdare dedik…
Doğruyla yanlışın birbirine karıştığı muğlak bir kısım hâdiselerin içine
dalıverdik.
Şu anda hâlimin ne olduğunu, nerede bulunduğumu bilemiyorum oğlum!
Resûlullah’tan ne kadar uzaklaştım?
Cennet’e liyakatten ne kadar uzaklaştım?
Allah’tan ne kadar uzaklaştım?”
Son sözlerini söyleyemedi ve yine oğlundan gözyaşlarını gizlemek için arkasına
döndü.
Öbür tarafa, öldükten sonra dirilmeye harfiyen inanmış olmanın verdiği
hassasiyetle muhasebesini yaptıktan sonra son soluklarını da yastığa
yükleyiverdi. Ve Mele-i A’lâ’ya yükseliverdi. Cenab-ı Hak öyle temiz bir akıbeti
cümlemize nasip eylesin.
Muhterem mümin!
Herkes, yaşadığı hayatta, bilemediği girizgâhlarda ne durumda olduğunu merak
ediyor. Bizler de nerede durduğumuzu merak ettik mi hiç?
Allah’la aramızda olan mesafe bakımından nerede olduğumuzu merak ettik mi hiç?
Resûl-i Ekrem’le aramızda olan mesafe bakımından nerede olduğumuzu merak ettik
mi hiç?
Cennetle alâkamız noktasından nerede olduğumuzu merak ettik mi hiç?
Seyyiatımızın, sırtımızda ağır bir yük hâlinde mevcudiyetini hissettik mi hiç?
Etmediysek, aşmamız gereken daha çok uzun mesafeler var demektir. Etmediysek
geçmemiz gereken çok zikzaklar var demektir. Bu yol çok uzun; çok menzili var.
Bunları aştıktan ve geçtikten sonra gönül huzuru içinde Allah’a vâsıl olacak,
gerçek saadeti elde edeceğiz.
Nedir devleri dize getiren?
Nedir gözünü budaktan esirgemeyen insanların içinde endişe yelleri estiren?
Öldükten sonra dirilmeye olan inançları ve hayatlarının hesabını, o hayatı
bahşedene verme duygu ve düşüncesidir.
Hayatı bize bahşeden Hazreti Allah, bahşettiği hayatın her lahzasının hesabını
bizden soracak, verdiği şeyleri teker teker geri alacaktır. İşte onun endişesini
içinde taşıma, devleri dize getiriyor, bülbülleri dilsiz yapıyordu. Afrika’nın o
koca fatihini bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlatıyordu.
Ama bu ağlama ne tatlı bir ağlamadır!
Mevla’ya hesap verecek olmanın endişesini içinde duyup da ağlama ne tatlı bir
ağlamadır!
Samimiyetle böyle ağlamayı Allah hepimize nasip etsin!
Âmîn.
27 Ocak 1978, Merkez Camii, Bornova-İzmir
22 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 5/215.
23 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/198, 204, 205; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ
9/98, 123.
En Güzel Hediye
قَدْ عَلِمْنَا مَا تَـنْـقُصُ الْاَرْضُ مِنْهُمْۚ وَعِنْدَنَا كِتَابٌ حَف۪يظٌ
“Biz, toprağın, onlardan neleri eksilttiğini kesinlikle bilmekteyiz. Yanımızda o
bilgileri koruyan bir kitap vardır.” (Kâf Sûresi, 50/4)
Muhterem Müslümanlar!
Bir insanın, kendi yakınlarına, ailesine, memleketine yapacağı en büyük iyilik,
takdim edeceği en mukaddes hediye, onların dünyevî ve uhrevî saadetlerine vesile
olmaktır. Öyleyse sizler de bayramda hediye verir gibi, her günü bayram sayarak,
yakınlarınıza Allah nazarında en kıymetli şeyleri veriniz.
Meseleyi daha geniş planda ele alarak topyekûn insanlığa bu türlü hediyeleri
takdim ediniz. Onlara çerez nevinden, hemen tükenecek şeyleri değil; kaldıkça
revnakdarlığı (güzelliği, tazeliği) artacak, her seferinde yeniden çiçek açacak,
boy verecek, semalara doğru ser çekecek, hem dünya hem de âhiret mutlulukları
için bir şeyler ifade edecek hediyeler veriniz.
İşte on dört asır evvel Peygamber’in içinde düğüm düğüm olan, onu daima meşgul
eden büyük dava da budur. Bu davayı gerçek manada kavramış bir cemaat varsa o da
ashâb-ı kiram (radıyallahu anhum) hazerâtıdır. Onların içinde de yine bir dert
olarak mevcudiyetini hissettiren dava budur.
Anne-babama âhirete giden yolu göstermek, amcalarıma, yengelerime âhirete giden
yolu göstermek, evlatlarıma âhirete giden yolu göstermek, milletime ve bütün
insanlara âhirete giden yolu göstermek, onların dünyevî huzurlarını, kalp
emniyetlerini, iç huzuru içinde bulunmalarını ve âhiret saraylarından, saadet
bağ ve bahçelerinden gerektiği gibi istifade etmelerini temin etmek…
On dört asır evvel Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu büyük
vazifesini idrak etmiş olmanın şuuru içinde yakın uzak herkesin uhrevî saadetine
vesile olmaya çalışıyordu. Her durumda kendisini himaye eden amcası Ebû Talip bu
sırada ruhunu Allah’a teslim etmek üzereydi. Ebû Talip tam kırk sene dizini ona
yastık, sinesini de döşek yaptı. Ebû Talip’in çevresinde bütün insanlığı
aydınlatacak bir şem’a yanıyor, etraftan herkes pervaneler gibi o şem’aya pervaz
ediyordu. Ne var ki kendisi bu ışıktan istifade edememişti. Öte yandan Efendimiz
için, cibillî bir yakınlığın ifadesi olarak sinesini sıcak bir döşek hâline
getiriyor, dehrin hâdiselerine karşı elini kolunu kalkan yapıyor; O’na gelip
toslayan belalara karşı göğsünü geriyordu.
Ne acı hakikattir ki bu kadar iyiliğine rağmen demesi lâzım gelen şeyi
diyemediği için ruhunu Allah’a teslim ettikten hemen sonra Resûl-i Ekrem
(sallallâhu aleyhi ve sellem), son nefesinde kelime-i şehadet getirmediğini
üzülerek ifade edecektir.
Himaye fayda etmiyordu. Resûl-i Ekrem’e iyilik yapmıştı ancak bu iyiliklerinin,
âhireti adına fayda vermesi için, iman etmesi gerekiyordu. Yaptığı iyiliklerin
belki sadece azab-ı ilahiyi hafifletici mahiyette bir faydası olmuştu.
Ebû Talip ruhunu Allah’a teslim ederken, Allah Resûlü başında feryat ediyordu:
“Amca ne olur bir kerecik ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedun Resûlullah’ deyiver.
Deyiver de âhirette sana şefaat edebileyim.”
Lâ ilâhe illallah Muhammedun Resûlüllah, bir anahtardır. Kilitleri açan bir
anahtar. Söylediğin zaman benim kollarım açılıverecek ve arkadan seni tutacağım.
Ama bunu demezsen kollarım bağlıdır; sana yardım edemem.
Ey insan! Nefsini Allah’tan satın alacak, kurtaracaksın…
Bu satın almanın bedeli ise “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Resûlullah”tır.”
Resûl-i Ekrem ısrar ediyordu. O ise O’nun yüzüne bakıyor ve “Oğlum haklısın!”
diyordu. Ama ‘Haklısın’ sözü kâfi değildi.
Ebû Cehil ve emsali küfrün önderleri, Ebû Talip’in başında, “Babanın, dedenin
dininden dönmek mi istiyorsun?” diyerek şeytanlıklarını icra ediyorlardı.
Kaderin garip cilvesi, Ebû Talip’in son sözleri şu oldu: “Ene alâ dîni
Abdi’l-Muttalib” (Ben, İslam dini üzere değil Abdülmuttalip’in dini üzerine
ölüyorum).24
Resûl-i Ekrem, amcasının yanından mahzun kalkıyordu. Çünkü davası bu idi. 40
sene boyunca kendisine iyilik yapmış insanın uhrevî saadetine vesile olmak,
âhirette ona şefaat etmek istiyordu.
Mahzundu Resûl-i Ekrem… Ona en büyük hediyeyi verememişti…Elinden tutup onu iç
huzuruna, hidayet ufkuna kavuşturamamıştı. Son vazifesini yapacaktı; ama Ebû
Talip yaşadığı gibi ölüyordu.
Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolursunuz.
Nebiler Nebisi’nin, o Zât-ı Mualla’nın mübarek hanesi içinde ölseniz dahi,
demeniz gerekeni demedikten sonra kurtulamazsınız. Onun için mahzundu.
Ne zaman sonra Ebû Bekir Sıddîk’i görürüz…
Mekke fethine kadar karı-buzu çözülmeyen bir babası vardı, Ebû Kuhâfe…
Ebû Kuhâfe ancak, وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ ف۪ى د۪ينِ اللهِ اَفْوَاجاً
“İnsanların fevc fevc Allah’ın dinine girdiklerini görürsün.” (Nasr Sûresi,
110/2) sırrı zuhur ettiği zaman Müslüman oldu. Kitle ruh hâleti meydana gelip
Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkaniyeti ictimaî hayatta
dahi kendisini gösterdikten sonra İslamiyet’e girdi.
Hâdise şöyle cereyan etmişti:
Talihli evlat Hazreti Ebû Bekir, âmâ babasının elinden tutmuş, huzur-u
Risalet-penahiye getirmişti. Resûl-i Ekrem’in önüne babasını oturttu.
“Babam size biat etmeye geldi yâ Resûlallah!” dedi ve ardından hıçkırıklarını
tutamadı.
Resûl-i Ekrem, “Ebâ Bekir! Niçin ağlıyorsun; sevinmeli değil misin? Baban, ‘Lâ
ilâhe illallâh Muhammedun Resûlullah’ dedi.” buyurdu. Ebû Bekir’in cevabı
etkileyici idi:
“Ya Resûlallah! Ben, babamın yerinde amcan Ebû Tâlib’in olmasını çok arzu
ederdim. Babam Müslüman oldu ama 40 sene sana ve Müslümanlara kol kanat geren
Ebû Talip o anahtar cümleyi söyleyemedi. Senin, şefaat elini uzatabileceğin hâle
gelemedi. Âhiretini kurtaramadı. İşte ben bunun için ağlıyorum.”
Amcasını hatırlayan Resûl-i Ekrem bu sözleri duyunca hüzünlenmiş ve O da
hıçkırıklarını tutamamıştı.
Mümin için haşre inanma her şeydir. Öldükten sonra dirilmeye inanma her şeydir.
Muhterem Müslümanlar!
Henüz dünya hayatındayken toplum olarak ‘öldüğümüz’, sahip olduğumuz o İslamî
ruh ve manayı kaybettiğimiz zamanlar vardır. Müslümanlar olarak ilim ve fikir
planında ‘mezara girdiğimiz’ dönemler olmuştur. İşte bu alanlarda dahi yeniden
dirilebilmemiz, yeniden bir ‘ba’s ü ba’de’l-mevt’e mazhar olmamız; haşir
akidesine, öldükten sonra dirilmeye olan inancımıza bağlıdır.
Öldükten sonra dirilmeye inanan insanlar bu vadilerde de yeniden bir haşr ü neşr
göreceklerdir. Bütün değer hükümlerine sahip yeni bir diriliş, bir varoluş
bekliyorsak şayet, bunu âhirete, öldükten sonra dirilişe inanan insanlar
gerçekleştirecektir. Burcu burcu âhiret kokanlar, dudağında Hakk’ın huzurunda
hesabı kazanmış olmanın tebessümünü taşıyanlar gerçekleştirecektir.
Cenab-ı Hak, insanlık için bir dirilişin, bir varoluşun bayraktarlığını yapan,
ufuktan ufuğa Allah’ın adını gezdirmenin liyakatini izhar eden insanımızın,
gerçek manasıyla ba’sü ba’de’l-mevte inanmak suretiyle bütün huzursuzluklarını
bertaraf kılsın… Yeni bir ba’sü ba’de’l-mevti onlar vasıtasıyla tekrar tahakkuk
ettirsin.
Âmîn.
13 Ocak 1978, Merkez Camii, Bornova-İzmir
24 Buhârî, tefsîru sûre (9) 16, (28) 1, eymân 19; Müslim, îmân 41.
İffet Duygusu
قَـدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَۙ اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ى صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَۙ
وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَۙ وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِلزَّكٰوةِ
فَاعِلُونَۙ وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَۙ اِلَّا عَلٰىٓ
اَزْوَاجِهِمْ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَاِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُوم۪ينَۚ
فَمَنِ ابْتَغٰى وَرَٓاءَ ذٰلِكَ فَاُوٓلٰئِكَ هُمُ الْعَادُونَۚ وَالَّذ۪ينَ
هُمْ لِاَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ
“Muhakkak ki müminler, mutluluk ve başarıya erdiler. Onlar namazlarında tam bir
saygı ve tevazu içindedirler. Onlar boş şeylerden uzak dururlar. Onlar zekâtı
ifa eder (kendilerini maddeten ve manen arındırırlar). Onlar mahrem yerlerini
günahlardan korurlar. Yalnız eşleri ve cariyeleri hariçtir. Çünkü bunu yapanlar
ayıplanmazlar. Ama bu sınırın ötesine geçme peşinde olanlar, işte onlardır haddi
aşanlar. O müminler üzerlerindeki emanetleri gözetirler, verdikleri sözleri tam
tamına tutarlar.” (Mü’minûn Sûresi, 23/1-8)
Muhterem Müslümanlar!
Kur’ân-ı Kerim, dünyevî ve uhrevî kurtuluşumuzu ve saadetimizi hazırlayacak
prensipleri bize getirmekte, onları yaşamamızı bizden istemektedir.
Allah, Mü’minûn Suresi’nin başında kurtulanların, felaha erenlerin vasıflarını
sayıyor.
Allah, felahı, hem dünya hem âhiret kurtuluşunu, günde beş defa huzuruna gelip
haşyet ve saygı dolu bir gönülle namaz kılmaya bağlıyor.
Allah, felahı, hiçbir işe yaramayan, bir kıymet ifade etmeyen işlerle, yani
mâlâyaniyatla iştigal etmemeye bağlıyor.
Allah, felahı, size verdiği bir kısım şeyleri O’nun yolunda sarf etmeye, yine
dini o istikamette i’lâ edip yüceltmeye bağlıyor.
Ve yine Allah, felahı, ırzınızı ve namusunuzu koruma hususundaki
hassasiyetinize, namuslu ve iffetli yaşamanıza bağlıyor.
Kur’ân-ı Kerim ferdin hayatını, ailenin hayatını, milletin hayatını bunlara
bağlamış ise Allah’a tâbi olan cemaate, Resûl-i Ekrem’in arkasında olan cemaate,
Kur’ân-ı Kerim’i dinleyen cemaate düşen şey de Kur’ân’a kulak vermek, Resûl-i
Ekrem’i dinlemek, Allah’ın emrine inkıyat etmek olacaktır.
Irzınızı, namusunuzu koruma hususunda hassasiyet göstereceksiniz. İffetiniz
mevzuunda hassas olacaksınız. Çocuklarınızın örfünüze, âdetinize, din ve
diyanetinize aykırı bir atmosfer içinde yetişmesine meydan vermeyeceksiniz.
Vermeyeceksiniz ki ileride size de millete de insanlığa da faydalı birer fert
olarak yetişsinler. Bunun için onların başıboş kalmasına müsaade etmeyeceksiniz.
Belki kayyum gibi arkalarına takılacaksınız. Mütemadiyen onları takip
edeceksiniz. İnhiraf edecekleri noktalarda ellerinden tutacaksınız. Devrin
kültürüne, ilim anlayışına, seviyesine, malumatına ve kalbî yapısına göre
onların imdatlarına koşacak ve içlerini aydınlatmaya, onları gerekli hususlarda
ikaz etmeye çalışacaksınız. Bu, milletinin istikbalini düşünen herkes için
gerekli bir vazifedir. Cenab-ı Hak bu vazifeyi bizlere idrak ettirsin.
Nesle onur vereceksiniz, iffet duygusu vereceksiniz. Gençlik, onur ve iffetinin
yıkılmasından öyle endişe edecek ki dünyanın yıkılması onun için o kadar
endişeye sebep olmayacak. İffetini kaybetme endişesiyle tir tir titreyecek,
adımlarını hassasiyetle atacak.
“Milletimin bir ferdi olarak kendime leke getirmiş olurum. Aileme leke getirmiş
olurum. Milletime leke getirmiş olurum ve etrafa leke saçan, mikrop dağıtan bir
unsur hâline gelmiş olurum.” endişesiyle yaşayacak, yanlış bir adım atmayacak.
Bu hassasiyetle mikrop üreten yerlerin önünden dahi geçmeyecek. Bu yerleri idare
eden insanların yanlarına uğramayacak. Zira Kur’ân’ın fermanında görüyoruz ki;
yolu Sakar’a (Cehennem’e) gidip dayanan, Cehennem’in sarp yokuşuna sardıran
toplulukların özelliklerinden biri de batakçılarla düşüp kalkmalarıdır.
Kur’ân’ın ifadesiyle onlar şöyle derler:
وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَآئِض۪ينَ
“Bâtıla, boş şeylere dalanlarla birlikte biz de dalardık.” (Müddessir Sûresi,
74/45)
“Hayatında hesap ve plan olmayanlarla arkadaşlık ediyorduk. Laubalilerle,
lâkaytlarla… Hayatlarına mâlâyani şeylerin hâkim olduğu insanlarla muaşeretimiz
vardı, dostluğumuz vardı. Beraber yiyip içer, beraber oturup kalkardık. İşte
Sakar’a girmemize, Cehennem’in bu sarp yokuşuna sardırmamıza sebebiyet veren
hususlardan bir tanesi buydu.” diyecekler. Demek ki böyle ortamlar, insanın
iffet ve namusuna leke getirebiliyor.
İffet ve namusa hassasiyet gösterme Kur’ânî bir meseledir.
Evet, Kur’ân’da Allah (celle celâluhu); kurtulanları, dünyada iyi bir millet
hâline gelerek felahı bulmuş, âhirette Cennet’e girerek felahı bulmuş, kurtuluşa
ermiş, saadeti elde etmiş olanları sıralarken, bu yolun erkânını sıralarken
وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ buyurur. “Onlar ki ırzlarını,
namuslarını koruma hususunda hassasiyet gösterirler; bir leke gelecek diye tir
tir titrerler.”
Bu husus, ailelerimizin içinde hâkim kılmamız gereken önemli esaslardan bir
tanesidir. Bir misalle meseleyi biraz daha açmak istiyorum:
Resûl-i Ekrem’in saadet hanesinde ırz ve namus hususunda hassasiyet hükümferma
idi. O, kendisi ne kadar iffetli ne kadar namuslu yaşamış ise öyle de yaşama
kararlılığı içindeydi. Onun iffetini anlatırken, bekâr bir kız gibi erkeklerin
karşısında dahi buram buram ter döktüğünü söylerler. Hazreti Hatice’den izdivaç
teklifi aldığı zaman sırılsıklam ter içinde kalmıştı; o kadar iffetliydi.
Allah Resûlü, yirmi beş yaşına kadar evlenmemişti. Bununla beraber hiç kimse
O’na, “Birisine kaşını kaldırıp da baktı.” diyememişti. O kadar iffetli, o kadar
namuslu yaşamıştı ki zamanla iffetin şahikasına yükseldi. Her mevzuda olduğu
gibi iffet mevzuunda da bizim için bir örnek oldu.
Allah Resûlü’nün her sefere gidişinde zevceleri arasında kur’a çekilir;
hangisine çıkarsa Allah Resûlü’ne o refakat ederdi. Hepsi Efendimiz’le beraber
bulunmayı çok arzu ederdi; ancak hepsini birden götürmek müşkilatlı olacağından
dolayı sadece bir tanesi giderdi.
Mustalikoğulları seferine gidilecekti. Çekilen kur’a Hazreti Âişe’ye çıkmıştı.
Vakayı bizzat Hazreti Âişe şöyle hikâye eder:
“Gittik, seferi yaptık dönüyorduk. Medine’ye yaklaştığımız bir yerde konakladık.
Ben o sırada hevdecimin içinden çıktım ve ihtiyacımı görmek için biraz
uzaklaştım. Hevdece geri döndüğümde kız kardeşimden aldığım gerdanlığın düşmüş
olduğunu fark ettim. Onu aramak için tekrar gittim. Geri döndüğümde kervanın
kalkıp gittiğini, göç ettiklerini müşahede ettim. Beni fark ederler de dönüp
gelirler diye bir taşın üzerinde oturup beklemeye koyuldum. Sabırla, tevekkülle
beklemeye başladım. Ancak benim olmadığımın farkına varamamışlardı. O günlerde
Resûl-i Ekrem’in evinde ne ocak yanar ne de yemek pişerdi. O kadar zayıf o kadar
nahiftik ki hevdecin içinde benim olup olmadığımı anlayamamış ve hevdeci içi boş
hâlde devenin üstüne koymuşlardı. Ben beklemeye durdum ve uykuya daldım.
Kendimden geçmişim. Birisinin “İnna lillahi ve innâ ileyhi râciûn” demesiyle
kendime geldim. Gözümü açar açmaz hemen peçeyle yüzümü kapayıverdim.”
Bu zat, orduyu geriden takip eden, bir şey unutulmuş mu unutulmamış mı, arkadan
kontrol eden Safvan b. Muattal’dı. Resûl-i Ekrem’in yakınında hizmet ederdi.
Meseleyle ilgili âyetler henüz inmeden, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve
sellem) onun hakkında, “Ben onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum.”25
buyurmuştu. Biz Resûl-i Ekrem’in evi içinde onun böyle tanındığını görüyoruz.
Hazret-i Aişe yaşadıklarını anlatmaya devam ediyor: “O, beni devesine bindirdi.
Devenin zimamından tuttu, yola koyulduk. Orduya yetiştik; ondan sonra helâk olan
oldu. Hakkımda dedikodu çıkardılar. Dedikodu yapanların başında da Abdullah b.
Übeyy b. Selûl geliyordu. Birkaç saf Müslüman da buna inanmıştı. Benim hiçbir
şeyden haberim yoktu. O şekilde Medine’ye kadar geldim. Dedikodu her gün
büyüyormuş. Ben farkında dahi değildim. Medine’ye döndükten sonra bir hastalığa
tutulmuştum. Nekahet (iyileşme) devresinde, hakkımdaki dedikodulara inanan
müminlerden biri olan Mistah’ın annesiyle dışarıya çıkmıştım. Yolda bir ara
ayağı tökezledi de düşeyazdı. Gayriihtiyarî dilinden, ‘Allah Mistah’ın cezasını
versin!’ sözleri dökülüverdi. Ben döndüm ve dedim ki: ‘Sen nasıl anasın!
Bedir’de bulunmuş bir Müslüman’a beddua ediyorsun.’ ‘Bilmiyor musun hakkında
söylenenleri?’ diye cevap verdi. Ben, ‘Ne söyleniyor?’ deyince olanı biteni
anlattı. O zaman ben Resûl-i Ekrem’in tavırlarındaki manayı da anladım. Hasta
olduğum zamanlarda yanıma gelir, bana iltifat ederdi. Hâlbuki son zamanlarda
sadece, ‘Nasıl bunun hâli?’ diye sorup gidiyordu. Olan biteni öğrendikten sonra
ben, ‘Ya Resûlallah, müsaade edersen ana babamın yanına gideyim.’ dedim. Bana
müsaade etti, gittim. Durmadan ağlıyordum.”
Bu iffete bir kezzâbın, bir yalancının attığı çamur çok dokunmuştu. O nezih, o
iffetli hane âdeta temelinden sarsılmıştı. Bulacaktı o, eski iffet şahikasını.
Âyetle teyit edilecekti. Allah elinden tutup onu oraya çıkaracaktı; ama bir
imtihan vardı, önce imtihan görülecekti.
Hazreti Aişe annemiz kendisine atılan bir çamurdan ötürü durmadan ağlıyordu…
İffeti için yaşadığından, namusunu her şeyden aziz tuttuğundan, iffetsiz
yaşamaktansa ölmenin yeğ olduğunu düşündüğünden ötürü durmadan ağlıyordu.
“O kadar ağlıyordum ki annem babam ciğerimin çatlayacağını düşündüler. Onlar da
bir şey söyleyemiyorlardı. O koskoca Ebû Bekir’in evi âdeta Cehennem’den bir
köşe hâline gelmişti. Huzursuzluk giriyor, huzursuzluk çıkıyordu.
Nihayet bir gün Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) evimize geldi.
Meseleyi daha önce birileriyle de istişare etmişti.”
Mesela Üsame’yle istişare ettiğinde Üsame, “Hâşâ! Hazreti Âişe için böyle bir
şey bahis mevzuu olamaz.” demişti. Hazreti Âişe’nin rakibi sayılabilecek ezvac-ı
tahiratın arasından Zeynep bint-i Cahş’la istişare edince o, “Âişe’yi bundan
tenzih ederim.” demişti.
Rivayet zayıf dahi olsa Ömer’in istişarede söylediği şey çok hoştur: “Ya
Resûlallah! Bir gün bize namaz kıldırıyordunuz, rükûa gideceğiniz zaman
ayağınızdaki ayakkabıyı çıkarıverdiniz. Siz çıkarınca cemaatin hepsi
ayakkabılarını çıkarıverdiler. Siz namazı bitirdiniz. Biz size dedik ki, ‘Ya
Resûlallah! Niçin ayakkabınızı çıkardınız?’ Siz buyurdunuz: ‘Bilmiyorum. Cibril
bana öyle söyledi.’ Sonra Cibril’den sordunuz, Cibril size dedi ki,
‘Ayakkabınıza necaset bulaşmış. Bu necasetle namaz kılarsanız namazınız
bozulur.’ Ya Resûlallah! Namazınız bozulmasın diye ayakkabınıza bulaşan bir
necaseti Allah size haber verir de zevcenize atılan çamuru haber vermez mi?”
Allah Resûlü, bütün bu istişarelerden sonra Hazreti Âişe’nin yanına gelmişti.
Peygamberin gönlü kırıktı. Hazreti Âişe’nin yanına sokuldu ve şöyle dedi: “Ya
Âişe! Eğer bir günah işledinse itiraf et, Allah affeder. Eğer işlemedinse Allah
Gafurdur, Rahimdir; seni temize çıkaracaktır.”
“O dakikaya kadar ağlıyordum. Resûl-i Ekrem’in bu ifadelerini duyunca artık
ağlamam da durdu. Izdırap o hâle geldi ki damarlarımdaki kanım dondu. ‘Ne
diyeyim ki!’ dedim. Yüzümü kıbleye doğru çevirdim Allah’a teveccüh ettim. Hatta
Hazreti Yakub’un adını da unuttum. Yusuf’un babasının dediği gibi derim dedim:
اِنَّـمَآ اَشْكُوا بَـثّ۪ى وَحُزْن۪ٓى اِلَى اللهِ “Ben, derdimi, kederimi, şöyle
dağılıp saçılmamı Allah’a şikâyet ediyorum.”
Bu sabr-ı cemildi, en güzel sabır, yani derdini yalnızca Allah’a açma idi.
Ben o hâlde Allah’a teveccüh etmiştim ki birden Resûl-i Ekrem’e vahiy geldiği an
O’nu kıskıvrak yakalayan keyfiyet Allah Resûlü’nü yakalayıvermişti. Heyecanla
kendinden geçmişti. Belli ki âyet nâzil oluyordu. Resûlullah, gözlerini açtığı
zaman tebessüm ediyordu. “Müjde yâ Âişe, Allah seni temize çıkardı.”
Hazreti Aişe diyor ki, “Ben, hakkımda bir âyet nâzil olabileceğini hiç
düşünmezdim. Ben nerede, hakkımda âyet nâzil olmak nerede, derdim. Ama şunu hep
beklerdim: Allah bir gün rüyasında Resûl-i Ekrem’in kalbine bir şey ilham eder,
Resûlullah da böylece benim iffetime inanır.”
Muhterem Müslümanlar!
Evet, bu hâdiseyi siz şer zannetseniz de şer değildir. Bunun içinde yalnızca
hayır vardır. Sonuç itibariyle münafık ortaya çıkmıştır. Karakteri zayıf
Müslüman ortaya çıkmıştır. Bir daha böyle bir vartaya düşmeyecektir o Müslüman.
Kendine çekidüzen verecektir. Uluorta herkes hakkında uygunsuz isnatta
bulunmayacaktır. İşte bu türlü hayırlar vardır. Cenab-ı Hak, bu hayırları netice
versin diye o büyük aileyi böyle bir imtihana tâbi tutmuştur.
“Âyet nâzil olup da Resûl-i Ekrem’in yüzüne bir beşaşet, bir sevinç gelince anam
bana döndü, ‘Haydi kalk Resûl-i Ekrem’in yanına git.’ dedi. Ben, ‘Kimseye de
gitmem. Ben Allah’a minnettarım. Zira benim iffetimi Allah anlattı.’ dedim.”
Âişe gidecekti ama bir kere gönlü kırılmıştı. İstemişti ki Resûl-i Ekrem
hâdiseleri açsın. Söylenen bu dedikodulara kulağını tıkasın. Yani realiteyi
inkâr etsin. Yani kol gezen fitneyi görmesin. Ama buna imkân yoktu. Hazreti Âişe
iffetinden emin idi, Resûl-i Ekrem de emin idi.
Resûl-i Ekrem, sadece iffetine atılan çamur karşısında hassasiyet gösteriyordu.
Hazreti Âişe hassasiyet gösteriyordu. Âişe’nin annesi hassasiyet gösteriyordu.
Babası hassasiyet gösteriyordu. Çünkü evde iffet ruhu hâkimdi.
Siz, kızlarınıza ve oğullarınıza bu şuuru verdiğiniz zaman onlar da aynı
hassasiyetle yaşayacaklar, kendilerine bir çamur atılmaması için adımlarını
dikkatlice atacaklar, arkadaşlarını ona göre seçecekler, ona göre gidecek, ona
göre geleceklerdir. Bizi ilgilendiren, meselenin ağırlığını teşkil eden nokta da
işte burasıdır. Ahlâk şuurunun, iffet anlayışının, namus düşüncesinin evlerimize
hâkim olması; aile fertlerinin, namustan, iffetten birer âbide hâline gelmesi,
atılacak bir çamur karşısında ölümü cana minnet bilmeleridir. O zaman aileler
kendi kendine düzelecek, ırzını namusunu korumuş insanların teşkil ettiği
aileler hâline gelecektir. Böyle ailelerden müteşekkil bir millet de
ırzını-namusunu koruyan bir millet hâline gelecektir.
Cenab-ı Vacibü’l-Vücud ve Tekaddes Hazretleri kaybettiğimiz şeref ve onuru bize
iade buyururken kendi yolunda onu aramaya bizleri muvaffak kılsın. Kendi yolunda
onu tahsile bizleri muvaffak kılsın.
Âmîn.
18 Şubat 1977, Merkez Camii, Bornova-İzmir
25 Buhârî, şehâdât 2, 15, meğâzi 36; Müslim, tevbe 56.
Huzurlu Aile ve Şuurlu Nesiller
وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْـفُسِكُمْ اَزْوَاجاً
لِتَسْكُـنُوٓا اِلَيْهَا وَجَعَلَ بَـيْنَـكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةًۘ اِنَّ ف۪ى
ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَـتَـفَكَّرُونَ
“O’nun (varlık ve kudretinin) delillerinden birisi de: Kendileriyle huzur
bulasınız diye size kendi içinizden eşler yaratması, birbirinize karşı sevgi ve
şefkat var etmesidir. Elbette bunda, düşünen kimseler için ibretler vardır.”
(Rûm Sûresi, 30/21)
Muhterem Müslümanlar!
Kur’ân-ı Kerim’in bu âyeti aileyi; eşlerin huzur bulacağı, sekineye ereceği,
saadeti elde edeceği bir yuva, bir yurt olarak tavsif etmektedir.
Kadın, erkeğin himayesi altında huzura, sekineye kavuşacak; erkek de hayat
arkadaşının yanı başında sükûn bulmuş ve itminan kazanmış olacaktır. Kur’ân’ın,
bu ifadeler çerçevesinde anlattığı bir aileyi, kalbî itminanın, huzurun,
saadetin hükümferma olduğu bir kurum olarak görüyoruz.
Dolayısıyla açların, çıplakların, susuzların, cahillerin ve aile içinde
huzursuzluk çıkaranların bulunduğu bir aile yuvası, Kur’ân-ı Kerim’in ifade
ettiği bu çerçevenin dışında kalır. Bu ifadeyle bize anlatılan aile, içinde
ileride saadete, huzura, hayırlı nesillerin yetişmesine medar olabilecek bir
aile şeklidir.
Hakeza meveddet, muhabbet, sevgi ve rahmetin hükümferma olduğu, daima üfül üfül
estiği bir yuvanın içinde kalpsiz, hissiz, duygusuz kimselerin yetişmesine imkân
ve ihtimal verilemez. Ektiğinizi biçeceksiniz. Nesillere ikram ettiğiniz
beşaşeti onlardan göreceksiniz.
Yumuşak gönüllü, birbirini seven, muhabbet ve meveddetten yoksun bırakılmayan
aile fertleri arasında yetişecek nesiller de aynı duygularla dolu olacaklardır.
Onlara duygu ve düşüncelerinizle verdiğiniz şeyi ileride alacaksınız. Aileye
huzur getirip onları huzura kavuşturduğunuz gibi ileride huzura kavuşacağınıza
katiyen inanacaksınız. Dünya ve âhirette yüzünüzü kendi ektiğiniz tohumlarla siz
güldüreceksiniz.
Öyleyse ileride dünya hayatında gülmek, âhirette huzura ve saadete gark olmak
istiyorsanız çocuklarınızı, dünyada da âhirette de size huzur getirecek, huzur
verecek şekilde yetiştirme mevzuunda azimli olunuz, dişinizi sıkınız. Onların
mükemmel yetişmesi için ortam ve şartları hazırlayıveriniz. Mükemmel
yetişsinler, Allah’ı memnun etsinler, Resûlullah’ı hoşnut etsinler ve sizleri de
mesrur etsinler.
Öte yandan bugün nesiller sahipsiz kaldıysa, bakımdan görümden uzak
bulunuyorlarsa, ailenin içinde cehalet, anlayışsızlık hükümferma ise, fakr u
zaruret içinde herkes bir taraftan kendi rızkını temine çalışıyorsa katiyen
bileceksiniz ki bu durum ileride sizin başınıza bin gaile açacak, sizi huzursuz
edecektir. Esasen öyle bir aileden dinî hayatımız adına bir yardım da umulamaz,
bir fayda beklenemez. Böyle bir ailenin fertlerinin de zaten birbirine faydası
olmayacaktır.
Bu konudaki Kur’ân’ın ifadelerine dikkat etmek gerekir. Allah (celle celâluhû)
şöyle buyuruyor:
وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْـفُسِكُمْ اَزْوَاجاً
لِتَسْكُـنُوٓا اِلَيْهَا
“Allah’ın varlığının ve kudretinin delillerinden bir tanesi de sizin
nefislerinizden zevcelerinizi yaratmış olmasıdır.” Onlar da tıpkı sizin gibi
insandırlar. Tıpkı sizin gibi duygularla donatılmış bulunmaktadırlar. “Ta
gidesiniz onlarda sekineye eresiniz, itminana eresiniz, huzura kavuşasınız.”
Bakın ailenin teessüs etmesi hususunda hedef ve gaye olarak Allah neyi vaz’
ediyor: ‘li teskunû ileyhâ’ Yani ‘netice itibariyle sekineye ve itminana
kavuşasınız.’ Şimdi sormak gerekir: İyice düşünülmeden, hesabı plânı yapılmadan,
fakr u zaruret hesaba katılmadan yapılan bir izdivaçta huzur ve saadet düşünmeye
imkân var mıdır?
İçinde açların, çıplakların bulunduğu bir evde huzur ve saadetin bulunmasına
imkân var mıdır?
Dinî hayatın yaşanmadığı bir ailede huzur ve saadetin bulunmasına imkân var
mıdır?
Cahillerin içinde hükümferma olduğu bir ailede huzur ve saadetin bulunmasına
imkân ve ihtimal var mıdır?
Öyleyse hakiki itminan ve sekineyi temin edebilme ancak en baştan hesabıyla
kitabıyla iyi plan yapmaya bağlıdır. Akideye dayalı bir araya gelmelere
bağlıdır. Taksim-i mesai (iş bölümü) yapma meselesine dayalı bir araya gelmelere
bağlıdır.
وَجَعَلَ بَـيْنَـكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً
Siz bu ortamı hazırladığınız zaman Allah, tevfik ve inayetiyle o evin içinde
sizin aranızda bereket ve rahmet vaz’ edecek demektir. O zaman birbirinize karşı
son derece şefkatli olur ve muhabbet beslersiniz.
İşte bir hanenin içinde bu duygu ve düşünceler hükümferma olduğu sürece onun
içinden çıkan nesiller de öyle duygular ile dolu olacaklardır. Onlar da
merhametli, onlar da sevgi dolu, onlar da şefkatli olacaklardır.
İşte ancak bu nesillerden anne-babaya vefa beklemek mümkün olduğu gibi vatana
menfaat de beklenebilir. Aynı zamanda onların Allah ve Resûlü’nün yolunda
olmaları da beklenebilir. Onun için yukarıda ifade ettiğim gibi evvela ortamı
hazırlamak gerekir.
Verin ki alasınız…
Yapın ki elde edesiniz…
Ekin ki biçesiniz…
Burada hazırlayın ki orada neticesini göresiniz…
Bunu siz hazırlayacaksınız ve tevfik ve inayetiyle neticesini Allah size
gösterecektir. Bir misalle meseleyi biraz daha açmış olalım:
Saadet Asrı’nın hemen akabinde bir sürü fitne baş gösteriverdi. İçtihada dayalı
fitneler vardı. İslam’ı anlama mevzuunda, teferruatta farklı düşüncelerin bazen
bir araya getirdiği bazen de birbirlerinden kopardığı kimseler vardı. Bunlar bir
noktada karşı karşıya gelmişlerdi. Farklı düşünceler bazen bunları birbiriyle
vuruşturur hâle getirmişti. İşte o zaman gönlü yüce olanlar, İslamî duygu ve
düşünceyle dolu bulunanlar işe vaziyet edeceklerdi. Bunlardan biri de Abdullah
b. Zübeyr’di. O, Resûl-i Ekrem’in bir yönüyle halazadesi, bir yönüyle de
baldızının oğluydu. Dolayısıyla bu temiz, nezih aile içinde tam bir İslamî
terbiye içinde yetişmişti. Annesi, babası, dini, diyaneti, Kur’ân’ıyla
kendisinden bir vazife istendiği zaman bu vazifeyi en mükemmel şekilde yerine
getirebilecek donanımda, mükemmellikteydi.
Emeviler’in hükümferma olduğu, Haccac’ın Mekke’ye zulmederek girdiği devirde
Mekke-i Mükerreme’de din ve diyanet adına bayrak kaldıran Abdullah b. Zübeyr
olmuştu. Hazreti Zübeyr ve Hazreti Esma’nın oğullarıydı. Uzun zaman Emeviler’e
mukavemet etmiş, belki o gün için hortlayan Emevi zulmüne karşı durmuştu.
Emeviler içinde belki ondan sonra eskiye nispeten zulüm azalmaya başlamış,
medleri cezirler takip etmeye başlamıştı. Eğer hak cephesinde bu türlü çıkışlar
ve mukavemetler olmasaydı, onlar işi tamamen serkeşliğe verecek ve akıllarına
gelen her zulmü yapacaklardı. Böyle fedailerin kendilerini kurban etmesi
neticesindedir ki, sel gibi akıp gelen bu zulüm bir süre sonra duruluvermişti.
Abdullah b. Zübeyr, Emevi zulmüne karşı uzun süre mukavemet etmiş ancak
etrafındaki insanlar dağılınca tek başına karşı koyma imkânı kalmamıştı. Hele
bir gün, mancınıklardan atılan taşlardan biri sırtına isabet etmiş, yara bere
içinde sürüne sürüne anasının yanına gelmişti. Anası; belindeki kuşağını
tereddüt etmeden ortadan ikiye bölüp onunla Resûl-i Ekrem’in dağarcığının ağzını
bağlayan ve bu sebeple “Zâtu’n-nitâkayn” (iki kuşak sahibi) adıyla anılan,
Hazreti Ebû Bekir’in büyük kızı Hazreti Esma’ydı.
Hazreti Esma, Hicret esnasında Resûl-i Ekrem ve Hazreti Ebû Bekir ile Medine
arasında âdeta mekik dokumuştu. Onlara yiyecek içecek götürmüş, arkalarından
takip etmiş, müşrikleri oyalamıştı. Birkaç erkeğin yapabileceğini tek başına
yapmış büyük bir kadındı. Ebû Bekir’in kızının da böyle olması gerekirdi. Bu
büyük kadının yetiştirdiği insanın da Abdullah b. Zübeyr gibi bir mert ve
civanmert olması tabiî idi.
Yara bere içindeki bu aslan, anasının karşısına çıkıp da etrafındakilerin
dağıldığını, yalnız kaldığını söyleyince o mübarek ana kaşlarını çatmış, onu
azarlamış ve: “Utanmıyor musun, Kâbe’yi müdafaayı bırakıp da bir çocuk gibi
karşıma geliyorsun!” demişti. Ardından sütünü ona haram edeceğini söylemişti. O
da zaten bu duygu ve düşüncelerle doluydu. Âdeta hâl ve tavrıyla, “Ana, ben
senin duygu ve düşüncelerini ölçmeye geldim. Damarlarında Ebû Bekir’den kan var
mı? Onu anlamaya geldim. Ben ölüme gidiyorum ama dayanacak mısın?” diyordu.
Ve Abdullah b. Zübeyr gitmiş, şehit olana kadar savaşmıştı. Mübarek cesedini bir
darağacına astılar. Anası Hazreti Esma her gün girip çıkarken darağacında
sallanan oğlunu görüyor, artık ne zaman gömecekler oğlumu, diyordu. Haccac,
kendisini çağırdığında tenezzül edip ayağına gitmemiş, “Sen onun dünyasını
berbat ettin ama o da senin âhiretini berbat etti. O, dünyayı kaybetti ancak sen
âhiretini kaybettin.” demişti.
İslam’ın değerlerini müdafaa için seve seve ruhunu feda eden oğlunu şehit olarak
Allah’a vermişti. Bu yaşlı ana, dişleri dökülmüş ana, ayağının takati kalmamış
ana, dişini sıkmış ve mukavemet etmişti. Bir tohum atmıştı evladını yetiştirme
döneminde. Evladına bir şeyler vermişti. Evladı da kendisinden vazife istendiği
zaman o vazifeyi rahatlıkla yapıvermişti.
İşte asıl mesele budur.
Yine hadis kitaplarında şu vakayı görüyoruz:
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), geçmiş devirlerde yaşamış üç
kahramandan söz ederken bunlardan birinin, ana babasına itaat eden kimse
olduğundan bahseder. İçinde mahsur kaldıkları mağaradan dışarıya çıkmak için
Allah’ın yardımını bekleyen bu üç kişi, sırasıyla yaptıkları iyi bir işi vesile
kılarak Allah’a tazarru ve niyazda bulunurlar. Bunlardan birisi, Resûl-i
Ekrem’in ifadeleri içinde şöyle der: “Ya Rabbi! Benim anne babam vardı. Ben her
gün çalışmaya gider, akşam eve döndüğümde de onlara süt getirirdim. Bir gün eve
döndüğümde onları uyumuş buldum. Süt elimde, sabaha kadar karşılarında
bekleyiverdim. Onlar uyuyorlardı. Çocuklarım ‘Açız!’ diye ayaklarımın dibinde
dolaşıp duruyorlardı ama ben âdetimi bozmamak, evlatlarımı anne babama tercih
etmemek için önce çocuklarımın karnını doyurmadım. Onları uyandırmak da içimden
gelmedi. Sabah oldu, gözlerini açtılar ve sütlerini verdim. Allah’ım bunu sadece
senin için yaptım. Eğer öyleyse şu kaya gidiversin de mağaradan kurtulalım.” Ve
bu duanın arkasından kayanın kaydığını ifade eder Allah Resûlü.26
Anne ve baba bu duygu ve düşünceyi aşılamışsa çocuk perdedâr gibi sabaha kadar
hürmetle onların karşısında bekleyecektir…
Onun önünde koşacaktır…
Gölgesine ayağını basmayacaktır…
İhtiram duygusundan bir an dûr olmayacaktır…
Öyleyse size ihtiram edecek, dinine saygılı olacak, mabedini mukaddes bilecek,
milletine hürmet edecek, onun ikbali için koşturup duracak bir neslin
yetişmesini arzu ediyorsanız, bütün himmetinizle çocuklarınızın üzerine eğilin.
Sokak sokak, mahfil mahfil onları takip edin. Üniversitelerde arkalarından
gidin. Adım adım onları takip edin. Şirazeden çıkmışlarsa şayet ellerinden
tutuverin. Tutuverin ki dinsiz olmasınlar, imansız olmasınlar, vatansız ve
mukaddesatsız olmasınlar…
İşte bu kadar takip edin… Yoksa sizi de ağlatacak… Anasını da ağlatacak… Vatanı
da ağlatacak… Milleti de ağlatacaklar. Burada çektiğiniz yetmiyormuş gibi
Cenab-ı Hak, mahkeme-i kübrada, nezd-i ulûhiyetinde, gözünüzün önünde onlara
azap etmekle orada da sizi ağlatacak ve burada yaptığınız ihmalin cezasını ağır
ağır size zehir gibi yudumlatacaktır.
Terbiye çok kolay hâsıl olacak bir şey değildir. Uzun zaman isteyen, takip
isteyen, kesinti istemeyen bir husustur. Arada meydana gelecek bir gevşeklik,
bütün planlarınızı alt üst edecektir.
Evladınızı dünyaya geldiği andan itibaren kemal-i hassasiyet ve titizlikle takip
edecek, bir an kusur etmeden, gözünüzü kırpmadan koruyup gözetecek, üzerine
titreyeceksiniz tâ yabancı rüzgârlar onun zülüflerini bozmasın. Gözüne ağyarın
bakışları girmesin. İçi mâlâyani şeylerle dolup taşmasın. Allah sevgisiyle dolu
olsun.
İşte bunun için hassasiyet göstereceksiniz tâ ki dünyada da ukbada da sizi
sevindirecek semereyi alasınız.
Âmîn.
4 Mart 1977, Merkez Camii, Bornova-İzmir
26 Buhârî, büyû 98, hars 13, icâre 12, enbiyâ 53, edeb 5; Müslim, zikir 100.
Hayır Yolunda Yarış
وَسَارِعُوٓا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّـكُمْ وَجَـنَّـةٍ عَرْضُهَا السَّمٰوَاتُ
وَالْاَرْضُۙ اُعِدَّتْ لِلْمُتَّـق۪ينَۙ اَلَّذ۪ينَ يُـنْـفِقُونَ فِى
السَّرَّٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَـيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ
النَّاسِۘ وَاللهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ
“Rabbiniz tarafından mağfirete, genişliği göklerle yer kadar olan ve muttakiler
için hazırlanmış bir cennete doğru yarışırcasına koşuşun! O muttakiler ki
bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, kızdıklarında öfkelerini yutar,
insanların kusurlarını affederler. Allah da böyle iyi davrananları sever.” (Âl-i
İmrân Sûresi, 3/133-134)
Muhterem Müslümanlar!
Sizi iyiliklerle ve hayırlarla donatan Hazreti Allah, bir de daimî ve ebedî
iyiliklerinize vesile olsun diye mahiyetinize bir kısım arzu ve istekler, bir
kısım kaprisler veya kaprislere vesile olabilecek şeyler koymuştur.
Başkasının elinde bulunan şeyi arzu etme,
Başkasının nail olduğu makamı isteme,
Başkasının ulviyetine talip olma,
Başkasına ait değer hükümlerine gözünü dikme…
Bütün bunları insanın mahiyetine koyan Hazreti Allah’tır.
İnsanın mahiyetine koyduğu bu duyguları kullanma metodunu, bu mevzudaki
muvazeneyi de lütfeden Hazreti Allah, bu duyguları suistimal etmemesi için
insana bir kısım emir ve tekliflerde bulunarak yoluna ışık tutmuştur.
İnsan, içindeki bu arzu ve isteği yerinde kanalize edebilirse bunlar, âhireti,
Allah’ın rızasını isteme şeklinde tezahür ederler. Yerinde kullanmazsa onu
vicdan azabı içinde bırakır, ruhunu rahatsız eder, uhrevî sevaptan ve hayrattan
mahrum bırakır. Onun içindir ki bize bu mevzuda sırat-ı müstakimi anlatan
Kur’ân-ı Mu’cizu’l-Beyan, Cennet, rıza ve Rıdvan istikametinde bizi yarışmaya
davet ederken, dünyaya ait meselelerde ise kıskançlık yapmamayı, başkalarının
elindekine göz dikmemeyi tavsiye etmektedir.
Kur’ân, muvazenemizi ifade sadedinde kemal-i azametle ferman ediyor:
Ey Allah’a iman eden insanlar! Allah yolunda yarışınız. Allah’ın rızasını
kazanma mevzuunda, içte derinleşme hususunda, ruhta genişleme, iç aydınlığına
ulaşma mevzuunda, müşahede ve murakabeye ulaşmada, âlem-i gaybı âlem-i şehadet
gibi müşahede ediyor hâle gelme konusunda yarışınız, diyor.
Cennet istikametinde müsabaka yapınız.
Bir Cennet ki insanın maddî-manevî, cismanî-ruhanî bütün arzularına kâfi gelecek
şeylerle önceden hazırlanmış ve donatılmıştır. İşte bunda kıskançlığın, bunda
gıptanın ve bunda yarışmanın zararı yoktur. Hak yolunda olunca zararı yoktur. O
zaman, marzî-i ilâhi yolunda yani Allah rızası istikametinde sarf edilecek
zararsız bir yola girmiş olacağız: Resûlullah’ın yolu, ashâb-ı Resûlullah’ın
yolu. Rabbim hidayet eylesin.
Fahr-i Kâinat Efendimiz’in karşısına oğullarıyla birlikte yaşlıca bir baba
geliyor. Bunlar murâfaa olmak yani durumlarını Allah Resûlü’ne anlatıp
haklarında bir hüküm vermesini, hakemlik yapmasını istiyorlar. Delikanlılar,
babalarından evvel huzur-u Risaletpenahîye koşuyorlar ve diyorlar ki, “Ya
Resûlallah! Bu, bizim babamızdır. Bunu tanırsın. Yaşlıdır. Hayata ait
vazifelerini yapmıştır. Nura ermiştir. Kurtarıcısını bulmuştur. Bundan sonra
bunun cihada gitmesi düşünülmemelidir. Bunun için cihat bahis mevzuu
olmamalıdır. Müsaade ederseniz biz gidelim, o evde kalsın. Cihatta ölüm
mukadderdir. Evde aile efradına bakacak, onlara nezaret edecek birinin kalması
lazım…”
Delikanlıların iştiyak içinde, heyecan ve helecan içinde Efendimiz’e
ulaştırdıkları şey budur.
Seke seke Resûl-i Ekrem’in yanına yaklaşan, O’nu geç tanımış, fakat çok iyi
tanımış yaşlı baba Amr b. Cemûh (radıyallahu anh), Resûl-i Ekrem’e yaklaşıyor ve
ağlamaklı bir şekilde şöyle diyor: “Ya Resûlallah! Şu çocuklarımın hâline bak!
Bırakmıyorlar ki beni Allah yolunda cihat edeyim. Bırakmıyorlar ki şu eğri
bacaklarımla Cennet’te doğrulmuş olarak gezme şerefini kazanayım.”
Resûl-i Ekrem, bu gönülden arzunun önüne geçmek istemiyor. Evlatlarına işaret
buyuruyor: “Bırakınız, babanız savaşa iştirak etsin!” Gidilecek savaş gayet
çetindir. Orada nice gençler doğranmış, nice babayiğitler toprağa düşmüştür. Amr
b. Cemûh da bu çetin savaşa hem de ön saflarda iştirak eder. Müslüman saflarının
dağılmaya başladığı zamanlarda bile sebat eder, geri adım atmaz. Savaşın
sonlarına doğru da şehit olur. Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem)
olup bitenlerden zâhiren haberi yoktur; ancak Resûlullah biraz sonra gözlerini
meçhul bir ufka diker, etrafındaki ashâbına şöyle der: “Ben şu dakikada Amr b.
Cemûh’u, bacağı düzelmiş bir şekilde Cennet’te yürürken görüyorum.”27
Ashâb anlar ki Amr b. Cemûh şehit olmuştur. Gelip huzur-u Risalet-penahi’de
cihada çıkacağım diye tehâlük gösteren, “Yâ Resûlallah, başka bir şey olsa
oğullarımı nefsime tercih ederim, amma karşımda Rabbim ve O’nun rızası olunca,
karşımda Cennet olunca, beni mazur görün, evlatlarımı nefsime tercih
edemeyeceğim.” diyen adam şimdi şehit olmuş, Cennet’te reftâre yürümektedir.
وَفِى ذَٰلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَفِسُونَ
“İşte insanlar, yapacaklarsa bunun gibi bir neticeyi elde etmek için yarış
yapsınlar.”
Resûl-i Ekrem’den sonra yıllar geçiyor… Yine yaşlı bir adam… Koltuk değneklerine
dayana dayana zor yürümektedir. Bu zat, Medine sokaklarında yankılanan cihat
çağrısını duyunca heyecanlanır. “Ben de cihada iştirak etmek istiyorum.” der.
Oğulları ve torunları etrafını sararlar:
“A be babacığım! A be dedeciğim! Sen Resûl-i Ekrem’i gençken idrak ettin.
Delikanlıyken O’nun önünde koştun. Bedir’de savaştın, Uhud’da bulundun.
Hendek’te O’nunla beraberdin. Ebû Bekir devri oldu, Ömer devri oldu, Osman devri
oldu, Ali devri oldu, kılıcını kınına koymadın. Hayatının kırk elli senesi harp
meydanlarında, düşman karşısında geçti. Bundan sonra sen otur da savaşa biz
gidelim.” derler. Yaşlı adam cevap verir:
“A be evladım! Cennet’ten başka bir şey olsaydı sizi dinlerdim. Ama önümde
Cennet var. Resûl-i Ekrem, İstanbul’a giden orduya, “Ne güzel ordudur!” demişti.
O ordunun neferi olmama mâni olmayın.”
وَفِى ذَٰلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَفِسُونَ
Yaşlı adam, rıza-i ilahî istikametinde o zamanın şartlarına göre müsabaka
yapmakta, kıyasıya yarışmaktadır. Âdeta Cennet’e doğru gerilen bir yay, atılan
bir ok hâlindedir. Aslında atın üzerinde duracak hâlde bile değildir. Ama siz
düşünün; iplerle atına bağlanmış bu insan, tâ Ceziretü’l-Arap’tan kalkacak, çölü
baştan sona, Tihame’yi baştan sona katedecek. Anadolu’yu geçecek. İptidaî
vasıtalarla İstanbul surlarının önüne kadar gelecek. İşte o yaşlı adam İslam
tarihine geçecek Ebû Eyyûb el-Ensârî’dir.
Bu uzun ve yorucu, bu uzun ve öldürücü yol onu tamamen tüketir. Zaten yana yana
tahtaya dayanmış bir mum gibidir. Alevi, son çırpınışları içindedir. Surların
önüne varıncaya kadar iyice rengi sararmış, benzi solmuş ve bir iki gün içinde
de yatağa düşmüştür. Ama gözü hep İstanbul’un surlarındadır, eline bayrağı alıp
da onu surlara dikeceği ânı hayal eder. O nasıl bir şeydi ki, Resûl-i Ekrem
(sallallâhu aleyhi ve sellem), o surların önüne giden kumandana “Ne güzel
kumandan!”28 diyor, âdeta onu alnından öpüyordu. Askerin sırtını sıvazlıyor,
onları teşvik edip cesaretlendiriyordu. O da, son bir kere daha alnının
öpülmesini, sırtının sıvazlanmasını istemektedir. Bedir’de bulunmuştur ama yine
de her meziyete koşmak, her fazileti başına tac gibi giymek arzusundadır.
Ordunun kumandanı…
Peygamber’in ashâbına saygılı ordunun kumandanı…
Peygamber görmemiş, ama ashâbını görmüş ordunun kumandanı, Allah Resûlü’nün
sahabisi ve aynı zamanda mihmandarı, İstanbul’un tapusu ve nurlu kandili Ebû
Eyyûb el-Ensârî’nin üzerine eğilir ve, “Ey peygamberin mihmandârı sahabî-i
resûl! Ey Medine’ye hicret ettiğinde evi yapılana kadar evinde Peygamber’i
ağırlayan yüce insan! Benden son bir arzunuz var mıdır? Son arzunuzu söyleyin de
hemen yerine getireyim.” der.
Belli ki göç vakti gelmiş gidiyor.
Şehide gerekli olan budur. Şehidin, gurbette ölmesi lazımdır.
O, ecelle pençeleşirken, ayakları soğurken, zor hareket ederken, kıpırdayan
dudaklarıyla şöyle der: “Ben bu surların dibinde vefat edersem surların içine
girme şerefinden mahrumum demektir. Fakat mümkünse benim naaşımı omuzlarınıza
alınız. Surlardan içeriye giriniz. Götürebildiğiniz kadar götürünüz. Nereye
kadar götürürseniz işte oraya gömünüz.”
Âdeta istikbalden haber vermiştir. Burası behamahâl açılacak ve çözülecektir.
İslam leventlerinin naralarının, at kişnemelerinin burada duyulacağını önceden
görmüş gibidir. “Ben bu şerefe nail olamadım ancak arkadan gelecek olan
mücahitlerin atlarının kişnemelerini, kılıçlarının şakırtılarını duymak
istiyorum. Surlara en yakın yere gömüverin beni.” der ve hayata gözlerini kapar.
وَفِى ذَٰلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَفِسُونَ
Gönülde tutuşturulmuş bir aşk ve iştiyaktır rıza ve rıdvan istikametinde koşmak.
Cennet ve Resûlullah istikametinde koşmak. Ne zararsız bir müsabaka, ne zararsız
bir yarış, ne zararsız bir gıptadır bu!
O, bu hayata gözlerini kaparken bir güvercin gibi kanatlanıyor ve Resûl-i
Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanına uçuyordu.
Bu, hayır istikametinde, sevap istikametinde, Cennet, rıza ve rıdvan
istikametinde bir müsabakadır ve işte bu istikamette sizin de yolunuz açıktır.
Atalarınız asırlarca bu istikamette mücadele etti, müsabaka yaptılar. Evlatları
olarak siz de hayırda müsabaka yapacak, onlarla aranızdaki boşluğu
kapatacaksınız.
Şerden kaçacaksınız. Şerrin karşısına çıkacaksınız. İftiraka, parçalanıp
bölünmeye karşı savaş vererek bu milletin bölünmesine meydan vermeyeceksiniz.
Kin ve nifakı silinmemek üzere toprağa gömeceksiniz. Hasedin başını ezeceksiniz.
Hayır istikametinde de müsabaka yapacaksınız. Bu yolda Rabbim sizin yardımcınız
olacak. Birinizi bin yapacak. Melekler gibi uçmaya sizi muvaffak kılacak.
Başkaları başaşağı Cehennem’in hutamesine giderken siz Cennetlere doğru pervaz
edeceksiniz.
Rabbim, asırlarca başkalarına bahşettiği bu lütfu size de bahşeylesin.
Sizi aziz ve payidar kılsın.
Âmîn.
27 Haziran 1980, Merkez Camii, Bornova-İzmir
27 İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe, 3/705.
28 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/335; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 2/38;
el-Hâkim, el-Müstedrek 4/468.
Tevazu ve Mahviyet
وَلَا تَمْشِ فِى الْاَرْضِ مَرَحاًۚ اِنَّكَ لَنْ تَخْرِقَ الْاَرْضَ وَلَنْ
تَـبْلُغَ الْجِبَالَ طُولاً
“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen ne yeri yarabilir ne de dağların
boyuna erişebilirsin.” (İsrâ Sûresi, 17/37)
Muhterem Müslümanlar!
Kur’ân, bize insan olmanın yollarını gösteriyor.
Kur’ân, bize insanlar arasında insanca münasebetleri öğretiyor.
Kur’ân, insanı yükselten ve yücelten yollara işaretlerde bulunuyor, ilahî
ahlâkla ahlâklanmanın yolunu açıyor, nurlu beyanıyla ve Hazreti Muhammed’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) pratiğiyle bize Cennet’e giden yolları gösteriyor.
Kur’ân’ın talim ve tebliğ buyurduğu, insanı faziletli hâle getiren, onu
yükselten, melekler seviyesine çıkaran ahlâk sayesindedir ki o, insanlık tahtına
oturacak, dünyada ve âhirette aziz olma hakkını kazanacaktır.
Sadece bir tek noktayı dikkatlerinize arz edeceğim: İnsanı insan bilme, insan
manasına karşı saygılı olma, çalım satmama, kibirlenmeme, gururlanmama,
başkalarına karşı kendini büyük görmeme, mütevazı, yüzü yerde olma ve bu sayede
yükselme imkânını bulma en mühim husustur. Bu minvalde Efendimiz’e isnat edilen
bir söz vardır:
مَنْ تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللهُ وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ
“Kim yüzünü yerlere kadar indirirse, kim nefsi itibariyle kendisini hor ve hakir
görürse Allah onu yücelttikçe yüceltir. Kim de burnunun dikine gider,
böbürlenirse, kendini yüce yerlerde görürse, âlemi kendinden küçük görürse Allah
onu alçalttıkça alçaltır.”29 Yerin dibine batırır, Kârun gibi eder.
Yine Muhbir-i Sâdık, En Doğru Sözlü ferman ediyor:
بَيْنَمَا رَجُلٌ يَمْشِي فِي حُلَّةٍ تُعْجِبُهُ نَفْسُهُ، مُرَجِّلٌ رَأْسَهُ،
يَخْتَالُ فِي مِشْيَتِهِ، إِذْ خَسَفَ اللهُ بِهِ
“İçinde caka sattığı elbisesiyle, saçları güzelce taranmış, mütekebbirane
(kibirli bir şekilde) gezen bir insan vardı ki bir aralık kendini beğendi. Bir
aralık kendini büyük gördü. Allah da onu yerin dibine batırıverdi. İkbalini
idbare (yükselişini düşüşe) çevirdi.”30
Zafer bulmanın doruğundayken kendini aziz gören insan…
Devletlerin yıkıldığı gibi milletler de öyle yıkılır, milletlerin yıkıldığı gibi
fertler de öyle yıkılır. Anlatılmak istenen şey de budur. Bu sembol içinde
anlatılmak istenen şeyi kavramak önemlidir. Fert çalım satar durursa Allah onun
ikbalini idbara çevirir. Dümenini alt üst eder, onun bütün düzenini bozar. Aynı
durum devletler için de geçerlidir.
Devletler, hâkim olduk, muvaffak olduk derlerse, zaferin doruğundayken güç
sarhoşu olur ve bundan dolayı rehavete girerlerse, tevazuu geri plana atarlarsa,
insanları kendilerine kul köle ederlerse, Kanuni Süleyman devrini yaşasalar
dahi, Allah onları baş aşağı getirir, ikballerini idbara çevirir.
İnsan, tevazuu nispetinde yükselir, yüzünü yere indirdiği nispette aziz olur.
Allah’ın vahyi, yüzü yerde, başı secdede yüce bir kâmete gelmiştir.
Ve o vahyi, devlet hâlinde tatbik sahasına koyan ve devletleri yutabilecek büyük
vakumu meydana getiren yine mütevazi kametler, yüzü yerde olan kametlerdir.
İslam âleminin içinde sürekli kanayan bir yara olan Beyt-i Makdis de işte böyle
yüzü yerde insanlar tarafından fethedilmişti.
Yıllardan beri boynu bükük, Resûl-i Ekrem’in Miraç merdiveni Beyt-i Makdis…
لَا تُشَدُّ الرِّحَالُ إلَّا إِلَى ثَلَاثَةِ مَسَاجِدَ، اَلْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
وَمَسْجِدِي هَذَا وَالْمَسْجِدِ الْأَقْصَى
“(İbadet için) sadece şu üç mescide yolculuk yapılır: Mescid-i Haram, bu benim
mescidim (Mescid-i Nebevî) ve Mescid-i Aksa…”31 sözüyle anlatılan üç kardeşten
üçüncüsü: Beyt-i Makdis.
Boynu bükük Beyt-i Makdis. Cemaatsizlikten inleyen Beyt-i Makdis… Beyt-i
Makdis’i elimizden kaçırdığımıza üzülüyoruz. Fakat sanki şu anda onun onuruna ve
gururuna riayet eden varmış da sanki Seyyidina Hazreti Ömer devrinde
Müslümanların eline geçtiği durumu koruyormuş da Beyt-i Makdis’i şimdi elden
kaçırıyormuşuz.
Üzülüyorum… Beyt-i Makdis çoktan işgal edildi. Beyt-i Makdis cemaatsizlikten
dolayı küstü gitti. Beyt-i Makdis kendisine sahip çıkan gönül bulamadığı için
elimizden kayıp gitti.
Beyt-i Makdis bir mütevazinin eliyle Müslümanların eline geçmişti. İslam
orduları sağda solda her gün bir fetih destanı yazıyordu. Seyyidina Hazreti
Ömer, medeniyetin beşiği, Efendimiz’in köyü, bir bakıma Efendimiz’in beslendiği
yer olan medeniyet Medine’sinde her gün etraftan gelen bu fetih destanlarını
dinliyordu. Günün birinde Beyt-i Makdis’in fethedildiği haberi geldi. Fakat
rahipler Beyt-i Makdis’in anahtarlarını fatihlere vermek istemiyorlardı.
“Biz kitaplarımızda gördük, anahtarları vereceğimiz zatın evsafını biliyoruz.
Biz o zatı görmeden, vallahi, Beyt-i Makdis’in, Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını
kimseye veremeyiz.” diyorlardı.
Bunun üzerine Seyyidina Hazreti Ömer bir deve kiralamış, yola çıkmıştı.
Devrin halifesi, kiraladığı bu deveye yanındaki hizmetçisiyle dönüşümlü olarak
bine bine Şam’a kadar azm-i râh ediyor. Ömer İslam’ı öyle iyi anlamıştı ki,
Ömer’in yüzü o kadar yerde idi ki, Romalılar gibi saltanata müptela, debdebe ve
alâyiş içinde yaşayan insanların elinden anahtarları almak için giden Hazreti
Ömer, hizmetçisiyle dönüşümlü olarak bir deveye biniyordu. Mescid-i Aksa’ya
yaklaşırken büyük kumandanlar; ayağının tozu, kumandanların başındaki taçlara
sorguç olacak büyük kumandanlar, Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Amr b. Âs gibi büyük
kumandanlar Hazreti Ömer’i karşılıyorlardı.
Koca Ömer kâh paçalarını sıvıyor, devenin zimanından tutuyor, hizmetçisini
bindiriyor, kâh kendisi biniyor ve Mescid-i Aksa’ya doğru adım adım
yaklaşıyorlardı. Kumandanlardan biri cesaret edip merakla şöyle diyordu: “Ey
Allah’ın peygamberinin halifesi! Romalılar debdebe ve alayişe müpteladırlar.
Şehre girerken deveye sen binsen de devenin üzerinde seni, zimamında da köleyi
görseler.” Ömer’in canı, bu teklife çok sıkıldı ve şöyle cevap verdi:
نَحْنُ قَوْمٌ أَعَزَّنَا اللهُ بِالْإسْلَامِ فَإِنْ اِبْتَغَيْنَا الْعِزَّةَ
بِغَيْرِهِ أَذَلَّنَا اللهُ
“Allah bizi İslam diniyle aziz kıldı, bunun dışında bize gelecek izzete kapımız
kapalıdır.”
Bunun üzerine kumandanlar, içlerinden şöyle geçiriyorlardı: “İnşallah Mescid-i
Aksa’ya yaklaşınca deveye binme sırası Ömer’e gelir.” Ne var ki tam Mescid-i
Aksa’ya yaklaştıkları sırada Ömer deveden indi ve hizmetçisi bindi. Bir tarafta
bu tablo yaşanırken diğer tarafta binbir heyecan içinde elinde anahtarları tutan
mescidin görevlileri vardı. Boyunlarında istavrozlarıyla, saçlarını, sakallarını
manastırda bembeyaz etmiş ruhanîler Ömer’i beklemekteydi. Ellerindeki kitapları
didik didik etmiş rahipler vardı.
Uzaktan Hazreti Ömer’in, hizmetçisinin bindiği deveyi çeke çeke yürüyüşünü ve
üzerindeki on dört yerinden yamalı elbiseyi görünce dediler ki: “Kitaplarımızda
biz bunu böyle gördük. Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını alacak kişinin hizmetçisi
bineğin üzerinde olacak ve kendisi de onu yedecek. Sırtındaki elbisenin on dört
yaması bulunacak. Kitaplarımızda biz bunu böyle gördük.” Ve anahtarları Hazreti
Ömer’e teslim ettiler.
Neden tehâlük gösteriyorsunuz? Neden heyecanlanıyorsunuz? Mescid-i Aksa Ömersiz
fethedilmez! Ne zannediyorsunuz? Allah orayı Ömer’e fethettirdi. Onun
anahtarlarını, Mescid-i Aksa’ya kadar devesine hizmetçisiyle birlikte dönüşümlü
olarak binen Ömer’e teslim ettirdi. Sırtına on dört yerden yamalı hırka giyen
Ömer’e teslim ettirdi. Ömersiz Mescid-i Aksa’ya gidecekseniz boşuna yorulmayın.
Onu bir kere daha fethedecekse Ömer fethedecektir.
Selahaddin Eyyubî… Tıpkı Hazreti Ömer gibi, Mescid-i Aksa’nın boynundaki esaret
zincirlerini bir kere daha kıran büyük sultan: Selahaddin Eyyubî. Onun devrinde
Mescid-i Aksa’nın boynuna yeniden bir kölelik, esaret halkası daha takılmıştı.
Efendimiz’in Miraç basamağı yeniden kayıp gitmişti. Oysaki orası ne kadar da
kutsi idi. Efendimiz orada miraca yükselmiş, enbiyanın ervahına namaz kıldırmış,
orada Hazreti Davud’un, Hazreti Süleyman’ın ruhunu görmüştü. Kendi beyanı
içinde, “Ben Musa’yı şurada namaz kılarken gördüm.” buyurmuştu. Nebilerin
uğradığı bu yere O da uğramıştı. İşte o mübarek mescide bir esaret halkası daha
takılmıştı.
Selahaddin Eyyubî’nin, hayatı boyunca bırakın öyle köşkleri, villaları,
sarayları, basit bir evi bile olmamıştı. O, devrinde “büyük sultan” diye
tanınıyordu. Fakat bütün hükümdarlar o büyük sultanı ancak çadırında buluyor ve
orada ziyaret edebiliyorlardı. Zaten büyüklüğü de bu tevazuundan
kaynaklanıyordu. Bir gün birisi, kendisine bir ev yaptırmasını tavsiye edince
Mescid-i Aksa’nın esaret altında olduğunu kastederek ona şöyle cevap verdi:
“Allah’ın evi esaret altındayken ben nasıl kendime ev yaptırırım!”
Mescid-i Aksa özgürlüğüne kavuşana kadar Selahaddin Eyyubî’nin yüzü gülmedi.
Asık bir çehre ile mescide girer, yine asık bir çehreyle mescitten çıkardı. İmam
bir gün kürsüye çıkmış, dolaylı olarak Selahaddin’e nasihatte bulunuyordu. İnsan
güler yüzlü olmalı, etrafına ümit saçmalı, diyordu. Selahaddin, namazdan sonra
imamın yanına sokuldu ve şöyle dedi: “Hocam, bana öyle geldi ki sen bu
nasihatinle beni kastettin. Allah aşkına söyle, Mescid-i Aksa’nın üzerindeki şu
kâbus devam ettiği müddetçe sen benim gülmemi nasıl istersin!”
Mescid-i Aksa’yı yeniden işte bu Selahaddin hürriyetine kavuşturdu. Boynundaki
esaret halkasını o çıkardı. Onu, ziyafet sofralarında zevk edenler, yumuşak
döşeklerinde yatanlar değil hayatını çadırda geçirenler, Hazreti Davud’un
mescidi işgal edildiği için kendisine ev yaptırmayı haram sayanlar esaretten
kurtardı!
Mescid-i Aksa elden gitti diye beyhude yorulmayın ve boşuna üzülmeyin. Siz, bir
tek şeye, cemaat olamayışımıza üzülün. Mescid-i Aksa’ya cemaat olamayışımıza
üzülün. Onun elden gitmesine sebep olan ruh sefaletimize üzülün. Ruh
perişaniyetimize üzülün. Bu mevzuda yapılacak tek şey, Ömer olmaya, Selahaddin
olmaya çalışmaktır.
Fetehahâ Omar ve harrarahâ Salahüddin.
Biri fethetti; diğeri hürriyetine kavuşturdu. Boynunda tasması ve o muhteşem
kubbesi üzerinde koskoca bir istifham:
“Fe men lehâ el-ân” (Ona şimdi kim sahip çıkacak?) sualine cevap bekliyor.
Sahabe ruhunda bir nesil, Selahaddin Eyyubî ruhunda bir nesil, yaşama zevkini
unutmuş yaşatma zevkiyle dopdolu bir nesil, dünyayı bir misafirhane, bir uğrak,
bir konaklama yeri sayan bir nesil, dünyadan sadece yaşayacak kadar istifade
etmeyi düşünen bir nesil, gelecek nesiller için onu ümranlarla donatmaya
azmetmiş bir nesil ancak ona sahip çıkacaktır. Bu neslin şafağını bize gösteren
Rabbim, tamamına erdirmek suretiyle, canı dudağına gelmiş bizlere ümit ihsan
eylesin. Bükülmüş belimizi düzeltmeye muvaffak kılsın.
Aziz Müslüman!
Yeryüzünde en büyük işleri, Allah’a boyun eğmiş kimseler yapacaktır… Tevazu
kanatlarını yerlere kadar indirenler yapacaktır… Ömerler, Selahaddin Eyyubîler
yapacaktır…
Meseleler, imanın ve aşkın burcu burcu tüttüğü yerlerde, heyecanın bir kazan
halinde kaynadığı yerlerde ve insanın bir heyecan ve aşk hâline geldiği yerlerde
–Allah’ın tevfik ve inayetiyle– halledilecektir.
Rabbim, gösterdiği şeylerle göstereceği şeylerin vaadini bize yapmış gibidir.
Bize ihsanlarını ikmal ve itmam eylesin. Her şeyden evvel bizi hürriyetimize
kavuştursun. Nefsimizin esaretinden bizi hürriyete kavuştursun. Şehvetimizin
esaretinden bizi hürriyete kavuştursun. Yeme içmenin esaretinden bizi hürriyete
kavuştursun. Makama, mansıba kul ve köle olmanın esaretinden bizi hürriyete
kavuştursun. Şöhretin esaretinden bizi hürriyete kavuştursun. Başka şeyler bunun
peşinden gelecektir. Sahibini görünce, Ömer’e doğru koşa koşa gittiği gibi,
Selahaddin’in ayaklarının önüne yuvarlandığı gibi ayağımızın dibine kadar kendi
kendine gelecektir. Rabbim yâr ve yardımcımız olsun. Yeryüzünde vakar ve
ciddiyetin temsilcisi olan, vakarlı ve ciddiyetli, kibirden ve gururdan uzak
cemaat olma hâliyle bizleri serfirâz eylesin.
Âmîn.
29 Ağustos 1980, Merkez Camii, Bornova-İzmir
29 İbn Mâce, zühd 16; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/76.
30 Buhârî, libâs 5; Müslim, libâs 40-50.
31 Buhârî, fezâilü’s-salât 6, hac 26, savm 67; Müslim, hac 288.
Rıfk ve Müsamaha
يَآ اَيُّهَا النَّبِىُّ اِنَّآ اَرْسَلْنَاكَ شَاهِداً وَمُبَشِّراً وَنَذ۪يراًۙ
وَدَاعِياً اِلَى اللهِ بِاِذْنِه۪ وَسِرَاجاً مُن۪يراً
“Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın
izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak
gönderdik.” (Ahzâb Sûresi, 33/45-46)
Muhterem Müslümanlar!
Mümin, imanıyla, ibadetiyle başkalarından ayrıldığı gibi davranışlarındaki
ağırlık, vakar ve ciddiyetle de ayrılır.
Müminin, nev’i şahsına mahsus bir havası, hüviyeti vardır. Müminin, kendine has
keyfiyeti, orijinal duruşu her yerde kendini belli eder. Zira onun hayata bakışı
farklıdır. Düşüncede başka, tasavvurda başka, davranışta başka, amelinde
başkadır o… Bütün bu başkalıklarıyla onun, insanlardan başka bir hayatı, başka
bir dünyası vardır. Ve asıl mesele de işte bu hüviyette, insanların içinde örnek
olarak bulunmaktır. Fahr-i Kâinat Efendimiz bize bunu ders verir.
Sahabeden başlayarak günümüze kadar asırlar boyunca bütün büyükler bu meseleye
sağlamlık kazandırmak, bu meseleyi değişmez hakikat hâline getirmek, insanların
gönüllerinde, kalplerinde köklendirip sarsılmaz kılmak için lazım gelen her şeyi
yaptılar.
Önemli olan husus, müminin, kendine has hüviyetiyle görünebilmesi meselesi; yani
ehl-i dalalet davranışları değil, mümince tavır sergileyebilmesidir. İnsanlar
arasındaki münasebetlerinde onun bu yönünü ele almaya çalışacağız.
Mümin, insanlarla olan münasebetlerinde de ciddi bir farklılık gösterir. Onun,
üstün ve semavî bir anlayışı vardır. O anlayış ancak melekler arasında
geçerlidir. Onu biz ilk defa imamımız ve rehberimiz Hazreti Muhammed’den
(sallallâhu aleyhi ve sellem) öğrendik. Ardından bugüne kadar gelmiş binlerce
müceddit ve müçtehidin içtihatlarıyla ve düşünceleriyle mesele öyle bir
sağlamlık kazandı ki onun aksini düşünmek, kalbimizde aksine yer vermek bundan
sonra bizim için mümkün olmayacaktır.
İnsanlarla münasebetlerimizi iyi tutacağız. Kalbimizde kinlere, nefretlere yer
vermeyeceğiz. Kinin ve nefretin aksi rıfktır, hilmdir, yumuşak olmaktır. Resûl-i
Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyururlar ki:
اِذَا اَحَبَّ اللهُ اَهْلَ بَيْتٍ اَدْخَلَ عَلَيْهِمُ الرِّفْقَ
“Allah (celle celâluhu) bir aileyi, bir topluluğu sevmeyi murat etti mi onların
arasına rıfk koyar, şefkat koyar, mülayemet koyar, insanlık koyar, anlayış koyar
ve rahatlık vaz’ eder.”32 Ve o topluluk, o aile rahat yaşar.
Âişe-i Sıddîka (radıyallahu anhâ) öfkelendiği bir zamanda Allah Resûlü
(sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
يَا عَائِشَةُ عَلَيْكِ بِالرِّفْقِ فَاِنَّهَا لَا يَدْخُلُ فِي شَيْئٍ اِلَّا
زَانَهُ ولَا يُنْزَعُ مِنْ شَيْئٍ اِلَّا شَانَهُ
“Ya Âişe! Sen rıfktan ayrılmamalısın. Rıfk öyle bir şeydir ki neyin içine girse
onu süsler, ziynetlendirir. Bir şey ki rıfktan mahrumdur o, her şeyden
mahrumdur, çirkinliğe maruz kalmıştır.”33
Rıfk, Resûl-i Ekrem’in sıfatıdır; kin ise şeytanın. Rabbimiz refiktir. Hazreti
Muhammed de refiktir. Seyyidina Hazreti Mesih de refikti. Gazap şeytanın
sıfatıdır. Kindarlık da şeytanın sıfatıdır. İnsan, sevdiği, sıfatlarını üzerinde
taşıdığı kimselerle beraber olacaktır. Kin ve nefretle yıkılmış bir gönle sahip
olmaktan Allah bizi muhafaza buyursun.
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), binlerce dağidar edici, yıkıcı
hâdiseden sonra hicret-i seniyyenin sekizinci senesi Mekke-i Mükerreme
istikametinde azm-i râh ediyordu. Allah, Hudeybiye Musalahası’nın peşi sıra
Fetih Sûresi’ni inzal buyurdu. Mekke fethi kendisine müyesser kılmıştı. Resûl-i
Ekrem sevinç içindeydi. Ordu da sevinç içindeydi. Mekke’nin yakınlarına
gelinceye kadar kimsenin Mekke’ye gidileceğinden; Mekkelilerin de gelecek
ordudan haberi yoktu.
Belki Mekke de sevinç içindeydi. Aradan yıllar geçmişti. Bir zamanlar içinde
barındırdığı ve ayrılmak zorunda kaldığı peygamberine kavuşacaktı. Hazreti
İbrahim’den sonra ona ait bütün âdetlerin köhneleşmesi, fersûdeleşmesi, ilahî
bütün şeâirin altının üstüne gelmesi karşısında yerin göbeği Mekke mahzun idi.
Kâbe, kendisine Ebû Kubeys tepesine yakın bir hanede Muhammed isminde bir
çocuğun dünyaya geldiği müjdesi ulaştırıldığı anda âdeta siyah örtüsü altında
cennetlere pervaz ediyor gibi bir hâl kazanmıştı. Fakat aradan kırk sene geçmiş,
henüz Peygamberin vazife yaptığına şahit olamamıştı. Peygamber, vazifeyle yanı
başında dikilip Kâbe’nin manasını haykırdığı an, “Lâ ilâhe illallah
Muhammedü’r-Resûlullah. el-Ka’betü Beytullah” hakikatine karşı haince ve kin
içinde karşı koymalar olmuştu. Kin ve nefret topluluğu olan şeytan ve avaneleri,
rıfk ve şefkat insanı Hazreti Muhammed’e karşı çıkmıştı.
Resûlullah, tam on üç sene Mekke ve civarında tebliğde bulunmuştu. Ne var ki
Mekke’nin boynuna beklediği gerdanlığı takamamıştı. İçindeki putları
kıramamıştı. Orayı pisliklerden temizleme imkânı bulamamıştı. Yeryüzünün en
azizi, yerin göbeğini terk edip giderken Kâbe bir kere daha siyah örtülere
bürünmüştü. Sekiz sene daha dişini sıkmış, O’nun geri dönmesini intizar etmişti.
Kendisine bir konaklık mesafede, Resûlullah’ın fetih ordusunun ateşlerinin
yandığı haber verilince Kâbe yeniden kanatlanıp uçmaya başlamıştı. Resûl-i Ekrem
(sallallâhu aleyhi ve sellem), yine bağrında olacaktı. Elinde kılıç ama
şefkatin, re’fetin peygamberi, yarın bağrında olacaktı Beytullah’ın ve oldu da.
O güne kadar binlerce kötülük yapmış, her vadide Resûllullah’ın karşısına
çıkmış, akla hayale gelmedik şeyleri onun için tuzak olarak kurmuş, akla hayale
gelmedik komplolar hazırlamış ve Resûl-i Ekrem Mekke’ye gireceği âna kadar da
kötülükten vazgeçmemiş bir cemaat vardı Mekke’de. Resûl-i Ekrem onların
omuzlarının üzerine basa basa Beytullah’ın yanına kadar gitti. Mekke inliyordu.
لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَحْدَهُ، صَدَقَ وَعْدَهُ، وَنَصَرَ عَبْدَهُ، وَأَعَزَّ
جُنْدَهُ، وَهَزَمَ الْأَحْزَابَ وَحْدَهُ
diyordu. Sahabe coşmuş, âdeta bir bayram havası yaşıyordu.
“Allah’tan başka mabûd-ı mutlak yoktur. Onun eşi, ortağı yoktur, putlar ona eş
ve ortak olamaz ve Kâbe’yi dolduramazlar. Allah, peygamberine vaat ettiği şeyi
yerine getirdi. Allah, kulu Hazreti Muhammed’e yardım etti. Ordusunu kuvvetli
kıldı. Kâfir ordusunu Allah tek başına hezimete uğrattı.”
Kulluktaki şu derinliğe bakın. Kâbe fethediliyor, “Hazreti Muhammed fethetti.”
denmiyor. Allah Kâbe’yi fethetti. Kuluna verdiği sözü doğru çıkardı. Allah
kuluna nusret verdi. Resûlullah, kendisinden ‘kul’ olarak bahsediyor. Zira O’nun
en yüce payesi kulluktu. “Ben kulum” diyordu. Sultanlara taç giydireceği yerde
kulluğunu anıyor, kulluğuyla görünüyordu. Zira büyüklerde büyüklüğün alâmeti
tevazudur; küçüklerde küçüklüğün alâmeti büyük görünmektir. Kim aşağı bir mahlûk
ise o büyük görünmeye çalışacaktır. Kim de yüce ise başı bulutlara kadar
ulaşıyorsa o da küçük görünmeye çalışacaktır.
Büyük kadın Âişe-i Sıddîka diyor ki: “Resûl-i Ekrem Mekke’ye girerken bir
devenin sırtındaydı. Öylesine hicap içinde, o kadar iki büklümdü ki alnı
neredeyse hayvanın sırtındaki eyerin kaşına değecekti.”34
Evet, O Mekke’ye hicap içinde giriyordu. O, tavır ve davranışlarıyla, “Rabbim!
Senin beytinin bulunduğu yere gururla girmekten yine Sana sığınırım.” diyordu.
نَصَرَ عَبْدَهُ، وَأَعَزَّ جُنْدَهُ، وَهَزَمَ الْأَحْزَابَ وَحْدَهُ
Allah, ‘kul’una yardım etti, ordusunu kuvvetli kıldı ve bütün küfür ordularını O
tek başına mağlup etti; hepsini hezimete uğrattı. “Hazreti Muhammed değil,
orduları Allah hezimete uğrattı!” Mekke bu sözlerle inim inim inliyor; putlar
baş aşağı devrilirken her sahabi bunu söylüyordu. Beytullah’ın her köşesinden bu
ses yükseliyordu. Hazreti Ali bu sesle mest ve sermestti… Ömer, maşukuna
kavuşmuş olmanın heyecanı içinde bu sesle mest ve sermest idi.
Hazreti Bilal ve Enes gibi sahabiler anlatıyor:
“Sonra Resûl-i Ekrem Beytullah’ın içine girdi. Resûlullah’ın yanında ancak iki
kişi vardı. Orada iki rekât namaz kıldı. Beytullah’a âdeta ‘Ben geldim.’ diyor,
o da O’na hoşâmedî ediyor, hoşgeldin diyordu.”
Sonra o dolu insan, zengin insan, içi rahat insan, kine gönlünde yer vermeyen
insan, re’fetin ve rıfkın insanı, ellerini kapının sövelerine koymuş, müşriklere
şöyle sesleniyordu:
مَا تَقُولُونَ ومَا تَظُنُّونَ؟
“Ne diyorsunuz ve benden ne bekliyorsunuz.?”
Müşriklerin hepsi, daha önce Hazreti Ali’den şöyle demeleri gerektiğini
öğrenmişlerdi:
اَخٌ كَرِيمٌ وابْنُ عَمٍّ كَرِيمٍ
“Sen kerim bir kardeş, kerim bir amcaoğlusun.”
Sen son derece şerefli bir insansın. Senin bu şerefine karşı bizler uygunsuz
şeyler yaptık. Ama sultana sultanlık, nitekim gedaya da gedalık yaraşır,
diyorlardı.
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem):
اِذْهَبُوا اَنْتُمُ الطُّلَقَاءُ
“Gidiniz, hepiniz serbestsiniz.” buyuruyordu.
لَا تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ
“Bugün benden tevbih yoktur. Kimseyi kınama yoktur. Günahını yüzüne vurma
yoktur. Eleştirme, didiştirme yoktur!”
Bu ne müthiş bir af ilanıydı. Bu ne müthiş bir şefkatti. Bu nasıl bir rıfk idi.
Bu şefkat ve re’fet atmosferi genişledikçe bu atmosferin içine giren herkes
bundan müteessir oluyor ve huzur-u Risalet-penâhîye koşuyordu.
Mekke fethedileceği âna kadar kılıcını elinden bırakmayan İkrime gibi kimseler
dahi bu sese koşuyor, bu şefkatli kucağa kendisini atıyor, “Lâ ilâhe illallah
Muhammedun Resûlullah” diyordu.
İkrime, tâ Yemen’e kaçmıştı. Allah Resûlü’nün ordusu Mekke’ye girerken bile
mukavemet göstermiş, birkaç kişinin ölümüne sebebiyet vermişti. Ebû Cehil’in
oğlu, kaçmadan önce son cinayetlerini de işlemiş, öyle gitmişti.
Bin bir tehlikeyi göze alan, kalbi imanla dolu hanımı, yaya olarak Yemen’e kadar
gitmiş, kocasını ikna etmişti. “Gel şu merhamet ve af kaynağına dehalet et, gel
Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) dehalet et. Gel şu raûf u
rahîme sen de kovanı bir daldırıver.” demişti.
Bundan sonraki kısmı İkrime şöyle anlatıyordu:
“Eşim Ümmü Hakîm beni ikna etti, huzur-ı Risalet-penâhîye geldim ama o dakikaya
kadar O’na karşı yaptığım şeyler sadece kötülükten ibaretti. Başımı kaldırıp da
Resûlullah’ın yüzüne bakamadım. Hanımıma işaret ederek: “Ya Resûlallah, Senin
kereminden bahsederek bu hanım geldi dedi ki beni de affetmişsin. Yani benim
gibisi de affedilir mi?” dedim.
Allah Resûlü: “Evet, ‘La ilahe illallah Muhammedun Resûlullah’ diyen herkes
affedilmiştir.” diye cevap verdi.” İkrime, o dakikadan sonra başka bir İkrime
olmuştu.
Bu müsamaha ahlâkının tesiriyle bu atmosferin içine giren, onda eriyen,
Muhammedî bir hüviyet kazanan yüzlerce, binlerce insan vardı. Bunlar öylesine
samimiyetle bu davaya giriyorlardı ki, daha Fahr-i Kâinat Efendimiz’in vefatının
üzerinden iki üç sene geçmemişti ki İkrime, Yermuk’ta, uğrunda öleceği sancağın
altında savaşırken Yemame’de de aynı kahramanlığı gösteriyordu. O büyük soyluya
yaraşır bir eda ile Bedir ve Uhud ashâbına seslenmiş, “Resûlullah’ın bayrağını
düşürmeyelim.” demişti. Resûl-i Ekrem’in bayrağı yere düşmemişti, ancak
İkrime’nin kolu kanadı kırılmıştı. Onu tanınmaz bir hâlde bulmuşlardı ama
“Muhammedun Resûlullah” hakikati yere düşmemişti.
İşte Resûl-i Ekrem’in rıfk u re’feti, şefkat ve insaniyeti, böylesine buzdan
dağları dahi eritiyor, onlara kendi sinesinde yer veriyordu.
Son olarak kin ve nefret konusuna gelince;
Kin ve nefret, ancak şeytanın yaptığını yapıyor.
O, insanlarda katılık meydana getiriyor.
O, insanları kaçırıyor.
O, insanların küfür ve küfranına, dalalet ve tuğyanına sebebiyet veriyor.
Muhammedî bir cemaate tekrar sesleniyorum:
Siz, insanlığın gönlüne ancak rıfk u re’fetinizle gireceksiniz. Müsamahanızla
katı insanları yumuşatacaksınız. Buzdan dağlar sizin şefkatiniz, insanlığınız
karşısında eriyecek. Kinden uzaklaştığınız nispette Allah’a ve O’nun Resûlü’ne
yaklaşmış olacaksınız.
Allah’ın yardımı ve nusreti sizinle beraber olsun. Rabbim insanımızı ve
insanlığı rıfk u re’fet içinde payidâr eylesin. Kini ve nifakı kalbimizden
silsin atsın.
Âmîn.
1 Ağustos 1980, Merkez Camii, Bornova-İzmir
32 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/71; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/253, 6/139.
33 Müslim, birr 78; Ebû Dâvûd, cihad 1, edeb 11.
34 İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 5/63; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 6/120
Rahatı Terk Etme
قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَآؤُكُمْ وَاَبْنَآؤُكُمْ وَاِخْوَانُـكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ
وَعَش۪يرَتُـكُمْ وَاَمْوَالٌنِ اقْـتَـرَفْـتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ
كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَـرْضَوْنَـهَآ اَحَبَّ اِلَـيْـكُمْ مِنَ اللهِ
وَرَسُولِه۪ وَجِهَادٍ ف۪ى سَب۪يلِه۪ فَـتَـرَبَّصُوا حَتّٰى يَاْتِـىَ اللهُ
بِاَمْرِه۪ۘ وَاللهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟
“De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ve
akrabanız, ter dökerek kazandığınız mallar, kesada uğramasından endişe ettiğiniz
ticaret, hoşunuza giden konaklar size Allah’tan ve Resûlü’nden ve O’nun yolunda
cihat etmekten daha sevimli ve önemli ise… o hâlde Allah emrini gönderinceye
kadar bekleyin! Allah öyle fasıklar güruhunu hidayet etmez, umduklarına
eriştirmez.” (Tevbe Sûresi, 9/24)
Muhterem Müslümanlar!
Aziz olarak yaşamaya hakkı olanlar ancak fatihler ve azimli olan ruhlardır.
Aziz olarak yaşamaya hakkı olanlar rahatı mevzuunda fedakârlıkta bulunmasını
bilen kimselerdir.
Rahat terk edilmeden rahata erilemez. Fâni olmadan pek çok yönleriyle bekâya
mazhar olunamaz. Bekâ beladan geçer… Tükenmek lazım ki varlık başlasın… Her
şeyin bittiği yerde, bitmeyen bir varlık başlar.
İnsanlar, nefis ve enaniyet bakımından tükenmelidirler ki asıl hüviyetleriyle,
melekiyet yönleriyle, Allah’ın sevdiği taraflarıyla var olabilme yoluna
girsinler. Bunu ise ancak belli meselelerde azmi ve ikdamı olan, fatih ruhlu,
üzerlerindeki uyuşukluğu atan, gözlerini nâmütenahi, sonsuz ufuklara diken
insanlar başaracaktır.
Resûl-i Ekrem insanlarda işte bu duyguyu geliştirmiş, bu anlayışı kendi
cemaatine intikal ettirmişti. Beş, on bin insana ancak sahip olduğu bir dönemde
Benî Asfer’e harp ilan etmek, Sasani İmparatorluğu’na karşı ordu göndermek ne
demekti!
Zeyd b. Hârise’nin kumandası altındaki ordunun sayısı sadece üç bindi ve bu
ordu, yüz binleri aşan Hirakliyus’ün ordularına karşı savaşmak için gidiyordu.
Efendimiz, Tebük’e giderken münafıklar meseleyi serrişte ediyor, aralarında
konuşuyor ve “Bir avuç insanla Roma İmparatorluğu’na karşı gidiyor!” diyorlardı.
Münafık Übeyy b. Selûl, “Ben daha şimdiden onları, Muhammed dâhil (sallallâhu
aleyhi ve sellem), zincirler içinde esir edilmiş görüyor gibiyim!” diyordu.
Evet, Resûl-i Ekrem bir avuç insanla Benî Asfer’e meydan okuyordu. Kor hâline
gelmiş bir avuç insan yerinde duramıyordu. Zaten yerinde durmak; kokuşmak,
birbirine düşmek demekti. Aksi hâlde binbir alternatifin yiyip bitirdiği bir
cemaat hâline geleceklerdi.
İç sürtüşmelere meydan vermemek, zindeliği koruyabilmek, vahdeti temin edebilmek
için daima dışa doğru açılan kapılar ve menfezler gösteriliyordu. Yeryüzü bir
gün bütün zimamdarlığıyla Resûl-i Ekrem’in önüne anahtarlar hâlinde konsaydı
Resûl-i Ekrem, kendi cemaatine bu sefer yıldızlara giden yolları gösterecek,
“Oraları fethedeceksiniz!” diyecekti. Ve kati surette cihanı fetihten dûr
olmayacaktı.
Yirmi üç senenin içine, Allah’ın tevfikiyle, büyük işler sıkıştırmış, hem ateş
gibi bir cemaatin meydana gelmesine hem büyük bir ruhun yetişmesine hem de
fetihlerin başlatılmasına vesile olmuştu. Binbir işi bir arada Allah’ın tevfik
ve inayetiyle yapmıştı.
Bu ağır ve yorucu vazife sona ereceği sırada “oğulluğum” dediği Zeyd b.
Hârise’nin henüz delikanlı çağındaki oğlu Üsame’yi yanına çağırdı.
“Evladım, şimdi seni bir ordunun başına kumandan tayin ederek Benî Asfer’e doğru
harbe göndereceğim. Benim gidip de geldiğim, babanın gidip de orada kaldığı,
birçok sahabinin şehit olup toprağın bağrına emanet edildiği yere göndereceğim.”
buyurdu.
Cuma günü ordunun teşkiline karar verildi. Bu orduya Ömer iştirak ediyor… Sa’d
b. Ebî Vakkas iştirak ediyor… Saîd b. Zeyd iştirak ediyor… Osman b. Affân
iştirak ediyor… Ebû Ubeyde iştirak ediyor… Talha iştirak ediyor…
Bu muhteşem ordunun başında genç serdar, 18-20 yaşlarındaki Üsame b. Zeyd b.
Hârise vardı.
“Seni bu orduya kumandan tayin ettim.” buyuruyor Allah’ın Resûlü.
Cemaat arasında bazı kimseler meseleyi serrişte ediyorlardı. Çok hasta ve
yerinden kalkamayacak kadar muzdarip olan Resûlullah, başında sımsıkı sarılı
sarığıyla minberin kenarına tutuna tutuna cemaatin karşısına çıkıyordu. Ayakta
zor durmaktaydı, zira vefatına iki gün kalmıştı. Allah’a hamd ü sena ettikten
sonra o hâlde cemaatine şöyle sesleniyordu:
“Üsame’yi kumandan tayin etmem hususunda dil uzatıp ayıplayanlar varmış.
Vallahi, aynı şeyleri babasını kumandan tayin ettiğimde de yapanlar olmuştu.
Allah’a yemin ederim ki o da bu işe layıktır, babası da bu işe layıktı.”
Sahabenin içi rahatlamıştı. Ömerlerin de içinde bulunduğu ordu artık yola
çıkmıştı. Bıyıkları yeni terleyen genç serdar ordunun başındaydı. Medine’nin
dışına kadar çıktılar. Sahabe her taraftan akın akın gelip orduya katılıyordu.
Benî Asfer’e harp ilan edilecekti.
Cumartesi günü ordunun toparlanmasıyla geçti. Pazar günü ise Resûl-i Ekrem çok
ağırlaşmıştı. Herkes geliyor, veda ediyordu, O’nun ise tek kelime söyleyecek
gücü yoktu; dudakları dahi kıpırdamıyordu. Ötesini Üsame şöyle anlatıyor:
“Anamla beraber Resûlullah’ın yanına girdik.”
O ana ki bir zamanlar Resûl-i Ekrem’e de analık yapmış Ümmü Eymen’di. Onu
büyütmüş, O’nun terbiyesiyle meşgul olmuştu.
“Anamla beraber yanına girdim, bana ellerini uzatarak omuzlarımdan tuttu ve
alnımdan öptü. Konuşamıyordu. Ellerini yukarı kaldırdı. Bir şeyler istiyordu.
Herhâlde gözünün önünde Roma İmparatorluğu beliriyor, Benî Asfer’in yıkılışını
görüyordu. Sonra ellerini indirirken anladım ki bana dua ediyor. Fütuhata
muvaffakiyetim için dua ediyor.
Ayrılıp birliğimin başına gittim. Pazartesi sabahını idrak ederken Resûl-i
Ekrem’in iyi olduğu haberi geldi bize. Çok sevindik, herkes yeniden Resûlullah’a
kavuştuk diye bayram ediyordu. Hâlbuki emanetinin alınmasından evvel kendisine
bir saadet, bir huzur devresi muvakkaten bahşedilmişti. Ben tam orduma “Er-rahîl
er-rahîl” (Göç var. Hareket edeceğiz.)diyerek hareket emri verecektim ki anamın
habercisi arkadan yetişti. “Er-rahîl er-rahîl” (Güneş gurup etti evladım, derhal
Resûl-i Ekrem’in kapısına!) diyordu.
Hemen huzur-u Risalet-penâhîye koştum. Sancağı kapısının önüne diktim. Bütün
dünyam yıkılmıştı. Medine ufkunda doğan güneş artık gurup etmişti. Medine,
Resûl-i Ekrem’i kaybetmiş olmanın hüznünü ve heyecanını yaşıyordu. Sancak
bir-iki gün orada dalgalanıverdi. Resûl-i Ekrem’in teçhiz ü tekfîn ve teşyî’i
yapıldı. Sonra toprağın sinesine tevdi edildi, Rabbisine vâsıl oldu.
Sancak kapıda mahzun mahzun dalgalanıyordu. Bu sancak Bizans’a gidecekti… Bu
sancak Batı’ya Müslümanlığı götürecekti… Meseleyi çok iyi kavrayan sıddıklar
sıddıkı, o büyük insan minbere çıkarak ashâb-ı kirama şöyle seslendi:
“Resûl-i Ekrem vefatından evvel Benî Asfer’i fethetmeyi, Batı’ya açılmayı dert
edinmişti. Atlarının kişnemesinin, mücahitlerinin haykırışlarının düşmanın
sinesinde duyulmasını dert edinmişti. Sancak mahzun mahzun dalgalanıyor. Ben bu
orduyu göndermek istiyorum.”
“İrtidat hâdiseleri var ey Allah’ın Resûlü’nün halifesi… Dinden dönenler var ey
Allah’ın peygamberinin halifesi… Sen bu orduyu göndermesen de burada bıraksan?”
diyenlere âdeta kükrüyor ve şöyle diyordu:
“Siz bana ne teklif ettiğinizin farkında mısınız? Bu orduyu Resûl-i Ekrem eliyle
hazırladı. Vallahi, bilsem ki dağlardan canavarlar gelecek, benim etrafımı
saracak, yine de Resûl-i Ekrem’in hazırladığı bu ordu durmayacak, gidecektir.”
“Yalnız benim bir isteğim var. Üsame’ye bunu kabul ettirebilirsem bir isteğim
var. Rica edeceğim ona Ömer’i bana bağışlasın, yanımda kalsın. Ağır bir yükün
altına girdim.”
Ve cihanı fethedecek orduyu Medine’nin dışına kadar yaya olarak teşyî edip
uğurluyordu. Genç serdar atının üstünde iki büklüm, “Ey Allah’ın peygamberinin
halifesi, gel sen bin, ben ineyim!” diyordu. O ise “Bırak da Allah yolunda
ayaklarım biraz tozlansın.” buyuruyor ve ekliyordu: “Yalnız senden bir ricam
var. Ağır bir yük altına girdim. Ömer gibi bir adama ihtiyacım var. Ben senin
askerini senin elinin altından alamam. Eğer sen müsaade edersen Ömer Medine’de
kalsın.” Üsame, “Tamam kalsın.” dediği zaman da tekrar ediyor, “Allah aşkına,
bunu gönlünden söylüyor musun? Yoksa ben Resûl-i Ekrem’in kumandanına baskı mı
yapıyorum?” diyordu.
Bu ne derinlikti Allah aşkına!
Bu ne saygıydı Allah aşkına!
Bu nasıl fatih bir ruhtu Allah aşkına!
13 bin kişilik ordu batı yakasına açılıyordu. Fatih’in İstanbul’u fethedişinde
onun tesiri büyüktü. Alparslan’ın Malazgirt’te nara atmasında onun tesiri
büyüktü. Anadolu’nun Müslüman Türkler için bir ülke hâline gelmesinde onun
tesiri büyüktü.
Büyük serdar gidiyordu. Yardıma muhtaç olunduğu bir devrede gidiyordu. Benî
Asfer’in kapısının önünde bir at oynatıp geri geliyordu ve düşman anlıyordu ki
Müslümanlar zillete maruz kalmadılar, güçlerinden bir şey kaybetmediler. Hazreti
Muhammed’in gitmesi onları bitirmedi. Daha pek çokları âhirete irtihal etse de
Allah’a kulluk yapan bu insanların kuvve-i maneviyeleri kırılmayacak,
sarsılmayacak ve kendilerinden istenen vazifeyi yapacaklardı. Nitekim küfrün
ödünü kopararak, mürtetlerin içine bir korku salarak Medine’ye geri döndüler.
Aziz Müslümanlar!
Size tarihten bir sayfayı değil, sizi siz yapan, size şahsiyetinizi kazandıran,
Kur’ân’la bütünleşme yollarını gösteren, hayatı teslimiyet içinde kılan bir
nurlu tabloyu intikal ettirdim. 20. asırda hayatın bütün zorluklarına göğüs
gerenlere, meşakkati rahata tercih edenlere, Allah’ın kendilerine verdiği
şeyleri yine Allah yoluna sarf edenlere, sahabe mesleğine girmek isteyenlere, o
yolda bir işarette bulundum. Allah o yolda bulunmayı hepimize nasip etsin.
Âmîn.
25 Ocak 1980, Merkez Camii, Bornova-İzmir
Şehadet Ufku
وَلَـنَـبْلُوَنَّـكُمْ بِشَـْئٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَـقْصٍ مِنَ
الْاَمْوَالِ وَالْاَنْـفُسِ وَالثَّمَرَاتِۘ وَبَـشِّرِ الصَّابِـر۪ينَۙ
“Biz mutlaka sizi biraz korku biraz açlık yahut mala, cana veya ürünlere gelecek
noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele!” (Bakara Sûresi, 2/155)
Aziz Müslümanlar!
Kulluk adına yaptığımız her şey Rabbimize sunduğumuz bir armağandır. Namazımız
armağan, orucumuz armağan, zekâtımız armağan, haccımız armağan, evradımız
armağan, ezkârımız armağan, temiz duygu ve düşüncelerimiz, ideallerimiz armağan,
niyetlerimiz armağan…
Bütün bir hayat boyu Rabbimize takdim ettiğimiz bu armağanlar, tohumlar hâline
getirilir ve bunlarla Cennet zeminlerinde bizi ebediyen mesut edebilecek bağlar,
bahçeler, ağaçlar yetiştirilir.
Siz Rabbinize ne kadar armağan takdim ettiyseniz Cennet’te altınızdan akacak
nehirler o kadar çağlayacaktır. Başınızın üstünde üfül üfül esen meltemler,
altında gölgeleneceğiniz ağaçların meydana gelmesi, sizin takdim edeceğiniz
armağanların neticesi olacaktır. Ağzınıza kadar gelecek meyveler ve kuş etleri
sizin buradan takdim ettiğiniz armağanların tecessüm etmiş, ete-kemiğe bürünmüş
hâlinden başka bir şey değildir.
Bereketli bir hayat yaşadı iseniz, hayatın her lâhzasını ibadetle ve Allah
yolunda hizmetle geçirmiş iseniz öbür âlemde her lâhzası saadetlerle dolu bir
hayatı elde edebilirsiniz.
Hayat şiirini tamamlayan bütün bu armağanların bir tek kafiyesi vardır. Bu
kafiye, şiirin sonunda gelir ve ona ayrı bir nizam, ayrı bir ahenk getirir. Bu
da Allah yolunda şehadettir. Şehadet, Allah yoluna hayatını vakfetmiş insanın
neticede ruhunu Allah’a şehit olarak teslim etmesidir. Yümünlü ve bereketli bir
hayattan tam manasıyla kâm almak isteyen insan, bir de onu şehadetle
taçlandıracak ve hayattan tam olarak istifade etmiş olacaktır.
Sonu şehadetle taçlanmayan bir hayat eksiktir. Böyle bir hayatta bir gedik, bir
boşluk vardır. Şöyle veya böyle şehadetten nasibini almış bir hayat, kafiyesini
almış bir şiir gibidir. Onda bir ahenk, bir sevimlilik, bir nizam vardır. O,
sırlı bir anahtar hâline gelmiştir. Göklerin kapılarını açar. Rahmetin kendisine
tebessüm edeceği kapıyı açar. Açar da nebilerin bile hesap verdiği aynı yerde
Rab seni kanlı gömleğinle öyle haşreder. “Dokunmayın buna, geçsin.” der.
Dokunulmadan geçer, gider gideceği âlemlere.
Ciddi mücadelelerin, büyük kavgaların devam ettiği bütün devirlerde, Allah’a
iman eden her mümin, hayatının kafiyesinin bu olmasını istemiştir.
Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanıyla, Allah, iş başa düştüğü
zaman bu yola giren insanı beğenir:
عَجِبَ رَبُّنَا عَزَّ وَجَلَّ مِنْ رَجُلٍ غَزَا فِي سَبِيلِ اللهِ فَانْهَزَمَ –
يَعْنِي أَصْحَابَهُ – فَعَلِمَ مَا عَلَيْهِ، فَرَجَعَ حَتَّى أُهَرِيقَ دَمُهُ
“Rabbimiz (azze ve celle), Allah yolunda savaşan şu kimseye taaccüp eder ve
beğenir; arkadaşları bozguna uğradığı zaman sorumluluğunun bilinciyle geri döner
ve öldürülünceye kadar düşmanla savaşır.”
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) devamla buyuruyor ki: “Allah bu
insandan meleklerine sitayişle bahsederek şöyle der: ‘Kuluma bakın, Rabbinden
gelecek mükafata rağbetinden ve yine O’nun gazabından korktuğundan dönüp geriye
geldi ve Allah yolunda canını verdi.’”35
Uhud harbinin bütün şiddetiyle devam ettiği hengâmda işi bu şekilde ele alan
yüzlerce insan vardı.
İş başa düştü; O’nun vefat ettiği yerde siz niye duruyorsunuz, diyen pek çok
kimse vardı.
Hayatının kafiyesini arayan pek çok kimse vardı.
Ölürken şehadet şerbetini içmeden gideceğim diye korkan pek çok kimse vardı:
Enes b. Nadr böyle düşünüyordu, Mus’ab b. Umeyr böyle düşünüyordu,
Nesibetü’l-Mâziniyye böyle düşünüyordu, Seyyidina Hazreti Hamza böyle
düşünüyordu, İbn Cahş böyle düşünüyordu. Resûl-i Ekrem’in etrafından nurdan bir
hâle oluşturmuşlar, hepsi şehadeti gözlüyordu.
Bir aralık saflar bozulmuş, ordu dağınıklığa düşmüştü. Resûl-i Ekrem de
(sallallâhu aleyhi ve sellem) vefat etti diye bir haber yayılmıştı. Bazılarında
ciddi bir sarsıntı baş göstermişti. Herkes “İş başa düştü!” diye düşman
saflarına hücum ediyor ve kendisinden beklenen şeyi eda etmeye çalışıyordu.
Olayı bize aktaran Sa’d b. Ebî Vakkas diyor ki:
“Savaş esnasında bir aralık halazadem İbn Cahş gözüme ilişti; kıyasıya sağa sola
saldırıyor, yalın kılıç önüne kattığı kimseleri püskürtüyordu. Vücudunda
sayılamayacak kadar çok yara izi vardı. Elbisesi parça parça olmuştu. Beni
görünce, ‘Dayımın oğlu gel.’ dedi. Beni bir kayanın dibine çekti. ‘Bak, dedi. İş
başa düştü. Burada bize düşen şeyin hakkını vermemiz gerekir. Bunun için dua
edelim. Sen dua et ben âmîn diyeyim. Ben dua edeyim sen âmîn de.’
Sonra ben şöyle dua ettim: ‘Allah’ım, bana çok çetin bir kâfir gönder, saldırışı
çetin olsun, baskısı çetin olsun. Onunla kıyasıya savaşayım. Sonra onun
hakkından geleyim. Ganimetimi alıp gazi olarak geri döneyim.’
Karşımda dururken lâhut âlemlerinde gezen bu esrarengiz adamın bakışları çoktan
öbür âlemlere gitmişti. O, benim dünyamı yaşamıyordu. Ben duamı bitirince ‘âmin’
dedi. Allah’a kasem ederim ki, Uhud neticelenirken ben o duada istediğim her
şeye sahip bulunuyordum.
Sonra o dua etti. Duasının başı benim duama benziyor ama sonu pek benzemiyordu.
O şöyle dedi: ‘Allah’ım, bana çetin bir düşman gönder. Bugün son gündür. Bugün
var olmanın mücadelesini veriyoruz. Ben o düşmanla kıyasıya savaşayım, kıyasıya
vuruşayım ve evvela gazanın sevabını alayım. Sonra o benim hakkımdan gelsin.
Beni şehit eylesin. Ben o hâlimle kanlar içinde senin huzuruna geleyim. Sen beni
karşına al de ki, ‘Abdullah, burnuna, kulağına ne oldu senin?’ Ben diyeyim ki:
‘Allah’ım, Senin habibinin yolunda döktüm de geldim onları.’ Sen, ‘Doğru
söyledin.’ diyesin. Ben de böylece kurtulmuş olayım.’”
Bu, o günün, o mücadele gününün hakkını vermektir.
Sa’d b. Ebî Vakkas diyor ki: “Uhud savaşı bittiği zaman meydanda İbn Cahş’ı
aradık. Bulduğumuz zaman Allah’a yemin ederim ki aynen duasında dediği gibi
şehit olmuş ve burun, kulak gibi azalarını kaybetmişti.” İşte Resûlullah’a
(sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatını vakfetmiş bu insan, dünyaya böyle veda
edip gidiyordu.
Aziz Müslüman!
Sen de hayatının gayesi peşinde olacaksın.
Hayat şiirinin kafiyesi peşinde olacaksın.
Hayata bağlı sahte zevk ve safaları istihkâr edecek, küçümseyeceksin. İşte o
zaman izzetinle yaşama hakkını kazanacaksın. Sen kendine sahip çıkar, kendinden
bekleneni yerine getirirsen işte o zaman bataklıklar kurutulmuş olur. Ve nihayet
bu işin en sonunda beklenen şeyi, mukadder olan şeyi arzu edersen endişe
edeceğin bir şey kalmayacaktır. Ölümü mağlup ettikten sonra endişe edeceğiniz
bir şey kalmayacaktır. Sizden istenen şey budur. Allah bu duyguyu sizin içinizde
geliştirsin.
Âmîn.
22 Şubat 1980, Merkez Camii, Bornova-İzmir
35 Ebû Dâvûd, cihâd 38; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsne 1/416.
İçte Derinleşme
وَالَّذ۪ينَ جَاهَدُوا ف۪ينَا لَنَهْدِيَـنَّـهُمْ سُبُلَـنَاۘ وَاِنَّ اللهَ
لَمَعَ الْمُحْسِن۪ينَ
“Bizim uğrumuzda gayret gösterip mücahede edenlere elbette muvaffakiyet
yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah ihsan ehliyle beraberdir.” (Ankebût
Sûresi, 29/69)
Muhterem Müslümanlar!
Büyük işleri büyük insanlar yapar.
Büyük davalara büyük insanlar sahip çıkar.
İnsanın büyüklüğü iç âleminin büyüklüğüyle ölçülür.
Bir insanın kalbi ne kadar mazbut ise o insan o kadar büyüktür. Kalbi ne kadar
arızalı pürüzlü ise o insan o nispette küçüktür. Velev ki büyük görünse bile.
Kalbin mazbutiyeti ise onun, âhirete ve Allah’a bağlılığıyla ölçülür. Kim
Allah’la ciddi münasebet içinde, Kur’ân’ın yolunda ve Resûl-i Ekrem’le münasebet
içindeyse kalbi mazbut demektir. Ve cihanın üst üste problemlerini halledecekse
işte bu iç mazbutiyetine sahip kimseler halledecektir.
İç istikametine ulaşan kimseler hayatı istihkâr edecek, dünya ve dünyaya ait her
şeyi hafife alacak, Allah’ın büyük ve yüce gördüğü şeyleri o da büyük ve yüce
görecek, onları yükseltmeye çalışacaktır.
İnsan iç âleminde ne kadar derinse o nispette vazifesini hakkıyla yürütecektir.
İç âleminde herhangi bir derinliği yok ise..
Allah’la münasebeti yönünden sığ ise..
Gençken de öyle olacak, olgunken de öyle olacak, yaşlıyken de öyle olacak. Öyle
yaşayıp öyle ölecek ve hiçbir hayra, hiçbir berekete vesile olmayacaktır.
Mükemmel fertler mükemmel işleri çevirecek, büyük müşkülleri kâmet-i bâlâlar
çözecektir. Problemler, onların elinde tereyağından kıl çeker gibi, Allah’ın
tevfik ve inayetiyle, hallolacaktır.
Kendisine düşen vazifeyi iç aydınlığı içinde, dünyada âhiretin sahnelerinde
geziyor gibi gezen kimseler halledeceklerdir.
Ukbaya inanmış insanlar halledeceklerdir.
Kaybettiği şeylerin birkaç katını Allah’ın kendisine lütfedeceğine inanmış
kimseler halledecektir.
Dünyanın, her sonbaharda solan bağ ve bahçesine mukabil, binlerce hazan mevsimi
görse de tek yaprağı düşmeyen Cennet’e gönül kaptırmışlar halledecektir.
Ayların, güneşlerin batıp gitmesine mukabil, bütün batanlara mukabil batıp
gitmeyen, bâki kalan Allah’a gönül vermişler halledeceklerdir.
Zira her şey iç aydınlığına, iç derinliğine bağlıdır.
İslam, ilk zamanlarda bir yükselme imkânı bulduysa hep bu iç aydınlığına ulaşmış
insanlar sayesinde olmuştur. Baş aşağı gittiğimiz zamanlarda da hep dünyaya bel
bağlandığı, âhiretin unutulduğu müşahede edilmiştir. Size bu mevzuyla ilgili iki
tablo arz etmek istiyorum:
Abdurrahman b. Avf, Aşere-i Mübeşşere’den, Uhud’un kahramanlarından… Bir uzvunu
orada bırakıp hayatı ondan sonra öyle eksik uzuvla yaşayanlardan… O diyor ki:
“Bedir’in tam fırın gibi yanıp kızıştığı esnada bıyıkları henüz terlemiş, sülün
gibi iki delikanlı geldi yanıma. İkisinin de bana diyecekleri bir şey vardı ama
ikisi de birbirinden saklıyordu.” Sonra bunların isimlerini öğreneceğiz ve
tarihe de kaydolacaktır. Bunlar Hâris ile Afra’nın çocukları Muaz ve Muavviz
idi.
“İçlerinden biri yanıma sokuldu ve bana dedi ki: ‘Amcacığım! Bana Ebû Cehil’i
gösterir misin?’ Medineliydi bu delikanlı, on beş yaşlarındaydı. Ben, ‘Ne
yapacaksın Ebû Cehil’i?’ diye sorunca ‘İşittim ki Mekke-i Mükerreme’de Resûl-i
Ekrem’e eza edermiş. Ben bugün ona haddini bildireceğim.’ diye cevap verdi.
O benim yanımdan uzaklaşırken bu sefer öbürü kulağıma eğildi. O da aynı şeyi
soruyordu. Her ikisi de bu şerefli vazifeyi tek başlarına yapmak istiyordu, bu
sebeple durumu birbirlerinden saklıyorlardı. Ebû Cehil, o esnada topluluk içinde
görünüverdi. Parmağımla işaret ederek, ‘İşte şu!’ dedim. Ben daha sözümü
bitirmeden onlar Ebû Cehil’in yanında görünüverdiler.”
Başına, gözüne indirdikleri kılıç darbeleriyle yere yıkmışlardı Ebû Cehil’i.
Biri, İkrime’nin inen kılıcı ile kolunu kaybetmişti; fakat yine de sevinç
içindeydi. Peygamberine kalkan ele ve o eli taşıyan kişiye cezasını vermişti
zira. İşte bu duygu ruhuna işletilmişti onun. Hazreti Muhammed sevgisi
damarlarında dolaşan kan hâline gelmişti. Yüce bir görgüye, derin bir his
yapısına sahipti. Belki bir başka yerde cesedini de bırakıp gidecekti ama içi
ferih ve fahurdu (rahattı), çünkü verdiklerini bâki ve sermedî bir hayat
istikametinde vermişti.
Benzer bir vak’ayı Yermuk’ta görüyoruz. Yermuk, ölüm kalım savaşıdır. Halid’in,
son dakikalarında sinema şeridi gibi gözünün önünden geçirip de o kare karşısına
gelince “Dur bir dakika seni seyredeyim, tatlı tatlı seyredeyim!” dediği,
müminler için tatlı dakikaların yaşandığı bir muharebedir.
Müminlerin sayısı bazı tarihçilere göre yaklaşık 30 bin idi. Karşı taraf ise 200
binlere varıyordu. Bir kişiye karşılık altı-yedi kişi düşüyordu. Düşman
saflarında filler vardı, uzun mızraklar vardı; barbarlığı temsil eden her türlü
silah vardı. Müminler, henüz bellerini doğrultamadıkları bir dönemde 30 bin
insanla 200 bin kişinin karşısına çıkmışlardı. Usta manevralarıyla kendisini
cihana kabul ettiren ve Batılı tarih yazarlarına Anibal’ı kapısına götürüp
kumandanlık dilettiren Seyyidina Halid bin Velid orduyu güzel tanzim etmiş,
doğru insanları doğru yerlere yerleştirmişti. O, Müslümanlığın Batı’ya doğru
açılma savaşını veriyordu.
Savaş günü akşama kadar bu işi bihakkın yerine getirdiler. Kabbas b. Eşyem bir
adım geriye atmadı. “Biz Müslümanlığı tanıdığımızdan beri hep ileriye doğru adım
attık! Yermuk’ta Bizans ordusu karşısında yenilmek, geri gitmek olmaz.” diyordu.
Rivayete göre Yermuk savaşında o gün elinde yirmi tane mızrak kırılmıştı.
Etrafına şöyle sesleniyordu: “Allah yolunda doğranıp da yerinden bir adım geriye
atmayacak adama kılıç ve mızrak verecek yok mu?”
Bizans çemberi geldi, onları sardı, fakat yine de bir adım geriye gitmediler.
Biraz sonra da Allah, idbarı ikbale (düşüşü yükselişe) çevirdi, rüzgârlar
Müslümanların tarafından esmeye başladı. O iki yüz bin kişilik ordu, savaşın
sonunda yüz binini muharebe meydanında bırakıp kaçacaktı. Bu birlik kimin önünde
kaçıyordu!
Habbaş b. Kays, o gün atının sırtına binmiş sabahtan ikindiye kadar savaşmıştı.
İkindi vakti güneş gurup edeceği an ikindiyle öğleyi beraber cem’ edip de
kılayım diye atının üzengisine davranınca birdenbire baş aşağı gitmişti. Öğlen
savaşırken bacağını kaybetmiş, fakat akşama kadar bunun farkına dahi
varamamıştı.
Kandan irinden bir deryanın çağladığı hengâmda namazına koşan mücahit, namaza
koşmadan evvel ayağını bıraktığı yeri aramaya başlıyordu! Ayak gündüz kesilmişti
ancak o, akşam atından inerken bunun farkına varıyordu.
Bu nasıl iç derinliği, bu nasıl Allah’a bağlılıktır ki insan, ayağını kaybeder
de duymaz. İşte onlarla bizim aramızdaki büyük fark budur. Onların Allah’a
bağlılığıyla bizim bağlılığımız arasındaki fark budur… Dünya ve ukbayı
birbirinden böylesine ayıran bir cemaatti onlar.
Bu cemaat iki yüz binlik orduyu önüne katmış sürüyordu. Ordunun yüz bini
meydanda dökülmüş, öbür yüz bini ise kaçıyordu. Artık Hirakliyus ordusunun
kumandanı Suriye’den ayrılırken hüzün içinde elini kaldırıyor, “Elveda! Elveda!”
diyordu. Bir daha bunların karşısında buraya dönmek mümkün değildir. Elveda
diyor, ebediyen Suriye’yi terk edip ayrılıyordu.
O gün Müslümanların şehitlerinin sayısı ancak üç bindi. Elinde onlarca kılıç ve
mızrak kırılan, hayatı istihkar edip küçümseyen bu insanlar, Resûl-i Ekrem’in
yüce adının Bizans surlarında dalgalanmasını temin etmiş oluyorlardı.
Antakya, Hama, Humus, Lazkiye’deki tepelerden “Muhammedun Resûlullah” sesleri
yükseliyordu. O akşam ezanlar okunurken üstlerinin kanıyla sağda solda
kendilerine namaz kılacak yer arayan mücahitler, Resûl-i Ekrem’in adının bir
merhale daha ileriye götürülmesinin sevinci ve huzuru içindeydiler.
Bu duygu ve bu düşüncenin size her şeyi getireceği kanaatindeyim.
Allah’a gönül vermişliğin, Kur’ân’a bel bağlamışlığın, Hazreti Muhammed’e
(sallallâhu aleyhi ve sellem) teslim olmuşluğun bize çok şey getireceği
kanaatindeyim.
Şu iki büklüm belimizi, bunun dışında başka şeylerle doğrultmamız da mümkün
değildir. Onun için her şeyden evvel bütün dikkat nazarlarımızı bir tek noktaya
yoğunlaştırmak suretiyle, hep orada işlemek, oradan başlamak, ses ve soluğumuzu
hep orada duyurmak lazım. O nokta, neslimizin gönlünün mamur edilmesi, onun iç
derinliğine ulaştırılması, ukbayı büyük görür, onun karşısında dünyaya ait
lezzetleri istihkâr eder hâle getirilmesidir.
Üç asırlık birikmenin neticesi, bu ağır yük altında, bu hacaletli vaziyetle
büyük mücahede ve mücadele verebilir miyiz, veremez miyiz? Onun inayetiyle
vereceğimize inanıyoruz. Ondan medet ve inayet diliyor ve dileniyoruz. Rabbim bu
büyük manevi mücadelede insanımızın dizine derman ve kalbine fer versin. Bizi
artık başkalarının kapısında dilenci olarak dolaşmaktan halas eylesin, iç
aydınlığına ulaştırsın, bizi aziz eyleyeceği yola hidayet edip aziz eylesin.
Âmîn.
8 Şubat 1980, Merkez Camii, Bornova-İzmir
Hakka Hürmet ve İstikamet
اِنَّ الَّذ۪ينَ قَالُوا رَبُّـنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَـتَـنَزَّلُ
عَلَيْهِمُ الْمَلٰئِكَةُ اَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَبْشِرُوا
بِالْجَنَّةِ الَّت۪ى كُـنْـتُمْ تُوعَدُونَ
“Şüphesiz ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip de sonra dosdoğru olanlar var ya, onların
üzerine akın akın melekler iner ve derler ki: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size
(dünyada iken) vaat edilmekte olan cennetle sevinin!’” (Fussilet Sûresi, 41/30)
Muhterem Müslümanlar!
İlahî âlemlerden huzur ve emniyetin esip esip üzerlerine geldiği kimseler,
inanıp istikamet içinde bulunan kimselerdir.
İnsanın imanının azameti nispetinde; onun istikameti, dürüstlüğü, hakperestliği,
hakşinaslığı nispetinde dünyası huzurla dolu olur; âhirette de –inşallah–
kendisini bekleyen bir huzur vardır.
Burada istikamet üzere yaşamış, kendisine çekidüzen vermiş, Allah’ın istediği
hâl ve şekli kazanmış bir insanı Allah cehenneme koyacak, ona azap edecek
değildir. Âdet-i ilahî öteden beri hep o istikamette cereyan etmiştir ki
mücrimler daima ceza görmüşlerdir, sevap işleyenler ise daima mükafata mazhar
olmuşlardır.
İstikamet, hakşinaslık, hakperestlik, müminler için çok mühim hususlardır.
Bunların yıkılması, hayat-ı içtimaiyenin (toplumsal hayatın) yıkılması demektir.
İçinde hakkın hürmet görmediği, hak sahiplerine haklarının verilmediği bir
topluluk bugün ayakta olsa bile yarın ayaklar altında pâyimaldır, ezilmeye
mahkûmdur.
Bir topluluğu ayakta tutacak küçüğünden büyüğüne kadar bütün müesseseler, şayet
hakperestlik esasına dayanıyorsa, o toplum sağlam temeller üzerine oturmuştur ve
o temeller ona istikbal vaat edebilir. O topluluk ileriye matuf bir şeyler
yapabilir.
Öte yandan şayet bir topluluğun temelleri arasında hakperestlik yoksa hak
sahiplerine hakları verilmiyorsa, bu işi yürütecek müesseseler kendilerine düşen
vazifeyi yapmıyorsa, fertleri hak karşısında iki büklüm değilse, o toplum bugün
var olsa bile yarın onu bekleyen şey mezarlık olacaktır. Şimdiye kadar nice bağ
ve bahçe, Cennet gibi yerler nice milletlere mezar olmuştur. Bugün ibret alınsın
diye geziliyor.
Her millet için aynı şey mukadderdir. Hakperestlik içlerinde yıkıldığı, hakka
hürmet kırıldığı, istikamet sarsıldığı, haklı hakkını alamadığı, haksız, haksız
olduğu hâlde hak aldığı müddetçe, bugün olmasa dahi, yarın böyle bir topluluk
pâyimâl ve derbeder olacaktır.
Bir topluluğu ayakta tutmak bazı şartların yerine gelmesine bağlıdır: Aklı
başında insanlar, hakka hürmet eder ve istikametten ayrılmazlar. Huzur içinde
olmayı düşünen kimseler, huzurun haktan geleceğini düşünür ve o hesapla hareket
ederler. İstikamet içinde bulunmaya çalışırlar.
Aziz Müslümanlar!
Hiç kimse, Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beşere getirip hediye
ettiği şeyleri hediye etmemiştir. Yeryüzü kurulduğu günden bugüne, insanoğlu
yeryüzünde ispat-ı vücut edip ortaya çıktığı günden bugüne, Fahr-i Kâinat
Efendimiz’in beşere hediye ettiği şeyleri getirebilmiş ikinci bir insan
gösterilemez. Nebiler, veliler, sıddıklar, Resûl-i Ekrem’in bahşettiği hediyeler
karşısında hayret içindedirler. Bununla beraber O, kendi tebaası içinde, hakka
hürmet ve hak sahibine hakkını verme mevzuunda âdeta tebaadan bir insan gibi
hareket etmekten bir an dûr olmamıştır. Bir kimsenin arpa kadar hakkının
kendisine geçmesine razı olmamış, en ufak bir endişe taşıdığında ise o hak
sahibine mutlaka hakkını vermiştir.
Bir gün, Üseyd b. Hudayr bir şaka yapıyor. Fahr-i Kâinat Efendimiz de o sırada
onun yanından geçiyor. Ve böyle uygunsuz şaka yapılıp halkın güldürülmesinden
hoşlanmadığı için parmağının ucuyla Üseyd’e dokunarak onu uyarıyor. Üseyd,
yerinden fırlayıp, “Canımı acıttın yâ Resûlallah! Kısas isterim; bana dokundun,
kısas isterim!” diyor.
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) oracıkta kısas yapılmasına razı
oluyor. Üseyd, ekliyor: “Ya Resûlallah! Sen bana dokunurken vücudum açıktı,
parmaklarının ucu çıplak tenime değdi.”
Resûl-i Ekrem, bunun üzerine kısas için kendi karnının üstünü açıyor. Üseyd b.
Hudayr o zaman dudaklarını kapatıyor, Resûl-ü Ekrem’in mübarek karnını öpüyor ve
“Benim maksadım buydu, hak almak değildi yâ Resûlallah!” diyor. Burada önemli
nokta şudur: Fahr-i Kâinat Efendimiz, hak isteyen biri karşısında, peygamberlik
izzetine rağmen, dize geliyor, “Hakkını al!” diyor. Zira biliyor ki Allah
huzurunda bu hakkı daha çetin alırlar.
Başka bir misal daha arz edeyim:
Hazreti Ömer Efendimiz bir sokaktan geçiyor. Cemaat içinden biri, kılıcını
yarıya kadar sıyırmış, halka eziyet edecek bir pozisyonda tutuyor. Hazreti Ömer
onun halka eziyet etmesini önlemek için daima yanında taşıdığı kamçısıyla o
tebaasına dokunuyor.
O, halife-i rûy-i zemindir. İran’ı, üzerinde oturduğu tahttan alaşağı eden ve
Bizans imparatorluğunu hâk ile yeksan eden büyük halife, tebaasından bir
tanesine kamçısının ucuyla dokunuyor. Diğer yandan o kamçının ucu kendi kalbine
gidip değiyor, kendi vicdanını yaralıyor. Hazreti Ömer, o zatla tekrar
karşılaşacağı âna kadar aradan bir sene geçiyor. Bir sene boyunca sabahtan
akşama, akşamdan sabaha belki bir lahza o hâdise aklından çıkmıyor. Bu arada
devamlı ızdırap içinde. Ertesi sene duyuyor ki o zat hacca gitmeye niyet etmiş.
Bu benim için bir vesiledir, diyor. O kişiyi evine davet ediyor, yemek ikram
ediyor. Sonra da biriktirdiği üç beş kuruşu onun eline tutuşturuyor. Bunu orada
harcarsın, bana da dua edersin, diyor. Bundan sonra o zatla Hazreti Ömer
arasında şöyle bir diyalog geçiyor:
– Biliyor musun bunları sana niçin yaptım?
– Niçin yaptın ey Allah’ın peygamberinin halifesi?
– Bir sene evvel çarşıda dolaşırken sana kamçımın ucuyla dokunmuştum.
– Ben onu hatırlamıyorum ey Allah’ın Peygamberinin halifesi.
– Ama ben hiç unutmadım!
İşte karşı tarafın azametine, celadetine, celaletine bakmadan hak edene hakkını
verme mevzuudur bu. İslam tarihinde ayakta duranlar, bu esas üzerine durdular;
yıkılanlar da bu kaideyi yıkıp onun altında kaldılar.
Sadece Devr-i Saadet bununla serfiraz değildi. Sonraki devirlerde de bunun pek
çok misalini müşahede ediyoruz.
İstanbul fethediliyor; bir çağ açılıp bir çağ kapanıyor. Genç hükümdar
tebaasının başındadır. Adaletli bir hükümranlık kurmuş; herkes hâlinden,
vaziyetinden mesut ve memnundur. Bu konuda çok bilinen bir menkıbeyi yeniden arz
etmek istiyorum:
Fatih, kendi camiini yaptırıyor. Cami, mimara tavsiye ettiği ölçüde yapılmıyor.
Sütunların başlarından biraz kesiliyor. Bu durum hünkârın canını sıkıyor.
Caminin mimarı Sinan Atik’i çağırıyor. Mimar, Osmanlı bünyesinde kendisine imkân
verilmiş, hürriyetine kavuşturulmuş azatlı bir köledir. Büyük mimarların yanında
iyi yetişmiş ve büyük mimar olmuş, Fatih, camiini yaptırırken de o camiye baş
mimar olarak tayin edilmiştir. Fatih, ceza olarak mimarın elinden veya
parmağından bir miktar kestiriyor. O da o gün için İstanbul’un ilk şeyhülislamı
ve kâdı’l-kudâtı olan Hızır Çelebi’ye müracaat ediyor. “Hükümdarı sana şikâyet
ediyorum.” diyor.
İstanbul’u fetheden insan…
Çandarlıları, karşısında el pençe divan durduran insan…
Zağanoslara söz dinleten, Avrupa’yı titreten insan…
Bizans’ı bozguna uğratan insan…
Bir azatlı köle tarafından İstanbul’un kâdı’l-kudâtına, başhâkimine şikâyet
ediliyor. Başhâkim, Fatih tarafından tayin edilmiş. O da birkaç gün evvel
kendisini oraya tayin eden Fatih’e bir celpname yazıyor: “Hakkında caminin
mimarı tarafından bir şikâyet vardır. Meseleyi tahkik etme mecburiyetindeyiz.
Seni Allah’ın ahkâmına davet ediyorum.” Koca hükümdar iki büklüm geliyor Hızır
Çelebi’nin karşısına. Sinan Atik de orada bulunuyor. Dikkatinizi çekerim, Fatih
içeriye girdi diye yüce adliye divanında Fatih’e yer vermiyor.
Hazreti Ömer de bir zimmî (gayrimüslim) ile yargılanırken yan yana oturmuştu.
Kâdı Şurayh, Hazreti Ömer’i muhakeme ederken “Davacının yanına ey müminlerin
emiri!” demişti. Kâdı Şurayh, Hazreti Ali’yi muhakeme ederken de “Seni dava
edenin yanına dur!” demiş, halifeyi ayakta bekletmişti. Hızır Çelebi de aynı
şeyi yapıyordu işte.
Bir devlet, bir millet yükselecekti, kaide lazımdı ona.
Hak işleyecek, hak hürmet görecek, hakşinaslık hükümferma olacaktı.
Fatih, büyük hükümdar, kadının karşısında ayakta duruyordu. “Söyle, iddian
nedir?” diyor, Sinan Atik de cevap veriyordu: “Hünkârım bana emir verdi;
sütunların başları şöyle olacak diye. Ben emre muhalefet ettim. Kendi mimarlık
anlayışıma göre kestim, biçtim, bir şeyler yaptım. O da benim elimi kesti. Bu
işin cezası el kesmek midir? El kesmek ise ben buna razıyım, değilse hükümdarın
da elinin kesilmesini istiyorum.”
Fatih meseleye itiraz etmiyordu. Bu bir menkıbedir, gerçekten mimarın elini
kesip kesmediğini tam bilemiyoruz. Menkıbeye göre kadı karar verir. Buna göre
mimarın elinden kesildiği kadar Fatih’in de eli kesilecektir! Cellat gelir. Bu
sırada Sinan Atik uzaktan manzarayı seyretmektedir. Hak karşısında iki büklüm
olan padişahı seyretmektedir. Padişahın eliyle oraya dikilen kâdı’l-kudatın bu
mevzudaki hakperestliğini, gözünü budaktan esirgemeyişini seyretmektedir. Ve
birden elini kaldırır:
“Vallahi, ben bu işin bu kadar ciddi olduğunu bilmiyordum, hükümdara hakkımı
helal ettim. Yalnız benim çoluk çocuğumun nafakasını üzerine alsın. Ben yarım
elimle bu işi yapamam artık, bu kadarını tekeffül etsin.” der.
O sırada Fatih, önceden hazırladığı bir topuzu çıkartır ve kâdı’l-kudâtına
göstererek şöyle der; “Vallahi, ben zanlı olarak huzuruna geldim. Burada
Allah’ın ahkâmına göre hükmetmeseydin bununla senin cezanı verecektim!”
Bunun üzerine Hızır Çelebi de daha önceden hazırladığı bir kılıcı çıkartıp
Fatih’e gösterir ve şöyle der: “Vallahi, ben de seni buraya celbederken bunu
hazırladım. Eğer benim hükmüme razı olmasaydın bununla senin hakkından
gelecektim!”
Adalet mekanizması da idare mekanizması da böyle hakperest olmalıdır. Hâkim,
karşısına gelen mazlum kim olursa olsun, hakperestlikten ayrılmamalıdır. Yoksa
bu enkaz altında onlar da kalacak, nesil de kalacak, bizler de kalacağız. Zira
milletleri var eden hakperestliktir, hakka hürmettir. Allah’ın inayeti ve ihsanı
hakperestlerle beraberdir. Şu âna kadar ayakta kalanların hepsi bu sağlam
kaideye, düstura riayet ettiler. Bundan sonra da böyle olacaktır. Yoksa niceleri
gibi bizim de bağ ve bahçelerimiz bize mezar olacaktır. İşte dün ve bugün
mezalim altında inleyen milletler bize ders olsun. Adalete riayet etmediler,
hakkı ayakta tutmadılar, sonra da zulme uğradılar, gadre uğradılar. İşgalci
devletler tarafından istila edildiler.
Cenab-ı Hak bizi, neslimizle beraber muhafaza etsin.
Âmîn.
29 Şubat 1980, Merkez Camii, Bornova-İzmir
Ahlâk-ı Âliye
وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْناً وَاِذَا
خَاطَـبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَاماً وَالَّذ۪ينَ يَب۪يتُونَ لِرَبِّهِمْ
سُجَّداً وَقِيَاماً وَالَّذ۪ينَ يَـقُولُونَ رَبَّـنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ
جَهَنَّمَقاِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَاماًق اِنَّهَا سَآءَتْ مُسْتَـقَرّاً
وَمُقَاماً وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَنْـفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَـقْتُـرُوا
وَكَانَ بَـيْنَ ذٰلِكَ قَوَاماً وَالَّذ۪ينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللهِ اِلٰهاً
اٰخَرَ وَلَا يَـقْتُلُونَ النَّـفْسَ الَّت۪ى حَرَّمَ اللهُ اِلَّا بِالْحَقِّ
وَلَا يَـزْنُونَۚ وَمَنْ يَـفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَاماًۙ يُضَاعَفْ لَهُ
الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَيَخْلُدْ ف۪يه۪ مُهَاناًق اِلَّا مَنْ تَابَ
وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحاً فَاُوٓلٰئِكَ يُـبَدِّلُ اللهُ
سَيِّــٔاَتِهِمْ حَسَنَاتٍۘ وَكَانَ اللهُ غَفُوراً رَح۪يماً
“Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki onlar yerde tevazu ile yürürler.
Cahiller kendilerine laf atarsa “Selâmetle!” derler. Geceyi Rab’lerine secde ve
kıyam ederek ibadetle geçirirler. Ey Ulu Rabbimiz, derler, cehennem azabını
bizden uzaklaştır. Zira onun azabı tahammülü zor, ömür tüketen bir derttir. Ne
kötü bir varış yeri ne fena bir yerleşim yeridir orası! Rahman’ın o has kulları,
harcamalarında ne israf eder ne de eli sıkı davranırlar; bu ikisinin arasında
bir denge tuttururlar. Onlar, Allah’la beraber başka bir tanrıya yalvarmazlar.
Allah’ın muhterem kıldığı bir canı haksız yere öldürmezler. Zina etmezler. Kim
de bunları yaparsa günahının cezasını bulur. Kıyamette, o büyük duruşma gününde
O’nun cezası katmerli olur ve azapta, zillet içinde ebedî kalır. Ancak şu var ki
dönüş yapıp iman edenler, güzel ve makbul işler işleyenler bundan müstesnadır.
Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir. Çünkü
Allah gafurdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).” (Furkân
Sûresi, 25/63-70)
Muhterem Müslümanlar!
Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanlık için gönderilmesinin
en mühim gayelerinden biri, Allah’ın rızası istikametinde bir beşerî teşekkül,
bir beşerî tekevvündür.
İnsanın insanca varlığına yeni bir şey ilave etme… Ona Muhammedîlik ilave etme…
Bu ilaveyi yaparken insanın Allah’la münasebetini takviye etme.
Hazreti Âdem’den, O’nun devrine kadar yaşayan insanlığın yeniden kendisini
kontrol etmesi, yükselmek için yeniden hazırlığa geçmesi, yeniden tepeden
tırnağa kendisini süzmesi, durumunun bu işe müsait olup olmamasına bakması…
İşte bu hususlarda ders vermek üzere Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve
sellem) şanı yüce bir nebi olarak gönderildi. Kendisine inananlar bembeyaz
güvercinler gibi pervaz edip yücelere yükseldiler. Onu tanımayanlar ise baş
aşağı gayyalara yuvarlanıp gittiler.
Bu yüce ahlâkın tesisi ve bu yüce ahlâka göre bir cemaatin teşkili, Hazreti
Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönderiliş gayelerindendir. Onun
içindir ki bu ahlâkı tesis etme, bu ahlâkla cemiyetler ve cemaatler teşkil etme,
ailelerin manevî yapısını bu ahlâka göre inşa etme, O’nun ümmetinin her bir
ferdinin derdi, davası ve ideali olmalıdır.
Her fert bu mevzuda kendine çekidüzen verecek, kendinden istenen şeyi yerine
getirmeye çalışacak, o ahlâk-ı âliyenin sağlam, değişmez bir huy hâline gelmesi
için lazım gelen şeyleri yapacaktır.
Ahlâk-ı âliye, sürekli uygulaya uygulaya gönlümüze girecek ve zamanla bir edep
hâline gelecektir. Ahlâk-ı âliyeyi kendimize mâl etme yollarından biri,
alıştırma ve tekrarlardır.
Bir hekimin reçetede bize beyan ettiği şeylere uyuyor gibi hassas olacak; bize
acı da tatlı da gelse ahlâk-ı âliye üzerine yaşayacak ve şurasını katiyen
hatırdan çıkarmayacağız:
Pek çoklarında küfür, bir alışkanlığın muktezası olarak mevcudiyetini devam
ettirdiği gibi pek çoklarında da iman ve imana müteallik yüce ahlâk,
alışkanlıklar neticesinde mevcudiyetini devam ettirir. Zamanla bizde ahlâk köklü
bir huy hâline gelecek ve artık hiçbir hâdise onu söküp içimizden atamayacaktır.
Ahlâkı ruhumuza yerleştirme yollarından bir tanesi de dostu ve muhiti,
yaşadığımız çevreyi iyi seçmedir. Muhit, hem iyi hem de kötü yönde kişinin
karakterine tesir eder. Kitaplar kadar tesirlidir. Muallimler kadar tesirlidir.
Okullar kadar tesirlidir. İyi bir arkadaştan iyi bir komşuya kadar ondan iyi bir
yolculuk arkadaşına, ondan da iyi bir mahalle efradına kadar fertler üzerinde
ciddi bir etki bırakır.
Ahlâk-ı âliyeye ait hususların, içinde bulunduğumuz toplulukta yaşanması, ferd
olarak bizim o ahlâkı yaşamamızı kolaylaştıracaktır. Kötülerle beraber
düşüp-kalkma ise âdeta yılanlar tarafından çepeçevre sarılmışız gibi bizi alıp
başaşağı götürecektir. Sadî’nin ifadesiyle, “Kötü arkadaş insanı cehenneme çeker
götürür.” Kötü arkadaştan, kötü ve şerir komşudan, kötü çevreden, kötü
atmosferden uzak durduğunuz nispette yüksek ahlâkî değerleri yaşama imkânını
bulacaksınız.
Ahlâk-ı âliyeyi elde etme hususunda diğer ve çok mühim bir faktör de insanda
ihsan şuurunun, ruhunun gelişmesidir. Diğer bir deyişle şu tekvînî âyetlerin
şerha şerha ferdin önüne serilmesi, kâinat kitabını herkese okutturma yolunun
bulunması ve her yerde hâzır ve nâzır Hazreti Allah’a fertlerin inanır hâle
getirilmesi hususudur. Böylece insanda ihsan şuur ve sırrının tecelli etmesi
sağlanacaktır.
İnsan, bu sayede kötülüklere karşı kendisini engellemiş olacaktır. Fenalıklar
karşısında mücadele gücünü ve şevkini artıracaktır. İnsan, bu şuuru elde
ettiğinde yukarılara doğru pervaz edecek, arşiyeler çizerek Hazreti Muhammed’in
arkasında yerini almaya çalışacaktır.
Resûl-i Ekrem’in bize getirdiği şeylerin gönüllerimizde yer bulması, onları
kabul edip yaşamamıza ve ihsan sırrının içimizde zuhur etmesine bağlıdır.
Peki, ihsan şuuru nedir?
Allah’ı görüyor gibi ona kulluk yapma. Siz O’nu görmeseniz dahi O sizi görüyor.
İşte bu sırrı ruhunda yaşamaktır esas olan. Bu sırrın, fertlerin ruhunda
yaşaması için hangi müesseseleri kurmak gerekiyor, ne yapılması icap ediyorsa
onu yapmalı ve bu sırrın ve bu idrakin fertlerde teessüs etmesine yardım
etmelidir. Onun için Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah
tarafından bir yönüyle meseleyi kolaylaştırıcı bu yola sevk edilmişti. O, ister
istemez bu yolda yürüyor; Allah da O’nun bu yolda yürümesini istiyordu.
Her fert kendi kendini kontrol edecek. Her fert kendi içini murakabe edecek,
kendi muhasebesini yapacak ve davranışlarını ayarlayacak. Her ferdin arkasında
bir bekçi değil her kalpte bir yasakçı olacak. Allah korkusu ferdi iki büklüm
yapacak. Rabbin adını duyduğu zaman saygıyla ürperecek. Ahlâk-ı âliye ile
ahlâklanacak. Rahmetin arşının eteklerine tutunacak ve öylece yükselecek,
terakki edecek, miraç yapacak.
Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) işte bu yola sevk edilmişti. Her
sahabi bu şuur içindeydi. İşte o zaman lâl ü güher gibi dudaklardan dökülen
sözler karşılık buluyordu. Nitekim Kur’ân’da bu husus şöyle zikredilir:
وَالَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَـيْـهَا
صُـمّاً وَعُمْيَـاناً
“Rabbin âyetleri yanlarında zikredildiği zaman körler ve sağırlar gibi yan gelip
yatmazlar.” (Furkân Sûresi, 25/73) Anlamaları gereken şeyleri anlarlar ve
vicdanlarında bir ürperti meydana gelir. Sair canlılar gibi değildirler. Bir
gönül taşırlar ve bu gönül onlara idrak ettirir.
Kur’ân bize bunu anlatıyor. Her sahabi bu işe baştan hazırmış gibi arzuluydu.
Her sahabi bu ruhla doluydu. Kendi kendini kontrol ediyor ve hakkında gelecek
şeylerden tir tir titriyordu.
O meclisten içeriye girelim ve karşımıza çıkacak bir iki tablo ile ihsan
şuurunun onlarda nasıl geliştiğini beraber görmeye çalışalım.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem);
يَآ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قُوٓا اَنْـفُسَكُمْ وَاَهْل۪يكُمْ نَاراً
وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلٰئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا
يَعْصُونَ اللهَ مَآ اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlarla taşlar olan o müthiş
ateşten koruyun. Onun başında kaba yapılı, sert ve şiddetli melekler olup onlar
asla Allah’a isyan etmez ve kendilerine verilen bütün emirleri tam yerine
getirirler.” (Tahrîm Sûresi, 66/6) âyet-i kerimesini okuyordu. Birden bire
meclisi lerzeye getirecek bir “hey” sesi duyulur. Biraz sonra Cebrail orada
belirmiş, şöyle sormaktadır: “Yâ Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)!
Allah’ın selamı var. Şu haykıran adama sorun bakalım ne diye haykırmış?”
Adam, o sırada yerde heyecanlar içinde can çekişmektedir. Resûl-i Ekrem
(sallallâhu aleyhi ve sellem), “Âyât ü beyyinâtı okuyordum. Allah korkusundan
haykırdı ve kendisini yere attı. Şimdi de can çekişiyor.” buyurur.
Bir başka defasında yine meçhul bir sahabi, Resûl-i Ekrem’den bir âyet işitir ve
onun etkisiyle evinden çıkamaz. Ne zaman huzur-u Resûllulah’a gelmeyi düşünse
ayaklarının bağı çözülür. Allah Resûlü, günlerce evinden dışarı çıkmayan bu
delikanlıyı merak eder ve hâlini sorar. Derler ki: “Yâ Resûlallah! İşittik ki
evine kapanmış. Ciddi bir dertle feryat ü figan etmekte. Huzur-u
Risalet-penahiye gelecek hâli yoktur.” Resûl-i Ekrem, bunun üzerine bu
delikanlıyı ziyaret etmek için evine gider. Delikanlı kapıyı açıp da karşısında
Resûl-i Ekrem’in gül cemalini görür görmez hemen boynuna sarılır. Ama biraz
sonra da ayaklarının dibine yığılıverir. Allah Resûlü şöyle buyurur:
“Arkadaşınız için kefen hazırlayın. Allah korkusu ciğerini parçalamış onun.”36
Allah korkusu ödünü kopardı mı bir ferdin, onun inhiraf etmesine, yoldan
sapmasına imkân var mıdır?
Onun şekaveti düşünülebilir mi?
Yağması, talanı bahis mevzuu olabilir mi?
Başkalarının ırzını, namusunu çiğnemesine ihtimal verilebilir mi?
Katiyen ve kâtıbeten. Bir gönül ki o gönülde mehafetullah ve muhabbetullah;
Allah korkusu ve Allah sevgisi böylesine derinlemesine kök salmış, onu
hâkimiyeti altına almış, ayaklarının bağını çözecek hâle getirmiştir. Böylesi
bir insan, elini uzatacağı her fenalıkta ateşten bir kıvılcıma uzanıyor gibi
elini geri çeker, günahlardan fersah fersah uzak durur. Aman yâ Rabbi! Sana
sığınırım, der.
İnsanınıza sunacağınız en büyük armağan bu ruhun gönüllerde neşv ü nema bulacağı
müesseseleri, misyonları tesis etme, gelecek nesillere onu hediye etme
olacaktır.
Üç asrın yozlaştırdığı, manevî hayatını güdükleştirdiği milletleri yeniden
diriltme ve ihya etme ancak böyle mümkün olacaktır. Ölü gönüllerimize,
Cennet’ten gelen kevserler gibi âb-ı hayatlar ancak bu yolla verilebilecektir.
Binaenaleyh İslam’ın yüce ahlâkının ve Muhammedîliğin –ki ona günümüzde havadan
sudan daha çok muhtacız– gönüllerimize kök salması, ihsan şuuru ve ihsan
sırrının geliştirilmesine bağlıdır. Cenab-ı Hak bu vadide vazife görme imkânını
elde bulunduran zatları ikaz eylesin, irşat eylesin.
Âmîn.
9 Mayıs 1980, Merkez Camii, Bornova-İzmir
36 el-Hâkim, el-Müstedrek 2/536; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/530
Muhammedî Ahlâk
وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ
“(Resûlüm!) Muhakkak ki Sen yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem Sûresi, 68/4)
Muhterem Müslümanlar!
Ahlâkı, insanın yaratılışının gayesi yapan Hazreti Allah, güzel huylu olmamızı,
istediği gibi davranmamızı isteyen Hazreti Allah, bunu en güzel şekilde temsil
eden Hazreti Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) en yüce ahlâkla donatarak,
en mükemmel şekilde önümüze geçirerek, mihrabımıza koyarak bize imam kılmış ve
O’nun o yüce davranışlarından ders alma imkânını bizim için hazırlamıştır.
Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), siyeriyle, megâzîsiyle bir imam
olarak kıyamete kadar önümüzde rehber olacak ve biz, cemaat olarak daima O’nun
arkasında, güzel şeyleri O’ndan öğrenecek, O’nun temsil ettiği güzellikleri
temsil etmeye çalışacak ve böylece Allah’ın hoşnutluğunu kazanacağız.
Katiyen inanıyor ve biliyoruz ki bundan sonra kıyamete kadar Hazreti Muhammed’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) rehberliğinin dışında başka bir yolla Allah’a
vâsıl olmak mümkün değildir.
Binaenaleyh beşer her halükârda O’na muhtaçtır. Alacağı en son ve en mükemmel
dersi O’ndan alacak, O’nu dinleyecek, gönül hayatını O’nun sözleriyle ve
davranışlarıyla donatacak; bu sayede mükemmel insan olacaktır. Zira Kur’ân,
O’nun yüce bir ahlâk üzere yaratılmış olduğunu kasemle, yeminle anlatıyor:
وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ
“Kasem olsun ki Sen yüce bir ahlâk üzere bulunuyorsun.”
Gerçekten de Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu yüce ve bu yüksek
olan ahlâkı en âli şekilde yaşamış, bıktırıcı, usandırıcı, tedirgin edici
hâdiseler karşısında asla darılmamış ve kırılmamıştır. Alabildiğine bir zindelik
içinde daima Allah’ın emirleri üzerine yaşamış ve bu mevzuda mukavemet
göstermiştir.
Ne olumsuz esintiler onu yıldırmış ne müspet taraftan gelen mükellefiyetler onu
bıktırmış ne de semadan ve arzdan inen ve çıkan belalar onda tedirginlik meydana
getirmiştir. O, daima zorluklara tahammül eden bir insan olarak yaşamış; maddî
musibetlere dayandığı gibi manevî musibetlere de göğüs germiş, böylece ahlâkın
en yücesiyle serfiraz olduğunu göstermiştir.
Ahlâkın en başında, Rabbe kullukta vefalı davranıp bozgunculuk yapmama gelir.
Allah’ın sırtınıza yüklediği sorumluluklar karşısında dayanma ve darılmama
gelir.
İşte en başta Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunu yapmıştır. O,
bütün insanlığı hak ve hakikate davet vazifesiyle serfiraz edildiği zaman, “Kime
ne anlatacağım? Kim beni dinler?” demeden, insanların içine dalmış ve hak ve
hakikati neşretmiştir. Felaketleri göğüslemiş, musibetten doluya tutulmuş ve
zaman zaman bulunduğu yer O’nu tehdit eder hâle gelmiş; fakat bu hususların
hiçbirinde O, en ufak yılgınlık ifade eden bir şey göstermemiş, Rabbine karşı
kullukta daima ciddi bir teslimiyet içinde, o kulluk vazifesini yerine getirmeye
çalışmıştır.
Resûl-i Ekrem, irşat ve tebliğin alabildiğine zor olduğu Kâbe’de kalabalık
halkın arasında neşr-i hak yapıp hak ve hakikati tebliğ ederken etrafın
tehdidini kâle almamış; daima Allah’a ciddi bir teslimiyet içinde bu vazifeyi
yerine getirmeye çalışmıştır. Bu mevzuda katlandığı, maruz kaldığı yüzlerce
olayı, Efendimiz’in yakınlarındakiler bize naklederler. Ben, burada sadece
dayanma ve darılmama, yılgınlık göstermeme, gönül verilen şeyde sonuna kadar
sebat etme hususunu aydınlatma maksadıyla bir iki tanesini arz edeceğim.
Belli bir dönemde gözü dönmüş ve bakışı bulanık bir kısım kimseler, Resûl-i
Ekrem’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) destek olmamış, O’nun yanında
durmamışlardı. Yanında olmak şöyle dursun, pek çoğu karşısına çıkmış, bu büyük
davada O’na kötülük yapmış, O’nu vazgeçirmek istemişti. Ama o ilahî meşcerelikte
çiçekler ve güller açtıktan sonra onların da düşünceleri ve kanaatleri değişmiş,
Resûl-i Ekrem’e itaat etmişlerdi.
O dönemin şahitlerinden biri anlatıyor:
“Ben Beytullah’ın yanında duruyordum. Bir vakar ve teslimiyet içinde Rabbisine
kulluk yapmak üzere Resûl-i Ekrem Kâbe’nin dış duvarlarından içeriye girdi,
Beytullah’a doğru yaklaştı. Ciddi bir tazim içinde Rabbisine secde etti, başını
yere koydu, dua etti, yalvardı, yakardı. Kim bilir ne diyordu? Ama tanıdığımız
kadarıyla herhâlde dediği şey “Ümmetî, ümmetî!” idi. Zira o, daha beşikte bile
bunu diyor, insanlığı düşünüyordu. Mahşerde bunu diyeceğini Allah da kendisine
bildirmişti. Biz, O’nu öyle tanıdık.
O sırada İbn Ebî Muayt, hadisin ifadesiyle “eşka’l-kavm” (kavminin en talihsiz,
en şaki insanı),37 diğerlerinin kışkırtmasıyla kalktı, birinin kapısının
önündeki yeni kesilmiş bir devenin işkembesini sürükleye sürükleye getirdi ve
Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) başının üzerine koydu.
Efendimiz’in secde ettiği yere işkembenin pis suları akıyordu, ağır bir baskı
boynunun üstüne binmişti. Başı yerde ümmeti için yalvaran, “Allah’ım, onların
kalplerini yumuşat.” diyen Peygamber’inin başına işkembe koyuyor, sonra da
katıla katıla gülüyorlardı. Bu manzarayı bize anlatan diyor ki, gülerken
birbirlerine dayanıyor, birbirlerinin içine giriyorlardı. Büyük insanın ise başı
yerde “Ümmetî, ümmetî!” diyordu.
Biraz sonra gelişme dönemini yeni idrak etmiş genç bir kız çıkageldi. Ciddi bir
teessür içinde gözleri dolu doluydu. Bu, Resûlullah’ın kızlarından biri idi.
İşkembeyi Resûl-i Ekrem’in başının üzerinden kaldırırken gözyaşlarıyla âdeta
babasının kirlenen mübarek tenini yıkamaya çalışıyordu. Başını secdeden kaldıran
Resûl-i Ekrem, kızına şöyle diyordu:
يا بُنَيَّةُ، لَا تَبْكِي، فَإِنَّ اللهَ مَانِعٌ أبَاكِ
“Kızcağızım! Sakın korkup, endişe edip de ağlama. Allah babanı koruyacak, O’nu
zayi etmeyecektir.”38
Bir gün gelecek, O’nun etrafında toplanacaklar, O’na dilbeste olacak ve gönül
verecekler. Günümüzün insanı için de aynı şeyleri söylüyoruz. Bütün inkârlarına
ve tenkitlerine rağmen Resûl-i Ekrem onların ellerini de bırakmamış,
bırakmayacaktır. Zira kendisi şöyle buyuruyor:
“Benim ve ümmetimin misali neye benzer biliyor musunuz? Ateş yakan bir adama.
Adamın biri bir ateş yakar ve bu ateşe kelebekler gelip düşerler. Sizler de bu
kelebekler gibi ateşe doğru koşuyorsunuz. Bense eteklerinizden tutmuş o ateşe
girmeyin diye uğraşıyorum.”39
Onlar tehâluk gösteriyor (acele ediyor), ateşe girmek için saldırıyorlar; ben
ise eteklerinden tutmuş bırakmıyorum.
Biz öyle inanıyoruz ki O, kıyamete kadar eteklerimizden tutacak bizi
bırakmayacaktır. Bu arada bir kısım talihsizler, şekavetlerinin kurbanı
olacaklardır. Fakat Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyası
zayi olmayacaktır. İnanın ve itimat edin.
يَا بُنَيَّةُ، لَا تَبْكِي، فَإِنَّ اللهَ مَانِعٌ أبَاكِ
“Ağlama kızcağızım, Allah senin babanı zayi etmeyecektir.” diyen Hazreti
Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bakınız! Bu ne yüce ahlâktır ki başına
işkembe koyanlara karşı dahi meseleyi dayanmakla, darılmamakla karşılıyor,
sabırla karşılıyor ve vazifesinden zerre kadar geri durmuyor.
Durum ne zaman değişti, nerede düşmanları bu işten vazgeçti? Nerede eteklerine
gül atılması gereken bu sultanın eteklerine güller atılmaya başladı ve etekleri
mücevherlerle dolduruldu? Aradan on iki, on üç sene geçmişti. Resûlullah, kendi
köyünü, yerin göbeğini terk edip Medine’ye gitmişti. Orada da bu düşmanlar O’nun
karşısına çıkmışlar ve bir Uhud kavgası meydana getirmişlerdi.
Okçusuyla, silahşörüyle, süvarisiyle, piyadesiyle O’na hücum etmişlerdi ve
mübarek başındaki miğferi kırılmıştı. Miğferin halkaları yanağını delmiş, dişini
kırmıştı. Manzarayı gören Ebû Ubeyde’nin ödü kopmuştu. Peygamber’in kanları
akıyordu! Halkaları çıkartayım derken onun da dişleri kırıldı. Hayatının sonuna
kadar bu kırık dişleriyle iftihar edecekti. Nebiler Nebisi kanlarını siliyordu.
Başı yarılmış, dişi kırılmış, vücudunda yara bere meydana gelmiş, hakka ve
hakikate davet ettiği bir cemaat tarafından hücuma ve taarruza maruz kalmıştı.
Allah Resûlü, bir taraftan damla damla yere akan kanlarını siliyor, bir taraftan
da Peygamber’in başını, gözünü yaran bir kavim nasıl felah bulur, diye endişe
ediyordu.
Bir başkası da söz konusu vak’ada Nebi’nin durumunu şöyle anlatıyordu. “Gözümün
önünde canlanan bir Allah peygamberi var. Cemaati kendisine kötülük yaptı.
Başını yardılar, dişini kırdılar. Kanlar içinde ellerini Yüceler Yücesi’ne
kaldırdı ve şöyle diyordu:
اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لِقَوْمِي فَإنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
“Allah’ım, cemaatimi mağfiret eyle! Bunlar beni bilmiyorlar; bilseler
yapmazlar.”40
Nitekim kendisi de öyle diyordu. Ne var ki birtakım endişeleri vardı.
Peygamberin başı yarılır, dişi kırılırsa Allah bu cemaatin altını üstüne
getirir.
Allah’ım, diyordu Peygamber, bunlar beni bilmiyorlar; bilseler yapmazlar.
Onu sıradan bir insan zannediyor, Ebû Talip’in, Abdülmuttalip’in yetimi,
Abdullah’ın oğlu biliyorlardı. Keşke anlasalardı ki O, Allah’ın nazarında bir
serfiraz, bilselerdi bir sultan. Bilseler yapmayacaklar. “Helâk etme Allah’ım,
mağfiret et.” diyordu.
Bu ne sabırdı! Başı yarıldığı, dişi kırıldığı zaman dahi dayanıyor, darılmıyor
ve kırılmıyordu. Kur’ân, O’nun bu ahlâkını şöyle resmediyordu:
وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ
“Ey şanı yüce peygamber! Kasem olsun ki Sen yüce bir ahlâk üzerine yaratıldın.”
Bu kadar kötülüklerimize rağmen bizi terk etmedin. Hâlâ mescitlerimizde Seni
anan, hâlâ Sana olan aşkıyla inleyen, hâlâ feryat eden, hâlâ kendisini
heyecandan yere atan kimseler var. Demek ki kalplerimize taht kurdun,
gönüllerimizi terk etmedin. Demek ki bizi bırakmadın.
Yangın bacayı sardı, mescide kadar ulaştı, sokaklarda çirkef akmaya başladı,
fakat buna rağmen Sen bizi terk etmedin. Mescitlerimizde ve başımızda oldun ve
bizden ayrılmadın. Bu ne sabır, bu ne tahammül, bu ne âlî ahlâktır ki bir an
bile bize sahip çıkmadan dûr olmadın.
Aziz Müslümanlar!
Evvel ve âhir her şey yüce ahlâka bağlıdır. Evvel ve âhir her şey, Allah’ın bize
yüklediği mükellefiyetler karşısında dayanmaya, sabretmeye, darılmamaya ve
kırılmamaya bağlıdır. Yılgınlık göstermemeye, direnmeye, azme ve kararlılığa
bağlıdır.
Bir gün gelecek, şafak sökecek; bir gün gelecek güneş doğacak, ahlâksızlık hâk
ile yeksan olacak, ağlayan gençliğin yüzü gülecek, ayrı bir dünya kurulacak. O
dünyayı intizar ediyor ve şimdiden o dünyayı idrak etmiş gibi, o dünyanın burcu
burcu kokularını duyuyor gibi oluyoruz.
Cenab-ı Hak bu ümidimizde bizi hüsrana mahkûm etmesin. Sultan-ı zîşan olan
Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhaniyetini bir an bizden
uzaklaştırmasın.
Âmîn.
16 Mayıs 1980, Merkez Camii, Bornova-İzmir
37 İbn Hişam, es-Sîretü’n-nebeviyye, 2/285.
38 İbn Hişam, es-Sîretü’n-nebeviyye, 2/264; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 66/338.
39 Buhârî, enbiyâ 40; Müslim, fezâil 17-19.
40 Buhârî, enbiyâ 54; Müslim, cihâd 104-105.
Müslümanlık Hâl İledir
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِرَ اللهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ
وَاِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ اٰيَاتُهُ زَادَتْهُمْ ا۪يمَاناً وَعَلٰى رَبِّهِمْ
يَـتَـوَكَّلُونَۚ
“Gerçek müminler ancak o kimselerdir ki yanlarında Allah zikredilince kalbleri
ürperir, kendilerine O’nun âyetleri okununca bu, onların imanlarını artırır ve
yalnız Rabbilerine güvenip dayanırlar.” (Enfâl Sûresi, 8/2)
وَالَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَـيْـهَا
صُـمّاً وَعُمْيَـاناً وَالَّذ۪ينَ يَـقُولُونَ رَبَّـنَا هَبْ لَـنَا مِنْ
اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّق۪ينَ
اِمَاماً اُوٓلٰئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا وَيُلَقَّوْنَ ف۪يهَا
تَحِيَّةً وَسَلَاماًۙ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۘ حَسُنَتْ مُسْتَقَرّاً وَمُقَاماً
“Kendilerine Rabbilerinin âyetleri hatırlatıldığında, onlara karşı sağırlar ve
körler gibi davranmazlar. Ve şöyle niyaz ederler: ‘Ey keremi bol Rabbimiz! Bize
gözümüzün, gönlümüzün süruru olan temiz eşler ve nesiller ihsan eyle, bizi
müttakilere önder eyle!’ İşte onlara, hak yolda sabır ve sebat göstermeleri
karşılığında, kendilerine cennetin üstün sarayları verilecek. Oraya selamla,
hürmetle buyur edilecekler. Hem de devamlı kalmak üzere oraya girecekler. Orası
varılıp yerleşilecek ne güzel bir yerdir!” (Furkân Sûresi, 25/73-76)
Muhterem Müslümanlar!
Mümin, bir gönül eridir. Mümini tanımak isterseniz, onu kendi davranışları
içinde değerlendirmeniz lazımdır. Mümin, kendi davranışlarıyla kendisine mümin
dedirten kimsedir.
Gönlü aydın, içi aydın, duyguları canlı, kafası işleyen, terkip kabiliyetinde
insandır. O, Rabbi hesabına O’ndan gelen fermanları dinlediği zaman körler,
sağırlar gibi kulağının üzerine yatmaz. Rabbimin beyanıdır, diye gerekli tazimat
ve tekrimatı gösterir. Rabbinden gelen her şey, pratikte ve hayatta onda hemen
karşılığını bulur.
O, söylemekten daha çok yaşamaya dikkat eder. Sözleri yaşadıklarına yer yer
tercüman olsa bile, yaşadıkları söylediklerinden daha fazladır.
Bu bezm ve bu devran, öyle müminlere şahit olmuştur ki, hayat boyu onların sarf
ettikleri sözleri, cümleleri toplasanız mümin olduktan sonra beş yüz cümleye
varmaz. Fakat öyle şeyler yapmışlardır ki binlerce cilt kitabı bir araya getiren
insanın yaptığı iş dahi onların onda birine varamaz.
Mesela on sekiz yaşında, düğün evine girer gibi İslamiyet’e giren Mus’ab b.
Umeyr’in, o yaşından sonra vefat edeceği âna kadar, bütün hayat boyu
konuştukları belki beş yüz kelimeye varmamıştır.
Onlar hakikat erleri, davranış erleridir. Hakikat erleri, fikir erleri ve
fikrini yaşayan erlerdir. Biz davranışlarımızla müminiz. Davranışlarımızla mümin
olmayı bıraktığımız günden bu yana derbeder ve perişan bulunuyoruz.
Müslümanlığı, debdebeli muhteşem sözler içinde, çalım satarcasına başkalarına
anlatmaya kalktığımız günden bu yana, nefsimize anlatmayı terk ettiğimiz günden
bu yana, ona çekidüzen verme işini bıraktığımız günden bu yana derbeder ve
perişan olduk, pâyimaliz, ayaklar altındayız.
Müslüman, davranış insanıdır.
Bir Müslümanın, namaz kılarken secdede iki defa inlemesi, bir nasihatçinin elli
defa kükremesinden daha fazla tesir icra eder.
Bir müminin, Rabbin huzurundayken titreyip ürpermesi çok daha fazla müessir
olacaktır. Nice ehl-i velayet vardır ki Rabbinin adını, peygamberinin yüce
ismini duyduğu zaman hıçkıra hıçkıra ağlayan ümmî ninelerin verdiği dersi
veremez. Çünkü onlar Rabbinin adını duyduğu zaman bulgur gibi kaynarlar.
“Hazreti Muhammed” denildiği zaman renkleri sararıp solar. Siz endişe edersiniz,
başını secdeye koyar da kalkamaz bu kadın, diye. Pek çok veli, böyle ümmî bir
kadın kadar nasihatçi olamaz.
Bizler kendi cemaatimize nasihatçi ve vaiz olamadıysak eğer, bu bizim kendi iç
boşluğumuzdan, gönül eri olamayışımızdandır.
Nerede bu Müslümanlık?
Demek ki içte büyük bir boşluk var.
Demek ki biz, hak ve hakikate kâmet-i kıymetine uygun tercüman olamıyoruz.
Olsaydık böyle mi olurdu bu insanlığın hali? İç sesimizi duyuramıyoruz. Gönül
heyecanlarımızı insanların vicdanlarına duyuramıyoruz. Çünkü onlardan mahrumuz.
Bu mevzuda perişan ve derbeder olduğumuz için bu perişanlık ve derbederlik
bütünüyle içtimaî hayatımıza aksetmektedir.
Sadece konuşan, felsefi diyalektik yapan bir yığın lafazan ve gafil insan, bir
asırdan beri bizi aldattı. Hakikat eri olamayan bu insanlar bizi aldattı ve
omuzlarımızın üzerinde yükseldiler.
Nerede iç yakıcı bir nağme tutturulduysa arkasından cüzdanların doldurulması
hesap edildi. Ve yığın yığın kurban verildi.
Hevesine kurban gidenler… Midesine kurban gidenler… İkbaline kurban gidenler…
Debdebeye kurban gidenler… İhtişamın kulu ve kölesi olanlar… Size nasihat
edenler gaflete daldılar ve hakikate tercüman olamadılar.
Müslümanlık bir hâldir. Müslümanlık bir havadır. O havayı estirmeniz gerekir.
Bırakın yalanı! Bırakın davranışlarınızdaki sun’îliği! Siz davranışlarınızla
hakikat gamzedin. Söz söylemenize lüzum yoktur. Göreceksiniz, o zaman insanlar
bir hâle gibi etrafınızda toplanacaktır.
Mus’ab, Resûl-i Ekrem’in bezmine girmiş bir delikanlıydı. Hevesatına takılacağı
günlerde girmişti. Anası, her gün onu kapıda beklerdi. Saçlarını okşar, ona kuş
tüyünden döşekler sererdi. Adeta üzerine titrerdi.
Hayatın kendisine güldüğü, bütün rehavetiyle çepeçevre kendisini sardığı ve
âdeta bütün rehavetiyle bir atmosfer hâlinde kendisini boğacağı zaman Mus’ab
birdenbire Habbab b. Eret vasıtasıyla Resûl-i Ekrem’in sesini ve soluğunu duydu.
Beyninden vurulmuş gibi İbn Erkam’ın evine koştu. O günden sonra da bir daha
peşinden ayrılmadı.
Sessiz infiali içinde O’nun huzurunda hep el pençe divan dururdu. Söz yoktu
onda. Bir gün Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona “Habeşistan’a
git!” dedi; o da gitti ve vazifesini yaptı. Hıristiyanlar içinde icra-i
faaliyette bulundu. Kur’ân konuştu, Kur’ân düşündü, Kur’ân’a tercüman oldu.
Kur’ân koktu, Kur’ân aksetti. Yumuşak döşekleri, önüne inip kalkan sofraları
terk etmiş bu feragat sahibi özverili insan, Mekke-i Mükerreme’den ayrılığa
dayanamadı ve gün geldi, hasbîliği içinde yine postuna sarılıp döndü.
Medine’ye hicret fermanı çıkınca bu defa da oraya hicret etti. Ana, yurt, yuva,
yumuşak döşekler ve sofralar her şey terk edilmişti. Yine samit infiali içinde
hareket ediyordu.
Mescid-i Nebevî…
Kerpiçten yapılmış duvarlarıyla, hurma elyafıyla kaplanmış tavanıyla, hurma
ağacından kaideleriyle sade Mescid-i Nebevî.. Maddî yapısı itibariyle bu kadar
sade fakat Arş-ı Âzam kadar âlî Mescid-i Nebevî…
Resûl-i Ekrem o mescitte parmağını kaldırıyor ve Mus’ab’ı göstererek, “Şunu
görüyor musunuz?” diyordu. “Mekke’de gezerken panjurlar açılır da genç kızlar
ona bakardı. Hayatında bir rahat ve rehavet vardı. Bir de şu hâline bakın.
Elbisesi bile kalmamış, bir posta sarınmış burada duruyor. Emir bekliyor. Emir
ver de yapalım ey Resûlullah diyor.”
O, verilen emirleri hep sâmit infiali içinde yapmıştı. Nihayet Uhud sarpına
kadar gelmişti. Uhud öyle çetindi ki o orada mücadele edecek ve iradesinin
hakkını verecekti. O gün sırtında teberrüken Resûl-i Ekrem’in cübbesini
taşıyacaktı. Kanatlanmış uçuyor gibiydi. Yine sessizdi. Yine sâmit infial
içindeydi. Resûl-i Ekrem’e karşı kılıç kullananlar, orada Mus’ab’ı görünce
Resûl-i Ekrem’e ulaşamayacaklarını anlayıverdiler. O sessiz adam orada ateş
kesilmişti. İbn Kamie, onun üzerine yürümüş, o ise Resûl-i Ekrem’i korumak için
vücudunu bir kalkan gibi kullanmıştı. Kolu, bacağı budanmış; yere kapanmıştı.
Yere kapanırken de yine sessizdi. Yüzünü saklarcasına kuma gömmüştü.
Mev’ize kitaplarında şöyle bir vak’a anlatılır: Resûl-i Ekrem, Mus’ab’ı
göstererek ashâbına sorar: “Biliyor musunuz, Mus’ab niçin yüzünü sakladı? Niçin
kimseye yüzünü göstermek istemedi? “Bilmiyoruz yâ Resûlallah.” derler. “O,
kendisi benim önümde bir sütre, bir perde olarak yıkıldıktan sonra bana da bir
şey olacağını düşündü. Benim gözüm göre göre Resûl-i Ekrem’e bir şey yaparlarsa
kolum yok ki kılıç kullanayım, elim yok ki sancak tutayım, başım yok ki
kalkandır diye onu kullanayım. Ve ben bu hâlimle Allah’ın huzuruna gidersem,
Rabbim bana ‘Mus’ab, Resûlullah’a dokundular sen neredeydin?’ derse ben ne
derim? İşte onun için yüzünü sakladı.”
Sessiz insan, dağ kadar iş yapıyor. Mus’ab’ın işini Kafdağı’na yükleseniz eritir
Kafdağı’nı.
Yirmi beş yaşındaki delikanlı…
Daha bıyıkları yeni terleyen delikanlı…
Kur’ân, “Bana omuz ver.” dediği vakit “lebbeyk” deyip Kur’ân’a omuz vermeye
koşan delikanlı…
Resûl-i Ekrem’in önünde yine sessizliği içinde yıkılıp gidiyor.
Onda lafazanlık yoktu.
Onda davranış vardı.
Yapayım da Müslümanlık nasılmış görsünler! İşte onu yapıyordu. Mümin de onu
yapacaktır aziz Müslüman!
Lafla değil mesele; davranışlarla… İç heyecanıyla ve gönülden meseleye dilbeste
olmakla… İktiza ettiği yerde haysiyet ve namusu dâhil her şeyi orada dökmekle…
İkbal hırsı bizi öylesine kıskıvrak yakalamış ki vatanın birliğini ve
muhafazasını üzerine alan delikanlılar dahi bu ikbal hırsıyla her gün
birbirlerine düşüyor, birbirlerini vuruyorlar.
Demek ki gönüllerde Allah ve Resûlü yok…
Demek ki Kur’ân’a dilbeste olmak yok…
Demek ki davranışlarda Müslümanlık yok…
Bizi dilgir ve tedirgin eden, işte içinde bulunduğumuz bu hal ve bu vaziyettir.
Bu işi götürecek hakikat erleri kalmadı. Lafazan ve gevezeler var sokaklarda.
İşi, duvarlara yazı yazmak olan bir kısım gafil ve nâdanlar var sokaklarda.
Bununla kendi milletlerine ve vatanlarına bir şey yapacaklarını zanneden,
gönülden ve histen mahrum, zavallı kılıflar, kalıplar var sahnede.
Öyleyse iş bitmiş diyeceğim, fakat Rabbimin rahmet ve inayetinden intizar
ediyorum ki bu meseleye gönül verecek, bel bağlayacak insanlar ihsan eylesin!
Mütemerrit gönüllerimizi uyarsın; hakikati ona duyursun ve doyursun ve bizi
manevî açlıktan halas eylesin.
Aziz Müslüman!
Şunu arz etmek istedim. Dil, insanı Cennet’e götüren bir vasıtadır, bir
vesiledir. Dil aynı zamanda insanı baş aşağı Cehennem’e de götüren bir vasıta,
bir vesiledir.
Yerinde tutulan dil, insanı âlâ-i illiyyîn-i kemâlâta çıkarır. Yerinde de
konuşan dil insanı âlâ-i illiyyin-i kemalata çıkarır. Dil, Kur’ân’a tercüman
olursa; dil, hakikat adına tercüman olursa insanı âlâ-i illiyyîn-i kemâlâta
ulaştırır. Fakat dil lafazanlıkta kullanılırsa, onunla diyalektik yapılırsa,
aldatma için kullanılırsa o dil insanı baş aşağı Cehennem’e götürür. Rabbim kötü
dile sahip olmadan bizi muhafaza buyursun.
Unutmayalım ki; insandaki en mübarek ama aynı zamanda en tehlikeli uzuv dildir.
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Dilinize sahip olun, Cennet’e
gireceğinize kefil olurum.” buyuruyor. Onu güzel kullanın. İrşad ve tebliğde
kullanın. Hakikate aşina gönüllerinize tercüman olmada kullanın. Ben size kefil
olurum, buyuruyor.
Rabbim bizi iki cihanın derbederliğinden halas eylesin. Aziz ve şerefli eylesin.
Âmîn.
30 Mayıs 1980, Merkez Camii, Bornova-İzmir
Sırat-ı Müstakim Üzere Yaşamak
وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْناً وَاِذَا
خَاطَـبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَاماً وَالَّذ۪ينَ يَب۪يتُونَ لِرَبِّهِمْ
سُجَّداً وَقِيَاماً وَالَّذ۪ينَ يَـقُولُونَ رَبَّـنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ
جَهَنَّمَقاِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَاماًق اِنَّهَا سَآءَتْ مُسْتَـقَرّاً
وَمُقَاماً وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَنْـفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَـقْتُـرُوا
وَكَانَ بَـيْنَ ذٰلِكَ قَوَاماً وَالَّذ۪ينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللهِ اِلٰهاً
اٰخَرَ وَلَا يَـقْتُلُونَ النَّـفْسَ الَّت۪ى حَرَّمَ اللهُ اِلَّا بِالْحَقِّ
وَلَا يَـزْنُونَۚ وَمَنْ يَـفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَاماًۙ يُضَاعَفْ لَهُ
الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَيَخْلُدْ ف۪يه۪ مُهَاناًق إِلَّا مَنْ تَابَ
وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا فَأُۨولٰۤئِكَ يُبَدِّلُ اللهُ سَيِّئَاتِهِمْ
حَسَنَاتٍ وَكَانَ اللهُ غَفُورًا رَحِيمًا
“Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki onlar yeryüzünde tevazu ile yürürler.
Cahiller kendilerine laf atarsa “Selametle!” derler. Geceyi Rablerine secde ve
kıyam ile ibadetle geçirirler. “Ey Ulu Rabbimiz, derler, cehennem azabını bizden
uzaklaştır. Zira onun azabı tahammülü zor, ömür tüketen bir derttir. Ne kötü bir
varış yeri ne fena bir yerleşim yeridir orası!” Rahman’ın o has kulları,
harcamalarında ne israf eder ne de eli sıkı davranırlar; bu ikisinin arasında
bir denge tuttururlar. Onlar, Allah’la beraber başka bir tanrıya yalvarmazlar.
Allah’ın muhterem kıldığı bir canı haksız yere öldürmezler. Zina etmezler. Kim
de bunları yaparsa günahının cezasını bulur. Kıyamette, o büyük duruşma gününde
onun cezası katmerli olur ve azapta, zillet içinde ebedi kalır. Ancak şu var ki
dönüş yapıp iman edenler güzel ve makbul işler işleyenler bundan müstesnadır.
Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir. Çünkü
Allah gafurdur, rahimdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).” (Furkân
Sûresi, 25/63-70)
Muhterem Müslümanlar!
Müslümanların yolu sırat-ı müstakimdir. Sırat-ı müstakim Cennet’in yoludur.
Sırat-ı müstakim, Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), bütün
enbiyadan sonra yürüdüğü büyük şehrahtır (selâmetli yoldur). Sırat-ı müstakimle
matluba, maksuda ulaşılır; sırat-ı müstakimle Cennet’e girilir ve Cemalullah
müşahede edilir.
Sırat-ı müstakimden sapmaya ifrat ve tefrit diyoruz. O çizginin altında kalan da
üstüne çıkan da sırat-ı müstakimden ayrılmış, Allah yolundan, Resûl-i Ekrem’in
çiğnediği şehrahtan ayrılmış, meleklerin tahşidatı altında bulunan emin yoldan
uzaklaşmış, sapkınlığa düşmüş demektir. Onun ehemmiyeti o kadar büyüktür ki
Allah (celle celâluhû), günde kıldığımız namazların her rekâtında sırat-ı
müstakimi dilemeyi bir vecibe olarak bize tahmil ve teklif buyurmuştur.
Sırat-ı müstakim, bütün bir hayatın nabzı hâlinde atmaktadır. Sırat-ı
müstakimden inhiraf eden nice kimse vardır ki inhiraf ettiklerini kendisi dahi
bilmez. Bu kimselerin ne âhiret hesabına ne de dünya hesabına yaptığı şeylerin
hayır adına vaat edeceği bir şey vardır.
Aziz Müslümanlar!
Sırat-ı müstakim insanı olan mümin, davranışlarında ve sözlerinde doğrunun
temsilcisidir. Onun bütün beyanları doğru olacaktır ve o, her daim yalandan
sakınacaktır. Zira Kur’ân-ı mu’cizü’l-beyan, yalanı kâfirlerin sıfatı olarak
anlatmaktadır. Aynı şekilde o, Resûl-i Ekrem’in nurlu beyanları içinde
münafıklığa ait üç sıfattan birisi olarak tavsif edilmektedir.
Söylenen herbir yalan, Allah’a karşı söylenmiş bir yalandır. İnkâr ve küfür ise
Allah’ın varlığına delalet eden kâinata karşı bir yalandır. Yalan, Hazreti
Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiği esaslara karşı bir yalandır.
Yalan öyle bir günahtır ki, Allah Resûlü’nün ifadeleri içinde, insanı günah
bataklığına çeker götürür; zira bütün günahların temelinde yalan vardır. Sözde
yalan, davranışta yalan, kanaatte yalan, verilen vaatten dönmek manasına
hılfu’l-vaatte yalan…
Yalan, insanın içine nifak sokan çok mühim bir faktördür. Onun için Allah Resûlü
sahih hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:
آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلَاثٌ: إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ، وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ،
وَإِذَا اؤْتُمِنَ خَانَ
“Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler. Vaat ettiği zaman yerine
getirmez. Bir şey emanet edildiği zaman hıyanet eder.”41
Bunların üçü de haddi zatında yalandır. Münafık, konuştuğu zaman yalan söyler,
onunla hilaf-ı vaki (gerçeğe aykırı) beyanda bulunur. Söz verdiği zaman sözünden
döner. Bu defa da karşısındakini aldatmış olur. Sadece sözleri ile değil,
davranışları ile de yalan söylemiş olur. Kendisine bir şey emanet edildiği zaman
bu defa da içten, kalbinden emanete karşı hıyanet eder. Böylece Allah’a karşı da
yalan söyler.
Alâ külli hâl, yalan, başlı başına bir nifak alâmetidir. Biz bu alâmetleri
dallandırıp budaklandırsak; üç desek, dört desek, beş desek fark etmeyecektir.
Zira hepsinin temelinde korkunç bir yalan yatmaktadır.
Yalan, sırat-ı müstakimden sapmanın ifadesidir; Hazreti Muhammed (sallallâhu
aleyhi ve sellem) çizgisinden aşağıya düşmektir.
Buna karşılık bütün doğruları birdenbire ortalığa döküp saçmak, hepsini birden
konuşmak da bir tefritin (aşırılığın) ifadesidir. Biri ifratsa diğeri tefrittir.
İnsan doğru konuşacak; insanın her konuştuğu doğru olacaktır fakat o, yeryüzünde
ne kadar doğru varsa onların hepsini konuşmakla mükellef değildir. İşte bu da
sırat-ı müstakimdir.
Ka’b b. Mâlik doğru konuşuyor, kurtuluşa eriyordu. Orada doğru konuşmak
gerekiyordu.
Ebû Lübâbe doğruyu konuşuyor, zincire vurulmaya istihkak kazanıyordu.
Hâtib b. Ebî Beltea doğruyu konuşuyor, ancak bu doğru, onu yanlış bir neticeye
götürüyordu.
Doğruyu yerinde söyleyecek ve yerinde de susacaksın. Her konuştuğun doğru
olacak, fakat her doğruyu her yerde konuşmayacaksın. Müminin, ahlâk-ı âliye
adına takınması gereken mümtaz sıfatlarından biridir doğru konuşmak.
Ka’b b. Mâlik der ki, “Evvel-ahir kurtuluşuma medar olan şey doğru
konuşmamdır.”42 Ka’b b. Mâlik, Tebük’e iştirak etmemişti. Yaz demiş, sıcak
demiş, bağ bozumu meyve demiş, yumuşak döşek demiş, yarın giderim deyip bugünü
yarına koymuş, derken fırsatı kaçırmıştı. Allah Resûlü çoktan gidip gelmiş;
kendisi ise hüsran içinde, kolu kanadı kırık bir şekilde Resûlullah’ın huzuruna
çıkmıştı.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine sefere niçin iştirak
etmediğini sorduğu zaman aklından belki yalan söylemek geçmişti, fakat
“en-Necâtu fi’s-sıdk” (Kurtuluş doğruluktadır.) hakikatine sadık kalmış ve
doğruyu söylemişti. İşte burası doğru söylenilmesi gereken bir yerdi. Allah,
doğruluğa nigâhbandı. Resûl-i Ekrem de o doğruyu söyleyen simanın doğru
söylediğine âşina bulunuyordu. Zira doğruluğu onu kurtaracaktı.
Vak’a şöyle gelişmişti:
Allah Resûlü, Ka’b b. Mâlik’e niçin sefere katılmadığını sorduğunda onun cevabı
şu oldu: “Hiçbir mazeretim yoktu yâ Resûlallah. Bugün dedim, yarın dedim,
üzerime terettüp eden vazifeyi yapmadım. Bugünü yarına koydum, yarını öbür güne.
Derken geriye kaldığıma şahit oldum ve gelemedim. Hiçbir mazeretim yoktu.”
Allah Resûlü, bunun üzerine, “Evine git ve affına ferman çıkacağı âna kadar
bekle!” buyurdu. Bu diyaloğun üzerinden elli gün kadar geçmişti. Ona bu zamanın
her lahzası, her dakikası Cehennem gibi gelmişti. Âdeta bu zaman dilimi, zakkum
içiyor gibi ciğerlerini parçalayacak kadar ıstıraplı geçmişti. Elli günlük bir
zaman. Siz onu Ka’b b. Mâlik’e sorarsanız bin sene cehennemde kalmış gibi
ıstırap çektiğini söyleyecektir.
“Ağustos sıcağı, bağ bozumu, ailenin yanında kalma, çok basit mazeretlermiş
bunlar. Ah keşke gitseydim, iştirak etseydim, onlarla bulunsaydım ve dönüp
geriye gelseydim.” diyordu içinden ama iş işten geçmişti. İşin doğrusunu bütün
içtenliğiyle anlatmıştı. Geçerli bir mazereti yoktu. Elli gün sonra beraatına
ferman çıkmış, sema affını imzalamıştı. Âdeta sevinçten uçarcasına huzur-u
Risalet-penahiye gelmişti. Sahabe-i kiramdan Hazreti Talha onu kucaklayıp tebrik
edince kendisini her şeyden arınmış gibi hissetti. Resûl-i Ekrem kendisini
tebrik edince o anki duygularını bize şöyle anlatır:
“Ben hayatımda iki defa ciddi sevindim. Birisi Medine çocuklarının, Veda
tepelerini aşıp da Medine’ye gelen Resûl-i Ekrem’i istikbal etmek için
söyledikleri “Talaa’l-bedru aleynâ min seniyyâti’l-vedâ” sözleri arasında
Resûl-i Ekrem’in Medine’yi teşrif ettiği gün idi. Eğer sorulsaydı Cennet’e
girmektense o günü yaşamayı tercih ederdim. O gün içimde öyle bir sevinç hâsıl
etmişti.
Diğeri ise elli günlük ızdırabın sona erip de Allah’ın semadan affıma ferman
çıkardığı gündür. Ve ben, evvel ve âhir sıdkımın, doğruluğumun mükafatını
görüyordum. Zira benim gibi sefere iştirak etmeyen niceleri vardı ki yalan
söylemişler, bir mazeret uydurmuşlardı. Allah Resûlü mazeretlerini kabul etmişti
ama Huzeyfe’nin kulağına “Bunlar münafıktır.” deyivermişti. Ebedî cehennemlerine
imza atmıştı onların. Evvel-âhir benim kurtuluşuma medar olan şey ise doğru
konuşmamdır.”
Benzer bir olay da Hâtıb b. Ebî Beltea’nın başından geçmişti. O da doğru
söyleyenlerdendi.
Resûl-i Ekrem Mekke-i Mükerreme’nin fethine hazırlanıyordu. Sahabe der ki,
Resûl-i Ekrem bir sefere çıkacağı zaman hedefini daima gizli tutar; O’nun ne
tarafa gideceği belli olmazdı. Nitekim Mekke’nin fethine giderken de öyle
gidiyordu, kimse nereye gittiğini bilemiyordu. Belki Ci’rane istikametinde
gidiyor ama Taif’e çıkmış gibi gösteriyordu. Sonra yönünü birdenbire Mekke
istikametine çeviriyor ve Mekkeliler için artık iş işten geçmiş oluyordu.
Hâtıb b. Ebî Beltea O’nun bu stratejisine vâkıf olmuştu. Bedir ashâbından büyük
bir sahabiydi. O, Resûl-i Ekrem’in Mekke-i Mükerreme’yi fetih hareketini önceden
Mekkelilere haber vermek istemişti. Aslında doğruyu söylemişti. “Mekkeli bana
sorarsa bunu doğru söyleyeceğim, yalan mı konuşayım.” demişti kendi kendine. Bu
minvalde bir mektup hazırlamış ve Mekke müşriklerine götürmesi için bir kadına
vermişti. Ancak Cibril bu durumu Allah Resûlü’ne haber verdi. Hazreti Ali ve
Mikdad, kadını derdest edip getirdiler. Saçlarının arasına sakladığı mektubu
bulup çıkardılar. Mektupta Hâtıb’ın imzası vardı. Mektup, Allah Resûlü’nün
hedefinin Mekke olduğunu haber veriyordu. Mektubu gören Hazreti Ömer kılıcını
sıyırdı ve “Bırak beni, şu münafığın boynunu vurayım, yâ Resûlallah!” dedi.
Allah Resûlü, “Sabret yâ Ömer!” buyurdu.
Hâtıb bunun üzerine dizleri üzerine doğruldu ve şöyle dedi: “Bana bir müsaade
verin, anlatayım yâ Resûlallah! Mekke-i Mükerreme’yi fethe gidiyorsunuz. Orada
çoluk çocuğum, evlad ü ıyalim var. Başkalarının orada akrabaları, yakınları,
destekleri var. Ben ise sahipsiz tek başıma bir insanım. Orada çoluk çocuğumu
koruyacak kimsem yoktur. Siz nasıl olsa orayı fethedeceksiniz. Ben böyle bir
ihbarda bulundum ki benim çoluk çocuğumu da onlar himaye etsinler.” Allah Resûlü
(sallallâhu aleyhi ve sellem) “Hâtıb doğru söylüyor.” buyurdu.
Hâtıb doğru söylüyordu ama bu söylediği “doğru” doğru değildi. Doğru olsaydı o
mektubun Mekke’ye gitmesine Allah müsaade eder, Cibril haber vermezdi. Resûl-i
Ekrem bu mevzuda kırgınlık izhar etmez, Ömer öfkelenmezdi.
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, yer var doğruyu söyleyeceksin yer de var ki
söylemeyeceksin. Her söylediğin doğru olacak fakat bütün doğruları söyleme
kararında olmayacaksın. İşte bu sırat-ı müstakimdir.
Mümin doğru söyleyecek; her söylediği mutlaka doğru olacak fakat Kur’ân’da
anlatılan bütün doğruları ille de sokağa, ayaklar altına dökmek Kur’ân’a karşı
büyük bir saygısızlıktır. Bu, Ebû Lübâbe gibi kendini direğe bağlamaya mahkûm
etmek demektir.
Bu, sırât-ı mustakimin ifadesidir. Her yerde, her mahfilde önüne geldiği gibi
doğruya tercüman olma ve meseleyi ayağa düşürme hatta bahsettiği doğrulara
fiilen ve kalben zıt hareket ve davranışlar içinde bulunma bir nifak alâmeti,
bir ikiyüzlülüktür.
Hâtıb b. Ebî Beltea’nın muvakkaten yaptığı şey, İslam davasına karşı bir
hareketti. Hazreti Muhammed davasına karşı bir hareketti. Sokaklarda, orada
burada, çocukların yaptığı gibi İslam’ın ulvî duygu ve düşüncelerini olur olmaz
yerlere yazmaya gitmek bir nifak alâmeti ve büyük İslam davasına büyük bir
ihanetin ifadesidir.
Evet, her söylediğin doğru olacak fakat her doğruyu söylemek hakkın değildir.
Sahabi misali yerinde doğru söyleyeceksin ve yerinde de doğruya karşı dilini
yutacaksın. Bu, Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yoludur.
Rabbim basiret ve anlayış ihsan eylesin. Dünyanın canavarlığı karşısında,
tecavüz ve tasalluta geçme niyeti karşısında… Bunları hiçe sayarcasına, bir
kısım çoluk çocuğun İslam davası adına sokaklara dökülmesi eşi-emsali görülmedik
bir hıyanet ve denaettir.
Mümin basiretli olur. Mümin müteyakkız olur. Mümin, sırat-ı müstakimin erkânına
riayet eder. Mümin, içimizde oynatılan kuklaların arkasından gitmez. Hazreti
Muhammed bezmine girmeye çalışır.
Rabbimiz iman davası içinde daire-i İslamiye’de daim ve kaim eylesin. Bizi
sırat-ı müstakime hidayet eylesin. Hazreti Muhammed’in yolundan bir an olsun
ayırmasın.
Âmîn.
6 Haziran 1980, Merkez Camii, Bornova-İzmir
41 Buhârî, îmân 24, şehâdât 28, vesâyâ 8, libâs 69; Müslim, îmân 107-110.
42 Buhârî, meğâzî 79; Müslim, tevbe 53-55.
Müminin Haysiyetini Koruma
يَآ اَيُّـهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّـقُوا اللهَ حَقَّ تُـقَاتِه۪ وَلَا
تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْـتُمْ مُسْلِمُونَ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللهِ
جَم۪يعاً وَلَا تَـفَـرَّقُواصوَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللهِ عَلَيْكُمْ اِذْ
كُـنْـتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّـفَ بَـيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ
بِـنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَاناًۚ وَكُـنْـتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ
النَّارِ فَاَنْـقَذَكُمْ مِنْهَاۘ كَذٰلِكَ يُـبَـيِّـنُ اللهُ لَـكُمْ اٰيَاتِه۪
لَعَلَّـكُمْ تَهْتَدُونَ
“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekirse öylece
sakının! Ona layık olduğu tazimi gösterin ve ancak O’na teslim olan Müslümanlar
olarak can verin! Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın,
bölünüp ayrılmayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz
birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve onun
lütfu ile kardeş oluvermiştiniz. Bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya
düşmekten de sizi O kurtarmıştı. Allah size âyetlerini böylece açıklıyor, ta ki
doğru yola eresiniz.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/102-103)
Muhterem Müslümanlar!
Huzurlu bir toplum, emniyet ve güven vaat eden bir toplum ancak yüce ahlâk ile
bezenen insanlardan oluşacaktır. Toplumda ahlâk adına gördüğümüz bir kısım
arızalar aynı zamanda o toplumdan huzuru da alıp götürür, itminanı da alıp
götürür, saadeti de alıp götürür, emniyeti de alıp götürür.
Toplumumuzun evvela ahlâk adına bazı eraciften temizlenmesi, sonra da Cenab-ı
Hakk’ın methettiği, Kur’ân’ıyla bize ferman buyurduğu ahlâk ile bezenmiş olması
lazımdır. Böylesi bir topluluk gökteki cemaatin yerdeki misalidir ve Allah’ın
yeryüzünde matmah-ı nazarıdır. Allah, kâinat nizamını o topluluk için devam
ettirir. Böyle bir topluluk yok olduğu zaman kâinatın, semaların ve arzın da
manası kalmayacağından ötürü Allah onların da hepsini beraberinde yıkar.
Binaenaleyh her ferde düşen ilk vazife, böylesine salih bir topluluğu meydana
getirmek, bu salih topluluğu ilmek ilmek dokumak, böyle bir topluluğa sahip
olmak ve bu mevzuda ciddi bir gayret içinde bulunmaktır.
Etrafımızdaki arızaları gidermek ve toplumumuzda bu anlayışı meydana getirmek
suretiyle bu sıhhatli topluluğu oluşturmaya çalışacağız ki bu bize ait vazifenin
bir yönüdür. Vazifeyi yaparken başkalarının kusurlarıyla uğraşmak, onları
serrişte edip halkın arasında fâş etmek bu vazifedeki ifratın göstergesidir.
Her fert, kendi insanına karşı böyle bir vazifeyi yapmakla mükelleftir. Fakat bu
vazifeyi yaparken aynı zamanda başkalarının ırzıyla, namusuyla, haysiyetiyle
oynamamakla da mükelleftir. Onları kendi ırz, haysiyet ve namusu gibi
hassasiyetle korumak zorundadır.
İşte bu anlayış içinde kusurların ortaya dökülmemesine, şahısların mahcup
edilmemesine, ırz ve haysiyet meselesinin pâyimâl olmamasına (ayaklar altına
alınmamasına) dikkat ederek, Müslümanlığın ve Müslüman cemaatin haysiyetini
korumakla mükellefiz. Buna sırat-ı müstakim diyoruz. Vazife mutlaka yapılacak
ama Müslümanların gizli ahvali de araştırılmayacak.
Seyyidina Hazreti Ömer Şam’a, Ebû Cendel’e mektup yazmıştı. Zira Ebû Cendel’in
bir kısım şeyler karıştırdığı şayiası kulağına kadar geldi.
Evvela herkesi bir dinledi. Daha önce Sa’d b. Ebî Vakkas’ı veya Selman-ı
Farisî’yi şikâyet edenleri dinlediği gibi Ebû Cendel’i şikâyete gelenleri de
dinledi. Baktı ki şikâyetlerin devamı geliyor, meseleyi fâş etmeyecek şekilde
Ebû Cendel’e şöyle bir mektup yazdı:
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
حٰمٓۘ تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ مِنَ اللهِ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِۙ غَافِرِ
الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَد۪يدِ الْعِقَابِ ذِى الطَّوْلِۘ لَٓا اِلٰهَ
اِلَّا هُوَۘ اِلَيْهِ الْمَص۪يرُ
“Kitabın indirilişi, Azîz ve Alîm, günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden,
hem cezalandırması şiddetli hem lütfu bol olan Allah’ın katındandır. O’ndan
başka ilah yoktur, dönüş yalnız O’nadır.” (Mümin Sûresi, 40/1-3)
Başka bir şey de yazmadı. “Sen şunu irtikâp etmişsin; bunu işlemişsin.” demedi.
Bir süre sonra Ebû Cendel’in durumunu sorduğu zaman dediler ki: “Yâ Ömer, ne
olduğunu bilemiyoruz fakat falan haftadan sonra bıçakla kesilir gibi kötü
davranışları bitiverdi.”
Hazreti Ömer, hassas hareket ediyordu. Onu bu hassasiyete sevk eden bir faktör
vardı ki ben dikkatinizi esas ona çekeceğim: Meseleyi herkese duyurmadan önleme,
ortaya dökmeden istikamete hizmet etme. Bir mümine düşen ilk vazife, Hazreti
Ömer gibi bu işi bir dinlemektir. Var mı? Arkası geliyor mu? Hakikaten bu
dedikodu bahis mevzuu mu? Daha sonra açığa vurmadan çözmeye çalışmak gerekir.
Hazreti Ömer, bir gün yanındaki bir sahabiyle gezerken çölde kulübeciği içinde
üzüm üsaresi, nebiz, koruk ya da nefsine mağlup olup şarap içen birisini görür.
Hemen kapıdan içeri dalıverir. Adam karşısında halife-i rûy-i zemini görünce,
hele Hazreti Ömer gibi cemalin ve celalin kendisinde müştereken tecelli ettiği
bir zatı görünce mehabet ve mehafet karşısında iki büklüm olur.
Hazreti Ömer, “Nedir senin bu vaziyetin?” der. O da canını dişine takar ve der
ki: “Ey Ömer, ya nedir senin bu hâlin? Müminlerin gizli hâllerini mi
gözetliyorsun? Kur’ân diyor ki, “Ve lâ tecessesû!” (Casusluk yapmayın; halkın
gizli şeylerini gözetlemeyin!). Oysaki sen benim evimin içine giriyorsun.”
Sahabi diyor ki: “Ömer ellerini başına koydu. Kendine veyl okuyarak mescide
geldi. Durmadan ağlıyor, “Ey Ömer sen ne yaptın? diyordu. “Müminlerin
kusurlarını araştırdın, ne yaptın?” diyordu. Mescide kapandı ve kimseye bir şey
söylemedi.
Bir zaman sonra o adam mescide geldi. En arka saflarda duruyordu. Uzun boylu
Ömer kendisini görecek, çağıracak, halkın arasında kızacak, ayıbını söyleyecek
diye ödü kopuyordu. Mescitten içeriye girer girmez korkudan ayaklarının bağı
çözüldü de çöküverdi. Bir süre sonra Seyyidina Hazreti Ömer ona işaret edip
yanına çağırdı. Kulağına eğildi ve şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki seni
gördüğüm o manzarayı kimseye haber vermedim.” Bu sefer adam Hazreti Ömer’in
kulağına eğildi ve şöyle dedi, “Allah’a yemin ederim ki ben de o dakikadan
itibaren o şeyi ağzıma sürmedim.”
Fenalıklar işte böylesine önleniyor, bir cemaat böylesine ilmek ilmek örülüyor,
fakat bu arada sürçmüş, düşmüş, zelleye, hataya, günaha maruz kalmış Müslümanın
haysiyetinin korunmasına da dikkat ediliyordu. İşte bu, sırat-ı mustakimin
ifadesiydi.
Dine davet edenlere, din-i mübin-i İslam’a çağrıda bulunanlara, Kur’ânî hayatı
insanlara tavsiye edenlere, sahabinin yaşadığı bu hususu gösteriyoruz.
İşte sırat-ı müstakim anlayışı budur. İnsanların hatalarını ve sürçmelerini
teşhir etmek, gizli yerlerde işledikleri günahları anlatmak, bir Müslümanın baş
aşağı yıkılmasıyla iftihar etmek, öğünmek, “düştü de çok iyi oldu” demek ve buna
sevinmek değildir. Zira bu namertliktir, insanlıkla bağdaşmaz.
Bir Müslümana yakışır keyfiyet şudur: Mümin, kardeşinin sürçtüğünü, günah
işlediğini duyunca onu setretmeye çalışacak, hemen onu korumaya geçecektir.
Efendimiz bu hususta şöyle buyuruyor:
مَنْ رَدَّ عَنْ عِرْضِ أَخِيهِ رَدَّ اللهُ عَنْ وجْهِهِ النَّارَ يَوْمَ
الْقِيَامَةِ
“Bir kimse mümin kardeşinin ırzını (onun gıyabında) korursa Allah da kıyamet
günü onun yüzünü ateşten korur.”43
Mümin, kul hakkı içermeyen şahsi bir kusuru gördüğü zaman birkaç defa gözünü
silecek ve hakikaten gözüyle gördüğü gibiyse “Allah’ım, bu kardeşimizin düştüğü
şeye beni düşürme.” deyip dua ve istiğfarda bulunacak.
Aziz Müslümanlar!
Günümüzde sudan, havadan daha çok Kur’ân’ın, ahlâkımız adına bize telkin ettiği
şeylere ihtiyacımız vardır. Kur’ân’ın bize tavsiye buyurduğu ahlâkı ve anlayışı
yaşamadığımız sürece içtimaî hayatta sadece yarayı ve yamayı genişletmiş
olacağız.
Müslümanların sinesinde kaktüs gibi yetişen bir şirzime-i kalîl (küçücük bir
topluluk), onların haysiyet ve kaderiyle oynamaktadır. Bunun karşısında kuvvetli
ve güçlü bir alternatif olsaydı bu şekilde olmazdı. Demek ki bunların karşısında
güçlü bir alternatiften bahsetmek mümkün değildir. Demek ki Müslümanlar
birbirleriyle uğraşmakla meşgul. Demek ki Müslümanlar birbirlerinin ayıplarını
araştırmakla meşgul.
Müslüman kendi davasının muhabbetiyle yaşasın, onu neşretmeye kendisini versin,
o yolda çalışsın. İşte o zaman –Allah’ın tevfik ve inayetiyle– Müslümanın yüzü
yerde kalmayacak, onuru muhafaza edilecek, gururu muhafaza edilecek ve salihler
zümresi arasına iltihak edecektir. Rabbim bizi salihlerin arasına ilhak
buyursun, onlarla payidar eylesin.
Cenab-ı Hak, bu mevzudaki icraat-ı sübhaniyesini bize anlatırken şöyle buyurur:
يَآ اَيُّـهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّـقُوا اللهَ حَقَّ تُـقَاتِه۪ وَلَا
تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْـتُمْ مُسْلِمُونَ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللهِ
جَم۪يعاً وَلَا تَـفَـرَّقُواصوَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللهِ عَلَيْكُمْ اِذْ
كُـنْـتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّـفَ بَـيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ
بِـنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَاناًۚ وَكُـنْـتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ
فَاَنْـقَذَكُمْ مِنْهَاۘ كَذٰلِكَ يُـبَـيِّـنُ اللهُ لَـكُمْ اٰيَاتِه۪
لَعَلَّـكُمْ تَهْتَدُونَ
O Allah ki siz bir uçurumun kenarındayken kalplerinizi telif etti, O telif
etmeseydi siz bir araya gelemezdiniz, O birleştirmesiydi birleşemezdiniz, O sizi
millet yapmasaydı millet olamazdınız, O haysiyetinizi korumasaydı
koruyamazdınız.
Haysiyetimizin kırıldığı, ufkumuzun karardığı, nasiyemizin (alnımızın) sarardığı
şu günlerde Rabbim yeniden kalplerimizi telif buyursun, böylece bizi aziz
eylesin.
Âmin.
13 Haziran 1980, Merkez Camii, Bornova-İzmir
43 Tirmizî, birr ve sıla 20; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 450.
Konuşma ve Soru Sorma Âdâbı
قَـدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَۙ اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ى صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَۙ
وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَۙ وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِلزَّكٰوةِ
فَاعِلُونَۙ
“Muhakkak ki müminler, mutluluk ve başarıya erdiler. Onlar namazlarında tam bir
saygı ve tevazu içindedirler. Onlar boş şeylerden uzak dururlar. Onlar zekâtı
ifa eder (kendilerini maddeten ve manen arındırırlar).” (Müminûn Sûresi, 23/1-4)
Muhterem Müslümanlar!
İnsan bir kere geldiği bu dünyada Cenab-ı Hakk’ın kendisine ihsan ettiği her
şeyi, azamî tasarruf prensibi içinde en iyi şekilde nemalandırmak, ondan en çok
semereyi almak, âhiret hesabına en verimli kılmak için gönderilmiş bir memurdur,
bir görevlidir.
Dünyayı akıllıca değerlendiren insanlar Rabbin vaat ettiği dünya saadetine
mazhar oldukları gibi bilhassa âhiret saadetine de ulaşır, ebediyen mesut
yaşarlar. Diğer bir deyişle, bir kere dünyaya gelen insan hiçbir davranışının
boşa gitmemesine, her hareketinin hayır hesabına geçmesine dikkat eder ki bunu
din-i mübin-i İslam tanzim eder.
Her davranışımızda âhiret hesabına bir şeyler kazanmayı hedef alıyorsak akıllıca
davranıyoruz demektir. Dünya huzur ve saadetinin temel taşı olan bu müstakim
davranışlar âhiret saadetinin de esasıdır. Bunlar dünyada âhiret hesabına birer
tohumdur.
Söz sarf ederken âhiret hesabına bundan nasıl semere alacağını düşünmek, aklı
başında her müminin hedefi olmalıdır. Ağzımızdan çıkan bu sözle biz âhiret
hesabına bir şey kazanmış olalım. Sözlerimiz, Cennet semerelerinden bir semere
olsun, cennet ırmaklarından bir ırmak olsun. Resûlullah’ın gönlünü hoşnut
edebilecek bir semere-i Cennet olsun. Akıllıca sarf edilen bir söz olsun.
Mümin, Rabbin kendisine ihsan ettiği her şeyi O’nun nurlu yolunda ve nurlu bir
istikbal istikametinde en mükemmel şekilde kullanır ve en mükemmel semereleri
almaya çalışır. Böyle hareket eden mümin, o nispette olumsuzluklardan
uzaklaşmış, o nispette olumlu davranışlar içinde bulunmuş, hayırlı şeyler icra
etmiş olacaktır.
Aklı başında bir müminin hayatında, kendisini, âhiret hayatını ilgilendirmeyen,
içtimaî hayatı için çok lüzumlu olmayan meseleleri kurcalama, onlardan sorular
çıkarmanın yeri yoktur.
Aklı başında bir mümin, akidesine ve ameline müteallik meseleleri lüzum
hissettikçe ele alır. Zira Resûl-i Ekrem’in sahih hadislerindeki beyanı içinde
bilir ki çok söz insanı baş aşağı götürür, yıkar.44
Sahabi, “Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bilhassa şu üç şeyden
hoşlanmazdı.” diyor:
Bunlardan biri, her yerde ulu orta konuşma, her mesele hakkında fikir beyan
etme, her şeyi biliyor gibi ille de bir beyanda bulunma.
İkincisi, müsrif ve mübezzir olma, yani malını sağa sola saçma, yerinde
kullanmama.
Üçüncüsü ise sözünü yerinde kullanmama ve gelişi güzel sorular sorma, uygun
olmayan, nezaketten ötürü tazim duyulması gerekli olan şeylere dair devamlı
sorular yöneltme.
Bütün bunlar Allah’ın sevmediği ve Resûlullah’ın da (sallallâhu aleyhi ve
sellem) hoşlanmayıp yasakladığı şeylerdir. Dolayısıyla asrımızın mümini, içinde
yaşadığı devirde herkes hiçbir kriteri dikkate almadan soru soruyor, çeşitli
meseleleri kurcalıyor, ben de yapayım derse –hafizenallah– baş aşağı yıkılır,
gider. Allah korusun, Cehennem’e doğru sürüklenir.
Aziz Müslümanlar!
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Çok soru sormayın.” buyuruyordu.
Hatta bir defasında,
يَآ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَسْـٔلُوَا عَنْ اَشْـيَآءَ اِنْ تُـبْدَ
لَـكُمْ تَسُؤْكُمْۚ
“Ey iman edenler! Açıklandığı takdirde hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın.”
(Mâide Sûresi, 5/101) âyet-i celîle-i kerimesini bu münasebetle irat buyurdular.
Siz, size tebliğ edilen şeylere sımsıkı tutunun, yaşayın. Benim size anlattığım
şeylere bağlı kalın, bazı durumlarda bunun ötesini Peygamber biliyordur deyip
geçin, soru sormayın. Gerekli olmayan, hayatî ehemmiyeti bulunmayan meseleleri
kurcalamayın, diyordu.
Enes (radıyallahu anh) bize Saadet Asrı’ndan şu tabloyu aktarıyor: “Allah
Resûlü’nün bir seferinde canı sıkılmış, gazaplanmıştı. Zira herkes gerekli
gereksiz bir sürü soru soruyordu. Bu duruma canı sıkılmış ve “Selûnî” (Gayri ne
isterseniz sorun, hepsine cevap vereceğim.) buyurmuştu. Böyle âlî bir meclisti.
O, minberde hutbe îrad buyuruyordu. Yer yer cemaat kalkıyor Resûl-i Ekrem’e
sorular soruyordu. “Sorun, ne sorarsanız, cevap vereceğim.” dediği için soru
soruyorlardı. Birisi kalkıp diyordu ki, “Ya Resûlallah! Hakkımda bazı şaibeler
var. Benim babam kimdir?” Allah Resûlü ona, “Senin baban falandır.” diyor,
hakkındaki şaibeleri bertaraf ediyordu. Başka biri kalkıyor, aynı şeyi
soruyordu. Resûlullah, ona ise babasının başka bir şahıs olduğunu söylüyordu.
Belki içi bozuk, belki de Resûl-i Ekrem’i deneme niyetinde olan başka birisi
kalkıp diyordu ki, “Ben cennette miyim yoksa cehennemde mi?” Ona da dünyasını
başına yıkacak şu sözü söylüyordu: “Sen cehennemdesin!”
Cemaat heyecana gelmiş, topluluk içindeki herkesin gözü dolmuştu. Sorulan bu
sorular karşısında Resûl-i Ekrem’in nasıl rahatsız olduğunu sahabilerin hepsi
hissetmişti ama ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Yerinde söz kesen bir insan
olan Seyyidina Hazreti Ömer’in, burada da dizlerinin üzerine doğrulduğu görüldü.
Ağlayarak şu sözü tekrar edip duruyordu:
“Radînâ billahi Rabben. Ve bi’l-islami dinen ve bi Muhammedin Rasûlâ”45
Mescidi, Ömer’in gür sesi doldurmuş, herkes lerzeye gelmişti. Artık mescitte
Resûl-i Ekrem’in değil Ömer’in sesi duyuluyordu.
“Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, nebi olarak Hazreti Muhammed’den
razıyız.”
“Kitap olarak Kur’ân’dan razıyız yâ Resûlallah…
Din olarak İslam’dan razıyız yâ Resûlallah…
Nebi olarak Senden razıyız yâ Resûlallah…”
Durmadan bu sözleri tekrar ediyordu… Nihayet sinirler yatışmıştı. Nebiler Nebisi
şefkatle ona döndü, tatlı bir reveransla, “İclis yâ Ömer, bârekallah” (Allah’ın
rahmeti seninle olsun, otur Ömer’im.) diyordu.
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), sağda solda, ulu orta konuşup
dedikodu yapma, malı saçıp savurma ve gelişigüzel sorular sormayı yasaklıyor. Bu
üç şey, israftan ibaret olduğu için hepsini bir fasl-ı müşterekte topluyor ve
insanın helakını bu üç hususa bağlıyor. İnsanları bunlardan nehyediyor,
sakındırıyor.
Her yerde ulu orta söz sarf edenler, dilini tutamayanlar, konuşmuş olmak için
konuşanlar, beğendirmek için laf konuşanlar.. helâkettedir, kaybedeceklerdir.
Malını zayi edenler helâkettedir, kaybedeceklerdir.
Aynı zamanda peygambere karşı, hususiyle dine ait meselelerde çok soru soranlar
helâkettedir, kaybedeceklerdir.
Aziz Müslümanlar!
Asrımızda dilin, söz söylemenin başımıza getirdiği afetlerden bir kısmını
hadis-i şerif bize anlatıyor. Rabbim bu afetlerden bizleri muhafaza buyursun.
Söz söylemenin ve beyanın kıymetli kabul edildiği, hiç gereği olmayan yerlerde
insanların muhakkak boy göstermek istediği asrımız…
Nefislerin firavunlaştığı ve beyanlarla insanların kendilerini halka kabul
ettirmeyi düşündüğü asrımız… Bir yönüyle bir kısım kimseleri bu noktada mahv-u
perişan etmektedir.
Hadis-i şerifte zikri geçen bu üç mevzuun bir diğer ortak noktası olarak şunu
görüyoruz: Bir tarafta insanların mallarını saçıp savurmaları, lüks içinde bir
hayat sürmeleri; beri tarafta ise açlık ve sefaletlerin yaşanması toplumsal
hayatı zîr ü zeber edebilecek, karmakarışık hâle getirebilecek bir mevzudur.
Dolayısıyla burada da Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) israfa parmak
basıyor ve bir cemaatin bununla da helak olacağını buyuruyor.
Din ve dince mukaddes sayılan meseleleri hafife alırcasına onlar hakkında
kesintisiz sorular sormak, dinin haysiyet ve namusu mevzuunda hassas olmamak,
meseleleri gelişigüzel kurcalamak meselenin diğer bir yönüdür. Bu durumun da
dinî hayatımıza müteveccih bir tehlike olduğundan ötürü, bizi yıkma ihtimali
vardır.
Rabbim yıkıcı bu şeylerden bizi muhafaza buyursun. Lüzumlu yerde söz söylemeye
bizi hidayet eylesin. Malı da yerinde sarf etmeye hidayet eylesin ve sadece
ciddi hayatî sorular karşısında cevap vermekle, lüzumunu duyarak cevap vermekle
bizleri serfiraz eylesin.
Fuzulî, mâlâyani, gereksiz şeylerden, gereksiz davranışlardan, gereksiz
sözlerden, âhiret hesabına faydası olmayan, dünya hayatını tamir etmeyen veya
toplumsal hayatımızın sağlamlığına bir şey getirmeyen faydasız sorular sormaktan
bizi muhafaza buyursun.
Âmîn.
20 Haziran 1980, Merkez Camii, Bornova-İzmir
44 Buhârî, i’tisâm 2; Müslim, hac 412, fezâil 130-131.
45 Buhârî, ilim 28, 29; mevâkît 11; tefsir 5,12; fiten 15; i’tisâm 3; Müslim,
fezâil 134-138.
Kardeşlik Ruhu
يَآ اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ
شُعُوباً وَقَـبَآئِلَ لِتَعَارَفُواۘ اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ
اَتْقٰيكُمْۘ اِنَّ اللهَ عَل۪يمٌ خَب۪يرٌ
“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp
sahip çıkmanız için milletlere, sülalelere ayırdık. Şunu unutmayın ki Allah’ın
nazarında en değerli, en üstün olanınız, takvada (Allah’ı sayıp haramlardan
sakınmada) en ileri olandır. Muhakkak ki Allah her şeyi mükemmelen bilir, her
şeyden hakkıyla haberdardır.” (Hucurât Sûresi, 49/13)
Aziz Müslümanlar!
Allah (celle celâluhû), ilk nimetlerini cebr-i lütfî olarak, bizim irademiz, o
mevzudaki isteğimiz işin içine girmeden bize lütfetmiştir. Rabbimizin,
iradesiyle arz-ı endam eden insanlara bahşettiği sonraki nimetlerine gelince
onlar birer küçük sebebe bağlanmıştır.
Rabbim bizi nimetlerle perverde edecek, dünyada ve ukbada aziz kılacaktır fakat
bunları, bizim bu istikametteki bir kısım gayretlerimize bağlamıştır. Biz, bu
istikamette bizden istenenleri yerine getireceğiz, Rabbimiz de bizi o nimetlerle
perverde edecek ve aziz kılacaktır.
Hazreti Allah sizi yoktan yaratırken sizin iradenizin müdahalesi yoktur işin
içinde. Sizi bu memlekette mümin olarak yaratırken yine iradenizin etkisi
yoktur. Müslüman bir ana babadan dünyaya getirirken yine iradenizin müdahalesi
yoktur. Bütün bunlar cebr-i lütfî şeklinde, Allah’ın lütfuyla cereyan eden
şeylerdir ama daha sonra yeni nimetlerin sağanak sağanak üzerinize yağmasını
bekliyorsanız bu, sizin iradenize ve bu mevzudaki ceht ve gayretinize
bağlanmıştır. Sizden herhangi bir ceht ve gayret olmadıktan sonra Rabbin
nimetleri size gelmeyecektir. Gelirse fevkaladeden gelecektir.
Aramızın bulunmuş olması, uzlaşmamız, sıcak bir atmosferde iyi ilişkiler kurma,
müsamaha ahlâkı içinde ve sevgi atmosferi içinde yaşamak Rabbimizin büyük
nimetlerindendir. Allah bunları bize lütfetmiş ve lütfedecektir fakat bunlar bu
mevzuda gelişmiş idraklere, inkişaf etmiş gönüllere ve tam duyan ve duygulanan
vicdanlara Rabbimizin lütfu olarak gelecektir. İnsanlar vicdanlarıyla,
kalbleriyle ve kafalarıyla devreye girecek ve Rablerinden bunları
isteyeceklerdir; O da lütfedecektir.
Onun içindir ki Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz bu mevzuda ümmetine şunu
buyurur: “Ben Rabbimden ümmetim için şunu şunu istedim, bana lütfettiler, fakat
“Yâ Rabbi, ümmetimin arasına iftirak atma, onları bölme, parçalama.” şeklindeki
duamı Rabbim kabul etmedi.” Zira bu, ümmet-i Muhammed’in davranışlarına bağlı
bir husustur. Ümmet-i Muhammed’in ittihadı, birlik olması, aklı eren müdrik ve
şuurlu kafaların, birleştirici ve uzlaştırıcı unsurları ortaya dökmesine
bağlıdır. Bu bir rüştüne erme ifadesidir. Rüştüne eremeyen kimselerin uzlaşması
düşünülemez.
Sokaktaki çocukların ebediyen kardeş olarak yaşadığını gösterebilir misiniz?
İnsanın dışındaki mahlûkatın boğuşmadan yaşadığını söyleyebilir misiniz?
Boğuşmadan yaşamak bir şuur, bir idrak işidir. Rabbim size o şuur ve idraki
lütfedecektir ki civanmertlik yapacaksınız. Şuur ve idrakinizle devreye
gireceksiniz. Allah’ın size olan bu ihsanı sizin, iradenizin hakkını vermenize
bağlıdır. Bakın sahabideki hangi anlayış Rabbin lütfunu ve ihsanını davet
ediyordu?
Fahr-i Kâinat Efendimiz Medine’yi teşrif ettiği sıralarda Evs ve Hazreç
kabileleri birbirleriyle savaşıp duruyorlardı. Herkes birbirine düşmandı. Ubâde
b. Sâmit, Sa’d b. Muaz’a düşman, o da ona düşmandı. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in
ilk halkasını teşkil eden toplulukta neredeyse herkes birbiriyle kanlı
bıçaklıydı. Resûl-i Ekrem onların ellerinden tutuyor, her muhaciri ensardan bir
zatın evine koyuyor, bunları birbirine kardeş yapıyordu. Muhacir, aynı zamanda
ensarın bağlarında çalışıyor ve bundan istifade ediyordu. Aradan aylar
geçiyordu. Bir tarafta yurdunu yuvasını terk etmiş hiçbir şeye sahip olmayan
fakir bir topluluk; muhacirler. Diğer tarafta yurdu yuvası olan, bağında
bahçesinde çalışan varlıklı veya hiç olmazsa ziraî durumu iyi olan ensar.
Muhacirler ensarın yanında çalışıyor, ensarın evinde yatıp kalkıyor, ensarla
beraber yiyip içip oturuyordu.
Bir gün muhacirler geldi ve Resûl-i Ekrem’e dediler ki: “Ya Resûlallah! Ensar
kardeşlerimiz bize yardım ediyorlar. Zira bizi kardeş kıldın onlarla. Fakat bu
durum bizim zorumuza gidiyor. Onlara yük olduğumuz hissine kapılıyoruz. Biz
Allah için Mekke’yi terk ettik, Allah için evlad ü ıyali terk ettik, Allah için
yurdu, yuvayı terk ettik ve Allah için hicret ettik. Sırtımızdaki elbise ve
kursağımızdaki bir lokmayla hicret ettiysek sadece Allah için hicret ettik. Ama
şimdi şu duyguya kapıldık, bizi mazur görün. Sanki ensar kardeşlerimiz bize
baksın ve biz de onların sırtından beslenelim diye buraya hicret etmişiz gibi
hissediyoruz kendimizi.”
Efendimiz ensarı çağırdı: “Bakın, dedi, muhacir kardeşleriniz ne diyor? Artık
ayrılmak, kendi işlerini kendileri görmek istiyorlar. Belki çarşıda pazarda
hamallık yapıp geçimlerini temin etmek istiyorlar.” Bu sözler üzerine ensar
gözyaşı döktü ve dedi ki: “Yâ Resûlallah! Muhacir kardeşlerimiz Allah için
fedakârlık yaptılar; yurtlarını, yuvalarını terk ettiler. Müsaade etsinler,
Allah için biz onlara bakalım. Müsaade etsinler, onları evlerimizde
barındıralım.”
Muhacirler aslında şunu demek istiyordu: “Hayır yâ Resûlallah! Bağışlasınlar
bizi, bağışlasınlar ayrılalım bugünden itibaren. Biz hizmetimizin mükafatını
alıyoruz, ağır geliyor bu bize. Bunun için hicret etmişiz gibi geliyor.”
Bir taraftan ensar, “Olamaz!” diye diretiyor, diğer taraftan muhacirler “İlle de
ayrılalım.” diye diretiyordu. Ve Resûl-i Ekrem şöyle bir çözüm getiriyordu:
“Evlerinden ayrılın, ancak bağ ve bahçelerde beraber çalışmaya devam edin. Siz
de kazancınızı alır, kendinize göre medâr-ı maîşetinizi temin eder,
geçinirsiniz.” Ensarın gönlü razı olmuyordu; ama hakem Resûl-i Ekrem olduğu için
razı oluyorlardı. İşte bu, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in eliyle teesssüs etmiş bir
kardeşlikti.
Her muhacir bir ensara kardeş yapılmıştı. Allah Resûlü, Mekkeli Abdurrahman b.
Avf ile Medine’nin sultanı, Uhud’un kahramanı Sa’d b. Rebî’yi birbirine kardeş
yapmıştı. O Sa’d ki şehitlik anlarını yaşarken hâlini soran Muhammed b.
Mesleme’ye yaralarından kan damlaya damlaya şöyle diyordu: “Peygambere selam
söyle, Uhud’un arkasından cennetin kokuları geliyor bana.”46
Abdurrahman b. Avf diyor ki:
“Kardeşim Sa’d bana öyle bakıyordu ki evde kendisi en mütena, en güzel odayı
bana ayırmış, beni orada yatırıyordu. Ailesi için de bir yer ayırmış, onlar da
orada kalıyordu. O küçücük evini bölmüş, parçalamış, bizi de içinde
barındırıyordu.”
Sa’d, kardeşiyle o kadar ilgileniyor ki onu evlendirmeyi bile teklif etmişti.
Ne var ki Abdurrahman b. Avf civanmert bir insandır. Kendi çoluk çocuğunu Allah
için terk eden bu insan, ruhuna ağır gelebilecek böyle bir şeye razı olmadı ve
cevabı şu oldu:
“Kardeşim, sen bana pazarın yolunu göster. Ben hamallık yapmasını da bilirim.”
Şerefli sahabi, Mekke’de büyük ticaret yapıyordu. Dışarıdan gelen kervanlar önce
Abdurrahman b. Avf’a ulaşıyordu. Bu güleç yüzlü, tatlı çehreli adamı görmeden
tüccarlar geçmiyordu. Ama orada eline bir ip alacak, pazar pazar dolaşacak, yok
mu hamala yük taşıttıracak diyecek, hamallık yapacak, maişetini öyle temin
edecekti.
İşte böyle bir kardeşlik şuuru ve kardeşinden Müslümanlık hesabına bir şey
koparmama duygu ve düşüncesi içinde alabildiğine civanmert başka bir sahabi
ruhu.
Kardeşlik bu denli sağlam kaideler üzerine oturtulursa bu cemaat batıyı da
hayrette bırakacaktır. Nitekim Arnold Gibb şöyle diyor: “Hayret ediyoruz… Yirmi
beş senede cihanın imparatorluklarını yıkan, onların yerine muhteşem bir
medeniyet kuran ve bunu 7-8 asır devam ettiren şu Müslümanlığın ihtişamına
hayret ediyoruz.” Arnold Gibb gibi kimseleri hayrette bırakan ve tevfik-i
ilahînin de vesilesi olan, işte onlardaki bu vifak ve ittifak, kardeşlik, birlik
ve beraberlik ruhuydu.
Rabbim bize bir lütufta bulunacak, bizi aziz ve payidar kılacaktır, fakat ilk
müdahaleyi bizim yapmamız gerekir. Bu kardeşlik şuuru sayesindedir ki Allah,
onlar için cihanın hazinelerinin kapısını açtı. Koca Sasani imparatorluğunu bir
hamlede yıktırdı. Koca Bizans imparatorluğunu toz duman hâline getirdi ve tek
medeniyet membaı hâlinde tek medeniyet muallimi hâlinde, Müslümanlığı insanlığa
takdim etti.
Aziz Müslümanlar!
Kardeşlik, Rabbin büyük gördüğü şeylere saygılı olmayı, ehl-i kıbleye saygılı
olmayı, ehl-i imana saygılı olmayı, secde edenlere saygılı olmayı, Rabbe
dilbeste olanlara, Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bağlı
olanlara saygılı olmayı, sağda veya solda nerede olursa olsun ehl-i kıbleye
saygılı olmayı, La ilahe illallah Muhammedun Resûlullah’a saygılı olmayı
gerektirir.
Rabbim bu ahd ü peyman içinde sadakatle yaşamaya bizleri muvaffak eylesin!
İnsanımızın gönlünü, şuurlu ve uyanık kılsın. Kendilerini kardeşliğe, birlik ve
beraberliğe götürebilecek hususlarda, dirayet ve akılla onları serfiraz eylesin.
Âmin.
18 Temmuz 1980, Merkez Camii, Bornova-İzmir
46 Hâkim, el-Müstedrek, 3/221.
Dinin Karşı Konulamaz Gücü
وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْناً وَاِذَا
خَاطَـبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَاماً وَالَّذ۪ينَ يَب۪يتُونَ لِرَبِّهِمْ
سُجَّداً وَقِيَاماً وَالَّذ۪ينَ يَـقُولُونَ رَبَّـنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ
جَهَنَّمَقاِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَاماًق اِنَّهَا سَآءَتْ مُسْتَـقَرّاً
وَمُقَاماً وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَنْـفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَـقْتُـرُوا
وَكَانَ بَـيْنَ ذٰلِكَ قَوَاماً وَالَّذ۪ينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللهِ اِلٰهاً
اٰخَرَ وَلَا يَـقْتُلُونَ النَّـفْسَ الَّت۪ى حَرَّمَ اللهُ اِلَّا بِالْحَقِّ
وَلَا يَـزْنُونَۚ وَمَنْ يَـفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَاماًۙ يُضَاعَفْ لَهُ
الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَيَخْلُدْ ف۪يه۪ مُهَاناًق اِلَّا مَنْ تَابَ
وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحاً فَاُوٓلٰئِكَ يُـبَدِّلُ اللهُ
سَيِّــٔاَتِهِمْ حَسَنَاتٍۘ وَكَانَ اللهُ غَفُوراً رَح۪يماً
“Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki onlar yerde tevazu ile yürürler.
Cahiller kendilerine laf atarsa “Selâmetle!” derler. Geceyi Rab’lerine secde ve
kıyam ederek ibadetle geçirirler. Ey Ulu Rabbimiz, derler, cehennem azabını
bizden uzaklaştır. Zira onun azabı tahammülü zor, ömür tüketen bir derttir. Ne
kötü bir varış yeri ne fena bir yerleşim yeridir orası! Rahman’ın o has kulları,
harcamalarında ne israf eder ne de eli sıkı davranırlar; bu ikisinin arasında
bir denge tuttururlar. Onlar, Allah’la beraber başka bir ilaha yalvarmazlar.
Allah’ın muhterem kıldığı bir canı haksız yere öldürmezler. Zina etmezler. Kim
de bunları yaparsa günahının cezasını bulur. Kıyamette, o büyük duruşma gününde
onun cezası katmerli olur ve azapta, zillet içinde ebedî kalır. Ancak şu var ki
dönüş yapıp iman edenler, güzel ve makbul işler işleyenler bundan müstesnadır.
Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir. Çünkü
Allah gafurdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).” (Furkân
Sûresi, 25/63-70)
Muhterem Müslümanlar!
Allah, bir kâinat kurmuş. Kendini tanıtmak, onda kendini okutmak üzere bir
kâinat; kâinatta da bir düzen kurmuş. Şuurlu şuursuz varlıkların her birini
birer dil hâline getirmiş, kendisini onlara vird-i zebân ettirmiş.
Nizam O’nu konuşmuş… Âhenk O’nu konuşmuş… Âlem O’nu konuşmuş….
İnsan, sahip olduğu şuur, idrak ve irade ile kâinattaki bu konuşmalara tercüman
olmak üzere yaratılmış…
Kendisinde hitap çiçeği açmış bir varlık olarak sözlü ifadelerle bu meseleyi eda
etmek üzere yaratılmış… Bütün varlıkların fihristi, müstesna bir varlıktır.
Allah kendisini tanıtmak istiyor. Muhteşem düzeniyle, baş döndürücü ahenkli
nizamıyla kendisini tanıtmak istiyor.
İnsan merceğiyle kendisini tanıtmak istiyor.
Kur’ân’ı ile nebilerin diliyle kendisini tanıtmak istiyor.
Mevsimi gelince, buzlar çözülünce, karlar eriyince, Allah’ı tanıyanlar oluyor.
Yığın yığın, Âdem’in arkasında saf bağlayanlar… Nuh’un arkasında saf
bağlayanlar… Ve daha yüzlercesinin arkasında saf bağlayanlar… Peygamberler dâhil
âlemin, arkasında saf bağladığı Hazreti Muhammed’in arkasında saf bağlayanlar…
Çözülmüş buzlar gibi, çözülüp de akan çaylar gibi, ırmaklar gibi Hakk’a, Hakk’ın
istediği şeyi eda etmek üzere çağlayıp gidiyorlar.
“Allah deyin.” diyor, “Allah” diyorlar; “La ilahe illallah deyin.” diyor, “La
ilahe illallah” diyorlar ama buzlar baharda çözülür, diller baharda çözülür,
bülbüller baharda şakımaya başlar. Bir “La ilahe illallah” mevsimi gelir, bu
baharda olur, tohumlar atılmıştır, atılıyor. Rüşeymler baş çıkarmıştır ve
çıkarıyor. Bir bahar geliyor adım adım, her tarafta, her vadide binlerce “La
ilahe illallah” duyacaksınız. Devr-i Saadet’i hatırlatan bir devir. Hazreti
Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafındaki çözülmeyi tablolaştıran
bir devir göreceksiniz. Belki hayat için en zevkli şey de odur. Her tarafta yüz
bin muhtacın el kaldırıp aczini, fakrını dile getirip “La ilahe illallah”
demesini müşahede etme. Her vadide “La ilahe illallah” kutsi cümlesinin
mevceleneceği tatlı an…
Resûl-i Ekrem devri, diş sıkanların, göğüs gerenlerin, İslam’ı yaşamaya tehâlük
gösteren, onun için can atanların devridir. Dayanılıyor. Beklenenin çok üstünde
katlanma oluyor. Daha sonra Mekke vadileri “La ilahe illallah” diyenlerle
doluyor. En umulmadık kimselerde çözülmeler müşahede ediliyor. Bu durum ilerisi
için kim bilir ne söyler bilinmez, ama kelime-i tevhid adına çok şey anlatır.
Kâinatta kelime-i tevhidin ağırlığı adına çok şey anlatır. Allah katında bu işin
manası adına çok şey anlatır.
Bedir zaferi olmuştu… Bütün keferenin burnu kırılmıştı… İslam yürür hâle
gelmişti. Bir makine gibi raylarına oturmuş artık ahenkle yürüyordu… Kâfirlerin
ise gururları kırıldığından öç almak istiyorlardı. Öfke içindeydiler.
Ta Huneyn’den sonra Müslüman olacak Safvan b. Ümeyye burnundan soluyor, Resûl-i
Ekrem’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı öfke ve kin kusuyordu.
Umeyr b. Vehb de ondan geri kalmıyordu. Nitekim onun amcazadesiydi. Her ikisi de
Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) her fenalığı yapmaya hazır
idiler.
Bedir’den sonra oturmuş konuşuyorlardı. Kırılmış onurlar, mahzun gönüller olarak
konuşuyorlardı. Medine tarafında ise sevinçli gönüller, tatlı ifadelerle zaferi
anlatıyor, bu nimetini yenilemesini Allah’tan diliyorlardı.
Bedir’de Umeyr’in oğlu esir edilmiş, Safvan’ın ise babası öldürülmüştü. Bu
yüzden her ikisi de tepeden tırnağa hınçla dolu idiler.
Kureyş arasında Umeyr b. Vehb’e “Şeytan-ı Kureyş” denirdi. Kureyş’in şeytanı.
Ama gel gör ki devran başka şeyler besteleyince Kureyş’in şeytanının adı
sahabi-i resûl, Allah Resûlü’nün sahabisi oluverecekti.
Umeyr, Allah Resûlü’nü öldürmeyi kafasına koymuştu. Safvan’la konuşup işi karara
bağladılar. O, oğlunu görme bahanesiyle Medine’ye kadar gidecekti. Fidye verip
oğlunu kurtarma bahanesiyle Resûl-i Ekrem’in yanına sokulacak ve önceden
zehirlediği kılıcıyla Allah Resûlü’nü şehit edecekti. Böylece bağrı yanan bütün
Kureyş’in intikamını alacaktı.
Bu düşünceyle Medine’ye kadar gitti. Mescidin önünde devesini çöktürdü. Hazreti
Ömer, Kureyş’in Şeytanı olarak bildiği adamı mescidin önünde görünce hemen
etrafındakileri yardıma çağırdı. “Bunun Resûl-i Ekrem’e bir kötülük yapmasından
korkuyorum, zira elbisesinin altında kılıç belirtisi var.” dedi.
Bu ne hassasiyet, bu ne titizlik, bu ne denli uyanıklıktı!
Ömer, Umeyr’den önce hemen Allah Resûlü’nün yanına girdi. “Ya Resûlallah, Umeyr
geliyor. Size bir kötülük yapmasından endişe ediyorum.” dedi. Allah Resûlü
tebessüm buyurdu ve “Bırak onu, gelsin!” dedi. Umeyr, Resûl-i Ekrem’in yanına
sokuldu. Allah Resûlü ona niçin geldiğini sorunca o, “Buraya oğlumu kurtarmak,
onun fidyesini eda etmek üzere geldim.” diye cevap verdi. Bunun üzerine Allah
Resûlü, “Sen bana doğrusunu söylesene!” buyurdu. O yine, “Şunun için geldim,
bunun için geldim.” diye anlatmaya başlayınca Allah Resûlü, “İstersen niçin
geldiğini ben sana söyleyeyim.” dedi ve anlatmaya başladı: “Siz, Safvan b.
Ümeyye ile Beytullah’ın yanında oturup konuştunuz. Sen, oğlunu kurtarma
bahanesiyle buraya gelecek ve önceden zehirlediğin kılıcınla beni öldürecektin.”
Söz daha bitmemişti ki Kureyş’in Şeytanı denilen adam yerinden sıçradı ve “La
ilahe illallah Muhammedun Resûlullah” diyerek Müslüman oldu. Efendimiz,
“Kardeşinize İslam’ı öğretin!” dedi.
Umeyr: “Müsaade eder misin yâ Resûlallah, Mekke’ye döneyim, onları İslam’a davet
edip Cehennem gayyalarından kurtulmalarına hizmet edeyim.” dedi. Allah Resûlü de
ona izin verdi. Umeyr, Medine’de kaldığı süre içerisinde İslam’ı, Kur’ân’ın
ahkâmını öğrendi, dolabildiği kadar doldu.
O orada İslam’la dolarken Safvan, her gün ellerini ovuştura ovuştura Mekke
sokaklarında dolaşıyor, Medine’de gerçekleşecek müthiş hâdiseyi bekliyordu.
Gelecek haber onun için de Mekke halkı için de tarih için de çok mühimdi. Ona
göre bu haber Resûl-i Ekrem’in şahadet haberi olacaktı. Gelen her kervana
soruyor, her kafilede meseleyi araştırıyordu, ancak haber yoktu. Bir türlü
beklediği şey olmamıştı.
Bir gün yine “Medine’den bir haber var mı?” diye soruştururken adamın biri,
“Evet, çok büyük bir haber var!” dedi. Safvan birden heyecanlandı. Ne yapacağını
bilemeyecek şekilde sevindi. “Oh, Kureyş’in bağrındaki ateşi söndürecek hâdise
nihayet oldu!” diye düşündü ve “Nasıl oldu şu müthiş hâdiseyi bana anlatır
mısın?” dedi. Adam, “Anlatayım, anlatayım da dinle.” dedi ve devam etti: “Umeyr
b. Vehb, Resûl-i Ekrem’in yanına gitmişti. Yerinden ayrılmış bir çığ gibiydi. Ne
var ki O’nun sözlerini dinlerken eridi de bir çağlayan oldu. Dönüp de üzerinize
boşaldığı zaman ondan çekeceğiniz var. İşte bu oldu.”
Safvan beyninden vurulmuşa döndü. O ne bekliyordu, gelen neydi. Bu arada Umeyr
b. Vehb de doldukça dolmuş, artık Medine’ye sığmıyordu. Allah’ın nasip ettiği
nimetlerin hakkını verecekti. “Müsaade eder misin yâ Resûlallah, senin köyüne
döneyim, yerin göbeğine döneyim. Şu kılıcın hakkını vereyim orada.” diye ricada
bulundu. Allah Resûlü, onu tanıyordu. Mekke’de belli bir çevresinin olduğunu,
dolayısıyla ona bir şey yapamayacaklarını, Ömer gibi mert olduğunu biliyordu ve
müsaade buyurdu. Zaten Umeyr’in manası da Ömercik anlamına geliyordu. Bir Ömer
vardı, şimdi bir de Ömercik olmuştu.
Umeyr Mekke’ye girerken onu ilk karşılayan Safvan olmuştu. Ona bir şey
soramıyor, ondan bir şey öğrenemiyordu. Umeyr ise kılıcının hakkını verecekti.
Bütün Mekke halkına meydan okuyordu. Ömer’in, Mekke’den ayrılırken sergilediği
cesaret ve civanmertliği şimdi o gösteriyordu. Herkese dini anlatıyor, “La ilahe
illallah” bezmine bağlılığını her hâl ve davranışıyla dile getiriyordu.
Bir iki sene sonra Medine’ye hicret ederken arkasına birçok insan takmış öyle
gidiyordu. Ne var ki Safvan hâlâ direniyor, erimemede ısrar ediyordu. Bir buz
gibi, hâlâ içinde bulunduğu suyu soğutmaya gayret ediyor, mevcudiyetini korumaya
çalışıyordu. Mekke fethedildi. Nicesinin gönlü de fetholdu ancak Safvan hâlâ
direniyordu.
Nihayet bir gece vakti yükünü devesinin sırtına yükleyip yola koyuldu. Deniz
aşırı memleketlere gidecek, kaçıp kaybolacaktı.
Umeyr, sevdiği amcazadesinin böylesine baş aşağı küfre gitmesine razı değildi.
Doğruca Resûl-i Ekrem’in yanına geldi ve “Yâ Resûlallah, Safvan gururlu bir
insandır, enaniyeti olan bir insandır. Lütfedin ona eman verin, canını
bağışlayın. İslam’a çok faydalı olur kanaatindeyim.” dedi. Allah Resûlü Safvan’a
eman verip onun canını bağışladığını söyledi. Umeyr tekrar; “Ya Resûlallah,
sizin ona eman verdiğinizin bir delili olarak Mekke’ye girerken başınıza
sardığınız mübarek siyah sarığı verseniz. Zira onu herkes gördü. Onu bana
lütfederseniz hemen onunla giderim.” şeklinde ricada bulundu. Allah Resûlü onun
bu isteğini de kabul etti ve sarığını Umeyr’e verdi. O da sarığı aldığı gibi
yola koyuldu. Umeyr, Şuaybe limanında gemiye binmek üzereyken Safvân’a yetişti,
olan bitenleri ona anlattı, şerhetti ve nihayet onu ikna edebildi. Beraberce
Medine’ye döndüler.
Safvân, huzur-u Risalet-penahiye geldiğinde mahcup mahcup yere bakıyordu. Zira
utancından Resûl-i Ekrem’in yüzüne bakamıyordu. Nihayet cesaretini bulup
konuştu: “Yâ Resûlallah, Umeyr, senin bana eman verdiğini söylüyor, doğru
mudur?” Allah Resûlü, “Evet doğrudur.” diyordu. Safvan yine, “Yâ Resûlallah,
senin getirdiğin şeyin hakkaniyetini kabul edebilmem için bana iki ay mühlet ver
düşüneyim.” dedi. Allah Resûlü, “Ben sana dört ay mühlet verdim.” buyurdu.
Allah Resûlü tebessüm ediyordu. Safvan’ın neler yapacağını görüyordu da tebessüm
ediyordu. Yermuk’ta savaşan Safvan’ı görüyordu. Roma önlerinde savaşan Safvan’ı
görüyordu. Kumandanlık istemeyen, bir er olarak savaşmayı tercih eden Kureyş’in
asil çocuğunu görüyor, tebessüm ediyordu. İki ay mı istiyorsun al sana dört ay,
diyordu. Safvan, çok geçmeden Resûl-i Ekrem’deki cömertliği görünce huzur-u
Risalet -penahiye geldi ve amcazadesi Umeyr b. Vehb’e şakır şakır gözyaşı
döktürecek sözü söyledi: “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden
abduhû ve resûluh.”
Safvan kendi vadisinde el açıyor, Cenab-ı Hakk’ın, mabud-u bilhak, maksud-u bil
istihkak olduğunu ilan ediyordu. Artık mesele ferden ferda olmaktan çıkmış, her
vadide binlerce La ilahe illallah yükseliyordu.
Biz, Resûl-i Ekrem’in bezmini idrak etmiş olmanın neşvesi içinde bulunuyoruz.
Bataklıkta bize gül gösteren Allah’a hadsiz hamd ve sena olsun.
Küfür kasırgaları içinde rahmet bulutlarını taşıtan Allah’a hamd ve sena olsun.
Bütün ağaçların budanıp bütün yeşilliklerin kökünden kazınmasını müteakip
yoklukta varlığın cilvelerini gösteren Allah’a binlerce hamd ve sena olsun.
Neler gördük, ne devirler yaşadık, dudaklarımız ümitsizlikle burkuldu, içimiz
kanadı… Ya şimdi? İçimiz ümitle dolup taşmakta, hakikat gamzeden çehreleri
gördükçe Saadet Asrı’nı hatırlamaktayız.
Cenab-ı Hak bu hatırayla bizlere daha çok hatıraları gösterme yolunu hidayet
buyursun.
Neslimizi tarik-i müstakime hidayet buyursun. Bu büyük kavga ve mücadelede biz
zayıf kullarına cesaret, emniyet ve itminan ihsan eylesin. Kelime-i tevhide bel
bağlayan, bel kırıp boyun bükenlerden eylesin. Kendisine dayandığımız zaman
herkes peşimizden gelir, kendi başımıza kaldığımız zaman ise elimizden hiçbir
şey gelmez.
Allah bizleri nefsimizle baş başa bırakmasın.
Âmîn.
11 Ağustos 1978, Merkez Camii, Bornova-İzmir
Ruhani ve Cismani Temizlik: Abdest
يَآ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوٓا اِذَا قُمْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ فَاغْسِلُوا
وُجُوهَكُمْ وَاَيْـدِيَـكُمْ اِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِـرُؤُسِـكُمْ
وَاَرْجُلَـكُمْ اِلَى الْكَعْـبَـيْنِۘ
“Ey iman edenler! Namaza kalkmak istediğinizde yüzlerinizi ve dirseklere kadar
ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedip topuklarınızla birlikte ayaklarınızı da
yıkayın.” (Mâide Sûresi, 5/6)
Muhterem Müslümanlar!
Allah’a karşı yaptığımız kulluğun fihristi ve hulasası olan namaza girebilmek
için içte ve dışta birtakım hazırlıklar yapmak gerektirir. Dıştaki hazırlık
abdesttir.
Abdest almak, ruhu zindeleştirmek, onu kendi gücüyle serfiraz kılmak, ruhun
melekiyet yönünü geliştirmek ve Rabbimizden gelecek lütufları intizar etme
havasına girmek demektir.
Soğuk suyun vücudumuza değdiği zamanki elektriklenmeyle vücudumuzda nasıl bir
zindelik hissediyorsak, bu suyu mafsallarımıza dokundurmakla vücudumuzda nasıl
bir dinçlik oluşuyorsa ruhumuzda da abdestin böylesi diriltirici etkisi
olacaktır. Dinçleşmiş ve zindeleşmiş ruh, Rabbinden gelecek şeylere ayna olma
hüviyetini kazanmış demektir.
İşte bu manada ve bu keyfiyette olan temizlenmedir ki, ümmet-i Muhammed’in
(sallallâhu aleyhi ve sellem) âhirette sair ümmetler arasında hususi bir isimle
çağrılmasına vesile olacaktır. Bu hususla ilgili Allah Resûlü şöyle buyuruyor:
إِنَّ أُمَّتِي يُدْعَوْنَ يَومَ الْقِيَامَةِ غُرًّا مُحَجَّلِينَ مِنْ آثاَرِ
الْوُضُوءِ
Kıyamet gününde benim ümmetim, “Gurran muhaccelîn” diye çağrılır. Zira onların
alınları parıl parıldır. Etrafa nur saçmakta, hakikat gamzetmektedirler. Abdest
uzuvlarından çıkan nur, onların ümmet-i Muhammed olduğuna delalet eder. Abdest
uzuvları, öbür tarafta tertemiz, dupduru, pırıl pırıl, onların ümmet-i Muhammed
olduğunu gösterecek mahiyette nur saçmaktadır.47
فَمَنْ اِسْتَطَاعَ اَنْ يُطِيلَ غُرَّتَهُ فَالْيَفْعَلْ
Hadisi bize aktaran Ebû Hüreyre, burada bir girizgâh yapar ve “Her kim abdest
uzuvlarını daha fazlasıyla yıkamak, uzuvlarının parlaklığını artırmak isterse
yapsın.” der.
Bu meseleyi açıklar mahiyette başka bir hadiste ashâb şu hadisi nakletmektedir:
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile Bakîu’l-Garkad’e gittik.
Tarihçilerin tespit ve ifadesiyle on bin sahabiyi sinesinde yatıran Medine
mezarlığı Bakîu’l-Garkad’e gittik.
Resûl-i Ekrem son günlerini yaşarken hem Bakîu’l-Garkad’da yatanlara hem de Uhud
şehitlerine gidip veda etmek istemiştir. Bunun ledünnî, ayrı bir manası vardır.
Âhirette kendine has yüksek payesiyle ve makamıyla belki kıyamete ve mahşere
kadar kimse Resûl-i Ekrem ile görüşemeyeceği için doğrudan doğruya
kabirdekilerine veda etmiş, cismaniyeti itibari ile bir daha onların karşılarına
çıkmış, bir daha o büyük ruhlara selam vermiştir.
Bakîu’l-Garkad’e girdiğinde; السَّلَامُ عَلَيْكُمْ دَارَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ وَ
اِنَّا اِنْ شَاءَ اللهُ عَنْ قَرِيبٍ لَاحِقُونَ “Ey mezarlık ahalisi! Size selam
olsun. İnşallah yakında biz de size katılacağız.”48 der. O gün bugündür
mezarlığa gidince bunu söylemek ümmetine sünnet olmuştur. Ve muhtemelen orada
bir müşahede hâsıl olur. Efendimiz’in nazarları derinleşir, bakışları buutlaşır
ve dudaklarından şu sözler dökülür: “Ah! Ne kadar arzu ederdim kardeşlerimi
görmeyi!”
Yanındakiler, “Biz kardeşlerin değil miyiz yâ Resûlallah?” deyince “Sizler benim
arkadaşlarımsınız. Sizler benim sadık yâr ve yârânımsınız. Benim kardeşlerim
henüz gelmediler. Onlar sonra gelecekler. Şerefli bir cemaat, şerefli bir ümmet,
şerefli bir millet…”
Bunun üzerine ashâb sorar: “Henüz gelmemiş kimseleri tanıyabilecek misin? Onları
nasıl tanıyacaksın yâ Resûlallah?” Allah Resûlü şöyle buyurur: “Bir adam
düşünün, öyle bir adam ki, alınları pırıl pırıl atları var. Ayakları sekili
bembeyaz atları var. Siyah ve doru atlar içinde kendi atlarını tanır mı, tanımaz
mı? Benim ümmetim de ‘Gurran muhaccelîn’ olarak gelecek. Allah’ın huzuruna
gelirken karşıdan bakacağım, alınlarında secdenin emaresi nur gamzeler
göreceğim. Abdest uzuvları etrafa nur saçıyor şeklinde müşahede edeceğim. Atın
sahibi kendi atını tanıdığı gibi ben de ümmetimi tanıyacağım. Ben o
kardeşlerimden evvel havzımın başına gidiyorum. Gidiyorum, ta ki onlara yer
hazırlayayım. Maşrapalarımı hazırlayayım. Bir misafir gibi onları güzelce
karşılayayım, hüsn-ü istikbalde bulunayım.”
Diyordu ki: Secde ede ede alınlarında secde emaresi belirmiş ümmetimi
karşılayacağım. Mahkeme-i kübra’da, mahşerde, herkesin “nefsî” dediği yerde,
abdest uzuvlarının saçtığı nurlarla tanıyacağım ümmetimi karşılayacağım.
Nicelerini havzımın başından kovdukları zaman yüzü nur gamzeden, abdest
uzuvlarından semalara doğru nuranî parıltılar yükselen ümmetimin imdadına
koşacak, onlara şefaat edeceğim. Havzımın başına onlardan önce gideceğim.
Fahr-i Kâinat Efendimiz, kendisinden asırlar sonra gelmesine rağmen abdest ve
namazla tanınacak, iç berraklığına ulaşacak bir cemaate, Bakîu’l-Garkad ashâbına
selam gönderirken asırları aşıyor, temenna ediyor, selam veriyor ve “Ne kadar
arzu ederdim kardeşlerimi görmeyi!” buyuruyordu. O cemaat, öyle bir keyfiyete
sahip idi ki Allah, Resûl-i Ekrem âhirete irtihal edeceği zaman, O’na hem
mezarın altındaki ashâbını hem de bu gelecek ümmet-i Muhammed’i gösteriyordu.
Efendimiz, Bakîu’l-Garkad’da âdeta son teftişini yapıyordu. Âhirete irtihal
etmiş ümmetiyle birlikte gelecek ümmetinin ruhlarını da teftiş ediyordu. Bu, bir
yönüyle cismaniyet itibariyle, bedenî keyfiyetiyle son bir kere daha o muhteşem
kumandanın, ümmetine “Sağdan hizaya gel.” demesiydi.
Muhterem Müslümanlar!
Bu, Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetine olan sevgisidir,
onlara kavuşma iştiyakıdır. Bizdeki iştiyak, O’nun emirlerine uyarak abdest
uzuvlarını âhirette nurlanacak şekilde yıkamak, alnımızı, secdenin gamzesiyle
süslemek, O’na ümmet olma şiarıyla huzurunda haşr ü neşr olmak, O’nun görme
arzusuna buradan icabet etmektir.
Bizi görmek mi arzu ediyorsun, yâ Resûlallah?
İşte Sana kavuşma iştiyakı içindeyiz.
İşte ibadet ü taatimizle Sana yakın olabilmek için çırpınıyoruz.
İşte Senin hadis-i şerifte ifade ettiğin gibi zor zamanlarda abdestimizi
tastamam alıyor, sıcakta camide terlememize rağmen namazımızı kılıyoruz.
İşte sana kavuşmak için oruç tutuyoruz. Günler uzun, havalar sıcak, orucunu
yiyenler çoktur. Bunların içinde biz, dişimizi sıkmış Senin bıraktığın hatıraya
sadakat için yaşıyoruz. Böyle diyebilirsek ne mutlu bize!
O, ümmetine iştiyakının ifadesi olarak on dört asır ötesine selam gönderiyorsa,
sen de on dört asır sonrasında, ubudiyetteki inceliğin, ibadet ü taatteki
hassaslığın, her şeyi tastamam yapmadaki ciddiyetin içinde kulluğunu ifa etmek
suretiyle “ve aleyküm selam” diyeceksin.
O’na karşı sevgin varsa, kavuşma arzu ve iştiyakı içindeysen O’na kavuşma
yolunda olacaksın. Zira niceleri var ki mahşere çıkacak ama O’nu göremeyecek.
Niceleri var ki hesap görecek ama O’nu göremeyecek. Mizan görecek, O’nu
göremeyecek… Bütün bu göremeyen körler ve mahrumlar içinde kör ve mahrum
olmamanın yolu mescitten geçer. Kör ve mahrum olmamanın yolu, oruç tutma
manasına aç durmadan geçer. Kör ve mahrum olmamanın yolu, malından bir parça
ayırıp Hak yolunda zekât vermeden geçer. Kör ve mahrum olmamanın yolu, meşakkate
ve masrafa katlanıp, zorluk ve tehlikelere göğüs gerip, hacca kadar gidip
ubudiyet-i kübraya mazhar olmak, Kâbe’yi tavaf etmek, Resûl-i Ekrem’in huzuruna
gitmek, selam verip ahd ü peymanını yenileme yolundan geçer.
Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, on dört asrın tozunun, toprağının gözünü kör
ettiği ümmet-i Muhammed’in gözünü lâhût âleminin mütebessim veçhesine açsın.
Bizleri şu gaflet âlemine dalmaktan halas eylesin, kurtarsın. Nazarımızı
ebedileştirsin, ulvileştirsin, lahut âleminin sürmesiyle sürmelendirsin. Kâmet-i
kıymetine uygun şekilde gerçek âleme bizleri muttali kılsın.
Âmîn.
25 Ağustos 1978, Merkez Camii, Bornova-İzmir
47 Buhârî, vudû’ 3; Müslim, tahâret 34-37.
48 Müslim, tahâret 39; Nesâî, tahâret 150.
İbadetlerin Fihristi: Namaz
وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِع۪ينَ
“Namazı tam kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle beraber siz de rükû edin.”
(Bakara Sûresi, 2/43)
Muhterem Müslümanlar!
Bütün ibadetlerin fihristi olan namaz, müminler için müjdeler taşır. Haşyet ve
saygı dolu bir gönülle rahmet ve kerem sahibi Rabbimiz’e karşı, namaz adı
altında kulluğumuzu eda etmemiz, dünyevî ve uhrevî saadetimizin ve
bahtiyarlığımızın müjdesini taşır.
Bu müjdeyi bize Kur’ân verir. Kalbi haşyet dolu olanlara, içi ve dışıyla saygı
kesilmiş olanlara, o küçücük varlığıyla Allah’ın azametini idrak edenlere,
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın ifadesidir. Onun içindir ki şahsî kulluklar arasında
namazla boy ölçüşecek ikinci bir ibadet tasavvur etmek mümkün değildir. Namaz,
kullukların bütününün ruhunu özünde taşımakta, üzerinde hepsinden bir iz, bir
işaret bulundurmaktadır.
Ara sıra mükellef olduğu sair ibadetler vakti gelince insanın omuzuna biner.
İnsan onları eda eder ve mükellefiyetten kurtulur. Fakat namaz, sürekli insanın
Allah’la alâkasını temin eder. Onun rahmetle bağını kurar. İnsan, yerine göre
günde beş defa, hatta bazen en tatlı hazlarını terk etmek suretiyle kalkar, bu
bağı kurmaya çalışır.
Onun içindir ki büyük bir davayı yüklenerek gelen beşerin en büyüğü Hazreti
Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), namaza en büyük ehemmiyeti veriyordu.
Kur’ân-ı Kerim namazın etrafında çok ciddi tahşidat yaparken Efendimiz de
namazın dinin direği, kişinin mahşerde ilk hesaba çekileceği amel olduğunu haber
veriyordu. Bizzat kendisi bu meseleye çok büyük ihtimam gösteriyorlardı. O,
günde beş vakit namazla iktifa buyurmuyor, yetinmiyordu. Bu münacat ve sılanın
gecede dahi devam etmesini diliyor ve bunu yapmaya çalışıyordu.
Kendisi için bir mükellefiyet saydığı gece namazını eda edemezse arada boşluk
olmasın diye âdeta kaza ediyordu. Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
başlayıp da daha sonra ara verdiği veya bıraktığı bir amel görmek mümkün
değildi. Sadece ümmetine kolaylık olsun diye bazı meseleleri ara sıra terk
ettiği düşünülse dahi gece belki onun kat kat fazlasını yapmak suretiyle kendine
göre o boşluğu dolduruyordu.
Bu ruh ve bu şuur içinde yaşamış, aralıksız Allah’a doğru kanat çırpmış ve
yükselmeğe çalışmıştı. Vefat ederken de başka şey düşünecek değildi ki! Onun son
dakikalarını Hazreti Âişe vasıtasıyla öğreniyoruz:
Saadet hanesinin kapısı mescide açılıyordu. O, bir ayağının evinde, ailesinin
içinde, bir ayağının mescitte olmasını düşünüyordu. İtikâfa girdiği zaman ara
sıra başını saadet hanesine uzatıyordu. Maddî varlığı ile de âdeta ikiye
bölünmüştü. Yarısı evinde, yarısı da mescidinde bulunuyordu. İşine giderken
mescidinden geçip gidiyor; namazını kılıyor, oradan öyle ayrılıyordu. Evine
girerken mescidine uğruyor, namazını kılıyor, öyle evine giriyordu. Onun için
namaz bir yol, mescit de bir uğrak yeri olmuştu. Allah’a yükselinecek yer,
imkân-vücûb arası makam olmuştu. O, bu yoldan bir an dûr olmadan ilerlemişti.
Son dakikalarını da işte bu heyecan içinde geçiriyordu Fahr-i Kâinat Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem).
Sahabi O’nsuz saf bağlayıp Rabbin huzuruna durmak istemiyordu. Her sahabide
gönül bu istikamette atıyor; kalb bu istikamette bir manayı gösteriyordu.
Rabbimiz, vasıtasız herkesin ibadetini kabul buyurur. Fakat şu Muktedâ-i Küll,
Rehber-i Ekmel’in arkasında, ebedî mihrabımıza teveccühün bir neşvesi vardır ki
biz, âdeta Resûl-i Ekrem’in arkasına sığınarak kulluğumuzu O’nun vesayası
altında Allah’a takdim ediyoruz. İşte bunu O’nsuz duyamayız. O’nu önümüzde
gördüğümüz zaman duyacağımız şeyleri başka zaman duyamayız.
Namazın vakti geçmek üzereydi. Ne var ki onlar, kalkıp saf bağlayıp namaz kılmak
istemiyorlardı. Hep önlerinde O’nu görmüş, O’nun arkasında namaz kılmaya
alışmış, sûzişî nağmeleri altında ara sıra kendilerinden geçmiş, çoğu zaman daha
secdeye varmadan ayaklarının bağı çözülmüş, secdeye kapanmış, buradan ayrılmak
istememişlerdi. O da cemaatinin önüne çıkmayı, onlara namaz kıldırmayı
düşünüyordu. Ama gel gör ki, hastalık O’nda takat bırakmamıştı ki mescide
gelebilsin.
Humma O’nu kıskıvrak yakalamış, bir adım atmasına dahi imkân vermiyordu. Az
kendine gelir gelmez “Namaz!” diyor ve ekliyordu: “Başımdan aşağı bir kova su
dökün, ben kendime gelirim.” Başına bir kova su döküyorlardı. Az kendine
geliyor, doğruluyor, sonra yine kendinden geçiyordu.
Sahabi ise mescitte imamını bekliyordu. İmam, cemaatinin önüne çıkacağı anı
intizar ediyordu. Heyhat ki bunlar son düşüş kalkışlardı. Bir daha O, cemaatinin
önüne gelemeyecek, secdeye kapanamayacaktı. Son dakikalarını yaşıyor, “Bir kova
daha su dökün.” diyordu. Başından aşağıya kovalarla su boşaltılıyordu. Diğer
tarafta ise sahabe gözyaşı döküyordu.
İmam gelmiyordu, gelmiyordu, gelmiyordu. Cemaat, imamın hasreti içinde; imam,
namazın hasreti içinde kıvranıp duruyordu. İmamı böyleyken cemaati de böyleydi.
Allah hiç olmazsa bu mananın zerresini bizlere lütfetsin, bizi bu ufka
ulaştırsın.
Son gündü; ecel yeli mülkünde esmeye başlamıştı. Felek adım adım O’nun mülküne
yaklaşıyordu. Sur sesi gelmeye, hususi kıyametinin kopması için sebepler meydana
gelmeye başlamıştı. Cemaat yine intizar içindeydi. Bir aralık odasının perdesi
açılınca bütün yüzler güldü. İmam geliyor diye sevinmişlerdi. O, perdeyi
kaldırmıştı, ancak ona da “Artık geleceksin!” denmişti. “Mele-i A’lâ, etekleri
mücevherlerle dolu Seni bekliyor, biraz da semalara şeref vereceksin; yeter
yerde kaldığın, ey semalı ve arzlı, geleceksin.” Vicdanı bu sesi duymuştu.
Perdeyi kaldırdı, cemaatini mükemmel buldu. Önlerinde nadide imam Ebû Bekir
vardı. Tekbir alıp cemaate namaz kıldıracaktı. Bakışlarıyla, gayri bundan öte bu
cemaat her şeyi halleder, der gibiydi. Tebessüm buyurdular. Eller açıldı,
perdeyi indirdiler.
Ve bir daha da cemalini kimse görmedi. Ebû Bekir o cemali ancak birkaç saat
sonra, evinden Efendimiz’in mübarek hanesine gelince görmüş, “Ölümün de hayatın
kadar güzel!” demiş, o pâk alnından öpüvermişti.
Resûl-i Ekrem, son dakikalarına kadar namazın heyecan ve helecanını yaşamıştı.
“Namaz, namaz!” demiş, yaşamış, “Namaz, namaz!” demiş, kovalarla suyu başından
aşağı döktürmüş, yine “Namaz, namaz!” derken kanat çırpıp Rabbine yönelmişti.
Hazreti Ömer sinesinden hançeri yemiş, ölümün heyecanları içinde çırpınıyordu.
Mescitten ezan sesleri yükseliyor, “Namaz! Emîra’l-müminîn” deniyordu. “Ha
kalktım işte!” diyor ve zorla doğrulmaya çalışıyor. Her hareketinde içinden
dışarıya bir şeyler çıkıyordu. Kaybettiği kandan, dudaklarını hareket ettirecek
hâli kalmamıştı. Mosmor olan dudaklarıyla, namaz, diyor, heyecan duyuyor; namaz
diyor kıpırdıyor; namaz diyor, harekete geçiyordu. Kalkabilir miyim, diye
çırpınıp duruyor ama kalkamıyordu. Ömer ruhunu “Namaz, namaz!” diye diye teslim
ediyordu.
Ömer’in sinesine hançer de namazda saplanıvermişti. Namaz aşığı insanın vuslatı
namazda olmuştu. Allah Resûlü buyurmuşlardı: “Kulun Rabbine en çok yaklaştığı an
secde anıdır. Öyleyse orada çokça dua edin.”49 Dudağı, bu müjdenin tebessümüyle
süslü iken sinesinden hançeri yemişti. Belki orada, bütün esbabın sukût ettiği
anda, “Allah’ım!” diye feryat edivermişti. Ve kimbilir bu ses semalarda nasıl
mevceler yaptı; Arş’ta nasıl makes buldu, lâhut âleminde nasıl makes buldu. Biz
bunu takdir edemeyiz. O da namaz diyerek bu bezme girmiş, namaz diyerek yaşamış,
namaz diyerek Rabbin huzuruna varmıştı.
Namaz diyen kime baksanız aynı şeyi göreceksiniz. O, üzerimizden atacağımız bir
angarya değildir. O, Rabb’e yakın olmanın ifadesidir.
مَا تَقَرَّبَ الْعَبْدُ إِلَى اللهِ بِشَيْءٍ أَفْضَلَ مِنْ سُجُودٍ خَفِيٍّ
“İnsan, gizli gizli yaptığı secdelerden daha faziletli bir şeyle Allah’a
yaklaşamaz.”50
Kimsenin sizi görmediği bir yerde kıvrım kıvrım kıvranarak yaptığınız secdelere
Allah nigâhbândır, görür her şeyi. İşte yaptığınız bu secdelerle Allah’a o kadar
yaklaşmış olursunuz ki şeytan bu durumu görünce feryadı basar, oradan uzaklaşır.
Allah Resûlü şöyle buyurur:
“Mümin, secde âyetini okuyup yüzünü yere koyduğu ve bu sayede Rabbine yaklaştığı
zaman şeytan kaçar, ayrılır oradan ve “Eyvah bana!” diye feryat eder. Bu kişi
secdeyle emrolundu, secde etti, cennete ehil hâle geldi, Rabbin rızasını
kazandı. Ben de secde ile emrolundum ancak isyan ettim, benim için cehennem
mukadder oldu, der, vâveylâyı basar ve kaçar gider.”51
Ey mümin, seni şeytandan uzaklaştıran namazdan bir an uzak olma! Hususiyle
secdeye çok ehemmiyet ver. Bahane ara Rabbine secde etmek için, başını yere
koymak için, derdini O’na şerh etmek için.
Rabbim, Sana geldim! Bu gönlümü kimse anlamadı.
Rabbim, Sana yöneldim! Bu gönlümün feryadını kimse dinlemedi.
Rabbim, Sana dayandım! Benim dertlerime kimse derman olamadı.
İçini Rabbine aç.
رَبِّ اِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي فَإنَّهُ لَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ
اِلَّا اَنْتَ
Rabbim! Senden başka mağfiret edecek yoktur. Nefsime zulmettim. Alnımı
kirlettim. Cirmimin küçüklüğüne bakmadan büyük cürümler yaptım. Azametinle Sana
dehalet ediyor, gururumu kırıyor, başımı yere koyuyorum. Beni mağfiret et, zira
başka kapı tanımıyorum. Tanısaydım, gidip onun eşiğine başımı koyacaktım.
Tanısaydım, ona secde edecektim. Hâlbuki Sen şahit ve nigâhbansın. Mücrim,
günahkâr dahi olsam ağyar ocağında yanmadım. Başımı ağyarın kapısına koymadım.
Kimsenin kapısını çalmadım. Kimsenin karşısında secde etmedim. Başka işlerime
başkaları karışsa bile secdeme kimseyi karıştırmamaya çalıştım. Şeytanın
vaveylalar arasında kaçışı karşısında ben, فَفِرُّوا اِلَى اللهِ “Allah’a kaçın,
sığının.” emrine uydum. Sana firar ediyorum. Sana sığınıyor ve Sana dehalet
ediyorum.
Cenab-ı Hak, bu gidiş ve bu seyahat, bu miraç ve bu yükseliş, bu kavs-i urûc ve
bu arşiyeyi namazda cümle pak ve temiz vicdanlara duyursun. Kalplerimizi ibadet
neşvesine doyursun. İbâdet ü taate karşı yabancılaşmış, namazı angarya kabilinde
eda eden, formalite olarak sunanlara namazın gerçek manasını duyursun.
Âmîn.
8 Eylül 1978, Merkez Camii, Bornova-İzmir
49 Müslim, salât 215; Ebû Dâvûd, salât 148; Nesâî, tatbîk 78.
50 el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 2/250.
51 Müslim, îmân 133; İbn Mâce, ikâme 70; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/442.
Huzurlu Bir Toplumun İnşası
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ
الْفِرْدَوْسِ نُزُلاًۙ
“İman edip salih ameller yapanlara gelince, onlara da konak olarak Firdevs
cennetleri hazırlandı.” (Kehf Sûresi, 18/107)
اَلَّذ۪ينَ يُـنْـفِقُونَ فِى السَّرَّٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَالْكَاظِم۪ينَ
الْغَـيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِۘ وَاللهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَۚ
“O müttakiler ki bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, kızdıklarında
öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah da böyle iyi
davrananları sever.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/134)
Muhterem Müslümanlar!
Cenab-ı Hakk’ın nimetlerinin gelebilmesi için –içinde yaşadığımız dünyaya göre–
bazı şartlar ve sebepler vardır. Her nimet bu şart ve bu sebebi bulunca gelir.
Ve biz o şart ve sebebi yerine getirdiğimiz, o şart ve o sebeple istediğimiz
zaman o nimete mazhar oluruz.
Rabbimizin, bu âna kadar olduğu gibi bundan sonra da bize fevkalâdeden,
karşılıksız olarak sonsuz lütuflarını bahşedeceği düşünülebilir. Fakat Rabbimiz,
lütuflarının geliş yollarını, onlardan istifade yöntemlerini, kaideleri bize
göstermektedir. Ancak bunlar gerçekleştiğinde bize lütfedeceğini ifade
buyuruyor. Allah, Cennet’i bize şöyle vaat ediyor:
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ
“Onlar ki iman ettiler; salih amel yaptılar.”
كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلاًۙ
“Firdevs cennetleri onlar için konacak bir yer olur, konak olur.”
Muhabbet-i ilahîyi istiyorsunuz. İstiyorsunuz ki Allah sizi sevsin. Allah’ın
rahmeti sizinle beraber olsun. Bu sevgiyi elde etmek için Rabbimiz’in koyduğu
bir şart vardır:
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمٰنُ
وُدّاً
“İman edip salih amel yapanları Allah (celle celâluhu) sevdiği gibi Mele-i
A’lâ’nın sakinleri de sever. Yerde de hüsn-ü kabul vaz’ edilir onlar için. Onlar
için yeryüzünde bir sevgi vaz’ edilir, yani insanlar da sever.” (Meryem sûresi,
19/96) buyuruluyor.
Cenab-ı Hak, burada vereceği lütfu, ihsanı şartı ile söylüyor. Nimetini,
şartıyla, sebebiyle size arz ediyor, takdim ediyor. Yani her nimetin beraberinde
bağlı bulunduğu bir sebep, kaide vardır. Her nimet, Rabbimiz tarafından hangi
şartın, hangi kaidenin üzerine oturtulmuşsa ancak o kaideye ve o şarta sahip
çıkılmakla elde edilir. O kaideye, sebebe uyulduğu takdirde o nimete mazhar
olunur.
Bu noktadan baktığımızda sağlam bir toplum da Rabbimiz’in bir nimetidir, bir
lütfudur. Huzurlu bir toplum Rabbimiz’in bir lütfudur. Saadet içinde bir millet
olma Rabbimiz’in bir lütfudur. Fakat bu lütfa mazhar olmanın da kendine göre
sebepleri ve şartları vardır.
İnanan insanlar kendi aralarında birlik, beraberlik ve uyum içinde, ehl-i
kıbleye karşı saygı ve sevgi içinde olmak zorundadır. Allah’ın, huzurlu bir
cemaat vaadinin şartı ve sebebi budur.
Ne zaman ki bir toplumu sevk ve idare edenler, ona çekidüzen verenler bu işe,
onun şartlarına ve sebeplerine riayet edecek, işte o zaman Rabbim bize huzurlu
bir toplum ihsan edecektir.
Fahr-i Kâinat Efendimiz’in en birinci işi, bu sıhhatli topluluk şuurunu meydana
getirme çabasıydı. Ve Rabbim de bu lütfu O’na ihsan eyledi. Bu lütuf ile O’nu
serfiraz kıldı. Arkasından da huzurlu bir cemaat geldi, saadetli bir topluluk
teşekkül etti.
Saadetli bir topluluk olmanın en önemli vesilelerinden biri, fertlerin kendileri
için öfkeye kapılmamaları, kapılıp da yanlış karar vermemeleri ve birbirleri
arasındaki bağları koparmamalarıdır. Efendimiz, hiçbir zaman hislerine bağlı
hareket etmedi. Evet, O da bir insandı; insan olmanın gereği olarak içinden bir
şeyler geçmiş de olabilir. Fakat Rabbimiz, inayetiyle imdadına yetişmiş,
inayetle O’na el uzatmış, O’nun elinden tutmuş ve o pak dameni hissi kararlar
vermekten kurtarmıştır.
Evet O, kinin, öfkenin insanı değildi. Arkasından cübbesini tutup sertçe çeken
ve “Ver! Babanın malından mı veriyorsun?!” diyen, yeni Müslüman olmuş bir toy
delikanlıya tebessüm ediyor, “Verin, buna istediği şeyi!”52 diyordu. Düşünün ki
adam, kendi peygamberine hakaret ediyordu. Peygamberinin cübbesini çekiyor, bir
bakıma O’nu tartaklıyordu. Hâlbuki Resûl-i Ekrem o devreyi, gözü dönmüş
kâfirlerin Mekke’deki putperestlik devrinde çoktan geride bırakmıştı.
Bir gün başka biri karşısına çıkıyor, “Vallahi bu taksim âdil olmadı!” diyordu.
Peygambere, “Âdil olmadın!” şeklinde serzenişte bulunuyordu. Bunun üzerine Allah
Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Yazık sana! Ben âdil olmazsam kim âdil
olur!” buyuruyor, onu da hoşnut ediyordu.53
Haysiyetine dokunulduğu, gururunun kırıldığı hatta nübüvvetiyle ilgili
iftiraların atıldığı dönemlerde dahi meseleleri çok rahat karşılamış ve kimseyi
rahatsız etmemiştir Nebiler Nebisi. Bu hâl, O’nun çevresine de intikal etmişti.
Öyle ki ashâbı arasında şöyle bir hâdiseye şahit oluruz:
Ammâr b. Yâsir, fakir bir ailenin çocuğuydu. O, Aleyhisssalatü ve’s-selam’ın
yanında olmuş, dünya adına hiçbir malı mülkü olmayan fakir bir insan…
Karşısında da büyük orduları dize getiren Halid b. Velid… Mahzum oymağının
şerefli insanı vardır.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) aralarındaki bir anlaşmazlıkta
Ammâr’ı haklı çıkarınca, rahatlıkla bu büyük kumandan kalkar, Ammâr’ın
cübbesinin eteklerinden tutunur ve: “Allah aşkına Ammâr, beni affeyle!” diye
yalvarır. Zira ona haşin ve hırçın bir söz sarf etmiştir.
Sasani’yi bir darbeyle yıkan, Roma İmparatorluğu’nu bir darbeyle yerle bir eden,
teveccüh ettiği cepheden daima zafer getiren ve arkasında gözünün içine bakan
büyük bir ordu olan büyük kumandan, fakir bir insanın cübbesinin eteklerinden
tutunur, “Allah aşkına beni affeyle!” der.
İşte bu, Resûl-ü Ekrem’in cemaatiydi. Tabloyu daha net gösterecek, çarpıcı bir
misal de Hazreti Ebû Bekir’le Ömer arasında meydana gelen bir anlaşmazlıktır:
Seyyidina Hazreti Ebû Bekir’le Ömer arasında bir huzursuzluk, bir hoşnutsuzluk
meydana gelmişti. Hazreti Ebû Bekir, bir hâdiseden dolayı Ömer’in canını
sıktığını düşündü ve yanına gidip, “Yâ Ömer! Rabbimizin huzuruna çıkacağız, bana
hakkını helal et. Seni üzdüm biraz, canım sıkıldı.” dedi. Hazreti Ömer ise
kızgınlıkla, “Hakkımı helal ettim.” demeden Ebû Bekir’in yanından kalktı, evine
gitti. Onlar da nihayetinde insandı, hata yapıyorlardı. Fakat hatadan geri
dönmesini de biliyorlardı. Hazreti Ebû Bekir, Ömer’in tavrını görünce beyninden
vurulmuş gibi huzur-ı Risaletpenahîye koştu. O yürürken tevazuundan cübbesinin
bir tarafı sarkardı. Bu sefer iyice iki büklüm olmuş bir şekilde Resûl-i
Ekrem’in yanına doğru geliyordu. Resûl-i Ekrem, onu karşıdan görür görmez, “Ebu
Bekir bir şeylere üzülmüş, geliyor!” buyurdu. Ebû Bekir geldi, edeple
Resûllullah’ın dizinin dibine oturdu ve “Yâ Resûlallah! Ömer’le aramızda bir
şeyler oldu. Sonra, ‘Hakkını bana helal et.’ dedim. Hakkını bana helal etmeden
gitti. Ne yapacağımı bilemedim, ben de doğruca sana geldim.” dedi.
Hazreti Ömer de bu arada eve gitmiş ama durumdan rahatsız olmuştu. Temiz vicdan
nasıl böyle bir şeye katlanırdı ki! Daha evde oturmadan, “Resûl-i Ekrem’e gidip
söyleyeyim, beni affetsin.” diye düşünmüştü. Biraz sonra o da koşa koşa oraya
geldi. O da Resûl-i Ekrem’in yanına oturdu ve: “Yâ Resûlallah! Beni bağışlayın.
Ebû Bekir’i affedilmesi gerektiği yerde affetmedim.” dedi.
Allah Resûlü’nün, Ebû Bekir üzüldüğü için sadık dostu adına, biraz canı
sıkılmıştı. Buyurdu ki: “Sahabimi bana bırakmayacak mısınız? Ebû Bekir’e
ilişmekten vazgeçmeyecek misiniz? Hâlâ ona dokunacak mısınız? Âlem beni inkâr
ederken o sahip çıktı. Âlem beni bırakırken o destek oldu, bana arka çıktı.”54
Manzaranın şedit, havanın şimşekli olduğunu, yıldırımların sert geldiğini
görünce Ebû Bekir de dize geldi: “Yâ Resûlallah! Kusur ve kabahat bendeydi,
Ömer’i bağışlayın. Onun canını ben sıkmış, onu ben huzursuz etmiştim. Tedirgin
olan o idi, esasen ben onu rahatsız etmiştim.” dedi.
Sahabideki anlayış bu idi. En can alıcı noktada, kılıcın sineye saplanacağı anda
dahi akıllı ve dengeli hareket ederlerdi.
Zübeyr b. Avvam, daha sekiz on yaşlarında iken Mekke’nin karanlık sokaklarında
kılıcını çekip Resûl-i Ekrem’i kurtarmaya koşmuş bir sahabi idi. Bir köşe
başında Allah Resûlü’yle karşılaşınca aralarında şöyle bir konuşma cereyan
etmişti:
– Yâ Resûlallah! İşittim ki Mekkeliler seni tutmuş, yakalamış ve şehit etmişler.
– Ne yapacaktın ey Zübeyr?
– Bu kılıcımla onları delik deşik edecektim.
Bunları söyleyen Zübeyr b. Avvam, henüz on yaşına girmiş bir insandı.
O, Resûl-i Ekrem’in başında hayatının sonuna kadar perdedâr olarak beklemiş
sadık bir neferdi.
Ordu bir yerlere sevk edileceği vakit, “Ordunun başına seni kumandan tayin
edelim.” dediklerinde, “Vallahi ben Resûl-i Ekrem devrinde hep nefer olarak
savaştım. Benim bu bezmimi bozmayın, böyle devam etsin istiyorum.” diyen bir
insan…
İşte bu insan, bir gün Hazreti Ali’nin karşısına çıkmıştı. Hazreti Ali ile
dayı-hala çocuklarıydılar. Ne var ki kılıcını çekmiş, onun karşısına çıkmıştı.
Zira bir haksızlığa öfkelenmişti. Hazreti Ali ise kendine göre bir içtihatta
bulunmuştu ve içtihadında da haklıydı. Bununla beraber Zübeyr efendimiz, o âna
kadar onu haksız görüyordu. Kılıçlar kınından çıkmış ve insanı delik deşik
etmeye hazır hâle gelmişti. Öfkeler alabildiğine kabarıktı. O esnada insan bir
yola girdiğinde bir daha o yoldan geri dönüş zordu. Zübeyr b. Avvam da böyle bir
atmosferde Hazreti Ali’nin karşısına çıkmıştı.
Seyyidina Hazreti Ali vakarla onu yanına çağırdı. Büyük Safiyye’nin büyük oğlu,
Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) iftihar ettiği halasının oğlu
Zübeyr’e, “Halam oğlu gel, sana bir şey anlatayım!” dedi ve devam etti:
“Hatırlarsın, sen ve ben bir gün Resûl-i Ekrem’in huzurunda oturuyorduk.
Efendimiz, ikimiz hakkında bir şeyler söyledi ve sonra döndü, sana dedi ki:
‘Zübeyr! Bir gün Ali’nin karşısına çıkacaksın. O gün Ali haklıdır; sen
haksızsın.”
Zübeyr, elini başına götürdü, olayı hatırlamaya çalışıyordu. Neden sonra,
“Eyvah, ben şimdi hatırladım onu; kusur bendeymiş!” dedi ve kılıcını kınına
soktu, geldiği yere geri döndü.55
Sahabi buydu işte! “Kâzimu’l-gayz” idi. Öfkesini yenen, yeri geldiğinde yutan
insanlardı hepsi. Kin ve nefret, cehennemden ateş dalgaları hâline gelse, onu
dilinde ve bağrında söndürecek kadar, bu mevzuda cesur ve kararlı idiler. İşte
böylece toplumun birlik ve beraberliği bozulmuyordu. İçtihatlar oluyor ama
Müslümanların birliği bozulmuyordu. Gelişigüzel birbirlerine hücum etmiyorlardı.
Birbirlerine dil uzatmıyor, ayıp ve kusurlarını ortaya dökmüyor, birbirlerinin
haysiyet ve namusuyla, gurur ve onuruyla oynamıyorlardı.
Bir sahabi döneminin hayatımızda yeniden ihyasını düşünen bizler, bin
derbederlik içinde bizler, bin perişaniyetin boğmaya çalıştığı bizler sahabi
ruhuna havadan, sudan, ekmekten daha fazla ihtiyaç duyduğumuzu idrak etmişlik
içinde, Rabbimizden diliyor ve dileniyoruz ki bizi o ruhla payidar eylesin.
İttifak ve vifakımızı bozmasın, bulandırmasın.
Birliğimizi bozmasın. Müslümanları birbirine sevdirsin.
İnanan insanlar arasında birlik ve beraberlik meydana getirsin.
Âmîn.
25 Temmuz 1980, Merkez Camii, Bornova-İzmir
52 Buhârî, farzu’l-humus 19; edeb 68; Müslim, zekât 44.
53 Buhârî, menâkıb 25, edeb 95, istitâbetü’l-mürteddîn 4; Müslim, zekât 148.
54 Buhârî, tefsir (7) 3.
55 İbn Ebî Şeybe, Musannef 7/545; Ebû Ya’lâ, Müsned, 2/29; Hâkim, el-Müstedrek,
3/413.
Azim ve Kararlılık
وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْناً وَاِذَا
خَاطَـبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَاماً وَالَّذ۪ينَ يَب۪يتُونَ لِرَبِّهِمْ
سُجَّداً وَقِيَاماً وَالَّذ۪ينَ يَـقُولُونَ رَبَّـنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ
جَهَنَّمَقاِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَاماًق اِنَّهَا سَآءَتْ مُسْتَـقَرّاً
وَمُقَاماً وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَنْـفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَـقْتُـرُوا
وَكَانَ بَـيْنَ ذٰلِكَ قَوَاماً وَالَّذ۪ينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللهِ اِلٰهاً
اٰخَرَ وَلَا يَـقْتُلُونَ النَّـفْسَ الَّت۪ى حَرَّمَ اللهُ اِلَّا بِالْحَقِّ
وَلَا يَـزْنُونَۚ وَمَنْ يَـفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَاماًۙ يُضَاعَفْ لَهُ
الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَيَخْلُدْ ف۪يه۪ مُهَاناًق اِلَّا مَنْ تَابَ
وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحاً فَاُوٓلٰئِكَ يُـبَدِّلُ اللهُ
سَيِّــٔاَتِهِمْ حَسَنَاتٍۘ وَكَانَ اللهُ غَفُوراً رَح۪يماً
“Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki onlar yerde tevazu ile yürürler.
Cahiller kendilerine laf atarsa “Selâmetle!” derler. Geceyi Rab’lerine secde ve
kıyam ederek ibadetle geçirirler. Ey Ulu Rabbimiz, derler, cehennem azabını
bizden uzaklaştır. Zira onun azabı tahammülü zor, ömür tüketen bir derttir. Ne
kötü bir varış yeri ne fena bir yerleşim yeridir orası! Rahman’ın o has kulları,
harcamalarında ne israf eder ne de eli sıkı davranırlar; bu ikisinin arasında
bir denge tuttururlar. Onlar, Allah’la beraber başka bir tanrıya yalvarmazlar.
Allah’ın muhterem kıldığı bir canı haksız yere öldürmezler. Zina etmezler. Kim
de bunları yaparsa günahının cezasını bulur. Kıyamette, o büyük duruşma gününde
O’nun cezası katmerli olur ve azapta, zillet içinde ebedî kalır. Ancak şu var ki
dönüş yapıp iman edenler, güzel ve makbul işler işleyenler bundan müstesnadır.
Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir. Çünkü
Allah gafurdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).” (Furkân
Sûresi, 25/63-70)
Muhterem Müslümanlar!
Yeryüzüne Allah’ın halifesi olarak gelen insan, Allah’ın isimlerine ayinedârlık
yapma vazifesiyle gelen insan, bu yeryüzüne düşüşü yükselmek için fırsat hâline
getiren insan, fıtratının gayesi, hilkatinin neticesi miraçla Allah’a yükselmek
olan insan, ağırlığı, vakarı, azmi ve kararlılığı nispetinde Allah’ın tevfik ve
inayetiyle, şu dert dünyasından kurtulacak, burada yanmadan, kavrulmadan,
tükenmeden kurtulacak ve ebedî bir varlık kazanacak, ebedî varlığın sırrına
erecektir.
Azim ve kararlılık, insanımıza çok şey kazandıracaktır.
Rabbimiz’in lütufları karşısında, onun emirlerine göre bir vaziyet alıp azim ve
kararlılık içinde bulunma…
Rabbimiz’in imtihanları karşısında azim ve kararlılık içinde bulunma…
Rabbimiz’den gelen musibetler karşısında azim ve kararlılık içinde bulunma…
Büyük bir davayı tekeffül edip omuzlarken onu sonuna kadar götürme azim ve
kararlılığı içinde bulunma…
Allah (celle celâluhu), bize eltâf-ı sübhaniyesini, ilahî lütuflarını azim ve
kararlılık içinde bulunmamıza göre lütfeyleyecektir. Diğer bir ifade ile
Dün başka türlü bugün başka türlü olan insanlar değil…
Dün başka şekilde bugün başka şekilde yaşayan insanlar değil…
Dünden bugüne, bugünden yarına değişmeyen, aynı çizgide, aynı müstakim hat
üzerinde hareket eden ve bütün davranışlarında Muhammedî, azimli ve kararlı olan
insan kendini kurtarmış demektir ve ancak kendini kurtaran insandır ki,
başkalarını da kurtarabilir.
Kendini kurtaramamış bir insanın kurtarma adına yapacağı şeylerden başkalarına
gelecek bir fayda da yoktur. Namazsız, niyazsız, ahlâksızlık içinde bulunan bir
insandan kendi nefsine fayda gelmediği gibi başkalarına gelecek bir fayda da
yoktur. Böylesi bir durumda meydana gelecek olan bir tek şey vardır, o da iç-dış
farklılığıdır, yani nifaktır. İçinde mümin gibi görünme, bir kısım
davranışlarında iman ve İslam istikametinde davranıyormuş gibi görünme…
Kendini aşamamış, nefsinin esiri ve mağlubu bu insanın kararsızlığı ve
ciddiyetsizliği her tavır ve davranışından dökülecektir. Binaenaleyh böyle bir
insanın kendi milletine ve kendi vatanına getireceği bir hayır yoktur.
Bir kurtarıcı bekliyorsanız bu, evvela arzularını aşmış, kendi nefsi için değil,
milleti için yaşayan bir insan olmalıdır. Dünyaya sineğin kanadı ölçüsünde dahi
değer vermeyecek kadar bu mevzuda centilmen, azimli ve kararlı durmalıdır.
Hiçbir durumda tavrını ve vaziyetini değiştirmemelidir. Allah, kendisine nimet
kapılarını açtığı, yığın yığın nimetleri başından aşağıya yağdırdığı zaman dahi
vaziyetini değiştirmeyen, azim ve kararlılık içinde bulunan bu insan,
şahsiyetiyle bütünleşmiş ve kendisini bulmuş demektir. Vaziyet değiştirmeyi
düşünmez çünkü aradığını bulmuştur.
Maveraya dair perdeler kalksa, binlerce âlem sinema şeridi gibi kendisine
gösterilse onun imanında bir değişiklik olmayacaktır. Çünkü o, kendisini bulmuş,
çünkü nefsinin irfanına ermiştir. O pencereden Rabbin marifetine bakıyordur.
Gönlü, Allah marifetiyle dolu bulunuyordur.
Azim ve kararlılık…
İnsanlığı kurtaracak tek şey azim ve kararlılıktır. Mümince davranışlar içinde
bugün dünya karşısında mağlub olmuş insan kendisini de berbat etmiştir. Önünde
koştuğu milletini de berbat etmiştir.
Azmi ve kararlılığı sayesinde… Bu mevzudaki mukavemeti, dayanıklık göstermesi
sayesinde… Nefsini aşması sayesinde… Solmayan ve ölmeyen bir şeyi milletine
hediye edecektir. Keza devirlerin değişmesine göre değişmeyen, aynı hislere
mütercim olan, aynı hakikatlere aşina ve aynı hakikatleri dile getiren, Rabbinin
bülbülü olmaya çalışan, Hazreti Muhammed Aleyhissalatü Vesselam’ı anlatmaya
çalışan, azimli ve kararlı insanlar milleti içine düştüğü çukurdan
kurtaracaklardır.
Şayet bir kurtarıcı bekliyorsa bu milletin, ruhta ve manada, kalpte ve cesette,
kendisini kurtaracak insanlara ihtiyacı vardır.
Bize huzurdan bahsetmeyin. Bize kendi huzurunuzu anlatın. Davranışlarınızla
kendi huzurunuzu anlatın.
“Millete huzur getireceğiz.” demeyin. Kendi huzurunuz adına bize bir şey
gösterin.
Millete doğruluktan ve istikametten bahsetmeyin. Doğruluk ve istikameti
davranışlarınıza intikal ettirin.
Bize iffetli olduğunuzu söyleyin ve aynı zamanda hâl ve hareketlerinizle bizi
buna inandırın. Namus mevzuunda hassas olduğunuzu söyleyin ve inandırın.
Şu âna kadar binbir çeşit yalan karşısında bin defa düşmüş, kalkmış; bin defa
ümidi kırılmış bu milletin, bundan öte yeniden ümit vaat edilip de ümitlerin
inkisara uğramasına tahammülü yoktur.
Sahabi ve tâbiîn anlayışı ile milletin karşısına çıkın.
Sahabi ve tâbiîn anlayışı içinde, tebe-i tâbiîn duruluğu, kalp safveti içinde
millete ait meselelerin altına girin.
Yükseldiğiniz makamlardan istifade etmek suretiyle makamlar mansıplar tedarik
etmeye kalkmayın. Zira bu, sizin ortaya atıldığınız davada yalancı olduğunuza
delalet eder.
Yumuşak döşeğinizden fedakârlıkta bulunmadığınız zaman yalancı olduğunuza
delalet eder.
Günde üç defa sofralar önünüze konup kalktığı müddetçe yalancı olduğunuza
delalet eder. O zaman başınızdaki külahı –rica ederim– atın. Elinizdeki tesbihin
bağını da koparın, dökülsün. Bize öyle görünmeyin. Zira şeytanın sırtında
peygamber cübbesi çok çirkin görünür.
Sahabi gibi olun. O cübbeyi size Allah giydirsin. Tâbiîn gibi olun, o elbiseyi
size Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) giydirsin.
Milletin artık sahtekârlığa, değişik tavırlara, azimsizliğe ve kararsızlığa
tahammülü yoktur.
Bir yerlerde milletin kurtarılmasının felsefesini yapıyorsanız evvela kendinizi
keşfetmeniz gerekir.
Nefsin marifetine ulaşınız… Geceniz var mı sizin, bize onu söyleyin. Seccadeniz
alnınızı tanıyor mu sizin? Evinizin duvarları iniltinize şahit oldu mu acaba?
Yoksa, rica ederim, bize yalan söylemeyin. Tarihe yalan söylemeyin. Millete
yalan söylemeyin ve bu arenada sergilenen korkunç oyunları seyreden, duygularını
kaybetmiş, kurtuluş bekleyen şu nesle yalan söylemeyin.
Âh u enininizle ummanlar dalgalansın ve çağlasın. Millete kurtuluş vaadinizi
kalbinizden söyleyin. Kalbinizin olduğuna dair bizi ikna edin. Bir vicdan
taşıdığınıza dair bizi ikna edin. İşte milletin beklediği budur.
Bu azim ve karalılık içinde olanlar, Allah’ın tevfik ve inayetiyle, bu tekerleği
tümseğe çıkaracaklardır.
Yaptığı hizmetten dolayı hak iddiasında bulunmayanlar, vazifesini geçimine
basamak yapmayanlar, yükselmek için halk içinde görünmeyenler, tavır ve
davranışlarını değiştirmeyenler, makamdan ve mansıptan kaçanlar, kendilerine
açılan lütuf ve nimet imkânlarına kapılarını kapayanlar, sırtlarını çevirenler,
Resûl-i Ekrem gibi “Ümmetî, ümmetî!” diyenler, iniltilerinde daima bu tarz duru
duygularla müteheyyiç olanlar…
İşte bunlar, millete kurtuluş vaat edebilirler. Bunlar, milletin elinden tutup
onu içine düştüğü çukurdan çıkarabilirler. Millet de bunu böyle bilmeli, kendi
kurtarıcısını böyle tanımalıdır. Bu millet, yakınlarına krediler çıkarıp
fabrikalar açan insanları camide de görse onların samimiyetlerine
inanmayacaktır.
Muhterem Müslümanlar!
Bin defa yıkılmış ve bin defa yarım yamalak tamir edilmiş bir millet olarak, o
millet içinden çıkmış, yine bin defa kırık, bin defa dökük bir fert olarak,
sizin namınıza size söylüyorum. Sizin namınıza bütün zamanlara sesleniyorum:
Nefsimizi behemehâl kurtarmak istiyorsak, bu milletin beklediği şeyi vermek
istiyorsak gönül kadar ceset, ceset kadar gönül; iç kadar dış, dış kadar içe
sahip olmamız gerekmektedir.
Bir Herkül kadar güce, bir Ömer kadar imana sahip bulunmamız lazımdır. Ebû Bekir
gibi sıddıkiyete yükselmemiz lazımdır. Resûl-i Ekrem’in etrafında halkalanmamız
lazımdır.
Diyoruz ki, öyle yapanlar meseleye sahip çıksınlar. Öyle yapmak isteyenler
içimizde bulunsunlar, öyle yapmak isteyenler Resûl-i Ekrem’in cemaatinin içinde
bulunsunlar.
Neye davet ediyoruz? Kime çağırıyoruz insanlığı? Neyin bayraktarlığını
yapıyoruz? Elimizde bulunan, âfâk-ı âlemde gösterdiğimiz şey nedir?
İslam’dır, imandır, Kur’ân’dır. O, sahib-i Kur’ân, Hazreti Muhammed’dir
(sallallâhu aleyhi ve sellem). Bunları gösteriyorsak onlar bir vadide, biz bir
vadide olamayız!
“Ümmetime öyle bir zaman gelecektir ki camileri lebaleb dolduracaklar ancak
içlerinde tek bir mümin olmayacak.”56
Zayıf dahi olsa bu hadis, insanı ürpertici mahiyettedir. Ara sıra yolu camiye
uğrayacak fakat aslında kalbiyle gelmeyecek. Yine zayıf bir hadisin şu ürpertici
mealine dikkatinizi çekiyorum:
“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki Kur’ân bir vadide, onlar başka bir
vadide olacaklar.”57
Ümmetimin kendi kitaplarıyla alâkaları bulunmayacak.
Kur’ân, din diye sokaklara dökülenler, sağı solu kırıp geçirenler… Fakat bu
arada secdesiz başlar, utanmayan yüzler, terlemeyen alınlar, kirli gönüller,
paslı vicdanlar, Allah’la münasebeti olmayan, Allah’tan kopmuş, kopuk kimseler…
Bunların insanlığa vaat edeceği, getirdiği ve getireceği bir şey yoktur.
Nefsimle beraber sizi sahabe ve tâbiîn olmaya çağırıyorum. Sahih hadiste Resûl-i
Ekrem buyuruyor ki:
كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ
“Nasılsanız öyle idare edilirsiniz.”58
Süt olursanız süt kaymağına sahip olursunuz; yoğurt olursanız yoğurt kaymağına
sahip olursunuz. Taban ne ise tavan da odur. Temel ne ise kubbe de odur. Ben
sizi sahabi olmaya çağırıyorum. İnsanlığın belli bir döneminde büyük davanın
sahibi sahabi olmuştur. Ve üç asırdan beri yıkılan, maddesiyle manasıyla harap
ve derbeder olan Müslümanlar, yeniden ayakları üzerine doğrulmayı düşünüyorlarsa
ancak sahabe olarak doğrulacaklardır, ancak tâbiîn olarak doğrulacaklardır.
Camideki cemaat, evindeki debdebeden rahatsız olmalı. Geceyi fasılasız
uyumasından rahatsız olmalı. Namazı aksatmasından rahatsız olmalı. Namazı
aksatıp da rahatsız olmamasından rahatsız olmalı…
Camideki cemaate sesleniyorum:
Camideki cemaat Muhammedî ise iş tamamdır. Camideki cemaat Kur’ânî ise iş
tamamdır. Direğin dibinde oturup da uyuklayan, Rabbin huzurunda dahi davranışını
ayarlayamayan insan, elinden tesbihi düşürmese, çenesinden sakalı atmasa dahi
şeytandan paçayı kurtaramamış demektir.
Şurada Rabbin huzurunda dahi, bana çok iştiyakı olan seccademin yanında dahi ben
bende değilsem nerede ben benimle beraber olacağım? Ben Rabbimle değilsem nerede
Rabbimle olacağım?
Öyleyse camideki cemaat! Sizi camiye davet ediyorum, sizi mihraba bakmaya davet
ediyorum, sizi minbere teveccühe davet ediyorum! Sizedir davetim. Hazreti
Muhammed’e yeniden müteveccih olun Bu teveccüh içinde Kur’ân’ı bulun ve sonra
Allah’a vâsıl olun. Allah yardımcınız olsun. Allah, şu zikzaklı yollardan,
inhiraflardan muhafaza buyursun, tarik-i müstakime hidayet eylesin.
Âmîn.
15 Ekim 1976, Menemen
56 el-Hâkim, el-Müstedrek 4/489.
57 el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl 4/98.
58 el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 6/22; el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb1/336.
Yüce Himmetli Olma
اِعْلَمُوٓا اَنَّمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْــيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَز۪ينَةٌ
وَتَفَاخُرٌ بَــيْـنَـكُمْ وَتَـكَاثُـرٌ فِى الْاَمْوَالِ وَالْاَوْلَادِۘ
“İyi bilin ki (âhirete yer vermeyen) dünya hayatı ancak bir oyun, bir oyalanma
ve bir süsten ibarettir. Kendi aranızda karşılıklı övünme, mal ve nesli çoğaltma
yarışıdır.” (Hadîd Sûresi, 57/20)
Muhterem Müslümanlar!
İnsan himmetini âlî tutmalı. Yüksek hedeflere ulaşmak için sarf edilmek üzere
verilmiş kabiliyetini, istidat ve duygularını ehemmiyetsiz şeyler istikametinde
sarf etmemeli, boşu boşuna bâd-i hevâ sa’y edip çırpınmamalı. Onun bütün
çırpınışları, direnişleri, sa’y ve gayreti kendisine çok büyük semereleri
getirecek mahiyette olmalı.
Bütün dünya ona verilse de gamının-kederinin gitmemesi veya bütün dünyanın
hâkimi olsa dahi tatmin olamaması gösteriyor ki insan, bizzat dünya için
yaratılmamıştır.
İnsanın dünyada hangi güzel şeye, hangi kıymetli şeye bağlansa onunla tatmin
olmayışı gösteriyor ki insan bizzat dünya için yaratılmamıştır.
İnsan, evvelen ve bizzat, asıl olarak Allah’ı tanımak, O’na iman edip gönlüne
O’nu oturtmak, O’nunla huzura kavuşmak ve O’nun rızasına ulaşmak için
yaratılmış; saniyen ve bi’l-araz yani ikinci derecede ve dolaylı olarak dünya
için yaratılmıştır.
Dünyanın Allah’tan ötürü, Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin cilvesi olduğundan ötürü,
âhireti bize kazandırdığından, onun tarlası olduğundan ötürü bir kıymeti vardır.
Müslüman olarak izzet ve haysiyetimizi burada, Cenab-ı Hakk’ın ihsan edeceği
şeylerle koruyup muhafaza etmemiz ve bu hususta çırpınmamız, bu hususta sa’y u
gayrette bulunmamız ve Cenab-ı Hakk’ın da bu sa’y u gayretlerimize kıymet verip
onlara karşılık vermesinden ötürü bir kıymeti vardır.
Bunun dışında dünyanın kendine ait bir kıymeti, bir ehemmiyeti yoktur.
Onun kıymeti zâtî, kendine ait, kendinden kaynaklanan değil, izâfîdir,
görecelidir, Allah’ın rızasına ve âhirete bakar.
Öyleyse mümin, himmetini âlî tutacak, yüksek hedeflerin peşinde koşacaktır.
Böylece o, himmeti nispetinde büyük görünecektir. Himmetinin büyüklüğü
nispetinde de tek başına bir millet hâline gelecektir. İnsanın kıymeti, himmeti
nispetindedir; kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir.
İnsanın kıymeti himmeti nisbetindedir; insanın değerini hedefleri belirler. Eğer
kıymet kazanmak istiyorsanız himmetinizi yüksek tutun. Himmetiniz yüce ise tek
başınıza bir milletsiniz demektir. İşte bu hususa parmak basan bir sözde şöyle
denir:
مَوْتُ الْعَالِمِ مَوْتُ الْعَالَمِ
Gerçek âlim Allah’ı bilen, gerçek âlim eşya ile insan münasebetini bilen, gerçek
âlim kâinatın yaratılışındaki esrarı bilen, gerçek âlim kâinattaki yerini bilen
insandır. İşte bu âlimin ölümü âlemin ölümüdür. Böylesine bir idrake sahip bir
insanın ölümü, bütün insanların ölümü kadar acıdır ve o, bütün insanlık için
büyük bir kayıptır.
Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir.
Bu âlimin himmeti milletidir. O’nun için onun ölümü, bütün bir milletin ölümü
sayılır; böyle bir insanın zuhuru da bütün bir milletin yeniden hayata
kavuşması, var olması ve bilinmesi demektir.
Öyleyse ey müminler, himmetinizi çok yüce tutun. Ayaklarınızın altında olan
şeylere himmetinizi sarf etmeyin. Himmetinizi başınızdan aşkın meselelere
ulaşmak için sarf edin. Allah’ın rıza ve rıdvanından başka şey sizi tatmin
etmez, onu kazanmaya; bunun dışında kalan, dünyaya ait şeyleri O’nun rıza ve
rıdvanına ulaşmak için alet ve vasıta yapmaya çalışın. Alet ve vasıta olarak
dünyaya hâkim olma, ona sahip olmada mahzur yoktur hatta belki sevaptır,
isabetlidir, Allah’ı memnun edecek bir şeydir.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hususta da bize yol göstermiş,
meseleyi açıklığa kavuşturmuştur. Dünyanın bütün malı mülkü İslam diyarına,
Mekke’ye, Medine’ye, Taif’e akarken Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem)
onları alır, milletin ihyasına, onun ayağa kalkıp yeniden dirilmesine sarf
ederdi. Bu temiz düşünce, bu dupduru anlayış, bu sağlam ve köklü kanaat, bu
âhiret endeksli hesap ve plan, ashâbına da intikal etmişti. Öyle ki onlar da
dünya hakkında başka şey düşünmezlerdi.
Herkesin bildiği üzere Hazreti Ebû Bekir, iki buçuk senelik hilafeti esnasında
dünyaya asla meyletmemiş, peygamberlerden sonra gelen nadide bir insandı.
Hazreti Ömer devrinde yaşanan inkişaf ve gelişmelerin arkasında Hazreti Ebû
Bekir’in icraatlarının yattığını söyleyen tarih felsefesi yazarları vardır.
Öyle ki, sağlam ve disiplinli bir ordu, sağlam ve disiplinli bir millet,
alabildiğine teslimiyet, bütün bunlar Hazreti Ebû Bekir’in elinde, evinde ve
onun icrası içinde yer almıştır. Ondan sonra Hazreti Ömer gelmiş ve Cenab-ı Hak,
Ebû Bekir’in attığı temeller üzerinde cihanın fethini Ömer’e müyesser kılmış,
ona nasip etmiştir.
Bu büyük insanlar dünyadan nasıl istifade edilmesi gerekiyorsa öyle istifade
etmişlerdir. Dünyaya hâkim olmuşlar, imparatorlukları dize getirmişler ama
nefislerinin karşısında, şehevanî duygularının karşısında, behimî hislerinin
karşısında yıkılmaz bir âbide gibi daima dimdik durmasını bilmişlerdir.
İnsan nefsine hâkim olursa, emir olursa âlem ona esir olur. Resûl-i Ekrem’e
(sallallâhu aleyhi ve sellem) izafe edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:
“Kim hevasını esir ederse o emîr olur, cihana hâkim olur. Kim de hevasına esir
olur, nefsine söz dinletemezse o da âleme esir olur.”
Zeyd b. Erkam anlatıyor: “Bir iftar vakti Halife Ebû Bekir ile oturuyorduk.
Orucunu açması için bir bardak soğuk su getirdiler. Su, halifenin huzuruna gelir
gelmez birdenbire halifeyi bir ağlama hıçkırığı tuttu. Bir türlü kendine
gelemiyordu ki soralım. ‘Ey Allah’ın peygamberinin halifesi, derdin nedir bize
anlat!’ dedik.
Yüzünü eliyle okşuyor, sıvazlıyor, tekrar bir daha dalıyor ve ağlıyordu. Neden
sonra kendine geldi ve dedi ki:
Bir gün Resûl-i Ekrem’in huzurunda oturuyordum. Bir aralık Resûlullah, ellerini
öne doğru uzattı, bir şeyleri kabul etmiyor, itiyor gibi yapmaya başladı. Bir
taraftan da şöyle diyordu: اِلَيْكِ عَنِّي اِلَيْكِ عَنِّي “Git, istemiyorum
seni, benden uzaklaş.” Ben, dayanamayıp bu hareketinin sebebini sorunca O, şöyle
buyurdu: ‘Bir aralık dünya karşımda temessül etti. Bütün zinet ve debdebesiyle
temessül etti. Kendini bana kabul ettirmek, üzerimde hâkim olmak istedi. Ben,
‘Git benimle uğraşma! Benim üzerimde hâkimiyet kuramazsın.’ dedim. O geriye
çekildi ve şöyle dedi: ‘Sen benden kurtuldun ama senden sonra gelenler benden
kurtulamayacaklar.’ İşte dünyadan kurtulamayanlardan birinin de ben olmamdan
korktuğum için ağlıyorum.’”59
Dünya, Allah Resûlü’nün karşısında maksudun bizzat olarak kendisini kabul
ettirmek için temessül ediyor. Senin her şeyin ben olayım, diyor. Ehl-i dünyaya
kabul ettirdiği, onları kendisine kul yaptığı, Allah’ı, Resûlullah’ı ve Kur’ân’ı
unutturduğu gibi Cihanın Efendisi’ne de kendisini böyle takdim ediyor. Allah
Resûlü’nün nazarında dünyanın, sineğin kanadı kadar kıymeti yoktur. Dünyanın
O’na tesir etmesi düşünülemez. O, bu mevzuda denge unsurudur.
Onun Ebû Bekir’e tesir etmesi de düşünülemez. Zira o da O’nun sadık yâridir;
Sıddîk-i Ekber’dir. Oysa o dahi buna rağmen, “Ya dünya bana galebe çaldı ise!”
diye kendisinden endişe ediyordu. Gerçek bir müminin, neye hâkim olur, neye
sahip olursa olsun dünya karşısındaki kanaatı daima aynı olacaktır. Dünyanın
kendisini kabul ettirdiği kimselerin bizler olduğu muhakkaktır.
Aynı minvalde başka bir misal, Habbab b. Eret’tir. Habbab önceden bir köleydi,
fakat Allah Resûlü’nün nezdinde yüce bir payeye yükselmişti. Mus’ab gibi
sahabe-i kiramın büyüklerini yetiştirmiş, büyük bir muallimdi. Mekke’de
müşriklerin ağır işkencelerine maruz kalmıştı. Başta Bedir olmak üzere bütün
gazvelere iştirak etmiş ve vücudunda, sayılamayacak kadar yara ve işkence izi
vardı. Müslüman oldu diye efendisinin kapısında her gün demirleri kızdırıp
vücuduna basıyorlardı. Yaşadıklarından dolayı şöyle derdi: “Vallahi eğer Resûl-i
Ekrem ölümü istemenin mahzurlu olduğunu söylemeseydi ben ölümü temenni
edecektim!”
Hazreti Ömer der ki: “Bir gün Habbab’ı gördüm. Sırtında neredeyse omuriliği
görünüyordu. Sordum ki, ‘Habbab bu nedir?’ ‘Vallahi Ey Ömer, ben Müslümanların
yedincisiyim. Sahibim beni bir hasıra sarar ve tutuştururdu. Vücudumdan çıkan
sularla ancak hasır sönerdi. İşte bu yaralar o günlerden kalmadır.’ dedi.”
Dünyanın en büyük çilesini çekmiş, İslam’ın yücelmesi, yükselmesi uğrunda her
şeye katlanmıştı Habbab.
Evinde bir kefeni vardı, ona sarılabilecek, kabre onunla girebilecekti. Üç beş
kuruş da parası vardı, emir bulunduğu yerde bu kadar para biriktirmişti. Bunlar
aklına geldikçe hayıflanır, şöyle der, endişesini izhar ederdi: “Mus’ab benden
çok şerefliydi, çok hayırlıydı. Aslında onun rüşdüne ben vesile oldum, fakat o
beni geçti. Zira vefat ettiğinde onu sarabileceğimiz bir kefen bulamamıştık.
Mus’ab, İslam’ın temel harcını atarken, Allah Resûlü’nün önünde koşarken, bütün
güzelliğini, gençliğini, servetini, delikanlılığını, her şeyini sarf edip
kefensiz bir şekilde giderken ben şimdi istediğim her şeye sahip olabiliyorum.”
Elbette dünyevî imkânlar olmalı fakat bunlar insanın üzerinde hâkimiyet
kurmamalıdır. Bizi meşgul edecek, günde beş defa camiye, cemaate gelmeden
alıkoyacak dünya yerin dibine batsın!
Cuma günü bizi camiye gelmeden alıkoyacak dünya yerin dibine batsın! Beş vakit
namazda, Allah’ın azameti karşısında, yüzümüzü yere koyup aczimizi, fakrımızı
itiraf etmemize mâni olacak dünya yerin dibine batsın!
İdarecileri şirazeden çıkaran, milleti mahveden, kadını ayrı erkeği ayrı şekilde
yoldan çıkaran, zinetiyle, debdebesiyle, oyunu ve eğlencesiyle insanı aldatan
dünya yerin dibine batsın!
Müminin böyle bir dünyası olmamalı. Biz, işte bu dünyanın karşısındayız. Yoksa
mümin, âhiret işlerinin üstesinden gelebildiği, onlara hâkim olabildiği gibi
dünya işlerini de rahatlıkla becerir.
Hazreti Ömer gibi dünyaya hâkim olmuş bir mert göstersinler, Sıddîk-i Ekber gibi
bir yiğit göstersinler ve bizim ecdadımızdan gerçekten imanı ruhlarına sindirmiş
büyüklerimiz gibi mert göstersinler… Onlar, dünyaya da ukbaya da hâkim olmuştu.
Dünyanın da ukbanını da zimamı Allah’ın elindedir. Zimamı Allah’a veren, dünyaya
da ukbaya da hâkim olur ve işte o zaman gerçek müminin büyüklüğü görünür, o
zaman himmeti milleti olan fertler bütün büyüklüğü ile tezahür eder. İşte
himmetinizi böylesine âlî tutun ve böylesine büyük olmaya çalışın. Dünyaya karşı
büyük olmaya çalışın. Dünyaya ehemmiyet vermemek suretiyle büyük olmaya çalışın.
Tâ ki Mele-i A’lâ’nın sakinleri sizi ansın. Tâ ki Cenab-ı Hak, sizi rahmetle ve
gufranla ansın. Tâ ki Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) sizi şefaatle
ansın.
وَمَا الْحَـيٰـوةُ الدُّنْــيَآ اِلَّا مَـتَاعُ الْغُرُورِ
“Dünya hayatı, insanı aldatan bir metadan başka bir şey değildir.” (Âl-i İmrân
Sûresi, 3/185)
Aldanmayın dünya metaına! Gelip geçici şeylere aldanmayın! Ufkunuzda asla
batmayan, cilvelerini her daim hissettiğiniz o ebedî güneşe bağlanın, Allah’a
müteveccih olun. Tâ dünyanızı ve âhiretinizi bu surette mamur edesiniz.
Cenab-ı Vacibü’l-Vücud ve Tekaddes Hazretleri insanlığı, bu şuur ve bu anlayış
içinde ihya eylesin. Asırların yüzünü güldüren, bütün insanlığa insanlık dersi
veren gerçek Müslümanları Allah yeniden ihya eylesin. İslam’ı kalbinde ihya
etmekle ihya eylesin. Lehviyattan, oyundan, eğlenceden, zinet ve debdebeye
bağlanıp aldanmaktan bizleri muhafaza buyursun.
Âmîn.
19 Nisan 1974, Alemizade Sırönü Camii, Edremit
59 el-Bezzâr, el-Müsned 1/106, 196; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/344; el-Beyhakî,
Şuabü’l-îmân 7/343, 345.
İmanda Sebat
اِنَّ الَّذ۪ينَ قَالُوا رَبُّـنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَـتَـنَزَّلُ
عَلَيْهِمُ الْمَلٰئِكَةُ اَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَبْشِرُوا
بِالْجَنَّةِ الَّت۪ى كُـنْـتُمْ تُوعَدُونَ
“Rabbimiz Allah’tır, deyip sonra da istikamet üzere, doğru yolda yürüyenler yok
mu, işte onların yanına melekler inip: ‘Hiç endişe etmeyin, hiç üzülmeyin ve
size vaat edilen cennetle sevinin!’ derler.” (Fussilet Sûresi, 41/30)
Muhterem Müslümanlar!
İmanın hakiki yüzü, onda sebat edildiği zaman görülür. İnsan, elbette
meşakkatlere ve belalara maruz kalmadığı zaman da imanın gereği olarak iyi
şeyler yapabilir. Hakiki Müslüman, ağır şartlar altında, bütün kapılar yüzüne
kapandığı zaman da İslam’ı yaşamaya gayret eder. İşte o zaman Cenab-ı Hakk’ın
methine, senasına ve rızasına mazhar olur.
İslam için katlanılması icab eden meşakkatlere katlananlar bizden evvel bir
ümmetti; geldiler, geçtiler, kazandılar… Katlandıkları meşakkatlerle büyük
kazançlar elde ederek gittiler. Biz de kendi devrimizi yaşıyoruz. Onların maruz
kaldıklarının binde birine maruz değiliz. Şartlar onların maruz kaldıkları kadar
ağır değil.
Hazreti Ebû Bekir, o günleri Hazreti Ali’ye şöyle anlatır:
“Yâ Ali, o günlerde sen daha çocuktun, biz ölümü göze almadan birine bir şey
anlatmaya cesaret edemezdik. Dışarıya çıktığımız zaman bıçakların bizim için
gayzla bilendiğini görürdük. İçeriye girdiğimiz zaman dışarıya çıkmaktan,
dışarıya çıktığımız zaman da içeriye girmekten bütün bütün ümidimiz
kesilirdi.60”
Buna rağmen onlarda en ufak bir itiraz olmadı. Resûlullah’ın etrafında öyle bir
hâle meydana getirip O’na öylesine sarılmışlardı ki en korkunç hortumlar bile
onları yerinden söküp atamadı. Dünyadaki zelzeleler onların iman mevzuundaki
sebatlarına dokunuyor ve tekrar geriye geliyordu. İçlerinden biri, içtihadının
neticesi olarak kendince bir kusur yaptığını hissederse bunu telafi için seve
seve canını o yolda verirdi.
Ashab-ı kiram’ın (radıyallahu anhum ecmain) büyüklerinden Sa’d b. Ubeyd…
Efendimiz daha hayattayken Kur’ân-ı Kerim’i ezbere bilenlerden…
Ondan hüküm çıkaranlardan ve Asr-ı Saadet’in hakîmlerinden…
Sa’d, Hazreti Ömer’in tertib ve techiz buyurdukları bir orduda asker olarak
bulunuyordu. Ordunun, nehirden İran tarafına geçtikten sonra askerler kaçmasın
diye köprüyü yıktırtan kahraman bir kumandanları vardı. Kumandanları Ebû Ubeyd
b. Mes’ud genç ama cesur bir delikanlıydı. Sasaniler, daha önce hiç görmedikleri
korkunç fillerle Arapların karşısına çıkınca İslam ordusunda bir bozulma
yaşandı. Filler bir taraftan Müslüman askerlerin atlarını ürkütüp kaçırmaktaydı.
Bütün bunlara rağmen genç kumandan geriye çekilmeme konusunda diretmekte,
kıyasıya savaşmaktaydı. Nitekim ordusuna cesaret vermek için atından indi ve
yalın kılıç fillerin hakkından gelmeye çalıştı. Ne var ki fillerin ayakları
altında kaldı. Dönüp ordusuna baktığında onların nehre doğru kaçıştıklarını
gördü. En tiz perdeden bağırdı: “Askerlerim, kaçmayın ben buradayım!”
İşte Sa’d b. Ubeyd de o vakada, bozulan orduyla birlikte geriye çekilmiş ve
sonra Medine’ye dönmüştü. Ne var ki içinde derinden derine ızdırap duymaktaydı.
Muharebe meydanından ayrılmanın ızdırabı…
لَآ اُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيٰمَةِۙ وَلَآ اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ
“Kıyamet gününe yemin ederim. Kendini kınayan nefse yemin ederim.” (Kıyâmet
Sûresi, 75/1-2)
Ah, insan şu sırrı anlayabilse, bütün hareket ve davranışlarını tenkit etme
izzetini bir gösterebilse!
Ah, benim her hareketim fena diyebilse… Mesele halledilecektir.
Bu millet de harp meydanında, meşakkat altında kaçmayan ve “Ben burdayım!”
diyecek fedaisini beklemektedir…
Çünkü Allah, kendi nefsini levm edenleri, kendisini kritik edenleri methediyor.
Allah “Lâ uksimu biyevmi’l-kıyame…” buyurarak “Ben, yaptığı fenalıklardan dolayı
ızdırap duyanların adına yemin ediyorum.” buyuruyor.
İşte bu büyük zat böyle bir ızdırapla yol arıyor.
Ömer’in ona iltifatları oluyor, onu teselli ediyor… Sen hafızsın… Sen bize
lâzımsın… diyor.
Fakat o, bir muharebe meydanı arıyor ki gitsin ve orada can vermek suretiyle
daha önceki kaçışının bedelini ödesin. Nihayet bir muharebe için Ömer’den izin
koparıyor. Tıpkı daha önce şehit olan komutanı gibi o da fillerin ayakları
altında savaşa savaşa ruhunu teslim ediyor. “İşte şimdi oldu bu iş, diyor, işte
şimdi oldu. Yoksa ben, Allah düşmanlarının hücumu karşısında bulunmam icap
ederken mevkide sebat göstermedim. Bu hata ile Allah’ın huzuruna çıksaydım
gideceğim yer cehennemdi benim… İşte şimdi oldu bu iş.”
Muhterem Müslümanlar!
İman sebat demektir. İman değişmeme demektir. İman rüzgâr hangi taraftan eserse
essin dimdik durma demektir. Kimseden korkmama, kimseye boyun eğmeme, Allah’a
yâr olma, Resûlullah’ın arkasından gitme, sadece Kur’ân’ın emrini emir olarak
öpüp başına koyma ve onu baş tacı yapma, onunla çelişen, İslamî hakikatlerle zıt
düşen ne kadar mesele varsa hepsine sırt dönmedir.
Ben, Allah’ıma darılan, Peygamberime küsen, Kur’ân’ımı tanımayan herkese sırtımı
dönüyorum, bütün kâinat bunu görsün ve duysun, deme izzetini göstermedir.
İmandaki sebat budur.
En basit hâdiseler bizi bulunduğumuz mevkiden geri döndürmemeli. Fillerin
ayakları altında ezilmeden, etimiz kemiğimize karışmadan geriye çekilirsek
Allah’ın huzuruna sadece arkada günahlar içinde bir nesil, günahkâr bir dünya
bırakıp gitmiş olacağız.
Şimdi dikkatinizi istirham ediyorum!
Bir hafta geçirdik ve yine bir cuma gününü idrak etmiş bulunuyoruz. Ömrümüz var
ise bu vaziyetimizle, bu hâlimizle daha birçok cumalar, birçok ramazanlar,
birçok kandiller geçireceğiz. Bunları sadece bir kısım rutin işlerle
kutladıklarını iddia edenler ancak kendilerini aldatacaklardır.
Biz böyle bir günde, Cenab-ı Hak için din-i mübin-i İslam için Resûlullah için
bir şeyler yapmış nuranî bir cemaat olarak Allah’ın huzuruna gelebilseydik
ellerimizi kaldırıp “Ya Rabbi! İşte bu kadarcıkla geldik, kusurlarımızı affeyle
ve bu mevzuda bizleri sabitkadem eyle.” diyebilmeye de hak kazanırdık. Bununla
beraber Cenab-ı Hakk’ın kapısı sonuna kadar insanlara açıktır. İnsanlar,
bugünden itibaren kendilerine dönse, İslam’ı harfiyen kabul etse Cenab-ı Hak
yine onları affedecektir.
Muhterem Müslümanlar!
Cuma’ya gelen şu cemaat cuma vaktinde inandığı Allah’a diğer günlerde de
inansın, cuma günü camide dinlediği Kur’ân’a diğer günlerde de inansın, evinin
içinde de inansın, eşiyle, çoluk çocuğuyla gezmeye gittiği zaman da ona inansın.
Bazen inanma bazen inanmama; bazen sarhoş olup bazen ayık kalma gibidir. Bazen
gaflet içinde olup bazen şuurlu hareket etme gibidir. Müslüman şuurlu demektir.
Müslüman düşünen demektir. Attığı adımı bilen demektir. Aydınlıkta yürüyen
demektir. Bir Müslüman, her zemin ve her şartta daima Kur’ân’a inanmalı, daima
camide olduğunu hissetmelidir. Daima “İnandığım Allah vardır.” demelidir. Daima
“Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) benim sertâc-ı ibtihâcımdır, baş
tâcımdır.” hakikatine bağlı kalmalıdır.
Meseleleri yanlış açılardan ele almak suretiyle kendi kendimizi aldatmayalım. Şu
günden tezi yok, Allah’ın huzuruna şu andaki gibi gelelim. Şu camiler de beş
vakit içlerini dolduran bir cemaat görsün. İnanın; camileri böyle doldurduğunuz
zaman birbirinizi şarj edeceksiniz, besleyeceksiniz ve birbirinize yardımcı
olacak, birbirinizi takviye edeceksiniz. Beraber ağlayıp beraber gülecek ve
böylece beraber yaşamış olacaksınız. Allah’ın rahmetinin cemaatle beraber
olduğunu unutmayalım. Resûlullah’ın şefaatinin cemaatle beraber olduğunu
unutmayalım.
Cami Müslümanların toplandığı yerdir. Camide toplanalım, camide Allah diyelim,
camide Resûlullah diyelim, işte o zaman bütün meselelerimiz tereyağından kıl
çeker gibi kolaylıkla halledilecektir. İşte o zaman Cenab-ı Hakk’ı Gafûr ve
Rahîm bulacağız.
Allah taksiratımızı affeylesin. Bugünden itibaren artık günah işleme zilletinden
bizleri masun ve muhafaza buyursun. Her hususta rıza-i âlîsini tahsil maksadıyla
gayret ve hamlede bulunanlardan eylesin.
Biz bu halimizden bîzarız. Halimiz hoş değil. Cenab-ı Hak, “Bana nasıl bir
kullukla geldiniz?” dediği zaman diyecek hiçbir cevap bulamıyoruz.
“Ne yaptınız şu bir sene içinde, bağırdınız, çağırdınız, yırtındınız da ne
yaptınız?” derse ve biz de “Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede, toplumsal hayatta
yeni yeni günahlarla Senin huzuruna geldik.” dersek ne olacak bizim hâlimiz?
Cenab-ı Hak böyle bir edepsizliği bizlere işletmesin. Bizi Kendisinden
ayırmasın. Bizi, fillerin ayakları altında ezsin ama yine de Kendisinden
ayırmasın.
Yâ Rabbi! Senden ayrılacak kalbimiz varsa, aile efradımız varsa, işte Sen şu
dünyayı yık başımıza, yıldızları bağı kopmuş tespih tanesi gibi dök üstümüze,
bunların nizamlarını alt üst et, hepsini hâk ile yeksân et, fakat kalbimiz
Seninle beraber olsun. Senden mahrum olduktan sonra ebedî hayatta Seni
bulamadıktan sonra biz böyle bir hayatı istemiyoruz. Her Müslüman böyle düşünür.
Böyle düşünün ve böyle yaşayın.
Ölmeden, ezilmeden, yıldızlar başınıza dökülmeden siz şeytanınızın semasını
katın karıştırın, nefsinizi alt üst edin ve bütün fena duygularınızı
ayaklarınızın altına alın, çiğneyin. Böylece iman selameti, ruh selameti,
cemiyet ve cemaat selameti ile Rabb-i Kerîmimizin huzuruna çıkmış olalım.
20 Ekim 1967, Kestanepazarı
60 İbnü’l-Arabî, Muhâdaratü’l-ebrâr ve müsâmeratü’l-ahyâr, 2/179.
Kendimizi Bulma
اَلَّذ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَـكُمْ
فَاخْشَوْهُمْ فَـزَادَهُمْ ا۪يمَاناًقوَقَـالُوا حَسْبُـنَا اللهُ وَنِعْمَ
الْوَك۪يلُ
“Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine, ‘İnsanlar size karşı ordu
toplamışlar, onlardan korkun.’ dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve
‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!’ dediler.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/173)
Muhterem Müslümanlar!
Her şeyi Allah’ın koyduğu yere koymak, adalet ve istikamet içinde bulunmanın
ifadesidir. Allah’ın koyduğu yerlerin dışına koymak ve onun dışında kullanmak
ise zulmün ve haksızlığın ifadesidir.
Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de genel olarak insana ve insanların kendi
aralarındaki sınıflara yer ayırmış ve bu konuda yol göstermiştir. İslam,
herkesin ve her şeyin yerli yerince olmasını dilemiştir. Binaenaleyh Allah’ın
istediği istikamette davranma; adaletin, hakkaniyetin, dürüst yaşamanın
ifadesidir ve Cennet’e gideceklerin yolu ve yordamıdır.
Allah’ın gösterdiği istikametin dışında yol alma ise haksızlığın, zulmün ve
Allah’a karşı gelmenin ifadesidir.
Cenab-ı Hak bizi nasıl istiyor, himayemizde bulunan kimseleri nasıl istiyor,
işlerini evirip çevireceğimiz kimseleri nasıl istiyor… Bütün bunları Allah’ın
istediği istikamette yapmak Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmaya vesile olur.
Bütün bunlarda Cenab-ı Hakk’ın emirlerine zıt davranış içinde bulunma, bizi
dünyada da âhirette de hüsrana mahkûm eder.
Allah, insanı nasıl istiyor, müminin mümine karşı nasıl bir vaziyet takınmasını
istiyor, himayesinde olan kimselere karşı nasıl davranmasını istiyor… İşte
mümin, bütün bu istekler karşısında kendi şuuruyla kendini bulacaktır. Kendini
bulma en mühim meseledir. Kendini bulmaya göre istikamet üzere yaşamaya
başlayacak, kendini bulmanın ışığı altında işlerini yapmaya çalışacaktır. Bir
insanın, Allah’ın emir ve iradesine uymadan kendisini bulmasına da imkân yoktur.
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi arkasında gelişigüzel, dağınık
bir cemaatin vücuda gelmesini hiç arzu etmiyordu. O, yapacağı şeyleri çok iyi
bilen kimselerden bir cemaat teşekkül etsin istiyordu. Bunun anahtarı ise “Lâ
ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” hakikatinin kalbe söylettirilmesi, ruhta
işletilerek kabul edilip benimsenmesiydi.
Onun için görüyoruz, harbe giderken insanlar arkasından koşuyor ve diyordu ki:
“Ey Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)! Müsaade edersen ben de katılayım.
Seninle beraber bu cihada ben de iştirak edeyim.” O ise, “Sen ‘Lâ ilâhe illallah
Muhammedün Resûlulluh’ diyor musun?” diye soruyordu. Aksi takdirde onu orduya
kabul etmiyordu. Zira cemaatin içine girecek kimse esasen “Lâ ilâhe illallah
Muhammedün Resûlullah”ın manasını bilmeli, onu anlayıp kalbine koymalıydı. Böyle
olmayan bir insanın kendini bulmasına ve bilmesine imkân yoktur.
Kendini bulan insanla iş yapmak rahattır. Zira kendini bulan bir insan ölümden
korkmaz. Kendini bulan bir insan, üzerine yüklenen vazifeyi, hatta o vazifenin
en küçüğünü bile hassasiyet ve titizlikle yerine getirir. Ama kendini bulamamış
bir insanın sırtına Cennet’i yükleseniz, cehennemin içinde bile onu sırtından
atar, sonuna kadar taşımaz. Allah Resûlü’nün etrafındaki herkes kendini
bulmuştu. Asrımızın kendini kaybetmiş insanının bunu anlaması çok zordur.
Kendi kendine çekidüzen verme, âmir olan Allah’ın emirleri karşısında hiçbir
kanunî müeyyideye ihtiyaç duymadan doğrudan doğruya hizaya girme… İnsanlara
karşı dışardaki tavrı içte de yorganın altında da hiç kimsenin olmadığı çölde de
devam ettirme…
Toplum içinde utanıp sakındığı fenalıkları tek başına kaldığı zaman da aynı
hassasiyet ve aynı titizlikle yapmama, iyiliklere sımsıkı sarılma, fenalıklardan
da fersah fersah uzak durma… Bunlar, kendini bulmuş insanın davranışlarıdır.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem),
اَللَّهُمَّ اجْعَلْ سَرِيرَتِي خَيْرًا مِنْ عَلَانِيَتِي وَاجْعَلْ عَلَانِيَتِي
صَالِحَةً
“Allah’ım! Gizli hâllerimi, görünen hâlimden daha hayırlı yap ve görünen hâlimi
de ıslah eyle.”61 buyuruyor.
Böylesine dışla iç arasındaki zıtlık kalktığı; iç ve dış birliğine ulaşıldığı
zaman insan kendini bulmuş demektir.
O zaman insanın tek başına kalması ile insanların içinde olması fark
etmeyecektir. Yalnız olduğu zamanlarda ibadetlerinde gösterdiği hassasiyet ve
titizlik ile insanların içinde gösterdiği hassasiyet ve titizlik aynı olacaktır.
İki farklı ruh taşımaktan kurtulacak, bir ruh taşıyacak, bir anlayış içinde
bulunacaktır. İşte o zaman her mesele gayet kolay olur. İşte o cemaat cihanı
fetheder. İşte o cemaat, Allah’ın onlara kazandırdığı izzetle İslam’ın aziz
olduğunu bütün âleme duyurur. Bununla beraber kendini bulamamış, sürekli
karşılarına yaptırımlarla çıkıp ihtarlarla, “Dur, öyle gitme, orası yanlış,
burası doğru!” demek zorunda kalacağın bir cemaat ağır işleri yapamaz, büyük
işlerin altından kalkamaz.
Kendini bulmayla ilgili Allah Resûlü’nün Süheyb hakkında söylediği şu söz ne
güzeldir: “Süheyb ne güzel kuldur; Allah’tan korkmasaydı bile yine de isyan
etmezdi!”62
Allah Resûlü, bu sözüyle yukarıda bahsettiğimiz hususa dikkatlerimizi çekiyor.
O, gizlisi açığı bir olmanın sırrına ermiş, iki türlü yaşamadan kurtulmuş, gizli
ve açık birliğine ulaşmıştır.
Allah’ın Resûlü bizzat kendisi için “Allah’ım, gizlimi açığımdan daha iyi yap!”
derse biz nasıl demeli, nasıl düşünmeliyiz, onu insaflıların insafına
bırakıyoruz.
Bir gün Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), saadet hücresinde
dinlenmektedir. Mescidin bir köşesinde birbirleriyle münakaşa eden iki sahabinin
sesini işitir. Her devirde insanlar arasında olagelen şeylerdendir ve gayet
normaldir ama kendini bulmuş bir insana bakın ki nasıl hizaya geliyor.
Bunlardan bir tanesi Uhud kahramanlarından ve Tebük hâdisesinde de geriye kalan,
Kur’ân’ın tabiriyle “Muhallefîn”den olan Ka’b b. Mâlik’tir. Diğeri de yine çok
şerefli bir sahabidir. Aralarında cereyan eden bir alışverişten ötürü
tartışmaktadırlar. Ka’b alacaklı, diğeri de verecekli konumdadır.
Allah Resûlü, saadet hücresinde bir müddet bu münakaşayı dinler ve biraz sonra
da Ka’b’ın ifadesiyle perdeyi kaldırır, mübarek başını uzatır ve Ka’b’a
seslenir:
– Ey Ka’b!
– Lebbeyk yâ Resûlallah! Emret ey Allah’ın Resûlü!
Onlardan birisi muhakkak daha insaflıydı. Onun için Allah Resûlü Ka’b’a
seslendi. Bu gibi meselelerde bizim için bir düstur, bir kaidedir; daima aklı
başında olana, insaflı olana hitap edilir, diğeri haklı görülür, böylece
münakaşa kökünden halledilmiş olur.
Resûlullah buyurur:
– Ey Ka’b! Sen borcunun bir kısmından vazgeç. Bir taraftan da yarısından
vazgeçmesi için eliyle Ka’b’a işarette bulunmaktadır.
Allah Resûlü der de Ka’b yapmaz mı?
Biraz sonra borçlu kimse kendisine terettüp eden miktarı öder. İkisi de boyun
eğerek Allah Resûlü’nün huzuruna gelir.
Kendini bulmuş insan için tatbiki istenen meseleleri yerine getirmek o kadar
kolaydır ki Allah Resûlü’nün bir tek sözü kâfi gelir. Bununla beraber karşıdaki
insan inatçı olsaydı Allah Resûlü’ne karşı gelecekti. Bu işin edebini, erkânını
öğrenememiş kişi, huzurun edebini bilemeyecek ve hatası hem kendini hem de
yakınlarını etkileyecekti.
Evet, işte bu huzurun ebedini öğrenmiş, kendini bulmuş kimseler büyük işleri az
bir güçle yapar, Allah’ın tevfikiyle umulmadık yerde Cenab-ı Hakk’ın yaratacağı
muvaffakiyetlere, muzafferiyetlere mazhar olurlar.
Meselemiz budur bizim: Kendimizi bulmak, sonuna kadar inanmak, tir tir titremek,
Cenab-ı Hakk’ın bize teveccüh eden emirlerini ve fermanlarını alır almaz ânında
ve harfiyen yerine getirmek…
Bu ruh ve bu şuura sahip olursak her mesele çabucak halledilir. Bu ruhtan
uzaklaşıldıkça bu milletin başına Hazreti Ömer’i de getirseniz netice
değişmeyecektir. Resûl-i Ekrem de gelse evvela bu ruhu tesis etmeye
çalışacaktır. Diğer meseleler ondan sonra gelir.
Kendini bulmuş insanlardan biri de Bedir ashâbından Ebû’l-Yeser’dir. Bedir
ashâbı, Hülefa-i Raşidin veya Aşere-i Mübeşşere gibi olmasa da sahabe-i kiram
arasında önemli bir yeri haizdir. Allah Resûlü, Bedir ashâbı hakkında yapılan
eleştiriler karşısında, “Ne biliyorsunuz, belki Bedir’de bulunanların bütün
günahlarını Allah affedecektir?” buyurmuştur. Ebû’l-Yeser de bu kıymetlilerden
biriydi. Her nasılsa bir gün nefsine uymuş ve bir hata etmişti.
Bir bakış, bir öpme, bir lokma bazen insanı batırıverir. İnsanda bazı latifeler
vardır ki bu küçücük şeylerden biriyle bir kere yıkıldı mı bir daha da
doğrulamaz, Allah muhafaza buyursun.
Kendini bulmuş mümin, bataklıkta geziyor gibi ayağını yere hassas basar.
Esasında Ebû’l-Yeser hayatını bu hassasiyet içinde yaşamış, ama her nasılsa bu
hâdisede bir anlık nefsine yenilivermiş; ne var ki bir müddet sonra içi içine
sığmaz hâle gelmişti. Affedemiyordu kendisini. Gitti, gizlice Hazreti Ebû
Bekir’in kapısını çaldı ve meseleyi ona anlattı. Dedi ki: “Ben böyle bir hata
yaptım, ne olacak şimdi benim hâlim? Allah’tan başka kimse bilmiyor bunu.”
Kendini bulmuş insanın gizlisi açığı birdir. Hazreti Ebû Bekir ona, bu meseleyi
içinde tutmasını, kimseye anlatmamasını tavsiye etse de bu tavsiyeler onun
kalbine su serpecek mahiyette değildi.
Bu hususta kılı kırk yaracak âdil bir insana, Ömer’e gidip sorayım, diye karar
verdi. Gitti, Ömer’in kapısını çaldı. Ondan da benzer tavsiyeleri işitti. Ömer
de “Bu meseleyi kimseye açma, kendini rüsvay etme, Allah affeder.” diyordu.
Ebû’l-Yeser şerefli bir sahabiydi ve Allah Resûlü’nün de sevdiklerindendi. O
yine de kendisini affedemiyordu. Sonunda karar verdi, mescide gitti. Resûl-i
Ekrem orada oturuyordu, yalnızdı, O’nun yanına sokuldu, yüzüne bakamıyordu.
Derin bir kalb ızdırabı, derin bir tahassür içinde meseleyi O’na anlattı. Aradan
dakikalar geçti. Allah Resûlü başı aşağıda hep sessiz duruyordu. Başını kaldırıp
da ona iyi ya da kötü herhangi bir şey söylemedi. Ebû’l-Yeser’in içini bir
ümitsizlik kaplamaya başladı; “Acaba Resûl-i Ekrem beni kabul etmeyecek mi?
Acaba bu mesele beni batırdı mı?” diye düşünüyordu.
Biraz sonra vahyin Resûl-i Ekrem’e geldiği sıradaki ağırlık hissedildi. Vahiy
indikten sonra Resûl-i Ekrem tebessüm etmekteydi. Şu âyeti tilavet etti:
وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ طَرَفَىِ النَّهَارِ وَزُلَفاً مِنَ الَّيْلِۘ اِنَّ
الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّــٔاَتِۘ ذٰلِكَ ذِكْرٰى لِلذَّاكِر۪ينَۚ
“Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın saatlerinde namaz kıl. Zira
iyilikler kötülükleri siler, giderir. Bu, düşünüp ibret alanlara bir
nasihattir.” (Hûd Sûresi, 11/114)
Gündüzün iki tarafında ve bir parça da gece Allah’a ibadet edin, namazlarınızı
kılın. Bu beş vakit namaz, sizin yaptığınız küçük günahlara kefarettir. Allah
hasenatı, iyilikleri seyyiata, günahlara, kötülüklere kefaret yapar.
İyiliklerinizle kötülüklerinizi yıkar ve kötülüklerinizi iyiliklere çevirir. Şer
yapma ve günah işleme kabiliyetinizi hayır yapma kabiliyetine inkılap ettirir.
Ebu’l-Yeser sevinçle, “Yâ Resûlallah, bu hüküm sadece bana mı aittir?” diye
sordu. Allah Resûlü, “Ümmetimin hepsi bu hükümden istifade eder.” buyurdu ve
devam etti: “Beş vakit namazı huzurla eda ediyorlarsa, gece ve gündüz namaz
kılıyorlarsa, yanlarına uğrayan melekler onları sürekli benim huzurumda
buluyorsa bu hükümden hepsi faydalanabilir.”
Cenab-ı Hak bizi de o halkaya dâhil buyursun, ondan istifadeye muvaffak eylesin.
Kendini bulmuş mümin, düştüğü yerden kalkmasını bilir.
Kendini bulmuş, bilmiş mümin düştüğü yerde müracaat edeceği yeri bilir.
Kendini bulmuş mümin, hayatta birliğe ulaşmış kimsedir, o dual yaşamaz, gecesi
nasılsa gündüzü de öyledir onun. Binaenaleyh يَوْمَ تُـبْلَى
السَّرَٓائِرُ yüzünü kızartacak, kendisini mahcup edecek bir şeyi yoktur onun.
يَومَ تُـبْلَى السَّرَٓائِرُۙ فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةٍ وَلَا نَاصِرٍۘ
O gün bütün sırlar defter defter, safha safha, sayfa sayfa ortaya dökülecek,
kiminin, yüzünü kızartacak nice gizli şeyler saçılacaktır. Mümin, şuuruyla,
idrakiyle böylesine bir hassasiyetle yaşamışsa, iki türlü yaşamadan kurtulmuşsa,
Allah’ın tevfik ve inayetiyle, onun yüzünü orada kızartacak, kendisini mahcup
edecek bir durum hâsıl olmayacaktır. Cenab-ı Hak enerjimizi bu noktaya harcamaya
bizleri muvaffak etsin.
Âmîn.
22 Şubat 1974, Alemizade Sırönü Camii, Edremit
61 Tirmizî, daavât 124; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 6/104.
62 Fahruddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb 2/74; es-Suyûtî, et-Tedrîbü’r-râvî 2/175;
Aliyyü’l-Kârî, el-Esrâru’l-merfûa s.372.
İffetli Yaşama
يَآ اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ
شُعُوباً وَقَـبَآئِلَ لِتَعَارَفُواۘ اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ
اَتْقٰيكُمْۘ اِنَّ اللهَ عَل۪يمٌ خَب۪يرٌ
“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp
sahip çıkmanız için milletlere, sülalelere ayırdık. Şunu unutmayın ki Allah’ın
nazarında en değerli, en üstün olanınız, takvada (Allah’ı sayıp haramlardan
sakınmada) en ileri olandır. Muhakkak ki Allah her şeyi mükemmelen bilir, her
şeyden hakkıyla haberdardır.” (Hucurât Sûresi, 49/13)
Muhterem Müslümanlar!
Cenab-ı Hak insanlardan yapamayacakları bir şeyi istememiş, onların sırtlarına
takat getiremeyecekleri ağırlığı yüklememiştir.
Her fert, Allah’ın emirleri karşısında vaziyetini gözden geçirdiği zaman
emredilen her şeyin yapılabilir cinsten olduğunu muhakkak görecektir.
Bu emirler teklif-i mâlâ yutak, güç yetirilemeyecek, altından kalkılamayacak
şeyler olmadığı gibi kalbî ve ruhî hayatımızın kayyumudurlar; bizi canlı
tutarlar.
Kalbî ve ruhî hayatta mesafe kateden kimseler için cennete girip orada
nimetlerden istifade etmektense burada kalıp Cenab-ı Hakk’ın emirlerini yaşamak
tercih edilen bir husustur.
Allah (celle celâluhu), “Harama bakmayacaksın!” dediği zaman bu, insanın
yapamayacağı bir şey değildir. Hakeza “Kötü şey söylemeyeceksin!” emri insana
teklif-i mâlâ yutak değildir. “Fena şeylere kulak kabartmayacaksın!” diyerek
yine altından kalkılamayacak bir emirde bulunmamıştır. Bütün bunları, Allah’ın
tevfik ve inayetiyle, insan rahatlıkla yapabilir.
Allah’ın bize emrettiği bu hususlar, yukarıda da vurgulandığı gibi aynı zamanda
maneviyatımızı ayakta tutan, ruhî hayatımızda dengeyi sağlayan şeylerdir.
Allah’ın bu emirlerine muhalefet, insanda ruhî dengesizlik hâsıl eder, toplum
içinde buhran oluşturur. Daha sonra biz tatmin olmak, dengeyi bulmak için daha
başka gayrimeşru yollara tevessül ederiz. Hâlbuki tatmin olma, huzura kavuşma
adına atılacak gayrimeşru her adım, bize yeni yeni huzursuzlukların kapısını
açacaktır.
Bütün buhranlarıyla, bütün ızdıraplarıyla topyekûn dalalet ve küfür dünyası
meydandadır, başka delile ihtiyaç yoktur. Öyleyse bizim ruhî huzurumuzu, kalbî
ve hissî dengemizi temin edecek yegâne şey, Cenab-ı Hakk’ın emir ve
nehiyleridir:
Emirler dairesi içinde, Allah’ın emrettiği her şeyi harfiyen yerine getirme…
Yasaklar dairesi içinde Allah’ın yasak ettiği her şeyden sakınma…
İşte o zaman insan tam formuna girmiş, tam kendini bulmuş olacaktır.
Dikkat edin! Bir haramı alışkanlık hâline getirmiş bir insan, sair hususlarda
dengeli olsa dahi genel anlamda dengesizdir, mecnundur.
Emirler dairesi içinde Allah’ın emirlerinin pek çoğunu yaptığı hâlde bir kısmını
yerine getirmeyen insan da dengesizdir. Çünkü kâinatta denge isteyen Allah, yüce
kelâmında en mühim esasın nizam ve mizan olduğunu söyler.
Gökler bu nizama göre hareket etmekte, galaksiler bu nizam dairesi içinde
dönmektedir. En küçük âlemde atomlar bu nizam dairesi içinde hareket etmektedir.
Allah’a başkaldıran, bu nizamı nazar-ı itibara almayan, bu nizama ayak direten
insan sadece mecnundur.
Allah, kâinattaki nizam üzerinde nazarlarımızı gezdiriyor, nizamın ehemmiyeti
üzerinde duruyor ve nizamı bize bir nimet olarak takdim ediyor. Nimet olarak
takdim ettiği pek çok şeyi saydıktan sonra, “Ey insanlar ve cinler, şimdi
Allah’ın hangi nimetini yalanlıyorsunuz?” dediği sure-i Rahman’ın başında bize
ısrarla mizanı ve dengeyi anlatıyor.
Evet, emirler dairesinde ihmalcilik yapan adam, nizamsızlık âlemi içine
girmiştir. Nehiyler, yasaklar dairesi içinde yapmaması gereken şeyleri yapan
insan, yine nizamsızdır, dengesizdir. Nizam, denge ve düzen; emirler ve
nehiylerden ibaret olan takva dairesi içinde Cenab-ı Hakk’ın bütün emirlerine ve
nehiylerine itaat etmekle olur. Allah bizi itaat edenlerden eylesin.
Bunlar yapılmayacak cinsten şeyler değildir. Bir insanın meşru dairedeki
zevkleri, lezzetleri keyfine kâfidir, harama girmeye ihtiyaç yoktur.
Müminler olarak iffetli olacaksınız. Hissiyatınız, hevesatınız galeyana geliyor,
iffetinize mâni oluyorsa o zaman izdivaç yapacaksınız. Bu imkâna sahip
değilseniz o zaman oruç tutacaksınız. Kendinizi biraz çekip çevirecek,
adımlarınızı Allah’a hesap vereceğiniz âna göre atacaksınız.
Unutmayınız ki, uğradığınız ve uğrayacağınız pek çok menzilden bir menzildir bu
dünya. Bu dünyada siz bir misafirsiniz. Nerelerden geldiğinize hiç baktınız mı?
Bu hâle sizi Allah peyderpey getirdi:
Sizi ilk defa atomlar âlemine soktu, var etti. Sonra cisimler âlemine soktu,
terkip yaptı. Sonra sizi insan yaptı, dünyaya gönderdi. Burada da durmayacak,
yarın kabre gideceksiniz. Berzaha uğrayacak, mahşerde hesap verecek ve sırattan
geçeceksiniz. Ya Allah’ın rıza ve rıdvanına nail veya gazabına dûçâr
olacaksınız.
İşte böyle bir misafirlik durumuna göre hareket etmeli, hesap vereceğiniz
düşüncesiyle adımlarınızı atmalısınız. Dünya hesaplarına göre değil, iktisadî
iniş ve çıkışlara göre değil, Allah’ın rızasına göre, O’na vereceğiniz hesaba
göre adımlarınızı atmalısınız.
Öyleyse her hususta nefsinizi frenlemeli, iffetli yaşamaya, namus âbidesi hâline
gelmeye çalışmalısınız. Böylece Allah’ın istediği nizamı bozmamış olacaksınız.
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün nabızları yoklar, bütün
gönüllere bakar, herkese durumlarına göre bir şeyler söylerdi.
Hele ashâb-ı suffe vardı ki Allah Resûlü’nün devrinde bunların vazifeleri, hadis
öğrenmek, Kur’ân-ı Kerim’i ezberlemek, gerektiği zaman cihada iştirak etmek ve
gece gündüz ibadet ü taatle meşgul olmaktan ibaretti.
Ebû Hüreyre onların en başta gelenlerindendi. O, ashâb-ı suffeyi şöyle
anlatıyor: “Aleyhissalatü vesselam henüz hayattayken yetmişin üstünde insan
tanıyorum ki bunların giyecek doğru dürüst elbiseleri yoktu. Ortasından
deldikleri bir peştemali başlarından geçirirler, namazda eğilip kalktıkça
açılmasın diye sürekli önlerini ve arkalarını tutarlardı. Namazlarını ancak öyle
eda ederlerdi. Tamamen kendilerini Allah’a vermişlerdi. Bunların dünyalık bir
dert ve endişeleri yoktu. Hepsi iffetli, hepsi namus âbidesi idi.”
Ensardan hiç kimse bir şeyi Allah Resûlü’ne sormadan yapmazdı. Neye kadar
sorarlardı? Tarlalarına atacakları tohuma kadar sorarlardı. Zira Allah’ın
Peygamberi her şeyi en iyi bilirdi. O kanaatleri, o iman ve o iz’anları vardı.
Bizim iman, kanaat ve iz’anımız da o yöndedir. Allah devam ettirsin.
Kızlarını kocaya verecekleri zaman sorarlardı. Eşiyle geçimsizlik yaşayıp
boşanmak isteyenler gelir sorarlardı. Ağaç aşılayacakları zaman bile sorarlardı.
Aşılayalım mı aşılamayalım mı? Her şeylerini sorarlardı. Hele kızlarını
evlendirme hususunda Allah Resûlü’ne sormadan, O’nun münasip göreceği yere
vermesini teklif etmeden asla izdivaç yaptırmazlardı.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) birgün ensardan bildiği bir zatın
kapısına gitti ve ona, “Kızınıza talibim.” dedi. Onlar da kızlarını, Allah’ın
Resûlü bizzat kendisine istiyor sandılar. Bu isteği hüsn-i kabulle karşıladılar
ve çok memnun oldular. Kendi kızlarını ezvac-ı tahiratın arasında görmek, bir
anne-baba için büyük bir payedir. Zira kızları kıyamete kadar bütün müminlerin
anası olacaktır. Allah Resûlü, “Ancak ben kızınızı kendime istemiyorum, onu
Cüleybib’e istiyorum.” buyurdu.
Cüleybib genç bir Müslümandı. Çok meziyetleri vardı, fakat kadınlar konusunda az
zaafı vardı. Kadınlarla oturur, kadınlarla konuşur, kadınlarla muaşeretten
çekinmezdi. Yabancı kadınlarla bir çatı altında oturmaktan çekinmezdi. Ve bu
durum ashâp tarafından da az çok bilinirdi. Bu sebeple insanlar ona iyi bir
gözle bakmazlardı. Allah Resûlü, onun bu yarasının nasıl tedavi edileceğini
biliyordu, onu evlendirmek lazımdı. Cüleybib’in adını duyan kızın babası
ensardandı. Allah Resûlü’ne hayatında hiç hayır demeyen bir topluluktu ensar.
Allah Resûlü onların gönlünü öyle fethetmişti ki Mekke’nin fethinden sonra
ensar, “Resûlullah bundan sonra Mekke’de kalır mı?” diye endişe edince onların
bu endişesini bertaraf etmek için “Vallahi bütün halk bir vadiye ensar da başka
bir vadiye gitse ben yine ensarın gittiği vadiye giderim.” demişti.63 Adam, “Yâ
Resûlallah, ben bir de anasına danışayım.” dedi.
Kızın anasına mevzuyu açtı. Ancak kızın annesi Cüleybib’in adını duyduğu zaman
tereddüt geçirmeye başladı. Allah Resûlü istedikten sonra olur, olur ama
kadınlarla oturup-kalkan bu adama da kız verilir mi ki? Tereddüt ediyordu.
O sırada ana-babasından daha fazla iman içine oturmuş o mübarek kızın sesi gelir
içeriden.
“Resûl-i Ekrem bir şey mi istedi sizden?” diye sordu anne-babasına. Cevap
verdiler: “Allah’ın Resûlü seni Cübeybib’e istiyor!” Kız, “Siz Resûl-i Ekrem’in
istediği istikamette hareket edin. Vallahi, Allah beni zayi etmez, ben öyle
inanıyorum.” dedi.
Allah Resûlü’ne bu derece bağlılık, bir ailenin efradının ruhlarına işlemişse o
aile bahtiyardır ve mesuttur.
Allah Resûlü geldi, bu izdivacı gerçekleştirdi. Cüleybib de artık iffet dairesi
içine girmiş, namuslu, mesut bir aile reisiydi. O, ailesinden memnundu; ailesi
de ondan.
Aradan birkaç gün geçmişti ki bir gaza oldu. Cüleybib de yeni evli olmasına
rağmen cihattan geri kalmak istemedi ve Allah Resûlü ile birlikte yola çıktı.
Gaza bittikten sonra Allah Resûlü, “Cüleybib’i göremiyorum!” buyurdu.
Araştırdıklarında Cüleybib’i son nefesini verir bir hâlde buldular. Müşriklerden
yedi kişinin arasında, yerde yatıyordu. Hepsinin hakkından gelmiş ancak en son o
da şehit olmuştu. Resûlullah, sahabinin gıpta bakışları arasında Cüleybib’in
mübarek başını kolunun üzerine aldı. Cüleybib son dakikalarını yaşıyordu. Allah
Resûlü de gözyaşlarıyla onun yüzünü yıkıyordu. Allah Resûlü şöyle buyurdu:
“Cüleybib bendendir, ben de ondanım. Yedisinin hakkından gelmiş, sonra şehit
olmuş!”64
Herkes Cüleybib’in yerinde olmak istiyordu. Zira “Cüleybib bendendir.”
buyuruyordu Allah Resûlü, “Ben de ondanım!”
Muhterem Müslümanlar!
Fıtrat dairesi içinde, şeriat-ı fıtriye kanunları içinde Cenab-ı Hakk’ın tahmil
ettiği, yüklediği şeyler bize ağır değildir, hepsini yaşama yolları vardır.
İffet dairesinin dışına çıkmaya lüzum yoktur.
Gayrimeşru dairedeki her zevkin arkasında binlerce elem vardır, keder vardır, iç
burkuntusu vardır. Meşru dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifa etmek akıllı insan
kârıdır. Resûl-i Ekrem bu izdivaç muamelesi ile bunu bize göstermiştir. Ders
alıp, ibret alıp istikamet kazanmaya Allah bizleri muvaffak kılsın.
Kur’ân-ı Kerim inananlara buyuruyor ki: Nefislerinin isteklerinden biraz
kıssınlar, nefislerini biraz gemlesinler, biraz riyâzet yapsınlar, biraz ibadet
ü taate kendilerini versin, iffetli yaşasınlar. Bu şekilde yaşamaları imkânsızsa
izdivaç yapsınlar. Dinin hatırı için, İslam’ın izzet ve haysiyeti için,
Müslümanların haysiyeti için, iffetli yaşamak için ne lazımsa yapsınlar.
İffetimiz bizi var edecek. İffetimiz bizi ayağa kaldıracak. Kadınıyla erkeğiyle
yeniden diriltecek. Biz iffet sayesinde var olacak, iffet sayesinde dirileceğiz.
Allah bizi var etsin, diriltsin.
Âmîn.
22 Mart 1974, Alemizade Sırönü Camii, Edremit
63 Buhârî, meğâzî 56, temennî 9; Müslim, zekât 139.
64 Müslim, fezâilü’s-sahâbe 131; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/420, 421, 425.
Doğru Yolda Sebat Etme
وَاِنّ۪ى لَغَفَّارٌ لِمَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً ثُمَّ اهْتَدٰى
“Muhakkak ki inkârdan dönüş yapan, iman eden, güzel ve makbul işler ortaya
koyan, böylece doğru yola giren kimseyi de affederim.” (Tâhâ Sûresi, 20/82)
Muhterem Müslümanlar!
Dünyevî ve uhrevî saadetimiz Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın emirlerini harfiyen
yerine getirmeye bağlıdır. En doğru hayat, en dürüst yaşayış Kur’ân’da tarif
edilmiş ve yol-yordam olarak müminin önüne konmuştur. Bu doğru yolda yürüyen
kimse, doğruların varacağı yere varır. Eğri büğrü, zikzaklı yollar, doğruların
vardığı yurda, Allah’a ulaştırmaz insanı.
Doğruda ısrar nedir?
Allah’ın, insanın mahiyetine yerleştirdiği inat duygusunu, doğrulukta sebat
etmede kullanmak…
“Ayrılmayacağım bu doğru yoldan, dönmeyeceğim bu doğru istikametten!” demek…
İşte bu, dünyevî ve uhrevî semereleri netice verecektir. İnsan dünyada da
âhirette de mesut olacaktır.
İstikrarsız bir insanın ise semere elde etmesine, bir şeyler kazanmasına imkân
yoktur. Ne dünyada ne de ukbada…
Dünya-ukba, bir kitabın iki sayfası, bir hakikatin iki yüzü gibidir. Burada
sebat olmuyorsa ötede de semere olmaz.
Her meseleyi sebat halleder. Su, damlaya damlaya mermeri deler. Ferhat
manivelasıyla çalışa çalışa, sebat ede ede dağı dibe indirir.
İslam’da sebat, dünyevî ve uhrevî düğüm düğüm olmuş bütün meseleleri çözecek tek
âmil, tek etkendir.
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün tazyikler, bütün sıkıştırmalar
karşısında sebatı sayesinde muvaffakiyet ufkuna ulaşmıştır, Allah’ın kerem ve
inayetiyle.
Dünden bugüne o yolun bütün sadık erleri, sabır ve sebatlarıyla netice elde
etmişler, buna karşılık her gün yer değiştirenler, mevkiinde sebat etmeyenler
muvaffak olamamışlardır.
Korkan, korktuğu şeye maruz kalmış; dünyevî şeylerin arkasından koşan, koştuğu
şeyle imtihan olmuştur.
İslam’da sebat etmek… Allah Resûlü’nün sebat ettiği gibi sebat… Allah Resûlü’nün
sadık, vefadar dostları gibi sebat etmek… Bütün muvaffakiyetler buna
bağlanmıştır.
Bütün meseleleri ve bütün tarihi bir tarafa bırakarak İslam tarihinin çekirdeği
hükmünde olan Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatına bakalım.
Bahsedeceğimiz şu iki tablo bu konuda bize yol gösterecektir:
Tarihte tazyik görmüş insanları sıralayacak olursak listenin en başına Allah
Resûlü’nü yazmak icap edecektir. Cahiliye asrının bütün toslamaları Resûl-i
Ekrem’e olmuştur. Ne var ki sağdan soldan gelip çarpan bu şeyler O’nu yolundan,
vazifesinden çevirememiş, davasından vazgeçirememiştir. Amcasına yapılan
tazyikler, ondan Allah Resûlü’nü himaye etmekten vazgeçmesini istemeleri…
Bunların hiçbiri Allah Resûlü’nü sarsamamıştır. Yapılan tekliflere mukabil ayı
bir omzuna, güneşi de bir omzuna koysalar dahi bu davadan vazgeçmeyeceğini ifade
eden Allah Resûlü,65 bu hususta sabırlı ve kararlıydı.
Korkunç boykot hâdisesi dahi ne Allah Resûlü’nü ne de O’nun sadık erlerini
davalarından vazgeçirebilmiştir. Ebû Talip mahallesine sıkıştırılan müminler
çarşı, pazardan bir şey almaktan dahi mahrum edilmişlerdi. Sahabe uzun zaman
çarşıya pazara inememişti. İnenler dövülmüş, hakaret görmüşlerdi. Kız alıp verme
işinden dahi mahrum bırakılmışlardı. Çok büyük kimseler orada ademe, yokluğa
mahkûm edildiler, fakat bunlar müminleri davasından ve anlayışından
vazgeçiremedi.
Hatta hatırı sayılır bazı insanların himayesinde bulunan ve bu sebeple boykotun
dışında kalan kimseler dahi yer yer onların himayesini reddediyor, Kâbe’nin
önünde avazı çıktığı kadar bağırıyordu: “Beni şimdiye kadar falan himaye etti,
ben gayrı bundan öte Allah’ın himayesini tercih ediyorum, şahsın himayesini
istemiyorum!”
Bütün bu tazyiklere, sıkıştırmalara rağmen her geçen gün Müslümanların sayısı
artıyordu. Bünyan-ı mersûs, parçaları birbirine kenetlenmiş sağlam bir yapı gibi
yükseliyor ve Allah Resûlü’nün etrafında etten, kemikten bir kale hâlinde
varlıklarını ispat ediyorlardı. Böylesine bir dayanışma, böylesine bir sabır,
böylesine bir Hak’ta sebat etme, Allah’ın tevfik ve inayetiyle, onları muvaffak
kılıyordu.
Bütün bu baskılar karşısında, Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem)
yılmadan, usanmadan küfür ve dalaletten parça parça olmuş gönüllere iman ve
hidayet nuru götürmek üzere sağa sola koştururken görüyoruz. Mekkelilerin
kendisini kabul etmeyişleri karşısında Allah Resûlü başka ufuklar, başka vadiler
arıyordu.
Tazyikler Resûl-i Ekrem’i birkaç defa Mekke’den dışarıya çıkarıyor, ancak yine
O, mukaddes şehrin sinesine dönüyor, çile çekmeye, ızdıraplara katlanmaya devam
ediyordu.
Taif, yakın akrabalarının, tanıdıklarının bulunduğu bir yerdi. Orada soylu soplu
kimselerin bağı, bahçesi, evi vardı. Bu insanlar, yazın gider, orada istirahat
ederlerdi. Bir bakıma Mekke’nin sayfiye yeriydi Taif.
Resûl-i Ekrem de (sallallâhu aleyhi ve sellem), kafası çalışan insanlara bir
şeyler anlatırım düşüncesiyle bu sayfiye yerine, Taif’e gitti. Bir kısım
tarihçiler, Efendimiz’in yanında bir esirden, Zeyd b. Harise’den başka kimsenin
bulunmadığını kaydederler.
Allah Resûlü, yanlarına gitti, onlara derdini anlattı. O daha konuşurken alay
etmeye başlamışlardı.
Birisi O’na, “Eğer Sen peygambersen ben Kâbe’nin örtüsünü alaşağı ederim, nerede
peygamberlik nerede Sen!” diye hâşâ dalga geçiyordu.
Öbürü ise “Allah’tan kork, Allah’a karşı iftirada bulunma!” diyordu.
Bir başkası da “Bu iddiana karşılık Senin selamını bile almam. Allah senden
başka gönderecek adam bulamadı mı?” diyordu.
Bu sözler karşısında O’nun kalbi çok kırılmıştı. Yanlarından ayrılacağı zaman,
“Madem kabul etmediniz, bari kimseye söylemeyin.” demişti. Çünkü bir fitne
çıkarırlar diye endişe ediyordu. Allah bilir وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ
النَّاسِ “Allah Seni insanlardan koruyacaktır.” (Mâide Sûresi, 5/67) âyeti henüz
nâzil olmadığı için teminat ve muhafaza meselesi de yoktu.
Onlar başkalarına haber vermek şöyle dursun, çocukları bile yolun sağına soluna
dizdiler, ellerine yığın yığın taşlar verdiler ve “Atın şu adama!” dediler.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanlığa hidayeti, en doğru yolu
göstermek için gelen, şanı yüce Nebiyy-i Ümmî, Taif’ten dönerken taşlanıyordu!
Vücudundan kanlar akıyordu. Değen taşlar mübarek vücudunu yaralamıştı. Nihayet
dinlenmek, kanlarını silmek üzere bir ağacın altında oturmuştu.
Yük çok ağırdı, yol çok zikzaklıydı, geçilecek tarlalar çok dikenliydi ama bu
yoldan yürümesi, bu zikzakları geçmesi, bu dikenli tarlalardan uçması
gerekiyordu. Allah Resûlü’nün üzerine ağır bir vazife yüklenmişti. İşte onu
idrakin şuuru içinde, ellerini Allah’a kaldırdı; kendisini taşlayanlara beddua
etmedi, aksine nefsini Allah’a şikâyet etti,
اَللَّهُمَّ إِلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي، وَقِلَّةَ حِيلَتِي، وَهَوَانِي
عَلَى النَّاسِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ
diyor, sonra da ağlıyordu.
Taşlanacak bizleriz ama âlem başkasını taşlıyor…
Başına taş vurulacak, Allah’a imanı kafasına yerleştirememiş olan bizleriz ama
taşlanan başkası…
Nefsini Allah’a şikâyet edecek olan bizleriz ama şikâyet eden Nebiyy-i Ümmî??
“Allah’ım! Zaafımı, dayanıklı olamayışımı Sana şikâyet ediyorum. Çaresizliğimi
Sana şikâyet ediyorum. Dayanamayıp döndüğümü Sana şikâyet ediyorum. Sen
Erhamürrahiminsin, beni kime bırakıyorsun! Şu yüzünü ekşiten cemaate mi, yoksa
beni içinden kovan Mekkelilere mi? İşimi onlara mı bırakıyorsun? Ama eğer bana
gazaplanmazsan, bana öfken olmazsa, gayri buna da aldırmayacağım Allah’ım…”66
O böyle söylerken gökte şimşek çakmış gibi bir ses duyuluyordu. Kendisine her
fırsatta yetişen, huzur ve saadet haberleri, müjdeler getiren, dudağı tebessümlü
Cibril, yakın dostu, Allah’ın meleği yetişiyordu. Allah Resûlü işte o zaman
irkiliyor, “Hayır, hayır!” diyordu. “Nesillerinden bir tane iman edecek varsa
hayır!” diyordu.
Ve biraz sonra kalbi münkesir, mahzun peygamber ağacın altında otururken,
Mekke’de kendisine yüz vermeyen, orada sayfiyede bulunan Utbe ve Şeybe,
yanlarında çalıştırdıkları köle Ninovalı Addas’ı gönderiyorlardı. Tabağın içinde
bir salkım üzüm Allah Resûlü’nün huzuruna geliyor. Hürriyetini kaybetmiş,
müşriklerin eline düşmüş. Hazreti Yunus’a imanla, o imanın kazandırdığı aşkla,
vecdle bir peygamber arayan, bir ışık arayan Addas, aradığını Allah Resûlü’nü
görmekle bulmuştu.
Allah Resûlü’nün huzuruna bir tabak üzümle geldi. Tabağı Resûl-i Ekrem’e
(sallallâhu aleyhi ve sellem) uzatırken Allah Resûlü, “Bismillahirrahmanirrahim”
diyerek elini tabağa uzattı. Bunu duyduğu an Addas beyninden vurulmuşa döndü ve
dedi ki: “Buralarda ben böyle laf duymadım. Allah adına söyle sen kimsin?” dedi.
Allah Resûlü ona sordu: “Sen nerelisin?” Cevap: “Ben Ninovalıyım.” oldu. Allah
Resûlü bir iç çekti ve kendi kendine hüzünlenerek, “Kardeşim Yunus’un
memleketindensin!” buyurdu. Addas bunun üzerine, “Yunus’u Sen nereden
biliyorsun?” dedi. “O da benim gibi peygamberdi. Onu da kavmi memleketinden
çıkarmıştı. Onu da benim gibi dinlememişlerdi. Onun kavminin de gözü dönmüştü.
Ben de onun gibi gadre uğradım.” şeklinde cevap verdi Allah Resûlü. Addas,
Resûl-i Ekrem’in üzerine abandı, onun saçını sakalını öpmeye başladı ve “Ben
Seni gökte arıyordum, yerde buldum. Ben Seni, âhirzaman peygamberini, beşere
rüşt ve hidayet getirecek insanı arıyordum.” dedi ve iman etti.
Addas, efendilerinin yanına döndüğü zaman Taiflilerin gayzları, nefretleri,
kinleri iyice arttı. “O adam seni dininden çevirdi.” diye itap edip azarladılar
onu.
Ne yolların eğri büğrü oluşu ne tarlaların dikenli bulunuşu ne geçme
mecburiyetinde kaldığı nehirlerin kandan irinden olması Allah Resûlü’nü
(sallallâhu aleyhi ve sellem) yolundan vazgeçiremiyordu.
Hak deyip atıldığı davada sonuna kadar sebat ediyordu. Hak olan o dava,
“el-Hakku ya’lû velâ yu’lâ aleyh” (Hak daima bir şekilde galip gelir, o mağlup
olmaz.) kaidesiyle âlî olduğunu neticede O’na gösteriyor, onu beşerin başına
getiriyor, onun getirdiği esasları beşerin başına getiriyor, onu kalblerin
sevgilisi hâline getiriyordu.
Kıyamete kadar bütün insanlık O’nu saygıyla anacaktır. Allah’tan başkasına secde
caiz olsaydı insanlık O’nun karşısında eğilecekti. Ancak böyle bir secdeye
Allah’ın izni olmadığı için O’na olan saygılarını samimi gözyaşlarıyla, kalb
ıstıraplarıyla, salat u selamlarla ve en doğrusu O’nun yolunda yürümekle takdim
edeceklerdir.
Cenab-ı Hak, bizi Habîb-i Edîbi’ne saygılı etsin. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’a
bağlı eylesin. Binlerce belanın ve musibetin başımıza yağdığı bu devirde
İslam’ın yüzünü güldürecek, Allah’ın yüce adının önündeki perde ve hicapları
bertaraf edecek yeni nesli payidar eylesin. Ümmet-i Muhammed’in yüzünü
güldürsün.
Âmîn.
24 Mayıs 1974, Alemizade Sırönü Camii, Edremit
65 İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/101; et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk
1/545
66 İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 1/211-212; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye
2/266-269; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye 3/136.
Allah’a Teslimiyet ve Tevekkül
فَاتَّـقُوا اللهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَاسْمَعُوا وَاَط۪يعُوا وَاَنْفِقُوا خَيْراً
لِاَنْـفُسِكُمْۘ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَـفْسِه۪ فَاُوٓلٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Gücünüz yettiğince Allah’a karşı gelmekten, haramlara girmekten sakının, hakkı
dinleyip itaat edin ve kendi iyiliğinize olarak hayır yolunda mal harcayın. Kim
nefsinin hırsından ve cimriliğinden kendini kurtarabilirse asıl felâha erenler
işte onlardır.” (Tegâbun Sûresi, 64/16)
Muhterem Müslümanlar!
Cenab-ı Hakk’ın nazar-ı merhametini celbetmenin tek yolu O’nun kapısına hasr-ı
nazar etmektir.
Her şey O’nun inayetiyle, O’nun keremiyle, O’nun irşadıyla, O’nun ihsanıyla
olur.
İnsan, O’nun dışında başkalarına başvurarak işlerini yapmaya çalışsa da iş
neticede gider yine O’na dayanır.
Bütün sebepler, kâinattaki bütün hâdiseler, hepsi bir noktada birleşir; Allah’ın
kapısı noktasında birleşir. O’na dayanmadan hiçbir meseleyi izah etmeye imkân
yoktur. O’na bağlamadan hiçbir meselenin altından kalkmaya da imkân yoktur.
Öyleyse bütün sebep ve vasıtaları bir tarafa bırakarak doğrudan doğruya kalbi
sebeplerin yaratıcısına bağlamak, O’ndan gelenleri duymak, O’nun dışındaki her
şeye kulak tıkamak gerekir.
Gönül huzuruna ve saadetine, ruhun sıkıntılardan kurtulmasına tek çare, tek
vesile budur.
Muvaffakiyeti ihsan edecek olan Allah’tır.
Şahsî hayatında muvaffakiyeti, gaye ve düşüncelerinde muvaffakiyeti, milletine
hizmet heyecanlarını yaşamada muvaffakiyeti ihsan edecek olan Allah’tır.
Nazarı kısa olan bizler, dar görüşlü olan bizler, çok defa nazarımızı sebeplerin
ötesinde sebeplerin yaratıcısına ulaştıramadığımızdan ötürü sağımızda solumuzda,
önümüzde arkamızda, hiçbir şeriki olmayan Allah’a bir sürü ortaklar koşuyor,
O’nunla beraber âdeta onlara tapıyor, onlardan işlerimizi çabuklaştırmalarını
istiyoruz. Heyhat ki iş neticede gidiyor, yine sadece Allah’a dayanıyor.
Beşerin akl-ı ekmeli, akl-ı ekberi, insanlığın fihristesi ve hulasası, kalblerin
ziyası Hazreti Muhammed (aleyhissalatu vesselam) en makul davranış yolunu seçmiş
ve Cenab-ı Hakk’a hasr-ı nazar etmiştir. Sağdan soldan O’na uzanan binlerce eli
reddetmiş, “Allah bana kâfi ve vâfidir, O bana yeter.” demiştir.
Aslında bu, bütün peygamberlerin vird-i zebanıdır:
Hazreti Musa’yı Firavun’un karşısında, “Hasbunallahu ve ni’me’l-vekîl.” (Allah
bize kâfidir, O bize yeter. O’nu vekil tuttu isen O sana yeter.) derken
görürsünüz.
Ateşe düşerken Hazreti İbrahim’in dilinde aynı vird-i zebanı görürsünüz:
Hasbunallahu ve ni’me’l-vekîl.
Dehşet verici bütün hâdiseler karşısında Hazreti İsa’yı Cenab-ı Hakk’a teslim
olmuş ve bunu vird-i zeban etmiş olarak görürsünüz.
Ve Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Hasbiyellahu ve
ni’me’l-vekîl” (Allah bana kâfidir.) der.
Allah, bu dağlar aşılacak diye emrediyor. Ama bu yolda sağdan soldan uzanacak
elleri değil doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’ın dest-i kudretinin uzanmasını
beklemek lazım.
Öyleyse O’na teveccüh etmek, O’na dayanmak, O’na itimat etmek, O’nun prensipleri
içinde bulunmak, O’ndan razı olmak lâzım.
رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا وبِالْاِسْلَامِ دِينًا وَ بِمُحَمَّدٍ نَبِيًّا
Allah Resûlü’nün virdidir; bunu sabah-akşam üçer defa tekrar ederlerdi. Allah
mabudumuzdur, razıyız. Hazreti Muhammed peygamberimizdir, razıyız. Kur’ân
kitabımızdır razıyız.
Mümin bu teslimiyetle hareket edecek, Kur’ân’daki her şeyi kendisine düstur
kabul edecek, Resûlullah’a tam, kayıtsız şartsız iman edecek ve Cenab-ı Hakk’ı
bu hususları talim ve terbiye etmede kanun vaz’ edici kabul edip o yolda
yürüyecek. İşte o zaman, Allah’ın tevfik ve inayetiyle, aşılmaz sanılan dağlar
aşılacak, kayalar parçalanacak ve hiç beklenmedik hâdiseler olacaktır.
Biz bütün çığırtkanlıklarımıza rağmen bağırıp çağırmamıza rağmen kimsenin
gönlüne zerre kadar iman koyamıyoruz. Çünkü imanı gönüllere koyacak olan sadece
Allah’tır.
Size Hazreti İsa da gelse hitab etse, Allah dilemediyse, gönlünüze bir şey
koyamaz. Şu insanlığı heyecana getiremez, yekvücut yapamaz, ancak Allah dilerse
yapar.
لَوْ اَنْـفَقْتَ مَا فِى الْاَرْضِ جَم۪يعاً مَآ اَلَّـفْتَ بَـيْنَ قُلُوبِهِمْ
وَلٰكِنَّ اللهَ اَلَّفَ بَـيْنَهُمْۘ
Yani, Sen, bütün yeryüzü altın olsa sarf etsen, para olsa sarf etsen, yine de
kalbleri telif edemezsin. İnsanlık duygusunu onlara işleyemezsin, aşılayamazsın,
onları insanlık semasına yükseltemezsin, Allah dilerse yapar. Allah diledi, bazı
kimselerin kalblerini telif etti, onlara iman nasip etti ve onları medeni
milletlere muallim hâline getirdi. Öyleyse tek çare, Allah’a hasr-ı nazar
etmektir. (Enfâl Sûresi, 8/63)
Resûl-i Ekrem hiç inhiraf etmemiştir. Cenab-ı Hak, müşriklerin müracaatları
neticesinde O’nun mülahaza ve mütalaasına imkân vermeden şöyle buyurmuştur:
وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ
“Habîb-i Zîşân’ım, Sen, sabah akşam seninle beraber Allah diyenlerle sabret.”
(Kehf Sûresi, 18/28) Başkalarını bekleme. Onlar zengindir, güçlüdür,
kuvvetlidir, işleri hallederler, deme. Sen, seninle beraber, günde beş defa
Mabûd-u Mutlak’ın kapısını vuran o fakir, o zayıf zümreyle birlikte sabret.
Cenab-ı Hak, böylece meseleyi Zât’ına dayandırmaktadır.
O, bütün sebeplerle alâkasını kesti, anne-baba sebebinden, muhit-akraba sebebine
kadar… Ondan, kuvvetli ellerin kendisine uzanmasına kadar… Ve sonra yığın yığın,
çığ gibi sökün edip akmaya başladı, sonra seller oldu, sonra zemin sulandı ve
yemyeşil bir nevbahar oldu.
Allah Resûlü, cihanda bütün insanları idare edecek iplerin ucu elinde, Medine-i
Tahire’de, minberinde, mihrabında oturuyordu. Bir taraftan da yığın yığın
heyetler geliyordu. Kur’ân-ı Kerim’in, taş diye tasvir ettiği gönülsüzler
türünden insanlar Medine kapısına kadar geliyor, Resûl-i Ekrem’in bezmine
dehalet ediyor, tenevvür ediyor, kâmil insanlar olarak kabilelerine
dönüyorlardı.
Bu kalbleri taşlaşmış gönülsüzlerden Mekke’de pek çoktu. Mekke zaten taşlık ve
kayalıktır, o devirdeki insanları da o kadar haşin, o kadar sertti, âdeta her
biri birer taştı, birer kayaydı.
Nice kimse vardı ki, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ikna metodunu
kullanmadan, meselelerini henüz anlatmadan bile cazibeye kapılıyordu. Güneşin,
çok uzaklardan bir kısım cisimleri çekip kendi etrafında döndürdüğü gibi, onlar
da Allah Resûlü’nün etrafında pervane gibi pervaz ediyorlardı.
Hazreti Halid, Hudeybiye anlaşması oluncaya kadar senelerce Allah Resûlü’nün
hasmı ve baş düşmanıydı. Tarihçiler onu Arap ırkının yetiştirdiği mağlup olmaz
insan diye anlatır. Bununla beraber Halid, Arap ırkının değil İslam’ın evladı ve
İslam’ın yetiştirdiği insandır. O, Bedir’de Allah Resûlü’nün karşısına çıkmış,
baş döndürücü bir cesaretle, korkunç bir vahşetle Müslümanlara saldırmış, hınçla
da geriye dönmüştü. Uhud’da en kritik bir noktadan Müslümanlara arkadan hücum
etmiş, pek çok zayiat vermiş, orada da yine muzaffer olarak Mekke-i Mükerreme’ye
dönmüştü. Hendek vakasında Halid, yine Müslümanların karşısına çıkmış, ancak bu
sefer bir şey yapma imkânı bulamamıştı.
Nihayet Allah Resûlü, cihana sulh getiren, salâh getiren insan, Hudeybiye’de
sulh anlaşmasını imzaladıktan sonra kâfirlerle müminlerin aralarındaki
münasebetler gelişmeye başlamış, kâfirler biraz daha müminlerle rahat münasebet
kurma, görüşme, anlaşma imkânlarına sahip olmuşlardı.
Derken Müslümanların nurdan ve nuranîlikten ibaret güzellikleri onlara sirayet
etmişti. Pek çoğu o cazibeye kapılmış, o şualara tutunmuş, şuânın menbaı olan
Medine Güneşi’nin, Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanına
gitmişti.
Bu atmosfer içinde, Halid’i karanlık bir gecede, Mekke’yi maddî manevî zulmetin
kapladığı, Kâbe’nin hürmetinin ayaklar altında çiğnendiği bir gecede sıkılmış,
bunalmış olarak Mekke’nin dışında görürüz. İnsanlığı ölmemiş, sönmemiş bir kalb
taşıyan herkes, küfrün karanlığı, küfrün dehşeti, küfrün sıkıcılığı karşısında
kalben sıkılır, bir ferec, bir mahrec arar. Halid de bunun için Mekke’den
çıkmış, karanlıkta meçhul bir istikamete doğru gidiyordu. Aman kimse görmesin
diyordu. Belki utanıyor belki de önüne geçer, mâni olurlar diye düşünüyordu. Ne
olur ne olmaz diyordu. Biliyordu ki, tek kurtuluş yolu, tek çare, kendisinden
evvel göç eden insanların göç ettiği yere gitmekti. O’na dehalet etmek, huzur
getiren o insandan huzur almaktı. Kafasında mütemadiyen şu sorular dolaşıyordu:
“Acaba kabul edilir miyim? Yapmadığım şey kalmadı, acaba hüsn-ü kabul
gösterirler mi bana da?” Bunları düşünüyor, teredütler içinde Mekke’nin bir
kenarında dolaşıyor.
Endişeli endişeli sağa sola bakarken bir aralık karşı tarafta bir karaltı
beliriyordu. Karaltının sahibi endişeli adımlarla kendisine doğru geliyordu.
Onun da yüzünde bir endişe vardı. Bir sürü çözülmedik soru vardı. Bir sürü
meselenin kalbinde meydana getirdiği ızdıraplar yüzünün çizgilerinde
hissediliyordu. Yaklaştığı zaman Halid bakar ki bu gelen insan silah arkadaşı,
Bedir’de omuz omuza savaştıkları, Uhud’da beraber kılıç salladıkları büyük
askeri deha Amr b. Âs’tır.
İkisi de ürkek, ikisinin niyeti de aynı şey fakat aynı zamanda birbirlerinden de
korkuyorlar. Küfürden bıkmışlar artık. Dalaletten sıkılmışlar. Onlara cehennem
gibi bir hayat yaşatan imansızlık bunaltmış onları. İman ufkunda bir saadet, bir
selamet arıyorlar. İkisi de Medine’ye gitmeye azmetmiş ama kendi çocuklarına
bile haber vermemişler. Önce Amr sordu: “Halid nereye gidiyorsun böyle?” Halid,
“Hiç, sıkıldım. Şöyle bir dolaşayım dedim!” diye geçiştirmeye çalıştı. “Deme
yahu ben de sıkıldım.” dedi Amr.
İmansız insan, eğer biraz aklı varsa sıkılır. Ebedî yokluk duygusundan sıkılır.
Kabirde çürümüş kemikleri görür de sıkılır. Dirilmemek üzere yokluğa gidişten
sıkılır. Sevdiği anasını, babasını ebediyen kaybetmekten sıkılır. Binlerce
beladan, binlerce musibetten sıkılır.
İşte bunalmış bu iki adam birbirine yaklaşıyordu.
“Yahu şu Mekke beni sıkmaya başladı artık, her yer bana dar geliyor.”
“Deme! Beni de sıkmaya başladı.”
“İyi, ne düşünüyorsun?”
“Bilmem ki, bir Medine’ye doğru gitsek mi?”
“Deme yahu, ben de aynı şeyi düşünüyordum!”
Aynı düşünce istikametinde adım attıklarını gören bu iki büyük insan nihayet
omuz omuza vermişlerdi. Senelerce el ele, omuz omuzaydılar zaten. Şimdi de
boyunları bükük, Allah Resûlü’nün karşısına gidiyorlardı.
Cibril-i Emin Allah Resûlü’ne haber vermiştir daha evvelden: “Halid, selim ve
salim bir kalble, arkadaşıyla beraber geliyor!” Allah Resûlü ashâbına emir verdi
ve onu Seniye-i Veda’da, daha Medine’ye girmeden tepenin başında karşıladılar.
Resûlullah’ın kendisini beklediğini söylediler.
Halid bu andaki duygularını anlatırken, “Anamdan yeni doğmuş veya Cennet’e
girmiş gibi bir hâlet-i ruhiye içindeydim.” der.
Allah Resûlü kalktı, onları istikbal etti ve mübarek sinesine bastı.
Halid artık serapa huzurla dolmuştu. Allah Resûlü’yle sarmaş dolaş olduğu o
anda, bilemediğimiz bir yolla Allah Resûlü’nden kendisine irşat ve tebliğ
duygusu öyle intikal etti, ruhuna öyle sindi ki artık hayatı boyunca bir lahza
durmadı, hiçbir meydandan geri kalmadı, yakaladığı insanlara Allah’ı anlattı.
Allah’ın anlatılmasına mâni olanlarla mücadele etti. Allah’ın adının bayrak
bayrak dalgalandığı yollara, ufuklara koştu, mütemadiyen koştu… Yeni yollar
açtı, dağlar devirdi ve hayatını Allah’ın rızası dairesinde Cenab-ı Hakk’a
teslim etti.
“Hasbiyallah!” (Allah bana yeter!) diyen Allah Resûlü’nün etrafında…
Allah’a hasr-ı nazar eden Allah Resûlü’nün etrafında…
Ayın etrafındaki ışıklı hâle gibi nurdan halkalar teşekkül ediyor, yeni yeni
halkalar hâsıl oluyor, halkalar kâinatın ufuklarına kadar, en son ufuklarına
kadar genişliyor ve bütün âlemi nura gark ediyordu.
Allah Resûlü’nün maddî gücü yoktu. Bediüzzaman’ın dediği gibi, “Ey mülhidler! Ey
zındıklar! Said, elli bin nefer kuvvetinde demişsiniz. Bir tek nefer bile
maddeten benden çok kuvvetlidir ama Kur’ân’a ve imana hizmetim cihetiyle elli
bin değil elli milyon kuvvetindeyim.”67 diyor.
Allah Resûlü, Allah’a dayanma, Allah’a güvenme, Allah’a itimat etme noktasında
milyarların üstünde bir güce sahipti. Çünkü arkasında Sultanlar Sultanı Hazreti
Allah vardı. Halid’in gönlü elinde olan Allah vardı. Amr b. Âs’ın gönlü elinde
olan Allah vardı. Kral Necaşî’nin gönlü elinde olan Allah vardı. Mukavkıs’ın
gönlü elinde olan Allah vardı…
İnsanlar, getirdikleri hediyelerle O’nu memnun ve hoşnut etmeye çalışıyorlardı;
zira O’nu hoşnut etmenin Allah’ı hoşnut etmek olduğunu biliyorlardı.
Öyleyse ey Müslümanlar, daima O’nun kapısına yönelme, nazarları O’na hasretme,
neticeye biraz daha çabuk varma bakımından en isabetli ve en akıllıca yoldur.
Bunun yolu, gönüllere Allah muhabbetini ve Allah’a saygıyı işlemekten,
Resûlullah muhabbetini ve Resûlullah’a saygıyı işlemekten ve ötesini Allah’a
havale etmekten geçer. Hidayet eden Allah’tır. Bu yolda muvaffakiyet bahşedecek
olan da Allah’tır. Bütün çalışmaları hebâen mensûrâ, boşa götürecek olan da yine
Allah’tır.
Cenab-ı Hak, müminlerin hakiki sa’ylerini meşkûr eylesin. Günahlarını mağfur
eylesin. Neticeye varmaya onları muvaffak etsin. Allah buyuruyor:
وَالَّذ۪ينَ جَاهَدُوا ف۪ينَا لَنَهْدِيَـنَّـهُمْ سُبُلَـنَاۘ وَاِنَّ اللهَ
لَمَعَ الْمُحْسِن۪ينَ
“Andolsun! Onlar ki bizim yolumuzda cehd ü cihat içinde bulundular, gayret
gösterdiler, Biz de çeşitli yollar ve vesilelerle onları hidayete ulaştırırız.
Yol bir değildir. Anlayış farklılıkları içinde onları hakikate ulaştırırız.
Allah, ehl-i ihsanla beraberdir.” (Ankebût Sûresi, 29/69)
Allah, ehl-i ihsanla beraberdir, elverir ki, onlar Allah’ı görüyor gibi O’na
kulluk yapsınlar. Allah’ın murakabesi altında bulunduklarını asla hatırdan
çıkarmasınlar.
8 Şubat 1974, Alemizade Sırönü Camii, Edremit
67 Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.267 (Eskişehir Hayatı).
Allah’a Güvenmek
وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُـنِنَا وَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ
ح۪ينَ تَقُومُۙ وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَاِدْبَارَ النُّجُومِ
“Rabbinin hükmü yerine gelinceye kadar sabret! Çünkü Sen Bizim himayemiz
altındasın. Namaza kalktığında Rabbini hamd ile tenzih et. Geceleyin de gecenin
sonunda yıldızların batışının ardından da O’na ibadet edip tenzih et.” (Tûr
Sûresi, 52/48-49)
Muhterem Müslümanlar!
Her durumda ve her hâlükârda imanın bir neticesi olarak Allah’a itimat etmek,
O’na güvenmek icap eder. Yaratan O’dur, yarattıkları için rızkı veren de O’dur,
dünyaya gönderen O’dur… Yaşatan O’dur, öldüren de O olacaktır, öbür âleme
intikal ettiren de.
Bizi saadet içinde, burada mest ve sermest gezdirip dolaştıran O’dur,
ıstıraplara, çilelere, felaketlere maruz bırakan da. O her şeye vâkıftır, her
şeye nigâhbandır, her şeyden haberdardır.
Her şey O’nun eliyle olur, her şey O’nun emriyle hareket eder. O, her hareket
eden şeyi bilir, her oluşa vâkıftır. Öyleyse her şey gözünün önünde cereyan eden
Hazreti Allah’a güveniniz, dayanınız, itimat ediniz.
Allah’ın Resûlü, çepeçevre tehlikelerle, felaketlerle karşı karşıya iken…
Her gün birbirini takip eden komplolar kurulmakta iken….
Her gün üzerine yağdırılmak istenen oklar, mızraklar hazırlanırken….
Her gün evinin etrafında, kılıçları elinde dolaşan ağzı karalar varken ve bunlar
O’nu öldürme planlarını söyleyip dururken…
Bütün bunlara karşı, bu karmakarışık ve karanlık havayı yırtan ilahî ses Hazreti
Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle ferman ediyor:
وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ
“Habîb-i Zîşan’ım, Allah’ın hükmüne, Allah’ın kararına, başına gelenlere
sabret.”
فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا
“Sen bizim gözümüzün önündesin. Sen, bizim görüşümüzün altındasın. Seni biz
görüyor ve gözetiyoruz.”
Allah’ın Resûlü buyuruyor: وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ “Allah Seni
insanlardan korur.” (Mâide Sûresi, 5/67) âyet-i celîle-i kerîmesi indikten sonra
artık benim himayeye ihtiyacım kalmadı. Allah bana kâfidir. O bana vâfîdir.”68
Diğer bir deyişle, “Nâr-ı Nemrud’u İbrahim’e nur yapan Hazreti Allah ve Musa’yı
Firavun’un şerrinden emin kılan Hazreti Allah, Âdem’e necat veren Hazreti Allah
bana kâfi ve vâfidir, artık beni korumak için kapımda beklemenize lüzum yok.”
diyordu.
Sahabi anlatıyor: “Uhud’da, en tehlikeli anlarda önünde iki meleğin O’nu himaye
ettiğini görüyorduk. Kâfirler, müşrikler O’na hücum ettikleri zaman O’nunla
aralarında, içi ateş dolu hendeklerin olduğunu müşahede ediyor ve geri
çekiliyorlardı. Ona dokunamıyorlardı çünkü Allah, “Sen, bizim gözümüzün
önündesin; öyleyse bizim kazamıza, bizim emrimize, bizim kararımıza rıza
göster.” buyurmuştu.”
Muhterem Müslümanlar!
Madem rızıkla beraber hayattaki emniyetimizi, güvenimizi Allah garanti ediyor,
madem kulları olarak O’na güvenme, O’na dayanma mecburiyetindeyiz, neden Allah’a
itimat etmiyoruz? Neden Allah’a güvenmiyoruz? Hâlâ sebeplerin peşinde koşuyoruz.
Allah’ın Resûlü daraldığı zaman, vücudu taşlanmış, mübarek ayaklarından kanlar
akar bir vaziyette Taif’ten dönerken bir ağacın altında oturmuş, Allah’a
ellerini açıp şöyle yalvarmıştı:
“Ya Rabbi kavmimi helak etme, onlar içinden Seni anacak biri çıkabilir. Ya
Rabbi, beni himaye et, beni kime bırakıyorsun. Ya Rabbi, yanlarına vardığım
zaman yüzlerini ekşitip bana bakmayanlara mı? Başıma bela kesilecek kimselere
mi? İşlerimi Sana havale ediyorum. Onlar mı benim başımda bulunsunlar! Hayır, bu
böyle olmaz, Sen buna rıza göstermezsin, beni himaye et yâ Rabbi, beni
başkalarına havale etme…”
Cenab-ı Hak Celle ve Âlâ Hazretleri, Hazreti Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve
sellem) hayatı boyunca bütün tehlikelere karşı, O’nu çepeçevre saran bütün
felaketlere karşı himaye etti, korudu. O, çektiği ızdırapta, meşakkat ve çilede
ümmetine güzel bir numune oldu.
Evet, bu yol uzaktır, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var. Uçurumlar
aşılacak, felaketlere maruz kalınacak… Yeri gelecek; yumruklar inecek ağızlara,
sopalar vurulacak sırtlara, hakaretler yağdırılacak yüzlere… Bakmayacaklar;
dövecekler, sövecekler, her şeyi yapacaklar. Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi
ve sellem), Allah için olduktan sonra her şeye seve seve rıza göstermeyi
ümmetine öğretebilmek için her şeye seve seve rıza gösterdi.
Bizler de bu devranda yerimizi almakla mükellefiz. Allah bize de aynı emri
veriyor, bize de aynı şekilde ferman ediyor ve diyor ki:
Siz, Allah’ın hükmüne ve kazasına rıza gösteriniz, Allah’ın görüşü, himayesi ve
kontrolü altında bulunursunuz. Sağdan soldan size hücum eden ağzı karaların
hücumundan çekinip İslam’ı bırakmayınız, başkalarının alayını söz konusu edip de
İslam’dan taviz vermeyiniz. İslam’ı yaşayınız. Kim ne derse desin, bütün
hareketleriniz, bütün hamleleriniz dini yaşama istikametinde olsun. O’nun
mükemmel ahlâkını aileleriniz içinde hâkim kılmak için olsun. Bütün hedefiniz,
Allah’ın rızasını tahsil olsun.
Bunları yaparken hayli meşakkate maruz kalacaksınız. Bir şey bilmeyen,
düşüncesiz, kalpsiz ve vicdansız kimselerin hakaretlerine maruz kalacaksınız.
Allah için, inandığınız İslam için, Hazreti Muhammed için seve seve bunlara da
rıza göstereceksiniz.
Ne güzel şey Hazreti Muhammed için yanmak. O’nu anarken zindanlara atılmak…
Ne güzel şey Allah dediğinden veya Allah dedirtmek istediğinden dolayı yumruk
yemek, hakaret görmek, zindan zindan, mahkeme mahkeme dolaşmak, memlekette
girmediği mahkeme bırakmamak…
Ne güzel ve ne yüce şey, memlekette Allah dediğinden dolayı saadetin kendisine
haram kılınması…
Ne güzel şey Allah Resûlü’nün ocağında O’nun ateşine yanmak ve o ateşe yandıktan
sonra var olmak…
O’nun için yananlardan biri şöyle söyler:
“Yanarsam nâr-ı aşkınla yanayım yâ Resûlallah,
Ezelden bağrı yanmış bir gedâyım yâ Resûlallah.
Hevâ-yı nefsime tâbi olup pek çok günah ettim,
Huzura hangi yüz ile varayım yâ Resûlallah.”
Ümmetin hâlini ne güzel ifade ediyor! Her gün binlerce hata, binlerce kusur,
binlerce günah ve bunlarla Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
huzuruna çıkmak… Parça parça olmuş bir zemin; parça parça olmuş İslam bünyesi,
parça parça olmuş Kur’ân müessesesi… Bütün bunları böylece bırakarak Allah’ın
huzuruna gönül inşirahıyla, yüz açıklığıyla çıkabilme cesaretini gösterecek
Müslüman var mı bilmiyoruz?
Gelin O’nun namına bütün kâinata küselim! Allah namına bütün dünyayı feda
edelim. Feda edelim ki böyle bir yok oluştan sonra Allah’ı bulalım. Yok olalım
ki yok olduktan sonra var olalım. Yok olmadan, yıkılmadan, ayaklar altında
çiğnenmeden, etrafında kurduğun surlar hâk ile yeksân olmadan, bâğistanın
hâristan olmadan, suların kurumadan, seman yağmurdan mahrum kalmadan, zeminin ot
bitmez hâle gelip taş kesilmeden Allah’a kavuşmayı, Resûlullah’ın rızasını elde
etmeyi ve Kur’ân’ın cemaati olma ümidini kafadan çıkartmak gerekir. Bunun boş
bir hülya olduğunu kalbe yerleştirmek; önce bunları idrak ettikten sonra iddia
edilmesi icap eden şeyleri iddia etmek gerekir.
Allah bizi hakiki manasıyla Müslüman eylesin. Allah, bizi Kur’ân’ın getirdiği
dürüstlükten, hakkaniyetten ayırmasın.
Allah’ın koruyucusu, Hazreti Muhammed’in şefaatçisi olduğu bir cemaatin
korkmaması, irkilmemesi, icap ettiği zaman canını, malını, her şeyini feda
etmesi gerekirken ortada aksine bir zillet, bir korkaklık, bir ruhsuzluk, bir
hissizlik göze çarpmaktadır. Hayatından, çoluk çocuğundan, eşinden dostundan
endişe edenler görülmektedir. Allah için bunların ne ehemmiyeti var? Resûlullah
yolunda bunların ne kıymeti var?
Allah bir kere “Ben sizden razıyım.” dedikten sonra dünyayı şöyle elinin
tersiyle itmek gerekirken fâni, ehemmiyetsiz, değersiz, basit şeylere bütün
duygu ve latifelerini bağlayıp da “Aman dünyam kaçmasın, aman oğlum şöyle
olmasın, aman kızım böyle olmasın.” gibi boş hülya ve kuru sevdalarla Allah’ı
terk etme, Resûlullah’ı bırakma cidden akılsızlıktır. Kur’ân’ın bize telkin
ettiği İslam anlayışıyla taban tabana zıt bir keyfiyettir. Allah, rızasına uygun
eylesin.
Allah, şu mübarek günde bizleri kendisine dönmüş bir cemaat eylesin. Sebeplere
riayetle beraber hiçbir sebebe güvenmeyen, sadece Sen varsın, yetersin diyecek
kadar izzet gösteren, imanda peklik gösteren bir cemaat hâline getirsin bizi.
Âmîn.
8 Aralık 1967, Alemizade Sırönü Camii, Edremit
68 Tirmizî, tefsîru sûre (5) 4; Saîd İbn Mansûr, es-Sünen 4/1504.
Sağlam İrade, Sağlam İman
قُلْ هٰذِه۪ سَب۪يل۪ٓى اَدْعُوٓا اِلَى اللهِ عَلٰى بَص۪يرَةٍ اَنَاۨ وَمَنِ
اتَّـبَعَن۪ىۘ وَسُبْحَانَ اللهِ وَمَآ اَنَاۨ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
“Ey Resûlüm de ki: ‘İşte benim yolum budur! Ben insanları Allah’ın yoluna,
düşünmeksizin, taklit yolu ile değil, delile dayanarak, idraklerine hitap ederek
davet ediyorum. Ben de bana tâbi olanlar da böyleyiz. Allah’ı bütün
eksikliklerden tenzih ederim. Ben asla müşriklerden değilim.’” (Yusuf Sûresi,
12/108)
Muhterem Müslümanlar!
Bir insanın hayatta istikamet sahibi olması, dürüst yaşaması onun dürüst bir
kanaate sahip olmasına bağlıdır. Allah indindeki, Resûlullah nezdindeki kıymet
ve değeri de yine bu dürüst kanaate bağlıdır.
Dünya ve âhiret işlerini halletmesi, büyük hâdiseler karşısında dayanması,
dehrin hâdiselerine mukavemet etmesi yine bu büyük, sağlam, köklü kanaate
bağlıdır. Dünyaya ait ne kadar işi varsa hepsini ancak bu sağlam kanaatiyle
halledecektir.
Öyle sağlam kanaate sahip olmayan bir insan bir miktar koşsa, yorulsa, çabalasa
bile bir noktadan sonra usanıp yaptığı işi bırakırsa, o âna kadar yaptığı bütün
çalışmalar boşa gider. Âhireti kazanmak isteyen kimse kesinlikle bilsin ki
âhireti yine kanaatinin sağlamlığıyla kazanacaktır.
Âhirete giderken bazen öyle meşakkatli yollardan, öyle çileli yollardan, öyle
ıstırablı yollardan geçmek icap eder ki insan, orada Resûlullah’ın sesini
duymazsa o yollar aşılmaz, vicdanında O’nu dinlemezse, kalbinde O’ndan gelen
havayı hissetmezse o yollar selamete gitmez. Bütün bunlar kanaat sağlamlığına,
sağlam bir akideye, köklü bir anlayışa bağlıdır.
İnsanların, kendisinden memnun olması, onun yanında rahat etmeleri yine o
insanın köklü bir kanaate, sağlam bir imana, sağlam bir anlayışa bağlı
bulunmasına bağlıdır.
Akidesi sağlam olmayan, sağlam bir kanaati bulunmayan, Allah’a ve O’na hesap
vereceğine inanmayan insandan herkes rahatsız olur, herkes onun yanında
huzursuzdur. Dünyanın rahatını kaçıranlar, Allah’a inanmayan insanlardır.
Öyleyse dünyada ve ukbada bize ve bütün insanlığa pek çok şey kazandıran mesele,
bir insanın en mühim meselesidir.
Köprüler işte bu sağlam akideyle geçilecek, göklerde onunla uçulacak, dikenli
tarlalardan onunla geçilecektir.
Bu, bir müminin, bir insanın en mühim meselesidir. En mühim meseleye karşı biz
çok yabancı ve çok yayayız.
O kanaati kalbimize ne türlü yerleştirmek gerekiyor?
Sabahlara kadar Allah demekle mi?
Sabahlara kadar tefekkürle mi?
Sabah akşam Allah’ın âyetlerini tefekkür etmekle mi, araştırmakla mı, kitap
karıştırmakla mı?
Hatta bu mevzuda gerekirse bütün zorlukları göze alarak uzun seferler katetmekle
mi?
Dünyamızı ve ukbamızı bize kazandıracak bu sağlam itikadı içimize koymak hangi
yolla olacak ise onu bulmalıyız. Basiretimiz varsa, idrakimiz varsa bunu elde
etmek için gayret etmeliyiz.
Size deseler ki yerin altındaki ateş tabakaları yavaş yavaş yukarı doğru
çıkmaktadır, yakında hepiniz helak olacaksınız. Ancak bundan kurtuluşun bir yolu
var; o da başka bir gezegene gitmektir. Başka bir gezegene de bütün insanların
bugün taşınmasına imkân ve ihtimal yoktur… Ne yaparsınız, biliyor musunuz? Her
şeyinizi satar, füze üslerini geliştirmeye çalışırsınız. Bir an evvel bunları
çoğaltsınlar da bizi başka bir gezegene atsınlar diye. Oraya gitseniz sanki ne
olacak? Üç beş sene daha fazla yaşayacaksınız. Sonra ölüp gideceksiniz. Öldükten
sonra başkaları da sizi memnun ve mesut edemeyecek.
Dikkat buyurun! Küçük bir hâdise karşısında her türlü meşakkate katlanmayı,
sadece dünya saadeti için bunlara katlanmayı göze alan insan, dünya ve ukba
saadetine sebep olacak bir meselede böyle tehlikelere ve zorluklara göğüs
germezse elbette akıllıca davranmamış olacaktır.
Onun için bizim yolumuzu bulmamızda, Kur’ân karşısında vaziyetimizi almamızda,
kâfirler içinde temayüz etmemizde, onlara karşı zillet ve meskenetten
kurtulmamızda, İslam’ın izzetiyle arz-ı dîdâr etmemizde, kısaca bütün
meselelerimizde nokta-i istinat ve istimdadımız, yani dayanak noktamız kalbdeki
imanımızdır.
Allah Resûlü’nü aziz eden, O’nu insanlığın başına çıkaran, insanlığın başına taç
yapan, O’nun o râsih, sağlam inancıdır. O’nun arkasındaki o mükemmel saffı,
bütün insanlığın mahbubu hâline getiren yine onların o sağlam imanlarıdır.
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) âdeta elindeki kaşığıyla insanlığı
karıştırdı; bozuğu bir tarafa, düzgün, müstakim, saf, temiz ve berrakı bir
tarafa ayırdı. O’nun cemaatinin içine de ilk başlarda bozuklar, bulanıklar
karıştı; fakat bunlar o cemaat içinde uzun süre tutunamadılar, dayanamadılar.
Allah Resûlü’nün daire-i kutsiyesi; kirli, paslı, liyakatsiz, Allah yolunda
azimli olmayan, iradesiz, sefil arzularının esiri olan insanları çabucak
temizleyip atıverdi.
Bu sebepledir ki Resûlullah’ın hayatının sonuna doğru İslamiyet’e dehalet eden,
fakat gelip bir türlü kurb-u huzuruna müşerref olamayan, O’nun mübarek cemalini
göremeyen, nuranî sohbeti ile müşerref olamayan pek çok kimse inanmış göründüğü
hâlde daha sonraları irtidat etti, küfür yolunda oldu ve öylece öldü. Buna
karşılık O’nu görmüş, O’nu tanımış, O’nu gerçekten anlamış kimseler ise sonuna
kadar iman davasında sebat ettiler.
Hazreti Ömer’in bir kardeşi vardı: Zeyd. Hazreti Ömer’den evvel İslamiyet’e
girmiş, ondan evvel Resûl-i Ekrem’in yanında yerini almış, ondan evvel de şehit
olmuş, Allah’a kavuşmuş bir insandı. Hazreti Ömer, hep onu takdirle yâd ederdi.
Vefat ettiğinde arkasından aylarca ağlamıştı.
Yalancı peygamber Müseylime sonradan görmüş, sonradan inanmış, imanı içine
oturtamamış, İslam yolundan geri dönmüş biri idi. Bir sürü insanı Yemame’de
başına toplamış, İslam’a karşı koymuştu. Zeyd de bu Yemame harbinde
Müseylime’nin taraftarlarıyla savaşan Müslüman ordusu içinde bulunuyordu. Bu
ordunun içinde aynı zamanda Huzeyfe’nin azatlı kölesi Salim de vardı. İslam’da
yerini almış büyük insan Salim… Salim de Zeyd gibi öyle kıymetli, öyle ağır biri
idi ki Hazreti Ömer’e, vefat etmek üzereyken, “Yerine kimi tavsiye edersin?”
diye sorulduğunda, “Eğer Yemame’de şehit olmamış olsaydı Huzeyfe’nin azatlısı
Salim’i tavsiye ederdim.” demiştir.
Savaşın kızıştığı bir esnada Salim’in ağzından şu cümleler döküldü: “Ben ki
Kur’ân’ı ezberledim. Ben ki Kur’ân’ın içinde Allah’ın benden istediklerini
bildim. Ben bugün ölmezsem kim Kur’ân’ın uğrunda ölür ki?” O bunları söyleyince
arkasındaki saf da sıklaştı, kenetlendi. Hepsi Kur’ân’ın mübarek kalesinin
muhafazası için lazım gelen her şeyi yapıyor; baş veriyor, kol veriyor, bacak
veriyor, ölüyorlardı. Salim de orada şehit oldu.
Hazreti Ömer’e kardeşinin şehid olduğu haberi gelince o, “Yemame’den kokun
geliyor.” diye ağlıyordu. Ömer’i ağlatan diğer önemli bir husus da esasında
insanların irtidat etmeleri, dinden çıkmaları, kılık kıyafet değiştirir gibi
kalblerini değiştirmeleri, kalblerini değiştirmelerinin yanında davranışlarını
da değiştirmeleriydi. Ömer işte bundan endişe ediyordu.
Şehit olan kardeşini sena ederek şöyle diyordu: “O, benden evvel İslam’a girdi,
benden evvel Resûl-i Ekrem’i ve Allah’ı memnun etti, benden evvel de
Resûlullah’a gitti ve kurtuldu. Benim ise ne olacağım belli değil!”
O, bunları söylerken birden karşısına birisi çıktı. Onun da kardeşi Yemame’de
ölmüştü. Ancak öyle bir ağlıyor, öyle bir ağlıyordu ki sormayın… Bu, ağlama
Hazreti Ömer’in dikkatini çekti. Adama, “Bu kadar ağlamak niye? Niçin bu kadar
feryat ediyorsun? Niye Allah’a karşı teslimiyet ve tevekkülün yok?” deyiverdi.
Adam, “Yâ Ömer, sen niye ağlıyorsun?” diye sorunca Ömer, “Ben kardeşim Zeyd’e
ağlıyorum.” diye cevap verdi. Adamın cevabı yürekleri yakıcı mahiyetteydi:
“Senin kardeşin Resûl-i Ekrem’in yolunda şehit oldu. Ben gözümle gördüm, bayrak
omuzundaydı. O gün cansiperane mücadele ve mücahede etti. Bir de bana sor, sen
niye ağlıyorsun? Benim kardeşim de o gün öldü, ama dayanamamış, İslam’dan
dönmüştü. O gün Müseylime’in ordusunda, irtidat etmiş insanların arasında
öldü.”69
Evet, kanaat ve iman, insanın içinde rasih hâle gelmez, sağlamlaşmaz,
oturaklaşmazsa insan küçük bir tehlike, küçük bir meşakkat karşısında yolundan
dönebilir. Girdiği, kazandığı, katlandığı şeyler boşu boşuna gidebilir.
Benzer bir vak’a da Ümmü Şerîk’in başından geçer. Ümmü Şerîk, imanı içine
oturtmuş bir kadındı. Kendi ifadesine göre onu dininden döndürmek için
müşriklerin yapmadıkları şey kalmadı. Gerisini onun ağzından dinleyelim:
“… Bal sürülmüş ekmek veriyorlar ama bir damla sudan mahrum bırakıyorlardı. Öğle
olup güneşin sıcaklığı arttığında mola verdiler. Bizler güneşin altında sıcaktan
yanarken onlar çadırlarını kurdular. Beni güneşin altında bıraktıkları için
(âdeta) aklımı kaybettim, artık görmüyor ve duymuyordum. Üç gün bu şekilde
davrandılar. Üçüncü gün bağlı olduğum dini bırakmamı istediler. (Bilincim
neredeyse kapalı olduğu için) söylediklerini ancak kelime kelime anlıyordum. Ben
de Allah’ın bir olduğuna işaret etmek için parmağımı yukarı doğru
kaldırıyordum.”
Gözü küfürle dönmüş kimseler bu türlü işkenceyi yapıyorlardı, hem de bir kadına.
Kâfir küfrünün gereğini yapıyor, mümin de imanının gereğini yapacaktı. Nitekim
bu yüce kadın da imanının gereğini yapıyordu:
“Bana uzun bir süre bu şekilde işkence ettiler. Bu hal üzere devam ederken
birden göğsümün üzerinde bir kovanın serinliğini hissettim. Kovayı tutup bir
yudum içtikten sonra kova göğsümden çekildi. Gökle yer arasında asılı duran
kovayı tutamadım. Sonra kova tekrar bana doğru sarkıtıldı. Kovadan bir yudum
daha içtim. Baktım ki kova yine gökle yer arasında asılı. Üçüncü defa
sarkıtıldığında kovadan yine içtim. Artık suya kanmış susuzluğum gitmişti.
Kovadan başıma, yüzüme ve üzerime su serptim. Geldiklerinde beni zinde, canlı ve
üstüm başım ıslanmış bir şekilde bulunca su tulumlarına koştular. Ağızlarının
bağlı ve çözülmemiş olduğunu görünce, ‘Senin Rabbinin bizim de Rabbimiz olduğuna
inandık…’ dediler, hepsi birden Müslüman olup Allah’ın Resûlü’ne hicret
ettiler.”70
Ümmü Şerîk, iman içine kök saldığından, sağlam bir temele dayandığından dolayı
Allah’a yöneldikten sonra artık asla geri dönmüyordu. Ama içine iman oturmayan
çokları döneklik yapıp Kur’ân’ı, Allah’ı ve Resûlullah’ı bırakıyorlardı.
Yemame’de bırakıyorlar, dünyanın değişik yerlerinde başlarına gelen bir kısım
hâdiseler karşısında bırakıyorlardı. Üniversitede bir koltuk karşılığında
bırakıyorlar, adliyede bir makam karşılığında bırakıyorlar, diyanette bir mevki
karşılığında bırakıyorlar, dinini, imanını, Kur’ân’ını bırakıyorlardı… Çünkü
iman onların içlerine oturmamıştı.
Muhterem Müslümanlar!
İnsana şahsiyet kazandıran, insanı oturaklaştıran şey imandır. Dünyevî bütün
müşkülleri halleden imandır. Bütün tehlikelere seve seve göğüs gerdirecek, bütün
meşakkatlere katlandıracak şey imandır. Asrın hâdiselerine karşı insanı
izzetiyle ayakta tutacak şey yine imandır. Bu imanı kazanmanın yolu, bunu en
birinci mesele bilerek âfâkî ve enfüsî araştırmalar yapmak suretiyle elde
etmektir.
Cenab-ı Hak bu yola bizleri hidayet eylesin. Kur’ân ve iman davasında bizleri
sabitkadem eylesin. Bu yoldan dönmekten masun ve mahfuz buyursun.
Âmîn.
5 Nisan 1974, Alemizade Sırönü Camii, Edremit
69 İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/377-378.
70 İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-kübrâ 8/156.
Allah’a Yönelmek
اَلْمَالُ وَالْبَنُونَ ز۪ينَةُ الْحَيٰوةِ الدُّنْـيَاۚ وَالْبَاقِـيَاتُ
الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَاباً وَخَيْرٌ اَمَلاً
“Mal mülk, çoluk çocuk… Bütün bunlar dünya hayatının süsleridir. Ama bâkî
kalacak yararlı işler ise Rabbinin katında, hem mükafat yönünden hem de ümit
bağlamak bakımından daha hayırlıdır.” (Kehf Sûresi, 18/46)
Muhterem Müslümanlar!
Bir insan, hâlihazırda yaşadığı ve ileride yaşayacağı hayatını nurlandırmak,
canlı bir hâle getirmek, canlı bir zamana sahip olmak istiyorsa o, hayatını
Allah’ın yolunda, Cenab-ı Hakk’ın rızası istikametinde kullanmak zorundadır.
Zamanın her parçasına Cenab-ı Hakk’ın mübarek isimlerini işlemeye çalışmalıdır.
Üzerinden bir gün geçmesin ki o gün içinde Cenab-ı Hakk’a ait büyük bir hayır,
büyük bir sevap yapmış olmasın. Öylece o gününe hayat kazandırmış olmasın.
Âhiret hesabına onu emanet olarak Allah’a teslim etmiş olmasın. İnsan böyle
yapmazsa sahip bulunduğu bütün fâni şeyler, bu fâni dünyadaki her fâni gibi fena
bulur gider. Sahip bulunduğu her şey –kabirde cesedinin başına geleceği gibi–
çürür, kokuşur ve en sonunda toprağa karışır, mahvolur gider.
Ama insan, ruhî hayatıyla, kalbî hayatıyla, tasavvurî hayatıyla ebediyet
kazanmak istiyorsa ebedî bir Zat’a, Cenab-ı Hakk’a müteveccih olsun. Gönlünü
Cenab-ı Hakk’a tevcih etsin. Cenab-ı Hak’tan gayri başka tarafa dönmesin. Tâ
ebediyetin şuaları onu da ebedileştirsin. Onun sahip bulunduğu zaman parçalarını
da ebedileştirsin. Geçmiş ve gelecek hayatını nurlara gark etsin. Ehl-i dalalet
için çok tehlikeli, çok üzüntü verecek olan âhiret istikbalini onun için Cennet
sarayları hâline getirsin.
Biz işte böylesine, ya zamanımızı ebedileştirme veyahut da onu maddî varlığımız
gibi maddî varlığımızla beraber toprağa gömme, yok olmasını acı acı seyretme
durumuyla karşı karşıya kalacağız. Ya namazlar, zekâtlar, sadakalarla geçmişimiz
nurlanacak, ömrümüz ebedileşecek veyahut da kapkaranlık bir mazi ile beraber
kapkaranlık bir istikbal; her şeyi yutan, her şeyi bitiren ve her şey kendisinde
biten, sona eren kapkaranlık bir kabir bizi bekliyor olacak.
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, malın ve evladın, dünya hayatının zineti olduğunu
ifade ettikten sonra şöyle buyuruyor:
وَالْبَاقِـيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَاباً وَخَيْرٌ اَمَلاً
“Baki kalacak yararlı işler ise Rabbinin katında, hem mükafat yönünden hem de
ümit bağlanması bakımından daha hayırlıdır.” (Kehf Sûresi, 18/46)
Kur’ân, insanın âhirete müteveccih yaptığı her şeye ‘bâkiyât’ diyor. Yani
namazlarına, oruçlarına, zekâtlarına… İnsanın, hüsn-i niyetle, kalbî
istikametiyle, Cenab-ı Hakk’a karşı bütün mükellefiyetlerini yerine getirmesini,
bütün menhiyattan, yasaklardan içtinap edip sakınmasını ise ‘salihât’ olarak
isimlendiriyor. Bir başka deyişle, salihât, insanın, bütün iyilikleri yapıp
bütün kötülükleri ayağının altına almasıdır.
İşte bunlar, خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَاباً “Rabbinin katında sevap bakımından
hayırlıdır.” Şayet geçmişiniz bu kabil amellerle doluysa siz geçmişinizi sevaba
gark etmişsiniz demektir.
وَخَيْرٌ اَمَلاً İstikbale ümitli bakıyorsanız, bir emeliniz, bir arzunuz, bir
idealiniz varsa işte bu da ancak salihât sayesinde tahakkuk edecektir.
Dünya, dünyaya bakan yönüyle fâni ve geçicidir. Siz de fâni ve geçicisiniz. Siz,
Allah’a müteveccih olmazsanız sizin ruhunuz ve kalbiniz de fâni ve geçicidir.
Fakat hem malını, mülkünü hem kendi varlığını, benliğini hem de kalbini ve
ruhunu ebedileştirmenin bir yolu vardır: Allah’a müteveccih olmak.
Allah’a müteveccih olduğunuz, O’na yöneldiğiniz takdirde gelecek hayat sizin
için nurlanacak, ümitten tomurcuklar hâline gelecektir. Geçmiş nurlanacak, yığın
yığın sevapla âhirette sizin karşınıza çıkacaktır.
Şuurlu mümin, uyanık mümin, Allah’ın kendisine ihsan ettiği her şeyi Allah
yolunda sarf eder, Allah’a verir. Size Allah tarafından hediye edilen her şeyi
yeniden Allah’a vermek…
Allah mutlak olarak her şeyden müstağnidir, O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.
Sizin vereceğiniz fâni şeylere de ihtiyacı yoktur. Fakat bakî, ezelî ve ebedî
olan o Sultan, sizin gibi fâni varlıkların mâmelekini kendisine almak, yani
kendi yolunda sarf edilmesini istemek suretiyle bâkileştiriyor, ebedileştiriyor.
Yine sizin hesabınıza yapıyor bunu.
Siz şu fâni varlığınızı O’na verdiğiniz zaman ebediyet kazanacaktır bu varlık.
Onun için uyanık mümin, varlığını Allah yolunda sarf edecektir. Sarf edip onun
yükünden kurtulmaya bakacaktır. Mesuliyetinden, hesabından kurtulmaya
bakacaktır.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hazreti Âişe’nin yanında, kendi
mübarek lisanıyla cennete gireceğini müjdelediği Abdurrahman b. Avf hakkında
şöyle buyurmuştu: “Abdurrahman b. Avf’ı gördüm cennete giriyordu, fakat arkası
üstü sürüne sürüne, emekleye emekleye giriyordu. Sebebi şu: Çok fazla dünyalığa
sahip. Mâmeleki pek çok!”71
Bir insan sahip olduğu o kadar dünyalığın hesabını verince öyle olacaktır, dize
gelecektir.
Allah Resûlü bu dünyadan ayrıldıktan sonra bir gün Hazreti Âişe, Abdurahman’a,
Allah Resûlü’nün onun hakkındaki bu sözünü aktarmıştı. O esnada ona ait bir
kervan da Medine’ye girmek üzereydi. Abdurrahman, Hazreti Âişe’den Resûl-i
Ekrem’in kendisi hakkındaki bu sözlerini işitince develerinin zimamına kadar ne
kadar mâmeleki varsa hepsini Allah yolunda sarf etti. “Beni dize getirecek, beni
arka üstü oturtacak dünya batsın gitsin.” diyordu. Nitekim hepsini bir çırpıda
Allah yolunda sarf etti.
İşte o zaman batmadı o dünya. O zaman Allah’a verildiği için ebediyet kazandı.
Onun sırtına binen dünya, onu sırtına aldı ve ona binek oldu. Onu sırattan
geçirecek bir binek hâline geldi… Allah yolunda sarf ettiği için.
Dikkat buyurun!
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), müminlerin namaz kılmaları, oruç
tutmaları, hacca gitmeleri, cihat etmeleri kadar dünya anlayışlarına da
ehemmiyet veriyordu. O’nun en fazla düşündüğü husus bu idi. Israrla bunun
üzerinde duruyordu. Niceleri dinini, makamı karşılığında sattı… Niceleri dinini,
dünyası karşılığında sattı… Nice gençler var ki bugün müptela oldukları bir
kısım tiryakiliklerden, cismanî arzulardan ötürü camiye gelmemekte, Allah
karşısında secde etmemektedir. İnsanlar, kulağını kalbine verse, kalbinin sesini
dinlese, kendi kendine “Allah’a niçin secde etmiyorsun? Niye gururunu kırıp
Allah karşısında iki büklüm olmuyor, yere gelmiyorsun?” diye sorsa nefsinden şu
cevabı alacaktır:
“Alışkanlık hâline getirdiğim sefil arzularımı, fena isteklerimi terk
edemiyorum, boş boş gezmeyi terk edemiyorum, eğlenceyi terk edemiyorum, sağda
solda, şununla bununla boşa vakit harcamayı terk edemiyorum.” Nefsi kendine
bunları dedirtecektir.
Muhterem Müslümanlar!
Dünya, bütün yönleriyle insanı Allah’tan alıkoyucudur. İnsan, dünyayı
anlayabilir, onun sırtına binebilirse, Abdurrahman b. Avf gibi, o sırtındayken
dünya kendisine binek olur. Onu sırattan geçirir, cennete ulaştırır.
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), Tebük hâdisesi münasebetiyle
ashâbına ciddi tahşidatta bulunmuştu:
Yarına çıkacağınıza teminatınız olmadığı hâlde yarınlar için çalışıyorsunuz.
Hâlbuki katiyen inandığınız âhiret yarını için o kadar az çalışıyorsunuz ki, o,
dünyevî işlerle mukayese edilecek olursa, sinek kanadı kadar dahi değildir.
Dikkat edin! Sinek kanadı kadar kıymeti olmayan dünya işleriniz o kadar çok ki…
Allah hesabına çalıştığınız şeyler, o dünya işlerinin yanında sinek kanadı kadar
ya kalıyor veya kalmıyor. Ey insanlar! Allah’a inandığınız kadar Allah yolunda,
âhirete inandığınız kadar âhiret yolunda olun.
Mümin bunları çok güzel ayarlarsa muntazam bir hayat yaşar, zikzaklardan
kurtulur.
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) değişik bir eda, değişik bir hava
içinde Allah yolunda harcamaya teşvik eden bu sözleri söylemişti ve bu sözler
gönüllerde hemen bir uyanışa vesile olmuştu. Herkes coşmuştu. İnsanlar neye
sahipse hepsini Allah yolunda sarf etmek için âdeta yarışa girmişti. Hazreti
Osman, Allah Resûlü’nün teşviklerini duyar duymaz hemen evine koşmuş, altın
gümüş ne varsa hepsini doldurup getirmiş, Resûl-i Ekrem’in kucağına
bırakıvermişti. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir taraftan
getirdiklerini elinde eviriyor, çeviriyor, bir taraftan da şöyle söylüyordu:
“Osman’a bundan sonra yapacakları zarar vermez. Osman bundan sonra hata da
yapabilir fakat yapacağı hatalar ona zarar vermez.”72
Sahabe, keşke ben de bu kadar dünyalığa sahip olsaydım, keşke ben de hepsini
Allah yolunda sarf etseydim, keşke ben de Nebi’nin mübarek dudaklarından dökülen
bu müjdeye mazhar olsaydım düşüncesi içindeydi.
Yine bir seferinde Resûl-i Ekrem, bu mevzuda teşvikte bulunmak üzere minbere
çıkarken dudaklarından şu sözler döküldü: “Yâ Rabbi, Osman’ın yaptığı
iyiliklerin altından kalkamıyorum.” O anda Cibril-i Emin nazil oluyor, diyor ki:
‘Allah ferman ediyor: Habib-i Zişan’ım, Sen Osman’ın yaptığı iyiliklerin
altından kalkamazsan, Ben kalkarım onun altından.”
Dünya, Allah’a verilmek suretiyle ebediyet kazanıyor. Fâni dünya, yüzüne
tükürüklerimizi saçtığımız dünya, sinek kanadı kadar ehemmiyet vermeyip
hakaretle ayağımızın altına aldığımız dünya, Allah yolunda sarf edildiği zaman
gökler kadar kıymet kazanıyor. Cenab-ı Vacibü’l-Vücud Hazretleri, kemal-i izzet,
kemal-i rahmet ve kemal-i şefkatle konuşuyor. Kâinatı konuşturuyor, melekleri
konuşturuyor. Gökler ve yer elinde olan Allah ferman ediyor:
“Sen Osman’ın yaptıklarının altından kalkamazsan Ben kalkarım!”
İşte yarınlarımıza, âhirete ait istikbalimize hayat vermek, onu nurlandırmak,
böylesine fâni ve geçici şeyleri bâkî ve kalıcı bir surete tebdil etmek
niyetiyle, Allah yolunda sarf etmekle olacaktır. Muhafazasına gücümüzün
yetmediği, korumasına imkân ve iktidarımızın olmadığı dünyaya ait bu şeylerin
sorumluluğundan ancak bunları Allah’a vermekle, Allah’a satmakla, Allah yolunda
sarf etmekle kurtuluruz.
Cenab-ı Vacibü’l-Vücud ve Tekaddes Hazretleri böylesine geçmiş ve gelecek zamana
mübarek adını, şanını işlemeye muvaffak olmuş kullarından eylesin bizi de.
Mazisi karanlık, istikbali karanlık, bedbaht, bedbin kimseler olmadan bizleri
masun ve mahfuz buyursun.
Âmîn.
5 Temmuz 1974, Alemizade Sırönü Camii, Edremit
71 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/115; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 1/129.
72 Tirmizî, menâkıb 18; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/63.
İslam’da Kadın ve Anne Hakkı
وَقَضٰى رَبُّكَ اَلَّا تَعْبُدُۤوا اِلَّآ اِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ
اِحْسَاناًۘ اِمَّا يَـبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِـبَرَ اَحَدُهُمَآ اَوْ كِلَاهُمَا
فَلَا تَقُلْ لَهُمَآ اُفٍّ وَلَا تَـنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَر۪يماً
“Rabbin şöyle buyurdu: Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Anneye ve babaya
güzel muamele edin. Şayet onlardan her ikisi veya birisi yaşlanmış olarak senin
yanında bulunursa sakın onlara hizmetten yüksünme, “öff!” bile deme, onları
azarlama, onlara tatlı ve gönül alıcı sözler söyle.” (İsra Sûresi, 17/23)
Muhterem Müslümanlar!
Bu asırda, bilhassa ailede çok mühim bir mevkii olan annelerin hukuku hiçe
sayılmakta, onlara karşı hürmetsizlik edilmektedir. Bu yönüyle insanımız âdeta
bir Cahiliye dönemi yaşamaktadır.
Cahiliye devrinde kadın, evin hanımefendisi olma hakkını kaybetmiş, ticaret malı
gibi düşünülmeye başlamıştı. Aynı şekilde asrımızda da pek çok çevrede anne,
evde anne olma hakkını kaybetmiş, hürmet hakkını kaybetmiş, hanımefendiliğini
kaybetmiş, ev efradı tarafından hafife alınmaktadır.
Tazeliğini kıyamete kadar muhafaza edecek olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın
ahkâmı, o devirde kadına ve bilhassa anneye karşı yapılan hürmetsizliğin
karşısına çıkmıştır. Kur’ân, o dönemde olduğu gibi bugün de hürmet görmeyen,
hukuku ayaklar altına alınan anneler başta olmak üzere bütün kadınlık âleminin
hürmetini muhafaza eder.
Allah, kendisine ibadet ü taati emreder. “Bana kullukta sabitkadem olacaksınız.”
der. Bana kul olmada katkısız safi ve halis olacaksınız ve sonra da anne ve
babanıza ihsanda bulunacaksınız. Bu, Allah’ın kesin hükmüdür. Onlara karşı ‘öf’
bile dememekten başlayıp da hukuklarına riayet etmede alabildiğine bir
hassasiyet içinde olmaya kadar riayetkâr olacaksınız.
Muhterem Müslümanlar!
Devr-i Saadet’i kurcalarken, o asırdan misaller verirken, nazarımızı daima
asrımızdaki hâdiselere çevirmek, anlatılan şeylerin bu asırdaki durumuna bakmak,
ona göre ders almak gerekir. Meseleler gönüllerimizde heyecan uyandırsın diye
değil, bizi hislendirsin diye değil, bir hakikatın yüzünden perdeyi kaldırsın, o
asırda görüldüğü gibi bu asırda da o hakikat görülsün diye anlatılmaktadır.
Nasıl Cahiliye devrinde kadın her şeyini kaybetmişti, bugün de maalesef pek çok
çevrede, hatta İslamî muhitte dahi anne artık ‘annelik’ rolünü yitirmiştir. Evde
ona gereken hürmet gösterilmez. Müminlerin yaşadığı muhitlerde dahi durum
böyledir. Camiye gelenler dahi annelerini hor görebilmektedirler.
Anne, evde bir ‘fazlalık’ olarak görülebilmektedir. Bir an evvel gitse, geriye
bırakacağını bıraksa, biz de ondan kurtulsak ve istediğimizi elde etsek diye
düşünen evlatlar vardır.
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan fasl-ı hitaptır. İman sayesinde gönüllerde hâkimiyet
kuran Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) İslamiyet’in esasları ile bu
mevzuda Allah’ın istediği şeyleri insanlara anlatır. Allah’ın istediği şeyleri
gönüllerde hâkim kılar.
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan başka bir âyetinde bu hususta şöyle buyurur:
وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِۚ حَمَلَـتْهُ اُمُّهُ وَهْناً عَلٰى
وَهْنٍ وَفِصَالُهُ ف۪ى عَامَيْنِ اَنِ اشْكُرْ ل۪ى وَلِوَالِدَيْكَۘ اِلَىَّ
الْمَص۪يرُ
(Lokman Sûresi, 31/14)
Biz insana vasiyet ettik, emirde bulunduk, tavsiyede bulunduk: Bana kulluk
yapsın, annesine teşekkürde bulunsun, iyilikte bulunsun. Annesi onu uzun zaman
karnında taşımış, meşakkat çekmiş, şu kadar zaman da kucağında büyütmüş,
beslemiş, iyilikte, ihsanda bulunmuş. Biz ona vasiyet ediyoruz, o da annesine
karşı iyilikte ve ihsanda bulunsun.
Allah, bunları demek suretiyle anneye, babaya karşı sadece itaati emrediyor.
Burada daha ziyade ‘anne’ üzerinde duruluyor. Meseleyi tavzih için sahabinin
Allah Resûlü’nün karşısına çıkıp da;
يَارَسُولَ اللهِ مَنْ اَحَقُّ النَّاسِ بِحُسْنِ الصَّحَابَةِ
“Ya Resûlallah! İnsanların hangisiyle daha iyi geçineyim, arkadaşlık kurayım,
muaşerette bulunayım, iyilikte bulunayım, ihsanda bulunayım?” sorusuna karşılık
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Annendir.” buyurur. Sahabi ikinci
kez sorar: “Sonra kimdir yâ Resûlallah?” Allah Resûlü ikinci defa, “Annendir.”
buyurur. Sahabi üçüncü defa, “Sonra kimdir?” diye sorunca Allah Resûlü yine,
“Annendir.” buyurur. Annen ile hüsn-ü muaşerette bulunacak, bütün iyiliğini ona
tevcih edeceksin. Allah Resûlü dördüncü defada “ebûke” (Babana karşı da
yapacaksın aynı şeyi) buyurur.73
Keza diğer bir hadis-i şerifte Allah Resûlü şöyle buyurur:
إِنَّ اللهَ يُوصِيكُمْ بِأُمَّهَاتِكُمْ- ثَلَاثًا – إِنَّ اللهَ يُوصِيكُمْ
بِآبَائِكُمْ، إِنَّ اللهَ يُوصِيكُمْ بِالْأَقْرَبِ فَالْأَقْرَبِ
“Allah, annelerinize iyilik yapmayı, iyi davranmayı size vasiyet ediyor” diye üç
defa tekrar ediyor. Ardından “Ve sonra babalarınıza iyilik yapmayı vasiyet
ediyor.” En sonunda da “Size yakın olanı size tavsiye ediyor.” buyuruyor.74
Kadın, düştüğü yerden İslam ve Kur’ân sayesinde terakkinin şahikasına
yükseliyordu. Mümin, Allah Resûlü’nün bu duruşuna göre vaziyet alacaktır.
Cahiliye devrinde ayaklar altında olan kadın, Allah Resûlü’nün nazarında göklere
çıkmış, melek mertebesine yükselmiştir. Hazreti Âişe’nin ifadesiyle
Efendimiz’den naklen:
اَلْجَنَّةُ تَحْتَ اَقْدَامِ الْاُمَّهَاتِ
“Cennet, annelerin ayakları altındadır.”75
Anne, İslam sayesinde bu pâyeyi alır. Ve yine Hazreti Âişe’nin ifadesiyle:
اِنَّمَا النِّسَاءُ شَقَائِقُ الرِّجَالِ
“Kadınlar, erkeklerin yarısıdırlar, erkekleri tamamlarlar.”76
Yani kadın olmadan erkek, erkek olmadan kadın yarım insan demektir.
Evet, anne, Kur’ân ve İslam sayesinde beklediği hürmeti bulmuş, lâyık olduğu
mevkii elde etmiş, bir kadın efendi hâline gelmiştir. Ne var ki asrımız yine onu
şirâzeden çıkarmış, bu noktada Cahiliye devrine götürmüş, bir kısım insanların
elinde oyuncak hâline getirmiştir.
Annenin hukuku İslam’da o kadar mühimdir ki bir gün Allah Resûlü’nün huzuruna
(sallallâhu aleyhi ve sellem) cihada iştirak etmek isteyen bir genç gelir.
Arkasından da annesi gelir, “Yâ Resûlallah, ben bunu emzirdim, baktım, büyüttüm;
şimdi ise beni dinlemiyor, cihada gidiyor.” Allah Resûlü kaşlarını çatar ve “Dön
git, annene hizmet et. Senin cihadın bize lazım değildir.” buyurur.77
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Cihadın önem kazandığı yerde cihat
her şeyden ehemmiyetlidir, her şey cihat için feda edilir, tıpkı asrımızda
olduğu gibi. Fakat anne babaya itaatin önem kazandığı yerde ise bu ikisinin
rızası her şeyden mühimdir. Her birinin yeri ayrıdır ve bu iki şeyi birbirine
karıştırmamak gerekir.
Bütün bunların üstünde anlatılmak istenen şeye gelince o da şudur; annenin
hiçbir yeri, hiçbir hürmeti olmadığı hâlde birdenbire çok mualla bir makama
yükselmesi ve bir hürmet kazanması ancak Kur’ân ve İslam sayesinde olmuştur.
Risaletmeâb Efendimiz mescitte otururlarken içeriye biri girer ve şöyle der, “Ya
Resûlallah! Falan zat, ruhunu teslim etmek üzeredir, fakat bir türlü ruhunu
Allah’a teslim edememektedir.” Bu zat, Resûl-i Ekrem’in, sağında solunda sık sık
gördüğü, alabildiğine cesur, alabildiğine mert, alabildiğine hareketli,
alabildiğine sadık bir sahabiydi.
Allah Resûlü, ilk önce kendisi gitmek istemedi. Zira çok hassas, çok inceydi
Allah Resûlü. Bu gibi hâdiselerde dayanamazdı. Önce Hazreti Ebû Bekir’i, sonra
Hazreti Ömer’i gönderdi. Onlar gittiler, geldiler, “İlle de Sen!” diye Allah
Resûlü’ne ısrar ettiler.
Allah Resûlü’nün bir daveti reddettiği, kabul etmediği, davete icabet etmediği
asla vaki ve vârit değildi. Düğüne bile davet etseler giderdi, yeter ki orada,
gayrimeşru bir şey yapılmış olmasın. Kalktı, o zatı ziyarete gitti.
Tahkik etti; zatın babası yoktu, ancak annesi hayattaydı. Bir borcu olup
olmadığını sordu. Bu kişi mescide gelir, safların içinde namazını kılar,
gerektiğinde orduyla beraber cihada katılırdı. Ama şimdi dilinin tutulması, can
verdiği hengâmda ‘Lâ ilâhe illallah’ diyememesi… Buna bir sebep vardı. Mesele
etraflıca araştırılınca nihayet annesi şunları söyledi:
“Yâ Resûlallah, içimden atamadığım bir ukde var. Bir türlü atamıyorum onu. Bir
meselede hanımıyla aramızda bir şey oldu, hanımını bana tercih etti, gönlümü
kırdı benim. Ne kadar kendimi zorladım onu affetmeye ama davranışlarım hep sun’î
oldu. Gönlümden gele gele affedemedim onu. Hâlâ da içimde bir ukde var.”
Bu sözleri duyan Allah Resûlü, onlara hem bir ders vermek hem de annenin
hislerini galeyana getirerek oğlunu gönlünden gele gele affettirmek istiyordu.
Şöyle buyurdu: “Bu hâliyle giderse Cenab-ı Hak, buna azap edecek. Siz odun
getirin de bari onu burada yakalım. Belki Allah, bu yanmasına mukabil âhirette
bir daha onu yakmaz.” İşte o zaman kadının içindeki o ukde de silindi. Yerinden
fırladı: “Yâ Resûlallah! Gönlümün ona karşı yumuşadığını hissediyorum şimdi.
Artık bir ukde yoktur gönlümde. Bütün haklarımı helal ediyorum.” dedi.
Kadın, sözlerini bitirmiş veya bitirmemişti ki, can çekişmekte olan sahabinin
sesi duyuldu: “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Resûlullah.”
İslam, başta peygamberiyle, mürşid-i azamıyla, sonra O’nun sözlerini bize şerh
eden müçtehit ve mücedditleriyle, sonra bu vak’aları tasnif edip bize intikal
ettiren büyük insanlarıyla bize şunu anlatmaktadır: Hürmetini kaybetmiş anne,
İslam sayesinde hürmet kazanıyor. Hem o kadar hürmet kazanıyor ki ona isyan
edildiğinden ötürü insan son nefesinde “Allah” diyemiyor.
Hayatımıza çok şey kazandıran büyük insan Üstad Bediüzzaman aynı konuyla alâkalı
diyor ki: Arkadaşlarımdan, kardeşlerimden bazılarının rızkında bir vüs’at, bir
genişlik görüyordum, anlayamıyordum. Bunun hikmetini sonra anladım ki, onlar
anne ve babalarına çok itaat ediyorlar. Anne ve babaya itaat, annenin hukukuna
riayet sayesinde, Allah, rızkında bereket ihsan ediyor.
Bunlar tecrübelerle sabit hakikatlerdir. Bunlar, Resûl-i Ekrem’in hidayet edalı
ifadeleriyle sübut ve vücut bulan hakikatlerdir. Bunlar, Kur’ân-ı
Mu’cizü’l-Beyan’ın ifadesinde yerini alan hususlardır.
Evet, kadın, İslam sayesinde gerçek yerini almıştır. Allah Resûlü (sallallâhu
aleyhi ve sellem) hadis-i şerifiyle şöyle ferman eder:
أَكْمَلُ الْمُؤْمِنِينَ إِيمَانًا أَحْسَنُهُمْ خُلُقًا، وَخَيْرُكُمْ خَيْرُكُمْ
لِنِسَائِهِمْ
“Müminlerin iman bakımından en mükemmeli, ahlâkı en güzel olanıdır. Sizin en
hayırlınız da ailelerine, hayat arkadaşlarına karşı hayırlı olanınızdır.”78
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), hanımlarından bir tanesini, zerre
kadar dahi incitmemiş, kırmamıştır. Onların hepsini memnun ve mesut etmiştir.
Hanımları kimi zaman aç susuz kaldıkları hâlde Allah Resûlü’nden hep razı
olmuşlardır. Bütün kadınlık âlemi memnundur Allah Resûlü’nden. Bu hakikati ifade
için “Ehline en hayırlı olan benim.” buyuruyor. Ve “Sizin en hayırlınız da
ehline karşı en hayırlı olandır.” diyor.
Yüzlerce hadis-i şerif, kadına, anneye hürmet hakikatini insanlara
anlatmaktadır. Allah Resûlü, mübarek sözleriyle bir esas olarak bu mevzuyu ilmek
ilmek örmektedir.
Cenab-ı Vacibü’l-Vücud ve Tekaddes Hazretleri, üst üste bu hakikatlerden ders
alıp mahz-i hakikat olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’a ve esâsat-ı İslamiye’ye
ittibaya bizleri muvaffak kılsın. Hürmetini kaybeden anne ve babaya
kalblerimizde hürmet hissini yaratsın. Bizleri bu vadide huşyar, uyanık kalbli,
hassas, annesine babasına itaatkâr eylesin.
Âmîn.
8 Mart 1974, Alemizade Sırönü Camii, Edremit
73 Buhârî, edeb 2; Müslim, birr 1.
74 İbn Mâce, edeb 1; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/132.
75 el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 1/102. Aynı manadaki hadis için bkz.: Nesâî, cihâd
6; İbn Mâce, cihâd 12
76 Tirmizî, tahâret 90; Ebû Davud, tahâret 94; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned
6/256.
77 Bkz.: Buhârî, cihâd 138; Müslim, birr 5.
78 Tirmizî, radâ 11; Ebû Dâvûd, sünnet 6.
İslam Âleminin Dertleri
يَا قَوْمَنَآ اَج۪يبُوا دَاعِىَ اللهِ وَاٰمِنُوا بِه۪ يَغْفِرْ لَـكُمْ مِنْ
ذُنُوبِكُمْ وَيُجِرْكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ
“Ey milletimiz! Allah yoluna davet eden bu elçinin çağrısını kabul ve ona iman
edin ki Allah da sizin günahlarınızı affetsin ve gayet acı bir azaptan sizi
kurtarsın.” (Ahkâf Sûresi, 46/31)
Muhterem Müslümanlar!
Müthiş bir hâdiseyle temelinden sarsılan İslam cemiyeti, İslam cemaati uzun
zamandan beri üzerinde durabileceği bir nokta-i istinat, bir dayanak noktası
aramaktadır.
Bütün ümit kaynakları âdeta kurutulmuş; zemini kuraklıktan, rahmetsizlikten
parça parça olmuş, semasında bir tek yıldız kalmamış, kapkaranlık gecesini
yaşıyor.
Simsiyah bir kin ve nefret bütün ortalığı kasıp kavurmuş. Memleketinin
bülbülleri dertli destanı okuyor. Çünkü İslam’ın köyünde matem var. Başınıza
yağan her yağmur damlasından etrafınızı ihata eden koca koca dağların başlarına
kadar hepsi İslam’ın derdine ağlıyor. Kur’ân’ı anlamayan, Hazreti Muhammed’i
tanımayan, Allah’a, Allah’ın istediği manada râm olmayan, boyun eğmeyen perişan
İslam âleminin derdine ağlıyor.
İslam’ı sadece şekil olarak ifade eden gösteriş eksenli davranışlar, kabrinde
dağidâr olan Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ızdırabını
dindiremediği gibi şu perişan ümmetin ızdırabını da dindiremeyecektir.
Ümmet, bugün hırçınlaşarak kabarıp kabarıp sahilleri tehdit eden dalgalar misali
o eski heyecanını kaybetmiş; ona tebessüm eden semalar artık onun için ağlar
hâle gelmiş. Müslümanların yüzüne tebessüm eden bir tek yıldız bile yok gökte.
Her şey âdeta Müslüman milletin matemiyle simsiyah bir örtüye bürünmüş.
Mesele bir milletin davası olsa cüz’i bir hamleyle ve basit bir sıçrayışla belki
bu boşluk kapatılabilirdi. Allah bilir, fakat topyekûn İslam dünyası,
yörüngesinden ayrılmış bir yıldız gibi her an başka bir sisteme çarpıp
parçalanma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Başka sistemlerden medet
dilenmektedir. Kendisi merkezi teşkil ediyorken bugün başkasına uydu olma, uyma
zilleti ve aşağılığı içindedir.
Merkezi tutan, elinde Kur’ân asâsı bulunan Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi
ve sellem) gibi büyük bir çobanları varken o, çobanından ayrılmış, Allah’ın
yasak hudutları içine sapmış; çobanı dinlemez, onun emirlerine râm olmaz hâle
gelmiş. Neticede perişan olmuş, her tarafı yıkılıp dökülmüş bir viraneye
dönüşmüştür.
Zemininiz yağmursuzluktan, rahmetsizlikten çatladığı zaman kadınlarınızla,
erkeklerinizle, çocuklarınızla, hatta hayvanlarınızla seferber olur,
elbiselerinizi ters giyer, ellerinizi aşağıya doğru eğer, Rabb-i Kerîm’in
dergâhında durur, bize yağmur ver, dersiniz. Belki çoluk çocuğunuza, belki de
hayvanlarınıza merhameten Allah yağmur verir ama İslamiyet’ten ayrılmış,
Kur’ân’ı terk etmiş perişan cemaate merhamet eder mi bilmiyoruz?
Yine de Allah merhametlidir; O, daima merhametlidir ve her an merhametle tecelli
buyurur. Fakat bunun için sizin bütün varlığınızla, bütün mahiyetinizle,
topyekûn bir millet olarak rahmet yağmurunu, Allah’ın rahmetini, Allah’ın
nizamını isteme manasına gelen yağmur duasına çıkmanız lazım.
Siz bu kaskatı, kupkuru zemin ve zaman içinde rahmetin gelmesine vesile olması
için Allah’ın huzuruna tıpkı yağmur duasında olduğu gibi çıkmalısınız. O anda
elbisenizi değiştirip tersyüz ettiğiniz gibi kafanızın içindekileri de
değiştirmeli; kalbinizi yıkamalı, Allah’ın huzurunda gözyaşlarınızla, “Rahmetine
muhtaçlar kapına geldi.” diyerek bulunmalısınız.
Muhterem Müslümanlar!
Bu, sizin mücerret namaz kılmanızla, oruç tutmanızla halledilebilecek cinsten
basit bir mesele değildir; topyekûn bir milletin seferber olmasına vâbeste büyük
bir meseledir.
Nasıl ki bir köy ahalisi, kuraklıktan kavrulduğu, yağmursuzluktan yandığı zaman
birçok masrafa, ağır külfete girerek, acayip şeyler yaparak Allah’ın merhametini
istiyor. Topyekûn bir milletin rahmetsizlikten, merhametsizlikten, hidayet
nurundan mahrum bir vaziyette avare, sergerdan dolaştığı bir zeminde Allah’a
dönüşün, Allah’tan rahmet isteyişin şeklinin nasıl ulvî, nasıl kutsi, nasıl
şuurlu olması gerektiğini düşünün ve kararı siz verin. Cenab-ı Hak bizlere
merhamet buyursun.
Aziz Müslümanlar!
Şekilcilikten vazgeçelim. Yatıp kalkma bizi kurtarmaz. Her sene hac mevsiminde
yığın yığın hacca gitme bizi kurtarmaz. Bütün bu ibadetler, Allah’a iman
şuuruyla olursa kıymetlidir.
Burada memleket yanarken, yanan memleketin enkazı itfaiyeci beklerken;
Tulumbanı al yetiş imdada, yangın var… Deryada yangın var, imanda yangın var,
nesilde yangın var… diye feryat edilirken, siz bu derde karşı hissiz ve bu
perişanlığa karşı şuursuz kalmamalısınız.
Allah (celle celâluhu), cinlerin diliyle şöyle buyuruyor:
“Ey milletimiz! Allah yoluna dâvet eden bu elçinin çağrısını kabul ve ona iman
edin ki Allah da sizin günahlarınızı affetsin ve gayet acı bir azaptan sizi
kurtarsın.” (Ahkâf Sûresi, 46/31) O’na uyunuz, iktidâ ediniz, O’nun rehberliğini
ve imamlığını kabul ediniz ve O’na iman mevzuunda, O’nun istediği şekle
gelebilmek için şuurunuzu, anlayışınızı genişletmeye çalışınız.(……)
Allah, asırlardan beri üzerimizde tabaka tabaka yığılan günahlarımızı affetsin,
kusurlarımızı bağışlasın. O zaman ellerimizi açtığımızda Cenab-ı Hak dualarımızı
kabul edecektir. Günahlarımız, hatalarımız, Allah’a doğru yükselen dualarımızın
kabul makamına çıkmasına engel oluyor.
Hazreti Ömer (radıyallahu anh) imanda varılması lazım gelen şuurun en son ufkuna
vardığı hâlde daima kendi kusurunun ve kabahatinin duasının kabulüne engel
olacağını düşünür, ellerini açıp da ümmet için dua etmeyi pek istemezmiş.
Hizmetçisi şöyle anlatıyor: “Mekke ve Medine’yi kasıp kavuran müthiş bir kıtlık
bizi perişan hâle getirmişti. Hazinelerde stok yapılan emtia da bitmeye
başlamıştı. Ömer, bu durumdan o kadar mustaripti ki… Ben onu takip ederdim,
bazen bir harabede yüzünü yere kor ve şöyle derdi:
‘Ya Rabbi! Ben biliyorum ki şu ümmetin başına bütün musibetler, bütün belalar
benim yüzümden geliyor. Eğer ben günahsız olsaydım bunlar başımıza gelmezdi. Ya
Rabbi! Yalvarırım Sana… Habîb-i Edîb’in için benim yüzümden ümmet-i Muhammed’i
mahv u perişan etme, onları kahretme… Bana ne yaparsan yap ama ümmet-i
Muhammed’i ezme…’
Bir gün, Hazreti Ömer’den yağmur duasına çıkmasını istemişlerdi. Zira Ömer,
Allah Resûlü’nün dilinde şu sözlerle manasını bulmuştu: “Eğer benden sonra
peygamber gelecek olsaydı o Ömer olurdu.”79 Ancak Ömer böyle düşünmüyordu, “Ben
kim, yağmur duasına çıkmak kim? Ben sıkılırım elimi Allah’a kaldırıp da yağmur
ver demekten” diyordu.
Bir gün yerinden fırladı; bir çözüm bulmuştu. Doğruca Allah Resûlü’nün amcası
Hazreti Abbas’ın evine koştu: “Yâ Abbas, bilirsin seni severim, gel seninle bir
yere gidelim.” diye teklifte bulundu. Abbas, “Nereye gideceğiz ya Ömer?” diye
sorunca “Sen gel yeter.” dedi.
Beraberce Allah Resûlü’nün senelerce evvel parmağını kaldırıp ayı ikiye böldüğü
Ebû Kubeys tepesinin başına çıktılar. Ömer, Cenab-ı Abbas’ın elinden tuttu; içi
sızlaya sızlaya, içi yana yana o mübarek eli yukarıya doğru kaldırdı. “Ya Rabbi,
bu senin Habîb-i Edîb’inin amcasıdır, onun yüzü suyu hürmetine bize yağmur ver!”
diye dua etti. Seleme, olayın devamını şöyle anlatıyor: “Arkadan bakıyordum
elleri daha inmeden yağmur inmeye başlamıştı.”80
Siz yığın yığın hata, kusur ve seyyiatla nasıl olur da hiç hicap etmeden
ellerinizi açıyor, “Ver Allah’ım, ver!” diyorsunuz. Vâkıa o kapıdan kovulsak da
ayaklar altında çiğnensek de kemiklerimiz ezilse de yine O’ndan isteyeceğiz,
yine O’nun kapısına yanaşacağız, yine O’na “Ver!” diyeceğiz; çünkü bilmiyoruz
başka kapı.
Öyleyse temizlenmek lazım, kulluk lazım, günde şuurla beş defa camiye gelmek
lazım, oruç tutmak lazım, bütün muamelelerimizi İslam’a uydurmak lazım. Hacca
giderken de şuurlu bir şekilde gitmek lazım. İslam âleminin perişan vaziyetini
düşünmek lazım. Yetişmek istediği hâlde yetişemeyen zavallı neslin ahvalini
düşünmek, ona göre hareket etmek lazım…
Allah, davaya icabet izzetiyle bizleri aziz eylesin.
Senelerden beri matem tutan, kapkara bir örtüye bürünmüş İslam dünyasına artık
başını o kapkara örtünün altından çıkarıp da hidayetin ve imanın parıl parıl
parlayan o nurlu semalarına bakma lütfunu Allah ihsan eylesin.
Canlar gırtlağa gelmiş, dayanmak çok zor. Bundan sonra sağlam bir azimde
bulunmak, sağlam bir hamlede bulunmak ve Allah’a dönüşte çok şuurluca hareket
etmek lâzım ki kurtulmuş olalım.
Tevfik ve inayet O’ndan, gayret ve azim bizden…
Allah cümlemizi hidayet eylesin.
Âmîn.
8 Kasım 1968, Kestanepazarı
79 Tirmizî, menâkıb 17; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/154.
80 Buhârî, istiskâ 3; fezâilü’l-ashab 11.
Müminin Dünyaya Bakışı
قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَآؤۨكُمْ وَاَبْنَآؤُۨكُمْ وَاِخْوَانُـكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ
وَعَش۪يرَتُـكُمْ وَاَمْوَالٌۨ اقْـتَـرَفْـتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ
كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَـرْضَوْنَـهَآ اَحَبَّ اِلَـيْـكُمْ مِنَ اللهِ
وَرَسُولِه۪ وَجِهَادٍ ف۪ى سَب۪يلِه۪ فَـتَـرَبَّصُوا حَتّٰى يَاْتِـىَ اللهُ
بِاَمْرِه۪ۘ وَاللهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟
“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ve
akrabanız, ter dökerek kazandığınız mallar, kesada uğramasından endişe ettiğiniz
ticaret, hoşunuza giden konaklar size Allah’tan ve Resûlü’nden ve O’nun yolunda
cihat etmekten daha sevimli ve önemli ise… O hâlde Allah emrini gönderinceye
kadar bekleyin! Allah öyle fasıklar güruhunu hidayet etmez, umduklarına
eriştirmez.” (Tevbe Sûresi, 9/24)
Muhterem Müslümanlar!
Müminin mayası muhabbettir, sevgidir. Allah, müminin kalbine en kıymetli şey
olarak muhabbeti koymuştur. Kâinata karşı kapılar, pencereler açmış; her şeyle
tanışıp-görüşmesini, her şeye karşı bir alâkasının olmasını, her şeyi sevmesini,
her şeyden, yerinde ve gerektiği gibi istifade etmesini ona göstermiştir.
Müminin anlayış, şuur ve idraki bu muhabbetin tesiri altında gelişir, bu
muhabbetin tesiri altında işler, bu muhabbetin tesiri altında vereceği
semereleri verir.
Kâfir ise imandan mahrum olduğu gibi muhabbet ve sevgiden de mahrumdur. Kalbinde
iman olmadığından ötürü hayatı ağzına kadar başka şeylerle doludur. Onun için
hırsla mütemadiyen dünyayı tahsil etme, dünyayı kazanma uğrunda lazım gelen her
şeyi feda eder; haysiyetini feda eder, izzetini feda eder.
Mümin, Allah’ın izzetine intisap ederek kazandığı izzeti değil dünya için,
âhiret hesabına dahi feda etmez. Cennetin çeşit çeşit nimetleri için dahi feda
etmez. O, o kadar azizdir.
Aynen öyle de mümin, Allah’tan başka hiç kimseyi kendinden büyük görmez ve
Allah’tan ötürü her şeyi sever, Allah’ın sevmediği hiçbir şeye karşı da kalbî
alâkası olamaz. O’nun hatırına, O’ndan ötürü her şeye karşı derin bir muhabbeti,
alâkası ve bağı vardır. Binaenaleyh mümini kendi şuuru ve anlayışı içinde ele
aldığınız zaman onu, dünyayı terk etmiş, dünyadan kaçan bir insan olarak
görmüyoruz.
Bilakis onun, dünyanın servetinden zinetine, evinden, ailesinden çocuklarına
kadar hepsine karşı çok candan, gönülden, sıkı ve alabildiğine samimi bir
alâkası vardır. Bu alâka o kadar candan ve samimidir ki ne ihtiyarlama ne
hastalık ne başka türlü malul bulunma gibi şeyler o muhabbetin devamına mâni
olabilir. Çünkü o muhabbet tâ âhirete kadar, Allah’ı görmeye kadar devam
edecektir.
Mümin, Allah’tan ötürü sevdiği için icabında onları Allah yolunda seve seve feda
edebilir. Öylesine büyük bir fedakârlıkta da bulunabilir. Onun için ailenin,
çoluk çocuğun ve malın varlığı, mümin için zararlı değildir. Elverir ki mümin,
imanı içine oturtmuş olsun. Elverir ki dünya karşısında aldanmamış bulunsun. Ara
sıra kendini yoklasın; “Ben bütün bu sahip olduğum şeyleri Allah yolunda
verebilir miyim, terk edebilir miyim?” desin.
Yok, dünya kalbine hâkim olacaksa, Allah’ı ona terk ettirecekse, yanlış bir yola
girmeden, hayatta eğri bir çizgi çizmeden hemen dönüversin o yoldan, Allah’a
dönsün ve Allah’a sığınsın.
Kâfirin hayatı, dünya hesabına zikzaklarla doludur. Zira o tamamen dünyaya
bağlıdır, onun hesabında Allah ve âhiret yoktur.
Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan, hutbenin başında zikrettiğim âyet-i celile-i
kerimesiyle, dünya mülküne, evlad ü ıyale ve servete sahip müminlerin,
mâmeleklerinin, evlatlarının, servetlerinin icabında seve seve Allah, Resûlullah
yolunda feda edildiğini ve edileceğini, edilmesi lazım geldiğini anlatıyor.
Babalarınız diyor, kardeşleriniz diyor, evlatlarınız diyor, muaşerette
bulunduklarınız, oturup kalktıklarınız, eşleriniz, aşiretleriniz ve
kabileleriniz, dünya malınız, yok olup gitmesinden endişe ettiğiniz servetler,
ticarî kazançlarınız… Bütün bunlar Allah’tan, Resûlullah’tan ve Allah yolunda
cihattan daha sevgiliyse;
فَـتَـرَبَّصُوا حَتّٰى يَاْتِـىَ اللهُ بِاَمْرِه۪
Bekleyin… Allah’ın emrinin geleceği ânı intizar edin. Allah’ın emrinin geleceği
ânı…
Mümine büyük ders vardır bunda. Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan mümine diyor ki:
Allah’ın getireceği, senin beklediğin o gün gelmeden ne dünyadaki ticaretin ne
Allah yoluna kendini verdiğinden ötürü ticaretindeki kesadın, işlerindeki
aksama, dünya cihetinde bazı şeyleri kaybetmen ne evlat sevgisi ne aile sevgisi
ne mal mülk ne bağ-bahçe sevgisi… Bunların hiçbiri sana mâni ve perde olmamalı.
Bütün bunların ötesinde daima Allah’ı, Allah’ın cemalini ve O’nun rızasını
görmelisin.
Ve şartlar gerektirdiği zaman bunları sırtından atıp rahat etmelisin. Yok, böyle
yapmaz da bunlara maksud-u bizzatmış, asıl gayeymiş gibi bağlanırsan yani
dünyaya ve içindekilere kâfirin nazarıyla bakarsan, فَـتَـرَبَّصُوا حَتّٰى
يَاْتِـىَ اللهُ بِاَمْرِه۪ Allah’ın getireceği o günün gelmesini bekleyin, diyor
Allah.
Ve sonunda, وَاللهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ Allah fasıklara, başını
dinin hududundan dışarıya çıkarmışlara, yanlış yola girmişlere, açık vermişlere
hidayet etmez, buyuruyor.
Muhterem Müslümanlar!
Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) temiz, nadide, eşsiz, emsalsiz
cemaati dünyada büyük başarılara ulaşmış bir cemaattir. Dünya işlerini
rahatlıkla çekmiş, çevirmiş bir cemaattir.
Dünyada, onların hâkim oldukları devirde ciddi bir problem görülmez. Onlar
dünyanın en mamur devletini kurmuşlardı. Ve o güne kadar en mamur olan devletler
onların karşısında hâk ile yeksân olmuş, imparatorluklar yıkılmıştı.
Kendi medeniyetlerini imar etmelerinin yanı başında, yıktıkları yerlerde de
hakiki ümranlar kurmuş ve gittikleri her yerde, mabetlere Mabud-u Hakiki’yi
getirmiş, insanlara hakiki olan Mabud-u Mutlak’a, bir olan Allah’a kul olma
zevkini duyurmuş ve böylece gönülleri doyurmuşlardı. Sevginin temsilcileri ve
dünyanın imarcıları hâline gelmişlerdi.
Bu insanların bütün meziyetleri; imanı gönüllerine sağlam oturtmaları ve o iman
uğruna, seve seve her şeylerini feda etmeleriydi.
Kaynaklarda şöyle bir hâdise anlatılır:
Ramazan-ı Şerif ayıydı. Müminlerin hepsi oruçluydu. Abdurrahman b. Avf’a iftar
vakti bir bardak soğuk su getirdiler.
Şerefli sahabi, Aşere-i Mübeşşere’den Abdurrahman b. Avf…
Uhud’da aldığı yaralardan dolayı hayatının sonuna kadar topallayarak yürüyen ve
bu durumu vesile-i iftihar olarak gören, başka meziyetim yoktur, diyen insan…
Yüzü gibi, yüzünün güleçliği gibi kalbi de temiz olan, o devirde ve daha sonraki
devirlerde hiç kimse tarafından kınanacak tarafı bulunmayan bu nadide insan, tek
meziyet olarak Uhud’da Allah Resûlü’nün önünde bir uzvunu sakat etmeyi sayıyor;
Allah’ın huzuruna giderken bu sakat uzvumu göstereceğim, şuuru içinde yaşıyordu.
Gelen bu bir bardak su, bir tabak yemek karşısında hıçkırıklarını tutamayıp
ağlıyor ve şöyle diyordu:
Mus’ab b. Umeyr ve Hamza b. Abdulmuttalip benden daha hayırlıydılar. Onlar
Uhud’da şehit oldukları zaman bedenlerini tam olarak sarabileceğimiz bir kefen
bulamadık.
Mus’ab’ı Allah Resûlü’nün huzuruna getirdiklerinde mübarek vücudu parça
parçaydı. Elimizdeki bezleri ona kefen yapalım dedik fakat başını örttüğümüz
zaman ayakları, ayaklarını örttüğümüz zaman başı açıkta kaldı. Allah Resûlü
(sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘Baş tarafını örtün, açık kalan kısmını da izhir
otuyla kapatın.’ dedi.81 İzhir, Medine’de biten, mezarlarda ve evlerin
damlarında kullanılan bir ot idi.
Hazreti Hamza da şehit oldu, onun da vücudu parça parçaydı. Meleklerden daha
mukaddes o şehit bir kefen isterdi, o gün onun da kefeni yoktu. Eldeki bir
gömlek ikiye bölünmüş ve şehitlerin avret yerleri ancak kapatılabilmişti.
O, aziz, mesut ve bahtiyardı. Şehitlerin en aziziydi. O anda yıkanamamış,
üzerine bir damla su dökülememişti ama dökülen sulardan daha temiz, daha berrak
başka damlalar dökülmüştü. Bu damlalar, meleklerin dahi kapış kapış edip yüzüne
gözüne sürdükleri, Resûl-i Ekrem’in gözyaşlarıydı. Resûl-i Ekrem, bu en aziz
şehidi âdeta gözyaşlarıyla yıkıyordu. Varsın kefen olmasın. Onlar o gün öyle
ölüyorlardı.”
Abdurrahman b. Avf bu vakayı bize anlatırken hıçkırıklarını tutamıyor ve
ağlıyordu. “Vallahi, diyor, Mus’ab da benden hayırlıydı, Hamza da benden
hayırlıydı. Ben rahat rahat şu lokmaları yutuyor, şu suyu yudumluyorum ama o gün
onları saracak kefen yoktu.”
Mus’ab öyle fedai idi ki o gün Resûl-i Ekrem’in cübbesini giymiş Resûl-i Ekrem
namına onun önünde arz-ı endam ediyordu.
Ne bahtiyar insandı ki Resûl-i Ekrem’in cübbesi sırtında, şehit oluyor, Allah’ın
huzuruna öyle gidiyordu.
Ne bahtiyar insandı ki Resûl-i Ekrem’in mübarek başına inmek üzere kalkan
kılıçlar onun başını uçuruyordu.
Resûl-i Ekrem’in koludur diye Mus’ab’ın kolunu kesiyor; bacağıdır diye Mus’ab’ın
bacağını kesiyordu. Geriye kalan başını uzatırken, “Bir bu kaldı vur!” diyordu.
“O’nun aşkına onu da götür.” diye yalvarıyordu.
Zira Mus’ab, dünyanın zinet ve debdebesinden, her şeyden çoktan geçmişti. Onun
bacaklarında, avret mahallini örten sadece bir post vardı o esnada. Resûl-i
Ekrem’in cübbesini sırtına geçireceği âna kadar bir posttan ibaretti bütün
örtüsü.
Medine’nin zengin insanı, panjurların arasından gözetlenen genç…
O da İslam’ı i’lâ yolunda, cihat yolunda her şeyini terk etmiş, her şeyini
kaybetmiş; bir mum gibi yana yana tahtaya dayanmış ama son dakikada Allah’ı
bulmuştu. Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gözyaşlarıyla
yıkanmıştı. Kıyamete kadar da –günahkâr dahi olsak– bizim gözyaşlarımız
akacaktır onun mezarına.
Muhterem Müslümanlar!
Onlar da zengindi…
Onların da malı, mülkü, serveti vardı…
Dünya onlar için de cazipti, onlar da mal biriktirir ve bununla övünüp caka
satabilirdi…
Fakat onlar, nazarlarını güzeller güzeline çevirmişlerdi. Dünyanın zinet ve
debdebesine aldanmamışlardı. Şeytan onları saptırıp yoldan çıkaramamıştı. Çünkü
onlar bir kere nazarlarını Allah’a tevcih etmiş, Allah’a dönmüş ve bir daha da
sonuna kadar ebedî mihraplarından, Allah kapısından ayrılmamışlardı. İnsan için
mümkün olan bu işi rahatlıkla yapmışlardı. Ve bize çizdikleri tatlı tablolarla,
tatlı dersler vermişlerdi ibret alalım diye.
Veyl o kimseye ki bunlardan ders almaz…
Veyl o kimseye ki dünya bütün zinet ve debdebesiyle insanları aldatıp durduğu
hâlde, kâfirin dünyası olarak onların karşısına çıktığı hâlde ona aldanır, onun
arkasından gider, âhireti terk eder…
Veyl o kimseye ki Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarif ve
taliminden ibret almaz, ders almaz…
Allah Teâlâ, o talim ve tariften, o tebliğden ders almaya bizleri muvaffak
kılsın.
Âmin.
12 Nisan 1974, Alemizade Sırönü Camii, Edremit
81 Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 1/145; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe, 4/407.
Allah Resûlü’nden İstifade Etme
لَقَدْ جَآءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْـفُسِكُمْ عَز۪يزٌۘ عَلَيْهِ مَا عَـنِـتُّمْ
حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُۨفٌ رَح۪يمٌ
“Andolsun ki içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size
düşkün, müminlere şefkatli ve merhametli bir resûl gelmiştir.” (Tevbe Sûresi,
9/128)
Muhterem Müslümanlar!
Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), âyetin ifadesiyle, bütün
âlemlere rahmet; zerreye rahmet, küreye rahmet, canlıya rahmet, cansıza rahmet,
insana rahmet, mümine rahmet, meleğe rahmet… Hâsılı bütün kâinata rahmet olarak
gönderilmiştir.
Fakat herkes bu rahmetten yakınlığı, kabiliyeti ve anlayışı nispetinde istifade
eder.
Kimisi, O’nun içinde bulunduğu merkezden çok uzaktadır, istifadesi de o ölçüde
az olur.
Kimisi de Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem), O’nun içinde
bulunduğu merkezden daha yakındır, onun istifadesi de o nispette olur.
Efendimiz’e Allah’tan bir şey gelsin de Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer onu
özümseyip ondan istifade edememiş olsun… Böyle bir şey gösterilemez. Bu yönüyle
bu zatlar, Efendimiz’e O’nun akrabalarından daha yakındır.
O’nun etrafındaki daire genişledikçe ve insanlar O’ndan uzak kaldıkça, onların
istifadeleri de o nispette azalmıştır.
Bu uzaklık ve yakınlık, zaman veya mekân ile alâkalı değil, gönlün Allah’ın
Resûlü’yle beraber olması, kafanın O’nun yolunda bulunması, bütün letâifin
kendini O’nun yoluna vermesiyle alâkalıdır.
Öyle ki O’nun yanı başında olsa, hatta evinde onu büyütse onu kucağına alsa bile
hakkında kendisini lanetleyecek, cehennemle kendisini müjdeleyecek âyetlerin
geleceği kâfirler de bulunabilir.
Allah’ın Resûlü şöyle buyurur: “Hayatım da sizin için hayırlıdır… vefatım da
sizin için hayırlıdır.”82 Ben âlemlere rahmetim.
Cibril-i Emin, Efendimiz’in yanı başında bulunmaktadır. Peygamberimiz,
kendilerine sorarlar: “Allah, benim için, ‘Sen âlemlere rahmetsin.’ buyuruyor.
Beni âlemlere rahmet için gönderen Hazreti Allah, bu rahmetten sana da istifade
ettirdi mi? Sana da bu rahmetten bir şey isabet etti mi?”
Cibril şöyle cevap verir: “Evet, yâ Resûlallah! Sen âlemlere rahmetsin ve Sen
olmasaydın ben de akıbetimden korkuyor olacaktım. Fakat şimdi artık eminim,
çünkü Allah benim için şöyle dedi:
اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَر۪يمٍۙ ذ۪ى قُوَّةٍ عِنْدَ ذِى الْعَرْشِ مَك۪ينٍۙ
مُطَاعٍ ثَمَّ اَم۪ينٍ
(Tekvîr Sûresi, 81/19-21)
Bu Kur’ân, –haşa!– Hazreti Muhammed’in düzmesi değildir. Onu çok emin, Allah
yanında kıymetli, emniyette değerli bir melek getiriyor. O, o meleğin ağzında
Allah’ın sözüdür. O melek Allah’a itaatkârdır. Allah’tan aldığını Resûlullah’a
getirir ve aynı zamanda emniyettedir. Şeytanın maruz kaldığı akıbete düşmekten
emindir.
Evet, Yâ Resûlallah, Senin gelişin ve âlemlere rahmet oluşundan ben de istifade
ettim.”
Melek istifade eder, semek istifade eder, zemin istifade eder, sema istifade
eder…
Arkasında saf bağlayan cemaat istifade etmezse veyl olsun onların ruhuna!
Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir şem’a gibi, Arş’tan
sarkıtılmış bir kandil gibi bütün insanlığın yolunu ve bütün insanlığın iç
âlemini kıyamete kadar aydınlatacak ve ondan öte yolları kendilerine
gösterecektir.
Herkes, uzaktan ya da yakından o ışığı görüyor, ona koşuyor, onun etrafında
dönmeye başlıyor, kendisini o ışığın içine sokmaya çalışıyor, ışığın etrafında
dönmekle teselli buluyor…
Bûsîrî bir şiiriyle bunu ifade eder ve rüyalarla teselli bulanları buna
benzetir:
“Resûlulah’ı rüyada gören aslında göremiyor demektir,
Fakat Resûlullah kandili etrafında ışığı bulmuş kelebek gibi dönüyor demektir,
Bir gün açık bir yer bulur da içeriye girerse,
Kendisini ateşe çarpan kelebekler gibi çarpar ve yok olursa,
İşte o zaman varlık kapısı kendisine açılacak ve işte o zaman gerçekten var
olacaktır.”
O’nun ışığında, O’nun ateşinde, O’nun ocağında yandıktan sonra var oluş… Herkes
O’ndan istifade eder, herkes O’na koşar, ya O’nun arkasında koşanlar niçin O’na
koşmazlar? Neden O’nun etrafında dönmezler? Niye ibadetlerine ibadet katmazlar?
Niçin beş vakitlerini on vakit yapmazlar? Nasıl olur da sadece Cuma namazına
gelmekle iktifa ederler? Neden gönüllerini şu hâdiselerin bozukluğu içinde
perişan bırakırlar? Resûlullah muhabbetiyle beslemezler? Allah aşkıyla
sulamazlar? İslam havasıyla havalandırmazlar? Perişan ruhlu, perişan kalbli,
perişan gönüllü yaşamaya rıza gösterirler? Allah böylesini kime ihsan etmiştir?
Allah, Hazreti Muhammed’e kimi böylesine yakın etmiştir?
Hangi millet ve hangi cemaattir ki babasından intikal etme suretiyle
kurtarıcısını, halaskârını, ışık tutucusunu tanımıştır ve uzakta dahi olsa ona
dönmeyi bilmiştir; kalbi tam müteveccih olmasa bile onun arkasında saf duranlara
doğru yüzünü çevirmiştir?
Moskova’da doğmamış, Paris’te dünyaya gelmemiş, Pekin’de yaşamamıştır. İslam
memleketinde doğmuş, İslamî havanın teneffüs edildiği yerlerde koşmuş, Hazreti
Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) konuşulduğu yerlerde yaşamış ve
hayatını İslamî duyuş, İslamî görüş ve İslamî oluşlara bağlayarak yaşamıştır…
Böylesine bahtiyarlık, böylesine mutluluk…
“Tûbâ ve henîen” sırrı âdeta tecelli etmiş, müjdeler olsun onlara…
Akibetleri ne güzel onların…
Varacakları yer ne güzel onların…
Hitabı karşımızda bir şem’a gibi her an yanıyorken maldan, candan, evlattan
geçip rahmet olarak Allah’ın bize gönderdiği Hazreti Muhammed’den, O’na yakın
olanlar gibi istifade etmeyişimiz…
İşte bu akıllıca bir hareket değildir, bu divanece bir harekettir.
Muhterem Müslümanlar!
İnsanlar, Hazreti Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) ancak bulundukları
mevki ve duruma göre istifade ederler. Melekler O’ndan fevkalâde istifade eder,
ashâp ondan fevkalâde istifade eder. Kendisi öyle buyururlar:
“Müminlere benim rahmet olmam, onların dünyada beni bulmaları, rahmete mazhar
olmaları, cennete girmeleri şeklindedir.
Münafıkların benden istifade etmesi, dünyada nifaklarının açığa çıkmaması,
görünürde mümin olarak yaşamaları ve bununla Allah’ın huzuruna gitmeleri
şeklindedir.
Kâfirlerin benden istifade etmesi, azaplarının peşinen dünyada gelmemesi
suretindedir.”
Muhterem Müslümanlar!
Allah, kâfirlerin azabını âhirete bırakıyor. Sizin o rahmetten istifadeniz,
kâfirlerin istifadesi gibi azabın âhirete bırakılması suretinde olmamalıdır.
Ondan istifade ettikten sonra semalara doğru uçabilmek için O’nun ateşinde
yanmak ve İslam’a sımsıkı sarılmak suretinde olmalıdır. O’na döndükten sonra
başka tarafa dönmektense kalbini kökünden koparıp atmak suretinde olmalıdır.
Sizin o rahmetten istifadeniz kâfirin istifadesi gibi olursa, Allah muhafaza
buyursun, akıbetiniz de kâfirin akıbetinden farklı olmayacaktır.
Dikkat edin! Bulunduğumuz zemin, sahabenin Resûlullah’tan istifade ettiği
zemindir. Ancak sahabe gibi istifade etmedikten sonra bizim için kurtuluş söz
konusu olamaz. Sahabe gibi istifade edeceğiz Resûlullah’tan. O’na bağlanacağız,
sımsıkı sarılacağız…
Gönüllere O hâkim, bütün duygulara O hâkim, kafalara O hâkim, kalblere O hâkim,
fertlere O hâkim, evlere O hâkim, muhite O hâkim olacak. Zaten O’dur kalblerin
sultanı, kafaların terbiyecisi, ruhların tezkiyecisi, temizleyicisi ve
insanlığın önderi, rehberi, çobanı. O’nun götürdüğü yere gitmeli ve O’nun
şefaatine mazhar olmalıyız. Kusurluyuz, Allah taksiratımızı affetsin.
Âmîn.
10 Kasım 1967, Kestanepazarı
82 el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâid 9/24.
Dünyaya Karşı Boyun Eğmeme
وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْـيَآ اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌۘ وَاِنَّ الدَّارَ
الْاٰخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
“Bu dünya hayatı dünyaya bakan yüzüyle ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir.
Âhiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!” (Ankebût
Sûresi, 29/64)
Muhterem Müslümanlar!
Kalb cesedin rağmına gelişir. Ceset kalbin aleyhinde büyür. Cisimle ruh
birbirine zıt şeylerdir. Birine haddinden fazla gösterilen ihtimam, diğerinin
aleyhinde işleyecek, insanın iki yönden de mükemmel yetişmesine engel olacaktır.
Biz hem cesedi hem de ruhu varlığımızda, mahiyetimizde taşıyan insanlar olarak
davranışlarımızı Din-i Mübin-i İslam’ın bize emrettiği gibi yapar ve her ikisine
karşı da vazifelerimizi yerine getirirsek denge içinde yaşama imkânı buluruz. Ne
cesedimizin ne de ruhumuzun ihmal edilmesi bizim için bahis mevzuudur. Ama
bunlardan bir tanesini tercih edip diğerini kısmen de olsa unuttuğumuz zaman
hayat muvazenemiz bozulacak; telafisi mümkün olmayan hatalara düşecek ve
belimizi doğrultamayacağız.
Bu husustaki ölçüyü bize dinimiz getiriyor. Nasıl ki vücudumuza bakmakla
mükellefiz, onu hayatta tutmak için ne gerekiyorsa yapmalıyız; öyle de dünya ve
âhiretin yükünü omuzlarında taşıyan ruhumuzun ve kalbimizin de ihtimama ve özene
ihtiyacı vardır. Kalbini ve ruhunu ihmal etmiş bir insanın âhirette mesut olması
düşünülemez. Lütf-i ilahî olarak cennete girse, oradaki bir kısım nimetlerden
faydalansa bile her türlü harika zevkten ve nimetten istifade edemeyecektir.
Onun içindir ki kâmil müminler daima varlıklarını dinlerine, vatanlarına sarf
etmek suretiyle varlık içinde yokluk çekmişlerdir.
En büyük insanlar, dünya nimetlerine tenezzül etmeyen, dünya karşısında iki
büklüm olmayan, Allah’a ve âhirete ait şeyleri hiçbir zaman dünya karşısında
değiştirmeyen kimselerdir. Önemli olan, iradenin hakkını vermek, nefsin
esaretine düşmemek, beşerî hırs ve kaprislerin altında ezilip kalmamaktır.
Devrinin en büyük âlimlerinden Süfyân-ı Sevrî, Harun Reşit’in en yakın
arkadaşıdır. Arkadaşı hükümdar olduğunda ondan istifade etme ve rahatlıkla ona
bazı isteklerini kabul ettirebilme imkânı doğar. Aksine o, hükûmet adamlarıyla,
hususiyle de başlarındaki Harun Reşit’le alâkasını keser. Harun Reşit’ten gelen
mektuplara elini dahi sürmez. Cevabî bir mektup için ikinci bir kâğıdı dahi
kullanmaz, mektubun arkasına yazar. Ve arkadaşı Harun Reşit’i sert bir dille:
“Milletin parasıyla aldığın kâğıda mektup yazıyor, onlara zulmediyorsun. Bir de
beni zulmüne ortak yapmak istiyorsun. Allah bunu sana sorunca ne cevap
vereceksin?” şeklinde tenkit eder.
Yine Harun Reşit bir gün Fudayl b. İyaz’ın kapısına gelir.
Bu zat, Tebe-i Tâbiin döneminde yaşamış, Ebû Hanife’yle aynı zamanı paylaşmış,
mana âleminin yıldızlarındandır. Paraya pula temenna etmeyen, dünya ve içindeki
her şeyi ellerinin tersiyle iten, hadis, tefsir, fıkıh gibi dini ilimlerde uzman
bir kişidir.
“Harun Reşit ziyaretinize geldi.” derler. Fudayl b. Iyaz: “Rabbime ibadet
ettiğim şu dakikalarda Harun Reşit’le konuşacak bir meselem yoktur benim.” der
ve kapıyı açmaz devlet reisine.
Bugün var mı bu kadar yürekli bir insan içimizde? Temenna edilecek yerde, her
şeyi elinin tersiyle itecek kadar iradesi olan biri var mı? Günümüzün
zalimlerine ve münafıklarına mukabele edebilecek, onlardan gelen her şeyi yine
onlara iade edecek kimse var mı içimizde? İnşallah içimizde böyle kimseler
vardır. Geleceğimizi aydınlatacak böyle nesillerin mevcudiyetine Allah’ın
lütfuna itimat ederek inanıyoruz.
Aziz Müslümanlar!
Müslümanlığımız, onu yaşama mevzuundaki irademiz, asrın hâdiselerine karşı
mukavemetimiz, bu istikamette verdiğimiz tecrübe ve imtihanlara bağlıdır. Beşer
olarak hepimizin içinde dünya nimetlerine karşı bir temayül vardır ve herkes bu
açıdan tatmin olmak ister. Fakat şurasını da unutmamak gerekir; bu nimetlere
gırtlağına kadar dalan insanların dünyası da âhireti de mahv u perişan olur.
En sıkıntılı anlarda, en canhıraş durumlarda Efendimiz’in yanından ayrılmayan
Cibril, bir gün yine O’nun yanında oturuyordu. Bedir’de, Efendimiz’in önünde
atını kamçılayıp düşman saflarına saldırırken “Ukdum hayzum” diyerek Resûl-i
Ekrem’e can ve cesaret veren Cibril…83 Nebinin yüzü ekşidiği zaman yüzü ekşiyen,
güldüğü zaman gülen Cibril…
Rahmetin ve gönüllerdeki hayatın menşei ve temsilcisi…
Vahyin emin meleği…
Allah’ın Resûlü bu candan arkadaşına, tebliğ vazifesindeki yoldaşına, Allah’tan
gelen emirlerdeki sırdaşına: “Üç günden beri Nebi’nin evinde bir şey yok ki,
yesin!” diyordu. Aylardan beri bir ocak yanmadı bu evde diyor, sırrını ona
açıyordu.
Cebrail’e açılan bu sırra Allah nigâhbandı ve Allah’ın emriyle anında İsrafil
yere indi. Selam verdi ve “Yâ Muhammed, Rabbinin sana selamı var. Ferman
ettiler; melik bir peygamber mi yoksa kul bir peygamber mi olmak istersin?”
dedi.
Resûl-i Ekrem, Hira’da baktığı Cebrail’in simasına bir defa daha bakıyordu. O
sima ciddi bir dehşet içinde Resûl-i Ekrem’e: “Tevazu yâ Muhammed! Tevazu yâ
Muhammed! Tevazu yâ Muhammed!” diyordu. Resûl-i Ekrem iki büklüm oluyor ve
hükmünü veriyordu: “Ben, kul bir peygamber olmak istiyorum!”84 Ve biraz evvel
istediği şeyi unutuyordu. Çünkü az evvel istenen şey, Zaman ve Mekânın
Efendisi’nin âhiret hesabının aleyhinde işleyebilirdi. O, dünyevî isteklerini
terk edecek, bu sayede her şeyi bulacak ve başının Makam-ı Mahmud’a ulaştığını
hissedecekti. Cebrail bunu tavsiye etmiş, O da bu tavsiyeye uymuştu.
Hayat baştan sona Efendimiz için âdeta bir ‘perhiz’ olarak ilerledi.
Efendimiz’den sonra da bu şekilde uzun bir dönem geçti. Dünya karşısında
eğilmeyen, madde karşısında çizgisinden vazgeçmeyen kimseler Efendimiz’in
emanetine sahip çıktılar, O’nun yolunu terk etmediler.
Bugün, o faziletli insanların arkasında, o emanet uğruna ölüme dahi razı olarak
bir araya gelen insanlar, Efendimiz’in emanetine sahip çıkıldığını gösteriyor.
Muhterem Müslümanlar!
Allah Resûlü’nün izinden giden bu şerefli neslimize, garipler kervanına, âhir
zamanda sahabinin vazifesini yüklenecek bu kutsi topluluğa büyük insanların
tavsiyesini bir kere de ben hatırlatayım:
Sizi madde ile vurabilirler…
Makam ve mansıpla dize getirebilirler…
Çok ehemmiyetsiz şeylerle sizin aklınızı çelebilir, Allah’ı unutturabilirler…
Sizler, Allah’ın antikaları yani en değerli sanatlarısınız. Hazreti Muhammed’in
satın alınamaz ordusunun değerli birer ferdisiniz. Cihan ölçüsünde kıymete
sahipsiniz. Ucuz şeyler karşısında yok olmamalısınız. Dine ait bir tek sünnet
karşısında bile titreyecek ve onu terk etmektense ölümün bin çeşidini tercih
edeceksiniz. Allah sizi böyle görmek istiyor. Resûl-i Ekrem sizi böyle görmek
istiyor. Pervasız insanlar sizi böyle görmek istiyor. Dünyaya karşı boyun
eğmeyen insanlar böyle görmek istiyor. Sizi, dünya sevgisi kalbine girmemiş
insanlar olarak görmek istiyor.
Allah, bizleri payidar kılacak bu yolda duygu ve düşüncelerimize fer versin.
Bizi ayakta tutsun. İslam davası uğrunda bizleri daim, kaim ve muvaffak eylesin.
Âmîn.
12 Ekim 1979, Merkez Camii, Bornova-İzmir
83 Müslim, cihâd 58.
84 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/231; Ebû Ya’lâ, Müsned, 10/491.
Kur’ân Huzur Kaynağıdır
هُوَ الَّذ۪ى يُـنَـزِّلُ عَلٰى عَبْدِه۪ٓ اٰيَاتٍ بَـيِّـنَاتٍ لِيُخْرِجَكُمْ
مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۘ وَاِنَّ اللهَ بِكُمْ لَرَؤُفٌ رَح۪يمٌ
“Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna, apaçık âyetler indiren
O’dur. Doğrusu Allah size karşı şefkatlidir, merhametlidir.” (Hadîd Sûresi,
57/9)
Muhterem Müslümanlar!
Beşer, kendisine çok pahalıya mâl olan, canını yakan, neslini heder eden,
malına, aklına, hukuken muhafazasına memur olduğu her şeye kıyan bir
Kur’ânsızlık devri yaşamaktadır. Cahiliye’ye denk, belki onu da geride bırakacak
bir Kur’ânsızlık devri… İlahî maksatların anlaşılmadığı, Allah’ın isteklerinin
arkasından koşulmadığı, kupkuru, kaskatı bir devir.
Cahiliye dönemi; ümitsizlerin, kalbi kırıkların devriydi. Bu devirde paramparça
olan kalblere derman bulunamıyordu. İnsanlar ölüp gidiyorlar, gittikleri yerden
döneceklerine ya da orada dirileceklerine dair bir kanaatleri olmadığı için de
arkalarında daima ümitsizlik, hasret ve nefret bırakıyorlardı.
Çocuklar ümitsiz, ihtiyarlar mutsuz ve endişeli, delikanlılar da serkeşti.
Kendisini intizar eden ve yutmak üzere ağzını açıp bekleyen kabir karşısında,
yaşlı elbette ümitli olamayacaktı. Kendini ölümden çok uzak gören delikanlı,
tabi ki serkeşliği bırakamayacaktı. Ve çocuklar… Çabuk müteessir olan, ince
kalbli çocuklar çevrelerinden kopup giden kimseler karşısında elbette ağlayacak
ve gülmeyi unutacaklardı.
Cahiliye devri buydu.
Siz bu tabloyu hayalinizde canlandırdıktan sonra bir de şu asrımızın kalbi
kırıklarına, heyecanı sönmüşlerine, âhiret adına nasibi kalmamış bedbinlerine
bakıverin. Aynı perişanlığı bütün dehşeti ile müşahede edeceksiniz. Üniversite
kapılarından lise koridorlarına kadar Mevla’ya inanmayan bir sürü insanın
huzursuzluğunu göreceksiniz.
İşte bu üst üste karanlıklar, Saadet Asrı’nda imanın nurlarıyla aydınlanmış,
Kur’ânî bir çığır açılmıştı. Yaşlı insan, gönlündeki Kur’ân’la ümitvar olmuş,
kendini bekleyen kabri saadet saraylarına açılan bir kapı, şu dâr-ı hizmetten
mükafat evine götüren bir koridor olarak müşahede etmişti. Delikanlılar
serkeşliği bırakmış, kızların diri diri toprağa gömülmeleri geleneği terk
edilmişti. İnsanlar saldırganlıklarından vazgeçmiş, böylece Cahiliye anarşisi
sona ermişti. Çünkü insanların ellerinde Kur’ânî ölçüler vardı. O ölçüler,
onlara âhiretten, hesaptan bahsediyordu. فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ
خَيْراً يَرَهُۘوَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرّاً يَرَهُ diyor, zerre
kadar hayrı ya da şerri olanın dahi bunların karşılığını göreceğini
hatırlatıyordu. Bu vesileyle insanlar bütün hissiyat ve hevesatlarıyla
frenleniyordu. Kur’ân, keskin bir kılıç gibi kötü arzuları kökünden kesiyordu.
Böylece devrin gencinin vaziyeti değişiyordu. İştiyakla âhireti bekleyen genç,
bütün enerjisiyle insanlığa hizmetkâr hâline geliyordu. En küçük hâdiseler
karşısında müteessir olan, kaybettiklerine, anne babalarının gidişine ağlayan
çocuklar, onların cennete kanatlandıkları inancıyla huzura kavuşuyorlardı. O
altın çağda sekiz on yaşındaki çocuklar dillerinde Kur’ân, içlerinde maksad-ı
Sübhân, âhirete gidenlerden endişe duymaksızın mutlu yaşıyordu.
Kur’ân’la beraber her yere, herkese huzur gelmişti. Kimse kimsenin canını
yakmıyor, eskiden beri hukukun temel prensiplerinden olan aklın, dinin, nefsin,
neslin ve malın muhafazası teminat altına alınıyordu. Herkes her şeyden emin
olarak yaşıyordu. Kapılar, pencereler, dükkânların kepenkleri açıktı. Bu
açıklıklardan girse girse huzur, mutluluk ve üns esintileri giriyordu.
Adiyy b. Hâtim anlatıyor: “Allah Resûlü’nün huzurunda idim, bir adam geldi,
yoksulluktan şikayet etti, sonra başka biri gelip eşkiyanın yol kesmesinden
şikayet etti. Allah Resûlü buyurdular ki; ‘Ömrün olur da yaşarsan hevdeci içinde
bir kadının tek başına Hire’den yola çıkıp da Allah’tan başka hiç kimseden
korkmadan Kâbe’yi tavaf ettiğini göreceksin.’”85
Evet, Kur’ân’ın rehberliğinde bu müjdelenen devir gelmişti. O kadar güvenli bir
atmosfer oluşmuştu ki bir kadın devesinin üzerinde tek başına günlerce yol
katediyordu da güvenlik konusunda en küçük bir endişe taşımıyordu.
Muhterem Müslümanlar!
Eğer komünizm, sosyalizm gibi çeşitli ‘izm’lerle ifade edilen sistemler
vesilesiyle insanlığa huzur getirmek isteyenler, Kur’ân’ın getirdiği bu huzur
dönemine az âşina olsalardı başka arayışlara girmeyeceklerdi. Teorik ya da
pratik anlamda bu ideolojileri savunanların tamamı, Saadet Devri’nin tahakkuku
için Kur’ânî hakikatlere sarılacaktı.
Kur’ân öyle şanı yüce bir kitap, öyle mûciz-beyan bir hitaptır ki hangi karanlık
devrin içine girse onu aydınlatır. Bu Yüce Kelâm’ın hayatımıza hayat olması; kan
dökmeye, insan öldürmeye, silah kullanmaya veya el, ayak kesmeye bağlı değildir.
Bombalar, molotof kokteylleri yoktur onda. Kur’ân’ın lügatinde yıkmanın,
kırmanın, saldırganlığın ve barbarlığın yeri yoktur. Onun sloganlarla işi
yoktur… Kur’ân sadece gönüllere taht kurmanın yolunu arar. Onunla herkes
melek-misal bir hüviyete bürünür. Buna, Hazreti Muhammed’den (sallallâhu aleyhi
ve sellem) günümüze kadar aralıklı olarak, bazen yirmi beş bazen elli bazen yüz
sene bazen de daha uzun sürmüş olan saadet dönemleri şahittir.
Kur’ân’ın ortaya koyduğu prensipler hayal değil, hakikattir. Bunun dışındaki
sistemler ve ‘izm’lerle adlandırılan bütün ideolojilerin hepsi birer safsata,
iddia ve hülyadan ibarettir. Kapitalizmden komünizme, sosyalizme kadar bu
ideolojilerin hepsi huzur getireceği iddialarıyla gelmiş ama her defasında
insanlığı kana boğmuştur. Üniversite kapılarına kadar anarşizmi getirmişler,
milleti rahatsız etmişlerdir. Şimdiye kadar bu ideolojileri savunanlardan beş
tanesinin arasında dahi iddia ettikleri huzurlu sistem kurulamamıştır. Bir
dönemde kurulduğu iddia edilen Rusya’da bu sistem, milyonlarca insanın cesedi
üzerine inşa edilmiştir. Yüzbinlerce insan sürgün edilmiş, yüz binlercesi ise
zindanlarda çürütülmüştür.
İnsan beyninden çıkan sistemlerin hemen hepsinde kan vardır, gözyaşı vardır,
anarşi vardır. Yol, Kur’ân’ın yoludur. Huzur ve saadet de bu yoldadır. Zira
Kur’ân’ın hayat sistemi Allah’ın ezelî kelâmından çıkmıştır. İnsanoğlu,
mutluluğu ancak iman atmosferinde, Kur’ân’ın nurlu havasında tadacaktır. Yüce
Kur’ân’ın tatbik sahasına konulmadığı her zaman dilimi insanlık, mutluluktan ve
saadetten uzak kalmaya mahkûm olacaktır.
Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, Kur’ân’ın nuruyla kalblerimizi tenvir
eylesin. Bizleri Kur’ân’ın hizmetkârları yapmak suretiyle saadet-i dâreyne dünya
ve âhiret saadetine mazhar kılsın.
Âmîn.
85 Buhârî, meâkıb 25; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4/564.
Gökler Ötesine Seyahat (Miraç Hutbesi)
سُبْحَانَ الَّـذ۪ٓى اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى
الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ى بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۘ
اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ
“Kulu (Muhammed’i), kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye bir
gece Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren
Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”
(İsrâ Sûresi, 17/1)
Muhterem Müslümanlar!
Allah bizi hidayet etti. Kur’ân’ı tanıttı. Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi
ve sellem) bağladı. Sayılamayacak nimetlere mazhar kıldı. Allah, Hazreti
Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönderdi. Rengi bozuk âleme O’nun
eliyle bir renk verdi. Başıbozuk beşeri O’nun eliyle bir araya getirdi, bir
şirazede topladı. En tehlikeli günler ve korkunç zamanlar içinde İslamiyet
teessüs etti. Biz o günün ıstıraplarını yaşayanları göremediğimiz gibi onların
yaşadığı şeylerden de bîhaberiz.
Tereddüt, küfür ve dalâlet dalgaları peşi peşine onların üzerine gelirken onlar,
o cılız kanatları fakat keyfiyet noktasında çok üstün mahiyetleriyle bunları
bertaraf etmeye çalışıyorlardı. Her gün içlerine onlarca, yüzlerce şüphe
tohumları atılmaya çalışılıyor fakat onlar bütün bu şüphelere karşı kulaklarını
ve gönüllerini kapatıyorlar; sadece Allah’ın ve Resûlü’nün emirlerini
dinliyorlardı.
Birçok kimse, o gün orada olmayı ve Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem)
etrafında bulunmayı, kendisi için hayırlı olur düşüncesiyle ister. Oysaki onlar
bunun, haklarında hayırlı olup olmadığını bilemezler. “Keşke Resûlullah’ın
yanında olsaydık!” demek yerine “Keşke Resûlullah’a sağlam iman etmiş
bulunsaydık.” demeleri daha isabetli olur. Zira hiç kimsenin, ashâb-ı kiramın
maruz kaldığı zorluklar karşısında yerinde sebat edeceğine dair garantisi
yoktur.
Allah Resûlü, aklın almayacağı öyle şeyleri naklediyordu ki onlara… Hayatlarında
görmedikleri, tasavvurlarından bile geçmeyen öyle meseleleri şerh ediyordu ki…
Sağlam rivayetlerle bir gelenek halinde bize intikal ettiğinden dolayı biz
bunlara inanıyoruz, fakat onlar, bunları daha önce duymadıkları, görmedikleri,
işitmedikleri hâlde hemen “Amenna bima enzelte yâ Resûlallah ve saddekna”
diyorlardı. “İman ettik… Ne ile gönderildiysen ve ne getirdiysen onu da tasdik
ettik…” O’nun sağlam ve sadık bendeleri olarak asla arz-ı ubudiyetten
ayrılmıyorlardı.
Miraç hâdisesi de ashâb-ı kiramın kayıtsız şartsız teslimiyetini gösteren
vak’alardan biridir:
Hicret emri daha gelmemişti. Allah Resûlü’ne, “Mekke’de dur!” deniyordu.
Dur da yudum yudum ıstırap iç…
Dur da nuruna, feyzine muhtaç olanlara ışık ve nur ver…
Dur da kimisi canına kasteden ve kimisi de belki Sen’den bir şeyler almak
niyetiyle sana gelenlere bir şeyler ver…
Senin ıstırap çekişin insanlığın kurtuluşunun çekirdeği olacaktır.
O ise derin bir teslimiyet içinde, Allah’tan gelen her şeyi başının üzerine
koyuyor, boynunu büküyor, “Senden gelenleri kabul ettim ve emirlerine râm
oldum.” sözleriyle biatını yeniliyordu. Nihayet küfür öylesine şiddetleniyordu
ki her an canına kastedilmeye, her türlü fenalık yapılmaya çalışılıyordu. Zaten
söylediklerine kulak asmayanların sayısı had safhadaydı.
Nihayetinde Allah’ın Resûlü de bir beşerdir. Beşerî sınırları çok aşmıştır ama
yine de bir beşerdir. Müşriklerden gördüğü tazyik O’na da çok acı geliyordu.
Hele O’nu dinlememeleri… Hele O’nun getirdiği hidayetle yollarını bulamamaları…
Hele etrafından kopup ölüme gidenleri görüşü… Bütün bunlar, O’na çok acı
geliyordu. “İşte bir kâfir daha öldü ve işte cehenneme gidiyor, işte orada
ıstırap çekecek, vay benim hâlime!” diyordu.
Allah’ın Resûlü, bilhassa âhirete ait meseleleri uzaktan uzağa müşahede edip
orada insanların dûçâr olacağı azabı gözünün önüne getirdiği zaman imansız
gidenlerin ıstırabıyla perişan olurdu. Ve Allah, O’nu teselli için Kâbe’de
Hatim’in dibinde yatarken kurb-u huzuruna davet fermanını gönderdi.
Hazreti Cebrail geldi:
“Ey mekânda bî-huzur olan!
Ey, artık ten kafesinin ve cihetler yurdunun kendisini çok fazla sıktığı
Allah’ın aziz misafiri!
Allah Seni sıkılmayacağın, bunalmayacağın bir âleme davet ediyor. Gel tenezzüh
et, gör ve sonra tekrar dünyaya dön.”
Cebrail, Resûlullah’ın elinden tutar tutmaz bir hamlede, bir nefhada onu Kudüs-i
Şerif’e götürdü. Bütün peygamberlerin ve gelecek velilerin ruhları, Allah’ın
Resûlü’nü istikbal ettiler. Sizin, kubbenin altında toplanıp saf bağladığınız,
önünüze geçip namaz kıldıracak imamı beklediğiniz gibi onlar da kendilerine âhir
zamanda gelecek büyük imamın, ufuk peygamberin namaz kıldırmasını bekliyorlardı.
Her gelen peygamber “İşte geliyor!” demiş gitmiş. Her gelen imam, “Geliyor!”
demiş gitmiş. Gelenler gelmiş fakat beklenen imam bir türlü gelmemişti.
Hazreti İsa, beş asır evvel en tiz perdeden “İşte Faraklit geliyor!” demişti.
Cemaat, canları gırtlaklarına gelmiş gibi bekliyordu. Ve bir aralık Allah
Resûlü’nün, Hazreti Cibril’le içeriye girdiğini müşahede ettiler.
Bütün cemaat, bütün enbiya-i izamın, evliya-i fihamın ervahı O’na kıyam ettiler,
hepsi ayağa kalktı, ‘Allahu ekber’, ‘Muhammedün Resûlullah’ dediler. Ve Allah’ın
Resûlü öne geçip namaz kıldırdı onlara. Namazını bitirdikten sonra, biraz sonra
yapacağı miraçtan dolayı O’nu tebcil ve tebrik ettiler. “Ne mutlu sana ki, en
sonda geldin fakat bu şeref, beraat tacını giymek sana nasip oldu.” dediler.
Âdem o beraat tacını giymek istedi ancak yaptığı zellenin cezasını yeryüzünde
ağlamak suretiyle çekti. Hazreti Lût da çok ıstırap çekti ancak ona da bu nasip
olmadı. Hazreti Musa bu ıstırabı Tur dağında dile getirmek istedi fakat dağın
parçalanmasından başka bir şey göremedi. Hazreti İsa çok ıstırap çekti ama ona
da nasip olmadı. Kendisini çarmıha germeye niyet ettiler ancak Rabb-i Kerîm’i
dest-i kudretiyle elinden tuttu ve semaya doğru çıkardı onu.
Ne mutlu Sana ki beraat fermanı Senin adınla imzalandı. Bu işi de Sen başardın
ve adın, kafiye gibi nübüvvet şiirinin sonuna eklendi.
Allah Resûlü Burak’ın üzerine biniyordu. Şimşeklere âdeta, “Siz durun da bugün
semanın yüzünde ben parlayayım. Bugün devran benimdir.” diyen Burak, Allah
Resûlü’nü sırtına aldıktan sonra üveyk gibi kanatlanıyordu. Allah’ın Resûlü’nü
sırtına aldıktan sonra durmak olur mu? Burak, yıldızdan yıldıza ayaklarını
koyarken mesafeler âdeta ayaklarının altında dürülüyor, yıldızlar ayaklarının
altına sergi gibi seriliyordu. Ay, çok aşağılarda hilal şeklinde kalmıştı. Mekân
ve zaman, atının kuyruğuna bağlanmış, O, mekânsızlığa doğru soluk soluğa
ilerliyordu.
Semalardaki peygamberler O’nu karşılıyor, O’nu selamlıyor, “Miracın kutlu
olsun.” diyorlardı.
Tebcil ve tebrikten sonra O, onların yanlarından ayrılıyor, öyle bir noktaya
geliyordu ki meleklerin bile artık bir adım ileriye atmasına imkân yoktu.
Hiçbir yerde O’nu terk etmeyen, görüşü kendisine şeref veren, görünüşü huzur
veren Hazreti Cebrail, Resûlullah’ı çok sevmesine ve O’ndan hiç ayrılmak
istememesine rağmen orada ıstırap içinde, “Yâ Muhammed! Eğer buradan öteye bir
adım atsam ben mahvolurum. Buradan öte öyle bir âlemdir ki onun tecellileri
orayı kasar, kavurur. Oraya sadece Sen varacaksın.”86 diyordu.
Ayaklar hiç ilerlemiyor. Ne ile yürüdüğü belli değil. Sağ ayak mı önce gidiyor,
sol ayak mı? Bilmediğimiz bir âlemde, ifadeler anlatmaktan âciz kalıyor. O, sağ
tarafından habersiz, sağ tarafı sol tarafından habersiz… Durmadan kapı dövüyor…
Her insanın müştak olduğu, her kalbin kendisi için çırpındığı Allah’ı orada
müşahede ediyor. Ve o gün dünyayı da unutuyor, masivayı da… Kendinden geçiyor…
Mest olmuş bir hâlde Allah’tan gelen emirleri telakki ediyor.
Allah, insanlığı gösteriyor Efendimiz’e. İnsanlığın perişan hâlini. Avare avare
sokaklarda dolaşanları, başıbozuk, perişan gezenleri, namazsızları,
niyazsızları, kalbi paslanmışları, ruhu bozulmuşları, iç dünyası yıkılmışları
gösteriyor.
Allah’ın huzurunda sonsuz hazlarla dolu dakikalar yaşarken, insanların bu
hâllerini görmek Hazreti Muhammed’e çok ağır geliyor, çok acı geliyor. “Yâ
Rabbi! Bunlar cehenneme mi gidecek? Bunları yakacak mısın? Ben Senin huzurunda
duramam artık. Onların içine döneceğim, gördüklerimi onlara anlatacağım,
işittiklerimi söyleyeceğim ve onların da Sana gelmelerini temin edeceğim!”
diyor.
İşte bu noktayla alâkalı olarak büyük veli Abdülkuddüs der ki:
“Hazreti Muhammed hiçbir beşerin varamayacağı ufuklara ulaştı. Mesafeler
dürüldü, kâinat kitap gibi ayaklarının altında bir kütle hâline geldi ve onun
üzerine çıktı. Mekânsızlıkta mekânsızlığın sultanıyla görüştü. Hazların en
sınırsızını tattı. Bununla beraber O, tekrar döndü insanların içine geldi.
Vallahi ben o şahikalara çıksaydım geriye dönmezdim.”
İşte Hazreti Muhammed’in davası. İşte O’nun büyüklüğü. İşte peygamberlerle
veliler arasındaki büyük fark. O, bir tarafında Allah’la görüşmenin hazzını,
diğer tarafında ise insanlığın perişan hâlinin ıstırabını taşıyan kalbiyle
tekrar insanların içine döndü.
Heyhat ki kime anlatacaktı? Etrafında dar bir halkadan, O’na, “Getirdiklerine
iman ettik ve gönderildiğin şeyi tasdik ettik.” diyen bir avuç muvahhidinden
başka kimse yoktu. Ağzı karalar yine O’nu tenkit ediyor; ruhu kararmışlar,
“Böyle şey olmaz. Akla, hayale gelmedik bu şeyler nasıl olur?” diyor, tekzibe ve
yalanlamaya koyuluyorlardı.
Muhterem Müslümanlar!
Allah, hidayet şem’asını ve güneşini başımızın üzerinde yaktı. O gitti, Allah’a
vâsıl oldu, nurlandı ve tekrar içimize döndü. Bizim saadetimiz için altmış küsur
sene çırpındı durdu ve artık, “İnsanlığın saadetini temin edecek bir zemin
hazırladım.” ümidiyle ruhunu Allah’a teslim ederken, meseleyi bütün ağırlığıyla
ümmetinin omuzlarına koydu. Muhtelif fasılalarla biz O’na dönmeyi, O’nun yolunda
olmayı, O’nun için ölmeyi kendimize şiar edindik. O’nun bir davetini, O’nun bir
selamını başlara taç yaptık.
Allah bizi ıslah ve hidayet eylesin. Bugün o keyfiyeti elde edebilmek için
namazımızla niyazımızla işe başlamalıyız. Bütün kalbimizle Allah’a müteveccih
olmalıyız. Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) miraç yaptığı şu
mübarek zaman diliminde, biz de O’nun gölgesi altında ruhen miraçlar yapmaya
çalışmalıyız. O’nun miraçtan getirdiği hidayet etrafında toplanmalıyız. O nur
ile nurlanmalıyız ve O’nun getirdiklerine bütün benliğimizle, bütün varlığımızla
bağlı olmalıyız ki saadet yalnız ondadır.
Allah’a ulaşmamız, Kur’ân’ın hidayetinden gerektiği gibi istifade etmemiz, O’nun
nuruyla gerektiği gibi feyizlenmemiz, yalnız Hazreti Muhammed’in (sallallâhu
aleyhi ve sellem) etrafında toplanmamıza bağlıdır. Şu parti bu partinin değil,
şu meşrep bu meşrebin değil, şu topluluk bu topluluğun değil, şu kulüp bu
kulübün değil, şu siyasi fikir bu siyasi fikrin değil, şu cereyan bu cereyanın
değil doğrudan doğruya, miraçtan gelen Hazreti Muhammed’in getirdiği cereyana
bağlı olmaya, O’nun teşkil ettiği cemaate tâbi olmaya bağlıdır.
Allah bizi Hazreti Muhammed cemaatinden ayırmasın.
Allah bizi Kur’ân cemaatinden ayırmasın.
Allah bizi, imamı Hazreti Muhammed, cemaati da bütün peygamberler ve veliler
olan Kudüs’teki o cemaatin arkasında saf tutmadan ayırmasın. Bizi onların
arkasından ayrılma zilletinden muhafaza buyursun.
Âmîn.
27 Ekim 1967, Kestanepazarı
86 Aliyyülkârî, Mirkâtü’l-mefâtîh 10/410
Kurban Bayramı Hutbesi
وَاَذِّنْ فِى النَّاسِ بِالْحَجِّ يَاْتُوكَ رِجَالاً وَعَلٰى كُلِّ ضَامِرٍ
يَاْت۪ينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَم۪يقٍۙ لِيَشْهَدُوا مَنَافِـعَ لَهُمْ
وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللهِ ف۪ٓى اَيَّامٍ مَعْلُومَاتٍ عَلٰى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ
بَه۪يمَةِ الْاَنْعَامِۚ فَـكُلُوا مِنْهَا وَاَطْعِمُوا الْـبَآئِسَ الْفَق۪يرَۘ
“İnsanlar arasında haccı ilan et ki gerek yaya olarak gerekse nice uzak yoldan
gelen yorgun argın develer üzerinde, kendilerine ait birtakım yararları yakînen
görmeleri, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine
belli günlerde Allah’ın ismini anmaları (kurban kesmeleri için) sana (Kâbe’ye)
gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yiyin hem de yoksula, fakire yedirin.” (Hac
Sûresi, 22/27-28)
Muhterem Müslümanlar!
Hayatımızın gayesi Allah’ın rızasını kazanmaktır. Cenab-ı Hakk’ın bahşedeceği
altmış-yetmiş senelik ömür, bin sene, iki bin sene olsa ve bu müddet zarfında
Allah’ın rızası kazanılmasa bunun hiçbir manası yoktur. Binlerce yıllık hayat,
boş yaşanmış demektir. İbadet ve taatin ruhu da neticesi de Allah’ın rızasıdır.
Cihadın, sa’y ü gayrette bulunmanın, varını, yoğunu Allah yolunda sarf etmenin
de en son mertebesi Allah’ın rızasıdır. Allah’ın rızası kazanılmadan Allah
yolunda ölmenin de bir manası yoktur. Öyleyse Allah’ın rızasını kazanmayı en
birinci maksat yapmak ve işlerimizi ona göre tanzim etmek mecburiyetindeyiz.
Cenab-ı Hakk’ın rızası, amelin kendisi için olmasına bağlıdır. Kul, Cenab-ı
Hakk’a bağlı ise her şeyiyle kendisini O’na teslim etmişse, her şeyini Allah’a
ait bilmişse işte o zaman Hâlık’ın rızasını kazanabilir. İşte o zaman ne dünya
onun önüne bir engel olarak çıkabilir ne evlad ü ıyal engel ne de dünyanın makam
ve mansıbı… Zira mümin, Allah’ın rızasını kazanma uğruna bütün bunları aşmış ve
Allah’ın rızası ufkuna yaklaşmıştır.
Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tilmizlerinin en büyüğünü, o
medresenin en mükemmel talebesini meseleye ışık tutması bakımından size arz
etmek istiyorum.
Bir gün Allah Resûlü’nün yanına Cibril-i Emin gelir. Üzerinde eski bir hırka
veya bir kilim parçası vardır. Resûlullah’a öyle temessül etmiştir. Burada izah
etmekte fayda görüyorum: Misal âlemi diye bir âlem vardır. Eşyanın, manaların,
lafızların, ruhların o âlemde nasıl tecessüm ettiğini görenler görmekte,
müşahede edenler müşahede etmektedir. İşte Resûl-i Ekrem de kendi aynasında
temessül eden Hazreti Cibrîl’i sırtında eski bir hırka veya bir kilim parçasıyla
müşahede ediyor. Ardından Hazreti Cibril’e böyle temessül etmesinin sebebini
soruyor. Cibril şöyle cevap veriyor: “Yâ Resûlallah! Bütün gök ehli şu anda bu
vaziyette, bu kılıktadır. Bu, gök ehline Allah’ın fermanıdır. Çünkü senin yâr-i
gârın, mağara arkadaşın ve bugün de yeşil kubbenin altında yoldaşın, âhirette
elinden tutup beraber haşrolacağın Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) bu kılık
ve bu kıyafettedir. Ve Cenab-ı Hak şöyle ferman eyledi: ‘Gitsin, Ebû Bekir’e
benim selamımı söylesin ve ona sorsun bakalım, ben onun kulluğundan razıyım, o
da benim Allah olduğumdan, Mevla olduğumdan razı mıdır?”
Allah Resûlü Hazreti Ebû Bekir’in yanına gider. Her şeyini Allah yolunda sarf
etmiş ve tek şeye bürünmüş, silinmiş insan… İbadetin en büyüğünü yaparken dahi
kimsenin haberi yok, sadece Mevla için yapıyor.
Allah Resûlü, Ebû Bekir’i gerçekten o kılık ve kıyafette bulur. Efendimiz’in
gözleri dolar ve sorar: “Nedir bu durumun ey Ebû Bekir?” “Yâ Resûlallah!
İstediler, ben de istediklerini verdim.” der Ebû Bekir. Buradaki mana çok
derindir. Biz Allah’tan istiyoruz, Allah her istediğimizi veriyor. Allah’ın
kulları, Allah’ın malını bizden istediği zaman neden vermeyelim?
Resûlullah bunun üzerine şöyle buyurur: “Allah’ın sana selamı var, ey Ebû Bekir!
Allah ferman etti ki, Ebû Bekir’e söyle, ben ondan razıyım, o da Benden razı
mı?”
Bunu duyan Hazreti Ebû Bekir ağlamaya başlar: “Benim ne haddim var ki,
Mevla’mdan razı olmayayım. Ben Mevla’mın Rab olduğundan, Mabûd-u Mutlak
olduğundan memnunum.”
Mevla razı oluyor. Zira O’nun rızası esastır. Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu
anh), birçok şeyde olduğu gibi Allah rızasını kazanma hususunda da en önde
geliyor. O, Mevla’nın rızasından başka hiçbir şey düşünmemiş ve hayatını hep
öyle yaşamıştı.
Hazreti Ebû Bekir bu hassasiyeti peygamberinden öğrenmişti. Hazreti Muhammed
(sallallâhu aleyhi ve sellem), şanı yüce peygamber… Bütün insanlığın iftihar
tablosu… Tek, yekta insan… Bilhassa bayram gibi mübarek günlerde, sokakta,
çarşıda, pazarda gezer, yoksulun elinden tutar, Allah rızası için dine ihtiyacı
varsa dini anlatır, giyime ihtiyacı varsa giydirir, yemeye ihtiyacı varsa
yedirirdi.
Bir gün nurlu Medine’nin nurlu bir sokağında gezerken bütün çocukların
oynamasına, hoplayıp zıplamasına mukabil küçük bir çocuğun, melül mahzun,
münkesir bir köşede oturduğunu görür. Allah Resûlü yanına varır çocuğun başını
sıvazlar, zira yetimin başını okşamak da bir ibadettir. “Evladım, sen niye
oynamıyorsun bu çocuklarla?” der. Çocuk, “Yâ Resûlallah! Benim giyecek bir şeyim
yok, karnımda da bir şey yok hem açım hem giysim yok çünkü annem babam yok!”
deyiverir.
Çocuğun babası Uhud’da şehit olmuş, annesi de başka birisiyle evlenince çocuk
sahipsiz kalmıştır. Allah Resûlü, kemal-i şefkatle şöyle der: “Senin annen baban
yok. İstemez misin Âişe senin annen olsun? İstemez misin Fatıma kardeşin olsun?
İstemez misin ben de sana baba olayım?” Cevap bellidir: “İsterim, yâ Resûlallah!
İsterim tabi ki.”
Allah Resûlü çocuğun elinden tutar, saadet evi, mübarek hücresine getirir,
sırtına elbise giydirir, karnını doyurur. Az sonra o münkesir, kalbi kırık,
mahzun ve mükedder çocuk sokağa çıkar ve diğerleri gibi oynamaya başlar.
Çocuklar, “Nedir senin bu hâlin? Biraz önce hissiz ve sessizdin.” diye sorunca
çocuk sevinçle, “Resûl-i Ekrem beni evlatlığa kabul etti.” der.
Bu hâdiseyi bize nakleden râvî diyor ki: “Bunu duyan diğer çocuklar son derece
hayıflandılar ve ‘Keşke bizim babamız da ölseydi de Resûl-i Ekrem bizleri de
evlatlık olarak alsaydı.’ dediler.”
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) vefat ettiği zaman o çocuğu, bir
kenara çekilmiş ağlarken görürler: “İşte ben asıl şimdi yetim kaldım. Annesiz
babasız kaldığım zaman sırtımı dayayacağım Resûl-i Ekrem vardı fakat şimdi
desteksiz, dayanaksız kaldım.”87 Resûl-i Ekrem’in yokluğu bütün beşer için
dayanaksızlık, yoksulluk ve fakirlik demektir.
Muhterem Müslümanlar,
Sizler de çevrenize karşı daima uyanık olun, etrafınızda düşmüş birini
görürseniz hemen onun elinden tutun. Siz tutmazsanız başka biri tutar elinden ve
onu şirazeden çıkarabilir. Sûret-i haktan görünür ve onu idlal eder, baştan
çıkarır. Bu konuda yapacağınız her şey, sizi Hazreti Muhammed’in (sallallâhu
aleyhi ve sellem) yolunda kılacak ve size cenneti kazandıracaktır. Bu, memleket
için de büyük bir hizmettir.
Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) şahsî küskünlüklere önem
vermemiştir. Madem imamımız önem vermemiş, sizler de şahsî küskünlükleri,
kırgınlıkları, dargınlıkları bir tarafa bırakın. Komşularınızla görüşün, tanışın
ve mübarek Kurban Bayramı’nı, bir araya gelişleri kitap okumak, güzel şeyler
konuşmak suretiyle nurlandırın. Çok uyumaktan, gafletten, boş laftan, zararlı
şeyler yiyip içmeden sakının. Siz, içinizi kirletmeyin, kirletmeyin ki Allah da
kalbinizi kirletmesin, lekeli bırakmasın.
Bu büyük hizmetleri yapın ve böylece Cenab-ı Hakk’ın rıza ve rıdvanına mazhar
olun. Allah bayramı cümlemiz hakkında mübarek, bâis-i rahmet ve mağfiret
eylesin.
Âmîn.
nü Camii, Edremit
87 el-Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr 2/78.
15 Ocak 1972, Alemizade Sırö
Takdim Yerine
Allah Yoluna Gönül Verme
Hayra İştiyak
Mücadele Ruhu
Dünya – Âhiret Dengesi
Âhiret Endişesi
Allah Resûlü ve Aile Hayatı
Cihat Aşkı
Müminin Dayanak Noktaları
Gönlünü Allah’a Verme
İslam’da Güç ve Tevazu Dengesi
Gayretinizin Karşılığını Göreceksiniz
Dünyadayken Âhireti Kazanmak
İç Muhasebesi
En Güzel Hediye
İffet Duygusu
Huzurlu Aile ve Şuurlu Nesiller
Hayır Yolunda Yarış
Tevazu ve Mahviyet
Rıfk ve Müsamaha
Rahatı Terk Etme
Şehadet Ufku
İçte Derinleşme
Hakka Hürmet ve İstikamet
Ahlâk-ı Âliye
Muhammedî Ahlâk
Müslümanlık Hâl İledir
Sırat-ı Müstakim Üzere Yaşamak
Müminin Haysiyetini Koruma
Konuşma ve Soru Sorma Âdâbı
Kardeşlik Ruhu
Dinin Karşı Konulamaz Gücü
Ruhani ve Cismani Temizlik: Abdest
İbadetlerin Fihristi: Namaz
Huzurlu Bir Toplumun İnşası
Azim ve Kararlılık
Yüce Himmetli Olma
İmanda Sebat
Kendimizi Bulma
İffetli Yaşama
Doğru Yolda Sebat Etme
Allah’a Teslimiyet ve Tevekkül
Allah’a Güvenmek
Sağlam İrade, Sağlam İman
Allah’a Yönelmek
İslam’da Kadın ve Anne Hakkı
İslam Âleminin Dertleri
Müminin Dünyaya Bakışı
Allah Resûlü’nden İstifade Etme
Dünyaya Karşı Boyun Eğmeme
Kur’ân Huzur Kaynağıdır
Gökler Ötesine Seyahat (Miraç Hutbesi)
Kurban Bayramı Hutbesi
Cuma Hutbesi:
ÖLÜMSÜZ RUHLAR
10/09/2022
Ölümsüz ruhlar, her mevsimde canlılığını korur ve ayrı bir hayat cilvesi
gösterirler.
Onlar için sararıp-solma, pörsüyüp zebil olma asla söz konusu değildir.
Ne ayların, güneşlerin batması, ne de gece ve gündüzün değişip durması onları
kat’iyen eskitemez.
Nasıl eskitir ki; bir buhurdanlık gibi devamlı tütüp duran onların hayat
kâseleri, Hızır’ın âb-ı hayat içtiği aynı kâsedir.
Bu iklimde benliğine doğru yelken açanlar için, her bahar canlı ve muhteşem; her
yaz şâhikalarla omuz omuza, her sonbahar ve kış, yeni gerilimlere hazırlayan
diriltici bir tazyik mevsimidir.
Yeryüzünde, bin çeşit ölüm kol gezse, onlar yine canlı ve tetiktedir.
Çevreleri de onların diriltici soluklarıyla Cennet cilveleri gösterecektir.
Meleklerle gönüldaş bu yüce kametler için, hiçbir zaman inhidam[1], inhilâl[2]
ve inkisar[3] bahis mevzuu değildir.
Onlar emrolundukları için iş yaparlar.
İçinde yaşadıkları topluma karşı kendilerini vazifeli bilirler.
Bu itibarla da ne iş ve düzenlerinin bozulmasından müteessir olurlar, ne de
toplumu saran tehlikeler karşısında paniğe kapılırlar.
Hele hayal kırıklığına asla düşmezler.
Gönüllere girme konusunda örümcek gibi sabırlı ve maharetli, aslan gibi metin ve
kararlıdırlar.
Her yere ibrişimden tahtlar kurarak, sessiz, fakat uyanık olarak semtlerine
uğrayacak misafirleri beklemeye koyulurlar.
Onların atmosferine giren Hızır’la buluşur, onlarla hemhâl olan mutluluğa erer.
Onların bakışlarında aydınlık, düşüncelerinde hikmet, beyanlarında hakikat
nümâyandır[4].
Halvethânelerine bedbin ve nevmid olarak girenler, orada imana ve ümide
kavuşarak ebedî var olmanın sırrını elde ederler.
Ne uğursuz gibi görünen gecelerin karanlığı ne de üst üste yığılmış problemlerin
çokluğu onları asla şaşırtamaz.
Nuh Tufanı’na uğrasalar, ihtimal ki ayakları ıslanmadan geçer giderler.
Âd’ın[5] ahkâfını[6] görseler, azim ve iradelerinden hiçbir şey kaybetmeden yine
hedeflerine doğru ilerlerler.
Ne Nemrud’un ateşi, ne Firavun’un gururu, ne de Sezar’ın zulüm ve istibdadı
onları korkutamaz ve sindiremez.
Onların düşüncelerinde: “Sabah olsun ortaya çıkalım.” yahut: “Karlar, buzlar
çözülsün, bahar gelsin yola revân olalım.” yoktur.
Onlar “Kökleri sabit, dalları göklerde, latîf ağaçlar gibidirler ve Rabb’in
izniyle her zaman meyve verirler.” Karda, kışta, baharda, yazda…
Güvenip bel bağladıkları Kudreti Sonsuz sayesinde ne başkalarına temenna çeker,
ne de yanıp sönen ışıklara aldanırlar.
Tiranların güç ve iktidarları, çeşitli hiziplerin hâkimiyet ve saadet vaadleri,
onların bakışlarını bulandıramaz, yol ve yönlerini değiştirtemez.
Gözlerin döneceği, ayakların bağının çözüleceği ve en bâlâ kametlerin dahi iki
büklüm olacağı o dehşetli günü yâda getirdikçe, hayat ve ona ait her şeyi
istihkâr[7] ederek, maddenin eline düşmekten sakınır ve eşya putuna baş
kaldırırlar.
Lüks ve konfor en çok nefret ettikleri şeylerdendir.
Rahat ve rehavete gömülmeyi, kendileri adına ölüm ve milletleri için de bir
tali’sizlik sayarlar.
Bu itibarla da içinde yaşadıkları topluma karşı sürekli farklılık gösterirler.
Ne var ki, metodolojilerine uyan ve düşünce çizgilerine giren herkesle ve her
şeyle, bir çeşit münasebetten de geri kalmazlar.
Onlar, dünden bugüne, sıra dağlar gibi yerlerinde durmuş ve asla mevzilerini
terk etmemişlerdir.
Mihrapların çokluğu onları şaşırtmamış, kıblenin çöküşü onların zihnini
bulandıramamıştır.
Ay batmış, güneş doğmamış, teker teker bütün yıldızlar silinip gitmiş; ama onlar
yine yol ve yön değiştirmemişlerdir.
Azimli, iradeli ve kararlı olmuşlardır sonuna kadar.
Onlar, içinde yaşadıkları milletin hayat kâsesini taşıyan ruhanîler, millet de
onların azat kabul etmez bendeleridir.
Ya şu yürürken yorulup yolda kalanlara, en küçük bir engebe karşısında ürküp
geriye duranlara, iş yapmak için hep bahar bekleyenlere, en ehemmiyetsiz tazyik
karşısında azim ve iradesiyle felce uğrayanlara, kitlelerin sevk ve idaresini
kimseye vermedikleri hâlde, sürekli olarak onları yanıltan ve şaşırtanlara,
evet, bütün bunları yapanlara ne demeli..? Ne demeli, dünü ayrı bir macera,
bugünü ayrı bir mezellet ve yarını hangi hezeyânlara hamile bulunduğu belirsiz
bu tali’sizlere..?
Bunlar, bahar gelince yiğit kesilir, güneş doğunca daldan dala sekmeye başlar,
kar bastırınca sünepeleşir, gece olunca da hımbıllaşırlar.
Ganimet bahis mevzuu olunca ön saftadırlar; tehlike baş gösterince de,
gerilerden daha gerilere çekilerek kayıplara karışırlar.
Fakirlik hâllerinde zahit[8], imkân elverdiğinde Karun[9]; pöhpöhlenince cevvâl,
unutulunca da miskindirler.
Hâsılı, “Öyle bednam, öyle bedhâl, öyle kem tali’tirler ki”; onlara, milletin
yüz karası dense sezadır.
Bilmem ki daha kendine ermeden düşünceye doymuş, ülfet ve ünsiyete boğularak
imanî haz ve zevklerini yitirmiş bu tali’sizlere bir şey anlatmak kâbil olur
mu?..
Biz, şimdilik o bahsi kapatarak, zıddın, zıddı tedaisiyle[10] içine girdiğimiz
bu saksağan hikâyesini burada kesmek istiyoruz.
Keşke şu perişan satırlar onlara dahi bir şeyler anlatabilseydi…
[1] İnhidam: Yıkılmak.
[2] İnhilâl: Çözülmek.
[3] İnkisar: Kırılmak, gücenmek.
[4] Nümâyan: Görünen, parlayan.
[5] Âd: Hz. Hûd Peygamber’e (aleyhisselâm) isyan ettiklerinden ilâhî gazaba
uğrayan ve helâk olan, Yemen taraflarında yaşamış bir kavmin adı.
[6] Ahkâf: Uzun ve yüksek kum yığınları.
Yemen sahillerinden “Şemr” denilen kumluk bir vadidir.
Âd kavminin yurtları burada idi.
[7] İstihkâr: Hakîr görmek, küçük görmek.
[8] Zahit: Borç olan ibadetlerden, aslî vazifelerden başka dünya süs ve
makamlarından feragât eden kimse.
Sofî, müttakî.
[9] Kârun: Hz. Musa (aleyhisselâm) devrinde yaşamış ve malı ile mağrur olarak
haddini aşmış ve Allah’ın zekât emrini dinlemediğinden malı ile birlikte yere
batmış olan dünya zengini, Rabbinin lütuf ve ihsanını kendine mâl ederek
nankörlük ve enaniyetinden dolayı bu fena sıfatı ile meşhur olmuştur.
[10] Tedâî: Bir şeyin başka bir şeyi hatıra getirmesi.
Çağrışım.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Mart 1982 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Cuma Hutbesi:
İDEAL CEMİYET
02/09/2022
İdeal bir cemiyet, ideal fertlerden meydana gelir.
Parça ve parçacıkları günahlardan ibaret hezeyan yığınlarına gelince, bunlar,
iyiye, güzele ve hayırlara kapalı bir kısım kuru kalabalıklardır.
İdeal insan veya eskilerin ifadesiyle, meleklere ait vasıflarla serfirâz “kâmil
insan”, “And olsun Biz insanı en güzel biçim ve mahiyette yarattık.”[1]
mealindeki âyet veya âyetlerle, maddî-mânevî suret ve şekillerin en göz alıcısı,
en mükemmeli ve tam “ahsen-i takvîm” sözüne uygun olarak yaratıldığının
farkında; “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara arz ettik..
bunlar onu yüklenmekten kaçındı ve korktular da, onu insan yüklendi…”[2]
şeklindeki beyanlarla, görülüp bilinen varlıklar arasında sonsuza kadar
yükselmenin tek namzedi ve her şey olmaya müsait istidat ve kabiliyetlerle
donatılmış bulunduğunun şuurunda ve kendisine bahşedilen ilk mevhibeleri
değerlendirmesini bilen basiret ve idrak insanıdır.
Evet o, ilâhî birer lütuf olan ilk mazhariyetlerini değerlendirip, hayatını
vahiy ve ilhamların altında sürdürmeye gayret ederek, iradesinin hakkını verip
bu ilk ihsanları yediveren başaklar gibi geliştirip ölümsüzleştirebildiği ölçüde
kâmil insan olma yoluna girmiş sayılır.
İdeal insan; “Hayat nedir, ölüm nedir, varlık nedir, kendisinin varlıkla alâkası
nedir, kulluk nedir, itaat nedir, günah nedir, sevap nedir, musibetler nedir ve
bunların insanoğluna musallat olması nedendir?” gibi bin bir bilmecenin, onun
dimağında anaforlar meydana getirmesine karşılık, vicdanında çakıp duran hikmet
parıltılarından, ruhuna akseden ilham esintilerinden örüp ortaya koyduğu nurdan
helezonların ta zirvesine yükselerek, oradan her şeyin perde arkası “melekût”unu
sezer, anlar..
sonra da hayret ve hayranlığın hasıl ettiği sevgi ve mehabetle ruhun ilk
kaynağına yönelir ve itminan soluklar.
Bu noktaya ulaşmış bir ruh ne ihsanlarla şımarır, ne de mahrumiyetlerle
sarsılır.
Nimet ile nikmeti, kahır ile lütfu bir tutar, bir görür; başkalarının şımarıp
küstahlaştığı, karamsarlaşıp yeisle inlediği aynı anda, o, çölde gül
bitirmesini, kamıştan şeker çıkarmasını bilir, kaybetme kuşağında dahi sürekli
kazanır.
Evet o, en amansız musibetler karşısında, en ürpertici girdaplar içinde dahi
hep, kendini, başarı ve muvaffakiyetlere doğru uzayıp giden upuzun bir imtihan
koridorunda yürüyormuş gibi hisseder..
ve en zorlu, en çetin dakikalarında dahi ötelerden gelen huzur ve üns[3]
esintilerini ruhunda duyar, Allah’a hamd ve senâ hisleriyle iki büklüm olur.
İdeal insan, gücü her şeye yeten, sözü her yerde geçen Kudreti Sonsuz’a imanı
sayesinde, her zaman güven ve itminanın en erişilmezine mâlik sayılır..
ve kalbinin derinliklerine doğru kök salmış dupduru inancı; ruh dünyasına, akıl
almaz buudlar kazandıran tasavvur, düşünce ve itikadı onu ihsaslar üstü öyle bir
noktaya ulaştırır ki; eğer kendini bu derinliklere aşina bir kulakla
dinleyebilse “Korkma, mahzun olma! Sana söz verilen Cennetlerle neşelen”[4] veya
“Selâm sana! Yapageldiğin güzel işlerin, güzel amellerin mükâfatı olarak gir
ebediyet otağı Cennetlere..!”[5] sesini işitecek ve zevklerin en erişilmezini
yaşayacaktır.
İdeal insan, hayatını, yürekten inandığı ötelere göre tanzim edip
yaşayacağından, her zaman cürüm, cinayet, zulüm ve rezaletlerden uzak kalmaya
çalışacak ve nefsiyle mücahedesi sayesinde başıboşluk ve bohemliğe
düşmeyecektir..
gözleri sürekli Dost güzelliklerinin cilvelendiği yamaçlarda, kafası ebedler
duygusuyla sermest; gönlü, ruhanîlerin konup kalkmasına açık bir gönül bahçesi
gibi pırıl pırıl ve rengârenk..
o da bu tılsımlı iklimin, gezip gören, düşünüp araştıran mütalâacısı ve seyyahı…
Beden ve ceset insanının, bütün bir hayat boyu cismanî hazlarını takip edip,
nefsanî isteklerin zebunu olarak yaşamasına rağmen bir türlü doygunluk ve
itminana ulaşamamasına mukabil, mefkûre insanı hep huzurlu ve itminan içinde
olmanın yanında, ilim ve irfanıyla insanlığa hâdim, cesaret ve şecaatiyle
yeryüzünden zulüm ve haksızlığı kaldırmaya kararlı..
yerinde “dövene elsiz, sövene dilsiz”, kadirnâşinaslara karşı afv u safh ile
kanatlı; yerinde ve şartları tahakkuk edince de muharebe meydanlarında tepeden
tırnağa yara bere içinde..
vücudu delik deşik; urbası kızıl kanla boyanıp bayrak rengini almış..
mızrağı kırık ve kılıcı kesmez olmuş; ama yine de atını mahmuzlayıp saflar
yarmasını, sineler deşip kelle almasını ve bir aslan gibi zalimleri pençe-i
kahrıyla lerzân[6] etmesini bilen ruh insanıdır.
Bu ruh insanı, Allah’tan gayrı her şeyin fâni ve geçici olduğuna inandığı için,
kimseye ve hiçbir şeye serfürû etmez, madde karşısında aldanmaz..
mâlik bulunduğu her şeyi İslâmiyet ve Müslümanlık yolunda, uhrevîlere has bir
duygu ve düşünce ile değerlendirir..
eşya ve hâdiseleri pamuk gibi hallaç eder..
mesaisini milletin mutluluğu istikametinde ve hususiyle de gelecek nesiller
adına en hayatî noktalarda yoğunlaştırır ve “Yaşasın gelecek nesiller” diyerek
arkasına bakmadan çeker gider.
O, hep Hak rızası ve doğruluk peşindedir.
Ne bedeni adına hakk-ı temettü, ne de ruhu hesabına keramet ve harikalara
mazhariyet onun bakışını bulandıramaz.
Allah’a kulluğu en büyük değer sayar; bu değerler ölçüsü içinde en küçük kulları
dahi kendinden yüce bilir ve onları başına tâç yapar.
Onlardan gelebilecek sertlik, huşûnet ve hazımsızlık ateşlerini basar sinesinde
söndürür..
ve edeb-erkân bilmeyenlere, kötülüklerin, iyiliklerle nasıl savulabileceği
yolunu gösterir.
Onun bu yumuşaklardan yumuşak ikliminde, yıldırımlar, şimşekler ışık içinde
doğar, ışık içinde gelişir ve gözlere gönüllere ziya olur gider..
onun aydınlık atmosferinde her an ayrı bir Nemrut’tan ateş “berd u selâm”[7]
olur da haşin ve hırçın ruhlara ülfet ve ünsiyet üfler.
Öyle zannediyorum ki, bizler bir kısmımız itibarıyla henüz bu seviyeyi
yakalayamadık..
ve yakalayamadığımız için de kötülükleri iyilikle savmasını bilemiyor;
sertliklere sertlikle, kine, öfkeye öfkeyle mukabele ediyor; heva ve
heveslerimizi fikir sanarak sürekli aldanıyor: İslâm uğrundaki mücadelemize
hislerimizi karıştırıyor ve böylece kazanma kuşağını tutmuş olmamıza rağmen çok
defa kaybediyoruz.
Eğer İslâm’ın zâtî güzellik ve cazibesi, Kur’ân’ın da gönüllere hayat üfleyen o
altın nefesi olmasaydı, bizim bugünkü eksik ve kusurlu temsilimizle, yüce dava
ve mukaddes emanetin hâlihazırdaki noktaya ulaşması dahi mümkün değildi…
[1] Tîn sûresi, 95/4.
[2] Ahzâb sûresi, 33/7.
[3] Üns: Alışkanlık, arkadaş, hemdem.
[4] Bkz.: Fussilet sûresi, 41/30.
[5] Bkz.: Nahl sûresi, 16/32.
[6] Lerzân: Titrek, titreyen.
[7] Berd u selâm: Ateşin selâmetli, soğuk oluşu.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Haziran 1990 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Cuma Hutbesi:
ŞEFKAT
26/08/2022
Günümüzde topyekün dünya ve hususiyle de bizim coğrafyamızdaki milletler,
şimdiye kadar olanlardan çok farklı ve öncekilerle kıyas edilemeyecek ölçüde
tehlikeli bir dönemeçten geçmekte.
Öyle ki, her an bütün dengelerin alt-üst olması, milletlerarası muvazenenin
bozulması ve bir kısım hercümerçlerin yaşanması kaçınılmaz gibi görünüyor.
Değişik toplumlar ve bu toplumlar içinde farklı görüşteki, farklı düşüncedeki
grupların hemen hepsi sürekli kinle, nefretle, öfkeyle oturup kalkıyor;
akla-hayale gelmedik ifnâ ve itlâf projeleri arkasında koşuyor.
Her millet ve o milletin içindeki farklı kesimlerin her biri, “öteki” dediği
şahıs ve grupların, kuş gribine maruz kanatlılar gibi yakaladığı yerde
hakkından gelmek istiyor; mütemadiyen intikam hissiyle homurdanıp duruyor; yeni
yeni düşmanlık senaryoları üretiyor ve hep öldüren bir kin ve nefret duygusuyla
yatıp kalkıyor.
Bu atmosferde neş’et eden insanın sevgiden haberi yok, sevmeyi silip atmış
sözlüğünden ve hafızasının hiç renk atmayan en canlı mazmunu “antipati”..
o bu hâliyle hiç mi hiç nefrete doymuyor, kinden usanmıyor ve öfkesini aşamıyor;
öfkesini aşmak bir yana bu tür şeytanî duyguların tesirinde sürekli haksızlıktan
haksızlığa koşuyor; bâtılı hak göstermeye çalışıyor ve o eski tiranların bir
ömür boyu işledikleri mesâvîyi rahatlıkla bir iki aya veya bir iki seneye
sığıştırmasını biliyor.
Bu zaviyeden o, melekeleri itibarıyla meflûç, muhakemesi açısından mâlul ve her
şeyiyle öyle bir derbeder ki, ne sıhhatli düşünebiliyor ne normal bir insan gibi
davranabiliyor ne de tutarlı bir fikri var.
Bazen cinnete denk tehevvürlere girerek etrafını yakıp yıkıyor; bazen de hiç
dinmeyen o gayz ve öfkesiyle kendisini yiyip bitiriyor.
Şimdilerde dünyanın pek çok yerinde fertler de böyle, toplumlar da böyle ve
idarî mekanizmayı elinde bulunduran zimamdarlar da böyle.
Çoklarının huzura, güvene savaş ilân etmiş gibi bir hâlleri var; hem kendi
huzurlarını dinamitliyor hem de umumî emniyeti sarsıyorlar.
Hele bir de şiddete ve cebre başvurmaları var ki, onları gören, “istiklal
mücadelesi” veriyorlar sanır.
Böylece, üzerlerinde binlerce mazlumun ahı, intizarı birer lanetlik gibi
yaşıyor, sonra da birer mel’un gibi bir bir devrilip gidiyorlar.
Gerçek bu!..
ve biz ne o köpürüp duran nefreti, öfkeyi dindirebiliyor ne de değişik türden
saldırganlıklara “Dur!” diyebiliyoruz.
Yok bunları yapacak güç ve imkânımız, dört bir yanımızı saran fitne ateşlerini
söndürecek iktidarımız.
Ne var ki, elimizde sadece henüz insanlığını bütün bütün yitirmemiş kimselere
rahatlıkla verebileceğimiz bir iksirimiz var: “Şefkat”.
Onunla önümüzdeki handikapları aşmaya çalışacak ve onun sıcak kanatları altında
yolumuza devam edeceğiz.
Şefkat şimdiye kadar onu gönülden temsil edip doğru seslendirenler sayesinde
bilmem kaç defa şeytanî fitneleri önledi ve insanlığı ölüm çukurlarına
yuvarlanmaktan kurtardı!..
ve kaç defa Cehennem çukurları gibi görünen uçurumları Firdevsî bahçelere
çevirdi!..
Evet, herkese ve her şeye karşı duyulan karşılıksız sevgi ve alâka; mazlumların,
mağdurların maruz kaldıkları sıkıntıları göğüsleme ve bir anne içtenliğiyle
onların üzerine titreme de diyebileceğimiz “şefkat”, ilâhî ahlâkın farklı bir
tecellîsi, göktekilerin sesi-soluğu ve bütün annelerin sımsıcak nefesinin ayrı
bir unvanıdır.
Sinesinde bu hissi taşıma bahtiyarlığına ermiş biri, herhangi bir karşılık
beklemeden sevgi ve merhamete muhtaç herkese şefkat elini uzatır; gücü
yettiğince devrilenleri tutar kaldırır; üşüyenleri ısıtır; yalnızların,
gariplerin vahşetini giderir ve kimsesizlere kimse olur.
Körler onunla körlüklerini aşar, sağırlar onunla duymaları gerekli olan en
önemli şeyi duyar ve ihtimal hep zulüm ile gürleyip duranlar bile onun sükûtî
beyanlarıyla dillerini yutar, muvakkaten dahi olsa kendilerini sorgulamaya
dururlar.
Onun bu sihirli derinliğine işaret sadedinde Beyan Sultanı, “Büyüklere hürmet,
küçüklere şefkat göstermeyen bizden değildir.”[1] buyurur..
buyurur ve onu âdeta bir mü’min şiarı sayar.
Şefkatte öyle bir güç vardır ki, onunla en katı kalbler yumuşar, en mütemerrit
ruhlar dize gelir ve en korkunç düşmanlıklar bile onun karşısında “pes” eder.
Kini-nefreti çözecek bir iksir varsa o, şefkat; şiddeti, hiddeti, düşmanlığı
ters yüz edecek bir silah varsa o da yine şefkattir.
Şefkat eden insan, ötelerin dilini kullanan ruhanîlere eş bir gönül insanı ve
cehennemler gibi köpüren öfkeleri söndürmede de mânevî bir itfaiyecidir.
O, şefkat lisanıyla konuşurken zulüm ve adavetin dili tutulur; yakıp yıkmaya
kilitlenmiş ruhların da eli-kolu bağlanır..
ve yolsuzlar yola gelir.
Onunla yumuşayıp yola gelmeyenlerin de hakkından Allah gelir…
Şefkat, insanı enginleştiren bir histir ve insan ancak şefkat sayesinde
başkalarının sevinç, neşe ve huzurunu duyup anlayabilir..
anlar ve onların maruz kaldıkları olumsuzluklar karşısında sorumluluklarını tam
hisseder.
Şefkatin hâkim olduğu bir atmosferde sosyal münasebetler daha bir hızlı gelişir
ve içtimaî dayanışma âdeta kendi kendine teessüs eder.
Böyle bir toplumda herkes birbirini sevgiyle kucaklar.
Fertler ve gruplar, aralarında gönül kazanma yarışı yaşarcasına birer rikkat ve
samimiyet insanı hâline gelir.
Böylece gönül bağları daha bir güçlenir ve işte o zaman başkaları için
yaşamadaki o engin zevk de duyulmaya başlar.
İsterseniz konuyu biraz daha açalım; eğer şefkat, uzak-yakın çevremizde görüp
duyup hissettiğimiz muhakkak acıları göğüsleme, giderme ve muhtemel sıkıntıların
önünü keserek bunların yerine sevinç, sürur ve neşe ikame etmenin unvanı ise, o
bizim için fevkalâde önemlidir.
Bir kere sinesi bu yüksek duyguyla çarpan biri, her zaman merhamet hissiyle
oturur kalkar..
herkese ve her şeye yumuşaklardan yumuşak bir nazarla bakar..
mağduru-mazlumu, annenin evlâdını, kuşun yavrusunu bağrına bastığı gibi bağrına
basar..
himaye ve sıyanete muhtaç kimseler etrafında her an kuşlar ve kuşçuklar gibi
kanat çırpar durur..
icabında yemez yedirir ve canını tehlikeye atar, onları korur..
hatta gerektiğinde o uğurda seve seve kendini bile feda edebilir.
Aslında, varlık şöyle derinden bir mütalaaya alınsa ve onun sinesine kulak
verilse, her yanda şefkatin tüllendiği görülecek ve her taraftan şefkat
nağmelerinin yükseldiği duyulacaktır.
Kâinat ve eşyanın temel atkıları şefkat, ona nihâî güzelliğini kazandıran da
şefkattir: ağaçlar mücessem birer rahmet, meyvelerse tecessüt etmiş birer
şefkattir..
insan bir âyine-i rahmâniyet, iman nuranî bir şefkattir..
dünya bir vesile-i saadet, ukbâ bütün ihtişamıyla bir meşher-i şefkattir.
Hâsılı, her şeyin mebdei de müntehâsı da rahmettir, şefkattir…
Eğer her zaman o yüksek uçan enbiya, evliya ve asfiya gibi tarihî şahsiyetlerin
canlara can nuranî menkıbeleri doğru okunabilse, onların o aydınlardan aydın
hayatlarında hep şefkatin köpürüp durduğu görülecektir..
evet, onlar her zaman şefkatle soluklanmış, şefkatle oturup kalkmış ve birer
şefkat kahramanı olarak yaşamışlardır.
Bu böyledir; zira şefkat, insanı dikey (amûdî) olarak Allah’a yükselten nuranî
bir rampa ise, gönlü şefkatle çarpanlar da sonsuza yükselmede sıraya girmiş, o
baş döndüren irtifaın üveyikleridir.
Böyleleri, tevfik burakına binmiş öyle gök yolcularıdır ki, bugüne kadar
onlardan hiçbirinin yolda kaldığı görülmediği gibi, sinesi kinle, nefretle,
merhametsizlikle çarpanlardan da hiç mi hiç hedefe ulaşan olmamıştır.
Bir parça zahmete katlanıp, susamış bir köpeğin susuzluğunu gideren ahlâksız bir
kadının Cennet’e; aksine, evindeki kediyi aç bırakıp onun ölümüne sebebiyet
veren bir tâli’sizin de Cehennem’e gittiğini Hazreti Sâdık u Masdûk beyan
ediyor..
evet, Cennet bir şefkat otağı, Cehennem de bir gayz u nefret zindanıdır.
Burada ortaya konan her güzellik Cennet’te farklı derinlikleriyle sahiplerini
beklediği gibi, her çirkinlik de Cehennem’de ürperten buudlarıyla bahtsız
müstehaklarını gözlemektedir.
Şefkat de, gayz u nefret de bu dünyaya ait birer realite olsalar da, varlığın
özü, usaresi şefkattir.
Eğer kâinatın mâyesi böyle bir şefkat olmasaydı ne insan ne de başka bir şey
vücuda gelemez, gelenler varlıklarını sürdüremezdi; ezilmeleri ezilmeler,
devrilmeleri devrilmeler takip eder ve bütün varlık bir kaos sarmalına
dönüşürdü.
Her yandan yalnızlık feryatları duyulur, her taraf vahşetle inler ve dünya âdeta
umumî bir matemhane hâlini alırdı.
Eğer bugün biz varsak ve varlığımızı sürdürebiliyorsak, bu O’nun şefkatinden;
eğer birbirimizi seviyor ve başkaları tarafından seviliyorsak, bu da O’nun
rahmetindendir.
Her şeyden evvel insanî duyguları tetikleyip gönüllerimizi heyecanla şahlandıran
şefkat olduğu gibi, duygu ve düşünce dünyamızda iyilik etme, ihsanda bulunma,
başkalarını kucaklama hislerini harekete geçiren de yine şefkattir.
Şefkatle gürleyen bir sine, Cenâb-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin
gölgesinde hep bir enginlik sergiler, hep incelerden ince davranır ve hep içten
hareket eder.
Her zaman sevgi yolunda yürür; yol boyu hayır ve ihsan duygularıyla köpürür
durur..
Allah da onun sinesini açtıkça açar, ihsan hissini kat kat lütuflarla
mükâfatlandırır ve merhametinin genişliğine göre ona özel teveccühlerde bulunur.
Ümit ederim, Allah’ın, gönüllerimizde şefkat hissini uyaracağı ve bizi içinde
bulunduğumuz kabalıklardan kurtaracağı günler çok uzak değildir…
[1] Tirmizî, birr 15; Ebû Dâvûd, edeb 58.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Ocak 2006 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Cuma Hutbesi:
ÇİLE
12/08/2022
Çile, yüce hedeflere varmanın ve yüksek neticeler elde etmenin tek yoludur.
Hakikat yolcusu, çile ile günahlardan arınır; onunla saflaşır ve onunla özüne
erer.
Çilenin olmadığı yerde ne olgunlaşmadan ne de ruhla bütünleşmeden bahsedilemez.
Çile, hakikat erinin, her köşe başında sarmaş-dolaş olacağı acı; fakat vefalı
yoldaşıdır.
Upuzun yollar onunla yeknesaklıktan kurtulur.
Hayat, onunla aydınlığa kavuşur ve kişi ancak onunla yaşamanın zevk ve şuuruna
erer.
Çilesiz hayat monoton, o olmadan yürünen yollar renksiz ve bıktırıcı, bu
yolların garip yolcuları da yaşamadan bezmiş tali’sizlerdir.
Ruh, çile ile kemale erer.
Gönül, çile ile inkişaf eder.
Çile görmemiş ruhlar ham, gönüller de kolu kanadı kırık ve ölgündür.
Çile, çalışmaya ve o yolla elde edilen şeylere kat kat değer kazandırır.
Çilesiz elde edilenler ise mirastan gelen mal gibidir.
Gelişi emeksiz, gidişi de üzüntüsüz olur.
Evet, ancak, bin bir ızdırapla kazanılan şeylerdir ki, muhafazası uğrunda canlar
feda edilir…
Bir millet ve bir medeniyet büyük muzdarip ve çilekeşlerin öncülüğünde kurulmuş
ise sıhhatli, istikrarlı ve gelecek adına ümit vericidir.
Aksine, hayatında bir kere olsun ağlamamış, inlememiş ve sancı çekmemişlerin
elinin altında doğmuş ve gelişmişse, zayi olmaya namzet ve tali’sizdir.
Dünden bugüne insanoğlu, yer yer çilekeşlerin müşfik ve diriltici kucaklarında,
zaman zaman da tiranların zulüm ve istibdadı altında kendini buldu ve idrak
etti.
Ne var ki o, var olmanın zevkine erdiği en mutlu anlarını, başkaları için
yaşayan büyük muzdariplerin vesâyâsı altında duydu ve tattı..
Kenan ilinden kalkıp bir meş’ale gibi Bâbil’e uzanan; bir güneş gibi Suriye’nin
bağrında tulû eden; arkasına takıp sürüklediği kimseler için gözünü kırpmadan
Cehennemî alevler içine giren ve “nâr-ı Nemrud”u[1] göğüsleyerek ateşte Cennet
cilveleri gösteren büyük muzdariplerin..
ruhu çekilmiş ve kadavralaşmış bir millete hayat üfleyebilmek için, yıllarca
Mısır ve Sinâ arasında mekik dokuyan ve her defasında Tûr’da dolup Mısır’da
boşalan; nihayet maddenin bağrına indirdiği darbelerle, suya ve toprağa ayrı bir
yol, ayrı bir erkân öğreten büyük muzdariplerin..
dünyadan başka gözleri bir şey görmeyen ve bütün bütün maddeleşmiş bir toplumu
özüne erdirmek ve onlara ruh iklimine açılan yolları göstermek, daha doğrusu
öbür âlem düşüncesini yeniden gönüllerde mayalamak için, çevresinde kol gezen
tehlikelere aldırmadan, yüce derslerine devam eden ve hakkında bayağıların
bayağısı hükümler kesilip biçilirken, “Hançer ile yüreğimi yar! Senden
dönmezem…” diyerek hakikati haykıran büyük muzdariplerin..
ve nihayet gelmiş ve gelecek bütün mihnetkeşlerin[2] ızdırabını, her lâhza
ruhunda yaşayan, her an yığın yığın musibetleri göğüsleyen, her an gerilen ve
her an kan-ter içinde, yeniden dolup-boşalan büyük muzdariplerin…
Evet, hep böyle ızdırap gören, ızdırap düşünen ve bir mum gibi yana yana eriyip
giden bu yüce kametlerin arkasında yürüyenler, hiçbir zaman aldanmadılar ve
hiçbir zaman hayal kırıklığına uğramadılar.
Ah, o aldatmayan rehberler! O özleri saf, kalbleri aydın, başları yüce şâhikalar
gibi heybetli ve dumanlı, içlerinde bin bir ızdırabın boy gezdiği yüce
rehberler! Ufkumuzun karardığı, kaddimizin büküldüğü ve bin bir müşkilin altında
ezildiğimiz şu günlerde, onlara ne kadar hasret ve ne kadar iştiyak içindeyiz!..
Her ideal dönem, bu türlü muzdarip ve çilekeşlerin omuzlarında bayraklaştı ve
yükseldi.
Onların yerini alan gün görmemiş ızdırapsızların elinde ise yıkıldı, yerle bir
oldu; iç dünyasını bütün bütün ihmal etmiş, şehevî hislerinin esiri gayya
yolcusu ızdırapsızların elinde…
Devr-i saadet sonrasını kana-irine boğan bu çilesiz ruhlardı.
Daha sonraki devirlerde, birbirinden baskın, bütün hoyratlıkların ve
azgınlıkların arkasında da, yine hep bu ızdırapsızlar vardı..
bir kere olsun, sahip olduğu şeyler uğrunda aç-susuz kalmayan; yurdunu, yuvasını
terk etmeyen; belli bir dönemin zarurî sarsıntılarına, sıkıntılarına mâruz
kalmayan ızdırapsızlar… Zaten hayatını, madde ve konforun levsiyatı içinde
geçiren böyle ham ruhlardan, hangi fedakârlık beklenebilir ki? Fedakârlık her
şeyden evvel, nefsin sefil arzularına karşı koymakla başlar ve toplumun
mutluluğu adına, kendi saadet ve hazlarını unutmakla kemale erer.
Yoksa, her fedakârlık iddiası bir aldatmaca ve toplumun yüzüne savrulmuş bir
yalandır…
Ah, şu çile bilmeyen, ızdıraptan hoşlanmayan nefsim! Rahata, rehavete müptelâ ve
meftûn nefsim! Öbür âleme ait lezzet ve nimetleri burada yaşayıp, burada
bitirmek isteyen nefsim! Kâmil insan olmayı kimseye vermeyen ve kemal yolunu bir
türlü bilmeyen nefsim! “Gün buralara, bulut dağlara!” düşüncesiyle sefilleşen ve
var olmadaki zevkli sancıyı idrak edemeyen nefsim! Bilmem ki sana, çilenin
yükselticiliğini ve tenperverliğin[3] öldürücü bir zehir olduğunu anlatabilecek
miyim..?
[1] Nâr-ı Nemrud: Nemrud’un Hz. İbrahim’i (aleyhisselâm) yakmak için
hazırlattığı ateş.
[2] Mihnetkeş: Sıkıntı içinde olan, muzdarip.
[3] Tenperverlik: Rahatına düşkünlük, tembellik.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Ocak 1982 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Cuma Hutbesi:
NERDESİN
29/07/2022
Nerdesin, yıllarca hasretini çektiğimiz kahraman? Nerdesin, hayallerimizin
güvercini, rüyalarımızın üveyki? Nerdesin “ba’sü ba’del mevt”imizin müjdecisi?
Izdırap dolu günlerimizde, uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekleyip
durduk.
Ufkumuzda beliren her karaltıya, “Bu O’dur” deyip, “Seniyye-i Veda[1]”
türküleriyle yollara döküldük.
Gurublara kadar beklediğimiz nice günler vardır ki; kolumuz, kanadımız kırık
evlerimize dönerken, zambaktan hülyalarımızla teselli olup durduk.
Her yeni gün, bizim için tasa ve kederden esintilerle gelip ruhumuzu ezerken,
düşmanlarımız esirdikçe esiriyor ve ortalığı şamataya boğuyorlardı; gelmeyecek
Mesih soluklu, Heraklit pazulu diye…
Nerdesin ve ne zaman geleceksin, esatirî yiğidim! Billahi, şu ölgün ruhların,
pörsümüş gönüllerin hayat mumları sönmek üzeredir! Eğer canlara can katan temiz
soluklarınla imdada yetişmezsen, kuruyan göllerimizde, suyu çekilen
havuzlarımızda yaprağı dökülmedik tek nilüfer kalmayacaktır.
Bağban gideli, bağ bozulalı asırlar oldu.
Toprak, semaya inat, sema, “gözlerin kuruması murat” dediği günden bu yana,
zemin bir baştan bir başa çöle döndü.
Bizler uçsuz bucaksız bu beyabanda[2] gördüğümüz her kervana, Yusuf’un gömleğini
sorar gibi seni sorduk ve sonra da bir sabr-ı cemil[3] çekerek yeni doğuşlar
beklemeye koyulduk.
Sessizliğin ve kimsesizliğin içimizi yalnızlıkla doldurduğu, bu insiz, cinsiz
âlemde, kaç defa sinekleri kartal; elsiz, ayaksız kötürümleri İskender diye
alkışladık.
Arkasından koşup durmadığımız kafile kalmadı.
Ama sen, hiçbirinde yoktun! Karşılaştığımız minare kametliler, parmak kadar
düşünceye, bir mum tutuşturacak kadar iradeye sahip değillerdi.
Ruh dünyaları karbonlaşmış, fikirleri harâbâtî, bakışları miyop ve beyanları
alabildiğine dekolte idi.
Onlarda, kahramanımızın çarpıcı nazarları, kahramanımızın ızdırap ve acıları,
kahramanımızın coşkunluk ve tebessümleri göze çarpmıyordu…
Zaman bizim için hep muharrem, zemin Kerbela oldu.
Sinemiz, Hüseyin’in âh u efgânıyla inliyor.
Gözlerimiz kararan ufuklarda, hilal arar gibi yolunu gözlüyor, her yüzde seni
hayal etmek, her çığlıkta senin muştunu duymak istiyoruz.
Sana hasret, sana susuz ve sana tutkunuz..!
Seni vefalı, seni hasbî, seni şuurlu ve seni hep becerikli tanıdık.
Atmosferine sığınan kemlik görmedi.
Sen sadakat ve samimiyetin bestesi oldun.
Gönül verdiklerinin ağlamasıyla ağladın; gülmeleriyle de güldün.
Onlar için inledin ve onlar için sevindin.
Yüce gönlüne ve yukarılarda pervaz eden ruhuna, maddiyat ve dünyalar kement
olamadı.
Pürvefaydın, yürektendin..!
Kafdağı’ndan ağır bir yükün altına girerken, ne yaptığının şuuru içinde ve
kararlı idin.
Onun için ne yolların sarplığı, ne de önüne çıkan kan-revan deryalar, sende
gevşeklik, sende yılgınlık ve sende vefasızlık meydana getiremedi.
Bir karasevdalı gibi girdiğin bu yolda, “Girdik reh-i sevdaya; bize onur, bize
gurur lazım değil.” demiştin..!
Hani bir keresinde, Dost’unun ayağına saplanan bir dikenle, senin hayatını bir
terazide tartmak istemişlerdi de, sen çılgına dönmüştün.
Bin ruhun olsa, onun zülfünün tek teline feda etmemeyi vefasızlık sayıyor ve
isyan ediyordun! Nerdesin Hubeyb…!
Ve yine bir defasında, senin kolunu, kanadını kırmış ve budanan bir ağaç gibi
yere sermişlerdi.
Kala kala omuzların üzerinde kan kırmızı bir başın kalmıştı.
Sen Cennet hurilerinin divan duracakları bu yüce başı saklamak istiyordun.
Ve hatırlarsan şöyle diyordun: “Bu baş bu omuzlarda olduğu müddetçe, O’na gelip
çarpan şeyleri göğüslemezsem vefasızlık yapmış olurum.” Nerdesin Mus’ab..!
Hatırlarsan bir başka zaman, orduları arkana takmış ve çok uzaklara açılmıştın.
Kabına sığmıyordun.
Ateştin.
Tufandın.
Bir baştan bir başa yeryüzünü bir hamlede teslim almak ve yüce zimamdarına
bağlamak istiyordun.
Leventlerinle bir solukta ateşgedelerin ülkesine ulaştın ve içlerine öyle bir
vaveyla saldın ki, ard arda Kisra’nın beldeleri tarumar oluyor ve toprağa
gömülüyordu.
Sonra tuttun topuzunu Bizans’ın başına indirdin.
Asırlarca sonra gelecek olan, genç Türk serdarına öncülük yaptın ve
Konstantiniye’ye[4] giden yolu açtın.
Hızır mıydın, İlyas mıydın? Geçtiğin yerlerde güller bitiyor, ayağını attığın
harabeler, yerlerini ümranlara terk ediyordu.
Dost-düşman kılıcının gökten indiğine inanıyor, orduların seni insanlığın
tedibiyle vazifeli bir melek sanıyordu.
Tam, zaferlerinin böyle üst üste kaideleştiği ve senin bu müstesna kaide
üzerinde âbideleştiğin bir dönemde, iltifat beklediğin bir ağızdan, vazifeden
affedildiğini işittin.
Sarığın boynunda ve bir mücrim hüviyetinde, o yüce ağızdan: “Halk, elde edilen
zaferleri senin şahsında buluyor, hâlbuki…”[5] sözlerini dinlerken, ona hak
veriyor ve hakkında kesilip biçilen kararlara inkıyadını belirtiyordun.
Sonra tuttun, elinin altında bulunan birinin emrine girerek, yüce idealin
uğrunda yoluna devam ettin.
Söyle, Allah aşkına! Bütün bunlara nasıl katlandın? Senin izzet-i nefsin ve
onurun yok muydu? Soluklarına susadığım, yiğidim, Halid nerdesin…!
Bir başka defasında da seni kardeşinle konuşmaktan menetmişlerdi.
Hani o güne kadar, bir lahza kendisinden ayrılmadığın kardeşinle konuşmaktan…
Savaş meydanlarında omuz omuza, yemek sofralarında diz dize oturduğun kardeşinle
konuşmayacaktın.
Emir, âlî bir divandan çıkmıştı ve sen buna riayet etme kararında idin.
Dilbeste olduğun O zât aşkına, söyle bana! Şu benim bilebildiğim “Bilmiyorum”
sözünden başka, ona bir laf ettin mi!.
Değilse, o ne sadakat, o ne vefa ve o ne irade! Nerdesin Ebû Katâde..![6]
Bir defa da sen, hocanın önünde yürüyordun.
Itırla yıkanmış cübbene, onun atının ayağından bir damla çamur sıçramıştı.
Sen o gün bir hükümdardın.
Dünyayı iki hükümdara az gören bir hükümdar… İranlı kapıkulun, Memlûkler
kölelerindi, “Şîrler pençe-i kahrından olurken lerzân,”[7] sen tuttun, o çamurlu
cübbenin tabutuna sarılmasını vasiyet ettin.
Sen nesin? Sofî misin? Derviş misin? Yoksa yerde gezen bir melek misin? Ve ey
Şîrpençe! Nerdesin…!
Gözlerim yollarını gözlerken, dilim davet türkülerini söylerken, kırık mızrabımı
gönlümün tellerine dokundurmak istedim.
Heyhât! Bu muammanın bir küçük noktasına dahi tercüman olamadım.
“Ben o nağmeden müteheyyicim ki, yoktur ihtimali terennümün.”[8]
Nazarlarımız ilk geldiğin yolda takılıp kaldı.
Ve yıllar yıllı, bir daha geleceğinin ümidini, içimizde besleyip durduk.
Ve hayallerinle avunduk.
Bu ümit, bu azimle sonsuzlara kadar, her şafakta seni arayacak ve her kervandan
seni soracağız.
İnan, ne bizim yalnızlık ve inkisarımız, ne de düşmanlarımızın habire kudurup
durması, senin yolunun delileri olmadan bizi vazgeçiremeyecektir…!
Bu uğurda, belki bin defa aldanacak, bin defa ateş böceklerine koşmalar dizecek,
yüz bin defa zangoçlara yahşi çekecek ve vaftiz suyunu âb-ı hayat diye içeceğiz;
ama bir Mevlana anlayışı içinde, senin yolundaki yalanlara dahi gönlümüzü
çıkarıp armağan etmeden geri kalmayacağız…
Ey tatlı rüyaların sevimli kahramanı! Riyanın, şöhretin, mansıbın aydın
ümitlerimize zift sürmek istediği şu kara günlerde, ağzının diriltici iksirine
muhtaç gönülleri daha fazla bekletme…!
[1] Seniyye-i Veda: Veda yokuşu.
[2] Beyaban: Çöl.
[3] Sabr-ı cemil: Güzel sabır.
[4] Konstantiniye: İstanbul.
[5] Bkz.: et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 2/491; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk
16/266; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-târîh 2/381.
[6] Buhârî, meğâzî 79; Müslim, tevbe 53-55.
[7] “Aslanlar kahrının pençesinden titrerken.”
[8] “Ben öyle bir nağmeden coşup heyecanlanmışım ki, onu terennüm ve ifadeye
imkân yoktur.”
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Mart 1981 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Cuma Hutbesi:
BİR DUA DÖRT ESAS
22/07/2022
Soru: Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) çokça tekrar
ettiği: اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى وَالْعَفَافَ
وَالْغِنَى “Allah’ım, Senden hidayet, takva, iffet ve gınâ istiyorum.”[1]
duasında yer alan dört hususu izah eder misiniz?
Cevap: Öncelikle ifade etmek gerekir ki, bu duada yer alan hususların her biri,
enbiya-i izâmın önemli birer sıfatıdır.
Hatta denilebilir ki bu sıfatlar, onların lazım-ı gayr-i mufarıkı yani ayrılmaz
birer vasfıdır.
Onlar her yönüyle bütün mü’minler için rehber olduğuna göre, kendilerini
insanlığa, hak ve hakikati anlatmaya adamış irşad ve tebliğ kahramanları da bu
yüce vasıflara uygun hareket etmeli, dillerinin yanı sıra, hâl, tavır ve
davranışlarıyla da, اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى
وَالْعَفَافَ وَالْغِنَى demelidir.
1.Hidayet
Nebiler Serveri Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) diline vird-i zebân
ettiği bu duada talep edilen ilk husus olan hidayet; doğruyu görme, doğruyu
duyma, doğruyu bulma ve doğruda sabitkadem olma demektir.
Bu açıdan Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) duada ilk olarak
hidayete yer vermesi çok önemlidir.
Çünkü hidayet olmadan bir insanın doğruyu görmesi, hayatını doğruya göre
programlaması mümkün değildir.
Bu mümkün olmayınca da takva, iffet ve gınâdan bahsedilemez.
Duada yer alan daha sonraki üç talebin elde edilmesi bir yönüyle hidayete
bağlıdır.
Her şeyin başı ve esası olan “hidayet”in kaynağı, başta Kur’ân-ı Kerim, sonra da
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve
davranışlarını ihtiva eden Sünnet-i Sahiha’dır.
Nitekim Bakara Sûresi’nin ikinci âyetinde, ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ
هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “İşte Kitap! Şüphe yoktur onda.
Hidayet rehberidir müttakilere.”[2] beyanıyla Kur’ân’ın potansiyel olarak
müttakiler için bir hidayet kaynağı olduğuna dikkat çekilmiştir.
Üçüncü ve dördüncü âyetlerde müttakilerin özellikleri sayıldıktan sonra beşinci
âyette أُولٰۤئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ “İşte bunlardır Rabbileri
tarafından doğru yola ulaştırılıp hidayet üzere olanlar.”[3] buyrulmak suretiyle
tekrar hidayete vurgu yapılmıştır.
Ayrıca burada Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan hakkıyla istifade etmenin temel şartı
olarak takva sahibi olma zikredilmiştir ki, hidayet ve takva arasındaki ilişkiyi
göstermesi açısından dikkat çekicidir.
Başta da ifade etmeye çalıştığımız gibi hidayet, peygamberlerin doğuştan mazhar
oldukları temel karakterleridir.
Çünkü Allah Teâlâ, çok önemli bir misyonla göndermiş olduğu o mualla zatların
ileride bir kısım kendini bilmez densizler tarafından serrişte (bahane) edilecek
davranışlarda bulunmalarına fırsat vermez.
Bu açıdan Hazreti Davud ve Hazreti Süleyman (alâ nebiyyinâ ve aleyhimesselâm)
aleyhinde söylenilen sözler İsrailoğulları’nın bir iftirası olduğu gibi, Hazreti
Nuh ve Hazreti Hûd (alâ nebiyyinâ ve aleyhimesselâm) gibi peygamberler aleyhinde
söylenilen sözler de kavimlerinin birer iftirasından ibarettir.
Aynı şekilde İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında
hidayet dairesi dışında söylenilen uygunsuz sözler hem kendini bilmezliğin bir
ifadesi hem de Arş’ı titretecek büyük bir iftiradır.
Söz buraya gelmişken, وَوَجَدَكَ ضَۤالًّا فَهَدٰى[4] âyet-i kerimesiyle ilgili
bir kısım teologlar tarafından dile getirilen bir yorumun yanlışlığını ifade
etmek istiyorum.
Onlar bu âyet-i kerimeyi, “Allah, Seni dalâlet içinde buldu ve hidayete
erdirdi.” şeklinde izah ediyor, burada yer alan ضَۤالًّا lafzına, hidayetin
zıddı bir mânâ veriyorlar.
Buradan yola çıkarak da peygamberlik nuruyla serfiraz kılınıp ufkunun
aydınlanacağı âna kadar –hâşâ ve kellâ– İki Cihan Serveri Hazreti Muhammed
Mustafa Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dalâlet içinde yaşadığını
iddia ediyorlar.
İşin doğrusu, O’na böyle bir dalâlet nispetinde bulunan bir insan, –Allah
hidayet buyursun– kendisi dalâlet içinde demektir.
Kur’ân-ı Kerim, Necm Sûresi’nde, مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰى “Sahibiniz
(Hazreti Muhammed Mustafa aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), hiçbir zaman dalâlet ve
sapıklığa düşmedi, hiçbir zaman aşırılık, taşkınlık ve ölçüsüzlüğe girmedi.”[5]
buyurmuştur.
Âyet-i kerimede geçen ve Allah Resûlü’nün dalâlete düşmediğini bildiren مَا
ضَلَّ fiili, mâzi sigasıyla geldiği için, O’nun hayat-ı seniyyelerinin hep
hidayet üzerine geçtiği ifade edilmiş oluyor.
O hâlde zahiren birbirine zıt gibi görünen bu iki âyet-i kerimenin arasını telif
etmek için “dalâlet” kelimesinin farklı anlamlarına bakmak gerekmektedir.
Dalâletin bir anlamı, “yürünen doğru yoldan ayrılma, sapma” olsa da, onun diğer
anlamı, “değişik yollar karşısında doğru yolun ne olduğunu kestirememe ve bu
konuda tereddüt yaşama demektir”.
İşte “dalâlet” kelimesi, Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) nispet
edildiğinde anlaşılması gereken bu ikinci mânâdır.
Semavî nurun ulaşacağı âna kadar O (sallallâhu aleyhi ve sellem), farklı yollar
karşısında tereddüt yaşamış, doğru yolu bulma adına cehd ü gayret sarf etmiş,
bununla da bir yönüyle geleceğine ait çok önemli blokajlar oluşturmuştur.
Ayrıca وَوَجَدَكَ ضَۤالًّا فَهَدٰى âyet-i kerimesinden Nebiler Nebisi’nin
(sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiy esnasında yaşamış olduğu dehşet, kalak ve
heymân da kastedilmiş olabilir.
Zira O (sallallâhu aleyhi ve sellem), böyle semavî bir sürprizle karşılaşınca,
ciddi bir şok yaşamış, ne yapması gerektiğini anlayamamış olabilir.
Buna rağmen o muhteşem fetanet, dengeli ve oturaklaşmış bir kadın olan Hazreti
Hatice Validemiz’e (radıyallâhu anhâ) gelip içini dökmüştür.
O da öncelikle genel karakteri itibarıyla Allah Resûlü’nü değerlendirmiş, O’nun
yüce ahlâkını ifade etmiş, sonra Allah’ın O’nu yalnız bırakmayacağını söylemiş,
ardından da O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) alıp bir Hıristiyan âlimi olan
amcazadesi Varaka İbn Nevfel’e götürmüştür.
Öyleyse Duhâ Sûresi’nde yer alan bu âyet-i kerimenin mânâsını şu şekilde
anlayabiliriz: “Sen belli dönemde Cennet nedir, Cehennem nedir bilmiyordun.
İnsanların genel ahvali karşısında kıvranıp duruyordun fakat onlar için ne
yapacağını bilemiyordun.
Hazreti İbrahim’in (aleyhisselâm) dininden geriye kalan şeylerin Sana ifade ve
ifâza ettiği bazı mânâlarla bir kısım şeyler sezsen bile, her şeyi yerli yerine
koyma mevzuunda kesin bir karar verecek durumda değildin.
Allah (celle celâluhu), göndermiş olduğu semavî vahiy ile Senin bu hayret ve
tereddüdünü izale etti ve Sana doğru yolu gösterdi.”
Peygamberlerin sahip olduğu hidayet sıfatıyla alâkalı üzerinde durulması gereken
ayrı bir husus da şudur: Şûra Sûresi’nde, وَإِنَّكَ لَتَهْدِۤي إِلٰى صِرَاطٍ
مُسْتَقِيمٍ “Sen gerçekten insanları doğru yola hidayet edersin.”[6] buyrulmak
suretiyle, kendisi hidayet üzere olan Allah Resûlü’nün, aynı zamanda bu konuda
bir rehber olduğu ifade buyrulmuştur.
Hidayette olan peygamberler, Allah’ın (celle celâluhu) izniyle, aynı zamanda
insanları da hidayete sevk eder, bu konuda insanlara rehberlik yapar, yol
gösterir, onların önünü açar ve onları hidayetle tanıştırırlar.
Cihad ve irşad konusundaki genel tariflerimiz çerçevesinde ifade edecek olursak
onlar, insanlarla Allah arasındaki engelleri bertaraf ederek kalblerin Allah’la
buluşmasını sağlarlar.
Elbette ki ilâhî nurun, muhatapların içinde bir meşale hâlinde yanması Allah’a
ait bir icraat-ı sübhaniyedir.
2.Takva
Rehber-i Ekmel Efendimiz’in (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) duasında ikinci
husus olarak zikredilen “takva”yı, “Allah’ın (celle celâluhu) emirlerini yerine
getirip haramları ve kebâiri (büyük günahlar) terk ederek O’nun gazabı ve
azabından korunma cehdi” olarak tarif edebiliriz.
Vâkıa, hidayette dereceler olduğu gibi takvada da dereceler vardır.
Başta, farzları yapıp, haramlar ve kebâirden kaçınmak ile girilen yer, takvanın
koridorudur.
Daha sonra şüpheli şeylerden uzak durup haramların semtine sokulmamakla takva
kapısından içeriye adım atılır.
Ardından bir kısım mubahları, “şüphelidir” mülâhazasıyla terk etmek suretiyle de
asıl takvaya ulaşılmış olunur.
Ayrıca kâmil mânâda takvanın ancak şeriat prensiplerini kemal-i hassasiyetle
yerine getirme gayretiyle beraber şeriat-ı fıtriye kanunları dediğimiz Cenab-ı
Hakk’ın kâinatta koymuş olduğu kanunlara riayetle elde edileceğinin de
unutulmaması gerekir.
Bir mü’minin, hidayetten ve hidayet rehberi sayılan Kur’ân ve Sünnet’ten tam
istifadesi işte bu seviyedeki bir takvaya bağlıdır.
Bu açıdan bakıldığında hidayet ile takva âdeta ikiz kardeş gibidir.
Takvaya ulaşma hidayete bağlı olduğu gibi, Kur’ân ve Sünnet’in ortaya koyduğu
sistemi doğru anlama, onun ruhunu, ulviyet ve azametini kavrama da takvada
derinleşmekle mümkündür.
3.İffet
Duada üçüncü olarak zikredilen iffet ise, insanın namusunu koruma konusunda
hassas yaşaması, gözünün bağını iyi kullanması, kulağına mukayyet olması, dilini
gerektiği yerde kullanması, kimseye el açmaması, hâsılı her hâlinde ve fiilinde
haya ve edep dairesinde bulunması demektir.
Eğer fertler iffetli olursa, toplum da iffetli olacaktır.
Yoksa fertleri günahkârlardan oluşan bir toplum iffetli olamaz.
İffetini kaybeden bir toplumda ise hırsızlık, kapkaç, rüşvet, yalan ve
hortumlama gibi türlü türlü mefsedet ve mesâviler baş gösterir.
Küçükler küçükçe, büyükler de büyükçe çalıp çırpmaya, hırsızlık ve yolsuzluk
yapmaya başlar.
Kur’ân-ı Kerim, bir âyet-i kerimede iffet kahramanlarını يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ
أَغْنِيَۤاءَ مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُمْ بِسِيمَاهُمْ لَا يَسْأَلُونَ
النَّاسَ إِلْحَافًا “İffet konusunda olabildiğine hassas hareket ettiklerinden
ötürü, onların gerçek hâllerini bilmeyenler, onları zengin sanırlar.
Ey Resûlüm! Sen onları simalarından tanırsın.
Onlar yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler.”[7] ifadeleriyle onların,
aç-susuz, yurtsuz-yuvasız kalma pahasına yine de tekeffüf ve tese’ülde (el açıp
dilencilik yapma) bulunmadıklarını haber vermiştir ki, hakikaten alınlarından
öpülesi insanlardır onlar.
Bununla beraber şunu da ifade etmeliyiz ki İslâm, muhtaç durumda bulunan
insanların, bellerini doğrultacak kadar başkalarından bir şey istemelerine cevaz
vermiştir.
4.Gınâ
Allah Resûlü’nün duasında yer alan dördüncü husus ise gınâdır ki, bunun da iki
mânâsı vardır.
Bunlardan birincisi gönül zenginliği, istiğna; diğeri de helâlinden kazanarak
maddeten zengin olma demektir.
Bunların ikincisini istemede de bir mahzur yoktur.
Çünkü dünya nimetleri yerli yerinde kullanılabildiği takdirde, imanı, ibadet ü
taat düşüncesini destekleyici önemli birer faktör olabilir.
Fakat maddî zenginlik istenirken bunun helâlinden olmasına âzamî dikkat
edilmeli, böyle bir zenginliğin hakkını verme konusunda asla cimriliğe
düşülmemeli, gönlün mala mülke kapılmasına müsaade edilmemeli, mal ve servetin
Allah’ın (celle celâluhu) bir lütfu olduğu unutulmamalı, elde edilen imkânlara
bakıp “Bunu ben kendi bilgi ve maharetimle elde ettim.” demek suretiyle Karun’un
düştüğü çukura yuvarlanmamaya dikkat edilmelidir.[8]
Bu hususlara riayet edildiği takdirde Cenab-ı Hak’tan servet istemekte bir
mahzur yoktur.
Ayrıca Nebiler Serveri Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dualarında, başka
bir kısım hususların yanında açlık[9] ve fakirlikten[10] de Allah’a sığınmıştır.
Çünkü böyle bir duruma maruz kalan insan, hâlinden şikâyet edebilir veya
dilenciliğe düşebilir.
Bu açıdan denilebilir ki zenginlik talebi karşısında İslâm dininin olumsuz,
yasaklayıcı bir tavrı olmamıştır.
Belki burada dikkat edilmesi gereken mesele, kenz yapmamak, şahsî servet ve
istikbal için para ve mal stoklamamaktır.
Zira kenz yapıp da ondan infakta bulunmayan insanların su-i âkıbetleri Kur’ân-ı
Mu’cizü’l-Beyan’da şöyle gözler önüne serilmiştir: وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ
الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللهِ فَبَشِّرْهُمْ
بِعَذَابٍ أَلِيمٍ “Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda infak etmeyenlere
can yakıcı bir azabı müjdele!”[11] Evet, burada hazineler oluşturan, stok üstüne
stoklar yapan, çok defa bu stoklarını tefecilikte kullanan, hatta fırsat
kollayarak yerine göre ekonomiyle oynayan, bütün bunları yaparken Allah korkusu,
ahiret düşüncesi olmayan insanlar, canlarını yakacak bir azapla müjdelenmiştir.
Aslında insan, elindeki servetini yerli yerinde kullansa, gerçek bir müjdeye
mazhar olabilir.
Fakat onlar ellerindeki serveti yanlış yerde kullanmalarından ötürü bu müjdeyi,
kendi elleriyle acıklı bir azap müjdesine çevirmişlerdir.
Müteakip âyet-i kerimede ise onların Cehennem’de maruz kalacakları azap şekli
detaylandırılarak haber verilmiştir: يَوْمَ يُحْمٰى عَلَيْهَا فِي نَارِ
جَهَنَّمَ فَتُكْوٰى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْ هٰذَا مَا
كَنَزْتُمْ لِأَنْفُسِكُمْ فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ “O azap günü,
dünyada iken biriktirilip yığılan altın ve gümüşler, Cehennem ateşinde
kızdırılır kızdırılmaz sahiplerinin alınları, yanları ve sırtları bunlarla
dağlanır: ‘İşte’ denir kendilerine, ‘bunlar, nefisleriniz için yığıp
biriktirdiğiniz altın ve gümüşlerdir.
Şimdi tadın bakalım o durmadan yığıp biriktirdiğiniz şeyleri!’”[12]
Allah yolunda harcamak için biriktirilen servet ise böyle bir kenzden farklıdır.
Evet, i’lâ-yı kelimetullah yolunda kullanmak, dünyanın farklı yerlerinde
okullar, üniversiteler açmak, kendi değerlerimizi insanlığa duyurmak gibi
hayırlı niyetlerle kazanılan servet farklı değerlendirilmelidir.
Hatta insanlar bu gaye-i hayali gerçekleştirmek için servet sahibi olmaya teşvik
edilmelidir.
İffetli ve müstağni yaşamayla Cenab-ı Hakk’ın nimetlerinden istifade etme,
Kur’ân-ı Kerim’in emirleriyle de telif ve tevfik edilebilir.
Mesela وَابْتَغِ فِيمَۤا اٰتَاكَ اللهُ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ وَلَا تَنْسَ
نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا “Allah’ın Sana verdiği her şeyde ahiret yurdunu ara,
onu izle ve sürekli o yolda yürü; bu arada dünyadan da nasibini unutma!”[13]
âyet-i kerimesinde, ahiretin yanında dünyaya ne kadar teveccüh edilmesi
gerektiğine de işaret edilmektedir.
Bütün bunların yanında asıl önemli olan husus, insanın kendi ruhunda müstağni
olmasıdır.
Enbiya-i izâm hep bu istiğna duygusuyla yaşamışlardır.
Onlar, yaptıkları tebliğ vazifesi karşılığında bir beklentiye girmemiş,
insanlardan hiçbir şey istememişlerdir.
Onlar, mesajlarını kavimlerine ulaştırma adına onca meşakkat ve sıkıntıya
katlanmış fakat bunun karşılığında kimseden bir ücret ve mükâfat talebinde
bulunmamışlardır.
Zira onlar, bütün beklentilerini Allah’a (celle celâluhu) bağlamışlardır.
Bu açıdan onların kavimlerine karşı kullandıkları en önemli ve en müessir
dinamiğin istiğna olduğunu söyleyebiliriz.
Çünkü böyle bir duruş, muhataplar açısından oldukça inandırıcıdır.
İşte bir insanın yapmış olduğu vazife karşılığında dünyevî bir beklentiye
girmemesi, makam ve mansıp gibi taleplerde bulunmaması ve mükâfatını sadece
Allah’tan beklemesi gınânın (gönül zenginliği) farklı bir derinliğidir.
Bununla birlikte herkes, Cenab-ı Hakk’ın kendisi hakkındaki takdirine razı
olmalı ve maddî konularda, dünyevî meselelerde asla hırs göstermemelidir.
Zira bazı kişiler hakkında kader-i ilâhî tarafından takdir edilen fakirlik daha
hayırlı olabilir.
Kim bilir onların servete karşı zaafı olduğundan, elde edecekleri böyle bir
servet Karun gibi kendilerini baş aşağı Cehennem’e yuvarlayabilir.
Bu açıdan da her zaman hakkımızdaki takdir-i ilâhîye rıza göstermemiz gerekir.
[1] Müslim, zikr 72; Tirmizî, daavât 74; İbn Mâce, dua 2.
[2] Bakara sûresi, 2/2.
[3] Bakara sûresi, 2/5.
[4] Duhâ sûresi, 93/7.
[5] Necm sûresi, 53/2.
[6] Şûrâ sûresi, 42/52.
[7] Bakara sûresi, 2/273.
[8] Bkz.: Kasas sûresi, 28/78.
[9] Bkz.: Ebû Dâvûd, vitr 32; Nesâî, istiâze 19, 20.
[10] Bkz.: Buhârî daavât 38, 43, 44, 45; Müslim, zikr 49, 61.
[11] Tevbe sûresi, 9/34.
[12] Tevbe sûresi, 9/35.
[13] Kasas sûresi, 28/77.
***
Not: Bugün mescidimizde okunan Cuma Hutbesi Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız
kitabından “Bir Dua Dört Esas” makalesinin ihtisarıdır.
Cuma Hutbesi:
IZDIRAPLA BÜTÜNLEŞEN RUHLAR
15/07/2022
Gönlünü yüksek ideallere kaptırmış muzdarip ruhlar, bütün bir hayat boyu
buhurdanlık gibi tüter dururlar.
Güneşler doğar-batar; haftalar, aylar birbirini takip eder; mevsimler peşi
peşine geçer gider de onlar idealize ettikleri düşünceleri istikametinde bir
başka bahar ararlar… Hep hazan görür, hazan mevsimi yaşarlar, hazan türküleri
dinlerler; ama ne hallerinden şikâyet eder ne de kimseden dert yanarlar.
And içip yoluna koyuldukları yüce davaları uğrunda, her cefaya katlanır, fakat
asla usanmazlar.
İdeallerinin aşkına kapılmış ve o yolda ümit verici müjdelerle coşmuş bu
aydınlık ruhlar, önlerinde yığın yığın uçurumlar, yığın yığın zorluklar
bulunabileceğini önceden hesap ederek gerilime geçtiklerinden, ne beklenmedik
şeylerle karşılaşmaları, ne imkânsızlıklar, ne de yollarını kesen çeşit çeşit
tehlikeler kat’iyen onları şaşırtamaz ve davaları hakkında şüpheye düşüremez.
Her tehlikenin bir gün mutlaka ortadan kalkacağı, yolların açılıp
imkânsızlıkları imkânların takip edeceği inancıyla, hep azimli ve kararlıdırlar.
Bu itibarladır ki onlar, en ümit kırıcı hâdiseler, en karanlık şartlar içinde
dahi, bedbinliğe, karamsarlığa düşmez; geçilmez gibi görünen engelleri şimşek
hızıyla aşar ve soluk soluğa hedeflerine koşarlar.
Çevrelerinde olup biten şeylere karşı daima tetikte ve alabildiğine
hassastırlar.
Hele bu şeyler, onların düşünce dünyaları ile alâkalı ise… İçinde yaşadıkları
toplumla öylesine kaynaşmış ve bütünleşmişlerdir ki, yolunu şaşıran bir fert,
istikameti bozulan bir aile ya da cemiyeti ayakta tutan umdelerden birinin
hırpalanması onları günlerce inletir ve uykusuz bırakır…
Umursamazlık, onların en nefret ettiği şeydir.
Toplumun her kesimine ait dert ve sıkıntıları, sinelerine saplanmış bir hançer
gibi hisseder ve iki büklüm olurlar.
Yüreklerinin ızdırapla çarptığı, beyin sancısıyla şakaklarının zonk zonk
zonkladığı nice geceler vardır ki, yığınlar içinde bulunmalarına rağmen, onlar
yine yapayalnızdırlar.
Onların dünyasında geceler hep hasretle gelir ve bir ömür kadar da uzar gider.
Ne var ki, bunu da sadece onlar duyar ve onlar yaşarlar.
“Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkıt ne bilir,
Müptelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat?” (Sabit)
İnsan herhangi bir ideale, inandığı ölçüde gönül verir ve alâkadar olur.
Alâkadarlığı nisbetinde de yer yer sevinç, zaman zaman da ızdırap duyar.
Bu ölçüye göre, bağlı bulunduğu dava uğrunda bütün bir gün ve haftasını, ay ve
senesini hatta senelerini verenler olabileceği gibi, onu varlığının gayesi bilip
dünya ve ukbasını feda edenler de vardır.
Öyleleri vardır ki, saçları adedince başları bulunsa, davası uğrunda her gün
birini isteseler, tereddüt etmeden verir; verir de minnet bile eylemez…
İnsanlığın İftihar Tablosu, bu hususta o kadar hızlı ve o denli ileri idi ki,
Yüce Yaratıcı, hem senâ hem de tadîl makamında O’na şöyle diyordu: “Demek bu
söze inanmıyorlar diye onların peşine düşüp kendini helâk edeceksin!”[1]
Ve bu eşsiz fıtratın arkasında, daha bir sürü başyüce, bütün hayatları boyunca
hep ızdırap düşünmüş, ızdırap soluklamış, ızdırapla eğilmiş, ızdırapla
doğrulmuşlardır.
Bir bakıma onların çektikleri, büyüklükleriyle mepsuten mütenasip (doğru
orantılı) olmuş; çektikçe yükselmiş, yükseldikçe çekmiş ve her türlü
kötülüklerden arınarak birer semavî bilinmez hâline gelmişlerdir.
Evet, Hak yolunda, millet yolunda çekilen sıkıntılar kadar insanı günahlardan
arındıran, ulvîleştiren ikinci bir şey daha yok gibidir.
“Günahlar içinde öyle günahlar vardır ki; namaz, oruç gibi ibadetler değil de,
geçim yolundaki sıkıntı ve maişet derdi onlara kefaret olur.”[2] Ya içinde
yaşadığımız toplumu kurtarma gayreti ve bu uğurda çekilen sıkıntılar..!
Bugün bizim, şuna-buna değil; “Milletimin maddî-mânevî mutluluğu için
Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım.” diyenlere… Şahsî menfaat ve
bencillikleri bir tarafa iterek Hak ve millet yolunda fâni olanlara… Toplumun
ızdıraplarıyla kıvrım kıvrım kıvranıp, hep inilti kovalayanlara… Elinde ilim
meşalesi, her yerde bir çırağ tutuşturup cehalet ve görgüsüzlüklerle mücadele
edenlere..
üstün bir inanç ve azimle, dökülüp yolda kalanların imdadına koşanlara..
maruz kaldıkları zorluklar karşısında isyan etmeden, ümitsizliğe düşmeden bir
küheylan gibi yoluna devam edenlere..
yaşama arzusunu unutarak yaşatma zevkiyle şahlanan babayiğitlere ihtiyacımız
var..!
[1] Kehf sûresi, 18/6.
[2] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1/38; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 6/335.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Şubat 1985 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Cuma Hutbesi:
FARKLI MERTEBELERİYLE NEFİS (2)
01/07/2022
Şeytan ta baştan bu yana nefs-i emmâreyi kullanarak pek çok kimseyi mesâvî-i
ahlak, mûbikat veya Hazreti Gazzâlî ifadesiyle mühlikât diyebileceğimiz kin,
nefret, gazap, şehvet, haset, öfke, dünya sevgisi, yaşama sarhoşluğu, şöhret
hissi, makam tutkusu, acil olan dünyevî zevk u safayı bilerek uhrevî hayata
tercih etme zaafı… türünden şeylere sürüklemektedir ki bunların hemen hepsi
tûl-i emel ve tevehhüm-i ebediyet yanılgısından kaynaklanmaktadır.
Bu çeşit mülahazalarla şeytan ve nefis kendi oyunlarını oynayarak ukbâ
düşüncesini husûfa uğratmakta ve gelip geçici muvakkat dünyayı
tabulaştırmaktadır.
Oysaki o bugün var, yarın yok, fâni ve zâil dinlenme alanı gibi bir şeydir.
Ne hoş buyurur Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ): مَا أَنَا
فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ
وَتَرَكَهَا – Dünyada benim halim, bineğiyle kısa süreliğine bir ağaç altında
dinlenip az sonra da çekip giden bir yolcunun haline benzer.”[1] Dünyaya O’nun
bu engin ufkundan bakan pek çok kalb ve ruh insanı hep aynı şeyleri terennüm
etmişlerdir.
İşte onlardan biri olan Muhammed Lütfi Efendi’nin,
Bu dert meyhanesinde kimi gördün şadumân olmuş;
Bu gam-hane-i mihnette beladan kim eman bulmuş!
Bu bir devvâr-ı gaddardır gözü gördüğünü hep yer,
Ne şah u ne geda bunda ne bir fert payidar olmuş.
Nice servi revan canlar, nice gül yüzlü sultanlar,
Nice Hüsrev gibi hanlar bütün bu deryaya dalmış!
sözleri, bu dünyayı, nefis ve hevayı ürkütecek şekilde resmedip; esmâ-i
ilâhiyenin meclâsı, âhiretin mezrası olma dışında, kendine ve hevesat-ı
insaniyeye bakan yönüyle onun, bir sinek kanadı kıymetinde olmadığını çok güzel
vurgular.
Bu mülahazayı Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri de şu mısralarıyla dillendirir:
Bu dünya iki kapılı bir handır,
Bunda konan göçer, konuk eylenmez.
Bütün bunlar, Nebîler Sultanı’nın dünya ile alakalı düşünce ve beyanının şerhi
mahiyetindedir; şeytan sinyallerinin nefis ve hevâyı harekete geçirerek
muvakkate ebediyet renk ve deseni vermesiyle sâir filmenâm (uyur-gezer) haline
gelmişleri uyarma adına söylenmiş zebercet ifadelerdendir.
Çok kimse, dünyaperestlik duygusuyla nefis ve heva akıntısına yelken açıp
saray-villa, altın-gümüş, dolar-dinar hülyalarıyla oturup kalktılar; onlara
sahip olma hırsıyla cinayetler işlediler, zulümler irtikâp ettiler; kan döktü,
kan içti, kanlı katiller gibi yaşadılar; öbür âlem düşünce ve mülahazalarını,
ukbâ fikrini kararttılar; Şemsü’s-Şümûs’a arkalarını dönüp gölgelerine takıldı
ve şeytanın azat kabul etmez bendeleri haline geldiler.
Evet, şeytanın dürtüleriyle nefis ve heva bu tür argümanları kullanarak pek çok
şuur-zedeyi, mesâvî-i ahlak diyeceğimiz levsiyat içine çekti; كَالْأَنْعَامِ
بَلْ هُمْ أَضَلُّ – Hayvan gibi, hatta ondan daha sapkın” (A’raf sûresi, 7/179;
Furkan sûresi, 25/44) derekesine düşürdü ve öteleri kaybettirmenin yanında
dünyevî itibar ve şereflerini de pâyimâl eyledi.
İmanını islâmla, islâmiyetini ihsan şuuruyla ve bütün bunları marifet, muhabbet
ve aşk u iştiyak-ı likaullah ile derinleştirememiş kimseler için böyle bir sû-i
akıbet kaçınılmaz gibidir.
Böyle bir akıbete maruz kalmamak, nefis ve heva girdabına kapılmamak için mü’min
sürekli Allah’a sığınmalı, O’nun hikmetine râm olmalı, sabah-akşam dua, niyaz ve
tazarru ile O’nun kapısının eşiğine baş koymalı ve peygamberler güzergâhından
ayrılmamaya çalışmalıdır.
Dahası bütün bunları tabiatının bir derinliği haline getirmelidir ki, nefis,
heva ve şeytanın oyuncağı olmasın ve “Ben Hakk’a kul oldum, kul oldum,
başkalarına kul olmaktan kurtuldum.” (Mevlânâ) deme ufkuna yükselebilsin.
Yükselsin de zulmet-i nefsâniyeden sıyrılarak, latîfe-i rabbâniyenin ve ruhun
nurâniyetiyle yepyeni bir dirilişe erebilsin ve buradaki böyle bir diriliş
ötedeki nûrâniyetli “ba’s-ü ba’del-mevt”in vesilesi olsun.
Ehlullahtan bazıları, terbiye ve tezkiye görmemiş nefsi kömüre benzetmişlerdir.
O, kendi tabiatıyla kaldığı takdirde hep bir is-pas unsuru olmaya devam edecek
ve ne kadar yıkanırsa yıkansın yine kömür yine kömür kalacaktır.
Ama o, ateşe konduğunda köz kesilecek ve fonksiyonel bir hal alacaktır;
ısıtacak, bir şeyler pişirecek ve özüne rağmen kirleri gideren bir unsur olma
durumuna yükselecektir.
Tıpkı bunun gibi, nefs-i emmâre de iman-ı billâh, marifetullah, muhabbetullah ve
iştiyak-ı likaullah ateşine atıldığında “levvâme” gümüşüne dönecek; daha bir azm
u ikdamla “mutmainne” altını halini alacak; bu atılımlarını sürdürdüğü takdirde
“rıza” kevserleri içecek ve konumunu koruduğu sürece de ötelerden gelen teveccüh
tayflarıyla hep mest ü mahmur yaşayacaktır.
Evet, insan, nefsî arzulardan uzak durduğu ve şeytanî vesveselere kapalı kaldığı
sürece Allah’a yakınlığını koruyacak; dünya adına arkasında olduğu hususların
hem de ukbâ desenli ve nurânî halleriyle kat katını bulacak ve Cennet’e girmeden
Cennet zevk u safasını duyacaktır.
Aksine, ömürlerini nefis ve heva güdümünde geçiren mücahede ve mücadele-zedeler,
kendilerini kontrolden uzak yaşayacak, seyyiat ve mesâvîlerini görmeyecek,
başkalarının kusurlarını araştırmada ömür tüketecek, onlar hakkında su-i
zanlara, gıybetlere, ayıplamalara girecek ve bir türlü düşünce kirlenmelerinden
sıyrılamayacaklardır.
Aslında, ömrünü iç murakabelerle geçirenler, sürekli kendileriyle yüzleşip eksik
ve gediklerini görebilenler, en küçük olumsuz hallerini gözlerinde büyütenler,
büyütüp değişik arınma kurnalarına koşanlar her zaman kendilerini sorgular ve
“Ey nefsim nerede duruyorsun? Durduğun yer, durman icap eden yer mi?..
Hakk’a teveccühlerin ne seviyede? Ne kadar yiyor, ne kadar içiyor, ne kadar
uyuyor ve ne kadar gafletten uzak bulunuyorsun? Bana öyle geliyor ki ey nefsim,
sen ‘Ya mahşer!’ deyip kendini gaflete salmışsın! Galiba İsrafil’in suruna
kalmış uyanıp kendine gelmen!..” gibi sözlerle onu mütemadiyen hesaba çekerler.
Onlar, her zaman kendilerini sorgulamaktadırlar ve nefis, latîfe-i rabbâniyenin
emirber neferi haline geleceği ana kadar da elleri hep nefislerinin
yakasındadır.
Mercekleri kendi iç dünyaları üzerinde uyûn-i sâhire vaziyetinde, her dem iç
âlemlerini rasat etmekten geri durmamakta ve şeytan sinyallerine geçit
vermemektedirler.
[1] Tirmizî, zühd 44.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Çağlayan
Dergisi Haziran 2018 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Cuma Hutbesi:
SEVGİ
24/06/2022
Sevgi, dünyaya gelen her varlıkta en esaslı bir unsur, en parlak bir nur, en
büyük bir kuvvettir ve bu kuvvetin yeryüzünde yenemeyeceği hiçbir hasım yoktur.
Sevgi evvelâ bütünleşebildiği her ruhu yükseltir ve ötelere hazırlar.
Sonra da bu ruhlar sonsuzluk adına doyup duydukları şeyleri bütün gönüllere
hâkim kılmanın kavgasını vermeye başlarlar.
Bu yolda ölür ölür dirilir; ölürken “sevgi” der ölür, dirilirken de sevgi
soluklarıyla dirilirler.
Sevmeyen ruhların olgunlaşıp insanî semalara yükselmelerine imkân yoktur.
Evet onlar yüzlerce sene yaşasalar dahi olgunluk adına bir çuvaldız boyu yol
alamazlar.
Sevgiden mahrum bu sineler, bir türlü egonun karanlık labirentlerinden
kurtulamadıkları için, kimseyi sevemez, sevgiyi sezemez ve varlığın sinesindeki
muhabbetten habersiz olarak kahrolur giderler.
Çocuk, ilk defa dünyaya gözlerini açtığı zaman sevgi ile karşılaşır, şefkatle
gerilmiş ruhları görür ve muhabbetle atan kalblere sırtını vererek büyür.
Daha sonraları ise, bu sevgiyi bazen bulur bazen de bulamaz; ama bütün bir hayat
boyu hep o sevgiyi arar ve onun arkasından koşar.
Güneşin çehresinde sevginin izleri vardır.
Sular buhar buhar o sevgiye doğru yükselir; yukarılarda damlalaşan su
habbecikleri, o sevginin kanatlarıyla kanatlanır ve naralar atarak baş aşağı
toprağın bağrına inerler.
Güller, çiçekler sevgiyle gerilir ve gelip geçenlere tebessümler yağdırırlar.
Yaprakların bağrına taht kuran jaleler, durmadan çevrelerine sevgi dolu gamzeler
çakar ve sevgiyle raks ederler.
Koyun, kuzu sevgiyle meleşir ve birleşir; kuşlar ve kuşçuklar sevgiyle
cıvıldaşırlar ve sevgi koroları teşkil ederler.
Her varlık, kâinattaki yeri itibarıyla bu geniş sevginin bir yanını parlak bir
senfonizma ile seslendirmekte; iradî ve gayri iradî, varlığın sinesindeki derin
aşk ve muhabbeti göstermeye çalışmaktadır.
Sevgi, insan ruhunda öyle derin izler bırakır ki, o uğurda yurt-yuva terk
edilir, icabında ocaklar söner ve her vadide ayrı bir mecnun “Leyla!” der inler.
Ruhundaki sevgiyi kavrayamamış sığ gönüller ise bu işe delilik derler..!
Diğergamlık ve başkaları için yaşamak, insanoğluna ait yüksek bir duygudur ve
kaynağı da sevgidir.
İnsanlar arasında bu sevgiden en çok hisse alanlar en büyük kahramanlardır;
içindeki kinleri, nefretleri söküp atmaya muvaffak olmuş en büyük kahramanlar…
Ölüm bu kahramanların soluklarını kesemez.
Hazan onların çiçeklerini solduramaz.
Aslında her gün iç dünyalarında ayrı bir sevgi meşalesi tutuşturup, kalblerini
sevginin, mürüvvetin meşcereliği hâline getiren ve duygu dünyalarında açtıkları
yollar ve tünellerle bütün gönüllere girmesini bilen bu çalımlı ruhlar, öyle
yüksek bir divandan “ebed-müddet” yaşama hakkını almışlardır ki, değil ölüm ve
fânilik, kıyametler dahi onların çiçeklerini solduramaz ve kadehlerini
deviremez.
Çocuğu için ölmesini bilen anne büyük bir şefkat kahramanı; ülkesi ve insanı
için hayatını hakir gören fert bir millet fedaîsi; insanlık için yaşayıp onun
için ölen kahraman ise, sinelerde taht kurmaya hak kazanmış bir ölümsüzlük
âbidesidir.
Böylelerinin elinde sevgi, her düşmanı yenebilecek bir silah, her kapıyı
açabilecek sihirli bir anahtardır.
Bu silah ve bu anahtara sahip olanlar, bugün olmasa da yarın mutlaka bütün
cihanın kapılarını açacak ve ellerinde muhabbet buhurdanlıkları dört bir yana
huzur kokuları saçıp dolaşacaklardır.
İnsanların gönüllerini fethetmek için en kestirme yol sevgi yoludur.
Ve sevgi yolu peygamberler yoludur.
Bu yolda yürüyenlerin yüzlerine kapılar kapanmaz! Ezkaza, birisi kapansa bile
onun yerine yüzlercesi, binlercesi açılır.
Bir kere de sevgi yoluyla gönüllere girildi mi, artık halledilmedik hiçbir
mesele kalmaz.
Ne mutlu sevgiyi kendine rehber yapıp yürüyenlere! Yazıklar olsun, ruhundaki
sevgiyi sezemeyip bütün bir hayat boyu kör ve sağır yaşayan tâli’sizlere!
Ey yüceler yücesi Rabbim! Kinlerin, nefretlerin gecenin koyu karanlıkları gibi
dört bir yanı sardığı günümüzde, Sen’in sevgine sığınıyor; şu fevkalâde haşarı
ve alabildiğine azgınlaşmış yaramaz kullarının gönüllerini, muhabbet ve insanî
duygularla doldurman için son bir kere daha kapında inliyor ve iki büklüm
oluyoruz.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Mart 1987 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Cuma Hutbesi:
NİFAK
17/06/2022
İnanmadığı hâlde inanıyor görünmek, akide ve düşüncelerinde münkir olmasına
rağmen farklı bir tavır ve kanaat sergilemek, her zaman duruma göre hareket edip
sürekli iki yüzlü davranmak demek olan nifak; ferdî, içtimaî bir riyakârlık ve
bir ruh hastalığıdır.
Bu hastalığı taşıyan mürâî ve münafık, her zeminde ayrı bir tavırda bulunur, her
yerde farklı bir görüntü sergiler ve o rengârenk davranışlarıyla âdeta birkaç
hayatı iç içe birden yaşar.
Münafığın gerçek renginin ne olduğunu, ne türlü bir düşünce ve kanaat taşıdığını
kestirmek çok zor; hatta imkânsızdır.
O, kendine göre ters görüp “öbürleri” dediği hemen herkese karşı düşmanca
duygular besler..
onlar hakkında açık-kapalı kötülük düşünür.
Ama bu duygularını her zaman dışarı vurmaz; gerektiğinde hakikî hislerini
gizleyerek onların düşünce ve kanaatlerine saygılı görünür..
onlara karşı olabildiğince yumuşak davranır..
ve onlardan biriymiş gibi hareket eder.
Ne var ki o, hemen her zaman, içten içe de güm güm gümler ve mevhum hasımları
için ne komplolar ne komplolar planlar..
planlar da, hasım kabul ettiği kesim veya kimselerin sıkıntılı hâl ve kritik
durumlarında gerçek niyetini hemen ortaya koyuverir.
Sonra da başkalarının, “hüsnüzan”na binaen ardına kadar açık bıraktıkları
kapıdan içeriye girerek akla hayale gelmedik kötülüklerin hepsini yapar.
Din, iman düşmanlarının açıktan açığa diyanet ve mukaddesata sürekli hücum
etmelerine karşılık o, çok defa dinî, millî ve vatanî değerlere saygılı
görünerek her zaman ehl-i imanı aldatmaya çalışır..
her zaman sinsi davranır ve moda tabiriyle “takiyye”lerde bulunur..
yerinde herkesi dostça kucaklar ama, fırsat bulunca da arkadan hançerlemeyi
ihmal etmez.
Münafık, konuşurken yalan söyler; bugün vefa sözü verdiği bir konuda bakarsınız,
ertesi gün hemen sözünden döner; sizin itimat ve güveninize hıyanetle karşılık
verir ve hemen her zaman en haince düşmanlık duygularını dostane tavırlar içinde
icra eder.
Bu itibarla da o, din, iman ve Kur’ân düşmanı bir münkirden daha tehlikelidir;
tehlikelidir zira, sizin gibi düşünüyor görünüp, düşmanca duygulara karşı
tedbirli olma ve teyakkuzda bulunma hislerinizde gevşeklik hâsıl ederek yanınıza
kadar sokulur, yüzünüze güler; fırsat bulunca da yılan gibi ısırır ve akrep gibi
de sinsice sokar.
Münafık, aslında hiçbir şeye inanmadığı hâlde, duruma göre “Benim Allah’a ve
ahiret gününe inancım tamdır.” diyerek kendine mü’min süsü verir ve her zaman
ehl-i imanı aldatmaya çalışır.
Ne var ki, her aldatma hareketinde aldanan da onun kendisidir; zira mü’minler
firasetlidirler ve imanın nuru ile, gördükleri her şeyi doğru görürler..
“Evet ehl-i iman ne kadar âmî ve cahil de olsa, aklı derketmediği hâlde, kalbi
öyle hodfuruş adamları gördüğünde soğuk görür ve onlardan nefret eder.”[1]
Kur’ân-ı Kerim bir yerde kendi kendini aldatan bu tip kimseleri şöyle resmeder:
“Öyle insanlar da vardır ki bunlar, Allah’a ve ahiret gününe inandık derler;
oysaki bunlar asla inanmış değillerdir (inanmış değillerdir ama, akılları sıra
böyle yapmakla) Allah’ı ve ehl-i imanı aldatmayı kurarlar.
(Aslında onlar bu tavırlarıyla sadece) kendi kendilerini aldatmışlardır, ama
bunu fark edemezler.”[2] Yine Kur’ân’ın tespitine göre bunlar, kalben hasta
kimselerdir.
Hisleri malûl, idrakleri tutarsız, şuurları kapalı, iradeleri de nefsanî
temayüllerinin emrindedir.
Vicdanî mekanizmalarıyla tamamen meflûç olan bu insanlar, hastalıkları ile o
kadar uyuşmuşlardır ki, onları tedavi etmeye kalksanız tepki alırsınız, ilâç
verseniz tokat yersiniz, kurtarmak isteseniz hakarete maruz kalırsınız…
Onlarla karşılaştığınızda yer yer kendinizi tam bir mülhit ve münkirle, zaman
zaman da bir reybî (şüpheci), bir sofistle (safsatacı, mugalâtacı) yüz yüze
gelmiş sanır ve irkilirsiniz.
Münafığın bu hastalığı bazen öyle şiddetli bir şüphe, bir kuşku ve bir telâşa
dönüşerek dışarıya vurur ki, onun o hâli karşısında ürpermemek elden gelmez.
Bu hasta ruh, her zaman fevkalâde bir korkuyla sarsılır; çok defa da içine
kapanarak kendine göre mevhum düşmanlar icat eder ve bu mevhum düşmanlar
karşısında tir tir titremeye durur.
Bazen münafık, her ses ve her sözden irkilir, her hareketi kendi aleyhinde bir
tecavüz hamlesi gibi görür, her kıpırdanışı da kendisine karşı bir baskın
teşebbüsü şeklinde yorumlar ve bar bar bağırarak etrafında kıyametler koparır.
Böylelerinin bu garip görüntü ve ruh hâletleri Kur’ân-ı Kerim’de şöyle tasvir
edilmiştir: “Sen onları gördüğünde kılıkları-kıyafetleri karşısında hayrete
düşer (ve bunları bir şey zannedersin); konuşmaya kalktıklarında (kendilerini
dinletirler), sen de dinlersin.
(Ne var ki bu kimseler, ruh dünyaları itibarıyla) içleri bomboş kuru kütükler
gibidirler.
Her sesten ürker, her sayhadan pirelenir ve her şeyi aleyhlerinde sanırlar.”[3]
Bazen de o, bir orada bir burada bulunma telâşıyla sürekli kararsız davranır,
tereddütlerle dolar-boşalır, her şeyi ve herkesi farklı görür, farklı yorumlar,
hiçbir şeye ve hiçbir kimseye karşı güven duymaz.
Bu gibi durumlarda eğer güçlü ise, hasım kabul ettiği cepheyi hem kendinin, hem
sistemin, hem bütün insanlığın düşmanı gibi gösterir..
gösterir ve değişik vehimlerle, ihtimallerle zihninde mahkum ettiği bu mevhum
cephe insanlarını hemen bitirmek veya bitirtmek ister: çığırtkanlık yapar,
iftiraya tezvire başvurur, moda tabiriyle yargısız infazlarda bulunur ve ne
yapıp yapıp onların hakkından gelmeye çalışır.
Hele bir de medyatik gücü varsa, o ipe-sapa gelmeyen vehim ve kuruntularıyla
haftalarca, hatta aylarca kamuoyunu meşgul eder, hem öyle bir eder ki, yığınlar
artık başka şey düşünemez hâle gelirler.
Eğer güçsüz ve bunları yapabilecek durumda değilse, vehimlerinin bağrında
besleyip büyüttüğü o düşman kampı karşısında, riyâdan tabasbusa, tabasbustan da
aldatmaya her türlü melânete başvurur, her zaman iki yüzlü davranır –birkaç
yüzlü de denebilir–.
Ve kafasında kurduğu vehmî cepheler arasında sürekli gelgitler yaşar, herkese
ayrı bir yüz gösterir ve tipik bir yüzsüzlük örneği sergiler.
İlâhî Beyan’da onun bu zikzakları ve yüzüp gezmeleri ise şöyle
seslendirilmiştir: “Bu hâlleriyle onlar, mü’minler ve münkirler arasında
mütemâdî gelgitler yaşarlar; ne sonrakilerle tam bütünleşebilirler ne de
öncekilerle.
Her kimi de Allah şaşırtmışsa, artık sen ona çare bulamazsın.”[4]
Münafığa göre, tek doğru insan kendi, tek doğru düşünce de onun düşüncesidir.
Evet ona göre, doğrunun biricik mikyası onun çarpık kriterleri, müşevveş şuuru,
endazesiz idraki ve her zaman yanıltan hisleridir.
Varlığı ve varlığın perde arkasını böyle bir ruh hâletiyle değerlendiren
–bilhassa “temâşâ eden” demiyorum– böyle bir hasta ruh nazarında, her nesne
olduğundan çok farklı ve hemen herkes de, kendisinden endişe duyulması icap eden
potansiyel bir düşmandır.
Evet ona göre, bütün bir fizikî dünya ve onun metafizik buudu, yerleri-gökleri,
ayları-güneşleri, yıldızları-nebulaları, dağları-dereleri, ovaları-obaları,
bağları-bahçeleri, canlıları-cansızları, insanları ve hayvanlarıyla simsiyah bir
fon üzerinde aldatan yalancı ışıklar, ürperten resimler ve ruhlara dehşet saçan
görüntülerden ibarettir.
O, ruhundaki maraz ve mizacındaki inhiraftan ötürü, âfâkî ve enfüsî her
hâdiseyi, sisli-buğulu, tozlu ve dumanlı görür: öyle ki, onun o zifirî düşünce
karanlığında, bazen iman ve imanın vaad ettikleri, Allah’la insanın Hâlık-mahlûk
münasebetleri, ruhun ebediyet arzusu ve ukba mülâhazaları üzerinde ya hiç
durulmaz ya da onun vicdanını saran sis ve dumandan ötürü kat’iyen oldukları
gibi hissedilmezler.
Bazen de o, iradî olarak bunları hissetmemek için kendini keyiflere, neşelere,
eğlencelere ve oyunlara salar ve âdeta bütün insanî derinliklere karşı hep
kapalı kalmak ister; ister de, dalıverir cismanî zevk ve safâya, şehvete, hevâya
ve en derin uykulara..
sonra da kaçar, aklının getirip önüne serdiği realitelerden, mantıkî istidlâl ve
istinbatlardan.
Vehimlerle oturur kalkar..
sırf kuruntularını yaşar..
ve bu öldüren kâbustan uzaklaşmayı da asla düşünmez / düşünemez.
Münafık nazarında, insanı yükselten gerçek değerlerin ve insanoğlunun Hak
nezdindeki konumunun hiç mi hiç önemi yoktur.
Onun için varsa da yoksa da zevk u safâ ve her çeşidiyle cismanî arzular: O,
yaşamak için yaşar..
en değerli sermayesi olan ömrünü nefsanî isteklerinin ağında tüketir..
hayatını yolda bulmuş bir metâ gibi kullanır..
ölümü ve ötesini kat’iyen düşünmez..
ebedîlik vehmiyle sürekli değişik arzular arkasında koşar..
zevklerinin bulanmasından, bulandırılmasından fevkalâde rahatsızlık duyar..
ve hep keyiften keyfe, neşeden neşeye sıçrar durur; sıçrar durur da, bir gün
realitelerle, tûl-i emellerini besleyen vehimlerinin delinebileceği endişesiyle
tir tir titrer.
Münafık, kendi gibi düşünmeyenleri aptal ve beyinsiz kabul eder ve elinden
geldiğince onlardan uzak durmaya çalışır.
Meşru-gayrimeşru her vesileyi değerlendirir; çalar-çırpar..
haram-helâl demeden yer-içer; sonra da yan gelir kulağı üzerine yatar; yatar da
cismaniyeti adına olsun, bunca nimetlerle kendini tanıttırmak isteyen Zât’ı bir
kerecik olsun hatırlamaz; O’nu tanımayı, anmayı ve O’na teşekkür etmeyi asla
düşünmez ya da düşünemez..
münafık, varlık-eşya-Yaratıcı konularında tutarsız bir yol takip ettiği gibi,
insanlarla münasebetinde de fevkalâde bencil, hodgâm ve nefisperesttir: menfaat
ve çıkarlarına dokunabilecekleri vehmiyle bazen, aynı kulvarda koşan herkesi,
hatta en yakınlarını bile düşman kabul eder..
ve hemen onlara karşı savaş vaziyetine geçer; “harp hiledir” mülâhazasıyla
entrikalar çevirir..
komplodan komploya koşar..
rakip ve düşman ilan ettiği kimseleri aldatmaya çalışır..
yalan, iftira, tezvir gibi gayriinsanî her yola başvurur..
ve başa çıkamayacağını anlayınca da, hemen taktik değiştirir ve onlardan
biriymiş gibi görünmeye çalışır..
mü’minler arasına girer..
kendine onlardan daha iyi bir mü’min süsü verir ve onlarla bulunduğu sürece de,
ayrı düşmemeye, farklı düşünmemeye dikkat eder..
hatta onlar üzerinde fevkalâde olumlu hisler uyarır.
İnkârcılar arasına dönünce de, açıktan açığa küfrünü ilan ederek, onlardan daha
ileri bir tavır sergiler..
hâsılı o, her ortamda farklı bir görüntü ve farklı bir düşünceyle renkten renge
girer ve kılık değiştirir durur.
Onun bu davranışlarıyla alâkalı Kur’ânî tespit de şöyledir:
“Bunlar, mü’minlerle karşılaştıklarında, ‘Biz de iman eden kimseleriz’ şeklinde
konuşurlar.
Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında da, ‘Emin olun, biz sizinle beraberiz;
onlarla sadece alay ediyorduk’ derler.”[5]
Evet işte bu hâliyle münafık, hiçbir zaman kendi olamaz, sâbit bir kimliğe bağlı
kalamaz ve bazı cinler ve şeytanlar gibi, her an ayrı bir şekil ve suretle
insanların karşısına çıkar.
O, hayatını farklı anlayışlara bağlı yaşadığından ötürü de, hemen her cepheye
hem yakın, hem de uzak kalmaya ve iki cephe arasında ortak bir nokta bulup orada
ayakta durmaya çalışır.
Bazen de, böyle müşterek bir nokta bulabilme telâşıyla bir oraya-bir buraya
gelir gider..
sezilme endişesiyle korkular yaşar ve sürekli yalpa yapar durur.
Bu şekildeki bir seciyesizlik, yaşana yaşana, zamanla onun mahiyetinin bir
derinliği, daha doğrusu bir çukuru ve bir uçurumu şekline dönüşerek, onda ikinci
bir tabiat hâlini alır.
Aslında her insan, bir hadisin de işaret ettiği gibi, doğarken, imana, itikada
açık ve “insan-ı kâmil” olmaya müstaid olarak (İslâm fıtratı üzere) doğar; onun
daha sonraki menfî ve müspet şekillenmesini ise, büyük ölçüde, ana-babası veya
sosyal çevre belirler.
Bu iki güçlü sâikle o, ya “a’lâ-yı illiyyîn”e doğru yürür ya da onca mükemmel
donanımına rağmen, baş aşağı “esfel-i sâfilîn”e sürüklenir.
Esfel-i sâfilîne sürüklenme, inançsızlıktan, iman etrafındaki şüphe ve
tereddütlerden, Allah’tan gafil bulunmaktan, mânâya ve metafizik mülâhazalara
karşı kapalı kalmaktan, bir kısım ahlâkî zaaflardan ve cismanî arzulara yenik
düşmekten kaynaklanmaktadır.
Bu sebep ve sâiklere daha başkalarını ilave etmek de mümkündür.
İlaveye gerek yok, bunlardan her biri bile tek başına, insanı/insanları yere
serebilecek güçte bir hastalık âmilidir ve böyle bir virüsü taşıyan kimsenin
ayakta kalabilmesi de çok zordur.
Bunların bütünüyle yaralanmış ve sarsılmış bir ruhun iflâh olması ise tamamen
imkânsızdır.
İşte böyle bir tâli’siz, gün gelir bütün bütün istikrarını kaybeder..
özünden uzaklaşır..
vicdanıyla tenakuza düşer..
iman ve imana müteallik şeylerden sıkılır..
dinden diyanetten ürker..
kitaba kuşkuyla bakar..
doğruyu gösteren delil ve burhanlardan kaçar..
her gün ayrı bir havada yaşamaya başlar..
“Dün dündü, gelip geçti; bugün bugündür, mutlaka yaşamalı ve keyif çıkarmalı;
yarınlara gelince, onlar da cismanî arzulara göre planlanmalı ve gerisi
düşünülmemelidir.” der ve her şeyi içinde bulunduğu âna inhisar ettirerek,
sınırsızı sınırlandırarak ve genişi de daraltarak, ömrünü bir zamanzede olarak
geçirir.
Münafık, ne toplumun ıslâhını düşünür ne de salâha alâka duyar; o, şahsî çıkar
ve mutluluğunun –ona da mutluluk denecekse– dışında hiçbir şeyi önemsemez ve
gözü hiçbir insanî değeri görmez; evet o, başkalarını düşünmez..
beraber yaşamasını bilmez..
paylaşmaya gelmez..
fedakârlıktan hiç anlamaz..
fazilete güler geçer..
ve başkalarını yaşatma hissini aptallık sayar..
hatta bazen başkalarının saadetlerinden rahatsızlık bile duyabilir ve onlara
karşı kötülükler planlar..
onlar için hep fesat düşünür, ifsada koşar..
ve kendine ters gelen her şeye ve herkese ne amansız ne imansız taarruzlarda
bulunur..
ona insanca davranması ve çevreyi yakıp yıkmaması söylenince de, hemen bir
diğergâm ıslahçı gibi gürler ve kendisinin tam bir salâh insanı olduğunu
haykırır.
Onun bu türlü iki yüzlülüğünü ise Kur’ân şöyle resmeder: “Onlara, ‘Yeryüzünde ve
insanlar arasında fesat çıkarmayın’ dendiğinde, ‘Biz barışçılarız; ve ortalığı
düzeltmeden başka bir işimiz de yok.’ derler.”[6] Böyle der, fesadı da, salâhı
da çarpıtarak demagoji yapmaya kalkarlar.
Aslında hareketlerini kendi çıkarlarına bağlamış bulunan bu hasta ruhlar, kendi
menfaatleri çerçevesindeki her şeyi salâh, aksini de fitne ve fesat sayarlar.
Evet münafıklar, bütün işlerini şahsî menfaatlerine bağlamışlardır.
Çıkarları öyle davranmayı gerektirdiği bir yerde, rahatlıkla her türlü
bozguncuyla anlaşabilir, münkir ve mülhitlere arka çıkabilir ve bir müfsit, bir
anarşist gibi davranmada da asla beis görmeyebilirler.
Onlar, her konuya nefsanîlik açısından yaklaşır ve her şeyi egoizmaya bağlı
değerlendirirler.
Ölçüleri bozuk, kıstasları ayarsız, kriterleri de yanlıştır: akı, kara görür;
güzele çirkin der; zulmü alkışlar, zalimle sarmaş-dolaş yaşar; ışığa söver, nura
savaş açar; inanıp emniyet insanı olmayı aptallık sayar; hileyi, iğfali
akıllılık kabul eder ve her işinde tahribin kolaylaştırıcılığına sığınarak güçlü
görünmeye çalışır.
Aslında, münafıkların kendi aralarında da sağlam bir birlikten söz etmek mümkün
değildir; ama, doğruyu eğri, eğriyi doğru görme, münkeri mâruf, mârufu da münker
bilme ve ehl-i imana karşı mütemadî kin duyma tabiatları, muvakkaten de olsa
onları bir araya getirebilir.
Ne var ki, böylesi bir beraberlik, kat’iyen kalbî bir beraberlik değildir;
aksine onlar, duyguları ve düşünceleri itibarıyla hep bir dağınıklık örneği
sergilemektedirler.
Münafıkların, iman, emniyet, tevekkül ve teslimiyet konularındaki tenakuzları da
diğer çelişkilerinden farksızdır.
Onlara iman deyince, “Şu aptalların inandığı gibi mi inanacağız?” derler.
Böyle bir karşılık vermede Müslümanları hafife aldıkları açıktır.
Ancak, onlar böyle bir mukabele ile, kendilerince daha farklı bir inanma şekli
olabileceğini vurgulamak istemektedirler: evet onlar, aydındırlar, imanları, din
telâkkileri ve İslâmî anlayışları da farklı olmalıdır (!) Onlar hakikî dindar
(!), dinin emirlerini kemâl-i ciddiyetle yaşayanlarsa dinci –o da ne demekse!–,
onlar samimî, her işinde Allah’ın hoşnutluğunu takip edenlerse istismarcıdırlar.
Bu itibarla da onlar, dinî anlayış ve İslâmî telâkkilerinde kat’iyen
başkalarıyla aynı seviyede olmazlar.
Böyle bir eşitlik, onlar için zül, onların o modern “kast” anlayışları açısından
da kendilerine hakaret ihtiva etmektedir.
İşin doğrusu bunların, imanla da, tevekkülle de, teslimiyetle de alâkaları
yoktur ama, açıktan açığa “inanmıyoruz” demeye cesaret edemediklerinden ötürü bu
kabîl demagojilere sapmaktadırlar.
Hâsılı münafıklar, güçlü kuvvetli olup fırsat da bulunca, açıktan açığa millî ve
dinî değerlere karşı savaş ilan ederler.
Zayıf düştükleri ya da toplumdan tepki alabilecekleri durumlarda da, bir yandan
akla hayale gelmedik sinsi komplolarla düşmanlıklarını devam ettirirken, diğer
yandan da, imandan, İslâmiyet’ten bahisler açarak dinin istismar edildiğinden
dert yanar ve “Biz de mü’miniz, hem de hakikî mü’min.” demeyi ihmal etmezler.
Ancak böyle demeleri de fazla uzun sürmez.
Kendileri gibi düşünenlerle baş başa kalınca, “Biz temelde sizinle beraberdik
ama, inananlarla alay ediyorduk”[7] –bu da yine Kur’ân’ın tespitidir– der ve
çıkarlar işin içinden.
Kur’ân, nifak çizgisi üzerinde daha geniş durur.
Ancak, şimdilik biz böyle bir makalenin istiâb çerçevesinde kalarak, ondan pek
az alıntıyla iktifa ettik.
Küfür gibi nifakın da bütün hususiyetleriyle anlatılması koca bir mücellet
ister.
Onu da uzman araştırmacılar yapabilir.
[1] Bediüzzaman, Mektubat s.467 (Yirmi Dokuzuncu Mektup, Altıncı Kısım).
[2] Bakara sûresi, 2/8-9.
[3] Münâfikûn sûresi, 63/4.
[4] Nisâ sûresi, 4/142.
[5] Bakara sûresi, 2/14.
[6] Bakara sûresi, 2/11.
[7] Bakara sûresi, 2/14.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Temmuz 2000 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Cuma Hutbesi:
HAYRET KUŞAĞI
03/06/2022
Gözlerimde buğu buğu hayret, gönlümde ümit ve burkuntu dört bir yanda olup
bitenleri seyrediyorum; fırtınalarla sarsılan çamı-çınarı, devrilip kendi enkazı
altında kalanı, her şeye rağmen başaklar gibi salınışlarıyla etrafa tohumlar
saçanı ve darbelene darbelene ruhuyla bütünleşip ölümsüzlük kuşağına ulaşanı…
Tufanları tufanların kovaladığını, dalgaları ifritten dalgaların takip ettiğini
ve ard arda sarsıntıların arkasında bir yeni varoluşa doğru yol alındığını…
Elmasın kömürden, altının taştan-topraktan ve sağlamın çürükten ayrılmaya
başladığını hayret ve hayranlıkla seyrediyorum.
Bir yanda, millî mefkûrenin bağrına damla damla kan damlatıldığını, tarih
şuurunun horlanıp geçmişe lânet yağdırıldığını; bir uğursuz düşüncenin her köşe
başını tutup ruhu ve ruh insanını hırpaladığını, yarasalara şehrayinler tertip
edip baykuşları harabelerle sevindirdiğini, akla hayale gelmedik yalan, tezvir
ve tertiplerle toplum içinde sun’î sıkıntılar meydana getirip, onun düşünce
istikametini ve çalışma gücünü felce uğrattığını, dünyanın dört bir yanında
Neron’lara rahmet okutturan, tiranların zulüm ve istibdatlarını unutturan bunca
facia varken, milletin özüyle bütünleşme gayretlerinin “irtica” yaygaralarıyla
engellenmeye çalıştığını..
diğer yanda bu kızıl kıyamet karşısında olsun, bir türlü ayılıp kendine
gelmeyenleri, sefâhet ve eğlencelerde ömür tüketenleri, olanca güçleriyle
hayattan kâm alma peşinde koşanları, başını derde sokmamak için bukalemun gibi
yaşayanları, bir kısım hasis menfaatler uğruna birbiriyle didişip duranları,
vatan ve milletin yaralarını sarma mevkiinde bulundukları zaman bile, emmek için
onun kurumuş damarlarında kan arayanları, olup biten bu kadar şey karşısında
iradelerine kement ve ağızlarına kilit vurulanları sinemde inilti, gözlerimde
kan seyrediyorum.
Özü ihlâs, samimiyet ve ciddiyet olan dinî hayatın, bir kısım soğuk merasimlerle
folklor hâline getirilişini ve bu işin figürleri sayılan gırtlak ağalarını,
cenaze ilâhîcilerini, çeşit çeşit ses sanatkârlarını, Rabbime karşı utanç içinde
ve iki büklüm seyrediyorum.
Neron’ların gayz ve tuğyanını, ruhanîlerin sessiz infiâlini, ezenlerin
“hayhuy”unu, ezilenlerin “âh u efgân”ını mutlak bir kısım sırlara gebe, kaderî
bir cilve deyip hayret ve teslimiyetle seyrediyorum.
Düşlere sığmayan bir yüce davayı, o uğurda her şeyini fedaya azmetmiş
tâli’lileri, geleceğin kutlu rüyalarıyla gerilip gerilip kendinden geçenleri;
sonra da “Uhud”a varmadan ters yüz olup geriye dönenleri, daha deneme
imtihanında elenip gidenleri ve yıldız avlamak için yelken açtığı göklerin
derinliklerinden zıpkının ucunda bir ateş böceği ile geriye dönenleri üzüntü ve
şaşkınlıkla seyrediyorum.
İnsan ruhunun yüceliğini, ondaki “ebediyet” fikri ve ebedî güzellikler arzusunu,
sonra da bu yüce ruhun bir kısım bedenî istekler karşısında “pes” edişini, üç
adım ötede kendine tebessüm eden sonsuzun güzelliklerini göremeyerek
cismaniyetin altında kalıp ezilişini ızdırapla seyrediyorum.
Rahmeti Sonsuz’un, cahile-görgüsüze, zalime-gaddara, mülhide-mütecavize mehil
üstüne mehil verişindeki sabır ve hilmini hâdiselerin çehresinde; zulüm ve
tecavüzleriyle “gayretullah” sınırlarını zorlayanların derdest edilip aman
verilmeyeceğini de, O’nun değişmeyen âdetinin simasında “inanç ve ürpertiler”le
seyrediyorum.
Gözlerimde buğu buğu hayret, gönlümde ümit ve burkuntu, olup bitenleri tablo
tablo seyrediyorum.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Mayıs 1987 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Cuma Hutbesi:
ANA
13/05/2022
Ana için derler, sonu yok ızdırabın…
Hep enîndir anada sesi, telin, mızrabın…
Fâniler arasında en muazzez varlıktır ana.
O, yeryüzünde dolaşırken gökteki bir baş ve Cennet de ayaklarının altındadır.
Pabucunun tozu gözlere sürme kadar aziz ve ayaklarına sürülen yüzler Arş
eşiğindeki başlar kadar yücedir.
Ana inleyen varlıktır.
Bütün bir hayat boyu inleyen ve sızlayan… Onun analığı evlatla kâim; “anam”
diyen biriyle… Evlat olmayınca ana, ana değildir.
Ya “anam” demeyince! Ananın emeli bir evlat, bazen de başka bir şeydir; mânâ
gibi, ruh gibi, ideal gibi bir şey…
Ana vardır, dünyaya getireceği yavruyu Hak yoluna adar.
Ana vardır, bir yavru ister, ister de elde etmeden inkisar içinde gider.
Ana vardır, izah edemeyeceği yavrunun hesabiyle iki büklüm olur ve “Keşke daha
önce ölüp de unutulup gitseydim.” der.
Ana vardır, evladıyla âbideleşir ve başı semaya ulaşır.
Ana vardır, evladıyla derbeder ve perişan olur.
Ana vardır, firavun otağında bir milletin gözdesi.
Ana vardır, Nebi hücresinde şeytan bendesi.
Ana vardır, sessiz, belirsiz ve meçhuldür; fakat güller, çemenler yetiştirir.
Ana vardır destanlara sığmaz; o, zihinlerde, sinelerde, göklerdedir.
Ana vardır, kâğıttadır, kalemdedir, romandadır…
Toprak, tohuma ana; kaynak çağlayana; Havva insanoğluna; Meryem bir Ruh’a; Âmine
bütün bir hakikate, varlığın sırrına, sırların özüne…
İyisi de var, kötüsü de ananın.
İyisine canlar feda; ya kötüsüne, tâli’sizine ne demeli.? Evladını güldürmemişe
ve evladından yana gülmemişe, gün yüzü görmemişe…
Ana-evlat iki vücut bir ruh.
Evlat, ananın vücudundan bir parça, kucaklarda “gönül yakan sevgili”, emekleyen
yumurcak ve nihayet birbirini takip eden ayrılışlarla, ana için sineyi yakan bir
kor, kalbe saplanan bir mızrak…
Gelişme dönemi, tahsil hayatı, askerlik çağı..
bunların her biri, ananın yüreğini ağzına getiren bir ızdırap dönemeci.
Ana, her zikzakta bir sürü gözyaşı döker: Yavrusunun okuma ayrılığına, izdivaç
ayrılığına ve askerliğine… Evet, o, daima ağlar, daima buhurdan gibi tüter.
Teselli bulup durduğu olduğu gibi, sel sel olan gözlerinin yaşında boğulduğu da
olur.
O, mukaddeslerine, vatanına, namusuna kurban verdiği yavrusunu armağan sayar ve
teselli olur.
Ya bir hiç uğruna ölene? İşte burada ananın dili tutulur.
Evet o, küffara karşı şehit olan evladına koşmalar dizer, ninni söyler, onlarla
avunur.
“Burası Yemen’dir,
Gülü çemendir,
Giden gelmiyor
Acep nedendir,
Acep nedendir.
”
Gözlerde şehit silueti, kulakta Cennet ırmakları gibi onun sesi:
“Küffar Kırım’ı aldı anam,
Düşman yurduma daldı anam,
Irzım pâyimal oldu anam,
Ben oraya giderim…”
Kırım’da küffara iltihak eden de var; Plevne’yi unutup Tuna’da tenezzühe çıkan
da var.
İşte ananın belini büken de bunlardır.
Eski kurbanın düşmanı, yeni kurbanın dostu; ne desin ana bu girift bilmeceye..!
Vay benim tâli’siz anam! Kalbi rahatsız anam, kaddi bükülmüş, gözleri dolmuş
anam; dizine vurup saçını yolan anam! Kim etti bunları sana? Kim kıydı kalbinin
semeresine, gözünün nuruna? Kıralım o elleri.
Su serpelim ateşine…
Artık ağlama anam! Gözyaşlarında meydana gelen bulutlar, ta Arş’a kadar
yükseldi.
Bak şimdi orada şimşekler, burada rüşeymler… Dağınık kâkülünü düzeltmek için
sana koşuyorlar.
Biz hepimiz senin feryadına koşuyoruz.
Dudağımızda kurtuluş nağmesi, elimizde Yusuf’un gömleği, çîn-i cebinine, yaşaran
gözlerine sevinç müjdesi ile geliyoruz.
Sessiz infiallerin dinsin diye, kanayan yaraların onulsun diye, bütün bir
mücrimler topluluğu adına af dileyip eşiğine baş koyduk anam…!
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Nisan 1979 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Cuma Hutbesi:
ADANMIŞLARA DÜŞEN SORUMLULUKLAR
06/05/2022
Problemlerin üst üste yığıldığı bir dönemde dünyaya geldiğimiz için bazen
hâlimizden şikâyet edebiliyoruz.
Beşer tabiatının bir gereği olarak iyilik ve kemali arıyor, geçmişteki güzel
günleri özlüyor ve “Keşke daha evvel gelseydik!” diyoruz.
Hislerimizin bizi yönlendirmesine göre bazen sahabe döneminde yaşamayı
arzuluyor, bazen tabiin dönemine gözlerimizi dikiyor, bazen Osmanlı’nın
ihtişamlı dönemlerini özlüyor ve böylece tarihin şanlı sayfaları arasında
geziniyoruz.
Bir hicran hissiyle Akif’in dediği gibi,
Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum.
Ya Rab! Beni evvel getireydin ne olurdu?
diyoruz.
Bu tür duygu ve düşünceler zannediyorum çoğumuzun hissiyatının tercümanıdır.
Ne var ki insan, içinde yaşadığı problemlerden kaçmaya değil, bunlarla
yüzleşmeye ve bunları çözmeye talip olmalıdır.
Cenâb-ı Hakk’ın “halife” olarak yaratmış olduğu ve yeryüzünün imar edilmesi için
istihdam ettiği insanın günümüzde yapacağı o kadar çok iş vardır ki, bu işleri
deruhte eden insanları Allah zılliyet planında sahabe seviyesine ulaştırabilir.
Bu itibarla bize düşen şöyle demektir: “Allah’ım, gül devrinde yaşasaydım ne
olurdum bilemiyorum.
Beni iyi ki bu devirde getirdin.
Sana şükürler olsun!”
Elbette ki her mü’min, inandığı değerleri rahatça yaşayabileceği bir ortam arar.
Düşünce ve vicdan hürriyetinin hâkim olduğu, herkesin inandığı gibi yaşadığı,
inandığı değerleri rahatça temsil edebildiği, düşünce ve fikirlerini rahatça
dile getirebildiği demokratik bir ortam pek çok insan gibi bizim de
hayalimizdir.
Gelişmiş demokrasi kültürünün toplum tarafından benimsendiği böyle bir ortamda
yaşamanın hiç şüphesiz insana kazandıracağı çok şey vardır.
Fakat kanaatimce asırlardır rahnedar olmuş bir kaleyi tamir etme, yıkılmış ve
kırılmış değerleri restorasyondan geçirme, duygu ve düşüncelerdeki inhirafları
gidermek suretiyle insanları yeniden istikamete ulaştırma, kaybedilen
faziletleri yeniden topluma kazandırma… kısaca yeni bir ba’su ba’de’l-mevt işine
soyunma çok daha önemli ve semeredar bir vazifedir.
Günümüzde bize terettüp eden vazifelerin büyüklüğüne ve ehemmiyetine bakınca
“İyi ki Allah’ım bizi bu asırda getirdin!” dememek elde değil.
Zira bu, peygamberlerin emanet bıraktığı bir vazifenin, bu çağa ait değişik bir
tecelli dalga boyunu zılliyet planında da olsa temsil etme demektir.
Bunun çok farklı bir mazhariyet ifade ettiğinde, bizlere çok farklı şeyler
muştuladığında şüphe yoktur.
İnsanı evc-i kemâlâta çıkarabilecek böyle bir mazhariyet kesinlikle hafife
alınamaz, alınmamalıdır.
Bu itibarla öncelikle nasıl bir yerde durduğumuzu ve ne tür sorumluluklarla
mükellef olduğumuzu iyi bilmeli, sonrasında da konumumuzun hakkını verme adına
elimizden geleni yapmalıyız.
Eğer böyle bir çizgide hareket ediyorsak iyi bir yolda yürüdüğümüz, iyi bir
rıhtımda durduğumuz ya da iyi bir rampanın üzerine çıktığımız söylenebilir.
İnsan, böyle bir yoldan, rıhtımdan veya rampadan, istidat ve samimiyetine göre
sonsuza açılabilir.
Niyetin Enginliği
Bu konuda dikkat edilmesi gerekli olan diğer bir husus ise bütün faaliyet ve
amellerin ihlasla yapılması ve mutlaka Allah rızasına bağlanmasıdır.
Bu takdirde yapılan işler hem ayrı bir bereket kazanır hem de onları yapanlar
büyük sevaplar elde ederler.
İhlas, sadece namaz, zekât, oruç veya hac gibi ibadetlerle ilgili değildir.
Bilakis yapılan her iş Allah rızasına bağlanabilir, bağlanmalıdır.
İnsan, Allah için işlemeyi, Allah için başlamayı, Allah için görüşmeyi, Allah
için konuşmayı, Allah için yatmayı, Allah için kalkmayı, Allah için tebessüm
etmeyi vs.
hayatının gayesi haline getirebilir.
Yoldaki insanlara zarar verebilecek bir taşı kaldırırken, muhtaçlara el
uzatırken, insanlar arasındaki uyuşmazlıkları giderirken, onları fasl-ı
müşterekler etrafında bir araya getirirken vs.
hep Allah’ın rıza ve hoşnutluğunu hedefleyebilir.
İşte o zaman bütün bu amellerin ahirette geri dönüşü çok farklı olur.
Biraz daha açacak olursak, bazen bir tek insanı tedavi etme, sıhhatine
kavuşturma, onun ağrı ve acılarını dindirme, duasını alma, ihlas ve samimiyete
bağlı olarak bir mü’mini velilik seviyesine ulaştırabilir.
Öyleyse Allah rızasına bağlı olarak toplumda metastaz haline gelmiş kanserleri
tedavi etmenin, insanlık çapındaki kavga ve çatışmaları önleme adına projeler
geliştirmenin nasıl küllî bir ubudiyet olduğunu varın siz hesap edin!
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) âlemşümuldür, yani bütün insanlığa
gönderilmiştir.
O’nun ümmeti olarak bize düşen vazife de bu âlemşümul nübüvvetin temsilciliğine
talip olmaktır.
Eğer buna talip olur, sürekli bu niyet ve azimle oturur kalkar, himmetimizi hep
yüksek tutarsak mükâfatımız da buna göre olacaktır.
Çünkü insanlar, niyet, azim ve cehtlerine göre mükâfat görürler; elde ettikleri
başarı ve neticelere göre değil! Niye yaptığımız işlerin darlığı içerisinde
Allah’a karşı bir beklentiye girelim? Niye niyetin enginliğine yelken açmayalım?
Ameller niyetlere göreyse ve Allah insanları niyetlerine göre
mükâfatlandıracaksa bize düşen de niyet ve azmin bu enginliğinden istifade
etmeye bakmak değil midir?
Çıtalar hep yükseğe konulmalı, himmetler hep âli tutulmalı.
Mesela Kuzey Kutbundan Güney Kutbuna, Antarktika’dan Grönland’a kadar nerede
insan varsa bunların tamamına ulaşma, bunların tamamını belirli fasl-ı
müşterekler etrafında bir araya getirme, anlaşma ve uzlaşmalarını sağlama
hedeflenmelidir.
Dünyada duygu ve düşünce tayflarımızın ulaşmadığı bir yer bırakmamaya
çalışmalıyız.
Hedef ve ideallerin yüksek tutulması, niyet ve azimdeki enginliğin bir yanıdır.
Bu tür duygu ve düşüncelerle oturup kalkan bir kimseyi, Allah, ideallerini
gerçekleştirmiş gibi mükâfatlandırabilir.
Realitelere Bağlı Kalma
Burada bir hatırlatma yapılması faydalı olacaktır.
İdeal ve hedeflerin yüce tutulması, realitelerden kopmaya sebep olmamalı.
Bilakis bütün hedeflerin realize edilebilir bir çerçevede ele alınmasına dikkat
edilmelidir.
Hedefler belirlenirken mutlaka zaman, mekân ve imkânların göz önünde tutulması
gerekir.
Atılması gereken adımlar doğru tayin edilmeli ve bunlar belirli fasıllara
bağlanmalıdır.
Eğer meselenin bir kısmının gelecek nesillere havale edilmesi ve bir emanet
olarak bırakılması gerekiyorsa burada aceleci olunmamalıdır.
Kısaca niyetin enginliğinin ve hedeflerin ulviliğinin yanında realist olma da
çok önemli bir husustur.
Mutlaka günün şartları, sahip olunan imkânlar ve insan kaynakları, yoldaki
zorluk ve meşakkatler, düşmanlığa kilitli hasım ruhların engellemeleri de hesaba
katılmalıdır.
Yani pozitif kutuplarla negatif kutupların gücü birlikte değerlendirilmeli,
eldeki kadronun yanında hasım cephelerin düşmanlığı da göz ardı edilmemelidir.
Eğer bir nefhada bütün insanlığı sahil-i selamete çıkarma, bir nefhada Kayser ve
Kisraları yere serme gibi hayalî bir kısım mülahazalara girerseniz, bir süre
sonra ümitsizliğe düşer, inkisar üstüne inkisar yaşarsınız.
Çünkü bunlar, beşerî ve sosyal realitelere terstir.
Şimdiye kadar bu tür olağanüstü gelişmeler hiçbir zaman yaşanmamıştır.
Gerçi Akif bir yerde,
“Bir nefhada insanlığı kurtardı o Masum
Bir hamlede kayserleri, kisraları serdi.
Aczin ki ezilmekti bütün hakkı dirildi
Zulmün ki zeval aklına gelmezdi geberdi.”
diyor.
Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) hayat-ı
seniyyelerine bakılacak olursa, insanlığın kurtuluşunun bir nefhada, bir hamlede
gerçekleşmediği; bunun çile ve ızdırapla örgülenen yirmi üç yıllık bir hayatın
semeresi olduğu görülür.
Kaldı ki mesele Efendimiz’le de bitmiyor.
O ruhunun ufkuna yürüdükten sonra on bir adet irtidat hâdisesi baş gösteriyor,
çatışma ve fitneler sonraki dönemlerde de devam ediyor.
Şayet Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali efendilerimiz olmasaydı
-esbap planında- belki de bu emanet varacağı yere varamazdı.
Çünkü onlar irtidat hâdiselerini bastırmış, nice mütemerrit kavimleri hizaya
getirmiş, tehlikeleri bertaraf etmiş, muvakkaten ve sınırlı bir bölgede de olsa
insanlığın birbiriyle kucaklaşmasına vesile olmuşlardı.
Evet, bazı şeylerin gerçekleşmesi belirli bir takvime bağlıdır.
Bunların daha hızlı gerçekleştirilmesi mümkün değildir.
Gerçi günümüzde teknolojinin imkânlarının çok geliştiği bir gerçektir ve
bunlardan azami derecede istifadeyle pek çok şey daha hızlı, daha kolay elde
edilebilir.
Fakat siz hangi imkânları seferber ederseniz ediniz, hususi ilham ve ikramlara
mazhar olan Efendimiz’in kuvve-i kudsiyesiyle gerçekleştirdiği tesiri ortaya
koyamazsınız.
Bu açıdan gaye-i hayalin gerçekleştirilmesi adına yürünen yolda çok realist ve
rasyonel olmak gerekir.
Yegâne Gaye-i Hayalimiz
Günümüzde bütün meselelerini kuşku ve tereddüt üzerine bina etmiş, sürekli
paranoya yaşayan, ağzını her açışında “Acaba şu hesapları mı var, bu hesapları
mı var?” diyen bir hayli kimse var.
Bu sebeple yanlış anlamaların önüne geçme adına burada kısa bir izah yapma
lüzumu duyuyorum: Evet, bizim bir hesabımız, bir davamız ve bir gayemiz var.
Bu da Allah rızasını kazanma ve bunun en büyük vesilesi olarak O’nu insanlara,
insanları da birbirine sevdirme davasıdır.
Bunun dışında bir şey düşünmeyi âdeta kendimize haram kılıyoruz.
Rıza-i ilahiye bağlanan insanlar ne Boğaziçi’ndeki yalı ve villalara talip olur
ne şan u şöhret peşinde koşar ne de dünyevî makam ve mansıplara göz dikerler.
Onlar öyle bir Güzel’e dilbeste olmuşlardır ki, O’ndan kopmayı O’na ihanet,
kendilerine de hakaret sayarlar.
Yedi cihan bilsin ki bizim Allah rızasını kazanmanın dışında bir mülahazamız
yoktur.
Bütün derdimiz, gönüllere Allah sevgisini duyurabilme ve bütün insanlığı sevgi
etrafında bir araya getirebilmektir.
İnsanların birbirini yemeyecekleri, ezmeyecekleri, sömürmeyecekleri bir dünyanın
kurulmasına destek olabilmektir.
Herkesin kendi konumunda kabul edilebildiği, paylaşma ve dayanışmanın hâkim
olduğu, mazlum ve mağdurların yalnız bırakılmadığı yeni bir dünya inşa
edebilmektir.
İnsanlığın yeni bir ses duymaya ihtiyacı olduğuna ve bunun hava kadar, su kadar
önemli olduğuna inanıyoruz.
Biz istismar ve sömürü nedir bilmeyiz.
Umumi manada bilmemek bir eksiklik olsa da bazı şeylerin bilinmemesi bir kemal
emaresidir.
Aynı şekilde biz ayrımcılık ve dışlayıcılığın da ne olduğunu bilmeyiz.
Farklı renklere, ırklara karşı kendimizi “renk körü”, “ırk körü” olarak
tanımlıyoruz.
Öyle engin bir muhabbet hissimiz var ki, ummanlar gibi coşmayı ve hiçbir mahzun
gönül kalmayıncaya kadar herkese el uzatmayı arzu ediyoruz.
İnsanlığın el ele tutuşacağı, hüzün ve ümitlerini paylaşacağı, beraber gülüp
beraber ağlayacağı günlerin gelmesini dört gözle bekliyoruz.
Kısaca, atkısı sevgiden, muhabbetten ve şefkatten ibaret olan yeni bir dantela
ortaya koymaya çalışıyoruz.
Gönüllere sevginin girmesinin, kalblere muhabbetin hâkim olmasının, insanların
birbiriyle sarmaş dolaş olmasının çok önemli olduğuna inanıyoruz.
Bunu da bin tane dünya sultanlığına değişmeyiz.
Bu sözler sadece benim şahsî hissiyatım olarak görülmemelidir; bilakis genel bir
hissiyata tercüman olmaya çalışıyorum.
Bazıları bu sözleri çok ütopik bulabilir ve bizi de hayalperest görebilir.
Fakat şunu unutmamak gerekir ki sevginin kendine göre bir kerameti vardır.
Sever, alâka duyar ve kusurları affederseniz, etrafınızda farklı bir atmosfer
oluşturursunuz.
Diğer taraftan sevgi âdeta sihirli bir iksir gibidir.
Bir taraftan olumsuzluklara giden yolları “Burası çıkmaz sokak!” diyerek
kapatır, diğer yandan da insanları uzlaştırır ve bir araya getirir.
Dünya, sevgiyi sevecek, nefretten nefret edecek sevgi kahramanları bekliyor.
Sevgiyi hayatının gayesi haline getirebilecek fedakârlar bekliyor.
Öyle olmak istemez misiniz?
Bediüzzaman Hazretleri, “Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler
cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz.” şeklindeki sözleriyle hem ümitlerimizi
şahlandırıyor ve reca duygularımızı harekete geçiriyor hem de dünyanın gelecekte
her yerde güllerin biteceği, bülbüllerin şakıyacağı bir gülistanlık haline
geleceğine işaret ediyor.
Ne var ki yukarıda temas edildiği üzere böyle bir güzelliğin meydana gelmesi bir
anda olmayacaktır.
Eğer bu, belirli bir zamana bağlıysa biz onu değiştiremeyiz.
Bu konuda rasyonel olmalı, meseleyi realize ederken belirli bir plan ve strateji
içinde ele almalıyız.
Daha da önemlisi şartların ağırlığına bakmadan her yere tohum saçmaya, her yeri
bahara çevirmeye çalışmalıyız.
Mevsimlerin zorluğu, konjonktürün farklı olması, dünyanın üzerimize üzerimize
gelmesi bize yol ve yöntem değiştirtmemelidir.
Esen rüzgârlara veya fırtınalara takılmamalı ve bunlar karşısında
dağılmamalıyız.
Her mevsimde o mevsimin şartlarına göre yapılması gerekenleri yapmaya
çalışmalıyız.
Şartlara göre plan ve projelerimizde bir kısım değişiklikler yapsak, yolun
durumuna göre hızımızı ayarlasak da bir maratoncu gibi durmaksızın koşmaya devam
etmeliyiz.
Cuma Hutbesi:
GUFRANLA TÜLLENEN AY
01/04/2022
Hiç dinmeyen bir neşe, hiç bitmeyen bir zevk ve hiç eksilmeyen bir aşkla tütüp
giden bir ay varsa o da Ramazandır.
Bir sene içinde geçen bütün nazlı mevsimlerin, ayların özünü, ruhunu, gerçek
mânâsını ve onlardan süzülmüş, toplanmış usareleri en tatlı bir şive ile sunan
Ramazan günleri, Ramazan geceleri, her lahza, gönülleri ayrı bir haz ve ayrı bir
tatlılıkla sarar, şefkatle onları kucaklar, muhabbetle okşar ve yaşama zevkiyle
coşturur.
Ramazan günleri, dünyanın her yanında, hususîyle Müslüman ülkelerde ve
Müslümanlar arasında ve hele bizim dünyamızda bütün alâkalara merkez, bütün
ruhanî zevklere meydan, bütün heyecanlara sahne, bütün terakkilere nurdan bir
helezon ve bütün insanî hususiyetlerin inkişafına açık bir fırsat, bir ganimet
alanıdır.
Geceleri ayrı bir duygu, gündüzleri ayrı bir aydınlıkla tulû’ eden Ramazan
günleri, gönüllere ayrı bir ruh çalar geçer..
ve toplumun birbirinden kopmuş parçalarını bir araya getirir, bütünleştirir,
bütün inzivazedelere cemaat yolunu açar ve onların gurbetlerini izale eder..
herkese değişik buudda bir his ve fikir ziyafeti verir ve herkesi bir kere daha
hayata uyarır.
Ramazan, minarelerin başındaki mahyalardan camilerin derunundaki avizelere,
mescitlere uzanan yolların sağındaki, solundaki kandillerinden evlerimizin
içindeki lambalara, mü’minlerin yüzlerindeki duruluktan, gönüllerindeki
aydınlığa kadar her yerde ışıkla tüllenir.
Hele, dinin yeniden gençliğe erdiği günümüzde o, seher yellerine açık sahurları
ve gizli lütufların tecellîleriyle tüten iftarlarıyla öyle farklı bir hava,
farklı bir ziya ve farklı bir şive ile gelip gönülleri okşar ki, olsa olsa
ancak, aşkın vuslat ümidiyle kanatlanması bu kadar cezbedici, bu kadar
imrendirici olabilir.
Sanki Ramazan ayına kadar ruhun sonsuzluk iştiyakı ile insan arasında bir perde
varmış da oruçla o perde aralanıyor gibi olur..
ve o âna kadar kalbin bir köşesinde sessiz sessiz uyuyan aşk u şevk birdenbire
canlanır, kabarır, köpürür; bütün benliği sarar ve önüne geçilmez bir vuslat
arzusuna inkılap eder.
Bu mukaddes arzuyu gerçekleştirme yolunda, üfül üfül bâd-ı tecellîlerin estiği
seherler kollanır, insanlar için hep ötelere açık birer menfez gibi müşahid
bekleyen namaz vakitleri olabildiğince değerlendirilir..
ruhlara revh u reyhan teravihlerle gönüller coşturulur..
ve duygulara kâse kâse ilâhî nefehat içirilir..
derken, herkes derecesine göre âdeta uhrevîleşir, ledünnîleşir ve birer melek
hâlini alır.
Ramazan, Kur’ân ayı olması itibarıyla bütün bir sene Kur’ân’dan uzak kalmış
olanlar bile ciddî bir susamışlık içinde, kendilerini o nurefşân iklime atar..
Kur’ân’ın sağanak sağanak onların başlarına boşalttığı ruh, mânâ, esrar ve
eltafla benliklerinin kurumaya yüz tutmuş bütün vadilerini sular..
bir baştan bir başa gönül dünyalarını tıpkı bir çiçek bahçesi hâline getirir ve
onları var olma zevkiyle coşturur.
Onlar, Kur’ân’da bütün varlığı duyar ve dinler; duygu ve düşünceleriyle
kanatlanır..
Kur’ân’da bütün hilkatin soluklandığını hisseder, ürperir..
yer yer ra’şelerle kendilerinden geçer; zaman zaman da gözyaşlarıyla nefes alır,
gözyaşlarıyla boşalır, aradan perdelerin kalktığını duyar, Allah’a yakınlardan
daha yakın olduklarını hisseder ve kendilerini âdeta bir zevk zemzemesi içinde
bulurlar.
Kur’ân’ın ledünnî muhtevasını ancak, onda bütün varlığın sesini duyabilenler ve
onun derinliklerinde insan ruhuna ait korku ve ümit, tasa ve sevinç, keder ve
neşe mûsıkîsini birden dinleyebilenler anlar.
Onu sanki kendine inmiş gibi dinleyebilen zamanüstü ruhlar, Onda Cennet
meyvelerinin lezzetini, Firdevs bahçelerinin renk ve güzelliğini, Reyyan
yamaçlarının çağlayan ve manzaralarını müşâhede eder ve onunla gürül gürül hâle
gelirler.
Kur’ân’ı, Ramazan’ın şeffaflaştırıcılığı ve kalbin kadirşinas ölçüleriyle ele
alıp onun derinliklerine yelken açabilen saf gönüller, her lahza ayrı bir uhrevî
kıymete ulaştıklarını hisseder ve her an “bekâ”nın ayrı bir buuduyla tanışırlar.
Bu insanların düşünce ve hayatlarında “metafizik”, “fizik”i tamamlar, mânâ da,
maddenin gerçek muhteva ve değeri olur ve her şey perde arkası kıymetleriyle
ortaya çıkar.
Ve yine bu insanların çehrelerinde sanki, ilâhî isim ve sıfatların engin
dairesine açık bulunmadan mülhem, gizli bir seziş, derin ve farklı bir anlayış
ve Kur’ân’la inlemiş günlerin uhrevîliklerinden kalma bir olgunluk, bir
doygunluk, bir safvet, bir içtenlik ve imanın altın zevkleriyle beslenmiş bir
letafet, bir cazibe ve bir mürüvvet çağlıyor gibi bir büyü hissedilir.
Onlar, hiçbir şey konuşmasa, hiçbir şey anlatmasalar bile, o anlamlı
tavırlarından, edalarından, endamlarından, bakışlarından, duruşlarından bu
mânâlar her zaman taşar gelir, gelir ve her tarafta yankılanır.
Kur’ân kanatlı ve Kur’ân buudlu Ramazan-ı şerif kadar gecesi ayrı nuranîliğe ve
gündüzü de ayrı aydınlıklara açık bir başka ay yoktur.
İnsan, her yeni Ramazan’la bir kere daha, hem de bütün tazeliğiyle Kur’ân’ı ve
onun gökler ötesi kaynağını, tüllenen ilâhî mârifeti ve O’nun kevn ü mekânlara
dağılmış işaretlerini, Allah aşkını ve onun inanmış simalardaki pırıl pırıl
izlerini görür, duyar ve sezer.
Evet, Ramazan’da Kur’ân bütün bir kaderin yonttuğu bu pırıl pırıl yüzlerin ve
bütün bir mânânın iç derinliğini gösteren bu ışıl ışıl gözlerin hepsinde ayrı
bir uhrevîlikle parıldar..
kadın-erkek, yaşlı-genç, zengin-fakir, âlim-cahil, aristokrat-halk hemen herkes
bu mübarek zaman diliminde hayat ve yaşayış basamakları itibarıyla Ramazanlaşır
ve Ramazan’la gelen mânâları soluklar…
Evet, herkes istidadına göre ve kabiliyetinin elverdiği ölçüde onunla değişik
bir buudda, çeşitli münasebetsizliklerden, insanı baş aşağı götüren rezilelerden
ve bütün mânevî kirlerden arınır, nurlanır..
ve Cennetlere ehil hâle gelir.
Ramazan ayı, yümün ve bereketiyle o kadar zengindir ki, gölgesine sığınan hemen
herkes onun servet ve gınasından istifade eder ve uhrevî sultanlıklara erebilir:
Gençler-ihtiyarlar, sağlam mü’minler-arızalılar, zekiler-ahmaklar,
akıllılar-deliler, eşyanın perde arkasına kapalı olanlar-açık bulunanlar, bir
işe yarayanlar-yaramayanlar, havadan nem kapanlar-yağmurun altında bile
ıslanmayanlar, hâkim olmak için yaratılmış bulunanlar-mahkûm olarak dünyaya
gönderilenler, bin bir gâile içinde dahi dimdik ayakta durmasını bilenler-en
küçük sarsıntıya mukavemet edemeyerek devrilip gidenler, hayatlarını karamsarlık
içinde ve inleyerek geçirenler-Cehennemlerin içinde bile ümit şakıyanlar,
ömürlerini başkalarına dayanarak sürdüren dermansızlar-en onulmaz dertlerle
kıvranırken dahi neşeyle gürleyen iradeler, yaşayışlarını yeme, içme ve uyumaya
göre programlamış tenperverler-yemeyi, içmeyi ve uyumayı aşmış gerçek insanlar…
Evet, bütün bu birbirinden ayrı, birbirinden farklı sınıflar, değişik ölçülerde
de olsa, onun aydınlık ikliminde mutlaka başkalaşır, farklılaşır ve hâlinin
müsaadesi nispetinde bir yerlere ulaşırlar.
Ramazan’ın güzellik ve nuraniyeti ve o nuraniyete açık gözlere akseden varlığın
mânâ dolu ihtişamı, bu birbirinden ayrı ve farklı gruplar üzerine saldığı sır
dalga boyundaki bir kısım tayflar sayesinde, o kendine has tadı, havası, ruhu ve
mânâsıyla gönüllere öyle bir siner ki, en inatçı kafalar bile mukavemet edemez
ve ona teslim olurlar.
Ramazanda, her şeyi kendi sırlarıyla bürüyen geceler o kadar munis ve tatlı,
insanın duygu ve düşüncelerini ayrı bir halâvetle kucaklayan gündüzler o kadar
sıcak ve yumuşak, inanmış simalar o kadar hisli ve derin, Allah’a davet eden
sesler o kadar şefkatli ve bunların hepsinin ifade ettiği mânâlar o kadar
duygulandırıcıdır ki, bu gufran ayına sinelerini açabilenler muvakkaten dahi
olsa, tasalardan, kederlerden bir bir sıyrılıp Cennet mutluluğunu duyabilirler.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Yeni Ümit
Dergisi Ocak 1992 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Cuma Hutbesi:
Sükûtun Çığlıkları
25/03/2022
Yıllar var ki, sükûtun çığlıkları hep sesimin önünde uğulduyor; zulmü
lânetlemek, zalimin yüzüne tükürmek, müfterîye ağzının payını vermek,
mütecâvizin sesini kesmek, komplocuya “yeter artık” demek tâ dilimin ucuna kadar
geliyor ve tabiatımın cidarlarını zorluyor; ama, kimseye bir şey
diyemiyor/demiyor; Allah’ın görüp bildiğini düşünüyor, olup bitenleri kaderin
mutlak adaletine bağlıyor, bir iki yutkunuyor; sonra da yeniden bütün hiddet ve
şiddetimi her zaman muhabbetle çarpan kalbime emanet ediyor; karakter, düşünce
ve üslûbumun hatırına herkesin yalan-doğru sesini yükselttiği durumlarda ben bir
“Lâ Havle” çekip “Buna da eyvallah” demekle yetiniyorum.
Gerçi böyle davranmak çok defa zalimi cesaretlendiriyor, müfterîyi daha da
küstahlaştırıyor, mütecâvizleri saldırganlığa sevk ediyor; ama, ben kendi
kendime: “Ne de olsa bunlar da insan, bir gün insan olduklarını düşünür ve bu
tür münasebetsizliklerden vazgeçerler.” diyor –bu bir hüsnüzan belki de kuruntu–
herkesin insafa geleceği bir eşref saat beklemeye koyuluyorum; koyuluyor ve
içimde oluşan değişik dalga boyundaki hafakanları ve çok defa mülâyemet
hislerimi zorlayan fırtınaları sebepler üstü nevzuhur beklentilerle yumuşatmaya,
göğüslemeye çalışıyor; hatta yer yer derûnî bir sükût murâkabesine dalarak âdeta
kendi his dünyamın dışına kaçıyorum.
Zaman geliyor ki, içimi kanatan bir kısım şeyler karşısında kendime acıyor,
bazen de âleme karşı saygılı olayım derken kendime saygısızlık yaptığım hissine
kapılıyorum; kapılıyorum ama, yine de her zaman bir zıpkın gibi sineme saplanan
onca yalan, onca tezvir, onca şeytanî plân karşısında dönüp nefsime: “Tâ baştan
derdi derman kabul ettiğine göre, bu şikâyet tavrı da neyin nesi? Dişi olan
elbette ki ısıracak, pençesi olan da parçalayacak; hakkı kuvvette görenler
mevcut olduğu sürece bunu değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez; öyleyse herkesi
hoş gör.” deyip çığlıklarımı içime gömüyor ve duygularımı sükûtun nevhalarıyla
dillendiriyorum.
Zaten benim gibi düşünenlerin ve benim durumumda olanların başka türlü
davranmaları da mümkün değil; evvelâ, edânîye baş eğmesek de, “Hükm-ü kazaya can
iledir inkıyâdımız.” (Bâkî)..
saniyen, öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, düşmanlığa kilitlenmiş kimselerin hadd ü
hesabı yok, kinle-nefretle oturup kalkanlar, lânetle anılan cebbarlara rahmet
okutturacak kadar insafsız, –benim olup bitenleri kalbimde yumuşatmam
realiteleri değiştirmez– çokları ağızlarını her açışlarında firavunların
gayzıyla köpürüyor; dinmiyor hiddetleri-şiddetleri ve doymuyorlar yakıp-yıkmaya,
asıp-kesmeye, sorgusuz infaza; hemen her zaman bir “He-man” edasıyla kılıçlarını
göklere doğru kaldırıyor ve “Güç bende!” diyorlar.
Dünya bir baştan bir başa “hak, hürriyet, demokrasi, insan hakları..” gibi
nakaratlarla inliyor; ama, hak kaba kuvvetin elinde zebûn, hürriyetin boynunda
üst üste esaret tasmaları, demokrasi uygulayıcıların keyfine göre yorumlanan bir
ucûbe..
şimdilerde bunların böyle olduğunu anlamayan kalmadı ama, yıllardan beri bu gibi
değerleri istismar edenler, hâlâ hiçbir şeyden haberleri yok gibi aynı nakarâtı
tekrar edip duruyorlar hem de yaşlarından, başlarından, konumlarından utanmadan;
işsiz-güçsüz, amelmanda miskin miskin otururken hak, hürriyet, demokrasi diyor;
hakları hürriyetleri tarumar eden bir başkası da aynı şeyleri mırıldanıyor.
Pâye, mansıp ve koltuk kapmada aynı sihirli kelimeler kullanılıyor, dahası çalıp
çırpmalar onların farklı yorumlanmalarıyla meşru gösterilmeye çalışılıyor.
Ezenler ezdiklerini onlara dayanarak eziyor, kayırdıklarını da yine onlara
getirdikleri özel yorumlarla kayırıyorlar..
evet, onlarla dünyada değişik idarelere müdahale ediliyor, onlarla ülkeler
işgale uğruyor; onları ikâme bahanesiyle insan kanı dökülüyor, ırz çiğneniyor,
namus pâyimâl oluyor, cinayetler işleniyor, failler meçhul kalıyor, insanlara
baskılar uygulanıyor, düşüncelere sansür konuyor, özel yaşama karışılıyor,
inançlara saldırılıyor, akla-hayale gelmedik hayasızlıklar irtikap ediliyor ve
münkerâta prim veriliyor; her zaman hak-hukuk deniyor ama, çiğnenen de yine
onlar oluyor.
Ben şimdilerde, olup biten bunca fezâyi ve fecâyii, o kendime has dar tarassut
ufkumdan seyrediyor ve içimden “Ey Rab, ne kadar Halîm’sin! Bunca tagallüp,
bunca tahakküm, bunca baskı ve bunca hakla, hürriyetle, demokrasiyle alaya
rağmen Sen bütün bunları yapanlara mehil üstüne mehil veriyorsun.” diye
mırıldanıyor; bir kere daha, “Lâ Havle” çekiyor ve artık tabiatım hâline
geldiğini zannettiğim o hayret ve dehşet televvünlü sessizliğime gömülüyorum.
Vâkıa, haksızlık, zulüm ve tecavüz karşısında mutlak sükût şeytana mum yakma
mânâsına gelir ve Nebî beyanıyla mezmumdur.
Ne var ki, bir mü’min hiçbir zaman mutlak mânâda susmaz; eli-kolu bağlansa
ağzını kullanır; ağzına fermuar vurulsa heyecanlarıyla duygularını seslendirir;
bütün bütün tecrit edilip çevreyle alâkası kesilse içten içe hafakanlarla gürler
ve sürekli magmalar gibi köpürür durur.
Öyle ki, eğer onu iç infialleriyle deşifre ediversek, sinesinde her zaman
şimşeklerin çakıp durduğuna şahit olur ve yıldırımların gürültüleriyle
ürpeririz.
Onun sessiz gibi duruşu, bir karıncayı bile incitmeyecek kadar incelik ve
şefkatinden, emniyet ve güven felsefesinden, insanî değerlere saygısından,
herkese merhametinden ve her işini Allah’a havale etmesinden ileri gelmektedir.
Her şeyden evvel o bir denge insanıdır.
İçinde en korkunç heyecan dalgalarının telâtumlarını duyarak oturup kalktığı
durumlarda bile, ciddî bir sorumluluk duygusuyla olabildiğine itidalli ve
basiretlidir.
O, tahayyülleri mantık ve muhakemesinin önünde, aklına esen her şey dilinin
ucunda, ulu orta konuşan ve ne yaptığını bilmeyen, söz ve davranışlarıyla her
şeyi yakıp yıktıktan sonra hesap endişesine kapılan, sonra da tahribatına
mazeretler aramaya kalkan akılsız bir çocuk değildir.
Bilakis o, konumunun farkında, ne yapıp neler söylediğinin şuurunda bir gönül,
bir akıl ve bir temkin insanıdır.
Ağzını açma fırsatı verildiğinde âlemşümul insanî değerleri dillendirir; dilini
tutup susması gerektiği yerde de sürekli heyecan soluklar, dua ve niyazla oturur
kalkar, çevresine şefkatle bakar ve herkese gülücükler yağdırır.
Hiçbir zaman kadere küsmez, Cenâb-ı Hakk’ı insanlara şikâyet ediyor gibi onlara
dert yanmaz; aksine, nefsini sorgular ve nerede yanlış yaptığını bulmaya
çalışır.
Izdıraplarını sinesine gömer, hâlden anlamayanlara ızdıraptan söz etmez; içten
içe fırınlar gibi yansa da yutkunur fakat asla ses çıkarmaz; ölür ölür dirilir
ama bunu kat’iyen kimseye hissettirmez.
Bu itibarla da hiç kimse onun nasıl bir alev topu ve bir kor yığını olduğunu
tamamıyla bilemez; onu da kendileri gibi görür, kendileri gibi sanırlar.
Oysaki, eğer onun inancı, tabiatı ve yaşatmaya adanmış o hasbî ruhu müsaade
etseydi de sinesinin heyecanlarıyla bir kere olsun gürleyiverseydi, bütün
saksağanlar seslerini kesip kuytu bir yer aramaya duracak ve bütün yarasalar da
karanlık inlerine çekilip sükût murâkabesine dalacaklardı.
Ama o, tam bir güven ve emniyet insanıdır, karakterinin gereğini yerine
getirmede de fevkalâde hassastır.
İncinse de kimseyi incitmez, kendisine zulmedilse de o asla can yakmaz.
Aslında, onun ruh dünyasında her zaman birbirinden daha ürpertici hüzün
resimleriyle, milletini içinde bulunduğu gâilelerden kurtarma humması iç içedir;
hafakan ve ızdırapları dâim, beyin fırtınaları ve diriliş hamleleri de
mütemâdîdir.
Onun gönlünün ezelî şiiri, daha doğrusu sessiz çığlıkları hemen her zaman ışığa
çağrı ve karanlığa karşı da aydınlatma ruhuna bağlı cereyan eder.
Heyecanlarını aksettiren bir mısra dudaklarından hüzünle damlarken, diğeri bir
diriliş neşîdesi gibi gürler.
Bu itibarla da onun infial ve helecanlarında her zaman, içindeki o müthiş
çalkantıların âsârı müşâhede edilir.
İşin aslına bakılacak olursa, biz hayatı hemen her zaman hep bu şekilde yaşama
peşinde olduk ve belki de böyle yaşamaya mecbur edildik; heyecan ve ızdırap hem
kaderimiz hem de talebimiz oldu.
Şahsımız hesabına yaşamayı bir bencillik saydık ve çok defa böyle bir telâkkiyi
de tiksinti ile karşıladık.
Başkalarını yaşatma ve ebedî saadete hazırlama âdeta tutkumuz oldu; hem öyle bir
oldu ki, bu dünyadan göçtükten sonra eğer yeniden bir kere daha bu âleme dönme
söz konusu olsaydı ve bu yeni hayatın seçeneği de bize bırakılsaydı, biz yine
“yaşatma” diyecek ve gerçek insanî ufka kilitlenerek her yanda insanlığı “ba’sü
ba’del mevt”e götürecek mülâhazalarla nefes alıp verecek..
horlanıp hakir görülmelere aldırmayacak..
irtica yaygaralarına pabuç bırakmayacak..
iftira, tezvir ve çeşit çeşit isnatlarda bulunanlara küsmeyecek, gönül
koymayacak..
en amansız ve imansız tecavüzleri, tasallutları dahi sinelerimizde yumuşatacak,
içimiz ağlarken gülmesini bilecek..
ve kimse incinmesin, insanlar rahatsız olmasın diye hafakanlarımızı içimizde
baskı altına alıp sustuğumuz aynı anda his dünyamızdaki magmaların
gürültüleriyle oturup kalkacak ve hemen her zaman insan olarak yaratılmış olma
özel konumuna göre bir duruş içinde bulunmaya çalışacaktık…
Bu itibarla, zannediyorum, bizi susuyor görenler de bir şey yapıyor sananlar da
yanılıyorlar: Biz hiçbir zaman tamamen susmayız, ruhumuzun derinliklerinde
sürekli ızdırap ve ümit, her şeye katlanma ve var olma gayreti iç içedir.
Bazen heyecanlarımızın dozu azalsa da, hiçbir zaman daimî inkıta söz konusu
değildir; yarım ses, yarım soluk, çeyrek sancı, çeyrek hafakan sinelerimiz
sürekli içinde kor bulunan bir mangal gibidir.
İmanımız bize her zaman farklı şeyler fısıldar, vicdanlarımız ayrı ayrı telden
nağmeler dinletir.
Ne var ki, bizimle aynı inanç ve aynı mefkûreyi paylaşmayanlar bütün bunlardan
ne bir şey duyar ne de bir şey anlarlar.
Ben şahsen, bu hafakan ve heyecanları her hatırlayışımda öldüren bir
mahkûmiyetin, çıldırtan bir mazlûmiyetin ve amansız bir mağdûriyetin kurbanı
olan bir kısım masum ağızların söylemek isteyip de söyleyemedikleri şeylerin
gırtlaklarında düğümlenip onları boğuyor gibi olduğunu tahayyül etmiş ve
ürpermişimdir.
Kim bilir belki onların da söyleyecekleri ne güzel şeyler vardı.
Ama bilmeyen, bilmediğini de bilmeyen, dahası kendini biliyor zanneden bir tür
mük’ab cahiller her türlü imkânı kullanarak hiçbir zaman onlara kendilerini
ifade etme fırsatını vermediler; vermezler de, zira o zaman, Âkif’in:
“Şark’a bakmaz, Garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi;
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi!…”
sözleriyle ortaya koyduğu bu fikir ve ilimzedelerin ne kadar boş olduklarını
herkes anlayacak, düşünebilenler her şeye vakıf olacak ve böylece hakkı kuvvete
bağlayıp her işlerinde zorbalığa başvuranlar, sermayesi bağırıp çağırma olan bir
kısım çığırtkanlar ve bulanık suda balık avlayanlar gerçek kimlikleriyle
bilinecek ve işte o zaman salim düşünceye karşı diyalektikle, demagojiyle
mücadele veren bu densizler bir bir devrilecek; sözün özü yalancının mumu
sönecek ve bugüne kadar değişik yol ve yöntemlerle aldatılanlar da bir daha
aldanmayacak.
Bu ise, gürültüyle, kaba kuvvetle dünyayı idare etmek isteyenlerin iflası
demektir ki, ben onların böyle bir şeye göz yumacaklarını hiç zannetmiyorum;
neticede söz dönüp dolaşıp ne olursa olsun bugün için bazı kimselerin
susturulmasına gelip dayanıyor ve tabiî bu arada bir hayli kimse de bütün bütün
susuyor…
Ne var ki, bugün şöyle böyle kendini ifade edemeyenler bir gün mutlaka
sinelerindeki heyecan ve ızdırabı çevrelerine duyuracak, hâlleriyle olsun
kendilerini anlatacak, şimdilerde hafakanlarla yutkunmalarına karşılık günü
gelince sükûtun o en müessir şiirlerini inşad edeceklerdir.
Kim bilir, belki de işte o zaman, birkaç asırdan beri şefkat, merhamet, adalet…
gibi gerçek insanî değerleri unutmuş pek çok kaba ve haşin tabiat umulmadık
şekilde yumuşayacak ve insan olarak yaratılmış olmanın gereklerine yönelecektir.
Öyleyse, varsın bir müddet daha zulüm âbâd olsun, hak ve adalet ayaklar altında
çiğnensin, mazlum âh u efgânla inlesin, mağdur sesini duyurma peşinde koşsun ve
sineler Kudreti Sonsuz’un konuşacağı “eşref saat” ümidiyle ızdırap ve heyecan
soluklasın..
mesele bizim için bir çile doldurma ve inleme ise,
“Henüz bitmemiş terennümler var
Ki, sükûtunda intizar inler.” (Fâik Ali)
fehvâsınca, daha bir hayli nevha-i sükûta ihtiyaç var ve ihtimal işte bu sükûtun
arkasında o beklenen bahar…
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Ekim 2003 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Cuma Hutbesi:
Fazilet ve Mutluluk
18/03/2022
İnsanımıza mutluluk vaad edenler evvelâ onu faziletlerle donatmalıdırlar.
Fazilete susamış gönüllerin mutlu olmasına imkân yoktur.
Dünden bugüne selim akıllarca, bu hep böyle kabul edilmiş ve saadetle fazilete
ikiz nazarıyla bakılmıştır.
Zira fazilet, her şeyden evvel, en yüce ahlâkla serfiraz bulunarak bütün varlığa
muhabbet dolu nazarlar atfetmenin adıdır.
Faziletli bir insanın bütün varlık ve eşyâ ile bir çeşit münasebeti vardır.
Böyle birinin nazarında hâdiselerin akışı, bir bahar havası içinde ruha inşirah
verici meltemler gibi eser geçer ve onun gönlünü sevinçlerle doldurarak şâd
kılar.
O, her zaman akıp giden eşyâ ve zaman selinde, yeni yeni levhalar müşâhede
ederek daima hayran ve daima mutludur.
Ne güneşlerin doğup batması, ne de gece ve gündüzün birbirini takip edip
durması, onun zevklerini acılaştıramaz ve gönlüne hüzün veremez.
Hüzün vermek şöyle dursun, o her an tazelenen ve birbirinden farklı bulunan
manzaraların müşâhedesiyle, hep huzur ve mutluluk dolu dakikalar yaşar.
Faziletli olmak, bütün bütün beşerî arzuları reddetmek ve eşyaya sırtını dönerek
bir çeşit zahitlik yapmak da değildir.
İnsanı, içinde yaşadığı dünyadan koparan böyle bir fazilet anlayışı, karamsarlık
getirir ve bedbinlik kaynağıdır.
Bu ise, İbsen’in ifadesiyle: “Saadetin helâki” demektir.
Aynı zamanda, bu türlü aşırı ve yersiz endişeler, ferdin yalnız nefsini düşünüp
onunla içli dışlı olduğuna ve civanmertlik hissinden mahrum bulunduğuna delâlet
eder ki; bu kabil bir düşünce de ahlâkî hayatın yanlış anlaşıldığını ve
başkaları için yaşama meziyetinin eksik bulunduğunu gösterir.
Faziletin, cismânî ve ruhanî bütün saadetleri tekeffül[1] ettiğini iddia etmek
de doğru değildir.
Faziletli bir insan hasta, fakir, perişaniyet içinde bulunabilir.
İnsanlardan zulüm, hakaret, ihanet görebilir.
Başından işkenceler, mahkûmiyetler, sürgünler geçebilir.
Hz. Mesih, gadre uğradığı; Sokrates mahkûm edildiği, Epiktetos zulüm gördüğü
hâlde mesut idiler… Bu itibarla biz, mutluluğu, daha ziyade kalbî ve insanın
inançlarıyla gönlünde kurduğu cennetlerin esintisinden ibaret görmekteyiz.
Evet “İman, mânevî bir Cennet çekirdeğini taşımakta, küfür de mânevî bir
Cehennem zakkumunu saklamaktadır…”
Fazilet; insanın, kendi sınırlılığını, kâinatın sonsuzluğu içindeki
ehemmiyetsizliğini, küçüklüğünü idrak etmesi ve şahsına olduğundan fazla değer
vermemesidir.
Yoksa, onun, cismânî musibetlerle sürekli olarak hırpalanması; izzet-i nefis ve
gururunun devamlı yaralanıp durması ve bir türlü tatmin edilmeyen câhilâne
hırslarla huzursuzluklara dûçâr olması gibi, alçaltıcı sefaletlerle bütün bütün
saadetlerini kaybetmesi, kaviyyen muhtemeldir.
Faziletli insan, sâlim düşünen insandır.
O, “Çaresi bulunan şeylerde acze, çaresi olmayan şeylerde de âh u vâha düşmez…”
Aksine o, kaçınılması imkân dahilinde olan şeyler için, elinden gelen her şeyi
yapar ve kaçınma yollarını araştırır.
İrade ve imkânlarını aşan hâdiseler karşısında da teslim olma yolunu seçer.
Ve insanların pek çoğunun dûçâr oldukları, bencillik, pest düşünceler,
servet-sâmân kaygısı, çeşitli mansıp ve pâyelere gönül koymak gibi şeylerle
mutluluğunu ihlâl etmez…
Sâlim düşünen insan, üstesinden gelinemeyen belâlara, kaçınılması imkânsız
musibetlere, baştan hazırlıklı ve râzı bulunduğundan, hiçbir zaman saadet ve
lezzetleri acılaşmaz.
O, şuur ve duyguları itibarıyla, daima pâk ve nezih sevinçlerden; sevginin,
aşkın, aileye şefkatin, kardeşlik ve dostluğun lezzet ve hazlarından her zaman
hissedar olabilir.
Evet, o, haksızlık yapmayacağı; hain olmayacağı; intikam, kin, nefret,
kıskançlık gibi düşüncelerden hep uzak kalacağı içindir ki; ekseriya,
çevresinde hürmet ve sevgi karışımı bir meltemin estiğini hissedecek ve daima
mutlu olacaktır.
O, ailesine, vatanına, milletine, hatta bütün varlığa karşı duyduğu sevgi ve
alâka ile kenarı olmayan bir muhabbet deryasında, sonsuz hazlar duyacak ve daha
Cennet’e girmeden Cennet zevklerini yaşayacaktır.
Bu hazlar: Başkalarının sevinçlerini paylaşma hazzı..
onların lezzetlerini ruhunda yaşama hazzı..
onların acı ve ızdıraplarını göğüsleyip onlara, mutluluğa giden yolları açma
hazzı..
gibi şeylerdir.
Faziletli olmak, hazır zaman gibi geçmiş ve gelecekle de münasebete geçerek,
mazinin ve istikbalin en mümtaz insanlarıyla ruhen beraber bulunup onların
tasvip ve takdirlerini gönlünde duymak ve onlarla aynı hayatı paylaşarak,
atalarımız ve gelecek nesillerle kaynaşmak ve bütünleşmek demektir.
İşte, böyle bütün insanlık ve kâinatla alâkadar ve iç içe yaşamak suretiyle
kalb, daha bu dünyada iken ebedî mutluluğa erer ve haricî hâdiselerin onun
saadetini ihlâl edemeyeceği buudlara ulaşır.
Faziletin, gerçek saadetle olan bu derin alâkasını bizlere, insanlığın en
şerefli şahsiyetleri talim etmiştir.
Gönülleri itminana kavuşturan ve akıllara emniyet telkin eden saadet de budur.
Zira bu saadet, olgun, mütevazi, müsamahalı, ayıplara göz kapayan, kinsiz,
nefretsiz olma gibi, faziletin en sağlam kaideleri üzerinde yükselmektedir.
Tek kelime ile bu saadet, kalbî ve ruhî bir saadettir.
Ve yerini hiçbir şeyin alamayacağı kadar da köklü ve insanın özüyle alâkalıdır.
Maddeye dayalı bütün mutlulukların bu saadete ilâve edecekleri hiçbir şey
olamayacağı gibi onu unutturmaya da güçleri yetmeyecektir.
Ruhunu inançla yükseltip gönlünü faziletlerle donatanlara ne mutlu!..
[1] Tekeffül: Kefil olmak, üzerine almak.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Haziran 1982 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Cuma Hutbesi:
Merhamet
11/03/2022
Merhamet varlığın ilk mayasıdır.
Onsuz, her şey bir bulamaç ve kaostur.
Her şey merhametle var olmuş, merhametle varlığını sürdürmekte ve merhametle
nizam içindedir.
Gökler ötesinden gelen merhamet mesajlarıyla, yer, düzene kavuşmuş; sema tesviye
görmüştür.
Makro âlemden mikro âleme kadar her şey, hayranlık uyaran bu âhenge ve çelik
çavak işleyişe merhamet sayesinde ermiştir.
Bu hareket ve işleyişte her şeyin, ebedî var oluşta kazanacağı hâl ve alacağı
durumun provası yapılmaktadır.
Ve bütün varlıklar bu istikamette bir çırpınış içindedir.
Her çırpınışta nizam ve intizam nümâyân[1], her sıçrayışta merhamet
şûle-feşândır[2].
Titreyen havanın letafetinde, raks eden suların kıvrılışında, burnumuzun dibine
ve ayağımızın ucuna kadar gelen bu dâsitanî[3] rahmeti görmemek mümkün mü?
Bulut, merhametten kanatlarıyla başımızın üstünde dolaşır durur.
Yağmur, kemer kuşanmış süvari gibi, onun dölyatağından kopup imdadımıza gelir.
Yıldırımlar, şimşekler bin bir tarraka ile o gizli rahmetten muştular getirir.
Ve âlem her şeyiyle “Rahmeti Sonsuz” adına bir gazelhan olur.
Karalar ve denizler; ağaçlar ve otlar, yüz yüze ve diz dize, ayrı ayrı söz ve
nağmeleriyle merhamet türküsü söyler durur.
Şu solucana bakın! Ayaklar altında ve kendi hesabına alabildiğine merhamete
muhtaç; ama o, bu hâliyle pek çok şeye merhamet etme yolunda, yorgunluk bilmeyen
bir yolcudur.
Şefkatli toprak ona bağrını açar.
O da, bu sıcak kucağın her avuç toprağına yüzlerce döl bırakır.
Ve toprak ana bununla havalanır, bununla kabarır ve her yanıyla pişer ve
olgunlaşır.
Toprak solucana, solucan da toprağa rahmet; ya gübre olsun diye otu, kökü yakan
nâdanlara ne demeli? Zavallı insan! Hem toprağa hem de solucana merhametsizlik
ettiğinin farkında bile değildir…!
Bir de bin bir çiçeğe cilve çakan şu arıya ve kozasına gömülüp kendini hapseden
ipekböceğine bakın! Merhamet orkestrasına uyma uğrunda, neleri göğüslüyor ve
nelere katlanıyorlar.
İnsana bal yedirmek ve ipek giydirmek için, bu koçyiğit fedaîlerin çektikleri
sancıyı görmemek elden gelir mi?
Ya, yavrusunu kurtarmak için başını köpeğe kaptıran tavuğun, nasıl bir şefkat
kahramanı; açlığını yutup, bulduğu şeyleri yavrusuna yediren aç canavarın, nasıl
ayrı bir babayiğit olduğunu hiç düşündünüz mü…?
Bu âlemde her şey, ama her şey, merhamet düşünür, merhamet konuşur ve merhamet
vaad eder.
Bu itibarladır ki, kâinata, bir merhamet senfonizması nazarıyla bakılabilir.
Ayrı ayrı ses ve soluklar; tek ve çift bütün nağmeler, öyle bir ritim içinde
akıp akıp gider ki, bunu görmemek ve anlamamak kabil değil.
Ve sonra bütün şu parça parça acıma ve şefkat etmelerin arkasında, bu esrarlı
koroya hükmeden, her şeyi çepeçevre sarmış geniş rahmetin sezilip
hissedilmemesi…
Veyl olsun bunlardan bir şey anlamayan tâli’siz ruhlara…!
Bütün bu olup bitenler karşısında insan, şuur ve iradesiyle; idrak ve
düşüncesiyle “konsantre” olarak bu engin rahmeti kavrama ve soluklarıyla ona
kendi nağmesini katma sorumluluğu altındadır.
İçinde yaşadığı topluma, insanlığa, hatta bütün canlılara, bir insanlık borcu
olarak merhamet etme mükellefiyetindedir.
O, bu yolda merhamet ettiği nispette yücelir; gadre, zulme, insafsızlığa düştüğü
ölçüde de horlaşır, hakirleşir ve insanlığın yüzkarası olur.
Bir bâğiyenin[4], susuzluktan kıvranan zavallı bir köpeğe merhamet edip su
içirdiği için Cennetlere yükseldiğini ve evindeki kediyi, aç bırakıp, ölümüne
sebebiyet veren bir başkasının ise, yıkılıp Tamu’ya[5] gittiğini, En Doğru
Sözlü’den işitiyoruz.
Merhamet edin ki, merhamete mazhar olasınız! Yerde merhamet eden bir ele, gökler
ötesi âlemlerden bin muştu gelir.
Bu sırrı kavrayan atalarımız, her yerde bin merhamet ocağı tüttürdüler.
İnsanları da aşarak, hayvanları koruma ve himaye etme vakıfları tesis ettiler.
Bu, onlardaki derin merhamet anlayışının, bir karakter, bir huy hâline
gelmesinden başka bir şey değildi.
Ayağı kırılmış bir kuş, kanadı sakatlanmış bir leylek, kim bilir hangi merhamet
erini ta ciğerinden vurdu ki; menziline varamamış garip kuşlar için, huzur evi
yapar gibi, ona, hayvanî barınaklar yapma fikrini ilham etti.
Ah! Keşke, onların, hayvanlara merhamet ettiği kadar, insanlarımıza merhametli
olabilseydik… Heyhât! Kendimize merhamet etmediğimiz gibi, neslimizi de,
alabildiğine bir umursamazlık ve merhametsizlik hissiyle mahvettik.
Evet, şu bin bir boğucu hâdisenin ve artık içinde durulmaz hâle gelen içtimaî
atmosferin, gerçek müsebbipleri bizleriz.
Bir de, merhamet duygusunun, ölçüsüz kullanılması ve suiistimal edilmesi vardır
ki, o da, merhametsizlik kadar, belki daha fazla sevimsiz ve zararlıdır.
Yerinde kullanılan merhamet, bir âb-ı hayat, bir iksir ise, onun suiistimal
edilmesi de, bir zehir, bir zakkumdur.
Ve asıl olan da, işte bu terkibi kavramaktır.
Oksijen ve hidrojen, belli nispetleriyle terkibe girince, en hayatî bir unsuru
meydana getirirler.
Nispet bozulduğu ve ayrı ayrı kaldıkları anda ise, yanıcı ve yakıcı
hüviyetlerine dönerler.
Bunun gibi, merhametin de, hem dozu, hem de kime karşı yapılacağı çok mühimdir.
“Canavara karşı merhamet göstermek iştahını açar, sonra döner dişinin kirasını
ister.” Azgına merhamet, onu iyice saldırgan yapar ve başkalarına tecavüze
teşvik eder.
Yılan gibi zehirlemekten lezzet alana merhamet edilmez.
Ona merhamet, dünyanın idaresini kobralara bırakmak demektir…
Eli kanlı, yüzü kanlı; gönlü kanlı, gözü kanlı; hâsılı, hem deli hem de kanlıya
merhamet, bütün mağdurlara, bütün mazlumlara karşı en korkunç bir
merhametsizliktir.
Böyle bir tutum ise, kurda acıyıp da, kuzuların hukukunu kâle almama gibi bir
şeye benzer ki; kurtları güldürse bile, bütün âsumânı âh u efgâna getirir.
[1] Nümâyân: Görünen, âşikâr olan, parlayan.
[2] Şûle-feşân: Işık saçan.
[3] Dâsitan: Destan.
[4] Bâğiye: Asi, günahkâr kadın.
[5] Tamu: Cehennem.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Kasım 1980 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Cuma Hutbesi:
Ölümsüz Ruhlar
04/03/2022
Ölümsüz ruhlar, her mevsimde canlılığını korur ve ayrı bir hayat cilvesi
gösterirler.
Onlar için sararıp-solma, pörsüyüp zebil olma asla söz konusu değildir.
Ne ayların, güneşlerin batması, ne de gece ve gündüzün değişip durması onları
kat’iyen eskitemez.
Nasıl eskitir ki; bir buhurdanlık gibi devamlı tütüp duran onların hayat
kâseleri, Hızır’ın âb-ı hayat içtiği aynı kâsedir.
Bu iklimde benliğine doğru yelken açanlar için, her bahar canlı ve muhteşem; her
yaz şâhikalarla omuz omuza, her sonbahar ve kış, yeni gerilimlere hazırlayan
diriltici bir tazyik mevsimidir.
Yeryüzünde, bin çeşit ölüm kol gezse, onlar yine canlı ve tetiktedir.
Çevreleri de onların diriltici soluklarıyla Cennet cilveleri gösterecektir.
Meleklerle gönüldaş bu yüce kametler için, hiçbir zaman inhidam[1], inhilâl[2]
ve inkisar[3] bahis mevzuu değildir.
Onlar emrolundukları için iş yaparlar.
İçinde yaşadıkları topluma karşı kendilerini vazifeli bilirler.
Bu itibarla da ne iş ve düzenlerinin bozulmasından müteessir olurlar, ne de
toplumu saran tehlikeler karşısında paniğe kapılırlar.
Hele hayal kırıklığına asla düşmezler.
Gönüllere girme konusunda örümcek gibi sabırlı ve maharetli, aslan gibi metin ve
kararlıdırlar.
Her yere ibrişimden tahtlar kurarak, sessiz, fakat uyanık olarak semtlerine
uğrayacak misafirleri beklemeye koyulurlar.
Onların atmosferine giren Hızır’la buluşur, onlarla hemhâl olan mutluluğa erer.
Onların bakışlarında aydınlık, düşüncelerinde hikmet, beyanlarında hakikat
nümâyandır[4].
Halvethânelerine bedbin ve nevmid olarak girenler, orada imana ve ümide
kavuşarak ebedî var olmanın sırrını elde ederler.
Ne uğursuz gibi görünen gecelerin karanlığı ne de üst üste yığılmış problemlerin
çokluğu onları asla şaşırtamaz.
Nuh Tufanı’na uğrasalar, ihtimal ki ayakları ıslanmadan geçer giderler.
Âd’ın[5] ahkâfını[6] görseler, azim ve iradelerinden hiçbir şey kaybetmeden yine
hedeflerine doğru ilerlerler.
Ne Nemrud’un ateşi, ne Firavun’un gururu, ne de Sezar’ın zulüm ve istibdadı
onları korkutamaz ve sindiremez.
Onların düşüncelerinde: “Sabah olsun ortaya çıkalım.” yahut: “Karlar, buzlar
çözülsün, bahar gelsin yola revân olalım.” yoktur.
Onlar “Kökleri sabit, dalları göklerde, latîf ağaçlar gibidirler ve Rabb’in
izniyle her zaman meyve verirler.” Karda, kışta, baharda, yazda…
Güvenip bel bağladıkları Kudreti Sonsuz sayesinde ne başkalarına temenna çeker,
ne de yanıp sönen ışıklara aldanırlar.
Tiranların güç ve iktidarları, çeşitli hiziplerin hâkimiyet ve saadet vaadleri,
onların bakışlarını bulandıramaz, yol ve yönlerini değiştirtemez.
Gözlerin döneceği, ayakların bağının çözüleceği ve en bâlâ kametlerin dahi iki
büklüm olacağı o dehşetli günü yâda getirdikçe, hayat ve ona ait her şeyi
istihkâr[7] ederek, maddenin eline düşmekten sakınır ve eşya putuna baş
kaldırırlar.
Lüks ve konfor en çok nefret ettikleri şeylerdendir.
Rahat ve rehavete gömülmeyi, kendileri adına ölüm ve milletleri için de bir
tali’sizlik sayarlar.
Bu itibarla da içinde yaşadıkları topluma karşı sürekli farklılık gösterirler.
Ne var ki, metodolojilerine uyan ve düşünce çizgilerine giren herkesle ve her
şeyle, bir çeşit münasebetten de geri kalmazlar.
Onlar, dünden bugüne, sıra dağlar gibi yerlerinde durmuş ve asla mevzilerini
terk etmemişlerdir.
Mihrapların çokluğu onları şaşırtmamış, kıblenin çöküşü onların zihnini
bulandıramamıştır.
Ay batmış, güneş doğmamış, teker teker bütün yıldızlar silinip gitmiş; ama onlar
yine yol ve yön değiştirmemişlerdir.
Azimli, iradeli ve kararlı olmuşlardır sonuna kadar.
Onlar, içinde yaşadıkları milletin hayat kâsesini taşıyan ruhanîler, millet de
onların azat kabul etmez bendeleridir.
Ya şu yürürken yorulup yolda kalanlara, en küçük bir engebe karşısında ürküp
geriye duranlara, iş yapmak için hep bahar bekleyenlere, en ehemmiyetsiz tazyik
karşısında azim ve iradesiyle felce uğrayanlara, kitlelerin sevk ve idaresini
kimseye vermedikleri hâlde, sürekli olarak onları yanıltan ve şaşırtanlara,
evet, bütün bunları yapanlara ne demeli..? Ne demeli, dünü ayrı bir macera,
bugünü ayrı bir mezellet ve yarını hangi hezeyânlara hamile bulunduğu belirsiz
bu tali’sizlere..?
Bunlar, bahar gelince yiğit kesilir, güneş doğunca daldan dala sekmeye başlar,
kar bastırınca sünepeleşir, gece olunca da hımbıllaşırlar.
Ganimet bahis mevzuu olunca ön saftadırlar; tehlike baş gösterince de,
gerilerden daha gerilere çekilerek kayıplara karışırlar.
Fakirlik hâllerinde zahit[8], imkân elverdiğinde Karun[9]; pöhpöhlenince cevvâl,
unutulunca da miskindirler.
Hâsılı, “Öyle bednam, öyle bedhâl, öyle kem tali’tirler ki”; onlara, milletin
yüz karası dense sezadır.
Bilmem ki daha kendine ermeden düşünceye doymuş, ülfet ve ünsiyete boğularak
imanî haz ve zevklerini yitirmiş bu tali’sizlere bir şey anlatmak kâbil olur
mu?..
Biz, şimdilik o bahsi kapatarak, zıddın, zıddı tedaisiyle[10] içine girdiğimiz
bu saksağan hikâyesini burada kesmek istiyoruz.
Keşke şu perişan satırlar onlara dahi bir şeyler anlatabilseydi…
[1] İnhidam: Yıkılmak.
[2] İnhilâl: Çözülmek.
[3] İnkisar: Kırılmak, gücenmek.
[4] Nümâyan: Görünen, parlayan.
[5] Âd: Hz. Hûd Peygamber’e (aleyhisselâm) isyan ettiklerinden ilâhî gazaba
uğrayan ve helâk olan, Yemen taraflarında yaşamış bir kavmin adı.
[6] Ahkâf: Uzun ve yüksek kum yığınları.
Yemen sahillerinden “Şemr” denilen kumluk bir vadidir.
Âd kavminin yurtları burada idi.
[7] İstihkâr: Hakîr görmek, küçük görmek.
[8] Zahit: Borç olan ibadetlerden, aslî vazifelerden başka dünya süs ve
makamlarından feragât eden kimse.
Sofî, müttakî.
[9] Kârun: Hz. Musa (aleyhisselâm) devrinde yaşamış ve malı ile mağrur olarak
haddini aşmış ve Allah’ın zekât emrini dinlemediğinden malı ile birlikte yere
batmış olan dünya zengini, Rabbinin lütuf ve ihsanını kendine mâl ederek
nankörlük ve enaniyetinden dolayı bu fena sıfatı ile meşhur olmuştur.
[10] Tedâî: Bir şeyin başka bir şeyi hatıra getirmesi.
Çağrışım.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Mart 1982 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Cuma Hutbesi:
İnsan-ı Kâmil
25/02/2022
Yetkin insan demek olan insan-ı kâmil; Allah’ın ef’âl, esmâ, sıfât, hatta
şuûnât-ı zâtiyesinin en parlak aynası demektir.
“Mutlak zikir kemaline masruftur.” esprisi açısından, insan-ı kâmil denince, ilk
akla gelen hakikat-i Muhammediye’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Sonra da diğer enbiyâ, gavs, kutup ve derecelerine göre evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve
mukarrabîn..
bu konuda böyle bir farklılığı kabullenmek, Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha açısından
mahzursuz olduğu gibi, akla, mantığa, hiss-i selime de aykırı değildir.
Bir kısım mülâhazalara bağlayarak bazı felsefeci ve kelâmcılar insan-ı kâmili,
“akl-ı evvel”, “akl-ı küll”, “kelime-i câmia”, “nokta-i câmia”, “nokta‑i
vahdet”, “sırr-ı ilâhî”, “âyine-i sırr-ı ilâhî”, “vesile-i uzmâ”; bazı sofiler
de pîşuva, hâdî, mehdî, dânâ-i kâmil, mükemmil, bâliğ, tiryak-i ekber, iksir-i
âzam..
şeklinde birbirinden farklı kelime ve tabirlerle yorumlamış iseler de, bütün bu
mülâhazaların hepsini câmi bir hususa irca etmek de mümkündür; o da, insan-ı
kâmilin âyine-i vücud-u Hak ve “dû kevn” olması gerçeğidir.
Evet o, varlığın özü, usâresi, dili, tercümanı olarak bütün kevn ü mekânlardaki
“kenz-i mahfî”yi ifadenin yanında, her şeyi Zât-ı Hakk’a bağlar; bağlar ve O
Zât’ı hem vicdanın enginliği hem de muhtevalı mahiyetinin diliyle seslendirir.
Aslında insan-ı kâmil, öyle bir mir’ât-ı mücellâdır ki, her dakika kim bilir kaç
defa, şuûnât-ı zâtiye onda “bî kem u keyf” tecellî eder, tecellî eder de, işte
böyle bir arzlıdan ötürü yerküre semaların önüne geçer.
Zira insan-ı kâmil, âdeta bütün varlığın aklı, kalbi ve ruhu mesabesindedir;
onsuz hiçbir şey doğru anlaşılamaz, hiçbir ilim mârifete dönüşemez ve hiçbir
şeyin hayat esrarı tam hissedilemez.
Onun bakış zaviyesine bağlanamamış bütün bir fizik âlemi ruhsuz, ve onunla
şöyle-böyle aydınlanamamış bütün zaman parçaları da nursuzdur..
tabiî böyle bir boşlukta yaşayan insanlar da kalbî ve ruhî ufukları itibarıyla
fetret insanı sayılırlar.
Muahezeye maruz kalmayacakları mânâsına fetret insanı değil, mahiyet-i
insaniyelerini inkişaf ettirememiş olma anlamında fetret insanı.
Bugüne kadar insanların arızasız Hakk’a yönelmeleri hep insan-ı kâmillerce
gerçekleştirilegelmiştir; kitleler onların rehberliğinde ebedî mihraplarını
bulmuş, Hakk’a yönelmiş ve onların neşrettiği nurlar sayesinde varlık ve
hâdiseleri isabetli yorumlayabilmişlerdir.
Bu itibarla da denebilir ki, onları bulan dolayısıyla da hakkı hakikati bulmuş
ve onları iç dünyalarıyla müşâhede eden de, mazhar ve tecelligâhın şeffafiyeti,
vüs’ati ölçüsünde Hak cemalini temâşâ etmiş sayılır.
İnsan-ı kâmil, din ve diyanet adına örnek bir tiptir.
İman, islâm, ihsan onun yol ve yörüngesi, Allah rızası hedefi, Hakk’ı sevip
sevdirmek vazifesi, Cennet ve Cemalullah da –kulluğunu onlara bağlamama
kaydıyla– bu mübarek düşünce ve aksiyonun sürpriz semeresidir.
İnsan-ı kâmil, her zaman başkalarına yararlı olma emelinde ve mârifet ufkunu
yükseltecek bilgi peşindedir.
Ahlâk-ı haseneye bağlı yaşadığından, hep güzellik sergiler durur..
güzel görür, güzel düşünür, güzel ve faydalı sözler söyler..
güzel işler yapar, güzelliklere ve güzellere peyrev olur..
her davranışını Hak hoşnutluğuyla irtibatlandırarak, hep O’nunla oturur-kalkar..
O’nu düşünür..
O’nu konuşur..
her tavrı ve her beyanıyla O’nu hatırlatır ve hakkın-hakikatin en talâkatli bir
lisanı olarak yaşar.
Kâmil insanların en kâmili İnsanlığın İftihar Tablosu, bu yüce evsâfın birinci
kahramanıydı.
İslâmiyet’in özündeki ilâhî sırrı görebilmek için, onu bir kerecik olsun
–önyargısız ve insaflı olmak şartıyla– temâşâ yetiyordu.
Cîlî’nin de dediği gibi; varlık âleminde, Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu
aleyhi ve sellem) ölçüsünde kemalât-ı insaniye ile tanınmış bir ikinci şahsı
göstermek mümkün değildir.
Eğer kemalden maksat; Hakk’ın hiçbir zaman yanıltmayan vahiy ve ilhamlarıyla
ruhların tasfiye edilmesi, nefislerin tezkiyesi, insanî latîfelerin inkişafı; ve
bunların yanında cismanî isteklerin, bedenî arzuların aşılması, derken Hak’la
tam mukayyet hâle gelinmesi ve bekâ-i ehadiyetle bekâ bulup, bütün esmâ, sıfât
ve şuûnât-ı ilâhiye adına mücellâ bir mir’ât seviyesine ulaşılması ise, –ki
öyledir– bu yüce evsâfı mahiyetinde cem etmiş bulunan ve kulluğunu “kâb-ı
kavseyni ev ednâ” ufkunda sürdüren Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi
ekmelüttehâyâ), kemal ehlinin en kâmili ve Bediüzzaman’ın ifadesiyle, şeref-i
nev-i insan ve divan-ı nübüvvetin de hâtemidir..
evet O Zât, kemaliyle ferîd-i kevn ü zaman ve bihakkın fahr-ı kâinattır.
Sofiye ıstılahında, insan-ı kâmil; ilâhî ve kevnî, aslî ve zıllî, cüz’î ve
küllî, cevherî ve arazî, maddî ve mânevî bütün âlemleri özünde cem etmiş bulunan
bir asıl cevher, bir hulâsa, bir usâre ve bir fihristtir.
Seyyid Şerif’e göre, beşerin medar-ı fahri olan Zât; “Kadri, kıymeti fevkalâde
yüksek sırlı bir kitap ve ilâhî, kevnî hakikatleri câmi öyle bir risaledir ki,
bedenî ve cismanî kirlerden arınmış olan tali’lilerden başkası O’nu tam idrak
edemez.”[1] Aklın zâhirî nazarında âlem-i kebir kâinattır; hakikatte ve Allah
katında ise kebir olan insandır.
Hz. Ali’nin yaklaşımıyla, onun mahiyeti meleklerden de ulvîdir; avâlim onda
pinhândır, cihanlar onda matvîdir.
(Türkçesi Âkif’e aittir.) İnsan-ı kâmil, Cenâb-ı Hakk’ın, zâtî şuûnâtının tam
bir mazharı ve O’nun varlığının da câmi bir aynası olması itibarıyla, bâtını
esmâ, sıfât ve şuûnât-ı zâtiyenin nokta-i mihrakiyesi, zâhiri de kelime kelime,
satır satır, paragraf paragraf bütün varlık ve eşyanın kısmen sarahaten, kısmen
de remzen ve işareten tam bir hulâsası, bir fihristi, hiç olmazsa ana
başlıklarıyla eşya ve hâdiselerin câmi bir indeksidir.
Hazreti Vücud, onda küllî ve tafsilî bir şekilde tecellî ettiğinden, yani
icmalen de olsa o her şey ve her nesneden bir çizgi, bir kelime, bir satır
taşıdığından, bir mânâda her varlık onun âyine-i vücudunda mündemiç, Zât-ı Hak
da kalbinde kenzen mütecellîdir.
Her hâlde ilk insan-ı kâmile meleklerin secde ile emredilmesinin hikmetlerinden
biri de, işte onun bu zâhirî-bâtınî donanımı ve potansiyel zenginliğiydi! Böyle
bir zenginlik, aynı zamanda bu ölçüdeki hususî teveccühe ciddî bir teveccühle
mukabeleyi gerektiriyordu ki, o da din şeklinde sistemleştirilen ilâhî ahlâk ve
kevnî kanunların temsilinden ibaret olan diyanetti.
Evet, eğer Hakk’ın gözü bizim üzerimizde ise –ki öyle olduğu açıktır– bizim
gözümüz de dini, hayata hayat kılma cehdiyle hep O’nda olmalıydı..!
Varlık ve hâdiselerle münasebet ve müdahalesi açısından insan-ı kâmil,
yeryüzünde Allah’ın tam halifesidir.
Bu itibarla da o, ilâhî icraatı temâşâ, herkes ve her şeye nezaret etme
konumuyla Hakk’ın gören gözü, işiten kulağı, tutup destekleyen eli olmakla
şereflendirilmiştir.
O, şefkatle görülüp gözetilme, himaye edilip korunma durumunda bulunan herkesi,
bir anne gibi kucaklayıp bağrına basan tam bir merhamet insanıdır.
Evet o, her zaman çevresini şefkatle süzer..
damarlar içinde dolaşan kan gibi, içtimaî bünyenin her yanında bulunur..
zararlılara karşı o bünyeyi korur..
ihtiyaca göre onu görür-gözetir ve besler..
bir ruh gibi onun bütün faaliyetlerini kontrol eder..
ve her hâliyle onun varlığının en sağlam teminatı olduğunu gösterir. وَمَۤا
أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمينَ “Başka değil, Biz seni bütün
âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.”[2] mazmununca insan-ı kâmil, Hz. Ruh-u
Seyyidi’l-Enâm itibarıyla bilasale, diğerleri açısından da bittebeiye, ins-cin,
canlı-cansız her şeye ve herkese rahmettir.وَمَۤا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَۤافَّةً
لِلنَّاسِ بَشيرًا وَنَذيرًا “Biz seni bütün insanlara rahmetimizin müjdecisi,
azabımıza karşı da uyarıcı olarak irsal ettik.”[3] işaretiyle de bütün insanlığa
rehber, rehnümâ, hâdî, mehdî, nezîr ve beşîrdir.
İnsan-ı kâmilin bütün varlık ve eşyaya tekvînî emirler açısından nezareti,
onların ruhlarına feyiz ifazası, mahiyetlerinin şerh u izahı ve beyanı uygun
burhanlarla değerlendirip irfana bağlamak; şuurlu varlıklar zaviyesinden görüp
gözeticiliği de, irşad, pişdarlık, onların ruhlarının tasfiyesi, nefislerinin
tezkiyesi ve insanî latîfelerinin Hakk’a uyarılması şeklindedir.
Evet o, halk içinde, tesbit-i kıble, tevhid-i kıble adına bir pusula ve
olgunlaşmaya açık ruhları da insanî kemalâta yönlendirip yükselten bir
mürebbidir.
Onu tanıyıp atmosferine girebilen herkes, istidadı ölçüsünde Hakk’a ulaşmış ve
O’nu bulma yoluna girmiş sayılır.
Gerçi Hak, cisim, cevher, araz olmadığı gibi, zamandan, mekândan, mesafeden,
hayyizden de münezzehtir; “ulaşma”, “bulma” gibi kelimeler O’nun hakkında birer
mecazdır.
Bunlarla kastedilen şey ise, bize her şeyden yakın O Zât’a karşı mahiyetimizdeki
uzaklığı aşmak, kalben, hissen, zevken O’nun yakınlığını duymaktır..
evet, hayvaniyetten sıyrılıp cismaniyeti aşan hemen herkes, kabiliyeti
ölçüsünde, “bî kem u keyf” kalben O’nun yakınlığını duyar, basîretiyle temâşâsı
zevkine erer ve ruhuyla da her zaman üns yudumlayabilir.
Bu mevzuda, herkesin belli şeyler duyup hissetmesi söz konusu olsa da, tam
mazhariyet, sürekli aynadarlık ve kusursuz aksettirme, O’nun küllî tecellîsinin
mazhar-ı tâmmı olan insan-ı kâmile mahsustur.
Bütün varlık, esrar-ı ulûhiyeti insan-ı kâmilde duyup hissettikleri gibi,
Hazreti Zât da, başka aynalardaki tecellî ve zuhuru, has bir mânâda bu mir’ât-ı
mücellâda temâşâ buyurur.
Bu itibarla da insan-ı kâmil, fâniler arasında Bâkî’yi gösteren câmi öyle bir
aynadır ki, onu gören Hakk’ı görmüş, onu seven Hakk’ı sevmiş, ona uyan Hakk’a
ubûdiyet neşvesine ermiş olur.
Aslında bütün bunlar, asliyet planında ve külliyet çerçevesinde hakikî insan‑ı
kâmille alâkalı hususlardır.
Zılliyet dairesinde ve cüz’iyet çizgisinde kemal sahiplerine gelince onlar,
bittebeiye bu pâyeyi ihraz ederler.
Bunlar, ilim, irfan, muhabbet, aşk u şevk, cezb u incizab hususunda hakikî
insan-ı kâmilin mirasçılarıdırlar ve mevhibeleri, misyonları itibarıyla da aynı
sofranın davetçileri ve davet edilenleri sayılırlar.
Hak, her zaman değişik aynalarda kendini temâşâ edip ettirmesi ve insan-ı
kâmilin de bu temâşâ edilen şeyler arasında en şeffaf, en berrak ve Rahmâniyet
şuûnatını tam aksettiren câmi bir ayna olması itibarıyla o, yeryüzünde görme ve
gösterme vazifesi açısından çok önemli bir unsurdur ve ondan hâlî bulunan
mekânlar, zamanlar da min vechin yetimdirler.
Bu itibarla da her mekân parçasının, her zaman diliminin su kadar, hava kadar
insan-ı kâmile ihtiyacı vardır.
Evet eğer Hak, insan-ı kâmilde, câmi ve tafsilî bir planla mütecellî ise –ki
öyle olduğunda şüphe yoktu– bu mazhariyetteki kimselerin her zaman ve her
mekânda bulunmaları bütün bir varlık için çok önemlidir; zira böyle birinin
zâtı, Hazreti Zât’ın aynası; ilmi, ilminin lem’ası ve o da, varlık içinde Hak
sırlarının sırlı bir anahtarıdır.
Onu bulup onunla aynı atmosferi paylaşan biri, başkalarının hiçbir zaman
ulaşamayacağı pek çok esrara, envâra ulaşır ve bir feyiz kaynağı hâline gelir.
İnsan-ı kâmil, her zaman kendi konumunun farkındadır.
O, kendini bir meclâ, bir memer ve en fazla da bir mazhar telakki eder; eder de
ne kendini ne sıfatlarını ne de zatî gibi görülen kabiliyetlerini kat’iyen
kendinden bilmez; aksine, nefsini فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلٰكِنَّ اللهَ
قَتَلَهُمْ “Siz onları kendiniz olarak öldürmediniz; onları Allah öldürdü.”[4]
mazmununa bağlı görür ve her zaman وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللهَ
رَمٰى “Attığında da sen atmadın; onu Allah attı.”[5] hakikatini vicdanında
duyarak, hep memerriyet ve mazhariyet mülâhazalarıyla oturur-kalkar; ne ittihad
ne hulûl; her şeyi O’ndan bilir ve üzerindeki fevkalâdelikleri de O’nun
ekstradan tecellîleri sayarak,
“ Değildir bu bana lâyık bu bende
Bana bu lütf ile ihsan nedendir?”
(M.Lütfî)
der; sevinç ve sorumluluklarını değişik taaccüblerle daha bir derince duyar.
Aslında hulûl ve ittihad, bizzat mevcut iki şey arasında cereyan eder.
Hak karşısında insan-ı kâmil müstakil bir mevcut değildir ki, hulûl ve ittihad
söz konusu olabilsin.
Zât-ı Hak, bilasale bir mevcud, insan ise, O’nun ziya-i vücuduyla kâimdir.
İster insan-ı kâmil isterse bir başkası, vücudu mümkün ve yaratılmış olan muhtaç
birini büyütme adına böyle bir tasavvur, dalâletten başka bir şey değildir.
İnsan-ı kâmil, her şeyin Hak’tan geldiği şuuruyla kendi mahlûkiyet ve kulluk
sınırlarını korumada fevkalâde hassas hareket eder ve ne mazhariyetlerini
şatahat vesilesi yapar ne de âyinedarlığında ayniyet iltibasına düşer.
Kendisindeki mevhibeleri kâmilâne aynadarlık yapma ölçüsünde, ilâhî sıfât ve
zâtî şe’nlerin bir tecellîsi ve ehadiyet-i ilâhiyenin de bir mazhar-ı tâmmı
olarak duyar, zevk eder ve mehâbetle iki büklüm olur.
İnsan-ı kâmilde böyle bir hâl, onun nefis ve enaniyeti açısından yok olup, kalbî
ve ruhî hayatı itibarıyla yeni bir mevcudiyete ermesi hâlidir ki; buna, bizzat
var olmayan birinin, O’nun vücuduyla hakikî var olmayı zevk etmesi de
diyebiliriz.
Mevlâna, Divan-ı Kebir’inde, bu mazhariyet ve bu pâyenin kahramanlarıyla alâkalı
olarak şöyle der:
“O makamda var olan bana yok göründü, yok olan da var.
Bir câna benzeyen dünyanın ötesinde, O’nun sevdasıyla başları dönmüş varlıklar
gördüm.
Hepsi de, tertemiz vefa ve safâ içindeydiler.”
İnsan-ı kâmil, Zât-ı Hak adına bir mücellâ ayna ve başkaları hesabına da,
çevresinde peyklerin dönüp durduğu bir Kutup Yıldızı’dır.
O, kendi etrafında döndüğü aynı anda, bir yandan sürekli olarak kendi
yörüngesinde O’na merbûtiyetini soluklayarak pervaz ederken, diğer yandan da
وَعَلَامَاتٍۘ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ “Yol bulmada Allah size ne emareler
ne emareler vaz’etti..
ve o yıldızla da onlar, dosdoğru yollarını bulurlar.”[6] işaretiyle, âleme
yolunu, yönünü gösterir ve hep bir işaretçi gibi hareket eder.
Aslında o, her zaman bir mihrap, bir kapı, bir köprü vazifesi görür; doğruya
yönelmeyi sağlar, doğruyu görmeye menfezler açar ve insanları, kendi
dünyalarının darlığından sonsuzluk ikliminin genişliğine ulaştırır.
İnsanlar, onun atmosferine girince üns esintileri duymaya başlar; o kapının
önüne varınca öteden çağrılarla ürperir ve o köprüden geçince de, Hazreti Zât-ı
Ehad ü Samed’le, en kâmil mânâda bir abd-Mâbud münasebeti ufkuna yükselirler.
Bu ufuk, külliyet planında ve vahidiyet çizgisi itibarıyla istivâ-i arş
televvünlü, cüz’iyet dairesinde ve ehadiyet yörüngesi açısından da latîfe-i
rabbâniye buudludur.
Bu ufkun yolcularının en önemli yol azıkları ve bir mânâda zâd u rahîleleri ise,
kalbin her zaman lebriz edilerek pak ve temiz tutulması, başkalarının,
ahvâlimize muttali olamayacağı kutlu vakitler sayılan gecelerin o sihirli
dünyasında da, secdelerle pusuya yatıp tecellî avlamaktır.
İbrahim Hakkı:
Dil beyt-i Hudâ’dır, ânı pak eyle sivâdan,
Kasrına nüzul eyleye Rahmân gecelerde.
diyerek, yol alma adına gecelerin o serin ve ufku açık iklimini salıklar
bizlere.
Kenz-i Mahfî’ye uzanan gece koridoru veya helezonuyla alâkalı şu hoş söz de
Mevlâna’ya ait:
“Eğer sen O Eşsiz Padişah’ı istiyorsan ve eğer O’nun yolunda sefere çıkmış isen,
bu yolculukta uyumamak gerekir.
İyi ve bahtiyar kimseler, Allah’ın sevgi ve merhamet gölgesinde uyurlar.
Kardeşim, sakın başka yerde uyuma!” Uyuma ve insanı engin düşüncelere, lâhûtî
mülâhazalara çeken geceleri ya kıyam edebi ya rükû tâzimi ya secde mahviyeti ya
da evrâd u ezkâr tazarruu ile geçir.
Bazı mutasavvifîne göre, her şeyin bir açık olan yanı vardır ki; ona zâhir
denir; bütünüyle bu âlem, işte o zâhirdir.
Bir de kapalı yanı vardır ki, ona da bâtın denir; o da mânevî, uhrevî ve bütün
metafizik dünyalardan ibarettir.
Bunlardan başka bir de, bu iki cepheyi câmi ve âlem ile esmâ arasında, zuhurun
butûndan, butûnun da zuhurdan ayrılma noktasında berzahî bir âlem vardır ki, o
da insan-ı kâmil âlemidir.
Hakk’ın kendi zâtına ilmi, bilasale kendisine aynadır.
Zât-ı Hak da, tasavvurlarımızı aşkın bir mânâ ile o aynada müteayyindir.
İnsan-ı kâmilin ilmi de, bittebeiye ve zılliyet planında kendi aynasıdır.
O da, bu ilim aynasında müteayyindir.
Ne var ki, onun bütün sermayesi mevhibedir ve vâhid-i kıyasî zaviyesinden
Hazreti Zât’ta bulunan şeylere birer delil ve birer emare mesabesindedir..
Evet, insanın zatı, Zât-ı Hakk’a, sıfatları da sıfât-ı sübhaniyeye dayandığı
gibi, bunlardaki izafîlik ve sınırlılık ya da zılliyet ve cüz’iyet de tamamen,
Cenâb-ı Hakk’ın evsâfındaki hakikîliğe, nâmütenâhîliğe, asliyet ve külliyete
delâlet etmektedir veya delâlet etmek içindir.
Zât-ı Hak’la bu çerçevedeki münasebet açısındandır ki, insan-ı kâmil mertebesine
ulaşan müstaid bir müntehî, aynı zamanda hilâfet-i tâmme mertebesine de
yükselmiş sayılır.
Bunun üstünde ise, vücub-imkân arası bir nokta diyebileceğimiz “ev ednâ” pâyesi
vardır.
Ve o pâyenin de, gelmiş-gelecek bütün insan-ı kâmiller arasında bir tek
mümessili olmuştur; o da mertebe-i ekmel veya Hazreti Ehadiyet’in tecellî-i
etemmine mazhar bulunan Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dır (sallallâhu aleyhi ve
sellem).
O’nun bu ölçüde “aksa’l-meratib”i ihraz buyurması, yüksek ahlâkı;
davranışlarındaki istikameti; Rabbiyle münasebetlerindeki derinliği;
dünyevî-uhrevî konulardaki dengesi; ilâhî ve kevnî hakikatlerin esrarına
nüfuzdaki ısrar ve kararlılığına lütfedilmiş peşin bir teveccüh-ü Rahmânîdir.
Bu itibarla da, O’nun dışındaki bütün kâmillerin kemalâtı O’na nisbeten izafî,
tâlî ve O’na tebaiyete bağlıdır.
Evet, sema-i risaletin ayları ve güneşleri sayılan başımızın tâcı bütün o büyük
insanların nur ve ziyası, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın içinde bulunmadığı zaman
itibarıyladır.
Bûsîrî:
فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُمْ كَوَاكِبُهَا يُظْهِرْنَ أَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي
الظُّلَمِ[7]
diyerek, O Zât’ın, güneşin üstünlüğünü haiz olduğunu, diğerlerinin ise, O’na
nispette peykler mesabesinde bulunduğunu ve O’nun olmadığı dönemlerde
çevrelerine nurlar saçıp etraflarını aydınlattıklarını söyler ki, yerinde bir
tespittir.
Her şeyden evvel, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ), varlığın hem
çekirdeği hem de meyvesi olması itibarıyla, hilkat ağacı mebdeden müntehâya
hemen her faslında sürekli O’nunla münasebet içinde olmuş ve O’na bağlı
gelişmiştir.
Aslında O, meyvenin de ötesinde, hilkat ağacının özü, usâresi ve ruhudur.
İsterseniz, O’na (aleyhi salavâtullahi ve selâmuhû) varlık bulamacının en temel
unsuru da diyebilirsiniz.
“ Hilkat-i âlemden maksad-ı a’lâ
Dünyaya gelmiş ol mihr-i muallâ..”
Evet, Cenâb-ı Hakk’ın esmâsının bütününden ibaret olan mahiyet-i mücerrede-i
vücudun âyinedarlığından arz ve semanın ictinab etmeleri, taayyünlerinin bunu
aksettirmeye tam müsait olmayışındandı.
İnsanın taayyünü ise, bilkuvve bunu aksettirecek donanımda idi.
İşte, insanoğlu, böyle önemli bir gayeyi gerçekleştirmek için vücud-u haricî ile
şereflendirildi.
İnsanların bazıları itibarıyla, böyle önemli bir âyinedarlık vazifesini tam
temsil edememeden ötürü bir zulüm ve cehalet söz konusu olsa da, o potansiyel
cehalet ve zulme düşmeme de, yine böyle bir âyinedarlığa terettüp eden
duyarlılık, sorumluluk ve temsilden geçiyordu.
Yani insan, mahiyetindeki zulüm ve cehalet açığını vahy-i semaviyle harekete
geçireceği vicdan mekanizmasıyla kapatacak ve kaybetme alanını kazanma pazarı
hâline getirecektir.
İnsanların bir bölümü itibarıyla da bu, böyle oldu.
İşte
إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجبَالِ
فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنْسَانُۘ
إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا
“Biz, emaneti (teşriî açıdan değil, tekvînî zaviyeden) göklere, yere, dağlara
teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve böyle bir sorumluluktan
korktular.
(Mahiyet ve donanımı itibarıyla) bu emaneti insan üzerine aldı.
Doğrusu (pek çoğu itibarıyla) insanoğlu, (bu emanetin hakkını gözetemediğinden),
çok zalim ve çok cahil bir duruma düştü.”[8] âyeti, bu umumî serencamenin
esrarlı bir tercümanıdır.
Arz, sema ve bütün eşyanın hakikat-i uzmâyı görme, gösterme ve aksettirmede
zarurî birer eleman olan kalb, irade, şuur, his ve bunların “latîfeler”
unvanıyla diğer fakülteleri bulunmadığından, o yüce hakikat adına ne tam
temessül kabiliyetleri ne de temsil aktiviteleri vardır; zira, taayyünleri
fevkalâde dardır.
Dolayısıyla da, ayna olacakları şeyi mahiyet-i insaniye ölçüsünde zengince ifade
edebilmeleri mümkün değildir.
Ancak insandı ki, tekvînî donanımı teşriî emirlerin temsiliyle derinleştirerek
bu misyonu edaya yeterli olduğunu ortaya koyuyordu..
ve bu misyonu ortaya koyabilenler de, zulümden ve cehaletten kurtuluyordu.
Evet, her insanın bu vazifeyi yerine getirmediği veya getiremediği gerçekti ama;
yaratılış gayesinin şuurunda olan ve insan-ı kâmil olma yolunda teşriî dairede
rehabiliteden rehabiliteye koşan bir kısım müstesna fertler de bulunacaktı.
Ki bunlar, istidatlarını inkişaf ettirme ve bilkuvve kemallerini bilfiile
çevirme istikametinde her zaman insanoğlunun yaratılmasına gaye teşkil eden
“iman-ı billâh”, “mârifetullah”, “muhabbetullah”, “aşk u şevk”, “cezb u
incizab”, “zevk-i ruhanî”… gibi dairelerde ebediyetlerin dantelasını örecek ve
bu ilâhî maksadı gerçekleştireceklerdi.
İşte, dünya ve ukbâ âlemlerinin birleşik noktasına taht kurmuş bu gönül
sultanları, mahiyetleri mahiyet-i beşeriyeyi aşkın, canları Cân’ın nefahâtıyla
dipdiri, ufukları üns esintileriyle üfül üfül hep kemal yolunda kemal
soluklamada ve berzahî vücudlarıyla her an yeni bir çerçeveye oturmaktadırlar.
Mevlâna, her zamanki o sehhâr ifadesiyle, kemal semasının bu üveyiklerini şöyle
resmeder:
“Hak yolunun erleri, bu candan başka bir can ile diridirler.
Onun havasından kanat çırpıp uçan kuşların ayrı bir yuvası vardır.
Beyhude bu gözle bakma, onları göremezsin; onlar, iki dünya ötesinde başka bir
âlemdedirler.”
Allah, ef’âl ve esmâsıyla mâlumdur; esmânın tecellî alanı da, varlık ve
hâdiselerdir.
İnsan ise, varlığın hem nüvesi hem de meyvesidir.
İnsan-ı kâmile gelince o, her şeyin özü, usâresi ve ruhudur.
Öyle ise, mebde itibarıyla varlığı mülâhazaya almadan, insanı düşünmeden,
insan-ı kâmil ufkuna yönelmeden, Allah’ı kâmil mânâda bilmek de mümkün değildir.
Zira insan-ı kâmil, Zât, sıfât, esmâ ve ef’âl dairesiyle alâkalı câmi bir
lisandır..
ve vücud mertebesinin en son halkasını teşkil etmesi açısından, bütün vücud
mertebelerinin enmûzeci mahiyetindedir.
Bu itibarla da diyebiliriz ki, Cenâb-ı Hak, kendi azamet ve celâline uygun
şekilde ancak insan-ı kâmille bilinir..
onunla görülür, onunla işitilir ve onunla duyulur.
Diğer taraftan, insan-ı kâmil de, her şeyi O’nunla görür, O’nunla bilir, O’nunla
tutar ve O’na bağlayarak münasebete geçer.
Ne var ki, bu görmelerin, duymaların, işitmelerin, işlemelerin, başlamaların ve
münasebette bulunmaların asliyet planında bir tek mümessil ve kahramanı vardır;
o da, hakikat-i Muhammediye’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Zira O’nun hakikati, bütün hakikatlerin câmii bulunan vahidiyet hakikatine
dayanmaktadır.
“Allah” ism-i zâtı, O’nun –mürebbisi mânâsına– Rabb-i hâssıdır.
Ve bu ism-i şerif, bilmutabaka, bililtizam ve biddelâle bütün esmâ-i hüsnâ ve
sıfât-ı sübhaniyeyi de tazammun ettiğinden, Hz. Ruh‑u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi
ekmelüttehâyâ), hem esmâ-i ilâhiyeye hem sıfât‑ı sübhaniyeye hem de şuûnât-ı
Zâtiye’ye mücellâ bir ayna olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.
Bu itibarla da, “Mir’ât-ı Muhammediye’den Allah görünür dâim.” sözü mübalâğa
değil, vâkıa tam muvafıktır.
Diğer bütün büyükler bu ölçüde bir mazhariyete sahip olamadıklarından – ذٰلِكَ
فَضْلُ اللهِ يُؤْتيهِ مَنْ يَشَۤاءُ “Bu Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine
verir.”[9]– onların mir’âtiyetleri de izafîdir.
Evet, bu büyüklerden her biri, birkaç ism-i şerifin ya da sıfat‑ı sübhaniyenin
mazhar u meclâsı ise de, her isimden nasibi aynı ölçüde değildir.
“Herkesin kabiliyetine vâbestedir âsâr-ı feyzi.” fehvâsınca, sema‑i risalet ve
vilâyetin ayları, güneşleri sayılan bu insanlar, ne ölçüde büyük olurlarsa
olsunlar, yine de kendi istidat ve kabiliyetleriyle mukayyettirler.
Bunlar, kendi arş-ı kemalâtları itibarıyla müntehî, Hz. Ekmel-i Kümmelîn’e
(Kâmiller Kâmili) nisbetle mütevassıt ve mübtedîdirler; vazife ve misyon
açısından değil, mir’âtiyet ve meclâiyet açısından mübtedîdirler.
Ârifler, iman-ı billâh, mârifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhanîde derece
derece birbirlerinden farklı oldukları gibi, esmâ-i ilâhiyenin mütefavit
derecedeki tecellîlerine mazhariyet açısından da insan-ı kâmil mertebeleri hep
farklı farklı olagelmiştir.
Evliyâ, asfiyâ, ebrâr, mukarrabînin, dinin yoruma açık yanlarıyla alâkalı, yani
fürûâtta ortaya koydukları teviller, tefsirler de, o kâmil insanlara dair böyle
bir farklılığın tezahürüdür.
Enbiyâ ve mürselîn arasındaki farklılık ise: تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا
بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ “Biz, bilinen bu peygamberlerin kimini kiminden üstün
kıldık.”[10] mazmununca, ilâhî takdire bağlı olmak üzere, yine esmâ-i ilâhiyenin
farklı dalga boyundaki tecellîlerinden kaynaklanmaktadır.
Hz. Âdem’in mazhar olduğu icmalî “ilim”, Hz. İbrahim ve İsmail’deki “ilim”le
beraber “hilm”, Hz. Mesih’deki “kudret”, başkalarına nisbeten ileri seviyededir
ve bu yüce kâmetlerin hususiyeti gibidir.
Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’da (aleyhi ekmelüssalâti ve etemmütteslîmât) ise, bütün
enbiyâ ve mürselînde icmal edilen esmâ ve sıfât-ı sübhaniyenin tafsîlî bir
şekilde ve âzam derecede tecellîsi söz konusudur.
Herkes kendi çerçevesinde kâmildir ve kemali de onun istidat ve mârifet
gayretiyle mebsuten mütenasip’tir (doğru orantılı).
Evet, bütün kâmil insanlarda beyan ve burhanın yanında irfan da önemli bir
derinlik ve zenginliği teşkil etmektedir.
Bu hususlardan herhangi birindeki bir kusur, kemal adına da ciddî bir eksiklik
sayılır.
Kur’ân ve Sünnet temel yörünge; mantık ve akılla istidlâl, beyana bağlı bu
konunun bir burhan ayağı; irfan ise, böyle bir istikametin semeresidir.
Son söz:
“Savm u salât u hac ile zahid işin biter sanma
İnsan-ı kâmil olmaya lâzım olan irfan imiş.”
(Niyazi)
[1] Ali el-Cürcânî, et-Ta’rîfât s.56.
[2] Enbiyâ sûresi, 21/107.
[3] Sebe sûresi, 34/28.
[4] Enfâl sûresi, 8/17.
[5] Enfâl sûresi, 8/17.
[6] Nahl sûresi, 16/16.
[7] “O bir fazilet güneşi, diğerleri ise yıldızdır.
Yıldızlar insanlara ışıklarını ancak geceleri sızdırırlar.” (el-Bûsîrî,
Dîvânü’l-Bûsîrî s.242).
[8] Ahzâb sûresi, 33/72.
[9] Cum’a sûresi, 62/4.
[10] Bakara sûresi, 2/253.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Nisan 2000 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Cuma Hutbesi:
Geçiş Dönemleri ve Kaoslar
18/02/2022
Milletlerin hayatındaki her değişme ve yenilenmede, bir kısım tipi-boranla
beraber bahar esintileri, ölüm ve inkıraz gürültüleriyle beraber diriliş
naraları, bedbinlik ve karamsarlık hırıltılarıyla beraber ümit çığlıkları..
en uğursuz çehrelerin yanında en temiz simâlar, en pes hislerin yanında en ulvî
heyecanlar, en derme çatma düşüncelerin yanında en mukaddes mefkûreler hep iç
içe olmuş ve beraber bulunmuştur.
Şayet herhangi bir toplumu, insan bünyesine benzetecek olursak, hastalık yapan
virüs ve mikroplarla, kanın her parçasında mevzilenmiş tamirci ve koruyucu
unsurların kıyasıya mücadele ve muharebesi ve tabiî bu esnada hastanın hülya ve
hezeyanları ne ise, toplumların, var olma ve dirilme kavgası verdikleri
dönemlerdeki kargaşa, anarşi ve ardı arkası kesilmeyen çalkantılar da aynı
şeylerdir.
Denebilir ki, hemen her geçiş dönemi, âdeta bir kısım acaipliklerin meşheri ve
tersliklerin resm-i geçidi olarak gelmiş ve kitleleri kendiyle meşgul edip öyle
gitmiştir.
Bu dönemlerde, gösterdikleri canlılık ve çıkardıkları seslerle yabancılık
soluyanların, davranışlarıyla başka dünyalara ait yaratıklar oldukları hissini
uyaranların, hayatlarındaki bin bir tuhaflıklarla daha çok karnavalları
hatırlatanların ve karmakarışık bir anlayışın yontup şekillendirdiği muzip
çehrelerin, ne olduğu belirsiz bir ruh hâletinin, bütün bulanık yanlarını
aksettiren şaşkın bakışların mebzûliyeti ölçüsünde; alabildiğine derin,
alabildiğine duyarlı; inanç ve safvetiyle melekler gibi dupduru, irade ve
azmiyle sıra dağlar gibi metin; içinde yaşadığı toplumla içli dışlı ve her
ferdin hukukuna saygılı; varlığın sinesindeki güzelliklere karşı hayranlıklarla
dolu, sanatın ciddiyetine inanmış ve sanatla sonsuzluk adına mesajlar sunmasını
bilen; heybet, saygı, nizam, terbiye ve nezaket gibi yüksek mefhumlarla serfiraz
ruhlar da eksik olmamıştır.
Evet, kimilerin, gençliklerinin cinnet ve hezeyanlı, cismaniyetlerinin karanlık
ve buhranlı zamanları; kimilerin, sağlam bünye, doğru düşünce ve ruh zarafetiyle
âdeta semavîleştiği “an”ları; kimilerin, olgunluğun zirvesinde bulunmalarına
rağmen, her biri birer gayya nefsanîliğinin çukurlarına düşe kalka kâbuslu ve
utandırıcı bir tükenişe doğru sürüklenmeleri; kimilerin, mutlak hakikate uyanmış
duygularıyla, bura ve öteler arasında gelip giderek hayat kanaviçelerine yeni
nakışlar ve yeni nakışlar içinde düşündürücü buudlar kazandırmaları hep bu türlü
istihale dönemlerinde müşâhede edilen zıtlık ve tuhaflıklardandır.
Kendini güzel görmek ve göstermek isterken teşhire takılıp kalanlar; hayata
biraz erken uyanmışlığı allayıp pullayıp “gabn-i fâhiş”le satmaya çalışanlar;
kendini feylesof zannedip aklıyla yanılanlar; mantık ve düşünce yapıları
itibarıyla daha ziyade çorak yerleri hatırlattıkları halde, dâhiyâne tavırlarla
“herkesi kör ve âlemi sersem” sananlar; güzelliği süse karıştırıp, güzelleşeyim
derken gülünç duruma düşenler; zeki görünmek için şaklabanlığa sığınanlar;
hiçbir işe yaramadıklarını kamufle etmek için her şeyin içinde görünmeye
koşanlar; hissizlik ve duyarsızlıklarını sabır ve tahammül gibi göstererek
ülü’l-azmane tavırlara girenler; fıtratlarının ibresi sürekli olarak mahkûm
doğup, mahkûm yaşadıklarını gösterdiği halde “aslan artığı üzerinde tilki
kurnazlığı” sergileyenler; sarmaşıklar gibi kuvvetlilere dayanıp yükselenler,
yükselip en devâsâ ağaçlarla boy ölçüşenler; sıkıntı ve üzüntünün zerresini dahi
duyup hissetmemelerine rağmen, başkalarının yanında dert ve ızdırap nağmeleri
çekip dava adamı taklidine kalkışanlar; doyma bilmeyen bir iştiha ile, sürekli,
sağda-solda kemirecek şeyler aradıkları halde, kendilerini ganî, tokgözlü,
onurlu ve gururlu göstermeye çalışanlar; aslında beden ve cismaniyete ait
şeylerin dışında hiçbir meseleye akıl erdiremeyecek kadar basit, sathî ve birer
tâli’sizlik örneği olmalarına rağmen, tutarsızlıklarını ve yetersizliklerini
asrîlik gibi gösterip kendi kendilerini aldatanlar; beşerî müşâhede ve
tahassüsleri, beşerî tecrübe ve istatistikleri her şeyin esası görüp gösteren,
hatta kalbî ve ruhî hayata ait vâridâtı dahi bu dar perspektifle ele alıp madde
ve cismaniyeti bütün varlığın özü sayan mâneviyatçı görünümlü materyalistler; iç
dünyalarını ihmal ede ede, vicdan ve ruhlarını saran yüzlerce stresle gidip
hezeyana sığınanlar; şefkate liyakat hakkını kaybetmiş, acınacak câniler ve
cânilerin elinde inleyen mağdur yığınlar; yalnızlığın, sahipsizliğin ve
köksüzlüğün sağa-sola sürükleyip durduğu enkazzedeler, simsiyah çehreler,
mürüvvet bilmeyen ruhlar ve serseri güruhlar…
Tabiî, bunların yanında, düşünce ve duygularıyla gerçeğe uyanıp cennetlerde
yaşayanlar; bütün benliğiyle Hakk’a teslim olup aklını, vahyin emrine vererek
düşüncede istikamete ulaşanlar; hizmet etme mevsiminde sürekli ön safları
kollayanlar, ücret alma zamanında gerilerin gerisinde kalıp rüyalarında dahi
kelepir düşünmeyenler; sineleri aşk ve şevkle dopdolu, gözlerinde Yakub’un
hasret ve ızdırabı, gönüllerinde Leyla’nın dert ve hicranı, ocaklar gibi yanıp
tutuştukları halde gam izhar etmeyenler; Kafdağı’ndan ağır yüklerin altında inim
inim inlerken dahi, mükellefiyetlerini yerine getirememiş olmanın ızdırabıyla
iki büklüm olanlar; makamlar, mansıplar koşup ayaklarına kapandıkları halde,
kendilerini müflis birer nefer, sefil birer hizmetçiden daha ileri görmeyenler;
gayret ve çalışmalarına terettüp eden bütün iyilik ve güzellikler karşısında
“Ben yaptım, ben ettim”i şirkin isi-pası sayıp bu sis ve duman içinde Allah’a
varılamayacağına inananlar..
umman iken katre görünenler, güneş iken zerre urbasına bürünenler ve bütün bir
varlığın kalbi mesabesinde olmalarına rağmen, kendilerini hiç ender hiç
bilenler… Hâsılı, bütün hayırlarla hayırlılar, şerlerle şerliler, meleklerle
şeytanlar bu devrede hep iç içe ve beraber olmuşlardır.
Sonra da, bu kaoslu dönemi, bir yeni gün, bir yeni bahar, bir yeni devir takip
etmiştir.
Ve zannediyorum, günümüze isabet edeniyle, Nebilerin vaadinde, velilerin yâdında
ve güvercinin kanadında olan o yeni dönemin esintileri çoktan duyulmaya başladı
bile…
Ah! Her şeyi, kendi renk ve güzellikleriyle saran o mutlu gelecek o kadar şirin;
insanların en nezih duygu ve düşüncelerinde tüllenen onun iklimi o denli temiz;
genç-ihtiyar, kadın-erkek onun insanları öylesine duygulu; canlı-cansız,
büyük-küçük varlığın bütün parçaları birbirlerine karşı o kadar şefkatli;
geçtiğimiz yollara bu güzellikleri saçıp duran cömert El o kadar lütufkâr ki!..
verdiklerinde vereceklerini seziyor, erdiklerimizde ereceklerimizi görüyor ve
her an ayrı bir şükran hissiyle iki büklüm oluyoruz.
Bu aydınlık sabahta, dört bir yana dalga dalga yayılan ışıkların, ufuktan
evlerimize kadar her yanı sardığı o masmavi saatlerde, gökyüzünde bir “nâr-ı
beyzâ” hâline gelip, kıvılcımlarıyla ruhlarımızı alevler gibi saran o en
aydınlık dakikalarda, sulardaki kabarcıklardan çiçeklerin yanaklarına kadar neşe
ve sevinç olup yağan o en bayıltıcı saniyelerde, varlığın özüyle bütünleşmesini
bilenler, her lahza ayrı bir güzelliğe uyandıklarını duyup yaşayacak ve ebedî
vuslata giden bu yolda her an ayrı bir visalin zevkini yudumlayacaklardır.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Nisan 1988 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Cuma Hutbesi:
Zamanı Bir Başka Duyuş
11/02/2022
İçinde bulunduğumuz kutlu zaman dilimini tam duyabilmek için, evvelâ ruh ve
vicdanların gökler ötesi böyle bir mûsıkîyi ve şiiri hissetmeye hazır olmaları
lâzımdır.
İç âlemleri, dış çevreleri ve hayat televvünleri itibarıyla âfâkî ruhlar onu
sadece gökte değişen hilâller şeklinde takip ederler.
Günümüzde umumî atmosfer; radyolarla, televizyonlarla, klaksonlarla; uçak, tren,
vapur, otomobil, tramvay gürültüleriyle; âsâbımızı bozan münasebetsiz sirenler
ve ciyak ciyak reklâm ve propaganda vasıtalarının çığlıklarıyla o kadar ciddi
kirlendi ki, esaslı bir ameliyat-ı ruhiye ve fikriye geçirmeden, hatta yeni
baştan bir kere daha bütünüyle uhrevîleşmeden bu mübarek ayların semavîliğini ve
bu aylarda ötelerin bayıltan mûsıkîsini duymak çok zor, belki de imkânsızdır.
Mânevî kirlerden arınmış, semavîliklere açık nezih ruhlar, bilhassa içindeki
bazı gecelerle daha bir zirveleşen bu mübarek zaman dilimini, âdeta bir lezzet
gibi duyar, bir gül gibi koklar, bir mûsıkî gibi dinler ve bir kevser gibi
yudumlarlar.
Azıcık dikkat edebilsek hemen hepimiz, bu ayların ufkumuzda tulûunu, tıpkı
semavî bir koruya veya uhrevî bir koya giriyor gibi en büyüleyici şekilde
hisseder; ötelerde seyahat ediyormuşçasına bütün benliğimizle köpürür ve
nâsûtiyetimizin hudutlarına sığmaz hale geliriz.
Aslında bir zamanlar, bu bizim en tabiî hâl ve iklimimizdi: Eskiden senenin
hemen her mevsiminde yudumlayıp dolaştığımız o ledünnî zevk ve uhrevî hazlara,
şimdilerde, pek çoğumuz itibarıyla fevkalâde aç ve susuz bulunuyoruz.
O zevk ve hazları, geçmişe ait enginlikleriyle duyabilmek için, gündelik
duygulardan ve düşüncelerimizi saran isten-pastan arınmamız, sonra da ümit ve
beklentilerimizde daha bir derinleşmemiz icap ediyor.
Bunu başarabildiğimiz sürece, varlığın içinde her zaman gizli, büyülü, ince ve
gönüllerimizi rikkate getiren pek çok gerçeği duyabilir ve sınırlılığımızı
aşabiliriz.
Hele, insanı sürekli ledünnî ufuklarda gezdiren mübarek gün ve gecelerde…
Evet, varlığı gönül kulağıyla dinleyebilenler için mübarek gün ve geceler, âdeta
ötelerin diliyle bir şeyler mırıldanan birer şair, birer bestekâr hâline gelir
ve bizlere ne harikulâde şeyler fısıldar.
Duyup hissettiğimiz esintiler, cismaniyetimizi kuşatan başka görüntü ve başka
gürültüleri bir tarafa iterek, gönlümüzün derinliklerinden, ukbaya açılan hususî
menfez ve koridorlarla bizi, öbür tarafın meçhul ve büyülü yamaçlarına ulaştırır
ve temâşâ zevkiyle âdeta mest eder.
Böyle bir mülâhazalar dünyasında sabahlar, Cennete ilk adım atışın mest ü
mahmurluğu içinde; öğlenler, Sevgiliyi temâşâ ile günün yorgunluğunu atma
hazzıyla; akşamlar, bir alaca karanlık içinde vuslata yürüme neşvesiyle;
geceler, halvetin idrakler üstü güzellikleriyle tüllenir ve her biri ayrı bir
tat, ayrı bir neşe ile gelir geçer gönül ufkumuzdan.
Hele, Regâib, Miraç, Beraat kandilleri gibi gece âleminin taçları ve zamanın
Allah’a en yakın zirveleri ya da O’na açılmanın rıhtımları, limanları, rampaları
sayılan o mübarek gün ve gecelerde, gönüller ayrı bir duyarlılıkla parıldar; ruh
sonsuza doğru bir başka türlü kanat çırpar; her şey verâların ezelî şiirine dem
tutar; her yanı tam bir uhrevîlik büyüsü kaplar; her sineyi, dillerin ifadeden
âciz kaldığı bir naz ve niyaz zemzemesi sarar.
Hususî bir kısım tecellilerle ötelerin kapısı, penceresi, menfezi hâline gelen
mekân; ümit ve beklentilerin yakarışlara dönüşüyle billurlaşan zaman ve yeni
nazil olmuş gibi, her sûresi, her maktaı, her âyeti ve her cümlesinde hemen
herkese yepyeni bir hayat vaadiyle âvâz âvâz çağıldayan Kur’ân, bizlere, iman ve
ümitle yemyeşil tepeler, Cennette cuma yamaçları gibi rü’yete açık zirveler ve
susamış gönüllerimize hayat suyu gibi iksirler içirerek, ruhlarımıza mü’min
olmanın tasavvurlar üstü avantajlarını sunarlar..
sunar ve Rabb’e yönelik sinelerde ne telâffuzları çatlatan mânâ ve muhtevalar,
ne ifadelere sığmayan tecellilerle tüllenirler.
Öyle ki, ruhlardaki bu enginlik ve zenginlik, görüp hissettiğimiz her şeye
rengini çalarak bizi bütünüyle veraîleştirir..
ve kendimizi, uhrevîlerin teşkil ettiği bir halka-i zikirde mehabet yudumluyor
ya da Cennetlerin ferahfeza ikliminde, huri ve gılmandan müteşekkil bir korodan
neşideler dinliyor gibi buluruz.
Hele, bazılarımız itibarıyla ve bazı zamanlarda, ruhlarımızı saran bu zengin
uhrevîlik, bizi, içinde bulunduğumuz dar zaman buudları dışına çekerek, içimizde
hep hasretini duyduğumuz Cennetin kapısının önüne kadar sürükler..
sürükler de, âdeta kendimizi, fevkalâde mahrem, asla duyulup görülmemiş ve
kelimelerle ifade edilmeyen bir sihirli âlemin sahilinde sanırız.
Böyle bir ruh hâleti içinde biz bir şey düşünüp konuşmasak da, öteler kendi
sesinden bize güftesiz besteler sunar ve: “Ben kulağınızda bir ihtizaz,
gözlerinizde bir ışık, sinelerinizde de bir haz olarak hep içinizdeyim..
içinizde ve duygularınıza açık limanlarda, rıhtımlarda, rampalardayım.
İsteseniz beni avuçlarınızın içine alıp sahiplenebilirsiniz…” derler.
Ötelere, ötelerin de ötesine uzanan bu köpük köpük duygular içinde gönüllerimize
yağdığına inandığımız uhrevî ışıkların; her zaman his ve yakarışlarla tüten
umumî havanın; mor, pembe, beyaz, sarı sokaklarda ve mahyalardaki kandillerin;
günde birkaç defa ruhlarımızda sonsuzu rasat etmeye koştuğumuz mabetlerin;
bizimle aynı duyguyu paylaşan ve hislerimize tercüman olan tertemiz insanların..
evet bütün bunların hemen hepsinin ayrı ayrı birer mevcudiyeti, birer ruh ve
mânâsı, birer lezzeti ve birer büyüsü olduğunu duyar gibi oluruz.
İşte bu mânâ ve muhteva ile dopdolu ruhlarımız, asıl kendilerine döndüklerinde,
her şeyden daha engin olan iç dünyalarının derinliklerini temâşâya dalar ve
çevrelerindeki eşyayı daha bir farklı duymaya başlarlar.
Evet, varlık, insan ve ötelerin daha mükemmel duyulup hissedildiği bu mübarek
günler, dimağlarımızda en kudretli düşünceleri tutuşturur, ruhlarımızda en
zevkli şiirleri besler, gönüllerimize en sırlı vâridât kapılarını aralar ve bize
en mahrem hislerimizi ifade etme imkânını hazırlar.
Bu mübarek zaman diliminin mehabetiyle bazen hemen pek çoğumuz susar ve âdeta
kendi iç dünyamızla hasbıhâle başlarız.
Kim bilir, belki de böyle bir sessizleşme, güven, sevgi, itibar ve herkesi
kucaklama yolunda en beliğ sözlerden daha anlamlı tesirler icra ediyordur.
Evet bazen, murâkabe, his, mârifet mülâhazası ifade eden böyle heybetli bir
sessizlik en derin sözlerden daha müessir olabilir..
ihtimal bizim en çok hasretini çektiğimiz işte bu sâmit talâkattir.!
Eskiden beri bu kutlu zaman dilimi yaşana yaşana ruhlarımıza öyle işlemiştir ki,
o daha ufukta belirir belirmez, kalbimizin dudaklarında ne şeker-şerbet şeyler
duymaya başlar, ne engin mânâların bir beyan zemzemesi hâlinde içimize aktığını
hisseder ve ne enfes düşüncelerin kalemlerden akan mürekkeplere karışıp nakış
nakış kâğıtların üzerine döküldüğüne şahit oluruz.
Olur ve hâlihazırdaki mevcudiyetimizin yanında, olmayı düşündüğümüz, iman ve
ümitlerimizde tomurcuk tomurcuk açan günleri sayıklar, arzu ve emellerimize göre
yepyeni dünyalara doğru kanat çırpıp uçtuğumuzu sanırız.
Biz hepimiz, bu mübarek ayları ve o ayların zirve gün ve gecelerini imanlı
gönüllerimize her zaman akseden ışık tayfları şeklinde görmüş ve sevmişizdir.
Aradan yıllar ve yıllar geçse, insanların düşünce ve tarz-ı telakkileri değişse
de bu mübarek gün ve geceler, bizleri hep aynı duygu ve düşünce yamaçlarında
dolaştıracak ve gönüllerimize aynı ilhamları boşaltacaklardır.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Ocak 1996 sayısı için kaleme aldığı “Zamanı Başka Bir Duyuş”
makalesidir.
Cuma Hutbesi:
İdealsiz Nesiller
04/02/2022
Nesiller kendilerine gösterilecek yüksek hedef ve ulvî ideallerle canlılıklarını
korurlar.
Hedefsiz, mefkûresiz kaldıklarında da kadavralaşır ve birer iskelet hâline
gelirler.
Otlar, ağaçlar, hatta tabiattaki bütün varlıklar, canlı kaldıkları sürece çiçek
açar, meyve verir ve faydalı olabilirler.
İnsan ise, ancak yüksek idealleri, aksiyon ve mücahedeleriyle canlı kalır ve
varlığını sürdürebilir.
Hareketsiz bir uzvun kireçlenip kuruması, kullanılmayan bir maddenin paslanıp
çürümesi ne ise; hedefsiz, gayesiz, dolayısıyla da hareketsiz kalan nesillerin,
delik deşik olup gitmesi de aynı şeydir.
Bir cemiyet, üzerinde kurulup geliştiği felsefe ve mânevî değerlere sımsıkı
bağlı kaldığı müddetçe, ihtişam ve dinamizmiyle pâyidâr olur.
Kendine has bu diriltici iklim ve bu esaslı kaidelerden uzaklaşmaya başladığı
andan itibaren de içten içe kokuşup çürümeye ve dağılıp gitmeye yüz tutar.
Onun içindir ki, millî vahdetimiz adına, millet fertlerinin, bir mihrap gibi her
zaman etrafında toplanıp durdukları yüksek mefkûre ve mukaddes prensiplerin
korunup kollanmasına ve “ilelebet” devam ettirilmesine milletçe gayret
gösterilmelidir.
Milletin ümit kâsesini elinde taşıyanlar, her şeyden evvel, nesillerin
gönüllerini bu yüksek mefkûre ve ideallerle donatarak, onları, Hızır çeşmesine
giden yollara irşad etmelidirler.
Dertsiz, davasız, gayesiz ve idealsiz nesillerin önce içten içe yanarak
karbonlaşması, sonra da bir alev, bir tufan hâline gelerek, etrafındaki her şeyi
yakıp yok etmesi tabiî ve kaçınılmaz olur.
Bizler, şu son bir iki asır içinde, bu türlü ölüm deliklerinin, hem de en
korkunçlarına, defalarca maruz kalmış bahtsız bir milletiz.
Dostun vefa bilmediği, düşmanın hıyanet ve cefadan usanmadığı hasret ve inkisar
dolu bu dönemde, millet ağacı defalarca ırgalandı; cemiyetin ruh kökü tekrar
tekrar baltalandı; yığınlar her dönemeçte başka başka devler ve gulyabânilerle
karşı karşıya kaldı.
Eğer bu çeşit çeşit ölüm ağlarına her mâruz kalışımızda bir inayet eli
imdadımıza yetişmeseydi, milletçe bu Cehennem çukurlarından birine gömülmüş ve
tarih sayfalarından ebediyen silinip gitmiş olacaktık…
Gelecek günlerde, bizleri nelerin beklediğini söylemeye ve bâtılı tasvir ederek,
saf düşünceleri ümitsizlik içinde boğmaya gerek yok; millete, kendini yenileme
yolları gösterilmeli ve istikbali omuzunda bayraklaştıracak genç kuşaklar, ulvî
hedeflere, yüksek ideallere irşad edilerek gayesizlikten kurtarılmalıdırlar.
Bu yüce vazife, mektepten mabede kadar, bütün millî müesseselerde hassasiyetle
benimsenmeli ve imkân elverdiği nispette de kafa ve kalb izdivacına muvaffak
olmuş, aydın ve hasbî ruhlara gördürülmelidir.
Zira, mürşid ve muallim evvelâ kendi ruhunda hakikate eren, sonra da sinesinde
tutuşturduğu ilham kıvılcımlarını, çıraklarının gönüllerine boşaltan olgun
insandır.
Evet, kâinatın dört bir bucağından gelen ilâhî tayflarla, dimağını
aydınlatamamış ham ruhların, kitleleri insanlığa yükseltme yolunda yapacakları
hiçbir şey olamayacağı gibi, düşünce dünyası itibarıyla etrafını saran şüphelere
“pes” demiş derbeder gönüllerin de talebelerine verecekleri herhangi bir şey
yoktur.
Olsa olsa böyleleri, kuvvetin temsil edildiği müesseselerde, geçmişe ait destan
ve türkülerle teselli olur; dinî hayat adına folklor ve merasimlere sığınır ve
insanoğlunun Yüce Yaratıcı’yla olan münasebetlerinde, başkalarına ait
menkıbelerle gürler, onlarla kendilerinden geçerler; ama kat’iyen, ilhamları
coşturucu, ruhları kanatlandırıcı ve yüreklere fer verici olamazlar.
Başkalarının destan ve menkıbeleriyle coşup teselli olmak, ferdî ve içtimaî
sorumluluğunu yerine getirmemiş, âciz ve aşağılık duygusuna kapılmış kimselere
has marazî bir keyfiyettir.
Bu hastalığa müptela olmuş bir cemiyette, fatih-ruh yerini, geçmişi
destanlaştıranlara, sırf eskiye ait türküleri mırıldananlara ve bütünüyle
marşlara gömülüp gidenlere bırakır.
Böyle bir toplumda dinî düşünce ve dinî mükellefiyetler, aşk ve heyecan mahrumu
sefil bir güruhun inhisarında, folklor hâline getirilerek yığınları eğlendirici
ve dinlendirici bir festival hâlini alır.
Ve yine böyle bir cemiyette, kalb ve ruhun derece-i hayatına giden bütün
yollarda söz ve devran, görüşleri sığ, düşünceleri fakir, himmetleri meflûç, iç
dünyaları karanlık ve başkalarının yaşadığı harikaları hikâye etmekle teselli
olan bir kısım haddini bilmezlere kalır.
Evet, mazi en üstün hislerle yâda getirilerek, atalarımıza ait kahramanlık
türküleri gönülden heyecanlarla tekrar edilmeli; ruhuyla bütünleşerek başı yüce
âlemlere ermiş kudsîler, sinelerimize taht kurup oturmalı; ama her şey bundan
ibaret sayılmamalı ve hele kat’iyen mezarlar ve mezar taşlarıyla teselli
olunmamalıdır.
Yiğitlik, önce serhatlarda destanlaşır, sonra türkülerin ruhuna siner.
Hak eri olma, aşk ve heyecanla kanatlanıp sonsuzla münasebete geçenlerin elde
edebileceği bir pâyedir; gerçeğe inanmışlık, dinî mükellefiyetleri en tabiî bir
ihtiyaç şuuruyla ve hayatın gayesi, yaratılışın neticesi olarak kabul etmekle
tahakkuk eder.
Evet, hayallerimizde ihtişama ulaşan geçmişle alâkalı her tablo, yeniden
bizleri, bir ulu millet olma yolunda harekete geçiriyor ve sa’ye şevkimizi
kamçılıyorsa, mukaddestir.
Yoksa mesele günümüzle hesaplaşırken, maziyi imdada çağırma gibi bir garabet arz
edecektir ki, bu da ancak bir aldanma olur.
Bizler, mazinin gür ve pürüzsüz soluklarını, günümüzün en renkli ve canlı
besteleriyle seslendirip insanlığa yepyeni bir nağme duyurma mecburiyetindeyiz.
Bu nağme, bütün hususiyetleriyle idealizme susamış boşluktaki nesilleri geçmişin
atlas renkli kubbesi altında ve yaşadığımız zamanın aydın ikliminde bir araya
getirecek, bir millî ruh nağmesi olmalıdır.
Cuma Hutbesi:
Yeniden Dua Zamanı
28/01/2022
“Dertlerine derman arayanlar dermanı O’ndan bekler ve her zaman gönül gözleriyle
günebakan çiçekler gibi O’na bakar ve O’nunla muamele içinde bulunurlar.”
Aciz, fakir, muhtaç ve kendine yetmediğinin şuurunda olan kulun, tazarru,
tezellül ve alçak gönüllülük içinde, Rahmeti Sonsuz’a yönelip, hâlini O’na arz
ederek istediklerini O’ndan istemesinin ayrı bir unvanı sayılan dua, kulun
Rabbi’ne karşı iman, güven, itimat ve tevhid telâkkisinin bir gereğidir.
Bu mülâhazalar çerçevesinde, O’na yönelen kul, sımsıkı havf u reca duygularına
kilitlenir; “Başkalarının nazarlarından uzak, gönülden sadece Rabbi’ne yalvarır
ve gizliden gizliye O’na dua eder.” Bu mazmuna bağlılık duada bir esastır ve bu
esas ancak Şâri’in açıp genişletmesi ölçüsünde, açıp genişlettiği yerlerde
tecviz, hatta teşvik edilebilir.
Allah bize, “Hem endişe içinde hem de ümitlerle dopdolu olarak yalnız O’na
yalvarın; bilin ki, O’nun rahmeti, kalbleri ihsan şuuruyla çarpan kimselerle
beraberdir.” ferman ederek, hem teveccüh edeceğimiz kapıyı gösterir hem de o
kapının önünde durmanın adabını öğretir.
Aslında, her hâlimizde O’na yönelmek, O’na el açmak, dert ve elemlerimizi O’na
şerh etmek hem bir mazhariyet ve ilk mevhibe hem de Hakk’ın cevabî teveccühleri
adına atılmış önemli bir ilk adımdır.
O, “Kullarım Bana isteklerini yöneltirlerse, bilmelidirler ki, Ben yakınlardan
yakınım; Bana dua ile yönelenin duasına icabet ederim.” buyurur.
Elverir ki, bu iç dökme ve yakarış “Siz, dua ve niyazlarınızı gönülden, hâlisane
ve Hak rızasına bağlayarak yapınız.” medlûlü çizgisinde icra edilsin.
Evet, halk içinde bağırıp çağırarak başkalarına duyurma, gösterme yerine,
duyması ve görmesi mânâlar üstü mânâ ifade eden Hazreti Allâmü’l-Guyûb’a, hem de
tamamen halka kapalı ve O’na açık bir hâl ve atmosfer içinde, nefeslerimizi
gizlilik ve içtenlikle derinleştirerek arz etmeliyiz ki, O’na iç dökmemiz
gizliliğin büyüsünü taşısın ve sesimizi-soluğumuzu başka mülâhazaların
şerareleri kirletmesin..
Başka her şeye kapanıp, içini sadece O’na açan, hâlini O’na şikayet eden hep
O’na yakın durmanın insiyakları içinde bulunur ve O’nun dergahından eli boş
dönmez.
Evet, insan ihtiyaçlarını, onları karşılayabilecek birine açmalı; belâ-yı
dertten “âh” edecekse derde derman bir hekimin yanında inlemeli.
Kul, efendisine arzuhâlde bulunacaksa, ağyâra bütün bütün kapanarak, aklıyla,
şuuruyla, hissiyle hep O’na açık durmalıdır; durmalı, sesini-sözünü O’na göre
ayarlamalı ve kendine yakınlardan daha yakın birinin huzurunda iç çektiğini
düşünerek nağmelerinden ses ihtizazlarına, tavırlarından mimiklerine kadar her
hâliyle bir temkin örneği sergilemelidir.
Kime el açtığının farkında olan bir sadık kul, düşünce ve dualarını niyeti ve
içtenliğiyle sık sık kalibrasyondan geçirir; ifade ve hislerini her türlü
şerareden arı-duru tutmaya çalışır ve duymasını istediğinden başkalarının
duymalarına karşı âdeta dilsiz kesilir.
Yer ve zamana göre kendi sesini ve kendi sözlerini kendinden bile kıskanır.
Bir kulun, dua ve niyazlarını hâlinin saffetine bağlamasının yanında,
nabızlarının “Allah Allah” diye attığı dakika ve saniyeleri kollaması; mübarek
gün ve geceleri ilâhî mevhibelere açık kutlu vakitler sayarak dolu dolu
yaşaması; ve bilhassa, Hak rahmeti sağanaklarının nüzûl emare ve işaretleri
sayılan namaz saatlerini, iftar zamanlarını, secde ve rüku hâllerini santim zayi
etmeden değerlendirmesi; sonra, arzu ettikleri olmuş-olmamış, şartlar aleyhine
dönmüş veya lehinde cereyan etmiş, ciddi bir vefa hissiyle ara vermeden
yaptıklarını devam ettirmesi hem duanın kabulü için bir esas hem de sadakat ve
samimiyetin gereğidir.
Hakk’a inanan bir insan için, yaz gününü kar bastırmış, baharı hazan vurmuş,
gündüzler kör kabirler gibi kararmış, her tarafı çeşit çeşit karakura basmış
hiçbir önemi yoktur; Allah, “Siz, muztar kalıp ıztırar diliyle dua ettiğinizde,
sizi kara ve denizlerin karanlıklarından kurtaran kim?!.” diyerek kendini,
gücünün her şeyi ihatasını hatırlattıktan sonra ne önemi var zalâm zalâm üstüne
dört bir yanın kararmasının..
ne önemi var, Kudreti Sonsuz “Çaresiz kalıp da O’na yalvaranın duasını kabul
ederek sıkıntılarını gideren Allah’tan başka kimdir?” deyip mevcudiyetini
vicdanlarımıza duyurduktan sonra!
Dua, Hakk’ın tükenmez hazinelerinin sırlı bir anahtarı; fakir, yoksul ve kalbi
kırıkların istinatgâhı ve ıztırarla kıvranıp duranların da en emin sığınağıdır.
Bu sığınağa adım atan, o sihirli anahtarı elde etmiş sayılır; onun vesayetine
dehalet eden fakir, miskin, âciz ve muhtaçlar da umduklarını elde etmiş olurlar.
Gök ehlince elden ele dolaşan dua, bir muztarrın tavır ve davranışlarıyla
sergilediği hâl duasıdır.
Sıkışmış, canı gırtlağına gelmiş bir perişan ve muzdariptir ki, O’na yönelip
düşünürken, içini O’na dökerken, ne deyip ne ettiğinin, nerede durup ne
istediğinin farkındadır.
Böyle birinin duasıyla, gözleri kurumuş sema beklenmedik şekilde salar
gözyaşlarını ve ağlamaya durur.
Çevreyi tehdit eden hortumlar yol değiştirir, her şeyi alabora eden dalgalar
diner ve selâmet ufku görünür.
Kırılan faylar sürpriz kararlara teslim olur ve faylardan boşalan gazlar
atmosfer içinde eriyip gider.
Böyle bir duanın meydana getirdiği meltemle arz dirilir, feza aydınlanır.
Sîneler inşirahla atmaya başlar; otlar-ağaçlar semâa kalkar; güller-çiçekler
etrafa tebessümler yağdırmaya durur.
Dua, sebepler üstü kutsal bir talebin Yüceler Yücesi’ne arzı ve Hakk’ın
gizli-açık her şeye nigehban bulunmasına iz’anın da bir unvanıdır.
İnsanlar, cinler ve melekler bilhassa iktidar ve ihtiyarlarını aşan bütün
konularda -sebepler dairesinde esbâba riayet mülâhazası mahfuz- ellerini O’na
açar..
içlerini O’na döker..
nâçâr kaldıkları yerde “çare” der inler..
dertlerine derman arayanlar da dermanı O’ndan bekler ve her zaman gönül
gözleriyle günebakan çiçekler gibi O’na bakar ve O’nunla muamele içinde
bulunurlar.
Ey çaresizler çaresi! yığınların çaresizlikle kâh sağa, kâh sola toslayıp
durduğu şu karanlık günlerde, zulmet zulmet içinde kıvrananlara nezdinden bir
ışık gönder.
hakkındaki recâ ve hüsnüzannımızı rahmetinin serhaddine ulaştır ve bizi o ufkun
ümitli dilencileri kabul ederek gönüllerimizi imanî heyecanla şahlandır ve
dillerimizdeki bağları çöz; çöz ki hâlimizi arz ederken yeni bir günah
işlemeyelim.
Ey her duada bulunana icabet eden ululuk tahtının Sultanı!
Şimdi biz de, bize verdiğin isteme duygusu ve istenenleri vereceğin inancıyla
rahmetinin vüs’ati genişliğindeki kapına dayanıyor, son bir kere daha hâlimizi
arz etmek istiyoruz.
Hâlimiz Sana ayan, söyleyeceklerimiz bildiklerinin bir kısmını beyan.
Beklediğimiz asırlardan beri bizi kıvrım kıvrım kıvrandıran dertlerimize
derman..
icabet buyur ey Rahîm ü Rahmân!
***
Not: Bugün mescidimizde okunan Cuma Hutbesi Gurbet Ufukları kitabından Dua Ufku
makalesinin ihtisarıdır.
Cuma Hutbesi: FÜTÜVVET
23/09/2022
Gençlik ve yiğitlik sözcükleriyle karşılamaya çalıştığımız fütüvvet, örfî mânâsı
itibarıyla, kerem, sehâ, iffet, emanet, vefa, şefkat, ilim, tevazu ve takva gibi
gerçekleri özünde toplayan bir mânâlar ve dinamikler halitası ve hak yolcusunun
uğradığı makamlardan bir makam, fakr u fenâdan bir renk, vilâyetten de bir
sestir.
Tamamen başkaları için yaşama anlayışına kilitlenme ve her türlü ezayı, cefayı
‘of’ demeden sineye çekmenin bir unvanı olan fütüvveti, hüsn‑ü hulukun derin bir
buudu ve mürüvvetin ayrı bir televvünü saymak da mümkündür.
Delikanlı mânâsına gelen “fetâ”dan türetilmiş “fütüvvet”, bazılarınca, her türlü
fenalığa baş kaldırmanın remzi ve ihlâslı ubûdiyetin de unvanı sayılmıştır ki,
إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ أٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًىوَرَبَطْنَا عَلٰى
قُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ لَنْ
نَدْعُوَ مِنْ دُونِه إِلٰهًا لَقَدْ قُلْنَۤا إِذًا شَطَطًا
“Gerçekten onlar Rabbilerine inanmış yiğitlerdir; Biz de onların hidayetlerini
artırdık ve kalblerini imanî irtibatla metanetleştirdik; metanetleştirdik de o
zaman baş kaldırıp: ‘Bizim Rabbimiz bütün semavat ve arzın da Rabbidir.’
dediler; ‘Biz asla O’ndan başkasına ilâh diyemeyiz. Dersek, o zaman hadden efzun
bir yalan söylemiş oluruz.’”[1] âyeti bunun beliğ bir tercümanı ve gürül gürül
bir beyanıdır. سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُۤ إِبْرٰهِيمُ “Putları
diline dolayan, İbrahim dedikleri bir yiğit işittik.”[2] fermanı ise, himmeti
insanlık, tek başına bir millet sayılan ve ferdiyet üstü bir şahsiyete sahip
gerçek bir fütüvvet erinin güç, tesir ve içinde bulunduğu toplum nezdindeki
mânâsını ifade etmektedir.
وَدَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانِ “Onunla beraber iki genç de zindana
girmişti.”[3] Veya وَقَالَ لِفِتْيَانِهِ اجْعَلُوا بِضَاعَتَهُمْ فِي رِحَالِهِمْ
“Yusuf gençlere: ‘Onların erzak bedellerini yüklerinin içine koyun!’ dedi.”[4]
gibi yerlerde ise, yiğitlik söz konusu değil, düz bir delikanlılıktan, hatta
ayarı düşük bir gençlikten, daha doğrusu emir kulu hizmetçilerden
bahsedilmektedir.
Işık Çağı’ndan bu yana birçok kimse fütüvvete dair bir hayli söz söylemiştir:
Kimilerine göre o, fakiri hor görmeme, ganînin ağına düşmeme.. kimilerine göre
herkese karşı insaflı olup ama kimseden insaf beklememe.. kimilerine göre ömür
boyu nefsinin amansız düşmanı olarak yaşama.. kimilerine göre hem bu dünyada hem
de öteki âlemde; “Milletî, milletî!” veya “Ümmetî, ümmetî!” mülâhazalarıyla
yakarışa geçip kendini unutma ölçüsünde arkasında gidenleri düşünme.. kimilerine
göre, “Mâbud-u bi’l-hakk”a yönelmeye mâni bütün putları kırıp, her çeşit bâtıla
karşı kıyam etme.. kimilerine göre de, nefsi adına her türlü kötülüğü sineye
çekip, Allah’a ait hakların söz konusu olduğu yerde de aslanlar gibi kükreme..
kimilerine göre en küçük şahsî kusurları karşısında dahi ömür boyu inleyip
durmasına karşılık, başkalarının en büyük günahlarını görmezlikten gelme; hatta
başkalarına vilâyet mertebelerinde yer ararken, kendisine sıradan kulluğu bile
fazla bulma.. kendinden uzaklaşana yaklaşma yolları arama; eziyet edene ikramda
bulunma.. hizmette ön sıralarda, ücret almada gerilerin gerisinde kalabilme gibi
vasıflardan ibarettir.
Bu arada, bütün bu vasıfları dört ana esasa ircâ edenler de olmuştur ki, o da;
Hz. Haydar-ı Kerrar’ın beyanı vechiyle: 1. Güçlü olduğu yerde affetme, 2. Hiddet
ü şiddet anında hilm ü silmle muamelede bulunma, 3. Düşmanları hakkında bile
hayırhahlıktan geri kalmama, 4. İhtiyaç içinde kıvrandığı durumlarda bile “îsâr”
ruhuyla hareket edip başkalarını düşünme… şeklinde hulâsa edilebilir. Aslında,
Hz. İmam’ın hayatı da âdeta bu esaslarla örülmüş bir dantelâ gibidir: Evet o,
İbn Mülcem hakkındaki muamelesinden,[5] muharebede yere yıktığı düşmanını
affetmesine,[6] sahabeden kendisiyle harbetmiş bir hasmının öldürülmesi
karşısında duyduğu teessürden,[7] ömrünü îsâr esaslarına göre yaşadığından
dolayı bir kış günü yazlık elbise içinde tir tir titremesine[8] kadar her
hâliyle fütüvvetin temsilcisi kahraman bir fetâ idi.. ve لَا فَتٰى إِلَّا
عَلِيٌّ وَلَا سَيْفَ إِلَّا ذُو الْفِقَارِ “Ali gibi yiğit, Zülfikar gibi de
kılıç bulunmaz.”[9] sözünün tam mâsadakıydı.. o, tertemiz olarak dünyaya gelmiş,
nezahet içinde yiğitçe yaşamış, dünyanın kirlerine bulaşmadan da Allah’a
ulaşmıştı ki, bu hâliyle Hz. Musa’nın, fütüvvetle alâkalı sorusuna Cenâb-ı
Hak’tan aldığı cevaba tıpatıp uyuyordu. Evet Cenâb-ı Hak, Hz. Kelîm’in
fütüvvetle alâkalı sualine: “Nefsini Benden tertemiz aldığın gibi, yine Bana
tertemiz iade etmendir.” şeklinde cevap vermişti.
Tevhid ve İslâm düşüncesini kabule müheyyâ olarak yaratılan ruhun; bütün
letâifiyle gerçek tevhide yönelmesi, nefsanî ve bedenî hazları aşarak kalbin
enginliklerine açılması ve memuriyetinin gereği esbaba tevessülün dışında her
şeye karşı kapanması, Hak mülâhazasını sarsacak her türlü duygu ve düşünceye
daha baştan tavır alması, fütüvvetin en bâriz emareleri ve insan-ı kâmil olmanın
da merdivenleridir. Başta bu aksiyonu göstermeyenin, nefis, heva, şeytan,
dünyaya meyl ü muhabbet ve nefsanî hazlardan da sıyrılmayanın, fütüvvet gibi bir
zirveye ulaşması söz konusu değildir.
Fütüvvet yolu Kafdağı’ndan geçen define,
Bu defineden düz yolda yorulanlara ne!..
﴿رَبَّنَۤا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا
رَشَدًا﴾
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُقْتَدٰى وَعَلٰى اٰلِه ذَوِي
الْإِحْسَانِ وَالْوَفَاءِ.
[1] Kehf sûresi, 18/13-14.
[2] Enbiyâ sûresi, 21/60.
[3] Yûsuf sûresi, 12/36.
[4] Yûsuf sûresi, 12/60.
[5] Abdurrezzak, el-Musannef 10/125, 154; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 5/274.
[6] Bkz.: Şeyh Şemseddin Sivasî, Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn (Osmanlıcası) s.294
[7] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 1/113; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 25/115.
[8] Bkz.: İbn Mâce, mukaddime 11; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/99.
[9] İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 39/201, 42/71; ez-Zehebî, Mîzânü’l-i’tidâl 5/390.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Ocak 1994 sayısı için kaleme aldığı orta sayfa makalesidir.
Devamı...
Cuma Hutbesi: MÜBAREK BİR COĞRAFYANIN GURBET YILLARI
16/09/2022
Tuhaf bir dönemden geçiyoruz; ışık karanlıkla iç içe, gece gündüzle at başı; bir
yanda yığın yığın ölüme sürüklenenler, diğer yanda İsrafil sûru almış gibi
dirilenler; bir tarafta bahar meltemleri üfül üfül, öbür yanda her şeyi kırıp
geçiren fırtınalar.. bir bakıyorsun güllerin, çiçeklerin arasında boy boy
dikenler ve her yanda bülbül nağmelerine inat saksağan çığlıkları; bir de
bakıyorsun, her tarafta kızaran güller ve güller üzerinde şakıyan bülbüller.
İlhad hezeyanları iman soluklarıyla yan yana, inkâr ulumaları ikrar âvâzeleriyle
iç içe. Yer yer gelip kulaklara çarpan söz şeklindeki hırıltılarla ürperiyor;
zaman zaman da gönüllerde ninniler gibi duyulan altın seslerle dinleniyoruz.
Evet, dört bir yanda diken tohumları saçanların haddi hesabı yok; herkese
ötelerin turfanda meyveleriyle ziyafet çekenlerin sayısı da onlardan az değil.
Zannediyorum bunca zıt şey, şimdiye kadar hiçbir zaman bu kadar birbirine yakın
olmamıştı.
Yıllar var ki bizler, Atlantis’in yetim çocukları gibi gönüllerimiz hep o yitik
ülkenin hasretiyle inim inim ve gözlerimiz üst üste gurûblarla kararan o meş’um
ufuklarda sabahladık, akşamladık. Bazen sarsıldık, bazen de kaybettiğimiz
değerlerin, tıpkı askerden dönenler gibi dönüp geleceği ümidiyle canlandık ve
coştuk. Şu anda da, bazen tüllenen güzellikler ümitlerimize bir şeyler
fısıldıyor; arkadan bir tipi-boran esip geliyor ve berdülacûz gibi her tarafı
kasıp kavuruyor. Bazen yapılanlar yıkılıyor; yıkılmayanlar da üst üste
sarsıntılar yaşıyor.. ve hep böyle tâli’sizce devrilenlerin yerini yiğitçe
koşanlar alıyor.
Bizler, olup biten bütün bu şeyleri, Allah’ın ekstra lütuflarına ve özel
teveccühlerine bağlayarak yer yer seviniyor, zaman zaman da değişik
olumsuzluklar karşısında buruklaşıyor ve inkisarlarla kıvranıyoruz; inkisarlarla
kıvranıyoruz, pişip olgunlaştığını sandığımız çiğleri ve çiğlikleri gördükçe ve
inkâra, ilhada kilitlenmiş ruhların kabalık ve bağnazlıklarını, dostların
vefasızlığını, yakın durup uzak görünenlerin tuhaf tavırlarını, sürekli yüzüp
gezen hercâî gönüllerin kararsızlığını düşündükçe. Nasıl olmuştu da, geçmişi o
kadar sağlam, mânâ kökleri o kadar mükemmel bir millet, içlere burkuntu şu eğri
büğrü düşünce ve eğri büğrü hâliyle böyle bir çelişkiler toplumu hâline
gelebilmişti! Nasıl olmuştu da anlayamamıştık ruhumuzu Mefisto’ya sattığımızı ve
gönlümüzü tenimize kurban ettiğimizi! Hatta ruhumuzun ağzına gem vurup
cismaniyetimizi şahlandırdığımızı; Allah’a başkaldırıp alnımıza isyan damgası
yediğimizi..!
Maalesef millî karakterimizle telifi imkânsız bir aymazlık içine girmiştik ve
göremiyorduk olup bitenleri; göremiyorduk da milletçe her gün biraz daha
kaddimiz bükülüyor, biraz daha kamburlaşıyor, üst üste kırılmalar yaşıyor, yer
yer yıkılıp enkazlaşıyor ve peşi peşine bu kırılıp yıkılmalarla millî ruhumuzun
rengi, deseni değişiyor, derken ufkumuz daralıyor, çehrelerimiz kararıyor,
düşüncelerimiz yamuk-yumuk hâle geliyor ve sözlerimiz tamamen hezeyana
dönüşüyordu; dönüşüyordu ama, biz farkında değildik bu ürperten değişimin.
Gün geldi, bu iç içe fezayı ve fecâyi ile millî konumumuza yakışır duruşumuz
bütün bütün bozuldu; birlik, beraberlik ruhunda kırılmalar başladı.. toplumu
teşkil eden fertler, bağı kopmuş tesbih taneleri gibi şuraya-buraya saçıldı..
bunu, sağda-solda sun’î gruplaşmalar takip etti.. gruplar arasında kinler,
nefretler körüklendi ve herkes birbirinin kurdu hâline geldi. Zamanla toplum
bütünüyle çirkinleşti ve o dırahşan çehrelerin yerini simsiyah simalar aldı..
her yanda kapkara sesler yükselmeye başladı.. ardından da kitleler birbirini
yemeye, sistem de hepsini birden ezip öğütmeye koyuldu. Artık her yanda duyulan
ya zalimlerin “hayhuy”u ya da mazlumların âh u efgânıydı. Bütün bunlar oldu,
oluyor ve bundan sonra da olacağa benzer. Böyle bir durumun çok acı ve üzücü
olduğunda şüphe yok; ancak, bundan daha acısı da, bu üzücü ve ezici duruma çare
bulma yolunda beklediğimiz, o sineleri heyecanla dopdolu büyük muzdarip ve
çilekeşlerin ağızlarına fermuar vurulmasıydı.
Mevcut manzaradan şikâyete hakkımızın olmadığı muhakkak; ne var ki olup
bitenleri görmezlikten gelmenin de, Müslümanlıkla, milliyetperverlikle telifi
imkânsız. Ama ne acıdır ki, kökü çok eskilere dayanan çarpık bir anlayışla biz,
dini, diyaneti tamamen kendimize benzettik.. milliyet ruhunu da hevâ ve
heveslerimize feda ettik.. aklın sahasına giren şeyleri akla, aklı da kalb ve
ruhun yedeğinde meâlîye tevcih edip gönüllerimizi mârifetle mamur kılacağımıza;
basiret, irade, şuur, his, idrak ve latîfe-i Rabbâniye… gibi iç ve dış
duyularımıza sırtımızı dönerek maddî-mânevî her iki âlemi de kararttık. Gayri
her gün, ayrı bir şaşkınlık içinde farklı bir yöne yöneliyor; her gün değişik
bir kısım fantezilere takılıyor ve dur-durak bilmeden mihraptan mihraba
koşuyoruz. Konuşup bir şeyler anlatmaya çalıştığımızda da, nefeslerimizi tutup
suskunlaştığımızda da sürekli hatalar yapıyor ve sürekli yeni arızalara
sebebiyet veriyoruz; sebebiyet veriyor ve muttasıl aynı hataları tekrar edip
duruyoruz. Derlenip toparlanamıyor, bir türlü hedefe kilitlenemiyor ve sağlam
bir tevhîd-i kıble mülâhazasıyla “Yâ Hak” deyip gönülden O’na yönelemiyoruz.
Düştüğümüzün farkında değiliz, hiç olamadık da; doğrulma yönündeki azmimiz ise
süreksiz. Düşüncelerimiz yamuk-yumuk; iradelerimizde çatırtılar duyuluyor;
kararlarımız tutarsız ve ruhlarımızı öldüren o yabancılaşmadan bir türlü
kurtulamıyoruz. Bazen inanç ve millî mefkûremize ters patikalarda yürüyor; bazen
kendi düşünce istikametimize zıt cereyanlara kapılıyor ve bilmediğimiz
meçhullere sürükleniyor; bazen de arkalarından koştuğumuz kimselerin ihanetine
uğruyor ve arkadan hançerleniyoruz.
Yıllar var, bu garip maceralar âdeta kaderimiz oldu: Hep susuz vadilerde su
deyip koştuk; hep kupkuru kuyulara kovalar saldık; bazen yabanî kamışlarda şeker
aradık; bazen de diken ekip pıtrak biçmekte ömür tükettik. Dünyaları iğnâ edecek
kadar zengin bir kültür mirasımız bulunmasına rağmen, bir türlü dilencilikten ve
başkalarına serfüru etmekten kurtulamadık. Baştan başa birer gül bahçesi olan
tarihî yamaçlarımız yerine, gidip gidip başkalarının dikenliklerine takıldık.
Kendi bahçelerimizdeki onca bülbül nağmelerine rağmen saksağan sesi dinleye
dinleye bir hâl olduk.
Hususiyle son yıllarda millî tabiat ve millî karakterimiz itibarıyla bir hayli
deformasyona maruz kalmış olmalıyız ki, artık kendimiz olmadan utanıyor, bize
ait birkaç bin senelik değerlerimize sırt çeviriyor ve mânâ köklerimizi, tarihî
dinamiklerimizi –hepimiz öyle düşünmesek de– inkâr ediyoruz. Eskimeyen o
muhteşem eski mirasımızı âvâz âvâz dört bir yanda ilan edip, kendi
derinliklerimizi herkese duyuracağımıza, bir kısım mütegalliplerin,
kulaklarımızı tırmalayan hırıltılarını dinliyor ve bir mânâda iç bulantılar
yaşıyoruz.
Biz, milletçe devletler arası muvazenede o muhteşem yerimizi kaybettiğimiz
günden beri dünyayı başıboşlar idare ediyor; insanlığın kaderi bulaşıklara
emanet. Her yerde yağmacılar arpalık peşinde.. yeryüzü nimetleri nankörlerin
kontrolünde.. hak düşüncesi, insaf ve adalet mülâhazaları, ara sıra, canı
yanmışlarca seslendirilen imdat çığlığı gibi bir şey.. silinip gitmiş,
yüreklerden merhamet ve şefkat hissi.. körelmiş vefa, sadakat ve güven duygusu,
unutulmuş gibi şeref, itibar ve haysiyet tutkusu.
Evet asırlar var ki biz, en hayatî millî değerlerimizi unuttuk ve yüzlerce
seneden beri geliştirdiğimiz kültür mirasımızdan bütün bütün yüz çevirdik.
Dahası dünyanın dört bir yanından derleyip millî ve dinî değerlerimizin yerine
ikame etmeye çalıştığımız o bize ait olmayan yabancı telakkilerle genç
nesillerin zihinlerini bulandırdık. Artık, pek çoğu itibarıyla
avareleştirdiğimiz bu nesiller, kendi değerlerine sövüyor, millî ruh ve millî
düşünceyi tahkir ediyor, eski mirasa ait her şeyi yıkmaya çalışıyor ve
bölük-pörçük olmuş farklı kulvarlarda hep “hiç”lere koşuyor. Bütün bunlara
karşılık, olup bitenleri doğru görüp, doğru düşünüp, doğru yorumlayanların
sayısı da az değil; ne var ki pek çoğu itibarıyla bunlar da, ağızlarına fermuar
vurulmuş gibi yutkunup duruyor ve hep bir sessizlik murâkabesi yaşıyorlar. Bazen
seslerini yükseltip birkaç adım atsalar da, küçük bir tazyik ve önemsiz bir
tehdit karşısında, önce durdukları yerin dahi gerisine çekilerek sürpriz
mazhariyetler beklemeye koyuluyorlar. Bu hâlleriyle onlar da, ya tevekkülü
tevâküle karıştırıyor ve kendi kendileriyle iç çelişkiler yaşıyorlar, ya da
durmaları gereken yerde duramadıklarından ve konumlarının hakkını
veremediklerinden, Allah’la olan münasebetlerini kirletiyor, millet düşmanlarını
da cesaretlendirmiş oluyorlar. İradelerinin hakkını verip kendileri
olacaklarına, iradesizliklerine kurban gidiyor ve başkalarının gelip üzerlerinde
hâkimiyet kurmalarına hep açık duruyorlar.
Evet, seneler var, sağlam bir geçmişi olan bu millet, sürekli kalb ve kafa
ayrılığıyla kıvranıp duruyor; ne kâinat ve hâdiseler adına mâkul bir yorum
ortaya koyabiliyor ne de sosyal olayları doğru okuyabiliyor. Aval aval bakıyor
çevresine ve sürükleniyor değişik rüzgârlarla şuraya-buraya. Doğrusunu söylemek
gerekirse kendimize gelip akıl, göz ve gönül ufkundan bütün varlığı, bütün şuûnu
ve kendimizi yeniden dosdoğru okuyacağımız, yepyeni bir tahlil ve terkiple
(analiz ve sentez) bir kere daha kendimizi ifade edeceğimiz âna kadar bu
dağınıklık sürüp gideceğe benzer. Keşke bu mâkus kaderimizi değiştirebilseydik!
Keşke Allah’ın bize bir lütfu olan konumumuza göre sağlam bir duruşa geçerek
mazhariyetlerimizin hakkını eda edebilseydik! Ne acıdır ki eda edemedik; hatta
şu anda da sadece olup biten hâdiseler karşısında ciddî bir şeyler yapamama
acziyle yer yer kıvranıyor; zaman zaman da elem ve kederlerimizi sinelerimize
gömerek kâh yutkunuyor, kâh gözyaşlarıyla boşalıyor; ama her zaman içimizi
kanatan bir hicran yaşıyoruz.. böyle bir durumda da ne Cenâb-ı Hakk’a karşı ne
de milletimize karşı sorumluluklarımızı yerine getirdiğimizi söylememiz mümkün
değil…
Keşke bu ölçüde olsun bütün bir millet olarak vefa düşüncelerimizi
koruyabilseydik! Hiç olmazsa oturup içimizi Allah’a dökerek ağlayabilseydik!
Yapamadık ve kendimize ait düşüncelerimizi tam koruyamadık.. bütün benliğimizle
Hakk’a yönelip içimizi O’na açamadık.. yıllar var hep duygusuz yaşadık..
duygusuz oturup kalktık. Oysaki, milletçe durduğumuz yer itibarıyla bizim de
âleme söyleyeceğimiz bir kısım gönül hikâyelerimiz olmalıydı! Geleceğin
dünyasında, bizim düşünce ibrişimlerimizden de bir kısım atkılar bulunmalıydı!
Bizler dünyada yalnızlığın, yetersizliğin gurbetini yaşamamalıydık; gamımızı,
kederimizi paylaşacak bir kısım kimseler bulup onlarla el ele tutuşarak
yürümeliydik kendimiz olmaya doğru…
Vakit henüz geç sayılmaz; önümüzde dünya kadar fırsatlar var.. Hakk’a adanmış
ruhların sayısı ise hiç de az değil. Zannediyorum, geriye sadece aşk u şevkle
dizginleri gerip Allah’a dayanmak, O’nun kapısının tokmağına dokunup içimizi
dökerek gözyaşlarıyla “Biz geldik.” diyebilmek kalıyor. Şimdi gelin, bunca
zamandır ağlanacak hâlimize gülmelerimize bedel biraz da gönül heyecanlarımız ve
gözyaşlarımızla kendimizi ifade etmeye çalışalım.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Yağmur
Dergisi Temmuz 2002 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Devamı...
Cuma Hutbesi: ÖLÜMSÜZ RUHLAR
10/09/2022
Ölümsüz ruhlar, her mevsimde canlılığını korur ve ayrı bir hayat cilvesi
gösterirler. Onlar için sararıp-solma, pörsüyüp zebil olma asla söz konusu
değildir. Ne ayların, güneşlerin batması, ne de gece ve gündüzün değişip durması
onları kat’iyen eskitemez. Nasıl eskitir ki; bir buhurdanlık gibi devamlı tütüp
duran onların hayat kâseleri, Hızır’ın âb-ı hayat içtiği aynı kâsedir. Bu
iklimde benliğine doğru yelken açanlar için, her bahar canlı ve muhteşem; her
yaz şâhikalarla omuz omuza, her sonbahar ve kış, yeni gerilimlere hazırlayan
diriltici bir tazyik mevsimidir. Yeryüzünde, bin çeşit ölüm kol gezse, onlar
yine canlı ve tetiktedir. Çevreleri de onların diriltici soluklarıyla Cennet
cilveleri gösterecektir.
Meleklerle gönüldaş bu yüce kametler için, hiçbir zaman inhidam[1], inhilâl[2]
ve inkisar[3] bahis mevzuu değildir. Onlar emrolundukları için iş yaparlar.
İçinde yaşadıkları topluma karşı kendilerini vazifeli bilirler. Bu itibarla da
ne iş ve düzenlerinin bozulmasından müteessir olurlar, ne de toplumu saran
tehlikeler karşısında paniğe kapılırlar. Hele hayal kırıklığına asla düşmezler.
Gönüllere girme konusunda örümcek gibi sabırlı ve maharetli, aslan gibi metin ve
kararlıdırlar. Her yere ibrişimden tahtlar kurarak, sessiz, fakat uyanık olarak
semtlerine uğrayacak misafirleri beklemeye koyulurlar. Onların atmosferine giren
Hızır’la buluşur, onlarla hemhâl olan mutluluğa erer. Onların bakışlarında
aydınlık, düşüncelerinde hikmet, beyanlarında hakikat nümâyandır[4].
Halvethânelerine bedbin ve nevmid olarak girenler, orada imana ve ümide
kavuşarak ebedî var olmanın sırrını elde ederler.
Ne uğursuz gibi görünen gecelerin karanlığı ne de üst üste yığılmış problemlerin
çokluğu onları asla şaşırtamaz. Nuh Tufanı’na uğrasalar, ihtimal ki ayakları
ıslanmadan geçer giderler. Âd’ın[5] ahkâfını[6] görseler, azim ve iradelerinden
hiçbir şey kaybetmeden yine hedeflerine doğru ilerlerler. Ne Nemrud’un ateşi, ne
Firavun’un gururu, ne de Sezar’ın zulüm ve istibdadı onları korkutamaz ve
sindiremez.
Onların düşüncelerinde: “Sabah olsun ortaya çıkalım.” yahut: “Karlar, buzlar
çözülsün, bahar gelsin yola revân olalım.” yoktur. Onlar “Kökleri sabit, dalları
göklerde, latîf ağaçlar gibidirler ve Rabb’in izniyle her zaman meyve verirler.”
Karda, kışta, baharda, yazda…
Güvenip bel bağladıkları Kudreti Sonsuz sayesinde ne başkalarına temenna çeker,
ne de yanıp sönen ışıklara aldanırlar. Tiranların güç ve iktidarları, çeşitli
hiziplerin hâkimiyet ve saadet vaadleri, onların bakışlarını bulandıramaz, yol
ve yönlerini değiştirtemez. Gözlerin döneceği, ayakların bağının çözüleceği ve
en bâlâ kametlerin dahi iki büklüm olacağı o dehşetli günü yâda getirdikçe,
hayat ve ona ait her şeyi istihkâr[7] ederek, maddenin eline düşmekten sakınır
ve eşya putuna baş kaldırırlar. Lüks ve konfor en çok nefret ettikleri
şeylerdendir. Rahat ve rehavete gömülmeyi, kendileri adına ölüm ve milletleri
için de bir tali’sizlik sayarlar. Bu itibarla da içinde yaşadıkları topluma
karşı sürekli farklılık gösterirler. Ne var ki, metodolojilerine uyan ve düşünce
çizgilerine giren herkesle ve her şeyle, bir çeşit münasebetten de geri
kalmazlar.
Onlar, dünden bugüne, sıra dağlar gibi yerlerinde durmuş ve asla mevzilerini
terk etmemişlerdir. Mihrapların çokluğu onları şaşırtmamış, kıblenin çöküşü
onların zihnini bulandıramamıştır. Ay batmış, güneş doğmamış, teker teker bütün
yıldızlar silinip gitmiş; ama onlar yine yol ve yön değiştirmemişlerdir. Azimli,
iradeli ve kararlı olmuşlardır sonuna kadar.
Onlar, içinde yaşadıkları milletin hayat kâsesini taşıyan ruhanîler, millet de
onların azat kabul etmez bendeleridir.
Ya şu yürürken yorulup yolda kalanlara, en küçük bir engebe karşısında ürküp
geriye duranlara, iş yapmak için hep bahar bekleyenlere, en ehemmiyetsiz tazyik
karşısında azim ve iradesiyle felce uğrayanlara, kitlelerin sevk ve idaresini
kimseye vermedikleri hâlde, sürekli olarak onları yanıltan ve şaşırtanlara,
evet, bütün bunları yapanlara ne demeli..? Ne demeli, dünü ayrı bir macera,
bugünü ayrı bir mezellet ve yarını hangi hezeyânlara hamile bulunduğu belirsiz
bu tali’sizlere..?
Bunlar, bahar gelince yiğit kesilir, güneş doğunca daldan dala sekmeye başlar,
kar bastırınca sünepeleşir, gece olunca da hımbıllaşırlar. Ganimet bahis mevzuu
olunca ön saftadırlar; tehlike baş gösterince de, gerilerden daha gerilere
çekilerek kayıplara karışırlar. Fakirlik hâllerinde zahit[8], imkân elverdiğinde
Karun[9]; pöhpöhlenince cevvâl, unutulunca da miskindirler. Hâsılı, “Öyle
bednam, öyle bedhâl, öyle kem tali’tirler ki”; onlara, milletin yüz karası dense
sezadır.
Bilmem ki daha kendine ermeden düşünceye doymuş, ülfet ve ünsiyete boğularak
imanî haz ve zevklerini yitirmiş bu tali’sizlere bir şey anlatmak kâbil olur
mu?.. Biz, şimdilik o bahsi kapatarak, zıddın, zıddı tedaisiyle[10] içine
girdiğimiz bu saksağan hikâyesini burada kesmek istiyoruz.
Keşke şu perişan satırlar onlara dahi bir şeyler anlatabilseydi…
[1] İnhidam: Yıkılmak.
[2] İnhilâl: Çözülmek.
[3] İnkisar: Kırılmak, gücenmek.
[4] Nümâyan: Görünen, parlayan.
[5] Âd: Hz. Hûd Peygamber’e (aleyhisselâm) isyan ettiklerinden ilâhî gazaba
uğrayan ve helâk olan, Yemen taraflarında yaşamış bir kavmin adı.
[6] Ahkâf: Uzun ve yüksek kum yığınları. Yemen sahillerinden “Şemr” denilen
kumluk bir vadidir. Âd kavminin yurtları burada idi.
[7] İstihkâr: Hakîr görmek, küçük görmek.
[8] Zahit: Borç olan ibadetlerden, aslî vazifelerden başka dünya süs ve
makamlarından feragât eden kimse. Sofî, müttakî.
[9] Kârun: Hz. Musa (aleyhisselâm) devrinde yaşamış ve malı ile mağrur olarak
haddini aşmış ve Allah’ın zekât emrini dinlemediğinden malı ile birlikte yere
batmış olan dünya zengini, Rabbinin lütuf ve ihsanını kendine mâl ederek
nankörlük ve enaniyetinden dolayı bu fena sıfatı ile meşhur olmuştur.
[10] Tedâî: Bir şeyin başka bir şeyi hatıra getirmesi. Çağrışım.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Mart 1982 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Devamı...
Cuma Hutbesi: İDEAL CEMİYET
02/09/2022
İdeal bir cemiyet, ideal fertlerden meydana gelir. Parça ve parçacıkları
günahlardan ibaret hezeyan yığınlarına gelince, bunlar, iyiye, güzele ve
hayırlara kapalı bir kısım kuru kalabalıklardır.
İdeal insan veya eskilerin ifadesiyle, meleklere ait vasıflarla serfirâz “kâmil
insan”, “And olsun Biz insanı en güzel biçim ve mahiyette yarattık.”[1]
mealindeki âyet veya âyetlerle, maddî-mânevî suret ve şekillerin en göz alıcısı,
en mükemmeli ve tam “ahsen-i takvîm” sözüne uygun olarak yaratıldığının
farkında; “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara arz ettik.. bunlar onu
yüklenmekten kaçındı ve korktular da, onu insan yüklendi…”[2] şeklindeki
beyanlarla, görülüp bilinen varlıklar arasında sonsuza kadar yükselmenin tek
namzedi ve her şey olmaya müsait istidat ve kabiliyetlerle donatılmış
bulunduğunun şuurunda ve kendisine bahşedilen ilk mevhibeleri değerlendirmesini
bilen basiret ve idrak insanıdır.
Evet o, ilâhî birer lütuf olan ilk mazhariyetlerini değerlendirip, hayatını
vahiy ve ilhamların altında sürdürmeye gayret ederek, iradesinin hakkını verip
bu ilk ihsanları yediveren başaklar gibi geliştirip ölümsüzleştirebildiği ölçüde
kâmil insan olma yoluna girmiş sayılır.
İdeal insan; “Hayat nedir, ölüm nedir, varlık nedir, kendisinin varlıkla alâkası
nedir, kulluk nedir, itaat nedir, günah nedir, sevap nedir, musibetler nedir ve
bunların insanoğluna musallat olması nedendir?” gibi bin bir bilmecenin, onun
dimağında anaforlar meydana getirmesine karşılık, vicdanında çakıp duran hikmet
parıltılarından, ruhuna akseden ilham esintilerinden örüp ortaya koyduğu nurdan
helezonların ta zirvesine yükselerek, oradan her şeyin perde arkası “melekût”unu
sezer, anlar.. sonra da hayret ve hayranlığın hasıl ettiği sevgi ve mehabetle
ruhun ilk kaynağına yönelir ve itminan soluklar. Bu noktaya ulaşmış bir ruh ne
ihsanlarla şımarır, ne de mahrumiyetlerle sarsılır. Nimet ile nikmeti, kahır ile
lütfu bir tutar, bir görür; başkalarının şımarıp küstahlaştığı, karamsarlaşıp
yeisle inlediği aynı anda, o, çölde gül bitirmesini, kamıştan şeker çıkarmasını
bilir, kaybetme kuşağında dahi sürekli kazanır.
Evet o, en amansız musibetler karşısında, en ürpertici girdaplar içinde dahi
hep, kendini, başarı ve muvaffakiyetlere doğru uzayıp giden upuzun bir imtihan
koridorunda yürüyormuş gibi hisseder.. ve en zorlu, en çetin dakikalarında dahi
ötelerden gelen huzur ve üns[3] esintilerini ruhunda duyar, Allah’a hamd ve senâ
hisleriyle iki büklüm olur.
İdeal insan, gücü her şeye yeten, sözü her yerde geçen Kudreti Sonsuz’a imanı
sayesinde, her zaman güven ve itminanın en erişilmezine mâlik sayılır.. ve
kalbinin derinliklerine doğru kök salmış dupduru inancı; ruh dünyasına, akıl
almaz buudlar kazandıran tasavvur, düşünce ve itikadı onu ihsaslar üstü öyle bir
noktaya ulaştırır ki; eğer kendini bu derinliklere aşina bir kulakla
dinleyebilse “Korkma, mahzun olma! Sana söz verilen Cennetlerle neşelen”[4] veya
“Selâm sana! Yapageldiğin güzel işlerin, güzel amellerin mükâfatı olarak gir
ebediyet otağı Cennetlere..!”[5] sesini işitecek ve zevklerin en erişilmezini
yaşayacaktır.
İdeal insan, hayatını, yürekten inandığı ötelere göre tanzim edip
yaşayacağından, her zaman cürüm, cinayet, zulüm ve rezaletlerden uzak kalmaya
çalışacak ve nefsiyle mücahedesi sayesinde başıboşluk ve bohemliğe
düşmeyecektir.. gözleri sürekli Dost güzelliklerinin cilvelendiği yamaçlarda,
kafası ebedler duygusuyla sermest; gönlü, ruhanîlerin konup kalkmasına açık bir
gönül bahçesi gibi pırıl pırıl ve rengârenk.. o da bu tılsımlı iklimin, gezip
gören, düşünüp araştıran mütalâacısı ve seyyahı…
Beden ve ceset insanının, bütün bir hayat boyu cismanî hazlarını takip edip,
nefsanî isteklerin zebunu olarak yaşamasına rağmen bir türlü doygunluk ve
itminana ulaşamamasına mukabil, mefkûre insanı hep huzurlu ve itminan içinde
olmanın yanında, ilim ve irfanıyla insanlığa hâdim, cesaret ve şecaatiyle
yeryüzünden zulüm ve haksızlığı kaldırmaya kararlı.. yerinde “dövene elsiz,
sövene dilsiz”, kadirnâşinaslara karşı afv u safh ile kanatlı; yerinde ve
şartları tahakkuk edince de muharebe meydanlarında tepeden tırnağa yara bere
içinde.. vücudu delik deşik; urbası kızıl kanla boyanıp bayrak rengini almış..
mızrağı kırık ve kılıcı kesmez olmuş; ama yine de atını mahmuzlayıp saflar
yarmasını, sineler deşip kelle almasını ve bir aslan gibi zalimleri pençe-i
kahrıyla lerzân[6] etmesini bilen ruh insanıdır.
Bu ruh insanı, Allah’tan gayrı her şeyin fâni ve geçici olduğuna inandığı için,
kimseye ve hiçbir şeye serfürû etmez, madde karşısında aldanmaz.. mâlik
bulunduğu her şeyi İslâmiyet ve Müslümanlık yolunda, uhrevîlere has bir duygu ve
düşünce ile değerlendirir.. eşya ve hâdiseleri pamuk gibi hallaç eder..
mesaisini milletin mutluluğu istikametinde ve hususiyle de gelecek nesiller
adına en hayatî noktalarda yoğunlaştırır ve “Yaşasın gelecek nesiller” diyerek
arkasına bakmadan çeker gider.
O, hep Hak rızası ve doğruluk peşindedir. Ne bedeni adına hakk-ı temettü, ne de
ruhu hesabına keramet ve harikalara mazhariyet onun bakışını bulandıramaz.
Allah’a kulluğu en büyük değer sayar; bu değerler ölçüsü içinde en küçük kulları
dahi kendinden yüce bilir ve onları başına tâç yapar. Onlardan gelebilecek
sertlik, huşûnet ve hazımsızlık ateşlerini basar sinesinde söndürür.. ve
edeb-erkân bilmeyenlere, kötülüklerin, iyiliklerle nasıl savulabileceği yolunu
gösterir. Onun bu yumuşaklardan yumuşak ikliminde, yıldırımlar, şimşekler ışık
içinde doğar, ışık içinde gelişir ve gözlere gönüllere ziya olur gider.. onun
aydınlık atmosferinde her an ayrı bir Nemrut’tan ateş “berd u selâm”[7] olur da
haşin ve hırçın ruhlara ülfet ve ünsiyet üfler.
Öyle zannediyorum ki, bizler bir kısmımız itibarıyla henüz bu seviyeyi
yakalayamadık.. ve yakalayamadığımız için de kötülükleri iyilikle savmasını
bilemiyor; sertliklere sertlikle, kine, öfkeye öfkeyle mukabele ediyor; heva ve
heveslerimizi fikir sanarak sürekli aldanıyor: İslâm uğrundaki mücadelemize
hislerimizi karıştırıyor ve böylece kazanma kuşağını tutmuş olmamıza rağmen çok
defa kaybediyoruz.
Eğer İslâm’ın zâtî güzellik ve cazibesi, Kur’ân’ın da gönüllere hayat üfleyen o
altın nefesi olmasaydı, bizim bugünkü eksik ve kusurlu temsilimizle, yüce dava
ve mukaddes emanetin hâlihazırdaki noktaya ulaşması dahi mümkün değildi…
[1] Tîn sûresi, 95/4.
[2] Ahzâb sûresi, 33/7.
[3] Üns: Alışkanlık, arkadaş, hemdem.
[4] Bkz.: Fussilet sûresi, 41/30.
[5] Bkz.: Nahl sûresi, 16/32.
[6] Lerzân: Titrek, titreyen.
[7] Berd u selâm: Ateşin selâmetli, soğuk oluşu.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Haziran 1990 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Devamı...
Cuma Hutbesi: ŞEFKAT
26/08/2022
Günümüzde topyekün dünya ve hususiyle de bizim coğrafyamızdaki milletler,
şimdiye kadar olanlardan çok farklı ve öncekilerle kıyas edilemeyecek ölçüde
tehlikeli bir dönemeçten geçmekte. Öyle ki, her an bütün dengelerin alt-üst
olması, milletlerarası muvazenenin bozulması ve bir kısım hercümerçlerin
yaşanması kaçınılmaz gibi görünüyor. Değişik toplumlar ve bu toplumlar içinde
farklı görüşteki, farklı düşüncedeki grupların hemen hepsi sürekli kinle,
nefretle, öfkeyle oturup kalkıyor; akla-hayale gelmedik ifnâ ve itlâf projeleri
arkasında koşuyor. Her millet ve o milletin içindeki farklı kesimlerin her biri,
“öteki” dediği şahıs ve grupların, kuş gribine maruz kanatlılar gibi yakaladığı
yerde hakkından gelmek istiyor; mütemadiyen intikam hissiyle homurdanıp duruyor;
yeni yeni düşmanlık senaryoları üretiyor ve hep öldüren bir kin ve nefret
duygusuyla yatıp kalkıyor.
Bu atmosferde neş’et eden insanın sevgiden haberi yok, sevmeyi silip atmış
sözlüğünden ve hafızasının hiç renk atmayan en canlı mazmunu “antipati”.. o bu
hâliyle hiç mi hiç nefrete doymuyor, kinden usanmıyor ve öfkesini aşamıyor;
öfkesini aşmak bir yana bu tür şeytanî duyguların tesirinde sürekli haksızlıktan
haksızlığa koşuyor; bâtılı hak göstermeye çalışıyor ve o eski tiranların bir
ömür boyu işledikleri mesâvîyi rahatlıkla bir iki aya veya bir iki seneye
sığıştırmasını biliyor. Bu zaviyeden o, melekeleri itibarıyla meflûç, muhakemesi
açısından mâlul ve her şeyiyle öyle bir derbeder ki, ne sıhhatli düşünebiliyor
ne normal bir insan gibi davranabiliyor ne de tutarlı bir fikri var. Bazen
cinnete denk tehevvürlere girerek etrafını yakıp yıkıyor; bazen de hiç dinmeyen
o gayz ve öfkesiyle kendisini yiyip bitiriyor.
Şimdilerde dünyanın pek çok yerinde fertler de böyle, toplumlar da böyle ve
idarî mekanizmayı elinde bulunduran zimamdarlar da böyle. Çoklarının huzura,
güvene savaş ilân etmiş gibi bir hâlleri var; hem kendi huzurlarını dinamitliyor
hem de umumî emniyeti sarsıyorlar. Hele bir de şiddete ve cebre başvurmaları var
ki, onları gören, “istiklal mücadelesi” veriyorlar sanır. Böylece, üzerlerinde
binlerce mazlumun ahı, intizarı birer lanetlik gibi yaşıyor, sonra da birer
mel’un gibi bir bir devrilip gidiyorlar.
Gerçek bu!.. ve biz ne o köpürüp duran nefreti, öfkeyi dindirebiliyor ne de
değişik türden saldırganlıklara “Dur!” diyebiliyoruz. Yok bunları yapacak güç ve
imkânımız, dört bir yanımızı saran fitne ateşlerini söndürecek iktidarımız. Ne
var ki, elimizde sadece henüz insanlığını bütün bütün yitirmemiş kimselere
rahatlıkla verebileceğimiz bir iksirimiz var: “Şefkat”. Onunla önümüzdeki
handikapları aşmaya çalışacak ve onun sıcak kanatları altında yolumuza devam
edeceğiz.
Şefkat şimdiye kadar onu gönülden temsil edip doğru seslendirenler sayesinde
bilmem kaç defa şeytanî fitneleri önledi ve insanlığı ölüm çukurlarına
yuvarlanmaktan kurtardı!.. ve kaç defa Cehennem çukurları gibi görünen
uçurumları Firdevsî bahçelere çevirdi!.. Evet, herkese ve her şeye karşı duyulan
karşılıksız sevgi ve alâka; mazlumların, mağdurların maruz kaldıkları
sıkıntıları göğüsleme ve bir anne içtenliğiyle onların üzerine titreme de
diyebileceğimiz “şefkat”, ilâhî ahlâkın farklı bir tecellîsi, göktekilerin
sesi-soluğu ve bütün annelerin sımsıcak nefesinin ayrı bir unvanıdır. Sinesinde
bu hissi taşıma bahtiyarlığına ermiş biri, herhangi bir karşılık beklemeden
sevgi ve merhamete muhtaç herkese şefkat elini uzatır; gücü yettiğince
devrilenleri tutar kaldırır; üşüyenleri ısıtır; yalnızların, gariplerin
vahşetini giderir ve kimsesizlere kimse olur. Körler onunla körlüklerini aşar,
sağırlar onunla duymaları gerekli olan en önemli şeyi duyar ve ihtimal hep zulüm
ile gürleyip duranlar bile onun sükûtî beyanlarıyla dillerini yutar, muvakkaten
dahi olsa kendilerini sorgulamaya dururlar. Onun bu sihirli derinliğine işaret
sadedinde Beyan Sultanı, “Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat göstermeyen bizden
değildir.”[1] buyurur.. buyurur ve onu âdeta bir mü’min şiarı sayar.
Şefkatte öyle bir güç vardır ki, onunla en katı kalbler yumuşar, en mütemerrit
ruhlar dize gelir ve en korkunç düşmanlıklar bile onun karşısında “pes” eder.
Kini-nefreti çözecek bir iksir varsa o, şefkat; şiddeti, hiddeti, düşmanlığı
ters yüz edecek bir silah varsa o da yine şefkattir. Şefkat eden insan, ötelerin
dilini kullanan ruhanîlere eş bir gönül insanı ve cehennemler gibi köpüren
öfkeleri söndürmede de mânevî bir itfaiyecidir. O, şefkat lisanıyla konuşurken
zulüm ve adavetin dili tutulur; yakıp yıkmaya kilitlenmiş ruhların da eli-kolu
bağlanır.. ve yolsuzlar yola gelir. Onunla yumuşayıp yola gelmeyenlerin de
hakkından Allah gelir…
Şefkat, insanı enginleştiren bir histir ve insan ancak şefkat sayesinde
başkalarının sevinç, neşe ve huzurunu duyup anlayabilir.. anlar ve onların maruz
kaldıkları olumsuzluklar karşısında sorumluluklarını tam hisseder. Şefkatin
hâkim olduğu bir atmosferde sosyal münasebetler daha bir hızlı gelişir ve
içtimaî dayanışma âdeta kendi kendine teessüs eder. Böyle bir toplumda herkes
birbirini sevgiyle kucaklar. Fertler ve gruplar, aralarında gönül kazanma yarışı
yaşarcasına birer rikkat ve samimiyet insanı hâline gelir. Böylece gönül bağları
daha bir güçlenir ve işte o zaman başkaları için yaşamadaki o engin zevk de
duyulmaya başlar.
İsterseniz konuyu biraz daha açalım; eğer şefkat, uzak-yakın çevremizde görüp
duyup hissettiğimiz muhakkak acıları göğüsleme, giderme ve muhtemel sıkıntıların
önünü keserek bunların yerine sevinç, sürur ve neşe ikame etmenin unvanı ise, o
bizim için fevkalâde önemlidir. Bir kere sinesi bu yüksek duyguyla çarpan biri,
her zaman merhamet hissiyle oturur kalkar.. herkese ve her şeye yumuşaklardan
yumuşak bir nazarla bakar.. mağduru-mazlumu, annenin evlâdını, kuşun yavrusunu
bağrına bastığı gibi bağrına basar.. himaye ve sıyanete muhtaç kimseler
etrafında her an kuşlar ve kuşçuklar gibi kanat çırpar durur.. icabında yemez
yedirir ve canını tehlikeye atar, onları korur.. hatta gerektiğinde o uğurda
seve seve kendini bile feda edebilir.
Aslında, varlık şöyle derinden bir mütalaaya alınsa ve onun sinesine kulak
verilse, her yanda şefkatin tüllendiği görülecek ve her taraftan şefkat
nağmelerinin yükseldiği duyulacaktır. Kâinat ve eşyanın temel atkıları şefkat,
ona nihâî güzelliğini kazandıran da şefkattir: ağaçlar mücessem birer rahmet,
meyvelerse tecessüt etmiş birer şefkattir.. insan bir âyine-i rahmâniyet, iman
nuranî bir şefkattir.. dünya bir vesile-i saadet, ukbâ bütün ihtişamıyla bir
meşher-i şefkattir. Hâsılı, her şeyin mebdei de müntehâsı da rahmettir,
şefkattir…
Eğer her zaman o yüksek uçan enbiya, evliya ve asfiya gibi tarihî şahsiyetlerin
canlara can nuranî menkıbeleri doğru okunabilse, onların o aydınlardan aydın
hayatlarında hep şefkatin köpürüp durduğu görülecektir.. evet, onlar her zaman
şefkatle soluklanmış, şefkatle oturup kalkmış ve birer şefkat kahramanı olarak
yaşamışlardır. Bu böyledir; zira şefkat, insanı dikey (amûdî) olarak Allah’a
yükselten nuranî bir rampa ise, gönlü şefkatle çarpanlar da sonsuza yükselmede
sıraya girmiş, o baş döndüren irtifaın üveyikleridir. Böyleleri, tevfik burakına
binmiş öyle gök yolcularıdır ki, bugüne kadar onlardan hiçbirinin yolda kaldığı
görülmediği gibi, sinesi kinle, nefretle, merhametsizlikle çarpanlardan da hiç
mi hiç hedefe ulaşan olmamıştır. Bir parça zahmete katlanıp, susamış bir köpeğin
susuzluğunu gideren ahlâksız bir kadının Cennet’e; aksine, evindeki kediyi aç
bırakıp onun ölümüne sebebiyet veren bir tâli’sizin de Cehennem’e gittiğini
Hazreti Sâdık u Masdûk beyan ediyor.. evet, Cennet bir şefkat otağı, Cehennem de
bir gayz u nefret zindanıdır. Burada ortaya konan her güzellik Cennet’te farklı
derinlikleriyle sahiplerini beklediği gibi, her çirkinlik de Cehennem’de
ürperten buudlarıyla bahtsız müstehaklarını gözlemektedir.
Şefkat de, gayz u nefret de bu dünyaya ait birer realite olsalar da, varlığın
özü, usaresi şefkattir. Eğer kâinatın mâyesi böyle bir şefkat olmasaydı ne insan
ne de başka bir şey vücuda gelemez, gelenler varlıklarını sürdüremezdi;
ezilmeleri ezilmeler, devrilmeleri devrilmeler takip eder ve bütün varlık bir
kaos sarmalına dönüşürdü. Her yandan yalnızlık feryatları duyulur, her taraf
vahşetle inler ve dünya âdeta umumî bir matemhane hâlini alırdı. Eğer bugün biz
varsak ve varlığımızı sürdürebiliyorsak, bu O’nun şefkatinden; eğer birbirimizi
seviyor ve başkaları tarafından seviliyorsak, bu da O’nun rahmetindendir.
Her şeyden evvel insanî duyguları tetikleyip gönüllerimizi heyecanla şahlandıran
şefkat olduğu gibi, duygu ve düşünce dünyamızda iyilik etme, ihsanda bulunma,
başkalarını kucaklama hislerini harekete geçiren de yine şefkattir. Şefkatle
gürleyen bir sine, Cenâb-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin gölgesinde hep
bir enginlik sergiler, hep incelerden ince davranır ve hep içten hareket eder.
Her zaman sevgi yolunda yürür; yol boyu hayır ve ihsan duygularıyla köpürür
durur.. Allah da onun sinesini açtıkça açar, ihsan hissini kat kat lütuflarla
mükâfatlandırır ve merhametinin genişliğine göre ona özel teveccühlerde bulunur.
Ümit ederim, Allah’ın, gönüllerimizde şefkat hissini uyaracağı ve bizi içinde
bulunduğumuz kabalıklardan kurtaracağı günler çok uzak değildir…
[1] Tirmizî, birr 15; Ebû Dâvûd, edeb 58.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Ocak 2006 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Devamı...
Cuma Hutbesi: ÇİLE
12/08/2022
Çile, yüce hedeflere varmanın ve yüksek neticeler elde etmenin tek yoludur.
Hakikat yolcusu, çile ile günahlardan arınır; onunla saflaşır ve onunla özüne
erer. Çilenin olmadığı yerde ne olgunlaşmadan ne de ruhla bütünleşmeden
bahsedilemez.
Çile, hakikat erinin, her köşe başında sarmaş-dolaş olacağı acı; fakat vefalı
yoldaşıdır. Upuzun yollar onunla yeknesaklıktan kurtulur. Hayat, onunla
aydınlığa kavuşur ve kişi ancak onunla yaşamanın zevk ve şuuruna erer. Çilesiz
hayat monoton, o olmadan yürünen yollar renksiz ve bıktırıcı, bu yolların garip
yolcuları da yaşamadan bezmiş tali’sizlerdir.
Ruh, çile ile kemale erer. Gönül, çile ile inkişaf eder. Çile görmemiş ruhlar
ham, gönüller de kolu kanadı kırık ve ölgündür.
Çile, çalışmaya ve o yolla elde edilen şeylere kat kat değer kazandırır. Çilesiz
elde edilenler ise mirastan gelen mal gibidir. Gelişi emeksiz, gidişi de
üzüntüsüz olur. Evet, ancak, bin bir ızdırapla kazanılan şeylerdir ki,
muhafazası uğrunda canlar feda edilir…
Bir millet ve bir medeniyet büyük muzdarip ve çilekeşlerin öncülüğünde kurulmuş
ise sıhhatli, istikrarlı ve gelecek adına ümit vericidir. Aksine, hayatında bir
kere olsun ağlamamış, inlememiş ve sancı çekmemişlerin elinin altında doğmuş ve
gelişmişse, zayi olmaya namzet ve tali’sizdir.
Dünden bugüne insanoğlu, yer yer çilekeşlerin müşfik ve diriltici kucaklarında,
zaman zaman da tiranların zulüm ve istibdadı altında kendini buldu ve idrak
etti. Ne var ki o, var olmanın zevkine erdiği en mutlu anlarını, başkaları için
yaşayan büyük muzdariplerin vesâyâsı altında duydu ve tattı.. Kenan ilinden
kalkıp bir meş’ale gibi Bâbil’e uzanan; bir güneş gibi Suriye’nin bağrında tulû
eden; arkasına takıp sürüklediği kimseler için gözünü kırpmadan Cehennemî
alevler içine giren ve “nâr-ı Nemrud”u[1] göğüsleyerek ateşte Cennet cilveleri
gösteren büyük muzdariplerin.. ruhu çekilmiş ve kadavralaşmış bir millete hayat
üfleyebilmek için, yıllarca Mısır ve Sinâ arasında mekik dokuyan ve her
defasında Tûr’da dolup Mısır’da boşalan; nihayet maddenin bağrına indirdiği
darbelerle, suya ve toprağa ayrı bir yol, ayrı bir erkân öğreten büyük
muzdariplerin.. dünyadan başka gözleri bir şey görmeyen ve bütün bütün
maddeleşmiş bir toplumu özüne erdirmek ve onlara ruh iklimine açılan yolları
göstermek, daha doğrusu öbür âlem düşüncesini yeniden gönüllerde mayalamak için,
çevresinde kol gezen tehlikelere aldırmadan, yüce derslerine devam eden ve
hakkında bayağıların bayağısı hükümler kesilip biçilirken, “Hançer ile yüreğimi
yar! Senden dönmezem…” diyerek hakikati haykıran büyük muzdariplerin.. ve
nihayet gelmiş ve gelecek bütün mihnetkeşlerin[2] ızdırabını, her lâhza ruhunda
yaşayan, her an yığın yığın musibetleri göğüsleyen, her an gerilen ve her an
kan-ter içinde, yeniden dolup-boşalan büyük muzdariplerin…
Evet, hep böyle ızdırap gören, ızdırap düşünen ve bir mum gibi yana yana eriyip
giden bu yüce kametlerin arkasında yürüyenler, hiçbir zaman aldanmadılar ve
hiçbir zaman hayal kırıklığına uğramadılar.
Ah, o aldatmayan rehberler! O özleri saf, kalbleri aydın, başları yüce şâhikalar
gibi heybetli ve dumanlı, içlerinde bin bir ızdırabın boy gezdiği yüce
rehberler! Ufkumuzun karardığı, kaddimizin büküldüğü ve bin bir müşkilin altında
ezildiğimiz şu günlerde, onlara ne kadar hasret ve ne kadar iştiyak içindeyiz!..
Her ideal dönem, bu türlü muzdarip ve çilekeşlerin omuzlarında bayraklaştı ve
yükseldi. Onların yerini alan gün görmemiş ızdırapsızların elinde ise yıkıldı,
yerle bir oldu; iç dünyasını bütün bütün ihmal etmiş, şehevî hislerinin esiri
gayya yolcusu ızdırapsızların elinde…
Devr-i saadet sonrasını kana-irine boğan bu çilesiz ruhlardı. Daha sonraki
devirlerde, birbirinden baskın, bütün hoyratlıkların ve azgınlıkların arkasında
da, yine hep bu ızdırapsızlar vardı.. bir kere olsun, sahip olduğu şeyler
uğrunda aç-susuz kalmayan; yurdunu, yuvasını terk etmeyen; belli bir dönemin
zarurî sarsıntılarına, sıkıntılarına mâruz kalmayan ızdırapsızlar… Zaten
hayatını, madde ve konforun levsiyatı içinde geçiren böyle ham ruhlardan, hangi
fedakârlık beklenebilir ki? Fedakârlık her şeyden evvel, nefsin sefil arzularına
karşı koymakla başlar ve toplumun mutluluğu adına, kendi saadet ve hazlarını
unutmakla kemale erer. Yoksa, her fedakârlık iddiası bir aldatmaca ve toplumun
yüzüne savrulmuş bir yalandır…
Ah, şu çile bilmeyen, ızdıraptan hoşlanmayan nefsim! Rahata, rehavete müptelâ ve
meftûn nefsim! Öbür âleme ait lezzet ve nimetleri burada yaşayıp, burada
bitirmek isteyen nefsim! Kâmil insan olmayı kimseye vermeyen ve kemal yolunu bir
türlü bilmeyen nefsim! “Gün buralara, bulut dağlara!” düşüncesiyle sefilleşen ve
var olmadaki zevkli sancıyı idrak edemeyen nefsim! Bilmem ki sana, çilenin
yükselticiliğini ve tenperverliğin[3] öldürücü bir zehir olduğunu anlatabilecek
miyim..?
[1] Nâr-ı Nemrud: Nemrud’un Hz. İbrahim’i (aleyhisselâm) yakmak için
hazırlattığı ateş.
[2] Mihnetkeş: Sıkıntı içinde olan, muzdarip.
[3] Tenperverlik: Rahatına düşkünlük, tembellik.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Ocak 1982 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Devamı...
Cuma Hutbesi: NERDESİN
29/07/2022
Nerdesin, yıllarca hasretini çektiğimiz kahraman? Nerdesin, hayallerimizin
güvercini, rüyalarımızın üveyki? Nerdesin “ba’sü ba’del mevt”imizin müjdecisi?
Izdırap dolu günlerimizde, uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekleyip
durduk. Ufkumuzda beliren her karaltıya, “Bu O’dur” deyip, “Seniyye-i Veda[1]”
türküleriyle yollara döküldük. Gurublara kadar beklediğimiz nice günler vardır
ki; kolumuz, kanadımız kırık evlerimize dönerken, zambaktan hülyalarımızla
teselli olup durduk. Her yeni gün, bizim için tasa ve kederden esintilerle gelip
ruhumuzu ezerken, düşmanlarımız esirdikçe esiriyor ve ortalığı şamataya
boğuyorlardı; gelmeyecek Mesih soluklu, Heraklit pazulu diye…
Nerdesin ve ne zaman geleceksin, esatirî yiğidim! Billahi, şu ölgün ruhların,
pörsümüş gönüllerin hayat mumları sönmek üzeredir! Eğer canlara can katan temiz
soluklarınla imdada yetişmezsen, kuruyan göllerimizde, suyu çekilen
havuzlarımızda yaprağı dökülmedik tek nilüfer kalmayacaktır. Bağban gideli, bağ
bozulalı asırlar oldu. Toprak, semaya inat, sema, “gözlerin kuruması murat”
dediği günden bu yana, zemin bir baştan bir başa çöle döndü. Bizler uçsuz
bucaksız bu beyabanda[2] gördüğümüz her kervana, Yusuf’un gömleğini sorar gibi
seni sorduk ve sonra da bir sabr-ı cemil[3] çekerek yeni doğuşlar beklemeye
koyulduk. Sessizliğin ve kimsesizliğin içimizi yalnızlıkla doldurduğu, bu insiz,
cinsiz âlemde, kaç defa sinekleri kartal; elsiz, ayaksız kötürümleri İskender
diye alkışladık. Arkasından koşup durmadığımız kafile kalmadı. Ama sen,
hiçbirinde yoktun! Karşılaştığımız minare kametliler, parmak kadar düşünceye,
bir mum tutuşturacak kadar iradeye sahip değillerdi. Ruh dünyaları karbonlaşmış,
fikirleri harâbâtî, bakışları miyop ve beyanları alabildiğine dekolte idi.
Onlarda, kahramanımızın çarpıcı nazarları, kahramanımızın ızdırap ve acıları,
kahramanımızın coşkunluk ve tebessümleri göze çarpmıyordu…
Zaman bizim için hep muharrem, zemin Kerbela oldu. Sinemiz, Hüseyin’in âh u
efgânıyla inliyor. Gözlerimiz kararan ufuklarda, hilal arar gibi yolunu
gözlüyor, her yüzde seni hayal etmek, her çığlıkta senin muştunu duymak
istiyoruz. Sana hasret, sana susuz ve sana tutkunuz..!
Seni vefalı, seni hasbî, seni şuurlu ve seni hep becerikli tanıdık. Atmosferine
sığınan kemlik görmedi. Sen sadakat ve samimiyetin bestesi oldun. Gönül
verdiklerinin ağlamasıyla ağladın; gülmeleriyle de güldün. Onlar için inledin ve
onlar için sevindin. Yüce gönlüne ve yukarılarda pervaz eden ruhuna, maddiyat ve
dünyalar kement olamadı. Pürvefaydın, yürektendin..!
Kafdağı’ndan ağır bir yükün altına girerken, ne yaptığının şuuru içinde ve
kararlı idin. Onun için ne yolların sarplığı, ne de önüne çıkan kan-revan
deryalar, sende gevşeklik, sende yılgınlık ve sende vefasızlık meydana
getiremedi. Bir karasevdalı gibi girdiğin bu yolda, “Girdik reh-i sevdaya; bize
onur, bize gurur lazım değil.” demiştin..!
Hani bir keresinde, Dost’unun ayağına saplanan bir dikenle, senin hayatını bir
terazide tartmak istemişlerdi de, sen çılgına dönmüştün. Bin ruhun olsa, onun
zülfünün tek teline feda etmemeyi vefasızlık sayıyor ve isyan ediyordun!
Nerdesin Hubeyb…!
Ve yine bir defasında, senin kolunu, kanadını kırmış ve budanan bir ağaç gibi
yere sermişlerdi. Kala kala omuzların üzerinde kan kırmızı bir başın kalmıştı.
Sen Cennet hurilerinin divan duracakları bu yüce başı saklamak istiyordun. Ve
hatırlarsan şöyle diyordun: “Bu baş bu omuzlarda olduğu müddetçe, O’na gelip
çarpan şeyleri göğüslemezsem vefasızlık yapmış olurum.” Nerdesin Mus’ab..!
Hatırlarsan bir başka zaman, orduları arkana takmış ve çok uzaklara açılmıştın.
Kabına sığmıyordun. Ateştin. Tufandın. Bir baştan bir başa yeryüzünü bir hamlede
teslim almak ve yüce zimamdarına bağlamak istiyordun. Leventlerinle bir solukta
ateşgedelerin ülkesine ulaştın ve içlerine öyle bir vaveyla saldın ki, ard arda
Kisra’nın beldeleri tarumar oluyor ve toprağa gömülüyordu. Sonra tuttun topuzunu
Bizans’ın başına indirdin. Asırlarca sonra gelecek olan, genç Türk serdarına
öncülük yaptın ve Konstantiniye’ye[4] giden yolu açtın. Hızır mıydın, İlyas
mıydın? Geçtiğin yerlerde güller bitiyor, ayağını attığın harabeler, yerlerini
ümranlara terk ediyordu. Dost-düşman kılıcının gökten indiğine inanıyor,
orduların seni insanlığın tedibiyle vazifeli bir melek sanıyordu. Tam,
zaferlerinin böyle üst üste kaideleştiği ve senin bu müstesna kaide üzerinde
âbideleştiğin bir dönemde, iltifat beklediğin bir ağızdan, vazifeden
affedildiğini işittin. Sarığın boynunda ve bir mücrim hüviyetinde, o yüce
ağızdan: “Halk, elde edilen zaferleri senin şahsında buluyor, hâlbuki…”[5]
sözlerini dinlerken, ona hak veriyor ve hakkında kesilip biçilen kararlara
inkıyadını belirtiyordun. Sonra tuttun, elinin altında bulunan birinin emrine
girerek, yüce idealin uğrunda yoluna devam ettin. Söyle, Allah aşkına! Bütün
bunlara nasıl katlandın? Senin izzet-i nefsin ve onurun yok muydu? Soluklarına
susadığım, yiğidim, Halid nerdesin…!
Bir başka defasında da seni kardeşinle konuşmaktan menetmişlerdi. Hani o güne
kadar, bir lahza kendisinden ayrılmadığın kardeşinle konuşmaktan… Savaş
meydanlarında omuz omuza, yemek sofralarında diz dize oturduğun kardeşinle
konuşmayacaktın. Emir, âlî bir divandan çıkmıştı ve sen buna riayet etme
kararında idin. Dilbeste olduğun O zât aşkına, söyle bana! Şu benim bilebildiğim
“Bilmiyorum” sözünden başka, ona bir laf ettin mi!. Değilse, o ne sadakat, o ne
vefa ve o ne irade! Nerdesin Ebû Katâde..![6]
Bir defa da sen, hocanın önünde yürüyordun. Itırla yıkanmış cübbene, onun
atının ayağından bir damla çamur sıçramıştı. Sen o gün bir hükümdardın. Dünyayı
iki hükümdara az gören bir hükümdar… İranlı kapıkulun, Memlûkler kölelerindi,
“Şîrler pençe-i kahrından olurken lerzân,”[7] sen tuttun, o çamurlu cübbenin
tabutuna sarılmasını vasiyet ettin. Sen nesin? Sofî misin? Derviş misin? Yoksa
yerde gezen bir melek misin? Ve ey Şîrpençe! Nerdesin…!
Gözlerim yollarını gözlerken, dilim davet türkülerini söylerken, kırık mızrabımı
gönlümün tellerine dokundurmak istedim. Heyhât! Bu muammanın bir küçük noktasına
dahi tercüman olamadım. “Ben o nağmeden müteheyyicim ki, yoktur ihtimali
terennümün.”[8]
Nazarlarımız ilk geldiğin yolda takılıp kaldı. Ve yıllar yıllı, bir daha
geleceğinin ümidini, içimizde besleyip durduk. Ve hayallerinle avunduk. Bu ümit,
bu azimle sonsuzlara kadar, her şafakta seni arayacak ve her kervandan seni
soracağız. İnan, ne bizim yalnızlık ve inkisarımız, ne de düşmanlarımızın habire
kudurup durması, senin yolunun delileri olmadan bizi vazgeçiremeyecektir…!
Bu uğurda, belki bin defa aldanacak, bin defa ateş böceklerine koşmalar dizecek,
yüz bin defa zangoçlara yahşi çekecek ve vaftiz suyunu âb-ı hayat diye içeceğiz;
ama bir Mevlana anlayışı içinde, senin yolundaki yalanlara dahi gönlümüzü
çıkarıp armağan etmeden geri kalmayacağız…
Ey tatlı rüyaların sevimli kahramanı! Riyanın, şöhretin, mansıbın aydın
ümitlerimize zift sürmek istediği şu kara günlerde, ağzının diriltici iksirine
muhtaç gönülleri daha fazla bekletme…!
[1] Seniyye-i Veda: Veda yokuşu.
[2] Beyaban: Çöl.
[3] Sabr-ı cemil: Güzel sabır.
[4] Konstantiniye: İstanbul.
[5] Bkz.: et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 2/491; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk
16/266; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-târîh 2/381.
[6] Buhârî, meğâzî 79; Müslim, tevbe 53-55.
[7] “Aslanlar kahrının pençesinden titrerken.”
[8] “Ben öyle bir nağmeden coşup heyecanlanmışım ki, onu terennüm ve ifadeye
imkân yoktur.”
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Mart 1981 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Devamı...
Cuma Hutbesi: BİR DUA DÖRT ESAS
22/07/2022
Soru: Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) çokça tekrar
ettiği: اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى وَالْعَفَافَ
وَالْغِنَى “Allah’ım, Senden hidayet, takva, iffet ve gınâ istiyorum.”[1]
duasında yer alan dört hususu izah eder misiniz?
Cevap: Öncelikle ifade etmek gerekir ki, bu duada yer alan hususların her biri,
enbiya-i izâmın önemli birer sıfatıdır. Hatta denilebilir ki bu sıfatlar,
onların lazım-ı gayr-i mufarıkı yani ayrılmaz birer vasfıdır. Onlar her yönüyle
bütün mü’minler için rehber olduğuna göre, kendilerini insanlığa, hak ve
hakikati anlatmaya adamış irşad ve tebliğ kahramanları da bu yüce vasıflara
uygun hareket etmeli, dillerinin yanı sıra, hâl, tavır ve davranışlarıyla da,
اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى وَالْعَفَافَ وَالْغِنَى
demelidir.
1.Hidayet
Nebiler Serveri Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) diline vird-i zebân
ettiği bu duada talep edilen ilk husus olan hidayet; doğruyu görme, doğruyu
duyma, doğruyu bulma ve doğruda sabitkadem olma demektir. Bu açıdan Allah
Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) duada ilk olarak hidayete yer vermesi
çok önemlidir. Çünkü hidayet olmadan bir insanın doğruyu görmesi, hayatını
doğruya göre programlaması mümkün değildir. Bu mümkün olmayınca da takva, iffet
ve gınâdan bahsedilemez. Duada yer alan daha sonraki üç talebin elde edilmesi
bir yönüyle hidayete bağlıdır.
Her şeyin başı ve esası olan “hidayet”in kaynağı, başta Kur’ân-ı Kerim, sonra da
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve
davranışlarını ihtiva eden Sünnet-i Sahiha’dır. Nitekim Bakara Sûresi’nin ikinci
âyetinde, ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “İşte Kitap!
Şüphe yoktur onda. Hidayet rehberidir müttakilere.”[2] beyanıyla Kur’ân’ın
potansiyel olarak müttakiler için bir hidayet kaynağı olduğuna dikkat
çekilmiştir. Üçüncü ve dördüncü âyetlerde müttakilerin özellikleri sayıldıktan
sonra beşinci âyette أُولٰۤئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ “İşte bunlardır
Rabbileri tarafından doğru yola ulaştırılıp hidayet üzere olanlar.”[3] buyrulmak
suretiyle tekrar hidayete vurgu yapılmıştır. Ayrıca burada Kur’ân-ı
Mu’cizü’l-Beyan’dan hakkıyla istifade etmenin temel şartı olarak takva sahibi
olma zikredilmiştir ki, hidayet ve takva arasındaki ilişkiyi göstermesi
açısından dikkat çekicidir.
Başta da ifade etmeye çalıştığımız gibi hidayet, peygamberlerin doğuştan mazhar
oldukları temel karakterleridir. Çünkü Allah Teâlâ, çok önemli bir misyonla
göndermiş olduğu o mualla zatların ileride bir kısım kendini bilmez densizler
tarafından serrişte (bahane) edilecek davranışlarda bulunmalarına fırsat vermez.
Bu açıdan Hazreti Davud ve Hazreti Süleyman (alâ nebiyyinâ ve aleyhimesselâm)
aleyhinde söylenilen sözler İsrailoğulları’nın bir iftirası olduğu gibi, Hazreti
Nuh ve Hazreti Hûd (alâ nebiyyinâ ve aleyhimesselâm) gibi peygamberler aleyhinde
söylenilen sözler de kavimlerinin birer iftirasından ibarettir. Aynı şekilde
İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında hidayet
dairesi dışında söylenilen uygunsuz sözler hem kendini bilmezliğin bir ifadesi
hem de Arş’ı titretecek büyük bir iftiradır.
Söz buraya gelmişken, وَوَجَدَكَ ضَۤالًّا فَهَدٰى[4] âyet-i kerimesiyle ilgili
bir kısım teologlar tarafından dile getirilen bir yorumun yanlışlığını ifade
etmek istiyorum. Onlar bu âyet-i kerimeyi, “Allah, Seni dalâlet içinde buldu ve
hidayete erdirdi.” şeklinde izah ediyor, burada yer alan ضَۤالًّا lafzına,
hidayetin zıddı bir mânâ veriyorlar. Buradan yola çıkarak da peygamberlik
nuruyla serfiraz kılınıp ufkunun aydınlanacağı âna kadar –hâşâ ve kellâ– İki
Cihan Serveri Hazreti Muhammed Mustafa Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve
sellem) dalâlet içinde yaşadığını iddia ediyorlar. İşin doğrusu, O’na böyle bir
dalâlet nispetinde bulunan bir insan, –Allah hidayet buyursun– kendisi dalâlet
içinde demektir.
Kur’ân-ı Kerim, Necm Sûresi’nde, مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰى “Sahibiniz
(Hazreti Muhammed Mustafa aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), hiçbir zaman dalâlet ve
sapıklığa düşmedi, hiçbir zaman aşırılık, taşkınlık ve ölçüsüzlüğe girmedi.”[5]
buyurmuştur. Âyet-i kerimede geçen ve Allah Resûlü’nün dalâlete düşmediğini
bildiren مَا ضَلَّ fiili, mâzi sigasıyla geldiği için, O’nun hayat-ı
seniyyelerinin hep hidayet üzerine geçtiği ifade edilmiş oluyor.
O hâlde zahiren birbirine zıt gibi görünen bu iki âyet-i kerimenin arasını telif
etmek için “dalâlet” kelimesinin farklı anlamlarına bakmak gerekmektedir.
Dalâletin bir anlamı, “yürünen doğru yoldan ayrılma, sapma” olsa da, onun diğer
anlamı, “değişik yollar karşısında doğru yolun ne olduğunu kestirememe ve bu
konuda tereddüt yaşama demektir”. İşte “dalâlet” kelimesi, Allah Resûlü’ne
(sallallâhu aleyhi ve sellem) nispet edildiğinde anlaşılması gereken bu ikinci
mânâdır. Semavî nurun ulaşacağı âna kadar O (sallallâhu aleyhi ve sellem),
farklı yollar karşısında tereddüt yaşamış, doğru yolu bulma adına cehd ü gayret
sarf etmiş, bununla da bir yönüyle geleceğine ait çok önemli blokajlar
oluşturmuştur.
Ayrıca وَوَجَدَكَ ضَۤالًّا فَهَدٰى âyet-i kerimesinden Nebiler Nebisi’nin
(sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiy esnasında yaşamış olduğu dehşet, kalak ve
heymân da kastedilmiş olabilir. Zira O (sallallâhu aleyhi ve sellem), böyle
semavî bir sürprizle karşılaşınca, ciddi bir şok yaşamış, ne yapması gerektiğini
anlayamamış olabilir. Buna rağmen o muhteşem fetanet, dengeli ve oturaklaşmış
bir kadın olan Hazreti Hatice Validemiz’e (radıyallâhu anhâ) gelip içini
dökmüştür. O da öncelikle genel karakteri itibarıyla Allah Resûlü’nü
değerlendirmiş, O’nun yüce ahlâkını ifade etmiş, sonra Allah’ın O’nu yalnız
bırakmayacağını söylemiş, ardından da O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) alıp
bir Hıristiyan âlimi olan amcazadesi Varaka İbn Nevfel’e götürmüştür.
Öyleyse Duhâ Sûresi’nde yer alan bu âyet-i kerimenin mânâsını şu şekilde
anlayabiliriz: “Sen belli dönemde Cennet nedir, Cehennem nedir bilmiyordun.
İnsanların genel ahvali karşısında kıvranıp duruyordun fakat onlar için ne
yapacağını bilemiyordun. Hazreti İbrahim’in (aleyhisselâm) dininden geriye kalan
şeylerin Sana ifade ve ifâza ettiği bazı mânâlarla bir kısım şeyler sezsen bile,
her şeyi yerli yerine koyma mevzuunda kesin bir karar verecek durumda değildin.
Allah (celle celâluhu), göndermiş olduğu semavî vahiy ile Senin bu hayret ve
tereddüdünü izale etti ve Sana doğru yolu gösterdi.”
Peygamberlerin sahip olduğu hidayet sıfatıyla alâkalı üzerinde durulması gereken
ayrı bir husus da şudur: Şûra Sûresi’nde, وَإِنَّكَ لَتَهْدِۤي إِلٰى صِرَاطٍ
مُسْتَقِيمٍ “Sen gerçekten insanları doğru yola hidayet edersin.”[6] buyrulmak
suretiyle, kendisi hidayet üzere olan Allah Resûlü’nün, aynı zamanda bu konuda
bir rehber olduğu ifade buyrulmuştur. Hidayette olan peygamberler, Allah’ın
(celle celâluhu) izniyle, aynı zamanda insanları da hidayete sevk eder, bu
konuda insanlara rehberlik yapar, yol gösterir, onların önünü açar ve onları
hidayetle tanıştırırlar. Cihad ve irşad konusundaki genel tariflerimiz
çerçevesinde ifade edecek olursak onlar, insanlarla Allah arasındaki engelleri
bertaraf ederek kalblerin Allah’la buluşmasını sağlarlar. Elbette ki ilâhî
nurun, muhatapların içinde bir meşale hâlinde yanması Allah’a ait bir icraat-ı
sübhaniyedir.
2.Takva
Rehber-i Ekmel Efendimiz’in (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) duasında ikinci
husus olarak zikredilen “takva”yı, “Allah’ın (celle celâluhu) emirlerini yerine
getirip haramları ve kebâiri (büyük günahlar) terk ederek O’nun gazabı ve
azabından korunma cehdi” olarak tarif edebiliriz. Vâkıa, hidayette dereceler
olduğu gibi takvada da dereceler vardır. Başta, farzları yapıp, haramlar ve
kebâirden kaçınmak ile girilen yer, takvanın koridorudur. Daha sonra şüpheli
şeylerden uzak durup haramların semtine sokulmamakla takva kapısından içeriye
adım atılır. Ardından bir kısım mubahları, “şüphelidir” mülâhazasıyla terk etmek
suretiyle de asıl takvaya ulaşılmış olunur. Ayrıca kâmil mânâda takvanın ancak
şeriat prensiplerini kemal-i hassasiyetle yerine getirme gayretiyle beraber
şeriat-ı fıtriye kanunları dediğimiz Cenab-ı Hakk’ın kâinatta koymuş olduğu
kanunlara riayetle elde edileceğinin de unutulmaması gerekir.
Bir mü’minin, hidayetten ve hidayet rehberi sayılan Kur’ân ve Sünnet’ten tam
istifadesi işte bu seviyedeki bir takvaya bağlıdır. Bu açıdan bakıldığında
hidayet ile takva âdeta ikiz kardeş gibidir. Takvaya ulaşma hidayete bağlı
olduğu gibi, Kur’ân ve Sünnet’in ortaya koyduğu sistemi doğru anlama, onun
ruhunu, ulviyet ve azametini kavrama da takvada derinleşmekle mümkündür.
3.İffet
Duada üçüncü olarak zikredilen iffet ise, insanın namusunu koruma konusunda
hassas yaşaması, gözünün bağını iyi kullanması, kulağına mukayyet olması, dilini
gerektiği yerde kullanması, kimseye el açmaması, hâsılı her hâlinde ve fiilinde
haya ve edep dairesinde bulunması demektir. Eğer fertler iffetli olursa, toplum
da iffetli olacaktır. Yoksa fertleri günahkârlardan oluşan bir toplum iffetli
olamaz. İffetini kaybeden bir toplumda ise hırsızlık, kapkaç, rüşvet, yalan ve
hortumlama gibi türlü türlü mefsedet ve mesâviler baş gösterir. Küçükler
küçükçe, büyükler de büyükçe çalıp çırpmaya, hırsızlık ve yolsuzluk yapmaya
başlar.
Kur’ân-ı Kerim, bir âyet-i kerimede iffet kahramanlarını يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ
أَغْنِيَۤاءَ مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُمْ بِسِيمَاهُمْ لَا يَسْأَلُونَ
النَّاسَ إِلْحَافًا “İffet konusunda olabildiğine hassas hareket ettiklerinden
ötürü, onların gerçek hâllerini bilmeyenler, onları zengin sanırlar. Ey Resûlüm!
Sen onları simalarından tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek halktan bir şey
istemezler.”[7] ifadeleriyle onların, aç-susuz, yurtsuz-yuvasız kalma pahasına
yine de tekeffüf ve tese’ülde (el açıp dilencilik yapma) bulunmadıklarını haber
vermiştir ki, hakikaten alınlarından öpülesi insanlardır onlar. Bununla beraber
şunu da ifade etmeliyiz ki İslâm, muhtaç durumda bulunan insanların, bellerini
doğrultacak kadar başkalarından bir şey istemelerine cevaz vermiştir.
4.Gınâ
Allah Resûlü’nün duasında yer alan dördüncü husus ise gınâdır ki, bunun da iki
mânâsı vardır. Bunlardan birincisi gönül zenginliği, istiğna; diğeri de
helâlinden kazanarak maddeten zengin olma demektir. Bunların ikincisini istemede
de bir mahzur yoktur. Çünkü dünya nimetleri yerli yerinde kullanılabildiği
takdirde, imanı, ibadet ü taat düşüncesini destekleyici önemli birer faktör
olabilir. Fakat maddî zenginlik istenirken bunun helâlinden olmasına âzamî
dikkat edilmeli, böyle bir zenginliğin hakkını verme konusunda asla cimriliğe
düşülmemeli, gönlün mala mülke kapılmasına müsaade edilmemeli, mal ve servetin
Allah’ın (celle celâluhu) bir lütfu olduğu unutulmamalı, elde edilen imkânlara
bakıp “Bunu ben kendi bilgi ve maharetimle elde ettim.” demek suretiyle Karun’un
düştüğü çukura yuvarlanmamaya dikkat edilmelidir.[8]
Bu hususlara riayet edildiği takdirde Cenab-ı Hak’tan servet istemekte bir
mahzur yoktur. Ayrıca Nebiler Serveri Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)
dualarında, başka bir kısım hususların yanında açlık[9] ve fakirlikten[10] de
Allah’a sığınmıştır. Çünkü böyle bir duruma maruz kalan insan, hâlinden şikâyet
edebilir veya dilenciliğe düşebilir.
Bu açıdan denilebilir ki zenginlik talebi karşısında İslâm dininin olumsuz,
yasaklayıcı bir tavrı olmamıştır. Belki burada dikkat edilmesi gereken mesele,
kenz yapmamak, şahsî servet ve istikbal için para ve mal stoklamamaktır. Zira
kenz yapıp da ondan infakta bulunmayan insanların su-i âkıbetleri Kur’ân-ı
Mu’cizü’l-Beyan’da şöyle gözler önüne serilmiştir: وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ
الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللهِ فَبَشِّرْهُمْ
بِعَذَابٍ أَلِيمٍ “Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda infak etmeyenlere
can yakıcı bir azabı müjdele!”[11] Evet, burada hazineler oluşturan, stok üstüne
stoklar yapan, çok defa bu stoklarını tefecilikte kullanan, hatta fırsat
kollayarak yerine göre ekonomiyle oynayan, bütün bunları yaparken Allah korkusu,
ahiret düşüncesi olmayan insanlar, canlarını yakacak bir azapla müjdelenmiştir.
Aslında insan, elindeki servetini yerli yerinde kullansa, gerçek bir müjdeye
mazhar olabilir. Fakat onlar ellerindeki serveti yanlış yerde kullanmalarından
ötürü bu müjdeyi, kendi elleriyle acıklı bir azap müjdesine çevirmişlerdir.
Müteakip âyet-i kerimede ise onların Cehennem’de maruz kalacakları azap şekli
detaylandırılarak haber verilmiştir: يَوْمَ يُحْمٰى عَلَيْهَا فِي نَارِ
جَهَنَّمَ فَتُكْوٰى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْ هٰذَا مَا
كَنَزْتُمْ لِأَنْفُسِكُمْ فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ “O azap günü,
dünyada iken biriktirilip yığılan altın ve gümüşler, Cehennem ateşinde
kızdırılır kızdırılmaz sahiplerinin alınları, yanları ve sırtları bunlarla
dağlanır: ‘İşte’ denir kendilerine, ‘bunlar, nefisleriniz için yığıp
biriktirdiğiniz altın ve gümüşlerdir. Şimdi tadın bakalım o durmadan yığıp
biriktirdiğiniz şeyleri!’”[12]
Allah yolunda harcamak için biriktirilen servet ise böyle bir kenzden farklıdır.
Evet, i’lâ-yı kelimetullah yolunda kullanmak, dünyanın farklı yerlerinde
okullar, üniversiteler açmak, kendi değerlerimizi insanlığa duyurmak gibi
hayırlı niyetlerle kazanılan servet farklı değerlendirilmelidir. Hatta insanlar
bu gaye-i hayali gerçekleştirmek için servet sahibi olmaya teşvik edilmelidir.
İffetli ve müstağni yaşamayla Cenab-ı Hakk’ın nimetlerinden istifade etme,
Kur’ân-ı Kerim’in emirleriyle de telif ve tevfik edilebilir. Mesela وَابْتَغِ
فِيمَۤا اٰتَاكَ اللهُ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ وَلَا تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ
الدُّنْيَا “Allah’ın Sana verdiği her şeyde ahiret yurdunu ara, onu izle ve
sürekli o yolda yürü; bu arada dünyadan da nasibini unutma!”[13] âyet-i
kerimesinde, ahiretin yanında dünyaya ne kadar teveccüh edilmesi gerektiğine de
işaret edilmektedir.
Bütün bunların yanında asıl önemli olan husus, insanın kendi ruhunda müstağni
olmasıdır. Enbiya-i izâm hep bu istiğna duygusuyla yaşamışlardır. Onlar,
yaptıkları tebliğ vazifesi karşılığında bir beklentiye girmemiş, insanlardan
hiçbir şey istememişlerdir. Onlar, mesajlarını kavimlerine ulaştırma adına onca
meşakkat ve sıkıntıya katlanmış fakat bunun karşılığında kimseden bir ücret ve
mükâfat talebinde bulunmamışlardır. Zira onlar, bütün beklentilerini Allah’a
(celle celâluhu) bağlamışlardır. Bu açıdan onların kavimlerine karşı
kullandıkları en önemli ve en müessir dinamiğin istiğna olduğunu söyleyebiliriz.
Çünkü böyle bir duruş, muhataplar açısından oldukça inandırıcıdır. İşte bir
insanın yapmış olduğu vazife karşılığında dünyevî bir beklentiye girmemesi,
makam ve mansıp gibi taleplerde bulunmaması ve mükâfatını sadece Allah’tan
beklemesi gınânın (gönül zenginliği) farklı bir derinliğidir.
Bununla birlikte herkes, Cenab-ı Hakk’ın kendisi hakkındaki takdirine razı
olmalı ve maddî konularda, dünyevî meselelerde asla hırs göstermemelidir. Zira
bazı kişiler hakkında kader-i ilâhî tarafından takdir edilen fakirlik daha
hayırlı olabilir. Kim bilir onların servete karşı zaafı olduğundan, elde
edecekleri böyle bir servet Karun gibi kendilerini baş aşağı Cehennem’e
yuvarlayabilir. Bu açıdan da her zaman hakkımızdaki takdir-i ilâhîye rıza
göstermemiz gerekir.
[1] Müslim, zikr 72; Tirmizî, daavât 74; İbn Mâce, dua 2.
[2] Bakara sûresi, 2/2.
[3] Bakara sûresi, 2/5.
[4] Duhâ sûresi, 93/7.
[5] Necm sûresi, 53/2.
[6] Şûrâ sûresi, 42/52.
[7] Bakara sûresi, 2/273.
[8] Bkz.: Kasas sûresi, 28/78.
[9] Bkz.: Ebû Dâvûd, vitr 32; Nesâî, istiâze 19, 20.
[10] Bkz.: Buhârî daavât 38, 43, 44, 45; Müslim, zikr 49, 61.
[11] Tevbe sûresi, 9/34.
[12] Tevbe sûresi, 9/35.
[13] Kasas sûresi, 28/77.
***
Not: Bugün mescidimizde okunan Cuma Hutbesi Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız
kitabından “Bir Dua Dört Esas” makalesinin ihtisarıdır.
Devamı...
Cuma Hutbesi: IZDIRAPLA BÜTÜNLEŞEN RUHLAR
15/07/2022
Gönlünü yüksek ideallere kaptırmış muzdarip ruhlar, bütün bir hayat boyu
buhurdanlık gibi tüter dururlar. Güneşler doğar-batar; haftalar, aylar birbirini
takip eder; mevsimler peşi peşine geçer gider de onlar idealize ettikleri
düşünceleri istikametinde bir başka bahar ararlar… Hep hazan görür, hazan
mevsimi yaşarlar, hazan türküleri dinlerler; ama ne hallerinden şikâyet eder ne
de kimseden dert yanarlar. And içip yoluna koyuldukları yüce davaları uğrunda,
her cefaya katlanır, fakat asla usanmazlar.
İdeallerinin aşkına kapılmış ve o yolda ümit verici müjdelerle coşmuş bu
aydınlık ruhlar, önlerinde yığın yığın uçurumlar, yığın yığın zorluklar
bulunabileceğini önceden hesap ederek gerilime geçtiklerinden, ne beklenmedik
şeylerle karşılaşmaları, ne imkânsızlıklar, ne de yollarını kesen çeşit çeşit
tehlikeler kat’iyen onları şaşırtamaz ve davaları hakkında şüpheye düşüremez.
Her tehlikenin bir gün mutlaka ortadan kalkacağı, yolların açılıp
imkânsızlıkları imkânların takip edeceği inancıyla, hep azimli ve kararlıdırlar.
Bu itibarladır ki onlar, en ümit kırıcı hâdiseler, en karanlık şartlar içinde
dahi, bedbinliğe, karamsarlığa düşmez; geçilmez gibi görünen engelleri şimşek
hızıyla aşar ve soluk soluğa hedeflerine koşarlar.
Çevrelerinde olup biten şeylere karşı daima tetikte ve alabildiğine
hassastırlar. Hele bu şeyler, onların düşünce dünyaları ile alâkalı ise… İçinde
yaşadıkları toplumla öylesine kaynaşmış ve bütünleşmişlerdir ki, yolunu şaşıran
bir fert, istikameti bozulan bir aile ya da cemiyeti ayakta tutan umdelerden
birinin hırpalanması onları günlerce inletir ve uykusuz bırakır…
Umursamazlık, onların en nefret ettiği şeydir. Toplumun her kesimine ait dert ve
sıkıntıları, sinelerine saplanmış bir hançer gibi hisseder ve iki büklüm
olurlar. Yüreklerinin ızdırapla çarptığı, beyin sancısıyla şakaklarının zonk
zonk zonkladığı nice geceler vardır ki, yığınlar içinde bulunmalarına rağmen,
onlar yine yapayalnızdırlar.
Onların dünyasında geceler hep hasretle gelir ve bir ömür kadar da uzar gider.
Ne var ki, bunu da sadece onlar duyar ve onlar yaşarlar.
“Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkıt ne bilir,
Müptelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat?” (Sabit)
İnsan herhangi bir ideale, inandığı ölçüde gönül verir ve alâkadar olur.
Alâkadarlığı nisbetinde de yer yer sevinç, zaman zaman da ızdırap duyar. Bu
ölçüye göre, bağlı bulunduğu dava uğrunda bütün bir gün ve haftasını, ay ve
senesini hatta senelerini verenler olabileceği gibi, onu varlığının gayesi bilip
dünya ve ukbasını feda edenler de vardır. Öyleleri vardır ki, saçları adedince
başları bulunsa, davası uğrunda her gün birini isteseler, tereddüt etmeden
verir; verir de minnet bile eylemez… İnsanlığın İftihar Tablosu, bu hususta o
kadar hızlı ve o denli ileri idi ki, Yüce Yaratıcı, hem senâ hem de tadîl
makamında O’na şöyle diyordu: “Demek bu söze inanmıyorlar diye onların peşine
düşüp kendini helâk edeceksin!”[1]
Ve bu eşsiz fıtratın arkasında, daha bir sürü başyüce, bütün hayatları boyunca
hep ızdırap düşünmüş, ızdırap soluklamış, ızdırapla eğilmiş, ızdırapla
doğrulmuşlardır. Bir bakıma onların çektikleri, büyüklükleriyle mepsuten
mütenasip (doğru orantılı) olmuş; çektikçe yükselmiş, yükseldikçe çekmiş ve her
türlü kötülüklerden arınarak birer semavî bilinmez hâline gelmişlerdir. Evet,
Hak yolunda, millet yolunda çekilen sıkıntılar kadar insanı günahlardan
arındıran, ulvîleştiren ikinci bir şey daha yok gibidir. “Günahlar içinde öyle
günahlar vardır ki; namaz, oruç gibi ibadetler değil de, geçim yolundaki sıkıntı
ve maişet derdi onlara kefaret olur.”[2] Ya içinde yaşadığımız toplumu kurtarma
gayreti ve bu uğurda çekilen sıkıntılar..!
Bugün bizim, şuna-buna değil; “Milletimin maddî-mânevî mutluluğu için
Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım.” diyenlere… Şahsî menfaat ve
bencillikleri bir tarafa iterek Hak ve millet yolunda fâni olanlara… Toplumun
ızdıraplarıyla kıvrım kıvrım kıvranıp, hep inilti kovalayanlara… Elinde ilim
meşalesi, her yerde bir çırağ tutuşturup cehalet ve görgüsüzlüklerle mücadele
edenlere.. üstün bir inanç ve azimle, dökülüp yolda kalanların imdadına
koşanlara.. maruz kaldıkları zorluklar karşısında isyan etmeden, ümitsizliğe
düşmeden bir küheylan gibi yoluna devam edenlere.. yaşama arzusunu unutarak
yaşatma zevkiyle şahlanan babayiğitlere ihtiyacımız var..!
[1] Kehf sûresi, 18/6.
[2] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1/38; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 6/335.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Şubat 1985 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Devamı...
Cuma Hutbesi: FARKLI MERTEBELERİYLE NEFİS (2)
01/07/2022
Şeytan ta baştan bu yana nefs-i emmâreyi kullanarak pek çok kimseyi mesâvî-i
ahlak, mûbikat veya Hazreti Gazzâlî ifadesiyle mühlikât diyebileceğimiz kin,
nefret, gazap, şehvet, haset, öfke, dünya sevgisi, yaşama sarhoşluğu, şöhret
hissi, makam tutkusu, acil olan dünyevî zevk u safayı bilerek uhrevî hayata
tercih etme zaafı… türünden şeylere sürüklemektedir ki bunların hemen hepsi
tûl-i emel ve tevehhüm-i ebediyet yanılgısından kaynaklanmaktadır. Bu çeşit
mülahazalarla şeytan ve nefis kendi oyunlarını oynayarak ukbâ düşüncesini husûfa
uğratmakta ve gelip geçici muvakkat dünyayı tabulaştırmaktadır. Oysaki o bugün
var, yarın yok, fâni ve zâil dinlenme alanı gibi bir şeydir.
Ne hoş buyurur Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ): مَا أَنَا
فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ
وَتَرَكَهَا – Dünyada benim halim, bineğiyle kısa süreliğine bir ağaç altında
dinlenip az sonra da çekip giden bir yolcunun haline benzer.”[1] Dünyaya O’nun
bu engin ufkundan bakan pek çok kalb ve ruh insanı hep aynı şeyleri terennüm
etmişlerdir. İşte onlardan biri olan Muhammed Lütfi Efendi’nin,
Bu dert meyhanesinde kimi gördün şadumân olmuş;
Bu gam-hane-i mihnette beladan kim eman bulmuş!
Bu bir devvâr-ı gaddardır gözü gördüğünü hep yer,
Ne şah u ne geda bunda ne bir fert payidar olmuş.
Nice servi revan canlar, nice gül yüzlü sultanlar,
Nice Hüsrev gibi hanlar bütün bu deryaya dalmış!
sözleri, bu dünyayı, nefis ve hevayı ürkütecek şekilde resmedip; esmâ-i
ilâhiyenin meclâsı, âhiretin mezrası olma dışında, kendine ve hevesat-ı
insaniyeye bakan yönüyle onun, bir sinek kanadı kıymetinde olmadığını çok güzel
vurgular. Bu mülahazayı Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri de şu mısralarıyla
dillendirir:
Bu dünya iki kapılı bir handır,
Bunda konan göçer, konuk eylenmez.
Bütün bunlar, Nebîler Sultanı’nın dünya ile alakalı düşünce ve beyanının şerhi
mahiyetindedir; şeytan sinyallerinin nefis ve hevâyı harekete geçirerek
muvakkate ebediyet renk ve deseni vermesiyle sâir filmenâm (uyur-gezer) haline
gelmişleri uyarma adına söylenmiş zebercet ifadelerdendir. Çok kimse,
dünyaperestlik duygusuyla nefis ve heva akıntısına yelken açıp saray-villa,
altın-gümüş, dolar-dinar hülyalarıyla oturup kalktılar; onlara sahip olma
hırsıyla cinayetler işlediler, zulümler irtikâp ettiler; kan döktü, kan içti,
kanlı katiller gibi yaşadılar; öbür âlem düşünce ve mülahazalarını, ukbâ fikrini
kararttılar; Şemsü’s-Şümûs’a arkalarını dönüp gölgelerine takıldı ve şeytanın
azat kabul etmez bendeleri haline geldiler.
Evet, şeytanın dürtüleriyle nefis ve heva bu tür argümanları kullanarak pek çok
şuur-zedeyi, mesâvî-i ahlak diyeceğimiz levsiyat içine çekti; كَالْأَنْعَامِ
بَلْ هُمْ أَضَلُّ – Hayvan gibi, hatta ondan daha sapkın” (A’raf sûresi, 7/179;
Furkan sûresi, 25/44) derekesine düşürdü ve öteleri kaybettirmenin yanında
dünyevî itibar ve şereflerini de pâyimâl eyledi. İmanını islâmla, islâmiyetini
ihsan şuuruyla ve bütün bunları marifet, muhabbet ve aşk u iştiyak-ı likaullah
ile derinleştirememiş kimseler için böyle bir sû-i akıbet kaçınılmaz gibidir.
Böyle bir akıbete maruz kalmamak, nefis ve heva girdabına kapılmamak için mü’min
sürekli Allah’a sığınmalı, O’nun hikmetine râm olmalı, sabah-akşam dua, niyaz ve
tazarru ile O’nun kapısının eşiğine baş koymalı ve peygamberler güzergâhından
ayrılmamaya çalışmalıdır. Dahası bütün bunları tabiatının bir derinliği haline
getirmelidir ki, nefis, heva ve şeytanın oyuncağı olmasın ve “Ben Hakk’a kul
oldum, kul oldum, başkalarına kul olmaktan kurtuldum.” (Mevlânâ) deme ufkuna
yükselebilsin. Yükselsin de zulmet-i nefsâniyeden sıyrılarak, latîfe-i
rabbâniyenin ve ruhun nurâniyetiyle yepyeni bir dirilişe erebilsin ve buradaki
böyle bir diriliş ötedeki nûrâniyetli “ba’s-ü ba’del-mevt”in vesilesi olsun.
Ehlullahtan bazıları, terbiye ve tezkiye görmemiş nefsi kömüre benzetmişlerdir.
O, kendi tabiatıyla kaldığı takdirde hep bir is-pas unsuru olmaya devam edecek
ve ne kadar yıkanırsa yıkansın yine kömür yine kömür kalacaktır. Ama o, ateşe
konduğunda köz kesilecek ve fonksiyonel bir hal alacaktır; ısıtacak, bir şeyler
pişirecek ve özüne rağmen kirleri gideren bir unsur olma durumuna yükselecektir.
Tıpkı bunun gibi, nefs-i emmâre de iman-ı billâh, marifetullah, muhabbetullah ve
iştiyak-ı likaullah ateşine atıldığında “levvâme” gümüşüne dönecek; daha bir azm
u ikdamla “mutmainne” altını halini alacak; bu atılımlarını sürdürdüğü takdirde
“rıza” kevserleri içecek ve konumunu koruduğu sürece de ötelerden gelen teveccüh
tayflarıyla hep mest ü mahmur yaşayacaktır.
Evet, insan, nefsî arzulardan uzak durduğu ve şeytanî vesveselere kapalı kaldığı
sürece Allah’a yakınlığını koruyacak; dünya adına arkasında olduğu hususların
hem de ukbâ desenli ve nurânî halleriyle kat katını bulacak ve Cennet’e girmeden
Cennet zevk u safasını duyacaktır. Aksine, ömürlerini nefis ve heva güdümünde
geçiren mücahede ve mücadele-zedeler, kendilerini kontrolden uzak yaşayacak,
seyyiat ve mesâvîlerini görmeyecek, başkalarının kusurlarını araştırmada ömür
tüketecek, onlar hakkında su-i zanlara, gıybetlere, ayıplamalara girecek ve bir
türlü düşünce kirlenmelerinden sıyrılamayacaklardır.
Aslında, ömrünü iç murakabelerle geçirenler, sürekli kendileriyle yüzleşip eksik
ve gediklerini görebilenler, en küçük olumsuz hallerini gözlerinde büyütenler,
büyütüp değişik arınma kurnalarına koşanlar her zaman kendilerini sorgular ve
“Ey nefsim nerede duruyorsun? Durduğun yer, durman icap eden yer mi?.. Hakk’a
teveccühlerin ne seviyede? Ne kadar yiyor, ne kadar içiyor, ne kadar uyuyor ve
ne kadar gafletten uzak bulunuyorsun? Bana öyle geliyor ki ey nefsim, sen ‘Ya
mahşer!’ deyip kendini gaflete salmışsın! Galiba İsrafil’in suruna kalmış uyanıp
kendine gelmen!..” gibi sözlerle onu mütemadiyen hesaba çekerler. Onlar, her
zaman kendilerini sorgulamaktadırlar ve nefis, latîfe-i rabbâniyenin emirber
neferi haline geleceği ana kadar da elleri hep nefislerinin yakasındadır.
Mercekleri kendi iç dünyaları üzerinde uyûn-i sâhire vaziyetinde, her dem iç
âlemlerini rasat etmekten geri durmamakta ve şeytan sinyallerine geçit
vermemektedirler.
[1] Tirmizî, zühd 44.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Çağlayan
Dergisi Haziran 2018 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Devamı...
Cuma Hutbesi: SEVGİ
24/06/2022
Sevgi, dünyaya gelen her varlıkta en esaslı bir unsur, en parlak bir nur, en
büyük bir kuvvettir ve bu kuvvetin yeryüzünde yenemeyeceği hiçbir hasım yoktur.
Sevgi evvelâ bütünleşebildiği her ruhu yükseltir ve ötelere hazırlar. Sonra da
bu ruhlar sonsuzluk adına doyup duydukları şeyleri bütün gönüllere hâkim
kılmanın kavgasını vermeye başlarlar. Bu yolda ölür ölür dirilir; ölürken
“sevgi” der ölür, dirilirken de sevgi soluklarıyla dirilirler.
Sevmeyen ruhların olgunlaşıp insanî semalara yükselmelerine imkân yoktur. Evet
onlar yüzlerce sene yaşasalar dahi olgunluk adına bir çuvaldız boyu yol
alamazlar. Sevgiden mahrum bu sineler, bir türlü egonun karanlık
labirentlerinden kurtulamadıkları için, kimseyi sevemez, sevgiyi sezemez ve
varlığın sinesindeki muhabbetten habersiz olarak kahrolur giderler.
Çocuk, ilk defa dünyaya gözlerini açtığı zaman sevgi ile karşılaşır, şefkatle
gerilmiş ruhları görür ve muhabbetle atan kalblere sırtını vererek büyür. Daha
sonraları ise, bu sevgiyi bazen bulur bazen de bulamaz; ama bütün bir hayat boyu
hep o sevgiyi arar ve onun arkasından koşar.
Güneşin çehresinde sevginin izleri vardır. Sular buhar buhar o sevgiye doğru
yükselir; yukarılarda damlalaşan su habbecikleri, o sevginin kanatlarıyla
kanatlanır ve naralar atarak baş aşağı toprağın bağrına inerler. Güller,
çiçekler sevgiyle gerilir ve gelip geçenlere tebessümler yağdırırlar.
Yaprakların bağrına taht kuran jaleler, durmadan çevrelerine sevgi dolu gamzeler
çakar ve sevgiyle raks ederler. Koyun, kuzu sevgiyle meleşir ve birleşir; kuşlar
ve kuşçuklar sevgiyle cıvıldaşırlar ve sevgi koroları teşkil ederler.
Her varlık, kâinattaki yeri itibarıyla bu geniş sevginin bir yanını parlak bir
senfonizma ile seslendirmekte; iradî ve gayri iradî, varlığın sinesindeki derin
aşk ve muhabbeti göstermeye çalışmaktadır.
Sevgi, insan ruhunda öyle derin izler bırakır ki, o uğurda yurt-yuva terk
edilir, icabında ocaklar söner ve her vadide ayrı bir mecnun “Leyla!” der inler.
Ruhundaki sevgiyi kavrayamamış sığ gönüller ise bu işe delilik derler..!
Diğergamlık ve başkaları için yaşamak, insanoğluna ait yüksek bir duygudur ve
kaynağı da sevgidir. İnsanlar arasında bu sevgiden en çok hisse alanlar en büyük
kahramanlardır; içindeki kinleri, nefretleri söküp atmaya muvaffak olmuş en
büyük kahramanlar… Ölüm bu kahramanların soluklarını kesemez. Hazan onların
çiçeklerini solduramaz. Aslında her gün iç dünyalarında ayrı bir sevgi meşalesi
tutuşturup, kalblerini sevginin, mürüvvetin meşcereliği hâline getiren ve duygu
dünyalarında açtıkları yollar ve tünellerle bütün gönüllere girmesini bilen bu
çalımlı ruhlar, öyle yüksek bir divandan “ebed-müddet” yaşama hakkını
almışlardır ki, değil ölüm ve fânilik, kıyametler dahi onların çiçeklerini
solduramaz ve kadehlerini deviremez.
Çocuğu için ölmesini bilen anne büyük bir şefkat kahramanı; ülkesi ve insanı
için hayatını hakir gören fert bir millet fedaîsi; insanlık için yaşayıp onun
için ölen kahraman ise, sinelerde taht kurmaya hak kazanmış bir ölümsüzlük
âbidesidir. Böylelerinin elinde sevgi, her düşmanı yenebilecek bir silah, her
kapıyı açabilecek sihirli bir anahtardır. Bu silah ve bu anahtara sahip olanlar,
bugün olmasa da yarın mutlaka bütün cihanın kapılarını açacak ve ellerinde
muhabbet buhurdanlıkları dört bir yana huzur kokuları saçıp dolaşacaklardır.
İnsanların gönüllerini fethetmek için en kestirme yol sevgi yoludur. Ve sevgi
yolu peygamberler yoludur. Bu yolda yürüyenlerin yüzlerine kapılar kapanmaz!
Ezkaza, birisi kapansa bile onun yerine yüzlercesi, binlercesi açılır. Bir kere
de sevgi yoluyla gönüllere girildi mi, artık halledilmedik hiçbir mesele kalmaz.
Ne mutlu sevgiyi kendine rehber yapıp yürüyenlere! Yazıklar olsun, ruhundaki
sevgiyi sezemeyip bütün bir hayat boyu kör ve sağır yaşayan tâli’sizlere!
Ey yüceler yücesi Rabbim! Kinlerin, nefretlerin gecenin koyu karanlıkları gibi
dört bir yanı sardığı günümüzde, Sen’in sevgine sığınıyor; şu fevkalâde haşarı
ve alabildiğine azgınlaşmış yaramaz kullarının gönüllerini, muhabbet ve insanî
duygularla doldurman için son bir kere daha kapında inliyor ve iki büklüm
oluyoruz.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Mart 1987 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Devamı...
Cuma Hutbesi: NİFAK
17/06/2022
İnanmadığı hâlde inanıyor görünmek, akide ve düşüncelerinde münkir olmasına
rağmen farklı bir tavır ve kanaat sergilemek, her zaman duruma göre hareket edip
sürekli iki yüzlü davranmak demek olan nifak; ferdî, içtimaî bir riyakârlık ve
bir ruh hastalığıdır. Bu hastalığı taşıyan mürâî ve münafık, her zeminde ayrı
bir tavırda bulunur, her yerde farklı bir görüntü sergiler ve o rengârenk
davranışlarıyla âdeta birkaç hayatı iç içe birden yaşar. Münafığın gerçek
renginin ne olduğunu, ne türlü bir düşünce ve kanaat taşıdığını kestirmek çok
zor; hatta imkânsızdır. O, kendine göre ters görüp “öbürleri” dediği hemen
herkese karşı düşmanca duygular besler.. onlar hakkında açık-kapalı kötülük
düşünür. Ama bu duygularını her zaman dışarı vurmaz; gerektiğinde hakikî
hislerini gizleyerek onların düşünce ve kanaatlerine saygılı görünür.. onlara
karşı olabildiğince yumuşak davranır.. ve onlardan biriymiş gibi hareket eder.
Ne var ki o, hemen her zaman, içten içe de güm güm gümler ve mevhum hasımları
için ne komplolar ne komplolar planlar.. planlar da, hasım kabul ettiği kesim
veya kimselerin sıkıntılı hâl ve kritik durumlarında gerçek niyetini hemen
ortaya koyuverir. Sonra da başkalarının, “hüsnüzan”na binaen ardına kadar açık
bıraktıkları kapıdan içeriye girerek akla hayale gelmedik kötülüklerin hepsini
yapar. Din, iman düşmanlarının açıktan açığa diyanet ve mukaddesata sürekli
hücum etmelerine karşılık o, çok defa dinî, millî ve vatanî değerlere saygılı
görünerek her zaman ehl-i imanı aldatmaya çalışır.. her zaman sinsi davranır ve
moda tabiriyle “takiyye”lerde bulunur.. yerinde herkesi dostça kucaklar ama,
fırsat bulunca da arkadan hançerlemeyi ihmal etmez.
Münafık, konuşurken yalan söyler; bugün vefa sözü verdiği bir konuda bakarsınız,
ertesi gün hemen sözünden döner; sizin itimat ve güveninize hıyanetle karşılık
verir ve hemen her zaman en haince düşmanlık duygularını dostane tavırlar içinde
icra eder. Bu itibarla da o, din, iman ve Kur’ân düşmanı bir münkirden daha
tehlikelidir; tehlikelidir zira, sizin gibi düşünüyor görünüp, düşmanca
duygulara karşı tedbirli olma ve teyakkuzda bulunma hislerinizde gevşeklik hâsıl
ederek yanınıza kadar sokulur, yüzünüze güler; fırsat bulunca da yılan gibi
ısırır ve akrep gibi de sinsice sokar.
Münafık, aslında hiçbir şeye inanmadığı hâlde, duruma göre “Benim Allah’a ve
ahiret gününe inancım tamdır.” diyerek kendine mü’min süsü verir ve her zaman
ehl-i imanı aldatmaya çalışır. Ne var ki, her aldatma hareketinde aldanan da
onun kendisidir; zira mü’minler firasetlidirler ve imanın nuru ile, gördükleri
her şeyi doğru görürler.. “Evet ehl-i iman ne kadar âmî ve cahil de olsa, aklı
derketmediği hâlde, kalbi öyle hodfuruş adamları gördüğünde soğuk görür ve
onlardan nefret eder.”[1] Kur’ân-ı Kerim bir yerde kendi kendini aldatan bu tip
kimseleri şöyle resmeder: “Öyle insanlar da vardır ki bunlar, Allah’a ve ahiret
gününe inandık derler; oysaki bunlar asla inanmış değillerdir (inanmış
değillerdir ama, akılları sıra böyle yapmakla) Allah’ı ve ehl-i imanı aldatmayı
kurarlar. (Aslında onlar bu tavırlarıyla sadece) kendi kendilerini
aldatmışlardır, ama bunu fark edemezler.”[2] Yine Kur’ân’ın tespitine göre
bunlar, kalben hasta kimselerdir. Hisleri malûl, idrakleri tutarsız, şuurları
kapalı, iradeleri de nefsanî temayüllerinin emrindedir. Vicdanî mekanizmalarıyla
tamamen meflûç olan bu insanlar, hastalıkları ile o kadar uyuşmuşlardır ki,
onları tedavi etmeye kalksanız tepki alırsınız, ilâç verseniz tokat yersiniz,
kurtarmak isteseniz hakarete maruz kalırsınız…
Onlarla karşılaştığınızda yer yer kendinizi tam bir mülhit ve münkirle, zaman
zaman da bir reybî (şüpheci), bir sofistle (safsatacı, mugalâtacı) yüz yüze
gelmiş sanır ve irkilirsiniz. Münafığın bu hastalığı bazen öyle şiddetli bir
şüphe, bir kuşku ve bir telâşa dönüşerek dışarıya vurur ki, onun o hâli
karşısında ürpermemek elden gelmez. Bu hasta ruh, her zaman fevkalâde bir
korkuyla sarsılır; çok defa da içine kapanarak kendine göre mevhum düşmanlar
icat eder ve bu mevhum düşmanlar karşısında tir tir titremeye durur. Bazen
münafık, her ses ve her sözden irkilir, her hareketi kendi aleyhinde bir tecavüz
hamlesi gibi görür, her kıpırdanışı da kendisine karşı bir baskın teşebbüsü
şeklinde yorumlar ve bar bar bağırarak etrafında kıyametler koparır.
Böylelerinin bu garip görüntü ve ruh hâletleri Kur’ân-ı Kerim’de şöyle tasvir
edilmiştir: “Sen onları gördüğünde kılıkları-kıyafetleri karşısında hayrete
düşer (ve bunları bir şey zannedersin); konuşmaya kalktıklarında (kendilerini
dinletirler), sen de dinlersin. (Ne var ki bu kimseler, ruh dünyaları
itibarıyla) içleri bomboş kuru kütükler gibidirler. Her sesten ürker, her
sayhadan pirelenir ve her şeyi aleyhlerinde sanırlar.”[3] Bazen de o, bir orada
bir burada bulunma telâşıyla sürekli kararsız davranır, tereddütlerle
dolar-boşalır, her şeyi ve herkesi farklı görür, farklı yorumlar, hiçbir şeye ve
hiçbir kimseye karşı güven duymaz. Bu gibi durumlarda eğer güçlü ise, hasım
kabul ettiği cepheyi hem kendinin, hem sistemin, hem bütün insanlığın düşmanı
gibi gösterir.. gösterir ve değişik vehimlerle, ihtimallerle zihninde mahkum
ettiği bu mevhum cephe insanlarını hemen bitirmek veya bitirtmek ister:
çığırtkanlık yapar, iftiraya tezvire başvurur, moda tabiriyle yargısız
infazlarda bulunur ve ne yapıp yapıp onların hakkından gelmeye çalışır. Hele bir
de medyatik gücü varsa, o ipe-sapa gelmeyen vehim ve kuruntularıyla haftalarca,
hatta aylarca kamuoyunu meşgul eder, hem öyle bir eder ki, yığınlar artık başka
şey düşünemez hâle gelirler. Eğer güçsüz ve bunları yapabilecek durumda değilse,
vehimlerinin bağrında besleyip büyüttüğü o düşman kampı karşısında, riyâdan
tabasbusa, tabasbustan da aldatmaya her türlü melânete başvurur, her zaman iki
yüzlü davranır –birkaç yüzlü de denebilir–. Ve kafasında kurduğu vehmî cepheler
arasında sürekli gelgitler yaşar, herkese ayrı bir yüz gösterir ve tipik bir
yüzsüzlük örneği sergiler. İlâhî Beyan’da onun bu zikzakları ve yüzüp gezmeleri
ise şöyle seslendirilmiştir: “Bu hâlleriyle onlar, mü’minler ve münkirler
arasında mütemâdî gelgitler yaşarlar; ne sonrakilerle tam bütünleşebilirler ne
de öncekilerle. Her kimi de Allah şaşırtmışsa, artık sen ona çare
bulamazsın.”[4]
Münafığa göre, tek doğru insan kendi, tek doğru düşünce de onun düşüncesidir.
Evet ona göre, doğrunun biricik mikyası onun çarpık kriterleri, müşevveş şuuru,
endazesiz idraki ve her zaman yanıltan hisleridir. Varlığı ve varlığın perde
arkasını böyle bir ruh hâletiyle değerlendiren –bilhassa “temâşâ eden”
demiyorum– böyle bir hasta ruh nazarında, her nesne olduğundan çok farklı ve
hemen herkes de, kendisinden endişe duyulması icap eden potansiyel bir
düşmandır. Evet ona göre, bütün bir fizikî dünya ve onun metafizik buudu,
yerleri-gökleri, ayları-güneşleri, yıldızları-nebulaları, dağları-dereleri,
ovaları-obaları, bağları-bahçeleri, canlıları-cansızları, insanları ve
hayvanlarıyla simsiyah bir fon üzerinde aldatan yalancı ışıklar, ürperten
resimler ve ruhlara dehşet saçan görüntülerden ibarettir. O, ruhundaki maraz ve
mizacındaki inhiraftan ötürü, âfâkî ve enfüsî her hâdiseyi, sisli-buğulu, tozlu
ve dumanlı görür: öyle ki, onun o zifirî düşünce karanlığında, bazen iman ve
imanın vaad ettikleri, Allah’la insanın Hâlık-mahlûk münasebetleri, ruhun
ebediyet arzusu ve ukba mülâhazaları üzerinde ya hiç durulmaz ya da onun
vicdanını saran sis ve dumandan ötürü kat’iyen oldukları gibi hissedilmezler.
Bazen de o, iradî olarak bunları hissetmemek için kendini keyiflere, neşelere,
eğlencelere ve oyunlara salar ve âdeta bütün insanî derinliklere karşı hep
kapalı kalmak ister; ister de, dalıverir cismanî zevk ve safâya, şehvete, hevâya
ve en derin uykulara.. sonra da kaçar, aklının getirip önüne serdiği
realitelerden, mantıkî istidlâl ve istinbatlardan. Vehimlerle oturur kalkar..
sırf kuruntularını yaşar.. ve bu öldüren kâbustan uzaklaşmayı da asla düşünmez /
düşünemez.
Münafık nazarında, insanı yükselten gerçek değerlerin ve insanoğlunun Hak
nezdindeki konumunun hiç mi hiç önemi yoktur. Onun için varsa da yoksa da zevk u
safâ ve her çeşidiyle cismanî arzular: O, yaşamak için yaşar.. en değerli
sermayesi olan ömrünü nefsanî isteklerinin ağında tüketir.. hayatını yolda
bulmuş bir metâ gibi kullanır.. ölümü ve ötesini kat’iyen düşünmez.. ebedîlik
vehmiyle sürekli değişik arzular arkasında koşar.. zevklerinin bulanmasından,
bulandırılmasından fevkalâde rahatsızlık duyar.. ve hep keyiften keyfe, neşeden
neşeye sıçrar durur; sıçrar durur da, bir gün realitelerle, tûl-i emellerini
besleyen vehimlerinin delinebileceği endişesiyle tir tir titrer.
Münafık, kendi gibi düşünmeyenleri aptal ve beyinsiz kabul eder ve elinden
geldiğince onlardan uzak durmaya çalışır. Meşru-gayrimeşru her vesileyi
değerlendirir; çalar-çırpar.. haram-helâl demeden yer-içer; sonra da yan gelir
kulağı üzerine yatar; yatar da cismaniyeti adına olsun, bunca nimetlerle kendini
tanıttırmak isteyen Zât’ı bir kerecik olsun hatırlamaz; O’nu tanımayı, anmayı ve
O’na teşekkür etmeyi asla düşünmez ya da düşünemez.. münafık,
varlık-eşya-Yaratıcı konularında tutarsız bir yol takip ettiği gibi, insanlarla
münasebetinde de fevkalâde bencil, hodgâm ve nefisperesttir: menfaat ve
çıkarlarına dokunabilecekleri vehmiyle bazen, aynı kulvarda koşan herkesi, hatta
en yakınlarını bile düşman kabul eder.. ve hemen onlara karşı savaş vaziyetine
geçer; “harp hiledir” mülâhazasıyla entrikalar çevirir.. komplodan komploya
koşar.. rakip ve düşman ilan ettiği kimseleri aldatmaya çalışır.. yalan, iftira,
tezvir gibi gayriinsanî her yola başvurur.. ve başa çıkamayacağını anlayınca da,
hemen taktik değiştirir ve onlardan biriymiş gibi görünmeye çalışır.. mü’minler
arasına girer.. kendine onlardan daha iyi bir mü’min süsü verir ve onlarla
bulunduğu sürece de, ayrı düşmemeye, farklı düşünmemeye dikkat eder.. hatta
onlar üzerinde fevkalâde olumlu hisler uyarır. İnkârcılar arasına dönünce de,
açıktan açığa küfrünü ilan ederek, onlardan daha ileri bir tavır sergiler..
hâsılı o, her ortamda farklı bir görüntü ve farklı bir düşünceyle renkten renge
girer ve kılık değiştirir durur. Onun bu davranışlarıyla alâkalı Kur’ânî tespit
de şöyledir:
“Bunlar, mü’minlerle karşılaştıklarında, ‘Biz de iman eden kimseleriz’ şeklinde
konuşurlar. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında da, ‘Emin olun, biz sizinle
beraberiz; onlarla sadece alay ediyorduk’ derler.”[5]
Evet işte bu hâliyle münafık, hiçbir zaman kendi olamaz, sâbit bir kimliğe bağlı
kalamaz ve bazı cinler ve şeytanlar gibi, her an ayrı bir şekil ve suretle
insanların karşısına çıkar. O, hayatını farklı anlayışlara bağlı yaşadığından
ötürü de, hemen her cepheye hem yakın, hem de uzak kalmaya ve iki cephe arasında
ortak bir nokta bulup orada ayakta durmaya çalışır. Bazen de, böyle müşterek bir
nokta bulabilme telâşıyla bir oraya-bir buraya gelir gider.. sezilme endişesiyle
korkular yaşar ve sürekli yalpa yapar durur. Bu şekildeki bir seciyesizlik,
yaşana yaşana, zamanla onun mahiyetinin bir derinliği, daha doğrusu bir çukuru
ve bir uçurumu şekline dönüşerek, onda ikinci bir tabiat hâlini alır.
Aslında her insan, bir hadisin de işaret ettiği gibi, doğarken, imana, itikada
açık ve “insan-ı kâmil” olmaya müstaid olarak (İslâm fıtratı üzere) doğar; onun
daha sonraki menfî ve müspet şekillenmesini ise, büyük ölçüde, ana-babası veya
sosyal çevre belirler. Bu iki güçlü sâikle o, ya “a’lâ-yı illiyyîn”e doğru yürür
ya da onca mükemmel donanımına rağmen, baş aşağı “esfel-i sâfilîn”e sürüklenir.
Esfel-i sâfilîne sürüklenme, inançsızlıktan, iman etrafındaki şüphe ve
tereddütlerden, Allah’tan gafil bulunmaktan, mânâya ve metafizik mülâhazalara
karşı kapalı kalmaktan, bir kısım ahlâkî zaaflardan ve cismanî arzulara yenik
düşmekten kaynaklanmaktadır. Bu sebep ve sâiklere daha başkalarını ilave etmek
de mümkündür. İlaveye gerek yok, bunlardan her biri bile tek başına,
insanı/insanları yere serebilecek güçte bir hastalık âmilidir ve böyle bir
virüsü taşıyan kimsenin ayakta kalabilmesi de çok zordur. Bunların bütünüyle
yaralanmış ve sarsılmış bir ruhun iflâh olması ise tamamen imkânsızdır. İşte
böyle bir tâli’siz, gün gelir bütün bütün istikrarını kaybeder.. özünden
uzaklaşır.. vicdanıyla tenakuza düşer.. iman ve imana müteallik şeylerden
sıkılır.. dinden diyanetten ürker.. kitaba kuşkuyla bakar.. doğruyu gösteren
delil ve burhanlardan kaçar.. her gün ayrı bir havada yaşamaya başlar.. “Dün
dündü, gelip geçti; bugün bugündür, mutlaka yaşamalı ve keyif çıkarmalı;
yarınlara gelince, onlar da cismanî arzulara göre planlanmalı ve gerisi
düşünülmemelidir.” der ve her şeyi içinde bulunduğu âna inhisar ettirerek,
sınırsızı sınırlandırarak ve genişi de daraltarak, ömrünü bir zamanzede olarak
geçirir.
Münafık, ne toplumun ıslâhını düşünür ne de salâha alâka duyar; o, şahsî çıkar
ve mutluluğunun –ona da mutluluk denecekse– dışında hiçbir şeyi önemsemez ve
gözü hiçbir insanî değeri görmez; evet o, başkalarını düşünmez.. beraber
yaşamasını bilmez.. paylaşmaya gelmez.. fedakârlıktan hiç anlamaz.. fazilete
güler geçer.. ve başkalarını yaşatma hissini aptallık sayar.. hatta bazen
başkalarının saadetlerinden rahatsızlık bile duyabilir ve onlara karşı
kötülükler planlar.. onlar için hep fesat düşünür, ifsada koşar.. ve kendine
ters gelen her şeye ve herkese ne amansız ne imansız taarruzlarda bulunur.. ona
insanca davranması ve çevreyi yakıp yıkmaması söylenince de, hemen bir diğergâm
ıslahçı gibi gürler ve kendisinin tam bir salâh insanı olduğunu haykırır. Onun
bu türlü iki yüzlülüğünü ise Kur’ân şöyle resmeder: “Onlara, ‘Yeryüzünde ve
insanlar arasında fesat çıkarmayın’ dendiğinde, ‘Biz barışçılarız; ve ortalığı
düzeltmeden başka bir işimiz de yok.’ derler.”[6] Böyle der, fesadı da, salâhı
da çarpıtarak demagoji yapmaya kalkarlar. Aslında hareketlerini kendi
çıkarlarına bağlamış bulunan bu hasta ruhlar, kendi menfaatleri çerçevesindeki
her şeyi salâh, aksini de fitne ve fesat sayarlar.
Evet münafıklar, bütün işlerini şahsî menfaatlerine bağlamışlardır. Çıkarları
öyle davranmayı gerektirdiği bir yerde, rahatlıkla her türlü bozguncuyla
anlaşabilir, münkir ve mülhitlere arka çıkabilir ve bir müfsit, bir anarşist
gibi davranmada da asla beis görmeyebilirler. Onlar, her konuya nefsanîlik
açısından yaklaşır ve her şeyi egoizmaya bağlı değerlendirirler. Ölçüleri bozuk,
kıstasları ayarsız, kriterleri de yanlıştır: akı, kara görür; güzele çirkin der;
zulmü alkışlar, zalimle sarmaş-dolaş yaşar; ışığa söver, nura savaş açar; inanıp
emniyet insanı olmayı aptallık sayar; hileyi, iğfali akıllılık kabul eder ve her
işinde tahribin kolaylaştırıcılığına sığınarak güçlü görünmeye çalışır. Aslında,
münafıkların kendi aralarında da sağlam bir birlikten söz etmek mümkün değildir;
ama, doğruyu eğri, eğriyi doğru görme, münkeri mâruf, mârufu da münker bilme ve
ehl-i imana karşı mütemadî kin duyma tabiatları, muvakkaten de olsa onları bir
araya getirebilir. Ne var ki, böylesi bir beraberlik, kat’iyen kalbî bir
beraberlik değildir; aksine onlar, duyguları ve düşünceleri itibarıyla hep bir
dağınıklık örneği sergilemektedirler.
Münafıkların, iman, emniyet, tevekkül ve teslimiyet konularındaki tenakuzları da
diğer çelişkilerinden farksızdır. Onlara iman deyince, “Şu aptalların inandığı
gibi mi inanacağız?” derler. Böyle bir karşılık vermede Müslümanları hafife
aldıkları açıktır. Ancak, onlar böyle bir mukabele ile, kendilerince daha farklı
bir inanma şekli olabileceğini vurgulamak istemektedirler: evet onlar,
aydındırlar, imanları, din telâkkileri ve İslâmî anlayışları da farklı olmalıdır
(!) Onlar hakikî dindar (!), dinin emirlerini kemâl-i ciddiyetle yaşayanlarsa
dinci –o da ne demekse!–, onlar samimî, her işinde Allah’ın hoşnutluğunu takip
edenlerse istismarcıdırlar. Bu itibarla da onlar, dinî anlayış ve İslâmî
telâkkilerinde kat’iyen başkalarıyla aynı seviyede olmazlar. Böyle bir eşitlik,
onlar için zül, onların o modern “kast” anlayışları açısından da kendilerine
hakaret ihtiva etmektedir. İşin doğrusu bunların, imanla da, tevekkülle de,
teslimiyetle de alâkaları yoktur ama, açıktan açığa “inanmıyoruz” demeye cesaret
edemediklerinden ötürü bu kabîl demagojilere sapmaktadırlar.
Hâsılı münafıklar, güçlü kuvvetli olup fırsat da bulunca, açıktan açığa millî ve
dinî değerlere karşı savaş ilan ederler. Zayıf düştükleri ya da toplumdan tepki
alabilecekleri durumlarda da, bir yandan akla hayale gelmedik sinsi komplolarla
düşmanlıklarını devam ettirirken, diğer yandan da, imandan, İslâmiyet’ten
bahisler açarak dinin istismar edildiğinden dert yanar ve “Biz de mü’miniz, hem
de hakikî mü’min.” demeyi ihmal etmezler. Ancak böyle demeleri de fazla uzun
sürmez. Kendileri gibi düşünenlerle baş başa kalınca, “Biz temelde sizinle
beraberdik ama, inananlarla alay ediyorduk”[7] –bu da yine Kur’ân’ın tespitidir–
der ve çıkarlar işin içinden.
Kur’ân, nifak çizgisi üzerinde daha geniş durur. Ancak, şimdilik biz böyle bir
makalenin istiâb çerçevesinde kalarak, ondan pek az alıntıyla iktifa ettik.
Küfür gibi nifakın da bütün hususiyetleriyle anlatılması koca bir mücellet
ister. Onu da uzman araştırmacılar yapabilir.
[1] Bediüzzaman, Mektubat s.467 (Yirmi Dokuzuncu Mektup, Altıncı Kısım).
[2] Bakara sûresi, 2/8-9.
[3] Münâfikûn sûresi, 63/4.
[4] Nisâ sûresi, 4/142.
[5] Bakara sûresi, 2/14.
[6] Bakara sûresi, 2/11.
[7] Bakara sûresi, 2/14.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Temmuz 2000 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Devamı...
Cuma Hutbesi: HAYRET KUŞAĞI
03/06/2022
Gözlerimde buğu buğu hayret, gönlümde ümit ve burkuntu dört bir yanda olup
bitenleri seyrediyorum; fırtınalarla sarsılan çamı-çınarı, devrilip kendi enkazı
altında kalanı, her şeye rağmen başaklar gibi salınışlarıyla etrafa tohumlar
saçanı ve darbelene darbelene ruhuyla bütünleşip ölümsüzlük kuşağına ulaşanı…
Tufanları tufanların kovaladığını, dalgaları ifritten dalgaların takip ettiğini
ve ard arda sarsıntıların arkasında bir yeni varoluşa doğru yol alındığını…
Elmasın kömürden, altının taştan-topraktan ve sağlamın çürükten ayrılmaya
başladığını hayret ve hayranlıkla seyrediyorum.
Bir yanda, millî mefkûrenin bağrına damla damla kan damlatıldığını, tarih
şuurunun horlanıp geçmişe lânet yağdırıldığını; bir uğursuz düşüncenin her köşe
başını tutup ruhu ve ruh insanını hırpaladığını, yarasalara şehrayinler tertip
edip baykuşları harabelerle sevindirdiğini, akla hayale gelmedik yalan, tezvir
ve tertiplerle toplum içinde sun’î sıkıntılar meydana getirip, onun düşünce
istikametini ve çalışma gücünü felce uğrattığını, dünyanın dört bir yanında
Neron’lara rahmet okutturan, tiranların zulüm ve istibdatlarını unutturan bunca
facia varken, milletin özüyle bütünleşme gayretlerinin “irtica” yaygaralarıyla
engellenmeye çalıştığını.. diğer yanda bu kızıl kıyamet karşısında olsun, bir
türlü ayılıp kendine gelmeyenleri, sefâhet ve eğlencelerde ömür tüketenleri,
olanca güçleriyle hayattan kâm alma peşinde koşanları, başını derde sokmamak
için bukalemun gibi yaşayanları, bir kısım hasis menfaatler uğruna birbiriyle
didişip duranları, vatan ve milletin yaralarını sarma mevkiinde bulundukları
zaman bile, emmek için onun kurumuş damarlarında kan arayanları, olup biten bu
kadar şey karşısında iradelerine kement ve ağızlarına kilit vurulanları sinemde
inilti, gözlerimde kan seyrediyorum.
Özü ihlâs, samimiyet ve ciddiyet olan dinî hayatın, bir kısım soğuk merasimlerle
folklor hâline getirilişini ve bu işin figürleri sayılan gırtlak ağalarını,
cenaze ilâhîcilerini, çeşit çeşit ses sanatkârlarını, Rabbime karşı utanç içinde
ve iki büklüm seyrediyorum.
Neron’ların gayz ve tuğyanını, ruhanîlerin sessiz infiâlini, ezenlerin
“hayhuy”unu, ezilenlerin “âh u efgân”ını mutlak bir kısım sırlara gebe, kaderî
bir cilve deyip hayret ve teslimiyetle seyrediyorum.
Düşlere sığmayan bir yüce davayı, o uğurda her şeyini fedaya azmetmiş
tâli’lileri, geleceğin kutlu rüyalarıyla gerilip gerilip kendinden geçenleri;
sonra da “Uhud”a varmadan ters yüz olup geriye dönenleri, daha deneme
imtihanında elenip gidenleri ve yıldız avlamak için yelken açtığı göklerin
derinliklerinden zıpkının ucunda bir ateş böceği ile geriye dönenleri üzüntü ve
şaşkınlıkla seyrediyorum.
İnsan ruhunun yüceliğini, ondaki “ebediyet” fikri ve ebedî güzellikler arzusunu,
sonra da bu yüce ruhun bir kısım bedenî istekler karşısında “pes” edişini, üç
adım ötede kendine tebessüm eden sonsuzun güzelliklerini göremeyerek
cismaniyetin altında kalıp ezilişini ızdırapla seyrediyorum.
Rahmeti Sonsuz’un, cahile-görgüsüze, zalime-gaddara, mülhide-mütecavize mehil
üstüne mehil verişindeki sabır ve hilmini hâdiselerin çehresinde; zulüm ve
tecavüzleriyle “gayretullah” sınırlarını zorlayanların derdest edilip aman
verilmeyeceğini de, O’nun değişmeyen âdetinin simasında “inanç ve ürpertiler”le
seyrediyorum.
Gözlerimde buğu buğu hayret, gönlümde ümit ve burkuntu, olup bitenleri tablo
tablo seyrediyorum.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Mayıs 1987 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Devamı...
Cuma Hutbesi: ANA
13/05/2022
Ana için derler, sonu yok ızdırabın…
Hep enîndir anada sesi, telin, mızrabın…
Fâniler arasında en muazzez varlıktır ana. O, yeryüzünde dolaşırken gökteki bir
baş ve Cennet de ayaklarının altındadır. Pabucunun tozu gözlere sürme kadar aziz
ve ayaklarına sürülen yüzler Arş eşiğindeki başlar kadar yücedir. Ana inleyen
varlıktır. Bütün bir hayat boyu inleyen ve sızlayan… Onun analığı evlatla kâim;
“anam” diyen biriyle… Evlat olmayınca ana, ana değildir. Ya “anam” demeyince!
Ananın emeli bir evlat, bazen de başka bir şeydir; mânâ gibi, ruh gibi, ideal
gibi bir şey…
Ana vardır, dünyaya getireceği yavruyu Hak yoluna adar. Ana vardır, bir yavru
ister, ister de elde etmeden inkisar içinde gider. Ana vardır, izah edemeyeceği
yavrunun hesabiyle iki büklüm olur ve “Keşke daha önce ölüp de unutulup
gitseydim.” der. Ana vardır, evladıyla âbideleşir ve başı semaya ulaşır. Ana
vardır, evladıyla derbeder ve perişan olur. Ana vardır, firavun otağında bir
milletin gözdesi. Ana vardır, Nebi hücresinde şeytan bendesi. Ana vardır,
sessiz, belirsiz ve meçhuldür; fakat güller, çemenler yetiştirir. Ana vardır
destanlara sığmaz; o, zihinlerde, sinelerde, göklerdedir. Ana vardır,
kâğıttadır, kalemdedir, romandadır…
Toprak, tohuma ana; kaynak çağlayana; Havva insanoğluna; Meryem bir Ruh’a; Âmine
bütün bir hakikate, varlığın sırrına, sırların özüne…
İyisi de var, kötüsü de ananın. İyisine canlar feda; ya kötüsüne, tâli’sizine ne
demeli.? Evladını güldürmemişe ve evladından yana gülmemişe, gün yüzü görmemişe…
Ana-evlat iki vücut bir ruh. Evlat, ananın vücudundan bir parça, kucaklarda
“gönül yakan sevgili”, emekleyen yumurcak ve nihayet birbirini takip eden
ayrılışlarla, ana için sineyi yakan bir kor, kalbe saplanan bir mızrak…
Gelişme dönemi, tahsil hayatı, askerlik çağı.. bunların her biri, ananın
yüreğini ağzına getiren bir ızdırap dönemeci. Ana, her zikzakta bir sürü gözyaşı
döker: Yavrusunun okuma ayrılığına, izdivaç ayrılığına ve askerliğine… Evet, o,
daima ağlar, daima buhurdan gibi tüter. Teselli bulup durduğu olduğu gibi, sel
sel olan gözlerinin yaşında boğulduğu da olur. O, mukaddeslerine, vatanına,
namusuna kurban verdiği yavrusunu armağan sayar ve teselli olur. Ya bir hiç
uğruna ölene? İşte burada ananın dili tutulur.
Evet o, küffara karşı şehit olan evladına koşmalar dizer, ninni söyler, onlarla
avunur.
“Burası Yemen’dir,
Gülü çemendir,
Giden gelmiyor
Acep nedendir,
Acep nedendir. ”
Gözlerde şehit silueti, kulakta Cennet ırmakları gibi onun sesi:
“Küffar Kırım’ı aldı anam,
Düşman yurduma daldı anam,
Irzım pâyimal oldu anam,
Ben oraya giderim…”
Kırım’da küffara iltihak eden de var; Plevne’yi unutup Tuna’da tenezzühe çıkan
da var. İşte ananın belini büken de bunlardır. Eski kurbanın düşmanı, yeni
kurbanın dostu; ne desin ana bu girift bilmeceye..!
Vay benim tâli’siz anam! Kalbi rahatsız anam, kaddi bükülmüş, gözleri dolmuş
anam; dizine vurup saçını yolan anam! Kim etti bunları sana? Kim kıydı kalbinin
semeresine, gözünün nuruna? Kıralım o elleri. Su serpelim ateşine…
Artık ağlama anam! Gözyaşlarında meydana gelen bulutlar, ta Arş’a kadar
yükseldi. Bak şimdi orada şimşekler, burada rüşeymler… Dağınık kâkülünü
düzeltmek için sana koşuyorlar. Biz hepimiz senin feryadına koşuyoruz.
Dudağımızda kurtuluş nağmesi, elimizde Yusuf’un gömleği, çîn-i cebinine, yaşaran
gözlerine sevinç müjdesi ile geliyoruz. Sessiz infiallerin dinsin diye, kanayan
yaraların onulsun diye, bütün bir mücrimler topluluğu adına af dileyip eşiğine
baş koyduk anam…!
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Nisan 1979 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Devamı...
Cuma Hutbesi: ADANMIŞLARA DÜŞEN SORUMLULUKLAR
06/05/2022
Problemlerin üst üste yığıldığı bir dönemde dünyaya geldiğimiz için bazen
hâlimizden şikâyet edebiliyoruz. Beşer tabiatının bir gereği olarak iyilik ve
kemali arıyor, geçmişteki güzel günleri özlüyor ve “Keşke daha evvel gelseydik!”
diyoruz. Hislerimizin bizi yönlendirmesine göre bazen sahabe döneminde yaşamayı
arzuluyor, bazen tabiin dönemine gözlerimizi dikiyor, bazen Osmanlı’nın
ihtişamlı dönemlerini özlüyor ve böylece tarihin şanlı sayfaları arasında
geziniyoruz. Bir hicran hissiyle Akif’in dediği gibi,
Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum.
Ya Rab! Beni evvel getireydin ne olurdu?
diyoruz. Bu tür duygu ve düşünceler zannediyorum çoğumuzun hissiyatının
tercümanıdır.
Ne var ki insan, içinde yaşadığı problemlerden kaçmaya değil, bunlarla
yüzleşmeye ve bunları çözmeye talip olmalıdır. Cenâb-ı Hakk’ın “halife” olarak
yaratmış olduğu ve yeryüzünün imar edilmesi için istihdam ettiği insanın
günümüzde yapacağı o kadar çok iş vardır ki, bu işleri deruhte eden insanları
Allah zılliyet planında sahabe seviyesine ulaştırabilir. Bu itibarla bize düşen
şöyle demektir: “Allah’ım, gül devrinde yaşasaydım ne olurdum bilemiyorum. Beni
iyi ki bu devirde getirdin. Sana şükürler olsun!”
Elbette ki her mü’min, inandığı değerleri rahatça yaşayabileceği bir ortam arar.
Düşünce ve vicdan hürriyetinin hâkim olduğu, herkesin inandığı gibi yaşadığı,
inandığı değerleri rahatça temsil edebildiği, düşünce ve fikirlerini rahatça
dile getirebildiği demokratik bir ortam pek çok insan gibi bizim de
hayalimizdir. Gelişmiş demokrasi kültürünün toplum tarafından benimsendiği böyle
bir ortamda yaşamanın hiç şüphesiz insana kazandıracağı çok şey vardır. Fakat
kanaatimce asırlardır rahnedar olmuş bir kaleyi tamir etme, yıkılmış ve kırılmış
değerleri restorasyondan geçirme, duygu ve düşüncelerdeki inhirafları gidermek
suretiyle insanları yeniden istikamete ulaştırma, kaybedilen faziletleri yeniden
topluma kazandırma… kısaca yeni bir ba’su ba’de’l-mevt işine soyunma çok daha
önemli ve semeredar bir vazifedir.
Günümüzde bize terettüp eden vazifelerin büyüklüğüne ve ehemmiyetine bakınca
“İyi ki Allah’ım bizi bu asırda getirdin!” dememek elde değil. Zira bu,
peygamberlerin emanet bıraktığı bir vazifenin, bu çağa ait değişik bir tecelli
dalga boyunu zılliyet planında da olsa temsil etme demektir. Bunun çok farklı
bir mazhariyet ifade ettiğinde, bizlere çok farklı şeyler muştuladığında şüphe
yoktur. İnsanı evc-i kemâlâta çıkarabilecek böyle bir mazhariyet kesinlikle
hafife alınamaz, alınmamalıdır.
Bu itibarla öncelikle nasıl bir yerde durduğumuzu ve ne tür sorumluluklarla
mükellef olduğumuzu iyi bilmeli, sonrasında da konumumuzun hakkını verme adına
elimizden geleni yapmalıyız. Eğer böyle bir çizgide hareket ediyorsak iyi bir
yolda yürüdüğümüz, iyi bir rıhtımda durduğumuz ya da iyi bir rampanın üzerine
çıktığımız söylenebilir. İnsan, böyle bir yoldan, rıhtımdan veya rampadan,
istidat ve samimiyetine göre sonsuza açılabilir.
Niyetin Enginliği
Bu konuda dikkat edilmesi gerekli olan diğer bir husus ise bütün faaliyet ve
amellerin ihlasla yapılması ve mutlaka Allah rızasına bağlanmasıdır. Bu takdirde
yapılan işler hem ayrı bir bereket kazanır hem de onları yapanlar büyük sevaplar
elde ederler. İhlas, sadece namaz, zekât, oruç veya hac gibi ibadetlerle ilgili
değildir. Bilakis yapılan her iş Allah rızasına bağlanabilir, bağlanmalıdır.
İnsan, Allah için işlemeyi, Allah için başlamayı, Allah için görüşmeyi, Allah
için konuşmayı, Allah için yatmayı, Allah için kalkmayı, Allah için tebessüm
etmeyi vs. hayatının gayesi haline getirebilir. Yoldaki insanlara zarar
verebilecek bir taşı kaldırırken, muhtaçlara el uzatırken, insanlar arasındaki
uyuşmazlıkları giderirken, onları fasl-ı müşterekler etrafında bir araya
getirirken vs. hep Allah’ın rıza ve hoşnutluğunu hedefleyebilir. İşte o zaman
bütün bu amellerin ahirette geri dönüşü çok farklı olur.
Biraz daha açacak olursak, bazen bir tek insanı tedavi etme, sıhhatine
kavuşturma, onun ağrı ve acılarını dindirme, duasını alma, ihlas ve samimiyete
bağlı olarak bir mü’mini velilik seviyesine ulaştırabilir. Öyleyse Allah
rızasına bağlı olarak toplumda metastaz haline gelmiş kanserleri tedavi etmenin,
insanlık çapındaki kavga ve çatışmaları önleme adına projeler geliştirmenin
nasıl küllî bir ubudiyet olduğunu varın siz hesap edin!
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) âlemşümuldür, yani bütün insanlığa
gönderilmiştir. O’nun ümmeti olarak bize düşen vazife de bu âlemşümul nübüvvetin
temsilciliğine talip olmaktır. Eğer buna talip olur, sürekli bu niyet ve azimle
oturur kalkar, himmetimizi hep yüksek tutarsak mükâfatımız da buna göre
olacaktır. Çünkü insanlar, niyet, azim ve cehtlerine göre mükâfat görürler; elde
ettikleri başarı ve neticelere göre değil! Niye yaptığımız işlerin darlığı
içerisinde Allah’a karşı bir beklentiye girelim? Niye niyetin enginliğine yelken
açmayalım? Ameller niyetlere göreyse ve Allah insanları niyetlerine göre
mükâfatlandıracaksa bize düşen de niyet ve azmin bu enginliğinden istifade
etmeye bakmak değil midir?
Çıtalar hep yükseğe konulmalı, himmetler hep âli tutulmalı. Mesela Kuzey
Kutbundan Güney Kutbuna, Antarktika’dan Grönland’a kadar nerede insan varsa
bunların tamamına ulaşma, bunların tamamını belirli fasl-ı müşterekler etrafında
bir araya getirme, anlaşma ve uzlaşmalarını sağlama hedeflenmelidir. Dünyada
duygu ve düşünce tayflarımızın ulaşmadığı bir yer bırakmamaya çalışmalıyız.
Hedef ve ideallerin yüksek tutulması, niyet ve azimdeki enginliğin bir yanıdır.
Bu tür duygu ve düşüncelerle oturup kalkan bir kimseyi, Allah, ideallerini
gerçekleştirmiş gibi mükâfatlandırabilir.
Realitelere Bağlı Kalma
Burada bir hatırlatma yapılması faydalı olacaktır. İdeal ve hedeflerin yüce
tutulması, realitelerden kopmaya sebep olmamalı. Bilakis bütün hedeflerin
realize edilebilir bir çerçevede ele alınmasına dikkat edilmelidir. Hedefler
belirlenirken mutlaka zaman, mekân ve imkânların göz önünde tutulması gerekir.
Atılması gereken adımlar doğru tayin edilmeli ve bunlar belirli fasıllara
bağlanmalıdır. Eğer meselenin bir kısmının gelecek nesillere havale edilmesi ve
bir emanet olarak bırakılması gerekiyorsa burada aceleci olunmamalıdır.
Kısaca niyetin enginliğinin ve hedeflerin ulviliğinin yanında realist olma da
çok önemli bir husustur. Mutlaka günün şartları, sahip olunan imkânlar ve insan
kaynakları, yoldaki zorluk ve meşakkatler, düşmanlığa kilitli hasım ruhların
engellemeleri de hesaba katılmalıdır. Yani pozitif kutuplarla negatif kutupların
gücü birlikte değerlendirilmeli, eldeki kadronun yanında hasım cephelerin
düşmanlığı da göz ardı edilmemelidir. Eğer bir nefhada bütün insanlığı sahil-i
selamete çıkarma, bir nefhada Kayser ve Kisraları yere serme gibi hayalî bir
kısım mülahazalara girerseniz, bir süre sonra ümitsizliğe düşer, inkisar üstüne
inkisar yaşarsınız. Çünkü bunlar, beşerî ve sosyal realitelere terstir. Şimdiye
kadar bu tür olağanüstü gelişmeler hiçbir zaman yaşanmamıştır.
Gerçi Akif bir yerde,
“Bir nefhada insanlığı kurtardı o Masum
Bir hamlede kayserleri, kisraları serdi.
Aczin ki ezilmekti bütün hakkı dirildi
Zulmün ki zeval aklına gelmezdi geberdi.”
diyor. Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem)
hayat-ı seniyyelerine bakılacak olursa, insanlığın kurtuluşunun bir nefhada, bir
hamlede gerçekleşmediği; bunun çile ve ızdırapla örgülenen yirmi üç yıllık bir
hayatın semeresi olduğu görülür. Kaldı ki mesele Efendimiz’le de bitmiyor. O
ruhunun ufkuna yürüdükten sonra on bir adet irtidat hâdisesi baş gösteriyor,
çatışma ve fitneler sonraki dönemlerde de devam ediyor. Şayet Hz. Ebu Bekir, Hz.
Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali efendilerimiz olmasaydı -esbap planında- belki de bu
emanet varacağı yere varamazdı. Çünkü onlar irtidat hâdiselerini bastırmış, nice
mütemerrit kavimleri hizaya getirmiş, tehlikeleri bertaraf etmiş, muvakkaten ve
sınırlı bir bölgede de olsa insanlığın birbiriyle kucaklaşmasına vesile
olmuşlardı.
Evet, bazı şeylerin gerçekleşmesi belirli bir takvime bağlıdır. Bunların daha
hızlı gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Gerçi günümüzde teknolojinin
imkânlarının çok geliştiği bir gerçektir ve bunlardan azami derecede istifadeyle
pek çok şey daha hızlı, daha kolay elde edilebilir. Fakat siz hangi imkânları
seferber ederseniz ediniz, hususi ilham ve ikramlara mazhar olan Efendimiz’in
kuvve-i kudsiyesiyle gerçekleştirdiği tesiri ortaya koyamazsınız. Bu açıdan
gaye-i hayalin gerçekleştirilmesi adına yürünen yolda çok realist ve rasyonel
olmak gerekir.
Yegâne Gaye-i Hayalimiz
Günümüzde bütün meselelerini kuşku ve tereddüt üzerine bina etmiş, sürekli
paranoya yaşayan, ağzını her açışında “Acaba şu hesapları mı var, bu hesapları
mı var?” diyen bir hayli kimse var. Bu sebeple yanlış anlamaların önüne geçme
adına burada kısa bir izah yapma lüzumu duyuyorum: Evet, bizim bir hesabımız,
bir davamız ve bir gayemiz var. Bu da Allah rızasını kazanma ve bunun en büyük
vesilesi olarak O’nu insanlara, insanları da birbirine sevdirme davasıdır. Bunun
dışında bir şey düşünmeyi âdeta kendimize haram kılıyoruz. Rıza-i ilahiye
bağlanan insanlar ne Boğaziçi’ndeki yalı ve villalara talip olur ne şan u şöhret
peşinde koşar ne de dünyevî makam ve mansıplara göz dikerler. Onlar öyle bir
Güzel’e dilbeste olmuşlardır ki, O’ndan kopmayı O’na ihanet, kendilerine de
hakaret sayarlar.
Yedi cihan bilsin ki bizim Allah rızasını kazanmanın dışında bir mülahazamız
yoktur. Bütün derdimiz, gönüllere Allah sevgisini duyurabilme ve bütün insanlığı
sevgi etrafında bir araya getirebilmektir. İnsanların birbirini yemeyecekleri,
ezmeyecekleri, sömürmeyecekleri bir dünyanın kurulmasına destek olabilmektir.
Herkesin kendi konumunda kabul edilebildiği, paylaşma ve dayanışmanın hâkim
olduğu, mazlum ve mağdurların yalnız bırakılmadığı yeni bir dünya inşa
edebilmektir. İnsanlığın yeni bir ses duymaya ihtiyacı olduğuna ve bunun hava
kadar, su kadar önemli olduğuna inanıyoruz.
Biz istismar ve sömürü nedir bilmeyiz. Umumi manada bilmemek bir eksiklik olsa
da bazı şeylerin bilinmemesi bir kemal emaresidir. Aynı şekilde biz ayrımcılık
ve dışlayıcılığın da ne olduğunu bilmeyiz. Farklı renklere, ırklara karşı
kendimizi “renk körü”, “ırk körü” olarak tanımlıyoruz. Öyle engin bir muhabbet
hissimiz var ki, ummanlar gibi coşmayı ve hiçbir mahzun gönül kalmayıncaya kadar
herkese el uzatmayı arzu ediyoruz. İnsanlığın el ele tutuşacağı, hüzün ve
ümitlerini paylaşacağı, beraber gülüp beraber ağlayacağı günlerin gelmesini dört
gözle bekliyoruz.
Kısaca, atkısı sevgiden, muhabbetten ve şefkatten ibaret olan yeni bir dantela
ortaya koymaya çalışıyoruz. Gönüllere sevginin girmesinin, kalblere muhabbetin
hâkim olmasının, insanların birbiriyle sarmaş dolaş olmasının çok önemli
olduğuna inanıyoruz. Bunu da bin tane dünya sultanlığına değişmeyiz. Bu sözler
sadece benim şahsî hissiyatım olarak görülmemelidir; bilakis genel bir hissiyata
tercüman olmaya çalışıyorum.
Bazıları bu sözleri çok ütopik bulabilir ve bizi de hayalperest görebilir. Fakat
şunu unutmamak gerekir ki sevginin kendine göre bir kerameti vardır. Sever,
alâka duyar ve kusurları affederseniz, etrafınızda farklı bir atmosfer
oluşturursunuz. Diğer taraftan sevgi âdeta sihirli bir iksir gibidir. Bir
taraftan olumsuzluklara giden yolları “Burası çıkmaz sokak!” diyerek kapatır,
diğer yandan da insanları uzlaştırır ve bir araya getirir. Dünya, sevgiyi
sevecek, nefretten nefret edecek sevgi kahramanları bekliyor. Sevgiyi hayatının
gayesi haline getirebilecek fedakârlar bekliyor. Öyle olmak istemez misiniz?
Bediüzzaman Hazretleri, “Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler
cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz.” şeklindeki sözleriyle hem ümitlerimizi
şahlandırıyor ve reca duygularımızı harekete geçiriyor hem de dünyanın gelecekte
her yerde güllerin biteceği, bülbüllerin şakıyacağı bir gülistanlık haline
geleceğine işaret ediyor. Ne var ki yukarıda temas edildiği üzere böyle bir
güzelliğin meydana gelmesi bir anda olmayacaktır. Eğer bu, belirli bir zamana
bağlıysa biz onu değiştiremeyiz. Bu konuda rasyonel olmalı, meseleyi realize
ederken belirli bir plan ve strateji içinde ele almalıyız.
Daha da önemlisi şartların ağırlığına bakmadan her yere tohum saçmaya, her yeri
bahara çevirmeye çalışmalıyız. Mevsimlerin zorluğu, konjonktürün farklı olması,
dünyanın üzerimize üzerimize gelmesi bize yol ve yöntem değiştirtmemelidir. Esen
rüzgârlara veya fırtınalara takılmamalı ve bunlar karşısında dağılmamalıyız. Her
mevsimde o mevsimin şartlarına göre yapılması gerekenleri yapmaya çalışmalıyız.
Şartlara göre plan ve projelerimizde bir kısım değişiklikler yapsak, yolun
durumuna göre hızımızı ayarlasak da bir maratoncu gibi durmaksızın koşmaya devam
etmeliyiz.
Devamı...
Cuma Hutbesi: GUFRANLA TÜLLENEN AY
01/04/2022
Hiç dinmeyen bir neşe, hiç bitmeyen bir zevk ve hiç eksilmeyen bir aşkla tütüp
giden bir ay varsa o da Ramazandır. Bir sene içinde geçen bütün nazlı
mevsimlerin, ayların özünü, ruhunu, gerçek mânâsını ve onlardan süzülmüş,
toplanmış usareleri en tatlı bir şive ile sunan Ramazan günleri, Ramazan
geceleri, her lahza, gönülleri ayrı bir haz ve ayrı bir tatlılıkla sarar,
şefkatle onları kucaklar, muhabbetle okşar ve yaşama zevkiyle coşturur.
Ramazan günleri, dünyanın her yanında, hususîyle Müslüman ülkelerde ve
Müslümanlar arasında ve hele bizim dünyamızda bütün alâkalara merkez, bütün
ruhanî zevklere meydan, bütün heyecanlara sahne, bütün terakkilere nurdan bir
helezon ve bütün insanî hususiyetlerin inkişafına açık bir fırsat, bir ganimet
alanıdır.
Geceleri ayrı bir duygu, gündüzleri ayrı bir aydınlıkla tulû’ eden Ramazan
günleri, gönüllere ayrı bir ruh çalar geçer.. ve toplumun birbirinden kopmuş
parçalarını bir araya getirir, bütünleştirir, bütün inzivazedelere cemaat yolunu
açar ve onların gurbetlerini izale eder.. herkese değişik buudda bir his ve
fikir ziyafeti verir ve herkesi bir kere daha hayata uyarır.
Ramazan, minarelerin başındaki mahyalardan camilerin derunundaki avizelere,
mescitlere uzanan yolların sağındaki, solundaki kandillerinden evlerimizin
içindeki lambalara, mü’minlerin yüzlerindeki duruluktan, gönüllerindeki
aydınlığa kadar her yerde ışıkla tüllenir. Hele, dinin yeniden gençliğe erdiği
günümüzde o, seher yellerine açık sahurları ve gizli lütufların tecellîleriyle
tüten iftarlarıyla öyle farklı bir hava, farklı bir ziya ve farklı bir şive ile
gelip gönülleri okşar ki, olsa olsa ancak, aşkın vuslat ümidiyle kanatlanması bu
kadar cezbedici, bu kadar imrendirici olabilir. Sanki Ramazan ayına kadar ruhun
sonsuzluk iştiyakı ile insan arasında bir perde varmış da oruçla o perde
aralanıyor gibi olur.. ve o âna kadar kalbin bir köşesinde sessiz sessiz uyuyan
aşk u şevk birdenbire canlanır, kabarır, köpürür; bütün benliği sarar ve önüne
geçilmez bir vuslat arzusuna inkılap eder. Bu mukaddes arzuyu gerçekleştirme
yolunda, üfül üfül bâd-ı tecellîlerin estiği seherler kollanır, insanlar için
hep ötelere açık birer menfez gibi müşahid bekleyen namaz vakitleri
olabildiğince değerlendirilir.. ruhlara revh u reyhan teravihlerle gönüller
coşturulur.. ve duygulara kâse kâse ilâhî nefehat içirilir.. derken, herkes
derecesine göre âdeta uhrevîleşir, ledünnîleşir ve birer melek hâlini alır.
Ramazan, Kur’ân ayı olması itibarıyla bütün bir sene Kur’ân’dan uzak kalmış
olanlar bile ciddî bir susamışlık içinde, kendilerini o nurefşân iklime atar..
Kur’ân’ın sağanak sağanak onların başlarına boşalttığı ruh, mânâ, esrar ve
eltafla benliklerinin kurumaya yüz tutmuş bütün vadilerini sular.. bir baştan
bir başa gönül dünyalarını tıpkı bir çiçek bahçesi hâline getirir ve onları var
olma zevkiyle coşturur. Onlar, Kur’ân’da bütün varlığı duyar ve dinler; duygu ve
düşünceleriyle kanatlanır.. Kur’ân’da bütün hilkatin soluklandığını hisseder,
ürperir.. yer yer ra’şelerle kendilerinden geçer; zaman zaman da gözyaşlarıyla
nefes alır, gözyaşlarıyla boşalır, aradan perdelerin kalktığını duyar, Allah’a
yakınlardan daha yakın olduklarını hisseder ve kendilerini âdeta bir zevk
zemzemesi içinde bulurlar.
Kur’ân’ın ledünnî muhtevasını ancak, onda bütün varlığın sesini duyabilenler ve
onun derinliklerinde insan ruhuna ait korku ve ümit, tasa ve sevinç, keder ve
neşe mûsıkîsini birden dinleyebilenler anlar. Onu sanki kendine inmiş gibi
dinleyebilen zamanüstü ruhlar, Onda Cennet meyvelerinin lezzetini, Firdevs
bahçelerinin renk ve güzelliğini, Reyyan yamaçlarının çağlayan ve manzaralarını
müşâhede eder ve onunla gürül gürül hâle gelirler. Kur’ân’ı, Ramazan’ın
şeffaflaştırıcılığı ve kalbin kadirşinas ölçüleriyle ele alıp onun
derinliklerine yelken açabilen saf gönüller, her lahza ayrı bir uhrevî kıymete
ulaştıklarını hisseder ve her an “bekâ”nın ayrı bir buuduyla tanışırlar. Bu
insanların düşünce ve hayatlarında “metafizik”, “fizik”i tamamlar, mânâ da,
maddenin gerçek muhteva ve değeri olur ve her şey perde arkası kıymetleriyle
ortaya çıkar. Ve yine bu insanların çehrelerinde sanki, ilâhî isim ve sıfatların
engin dairesine açık bulunmadan mülhem, gizli bir seziş, derin ve farklı bir
anlayış ve Kur’ân’la inlemiş günlerin uhrevîliklerinden kalma bir olgunluk, bir
doygunluk, bir safvet, bir içtenlik ve imanın altın zevkleriyle beslenmiş bir
letafet, bir cazibe ve bir mürüvvet çağlıyor gibi bir büyü hissedilir. Onlar,
hiçbir şey konuşmasa, hiçbir şey anlatmasalar bile, o anlamlı tavırlarından,
edalarından, endamlarından, bakışlarından, duruşlarından bu mânâlar her zaman
taşar gelir, gelir ve her tarafta yankılanır.
Kur’ân kanatlı ve Kur’ân buudlu Ramazan-ı şerif kadar gecesi ayrı nuranîliğe ve
gündüzü de ayrı aydınlıklara açık bir başka ay yoktur. İnsan, her yeni
Ramazan’la bir kere daha, hem de bütün tazeliğiyle Kur’ân’ı ve onun gökler ötesi
kaynağını, tüllenen ilâhî mârifeti ve O’nun kevn ü mekânlara dağılmış
işaretlerini, Allah aşkını ve onun inanmış simalardaki pırıl pırıl izlerini
görür, duyar ve sezer. Evet, Ramazan’da Kur’ân bütün bir kaderin yonttuğu bu
pırıl pırıl yüzlerin ve bütün bir mânânın iç derinliğini gösteren bu ışıl ışıl
gözlerin hepsinde ayrı bir uhrevîlikle parıldar.. kadın-erkek, yaşlı-genç,
zengin-fakir, âlim-cahil, aristokrat-halk hemen herkes bu mübarek zaman
diliminde hayat ve yaşayış basamakları itibarıyla Ramazanlaşır ve Ramazan’la
gelen mânâları soluklar…
Evet, herkes istidadına göre ve kabiliyetinin elverdiği ölçüde onunla değişik
bir buudda, çeşitli münasebetsizliklerden, insanı baş aşağı götüren rezilelerden
ve bütün mânevî kirlerden arınır, nurlanır.. ve Cennetlere ehil hâle gelir.
Ramazan ayı, yümün ve bereketiyle o kadar zengindir ki, gölgesine sığınan hemen
herkes onun servet ve gınasından istifade eder ve uhrevî sultanlıklara erebilir:
Gençler-ihtiyarlar, sağlam mü’minler-arızalılar, zekiler-ahmaklar,
akıllılar-deliler, eşyanın perde arkasına kapalı olanlar-açık bulunanlar, bir
işe yarayanlar-yaramayanlar, havadan nem kapanlar-yağmurun altında bile
ıslanmayanlar, hâkim olmak için yaratılmış bulunanlar-mahkûm olarak dünyaya
gönderilenler, bin bir gâile içinde dahi dimdik ayakta durmasını bilenler-en
küçük sarsıntıya mukavemet edemeyerek devrilip gidenler, hayatlarını karamsarlık
içinde ve inleyerek geçirenler-Cehennemlerin içinde bile ümit şakıyanlar,
ömürlerini başkalarına dayanarak sürdüren dermansızlar-en onulmaz dertlerle
kıvranırken dahi neşeyle gürleyen iradeler, yaşayışlarını yeme, içme ve uyumaya
göre programlamış tenperverler-yemeyi, içmeyi ve uyumayı aşmış gerçek insanlar…
Evet, bütün bu birbirinden ayrı, birbirinden farklı sınıflar, değişik ölçülerde
de olsa, onun aydınlık ikliminde mutlaka başkalaşır, farklılaşır ve hâlinin
müsaadesi nispetinde bir yerlere ulaşırlar.
Ramazan’ın güzellik ve nuraniyeti ve o nuraniyete açık gözlere akseden varlığın
mânâ dolu ihtişamı, bu birbirinden ayrı ve farklı gruplar üzerine saldığı sır
dalga boyundaki bir kısım tayflar sayesinde, o kendine has tadı, havası, ruhu ve
mânâsıyla gönüllere öyle bir siner ki, en inatçı kafalar bile mukavemet edemez
ve ona teslim olurlar.
Ramazanda, her şeyi kendi sırlarıyla bürüyen geceler o kadar munis ve tatlı,
insanın duygu ve düşüncelerini ayrı bir halâvetle kucaklayan gündüzler o kadar
sıcak ve yumuşak, inanmış simalar o kadar hisli ve derin, Allah’a davet eden
sesler o kadar şefkatli ve bunların hepsinin ifade ettiği mânâlar o kadar
duygulandırıcıdır ki, bu gufran ayına sinelerini açabilenler muvakkaten dahi
olsa, tasalardan, kederlerden bir bir sıyrılıp Cennet mutluluğunu duyabilirler.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Yeni Ümit
Dergisi Ocak 1992 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Devamı...
Cuma Hutbesi: Sükûtun Çığlıkları
25/03/2022
Yıllar var ki, sükûtun çığlıkları hep sesimin önünde uğulduyor; zulmü
lânetlemek, zalimin yüzüne tükürmek, müfterîye ağzının payını vermek,
mütecâvizin sesini kesmek, komplocuya “yeter artık” demek tâ dilimin ucuna kadar
geliyor ve tabiatımın cidarlarını zorluyor; ama, kimseye bir şey
diyemiyor/demiyor; Allah’ın görüp bildiğini düşünüyor, olup bitenleri kaderin
mutlak adaletine bağlıyor, bir iki yutkunuyor; sonra da yeniden bütün hiddet ve
şiddetimi her zaman muhabbetle çarpan kalbime emanet ediyor; karakter, düşünce
ve üslûbumun hatırına herkesin yalan-doğru sesini yükselttiği durumlarda ben bir
“Lâ Havle” çekip “Buna da eyvallah” demekle yetiniyorum.
Gerçi böyle davranmak çok defa zalimi cesaretlendiriyor, müfterîyi daha da
küstahlaştırıyor, mütecâvizleri saldırganlığa sevk ediyor; ama, ben kendi
kendime: “Ne de olsa bunlar da insan, bir gün insan olduklarını düşünür ve bu
tür münasebetsizliklerden vazgeçerler.” diyor –bu bir hüsnüzan belki de kuruntu–
herkesin insafa geleceği bir eşref saat beklemeye koyuluyorum; koyuluyor ve
içimde oluşan değişik dalga boyundaki hafakanları ve çok defa mülâyemet
hislerimi zorlayan fırtınaları sebepler üstü nevzuhur beklentilerle yumuşatmaya,
göğüslemeye çalışıyor; hatta yer yer derûnî bir sükût murâkabesine dalarak âdeta
kendi his dünyamın dışına kaçıyorum. Zaman geliyor ki, içimi kanatan bir kısım
şeyler karşısında kendime acıyor, bazen de âleme karşı saygılı olayım derken
kendime saygısızlık yaptığım hissine kapılıyorum; kapılıyorum ama, yine de her
zaman bir zıpkın gibi sineme saplanan onca yalan, onca tezvir, onca şeytanî plân
karşısında dönüp nefsime: “Tâ baştan derdi derman kabul ettiğine göre, bu
şikâyet tavrı da neyin nesi? Dişi olan elbette ki ısıracak, pençesi olan da
parçalayacak; hakkı kuvvette görenler mevcut olduğu sürece bunu değiştirmeye de
kimsenin gücü yetmez; öyleyse herkesi hoş gör.” deyip çığlıklarımı içime gömüyor
ve duygularımı sükûtun nevhalarıyla dillendiriyorum.
Zaten benim gibi düşünenlerin ve benim durumumda olanların başka türlü
davranmaları da mümkün değil; evvelâ, edânîye baş eğmesek de, “Hükm-ü kazaya can
iledir inkıyâdımız.” (Bâkî).. saniyen, öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, düşmanlığa
kilitlenmiş kimselerin hadd ü hesabı yok, kinle-nefretle oturup kalkanlar,
lânetle anılan cebbarlara rahmet okutturacak kadar insafsız, –benim olup
bitenleri kalbimde yumuşatmam realiteleri değiştirmez– çokları ağızlarını her
açışlarında firavunların gayzıyla köpürüyor; dinmiyor hiddetleri-şiddetleri ve
doymuyorlar yakıp-yıkmaya, asıp-kesmeye, sorgusuz infaza; hemen her zaman bir
“He-man” edasıyla kılıçlarını göklere doğru kaldırıyor ve “Güç bende!” diyorlar.
Dünya bir baştan bir başa “hak, hürriyet, demokrasi, insan hakları..” gibi
nakaratlarla inliyor; ama, hak kaba kuvvetin elinde zebûn, hürriyetin boynunda
üst üste esaret tasmaları, demokrasi uygulayıcıların keyfine göre yorumlanan bir
ucûbe.. şimdilerde bunların böyle olduğunu anlamayan kalmadı ama, yıllardan beri
bu gibi değerleri istismar edenler, hâlâ hiçbir şeyden haberleri yok gibi aynı
nakarâtı tekrar edip duruyorlar hem de yaşlarından, başlarından, konumlarından
utanmadan; işsiz-güçsüz, amelmanda miskin miskin otururken hak, hürriyet,
demokrasi diyor; hakları hürriyetleri tarumar eden bir başkası da aynı şeyleri
mırıldanıyor. Pâye, mansıp ve koltuk kapmada aynı sihirli kelimeler
kullanılıyor, dahası çalıp çırpmalar onların farklı yorumlanmalarıyla meşru
gösterilmeye çalışılıyor. Ezenler ezdiklerini onlara dayanarak eziyor,
kayırdıklarını da yine onlara getirdikleri özel yorumlarla kayırıyorlar.. evet,
onlarla dünyada değişik idarelere müdahale ediliyor, onlarla ülkeler işgale
uğruyor; onları ikâme bahanesiyle insan kanı dökülüyor, ırz çiğneniyor, namus
pâyimâl oluyor, cinayetler işleniyor, failler meçhul kalıyor, insanlara baskılar
uygulanıyor, düşüncelere sansür konuyor, özel yaşama karışılıyor, inançlara
saldırılıyor, akla-hayale gelmedik hayasızlıklar irtikap ediliyor ve münkerâta
prim veriliyor; her zaman hak-hukuk deniyor ama, çiğnenen de yine onlar oluyor.
Ben şimdilerde, olup biten bunca fezâyi ve fecâyii, o kendime has dar tarassut
ufkumdan seyrediyor ve içimden “Ey Rab, ne kadar Halîm’sin! Bunca tagallüp,
bunca tahakküm, bunca baskı ve bunca hakla, hürriyetle, demokrasiyle alaya
rağmen Sen bütün bunları yapanlara mehil üstüne mehil veriyorsun.” diye
mırıldanıyor; bir kere daha, “Lâ Havle” çekiyor ve artık tabiatım hâline
geldiğini zannettiğim o hayret ve dehşet televvünlü sessizliğime gömülüyorum.
Vâkıa, haksızlık, zulüm ve tecavüz karşısında mutlak sükût şeytana mum yakma
mânâsına gelir ve Nebî beyanıyla mezmumdur. Ne var ki, bir mü’min hiçbir zaman
mutlak mânâda susmaz; eli-kolu bağlansa ağzını kullanır; ağzına fermuar vurulsa
heyecanlarıyla duygularını seslendirir; bütün bütün tecrit edilip çevreyle
alâkası kesilse içten içe hafakanlarla gürler ve sürekli magmalar gibi köpürür
durur. Öyle ki, eğer onu iç infialleriyle deşifre ediversek, sinesinde her zaman
şimşeklerin çakıp durduğuna şahit olur ve yıldırımların gürültüleriyle
ürpeririz.
Onun sessiz gibi duruşu, bir karıncayı bile incitmeyecek kadar incelik ve
şefkatinden, emniyet ve güven felsefesinden, insanî değerlere saygısından,
herkese merhametinden ve her işini Allah’a havale etmesinden ileri gelmektedir.
Her şeyden evvel o bir denge insanıdır. İçinde en korkunç heyecan dalgalarının
telâtumlarını duyarak oturup kalktığı durumlarda bile, ciddî bir sorumluluk
duygusuyla olabildiğine itidalli ve basiretlidir. O, tahayyülleri mantık ve
muhakemesinin önünde, aklına esen her şey dilinin ucunda, ulu orta konuşan ve ne
yaptığını bilmeyen, söz ve davranışlarıyla her şeyi yakıp yıktıktan sonra hesap
endişesine kapılan, sonra da tahribatına mazeretler aramaya kalkan akılsız bir
çocuk değildir. Bilakis o, konumunun farkında, ne yapıp neler söylediğinin
şuurunda bir gönül, bir akıl ve bir temkin insanıdır. Ağzını açma fırsatı
verildiğinde âlemşümul insanî değerleri dillendirir; dilini tutup susması
gerektiği yerde de sürekli heyecan soluklar, dua ve niyazla oturur kalkar,
çevresine şefkatle bakar ve herkese gülücükler yağdırır. Hiçbir zaman kadere
küsmez, Cenâb-ı Hakk’ı insanlara şikâyet ediyor gibi onlara dert yanmaz; aksine,
nefsini sorgular ve nerede yanlış yaptığını bulmaya çalışır. Izdıraplarını
sinesine gömer, hâlden anlamayanlara ızdıraptan söz etmez; içten içe fırınlar
gibi yansa da yutkunur fakat asla ses çıkarmaz; ölür ölür dirilir ama bunu
kat’iyen kimseye hissettirmez.
Bu itibarla da hiç kimse onun nasıl bir alev topu ve bir kor yığını olduğunu
tamamıyla bilemez; onu da kendileri gibi görür, kendileri gibi sanırlar. Oysaki,
eğer onun inancı, tabiatı ve yaşatmaya adanmış o hasbî ruhu müsaade etseydi de
sinesinin heyecanlarıyla bir kere olsun gürleyiverseydi, bütün saksağanlar
seslerini kesip kuytu bir yer aramaya duracak ve bütün yarasalar da karanlık
inlerine çekilip sükût murâkabesine dalacaklardı. Ama o, tam bir güven ve
emniyet insanıdır, karakterinin gereğini yerine getirmede de fevkalâde
hassastır. İncinse de kimseyi incitmez, kendisine zulmedilse de o asla can
yakmaz.
Aslında, onun ruh dünyasında her zaman birbirinden daha ürpertici hüzün
resimleriyle, milletini içinde bulunduğu gâilelerden kurtarma humması iç içedir;
hafakan ve ızdırapları dâim, beyin fırtınaları ve diriliş hamleleri de
mütemâdîdir. Onun gönlünün ezelî şiiri, daha doğrusu sessiz çığlıkları hemen her
zaman ışığa çağrı ve karanlığa karşı da aydınlatma ruhuna bağlı cereyan eder.
Heyecanlarını aksettiren bir mısra dudaklarından hüzünle damlarken, diğeri bir
diriliş neşîdesi gibi gürler. Bu itibarla da onun infial ve helecanlarında her
zaman, içindeki o müthiş çalkantıların âsârı müşâhede edilir.
İşin aslına bakılacak olursa, biz hayatı hemen her zaman hep bu şekilde yaşama
peşinde olduk ve belki de böyle yaşamaya mecbur edildik; heyecan ve ızdırap hem
kaderimiz hem de talebimiz oldu. Şahsımız hesabına yaşamayı bir bencillik saydık
ve çok defa böyle bir telâkkiyi de tiksinti ile karşıladık. Başkalarını yaşatma
ve ebedî saadete hazırlama âdeta tutkumuz oldu; hem öyle bir oldu ki, bu
dünyadan göçtükten sonra eğer yeniden bir kere daha bu âleme dönme söz konusu
olsaydı ve bu yeni hayatın seçeneği de bize bırakılsaydı, biz yine “yaşatma”
diyecek ve gerçek insanî ufka kilitlenerek her yanda insanlığı “ba’sü ba’del
mevt”e götürecek mülâhazalarla nefes alıp verecek.. horlanıp hakir görülmelere
aldırmayacak.. irtica yaygaralarına pabuç bırakmayacak.. iftira, tezvir ve çeşit
çeşit isnatlarda bulunanlara küsmeyecek, gönül koymayacak.. en amansız ve
imansız tecavüzleri, tasallutları dahi sinelerimizde yumuşatacak, içimiz
ağlarken gülmesini bilecek.. ve kimse incinmesin, insanlar rahatsız olmasın diye
hafakanlarımızı içimizde baskı altına alıp sustuğumuz aynı anda his dünyamızdaki
magmaların gürültüleriyle oturup kalkacak ve hemen her zaman insan olarak
yaratılmış olma özel konumuna göre bir duruş içinde bulunmaya çalışacaktık…
Bu itibarla, zannediyorum, bizi susuyor görenler de bir şey yapıyor sananlar da
yanılıyorlar: Biz hiçbir zaman tamamen susmayız, ruhumuzun derinliklerinde
sürekli ızdırap ve ümit, her şeye katlanma ve var olma gayreti iç içedir. Bazen
heyecanlarımızın dozu azalsa da, hiçbir zaman daimî inkıta söz konusu değildir;
yarım ses, yarım soluk, çeyrek sancı, çeyrek hafakan sinelerimiz sürekli içinde
kor bulunan bir mangal gibidir. İmanımız bize her zaman farklı şeyler fısıldar,
vicdanlarımız ayrı ayrı telden nağmeler dinletir. Ne var ki, bizimle aynı inanç
ve aynı mefkûreyi paylaşmayanlar bütün bunlardan ne bir şey duyar ne de bir şey
anlarlar.
Ben şahsen, bu hafakan ve heyecanları her hatırlayışımda öldüren bir
mahkûmiyetin, çıldırtan bir mazlûmiyetin ve amansız bir mağdûriyetin kurbanı
olan bir kısım masum ağızların söylemek isteyip de söyleyemedikleri şeylerin
gırtlaklarında düğümlenip onları boğuyor gibi olduğunu tahayyül etmiş ve
ürpermişimdir. Kim bilir belki onların da söyleyecekleri ne güzel şeyler vardı.
Ama bilmeyen, bilmediğini de bilmeyen, dahası kendini biliyor zanneden bir tür
mük’ab cahiller her türlü imkânı kullanarak hiçbir zaman onlara kendilerini
ifade etme fırsatını vermediler; vermezler de, zira o zaman, Âkif’in:
“Şark’a bakmaz, Garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi;
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi!…”
sözleriyle ortaya koyduğu bu fikir ve ilimzedelerin ne kadar boş olduklarını
herkes anlayacak, düşünebilenler her şeye vakıf olacak ve böylece hakkı kuvvete
bağlayıp her işlerinde zorbalığa başvuranlar, sermayesi bağırıp çağırma olan bir
kısım çığırtkanlar ve bulanık suda balık avlayanlar gerçek kimlikleriyle
bilinecek ve işte o zaman salim düşünceye karşı diyalektikle, demagojiyle
mücadele veren bu densizler bir bir devrilecek; sözün özü yalancının mumu
sönecek ve bugüne kadar değişik yol ve yöntemlerle aldatılanlar da bir daha
aldanmayacak. Bu ise, gürültüyle, kaba kuvvetle dünyayı idare etmek isteyenlerin
iflası demektir ki, ben onların böyle bir şeye göz yumacaklarını hiç
zannetmiyorum; neticede söz dönüp dolaşıp ne olursa olsun bugün için bazı
kimselerin susturulmasına gelip dayanıyor ve tabiî bu arada bir hayli kimse de
bütün bütün susuyor…
Ne var ki, bugün şöyle böyle kendini ifade edemeyenler bir gün mutlaka
sinelerindeki heyecan ve ızdırabı çevrelerine duyuracak, hâlleriyle olsun
kendilerini anlatacak, şimdilerde hafakanlarla yutkunmalarına karşılık günü
gelince sükûtun o en müessir şiirlerini inşad edeceklerdir. Kim bilir, belki de
işte o zaman, birkaç asırdan beri şefkat, merhamet, adalet… gibi gerçek insanî
değerleri unutmuş pek çok kaba ve haşin tabiat umulmadık şekilde yumuşayacak ve
insan olarak yaratılmış olmanın gereklerine yönelecektir.
Öyleyse, varsın bir müddet daha zulüm âbâd olsun, hak ve adalet ayaklar altında
çiğnensin, mazlum âh u efgânla inlesin, mağdur sesini duyurma peşinde koşsun ve
sineler Kudreti Sonsuz’un konuşacağı “eşref saat” ümidiyle ızdırap ve heyecan
soluklasın.. mesele bizim için bir çile doldurma ve inleme ise,
“Henüz bitmemiş terennümler var
Ki, sükûtunda intizar inler.” (Fâik Ali)
fehvâsınca, daha bir hayli nevha-i sükûta ihtiyaç var ve ihtimal işte bu sükûtun
arkasında o beklenen bahar…
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Ekim 2003 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Devamı...
Cuma Hutbesi: Fazilet ve Mutluluk
18/03/2022
İnsanımıza mutluluk vaad edenler evvelâ onu faziletlerle donatmalıdırlar.
Fazilete susamış gönüllerin mutlu olmasına imkân yoktur. Dünden bugüne selim
akıllarca, bu hep böyle kabul edilmiş ve saadetle fazilete ikiz nazarıyla
bakılmıştır. Zira fazilet, her şeyden evvel, en yüce ahlâkla serfiraz bulunarak
bütün varlığa muhabbet dolu nazarlar atfetmenin adıdır. Faziletli bir insanın
bütün varlık ve eşyâ ile bir çeşit münasebeti vardır. Böyle birinin nazarında
hâdiselerin akışı, bir bahar havası içinde ruha inşirah verici meltemler gibi
eser geçer ve onun gönlünü sevinçlerle doldurarak şâd kılar. O, her zaman akıp
giden eşyâ ve zaman selinde, yeni yeni levhalar müşâhede ederek daima hayran ve
daima mutludur. Ne güneşlerin doğup batması, ne de gece ve gündüzün birbirini
takip edip durması, onun zevklerini acılaştıramaz ve gönlüne hüzün veremez.
Hüzün vermek şöyle dursun, o her an tazelenen ve birbirinden farklı bulunan
manzaraların müşâhedesiyle, hep huzur ve mutluluk dolu dakikalar yaşar.
Faziletli olmak, bütün bütün beşerî arzuları reddetmek ve eşyaya sırtını dönerek
bir çeşit zahitlik yapmak da değildir. İnsanı, içinde yaşadığı dünyadan koparan
böyle bir fazilet anlayışı, karamsarlık getirir ve bedbinlik kaynağıdır. Bu ise,
İbsen’in ifadesiyle: “Saadetin helâki” demektir. Aynı zamanda, bu türlü aşırı ve
yersiz endişeler, ferdin yalnız nefsini düşünüp onunla içli dışlı olduğuna ve
civanmertlik hissinden mahrum bulunduğuna delâlet eder ki; bu kabil bir düşünce
de ahlâkî hayatın yanlış anlaşıldığını ve başkaları için yaşama meziyetinin
eksik bulunduğunu gösterir.
Faziletin, cismânî ve ruhanî bütün saadetleri tekeffül[1] ettiğini iddia etmek
de doğru değildir. Faziletli bir insan hasta, fakir, perişaniyet içinde
bulunabilir. İnsanlardan zulüm, hakaret, ihanet görebilir. Başından işkenceler,
mahkûmiyetler, sürgünler geçebilir. Hz. Mesih, gadre uğradığı; Sokrates mahkûm
edildiği, Epiktetos zulüm gördüğü hâlde mesut idiler… Bu itibarla biz,
mutluluğu, daha ziyade kalbî ve insanın inançlarıyla gönlünde kurduğu
cennetlerin esintisinden ibaret görmekteyiz. Evet “İman, mânevî bir Cennet
çekirdeğini taşımakta, küfür de mânevî bir Cehennem zakkumunu saklamaktadır…”
Fazilet; insanın, kendi sınırlılığını, kâinatın sonsuzluğu içindeki
ehemmiyetsizliğini, küçüklüğünü idrak etmesi ve şahsına olduğundan fazla değer
vermemesidir. Yoksa, onun, cismânî musibetlerle sürekli olarak hırpalanması;
izzet-i nefis ve gururunun devamlı yaralanıp durması ve bir türlü tatmin
edilmeyen câhilâne hırslarla huzursuzluklara dûçâr olması gibi, alçaltıcı
sefaletlerle bütün bütün saadetlerini kaybetmesi, kaviyyen muhtemeldir.
Faziletli insan, sâlim düşünen insandır. O, “Çaresi bulunan şeylerde acze,
çaresi olmayan şeylerde de âh u vâha düşmez…” Aksine o, kaçınılması imkân
dahilinde olan şeyler için, elinden gelen her şeyi yapar ve kaçınma yollarını
araştırır. İrade ve imkânlarını aşan hâdiseler karşısında da teslim olma yolunu
seçer. Ve insanların pek çoğunun dûçâr oldukları, bencillik, pest düşünceler,
servet-sâmân kaygısı, çeşitli mansıp ve pâyelere gönül koymak gibi şeylerle
mutluluğunu ihlâl etmez…
Sâlim düşünen insan, üstesinden gelinemeyen belâlara, kaçınılması imkânsız
musibetlere, baştan hazırlıklı ve râzı bulunduğundan, hiçbir zaman saadet ve
lezzetleri acılaşmaz. O, şuur ve duyguları itibarıyla, daima pâk ve nezih
sevinçlerden; sevginin, aşkın, aileye şefkatin, kardeşlik ve dostluğun lezzet ve
hazlarından her zaman hissedar olabilir.
Evet, o, haksızlık yapmayacağı; hain olmayacağı; intikam, kin, nefret,
kıskançlık gibi düşüncelerden hep uzak kalacağı içindir ki; ekseriya,
çevresinde hürmet ve sevgi karışımı bir meltemin estiğini hissedecek ve daima
mutlu olacaktır. O, ailesine, vatanına, milletine, hatta bütün varlığa karşı
duyduğu sevgi ve alâka ile kenarı olmayan bir muhabbet deryasında, sonsuz hazlar
duyacak ve daha Cennet’e girmeden Cennet zevklerini yaşayacaktır. Bu hazlar:
Başkalarının sevinçlerini paylaşma hazzı.. onların lezzetlerini ruhunda yaşama
hazzı.. onların acı ve ızdıraplarını göğüsleyip onlara, mutluluğa giden yolları
açma hazzı.. gibi şeylerdir.
Faziletli olmak, hazır zaman gibi geçmiş ve gelecekle de münasebete geçerek,
mazinin ve istikbalin en mümtaz insanlarıyla ruhen beraber bulunup onların
tasvip ve takdirlerini gönlünde duymak ve onlarla aynı hayatı paylaşarak,
atalarımız ve gelecek nesillerle kaynaşmak ve bütünleşmek demektir.
İşte, böyle bütün insanlık ve kâinatla alâkadar ve iç içe yaşamak suretiyle
kalb, daha bu dünyada iken ebedî mutluluğa erer ve haricî hâdiselerin onun
saadetini ihlâl edemeyeceği buudlara ulaşır.
Faziletin, gerçek saadetle olan bu derin alâkasını bizlere, insanlığın en
şerefli şahsiyetleri talim etmiştir. Gönülleri itminana kavuşturan ve akıllara
emniyet telkin eden saadet de budur. Zira bu saadet, olgun, mütevazi,
müsamahalı, ayıplara göz kapayan, kinsiz, nefretsiz olma gibi, faziletin en
sağlam kaideleri üzerinde yükselmektedir.
Tek kelime ile bu saadet, kalbî ve ruhî bir saadettir. Ve yerini hiçbir şeyin
alamayacağı kadar da köklü ve insanın özüyle alâkalıdır. Maddeye dayalı bütün
mutlulukların bu saadete ilâve edecekleri hiçbir şey olamayacağı gibi onu
unutturmaya da güçleri yetmeyecektir.
Ruhunu inançla yükseltip gönlünü faziletlerle donatanlara ne mutlu!..
[1] Tekeffül: Kefil olmak, üzerine almak.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Haziran 1982 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Devamı...
Cuma Hutbesi: Merhamet
11/03/2022
Merhamet varlığın ilk mayasıdır. Onsuz, her şey bir bulamaç ve kaostur. Her şey
merhametle var olmuş, merhametle varlığını sürdürmekte ve merhametle nizam
içindedir.
Gökler ötesinden gelen merhamet mesajlarıyla, yer, düzene kavuşmuş; sema tesviye
görmüştür. Makro âlemden mikro âleme kadar her şey, hayranlık uyaran bu âhenge
ve çelik çavak işleyişe merhamet sayesinde ermiştir.
Bu hareket ve işleyişte her şeyin, ebedî var oluşta kazanacağı hâl ve alacağı
durumun provası yapılmaktadır. Ve bütün varlıklar bu istikamette bir çırpınış
içindedir. Her çırpınışta nizam ve intizam nümâyân[1], her sıçrayışta merhamet
şûle-feşândır[2].
Titreyen havanın letafetinde, raks eden suların kıvrılışında, burnumuzun dibine
ve ayağımızın ucuna kadar gelen bu dâsitanî[3] rahmeti görmemek mümkün mü?
Bulut, merhametten kanatlarıyla başımızın üstünde dolaşır durur. Yağmur, kemer
kuşanmış süvari gibi, onun dölyatağından kopup imdadımıza gelir. Yıldırımlar,
şimşekler bin bir tarraka ile o gizli rahmetten muştular getirir. Ve âlem her
şeyiyle “Rahmeti Sonsuz” adına bir gazelhan olur. Karalar ve denizler; ağaçlar
ve otlar, yüz yüze ve diz dize, ayrı ayrı söz ve nağmeleriyle merhamet türküsü
söyler durur.
Şu solucana bakın! Ayaklar altında ve kendi hesabına alabildiğine merhamete
muhtaç; ama o, bu hâliyle pek çok şeye merhamet etme yolunda, yorgunluk bilmeyen
bir yolcudur. Şefkatli toprak ona bağrını açar. O da, bu sıcak kucağın her avuç
toprağına yüzlerce döl bırakır. Ve toprak ana bununla havalanır, bununla kabarır
ve her yanıyla pişer ve olgunlaşır. Toprak solucana, solucan da toprağa rahmet;
ya gübre olsun diye otu, kökü yakan nâdanlara ne demeli? Zavallı insan! Hem
toprağa hem de solucana merhametsizlik ettiğinin farkında bile değildir…!
Bir de bin bir çiçeğe cilve çakan şu arıya ve kozasına gömülüp kendini hapseden
ipekböceğine bakın! Merhamet orkestrasına uyma uğrunda, neleri göğüslüyor ve
nelere katlanıyorlar. İnsana bal yedirmek ve ipek giydirmek için, bu koçyiğit
fedaîlerin çektikleri sancıyı görmemek elden gelir mi?
Ya, yavrusunu kurtarmak için başını köpeğe kaptıran tavuğun, nasıl bir şefkat
kahramanı; açlığını yutup, bulduğu şeyleri yavrusuna yediren aç canavarın, nasıl
ayrı bir babayiğit olduğunu hiç düşündünüz mü…?
Bu âlemde her şey, ama her şey, merhamet düşünür, merhamet konuşur ve merhamet
vaad eder. Bu itibarladır ki, kâinata, bir merhamet senfonizması nazarıyla
bakılabilir. Ayrı ayrı ses ve soluklar; tek ve çift bütün nağmeler, öyle bir
ritim içinde akıp akıp gider ki, bunu görmemek ve anlamamak kabil değil. Ve
sonra bütün şu parça parça acıma ve şefkat etmelerin arkasında, bu esrarlı
koroya hükmeden, her şeyi çepeçevre sarmış geniş rahmetin sezilip
hissedilmemesi…
Veyl olsun bunlardan bir şey anlamayan tâli’siz ruhlara…!
Bütün bu olup bitenler karşısında insan, şuur ve iradesiyle; idrak ve
düşüncesiyle “konsantre” olarak bu engin rahmeti kavrama ve soluklarıyla ona
kendi nağmesini katma sorumluluğu altındadır.
İçinde yaşadığı topluma, insanlığa, hatta bütün canlılara, bir insanlık borcu
olarak merhamet etme mükellefiyetindedir. O, bu yolda merhamet ettiği nispette
yücelir; gadre, zulme, insafsızlığa düştüğü ölçüde de horlaşır, hakirleşir ve
insanlığın yüzkarası olur.
Bir bâğiyenin[4], susuzluktan kıvranan zavallı bir köpeğe merhamet edip su
içirdiği için Cennetlere yükseldiğini ve evindeki kediyi, aç bırakıp, ölümüne
sebebiyet veren bir başkasının ise, yıkılıp Tamu’ya[5] gittiğini, En Doğru
Sözlü’den işitiyoruz.
Merhamet edin ki, merhamete mazhar olasınız! Yerde merhamet eden bir ele, gökler
ötesi âlemlerden bin muştu gelir.
Bu sırrı kavrayan atalarımız, her yerde bin merhamet ocağı tüttürdüler.
İnsanları da aşarak, hayvanları koruma ve himaye etme vakıfları tesis ettiler.
Bu, onlardaki derin merhamet anlayışının, bir karakter, bir huy hâline
gelmesinden başka bir şey değildi.
Ayağı kırılmış bir kuş, kanadı sakatlanmış bir leylek, kim bilir hangi merhamet
erini ta ciğerinden vurdu ki; menziline varamamış garip kuşlar için, huzur evi
yapar gibi, ona, hayvanî barınaklar yapma fikrini ilham etti.
Ah! Keşke, onların, hayvanlara merhamet ettiği kadar, insanlarımıza merhametli
olabilseydik… Heyhât! Kendimize merhamet etmediğimiz gibi, neslimizi de,
alabildiğine bir umursamazlık ve merhametsizlik hissiyle mahvettik. Evet, şu bin
bir boğucu hâdisenin ve artık içinde durulmaz hâle gelen içtimaî atmosferin,
gerçek müsebbipleri bizleriz.
Bir de, merhamet duygusunun, ölçüsüz kullanılması ve suiistimal edilmesi vardır
ki, o da, merhametsizlik kadar, belki daha fazla sevimsiz ve zararlıdır.
Yerinde kullanılan merhamet, bir âb-ı hayat, bir iksir ise, onun suiistimal
edilmesi de, bir zehir, bir zakkumdur. Ve asıl olan da, işte bu terkibi
kavramaktır. Oksijen ve hidrojen, belli nispetleriyle terkibe girince, en hayatî
bir unsuru meydana getirirler. Nispet bozulduğu ve ayrı ayrı kaldıkları anda
ise, yanıcı ve yakıcı hüviyetlerine dönerler. Bunun gibi, merhametin de, hem
dozu, hem de kime karşı yapılacağı çok mühimdir. “Canavara karşı merhamet
göstermek iştahını açar, sonra döner dişinin kirasını ister.” Azgına merhamet,
onu iyice saldırgan yapar ve başkalarına tecavüze teşvik eder. Yılan gibi
zehirlemekten lezzet alana merhamet edilmez. Ona merhamet, dünyanın idaresini
kobralara bırakmak demektir…
Eli kanlı, yüzü kanlı; gönlü kanlı, gözü kanlı; hâsılı, hem deli hem de kanlıya
merhamet, bütün mağdurlara, bütün mazlumlara karşı en korkunç bir
merhametsizliktir. Böyle bir tutum ise, kurda acıyıp da, kuzuların hukukunu kâle
almama gibi bir şeye benzer ki; kurtları güldürse bile, bütün âsumânı âh u
efgâna getirir.
[1] Nümâyân: Görünen, âşikâr olan, parlayan.
[2] Şûle-feşân: Işık saçan.
[3] Dâsitan: Destan.
[4] Bâğiye: Asi, günahkâr kadın.
[5] Tamu: Cehennem.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Kasım 1980 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Devamı...
Cuma Hutbesi: Ölümsüz Ruhlar
04/03/2022
Ölümsüz ruhlar, her mevsimde canlılığını korur ve ayrı bir hayat cilvesi
gösterirler. Onlar için sararıp-solma, pörsüyüp zebil olma asla söz konusu
değildir. Ne ayların, güneşlerin batması, ne de gece ve gündüzün değişip durması
onları kat’iyen eskitemez. Nasıl eskitir ki; bir buhurdanlık gibi devamlı tütüp
duran onların hayat kâseleri, Hızır’ın âb-ı hayat içtiği aynı kâsedir. Bu
iklimde benliğine doğru yelken açanlar için, her bahar canlı ve muhteşem; her
yaz şâhikalarla omuz omuza, her sonbahar ve kış, yeni gerilimlere hazırlayan
diriltici bir tazyik mevsimidir. Yeryüzünde, bin çeşit ölüm kol gezse, onlar
yine canlı ve tetiktedir. Çevreleri de onların diriltici soluklarıyla Cennet
cilveleri gösterecektir.
Meleklerle gönüldaş bu yüce kametler için, hiçbir zaman inhidam[1], inhilâl[2]
ve inkisar[3] bahis mevzuu değildir. Onlar emrolundukları için iş yaparlar.
İçinde yaşadıkları topluma karşı kendilerini vazifeli bilirler. Bu itibarla da
ne iş ve düzenlerinin bozulmasından müteessir olurlar, ne de toplumu saran
tehlikeler karşısında paniğe kapılırlar. Hele hayal kırıklığına asla düşmezler.
Gönüllere girme konusunda örümcek gibi sabırlı ve maharetli, aslan gibi metin ve
kararlıdırlar. Her yere ibrişimden tahtlar kurarak, sessiz, fakat uyanık olarak
semtlerine uğrayacak misafirleri beklemeye koyulurlar. Onların atmosferine giren
Hızır’la buluşur, onlarla hemhâl olan mutluluğa erer. Onların bakışlarında
aydınlık, düşüncelerinde hikmet, beyanlarında hakikat nümâyandır[4].
Halvethânelerine bedbin ve nevmid olarak girenler, orada imana ve ümide
kavuşarak ebedî var olmanın sırrını elde ederler.
Ne uğursuz gibi görünen gecelerin karanlığı ne de üst üste yığılmış problemlerin
çokluğu onları asla şaşırtamaz. Nuh Tufanı’na uğrasalar, ihtimal ki ayakları
ıslanmadan geçer giderler. Âd’ın[5] ahkâfını[6] görseler, azim ve iradelerinden
hiçbir şey kaybetmeden yine hedeflerine doğru ilerlerler. Ne Nemrud’un ateşi, ne
Firavun’un gururu, ne de Sezar’ın zulüm ve istibdadı onları korkutamaz ve
sindiremez.
Onların düşüncelerinde: “Sabah olsun ortaya çıkalım.” yahut: “Karlar, buzlar
çözülsün, bahar gelsin yola revân olalım.” yoktur. Onlar “Kökleri sabit, dalları
göklerde, latîf ağaçlar gibidirler ve Rabb’in izniyle her zaman meyve verirler.”
Karda, kışta, baharda, yazda…
Güvenip bel bağladıkları Kudreti Sonsuz sayesinde ne başkalarına temenna çeker,
ne de yanıp sönen ışıklara aldanırlar. Tiranların güç ve iktidarları, çeşitli
hiziplerin hâkimiyet ve saadet vaadleri, onların bakışlarını bulandıramaz, yol
ve yönlerini değiştirtemez. Gözlerin döneceği, ayakların bağının çözüleceği ve
en bâlâ kametlerin dahi iki büklüm olacağı o dehşetli günü yâda getirdikçe,
hayat ve ona ait her şeyi istihkâr[7] ederek, maddenin eline düşmekten sakınır
ve eşya putuna baş kaldırırlar. Lüks ve konfor en çok nefret ettikleri
şeylerdendir. Rahat ve rehavete gömülmeyi, kendileri adına ölüm ve milletleri
için de bir tali’sizlik sayarlar. Bu itibarla da içinde yaşadıkları topluma
karşı sürekli farklılık gösterirler. Ne var ki, metodolojilerine uyan ve düşünce
çizgilerine giren herkesle ve her şeyle, bir çeşit münasebetten de geri
kalmazlar.
Onlar, dünden bugüne, sıra dağlar gibi yerlerinde durmuş ve asla mevzilerini
terk etmemişlerdir. Mihrapların çokluğu onları şaşırtmamış, kıblenin çöküşü
onların zihnini bulandıramamıştır. Ay batmış, güneş doğmamış, teker teker bütün
yıldızlar silinip gitmiş; ama onlar yine yol ve yön değiştirmemişlerdir. Azimli,
iradeli ve kararlı olmuşlardır sonuna kadar.
Onlar, içinde yaşadıkları milletin hayat kâsesini taşıyan ruhanîler, millet de
onların azat kabul etmez bendeleridir.
Ya şu yürürken yorulup yolda kalanlara, en küçük bir engebe karşısında ürküp
geriye duranlara, iş yapmak için hep bahar bekleyenlere, en ehemmiyetsiz tazyik
karşısında azim ve iradesiyle felce uğrayanlara, kitlelerin sevk ve idaresini
kimseye vermedikleri hâlde, sürekli olarak onları yanıltan ve şaşırtanlara,
evet, bütün bunları yapanlara ne demeli..? Ne demeli, dünü ayrı bir macera,
bugünü ayrı bir mezellet ve yarını hangi hezeyânlara hamile bulunduğu belirsiz
bu tali’sizlere..?
Bunlar, bahar gelince yiğit kesilir, güneş doğunca daldan dala sekmeye başlar,
kar bastırınca sünepeleşir, gece olunca da hımbıllaşırlar. Ganimet bahis mevzuu
olunca ön saftadırlar; tehlike baş gösterince de, gerilerden daha gerilere
çekilerek kayıplara karışırlar. Fakirlik hâllerinde zahit[8], imkân elverdiğinde
Karun[9]; pöhpöhlenince cevvâl, unutulunca da miskindirler. Hâsılı, “Öyle
bednam, öyle bedhâl, öyle kem tali’tirler ki”; onlara, milletin yüz karası dense
sezadır.
Bilmem ki daha kendine ermeden düşünceye doymuş, ülfet ve ünsiyete boğularak
imanî haz ve zevklerini yitirmiş bu tali’sizlere bir şey anlatmak kâbil olur
mu?.. Biz, şimdilik o bahsi kapatarak, zıddın, zıddı tedaisiyle[10] içine
girdiğimiz bu saksağan hikâyesini burada kesmek istiyoruz.
Keşke şu perişan satırlar onlara dahi bir şeyler anlatabilseydi…
[1] İnhidam: Yıkılmak.
[2] İnhilâl: Çözülmek.
[3] İnkisar: Kırılmak, gücenmek.
[4] Nümâyan: Görünen, parlayan.
[5] Âd: Hz. Hûd Peygamber’e (aleyhisselâm) isyan ettiklerinden ilâhî gazaba
uğrayan ve helâk olan, Yemen taraflarında yaşamış bir kavmin adı.
[6] Ahkâf: Uzun ve yüksek kum yığınları. Yemen sahillerinden “Şemr” denilen
kumluk bir vadidir. Âd kavminin yurtları burada idi.
[7] İstihkâr: Hakîr görmek, küçük görmek.
[8] Zahit: Borç olan ibadetlerden, aslî vazifelerden başka dünya süs ve
makamlarından feragât eden kimse. Sofî, müttakî.
[9] Kârun: Hz. Musa (aleyhisselâm) devrinde yaşamış ve malı ile mağrur olarak
haddini aşmış ve Allah’ın zekât emrini dinlemediğinden malı ile birlikte yere
batmış olan dünya zengini, Rabbinin lütuf ve ihsanını kendine mâl ederek
nankörlük ve enaniyetinden dolayı bu fena sıfatı ile meşhur olmuştur.
[10] Tedâî: Bir şeyin başka bir şeyi hatıra getirmesi. Çağrışım.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Mart 1982 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Devamı...
Cuma Hutbesi: İnsan-ı Kâmil
25/02/2022
Yetkin insan demek olan insan-ı kâmil; Allah’ın ef’âl, esmâ, sıfât, hatta
şuûnât-ı zâtiyesinin en parlak aynası demektir. “Mutlak zikir kemaline
masruftur.” esprisi açısından, insan-ı kâmil denince, ilk akla gelen hakikat-i
Muhammediye’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). Sonra da diğer enbiyâ, gavs,
kutup ve derecelerine göre evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabîn.. bu konuda böyle
bir farklılığı kabullenmek, Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha açısından mahzursuz olduğu
gibi, akla, mantığa, hiss-i selime de aykırı değildir.
Bir kısım mülâhazalara bağlayarak bazı felsefeci ve kelâmcılar insan-ı kâmili,
“akl-ı evvel”, “akl-ı küll”, “kelime-i câmia”, “nokta-i câmia”, “nokta‑i
vahdet”, “sırr-ı ilâhî”, “âyine-i sırr-ı ilâhî”, “vesile-i uzmâ”; bazı sofiler
de pîşuva, hâdî, mehdî, dânâ-i kâmil, mükemmil, bâliğ, tiryak-i ekber, iksir-i
âzam.. şeklinde birbirinden farklı kelime ve tabirlerle yorumlamış iseler de,
bütün bu mülâhazaların hepsini câmi bir hususa irca etmek de mümkündür; o da,
insan-ı kâmilin âyine-i vücud-u Hak ve “dû kevn” olması gerçeğidir. Evet o,
varlığın özü, usâresi, dili, tercümanı olarak bütün kevn ü mekânlardaki “kenz-i
mahfî”yi ifadenin yanında, her şeyi Zât-ı Hakk’a bağlar; bağlar ve O Zât’ı hem
vicdanın enginliği hem de muhtevalı mahiyetinin diliyle seslendirir.
Aslında insan-ı kâmil, öyle bir mir’ât-ı mücellâdır ki, her dakika kim bilir kaç
defa, şuûnât-ı zâtiye onda “bî kem u keyf” tecellî eder, tecellî eder de, işte
böyle bir arzlıdan ötürü yerküre semaların önüne geçer. Zira insan-ı kâmil,
âdeta bütün varlığın aklı, kalbi ve ruhu mesabesindedir; onsuz hiçbir şey doğru
anlaşılamaz, hiçbir ilim mârifete dönüşemez ve hiçbir şeyin hayat esrarı tam
hissedilemez. Onun bakış zaviyesine bağlanamamış bütün bir fizik âlemi ruhsuz,
ve onunla şöyle-böyle aydınlanamamış bütün zaman parçaları da nursuzdur.. tabiî
böyle bir boşlukta yaşayan insanlar da kalbî ve ruhî ufukları itibarıyla fetret
insanı sayılırlar. Muahezeye maruz kalmayacakları mânâsına fetret insanı değil,
mahiyet-i insaniyelerini inkişaf ettirememiş olma anlamında fetret insanı.
Bugüne kadar insanların arızasız Hakk’a yönelmeleri hep insan-ı kâmillerce
gerçekleştirilegelmiştir; kitleler onların rehberliğinde ebedî mihraplarını
bulmuş, Hakk’a yönelmiş ve onların neşrettiği nurlar sayesinde varlık ve
hâdiseleri isabetli yorumlayabilmişlerdir. Bu itibarla da denebilir ki, onları
bulan dolayısıyla da hakkı hakikati bulmuş ve onları iç dünyalarıyla müşâhede
eden de, mazhar ve tecelligâhın şeffafiyeti, vüs’ati ölçüsünde Hak cemalini
temâşâ etmiş sayılır.
İnsan-ı kâmil, din ve diyanet adına örnek bir tiptir. İman, islâm, ihsan onun
yol ve yörüngesi, Allah rızası hedefi, Hakk’ı sevip sevdirmek vazifesi, Cennet
ve Cemalullah da –kulluğunu onlara bağlamama kaydıyla– bu mübarek düşünce ve
aksiyonun sürpriz semeresidir.
İnsan-ı kâmil, her zaman başkalarına yararlı olma emelinde ve mârifet ufkunu
yükseltecek bilgi peşindedir. Ahlâk-ı haseneye bağlı yaşadığından, hep güzellik
sergiler durur.. güzel görür, güzel düşünür, güzel ve faydalı sözler söyler..
güzel işler yapar, güzelliklere ve güzellere peyrev olur.. her davranışını Hak
hoşnutluğuyla irtibatlandırarak, hep O’nunla oturur-kalkar.. O’nu düşünür.. O’nu
konuşur..
her tavrı ve her beyanıyla O’nu hatırlatır ve hakkın-hakikatin en talâkatli bir
lisanı olarak yaşar. Kâmil insanların en kâmili İnsanlığın İftihar Tablosu, bu
yüce evsâfın birinci kahramanıydı. İslâmiyet’in özündeki ilâhî sırrı görebilmek
için, onu bir kerecik olsun –önyargısız ve insaflı olmak şartıyla– temâşâ
yetiyordu. Cîlî’nin de dediği gibi; varlık âleminde, Hz. Muhammed Mustafa
(sallallâhu aleyhi ve sellem) ölçüsünde kemalât-ı insaniye ile tanınmış bir
ikinci şahsı göstermek mümkün değildir.
Eğer kemalden maksat; Hakk’ın hiçbir zaman yanıltmayan vahiy ve ilhamlarıyla
ruhların tasfiye edilmesi, nefislerin tezkiyesi, insanî latîfelerin inkişafı; ve
bunların yanında cismanî isteklerin, bedenî arzuların aşılması, derken Hak’la
tam mukayyet hâle gelinmesi ve bekâ-i ehadiyetle bekâ bulup, bütün esmâ, sıfât
ve şuûnât-ı ilâhiye adına mücellâ bir mir’ât seviyesine ulaşılması ise, –ki
öyledir– bu yüce evsâfı mahiyetinde cem etmiş bulunan ve kulluğunu “kâb-ı
kavseyni ev ednâ” ufkunda sürdüren Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi
ekmelüttehâyâ), kemal ehlinin en kâmili ve Bediüzzaman’ın ifadesiyle, şeref-i
nev-i insan ve divan-ı nübüvvetin de hâtemidir.. evet O Zât, kemaliyle ferîd-i
kevn ü zaman ve bihakkın fahr-ı kâinattır. Sofiye ıstılahında, insan-ı kâmil;
ilâhî ve kevnî, aslî ve zıllî, cüz’î ve küllî, cevherî ve arazî, maddî ve mânevî
bütün âlemleri özünde cem etmiş bulunan bir asıl cevher, bir hulâsa, bir usâre
ve bir fihristtir. Seyyid Şerif’e göre, beşerin medar-ı fahri olan Zât; “Kadri,
kıymeti fevkalâde yüksek sırlı bir kitap ve ilâhî, kevnî hakikatleri câmi öyle
bir risaledir ki, bedenî ve cismanî kirlerden arınmış olan tali’lilerden başkası
O’nu tam idrak edemez.”[1] Aklın zâhirî nazarında âlem-i kebir kâinattır;
hakikatte ve Allah katında ise kebir olan insandır. Hz. Ali’nin yaklaşımıyla,
onun mahiyeti meleklerden de ulvîdir; avâlim onda pinhândır, cihanlar onda
matvîdir. (Türkçesi Âkif’e aittir.) İnsan-ı kâmil, Cenâb-ı Hakk’ın, zâtî
şuûnâtının tam bir mazharı ve O’nun varlığının da câmi bir aynası olması
itibarıyla, bâtını esmâ, sıfât ve şuûnât-ı zâtiyenin nokta-i mihrakiyesi, zâhiri
de kelime kelime, satır satır, paragraf paragraf bütün varlık ve eşyanın kısmen
sarahaten, kısmen de remzen ve işareten tam bir hulâsası, bir fihristi, hiç
olmazsa ana başlıklarıyla eşya ve hâdiselerin câmi bir indeksidir. Hazreti
Vücud, onda küllî ve tafsilî bir şekilde tecellî ettiğinden, yani icmalen de
olsa o her şey ve her nesneden bir çizgi, bir kelime, bir satır taşıdığından,
bir mânâda her varlık onun âyine-i vücudunda mündemiç, Zât-ı Hak da kalbinde
kenzen mütecellîdir. Her hâlde ilk insan-ı kâmile meleklerin secde ile
emredilmesinin hikmetlerinden biri de, işte onun bu zâhirî-bâtınî donanımı ve
potansiyel zenginliğiydi! Böyle bir zenginlik, aynı zamanda bu ölçüdeki hususî
teveccühe ciddî bir teveccühle mukabeleyi gerektiriyordu ki, o da din şeklinde
sistemleştirilen ilâhî ahlâk ve kevnî kanunların temsilinden ibaret olan
diyanetti. Evet, eğer Hakk’ın gözü bizim üzerimizde ise –ki öyle olduğu açıktır–
bizim gözümüz de dini, hayata hayat kılma cehdiyle hep O’nda olmalıydı..!
Varlık ve hâdiselerle münasebet ve müdahalesi açısından insan-ı kâmil,
yeryüzünde Allah’ın tam halifesidir. Bu itibarla da o, ilâhî icraatı temâşâ,
herkes ve her şeye nezaret etme konumuyla Hakk’ın gören gözü, işiten kulağı,
tutup destekleyen eli olmakla şereflendirilmiştir. O, şefkatle görülüp
gözetilme, himaye edilip korunma durumunda bulunan herkesi, bir anne gibi
kucaklayıp bağrına basan tam bir merhamet insanıdır. Evet o, her zaman çevresini
şefkatle süzer.. damarlar içinde dolaşan kan gibi, içtimaî bünyenin her yanında
bulunur.. zararlılara karşı o bünyeyi korur.. ihtiyaca göre onu görür-gözetir ve
besler.. bir ruh gibi onun bütün faaliyetlerini kontrol eder.. ve her hâliyle
onun varlığının en sağlam teminatı olduğunu gösterir. وَمَۤا أَرْسَلْنَاكَ
إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمينَ “Başka değil, Biz seni bütün âlemlere ancak rahmet
olarak gönderdik.”[2] mazmununca insan-ı kâmil, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm
itibarıyla bilasale, diğerleri açısından da bittebeiye, ins-cin, canlı-cansız
her şeye ve herkese rahmettir.وَمَۤا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَۤافَّةً لِلنَّاسِ
بَشيرًا وَنَذيرًا “Biz seni bütün insanlara rahmetimizin müjdecisi, azabımıza
karşı da uyarıcı olarak irsal ettik.”[3] işaretiyle de bütün insanlığa rehber,
rehnümâ, hâdî, mehdî, nezîr ve beşîrdir.
İnsan-ı kâmilin bütün varlık ve eşyaya tekvînî emirler açısından nezareti,
onların ruhlarına feyiz ifazası, mahiyetlerinin şerh u izahı ve beyanı uygun
burhanlarla değerlendirip irfana bağlamak; şuurlu varlıklar zaviyesinden görüp
gözeticiliği de, irşad, pişdarlık, onların ruhlarının tasfiyesi, nefislerinin
tezkiyesi ve insanî latîfelerinin Hakk’a uyarılması şeklindedir. Evet o, halk
içinde, tesbit-i kıble, tevhid-i kıble adına bir pusula ve olgunlaşmaya açık
ruhları da insanî kemalâta yönlendirip yükselten bir mürebbidir. Onu tanıyıp
atmosferine girebilen herkes, istidadı ölçüsünde Hakk’a ulaşmış ve O’nu bulma
yoluna girmiş sayılır. Gerçi Hak, cisim, cevher, araz olmadığı gibi, zamandan,
mekândan, mesafeden, hayyizden de münezzehtir; “ulaşma”, “bulma” gibi kelimeler
O’nun hakkında birer mecazdır. Bunlarla kastedilen şey ise, bize her şeyden
yakın O Zât’a karşı mahiyetimizdeki uzaklığı aşmak, kalben, hissen, zevken O’nun
yakınlığını duymaktır.. evet, hayvaniyetten sıyrılıp cismaniyeti aşan hemen
herkes, kabiliyeti ölçüsünde, “bî kem u keyf” kalben O’nun yakınlığını duyar,
basîretiyle temâşâsı zevkine erer ve ruhuyla da her zaman üns yudumlayabilir. Bu
mevzuda, herkesin belli şeyler duyup hissetmesi söz konusu olsa da, tam
mazhariyet, sürekli aynadarlık ve kusursuz aksettirme, O’nun küllî tecellîsinin
mazhar-ı tâmmı olan insan-ı kâmile mahsustur.
Bütün varlık, esrar-ı ulûhiyeti insan-ı kâmilde duyup hissettikleri gibi,
Hazreti Zât da, başka aynalardaki tecellî ve zuhuru, has bir mânâda bu mir’ât-ı
mücellâda temâşâ buyurur. Bu itibarla da insan-ı kâmil, fâniler arasında Bâkî’yi
gösteren câmi öyle bir aynadır ki, onu gören Hakk’ı görmüş, onu seven Hakk’ı
sevmiş, ona uyan Hakk’a ubûdiyet neşvesine ermiş olur. Aslında bütün bunlar,
asliyet planında ve külliyet çerçevesinde hakikî insan‑ı kâmille alâkalı
hususlardır. Zılliyet dairesinde ve cüz’iyet çizgisinde kemal sahiplerine
gelince onlar, bittebeiye bu pâyeyi ihraz ederler. Bunlar, ilim, irfan,
muhabbet, aşk u şevk, cezb u incizab hususunda hakikî insan-ı kâmilin
mirasçılarıdırlar ve mevhibeleri, misyonları itibarıyla da aynı sofranın
davetçileri ve davet edilenleri sayılırlar.
Hak, her zaman değişik aynalarda kendini temâşâ edip ettirmesi ve insan-ı
kâmilin de bu temâşâ edilen şeyler arasında en şeffaf, en berrak ve Rahmâniyet
şuûnatını tam aksettiren câmi bir ayna olması itibarıyla o, yeryüzünde görme ve
gösterme vazifesi açısından çok önemli bir unsurdur ve ondan hâlî bulunan
mekânlar, zamanlar da min vechin yetimdirler. Bu itibarla da her mekân
parçasının, her zaman diliminin su kadar, hava kadar insan-ı kâmile ihtiyacı
vardır. Evet eğer Hak, insan-ı kâmilde, câmi ve tafsilî bir planla mütecellî ise
–ki öyle olduğunda şüphe yoktu– bu mazhariyetteki kimselerin her zaman ve her
mekânda bulunmaları bütün bir varlık için çok önemlidir; zira böyle birinin
zâtı, Hazreti Zât’ın aynası; ilmi, ilminin lem’ası ve o da, varlık içinde Hak
sırlarının sırlı bir anahtarıdır.
Onu bulup onunla aynı atmosferi paylaşan biri, başkalarının hiçbir zaman
ulaşamayacağı pek çok esrara, envâra ulaşır ve bir feyiz kaynağı hâline gelir.
İnsan-ı kâmil, her zaman kendi konumunun farkındadır. O, kendini bir meclâ, bir
memer ve en fazla da bir mazhar telakki eder; eder de ne kendini ne sıfatlarını
ne de zatî gibi görülen kabiliyetlerini kat’iyen kendinden bilmez; aksine,
nefsini فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلٰكِنَّ اللهَ قَتَلَهُمْ “Siz onları kendiniz
olarak öldürmediniz; onları Allah öldürdü.”[4] mazmununa bağlı görür ve her
zaman وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللهَ رَمٰى “Attığında da sen
atmadın; onu Allah attı.”[5] hakikatini vicdanında duyarak, hep memerriyet ve
mazhariyet mülâhazalarıyla oturur-kalkar; ne ittihad ne hulûl; her şeyi O’ndan
bilir ve üzerindeki fevkalâdelikleri de O’nun ekstradan tecellîleri sayarak,
“ Değildir bu bana lâyık bu bende
Bana bu lütf ile ihsan nedendir?”
(M. Lütfî)
der; sevinç ve sorumluluklarını değişik taaccüblerle daha bir derince duyar.
Aslında hulûl ve ittihad, bizzat mevcut iki şey arasında cereyan eder. Hak
karşısında insan-ı kâmil müstakil bir mevcut değildir ki, hulûl ve ittihad söz
konusu olabilsin. Zât-ı Hak, bilasale bir mevcud, insan ise, O’nun ziya-i
vücuduyla kâimdir. İster insan-ı kâmil isterse bir başkası, vücudu mümkün ve
yaratılmış olan muhtaç birini büyütme adına böyle bir tasavvur, dalâletten başka
bir şey değildir.
İnsan-ı kâmil, her şeyin Hak’tan geldiği şuuruyla kendi mahlûkiyet ve kulluk
sınırlarını korumada fevkalâde hassas hareket eder ve ne mazhariyetlerini
şatahat vesilesi yapar ne de âyinedarlığında ayniyet iltibasına düşer.
Kendisindeki mevhibeleri kâmilâne aynadarlık yapma ölçüsünde, ilâhî sıfât ve
zâtî şe’nlerin bir tecellîsi ve ehadiyet-i ilâhiyenin de bir mazhar-ı tâmmı
olarak duyar, zevk eder ve mehâbetle iki büklüm olur. İnsan-ı kâmilde böyle bir
hâl, onun nefis ve enaniyeti açısından yok olup, kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla
yeni bir mevcudiyete ermesi hâlidir ki; buna, bizzat var olmayan birinin, O’nun
vücuduyla hakikî var olmayı zevk etmesi de diyebiliriz. Mevlâna, Divan-ı
Kebir’inde, bu mazhariyet ve bu pâyenin kahramanlarıyla alâkalı olarak şöyle
der:
“O makamda var olan bana yok göründü, yok olan da var. Bir câna benzeyen
dünyanın ötesinde, O’nun sevdasıyla başları dönmüş varlıklar gördüm. Hepsi de,
tertemiz vefa ve safâ içindeydiler.”
İnsan-ı kâmil, Zât-ı Hak adına bir mücellâ ayna ve başkaları hesabına da,
çevresinde peyklerin dönüp durduğu bir Kutup Yıldızı’dır. O, kendi etrafında
döndüğü aynı anda, bir yandan sürekli olarak kendi yörüngesinde O’na
merbûtiyetini soluklayarak pervaz ederken, diğer yandan da وَعَلَامَاتٍۘ
وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ “Yol bulmada Allah size ne emareler ne emareler
vaz’etti.. ve o yıldızla da onlar, dosdoğru yollarını bulurlar.”[6] işaretiyle,
âleme yolunu, yönünü gösterir ve hep bir işaretçi gibi hareket eder. Aslında o,
her zaman bir mihrap, bir kapı, bir köprü vazifesi görür; doğruya yönelmeyi
sağlar, doğruyu görmeye menfezler açar ve insanları, kendi dünyalarının
darlığından sonsuzluk ikliminin genişliğine ulaştırır. İnsanlar, onun
atmosferine girince üns esintileri duymaya başlar; o kapının önüne varınca
öteden çağrılarla ürperir ve o köprüden geçince de, Hazreti Zât-ı Ehad ü
Samed’le, en kâmil mânâda bir abd-Mâbud münasebeti ufkuna yükselirler. Bu ufuk,
külliyet planında ve vahidiyet çizgisi itibarıyla istivâ-i arş televvünlü,
cüz’iyet dairesinde ve ehadiyet yörüngesi açısından da latîfe-i rabbâniye
buudludur. Bu ufkun yolcularının en önemli yol azıkları ve bir mânâda zâd u
rahîleleri ise, kalbin her zaman lebriz edilerek pak ve temiz tutulması,
başkalarının, ahvâlimize muttali olamayacağı kutlu vakitler sayılan gecelerin o
sihirli dünyasında da, secdelerle pusuya yatıp tecellî avlamaktır. İbrahim
Hakkı:
Dil beyt-i Hudâ’dır, ânı pak eyle sivâdan,
Kasrına nüzul eyleye Rahmân gecelerde.
diyerek, yol alma adına gecelerin o serin ve ufku açık iklimini salıklar
bizlere. Kenz-i Mahfî’ye uzanan gece koridoru veya helezonuyla alâkalı şu hoş
söz de Mevlâna’ya ait:
“Eğer sen O Eşsiz Padişah’ı istiyorsan ve eğer O’nun yolunda sefere çıkmış isen,
bu yolculukta uyumamak gerekir. İyi ve bahtiyar kimseler, Allah’ın sevgi ve
merhamet gölgesinde uyurlar. Kardeşim, sakın başka yerde uyuma!” Uyuma ve insanı
engin düşüncelere, lâhûtî mülâhazalara çeken geceleri ya kıyam edebi ya rükû
tâzimi ya secde mahviyeti ya da evrâd u ezkâr tazarruu ile geçir.
Bazı mutasavvifîne göre, her şeyin bir açık olan yanı vardır ki; ona zâhir
denir; bütünüyle bu âlem, işte o zâhirdir. Bir de kapalı yanı vardır ki, ona da
bâtın denir; o da mânevî, uhrevî ve bütün metafizik dünyalardan ibarettir.
Bunlardan başka bir de, bu iki cepheyi câmi ve âlem ile esmâ arasında, zuhurun
butûndan, butûnun da zuhurdan ayrılma noktasında berzahî bir âlem vardır ki, o
da insan-ı kâmil âlemidir. Hakk’ın kendi zâtına ilmi, bilasale kendisine
aynadır. Zât-ı Hak da, tasavvurlarımızı aşkın bir mânâ ile o aynada
müteayyindir. İnsan-ı kâmilin ilmi de, bittebeiye ve zılliyet planında kendi
aynasıdır. O da, bu ilim aynasında müteayyindir. Ne var ki, onun bütün sermayesi
mevhibedir ve vâhid-i kıyasî zaviyesinden Hazreti Zât’ta bulunan şeylere birer
delil ve birer emare mesabesindedir..
Evet, insanın zatı, Zât-ı Hakk’a, sıfatları da sıfât-ı sübhaniyeye dayandığı
gibi, bunlardaki izafîlik ve sınırlılık ya da zılliyet ve cüz’iyet de tamamen,
Cenâb-ı Hakk’ın evsâfındaki hakikîliğe, nâmütenâhîliğe, asliyet ve külliyete
delâlet etmektedir veya delâlet etmek içindir.
Zât-ı Hak’la bu çerçevedeki münasebet açısındandır ki, insan-ı kâmil mertebesine
ulaşan müstaid bir müntehî, aynı zamanda hilâfet-i tâmme mertebesine de
yükselmiş sayılır. Bunun üstünde ise, vücub-imkân arası bir nokta
diyebileceğimiz “ev ednâ” pâyesi vardır. Ve o pâyenin de, gelmiş-gelecek bütün
insan-ı kâmiller arasında bir tek mümessili olmuştur; o da mertebe-i ekmel veya
Hazreti Ehadiyet’in tecellî-i etemmine mazhar bulunan Hz. Ruh-u
Seyyidi’l-Enâm’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem). O’nun bu ölçüde
“aksa’l-meratib”i ihraz buyurması, yüksek ahlâkı; davranışlarındaki istikameti;
Rabbiyle münasebetlerindeki derinliği; dünyevî-uhrevî konulardaki dengesi; ilâhî
ve kevnî hakikatlerin esrarına nüfuzdaki ısrar ve kararlılığına lütfedilmiş
peşin bir teveccüh-ü Rahmânîdir. Bu itibarla da, O’nun dışındaki bütün
kâmillerin kemalâtı O’na nisbeten izafî, tâlî ve O’na tebaiyete bağlıdır. Evet,
sema-i risaletin ayları ve güneşleri sayılan başımızın tâcı bütün o büyük
insanların nur ve ziyası, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın içinde bulunmadığı zaman
itibarıyladır. Bûsîrî:
فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُمْ كَوَاكِبُهَا يُظْهِرْنَ أَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي
الظُّلَمِ[7]
diyerek, O Zât’ın, güneşin üstünlüğünü haiz olduğunu, diğerlerinin ise, O’na
nispette peykler mesabesinde bulunduğunu ve O’nun olmadığı dönemlerde
çevrelerine nurlar saçıp etraflarını aydınlattıklarını söyler ki, yerinde bir
tespittir.
Her şeyden evvel, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ), varlığın hem
çekirdeği hem de meyvesi olması itibarıyla, hilkat ağacı mebdeden müntehâya
hemen her faslında sürekli O’nunla münasebet içinde olmuş ve O’na bağlı
gelişmiştir. Aslında O, meyvenin de ötesinde, hilkat ağacının özü, usâresi ve
ruhudur. İsterseniz, O’na (aleyhi salavâtullahi ve selâmuhû) varlık bulamacının
en temel unsuru da diyebilirsiniz.
“ Hilkat-i âlemden maksad-ı a’lâ
Dünyaya gelmiş ol mihr-i muallâ..”
Evet, Cenâb-ı Hakk’ın esmâsının bütününden ibaret olan mahiyet-i mücerrede-i
vücudun âyinedarlığından arz ve semanın ictinab etmeleri, taayyünlerinin bunu
aksettirmeye tam müsait olmayışındandı. İnsanın taayyünü ise, bilkuvve bunu
aksettirecek donanımda idi. İşte, insanoğlu, böyle önemli bir gayeyi
gerçekleştirmek için vücud-u haricî ile şereflendirildi. İnsanların bazıları
itibarıyla, böyle önemli bir âyinedarlık vazifesini tam temsil edememeden ötürü
bir zulüm ve cehalet söz konusu olsa da, o potansiyel cehalet ve zulme düşmeme
de, yine böyle bir âyinedarlığa terettüp eden duyarlılık, sorumluluk ve
temsilden geçiyordu. Yani insan, mahiyetindeki zulüm ve cehalet açığını vahy-i
semaviyle harekete geçireceği vicdan mekanizmasıyla kapatacak ve kaybetme
alanını kazanma pazarı hâline getirecektir. İnsanların bir bölümü itibarıyla da
bu, böyle oldu. İşte
إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجبَالِ
فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنْسَانُۘ
إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا
“Biz, emaneti (teşriî açıdan değil, tekvînî zaviyeden) göklere, yere, dağlara
teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve böyle bir sorumluluktan
korktular. (Mahiyet ve donanımı itibarıyla) bu emaneti insan üzerine aldı.
Doğrusu (pek çoğu itibarıyla) insanoğlu, (bu emanetin hakkını gözetemediğinden),
çok zalim ve çok cahil bir duruma düştü.”[8] âyeti, bu umumî serencamenin
esrarlı bir tercümanıdır. Arz, sema ve bütün eşyanın hakikat-i uzmâyı görme,
gösterme ve aksettirmede zarurî birer eleman olan kalb, irade, şuur, his ve
bunların “latîfeler” unvanıyla diğer fakülteleri bulunmadığından, o yüce hakikat
adına ne tam temessül kabiliyetleri ne de temsil aktiviteleri vardır; zira,
taayyünleri fevkalâde dardır. Dolayısıyla da, ayna olacakları şeyi mahiyet-i
insaniye ölçüsünde zengince ifade edebilmeleri mümkün değildir. Ancak insandı
ki, tekvînî donanımı teşriî emirlerin temsiliyle derinleştirerek bu misyonu
edaya yeterli olduğunu ortaya koyuyordu.. ve bu misyonu ortaya koyabilenler de,
zulümden ve cehaletten kurtuluyordu.
Evet, her insanın bu vazifeyi yerine getirmediği veya getiremediği gerçekti ama;
yaratılış gayesinin şuurunda olan ve insan-ı kâmil olma yolunda teşriî dairede
rehabiliteden rehabiliteye koşan bir kısım müstesna fertler de bulunacaktı. Ki
bunlar, istidatlarını inkişaf ettirme ve bilkuvve kemallerini bilfiile çevirme
istikametinde her zaman insanoğlunun yaratılmasına gaye teşkil eden “iman-ı
billâh”, “mârifetullah”, “muhabbetullah”, “aşk u şevk”, “cezb u incizab”,
“zevk-i ruhanî”… gibi dairelerde ebediyetlerin dantelasını örecek ve bu ilâhî
maksadı gerçekleştireceklerdi. İşte, dünya ve ukbâ âlemlerinin birleşik
noktasına taht kurmuş bu gönül sultanları, mahiyetleri mahiyet-i beşeriyeyi
aşkın, canları Cân’ın nefahâtıyla dipdiri, ufukları üns esintileriyle üfül üfül
hep kemal yolunda kemal soluklamada ve berzahî vücudlarıyla her an yeni bir
çerçeveye oturmaktadırlar. Mevlâna, her zamanki o sehhâr ifadesiyle, kemal
semasının bu üveyiklerini şöyle resmeder:
“Hak yolunun erleri, bu candan başka bir can ile diridirler. Onun havasından
kanat çırpıp uçan kuşların ayrı bir yuvası vardır. Beyhude bu gözle bakma,
onları göremezsin; onlar, iki dünya ötesinde başka bir âlemdedirler.”
Allah, ef’âl ve esmâsıyla mâlumdur; esmânın tecellî alanı da, varlık ve
hâdiselerdir. İnsan ise, varlığın hem nüvesi hem de meyvesidir. İnsan-ı kâmile
gelince o, her şeyin özü, usâresi ve ruhudur. Öyle ise, mebde itibarıyla varlığı
mülâhazaya almadan, insanı düşünmeden, insan-ı kâmil ufkuna yönelmeden, Allah’ı
kâmil mânâda bilmek de mümkün değildir. Zira insan-ı kâmil, Zât, sıfât, esmâ ve
ef’âl dairesiyle alâkalı câmi bir lisandır.. ve vücud mertebesinin en son
halkasını teşkil etmesi açısından, bütün vücud mertebelerinin enmûzeci
mahiyetindedir. Bu itibarla da diyebiliriz ki, Cenâb-ı Hak, kendi azamet ve
celâline uygun şekilde ancak insan-ı kâmille bilinir.. onunla görülür, onunla
işitilir ve onunla duyulur. Diğer taraftan, insan-ı kâmil de, her şeyi O’nunla
görür, O’nunla bilir, O’nunla tutar ve O’na bağlayarak münasebete geçer. Ne var
ki, bu görmelerin, duymaların, işitmelerin, işlemelerin, başlamaların ve
münasebette bulunmaların asliyet planında bir tek mümessil ve kahramanı vardır;
o da, hakikat-i Muhammediye’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). Zira O’nun
hakikati, bütün hakikatlerin câmii bulunan vahidiyet hakikatine dayanmaktadır.
“Allah” ism-i zâtı, O’nun –mürebbisi mânâsına– Rabb-i hâssıdır. Ve bu ism-i
şerif, bilmutabaka, bililtizam ve biddelâle bütün esmâ-i hüsnâ ve sıfât-ı
sübhaniyeyi de tazammun ettiğinden, Hz. Ruh‑u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi
ekmelüttehâyâ), hem esmâ-i ilâhiyeye hem sıfât‑ı sübhaniyeye hem de şuûnât-ı
Zâtiye’ye mücellâ bir ayna olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Bu itibarla da,
“Mir’ât-ı Muhammediye’den Allah görünür dâim.” sözü mübalâğa değil, vâkıa tam
muvafıktır. Diğer bütün büyükler bu ölçüde bir mazhariyete sahip
olamadıklarından – ذٰلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتيهِ مَنْ يَشَۤاءُ “Bu Allah’ın bir
fazlıdır, onu dilediğine verir.”[9]– onların mir’âtiyetleri de izafîdir.
Evet, bu büyüklerden her biri, birkaç ism-i şerifin ya da sıfat‑ı sübhaniyenin
mazhar u meclâsı ise de, her isimden nasibi aynı ölçüde değildir. “Herkesin
kabiliyetine vâbestedir âsâr-ı feyzi.” fehvâsınca, sema‑i risalet ve vilâyetin
ayları, güneşleri sayılan bu insanlar, ne ölçüde büyük olurlarsa olsunlar, yine
de kendi istidat ve kabiliyetleriyle mukayyettirler. Bunlar, kendi arş-ı
kemalâtları itibarıyla müntehî, Hz. Ekmel-i Kümmelîn’e (Kâmiller Kâmili)
nisbetle mütevassıt ve mübtedîdirler; vazife ve misyon açısından değil,
mir’âtiyet ve meclâiyet açısından mübtedîdirler. Ârifler, iman-ı billâh,
mârifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhanîde derece derece birbirlerinden
farklı oldukları gibi, esmâ-i ilâhiyenin mütefavit derecedeki tecellîlerine
mazhariyet açısından da insan-ı kâmil mertebeleri hep farklı farklı
olagelmiştir. Evliyâ, asfiyâ, ebrâr, mukarrabînin, dinin yoruma açık yanlarıyla
alâkalı, yani fürûâtta ortaya koydukları teviller, tefsirler de, o kâmil
insanlara dair böyle bir farklılığın tezahürüdür.
Enbiyâ ve mürselîn arasındaki farklılık ise: تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا
بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ “Biz, bilinen bu peygamberlerin kimini kiminden üstün
kıldık.”[10] mazmununca, ilâhî takdire bağlı olmak üzere, yine esmâ-i ilâhiyenin
farklı dalga boyundaki tecellîlerinden kaynaklanmaktadır. Hz. Âdem’in mazhar
olduğu icmalî “ilim”, Hz. İbrahim ve İsmail’deki “ilim”le beraber “hilm”, Hz.
Mesih’deki “kudret”, başkalarına nisbeten ileri seviyededir ve bu yüce
kâmetlerin hususiyeti gibidir. Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’da (aleyhi ekmelüssalâti
ve etemmütteslîmât) ise, bütün enbiyâ ve mürselînde icmal edilen esmâ ve sıfât-ı
sübhaniyenin tafsîlî bir şekilde ve âzam derecede tecellîsi söz konusudur.
Herkes kendi çerçevesinde kâmildir ve kemali de onun istidat ve mârifet
gayretiyle mebsuten mütenasip’tir (doğru orantılı). Evet, bütün kâmil insanlarda
beyan ve burhanın yanında irfan da önemli bir derinlik ve zenginliği teşkil
etmektedir. Bu hususlardan herhangi birindeki bir kusur, kemal adına da ciddî
bir eksiklik sayılır. Kur’ân ve Sünnet temel yörünge; mantık ve akılla istidlâl,
beyana bağlı bu konunun bir burhan ayağı; irfan ise, böyle bir istikametin
semeresidir.
Son söz:
“Savm u salât u hac ile zahid işin biter sanma
İnsan-ı kâmil olmaya lâzım olan irfan imiş.”
(Niyazi)
[1] Ali el-Cürcânî, et-Ta’rîfât s.56.
[2] Enbiyâ sûresi, 21/107.
[3] Sebe sûresi, 34/28.
[4] Enfâl sûresi, 8/17.
[5] Enfâl sûresi, 8/17.
[6] Nahl sûresi, 16/16.
[7] “O bir fazilet güneşi, diğerleri ise yıldızdır. Yıldızlar insanlara
ışıklarını ancak geceleri sızdırırlar.” (el-Bûsîrî, Dîvânü’l-Bûsîrî s.242).
[8] Ahzâb sûresi, 33/72.
[9] Cum’a sûresi, 62/4.
[10] Bakara sûresi, 2/253.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Nisan 2000 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Devamı...
Cuma Hutbesi: Geçiş Dönemleri ve Kaoslar
18/02/2022
Milletlerin hayatındaki her değişme ve yenilenmede, bir kısım tipi-boranla
beraber bahar esintileri, ölüm ve inkıraz gürültüleriyle beraber diriliş
naraları, bedbinlik ve karamsarlık hırıltılarıyla beraber ümit çığlıkları.. en
uğursuz çehrelerin yanında en temiz simâlar, en pes hislerin yanında en ulvî
heyecanlar, en derme çatma düşüncelerin yanında en mukaddes mefkûreler hep iç
içe olmuş ve beraber bulunmuştur.
Şayet herhangi bir toplumu, insan bünyesine benzetecek olursak, hastalık yapan
virüs ve mikroplarla, kanın her parçasında mevzilenmiş tamirci ve koruyucu
unsurların kıyasıya mücadele ve muharebesi ve tabiî bu esnada hastanın hülya ve
hezeyanları ne ise, toplumların, var olma ve dirilme kavgası verdikleri
dönemlerdeki kargaşa, anarşi ve ardı arkası kesilmeyen çalkantılar da aynı
şeylerdir.
Denebilir ki, hemen her geçiş dönemi, âdeta bir kısım acaipliklerin meşheri ve
tersliklerin resm-i geçidi olarak gelmiş ve kitleleri kendiyle meşgul edip öyle
gitmiştir.
Bu dönemlerde, gösterdikleri canlılık ve çıkardıkları seslerle yabancılık
soluyanların, davranışlarıyla başka dünyalara ait yaratıklar oldukları hissini
uyaranların, hayatlarındaki bin bir tuhaflıklarla daha çok karnavalları
hatırlatanların ve karmakarışık bir anlayışın yontup şekillendirdiği muzip
çehrelerin, ne olduğu belirsiz bir ruh hâletinin, bütün bulanık yanlarını
aksettiren şaşkın bakışların mebzûliyeti ölçüsünde; alabildiğine derin,
alabildiğine duyarlı; inanç ve safvetiyle melekler gibi dupduru, irade ve
azmiyle sıra dağlar gibi metin; içinde yaşadığı toplumla içli dışlı ve her
ferdin hukukuna saygılı; varlığın sinesindeki güzelliklere karşı hayranlıklarla
dolu, sanatın ciddiyetine inanmış ve sanatla sonsuzluk adına mesajlar sunmasını
bilen; heybet, saygı, nizam, terbiye ve nezaket gibi yüksek mefhumlarla serfiraz
ruhlar da eksik olmamıştır.
Evet, kimilerin, gençliklerinin cinnet ve hezeyanlı, cismaniyetlerinin karanlık
ve buhranlı zamanları; kimilerin, sağlam bünye, doğru düşünce ve ruh zarafetiyle
âdeta semavîleştiği “an”ları; kimilerin, olgunluğun zirvesinde bulunmalarına
rağmen, her biri birer gayya nefsanîliğinin çukurlarına düşe kalka kâbuslu ve
utandırıcı bir tükenişe doğru sürüklenmeleri; kimilerin, mutlak hakikate uyanmış
duygularıyla, bura ve öteler arasında gelip giderek hayat kanaviçelerine yeni
nakışlar ve yeni nakışlar içinde düşündürücü buudlar kazandırmaları hep bu türlü
istihale dönemlerinde müşâhede edilen zıtlık ve tuhaflıklardandır.
Kendini güzel görmek ve göstermek isterken teşhire takılıp kalanlar; hayata
biraz erken uyanmışlığı allayıp pullayıp “gabn-i fâhiş”le satmaya çalışanlar;
kendini feylesof zannedip aklıyla yanılanlar; mantık ve düşünce yapıları
itibarıyla daha ziyade çorak yerleri hatırlattıkları halde, dâhiyâne tavırlarla
“herkesi kör ve âlemi sersem” sananlar; güzelliği süse karıştırıp, güzelleşeyim
derken gülünç duruma düşenler; zeki görünmek için şaklabanlığa sığınanlar;
hiçbir işe yaramadıklarını kamufle etmek için her şeyin içinde görünmeye
koşanlar; hissizlik ve duyarsızlıklarını sabır ve tahammül gibi göstererek
ülü’l-azmane tavırlara girenler; fıtratlarının ibresi sürekli olarak mahkûm
doğup, mahkûm yaşadıklarını gösterdiği halde “aslan artığı üzerinde tilki
kurnazlığı” sergileyenler; sarmaşıklar gibi kuvvetlilere dayanıp yükselenler,
yükselip en devâsâ ağaçlarla boy ölçüşenler; sıkıntı ve üzüntünün zerresini dahi
duyup hissetmemelerine rağmen, başkalarının yanında dert ve ızdırap nağmeleri
çekip dava adamı taklidine kalkışanlar; doyma bilmeyen bir iştiha ile, sürekli,
sağda-solda kemirecek şeyler aradıkları halde, kendilerini ganî, tokgözlü,
onurlu ve gururlu göstermeye çalışanlar; aslında beden ve cismaniyete ait
şeylerin dışında hiçbir meseleye akıl erdiremeyecek kadar basit, sathî ve birer
tâli’sizlik örneği olmalarına rağmen, tutarsızlıklarını ve yetersizliklerini
asrîlik gibi gösterip kendi kendilerini aldatanlar; beşerî müşâhede ve
tahassüsleri, beşerî tecrübe ve istatistikleri her şeyin esası görüp gösteren,
hatta kalbî ve ruhî hayata ait vâridâtı dahi bu dar perspektifle ele alıp madde
ve cismaniyeti bütün varlığın özü sayan mâneviyatçı görünümlü materyalistler; iç
dünyalarını ihmal ede ede, vicdan ve ruhlarını saran yüzlerce stresle gidip
hezeyana sığınanlar; şefkate liyakat hakkını kaybetmiş, acınacak câniler ve
cânilerin elinde inleyen mağdur yığınlar; yalnızlığın, sahipsizliğin ve
köksüzlüğün sağa-sola sürükleyip durduğu enkazzedeler, simsiyah çehreler,
mürüvvet bilmeyen ruhlar ve serseri güruhlar…
Tabiî, bunların yanında, düşünce ve duygularıyla gerçeğe uyanıp cennetlerde
yaşayanlar; bütün benliğiyle Hakk’a teslim olup aklını, vahyin emrine vererek
düşüncede istikamete ulaşanlar; hizmet etme mevsiminde sürekli ön safları
kollayanlar, ücret alma zamanında gerilerin gerisinde kalıp rüyalarında dahi
kelepir düşünmeyenler; sineleri aşk ve şevkle dopdolu, gözlerinde Yakub’un
hasret ve ızdırabı, gönüllerinde Leyla’nın dert ve hicranı, ocaklar gibi yanıp
tutuştukları halde gam izhar etmeyenler; Kafdağı’ndan ağır yüklerin altında inim
inim inlerken dahi, mükellefiyetlerini yerine getirememiş olmanın ızdırabıyla
iki büklüm olanlar; makamlar, mansıplar koşup ayaklarına kapandıkları halde,
kendilerini müflis birer nefer, sefil birer hizmetçiden daha ileri görmeyenler;
gayret ve çalışmalarına terettüp eden bütün iyilik ve güzellikler karşısında
“Ben yaptım, ben ettim”i şirkin isi-pası sayıp bu sis ve duman içinde Allah’a
varılamayacağına inananlar.. umman iken katre görünenler, güneş iken zerre
urbasına bürünenler ve bütün bir varlığın kalbi mesabesinde olmalarına rağmen,
kendilerini hiç ender hiç bilenler… Hâsılı, bütün hayırlarla hayırlılar,
şerlerle şerliler, meleklerle şeytanlar bu devrede hep iç içe ve beraber
olmuşlardır.
Sonra da, bu kaoslu dönemi, bir yeni gün, bir yeni bahar, bir yeni devir takip
etmiştir. Ve zannediyorum, günümüze isabet edeniyle, Nebilerin vaadinde,
velilerin yâdında ve güvercinin kanadında olan o yeni dönemin esintileri çoktan
duyulmaya başladı bile…
Ah! Her şeyi, kendi renk ve güzellikleriyle saran o mutlu gelecek o kadar şirin;
insanların en nezih duygu ve düşüncelerinde tüllenen onun iklimi o denli temiz;
genç-ihtiyar, kadın-erkek onun insanları öylesine duygulu; canlı-cansız,
büyük-küçük varlığın bütün parçaları birbirlerine karşı o kadar şefkatli;
geçtiğimiz yollara bu güzellikleri saçıp duran cömert El o kadar lütufkâr ki!..
verdiklerinde vereceklerini seziyor, erdiklerimizde ereceklerimizi görüyor ve
her an ayrı bir şükran hissiyle iki büklüm oluyoruz.
Bu aydınlık sabahta, dört bir yana dalga dalga yayılan ışıkların, ufuktan
evlerimize kadar her yanı sardığı o masmavi saatlerde, gökyüzünde bir “nâr-ı
beyzâ” hâline gelip, kıvılcımlarıyla ruhlarımızı alevler gibi saran o en
aydınlık dakikalarda, sulardaki kabarcıklardan çiçeklerin yanaklarına kadar neşe
ve sevinç olup yağan o en bayıltıcı saniyelerde, varlığın özüyle bütünleşmesini
bilenler, her lahza ayrı bir güzelliğe uyandıklarını duyup yaşayacak ve ebedî
vuslata giden bu yolda her an ayrı bir visalin zevkini yudumlayacaklardır.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Nisan 1988 sayısı için kaleme aldığı makaledir.
Devamı...
Cuma Hutbesi: Zamanı Bir Başka Duyuş
11/02/2022
İçinde bulunduğumuz kutlu zaman dilimini tam duyabilmek için, evvelâ ruh ve
vicdanların gökler ötesi böyle bir mûsıkîyi ve şiiri hissetmeye hazır olmaları
lâzımdır. İç âlemleri, dış çevreleri ve hayat televvünleri itibarıyla âfâkî
ruhlar onu sadece gökte değişen hilâller şeklinde takip ederler.
Günümüzde umumî atmosfer; radyolarla, televizyonlarla, klaksonlarla; uçak, tren,
vapur, otomobil, tramvay gürültüleriyle; âsâbımızı bozan münasebetsiz sirenler
ve ciyak ciyak reklâm ve propaganda vasıtalarının çığlıklarıyla o kadar ciddi
kirlendi ki, esaslı bir ameliyat-ı ruhiye ve fikriye geçirmeden, hatta yeni
baştan bir kere daha bütünüyle uhrevîleşmeden bu mübarek ayların semavîliğini ve
bu aylarda ötelerin bayıltan mûsıkîsini duymak çok zor, belki de imkânsızdır.
Mânevî kirlerden arınmış, semavîliklere açık nezih ruhlar, bilhassa içindeki
bazı gecelerle daha bir zirveleşen bu mübarek zaman dilimini, âdeta bir lezzet
gibi duyar, bir gül gibi koklar, bir mûsıkî gibi dinler ve bir kevser gibi
yudumlarlar. Azıcık dikkat edebilsek hemen hepimiz, bu ayların ufkumuzda
tulûunu, tıpkı semavî bir koruya veya uhrevî bir koya giriyor gibi en büyüleyici
şekilde hisseder; ötelerde seyahat ediyormuşçasına bütün benliğimizle köpürür ve
nâsûtiyetimizin hudutlarına sığmaz hale geliriz.
Aslında bir zamanlar, bu bizim en tabiî hâl ve iklimimizdi: Eskiden senenin
hemen her mevsiminde yudumlayıp dolaştığımız o ledünnî zevk ve uhrevî hazlara,
şimdilerde, pek çoğumuz itibarıyla fevkalâde aç ve susuz bulunuyoruz. O zevk ve
hazları, geçmişe ait enginlikleriyle duyabilmek için, gündelik duygulardan ve
düşüncelerimizi saran isten-pastan arınmamız, sonra da ümit ve beklentilerimizde
daha bir derinleşmemiz icap ediyor. Bunu başarabildiğimiz sürece, varlığın
içinde her zaman gizli, büyülü, ince ve gönüllerimizi rikkate getiren pek çok
gerçeği duyabilir ve sınırlılığımızı aşabiliriz. Hele, insanı sürekli ledünnî
ufuklarda gezdiren mübarek gün ve gecelerde…
Evet, varlığı gönül kulağıyla dinleyebilenler için mübarek gün ve geceler, âdeta
ötelerin diliyle bir şeyler mırıldanan birer şair, birer bestekâr hâline gelir
ve bizlere ne harikulâde şeyler fısıldar. Duyup hissettiğimiz esintiler,
cismaniyetimizi kuşatan başka görüntü ve başka gürültüleri bir tarafa iterek,
gönlümüzün derinliklerinden, ukbaya açılan hususî menfez ve koridorlarla bizi,
öbür tarafın meçhul ve büyülü yamaçlarına ulaştırır ve temâşâ zevkiyle âdeta
mest eder. Böyle bir mülâhazalar dünyasında sabahlar, Cennete ilk adım atışın
mest ü mahmurluğu içinde; öğlenler, Sevgiliyi temâşâ ile günün yorgunluğunu atma
hazzıyla; akşamlar, bir alaca karanlık içinde vuslata yürüme neşvesiyle;
geceler, halvetin idrakler üstü güzellikleriyle tüllenir ve her biri ayrı bir
tat, ayrı bir neşe ile gelir geçer gönül ufkumuzdan.
Hele, Regâib, Miraç, Beraat kandilleri gibi gece âleminin taçları ve zamanın
Allah’a en yakın zirveleri ya da O’na açılmanın rıhtımları, limanları, rampaları
sayılan o mübarek gün ve gecelerde, gönüller ayrı bir duyarlılıkla parıldar; ruh
sonsuza doğru bir başka türlü kanat çırpar; her şey verâların ezelî şiirine dem
tutar; her yanı tam bir uhrevîlik büyüsü kaplar; her sineyi, dillerin ifadeden
âciz kaldığı bir naz ve niyaz zemzemesi sarar. Hususî bir kısım tecellilerle
ötelerin kapısı, penceresi, menfezi hâline gelen mekân; ümit ve beklentilerin
yakarışlara dönüşüyle billurlaşan zaman ve yeni nazil olmuş gibi, her sûresi,
her maktaı, her âyeti ve her cümlesinde hemen herkese yepyeni bir hayat vaadiyle
âvâz âvâz çağıldayan Kur’ân, bizlere, iman ve ümitle yemyeşil tepeler, Cennette
cuma yamaçları gibi rü’yete açık zirveler ve susamış gönüllerimize hayat suyu
gibi iksirler içirerek, ruhlarımıza mü’min olmanın tasavvurlar üstü
avantajlarını sunarlar.. sunar ve Rabb’e yönelik sinelerde ne telâffuzları
çatlatan mânâ ve muhtevalar, ne ifadelere sığmayan tecellilerle tüllenirler.
Öyle ki, ruhlardaki bu enginlik ve zenginlik, görüp hissettiğimiz her şeye
rengini çalarak bizi bütünüyle veraîleştirir.. ve kendimizi, uhrevîlerin teşkil
ettiği bir halka-i zikirde mehabet yudumluyor ya da Cennetlerin ferahfeza
ikliminde, huri ve gılmandan müteşekkil bir korodan neşideler dinliyor gibi
buluruz.
Hele, bazılarımız itibarıyla ve bazı zamanlarda, ruhlarımızı saran bu zengin
uhrevîlik, bizi, içinde bulunduğumuz dar zaman buudları dışına çekerek, içimizde
hep hasretini duyduğumuz Cennetin kapısının önüne kadar sürükler.. sürükler de,
âdeta kendimizi, fevkalâde mahrem, asla duyulup görülmemiş ve kelimelerle ifade
edilmeyen bir sihirli âlemin sahilinde sanırız. Böyle bir ruh hâleti içinde biz
bir şey düşünüp konuşmasak da, öteler kendi sesinden bize güftesiz besteler
sunar ve: “Ben kulağınızda bir ihtizaz, gözlerinizde bir ışık, sinelerinizde de
bir haz olarak hep içinizdeyim.. içinizde ve duygularınıza açık limanlarda,
rıhtımlarda, rampalardayım. İsteseniz beni avuçlarınızın içine alıp
sahiplenebilirsiniz…” derler. Ötelere, ötelerin de ötesine uzanan bu köpük köpük
duygular içinde gönüllerimize yağdığına inandığımız uhrevî ışıkların; her zaman
his ve yakarışlarla tüten umumî havanın; mor, pembe, beyaz, sarı sokaklarda ve
mahyalardaki kandillerin; günde birkaç defa ruhlarımızda sonsuzu rasat etmeye
koştuğumuz mabetlerin; bizimle aynı duyguyu paylaşan ve hislerimize tercüman
olan tertemiz insanların.. evet bütün bunların hemen hepsinin ayrı ayrı birer
mevcudiyeti, birer ruh ve mânâsı, birer lezzeti ve birer büyüsü olduğunu duyar
gibi oluruz. İşte bu mânâ ve muhteva ile dopdolu ruhlarımız, asıl kendilerine
döndüklerinde, her şeyden daha engin olan iç dünyalarının derinliklerini
temâşâya dalar ve çevrelerindeki eşyayı daha bir farklı duymaya başlarlar.
Evet, varlık, insan ve ötelerin daha mükemmel duyulup hissedildiği bu mübarek
günler, dimağlarımızda en kudretli düşünceleri tutuşturur, ruhlarımızda en
zevkli şiirleri besler, gönüllerimize en sırlı vâridât kapılarını aralar ve bize
en mahrem hislerimizi ifade etme imkânını hazırlar.
Bu mübarek zaman diliminin mehabetiyle bazen hemen pek çoğumuz susar ve âdeta
kendi iç dünyamızla hasbıhâle başlarız. Kim bilir, belki de böyle bir
sessizleşme, güven, sevgi, itibar ve herkesi kucaklama yolunda en beliğ
sözlerden daha anlamlı tesirler icra ediyordur. Evet bazen, murâkabe, his,
mârifet mülâhazası ifade eden böyle heybetli bir sessizlik en derin sözlerden
daha müessir olabilir.. ihtimal bizim en çok hasretini çektiğimiz işte bu sâmit
talâkattir.!
Eskiden beri bu kutlu zaman dilimi yaşana yaşana ruhlarımıza öyle işlemiştir ki,
o daha ufukta belirir belirmez, kalbimizin dudaklarında ne şeker-şerbet şeyler
duymaya başlar, ne engin mânâların bir beyan zemzemesi hâlinde içimize aktığını
hisseder ve ne enfes düşüncelerin kalemlerden akan mürekkeplere karışıp nakış
nakış kâğıtların üzerine döküldüğüne şahit oluruz. Olur ve hâlihazırdaki
mevcudiyetimizin yanında, olmayı düşündüğümüz, iman ve ümitlerimizde tomurcuk
tomurcuk açan günleri sayıklar, arzu ve emellerimize göre yepyeni dünyalara
doğru kanat çırpıp uçtuğumuzu sanırız.
Biz hepimiz, bu mübarek ayları ve o ayların zirve gün ve gecelerini imanlı
gönüllerimize her zaman akseden ışık tayfları şeklinde görmüş ve sevmişizdir.
Aradan yıllar ve yıllar geçse, insanların düşünce ve tarz-ı telakkileri değişse
de bu mübarek gün ve geceler, bizleri hep aynı duygu ve düşünce yamaçlarında
dolaştıracak ve gönüllerimize aynı ilhamları boşaltacaklardır.
***
Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı
Dergisi Ocak 1996 sayısı için kaleme aldığı “Zamanı Başka Bir Duyuş”
makalesidir.
Devamı...
Cuma Hutbesi: İdealsiz Nesiller
04/02/2022
Nesiller kendilerine gösterilecek yüksek hedef ve ulvî ideallerle canlılıklarını
korurlar. Hedefsiz, mefkûresiz kaldıklarında da kadavralaşır ve birer iskelet
hâline gelirler. Otlar, ağaçlar, hatta tabiattaki bütün varlıklar, canlı
kaldıkları sürece çiçek açar, meyve verir ve faydalı olabilirler. İnsan ise,
ancak yüksek idealleri, aksiyon ve mücahedeleriyle canlı kalır ve varlığını
sürdürebilir. Hareketsiz bir uzvun kireçlenip kuruması, kullanılmayan bir
maddenin paslanıp çürümesi ne ise; hedefsiz, gayesiz, dolayısıyla da hareketsiz
kalan nesillerin, delik deşik olup gitmesi de aynı şeydir.
Bir cemiyet, üzerinde kurulup geliştiği felsefe ve mânevî değerlere sımsıkı
bağlı kaldığı müddetçe, ihtişam ve dinamizmiyle pâyidâr olur. Kendine has bu
diriltici iklim ve bu esaslı kaidelerden uzaklaşmaya başladığı andan itibaren de
içten içe kokuşup çürümeye ve dağılıp gitmeye yüz tutar. Onun içindir ki, millî
vahdetimiz adına, millet fertlerinin, bir mihrap gibi her zaman etrafında
toplanıp durdukları yüksek mefkûre ve mukaddes prensiplerin korunup kollanmasına
ve “ilelebet” devam ettirilmesine milletçe gayret gösterilmelidir.
Milletin ümit kâsesini elinde taşıyanlar, her şeyden evvel, nesillerin
gönüllerini bu yüksek mefkûre ve ideallerle donatarak, onları, Hızır çeşmesine
giden yollara irşad etmelidirler. Dertsiz, davasız, gayesiz ve idealsiz
nesillerin önce içten içe yanarak karbonlaşması, sonra da bir alev, bir tufan
hâline gelerek, etrafındaki her şeyi yakıp yok etmesi tabiî ve kaçınılmaz olur.
Bizler, şu son bir iki asır içinde, bu türlü ölüm deliklerinin, hem de en
korkunçlarına, defalarca maruz kalmış bahtsız bir milletiz. Dostun vefa
bilmediği, düşmanın hıyanet ve cefadan usanmadığı hasret ve inkisar dolu bu
dönemde, millet ağacı defalarca ırgalandı; cemiyetin ruh kökü tekrar tekrar
baltalandı; yığınlar her dönemeçte başka başka devler ve gulyabânilerle karşı
karşıya kaldı. Eğer bu çeşit çeşit ölüm ağlarına her mâruz kalışımızda bir
inayet eli imdadımıza yetişmeseydi, milletçe bu Cehennem çukurlarından birine
gömülmüş ve tarih sayfalarından ebediyen silinip gitmiş olacaktık…
Gelecek günlerde, bizleri nelerin beklediğini söylemeye ve bâtılı tasvir ederek,
saf düşünceleri ümitsizlik içinde boğmaya gerek yok; millete, kendini yenileme
yolları gösterilmeli ve istikbali omuzunda bayraklaştıracak genç kuşaklar, ulvî
hedeflere, yüksek ideallere irşad edilerek gayesizlikten kurtarılmalıdırlar.
Bu yüce vazife, mektepten mabede kadar, bütün millî müesseselerde hassasiyetle
benimsenmeli ve imkân elverdiği nispette de kafa ve kalb izdivacına muvaffak
olmuş, aydın ve hasbî ruhlara gördürülmelidir. Zira, mürşid ve muallim evvelâ
kendi ruhunda hakikate eren, sonra da sinesinde tutuşturduğu ilham
kıvılcımlarını, çıraklarının gönüllerine boşaltan olgun insandır. Evet, kâinatın
dört bir bucağından gelen ilâhî tayflarla, dimağını aydınlatamamış ham ruhların,
kitleleri insanlığa yükseltme yolunda yapacakları hiçbir şey olamayacağı gibi,
düşünce dünyası itibarıyla etrafını saran şüphelere “pes” demiş derbeder
gönüllerin de talebelerine verecekleri herhangi bir şey yoktur. Olsa olsa
böyleleri, kuvvetin temsil edildiği müesseselerde, geçmişe ait destan ve
türkülerle teselli olur; dinî hayat adına folklor ve merasimlere sığınır ve
insanoğlunun Yüce Yaratıcı’yla olan münasebetlerinde, başkalarına ait
menkıbelerle gürler, onlarla kendilerinden geçerler; ama kat’iyen, ilhamları
coşturucu, ruhları kanatlandırıcı ve yüreklere fer verici olamazlar.
Başkalarının destan ve menkıbeleriyle coşup teselli olmak, ferdî ve içtimaî
sorumluluğunu yerine getirmemiş, âciz ve aşağılık duygusuna kapılmış kimselere
has marazî bir keyfiyettir. Bu hastalığa müptela olmuş bir cemiyette, fatih-ruh
yerini, geçmişi destanlaştıranlara, sırf eskiye ait türküleri mırıldananlara ve
bütünüyle marşlara gömülüp gidenlere bırakır. Böyle bir toplumda dinî düşünce ve
dinî mükellefiyetler, aşk ve heyecan mahrumu sefil bir güruhun inhisarında,
folklor hâline getirilerek yığınları eğlendirici ve dinlendirici bir festival
hâlini alır. Ve yine böyle bir cemiyette, kalb ve ruhun derece-i hayatına giden
bütün yollarda söz ve devran, görüşleri sığ, düşünceleri fakir, himmetleri
meflûç, iç dünyaları karanlık ve başkalarının yaşadığı harikaları hikâye etmekle
teselli olan bir kısım haddini bilmezlere kalır.
Evet, mazi en üstün hislerle yâda getirilerek, atalarımıza ait kahramanlık
türküleri gönülden heyecanlarla tekrar edilmeli; ruhuyla bütünleşerek başı yüce
âlemlere ermiş kudsîler, sinelerimize taht kurup oturmalı; ama her şey bundan
ibaret sayılmamalı ve hele kat’iyen mezarlar ve mezar taşlarıyla teselli
olunmamalıdır.
Yiğitlik, önce serhatlarda destanlaşır, sonra türkülerin ruhuna siner. Hak eri
olma, aşk ve heyecanla kanatlanıp sonsuzla münasebete geçenlerin elde
edebileceği bir pâyedir; gerçeğe inanmışlık, dinî mükellefiyetleri en tabiî bir
ihtiyaç şuuruyla ve hayatın gayesi, yaratılışın neticesi olarak kabul etmekle
tahakkuk eder.
Evet, hayallerimizde ihtişama ulaşan geçmişle alâkalı her tablo, yeniden
bizleri, bir ulu millet olma yolunda harekete geçiriyor ve sa’ye şevkimizi
kamçılıyorsa, mukaddestir. Yoksa mesele günümüzle hesaplaşırken, maziyi imdada
çağırma gibi bir garabet arz edecektir ki, bu da ancak bir aldanma olur.
Bizler, mazinin gür ve pürüzsüz soluklarını, günümüzün en renkli ve canlı
besteleriyle seslendirip insanlığa yepyeni bir nağme duyurma mecburiyetindeyiz.
Bu nağme, bütün hususiyetleriyle idealizme susamış boşluktaki nesilleri geçmişin
atlas renkli kubbesi altında ve yaşadığımız zamanın aydın ikliminde bir araya
getirecek, bir millî ruh nağmesi olmalıdır.
Devamı...
Cuma Hutbesi: Yeniden Dua Zamanı
28/01/2022
“Dertlerine derman arayanlar dermanı O’ndan bekler ve her zaman gönül gözleriyle
günebakan çiçekler gibi O’na bakar ve O’nunla muamele içinde bulunurlar.”
Aciz, fakir, muhtaç ve kendine yetmediğinin şuurunda olan kulun, tazarru,
tezellül ve alçak gönüllülük içinde, Rahmeti Sonsuz’a yönelip, hâlini O’na arz
ederek istediklerini O’ndan istemesinin ayrı bir unvanı sayılan dua, kulun
Rabbi’ne karşı iman, güven, itimat ve tevhid telâkkisinin bir gereğidir.
Bu mülâhazalar çerçevesinde, O’na yönelen kul, sımsıkı havf u reca duygularına
kilitlenir; “Başkalarının nazarlarından uzak, gönülden sadece Rabbi’ne yalvarır
ve gizliden gizliye O’na dua eder.” Bu mazmuna bağlılık duada bir esastır ve bu
esas ancak Şâri’in açıp genişletmesi ölçüsünde, açıp genişlettiği yerlerde
tecviz, hatta teşvik edilebilir.
Allah bize, “Hem endişe içinde hem de ümitlerle dopdolu olarak yalnız O’na
yalvarın; bilin ki, O’nun rahmeti, kalbleri ihsan şuuruyla çarpan kimselerle
beraberdir.” ferman ederek, hem teveccüh edeceğimiz kapıyı gösterir hem de o
kapının önünde durmanın adabını öğretir.
Aslında, her hâlimizde O’na yönelmek, O’na el açmak, dert ve elemlerimizi O’na
şerh etmek hem bir mazhariyet ve ilk mevhibe hem de Hakk’ın cevabî teveccühleri
adına atılmış önemli bir ilk adımdır. O, “Kullarım Bana isteklerini
yöneltirlerse, bilmelidirler ki, Ben yakınlardan yakınım; Bana dua ile yönelenin
duasına icabet ederim.” buyurur. Elverir ki, bu iç dökme ve yakarış “Siz, dua ve
niyazlarınızı gönülden, hâlisane ve Hak rızasına bağlayarak yapınız.” medlûlü
çizgisinde icra edilsin. Evet, halk içinde bağırıp çağırarak başkalarına
duyurma, gösterme yerine, duyması ve görmesi mânâlar üstü mânâ ifade eden
Hazreti Allâmü’l-Guyûb’a, hem de tamamen halka kapalı ve O’na açık bir hâl ve
atmosfer içinde, nefeslerimizi gizlilik ve içtenlikle derinleştirerek arz
etmeliyiz ki, O’na iç dökmemiz gizliliğin büyüsünü taşısın ve
sesimizi-soluğumuzu başka mülâhazaların şerareleri kirletmesin..
Başka her şeye kapanıp, içini sadece O’na açan, hâlini O’na şikayet eden hep
O’na yakın durmanın insiyakları içinde bulunur ve O’nun dergahından eli boş
dönmez. Evet, insan ihtiyaçlarını, onları karşılayabilecek birine açmalı;
belâ-yı dertten “âh” edecekse derde derman bir hekimin yanında inlemeli.
Kul, efendisine arzuhâlde bulunacaksa, ağyâra bütün bütün kapanarak, aklıyla,
şuuruyla, hissiyle hep O’na açık durmalıdır; durmalı, sesini-sözünü O’na göre
ayarlamalı ve kendine yakınlardan daha yakın birinin huzurunda iç çektiğini
düşünerek nağmelerinden ses ihtizazlarına, tavırlarından mimiklerine kadar her
hâliyle bir temkin örneği sergilemelidir.
Kime el açtığının farkında olan bir sadık kul, düşünce ve dualarını niyeti ve
içtenliğiyle sık sık kalibrasyondan geçirir; ifade ve hislerini her türlü
şerareden arı-duru tutmaya çalışır ve duymasını istediğinden başkalarının
duymalarına karşı âdeta dilsiz kesilir. Yer ve zamana göre kendi sesini ve kendi
sözlerini kendinden bile kıskanır.
Bir kulun, dua ve niyazlarını hâlinin saffetine bağlamasının yanında,
nabızlarının “Allah Allah” diye attığı dakika ve saniyeleri kollaması; mübarek
gün ve geceleri ilâhî mevhibelere açık kutlu vakitler sayarak dolu dolu
yaşaması; ve bilhassa, Hak rahmeti sağanaklarının nüzûl emare ve işaretleri
sayılan namaz saatlerini, iftar zamanlarını, secde ve rüku hâllerini santim zayi
etmeden değerlendirmesi; sonra, arzu ettikleri olmuş-olmamış, şartlar aleyhine
dönmüş veya lehinde cereyan etmiş, ciddi bir vefa hissiyle ara vermeden
yaptıklarını devam ettirmesi hem duanın kabulü için bir esas hem de sadakat ve
samimiyetin gereğidir.
Hakk’a inanan bir insan için, yaz gününü kar bastırmış, baharı hazan vurmuş,
gündüzler kör kabirler gibi kararmış, her tarafı çeşit çeşit karakura basmış
hiçbir önemi yoktur; Allah, “Siz, muztar kalıp ıztırar diliyle dua ettiğinizde,
sizi kara ve denizlerin karanlıklarından kurtaran kim?!.” diyerek kendini,
gücünün her şeyi ihatasını hatırlattıktan sonra ne önemi var zalâm zalâm üstüne
dört bir yanın kararmasının.. ne önemi var, Kudreti Sonsuz “Çaresiz kalıp da
O’na yalvaranın duasını kabul ederek sıkıntılarını gideren Allah’tan başka
kimdir?” deyip mevcudiyetini vicdanlarımıza duyurduktan sonra!
Dua, Hakk’ın tükenmez hazinelerinin sırlı bir anahtarı; fakir, yoksul ve kalbi
kırıkların istinatgâhı ve ıztırarla kıvranıp duranların da en emin sığınağıdır.
Bu sığınağa adım atan, o sihirli anahtarı elde etmiş sayılır; onun vesayetine
dehalet eden fakir, miskin, âciz ve muhtaçlar da umduklarını elde etmiş olurlar.
Gök ehlince elden ele dolaşan dua, bir muztarrın tavır ve davranışlarıyla
sergilediği hâl duasıdır. Sıkışmış, canı gırtlağına gelmiş bir perişan ve
muzdariptir ki, O’na yönelip düşünürken, içini O’na dökerken, ne deyip ne
ettiğinin, nerede durup ne istediğinin farkındadır. Böyle birinin duasıyla,
gözleri kurumuş sema beklenmedik şekilde salar gözyaşlarını ve ağlamaya durur.
Çevreyi tehdit eden hortumlar yol değiştirir, her şeyi alabora eden dalgalar
diner ve selâmet ufku görünür. Kırılan faylar sürpriz kararlara teslim olur ve
faylardan boşalan gazlar atmosfer içinde eriyip gider. Böyle bir duanın meydana
getirdiği meltemle arz dirilir, feza aydınlanır. Sîneler inşirahla atmaya
başlar; otlar-ağaçlar semâa kalkar; güller-çiçekler etrafa tebessümler
yağdırmaya durur. Dua, sebepler üstü kutsal bir talebin Yüceler Yücesi’ne arzı
ve Hakk’ın gizli-açık her şeye nigehban bulunmasına iz’anın da bir unvanıdır.
İnsanlar, cinler ve melekler bilhassa iktidar ve ihtiyarlarını aşan bütün
konularda -sebepler dairesinde esbâba riayet mülâhazası mahfuz- ellerini O’na
açar.. içlerini O’na döker.. nâçâr kaldıkları yerde “çare” der inler..
dertlerine derman arayanlar da dermanı O’ndan bekler ve her zaman gönül
gözleriyle günebakan çiçekler gibi O’na bakar ve O’nunla muamele içinde
bulunurlar.
Ey çaresizler çaresi! yığınların çaresizlikle kâh sağa, kâh sola toslayıp
durduğu şu karanlık günlerde, zulmet zulmet içinde kıvrananlara nezdinden bir
ışık gönder. hakkındaki recâ ve hüsnüzannımızı rahmetinin serhaddine ulaştır ve
bizi o ufkun ümitli dilencileri kabul ederek gönüllerimizi imanî heyecanla
şahlandır ve dillerimizdeki bağları çöz; çöz ki hâlimizi arz ederken yeni bir
günah işlemeyelim.
Ey her duada bulunana icabet eden ululuk tahtının Sultanı!
Şimdi biz de, bize verdiğin isteme duygusu ve istenenleri vereceğin inancıyla
rahmetinin vüs’ati genişliğindeki kapına dayanıyor, son bir kere daha hâlimizi
arz etmek istiyoruz. Hâlimiz Sana ayan, söyleyeceklerimiz bildiklerinin bir
kısmını beyan. Beklediğimiz asırlardan beri bizi kıvrım kıvrım kıvrandıran
dertlerimize derman.. icabet buyur ey Rahîm ü Rahmân!
***
Not: Bugün mescidimizde okunan Cuma Hutbesi Gurbet Ufukları kitabından Dua Ufku
makalesinin ihtisarıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder