KALBİN SOLUKLARI
M. F. G.
Yayın Numarası 281
İçindekiler
Kalbin Solukları Nedir?.. 9
Takdim... 11
Kalbin Solukları . 31
Gönül Dili Hâl Şivesi ... 35
Gönül. 40
Kalb ve Ruh Ufku... 44
Şefkat.. 52
Müsamaha. 58
Merhamet.. 62
Kuvvetin Çılgınlığı ... 66
Ümit. 70
Anne ... 73
İnsanı Sevmek... 79
Hak Karşısındaki Konumu ve Duruşuyla İnsan. 84
Beyan.. 94
Edebiyatın Gücü... 102
Dil ve Düşünce. 111
Edepten Edebiyata İnce Bir Çizgi... 117
Dar Bir Açıdan Şiir .. 124
Münazara ve Diyalektik . 133
Bir Sorgulama... 138
Bir Gönül İnsanı Portresi ... 146
Günümüzün Karasevdalıları.. 151
Hakk’a Adanmış Ruhlar ... 161
Örnekleri Kendinden Bir Hareket... 167
Ruhumuzun Heykelini İkame Ederken.. 173
Nerdesin?... 184
Eskimeme veya Yenilenme Cehdi... 189
Geçmişin Hülyalı Dünyası.. 194
Bizim Milletimiz. 201
Gel Gönüllerimizle Konuşalım Demiştik...206
Hatıralar İkliminde Küçük Bir Seyahat.213
Beşinci Kat... 222
Hülyalarımızdaki Yarınlar.. 237
İlâhî Günleri Düşünürken. 242
Tarihî Tekerrürler Devr-i Dâimi Aralığına Bağlı Bir Uzun Temenni . 248
Kendi Ruhumuzu Ararken... 257
Çizgimizi Bulma Yolunda ... 264
Aksiyon ve Düşünce... 270
Kolektif Şuur... 277
Yaşatma İdeali ... 284
Hayatın Gayesi.. 296
Allah Sevgisi .. 300
Nübüvvetin Çehresinde Okuduklarımız..312
...Ve Gaybın Son Habercisi .. 324
Mukaddes Göç.. 351
Ruh Ufku veya Metafizik Düşünce. 356
İslâm Düşüncesinin Ana Karakteristiği...362
İslâm’ın Büyüsü.. 373
Huzur Ufku... 378
Kur’ân’ın Sihirli Ufku... 384
Mü’min Ufkunda Zaman. 392
Gözyaşları .. 403
Zamanı Bir Başka Duyuş... 409
Bir Kere Daha Ramazanlaşırken... 414
Bayram Düşünceleri.. 420
Mâbedlerin Büyülü Dünyası veya Mâbed Medeniyeti .429
Süleymaniye.. 437
Orada Uzakta Bir Cami .. 447
Minarelerin Sesi. 454
Namaz... 462
Hac . 471
Dua. 484
Arz-ı Hâl ... 491
Bizim Dünyamıza Has Altın Sesler ve Sözler.. 505
Ölümün Öteki Yüzü.. 511
Müslüman Ufkundan Dünya ve İçindekiler ... 516
Güzel ve Güzellik. 524
Güzellikten Aşka .. 535
Bir Bakış Açısı ... 543
İlim ve Araştırma Aşkı ... 548
Cehalet Çıkmazı ... 555
Her Şey Olmaya Açık Çocukluk Dünyası.. 559
Tahrip Edilen Tabiat... 564
Toprak. 568
Karma İndeks. 575
KALBİN SOLUKLARI NEDİR?
Muhterem HE’nin süreli yayınlara başyazı olarak yazdığı makaleler, 30 yıllık bir
geçmişe sahip.
Sadece bu yazılardan ortaya çıkan semere ise, şu âna kadar 12 kitaba ulaşmış
durumda.
Edebî ve felsefî muhtevalı yazılardan dinî, irfanî, ilmî, ahlâkî ve kelamî
mülâhazalara kadar uzanan mütefekkir bir zihnin geniş ve zengin ilmî karihasını
ifade eden bir fikir atlası mesâbesinde olan bu makaleler, yaşanan mânevî ve
sosyal tecrübelerin bir envanterini de ortaya koymakta.
Serinin ilk kitaplarında mazisini, kimliğini, inancını ve hemen her şeyini
kaybeden bir neslin, peşinden sürüklendiği buhranlar anaforundan nasıl
çıkabileceği istikametinde mülahazalar işlenmekte.
Başka bir ifadeyle bu yazılarda, ruhunu ve kimliğini kaybetmiş bir neslin önüne
yepyeni ufuklar koyma gayretleri hâkim.
İlk makalelerde “Nerdesin” çığlıkları ve “Gel” çağrıları duyulurken, günümüze
yaklaştıkça davete icabet ederek koşup gelen “Karasevdalılar” ve “Adanmış
Ruhlar”la buluşmuş olmanın sevinci hissediliyor.
Bu açıdan evvelki eserlere bir arayış ve dua nağmesi, sonrakilere ise bir
kavuşma ve şükür ezgisi nazarıyla bakılabilir.
Âdeta ağlayan bir kalbin yanaklarından süzülen damlalardan ve kanayan bir
vicdanın derinliklerinden nebeân eden katrelerden meydana gelen cümlelerle nakış
nakış işlenmiş olan her yazıyı bir dua, bir münâcât ya da bir hutbe gibi okumak
da mümkün.
Ancak herkesin ve dilediği her zaman bu tatlı kaynağın bütününden istifade
fırsatını bulamadığı da bir gerçek.
Hususiyle Hocamız’ın fikriyatını takip etmek isteyen akademisyen ve ilim
adamlarıyla zamanı kısıtlı günümüz insanının, daha az zamanda genel bir kanaate
sahip olma arzusu, bizi bu müdevvenattan “Pırlanta Kitapları” adıyla bir buket
yapmaya sevk etti.
Gönülden gelene ve vicdanın sesi olana daha çok ihtiyaç duyduğumuz böylesine
hassas bir zeminde Pırlanta Kitapları’nın, yarınlara doğru ümitle yürüyen
insanımızın önünde yeni ufuklar açmaya vesile olacağı ümidindeyiz.
Gerçi sözü edilen bu müdevvenattan her ne kadar en câmi olanlar seçilmeye
çalışılsa da bu makalelerin, HE’nin bütün fikriyâtını kuşatamayacağı âşikar;
ancak bu derlemenin, Muhterem Hocamız’ın fikir bahçesine girmeye bir vesile
olacağı ve dolayısıyla da fikir dünyası hakkında genel bir kanaat vereceğini
ümit ediyoruz.
Nil Yayınları
TAKDİM (Pırlanta Kitapları’na ve ÜSLÛBUNA DAİR)
Üslûp ve muhteva olarak genel bir panorama çizecek olursak HE’nin yazılarında
hâkim unsurun güzellik, aşk ve estetik olduğu söylenebilir.
Bu üç unsur onun tüm yazı, makale ve sohbetlerinin iç dokusunu örgüler.
Özellikle insan, evren ve Allah tasavvurunda bu unsurlar daha çok açığa çıkar.
Bilim mülâhazalarında “güzellik” ve “aşk”a daha yoğun bir ilgi mevcuttur.
Mesela nerede bilimle ilgili bir bahis geçse mutlaka ilim ve araştırma aşkına da
gönderme yapılır.
Bu aşk âdeta varlık düzenindeki güzelliğe yöneliktir.
Ama her neye dokunursa dokunsun onun yoğun tefekkürlerinin mutlaka hem dil ve
mantık hem de üslûp ve muhteva olarak güçlü bir estetik duygusundan beslendiği
söylenebilir.
Güzellik, aşk ve estetik onda insanın yeryüzündeki var oluşunu anlamlandıran ve
inşa eden aşkın bir değere ulaşır.
Yani bu unsurlar onda varoluşsal bir anlam inşa eder.
Bu aynı zamanda İslâm’ın kozmoloji anlayışının irfanî bir yansımasını da ifade
eder.
Bu irfanî kozmolojide Yaratıcı Kudret’in, hem kendi cemalinin güzelliklerini
haricî bir ayinede ve mazharda görmek ve seyretmek hem de başka varlıklara
(mahlûkatına) da seyrettirmek için şu evrene vücut verdiği anlayışı vardır.
Yani evrenin var oluşu ve haricî vücut giymesi tabir yerinde ise ilâhî bir
sevgiye, aşka ve güzellik telakkisine yaslanır.
İslâm irfanı bu aşk ve güzellik ilişkisinin örgülediği ve inşa ettiği bütüncül
ve estetik bir evren ve varlık tasavvuruna vücut vermiştir.
İşte HE’nin yazı ve makalelerinde sık sık bu unsurlara metaforik dönüşler ve
müracaatlar yapmasının ardındaki sebep budur.
Onun insan telakkisi de aynı metaforlardan beslenir.
İnsanı ele alırken mücerred olarak alır.
İnsan müfredi üzerinde ideal bir anlayış geliştirir.
Ve neredeyse bu idealden hiç taviz vermez.
Toplumsal, tarihsel ve kültürel realitelerin bu idealden sapması onun hiçbir
zaman azmini kırmaz.
Neredeyse elli beş (69) yıllık yazı, makale ve sohbetleri bu idealin inşası ile
geçmiştir.
O; güzellik, aşk ve estetikten verilecek tavizi bazen, insanın insaniyetinden
vazgeçmesi şeklinde algılar.
Bu üç unsurdan beslenmeyen hiçbir dünya görüşünü; toplum ve evren tasavvurunu
mükemmel bulmaz.
Bir ömrü bu değerlere ağıtla, onların yok oluşlarına ağlamakla geçirdi.
Eline aldığı her şeyi bu hamurla yoğurdu.
İçinde oturduğu mekândan, kurduğu insanî ilişkilere, serdettiği eğitim, çevre ve
irfan bilincine kadar her şeyi bu bilinçle şekillendirdi.
Pırlanta Kitapları bizleri böylesi bir yolculuğa hazırlıyor.
Onun düşünce ve irfan dünyasında dolaşırken bediiyatla buluşur, sık sık bariz
bir güzellik, aşk ve estetik zevkiyle hemdem oluruz.
Yeryüzünde bu unsurlara bütünüyle bigâne kalabilecek tek insanın var olacağına
ihtimal vermiyorum.
Bu unsurlara bigâne kalmak hayatın kendisine bigâne kalmaktır.
Hiçbir insan böyle bir kaynağa uzun süre ilgisiz kalamaz.
HE gerçekten bu açıdan oldukça tahrik edici bir üslûba sahip.
Onda salt bir felsefî sistem aramak beyhude yorulmaktır.
Yalnızca edebî zevk aramak da öyle.
Bununla, elbette onun yazılarının bütün bütün felsefî ve edebî bir sistematikten
yoksun olduğunu söylemek istemiyoruz.
Aksine üslûbunun, insan hayatının maddî-mânevî tüm vechelerini bütüncül bir
tasavvurla kucaklayan geniş bir tefekkür havzasını içerdiğini vurgulamak
istiyoruz.
Güzelliğin olduğu yerde aşk olmaz mı! Aşk, güzelliğin aşkın bir idrakinden
ibarettir.
Güzellik olduğu hâlde aşk yoksa aşkın bir duyuş ve idrak de yok demektir.
Kâinat sahnesindeki deste deste güzellikler, rengârenk çiçekler, kuşlar ve
ağaçların oluşturduğu ahenk yüksek bir dimağı tahrik edebilecek kadar
büyüleyicidir.
Böylesi her dimağ, bu muhteşem ahengi, varlık düzeninde gerçekleşen bir muânaka
(sarmaş dolaş) bir muâşaka (karşılıklı sevgi) olarak algılamaz mı? Bu duyuş ve
bu müşâhede bu düzeyde gerçekleşmezse varlıkta bir düzen bile gözlemlemek mümkün
olmaz.
Varlığa kaosun hâkim olduğunu söyleyen felsefî eğilimin böylesi bir bedii ve
estetik yoruma ulaşması da bu yüzden mümkün olmamıştır.
Güzellik ve estetik, aşkın bir idraki gerektirir.
İnsan tabiatındaki yüksek ihtisasları tahrik etmedikçe bu yüksek duyuş ve seziş
de gerçekleşmez.
Yüksek duyuş ve sezişler, yüksek müşâhede ve idrakle buluşunca, aşk dediğimiz
yüksek bedii zevke ulaşılır.
Bence HE’nin üslûbuna hâkim olan bu güzellik, aşk ve estetik telakkisi bir
anlamda ondaki yüksek duyuş ve idrake işaret eder.
Zira o; insana, evrene ve varlık düzenine böylesi bir güzellik kaynağından
bakmaktadır.
Ondaki güzellik, aşk ve estetik metaforlarına bu vecheden bakarsak; insan,
evren, Allah ve sevgi arasında mekik dokuyan ince felsefesinin iç dokusuna daha
rahat ve daha çabuk nüfuz ederiz.
Gülen’in insan ve evren tasavvuru, çağdaş paradigmaların ve modern insanın evren
tasavvurundan bariz biçimde farklılaşır.
Çünkü modern tasavvur insanı varlığın merkezî unsuru olmaktan çıkarmış,
nesneleştirmiştir.
Çağdaş siyasî, bilimsel ve felsefî paradigmalarda insan artık özne bir varlık
değil.
Onun yerini bilim, felsefe ve teknoloji almıştır.
İnsansa bu tarrakanın yalnızca nesnesi konumundadır.
Bütün bütün nesneleşmediğini düşünsek de en hafifiyle insanı kendine
yabancılaştırmıştır.
Bu büyük dönüşümün insanlık adına bedeli ağır olmuştur.
Felsefe artık ondaki iç ihsasları keşfetmeye çalışmıyor.
Bilim ve teknoloji ile el ele vererek onu yeryüzündeki var oluş amacından
uzaklaştırmaktadır.
Bu mülâhazalar elbette bir bilim, felsefe ve teknoloji sorgulaması olmadığı
gibi, insanın evrenin dominant/özne varlığı iken, ikincil ve araçsal bir nesne
haline gelişine yakılan bir ağıt da değildir.
Yalnızca evren, Allah, tarih ve toplum üzerine getirdiği yaklaşımlarla farklı
bir tasavvur inşa etmeye çalışan mütefekkir bir zihnin düşünce dünyasını
keşfetmeye çabalıyoruz.
Pırlanta Kitapları bu açıdan insanın yok oluşuna ve nesneye dönüşüne düzülen bir
mersiye gibi okunmamalı.
Evet, bazen üslûp, sanki bir neslin ruhunu kaybedişine ve gurbete düşüşüne
dökülen gözyaşları ile ıslanarak neredeyse bir ağıta dönüşür.
Fakat bu, onun genel üslûbundan ve hassas dimağının bu üslûba yansımasından
kaynaklanır.
Bazen de insanî kayıplara karşı sergilenen umumî kayıtsızlığa başkaldıran bir
üslûpla karşılaşırız.
Topyekün varlığa karşı derin bir sevgi duymadıkça ondaki bu hassasiyeti anlamak
zorlaşabilir.
Derin bir sevginiz varsa, gözyaşınız eksik olmaz.
Gerçek sevgi ağlatır.
Bilim, felsefe ve teknoloji çağında sevgiden, güzellikten ve aşktan bahsetmek
gerçekten zor.
O, hâlâ bunlardan bahsediyor.
Çağın dönüştürdüğü insan ilişkileri üzerine yanık bir yüreğin feryadı içinde
sesleniyor.
Pırlanta Kitapları uzun bir yolculuğun hikâyesidir.
Kendine ve varoluşuna yabancılaşan insanın başa dönüş hikâyesidir.
Bir anlamda eve dönüş hikâyesi.
Başka bir anlamda da “Evvel”e dönüş, evvele yolculuk.
Diğer bir açıdan ise insanın yaratılış amacına doğru yeni bir keşfin
ifadesi/hikâyesi.
Modern çağda bazıları için belki zamanda yolculuk gibi bir şey sevgiden, aşktan
ve güzellikten bahsetmek.
Pırlanta Kitapları bu tür keşifler için de bir alan açıyor.
Belki oldukça sübjektif sayılabilecek duyuşları da içeriyor.
Evvel, İslâm irfanında Allah’ın güzel isimlerinden alınmıştır.
“O’ndan geldik yine O’na döneceğiz.” esprisi içinde insanın hayat hikâyesi ve
varoluş mücadelesini de özetler.
İnsanın aslından uzaklaşması, kendine yabancılaşması, yolunun sarpa sarmasıdır.
Bu yüzden İslâm irfanında “Evvel’e dönüş” metaforik bir anlamda inşa edilmiştir.
Hem O’na dönüşü hem de insanın aslına ve kendine dönüşünü ifade ediyor.
Bu bazen bir milletin kendine dönüşünü ve kültürel olarak yeniden canlanışını,
silkinişini ve uyanışını da simgeler.
Bazen de HE’nin yazılarında sık rastlandığı gibi, bir insanlığa seslenişe de
dönüşür.
Modern çağda bu gerçekten ilginç bir yolculuk çağrısıdır.
Ta ezele çağrı yapmak gibi bir şey! Yabancılaşma ne kadar derinse gurbet de o
kadar derin ve uzundur.
Zaman ve mekân şeridinde modern çağ neredeyse insanın kendine yabancılaşmasıyla
özdeş hâle gelmiştir.
Bu yüzden Pırlanta Kitapları zaman ve mekan şeridinde gerçekleşen insanın
yabancılaşmasının ya da insana ait her şeyin dönüşümünün bir hikâyesini ifade
ediyor.
Pırlanta Kitapları; “daha çok bilim, daha çok teknoloji” diyerek kendi sonunu
hazırlayan bilim ve çevre anlayışına da başkaldırıyor zaman zaman.
Çevresini inşa ederken kendi sonunu hazırlayan ipek böceği gibi, modern bilim ve
teknoloji de kendi sonunu hazırlamaktadır.
Sosyal ve maddî çevre Pırlanta Kitapları’nda bir “emanetullah” olarak ele
alınır.
Varlıktaki müthiş düzen ve ahenk, Cenâb-ı Hakk’ın yaratıcı kudretinin ve
mimarisinin bir mazharı ve tecellisinin bir yansımasıdır.
İslâm kozmolojisi insandan bu çevreye saygılı davranmasını talep eder.
Kâinattaki düzen ve ahenge uyum sağlamasını salıklar.
Pırlanta Kitapları yer yer eski İslâm medeniyetindeki mekân ve çevre mimarisi
ile insan ruhu ve tabiatındaki uyuma dikkat çeker.
Hatta bu uyum bazen muhteşem bir tarih bilincinin yansıması olarak nostaljiye de
dönüşür.
Bu tür mülâhazaları okurken geçmişin büyüsünü canlı canlı yaşıyor olursunuz.
Bu yüzden siyasî, sosyal, maddî ve kültürel çevreyi oluştururken insanı kendine
ve çevresine yabancılaştırmayan bir varoluş mücadelesi vardır Pırlanta
Kitapları’nda.
İnsana, maddî ve sosyal çevresine yönelik farklı bir dil, farklı bir zevk ve
farklı bir irfan anlayışı getirir.
Bunları ifade ederken kendine özgü bir dil kurar.
İlmin, bilimin, felsefenin ve kurduğu dünya görüşünün dili “akıl”dır şüphesiz.
Ama irfanın dili, vicdanın dili “zevk”tir.
Pırlanta Kitapları hem akla hem de zevke seslenir.
İnsanı, sosyal ve maddî çevreyi yorumlarken bu iki dili mezceder.
Onun özellikle geçmişe ve tarihe ait mülâhazalarında bu irfanın, zevkin dilini
bulursunuz.
Yoksa geçmişe öykünmesi kuru bir nostaljiden ibaret değildir.
HE bugün modern çağın bilim, felsefe ve teknoloji anlayışının yok ettiği, ama
geçmişte var olan bu irfan dilini günümüze taşımaya son derece özen
göstermektedir.
Bu dili ve tefekkür biçimini yeniden kurmadıkça, çağdaş insanın açmazlardan
kurtulması mümkün olmayacaktır ona göre.
Sözü HE’nin genel üslûbunda dolaştırırken bu üslûba içkin olan bir yöne daha
temas etmek istiyorum.
O kadar genelleştirmek mümkün müdür bilemiyorum; ama şahsen onun yazılarında
bariz bir “hüzün” ve “ızdırap” duygusunun hâkim olduğunu düşünüyorum.
Edebî tahlilde bunun nereye oturduğunu çok kestirememekle beraber sahip olduğu
ruhî hassasiyetinin bir tezahürü olarak da düşünülebilir.
Ben de bunu biraz açmaya çalışacağım.
Bu yüzden belki de biraz sübjektif kaçacak.
İslâm irfanına göre insanın mayasında varlığa karşı derin bir alâka ve şefkat
duygusu dercedilmiştir.
Bu alâkanın en merkezinde Allah olsa da, ilâhî isim ve sıfatların bir mazharı
olarak varlığa da yönelir bu alâka.
Bu alâka genellikle sufîlerde “aşk”, vâris-i dâvâ-yı nübüvvet olan velilerde ise
“şefkat” olarak tezahür eder ve öyle tanımlanır.
Teknik bir ayrım gibi gelse de anlamı oldukça mühimdir.
Bu ekole mensup sûfîlerde Allah’la kul arasındaki ilişki bir aşk ilişkisidir.
Dolayısıyla bu ilişki varlığa ve varlık tasavvurlarına da yansımaktadır.
Ancak bu ilişki kelamcı ve fakihlerin nazarında Allah ile kul arasında mevcut
olan aşkınlık ilkesine pek uygun düşmediği için genellikle reddedilir.
Çünkü aşk insanlara ait bir duygu ilişkisidir; Müteal olan varlık için caiz
görülemez.
Hatta peygamber için bile bu ilişki doğru görülmez.
Bu yüzden Hz.Yakub ile Hz.Yusuf arasındaki ilişki bir şefkat ilişkisi olarak
tanımlanır, aşk olarak değil.
Şefkat ilişkisi ise diğerlerine göre daha mahzursuz ve risksiz bir tanımlamadır.
Bu, ayrıntı gibi görünse de sûfî literatürde önemli bir ayrıma vücut verir.
Şefkat ilişkisi bu yüzden daha yüksek bir ilişki olarak tanımlanır.
Dolayısıyla bu ayrım varlık tasavvurlarına da yansır.
Sonuçta her iki tasavvurda da varlığa karşı derin bir alâka mevcuttur.
Hüzün ve ızdırabın temelinde de işte bu derin alâka vardır.
Şimdi bir adım daha atalım isterseniz; ya da daha kestirmeden bir sözle ifade
edelim; bazı ruhlar ta ezelde derin alâka ve ızdırapla demlenmiştir.
Onların varlıkla ve insanlıkla alâkaları daha hassas mizanlara vurulmuştur.
Ben bunu izah ederken çok defa şu metafora başvururum; Yaratıcı kudret insan
üzerinde her insanın ruh yapısına uygun ezelî hikmet fırçaları gezdirmiştir.
Bazı ruhlar üzerine sanki –tabir caiz ise– şefkat ve muhabbet hokkası bütünüyle
dökülmüştür.
Bu yüzden hem şefkatleri hem de hüzün ve ızdırapları daha derindir.
Şefkat ve muhabbet ne kadar derinse varlık adına duyulan ızdırap ve kaygı da o
kadar derindir.
Sevgi güzel bir şeydir ama bazen ağlatır.
Bu yüzden eskiler “Gerçek sevgi ağlatır.” demişlerdir.
Biz bu “ezelî hokka” metaforunu Mevlâna’da da görürüz.
Bu ruhlar daima şefkatli bir ana gibi kuluçkaya yatarlar.
Doğum sancıları hiç eksik olmaz.
İnsanlığın ve varlığın kaderini ilgilendiren her oluş önce onların dimağlarını
demler.
Neredeyse ince bir yürekten ibarettirler.
Sosyal, maddî ve kültürel çevrede meydana gelen her gelgit önce onları ağlatır.
Her dalga önce onların gönül sahillerini tahrip eder.
Bazen sanki bir milyon çocuğu olan ana gibi sızlanırlar.
Ve insan çoğu kez bu hassasiyetlerini anlamada ve yorumlamada güçlük çeker.
Aşk, şefkat, gurbet ve ızdırap onlarda öylesine iç içe geçer.
Pırlanta Kitapları’nda böyle bir ruhun tefekkür sancılarını, aşk, şefkat ve
hüzünlerini bulacak, yeryüzünün hangi coğrafyasında olursa olsun her insanî
ızdıraba ağladığını ve ağıt yaktığını göreceksiniz.
Ve belki de bu hassasiyeti yorumlamada zorlanacaksınız.
Elbette böyle kaygısızlığın diz boyu her yanı sardığı ve bencilliğin narsizme
ulaştığı bu çağda böylesi hassasiyetleri anlamak oldukça zor.
Zayıf bir ışık uğruna mum gibi kendini tüketen kaç insan var çevremizde artık.
Pırlanta Kitapları’nda hâlâ böylesi şahsiyetler yüceltilir.
Böylesi kahramanlara mersiye düzülür.
Hassas bir yüreğin tefekkür sancılarını okurken ince bir felsefî akla ve daima
ağlayan bir kalbe tanık olacaksınız.
İnce bir akla ve hassas, ağlayan bir kalbe sahip olsaydınız siz ne yapardınız?
Pırlanta Kitapları’ndaki bazı yazıların üslûbuna hâkim olan hava bu.
Siz ister edebî tahlil açısından isterse irfanî metaforik anlamlar açısından
yorumlayın sonuç değişmeyecektir.
Bu yüzden şahsen onu sık sık vücudu daima sızlayan bir hastaya ya da inleyen bir
neye benzetirim.
Ney bildiğiniz gibi büyük aşkların, büyük ızdırapların simgesidir.
Kamışlıktan kesileli beri o hem her tür gurbetin hem de her tür acının, aşkın ve
ızdırabın dili, temsilcisi ve sözcüsü olmuştur.
Her dönüşüm, her kendine yabancılaşma böyle bir gurbet hikâyesiyle alegorik
olarak dile getirilir.
Ney, böylesi her hikâye için son derece yüksek temsile sahip bir metafordur.
Ve bunun içindir ki koca Mevlâna baş döndürücü aşk hikâyesinde bu metafora
yaslanır.
Onu öyle dillendirir ki kendinden sonra herhangi bir aşk hikâyesini neysiz
anlatmak mümkün olmaz.
Herhangi bir gurbet ve ızdırap ilişkisini de.
Hem koca Mevlâna’da hem de onun gibi şahsiyetlerde aşkın ve ızdırabın hikâyesi
“kıssatün la tentehi”dir.
Yani henüz bitmeyen bir yolculuktur.
Bu hikâyeye nokta koyacak herhangi bir kimse çıkmadı henüz.
Râbiatü’l-Adeviye, Hallac, Yunus...
hep bu hikâyenin sadık bendeleri olmuşlardır.
Kurdukları irfan dilinde müthiş bir aşk edebiyatına vücut vermişlerdir.
Bu yüksek temsilcilerin elinde neredeyse aşkın dili çözülmüştür.
İşte Pırlanta Kitapları bir başka açıdan ve daha geniş bir anlamda böylesi bir
hikâyenin adıdır.
Nasıl aşkın dili onlarda çözüldü ise, Pırlanta Kitapları’nda da neredeyse
ızdırabın dili çözülmüştür.
Bir farkla ki orada çözülen aşk, alabildiğine kişisel ve bireysel bir tecrübede
gerçekleşirken Pırlanta Kitapları’nda çözülen ızdırap, alabildiğine ötelere ve
evrensele doğru uzanan bir hikâyeye vücut vermektedir.
Tüm kişisel tecrübelerde gerçekleşen Evvel ve Ezel’e yolculukların böyle
“kendine dönük” bir veçhesi var.
Izdırapta ise daima “dışa dönük” bir yön hâkimdir.
Bu yüzden koca Mevlâna; “Ne olursan ol gel!” derken,
Pırlanta Kitapları’nın sahibi ise “Ne olursan ol ben gelirim.” demektedir.
İki yolculuk ve iki keşif arasındaki fark, “aşk”la “ızdırap” arasındaki farktan
ibarettir.
Hepsi o kadar!
Ama yine de bu iki kavram arasındaki farkı fazla büyütmemeli ve abartmamalıdır.
Zira her iki kavramın da az çok birbirine dönük bir yönü olduğu da unutulmamalı.
Yani aşk biraz ızdırap televvünlü olduğu gibi her ızdırap da biraz aşk
televvünlüdür.
Bu yüzden İslâm irfanında bu iki kavram genelde iç içe yer almıştır.
‘Sosyal ve maddî çevrenin dili akıldır, felsefedir.
Kalbin ve vicdanın ise zevktir.’ derken belki biraz irfanın söylemine başvurduk.
İrfanî düşünüş ve akledişin yöntemi budur.
Biz istersek böyle ikili bir alan tanımlaması yapmayabiliriz.
Buradaki düaliteyi de kalın çizgiler ve hatlarla keskinleştirmemeli.
Esasında insanı bir bütün olarak ele aldığımızda bu düalitenin izafileştiğini de
görürüz.
Ne var ki modern çağ, insanın zevk dilini tahrip etmiştir.
Çünkü onun yalnızca sosyal ve maddî çevresini inşa ederek ruh ve kalb dünyasını
ihmal etmiştir.
Pırlanta Kitapları’nda biz bu iki dilin de yeniden kurulmaya çalışıldığını
görmekteyiz.
Orada hem maddî ve sosyal çevre ilişkileriyle insanın aklî dili hem de iç ve
kalbî melekeleri ve ihtisaslarıyla zevkî dili ele alınmaktadır.
İnsandaki bu irfan dilini yok ettiğinizde;
insan, evren ve Allah arasındaki ilişkiyi ve bütünlük (vahdet) tasavvurunu da
yıkmış ve yok etmiş olursunuz.
Sosyal ve maddî çevre kesret dünyasıdır.
Tam anlamıyla diyalektik alandır.
Akıl, felsefe, bilim, teknoloji ve insanın karmaşık bir diyalektik/çatışma
içinde bulunduğu alandır.
Tek başına kaldığında yani zevkin ve irfanın dilinden kesildiğinde/mahrum
bırakıldığında akıl ve felsefe dili bu diyalektiği çözümlemede yetersiz
kalmaktadır.
Nitekim modern çağın insanî açmazlarından birisi ve belki en temellisi budur.
Yani modern insan kesret dünyasında boğulmuş ve nesneye dönüşmüştür.
İrfan alanı ise vahdet alanıdır.
Kesretteki çoğulcu diyalektiğin evrensel bir dil içinde vahdete ve bütüncül bir
tasavvura kavuşturulduğu alandır.
Bu yüzden Pırlanta Kitapları her iki dili kullanmaktadır; aklın ve irfanın
dilini...
Pırlanta Kitapları insanı farklı bir veçhesiyle ele aldığı gibi yine farklı bir
varlık tasavvurunu da işlemeye çalışır.
Çağdaş bilim düşüncesine hâkim olan pozitivist ve materyalist bakış, insanı,
varlık düzenine anlamını veren müteal bir hikmetten koparmıştır.
Varlığa anlamını veren şey aynı zamanda insanın yeryüzündeki varoluşuna da anlam
verir.
Varlık tasavvuru yalnızca felsefî bir dünya görüşü oluşturmaz.
Bugün özellikle çevreci hareketlerin yoğunlaştığı alan da burasıdır.
Yani insanın maddî çevresiyle ilişkisinin niteliğiyle ilgili ekolleşmiş bir dizi
anlayış mevcut.
Yeşil hareketi gibi, anti-teknoloji hareketi gibi birçok hareket sayabiliriz.
Bu hareketler de çağın bilim ve felsefe anlayışına eleştirel yaklaşmaktadır.
Öyle anlaşılıyor ki çağdaş insanın bilim, teknoloji ve evren tasavvuru kusurlu
ve zararlıdır.
Çevreye ve insana zarar vermektedir.
Ama yine de bu zarar yalnızca çevreci hareketlerin dar ve elit yaklaşımlarından
çok daha mühim ve çok daha geniş tesirlere sahiptir.
Çağın bilim telakkisi ilk modernlerden bu yana kusurlu ve tabiata tahakküm
güdüsüyle maluldür.
Bu kontrol edilemez tahakküm güdüsüdür ki tabiattaki ekolojik dengeyi altüst
etmiştir.
Bu yüzden modern dünyanın kalbinde çevreci ve anti-teknolojik hareketler mantar
gibi bitmektedir.
Ve onlar yalnızca çağın tahakküm güdülerini ayaklandıran bilim telakkisini
değil, bizzat modern bilimin kendisini de sorguluyorlar.
Oysa Orta Çağ’da İslâm dünyasında gelişmiş olan bilim anlayışı son derece
gelişmiş bir çevre bilincine de yaslanmaktaydı.
Varlığa bir emanet duygusuyla yaklaşan ve yeryüzündeki varoluşa anlamını veren
mânevî ilkelere ve ilişki düzenine riayet eden bir ilim telakkisiydi bu.
Bu telakki kısaca varlık düzenindeki iç dokuya nüfuz edebilmişti.
Nesneler arasında kurduğu ilişki mânevî bir estetik ve düzen arayışının bir
tezahürü olarak gerçekleşmiş idi.
Varlığın özündeki ahenk, şiirimsi anlam dokusu, çarpıcı ve büyüleyici
güzellikler...
gibi mânevî unsurlar ilim anlayışına farklı ve güçlü bir estetik boyut
getirmişti.
Bu estetik de araştırmacıların ruhunda müthiş bir mânevî haz inşa ediyordu.
Yani varlık yalnızca zahirî yönüyle hallaç edilmiyor, bâtınî ve iç dokusuyla da
keşfediliyordu.
Başka bir ifade ile söylersek; o günkü bilim/ilim telakkisi hem insan hayatını
kolaylaştırıcı ve çevreye saygılı bir bilim telakkisini hem de irfanî bir varlık
tasavvurunu aynı anda örgütlüyordu.
Elbette bugünün yoğun/karmaşık bilim ve teknoloji telakkisi ve baş döndürücü
semereleri ile mukayese edildiğinde o günün bilim telakkisi çok cılız ve sınırlı
kalacaktır.
Ama sahip olduğu irfan ve çevre bilinci de bugünden fersah fersah ileride ve
gelişmiş olduğunu söylemek durumundayız.
Pırlanta Kitapları çağın mânevî ve irfanî ilkelere yabancılaşmış maddeci bilim
telakkisine yine bu yüzden sık sık eleştiriler getirmektedir.
Bu eleştirilerden ya da aşk, sevgi ve muhabbet vurgularından yola çıkarak yeni
bir bilim telakkisi kurmak elbette mümkündür.
Eğer bu dünyayı yaşanır kılmaya devam ettireceksek zaten böyle bir bilim
telakkisi geliştirmek zorundayız.
Tüm varlığın kardeşliği ilkesi yeni bir bilim telakkisine vücut verecek kadar
güçlü müdür? Aslında öyledir.
Hem de tüm insan-evren ilişkilerini dönüştürebilecek kadar güçlü ve etkindir.
Ancak bu, öncelikle topyekün insanlığın radikal bir bilim telakkisine ne kadar
açık olduğuna bağlıdır.
Eğitimden araştırma ruhuna ve yöntemlerine kadar birçok alanda köklü dönüşümü
gerekli kılar.
Fakat çağdaş bilimin ve teknolojinin maddî verileri ve getirileri ile bu denli
başı dönmüş, lüks ve debdebeli gökdelenlerin tepesinde oturarak varlığa tepeden
ve gururla bakan insanımızın bu alışkanlığını kolayca terk edebileceğini
düşünmek biraz hayal olsa gerek.
İhtişamlı ve lüks gökdelenlerin tepesinden varlığa kibir ve gururla nazar
ettikçe insanoğlunun varlığın özündeki sevgiye nüfuz etmesi muhtemel bile
değildir.
Bir hadiste gökdelenlerin yükselmesi kıyamet alameti olarak da geçmektedir.
İnsan tabiatında son derece riskli bir egoya vücut verdikçe ve onu dikey olarak
şişirdikçe insanın varlıkla muâşakası ve buluşması giderek zorlaşmaktadır.
İnsanoğlu yeryüzündeki varoluşuna yabancılaştıkça aradaki mesafe de giderek
artmakta ve açılmaktadır.
İslâm kozmolojisi varlığı Allah’ın bir ayeti olarak yorumlar.
İster yalnızca birer maddî obje olarak O’nun varlığına işaret etmesi cihetiyle,
isterse her varlığın kendi lisanıyla O’nu tespih etmesi yönüyle olsun her ayet
O’nun varlığını zaruri olarak ifşa eder.
Bu yüzden Kur’ân’da canlı-cansız her varlığın Allah’ı tespih ettiği zikredilir.
“Zikreden varlık” tasavvuru zorunlu olarak bizi Allah’a götürür.
Bu da varlığın Yüce Yaratıcı’nın bir emaneti olduğunu söyleyen İslâm’ın varlık
tasavvuruna.
Böylelikle varlık düzeninde iki tip tefekkür faaliyetiyle karşılaşırız;
biri zahirde ilerleyerek bilimsel araştırmaları,
diğeri de varlığın iç ve bâtınî düzeninde ilerleyerek mârifetullahı –derin Allah
bilgisini– intac eder.
Pırlanta Kitapları sık sık insan-varlık ilişkisine bu zahir-batın bütünlüğünden
ve birliğinden yaklaşır.
HE’nin ilim anlayışının temelini de oluşturur bu yaklaşım.
Bilim yalnızca bizim maddî ve dünyevî hayatımızı mamur kılmaya yönelik pratik
araştırmalarla sınırlı kalmamalı.
Aynı zamanda varlığın metafizik dilini ve şifresini de çözerek bizde aşkın bir
Allah tasavvuru da inşa etmelidir.
Ancak o zaman insanın hem dünyası hem de ahireti mamur hâle gelecektir.
Pırlanta Kitapları beyan, söz ve hitabet ile gönül ve hâl dili arasında kurduğu
sıkı ilişkiyle söze başlıyor.
Kurulan bu mülazemet ilişkisi bize az-çok müellifin edebî mülâhazalarını da
veriyor.
Ancak elbette bu birkaç yazı onun tüm edebî eleştiri ve tahlillerine ulaşmamızı
mümkün kılmaz.
Buradaki birkaç yazıdan istinbat edebildiğimiz kadarıyla HE’nin eleştirileri
lafızdan çok mânâya odaklanmaktadır.
Bu eleştiriler yalnızca lafız-mânâ ilişkisi açısından değil, sözü söyleyen
açısından da önemlidir.
“Gönül Dili Hâl Şivesi” makalesi edebî eleştirilerde pek de rastlanmayan bir
konuya, “hitabet-hatip” ilişkisine değiniyor.
Burada söz, sözün kendisinden çok sahibi/hatip üzerinde yoğunlaşıyor.
Zira söz yalnızca ağızdan çıkan bir şey değildir.
Hatip ve muhatap arasındaki tüm ilişkileri kurgulayan ve etkileyen bir şeydir.
Tarihten bildiğimiz gibi bazen bir çift söz iki kabile arasında yüzyıl süren bir
savaşa vücut vermiştir.
Yine bir sözle yüzyıllar boyunca savaşan iki kabile barışmıştır.
Söz ve beyanın bu denli güçlü etkisi vardır insan ve insan toplulukları
üzerinde.
Sözün gücü bu kadar kurucu ve tahrip edici olunca etrafında engin bir edebiyat
kültürü oluşması son derece normaldir.
Diğer taraftan İslâm vahyinin de bir anlamda söz ve beyandan ibaret olduğunu
söyleyebiliriz.
Ya da daha genel olarak İslâm medeniyetinin bir söz/vahiy medeniyeti olduğu
söylenebilir.
Evet İslâm medeniyeti bir söz medeniyetidir.
Kur’ân ilâhî bir kelam, aşkın bir sözdür.
İslâm medeniyetinin en güçlü ve en yüksek tecellisi Kur’ân’dır.
Kur’ân söz vasıtasıyla mü’min toplumun tüm hayatî veçhelerine sirayet eder.
Müslümanlar onunla doğarlar.
Dünyaya gözlerini açarken etrafında okunan Kur’ân ayetleri eşliğinde açarlar.
Hayata onunla başladıkları gibi son demlerinde yine etrafında okunan Kur’ân’la
hayata gözlerini yumar ve ahirete intikal ederler.
Gençliklerinin, evliliklerinin, düğün, sünnet ve mevlid gün ve gecelerinin
aydınlatıcısı yine Kur’ân’dır.
Kur’ân bu denli mü’minlerin ferdî, içtimaî, ailevî, maddî ve mânevî hayatlarının
içindedir.
Hiçbir söz –edebî ya da dinî, felsefî veya ilmî– bu denli beşerin içine
sokulamamış, bu derece onun hayatının tüm veçhelerine nüfuz edememiştir.
Kur’ân’ın ve ilâhî sözün işte bu denli Müslümanların kişisel ve sosyal
hayatlarında yeri ve nüfuzu vardır.
Kur’ân, formu en yüksek ve aşkın olan bir sözdür.
Bir Müslüman tabir yerinde ise bu yüksek formu hayatına taşımak ve uygulamakla
mükelleftir.
Daha doğrusu bir Müslümanın yeryüzündeki varoluş amacı bu sözü hayata taşımaktan
ibarettir.
Durum böyle olunca mü’minin tüm sözleri bu ilâhî söze uygun düşmelidir.
İslâm’da her sözün –şiir olsun nesir olsun– Kur’ân’a bağımlı bir yönü vardır.
Öyleyse söz, yalnızca hitabetin zahirini ve şeklini süsleyen bir unsur değil,
hatipte ve muhatapta bir dünya görüşü de inşa eden şeydir, denebilir.
Bundan başka Kur’ân bize ağızdan çıkan her sözden hesaba çekileceğimizi haber
vermektedir.
Bu yüzden sözün afetlerine ve yol açtığı olumsuzluklara da İslâm kültüründe
ciddi yer verilmiştir.
İşte HE’nin söz, edebiyat ve beyanla ilgili yazı ve makalelerine bu veçheden
bakılmalıdır, diye düşünüyorum.
Zira diğer mülâhazaları ne kadar İslâm kültür geleneğine bağımlı ise;
söz, beyan ve edebiyatla ilgili tahlil ve eleştirileri de bu geleneğin
kalıplarını izler.
Yani HE söz ve beyana birkaç açıdan bakar;
öncelikle onun Kur’ân’la ne kadar uyuştuğu, ne kadar içten ve gönülden
söylendiği, edebiyat sınırları yanında edeb sınırlarına ne kadar riayet ettiği,
hangi mânâyı yüceltip-yükselttiği,
nasıl bir dünya görüşüne vücut verdiği,
yürekte çekilen ızdırabın dili olup olmadığı...
gibi kıstaslardan bakar.
Görüldüğü gibi bu kıstaslar bildik edebî eleştiri kriterlerinden farklılaşır.
Daha genelleştirirsek HE’nin söz ve beyan eleştirisinin lafızdan çok mânâya
odaklandığını söyleyebiliriz.
Aslında edebiyatta da asıl unsur mânâdır.
Lafzın eşkâli, ihtişamı, tarrakası ve süsü hep mânâyı i’lâ içindir.
Mânâyı yüceltme, erişilmez kılma içindir.
Evet şiirde özellikle birçok şair, mânâyı şekle feda etmiştir.
Sırf lafzı ve şekli tumturaklı ve tarrakalı kılmak için.
Evi süslemiş, bezemiş, son derece pahalı ve kıymetli şeylerle donatmış ama içini
boş bırakmıştır.
HE’ye göre her sözün kıymeti onun vicdan ve gönül ile irtibatı ölçüsündedir.
Söz vicdandan vize almalıdır ona göre.
İçeriden ve derinden gelmeli.
Özellikle de söz Zât-ı Ulûhiyetle alâkalı ise.
Çünkü Ulûhiyet hakikatleri Zât-ı Baht’la ilgili olduğu için en azından esma ve
sıfat sınırları gözetilmelidir.
Esma ve sıfat bize hem doğru hem de şümullü bir Allah tasavvuru verir.
Ancak yine de isim ve sıfatların Zât-ı Baht’ın hicap ve perdeleri olduğu
hakikati unutulmamalıdır.
Esma ve sıfat bahsi, hem İslâm irfanının hem de İslâm kelamının en netameli ve
müşkül konularındandır.
Bu hususta derin bir bilgi ve mârifet sahibi olmadan söz söylemek edebe
aykırıdır.
Hocefendi’nin bu bahisleri işlerken bir kucak gözyaşı döktüğünü biliyoruz.
Bu alanda edebiyatın elfâz ve eşkâl kriterleri değil, vicdan ve irfan kriterleri
geçerlidir.
Ama her sözün vicdanda tartılması onun için genel bir kural gibidir.
Evet HE söze vize uygulamaktadır tabir yerinde ise.
Vicdan vizesi, gönül vizesi.
Yukarıda da değindiğimiz gibi o;
söz, beyan ve hitabet ile gönül ve hâl dili arasında bir iltizam ilişkisi
kurmaktadır.
Maddeci bir asırda yaşıyoruz.
Bu maddeci ve dünyevî klişeler bizdeki mâneviyat ve hâl kaynaklı ihsas ve
ihtisasları törpülemiştir maalesef.
Bugünkü mergub edebiyat ve hitabet, her birisi sözün zahirini ve şeklini
süsleyen, onu tumturaklı ve tarrakalı kılan sanat unsurlarına (teşbih, istihare,
mecaz, kinaye, seci, iktibas, itnab... gibi) sözün mânevî dokusunu ifşa eden
unsurlardan daha çok önem verir olmuştur.
Bu yüzden HE’nin sözle gönül arasında kurduğu ilişki boşuna değildir.
Ayrıca o gönül dilini, Hak kelamının bir izdüşümü olarak vasfeder.
Yukarıda sözün edebiyat sınırlarının olduğu gibi edeb sınırlarının da
bulunduğunu ve HE’nin bu sınırlar açısından da söz ve hitabeti kritize
ettiğinden söz etmiş idik.
Şimdi bunu biraz açalım;
İslâm geleneği söze olduğu kadar edebe de önem ve özen göstermiştir.
Hatta denebilir ki, İslâm ilim ve irfan geleneği sözle olduğu kadar sözsüz de
aktarılmıştır.
Çok keskin bir ayrım yapmamakla birlikte ilmin (edebiyat) daha çok sözle,
irfanın ise sözsüz aktarıldığı söylenebilir.
Edeb, irfan meclislerinde sözden ziyade hâl ve sükûtla aktarılagelmiştir.
Bu yüzden İslâm kültüründe “Söz gümüşse sükût altındır.” denmiştir.
Herhalde sözü mutlaka bir edebe dayandırmanın zaruretine vurgu da yapılmıştır
burada.
Sözün namusu edebtir.
Bu da sözün mânevî bir unsuru olmalıdır.
Edebiyat’la edeb’in aynı kökten gelmiş olması,
edeb’in sözün vazgeçilmez mânevî unsurlarından birisi olduğu ilişkisini ima ve
ifşa ediyor gibi.
Klasik İslâm ilim meclisleri daha ziyade sözü,
irfan meclisleri ise edebi ve sükûtu esas almıştır.
Her şey kitaplardan öğrenilmiyor,
her şey onlarda nakledilmiyor.
Sözsüz aktarım irfan meclislerinde gerçekleşiyor.
Edeb ve irfan söz ile değil, davranış ve huzurla aktarılıyor.
Başta da dediğim gibi sözle edebin,
ilim ile irfanın arasını çok keskin çizgilerle ve sınırlarla da ayıramayız.
Çünkü İslâm tevhid dinidir.
Her alanda tevhidi gözettiği gibi burada da gözetir.
Yalnızca ilim mahfilleri kazanında daha çok pişen şey söz iken,
irfan meclisi kazanında pişen şey de daha çok edeb ve sükût olmuştur.
Tarihsel tecrübeler böyle farklı zenginlik alanları üretmiştir.
Bu yüzden HE zaman zaman söz ile edeb arasındaki dönemsel kopmalara işaret
etmiş,
hatta günümüz nesilleri adına bundan bîzâr ve şikayetçi de olmuştur.
Sözün samimiyet ve edeb sınırlarından tecerrüd etmesi karşısında bazen üslûbu
hayıflanan bir ritim takip eder.
Söz, beyan ve edebiyata dair yazdıklarında bu hayıflanmayı görürüz.
Bu yazılarında sözün belagat unsurlarına olduğu kadar iç dokularına ve mânevî
unsurlarına da vurgu yapar.
Ama bundan başka en az bu ölçüde de sözün sahibi üzerindeki ilişkisine de dikkat
çeker.
Samimiyet, ihlâs, dert ve ızdırabın her söze dâyelik etmesini salıklar.
İçtimaî hayata hitabetle adım atmış bir İslâm mütefekkiri olarak HE, sözle
muhatap kitle arasındaki ilişki üzerine geniş bir tecrübeye sahiptir.
Gönülden ve samimiyetle söylenmiş her sözün geniş kitleler üzerindeki müspet ve
dönüştürücü etkisini uzun yıllar gözlemlemiştir.
Sözün ihlâs temeli ile geniş kitleler arasındaki nüfuz derecesi arasında
doğrudan bir paralellik olduğu muhakkaktır.
Modern dönemdeki edebiyat mirasında bu mânevî kriterlerin, tahlil ve
eleştirilerde ne ölçüde işlem gördüğü tartışılır.
HE belki çok az olan belki de unutulan bir tarzı daima tedavülde tutmakla İslâm
dünya görüşüne sımsıkı bağlı bir duruş sergilemektedir.
Bu da bir kez daha İslâm’da sözün hiçbir şekilde Kur’ân’dan tamamıyla
bağımsızlaşamayacağı ilkesini hatırlatmaktadır bize.
Bir başka dikkat çekmek istediğim husus da şudur;
Pırlanta Kitapları bize, âbid ve zâhid bir şahsiyetin iç terennümlerini de ifade
eder.
İslâm’da bilgi, hikmetle kucaklaşmadıkça ve taçlanmadıkça kemale ermiş sayılmaz.
Mârifet bilgi ile hikmetin izdivacından neş’et eder.
Ancak mârifete ulaşmak ciddi bir nefis tezkiyesi sürecini de kapsar.
HE bana göre hem çağdaş bir zahid hem de çilekeş bir ruh kahramanıdır.
Pırlanta Kitapları bu açıdan çilekeş bir ruh kahramanının hayata, insana,
topluma ve kâinatın Yaratıcısına ait iç ihsaslarını, ibadet ve taat
ilişkilerini, nefis ve ruh terbiyesi ile ilgili tecrübe ve mülâhazalarını da
içermektedir.
Bu tecrübeler etrafında örgülenen bilgiler birer mârifet tecrübeleridir.
İslâm, nefis tezkiyesi ve ruh terbiyesi için disiplinli bir zühd hayatını
salıklar.
Ancak bu faaliyet sûfîlerde daha ziyade toplumdan ve maddî yaşamın zevklerinden
tamamen uzaklaşma şeklinde tecelli etmesine karşılık, nübüvvet davasını ve
tebliğ u irşad faaliyetini esas almış ulemada nefsin kötü alışkanlıklarından
uzaklaşma ve tecerrüd etme biçiminde tecelli etmiştir.
İlkinde insan ve sosyal çevre ilişkileri asgari düzeye ve sınıra çekilirken,
ikincisinde bu çekilme bizzat toplum bünyesinden değil, nefsin ve kötü
alışkanlıkların sınırından çekilmedir.
Ama her iki mücadele biçimi de insanı kamil kılmaya ve ondaki bilgiyi mârifete
dönüştürmeye yönelik mânevî ve sosyal bir tecrübeden ibarettir.
Ya da bir başka ifadeyle bu mânevî arınma, İslâm irfanında hikmete ve hakikate
(gerçek Allah bilgisinde derinleşme) ulaşma mücadelesinin bir tezahürü olarak
tecelli etmiştir.
Hikmet kuru bir bilgi tecrübesi değildir.
Mü’mindeki tüm maddî-mânevî hâsseleri kuşatan yüksek bir bilgidir.
Epistemolojik açıdan kurgulanabilir olsa da onda aşkın vecheler de vardır.
Bu aşkın niteliktir ki mü’minde derin bir Allah tasavvuru inşa eder.
Veya hikmet dediğimiz bilgi, aynı zamanda derin bir Allah tasavvurunu da özünde
barındırır.
Bu, kuru bir epistemolojik kurgudan ve sistematikten farklıdır.
İslâm’da epistemolojik kurgu, başka hiçbir kültürde olmadığı kadar güçlü bir
Allah ve tevhid tasavvuruna da yaslanır.
Bu güçlü mânevî geleneği ve tevhidçi dokuyu göz ardı ederek İslâmî bir
epistemoloji kurgulamak mümkün değildir.
HE’nin yazılarında bu güçlü mânevî dokuyu ve tevhidçi yapıyı her zaman görmek
mümkündür.
O, Allah’ın hem irfanî anlamda hem de bilgi ve mârifet anlamında merkezde olduğu
ve mü’mine ait her şeyi kuşattığı bir epistemolojik çerçeve çizmektedir.
Allah o kadar merkezdedir ki, ister edebî ve felsefî isterse dinî ve kelamî bir
konuya temas etsin bu merkeziyetin inşa ettiği kulluk ve mesuliyet şuurunu her
cümlesinde tezahür ettirir.
Böylece Pırlanta Kitapları’nın edebî ve felsefî muhtevalı yazılardan dinî,
irfanî, ilmî, ahlâkî ve kelamî mülâhazalara kadar uzanan mütefekkir bir zihnin
geniş ve zengin ilmî karihasını ifşa eden bir fikir atlası mesabesinde olduğu
söylenebilir.
Bu yazılar başka bir açıdan yaşanan mânevî ve sosyal tecrübelerin de bir
envanterini çıkarır bize.
Pırlanta Kitapları bizzat müellif tarafından şöyle vasfedilir: “Pırlanta
Kitapları harfsiz, kelimesizdir ama, biz en tesirli beyanı, en büyüleyici
mûsıkîyi de onlardan dinleriz.
Henüz dillere düşmemiş, gelip kulaklara ulaşmamış, kalem uçları ve daktilo
tuşlarıyla tanışmamış; ama bütün bu yolların hepsiyle kendini ifade etmenin çok
çok üstünde öyle nefis bir şivesi vardır ki pırlanta kitaplarının, onlara sahip
olanlar artık başka şeyler yazıp çizmeye ve onların dilinden anlayanlar da daha
tesirli bir beyan aramaya ihtiyaç hissetmezler.
Eğer fesahat ve belâgatla kendilerini ifade etmeye çalışan edipler ve değişik
üslûp insanları ya da kitlelere tesir adına demagojiden demagojiye koşan beyan
şarlatanları pırlanta kitaplarındaki o derinlerden derin büyüyü sezebilselerdi,
böyle dolambaçlı ve hatarlı yollarda ömür tüketeceklerine kendi sinelerine
yönelir ve düşünce mızraplarıyla kalblerinin nağmelerini anlamaya çalışırlardı…”
28.08.2009 M. Enes Ergene
KALBİN SOLUKLARI NEDİR?
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin süreli yayın lara başyazı olarak yazdığı
makaleler, 30 yıllık bir geçmişe sahip.
Sadece bu yazılardan ortaya çıkan semere ise, şu âna kadar 12 kitaba ulaşmış
durumda.
Edebî ve felsefî muhtevalı yazılardan dinî, irfanî, ilmî, ahlâkî ve kelamî
mülâhazalara kadar uzanan mütefekkir bir zihnin geniş ve zengin ilmî karihasını
ifade eden bir fikir atlası mesâbesinde olan bu makaleler, yaşanan mânevî ve
sosyal tecrübelerin bir envanterini de ortaya koymakta.
Serinin ilk kitaplarında mazisini, kimliğini, inancını ve hemen her şeyi ni
kaybeden bir neslin, peşinden sürüklendiği buhranlar ana forundan nasıl
çıkabileceği istikametinde mülahazalar işlen mekte.
Başka bir ifadeyle bu yazılarda, ruhunu ve kimliğini kaybetmiş bir neslin önüne
yepyeni ufuklar koyma gayretleri hâkim.
İlk makalelerde “Nerdesin” çığlıkları ve “Gel” çağrı ları duyulurken, günümüze
yaklaştıkça davete icabet ederek koşup gelen “Karasevdalılar” ve “Adanmış
Ruhlar”la buluş muş olmanın sevinci hissediliyor.
Bu açıdan evvelki eserlere bir arayış ve dua nağmesi, sonrakilere ise bir
kavuşma ve şü kür ezgisi nazarıyla bakılabilir.
Âdeta ağlayan bir kalbin yanaklarından süzülen damla lardan ve kanayan bir
vicdanın derinliklerinden nebeân eden katrelerden meydana gelen cümlelerle nakış
nakış işlenmiş olan her yazıyı bir dua, bir münâcât ya da bir hutbe gibi oku mak
da mümkün.
10
Ancak herkesin ve dilediği her zaman bu tatlı kaynağın bütününden istifade
fırsatını bulamadığı da bir gerçek.
Hu susiyle Hocamız’ın fikriyatını takip etmek isteyen akademis yen ve ilim
adamlarıyla zamanı kısıtlı günümüz insanının, da ha az zamanda genel bir kanaate
sahip olma arzusu, bizi bu
müdevvenattan “Kalbin Solukları” adıyla bir buket yapma ya sevk etti.
Gönülden gelene ve vicdanın sesi olana daha çok ihtiyaç duyduğumuz böylesine
hassas bir zeminde Kal bin Solukları’nın, yarınlara doğru ümitle yürüyen
insanımı zın önünde yeni ufuklar açmaya vesile olacağı ümidindeyiz.
Gerçi sözü edilen bu müdevvenattan her ne kadar en câmi olanlar seçilmeye
çalışılsa da bu makalelerin, Hocaefendi’nin bütün fikriyâtını kuşatamayacağı
âşikar; ancak bu derleme nin, Muhterem Hocamız’ın fikir bahçesine girmeye bir
vesile olacağı ve dolayısıyla da fikir dünyası hakkında genel bir ka naat
vereceğini ümit ediyoruz.
Nil Yayınları
TAKDİM
(KALBİN SOLUKLARI’NA VE ÜSLÛBUNA DAİR)
Üslûp ve muhteva olarak genel bir panorama çizecek olursak Hocaefendi’nin
yazılarında hâkim unsurun güzellik, aşk ve estetik olduğu söylenebilir.
Bu üç unsur onun tüm ya zı, makale ve sohbetlerinin iç dokusunu örgüler.
Özellikle in san, evren ve Allah tasavvurunda bu unsurlar daha çok açı ğa çıkar.
Bilim mülâhazalarında “güzellik” ve “aşk”a daha yoğun bir ilgi mevcuttur.
Mesela nerede bilimle ilgili bir bahis geçse mutlaka ilim ve araştırma aşkına da
gönderme yapılır.
Bu aşk âdeta varlık düzenindeki güzelliğe yöneliktir.
Ama her neye dokunursa dokunsun onun yoğun tefekkürlerinin mut laka hem dil ve
mantık hem de üslûp ve muhteva olarak güç lü bir estetik duygusundan beslendiği
söylenebilir.
Güzellik, aşk ve estetik onda insanın yeryüzündeki var oluşunu anlamlandıran ve
inşa eden aşkın bir değere ula şır.
Yani bu unsurlar onda varoluşsal bir anlam inşa eder.
Bu aynı zamanda İslâm’ın kozmoloji anlayışının irfanî bir yansımasını da ifade
eder.
Bu irfanî kozmolojide Yaratıcı Kudret’in, hem kendi cemalinin güzelliklerini
haricî bir ayine de ve mazharda görmek ve seyretmek hem de başka varlıkla ra
(mahlûkatına) da seyrettirmek için şu evrene vücut verdiği anlayışı vardır.
Yani evrenin var oluşu ve haricî vücut giymesi tabir yerinde ise ilâhî bir
sevgiye, aşka ve güzellik telakkisine yaslanır.
İslâm irfanı bu aşk ve güzellik ilişkisinin örgülediği ve inşa ettiği bütüncül
ve estetik bir evren ve varlık tasavvu runa vücut vermiştir.
İşte Hocaefendi’nin yazı ve makalele rinde sık sık bu unsurlara metaforik
dönüşler ve müracaatlar 12
yapmasının ardındaki sebep budur.
Onun insan telakkisi de aynı metaforlardan beslenir.
İnsanı ele alırken mücerred ola rak alır.
İnsan müfredi üzerinde ideal bir anlayış geliştirir.
Ve neredeyse bu idealden hiç taviz vermez.
Toplumsal, tarihsel ve kültürel realitelerin bu idealden sapması onun hiçbir za
man azmini kırmaz. Neredeyse elli beş yıllık yazı, makale ve sohbetleri bu
idealin inşası ile geçmiştir.
O; güzellik, aşk ve estetikten verilecek tavizi bazen, insanın insaniyetinden
vaz geçmesi şeklinde algılar.
Bu üç unsurdan beslenmeyen hiçbir dünya görüşünü; toplum ve evren tasavvurunu
mükemmel bulmaz.
Bir ömrü bu değerlere ağıtla, onların yok oluşlarına ağlamakla geçirdi.
Eline aldığı her şeyi bu hamurla yoğurdu.
İçinde oturduğu mekândan, kurduğu insanî ilişkilere, serdet tiği eğitim, çevre
ve irfan bilincine kadar her şeyi bu bilinç le şekillendirdi.
Kalbin Solukları bizleri böylesi bir yolculuğa hazırlıyor.
Onun düşünce ve irfan dünyasında dolaşırken be diiyatla buluşur, sık sık bariz
bir güzellik, aşk ve estetik zev kiyle hemdem oluruz.
Yeryüzünde bu unsurlara bütünüyle bigâne kalabilecek tek insanın var olacağına
ihtimal vermiyo rum.
Bu unsurlara bigâne kalmak hayatın kendisine bigâne kalmaktır.
Hiçbir insan böyle bir kaynağa uzun süre ilgisiz ka lamaz.
Hocaefendi gerçekten bu açıdan oldukça tahrik edici bir üslûba sahip.
Onda salt bir felsefî sistem aramak beyhude yorulmaktır.
Yalnızca edebî zevk aramak da öyle.
Bununla, elbette onun yazılarının bütün bütün felsefî ve edebî bir sis
tematikten yoksun olduğunu söylemek istemiyoruz.
Aksine üslûbunun, insan hayatının maddî-mânevî tüm vechelerini bütüncül bir
tasavvurla kucaklayan geniş bir tefekkür havza sını içerdiğini vurgulamak
istiyoruz.
Güzelliğin olduğu yerde aşk olmaz mı! Aşk, güzelliğin aş kın bir idrakinden
ibarettir.
Güzellik olduğu hâlde aşk yoksa aşkın bir duyuş ve idrak de yok demektir.
Kâinat sahnesindeki 13
deste deste güzellikler, rengârenk çiçekler, kuşlar ve ağaçla rın oluşturduğu
ahenk yüksek bir dimağı tahrik edebilecek kadar büyüleyicidir.
Böylesi her dimağ, bu muhteşem ahen gi, varlık düzeninde gerçekleşen bir muânaka
(sarmaş dolaş) bir muâşaka (karşılıklı sevgi) olarak algılamaz mı? Bu duyuş ve
bu müşâhede bu düzeyde gerçekleşmezse varlıkta bir dü zen bile gözlemlemek
mümkün olmaz.
Varlığa kaosun hâkim olduğunu söyleyen felsefî eğilimin böylesi bir bedii ve
estetik yoruma ulaşması da bu yüzden mümkün olmamıştır.
Güzellik ve estetik, aşkın bir idraki gerektirir.
İnsan tabi atındaki yüksek ihtisasları tahrik etmedikçe bu yüksek duyuş ve seziş
de gerçekleşmez.
Yüksek duyuş ve sezişler, yüksek müşâhede ve idrakle buluşunca, aşk dediğimiz
yüksek bedii zevke ulaşılır.
Bence Hocaefendi’nin üslûbuna hâkim olan bu güzellik, aşk ve estetik telakkisi
bir anlamda ondaki yük sek duyuş ve idrake işaret eder.
Zira o; insana, evrene ve var lık düzenine böylesi bir güzellik kaynağından
bakmaktadır.
Ondaki güzellik, aşk ve estetik metaforlarına bu vecheden bakarsak; insan,
evren, Allah ve sevgi arasında mekik doku yan ince felsefesinin iç dokusuna daha
rahat ve daha çabuk nüfuz ederiz.
Gülen’in insan ve evren tasavvuru, çağdaş paradigma ların ve modern insanın
evren tasavvurundan bariz biçim de farklılaşır.
Çünkü modern tasavvur insanı varlığın merkezî unsuru olmaktan çıkarmış,
nesneleştirmiştir.
Çağdaş siyasî, bilimsel ve felsefî paradigmalarda insan artık özne bir varlık
değil.
Onun yerini bilim, felsefe ve teknoloji almıştır.
İnsansa bu tarrakanın yalnızca nesnesi konumundadır.
Bütün bütün nesneleşmediğini düşünsek de en hafifiyle insanı kendine ya
bancılaştırmıştır. Bu büyük dönüşümün insanlık adına bedeli ağır olmuştur.
Felsefe artık ondaki iç ihsasları keşfetmeye ça lışmıyor.
Bilim ve teknoloji ile el ele vererek onu yeryüzündeki 14
var oluş amacından uzaklaştırmaktadır.
Bu mülâhazalar el bette bir bilim, felsefe ve teknoloji sorgulaması olmadığı
gibi, insanın evrenin dominant/özne varlığı iken, ikincil ve araçsal bir nesne
haline gelişine yakılan bir ağıt da değildir.
Yalnızca evren, Allah, tarih ve toplum üzerine getirdiği yaklaşımlarla farklı
bir tasavvur inşa etmeye çalışan mütefekkir bir zihnin düşünce dünyasını
keşfetmeye çabalıyoruz.
Kalbin Solukları
bu açıdan insanın yok oluşuna ve nesneye dönüşüne düzü len bir mersiye gibi
okunmamalı.
Evet, bazen üslûp, sanki bir neslin ruhunu kaybedişine ve gurbete düşüşüne
dökülen gözyaşları ile ıslanarak neredeyse bir ağıta dönüşür.
Fakat bu, onun genel üslûbundan ve hassas dimağının bu üslûba yansımasından
kaynaklanır.
Bazen de insanî kayıplara karşı sergilenen umumî kayıtsızlığa başkaldıran bir
üslûpla karşıla şırız.
Topyekün varlığa karşı derin bir sevgi duymadıkça on daki bu hassasiyeti anlamak
zorlaşabilir.
Derin bir sevginiz varsa, gözyaşınız eksik olmaz.
Gerçek sevgi ağlatır.
Bilim, fel sefe ve teknoloji çağında sevgiden, güzellikten ve aşktan bah setmek
gerçekten zor.
O, hâlâ bunlardan bahsediyor.
Çağın dönüştürdüğü insan ilişkileri üzerine yanık bir yüreğin feryadı içinde
sesleniyor.
Kalbin Solukları uzun bir yolculuğun hikâyesidir.
Kendine ve varoluşuna yabancılaşan insanın başa dönüş hikâyesidir.
Bir anlamda eve dönüş hikâyesi.
Başka bir anlamda da “Evvel”e dönüş, evvele yolculuk.
Diğer bir açıdan ise insanın yaratılış amacına doğru yeni bir keşfin
ifadesi/hikâyesi.
Modern çağ da bazıları için belki zamanda yolculuk gibi bir şey sevgiden, aşktan
ve güzellikten bahsetmek.
Kalbin Solukları bu tür ke şifler için de bir alan açıyor.
Belki oldukça sübjektif sayılabile cek duyuşları da içeriyor. Evvel, İslâm
irfanında Allah’ın güzel isimlerinden alınmıştır.
“O’ndan geldik yine O’na döneceğiz.” esprisi içinde insanın hayat hikâyesi ve
varoluş mücadelesini 15
de özetler.
İnsanın aslından uzaklaşması, kendine yabancılaş ması, yolunun sarpa sarmasıdır.
Bu yüzden İslâm irfanında “Evvel’e dönüş” metaforik bir anlamda inşa edilmiştir.
Hem O’na dönüşü hem de insanın aslına ve kendine dönüşünü ifa de ediyor.
Bu bazen bir milletin kendine dönüşünü ve kültürel olarak yeniden canlanışını,
silkinişini ve uyanışını da simge ler.
Bazen de Hocaefendi’nin yazılarında sık rastlandığı gibi, bir insanlığa
seslenişe de dönüşür.
Modern çağda bu gerçek ten ilginç bir yolculuk çağrısıdır.
Ta ezele çağrı yapmak gibi bir şey! Yabancılaşma ne kadar derinse gurbet de o
kadar de rin ve uzundur. Zaman ve mekân şeridinde modern çağ nere deyse insanın
kendine yabancılaşmasıyla özdeş hâle gelmiş tir.
Bu yüzden Kalbin Solukları zaman ve mekan şeridinde gerçekleşen insanın
yabancılaşmasının ya da insana ait her şeyin dönüşümünün bir hikâyesini ifade
ediyor.
Kalbin Solukları; “daha çok bilim, daha çok teknoloji” diyerek kendi sonunu
hazırlayan bilim ve çevre anlayışına da başkaldırıyor zaman zaman.
Çevresini inşa ederken kendi sonunu hazırlayan ipek böceği gibi, modern bilim ve
tekno loji de kendi sonunu hazırlamaktadır.
Sosyal ve maddî çev re Kalbin Solukları’nda bir “emanetullah” olarak ele alınır.
Varlıktaki müthiş düzen ve ahenk, Cenâb-ı Hakk’ın yaratı cı kudretinin ve
mimarisinin bir mazharı ve tecellisinin bir yansımasıdır.
İslâm kozmolojisi insandan bu çevreye saygılı davranmasını talep eder.
Kâinattaki düzen ve ahenge uyum sağlamasını salıklar.
Kalbin Solukları yer yer eski İslâm me deniyetindeki mekân ve çevre mimarisi ile
insan ruhu ve ta biatındaki uyuma dikkat çeker.
Hatta bu uyum bazen muh teşem bir tarih bilincinin yansıması olarak nostaljiye
de dö nüşür.
Bu tür mülâhazaları okurken geçmişin büyüsünü can lı canlı yaşıyor olursunuz.
Bu yüzden siyasî, sosyal, maddî ve kültürel çevreyi oluştururken insanı kendine
ve çevresine 16
yabancılaştırmayan bir varoluş mücadelesi vardır Kalbin Solukları’nda.
İnsana, maddî ve sosyal çevresine yönelik farklı bir dil, farklı bir zevk ve
farklı bir irfan anlayışı getirir.
Bunları ifade ederken kendine özgü bir dil kurar.
İlmin, bi limin, felsefenin ve kurduğu dünya görüşünün dili “akıl”dır şüphesiz.
Ama irfanın dili, vicdanın dili “zevk”tir.
Kalbin Solukları hem akla hem de zevke seslenir.
İnsanı, sosyal ve maddî çevreyi yorumlarken bu iki dili mezceder.
Onun özel likle geçmişe ve tarihe ait mülâhazalarında bu irfanın, zevkin dilini
bulursunuz.
Yoksa geçmişe öykünmesi kuru bir nostal jiden ibaret değildir.
Hocaefendi bugün modern çağın bilim, felsefe ve teknoloji anlayışının yok
ettiği, ama geçmişte var olan bu irfan dilini günümüze taşımaya son derece özen
gös termektedir.
Bu dili ve tefekkür biçimini yeniden kurmadık ça, çağdaş insanın açmazlardan
kurtulması mümkün olma yacaktır ona göre.
Sözü Hocaefendi’nin genel üslûbunda dolaştırırken bu üslûba içkin olan bir yöne
daha temas etmek istiyorum.
O kadar genelleştirmek mümkün müdür bilemiyorum; ama şahsen onun yazılarında
bariz bir “hüzün” ve “ızdırap” duy gusunun hâkim olduğunu düşünüyorum.
Edebî tahlilde bu nun nereye oturduğunu çok kestirememekle beraber sahip olduğu
ruhî hassasiyetinin bir tezahürü olarak da düşünüle bilir.
Ben de bunu biraz açmaya çalışacağım.
Bu yüzden bel ki de biraz sübjektif kaçacak.
İslâm irfanına göre insanın mayasında varlığa karşı de rin bir alâka ve şefkat
duygusu dercedilmiştir.
Bu alâkanın en merkezinde Allah olsa da, ilâhî isim ve sıfatların bir mazharı
olarak varlığa da yönelir bu alâka.
Bu alâka genellikle sufîlerde “aşk”, vâris-i dâvâ-yı nübüvvet olan velilerde ise
“şefkat” ola rak tezahür eder ve öyle tanımlanır.
Teknik bir ayrım gibi gel se de anlamı oldukça mühimdir.
Bu ekole mensup sûfîlerde 17
Allah’la kul arasındaki ilişki bir aşk ilişkisidir.
Dolayısıyla bu ilişki varlığa ve varlık tasavvurlarına da yansımaktadır.
Ancak bu ilişki kelamcı ve fakihlerin nazarında Allah ile kul arasında mevcut
olan aşkınlık ilkesine pek uygun düşmediği için ge nellikle reddedilir. Çünkü
aşk insanlara ait bir duygu ilişkisi dir; Müteal olan varlık için caiz
görülemez.
Hatta peygamber için bile bu ilişki doğru görülmez.
Bu yüzden Hz.Yakub ile Hz.Yusuf arasındaki ilişki bir şefkat ilişkisi olarak
tanımlanır, aşk olarak değil.
Şefkat ilişkisi ise diğerlerine göre daha mah zursuz ve risksiz bir
tanımlamadır.
Bu, ayrıntı gibi görünse de sûfî literatürde önemli bir ayrıma vücut verir.
Şefkat ilişkisi bu yüzden daha yüksek bir ilişki olarak tanımlanır.
Dolayısıyla bu ayrım varlık tasavvurlarına da yansır.
Sonuçta her iki tasav vurda da varlığa karşı derin bir alâka mevcuttur.
Hüzün ve ız dırabın temelinde de işte bu derin alâka vardır.
Şimdi bir adım daha atalım isterseniz; ya da daha kes tirmeden bir sözle ifade
edelim; bazı ruhlar ta ezelde derin alâka ve ızdırapla demlenmiştir.
Onların varlıkla ve insanlıkla alâkaları daha hassas mizanlara vurulmuştur.
Ben bunu izah ederken çok defa şu metafora başvururum; Yaratıcı kudret insan
üzerinde her insanın ruh yapısına uygun ezelî hikmet fırçaları gezdirmiştir.
Bazı ruhlar üzerine sanki –tabir caiz ise–
şefkat ve muhabbet hokkası bütünüyle dökülmüştür.
Bu yüz den hem şefkatleri hem de hüzün ve ızdırapları daha derin dir.
Şefkat ve muhabbet ne kadar derinse varlık adına duyu lan ızdırap ve kaygı da o
kadar derindir.
Sevgi güzel bir şeydir ama bazen ağlatır.
Bu yüzden eskiler “Gerçek sevgi ağlatır.” demişlerdir.
Biz bu “ezelî hokka” metaforunu Mevlâna’da da görürüz.
Bu ruhlar daima şefkatli bir ana gibi kuluçkaya ya tarlar.
Doğum sancıları hiç eksik olmaz.
İnsanlığın ve varlığın kaderini ilgilendiren her oluş önce onların dimağlarını
dem ler.
Neredeyse ince bir yürekten ibarettirler.
Sosyal, maddî ve 18
kültürel çevrede meydana gelen her gelgit önce onları ağlatır.
Her dalga önce onların gönül sahillerini tahrip eder.
Bazen sanki bir milyon çocuğu olan ana gibi sızlanırlar.
Ve insan çoğu kez bu hassasiyetlerini anlamada ve yorumlamada güç lük çeker.
Aşk, şefkat, gurbet ve ızdırap onlarda öylesine iç içe geçer.
Kalbin Solukları’nda böyle bir ruhun tefekkür san cılarını, aşk, şefkat ve
hüzünlerini bulacak, yeryüzünün han gi coğrafyasında olursa olsun her insanî
ızdıraba ağladığını ve ağıt yaktığını göreceksiniz.
Ve belki de bu hassasiyeti yo rumlamada zorlanacaksınız.
Elbette böyle kaygısızlığın diz boyu her yanı sardığı ve bencilliğin narsizme
ulaştığı bu çağ da böylesi hassasiyetleri anlamak oldukça zor.
Zayıf bir ışık uğruna mum gibi kendini tüketen kaç insan var çevremizde artık.
Kalbin Solukları’nda hâlâ böylesi şahsiyetler yücelti lir.
Böylesi kahramanlara mersiye düzülür.
Hassas bir yüre ğin tefekkür sancılarını okurken ince bir felsefî akla ve daima
ağlayan bir kalbe tanık olacaksınız.
İnce bir akla ve hassas, ağlayan bir kalbe sahip olsaydınız siz ne yapardınız?
Kalbin Solukları’ndaki bazı yazıların üslûbuna hâkim olan hava bu.
Siz ister edebî tahlil açısından isterse irfanî metaforik anlam lar açısından
yorumlayın sonuç değişmeyecektir.
Bu yüzden şahsen onu sık sık vücudu daima sızlayan bir hastaya ya da inleyen bir
neye benzetirim.
Ney bildiğiniz gibi büyük aşkla rın, büyük ızdırapların simgesidir.
Kamışlıktan kesileli beri o hem her tür gurbetin hem de her tür acının, aşkın ve
ızdıra bın dili, temsilcisi ve sözcüsü olmuştur.
Her dönüşüm, her kendine yabancılaşma böyle bir gurbet hikâyesiyle alegorik
olarak dile getirilir.
Ney, böylesi her hikâye için son dere ce yüksek temsile sahip bir metafordur.
Ve bunun içindir ki koca Mevlâna baş döndürücü aşk hikâyesinde bu metafora
yaslanır.
Onu öyle dillendirir ki kendinden sonra herhangi bir aşk hikâyesini neysiz
anlatmak mümkün olmaz.
Herhangi 19
bir gurbet ve ızdırap ilişkisini de.
Hem koca Mevlâna’da hem de onun gibi şahsiyetlerde aşkın ve ızdırabın hikâyesi
“kıs satün la tentehi”dir.
Yani henüz bitmeyen bir yolculuktur.
Bu hikâyeye nokta koyacak herhangi bir kimse çıkmadı he nüz.
Râbiatü’l-Adeviye, Hallac, Yunus...
hep bu hikâyenin sadık bendeleri olmuşlardır.
Kurdukları irfan dilinde müt hiş bir aşk edebiyatına vücut vermişlerdir.
Bu yüksek tem silcilerin elinde neredeyse aşkın dili çözülmüştür.
İşte Kalbin Solukları bir başka açıdan ve daha geniş bir anlamda böy lesi bir
hikâyenin adıdır.
Nasıl aşkın dili onlarda çözüldü ise, Kalbin Solukları’nda da neredeyse
ızdırabın dili çözülmüş tür.
Bir farkla ki orada çözülen aşk, alabildiğine kişisel ve bi reysel bir tecrübede
gerçekleşirken Kalbin Solukları’nda çö zülen ızdırap, alabildiğine ötelere ve
evrensele doğru uzanan bir hikâyeye vücut vermektedir.
Tüm kişisel tecrübelerde ger çekleşen Evvel ve Ezel’e yolculukların böyle
“kendine dö nük” bir veçhesi var.
Izdırapta ise daima “dışa dönük” bir yön hâkimdir.
Bu yüzden koca Mevlâna; “Ne olursan ol gel!” derken, Kalbin Solukları’nın sahibi
ise “Ne olursan ol ben gelirim.” demektedir.
İki yolculuk ve iki keşif arasındaki fark, “aşk”la “ızdırap” arasındaki farktan
ibarettir.
Hepsi o kadar! Ama yine de bu iki kavram arasındaki farkı fazla büyütme meli ve
abartmamalıdır. Zira her iki kavramın da az çok birbi rine dönük bir yönü
olduğunu da unutmamalı.
Yani aşk biraz ızdırap televvünlü olduğu gibi her ızdırap da biraz aşk telev
vünlüdür.
Bu yüzden İslâm irfanında bu iki kavram genelde iç içe yer almıştır.
‘Sosyal ve maddî çevrenin dili akıldır, felsefedir.
Kalbin ve vicdanın ise zevktir.’ derken belki biraz irfanın söylemine baş
vurduk.
İrfanî düşünüş ve akledişin yöntemi budur.
Biz ister sek böyle ikili bir alan tanımlaması yapmayabiliriz.
Buradaki düaliteyi de kalın çizgiler ve hatlarla keskinleştirmemeli.
20
Esasında insanı bir bütün olarak ele aldığımızda bu düalitenin izafileştiğini de
görürüz.
Ne var ki modern çağ, insanın zevk dilini tahrip etmiştir.
Çünkü onun yalnızca sosyal ve maddî çevresini inşa ederek ruh ve kalb dünyasını
ihmal etmiştir.
Kalbin Solukları’nda biz bu iki dilin de yeniden kurulmaya çalışıldığını
görmekteyiz.
Orada hem maddî ve sosyal çevre ilişkileriyle insanın aklî dili hem de iç ve
kalbî melekeleri ve ihtisaslarıyla zevkî dili ele alınmaktadır.
İnsandaki bu irfan di lini yok ettiğinizde; insan, evren ve Allah arasındaki
ilişkiyi ve bütünlük (vahdet) tasavvurunu da yıkmış ve yok etmiş olur sunuz.
Sosyal ve maddî çevre kesret dünyasıdır.
Tam anla mıyla diyalektik alandır.
Akıl, felsefe, bilim, teknoloji ve insa nın karmaşık bir diyalektik/çatışma
içinde bulunduğu alandır.
Tek başına kaldığında yani zevkin ve irfanın dilinden kesildi ğinde/mahrum
bırakıldığında akıl ve felsefe dili bu diyalekti ği çözümlemede yetersiz
kalmaktadır.
Nitekim modern çağın insanî açmazlarından birisi ve belki en temellisi budur.
Yani modern insan kesret dünyasında boğulmuş ve nesneye dö nüşmüştür.
İrfan alanı ise vahdet alanıdır.
Kesretteki çoğulcu diyalektiğin evrensel bir dil içinde vahdete ve bütüncül bir
ta savvura kavuşturulduğu alandır.
Bu yüzden Kalbin Solukları
her iki dili kullanmaktadır; aklın ve irfanın dilini...
Kalbin Solukları insanı farklı bir veçhesiyle ele aldığı gibi yine farklı bir
varlık tasavvurunu da işlemeye çalışır.
Çağdaş bilim düşüncesine hâkim olan pozitivist ve materyalist bakış, insanı,
varlık düzenine anlamını veren müteal bir hikmetten koparmıştır.
Varlığa anlamını veren şey aynı zamanda insa nın yeryüzündeki varoluşuna da
anlam verir.
Varlık tasavvu ru yalnızca felsefî bir dünya görüşü oluşturmaz.
Bugün özel likle çevreci hareketlerin yoğunlaştığı alan da burasıdır.
Yani insanın maddî çevresiyle ilişkisinin niteliğiyle ilgili ekolleş miş bir
dizi anlayış mevcut.
Yeşil hareketi gibi, anti-teknoloji 21
hareketi gibi birçok hareket sayabiliriz.
Bu hareketler de ça ğın bilim ve felsefe anlayışına eleştirel yaklaşmaktadır.
Öyle anlaşılıyor ki çağdaş insanın bilim, teknoloji ve evren tasav vuru kusurlu
ve zararlıdır.
Çevreye ve insana zarar vermek tedir.
Ama yine de bu zarar yalnızca çevreci hareketlerin dar ve elit yaklaşımlarından
çok daha mühim ve çok daha geniş tesirlere sahiptir.
Çağın bilim telakkisi ilk modernlerden bu yana kusurlu ve tabiata tahakküm
güdüsüyle maluldür.
Bu kontrol edilemez tahakküm güdüsüdür ki tabiattaki ekolojik dengeyi altüst
etmiştir.
Bu yüzden modern dünyanın kalbin de çevreci ve anti-teknolojik hareketler mantar
gibi bitmek tedir.
Ve onlar yalnızca çağın tahakküm güdülerini ayaklan dıran bilim telakkisini
değil, bizzat modern bilimin kendisini de sorguluyorlar.
Oysa Orta Çağ’da İslâm dünyasında geliş miş olan bilim anlayışı son derece
gelişmiş bir çevre bilinci ne de yaslanmaktaydı.
Varlığa bir emanet duygusuyla yak laşan ve yeryüzündeki varoluşa anlamını veren
mânevî ilke lere ve ilişki düzenine riayet eden bir ilim telakkisiydi bu.
Bu telakki kısaca varlık düzenindeki iç dokuya nüfuz edebilmişti.
Nesneler arasında kurduğu ilişki mânevî bir estetik ve düzen arayışının bir
tezahürü olarak gerçekleşmiş idi.
Varlığın özün deki ahenk, şiirimsi anlam dokusu, çarpıcı ve büyüleyici gü
zellikler...
gibi mânevî unsurlar ilim anlayışına farklı ve güçlü bir estetik boyut
getirmişti.
Bu estetik de araştırmacıların ru hunda müthiş bir mânevî haz inşa ediyordu.
Yani varlık yal nızca zahirî yönüyle hallaç edilmiyor, bâtınî ve iç dokusuyla da
keşfediliyordu.
Başka bir ifade ile söylersek; o günkü bi lim/ilim telakkisi hem insan hayatını
kolaylaştırıcı ve çevreye saygılı bir bilim telakkisini hem de irfanî bir varlık
tasavvuru nu aynı anda örgütlüyordu.
Elbette bugünün yoğun/karma şık bilim ve teknoloji telakkisi ve baş döndürücü
semereleri ile mukayese edildiğinde o günün bilim telakkisi çok cılız ve 22
sınırlı kalacaktır.
Ama sahip olduğu irfan ve çevre bilinci de bugünden fersah fersah ileride ve
gelişmiş olduğunu söyle mek durumundayız. Kalbin Solukları çağın mânevî ve
irfanî ilkelere yabancılaşmış maddeci bilim telakkisine yine bu yüz den sık sık
eleştiriler getirmektedir.
Bu eleştirilerden ya da aşk, sevgi ve muhabbet vurgularından yola çıkarak yeni
bir bilim telakkisi kurmak elbette mümkündür.
Eğer bu dünya yı yaşanır kılmaya devam ettireceksek zaten böyle bir bilim
telakkisi geliştirmek zorundayız.
Tüm varlığın kardeşliği ilkesi yeni bir bilim telakkisine vücut verecek kadar
güçlü müdür? Aslında öyledir.
Hem de tüm insan-evren ilişkilerini dönüştü rebilecek kadar güçlü ve etkindir.
Ancak bu, öncelikle topye kün insanlığın radikal bir bilim telakkisine ne kadar
açık oldu ğuna bağlıdır.
Eğitimden araştırma ruhuna ve yöntemlerine kadar birçok alanda köklü dönüşümü
gerekli kılar.
Fakat çağ daş bilimin ve teknolojinin maddî verileri ve getirileri ile bu denli
başı dönmüş, lüks ve debdebeli gökdelenlerin tepesin de oturarak varlığa tepeden
ve gururla bakan insanımızın bu alışkanlığını kolayca terk edebileceğini
düşünmek biraz hayal olsa gerek.
İhtişamlı ve lüks gökdelenlerin tepesinden varlığa kibir ve gururla nazar
ettikçe insanoğlunun varlığın özündeki sevgiye nüfuz etmesi muhtemel bile
değildir.
Bir hadiste gök delenlerin yükselmesi kıyamet alameti olarak da geçmekte dir.
İnsan tabiatında son derece riskli bir egoya vücut verdik çe ve onu dikey olarak
şişirdikçe insanın varlıkla muâşakası ve buluşması giderek zorlaşmaktadır.
İnsanoğlu yeryüzünde ki varoluşuna yabancılaştıkça aradaki mesafe de giderek art
makta ve açılmaktadır.
İslâm kozmolojisi varlığı Allah’ın bir ayeti olarak yorum lar.
İster yalnızca birer maddî obje olarak O’nun varlığına işa ret etmesi cihetiyle,
isterse her varlığın kendi lisanıyla O’nu tespih etmesi yönüyle olsun her ayet
O’nun varlığını zaruri 23
olarak ifşa eder.
Bu yüzden Kur’ân’da canlı-cansız her var lığın Allah’ı tespih ettiği zikredilir.
“Zikreden varlık” tasavvu ru zorunlu olarak bizi Allah’a götürür.
Bu da varlığın Yüce Yaratıcı’nın bir emaneti olduğunu söyleyen İslâm’ın varlık
tasavvuruna.
Böylelikle varlık düzeninde iki tip tefekkür fa aliyetiyle karşılaşırız; biri
zahirde ilerleyerek bilimsel araştır maları, diğeri de varlığın iç ve bâtınî
düzeninde ilerleyerek mârifetullahı –derin Allah bilgisini– intac eder.
Kalbin Solukları sık sık insan-varlık ilişkisine bu zahir batın bütünlüğünden ve
birliğinden yaklaşır.
Hocaefendi’nin ilim anlayışının temelini de oluşturur bu yaklaşım.
Bilim yal nızca bizim maddî ve dünyevî hayatımızı mamur kılmaya yö nelik pratik
araştırmalarla sınırlı kalmamalı.
Aynı zamanda varlığın metafizik dilini ve şifresini de çözerek bizde aşkın bir
Allah tasavvuru da inşa etmelidir.
Ancak o zaman insanın hem dünyası hem de ahireti mamur hâle gelecektir.
Kalbin Solukları beyan, söz ve hitabet ile gönül ve hâl dili arasında kurduğu
sıkı ilişkiyle söze başlıyor.
Kurulan bu mü lazemet ilişkisi bize az-çok müellifin edebî mülâhazalarını da
veriyor.
Ancak elbette bu birkaç yazı onun tüm edebî eleştiri ve tahlillerine ulaşmamızı
mümkün kılmaz.
Buradaki birkaç yazıdan istinbat edebildiğimiz kadarıyla Hocaefendi’nin eleş
tirileri lafızdan çok mânâya odaklanmaktadır.
Bu eleştiriler yalnızca lafız-mânâ ilişkisi açısından değil, sözü söyleyen açı
sından da önemlidir.
“Gönül Dili Hâl Şivesi” makalesi edebî eleştirilerde pek de rastlanmayan bir
konuya, “hitabet-hatip” ilişkisine değiniyor.
Burada söz, sözün kendisinden çok sahi bi/hatip üzerinde yoğunlaşıyor.
Zira söz yalnızca ağızdan çı kan bir şey değildir.
Hatip ve muhatap arasındaki tüm ilişki leri kurgulayan ve etkileyen bir şeydir.
Tarihten bildiğimiz gi bi bazen bir çift söz iki kabile arasında yüzyıl süren
bir savaşa
vücut vermiştir.
Yine bir sözle yüzyıllar boyunca savaşan iki kabile barışmıştır.
Söz ve beyanın bu denli güçlü etkisi vardır 24
insan ve insan toplulukları üzerinde.
Sözün gücü bu kadar kurucu ve tahrip edici olunca etrafında engin bir edebiyat
kültürü oluşması son derece normaldir.
Diğer taraftan İslâm vahyinin de bir anlamda söz ve be yandan ibaret olduğunu
söyleyebiliriz.
Ya da daha genel olarak İslâm medeniyetinin bir söz/vahiy medeniyeti oldu ğu
söylenebilir.
Evet İslâm medeniyeti bir söz medeniyetidir.
Kur’ân ilâhî bir kelam, aşkın bir sözdür.
İslâm medeniyetinin en güçlü ve en yüksek tecellisi Kur’ân’dır.
Kur’ân söz vasıta sıyla mü’min toplumun tüm hayatî veçhelerine sirayet eder.
Müslümanlar onunla doğarlar.
Dünyaya gözlerini açarken etrafında okunan Kur’ân ayetleri eşliğinde açarlar.
Hayata onunla başladıkları gibi son demlerinde yine etrafında oku nan Kur’ân’la
hayata gözlerini yumar ve ahirete intikal eder ler.
Gençliklerinin, evliliklerinin, düğün, sünnet ve mevlid gün ve gecelerinin
aydınlatıcısı yine Kur’ân’dır.
Kur’ân bu denli mü’minlerin ferdî, içtimaî, ailevî, maddî ve mânevî hayatları
nın içindedir. Hiçbir söz –edebî ya da dinî, felsefî veya ilmî– bu denli beşerin
içine sokulamamış, bu derece onun hayatı nın tüm vechelerine nüfuz edememiştir.
Kur’ân’ın ve ilâhî sö zün işte bu denli Müslümanların kişisel ve sosyal
hayatlarında yeri ve nüfuzu vardır.
Kur’ân, formu en yüksek ve aşkın olan bir sözdür.
Bir Müslüman tabir yerinde ise bu yüksek formu hayatına taşımak ve uygulamakla
mükelleftir.
Daha doğrusu bir Müslümanın yeryüzündeki varoluş amacı bu sözü hayata taşımaktan
ibarettir.
Durum böyle olunca mü’minin tüm söz leri bu ilâhî söze uygun düşmelidir.
İslâm’da her sözün –şiir olsun nesir olsun– Kur’ân’a bağımlı bir yönü vardır.
Öyleyse söz, yalnızca hitabetin zahirini ve şeklini süsleyen bir unsur değil,
hatipte ve muhatapta bir dünya görüşü de inşa eden şeydir, denebilir.
Bundan başka Kur’ân bize ağızdan çıkan her sözden hesaba çekileceğimizi haber
vermektedir.
Bu yüzden sözün 25
afetlerine ve yol açtığı olumsuzluklara da İslâm kültüründe ciddi yer
verilmiştir.
İşte Hocaefendi’nin söz, edebiyat ve be yanla ilgili yazı ve makalelerine bu
veçheden bakılmalıdır, diye düşünüyorum.
Zira diğer mülâhazaları ne kadar İslâm kültür geleneğine bağımlı ise; söz, beyan
ve edebiyatla ilgi li tahlil ve eleştirileri de bu geleneğin kalıplarını izler.
Yani Hocaefendi söz ve beyana birkaç açıdan bakar; öncelikle onun Kur’ân’la ne
kadar uyuştuğu, ne kadar içten ve gö nülden söylendiği, edebiyat sınırları
yanında edeb sınırlarına ne kadar riayet ettiği, hangi mânâyı
yüceltip-yükselttiği, na sıl bir dünya görüşüne vücut verdiği, yürekte çekilen
ızdıra bın dili olup olmadığı...
gibi kıstaslardan bakar.
Görüldüğü gibi bu kıstaslar bildik edebî eleştiri kriterlerinden farklılaşır.
Daha genelleştirirsek Hocaefendi’nin söz ve beyan eleştirisi nin lafızdan çok
mânâya odaklandığını söyleyebiliriz.
Aslında edebiyatta da asıl unsur mânâdır.
Lafzın eşkâli, ihtişamı, tar rakası ve süsü hep mânâyı i’lâ içindir.
Mânâyı yüceltme, eri şilmez kılma içindir.
Evet şiirde özellikle birçok şair, mânâyı şekle feda etmiştir.
Sırf lafzı ve şekli tumturaklı ve tarrakalı kıl mak için. Evi süslemiş, bezemiş,
son derece pahalı ve kıymet li şeylerle donatmış ama içini boş bırakmıştır.
Hocaefendi’ye göre her sözün kıymeti onun vicdan ve gönül ile irtibatı öl
çüsündedir.
Söz vicdandan vize almalıdır ona göre.
İçeriden ve derinden gelmeli.
Özellikle de söz Zât-ı Ulûhiyetle alâkalı ise.
Çünkü Ulûhiyet hakikatleri Zât-ı Baht’la ilgili olduğu için en azından esma ve
sıfat sınırları gözetilmelidir.
Esma ve sıfat bize hem doğru hem de şümullü bir Allah tasavvuru verir.
Ancak yine de isim ve sıfatların Zât-ı Baht’ın hicap ve per deleri olduğu
hakikati unutulmamalıdır.
Esma ve sıfat bahsi, hem İslâm irfanının hem de İslâm kelamının en netameli ve
müşkül konularındandır.
Bu hususta derin bir bilgi ve mârifet sahibi olmadan söz söylemek edebe
aykırıdır.
Hocefendi’nin 26
bu bahisleri işlerken bir kucak gözyaşı döktüğünü biliyoruz.
Bu alanda edebiyatın elfâz ve eşkâl kriterleri değil, vicdan ve irfan kriterleri
geçerlidir.
Ama her sözün vicdanda tartılma sı onun için genel bir kural gibidir.
Evet Hocaefendi söze vi ze uygulamaktadır tabir yerinde ise. Vicdan vizesi,
gönül vi zesi.
Yukarıda da değindiğimiz gibi o; söz, beyan ve hitabet ile gönül ve hâl dili
arasında bir iltizam ilişkisi kurmaktadır.
Maddeci bir asırda yaşıyoruz.
Bu maddeci ve dünyevî klişe ler bizdeki mâneviyat ve hâl kaynaklı ihsas ve
ihtisasları tör pülemiştir maalesef.
Bugünkü mergub edebiyat ve hitabet, her birisi sözün zahirini ve şeklini
süsleyen, onu tumturaklı ve tarrakalı kılan sanat unsurlarına (teşbih, istihare,
mecaz, ki naye, seci, iktibas, itnab...
gibi) sözün mânevî dokusunu ifşa eden unsurlardan daha çok önem verir olmuştur.
Bu yüzden Hocaefendi’nin sözle gönül arasında kurduğu ilişki boşuna değildir.
Ayrıca o gönül dilini, Hak kelamının bir izdüşümü olarak vasfeder.
Yukarıda sözün edebiyat sınırlarının olduğu gibi edeb sınırlarının da
bulunduğunu ve Hocaefendi’nin bu sınırlar açısından da söz ve hitabeti kritize
ettiğinden söz etmiş idik.
Şimdi bunu biraz açalım; İslâm geleneği söze olduğu kadar edebe de önem ve özen
göstermiştir.
Hatta denebilir ki, İslâm ilim ve irfan geleneği sözle olduğu kadar sözsüz de
aktarılmış tır.
Çok keskin bir ayrım yapmamakla birlikte ilmin (edebi yat) daha çok sözle,
irfanın ise sözsüz aktarıldığı söylenebilir.
Edeb, irfan meclislerinde sözden ziyade hâl ve sükûtla aktarı lagelmiştir.
Bu yüzden İslâm kültüründe “Söz gümüşse sükût altındır.” denmiştir.
Herhalde sözü mutlaka bir edebe da yandırmanın zaruretine vurgu da yapılmıştır
burada.
Sözün namusu edebtir.
Bu da sözün mânevî bir unsuru olmalıdır.
Edebiyat’la edeb’in aynı kökten gelmiş olması, edeb’in sö zün vazgeçilmez mânevî
unsurlarından birisi olduğu ilişkisini 27
ima ve ifşa ediyor gibi.
Klasik İslâm ilim meclisleri daha zi yade sözü, irfan meclisleri ise edebi ve
sükûtu esas almış tır.
Her şey kitaplardan öğrenilmiyor, her şey onlarda nak ledilmiyor.
Sözsüz aktarım irfan meclislerinde gerçekleşiyor.
Edeb ve irfan söz ile değil, davranış ve huzurla aktarılıyor.
Başta da dediğim gibi sözle edebin, ilim ile irfanın arasını çok keskin
çizgilerle ve sınırlarla da ayıramayız.
Çünkü İslâm tev hid dinidir.
Her alanda tevhidi gözettiği gibi burada da gö zetir.
Yalnızca ilim mahfilleri kazanında daha çok pişen şey söz iken, irfan meclisi
kazanında pişen şey de daha çok edeb ve sükût olmuştur.
Tarihsel tecrübeler böyle farklı zenginlik alanları üretmiştir.
Bu yüzden Hocaefendi zaman zaman söz ile edeb arasındaki dönemsel kopmalara
işaret etmiş, hat ta günümüz nesilleri adına bundan bîzâr ve şikayetçi de ol
muştur.
Sözün samimiyet ve edeb sınırlarından tecerrüd et mesi karşısında bazen üslûbu
hayıflanan bir ritim takip eder.
Söz, beyan ve edebiyata dair yazdıklarında bu hayıflanma yı görürüz.
Bu yazılarında sözün belagat unsurlarına olduğu kadar iç dokularına ve mânevî
unsurlarına da vurgu yapar.
Ama bundan başka en az bu ölçüde de sözün sahibi üzerin deki ilişkisine de
dikkat çeker.
Samimiyet, ihlâs, dert ve ız dırabın her söze dâyelik etmesini salıklar.
İçtimaî hayata hi tabetle adım atmış bir İslâm mütefekkiri olarak Hocaefendi,
sözle muhatap kitle arasındaki ilişki üzerine geniş bir tecrü beye sahiptir.
Gönülden ve samimiyetle söylenmiş her sözün geniş kitleler üzerindeki müspet ve
dönüştürücü etkisini uzun yıllar gözlemlemiştir.
Sözün ihlâs temeli ile geniş kitleler ara sındaki nüfuz derecesi arasında
doğrudan bir paralellik oldu ğu muhakkaktır.
Modern dönemdeki edebiyat mirasında bu mânevî kriterlerin, tahlil ve
eleştirilerde ne ölçüde işlem gör düğü tartışılır. Hocaefendi belki çok az olan
belki de unutu lan bir tarzı daima tedavülde tutmakla İslâm dünya görüşüne 28
sımsıkı bağlı bir duruş sergilemektedir.
Bu da bir kez daha İslâm’da sözün hiçbir şekilde Kur’ân’dan tamamıyla bağım
sızlaşamayacağı ilkesini hatırlatmaktadır bize.
Bir başka dikkat çekmek istediğim husus da şudur; Kalbin Solukları bize, âbid ve
zâhid bir şahsiyetin iç terennümlerini de ifade eder.
İslâm’da bilgi, hikmetle kucaklaşmadıkça ve taçlanmadıkça kemale ermiş sayılmaz.
Mârifet bilgi ile hikme tin izdivacından neş’et eder.
Ancak mârifete ulaşmak ciddi bir nefis tezkiyesi sürecini de kapsar.
Hocaefendi bana göre hem çağdaş bir zahid hem de çilekeş bir ruh kahramanıdır.
Kalbin Solukları bu açıdan çilekeş bir ruh kahramanının ha yata, insana, topluma
ve kâinatın Yaratıcısına ait iç ihsasla rını, ibadet ve taat ilişkilerini, nefis
ve ruh terbiyesi ile ilgili tecrübe ve mülâhazalarını da içermektedir.
Bu tecrübeler et rafında örgülenen bilgiler birer mârifet tecrübeleridir.
İslâm, nefis tezkiyesi ve ruh terbiyesi için disiplinli bir zühd hayatını
salıklar.
Ancak bu faaliyet sûfîlerde daha ziyade toplumdan ve maddî yaşamın zevklerinden
tamamen uzaklaşma şeklin de tecelli etmesine karşılık, nübüvvet davasını ve
tebliğ u ir şad faaliyetini esas almış ulemada nefsin kötü alışkanlıkların dan
uzaklaşma ve tecerrüd etme biçiminde tecelli etmiştir.
İlkinde insan ve sosyal çevre ilişkileri asgari düzeye ve sını ra çekilirken,
ikincisinde bu çekilme bizzat toplum bünyesin den değil, nefsin ve kötü
alışkanlıkların sınırından çekilmedir.
Ama her iki mücadele biçimi de insanı kamil kılmaya ve on daki bilgiyi mârifete
dönüştürmeye yönelik mânevî ve sosyal bir tecrübeden ibarettir.
Ya da bir başka ifadeyle bu mânevî arınma, İslâm irfanında hikmete ve hakikate
(gerçek Allah bilgisinde derinleşme) ulaşma mücadelesinin bir tezahürü olarak
tecelli etmiştir.
Hikmet kuru bir bilgi tecrübesi değil dir.
Mü’mindeki tüm maddî-mânevî hâsseleri kuşatan yüksek bir bilgidir.
Epistemolojik açıdan kurgulanabilir olsa da onda 29
aşkın vecheler de vardır.
Bu aşkın niteliktir ki mü’minde de rin bir Allah tasavvuru inşa eder.
Veya hikmet dediğimiz bil gi, aynı zamanda derin bir Allah tasavvurunu da özünde
ba rındırır.
Bu, kuru bir epistemolojik kurgudan ve sistematikten farklıdır.
İslâm’da epistemolojik kurgu, başka hiçbir kültürde olmadığı kadar güçlü bir
Allah ve tevhid tasavvuruna da yas lanır.
Bu güçlü mânevî geleneği ve tevhidçi dokuyu göz ar dı ederek İslâmî bir
epistemoloji kurgulamak mümkün değil dir.
Hocaefendi’nin yazılarında bu güçlü mânevî dokuyu ve tevhidçi yapıyı her zaman
görmek mümkündür.
O, Allah’ın hem irfanî anlamda hem de bilgi ve mârifet anlamında mer kezde
olduğu ve mü’mine ait her şeyi kuşattığı bir epistemo lojik çerçeve çizmektedir.
Allah o kadar merkezdedir ki, ister edebî ve felsefî isterse dinî ve kelamî bir
konuya temas etsin bu merkeziyetin inşa ettiği kulluk ve mesuliyet şuurunu her
cümlesinde tezahür ettirir.
Böylece Kalbin Solukları’nın edebî ve felsefî muhteva lı yazılardan dinî,
irfanî, ilmî, ahlâkî ve kelamî mülâhazalara kadar uzanan mütefekkir bir zihnin
geniş ve zengin ilmî kari hasını ifşa eden bir fikir atlası mesabesinde olduğu
söylene bilir.
Bu yazılar başka bir açıdan yaşanan mânevî ve sosyal tecrübelerin de bir
envanterini çıkarır bize.
Kalbin Solukları
bizzat müellif tarafından şöyle vasfedilir: “Kalbin solukları
harfsiz, kelimesizdir ama, biz en tesirli beyanı, en büyüleyici mûsıkîyi de
onlardan dinleriz.
Henüz dillere düşmemiş, gelip kulaklara ulaşmamış, kalem uçları ve daktilo
tuşlarıyla tanış mamış; ama bütün bu yolların hepsiyle kendini ifade etmenin çok
çok üstünde öyle nefis bir şivesi vardır ki kalb solukları nın, onlara sahip
olanlar artık başka şeyler yazıp çizmeye ve onların dilinden anlayanlar da daha
tesirli bir beyan arama ya ihtiyaç hissetmezler.
Eğer fesahat ve belâgatla kendilerini ifade etmeye çalışan edipler ve değişik
üslûp insanları ya da 30
kitlelere tesir adına demagojiden demagojiye koşan beyan şarlatanları kalbin
soluklarındaki o derinlerden derin büyüyü sezebilselerdi, böyle dolambaçlı ve
hatarlı yollarda ömür tü keteceklerine kendi sinelerine yönelir ve düşünce
mızrapla rıyla kalblerinin nağmelerini anlamaya çalışırlardı…”
28.08.2009
M.Enes Ergene
KALBİN SOLUKLARI
Kalbin solukları harfsiz, kelimesizdir ama, biz en tesirli be yanı, en
büyüleyici mûsıkîyi de onlardan dinleriz.
Henüz dille re düşmemiş, gelip kulaklara ulaşmamış, kalem uçları ve dak tilo
tuşlarıyla tanışmamış; ama bütün bu yolların hepsiyle ken dini ifade etmenin çok
çok üstünde öyle nefis bir şivesi vardır ki kalb soluklarının, onlara sahip
olanlar artık başka şeyler ya zıp çizmeye ve onların dilinden anlayanlar da daha
tesirli bir beyan aramaya ihtiyaç hissetmezler.
Eğer fesahat ve belâgatla kendilerini ifade etmeye çalışan edipler ve değişik
üslûp in sanları ya da kitlelere tesir adına demagojiden demagojiye ko şan beyan
şarlatanları kalbin soluklarındaki o derinlerden de rin büyüyü sezebilselerdi,
böyle dolambaçlı ve hatarlı yollarda ömür tüketeceklerine kendi sinelerine
yönelir ve düşünce mız raplarıyla kalblerinin nağmelerini almaya çalışırlardı...
Ama neylersin, çağ bir gürültü çağıydı; âdeta insanlar da onun diliyle
kendilerini ifadeye çalışıyorlardı: Evet, bu gün dünya bir baştan bir başa en
münasebetsiz seslerle inli yor.
Medeniyet harikaları dediğimiz otobüsler, trenler, tram vaylar, grayderler,
dozerler, vapurlar, uçaklar, radyolar, tele vizyonlar...
atmosferimizi kirletip huzur ve sükûnumuzu de lik deşik ettikleri gibi, bizi de
kendilerine benzettiler; bugün hemen pek çoğumuz itibarıyla dillerimiz
kalblerimizin önün de, seslerimiz makineleri aratmayacak şekilde dem tutuyo ruz
âdeta bu umumî gürültüye.
Ülke bir baştan bir başa tıp kı sağırlar ülkesi, bağıran bağırana..
sesimizle soluğumuzla
32
birilerini bastırmaya çalışıyor gibi bir hâlimiz var.
Ne düşün ceye saygı kaldı ne de insanî hissiyata hürmet; laf ebeliği ve kelime
oyunlarıyla çok geniş alanlı gürültü çıkaranlar âdeta başarılı addediliyor ve
ödüllendiriliyor.
İsterse deyip ettikleri hiçbir menfaat vaad etmesin ve hiçbir mantıkî kurala da
uy masın; şöyle böyle ses getiriyor ve yığınları harekete geçiri yorsa iş
tamamdır…
Bir zamanlar sükût ve sessizlik bizim en tabiî hâlimiz ve her zamanki
iklimimizdi.
Belki çokları farkında değildi bu hu zur atmosferinin ve bu sessizlik
mûsıkîsinin, şimdilerde se zemedikleri gibi bu tiz perdeden gürültüleri.
O zamanlar bu sükûnet ikliminde sadece seslerin en tabiîleri duyulur ve bir şiir
ve mûsıkî gibi dinlenirdi.
Bu hâl her gün birkaç kez o na türel seslerle banyo yapan insanların ruhuna öyle
sinmişti ki onların ikliminde asla gürültü kirliliği olmaz ve hiç kimse ba ğırıp
çağırmaya iltifat etmezdi.
Her yer lebâleb sükûnetle do lar taşar ve herkes sessizlik soluklardı.
Onların ikliminde saygı ve terbiye edalı öyle bir sükûnet hâkim idi ki, o
atmosfere bir kere uğrayıp bir iki damla sessizlik yudumlayanlar bir daha da
oradan ayrılmayı düşünmezlerdi.
O zamanın insanları henüz medeniyet harikalarıyla tanış mamışlardı ve bu geveze
varlıkların mârifetlerinden haberdar değillerdi; her taraf sessizdi; onların
durumu da milimi mili mine bu umumî hava ile tam örtüşüyordu.
Gezip dolaştıkla rı her yerde süt gibi bembeyaz bir sükûnet yudumluyor, uğ
radıkları herkesten sükût işaretleri alıyorlardı.
Ömürlerini her
türlü münasebetsizliğe kapalı bir ledünnîlik içinde geçiren o dönemin
tali’lileri, her zaman ayrı bir eda, ayrı bir hava ve ayrı bir şivede öyle bir
sükûtîlik sergilerlerdi ki, nadiren de ol sa, çevrelerinde meydana gelen haricî
gürültüler bu sessizlik şiirinin ahengini kat’iyen bozamazdı.
Kalbin Solukları .. 33
Konuşmaları icap ettiği yerde bu insanların da bazen ko nuştukları olurdu ama
onların söz ve beyanları daha ziyade hâllerinden süzülen mânâları açmaya mâtuf,
müphem hisle ri şerh etme istikametinde ve gözsüzlere pinhân hakikatleri
avamîleştirme yönünde olurdu.
Ağızlarını sık sık açmazlardı; açtıklarında da sükûtî durumlarında işleyip
örgüledikleri dü şünce dantelalarını serer sergiler ve kendilerini dinleyenlere
sessizliğin fikir kristallerinden ne hikmet cevherleri ne hikmet cevherleri
sunarlardı.
Bu tertemiz atmosferde, ne gelip o pırıl pırıl havayı de len bir şerare, ne
yırtık bir ses ne de münasebetsiz bir gürül tü duyulurdu.
Ara sıra bütün bütün o iklime yabancı bir ses ve soluk bu havayı yırtsa da o
insanlar ve onların büyülü at mosferi âdeta bir sihirle yenileniyor gibi hemen
değişir, o es ki esâtirî hâline bürünür ve yeniden kendini meşk etmeye dururdu;
dururdu da gönül dilleriyle ifade ettikleri o sükûtî hitabelerle, meleklerin
gökten dökülen ilhamları gibi ulaşa bildikleri bütün ruhları mest ederlerdi.
Onlarla tanışma bah tiyarlığına erenler “duydum, dinledim, okudum, öğrendim ve
inandım” yerine “gördüm, hissettim, büyülendim ve ben de oldum” derlerdi.
Onların hâl ve gönül derinliklerine bağ lı bu fâikiyetleri sayesinde idi ki
dilleri bilinsin bilinmesin, ne demek istediklerini herkes rahatlıkla anlar ve
onlara büyüle nirdi.
Halkla içli dışlı olmaları bir yana, çekilip bir köşede iç murâkabelerini
yaşadıklarında dahi hâlleri ve görüntüleriyle gönüllere korlar saçar ve ruhlarda
bir sûr sesi gibi duyulur lardı.
Her zaman Hak’la irtibat içindeki bu dupduru insanla rın susması, bilemediğimiz
bir sırla kalbî ve ruhî suskunluğa maruz kalmış kimseleri harekete geçirme adına
âdeta bir ko mut gibiydi.
Onlar, gönüllerindeki mahfî hazineleri tavır ve davranışlarıyla ortaya dökünce,
bir dilin susmasına bedel o anda pek çok dil birden çözülür, önyargısız müsait
gönüller 34
dinlemeye durur ve her yanda müthiş bir heyecan köpürme ye başlardı.
Onların bu sessizliği, ruhları coşturan öylesine derin bir mûsıkî idi ki, o
atmosferi yaşayan herkesi önüne ka tar, istediği yöne sürükler, onlara hiç
kimseden duyamaya cakları nağmeler duyurur ve adı konmamış sürprizler yaşa
tırdı.
Çevreleri onların bu sükûtî hitabelerinden pek çok şey
alır, ifade ve beyanlarla daraltılmamış farklı mazmun, farklı mefhum, farklı
mantukların engin ufuklarında dolaşır ve gö nülleri ölçüsünde bir derinlik
yaşarlardı.
Hele o sükûtîler içinde öyleleri vardı ki, onların bakışla rından dökülen
ışıkları, yüz çizgilerinden akan mânâları ve tıl sımlı tavırlarındaki derinliği
görebilenler hemen büyülenir ve bir daha da onlardan ayrılmak istemezlerdi.
Böyle sükûtî bir şiirle dolmuş ve doymuş kimseler dinî düşünce ve mü’mince
mantığın ortaya koyduğu açıyla her şeyi daha bir farklı duyar ve daha engin bir
temâşâ zevkine ererlerdi.
Ben şahsen, iz bırakan o büyük sükûtîleri “idrak” diye bileceğim çerçevede
tanıyamadım; dolayısıyla da gerektiği ölçüde yararlandım diyemem; ama yine de
itiraf etmeliyim ki, bir alıcı olarak bütün kabiliyetsizliğime rağmen, onların
ikliminde bulunduğumda yer yer çiy damlaları gibi ruhuma akan bazen müphem,
bazen muğlak fakat her zaman büyü leyen bir eda içinde öyle sırlı şeyler görüp
hissetmişimdir ki, aradan yıllar geçtiği hâlde onları her yâd edişimde hâlâ ürpe
ririm.
Onların, o harfsiz-kelimesiz, sessiz ve sözsüz beyanları her şeye rağmen beni
öylesine mest etmiş idi ki, bugün dahi o dırahşan simaları hatırladıkça gözlerim
dolar ve ruhumda o sükûtîlikten nağmeler duyulmaya başlar.
Kendi tabiat hav zımın sınırlarını zorlamaya durur ve olduğumun yanında ola
bileceğimin hülyalarına dalarım.
GÖNÜL DİLİ HÂL ŞİVESİ
Beyan bir anahtarsa, o anahtarla açılan ışıktan dünya nın adı gönüldür.
Her sözün kıymeti onun gönül ile irtibatı ölçüsündedir.
Bence dil ve dudakla ifade edilen şeyler sade ce gönül beyanının bir gölgesinden
ibarettir.
Ne var ki, Hak kelâmının bir izdüşümü sayılan gönül dilini de ancak ona açık
duranlar ve ondan yükselen nefesleri duyanlar anlarlar.
Mantık, muhâkeme, üslûp, meânî kurallarına riayet söz cev herinin önemli
unsurlarıdır..
evet, beyanın birer rengi, de seni, şivesi kabul edilen hakikat, mecaz, teşbih,
istiare, ki naye… gibi esaslar söze derinlik katan mühim hususlardan dır.
Her biri ayrı bir süsleme ve sözü sevdirme sanatı sayılan “muhassinât-ı
lâfzıye”den cinas, seci’, iktibas… gibi hususla rın ve “muhassinât-ı
mâneviye”den tevriye, tıbak, mukabe le, hüsn-ü ta’lîl… türünden unsurların
ifadeleri renklendirip bediî bir derinliğe ulaştırdığı da muhakkak.
Ne var ki, temel de beyanı beyan yapan, onun gönül diliyle irtibatı ve iç ih
sasların sesi soluğu olmasıdır.
Lâfızlar mânâların kalıpları olmaları itibarıyla, bir yere kadar meânî, beyan,
bedî’ –şimdilerde bu tabirlere biraz ya bancı olabiliriz– kural, kaide ve
disiplinlerinin de önemli ol dukları söylenebilir; ancak, beyanda aranan gerçek
zenginlik ve enginliğin kalb ve ruhun derinliklerinden fışkırıp ortaya
çıkmasıyla “mebsuten mütenasip” olduğu da bir gerçektir.
İmandan kaynaklanan bir heyecanla mızrap yemiş bamte li gibi inleyen gönüllerdir
ki, dinleyenler üzerinde mütemâdî tesir icra eder ve bir aşk u alâkaya vesile
olurlar.
36
Aksine, vicdan mekanizmasına mâl edilememiş, gönül diliyle seslendirilememiş ve
hâl şivesiyle renklendirileme miş bütün söz ve beyanlar ne kadar yaldızlı
olsalar da yine de ruhlar üzerinde mütemâdî tesir icra edemezler.
İnsanın iç dünyası her zaman mamur, mâbedler gibi pırıl pırıl, arş-ı rahmete
açık ve hep O’nunla münasebet heyecanı içinde bulunmalıdır ki, onun
dillendirdiği mânâ ve mazmunların çevredeki akisleri de derin ve mütemâdî olsun;
gönül göz leri kapalı, ruhu bedenî ve cismanî ihtirasların baskısı altın da
bulunan birinin başkasına edip eyleyeceği fazla bir şey de yoktur.
Hayatlarının her faslında O’nu görüyor gibi davra nan, O’nun tarafından
görülüyor olma mülâhazasıyla oturup kalkan, Kur’ân ifadesiyle, nerede bulunursa
bulunsun, O’nun hâzır ve nâzır olduğunu soluklayan ve görüldüğünde Allah’ı
hatırlatan dırahşan çehrelerdir ki, her zaman inandıkları ka dar inandırıcı
olmuş; hakikatleri ve “Hakikatü’l-Hakaik”ı his settikleri kadar çevrelerine de
duyurabilmiş ve hep sinelerde yankılanan bir ses ve soluk olagelmişlerdir.
Kendi özünden habersiz, mahiyetindeki derinliklere kar şı bîgâne, Hak’la
münasebetlerinde gerilerin gerisinde bi risi oturup kalkıp bülbüller gibi
şakısa, dil döküp çevresine destanvârî şeyler sunsa da kat’iyen hiçbir gönüle
giremez, hiçbir kimse üzerinde müessir olamaz; çok güzel konuşabilir,
konuşmalarıyla teveccüh ve iltifat da toplayabilir, ama mu hatapları üzerinde
kalıcı bir tesir uyaramaz ve kat’iyen onları Hakk’a yönlendiremez; Allah,
kendisine yönlendirmenin şif reli anahtarını gönül diline ve hâl şivesine
armağan etmiştir.
Bugüne kadar ruh ve gönülden yükselmeyen ve insan ledün niyatına ulaşamayan kuru
bilgiler, söz ebelikleri, heva ve he vesleri şahlandıran dil ve akıl oyunlarıyla
bir şeyler yaptıkla rını sananlar kendilerini avutmuş, başkalarını da
aldatmışlar dır ama kat’iyen sinelerde sürekli yankılanan bir ses ve soluk Gönül
Dili Hâl Şivesi ... 37
olma bahtiyarlığına erememişlerdir.
Ses-soluk, dil-dudak, ka lem ve parmak iç ihsasların emrinde olmalıdır ki, söz
gerçek değerine ulaşabilsin.
Gönül erleri her zaman söze gerçek değerini kazandır ma peşindedirler.
Onlar ağlarını gerer, sürekli iç ihsaslarını ve gönüllerinden fışkıran
mazmunları avlamaya çalışır, vicdan mekanizmasından vize almayan mülâhazalara
kapalı durur, kalblerinden nebeân etmeyen sesler-sözler bülbül nağmeleri gibi
dahi olsa onları içlerinin farklı bir derinliğinde unutulma ya terk eder ve o
kabîl mülâhazalar karşısında sürekli sessizlik murakabesi yaşarlar.
Gönüllerinden fışkırdığına emin bulun dukları ve hak mülâhazasına bağlı
dillendirdikleri mefhum lar aklın zahirî nazarında zehir bile olsa, onları gönül
dilin den yükselmeyen, hâl şivesiyle renklenmeyen kevserlere ter cih ederler;
tercih ederler, zira onlar nefsanî ve cismanî huzur peşinde değillerdir;
mülâhaza dünyalarına bağlı yürüdükleri yolda bin türlü mahrumiyet ve mağduriyet
söz konusu ol sa da, onlar hep gönül ibrelerinin gösterdiği istikamete mü
teveccihtirler ve gerektiğinde bütün bütün kendilerini unut maya, hatta “ömür
billâh” yâd edilmemeye hazırdırlar.
Ne nâm u nişan ne şöhret ü şân ne de servet ü sâmân peşinde dirler.
Edip eylediklerine karşı sürekli vefasızlık görseler veya hep mahrumiyetlere
maruz bırakılsalar da ne alınır, ne gönül koyar ne de kimseyi vefasızlıkla
suçlarlar.
Böyle davranma yı inançlarının gereği, yürüdükleri yolun da hususiyeti sayar;
karşılaştıkları olumsuzluklara bir “eyvallah” çeker ve yol al maya bakarlar bu
peygamberler şehrahında.
Tarih boyu bütün Kur’ân talebeleri hep böyle düşünmüş ve bu güzergâhta
yürümüşlerdir.
Dün ve bugün o nurânî şeh rahın yolcuları o yolun Sonsuz Rehber’inin takipçileri
olma ya and içmiş, hep sevgi soluklamış, başkalarına karşı aşk u alâka
mırıldanmış, herkesi kardeşlik hisleriyle kucaklamış, 38
Bediüzzaman ifadesiyle, kâinata “mehd-i uhuvvet” nazarıy la bakmış, konuşurken
gönül dilleriyle konuşmuş, konuştuk larını hâl şivesiyle renklendirmiş ve
fânileri Bâkî’den ayıran noktaya ulaşmış, his ve heyecanlarıyla hep bir
farklılık resmi çizmişlerdir.
Bunlardır ki, çevrelerindeki en küçük işaretlerde bütün varlığın ruh ve mânâsını
duyar; duyduklarını çehrelerindeki imalarla, gözlerindeki mânâlarla
şekillendirir; var olmadaki derin sırları ledünnî bir sezişle sezer ve kalbin
tepelerine sağa nak sağanak boşalan mânâları birer “mâide-i semaviye” gibi
karşılaştıkları herkese tattırmaya çalışırlar..
dolaşırlar vadi va di, inançlarında filizlenen güzellikleri sunacak sineler
ararlar..
ve buldukları her müstaid ruhla âdeta bir bayram yaşarlar.
Duygularında gayet masum, en büyük başarılar karşısında bile iddiasız, her türlü
beklentiye karşı kapalı; ama pürneşe ve püriştiyaktırlar.
Gece-gündüz hep bir sır peşindedirler..
sırlarını paylaş ma onların en büyük emelidir.
Gönüllerinde duyduklarıy la gönüllerde heyecan uyarmaya çalışırlar.. âşina
sinelere duygudan-düşünceden, sesten-sözden matbaa mürekkebi görmemiş güftesiz
besteler sunarlar.
Soluk soluğadırlar yap tıkları işin heyecanıyla; ne yeis ne de keder, ne
tereddüt ne de inkisar; yudumlarlar amel ve aksiyonlarının zevkini ve lez zetini
edip eyledikleri işin içinde ve aramazlar başka bir üc ret aradıkları gibi ruh
bilmez ve gönül bilmezlerin.
Sunarlar gönüllerinde mayaladıkları ruhu, mânâyı ve o zevkine do yulmaz mârifet
ve muhabbeti.
Ön yargılı değilse, kimse kur tulamaz bu büyülü seslerin birer inşirah çağlayanı
gibi gönül yamaçlarında çağlamasının tesirinden; kimse kurtulamaz si nelere
çarpıp insan benliğinde yankılanan bu ledünnîliğin ca zibesinden…
Gönül Dili Hâl Şivesi ... 39
Gökler ötesi ifadelerin akisleri sayılan bu tesirli gönül be yanlarına karşı hiç
kimse alâkasız kalamaz.
Biz hemen tesiri ni görmesek de gönülden fışkıran, hâlle farklı bir şiveye ula
şan bu beyan âbideleri bugün olmasa da yarın mutlaka ona
açık kalbler üzerinde tesirlerini gösterecek, vicdan sistemleri ni bütün
derinlikleriyle tesir altına alacak..
ve bir gün şuuraltı müktesebât hâline gelmiş bu vâridât, çok küçük bir tedâîyle
de olsa ortaya çıkarak en alâkasız ruhlara bile kendi boyası nı çalacaktır.
Evet, bugün ne gönül diliyle söylenen sözler ne de hâl şivesiyle seslendirilen
beyanlar kat’iyen zayi olmamaktadır.
Şimdilik zihinler onları birer disket gibi kaydediyor, şuur de ğerlendiriyor,
mantık ve muhâkeme besleyip büyütüyor ve yeni kalıplara, yeni şekillere ifrağ
ediyor, sonra da onları bir “vakt-i merhûn”a emanet ediyor.
Mevsimi gelince belki de kalbin o sihirli beyanları, hâlin ruhlar üzerindeki o
silinmez izleri ne duyulmadık şeyler ne görülmedik güzellikler ifade
edeceklerdir..!
GÖNÜL
Muhabbet bir Süleyman’dır
Gönül taht-ı revân olmuş.
(M. Lütfi)
Gönül, insanoğlunun en önemli, en ciddî yanı; onun mânevî varlığının ifadesi,
his ve inançlarının kaynağı ve in san derinliklerine açılan yolların hem sona
kadar uzayıp gi deni, hem de ilk menzilidir.
Gönül yolunda yürüyenler ka ranlık bilmez; gönlüyle kanatlananlar bir şeye
takılıp kalmaz.
Bütün insanî değerler gönül yamaçlarında boy atıp gelişmiş tir.
İman, aşk, ruhanî zevkler bütünüyle gönül bahçesinin meyveleridir.
Gönül dünyasında çölleşmiş insanların duygu, düşünce, muhakeme ve ilim
anlayışında da kuruyup gitmeleri mukad der ve kaçınılmazdır. Mantık, gönlün
vesayetine girip onun kapıkulu olduğu çağlarda, bütün buudlarıyla en ihtişam lı
günlerini yaşamış ve sayılmayacak kadar ölümsüz eserler miras bırakmıştır.
Bu dönemlerde ruh maddeye hâkim ol muş, onu özünde eritmiş.. dünya ukbâ ile iç
içe girip onun la bütünleşmiş..
bayırlarımız, ötelerin panayır yerleri hâline gelmiş..
veralara ait değerler buralarda fiyat ve pazar bul muş; buralara ait nesneler de
öbür âlemin mizan ve ölçüle rinde takdirler üstü değerlere ulaşmıştı.
Bu dönemlerde, şe ker kamıştan ayrılmış, tomurcuk çiçeğe gebe kalmış..
toprak ötelerden gelen ışıklarla gül rengine boyanmış..
yeryüzünün Gönül .. 41
lâlesi, zambağı, papatyası, menekşesi sinelerden kopup ge len meltemlerle
raksetmeye başlamış ve her bucakta ukbâ derinliklerinin büyüleri duyulur
olmuştu...
Zihinlerin geveze leştiği, muhâkemelerin cerbezeye yelken açtığı, vicdanın dili
nin koparılıp, ruhun çarmıha gerildiği..
daha doğrusu, gönü le ait nağmelerin duyulmaz olduğu günden beri, yeryüzü bir
baştan bir başa mezaristana döndü; içinde oturup kalktığımız binalar birer tabut
hâline geldi..
hayat, önü sonu mezar bu tabut içinde ümitsizce bir kısım canhıraşâne
kıpırdanışlar, ruh da bu sis-duman içinde hasret ve sevdayı bir arada yaşayan
bir tali’siz oldu.
İşte, böyle bir atmosfer içinde her biri birer yol kesici den ibaret olan bedenî
duygu ve cismanî düşünceler, yıllarca geçeceğimiz yollarda pusular kurarak,
vicdana kapalı ruhları avlayıp durdu ve onlara çeşit çeşit öldürücü şaraplar
suna rak, onları hezeyan yığınları hâline getirdiler.
Mukayese ve muhakemelere kapalı, düşünmez, anlamaz, tartıp değerlen dirme bilmez
hezeyan yığınları...
Bu itibarladır ki, şimdilerde, her zamankinden daha ziya de gönül hikâyeleri
dinlemeye muhtaç olduğumuzun idraki içindeyiz ve onlarda Hazreti Mesih’in
soluklarının dirilticiliği ni görüyoruz. Dünya var olduğu günden bu yana, her
zaman semalar ötesi âlemlerde pervaz edip yol alan tali’liler, hep bu, tenini
aşmış, beden kaydından kurtulmuş, melekler gibi kanatlı, ruhanîler gibi buudlu
ve sürekli gönlünün derinlikle rinde yaşayan ruh insanları arasından çıkmıştır.
İki cihanın dizginlerini elinde tutan bu gönül erleri, herkesin kapı kapı
dilencilik yaptığı dönemlerde, Cennet servetlerinin sergilen diği tepelerde
dolaşmış; istiğna soluklamış, istiğna ile geril miş ve istiğna ile
kanatlanmışlardır.
Ne dünyanın tozu topra ğı onların ufkunu karartmış, ne de Cennetlerin rengârenk
im rendiriciliği başlarını döndürebilmiştir.
Her işlerinde Dost’un 42
dostluğunu peyleyerek en kazançlı ticarete talip olmuş ve gönlün var oluş
hikmetine, mukabelelerin en insancasıyla mukabelede bulunmuşlardır.
Daha ilk hamlede seslerine öte lerin soluklarını katarak aşklarını terennüm eden
bu insanlar, ikinci hamlede nefeslerini galaksilerin kol gezdiği âlemlere
yükseltmişlerdir.
Gönül, Hakk’ın inayetiyle insanlık özünün birleşmesin den doğmuştur.
Bu itibarladır ki, üzerinde Sultan mührü bu lunan kalb, hem ruhanî hem de
cismanî âlemlerle iç içedir.
İnsanın derinlik ve iç-dış güzelliği onun gönül hayatının ayrı ayrı buudlarıdır.
Hatta dış yüzündeki parlaklık ve göz alıcılık bile tamamen, onun kalbî hayatıyla
alâkalıdır.
Kalbin sözü dimağa ulaşınca beynin çerağı tutuşur ve insan benliği gü neşin taç
tabakası gibi aydınlanır.
Ruh, yüzünü tam gönül hâtifine çevirdiği bu esnada, duygular, sırlı, sihirli bir
mızrap yemiş gibi ses vermeye başlar..
derken, vicdan sevinç ve say gıyla semaa kalkar..
benlik dört bir yandan aşk ateşiyle sarıl dığını hisseder..
gözler, birer tulumbacı gibi en cömertçe his lerle bu yangının üzerine yürür ve
göz pınarları çeşmeler gibi çağlar gider.
İradenin elden gidip, insanın kendinden geçtiği anlar da, duygular muvakkat bir
muvazenesizliğe girip yollarını şaşırsalar da, gönül iki büklüm çevkâne dönmüş
boynuyla hep O’nun huzurunda ve daha bir derin, daha bir başkadır.
İnsan, gönül dünyasında seyahat ederken ne şaşkınlığa dü şer, ne de takılıp
yollarda kalır..
gönül erinin, atının ürküp geriye durduğu ve ayağının takılıp bir yerde kaldığı
her men zilde, aşk, Hızır gibi onun imdadına yetişir..
atının dizginleri ni tutar ve onu tereddütlerin meydana getirdiği boşluklardan
berk u burak gibi geçirir.
İnsandaki iç ve dış duygular birer nefer, kalb ise bir kumandandır; onlar birer
pervane, gönül ise pırıl pırıl bir Gönül .. 43
meş’aledir.
O hep en yüksek yerde durup emirler vermeli, sair latîfeler de onu
dinlemelidirler.
O hep Kutup Yıldızı gi bi “Hû” deyip kendi etrafında dönmeli, insânî duygular da
onun çevresinde tavaf edip yüz yere sürmelidirler.
Biz hepimiz gönül evinin misafirleriyiz; –O evde kendi sultanlığını
vicdanlarımıza duyurana gönüllerimiz fedâ ol sun– canlarımızı Gönül Sultanı’na
kurban etmeye azmetmiş, O’nun kararını bekliyoruz.
O, gönül penceresinden tenlerimi ze hayat üflediği günden beri, mekiğimizi hep
hasret ve vus lat gergileri arasında işletip durduk ve aşkımızın kanaviçesini
örmeye çalıştık.
Bir aralık, ruhumuz, Dost’tan gelen ılık esin tileri duyunca şevk u sevinçten
tir tir titremeye başladı..
der ken, edeble başlarımızı önümüze eğerek halvet kapısının ara lanacağı ânı
beklemeye koyulduk.
Hasret ve aşk türküleriyle yürüdüğümüz bu yolda, gönül, tenezzülen bize rehber
oldu..
biz de, ölünceye dek bu kutlu rehberin arkasından ayrılmayacağımıza söz verdik..
çileli ve ızdıraplı olmasına rağmen söz verdik...
KALB VE RUH UFKU
Kalb dendiğinde ilk akla gelen, göğsün sol yanında, sol memenin altında, hem
sinir hem kas esaslarını câmi; karın cıkları, kulakçıkları bulunan ve insan
uzuvları arasında kendi kendine hareket etme özelliği taşıyan; atar ve
toplardamarla rın kökü, merkez noktası; solunum ve akciğer hareketleriyle de
ilgi ve paralelliği olan ve yürek de dediğimiz çam kozalağı şeklindeki malum
organdır ama, biz burada, cismanî bu kalb den daha ziyade gönül de diyeceğimiz,
vicdanın dört temel unsurundan biri sayılan, bütün duygu, düşünce, şuur, sezgi,
idrak ve mânevî âlemimizin merkezi, “ruhanî ve ilâhî latîfe” olarak bilinen kalb
üzerinde durmak istiyoruz ki, bizce insan hakikatinin özü, esası da işte bu
kalbdir.
Gönül sözcüğüyle de ifade ettiğimiz bu latîfe, insanî ke malâta uzanan bir
merdiven, cismaniyet âleminde ötelerin bir izdüşümü, insan bünyesinde ruhanî
âlemlere açık en ge niş kapı, benliğimizin şekillenmesinde biricik laboratuvar
ve hayrın da, şerrin de en önemli bir test merkezidir.
Bizim ruhla münasebetlerimiz, aklımızı olumlu istikamette harekete geçir memiz,
beşerî temayüllerimizi kritik etmemiz hep bu merke ze bağlı cereyan eder.
İşte bu kalbdir ki, zamanla ruhumuzun gözü kulağı hâline gelir; gelir de,
nokta-i istinat ve nokta-i is timdat buudlarıyla sezgimiz onun bakışı, aklımız
kritikçisi, ira delerimiz de sevk ve idarecisi olur.
Bu ruhanî kalbin beslenme kaynağı iman, onun itmina na ulaşma yolu da her zaman
Allah’ı anmaktır; evet “Kalbler, Kalb ve Ruh Ufku . 45
ancak Allah’ı anma ve yâd etmekle oturaklaşır.”1
huzura erer..
ve bu sayede ruhtaki bütün acılar diner..
stresler, hafa kanlar aşılır.. ve his dünyamızda da sürekli itminan meltem leri
esmeye başlar; başlar, zira, her şey Allah’la başlamıştır.
O öyle bir ‘Mebde-i Evvel’dir ki, zincirleme sürüp gidiyor gibi görünen bütün
sebepler döner dolaşır, nihayet O’nda sona erer.
Bütün arzu, istek ve beklenti mülâhazaları gider O’nda noktalanır.
O, evveli olmayan ikincisiz bir ilk, âhiri olmayan bir merci, bir müntehâ ve bir
sondur.
Ne dış dünya ve âfâkî âlemde ne de iç âlem ve vicdan mekanizmasında O’nun öte
sinden söz edilemez; O, ötelerin ötelerin ötelerin...
ötesidir ve daha ötesi de yoktur.
O, tam hissedilerek anılınca, insanî düşünce en son ufka ulaşmış; akıl, mantık
hayret ufkuna er miş ve ruh, fânilerin varabileceği son serhadde varmış olur.
Bütün ümitlerin gerçekleşebileceği, bütün dünyevî endişele rin birer vehimden
ibaret kaldığı, sebeplerin bir bir devrilip her şeyin tevhîdî boyaya boyandığı
serhadde.
Bu noktaya kadar, insanoğlunun yöneldiği bütün nimet ler-minnetler,
sevinçler-inşirahlar, bulmalar-tatmin olma lar hep daha mükemmeli elde etme
mülâhazasıyla cereyan ederken, iş gelip bu noktaya dayanınca her şey birdenbire
bitiverir; evet O’na ulaşınca bütün arzular, istekler sona erer, bütün yol
heyecanları hemen sönüverir ve duygular, düşün celer de ‘çiy noktası’na ulaşmış
nem gibi rahmete inkılap edi verir; ediverir de, esbab dairesi içindeki bütün
yükselme ta lepleri bitiverir, merci arama ihtiyacı kafalardan silinir gider..
ve insan, âdeta, yürüdüğü o upuzun yolu bitirmişçesine bir neşve duymaya başlar.
Ne var ki, bundan sonra da, herhan gi bir kemmiyet ve keyfiyet ölçüsüne sığmayan
değişik tecellî dalga boyundaki bu huzur esintileri, sürekli bir vuslat ve aşk u
şevk iç içeliğiyle hep sürer gider.
1 Ra’d sûresi, 13/28.
46
İnsan mahiyetindeki bu ruhanî kalbin, bedenî kalble, tıp kı cisim ve ruhun
birbiriyle münasebetine benzer sırlı bir mü nasebeti vardır; ama, şimdiye kadar
bu iki münasebetin key fiyeti ile alâkalı net herhangi bir şey söylemek mümkün
ol mamıştır.
Biz, prensip açısından bugüne kadar söylenebilmiş sözlerin hemen hepsinin bir
mahmili olabileceğine açık dur makla beraber, şu anda bu kabîl bir teferruata
girmeyi de ge reksiz buluyor ve geçiyoruz.
Ruhî hayat ve ruhanîliğin ruhla alâkası açık ve bedihîdir.
–Esas yeri Kalbin Zümrüt Tepeleri olan bu iki epistemolojik konuyu,
teferruatıyla orada tahlil etmek gerekecek.– Kur’ân-ı Kerim: “Ruh, Rabbimin
emrindendir.”2
der.
Bu ifade tar zı, ruh gerçeğinin, Rabbin bilebileceği bir şey olduğunu ve
Allah’tan başka hiç kimsenin onun hakikatini bilemeyeceği ni vurgulama
bakımından fevkalâde mânidardır.
Evet, ruh, haricî vücudu bulunan bir kanun ve şuurlu bir namustur; sa bit ve
daimî fıtrat kanunları gibi emir âleminden ve irade sıfa tından gelmiş bir kanun
ve namus. Hem ruh hem de kâinatta cârî diğer bütün kanunlar emir âleminden
gelmiş aynı şeyler dir ve kaynakları, devamlılıkları itibarıyla da ikisinin
hakikati aynı sayılır.
“Eğer nevilerdeki (tür) kanunlara Kudreti Ezeliye haricî ve mahsûs (duyu
organlarıyla hissedilebilen) bir vücud
giydirseydi, onlar da ruh olurlardı..
ve eğer ruhu şuurdan tecrit etseydi, o da değişik nevilerdeki kanunlar gibi bir
ka nun olurdu.” (Hakikat Çekirdekleri) Kur’ân’ın bir-iki kelime ile işaret edip
geçtiği ruh hakikatinin bu veciz izahı, onun özü, esası ve iç yüzü ile alâkalı
bütün metafizik tartışmaları kökün den kesip atacak mahiyettedir.
Aslında, Allah’ın hemen her işi, herhangi bir sebep, şart, malzeme ve materyale
ihtiyaç hissedilmeden, sırf bir “Ol!” 2 İsrâ sûresi, 17/85.
Kalb ve Ruh Ufku . 47
deyivermekle oluverir.
O’nun böyle tekvînî bir emri, herhan gi bir şeyin haricî vücud açısından meydana
gelmesi için ye terlidir.
Tabir-i diğerle, ilâhî irade ve meşîetin diliyle, bir nes nenin herhangi bir
keyfiyette vücud bulmasını dilemek o ob jenin var olması için kâfidir.
Bu türlü var olmaların devam ve temâdîsi aklın zâhirî nazarında “ef’âl-i âdiye”
gibi değer lendirilse de, bu kabîl bütün hâdiselerin harika olduğu açık tır ve
gerçek Emir Sahibi’ne bağlanmadan izah edilmeleri de imkânsızdır.
Bazen biz, ruh dediğimizde, en kâmil ruh mânâsına ge len Cenâb-ı Hakk’ın nefhası
“Ruh-u A’zam”ını düşünürüz; düşünürüz zira, Allah’tan gelmiş, Allah’a en yakın
ve lâhut âlemine ait esrarı haiz olan işte bu ruhtur ve insanın Allah’a halife
olması da onun böyle bir ruh taşımasına bağlıdır.
İnsan bünyesindeki bu ruh; madde, cisim, cevher olmayan âlemden cismaniyet
âlemine bir armağan; hem de metafi zik mülâhazaların bir dili, bir tercümanı
gibidir.
Bir kere ruh dediğimiz bu cevher, hem ilim hem de vücud âleminden bir
tecellîdir; onun şuurlu bir kanun-u emrî olması, Zât’la irtibatı, nuraniyet ve
şeffafiyeti de ilme tam bir mazhar olması itiba rıyladır.
Eğer insan ilâhî sırlara açılmak istiyorsa –ki potansi yel olarak buna herkes
müsait olarak yaratılmıştır– böyle bir açılım da ancak kalb ve ruhla mümkün
olabilecektir.
Evet, ulûhiyet hakikatine dair sırlar ancak gönül ufkundan, ruh gö züyle temâşâ
edilebileceği gibi, akıl, mantık, muhakeme ve sebepler üstü Hakk’a yakınlık da,
sadece ve sadece ruhun ayağı ve kalbin kurallarıyla gerçekleşebilecektir.
Ruh bir müşahit, gönül onun özel temâşâgâhı; ruh Hakk’a yaklaşma yolunda bir
atlet, gönül onun en hayatî dinamo su; ruh bir seyyah, gönül onu hedefe
ulaştıran bir rehber; hatta canın Cânân’la keyfiyetler ve kemmiyetler üstü müş
terek bir halvethânesidir.
Bu itibarla da, eğer insan sonsuza 48
yönelecekse önce gönül kapısına yönelmeli, oturup kalkıp sürekli gönül
hikâyeleri söylemeli, gönül insanlarıyla içli dış lı olmalı ve ruhuna gönlünün
kanatlarından tüyler takmalıdır ki, fizikî dünyanın çekim ve sürtünme gibi
engellerine takı lıp yollarda kalmasın.
Sonsuzluk yolunda gönül, insanın kolu kanadı ve enerjisini ötelerden alan bir
dinamosudur.
Gönlün gücünü yanına alan ve onun rehberliğinde gök yolculuğuna açılan kimseler,
kat’iyen bir başka vasıtaya ihtiyaç hissetmez ler; hissetmez ve seyahatlerini
hep ruhanîlerle at başı götü rürler.
Yorulmadan Arş semtine koşan işte bu ruhlar, büyük ölçüde ten kaygılarından
sıyrılmış gönül şehsuvarlarıdırlar.
Onların kanat çırptıkları aynı noktalarda, sürekli melek ka natlarının sesleri
duyulur.
Üzerinde Yaratan’ın mührü bulunan gönül, ruhanî âlem lerle cismanî âlemlerin
birleşik noktasında yaratılmış, berzahî vücuduyla insanlar arasında âdeta
“insan-ı kâmil” konumun dadır.
Dünya-ukbâ, mülk-melekût, fizik-metafizik âlemleri ortasında bir berzah
mahiyetindeki kalbin/gönlün, çok ge niş bir irtibat alanı vardır.
Bu genişliği ile o, mazruf oldu ğu aynı anda zarf durumunda ve muhâtken de
(kuşatılmış) muhît (kuşatan) konumundadır.
O bedende yaşarken, onun hakikî hayat kaynağı; cismaniyete tâbi görünürken,
sonsuz luk yolunda onun imamıdır.
Ruhun aydınlıklara açık olması, kalbin ziyasından, suretinin imrendiriciliği de
onun ledünnî câzibesindendir.
İnsan mahiyetinde, suret de, can da kalb cevherinin ter kisine bağlanmış birer
arazdan ibarettir.
Aslında suretin de, canın da haiz bulundukları kıymet tamamen kalbden kay
naklanır.
Akıl, en kalıcı eserlerini hep kalb atmosferinde öre gelmiştir ki; kalbin
ilhamları dört bir yandan dimağı kuşatın ca, mantık ve muhakemeye bağlı bütün
yalancı mumlar sö ner, sadece ve sadece yağı, fitili öteden, o gönül çerağı par
par yanmasını sürdürür.
Kalb ve Ruh Ufku . 49
Havası suyu her zaman sonsuzdan gelen gönül pına rında, sürekli bembeyaz “âb-ı
hayat”lar çağlar.
Ziyası, ren gi ötelerden kalb fânusu etrafında, her zaman kelebekler gibi
ruhanîler pervane döner.
Böyle bir âb-ı hayat çeşmesine ula şabilenler, Hızır’la aynı yeşilliğe seccade
sermiş sayılırlar; bu fânusu gözbebeklerinin içine alanlar da, bir daha o ışık
kay nağından ayrılmayı düşünmezler.
Gönlün yüzündeki peçenin sıyrılıp kalb gözünün sonsu za uyanması tamamen zamana
ve zaman içinde de aktif sab ra bağlıdır.
Zamanı değerlendirip bu sabrı gösterenlerin gö nül gözleri, bugün olmasa da
yarın mutlaka açılacağından ve bunların lisanlarının zamanla bir beyan çağlayanı
hâline geleceğinden şüphe edilmemelidir.
Evet gün gelip de bunla rın kalbleri ulaştıkları ufkun nurlarıyla aydınlanıp
dillerinin de bağı çözülünce, çevrelerine başları döndüren ne sihirli beste ler
ne sihirli besteler sunarlar..!
Gönül ilâhî sırlara açık öyle bir ufuktur ki, o ufkun iki adım ötesinde hemen
her zaman meleklerin “hayhuy”u ve ruhanî lerin kanat sesleri duyulur.
Böyle bir sır burcuna erenler için “Sidre” ile “Kâbe” iç içe bir vâhid hâline
gelir..
“Ravzâ” “Fir devs”e örtü olur..
“Evvel” “Âhir”in rengini alır..
“Zâhir” “Bâ tın”ın boyasına boyanır.. hisler dehşete düşer..
ruh hayretler yaşar..
beyan bir adım geriye çekilir..
gönül can diliyle konuş maya durur..
ve her şey sonsuzun büyüsü ile büyülenir.
Gönül erlerinin konuşmaları harfsiz ve kelimesizdir; onlar hep ruhlarıyla
söyleşirler..
Mevlâna’nın da dediği gibi birbirle rine dilsiz dudaksız laf ederler..
güller gibi çehrelerine akseden kalblerinin renginden birbirlerine tebessümler
yağdırır durur lar.
Bütün bütün gönül rengine boyanmış bu ruhlar arasında “sen”, “ben” düşüncesi
tamamen eriyip gitmiş ve ortada sa dece “O’na” bağlı izafî bir “biz” kalmıştır.
Bu itibarla da onlar 50
kat’iyen birbirleriyle çekişmez..
biri birinin ışığını söndürmeye çalışmaz ve “benim mumum”, “benim meş’alem”
demezler.
Aslında ışık ışıkla vuruşmaz, nur ziya ile zıtlaşmaz, bahar ye şil ile savaşmaz,
derya damlayı kurutmaz; şavk şavka güç ka zandırır, ziya nura şuleler gönderir,
bahar çimenlerle sarmaş dolaş yaşar, derya damlaya ölümsüzlük yolunu açar..
her şey ama her şey, bize “biz” olma neşîdeleri mırıldanır.
Evet insan, şahsî benliğine bağlı kaldığı sürece, bir zer re, bir damla, hatta
bir hiç olmadan kurtulamaz.
Aksine ben lik fânusunu taşa çalarak gönlünün enginliğinde başkalarıy la
birleşip kaynaştığı ve kendi dar dünyasının dışında ayrı bir hey’ete ulaştığında
ise, hemen bir güneş, bir umman ve bir kâinat hâlini alır.
Birbiriyle birleşen yağmur damlalarının çağlayanlara dönüşmesi gibi onlar da
âdeta bir ırmak hâline gelerek sonsuzlaşma yoluna girer ve değerler üstü
değerlere yükselirler.
Böyle bir birliğe ulaşamadıkları takdirde ise, sa dece dünyevî ve maddî
değerlere bağlı kalırlar ki bunların kıymeti de kabir kapısına kadardır.
Gün gelip ölünce, her şey biter; onlar da hazan yemiş yapraklar gibi savrulur
giderler.
Gönül bahçesinin gülleri, çiçekleri ise her zaman taptaze kalır ve kat’iyen
sararıp solma bilmez.
İşte size, her şeyi dünyevîliğe bağlamış bir ruhun ızdırap larını mırıldanan
nefis bir çift söz:
Kimi vicdana dokundu, kimi cism u câna,
Zevk nâmıyla ne yaptımsa peşîmân oldum.
(N. Kemal) Bir de, etrafa gülücükler yağdıran ve tamamen gönlün sesi şu sözlere
bakın:
Bu dünyada bütün çiçekler solar
Ve bütün kuşların ötüşleri de devamsızdır;
Ben ebedî sürecek yazları düşlüyorum.
Bu dünyada çok kimse, aşklarının,
Kalb ve Ruh Ufku . 51
Dostluklarının zevâline ağlar;
Ben ebedlere kadar sürecek sevgilileri düşünüyorum.
(Sully Prudhomme’nin Dünya adlı şiirinden)
Gelin şimdi de her şeyi engin bir temâşâ zevkine bağla yan şu münacât gibi
sözlere kulak verelim: Fâniyim, fâni olanı istemem,
Âcizim âciz olanı istemem
Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim gayr istemem!
İsterim, fakat bir Yâr-ı Bâkî isterim
Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim,
Hiç ender hiçim, fakat umum mevcudatı beraber isterim.
(Bediüzzaman)
İstenmeyen şeyler, iki adım ötede bizi bırakıp gidecek şeylerdir.
İstenen ise, her zaman gönül ufkunda temâşâ edi len Cânân’dır.
Kalb zirvelerine yükselip can gözüyle O’nu temâşâ edenler, her şeyi bulmuş ve
kurtulmuş sayılırlar.
Böyle bir rasat noktasından habersiz yaşayanlar ise, ebediyen has ret ve hicran
içinde inler dururlar.
Böyle bir şâhikaya yüksel menin yolu ise, biyolojik hayat çeperinden sıyrılarak
kalb ve ruhun hayat mertebelerine yönelmeye bağlıdır.
Bu yolun en hızlı ve amudî (dikey) yükselme vasıtaları ise iman, tevhid ve
mârifetullah hakikatlerine karşı sürekli açık durmaktır.
ŞEFKAT
Günümüzde topyekün dünya ve hususiyle de bizim coğ rafyamızdaki milletler,
şimdiye kadar olanlardan çok farklı ve öncekilerle kıyas edilemeyecek ölçüde
tehlikeli bir dönemeç ten geçmekte.
Öyle ki, her an bütün dengelerin altüst olma sı, milletlerarası muvazenenin
bozulması ve bir kısım hercü merçlerin yaşanması kaçınılmaz gibi görünüyor.
Değişik top lumlar ve bu toplumlar içinde farklı görüşteki, farklı düşün cedeki
grupların hemen hepsi sürekli kinle, nefretle, öfkeyle oturup kalkıyor; akla
hayale gelmedik ifnâ ve itlâf projeleri arkasında koşuyor.
Her millet ve o milletin içindeki farklı ke simlerin her biri, “öteki” dediği
şahıs ve grupların, kuş gribi ne maruz kanatlılar gibi yakaladığı yerde
hakkından gelmek istiyor; mütemadiyen intikam hissiyle homurdanıp duruyor; yeni
yeni düşmanlık senaryoları üretiyor ve hep öldüren bir kin ve nefret duygusuyla
yatıp kalkıyor.
Bu atmosferde neş’et eden insanın sevgiden haberi yok, sevmeyi silip atmış
sözlüğünden ve hafızasının hiç renk at mayan en canlı mazmunu “antipati”..
o bu hâliyle hiç mi hiç nefrete doymuyor, kinden usanmıyor ve öfkesini aşamı
yor; öfkesini aşmak bir yana bu tür şeytanî duyguların tesi rinde sürekli
haksızlıktan haksızlığa koşuyor; bâtılı hak gös termeye çalışıyor ve o eski
tiranların bir ömür boyu işledikleri mesâvîyi rahatlıkla bir iki aya veya bir
iki seneye sığıştırma sını biliyor.
Bu zaviyeden o, melekeleri itibarıyla meflûç, mu hakemesi açısından mâlul ve her
şeyiyle öyle bir derbeder ki, Şefkat ... 53
ne sıhhatli düşünebiliyor ne normal bir insan gibi davranabi liyor ne de tutarlı
bir fikri var.
Bazen cinnete denk tehevvür lere girerek etrafını yakıp yıkıyor; bazen de hiç
dinmeyen o gayz ve öfkesiyle kendisini yiyip bitiriyor.
Şimdilerde dünyanın pek çok yerinde fertler de böyle, toplumlar da böyle ve
idarî mekanizmayı elinde bulunduran zimamdarlar da böyle.
Çoklarının huzura, güvene savaş ilan etmiş gibi bir hâlleri var; hem kendi
huzurlarını dinamitliyor hem de umumî emniyeti sarsıyorlar.
Hele bir de şiddete ve cebre başvurmaları var ki, onları gören, “istiklal
mücadelesi” veriyorlar sanır.
Böylece, üzerlerinde binlerce mazlumun ahı, intizarı birer lânetlik gibi
yaşıyor, sonra da birer mel’un gibi bir bir devrilip gidiyorlar.
Gerçek bu!..
ve biz ne o köpürüp duran nefreti, öfkeyi dindirebiliyor ne de değişik türden
saldırganlıklara “Dur!” di yebiliyoruz.
Yok bunları yapacak güç ve imkânımız, dört bir yanımızı saran fitne ateşlerini
söndürecek iktidarımız.
Ne var ki, elimizde sadece henüz insanlığını bütün bütün yitirmemiş kimselere
rahatlıkla verebileceğimiz bir iksirimiz var: “Şefkat”.
Onunla önümüzdeki handikapları aşmaya çalışacak ve onun sıcak kanatları altında
yolumuza devam edeceğiz.
Şefkat şimdiye kadar onu gönülden temsil edip doğru seslendirenler sayesinde
bilmem kaç defa şeytanî fitneleri önledi ve insanlığı ölüm çukurlarına
yuvarlanmaktan kurtar dı!..
ve kaç defa Cehennem çukurları gibi görünen uçurum ları Firdevsî bahçelere
çevirdi!..
Evet, herkese ve her şeye karşı duyulan karşılıksız sevgi ve alâka; mazlumların,
mağ durların maruz kaldıkları sıkıntıları göğüsleme ve bir anne iç tenliğiyle
onların üzerine titreme de diyebileceğimiz “şefkat”, ilâhî ahlâkın farklı bir
tecellîsi, göktekilerin sesi soluğu ve bü tün annelerin sımsıcak nefesinin ayrı
bir unvanıdır.
Sinesinde 54
bu hissi taşıma bahtiyarlığına ermiş biri, herhangi bir karşılık beklemeden
sevgi ve merhamete muhtaç herkese şefkat eli ni uzatır; gücü yettiğince
devrilenleri tutar kaldırır; üşüyenle ri ısıtır; yalnızların, gariplerin
vahşetini giderir ve kimsesizle re kimse olur.
Körler onunla körlüklerini aşar, sağırlar onun la duymaları gerekli olan en
önemli şeyi duyar ve ihtimal hep zulüm ile gürleyip duranlar bile onun sükûtî
beyanlarıy la dillerini yutar, muvakkaten dahi olsa kendilerini sorgula maya
dururlar.
Onun bu sihirli derinliğine işaret sadedinde Beyan Sultanı, “Büyüklere hürmet,
küçüklere şefkat göster meyen bizden değildir.”3
buyurur..
buyurur ve onu âdeta bir mü’min şiarı sayar.
Şefkatte öyle bir güç vardır ki, onunla en katı kalbler yu muşar, en mütemerrit
ruhlar dize gelir ve en korkunç düş manlıklar bile onun karşısında “pes” eder.
Kini-nefreti çöze cek bir iksir varsa o, şefkat; şiddeti, hiddeti, düşmanlığı
ters yüz edecek bir silah varsa o da yine şefkattir.
Şefkat eden in san, ötelerin dilini kullanan ruhanîlere eş bir gönül insanı ve
cehennemler gibi köpüren öfkeleri söndürmede de mânevî bir itfaiyecidir.
O, şefkat lisanıyla konuşurken zulüm ve ada vetin dili tutulur; yakıp yıkmaya
kilitlenmiş ruhların da eli ko lu bağlanır..
ve yolsuzlar yola gelir.
Onunla yumuşayıp yola gelmeyenlerin de hakkından Allah gelir…
Şefkat, insanı enginleştiren bir histir ve insan ancak şef kat sayesinde
başkalarının sevinç, neşe ve huzurunu duyup anlayabilir..
anlar ve onların maruz kaldıkları olumsuzluklar karşısında sorumluluklarını tam
hisseder.
Şefkatin hâkim ol duğu bir atmosferde sosyal münasebetler daha bir hızlı geli
şir ve içtimaî dayanışma âdeta kendi kendine teessüs eder.
Böyle bir toplumda herkes birbirini sevgiyle kucaklar.
Fertler 3 Tirmizî, birr 15; Ahmed b.
Hanbel, el-Müsned, 1/257; 2/207.
Şefkat ... 55
ve gruplar, aralarında gönül kazanma yarışı yaşarcasına birer rikkat ve
samimiyet insanı hâline gelir.
Böylece gönül bağları daha bir güçlenir ve işte o zaman başkaları için
yaşamadaki o engin zevk de duyulmaya başlar.
İsterseniz konuyu biraz daha açalım; eğer şefkat, uzak yakın çevremizde görüp
duyup hissettiğimiz muhakkak acıla rı göğüsleme, giderme ve muhtemel
sıkıntıların önünü kese rek bunların yerine sevinç, sürur ve neşe ikame etmenin
un vanı ise, o bizim için fevkalâde önemlidir.
Bir kere sinesi bu yüksek duyguyla çarpan biri, her zaman merhamet hissiyle
oturur kalkar..
herkese ve her şeye yumuşaklardan yumuşak bir nazarla bakar..
mağduru-mazlumu, annenin evladını, ku şun yavrusunu bağrına bastığı gibi bağrına
basar..
himaye ve sıyanete muhtaç kimseler etrafında her an kuşlar ve kuşçuk lar gibi
kanat çırpar durur..
icabında yemez yedirir ve canını tehlikeye atar, onları korur..
hatta gerektiğinde o uğurda seve seve kendini bile feda edebilir.
Aslında, varlık şöyle derinden bir mütalâaya alınsa ve onun sinesine kulak
verilse, her yanda şefkatin tüllendiği gö rülecek ve her taraftan şefkat
nağmelerinin yükseldiği duyula caktır.
Kâinat ve eşyanın temel atkıları şefkat, ona nihâî güzel liğini kazandıran da
şefkattir: ağaçlar mücessem birer rahmet, meyvelerse tecessüt etmiş birer
şefkattir..
insan bir âyine-i rahmâniyet, iman nuranî bir şefkattir..
dünya bir vesile-i saa det, ukbâ bütün ihtişamıyla bir meşher-i şefkattir.
Hâsılı, her şeyin mebdei de müntehâsı da rahmettir, şefkattir...
Eğer her zaman o yüksek uçan enbiya, evliya ve asfiya gibi tarihî şahsiyetlerin
canlara can nuranî menkıbeleri doğ ru okunabilse, onların o aydınlardan aydın
hayatlarında hep şefkatin köpürüp durduğu görülecektir..
evet, onlar her za man şefkatle soluklanmış, şefkatle oturup kalkmış ve birer 56
şefkat kahramanı olarak yaşamışlardır.
Bu böyledir; zira şef kat, insanı dikey (amûdî) olarak Allah’a yükselten nuranî
bir rampa ise, gönlü şefkatle çarpanlar da sonsuza yükselmede sıraya girmiş, o
baş döndüren irtifaın üveyikleridir.
Böyleleri, tevfik burakına binmiş öyle gök yolcularıdır ki, bugüne ka dar
onlardan hiçbirinin yolda kaldığı görülmediği gibi, sinesi kinle, nefretle,
merhametsizlikle çarpanlardan da hiç mi hiç hedefe ulaşan olmamıştır.
Bir parça zahmete katlanıp, su samış bir köpeğin susuzluğunu gideren ahlâksız
bir kadının Cennet’e; aksine, evindeki kediyi aç bırakıp onun ölümüne sebebiyet
veren bir tali’sizin de Cehennem’e gittiğini Hazreti Sâdık u Masdûk beyan
ediyor..
evet, Cennet bir şefkat ota ğı, Cehennem de bir gayz u nefret zindanıdır.
Burada ortaya konan her güzellik Cennet’te farklı derinlikleriyle sahiplerini
beklediği gibi, her çirkinlik de Cehennem’de ürperten buud larıyla bahtsız
müstehaklarını gözlemektedir.
Şefkat de, gayz u nefret de bu dünyaya ait birer realite ol salar da, varlığın
özü, usaresi şefkattir.
Eğer kâinatın mâyesi böyle bir şefkat olmasaydı ne insan ne de başka bir şey vü
cuda gelemez, gelenler varlıklarını sürdüremezdi; ezilmeleri ezilmeler,
devrilmeleri devrilmeler takip eder ve bütün varlık bir kaos sarmalına
dönüşürdü.
Her yandan yalnızlık feryatla rı duyulur, her taraf vahşetle inler ve dünya
âdeta umumî bir matemhane hâlini alırdı.
Eğer bugün biz varsak ve varlığımızı sürdürebiliyorsak, bu O’nun şefkatinden;
eğer birbirimizi se viyor ve başkaları tarafından seviliyorsak, bu da O’nun rah
metindendir.
Her şeyden evvel insanî duyguları tetikleyip gönüllerimizi heyecanla şahlandıran
şefkat olduğu gibi, duygu ve düşünce dünyamızda iyilik etme, ihsanda bulunma,
başkalarını kucak lama hislerini harekete geçiren de yine şefkattir.
Şefkatle gür leyen bir sine, Cenâb-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin Şefkat
... 57
gölgesinde hep bir enginlik sergiler, hep incelerden ince dav ranır ve hep içten
hareket eder.
Her zaman sevgi yolunda yürür; yol boyu hayır ve ihsan duygularıyla köpürür
durur..
Allah da onun sinesini açtıkça açar, ihsan hissini kat kat lütuf larla
mükâfatlandırır ve merhametinin genişliğine göre ona özel teveccühlerde bulunur.
Ümit ederim, Allah’ın, gönülle rimizde şefkat hissini uyaracağı ve bizi içinde
bulunduğumuz kabalıklardan kurtaracağı günler çok uzak değildir...
MÜSAMAHA
İnsan, üstün yönleriyle beraber kusurları da çok olan bir varlıktır.
Ona gelinceye kadar hiçbir canlı, bağrında bu kadar zıtlıkları barındırmamıştır.
O, Cennetlerin semalarında ka nat çırpıp pervaz ettiği aynı anda, beklenmedik
inhiraflarıy la gayyalara kadar da inen bir ucûbedir.
Onda uçurumlaşan, bu korkunç iniş ve çıkışlar arasında münasebetler aramak da
nafiledir.
Zira insanoğlunda, sebepler, neticeler bambaşka bir çizgide hareket etmektedir.
Zaman gelir, bir ekin gibi durmadan yatar, kalkar; zaman olur, heybetli bir
çınar görünümü arz etmesine rağmen, dev rilir gider de bir daha doğrulamaz.
Melekleri, hâline imrendir diği anları az olmadığı gibi, şeytanları utandıracak
zamanları da az değildir insanoğlunun.
İstidadında bu kadar inişler ve çıkışlar olan insan için, günah asıl olmasa bile
mukadderdir.
Kirlenme arızî olsa dahi muhtemeldir.
Kirlenip de fıtratını ifsat edecek olan böyle bir varlık için, af ise her
şeydir.
Af dileme, af bekleme ve kaçırılan fırsatlar için inleme, bir idrak ve şuur işi
olması itibarıyla nasıl kıymetli ise, affet me de o kadar, hatta ondan ileri bir
yücelik ve fazilet işidir.
Affı faziletten, fazileti de aftan ayrı düşünmek kat’iyen yanlış tır.
“Küçükten kusur, büyükten af.” darb-ı meselini bilmeyen yoktur.
Ve ne kadar yerindedir!
Affediliş, bir tamir, bir öze dönüş ve yeniden kendi ni buluş demektir.
Bundan ötürüdür ki, Rahmeti Sonsuz’un Müsamaha ... 59
katında en sevimli davranış, hareket, bu dönüş ve arayış ha fakanları içinde
sürdürülmüş olandır.
Canlı-cansız bütün varlık affı, insanla tanıdı.
Hak, insan da affediciliğini gösterdiği gibi, affetmekteki güzelliğini de onun
kalbine koydu.
İlk insan, insanlık fıtratının gereği olan sürçmesiyle, özüne bir darbe
indirirken, vicdanında duyulan şey bir inilti ve yakarış, bu feryada semadan
kopup gelen de bir aftı...!
İnsanlık ilk atası ile elde ettiği bu armağanı; ümidi, tesel lisi olarak
asırlarca muhafaza etti.
Her hata işleyişinde, o si hirli tahtın üstüne binerek, günahların hacaletinden
ve ümit kırıcılığından yükselip, sonsuz rahmetlere ulaştığı gibi, başka larının
işlediği günahlara karşı da onu, gözüne perde yapma âlîcenâplığını gösterdi.
Affedilme ümidi sayesinde insan, ufkunu saran kasvetli bulutların verâsına
yükselip, dünyasını aydın görme imkânına ulaşır.
Affın yükseltici kanatlarından haberdar olan tali’liler, bütün bir hayat boyu,
ruhlara inşirah veren bu zemzeme için de yaşarlar.
Affedilmeye gönül bağlamış bir insanı, affedicilikten uzak düşünme imkânı
yoktur.
O bağışlanmayı sevdiği gibi, bağış lamayı da sever. Hatalarının iç âleminde
tutuşturduğu ızdırap ateşinden kurtulmayı, af kevserlerinden kana kana içmede
olduğunu bilen birisinin, affetmemesi mümkün müdür..?
Hele affedilmenin yolunun, affetmeden geçtiği bilinirse...
Affedenler affa mazhar olur.
Bağışlamasını bilmeyen bağış lanmaz.
İnsanlara karşı müsamaha yolunu tıkayanlar insan lığını yitirmiş canavarlardır.
Bir kere olsun, kendi günahının muhasebesiyle iki büklüm olmamış bu hoyratlar,
hiçbir za man affedicilikteki yüce zevki idrak edemeyeceklerdir.
Hz.Mesih (aleyhisselâm), taşlanmaya götürülen bir müc rim karşısında, eli taşlı
kalabalıklara şöyle seslenmişti: “İlk taşı 60
hiç günahı olmayan birisi atsın!” Bu bağlayıcı ifadedeki inceli ği anlayan hangi
fert, taşlanacak başı varken, başkasını taşla maya yeltenir? Keşke, hayatını
başkalarının hayat muhasebe sinde tüketen günümüzün tali’sizleri bunu
anlayabilselerdi..!
Vâkıa, mücrim cezalandırılır ve cezalandırmada şefkat da hil, hiçbir yüce duygu,
fermanı yüksek yerden çıkan bu hük mün infazına mâni olamaz.
Ne var ki kin ve nefretlerimizin mahkûm ettiği kimseleri taşlamaya dair bir
hüküm bulundu ğunu iddia etmek de imkânsızdır.
İşin doğrusu şu ki; biz, ben liğimiz içindeki putu, bir Hz.İbrahim
(aleyhisselâm) cesaretiy le kırmadıktan sonra, ne nefsimiz adına, ne de
başkaları adına hiçbir zaman isabetli karar vermeye muktedir olamayacağız...
Af, insanoğluyla gün yüzüne çıkmış ve onunla kemale ermiştir.
Bu itibarla en Yüce Kamet’te, en geniş affediciliğe şahit oluruz.
Kin ve nefret ise, habis ruhların, insanlar arasına saçtığı Cehennem
tohumlarıdır.
Yeryüzünü gayyaya çeviren bu kin ve nefret körükleyicilerine mukabil, bin bir
bunalım içinde, itile kakıla hep meçhullere sevk edilen insanımızın imdadı na,
affedicilikle koşmalıyız.
Arkada bıraktığımız şu bir iki asır, af bilmezlerin, müsamaha tanımazların
gaseyanlarıyla en kir li ve en sevimsiz hâle getirildi.
Geleceğe de bu nasipsizlerin hükmedeceği düşünüldükçe, ürpermemek elden
gelmiyor.
Onun içindir ki, bugünkü nesillerin kendi evlat ve torun larına en büyük
armağanı, “affetmesini” öğretme olacaktır.
En kaba davranışlar, en iç bulandırıcı hâdiseler karşısında dahi affetmesini...
Ne var ki, ruhu hırçınlaşmış, vicdanı acı çektirmekten zevk alan insan
azmanlarının, affedilmesini dü şünmek de, af müessesesine karşı bir hürmetsizlik
olacaktır.
Evet, onları affetmek, hem elimizden gelmez, hem de insanlı ğa karşı bir
saygısızlıktır.
Böyle bir saygısızlığı makul görecek ve gösterecek kimse de bilmiyoruz.
Müsamaha ... 61
Belli bir geçmişiyle, düşmanlık telkinleri altında yetişen bir nesil, içine
itildiği karanlık dünyalarda hep arenaların dehşet ve vahşetini seyretti.
Ufkunun ağardığı anda, öten horozların nağmelerinde dahi, o, hep kan ve irin
görüyordu.
Böylesine, sesi kan, soluğu kan, düşünüşü kan, gülüşü kan bir topluluk tan ne
öğrenebilirdi.
Ona verilen şeylerle, kalbinin bin bir ha fakan içinde arzuladığı şeyler,
tamamen birbirine zıt ve ters şeylerdi.
Senelerin ihmali ve yanlış telkinleri altında ikinci bir fıtrat kazanmış bu
nesli, bir sel ve tufan hâlini aldığı şu daki kada bari anlayabilseydik! Heyhât!
Nerede o basiret...
Affın ve hoşgörünün, yaralarımızın büyük bir kısmını sa racağına inanıyoruz.
Elverir ki bu semavî silah, dilinden an layanların elinde olsun.
Yoksa şu âna kadar, tedavi deyip de sürdürdüğümüz yanlış muâleceler, karşımıza
pek çok komp likasyonlar çıkaracak ve bizi şaşkına çevirecektir.
“Bil illeti, kıl sonra müdâvâta tasaddi:
Her merhemi, her yâreye derman mı sanursun.”4
(Ziya Paşa)
4 Önce hastalığı bil, sonra tedaviye başvur.
Her merhemi her yaraya derman mı sanırsın.
MERHAMET
Merhamet varlığın ilk mayasıdır.
Onsuz, her şey bir bula maç ve kaostur.
Her şey merhametle var olmuş, merhametle varlığını sürdürmekte ve merhametle
nizam içindedir.
Gökler ötesinden gelen merhamet mesajlarıyla, yer, dü zene kavuşmuş; sema
tesviye görmüştür.
Makro âlemden mikro âleme kadar her şey, hayranlık uyaran bu ahenge ve çelik
çavak işleyişe merhamet sayesinde ermiştir.
Bu hareket ve işleyişte her şeyin, ebedî var oluşta ka zanacağı hâl ve alacağı
durumun provası yapılmaktadır.
Ve bütün varlıklar bu istikamette bir çırpınış içindedir.
Her çır pınışta nizam ve intizam nümâyân, her sıçrayışta merhamet şûle-feşândır.
Titreyen havanın letafetinde, raks eden suların kıvrılışın da, burnumuzun dibine
ve ayağımızın ucuna kadar gelen bu dasitanî rahmeti görmemek mümkün mü?
Bulut, merhametten kanatlarıyla başımızın üstünde dola şır durur.
Yağmur, kemer kuşanmış süvari gibi, onun dölya tağından kopup imdadımıza gelir.
Yıldırımlar, şimşekler bin bir tarraka ile o gizli rahmetten muştular getirir.
Ve âlem her şeyiyle “Rahmeti Sonsuz” adına bir gazelhan olur.
Karalar ve denizler; ağaçlar ve otlar, yüz yüze ve diz dize, ayrı ayrı söz ve
nağmeleriyle merhamet türküsü söyler durur.
Şu solucana bakın! Ayaklar altında ve kendi hesabına alabildiğine merhamete
muhtaç; ama o, bu hâliyle pek çok Merhamet ... 63
şeye merhamet etme yolunda, yorgunluk bilmeyen bir yol cudur.
Şefkatli toprak ona bağrını açar.
O da, bu sıcak ku cağın her avuç toprağına yüzlerce döl bırakır.
Ve toprak ana bununla havalanır, bununla kabarır ve her yanıyla pişer ve
olgunlaşır.
Toprak solucana, solucan da toprağa rahmet; ya gübre olsun diye otu, kökü yakan
nâdanlara ne demeli? Zavallı insan! Hem toprağa hem de solucana merhametsizlik
ettiğinin farkında bile değildir...!
Bir de bin bir çiçeğe cilve çakan şu arıya ve kozasına gö mülüp kendini hapseden
ipekböceğine bakın! Merhamet or kestrasına uyma uğrunda, neleri göğüslüyor ve
nelere katla nıyorlar.
İnsana bal yedirmek ve ipek giydirmek için, bu koç yiğit fedailerin çektikleri
sancıyı görmemek elden gelir mi?
Ya, yavrusunu kurtarmak için başını köpeğe kaptıran ta vuğun, nasıl bir şefkat
kahramanı; açlığını yutup, bulduğu şeyleri yavrusuna yediren aç canavarın, nasıl
ayrı bir babayi ğit olduğunu hiç düşündünüz mü...?
Bu âlemde her şey, ama her şey, merhamet düşünür, merhamet konuşur ve merhamet
vaad eder.
Bu itibarladır ki, kâinata, bir merhamet senfonizması nazarıyla bakılabilir.
Ayrı ayrı ses ve soluklar; tek ve çift bütün nağmeler, öyle bir ritim içinde
akıp akıp gider ki, bunu görmemek ve anlama mak kabil değil.
Ve sonra bütün şu parça parça acıma ve şef kat etmelerin arkasında, bu esrarlı
koroya hükmeden, her şe yi çepeçevre sarmış geniş rahmetin sezilip
hissedilmemesi...
Veyl olsun bunlardan bir şey anlamayan tali’siz ruhla ra...!
Bütün bu olup bitenler karşısında insan, şuur ve irade siyle; idrak ve
düşüncesiyle “konsantre” olarak bu engin rah meti kavrama ve soluklarıyla ona
kendi nağmesini katma so rumluluğu altındadır.
64
İçinde yaşadığı topluma, insanlığa, hatta bütün canlılara, bir insanlık borcu
olarak merhamet etme mükellefiyetindedir.
O, bu yolda merhamet ettiği nispette yücelir; gadre, zulme, insafsızlığa düştüğü
ölçüde de horlaşır, hakirleşir ve insanlı ğın yüzkarası olur.
Bir bâğiyenin, susuzluktan kıvranan zavallı bir köpe ğe merhamet edip su
içirdiği için Cennetlere yükseldiğini ve evindeki kediyi, aç bırakıp, ölümüne
sebebiyet veren bir baş kasının ise, yıkılıp Tamu’ya gittiğini, En Doğru
Sözlü’den işi tiyoruz.
Merhamet edin ki, merhamete mazhar olasınız! Yerde merhamet eden bir ele, gökler
ötesi âlemlerden bin muştu gelir.
Bu sırrı kavrayan atalarımız, her yerde bin merhamet ocağı tüttürdüler.
İnsanları da aşarak, hayvanları koruma ve himaye etme vakıfları tesis ettiler.
Bu, onlardaki derin mer hamet anlayışının, bir karakter, bir huy hâline
gelmesinden başka bir şey değildi.
Ayağı kırılmış bir kuş, kanadı sakatlanmış bir leylek, kim bilir hangi merhamet
erini ta ciğerinden vurdu ki; menzili ne varamamış garip kuşlar için, huzur evi
yapar gibi, ona, hayvanî barınaklar yapma fikrini ilham etti.
Ah! Keşke, onların, hayvanlara merhamet ettiği kadar, insanlarımıza merhametli
olabilseydik...
Heyhât! Kendimize merhamet etmediğimiz gibi, neslimizi de, alabildiğine bir
umursamazlık ve merhametsizlik hissiyle mahvettik.
Evet, şu bin bir boğucu hâdisenin ve artık içinde durulmaz hâle gelen içtimaî
atmosferin, gerçek müsebbipleri bizleriz.
Bir de, merhamet duygusunun, ölçüsüz kullanılması ve suiistimal edilmesi vardır
ki, o da, merhametsizlik kadar, bel ki daha fazla sevimsiz ve zararlıdır.
Merhamet ... 65
Yerinde kullanılan merhamet, bir âb-ı hayat, bir iksir ise, onun suiistimal
edilmesi de, bir zehir, bir zakkumdur.
Ve asıl olan da, işte bu terkibi kavramaktır.
Oksijen ve hidrojen, bel li nispetleriyle terkibe girince, en hayatî bir unsuru
meydana getirirler.
Nispet bozulduğu ve ayrı ayrı kaldıkları anda ise, yanıcı ve yakıcı
hüviyetlerine dönerler.
Bunun gibi, merha metin de, hem dozu, hem de kime karşı yapılacağı çok mü
himdir.
“Canavara karşı merhamet göstermek iştahını açar, sonra döner dişinin kirasını
ister.” Azgına merhamet, onu iyi ce saldırgan yapar ve başkalarına tecavüze
teşvik eder.
Yılan gibi zehirlemekten lezzet alana merhamet edilmez.
Ona mer hamet, dünyanın idaresini kobralara bırakmak demektir...
Eli kanlı, yüzü kanlı; gönlü kanlı, gözü kanlı; hâsılı, hem deli hem de kanlıya
merhamet, bütün mağdurlara, bütün mazlumlara karşı en korkunç bir
merhametsizliktir.
Böyle bir tutum ise, kurda acıyıp da, kuzuların hukukunu kâle almama gibi bir
şeye benzer ki; kurtları güldürse bile, bütün âsumânı âh u efgâna getirir.
KUVVETİN ÇILGINLIĞI
Bir dünyada yaşıyoruz ki, ışık-karanlık iç içe, nur ve kir bir arada, ahlâk ve
fazilet lâahlâkîlikle atbaşı, buğu buğu ne zahet levsiyat tufanına karşı ve
ümitler adım adım inkisarların arkasında..
evet zamanın hiçbir diliminde, bu çağda olduğu ölçüde, böylesine ürpertici bir
hacimde, bu denli sistemli ve bu çapta baş döndürücü bir çözülüş ve oluşum
mütekabili yeti yaşanmamıştır.
Her şey âdeta, şimşek süratinde ve gök gürültüsü dehşetiyle o kadar hızlı ve o
kadar tepeden inme ce cereyan ediyor ki, birbirine zıt düşüncede olanlar, ümit
ya da inkisarlarını, kabul veya tepkilerini ifade edebilme fırsatını dahi elde
edemiyorlar.
Güç ve kuvveti temsil edenler, teknolojik imkânları kin, nefret ve hırslarının
emrine vererek, geçmiş dönemlerde bir asra sığıştırılamayan yakıp yıkmaların en
korkuncunu birkaç güne sıkıştırabilmekte ve bir hamlede en sağlam sistemleri
yerle bir edebilmekte, bir nefhada rejimleri değiştirip yerle rine yeni rejimler
ikâme edebilmekte ve kaş-göz arasında en köklü düşünce tarzlarını, en metin
anlayışları toz duman ede rek yığınları mesnetsiz hâle getirebilmekte, inançlara
had ko yup düşünce hürriyetini sınırlayabilmekte; bilhassa son za manlarda
medyanın gücünü de yanlarına alarak hakkı bâtıl, bâtılı hak göstererek toplum
çapında bir değerler kargaşası meydana getirmektedirler.
Dünya var olduğu günden bu yana, zamanın hiçbir döne minde insan şahsiyeti,
insan onuru, din, milliyet, aile, ahlâk, Kuvvetin Çılgınlığı . 67
fazilet ve hukuk mefhumları bu ölçüde laubalilikle ve böyle sine bir
insafsızlıkla mercek altına alınmamış, sorgulanmamış ve karakuşî kararlarla
mahkûm edilmemiştir.
Bütün bu olumsuzlukların yanında bence, bin bir çarpık lığın iç içe yaşandığı bu
çağın en belirgin özelliği; hakkın kuv vete feda edilmesi, menfaat mülâhazasının
bütün değerlerin önüne çıkması, katı ırkçılık düşüncesinin evrensel değerlerin
yerini alması, millî ve milletler arası problemlerin kaba kuv vetle çözülmeye
çalışılması gibi hususlardır.
Gerçi kuvvetin de bir hikmet-i vücudunun bulunduğu muhakkak..
ama, ona dayanılarak çözülmeye çalışılan problemlerde aklın, man tığın,
muhâkemenin hatta dehanın değerlendirilemediği, değerlendirmek bir yana kulak
ardı edildiği de bir gerçek.
Bundan dolayı da dünyada güç kullanılarak gerçekleştirilen pek çok inkılap ve
değişimin, yeniden aklî ve mantıkî bir plat forma oturtulabilmesi yolunda bazen
seneler harcanmış da yine başarılı olunamamıştır.
Evet, kuvvet, hakkın elinde, mantık ve muhâkeme reh berliğinde bir kısım
problemleri çözebilecek potansiyel bir güç sayılsa da, his yörüngeli kaba
düşüncenin elinde her zaman bir tahrip aleti olagelmiştir.
Evet, İskender’in başını döndü rüp bakışlarını bulandıran, Napolyon’un dehasını
delik de şik eden, Hitler’i çağın deli tekesi hâline getiren işte bu kuv vet
çılgınlığıdır.
Ne acıdır ki, günümüzde, hak da, mantık da, muhâkeme de bu çılgın kuvvet
karşısında beraber yenik ve âdeta bir esaret yaşamakta.
Zannediyorum, günümüzde yaşanan kaoslar zincirinin ve her biri birer anafor
hâlindeki hâdiselerin arkasında da yine bu azgınlaşmış kuvvet var..
insanî değerler, insanî dü şünce, mantıkî olma ve hakka karşı saygılı bulunmanın
ye rini alan kaba kuvvet.
Kuvveti temsil edenlerin hakka teslim 68
olacakları, onları takip eden yığınların da gündelik endişele rin anaforlarından
sıyrılarak, yaşadıkları dünyayı “net” göre bilecekleri âna kadar da bu kaosların
devam edeceği zaruri görünmektedir.
Çok yakın bir gelecekte, kendi zaruret ve kanunlarıyla, bizi de çepeçevre içine
alacak gibi görünen bir globalleşme sath-ı mâilinde olsun, uyanıp kendimize
gelmez ve başkala rıyla beraber yaşama mecburiyetinde olduğumuz bir dünya nın,
hak-kuvvet-akıl-mantık eksenli ve şaşırtmaz, yanıltmaz muvazene unsurlarından
biri hâline gelmezsek, daha bir sü re başkalarının dümen suyuna göre hareket
etmemiz kaçınıl maz olacaktır.
Evet, gözlerimiz her zaman, geçmişin rasat noktalarını kul lanarak geleceğin
ümitle tüllenen ufuklarında olmalıdır.
Yoksa, bu çarpıklıklar böyle devam ettiği sürece, yıllardan beri içinde
bocalayıp durduğumuz girdapları gölgede bırakacak daha bü yük değişim veya
kargaşa dalgaları bizi önüne katıp öyle bir sürükleyecektir ki –maâzallah– bir
daha belimizi doğrultmamız çok zor olacaktır.
Önümüzü kesmiş bizi bekleyen gâileleri aş mamız için, kendisi için yaşamayan
diğergam ruhlara ihtiyaç var.
Evet, bugünkü insanlığı, kendini düşünmeyen ve kendisi için yaşamayan
kahramanlar kurtaracaktır.
Bu kahramanların sevgiyle tüllenen ışıktan düşünceleri, büyük çoğunluğun
ruhlarını sardığı gün tabakât-ı beşer ça pındaki fırtınalar dinecek, hasret ve
hicranlar sona erecek..
ve devletler arası dengedeki yerimizi istirdat etmemiz saye sinde, ciddî ve âdil
bir disiplinle, tabiî ve tam bir hürriyet dü şüncesine bağlılık içinde ilâhî bir
muvazene sırrına erilecek..
toplum planında mâruz kaldığımız buhranlar, içtimaî krizler ve milletler arası
münasebetlerdeki devâsa problemler birer birer çözülecek..
sevinç ve tasa, felâket ve saadet arasındaki Kuvvetin Çılgınlığı . 69
ezelî ahenk yeniden teessüs ederek, bize ve bütün insanlığa, hiç olmazsa onun
büyük bir kısmına, milletler arası muvaze nede önemli misyonlar yüklendiğimiz
günlerin şivesiyle bir şeyler mırıldanacak..
ve bir kere daha ruhlarımıza, yararlı in san olmanın mânâsını duyuracaktır.
Evvelâ milletimiz, sonra da topyekün insanlık hesabına böyle bir ufka ulaşma
gayreti, dünya barışı, dünya sulhü, dünya nizamı ve evrensel disiplinler adına
var oluş gayesi öl çüsünde önemli esaslar ve insanlığın beklentileridir.
Bu bek lentileri gerçekleştirme istikametinde her hamle, hakkı tutup kaldırma
yönündeki her hareket Allah’a doğru atılmış en isa betli bir adımdır. Bu
istikamette atılan her adım, küçük de ol sa, beklenen büyük oluşumun bir
parçasını teşkil etmektedir.
Evet, bu izafî gayret ve nispî çırpınışlar bütünüyle mutlu ge leceğin havuzunu
besleyen birer sızıntı mesabesindedir.
Biz onun sıza sıza göl olacağı, aka aka yollar vuracağı günlerin rüyalarıyla
yaşıyoruz.
ÜMİT
Büyük ve ciddî istihaleler arefesinde bulunuyoruz.
Top lum sancı sancı üstüne kıvranıp duruyor ve yeni bir şeyler doğurma
eşiğinde...
Yıllar yılı bin bir paradoksla kendine has çizgiden uzaklaşmış yığınlar, gelecek
hakkında oldukça endi şeli ve ümitsiz. Yürekler dermansız..
zihinler fakir..
ilhamlar sevimsiz...
Ruh dünyası böylesine sarsık ve istikbali iç içe kaos, canı dudağında perişan
kitleler, dizlerine derman, yüreklerine fer bekliyorlar.
Kendisinden hayat ve saadet umduğu havarisini, iman ve ümit mesajlarıyla
karşısında bulması, cemiyet için en hayatî bir mevzudur.
Ümit her şeyden evvel bir inanç işidir.
İnanan insan ümit lidir ve ümidi de inancı nispetindedir.
Bu itibarladır ki, sağ lam inanç mahsulü çok şey, bazılarınca harika zannedilmek
tedir.
Aslında, ümit, azim ve kararlılık, iman dolu bir kalbe gi rince, beşerî
normaller aşılmış olur.
Bu seviyede gönül haya tına sahip olamayanlar ise bunu fevkaladeden sayarlar.
Hele insan, inanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık onun ruh
dünyasında, ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikten asla söz edilemez.
Fert, ümitle varlığa erer; toplum onunla dirilir ve geliş me seyrine girer.
Bu itibarla, ümidini yitirmiş bir fert var sa yılamayacağı gibi, ümitten mahrum
bir toplum da felç olmuş demektir.
Ümit, insanın kendi ruhunu keşfetmesi ve ondaki iktidarı sezmesinden ibarettir.
Bu sezişle insan, kâinatlar ötesi Kudreti Ümit ... 71
Sonsuz’la münasebete geçer ve onunla her şeye yetebilecek bir güç ve kuvvete
ulaşır.
Bu sayede, zerre güneş; damla der ya; parça bütün ve ruh kâinatın bir soluğu
hâline gelir.
Âdem Nebi (aleyhisselâm), semasının karardığı, azminin kırıldığı ve canının
dudağına geldiği bir devrede, ümitle sil kindi, “Nefsime zulmettim.” dedi ve
dirildi.
Şeytan ise, gön lünden akıttığı ümitsizlik kan ve irini içinde bocaladı durdu ve
nihayet boğuldu...
Her gönül eri ümitten bir meş’ale ile yola çıkmış, bunun la tufanları
göğüslemiş; fırtınalarla pençeleşmiş ve dalgalarla boğuşmuştur.
Kimisinde ümit bir Cûdî tomurcuğu, kimisin de İrem Bağları, kimisinde de
Medine’leşen bir Yesrib hâline gelmiştir.
Bu vadide her ümit kahramanı, aynı zamanda Hak katının azizi, halkın da bayrağı
olmuştur.
Ümit ve azimle coşan bir Berberî köle, Herkül sütunları na yeni bir nam getirmiş
ve deniz aşırı ülkelerin efsanevî kah ramanı hâline gelmiştir.
Ve yine ümitle yıldırımlaşan genç bir serdar, çağlarla oynamış ve beşer
tarihinde pek az insanın el de edebildiği yüceliklere ermiştir.
Bir de, her şeyin bittiği; milletin kaddinin büküldüğü, gu rurunun kırıldığı
devrede, iman ve ümidin dasitanî bir hâl alması vardır ki; inancın derecesine
göre, onu elde eden, kâinata meydan okuyabilir; elli bin defa çarkı, düzeni
bozul sa sarsılmadan yoluna devam eder; yoklukta, varlık cilvesi gösterip ölü
ruhlara can olur.
Ümitle uzun yollar aşılır; ümitle kandan irinden deryalar geçilir ve ancak
ümitle dirliğe ve düzene erilir.
Ümit dünya sında mağlup olanlar, pratikte de yenilmiş sayılırlar.
Ne yiğit çe ve çalımla yola çıkanlar vardır ki, iman ve ümit zaafından ötürü,
yarı yolda kalmışlardır.
Küçük bir zelzele, gelip geçici bir fırtına, akıp giden bir sel, onların azim ve
iradelerini de beraber alıp götürmüştür.
Ya kendilerine ümitle bağlanılıp 72
sonradan onlarla beraber yeis bataklığına düşüp boğulanla rın hâli, o hepten
yürekler acısıdır.
Aslında gerçeği bulamamış ve ona dilbeste olamamış kim selerin başka türlü
olmaları da mümkün değildir.
Makama, mansıba ümit bağlamış; servete, sâmâna gönül vermiş ve ge lip geçici,
yıkılıp gidici şeylerle avunup durmuş kimselerin, er geç hüsrana maruz
kalacakları muhakkaktır.
Solmayan renge, sönmeyen ışığa, batmayan güneşe dil beste olan bir ruhtur ki;
gecesi sabah aydınlığında, gündüzü Cennet bahçeleri gibi rengârenktir.
Böylelerinin, karanlık bil meyen ufuklarında güneşler kol gezer ve değişen
mevsimler, farklı manzaraların büyüleyici meşherleri gibi birbirini takip eder
durur.
Veyahut her biri bir ulu ağaç gibi, semaya doğ ru ser çekmiş ve kök kök üstüne
zeminin derinliklerine inmiş tir ki; ne karın, dolunun şiddeti, ne de tipinin,
boranın yakıp kavuruculuğu onları müteessir etmez.
Sonsuza bağlanmış ve ümitle dolu bu gönüller, bahar demez, yaz demez; hazan de
mez, kış demez, kucak kucak meyvelerle gelir ve o görkemli kametten bekleneni
mutlaka yerine getirirler.
Bizim topyekün bir millet olarak, şuna-buna değil, da yanıp darılmayan, azmedip
yılmayan ve hele ümitsizliğe as la kapılmayan yol göstericilere; hem de ekmek
kadar, su ka dar, hava kadar ihtiyacımız var.
Hevesle yola çıkıp hevâlarına göre aradıklarını bulamayınca, ya ümitsizliğe
düşmüş ve ya Yaradan’la cedelleşmeye girişmiş olanlara gelince; onlar bizden,
biz de onlardan fersah fersah uzak bulunmaktayız.
Mamafih, feleğin geniş dairedeki çark-ı çemberi, hiçbir za man, yerdeki bu
sefillerin kokmuş felsefelerine ve bozuk hen deselerine göre cereyan
etmeyecektir..!
Bin bir ümit tomurcuğunun tebessüm ettiği ve bin bir to humun, toprağın altında
kara düşecek cemreyi beklediği şu günlerde, ümitten mahrum gönüllere ümit
dileklerimizle...
ANNE5
Anne kendi dünyasında bir kutup varlıktır.
Kâbe topye kün kâinat hakikatinin, Mekke umum beldelerin, dimağ bütün bir
bünyenin ruhu, mânâsı, özü ve atlası olduğu gibi, anne de âile cüz-i ferdinin
temeli, direği, esası ve Yaratıcı Kudret’in de en önemli bir malzemesidir.
Yuvada her şey onun etrafında döner, ona dolanır ve ona dönüşür.
O ise, Kutup Yıldızı gibi hep kendi çevresinde döner ve ucu gökler ötesi bir
yörünge de yol alır.
Evet anneler, dünyada ukbâ eksenli varlıklardır.
Hilkatteki rol ve istihdamlarıyla elde ettikleri mükâfatları, çektikleri me
şakkat ve sıkıntılarıyla gördükleri mukabele arasındaki tena süpsüzlük bu
gerçeğin en açık delili.
Bunun böyle olduğunu anlamak için uzun boylu araştırmaya da gerek yok; onların
bir ömür boyu neler ekip neler biçtiklerine, neler çekip neler bulduklarına göz
ucuyla bakmak bile yeter sanırım...
Simaları Cennetteki hûrilerin yüzleri kadar uhrevî, bakış ları meleklerinki
kadar derin, duyguları da ruhanîlerinki ka dar durudur annelerin..
onlar, suyu, toprağı, havası öteler den getirilmiş mübarek bir zeminin gülleri
gibi o kadar im rendirici, o kadar sevimli, o kadar büyüleyicidirler ki, insan
dikkatle bakabilse onlarda cismaniyetini aşan, dünya ve için dekilerini aşan,
hatta kendilerini de aşan bir sihrin bulundu ğuna hükmeder.
Duygu ve düşünceye açık mütecessis ruhlar, onların her zaman hisli, içli ve
şefkatle köpüren dünyalarında, firdevsî 5 Kendi dünyasına ait ayrı derinlikleri,
ayrı hususiyetleri ve ayrı mülâhazalarıyla babanın, müstakil bir mevzuda ele
alınıp anlatılmasının lüzumunu sadece hatırlatıp geçelim.
74
düşüncelerle beslenmiş en tatlı rüyaların akislerini bulur ve insanî
tasavvurları aşan bir zevk zemzemesine ulaşır.
Biz he men her zaman, onların ikliminde geceleri ayrı bir edâda, gündüzleri de
başka bir üslûpta sekîne televvünlü esintiler duyar ve gönüllerimize, göklerin
merhametinin, şefkatinin ve şiirinin döküldüğünü hissederiz; hissederiz de,
ufkumuzun bitevî meleklerle, ruhanîlerle kuşatıldığını sanırız.
Kim bilir kaç defa, onların gecenin koynunda menekşe renkli füsûnlu
çehrelerinde, hilkate esas teşkil eden bir ruh ve mânânın bü tün zamanları ve
mekânları aşıp bulunduğumuz yere sarkıtıl dığını görmüş ve kökü sonsuzlukta
engin bir rahmetin, onla rın tebessüm ve teessürleriyle iç içe parıldadığını
hissetmiş; muğlak, müphem fakat celb edici bir kısım sâiklerle kendimi zi
onların kucaklarına atmak istemişizdir.
Kim bilir kaç defa kırılmış-dökülmüş, buruklaşmış-garipleşmişizdir de, onların
ümit ve itminan tüten, o kuş yuvalarından daha sıcak, daha canlı, daha duru ve
âdeta tılsımlı sinelerine kendimizi salmış, onların esrarlı mırıltılarıyla
hazdan hazza kanatlanmış ve hu zurla gerinmişizdir.
Onlar bizi, her bağırlarına basışlarında karşılık bekleme yen birer vefa
kahramanı misillü büyülü bir hâl alır; biz de onlarla her şeyi aşabileceğimiz
hissiyle bir güven ve emniyet içinde gerilir, etrafı süzer; hatta herkese meydan
okuyor gibi bir tavra girer ve onlara sımsıkı sarılırdık.
Anne, gökler kadar derin..
ve içinde göklerin yıldızları ka dar duygu ve düşüncelerin kaynaşıp köpürdüğü,
köpürüp lav ırmakları veya yeraltı çayları gibi şuraya buraya aktığı sırlı bir
his yumağıdır.
Evet o, acı-tatlı kaderiyle uyumlu..
sevinçler le, kederlerle barışık..
beklentileri olmayan, beklentilere takı lıp yavrularına gönül koymayan..
tabiatı ilâhî ahlâkla kristali ze öyle bir vefa ve şefkat âbidesidir ki; ne
çektiği mihnetlerin mahşerdeki ter lüccesine denk gelip gırtlağına dayanması, ne
Anne ... 75
de evlat vefasızlığının bir poyraz gibi esip ruhunu sarması, sa rıp ona
gurbetlerin en acısını yaşatması onu dize getiremez ve ona “pes” dedirtemez...
Çocuğunun parçalayıcı neşterleri altında, ciğeri delik de şik edilirken, bıçağı
eline kaçırıp da “Anam!” diye inleyen bir kanlı kâtilin koluna “kuzum!”
çığlıklarıyla sarıldığı hikâye edi len bir anne ciğeri üstûresini, çocukluğumdan
beri ne zaman anmışsam hep ürpermiş ve bu mini damlada anne şefkatinin
enginliğini duymaya çalışmışımdır.
Hele, ebediyet ve ahire te inanan, dolayısıyla da bedenî ve cismanî olduğu kadar
uhrevî ve ruhanî yanları da olan anneler!.
Bunlar madde ve mânânın, cisim ve ruhun birleşik âleminde, gönülleri evlat
larına karşı, tasavvurlar üstü öyle güçlü rabıtalara sahiptir ki; dünya ehlince
çok köklü ve güçlü kabul edilen alâkalar bile ona nispeten zayıf bir gölgeden
ibaret kalır.
Ne var ki, imanı ve imandaki sonsuzluk zevkini duymayanlara bunu anlatmak çok da
kolay değildir.
Evet, onlardaki samimiyetin hep böyle derin kalmasını, ihlâsın kesintisiz devam
etmesini..
ve onların kalblerinin her zaman sevgiyle coşmasını, bakışlarının alâka ve güven
vaa diyle içimize akmasını, fenâ ve zevâl vadilerinde yetiştikleri hâlde bu
kadar ebedî ve mâverâî hislerle dolup taşmalarını anlatmak oldukça zor olsa
gerek...
Bir düşünün; bizim için onlar, ne uzun hazırlıklar döne mi geçirmiş!.
Ne aşılmaz zorluklara toslamış ve neleri aşmış?.
Ne çetin hâdiselerle pençeleşmiş, ne kadar hayal ve melâl ile oturup kalkmış?.
Ne hülya ve rüyalarla dolup boşalmış, ne kadar yeis ve inkisarlarla burkulmuş?.
Ne zorluk ve sıkıntıları göğüslemiş ve kaç türlü çileyle preslenmiş?.
Ne sancılar çek miş ve ne kadar inlemiş? Kaç defa çığlık çığlığa ağlamış ve ne
kadar ağlama dindirmiş?.
Kaç defa merhametle coşmuş ve 76
kaç defa merhamete ihtiyaç hissetmiş?.
Hâsılı bizim için ne değerli şeyler harcamış ve ne emekler sarfetmiş..
sarfetmiş ve sonra da herhangi bir beklentiye girmemişlerdir...
Evet bizi, varlığa ermenin hemen her safhasında kucak layan, koklayan, öpüp öpüp
okşayan, teessür ve infiallerimizi yatıştırıp sıkıntılarımızı paylaşan; yemeyip
yediren, giymeyip giydiren, açlığını-tokluğunu, açlığımız-tokluğumuz içinde his
sedip yaşayan, mutluluk ve saadetimiz adına insan üstü bir gayretle akla hayale
gelmedik zorluklara katlanan..
bize, vü cudumuzun gelişmesi, irademizin kuvvetlenmesi, zekâmızın incelip
keskinleşmesi, ufkumuzun uhrevîleşmesi yollarını gös teren..
bütün bunları yaparken de açık-kapalı herhangi bir beklentiye girmeyen bir
varlık varsa, işte o da anadır.
Biz hayatımızın önemli bir bölümünü tâvusların renk renk tüylerinden daha güzel,
çiçeklerin sihirli dünyasından daha büyülü, kuş yuvalarından daha sıcak ve daha
can lı, en koruyucu seralardan daha koruyucu, daha emin on ların kucaklarında,
onların atmosferinde geçiririz. Evet biz, korumanın-kollamanın
neş’esini-heyecanını, gösterişini hesabını, sistemini-yolunu onlarda görmüş,
onlarda tanımış, onlarda duymuş ve onlarda tatmışızdır.
Hele, ihtiyaç ve zaaf larımızın güçsüzlük, yetersizlik ve hayatın bir kısım
aksilikle riyle birleşerek üzerimize çullanışında hep onlara sığınmış ve
karşımıza çıkan handikapları hep onlarla aşmaya çalışmışız dır.
Biz onlara sığınırken onlar da gönüllerinin bütün sıcak lığıyla bizi sinelerine
basmış ve hafakan dolu gönüllerimize emniyet ve itminan üflemişlerdir..
böyle durumlarda, zanne diyorum hemen herkes, kendi gönlünden olduğu kadar, on
ların bakışlarından, tebessümlerinden, mimiklerinden kopup gelen bir his
tufanını, bir şefkat esintisini ve sessiz bir şiiri din ler gibi olurdu.
Anne ... 77
Biz, onlarla geçen bu hisli, bu hülyalı gün ve gecelerin içinde âdeta hep bir
saadet rüyası yaşamışızdır.
Günlerin masmavi saatlerinde hayatın en tatlı nağmelerini, annelerin bam teli
gibi ses veren sinelerinden duymuş ve şuurlarımızın ihâtası ölçüsünde “Herhalde
gerçek mutluluk da bu olsa ge rek” demiş ve kendimizden geçmişizdir.
Anne, hilkat hâdisesinin en önemli esası, insanlık dün yasının en bereketli
rüknü ve bizim de gözümüzün aydınlığı dır.
Biz hepimiz, medyûniyetin en altından kalkılmayanı ve sorumluluğun en ağırıyla
onun karşısında iki büklümüz.
İki büklümüz ve şerefimiz de gökler gibi bu kamburumuzda.
Annenin pırıl pırıl çeliğine su veren kaynak, meleklerin ak güvercinler gibi
başına konup kalktıkları Cennet şadırvan ları olsa gerek.! Öyle olmasaydı
ruhunun ışığı hiç gözlerimizi böylesine kamaştırabilir miydi? Onun ışığı değil,
gölgesi bile pervâneleri yakar –kendi dünyamda o yüce mâhiyetin tedâî ettirdiği
öldüren hislerin şokunu henüz üzerimden atabilmiş değilim– ziyâsı, –şimdilerde
daha iyi hissediyorum– karanlık gönüllerimizi aydınlatan sırlı bir ışık
kaynağıdır.
Anne, ruhundaki incelikle, yürekliliği atbaşı götüren öy le bir şefkat
kahramanıdır ki, şefkati, re’feti ve zerafetiyle ele alındığında bir tüy gibi
yumuşak, bir ipek gibi de ince ve zarif olmasının yanında, çocuklarını koruma ve
kollama hususun da bir dişi aslan gibi sert ve parçalayıcıdır.
Şu gökkubbe altında ne varsa onun eli hepsinin üstün dedir..
ve Cennete giden yol onun ayaklarının altından ge çer.
Allah, kitabında ona öyle bir ululuk ve sultanlık vermiştir ki, yeryüzü
sultanlıkları ona nispeten, liyakatsiz başlarda kuru birer taçtan ibaret kalır.
Zaten, onun ayağının altında yerini bulamamış başlardaki taçların da kalıcı
hiçbir değeri olduğu söylenemez.
78
Ey ruhlar gibi ince, melekler kadar masum ve gökler ka dar da derin, yüce ve
değerli varlık, öteler sana kıymetler üs tü kıymet vermekte ve senin nazını
çekmektedir.
Senin ünü nün bestesi ta meleklerin oturup kalktığı yerlerde duyulmak ta,
hayatının şarkısı Cennet yamaçlarında yankılanmaktadır.
Sen her zaman duygu kancalarının ucu ciğerinde, din cevhe rinin gerdanlığı da
boynunda yaşadın! Biz hepimiz senin kö lelerin, sen ise şefkat, vefa ve
samimiyet ağıyla bizleri avlayıp esir eden taçsız bir sultansın! Eğer şu varlık
âleminde her şe yin kendine göre bir ruhu, bir hayat cevheri varsa, bizim ha yat
cevherimiz de sen olmalısın!
Allah, kıyamet sabahında seni Zât’ının ışıklarıyla aydın latsın! Geleceğin,
Cennet’in cuma yamaçları gibi neş’eli ve vuslatın da kutlu olsun!
İNSANI SEVMEK
Sevgi yaşatan bir iksirdir; insan sevgiyle yaşar..
sevgiyle mutlu olur ve sevgiyle çevresini mutlu eder.
İnsanlık sözlü ğünde sevgi bizim canımızdır; biz birbirimizi onunla hisseder,
onunla duyarız.
Allah, insanları birbirine bağlama konusun da sevgiden daha güçlü bir irtibat
unsuru, bir zincir yarat mamıştır.
Aslında dünya, köhne bir harabeden ibarettir, onu taptaze ve canlı kılan
sevgidir.
Cinlerin, insanların sultanla rı; arıların, karıncaların, termitlerin bile
kraliçeleri, bu sultan ve kraliçelerin de tahtları vardır.
Krallar, kraliçeler belli yol ve belli usûllerle seçilir ve gelir tahtlarına
otururlar.
Kimsenin intihâbına ihtiyaç duymadan gelip gönüllerimize taht kuran bir sultan
varsa o da sevgidir.
Dil-dudak, göz-kulak onun bayrağını çektikleri ölçüde birer kıymet ifade
ederler; sevgi ise kendinden kıymetlidir.
Sevginin otağı sayılan gönül onun sayesinde kıymetler üstü kıymete ulaşmıştır.
Sevgi sancağının gidip önünde dalgalandığı kaleler, kan dökülmeden fethedil
mişlerdir.
Sevgi askerlerinin ulaşabildiği yerlerdeki sultanlar, muhabbet çerisinin sıradan
birer neferi hâline gelmişlerdir.
Biz, gözlerimizde sevginin zaferleri, kulaklarımızda onun davulunun, kösünün
sesi bir atmosferde yetiştik.
Gönül lerimiz hep onun bayrağının dalgalanma heyecanıyla attı.
Sevgiyle o kadar içli dışlı olduk ki, neticede hayatımızı bü tün bütün ona
bağlayıp ruhumuzu da ona adadık.
Artık biz yaşarsak sevgiyle yaşar, ölürsek sevgiyle ölürüz.
Her nefeste, bütün benliğimizde onu duyar; soğukta onunla ısınır, sıcakta 80
da onunla serinleriz.
Bizim harb u darbimizde güm güm sev gi davulunun sesi duyulur; sulh ü sükûnumuz
da yine sevgi mehteriyle şölenleşir.
Bin bir fenalığın kol gezdiği şu fevkalâde kirlenmiş dün yada, her zaman temiz
kalabilmiş bir şey varsa o sevgi, onca sararıp solan gülendam şeylerin yanında
hiç renk atmadan güzellik ve cazibesini koruyabilmiş bir dilber varsa o da yi ne
sevgidir. Dünyada hiçbir millet ve hiçbir toplumda ondan daha gerçek, daha
kalıcı bir şey yoktur.
Onun ninniden daha yumuşak, daha sıcak sesinin hissedildiği yerlerde bütün ses
ler soluklar kesilir, bütün enstrümanlar susar ve en tatlı nağ meleriyle
sessizlik murâkabesine dalarlar.
Varlık bilinip görülme fitilinin, sevgi çerağından tutuş turulması sonucu
meydana gelmiştir.
Eğer Hakk’ın yarat ma sevgisi olmasaydı, ne aylar, ne güneşler ne de yıldızlar
meydana gelirdi.
Kâinatlar birer sevgi şiiri, yerküre de bu şii rin kafiyesidir. Tabiat kitabı ve
eko sistemde her zaman sev ginin gür solukları duyulur.
İnsanî münasebetlerde de hep onun bayrağı dalgalanır durur.
İnsanlar arasında her zaman revâcını koruyan bir akçe varsa o da sevgidir..
ve sevginin değeri kendindendir.
Sevgi, en saf altınla bile tartılsa ondan ağır gelir.
Altın da, gümüş de değişik borsa ve piyasalarda her zaman değer kaybedebilirler
ama; sevginin kapıları her zaman bütün olumsuzluklara kapalıdır ve hiçbir haricî
müda hale onun iç ahengini bozamaz.
Bugüne kadar, bütün bütün kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş canavar
ruhlardan baş kası da ona karşı koymayı, onunla savaşmayı düşünmemiş tir.
Bence, canavar ruhları uysallaştırmanın biricik iksiri de yine sevgidir.
Dünyevî zenginliklerin tesir alanının dışında ni ce problemler vardır ki,
sevginin büyülü anahtarından başka hiçbir şeyle çözülememiştir.
Zaten, dünyada hiçbir değerin, sevgiye karşı koyması ve onunla rekabet etmesi de
mümkün İnsanı Sevmek .. 81
değildir.
Altının, gümüşün, dövizin, çekin, senedin kartelleri hemen her maratonda
muhabbet fedaileri karşısında nakavt olagelmişlerdir.
Evet, maddenin patronları, onca gürültü, pa tırtı, şov ya da ihtişama rağmen gün
gelmiş sermayeleri bit miş, pazarları sona ermiş, ocakları sönmüştür ama,
sevginin çerağı her zaman par par yanmış ve ışık olup bütün gönülle re, ruhlara
akmıştır.
Muhabbet rahlesi önünde diz çöküp ömrünü sevgi meşk etmeye adamış tali’liler,
hiçbir zaman sözlüklerinde, kine, nefrete, gayza, komploya yer vermemiş ve
ölümleri paha sına da olsa düşmanlığa başvurmamışlardır; vurmazlar da.
Onların muhabbetle iki büklüm olmuş boyunları her zaman sevgiye selâm durmuş ve
sevgiden başkasına kıyam etme miştir.
Hele onlar birer sevgi küheylanı gibi şahlandıklarında, düşmanlık duygusu
saklanacak in aramaya durmuş; nefret, gayzından çatlamış; kin, öldüren bir
yutkunmaya dönüşmüş ve komplo gelip sahibinin boynuna dolanmıştır.
Bugüne kadar şeytanın en tehlikeli oyunlarını boşa çıka ran bir büyü varsa o da
sevgidir.
Nebiler; firavunların, nem rutların, şeddatların gayız ve öfke ateşlerini sevgi
Kevserleriyle söndürmüşlerdir.
Bütün hak dostları, şirazesi kopmuş bir ki tabın eczası gibi şuraya buraya
saçılmış disiplinsiz ve âsi ruh ları sevgiyle bir araya getirmiş ve insanî
münasebetler alışve rişinde buluşturmuşlardır.
Sevginin gücü her zaman Hârût ve Mârût’un sihrini bozacak kadar aşkın olmuş ve
Cehennem ateşini söndürecek kadar da tesirli.
Bu itibarla da sevgi silahı na sahip olan birinin artık bir başka silaha ihtiyaç
duyacağı nı sanmıyorum..
evet sevgi, namlusundan fırlamış mermi ve top güllelerini bile tesirsiz hâle
getirecek kadar güçlüdür.
İnsanın insanları sevip çevresine alâka duyması, hatta bütün varlığı şefkatle
kucaklayabilmesi, biraz da kendini bu lup bilmesine, kendi mahiyetini keşfedip
Yaratıcısıyla olan 82
münasebetini duymasına bağlıdır.
O, kendi derinliklerini, kendi özündeki cevherleri duyup hissedebildiği ölçüde,
ay nı hususların başkalarında da bulunduğunu düşünür, hem Yaradan’a nisbetin
hatırına hem de mahiyetindeki cevherle re karşı kadirşinas davranma hissiyle her
varlığı daha bir fark lı görür daha bir farklı duyar ve daha bir faklı
değerlendirir.
Aslında bizim birbirimizin kadrini bilip birbirimize karşı say gılı davranmamız,
her birerlerimizde meknî ve meknûz bulu nan cevherlerin bilinmesiyle yakından
alâkalıdır.
Peygamber beyanı olarak kitaplara geçen “Mü’min mü’minin aynasıdır.” sözünü,
daha da genişleterek, “İnsan insanın aynasıdır.” şek line getirip bu son
mülâhazayı o ifadeye bağlayabiliriz.
Bunu yapabildiğimiz takdirde, hemen herkes, kendinde mevcut olan cevherler
adesesiyle, diğer insanlarda bulunan derinlik leri, enginlikleri, zenginlikleri
sezip duymasının yanında bü tün bu önemli mevhibelerin hakikî sahiplerine
bağlanmasını da bilir ki, bu da, bütün varlık âleminde görülen güzellik ve
cemal, sonra da sevgi ve alâka adına ne varsa hepsi O’na ait demektir.
Bu inceliği sezebilen bir ruh, Mevlâna gibi: “Gel, gel aramıza katıl; biz Hakk’a
gönül vermiş aşk insanlarıyız! Gel gel bize katıl da sevgi kapısından içeriye
giriver, giriver ve evimizde bizimle beraber otur...
Gel birbirimizle içten ko nuşalım.. (gönüllerimizle sarmaş dolaş olalım da)
kulaklar dan, gözlerden gizli konuşalım..
Güller gibi dudaksız ve ses siz gülüşelim..
Tıpkı düşünce gibi dudaksız-dilsiz görüşelim..
Mademki hepimiz biriz, birbirimize dilsiz-dudaksız gönülden seslenelim..
Mademki ellerimiz kenetli, gel bu hâlden bahisler açalım; El-ayak, gönül
hareketlerini daha iyi anlar, öyle ise gel dilimizi tutalım, titreyen
gönüllerimizle konuşalım..” der ve gönül dilinden bize destanlar sunar.
Bizdeki bu duygu derinliğini, bu insanî alâka zenginliği ni ne Yunan ve Latin
düşüncesinde, ne Grek ve Batı felsefe sinde görmek mümkündür.
İslâmî düşünce, hemen hepimizi İnsanı Sevmek .. 83
bir cevherin değişik tezahürleri şeklinde görür ve her birer lerimizi bir
hakikatin farklı yüzleri şeklinde mütalâa eder.
Zaten, Allah birliği, peygamber birliği, din, dil birliği, ülke, millet
birliği...
gibi fasl-ı müşterekler etrafında bir araya gel miş insanlar –hadîsin
ifadesiyle– bir vücudun ayrı ayrı uzuv ları mesabesindedir.
El, ayağa rakip olamaz..
dil dudağı ayıp layamaz..
göz kulağın kusurunu göremez..
kalb kafa ile ce delleşemez...
eğer bunların bütünü bir vücudu tamamlayan unsurlarsa, biri iki görmek gibi bu
çarpık müşâhede de ne yin nesi.! Dünyamızın, Cennet hâline gelmesinin ve Cennet
kapılarının ardına kadar açılmasının, açılıp bize “Buyurun!” edilmesinin önemli
bir vesilesi sayılan aramızdaki birliği boz mak da neden.! Birlik ve beraberlik,
Allah’ın muvaffak kıl masının bir yolu ise, bu ihtilaf ve iftirakın mânâsı da
ne!? Ne zaman, bizi birbirimizden uzaklaştıran duyguları, düşüncele ri,
ruhumuzdan söküp atacak ve birbirimizi kucaklamak için yollara döküleceğiz!
Ayrı ayrı mizaç ve meşrep gibi, Allah’a ulaştıran yollar da mahlûkatın solukları
sayısıncadır.
Herkes ayrı bir anlayı şa, ayrı bir yoruma bağlanır, ayrı bir yoldan yürür, ayrı
bir köprüden geçer; ayrı bir merdivenle yükseleceği yere yükse lir, ayrı bir
helezonla ulaşacağı zirvelere ulaşır..
herkes farklı nağmelerle coşar, farklı enstrümanlar kullanır; ama hepsi de
Hakk’ı hoşnut etmeye ve dünyayı Cennetlere çevirmeye ko şar.
Koşma alanı bu kadar geniş ve hedef de her yola açık ise bu hırgür de neden!?
Hele bir de hasımlarımız, aramızdaki bu ihtilaf ve düşmanlıkları aleyhimizde
değerlendiriyorsa...
Konuyla alâkalı düşüncelerimi bir şairimizin şu enfes söz leriyle noktalamak
istiyorum:
“Zen merde, civan pîre, kemân tîrine muhtaç,
Eczâ-i cihan cümle birbirine muhtaç.”
HAK KARŞISINDAKİ KONUMU VE DURUŞUYLA İNSAN
İnsanoğlunun yaratılışı, varlığa farklı ve derin bir ses kat mıştır; o,
yaratılış ağacını tamamlama vaadiyle gelmiştir dün yaya.
Ruh ve cismin birleşik noktasına otağını kuran mihnet yurdunun bu çileli
yolcusu, her biri varlığının ayrı bir derin liği sayılan bu iki cevheri dengeli
tutmada oldukça zorlan mış ve bir sancak gibi dalgalandığı aynı anda devrilme te
laşları yaşamıştı/yaşıyor; sonra da özel bir inayetle doğrulup gaye-i fıtratı,
netice-i hilkati diyebileceğimiz hedefine yürü müştü.
Onun hayatı âdeta bir dantela gibi hep sevinç ve ke der atkıları üzerinde
örgüleniyordu.
Dünyaları-ukbâları pey leyecek cevher onun ruhunda idi; ama, ebedî hasmı şeytan
da her zaman ense kökünde onu çarpmak için fırsat kolluyor du.
Bu itibarla da o, ebediyetleri peylemeye çalışırken pey lenme tehlikesiyle de
karşı karşıya bulunuyordu; öyle ki, bir yandan sarraflık yapıp herkesin
eteklerini mücevherlerle dol duruyor; diğer yandan da sürekli başının üstünde o
uğru ve şakînin gölgesini hissediyordu.
Onun varoluş takdiri herkese ve her şeye bişaretti; ama, hususi donanım ve
konumu da, beraberinde bir hayli so rumluluğu gerektiriyordu. O mutlaka farklı
yaratıldığını doğ ru okuyup donanım ve konumuna göre bir tavır almalı ve
mahiyetiyle mütenasip bir duruşa geçmeliydi.
Aksine, irtifa Hak Karşısındaki Konumu ve Duruşuyla İnsan .. 85
kaybından ötürü cezalandırılması söz konusuydu.
Onu, özel bir takdirle planlayan, maddî-mânevî duygularla donatıp bir hilkat
harikası hâline getiren Zât, ondan şeklinin-şemâilinin, edasının-endamının
takdir ve şükrünü istiyordu.
Evet insanoğlu, iç ve dış donanımı, –kaynağı Hak ina yeti– güzellerden güzel
sureti, vicdanî genişliği, mahiyet zen ginliğiyle bir kıvam örneği ve “ahsen-i
takvîm” âbidesidir: O her yanıyla bir hilkat mucizesi, her uzvunda tam bir tena
süp nümâyân, zâhir ve bâtın ahengiyle de baş döndüren bir mükemmeliyet
içindedir.
Onun iç ve dış duyu organlarının, bu mükemmel yapının hendesesine göre
planlandığı apaçık.
Dünya-ukbâ derinlikleriyle –şart-ı âdi planında– her iki âlemi de mamur
kılabilecek bir keyfiyeti haiz..
mahiyet ve donanı mı herhangi bir fâni güç ve takate verilemeyecek kadar hari
ka, olabildiğine değerli ve o Aşkın Kudret’in en bariz remzi..
eli-ayağı, gözü-kulağı, dili-dudağı, kafası-dimağı, eti-kemiği, damar sistemi,
mafsalları, sinir ağları; ruhu-kalbi, hissi-zihni, şuuru-aklı,
mantığı-muhakemesi, ümitleri ve emelleriyle o Müteâl Kudret’in en güzide eseri;
kâinatların bir misal-i mu saggarı; mülkün-melekûtun özü, usâresi, sınırlılığı
içinde kevn ü mekânlar kadar bâtınî vüs’ati, zâhiren dar bir çerçeveye sı
kıştırılmış küçük görünümlü olmasına rağmen zenginlerden zengin muhtevası ve
canlılar âlemi şiirinin bir bercestesi, di ğer bir mânâ itibarıyla kafiyesi;
mükemmellerden mükemmel öyle bir tanzim içindedir ki, onda ne göze ilişen
münasebet siz bir çizgi ne de zevk-i selîmi rahatsız edecek bir aykırılık söz
konusudur.
Aksine o, hacmi, şekli, heykeli ve hendesesi ba kımından olabildiğine ölçülü,
düzgün ve pürüzsüz; hareketle ri, tavırları, oturup kalkışı, konuşması,
mimikleri, yiyip içme si, sesi sözü, yürüyüşü, oturuşu kalkışı ve değişik
pozisyon lardaki duruşuyla harikulâde, “Allah vergisi” denmeye sezâ ve eskilerin
ifadesiyle bir “nüsha-i kübrâ”dır.
Öyle ki, kör 86
olmayan her göz, sönmemiş her hissiyat ve fikredebilen her akıl ondaki bu iç içe
güzellik ve endam karşısında kendisini hayretten alamaz ve Yaratan’ın ondaki
nâmütenâhî rahmânî tecellîleriyle olduğu yerde kalakalır...
Bütün bunların ötesinde, Allah’ın insanı hilafet pâyesiyle şereflendirmesi onun
için mansıplar üstü bir mansıptır.
Kur’ân-ı Kerim insanı Allah’ın halifesi olarak zikreder.
Buna göre, yerlerde, göklerde ne varsa, her şey bir mânâda onun için var
edilmiştir.
Musahhardır varlık ve bütün eşya onun emrine.
Evet, mikro varlıklar o mini dünyalarıyla, makro âlemler o baş döndüren
mehâbetleriyle, bir zaviyeden insa noğlu için var edilmiş ve onun maslahatlarına
muvafık yara tılmışlardır denebilir.
Böyle bir teshîr ve emre âmâde kılma ne insanın yapabileceği türden bir iştir ne
de şuursuz eşya ve kör tabiata havale edilebilecek gibidir.
Bu geniş alanlı ve olabildiğine kapsamlı musahhariyet, sonra hilafet unvanıyla
umum varlığa müdahale hakkı, ancak ve ancak Allah’ın lütfu ve yaratmasıyla
olabilir.
Ayrıca, hangi mânâda olursa olsun, eğer, gökler-yerler, dağlar-dereler,
ırmaklar-denizler ve onlarda yüzen gemiler, mikro dünyalar-makro âlemler insana
musahhar kılınmış ve onun okuyup değerlendirmesine, değerlendirip yorumlama sına
sunulmuşsa –ki öyle olduğunda şüphe yok– bu da insa nın her şeyden daha değerli
ve nezd-i ulûhiyette özel bir kıy meti haiz bulunduğunu, hatta Allah’ın hususi
bir kısım mü kerrem ibâdı müstesnâ, insanoğlunun her şeyden daha üstün olduğunu
gösterir.
Bu itibarla da ona ait hiçbir şey, dünyevî hiçbir değer karşısında feda
edilemez; zira o, bedeli bulun mama imtiyazıyla dünyaya gönderilmiş farklı bir
varlıktır...
Elbette ki insan bu aşkın mazhariyetleri, o küçük cirmi, o ehemmiyetsiz maddesi
ve cismaniyetiyle ihraz etmemiştir, Hak Karşısındaki Konumu ve Duruşuyla İnsan
.. 87
edemez de; zira o, beden ve cismaniyeti itibarıyla bütün var lık karşısında bir
zerre bile değildir.
Ne var ki, ahsen-i takvîm sultanı bu hususi yaratığın, özü, mahiyeti, iç
donanımı ve bil hassa o “nefha-i ilâhî” olan ruhuyla, bütün kâinatlar karşı
sında bir fâikiyeti söz konusudur.. ve bu yanı itibarıyla da, “Onun mahiyeti
meleklerden de ulvîdir / Avâlim onda pin handır, cihanlar onda matvîdir.” (M.
Âkif)
Zaten o, varlığa müdahale etme, bazı şeylerin şeklini, mahiyetini değiştirme,
eli ulaştığı ölçüde çevresini bediî zevk lerinin rengine-desenine göre boyama
salâhiyetiyle bu dün yaya gönderilmiş bir halife ve hususi bir misafirdir.
Aksine bir kısım maddeciler gibi, onu, yiyen-içen, cismanî zevklerini ta kip
eden, sonra da yan gelip yatan bir varlık olarak düşünür ve öyle de görürseniz
ona hakaret etmiş ve onu küçük düşür müş olursunuz.
İnsan, horlanacak ve küçük görülecek önem siz bir varlık değildir; o, Kudreti
Sonsuz’un, varlığına câmî bir ayna olarak yarattığı harika bir cevherdir.
Evet, âlem-i mülk ve melekûtun Sahibi kendini bir kere de –istiğnası mü sellem–
onunla ifade etmek istemiş; onu Zât’ına mücellâ bir mir’ât edinmiş ve kalbini
esrar-ı sübhaniyesine bir mahzen, lisanını da hakaikına bir tercüman kılmıştır.
O, istediği için böyle olmuştur; istemeseydi ne insan ne de bir başka nesne var
olamazdı..
ve O, kayyûmiyetiyle burada durdurmasay dı hiçbir şey duramaz, hiçbir varlık da
olduğu gibi kalamaz dı.
İnsanoğlu, Cenâb-ı Hakk’ın varlığa talâkatli bir tercüma nı, topyekün varlık da,
okuyup değerlendirmek, yararlanıp
şükretmek için ona Yüceler Yücesi’nin ayrı bir lütfu ve ar mağanıdır: Bütün
semalar ve ondaki aylar, güneşler, yıldız lar; bütün küre-i arz ve ondaki
canlı-cansız her varlık: hava, su, toprak, topraktaki değişik madenler;
ağaçlar-otlar, kuşlar kurtlar, ovalar-obalar ve her yanda tüllenen güzellikler,
tülle nip herkesi büyüleyen renkler, iç içe desenler, çeşitli telden 88
nağmeler, her bucakta duyulan sihirli şiveler, Yaratan’dan, “Halifem!” dediği
zata, onun donanım ve konumunu işaret leyen birer teveccüh ve iltifattır.
Bütün bunları, kendilerine has derinlikleriyle duyup his sedebilenler,
aczlerinin çehrelerinde Rabbilerinin sonsuz kud retini okur; fakr u
ihtiyaçlarının simalarında O’nun servet ve zenginliğinin eserlerini görür;
tefekkür ve şükür arası gelgit ler yaşar, sürekli mârifetle soluklanır, bir aşk
u şevk çağlaya nı gibi gürler; sonra da yürür mihrabına ve Yaratan’ı karşı sında
iki büklüm olur.
Zamanla böyle bir ruh, bir mârifet ve muhabbet tiryakisi hâlini alır; sever O’nu
yürekten, saygıyla anar andığı zaman.
Gönlünde magmalaşır aşk u iştiyak; di linde içinden süzülüp gelen her biri bir
kor iştiyak neşidele ri, lisanında varlığın özünden fışkıran hikmet şiirleri,
gözle rinde O’nun sonsuz güzelliğinin değişik dalga boyunda fark lı tecellîleri;
O’nu söyler her zaman bülbüller gibi şakıyarak; O’nu mırıldanır nazmında,
nesrinde, “Bu O’nun hakkı” di yerek ve bir ihsan eri edasıyla O’nu görüyor gibi
olmanın mehâfet ve mehâbetiyle oturup kalkmaya durur hayret ve hayranlık
duyarak; duymalıdır da, zira o bunları görecek, du yacak, seslendirecek kıvamda
yaratılmıştır.
O, zâhir ve bâtın hâsseleriyle, yaratılanlar arasında bir farklılığın remzi ve
bir teveccühün de işareti gibidir.
O, yaratılışından itibaren sayılamayacak kadar iltifatlar görmüş; meleklere
mihrap olmuş; isimler ufkunda Müsemmâ yı Akdes muhaveresine ermiş, “emanet-i
kübrâ”yı yüklen miş; arzın imarına yürümüş; orada ebediyet düşüncesiyle bir kere
daha dirilmiş; ahlâk-ı ilâhî ile tam tahalluk ederek “sa fiyyullah” unvan-ı
celîlini almış; tabiatının gereği olarak bir kere sürçmüşse de iradesinin
hakkını vererek hemen doğru luvermiş; emre itaatte inceliği ilk kavrayan olarak,
Rabbine karşı o muvakkat muhalefetini her zaman nedamet hisleriyle Hak
Karşısındaki Konumu ve Duruşuyla İnsan .. 89
hatırlamış ve derinden derine inlemiş; Cennet’ten uzaklaşır ken bile oraya dönüş
kurallarını elinde sımsıkı tutmuş ve bü tün düşme haybeti yaşayan bizler gibi
kimselere doğrulup yo luna devam etme örneği olmuştur.
Ufkunun karardığı günler de bile o, Cennet’e, ebedî saadete ve ilâhî cemâli
temâşâya namzet olduğu ümidini hiç mi hiç yitirmemiştir; yitirmemiş ve elli
türlü devrilme ihtimaline rağmen elinden geldiğince ayak ta durmaya çalışmış ve
hep Rabbine yürümüştür.
Aslında bu, bütün mü’minlerin de kaderi, macerası, mec buri yolu, tabiî
güzergâhı ve Hak’la münasebetleri çerçeve sinde hayat hikâyesidir: İnsan,
Allah’a inandığı, inanma sı ölçüsünde O’na saygılı olduğu, nimetlerine karşı
şükürle mukabelede bulunduğu takdirde gün gelir başı gökler ötesi âlemlere
ulaşır, ruhanîlerle aynı atmosferi paylaşır, istidadı müsaitse gider meleklerle
selâmlaşır.
“Cennetü’l-Me’vâ” der ilerler ve mevsimi gelince yürür “Sidretü’l-Müntehâ”da ika
met eyler...
* * *
İnsanın Konumu
İnsan, Allah’la münasebetlerinin yanında, Hakk’ın “ema net” dediği
mükellefiyetin de biricik emanetçisi konumunda dır.
Keza, hilafet pâyesi zımnında, mahlukat üzerinde tasarruf ve hükümranlık hakkı
da yine niyabeten ona tevdi edilmiştir.
Bu itibarla da, bütün mazhariyet ve mükellefiyetlerinin yanın da ona emin, sadık
ve ismet gayreti içinde olma gibi sorumlu luklar da yüklenmiştir.
O, Allah’a karşı emin, doğru; insanlara karşı güvenli, mutemet; kendisine karşı
sorumlu ve afîf; elinin altındaki her şeye ve herkese karşı da merhametli ve
güveni lir olmalıdır ki, aslında hilafet ruhu da işte bu esaslar üzerinde dönüp
durmaktadır; dahası, insanoğlunun diğer canlılardan 90
farklılığı da büyük ölçüde yine bu hususlara dayanmakta dır.
İşte bunlarla o, varlık üzerindeki gerçek fâikiyetini ortaya koymuş olur.
Bunlar sayesinde, hayatını gönlünün çizgisinde sürdürür.
Bunlarla, ötelere ait istek ve beklentileriyle tavırları arasındaki farklılığı
aşar..
ve bunlarla kendisine olumsuz ba kanlara en ikna edici cevaplar vermiş olur.
Aksine o, böyle bir güven, doğruluk ve ismet gayreti ser gileyemez, kendisine
emanet edilen mahiyet-i insaniyeyi in sana yakışır şekilde koruyamaz,
zâhir-bâtın hâsselerini yaratı lış gayesi istikametinde kullanmaz/kullanamaz,
din ve dünya işlerinde Hak rızasına kilitlenip elinden geldiğince mefsedet
lerden uzak duramaz ve başta insanlar olmak üzere herke se, her şeye karşı bir
halife ve emanetçi gibi titiz davranmaz sa, potansiyel olarak yeri “a’lâ-yı
illiyyîn” iken, bir hain, bir gâsıp, bir şakî, bir mütecaviz gibi aşağıların
aşağısı mânâsına “esfel-i safilîn”e yuvarlanıverir.
Evet, bir insanın gerek ilâhî hak ve vazifeleri, gerek kendi ne karşı sorumluluk
ve vecibeleri, gerekse başkalarının hakla rına saygılı davranması...
gibi hususların hemen bütünü onun insan olma farklılığıyla dünyaya
gönderilmesine terettüp eden sorumlulukları cümlesindendir.
Ne var ki, bunlara tam riayet edebilme de büyük ölçüde vicdanın hayatiyetine ve
genişli ğine kalmış bir şey. Vicdanı dar kimselerin bu sorumlulukları arızasız
yerine getireceklerini beklemek beyhudedir.
Vicdan, cehalet, kibir, gurur, bencillik gibi şeylerle dara lır, büzüşür ve bir
hodgâmlık dehlizine dönüşür.
Vicdan ge nişliği, ilim, mârifet, muhabbet, mehâfet ve diğergâmlık his leriyle
mâmur gönüllere Allah’ın semavî bir armağanıdır.
Bir vicdan, bilgiye âşık, mârifet tiryakisi, muhabbet soluk lu ve Yaratan’dan
ötürü herkese karşı da alâka duyuyorsa, o vicdanda içtimaî ruh belirmeye
başlamış demektir ki, biz Hak Karşısındaki Konumu ve Duruşuyla İnsan .. 91
buna vicdan genişliği veya inkişafı diyoruz.
Böyle bir ruh-u içtimaîye, insanın her türlü bencilce tavırlardan sıyrılarak is
minin özündeki ünsiyete yönelmesi demek de mümkündür.
Böyle bir ünsiyetle o, Rabbini “Celîs ü Enîs” görür, O’ndan gelen rahmânî
teveccühlerle bütün varlığın ünsiyet solukla dığını duyar gibi olur.
Her şeye ve herkese hep sıcak muka belede bulunur.
Derken, sadr u sinesi cihanları istiâb edecek kadar genişler; buna karşılık,
ruhunda kibir, gurur, bencillik alanları da daraldıkça daralıverir.
Bu suretle o, bir mahvi yet ve tevazu insanı hâline gelirken, ferdî muhiti de
birden bire ruhanîlerin atmosferine dönüşür ve o atmosferde sürekli ruhanîlik
esintileri duyulmaya başlar.
Aslında bir içtimaî heyette genişlik ve kuşatıcılık fertten başlar; fert, engin
ruhlu ve engin vicdanlı ise, toplum da ay nıyla o mükemmeliyeti aksettirir.
Fert, duyguları itibarıyla dar, düşünceleri benlik çıkmazında ve mülâhazalarında
da egosu nu aşamıyorsa, bu tür parça ve parçacıklardan sağlam bir he yetin
oluşması düşünülemez; hele büyük ve yüksek bir mille tin teşekkülü asla.! Zira
bir toplumu hakikî mânâda büyüten,
yükselten, o toplumu meydana getiren fertlerdeki içtimaî ruh genişliğidir..
ve o toplumun istikbal vaad etmesi, uzun ömür lü olması ve devletler arası
muvazenede kayda değer bir hiz met görmesi de böyle bir ruh-u içtimaîye
bağlıdır.
Düşünce ufukları itibarıyla fertler kendi egolarını aşamamış, aşanlar da bunu
gerektiği gibi seslendirememiş, seslendirip mensup ol dukları heyet-i
içtimaiyenin her kesimine mâl edememişlerse, böyle bir milletin zamanla
kuruması, çözülmesi ve başkaları tarafından yutulması kaçınılmazdır.
Tarihinin en karanlık ve en perişan günlerini yaşayan, bahtsız bir coğrafyanın
zaman zede çocuklarının bugün, bunun en acı örnekleriyle yüz yüze bulunduklarını
söyleyebiliriz.
Bizim dünyamızda bu olmamalıydı; zira, iman gibi dünyaya meydan okuyacağımız bir
dinamiğimiz vardı.
Bediüzzaman’ın 92
ifadesiyle “İman hem nur hem kuvvettir; hakikî imanı elde eden adam kâinata
meydan okuyabilir.” Ama, ihtimal iman hususunda bizim ciddî bir kısım
problemlerimiz var; bunlar, imanın o yenilmez gücünü belli ölçüde sarsıyor,
belki de kırı yor ve İslâm’la tam bütünleşmemize, onu tabiatımızın bir de
rinliği hâline getirmemize mâni oluyor.
Dolayısıyla da, sürek li bencilliğimize takılıyor; gururumuzla, kibrimizle,
kendi güç kaynaklarımızı hebâ ediyor; çıkar duygularımız, şöhret mara zımız,
makam hırsımız, kaba kuvvet kullanma zaaf ve boşlu ğumuz bizi, içinde
bulunduğumuz toplumdan koparıyor, vic dan ufkumuzu daraltıyor ve ruh-u
içtimaîmizi öldürüyor. Öyle ki, bir türlü millet fertleriyle yürekten bir araya
gelemiyor, on ları kendimiz gibi duyamıyor, zevk-elem paylaşamıyor, aksi ne
sürekli taarruz duygularıyla oturup kalkıyor ve birbirimizi yiyip bitiriyoruz.
Oysa bir zamanlar, hep aynı şeylere inanıyor olmamız bi zi birbirimize sımsıkı
bağlıyor, ibadetlerimiz her gün birkaç kez bizi yan yana getiriyordu.
Yüksek mefkûrelerimiz ve Hakk’a adanmış ruhlarımız sayesinde hem Hakk’a hem de
halka her zaman yakın duruyorduk.
Allah’a kul olma duygumuz bizi şuna buna kulluk zilletinden kurtarıyor ve bize
hakikî hürriye ti soluklama imkânı veriyordu.
Düşünce ve inanç dünyamız itibarıyla âdeta bir hülya âlemi yaşıyorduk: Namaz
kılıyor, Allah’a intisapla soluklanıyor; oruç tutuyor, O’nun yakınlığı na
yürüdüğümüzü hisseder gibi oluyor; zekât veriyor, kendi mizi Allah’ın lütfettiği
mal mülk üzerinde birer emanetçi gibi görüyor ve karşı tarafa minnet etmeye
bedel, hakkını alıp bi zi sorumluluktan kurtardığı için minnettarlık duyuyor..
ve he men ferdî her vazifemizde çevremize ipekler gibi yumuşak davranıyor,
herkese sımsıcak mesajlar gönderiyor ve ömrü müzü ruh-u içtimaînin o ferahfezâ
ikliminde Cennet’e ermiş ler gibi geçiriyorduk.
Herkesle beraberdik, acılarımızı bugün Hak Karşısındaki Konumu ve Duruşuyla
İnsan .. 93
duyduğumuz ölçüde asla hissetmiyorduk ve vicdanlarımızın vüs’ati sayesinde,
içten içe toplumun her yanında üfül üfül huzur esiyordu.
Kibir târumâr, bencillik paramparça, gurur ayaklar altında, kıskançlık kapı kapı
kovulan bir lânetlik, kin, nefret şeytana ve şeytanî evsafa karşı caydırıcı bir
silah gibiy di ve her yanda bir kardeşlik ruhu nümâyândı.
Aslında, Hakk’ın azamet ve kibriyası karşısında, “Konu mum ve durumumun icabı bu
olmalı…” deyip el-pençe di van duran, ayağını bastığı aynı noktaya iki büklüm
olup yü zünü süren ve kendini insanlardan bir insan görerek onlarla beraber
bulunmayı millî ve içtimaî ruhun gereği sayan biri nin, insanı küçülten, onun
vicdanını daraltan ve mahiyet-i insaniyeyi cismaniyetin dar zindanına hapseden
gururla, ki birle, bencillikle, hırsla, kinle, nefretle ne alâkası olabilir ki
ve olamamalıdır da.
Bunun yanında o, başkalarına karşı da zillet göstermemeli ve hiçbir kimseye
serfürû etmemelidir.
Zira o, günde birkaç defa koşup Allah’ın huzurunda yerlere yüz sür mesine rağmen
âzam-ı mahlukata baş eğmeyecek kadar aziz ve sultanlar karşısında eğilmeyecek
kadar da hürdür.
Başta namaz olmak üzere ibadetleriyle o bir miraç yolcusudur; mi raç ise,
semalar ötesi, ötelerin de ötesi âlemlere yükselmenin unvanıdır.
Her gün birkaç kez secdeleriyle melekler burcu na yükselip ruhanîlerle
selâmlaşan, yürüyüp Hakk’a kurbet ufkuna ulaşan bir gönül eri, artık bulacağını
bulmuş, bütün mevhum ve bâtıl şeylerden de kurtulmuş demektir.
Böyle bi ri için ne sultanların ne kralların ne de imparatorların hiç bir önemi
yoktur.
Çünkü o, her gün lâakal kırk defa “Malik-i yevmi’d-din” unvanıyla Sultanlar
Sultanı’na intisabını dillen diren bir hürdür ve bu hürriyeti de alınıp
satılmayacak, hiçbir şeyle değiştirilmeyecek kadar semavî bir kıymeti haizdir.
BEYAN
Varlığın planını Rahmeti Sonsuz’un ilmi, mimarisini de beyanı resmetmiştir.
Yaratılışla beyan, “âyân-ı sâbite”nin mahremlerden mahrem harîminde ikiz olarak
belirmiş, son ra da haricî vücuda yürümüşlerdir.
Hazreti Rahmân, insa nı yaratırken, onun özünü, iç enginliklerini, varlığı,
varlığın perde arkasını ifade edebilme kabiliyetini de ona yükleye rek, öylece
haricî vücud buuduna çıkarmıştır.
Bu itibarla da denebilir ki; kudret kaleminin ucundan yokluğa akan mü rekkebin
ilk damlası beyan, Yaratıcıyla-yaratılan arasında ki sırlı münasebeti keşfedip
ortaya koyan da yine beyandır.
Yeryüzünün tozundan toprağından, suyundan çamurundan yoğrulup şekillendirilen
insan, ilim sermayesi ve beyan akti vitesiyle arzın halifesi ve şu dünya
mescidinde, cin ve insin hatibi olma pâyesine yükseltilmiştir.
İnsan beyanla Allah’a (celle celâluhu) muhatap olmuş ve beyan vasıtasıyla O’na
hitap edebilmiştir.
İnsanoğlu konuşmaya başlayınca, durgun ve sessiz gibi görünen eşyanın da dilinin
bağı çözülmüş ve her biri “Mele-i Â’lâ”dan birer satır, birer paragraf olan bü
tün varlık ve hâdiseler, talâkatli birer hatip gibi her şeyin per de arkasındaki
hakikatin konuşan dili, hikmet yüklü beya nı ve fasih lisanı olmuştur.
Bize göre beyanın olmadığı ka bul edilen dönemde, varlık suskun, hâdiseler
suskun ve her şey de âdeta durgundur.
Her varlık nasıl konuşur, konuşur ken nasıl kendini ifade eder? Bunlar, herkesçe
bilinmesi zor konular..
bu konuda bilinen bir şey varsa, o da, mahiyetine yüklenen beyan kabiliyeti ile
insanın, bütün eşya ve şuunâtı Beyan .. 95
istediği gibi seslendirip yorumlayabilecek kabiliyette yaratıl mış olmasıdır.
Doğrusu, izafî değerler dünyasında beyan bi zim canımızdır.
Biz hepimiz birer lisan, bu lisanların var oluş gayeleri de beyandır.
En büyük gerçek olan hakkı itiraf edip bu konuda varlığı bir senfoni gibi
seslendiren, seslendirip eş yanın yüzündeki perdeyi aralayan ve ona kendini
ifade etme imkânını veren beyan..
düşünce hazinelerinin kapılarında ki kilitleri çözen anahtar beyan, geniş bir
merkezî hareketin, çevreyi harekete geçirmesinin düğmesi beyan, halife unva
nıyla varlığa müdahale etme mevkiine yükseltilmiş insanoğ lunun tahtı beyan,
kalemi beyan, kılıcı beyan ve saltanatının temel kaideleri de beyandır.
Beyanın bayrağının dalgalandı ğı yerlerde en güçlü ordular bozguna uğrar ve
dağılır; onun gürlediği meydanlarda top güllelerinin sesi arı vızıltısına dö
nüşür.
Beyan sancağının çekildiği burçların arkasında sade ce onun davulunun, kösünün
sesi duyulur; onun mehteri nin gürlediği bucaklarda sultanların yürekleri
ağızlarına gelir, İskenderlerin, Napolyonların çaresiz kalıp geriye döndükleri
nice aşılmaz surlar vardır ki, Beyan Sultanı’nın beyan kılıcıyla paramparça
edilmiş ve beyanın inkıyat, itaat meşk eden ka lemine selâm durulmuştur.
Kur’ân-ı Kerim surları aşan, en muannit ve ön yargılı gö nüllerde dahi
yankılanan böyle bir beyan örneğidir.
Onun ele aldığı meseleleri sunuşunda öyle baş döndüren bir büyü vardır ki duyup
da tesirinde kalmamak mümkün değildir.
Kur’ân’ın beyan tarzı semavî-gayri semavî hiçbir ifadeye benzemez.
Onda kalblere nüfuz eden karşı konulmaz öyle bir güç vardır ki, dilin inceliğini
bilmeyenler dahi o beyan zem zemesi karşısında büyüleniverirler.
Kur’ân, değişik problemlere çözüm sunarken öyle güç lü bir üslûpla sunar ki, ona
karşı ön yargısı olmayan herkesi 96
büyüler; en azından derin düşüncelere sevk edecek şekilde tesir altına alır ve
er geç mutlaka onu dize getirir.
Bu beyan âbidesinin cümle, paragraf ve makta’larında engin bir mânâ genişliği,
rânâ bir üslûp inceliği, ruhlara işle yen canlı bir mûsıkî ve ritim mevcuttur.
Mazmun, mefhum ve mevzulara göre seçilmiş kelimeler müzikal letâfetleriyle, din
leyen herkesi kendi sihirli ufkuna yükseltir ve onun idrakine ne sürprizler ne
sürprizler sunar.
Onun, herhangi bir konuyu ifade sadedinde kullandığı malzemenin yerine başka
şeyler koymaya kalksanız maksat havada kalır, beyanın çehresi kararır ve o canlı
üslûp âdeta ruhsuzlaşır.
Kur’ân’ın öyle yüksek bir beyan gücü vardır ki, bir kere konuşmaya, ne yapar
yapar, o birbirinden farklı hâdiseleri cereyan ettikleri zaman ve zeminleriyle
birer canlı resim gibi gözler önüne serer ve dinleyenlerde hayret, hayranlık ve
ür perti hâsıl eder. Bütün bunları yaparken de ne büyüleyici gü zelliğinden, ne
gönüllere nüfuz eden derinliğinden ne de ifa deler arası uyumdan asla taviz
vermez; ortaya koyduğu her şeyi fevkalâde bir vuzuhla vaz’eder ve kat’iyen
herhangi bir teşevvüşe sebebiyet vermez.
Onun muhatabı ne sadece akıl, ne kalb ne de ruhtur.
O, insanı maddî-mânevî bütün letâifiyle ele alır; az konuşur, öz konuşur ve
insanın içine-dışına birden seslenir; seslenir ve mu hataplarında umum kâinat,
bütün eşya ve topyekün insanlıkla alâkalı bir duygu, düşünce ve muhakeme birliği
oluşturur.
O en sihirli beyanlardan daha tesirli, en ince üslûplardan daha rakîk, en
müstesna ifadelerden daha müteâldir.
Bugüne kadar ne hiss-i rekabetle ona karşı çıkanlar ne de onu taklit şevkiyle
ortaya atılan söz sultanları hiçbir zaman onun beya nına denk bir beyan ortaya
koyamamışlardır.
Beyan .. 97
İşte o devâsâ Arap şairleri, işte Şems-i Tebrizî’nin, “Gerçi ben şekerden daha
tatlı şiir yazarım ama seviyeli söz söyleme de ancak onun müridi olabilirim.”
dediği Feridüddin Attarlar, işte âvâzı çıktığı kadar “Ben Kur’ân’ın boynu
tasmalı köle siyim.” diyen Mevlânalar..
işte Bediüzzaman’ın “sermest-i câm-ı aşk” diye yâd ettiği Câmiler ve onların
asırlara mey dan okuyan güzide eserleri; hiçbiri o beyan sultanı Kur’ân’ın ifade
ufkuna ulaşamamıştır.
İleride tafsilâtına eğilme vaadiyle, Kur’ân’ın ifade tarzı adına bu kadarcık
işaretle yetinip, yeniden ondan ve onun gölgesinde gelişen nazım ve nesirlerden
mülhem beyanın, sı nırlı idraklerimize akseden gölgelerine dönelim:
Biz hepimiz dünyaya gözümüzü beyanla açtık, beyan ninnileriyle büyüdük, bir
noktaya yöneldikse beyanın sihriy le yöneldik.
Bundan sonra da yaşarsak, yine beyanla soluk lanarak yaşayacak, ölürsek bilgi ve
beyan mahrumiyetinin kuraklığında can vereceğiz.
Beyan, canlı cenazelere Hızır so lukları, ebedî yaşamak isteyenlere de bir âb-ı
hayattır..
onu usta bir neyzen gibi ölüler ülkesine üfleyebilenler, nice bin se neden beri
sürüm sürüm yaşayan cankeşlere, üst üste “ba’sü ba’de’l-mevt”ler vaad edecek ve
o “Âd” görmüş mezarlar üzerinde birer sûr tesiri icra edeceklerdir.
Hemen her şeyiyle eskiyen ve pörsüyen, bu gelenlerin git tiği, konanların
göçtüğü, “malı, mülkü, safâsı fâni hülya” mi safirhanede hep taze kalabilen ve
her zaman renklerini koru yan bir güzeller güzeli varsa, o da beyandır.
Beyanın yankı landığı yamaçlarda binlerce kumru murâkabeye dalar, yeni
gülşenlerin hülyalarıyla yaşar..
beyan mızrabı bilgi telleri üze rine kalkıp indikçe eşya semâa kalkar, hâdiseler
ilâhî bir rak sın “hayhuy”uyla inler.. beyanın aks-i sadâsıyla inleyen çöl lerde
bir değil, binlerce mecnun dolaşır.. onun nağmelerinin 98
duyulduğu koylarda bülbüller dillerini tutar, yuvalarına çeki lir..
onun haykırışlarının ulaştığı vahşi ormanlarda tilkiler hileye “elveda” eder,
aslanlar kuyruklarını kısar, inlerine sığınırlar.
Kâinat kitabı ve “şeriat-ı fıtriye”nin ruhu, muhtevası, ren gi, deseni beyan;
Allah yolu olan İslâm gerçeğinin mührü, kılıcı ve kalemi de beyandır.
Altının kıymetini sarraflar, cevherinkini cevher-fürûşân olanlar, beyanın
değerini de söz sarrafları bilir.
Altınlar, inciler, dünya ehlince izafî birer kıymet ifade ederler ve bunların
ifade ettiği nisbî değerler de şu üç-beş adımlık dar âlemde başlar ve yine onda
biter.
Beyan ise ins-cin arasında, yerlerin, göklerin değişik tabakalarında âdeta
sikkeyi basan bir sultan, emirler veren bir kumandan ve her zaman destanlara
konu olan bir kahramandır.
Bugüne kadar hiç kimse, beyanın ulaştığı baş döndürücü zirvelere ulaşamamış ve
hiçbir muha rip, ondan daha güçlü bir silaha sahip olamamıştır.
Bizim dün yamızda her peygamber bir söz sultanı, her edib de o sultan ların
başımıza saldıkları ışığın birer gölgesidir. Öncekiler birer asıl, sonrakiler
ise birer tâbi; öncekiler birer mimar, sonrakiler de birer işçidir.
Bunların hemen hepsi de, el ele, omuz omuza her zaman beyandan mâmureler meydana
getirmiş, söz ibrişi minden dantelalar örgülemiş ve kelime cevherlerinden ne eş
siz gerdanlıklar tanzim etmişlerdir.!
Beyan mimarlarının ilhamları şahlandığı zaman, kalb ler, gökten gelen
yağmurlarla kabarıp köpüren altın çayırla ra döner; kupkuru çöller, onların
sağanağıyla birer çemenzâr kesilir..
hele bir de beyan, kıvamına gelip de bir ırmak, bir çağlayan ve dalgalarla
köpürüp sahillere akan umman hâlini alınca, artık söz mukavemet edilmez öyle bir
sultanlığa erer ki, onun o ruhanî zemzemesi karşısında bütün münasebet siz
sesler-soluklar kesilir; bütün söz şeklindeki mırıltılar yer lerini sükuta terk
eder ve muhtevasız konuşmalar da uzle te çekiliverir.
Böyle kıvamında bir beyan sofrasına oturma Beyan .. 99
bahtiyarlığına ermiş herhangi bir insan, gönlünü ona açabil diği ölçüde, kendini
bir mûsıkî çağlayanına salmış gibi onu olduğundan da fazla derinleştiren bir ruh
hâliyle dinler, bü tün benliğiyle onun içinde erir ve âdeta, gassalin elindeki
meyyit gibi tamamen ona teslim olur.
İyi bir beyanın hemen herkes üzerinde, tabiî onların isti dat ve kabiliyetleri
ölçüsünde, mutlaka tesiri olur.
Bazen in san, güçlü bir beyan esintisi karşısında, âdeta balonlara bin miş,
uçurtmaların dolaştığı noktalarda dolaşıyor gibi, kendini bulunduğu atmosferin
sonsuza açık iklimlerinde uçuşan kuş lar kadar hür ve rahat hisseder.
Böyle bir câzibe merkezinin yüksek çekiciliğine kapılıp, hep o “ilel-merkez” güç
etrafında dönüp durduğu esnada, kabil olsa da dönüp bir ruhunu din lese, kim
bilir ne etkileyici romantik mülâhazalarla iç içe ol duğunu ve ne alternatif
zevk açılımları yaşadığını duyacak, belki de hayranlıkla kendinden geçecektir.
Böyle bir tali’li, bu kabîl ses ve söz kevserlerini her yudumlayışında yeniden
bir kere daha dirilerek kendini keşfeder..
kulaklarında yankı lanan kelimelerin, cümlelerin ruhuna akışıyla, her an ayrı
bir farklılığa erdiğini duyar ve hayatın beyan buudundaki telev vünlerinin ne
kadar aşkın olduğunu hissederek, tekrar tekrar hayretlerle irkilir.
Hele bizim duygu ve düşünce dünyamızdan fışkıran bir beyan, zannediyorum
dinleyenleri bir anda o güçlü büyüsüy le kucaklar, tesirini ruhlarına üfler ve
gönüllerine kendi boya sını çalar; onlar da, kendilerini onun o sımsıcak
sinesine sa larak, tamamen ona teslim olurlar; teslim olur ve o yumuşa tan
atmosferde kendi dünyalarının bütün inceliklerini duyar ve sahip oldukları
zenginliklerin baş döndürücü güzellikleriy le kendilerinden geçerler.
Bazen, beyanın çağıltıları içinde insan, Cennet Kevserlerini andıran din-iman
nağmelerini, fenâ, bekâ melodilerini dinler; 100
her şeyin sonsuzdan gelip yine sonsuza aktığı mülâhazasıyla, iman ve ümit
ufkunun tül tül renkleri içinde her an ayrı bir temâşâ zevkine erer.
Bazen de beyanın bir kısım çıkış noktalarından geçmi şimize açılır; maziyi bütün
ihtişamıyla duymaya çalışır; yer yer onu bir mûsıkî gibi dinler, semâa kalkar,
hatta kanatla nır gibi olur ve kalbî, ruhî hayatımız itibarıyla zaman üstü bir
hâl alarak, kendimizi dünkü gerçeklerle yarınki hülyaların il tisak noktasında
bağdaş kurmuş oturuyor bulur ve zamanın üç buudunu birden seyrediyor gibi
oluruz.
Bu temâşâ içinde yıkık bir rüya hâline gelmiş olan bütün o muhteşem geçmiş, bir
sihirli restorasyonla eski hâlini alır; iman ve ümitlerimizde duyduğumuz gelecek
de bir çocuk neşvesi içinde koşar bize gelir; gönüllerimize girerek hasret
giderir ve yeniden bir kere daha bizim olur.
Öyle ki, bu derûnî duygularla kendimizi de ğişik çağrışımların akıntısına salar
ve hülyalarımızda sonsuz bir güce, aşkın bir cereyana ulaştırdığımız böyle bir
çağlayan içinde hâlden hâle, histen hisse, fikirden fikre geçer ve tıpkı
rüyalarımızda olduğu gibi her şeyi biraz da niyet ve gönülle rimize göre
şekillendirir, istediğimiz kalıplar içine sokar, iste diğimiz gibi yönlendirir;
arzu ettiğimiz gibi oturur kalkar; ka natlanır uçar; iner yerde ayaklarımız
üzerinde yürür; mağrip lerde tulû, maşrıklarda gurûb temâşâ eder; bir iken bin
olur, zerre iken her şey hâline geliriz...
Temelleri mânâ köklerimizle irtibatlı hülyalarımızı besle yen, büyüten, onlara
ninni söyleyen, yükseltip onları gökler de seyahat ettiren, hatta onlara
nâmütenâhînin menfezlerini gösteren ufuklu, seviyeli, kıvamında bir beyan;
duygularımı za miraç yaptırıyor gibi yer yer bizi semanın derinliklerine gö
türür, bizlere mekân üstü âlemlerde tahtlar kurar ve gönülle rimizde, endişeli
bir sessizlik içinde bulunan ebediyet arzu larımıza cevaplar verir;
duygularımızı ifadesi imkânsız hissî Beyan .. 101
zenginliklere ulaştırır; ruhlarımızı cismaniyet eb’âdına sığma yan derinliklerde
dolaştırır ve bize varlığın güftesiz bestelerin den ne mûsıkîler, ne mûsıkîler
dinletir.!
Atalarımızın gönüllerinden süzülüp gelen, onlardan tevârüs ettiğimiz değerlerin
en kıymetlilerinden biri sayılan beyan; yalnız mânâların vuzûhu, kelimelerin
sesi ve belli maksatların ifadesi değildir; o, aynı zamanda düşüncelerimi zin
dili, hislerimizin mûsıkîsi, kalblerimizin heyecanı, Allah’a muhatap olmanın
tercümanı, ümitlerimizin de geleceğe uçur duğu altın kanatlı üveykidir.
Bütün bu gayeleri ihtiva eden seviyeli ve hedefli bir beyan; gökler kadar derin,
arz ölçü sünde canlı, ipekler gibi yumuşak, anne kucağı kadar sıcak
diyebileceğimiz o kendi şivesiyle feverana başladığı zaman, mantıkların
uyanışını, ruhların şahlanışını, kelimelerin sihrini ve konuşmanın ezelî
macerasını söyleyen bir büyü tesiri icra eder; eder ve bize, dinimizin
ululuğunu, milletimizin zenginli ğini, fertlerimizin ismet ve iffetini,
fatihlerimizin cehd ü gayre tini, millî üslûbumuzu ve millî şivemizi söyler.
Gönüllerimizden kopup gelen ve onların derinliklerinde ki muhtevayı seslendiren
iyi bir beyan; bize her zaman ruhun soluklarını, kalbin hafakanlarını, konuşma
maharetinin renk ve edasını duyurur ve renginliğinin, zenginliğinin ve hedefi
nin kudsiyeti ölçüsünde de semavî seslerin yankıları gibi gö nüllerimizde mâkes
bulur; bulur ve bize ilk geldiği kaynaktan hep çeşniler sunar.
EDEBİYATIN GÜCÜ
Nazım ve nesir yoluyla hâle ve duruma göre söylenen ya da yazılan zarif, ölçülü,
ahenkli, dil kurallarına uygun sözler veya bu çerçevedeki sözlerden bahseden
ilim diyebileceğimiz edebiyat; aslında terbiye, nezaket, zarafet ve haddeden geç
me, kıvama erme mânâlarına hamledeceğimiz “edeb” kö künden gelmektedir.
Ama, daha çok da, insanın hayat tarzı, yaşama üslûbu, sîretiyle alâkalı ve onun
kalbî, ruhî hayatının inkişaf ettirilmesine vesile bir amel diye
yorumlanagelmiştir.
Bu mânâdaki edebin tahlil edileceği yerse, ya ahlâk kitapla rı ya da tasavvuf
risaleleridir.
Örfî mânâdaki edebiyatın, bu anlamdaki edeble doğrudan doğruya değil de,
dolayısıyla bir münasebeti vardır.
Biz burada o münasebeti sükût geçerek, edebiyat sözcü ğünden anladığımız mânâya
kapı aralama ölçüsünde küçük bir menfez açmak istiyoruz.
Boyumuzu aşkın böyle bir konuda ifade edeceklerimize değil de, niyetlerimize
bakılmalıdır.
İtiraf etmeliyim ki, bizim gibi dar ufuklu insanlar, kendi sahaların da bile bir
şeyi tam ve doğru düşünemedikleri gibi, doğru dü şünebildiklerini de tastamam
seslendirebilmeleri oldukça zor dur.
Bence böyle bir mülâhazayı tâmim etmek de mümkün dür.
İmam Şafiî, “el-Ümm” kitabını, kendisi ve daha başkaları defaatle tetkik ve
tashih ettikten sonra, yine rahatsızlık duyabi leceği bazı hususlarla
karşılaşınca, ellerini kaldırıp Allah’a yö nelir ve O’nun nurefşân beyan
mecmualarının dışında hiçbir kitap ve kitabetin kusursuz olamayacağını itiraf
eder.
Edebiyatın Gücü .103
Evet, O’nun kelâmına dayanmayan ve O’nun nurunun ziyasıyla aydınlanmayan en
nadide yazı âbidelerinin, en şa hane sanat eserlerinin, en beliğ beyanların, en
göz kamaştırı cı tasavvurların ihtiva ettikleri dilrubâ keyfiyetler dahi tama
men izafîdirler ve O’na ait güzelliklerin birer yansıması, birer aks-i sadâsı
olmaları itibarıyla herhangi bir kıymeti haiz olsa lar da, kat’iyen, zatî ve
kendilerinden bir değer ifade ettikleri söylenemez.
Ne var ki, bunun böyle olması, hiçbir zaman bizim şev kimizi kırmamalı ve
çalışma azmimizi de felç etmemelidir; et memelidir ve biz, her şeye rağmen hep
düşünmeli, söyleme li, planlamalı, planladıklarımızı gerçekleştirmeye çalışmalı
ve bütün bunları yaparken de bazen yanlışlıklar yapabileceğimi zi, çok defa hata
ve kusurlara girebileceğimizi kat’iyen hatır dan çıkarmamalıyız.
Evet, insan olarak elbette ki, bazı yan lışlıklarımız olacak; bunları
anladığımızda hemen tashihe gi decek, eksiklerimizi telafi etmeye çalışacak ve
usûl-i fıkıhtaki ifadesiyle sürekli “eşbeh”i6
takip edeceğiz; edecek ve tespitle rimiz isabetli olsa da olmasa da, Hak katında
beşerî idrak ve içtihada açık sahanın hakkını vermeye çalışacağız...
İşte bu perişan mütalâaya da bu mülâhaza ile bakılmalı dır.
Yoksa nerede edebiyat nerede biz..! Daha önce “Beyan” başlığı altında, sözün,
insanoğlu ile doğduğunu, insanoğlu ile geliştiğini ve onun çok önemli bir
derinliğini teşkil ettiğini ifa de etmeye çalışmıştım...
Evet beyan, tarih boyu, düşünce im biklerinden geçe geçe, söz sarraflarının
elinde işlene işlene mukadder kemaline erdi ve bir gün geldi bugün edebiyat de
diğimiz şey oluştu.
Bu itibarla da denebilir ki, edebiyatın bu günü dünden daha parlak olduğu gibi,
yarını da bugünden 6 İçtihadî meselelerin Şarî’ nezdinde muayyen bir hükmü
olmadığını iddia edenlerden bazılarının “Eğer bir hüküm olsaydı şu şekilde
olurdu.” dedikleri nefsü’l-emirdeki hak demektir.
104
daha parlak olacaktır veya parlak olmalıdır.
Evet, bir mü nasebetle Üstad Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi, insanlık
sonunda bütün bütün ilme yönelecek; yönelecek ve gücünü büyük ölçüde ilimden
alacak; ihtimal o zaman söz ve ferman tamamen ilmin eline geçecek...
İşte ilmin bu ölçüde gelişme gösterdiği bir dönemdedir ki, fesahat ve belâgat da
zirveleşe rek kıymetler üstü kıymete ulaşacaktır.
Muhtemel, böyle bir dönemde insanlar, düşüncelerini birbirlerine kabul ettirmek
için daha çok dil silahını kullanacak, ifade zenginliğiyle onla rın gönüllerine
girmeye çalışacak ve edebiyatın sihriyle ruh ları fethedeceklerdir.
Hazreti Âdem’de icmalen tecellî eden ilim ve beyan ha kikati, Kur’ân vesayetinde
Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’la tafsile ulaşmış, beklenen meyvesini vermiş ve
hükmünü tam icra etmiştir.
Şimdi eğer dünya, daha bir süre devam edecek se, önümüzdeki yıllarda ilmin,
nihâî hızına ulaşmasına karşı lık, dil de, en güçlü hatipleri ve en zengin
hutbeleriyle hemen her mahfilde ona tercüman olma seviyesine yükselecektir.
Evet her zaman, ihtiyaç ve zaruretlerin bağrında beslene beslene gelişen beyan,
aynı ortamda son bir kez daha sultan lığını ilan ederek, sözünü herkese ve her
şeye dinlettirip, bir kere daha gücünü ortaya koyacaktır.
İsterseniz siz buna, in kişaf etmiş Kur’ân Çağı’nın yeniden yaşanması da
diyebilirsi niz..
hakikat aşkıyla ilim aşkının, anlama sevdasıyla anlatma tutkusunun, insanî
değerlerle onları takdirin iç içe yaşandığı bir Kur’ân Çağı.
Bu arada şu hususun vurgulanmasında da yarar görüyoruz; geleceğin düşünce
mimarları, dil üstadları, ne yapıp yapıp bizim perişaniyet ve yetersizliğimize
emanet edilmiş bulunan beyana sahip çıkmalı, onun dilindeki bağ ları çözmeli ve
kendi düşünce dünyamız hesabına mutlaka ona, kendini ifade edebilme imkânı
hazırlamalıdırlar.
Yoksa, daha uzun süre bülbül nağmeleri beklediğimiz yerlerde hep Edebiyatın Gücü
.105
saksağan sesi dinleyecek ve gül yolunda dikenlerin iz’âcından bir türlü
kurtulamayacağımız açıktır.
İnsandaki beyan gücü ve ifade zevki bugüne kadar hep edebiyat atmosferi ve edebî
düşünce vesayetinde gelişmiş, kıvama ermiş ve oturaklaşmıştır.
Ancak, edebî düşünce veya edebiyat derken bundan ne anladığımız, ne anlamamız
lazım geldiği de oldukça önemlidir.
İnsanoğlu, dünden bugüne, duygu, düşünce ve gönül vâridâtını sözlü ya da yazılı
edebi yatın yanında, sinema, tiyatro ve sembolik resimlerle de ifa de
edegelmiştir.
Konu, söz ve yazının dışına taşınca tabiî ola rak, kelimelerin, cümlelerin
yerlerini de jestler, mimikler, ses ler ve daha başka enstrümanlar almıştır;
almıştır ama, bunlar hiçbir zaman söz ve yazının yerini dolduramamışlardır; zira
bir milletin, kendi edebiyatını kendine has çerçevesiyle inki şafa açık bir
zeminde korumasının, koruyup her zaman onu millet fertlerinin başvuracağı bir
kaynak hâline getirmesinin, sonra da imkânlar elverdiği ölçüde bu kaynağı
yaygınlaştıra rak bütün bir toplumun millî üslûbu, müşterek sermayesi; ge lecek
nesillerin de beyan mezraası, söz âbidelerinin meşheri olarak, mâşerî vicdanın
emanetçiliğinde, millî hafızanın bek çiliğinde kendi orijiniyle devam
ettirmesinin en selâmetli yolu yazı ile tescil ve tesbit olsa gerek...
Bu bakımdan, edebiyat derken, biz onu her zaman yazı lı ya da sözlü kelimelerin,
cümlelerin sihirli dünyasında ara mış ve onunla tanışıp hâlleşmeyi de hep
kitapların, mecmu aların sahifeleri arasında gerçekleştirmişizdir.
Anlatılmak iste nen herhangi bir konuda ister belli bir üslûp takip edilsin,
ister edilmesin; ister ortaya konan eser bir sanat kaygısıyla ele alın mış
olsun, ister sade bir üslûpla ifade edilsin; ister hedef kitle olarak dar bir
kesim düşünülsün; ister büyük kalabalıklara hi tap edilsin, edebiyat denilince
akla gelen yazılı edebiyattır.
106
Edebî olarak ele alınıp işlenen konunun bir din, bir dü şünce, bir felsefe ya da
bir doktrin olması fark etmez; edebi yat, insanlığın tarih boyu elde ettiği
bilgi birikimini nesilden nesile aktarabilmenin, dünü bütün derinlik ve
zenginlikleriyle şimdilerde de duyup hissedebilmenin, mazi ve hâli realitenin
iki buudu, geleceği de onun izafî derinliği şeklinde zevk ede bilmenin en önemli
yollarındandır.
Ne var ki her millet, evvelâ kendi millî ve dinî kaynakla rını esas alıp, sık
sık onlara müracaat etmeli; kendi millî ha fızasının özünü, usâresini öne
çıkararak onu bir temel unsur kabul etmeli, hatta bunları, edebî duygularını ve
sanat telak kilerini resmetmede bir kanaviçe gibi kullanmalıdır ki, kendi
edebiyatının ruhunu tahrip etmesin ve kendi duygularını, dü şüncelerini,
ilhamlarını seslendirmede yabancı enstrümanla ra ihtiyaç duymasın.
O, böyle yapıp kendi kültür değerlerini birer atkı olarak kullandıktan sonra,
çağının yorumlarını da yanına alarak genişlemesinde, derinleşmesinde ve
evrenselli ğe yürümesinde herhangi bir sakınca olmasa gerek.
Aslında, millî hafıza, millî kültür esas alınıp, bize ait kay naklar da net
olarak ortaya konmak suretiyle kayma noktala rı önlendikten sonra, evrensel
değerlere karşı lakayt kalmak; genişi daraltmak, büyümeyi durdurmak, canlıyı
cankeş et mek, imrendirme ve özendirme konumundan imrenme ve özenme derekesine
yuvarlanmak demektir ki, bugün üçüncü dünya ülkelerinin durumu, bunun en canlı
örnekleriyle do lup taşmaktadır.
Bu ülkelerde bazen törelere takılarak, bazen yöre anla yışlarının tesirinde
kalarak, bazen de yabancılaşma endişe sine karşı duyulan –bu biraz tabiî de
olabilir– tepkiden ötürü edebiyat adına hep bir tevakkuf yaşanmış; açılma
hareketle ri büyük ölçüde durmuş, genişleme tefritlere, tepkilere feda
Edebiyatın Gücü .107
edilmiş; hatta zenginleşme gayretleri fantastik bulunarak, çok önemli bir kısım
vâridât kaynakları kurutulmuştur.
Dahası, bazı zamanlarda, edebiyat alanı daha da daraltılarak, bir böl ge, bir
yöre ve bir lehçeye incirar ettirilmek suretiyle hem ge lişmeye açık dallar
kesilmiş, hem de edebiyat alanı tımar edi lip işlenmediğinden dolayı kök
kurutulmuştur ki, böylece millî olanın gelişmesi engellenmiş ve taşra
köşelerinden herhan gi birinin anlayışı ihya edilerek dünyada saygın bir dil
hâline gelme yerine, küçük bir coğrafyanın sesi-soluğu olarak kalın mıştır ki
buna, kendimizi unutulmaya salma da diyebiliriz.
Aslında, durgunlaşan, yaşama aktivitesini kaybeder; geliş meye açık olmayan da
kurur..
olduğu gibi kalan zamanla dev rilir..
meyve vermeyen de ölür.
Bu mülâhazalar, sadece edebi yatla alâkalı da değildir; bu husus dinden
düşünceye, sanattan felsefeye kadar hemen her mevzuda söz konusudur.
Kaldı ki edebiyat, sadece insanlar arasında yazı yazma ve söz söyleme
sanatlarıyla laf ebeliği yapmak, beğenilen söz ler üretmek mesleği de değildir;
o, belâgat ve fesahat buud larıyla, söz söyleme sanatını sevimli hâle getirerek,
gündelik dili en temiz, en nezih, en sevimli ve kalıcı malzemeyle bes lemenin,
süslemenin, zenginleştirmenin suyu-havası, incisi mercanı ve kullandıkça,
harcadıkça çoğalan hazinesidir.
Edebî mülâhazalar ile düşüncelerini işleyen bir nâzım ya da nâsir, kelime
zenginliği, ifade mûsıkîsi ve üslûp asaletiy le her zaman bir gaye, bir mazmun
etrafında canlı-cansız söz ve sözcükleri harekete geçirerek, bunlardan bir beyan
âbidesi kurmayı hedefler.
Böyle bir hedefe yürürken de, seçip yerli yerine yerleştirdiği her kelime ve
cümleyi, umumî maksadın âdeta notaya göre seslendirilmiş birer nağmesi gibi, ses
vere cek şekilde yerleştirir.
Bu sesler, bu nağmeler bir yandan ille-i gâiyeleri olan mazmuna tercüman
olurken, diğer yandan da 108
yazarın düşünce tarzını, genel temayüllerini ve ruh hâlini ak settiren birer fon
müziğine dönüşür.
Evet, iyi bir söz üstadı nın ortaya koyduğu lirik bir nazımda, kelimelerin onun
he yecanıyla inler gibi olduğunu duyarız.
Destan duygularıyla
köpürmüş edib bir sineden fışkıran kelime, cümle ya da mıs ralar, kulaklarımızda
mehter sesi gibi yankılanır.
Üstadça or taya konmuş bir dramada bütün söz ve sözcükler, ruhlarımı zın
derinliklerinde dramatik bir hâdisenin sesi soluğu gibi tın lar..
evet bir edebiyatçı, her yerde gündelik duygularla ken dini ifade eden sokaktaki
adamdan çok farklı düşünür, farklı değerlendirir, farklı yorumlarda bulunur ve
her zaman seviye peşinde koşup, gelecek nesillere, severek tevârüs edip saygı
duyacakları bir miras bırakmaya çalışır.
İşte bu yönüyle de o, her zaman bir üstad, diğerleri birer çırak; o bir mimar,
öteki ler de birer işçidir.
Aslında, gündelik dilin de edebî dil gibi kendine göre bir güzelliği, rahatlığı,
hoş bir albenisi ve saf zevke açık bir tabiîliği vardır.
Ne var ki, edebî dildeki şiiriyet, mûsıkî, ahenk, iç içe mânâlar armonisi ihtiva
etme gibi özellikleri ve her za man mevzuun bütünüyle, cümle ve kelimeler
arasındaki mü nasebetin gözetilmesi gibi mümarese, zevk ve bedîiyât isti
dadından kaynaklanan öyle bir fâikiyeti vardır ki, o istidatta olmayanların
bunları duyması, zevk etmesi şöyle dursun, ba zen anlamaları bile çok zordur.
Bununla beraber, edebî üslûbu, bir üst sınıfın ya da aris tokrat bir kesimin
dili saymak da doğru değildir.
Aksine onu, iç zenginliğiyle, değişik ima ve işaretleriyle, “müstetbeâtü’t
terâkîb” diyeceğimiz umum hey’et ve terkibin ifade ettiği tâli derecedeki
mânâlarıyla olmasa bile, şöyle böyle her seviye deki insan mutlaka
anlayabilmeli; anlayıp, belli ölçüde de ol sa o kaynaktan beslenebilmelidir.
Bu suretle, onlar da za manla duygularını, düşüncelerini daha rahat ifade
edebilme
Edebiyatın Gücü .109
konumuna yükselir ve konuştuğu lisanın hareket alanını ge nişleterek, dilde daha
yüksek bir manevra kabiliyetine ulaşa bilirler.
Tabiî bu arada, onlar da lisan adına bildikleri şeyleri daha bir pekiştirerek,
anlayabildikleri ölçüde usûlüne uygun ilavelerde bulunarak dillerini
zenginleştirir ve düşünce ufuk larına yeni yeni derinlikler kazandırmış olurlar.
Ne seviyede olursa olsun, bugün hemen hepimizin ko nuştuğu dil, nesiller boyu
sessiz sessiz hafızalarımıza yerleşen, ruhlarımızca benimsenen usta şair ve
nâsirlerin ortak gayret lerinin ürünüdür. Kim bilir bugüne kadar, bu söz
üstadları, hem de bir kuyumcu hassasiyetiyle, kelime cevherlerinden ne beyan
takıları, ne söz gerdanlıkları hazırlayıp bize armağan et tiler de, belli ölçüde
de olsa biz şimdilerde hep o zenginlikle kendimizi ifade edip duruyoruz.
Herkes, onların ortaya koy duğu bu söz âbidelerini ve bu âbidelerin ruhundaki
estetik de rinliği anlamasa da, biz hepimiz onları hep sevmiş, takdir et miş,
beğenmiş ve “Daha yok mu?” diye sürekli beklenti içinde bulunmuşuzdur.
Zaten işin bu kadarını duyup hissetmek için de, ne edibin sanat endişesini, ne
inşâ gücünü, ne fikir san cısını ne de eserini planlamadaki başarısını, “Cevahir
kadrini bilen bir cevher-fürûşân” gibi bilmeye gerek yoktur.
Evet, söz sultanları diyebileceğimiz edebiyatçılara, kitle ler, her zaman güven
duymuş, onların gayretlerini alkışlamış, mesailerini takdir etmiş ve çok defa bu
takdirlerini de, onla rı taklitle ifade edegelmişlerdir.
Öyleyse ediblere düşen de odur ki, bütün söz söyleme yeteneklerini, sanat
kabiliyetle rini her zaman hakkın, iyinin, güzelin emrine vererek, çırak ları
sayılan kitlelerin ruhlarını bâtıl tasvirlerle yaralamasınlar, onların saf
düşüncelerini mülevves hayallerle kirletmesinler ve nefsanîlikleri resmederek
onları cismaniyetin azat kabul etmez köleleri hâline getirmesinler.
Çağın büyük mütefekkiri; ediblerin edebli olmaları lâzım geldiğini, Kur’ân’ın
teklif ettiği 110
edeb çizgisinde davranmaları gerektiğini vurgular ve kaynağı itibarıyla da bizim
insanî yanımızın en önemli bir derinliği sa yılan beyana karşı saygılı olmamızı
tavsiye eder.
Ayrıca ilmî üslûpta, aklî, mantıkî, hissî boşluklara mey dan vermeyecek şekilde
sağlam bir mantık örgüsü, sistemli bir düşünce ve muhkem bir ifade; hitâbî
üslûpta delil ve bur hanların öne çıkarılması, konunun çok defa heyecan eksenli
götürülmesi, yer yer tekrarlara gidilmesi, gerektiğinde mev zuun müteradif
lafızlarla beslenerek beyanın renklendirilme si ve zaman zaman da iltifatlarda
dolaşılarak söze canlılık ka zandırılması...
gibi hususların birer esas sayılmasına karşılık, edebî üslûpta; ifadelerin
canlılığı, dil kurallarına tam uygun luk, eda güzelliği, hayal zenginliği;
ifrata girmeme şartıyla teş bihlere, temsillere, mecazlara, istiarelere,
kinayelere yer ve rilmesi..
ve sözün fıtrîliğini bozmama kaydıyla cinas, tevriye, tıbâk, secâ, mukabele…
gibi bedîiyât unsurlarından yararla nılması da istihsan edilegelmiştir.
Ancak her şeyde olduğu gibi bunlarda da ifrat, sözün tabiîliğini bozup beyan
kevserini bulandıracağından, çok de fa selim zevk sahipleri tarafından
yadırganacaktır.
Evet, Bedi üzzaman’ın da ifade ettiği gibi; “Lafız –mânânın tabiatı mü saade
ettiği ölçüde– süslenmeli..
şekil, muhtevaya göre res medilmeli; resmedilirken de mealin izni alınmalı..
üslûbun
parlak ve revnakdar olmasına önem verilmeli, fakat gaye ve
maksat da asla ihmal edilmemelidir..
hayal, geniş bir hareket alanıyla desteklenmeli, ancak hakikat de hiçbir zaman
incitil memelidir.”
DİL VE DÜŞÜNCE
Dil, kültürün temel dinamiklerindendir.
Milletlerin gücü, dil ve düşüncelerinin gücüyle doğru orantılıdır.
Bir toplum, dilde, düşüncede ne kadar zengin ise, o kadar güçlü sayılır.
Bir fert, kendi dilini ne kadar iyi kullanıyor ve başkalarıyla ne kadar rahat
diyalog kurabiliyorsa, o ölçüde kendi olarak kal masını teminat altına almış
demektir.
Aslında dil, insanın var lık ve hâdiselere bakışını, eşyanın hem bütün olarak,
hem de parçalar hâlinde ihsasını teminde de en önemli bir unsurdur.
Hangi zaviyeden bakılırsa bakılsın, dilin, kültür hayatımızda belirleyici bir
rol oynadığı açıktır.
Dil, bir konuşma ve düşünme vasıtası olmanın yanında, geçmişteki zenginlikleri
günümüze, bugünkü birikim ve yeni terkiplerimizi de geleceğe intikal ettirmede
önemli bir köp rü vazifesi görmektedir.
Bir millet, atalarından tevârüs ettiği ve şimdilerde de yeni terkip, yeni biçim,
yeni şekillere soka rak değerlendirdiği topyekün zihnî, fikrî, ilmî müktesebat
ve zenginliklerini, ancak bütün bunları kucaklayabilecek güçlü bir dille
ebedîleştirebilir.
Zira bir millet, ne ölçüde zengin ve renkli bir dille konuşabiliyorsa, o ölçüde
düşünüyor; ne sevi yede düşünüyorsa, o çerçevede de konuşabiliyor demektir.
Her toplum, eğrisiyle doğrusuyla bugün konuşup düşün düklerini, mihenge
vurulmak, test edilmek ve korunmaya alınmak üzere yarınki nesillere intikal
ettirir ki, onca birikim ve müktesebat zayi olmasın; geçmiştekilerin ilim ve
fikirlerin den istifade edilebilsin; bugünkü doğruların yanında dünkü 112
yanlışlar, bugünkü yanlışların yanında dünkü doğrular görü lüp değerlendirilsin
ve gereksiz yere aynı yol birkaç kere yü rünmesin, aynı tecrübeler tekrar
edilmesin, aynı eğriler ve doğrular sık sık yaşanmasın.
Dil ve düşünce ile alâkalı bu mülâhazamız, her millet için söz konusudur; evet
her dil, gelişmişliği ve inkişafı ölçüsünde bağlı bulunduğu düşüncenin lisanı,
bu düşünce de, o dilin bir enstrümanıdır.
Bir dil, kendi iç dinamikleri ve her şeyi ifade edebilme si açısından bütün
zamanların gereklerini seslendirmeye yet miyor; dolayısıyla da o dili
kullananlar bazı mazmunları ifa dede söz sıkıntısı çekiyorlarsa, o dil,
düşüncenin desteğin den mahrum; onu kullananlar da, dökülüp yollarda kalmaya
mahkûmdurlar.
Evet, eğer bugün kendimizi ifadede sadece çevremizden duyup öğrendiklerimizle ya
da mevcut lügat lerdeki sözcüklerle yetinecek olursak, okullar, sanayi mües
seseleri, ticaret fuarları, teknoloji hangarları...
gibi modern hayatın zarurî gördüğü pek çok alanda sessiz sessiz oturup
etrafımızı dinleme mecburiyetinde kalırız ki, bu da, içinde bulunduğumuz çağın
temel esasları kabul edilen bir kısım di namiklere karşı alâkasızlık ve
dolayısıyla da muasır milletler karşısında elenip gitme demektir.
Evet dün, mutlaka bütün vâridâtıyla bugünlere taşınıp de ğerlendirilmeli; evde,
sokakta, kahvehanede, bizim dünyamız la alâkalı bütün duyup işittiklerimiz
korunmaya alınmalı; geç mişten bize intikal eden topyekün tarihî ve millî
dinamikleri miz mutlaka millî mefkûremizin ana atkıları olarak kullanılma lı;
ama yarınlara açılma, yaşıyor olduğumuz ve yaşayacağımız çağları kucaklama da
kat’iyen ihmal edilmemelidir.
Aslında dün, mazideki çerçevesiyle artık geçmişte kalmıştır.
Ev, so kak ve aile çevremizden elde edeceğimiz müktesebat, tam Dil ve Düşünce
.113
donanımlı olarak geleceğe koşma gibi bir çetin maratonda ye terli sayılamaz...
Evet bunlar, günlük yaşamımız adına kâfi gö rülebilir, ama topyekün bir hayatı
kucaklama hesabına asla.!
Diliyle, düşüncesiyle kendi çağını yaşayamayan gariple rin akıbeti bugüne kadar
hep hüsran olagelmiştir; bundan sonra da öyle olacaktır.
Ayrıca, dil ve düşünce kadar bunların yaygınlaştırılması da çok önemlidir.
Düşünmeyen ve konuş mayan toplumlar adına hep başkaları konuşur ve düşünür.
Düşünmeden konuşan yığınlar arasında mantık dilin tutsağı sayılır.
Düşündüklerini ifade edemeyen bahtsızlar ise, kendi aczlerinin esiridirler.
Böylelerinin başkalarına yararlı olmaları ise asla mümkün değildir.
Ne var ki, her zaman rahat düşünebilen ve düşündükleri ni ifade edebilen
kimseler de yok sayılmaz; ama ben şahsen, bunların sayılarının çok fazla olduğu
kanaatinde değilim; hat ta olanların da kendilerine göre bir hayli
problemlerinin ol duğu söylenebilir.
Bir kere, elit görünümlü bazı kimseler, içinde yaşadıkları toplumdan tamamen
kopuk oldukların dan, çoğunluk hiçbir zaman onlara güvenmediğinden, hatta
onların çoğu düşüncelerini fantezi, çoğu beyanlarını da alaf ranga bulduğundan
onlara ait her şeyi bir iç tepkiyle karşıla maktadır.
Diğer yandan da bu aydınlar, herhangi bir yabancı kafasıyla düşünüp, kendi
dilleriyle yazmaya çalıştıklarından; evde, sokakta, kahvehanede ise halkın
üslûbuyla konuşma mecburiyetini hissettiklerinden, her zaman birkaç âlemi bir
den yaşamakta ve âdeta çok dünyalı bir görünüm sergile mektedirler ki,
kalblerini bir türlü milletin kalbine ayarlaya madıklarından, içinde
bulundukları toplumun söz ve beyan desenini tam ortaya koyamamakta ve sürekli
çelişkiler yaşa maktadırlar.
Doğrusu, kendi düşünce dünyalarında tenakuz lardan kurtulamamış böylelerinin,
çevrelerine yararlı olama yacaklarında şüphe yoktur.
114
Aslında, dilimizin dil olması, kendi esprisine uygun şe kilde büyük çoğunluğun,
herhangi bir ifade sıkıntısına düş meden onunla kendini anlatmasına bağlıdır.
Maksadı deği şik imalara, işaretlere yükleyerek, her konuyu izah ve tefsir
üslûbuyla anlatmaya çalışmakla beyan pazarında alışveriş yapılamayacağı açıktır.
Aslında dil de, diğer ilimler gibi zatî değeri olan bir fenomendir.
Hatta onlardan da önemlidir ve kat’iyen ihmal edilmemelidir.
Evet millet, kendi dilini asla ilim dışı görmemeli ve kendi lisanını hem de
hususi bir ihtimamla bilimler kategorisi içinde mütalâa ederek ilme dönüştürmeli
ve kitlelerin zevkle, merakla yönelecekleri bir konu hâline ge tirmelidir ki; bu
da ancak, dile ait sözcüklerin derlenip topar lanmasına, dokümanların
değerlendirilmesine ve dilin kendi esprisine uygun iştikak yollarının gözden
geçirilmesine, işti kak usûllerinin belirlenmesine ve o dile ait kelimelerle
ifade edilebilecek mazmunlarda, asırlardan beri konuşula konuşu la nüanslarıyla
tam netleşmiş kelimelerin, idyumların terviç edilmesine bağlıdır ki, bu
hususların hemen hepsine saygılı olmak, o milletin kendine ve kendi kültürüne
saygılı olması demektir; saygılı olması demektir, zira o millet biz isek, bu sa
yede binlerce senelik lisanımız, kendine has kural ve kaidele riyle, fevkalâde
zengin, olabildiğine yumuşak, olabildiğine sı cak, severek konuşulan ve
sevilerek dinlenen; dahası, kendi iç mantığıyla çağımızın sesi soluğu olmasını
bilen ve nesilden nesile zevkle aktarılan bir dil hâline gelecektir.
Böyle bir hu sus pratikte zor görülse de, tecrübe ve ısrarlı uygulamalarla, pek
çok konu gibi, onun da, bir gün mutlaka gerçekleşeceği ne inanıyorum.
Evet, bu şekildeki bir beklenti, nazarî planda ve salt mantık açısından her
zaman mümkün görülse de, uy gulamada bir kısım zorlukların olacağı açıktır.
Zira bir şeyin mantıkî olması başka, değişip gelişme, farklılaşıp olgunlaşma
mantığına bağlı olması daha başkadır.
Eğer bir konu, sürekli Dil ve Düşünce .115
gelişen, değişen hâdiselerle alâkalı ise, gelişme mantığı mut lak mantığın önüne
geçirilerek ona daha bir serbestî verilme li ve manevra alanı geniş
tutulmalıdır.
Aksine, her biri birer canlı vak’a olan dil ve düşünce “olguları” duraklaşır,
taşlaşır ve zamanla bütün bütün hayatiyetini kaybeder.
Oysaki dilin, millî düşünce ve tasavvurların oluşumunda, bu düşünce ve
tasavvurların mantıkî yapısında, fikrî çatısında çok hayatî te sirleri söz
konusudur.
Evet dilin, tarihsellik üstünde bir aşkın lıkta ve her türlü müsbet gelişmenin
gereklerini olumlu şekilde cevap verecek kıvamda olması çok mühimdir.
Kendi dillerinin köklerine bağlı olmanın yanında, ona bu seviyede genişlik ve
esneklik kazandıran milletler, her zaman en sesli, en konuş kan ve düşünce
bakımından da en dinamik toplumlar olagel miştir; zaten bundan başka olmaları da
düşünülemezdi.
İnsanoğlunun varlık ve hâdiselere bakışı, bu bakışı ye rinde değerlendirip birer
bilgi kaynağı hâline getirmesi, eşya ve bilim arasında gelip gidip sürekli bir
şeyler üretmesi...
gibi zihnî ve fikrî aktiviteler, dil ve düşünce münasebetleri dediği miz
hususların esasını teşkil eder.
Bu münasebetlerin iyi kav ranıp, iyi değerlendirilmesi, milletlerin ilim ve
düşünce ha yatları adına çok önemlidir.
Bu, bizim milletimiz için de her zaman en ehemmiyetli konulardan biri
olagelmiştir.
Bir kere, milletimiz adına gelecekteki beklentilerimizin gerçekleşmesi, büyük
ölçüde bu aktiviteleri en iyi şekilde değerlendirmeye bağlıdır.
Yakın bir gelecekte, yepyeni esaslara dayalı ve aynı zamanda dünyaya da açık,
engin bir düşünce çağının başla tılmasında önemli bir adım sayılan bu çizgideki
her faaliyet, bizi birkaç adım daha devletler muvazenesindeki yerimize
yaklaştıracaktır.
Elverir ki biz, bir yandan dil ve düşünce ara sındaki münasebetleri koruyup
kollarken, diğer yandan da bugünü, dün ve yarın hesabına kusursuz bir şekilde
değer lendirelim; ne, “Her eski eskimiştir.” mülâhazasıyla atalım, 116
ne de bütün bütün geçmişe yönelerek her yeniye karşı kapı larımızı kapatalım.
Aksine, her zaman geçmişi en içten duy gularla kucaklarken, yarınları da
gelişmelere ve değişmelere açık bir mantıkla selâmlayalım; selâmlayıp, millî
kültürümü zün dil ve düşünce gibi en önemli unsurlarını, âlî bir hatıra olan
maziyle, yükselmesine baş koyduğumuz geleceği birbi riyle çatıştırmayalım ve
birbirine feda etmeyelim.
Evet, bir taraftan yeni çalışmalarla, millî ruh köklerimizi tespit ederek onlara
dayanmaya, hatta onları aşmaya uğra şırken, diğer taraftan da, yaşamak için
yenilenmek, meyve verebilmek için de her zaman canlı kalmak mefkûresiyle, gö
nüllerimiz, ruh ve mânâ köklerimizde, gözlerimiz, geleceğin ard arda ufukları
ötesinde, yaşamayı ve inkişaf etmeyi “ol mazsa olmaz” ölçüsünde bir düstur kabul
ederek, hiç bitme yen bir açılma iştiyakıyla yaşamalıyız ki, hayatlarımızı
onların yaşamasına bağladığımız gelecek nesilleri de yaşatabilelim.
Aslında, yaşamayı gerçek derinlikleriyle duyanlar da kendilerini, başkalarını
yaşatmaya adamış bu hasbî ruhlar ol sa gerek…
EDEPTEN EDEBİYATA İNCE BİR ÇİZGİ
Edep; nezaket, zarâfet, hayâ, iffet ve saygı...
gibi hususla rın umumî nâmı; iyi-kötü, acı-tatlı her hâdise karşısında kibar ve
nazik davranmanın, içtimaî münasebetlerde herkese karşı yumuşak ve sıcak
tavırlar sergilemenin, elden geldiğince kı rıcı, incitici olmamaya çalışmanın;
ifade ve üslûpta şartları, konjonktürü nazar-ı itibara almanın;
muhatabın/muhatapla rın seviye, konum, pâye ve mansıplarına göre hitap etmenin
farklı bir unvanıdır.
İnsanın, bütün rezîlelerden uzak durması ve hayatını fazi letlere bağlı
sürdürmesi, edep adına ayrı bir yorum..
tabiîliğin korunması şartıyla söz, tavır ve davranışların inceliği, sıcaklığı ve
yumuşaklığı, edep mülâhazasının ayrı bir açılımı..
neyin, nerede, kimden, kime karşı olunca nasıl bir üslûpla ifade edi leceği de
edebin, aynı zamanda edebiyata açık menfezi de diyebileceğimiz ayrı bir buudu.
Hangi mânâda olursa olsun edep, kendilerine karşı say gılı olunması gereken
zât/zâtlar itibarıyla farklı farklıdır:
Allah’a karşı edep, kalbin O’na kilitlenmesi, her an O’nu görüyor veya O’nun
tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla hareket edilmesi; his, şuur ve iradenin
sürekli O’nun hoşnut luğu peşinde bulunması, gazabına götürebilecek davranışlar
dan olabildiğince uzak durulması; insan mahiyetinde münde miç bulunan sevme,
sayma ve saygı duyma hislerinin O’na
tevcih edilmesi şeklinde yorumlanmıştır.
118
İnsanlığın İftihar Tablosu’na karşı edep, O’nun bizle ri Allah’a götüren biricik
rehber olmasının doğru okunup iyi değerlendirilmesi; O Zât’a itaatin Hakk’a
itaat sayıldığının bi linmesi ve O’nun Allah’la münasebetleri örnek alınarak
evve len ve bizzat Cenâb-ı Hakk’a, ikinci derecede de O’na tahsis-i nazarda
bulunulması; her konuda O’nun hedeflediği husus lar takip edilerek maiyyetine
yürünmesi...
gibi esaslarla ses lendirilmiştir.
Daha da açacak olursak: O, bir sorumluluk, bir murâkabe, bir temkin ve bir
teyakkuz insanıydı; her hâliyle Hakk’ı hatırlatır; oturuşu, kalkışı, konuşması,
sükûtu, ağlayışı ve gülüşüyle her zaman ötelerden, ötelerin de ötesinden neler
ve neler aksettirerek hep ruhlarda derin bir heyecan uyarırdı.
Kilitliydi Hak rızasına ve risalet davasına.
O’nun bu konumu, Hak maiyyetinin yanında halkla beraber olmayı da gerekti
riyordu.
O, vazifesinin de, bulunduğu makamın iktiza ettiği edebin de şuurundaydı.
Hakk’a kulluğu ve O’na karşı derin vefasıyla yükseldiği gökler ötesi âlemlerde
ulaşılmaz şahika lara ulaştı, âdeta beşerîliği bütün bütün aştı ama başı dönme
di, bakışı bulanmadı; hep O’na yürüdü ve mesajına emanet ümmetini diledi.
Evet O, bu zirveler zirvesinde dahi “Gözü hiç mi hiç kaymadı, şaşmadı ve haddini
aşmadı.”7
hakikati nin biricik kahramanı, en aşkın temsilcisi, “âyetü’l-kübrâ”nın da eşsiz
okuyucusu ve yorumlayıcısı olduğunu ortaya koydu.
Zaten Rabbi, O’nun hakkında “Şüphesiz Sen ahlâkın en yü cesiyle serfirazsın.”8
diyerek, onu bir edep âbidesi olarak ha tırlatmıyor mu?
O, mevcudâtın hulâsası ve enbiyanın da mustafâsı (özü, esası) olduğu gibi
elindeki ferman da geçmiş kitapların âdeta bir zübdesi ve usâresiydi.
O yüce kamet, peygamberâne his lerini selefleri olan enbiya-ı izâmın edep, saygı
ve temkin edalı 7 Necm sûresi, 53/17 8 Kalem sûresi, 68/4
Edepten Edebiyata İnce Bir Çizgi ..119
üslûplarıyla seslendirir ve her zaman o kâmiller kâmili ufkun dan Hakk’a niyaz
ederdi.
Yerinde Hazreti Mesih gibi solukla nır ve “Eğer onları (ümmetimi)
cezalandırırsan, hiç şüphe yok ki, onlar Senin kullarındır; şayet affedersen,
Azîz ve Hakîm olan da Sensin.”9
diyerek ciddî bir edep tavrı sergiler; yerin de Hazreti İbrahim’in tazarru ve
yakarışıyla inler, “Rabbim, o putlar insanların birçoğunu baştan çıkardı; gayrı
bundan son ra kim benim yoluma girerse o bendendir, kim de başkaldı rırsa o da
Senin merhametine kalmıştır.
Sen biricik Gafûr ve Rahîmsin.”10 ifadeleriyle içini döker ve Allah’a karşı
duruşun da her zaman edepli olmaya fevkalâde ihtimam gösterirdi.
Aslında, az dikkat edilse diğer peygamberlerin de ay nı nezaket ve aynı incelik
içinde oldukları görülecektir; on lar da Hakk’a teveccühlerinde, ibadet ü tâat
ve diğer mua melelerinde hep edepli olmasını bilmiş ve olabildiğine saygı lı
davranmışlardır.
Hazreti İbrahim’in, hastalıklarını verenin kim olduğunu bildiği halde, hasîs
işlerin Zât-ı Ulûhiyete is nadından sakınma mülâhazasıyla “Hastalığımda O’dur ba
na şifa veren.”11 tarzındaki sözleri bir edep nağmesi..
Hazreti Musa’nın, aç susuz bir gölgeliğe sığındığında, “Yedir, içir, karnımı
doyur.”, yerinde “Rabbim! Lütfedeceğin her nimete muhtacım.”12 şeklindeki
beyanları bir saygı ifadesi..
Hazreti Âdem’in, maruz kaldığı o müthiş ilâhî kader ve kaza karşısın da,
“Hakkımda bu şekilde takdirde bulunup onu infaz ettin.” diyeceği yerde,
“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik.
Eğer merhamet buyurup da kusurumuzu bağışlamazsan apaçık hüsrana uğrayanlardan
oluruz!”13 türünden sızlanışları bir ter biye sesi soluğu..
Hazreti Eyyûb’un, maruz kaldığı musibetler 9 Mâide sûresi, 5/118 10 İbrahim
sûresi, 14/36 11 Şuarâ sûresi, 26/80 12 Kasas sûresi, 28/24 13 A’râf sûresi,
7/23
120
karşısında “Afiyet ver ve beni bu sıkıntılardan kurtar.” şeklin deki arz-ı hâle
bedel “Ya Rab! Bana ciddî bir zarar dokundu, Sen merhametlilerin en
merhametlisisin.”14 mahiyetindeki iç çekişi de yüksek bir edep emâresidir.
Hâsılı, Hazreti Mevlâna’nın da ifade ettiği gibi, Kur’ân bir baştan bir başa
bütünüyle edeptir; Allah’a karşı edep, Peygamber’e/peygamberlere karşı edep ve
derecesine gö re herkese karşı edep.. Kur’ân’ın mü’minlere “O’nun beyan, karar
ve uygulamalarının önüne geçmeyin!”15, “O’nun huzu runda sesinizi
yükseltmeyin!”16, “O’na birbirinize hitap edi yor gibi seslenmeyin!”17
şeklindeki emirlerinin yanında; izin almadan huzurundan ayrılmama18, O’na itaati
Allah’a itaat bilme19, Allah sevgisini O’na inkıyat etmeye bağlı görme20...
gibi pek çok irşadâmiz fermanları da O’na karşı hep birer edep çağrısıdır.
Kur’ân atmosferinde edep, Hak’tan halka uzanan çizgi de, seviye, vazife, misyon
ve konum keyfiyetine göre kuşatı cı bir durum arz eder.
Onun buyrukları ve irşadları çerçeve sinde her mü’min bir edep insanıdır ve her
insanın bu edep örfânesinden de mukadder bir payı vardır: Anne ve babaya karşı
edep, Allah takdiri; ulemâya, ümerâya saygı, Kur’ân fer manı; hak dostlarına,
hak yolunda olan idarecilere, sonra bü tün vatandaşlara hatta bir mânâda bütün
insanlığa karşı say gı ve edep, kendi çerçevesinde Müslüman olmanın gereğidir.
Kur’ân âlemşümul bu edebin dupduru biricik kaynağı, sözleri lâl ü güher
İnsanlığın İftihar Tablosu da onun eşsiz temsilcisidir.
14 Enbiya sûresi, 21/83 15 Hucurât sûresi, 49/1 16 Hucurât sûresi, 49/2 17 Nur
sûresi, 24/63 18 Nur sûresi, 24/62 19 Nisâ sûresi, 4/80 20 Âl-i İmrân sûresi,
3/31
Edepten Edebiyata İnce Bir Çizgi ..121
O, “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”21, “Be nim nezdimde sizin en
sevileniniz ve kıyamet gününde yakın lığıma ereniniz ahlâkı en güzel
olanınızdır.”22 “İman bakımın dan en kâmil mü’min ahlâken en mükemmel
olandır.”23 gibi yüzlerce nurefşan beyanıyla bunu ortaya koyar ve bize edepli
olmayı en yüce bir ufuk olarak gösterir.
Hususî mânâda bizler, genelde de bütün insanlık eğer bu gün iyiyi-kötüyü
birbirinden tefrik edebiliyorsak, bu, O’nun ufkumuzu aydınlatması sayesinde
olmuştur..
şayet edepten söz edebiliyorsak bunu O’na borçluyuz..
hâlâ bazı kimseler de hayâdan bir eser kalmışsa bu da öz itibarıyla O’na aittir.
Doğruluk, emniyet, iffet ve vefa hislerimiz üzerinde, O’nun sesinden, sözünden
izler görmek ve göstermek mümkündür.
Fena huylardan uzak durma, günahların öldürücü atmosfe rine düşmeme de O’nun
hafızalarımızda yankılanan ışıktan beyanlarının tesiriyledir.
Bu sağlam kaynaklardan fışkıran edep düşüncesi, mil letimizle farklı
derinliklere ulaşmış ve insanımızda bir tabiat hâlini almıştır.
Oturuşumuzda kalkışımızda, birbirimizle mü nasebetlerimizde, üslûp ve hitap
tarzımızda, düşüncelerimi zi nazmen ve nesren ortaya koyuşumuzda hep bu karakter
göze çarpar.
Biz onunla kendi gerçek rengimizi ifade ederiz.
Aslında o, hakikî insan olmanın en önemli derinliği, bizi ula şılmazlara
ulaştıran sırlı bir helezon ve Allah’ın insanoğluna lütfettiği büyük bir
armağandır.
Milletimiz bu armağanın kad rini bildi; tavırlarını, davranışlarını bu anlayışa
bağladı ve çok derin bir edep kültürü oluşturdu:
Biz birbirimize “Buyurun efendim!” der; “Evet efen dim!”le saygımızı
seslendirir; kendimizden bahsettiğimizde “bendeniz”le söze başlar, muhatabımızı
“zat-ı âliniz” sözüyle 21 İmam Ahmed b.
Hanbel, Müsned, 2/381 22 Tirmizî, Birr, 71; İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/193
23 Tirmizî, Radâ’, 11; Ebû Davud, Sünnet, 15
122
taltif eder, tekliflerimizi “buyurun”, “lütfedin” ifadeleriyle dile getirir,
oğullarımızdan söz açarken “köleleriniz” demeye özen gösterir, karşı tarafın evi
söz konusu ise “devlethane” demeyi ihmal etmez, söz bizimkine gelince
“fakirhane” der geçer; de diğimiz, ettiğimiz, ortaya koyduğumuz her şeyde gayet
içten, ince bir tavır sergiler ve hep “edep” der oturur kalkar, çevre mize
edepten buketler sunardık.
Böyle bir edep ortamında boy atıp gelişen edebiyatın da farklı olması
düşünülemezdi; o da ulûhiyet hakikati karşısın da saygının dili-tercümanı olmalı
ve duyanların, dinleyenlerin ruhlarında Hak sevgisi uyarmalıydı..
insan hissiyatını mücer red güzelliklere yönlendirerek gönülleri Güzeller
Güzeli’nin cemâl-i bîmisaliyle şahlandırmalıydı..
insan, kâinat ve eşyânın çehresindeki edâ, endam ve ahenk de O’na ait çizgiler
üze rinde durmalı ve her şey O’nu gösterdiği gibi, her söz, her ifa de, her
beyanda da O’na göndermeler yapılmalıydı..
O’nun rahmetinin enginliği ruhlarda muhabbet; ululuğunun ihata edilmezliği
mehâbet; maiyyetinin tatlı ve yumuşak esintile ri de gönüllerden taşan aşk u
iştiyakı seslendirmeliydi.
Bizim yetimâne hüzünlerimiz üzerine müstakbel ve mütemâdi vus lat neş’eleriyle
gidilmeli; muvakkat hasret ve hicranlarımız da müebbed sürur neşideleriyle
dillendirilmeliydi...
O atmosferin insanı, varlığı yorumlarken gözleri eşyâ üze rinde, basireti her
şeyin arka planında, mânidar bir kitap gibi görüp değerlendirmeliydi gördüğü her
şeyi; bir dost, bir ar kadaş gibi karşılamalıydı canlı-cansız her nesneyi.
O bir mad deci değildi, natüralist de olamaz ve hayallerle avunmayı ise hiç mi
hiç düşünmezdi.
Bakışı ve yorumları, her varlık arka sındaki o Rahmeti Sonsuz ve Kudreti
Nâmütenâhî hesabı naydı.
Gördüklerini net görür, her şeyle bir çeşit yol arkadaş lığına girer ve O’na
yürürdü.
Ne muvakkat zevk u şevk pe şindeydi ne de içinden çıkılmaz bir tasaya teslimdi;
bugünkü Edepten Edebiyata İnce Bir Çizgi ..123
mazhariyetlerini yarınki dolu dolu mükâfatların avansı gibi değerlendirir,
verilenleri verileceklerin referansı sayar; şev kinin içinden iştiyak-ı kudsîye
yürür, hüznünü içli bir iltica ya çevirir ve kanatlanırdı derin bir iman ve
ümitle rahmet-i Rahmân ufkuna doğru...
Böyle birisinde ezkaza, ara sıra nefsanî heyecanlar kabarıp köpürse de,
söndürürdü bu fanî mülâhazaları ötelerin sermedî ışık tufanlarıyla; Firdevslere
döndürürdü görülüp duyulan, hayallerde canlanarak gelip tasavvurlara çarpan
bütün kirli ve sevimsiz hülyaları.
Bizim dünyamızda edebiyat, bütün bu güzelliklerin söz le ve yazıyla ifade
edilmesi şeklinde algılanmıştır.
Uzun za man destanlar bu desene göre örgülenmiş; masallar bu an layışa bağlı
hülyaların bağrında boy atıp gelişmiş; hikâye ve roman türü şeyler hakikatle
şöyle böyle irtibatlarını koruya rak gün yüzüne çıkmış ve gelişmiş; ister halk
ifade tarzı ister elit üslûbuyla olsun asırlar ve asırlar boyu geçmiş nesillerin
müktesebâtı arkadan gelenlere intikal ettirilerek hafife alına mayacak hatta
dahîl şeylerden bizleri müstağni kılacak bir zenginlik oluşturulmuştur.
Şimdi bilmem ki bizler, o zenginliğin farkında mıyız ve kaynağı edep olan
bugünkü edebiyatımızla nasıl bir durum dayız? Ne var ki ben, o konuyu edebiyatın
bizcesine âşinâ uzmanlara havale ederek Bediüzzaman ifadesiyle, “Edipler edepli
olmalı.” deyip bu fasla da nokta koymak istiyorum.
DAR BİR AÇIDAN ŞİİR
Şiir gönül, his ve duyguların diliyle, insan gerçeği ve özü nün; onun aşk,
heyecan, tasa, keder ve sevinçlerinin; varlık ve ötesini duyuş, seziş ve
değerlendirmelerinin açık-kapalı, doğrudan doğruya veya dolaylı yollarla sesi,
sözü ve ifade sidir.
Değişik bir zaviyeden ona, gönlün, eşya ve hâdiseleri kendince duyması; hissin,
kendince yorumlaması; insan ve kâinatın, perde önü, perde arkası itibarıyla
vicdan vasıtasıy la hususi değerlendirilmesi; şuur ve idrakin de, kendi gerçek
fonksiyonlarına rağmen, bu duyuş, seziş ve değerlendirmele ri, bazen şöyle böyle
vâkı’a uygunluk içinde, bazen de hayal ve tasavvurların yedeğinde yorumlayıp
seslendirmesi de di yebiliriz.
Herkesin vicdan ufku, gönül enginliği, his zenginliği farklı farklı olduğundan;
duygu, düşünce derinliği, varlık ve hâdiselere bakış zaviyesi, duyup
hissettiklerini yorumlaması, üslûbu, sözü ve nağmelerinin de farklı farklı
olacağı tabiîdir.
Evet, eğer bazı kimseler varlığın perde arkasından haber siz, bazıları vicdanın
dilini anlamıyor, bazıları akılları gözleri ne inmiş de maddeden başka bir şey
göremiyor, bazıları da kendi iç âlemlerinin cahili ise, öylelerinin,
anlamlı-anlamsız pek çok ses ve sözünün olacağı açıktır.
Zira, bu gruplardan herhangi birine dahil olan bir fert, kendi iç âlemindeki
ihsas larını söyleyecek, vicdanında oluşup tasavvur ve tahayyülle rine yayılan,
sonra hususi şekilde gelip onun duygularına vu ran –bu hususta değişik inanç,
kanaat ve kültürlerin tesiri bü yüktür– iç resim ve tasarılarını dile
getirecektir ki, bu da, tek Dar Bir Açıdan Şiir .125
bir nesne, tek bir mânâ, tek bir mazmunun pek çok şekillerde resimlendirilmesi
demektir.
Evet, eğer bir şair, bile bile kendi inanç, kanaat, düşünce ve bakış zaviyesine
ters fanteziler peşinde koşmuyorsa o, bir şey yazmak, bir şey söylemek için
ağzını her açtığında kendi iç dünyasını ortaya koyar ve kendi duygularını, kendi
düşün celerini, kendi inançlarını, kendi kanaatlerini söyler.
Aslında, diğer bütün sanat dalları adına da aynı şeyleri ifade etmek mümkündür.
Bu itibarla da diyebiliriz ki, şiirin esası ‘kelâm-ı nefsî’ye dayanır ve kendi
sesiyle terennüm edildiği yerde o, tamamen insanın gönlü ve duygularıdır; bundan
dolayı, onun dışarıya vuruşu da farklı farklıdır.
Bu dışarıya vuruş bazen, dizi dizi sözler, bazen birkaç damla hikmet, bazen
köpüren bir sevinç veya simsiyah bir keder, bazen bir demet aşk u şevk, bazen
doludizgin bir ha maset, bazen buruksu bir gurbet, bazen pürneşe bir vuslat,
bazen de bunların birkaçını birden aksettiren çok renkli be yanlarla olabilir.
Ne olursa olsun şiirde esas; mazmun, mânâ ve mefhumların önce insanın iç
derinliklerinde buğu buğu buharlaşıp ‘çiy’ noktasına ulaşması, sonra da dupduru
yağ mur damlacıkları gibi sözcükler hâlinde sayfaların bağrına dökülmesidir.
Aksine, insanın gönlünde doğup bulutlar gibi yükselerek semavîleşmeyen mazmun ve
mefhumlardan mey dana getirilmiş nazımlar şiir değil, yapmacık sözlerdir ve her
biri birer iç ‘çelişki’ ifadesidir.
Evet, vicdanın sesi olarak insa nın ruhunda şekillenmeyen sesler, sözler, çok
süslü ve sanatlı da olsalar, hatta zâhirî derinlikleriyle başları da
döndürseler, yine kof sayılırlar.
Mükemmel bir şiirin mükemmeliyeti, dile dudağa hatta dimağa bağlı yanlarıyla
değil; gönlün sesi, vicdanın nağmeleri 126
ve şairin inanç, kanaat, düşünce ufku ve yorumlarının akis leri olması
itibarıyladır.
İyi bir şair, sözlerini dil ufku itibarıyla değil, iç duyuş, seziş, aşk, heyecan
ve yorumlamalar olarak ortaya koyar..
evet o, açık-kapalı kendi iç derinliklerine ter cüman olabildiği ölçüde samimî,
duygu ve düşüncelerini ifa dede de tenakuzdan (çelişki) uzak ve riyasızdır.
Her tasavvur ve tahayyülünü vicdanî tecessüs ve tefahhuslarına bağlayan böyle
biri, duygu, düşünce ve sezilerini seslendirmede –ba zen kısmî farklılaşmalar
söz konusu olsa da– üslûbunda her zaman bir temâdî içindedir; tizinde de pesinde
de hemen her zaman aynı makamın kurallarına göre hareket eder ve bir mânâda hep
aynı notaya bağımlı kalır.
Aslında şiir, vicdanın takdir, tesvid ve tebyizlerinden çı kan bir sözdür, dil
değil; ama o, dil için önemli bir neşv ü ne ma zemini teşkil eder.
Bazen ifade açısından müphem, muğ lak bir hâl aldığı da olabilir; ne var ki o,
söz olarak hemen her zaman açıklardan açıktır ve muhteva zenginliğiyle de zaman
üstüdür.
Şiir; insan, kâinat ve Yaratıcı’dan bir kelâm, bir tasav vuf, bir felsefe gibi
bahsetmez; o, tıpkı rüyalarda olduğu gibi, mânâları, mazmunları berzahî levhalar
ve motifler şeklinde resimlendirir.
Tabirini de değişik takdirlerin yorumlamaların daki genişliğe bırakır.
Bir şairin herhangi bir nesne hakkın daki tasavvur, tahayyül ve yorumları,
başkalarının aynı var lık hakkındaki mütalâalarına uysun uymasın, referans çerçe
vesi onun kendi ihsaslarıdır ve o, duygularını hep böyle bir ‘algılama’ya bağlı
olarak diline ve kalemine fısıldar.
Bir şair için söz konusu olan bu iç ihsas, değerlendirme ve ifade, şiirin
tahlilcisi ve yorumcusu için de bahis mevzuudur.
Sözlerin en ginlik ve esnekliği yorumcunun düşünce, kanaat, kültür fark lılığına
bağlı esneticiliğiyle farklı bir sese ve söze dönüşebilir; dönüşmüştür de.
Pek çok insan ve düşüncenin, birbirine zıt Dar Bir Açıdan Şiir .127
belli çevrelerce, farklı yorumlarla birer kudsî me’haz gibi de ğerlendirilmesi
bunun açık örneklerindendir.
Bu itibarla da diyebiliriz ki, yazdığı bir şiirde şair kendini, kendi iç dünya
sını ifade ettiği gibi, bir mânâda, yorumcu ve tahlilcinin de önemli bir
referansı, yine kendi düşüncesi, kendi kanaatleri ve kendi kültürüdür.
Bu, herkes için her zaman böyle olmasa da, çoğunlukla böyle olduğunda şüphe
yoktur.
Aslında bunun böyle olmasının da yadırganmaması lâzımdır; yadırganması bir yana,
eğer sözün iffeti, ismeti, şe refi, gönlün sesi soluğu olmasıyla mebsuten
mütenasip (doğ ru orantılı) ise –ki öyledir– böyle olması makbul ve yararlı bi
le görülebilir.
Zira şiir; gönül, his ve duyguların diliyle insanın kendini, varlığı, varlık
ötesini ve ihsaslarını anlatmasının bir diğer unvanıdır..
ve bu, aynı zamanda hakikî şiirin önemli bir yanını ifade eder.
Onun en az bunun kadar ehemmiyetli diğer yanına gelince, o da; gönül ve
duygulardan kopup ge len bu seslerin, insanı, aşk ve güzellik konularında
nefsanî ve cismanî gayyalara çekmemesi; hakikatleri ifade adına bâtılı tasvir
ederek zihinleri kirletmemesi; fantezilere girerek ya da hep garip şeyleri takip
ederek ve ele aldığı konuları abarta rak, okuyucu, dinleyici avlamaya
kalkışmaması; düşündürü cü görünme mülâhazasıyla her mevzuda sun’î iğlâk ve ip
hamlarla konuları anlaşılmaz hâle getirmemesi… gibi husus lardır.
İyi bir şiirde söz, güzellikte tecrit endamlı; aşk da bütün güzelliklerin temel
kaynağına duyulan iştiyak esintili olmalı; ayrıca, varlığın yorumlanmasında da,
her nesneyi harika bir sanat eseri olarak görüp, gerçek sahibine bağlayıcı bir
üslûp takip edilmelidir ki; bunları, şiirin iffet, ismet ve hususiyetinin ana
unsurları kabul edebiliriz.
Dille münasebeti yalan, mübalâğa, bâtılı tasvir; hayal le alâkası, fısk,
müstehcenlik tasviri ve şehevî hisleri şahlan dıran resimler; şuur ve idrakle
irtibatı da çarpık ideolojilere 128
zangoçluk yapmak olan bir şiir, şiir değildir.
Şiir adına böy le kirli bir üslûpla ortaya konan söz dizileri, ister hakikatin
sırf deneme ve gözleme yoluyla elde edilebileceğine inanan felsefî akımla
(pozitivizm) şöyle böyle irtibatlandırılsın; ister, her şeyin akılla izah edilip
kavranabileceğini düşünen felsefî sisteme (rasyonalizm) bağlansın; ister, her
şeyi hayal ve has sasiyette gören sanat telakkisine (romantizm) dayandırılsın;
ister, bütün mülâhazaları koyu bir tabiatperestlik anlayışı (na türalizm)
üzerine temellendirsin; ister, aklın zâhirî nazarında eksik gedik her şeyi
olduğu gibi tasvir etmeyi esas alan cere yan (realizm) üzerine oturtulsun;
ister, gerçeküstücülük (sür realizm) gibi telakkilerle merakâver bir yol
izlensin; ister, fikir dışında objektif hiçbir şey olmadığını ileri süren sanat
akımı nın (idealizm) sesi soluğu olma yolu takip edilsin; ister, tabiat
şekillerini olduğu gibi tasvir yerine, her şeyde hendesî yakla şımı esas alan
düşünce (kübizm) eksenine bağlı kalınsın ve isterse daha başka cereyanlar
çizgisinde veya onların yakı nındaki farklı mülâhazaların güdümünde kalınsın,
gerçek şiir, insan duygularının ihsası; gönüllerin kendilerine mahsus se si;
insan-kâinat-Allah arasındaki münasebetin –açık, kapalı– güftesi, bestesi,
mûsıkîsi; seradan Süreyya’ya ihata edebildi ğimiz hakikatlerin, onları ayrı ayrı
işaretleyen birer gölgesi; eşyanın duygularımıza, düşüncelerimize akseden
izdüşümü nün sözcük çerçeveli bir fotoğrafı; aşklarımızın, heyecanları mızın
değişik tellerden kalbî birer nağmesi; iman, ümit, azim, güzellik, aşk, vuslat
ve iştiyaklarımızın da bir güldestesidir.
Bu mülâhazalar, referansları sağlam olan şiire ait hu susiyetlerdir ve herhangi
bir abartı da söz konusu değildir.
Kur’ân, gerçek kaynağını bulup ona bağlanamamış bir şairi, dolayısıyla da böyle
bir şairin şiirini, “Şairlere gelince, onla rın arkasına sadece sapkınlar ve
çapkınlar takılırlar.
Görmez misin, onların değişik vadilerde –hakikî şiirin esasları üzerine Dar Bir
Açıdan Şiir .129
temellendirilememiş; yukarıda işaret edip geçtiğimiz farklı ce reyanların
zâhirine takılıp kalma kastedilmiş olabilir.
O dö nemde bu cereyanların henüz ortaya çıkmamış olması çok da önemli değildir–
onların şaşkın şaşkın dolaşıp durdukla rını ve yapmadıkları şeyleri
söyleyegeldiklerini”24 ifade eder ve kendi referans çerçevesine oturmamış bu
kabîl kopuk şi irde nefsanî duyguların, hevâ ve heveslerin şahlandırıldığını,
şahlandırılabileceğini vurgular ve ardından da; “Ancak iman edip iyi amel
işleyenler ve her vesileyi değerlendirip Allah’ı çokça anan (şairleri)”25
müstesna tutarak, kendi referans çer çevesinde söz söyleyen şiir üstadlarını
âdeta takdirlerle, teb cillerle dile getirir.
Evet, işte bu mânâda şiir, söz cevherlerinden tanzim edil miş öyle bir beyan
atlası ve kalbin en hassas telleriyle ses lendirilmiş öyle sihirli bir bestedir
ki; o beyana sahip olan bi ri kendini herkese dinletebilir ve o beste ile de
herkesi teshir edebilir.
Bu ölçüdeki bir şiir, tonunu tam bulup da yankılan dığı zaman, en muhteşem
beyanlar ona el-pençe divan durur ve saygı murâkabesine girerler.
Aşk lügatinde en birinci makam şiire aittir.
Şiirin kanatla rıyla, herkes tarafından duyulma ufkuna yükselen sözler, bü tün
hudutları aşarak her bucakta uçabilir; her milletle konu şabilir ve her gönüle
bir gül uzatabilirler.
Bugüne kadar nice parlak dimağlardan fışkırıp taşan beyan çağlayanları olmuş tur
ki, zamanla renk atmış, matlaşmış birer silik tabloya, ya da sığlaşan birer
akıntıya dönüşerek, seyircisi ve talibi olma yan ülfet mağdurları hâline
gelmişlerdir.
Kendi öz ve esasları üzerine oturmuş sağlam bir şiire gelince o; her zaman taze
liğini, canlılığını korumuş ve söz sultanlığını hep sürdürmüş tür.
Hele bir de bu şiir, ruh ve mânâ âlemlerine açıksa, işte 24 Şuarâ sûresi,
26/224-226.
25 Şuarâ sûresi, 26/227.
130
bu kabîl sözler, kim bilir belki de yükselerek gidip, ruhanîlerin vird-i zebanı
olmuştur…
Bazen, en iyi şiirler bile kendiliklerinden güzelliklerini tam
gösteremeyebilirler; bu, o beyan âbideleri için bir tali’sizlik demektir.
Ama uzun zaman böyle bir tali’sizliğin sürüp git mesi de kat’iyen söz konusu
değildir; zira bugün olmasa da yarın bir kısım söz sarrafları onları mutlaka
duyacak, tanıya cak ve değerlerini ortaya çıkaracaktır.
Evet, günümüzde ol duğu gibi şiirin bazen, kitlelerin alâka göstermediği değer
siz bir meta durumuna düştüğü çok olmuştur; ne var ki, bu alâkasızlık hiçbir
zaman uzun sürmemiş; cevahir kadrini bi len söz üstadlarınca hemen kendi özüyle
yeniden taçlandırı lıp beyan saltanatının tahtına oturtularak, onlara biat
izharıy la âdeta bir tâzim kazası yapılmıştır.
Aslında şiir, hemen her zaman, toplumların duygu, dü şünce, millî kimlik ve
kültürleri adına sürekli başvurageldik leri arşivleri olmuş ve tarihî değişik
dönemleri birbirine bağ lamada bir “hayt-ı vuslat” vazifesi görmüştür.
Bir dönemde geçmişinden kopanlar, onda yeniden kendilerini bulmuş, kendilerini
duymuş, kendilerini yaşamış ve onunla tarihlerini bir bütünlük içinde
görebilmişlerdir.
Şiir, bazen en beliğ hutbelerden daha beliğ bir beyan hâlini alır ve en keskin
kılıçlardan daha keskin bir silah gibi ürpertici olur ki; tam nağmesini bulup
gönlün heyecanları na tercüman olabilmiş böyle bir şiir ne zaman sesini yükselt
se, söz kıyafetindeki bütün perişan ve savruk kelime yığınları saklanacak kuytu
yer aramaya başlar, hicap sessizliğine gö mülür; böyle bir şiir kılıcı ne zaman
kınından sıyrılsa, otağla rını boşluğa kurmuş bütün sahte söz sultanları halvete
çekilir ve inkisar murâkabesi yaşarlar.
Muhtevalı, mânâlı ve güçlü şiiri, Söz Sultanı ve İnsanlığın İftihar Tablosu da
her zaman başvurulacak bir hikmet kaynağı Dar Bir Açıdan Şiir .131
olarak görür ve gösterir; görür ve gösterir de, içinde mâlâyâni söz ve lakırdıya
cevaz verilmeyen “Cennetü’l-Firdevs”in iz düşümü diyebileceğimiz mescidinde,
şiir irâd etmesi için Hassan b.
Sâbit’e kürsü kurdurur; sonra da “Allah’ım, onu Mukaddes Ruh’la teyit eyle!”
der, ona duada bulunur.
Siz buna, kaba ilhad düşüncesine karşı şiirin elmas kılıcıyla mü cadelenin
tesirini vurgulama da diyebilirsiniz.
Şiir kendi rengini koruduğu sürece, ondan daha taze, daha canlı ve hiç
ihtiyarlamayan bir güzel göstermek müm kün değildir.
Gerçi, şiirin özel bir rengi yoktur ama; onun her renkten bazı çizgiler taşıdığı
da bir gerçektir.
Harfler, ke limeler şiir mektebinde birer talebe, şiir kışlasında birer asker
hâlini alınca, sözün ulaşamadığı irfan ufku ve beyan leşkeri nin fethetmediği
hiçbir kale kalmaz.
Aslında varlık, bir baştan bir başa tekvînî emirler çerçeve sinde âdeta iç içe
bir şiir gibi nazmedilmiştir.
Kendi dinamik leriyle sağlam bir ses ve söz hâline gelmiş şiire gelince o da, bu
manzumenin kelâm cihetiyle pek çok telden seslendiril mesi demektir.
Bu itibarla da şairleri, varlık, varlık ötesi mânâ ve muhtevanın bülbülleri
sayabiliriz.
Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Şiir O’na yaraşmaz.”26 fermanı
gereğince, hissin, duyguların, ihsasların değil, saf ilâhî hakikatlerin ak
settiricisi ve tercümanıdır.
Evet, O şair olmadığı gibi, Kur’ân da şiir değildir; ancak o Beyan Sultanı,
bütün söz erlerinin en güçlü üstadı; Kur’ân da, “mülhemûn” olan şairlerin en
rengin, en zengin kaynaklarındandır.
Nebiler, insan-kâinat Allah’la alâkalı münasebetlerin özünü herkesin
anlayabilece ği bir dille ifade eder ve Cenâb-ı Hakk’a kullukta insanlara
rehberlikte bulunurlar; dünya ve ahiret saadeti adına bir reh berlik.
Şairler ise, kendi şuur, kendi idrak, kendi ufuk, kendi 26 Yâsin sûresi, 36/69.
132
mizaç ve meşreplerine göre, gönül, his ve duyguların diliyle bu gerçekleri ya da
onlara bağlı diğer tâlî hususları yeni bir üslûpla açar, yorumlar ve
seslendirirler.
Hakikî şiir, ilham ağaçlarının dallarında Cennet çiçekleri gibi gelişen öyle bir
meyvedir ki; o meyveyi derecek olanın niyet ve düşüncelerine göre, derilenlerin
yerlerinde benzer leri oluşur.
Derken, hep bir farklılaşma ve temâdî içinde bu büyü sürer gider.
Öyle ki, şiir ağacına uzanan eller her defa sında ondan bir şeyler koparır;
koparır ama, koparılanlar hep misliyet çerçevesinde kalır..
evet, ne duyulup hissedilenlerde, ne de yeni tomurcuklarda ayniyet kat’iyen söz
konusu değil dir.
Zira ona, gerçek rengini, tadını, şivesini duygular, düşün celer, niyetler,
bakış zaviyeleri ve kültürler kazandırır.
Evet şiir, şuur ve idrak potalarında kaynatılan bir düşünce ve dil
enstrümanlarıyla seslendirilen bir nağmedir ama, ona gerçek derinliğini
kazandıran ve hakikî rengini veren, şairin inanç, kanaat, kültür ve düşünce
ufkudur.
Potasında kaynaya kay naya tam kıvama gelmiş bir söz; inanç, kanaat ve kültürle
de kanatlanmışsa, artık o aşkınlaşmış ve ruhanîlerin muhavere lerindeki
derinliğe ulaşarak bir hikmet çağlayanı hâline gel miştir ki, uğradığı her yerde
bir büyü tesiri icra eder.
İfade edeceği nükteyi yakalayıp da sesini yükselttiğinde, sözden anlayanların
ruhlarında sûr sesi gibi yankılanır.
Gayesiz, ruhsuz, nesepsiz silik sözlerin bir zift gibi ufku muzu kararttığı
günümüzde, hakikî şiire ne kadar susadığımız açıktır; ama ben, o susuzluğu bile
resmetmekten âciz olduğu mu itiraf etmeliyim. Zaten böyle bir makaleciğin istiab
haddi de o kadarını kaldırmaz/kaldıramaz.
MÜNAZARA VE DİYALEKTİK Belli kural ve kaideler çerçevesinde karşılıklı konuşma,
herhangi bir hakikatin/hakikatlerin vuzuh ve inkişafı adına fi kir teâtîsinde
bulunma diyebileceğimiz ‘münazara’, aynı ka nun ve esaslara dayanarak beyin
fırtınası yaşamanın, müşte rek düşünmenin, insaflı ifade ve beyanın ayrı bir
unvanıdır.
Biraz daha açacak olursak, münazara, iki veya daha fazla münazırın, herhangi bir
konuda, okunup yorumlanacak bir obje, bir nesne vesaireyi doğru okuyup, doğru
yorumlamak suretiyle gerçeğe ulaşma gayreti; münazara esnasında orta ya konan
mülâhaza ve bu mülâhazalara bağlı çağrışımların vaad ettikleri de nazar-ı
itibara alınarak tam bir hakperestlik hissiyle bütün bir düşünce gücünün gerçeği
bulmaya teksif edilmesi ameliyesidir.
Yukarıda kısmen temas edilen hususlar çerçevesinde cereyan eden münazara, Kur’ân
ve Sahih Sünnet’le tanı dığımız münazara usûlüne uygun düşmektedir.
Dolayısıyla da, bu şekilde gerçekleştirilen fikir yürütmelere ve her türlü
müdâvele-i efkâra rahatlıkla “Kur’ânî” diyebiliriz ve bu türlü musâhabelere
diyalektik demek kat’iyen doğru değildir.
Günümüzde münazara adına, değişik platformlarda he men çoğumuzun şahit olduğu
tartışmalara gelince, bun lar büyük ölçüde, Aristo diyalektiğinin tarih boyu
değişik istihâlelerden geçerek kısmen farklılaşmış versiyonlarından ibarettir ve
böylesi tartışmalara münazara ve müdâvele-i efkâr demektense, cidal, mugalâta ve
minvechin demagoji demek daha uygun düşmektedir.
134
Bu şekilde cereyan eden hemen bütün tartışmalarda, böy lesi fikir düellosuna
iştirak eden herkesin bir kısım ön kabulle ri vardır ve münazırlar, herhangi bir
hakikatin tebellüründen daha ziyade ne yapıp yapıp kendi mülâhazalarını karşı
tara fa kabul ettirmenin mücadelesini vermektedirler.
Öyle ki, bu hususta ölesiye bir gayret sarf eder; yer yer kelime ve mantık
oyunlarına girer; hasımlarını ilzam etme, mahcup düşürme… gibi yakışıksız
şeylere başvurur ve hakikate karşı hep kapa lı dururlar. Hakikatin/hakikatlerin
ortaya çıkmasından daha çok, karşı tarafın düşünce, ifade ve felsefesine zıt
şeyler üre terek musâhabeyi bir cidal, bir mugalâta ve diyalektiğe çevi rirler
ki, artık münazırlar satranç oynuyormuşçasına birbirini mat etme, küçük düşürme
ve devre dışı bırakma (diskalifiye) mülâhazasıyla hareket eder ve bütün
gayretleriyle böyle bir düşünce üzerinde yoğunlaşırlar.
Bu tür bir musâhabeye ise kat’iyen münazara denmez; dense dense ona zihnî ve
fikrî özürlülerin tartışması denir.
Değişik platformlarda sık sık gördüğümüz gibi, bu tür tar tışmalarda taraflar,
kendilerini haklı göstermek için, meşru gayrimeşru ellerinden gelen her şeyi
yapar, mantıkî gibi gö rünen her yönteme başvurur; hasmını devre dışı bırakma
adına rahatlıkla yalan söyler; değişik karalamalara girer; tah rik edip onun
muvazenesini bozmak ister ve konuyu sürek li kendi ön kabullerine bağlı
götürmeye çalışırlar.
Böyle bir münazara veya münakaşada taraflar birbirlerini dinliyor gibi
görünseler de dinlemiyorlardır; aksine her biri diğerinin dü şünce hatalarını ve
ifade sürçmelerini yakalamaya çalışmak ta ve söz sırası kendine geldiğinde onu
yerden yere vurmayı planlamaktadır.
Bu itibarla da bu tür kimseler, ilzam edilseler de, hep o devrilmiş
düşüncelerini, harabeye dönmüş mülâhazalarını ikame etmeye çalışır; karşı
tarafın beyanlarına, mütalâalarına Münazara ve Diyalektik ...135
asla hakk-ı hayat tanımaz ve hep bir fanatik gibi davranırlar; davranır ve
görüşülen konuya bir katılımcı olmadan daha zi yade, bütün himmetini diğer
münazırın zaaflarını tespite ve onun konuşmalarından süzüp elde ettiği
mülâhazalarla orta ya farklı kombinezonlar koyup kendini ifade etmeye, maha ret
göstermeye ve alkış toplamaya sarf ederler.
Beklediklerini bulur veya bulamazlar; ama böyle bir münazarada dünya ka dar
zamanın heder edilmesine rağmen herhangi bir hakikate ulaşılmadığı/ulaşılamadığı
da açıktır.
Aynı zamanda, bütün bunların yanında tamiri çok zor ya ralanmalar olmuş;
düşmanlıklar körüklenmiş, bencillikler daha bir azgınlaşmış, ruhlar hafakana
girmiş, haset tetiklenmiş, kin ler, nefretler, münazırları çatlama seviyesine
getirmiş; derken umumî atmosfer maksadı aşan söz ve davranışlarla kirlenmiş,
insanî değerlere saygısızlıkta bulunulmuş ve fertler arası mü nasebetlerde
onarılması imkânsız kırılmalar meydana gelmiş tir.
Bizim düşünce dünyamız ve evrensel insanî kriterler açısın dan bu tür
karşılaşmalara kat’iyen münazara denmez; zanne diyorum buna diyalektik demek
daha uygun düşecektir.
Öyle ise şimdi bir-iki cümle ile de olsa, gelip münazara nın yerine oturan
diyalektikten bahsetmek yerinde olacaktır.
Bakış icmalî bir bakıştır, üslûp da bizim üslûbumuz; ifade tar zı
yadırganmamalı…
Diyalektik, kesin olmayan ve çok defa muhtemel mülâha zalara bağlı cereyan eden
hatta bazen gidip, eskilerin ifadesiy le mugalâta ve safsataya dayanan bir çeşit
tartışmanın adıdır.
Ona, cedelleşme, münakaşa etme ve birbirine sataşma sanatı da denebilir.
Bazı düşünürlere göre, diyalektik, herhangi bir konuda ileri sürülen ve doğru
olma ihtimali de bulunan ka naatlerin açıklanması ve müdafaasından ibarettir..
bilimden önce bilime yol sayılan, ama kat’iyen bilimin evsafını hâiz 136
olmayan bir musâhabe tarzı şeklindeki yaklaşım da diyalektik adına ayrı bir
tarif..
ve daha farklı bir sürü yaklaşım...
Diyalektik bütün Orta Çağ boyu hitabın mukabili olarak formel mantığı ifade
adına kullanılan bir sistem oldu.
Hatta filozof Kant, bütün aldatıcı akıl yürütmeleri –mugalâta da di
yebilirsiniz– diyalektik olarak adlandırdı ve tecrübî alan dı şında bilgi elde
etme veya ortaya koyma iddiasında bulunan kimseler, aklen çözümü ve izahı
imkânsız gibi görünen ve ne ticede gidip tenakuzlara (çelişki) dayanan ne kadar
birbirine ters tezler varsa, diyalektik sayesinde o zıtlıkları aşmaya ve te life
çalıştılar; belki bir mânâda problemin üstesinden de gel diler! Hegel,
diyalektiğe tarihî bir buud kazandırarak, bütün tabiî hâdiselerin, hususiyle de
mânevî derinliği olan olayların tarih içindeki gelişmesi gibi çarpık anlayışları
da ona bağla yarak sistemi bütün bütün farklılaştırdı ve ayrı bir kalıba ifrağ
etti.
Daha sonraları ise, Karl Marks tarihî maddecilik diyalek tiğini işte bu telakki
üzerine kurdu ki, zamanla hemen bütün insanlık az-çok bu felsefeden müteessir
olarak mantığı da, muhakemeyi de, fikir yürütmeyi de tamamen bu şeytanî sis teme
bağlayıverdi.. böylece bir kere daha Faust, Mefisto’ya yenik düşüyor ve düşünce
hayatı itibarıyla diyalektiğin palet leri altında presleniyordu.
Oysaki bizim münazara şeklimiz, herhangi bir konu da fikir yürütmemiz çok
farklıydı ve tamamen hakkın em rinde ve hakkı tutup kaldırma istikametinde
gerçekleşiyordu.
O tamamen bizim temel kültür kaynaklarımıza bağlı gelişmiş ve “fenn-i münazara”
unvanıyla bilinen bir kısım disiplinler çerçevesinde oluşmuş ve oluşuyordu.
Bu disiplinlere göre, hakkın hatırı âlî tutuluyor ve hiçbir hatıra feda
edilmiyordu.
Münazırların birbirini mahcup etmesi kat’iyen söz konusu de ğildi.
Birbirini utandırmak bir yana, haklı çıktığında hasmını utandırmak dahi insanî
değerlere saygısızlık sayılıyordu.
Münazara ve Diyalektik ...137
Aslında böyle disiplinli bir karşılaşma ve konuşmada da ha ziyade hakkın ortaya
çıkması veya vuzuha kavuşması esas kabul ediliyordu.
Konu dinî olduğu takdirde aslî ve fer’î şer’î deliller göz önünde bulundurularak
münazara ona göre cere yan ediyordu.
Şayet mevzu değişik ilim dallarıyla alâkalı ise, bu defa da konuya esas teşkil
eden ilim dallarına ait sabite ler, temel disiplinler öne çıkarılarak musâhabe
ve müdâvele-i efkâr o çizgide yürütülüyordu.
Her iki alandaki münazara da da diyalektiğe girmeden, mugalâtalara sapmadan
mantık yürütme önemli bir ahlâkî disiplindi.
Böyle bir münazarada, mesnetsiz, delilsiz ve peşin hükümlere bağlı
mülâhazalardan olabildiğine uzak duruluyor; her şey gerçek bilgi yörünge sinde
götürülüyor ve konuşmanın her faslında hakperestlik mülâhazasına fevkalâde
dikkat ediliyordu.
Münazırlar birbir lerine kızmıyor, asla öfkelenmiyor, müzakere veya tartışma nın
en hararetli noktalarında bile birbirlerine olabildiğine say gılı davranıyor ve
karşı tarafın kendini ifade etmesi hususun da fevkalâde centilmence hareket
ediyorlardı.
Kat’iyen kimse kimseyi hafife almıyor, onunla alay etmiyor ve hep İslâmî bir
müsamaha sergiliyorlardı..
ve o günler ne günlerdi..!
BİR SORGULAMA
Ey nefis!
Sıyrıl hazan duygularından ve bir yeşillik ol, uçuşsun kuş lar, kuşçuklar
çevrende..
bir su kaynağı ol, koşsun bütün bağ rı yanıklar semtine..
mumlar gibi eri ve etrafına ışıklar saç; hem öyle bir saç ki, mehtabı temâşâya
dalmış olanlar, onu bırakıp da senin ikliminin pervanesi olsunlar.
İnsanları tıpkı bir anne gibi öyle sıcak ve içten kucakla ki, hışmından kor
kanlar bile, tereddüt etmeden kendilerini senin kucağına at sınlar.
Allah’ın sana ihsan ettiklerini sen de saç cömertçe et rafına; saç ki, insanı
insanlara, Cennet’e ve Allah’a yaklaş tıran en sırlı formül civanmertliktir.
Bu formülü ruhuna mal edip kullanabilirsen, mezhebi kin, nefret, düşmanlık olan
en kaba ruhlar bile, bir gün mutlaka senin atmosferine girebil mek için
kuyruklar oluşturup bekleyeceklerdir.
Sen her zaman bulutlar gibi olmalı ve kesmelisin güneşin yakıp kavuran
sıcaklığını..
mevsimlere takılıp kalmadan, sa ğanak sağanak boşalan yağmurlar gibi
söndürmelisin herke sin ve her şeyin hararetini; hiç olmazsa çiselerin okşayıp
geç tiği gibi bağı-bahçeyi, ovayı-obayı, dağı-tepeyi; sen de okşa malısın bütün
kurak gönülleri ve ruhları..
herkese açık öyle tatlı bir su kaynağı olmalısın ki, her zaman çevrende testi
lerin sesi duyulsun..
hasretle yanan gönüller aradıklarını se nin ikliminde bulsun.
Sen ağzını açıp da ruhunun ilhamları nı seslendirince, hikmetli söz avcılarının
kalemlerindeki mü rekkepler bitsin ve kitapların sayfalarını renklendiren o
nefis Bir Sorgulama ...139
duygular ruhanîlerin mezâmiri hâline gelsin..
gayzların, öfke lerin, kinlerin, nefretlerin hançerlerini bileyip hemen herke se
saldırdıkları, her şeyi yakıp yıktıkları dönemlerde sen, en öfkeli ruhlar dahil,
gelip bağrına sığınan bütün yurtsuzların yuvasızların en içten hâmisi olmalı ve
vesâyetine koşanları hayal kırıklığına uğratmamalısın...
Günümüzde olduğu gibi, bazı ifritten mütemerrid düşün celer milletçe bizi
birbirimize ulaştırabilecek olan yolları yü rünmez hâle getirip köprüleri
yıktıklarında dahi sevgilerin den, müsamahalarından ve gönül heyecanlarından
mânevî yollar ve köprüler kurarak ulaşılabilecek her noktaya ulaş maya çalışıp,
kat’iyen mukabele-i bilmisil (bir davranışa aynı ile karşılık verme)
mülâhazalarına takılıp kalmamalısın; ölsen bile mutlaka Müslüman karakterinin
gereklerini yerine getir meli ve başına atılan taşları, atmosfere çarpıp eriyen
meteor lar gibi ışığa çevirerek etrafına maytap ziyafetleri çekmelisin.
Çevrende hiddetle, şiddetle yükselen bütün sesleri yumuşa tarak onlardan sevgi
güldesteleri meydana getirmelisin; getir meli ve ne yolların harap olmasından,
ne de köprülerin geçil mez hâle getirilmesinden kat’iyen söz açmamalısın..
söz açıp geçmişteki kin ve nefret virüslerini harekete geçirmemelisin.
Bu yol, peygamberlerin yolu ve insan-ı kâmil olmanın da en sağlam köprüsüdür.
Şimdiye kadar bu yolda yürüyenlerden hiç kimse takılıp yollarda kalmamış;
kalmadığı gibi, herhangi bir kabalık ve hoyratlık karşısında da tavrını
değiştirmemiştir.
Aslında, eğer bir insan, insanlığının şuurunda ise, ne kinler, nefretler,
kabalıklar, ne de değişik türden hamlıklar onun dü şünce istikametine ve
tavırlarına tesir edemez; etmemelidir de.
Gerçi bir kısım toslamalar karşısında yol ve yön değişti ren Müslümanlar da
vardır ama bunlar, duygu ve düşünce leri itibarıyla henüz dalgaları dinmemiş ve
oturaklaşamamış ham ruhlardır.
Ben, böyle hazımsız ruhların başkalarına bir 140
şey verebileceğini zannetmiyorum.
Böylelerinin, değişik tür den hâdiseler karşısında tavırları hep karşılık verme
ve tok mak yemiş davul gibi gürültü çıkarma şeklinde olagelmiştir ki; günümüzde
insanlar arasında çokça yaşanan hırgürün en önemli bir sebebi de bu olsa gerek..
Mahviyet, tevazu, hazm, olgunlaşmış, oturaklaşmış insan ların dâimî hâlidir.
Şartlar ne olursa olsun, böyleleri, her za man gökler gibi derin, deryalar gibi
engin, dağlar gibi mehîb ve sağlam, toprak gibi de mütevazidirler.
Ne çevrelerinde olup biten şeylerden müteessir olur, ne değişik ihtilatlarla bu
lanır, ne de fırtınalara boyun eğer; aksine, toprak gibi yüz ye re sürer, her
şeye ve herkese dâyelik yaparlar.
Onlar, pota larda eriyip kaynayıp özünü bulmuş altın gibidirler; granitleri
eriten fırınlara bile girseler mâhiyet değiştirmezler.
Ve onlar öylesine yanıp kül olmuşlardır ki, artık hiçbir ateşten mütees sir
olmaz ve hiçbir kor karşısında “pes” etmezler.
Zaten külü yeniden yakmayı ve som altını potalara koyup eritmeyi de kimse
düşünmez.
Ey nefis! Herkesin derdini vicdanında öyle derince duyup yaşamalısın ki, artık
bu konuda kimsenin senden hiçbir beklentisi kalmasın..
onların acılarını öylesine içten hissedip ağlamalısın ki; ağlamaya durmuş bütün
gözlerin yaşları kurusun..
onlar için öyle yanıp yakınmalısın ki, ızdıraptan ciğeri kebap olmuş böyle biri
karşısında, bütün muzdaripler acıla rını unutsun.
İşte kendisini bu ufka ayarlayabilmiş bir bahtiyar, ken di adına tasavvurları
aşkın bütün güzelliklerin Kadir Gecesini idrak etmiş sayılır ve yerde gökte
Allah halifesi olma pâyesi ile anılır.
İnsanın tabiatında hem safâ, hem de keder vardır; kederi iradenin mahbesinde
sıkıca tutup, safâyı bir murad güvercini Bir Sorgulama ...141
gibi uçurabildiği en son noktaya kadar uçurabilen, kâmil in sandır ve âdeta o,
bir yandan zindancı, diğer yandan da bir kuşbazdır.
Bağlayacağını bağlar, salıvereceğini de salıverir.
Evet, iradelerimizle hevâ ve heveslerimizin sesini kesmek bir yiğitlik,
gönüllerimizi herkesi misafir edecek kadar geniş tut mak da bir babayiğitliktir.
Ey nefis! Her zaman yiğitçe davran ve hep babayiğitlik arkasında ol! Kendini
kritik etmede vicdanını bir mihenk taşı gibi kullan; pota görmüş bir altın gibi
o sapsarı çehrenle gül herkesin yüzüne.! Herkesin yüzüne gülerken de, sakın iyi
bir sarraf olmayı kulak ardı etme.! Mahiyetin itibarıyla sen bun ların hepsine
açıksın; gökteki ilk maceran da bunun en açık delilidir.
Orada melekler senin beşiğini sallarken gıpta ninni leri söylemiş, şeytanlar da
haset merasimlerinde zangoçluk etmişlerdi.
Sen, daha o ilk gün hem korkunç bir hasetle kar şılaştın, hem de takdirkâr
nazarlara çarpıldın.
Nazar değdi mi değmedi mi onu bilemem ama, âkıbetin uçmak ile noktalan sa bile,
bir sendeleme yaşadığın muhakkak: memnû’ meyve ye elini uzatırken iftar vaktini
belirlemedeki içtihad hatanla –bu bir mukarreb hatasıdır– kendini dünya
zindanında, hayır hayır! Hazreti Ahmed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) dâyelik
yapacak olan toprağın bağrında buldun.
“Hakikî şecerenin hikmeti, dünyaya gele Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sel lem)
Hazreti.” (M. Lütfi) sözü, senin ekşi çehreli kaderinin tatlılardan tatlı ilk
meyvesini işaretler..
evet, eğer Cennet’te kalsaydın, inkişafa kapalı semeresiz bir ağaç gibi kalacak
ve o potansiyel zenginliğini hiçbir zaman duyamayacaktın.
Oysaki, oradan ayrılıp da çadırını dünyaya kurunca, bu toz toprak ülkesi seninle
bir gülistana döndü..
ve sürgün edildi ğin bu köhne diyar, enbiyâ-evliyâ sürgünlerinin bağı-bostanı
hâline geldi.
Sonunda, meleklerin gıptası bütün bütün takdi re dönüştü ve şeytanların
kıskançlığı da, dönüp bir zıpkın gibi onların bağırlarına saplandı.
142
Şimdi gel, kendi değerlerini koruma altına al! Hakk’a kurbet yolu sayılan bu
sürgünü en iyi şekilde değerlendir meye bak ve Hakk’a yakınlık vesilelerini
O’ndan uzaklaştı ran sebepler hâline getirme! Kin, nefret, gayz, hırs, haset ağı
na düşerek, ebedî hasmın olan şeytanı sevindirme! Şayet bir gün yanılıp da kendi
çizginin altına düşersen, Âdem Nebî gi bi davran; doğrul, kendine gel, suçunu
itiraf et.
Hakk’ın her zaman açık olan kapısına yönel ve hatalarına bir dakika bile yaşama
hakkı ve şansı tanıma! Günahla bozulup başkalaşan insanî tabiatını tevbe
iksiriyle yeniden ihya et, ayağa kaldır ve bir kere daha Allah’a doğru
şahlandır! Bütün bunları ya parken de, topyekün insanların tabiatının da aynı
olduğunu, sen hata yaptığın gibi, onların da aynı şeyleri yapabileceğini düşün
ve bütün mücrimleri mazur gör! Hatta nefislerine ye nik düştüklerinden ötürü,
elinden geliyorsa onlara acı, ku cakla ve yardımcı ol! Zinhar kendini
başkalarının günah mu hasebecisi gibi görüp de, şunun bunun hatalarıyla meşgul
ol ma! Yanlışlıklarla meşgul olmak hoşuna gidiyorsa, bu hobini kendi günahlarına
karşı kullan ki, âlemin küçük lekeleri sana, senin yağlı karalarını
unutturmasın!
Uğradığın herkese, gül kokularıyla esen yeller gibi uğ ra.! Geçtiğin yollarda
burcu burcu senin kokun duyulsun.
Mumlar gibi yan, eri, başkalarını aydınlat, ama kat’iyen bu büyük fedakârlığı
kendi çıkarlarına bağlama! Dolaplar gibi dön ve inle, bütün yanan yüreklerin
ateşini söndür, ama ken dini hiç düşünme! Bir buhurdanlık gibi için için hep
kavrul, çevrene güzel kokular neşret, ama hâlinden asla şikâyet et me! Her zaman
yüzün yerde olsun, Hakk’ın sana olan lütuf larını, başkalarına karşı tefâhur
vesilesi yapma; aksine, onu muhtaçlara verilen avanslar gibi gör, ücretini peşin
almış ol manın hicabını duy! Eğer kalkıp da, hizmet ve gayretlerini, hakkınmış
gibi başkalarının teveccühüne bağlarsan, döner, Bir Sorgulama ...143
çevrenden iltifat beklemeye başlarsın.
Bu ise tedavisi çok zor ve herkesi senden ürkütüp kaçıran öyle bir hastalıktır
ki, ıs rar ettiğin takdirde, her gün maksadın aksiyle tokatlar yer ve insanları
kendinden uzaklaştırmış olursun..
şayet gönül hu zuru istiyorsan o, istiğnâ, tevazu, mahviyet ve kanaattedir.
Kendini büyük görenler, kendinde olağanüstü yetenekler vehmedenler, herkesten
teveccüh bekleyenler, hırsla çalımla oturup kalkanlar, huzur yolunda olsalar da,
bir gün mutlaka huzursuzluğa kurban giderler.
Ey nefis! Eğer yüreğin varsa, içindeki düşmanlığın yü züne tükür! Vefâsızlığı
kapından kov! Zulmü ayaklarının al tına al, çiğne; Hakk’ın her yerde hazır
olduğu mülâhazasıyla hayâsızlığın nefesini kes; kötülük hislerini ilâhî intikam
inan cıyla frenle; hevâ ve hevesin istikametinde değil, her zaman Hakk’ın hoşnut
olabileceği yolda bulunmaya çalış! Allah’ın seni her zaman gözettiğini düşün;
ağaçlar gibi titre ve tabi atını bozup seni çirkinleştiren, ruhuna yabancı ve
kalbinin sırtında da bir yük sayılan ne kadar günah, hata ve mâsiyet var ise,
savur gitsin gidebileceği yere.! Unutma ki, tabiatını değiştiren ve ruhunu
kirleten bu şeylerden sıyrılmak adına göstereceğin her gayret bir cihad gibi
değerlendirilecek ve seni adım adım Allah’a yaklaştıracaktır.
Aksine, hep O’ndan uzaklaşman, gurbetin en acılarını yaşaman ve kimsesizliğin
vahşetinde boğulup gitmen kaçınılmaz olacaktır..
hem de, amel defterinin hasenât hanesi bomboş, kalbî ve ruhî haya tın itibarıyla
da karanlık ve loş olarak.
Öyle ise doğrul, ken dine gel, insanî değerlere sahip çık, sabırsızlık edip
yitirdiğin Cennet’i bir de umursamazlığa kurban etme!
Bugün önceden kaybettiğin şeyleri yeniden elde etme yo lunda ortaya koyacağın
her gayret, toprağa saçılan tohumla rın başağa dönüşmesi gibi, mevsimi gelince
yirmiye, otuza katlanarak mutlaka geriye dönecektir.
Öyle ise hiç durma, 144
tohum saçar gibi her yana iyilikler, güzellikler, faziletler saç; kötülüklere
kilitlenmiş duyguların paslarını çöz ve hayatını başkalarının dünyevî-uhrevî
mutluluğuna bağlayarak yaşa.! Yaşa da, şahsî hesap ve çıkarların, ruhunu öldüren
mahbe sinden kurtul! Nefsin adına her zaman sıkıntı çek ve başkala rına rahatlık
dağıt!..
Dert dinle; dert yaşa, dertlerle inle ama, herkese derman olmaya çalış! Bütün
insanlara sineni sevgiy le öyle bir aç ki; kinle, nefretle donacak hâle gelmiş,
kendi kendilerinin mazlumu ve tir tir titreyen bütün nefiszedeler se nin
sıcaklığına koşsun!
Irmaklar gibi hep yüz yere sür ve hayat ol çağla! Ay ve güneş gibi herkesi ve
her şeyi ışığınla kucakla ve başlarını okşa! Sana yönelen ve senden bir şeyler
bekleme imasında bulunanları asla hüsnüzanlarında yalancı çıkarma! Hizmette hep
önlerde koş, mükâfat tevziinde de arkaların arkasında saklanmaya çalış; Allah
için yapılan şeylerin dünyevî men faatlere bağlanmasından yılandan-çıyandan uzak
durduğun gibi uzak dur! İstemeyerek de olsa, bu türlü duygu inhirafları na
düşmeyi kalbin hesabına bir kirlenme kabul et ve bir daki kalığına dahi olsa
böyle bir kirlenmeyi varlık içindeki o müs tesna insanî konumuna karşı en büyük
hürmetsizlik sayarak, hemen bir iç arınma kurnasına koş!
Her zaman iyilik duygularıyla otur kalk ve hep güzelliklere tercüman ol! İyilik
ve güzellik yolunda yürüyen ayaklar baş tan daha yüce, ihsan hisleriyle çarpan
gönüller de Kâbe ka dar kutsaldır.
Aslında, senin mâhiyetin bir Kâbe, hedefin Hak rızası; yolun da, Hakk’a ulaşma
istikametinde kudsiyânın dö nüp durduğu bir metâftır.
Sen bu çizgini koruduğun sürece ünün gökler ötesi muhaverelerin mevzuu olacak ve
nâmın ruhanîlerle anılacaktır.
Öyle ise, bu insanî çizgideki hızını da ha da artır, artır ki, insanî değerlerin
aşındığı bir dünyada bu kabil gayretlere su kadar, hava kadar ihtiyacımız var.
Hep hayır düşün, hayır konuş ve hayırlı işler istikametinde koş!
Bir Sorgulama ...145
Bayraklar, hareket hâlindeki insanların omuzlarında daha bir güzel görünürler.
Arılar, bal yaptıkları müddetçe mübarek kabul edilirler.
Askerin yürüyüşü, duruşundan daha mehîbdir.
Kalk, askerler gibi bayrak taşı, arılar gibi kovanını balla doldur ve amelmanda
olma sevimsizliğine düşme! Her zaman insan lığa hizmette emre âmâde bulun ve
göçüp gitmeye de hazır ol! Ne zaman göç emri geleceği belli olmasa da o,
muhakkak ve mukadderdir.
Öyle ise hep tetikte ol, günahlardan arın; meçhul çağrıya kapını arala ve
beklemeye dur.
BİR GÖNÜL İNSANI PORTRESİ
Gönül insanı, ufku, inancı ve davranışlarıyla tam bir ruh ve mânâ kahramanıdır.
Onun derinlik ve enginliği, bilgi ve müktesebatıyla değil; gönül zenginliği, ruh
safveti ve Hakk’a kurbeti itibarıyladır.
Ona göre, bilgi adına ortaya atılan ilim lerin kıymeti, insanı hakikate
ulaştırmada rehberliği ölçüsün dedir ve yine ona göre, varlık, eşya ve insan
gerçeğini anla mamıza yardım etmeyen malûmatın ve hele, pratik yararı ol mayan
nazarî bilgilerin hiç mi hiç önemi yoktur.
Gönül insanı, kalbî ve ruhî hayata programlı, maddî mânevî bütün kirlerden uzak
durmaya kararlı, cismanî ve bedenî isteklere karşı her zaman teyakkuzda; kin,
nefret, hırs, haset, bencillik ve şehvet gibi hastalıklarla mücadele azmiy le
gerilmiş tam bir tevazu ve mahviyet âbidesidir.
O her za man hakkı tutup kaldırma peşinde; mülk ve melekût âlemiyle alâkalı
duyup hissettiklerini başkalarına duyurma iştiyakıyla yanıp tutuşan bir
diğergâm, olabildiğine sabırlı ve temkinli; konuşup gürültü çıkarmadan daha çok,
inandıklarını yaşa yan, yaşadıklarıyla başkalarına da örnek olan bir iman ve ak
siyon insanıdır: o, dur-durak bilmeden sürekli koşar..
Hakk’a yürüyenlere yürümenin âdâbını öğretir..
iç dünyası itibarıyla her zaman ocaklar gibi cayır cayır yanar ve yanarken de as
la gam izhar eylemez; eyleyip ağyârı âhına âgâh kılmayı dü şünmez..
her zaman içten içe yanar ve kendine sığınanların ruhlarına hararet üfler.
Gönül insanının hedefinde hep öteler tüllenir durur.
O, Hak rızasına bağlanmış, sürekli ilerleyen ve sürekli mesafelerle Bir Gönül
İnsanı Portresi .147
yaka paça olan öyle bir iman insanıdır ki, matlûbuna ulaşa cağı ana kadar hep
bir küheylan gibi koşar; koşarken de her hangi bir beklentiye girmez.
Gönül insanı, öylesine içten bir hakikat eridir ki, oturup kalkar sürekli
yeryüzünde hakkı ikame etmeyi düşünür ve onun hatırı söz konusu olduğunda da
rahatlıkla bütün arzu larından, isteklerinden vazgeçebilir.
O, herkese sinesini açar, herkesi şefkatle kucaklar ve toplum içinde hep bir
sıyanet me leği görüntüsü sergiler.
Ne var ki, Allah’tan başka kimseden de bir şey beklemez.
Tavırları, davranışları itibarıyla herkesle uyum içinde olmaya çalışır; hiç
kimseyle cedelleşmez, hiç kim seye karşı düşmanlık beslemez.
Zaman zaman kendi içtihatla rı, kendi düşünceleri ve kendi mesleğine, meşrebine
göre bir kısım tercihlerde bulunsa da, kat’iyen başkalarıyla rekabete,
sürtüşmeye girmez.
Aksine, dini, ülkesi, ülküsü adına hizmet eden hemen herkesi sever..
bütün olumlu faaliyetlerinden ötü rü herkesi alkışlar..
alkışlar ve hem onların anlayışlarına hem de konumlarına saygılı kalmaya
alabildiğine itina gösterir.
Gönül insanı, kendi gayret ve aktivitelerinin yanında, Cenâb-ı Hakk’ın tevfik ve
inayetine de fevkalâde önem ve rir..
her hareketinde tevfike mazhar olma yollarını araştırır..
Kur’ân’da, Allah’ın inayetine vesile sayılan birliğe-beraberliğe olağanüstü
ihtimam gösterir..
hareket çizgisi doğru olan he men herkesle müşterek bir iş yapmaya koşar..
dahası, böyle sine bir vifak anlayışı adına çok defa kendine rağmen bir yol
izler.
Birlikte rahmet olduğunu, ihtilâf ve iftirakla bir yere varı lamayacağını
düşünür, alabileceği herkesin himmetini yanına alır ve hep ilâhî inayet
sağanaklarına açık durmaya çalışır.
Gönül insanı, bir Hak âşığı ve Hak rızası sevdalısıdır.
Nerede ve hangi şartlar altında olursa olsun bütün hareketle rini O’nun
hoşnutluğuna bağlar..
O’nu memnun etme yolun da ölesiye bir hırs gösterir..
ve böyle bir hedefe ulaşmak için 148
de bütün varını feda edebilir, dünyevî-uhrevî her şeyden vaz geçebilir.
Gönül insanının düşünce dünyasında “benim yap mam”, “benim başarmam”, “benim
sonuçlandırmam”...
gibi merdud mülâhazaların asla yeri yoktur.
O, yerine getirilme si gerekli olan şeyleri kim yaparsa yapsın, kendi yapmış
gibi memnun olur, onların başarılarını kendi başarıları sayar ve arkalarında
yürür..
öncülük yapma şeref ve pâyesini de onla ra bırakır.
Dahası, iman ve insanlığa hizmet yolunda başkala rının kendinden daha başarılı,
daha liyakatli olabileceklerini düşünerek, onlara daha rahat hareket etme ortamı
hazırlar; sonra da bir adım geriye çekilip, “insanlardan bir insan ola rak”
yoluna devam eder.
Gönül insanı, her zaman kendiyle yaka paça ve kendi ayıplarıyla meşgul
bulunduğundan kimsenin eksiğiyle gedi ğiyle uğraşamaz/uğraşmaz.
Başkalarıyla uğraşmak bir yana, her fırsatta iyi bir insan olma örneği
sergileyerek, onları daha yüksek ufuklara yönlendirir ve herkese bir hüsnümisal
olur: İnsanların ayıplarına kusurlarına göz yumar..
onların olum suz tavırlarına tebessümle karşılık verir, kötülüklerini iyilikle
savar ve elli defa rencide edilse de, bir kerecik olsun kimseyi kırmayı
düşünmez.
Gönül insanı, hayatını iman-ı kâmil yörüngeli ve ihlâs donanımlı yaşamayı en
birinci mesele bilip, duyguları, dü şünceleri ve davranışları itibarıyla
öylesine Hak rızasına kilit lenmiş bir hakikat eridir ki, bütün dünya ve
“mâsivâ”yı ona verseniz, yine de onu kat’iyen hedefinden döndüremezsiniz; hatta
Cennetlerle bile ona yol ve yön değiştirtemezsiniz.
Gönül insanı, aynı yolda yürüyüp, aynı mefkûreyi payla şanlarla asla rekabete
girmez..
onlara karşı kat’iyen kıskanç lık duymaz..
aksine, onların noksanlarını giderir, eksiklerini tamamlar..
ve onlara karşı hareketlerinde hep bir vücudun uzuvlarından herhangi bir
organmış gibi davranır: Tam bir Bir Gönül İnsanı Portresi .149
îsâr ruhuyla, makam, mansıp, pâye, şöhret, nüfûz, müessiri yet...
gibi maddî-mânevî hemen her konuda yol arkadaşla rını öne çıkarır ve kendi
gerilerden gerilere çekilerek onların başarılarının dellalı gibi davranır,
mazhariyetlerini alkışlar ve muvaffakiyetlerini de bir bayram sevinciyle
karşılar.
Gönül insanı, çok defa kendi yol ve yöntemine bağlı ka lıp bütün faaliyetlerini
şahsî mizaç ve mezakı çizgisinde götür se de, başkalarının düşünce ve
hareketlerine karşı hep saygılı kalmaya çalışır..
paylaşmaya, beraber yaşamaya açık durur..
oturur kalkar aynı mefkûre insanlarıyla müşterek hareket et me yollarını
araştırır..
müşterek projeler geliştirir..
ve “ben” yerine “biz”i ikame etme gayreti gösterir..
dahası, başkaları nın mutluluğu yolunda rahatlıkla kendi saadetini feda edebi
lir..
ve bunları yaparken de kimseden herhangi bir teveccüh beklemez..
hatta böyle bir beklentiye girmeyi kendi hesabı na bir sukût sayar; sayar da,
yılandan-çıyandan kaçtığı gi bi önde görünmekten, namdan-şandan kaçar ve
unutulma murâkabesine dalar.
Gönül insanı, kimseye tecavüz etmez, saldırıya saldırıyla mukabelede bulunmaz.
En kritik durumlarda bile hep “itidal-i dem”le hareket eder ve ne olursa olsun,
bir gönül eri olmanın gereklerini tamı tamına yerine getirmekten asla geri
durmaz.
Her zaman fenalıklara karşı iyilikle mukabelede bulunur..
kö tülükleri kötülerin işi sayar ve bir iyilik âbidesi gibi davranır.
Gönül insanı, hayatını Kur’ân ve Sünnet çizgisinde Hak dostluğu (vilâyet),
takva, azimet ve ihsan şuuru çerçevesin de yaşar..
benlik, gurur, şöhret gibi kalbi öldüren hislere kar şı sürekli tetikte
bulunur.. kendine nisbet edilen güzellikle ri “Her şey O’ndan.” deyip gerçek
Sahibi’ne verir..
iradeye vâbeste işlerde de her zaman “ben”den kaçar, “biz”e sığınır.
Gönül insanı, hiç kimseden korkmaz.
Hiçbir hâdise karşı sında telâşa kapılmaz; “Allah’a dayanır, sa’ye sarılır,
hikmete râm olur.” ve doğru bildiği şeylerden asla geriye durmaz..
150
Gönül insanı, kimseye gücenmez; hele Hakk’a dilbeste olanlara kat’iyen kırılmaz.
Yol arkadaşlarını herhangi bir fe nalık içinde gördüğünde onlardan uzaklaşmaz..
perdeyi yırt maz..
onları utandırmaz; utandırmak bir yana, böyle bir fe nalığı gördüğünden ötürü
büyük bir hata işlemiş gibi kendini kınar ve kendine sorular yöneltir.
Gönül insanı, mü’minlerin farklı yorumlara açık tavırla rından dolayı onlar
hakkında sûizanda bulunmadan kaçınır; görüp duyduğu şeylere iyi yorumlar getirir
ve kat’iyen olum suz mülâhazalara girmez.
Gönül insanı, hareket ve faaliyetlerini, bu dünyanın bir üc ret yeri değil de,
bir hizmet mahalli olduğu mülâhazasına bağ lar..
ve her zaman memur bulunduğu sorumlulukları fevkalâde bir disiplin içinde yerine
getirir..
netice ve sonuçla meşgul ol mayı da Hakk’a karşı bir saygısızlık sayar.
O, dine, imana ve insanlığa hizmeti, Hak rızası yolunda en büyük bir vazife
bilir ve ne kadar büyük işler başarsa da, bundan nefsi adına maddî mânevî
herhangi bir pâye çıkarmayı hiç mi hiç düşünmez.
Gönül insanı, ne düzeninin bozulmasından ye’se düşer, ne de bütün insanların ona
karşı olmasından dolayı sarsın tı yaşar..
“Bu dünya, darılma dünyası değil, bir dayanma âlemidir.” diyerek dişini sıkar,
sabreder, maruz kaldığı du rumlardan kurtulmak için de alternatif çıkış yolları
arar ve en kritik anlarda dahi değişik stratejiler üreterek hep azm ü ik damda
bulunur.
İnsanî değerlerin hor görüldüğü, dinî düşüncede kırılma ların yaşandığı, her
taraf başıboşların gürültüleriyle inlediği günümüzde, başka bir şeye değil, bu
kabîl gönül insanlarına hem de hava kadar, su kadar ihtiyacımız olduğunu bir
kere daha hatırlatıp bu faslı da noktalayalım.
GÜNÜMÜZÜN KARASEVDALILARI
Yüksek düşünceleri, yüce gayeleri, büyük ve evrensel projeleri ancak, her zaman
yüksek uçabilen, uzun soluklu; yü rüdüğü yolda hız kesmeden yürüyen, durduğu
yerde kararlı duran, uhrevî zevklerle gerilmiş karasevdalılar gerçekleştirebi
lir.
Şimdilerde bizim şuna-buna değil, bu seviyede düşünen, inanan, düşüncelerini
hayata geçirerek önce kendi milletini, sonra da bütün insanlığı aydınlığa
çıkarıp, onların Hak’la bu luşmalarını sağlayabilen, kendini hakikate adamış
ruhlara ih tiyacımız var.
Düşünülmesi gerekli olan şeyleri düşünüp, bi linmesi icap eden şeyleri bilen,
bildiklerini hemen pratiğe dö nüştüren ve bütün ölü ruhları yeni bir “ba’sü
ba’de’l-mevt”e
hazırlama azmiyle sûru dudağında İsrâfil gibi gezen; gezip her yerde herkese
hayat üfleyen; ifade kabiliyeti var ise beyan gücüyle, eli kalem tutuyorsa
kalemin diliyle, bedîiyâta açıksa herhangi bir sanatın desen ve çizgileriyle,
şairse şiirin sihriy le, mûsıkîşinassa değişik beste ve nağmelerin büyüsüyle her
zaman ruhunun ilhamlarını haykıran, her fırsatta iç ihsaslarını seslendiren,
dili gönlünün derinliklerine bağlı, gönlü de sami miyetle çarpan en yüce
hakikate adanmış ruhlara...
Bu kahramanları, sahnedeki örnekleriyle değerlendirecek olursak; bunlar hacca
gidiyor gibi dünyanın dört bir yanına seyahatler tertip eder, seyahatlerini
hicret ruhuyla taçlandı rır; uğradıkları herkese hâl ve gönül diliyle bir şeyler
fısıldar, çevrelerine hep sevgi mırıldanır, karşılaştıkları ruhları sevgiye 152
uyarır ve yürür, sinelere sevgiden tahtlar kurarlar.
Dirilir onlar sayesinde muhabbete susamış ruhlar ve dinler onları bütün dirilen
gönüller.
Hem bu duygu ile göç edenler hem de onları kabullenenler, her türlü
dünyevîlikten uzak ve tamamen ihlâs edalıdırlar: Söyleyenle dinleyen, özündeki
ruh ve mânâyı ser gileyenle onu temâşâ eden, elinde hayat kâsesi taşıyanla to
parlanıp kendine gelen ve destekleyeniyle desteklenen ara sında herhangi bir
çıkar ilişkisi bahis mevzuu olmadığı gibi, Allah rızasının dışında herhangi bir
mülâhaza da kat’iyen söz konusu değildir.
Bu derin ve gönülden münasebetler, tama men evrensel insanî değerlere dayanmakta
ve bu değerlere karşı duyulan müşterek saygıdan kaynaklanmaktadır.
Bizler, yakın geçmişimiz itibarıyla, sağlam bir ruh kökü ne bağlı bulunduğumuzu,
tarih boyu pek çok yüksek mede niyetler kurduğumuzu bütün bütün unutarak mazisi
olmayan bir millet görünümü sergilemeye başladık.
Dahası, bir kısım komplekslere girerek kendimizi de, geçmişimizi de inkâr et
tik.
Hatta bazılarımız itibarıyla millî kimliğimizden utanır hâle geldik.
Böylece her gün biraz daha kendimizden uzaklaşa rak âdeta yabancı değerler
bağımlısı olduk.
Şanlı geçmişi miz itibarıyla her zaman, düşünen, konuşan, kendini ifade eden,
uğradığı her yere inanç ve estetik telakkilerini aksetti ren âbideleriyle
tarihin “yâd-ı cemil”i olmuş bir milletin; evet bu ölçüdeki bir bilinirliğin,
şehametin, ihtişamın zirvelerin den; bilinmezliğin, tanınmazlığın, saygı
duyulmazlığın çukur larına yuvarlanması ne hazindir!
Bu millet böyle hazin bir duruma müstahak değildi ve bu meş’um durum “ilelebed”
böyle sürüp gidemezdi de.
O, şim diye kadar elli defa ölüm çukurlarını –Allah’ın izniyle– diriliş
şehrahlarına çevirmiş, elli defa inkıraz gibi görünen durum ları yenilenme
vesilesi gibi değerlendirmiş ve her zaman ola ğanüstü bir performans göstererek
–bir kısım beden insanı Günümüzün Karasevdalıları ..153
menfaatçiler, gününü gün etmek isteyen çıkarcılar veya millî ve dinî
değerlerimizi inkâr eden küfür yobazları istemeseler de– aydınlık geleceğe
yürüme adına yepyeni yöntemler ge liştirmiş ve hemen her sarsıntıdan sonra, bir
kere daha “vi ra bismillâh” deyip ayakları üzerine doğrulmuş; kendine ait
duyguları ve düşünceleriyle yeniden dört bir yana açılabil miştir.
Şöhret u şandan uzak, her türlü âlâyiş ve gösterişe ka palı, tevazu ve
mahviyetle kanatlı, sadakat ve emniyet edalı, nefsanî arzular karşısında da
fevkalâde mukavemetli bu ha miyet erleri, atalarından tevarüs ettikleri tarih
şuuruyla dinî ve millî değerlerimizi dünyaya tanıtmanın havarileri olmuş ve
tıpkı ilkler gibi: “Girdik reh-i sevdaya...” diyerek zahmeti rahata tercih edip
çağın en önemli hâdiselerinden birini ger çekleştirmişlerdir.
Bugün, dünyanın dört bir yanında kızaran güller renkle rini bu ay yüzlülerden ve
bu ay yüzlülerin ruhlarında taşıdık ları mânâlardan almakta; içtimaî coğrafya
onların düşünce kanaviçelerine göre çağ edalı bir dantela gibi örgülenmek te ve
bütün insanlık âdeta onların kadim fakat eskimeyen bestelerini mırıldanmakta.
Bu tertemiz duygu ve düşünceler mebde’lerine ait görüntüleriyle küçük birer
damla gibi görün seler de, işin ruh ve mânâsını kavrayabilenlerce, her zaman
değişik vâridâtla köpüren engin denizler mahiyetindedirler.
İşin tabiatının gereği, belli süre sadece kendi çevrelerini aydınlatmakla meşgul
görünen bu ışık süvarileri, şimdilerde, hakikî derinlik ve ruh güçlerini öne
çıkararak, tıpkı yağmur yüklü bulutlar gibi, sevinç olup, neş’e olup, ümit olup,
sevgi olup şakır şakır her yana boşalarak muhabbete, hoşgörüye susamış kupkuru
gönülleri Cennet bahçelerine çevirme hum ması yaşıyorlar. Denebilir ki, bugün
yeryüzü, bir baştan bir başa, onların saçtıkları tohumlarla yeni bir bahara
hâmile ve bir kutlu vilâdet heyecanı içinde; tekmil insanlık da böyle bir 154
oluşumun “hissi kable’l-vuku” esintileriyle gelen bişaretlerle coşkun mu coşkun.
Sesler, nağmeler farklı farklı olsa da, vic danlarda duyulup sezilen hep aynı
mânâ..
ve seherlerde esen yeller Eyyûb’a hayat ırmağından bir ses, Yakub’a Yusuf’un
gömleğinden İbrahimî bir koku duyurmakta.
Bu bizim, son bir kere daha geriye dönüşümüz, hakikî konumumuza yürüyüşümüz
sayılabileceği gibi, bütün insan lığa alternatif bir diriliş mesajı da
sayılabilir.
Aslında bugün, değişik buhranlarla kıvrım kıvrım hafakanlar yaşayan millet ler
de, ümit adına böyle bir meltem beklemekteydi.
Ne mut lu, böyle bir meltemi harekete geçirecek olan merkezdeki kutlulara!.
Ne mutlu, bu diriliş esintilerine karşı sinelerini açıp bekleyenlere!.
Biz, sevgiye açık ve kendilerini, insanî değerler âbidesini ikame etmeye adamış
bu kahramanlarla bir gün mutlaka dün yanın renk ve deseninin değişeceğine ve
insanlığın rahat bir nefes alacağına inanıyoruz.
İhtimal, geleceğin dünyasında, insanî düşünce son bir kere daha ışığını onlarla
parlatacak..
insanî emeller onlarla realize edilecek ve ütopyalara inat pek çok hülyalarımız
da onlarla gerçekleşecektir..
evet bir gün bü tün bunlar mutlaka olacak ve mevsimi gelince, o gönlü boş,
tali’i karanlık kimseler, bu aydınlık ruhlar karşısında diz çö küp af dileyecek
ve ettiklerine nadim olup ağlayacaklardır.
Ne var ki, kaçırdıkları fırsatları da hiçbir zaman telâfi edeme yeceklerdir.
Keşke duyguları süflî, düşünceleri azgın, tavırları da haşin bu kaba ruhlar; bir
yakın gelecekte, çaresiz vicdan azabıyla kıvranacakları gün gelmeden,
hakperestlik ve kadir şinaslık duygularına sığınarak biraz daha insaflı
olabilselerdi; insaflı olup yarınlarını karartmasalardı..!
Günümüzde fedakârlığın sahâbîcesiyle, dört bir bucağa, yedi cihana yetişmeye
çalışan ve her zaman yaşama tutkularını Günümüzün Karasevdalıları ..155
baskı altına alıp yaşatma hisleriyle hareket eden ve hareket ederken de
gösterişe-âlayişe girmeyen; her hâlleriyle tevazu ve mahviyet diyen bu esâtirî
kahramanlar, bütün olumsuz luklara rağmen, o hiçbir zaman dinmeyen aşk u
şevkleri, sü rekli köpürüp duran himmet ü heyecanları ve insanlığa hiz met
iştiyaklarıyla tarihte emsali az görülmüş bir civanmert lik sergilemekte;
uğradıkları herkese gönüllerinin dilinden bir şeyler fısıldamakta; her yere taze
fideler dikip her yanı Cen netlere çevirmekte; her zaman canlı, her zaman hızlı,
her za man müthiş bir performans göstererek kendilerini ifade et meye çalışmakta
ve tabiî herkesi sonsuza çağırmaktadırlar; imanlı, azimli, kararlı ve gelecek
adına da ümitle dopdolu olarak...
Yürüdükleri yol yürünmez gibi görünebilir; ne var ki onlar, zaten bunun böyle
olacağının farkındadırlar.
Evet onlar bir gün yolların bütün bütün sarpa saracağını; bütün köprülerin
yıkılacağını daha baştan hesaba katmışlardı; bili yorlardı zaman zaman bir kısım
gulyabanîler tarafından yol larının kesileceğini..
çevrelerinde kin, nefret ve düşmanlık fır tınalarının estirileceğini; evet
yürüdükleri yolun doğru oldu ğuna inançları tamdı ama, akla-hayale gelmedik bazı
şeylerle engellenebileceklerini de hiçbir zaman göz ardı etmemişlerdi.
Bu itibarla da onlar, bütün olup biten bu şeyleri ve olacakla rı Hak yolunun
hususi meşakkatleri sayıyor ve heyecanların dan hiçbir şey kaybetmeden sürekli
koşuyor; endişelerine ta kılan menfilikler karşısında da Allah’a teslim oluyor,
imanın o sarsılmaz kalesine sığınıyor, yaşadıkları çağı ve hâdiseleri iyi
okumaya çalışıyor ve Cenâb-ı Hakk’ın muvaffakiyet vaadine güvenerek
yürüyorlardı/yürüyeceklerdi rıza ufkuna doğru.
Aslında, kalb-kafa bütünlüğü mülâhazasına bağlı yaşa yan, özü-sözü doğru bu
insanları, şimdiye kadar inandık ları değerlerden vazgeçirmeye kimsenin gücü
yetmediği gi bi, onları Allah rızası yörüngesinde hareket etmekten ve bu 156
duygularını da, Yaratan’ı, bütün cihanlara anlatma gayreti ne bağlamaktan
alıkoyamazdı.
Onlar böyle bir sorumluluk duygusu ve vazife şuuruyla ömür boyu sıradağlar gibi
dim dik yerlerinde durabilmiş, her zaman tipiye-borana meydan okumuş, sürekli
karla-buzla savaşmış ve her mevsim meyve veriyor olmanın sırrını keşfederek hep
gül yetiştirmiş ve gül türküleri söyleyegelmişlerdir.
Onlar, hareketleri itibarıyla her zaman bir saat gibi ahenk li, beyanları
itibarıyla da heyecan, tazelik ve istikamet örneği dirler.
Ne hareketlerinde bir aritmi ne de sözlerinde bir halâ vetsizlik vardır.
Kalbleri bir melek kalbi gibi saf ve duru, dil leri de iç derinliklerinin sadık
birer tercümanıdır.
Bu itibarla da, onlar hemen her zaman tavır ve davranışlarıyla imrendi rici, söz
ve beyanlarıyla da heyecan uyandırıcı olmuşlardır.
Onların gönül dünyalarında sürekli Hak mülâhazası köpü rür durur; beyanlarında
ise, derin bir Allah aşkı, varlık sevgisi ve insanlara karşı da bir muhabbet,
bir şefkat, bir müsama ha, bir af nümâyândır.
Hak rızası, onların kilitlendikleri biricik hedef; eşya ve hâdiseleri doğru
okuyup, doğru yorumlamak, vazgeçemeyecekleri bir tutku; insanları sevip herkese
sine aç maları da tabiatlarının gerçek rengidir.
Onlar, o derinlerden derin aşklarıyla Hakk’a bakan du ruşlarını seslendirdikleri
aynı anda, sevginin sırlı ve sihirli anahtarlarıyla da paslanmış ve küflenmiş
gibi görülen en ka tı kalbleri, en sert tabiatları balmumu gibi yumuşatarak
içine girer ve Yüce Yaratıcı’nın teveccühüne mazhariyetin hakkı nı eda etmeye
çalışırlar.
Sevilirler, severler; en amansız ve imansız saldırılar karşısında dahi
peygamberâne bir azimle sarsılmadan, hep dağlar gibi yerlerinde dururlar;
çevreleri ne bakarken de göklerin gözleriyle bakarlar; ne hışımla gelip çarpan
fırtınayla devrilir ne de en müthiş zelzeleyle sarsılırlar.
Gelen dalga ve sağanaklara bağırlarını açarlar; gidenlere de bir avuç toprakla
dahi olsa cömertlik saçarlar.
Günümüzün Karasevdalıları ..157
Bu koçyiğitler, Hak rızası gibi en büyük bir işe gönül ver miş olmanın
şuurundadırlar ve ona ulaşma uğrunda da her şeyi göğüslemeye kararlıdırlar.
Şahısları itibarıyla hep mum gibi başları önlerinde küçük görünümlü, yanıp
aydınlatmaya teşne ve iddiasız göründükleri aynı anda her zaman gerilim de ve
kanatlarını germiş bekleyen üveyikler gibi ruhanîlerle yarışmaya da hazırdırlar.
Onlar, duruyor gibi göründükleri zamanlarda bile, iç aktiviteleriyle hep canlı,
hep kararlı ve hep hummalıdırlar.
Yer yer, denizler gibi çevrelerini dalgala rıyla sularlar, zaman zaman da
uzakları buharlarından oluşan bulutlarla serinletirler.
Yakın-uzak her tarafa âb-ı hayat sunar ve nice yıldan beri sürüm sürüm hâle
gelmiş cansız cesetlere diriliş üfler gezerler.
Oturur-kalkar hiç durmadan çevrelerine ruhlarının diliyle gönül hikâyeleri
söyler ve her türlü dediko duya ve toplum içinde kin-nefret uyaracak
tartışmalara karşı sürekli kapalı dururlar.
Ve yine onlar, her zaman insanlara yararlı olma hülyala rıyla yaşarlar;
insanlığın değişik bunalım ve mânevî ızdırap larını ruhlarının derinliklerinde
duyar; semtlerine uğrayanla ra sürekli açık durur; dert dinler, dertlerle inler,
dertli sineler arar; kendileri gibi muzdarip gönüllerle el ele vererek âh u
efgân dindirmeye koşarlar.
Yerinde fitne-fesat ateşleri üzeri ne yürür; dikenler arasında da olsa mutlaka
gül diker ve hep gül türküleri söylerler.
Bazen o gül renkleri filizinden dışarıya fırlamış tomurcuk lar gibi bin bir
ızdırabın teessürüyle kan rengine bürünür; ba zen hafakandan çatlayacak hâle
gelir, nağmeleri âdeta bir çığlığa dönüşür; ama her şeye rağmen, ellerini
göğüslerine kor, bir “eyvallah” mırıldanır ve yürürler hedeflerine doğru
çevrelerine tebessümler yağdırarak; yürürler ve uğradıkları her yer, Cennet
bahçeleri gibi yeşerir..
el verdikleri kimseler âb-ı hayat içmiş gibi dirilir..
himmet elleri “yed-i beyzâ” gibi 158
göz kamaştırır..
gayretleri bütün sihirbazların büyülerini bo zar ve gezip uğradıkları yerlerde
en firavunca düşünceler da hi dize gelir.
Onlar, iman kaynaklı öyle bir vâridât ve zenginliğe sahip tirler ki, Karun’un
hazineleri onların servetlerine nispeten çer çöp gibi kalır; hatta eğer
isteseler, bu ilâhî servet ve gınâ ile cihanları bile peyleyebilirler.
Onların ömürlerinin kazanç ve mevhibe kefesi her zaman dopdolu; ziyan kefesi
ise, şeytan ları çileden çıkaracak mahiyettedir.
Onlar, ömür sermayelerini nerelerde değerlendirecekle rini çok iyi bilirler..
ve fâni şeyleri bâki hakikatlerle değiş tirmede fevkalâde mahirdirler.
Vakitlerini asla boş geçir mez; iş ve hizmette geri kalmayı ise kat’iyen
hazmedemez ler. Himmetleri âlî, iradeleri güçlü, azimleri de mütemâdîdir; iman
ve aksiyon onların en önemli birer kalb ve davranış disiplinidir.
Allah’tan başka kimseden korkmaz, kimseden endişe duymaz ve her zaman dimdik
dururlar; dimdik durur yürürler fevkalâde bir tevazu ve mahviyet içinde
cihanları ay dınlatmaya doğru. Her zaman yüzleri yerde ve alçak gönül lüdürler.
Bazen o semavî düşünceleriyle rüzgârlar gibi eser ve her tarafa tohumlar
saçarlar; bazen de her yana yağmur lar gibi boşalır, yeryüzünde hayat olur
akarlar.
Ne işlerinin iyi gitmemesi, ne ticaretlerinin kesada takılması, ne üst üste
krizlerin, buhranların ümitleri alıp götürmesi kat’iyen onları sarsamaz.
Sık sık ahd ü peymanlarını yeniler ve Allah’ın ken dilerine lütfettiği
maddî-mânevî her çeşit nimeti; şeâiri ihyâ mânâsına ruhlarının âbidelerini ikame
etme yolunda harcar lar.
Din-diyanet nerede ve Yaratan’ın teveccühü hangi yön de ise hep orada durmaya
çalışır ve sürekli O’nun istekleri ni yerine getirme istikametinde koşarlar.
Bunu yaparken de dünya işlerinde başarılı olmaya fevkalâde özen gösterirler.
Öyle ki, o koçyiğitleri sadece bu yönleriyle görüp tanıyanlar, Günümüzün
Karasevdalıları ..159
onları Ahiret-bilmez dünyalılar sanırlar.
Hak rızasıyla irtibat larını gördüklerinde de, onların aşk u heyecanıyla ürperir
ve kendilerini ilk saftakilerin arasında zannederler.
Onlar boş durmayı ve avare ömür tüketmeyi hiç mi hiç sevmezler.
Sürekli hareket hâlinde ve her zaman din ü dün yayı imar peşindedirler: okuyup
yazma biliyorlarsa, bir şeyler karalayarak, bilmiyorlarsa bilene bir kalem
armağan ederek, ne yapıp yapıp hizmet kervanına iştiraklerini devam ettirme ye
çalışırlar.
Her zaman ilmi sever; âlime karşı saygılı davra nır; aklı başında ve kalbi
hüşyâr kimselerle oturur-kalkar ve sürekli, sohbet-i Cânân’la nefes alır
verirler.
Yeryüzünde hakikî insan kalmasa, dört bir yandan ufuk ları toz duman kaplasa,
sokaklar bütün bütün çamur seylap larına yenik düşse; her tarafı dikenler sarsa
ve zakkumlar gül leri gölgede bıraksa; meydanlar saksağanlarla dolsa ve sak
sağan sesleri bülbül nağmelerini bastırsa, bal kâselerinin etra fında eşek
arıları uçuşup dursa; ormanların ürperten vahşeti sokaklarımızda kol gezse, ilme
hürmet kalmasa, mârifet kapı kapı kovulsa, insanlık bütün bütün vefasızlığa
kurban gitse; dostluklar yıkılıp dostlar düşman tavrını alsa onlar sarsılma dan
hep yerlerinde durur ve “Her şey devrilebilir ben ayak tayım ya.! Her taraf
kupkuru çöle dönmüş; gözyaşları gibi bir kaynağım olduktan sonra ne ehemmiyeti
var.! Yürümek için Allah iki ayak lütfetmiş, iş yapmak için de iki pençe; iman
gibi bir sermayem var, gönlüm gibi de bir serhaddim..
dünyaları imara yetecek fırsatlar değerlendirme bekliyor; Rabbime da yanıp
bunlarla cihanı Cennetlere çevirebilirim..
toprağa atılan her tohum birkaç başak verdikten sonra, gelecek adına gam u keder
de niye.! Ve hele bir de, Allah ötede birleri binlere ulaştıracağını vaad
ediyorsa!.” der yürürler hedeflerine doğ ru, harap olmuş yollara ve yıkılmış
köprülere rağmen.
Yürür ve ırmaklar gibi geçtikleri her yere hayat götürür, herkesin ve 160
her şeyin ateşini söndürür..
ateş gibi kendilerini yeyip bitirme pahasına başkalarını soğuktan korur..
mumlar gibi erir gider; erir gider ama, binlerce göze ışık olur akarlar.
Kâh leylîler gi bi pusuya yatar ve bağırlarını rahmet esintilerine açarlar, kâh
eşref-i saatlerde âhlarla inler ve ızdırap rıhtımlarından ekstra inayetlere
yürürler.
Onların yürüdükleri bu yol, hak dostları nın gelip geçtiği bir güzergâhtır ve bu
yolda yürüyenlerin de yolda kaldıkları hiç görülmemiştir.
Onlar her zaman imanlı, ümitli, pür-heyecan ve her şey lerini Hak yolunda
bezledecek kadar da cömerttirler; burada bir verip, ötede onlarcasını elde
edecekleri ümidiyle ömürle rini hep verme şölenleriyle geçirirler.
Onların nazarında, dini koruma, kollama ve onu dünyanın dört bir yanında imren
direcek seviyede temsil etmeden daha büyük bir pâye yok tur.
Bu yüce pâyeye ermeyi hayatlarının biricik gayesi bilir ve dünyada bulunmalarını
da sadece ve sadece ona bağlı götür meye çalışırlar.
Hep bu duygularla nefes alır verir; her zaman bu düşüncelerini projelendirme
etrafında bir araya gelir ve bir araya gelişlerini de Hak’la irtibatlandırarak
derinleştirir ler..
“Mele-i A’lâ”nın sakinleri de, onları tebrik neşideleriyle alkışlar ve teyit
dilekleriyle yollarına sular serper.
Onlar, hiçbir zaman kendi rahatlarını düşünmez; sürekli “Allah” der, “fazilet”
der ve insanî değerler arkasında koşarlar, peygamberâne bir tavırla herkese
sinelerini açar ve her zaman başkaları için yaşarlar.
Onların bu ölçüdeki hasbîliklerine kar şılık Allah da, ellerin-ayakların işe
yaramadığı çetin bir günde, bu gönül insanlarına melek kanadından tüyler ihsan
ederek dünyada onları beklenmedik muvaffakiyet sürprizleriyle şe reflendirir;
ötede de vuslat gölgesiyle serinletir..
kutsîler arası na alır..
özel konuklarına gösterdiği iltifatı gösterir..
sonra da bütün bu lütuflarını hoşnutluğuyla taçlandırır.
HAKK’A ADANMIŞ RUHLAR
Hayatlarını Allah rızasını kazanma yolunda, O’nu sevip O’nun tarafından sevilme
idealine bağlamış adanmışların en çarpıcı yanları, en önemli güç kaynakları,
maddî-mânevî herhangi bir beklentilerinin olmamasında aranmalıdır.
On ların hesap ve planlarında, ehl-i dünyanın çok önem verdiği
maliyet-kâr-emek-kazanç-servet-refah...
gibi hususların hiç bir kıymeti yoktur; asla değer ifade etmezler ve ölçü de
kabul edilemezler.
Adanmışın mefkûre kıymeti, dünyevî değerlerin o kadar üstündedir ki, hedefe –o,
garazsız-ivazsız Allah’ın hoşnutlu ğudur– kilitlenmiş böyle birine yörünge
değiştirtmek çok zor, başka bir bedele bağlamak ise âdeta imkânsızdır.
Aslında o, kalben, fâni ve zâil şeylerden tamamen sıyrılarak bütün bütün bâkiye
müteveccih olma yönünde öyle bir değişim yaşamıştır ki, bir daha da dönüşüp
başka bir şey olması ya da yükselip başka bir hâl alması –mefkûresinin üstünde
herhangi bir yük seklik tanımadığı için– mümkün değildir.
O, kendini tama men, insanlara Hakk’ı sevdirme ve Hak tarafından da sevil me
gayesini gerçekleştirmeye adadığı ve hayatını da başka larını yaşatmaya
bağladığı, gelip geçici beklentilerden sıyrılıp bir mânâda hedefini daraltarak
kıymetlendirdiği ve dağınık lıktan kurtulup tevhid-i kıbleye muvaffak olduğundan
ötürü, toplum içinde “onlar” ve “biz”, “ötekiler” ve “bizimkiler”...
gibi bölücü, parçalayıcı ve kavgaya sürükleyici mülâhazaların tamamen dışındadır
ve kimseyle açık-kapalı herhangi bir 162
problemi yoktur.
Problemi olması bir yana o, hep çevresine yararlı olma mülâhazalarıyla
oturup-kalkmakta, içinde bu lunduğu toplumla sürtüşmemeye fevkalâde ihtimam
göster mekte, toplum içinde görüp sezdiği arızalar karşısında da bir savaşçı
gibi değil de, bir mürşit gibi davranarak, fertleri fa zilete, yüce ahlâka
yönlendirme istikametinde aktiviteler or taya koymakta ve elden geldiğince,
siyasî nüfuzdan ve ne sûretle olursa olsun hâkim olma, idare etme düşüncesinden
uzak durmaktadır.
Bilgi, bilginin değerlendirilmesi, sağlam bir ahlâkî telakki ve bunun, hayatın
her alanına hâkim kılınması, imanlı fazilet ve onun vazgeçilmezliği...
gibi hususlar adanmış ruhların en önemli derinliklerini teşkil eder.
Onlar, yarınları ve hususiyle de ahiretleri adına bir şey vaad etmeyen nam u
nişan, çıkar eksenli soğuk propaganda ve şov türü tavır ve davranışlar dan
sürekli uzak durur; ufuklarının enginliği ölçüsünde her zaman bilgi ve
düşüncelerini temsille mânâlandırarak, kendi lerini merakla takip ve taklit
edenleri yüksek insanî değerlere yönlendirme hesabına ölesiye bir gayret
sergilerler.
Bunu ya parken de, kendilerine herhangi bir pay çıkarmayı hiç mi hiç düşünmez ve
yılandan-çıyandan kaçtıkları gibi şahsî menfaat ve çıkarlardan uzak durmaya
çalışırlar.
Zaten onların iç zen ginlikleri de, bu türden reklâma, ağız kalabalığına,
vitrincili ğe ihtiyaç bırakmayacak ölçüde “ilel-merkez” bir güce sahip tir.
Ayrıca onların ruhlarından sızıp dışa vuran o şeker şerbet davranışları da,
ağızlarının tadını bilen herkesi büyüleyip ar kalarından koşturacak
mahiyettedir.
Bu itibarla da onlar, hiçbir zaman kendilerini anlat mayı düşünmez; kredilerini
yükseltme adına reklâma, pro pagandaya başvurmaz ve tanınıp bilinme hususunda
asla hırs göstermezler.
Bunun yerine bütün güç ve kuvvetleriyle kalbî, ruhî hayat seviyesine ulaşmaya
çalışır ve bu konudaki Hakk’a Adanmış Ruhlar ...163
aktivitelerini de ihlâsa bağlar; sadece ve sadece Allah’ı hoş nut etmeyi
düşünürler.
Tabir-i diğerle bunlar, bütün faaliyet leriyle Allah rızasını hedefler ve
ölesiye bir gayretle bu yüce hedefe ulaşmak için sürekli çırpınır durur ve o
peygamberâne azimlerini dünyevî neticeler, hırs ve insanların teveccühü gibi
hususlarla asla kirletmezler.
Günümüzde, doğrudan doğruya, iman, İslâm ve Kur’ân tenkide tâbi tutulup
sorgulandığı için, himmetler de bütünüy le bu taarruz noktalarına teksif
edilmesine, fertlerin, İslâmî duygu ve düşünce açısından takviye edilmesine,
kitlelerin de hedefsizlikten kurtarılarak yüksek mefkûrelerle irtibatlandırıl
malarına ihtiyaç var.
Fertleri her türlü arayıştan vâreste kıla cak böyle bir ihtiyacın karşılanması
ise, ancak ve ancak ima nın kendi renk, kendi desen ve kendi şivesiyle yeniden
gö nüllerde canlanmasına bağlıdır.
İsterseniz siz buna, insanların yeniden kalbî ve ruhî hayata yönlendirilmesi de
diyebilirsiniz.
Bazılarının her şeyi, içtimaî yapının değiştirilip dönüştürül mesine,
dönüştürülüp yeni kalıplara ifrağ edilmesine bağladı ğı bir dönemde, böyle bir
yaklaşım fevkalâde önemlidir.
Zira, diğer mülâhazada muhtemel bir kısım vuruşmaların, sürtüş melerin,
ayrışmaların bahis mevzuu olmasına karşılık, böyle bir yönelişte her zaman,
anlaşmalar, uzlaşmalar ve dayanış malar söz konusudur.
Hak rızasına adanmış ruhlar, böyle bir tevhid-i kıble mü lâhazasından ötürü aklî
ve mantıkî hayatları adına herhan gi bir boşluk yaşamazlar.
Aksine onlar, her zaman mantık, muhakeme ve ilimlere karşı açık durur ve bunu da
gerçek imanın gereği bilirler.
Ne var ki, bunların dünyevî tutkula rı ve cismanî arzuları –herkesin istidadına
göre– Hakk’a ya kın durmalarının enginliğinde ve bir okyanus mahiyetindeki
tevhidî mülâhazalarının derinliğinde tamamen eriyip gittiğin den, onların bu
isteklerinin yerini, farklı bir desen ve şiveyle 164
Hak hoşnutluğundan kaynaklanan bir zevk-i ruhanî almış tır.
Bu itibarla da, Hak rızasına adanmış ruhlar, kalbî ve ruhî hayatın zirvelerinde
meleklerle fizik ötesi bir havayı soluk ladıkları aynı anda, dünyalılarla da
örfâneler teşkil ederek hasbıhâlde bulunabilir ve dünyevîliğin meşru bütün gerek
lerini yerine getirebilirler.
Bu açıdan da onlar, hem dünyevî hem de uhrevî sayılırlar.
Dünyevîlikleri, sebepler dairesinde bulunmalarından ve sebeplere riayet etme
sorumluluğun dan, uhrevîlikleri de her meseleyi kalbî ve ruhî hayatlarına göre
değerlendirmelerindendir.
Kalbî ve ruhî hayatın belli öl çüde dünyevîliği tahdîdi, tamamen bir terk
mânâsına gelme diği için, onların dünyadan bütün bütün kopmaları da söz konusu
olmasa gerek.
Dünyadan kopmaları bir yana, onlar, her zaman dünyanın tam göbeğinde durur ve
ona hükme derler; ama bu duruş hiçbir zaman dünya için ve dünya adı na bir duruş
değildir.
Aksine bu duruş, Allah adına esbaba riâyet ve her şeyi ötelere bağlama hesabına
bir duruştur.
Esasen, bedeni kendi çerçevesinde, ruhu da kendi uf kunda tutmanın; ya da
hayatı, kalb ve ruh hâkimiyetine bağ lı götürmenin yolu da bu olsa gerek.
Sınırlı beden hayatının çerçevesi cismaniyetin darlığı ölçüsünde, aksine her
zaman sonsuza açık bulunan ruhî hayatın ufku da nâmütenâhîliklere müteveccih
olmalıdır.
İşte insan, bu seviyedeki hayat ufku iti barıyla eğer, hep müteal düşüncelerle
oturur-kalkar; hayatını onu bahşedene bağlı götürür, yaşatmayı yaşamanın en önem
li derinliği sayar ve hep zirveleri kollarsa, ister istemez müte al bir
programın uygulayıcısı hâline gelir; dolayısıyla da, belli çerçevede şahsî
hazlarını ve zevklerini sınırlandırmış olur.
Şüphesiz hayatı bu ölçüde bir derinliğe bağlı götürmek oldukça zordur; ama bu
zor iş, kendini Allah’a adamış, O’nu tanıtıp sevdirmeyi hayatının gayesi hâline
getirmiş; sabah akşam bir eli insanların kalb kapılarında, diğer eli de Hakk’ın
Hakk’a Adanmış Ruhlar ...165
kapısının tokmağında hiç bitmeyen bir mekik hareketiyle gelip-gidip herkesi
Hak’la buluşturmaya çalışan ruhlar için gayet kolaydır.
Aslında, her zaman sinesinde Yaradan’a imanın sıcak lığını duyan, bazen haşyet,
bazen de muhabbetle çevresine gönlünün dilinden bir şeyler anlatmaya çalışan
biri için, hiç bir meselede zorluk söz konusu olamaz.
Böyle bir gönül eri daha baştan, O’na tahsis-i nazar edip sırf O’nu düşündüğü,
O’nunla münasebete geçme yolları araştırmasına, her vesileyi O’na ulaşma
istikametinde değerlendirmesine mukabil, Allah da ona, özel teveccühte bulunur,
onun, nezd-i ulûhiyetindeki konumunu nazara vererek, herkesin ona saygılı olması
ge rektiğini hatırlatır ve arzî küçük bir vefayı, semavî vefanın kat katıyla
mükâfatlandırır.
İşte o semavî iltifattan tek damlaya sıkıştırılmış koca bir derya: “Sabah-akşam
Rabbilerine, sırf O’nun cemal ve rızasına müştak niyaz edip duranları sakın
yanından uzaklaştırma! Ne sen onlardan ne de onlar sen den sorumlu
değilsiniz...”27 Burada Allah’ın, peygamberini ikaz edip “kovma!” dediği bu
kimseler, Resûlullah meclisinin müdavimleri ve kendilerini Hak hoşnutluğunu
tahsile adamış ruhlardan başkaları değildi.
Adanmışlığın yürekten ve samimî olmasına göre her za man, böylelerine Cenâb-ı
Hak tarafından özel bir teveccüh söz konusudur.
Evet bir insan, gönülden Allah’a bağlanması ve O’nu hoşnut etmeyi hayatının
gayesi hâline getirmesi öl çüsünde iltifat görür, takdir alır ve gökler ötesi
âlemlerin mu havere mevzuu olur.
Böyle birinin bu dünyadaki her samimî düşünce, söz ve davranışı, ötede, “tali’in
gülen yüzü” diye bileceğimiz ışıktan bir atmosfere dönüşerek, kaderinin tebes
sümler yağdıran sahifeleri hâline gelecektir.
Yelkenlerini ak 27 En’am sûresi, 6/52.
166
bahtının rüzgârlarıyla doldurmuş işte böyle bir tali’li, O’na tahsis-i nazar
etmesi ölçüsünde yüzer hususi teveccüh esinti leriyle ve hiçbir şeye takılmadan
hep O’na doğru.
Böyleleriyle alâkalı Kur’ân’ın ortaya koyduğu resim temâşâya değer bir resimdir:
“Onlar öyle bahtiyar yiğitlerdir ki, ne ticaret, ne alış veriş alıkoymaz onları
Hakk’ı anmaktan, namaz kılıp zekât vermekten..
(Nasıl alıkor ki) onlar, kalb ve gözlerinin deh şetle hâlden hâle gireceği bir
(müthiş) günün endişesiyle hep korkar dururlar.
Allah da onlara, bu hâllerine karşılık mükâfatların en güzelini verir ve
dilediğine (fazlından) daha da fazlasını lütfeder.”28
Omuzlarından bütün gam ve keder yüklerini atmış ve Hakk’a teslimiyetle bütün
sıkıntılardan kurtulmuş bu kabîl âzâd gönüllerin, artık arayıp bulacakları
hiçbir şey kalma mıştır; zira kalb ve ruh dünyaları itibarıyla onların mazhari
yetlerinin yanında bütün fâni nimetler, zevkler, safalar bula şık masalar
üzerinde boş kâselerden farksızdır.
Onların gönül dünyalarında tüllenen güzellikler karşısında, dünya ve için
dekiler yalancı bir masaldan ibarettir.
Zaten baharda yeşerip de yazda renk atanların başka türlü olması da düşünülemez.
İşte her zaman bu gerçeğin şuurunda olan bekâ yörünge li ruhlar, ebedî maiyyet
vaad etmeyen her şeye bir iptal çiz gisi çeker ve arkalarına bakmadan yürürler
gönül koridorla rıyla sonsuzun bağ ve bahçelerine..
takılmazlar dünyaya ve dünyevîliklere…
28 Nur sûresi, 24/37-38.
ÖRNEKLERİ KENDİNDEN BİR HAREKET
Bu yazıda, anlatılması bir vefa borcu, dile getirilmesi çok zor bir destandan
söz etmek istiyorum.
Ama bilmem ki, rü şeymleri, filizleri ve fideleriyle dünyanın dört bir yanını
tutmuş önemli bir ihyâ hareketini bu ölçüdeki bir makale çerçevesin de ifade
etmek mümkün olabilecek mi? Hiç zannetmiyorum...
Bu konudaki bilgim videolardaki müşâhedelerimden ibaret; olaya şehadetim
duyduklarıma bağlı; kalemim karîhama esir; olup bitenlerin ifade edeceği mânâ
bilmem hangi zamana merhun..
şimdi bu şartlar altında ne anlatılabilir onu siz söy leyin.
Bu itibarla da, benim konu ile alâkalı yapıp edeceğim olsa olsa bir gül ya da
bir çiçeğin resminde umum gülleri, çi çekleri anlatmaya yeltenme gibi bir şey
olabilir.
Bu ise, ölü bir gül resminde koca bir gülistan ve çiçek bahçesini, hem de her
bir gül ve çiçeği özel deseni, farklı şivesi ve çarpıcı edâsıyla anlatmaya
kalkışma olacaktır ki, böyle bir yolla gülistanın da, çiçek bahçesinin de ifade
edilemeyeceği açıktır.
Öyle de olsa, çağın bu destan hâdisesi adına kalb ve kalem erbabını hare kete
geçirmek için böyle bir cür’et izharına ihtiyaç olduğu ka naatindeyim.
Bazı erbâb-ı himmetin “vira bismillâh” deme leri, konuyla alâkalı böyle bir
perişaniyet sergileme sonucu gerçekleşecekse, bence maksat hâsıl olmuş demektir.
Öyle ise ifade ve üslûp ne seviyede olursa olsun çağın bu önemli hâdisesi
mutlaka anlatılmalıdır; her şeyden ev vel tarihe not düşmek ve bu kahramanlığı
gerçekleştiren 168
adanmışlara vefa borcumuzu edâ etmek için anlatılmalıdır.
Aksine, çok kısa zamanda, dünyanın dört bir yanında duyu lup hissedilen bu
yumuşak esinti, bu sımsıcak hava, bu tap taze düşünce ve bu sevgi, hoşgörü
meltemleri anlatılmazsa vefa, civanmertlik, diğergamlık gibi yüksek hasletlere
karşı da saygısızlık gösterilmiş olur.
Bu hareket yazılacak ve üzerinde ciddî durulacak bir hâdisedir; birkaç düzine
kara sevdalı, kimsenin düşünmediği ve akledemediği bir dönemde hasret ve hicran
mülâhazalarına takılmadan, “gurbet” ve “yâd eller” demeden, hedef Hak rı zası
açıldılar dört bir yana; azimli, kararlı ve güvenle dopdo lu olarak..
gönüllerindeki ülke tutkusunu, memleket sevda sını hizmet aşkıyla bastırarak.
Allah yolundaki mücahede lerini, çok az insanın duyabileceği şekilde duydu,
yaşadı ve peygamber havarileri gibi: “Girdik reh-i sevdaya cünûnuz...” (Nigârî)
deyip yürüdüler mağriplere maşrıklara...
Gençliğin, gençlik ruhundaki dünyevî arzu ve emellerin karşı konulmaz bir cazibe
ile herkesi kendine çektiği, cismaniyetin insanî duy gu ve düşünceleri baskı
altına aldığı, hayatın o en mavimtırak demlerinde, değişik istek ve dürtüleri
bastıran başka bir vuslat iştiyakıyla uçup gittiler âdeta her yana yüreklerinde
ilk safta kilerin heyecanı.
Bu uçup gidiş tali’siz bir dönemde rüyalarına giren yalancı bir dünya güzelinin
arkasına düşmüş; ömür bo yu hayal avlamış, hicran yaşamış ve kendi benliğinden
uzak laşmış, ama hiçbir zaman menzil-i maksûda ulaşamamış o toy sevdalıların
gidişi gibi de değildi.
Bu gidiş yürekten, his, şuur ve irade ayaklı; ihlâs ve samimiyet derinlikli bir
gidişti.
Siz is terseniz buna, iman her zamanki dinamikleri, aşk u şevk tabiî hâlleri,
adanmışlık mefkûreleri, Sonsuz Nur rehberleri, can dan cânandan geçmişlerin
kendilerini dünyaya anlatma ceh di de diyebilirsiniz.
Evet bunlar, ne kendilerine takıldı, ne de önlerini kesen engeller karşısında
dize geldiler; yüreklerinde Örnekleri Kendinden Bir Hareket .169
renk atmayan tek sevda Hak rızası ve Hakk’a vuslat arzusu yürüdüler dünyanın en
ücra köşelerine.
Onlar yürüdü; yol lar övündü, ruhanîler sevindi ve tabiî şeytanlar da dövündü...
Yürüdüler ne atları vardı ne arabaları, ne silahları vardı ne de cephaneleri.
Güç kaynakları, sinelerinde her zaman magma lar gibi köpürüp duran o müthiş iman
ve heyecan, ufukların da insanlığın mutluluğu ve tabiî rıza ve rıdvan; bahtları
sahabî ve havarî bahtına eş; iffet ve ismetleriyle de ruhanîlerle kardeş bir
tavra ulaştılar hemen fecrin arkasından; ulaştı, destanlık birer konu ve
solmayan birer hatıra oldular.
Götürdüler ulaştıkları her yere sonsuzdan oluk oluk nur; tüttürdüler her yanda
ocaklar; alevinde, korunda, dumanın da huzur.
Bozuldu zulmün, karanlığın büyüsü.
Uykusu kaç tı ilhad yarasalarının ve homurdanmaya durdu karanlıklar bitevî..
körüklendi bir kez daha yalan, iftira, tezvir ocakları..
gemi azıya aldı kaba düşünce ve yobazlık..
fikir üzerine atlar sürüldü ve inanca öldüren pusular kuruldu.
Ama nafileydi bütün bu çırpınışlar; sarmıştı ışık her yanı; sarmıştı sonsuz dan
gelen nurlar umum cihanı.
Artık dem aydın ruhların de mi, devran da onların devranıydı.
Gerçi ortalık biraz toz du man, ufuklar da sisliydi; ama artık karanlık ve kaba
düşünce nin büyüsü bozulmuştu.
Söz şimdi aydınlık ruhlardaydı.
İnsanlık bunlarla yeniden kendini keşfedecek ve varlık hiyerarşisi içinde hakikî
yerini ala caktı.
Bu itibarla, onlar yolları gözlenen bir nesildi; gittikleri her yerde insanlık
onları, onlar da tevazu ve mahviyet duygusuyla başları ayaklarının bulunduğu
noktada Allah’ı tâzim ve insan lara saygı mülâhazasıyla sürekli iki büklüm,
gözleri Rahmeti Sonsuz’un kapı aralığında ışık sağanaklarının sökün edeceği ânı
bekliyorlardı.
Günümüzün insanı konuyu nasıl değerlen dirirse değerlendirsin onlar âtinin
çocuklarıydı; nurlu gelece ğin karnı da onların sırlarına gebeydi. Her biri
kendi çapında 170
birer diriliş havârîsi olan bu kutluların ellerinde dostluk buket leri,
dudaklarında kardeşlik neşideleri vardı.
Onların en kes kin kılıçlardan daha keskin dilleri suyunu Kur’ân çağlayanın dan
almış ve sözleri de uhrevî buutluydu.
Bu sözler zulmetle ri paramparça ediyor ama kimseyi yaralamıyordu; kulaklarda
Kevser çağıltıları bıraksa da kimseye hasret yaşatmıyordu.
Aslında bunların ne ele ne de dile ihtiyaçları vardı.
Çe rağlar gibi parıl parıl simalarıyla görüldükleri her yerde Allah’ı hatırlatan
bu temiz çehreler öyle büyülü idiler ki, onların hâllerinden süzülen mânâlar
karşısında beyanın dili tutuluyor ve lisanlar da sessizlik murâkabesine
dalıyordu.
Onların ışığı değil, gölgeleri bile pervaneleri yakıyor ve nurları semtlerine
uğrayanların gözlerini kamaştırıyordu.
Biz “Hâlin yanında di lin, beyanın sözü mü olur.! Temsil konuşunca tebliğe hâcet
mi kalır!” deriz ki doğrudur.
Onlar bu doğrunun temsilcileriy di.
Her zaman yeryüzünde yığın yığın güzel insan olmuştur; ancak bu sonuncuların edâ
ve şivesi çok başkaydı.
Onlara eşleri-menentleri yok diyemem.
Ne var ki, “göster” denince de hemen bir şey söyleyemem.
İhtimal, “bunlar ruhanîlere benziyor” der geçerim.
Bu aydınlık ruhları kime benzetirsek benzetelim, onların neşrettikleri nurlar
sayesinde kupkuru çöller İrem Bağlarına döndü..
pek çok kömür ruh, elmasa inkılap etti..
taştan topraktan tabiatlar, altın ve gümüş olma pâyesine yükseldi..
ve haklı olarak şimdilerde herkes onlardan söz ediyor; onla rın vaad ettikleri
sevgi, kardeşlik ve hoşgörünün gerçekleşe ceği günleri bekliyor.
Bugün sadece, zulmeti-ziyayı birbirine karıştıranlar, hayatlarını cismaniyet
mahbesinde geçirenler onların aleyhinde atıp-tutuyor..
yarasalar onlardan rahatsız..
kurtlar-çakallar onlara diş gösteriyor..
ve divanelerde tedir ginlik var.
Ben bütün bunları bir mânâda tabiî karşılıyor ve “Herkes kendi karakterinin
gereğini sergiler.” diyorum.
Örnekleri Kendinden Bir Hareket .171
Ne olursa olsun, şurada-burada bir sürü mum söndürene mukabil onlar, uğradıkları
her yerde ışığa teşne gönülleri öte den nurlarla aydınlatıyor; temiz fıtratları
eşya ve hâdiselerin perde arkasına uyarıyor ve bozulmamış seciyelere evrensel
insanî değerleri duyuruyorlar.
Bir zamanlar Kur’ân sayesinde kıtalar arası engeller aşı larak kalıcı bir sevgi,
saygı ve diyalog gerçekleştirildiği gibi, şimdilerde de bu kutsîlerin
gayretleriyle yeni bir anlaşma ve uzlaşma zemininin oluştuğuna/oluşacağına
inancım tamdır.
İnsanlık geçmişte milletimizi hep gülen yüzü ve gülen tali’i ile tanıdı; işte
bu, günümüzde de bir kez daha niye olmasın ki.! Kaldı ki daha şimdiden, bu
mefkûre muhacirlerinin uğradığı hemen her yerde, insanlar arasında âdeta bir
sevgi seli çağla maya başladı bile. Hemen her bucakta duyulur, hissedilir şe
kilde iç içe huzur ve itminan esintileri var.
Dahası, her yanda ahenk ve istikrarın sarsılmaz blokajları diyebileceğimiz sulh
adaları oluşuyor.
Kim bilir belki de çok yakın bir gelecekte, kendini yaşat ma mefkûresine adamış
bu hasbîler sayesinde, kalb-kafa bir kere daha sarmaş dolaş olacak;
vicdan-mantık birbirinin fark lı derinlikleri hâline gelecek; fizik-metafizik
kavgadan vazge çerek kendi alanlarına çekilecek ve her şey kendi tabiatında ki
güzellikleri kendi diliyle ifade etme fırsatını bulacak; teşriî emirlerle
tekvînî esasların iç içeliği bir kere daha yeniden keş fedilecek; insanlar
birbirleriyle gereksiz yere kavga etmenin nedametini duyacak; çarşıda-pazarda,
mektepte-yuvada bu güne kadar bir türlü tam gerçekleştirilemeyen huzur atmosfer
leri oluşturulacak ve huzur esintileri duyulacak; ırz çiğnenme yecek, namus
pâyimal olmayacak, gönüller sürekli hürmet ve saygı soluklayacak; kimse kimsenin
malına, ırzına kem gözle bakmayacak; kavîler âdil davranacak, zayıflar-âcizler
insan ca yaşama fırsatını bulacak; kimse zan ile tevkif edilmeyecek; 172
kimsenin evi, iş yeri saldırıya maruz kalmayacak; hiçbir ma sumun kanı
akıtılmayacak ve hiçbir mazlum ağlatılmayacak; ve herkes Allah’a karşı saygı
duyup insanları sevecek..
işte o zamandır ki, Cennetlerin koridoru konumunda olan bu dün ya yaşanmasına
doyulmaz bir Firdevs hâline gelecektir.
RUHUMUZUN HEYKELİNİ İKAME EDERKEN
Daha önce, icmâlen yeryüzü mirasçılarının vasıflarına işaret etmiştik.
Şimdi o hususları biraz daha açarak netleştir mek istiyoruz. Mirasçının birinci
vasfı, kâmil imandır.
Kur’ân; insanın yaratılış gayesini marifet ufku, muhabbet ruhu, aşk u şevk buudu
ve ruhanî hazlar televvünleriyle “iman-ı billah” olarak tespit eder.
İnsan, yerinde kendi özünden varlığın de rinliklerine yollar vurarak, yerinde
varlıktan değişik kesitler alıp özünde değerlendirerek iman ve düşünce dünyasını
inşâ etmekle sorumlu tutulmuştur.
Bu, aynı zamanda onun ru hunda meknî bulunan insanlık gerçeğinin ortaya çıkması
de mektir.
Evet insan, ancak imanın aydınlığında, özünü, özün deki derinlikleri, varlığın
hedef ve gayelerini sezip kâinat ve hâdiselerin iç yüzüne, eşyanın perde
arkasına muttali olabilir; muttali olup varlığı kendi buudlarıyla kavrayabilir.
İnançsızlık tıkalı ve boğucu bir sistemdir.
İnançsızın nazarında varlık bir kaosla başlamış, rastlantıların ürperten
belirsizlikleri içinde gelişmiş ve süratle de dehşet veren bir sona doğru kaymak
tadır.
Bu sallana ve yuvarlana gidiş içinde, ne ruha inşirah veren Rahmânî bir nefha ne
de bizi insanî emellerimizle ku caklayacak emniyet esintili küçük bir yer hatta
ayağımızı ba sacak kadar bir zemin vardır.
Menşeini, hareket çizgisini, nereye ve neye yönlendirildi ğini, vazife ve
sorumluluklarını sezebilen iman insanı ise, her şeyi apaydın görür; ayağını
basacağı yere endişesiz basar, 174
tevcih edildiği hedefe korkusuzca ve güvenle yürür..
yürür ken de varlığı ve varlığın perde arkasını elli bin defa kurca lar; elli
bin defa eşya ve hâdiseleri imbikten geçirir; her kapıyı zorlar, her nesneyle
münasebet yollarını araştırır..
bildikleri nin, bulduklarının yetmediği yerlerde, o güne kadar kendisi nin veya
başkalarının gerçekleştirdiği tespitlerin çehresinde görüp-duyduğu hakikatlerle
yetinir ve yoluna devam eder.
Bu ölçüler içinde bir iman seyyahı, çok önemli bir güç kaynağı keşfetmiş
sayılır.
Evet, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” ile remzedilen ötelere ait bu cephane
ve hazine öy lesine önemli bir kuvvet kaynağıdır ki, bu kuvvet kaynağı ve bu
ışığı elde eden insanın artık başka güç kaynağına ihtiyaç hissetmesi söz konusu
değildir.
O, hep O’nu görür, O’nu bi lir; O’nun maiyyetine koşar, hayatını O’na yönelik
yaşar; mârifet ve itimadının derinliği ölçüsünde bütün dünyevî güç lere meydan
okuyabilir ve her şeyin üstesinden gelebileceği ümidiyle en olumsuz durumlarda
bile şevkle yaşar bedbinlik ve karamsarlığa düşmez.
Bu husus, başta Risale-i Nur Külliyatı olmak üzere dün ya kadar esere mevzu
teşkil ettiğinden şimdilik onlara havale edip geçiyorum.
Mirasçının ikinci vasfı, yeniden dirilişin en önemli iksi ri sayılan aşktır.
Gönlünü Allah’a iman ve O’nun mârifetiyle onarmış, donatmış bir insan,
derecesine göre bütün insanlara, hatta bütün varlığa karşı derin bir muhabbet ve
engin bir aşk duyar; duyar da bütün ömrünü, topyekün varlığı kucaklayan
aşkların, vecdlerin, cezbelerin, incizapların ve ruhanî zevkle rin gel-gitleri
arasında yaşar.
Her dönemde olduğu gibi, günü müzde de bir ulu dirilişi gerçekleştirmek için,
yepyeni bir anla yışla, gönüllerin aşkla coşup, şevkle köpürmesine ihtiyaç var.
Zira aşk olmadan, neticesi itibarıyla kalıcı hiçbir hamle ve ha reketi
gerçekleştirmek mümkün değildir.
Hele bu hamle ve bu Ruhumuzun Heykelini İkame Ederken ...175
hareket ukbâ ve öteler buudlu ise..
Allah karşısında var eden ve var olan münasebetler içinde yerimizi belirlemek..
varlığı mız, O’nun varlığının, ziyasının gölgesi olması itibarıyla yara tılmış
olmanın hazlarını duymak..
O’nun hoşnutluğunu yara tılışın gayesi kabul edip, hep onu avlamaya çalışmak
çerçeve siyle sunacağımız ilâhî aşk, sınırsız ve sırlı bir güç kaynağıdır.
Yeryüzü mirasçıları bu kaynağı ihmal etmemeli, onu köpür te köpürte
yaşamalıdırlar.
Batı, aşkı, madde televvünlü buud larıyla filozofların arkasında felsefenin
sisli-dumanlı ikliminde tanıdı; tattı ve yol boyu şüphe ve tereddütler yaşadı.
Biz var lığa, varlığın kaynağına, Kitap ve Sünnet adesesiyle bakacak, Yaratan’a
karşı gönüllerimizde tutuşturduğumuz sevgiyi, aşk u hummayı, O’ndan ötürü, bütün
varlığa karşı duyduğumuz alâkayı bu iki kaynağın dengeleyici prensiplerine ve
metafizi ğe açık enginliklerine sığınarak gerçekleştireceğiz.
Zira insanın menşei, kâinattaki yeri, var olmasının hedefi, takip edeceği yol ve
bu yolun sonu, bu iki kaynakta, insan düşüncesi, insan his si, insan şuuru ve
insan beklentileriyle o denli uyum içindedir ki onu hissedip de hayret etmemek
ve hayranlık duymamak mümkün değildir.
Bu iki ak kaynak, gönül erleri için birer aşk u şevk fevvâresi, birer cezb u
incizap madenidir.
Onlara duy gu safveti ve ihtiyaç tezkeresiyle müracaat edenler boş dön mez,
onlara sığınanlar da ebedî ölmez.
Elverir ki, sığınanlar, bir Gazzâlî, bir İmam Rabbânî, bir Şah Veli, bir
Bediüzzaman derinlik ve samimiyetiyle sığınsın; bir Mevlâna, bir Şeyh Gâlip, bir
Mehmed Âkif heyecanıyla yaklaşsın; bir Halid, bir Ukbe, bir Selahaddin, bir
Fatih ve bir Yavuz iman ve aksiyonuyla yönelsin..
evet, bunların o köpük köpük bütün zamanları ve mekânları saran aşk u şevkini,
çağımızın usûl, üslûp ve metod larıyla harman yaparak, Kur’ân’ın devirleri aşan
ve eskimeyen ruhuna, dolayısıyla da evrensel bir metafiziğe ulaşmak bizim ikinci
adımımızı teşkil edecektir.
176
Mirasçının üçüncü vasfı; akıl, mantık ve şuur üçlüsüyle il me yönelmek
olacaktır.
İnsanlığın, bir kısım karanlık faraziye ler arkasında sürüklendiği bir dönemde
insanlardaki genel te mayüle de bir cevap teşkil edecek olan bu yöneliş,
topyekün beşerin kurtuluşu adına ehemmiyetli bir adım olacaktır.
Evet, Bediüzzaman’ın da işaret ettikleri gibi: İnsanlık ahir zamanda her şeyiyle
ilme ve fenne yönelecek..
o bütün kuvvetini ilim den alacak..
hüküm ve kuvvet bir kere daha ilmin eline geçe cek..
ve ilimlerin geniş kitlelere kabul ettirilmesinde fesâhat, belâgat ve ifade
üstünlüğü de herkesin alâka duyduğu bir mevzu hâline gelecek..
yani yeniden bir ilim ve beyan devri yaşanacak.
Zaten, çevremizi saran vehimlerin sisli-dumanlı atmosferinden sıyrılıp
gerçeklere ve Gerçekler Gerçeği’ne ulaşabilmemiz için de başka yol yok.
Evet, son birkaç asırlık boşluğu aşmamız, mârifette doygunluğa ulaşmamız; yıllar
ve yıllar boyu yaşadığımız ezikliğin şuuraltı tahribini onararak bir kere daha
kendi kendimizi ispat etmemiz, ilmin, İslâmî düşünce menşûrundan geçirilerek
temsil ve ifade edilmesine bağlıdır.
Yakın tarihimiz itibarıyla bizde bazen yönü ve hedefi belirlenmediği, bazen de
ilim bilime, bilim de felsefeye karış tırıldığı için ilmî düşüncede ciddî
kargaşalar yaşandı ve ilim adamları da tamiri zor itibar kaybına uğradılar.
Ülkemizde yaşanan bu boşluk yabancıların işine yaradı; memleketimizin hemen her
köşesinde harıl harıl mektepler açtılar ve bu eğitim yuvaları vasıtasıyla
nesillerimize yabancılık aşıladılar.
Bizden bir kesim de, en istidatlı vatan evlatlarını, hatta el-ayak öpe rek bu
okullara yerleştirdi ve bu yabancılaşmayı biraz daha hızlandırdı.
Belli bir süre sonra, bu toy ve aldatılmış nesiller de “Ne din kaldı, ne iman;
din harap, iman da türâp olup”
gitti..
gitti ve milletçe, hem düşüncede hem tasavvurda hem sanatta hem de hayatta
benlik müptezelliğine maruz kaldık.
Niye olmasın ki; hiçbir endişeye kapılmadan genç dimağları Ruhumuzun Heykelini
İkame Ederken ...177
emanet ettiğimiz bu mekteplerde, bilâ istisna, Amerikan kül türü, Fransız
ahlâkı, İngiliz görenek ve gelenekleri her zaman ilmin ve ilmî düşüncenin önünde
oldu.
Bu itibarla da gençle rimiz içinde bulundukları çağı ilmiyle, tekniğiyle,
teknolojisiy le yakalayacaklarına, değişik kamplara ayrılarak Marksçılık,
Durkheimcilik, Lenincilik, Maoculuk oyunu oynamaya baş ladılar.
Kimi komünizm ve proletarya diktatörlüğü rüyalarıyla avundu..
kimi gidip Freud kompleksine saplandı..
kimi aklı nı varoluşçuluğa kaptırarak Sartre’e takıldı..
kimi Marcus de yip salya attı..
kimi de ömrünü Camus’un hezeyanları arka sında geçirmeye durdu...
Evet, bu ülkede bunların hemen hepsi yaşandı ve bu işin dâyeliğini de sözüm ona
ilim yuva ları yüklendi.
Bu buhranlar döneminde bir kısım kara ses ve kara ağızlar, durmadan dini,
dindarı karalıyor ve sürekli ba tı menşe’li çılgınlıkları nazara veriyorlardı.
Elbette ki, bizim o dönemi ve o dönemin ucuz piyonlarını unutmamız müm kün
değildir.
Ülkemiz ve insanımıza rağmen bu zemini hazır layanlar, mâşerî vicdanda ilelebet
tarihî suçlular olarak yâd edileceklerdir.
Şimdi biz, içlerimizde bulantı, gönüllerimizde sızı bu ka ranlık dönemi ve o
günün serkârlarını kendi mesâvileriyle baş başa bırakarak, geleceğimizi inşâ
edecek düşünce işçile rinden bahsetmek istiyoruz.
Evet, gençlerimize aşılayacağımız ilmî düşünce sayesin de, batıdan asırlar ve
asırlar önce de gerçekleştirdiğimiz gibi, onların ilimle, fikirle kaynaşıp
bütünleşmesini sağlayıp mut laka kendi yenilenmemizi (Rönesans) tahakkuk
ettirmeliyiz.
Mâşerî vicdanda duyulan mâkûs mukadderâtın ızdırabı, yıllar ve yıllar boyu maruz
kaldığımız vesayet hayatının hâsıl ettiği hafakanlar, birkaç asırlık istismarın
insanımızda meydana ge tirdiği reaksiyon, şimdiler itibarıyla bizde yeniden Âdem
ne binin feryatlarına, Yunus peygamberin sızlanışlarına, Eyyûb 178
aleyhisselâmın iniltilerine denk âh u efgâna vesile olmuştur.
Hatta şu anda, bu duygu ve bu düşüncenin iticiliği ve tarihî tecrübelerin
kılavuzluğuyla mesafelerin büzülmeye başladığını ve varılacak noktaya birkaç
adım kaldığını hisseder gibiyiz.
Mirasçının dördüncü vasfı; onun, kâinat, insan ve hayat mülâhazalarını bir kere
daha gözden geçirip yanlış ve doğru larını kritik etmesidir.
Bu hususta şunları zikredebiliriz:
1- Kâinat, sık sık müracaat edilmek üzere Allah tarafın dan gözler önüne
serilmiş bir kitap; insan, varlığın derinlikle rini rasat etmeye açık bir menşûr
ve bütün dünyaların şeffaf bir fihristi; hayat da bu kitap ve bu fihristten
süzülen, süzü lüp ilâhî beyanla yankılanan mânâların temessülüdür.
Eğer kâinat, insan ve hayat televvünleri itibarıyla farklı fakat aynı hakikatin
değişik yüzleri ise –ki öyledir– bunları birbirinden ayırmak, hakikatin ahengini
bozacağından varlığa da insana da haksızlık ve saygısızlık demektir.
Evet, Cenâb-ı Hakk’ın kelâm sıfatından gelen beyanını okuyup, anlayıp, itaat ve
inkıyatta bulunmak bir vecibe oldu ğu gibi, ilmiyle planlayıp, kudret ve
meşîetiyle de var edip or taya koyduğu topyekün eşya ve hâdiselerde tanınıp
anlaşıl ması, anlaşılıp mutabakat yollarının tespit edilmesi vazgeçil mesi
imkânsız bir esastır.
Evet, O’nun kelâm sıfatından gelen Furkân-ı Azîmüşşân, bütün varlığın ruhu,
dünya ve ukbâ sa adetinin biricik kaynağı; kâinat kitabı da bu gerçeğin cesedi,
temsili ve hâvi bulunduğu değişik ilim dalları itibarıyla, dün ya hayatının
doğrudan doğruya, ukbâ hayatının da dolayısıy la çok önemli bir dinamiğidir.
Bu itibarla, her iki kitabın da iyi anlaşılıp pratiğe dönüştürülmesinin, sonra
da bütün bir hayatın onların üzerinde örgülenmesinin mükâfatı; onları ihmal etme
nin, görmemezlikten gelmenin, hatta uygun şekilde yorumlaya mamanın ve hayata
geçirememenin de cezası söz konusudur.
Ruhumuzun Heykelini İkame Ederken ...179
2- Gerçek insanî derinliklerin, duygu, düşünce ve karak terde aranması lâzım
geldiği gibi onun Hakk’ın nazarında ve halkın yanındaki itibarı da yine bu
hususlarda aranmalıdır.
Üstün insanî vasıflar, duygu, düşünce derinliği ve karakter sağlamlığı hemen her
yerde geçerli bir kredi kartı mesabe sindedir.
İman ve iz’anına kâfirce vasıf ve düşünceler bulaş tıran, karakteriyle de
çevresinde her zaman endişe ve kuşku uyaran insan, hiçbir zaman Hakk’ın teyit ve
inayetine maz har olamayacağı gibi, halk nezdindeki itibar ve güvenilirliği ni
de koruması mümkün değildir.
Zira Hak da, halk da in sanları, insanî vasıfları, üstün karakterleriyle
değerlendirir ve
ona göre mükâfatlandırırlar.
Bu itibarla da, insanî değerler itibarıyla fakir, karakterleriyle de zayıf
kimseler, çok iyi birer mü’min görünümünde olsalar da, büyük başarılar elde etme
leri ve elde ettikleri başarıları koruyabilmeleri; aksine iyi bir Müslüman
görünümünde olmadığı hâlde sağlam karakteri ve üstün insanî vasıfları itibarıyla
birkaç kadem ileride olanların da bütün bütün başarısız kalmaları mümkün
değildir.
Evet, Hakk’ın takdir ve mükâfatı sıfatlara göre olduğu gibi, insan ların
hüsnükabulü de bir ölçüde yine buna bağlıdır.
3- Meşru ve hak olan bir hedefe ulaşmanın vasıtaları da yine hak ve meşru
olmalıdır.
Evet, İslâmî çizgide olanlar için her işte gaye-i hayalin meşru olması bir hak,
o hakka ulaş mada başvurulacak vesilelerin meşruiyeti de bir vecibedir.
Hak rızası ve Hakk’a vuslat, ihlâs ve samimiyet olmadan elde edilemeyeceği gibi,
İslâm’a hizmet ve Müslümanları gerçek hedeflerine yönlendirmek de kat’iyen
şeytanî yollarla ger çekleşemez.
Hatta bazen bunun aksi mümkün görülse de, bâtıl yollarda itibarını tüketerek
Hakk’ın iltifatını ve halkın teveccühünü yitirmiş kimselerin, uzun süre başarılı
olmaları kat’iyen düşünülemez.
Mirasçının beşinci vasfı; onun hür düşünebilmesi ve dü şünce hürriyetine saygılı
olması şeklinde hulâsa edilebilir.
180
Hür olabilme, hürriyeti duyabilme insan iradesinin önemli bir derinliği ve
benlik sırlarına açılmanın da sihirli kapısıdır.
O derinliğe açılamayan ve o kapıdan içeriye giremeyene insan demek oldukça
zordur.
Yıllar ve yıllar var ki bizler, hem içten hem de dıştan korkunç bir esaret
cenderesi içinde kıvranıp duruyoruz.
Duygu ve düşüncelerimize çeşit çeşit baskıların yapıldığı esaret cenderesi
içinde..
okumanın, düşünmenin, hissetmenin ve yaşamanın tahdit edildiği böyle bir ortamda
yenileşme ve gelişme bir yana, insanın insanî melekeleriyle kalabilmesi bile
mümkün değildir.
Evet, böyle bir zeminde, tecdit ruhuyla şahlanmış gözü sonsuzluklarda büyük
insanların yetiştirilmesi şöyle dursun, saf ve düz insan seviyesinin
korunabilmesi bile çok zor olsa gerek.
Böyle bir vasatta olsa olsa, şahsiyet kaymasına uğra mış zayıf karakterler,
sünepe ruhlar ve duygularıyla mefluç in sanlar bulunur.
Yakın tarihimiz itibarıyla, hem yuvanın hem sokağın hem eğitim müesseselerinin
hem de sanat çevrele rinin ruhlarımıza pompaladığı çarpık düşünceler, sakat kri
terler, maddeden ruha, fizikten metafiziğe her şeyimizi altüst etti.
Bu dönem itibarıyla, düşüneyim derken saplantılarımı zı ortaya koyuyor, her şeyi
benlik yörüngeli planlıyor, inanç ve anlayışlarımızın yanında başka inanç ve
anlayışların da olabileceğini hiç mi hiç hesaba katmıyor; fırsat buldukça sık
sık kuvvete başvuruyor, kuvvete başvurarak hakkın da ira denin de, hür
düşüncenin de ağzının payını veriyor ve gelip gelip başkalarının tepesine
biniyorduk.
Ne acıdır ki şu anda bile bunların olmadığını ve olamayacağını söylemek müm kün
değildir.
Oysaki milletçe yenilenmeye doğru yürürken, bir taraftan bin yıllık tarihî
dinamikleri gözden bir kez daha geçirmemiz, diğer taraftan yüz elli senelik
çeşitli “değişim” ve “dönüşümler”i sorgulamamız şarttır.
Şarttır, zira günümüzde hükümler ve kararlar bir kısım tabulara göre
verilmektedir.
Ruhumuzun Heykelini İkame Ederken ...181
Böyle belli düşünceler altında verilen kararlar ise malûldür..
velûd olamaz..
ve hele beklenilen aydınlık bir dönemi hazır layamaz. Hâlihazırdaki anlayışa
göre hazırlansa hazırlansa, ihtirasların öldürücü ağında yığınlar arası
çatışmalar, partiler arası boğuşmalar, milletler arası kavgalar ve kuvvetler
arası müsademeler hazırlanır.
Bugün bir kesimin diğeriyle vuruş ması bundan, farklılıkların kavgaya dönüşmesi
bundan ve bir türlü aşılamayan yeryüzü vahşeti de yine bundandır.
İnsanlar bu kadar bencil, bu kadar muhteris, bu kadar acımasız olma salardı
ihtimal dünya şimdikinden bir hayli farklı bir görü nüm arz edecekti.
Öyleyse, bugün farklı dünyalara doğru yürürken hem başkalarına karşı olan
tavırlarımızda, hem kendi benlik ve hırslarımız açısından biraz daha hür
düşünceli ve hür ira deli olmalıyız..
evet, bugün her şeyden ziyade hür düşünce yi kucaklayabilen, ilme ve ilmî
araştırmalara açık olabilen, kâinattan hayata uzanan çizgide Kur’ân ve
Sünnetullah ara sındaki mutabakatı sezebilen engin sinelere ihtiyaç var.
Bunu da şimdilerde ancak dehâ misyonunu yüklenen bir cemaat yapabilir.
Vâkıa eskiden bu büyük işler ferdî dehâlarla tem sil ediliyordu..
ne var ki, her şeyin olabildiğince teferruata açıldığı ve ferd-i ferîdlerin dahi
altından kalkamayacağı bir hâl aldığı günümüzde, artık dehânın yerini de şahs-ı
mânevî, meşveret ve kolektif şuur almıştır ki, bu da yeryüzü mirasçıla rının
altıncı adımının hulâsasıdır.
Yakın tarihimiz itibarıyla, böyle bir anlayışın İslâmî top luma mâl edilemediği
bir gerçek..
zaten mektebin bir kısım dogmaları heceleyip durduğu, medresenin hayata kenarın
dan köşesinden baktığı, tekyenin bütün bütün gidip meta fiziğe gömüldüğü,
kışlanın sadece kuvvetle gerinip, kuvvet le gürlediği bir dönemde bunların
hayata mâl edilmesi de mümkün değildi.
182
Evet bu dönemde mektep bütünüyle skolastik düşünce nin tesirinde kaldı ve hep
onu solukladı; medrese, ilme ve düşünceye kapalı, inşâ gücünden mahrum âdeta bir
mefluç gibi yaşadı..
tekye-zaviye aşk u şevkin yerine menkıbelerle teselli olmaya başladı..
kuvveti temsil edenler de sık sık unu tuldukları mülâhazasıyla kendilerini
hatırlatma ve ispat etme kompleksine kapıldı; derken her şey altüst oldu ve
millet ağa cı devrilecek şekilde temelinden sarsıldı.
Öyle anlaşılıyor ki kaderin, yollarına su serptiği bahtiyarlar bu dinamikleri
yerli yerinde kullanacakları, kalb ve kafa arasındaki tıkanıklıkları açıp insan
enfüsünde ilham ve düşünce koridorları meydana getirecekleri güne kadar da bu
sarsıntılar yaşanacak.
Mirasçının yedinci vasfı; riyâzî düşüncedir.
Bir dönem de Asya’daki ilkler daha sonra da batı, Rönesansını riyâzî kanunlarla
düşünme sayesinde gerçekleştirdi.
İnsanlık, tarihi boyu pek çok belirsiz ve karanlık şeyleri sayıların sırlı dünya
sında keşfedip ortaya çıkarmıştır.
Hurûfîlerin ifratkâr davra nışları bir yana, matematik olmayınca ne eşyanın ne
de insa nın birbirleriyle münasebetlerini anlamak mümkün değildir.
O, kâinattan hayata uzanan çizgide bir ışık kaynağı gibi yolla rımızı
aydınlatır, bize insan ufkunun ötelerini, hatta düşünül mesi taşınılması çok zor
imkân âleminin derinliklerini gösterir ve bizi ideallerimizle buluşturur.
Ne var ki, riyâzî olmak, matematikle alâkalı şeyleri bilmek değildir; o,
matematiği kanunlarıyla düşünmek, insan düşün cesinden varlığın derinliklerine
uzayan yolda sürekli onun la beraber olmaktır.
Fizikten metafiziğe, maddeden enerji ye, cesetten ruha, hukuktan tasavvufa hep
onunla beraber olmak.
Evet, varlığı tam kavrayabilmek için hem tasavvufî düşünce hem ilmî araştırma
çifte usûlünü kabul etme mec buriyetindeyiz.
Batı temelde kendinde olmayan bir cevherin yerini doldurmada oldukça zorluk
çekmiş ve bu ihtiyacı bir Ruhumuzun Heykelini İkame Ederken ...183
ölçüde mistisizme sığınarak karşılamaya çalışmıştı..
her za man İslâm ruhuyla içli dışlı olmuş bizim dünyamız için, ya bancı herhangi
bir şey aramaya veya herhangi bir şeye sığın maya ihtiyaç yoktur.
Bizim bütün güç kaynaklarımız düşünce ve iman sistemimizin içinde vardır;
elverir ki o kaynağı ve o ruhu ilk zenginliğiyle kavrayabilelim..
o zaman, varlık içinde ki bir kısım sırlı münasebetleri ve bu münasebetlerin
ahenk li cereyanını görecek ve her şeyi daha bir değişik temâşâ ve zevk irfanına
ulaşacağız.
Şimdilerde muğlak ve israf-ı kelâm gibi görünen, fakat gelecekte büyük yankıları
olacağına inandığım riyâzî düşün cenin de küçük bir hulâsasını verdikten sonra;
sanat düşünce mizi sekizinci vasıf olarak hatırlatmak icap ederdi.
Ancak şim dilik belli mülâhazalara binaen, Jülvern gibi: “Bir kısım çev reler
bizim kriterlerimiz içinde henüz böyle bir yolculuğa hazır değiller.” deyip
böylece bu mütalâamızı da noktalıyoruz.
NERDESİN?
Nerdesin, yıllarca hasretini çektiğimiz kahraman? Ner desin, hayallerimizin
güvercini, rüyalarımızın üveyki? Ner desin “ba’sü ba’de’l-mevt”imizin müjdecisi?
Izdırap dolu gün lerimizde, uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekleyip
durduk.
Ufkumuzda beliren her karaltıya, “Bu O’dur” deyip, “Seniyye-i Veda” türküleriyle
yollara döküldük.
Gurublara kadar beklediğimiz nice günler vardır ki; kolumuz, kanadımız kırık
evlerimize dönerken, zambaktan hülyalarımızla teselli olup durduk.
Her yeni gün, bizim için tasa ve kederden esin tilerle gelip ruhumuzu ezerken,
düşmanlarımız esirdikçe esiri yor ve ortalığı şamataya boğuyorlardı; gelmeyecek
Mesih so luklu, Heraklit pazulu diye...
Nerdesin ve ne zaman geleceksin, esatirî yiğidim! Billahi, şu ölgün ruhların,
pörsümüş gönüllerin hayat mumları sön mek üzeredir! Eğer canlara can katan temiz
soluklarınla im dada yetişmezsen, kuruyan göllerimizde, suyu çekilen ha
vuzlarımızda yaprağı dökülmedik tek nilüfer kalmayacaktır.
Bağban gideli, bağ bozulalı asırlar oldu.
Toprak, semaya inat, sema, “gözlerin kuruması murat” dediği günden bu yana, ze
min bir baştan bir başa çöle döndü.
Bizler uçsuz bucaksız bu beyabanda gördüğümüz her kervana, Yusuf’un gömleği ni
sorar gibi seni sorduk ve sonra da bir sabr-ı cemil çekerek yeni doğuşlar
beklemeye koyulduk.
Sessizliğin ve kimsesizli ğin içimizi yalnızlıkla doldurduğu, bu insiz, cinsiz
âlemde, kaç defa sinekleri kartal; elsiz, ayaksız kötürümleri İskender diye
Nerdesin . 185
alkışladık.
Arkasından koşup durmadığımız kafile kalmadı.
Ama sen, hiçbirinde yoktun! Karşılaştığımız minare kamet liler, parmak kadar
düşünceye, bir mum tutuşturacak kadar iradeye sahip değillerdi.
Ruh dünyaları karbonlaşmış, fikirle ri harâbâtî, bakışları miyop ve beyanları
alabildiğine dekolte idi.
Onlarda, kahramanımızın çarpıcı nazarları, kahramanı mızın ızdırap ve acıları,
kahramanımızın coşkunluk ve tebes sümleri göze çarpmıyordu…
Zaman bizim için hep muharrem, zemin Kerbela oldu.
Sinemiz, Hüseyin’in âh u efgânıyla inliyor.
Gözlerimiz kara ran ufuklarda, hilal arar gibi yolunu gözlüyor, her yüzde se ni
hayal etmek, her çığlıkta senin muştunu duymak istiyoruz.
Sana hasret, sana susuz ve sana tutkunuz..!
Seni vefalı, seni hasbî, seni şuurlu ve seni hep becerikli tanıdık.
Atmosferine sığınan kemlik görmedi.
Sen sadakat ve samimiyetin bestesi oldun.
Gönül verdiklerinin ağlamasıyla ağladın; gülmeleriyle de güldün.
Onlar için inledin ve onlar için sevindin.
Yüce gönlüne ve yukarılarda pervaz eden ru huna, maddiyat ve dünyalar kement
olamadı.
Pürvefaydın, yürektendin..!
Kafdağı’ndan ağır bir yükün altına girerken, ne yaptığı nın şuuru içinde ve
kararlı idin.
Onun için ne yolların sarplı ğı, ne de önüne çıkan kan-revan deryalar, sende
gevşeklik, sende yılgınlık ve sende vefasızlık meydana getiremedi.
Bir karasevdalı gibi girdiğin bu yolda, “Girdik reh-i sevdaya; bi ze onur, bize
gurur lazım değil.” demiştin..!
Hani bir keresinde, Dost’unun ayağına saplanan bir di kenle, senin hayatını bir
terazide tartmak istemişlerdi de, sen çılgına dönmüştün.
Bin ruhun olsa, onun zülfünün tek te line feda etmemeyi vefasızlık sayıyor ve
isyan ediyordun! Nerdesin Hubeyb...!
186
Ve yine bir defasında, senin kolunu, kanadını kırmış ve budanan bir ağaç gibi
yere sermişlerdi.
Kala kala omuzla rın üzerinde kan kırmızı bir başın kalmıştı.
Sen Cennet huri lerinin divan duracakları bu yüce başı saklamak istiyordun.
Ve hatırlarsan şöyle diyordun: “Bu baş bu omuzlarda olduğu müddetçe, O’na gelip
çarpan şeyleri göğüslemezsem vefasız lık yapmış olurum.” Nerdesin Mus’ab..!
Hatırlarsan bir başka zaman, orduları arkana takmış ve çok uzaklara açılmıştın.
Kabına sığmıyordun.
Ateştin, tufan dın.
Bir baştan bir başa yeryüzünü bir hamlede teslim almak ve yüce zimamdarına
bağlamak istiyordun.
Leventlerinle bir solukta ateşgedelerin ülkesine ulaştın ve içlerine öyle bir va
veyla saldın ki, ard arda Kisra’nın beldeleri tarumar oluyor ve toprağa
gömülüyordu.
Sonra tuttun topuzunu Bizans’ın başı na indirdin.
Asırlarca sonra gelecek olan, genç Türk serdarı na öncülük yaptın ve
Konstantiniye’ye giden yolu açtın.
Hızır mıydın, İlyas mıydın? Geçtiğin yerlerde güller bitiyor, ayağı nı attığın
harabeler, yerlerini ümranlara terk ediyordu.
Dost düşman kılıcının gökten indiğine inanıyor, orduların seni in sanlığın
tedibiyle vazifeli bir melek sanıyordu.
Tam, zaferle rinin böyle üst üste kaideleştiği ve senin bu müstesna kaide
üzerinde âbideleştiğin bir dönemde, iltifat beklediğin bir ağız dan, vazifeden
affedildiğini işittin.
Sarığın boynunda ve bir mücrim hüviyetinde, o yüce ağızdan: “Halk, elde edilen
za ferleri senin şahsında buluyor, hâlbuki...” sözlerini dinlerken, ona hak
veriyor ve hakkında kesilip biçilen kararlara inkıya dını belirtiyordun. Sonra
tuttun, elinin altında bulunan biri nin emrine girerek, yüce idealin uğrunda
yoluna devam et tin.
Söyle, Allah aşkına! Bütün bunlara nasıl katlandın? Senin izzet-i nefsin ve
onurun yok muydu? Soluklarına susadığım, yiğidim, Halid nerdesin...!
Bir başka defasında da seni kardeşinle konuşmaktan menetmişlerdi.
Hani o güne kadar, bir lahza kendisinden Nerdesin . 187
ayrılmadığın kardeşinle konuşmaktan...
Savaş meydanların da omuz omuza, yemek sofralarında diz dize oturduğun kar
deşinle konuşmayacaktın.
Emir, âlî bir divandan çıkmıştı ve sen buna riayet etme kararında idin.
Dilbeste olduğun O zât aşkına, söyle bana! Şu benim bilebildiğim “Bilmiyorum” sö
zünden başka, ona bir laf ettin mi!.
Değilse, o ne sadakat, o ne vefa ve o ne irade! Nerdesin Ebû Katâde..!
Bir defa da sen, hocanın önünde yürüyordun.
Itırla yı kanmış cübbene, onun atının ayağından bir damla çamur sıçramıştı.
Sen o gün bir hükümdardın.
Dünyayı iki hüküm dara az gören bir hükümdar...
İranlı kapıkulun, Memlûkler kölelerindi, “Şîrler pençe-i kahrından olurken
lerzân”29 sen tuttun, o çamurlu cübbenin tabutuna sarılmasını vasiyet et tin.
Sen nesin? Sofî misin? Derviş misin? Yoksa yerde gezen bir melek misin? Ve ey
Şîrpençe! Nerdesin...!
Gözlerim yollarını gözlerken, dilim davet türkülerini söy lerken, kırık
mızrabımı gönlümün tellerine dokundurmak is tedim.
Heyhât! Bu muammanın bir küçük noktasına dahi ter cüman olamadım.
“Ben o nağmeden müteheyyicim ki, yok tur ihtimali terennümün.”30
Nazarlarımız ilk geldiğin yolda takılıp kaldı.
Ve yıllar yıllı, bir daha geleceğinin ümidini, içimizde besleyip durduk.
Ve hayallerinle avunduk.
Bu ümit, bu azimle sonsuzlara kadar, her şafakta seni arayacak ve her kervandan
seni soracağız.
İnan, ne bizim yalnızlık ve inkisarımız, ne de düşmanlarımı zın habire kudurup
durması, senin yolunun delileri olmadan bizi vazgeçiremeyecektir...!
Bu uğurda, belki bin defa aldanacak, bin defa ateş bö ceklerine koşmalar
dizecek, yüz bin defa zangoçlara yahşi 29 “Aslanlar kahrının pençesinden
titrerken.” 30 “Ben öyle bir nağmeden coşup heyecanlanmışım ki, onu terennüm ve
ifadeye imkân yoktur.”
188
çekecek ve vaftiz suyunu âb-ı hayat diye içeceğiz; ama bir Mevlâna anlayışı
içinde, senin yolundaki yalanlara dahi gön lümüzü çıkarıp armağan etmeden geri
kalmayacağız...
Ey tatlı rüyaların sevimli kahramanı! Riyanın, şöhretin, mansıbın aydın
ümitlerimize zift sürmek istediği şu kara gün lerde, ağzının diriltici iksirine
muhtaç gönülleri daha fazla bekletme..!
ESKİMEME VEYA YENİLENME CEHDİ
Bu dünyada fertler gibi toplumlar da duyguları, düşünce leri, var olma cehd ve
heyecanlarıyla toprağın kuvve-i inbâti yesine yaslanmış, havaya, güneşe, suya
dayanmış bir tohum gibi önce filizlenmeye durur, ardından tomurcuğa, başağa yü
rür; miadı dolunca da ama hızlı, ama yavaş sallanır, yamulur, bağrında varlığa
erdiği toprağa bir kere daha “Merhaba!” der ve kendini onun ağûşuna atar.
Belli sistem, belli düşünce ve belli felsefe temsilcilerinin kaderi de bundan
farklı değildir; gü rül gürüldürler hayatlarının baharında; çevrelerine güller
gibi gülücükler salarlar gençliklerinde ve olgunluk çağlarında; renk atar ve
sararıp solarlar kendi hazanlarında.
Kendi iç dinamik lerini iyi kullanmak suretiyle, kimileri uzun ömürlü kimileri
de kısa, yürürler mukadder akıbetlerine.
Gün dönüp de ikbalin yerini idbar alınca, bütün hayatî aktiviteler de durur,
nabızlar teklemeye başlar, renkler ha zan yemiş yapraklar gibi sararır,
hisler-heyecanlar diner ve her yan âdeta bir ölüm melodisiyle inler.
Böyle bir çözülü şü bazen “ani’l-merkez” hareketin güçsüzlüğüne, bazen tem
silcilerin mefkûresizliğine, bazen hedefe tam kilitlenememe ye, bazen ruhlarda
dünyevîliğin ağır basmasına, bazen de ilk günkü samimiyetin korunamamasına
veririz ama, kim bilir, belki de gerçek sebep bunlardan biri, belki hepsi, belki
de “Kudret-i Kâhire”nin esbap üstü meşîetidir.
Bunlardan hangi si olursa olsun, insan yöneleceği kapıya yürekten yönelmez, 190
gereken ciddiyet ve gayreti göstermez, her zaman daha engin mülâhazalarla bir
tekâmül peşinde bulunmaz/bulunamaz, da hası her an yeni derinliklere açılma azmi
içinde olmazsa, onun için renk atma da, sararıp solma da, hatta çürüyüp dağılma
ve kendi enkazı altında kalıp ezilme de kaçınılmaz olur.
Evet, gözler hep zirveleri kollamalı, kanatlar “daha yu karılar” deyip her zaman
gergin bulunmalı, himmetler “ulü’l azmâne” bir çizgi takip etmelidir ki,
zirvelere ulaşma, şahi kalarda dolaşabilme mazhariyeti de gerçekleşebilsin.
Yoksa, duraklama ve çözülüp dağılma mukadder demektir.
Kur’ân, kendi eser-i mucizesi sayılan aydınlık çağın o güzidelerden gü zide
topluluğuna: “Mü’minlerin kalblerinin, Allah’ı ve O’nun tarafından indirilen
hakikatleri duyarak haşyet hissedip, yu muşayıp daha derin bir dirilişe erme
vakti hâlâ gelmedi mi..!”31
diyerek onları çerçevesi verilmeye çalışılan böyle bir “ba’sü ba’de’l-mevt”e
çağırmaktadır.
Bu çağrıya uyarak mü’min, canlılığını korumak için her zaman yükselip derinleşme
aşk u heyecanı içinde bulunmalı, mefkûresi adına hep yüksekle ri kollamalı ve
tamamiyet peşinde olmalıdır ki sıyanet görsün, devrilmesin ve yaşadığı sürece de
hep taze kalabilsin...
Zira her zaman taze kalabilenlerde dehrin öldürücülü ğüne karşı dirilme azmi
hiçbir zaman dinmez..
ve böyle biri hangi çağda yaşarsa yaşasın İslâmiyet’i gökten indiği günün
taravetiyle duyar, gözleri hep ihsan mülâhazasıyla açılır ka panır, ne tür bir
zirvede dolaşırsa dolaşsın hiçbir şahikayı son karargâh görmez.
Hatta o, gidip bir gün Allah indindeki, me lekler nezdindeki baş döndüren
aşkınlıklara ulaşsa dahi her zaman yüzü yerde, gözleri ufuk ötesinde, kanatları
gergin ve yüksek uçma azm ü ikdâmı içinde bulunur; bulunur ve arzlı lara
semavîlik törelerinden çeşit çeşit dersler sunar.
31 Hadîd sûresi, 57/16.
Eskimeme Veya Yenilenme Cehdi ..191
Tabiat ve cismaniyetlerine yenik düşenlerin, onca yaşa ma ve hayattan kâm alma
tutkularına rağmen, eskiyip par tallaşmalarına karşılık, bu irade ve azim
insanları bütün bir ömür boyu dipdiri ve canlı kalmasını bilir ve her zaman deği
şik ölümsüzlük tavırları sergilerler.
Okur ve yorumlarlar eşya ve hâdiseleri, görüp değerlendirdiği gibi nebilerin.
İrtifadan irtifaa geçerler takılmadan arzın cazibesine ve sürtünme han dikabına.
Yürürler Allah’a yürüdükleri gibi ilklerin, beklenti siz ve pazarlıksız.
Doymazlar imandaki neşveye, mârifetteki hazza ve Hakk’a gönül vermedeki lezzete.
Hakk’a ulaşanları duyup görme onları daha bir şahlandırır; dökülüp yolda ka
lanları müşâhede ise bunları daha yürekten Allah’a yönlendi rir..
yönelirler O’na, gördükleri hissizler, heyecansızlar karşı sında, kulakları
teşriî emirlere kapalı sağırlar ve tekvînî emir leri okuyamayan bahtsızlara
rastladıkça..
onların bugünleri pırıl pırıl, tali’leri aydınlık ve akıbetleri de hep
nurefşândır.
Her günü yeni bir diriliş faslı gibi göremeyenler, varlığı içinde bulundukları
devrin büyüteçleri altında okuyup değer lendiremeyenler, her gün yeni bir âlem
keşfediyor gibi ken dini bir kere daha derinden mütalâaya almayanlar/alama
yanlar ve insan, kâinat, Allah hakkında hemen her zaman dilimine daha engin
mülâhazalarla bakamayanların zaman la hissiyatları açısından yaşlanmaları,
neşelerini yitirip bir öl günlüğe girmeleri, aşk u şevkleri adına bir humûdet
yaşayıp kıvamlarını kaybetmeleri mukadderdir.
Böyleleri bir yanılgı olarak kendilerini taptaze ve dipdiri görseler de her
zaman bir tükeniş vetiresi içinde sayılırlar.
Farkına varsınlar varmasın lar, yüreklerinde yükselme azminin bulunmayışına
terettüp eden bir bitişle karşı karşıyadırlar.
Dahası, anlamaz bunlar ir tifa kaybettiklerini, inişe geçtiklerini ve
–Hafizanallah!– gidip bir yere kapaklanacaklarını...
Böyle kahreden bir durum, fertler için olduğu kadar aynıyla toplumlar için de
söz konusudur; evet, fertler gibi 192
toplumlar da birer rüşeym şeklinde doğar, gelişir, olgunlaşır, hatta bazen
ebediyet gamzediyor gibi bir hâl alır ve “müşârun bi’l-benân” olurlar.
Bazen de mebde’deki hayatî dinamikler aynıyla değerlendirilemez, özden
uzaklaşmalar başlar, kendi olarak kalmanın yanında yenilenme vetiresi
işletilemezse her şey künde künde üstüne devrilir; ne renk kalır ne de desen,
hisler-heyecanlar söner, her yanda hazan çağlamaya başlar ve bir muhalif
rüzgârla da bütün bütün yıkılır gider.
Aksine, böyle bir toplum, konumunun farkında olur, durduğu yer de sağlam durur,
kendi hayatî dinamikleriyle münasebetleri ni korur ve sürekli kendini
yenileyebilirse, tabir-i diğerle yır tılan, çatlayan ve kırılan yerlerini
vaktinde tamir ederek mu kadder gibi görünen çözülmelerinin önünü alabilirse,
bir ilâhî atâ olarak ömrünü uzatabilir ve yaşadığı süreyi hep bir genç lik
neşvesi içinde geçirebilir.
Aslında İslâm, müntesiplerine öylesine tazelerden taze bir ruh ve öylesine engin
bir yaşama neşesi bahşetmiştir ki, bu ruhun farkında olanların ve bu neşeyi
duyanların öyle kolay kolay devrilip gitmeleri söz konusu değildir.
Bir mü’min için iman bütün güçlerin üstünde ilâhî bir güç kaynağı, İslâmiyet
insanî aşkınlığın son durağı, Hak rızası da bu sönmeyen ne şenin ve bu renk
atmayan canlılığın paha biçilmez armağanı dır..
ve bu donanım ve desteklerle bir mü’minin hazana ye nik düşmesi, bir sürprize
kurban gitmesi –Allah’ın inayetiyle– çok uzak bir ihtimaldir...
Cedlerimiz bu neşe ve bu saadet duygusuyla dipdiri ve her zaman bir tekâmül
peşinde idiler.
Durdukları yerde “sa bit-kadem” ve değişme fantezisinden uzaktılar; kalbî ve
ruhî hayatları itibarıyla da sürekli “ba’sü ba’de’l-mevt”ler yaşıyor lardı.
Her gün yeni bir duyuş, yeni bir seziş, âfâk ve enfüse ait yeni bir keşif ve
yepyeni tahlil ü terkiplerle imanlarını bir kere daha derinden duyuyor, bir kere
daha Hak tevfîkine Eskimeme Veya Yenilenme Cehdi ..193
dayanarak inançlarını yeniden inşa ediyor ve irfanlarının de rinliği ölçüsünde
bir aksiyon sergiliyorlardı.
Her zaman Allah’ı anıp ürperiyor, tekvînî ve teşriî emirlerin mânâ, muhteva ve
özünde derinleşiyor ve hep yükseklerden uçuyorlardı.
Onlar öyleydi, biz de böyle; uyanmamız sûr sesine bağ lanmamışsa ihtimal bir gün
biz de dirilebiliriz...
GEÇMİŞİN HÜLYALI DÜNYASI
Şanlı geçmişimizin, o dillere destan tadı, şivesi yok ar tık pek çok insanımızda
ve pek çok yörelerimizde..
duygula rımız, düşüncelerimiz gibi hayat felsefemiz ve zevklerimiz de bütün
bütün değişmiş..
hislerimiz darmadağınık, arzularımız vıcık vıcık, fikir hayatımız olabildiğince
perişan, edebiyatımız ruhsuz bir düşüncenin ağında lime lime, sanatımız
kendinden kaçanlara ve ruhunu şeytana peyleyenlere emanet..
şehircili ğimiz kumlarla, ağıllarla atbaşı, mimarîmiz kunduzları güldü recek
kadar estetikten mahrum ve derme çatma..
köylerimiz, kasabalarımız, şehirlerimiz o baş döndürücü büyümenin, ge nişlemenin
yanında, tabiatı tahrip yarışına başarılı birer misal teşkil edecek bedâhette..
ovalarımız-obalarımız kupkuru ve korkunç bir çölleşmenin pençesinde;
bağlarımız-bahçelerimiz hayatzede olduğumuza ürperten birer emare..
sokaklarımız karın karına girmiş binalar arasında daracık birer tünel; pen
cerelerimiz delik deşik olmuş aile mahremiyetine birer rasat menfezi...
Doğrusu bu evlere ev demek, bu beton yığınlarını mesken saymak, bu kasabaları,
bu şehirleri belde kabul et mek kelimelere saygısızlık, mefhumlara da
hakarettir.
Millet olarak bizim evimiz, bizim mahallemiz, bizim so kaklarımız pırıl pırıl ve
sımsıcaktı..
bizim zevklerimiz, bizim bediîyât telakkimiz, bizim sanat anlayışımız ruhumuzun
bir buudu ve düşünce dünyamızın da bir derinliğiydi..
evlerimiz, tabiatın üfül üfül ve yumuşacık bağrında birer tenezzüh ve Geçmişin
Hülyalı Dünyası ...195
dinlenme mahfili, mahallemiz, düşünce dünyamızın ve hayat felsefemizin
sahnelendirildiği, canlandırıldığı bir meşher ve bir sahne, sokaklarımız
câmiyle, mekteple, medreseyle, tek yeyle iç içe ve ötelere açık koridorlar gibi
düşündüren, duy gulandıran; bizi, olandan ve hayattan daha enfes hülyalar içinde
dolaştıran, dolaştırıp gönüllerimize en romantik duy gular aşılayan bir
canlılık, bir televvün ve bir nefaset timsaliy di..
bulduklarımızı böyle bulduk, böyle tanıdık; yıkılıp gitmiş olanları da,
bulduklarımız veya henüz izleri silinmemiş olan ların adesesiyle temâşâ edip
öyle değerlendirdik...
Bir zamanlar, tıpkı bir ana yatağı veya ana beşiği gi bi, bağrında doğup
büyüdüğümüz tabiat anayı hep başımı zın üstünde, ayağımızın ucunda, burnumuzun
dibinde his seder; her gün, Güzeller Güzeli’nin değişik dalga boyunda ki
tecellîleriyle tanışır ve güzelliklere hasret nedir bilmezdik.
İstediğimizde, evlerimizin kapılarını-pencerelerini açar, dört bir yanda
tüllenen o ilâhî bin bir güzelliğin ta yatak odala rımıza kadar akıp gelmesini
sağlar ve kulübelerimizi, evleri mizi, yalılarımızı, köşklerimizi kendi ölçüleri
içinde ve seviye leri nispetinde kâinatın bir şirin köşesi hâline getirip bu mi
ni Cennetlerde zevklerin en derinini ve hazların en enginini birden yaşardık..
ve yine istediğimizde, oturduğumuz yerden çevremize yönelir, kulaklarımızı
varlığın bağrında yankılanan ayrı ayrı nağmelerle doldurur..
ve gönüllerimize mûsıkîlerin en enfesiyle ziyafetler çekerdik.
O zamanlar, tâvusların rengârenk tüylerinden daha güzel ve kelebek kanatlarından
daha süslü bağ ve bahçelerimizin güzelliklerini yudumluyor, teneffüs ediyor gibi
içimize çeker ve Cennet yamaçlarını andıran çevremizde temâşâsına do yulmayan
zevkler yaşardık.
Evlerimiz gibi sokaklarımız, sokaklarımız gibi de mahal lelerimiz, hatta kasaba
ve şehirlerimiz, her parçasıyla, her 196
yanıyla âdeta kalblerimizin bir köşesi, hislerimizin bir derin liği ve
düşüncelerimizin de bir hendesesiydi..
onlarda gönül lerimizin temâyüllerini, arzularımızın irtibatlarını ve kendimiz
olmanın bütün enginliklerini, bütün derinliklerini bulurduk.
Evlerimiz, sokaklarımız, eski-yeni, pırıl pırıl tâze veya renkle ri uçmuş
halleriyle, bize sürekli bir şeyler anlatan geçmişteki engin bir mânânın şiirini
fısıldayan canlı varlıklar gibiydiler.
Sanki bu evlerde oturan, bu sokaklarda dolaşan, bu ma hallelerde hayatın
takvimini yaşayan nazik, kibar, saygılı in sanlar gibi, bize has konumlarıyla
bütün bu binalar, terbiye görmüş, yumuşatılmış, ince, nazik ve şarklı
çizgileriyle biraz da romantik; ama daha çok, Cennet köşklerinin koridorları na
ve ukbâ yamaçlarının gölgelerine benzerlerdi.
Bu evlerden bazıları her zaman bir mektep, bir medre se, bir mâbed gibi gürül
gürüldü..
ve bu ucundan bakınca, âdeta öbür ucundaki huriler, gılmanlar görünür gibi
olurdu.
Onların içinde her ses ve soluk, tedâîlerin sırlı vâridâtıyla bir tomurcuk gibi
yaprak yaprak açıldıkça kendimizi, ışığın, ren gin, desenin en görülmedik, en
duyulmadıklarıyla karşı karşı ya gelmiş hisseder ve büyülenirdik.
Bu evlerden bazıları, şurasında-burasındaki yanıkları, za man ve hâdiselerin
sağında-solunda meydana getirdiği yara izleri, yüzündeki tekallüsleri ve çok
eskilere dayanan mâzi iş veli stiliyle tehaccür etmiş bir tarih gibi karşımıza
dikilir, bize ne hikayeler ne hikayeler anlatırdı.
Bunlardan bazıları, analarımızın ferâcelerinin, o masum lardan masum ve saygı
telkin eden iffet televvünlü konum ve çizgileriyle daha gözlerimize çarpar
çarpmaz, içimize vakar ve mehâbetle akar, ruhlarımıza temkin üflerdi.
Bazıları da, gül, çiçek, kavuniçi, karanfil gibi tatlı renkle riyle, âdeta,
sakinlerinin, güzellik, derinlik, zarafet, incelik ve olgunluğunun dışa aksetmiş
işaret ve remzi gibi görünürdü.
Geçmişin Hülyalı Dünyası ...197
Köyden kasabaya, kasabadan şehre, bir müşterek inanç, bir müşterek kültür ve
ukbâ derinlikli bir müşterek medeniye tin mânâ, muhteva, renk ve şivesini
aksettiren bizim binala rımızı her gördükçe, hayallerimizde imanımızın ufku,
düşle rimizde ümitlerimizin öbür ucu ve kalbî beklentilerimizin en sonuncusu
tüllenirdi.
Bu ev ve bu binalardaki incelik, güzellik ve sanat o kadar derin ve tabiat
kitabıyla o kadar uyum için deydi ki, bu evlerin hemen pek çoğunda, gök
mavilikleriyle, desen desen zeminin güzellikleri baş başa, omuz omuza verip de
bir güzellik kuşağı teşkil edince, o evleri, göklerin ve yerin ışık, renk ve
desenleri arasında sallanan birer beşik sanırdı nız.
Öyle ki, onların önünde oturup düşünürken veya çevreyi süzerken, kendinizi
hülyalarınız ölçüsünde göklerin mavilik leri içinde hisseder ve akıl almaz
vüs’atlerin çocuğuymuş gibi kendinizden geçerdiniz.
Bizdeki bu, gökleri ve yeri bir arada ruhlara duyurma şe hircilik, bina ve
peyzaj zevkiydi ki, Piyer Loti gibi kimselerde, Cennet bahçeleri kadar âsûde
çınarlarımızın dibinde bir uzun uykuya yatma arzusu uyarmıştı.
Bizim evlerimizde, bizim sokaklarımızda oturanlar, he men her zaman, bağlarımız,
bahçelerimiz ve ormanlarımız da, rengin her tonunda açan çiçekleri, sesin her
telinden yük selen nağmeleri duyar, görür ve varlığın tasavvurları aşan o müthiş
tenasübü karşısında hazların en erişilmezlerini yaşar lar.
Evet, bir taraftan semaya, diğer taraftan da arza açılan menfezleriyle bu ev ve
konaklar, mevcut vüs’atlerinin yüz ka tı genişliğinde bir temâşâ zevkine ulaşır
ve bize sınırlılıkları içinde sınırsızlığın kapısı olurlardı.
Köylerde, güzellikler ayrı bir dalga boyunda ve şehirlerde ayrı bir tenasüp,
ayrı bir armoniyle, bizim, o gönüllerimize in şirah evlerimiz, bu evler arasında
kıvrım kıvrım uzayıp giden 198
yollarımız; mevzuniyeti içinde her birisi ayrı hür bir kalbin müs takilliyetini
ifade ediyor gibi alnı açık, başı dik o serâzat konak larımız, saraylarımız..
ve bütün armoninin kalbi görünümün deki mâbedlerimiz, mâbedlerin bir köşesinde
dünyanın en bü yük hakikatini ilan ediyor olmanın remzi sayılan nida edatı
endamlı minarelerimiz..
sonra mâbed ve minarenin ifade etti ği mânâ ve ruhunda sakladığı muhteva
etrafında kümelenmiş mini mini kubbeler..
bir kuluçkanın çevresinde dolaşan ve yer yer ona sığınan civcivler gibi nispeten
küçük medrese, şifaha ne, imaret kubbeleri..
ve her biri ayrı bir zevkle dizayn edilmiş, kimileri sessiz ve murâkabede;
kimileri gürül gürül, mutlaka ve bir şeyler anlatma peşinde bahçeleri, koruları,
çeşmeleri, şa dırvanları, kameriyeleri, dört bir yanda reftâre salınan selvileri
ve her zaman kokular sürünüp esen meltemleri ve sabâlarıyla âdeta insanı
büyüleyen bir periler ülkesiydi.
O günün insanları, tebdil-i hava için şehirlerden köyle re koşar, oralarda
neş’e-keyif, huzur-emniyet, uzlet ve halvet zevkini arar; köylerden şehirlere
göç eder, az gürültülü olsa da, oraların seviye, vakar ve ciddiyetle tüllenen
havasını koklar; köylere nispeten daha muntazam ve daha ufuklu sayılan kent
hayatıyla tanışır, duygu ve düşüncede daha bir enginleşme el de ettikleri
mülâhazasıyla da bunu hep tekrar ederlerdi.
Bütün köyler, bütün şehirler, müşterek duygu, müşterek düşünce ve müşterek
kültürü aksettiren genel görünümlerinin yanında, toplum mozaiğinde
küçümsenmeyecek farklılıklar da göze çarpıyordu..
her köy, her kasaba, her şehir âdeta, aynı at kılar üzerinde aynı temanın
değişik şekilde işlenmesi ve şiirle şen bir mazmunun farklı kalıplarla
nazmedilmesi gibiydi..
bun ların her biri, ayrı konumu, ayrı tanzimi, ayrı şiiriyeti, ayrı şivesi
itibarıyla, bir ölçüde birbirinden farklı tarzları aksettiriyorlardı.
Her biri ayrı bir bayramı, ayrı bir donanma gecesini hatırla tan o cıvıl cıvıl
canlılığı, sıcaklığı ve şevk u tarâbıyla bütün bir Geçmişin Hülyalı Dünyası
...199
dünyanın minyatürü gibiydi..
uzun asırların el emeği, göz nu ru, fikir cehdi ile oluşmuş, gelişmiş, estetik
derinliklere ulaşmış canlı-cansız aksesuarıyla göz kamaştıran bir minyatür...
Hele, büyük medeniyet mimarları ve estetik zevki inkişaf etmiş üstün
peyzajcıların bunca gelip geçtikleri büyük kent ler, her yanıyla âdeta bir
güzellikler armonisiydi.
Her zaman bir şiir gibi gelip gelip gönüllerimize akan bağ ve bahçele rimizin
güzellikleri, ovalarımızın-obalarımızın neş’eyle gerin mesi,
dağlarımızın-tepelerimizin mehîb duruşu, çaylarımızın çeşmelerimizin bir başka
çağıltıyla gönüllerimize ses vermesi..
her yanımızda gamze çakıp salınan zarif lâleler, öteden beri yakından tanıyıp
hemhal olduğumuz al yanaklı, derin kokulu güller, kokusundaki nefâsetin yanında,
gülün dikeni gibi bi raz da acımtırak haliyle “mağnem ölçüsünde mağrem”32 di yen
karanfiller, ülkemizin öz evladı ve çok bulunmasının gad rini yaşayan sevimli
papatyalar, zâtî güzellikleriyle beraber tevazu ve mahviyetleriyle ayrı bir
derinlik remzi mini menek şeler, otağını her yere kurmaya tenezzül etmeyen
zambaklar, kalbimizin cidarları kadar hassas ve duyarlı ince manolya lar, yakın
akrabamız ve kapı komşumuz sümbüller, sonradan akraba olduğumuz kamelyalar,
orkideler, yanık nağmeler gi bi kokuları ve ebedî güzellikleri tedâî ettiren
renkleriyle son suzluğa meftun gönüllerimizi coşturur ve sürekli bize nam zet
olduğumuz âlemi hatırlatırlardı.
Bir de buna kuşların cı vıldayışları, böceklerin vızıldayışları, koyun-kuzu
meleyişleri, Allah için birbirini sevenlerin nefesi eklenince her yan âdeta
Cennet rengine bürünürdü.
Hele, yeşilliklerin korunduğu, ormanların ihtimamla mu hafaza edildiği bir
mübarek dönemde her taraf tıpkı bir “bağ-ı İrem” ve her yöre açık bir hayvanat
bahçesi gibi canlı, sım sıcak ve şendi.
32 “Gül dikensiz olmaz” mânâsında bir idyum.
200
Bu dünyanın hemen her yanında, zaman o kadar farklı duyulurdu ki, onun içinde
geçirilen birkaç saat, bazen seneler kadar derin, bereketli, velûd olabilir ve
hatta hâtıralarımızda âdeta silinmezliğe ulaşırdı.
Görüp yaşadığımız, duyup-işitip hayallerimize nakşetti ğimiz hâtıralara hayat
üfleyip, onları yeniden gün yüzüne çı karıp çıkaramayacağımızı bilemeyeceğim;
ama ben, o “Yi tirilmiş Cennet”i bağıyla, bahçesiyle ve içindeki bağbanıyla hep
özleyeceğim...
BİZİM MİLLETİMİZ
Geleceğin emniyet ve güven üzerine kurulması, geçmişin iyi bilinip tanınmasına,
hissedilip ruhlarda korunmasına bağ lıdır.
Geçmişimizi bize en iyi duyuranların başında da şüp hesiz, mescidlerimiz,
ezanlarımız, ilâhilerimiz, serhad türkü lerimiz, mehterlerimiz ve bu
kaynaklardan fışkıran sanat ve edebiyatımız gelir.
Bugün o koskoca geçmiş büzülüp sıkışmış ve bunların içine sinmiş gibidir.
Ne zaman mescidler, ezan lar, ilâhiler, mehterler kurcalansa, özlerinde geçmişin
buğusu ve şanlı milletimizin kokusu duyulmaya başlar.
Bunlar, biz lerle cedlerimizin gönüllerinin ortak duygu ve düşüncelerinin
mahsûlü; müşterek hislerinin birer ifadesi, geçmişe ait aşk ların, şevklerin
kaynağı ve hatıralarımızda yaşayan, kan ve damarlarımızla bütünleşen birer ruh
gibiydi.
Kendi derinlik lerimize dalarak sinelerimizdeki cennetleri görmek, mahrem
duygularımızı coşturarak ebedî vuslata hazırlanmak için bun lar âdeta birer
sihir, birer füsundu.
Mazinin derinliklerinden gelen ses ve solukları dinle mek, bu çığlıkların
yükseldiği o uhrevî âlemlerin koridorla rı sayılan mescidler, tekyeler,
zâviyelerle ötelerin kapılarını zorlamak ibadetin aynı zevk hâline gelmesi,
vazifenin aynı mükâfat olması gibiydi.
Evet, inanan gönüller bu yerlerde, aşkın, imanın ruhunu bulur ve içlerinde öbür
âlemin aks-i sadâsını duyarlardı.
Minarelerin alevden sesleri dört bir yandan duyulunca, ezan bir mûsıkî gibi
ruhlara siner, dinleyenlerin heyecanları 202
mûsıkîleşir ve artık aşkla coşan binlerce ruhun, bakışları de rinleşen binlerce
gözün, ışığa koşan binlerce pervanenin de rin bir haşyet ve saygı ile O
bilinmeze doğru akıp gittikle ri görülür ve âdeta bütün dünyalar, onların
duydukları ses lerden, koştukları aydınlık iklimlerden ve soluk soluğa yaşa
dıkları heyecanlardan ibaret kalırdı.
Bu ilâhî sesler, bu lâhutî nağmelerle lâl kesilen binlerce insanın sükûtu,
inançlı gönül lerde bulunan aşk, şevk ve sevda dolu hisler nâmına da söy lemek
niyet ve mükellefiyetiyle Arş ve ferşi çınlatan bir şive ile edâ edilirdi.
Bazen umumî teveccühün tabiî bir hâl aldığı öyle zamanlar olurdu ki, kendilerini
mânânın çağlayanlarına salıp bütünüyle mânevîleşen bu insanlar hissiyatlarını
ancak ezanlar ifade edebilirmiş gibi, bütün bütün susar ve ruhun derinliklerine
ışıktan kıvılcımlar saçan o kelimelerin sihriyle büyülenir, sinelerinden
yükselen heyecanlara, aşk ve şevkle rinden fışkıran seslere kendilerini
kaptırırlardı ve artık gözleri hiçbir şey görmezdi.
Ezan sesleri, mâbed uğultuları sihirli anahtarlar gibi uyu yan bütün gönül
kapılarını açar; açar da kendilerini bu ilâhî mûsıkî zemzemesine salanlar, bu
seslerde, kendi ruhlarından yükselen nağmeleri duyar; kendi aşk ve heyecanlarını
dinler gibi olurlardı.
Hele O’na yüzünü çevirirken gönlünün derin liklerine yönelebilenler, dualarla,
ricalarla sık sık gidip O’nun kapısını vuranlar; imanla, aşkla dolmuş,
ruhlarının duyuş, düşünüş ve tasavvurlarını, ifşâ edilmedik hislerini, terennüm
edemedikleri seslerini bu “lisân-ı Muhammedî” de bulur; bu sayede günde birkaç
defa dolar ve boşalırlardı...
Mâbedlerde, sinelerin dilleri çözülür gibi olur ve onun ferahfezâ harîminde
herkes, güzeller güzeli Yüce Yaratıcı’ya seslenme seviyesine erer, seslenme
zevkini duyar ve O’na karşı olan aşk ve muhabbetini gönüllerden taşan bir edâ
ile yerine getirirdi.
Sanki mâbed her zaman, hep aynı ruhla Bizim Milletimiz ...203
imanın, ümidin müterâdifi sayılan aşk ve şevki söyler gibiydi.
Evet, onda köpüren hüzünlerde bile, bir başka şevk, bir baş ka haz
çağlamaktaydı.
Oradaki hasret ve hicran iniltileri bir bakıma hekime “arz-ı hâl” ve yaraya
neşter vurma mânâsına geldiği için dolaylı bir zevk ve lezzet demekti.
Bütün bir ömür boyu gönüllerimizde birikmiş rüyaların, arzuların, onun içinde
tahakkuk edeceği ümidini kazandığımız ibadet, bütün dertlere devâ gibi olup da,
ruhlarımızı şefkatle kucaklar ve düşüncelerimize saadet ümîdi salarak, inancın
ar ka yüzündeki cennetleri gösterirdi.
Nasıl olmasın ki, ibadetler içinde devamlı mırıldanan, sayıklanan, haykırılan
şeyler, ruh ların vuslat arzusu, ebediyet isteği, Allah’ı sevme ve Allah ta
rafından sevilme iştiyakıdır. İbâdet, bütün ihtiyaçları karşıla mak için Allah
tarafından gönderilmiş öyle semavî bir sofradır ki, o sofradan istifade etmesini
bilenler, her gün birkaç defa istidat ve kabiliyetlerine göre O’nunla halvet
olabilirler.
Zâviye ve zikirhâneler, gönüllerde uyuyan aşk ve şevk ateşini rüzgarlar gibi
körükler, tutuşturur, kızıştırır; tepeden tırnağa bütün ruhları sarar ve
herkesin iç dünyasında bü yük yangınlar meydana getirirdi.
Binlerce mahrum ve gör güsüz ruh bu âteşînî iklime girince kor kesilir,
üzerindeki isi pası atar, saykıllanır ve pırıl pırıl olurdu.
Herkes derin bir aşk hummâsına tutulmuş, derin bir hamâsetle şahlanmış gi bi,
beşerî kayıtların cidarlarını zorlar, cismaniyetin hudutla rından dışarıya çıkar
ve namütenâhîliğe yelken açmışçasına sonsuzluğa, hudutsuzluğa doğru heyecanla
çırpınırdı.
Uhrevî âlemlerin sofaları sayılan zâviye ve zikirhâneler, ötelere ait rüyaların
tahakkuk edeceği, ilâhî aşkların vuslat lara açılacağı; ruhların yer çekiminin
olmadığı kuşağa ulaşa cakları ve herkesin sevme ihtiyacını, sevilme arzusunu;
mut lu olma emelini gerçekleştirebileceği gönüllerin buluşma ve 204
halleşme yerleriydi.
Bu tatlı rüyada, herkesin kendi hayatı, gönlünün hususi iklimiyle bütünleşir,
ruhlardaki vahşetler zâil olur gider, yabancılık bütün bütün silinir, yok olur
ve her yanda, dost ikliminden gelen esintiler, “üns esintileri” hisse dilmeye
başlardı. Aklın, verâların, verâların...
verâsında diye hükmettiği gerçek, kalbin yaklaştırıcı dünyasında kemmiyet siz,
keyfiyetsiz yakınlardan daha yakın olurdu.
Yeryüzünde Hak evleri olmaya şâyeste bu mübarek yer ler, bizim için imkânsız
gibi görünen şeylere imkân kapıla rını açar, aşılmaz sanılan engelleri parçalar,
dağıtır, mürîdi murâda ulaştırma yollarını kolaylaştırır ve aklın takılıp
kaldığı yerlerde, müdâvimlerini gönlün ışıktan kanatlarıyla sonsuzlu ğa
uçururlardı.
Bu aydınlık atmosferde, toplum birbirini muhabbetle ku caklar; onun her
kesiminde tatlı bir bahar havası esmeye baş lar ve her yanda âdeta Cennet
kokuları duyulurdu.
Hatta, maddiyâtın boğucu ikliminden kurtulamamış beden insanla rı bile, bu iman
ve aşk devrinin cûş u hurûşu içinde böyle bir topluma mensup olmanın hazzını
duyar, böyle bir devri id rak etmekle başlarının semalara ulaştığını
hissederlerdi.
Evet, bu iptidaî insanlar bile, şimdikinden çok başka, oldukça derin idiler; hiç
olmazsa zirvelerde yaşanan hayattan habersiz ve nasipsiz değillerdi.
O gün, mâbed ve zaviye her insanın anla yabileceği bir dil kullandığı gibi, örf,
âdet, töre ve millî kültür de sıkı bir korunma altında ve herkese bir şeyler
anlatabile cek mahiyetteydi. Toplumu dört bir yandan kuşatan mânâ ve ruh,
herkese, mutluluğun sihirli kapılarını açıyor ve gönül lere saadetlerin en
erişilmezini duyuruyordu.
Evet, esnafıyla-memuruyla, siviliyle-askeriyle, beyiyle çobanıyla, bütün bir
millet, binlerce duygu ve düşünce nin yerleşip meydana getirdiği mübarek bir
telakki ve itikat Bizim Milletimiz ...205
ırmağında yüzüyor gibi, sefaya, huzura açık yaşıyor ve ya rınları hep ümitle
süzüyordu.
Bu insanların kurdukları me deniyet, dünya-ukbâ düşüncesini birden kucaklıyor;
bura ve öteler muvazenesine bağlılığı elden bırakmıyor ve her işin de Allah’la
beraber olmayı esas alıyordu.
Asırlarca insanımı zı hava gibi saran, nur gibi ruhlarına nüfuz eden bu medeni
yet sayesindeydi ki, bu insanlar tali’lerini seviyor, kabulleni yor, ona baş
eğiyor ve streslere, hafakanlara girmeden, huzur içinde yaşıyorlardı.
Bu medeniyet ahiret ve ebediyete ina nan, dünya ile alâkalı olduğu kadar,
semalara da açık bulu nan bir medeniyetti.
Ruh ve maddenin birleşik âleminde bü tün kanaatler, gönüllere öteleri rasat
ettirdikleri için, bu me deniyet, en sağlam temeller üzerinde, en sarsılmaz
ehramlar gibi yükseliyordu.
Bu duygu, bu düşünceyi paylaşanlar için o yine öyle yük selebilir; tekrarı muhal
değil...
GEL GÖNÜLLERİMİZLE KONUŞALIM DEMİŞTİK
Gönüller arası iç içe uzayıp giden pek çok gizli yollar var dır.
Herkes kendi ufkunda seyahat ederken, bilerek ya da bilmeyerek bir sürü de
kesişme ve “örtüşme” noktalarında beraberlik yaşanır ve ne sürpriz hâdiselerle
karşılaşılır.
İnsan için nisbî hakikatler sayısınca hedefler olduğu gibi, o hedef lere
yükselmenin ve ulaşmanın da farklı pek çok merdiveni, köprüsü, helezonu vardır.
İnsanî melekeleri gelişmiş uyumlu mizaçlar ve evrensel değerlere saygılı
gönüller, sürtüşmeden, kavga etmeden, birbirini karalamadan yürürler kendi izafî
hakikatlerinin semalarına; hem de, herhangi bir trafik prob lemiyle
karşılaşmadan.
Bunların dünyasında farklı renkler, farklı şekiller, farklı kültürler, farklı
düşünceler ve farklı kana atler, sathî (yüzeysel) görüntülerle alâkalıdır.
Onların derin liklerinde ise her zaman sessiz bir canlılık, dengeli bir hareket
lilik ve şiirimsi bir hareket vardır ve imrenilen bir sükûnet ve huzur örneği
sergilerler.
Bunlar, üst taraflarındaki zaman za man köpürmeleri, birbirini takip eden
dalgaları, ara sıra belli ölçüde de olsa homurdanmaları ve yeşil, mavi,
siyahımtırak renkleriyle tıpkı engin denizleri andırırlar.
Satıhlarında belli farklılıklar yaşansa da, derinliklere inildikçe her şey
silinir gi der; ne köpükten eser kalır, ne homurdanmadan bir ses, ne de
renklerden bir çizgi.
Biz, bir sürü garip, yıllardan beri gönüllerimizde hep bu enginliği duymaya
çalıştık; insanları bir kısım farklı sâiklere Gel Gönüllerimizle Konuşalım
Demiştik ...207
bağlı dış yüzlerindeki hırçınlıkları ile değil, iç âlemlerindeki o lâhûtî
genişlikleri, o canlı sükûnetleri, o aktif ahenkleri ve her zaman iyileşmeye
açık yanları ile görmek, kabul etmek iste dik.
Daha başka türlü düşünmemiz de mümkün değildir; zi ra Müslümanlığın âmir
hükümleri de bunun böyle olmasını gerektiriyordu ki, bu, aynı zamanda onun
evrenselliğinin ifa desiydi.
Biz de, her zaman onu böyle duymaya, böyle hisset meye ve bütün mülâhazalarımızı
onun bu esprisine bağlama ya çalıştık.
Öyle ki, bir yandan kendi dinimize, kendi hayat
felsefemize sımsıkı sarılırken; diğer yandan da başka dinî te lakkilerin,
felsefî görüşlerin mevcudiyetini birer realite olarak görüp, “herkesi kendi
konumunda kabul ve herkese saygı” sloganıyla sürekli beraber yaşamanın yollarını
araştırdık.
Bu temel felsefeye bağlılık sayesinde de hiç kimseyi, din, iman, mezhep ve
düşünce farklılığı gibi hususlardan ötürü hor gör medik..
incitmedik. Onca tecavüze uğradığımız, ısırıldığımız, tahkire, tezyife maruz
kaldığımız hâlde mukabelede bulun madık; hem de bir hayli mukabele sebebi
olmasına rağmen mukabelede bulunmadık; bulunmadık ve her türlü şetme, şa mataya
“eyvallah” deyip, “mukabele-i bilmisil”e zalimce bir kaide nazarıyla bakarak,
insanlardaki daimî keramet ve şe refi, onların muvakkat kin, nefret, gayz ve
vahşetlerine feda etmeyi hiç mi hiç düşünmedik.
Bu duygu, bu düşünce ve bu anlayışımızı herhangi bir iltibasa meydan vermeyecek
şekilde ifade edebilmek için, yer yer başlarımızı, kaldırım taşları gibi, insanî
duygular taşıdığına inandığımız hemen herkesin ayak larının altına koyduk.
Böyle bir tavır hazm-ı nefis adına ol ması tevazu ve mahviyettir; ve bu şekilde
davranırken, şayet dinimiz adına zillet gösterip, bilmeyerek günahlara
girmişsek, onu da Allah affetsin! “İnsana saygı” deyip inledik ve kimse
varlığımıza takılıp tereddüt yaşamasın diye de, hep hümâ ku şu gibi sadece
gölgemizle var olma yolunu seçtik.
Gönüllerini 208
hoş tutmaya çalıştığımız, düşüncelerini saygıyla karşıladığı mız ve her fırsatta
yüzlerine tebessümler yağdırdığımız kim selerden de, insanca davranmalarını ümit
etmenin ötesinde herhangi bir beklentiye girmedik.
Aslında bu kadarcık bek lenti de, insanî şekil ve surete bizim bir “hüsnüzan”
armağa nımızdı; vermemezlik edemezdik.
Evet, gözlerimiz hemen herkesin üzerinde; gönüllerimiz de bütün insanlığın
heyecanıyla çarparken, bir anne şefkati derinliğinde alâkamıza karşılık hiç mi
hiç bir talebimiz olma dı.
Zaten böyle bir talep olsaydı, yetmiş iki milletle bu ölçüde ve bu kadar içten
bir münasebeti devam ettirmek de müm kün olmazdı; zira karşılık ve bedele
bağlanmış alâkalar, mü nasebetler kat’iyen devam vaad edemez. Bu mülâhaza ile
biz de, insanlar ile olan münasebetlerimizi sonsuza kadar devam ettirmek için,
onlarla alâkamızı Allah’ın sanat eserleri olma ları esasına bağlama yolunu
seçtik.
Hep bu espri içinde otu rup kalktık ve herkese kadeh kadeh sevgi sunduk;
ihtimal, ifratımız bazılarının başlarını döndürdü ki, sevgiye nefret le mukabele
etmeye başladılar her fırsatta sinelerimizi açıp, insanî duygu ve
düşüncelerimizi gözler önüne serdik.
Sevgi çağlayanlarımızdan herkesin istifade etmesi için değer değ mez
kriterlerini müzakere konusu dışında bırakarak kriterler üstü yaşamaya çalıştık.
Sonra da akıl gözünün salim düşün ce ile buluşup birleşeceği eşref saati
beklemeye koyulduk.
Zannediyorum, insan unvanıyla yaratılmış bir varlıktan bu kadarını da beklemek
hakkımızdı.
Bunun aksi, insan olarak dünyaya gönderilen ve potansiyel zenginlikleri ile
melekleri bile aşkın bulunan bir varlığa karşı saygısızlık olurdu.
İşte, yıllar ve yıllar boyu hep bu derûnî hislerle sevgi kur nalarımızı sonuna
kadar açık tutarak, belli bir zaman dilimi itibarıyla kinle, nefretle,
düşmanlıkla, gayzla, komplo duy gusuyla kirlenmiş bir zeminde muhabbet
fidelerinin çoğalıp, Gel Gönüllerimizle Konuşalım Demiştik ...209
gelişip her yanı saracağı hülyalarına kapıldık.
Aynı hülyaları bizimle paylaşan toplumun büyük çoğunluğu da;
Ses ver yiğidim, yoksa beni duymuyor musun?
Yıllar var ki, hep hayalinle oynaşıyorum;
Kalkıp geleceğin inancıyla yaşıyorum...
.
Ümitle ışıldayan gönlüm seni bekliyor;
Kâh göklerde uçup, kâh yerlerde emekliyor.
.
Her tarafta harap eller, baykuşlara bayram,
Köprüler bir bir yıkılmış, yollar yolcusuz;
Gelip uğrayanı kalmamış, çeşmeler susuz..
...
Tıpkı rüyalarda olduğu gibi diril, gel!
Beyaz atının üzerinde bir sabah erken;
Gözlerim kapalı ruhumda seni süzerken,
Tıpkı rüyalarda olduğu gibi diril, gel!
gibi gönülden çığlıklara ses verdi ve milyonlar, bu masma vi mefkûrenin büyüsüne
kapılarak, her yerde sevgi mırıldan maya başladı.
Öyle ki, bu sevgi sağanağı zarûret ölçüsünde bir beklentiye bağlandığından,
başlangıçta küçük bir iki sı zıntıdan ibaretken, zamanla bir çağlayana dönüştü;
dönüştü ve hemen her kesimin ümit dünyasında yepyeni bir dirilişin remzi olarak
anılır oldu.
Allah’ın büyüklüğünün ayrı bir tecellî buudu..
O, bazen, çok küçük varlıklara büyük işler gördürerek, esbâbın önem sizliğini
vurgular ve farklı bir üslûpla kendi ululuğunu hatır latır.
Bu süreçte, biz de hep aynı şeyleri yaşadık.
Öyle ki, Kudreti Sonsuz, bir kısım sıradan, düz insanlara, gönülle rin
kapılarını ardına kadar açtı ve sevgi saltanatında onla ra âdeta Süleymanlık
bahşetti; bahşetti de kinin, nefretin, 210
kavganın temsilcisi bütün şeytanî ruhlar, geçici de olsa şoka girdiler ve
ifritten emelleri ile hezeyan yaşamaya başladılar.
Artık her yerde söz hoşgörü kahramanlarınındı; onların elin de taş-toprak som
altın kesiliyor, kömür elmasa inkılap edi yor, zehir de şeker şerbete
dönüşüyordu.
Onlar, toplumun kendisi olma istikametindeki bu hızlı değişimiyle mest ü mah
mur, toplum da yeniden kendi derinliklerini keşfetmekle fe rih fahurdu.
Evet, incelik bir kere daha zarafetle buluşmuş ve yıllardan beri kan, irin ve
gözyaşından bıkmış gönüller, bir âsûde şafağı duyuyor gibi, tâlihlerine
tebessümler yağdır maya başlamışlardı.
Artık herkes, bu gök kubbenin altında oturup-kalkıp gönül hikâyelerinden
bahisler açıyor ve tabiî gönüllere inşirah veren bu gerçek beyan karşısında, söz
şek lindeki cadı mırıltıları da saklanacak kuytular arıyordu.
Her yerde ışık karanlıkları boğuyor ve her yerde kinin, nefretin uğultularının
yerini en ince tellerden nağmelerle sevgi ve insanî münasebetler alıyordu.
Gayz ve nefret, eli kolu bağ lanmış ölümünü bekliyor, kin ve düşmanlık
duyguları, dara lıp büzüşmenin inkisarını yaşıyordu.
Biz de kendi kendimize seviniyor ve çok yakın bir gele cekte, hâlâ insaniyetinin
şuurunda olan kimselerin, gönülle rine Cibril’in kanatlarından tüyler takarak,
meleklerin uçu şup durdukları iklimlere ulaşacaklarını ve dünyaya ruhtan,
mânâdan bestelenmiş yepyeni bir ses duyuracaklarını bek liyor ve
sabırsızlanıyorduk; içinde kavga hırıltıları olmayan, yalana, iftiraya, tezvire,
karalamaya bütün bütün kapalı, gök lerin en üst tabakalarından yepyeni bir
ses...
Ama ne acıdır ki, tabiatları düşmanlığa, tecavüze, anar şiye, iftiraya
kilitlenmiş marjinal bir kesim; güçleri ve tesir lerindeki fevkalâdelikleri
tahrip yanlısı olmalarında ve çığırt kanlıklarında marjinal bir kesim,
gulyabanîler gibi yolları tut tu ve kendi aklıyla hareket etmeyen bir kısım
mütehayyir ve Gel Gönüllerimizle Konuşalım Demiştik ...211
müteredditleri de yanlarına alarak kendi yaptırdıkları anket neticelerine göre
toplumun yüzde seksen beş ve doksanının çok olumlu bulduğu bu mübarek süreci
kundaklamaya kalk tılar.
Onunla da yetinmeyip, bu bir fırsattır diyerek dine hü cum etti ve bütün
dindarları karaladılar.
Hemen herkesi bir ideolojinin insanı gibi göstererek, kimini dinci –o da ne de
mekse– adı altında, kimini de bir tarikat mensubu gibi gös tererek irtica
çığırtkanlığıyla her yerde fitne ateşleri yaktılar ve bir zaman kızıl bayraklar
altında toplanıp millete, devlete yağdırdıkları aynı küfürleri bu defa da
dindarlara karşı kul landı ve içlerini boşalttılar.
Tutup tutmaması ayrı bir konu, Zalimin zulmü varsa, mazlumun da Allah’ı var;
Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.
Sükûtumuz, üslûbumuza emanet..
misliyle mukabele, bi zim kitabımızda zalimce bir kaide..
dövene elsiz, sövene dilsiz davranma, vicdanlarımızla aramızdaki mukavelenin
gereği..
ne yapalım, Allah, ısırmak için bir diş, parçalamak için de vahşî bir pençe
vermemiş, elimizden bir şey gelmez ki...! Ayrıca, her kes kendi karakterinin
gereğini sergiler, karakterimize rağmen farklı bir tavır takınmayı kendimize
karşı saygısızlık saydık ve böyle bir saygısızlığı irtikâp etmemek için, gürül
gürül konuşa cağımız bir yerde sadece yutkunmakla iktifa ettik.
Aslında, bizim şuna-buna mukabelede bulunmamıza da ihtiyaç kalmamıştı; zira onca
yaygaraya rağmen, toplumun yüzde seksen küsuru, yapılanları birer çığırtkanlık
olarak gör müş ve soylu bir millete yakışan o muhteşem tavrını bir ke re daha
ortaya koymuştu; koymuş ve bizi üslûbumuza aykırı hareket etme mecburiyetinde
bırakmamıştı.
Biz de, son bir kez daha “cebrî lütfî”, kendi afv ü safh çerçevemizde kala rak,
herkesi sevgiyle kucaklama ahd ü peymanımızı bozma mış oluyorduk.
212
Evet, son bir kere daha bazıları, kendi ruh atlaslarını or taya koymuş, biz de,
kendi ledünniyâtımızı ifade edebilme fırsatını bulmuştuk.
Bundan sonra da hep böyle davranacak ve karakterimize saygılı olmaya
çalışacağız.
Üç beş günlük bir dünya için baş yarmayacak, göz çıkarmayacak, kem söz söy
lemeyecek, gönül kırmayacak ve Yunus edasıyla herkese sev gi çağrısında
bulunacağız; bulunacak ve milletimize karşı mü nasebetlerimizde hep şu sözlere
bağlı kalacağız: “Senelerden beri çektiğim bütün ezâ ve cefâlar, maruz kaldığım
işkenceler, katlandığım musibetler, hepsi de helâl olsun!.
Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum.
Ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, memle ket hapishanelerinde
geçti.
Aylarca ihtilâttan men edildim.
Divan-ı Harplerde bir cânî gibi muamele gördüm.
Bana zul medenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, türlü türlü it hamlarla
mahkûm etmek isteyenlere ve zindanlarda bana yer hazırlayanlara hakkımı helâl
ettim.” Evet, ben de bir mü’min olarak, bu duyguları paylaşacağıma söz
veriyorum.
Kimseye küsüp darılmayacağıma söz veriyorum..
ölümü gülerek karşı layacağıma söz veriyorum..
celâlden gelen cefayı, cemalden gelen vefa ile bir bileceğime söz veriyorum.
Allah’a ait huku ka karışamam ama, bana ait hiçbir haktan dolayı kimseden davacı
olmayacağıma söz veriyorum.
HATIRALAR İKLİMİNDE KÜÇÜK BİR SEYAHAT
Acı olanı da var hatıraların bal-kaymak gibi tatlı olanı da.
Acı hatıralar çok defa mürûr-u zamanla birer zevkli hikâyeye dönüşür ve her
hatırlanışında insana çok keyifli anlar ya şatır.
Tatlı olanları ise, bizi o eski nur-zulmet münâvebesi içinde görüp tattığımız
zamanlarda, ikamet ettiğimiz farklı ikametgâhlarda, koşup durduğumuz değişik
güzergâhlarda ve kadim dost, sadık yol arkadaşlarıyla paylaştığımız gün ve
gecelerde dolaştırır durur.
Şimdilerde geriye dönüp bakıyor; yer yer durgun su lar gibi hayatımın sükûtî
demlerini, gaye ile bütünleşmemiş mefkûresiz günlerini, sabâvete kurban edilmiş
alacakaranlık gecelerini tahayyül ediyor ve o günkü dimağıma takatinin üstünde
sorumluluklar yükleme hülyalarına giriyorum; bazı şeyler karşısında âhesterevlik
ettiğimi düşünüyor, hızımı göz den geçiriyor; bazen zamanı geriye işletiyor,
aykırılıklara yeni bir şekil vermeye çalışıyor; bazen realiteleri hayalin güdümü
ne veriyor; bembeyaz ve pırıl pırıl dakikalar arkasından ko şuyor ve onları
bugünkü mülâhazaların şivesiyle başkalaştır maya çalışıyorum.
Bugünkü gibi hatırlıyorum doğup büyüdüğüm köyü kenti, sokağı-mahalleyi; koyun
kuzu meleyişlerini, kuş cıvıltı larını, çoluk çocuk çığlıklarını; yıllarca gelip
gidip eşiğini aşın dırdığım mütevazi mektebi, öğretmenlerimi ve onların ince
tavırlarını.
Hiç unutmadım bir cami harîminde geçirdiğim 214
yılları, tarihleşmiş bir mâbedin bağrında tünediğim sıkıntılı günleri; çok uzak
kentlere hesapta olmayan seyahatlerimi; sonra hesaba giren ve bir vazifeye
dönüşen Murad-ı Sânî bel desindeki imameti; cami penceresiyle mihrap arasındaki
gel git nefasetini; acemiliğime bağlı bir darlık içinde, hata-savap atbaşı,
dinim, diyanetim adına mutlaka bir şeyler yapabilme heyecanımı; beni aşan
kaderin sırlı planları çerçevesinde bir “vakt-i merhûn”a bağlı sevkleri,
insiyakları –buna kendi ira dem açısından boşu boşuna çırpınma da diyebilirim–
vazife deyip irşad adına ulaşabildiğim her yere ulaşma azm ü gay retini; evet,
bütün bunların düşünce dünyamda bıraktıkları derin izler vardı ve unutamazdım
hiçbirini...
Unutamazdım bir dehşetli ihtilalle herkes gibi benim de şok yaşadığımı,
mesnetsiz tehditleri, sağduyunun sahâbetini, yeniden derlenip toparlanma
mevsimini..
sonra gelip kapı ma dayanan içinde yeni ihtilal teşebbüslerinin, hastalıkla rın
ve hava değişimlerinin de bulunduğu oldukça maceralı vatanî vazifemi; tebdîl-i
hava vesilesiyle maskat-ı re’sim olan beldeye, anneme, babama kavuşup onlarla
geçirdiğim ne fis Ramazan günlerini, Erzurum camilerindeki vaaz u nasi hatleri;
haddimin fevkinde gösterilen alâkayı ve bunların içimde oluşturduğu –tabiî idrak
ufkuma göre– tahdîs-i ni met mülâhazalarını.. acı-tatlı ve iç içe bu hatıraları
unutmam mümkün değildi.
Unutmam mümkün değildi sürpriz terhisi, Erzurum’da biraz hasret giderdikten
sonra ilk gözağrım sayılan suyun ötesindeki beldeye yeni azimeti ve orada
yaşadığım acı-tatlı günleri; ardından bir başka beldeye tayini, oradan da
İzmir’e cebrî tavzîfi ve bu beldenin hizmete açık zaman, mekân ve insanını..
cami penceresine bedel senelerce bir tahta kulübe de, cihan saltanatına
değişmeyeceğim ızdıraplı fakat aydınlık günleri...
Hatıralar İkliminde Küçük Bir Seyahat .215
Evet, icmâlen de olsa bunların hepsini dün yaşanmış gibi hatırlıyor, dönüp
arkada bıraktığım –bana ait yanlarıyla boş olsa da– o dopdolu günleri, hizmet
irtibatıyla içinde bulundu ğum yerleri hayalen temâşâ ediyor, o zamanlarda
dolaşıyor, dostlarla selâmlaşıyor, bir kere daha aynı şeyleri paylaşıyor ve dünü
bugünle beraber yaşıyorum.
Bu upuzun sergüzeştim içinde ciddî bir şey yaptığımı söy leyemem; kaynağı
tamamen vifak ve ittifak onca şeyi gör mezlikten gelerek de hiçbir şey olmadı
diyemem.
Tavsiye ve teşviklere “Evet!” diyen bir hayli hizmet eri hatırlıyorum, ha
tırlıyor ve hayırla yâd ediyorum.
Yakından tanıdığım ve ta nımadığım, hatıralarımın başköşesini tutmuş bu aydınlık
si maları, kadınıyla-erkeğiyle bu adanmış ruhları hep çağın kudsîleri diye yâd
ettim ve edeceğim.
O müsait zemin ve bu vefa âbidelerini hedeflerine tam yönlendirmek mümkün oldu
mu olmadı mı; net bir şey söyleyemeyeceğim, söylemem de mümkün değil; ne var ki
şahsî yetersizliğimi, bazı dost kılığın daki kimselerin vefasızlığını ve her
zaman hasmâne bir tavır alanların da tahribatını hesaba katınca daha farklı bir
tablo da imkânsız gibi görünüyor.
İmkânsız gibi görünüyor ama ben hemen her gün ken dimle yüzleşiyor, kendime göre
üslûp hataları icat ediyor ve “keşke”den “keşke”ye sıçrayıp duruyorum.
Baş edemediğim bir sürü şeye maruz kaldığım, âleme malum..
ben onları şim dilerde birer tatlı hikâyeye çevirip şeker şerbet gibi yudumla
sam da, her yeni handikapla o günlerdeki vefasızlıkları, ardı arkası kesilmeyen
zulüm ve cefaları derinlemesine bir kere daha ruhumda hissediyor ve sinemden bir
zıpkın yemiş gibi inliyorum.
Aslında, bir mânâda o gün bugün o ızdıraplar hiç mi hiç dinmedi.
Hatta bazı çevrelerin kinleri, nefretleri, yapılan güzel 216
işlerle mebsûten mütenasip (doğru orantılı) şişti, büyüdü, az gınlaştı ve kan
kokan, kan düşünen bir hâl aldı.
Allah’ın lü tufları arttıkça ve artıp bütün dünyayı sardıkça, dine, diyane te ve
şanlı geçmişimize düşman ruhların gayzı da âdeta mag malar gibi köpürüp her
yanda yangınlar çıkarmaya başladı.
Unutmadım, unutamıyorum o Haziran fırtınalarını, bant fur yalarını, karalama
kampanyalarını; hukukun hiçe sayıldığı nı, vicdan hürriyetinin ayaklar altına
alındığını; sun’î cephe ler oluşturulduğunu; küfür ve küfran temsilcilerinin
tuğyan ları yanında bir kısım müteşeyyihînin “haseden min ındi en füsihim”
komplolarını..
keşke bütün bunları unutabilseydim; unutabilseydim de “kelâm-ı nefsî” ile dahi
olsa onlara karşı infial ruh hâletine girmeseydim!
Ne var ki, onca tecavüz, komplo ve bunlara bağlı bas kılar, inanan insanları
asla sindiremedi; her inkıtadan sonra onlar bir kere daha “vira bismillâh” deyip
daha bir ciddî din lerine, diyanetlerine hizmete koyuldu ve duraksamadan yü
rüdüler Allah rızasına doğru. Hiç hatırlamıyorum kinin, nef retin dindiğini,
şiddetin ve baskının hız kestiğini; buna mu kabil gurbet hissi ve gariplik
duygusuyla inandıkları değerler uğrunda heyecan kaybetmeden koşturanların
tevakkufa geç tiklerini.
Boşa gitmedi bütün bu gayretler; gün geldi sağanak sağanak Hak inayetiyle her
taraf nevbahara döndü ve bize de sevgi ve şefkat hislerimizi ifade etme imkânı
doğdu.
Yıllardan beri birbirine küs yaşayan farklılaştırılmış ve düşman kutuplar hâline
getirilmiş pek çok kimse bu yeni sevgi atmosferine koşmaya başladı.
Bu, onların kendilerine yönel meleri, kendilerini bir kere daha keşfetmeleri
demekti.
Çok iyi hatırlıyorum, birbirinin elini ürkek ürkek sıkan kimselerin, bi raz
beraber bulunduktan sonra “Meğer hep aynı düşünüyor muşuz!” ve “Meğer
birbirimize ne kadar da yakınmışız!” de diklerini.
Bütün bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın değerlendirmemize Hatıralar İkliminde Küçük Bir
Seyahat .217
sunduğu fırsatlardı; ama bilmem ki bu fırsatları tam değer lendirebildik mi.!
Keşke değerlendirebilseydik! Evet, bir dö nemde şöyle böyle ayrıştırılmış, sun’î
gerginliklere çekilmiş ve yıkmaya kilitlenmiş değişik kesimlerin birbiriyle
kucaklaş maya ve sarmaş dolaş olmaya başladığı ve kendi kendimize reva
gördüğümüz gurbet yıllarını arkada bıraktığımız o gün ler çok verimli günlerdi;
ama acıdır, yapılan onca olumlu işin görülmemesi, takdir edilmemesi bir yana, o
istikametteki ak tiviteler birer cinayet gibi gösterilmek istendi; istendi ve
bir mânâda dinamitlendi.
Şimdilerde o fevkalâde büyülü ve ümitle tüllenen gün leri, saatleri ne zaman
düşünsem, “Keşke o sevgi ve diyalog çağlayanının önü hiç kesilmeseydi.! Keşke o
ışıktan zama nın bağrına kurşun sıkılmasaydı!” deyip iki büklüm oluyo rum.
Ne kadar arzu ederdim, o nazlı nazlı bir araya gelişlerin, o yürekten birbirini
selâmlayışların ve o sımsıcak akşamların devam etmesini! Hâlâ
hatırlayabiliyorum, o samimî hislerin, o gönüllerden kopup gelen seslerin, o
temel değerlerimize saygı çerçevesinde ortaya konan düşüncelerin iç dünyamız da
uyardığı heyecanı, millî birlik ve beraberliğimiz adına hâsıl ettiği imanı ve
ümidi.
Eğer bir gün şeytan gelip aramıza gir meseydi ve fena huylara açık tabiatlardaki
düşmanlık duygu larını hortlatmasaydı, mızrabını yemiş bam telinden yükselen
sesler gibi her yörede duyulan o heyecanlı nağmeler, o birbi rine ulaşan eller
ve birbirinin meziyetini mırıldanan diller hep aynı şeyleri söylemeye devam
edecek ve o mütekabil saygı, hürmet teâtîleri hep sürüp gidecekti.
O günlerle alâkalı görüp duyduklarım, elemiyle-lezzetiyle bütün yaşadıklarım,
bizimle aynı duyguları paylaşmayan dar alanlı hafızalardan silinip gitse ve
sönük, renksiz, neşvesiz bir geçmişe inkılap etse de, onlar benim için
çağrıştırdıkları ve gelecek adına vaad ettikleriyle hâlâ hayal dünyamın en 218
renkli resimlerini ihtiva etmekte ve bana lezzetine doyulma yan dakikalar,
saatler yaşatmaktadırlar.
Hâdiselere hep ay nı zaviyeden baktığım, onları aynı şekilde hecelediğim süre ce
de o canlı resimlerin hülyalarımı her zaman süsleyeceğin de hiç şüphem yok.
Bu açıdan, ihtimal ne zaman bir kısım handikapla karşılaşacak olsam ya da şöyle
böyle bir muhalif rüzgâra maruz kalsam, hemen bir sessizlik murâkabesine da
lacak, sükûtun nağmeleri içinde hep o günleri dinleyecek ve o rengârenk
resimlerle, o değişik fotoğraf kareleriyle teselli olmaya çalışacağım,
çalışıyorum da; çalışıyor ve kendimi yı ğın yığın insanın en içten bir cûşişle
sergiledikleri o sevgi ve alâka çağlayanı içinde hissediyorum.
Her bir araya gelişte ilk görüşüp tanıştığımız o tertemiz yüzleri görüyor gibi
oluyor ve ruhumu saran kasvetlerden bir bir sıyrılıyorum.
Yakın bir geçmişe kadar devam edegelen hep ümitle tül lenmiş o ahenkli, hatta
biraz da âlâyişli toplanmalar-dağıl maların farklı bir çizgide de olsa hâlâ
devam ettiğini düşünüyo rum.
Şartların, konjonktürün gerektirdiği farklılık mahfuz; aynı üslûp, aynı eda,
aynı düşünce ve aynı mülâhazaların binlerce, yüz binlerce sevgiyle çarpan sine
tarafından temsil edildiğinde tereddüdüm yok; ama ben o günlerle öylesine dolu
ve yapılan işlere öylesine kurulu idim ki, o zamanlar icra edilen aktivitele rin
içinden geçerek kendimi dünyaları aşan, gidip ta Hak rıza sına ve onun gaye
ölçüsündeki vesilesi sayılan “Nam-ı Celîl-i İlâhî”yi ilana dayanan bir cereyan-ı
mütemâdî mecrasındaki kudsîlerin yedeğinde görüyordum.
Bu mülâhaza ile kim bilir kaç defa kendi kendimi “ve kelbühüm bâsitun zirâayhi
bi’l vasîd” mazhariyetiyle pâyelendirmiş ve “Bu kadarını olsun herhâlde
lütfederler.” demiş müteselli olmuşumdur.
Yaşadığım o süreçte, diyaloğa açık ve sevgiyle çarpan si nelerin heyecanı ruhuma
öyle işlemiş, her gün şahit olduğum o güzel tablolar hafızama öyle hakkedilmiş
ve gönlümde öyle Hatıralar İkliminde Küçük Bir Seyahat .219
derin izler bırakmıştı ki, aradan yıllar geçmesine rağmen hâlâ onları bütün
canlılığıyla iç dünyamda duyabiliyor; o günler de duyup işittiğim sesleri,
sözleri bütün tazeliğiyle ruhumda hissediyor ve yer yer nükseden hasret ve
hicran duygularımı onlarla bastırmaya çalışıyorum.
Kim bilir belki de şu anda, o elemleri, acıları gitmiş ve her şeyiyle lezzete
inkılap etmiş hatıralar yumağı içindeki canlı, renkli, ümitle tüllenen geçmişe
ait hatıra karelerini, içimde yaşatmak ve arkadan geleceklere emanet etmek için,
defter-i mesâvim gibi simsiyah ve perişan satırlarımla farkına varma dan
karartıyor da olabilirim…
O günlere ait, her yanda tüten ruh ve mânânın, tasavvur ve heyecanın o dar zaman
diliminde kalmasına, sevgi söy leyen, hoşgörü mırıldanan ağızların susmasına,
birbirine ka vuşan sinelerde tütmeye başlamış aşk u alâkanın sönmesine, şefkatle
açılıp kapanmaya başlamış gözlerin ebediyen kapa nıp gitmesine, diyaloğa açık
ruhların mevsimsiz bir hazanla savrulup devrilmesine gönlüm razı olmadı;
dayanamazdım, meltemlerin yerini şimal rüzgârlarının almasına; iyiliğe, gü
zelliğe ve sevgiye açık atmosferimizin kinle, nefretle delinme sine; baharı
hazanın vurmasına, millet ruhunun muhalif fırtı nalarla sararıp solmasına ve
“ba’sü ba’de’l-mevt”imize yeni den kefen biçilmesine..
doğru durulmalı, doğru konuşulmalı, ortaya konan güzellikler müştak bütün
gönüllere duyurulmalı ve bu dirilişin önünün alınmasına meydan verilmemeliydi.!
Birkaç düzine gönüllü ve Hakk’a adanmış ruh, insanlı ğı gerçek insaniyete uyarma
azm ü niyetiyle –bunu Allah’ın gerçekleştireceğine inançları tamdı– yollara
dökülürken, el lerinde kendi dünyalarından sönmez meşaleler dört bir ya na
açılırken “millet-i ebed müddet” mülâhazasıyla açılmış lardı.
İnsanlığa diyecekleri pek çok şey vardı ve onu mutlaka 220
demeliydiler..
işte bu mülâhazayla idi ki, hepsinin sinesi de yüce mefkûreye, yüceler yücesi
Allah’a yürüme heyecanıy la çarpıyordu.
Bütünü olmasa da büyük çoğunluğu itibarıy la toplum bu heyecanla coşkun ve tam
bir metafizik gerilim içindeydi.
Bu hâl umumî sulh, sükûn ve evrensel insanî de ğerler adına mutlaka daha da
ilerilere götürülmeli ve ema nette emin haleflere emanet edilmeliydi..
milletinin kaderiy le alâkadar ruhların derin bir ittifak ve ittihat sürecine
girdiği, inanan sinelerin bu heyecanla coştuğu, her yanda diyalog sevdalılarının
seslerinin duyulduğu, birkaç asırlık hülyaları mızın gidip hakikat ufkuyla
kutuplaştığı o kutlu günlere ait aktiviteler bence hiç durmamalı; milletine
hizmete adanmış ruhlar asla heyecan yorgunluğuna düşmemeli; dünyevî mut luluk,
refah ve saadet onların uhrevîlik mülâhazalarının önü ne geçmemeli; her zaman
ışıkla parlayan bu simaların nurları hiç sönmemeli; “Hak rızası hedef, i’lâ-yı
kelimetullah gaye öl çüsünde vesile.” deyip yollara düşenlerin birliği kat’iyen
bo zulmamalı; gittikçe büyüyen, genişleyen, derinleşen bu gö nüllüler hareketi,
her diriliş dönemindeki ilklere has safvetini, samimiyetini, sadakatini korumalı
ve Seyyid Nigârî gibi:
“Cânân dileyen dağdağa-yı câna düşer mi,
Cân isteyen endişe-i cânâna düşer mi;
Girdik reh-i sevdaya cünûnuz...
Bize namus lâzım değil,
Ey dil ki bu iş şâne düşer mi!..”
deyip arkalarına bakmadan hep insanlığı kucaklamaya doğ ru yürümelidirler.
Ben şimdilerde hâlâ hafızamda dipdiri tutmaya çalıştı ğım, o günlerdeki
faaliyetlerin ve o mütemâdî koşturmaların, bugün de şartlar ve konjonktürün
gereği aynı çizgide olmasa bile mücâvir bir kulvarda devam ettiği ümit ve
hülyalarıyla Hatıralar İkliminde Küçük Bir Seyahat .221
oturup kalkıyorum.
Hâlâ, o zevk u şevk akşamlarının yaşan dığını düşünüyor, sevgi soluklayıp
duranların nefeslerini du yar gibi oluyor ve ruhumun kubbesinde yankılanan o
aks-i sadâlarla müteselli oluyorum.
Ömrüm oldukça da hep bu hülyalarla yaşayacağım.
BEŞİNCİ KAT
Bugün medeniyetin bin bir gürültüsü, yaşadığımız kent teki mimarînin soğukluğu
ve şehirlerin her gün biraz daha ya bancılaşması karşısında pek çoğumuz, büyük
kentlerin, dev metropollerin dışında ayrı bir iklim, sessiz bir bucak, tabiata
açık bir koy arama mülâhazasıyla neler düşünür, nelere katla nır ve ne planlar,
ne projeler yaparız..
yaparız da, senede hiç olmazsa belli bir müddet, belki her ay birkaç kez, içinde
bu lunduğumuz atmosferden sıyrılarak ya bir ormanın üfül üfül iklimine, ya bir
korunun sessizliğine, ya bir koyun âsûdeliğine ya da bir çağlayanın tabiatla
çağıldayan harîmine koşarız..
koşar ve varlığı duymaya çalışır, tabiatı bir mûsıkî gibi dinler..
gözümüzle, gönlümüzle, hatta bütün duygu ve uzuvlarımızla şehirlerin dışındaki
farklılığı yudumlar ve kendimizi bir kere daha hissederiz.
İnsanlardan kaçma mânâsına değil, insanlığı bütün de rinlikleriyle duyma yolunda
böyle bir uzlet, insanın paslanan, kendinden saykıllaşan özüne seyahati
demektir.
Ben şahsen, böyle bir duyuş, böyle bir tadış ve böyle bir hissedişi değişik
esinti buudlarıyla birçok defa yaşadım..
zevk ettim..
fırsat el verirse yine de yaşamayı düşünürüm.
Ancak bütün bu düşünce ve mülâhazalar mahfuz, fakir, bu kabil özlemlerle sık
sık, harîmine koştuğum kerameti ku ruluş gayesine ve içindeki masumlara ait bir
yer var ki, orası hemen her zaman ruhuma, ırmakların çağıltılarını, ormanla rın
uğultularını, tabiat kitabının fısıltılarını birden boşaltmış Beşinci Kat .223
ve gönlümde varlığın bir birleşik noktası gibi duyulmuştur.
Öyleki, oraya ne kadar alışmış ve onun güzelliklerini ne ka dar kanıksamış da
olsam, onun harîmine her girdiğimde ve ya oraya ulaşma yol mülâhazasına
daldığımda, âdeta bir mûsıkî, bir romantizm banyosu almış ve hususi bir
mâneviyat âleminin varlığını kalbimin kadirşinâs katmanlarında duymuş gibi,
ruhumda bir metafizik gerilim ve gönlümde bir şahlanış hissetmişimdir.
Evet, sanki oranın, ferahfezâ ikliminden kalb lerimize, sürekli bir şeyler
sızıyormuşçasına, ben ve arkadaş larım o mekânda her zaman bir neş’e ve zevk
hissetmişizdir.
Geleceğin değerlendirmecileri bu sırlı mekânı hangi ad ve unvanla anarlarsa
ansınlar, biz oraya “Beşinci Kat” demiştik.
Beşinci kat olması, beş rakamıyla mukayyet değildi; o sadece bir çizgiydi..
bu müsemma onuncu, on beşinci kat da olabi lirdi; ama değildi ve o, sadece
mevcut binanın en üst katında bir çekme daireden ibaretti.
Beşinci Kat her zaman, bulunduğu yerden başını göklere kaldırmış gibi, semaları
gözeten ve hep öyle tepeden bakıp, istikbal edeceği misafirleri bekleyen, için
için bir hâli ve bir teşrifat edası içindeydi.
O, güvenli bir insan çehresine ben zeyen cephesi ve değişik maksatlara açık
girintili-çıkıntılı ba şı secdede Hak kullarını andıran arka bölümleriyle, hep
bi ze heybet fısıldamış, ruhlarımıza râşeler salmış ve her zaman ümit rengine
bürünerek gözlerimizin içine gülmüştür.
Beşinci Kat, sırtını sağlam bir zemine dayamış gibi olduk ça rahat görünümlü..
ve bazen küçük bir dağ zirvesi heybe tiyle, bazen de çömelmiş orta boy bir tepe
şeklindeki hâliyle hep bize mehabet gamzetmiştir.
Hatta o, çevresindeki ona nispeten küçük binalar, altında ve üstünde dört bir
yanını sa ran ağaçlar arasında, kalbimizin her zaman duyup hissetme ye hahişkâr
olduğu bir manzara konumundadır.
Onun, gök lerin mavisi ve yerin yeşilliklerinin birleşik noktasındaki bu 224
müstesna konumu, bize hep annelerimizin şefkatini, babala rımızın irade ve
kuvvetini, gençlik duygularımızın his ve hayal dolu saatlerini hatırlatır.
Bu müstesna mekânda her zaman, dört bir yandan kopup gelen tabiatın o kendine
has natürel ses ve solukları, yanı başınızda veya biraz aşağılarda, tabiatın
nağmelerine göre kısmen rötuşlanmış çocukların çığlıklarının çiğ çiğ üzerinize
dökülüşü; bulunduğunuz yerin mânevî ha vası ve şivesiyle birleşerek size
alabildiğine derin o şanlı geç mişimizin her telden nağmeleri gibi gelir.
Bu nağmeler san ki, zuhur ettikleri zamanın atmosferini delik deşik edip kendi
“oluşum” şartlarını aşarak, zaman üstü bütün vâridâtlarını, tarih hareminin el
değmemiş bütün mahrem sırlarını, gelecek günlerin tat ve şivesiyle macun hâline
getirip size sunduğunu sanırsınız; sanırsınız da, dünü tahayyül ederken,
ayaklarını zın günümüzün zeminine bastığını ve gönüllerinizin de yarı nın
ufuklarında attığını duyarsınız.
Evet, hassas ve duyarlı bir ruh, bu masmavi iklime he men her yönelişinde,
tozlu, dumanlı ve oldukça bulanık bir âlemden sıyrılıp, gökler kadar derin,
yerler kadar zengin, ana larımızın bağrı kadar sıcak bir güzellik ufkuna yürüyor
gibi olur.
Bu şefkat ve güzellik âleminin havası, ziyası, tadı, şivesi o kadar mûnis ve o
kadar yumuşaktır ki, o tarafa doğru, otobüs, taksi veya bir başka vasıta ile
hemen her seyahat âdeta, ruhun zaferine doğru bir yolculuğu gibi duyulur..
ve ciğerlerimizi ok sijenle doldurmak için, ulaştığımız zirvenin tertemiz
havasını yudumluyor gibi bir hâl alır.
Hiç şüphesiz bu temiz iklimi ziya ret, kalbimizin en derin noktalarına sinmiş en
silinmez hatıralar gibi hâlâ taptaze durmaktadır.
Öyle zannediyorum ki, bütün dünyanın zevkleri, lezzetleri, hiçbir zaman bize, bu
çok farklı unsurların birleşmesinden meydana gelen ledünnî hazları ve remeyecek
ve dünyada hiçbir zaman parçası da o mekânda geçen saniye ve saliselerin
gölgesine ulaşamayacaktır.
Hatta Beşinci Kat .225
o mekân olduğu gibi kalsa, onun o mübarek müdavimleri de oraya gelip gitmelerini
devam ettirse, ben şahsen, bugüne ka dar sürüp gelen o farklı geçmişin bundan
sonraki ömrümde hep aynı çizgide kalsam bile ruhuma vaad ettiği yeni şeyle ri
duyacağıma emin değilim.
İhtimal bu mekânın, kuruluş ni yet ve mülâhazalarının çizgilerini tam
aksettirdiği o ilk günlerin havasını, tadını, şivesini duymak mümkün olmayacağı
gibi, onun gerçek derinlik ve zenginliğinin ana unsurları sayılan ve bugün çoğu
itibarıyla göçüp gitmiş o eski müdavimlerin eksik liği de hep derinden derine
hissedilecektir.
İlk günler itibarıyla orada, o kadar bizim dünyamıza ait bir terbiye ve nezaket
ve bir teşrifat anlayışı göze çarpar dı ki, oraya ömründe bir kere uğrayanlara
bile mutlaka bir şeyler bulaşırdı –estağfirullah– onların ruhlarına bir kısım
ledünnîlikler sinerdi, sinerdi de, aradan yıllar ve yıllar geçse dahi, bir gün
onlar da mutlaka ruhlarının derinliklerinde ku luçkaya yatmış hatıraların
tedâîleriyle hülyalarında o mânâ iklimine yönelir ve uhrevî zevkleri adına ne
nağmeler ne nağ meler dinlerlerdi...
Evet, insan eğer bütün bütün kör değilse, bu mekâna uğradığında mutlaka onun
yüzüne, gözüne, sözüne, edası na bir ruh, bir mânâ, bir şiir siner ve ona nice
nezih hayal âlemleri kapılarını aralardı.
Doğrusu bu mekân hemen her zaman, duyguları besteleyen, düşünceleri besleyen ve
ruhla rı coşturan büyülü bir yerdi.
Bu hususi mekânın ruhlarımızda hâsıl ettiği his zenginliği sayesinde, şehir
hayatının zahmet ve sıkıntılarıyla iki büklüm ve ard arda solup giden günlerimi
zin duygu ve düşünceden yana ne kadar fakir geçtiğini an lamak için herhalde
psikoloji uzmanı olmaya gerek yoktu...
Evet bugün, tıpkı yük arabaları ve nakliye vasıtaları gibi tık lım tıklım dolu
ve korkunç bir sıklet altında geçen hislerimizin hiçbirini duya duya
yaşayamıyor, onların varlıklarını kendi 226
derinlikleriyle sezemiyor ve âdeta kendi zenginliklerimize kar şı kapalı
yaşıyoruz.
Oysaki Beşinci Kat ve o mânâdaki yerler, pekâlâ hislerimizin inkişaf edip
gelişmesi için müsait birer or tam teşkil edebilir ve edebiliyordu da.
Her gün çok değişik yerlerden gelen farklı insanlarla kar şılaşmak..
haftada birkaç defa mantık-muhakeme dudakla rından farklı kültürlerin
usârelerini yudumlamak..
her gele ne teşrifat merasimini eda ederken onlara, bu mekânı, o gü nün çok
yönlü yeni ilhamlarıyla bir kere daha yorumlamak..
çevrenin temâşâ noktalarını, ziyaretçilerin ilmî, idarî, siyasî, felsefî
kimliklerinin çağrıştırdığı muhteva ile yeniden bir kere daha tefsir etmek..
günün değişik saatlerinde, ilâhî iltifatların farklı tecellî matla’larını vicdan
menfezlerinden tekrar tekrar müşâhedenin zevkini yaşamak..
tulûu gözlemek, gurûbu sey retmek, mehtapla konuşmak..
yıldızlarla hasbihâlde bulunup hayal peyklerine binerek galaksiler arasında
dolaşmak bu mekândaki hususi derinliği açısından görmenin, hissetmenin,
duymanın, içe sindirmenin, değerlendirmenin değişik dalga boyunda farklı öyle
televvünleri idi ki, buraya ulaşan hemen herkesin bakışlarını yontar,
şekillendirir; fikirlerini biler ve en ginleştirir; ruhlarını inceltir ve
şeffaflaştırır ve hususiyle de bu katın mânevî haz ve tiryakilerine kitapların
verdiğini ve ve receğini aşkın öyle bir mârifet bahşeder ki kıtmirleri müstes na
bu güvertenin kutlu sakinleri, tesbihle yükselen nefesleri âdeta bir çiçek
kokusu gibi duyar..
tekbirle kanatlanan âvâzı, ışık huzmeleri gibi göz bebekleriyle emer..
hamd ü senâları, göklerin üzerimize titreyen gölgeleri gibi hisseder..
ve Allah’a teveccühü kalbin en saf ve ritmik vuruşları gibi duyarlardı.
Bu mübarek hazîrenin –biz öyle zannediyor da olabili riz– harîminde az dahi
olsa, ârâm etme imkânı bulan hemen bütün misafirler, müstahdemler, talebeler,
değişik program lar münasebetiyle bir akşamlığına gelip konan, konup göçen
Beşinci Kat .227
ashâb-ı mesalih, burada koklanan, duyulan, sezilen veya öy le olduğuna inanılan
umumî havayı bozmamak, başkaları nın konsantrasyonuna dokunmamak, herkese açık
bir kısım mânevî zevk ve lezzet kanallarını münasebetsiz şerareler le
kirletmemek için, gezip dolaştıkları her yerde kırılabilecek kristaller
varmışçasına, olabildiğine nazik ve kibar davranır, dikkatle oturur kalkar ve
âdeta bir ruhanîler topluluğu man zarası sergilerlerdi.
Öyle ki bunların, gözlerinin önünde sanki nihâî buudu masmavi bir ukbâ
derinliği, başlarının üstünde ruhanîlerin kanat çırpış sesleri, düşüncelerinde
bütün bunları temâşâ edebilme genişliği ve gönüllerinde bunları ve daha sını
tatma enginliğiyle her şeyi kucaklamaya yeten bir insanî derinlikleri vardı.
Aslında hemen her atmosfer, her çevre, biraz da ona uyulunca, onun ruhuna nüfuz
edilince ve onunla aramızdaki sevgi bağları tam sezilince netleşir, derinleşir,
âdîlikleri aşarak fevkalâdeliklere ulaşır, derken, içindekilere daha bir
talâkatle seslenir ve onlara ruhunun enginliklerinden gelen en mah rem bir
mûsıkîyi dinletir.
Beşinci Kat’ın bize, hemen her za man bu vâridâtın en zengin bir sâkisi
olduğunda şüphe yok tur.
Evet o, oturduğu yer ve konumuyla bu mânânın müces sem bir heykeli gibidir.
Beşinci Kat ve onu omuzlarında taşıyan bina, bulundu ğu nokta ile o kadar ciddî
bir uyum içindedir ki; sanki onun plan ve projesi acemi, amatör bazı kimselerce
değil de –as lında bu öyle olmuştu– ruhanîlerin ilhamlarıyla müeyyed bir dimağ,
hem de onun bütün hususiyetlerini, çevresiyle müna sebetlerini, bizim ruh
dünyamızla derin alâkalarını kompüter tekniğiyle değerlendirmiş de öyle tatbik
etmiş gibi, fevkalâde tenasüp içinde bir görünüm arz etmektedir.
İnsan, ne zaman onun üfül üfül esen iklimine adım at sa, daha temelinin ilk
atıldığı gün toprakla buluşan ve yanı 228
başlarında yükselen binayı takip edercesine her gün santim santim büyüyen
ağaçların, ince ince salınışlarını, bir mûsıkîye dönüşen hışırtılarını duyar, o
bina ve o ağaçlara emeği geç miş insanların hayalleriyle karşılaşır..
birkaç adım daha iler leyince, her yanda salınan selvilerin, çamların,
kavakların ve salkım söğütlerin serin ikliminde kendini bulur ve onla rın
hoşâmedîlerini almış gibi ilerler.
Ana binayı aşıp da, ona nispeten oldukça küçük ve âdeta bir yavru, bir çocuk
gibi sevimli, masum Beşinci Kat’a ulaşınca, kendini münzevî bir sessizlik ve
sâkit bir şiirin büyüleyiciliği içinde bulur.
Beşinci Kat’a hem merdivenlerle çıkılır hem de asansör le..
merdivenlerden çıkarken, hemen her katta kapıları kori dora açılan pek çok
odalarla karşılaşılır.
Bunlar bizim, eşikle rini pek fazla aşıp, aşındırdığımız yerler değildir.
İç âlemleriyle bize meçhul ve sakinlerine malum bu odalarda okul veya yurt
talebeleri kalır.
Birer birer bütün katlar aşılınca, sonunda in san kendini terasla iç içe bir
mekânda bulur.
Burası oldukça geniş ve ferahfezâ bir yerdir.
Buranın rahatlatıcı havasını çok iyi bilen bizler, asansörü kullanmıyorsak,
merdivenleri birer ikişer sıçrayarak çıkar ve âdeta bir an evvel yukarının temiz
ve âsûde havasını teneffüs etmeye koşardık..
Burası, gerçekten de binanın en güzel, en aydınlık, en fe rah, en büyüleyici ve
gönüllerimizi uhrevî hülyalarla süsleyici müstesna bir yeriydi.
Buraya ulaşınca, şehir, büyük bir bö lümü itibarıyla âdeta ayaklarımızın altında
kalır..
deniz göz lerimizi okşar, serinliğiyle bizi selâmlar..
ve çevredeki tüm sekler, tepeler gıptayla bizi seyrederlerdi.
Binanın içinde do laştıkça, kendimizi daha bir büyülenmiş hisseder ve her ya
nımızı âdeta uhrevî esintilerin kuşattığını sanırdık..
ve hele her köşede kalblerinin safveti yüzlerine vurmuş, hisleri pırıl pırıl
gözlerinde nümâyân, yüzleri tali’lerine tebessümle süslü bir sürü temiz çehreyle
karşılaştıkça, kendimizi varlığın perde Beşinci Kat .229
arkasında seyahat ediyor gibi anlaşılmaz bir derinlik içinde bulur ve ne
hayaller yaşardık.!
Beşinci Kat’ın en önemli güzellik unsuru sayılan bu kut lu sakinler, hemen hepsi
de hâlinden memnun..
ömürleri pür neş’e..
günleri okuyup düşünme-düşünüp Hakk’a yakınlık arama hisleriyle dopdolu..
ve birer derinlik namzetleriydiler.
Yanlarına gelen misafirler, onlar için ayrı bir haz vesilesi ve onlara hizmet de
pâyeler üstü bir pâyeydi.
Bu katı şereflen diren kutlu konukları memnun etmek için, âdeta onların çev
relerinde fır döner ve tıpkı halâyık gibi onların hizmetlerine koşarlardı..
hatta bir mânâda gelen misafirler, onların hayat larının yeknesaklığını tadil
ettikleri için, her zaman gelen ko nukları minnet ve şükranla karşılar,
uğurlarken de, en mü kemmel teşyi törenleriyle uğurlarlardı.
Bu temiz insanları, bu ölçüde hayata bağlayan, onlara yaşamayı sevdiren ve
başkalarına faydalı olma duygusuy la coşturan hiç şüphesiz onların din hisleri,
ahiret itikatları, Allah’la olan içten münasebetleri, geçmişten tevarüs ettikle
ri medeniyet telakkileri ve millî üslûplarıydı.
Hem onların bu ledünnî hâlleri hem de yanlarına gelen farklı kültürlerin, fark
lı anlayışların yontup şekillendirdiği o ayrı ayrı insanların hâli ve tabiî
mekânın hususiyeti orada bulunan hemen herkese öyle dokunur, derecesine göre
herkesin ruhunu öylesine bü yüler ve herkesi öylesine kendi sükutuna çekerdi ki,
biraz du yarlılığı olan her ziyaretçi, içeriye girdiği andan itibaren bir daha
bu sihrin tesirinden kurtulamazdı.
* * *
Ben Beşinci Kat’ı, bir deniz gibi her şeyi içine alıp eriten bir dev kentin
ortasında veya bir kenarında, o koca ummâna meydan okuyan ve hep dalgaların
üzerinde kalmasını bilen bir 230
nilüfer gibi tahayyül etmişimdir..
ve bu mülâhaza ile de onu, onca değişen şeye rağmen hiç değişmeden varlığını
sürdüren ve sürekli ruhuma en enfes rayihalar neşreden şirin bir çiçek gibi
koklamış ve tasavvurlarımı aşkın bir nefasetle içime aktı ğını hissetmişimdir.
Hatta ben, onun sekine ve ruhanîlere açık iklimini, gönüllerimizin zaman ve
mekân üstü âlemlere yüksel mesinde bir rıhtım, bir liman, bir rampa gibi
görmüşümdür.
Her şeyin normal mecrasında olduğu dönemlerde ve ya değişik med ve cezirlerle
bütün mecraların ve eksenlerin kendilerine rağmen kaymalar yaşadığı günlerde ne
zaman, Beşinci Kat’a girmişsem, onun genel havasının ve canlı-cansız
aksesuarının ruhuma ilham ettiği mânâlar sayesinde his ve fi kirlerimin daha
derin tabakalarına inmiş ve onun büyüsünü daha derinden duymuşumdur..
evet, bu mekânda her zaman içime açılan bir hayal kapısı bulmuş ve ondan geçerek
kendi küçük ve mahrem dünyamın mahfazası içine oturmuşumdur.
Aslında, onun içindeki bu derûnî his ve duygular, elbette ki pek çok müşâhede,
hatıra, tevafuk, müzakere, musahabe ve dünya kadar acı-tatlı hâdiseden
kaynaklanıyordu.
Hatta bu iç ve muhteva, binanın fizikî yapısının yorumlanmalarına da
aksediyordu.
Öyle ki, bize göre bu bina, sanki herhangi bir insan eliyle yapılmamış da, yerin
derinliklerinden fışkırmış, arz ve göklerin pek çok sırlarını ihtiva
ediyormuşçasına ala bildiğine derin görünürdü.
Fakir bazen onu, ayakta Mâbud’a kıyam eden bir âbid, bazen bir dağın zirvesinde
secdeye ka panmış bir mahviyet insanı, bazen de Yaratıcısı’na el açmış yalvaran
bir gönül eri gibi tahayyül ederdim.
İşte bütün bu hislerin, ruhumda hâsıl ettiği enfüsî mülâ hazalarla ben, bu
mübarek mekâna içindeki kutlu sakinle ri, o fevkalade temkinleri ve sükût
içindeki talâkatlarıyla her zaman bana şiir söyleyen, mûsıkî dinleten, esrar
meşk eden, ders veren birer hatib, birer edib, birer bestekâr, birer Beşinci Kat
.231
heyecan insanı olarak görmüşümdür veya hep öyle görmek istemişimdir.
Bu katta, herkesin, aklını kullanması, iradesini şahlandır ması, ruhunu
dinlemesi ve ferden-ferdâ maveraîliklere açıl ması önemli bir esas olmakla
beraber, sık sık kendisine baş vurulan, akıl danışılan, dert yanılan ve bir
ölçüde bazı proje ve planlarda müracaat edenlerin tevazu mahviyet ve terbiye
lerinin gereği merci görünümünde biri de bulunurdu..
bulu nur ve teker teker bütün “ashâb-ı mesalih”i dinler..
kendince, danışılan şeylerde danışmanın hakkını vermeye çalışır..
dert lilere “çare” diye mutlaka bir şeyler söyler..
ashâb-ı mesalihin gönlünü hoş tutar..
bazen de iş ve problem bombardımanı karşısında bunalımdan bunalıma girer;
başkalarının derdine çare bulayım derken kendisi çaresizlikle inlerdi.
Bütün bunlar bazen anlaşılır, bazen de anlaşılmaz; ama mutlaka bir devr-i fâni
gibi hiçbiri uzun zaman hükmünü devam ettiremez..
bir bir gelir, bir bir gider ve yerlerini zevkli hatıralara bırakırlardı bizde;
bir başka gün veya ikinci bir kez binadan içeriye girdi ğimizde, bütün bu
olanlar, geride hiçbir sır bırakmamış gibi, koca bina, yine o eski şiirli,
sihirli hâline bürünerek, ruhları mız üzerinde, içine ilk girilen bir mâbed gibi
tesirli olurdu.
Hiç şüphesiz Beşinci Kat’ın en önemli mekânı, onun o geniş salonu ve değişik
istihalelerle salon hâline getirilmiş bu lunan teras katıydı.
Çepeçevre hemen her tarafın ve denize kadar bütün ufukların temâşâ edilebildiği
bu yer, her yanı ca mekanlarla kapalı, hem açık hem de kapalı diyebileceğimiz
bir gariplik içinde ve umum binanın ruhunun özü gibiydi.
Motorla işleyen mini bir şadırvanla küçük bir şelale de, bü tün tabiat
unsurlarını bağrında toplama gibi bir tabiîlik duy gusunun eseri olarak, onun
bir yanına yerleştirilmişti ki, ora yı görünce insan tam bir “tabiat meşheri”
demese de tabi atın önemli bir kesitiyle karşı karşıya bulunduğunda şüphe 232
etmezdi...
Zaman zaman bu mini şadırvandan sular akar ve şelale de böyle bir kata göre
biraz da tiz perdeden diyebi leceğimiz o gürül gürül sesiyle bu umumî senfoniye
ses ka tınca camekânların önünde o âna kadar uyuyor zannettiği miz ağaçlar,
çiçekler bu mûsıkîyle uyanırmışçasına raksa ge çer veya bu umumî manzaranın
çağrıştırmasıyla biz öyle ha yal ederdik ve hepimizin yüreklerinin ritminin de,
ona göre atmaya başladığını duyar gibi olurduk..
kim bilir hislerimizi hangi takdir ifadeleriyle dile getirir ve kendi kendimize
tabi atın bu küçük kesitinde, umum varlığı bütün güzellikleriyle mülâhazaya alır
ve “Kâinatta hâlihazırdaki mevcuddan daha baş döndürücüsü olamaz.” diye
mırıldanırdık.
Beşinci Kat’ın misafirlere mahsus ve her zaman uğranıl mayan diğer odalarında
olduğu gibi bu büyük mekânlarda da düzgün çerçeveli, içinde önemli yazılar,
manzaralar, hatta ışıkla derinleştirilmiş Kâbe ve Ravzâ resimleri önemli birer
yer işgal ederdi.
Bu arada “Devlet kalem ve kılıçla vardır.” esp risini aksettiren özel bir harita
da bütün bir duvara tek başı na sahip gibi görünürdü.
Bütün bunlar seri imalat veren bir tezgâhtan çıkmış gibi basit şeyler değildir;
bu kattaki hemen her şey, suyu, havası, yeşili, dekoru ve daha değişik aksesu
arıyla Beşinci Kat’ın ruh, mânâ ve edasına çok yakışan farklı renkte çiçekler
gibiydi.
Tedâî ettirdikleri şeyler itibarıyla, ora da cereyan etmiş dünya kadar hâdiseyi
ve oradan gelip geç miş pek çok insanı hatırlatırlardı.
Mini müze yüzlerce hatıra nın bir diskete sıkıştırılmış resmi veya kodlanmış bir
hatıralar albümü gibiydi..
bundan dolayıdır ki, buradaki eşya, zatî de ğerleri itibarıyla değil, şifresi
oldukları hatıralar açısından ele alınmalıdır.
Ben bir gün, bunların mutlaka böyle değerlendiri leceğine inanıyorum.
Zira bu mekân biraz da, her biri bir hül yanın resmi bu hatıralarla genişlemekte
ve bütün mekânlara, zamanlara açılan bir hayal ülkesi hâline gelmektedir.
Beşinci Kat .233
Her sabah, Beşinci Kat’ta bütün aydınlığıyla bir başka yaşanır..
öğlenler, sıcaklığını daracık sokakların başına boşal tarak, yanına en ince
meltemleri alır ve onun üstüne yığar..
akşamın alaca karanlığı bir sürü vâridâtın muştusu ile onu rikkatle okşar
geçer..
ve bütün bunlar, bizi günde birkaç defa, nimetlerin çehresinde O’nu anmaya,
duymaya çağıran âdeta birer “eşref-i saat” olurdu.
Ben bazen, bir koltuk üzerine oturur; bir yandan şelale ye bakar, bir yandan da
ağaçların, çiçeklerin nazlı nazlı sa lınmalarını seyreder ve hayalî resimlerle,
aradaki boşluğu da doldurup, terastaki bu raks ve cümbüşün yerdeki ağaçlarla
bitevîliğe erdiğini tahayyül eder ve hepsinin bir bütünlük için de el ele, omuz
omuza verip “Yâ Hû” dediklerini, yatıp kalkıp çevrelerine gülücükler
yağdırdıklarını hayalen duyar; imanın sevginin darları nasıl genişlettiğini,
mânâsız gibi görünen şey leri nasıl mânâlandırdığını, mütenahiyi ne denli eb’âda
sığ maz hâle getirdiğini düşünür ve Rabbime şükrederdim.
Güneşin ışınları, günün hemen her saatinde bu salondan ayrılmama ısrarını
gösterir; binanın içine sızmak için her yan dan pencereleri zorlar ve bu mekânı,
her yandan hüzmeleri ni başına sararak bir güneş otağı hâline getirirdi.
Bu salonun, minder veya kanepeleri üzerinde oturup düşünürken, burada dinlediğim
uhrevîlik; sanki üst üste yığılıp katmerleşmiş, güya senelerden beri içine
hiçbir yabancı duygu, düşünce girme miş, sürekli kendi ruh ve mânâsıyla
derinleşe derinleşe koyu laşmış, sabitleşmiş gibi gelirdi bana; gelirdi de
gönlümün üze rinde bir mûsıkî tesiri icra ederdi.
Hatta, bir enstrüman sus tuktan sonra, uzun zaman kulaklarımızda, az önce onun
tel lerinin veya tuşlarının susan iniltilerini hâlâ dinlediğimiz gibi, saatler
ve saatler boyu, orada vuku bulan bir derinliği duygu larımızla dinler ve bu
mekânı içinde terennüm edilen güzel likler ve derinliklerle dopdolu sanırdık.
234
Burada hemen her zaman yapılan ibadetlerin, müzakere edilen konuların; düşünce
ve inanç dünyamızla alâkalı tah lillerin, terkiplerin; daha başka içtimaî
münasebetlerin bir rü ya ve hülyası hissedilirdi..
evet ben, bu müstesna mekânda, çok defa esrarlı bir akımla ürperdiğimi, sırlı
bir sükûnet, bir sekineyle irkildiğimi hatırlarım.
Eskiden burada tasavvufî bir duyuşla, halvette vâridât tecellileri yaşayarak sık
sık hülyala rımın tepesinin delindiğini hissetmiş ve hayretler yaşamışım dır.
Yaşamış ve yalnız kaldığım bazı dönemlerde, buranın ta dının, neşvesinin ve
hususi esintilerinin ne kadar farklı estiği ni duymuş ve bu buk’anın her
yanından fışkıran mânâların çevreyi kuşatmasına şahit olmuşumdur.
Fakir, sistemli hülyalarımın tadını ilk defa Beşinci Kat’ta duydum..
ve kendi kendime: Meğer bugünkü hülyalarım la geçmişteki hayallerimin nokta-i
iltisâkı bu mekânmış de dim.
Doğrusu ben, Beşinci Kat’ta kaldığım sürece, çok de fa akl-ı meâşım durur..
düşüncelerim bağdaş kurup oturur..
gönlüm gider anlaşılmaz bir vuslat lezzetine dayanır ve ben orayı âdeta, Dost’a
ulaşmanın bir rampası sanırdım.
Öyleki, ruhumun derinliklerinde çiçekler gibi açan hülyalar, Cennet
güzelliklerinin sırlı birer yansıması gibi gelirdi bana.
İçinde daha çok kalıp istirahat ettiğim odacık herkese açık bu mübarek mekânla
hem iç içeydi hem de ondan ay rıydı.
Çocukluğumdan beri ruhumda taşıdığım o eski rüyala rımı derinleştirmek için bu
hücrenin hususi hazırlanmış gibi bir hâli vardı.
Bu odacık aynı zamanda, henüz keyfiyetlerini keşfedemediğim bir düzine düşünceye
de beşik ve meşcere lik gibiydi.
Öyle ki, o henüz tam zapturapt altına alınmamış duygularımı, düşüncelerimi
bağrına basıyor, sallıyor, besli yor, büyütüyor ve aklımın önüne koyuyordu.
Kim bilir bu odada, kaç defa o eski hülyalara dalıp, yaşadığım hayatın içinde,
biri bedenimle, diğeri de inanç, kanaat, düşünce ve Beşinci Kat .235
hayallerimle iki hayatı birden yaşadım.
Evet, sanki bu gün delik hayat bana yetmiyordu da, hülya kılıcıyla onu param
parça ediyor ve daha engin bir âleme açılıyor gibi, mâziye, geleceğe birden
tutunuyor ve kendime göre yepyeni bir hâl inşa ediyordum.
Evet, hemen her zaman ömrümün ahengine uysam da, bu odada benliğimin içinde
bulunan gizli hayatımla kalmayı tercih eder, sonra da ondan yeni bir hayata
realite köprüleri kurar; aklım, mantığım ve duygularım hep geleceğin ufukla
rında kendime göre bir âtî dantelası örmeye çalışırdım.
Bu iti barla da burası, her zaman ikinci ve daha zengin olan hayatı mın inkişaf
etmesine, genişleyip kendini aşmasına müsait ve ruhumu, hülyalarımı besleyen
büyülü bir köşecikti..
burada hep, gönlüme göre geçeceğini ümit ettiğim bir istikbal ufku önüme açılır
ve bana sürekli yeni doğuşlardan dem vururdu.
Zaten, benim gibi hayalperestlerin kuruntu dünyalarında, ge leceğin vaad ettiği
şeyler gökleri dolduran yıldızlar kadar çok tur.
Katı realistler yadırgayadursunlar ben, her zaman böyle bir hayal üstünde
toplanıp dağılan ideallerimin pırıl pırıl çeh relerini temâşâ eder; küçük odamla
beraber o koca binanın ve o binayla beraber dev kompleksin ve onunla beraber de
bütün bir şehir ve hatta kâinatın sırlı bir kısım ittisal noktaları var olduğuna
inanırdım.
Aslında, bu küçük oda gibi o koca binanın da hangi bölü münde olursam olayım
herkes her zaman duymasa bile ben, ledünnî bir şiirin, ruhanî bir ilâhînin ve
alelacele Dost’a vuslat hazırlığının heyecanını duyar gibi olurdum.
Evet, kim bilir kaç defa, bu kapıları harice kapalı, kendi içinde sırlı mekânın
her hangi bir köşesinde kendini kendi hayalî zevklerinin çağlaya nına salmış ve
kendi enfüsî ahengiyle dopdolu, gönlünü derin den duyup hissetmeye çalışan, ama
kolu kanadı kırık bir insan gibi, bir değişiklik ve bir başkalaşma iradesi
duymuşumdur.
236
Kim bilir, benimle beraber daha niceleri, ruha pek çok şey vaad eden bu âlem
içinde, ne derin idrakler ufkuna ulaş mış ve ömürlerini yıldızlar arasında
seyahat ediyor gibi ge çirmişlerdir.
Ben bu mekânda hep zamanın çok farklı ve sa atler üstü geçtiği kanaatini
taşıdım..
taşıdım ve çok kere bir rikkat ve titreyiş içinde bulundum.
Doğrusu bu mekân, pek çok kimsenin de kendi içlerinde hissettikleri gibi, benim
gön lümün içini de âdeta aksettiren bir yerdi.
Burada, canlı-cansız her şey nazlı birer çiçek gibi güzelli ğinin son damlasına
kadar açılmış renk renk letafet soluklar ve her motif umumî bir ahenk içinde
rengini, çizgisini, resmi ni, manzarasını, şiirini hep büyülü bir lezzetle
ruhlarımıza du yururdu.
Tıpkı bir paragraf içinde, her cümlenin umumî ifa de ve ahenge destek olması
gibi, burada her şey bir “sehl-i mümteni” edasıyla umumî hedefi aksettiren ince
bir remz ve sembol gibiydi.
Fakir, değişik şehirlerde pek çok farklı mekânlarda ikamet ettim; ne hayal ve
melâller gördüm ama, bütün bunlar ara sında, hafızamda en derin izleriyle her
zaman kendini hisset tiren sadece Beşinci Kat oldu.
Ve zannediyorum, hafızamın unutmamaya kararlı olduğu o bir sürü hatıralar
zinciri de yi ne hep Beşinci Kat’ta cereyan etti.
En derin murâkabelerime, en derin muhasebelerime daha çok bu mekân şahit oldu.
Ömrümün vefa edip etmeyeceğini bilemem ama, yarınki hül yalarımın da orada
süzülüp realitelere dönüşmesini, duygu larımın orada yontulup, şekillenip
ideallerimdeki dünyanın her yanına yayılmasını arzu ediyorum.
HÜLYALARIMIZDAKİ YARINLAR
Geleceği kendi derinlikleriyle duymak, anlamak, şimdi lerde hülya gibi görünse
de, o bir gerçektir; ama, inanç, ümit, azim ve kararlılıkla beslenen bir gerçek.
Hülyalarımızdaki bu gerçeğin en belirgin özelliği ise, herhalde, birkaç asırdan
beri elimizden kaçırmış bulunduğumuz huzur, itminan ve sükûnetin avdet etmesi
olacaktır.
Bunlara “geleceğin belir gin özelliği” dedim; çünkü günümüzde en çok özlenen
onlar.
Evet bu ülkede motor gürültüleriyle delik deşik edilen, klak son sesleriyle
yırtılan, radyo çığlıklarıyla paramparça olan ve silah seslerinin tehdidi
altında bulunan, katil âvâzı ve mazlum iniltileriyle, her zaman sinelerimizin
rikkatinde kendini hisset tiren ve bizim de en çok özlemini çektiğimiz şey, işte
bu hu zur, sükûn ve itminandır.
Seneler var ki, arzu ve hülyalarımı zın onlarla buluşma anlarını bir lezzet gibi
duyuyor, bir güzel koku gibi teneffüs ediyor ve bir mûsıkî gibi yudumluyoruz.
Bizimle aynı memeden süt emen hemen herkesin, ba zen bir mûsıkîden daha derin
tesirlere sahip olan böyle bir sükût ve huzur bekleyişi içinde olduğu ve olacağı
kanaatin deyim.
Şimdilerde, bir koruya, bir bahçeye, hatta firdevsle re girmeye denk böyle bir
mazhariyeti imkânsız görsek de, gelecekte bunun, bizim tabiî ve daimî iklimimiz
olacağında –inşallah– şüphem yok.
Günümüzün karanlık atmosferi için de bunları hayal görenler, ihtimal bir gün, o
huzur ve itmi nanı teneffüs edip, yudum yudum yudumlarken de onların 238
kadrini bilemeyecek; kim bilir belki de yine karanlık görecek, karanlık
düşünecek ve ruh dünyalarında hep kara-kuralarla haşr ü neşr olacaklardır.
Aslında, huzur ve itminan tüten bir hayat anlayışının düş lenmesi, duyulup
hissedilmesi, biraz da içinde bulunduğu muz patırtı-gürültü, kin-nefret,
kan-irin ve gözyaşlarıyla du man duman çevremizi saran atmosferden sıyrılmamıza
bağlı.
Evet, hâlihazırdaki durumumuz itibarıyla, huzur, emniyet ve sükûnetten o kadar
mahrum bulunuyoruz ki, senenin birkaç ayını, bir koruda, bir koyda, okyanusun
enginliklerinde bir transatlantikte geçirmedikten sonra, onu birazcık duymamız
mümkün değildir.
Hatta bazen böyle bir inziva bile gerçek huzuru hatırlatmaya yetmeyebilir.
Onu tam duyup özleyebil mek için, daha ciddi tecerrüdlere ve insanî
mülâhazalarımızı coşturacak, kanatlandıracak ortamlara ihtiyacımız olduğunu
zannediyorum.
Yıllar ve yıllar boyu bu ülkede, böyle ledünnî bir huzur ve emniyet hükümfermâ
olmuştu..
sabahlar, bembeyaz tomur cukların çiçeğe yürümesi gibi mahmur bir canlılık;
kuşluklar, hummalı bir faaliyetin “hayhuy”unun yaşandığı bir çalışma aşkı;
akşamlar, kuş yuvalarından daha sıcak, daha yumuşak ve daha canlı olan
evlerimizde bir bayram neşvesi; geceler, sonsuzluk duygu ve tutkularıyla köpüren
birer vâridât ırma ğı..
elhâsıl, her an ayrı renk, ayrı tat ve ayrı şivede herkesi ba yıltan bir huzur
ve sükûnet çağlardı.
Vâkıa, eksik, kusurlu ve tamire ihtiyacı olan bir sürü yan larımız da vardı; ama
yine de hayatın her ünitesi; köy-kent, kasaba-şehir, asker-sivil, kadın-erkek,
genç-ihtiyar, ilmiye sınıfı-halk hemen her kesimiyle, azimli, ümitli, huzur
aşığı ve emniyet vaad eden bir ülkenin kesitleri, bir milletin cüz’î fert leri
olma görünümünü sergiliyordu..
hiçbir sersem gürültü, Hülyalarımızdaki Yarınlar ...239
hiçbir gayesiz çığlık, hiçbir çılgın heyecan milletin bu ezelî sükûnet şiirini
bozmuyor, bozamıyor; hiçbir yabancı ses ve soluk onun huzur dünyasının
atmosferinden içeriye sızamı yor ve hemen her tarafta millî ruh kokan nazlı
itminan esin tileri hissediliyordu.
Bu açıdan mutlu gelecek, maziden tevarüs ettiği, o bur cu burcu huzur kokan,
üfül üfül emniyetle esen hususi hava yı temsil edebildiği ölçüde –ki ben onun
temsil edilebilece ği ümidiyle dopdoluyum– geçmişin hülyalı günlerini bir kere
daha yaşamamız mümkün olacaktır.
Öyle ki, o mutlu zaman diliminde, ne toplumun değişik kesimleri arasında müsade
me ve kavga, ne zalim “hayhuy”u ve mazlum âh u efgânı, ne ruhları rencide eden
çığlık, ne yüreklere inen hıçkırık, ne kan-irin ve gözyaşı, ne de toplumu her
gün tasalara boğan terör ve anarşi olmayacaktır..
olmayacaktır ve bu ülke insa nı, o esâtirî hâline bürünerek, gökler ötesinden
gelip gönlüne dökülen sevgi ve müsamaha tayflarıyla âdeta bir sükûnet ve huzur
faslı yaşayacaktır.
Evet, o gün kin, nefret ve düşmanlıklar susacak, hiç ol mazsa sesi kısılacak;
gördüğümüz her manzaradan, duydu ğumuz her ses ve soluktan gönüllerimize
uhrevîlikler sızacak ve bütün varlık bir mûsıkî neşvesi içinde duyulup hissedile
cek.
Tepeden tırnağa benliğimizi saran güzelliklerin gölgesin de, güzel görecek,
güzel düşünecek, güzel yaşayacak ve her şeyi içimizin güzelliklerine göre
yorumlayıp, imanlı olmanın bütün avantajlarından yararlanacak ve muvakkat
hayatımızı sonsuza göre dizayn edeceğiz.
Kim bilir, belki de ruhlarımıza, fevkalâde mahrem, sese-söze kapalı ve
kelimelerin ifade ede meyeceği ölçüde mânâları duyuracak ve gerçek insanî derin
liklerimizle renklendirdiğimiz bir sırlı zaman ve atmosfere ere rek bütün
insanları, hatta topyekün varlığı, gönüllerimizi dol duran bir lezzetle duyup
idrak edecek ve beşer tabiatından 240
kaynaklanan bir kısım rahatsız edici söz ve görüntülere de bütün bütün
kapanarak, ömrümüzü, Cennet koridorlarında yolculuk yapıyor gibi bir zevk
zemzemesi hâline getireceğiz..
getireceğiz, zira bu sükûnet ve huzur zaten, bizim geçmişten tevarüs ettiğimiz
kültürün her parçasında mevcut ve millî ka rakterimizin de önemli bir buudunu
teşkil etmekte.
Evet, her döneme ait o dönemi yükselten değerlerin, ba şarıların; o değerleri
temsil eden ve o başarıları ortaya koyan insanların bakış zâviyelerine göre
varlığın taşıdığı mânâların; o mânâları değişik yorumlamalarla derinleştiren
düşüncele rin..
evet bütün bunların ayrı ayrı birer zevk enginliği, birer tadı, birer neşvesi ve
ruhlarımıza sinen birer tatlı hatırası var..
biz onların bütününü birden duyup hissediyoruz.
Bizim ola cağına inandığımız gelecekte de duyup hissedeceğimize ina nıyoruz.
Yani yeniden bir kere daha, ruhlarımızın sükûnet ve huzurla dolup-taşacağına,
eşyanın perde arkasının gönülleri mize açılacağına ve çıplak hakikatlerin
esbabın önüne geçe rek, bize şimdiye kadar olanından daha fazla bir şeyler fısıl
dayacağına kanaatimiz tamdır.
Çok yakın bir gelecekte, hemen herkes, aradığı her şey den daha ziyade, sükûnet,
emniyet ve huzura koşacak..
her yerde onları soluklayacak ve en içli bestelerini onların etra fında
örgüleyecektir..
örgüleyecektir; zira insanlık var olduğu günden beri, her türlü mahrumiyete
rağmen varlığını sürdür müştür; ama huzur, emniyet ve muhabbetsiz edememiştir.
Küreselleşme sath-ı mâiline girmiş bir dünyada, iç içeleşen insanların bundan
müstağnî kalmaları mümkün değildir.
Zaten, bu duygu ve düşünceler, daha şimdiden, bazıla rımızın ruhlarında öyle kök
salmış ki, gelecek yılların onla rın fideliği olacağında zerre kadar şüphem yok.
Bu mânâlar, gönüllerimize öyle nakşolmuş ki, daha bu günden onları
Hülyalarımızdaki Yarınlar ...241
dillerimizde bir tat ve gönüllerimizde de birer heyecan olarak duymaya başladık
bile.
İhtimal ki şimdilerde, birer ümit, bi rer heyecan olarak duyduğumuz bu şeyler,
gelecekteki haya tımız adına bize üst üste direktifler yağdırarak, gönül yamaç
larımızı sevginin, aşkın ve müsâmahanın yeşerdiği birer altın çayır hâline
getireceklerdir.
İLÂHÎ GÜNLERİ DÜŞÜNÜRKEN
Ne zaman Yüce Yaratıcı’nın sonsuz kudretine güven uf kundan, nebîlerin vaadinde,
velilerin yâdında olan günleri, şafakların doğru sözlü şahitleriyle mülâhazaya
alsak, geleceği âdeta kendi husûsî rengi ve deseni ile görüyor gibi olur; ümit
lerimizin bir kere daha dirildiğini hisseder, bir zamanlar yitir diğimiz
Cennetlere doğru uçtuğumuzu sanırız.
Varlıklarımız, tabiatın ruhuyla, gönüllerimiz de dinin şefkât ve kucaklayıcı
lığıyla iç içe olduğu halde uçtuğumuzu sanırız.
Evet, her gün bir emâresi zuhûr eden şafakların da ifade ettiği gibi, önümüzdeki
yıllar, şimdiye kadar gelip-geçen gün lerden daha içli, daha sıcak ve daha
parlak olacağa benzer.
Eğer muhalif bir rüzgar esmez ve emâreleri zuhûr eden şafak lar, bizim yanlış
stratejilerimizin tozuna-dumanına yenik düş mezse yakın bir gelecekte ülkemiz
daha mamur, dünya daha tılsımlı, hayat daha büyülü ve topyekün varlık daha ilâhî
bir görünüm arz edecektir.
“Tarihî tekerrürler” devr-i dâimi için de ara sıra zuhûr eden, bizim de
“eyyâmullah” diyeceğimiz o müstesna zaman diliminin, ruhların son haddine kadar
açıl masına müsait ve gönüllerimize ebediyet ruhunu duyuracak kadar da renkli
olacağı ümidini beslemekteyiz.
Kim ne derse desin, biz ne zaman, olacağı olmuşu yüksek kulelerin tepelerinden
temâşâ etmişsek, derlenip toparlanıp yepyeni bir millet olmanın yankılarını,
mazi kanaviçesi üze rinde işlenen ümranların ihtişamını, istirdad edeceğimiz
millî İlâhî Günleri Düşünürken .243
itibarımızı, devletler arası müzakerelere esas teşkil edecek ko nuları,
konuşulan sözleri, düşünülen meseleleri ve bütün bun larla renklenen o sihirli
zamanı, onun rikkatini, havasını, il hamlarını, harikalarını görüyor, duyuyor,
hatta yaşıyor gibi oluruz..
isterseniz siz bunlara gönüllerimize sızan ve yer yer heyecanlar şeklinde
köpüren imanın, ümidin, azmin ve önse zilerin solukları, söyleyişleri ve
haykırışları da diyebilirsiniz.
Bir bahar geldiğinde nasıl kendine ait renkleri, kokuları, tatları ve
sıcaklığıyla gelir; çevremizdeki güller, çiçekler ve çe menler nasıl bütün
yeryüzündeki baharı hülasa eder, mânâ sını ruhlarımıza boşaltır ve ihtişamını
gönüllerimizin kadirşi naslığına bırakır; öyle de, duygu, düşünce ve
davranışları mızla beslenen yarınlar da, bize bütün çeşnilerini sunar ve bizi
tasavvurlarımızı aşkın dünyalarda gezdirirler.
O ilâhî günlerin en güçlü referansı hiç şüphesiz imanın, ümidin, azmin yanında,
tohumun, toprağın bağrında sıkışma sına denk ızdırap günlerindeki sancı, hafakan
ve heyecanla rımızdır.
Gelecek günler bunlarla yeşerip bunlarla var olacak, bunlarla yâd edilip
bunlarla anılacaktır.
Evet, yarınların neş’e, sevinç ve sürûru, hep geçmişin çile, ızdırap ve
sıkıntıları üs tünde tüten sıcak bir buğu, dalgalanan canlı bir ışık ve âheste
âheste açan rengârenk bir tomurcuk gibi hatırlanacaktır; hem de gönüllere
râşeler salacak kadar bir enginlik içinde...
Madem ki vicdanlarımızda böyle bir baharın şafak emâ relerini duyup
hissediyoruz; öyleyse daha şimdiden onu, ruhlarımızın enginliğinde yaşayabilir
ve gönüllerimize açılan vuslat pencerelerinden temâşâ ederek ona hoşâmedîde bu
lunabiliriz..
bulunabilir ve yüreklerimizi şevkle hoplatan bu kabil duyuş ve sezişlerle en
ciğersûz hâdiseler karşısında da hi hep neş’e soluklayabiliriz.
Gerçi ilâhî isimlerin rengârenk bir aynası ve ebedî âlemlerin de sırlı koridoru
sayılan bu pırıl 244
pırıl dünyanın bütün güzelliklerini duyup yaşayamayacak, ilelebet onunla
beraberliğimizi sürdüremeyecek, hususiyle de onun ihtişamlı dönemlerini idrak
edemeyeceğiz; ama, ömrü müzü, ebediyete olan imanımız, ümidimiz üzerinde
şekillen direrek, aşk u şevkin kanatlarıyla sonsuza uçabilecek ve bir kere
kaybettiğimiz ebediyeti, ihtimal yüz kere, bin kere du yabileceğiz.
Böyle bir ruh haleti ve ebediyete inanç eksen li düşünce sayesinde,
beklentilerimizin hemen her çeşidini, millî mefkûremizi, onu gerçekleştirme
adına ortaya koydu ğumuz stratejileri, uğrunda ömrümüzü adadığımız davamızı,
gözlerimizi açıp kapayıp beklediğimiz saadetimizi ve her za man ermeyi
planladığımız zevklerimizi kat katıyla duyup ya şayabiliriz.
İleride mutlaka ereceğimize inandığımız mutlulu ğu, gönüllerimizin yamaçlarında
birer Cennet manzarası ve Cennet çağıltıları şeklinde duyup yaşayacaksak artık
geriye kayda değer ne kalıyor ki.? Böyle bir saadet vaadi ve bu öl çüde bir
duyuş ve hissediş, şimdiki bulanık bin bir lütûftan daha iyi değil mi.?
Zannediyorum gönüllerimizde tüllenen ve bütün beklenti ufuklarımızı kuşatan
böylesine engin bir saa det vaadine karşılık, halihazırdaki bütün zevkler,
safalar feda edilse de değer..
Aslında, O’nun aşk u şevki ve O’nun derdi ile yaşayan lar, bir de her derdi
unutup gönüllerini O’na vuslat arzusu ile doldurabilseler, içlerinin
derinliklerinde ebediyet duygu larının estiğini duyacak, kesintisiz zevk-i
ruhanîlere erecek ve “Bir bu kadar zevke bu ömür kâfi değil.” diyeceklerdir.
Evet O’na olan aşk u şevkimiz, her yerde ve hemen her zaman O’nu arayan
bakışlarımız, bu bakışlarla çevremize bi le yumuşaklık hissettirmemiz ve bu
derûnîliklerle her şeyi şef katle kucaklamamız, rikkatle sevmemiz, bu ölçüde
insan ol maya has öyle zevkli enginliklerdir ki; duyup tadanların –bu
numunelerin daimî asıllarına iştiyâk dışında– zannediyorum ruhlarında herhangi
bir arzu kalmayacaktır.
İlâhî Günleri Düşünürken .245
Şimdilerde, hâdiselerin umumî manzarası ve hayatın geç miş dönemlere nispeten
daha farklı bir çizgiye girmesiyle, ina nan gönüllerden taşan aşk u şevk ve her
ruhta hissedilen diriliş humması hemen her yerde yan yana..
öyle ki her vadide bin lerce dil, alevden nefesleriyle karbonlaşmış düşüncelere
ha yat üflüyor ve topyekün dünya, ışıkların kol gezdiği iklimlere doğru kayıyor
ki; bu Hızır soluklular çevrelerine böyle sürekli hayat üfledikleri ve dünya da
yoluna devam ettiği sürece ışı ğa muhtaç bütün gönüller bu parıldayan yüzleri ve
onlara ait yürekleri delen sözleri er-geç duyacak ve tıpkı karanlıklarda
kaynaşıp duran, ışığı sezince de hemen ona koşan pervaneler veya her zaman
güneşe yönelen çiçekler gibi, kaynağı sonsuz kadar eski, şu çağdaki
televvünleriyle de yepyeni sayılan bu ışığa koşacak; derken bütün kalbler aynı
hummayla coşacak, bütün ruhlar da yeniden bir kere daha dirilecek ve dünya, bü
yük ölçüde ukbâ buudlu bir şehrâyine dönüşecektir.
Bu kudsîler her zaman, çevrelerinde bulunan veya uzak tan onlara koşan
milyonların sükût ve tasvîbi içinde, ışığa açık kalblerinde yeşerttikleri
hisleri, sanki yalnız kendileri adı na değil de, gelmiş-geçmiş ve gelecek bütün
kudsîler hesabı na ifade ediyormuşçasına coşkun ve engin bir mesuliyet duy
gusuyla, seslerini daha bir tiz perdeden duyurmak ve daha güçlü haykırmak
isteyecek ve tâkâtlerinin son haddine ka dar âvâzlarını yükseltip ruhlarının
derinliklerindeki mânâları, mezardakilere bile duyuracak şekilde
gürleyeceklerdir.
Evet, bütün iç âlemleriyle mâneviyâta uyanmış ve mânâ ikliminin vâridâtıyla
doygunluğa ermiş bu insanlar, mahiyetleri tıpkı müktesebatlarıymış gibi
ruhlarından yükselen sesleri, aşkların dan fışkıran sözleri ve iç âlemlerinden
taşan hisleriyle en katı duyguları delecek, en paslı kilitleri açacak ve en sert
gönülleri bile yumuşatacaklardır.
Yumuşatacaklardır; zira onlar, hep iç lerinden doğan öteler buudlu ve lâhût
derinlikli nağmeleriyle, 246
kendi ruhlarının sesini, kendi aşk u şevklerinin bestelerini mı rıldanacak ve
bütün bir insanlık namına imanlarını, ümitleri ni, heyecanlarını, dâüssılalarını
ve vuslat arzularını seslendi receklerdir.
Onların gelecek adına ve sonsuza dâvet hesabına bütün çağrıları, bütün
yönelişleri, bütün recâları, bütün dua ları ve samimiyetle gerilmiş ruhları,
sanki bizim bugüne kadar söylemek isteyip de söyleyemediğimiz, duyurmak arzu
edip de duyuramadığımız ve hep kör-aksak bıraktığımız hususların ifade edilişi,
seslendirilişi, yorumlanışı gibi olacaktır.
Herhalde, o çağın insanları bizde olduğundan daha zen gin duygularla
birbirlerine yönelecek, daha aşkın seslerle bir birlerine hitap edecek ve hep
aynı aşk u şevki söyleyecekler dir.
Zaten dünden bugüne böyle ilâhî günlerde her zaman, bir sevenler, bir de
sevilenler olmuştur.
Sevenlerin hep Mecnûn, sevilenlerin de Leylâ olduğu böyle dönemlerde, bütün
aşklar, şevkler, güzellikler, nizâmlar Cemâl-i Sonsuz’un çok perde lerden geçmiş
gölgesinin gölgesi..
olması mülâhazasıyla, ön ce her şeyin asıl kaynağı O, sonra da derecesine göre
her şey sevilmiş, koklanmış, sinelere basılmış ve O’nun mührü olarak da takdis
edilmiştir..
ve böyle dönemlerin tali’li insanları da, ömür boyu sevmek, sevilmek
duygularıyla yaşamış, çekilen sıkıntıları da bir ebedî mutluluk adına
tırmanılması gerekli bir helezon ve ruhun beslenme yolu kabul ederek hep inşirâh
so luklamışlardır.
Hele bir de gönüllerde uyanan mârifet, muhab bet ve aşk u şevki körükleyecek
bazı sâikler söz konusu olun ca, onların ruhları âdeta sonsuza yelken açıyor
gibi kanatlan mış ve zaman üstü, mekân üstü bir kıvamla Fuzulîleşerek;
“Min can olsaydı âh men-i dil şikestede
Tâ her biriyle bir kez olsaydım fedâ sana.-”
demişlerdir..
demelidirler de; zira, belli bir noktadan sonra, ken di güç ve zenginliğiyle
ayağa kalkan ruhlar, kendilerini ifade İlâhî Günleri Düşünürken .247
serbestiyetine ulaşan duygular, varlığı bin bir menfezle O’na açılan kapılar
şeklinde temâşâ eden mantıklar ve muhâkemeler öyle bir aşkınlığa ererler ki;
artık madde, metafiziğin önünde bir hudut, bir engel olmaktan çıkar, inceleşerek
şeffâfiyet kaza nır ve âdeta mânânın bir aksesuarı hâline gelir.
Burada deryadan bir damla şeklinde ifade edilmeye çalı şılan duygular,
düşünceler, ümitler, beklentiler, sevinçler, in şirahlar pek çok millî
rüyalarımızın gerçekleşeceği, imanların mârifetle derinleşeceği, mârifetlerin
aşk u şevke dönüşeceği, aşkların iştiyâkların ruhanî lezzetlere inkılap edeceği
bir yeni ışık çağından sadece birkaç katredir..
deryayı gösteren birkaç katre.
Şimdilik uzak gibi görülen bu rüyalar âlemi, her şahsın istidat ve kabiliyetine
göre başka başka görülse, hissedilse de, her şeyin, bir müşterek duyuş ve seziş
çerçevesinde cereyan ettiğinde şüphe yok.
Herkes böyle bir oluşumu, kendi duyuş, kendi seziş ve kendi gönlünün enginliğine
bağlı devam ettire dursun; iman ve azmin imkânsızlıkları “olur” hâle getireceği,
bütün virajları düzeltip tepeleri sileceği ve patikaları da şeh rahlara
çevireceği ilâhî günler yakındır.
Öyle zannediyorum ki, maddenin ve maddeci düşünce nin banallaştır-dığı iptidaî
ruhlar bile –eğer Allah’ın kendileri ne bahşettiği insanî değerleri inatlarının
emrine vermezlerse– bu iman ve aşk u şevk döneminde, Allah’a intisabın diriltici
gücünü idrak ederek bu umumî oluşum insiyaklarına kendi lerini salacak ve bu
ilâhî günleri tıpkı bir hayat usâresi gibi yudumlayacaklardır...
TARİHÎ TEKERRÜRLER DEVR-İ DÂİMİ ARALIĞINA BAĞLI BİR UZUN TEMENNİ
İnsanoğlu yaratıldığı günden bu yana, gündüzlerin ya nında geceler, ışığın
yanında da karanlıklar hiç eksik olmadı.
Yerküre üzerinde nur ve zulmetin münavebesi gibi her zaman aydınlıkları kapkara
günler takip etti ve ferahfezâ devirler gi dip buhranlı yıllarla noktalandı.
Zaman zaman hemen her bucak ilhad ve nifak zulmetleriyle sarıldı.
Yollar bütün bütün ışıksız kaldı.
İnsanlık karanlığa yenik düştü.
Her tarafı bir kı sım başıboş ve düşüncelerinin önü-arkası olmayan kimseler
tuttu ve dünya onların meş’um uğultularıyla inlemeye baş ladı.
Zaman zaman mâşerî vicdan bunların çıkardığı gürül tülerle nefesini tuttu ve
sessizlik murâkabesine daldı.
Derken söz, baştan ayağa düştü.
Ferman kapı kullarının eline geç ti.
Yığınlar demagojinin oyuncağı oldu.
İstendiğinde bütün kitleler uyutuldu, istendiğinde ayağa kaldırıldı.
Olmayacak kimseler yıldız ilan edildi ve tabiî pek çok istidadın da yıldızı
söndürüldü.
Şarlatanlık ve diyalektik, mantık ve muhakeme nin önünü kesti.
Kirli düşünceler nezih fikirlerin yerini aldı.
Toplumun şefkat ve merhamet beklediği müesseseler kine, nefrete kilitlenmiş kaba
ruhların eline geçti.
Bunlar vasıtasıyla insanlar arasına sürekli iftirak tohumları saçıldı ve herkes
bir birinin kurdu hâline getirildi.
Diyanetin ruhunda kapanması Tarihî Tekerrürler Devr-i Dâimi Aralığına Bağlı Bir
Uzun Temenni ..249
çok zor yarıklar açıldı..
kriterler altüst oldu ve âdeta her şey yer değiştirdi; şerbet kâselerinin yerini
zehir kadehleri, bal kaymak tabaklarının yerini levsiyat çanakları, ışığın
yerini de gelip zulmetler aldı.
Bu kâbuslu ve meş’um dönemlerde efkâr o denli bulandı ki, artık insanlar en
temiz ve nezih şeylere dahi irkilmeden el uzatamıyor, hiçbir şeye ve hiçbir
kimseye güven duyamıyor; duyamıyor ve herkes birbirini vahşilerle aynı çizgide
mütalâa ediyordu.
Varsa şayet bir kısım din, diyanet ve vicdan erba bı onlar da horlanıyor, hakir
görülüyor ve dillerine kilit vuru luyordu.
Karanlığın kulları esirip duruyor; ışığa teşne gönül ler ise, gözleri hep
harikulâdeden lütuflar ufkunda inayet eli bekliyor, sürpriz olarak doğacak bir
güneş rüyalarıyla oturup kalkıyor ve merhametle tüllenecek günlerin hülyalarıyla
yaşı yordu.
Bazen bu mülâhazalara, bazen de daha başka saikle re bağlı yer yer dudaklarda
bir tebessüm belirdiği de oluyor du; ama, arkadan üst üste esen tasa fırtınaları
hemen her şeyi alıp götürüyor ve birkaç dakikalık muvakkat sevinç yerini ay lar
ve yıllar sürecek yeni bir kederler faslına bırakıyordu.
Tarihî tekerrürler devr-i dâimi esprisine bağlı olarak günü müzde de aynı
şeylerden söz etmek mümkündür.
Bakıyorsun pırıl pırıl güneşli ufukları birden bire duman bürüyor; derken göz
gözü görmez oluyor, her yanı ürperten bir kasvet sarıyor; neşeyle tüten günler
bütünüyle sararıyor, düşünceler kararı yor, iradeler çatırdıyor, ümitler bir bir
devriliyor; bazen güneş bir daha doğmayacak, gündüz de gelmeyecek gibi oluyor ve
mihrabını bulamamış ruhlar iç içe yeislerle ve üst üste inki sarlarla
sarsılıyor...
Bize gelince, biz bugüne kadar olduğumuz gibi şu levsi yatla köpürüp duran son
hercümercin de çok yakın bir gele cekte musallaya yatırılacağından emin
bulunuyor ve kaderin 250
milletimizin yürüdüğü yollara su serpeceği mübarek günlerin çok uzak olmadığını
düşünüyoruz.
Aslında, bir hayli zaman dan beri hemen herkes, her bucakta gönül hikâyeleri
mırıl danmaya başladı bile.
Şurada-burada temiz ruhlar, bir za manlar yitirdikleri cennetlerini bulma
yolunda soluk soluğa.
Yüzler-binler hemen her zaman bu çerçevedeki mülâhazalarla oturup kalkıyor;
oturup kalkıyor yaratılışın gayesini, fıtratın hikmetlerini düşünüyor.
Gerçi kalbî ve ruhî hayatımız itiba rıyla oldukça tozlu-dumanlı bir dönemden
geçiyoruz; dahası zaman zaman poyraz biraz serince esiyor ve her yanda ha zan
uğultuları duyuluyor.
Hatta ümidin, sevincin köpürdü ğü yerleri bile vakit vakit bir tasa ve yeis
kaplıyor.
Ne var ki artık hepimiz, gamın da, tasanın da tutunamayacağını çok iyi
biliyoruz.
Hele bir de bu ölçüde olsun, ufuklar aydınlanıp ak-kara birbirinden ayrılsın,
gayri yol boyu çekilen sıkıntılar hemen hafifleyiverecek.
Mesafeler cehd u gayrete güleryüz göstermeye başlayacak.
Tepeler dümdüz ve düzlükler de pü rüzsüz hâle gelecek; derken mefkûre ile
yolculuk iç içe girive recek ve gaye ufkunun göz kamaştırıcılığı karşısında
meşak katin zerresi dahi hissedilmeyecek...
Şimdilerde az dahi olsa, eller gönül ipine uzanmış gibi ve her yanda ruhun
solukları duyuluyor.
Akıl kalble omuz omuza.
Düşünce, o baş döndüren enginlikleriyle ilhamla sarmaş do laş.
Mantık vahyin önünde bir çömez gibi iki büklüm.
İlim dine dellâllık yapıyor; bilgi mârifetin dümen suyunda; laboratuvar mâbede
çırak yetiştiriyor; iradeler, imanın sunduğu âb-ı ha yatla dipdiri ve çelik
gibi; gözler basiretin dolaştığı aynı ufuk larda dolaşıyor ve her yanda fiziğe
rağmen metafizik baharlar tülleniyor.
Öyle anlaşılıyor ki artık, kar-buz ne kadar şiddet li de olsa ruhlarda
tutuşturulmuş bulunan sonsuzun harare ti karşısında çok fazla tutunamayacak ve
fırtınalar ne kadar sertçe de esse, beşerî fıtratların tabiî temayüller fanusu
içinde Tarihî Tekerrürler Devr-i Dâimi Aralığına Bağlı Bir Uzun Temenni ..251
parıldayan meş’aleleri, –Hak müsaade etmezse– asla söndüre meyecektir.
Gerçi, pek çoğumuz itibarıyla hâlâ bazen kan kır mızı bir renge bürünerek
değişik endişelerle tir tir titrediğimiz, bazen de şiddetli rüzgârlar karşısında
telaşa kapıldığımız da oluyor; ama, buna mukabil, filizinden dışarı fırlayan
güller gibi her tarafa sımsıcak gülücükler saldığımız ve daldan dala sıçra yan
bülbüller gibi bahar türküleriyle coştuğumuz da bir gerçek.
Gönüllerimizde ümitlerin, emellerin harekete geçtiği, önümüz de Hızır çeşmesinin
çağlayanlarının duyulduğu ve tepemizde “yed-i beyzâ”nın dolaştığı apaçık.
Bu mülâhazalara oldukça erken uyanmış ruhlar kendi gönüllerinin serhaddine
dayanmış gibi oldukça emin ve uzaktan uzağa olsa da, Cennet kokularını
hissetmenin heyecanıyla pürneşeler...
Evet, bugün olup biten hâdiseleri, kalb ve ruh rasathane lerinden temâşâ
edebilenler âdeta bir nevruz sevinci yaşıyor muşçasına gönüllerinde sürekli bir
toy-düğün neşvesi, yüzle rinde nevbahar çisentisi, ufuklarında farklı bir edayla
pırıl pırıl güneş ve ayaklarının dibinde de her tonuyla yemyeşil bir ze min.
Himmet ve gayret çağlayanları, ilâhî lütuflar mecrasın da ve ummana doğru gürül
gürül çağıldamakta, hem de hiç bir engebeye takılmadan; karşılarına çıkan
mâniaların bazı larının üstünden aşarak, bazılarını da kenarından-köşesinden
dolaşarak arkalarında bıraktıkları en güzel hendesî çizgilerle kaderî
programların kendilerine yüklediği misyonu bütün te ferruatıyla temsile
çalışmaktalar.
Onlar yürüyor, yollar onla ra selâm duruyor.
Yürüdükleri her yerde aşılmaz gibi görülen engeller onların karşısında secdeye
kapanıp dümdüz kesili yor; kesiliyor ve âdeta bu kutluların ayaklarına yüz
sürüyor.
Aslında bu durum kıvamındaki ruhların her zamanki hâli: Bunlar sürekli bir
buhurdanlık gibi tüter ve çevrelerine kokular saçarlar.
Bir “öd” ağacı gibi yanar, iniltileriyle herke se yanmadaki zevki duyururlar.
Yerinde aslanlar gibi kükrer, 252
karakterlerinin gereğini sergilerler; yerinde bülbüller gibi şa kır, ruhlara
neş’e ve inşirah salarlar.
Onların alınlarına, aziz ve mütevazi olma damgası iç içe vurulmuştur; ne
ezilmenin zilletini bilirler ne de ezme ceberrutu gösterirler.
Hele bunla rın Rabbileri karşısında tevazu kanatlarını yerlere kadar in dirip
bir mahviyet sergilemeleri vardır ki, doğrusu görmeye değer.
Hâsılı bunlar, aslan tavrıyla güvercin töresini iç içe ya şamaya muvaffak olmuş
öyle yiğitlerdir ki, onları iç derinlik leriyle tanıma bahtiyarlığına erenler
bir daha da onlardan ay rılmak istemezler.
Ne kadar arzu ederdim, böyle bir inceliğe açık olarak Rabbimin karşısında hemen
her zaman vücudumun, tıpkı sa lınan ağaçlar gibi tir tir titremesini ve iki
elimin birden O’nun kapısının tokmağında bulunmasını! Ne kadar arzu ederdim,
gezip dolaştığım her yerde ve gördüğüm her yanlış karşısında kendi alnımın
karasıyla meşgul olup başkalarının durumunu görmezlikten gelmeyi!.
Ne kadar arzu ederdim, kalbimin her çarpışında, nabzımın her vuruşunda kendi
eksik ve gedikle rimi duymayı!.
Çok arzu ederdim hayatımın terazisine kona cak değerlerin, iç murâkabelerimden
süzülen vicdanî hesap larımın ürünü olmasını.! Çok arzu ederdim kazanç kefesinin
her zaman dopdolu bulunmasını ve kazandıklarımın bütü nüyle O’ndan bilinmesini!.
Hep dilemişimdir, rahatı, rehave ti bütün bütün unutarak kalbî huzurumu zahmete
bağlama yı ve meşakkatle serinlemeyi..
en küçük hata ve yanlış dav ranışlarımdan ötürü her zaman Eyyûb gibi inlemeyi,
Davud gibi ağlamayı.! Ömrüm elverdiği sürece insanlığın huzuru ve itminanı için
kendimi unutup her zaman onları düşünmeyi..
sevgide hemen herkese karşı sımsıcak ve herkesi kucaklaya cak bir derinliğe
sahip bulunmayı, öfkede, kinde, nefrette ise unutkan olmayı..!
Şimdi gelin, en içten duygularla kendimizi insanlığı tenvire adayarak, her zaman
mumlar gibi cızır cızır yanıp eriyelim ve Tarihî Tekerrürler Devr-i Dâimi
Aralığına Bağlı Bir Uzun Temenni ..253
kendimize rağmen uzak-yakın çevremizi aydınlatmaya çalışa lım..
her yerde hakkın dili-tercümanı olarak samimî bir adan mışlık ruhuyla gezip hep
O’nu soluklayalım ve O’nu anlata lım.
Gelin Hak’la münasebetlerimizde o kadar saygılı ve O’na itimatta o denli içten
olalım ki, gökte melekler imrensin bu hâlimize ve benliğimizden taşan mânâlar
karşısında ruhanîler birkaç adım geriye çekilme lüzumunu hissetsinler.
Gelin her zaman, o gönülden ahların yükseldiği gecelerin seher rengine
bürünerek, yaratılıştaki yerimiz itibarıyla kendimiz gibi davra nalım ve
kendimiz gibi olalım.
Gelin rahata bir nokta koyarak zahmeti ihtiyar edip ölesiye öyle bir koşalım ki,
kuşlar kanat larını kısıp bizi temâşâya koyulsun ve hakkı, hakikati öylesine
yürekten haykıralım ki, vahşiler paniğe kapılıp inlerine sığın sınlar.
Gelin, aslanlığımız tuttuğunda, insanlar arasında korku salma yerine
iradelerimizdeki zincirleri kırmaya çalışalım; ateş olduğumuz zaman da yangın
çıkarma yerine mumların fitille riyle buluşarak çevremize ışıklar saçalım;
sellere dönüştüğü müzde de hayat olup bağlara, bahçelere akalım, rüzgârlar gibi
estiğimizde de tohumları sırtımıza alıp telkih mırıldanalım; ha vadaki nem
parçacıklarını bir araya getirerek bulutlara, rah mete dönüşme âdâbını
öğretelim...
Aslında, Cenâb-ı Hakk’ın değer verdiklerine bizim de yürekten saygı duymamız
icap eder.
Allah’ın insanlara kar şı muamelesi de, bakışı da çok farklıdır.
O, yerinde insanı bir mihrap gibi herkesin önüne kor ve Kendine tâzimde ona bir
kıblenüma vazifesi gördürür.
Yerinde onun ruhuna var lığın esrarını fısıldar ve onu hususi bir hilafetle
şereflendirir.
İmanla, irfanla ufkunu açarak ona maiyyetinin büyüsünü du yurur.
Ötede onun için ebedî saadetler hazırlar ve kalbinde de cennetlere menfezler
açarak bu dünya zindanını ona Fir devslerin bekleme salonu hâline getirir.
Burada her işini ba sirete bağlı götürenleri orada kendi güzelliklerini temâşâ
ile 254
onurlandırır.
Ve bu tek buudlu yaşamaya binlerce derinlik kazandırır.
Onların sihirli dünyalarında denizleri gül bitiren cennet yamaçlarına, köpürüp
duran cehennemleri de âb-ı hayat kaynaklarına çevirerek onlara akıl almaz
harikalardan her gün yeni yeni dünyalar yaratır.
Dünyada kör, sağır ve ölüler gibi yaşayanların ötede bun ları duyup hissetmesi
zor olsa gerek.
Bugün ağlanacak hâline kahkahalar atıp gafilce davrananların yarın sürekli
ağlaya caklarından korkulur. Öyle ise gelin, şimdilerde göz ve ba siretlerimizin
hakkını vererek hep uyanık bulunalım ki, yarın istirahat ve uyku derdimiz
olmasın.
Bugün gözyaşlarını cey hun edelim ki, yarın faydasız “âh u vâh” etme hicranı
yaşa mayalım.
Gelin, her zaman varacağımız ufka kilitli kalalım ki, yürüdüğümüz yolun sağında
ve solundaki câzibedar şeylerle başımız dönmesin, bakışlarımız bulanmasın.
Bu dünyayı bir ticaret pazarı, bir kazanma mahalli kabul edip hayatımızı ona
göre düzenleyemez ve aksine her şeyi cismanî arzulara bağlı götürürsek, bir gün
semer vurup sırtımıza binerler ise hiç şa şırmayalım. Aslında ufuksuz, emelsiz,
başı göklerde ve bur nu havada kimselere yapılacak muamele de her hâlde böyle
olacaktır.
İnsanın değeri, Allah’a intisabı ve O’nunla müna sebetlerini içten devam
ettirmesiyle mebsuten mütenasiptir.
O’ndan kopuk ve cismanî arzularla kirlenmiş insan şeklinde ki bir bedeni,
altınla, gümüşle, atlasla bezeseler dahi kıymeti yine çamur yine çamur yine
çamurdur...
Öyleyse gel ten kaygısından, cismaniyet derdinden sıy rıl; bütün benliğinle O’na
yönel ve ilk mevhibelerinin değer ler üstü değerlere ulaşması için gözünü O’ndan
asla ayırma.! Bil ki, O’nun teveccühü ile damla derya, zerre güneş olur ve acz u
fakr da müthiş birer kuvvet kaynağı hâline gelir.
Aksine, sadece kendi güç ve kuvvetine dayanırsan tek kıvıl cımla dolu tankları
ısıtmaya kalkışmak gibi bir yola sapmış Tarihî Tekerrürler Devr-i Dâimi
Aralığına Bağlı Bir Uzun Temenni ..255
ve âlemi kendine güldürmüş olursun.
Servet ve iktidarın sı nırlarını bil; ona göre planlar, projeler üret.! Bu
önemli husu su görmezlikten gelerek hakikatleri hayaller üzerine bina et meye
kalkışırsan, sonunda yaptığın şeyler başına yıkılır da, altında kalıp ezilen de
imanınla, ümidinle yine sen olursun.
Sık sık iç murâkabe ve muhasebelerle kendini tartıp değer lendir, imkân ve
istidatlarına göre duruşunu iyi belirle, özün deki mevhibelerle ortaya
koyduğun/koyacağın sa’y ve gayret arasındaki münasebete dikkat et; dikkat et ki
sana ne “vefasız bir nimet hamalı” desinler, ne de seni başkasının ihsanlarıyla
küstahlaşmış bir şımarık saysınlar.
Hakk’ın inayetlerine güvenebildiğin kadar güven; amma iradenin hakkını yerine
getirmede de asla kusur etme; etme ve tali’ rüzgârlarıyla bir yere geleceğini
bekleme; bugün rüzgârlarla havalanıp yüksek bir noktaya yerleşenlerin yarın daha
şiddetli bir fırtına ile içinden çıkamayacakları çukurlara sürüklenebile
ceklerini düşün ve realitelere uygun yaşamaya bak..!
Diyaneti Allah’a yakınlığın yolu bil ve bütün samimiye tinle dinin eteklerine
sarıl.
Başını imanın o eminlerden emin sığınağına sok; Yaratan’a teslim olmaya çalış!
O’na tevek külde asla kusur etme ve O’nunla muameleni derin bir edep dairesi
içinde sürdürerek gösterişsiz ve gürültüsüz bir mü’min olmaya bak! Dolu
gönüller, dopdolu cevher kutuları gibi dı şarıya ses sızdırmazlar.
Doymamış ruhlardır ki, içinde bir-iki yalancı inci bulunan çocuk kumbaraları
gibi sürekli kulak za rı çatlatırlar. Sen, her an bilmem kaç defa kalbine nazar
edil diğini düşün, gönlünü her zaman pak tut ve sadece o ebedî mihrabına yönel!
Bugüne kadar o kıbleye yönelenlerden kay beden, başka kapılardan vefa
arayanlardan da kazanan hiç olmamıştır.
Aksine o kapıya yönelenler hep diri kalıp ebedi yete mazhar olmuş ve O’nun
eşiğine baş koyduklarından do layı da başkalarına kul olma zilletinden
kurtulmuşlardır.
O’nu 256
bulup, O’na yönelip O’nun huzurunda iç dökmek bir tesbih ve tâzim; susmak ise
bir murâkabe ve tefekkürdür.
O’nun maiyyetine erenler, çölde yaşasalar da hep âb-ı hayat etra fında dönüp
durmuş; her işini O’na bağlayanlar –dikenler onlardan uzaktır ama– diken
ektiklerinde bile gül dermişler dir.
Yolları –olmaz ya– gidip Cehennem’e dayandığında dahi bunlar berd ü selâm
yaşamışlardır.
İşte onların vird-i zebanı: Hakk’a kul olanlar kula kul olmaz,
Kulluğa erenler yollarda kalmaz..
Ruhlarında vuslat, ruhlarında haz,
Âlem aldansa da onlar aldanmaz.
Kim bilir, belki başka bir gün bu konu üzerinde durma fırsatı da doğar.
KENDİ RUHUMUZU ARARKEN
Birkaç asırdan beri tamamen üslûbunu yitirmiş şu dün yada herkes bir şeyin
peşinde; biz de kendi ruhumuzu arıyo ruz.
Bu aramayı devam ettirebilirsek, kendimiz olarak diri leceğimiz günlerin çok
yakın olduğunu söyleyebiliriz.. evet, insanımızın kendine, kendi değerlerine
yöneleceği günler ya kındır.
Bir tali’siz dönemde, sımsıcak dünyasını terk ederek çok garip arayışlara giren
son birkaç nesil, kâh gidip mad deye ve makineye sığındı..
kâh değişik fantezilere tav oldu..
kâh kendini en çılgınca hezeyanlara saldı ve ömrünü cinnet ler içinde geçirdi..
kâh vahşileşti: Kan döktü, kan içti, kan dü şündü, kan konuştu ve kanlı deliler
gibi yaşadı.
Onun bu da ğınıklığı, bu gaddar ve amansız ortamın edip eylediklerinin
dayanılmaz hâle geldiği günümüze kadar da devam etti.
Ancak şimdilerde o, az dahi olsa, boşlukta bulunduğu nun farkına vararak
alternatif düşüncelere kapı aralamaya, imandan söz edip, geçmişe değerler
atfetmeye başladı..
evet düne kadar Allah’ı, Peygamber’i ağzına almazken, hatta mil leti tahkir edip
tarihî değerlerimize söverken, bugün o, pek çok düşüncesini ruh ve mânâ ile
bezemekte, ifadelerini me tafizik ibrişimleriyle örgülemekte..
milletçe bizim renk, bizim desen ve bizim ahengimizi vaad eden bu kutlu günler,
kesin tiye uğramadan bir çeyrek asır daha devam edebilse, dev letler
muvazenesinde milletimizin ikbal yıldızının parlayacağı muhakkaktır.
258
Bugüne kadar ruhî güçlerini yitirenler yitirdiler ve bir hiç uğruna, tıpkı
münbit olmayan topraklarda çürüyüp giden to humlar gibi, heder olup gittiler.
Evet bugüne kadar olan ol du..
ve tarihi yanlış yorumlamanın cezası olarak da pek çok kurban verildi, ırz
çiğnendi, namus hırpalandı, millî ismet ve iffetimiz defaatle sarsıldı.
Bundan sonra olsun, niyetlerimi zi bir kere daha gözden geçirmeli, dileklerimizi
iyi tutmalı ve geleceğimiz, kanla, gözyaşıyla sulanmaması için duygu, dü şünce
ve hizmet mantığında boşluklar bırakmamalı ve hep tetikte olmalıyız.
Belli bir ölçüde kasırgaların dinmeye başla dığı ve ufkumuzda peşi peşine
emareleri emarelerin takip et tiği şu dönemde, elimizdeki imkânları evirip
çevirip değerlen dirmeli, zamanın ölü noktalarına bile hayat üflemeli ve ona
kendi hesabımıza mutlaka bir şeyler konuşturmalıyız.
Esrarı, büyüsü, muhtevası ve sonsuzluğu hakkında yeni yeni bir şey ler
hissetmeye başladığımız şu varlık kitabı ve kâinat meşheri, kendi sesini,
soluğunu, hikmetini bütün bütün gönüllerimize duyuracağı ve ilimlerin diliyle
milletçe ruhlarımıza hayatımı zın gayesini fısıldayacağı güne kadar aktif sabır
içinde, tem kinli ve askerî ifadesiyle, “teyakkuz”da olmalıyız; olmalıyız ki,
milletimizin ikbalini istemeyen haricî düşmanlarımıza takıla rak yakını uzak
etmeyelim ve kazanma kuşağında kayıplara sebebiyet vermeyelim.
Evet, milletimize vaad edilen ilâhî günlerin, bin bir şafak emaresiyle renk renk
tüllendiği şu durgun görünümlü aktif zaman aralığında, geleceği omuzunda, kendi
renk ve kendi deseninden livâlarla temsil edecek aydınlık nesillerin ruh ve mânâ
hamurunu, kendi teknemizde, kendi üslûbumuzla yo ğurmalıyız ki; milletimiz,
geçmişten gelen düşünce zenginliği ve tarih şuuruyla, dipdiri olarak yeni
oluşumlara taşınabilsin.
Biz, milletçe bu çok önemli işi gerçekleştirmeye çalışırken, bilerek veya
bilmeyerek, bu hayatî gayretlere karşı çıkmak Kendi Ruhumuzu Ararken 259
isteyenler olabileceği gibi, onu küçümseyenler, hafife alanlar, hatta yanlış
bulanlar da çıkabilecektir.
Bütün bunlara karşılık, biz de, bir taraftan iradelerimizi, –ondaki şer
eğilimlerinin kö künü kurutarak ve hayır meyillerini coşturarak– güçlendirme ye
gayret edecek; diğer taraftan da, her teşebbüsümüzü ihlâs eksenli götürmeye
çalıştığımız aynı anda, plan ve projeleri mizde de aklî ve mantıkî boşluklara
meydan vermeme titizli ğini göstereceğiz.
Biz inanıyoruz ki, hedefimiz Hak hoşnutlu ğu, yol azığımız da iman ve ihlâs
olunca, Allah bizi, yol boyu inayet avanslarıyla şahlandıracak ve nerede olursak
olalım, hep O’nun ekstra tecellîleriyle besleneceğiz.
Evet, gözlerimizi kapayıp Hakk’a kulluk neşvesi içinde, dünyanın dört bir yanına
saçacağımız tohumlar, O’nun ina yetiyle bir gün mutlaka hayata yürüyecek; hatta
çürüyüp git tiğini zannettiklerimiz bile, mevsimi gelince yediveren, yet
mişveren başaklar gibi salınıp kendi tali’lerinin bestelerini mı
rıldanacaklardır.
Yürüyeceğiz istikbale –Allah’ın inayetiyle– iman, ilim atbaşı; düşünce, ibadet
iç içe; sebeplere riayet ve tevekkül sarmaş dolaş; ümitlerimiz hareket kaynağı,
sabır arkamızda koşturan bir yol arkadaşı; nikmetler aynı nimet, nimetler de
beklentisiz gelen avanslar gibi her şeyin gerçek kaynağına iti mat referansı…
Biz yürüyeceğiz; O da, gözlerimizde öteler dalga boylu zi ya tecellîleri,
kulaklarımızda sözlerin en doğrusunu bulandır madan alma yeteneği ve
sinelerimizde hikmet televvünlü il hamlarıyla bizi hep koruyup kollayacak ve yol
yalnızlığına bı rakmayacaktır.
Elverir ki, O’nunla aramızdaki Hâlık-mahlûk münasebetini bozmayalım ve O’nun
iltifatlarını, ülfet ve sü rekliliğin renkleri uçuran, tazelikleri solduran
hazan esintili at mosferine terk etmeyelim.
260
Hep yürüyeceğiz, günümüzde bütün bütün durgunlaşmış ve hantal yığınlar hâline
gelmiş şimdilerin insanından, dün yaya yepyeni şeyler vaad eden aydınlık
nesilleri bulup çıkar maya doğru..
şunu-bunu karalamadan, kimseye çamur at madan; daha çok düşüncelerimizi aksiyona
göre planlayarak, aksiyonlarımızı da cankurtaran ekiplerin üslûbuyla sürdüre
rek..
kansız-irinsiz, kinsiz-nefretsiz yolcuların da bulunduğu nu göstermek için,
yollara da, yollardaki tersliklere de takıl madan hep yürüyeceğiz.
Bin bir türlüsüne şahit olduğumuz cinayetlere, şekâvetlere af ilan edeceğiz
iddiasında değiliz; olamayız da.
Umumun hukukunun söz konusu olduğu yer de gönüllerdeki af duygusu adalete
inkılap eder ve yaşama üslûbu, insanlık dışı davranışlara kapalı hâle getirilir.
Evet, iyilikler ve iyiliklere taşıyan köprüler, o köprüleri geçebilme duygusuyla
dopdolu insanların mükâfatlandırıldığı şehrahlar hâline getirilmesi insana
saygının ifadesi olduğu gibi, kötüle re ve kötülüklere yol verilmemesi de,
insana karşı ayrı bir ih tiramın ifadesidir.
Evet, her zaman insanlar, iyiliğe imrendiril meli, kötülüğe, kötü yollara karşı
da uyarılmalıdır ki; hiç kim se: “Suç bizde değil, biz bu yollara itildik...”
demesin.
Aslında böyle düşünenler, mevcut sefalet ve perişaniyet lerinin
sorumluluklarından sıyrılmak için böyle tutarsız ma zeretlere sığınmaktadırlar..
daha doğrusu bunlar, insan olma farklılığını kavrayamamış mütefessih ve derbeder
ruhlardır.
Evet, gerçek insanî ruh taşıyanlar, içinde neş’et edip geliştik leri topluma ait
bir kısım sorumluluklar yüklenme mecburiye tindedirler.
Böyle bir sorumluluk şuuru insanî ruhun, insanî idrakin ve insanî düşüncenin
gereği; insanı bu hayatî dina miklerle donatan Zât’ın da emri ve isteğidir.
Vicdan bütün bütün tefessüh etmemiş, şuur dumura uğramamış, idrak de
körelmemişse, insanın böyle bir sorumluluğa karşı lâkayt kal ması düşünülemez.
Kendi Ruhumuzu Ararken 261
Bizler, hakikî insan olma mülâhazası açısından, kendimizi hâlihazırdaki bütün
tersliklerin sorumlusu biliyor ve yarınki dün yaların huzur, emniyet ve
istikrarı adına, son bir kere daha “in san” ve “kültür” diyoruz.. diyor ve
ruhumuzdaki gerçek hürriye tin ilk merhalesi ve son noktaya ulaşmanın da biricik
meş’alesi “iman”ın önceliğini bir kez daha vurgulamak istiyoruz.
Evet, azgınlaştırılmış nesillerin, yeniden insanlığa kazan dırılmasında ilk
merhale ve en birinci iş, onların imanları nı, imanlarının sürekliliğini ve o
imanın, vaad ettiği şeylerle beraber insanın tabiatının bir derinliği hâline
getirilmesidir.
Nesillere iman kültürü aşılanarak onlara, varlığın perde önü, perde arkasını
izah etmek, ruhlarına duyurmak ve onların, imanın sımsıcak atmosferinde her şeyi
şefkatle kucaklama larını sağlamak, yakın tarihimiz itibarıyla bir türlü
zapturapt altına alamadığımız, çözülüp gitmelerini önleyemediğimiz nesillere
kurtarıcı bir iksir olacaktır.
İmanla böyle bir temizli ğe ermeyen ruh, vahşetten tamamen sıyrılamaz,
tecavüzden kendini alamaz; insanları sevemez, onlarla uzlaşamaz ve hele asla
semavîleşemez; semavîleşmesi bir yana, böyle birinin ih tiraslara bulaşması,
ömrünü kinler, nefretler içinde geçirme si; her zaman kirlenip kararması,
körelip duygusuzlaşması, kabalaşıp hoyratlaşması kaçınılmazdır.
Evet, iman, insanın varlığı daha bir farklı duymasını, dinlemesini,
yorumlamasını sağlar, ona sonsuzun mârifet ve sevgisini aşılar, varlıkla bir
leştirir, kin, nefret ve zaaflarını tadil eder, dağınıklıktan hâsıl olan bin bir
ızdıraptan kurtarır.
Günümüzde imanla böyle bir enginliğe ermiş; şimdilik cı lız, fakat ümit ve
istikbal vaad eden her seviyedeki nesillere, mutlaka hizmet zevki aşılanmalı,
onlarda, karşılıksız, menfa atsiz, beklentisiz ve içinde şöhret, makam, mansıp
vaadi bu lunmayan vazife ve sorumluluk duygusu geliştirilmelidir ki; ne
devletten, ne halktan, ne de bir kısım güç odaklarından 262
destek alma, ikbal bekleme mülâhazasına girmesinler..
gir mesinler ve her yerde millî düşünce meş’alemizi tutuşturacak ilim ve irfanla
mamur kompleksler belli arzulara, belli ihtiras lara takılıp kalmasın; hep rıza
eksenli, istihdam mülâhazalı, ruh iffeti ve diğergâmlık duygusuyla devam etsin.
Bu konuda, hakikat aşkının ayrı bir önemi olduğu da mutlaka vurgulanmalıdır.
Okuma, düşünme, çalışma, araş tırma; hakikate hakikat olduğu için bağlanma
sevdasıyla bir leşince, zannediyorum cihanları fethedecek bir güç hâline ge lir.
Hakikat aşkı, asırlardan beri, belli konularda da olsa, bazı milletleri göklere
yükselttiği hâlde, biz bu durumu, duygula rına, düşüncelerine zincir vurulmuş
ruh mefluçları gibi, ba zen imrenerek ve özenerek, bazen de iç çekerek hep
uzaktan temâşâ etmişizdir.
Şimdilerde, bu önemli hususun belli bir kesim tarafından heceleniyor olmasını
takdirle karşılasak bi le, ciddî bir ilim zihniyetiyle ele alındığını söylememiz
oldukça zordur.
Biz, ruhlarda maddî-mânevî semavîleşme düşüncesi meydana getirecek olan, ahlâkî
ve kültürel buutlarıyla haki kate iman blokajı üzerinde oturmuş ilim zihniyetine
muhta cız.
Düşüncenin sürekli inkişafı, bilginin pratiğe dönüşmesi, dönüşüp gelişme vaad
etmesi şimdiye kadar ancak böyle bir ilim zihniyetinin iticiliğiyle
gerçekleşmiştir ve gerçekleşecek tir.
İlim zihniyeti bir esastır, ilim ve teknoloji ise, onun sadece iki küçük
ürünüdür.
Bir dönem itibarıyla bizde, şimdilerde de bir bölümü itibarıyla Batı’da var olan
bu ölçüdeki ilim zihni yetine, bugüne kadar sahip çıkmış ne seviye insanlarına,
ne azim kahramanlarına, ne yüksek performanslara ve harcan mış ömürlere şahit
oluruz!
Geleceği yeniden inşa edecekler de yine bu kahraman lar arasından çıkacaktır.
Onlara, hakikat aşkını, ilim sevgisi ni, araştırma ruhunu ve yenilenme esprisini
iyi öğretebildi ğimiz ve onları, ruh ve mânâ köklerine ait olanla-olmayanı Kendi
Ruhumuzu Ararken 263
birbirinden tefrik edebilecek seviyeye yükselttiğimiz ölçüde, bu daracık,
kirlenmiş, tersliklere yenik düşmüş aynı dünya içinde daha geniş, daha temiz ve
uhrevî güzellikleri çağrıştıra cak daha ahenkli ve geniş bir dünya inşa
edeceklerdir.
Bu dinamiklerle irtibatlandırılarak hakikat aşkına ulaştırı lan nesillerin kendi
milletlerinin kahramanları olmalarına mu kabil, ruhzede, mânâzede derbeder
yığınlar, milletimiz için her zaman bir âr ve ayıp vesilesi sayılacak ve
toplumumuzun tali’ini karartacaklardır.
Geleceğe damgalarını vurma konumunda bulunan ay dınlarımızın, ellerindeki
imkânları değerlendirerek, müstakbel nesilleri, kalblerin sultanlığına
hazırlayıp, kaybetme çukurları nı kazanma zirveleri hâline getirecekleri ümidini
besliyoruz.
ÇİZGİMİZİ BULMA YOLUNDA
Yeryüzü mirasından mahrum edildiğimiz günden bu ya na İslâm, müntesiplerinin
zaafı, hasımlarının da tecavüz ve insafsızlığı berzahında yürekler acısı bir
muameleye tâbi tu tuldu.
Zulüm ve gadr karşı tarafın şiârı olabilir; Müslümanın zaafını kabul etmek
mümkün değildir.
İhtimal, Allah Resûlü de, “Allahım, fâcirin celâdetinden, muttakînin de aczinden
Sana sığınırım.” derken bu hususa işaret buyuruyordu.
Şurası bir gerçek ki, Müslüman düşüncesi ve Müslüman mantığının sarsıntı
geçirmesi, duraklaması, durgunlaşması, hatta bulanıp kokuşması Müslümanları
Kur’ân hedefli, pey gamber yörüngeli doğru yoldan uzaklaştırmış..
İslâm’ın ev renselliğine gölge düşürmüş ve bu âlemşümul dinin fonk siyonunu eda
etmesine mâni olmuştur.
Öyle anlaşılıyor ki son birkaç asrın Müslümanlarında hususiyle de Müslüman
rehberlerde bu denli müzminleşen, kronikleşen bu inhiraf vak’asının giderilmesi
de, birkaç mektep açmakla, birkaç konferans, birkaç panelle mümkün olamayacağı
gibi, birkaç zavallıca mev’ize ve birkaç nasihatle de aşılamayacaktır.
Kökleri asırlar öncesine dayanan, günümüzde de bilim ve teknolojiyle desteklenen
bu kartlaşmış inhirafın giderilme si, yeniden kendimizi keşfetmemize, kendimizi
bulmamıza, İslâmî şuur, İslâmî mantık ve İslâmî muhakeme usûlüyle bir kere daha
tanışmamıza..
uzun gayret, köklü himmet, gerek li zaman, bitmeyen sabır, dipdiri ümit,
sarsılmayan irade ve teenni üstüne teenniye muhtaçtır.
Aksine, kendi üslûbumuzu Çizgimizi Bulma Yolunda ..265
bulamaz, içine düştüğümüz çukurdan, düşüş noktasının dı şında çıkış yolları
aramaya devam edersek hem kendi kendi mizi aldatmış hem de gelecek nesilleri bir
kere daha inkisara uğratmış oluruz.
Bu itibarla, varlık ve hâdiselere İslâmî perspektifle yak laşmak ve her şeyi
İslâmî mantıkla değerlendirmek için İslâmî düşünce ve İslâmî tasavvurun yeniden
gerçekleştirilmesi şart tır.
Bunun için de, evvelâ; kâinat, insan ve hayat hakkında ki bilgilerimizin sağlam,
nefsü’l-emre uygun, mebde’ ve ga yesiyle aynı yörüngede, birbiriyle el ele, omuz
omuza, bütün
ve parçaları birbirine açık ve âdeta aynı temayı ifade etmek üzere farklı ses,
tek usûl ile örgülenmiş bir beste hüviyetiyle..
veya merkezî bir nakışın çevresindeki diğer nakışlarla, mut laka bir kısım
mânevî münasebetleri bulunması keyfiyetiy le sezilip bilinmesi..
ikinci olarak da; akıl ve muhakemenin, dünya kadar mânâ, muhteva ve hikmetlerle
dopdolu, hatta bin bir hikmet manzumesiyle mâlemâl ve âdeta bütün var lık ve
hâdiselere açık bir kitap..
veya ilâhî şuûnun milyonlar televvününü aksettiren çok yönlü, çok derinlikleri
bulunan göz kamaştırıcı bir sanat eseri olarak mütalâamıza sunulan, umum eşya ve
umum vak’aları, onlardaki cüz’î ve münfe rit hâdiselere takılmadan, cüz’iyatta
külliyâtın perde arkasını seyrederek, külliyatta da, cüz’iyât ve teferruatın en
ücra ko lonilerine kadar uzanarak bütünü birden anlamaya ve par çaların, hatta
daha küçük parçaların birbirleriyle olan mü nasebetlerini kavramaya
yönlendirilmesi lâzımdır ki, çalışma larımızın bir bölümü diğer bölümünü,
tespitlerimizin bazıları bazılarını ve zamanımızın da bir kısmı, diğer kısmını
nakzet mesin, çürütmesin ve aleyhinde olmasın.
Bu mütalâa ile, ihtisaslaşma ve branşlaşmanın aleyhinde olduğumuz
zannedilmemelidir.
Elbette ki herkes belli bir sa hada uzmanlaşacak ve ihtisas yaptığı branşın
arş-ı kemalâtına 266
ulaşarak o sahaya ait gaye-i hayali yakalamaya çalışacaktır.
Ancak, bu yapılırken, bütünün mânâ, muhteva ve konumu, hatta hedef ve gayesi de
göz ardı edilmemelidir.
Bu, kolek tif bir şuurla mı, bilgi ve şuurun yönlendirilmesiyle mi, mü kemmel
bir koordinasyonla mı, yoksa dehâ ile mi, her ne ile gerçekleşecekse
gerçekleşmeli, zira böyle küllî ve şümullü bir nazara, böyle umumî ve objektif
bir değerlendirmeye ihtiya cımız olduğunda şüphe yok...
Evet, bugün her şeyden daha çok, dünü-bugünü bir ara da görebilecek..
kâinat, insan ve hayatı birden perspektife alabilecek..
mukayeseci..
varlığın sebepler ve illetler buudu na açık.. milletlerin ve cemaatlerin varoluş
ve yıkılış senaryo larına vâkıf..
sosyoloji ve psiko-sosyolojinin hata ve sevap larında hakem..
medeniyet devr-i dâimlerinin doğum, ölüm ve göçüşlerine nigehbân..
vesile ve gayeyi birbirinden tem yiz edecek yetenek, vicdan selâmeti ve düşünce
istikameti ne sahip..
gayeye saygılı..
şeriattaki hikmet-i teşri ve Sahib-i Şeriat’ın maksatlarına âşina..
dinî hükümlere menat sayılan esaslar mevzuunda vukuflu..
ilâhî vâridâta açık objektif di mağlara şiddetle ihtiyaç var.
Tıkanmış düşünce sistemimizin önünü açacak..
bayatla mış ve semavîlikten uzaklaşmış muhakeme tarzımıza Kur’ânî yörüngede
işlerlik kazandıracak..
bunları yaparken de kâinat, insan ve hayat arasındaki sırlı münasebeti göz ardı
etmeye cek..
dinî emirlerin titizlikle yaşanıp hayata geçirilmesinin yanında, devam ve
temadînin önemli bir esası olan, yürü düğü yolları, Sahib-i Şeriat’ın teysîr,
mülâyemet ve müsa maha ufkuna göre stabilize ederek tebşir ağırlıklı ve tenfire
kapalı temsilini sağlamak..
ilim ve tefekkür gücünü İslâm’ın ve İslâm’ı yorumlamanın emrine vererek birkaç
asırlık kısır lığı sona erdirmek.. mektepten mâbede, sokaktan yuvaya her yeri,
varlık, insan ve hayatın arkasındaki gerçeğin rasat Çizgimizi Bulma Yolunda
..267
edildiği rasathaneler hâline getirmek..
tıkanıklığı asırlar ve asırlar ötesine gidip dayanan sonsuzluğu temâşâ
menfezleri ne yeniden işlerlik kazandırmak..
İslâm’ı, hayatın hemen her ünitesinde sürekli üzerinde durulan gündemin birinci
mad desi konumuna yükseltmek..
tenasüb-i illiyet prensibine göre sebep-sonuç mevzuunda hassas, riyâzî ve
rasyonel davran mak… gibi fonksiyonları eda edecek bu idrak kadrosu, ken dimizi
yenilememize yardımcı olacak ve bize ebed-müddet var olmanın erkânını
öğretecektir.
Sebeplere bunca önem verip onları küstahlaştırmayı ya dırgayanlar olabilir; bir
ölçüde, ben de buna iştirak ederim: İnsan kendine düşen vazifeyi yapmalı, şe’n-i
rubûbiyetin ge reğine karışmamalıdır.
Vazife bize ait bir sorumluluk, sebep lere tevessül de neticenin istihsali için,
dua hükmünde Hak kapısına sunulmuş bir müracaattır.
Bu hususun böyle kabul edilmesi, bizim, birer yaratık, O’nun da yaratan
olmasının ve ulûhiyet sıfatlarının gereğidir.
Ne var ki, madalyonun bir de öbür yanı var: Allah, bize ait emr-i itibarî gibi
bir şeyi, irade ve meşîetine davetçi gibi kabul buyurmuş, ona önem vermiş, en
büyük projeleri o plan üzerinde gerçekleştirmeyi vaad et miş ve
gerçekleştirmiş..
ve bu itibarî nesneyi günaha, sevaba bir vesile olarak yaratmış, onu ceza ve
mükâfata esas kılmış, hayır ve şerrin isnad edilmesine fail kabul etmiş..
ve zatında hiçbir değer ifade etmeyen bu nisbî emre, ona terettüp eden neticeler
itibarıyla, değerler üstü değer atfetmiş –ki eğer böyle olmasaydı, bütünüyle
hayat durur, insan camidler derekesine düşer, teklif bâtıl olur ve her şey gider
abese incirar ederdi– el bette ona, onun istek ve dileklerine fevkalâde önem
verecek..
onu dünya ve ukbânın imarına bir şart-ı âdi, hatırı sayılır bir vesile ve
dünyaları aydınlatacak bir elektrik mekanizmasının sihirli düğmesi hâline
getirerek, damlada derya, zerrede gü neş, hiç ender hiç olan bir şeyde cihanları
var etmek suretiyle kudretinin sırlı bir buudunu daha gösterecektir.
268
Evet, ne sebepler ne de başka hiçbir şey Allah’a hük medemez.
O’nun ilâhî irade ve meşîetini bağlayamaz.
Her şey Allah’ın mahkûmu, Allah da biricik ve mutlak hâkimdir.
Ancak, esbaba riayet edilmesi ve illetlerin birer mini vesile olarak
değerlendirilmesi de yine Allah’ın emridir.
Bu itibarla da insanın, “sünnetullah” dediğimiz şeriat-ı fıtriyenin pren
siplerine uymadığı zaman, büyük ölçüde dünyada, belli nis pette de ahirette
cezalandırılacağına inanıyoruz.
Halifeler halifesi Hazreti Ömer’in, salgın vebanın bulun duğu bir yerden
uzaklaşırken, onun bu davranışını kazâya rıza ve kadere teslim düşüncesiyle
telif edemeyenlere karşı, “Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine
kaçıyorum.” şek lindeki yaklaşımı ne mânidardır!
İş; amel ve aksiyonda netice programlı olma, onu gaye-i hayal hâline getirme ve
onun külfeti altına girme, hem bir ız dırap hem de –hâşâ– Allah’la pazarlık
yapma gibi bir saygı sızlık, iradeyi devre dışı bırakarak, neticenin harika bir
yol ile harikalar kuşağında meydana geleceğini beklemek de bir ku runtu ve
miskinlik kılıfıdır: Zaten Kur’ân-ı Mübîn de hem de kim bilir kaç yerde 34 ون
َلُ
َ
ْم
ع
َ
ُوا ي
َان
َ ا ك
ً بِم
َ اء
َز
ُ َون 33 , ج
َ ْكِسب
ُوا ي
َان
َ ا ك
ً بِم
َ اء
َز
ج
diyerek insanların başına gelecek iyi ve kötü şeylerin yine onların kendi amel,
kendi aksiyon ve kendi davranışlarından dolayı meydana geldiğini ve geleceğini
ihtar etmiyor mu? Ve kalb, akıl, vicdan muvazenesinin en büyük mümessili insan
lığın iftihar tablosu Ruh-u Seyyidi’l-Enâm da: Kıyamet günü kulun, henüz bir
adım atma fırsatı bulamadan, ömrünü ne rede tükettiğinden, bilgisini nasıl
değerlendirdiğinden, malını hangi yollarla kazanıp nerelerde sarf ettiğinden ve
bedenini nerelerde yıprattığından sorgulanacağını hatırlatarak, sebep 33
“Yaptıkları şeyden ötürü” (Secde sûresi, 32/17; Ahkâf sûresi, 46/14; Vâkıa
sûresi, 56/24) 34 “Kazandıklarından ötürü” (Tevbe sûresi, 9/82, 95)
Çizgimizi Bulma Yolunda ..269
sonuç, illet-mâlûl, gayret ve semere arasındaki sıkı ve sırlı münasebeti iş’âr
etmiyor mu?
İslâm; Kitap ve Sünnetle, mü’minin dünya ve ukbâ ha yatını, itikadî ve amelî
durumunu, ibadet ve ahlâk keyfiyetini tanzim ederken, aynı zamanda satır
aralarında, insanın ruh, akıl, kalb, vicdan ve his dünyasına da öteler buudlu
bir dün yadan değişik şeyler fısıldar, onun benliğinin derinliklerinde uhrevî
esintiler, lâhut televvünlü duygular meydana getire rek her an onu değişik bir
buudda bir kere daha ihyâ eder.
Eder de, insan kendini Allah’a halife olma mevkiinde, eşya ya müdahale konumunda
ve sünnetullah sırlarını kavrama, değerlendirme makamında bulur.
Sonra da irade ve meşîet kaynaklı kâinat kitabıyla, O’nun kelâmından akıp gelen
be yanını bir vâhidin iki yüzü gibi görür, hisseder..
tasavvur ve düşüncelerini, yaşayış ve davranışlarını, dünya ve ahiret
mülâhazalarını arz ve semadaki muvazeneye göre dengeler.
Evet, İslâm, örgülenmesinde önemli birer unsur olan at kılarını akıl, vicdan,
ruh ve ceset üzerine atarak, o rengîn, de rin dünya ve ukbâ buudlu dantelasını
işleyip meydana getir miştir.
Bir seviyede bunlardan bazıları, yer yer diğerlerinin önüne geçse de, hiçbiri
tek başına ne onu tam mânâsıyla ak settirmeye, ne temsile ne de ifadeye gücü
yetmez.
Hâlik’ın en büyük ve herkes için en umumî atiyyesi olan İslâm’ı, yine O’nun bir
diğer ve ilk ihsanı sayılan akıl, vicdan, ruh, ceset ve letâiften meydana gelen
bütün varlığın fihrist-i mânevîsi bir organizasyon taşıyabilir.
İleride bu mevzuu daha da açmak istiyoruz.
AKSİYON VE DÜŞÜNCE
Yeryüzü mirasçıları olarak mücadele çizgimizi aksiyon ve düşünce sözcükleriyle
hulâsa etmemiz mümkündür.
Zaten, hakikî var olmanın yolu da aksiyon ve düşünceden geçer.
Kendini ve başkalarını değiştirebilecek mahiyetteki bir aksi yon ve düşünceden.
Aslında her varlık bir başka zaviyeden, hareket ve bazı disiplinlerin ürünü
gibidir; bekâsı da yine ha reket ve o disiplinlere bağlıdır.
Hayatımızın en önemli, en zarurî hâdisesi aksiyondur.
O uğurda pek çok şey kaybetme pahasına da olsa, sürekli ak siyon, sürekli
düşünce ile bir kısım sorumluluklar altına gire rek, bir kısım problemleri
göğüsleyerek âdeta kendi kendimi zi mahkûm edip hep hareket etme
mecburiyetindeyiz..
evet,
eğer kendimiz olarak hareket etmezsek, başkalarının hamle ve aksiyon
dalgalarının, düşünce ve plan girdaplarının tesirine gi rerek onların hareket
fasıllarını temsil etme zorunda kalırız.
Hep hareketsiz kalma, çevremizde olup biten şeylere mü dahale etmeme,
etrafımızdaki oluşumlara karışmama, suyun içine düşmüş bir buz parçası gibi,
kendimize rağmen kendi kendimizi erimeye salmak demektir.
Özümüzün molekülleri ni koruyamayacağımız böyle bir erime ise, kendimize ters ve
özümüze de zıt herhangi bir tekevvün ve oluşuma teslim ol mak sayılır.
Kendi olarak kalmayı planlayanlar, bütün arzu larıyla, istekleriyle,
kalbleriyle, vicdanlarıyla, hareket ve dü şünceleriyle onu istemelidirler; zira
var olmak için bütünüyle insan özünün gerilimde olması şarttır..
evet, önce var olmak, Aksiyon ve Düşünce ..271
sonra da varlığın devamı insandan kol ister, kanat ister, kalb ister, kafa
ister.
Bizler, yarınki varlığımız için şimdiden kalb ve kafalarımızı feda etmezsek,
başkaları, hem de bize hiçbir yararı olmadığı bir zemin ve zamanda gözümüzün
içine baka baka onları bizden isteyebilir.
Kendimiz olmak, kendi isteklerimizi âlemin arzu ve istek leri hâline getirmek;
sonra da umum varlık içinde kendimize bir hareket mecrası bulmak ve kâinattaki
umumî cereyanlar içinde kendi mecramızda kendimiz olarak akmak; yani bir ta
raftan bütün varlıkla bütünleşirken, diğer yandan da kendi öz çizgimizi korumak;
işte İslâmî aksiyon ve düşüncenin en be lirgin yanlarından biri!.
Kendi âlemi itibarıyla umumî varlıkla irtibatlanamayan, kâinatla olan
alâkalarını duymayan; ferdî ve cüz’î isteklerine bağlanıp âlemşümul gerçeklere
karşı ka palı kalan kimse, kendini bütün varlıktan koparır, tecrit eder ve
egoizmin öldürücü mahbesine atar.
Bedene ait bütün iş tihaların, cismaniyet etrafında gerçekleşen bütün kavgaların
ve onlarda aranan içi boş, kuruntu buudlu bütün tesellile rin, insanın varlıktan
kopup kendi kendine kalmasından kay naklandığında şüphe yok.
Hakikî aksiyon ve düşünce adamı nın dünyası ve o dünya içindeki mutluluğu
âlemşümul telev vünlü ve ebediyet çerçevesine hakkedilmiştir.
Bu itibarla da onun başlangıcı ve sonu yok gibidir; olsa da, tasavvurlarımızı
aşar.
Bu açıdan da biz, “mesut insan” derken, hep böyleleri ni hatırlarız.
Zaten sonu ve başlangıcı olan saadete de saadet demek mümkün değildir.
Daha enfes bir yaklaşımla aksiyon; insanın, en samimî ve içten kararlarla bütün
varlığı kucaklaması, onu tahlile alması ve onun içindeki koridorlardan sonsuza
yürümesi, sonra da Nâmütenâhî’den aldığı bir sır ve kuvvetle zekâ ve iradesinin
bütün gücünü kullanarak, kendi âlemini, hilkatle hedeflenen gerçek yörüngesine
yerleştirmesidir.
272
Düşünceye gelince o da bir iç aksiyondur.
Sistemli ve he defli düşünce, varoluş vetiresinde (süreç) karşımıza çıkan bü tün
muammaları yine kâinattan sorarak, her şeyin cevabını ondan almaktır.
Diğer bir ifadeyle, topyekün varlıkla kendi arasında bir akrabalık tesis ederek,
her yanda her şeyin diliy le hakikati arayan şuurun faaliyette olması demektir.
Düşünce sayesinde insan ruhu, âlemle sarmaş dolaş olur ki, sürekli kendi içinde
derinleşir..
akl-ı meâşın dar kalıplarını yırtarak dışarıya taşar ve ruhun derinliklerine
sinmiş vehim lerden kurtulur; kurtulur ve yanıltmayan doğrulara uyanır.
Tabir-i diğerle düşünce, insanın kendi derinliklerinde meta fizik tecrübelere
yer hazırlamak için yine kendi içinde boşal masıdır.
Bu, düşüncenin ilk basamağı ise, o merdivenin son basamağı da hareketli
düşünmektir.
Bizim aksiyon ve düşünce hayatımızın temel dinami ği ruhî hayatımızdır; ruhî
hayatımızı da dinî düşünceleri mizden ayırmamız mümkün değildir.
Bu milletin her varo luş kavgası, İslâmî ruh ve mânâya sığınılarak
gerçekleştiril miştir. Tohumun, toprağın bağrına düşünce başağa yüksel mesi,
tomurcuğun ışığa yönelince açılması gibi, milletimiz de İslâm’a yöneldiğinde
özündeki derinlikleriyle ortaya çıkmış tır.
Böyle bir yöneliş ve öze eriş, onun mahiyetindeki istidat ları inkişaf ettirdiği
gibi, varlık ve bekâsının da teminatı ol muştur.
Evet, onun kendi iç âleminde, kalb ve ruhun hayat seviyesini paylaşması, ibadet,
zikir ve fikirle gerçekleştiği gi bi, bütün bir varlığı kucaklaması, kendi
nabızlarının atışında O’nu duyması ve beyninin her fakültesinde O’nu hissetmesi
de, yine ibadet şuuruna, zikir ve fikir cehdine bağlıdır.
Zaten, hakikî mü’minin her davranışı bir ibadet, her düşüncesi bir murâkabe, her
konuşması bir münâcât ve mârifet destanı, varlığı her müşâhedesi bir tecessüs ve
tetkik, vatandaşlarıy la münasebeti de rahmânî bir şefkattir.
Bu ölçüde ruhanîliğe Aksiyon ve Düşünce ..273
ermek, sezilerden mantık ve muhakemeye, mantık ve mu hakemeden de ilham ve ilâhî
vâridâta açık olmaya bağlıdır.
Farklı bir ifadeyle, tecrübe aklın süzgecinden geçirilmeden, akıl fetânet-i
âzama teslim olmadan, mantık aynı sevgi hâline gelmeden, sevgi de ilâhî aşka
inkılap etmeden insanın bu zir veyi yakalaması zordur.
Gerçekleştirilebildiği takdirde, böyle bir bakış zaviyesi sayesinde, ilim dinin
bir buudu hâline gelir ve onun hizmetçisi olur..
akıl ilhamın elinde her yere ulaşabi len bir ışık tayfı kesilir..
tecrübî müktesebât da varlığın ruhu nu aksettiren bir prizma mahiyetini alır..
ve her şey mârifet, muhabbet ve zevk-i ruhanî neşîdeleriyle gürler.
Bugün, bazı kesimleri itibarıyla insanımız, aynı duygu, aynı düşünceyi taşıdığı,
aynı ruh hâletini paylaştığı veya pay laşma durumunda olduğu hâlde; evet onca
fasl-ı müştereke rağmen, beklendiği ölçüde müspet davranamıyor, hatta yer yer
çarpıklıklara, menfîliklere giriyorsa, bunlar onun gerçek mânâda mü’min
olamayışında aranmalıdır.
Hakikî mü’min, hangi kalıp içinde olursa olsun, ne şekilde tersliklere çekilirse
çekilsin davranışları hep iman televvünlü, hareketleri de dü şünce yörüngeli
olmalıdır..
Bu itibarladır ki, geleceğin dünyasını kurmayı planlayan yeryüzü mirasçıları
nasıl bir dünya inşa etmek istediklerinin ve bu dünyanın imarında ne türlü
cevherlerin kullanılması lâzım geldiğinin şuurunda olmalıdırlar ki, kendi
elleriyle yap tıkları şeyleri daha sonra yine elleriyle yıkma mecburiyetinde
kalmasınlar.
Bizim, bin küsur senelik hayatımızın mânâ kök leri ve temel esasları bellidir.
Geleceğin ışık mimarları, hare ket dinamizmlerinin yanında, düşünce güçlerini de
kullana rak, dinî ve millî hayatımızı, üzerine bina edecekleri tarihî di
namiklerin, esneklik, enginlik ve evrenselliğinden tam yarar lanarak, Kitap,
Sünnet ve selef-i sâlihînin sâfiyâne içtihatları mahfuz, çağın idrak, üslûp ve
anlayışına göre, bir kere daha 274
İslâm’ın sesini almaya, bakış zaviyesini yakalamaya, nabzı nı tutup, kalbini
dinlemeye çalışmalıdırlar ki, “ba’sü ba’de’l mevt” yolunda, berzah hayatı
yaşamasınlar.
Bu da her şeyden evvel, nefsanîliğin bütün baskı ve dürtülerinden uzaklaşarak
ruhanîliğe açılmaya ve dünyayı ötelerin intizar salonu görüp bilmeye bağlıdır.
Diğer bir ifadeyle, ibadetlerimizdeki kemmi yeti keyfiyetle derinleştirmeye..
evrâd u ezkârdaki riyâzîlikten doğan eksikliği niyet ve hulûsla
nâmütenâhîleştirmeye..
dua, münacat ve yakarışlarımızda, bize bizden daha yakın bir varlı ğa yalvarıyor
olma mârifet, saygı ve temkiniyle gerçekleşebile cektir.
Bunu da ancak, namazı, miraca yürüyor gibi duyanlar, orucu, ilâhî bir gizlilik
içinde halvete koşuyor gibi hissedenler, zekâtı, bir emanetçi ve tevzi memuru
gibi yerine getirip “oh!” diyenler, haccı, İslâm dünyasının problemlerini
görüşmek üze re evrensel bir konferansa, hem de ruh ve kalbin, ötelerin nu
raniyet ve mehâbetini rasat edebileceği bir zeminde evrensel bir konferansa
iştirak ediyor gibi yaşayanlar anlayabilir.
Bütün bunların duyulup hissedilmesi, hissedilip hayata geçirilmesi, iç ve dış
sefaletlerimizi teşhis ve tedavi edebilecek mâneviyat hekimlerine ve ötelerle
her zaman irtibatlı aldat mayan rehberlere vâbestedir.
Düşünce dünyaları maddeden mânâya, fizikten metafiziğe, felsefeden tasavvufa
uzayan reh berlere.
Dünden bugüne bütün umran devirlerinin arkasında bunlar olduğu gibi, bundan
sonraki imar ve ihyâ hareketle rini de bunlar temsil edeceklerdir.
Bu temsil, yeni hâdiseler ve gelecekteki vak’alarla alâkalı, Kitap ve Sünnet
kaynaklı yeni projeler ortaya koyarak..
düşüncelerini yeni dünya gö rüşleriyle bezeyerek..
milliyet, ruh ve şuurunu İslâmî perspek tifle netleştirerek, bileyerek..
tecrit duygusuna bağlı, İslâm’ın evrenselliğine uygun yepyeni sanat telakkileri
geliştirerek..
din ve dünya ihtivalı birkaç bin seneden beri devam ede gelen kendi kültürümüzü
yoğurarak gerçekleştireceklerdir.
Aksiyon ve Düşünce ..275
Bu ölçüde bir temsil, ilim, felsefe, sanat ve dinî hayatımızı, önümüzdeki
yıllarda dünya milletlerinin önüne geçirecek ve hayatın bütün ünitelerine
istikamet kazandırarak, okumuş okumamış sokaklarımızda avare dolaşan
çocuklarımızı, yarı nın fikir, hüner, mârifet ve zanaat sahipleri hâline
getirecek tir.
Bu sayede bütün sokaklar, mektep koridorları gibi irfanla
tütecek..
hapishaneler birer ilim yuvası hâline gelecek..
yu valar da birer Cennet köşesi gibi tüllenecektir.
Her yerde din ile ilim el ele yürüyecek..
iman ile akıl sarmaş dolaş her yere meyvelerini saçacak..
istikbal, ümit, emel ve azmin bağrında, ütopyalarda olduğundan daha rengin ve
daha zengin göve rip gelişecek.. televizyonlar, radyolar, gazeteler, mecmualar
çevreye feyiz, bereket ve ışık yağdıracak..
ve tarihten kalma müstehâselerin dışında her gönül bu cennetâsâ baharda kev ser
yudumlayıp dolaşacaktır...
Bu yeni tekevvün, bizim kendi tarihî değerlerimizden, kendi medeniyet, kendi
kültürümüzden ve kendi romantiz mimizden doğacaktır. Evet, bu hareket, bir
tarafta asırlardan beri devam edegelen mağduriyet, mahkûmiyet ve mazlumi yet ruh
hâletinden; diğer yandan da imanla doymuş, her za man gerilimde ve hamleye hazır
kalbimizin heyecanlarından meydana gelecektir.
Bu hayatî misyonun yerine getirilmesi evvelâ bu pas lı zeminde, paslanmış
ruhları kımıldatacak bir gücün mev cudiyetine vâbestedir.
Elli-altmış seneden beri, bu ameliyeyi gerçekleştirmek için kalkıp-inen
manivelalar, ilk kıpırdatma yı sağladılar gibi görünüyor.
Muzdarip şairimizin iniltileriy le mırıldanacak olursak: “Vur kazmayı Ferhat,
çoğu gitti azı kaldı” diyebiliriz.
İlk hareket, ruhun hareketidir ve o, bugün bir sekîne yumuşaklığı ve sımcıcak
bir bahar bulutu edasıy la başlarımızın üzerinde gökkuşağından bir “tak” gibi
uğradı ğımız her yerde bizi selâmlıyor. Onun, bütün bir mazlumlar, 276
mağdurlar ve mahkûmlar ülkesini sarmasına, sarıp rahmetle boşalması ümidimizdir.
Bugün artık, büyük ölçüde kuvvet eriye eriye hakkın kalı bına girmiş ve ona
teslim olmuş gibidir.
Evet, kuvvetin de bir hikmet-i vücudu vardır..
o olmadan pek çok meseleyi hallet mek mümkün değildir. Haktan ayrılıp hakka
rağmen bir yol tutup giden kuvvet zararlı olsa da, hak ile birleşen kuvveti her
zaman aynı hak kabul edebiliriz.
Hak ile birleşen kuvvetten doğan cesaret, zalim değil; o mazlumun hâmisi, hakkın
da lisan-ı nâtıkıdır.
Bundan sonra önemli olan, düşünce ve aksi yon erlerinin onu temsil etmeleridir.
İlerideki bir bölümde, dünyamızdaki bu aksiyon erlerini arz etmeyi
düşünüyoruz...
KOLEKTİF ŞUUR
Milletlerin hayatında en buhranlı dönemler, içtimaî de ğişim ve yeniden tekevvün
aralıklarında görülür.
Tıpkı ba zı canlıların geçirdiği “metamorfoz” hâdisesine benzer şekil de,
yenilenme süresince sancılar, sıkıntılar, zincirleme infi aller, bazı şeylerin
atılıp yeni bazı şeylerin geliştirilmesi gi bi...
Kitleleri gerilime sevk eden hâdiselerle, toplumda ferdî ve içtimaî bunalımların
yaşanması kaçınılmaz olur.
Bir de, yapılacak işler, daha önceden denenmiş bir kısım sâbiteler esas alınarak
yapılmıyorsa, dünya kadar yanlışlıklara girile bilir..
yer yer mantık ve muhâkeme hisse yenik düşebilir..
varsa, şöyle böyle uyulması düşünülen planlar, onların dı şına çıkılabilir..
ve sığ, küçük projelerin dar çerçevesi içinde umumî ahenk bütün bütün altüst
olup, genel tasavvur ve dü şüncelerin hilâfına akla-hayale gelmedik
handikaplarla karşı laşılabilir; dolayısıyla da yığınlar, hatta onları idare
edenler, aklî ve mantıkî olmaları gerektiği yerde –günümüzde çokça müşâhede
edildiği gibi– hissî hareket ederek yapma kuşağın da çeşit çeşit yıkmalara
sebebiyet verebilirler.
Milletlerin yeniden yapılanma veya inkılap dönemlerin de, sık sık “kaderdenk
noktalarının” yaşandığı çokça görülen hâdiselerdendir.
Evet, her şey olabilme imkânları söz konu suyken, kitlelerdeki heyecan ve
zirvedekilerdeki hırs yüzün den, o âna kadar gerçekleştirilen her şeyin yıkılıp
gittiği ve yeniden başa dönüldüğü hiç de az görülen vak’alardan değil dir.
Bir kere, değişim ve inkılap dönemlerinde, fertler, normal 278
zamanlardaki durumlarından daha farklı bir hâl alır: Belli isti kamette hareket
eden, bir yerlere varmak isteyen, çevresinde ki her şeyi de alıp aynı yöne
sürükleyen kitlenin ayrılmaz bir parçası olarak tamamen ferdîlikten sıyrılır ve
ma’şerî bir var lık hâline gelirler.
Artık böyle zihnî bir değişiklik geçiren bu in sanlar, akıllı uslu fert
mantığıyla değil de, kitle mantığının tesi rinde hareket eder ve onun
direktifleriyle oturur kalkarlar.
Böyle bir mantık, düşünme-taşınma, bugünü-yarını bera ber hesap etme,
bütünü-parçayı bir arada görme özellikleriy le her zaman tavsiye edegeldiğimiz
“kolektif şuur”dan tama men farklıdır ve ona rağmen bir anlayış ve hareket
tarzıdır.
Bunlardan birinde his, heyecan ve dolayısıyla da dengesizlik söz konusu olmasına
karşılık; diğerinde mantık, muhâkeme, disiplin ve temkin esastır.
Zahirde, her iki keyfiyet ve davra nış tarzı da gelecek adına vaad ettiği şeyler
itibarıyla aynı gö rünse de, bunlardan birinde, çok defa hareketin özüne ve he
define ters neticelerin meydana gelmesi kaçınılmaz olmasına mukabil; diğerinde
hiçbir zaman o ölçüde falsolar, fiyaskolar bahis mevzuu değildir.
Milletçe, ahlâk ve içtimaî hayatımızın ahenkle yürümesinin yanında varlık ve
bekâmızın çok önemli esaslarından biri sayı lan “kolektif şuur”un ruhu ve temeli
dinî karakterimiz ve millî seciyemizdir.
Bu açıdan da, kitle hareketlerinde her zaman müşâhede edilen yanlış ve falsolu
davranışlara karşılık, kolektif şuurun disiplinli ve temkinli fertlerinin his ve
heyecan yüklü ha reketleri, onların alelâde zamanlardaki davranışlarına
nispeten, değerler üstü değerlere ulaşır ve fevkalâdelikler arz eder.
Her zaman, yüksek mefkûre ve yüce gayeler hedeflene rek gerçekleştirilebilen
hamle ve hareketler, fertleri yoğurur, şekillendirir ve birer ma’şerî varlık
hâline getirir.
Herhangi bir hareketin planlayıcıları, şayet, hissin önünde akla, heyecanın
Kolektif Şuur ..279
önünde müşâhede ve tecrübeye değer verir ve projeleri ni ilâhî mesajın
aydınlığında gerçekleştirebilirlerse, çok de fa hissî mantıkla hareket eden
yığınlar dahi, duygu ve dü şünce itibarıyla bu mantık ve muhâkeme hareketinin
tesiri ne girip, iş ve icraatlarında tedbir ve temkine ulaşarak, isti kamet ve
îtidâl insanlarıyla aynı çizgiye gelirler; düşünce ve temkin itibarıyla birkaç
kadem önde bulunan seviye insanla rı da, onlarla aynı his ve heyecanı paylaşarak
engin bir har man oluştururlar.
Böylece, her zaman fikir ve tedbir insanı olamayanlar dahi, şuur ve idraklerine
sızan bu şekildeki bir anlayışı paylaşmak, belli ölçüde kolektif şuur potasında
yoğ rulmak, hayâtî bir mayalanma ve istihâleden geçmek sure tiyle ideal bir
toplumun fertleri olma seviyesine yükselecek lerdir.
Böyle bir süreç içindeki bütün oluşumlar, sırlı bir kısım kuvvetlerin tesirinde
meydana geliyor gibi görünse de, aslın da bütün bunları hayâtî bir menşee ircâ
etmek mümkündür.
Bu menşe’ din ruhuyla beslenmiş millî seciye ve karakter dir.
Geçmişten bugüne, bu millî seciye sayesinde milletimi zin bütün fertleri aynı
duygu ve düşünceyi paylaşmış, aynı mülâhazalarla oturup kalkmış, aynı
heyecanları yaşamış, ay nı değerlerin kavgasını vermiş ve aynı mefkûreyi
gerçekleştir mek için yarışmışlardır.
Evet fertler ve kitleler üzerinde başka faktör ve sâiklerin te siri olsa da,
milletin kendi ruh ve mânâ kökleriyle münasebete geçmesi söz konusu edildiği
yerde bunlar çok sönük kalırlar.
Millet fertlerinin maddî-mânevî tarihî dinamiklerle alâkası de vam ettiği
sürece, bu insanlar, tarih şuuruyla sık sık atalarının ruh feveranları içine
girerek ve ayniyet ölçüsünde bir misli yetle, benzerî kahramanlıklar sergiler ve
yeni bir düşünce tar zı, yeni bir dünya görüşü ve topyekün dünyanın, içtimaî coğ
rafyasına müessir olabilecek yepyeni kriterler ortaya koyabi lirler.
Bu konuda, dünya ile hesaplaşma tarihimiz açısından, 280
Mute’den Kadisiye’ye, Malazgirt’ten Çanakkale’ye; devletler arası muvazenedeki
yerimiz itibarıyla da Medine’den Şam’a, Şam’dan Bağdat’a, oradan da İstanbul’a
uzanan çizgide dün ya kadar misal göstermek mümkündür; ama biz okuyucunun
firâset ve tedâîler dünyasına güvenerek bu hususu şimdilik noktalayıp geçiyoruz.
Şimdilerde, ülkemiz, bağlı bulunduğumuz dünya ile be raber bir kısım değişim ve
dönüşümler sath-ı mâiline girmiş sayılır.
Peşi peşine inkılapların yaşanacağı böyle bir geleceğe yürürken, millet ruhunun
muhafaza edilmesi, ferdin de kitle nin de tedbir ve temkin eksenli bir anlayışa
getirilmesi, yığın ları feverân ve provokasyonlara sürükleyecek düşünce, eği lim
ve davranışlara meydan verilmemesi, varsa, mevcut tah rik odaklarının üzerine
gidilmesi en az irşad ve cihad kadar belki ondan da önemlidir.
Duygu ve düşünce itibarıyla, ko layca, sevgiden nefrete, beraberlikten ayrılığa,
müşterek ha reket etmekten dağınıklık ve başıbozukluğa düşebilecek yı ğınların,
acelecilik ederek veya bir kısım maceracı ruhların tesirinde kalarak hem
kendilerini hem de mensup oldukları milleti olumsuzluklara itmelerine kat’iyen
fırsat verilmemeli dir.
Verilmemeli ve nazarlar sürekli Kitap ve Sünnet’in sa mimi temsilcilerine
çevrilmelidir. Vahiy yörüngeli kolektif şu urun da birer aydınlık rüknü sayılan
bu insanlarda, nâm u nişan yerine mahviyet, tevazu ve hacâlet, hodgâmlık yerine
diğergamlık, şahsî çıkar mülâhazası yerine toplumun menfa atlerini düşünme
esprisi hâkimdir.
Bunlar, toplumun bugünüyle ve yarınıyla o kadar alâka dardırlar ki; yerinde,
düşüncelerini kahramanca haykırmala rına karşılık, zaman zaman “kuluçka”,
“folluk” deyip yumur ta ve civcivlere zarar vermemek için tir tir titrer,
akla-hayale gelmedik tezyiflere, tahkirlere katlanır ve bir “lâ havle..” çe
kerek, köpük köpük magmalar gibi his ve heyecanlarını Kolektif Şuur ..281
sinelerine hapseder, sonra da hiçbir şey olmamışçasına yü rür giderler.
Gerektiğinde güle güle ölüme doğru yürümek ten, hayretengiz bir yiğitlikle
başkaları için kendilerini feda etmekten ve yine bir itfaiyeci gibi yerinde seve
seve kendini ateşlere atmaktan geri durmayan bu hissî ruhlar, yaptıkları her
şeyi bir vazife şuuru ve ibadet neşvesiyle yapar..
yapıp ettikleri şeyler karşısında kimseden şükran beklemez..
yardım edilecek kimselerin yardımına vaktinde koşmamayı affedil mez bir nakîse
ve vefasızlık sayar ve tereddüt göstermeden kendilerini sorgularlar.
Bunlar, her zaman ümitle yaşar..
ümitlerine göre ideali ze ettikleri plan ve projelerini destekleyecek,
gerçekleştirecek maddî-mânevî dinamikleri değerlendirmede kusur etmez..
bütün bunlardan sonra da, ihlâsa mazhariyet ve Allah hoş nutluğu dışında hiçbir
beklentiye girmez..
hizmetine ve talep siz sancılarına terettüp eden mükâfat, mevhibe ve vâridâtı
da, her zaman ya bir “istidrâc” endişesi veya “tahdîs-i ni met” mülâhazasıyla
hatırlar; korkularını yutkunarak, sevinç lerini de Hakk’a itimadın neşîdeleri
hâline getirip mırıldana rak ifade eder ve hep birer temkin insanı olarak
yaşarlar.
Bunlar, aynı zamanda boş birer teslimiyet insanı da de ğillerdir.
Allah’a tevekkül, teslimiyet ve tefvîzleriyle beraber, çevrelerinde olup biten
hâdiseler karşısında son derece du yarlı; duyarlı oldukları kadar da
infiallerinde keskin ve karar lıdırlar.
Ne dünyevî işlerinde ne de ahirete ait meselelerde, kat’iyen hislerine takılıp
kalmaz..
hamle ve hareketlerini ilâhî emirlerle tartar..
akıl ve mantıklarında beşerî idrak seviyesini gözetir, varlık adına tespitlerini
ona göre yapar ve yorumlar lar..
varlığımızın tabiat içindeki yer ve konumunu belirleyerek eşya ve hâdiselerle
zıtlaşmayı netice veren davranışlardan sa kınır ve hep tekvînî emirlerle uyum
içinde kalmaya çalışırlar.
282
Evet, bizim olacağı ümidini beslediğimiz aydınlık gelece ğe emin adımlarla
yürüyebilmemiz için, sadece hülâsasını su nacağımız şu hususları çok hayatî
kabul ediyoruz:
ȁ Bütün millet, hususiyle de aydınlarımız, geçmişimizle mutlaka barışmalıdır.
ȁ Gelecek adına gerçekleştirmeyi planladığımız her tür lü yenilenme ve
inkılaplar, tarihî dinamiklerimiz ve mânâ köklerimiz esas alınarak
projelendirilmelidir.
ȁ Böyle hayatî bir meseleye kat’iyen politika bulaştırıl mamalı ve çıkar
mülâhazaları karıştırılmamalıdır.
ȁ Ayrıca, her şeye rağmen, bu istikamette hareket ve hamlelerin bir kısım
komplikasyonları da olabileceği endişesiyle hep tedbir ve temkinle yürünmeli;
gençlik heyecanı ve maceracıların sorumsuzca davranışları na meydan
verilmemelidir.
Hem öyle meydan veril memelidir ki, onur ve gururlarımızın rencide edilmesi
karşısında bile, yüce mefkûremiz hatırına heyecanla rımızın ağzına sabır
fermuarları vurulmalı ve diş sıkıp her şeye katlanılmalıdır.
ȁ Yıkmadan önce, yıkılacak şeylerin yerinde nelerin ya pılmak istendiği
kararlaştırılmalı; sonra varsa, o es ki, köhne, geçersiz şeyler yıkılmalıdır.
Her zaman “Yıkmak yapmak içindir.” felsefesiyle hareket edil meli, yıkılacak
şeye kazma çalmadan evvel, yapıla cak ne ise, mutlaka onun maketi dikilmelidir.
ȁ Yapılacak her işte, karar ve aksiyon, ilim, irfan ve ted birle beslenmeli;
azim ve gayret de, araştırma ve vukufla desteklenmelidir ki, yapmaları yıkmalar
takip etmesin.
Şu anda yolların ayrımında ve yine bir “kaderdenk” nok tasında bulunduğumuzda
şüphe yok.
Hâl ve konumumu zun nezaketini idrak ederek, içinde bulunduğumuz zaman Kolektif
Şuur ..283
dilimini, büyük düşünce, büyük plan ve peygamberâne bir azimle
değerlendirebilirsek, dünyada her milletten daha faz la olan kaderdenk
noktasındaki şansımızı bir ikbal yıldızı hâlinde parlatabiliriz.
Hâlihazırdaki perişaniyetimiz, içtimaî, iktisadî tutarsızlık larımız, bunların
yanında iç ve dış fesat odaklarının sürek li körükledikleri kargaşa; bütün
bunları zamanla aşacağımı za inancım tamdır.
Sukûtlar hiçbir zaman sürekli olmamış..
hâdiseler hep aynı istikamette cereyan etmemiş..
geceler ebedendâm sürüp gitmemiş; gitmemiş ve zaman gelmiş ha rabeler yeniden
umranlarla tüllenmiş..
hâdiseler dairevî cere yan etmenin cilveleriyle daha önce ağlattıklarını
güldürmüş..
geceler gündüzlere yenik düşmüş ve her yan ışıkla kahkaha atmaya başlamıştır.
Düşüş ve doğruluşumuzun daha umumî bir serencâmesi, ayrı bir perspektifle ayrı
bir yazının konusu...
YAŞATMA İDEALİ
Bugüne kadar hiçbir ideoloji, insanları uzun zaman bir arada tutmayı başaramadı.
Bir arada tutmak şöyle dursun, böyle bir beraberliğin gerektirdiği şartları dahi
tam olarak ortaya koyamadı.
Ne yakın tarih itibarıyla dünyanın büyük bir bölümüne hükmetme konumunda bulunan
Batılı ülke ler, ne doğudaki sosyalist ve komünist milletler ne de varlığı
yokluğu müsâvi, Cemil Meriç’in ifadesiyle “Âraftakiler” diye ceğimiz
bağımsızlar..
evet hiçbiri onca iddiasına rağmen dün yaya kalıcı bir huzur ve güven veremedi.
Vaad edilenlerin verilemeyişi, alıcı konumunda bulunanların güvenini temel den
sarstığı gibi, verilenlerin evrensel olamayışı, insanlığı bü tünüyle
kucaklayamayışı ve insan tabiatına mülâyim gelme yişi de, herkeste bir güven
bunalımı meydana getirdi; daha sı bundan böyle vaad edilecek şeylere karşı da
bir kuşku ve tereddüt hâsıl etti.
Artık bugün insanlık kendine teklif edilen herhangi bir sisteme karşı biraz
şüpheci, biraz endişeli, biraz da müstehzî..
zira o, bugüne kadar cebren içine çekildiği hiç bir sistemin tam işlemediği,
işletilemediği inancında.
Demek ki bu sistemlerin hepsinde ciddî eksiklikler vardı; bu da on ların ortaya
koydukları bir kısım güzellikleri alıp götürüyordu ve insanların hafızalarında
sadece esefli birer hülya ve yıkık birer rüya kalıyordu.
Mekanik bir sistemde küçük bir parçanın eksikliği, o mü kemmel sistemi bir enkaz
yığını hâline getirdiği gibi, büyük iddialarla ortaya atılan ideolojiler de
büyük ölçüde beşer Yaşatma İdeali .285
tabiatına ters olmaları, her kesimi kucaklayamamaları, vaad ettiklerini
gerçekleştirememeleri, insanlığın ihtiyaçlarına ce vap verememeleri; dahası bir
kısım insanî değerleri göz ardı etmeleri, hatta bazıları itibarıyla, insanlar
arasında kin, nefret ve gayz duygularını körüklemeleri açısından, günümüzdeki
ideolojilerin hemen hepsi artık birer düşünce enkazı hâline gelmiştir veya
toplumlar tarafından öyle “algılanmakta”dır.
Dolayısıyla da, denebilir ki, bugün, küçük bir azınlığın dışın da, hemen herkes
sarsık, herkes ümitsiz, herkes kuşkulu bir bekleyiş ve sebepler üstü bir arayış
içinde.
Bu itibarla da, evvelâ millet olarak bizim, sonra da top yekün insanlığın
iradelerimize fer, gözlerimize nur ve gönülle rimize ümit kazandıracak ve bizi
yeni inkisarlara uğratmaya cak yüksek bir mefkûreye ihtiyacımız var.
Aklî, mantıkî, hissî boşlukları olmayan ve yukarıda söz konusu edilen olumsuz
luklara karşı kapalı bulunan, şartlar el verdikçe de realize edilebilen bir
mefkûre ve bir gaye-i hayale ihtiyacımız var.
Yeryüzünde düşünce dünyalarının merkez değiştirdiği, temel ve kalıcı alâkaların
şahıslar âleminden fikirler âlemine kaydı ğı, üst üste yanılmaların insanları
bundan sonraki tespitlerin de daha hassas olmaya zorladığı bir dönemde
yaşıyoruz.
Bu genel durum eğer bir kısım tutarlı stratejilerle değerlendirile bilir ve
toplumdaki metafizik gerilim ve birkaç asırlık aktivite yüksek bir ideal
etrafında iyi organize edilebilirse, bugün ol masa da çok yakın bir gelecekte,
büyük çoğunluk itibarıyla insanlık –belli ölçüde de olsa– bu cazibe merkezinin
çevresin de mutlaka bir araya gelecektir.
Ne var ki, her şeyden evvel, o yüksek gaye-i hayalin be lirlenmesi icap eder.
Bugüne kadar böyle olduğu gibi şim dilerde de pek çok milletin, belli
politikaları bulunduğu hal de, bu politikalarını sağlam bir mefkûre ile
irtibatlandırama dıklarından dolayı hep sallantılar yaşamış ve insanların 286
gönüllerine girme konusunda ciddî bir mesafe alamamışlar dır.
Bu durum, medeniyet ve demokrasi adına tam oturakla şamamış ülkelerde daha çok
hissedilse de, kendilerini mede niyet muallimi ve demokrasinin de üstadı sayan
milletler için de aynıyla geçerlidir.
Dış görünüşleri ne kadar parlak olursa olsun, propagandalar ne söylerse
söylesin, bugün onca şa tafat, debdebe ve ihtişama rağmen büyük gibi görünen pek
çok devlet, parlak, imrendirici ideal bir gelecek ve seviyeli bir hayat vaad
etmekten daha ziyade, pragmatik yörüngede ha reket ediyor olmanın muvakkat
aldatmacalarıyla gafil yığın ları oyalamada ve yarınlar adına hiçbir şey
söyleyememekte, dahası kalb, ruh ve vicdanları da hep aç bırakmaktadır.
Şimdi bize, bütün bu olumsuzlukları da göz önünde bu lundurarak kendi
değerlerimizi esas alıp, ileriye mâtuf onla rın üzerinde üreteceğimiz politika
ve tasarılarda hep yüksek bir gaye-i hayal takip etmek düşmektedir ki,
politikalarımız da istikrar olabilsin; olabilsin de bu iki gücü müsâdemeye
meydan vermeden aynı yönde kullanabilelim.
Müsâdemeye meydan vermeden diyoruz; zira herhangi bir faaliyet veya hareket ne
kadar samimî duygularla da temsil edilse her za man yapıcı olmayabilir.
Niyet doğru işlerin mânevî bir buu du olarak şâyân-ı takdir bir iş sayılsa da,
yanlış işlerin vasfı olduğunda kat’iyen aynı mânâyı ifade etmez.
Herhangi bir hareket, motivasyon durumuna göre yapıcı da olabilir, yıkı cı da.
Plân ve projede akıl, mantık ve hislerin bir değer ifa de ettiği yerde, hissî
boşlukların bulunmaması yanında sağ lam bir temsil de çok önemlidir.
Bazen, her biri tek başına iyi sayılan işler bile, “teâruzlar” ve “tesâkutlar”
ağında birbirini yok edebilir.
Herhangi bir yiyecek maddesini yuvalarına taşı mak isteyen karıncaların, hedef
farklılığı ya da onların hare ket etme müşterek insiyakı programlarının muvakkat
his dal gaları karşısında alabora olmasıyla, biri o tarafa-biri bu tarafa
Yaşatma İdeali .287
zorladıklarında bütün enerjilerini tükettikleri hâlde kat’iyen hedefe
yaklaşamadıkları gibi, hiçbir ideali ve gaye-i haya li bulunmayan, bulunsa da
ona göre zihnî hazırlığı olmayan toplumlar da hep hareket ederler ama, asla
mesafe alamaz lar; zira mesafe alma evvelâ, vicdanın saygı duyacağı ve iç
insiyakların bir ibadet neşvesi içinde temâyül göstereceği yü ce bir hedefin
belirlenmesine; sonra, mevcut şartlar ve orta ma göre kusursuz bir
organizasyona; bunu müteakip de, ayrı ayrı devrelerdeki enerjinin aynı noktaya
yönlendirilmesine; yani farklı kesimlerdeki bilgi birikimi, tecrübe ve bloke
gücün o gaye-i hayalin emrine verilmesine bağlıdır.
Millî Mücadele esnasında bütün ferdî faaliyetler, hür ve müstakil bir Türkiye
gerçekleştirme istikametinde yoğun laşmıştı.
Oldukça basit fakat her kesimce saygı duyulan bu mefkûre, aklî, mantıkî, hissî
bütün boşlukları dolduracak ve bütün hareketleri tek bir noktaya teksîfe yetecek
güçteydi ve işte bu güç, şart-ı âdi planında hedeflenen hususları gerçek
leştirmeye yetti. Ancak her zafer ve muvaffakiyet beraberin de rehâvet de
getireceğinden, mefkûrenin her zaman renk at madan bütün canlılığıyla
mevcudiyetini devam ettirmesi de bir hayli zordur.
Biz bu zor işte ne kadar başarılı olmuşuzdur, onu tarihin değerlendirmesine
bırakalım.
Eğer zaferler yaşa yan bir toplumu yüksek mefkûrelere uyarıcı yeni sebepler le
beslemezseniz, metafizik gerilimin gevşemesi ve fütur fasit dairelerinin
yaşanması kaçınılmaz olur.
Gerçi, böyle bir ge rilim gevşemesini sadece zaferlerle gelen rehâvete ya da ba
şarı sarhoşluğuna veya zaman zaman insan tabiatında ken dini hissettiren bir
kabz hâline, bir umursamazlığa vermek
her zaman isabetli olmayabilir.
Zira bazen; güven vaad et meyen lider ve rehberlerin tereddüt doğuran
tavırları..
ba zen onların yeteneklerinin sınırlılığı..
bazen aydınların ufuk suzluğu; öyle ki, milleti taşımak istedikleri ufkun
ötesini değil 288
berisini bile görememeleri..
bazen milletçe içinde yaşadığımız durumu tam kavrayamama ve motivasyon
eksikliği..
bazen Makyavelist ve pragmatist düşüncelerin dinî ve millî değerle rin önüne
geçmesi...
gibi hususlar hem düşünce hayatımızda hem de hareket ve aksiyonlarımızda
çatlamalar meydana ge tirebilir.
Bugün biz, bu mahzurların hepsinin söz konusu ola bileceği bir atmosferin
doğurduğu değişik krizler silsilesiyle karşı karşıya bulunuyoruz.
Hemen her zaman kendimizi sal ma ve çözülecekmiş gibi bir dağınıklık içinde
bulunma görü nümü sergilemekteyiz.
Böyle bir durumun, düşmanların iş tihasını kabartacağında, dostları da inkisara
uğratacağında şüphe yok; dahası millî hayatımızda bu ölçüde aklî, mantıkî, hissî
boşluklara meydan vermeye devam edersek –hafizanal lah– gerçekten devrilebiliriz
de.
Milletimizin böyle bir düşüşle meydana gelmesi mukadder görünen fezâyi ve
fecâyii yaşa maması için, üçüncü sınıf ülkelere mahsus, hedefsizlik, sö
mürülebilirlik ve vesâyette yaşama psikolojisinden bütün bü tün sıyrılarak,
“Allah’a dayanıp, sa’ye sarılmaya”, ilâhî tevfiki millî birlik ve beraberlikte
aramaya, sonra da kendimiz olma ya ve kendi yüksek ideallerimizi takip etmeye
mecburuz.
İç içe uçurumlarla karşı karşıya kaldığımız, köprülerin yı kılıp yolların
yürünmez hâle geldiği ve milletimiz tarihinde az yaşanan türden değişik
imtihanlarla sarsıldığı bir fırtınalı zaman diliminde, alışılagelen formdaki
tasarılarla bütün bu olumsuzlukların üstesinden gelinemeyeceği açıktır.
Böylesine olağanüstü hâller, insanüstü gayret ve fevkalâde bir perfor mans
isteyen hâllerdir ve böyle hâller bazen planlarıyla, pro jeleriyle,
stratejileriyle ve bunları üretecek cins dimağlarıyla, yaşama yerine yaşatmaya
ömürlerini adamış temsilci kahra manlarıyla, aynı zamanda bazı milletler için
birer tarihî milât da olagelmiştir.
Onun içindir ki, büyük bir millet olmayı düşlediğimiz şu günlerde, uzmanca plan
ve projelerin lüzumuna inanmanın Yaşatma İdeali .289
yanında, hatta ondan da önce, büyük bir millet olma mef kûresine bağlı ideal
nesillerin yetiştirilmesi zaruretine inanı yoruz.
Dar bir dairede de olsa böyle bir mefkûrenin, belli öl çüde gerçekleşmesi ve
örneklerini birkaç bin insanla ortaya koyarak, tıpkı Millî Mücadele’de olduğu
gibi, yurdunu yuva sını terk edip dünyanın dört bir yanına hicretler teşkiliyle,
her tarafa millî ruh fidelerini dikmeye çalışmaları, geleceğin bü yük
Türkiye’sinin, dünyadaki karakollarını hazırlamaları, git tikleri her yerde
kendi ruh ve mânâ dünyalarını sergilemele ri, milletimizin tarihin
derinliklerinden gelen itibarını yeniden ortaya çıkarıp onu, devletlerarası
muvazenedeki hakikî yeri ne oturtmaya gayret etmeleri ve bütün bunlarda belli
ölçüde muvaffak da olmaları, yüksek bir mefkûreye dilbeste olmuş ideal
nesillerin neler yapabileceklerini gösterme bakımından önemli misaller olsa
gerek.
Bugün, dünyanın en güçlü devletlerinin değişik lobi faali yetlerinden
kendilerini tanıtmaya kadar milyarlar harcayarak halledemedikleri pek çok
problemleri bu hasbîler kadrosu, bazen aç, bazen susuz; ama her zaman imanlı,
ümitli, azim li ve yine ifadenin Âkifçesiyle; Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp,
hikmete de râm olmalarıyla bir hamlede, bir nefhada halle debiliyorlar.
İşte böyle harika bir oluşum, ne küçümsenme li, ne tesadüflere verilmeli ne de
gidilen ülkelerin azizliğinde aranmalıdır.
Bu fevkalâde hareketteki sır, samimî gönüllerin Allah’a yönelmesinde ve azizliği
tarihin derinliklerinden gelen bir millete, Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan
ihsanlarında aranmalı dır..
evet her başarıda olduğu gibi bunda da gayret, samimi yetle çarpan sinelerden;
vefa, milletten; tevfik de Allah’tandır.
Tarihin en güç dönemlerinde, çaresizliklere meydan oku yor gibi birdenbire
fışkırıp ortaya çıkan ve onca yokluğa rağ men hep varlık cilveleriyle serpilip
gelişen harika hamleler gi bi, günümüzde de, pek çok tazyik, iftira, isnad ve
insafsızca 290
karalamalara rağmen, askerî birliklerin millî marşlarla güle oynaya ölüme
yürüdükleri gibi, bu vefalı milletin ona yakışır fedakâr evlatları da, ellerinde
ilim, irfan meş’aleleri, geleceğin büyük ülkesi adına sürekli gurbete, hasrete,
mahrumiyete yü rüyorlar.
Senelerden beri hiçbir fire vermeden, milletimiz ve ülkemiz hesabına çok önemli
bir misyon edâ eden bu insan ların, hiç bitmeyen güç kaynakları imanları, hiç
sönmeyen aşk u heyecan menbâları da millî mefkûreleridir.
Bu iki dinamiğin ne hayatî bir önem ifade ettiğini bilme yenler, inanç ve
mefkûrenin insana neler yaptırabileceğini bir türlü akıl edemediklerinden yer
yer kin, nefret karışımı bir kuşkuyla, zaman zaman da hezeyanlaşan bir
hazımsızlıkla; “Acaba bütün bunlar nasıl oluyor? Bu işte bunların ne çıkar ları
var?” diyor, idealsizliklerini ortaya koyuyorlar.
Her şeyden evvel yüksek bir mefkûre, ideal nesilleri hare kete geçiren bir marş,
onların bitmeyen enerjilerini besleyen bir dinamo, aşk u heyecanları için
dupduru bir kaynak ve ka derlerini semalara haykıran bir coşkudur.
Böyle bir mefkûre sayesinde, müşterek harekete dönüşüp, katlanarak büyüyen ferdî
gayretler, ayrı bir derinliğe, ayrı bir debiye ve tabiî ay rı bir ritme
ulaşarak, tepeleri aşma pahasına da olsa kendine mutlaka bir mecrâ bularak
yoluna devam edecektir.
İnsanlığın karanlıklar içinde bocaladığı bir dönemde, çö lün bağrından fışkırıp
çıkan ve bir hamlede dünyanın mâkûs kaderini değiştiren, bir nefhada üç kıt’ada
ümidin sesi soluğu olup inleyen o bir avuç ilk mücahitlerin en önemli güç kay
nakları imanları ve o imanla, her zaman gönüllerinde köpürüp duran ilhamları
başkalarının sinelerine boşaltabilme idealleriy di.
Asya steplerinden kalkıp Anadolu’ya yürüyen ve bir aşiret ten koskoca bir cihan
devleti çıkaran Osmanlı serencâmesinin arkasında da aynı dinamikler vardı; tabiî
Millî Mücadele’yi Yaşatma İdeali .291
gerçekleştiren kahramanların dimağlarında da.
Yirminci asrın ortalarına doğru hiçbir hayat emâresi taşımayan Hintli kalaba
lıkları hürriyet ve istiklâle yürüten büyük heyecanın temelinde ki güç de o
milletin imanı, ümidi ve kendileri olarak kalabilme yaşayabilme mefkûresinden
başka bir şey değildi.
Ne var ki, insanların sinelerinde böyle bir ateşi tutuşturup onları harekete
geçirecek idealin de bir disiplinler ideali olması ve bir nizama bağlı olması
gerekir.
İnşa edilecek bir âbideden evvel onu teşkil edecek unsurların sağlamlığı, her
parçanın bir diğeriyle uyumu ve hedeflenen estetiğe müşterek katkıları çok
önemlidir.
Bütünü meydana getiren parçalarda elverişlilik, uyum düşünülmeden, ortaya konan
eserde mükemmelliğe ulaşılamaz..
evet, ferdî gayret ve hamleler, müşterek harekete göre disipline edilemez ve iyi
bir motivasyon sağlanamazsa, fertler arası müsâdeme kaçınılmaz olur.
Dolayısıyla da nizam bozulur, her hamle bir başka harekete rağmen cereyan etme
ye başlar ve kesirli sayıların çarpımında olduğu gibi her işlem, gider
değerlerin düşmesini ve keyfiyetin sıfırlanmasını netice verir.
Bu itibarla, daha önce de işaret edildiği gibi, zarar ve riyor mülâhazasıyla
ferdî enerjiler kat’iyen söndürülmemeli, aksine, mümkün olduğunca zerresi dahi
zâyi edilmeden, da ha önceden belirlenmiş bulunan gaye-i hayali gerçekleştirme
yönüne kanalize edilmeli ve ruhlardaki müsâdeme ahlâkı gi derilerek onun yerine
mutâbakat anlayışı yerleştirilmeli, hatta mümkünse her fert bu konuda
şartlandırılmalıdır.
Bütün dinler, o geniş kapsamlı misyonları içinde, bilhas sa bu anlayışı tespit
etmek için gelmişlerdir denebilir.
Evet her din, ferdî enerjileri zapturapt altına alıp bütün mevcut bloke gücü
yeni bir medeniyet ve yeni bir umran çağına yürümenin önemli bir dinamiği hâline
getirmiştir.
Din rehberliğinde her fert, hürriyet ve şahsî faaliyetlerini, toplumun hareket
ve fa aliyetleriyle dengeleyerek, –tıpkı fezâda herhangi bir peykin, 292
bir câzibe merkezi etrafında, ona bağlı hareket ettiği aynı an da, kendi
çevresinde de dönmesi gibi– o da, bir yandan ken di iradesinin hakkını verip
özgürce davranırken, diğer yandan da başkalarıyla olan hareket bütünlüğünü
koruyup iki ham leyi birden gerçekleştirebilmiştir.
Zaten, bütünlük ve denge, daha sağlam bir organizasyona bağlanmamışsa, parça
parça hareketler ne kadar canlı ve çalımlı da olsa, umumî maksat istikametinde
birbirlerini desteklemeleri şöyle dursun, bazen hareketsizlikten daha kötü
sonuçlar da doğurabilirler.
Hâsılı, ister hareketsizlik ister harekette disiplinsizlik ikisi de farklı bi
rer ölüm demektir.
Fertleri böyle bir ölümle sarsılmış milletle rin elenip tarihin dışında
kalmaları ise kaçınılmazdır.
İnsanlarda münferit hareket etme duygusu, biraz bencil likten, biraz herkesin
kendine güvenmesinden ve iktidarının sınırlarını bilememesinden, biraz da,
birlik ve beraberlik ru hunun, kolektif faaliyetlerin, vifak ve ittifakın, nasıl
ses geti ren bir inayet çağrısı olduğunun sezilememesinden kaynak lanmaktadır.
Bütün bunların yanında bazen de şöhret, şan, şahsî çıkar gibi hususlar da ferdî
mülâhazaları öne çıkarabi lir..
hatta bu mülâhazalarıyla, bir dönemde “reh-i sevdâ” de yip Allah rızası için
soluk soluğa koşup durduğu hizmet saf larından ayrılarak, kendini
yeme-içme-yatma-ıtrahta bulun ma insiyaklarına salan ve çevrelerini, hedeflerini
bütün bütün unutan tali’sizler de çıkabilir.
Hedef unutulup ortada gaye-i hayal kalmayınca, kim olursa olsun artık egoizmanın
ağına düşülmesi, hizmet aşk u şevkinin yerini cismanî arzuların al ması ve
başkaları için yaşama duygusunun sönmesi kaçınıl maz olacaktır.
Bu açıdan denilebilir ki, bugün bizim meseleler üstü en büyük meselemiz; millet
fertlerinin ruhunda yeniden bir kere daha yaşatma arzusunu tutuşturarak, onunla
idealleri arası na girmiş bulunan bütün yabancı mülâhazaları ayıkladıktan
Yaşatma İdeali .293
sonra onun durgunlaşmış gibi görünen enerjisini harekete geçirip, iyi bir
motivasyon ve disiplinli bir faaliyetle onu bir kere daha tarihî mefkûresine
doğru yürütmektir.
Böyle bir harekette, köylü-kentli, aydın-esnaf, talebe-muallim, cemaat hatip
bütün kesimleriyle toplumun bu müşterek hareketine yörünge teşkil edecek fasl-ı
müştereklerin belirlenmesinde de zaruret vardır.
Bu fasl-ı müşterekleri –buna ortak payda da diyebiliriz– milletimizi, dünya
devletleri arasında önemli bir muvazene unsuru hâline getirmek..
ferden-ferdâ, ne pahası na olursa olsun bu misyonu edâ etme ahd ü peymanında bu
lunmak..
düşünceyi öne çıkarıp, millî hisleri de dengeleyerek bu umumî harekette aklî,
mantıkî, hissî boşluklara meydan vermemek..
hakikat aşkını, ilim ve araştırma iştiyakını Allah’a amûdî yükselmenin birer
vesilesi sayarak toplumu her zaman bu anlayışla beslemek...
gibi hususlar olarak sıralayabiliriz.
Böyle bir yaklaşım sayesinde, bu ideali paylaşan fertlerin sürekli canlı
kalacaklarına, kolektif faaliyetlerin ahenk içinde yürütüleceğine, hızlı
motivasyonlarla zaman ve imkânların en rantabl şekilde değerlendirileceğine ve
düşünceye geniş leme fırsatı verildiği için her an yenilenmeye de açık kalına
cağına inanıyoruz.
Bütün bunları gerçekleştirmek için, Müslümana ne ye ni bir din anlayışı telkin
etmeye ne de herkese Müslümanlığı yeni baştan öğretmeye ihtiyaç vardır.
Yapılması gerekli olan şey sadece ona, bugüne kadar öğrendiklerinin hayatî önem
lerini, müessiriyetlerini ve kalıcılıklarını anlatmak olmalıdır.
Ne acıdır ki, bu konuda da rivayetler kafaları karıştıracak ka dar muhtelif..
hevâ vü heves aklın önünde ve hüdânın ota ğında ikamet ediyor, his de mantığın
tahtında ahkam kesi yor..
bu çarpıklığı, inkâr ve ilhadı meslek edinmiş bulunan
ve oturup kalkıp dine saldıran bir kısım ateistlerde görmek mümkün olduğu gibi,
sadece kendini dindar sanan kalbî ve 294
ruhî hayata kapalı softalarda da görebiliriz.
Bu iki tip insan, zahiren birbirinden farklı görünse de ülkeye, millete, dine za
rar vermede at başı sayılabilirler.
Her iki kesim de, dinin ruhuna karşı fevkalâde saygısız, hür düşünce adına
alabildiğine müsamahasız ve paylaşmaya da kapalıdırlar.
İftira, tezvir, karalama bunların biricik serma yeleri ve kendilerinden kabul
etmediklerini gammazlama da en büyük mârifetleridir.
Neye sığınıp kime arkalarını dayaya cakları önemli değildir; önemli olan
hazmedemediklerini ne yapıp yapıp hazmetmektir.
Aslında her iki cephenin de bu konudaki hırsları ve gayretleri o kadar aşkındır
ki, zannedi yorum cehdin bu kadarı (!) yerinde kullanılsaydı o bütün bir dünyayı
ihya edebilirdi.
Elbette ki, böyle karanlık bir atmosferde ve bu ölçüde, düşünmez, görmez ve
bilmezler arenasında fikir hayatı, haki kat aşkı, ilim ve araştırma tutkusu
bulunmayacaktır..
bulunsa da gelişmeyecektir..
gelişse de bir fanteziden ileriye gideme yecektir.
Zaten hâl-i pür-melâlimiz bunu bir değil, yüzlerce dille ilan etmiyor mu?
Oysaki, milletçe bizim düşüncemiz bir imar, bir inşa dü şüncesi olmalıdır;
olmalı ve birkaç asırdan beri içinde bocala yıp durduğumuz düşünce
fakirliğinden, mefkûresizlikten mut laka kurtulmalıyız.
Bizim bugün, belki de her şeyden daha çok, kendi medeniyet telakkimiz ve kendi
kültürümüzle dirilme gibi yüksek bir gaye-i hayale ihtiyacımız var.
Evet yakın bir gele cekte milletimizin tarihî değerler blokajı üzerinde bir
heykel gibi yükselmesi için, milletçe daha çok sancıya, ızdıraba ve zama nın
çıldırtıcılığına karşı sabırlı olmaya mecburuz.
Hâdiselerin kendi tabiatları içinde gelişme süresine saygılı kalmak bu tabi atı
çok iyi tanımaya bağlıdır.
Kur’ân Efendimiz’e: “Eğer varı lacak yer ve hedef yakın olsaydı, onlar Seni
takip edeceklerdi.
Yaşatma İdeali .295
Ne var ki, mesafeler onlara insaflı gelmedi.” diyerek O’nu te selli, takılıp
yollarda kalanları da tevbih etmektedir.
Kaldı ki, Müslümanca düşünceye göre bir hareket ve hamlenin en tabiî hedefi
sayılan Allah rızası elde edildikten sonra, millet adına verilen hizmetlerin,
ülkemizi devletlerara sı muvazenede en saygın konuma getirmesi gerçekleşsin ya
da gerçekleşmesin maksat hâsıl olmuş demektir.
Zaten bir mü’min her hizmet ve her faaliyetinde O’nun rızasına ulaş mayı
hedefler; böylece O’nun dışındaki bütün izafî hedefler de, gerçek hedef
karşısında birer vesileye dönüşürler.
HAYATIN GAYESİ
Bu hayatın yaşama külfetine değip değmemesi büyük öl çüde, varlığın gayesinin
bilinip bilinmemesine bağlıdır.
Hatta diyebiliriz ki; varlık ve insan mülâhazamızın zaman zaman bize
hatırlattığı hayat muammâsı, daha çok duyularak, hisse dilerek, yaşanarak, belli
ölçüde ve âheste âheste netleşmekte ve belirginleşmektedir.
Aslında, hilkatte ilk ve icmalî gaye bellidir; bu gaye insan, kâinat ve Allah
gerçeği karşısında; iman, mârifet ve zevk-i ruhanî ufkuna ulaşarak insan olma
farklılığını ortaya koy maktır.
Böyle büyük ve mücmel bir planın tahakkuku ise, ancak ve ancak sistemli bir
düşünce ve disiplinli bir aksiyo na bağlıdır.
Henüz tafsîlî düşünceye kapalı böyle basit bir ilk plan ve ilk hareket, düşünce
ve aksiyon “salih daire”sinin (doğurgan döngü) ilk halkasını teşkil eder, sonra
da, kalbin lâhûtî ufkuyla aklın hikmet maşrıkları arasında bir sürü sa lih daire
yaşamaya başlar.
Derken aksiyonlar daha komplike düşüncelere doğru geniş zaviyelere ulaşır,
düşünceler de da ha büyük projelere dönüşerek devam eder.
Hiç şüphesiz böyle bir sürecin en muhteşem üstadı, en güçlü rehberi, en bâriz
karakteristiği de sağlam bir iman, şuur lu bir amel ve her amelde engin bir
murâkabe anlayışıdır.
Bu sayededir ki, herkesin gafletle, hatta pek çok kimsenin sarhoş ça kendini
içine saldığı pek câzip hayat cereyanları, bu vasıf lara hâiz olanlara, hayatın
gerçek mânâsını temâşâ imkânını veren birer rasathaneye dönüşürler.
Çünkü onlar, düşünür; Hayatın Gayesi ...297
düşüncelerini aksiyona çevirir; aksiyonu yeni fikir çileleriyle derinleştirir ve
her gün farklı bir doğumun sancılarıyla kıvranır dururlar; kıvranır durur ve
ancak ızdırapla zonklayan beyin lerin doğurgan olacağına inanırlar.
Evet onlar, şartlar ne ka dar amansız, acılar ne kadar aşkın ve ruh ne kadar
hafakanlar içindeyse, döl yatağındaki fikirlerin de o kadar güçlü, o kadar
tutarlı ve o kadar çalımlı olabileceği inancındadırlar.
Bu itibarla da onlar, fikir sancısıyla oturur-kalkar..
varlığı her gün yeni baştan bir kere daha hallaç eder..
yerinde onu bir kitap gibi okur, yerinde bir meşher gibi temâşâya alır..
ve ye rinde de iplik iplik örgülediği düşünce dantelasına nakşederler.
Zaten, kâinat kitabının ruhundaki hikmet de hep bunu resmet mekte ve insanın
yaratılış gayesi de hep bunu göstermektedir.
Her şeyden evvel üzerinde durulması lâzım gelen şu ki, var olma, mutlaka kadri
bilinmesi gereken önemli bir nimet basamağıdır.
Evet, mademki biz varız ve bizimle beraber, bizi alâkadar eden dünyalar dolusu
nimetler de var; elbette bu ni metleri devşirme, değerlendirme ve onları daha
başka nimet lerin basamakları hâline getirme de bize düşmektedir.
Öyle ise her şeyden evvel, bütün istidat ve kabiliyetleri mizi hem de son
kertesine kadar bu istikamette kullanarak ve Kudreti Sonsuz’un isteyip
dilemesine birer davetçi mesabe sinde bulunan iradelerimizin ses ve soluklarını
mırıldanarak, iradî varlıklar olduğumuzu mutlak ortaya koymalıyız.
Zaten bizim vazifemiz de, bu engin varlık çağlayanı içinde kendi ye rimizi,
kendi sorumluluklarımızı, kâinat ve kâinat ötesi mü nasebetlerimizi düşünmek ve
ruhî mantığımızı, varlığın perde arkası değerlerini araştıran bir hikmet kaynağı
hâline getirme mizdir.
Bunu yapabildiğimiz takdirde, kendimizi daha farklı duyacak, daha farklı
görecek, daha derin hissedecek, derken bütün varlık ve hâdiselerin dilinin
çözüldüğüne, bize bir şeyler anlattıklarına ve bizimle diyaloğa geçtiklerine
şahit olacağız.
298
Eğer yanılmıyorsam, gerçek hayat adına yakalanması gerekli olan ufuk da işte
budur! Biz kâinatın en önemli bir canlı aksesuarı, hatta ruhu, özü, usâresi;
topyekün varlık da bu özün bir inkişaf ve inbisâtı...
Öyle ise denebilir ki, bizim asıl sorumluluğumuz, konumumuzun gerektirdiği bir
zaviye den, varlığın bütün satır ve sayfalarını okuyup değerlendire rek,
ruhumuzun derinliklerindeki hikmet aktivitemizi ortaya çıkarmaktır..
çıkarıp ve dış yüzü itibarıyla doğmak-ölmek ara sında ızdırap çekmekten ibaret
olan cismanî yaşayışın dağda ğalarından sıyrılıp, kalbî ve ruhî hayata
vaadedilen mânevi enginliklerde tecellî ve zevk avlamaktır.
Aslında, bu elemli hayatı yaşamaya değer hâle getiren de, herhalde, bu fâni
yolculuğun her merhalesinde, ayrı bir neş veye ulaşmak ve farklı bir lütfa
mazhariyet olsa gerek.
Bunu başarabilen kimseler, her an ayrı bir tecellî ile mest ve sermest;
ruhlarının, tıpkı bir şiirin, bir mûsıkînin kendi mecrasındaki akışının
cezbesiyle pürheyecan karar noktasına koşması gibi, haz yudumlayarak, zevk
soluklayarak hep O’na koşarlar.
Evet, bizim için gerçek saadet, haricî tatminlere bağlı, gelen-kesilen,
akan-duran saadet değildir; bizim için hakikî saadet, ruhumuzdan fışkıran, Allah
münasebetiyle derinleşen ve Cennetle noktalanan ebedî saadettir..
evet, işte, içimiz den taşıp dalga dalga bütün varlığımızı saran bu neşve bizim
neşvemizdir.
İçimiz ilâhî tecellîlerin bir güzergâhı, vicdanımız bu tecellîleri avlamaya
çalışan bir seherî, ömrümüz hep pu suda ve gözlerimiz tali’imizin ufkunda en
küçük emâreleri te veccüh teşrifatıyla karşılarken, ruhlarımız da sürekli “Kadem
bastın gönül tahtına Sultanım safâ geldin.” (M.
Lütfi) neşide leriyle zevk ü şevkimizi seslendiriyor.
Bizim bugünkü nesilleri, böyle bir iman ve anlayışa, böy le bir yorum ve neşveye
yükseltecek rehberlere ihtiyacımız Hayatın Gayesi ...299
var.
Genç nesiller ancak, bu ufkun erleri arkasında koşar ken, gençliklerini de, o
gençliğin gaye ve hedefi çizgisinde doya doya yaşayacak..
ruhlarının sonsuzla bütünleştiği ufuk larda, fenâ ve zevâli aynı bekâ gibi
duyacak..
ömürlerinin sa niye ve saliselerine cihanların sığabildiğini hayretle temâşâ
edecek..
ve her şeyin çehresinde ayrı bir ebediyet televvünü müşâhedesiyle ayrı bir
bekâya erecek..
ve bu hayatın gerçek ten yaşanmaya değdiğini anlayacaklardır..
anlayacak ve her şeyin kendi ruh semalarında tulû ve gurûb ettiğini müşâhede
ederek, galaksiler arası seyahat ediyor gibi sürekli kendi de rinliklerinde,
sonsuzun temâşâ menfezleri arasında gelip gi decek ve bu fâni hayatı pek çok
buutlarıyla birden yaşamaya çalışacaklardır.
ALLAH SEVGİSİ
Sinelerin düşmanlığa yenik düştüğü, ruhlarda bulantıla rın yaşandığı, kinin,
nefretin bütün bütün azgınlaştığı, her kesin birbirinin kurdu hâline geldiği şu
meş’um ve kapkara günlerde bizim, sudan, havadan daha çok sevgiye, merha mete
ihtiyacımız olduğu açıktır.
Şimdilerde sevgiyi unutmuş gibiyiz; şefkat de sözlüklerde müracaatçısı olmayan
garip bir kelime.
Yok birbirimize merhametimiz, insanlara sevgimiz.
Acıma hislerimiz körelmiş gibi, yüreklerimiz kaskatı ve ufku muz düşmanlık
duygularıyla simsiyah..
ve simsiyah görüyo ruz herkesi ve her şeyi.
Hoşgörüden nefret eden bir sürü tiran bozması var her köşe başında.
Diyaloğa lânet yağdıranların sayısı da az değil.
Çoğumuz sürekli kavga vesilesi arıyor; ya lan, iftira ve tezvirlerle birbirimizi
karalıyor; dişle, pençeyle veya kan kokan sözlerle kendimizi ifadeye
çalışıyoruz.
Fertler arasında da, yığınlar mabeyninde de ürperten bir kopukluk var; “biz”,
“siz”, “ötekiler” diye başlıyoruz başlar ken söze.
Bitmiyor parçalayıp bölme hıncımız.
Gece televiz yon ekranlarındaki gaseyanlarımızı Arap’ın “Yâ Leylî”si gi bi
gündüz devam edeceğiz imalarıyla noktalıyor, hezeyana
boğduğumuz hissiyatları “arkası yarın” der gibi yeni bir ce delleşme
randevusuyla öldüren gerilimlere emanet ediyo ruz.
Kopuğuz birbirimizden ve her hâlimize aksediyor bu çö zülüp dağılmalar.
Bağı kopmuş tesbih taneleri gibi saçılmı şız sağa sola; çekiyoruz birbirimizden,
çekmediğimiz kadar gâvurlardan.
Allah Sevgisi .301
Aslında, biz Allah’tan koptuk, O da bizi birbirimizden ko pardı.
İnanıp sevemedik O’nu, sevilmesi gerektiği kadar; O da söküp aldı ruhlarımızdan
sevme hissini.
Şimdilerde, O’nsuz luğa mahkûm o bomboş sinelerimizde, sürekli bencillik hırıl
tıları, “sen”, “ben” homurtuları, “mürteci”, “küfür yobazı” la kırdıları ve
oturup kalkıp birbirimizi tepeleme projeleri üretiyo ruz.
Lânetlenmiş gibi bir hâlimiz var; hepimiz sevme-sevilme
fakiriyiz; açız şefkate, merhamete, mürüvvete.
Sevmemişiz ki O’nu, aldı elimizden sevgiyi, saygıyı.
Şu anda olsun dönüp de O’nu sevebilsek, sevdirecek O da bizi birbirimize.
Ama uzağız sevginin asıl kaynağından; yürüdüğümüz yollar bizi O’na götürmüyor;
belki daha da uzaklaştırıyor.
Yıllar var ruh larımıza sevgi yağmıyor; bir zamanlar o sağanak sağanaktı.
Gönüllerimiz kupkuru çöller gibi; iç âlemimizde bir sürü boş luk..
boşluklar da âdeta yılan-çıyan yuvası.
Bütün bu olum suzlukların bir devası var; o da, Allah sevgisi...
Allah sevgisi her şeyin başı ve bütün sevgilerin de en saf, en duru kaynağıdır.
Hep O’ndan akar gelir, akıp gelecek se sinelerimize şefkat ve muhabbet.
O’nunla olan alâkamız sayesinde güçlenip pekişecektir her türlü insanî
münasebet.
Allah sevgisi bizim dinimiz-imanımız, odur cesetlerde canı mız.
Yaşadığımızda hep onunla yaşadık.
Günümüzde de eğer yaşamayı düşünüyorsak ancak onunla yaşayabiliriz.
Varlığın özü, esası O’nun sevgisidir; neticesi de Cennet şeklinde o ilâhî
muhabbetin bir açılımı.
O sevgiye bağlı yaratmıştır ya rattığı her şeyi ve sevilme zevk-i ruhanîsine
raptetmiştir varlık ve insanlarla münasebetini.
Muhabbetin tecellî alanı ruhtur; biz onu nereye ve ne ye yönlendirirsek
yönlendirelim o hep Allah’a müteveccihtir; kalbdeki dağılma ve kesrette
boğulmaların ızdırabı ise bize ait, bize râcidir.
Her şeye karşı duyduğumuz ve duyacağımız sevgi ve alâkayı tamamen O’na bağlayıp
aşk u muhabbeti 302
gerçek değerine ulaştırabildiğimiz takdirde, hem değişik dağı nıklıklara
düşmekten kurtulacak hem de dış yüzleri itibarıyla sevilip alâka duyulan
şeylerden ötürü şirke düşmemiş olaca ğız; olacak ve bütün varlığa karşı muhabbet
ve münasebetle rimizde doğru yolda yürüyenler gibi kalacağız.
Putlar, onlara tapıldıkları için putperestlerce mâbud te lakki
edilegelmişlerdir; Allah ise Allah olduğu için mâbud ve mahbubtur.
O’nun ulûhiyeti de, rubûbiyeti de bizim O’na ubûdiyetimizi gerektirmektedir.
Biz her zaman Hakk’a kul lukta bulunur, O’nu sevdiğimizi dillendirir;
mazhariyetlerimi zin şükrünü eda eder ve her hâlimizle O’na karşı alâka, irtibat
ve münasebetlerimizi seslendirmeye çalışırız.
Mecazî muhabbetlerde cemal, kemal, şekil, şekilde tena süp, ululuk, ihtişam,
servet, iktidar, makam, mansıp, ikbal, evlad ü iyâl, soy sop...
gibi hususlar birer sevgi vesilesi kabul edilegelmişlerdir.
Bazen bunlara karşı duyulan aşırı muhab bet ve alâka ile şirke girenler de
olmuştur ki, büyük ölçüde bütün putperestliklerin arkasında böyle bir inhiraf
söz konu su olabilir. Böyleleri çok defa cemale meftun olur, kemali al kışlar,
eda ve endama vurulur, ululuk ve ihtişam karşısında zillet gösterir; servet ve
iktidar uğrunda insanlık ve hürriyet lerini feda eder, makam mansıp hırsıyla el
etek öper..
ve her an değişik ihsan ve iltifatlarıyla, teveccüh ve ikramlarıyla ken dini
bize tanıttıran gerçek cemal ve kemal sahibi, ululuk ve azamet tahtının biricik
sultanı, Ganiyy-i Mutlak ve Muktedir-i ale’l-ıtlak Zât’a karşı gösterilmesi
gereken sevgiyi ve alâkayı bir sürü âciz mahlukata dağıtarak muhabbet gibi bir
cevheri bâd-i heva harcamanın yanında, çok defa karşılık göreme yeceği bir
mâşukun alâkasızlığı, değmezliği, vefasızlığı, onu avucunun içine alması, ona
baş eğdirmesi, kul köle hâline getirmesiyle ölür ölür dirilir.
Allah Sevgisi .303
Mü’minlere gelince onlar, evvelen ve bizzat Allah’ı se verler ve şayet
duyacaklarsa O’ndan ötürü başkalarına karşı alâka duyarlar.
Hakk’ın tecellî ve teveccühlerinin hatırına her kesle ve her nesneyle bir çeşit
münasebete geçer, O’nun namı na onlara takdirler yağdırır ve aşk u alâkalarını
ilan ederler.
Aslında O nazar-ı itibara alınmadan şuna-buna, şu nesneye-bu objeye duyulan
alâka darmadağınık, gelecek va at etmeyen, kararsız, neticesiz bir sevgidir.
Mü’min herkesten ve her şeyden evvel O’nu sevmeli, diğer bütün sevimli şeyle re
de O’nun isim ve sıfatlarının değişik renk, değişik desen ve değişik edada birer
tecellîsi olarak alâka duymalı, takdirlerle alkışlamalı ve O’ndan ötürü öpüp
öpüp yüzüne-gözüne sür meli ve her temâşâ ettiği şeyde “Bu da Senden.” deyip
âdeta bir vuslat faslı yaşamalıdır.
Ne var ki, bunu böyle görüp böy le duymak için de;
Cemâlini nice yüzden görem diyen dilber,
Şikeste âyineler gibi pâre pâre gerek..
(Anonim)
fehvâsınca hep bir beyt-i Hudâ gibi tertemiz kalabilmiş gö nüllere, her simada
Hakk’ı okuyacak âşina dillere ihtiyaç var dır.
Zatında, okuyabilenler için her varlık mücellâ bir ayna ve manzum bir kasidedir;
hele sırr-ı Rahmâniyet’i aksettiren in san siması..
Seni Hak âyine-i Zât etti
Zât-ı Yektâsına mir’ât etti.
(Hâkânî)
sözleri ayn-ı hakikat ve insana konumunu hatırlatan önemli bir irşattır.
Bu itibarla insan eğer o gizli güzelliğin sırlı bir ay nası ise –ki öyle
olduğunda şüphe yok– hep gönül gözleriyle O’na müteveccih olmalı, her zaman
pusuda bekleyip tecellî avlamaya çalışmalı ve kendini daha derin sevgi
iklimlerine alıp götürecek esintiler beklemelidir; beklemeli ve O’na ulaş mak
veya O’nu hoşnut edip sevdikleri arasına girebilmek için 304
kurbet yolunun bütün argümanlarını kullanmalı, O’nun te veccüh vesileleri
arasında, buldum/bulacağım ümidiyle hep koşturmalı ve gönlü her zaman o “Kenz-i
Mahfî”nin kilidinde bir anahtar gibi dönüp durmalıdır.
Bu suretle, eğer muhab bet bir Süleyman, gönül de taht-ı revân ise, er geç
sultanın gelip tahtına oturacağı muhakkaktır.
Bir de tahtla Süleyman buluştu mu artık insan hep O’nu düşünür, iç
mülâhazalarında O’nunla hasbihâl eder, yudum ladığı suda, çiğnediği yemekte,
teneffüs ettiği havada gayet açık ve net olarak hep O’nun teveccühlerini duyar;
O’nun yakınlığının sıcaklığıyla oturur kalkar.
Kurbet-sevgi arası gel gitler münasebeti daha da kızışır ve sinesi ocaklar gibi
yan maya başlar.
Yer yer aşk u muhabbetle alevlenir, zaman za man vuslat iştiyakıyla yanar
tutuşur; ne var ki, aşkını da, iş tiyakını da O’ndan gelen bir armağan bilir ve
kat’iyen gam izhar eylemez; gam izhar edip ağyarı âhından âgâh eylemez.
İçten içe fırınlar gibi yanar; fakat, ne alev çıkarır ne de du man..
namus gibi saklar aşk u iştiyakını ve sır vermez halden anlamayan nâdanlara.
Bu yol herkese açık olsa da yolcunun samimî ve karar lı olması şarttır.
Herhangi bir mü’min bütün cemallerin, ke mallerin, azametlerin, ululukların,
ihtişamların, ihtişam üstü ihtişamların O’na ait olduğunu görüp hissedebildiği
takdir de bütün bu vesilelerin gönülde hâsıl ettiği alâka, muhab bet ve
iştiyakla O’na yönelir ve O’nu zatına münasip bir sev giyle sever ki işte bu
tutku –ve tabir yerindeyse– bu sevda O’nadır ve tevhid edalı bir aşk u iştiyak
kaynağıdır.
Zaten, tevhide kilitli ve İslâmî esaslara bağlı bir sinede sevgi inhi rafı da
düşünülemez..
ve hele asla muhabbet kaymaları ol maz ve olamaz.
Bir muvahhid O’nu O olduğu için sever ve sevgisini de dünyevî-uhrevî hiçbir
mülâhazaya bağlamaz.
O, her zaman gönlünde köpürüp duran sevgi fevvarelerini, aşk Allah Sevgisi .305
u iştiyak çağlayanlarını Kur’ân’la, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l Enâm (aleyhi
ekmelüttehâyâ)’nın vaz’ettiği düsturlarla filtre ve test eder ve bunları insanî
heyecanlarla yürüdüğü yollarda birer bariyer gibi kullanır, aşk ateşiyle cayır
cayır yandığı za manlarda bile hep istikamet soluklar; O’nu her şeyin gerçek
mâliki, sahibi, görüp gözeteni, esmasıyla mâlum, sıfatlarıyla muhat bir Zât
olarak kendine has münezzehiyeti, mukadde siyeti, mübecceliyeti içinde derin bir
aşkla sever; severken de kat’iyen şatahat ve laubaliliğe girmez.
* * *
Muvahhid mü’min, her şeyden evvel, her şeyden sonra, her şeyin önünde, her şeyin
arkasında mutlak Mahbub, mut lak Maksud, mutlak Mâbud olarak Allah’a dilbeste
olur; O’nu diler ve her hâliyle O’nun kulu olduğunu haykırır; sonra da O’ndan
ötürü, başta İnsanlığın İftihar Tablosu olmak üzere –ki O, Hakk’ın matmah-ı
nazarı, memur-u sadığı, Zât, sıfât ve isimlerinin yanıltmayan tercümanı, divan-ı
nübüvvetin hâtemi, risaletin özü, usâresi olması itibarıyla O’nun hatırına
sevilen lerin başında gelir– bütün nebileri, velileri, O’nun saflardan saf
berrak aynaları, daire-i ulûhiyetin has bendeleri olmaları ve O’nun maksatlarını
takip ve temsil etmeleri, dahası hilafet-i tâmme unvanıyla dünyanın imar, tanzim
ve dizaynına neza rette bulunmaları yönüyle; gençliği, şu fâni hayatı tam duyup
değerlendirebilme adına Hak tarafından insanlara avans ma hiyetinde bahşedilmiş
bir parametre olması cihetiyle; bu âlemi, O’nun güzel isimlerinin bir
tecellîgâhı ve sıfât-ı sübhâniye te zahürlerinin meşheri, öteki dünyaların da
bir mezraası olması açısından; anne-babaları, birer şefkat ve merhamet kahramanı
olarak evlatlarının bakım ve görümünü yüklenmeleri, evlatları da ebeveynlerini
görüp gözetme hissiyle onlara gönülden ya kınlık duymaları mülâhazasıyla… sever
ki bunlar Allah’a karşı 306
samimî alâka duymanın birer ifadesi olarak değerlendirilebilir ve Allah’tan
ötürü bir sevgi sayılabilir.
Müşrikler sevdiklerini Allah gibi severler, mü’minler ise Allah’tan ötürü onlara
karşı alâka duyar ve sinelerini açarlar.
Allah’ı seviyor gibi sevmekle, Allah’tan ötürü sevmek birbirin den çok farklı
şeylerdir.
Böyle Hak yörüngeli bir sevgi, iman kaynaklı, ibadet edalı, ihsan televvünlü
kutsal bir sevgidir ve kâmil mü’minlerin şiârıdır.
Cismaniyet ve nefs-i emmâre üzerinde temellenen şehevânî muhabbetlerin, aşkların
–ona da aşk denecekse– insan tabiatında meknûz bulunan fısk u fücûrun
sesi-soluğu olmasına mukabil, Allah’a karşı olan aşk ve alâkadan başlayıp sonra
her şeyi kuşatan sevgi ve o sev giyle oturup kalkan muhibbin âh u vâhı, gökte
meleklerin yu dumlamaya koştukları kutsal bir iksir mesâbesindedir.
Hele bir de muhabbet, maddî-mânevî bütün varlığı sevgiliye ba ğışlayıp kendine
hiçbir şey bırakmama seviyesine yükselmiş se –ki buna sevda da diyebiliriz– işte
o zaman gönülde sadece mahbub mülâhazası kalır; kalb, ritmini ona bağlar,
nabızlar o ahenkle atar, hisler bu ahenge dem tutar, gözler yaşlarla bu sevdayı
dillendirir, kalbden, gözyaşlarının sır vermesine ve si nenin serinlemesine
sitemler yükselir.
Gözler çağlarken gönül ağyara dert yanma vefasızlığından iki büklüm olur ve
ağlama larına inler. Latîfe-i rabbâniye, içi kanarken, sinesi yanarken ağyara
dert sızdırmamaya çalışır, çalışır ve kendi kendine;
Âşığım dersin belâ-yı aşktan âh eyleme
Âh edip âhından ağyarı âgâh eyleme.
(Anonim)
diye mırıldanır.
Aslında muhabbet bir sultan, tahtı gönüller, sesi soluğu da en tenha yerlerde ve
sadece O’na açık dakika larda seccadelere boşalan ümit, hasret ve hicran
iniltileridir.
Hakk’a ulaşmanın rampaları sayılan bu kuytu yerlerdeki O’na ait iniltiler ve
sızlanışlar dışa vurularak hâl bilmezlerin Allah Sevgisi .307
oyuncağı hâline getirilmemelidir.
Muhabbet ya da aşk u hay ret eğer o her şeyi bilen Sevgili uğrunda ise, o sadece
O’nun bildiği en mahrem bir yerde kalmalı ve yuvasından uçurula rak nâmahrem
gözlere gösterilmemelidir.
Mecazî muhabbet çocukları sokak sokak dolaşır, sevgicik lerinin dellâllığını
yapar; rast geldiklerine dert yanar; mecnun gibi davranır ve sevdiklerini
dillere düşürürler.
Hak âşıkları gürültüsüz ve içtendirler; başlarını O’nun eşiğine kor, içlerini
O’na döker ve yer yer kendilerinden geçerler; ama, kat’iyen sırlarını fâş
etmezler.
Ellerini-ayaklarını, gözlerini-kulaklarını, dillerini-dudaklarını O’nun emrine
verir; kalbleriyle hep sıfât-ı sübhâniye matla’larında dolaşırlar.
O’nun ziyâ-i vücu du karşısında âdeta erir ve bir muhabbet fânisi hâline
gelirler: Duydukça daha derinden O’nu, yanarlar cayır cayır; yandık ça “daha!”
derler.. yudumlarlar kâse kâse aşk şarabını; kan dıkça “daha!” derler.
Neler duyar neler hissederler gönülle rinin tepelerinde; duydukça “daha!”
derler..
doymazlar bir
türlü sevgiye; sever-sevilirler, “daha!” derler.
Onlar “daha” dedikçe Hazreti Mahbub da onlara perdeler aralar, basiret lerine
görülmedik şeyler sunar ve ruhlarına ne sırlar ne sırlar duyurur.
Artık onlar duyarlarsa her zaman O’nu duyarlar, severlerse hep O’nu severler,
düşünürlerse O’nu düşünürler ve her şeyde O’nun cemalinden, tasavvurları aşkın
cilveler temâşâ ederler.
An olur bütün bütün kendi havl ve kuvvetle rinden uzaklaşarak iradelerini O’nun
iradesine bağlar, tema yülleriyle O’nun isteklerinde erir ve bu yüce pâyeyi de
O’nu gönülden sevip sevdirmeyle, bilip bildirmeyle değerlendirir ler.
Sevgilerini O’na itaatle seslendirir, aşklarını O’na vefa ve sadakatle
dillendirir ve kalblerinin kapılarını ağyar düşünce sine karşı sürgü sürgü
üstüne öyle bir sürgülerler ki giremez artık başka hayal o beyt-i mâmura.
Onlar bütün benlikleriyle Hakk’a nâzırdırlar ve O’nu takdir ve tebcilleri de
kendi idrak 308
ufuklarını çok çok aşkındır.
Bunun yanında, böyle bir vefa ya Hakk’ın teveccüh buyuracağına da ümitleri
tamdır.
Öyle ki, Hak nezdindeki yerlerini kendi nezdlerinde Hakk’a tahsis ettikleri
yerle irtibatlı görür ve O’nun karşısında her zaman dimdik durmaya çalışırlar.
O’nu delice severken kat’iyen alacaklılar gibi davranmaz; her zaman verecekli
olma hacâlet ve hulûsiyle, Râbiatü’l Adeviye gibi: “Zâtına yemin ederim ki, Sana
Cennet tale biyle kulluk yapmadım; Seni sevdim ve kulluğumu ona bağ ladım.” der,
yürürler O’nun ulu dergahına coşkun bir aşk sermayesiyle; yürür ve hep O’nun
kendilerine olan lütuf ve ihsanlarını yâd ederler.
Kalbleriyle sürekli O’na yakın dur maya çalışır, akl u fikirleriyle de O’nun
merâyâ-yı esmâsında müşâhededen müşâhedeye koşar; her şeyde muhabbetten sesler
dinler, her çiçekte aşk u şevkten ayrı bir rayiha ile mest olur, her güzel
manzarayı O’nun güzelliğinin tecellîsinden akisler gibi temâşâya alırlar.
O’na karşı hep sevgi düşünür, sevgi duyar, sevgi konuşur, bütün eşyayı bir sevgi
şöleni gibi seyreder ve bir sevgi armonisi gibi dinlerler.
Muhabbet, bu ölçüde otağını kalb yamaçlarına kurun ca artık bütün zıt hâdiseler
aynı şeymiş gibi duyulur; huzur gaybet, nimet-musibet, acı-tatlı, rahat-mihnet,
elem-lezzet hep aynı sesi verir ve aynı edada görünürler; zira, seven gö nül
cefayı-safayı bir bilir, derdi derman gibi görür, ızdırapları kevserler gibi
yudumlar; zaman ve hâdiseler ne kadar aman sız olursa olsun, durur o
kımıldamadan durduğu yerde en derin bir vefa duygusuyla.
Gözleri hep kendisine aralanacak kapı aralığında, yatar pusuya ve değişik dalga
boyundaki te veccüh ve tecellîlere açık durmaya çalışır.
Sevgisini O’na say gı ve itaatle taçlandırır. Kalbi sürekli O’na inkıyat
duygusuy la çarpar ve sevdiğine muhalif düşme korkusuyla tir tir titrer; titrer
ve devrilmemek için de yine o biricik istinad ve istimdat Allah Sevgisi .309
kaynağına sığınır.
Onun bu ölçüde sürekli sevdiğiyle muva fakat arayışı içinde olması, zamanla onu
gökte ve yerde her kes tarafından sevilen bir mahbub hâline getirir.
Onun hesa bında sadece Hak vardır; ötelere göre de olsa beklenti içinde
bulunmayı aşkına ihanet sayar; ama kendi kendine gelen il tifat ve teveccühleri
reddetmeyi de saygısızlık kabul eder ve ne gelirse öper, başına kor sonra da
“Bunların istidraç olma larından Sana sığınırım.” der inler.
Seven için aşk u iştiyak en yüksek bir pâye, sevgilinin ar zu ve isteklerinde
eriyip gitmek de en erişilmez bir mazhari yettir.
Muhabbetin mebdeinde tevbe, inâbe, evbe, teyakkuz, sabır gibi sevgiye giriş
esasları; müntehâsında da aşk, şevk, iştiyak, üns, rıza, temkin...
gibi konumunun hakkını verme hususları söz konusudur.
Seviyorum diyebilmek için kendin den, kendi isteklerinden arınmak, muhavere ve
müzakerele rini hep O’na bağlamak, O’nu ihsas eden hususlar çerçeve sinde dönüp
durmak, O’nun tecellî edeceği mülâhazasıyla
göz kırpmadan beklemek, bir gün mutlaka teveccüh buyurur düşüncesiyle yıllar ve
yıllar boyu durduğu yerde kararlı dur mak sevgi yolunun ilk âdâbıdır: Bu yolda
bütün bütün sevda lanmaya muhabbet ve aşk; sürekli köpürüp duran arzu, istek,
neş’e ve sevince şevk; bütün bunların, insan tabiatının önem li bir derinliği
hâline gelmesine iştiyak; Sevgili’nin her türlü muamelesini gönül hoşnutluğuyla
karşılamaya rıza; duyma, hissetme, maiyyette bulunma mazhariyetinden ötürü
kendin den geçme...
gibi hislere karşı dikkatli ve ölçülü davranmaya da temkin demişlerdir.
Yukarıdaki hâllerden birinin insan gönlüne tam hâkim olmasına göre onun
tavırlarında da bir kısım değişiklikler olur: Yer yer gidip âh u efgânla
inleyeceği tenha koylar arar ve içini O’na döker; zaman zaman değişik iç
mülâhazalara dalarak O’nunla hasbihâl eder; firaktan dert yanar ağlar, 310
visal ümidiyle inşirahlara açılır, sevinç gözyaşlarıyla serinler.
Bazen görmez çevresinde olup biteni, kesrette hep vahdet yaşar; bazen de huzurun
mehabetiyle bütün bütün silinir gi der, kendi ses ve soluğunu bile duymaz olur.
Sevgi, mârifetin bağrında boy atar, gelişir; mârifet ilimle ve iç-dış ihsaslarla
beslenir.
Arif olmayan sevemez; ihsasları kapalı bilgisizler de mârifete eremez.
Bazen sevgi Allah tara fından kalbe atılarak iç ihsasların harekete geçirilmesi
de söz konusu olabilir –ki hepimiz bazen böyle ekstradan lütuflar bekleriz–
ancak, planlarını harikulâdeliklere bina ederek dur gun bir bekleme başka,
kıvrım kıvrım sancı içinde aktif bek leme daha başkadır.
Hak kapısının sadık bendeleri beklenti lerini harekete bağlar, dinamik bir
duruşa geçerler; geçer ve o durgun gibi görülen halleriyle cihanlara yetecek bir
enerji üreterek müthiş aktiviteler ortaya koyarlar.
Bunlar, âşık u sadıklardır ve belli hususiyetleri haizdirler: Sevgili’nin her
muamelesini gönül hoşnutluğuyla karşılar ve Nesîmî gibi;
Bir bîçare âşıkem ey Yâr Senden dönmezem,
Hançer ile yüreğimi yar Senden dönmezem..
der, hep bir vefa tavrı sergilerler.
Her zaman ciddî bir vuslat arzusuyla kıvranır dururlar; ama, hallerinden de asla
şikâyet etmezler.
O’ndan başka bütün beklentileri kafalarından söker atar, hep maiyyet rüyalarıyla
oturur kalkarlar.
Sohbetlerini hep sohbet-i Cânân hâline getirir ve O’nun adıyla seslerini
soluklarını melekûtî bir derinliğe ulaştırırlar.
Sevgi onların canıdır; onlar, bedensiz durabilirler ama cansız edemezler.
Onlara göre, cesede can hükmediyorsa ar tık o tende sadece Yâr sevdası olur,
ağyar bulunmaz.
Bu ko numlarıyla onlar dünyanın en fakir ve en iktidarsızı olsalar da şahlara
taç giydirecek bir mansıba sahiptirler.
Küçüklükleri Allah Sevgisi .311
içinde büyük, aczleri yanında muktedir, ihtiyaçlarına rağmen dünyaları
peyleyecek kadar servet sahibi ve sönük bir mum gibi görünmelerine mukabil
güneşlere fer verecek birer enerji kaynağı mesabesindedirler.
Herkes onlara koşsa da onların nereye ve kime koştukları bellidir.
Sığmazlar mahiyet zengin likleriyle cihanlara.
Küçük bir kıvılcıma, kıvılcımdan da öte bir hiçe dönüşürler yöneldiklerinde
O’na.
Bir şûlesi var ki, şem-i cânın,
Fânusuna sığmaz asumânın.
diyen Galib bu ufka tercüman gibi konuşur.
Bunlar O’nsuz geçen ömrü hiç mi hiç hesaba katmaz ve O’nsuz hayatı hayat
saymazlar.
Bir ömr-ü heder görürler sevmeden yaşamayı ve bir avunma kabul ederler O’nunla
alâkası olmayan keyifleri, neşeleri, hazları.
Oturur kalkar her zaman aşk u şevkten dem vururlar; Fuzûlî edasıyla aşk u işti
yak bilmeyenleri de başka türlü (!) bir şey görürler.
NÜBÜVVETİN ÇEHRESİNDE OKUDUKLARIMIZ
Allah, varlık ve eşya ile Kendinin tanınıp bilinmesini di lediği gibi, vahyin
lisanıyla da, tekvînî ve tenzîlî emirlerinin iç içe mütalâa edilmesini;
gözlerden kalbe akan mânâların, kulaklar yolu ile gelip ruhları saran nefehatla
desteklenmesi ni; zât, sıfât ve esmâsı itibarıyla “min haysü hüve hüve” bir
ulûhiyet anlayışının ortaya konmasını ve tabiî buna karşılık da kullarının
sorumluluklarını, bu sorumlulukları nasıl yeri ne getireceklerini,
yürüdükleri/yürüyecekleri yolun âdâb ve erkânını, varacakları hedefin vaad
ettiklerini talim etmek is temiştir.
Evet, gayb-ı mutlakla alâkalı konuların dosdoğru bi linmesi vahyi gerektirdiği
gibi, vahiy de zarurî olarak pey gamberlik müessesesini iktiza etmektedir.
Bu zarurete bina endir ki, Allah, hemen her devri ve bazı dönemler itibarıyla
her kıt’ayı ayrı bir peygamberin vücuduyla şereflendirmiş ve Bediüzzaman’ın
ifadesiyle: Karıncayı emirsiz, arıyı ya’subsuz bırakmayan Kudret-i Ezeliye,
beşeriyeti de hiçbir zaman ne bisiz bırakmamıştır.
Allah, bu kâinatları bilerek ve dileyerek yaratmıştır; ya ratmış ve haricî vücud
giydirerek var ettiği canlı-cansız, kesif latîf, arzî-semavî her varlık ve her
nesneyi değişik hikmetlerle, maslahatlarla donatmış; belli gayelere bağlamış ve
belli he deflere yönlendirmiştir.
Ayrıca, farklı bir tecelli dalga boyun da, Kendini, kendi olarak bildirme, bu
mânâda varlığından herkesi haberdar etme, hususiyle de şuur sahibi varlıklara,
Nübüvvetin Çehresinde Okuduklarımız ..313
niçin yaratıldıklarını, neye ve nereye namzet olduklarını, so rumluluklarının
neden ibaret bulunduğunu duyurma yolun da, esrar-ı ulûhiyet ve nizam-ı ubûdiyete
tercüman olmak üzere özel donanımlı bazı kimseleri birer elçi olarak gönde rip,
bize yarattıklarının renk, desen, şive, ahenk, mânâ ve muhtevasıyla varlığını
anlattığı gibi, bu seçkin kimselerle de tenezzülat perdesinden tenzîlî
beyanıyla, beşerin idrak, his ve şuur seviyesine göre, aynı zamanda zâtı,
sıfatları, esmâsı arasında bulunan sağlam tenasübü de gözeterek ulûhiyet ve
rubûbiyetin esrarını, hilkatin gayesini, fıtratın neticesini, insa noğlunun
yeryüzündeki konumunu, varacağı son noktanın keyfiyetini ruhlarımıza duyurmak
istemiştir.
Ne var ki, Cenâb-ı Hak –her işte pek çok hikmeti vardır ve daire-i rubûbiyeti
aynı zamanda pek çok hikmet ve mas lahatları da ihtiva etmektedir– bu tenzilî ve
teşriî emirlerinde herkesi muhatap almamış, herkesle ayan beyan konuşma mış,
böyle çok önemli ve hususiyet isteyen bir konuda sade ce, özel donanımlı ve
hayatını kalb ve ruh seviyesinde yaşa yabilen müstesna bazı karakterleri seçerek
onlarla konuşmuş ve bu yüksek istidat, harika fıtrat, yüce seciyelerle, yaratılı
şın gayesini, var olmanın hikmetlerini, dünya ve içindekilerin mânâ ve
muhtevasını, ötelerin mahiyetini, ötelerde insanla rı ebediyetlere ulaştıracak
Cennet yollarını, yer yer yürekleri hoplatarak, zaman zaman da öbür âleme
iştiyakları şahlandı rarak bir baştan bir başa bütün yeryüzünü kendi
güzellikleri nin pırıl pırıl bir meşheri ve ebediyetler hesabına da bir ekim
biçim hasat zemini olduğunu vicdanlara duyurup insanları yalnızlıktan,
gayesizlikten, vazifesizlikten, hedefsizlikten kur tarmış; onlara bu dünyanın
ötelere ait bir bekleme salonu olduğunu anlatmış, var olma ve varlığı duymanın
ötesinde müstaid ruhları bir de ebediyet vaadleri ve cemâlini gösterme
bişaretiyle sevindirmiştir.
314
Allah, bütün bu yüce hedefleri, peygamber dediği o müs tesna kimselerle
gerçekleştirmiş ve onları, varlık ve eşyanın dili, tercümanı, yorumcusu; ibadet,
istikamet, ihlâs ve âhiret yurduna ulaştırmanın da yanıltmayan rehberleri
kılmıştır.
İşte bu üstün fıtratlar, kendi devirlerinde, kendi sorumluluk saha ları içinde
sürekli gezip-dolaşmış, hakkı ilan etmiş, onun ta leplerini herkese duyurarak
mesuliyet alanları içindeki insan lara rehberlikte bulunmuşlardır.
Nebilerin hemen hepsi de –aralarında derece farklılığı mahfuz– birer temiz
fıtrat timsali, yüksek ahlâk örneği, iffet ve namus âbidesi, emniyet kahramanı
ve sadakat numunesi dir.
Bunlar, üstün karakterleri, ciddî tavırları, hep güven va ad eden hâlleri, hiç
şaşmayan istikametleri, değişmeyen doğ rulukları, meleklerinkine denk vefaları,
dağlar rasânetindeki metanetleri ve o derinlerden derin kulluk şuurlarıyla hemen
her zaman müşârun bi’l-benân (parmakla gösterilen) olmuş örnek insanlardır.
Bu insanlar, aynı zamanda, kusursuz gö rüntü ve suretleri; gören herkese Hakk’ı
hatırlatan sîretleri; her zaman fevkalâdeliklere açık hayat sergüzeştleri;
karşıla rına çıkan ferdî, içtimaî, iktisadî, siyasî, kültürel problemleri bir
hamlede çözebilecek kadar üstün istidatları; çevreleri üze rinde olağanüstü
müessiriyetleri; harika beyan kabiliyetleri; insan-kâinat-ulûhiyet hakikatleri
adına ortaya koydukları bir biriyle mütenasip, mütevâzin ölçüleri; insanların
kalbî, ruhî, zihnî, fikrî, hissî bütün latîfelerini tatmin edecek seviyede ki
beşerî müktesebat-üstü fevkalâde donanımları; kâinat ve umum eşyanın iç ve dış
ahengine vukufla genel muvazene ye riâyetteki basiretli, dengeli tavırlarıyla
rubûbiyet âleminin sözcüleri ve tenezzülât-ı ilâhiye perdesinde rabbânî emir ve
sırların da aksettirici aynaları mesabesindedirler.
Evet, hemen her nebi, insanları dünya ve ukbâ saadetine ulaştıran yollarda emin
bir rehber; gönülleri ilâhî güzelliklere Nübüvvetin Çehresinde Okuduklarımız
..315
uyarmada gürül gürül bir nâsih; muhataplarının ruhlarına girmede kusursuz bir
mürşid; ele aldıkları kimselerin duygu larını, düşüncelerini yontup
şekillendirmede, şekillendirip ya ratılış gayesine bağlamada bir insan sarrafı;
kötü huy, fena âdet, kirlenmiş tabiatları söküp atmada ve onların yerlerine
yüksek insanî değerleri ikame etmede mükemmel bir terbiye ci..
imanları kavî, Hakk’a güvenleri metin, sundukları mesaj ların hakkaniyetinden
emin; her zaman tereddütsüz ve itmi nanla konuşabilen; en ifritten hâdiseler
karşısında dahi fütur suz, pervasız, fakat mutlaka dirayet ve fetanetle hareket
eden; fevkalâde ciddî, olabildiğine kararlı bir halaskârdır.
Öyle bir halaskârdır ki, O, arkasına düşenleri asla aldatıp yanıltma mış,
arkasına düşenler de böyle bir ittibadan ötürü kat’iyen pişmanlık
duymamışlardır.
Bu böyledir; zira onlar, duygu ve düşüncelerimizin mantık ve muhakemelerimizin
bize kazan dırdığı/kazandıracağı müktesebatın çok çok üstünde, en sağ lam, en
duru lâhûtî natürel bilgilerin en zengin hazinedarla rı; iman, mârifet,
muhabbet, aşk u şevk ve zevk-i ruhanî yo lunun en emin rehberleri ve insanları
Hakk’a ulaştırmanın da en güvenilir kılavuzlarıdırlar.
Hakk’a uyananlar onların âvazıyla uyanmış, mârifet mırıldananların dilleri
onların sun duğu kevserlerle çözülmüş, Hak rızasını arayanlar, aradıkları nı
onların atmosferinde bulmuş, kâinat kitabının esrarını me rak edenler, onların
ortaya koydukları donelerle bu sırlı kitabı doğru okuyabilmişlerdir.
Nebiler maddî-mânevî terakkinin pirleri, aklî ve ruhî kemalât yolunun öncüleri,
dinî hayat gibi dünyevî bütün ni zamların, intizamların da mimarları ve
üstadlarıdırlar.
Onlar sayesinde insanoğlu biyolojik bir canlı seviyesinden hakikî in san olmanın
ayrı bir unvanı sayılan “ahsen-i takvîm” merte besine ulaşmış; onlar vasıtasıyla
kendini keşfederek, varlıklar arasındaki konumunu kavrayabilmiş; onların
rehberliğinde, 316
evliyâ, asfiyâ, ebrar, mukarrabîn..
gibi aşkın kimselerin ha yat seviyelerindeki enginliği duyup tadabilmiş..
ve yine onla rın talim, irşad ve iş’arlarıyla dünyayı hakikî çehresiyle görüp
değerlendirebilmiş ve onu bir laboratuvar, bir kimyahane, bir eczahane, mükemmel
bir saray, muhteşem bir meşher gi bi değerlendirebilmiştir.
Evet, Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi; Allah, enbiyâya ittiba edilmesini
emretmekle insanları, onların mânevî derinlikleriyle tanıştırıp bu feyyaz
kaynaktan istifade edebilme imkânıyla şereflendirmenin yanında, pey
gamberliklerinin emare ve nişanları sayılan mucizelerinin de ğişik perdelerden
tecellileriyle de, insanoğluna maddî terak ki yollarını göstermiş, hiç olmazsa
konuyla alâkalı bir kısım iş’arlarda bulunmuş ve hassas, mütecessis ruhların
çağrışım sistemlerini harekete geçirerek, bunların hayallerinde tekno lojik
gelişmelere kapılar aralamış ve onlar arasında beyin fır tınalarının oluşmasına
zemin hazırlamıştır.
Hazreti Nuh’un, nübüvvet tersanesinde inşa ettiği muci zevî gemisi..
Hazreti İbrahim’in, en yüksek hararetlere karşı amyant ve daha ötesinin
mukavemetini tedayi ettiren “has biyallah” tezgâhından çıkmış ateş dokunmaz
gömleği..
Hazreti Yusuf’un, ızdırar derecesine varan evkat cetveli arayışına mucizevârî
lütfedilen mahiyeti meçhul saati..
Hazreti Musa’nın, modern sondaj aletlerini ve santrifüjleri çağrıştıran o harika
asâsı..
Hazreti Davud’un, demir çelik sanayiini tedâi ettiren, demiri eritip,
şekillendirip farklı kalıplara ifrağ etme mucizesi..
Hazreti Süleyman’ın, Belkıs’ın tahtını, resim, şekil, ses, belki de bütün çevre
aksesuarıyla celbetmesinin düşündürdüğü mo dern çağların televizyon, internet ve
daha ötesindeki harikaları hatırlatan, âdiyat-üstü tasarrufu..
ve yine bu yüce Nebi’nin, iki aylık mesafeyi bir günde kat’etmesiyle, bugünkü
uçak teknolo jisini çağrıştıran fevkalâdeden seyr ü seyahati..
keza onun, me tafizik âlemlere müdahaleyi işaretleyen, cin, ifrit ve şeytanları
Nübüvvetin Çehresinde Okuduklarımız ..317
teshiri hâdisesiyle, günümüzdeki ruhlarla alâkalı çalışmala rın nihaî
sınırlarına kapı aralayan madde ve fizik ötesi icraa tı..
ayrıca, kuş, karınca ve diğer hayvanların dillerini veya an laşma kodlarını
öğrenme tekniklerini gösteren, hatta ona teş vik eden “mantıku’l-hayvânât”
vak’ası..
Hazreti İsa’nın, can sız nesnelere hayat üfleme, anadan doğma körlerin gözlerini
açma, abraşı iyileştirme ve ölüleri ihya etme gibi mucizeleriyle modern tıp ve
modern gen biliminin hâlihazırdaki durumları nın çok ötesinde insanı düşündüren
hârika muâleceleri ve ni hayet İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bütün bunların
hepsine denk yüzlerce mucizesi..
tekvînî emirler itibarıyla birer işaret, iş’ar, hatırlatma ve tedâîdir ve hemen
hepsi de, bu müstesna insanların değişik alanlardaki hususiyetlerinin ele alınıp
değer lendirilmesine birer çağrı mesabesindedir.
Nebi, Allah’tan gelmesi itibarıyla zarurî bilgiler cümlesin den sayılan malûmatı
olduğu gibi alıp kavrayan, sonra da onu, özüne ters hiçbir şey bulaştırmadan
başkalarına akta rabilen aşkın, rabbânî bir kabiliyet ve istidattır.
Düz insan ve diğer varlıklarda sevk-i ilâhî ile hayat ve üreme faaliyetlerinin
–bu aşağıdan bir benzetme– zarurîliği ne ise, nübüvvetle ser firaz ruhların
–latîfe-i rabbâniye, his, şuur ve irade halitasın dan ibaret olan vicdan
mekanizmalarıyla görüp gözetmele rinin, teşhis ve tesbitte bulunmalarının,
ihtiyaca göre içtihad etmelerinin kıymet ve değeri mahfuz– vazife ve sorumluluk
ları da, âdeta böyle bir tabiîlik çerçevesinde cereyan etmek tedir.
Evet onlar, Hak’tan aldıkları mesajları iç donanımları itibarıyla tabiatlarının
bir yanı gibi duyar, fıtratlarının gereği gibi de ulaştıracakları kimselere
ulaştırırlar; ulaştırır ve durup dinlenmeden her zaman emrolundukları gibi
hareket ederler.
Hareket ederken de, ihtiyac-ı fıtrîlerini yerine getiriyormuşça sına herhangi
bir beklentiye girmezler.
Enbiyâ-yı İzâm’ın, ilâhî seçme ve rabbânî tavzif ve on ların iç donanımları
iktiranına bağlı ifa ettikleri hizmet ve 318
faaliyetlerinin, o temiz vicdanlara ait ef’âl-i zaruriye türünden bir hamle ve
hareket şeklinde yorumlanması büyük çoğun luğun görüşü.
Bu görüşe göre nübüvvet, iç donanım adına her rüknü kendi varoluş gayesine
yönelmiş –buna tam inki şaf etmiş de diyebiliriz– vicdanın yanında selim fıtrat,
müs takim tabiat, mahiyet itibarıyla da onu arızasız aksettirmeye müsait reşha
gibi ruhlara ilâhî bir atıyye, bir mevhibe, ne bi de, bu mukaddes mevhibe ve
atıyyenin özel temsilcisidir.
Bu itibarla nübüvvete, beşer idrakiyle anlaşılmaz şeyleri anla ma, kavrama ve
kırmadan, inkisara uğratmadan ikinci dere cedeki muhataplara intikal ettirme de
denmiştir.
İşte bu açı dan da o, mebde ve müntehânın birleşik noktası sayılmış tır.
Yani Allah, dilediği kimseleri “تْ َؤُْ يَنَمُ وشاءَْٰۤ يَنَ َة مِ ْ ي ال ِح
ْكمْ تؤُياًِيرَثً ا كرْخيَ َِيْ أُوتَدَقَ َة فكم ْح ِال – ْO istediğine hikmet
verir; kime de hikmet bahşedilmişse, ona pek çok hayır verilmiş
demektir.”35fehvâsınca, bir kısım yüce pâye ve mansıpla serfiraz kılmış; sonra
da bu seçkin şahsiyetler vasıtasıyla “esrar-ı ulûhiyet” ve “esrar-ı
rubûbiyet”ini başka vicdanlara duyurmuş, onları da aydınlatmıştır...Allah’ın,
böyle iç donanımlı, masûn ve mâsûm yüksek karakterleri insanlığa göndermesi,
takılıp yollarda kalma, şaşkınlığa düşüp zayi olma durumunda bulunan bizlere, ya
ratılıp vücuda mazhar olma nimeti kadar, hatta ondan da önemli ayrı bir
ikramdır; evet var olma bir ihsan, var olduk tan sonra bütün kâinat ve
hâdiselerin bir elçi vasıtasıyla iza hı, yorumlanması, yorumlanıp uhrevî ve
ilâhî derinliklerinin ortaya çıkarılması ise ayrı bir lütuf ve ikramdır.
Kirlenmemiş, saf her insan tabiatı ve körelmemiş her vicdan, farklı seviye de de
olsa, bu izah ve yorumları değerlendirmek suretiyle ruhanîleri imrendirebilecek
seviyeler üstü seviyeye ulaşabilir 35 Bakara sûresi, 2/269
Nübüvvetin Çehresinde Okuduklarımız ..319
ve ulaşmıştır.
Buna mukabil, kibir, zulüm, inhiraf ve körü kö rüne taklit kıskacında yaşayanlar
ise, var olma lütfunu seze medikleri gibi, ikinci ihsan ve ikram konusunda da
–şart-ı âdi planında iradelerine bağlı olarak– kendi körlük, sağırlık ve
kalbsizliklerine takılıp kalmış ve “Ona bir melek indirilseydi de, O’nunla
beraber o da inzarda bulunsaydı.”36 diyerek te merrüt göstermiş ve bütün bütün
ufuklarını karartmışlardır.
Peygamber göndermek ve gönderilecek şahsı belirle mek Allah’a ait umûr-u
âliyedendir.
Bu itibarla da, O’na ba kan her iş ve icraat “Her işte hikmeti vardır / Abes
fiil işle mez Allah.” (İbrahim Hakkı) mantığına bağlanmalı ve sonra da aklın
idrak ufku ölçüsünde O’nun hikmetleri aranmalıdır.
Aslında, gönderilecek elçinin bizden biri olması; hayat bu utları itibarıyla
duyduklarımızı duyması, bizim hoşlandıkları mızdan zevk alabilmesi, her türlü
elem ve lezzetlerimizi pay laşabilmesi, zaruret saydıklarımızı ve
ihtiyaçlarımızı ruhunda hissedebilmesi, hedef kitle ve muhataplarının yüklenmesi
ge rekli olan sorumlulukları onun da yüklenmesi, arkasından gi decek kimseler
için taklit, daha doğrusu ittiba edilir olması..
hâsılı, her zaman Hak mesajlarının semavîliği içinde arzîliğini de temsil
edebilmesi gibi önemli hikmet ve maslahatlardan söz etmek mümkündür; ama biz
yine de, “Bu işin iç yüzü nü ancak Allah bilir.” der, “fe
lillâhi’l-huccetü’l-bâliğa” haki katine inkıyadımızı yeniler ve o “Alîm u Hakîm”
karşısında sükûtu en büyük hikmet sayarak, dilimizi kalbimize bağlayıp temkin
murakabesine dalmayı yeğleriz.
Ancak, bütün bu hususiyetlerine rağmen unutulmama sı gerekli olan bir şey daha
var ki o da, enbiyâ ve mürselîn-i kiram efendilerimizin de tıpkı bizim gibi
birer beşer olmala rıdır.
Evet onlar da bizim gibi beşerdirler; en önemli vasıfları 36 Furkan sûresi, 25/7
320
iman ve ubûdiyet; seçilmelerine esas teşkil eden vazifeleri de, bu inanç ve
ibadet anlayışlarını başkalarına da duyurup, on larla Cenâb-ı Hak arasındaki
engelleri bertaraf etmek olan birer beşer.
Dağları-taşları altına çevirmek, ırmakların akışı nı değiştirmek, kuru çölleri
yemyeşil cennetler hâline getir mek, nehirleri yarıp ortasından geçmek ve gökten
yemek in dirmek, peygamberlerin vazifeleri değildir.
Gerçi bu zâtların nübüvvet davalarına bağlı olarak yine onların eliyle bu ve
buna benzer pek çok kevnî mucizelerinin var olduğunu ifade eden de yine
Kur’ân’dır.
Ama, bütün bu hârikalar, bir yan dan o mümtaz kimselerin hâlisane kulluklarına,
vazife şuur larına, Hak karşısındaki duruşlarına birer ücret-i âcile ve özel
lütuf; diğer yandan da, onların ümmetlerinde itminan hâsıl etmeye matuf hususi
birer teveccüh olup, tamamen meşîet ve ilâhî irade ile ortaya konmuş rabbânî
iltifatlardır.
Evet, peygamberlik davasına iktiran etme çerçevesinde Allah, onların eliyle
taşı-toprağı altına, kömürü elmasa çevi rerek ve yine onların soluklarıyla
ölüleri ihya ederek –ki bun ların hiçbiri, Cenâb-ı Hakk’ın hususi inayetiyle,
münkir ruh lara iman hakikatini duyurmasından, küfre kilitlenmiş tabiat ları
yumuşatarak Kendini onlara hissettirmesinden ve mürde
gönüllere hayat üflemesinden daha harika değildir– onların peygamberliklerini
kabul yolunda bir lütuf tecellisi, ümitlerini de yakîne sevk etme adına bir
ihsan esintisidir.
Tabir-i diğer le, Allah’ın yaratmasıyla meydana gelen bu harika hâdiseler
tamamen nebiyi teyit ve teselliye, muhataplarını da iz’an ve teslime matuf
nübüvvetin temel yörüngesi sayılmayan tâlî vak’alardandır.
Bir kere daha hatırlatmakta yarar görüyoruz: Peygam berlerin asıl vazifeleri,
insanların Allah’a ulaşmalarına engel ve ondan uzaklaşmalarına vesile sayılan
kibir, zulüm, inhiraf, ataları taklit, nefis ve cismaniyetin tesirinde kalma…
gibi fena Nübüvvetin Çehresinde Okuduklarımız ..321
huy ve fena hasletlerden onların arınmalarını temin; tevazu, haddini bilme,
düşünce istikameti, hakka taraftarlık, kalbî ve ruhî hayata yönelme...
gibi güzel huy ve güzel evsafa da uyar ma; uyarıp onlara konumlarını ve
mesuliyetlerini hatırlatma, Yaradan’la münasebetlerinde saygılı, yaratılanlara
karşı da şefkatli olmayı öğretme; ebed için yaratılmış bulunan ve ebe diyetten
başka da hiçbir şeyle tatmin olmayan insanların gö nül gözlerini sonsuzun
güzelliklerine çevirme; doğru-yanlış, yararlı-zararlı, güzel-çirkin, hak-bâtıl,
bâki-fâni...
gibi bütün insanları alâkadar eden hususları önyargısız hemen umum akılların
anlayabileceği ve bozulmamış vicdanların kabulle nebileceği biçimde anlatarak
onların yanılmalarını önleme; hidayet ve dalâleti, Hak nezdindeki çerçeveleriyle
vaz’ u tes bitte bulunarak Hakk’a ermenin sonsuz güzelliklerini, sapıp gitmenin
de korkunç çirkinliklerini ruhlara duyurma; heva ve hevesin belirlediği biçimde
değil, Cenâb-ı Hakk’ın istediği şe kilde bir ulûhiyet ve rubûbiyet akidesini
talim etme; her işi Hak rızasına bağlama ve o ufka ulaştıran yolları gösterme;
ötede münkirlerin cezalandırılacaklarını ve mü’minlerin de Naîm Cennetleriyle
mükâfatlandırılacaklarını bildirme...
gibi icmalî hususlardan ibarettir.
Peygamberlerden, onların vazife alanlarının dışında bir şey beklemek,
peygamberliği bilememe ve peygamberlere karşı da apaçık bir saygısızlıktır.
Nebilerden, onların vazife alanlarının dışında herhangi bir istek ve beklentisi
olanlara karşı Kur’ân’ın cevabı gayet nettir: “De ki: Ben size Allah’ın
hazineleri benim yanımda (da, ben de onlara mâlikim) de miyorum.
Aslında ben gaybı da bilmem; (ayrıca) ben size melek olduğumu da söylemiyorum.
Ben, bana vahyedilene uyuyor ve ona bağlı hareket ediyorum.”37 Evet, nebiler
sade ce Allah’ın vahyine tâbidirler ve bütün himmetleriyle onu en 37 En’âm
sûresi, 6/50
322
iyi şekilde seslendirmeye, yorumlamaya ve temsile çalışırlar.
Bildikleri, söyledikleri, yaptıkları ve yapılmasını istedikleri he men her şey,
Cenâb-ı Alîm u Hakîm’in özel bir üslûpla onla ra duyurduğu mesajların tebliğ ve
temsilinden ibarettir.
Farklı bir ifadeyle onlar, ilâhî mesajlar karşısında ve bir “menhelü’l
azbi’l-mevrûd” olan vahiy kaynağı başında âdeta birer tevzî, taksim ve tebliğ
memuru mesabesindedirler.
Vahyin muhke matına tevfikan yer yer bir kısım yorum ve içtihatlarda bulun salar
da, yine de her şeyi ilm-i muhitin plan ve çerçevesine göre ifadelendirmeye
çalışır ve her hareketlerinde murad ve marziyat-ı ilâhiyeyi gözetirler.
Onlar, hayatlarını her zaman vahyin gölgesinde devam et tirir; bütün
faaliyetlerinde sadece ve sadece Hakk’ın hoşnut luğunu arar; her halükârda
Cenâb-ı Mürşid’in belirlediği yol da yürür; hareket ve faaliyetlerinin
neticesini Allah’a havale eder ve gayretlerinin semeresini de ötelerin ta öbür
ucuna bı rakırlar.
Onlar ve onlara gönülden ittiba edenler, hiçbir zaman dünya sevdasına, makam
mansıp arzusuna kapılmaz; her ha reket ve her davranışlarını takva duygusuna
bağlar; vahye uy ma basiretini hidayetin kendisi sayar, bütün aklî, ruhî, kalbî
ve hissî melekeleriyle bu aydınlık şehraha yönelir, o yolda yürü meyi
kurtulmanın da, kurtarmanın da teminatı görür ve hayat larını böyle bir görmeye
ve böyle bir bilmeye bağlarlar.
Esasen, insan aklı, insan mantık ve muhakemesi –bunla rın hepsini tek bir şey
kabul etmek de mümkündür– nübüv vet ve onun vaad ettiklerini kabullenip, bu
feyyaz kaynaktan tam yararlanabildiği müddetçe, bir yandan kendi alanının
serhaddine ulaşma yoluna girerken, diğer yandan da baş kalarını aldatan birer
vasıta durumuna düşmekten kurtulmuş olur/olacaktır.
Her şeyden evvel, böyle davranmada, bütün varlık ve eşyaya hükmeden sonsuz
kudret ve muhit ilme tes lim olma gibi bir husus söz konusudur.
İsterseniz siz buna, Nübüvvetin Çehresinde Okuduklarımız ..323
akıl ve mantık ürünlerini, akılla, mantıkla elde edilen değişik projeleri ve
farklı alanlardaki araştırmaları, tecrübeleri, yani bütün arzî olanları
semavîleştirmek, arazî olanlarda da cev herin ruhunu aksettirmek için her şeyi
vahye test ettirme de diyebilirsiniz.
Aslında aklı yaratan da Allah’tır, ona vahiy ile derinleşme yolunu gösteren
de...
Allah, akılla insanların gö zünü açmış, vahiyle de aklın doğru görüp, doğru
düşünme sini sağlayarak, ona daha geniş bir muhakeme alanı hazır lamıştır;
hazırlamış ve o kuşatıcı beyanıyla insanlar üzerinde bağlayıcı hüccetini ikame
etmiştir.
Tabir-i diğerle Allah, bütü nü birden kucaklayan vahiy müessesesini, her zaman
dağınık ve birbirinden kopuk bir durum arz eden akıl ve muhakeme nin farklı
yollarını birleştirecek ve bunların mukayese ürünle rini de test edebilecek bir
laboratuvar hâline getirmiştir.
İşte, bütün bu mülâhazalara binaendir ki biz, her biri kendi çağında emin,
tecrübeli ve yürüdüğü yolları bütün de ğişik hususiyetleriyle bilen Enbiyâ-yı
İzâm Efendilerimize (alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalâtü vetteslîmât) uyulmadan,
emni yetle yol alınamayacağı ve oldukça karmaşık görünen bu ha yatın falsosuz
yaşanamayacağı kanaatindeyiz.
Keza, vahyin, insan aklını değişik hezeyanlardan koruyan bir iksir ve pey
gamberlerin de bu iksiri yerinde kullanan hâzık birer hekim olduklarına
inanıyoruz.
Evet, bu seçkin kimseler, insan aklını değişik sapma noktalarına karşı sıyânet
eden; ona, yüksek, lâhutî ve fizikî hedeflerin üstünde fizik ötesi ufuklar açan
ay dınlık birer mürşiddirler.
Bu mürşidlere el veren akıl, mantık ve muhakeme, aynı zamanda kendi serhadlerine
ulaşmayı da garanti etmiş sayılırlar.
Biz, nübüvvet ve vahye inananlar, aklı, mantığı ve bu melekelerin ürünlerini
takdirle karşılama nın yanında, bunların asla vahyin boşluğunu dolduramaya
caklarına ve onun sâdık ve kusursuz tebliğcilerinin yerini ala mayacaklarına
inancımız da tamdır.
...VE GAYBIN SON HABERCİSİ
Allah, kâinat ve insan konusunda son sözü, varlık ağa cının çekirdeği, kâinat
kitabının ille-i gâiyesi ve Hakk’a dave tin en gür sesi olan Hazreti Muhammed
(sallallâhu aleyhi ve sellem) söylemiştir.
“Gayb” ve “Gaybü’l-gayb”ın son haber cisi O, eşya ve hâdiselerin yanıltmayan
yorumcusu O, insan ve Yaratıcı münasebetini hem de herhangi bir iltibasa mey dan
vermeyecek şekilde ortaya koyan O ve böyle bir müna sebetin gereklerini açık
seçik belirleyen de O’dur.
O, bir yö nüyle ilk ve Hakk’a en yakın, diğer yönüyle de son, fakat en
emin bir kurbet rehberidir.
Melekler O’nun muntazırı, nebiler müjdecisi, veliler de O’ndan ışık alan O’nun
meyveleridirler.
Nübüvvet çera ğı başta O’nunla tutuşturulmuş, özündeki mânâ ve muhte va da en
nurefşan şekliyle yine O’nunla ortaya konmuştur.
Evvelden evvel ilk nur O’nun nuru, son ışık tufanı ise O’nun haricî âlemdeki
zuhurudur.
Bir başka zaviyeden O, âfak ve enfüsün fihristi, varlığın özü, usâresi,
yaratılış ağacının gaye çerçevesinde en münevver meyvesi ve Yüce Yaratıcı adına
bütün ins ü cinnin de efendisidir.
O, özü ve konumu itibarıyla her zaman tavsif üstü, zatı açısından nazîrsiz,
ötelere ait derinlikleri zaviyesinden ferîd-i kevn ü zaman, elindeki mesajıyla
da apaçık bir bürhandır.
Şöhreti ta Âdem Nebi öncesine dayanmakta; ziyası vücu dundan evvel dillere
destan; kudûmu ise –ayağı başımızın ...ve Gaybın Son Habercisi ...325
tacı– bütün insanlığa bir ihsandır.
Varlığı vücud sadefinin en saf incisi, mesajı da mesajların en umumîsidir.
İlmi bütün ilim lerin zübdesi, irfanı, etrafında en dırahşan çehrelerin toplan
dığı tertemiz bir kaynak, ufku da sonsuzu temâşâya koşan saf ruhların
rasathanesi mesabesindedir.
Gözler O’nun her yana saçtığı nurlar sayesinde gerçek çehresiyle eşyâyı temâşâ
etme fırsatını elde etmiş; kulaklar O’nun söz zemzemesiyle söz cev herinden o
güne kadar işitilmemiş lâhûtî besteler dinlemiş; O’nun atmosferinde nice gizli
şeyler ayan olmuş ve bulanık düşünceler de durulup safvete ulaşmıştır.
O’nu gören ve O’nu dinleyenlerin ruhlarındaki paslar çözülmüş, gözlerindeki bu
ğular silinip gitmiş; başların en başından, sonların en sonun dan verdiği
haberlerle beşer idrakini aşkın bütün meçhuller aydınlanmış, belirsizlikler
birer birer mânâ zeminine oturmuş ve topyekün varlık yaratılış gayesi açısından
okunup yorum lanan bir şiir ve ebediyet edalı bir beste hâline gelmiştir.
Bütün ilimler O’nun bilgi deryasından sadece bir katre, umum hikmetler de O’nun
mârifet çağlayanından küçük bir damladır.
O’nun hayatının saniye ve saliselerine nisbeten bü tün zamanlar âdeta bir âşire;
O’nun maskat-ı re’si olması sır rıyla, kâinatlar yanında bir tırnak hükmündeki
şu yerküre de bütün varlığa denk bir cihandır.
Taayyün ve kaderî programda evvel O, nübüvvet davasında son sözün hatibi O,
zahirin hakikî şârihi O, esrâr-ı bâtının nâtıkı da O’dur.
Ruhu’l-Kudüs’ten ilmî ve aklî hakikatleri almaya müsait yaratılması, engin
şuuru, üs tün idraki, melekût ötesine açık kalbi ve öteler ötesini temâşâya
müstaid sırrıyla O nübüvvet tahtının sultanı, ötelere açık nurânî bir âhize gibi
aldığı şeyleri ruhlara ve akıllara arızasız duyurma sı itibarıyla da risalet
âleminin en beliğ tercümanıdır.
O, zatına ait hususiyetleri mahfuz, nübüvvetinin gereği bize Cenâb-ı Hakk’ı
zât-sıfât-esmâsıyla bildirir, tanıttırır ve O’na karşı bizlerde sorumluluk
duygusu uyarır; bu yönüyle 326
O, bilinmezleri bildiren, idrak edilmezleri ruhlarımıza duyu ran bir tarif edici
ve bir muallim-i ekberdir.
Dinî hükümleri tebliğ, insanî değerleri talim ve ahlâkî esasları temsil yanı iti
barıyla da O, muvazzaf bir müşerri’, bir kanun vazıı ve haki katler hakikatinin
bir kavl-i şârihidir.
Nübüvvet, risalet ve bunların vesayetinde vilâyet, zâhire açık oldukları gibi,
bâtına karşı da “müfettehü’l-ebvâb”dırlar.
Hatta onların akılları dahi, bu ilâhî mansıbın boyasıyla bir in sibağdan
geçmiştir; geçmiş ve birkaç kadem onların gerisin de durmakta ve onların
buyruklarını beklemektedir.
Onların akılları gibi haddini bilip nübüvvet vesayetine giren bir akıl, “Ruh-u
A’zam”la nurlanır ve insan hakikatinin önemli bir bu udu hâline gelir, zamanla
da zâhirin yanında bâtını da sez meye, evvelin yanında âhiri de duymaya başlar.
Varlığın hem zâhiri vardır hem de bâtını; zâhir, gözle gö rülür, duyu
organlarıyla hissedilir; akıl ve muhakemeyle de değerlendirilir.
Bâtın ise ancak, onu duyma donanımıyla ya ratılmış kimselere Allah tarafından
açılır ve zâhirin ötesinde bir ses, bir soluk, bir renk ve bir desen olarak
kendini hisset tirir.
Nebiler işte bu sesi, bu soluğu, değişik dalga boylarında bütün bir ömür boyu
dinler ve hep ona göre tavır belirlerler.
Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ) hususi konumuna göre hususi
donanım açısından bu konuda mutlak bir fâikiyetin remzi ve sesidir.
O, Allah’ın duyurmasıyla duyulmazları duyar, görülmezleri görür; yer yer ruhunun
za man ve mekân üstü bir mahiyet almasıyla ruhanîlerin önüne geçer; Hakk’ın en
mükerrem ibadı melekleri aşar ve gidip ta “Kâb-ı kavseyni ev ednâ” ufkuna
ulaşır.
O’nun Hak katındaki pâyesi kadar halk içinde de mütemâdî ve sarsılmaz bir
itibarı vardır.
O, ömür boyu kıl kadar doğruluktan ayrılmamış; dost düşman herkese güven
vaadetmiş; Hak’tan aldığı mesajları ...ve Gaybın Son Habercisi ...327
lâhûtîliğindeki cazibesiyle muhataplarına sunmuş; her zaman mâsumiyetiyle
hatırlanmış, masûniyetiyle bilinmiş; fizik ve metafizik âlemlere açık keskin
fetanet ve aydınlık ruhuyla ta biat ve mâverâ-i tabiatı hep doğru okumuş, doğru
yorumla mış; dolayısıyla da ön yargılı olmayan bütün temiz vicdanla rın hemen
hepsi hiç tereddüt göstermeden O’na koşmuş; en
mütemerrid nefisler O’nun karşısında dize gelmiş, en müstes na dimağlar O’nun
mesajlarında aklın yaratılış gayesini oku muş ve O’na teslim olmuşlardır.
O’nun sayesindedir ki, insa noğlu, hayvâniyet ve cismaniyetten sıyrılarak kalb
ve ruhun hayat mertebesi seviyesinde bir ufka yönelmiştir.
O, varolma ufku itibarıyla vücud-u haricîye açılan kapının sırlı anahtarı,
varolma gayesini gerçekleştirme adına da Hakk’a giden doğ ru yolun rehberi ve
ebedî saadetin de şefaatkânıdır.
O’na kadar gelip geçmiş bütün nebiler O’nun dediğini de miş, O’ndan sonra gelen
bütün evliyâ ve asfiyâ ise –fevkalâde halleri davalarına senet– O’nu tasdik
etmiş ve mazhariyetle rinin de O’ndan olduğu itirafında bulunmuşlardır..
evet O, “Allah” deyip nazarları tevhide çevirmişse, bütün enbiyâ ve mürselînin
sesi-soluğu, bütün evliyâ ve asfiyânın müşâhede ve keşifleri de bunu müeyyiddir.
O, emin bir iman âbidesiydi; dediklerini kılı kırk yararca sına yaşıyor,
tavırlarını hep ötelere göre ayarlıyor ve hayatı nı, Hakk’ı görüyor ve O’nun
tarafından görülüyor olma de rinliğiyle yaşıyordu; herkesten daha hassas
davranıyor, her hâliyle ciddî bir sorumluluk tavrı sergiliyor; her zaman hüsn-ü
akıbet peşinde koşuyor ve gözünü bir lâhza olsun hedeften ayırmadan hep namzet
olduğu noktaya doğru koşuyordu; koşuyor ve herkese Allah’la arasındaki o derin
münasebetten çizgi çizgi mânâlar sunuyordu.
O’ydu varlığın mânâsını şerh ederek gerçek sahibine bağ layan; eşya ve
hâdiselerin özündeki hikmet ve maslahatları 328
ortaya çıkaran; bize burada yalnız olmadığımızı sık sık hatır latan; görülüp
gözetildiğimizi ruhlarımıza duyurarak içlerimize inşirah salan; vahşetlerimizi
izale edip gönüllerimizi ünsiyetle şahlandıran ve bize, baba ocağı gibi bir
yerde bulunuyor olma duygularını yudumlatan.
Eğer bugün bu sımsıcak yuvada her şeyin yerli yerince dizayn edildiğini görüp
hissediyorsak, eğer kalblerimiz hakikat aşkıyla çarpıyorsa, eğer varlığı tahlil
ve ta nıma adına bir şeyler yapıp ortaya koyabiliyorsak bu dimağ larımızda O’nun
tutuşturduğu çerağdandır.
Evet, insan, var lık ve topyekün kâinatlar hakkında ne biliyorsak bütün bunlar
O’nun, ruhlarımıza duyurduğu icmâlin inkişafından ibarettir.
O, dünü, bugünü ve yarını itibarıyla insanlığı yeniden inşa etmiştir, ediyor ve
edecektir.
Kendi devrinde, tabiatlara sinmiş binlerce senelik çarpık anlayışları, gayri
insanî davra nışları, sûiahlâk ve mizaç inhiraflarını bir hamlede, bir nefha da
değiştirdiği gibi; tamamen şirazeden çıkmış günümüzün yığınlarına da sözünü
dinleterek er geç onları da zapturapt altına alıp mesajının gücünü göstereceğine
inancımız tamdır.
Siz buna, insan, kâinat ve ulûhiyet hakikatinin yeniden bir kere daha doğru
okunup doğru yorumlanması ve insanoğlu nun varlık içindeki yerine göre bir
duruşa geçmesi ve geçece ği de diyebilirsiniz.
Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) herkesi ve her
şeyi alâkadar eden bir mesajla gelmişti ve vazifesi itibarıyla gönülleri,
gözleri dolduracak bir derinlik ve cazibeye sahipti.
Yaratılışında olabildiğine bir mükemme liyet, davranışlarında fevkalâde
inandırıcılık ve tavırlarında da her zaman cismaniyetini aşan bir lâhûtîlik
nümâyandı.
Bu göz kamaştıran zâhirî çizgilerin arkasında O, bugüne kadar hiç kimseye
müyesser olmamış, Kur’ân’ın “huluk-u azîm” dediği öyle yüce bir ahlâka sahipti
ki önyargısız, bir kere cik olsun O’nun atmosferine giren, bir daha da
tesirinden ...ve Gaybın Son Habercisi ...329
kurtulamazdı.
Bu güzellik ve fâikiyetlerinin yanında bir büyü lü beyanı vardı ki, en mahir söz
sarrafları dahi O konuşunca dillerini yutar, sessizlik murakabesine dalar ve
O’nun ifadele rinin sihrine kapılıverirlerdi.
Şimdi isterseniz bu hususları biraz daha açalım: Allah O’na, iç ve dış yapısı
itibarıyla öyle bir genişlik bahşetmişti ki, fevkalâde mütevazi olmasının
yanında olabildiğine mehîb ve büyüleyiciydi; huzuruna giren en mağrur ve
mütekebbir ruhlar bile O’nun mehâbeti karşısında tir tir titrer, düşünce ve
niyetlerinin hilâfına farklı bir hâl alırlardı.
Mağrur Kisra el çileri, o mehâbet âbidesiyle karşılaştıklarında oldukları yer de
kalakalmış ve ne diyeceklerini unutmuşlardı.
Aynı zaman da böylesi bir heybet ve ciddiyetin yanında herkesi büyü leyen ve
kendine çeken öyle bir yumuşaklığı vardı ki, O’nu
yakından tanıyan herkes, O’na, evlat, anne-baba ve bütün sevdiklerinden daha
fazla alâka duyar, âdeta O’nun tiryaki si olur ve bir daha da huzurundan
ayrılmak istemezdi.
O her hâliyle çevresine güven vaadeder; söz, tavır ve mimikleriyle her zaman
Rabbisinin huzurunda bulunduğunu işaretler; sü rekli emniyet soluklar ve herkese
demet demet güven dağıtır dı.
O, evvel ve âhir emin olarak tanınmıştı; bakışlarında em niyet nümâyândı,
sözleri emniyet etrafında döner durur ve huzurunda hep emniyet besteleri
duyulurdu.
O’nun umumî davranışlarıyla aklı, ruhu, hissi, mantığı atbaşıydı ve birbiri ne
müsâvî sayılırdı.
Keskin zekâsı; hiç yanıltmayan firaseti; her türlü tereddüde kapalı kararlılığı;
azm ü ikdamı; kimse yi aldatmamanın yanında baş döndüren stratejileri; en ya man
hâdiseler karşısında dahi asla “pes” etmemesi; musibet lerin yüzüne gülmesi ve
belâları iyi okuyup onlardan kitaplar dolusu ibretler çıkarması; şiddet, hiddet
ve öfkeye sebebiyet veren münasebetsizlikler karşısında olabildiğine soğukkan
lı, olabildiğine temkinli davranması hem O’nun insanüstü 330
karakterini, hem de konumunu ve o konuma göre duruşu nu aksettiren hususlardan
sadece birkaçıdır.
Herkesin telâşa kapılıp paniklediği yerlerde O’nun öyle merdâne bir duruşu
vardır ki, o duruş karşısında hezimetler zafere dönüşür, boz gunlar yerlerini
taarruza bırakır ve mağlûbiyetin tozu-dumanı içinde başarı stratejileri
tüllenirdi.
Aile efradı arasında O, eşi menendi olmayan bir aile reisiy di..
arkadaşları içinde, kardeşçe, yumuşak tavırlarıyla gönülle re girmesini çok iyi
bilen mükemmel bir mürşit ve muallimdi..
arkasındakileri hiçbir zaman yanıltmayan ve inkisara uğratma yan eşsiz bir
rehberdi..
söz sultanı bir hatip, kalb eri bir rabbânî, muhakeme üstadı bir hakîm;
harikulâde bir devlet reisi ve boz gunlardan zafer çıkaran bir erkan-ı harpti.
Bu mükemmellikle rin hepsi O’nda zirveye ulaşıyordu ama, bütün bunlara rağmen O,
her zaman düz bir insan gibi davranıyor, kendini insanlar dan bir insan sayıyor;
hakkı olan, halkın da terbiyesinin gereği bulunan büyük pâyeler isnadından
fevkalâde rahatsızlık duyu yor ve çok sevdiği o güzide arkadaşlarına bu konuda
yer yer biraz da şiddetli ikazlarda bulunuyordu.
Varlığın “ille-i gâiyesi” konumundaydı ama, ona bir sinek kanadı kadar ehemmiyet
vermiyor; sultanlara tahtlar bahşe dip taçlar giydirdiği halde, olabildiğine
zâhidâne yaşıyor ve âdeta hayatını dünyaya karşı oruca niyet etmiş gibi
fevkalâde bir zühd içinde geçiriyordu; yemiyor, yediriyor; giymiyor, giy
diriyor; bir damla nimet karşısında yüz defa şükürle gürlüyor ve hep minnet
hisleriyle oturup kalkıyordu.
Mârifet, muhabbet ve haşyet duyguları itibarıyla O her zaman meleklerle atbaşıy
dı; dünyadaydı ama dünyevî değildi, ukbâ yolundaydı, oray la da evvelen ve
bizzat irtibatı yoktu; gönlü hep Rabbinde, gözü O’nun âsârında, âsârına renk,
şekil, desen kazandıran esmâsındaydı.
Dünyaya bir ukbâ koyu nazarıyla bakıyor, onu bir mezraa gibi görüyor; ekiyor,
biçiyor ve elde ettiklerini de ...ve Gaybın Son Habercisi ...331
hep ötelere bağlıyordu.
Rüzgârların tohumları sağa-sola taşı yıp neşv ü nemaya emanet ettikleri gibi O
da esiyor-savuruyor; yoksulları görüp gözetiyor, açları doyuruyor ve kendisi çok
defa aç yatıp kalkıyordu.
İki cihanın sultanı olarak yürüyüp Rabbine ulaştığında ne sarayı, ne villası, ne
servet ü sâmânı ne de eş ve evladına bıraktığı bir malı vardı.
Kendi gibi yaşamış, dünyayı kendi gibi değerlendirmiş ve kendine yakışır şekilde
buradan göçüp gitmişti; elbette ki, O bir târik-i dünya değildi; tabiî câlib-i
dünya ise hiç olmadı.
O, dünyaya dünya kadar, ötelere ve öteler ötesine de onların kıymetleri
ölçüsünde değer veriyor ve ona göre bir tavır sergiliyordu.
Fevkalâde asalet, necâbet ve Hak’la münasebetin hâsıl ettiği, herkesin başını
döndüren o müthiş mehâbetine rağ men, zıtları bir arada yaşıyor gibi öylesine
mütevaziydi ki; az önce arz edilen hususiyetleri görmeyenler O’nu âhâd-ı nâstan
biri sanırlardı.
Arkadaşlarının onca tâzim ve saygısını görmezlikten gelerek onlarla aynı zeminde
bulunur, aynı sof rada yemek yer; farklılık ve hususiyetlerini bir namus gibi
set reder ve yanında bulunanları, tabiatındaki mehâbet, haşmet ve mehâfetle
bunaltmamak için yer yer cemâlî tecelli dalga boyundan, ibret, ders ve nükte
edalı mülâtefelerle rahatla tır; izzetini tevazu ile süsler; mehâbetini şefkatle
tadil eder ve nâsûtî rengini öne çıkararak o şeker şerbet konumuna ayrı bir
halâvet katardı.
O her zaman halim, selim ve dengeliydi; kin, nefret ve öf ke hislerinin
tetiklendiği durumlarda bile fevkalâde mülayim davranır; gayzla köpüren
insanların şiddetini, hiddetini tadil eder; en can alıcı hasımlarını bir hamlede
yumuşatır ve cep he durumuna getirilmek istendiği yerlerde dahi hemen sıçra yıp
hakemlik koltuğuna oturmasını bilirdi.
Umumî bir hakkın çiğnenmediği, Allah hakkına saygısızlıkta bulunulmadığı he men
her yerde O, bağışlayıcı ve müsamahalı davranırdı ki 332
siyer-i nebevîde, O’nun afv u safh ve müsamahasını gösteren misallerin
yüzlercesini görmek, göstermek mümkündür.
Vaade vefada da O’nun eşi emsali yoktu.
Bir kere hulfü’l vaadde bulunduğu, bir kere olsun sözünden döndüğü görül
memişti.
Ne peygamberliğinden önce ne de nübüvvetle ser firaz kılındıktan sonra –ahd ü
misak tanımayanlara karşı ka rarlı tavrı malum– hiç mi hiç sözünden dönmemiş,
hilâf-ı vaki beyanda, hatta böyle bir şeyi imada dahi bulunmamış, hep bir güven
ve vefa âbidesi olarak yaşamıştı.
O bir beyan sultanıydı; söz cevheri gerçek değerini O’nda bulmuştu.
Eline ne hokka ne de kalem almamış, hiçbir kitapla tanışmamış, kimsenin tedris
rahlesi önünde oturmamış, kim seye üstad deme mecburiyetinde kalmamış ve üstad-ı
küll olduğuna asla toz kondurmamıştı.
Bu, ilâhî emirlerin yoru munda zihnî müktesebat ve yabancı malumatın konuyu bu
landırmaması, ayrı bir renk ve kalıba ifrağ etmemesi adına, Allah’ın evvelen ve
bizzat kendi emirlerini, saniyen ve bilaraz O’nun fıtrî melekelerini haricî
tesirat ve mülâhazalardan sı yaneti demekti..
ve işte O bu mânâda ümmîydi –O ümmîye canlarımız feda olsun– ama dünya ve ukbâ
işleriyle alâkalı hemen her alanda üstad-ı küll olarak öyle sözler söylemiş,
öyle hükümler vaz’etmiş ve yerinde öyle kararlar almıştı ki, en mütebahhir
âlimlerden en seçkin dâhilere, en mütefelsif dimağlardan en münevver ruhlara
kadar hemen herkes o sözler, o hükümler, o kararlar karşısında hayret ve dehşet
ya şıyordu.
Tarih şahit, hiç kimse, O’nun beyan gücüne karşı bir şey söyleyememiş, hiçbir
hükmünü sorgulayamamış, hiçbir icraatını da tenkide cesaret edememiştir.
O, bütün muhtevası pırıl pırıl öyle bir bilgi havzı ve hazi nesiydi ki, ne
geçmiş zamanın küllenmiş hâdiselerinden ver diği haberlerinde ne de tarih öncesi
farklı milletlerin din, mez hep, kültür, an’ane ve örfleriyle alâkalı
ihbarlarında hiçbir ...ve Gaybın Son Habercisi ...333
itirazla karşılaşmamıştı; karşılaşmazdı da; zira O, Allah’ın elçi siydi ve O’nun
bilgi havzına akan o yanıltmayan malumat da hep O’ndan geliyordu.
O, ifadelerinde söz kesen bir beyan sultanı, mantığında bir muhakeme âbidesi ve
düşüncelerinde de misyonunun enginliğine denk bir okyanustu.
İfadeleri o kadar kıvrak, beyanı o denli vâzıh, üslûbu öylesine zengin ve rengin
idi ki, bazen bir-iki cümle ile muhataplarına dünya ka dar hakikatleri birden
arz eder, bazen mücelletlere sığmaya cak kadar geniş konuları bir solukluk söze
sıkıştırır, bazen de tevil ve tefsir üstadlarına yorumlamak üzere ne söz
cevherleri ne söz cevherleri emanet ederdi.
“Bana cevâmiü’l-kelim ve rilmiştir.” sözleri O’nun işte bu enginliğini
işaretlemektedir.
Her zaman O’na yüz cepheden yüz türlü soru yöneltilir di.
Sorulan soruların bütününe, hem de herhangi bir tered düde düşmeden, hemen cevap
verir.. konuşmalarında bü yük çoğunluğun anlayabileceği bir üslûp kullanır..
her türlü
teşevvüşten uzak olduğu gibi teşvişe de sebebiyet vermeden, gayet vecîz ve fakat
arı duru bir ifade ile maksadını ortaya kor; âlim-cahil, zeki-gabî, az
bilen-mütefennin, genç-ihtiyar, kadın-erkek herkesin istifade edeceği bir
seviyede konuşur ve muhataplarının gönlünde mutlaka itminan hâsıl ederdi.
O, çok konuşmuş, çok hutbe irad etmiş, ifadelerinde de ğişik meselelere girmiş,
farklı konuları tahlil etmiş, ama hep vakıa mutabık düşünmüş ve konuşmuştur.
Onun beyan ve hitabelerinin üzerine hilâf-ı vaki’in gölgesi bile düşmemiştir.
Öyle ki, O’nu yakın takibe alıp vurmak için sürekli fırsat kol layan o pek azılı
hasımları bile hiçbir zaman O’na yalan isna dında bulunmamış ve
bulunamamışlardır.
Aslında, çocukluğundan gençliğine, ondan da peygam berlikle şereflendirildiği
kırk yaşına kadar fevkalâde bir has sasiyetle, hemen her davranışı gibi lisanını
da hilâf-ı vaki be yandan sıyanet eden birinin, yaşının üçte ikisi gittikten
sonra, 334
kalkıp nübüvvet iddiasında bulunacağına ihtimal vermek gü nahtan öte apaçık bir
küfür yobazlığı, akla ve mantığa karşı da bir saygısızlıktır.
Kaldı ki, O’nun söylediği sözler, vaz’ettiği hükümler dünü-bugünü-yarını içine
alacak şekilde fevkalâde geniş açılıydı..
ve muhtevaları da bir beşer dimağını aşacak kadar mütenevvi idi: O itikatla
alâkalı konuşuyor, ibadete da ir ahkâm vaz’ediyor, içtimaî, iktisadî, askerî ve
idarî konularla alâkalı sözler söylüyor; söylediklerini uyguluyor; uyguladıkla
rından semere alıyor ve getirdiği esasların doğruluğunu tarihe tescil ettirerek
insaflı ve önyargısız vicdanlara emanet ediyor du; ediyordu ve arkadan binlerce
yorumcu, binlerce mütefek kir, yüzlerce filozof ve her biri pek çok fende uzman
on bin lerce mütefennin O’nun söylediği sözlere ve ortaya koyduğu içtimaî,
iktisadî esaslara, askerî ve idarî disiplinlere, terbiyevî kurallara “evet”
deyip imza basıyor; ayrıca bunların yanında milyonlarca evliyâ ve asfiyâ da her
hüküm ve her beyanda O’nu tasdik edip, O’nun rehberliğinde bu pâyelere
erdiklerini haykırıyorlardı.
Bu itibarla da, O’na “hayır!” diyen herhalde ya ne dediğinin farkında olmayan
bir densiz ya da beyni yı kanmış bir tali’siz olmalıdır; zira, ne dün ne de
bugün birbi rinden çok farklı bunca mesele hakkında hiç kimse bu ölçü de her
zaman ter ü taze kalabilecek tek bir söz söyleyememiş ve değişmez hükümler
verememiştir; hele uzmanlık isteyen konularda asla.! Her şeyden evvel,
Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi, bir insan ne kadar yüksek istidatlı ve
kabiliyetli de olsa, ancak birkaç fen ve birkaç alanda tutarlı söz söyleyebi
lir.
Oysaki bu Zât, bütün varlık ve hâdiselerle alâkalı, bütün zaman ve mekânlarda
geçerli öyle ince işlerden söz ediyor, söylediklerini öyle mâhirâne, hâkimane
bir üslûpla ortaya ko yuyor ve o denli kendinden emin ve tereddütsüz konuşuyor
du ki, görüp tanıyan ve kulak verip ön yargısız O’nu dinleyen herkese “âmennâ”
dedirtiyordu.
* * *
...ve Gaybın Son Habercisi ...335
O Bir İman ve Aksiyon Abidesiydi
İnsanlık tarihinde iman ve aksiyonu başkaları ile muka yese edilmeyecek ölçüde
atbaşı götürebilmiş birisi varsa o da Hazreti Muhammed (aleyhi
ekmelüttehâyâ)’dır.
O, her zaman aşkın bir inançla Allah’a bağlanmış, bütün benliğiyle O’nun elçisi
olduğuna inanmış, O’na tam teslim olmuş; her zaman ciddî bir sorumluluk
duygusuyla hareket etmiş; ne inancın da, ne davasında, ne yürüdüğü yolun
doğruluğunda ne de Allah’ın muvaffak kılacağında hiç mi hiç tereddüt yaşamamış
tır; yaşamamış ve hep bir güven âbidesi olarak görülüp kabul edilmiştir.
Bu itibarla da, O’nu tanıma bahtiyarlığına eren he men herkes O’na güvenmiş,
O’na itimat etmiş ve O’nun arka sında bulunmayı da ilâhî bir mazhariyet
saymıştır.
O’ndaki bu herkesi büyüleyen güvenilirlik, ortaya koy duğu umumî esaslardaki
lâhûtîlik ve rasânet, hayat-ı seniy yelerindeki ciddîlik ve istikamet O’nun için
öyle yüksek kre dilerdi ki, binler-yüz binler demlerine, damarlarına işlemiş o
köklü âdet, an’ane ve geleneklerinden kopma pahasına hiç bir tereddüde düşmeden
O’na koşuyorlardı.
Bu, tarihte em sali gösterilemeyecek çok önemli bir hâdise idi ve O’nun Hak
elçisi olduğunu işaretliyordu.
Günümüzün, onca güçlü eği tim imkân ve vasıtalarına rağmen, üç-beş çocuğu
bir-iki kü çük âdetinden vazgeçiremeyen psikologlar ve pedagoglar o Zât’ın dünya
çapında meydana getirdiği o büyük inkılapların esasları üzerinde mutlaka
durmalı, bilgi, müktesebât ve dü şüncelerini bir kere daha gözden
geçirmelidirler...
O, makam hırsıyla çırpınan ve sürekli vahşet hisleriy le oturup kalkan,
yağmacılığı mârifet sayan, şöhret peşin de koşan, iyi ve rahat yaşamayı hayatın
biricik gayesi bilen; mütecâviz, zalim, yobaz, bencil, kıskanç ve fuhşa açık bir
mu hitte neş’et etti. O’nun neş’et ettiği bu muhitte duyulan şey 336
sırf zalimlerin “hayhuy”u, mazlumların ah u efganı, zayıfların enîni ve kaba
kuvvetin de hırıltılarıydı.
Âkifçe ifadesiyle:
Tam tekmil ma’mure-i dünya o zamanlar,
Buhranlar içindeydi bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta,
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi.
Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zeminin,
Salgındı, bugün Şark’ı yıkan tefrika derdi.
Sürü sürü gadirle oturup kalkanlar, yığın yığın intikam hırsıyla homurdananlar,
idare etme hummasıyla çırpınıp du ranlar, zalimlerin idaresi altında ezilmeyi
itaat ve inkıyat sa yanlar; baskıcı ve dediğim dedik kaba kuvvetin küstah tem
silcileri ve halâyık gibi kullanılan şuursuz kitleler; ahlâksızlığa serbest
dolaşım imkânı verenler, fazilet ve evrensel insanî değerlere karşı sürekli
tehdit uygulayanlar; serâzadlar, ça kırkeyfler, Allah’a kulluğunu kulların
vaz’ettiği sınırlar içinde edaya zorlanan mağdurlar, garipler ve daha kimler
kimler..
evet, her yerde manzara bu idi..
ve O, işte her parçası böy le ayrı bir boşluğa açık tutarsız yığınlardan beşer
tarihinin en mükemmel, en müstesna ve mûcizevî bir toplumunu meyda na
getiriyordu.
Getirip vaz’ettiği esaslarla olabildiğine lâhûtî ve Allah’a yakın, varlığın
temel disiplinleriyle milimi milimine mutaba kat içinde ve dünya-ukbâ itibarıyla
da önü açık bir şehrah ta yürüyordu.
İnsanlar O’nun o sırlı atmosferinde hem ta biat kanunlarıyla iç içe ve onlarla
hem-ahenk hem de din, diyanet ve metafizik meseleleri birden
soluklayabiliyorlardı.
O’nun mesajında ve o mesajı temsilinde eşya ve hâdiselerle herhangi bir müsâdeme
bahis mevzuu olmadığı gibi, insanla rın cismanî ve ruhanî yanları itibarıyla da
ihmale uğramaları veya uğratılmaları asla söz konusu değildi.
...ve Gaybın Son Habercisi ...337
O, eczası birbirinden çok farklı ayrı ayrı felsefe ve kültür lerin çocuklarından
“bünyân-ı marsûs” gibi nizamî ve melek lerle at başı öyle bir toplum inşa
ediyordu ki, aşırılıklara, fark lılaşmalara açık ve her şey olmaya müsait böyle
garip kitleler arasında hem ifratın burnunu kırıyor hem de tefriti hizaya ge
tiriyor; dünya diyor, ukbâyı işaretliyor; bedeni gösteriyor, ru hu hatırlatıyor
ve her şeyi yerli yerince değerlendiriyordu.
O’nun mesajları, itikattan ibadete ondan muamelâta ve ondan da –tabiî bu temel
esaslara bağlılık içinde– iktisat, ida re, hukuk, devletler arası münasebet,
harp-sulh kuralları, ta lim ve terbiye esasları, nefis tezkiyesi usûlleri ve ruh
tasfiye si disiplinlerine kadar pek çok konuyu ihtiva ediyordu.
O bu hususların hemen hepsiyle alâkalı esasları “sevâd-ı a’zam”ın anlayacağı bir
üslûpla ifade ettiği gibi bütün bunların rahat lıkla uygulanabilirliğini de
bizzat gösteriyor ve mükemmel bir rehberlik örneği sergiliyordu.
Kendinden sonra, bu hususlara sımsıkı bağlılık içinde on larca devlet kuruldu..
yüz çeşit millet idare edildi.
İnsanlık se masının ayı-güneşi milyonlarca aydın ruh, düşünen dimağ, kabına
sığmayan aksiyon adamı, devâsâ fakîh ve her şeye vâkıf allâme yetişti; hem de
hasım cephenin onca kin, nefret, gayz, tahrip düşünce ve tecavüzüne rağmen..
evet O, nübüv vetle şereflendirildiği andan itibaren kendini, en yakındaki
düşmanlarından en uzak hasımlar dairesine kadar çok geniş ve kararlı bir kin,
nefret ve husumet cephesi karşısında bul du; buldu ama, ne sarsıldı ne de ye’se
kapıldı; aksine, hiçbir şey olmamış gibi, bir yandan mesajını talim ve telkin
vazife sini yerine getirerek amelî bir toplum oluşturmaya çalışırken, diğer
yandan da birbirinden farklı fakat aynı husumet cep hesinde yerini almış onca
amansız ve imansız yığınlar kar şısında dimdik ayakta durmasını bildi.
Ne korku, ne telâş, ne panikleme ne de herhangi bir tereddüt yaşamadığı gibi,
338
hiçbir zaman yazma-bozma, yanılma-tashih etme, mümâşât yapma-fırsat kollama gibi
durumlara düşmedi.
Topyekûn bir dünyaya karşı varlığı yeniden yorumladı ğı, yepyeni bir sesle
ortaya çıktığı –o sese ruhlarımız feda ol sun–, dinî, gayridinî bir sürü sistem
hakkında düşüncelerini ortaya koyduğu, iktisadî, siyasî, askerî, kültürel
konular gibi çok ciddî meseleleri sorguladığı, yerinde bu konulara neşter
vurduğu hâlde hiçbir zaman herhangi bir tepki göreceği endi şesine kapılmadı.
Asla sarsıntı yaşamadı, tereddüde düşmedi ve arkasındakilere de tereddüt
yaşatmadı.
Her zaman dimdik mesajının arkasında durdu..
herkese emniyet ve güven kay nağı olmasını bildi. Dünyevî-uhrevî vaad, bişaret
ve tehdit ler konusunda hep yakînle soluklandı..
ve uzak görülen akı bet konusunda sabır aşınması yaşayanlara aktif beklemenin
sırlarını fısıldayarak, sabra “pes” ettirecek sabır kahramanları yetiştirdi;
yetiştirdi ve atmosferine giren mefluç ruhları, der mansız iradeleri, aceleci
fıtratları birer peygamberâne azim kahramanı hâline getirdi.
O, vazifesiyle alâkalı ne Mekke’deki saf irşad döneminde ne de karşı tarafın
başlattığı baskı, harb ü darp ve tehdit kar şısında asla eğilmedi ve kat’iyen
müdârâtta bulunmadı.
Tek başına eski mirasın ve kokuşmuş kadim düzenin bütün yalan cı değerlerini
sarsıp yerle bir ettiğinde korkunç tepkiler aldı; farklı şekillerdeki tehditlere
maruz kaldı; bütün bunlar O’nu yürüdüğü yoldan döndüremediği gibi, şekâvet
düşüncesine kilitlenmiş bir kısım kanlı kâtiller arasından sıyrılıp Medine’ye
doğru yol aldığında; Sevr Mağarası’nda hasımlarınca kuşatıl dığında; yürüdüğü o
upuzun yolda defaatle önü kesildiğinde; Bedir’de savaşa mecbur edildiğinde,
Uhud’da kan içmeye ge lenlerle karşılaştığında, Hendek’te tenkil kuşatmasına
maruz kaldığında; Huneyn’de o yaman okçuların oklarını göğüsledi ğinde hep
yürekten ve yiğitçe davrandı ve bütün sarsılanlara ...ve Gaybın Son Habercisi
...339
sarsılma bilmezliğin örneği oldu; oldu ve o müthiş iradesiyle bütün
iradezedeleri şahlandırdı..
başkalarının zellelerine bağ lı hezimet esintilerini zafer meltemleri hâline
getirdi..
öldürü cü bütün ihtimallerin burnunu kırarak sağda-solda sızlanışlar hâlinde
kendini hissettiren hezimet ağıtlarını zafer gülbankları ve muvaffakiyet
neşidelerine çevirdi.
O, fevkalâde cesurdu, cesur olduğu kadar da tedbirliy di; yerinde hayatını
istihkâr eder, yerinde bir temkin insa nı olarak aldığı tedbirlerle herkesi
şaşırtırdı.
Ölümü önemse mez, hatta ona karşı hep bir intizar içinde bulunurdu. Aslında
O’nun hayat anlayışına göre yaşamak, hep hizmetin yede ğinde tâli bir konu
olarak mülâhaza edilmişti; “İ’lâ-yı kelime tullah” ve Hakk’a hizmet varsa
yaşamaya değerdi, aksine bu hayatın ciddî bir anlamı olduğu söylenemezdi.
O’na göre bu radaki hayat, ebedî âlemlere geçmek için bir köprüydü ve bu köprü
bir kazanç güzergâhı gibi değerlendirilerek selâmetle geçilmeliydi.
Evet O, hayatını bu mülâhazalara bağlı yaşamış, her za man yaşatma duygusuyla
oturup kalkmış, başkalarının se vinç ve neş’e akisleriyle yetinmiş; eline geçen
her şeyi dağıtıp başkalarını sevindirmiş ve kendi basit, duru bir hayatla ikti
fa etmiş; basit yemiş, basit içmiş, basit giymiş; her tavrı aczi ni, fakrını,
ihtiyacını çağrıştıran bir çizgide yaşamıştı; yaşamış ve bu mülâhazasını
hayatının hiçbir faslında değiştirmemiş ti.
O’na, yaşatma yaşamadan daha zevkli geliyor; yedirme yemeden daha fazla haz
veriyor ve sevindirme sevinmeden daha bir farklı görünüyordu.
Onun için, O bulduğu her şeyi muhtaçlara infak ediyor, bulamadığı zaman onları
vaatlerle sevindiriyor..
mutlaka her düşküne el uzatıyor..
borçluların borcunu ödüyor..
sürekli veriyor ve en paslı gönüllerin dahi paslarını çözerek mesajı adına bu
karanlık dehlizleri nurefşân birer “beyt-i Hudâ” hâline getiriyordu.
340
Hayat-ı seniyyelerini, milyonların hayatlarından daha bereketli kılmasını bilen
bu Ferîd-i Kevn ü Zaman, yürüyüp ötelere ulaştığında mübarek kalkanı, üç-beş
kuruşluk nafaka parası karşılığında bir dünyalı nezdinde rehin bulunuyordu.
Hâsılı eğer insan O’na insafla bakabilse ve basiretle O’nu temâşâ etse, imanı,
mârifeti, sabrı, hilmi, vefası, zühdü, cesa reti, cömertliği, doğruluğu,
tevazuu, mehâbeti, sözü sohbeti, oturup kalkması ve bütün ferdî, ailevî,
içtimaî, idarî, iktisadî, askerî, terbiyevî ufuk itibarıyla insan üstü bir
varlıkla karşılaş tığını sanır.
Böyle olması da gayet normaldir; bir kere O:
1.
Gelip geçmiş bütün enbiyâ ve mürselînin vâris-i tâmmıydı.
Allah, gönderdiği her peygamberden O’nu kabul leneceklerine dair söz almıştı.
Tabiî ki bu daha çok ümmetleri adına bir söz almaydı.
2.
Risaleti başka nebiler gibi bir kavme, belli bir bölgeye mahsus değil, âlemşümul
ve ebediyet edalıydı.
Hasâis kitap ları konunun en sadık şahitleridirler.
3.
O, Allah’ın insanlığa mücessem bir rahmet hediyesiydi ve en son rehberiydi,
Kur’ân’ın âyetleri bunun delili, O’nun siyer-i seniyyesi de bunun apaçık bir
burhanıdır.
4.
O mücessem rahmet, ümmeti için bir koruyucu sera mahiyetindeydi; O’nun
arkasındakiler, geçmiş peygamberle rin ümmetleri gibi toptan helâke maruz
kalmayacaklardı.
5.
Şanı yüce bu mümtaz insan, nebiler arasında adına Hakk’ın kasem ettiği,
“Leamrük”le müeyyed bir imtiyazı ha izdi ve O’nun ömrü Hak muradının mücellâ bir
aynaya aksiy di ve kasem de ona yapılıyordu.
6.
O’nun diğer farklı bir yanı da Cenâb-ı Hak, bütün pey gamberlere isimleriyle
hitap ettiği hâlde O’na hep nübüvvet ve ...ve Gaybın Son Habercisi ...341
risalet unvanlarıyla seslenmişti.
Bu aynı zamanda mü’minlere de bir edep dersi sayılırdı.
7.
Kendisine “Cevâmiü’l-Kelim” unvanıyla, çok özlü ve veciz bir beyan kabiliyetinin
verildiğine daha önce temas et miştik..
8.
Belli bir mesafe çerçevesinde düşmanlarının gönlüne korku salması da O’nun yeri
ve konumuna Cenâb-ı Hakk’ın ayrı bir teveccühüydü.
9.
O, ümmetinin günahlarına karşı tevbe kapılarının hep açık durmasının vesilesi
olduğu gibi, günah yollarının kendi sine kapalı olması gibi bir mazhariyetin de
yegâne sahibiydi.
10.
Getirdiği kitap, bir kısım özel şartlarla korunma altı na alınmıştı ve kıyamete
kadar da başka kitapların uğradığı tağyîre, tahrîfe ve tebdîle uğramayacaktı.
11.
Ayrıca O, daha dünyada iken öteleri bütün derinlik leriyle görüp temâşâ etme
şerefiyle şereflendirilmiş ve gidişi ubûdiyetindeki derinliğinin kerameti,
oradaki mevhibeleri ve dönüş armağanları da risaletinin meyveleri miraç
pâyesiyle taltîf edilmişti.
Deryadan bir katre bütün bu özelliklerinin yanında O, Kur’ân mûcizesi ve kevnî
harikalar gibi o kadar çok pâyelere mazhar olmuştu ki, bunları ta’dat etmek bile
zannediyorum mücelletler ister..
aslında, O’ndaki bütün bu derinlikler O’nun melekûtî yönüne ait enginliklerinden
kaynaklanıyordu ki, O bu yanıyla her türlü tarif ve tavsîfi aşkın bir mahiyet
arz et mektedir..
evet, O’nun mahiyeti meleklerden de ulvî ve taay yünü bütün varlığın ilki ve
öncüsüdür.
Varlığı bir ilk nur ve nüve olduğu ayanlardan ayan; O’nunla ilk harekete geçmiş
tir kutsal kalem, O’nunla gerçekleşmiştir beşerî plan ve O’dur nübüvvet
silsilesinde vücud-u Hakk’a en açık burhan.
O’dur Hazreti Zât’ın ilk mir’at-ı mücellâsı; O’dur ilâhî sıfatların en 342
şeffaf mahall-i tezahürü; O’dur kâlî ve hâlî Hakk’ın en fasih tercümanı,
Allah’ın cihanda mücessem rahmeti ve bizlere lü tuf ve nimetlerini
tamamlamasının remzi.
O’nunla esrâr-ı ulûhiyet bütün vuzûhuyla bilinir olmuş; O’nunla cihanlar
nurlanmış ve varlığın çehresindeki zâhirî sisler-dumanlar silinmiş; kâinatın
öbür yönündeki hakikatler ayan beyan ortaya çıkmış ve Âdem Nebi’ye icmâlen
bildiri len her şey O’nda tam tafsîle ulaşmıştır.
Evet bizleri yanıltmadan Hakk’a ulaştıran biricik vesile O; ilâhî esrâr
hazinelerinin anahtarları O’nda; varlığın mebde ve müntehâsının sırrı da O’na
emanettir.
O mümtazlardan mümtaz Zât, Cenâb-ı Hakk’ın O’na ita ati kendine itaat kabul
ettiği bir kıblenümâ; O’nun neşrettiği nurlarla, bir kitaba, bir saraya, bir
meşhere dönüştü kâinat ve aydınlandı kapkaranlık o koskoca amâ.
Zulmetler ziyâ oldu sa yesinde, buluştu O’nun aydınlık ufkunda son kez arz u
sema.
Mesajı Kur’ân O, ufku irfan O, beyanı burhan O ve iki ci hanın vesile-i saadeti
de O’dur.
Hakk’ın, harika bin nişanla taltif ettiği zât O, nâmı, Kur’ân’ın referansına
bağlı kıyame te kadar yâd-ı cemîl olarak anılacak da O’dur.
O’dur insanlı ğın medâr-ı şerefi, nübüvvet hakikatinin merkez noktası.
Pey gamberler ordusunun seraskeri ve ins ü cinnin yanıltmayan rehberi.
O’nun beyanı, Fuzûlî’ce ifadesiyle: “Enbiyâ leşkerine mîr-i livâdır.” O’nun
kitabı Hak’tan bize en büyük armağan dır.
“Ruh-u A’zam”ın mahall-i tecellisi O ise –ki öyle oldu ğu muhakkaktır– O’nun
mesajı da ruhlarımızın âb-ı hayatıdır.
O’nunla insanlık gerçek insanî değerlere uyanmış ve O’nunla Allah’ın istediği
renge boyanmıştır.
O’nsuzluk tam hasret ve hicran, O’ndan kopma da apaçık bir dalâlet ve hizlandır.
Evet, esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhâniyenin merkez nok tası O, peygamberlik
semasının kutup yıldızı da O’dur.
İlk ...ve Gaybın Son Habercisi ...343
zuhur ve icmâl-i hakikat O’na bağlı gelişmiş, son mücessem ilâhî inayet O’nunla
ifade edilmiş ve kıyamet günü her kapıyı açacak şefaat anahtarı da O’na teslim
edilmiştir/edilecektir.
Hakk’ın O’na yüklediği misyon bütün enbiyâdan çok farklı ve O’na teveccühleri de
iltifat ve i’zaz edalıdır.
Rabbi O’nunla konuşurken özel bir üslûp kullanır ve bu üslûbuyla O’nu ta’ziz
eder ve bize de edep taliminde bulunur.
O, hak kında “Nûn, kalem ve kalem tutan ellerin satırlara döktükle ri şeyler
hakkı için Sen Rabbinin nimetleriyle serfirazsın ve kat’iyen bir mecnun
değilsin.
Senin için hiç kesilmeyecek bir ecr ü sevap söz konusudur..
ve Sen bir yüce ahlâk üzere ahlâk âbidesisin.”38 buyrulan iltifat ufkunun
biricik muhata bı.
Varlık kitabını yazan kalemin mürekkebi, kâinat satırları nın yazılışının gaye
ölçüsündeki ruhu, mânâsı; ilâhî esrarın zuhûru adına bilinmezlerin en fasih
tercümanı ve lâhûtî haki katlerin de mârifet mahzenidir.
O, “De ki: Ey insanlar! Eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki, Allah da
sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”39 yüksek mansıbının en seçkin si ması;
“Sana biat edenler aslında Allah’a biat etmektedirler.”40
pâyesinin en parlak mazharı, “Doğrusu Rabbin, Sana vere ceklerini öyle bir
verecek ki, hem O’ndan hem de verdiklerin den tam razı olacaksın.”41 fehvasınca
rıza mertebesinin zirve insanı, Hak hoşnutluğunun nurefşân temsilcisi,
yoldakilerin de ışık ve rehberidir.
“Ey Resûlüm! Biz seni bütün âlemlere bir rahmet vesilesi olarak gönderdik.”42
hakikati mazmunun ca O, dünyada iman ve mârifetle, ötede Cennet ve Cemalul
lah’la tüllenen âlemlerin sırlı anahtarı, kapısı, o kapı ötesin deki bütün
mazhariyetlerin ışıktan vesilesi, künhü nâkâbil-i 38 Kalem sûresi, 68/1-4 39
Âl-i İmran sûresi, 2/31 40 Fetih sûresi, 48/10 41 Duha sûresi, 93/5 42 Enbiyâ
sûresi, 21/107
344
idrak hakikatlerin müfessiri, Zât âleminin müfti-i hâssı, sıfat lar ufkunun
münevver maşrıkı, arkasına aldıklarının aldat maz mürşidi, ehl-i tevhidin
kıblenümâ mahiyetindeki ima mı, idrak ve ihsas âlemlerini kuşatan sis ve dumanın
arkası nı gösteren ilâhî ışık kaynağı, Hakk’a gönül verenlerin vefalı ve candan
dostu, şeytanın ve şeytanîliğin en amansız hasmı, dünya ve ukbâda kendine bel
bağlamışların koruyucu serası ve mücrimlerin de şefaatkânıdır.
Dünyada altından kalkılmaz gibi görünen ağır mükellefi yetler O’nunla tahfif
edildi; O’nun sayesinde ümmet sürçme, nisyan ve hatalardan muaf tutuldu.
Afv ü azap O’nun ikli minde renk değiştirdi ve her sineye affedileceği ümidi
düştü.
Gökler velîmesine çağrılan Hakk’ın özel davetlisi O’ydu; herkesin gözünü diktiği
“Kâb-ı Kavseyn”e uğrayıp geçen de yine O’ydu.
“Sidretü’l-Müntehâ”nın misafiri olmak sadece O’na bahşedilmiş bir mazhariyet,
43“ىََ َ ا طغَمُ وَ رَصَ َ اغ ْ البَا زم “mazmu nunca gördüğü şeyler karşısında
başının dönmemesi, bakış larının bulanmaması da O’na lütfedilmiş özel bir
temkindi.
O, Âyetü’l-Kübrâ’nın kendi hususiyetleriyle zuhûrunu müşâhede etti, ama asla
gözleri kamaşmadı; kamaşmadı ve bütün gök ehlince “müşârun bi’l-benân” oldu.
Cibril, ilk defa O’nunla, idrak edilmez bir gök yolculuğunda bir beşere arkadaş
ve ha dim oluyordu...
Bu yolculukta aynı zamanda O, berklerin ışık hızını aşkın bir süratle fizik
âlemlerini aşarak fizik ötesine yü rüyor ve görülmezleri görüyordu.
“Sidretü’l-Müntehâ” ilk ko nak, “Kâb-ı Kavseyni ev ednâ” idrakinde aklın pes
ettiği bir zir ve ve likâullah da idrak ufkumuzu aşan bir mazhariyet..
bütün bunların kahramanı ise, (Şeyh Galip’in ifadesiyle) o Sultan-ı Rusül Şah-ı
Mümecced, bîçarelere devlet-i sermed, dîvân-ı ilâhîde ser-âmed, Ahmed ü Mahmud u
Muhammed idi.
O, 43 Necm sûresi, 53/17
...ve Gaybın Son Habercisi ...345
gördü, gördüklerini gördürmek üzere aramıza döndü; duy du, gelip duyduklarını
ruhlarımıza duyurdu..
ve vicdanlarımı za Evvel ü Âhir’in, Zâhir ü Bâtın’ın esrarını fısıldadı.
Evvel’in en önemli remzi O, Âhir’in nurefşân aynası O, Ehadiyet-i Zâtiye ve
Vahidiyet-i Sıfâtiyenin en bülendâvâz davetçisi O; zât, sıfât ve esmâ bilgisinin
en emin emanetçisi hakikî insan-ı kâmil de O’ydu...
O, taayyün-ü evvel’den Ahmed unvanıyla insanlık ufkunun muhaciri; Mekke’den
Muhammed namıyla Medine şehrinin misafiri; berzahtan Mahmud namıyla livâü’l
hamdin mihmandarı ve bütün esmâ-yı şerifesiyle Cennet ve Cemalullah’ın
perdedarı, ruhanî âlemlerin feyz kaynağı ve cismaniyet âleminin de asıl
cevheriydi.
Ey varlığın özü ve nüvesi, yaratılış ağacının meyvesi ve tevhid hakikatinin en
gür sesi.! Eğer Sen olmasaydın bizim ve kâinatların ne anlamı olurdu ki.! Biz,
Senin sayende kendimi zi okuyabildik ve konumumuza göre –geçebildikse– doğru bir
duruşa geçebildik.
Belirsiz görünen varlık ve hâdiseler Senin kudûmunla aydınlandı.
Teşrifinle her şeyin rengi değişti ve her nesne varlığın perde arkası adına
fasih bir lisan kesildi.
Sâyen yere düşmese de, sâyende düşmekten, düşüp ebedî helâk olmaktan kurtulduk.
Kâinat muammasını çözüp değer lendirme vazifesi ta ezelde Sana verilmişti.
Senden evvel ge lenler, ömür boyu sadece bu muammanın icmâlini heceleyip
durdular.
O muammayı hall ve o icmâli de tafsil eden Sen ol dun.
Her iki cihanın anahtarları da takdir-i evvel ve teslim-i âhirle Sana
verilmiştir; dünya kapısını açan Sen; ukbâ yolu nu gösteren de Sensin.
Mesajınla Sen hakikat-i tevhidin söz cüsü, cin ve insin de kurtarıcısı oldun.
Sen teşrifinle dünyayı nurlandıracağın âna kadar tev hid davasını
yüzlerce-binlerce nurânî sima seslendirdi; ama hiçbiri Senin ulaştığın o
davûdîliğe ulaşamadı.
Onlar ken di mevhibe serhadlerine bağlıydılar; onu aşamaz ve Senin 346
ufkuna ulaşamazlardı.
Misyonları uğrunda çok koştular; ni ce aşılmazları aştılar..
kimisinin önü kesildi, kimisinin kelle si..
kimisi daha yolun başında ötelere yürüdü, kimisi yol yarı sında..
kimisi en ciddî temerrütlerle karşılaştı, kimisi uğradığı her yerde taşlandı..
her zaman aşk u şevkle gerildiler, her za man ölüp ölüp dirildiler.
Bunlardan bir hayli kimse aradığını buldu ve sayelerinde yüzlerce-binlerce insan
kurtuldu.
Bütün bunlar arasında değişik kıt’alara sesini duyuran ve sarsılma dan dimdik
ayakta duran sadece Sen oldun.
Üç-beş serger dan müstesna, arkana aldıklarından şaşırıp yollarda kalan ol madı.
Yapacak bir sürü iş vardı ve arkandakilerin hepsi de harıl harıldılar; hepsi de
durmadan koştu, ama hiçbiri yorul madı; yorulup yollarda kalmadı.
Onlar Sana, Sen de tam onlara göreydin; seviyordun onları, seviyordular Seni.
Kudret eli onları Senin arkadaş lığına hazırlamış gibiydi –o beraberliğin
neşvesini Allah bi zim gönüllerimize de duyursun– yakışıyorlardı refâkatine ve
lâyıktılar da buna.
“Şeb-i Arûs” deyip vuslata yürüdüğün günlerde, gönlünün onlara nâzır yanıyla
bakıp bakıp ağla mıştın o dırahşan çehrelere..
miraç, Senden evvel hiçbir kut luya nasip olmamıştı.
Gezip görmüştün rü’yet ufkuna kadar bütün mâverâyı; ama gözleri kamaştıran o
güzellik armoni leri içinde bile hep onları ve arkadan gelenleri düşünmüş tün.
Gönlünde hep, gördüklerini gördürme, duyduklarını duyurma arzu ve iştiyakı
tutuşuyordu.
Gidişin de, dönüşün de, dönerken müstaid ruhlara kapıyı aralık bırakışın da hep
si harikaydı; kendin gibi gittin, kendin gibi döndün, insanlık tarihinde hep
biricik seyahat sayılan bu gök yolculuğunda, Ezel’in lütufları Senin nefesine
bağlanmıştı; arz u semadakiler Seni saygıyla selâmlıyor ve sürprizler
bekliyorlardı.
Her taraf nurdan köpük köpüktü ve her yana ışıklar yağıyordu; hem de bütün
çağları içine alırcasına.
Biz, o ışık hüzmelerinden ...ve Gaybın Son Habercisi ...347
birkaç damlanın da bu ifritten çağın bağrına düşmüş olacağı ümidini hep koruduk
ve korumaya devam ediyoruz.
Sen ve falıydın; her yana iltifat ve teveccüh yağdırırken bu asrın ka
rasevdalılarını mahrum edemezdin ve etmedin de.
Eğer ara mızda hâlâ bir kısım ışığa yürüyenler varsa bu Senin getirdi ğin
ziyadandır.
Eğer şöyle-böyle hâlâ yaşıyorsak bu da Sana olan intisabımızdandır.
Ey hep yükseklerde uçan kutlu Nebi! Sen bizim canları mızın canı, mesajın da
kronik dertlerimizin dermanıdır.
Ne olur bir kere daha gel ve bizi cansız bırakma.! Son bir kez da ha konuş,
bendelerini dertlerle kıvrandırma! Yürüdüğümüz yollarda bir sürü kundakçı, bir
sürü de fitne ateşi var; sisi dumanı ufkumuzu karartıyor.
Her şeye rağmen düşe kalka yürümeye çalışıyoruz.
Yürüdüğümüz yolları maiyyetinle işa retle ve gönüllerimize rehberliğinin
itminanını duyur.
Şimdiye kadar bu yollarda binler-yüz binler mugaylanlar arasında yü rüdü,
ekstradan güller derdi; yer yer yorgunluk yaşadı ve zaman zaman sarsıldılar ama
hep harıl harıl koşanlar gibi mükâfat gördüler.
Bu sürprizler yolunun başında da, sonun da da Sen varsın; her zaman gözlere
görünmesen de gönül lerimizde nazlı nazlı oturan Sensin.
Bizler, eğer şimdilerde az da olsa bir hayat emâresi gösterebiliyorsak bu Senin
ruhla rımıza içirdiğin iksirdendir.
Sinelerimizi hâlâ Sana açık tuta biliyorsak bu da sunduğun mesajın
büyüsündendir.
Sen gö nül tepelerinden bize seslenmezsen, biz de ruh ufkumuzdan
Senin dirilten soluklarını duyamazsak hazan yemiş yapraklar gibi sararır-solar
ve ufkunda hüzün esintilerine sebebiyet ve ririz.
Hazanla savrulmamayı ve Sana hüzün vesilesi olmama yı ne kadar arzu ederdik,
heyhât ki heyhat..!
Sen mürde gönüllere hayat üflemek için gelmiştin ve bu nu dayandığın o inayet
kaynağıyla başardın da.
Bak, şim di bir zamanlar İrem Bağları gibi üfül üfül hayatın tüllendiği 348
o yerlerde canlı cenazeler dolaşıyor; bülbüllere inat saksa ğanlar ötüyor ve her
taraf yarasaların şehrayinleriyle inliyor.
Hâlimize acı da gel ve dirilmeye talip olanları Sensizlikle öl dürme.
Bir zamanlar adının şehbal açtığı pek çok yerde, şim dilerde şeytanlar
livâdarlık oyunu oynuyor.
Dünya bir yoklar ağında ruha, mânâya hasret gidiyor.
Ruhlara bir kerecik ol sun görünmen bütün şeytanî oyunları bozacak ve asırlardan
beri sesi soluğu kısılmışlara can gelecektir.
Bugün, yol diye patikalarda emekleyen bir sürü şaşkın bir sürü de bütün bü tün
yolsuz var.
Her yanda nifak rüzgârları esiyor.
Kar-kış sü rekli amansızlık solukluyor.
Faust’un çocukları eskisinden de toy, Mefisto ise profesyonellerden profesyonel;
sürekli yenili yor ve sürekli bedel ödüyoruz.
Haraca kesilmiş gibi bir hâlimiz var; kendimi bildim bileli bizler hep öksüzler
gibi itilip kakılı yor, hep haince düşüncelerin ağına takılıyoruz.
Sen var iken biz nasıl yetim oluruz, hüküm Sende ise sahipsizlik de ne de mek!
Hayır biz, ne yetim ne de sahipsiziz; biz, sımsıcak yuva sından ayrılıp kendini
sokağa atan sokak çocukları gibiyiz..
Sana dönüp Senin gül rayihalarını duyacağımız âna kadar da galiba şurada-burada
tiner koklayıp kendimize etmekten kurtulamayacağız.
Her tarafta haramîler kol geziyor, dört bir yanda hırsızların, uğursuzların
hırıltıları duyuluyor.
Çalan ça lana, her şeyi yağmaladılar; yağmalananlar arasında kalbimiz de var.
Şimdilerde akl-ı meâdın kolu kanadı tamamen kırık..
vicdan hafakanlar içinde ve ruhumuz da hezeyanlar ağında...
Ağzını aç, nefesinden taptaze bir koku gönder ve bizi kendi miz olmaya uyandır.
Fânilik Senin ruhunun tesir gücünü ön leyemez, kimse Senin adını gönüllerden
silemez.
Sen, ezelin bize paha biçilmez armağanı, ebedlerin de bağbânısın.
Senin bir çift sözünle diken tabiatını değiştirip gül olur; Sen konuşu versen
yalanın bütün harmanları kül olur.
Bahtına düştük, dostlarınla konuştuğun gibi uzaklığımıza bakmadan bizimle de
konuş.! Sen bir kere ağzını açıversen ...ve Gaybın Son Habercisi ...349
bütün söz cadılarının büyüsü bozulacak ve asırlardan beri dil sizliğe mahkûm
edilmişlerin –lâyık olmasalar bile– dillerinin bağı çözülecek ve namına ne
hutbeler ne hutbeler irad edile cektir.
Senin nefesinle –o nefeslere canlarımız kurban olsun– şimdiye kadar nice ölü
çağlar dirildi.
Kaç kere İsrafil, birkaç adım geriye çekilerek Senin sûr sesi veren soluklarını
dinle meye durdu.
Kaç kez kupkuru çöller Senin nefesinle Cennet bahçelerine döndü.
Bilmem ki “Son bir kere daha” deme yi küstahlık sayar mısın?! Bu bir küstahlık
olsa da, gönülle rimizdeki Sensizliğin yanında çok önemsiz kalır.
Biz, kendi kendimize kalmış telkih bekleyen birer tohum, Sen bu ilkâhı
gerçekleştirecek bir rüzgâr; biz dirilme bekleyen cansız ceset ler, Senin
nefesin ise bizim için bir âb-ı hayattır.
Esiver başı mızın üstünde, bize diriliş yolunu göster; boşalıver sağanak sağanak
üzerimize ve bize yeni bir bahar muştusuyla gürle.
Başlarımız, ayağını basacağın noktada, gözlerimiz zuhûrunu beklediğimiz matla’da
sürpriz iltifatlar peşindeyiz Bu dünya Senin dünyan; Senin dünyanda başkalarının
sözünün-sazının ne önemi olur! Senin gölgen yeryüzüne düş tüğü andan itibaren
Süleyman Nebi’nin sadece adı kalmıştır.
Sikke Sende, mühür Sende; karşı çerinin başında İskender olsa ne yazar.
Senin davudî sesin velvele olup dört bir yanda yankılandığı bir dünyada Davud’a
ne ihtiyaç var! Söz Sende ise başkalarının konuşması küstahlık sayılmaz mı?
Devrilmiş bulunan bizleri Senden başkası ayağa kaldıramaz; iki büklüm olup
kamburlaşmış insanlık ancak Senin himmetinle belini doğrultabilecektir.
Çok uzaktan gölgenin başımıza vurması bile ümitlerimi ze bir “ba’sü
ba’de’l-mevt” nefhası oldu.
Hakikî viladetin bü tün şeytanî mumları söndürecek ve karanlığa mahkûm ruhları
sönmeyen bir ışık kaynağına uyaracaktır.
Allah, cihanları ay dınlatacak ziyayı Sana bağlamıştır.
Dünyaları aydınlatacak ışık 350
kaynağının düğmesi Senin elinin altındadır.
Sen istersen Allah da diler; Sen söylersen hepimiz de dinlemeye dururuz.
İste ki ilâhî meşîet konuşsun, söyle ki kulaklar doğru bir söz duysun.
Sen Hak nezdinde de halk nezdinde de bütün cihanlar dan daha değerlisin; biz
hepimiz Senin nazını çekmekteyiz, Sen ise bizim âb-ı hayatımızsın.
Hazreti Mesih’in eli ölü ceset leri diriltiyordu; Sen nice yüz bin seneden beri
ölü gönüllere ruh üfleyen İsrafil oldun.
Şimdi gel ününü bütün dünyaya bir kere daha öyle duyur ki, bütün nifak, şikak ve
fitne ateşleri sönsün, her taraf köyünün rengine bürünsün.
Sözlerim benim perişaniyetimi aksettiriyor; ama dileğim kamunun da dileği..
Seni hep rahmet-i Rahmân bildik, ken dimizi de o kapıda birer dilenci.
“Kerem kıl kesme sultanım keremin bînevâlerden / Keremkâne yakışır mı kerem
kesmek gedâlerden.” (M.
Lütfi)
ً ا َ َشدَا رِرنَْمْ أِنَا مْ َ لنِئّيََ هَ ًة وْ مَحْ َك رُ نْ َ لدِنَا مِنٰتَا
انَّبَرً اَجَ ْخرَمً ا وَجَرَا فِرنَْمْ أِنَا مَ ْل َ لنْعَ اجوَ ُك ُون َ ل َكً
تَةَ الٍ صَّ دَ مُحَا مِدنِّيََ َلى سْ عّمَِ لَ سَ ِّل وَ صوْ ًضاَيْ أّمَِ لَ سَ
ِّل وَ صً وَاءَدِ أّهَِقِحلًَ وِر َضاءَِينّ يقِدَّ ِ الصَ وّينِبِيََّ النِنِ
مِهَ انِم ِ يع ِ إ ْخوََ َلى جعُِ ينُعَا مَ يِ ينٰمَ اِ ِحينَّ الَ الصِ وَ اءَدَ
ُّ الشهو
MUKADDES GÖÇ
Göç, yaratıldığı günden bu yana hiç durmak bilmeyen insanoğlu için umumî mânâda;
insanlar arasında seçkinler den seçkin aydınlık ordusu kudsîler için de hususi
mânâda ve aynı zamanda medeniyet tarihini de yakından alâkadar eden önemli bir
mefhûmdur.
Evet, bir tarafta anne karnından çocukluğa, çocukluktan delikanlılık ve
olgunluğa, derken yaşlılık ve ölüme uğraya rak upuzun bir sefere çıkmış
gariplerden garip insan fertle ri; diğer yanda, elindeki meş’aleyle çağlara ışık
saçan, çeşit li devirlere mührünü basan; açtığı nurlu yolda arkasına dü şenleri
hep medeniyetin şahikalarında dolaştıran; sinesinde tutuşturduğu kıvılcımlarla
kendine gönül verenlerin ruhlarını aydınlatıp onları iman ve ümit kuşağında
ölümsüzlüğe ha zırlayan; aydınlık düşünceleriyle, karadeliklerin çehrelerinde,
Cennet’lere ait ışık ve renk cümbüşü çıkararak karanlıkların ve karamsarlığın
hükmettiği aynı noktalarda, ümit meşçere likleri meydana getiren yüce rehber ve
yüksek kametler, hep birer yolcudurlar ve bütün bir hayat boyu göç edip
dururlar.
İnançları, düşünceleri, davaları uğrunda bitip tükenme bil meyen bir göç...
Bir hakikatin değişik rükûn ve yönlerinden ibaret olan; iman, göç ve cihad
üçlüsünün, Kutlu Beyan’da ekseriya pe şi peşine zikredilmesi, bu meselenin ne
denli ehemmiyet arz ettiğinin en parlak delilidir.
İnanma, hicret etme ve inancı uğ runda vereceği mücadeleyi, bu yeni iklimde,
yeni muhatap 352
ve yeni şartlara göre durup dinlenmeden devam ettirme..
iş te kudsîlerin sabah-akşam başvurageldikleri üç musluklu Hızır çeşmesi! Bu
çeşmeden kana kana içenler, inançla gerilecek ve karanlık bucaklara durmadan
kıvılcımlar salacaklardır; yollar sarpa sarıp çevreyi terslikler, yanlışlıklar,
cahiliye duygu ve tut kuları alınca da mal-menâl, yurt-yuva, evlad ü iyâle bakma
dan “bir başka diyâr!” deyip yeniden yolculuğa çıkacaklardır.
Dava ne kadar yüksek, düşünce ne kadar yararlı ve ori jinal, mesajlar ne kadar
parlak da olsa, onu ilk defa duyan ruhların irdemesi, mukabelede bulunup
zorluklar çıkarması kaçınılmaz ve bir ölçüde de tabiîdir.
Buna göre, kendi top lumunda yeni bir iman, yeni bir aşk ve heyecan uyarmak is
teyen herkes, ya mücadelesini orada açık-kapalı devam etti recek veya hicret
edip gönlünün ilhamlarına, takdimiyle va zifeli olduğu mesajlarına başka talip
ve başka meşçerelikler araştıracaktır.
Birinci şıkta, o inanç ve düşünceye gönül veren her fer din, fevkalâde dikkatli,
tedbirli ve yenilmişlik adına ne var sa hepsini daha baştan aşması şarttır.
Yoksa, ümit edildiği mânâda aydınlatma olamayacağı bir yana, çok defa küçük bir
dikkatsizlik, az bir yanlışlık, şartların ağırlaştırılmasına, at mosferin de
bütün bütün yaşanmaz hâle gelmesine sebebiyet verebilir...
Bir heyetin bütün fertlerinin her zaman bu denli dikkat ve teyakkuz içinde
bulunmaları çok zor, hatta imkânsız olduğundan, bu türlü durumlarda aydınlatma
ve irşadın ayrı bir iklimde devam ettirilmesi bir bakıma zarurîdir; başka şe
kilde hareket ve direnmelerin de hiçbir faydası yoktur.
Öteden beri her yeni düşünce, doğduğu muhitte hor kar şılanıp, aleyhinde
kampanyalar oluşturulmasına karşılık; o düşünce ve onu temsil eden şahısları
çocukluk ve gençlikle riyle bilmeyen bir başka muhit, çok defa onlara kucak
açmış ve destek olmuştur.
Mukaddes Göç .353
Bu itibarla, her kudsînin kaderinde değişmez şu çizgiler, âdeta bir fasl-ı
müşterektir: Önce iman ve aşk, sonra yığınları saran yanlışlık ve inhiraflara
karşı mücadele, sonra da gere kirse insanlığın mutluluk ve saadeti uğrunda,
yurt-yuva her şeyi feda ederek, başka âşinâ gönüller aramak üzere yeniden
yollara dökülmek...
Hemen her yeni dirilişte bu iki esas ve iki merhale çok önemlidir.
Birinci merhale, ferdin şahsiyet kazanması, inanç la şahlanıp aşkla gerilmesi,
nefis ve benliğini aşarak Hakk’ın âzâd kabul etmez kölesi olma merhalesidir.
Bu merhalede ki cihad, bütün buudlarıyla nefsin dümenlerine karşı, benliği
yenmeye müteveccih ve insanın kendisini yeniden inşâ etme siyle alâkalıdır.
Bu itibarla da cihadların en büyüğü “Cihad-ı Ekber”dir.
İkinci merhale ise, her gönülde bir kor, bir alev hâline gelen inancın aydınlık
tufanı, artık çevreye çeşitli dal ga boylarında şualar neşretmeye başlar.
Çok defa bu safha nın tahakkukuyla beraber hicret de gelip kapıya dayanır.
Aslında, bu devreye kadar geçirilen safhalarda dahi, ruh planında bir hicretten
bahsetmek her zaman mümkündür: İnsan, içinde bulunduğu durumdan olması gerekli
olan du ruma; hareketsizlik ve dağınıklıktan aksiyon ve sisteme; don muşluk ve
bozulmuşluktan kendini yenilemeye, bin bir gü nahın boğucu atmosferinden ruh ve
kalbin hayat derece sine yükselme gibi...
hususların hemen hepsinde bir hicret mânâsı vardır ve bu mânâlarda o, hep hicret
edip durmakta dır.
Kanaatimizce, ikinci hicretin, fonksiyonunu tam edâ ede bilmesi de, birinci
merhaledeki hicretlerin yapılıp yaşanma sına bağlıdır.
Nefsinden kalbine, cisminden ruhuna, dış şata fatlardan vicdanındaki ihtişama,
özünden özüne hicrette ba şarılı olanlar, öbür hicret ve ötesinde de başarılı
olurlar.
Bunu tam temsil edemeyenler, çok defa diğer hicret ve ona bağlı olanları da
kusursuz temsil edemezler.
354
Bu mânâda hicret, ilk defa, insanlık semasının ayları, gü neşleri sayılan Hz.
İbrahim, Hz. Lût, Hz. Musa, Hz. İsa gi bi yüce kâmetler tarafından başlatıldı;
sonra da bu aydın lık yolun eşsiz rehberi, İnsanlığın İftihar Tablosu, zaman ve
mekânın Efendisi bu yoldan yürüyüp gitti.
Kapıyı da kıyame te kadar arkadan gelenlere açık bıraktı...
Hak yolunda ve Hakk’ın hatırı için yapılan hicret o ka dar kudsîdir ki, mal ve
canlarını inandıkları dava ve o dava nın eşsiz temsilcisi uğrunda fedâ eden
kutlulardan kutlu bir cemaatin, en çok sevilip takdir edildiği noktada, daha
değişik sıfat ve unvanlarla değil de “muhacir” unvanıyla yâd edilme si ne kadar
mânidârdır! Hatta bu kudsîler dönemine bir tarih başlangıcı aranırken; Nebî’nin
doğumu, peygamberlikle şe reflendirilmesi, Medine halkının bu yüce davaya omuz
ver mesi, Bedir harbi, Mekke fethi gibi...
her biri ayrı bir pırlanta olan bunca hâdise içinde, hicretin seçilmesi,
üzerinde hassa siyetle durulmaya değer önemli bir mevzudur.
Bir kere, yüksek bir mefkûre uğrunda göç eden her ferd, hayatının her
lâhzasında, göçe sebep teşkil eden yüksek ga yenin baskısını vicdanında
hissedecek ve hayatını bu yüksek duyguya göre düzenleme mecburiyetini
duyacaktır.
Ayrıca çocukluk ve gençlik dönemleriyle alâkalı horlayıcı nazarlar dan
kurtulması, rahat ve endişesiz hareket etmesi de ancak bu mukaddes göçle
tahakkuk edebilecektir.
Zirâ, kim olursa olsun, çocukluk ve gençlik dönemini geçirmiş olduğu çevre de, o
devreye has, hasımları tarafından bazı yanlarının ten kit edilmesi ihtimaline
karşılık; hicretle gerçekleştirilen yeni muhitte, pırıl pırıl hâli, tertemiz
düşünceleri, baş döndürü cü fedakârlıklarıyla devamlı takdir edilen biri
olacaktır.
İster bunlar isterse başka faktörler olsun, öteden beri tarihte devir açıp devir
kapayanlar ve büyük bir ölçüde tarihin akışını de ğiştirenler hep muhacir
kavimler olmuştur.
Mukaddes Göç .355
Sosyologların tespitine göre, yeryüzündeki medeniyetle rin hemen hepsi göç eden
fert ve cemaatler tarafından kurul muştur.
Toynbee, göçebelerin kurduğu yirmi yedi medeni yetten bahseder ki; bu da hemen
hemen çağlar boyu yeryü zünde, göçebe hâkimiyeti demektir.
Kendini rahata, rehave te kaptırmamış, her an her şeyden ayrılmaya hazır,
vereceği mücadelenin doğuracağı sıkıntıları önceden yaşamaya alış mış ve bir
asker gibi her an sefer emrini bekleyen bu dinamik ruhlarla mücadele etmeye ve
onları silip geçmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.
İşte ilk kudsîler ve ilk medeniyet muallimleri! Ve işte bir kaç aşiretten cihan
imparatorlukları kuranlar! Yıldırımlar gi bi karanlık çağların bağrına inen bu
insanlar, rahatı zahmet te; diri kalmayı, ölüm ve ötesindeki her şeyi hakîr
görmede; ebed-müddet var olmayı şartlara göre kendilerini yenileme de gördü ve
ters-yüz edilmez birer güç hâline geldiler.
Keşke, günümüzün nesillerini, rahattan, rehavetten, haz larına düşkünlük ve
nefsanîlikten kurtararak, ruhlarını yüce duygularla donatıp daha çok ızdırap
çeken, daha çok acı ve sızı duyan ideal insanlar hâline getirebilseydik.
Belki o za man, milletçe, küçük hesapların, hasis zevklerin tesirinde kal
mayacak ve bir kısım ehemmiyetsiz sıkıntılardan ötürü de hiç mi hiç yer ve yön
değiştirmeyecektik...
RUH UFKU VEYA METAFİZİK DÜŞÜNCE
Yıllar var ki bu ülkede, ruh da ruh ufku da sürekli anlam sız görülmüş hatta
hafife alınmış ve horlanmıştır.
Bilhassa bir kısım müstağriblerle, bazı inkılapçı geçinenler “değişim” ve
“dönüşüm” adı altında, varlık ve bekâmızın özü, esası sayı lan metafiziği de,
ruhu da, ruhun getirdiklerini de her zaman küçümsemiş ve bütün bunlara düşman
kesilmişlerdir..
düş man kesilmişlerdir; zira bunlar, ne ruha ne de ruh ufkuna da ir hiçbir şey
bilmemektedirler.
Aslında, her şeyi maddeye ir ca ederek muhakemelerini hep fizik endeksli
sürdürmek iste yenlerin, ne ruhu, ne metafiziği ne de mânevî olanı görmeleri
mümkündür.
Ruhu, mânevî olanı görmeleri bir yana çağdaş pozitivistler, rasyonalistler kadar
olsun, bunların maddeyi ve eşyayı görüp değerlendirdikleri dahi söylenemez..
evet bun lar, tasavvur ve tasarıları itibarıyla olabildiğine sathî, mantık ve
muhakemeleri cihetiyle fevkalâde sığ; üslûpları açısından da hep çocuksu ve
hırçındırlar..
akılları ihsas dünyalarıyla sı nırlı; ilhamları madde ile çevrili; düşünce
ufukları da olabildi ğine dar ve tek buudludur.
Ruh, mânâ ve metafizik, bizden, ihsaslarımızı aşkın ve içgüdülerimizin ötesinde
daha engin ufuklar istediği için, bir kısım maddeci banalların bunları
anlayamayacağı, dolayısıy la da bunlardan hoşlanmayacağı muhakkaktır.
Diğer bir yak laşımla bu, ruh ufkunu, metafiziği anlamayanların düşünce
çizgisini aşağıya çekmek gayretlerinden de kaynaklanabilir.
Ruh Ufku veya Metafizik Düşünce .357
Evet, bu küçük insanlar ruhu, mânâyı, metafiziği devre den çıkarınca,
kendilerine entel görünme fırsatı doğacaktır.
Bunların sürekli; çoktan Avrupa’da ruh ufkunun da metafi zik düşüncenin de
kaldırılıp bir kenara atıldığından dem vur maları, işin içyüzünü bilmeyen
kitleler için, her zaman bir al danma ve kayma vesilesi teşkil edebilir; hatta
fanteziye açık bir kısım hercâi gönüllere müessir de olabilir.
Ancak, bugün kü Batı’nın oluşumunda önemli bir esas sayılan bilim düşün cesi
–temelde maddeciliğe müesses olsa da– hiçbir zaman ruh, mânâ ve metafiziğe karşı
bütün bütün kapanmadı.
O, her zaman, ruh ve mânâ mazmununu, pozitivist ve rasyona list felsefe ile tam
telif edemese de ne Eflatuncu düşünceden tamamen uzaklaşabildi; ne Paskal ve S.
J.
Jean’ı görmez likten geldi; ne de Bergson’un metafizik dünyasından uzak
kalabildi..
evet hemen her dönemde bu türden düşünce ve ilim adamları, hep bugünkü Batı’nın
oluşumunda birer te mel unsur olarak vazife görmüş ve nâzım rol oynamışlardır.
Oysaki, bizdeki “değişim” ve “dönüşüm”lerde ruh ve mânâ ufku bütün
fakülteleriyle eski bir metâ imiş ya da anlaşılmaz bir kısım paradokslardan
ibaretmiş gibi ya kaldırılıp bir kena ra atılmış veya tahkir ve tezyif edilerek
“ilericilik”, “aydınlık”, “Batıcılık” gibi bir zümre tarafından kutsanan mevhum
ve izafî değerlere kurban edilmişlerdir.
Hem de yerlerine hiçbir şey koymadan kurban edilmişlerdir.
Eğer ruh ufku varlığın perde arkasına açılma ve metafi zik de varlığı bir küll
hâlinde ele alıp değerlendirme ise –ki genelde öyle olduğu kabul edilmekte– o
olmadan ne var lık ve hâdiseleri kendi çerçeveleri içinde, hakikatlerine uy gun
olarak yorumlayıp seslendirmek, ne de kâinatın özünü, Yaratıcı’yla alâkasını ve
bizim O’nunla münasebetimizi id rak etmemiz mümkün olacaktır; zira kâinat ve
onun ruhunu bilmek, hele bu bilginin pratikte neye yaradığını kavramak, 358
bilimin ortaya koyduğu esaslar içinde, farklı branşlara göre, ayrı ayrı usûl ve
metodlarla tahlil ve tetkik etmekle bu bir birinden kopuk bilim parçacıkları
kat’iyen bize beklediğimiz neticeyi vermeyecektir..
beklediğimiz neticeyi vermesi bir ya na; varlığın mânâ ve muhtevası bütün bütün
kaynayıp gide cek ve tetkike aldığımız eşya, karşımızda bir kısım cansız re sim
ve şekillerden ibaret kalacaktır.
Onun için biz, varlığı ruh ufkuyla duymayı ve metafizik bir mercek altında
temâşâ et meyi, onu bütün buudlarıyla görmenin ve değerlendirmenin biricik yolu
olarak görüyor; böyle bir yolu ihmal etmeyi de, mantığı tâkatinin üstünde işleri
yorumlamaya zorlama; aklı, mahsusât fanusu içine hapsetme ve muhakemeyi de
duyular dünyasıyla sınırlandırma sayıyoruz ki, kendimizi dinleyebil diğimiz,
ruhumuza kulak verdiğimiz ölçüde, vicdanlarımızın buna isyan ettiğini duyacak,
mantık ve muhakemelerimizin bize başkaldırdığına şahit olacağız...
Bugüne kadar hemen her büyük düşünce akımının teme linde metafizik ve ruh
ufkunun müessiriyeti mutlaka söz konu sudur.
Bütün eski dünya Samilerden İbranilere; Aramilerden Turanilere; Tevrat’tan
Vedalara, Upanişatlardan Avestalara ve Gatarlara ve yeni dünya Zebur’dan
İncil’e, Kur’ân’dan Sünnet’e metafizik bir çağlayan içinde ve ruh ufkunun ve
sayetinde gelişmiş ve şekillenmiştir.
Kant’tan Hegel’e, Leibniz’ten Jean’a metafizik kahramanlarını inkâr etmek bu
günkü Batı’nın özünü bilmemek demektir.
Modern ilim düşüncesini, ruhla, mânâ ile savaştıranlar, eşyanın perde önünden de
perde arkasından da hiçbir şey anlamayan, fizik-metafizik sınırlarını
kavrayamamış ve te fekkür yetenekleri bulunmayan muhakemesiz mukallitlerdir.
Hâlbuki, bilimin de, ilmin de beslendiği temel kaynak me tafizik düşünce ve ruh
ufkudur.
Tarih boyu bütün ilmî ham leler bu kaynaktan beslene beslene gelişmiş; ilim
düşüncesi Ruh Ufku veya Metafizik Düşünce .359
onun büyülü, engin ve sonsuzluk televvünleri ve gönüllerimi ze akan ilhamları
sayesinde bugünlere gelip ulaşmıştır.
Eğer bundan sonra bir kere daha ilmin aydınlık atmos ferinde yeni bir dünya inşa
etmeyi düşünüyorsak –ki dü şündüğümüze şüphe yok– bunu ancak, o engin metafizik
mülâhazalarımızla vicdanlarımızdan ruh ufkunu temâşâ ede ede gerçekleştirmemiz
mümkün olacaktır.
Zaten yakın tarihi miz itibarıyla böyle önemli bir hususu ihmal ettiğimizden do
layı değil midir ki, onca çabaya rağmen, milletimizde bir türlü ne ilim aşkı, ne
ilim düşüncesi, ne de Batı standartlarında bir ilim felsefesi
geliştirememişizdir..
geliştirememişizdir; çünkü hakikat aşkı, ilim aşkı ve ilim düşüncesiyle
kitlelerin gönlüne inememişizdir.
Bugün, ilim veya bilim adına kullandığımız esaslar, hayat kâinat ve varlık
felsefemiz, başkaları tarafından daha önce or taya atılmış nazariyelerdir..
ve bunların nüveleri de kat’iyen bizim mantığımız, bizim muhakememiz, bizim
sancılarımız ve bizim gayretlerimizin ürünleri değildir.
Bizim ızdıraplarımızın, bizim fikir çilelerimizin, bizim ilhamlarımızın ve bizim
hafa kanlarımızın doğurmadığı şeylerden istifade etmeye kalkmak –hele doğrudan
doğruya olursa– ruh velûdiyetimizi öldür mek ve düşünce hayatımızı
kısırlaştırmak demektir.
Gerçek ilim düşüncesi, metafizik tecessüs ve ruh ufku sa yesinde; varlığın
herhangi bir parçası ve kâinatın herhangi bir disiplini karşısında, her zaman o
parça ve o disiplini eşyanın bütününe bağlayan âlemşümul bir görüşü, bir yorumu
bize anlatan düşüncedir.
Böyledir; zira o, bütünü birden kompoze edebilmenin sihirli formülünü ihtiva
etmektedir..
evet, parça nın verdiği ilham ve sezişler bazen belirsizliğe, izah edilmez liğe
takılıp kalmalarına mukabil, bütün, kendi tamamiyetinin referansı sayılır.
360
Sanat düşüncesinde ruh ufku ve metafizik âdeta buut farklılığının remzi
gibidir..
hatta denebilir ki, sanat telakkisi gerçek renk ve derinliğini ancak böyle bir
ufuk sayesinde or taya koyabilir. Zira sanatkârın yaptığı şey; bizim iç duygula
rımızın varlıkla münasebetini yakın takibe alma ve bu ihsas larla içinde köpürüp
duran his, heyecan ve hafakanlarını yo rumlayıp seslendirme, seslendirdikten
sonra da bunları uy gun kombinezonlar içinde bize sunarak benliğimizde sürekli,
her şeyin, kendi asıl kaynağına karşı çırpınıp durduğunu res metmektir.
Değişik bir ifade ile sanatkâr; eşyadan herhangi bir unsur ve kâinattan herhangi
bir televvün karşısında, duy gularına akan ve ruhunu saran ilhamları birbirine
bağlaya rak, kaynaştırarak ve bütün nomen ve fenomenleri bir araya getirip, her
şeyi bir küll hâlinde bize takdim edebilen bir me tafizik kahramanıdır.
Evet, parçaların ihsası, gerçek bir ilmî düşünce referan sı olmadığı gibi,
hakikî bir sanat ufku ilham etmekten mah rumdur.
Yakın tarihimiz itibarıyla sanat düşüncesindeki “kem kümler”imiz,
tutarsızlığımız, bir türlü “biz” olamayışımız, mo notonluğumuz, dolayısıyla da
tatminsizliğimiz böyle bir pers pektif darlığından kaynaklansa gerek..
evet varlığın, bir bütün hâlinde müşâhede, mütalâa ve değerlendirme rasathanesi
de diyebileceğimiz böyle bir ruh ufkumuz olmazsa, sanat dâhileri yetiştirmemiz
şöyle dursun, sıradan sanatkârlarla sanatta tat min ufkuna ulaşmamız kat’iyen
söz konusu olamayacaktır.
Bir kere daha hatırlatalım ki, ilmin de, düşüncenin de, sanatın da, hatta
fazilet, ahlâk ve kültürün de beslendikleri en önemli hayatî kaynak, böyle bir
ruh ufku yoluyla ulaşı lacak gerçek metafizik felsefedir.
Güç ve müeyyideleri kendi düşünce zeminimizin ürünü böyle bir felsefe ile, parça
parça olan bilgi kırıntıları bütün hâline gelecek ve lâhut dairesin den imkânın
en uçtaki sınırına kadar her şey mahrutî olarak Ruh Ufku veya Metafizik Düşünce
.361
duyulup hissedilecek ve çok yeni yorumlarla daha enginlere açılma imkânları
doğacaktır.
Bu itibarla da diyebiliriz ki, ruh ufku olmayan, dolayısıy la da kendi metafizik
düşünce sistemini kuramamış milletler, kat’iyen şablonculuktan kurtulamaz;
kendileri olamaz ve hiçbir zaman kendi âidiyetlerini hissedemezler.
Sürekli bir hercâilik içinde bir o tarafa, bir bu tarafa yönelir..
bazen “ötekiler” de diği kimselerden bir şeyler dilenir, bazen de berikilerden..
ama, hep bir ruh ve kalb aritmisi ile sarsılır durur..
ve arkadan gelenlere de sadece ve sadece zikzaklar çizme metrukâtı mi ras
bırakır.
Evet, dünden bugüne iyi bir metafizik düşünce ile kendi şahsiyetlerini inşa
edememiş milletler ve kimlik buna lımıyla ruhta lime lime olmuş yığınlar, yolun
sonunda kendi kendilerini de inkâr etme mecburiyetinde kalmışlardır.
Birkaç asırlık taklitlerimiz, bu taklitlerden kaynaklanan kararsızlıklarımız,
hem bizi, hem yetiştirdiğimiz nesilleri hem de arkadan gelenleri şaşkına
çevirmiş, farklı düşüncelerin çarpıştığı arenalara itmiş ve millet fertlerini
birbirinin kurdu hâline getirmiştir.
Biz şimdi, gözlerimiz ufuklarda, milletçe bizi, inançsızlık tan, sebatsızlıktan,
kararsızlıktan ve taklitçilikten kurtararak, kendi metafizik düşünce
sistemimize, kendi sanatımıza, ken di ahlâkımıza kavuşturacak irade erlerini ve
dünü-bugünü yarını bir nokta gibi görüp değerlendirebilecek ruh kahra manlarını
bekliyoruz.
İSLÂM DÜŞÜNCESİNİN ANA KARAKTERİSTİĞİ
İslâm’ın kökleri, zaman-mekân üstü sonsuzluk; muhata bı, gökler ve yer
vüs’atinde mânevî genişliği olan insan kalbi; hedefi de, dünya ve ahiret
saadetidir.
İslâm, ezelden ebede uzanan sırat-ı müstakîmin adı ve yer yüzünde insanların en
şereflisinin kalbinden başlayarak bütün gönüllerin fethedilmesi ve herkesin
“ebed” arzusunun gerçek leştirilmesi için gönderilmiş semavî bir nizamın
unvanıdır.
İslâm, arza otağını kurduğu günden itibaren bütün gü cüyle kalblere yönelmiş,
gönülleri fethetmeye çalışmış, her vicdana kendi resmini çizmiş, sonra da
hayatın bütün birim lerine yürümüştür. Öyle ki, onun sinelerdeki derinliğiyle ha
yatın her faslı üzerindeki tesiri arasında hemen her zaman bir tenasüp söz
konusu olagelmiştir.
Onun ruhlarda kabul gör mesi ne kadar derin ve köklü ise, hayatımızdan taşan ve
çev remizde mâkes bulan tesiri de o kadar aşkın ve o kadar ka lıcıdır.
Hatta diyebiliriz ki, İslâm adına çevremizde uyanan arzular, iştiyaklar,
kabuller tamamen bu iç resmin derinliği ve ihatasıyla mütenasip olarak
gerçekleşmektedir.
Yani in san derûnundaki bu ilk kabul ne kadar derinse, çevredeki tesiri de o
kadar güçlü olmakta ve toplumun ahlâkî, iktisadî, siyasî, idarî ve kültürel
hayatı da her zaman bu iç iz’ana göre birer yön takip etmektedir.
Evet, toplum her yönüyle ondan önemli çizgiler taşımakta; sanat, edebiyat, bu iç
muhtevanın renkleri, desenleri şeklinde dışarı vurmakta, her yerde varlık İslâm
Düşüncesinin Ana Karakteristiği .363
ve eşyanın satırları arasında o iç muhtevanın sesi, soluğu, şi vesi duyulup
hissedilmekte, görülen görülmeyen her şey, bi ze sessiz-sözsüz o iç muhtevanın
lisanıyla duyulmadık beste ler sunmaktadır.
Bu itibarla, imanla fethedilmiş kalblerin ağızları ne za man açılsa, ebedî
varolmadan nağmeler duyulur; bunlar ne zaman gözlerini açıp çevrelerine
baksalar, kendilerini Cennet yamaçlarına taşıyan zümrütten koridorlarda
sanırlar; sanır ve yol meşakkatini yol sonu mutluluğunun dalgaları içine salar
ve “of of” edecekleri her yerde “oh oh” der dolaşırlar.
Kalblerin fethinde anahtar kelime “Lâ ilâhe illallah, Mu hammedün Resûlullah”
cümlesidir.
Öyle ki, İslâm’a göre inanmaya ait bütün husûsiyetler, bir hakikatin gaye-vasıta
iki ayrı yüzünden ibaret sayılan bu iki cümlecik üzerine temel lendirilir; iman
“şecere-i tûbâ”sı bu çekirdekten neş’et eder ve mârifet meyveleriyle insanın
his, şuur, idrak ufkunu sarar ve sonunda bütün bilmeler, mârifetler bir iç
hamle, iç duyuş ve sezişle aşka, iştiyaka, tutkuya dönüşerek o insanı dört bir
yandan kuşatır ve onda vicdan eksenli yeni bir oluşum mey dana getirir ki bu, o
âşık ve müştak insanın her tavrında ken dini hissettirir.
Onun ibadet ü taati bu alâka ve irtibattan, bu aşk ve iştiyaktan çizgiler taşır;
beşerî münasebetleri bu ledün niliğin akisleri hâline gelir, topyekün içtimaî,
iktisadî, siyasî, idarî hamleleri bu “ilel-merkez” güç etrafında döner durur..
sanat faaliyetleri ve kültürel aktiviteleri bu iç dinamikle şekil lenir, inkişaf
eder ve tamamen kalbin rengiyle, şîvesiyle or taya çıkar.
Şayet ortaya çıkan bu sanat ürünü, bir kitap, bir resim, bir şiir ya da bir
beste ise, bütün bunlar, o iç enmûzeç ve özle beslenmiş olarak kalbin
duyuşlarını, sezişlerini ses lendirirler; seslendirir ve eser sahibinin gönül
vâridâtından kaynaklanan heyecan veya hafakanlarını, aşk ve vuslat ve ya
hicranlarını ifade ederler.
Tıpkı bunun gibi, iman, mârifet, 364
muhabbet ve ruhanî zevklerle dopdolu bir ruh da, ister sanat ve kültür, ister
diğer aktiviteler adına kendi iç resmini orta ya koyar; ruhunun derinliklerinde
birer öz, birer usâre hâline gelmiş insan-kâinat-Allah telakkilerini seslendirir
ve hep de runundaki mânâları meşk etmeye çalışır.
İnsan, her zaman böyle arayış ve kast peşinde olmasa da, gönlündeki inanç
sistematiği, iradî-gayri iradî onun bü tün davranışlarını belli bir hedefe
yönlendireceğinden, gayet tabiî olarak, böyle birinin hayat tarzı, üslûbu,
karakteri, sos yal münasebetleri de bu iç dinamiğin rengini, şîvesini aksetti
recek, keza böyle birinin sanat faaliyetlerinde, kültürel aktivi telerinde de
aynı şîve, aynı eda, aynı üslûp göze çarpacaktır; çarpacaktır zira, her şeyden
evvel, insanın varlık içindeki ye ri, yaratılışının gayesi, faaliyetlerinin
hedefi ve böyle bir gaye ve hedefin, vazife ve sorumluluğun düşündürdükleri,
zaman la onun bütün benliğini sarıp kuşatacak ve onu her an en ye ni, en canlı,
en müessir duygularla o en üstün ve aşkın varlık karşısında bir farklılık ve
fâikiyete yönlendirecektir.
Bu ilk belirleyici fikir, belli bir süre sonra onun, zihnî, fikrî ve ilmî
aktiviteleri üzerinde tesirini göstere göstere, on da ikinci bir tabiatın husûle
gelmesini sağlayacaktır ki, bu da, onun inançlarından ibadetlerine, ahlâkından
sosyal münase betlerine, Rabbiyle irtibatından davranışlarına kadar hayatı nın
her safhasında derinden derine kendisini hissettirecektir.
Aslında insan, bu ilk belirleyici mevhibeyi inkişaf ettirebildiği ölçüde, kendi
gerçek dünyasının çerçevesini de ortaya koy muş olacaktır.
Evet, kalbî ve ruhî hayatın zirvelerine yönelmiş böyle bi rinin nasıl
düşüneceği, nasıl hareket edeceği, nasıl işleyece ği, nasıl başlayacağı;
ibadetlerinde ne denli hassas davrana cağı, ahlâkî konularda ne ölçüde duyarlı
olacağı, ne kadar İslâm Düşüncesinin Ana Karakteristiği .365
murakâbeye ve muhâsebeye açık bulunacağı ve sürekli kendi ni kontrol edip
günahlara karşı ürperti duyacağı bellidir.
Bu öl çüde duygu ve düşünceleriyle oturaklaşmış birisi için, artık bü tün
birimleriyle hayat, tıpkı mecrasını bulmuş bir çağlayan gi bi hep ummana ulaşmak
için akıp gidecek; o da, bu çağlayan içinde sürekli bir aşk u vuslat neşvesi
yaşayacaktır.
İman, inki şaf ve derinliği ölçüsünde bu hareket insanının ana dinamosu; ibadet,
onun destekleyici ve koruyucu dinamiği; ahlâk ve top yekün insanî münasebetler
alâmet-i farikası ve fasl-ı mümeyyi zi; kültür, tabiîleşmiş en önemli buudu;
sanat da, tecessüsleri nin, tefahhuslarının, iç sezi ve iç müşâhedelerinin
akisleridir.
Esas yeri burası olmamakla beraber ifade etmeliyim ki, İslâm sanatı; tecrit
yörüngesinde televvün arayışıyla ayrı bir enginlik ihtiva eder; o, tevhidi
vurgularken, teşbih ve tecsime karşı açıkça tavrını ortaya koyar ve her zaman
yorum kapısı nın açık bırakılması esprisiyle damlada deryayı göstermeye, zerrede
güneşi resmetmeye ve bir kelimede kitapları ifadeye çalışır.
Bu ana dinamo ve temel dinamiklerin tesirinde oluşan İslâm kültürüne gelince
–kültürün, umum insanlığın mirası olduğu hikâyesini şimdilik kurcalamayalım– o,
insan realite siyle irtibatlı fikrî ve zihnî aktivitelerinin hepsine açık, hepsi
nin müşterek halitasından ibaret bir öz ve usaredir.
Biz onda, dünüyle-bugünüyle bize ait her şeyi hem de bütün canlılığıy la duyar,
yaşar, geliştirir ve mâşerî vicdanın kadirşinaslığına emanet ederiz.
Bu itibarla da, bugün bize düşen şey, yalnız ve yalnız kendi inanç ve düşünce
sistemimize bağlı kalarak, kendi kül türümüz ve kültür ürünlerimize yönelip
kendimiz olarak kala bilmenin mücadelesini vermek ve gerekirse yeni düşünce ve
irfan iştikaklarını da kendi fikir atlasımız üzerinde gerçekleş tirmeye
çalışmaktır.
Evet, gücümüz yettiğince hep kendi kay naklarımıza bağlı kalmalı, kendi millî
mecramızda ummana 366
ulaşmayı düşünmeli ve kendi gök kubbemiz altında varlığı temâşâ etmeye, onu bir
kitap gibi okumaya, okuyup yorum lamaya ve yeni bilgi, yeni mülâhazalar ortaya
koymaya gay ret etmeliyiz.
Ne var ki, İslâm’ın, başka milletlerden alınabilecek değer lere karşı sonuna
kadar açık olduğu da bir gerçektir.
İslâm, dünyanın ta öbür ucunda da olsa, yararlı şeyleri arar, bulur ve ona talip
olur.
Evet o; fizik, kimya, matematik, astronomi, hendese, tıp, ziraat, sanayi ve
diğer teknolojileri bir zamanlar nereden olursa olsun alıp değerlendirdiği,
geliştirip arkadan gelenlere emanet ettiği gibi, bugün de kimden olursa olsun
alınabilecek her şeyi alır; gücü yetiyorsa inkişaf ettirir ve yeni mirasçılara
tevdî eder.
Aslında insanın yeryüzünde Allah’ın halifesi olması da, Müslüman’ın derin bir
hakikat aşkı, bir ilim tutkusu, bir araş tırma sevdasıyla çalışmasını,
öğrenmesini, her hususta ma haret sahibi olmasını gerektirmektedir. Şu kadar var
ki, bir mü’min, inanç ve düşünce sistemiyle alâkalı konularda, Kitap, Sünnet ve
Peygamber’in temsiline bağlı mevzular da, siyer ve İslâm tarihi metodolojisi,
sanat ve edebiyat gibi hususlarda başka kaynakları esas alması olumlu kabul edi
lemez; edilemez zira, bütün düşüncelerini İslâm düşmanlığı esasına bina etmiş,
lâakal, İslâm’ı semavî olmanın dışında görmüş ve göstermiş kimselerin hüsn-ü
niyetli davranacakla rına, Müslümanlar için hayır düşüneceklerine ve onların
iler lemelerini arzu edeceklerine ihtimal verilemez.
Bu çerçeve nin dışında kalan ilim ve teknolojilere gelince, bunlar, öteden beri
milletler arasında teatî edilegeldiği gibi, el değiştire de ğiştire bundan
sonraki sahiplerinin emanetçiliğinde de sürüp gidecektir.
Zaten bunların dini ve milleti de söz konusu de ğildir.
Bu itibarla, duygu, düşünce ve inançları sağlam, kendi olarak dimdik ayakta
duran toplumlar, yukarıda bahis mevzu İslâm Düşüncesinin Ana Karakteristiği .367
edilen bütün müsbet ilimleri, ellerinden geliyorsa ruhlarında hallaç ederek
kalblerinin sesi soluğu hâline getirir ve insanları Allah’a götüren birer
vasıtaya dönüştürebilirler.
Bizim düşünce dünyamızdaki bu esnekliğe karşılık, acı dır; Avrupa’nın ilim
felsefesi, ilim metodolojisi, bazı özel du rumlardan ötürü, topyekün Batı’da
sürekli bir ilim ve din mü cadelesine, bir kalb ve kafa ayrışmasına sebebiyet
vermiştir ki, bu olumsuzluk hemen bütün Batı sistemlerinde asırlarca devam
edegelen bunalımların ana sebebini teşkil etmektedir.
Dahası, önceleri sadece din görünümlü bir kısım organizas yonların dogmalarına
karşı oluşan bu ilmî ve felsefî cephe, zamanla bütün dinî telakkileri hedef alan
bir tavra dönüş müştür, dönüşmüş ve ateizmin hamisi hâline gelmiştir.
Bütün dinlere karşı bu hasmane tavırdan, maalesef, tamamen ma sum olan İslâm
düşüncesi de nasibini almış; o da, bu saldı rının gerçek muhataplarının yanında
maznun sandalyesine oturtularak mazlumiyetlerin, mağduriyetlerin en şenî’i ve en
insafsızcasına maruz bırakılmıştır.
Önceleri, sırf hür düşünce ve ilim adına, din görünümün deki o organizasyonların
dogmalarına karşı sürdürülen bu ha reket, zamanla, Allah-din-diyanet
düşmanlığına inkılap ede rek, dünyanın hemen her yerinde dindarlara karşı bir
sustur ma, bir sindirme ve baskı altına alma, hatta tamamen yok etme gayretine
dönüşmüştür.
İslâm dünyasının kendi dina mikleri açısından, hiçbir zaman ilimle, hür düşünce
ile çatışma gibi bir problemi olmasa da, bir kısım din düşmanları bu fark lılığı
görmezlikten gelerek, onu da Hristiyanlığa kıyas etmek suretiyle aynı hayâsızca
saldırılara maruz bırakmışlardır...
Oysaki İslâm, daha ilk günden itibaren topyekün insan lığa yepyeni ve eşsiz bir
hayat nizamı sunuyordu.
Bu nizam, geçmişte bir benzeri olmadığı gibi, gelecekte de benzersizliğin 368
remzi gibi görünüyordu; bir kere o, ortaya koyduğu esaslar la, insanoğlunun
hayatını yeni baştan düzenliyor; dünya ve dünya ötesi âlemlere, fiziğe ve
metafiziğe yeni yorumlar ge tiriyor; insan, kâinat ve Allah münasebetlerini
fenomenlerin husûsiyetleri açısından, çok farklı şekilde yeni baştan düzen liyor
ve ilâhiyat içindeki çelişkilere de son veriyordu.
Onun getirdiği değerler, hayat ve memat bağlantılarıyla, insanlığın bütün
beklentilerine en tatminkâr cevaplar veriyor ve mu hataplarının
kalblerinde-kafalarında aklî, mantıkî, fikrî, hissî hiçbir boşluk bırakmıyordu.
O, her yönüyle tam dinamikti; yaşandıkça inkişaf ve inbisat ediyor ve karşısına
çıkan hiç bir probleme “yarın gel” demiyordu; ferdî, ailevî, içtimaî, iktisadî,
siyasî ve kültürel hayatın en dar koridorlarına kadar giriyor, “yaşam”ın bütün
ünitelerinde, içinde bulunduğu ça ğın sesiyle, soluğuyla dolaşıyor ve her
birimde en muhkem realitelerden daha muhkem olarak kendini hissettiriyordu.
O, Batıdaki anlamıyla bir “idealizm” de değildi; olamaz dı da; zira idealizm,
Kafdağı’nın arkasındaki meçhul stepler de doğan hayalî bir güneşti; öyle bir
güneş ki, ışıkları hiç mi hiç yaşadığımız bu realiteler dünyasına aksetmiyor ve
haya tın en küçük bir ünitesinde bile kendini ifade edebilme varlı ğını
gösteremiyordu.
O, o yalancı ışıklarıyla tıpkı bir ütopya gibi sadece hayallere çarpıyor,
kırılıyor ve bir kısım tatlı rü yalar nevinden –lezzetlendirmesi tabirciye ait–
hayata, hayatî realitelere ancak çok uzaktan bakabiliyordu.
Oysaki İslâm, insanoğluna, hemen her sahada uygulana bilen, uygulanmalarında
alternatif gerçekleştirme yolları bu lunan nev’i şahsına mahsus bir nizam vaad
ediyordu.
Onun çağrısına kulak verenler, kendi tabiatlarıyla, aynı döl yata ğında gelişmiş
bir nizamın televvün ve şivesini buluyorlar dı.
O, vicdanlarındaki ilk kabulden, hayatın en uç noktasın daki ahlâkî meselelere
kadar, hiçbir hususu ihmal etmeme
İslâm Düşüncesinin Ana Karakteristiği .369
genişliğiyle, ferdî ve ailevî en küçük bir problemden en muğlâk içtimaî konulara
kadar hemen her mevzuda çok fark lı çözümler teklif ediyor ve en dar soluklu
müntesiplerini bile kat’iyen yollarda bırakmıyordu.
O, işe ferdî vicdandan başlı yor; orada tam yerleştikten sonra da, kendine has
fâikiyetiyle kendini aşıyor, çevresini aşıyor ve her yeri bir filizlenme ze
minine çevirerek dört bir yana ruhunun boyasını çalıyor ve çimlendiği hemen her
bucakta hayatın rengini, şîvesini de ğiştiriyor ve gönüllere ebedî var olmanın
mesajlarını duyuru yordu.
Onun her mesajı evrensel sulhten bir nağme, içtimaî ahenkten bir beste, hoşgörü
ve diyalogtan da birer “nefes”ti.
Kabalık, hoyratlık, kin ve nefret, onun dıştaki hasımlarının ruh yapılarına ait
akisler ve cahil müntesiplerinin de hazım sızlıklarından kaynaklanan
gaseyanlardı.
Ne var ki o, kendi aydınlığına rağmen, bazen bu düşmanlardan birinin haylûle
tiyle küsufa uğrarken, bazen de ikisinin birden boşalttığı zul metlerle hüsuflar
yaşadı.
Biraz olsun düşman cefadan vazgeçip dost da vefa gös terebilseydi, İslâm,
magmalar gibi o “anil-merkez” feveranları veya ışık tayfları şeklindeki nur
hüzmeleriyle, yeryüzündeki kin, nefret ve gayz türünden bütün karanlıkları silip
süpürüp götü recek ve her tarafı, ucu gidip Cennetlere dayanan bir güven at
mosferine dönüştürecekti.
Onun sayesinde yeryüzünde kavga lar, cinayetler, terörler, kargaşalar unutulacak
ve bunların yeri ne her tarafta sevgi, saygı, ahenk ve huzur esip duracaktı.
Zaten İslâm’ın girip yerleştiği bir kalbde Yaratan’dan ötü rü ve yaratılanların
hatırına sadece ve sadece sevgi vardır, alâka vardır, hoşgörü vardır.
Evet, bir kalbde hem inanç ve Allah’la irtibat, hem de kin, nefret ve gayz
olamaz.
Hele bir kalb, her gün, her hafta, her sene, değişik ibadet şekilleriyle,
imanını, Hakk’a intisabını, 370
misakını yeniliyor, güçlendiriyor ve hep parlak kalabiliyorsa, böyle bir kalbin
düşmanlıklara açık olmasına kat’iyen ihtimal verilemez.
Bir kere her İslâmî davranış, içimizde, bütün ha reketlerimizin Müslümanca
olması duygusunu uyarır ve bizi mü’mince yaşamaya yönlendirir.
Vicdanî müktesebatımız ve kalbî vâridâtımız, tavırlarımıza aks ede ede
ahlâkımızın atkı larını oluşturur ve davranışlarımızdan taşa taşa kültürümüzün
temel referansları hâline gelerek, kendimiz olarak kalmamızı sağlar.
Böylece, temeli insan kalbinde Allah’a imana, itima da, güvene dayanan bir
insanî mükemmeliyet, sevgi, alâka, samimiyet ve muhabbet şeklinde çevreye akmaya
başlar ve Müslüman ferd, haiz bulunduğu bu câzibe-i kudsiye sayesin de
ferdiyetten çıkar ve âdeta bir millet olur.
Düşünceler, tasarılar, sanat gayretleri, evvelâ insan için de doğup, şekillenip,
sonra da gelişme ortamını bulunca in kişaf ve inbisat ettiği gibi, ibadet,
ahlâk, ruhî hayat, kültür ve topyekün beşerî münasebetler de, ilk önce insan
derûnunda, iman ve iz’an şeklinde belirirler; derken gelişip umum haya tı
kuşatır ve bütün beşerî davranışlara boyalarını çalarak, her hamle, her hareket
ve her faaliyetin temel belirleyicisi olur ve her konuda kendilerini
hissettirmeye başlarlar.
İslâm, insanlığa, bütün diğer din ve felsefî sistemlerden farklı olarak,
evrensel buudlu, ama kendine has bir düşün ce ve hayat resmi ortaya koymuştur;
koymuş ve müntesip lerine onu yaşama ve uygulama sorumluluğunu yüklemiştir.
Bunun şuurunda olan bir Müslüman, bütün ferdî, ailevî ve içtimaî ilişkilerinde
bu çerçeveye sadık kalmaya çalışır..
ge leceğini bu anlayışa göre planlar..
gücü yettiği ve şartlar el verdiği ölçüde hep yüklendiği bu mes’ûliyeti
gerçekleştirme ye gayret eder.
Zaten herhangi bir düşünce ve gaye-i hayal, ortam müsait olduğu ölçüde realize
edilme yolunda bir kısım hamle ve aksiyonlarla desteklenmezse, o düşünce ve
gaye-i İslâm Düşüncesinin Ana Karakteristiği .371
hayaller, sadece rüyaların masmavi ikliminde tüllenir durur; biz de realitelerin
cenderesinde ezilmeye devam ederiz.
Aslında, iç dünyamızda kök salan iman gerçeği de an cak, yaşanan hayatın içine
girdiği ölçüde inkişaf ederek var lığını devam ettirebilir...
Evet o, gönüllerimizde çimlendikten sonra, davranışlarımızda da doğruluk ve
güvene dönüşebili yor; namazlarımızda saygı ve huşûa inkılap edebiliyor; sos yal
ilişkilerde hakkaniyet ve istikamet düşüncesine kaynak lık yapabiliyorsa,
gelişip inkişaf etme adına önü sonsuza ka dar açık demektir.
İşte insanda böyle bir iman, hiç bitmeyen bir güç ve enerji kaynağı olduğu gibi,
hilafet unvanıyla eş yaya müdahale etme, duygu ve düşüncelerine göre çevresi ni
şekillendirme, kendi tabiîliği içinde sanat ruhu ve estetizm mülâhazalarıyla
tevhid ve tecrit eksenli sonsuza açılmanın da biricik rampasıdır.
Evet iman, estetiğe açık ruhlarda öyle de rin bir sanat ruhu hâsıl eder ki,
sanatkâr bir mü’min, hiç zor lanmadan birkaç fırça darbesiyle tuvalinin üzerinde
meyda na getirdiği bir kısım çizgi ve motiflerle, varlığın sonsuzluk
menşûrundaki mahiyet-i mücerredesine ulaşır ve sanatına öyle bir ebediyet rengi
işler ki, insan böyle bir sanat eserini her temâşâya alışında, bütün varlığın
küçük bir minyatürü ile karşı karşıya bulunduğunu sanır; sanır ve sanat diliyle
tevhid ve tecrit mülâhazalarının resimlendirilmesi içinde, çizgilerin büyülü
dünyasında sınırlı objelerde sınırsızı, damlada derya yı, zerrede kâinatları
temâşâ etme neşvesine erer.
Biz, İslâm sanatını, sadece o objektife, şu sübjektife baş kaldırma ya da bir
maharet teşhiri şeklinde anlama yeri ne, onu, varlık ve hâdiseler arasında
görülüp duyulan, se zilip anlaşılan veya sezilip anlaşılması gereken ruh, mânâ
ve muhtevayı, kalb, şuur ve his lisanıyla sentezleyip, her za man anlaşılması
gerekli olan gerçeğin, her bakışta yeni bir buuduyla duyulabilecek esneklikte,
fakat kıblenümâsı hep 372
aynı istikamette ve değişik kombinezon imalarıyla sürekli o Mevcûd-u Meçhûl’e
göndermelerde bulunan bir çerçeve için de ve çerçeveleri aşkın bir kısım sihirli
çizgilerin kesrette vah deti, vahdette de kesreti göstermesinden ibaret
görüyoruz.
Hulâsa İslâm, kâinat kitabının hem sesi, soluğu, tefsiri, yo rumu; hem de onun
dününün, bugününün, yarınının resmi, fotoğrafı, haritası ve kapalı gibi görünen
kapılarının da esrarlı anahtarıdır.
O, bu hususların bütününü ifade eden bir külldür.
Parçalanması ve parçalarına, bütüne yüklenecek değerlerin yüklenmesi mümkün
olmayan bir küll.
Onu, parçalara ayır mak, sonra da bu parçalardan tam bir şey anlamaya çalışmak
yanlıştır ve onun ruhuna ihanettir.
Onu, mev’izeci bir üslûpla bir-iki âyet ve hadîsin tefsiri içinde ele alıp izah
etmeye kalkı şanlar, ömür boyu bu muhteşem besteler mecmuasını duyma ya
çalışsalar da, vicdanları hep ciddî bir eksikliğin sezileriyle sarsılacak ve
ruhları sürekli bir boşluk yaşayacaktır.
İslâm; imandır, ibadettir, ahlâktır, insanî değerleri yükselt me sistemidir,
düşüncedir, ilimdir ve sanattır.
O, hayatı bir bütün olarak ele alır-yorumlar, kendi değerleriyle değerlen dirir
ve müntesiplerine eksiksiz bir semavî sofra takdim eder.
O, her zaman hayatı realitelerle iç içe yorumlar ve kat’iyen hükümlerini hayata
kapalı hayal koylarında haykırmayı dü şünmez.
Emirlerini, direktiflerini yaşanırlığa bağlar ve düşler âlemi üzerine hükümler
bina etmez.
İslâm, itikadî meseleler den, sanat ve kültür faaliyetlerine kadar her yerde
hayatın içinde ve dinamiktir; böyle olması da, onun hem her zaman canlı
kalmasının hem de evrenselliğinin en önemli emâresi ve esasıdır.
İSLÂM’IN BÜYÜSÜ
Yeryüzündeki insanlık macerası, İslâm’la hedefine ulaş mış ve evrensel bir
kurtuluş mesajı olarak yerine oturmuştur.
Var olduğu günden beri yaratılış muamması karşısında sü rekli didine-çabalaya
iki büklüm olmuş felsefe, ancak İslâm’ın ortaya attığı değişik düşünce
sistemleri sayesinde belini doğ rultabilmiş ve bir kısım olumlu şeyler
mırıldanmaya başlamış tır.
Arz ve semadaki devasâ cisimler, vahyin onların çehrele rine saçtığı nurlarla
karmakarışık birer kozmik unsur olmadan çıkarak, temaşâ edilen meşherlere,
okunan kitaplara ve baş döndüren armonilere dönüşmüşlerdir; dönüşmüş ve kendi
hikmetleri çerçevesinde, tabiatlarının maverâsını haykıran talâkatlı birer lisan
hâline gelmişlerdir.
İslâm’ın Hızır çeşmesi gibi sürekli fışkırıp duran kaynağından bir yudumcuk
olsun nasibini alabilen bahtiyar gönüller, ebedî var olmanın zevki ni duymuş ve
büyük ölçüde tabiatlarından kaynaklanan yal nızlık ve ümitsizlikten
kurtulmuşlardır.
İslâm’ı kendi orijiniyle duyup yaşayanlar, gönül dünya larında birer Cennet
kurmuş ve hayatlarını Firdevs’tekiler gi bi zevk etmeğe başlamışlardır.
Onu kendine has çerçevesiyle duyup yorumlayanlar bir yana, bir kerecik olsun
onun göl gesiyle tanışanlar bile, yok olma endişelerinden ve yalancı vaadlerin
karanlık labirentlerinden kurtularak, muvakkat da hi olsa rahat bir nefes
alabilmişlerdir.
İslâm’ın, ona inanan lar için önünü açtığı bir düşünce ve vaadettiği hayat sevi
yesinin ötesinde bir yaşama biçimi varsa o da, mü’minlerin
Cennet’teki hayatları olmalıdır.
Yaratıcı Kudret, ta ötelerin en son noktasına kadar onun yoluna su serpmiş ve
İlâhî İrade 374
ona, dünya-ukbâ Süleymanlık mührünü vermiştir.
İşte bu sayededir ki, sultanlar adalet soluklamaya başlamış, kuvvet hakkın
hâmîsi hâline gelmiş, ilmin önü sonuna kadar açılmış, hür düşüncenin boynunda
zincirler paramparça olmuş, şey tanlar, boynuzlarını atıp mâbede koşmuş;
melikler, zulüm ve ceberuttan vazgeçerek, melekleşme yoluna girmişlerdir.
İslâm’ın ruhundan fışkıran hikmet sayesinde –buna İslâm felsefesi de denilebilir
–genel düşüncenin rengi değişmiş; yeryüzü aydınlık bir atlas hâline gelmiş;
varlık ve hâdiseler âdeta, talâkatli bir hatibe, âteş-zebân birer vaize
dönüşmüş; toprak, herkesi ve her şeyi şefkatle bağrına basan bir anne hâlini
almış; sular, aşk ve vuslat çağıltılarıyla gönüllerimize sonsuzun nağmelerini
duyurmaya başlamış; dağlar o mehîb hâlleriyle, ovalar obalar o mütevazı
tavırlarıyla, fizikî yapıla rını aşkın bir derinliğin sesi soluğu olmuş;
bağlar-bahçeler, rengârenk edâlarıyla bize tebessümler yağdırmaya durmuş;
güller-çiçekler, cömertçe gözlerimize, gönüllerimize güzellik lerin en
nefislerini sunarak başlarımızı döndürmüş, bakışları mızı bulandırmış;
ruhlarımıza var olmanın en engin zevklerini yaşatarak, Hakk’a teslim olmuş
bahtiyarlara mutluluğun en enfesini duyurmuşlardır.
İslâm’ın insanlığa Yaradan’ın en büyük armağanı oldu ğunu idrak edemeyen
tali’sizler –bu, bazen ona karşı bir ön yargıdan, bazen de Müslüman görünenlerin
tutarsızlığından ve kötü örnek olmalarından kaynaklanabilir– onun sundu ğu
mesajı anlayamaz, vaadettiklerini duyup hissedemezler.
Hatta bazen, böylelerinin onun etrafında dönüp dolaşmala rı bile bu olumsuz
neticeyi değiştirmez; çok yakındırlar ama, uzaklardan daha uzak sayılabilirler.
Hep ona bakar durur lar ama, bakışlarında dalgındırlar, asla onu anlayamazlar.
Yakınlık onlar için uzaklık vesilesi olmuştur; görmek de his setmemeğe sebep..
neylersin, tabiat bu..! Diken, gülün yanın da olsa da yine dikendir ve batar;
saksağan, gül bahçelerinde İslâm'ın Büyüsü ...375
bülbüllerle yan yana bulunsa da, hep kendini kendi sesiyle ifade eder.
Işığa lânet okuyanların sayısı hiç de az değildir..
nizamla savaşanları yer yer hepimiz gördük..
gül kokusundan içi bulanıp yere yıkılan birini her hatırladığımda içim bulanır..
hâsılı herkes, kendi karakterinin gereğini sergiler vesselâm...
İslâm’ı tanıyan ve duyan bir aydınlık ruh, bütün eşya da sonsuzun çağrısını
duyar ve ebed neşvesiyle coşar..
onun âsûde iklimine adım atan ayaklar baş olur; alınlarla par mak uçlarının
birleşik noktası sayılan secdede mehâfet ve mehâbetle yüz yere süren bu
çehreler, günde birkaç defa me leklerle atbaşı hâline gelir.
İslâm’a teslim olmamış başlardaki taçlar iğreti ve ema net, onun referansını
almayan söz ve beyanlar ise üstûreden farksızdır..
onunla beslenmeyenlerin gönülleri boş, tali’leri de karanlıktır; bunlar, zaman
zaman parlayıp, bazı gözleri ka maştırsalar da, uzun süre parlak kalmaları ve
hele çevreleri ni aydınlatmaları asla söz konusu değildir.
Bütün zamanları kucaklayabilmek ve sürekli renk atmadan kalabilmek aşkınlı ğa
bağlıdır.
Zamanı ve mekânı aşamayan sözler, düşünceler, sistemler, er geç miatlarını
doldurur ve hazan yemiş yaprak lar gibi savrulur giderler; tabiî, sahiplerinin
ad ve unvanlarını da beraber alır götürürler.
İslâm, hem sabittir, hem de değişken ve gelişken; o, kök leri yerin
derinliklerinde ve hiçbir fırtına ile devrilmeyecek ka dar sağlam, dalları da
dört bir yana açılmış ve her mevsim yeni yeni meyveler vaadeden bir ağaç
gibidir.
Meyve verdik çe kızarır ve her kızarışında yeni bir çağı âbâd eder.
Dünyevî-uhrevî lezzetlerin özü-usâresi onda, ebedî var olmanın sihri de ondadır.
Onun âleme sunduğu ışık karşı sında güneş bir kıvılcım gibi kalır ve gönüllerde
çimlendirdi ği mânâ bahçelerinin yanında İrem Bağları yalancı masallara 376
dönüşür..
akıl, mantık ve hislerimize sunduğu enginlik karşı sında koskoca kâinatlar dar
bir koridor hâlini alır.
İslâm’ın insan düşüncesine armağan ettiği o taptaze söz ler, düşünceler,
ışıklar, bütünüyle semavîdir; hiçbiri başka kaynaktan alınmamış, başka
fikirlerden beslenmemiş, ya bancı ışıklarla başkalaştırılmamış, başka
cereyanlarla bulan dırılmamış ve fitili, başka çerağlardan tutuşturulmamıştır;
ak sine, ondaki her ziya, her bereket, her güzellik, her zevk, gök ler ötesi
âlemlerin el değmemiş turfanda semerelerindendir.
Eğer hasımlarının husûmeti ve ön yargıları, dostlarının da ce halet ve
vefasızlığı olmasaydı, bugün topyekün insanlık onun sunduğu semavî sofraların
çevresinde birleşip, birbirleriyle el sıkışacaklardı.
Düşmanlar, inada kilitlendi, dostlar da, onun ufkunu kirletti, o da bizi o
semavî vâridâtından etti; etti ve sa definin içine saklanan inci gibi gidip,
mahfazasına gizlendi.
Güneş, ona teveccüh edenlerle ziya alışverişi yapar; çiçekler, göz kırpmadan
güneşe bakabildikleri sürece renk renk urbala ra bürünür ve salınırlar.
Ağaçlar, su ile, toprak ile, hava ile te maslarını sürdürdükleri müddetçe canlı
ve revnakdar kalabi lirler..
her şey, ama her şey, teveccühü ölçüsünde teveccühle şereflendirilir ve
eğilimlerine göre mükâfatlandırılır.
Gönüller İslâm’a kulak vermeyince o da sesini duyurmaz; davranış ve temsil sözü
derinleştirmeyince, onun da sesi kısılır ve kat’iyen ruhlarda teveccüh uyaramaz.
Söz, temsil kanatlarıyla uçuru labildiği ölçüde gönüllerde heyecan uyarır ve
bütün enginlik leri aşarak gider her istidada ulaşır.
Sineleri her zaman say gıyla İslâm diye çarpanlar, oturup kalkıp onun
heyecanıyla yaşayanlar, kendi gönülleri de dahil, ne kalebentler aşmış, ne
beldeler fethetmiş ve ne vicdan medeniyetleri kurmuşlardır.!
Bizler, birkaç düzine yıkık dökük ruh, gözümüz gönlü müz İslâm’ladır; ölürsek,
onun kolları arasında ölmek isteriz; yaşarsak, sadece onun ikliminde yaşamayı
düşünürüz.
Bizim yaşama enerji ve hararetimiz ondan, yaşama aşk ve şevkimiz İslâm'ın Büyüsü
...377
de ondandır.
Zira, her şeyin yıkılıp gittiği ve unutulup hafı zalardan silindiği şu fâni
âlemde, sarsılmayan ve hep yerin de duran, onca sararıp giden değerlere karşılık
renk atmadan sürekli taptaze kalan sadece odur.
Onun bayrağının kendi renkleriyle dalgalandığı her yerde huzur ve emniyet soluk
ları duyulur.
Onun hutbesinin okunduğu iklimlerde evrensel insanî değerler teminat altında
sayılır.
O, göklerdeki nizamın yerde bir iz düşümü, melekler arasındaki ahengin de cisma
niyet âleminde renkli bir fotoğrafıdır.
Onun ritmiyle oturup kalkanlar, kâinattaki umumî ahenge de uymuş sayılırlar; sa
yılır ve eşya ve hâdiselerle müsademeden kurtulurlar.
O, en taze sözlerle, som altın gibi cevherlerden örülmüş öyle bir danteladır ki,
nizam adına ne atkılarındaki resane te ulaşmak, ne de nakışlarındaki zerafeti
yakalamak kabildir.
Onda gökler ve gökler ötesi âlemlerin ahengini, nabızlarımı zın atışı ve
kalblerimizin ritmiyle birden duyar ve dinleriz; sırrı ona intisabda, kalbimizin
vüs’atini göklerin derinliklerinden daha engin bulur ve haşyetle ürpeririz.
Hiçbir ruhî sistem, hiçbir cereyan, hiçbir felsefe, onun ruhlara verdiği
derinlik, sıcaklık ve yumuşaklığı veremez.
Ruh-beden, madde-mânâ, dünya-ukbâ mutluluğunu Allah ona bağlamış ve onun yede
ğine vermiştir.
Vicdanın dilini dinlemeyenler, onu anlayamazlar..
gö nül gözleriyle bakmayanlar, onu kendi orijiniyle göremezler..
Gazzâlî’nin ifadesiyle, “akl-ı meâş, akl-ı meâd’e dönüşmez” ve Mevlâna’nın
deyişiyle, “akl-ı türâbî, akl-ı semavîye inkılap et mezse”, en yüksek mantıklar
bile mantıksızlığa düşmekten kur tulamazlar.
İnsanlık, var olduğu günden beri hep akıl ve kalb zıtlaşmalarının gürültüleriyle
yaşadı.
şimdilerde olsun, eğer ye ni bir “şeb-i arûs”la akıl ile kalbin izdivacını
gerçekleştiremez sek, daha uzun süre bu iç çelişki devam edeceğe benzer.
HUZUR UFKU
İnsanoğlu, yeryüzüne ayak bastığı günden beri hep huzur rüyaları görmüş, huzur
sayıklamış, huzur arkasından koşmuş ve huzur uğrunda ne kavgalar, ne kavgalar
vermiştir.? Bazen onu, çok çalışıp çok kazanmada ve maddî refahta; bazen gön
lünce yaşamakta ve sınırsız hürriyette; bazen geniş teknolojik imkânlara sahip
olmada ve konforda; bazen de yeme-içme ve cinsî arzularını tatminde görmüş ve
hayatını bunları elde etmeye ve bunlara sahip olmaya bağlamış..
böyle sisli, du manlı yolda yer yer ümitlenmiş, zaman zaman da hayal kı rıklığı
yaşamış ve yeisle kıvranıp durmuş, ama hiçbir zaman o mahbûb-u muntazara
ulaşamamıştır; ulaşamazdı da, zira onun, arkasından koşup durduğu huzur, imanlı
faziletin bir meyvesiydi ve ancak mükemmel bir imanla elde edilebilirdi.
Bu, aynı zamanda peygamberlerin çağrısının da esasıydı.
İşte bu huzur çağrısının özünü, ferdin bütün benliği ile Allah’a yönelip O’na
teslim olması teşkil etmektedir ki, bu ölçüde teslimiyete muvaffak olmuş bir
mü’minin, ne sürek li nefsânî arzularına esir olup kalması, ne de Allah’tan baş
ka herhangi bir şeyden korkup endişe duyması söz konu sudur.
Çünkü artık o, sevip gönül bağlayacağı maksud ve mahbûbunu bulduğu gibi, her
zaman ululuğu karşısında mehâbet ve saygı duyacağı bir Kudreti Nâmütenâhî’nin hi
mayesine de girdiğinden huzur içindedir; huzur içindedir, zi ra o bilmektedir
ki, o Sonsuz Kudret ve İnayet, kim olursa ol sun Kendisine yönelenleri hiçbir
zaman yüzüstü bırakmaz ve
perişan etmez.
Huzur Ufku .379
Bundan dolayı mü’min, hep üfül üfül huzur içindedir ve emindir.
Her şeyi O’na bağlayıp yürüdüğü takdirde he defe ulaşacağından, yol boyu güven
içinde bulunacağın dan ve ötelerde de iç içe “şeb-i arûs”lar yaşayacağından, o,
gönlünde imanın vaad ettiği güven, his ve şuurunda tesli miyet esintileri,
iradesinde ilâhî meşîetin yönlendirmeleri ile aşar nefsânîliğin bütün
gayyalarını, hevâ ve heveslerin az gın iştihalarını ve yürür Kur’ân’ın
rehberliğinde varlığın ga yesine doğru.
Evet, Kur’ân’ın atmosferine girip O’nun reh berliğine sığınanlar, her zaman
ruhlarında derin bir itminan ve sarsılmayan bir güven duyar ve sürekli emniyet
soluklar lar.
Vicdanlarını dinlerken, varlık ve eşyayı temâşâ ederken, uzak-yakın yarınları,
yani sonsuza kadar bütün bir istikbali düşünürken, hatta Berzah’ı, Mahşer’i,
Sırat’ı, Cehennem’i, Cennet’i mülâhazaya alırken, fevkalâde bir vazife şuuru ve
sorumluluk duygusu taşımalarının yanında, derin bir recâ hissiyle de
dopdoludurlar ve recâ duyguları da gönüllerindeki imanın derinliği ile mebsûten
mütenasip (doğru orantılı)’tir.
Onlar, inançlarının enginliği ölçüsünde her şeyi öyle farklı bir rahmet
aralığından temâşâ ederler ki, eğer perde açılıverse, ötede görüp yaşayacakları
şeyleri, burada duyup hissettik leri bütün müteşâbihi bulacak veya dünyevî
darlığın gereği, icmâlen duyduklarının tafsilleriyle karşılaşacak ve tali’lerine
tebessümler yağdıracaklardır.
Evet iman, dünyevî-uhrevî mutluluğun bir sihirli anahtarı dır ve ömrünü onun
gölgesinde geçiren herkese hayırla çene kapama vaad eder..
apaydın bir berzah hayatı sözü verir..
yu muşak ve ılık bir mahşer muştusunda bulunur..
ruhlarımıza se vindiren bir Mizan serencâmesi fısıldar..
ümit ve temkin derin likli Sırat maceramızı gönüllerimize duyurur.. Cennet,
rıdvan ve rü’yet unvanlarıyla tasavvurları aşkın değişik sürprizlere ka pılar
aralar ve en sıkıntılı, en ızdıraplı anlarımızı bile unuttura cak ölçüde Tûbâ-i
Cennet’ten neler ve neler sunar bize.!
380
Aslında mü’min, bütün benliğiyle Allah’a yönelince, O’n dan gayrı her şey
gözünden silinir gider.
Bütün yalancı güç ler, kudretler havası alınmış balonlar gibi söner.
Zaman za man sahte ziyalarıyla gözlerimizi kamaştıran bütün fâni ışık lar, gelip
gönüllerimize vuran O’nun nuru karşısında birer bi rer kararır ve her tarafta:
“Bugün mülk ve milk, O mutlak ve galip olan Allah’ındır.” sözü duyulmaya başlar
ki; böyle bir noktaya ulaşmış gönül, bütün sahte güçlerin, kuvvetlerin,
rahmetlerin, inayetlerin aldatıcı vaadlerinden kurtulur, sade ce ve sadece O’na
teveccüh eder ve imdadı da O’ndan bek ler..
zorda kaldığında veya musibetlerle sarsıldığında O’na güvenir, O’na dayanır..
her çeşit tehdit karşısında, bütün var lığı kuşatan O’nun inayet, rahmet ve
nusretinin serasına sığı nır..
zayıf düştüğünde, O’nun o aşkın kuvvetinin vesayetine girer..
ezkazâ günahlarla kirlenince, hemen O’nun mağfiret kurnaları altında arınmaya
koşar..
zaman zaman ufkunu sa ran sis ve dumanı O’na iman, itimat ve teslimiyetle darma
dağın eder.
Dolayısıyla da hiçbir hâdise karşısında dize gel meden yürür istikbale..
ferdî, ailevî, içtimaî her bir problemi ni vicdanında O’nunla irtibata geçerek
çözer ve hiçbir zaman ruhunda aşılmayacak bir vahşet, bir yalnızlıkla
karşılaşmaz..
yer yer halk içinde muvakkat bir kısım gurbetlere maruz kal sa da, iman ve
teslimiyeti sayesinde her zaman kendini “üns esintileri” içinde hisseder; başına
gelenleri kaderden atılan ikaz taşları şeklinde değerlendirir..
ve böyle bir alışverişi de hep rıza ve sabırla karşılar.
Allah’a imanı ve imanda mârifeti ona, her şeyle muârefe ufkunu açar..
ve bu sayede o, canlı cansız bütün varlığı âdeta kardeşleri gibi görür..
onlarla münasebete geçer..
eşyaya mü dahale eder ve vicdanında kendine bahşedilmiş bulunan hi lafet
pâyesini bütün enginliğiyle duyar..
her şeyin kendisi için yaratılmış olduğunu idrak ederek minnetle iki büklüm
olur..
Huzur Ufku .381
meleklerin şuuru ve kâinatların ruhuyla el ele olduğunun far kına varır..
ayağını bastığı zemini, içinde dolaşıp durduğu ovayı-obayı ata ocağı gibi
sımsıcak bulur ve annesinin kuca ğındaymışçasına kendini rahat hisseder..
varlığı maddeci ve natüralist mülâhazaların resmettiği gibi değil, her şeyi
Allah’a nisbet eden bir mü’min gözüyle değerlendirir ve herkesten, her nesneden
bir muârefe karşılığı görür..
münasebete geçtiği her şeyden emniyet mesajları alır ve emniyet ifade eden tavır
larla karşılık verir..
kimseden ürkmez, kimseyi ürkütmez; her kesi kardeşi gibi kucaklar.. bütün eşyaya
tebessümler yağdırır; suyu, havayı ve daha değişik nimetleri Hak’tan gelmiş
birer armağan gibi yudumlar..
toprağı ve onun yetiştirdiklerini misk ü amber gibi koklar..
bağı bahçeyi, dağı taşı, otu ağacı, gü lü çiçeği âdeta canlı varlıklarmışçasına
gönül diliyle selâmlar..
rast geldiği canlıları, bu misafirhanede refakatine tahsis edil miş arkadaşları
gibi okşar..
ve her hâliyle yeryüzüne, bir uzlaş ma ve uzlaştırma çağrısı ile geldiğini
ortaya koyar.
İşte herkesi ve her şeyi o engin imanıyla bu çerçevede gören bir mü’min, her
zaman kendini bütün insanları kıskan dıracak ölçüde çok buudlu bir huzur
atmosferi içinde hisse der ve imanlı yaşamanın tariflere sığmayan zevkleriyle
ken dinden geçer..
evet, ne kavga ne nizâ; bütün enerjisini duyup zevk ettiklerini başkalarına da
duyurma ve o derûnî hislerini herkesle paylaşma, gücü yettiği nispette ufukların
körlüğünü açarak bütün insanları bu zevk zemzemesine ulaştırma isti kametinde
çırpınır durur..
ve yaşatma gayretiyle her zaman birkaç adım yaşamanın gerisinde bulunur.
O, oturur kalkar Cenâb-ı Hakk’a sonsuz bir güven duyar ama, halkı da kar şısına
almaz.
Evet o, bir yandan kendi izâfî gücünü Allah’ın kudretiyle beslerken; diğer
yandan da mü’minlerin himmet lerini yanına almayı ihmal etmez..
ve kendisine karşı çıkma sı muhtemel bütün güçleri kendi iktidarının birer
derinliğine 382
dönüştürerek, hiçbir şeye takılmadan yürür uçuyormuşçası na hedefine..
imanla huzura erme, inandırıp Hakk’ın hoşnut luğunu kazanma hedefine.
Doğrusu, fertleri bu ölçüde doygunluğa ulaşmış, birbiri ni seven-sayan ve
birbirine gönülden bağlı bulunan böyle bir toplum, huzura namzet bir toplumdur.
Huzura namzettir zira, artık onun fertleri arasında insanları huzursuzluğa ve
ayrılık lara sürükleyecek faktörler silinip gitmiştir.
Zaten onların ara sında asalet, soy sop, bölge, muhit farklılıkları ve
imtiyazları gibi hususlar kat’iyen söz konusu değildir.
Herkesi ve her şe yi mutlak bir menşein vesayetinde gören, kabul eden bu in
sanlar tam mânâsı ile birer kardeştirler.
Kur’ân, “Mü’minler, başka değil, birbirlerinin kardeşidirler.” derken, işte bu
derin gerçeği hatırlatır.
Aynı zamanda bu, sûrî bir kardeşlik de de ğildir; Nebî ifadesiyle, birbirlerine
karşı sevgide, merhamette, gönülden davranmada bir vücudun uzuvları ölçüsünde
kavî bir irtibat içindedirler ve her zaman birbirlerinin acılarını ruh larında
duyar, müteellim olur, sevinçlerini de paylaşır ve on larla aynı mutluluğu
beraber yaşarlar.
Evet onlar, birbirlerinin gözü kulağı, dili dudağı, eli aya ğı gibidirler.
Bu toplumda her fert, hayatını diğerini yaşat maya bağlamış, onun mutluluğu
adına oturup kalkmaktadır.
Dolayısıyla da, onların arasında yalnızlığa düşme ve perişan olma kat’iyen söz
konusu değildir.
Birinin canı yansa hepsi nin ciğeri “cız” eder.
Birinin sevinç şölenine herkes neş’eyle katılır.
Yine, bu toplum içinde anneler-babalar, azizler gibi ih tiram görür; çocuklarsa,
saksılardaki çiçekler gibi ihtimamla büyütülür.
Eşler, ötedeki ebedî beraberlik mülâhazasıyla, en ileri yaşlarda bile
birbirlerine karşı hep ilk günün neşvesiyle davranırlar.
Ve hayatlarını hissî münasebetlerin çok çok öte sinde, kalbî ve mantıkî bir
çizgide devam ettirmeye çalışırlar.
Bunlar, gözlerinin içine yabancı bir hayal girmeyecek kadar Huzur Ufku .383
da birbirlerine karşı vefalıdırlar.
Aile içindeki bu ahenk geniş bir aile sayılan millet için de aynen geçerlidir;
böyle aileler den müteşekkil bir millette herkes birbirini sever-sayar, bir
birine şefkatle bakar..
herkes için iyilik düşünür ve elinden geldiğince kötülükleri savmaya koşar.
Kimseye suizanda bu lunmaz, kimseyi zan altında tutmaz..
kimsenin ırzıyla, namu suyla, şerefiyle uğraşmaz..
tahminlere, ihtimallere binaen in sanları takibe almaz, tutuklamaz..
ve fertleri birbirlerine karşı casus olarak kullanmaz..
ve o toplumun bir kesimi, varlığı nı diğer kesimi yıkmaya bağlamaz..
hele hiç kimse, bir kısım aşağı insanların işi olan komploya, yalana, tezvire,
iftiraya kat’iyen başvurmaz.
Çünkü, bu huzur toplumunda her fert, insanî değerleri korumaya ant içmişçesine,
bütün olumsuz luklara karşı savaş vaziyetindedir..
ve bu toplum, bir vicdan ve huzur toplumudur.
KUR’ÂN’IN SİHİRLİ UFKU
Sonsuzun, kelime ve harfler dünyasında parıldayan ışığı dır Kur’ân.
İns u cinnin duygu, düşünce ve his atlasında me lekutun sesi soluğudur Kur’ân.
Gün gelip de O, en müstesna bir sadef içinde inciye dönüşünce, işte o zaman, söz
sarraf larının gözleri de, sararıp solmayan ve renk atmayan bir gü zellikle
buluştu.
Kur’ân, ziya olup varlığın çehresine yağacağı güne kadar, her yanıyla ayrı bir
renk, desen ve ahenk meş heri olan şu koca kâinat bir gulyabanîler ülkesi; her
satırı, ‘Mele-i A’lâ’nın farklı bir sırrına sadef sayılan bu varlık kitabı da
bir kısım evrak-ı perişandan ibaretti.
Kur’ân bir güneş gi bi doğunca –hiç olmazsa olumsuz ön yargıları olmayanların
nazarında– o güne kadar bütün ufukları karartan küme kü me bulutlar dağılıp
gitti ve varlığın o güzellerden güzel enda mı ortaya çıktı; çıktı ve bütün eşya,
okunup zevk alınan bir kitabın paragraf, cümle ve kelimelerine dönüştü..
O’nun se sinin duyulmasıyla gönül gözlerine nurlar indi..
ve ruhlarda köpüren duygular da, o duygulara tercüman olan diller de, ışık
türküleri söylemeye başladı.
Evet, gözlerin, gönüllerin O’nunla aydınlandığı günden itibaren, kâinat ile
alâkalı nice bin seneden beri çözüm bekle yen bilmeceler, iç içe problemler,
birer birer çözülür hâle gel di ve insan-varlık-Yaratıcı münasebeti ayın on
dördü gibi or taya çıktı; derken, bütün muammalar mânâ urbaları giyerek hikmet
yörüngelerine oturdular.
Sağlam bilgi ve sağlam düşüncenin başı Kur’ân, doğru ifadenin, mantıkî beyanın
esası da yine Kur’ân’dır.
O’nun ilk Kur’ân’ın Sihirli Ufku 385
muhatab-ı zîşânı, bütün peygamberlerin efendisi, o Furkan-ı Zîşân da bütün
semavî, gayri semavî kitapların sultanıdır..
öncekiler, O’nun gelip geçeceği yollara işaretler koymak ya da bayraklar dikmek
için gelmişlerdir; sonrakiler de –biraz da kendi ruhlarının desenine göre– O’na
şerh, haşiye ve dipnot düşmek için...
eskiler, misalî fotoğraflarında, yeniler de, O’nun vücudî resimlerinde, meydana
getirdiği büyük te sir ve inkılaplarda O’nu görmüş, O’nu tanımış ve O’na “Söz
Sultanı” diyerek saygıyla dillerini yutmuş ve karşısında el pençe divan
durmuşlardır.
Kur’ân, değişik dalga boyunda ki ışık ve renklerini yeryüzüne salarken,
kadirşinas ruhlar da gözlerini ondan hiç ayırmamış ve bütün gönülleri ile O’na
yönelmişlerdir..
evet O, bir çağlayan gibi göklerden gönüllere boşalırken, hüşyar sineler de,
bağırlarını O’na açıp, damlası nı bile zayi etmemeye çalışmışlardır.
O, bir hamlede en kuytu yerlere bile sesini duyurmuş ve şerare yapan bütün
uğursuz hırıltıları bastırmış..
ön yargılı ol mayan her düşüncede kevser çağıltıları duygusu uyarmış..
ve fethettiği sinelerde hicran ateşlerini söndürerek, bütün ruh larda vuslat
arzu ve ümidini coşturmuştur.
Sopsoğuk tabiat lar O’nunla hararetlenmiş, ebet arzusuyla yanıp tutuşan gö
nüller de O’nunla serinlemişlerdir.
Her yeninin eskiyip partallaştığı, her tazenin sararıp renk attığı şu fâni
dünyada, her zaman rengârenk ve taptaze ka labilen bir şey varsa, o da
Kur’ân’dır.
Evet O, indiği günden beri, onca muhalif rüzgâra, beklenmedik soğuğa, buza ve va
kitsiz yağan kara, yer yer sertleşen atmosfere, değişen şartla ra rağmen hep
orijinini koruyup semavî kalabilmiş tek kitap tır.
Bundan dolayıdır ki Kur’ân, ne zaman kendi lisanıyla he yecan köpüren sinelerden
yükseliverse, ruhlarımızda âdeta semadan henüz inmiş bir ilâhî sofra ve
Cennet’ten gelmiş bir demet turfanda hurma hissini uyarır; ne zaman O, özündeki
386
cevherleri etrafa saçsa, inanmış gönülleri bütün dünyevî ser vetlere karşı
istiğna ufkuna yükseltir.
Kur’ân, ilâhî sözlerden nazmedilmiş bir beyan gerdanlığı, ilim feyezanlı beşer
idraki nin son durağı ve lâhûtî ibrişimlerden örülmüş bütün varlığın haritasını
resmeden incelerden ince bir danteladır.
O’nun se sinin duyulduğu bucaklarda söz şeklindeki bütün ifadeler bi rer
hırıltıya dönüşür; O’nun bayrağının dalgalandığı burçlar da inananların
ruhlarına ışık, şeytanların başlarına da taşlar yağar ve oralarda ruhanîler iç
içe şehrayinler yaşarlar.
Kudreti Sonsuz, iki cihan mutluluğunu O’nun kılavuzlu ğuna bağlamıştır.
O’nun rehberliğine başvurulmadan kat’iyen hedefe ulaşılamaz; O’nun vesayetine
sığınmayan yolcular da dökülür, yollarda kalırlar.
Arkasına aldıklarını, şaşırtmadan, yanıltmadan maksada ulaştıran en son, en
kâmil söz O’dur..
her zaman, herkes tarafından gayet kolaylıkla tilâvet edildiği hâlde, söylenmesi
imkânsız olan da yine O’dur.
O’nu kendi derinlikleriyle sinelerinde duyanlar, duyulması gereken her şeyi
duyup hissetmiş olurlar.
O’nu tam tadıp zevk edenler de, birer “arş-ı Rahman” sayılırlar.
Ve onların sesleri, her zaman meleklerin solukları ile iç içedir.
Kur’ân’ın yeryüzünü şereflendireceği güne kadar, gel miş geçmiş her nebî, kendi
çağını aydınlatacak çerağı O’nun ışık kaynağından tutuşturmuş ve çevresindeki
amansız çölleri O’ndan birkaç damla ile Cennetlere çevirmiştir.
Hatta, O’nun gölgesinin gezindiği en karanlık devirler bi le, birer altın çağ
hâline gelmiştir.
Aslını duyup yaşayanların dönemleri ise Cennet sabahlarından farksızdır.
O’nun eşiği ne baş koymuş olanlar meleklere eş, O’nun aydınlık iklimin de
canlı-cansız her varlık da kardeştir.
Kur’ân’ı tam duyabilmiş bir sinenin ilhamları karşısında koca deryalar damla
gibi kalır ve O’nun nuruyla aydınlanmış Kur’ân’ın Sihirli Ufku 387
bir dimağ yanında güneş bir mum ışığına dönüşür.
O’nun gö nüllerimizde duyulan nefesi canlarımıza can ve eşyanın yü züne çaldığı
ziya ile bütün varlık da iç içe Hakk’a bürhandır.
O’nun soluklarının duyulduğu en kuytu yerler bile İsrafil’den sur sesi almış
gibi birden bire dirilir; O’nu kendi şivesiyle du yan gönüller Cebrail’den
nağmeler duymuş gibi gerilir; dirilir ve gerilir, zira “Bu Kitap, iman edenler
için, onların Rabbleri tarafından basiretleri açan bir hidayet ve bürhandır..”
Evet O, insanî melekeleri ölmemiş kimseler için tam bir rahmet ve hikmet
kaynağıdır.
Kur’ân, kat’iyen beşeriyetin çocukluk dönemlerinde ma hallî risaletler
çerçevesinde kalıp zaman ve mekân hudutları nı aşmayan, aşamayan diğer beyanlar
gibi değildir; O, bütün zamanları, mekânları aşan ve itikaddan en küçük âdâbına
kadar, bütün insanlığın ihtiyaçlarını cevaplayan engin ve zengin bir mucizedir
ve O, bu derinliğiyle bugün dahi herke se ve her şeye meydan okuyabilecek
güçtedir.
Kur’ân, indiği dönemdeki ilk muhatapları olan hedef kit lenin bütün
muarazalarını onların yüzlerine çalmış ve onlar dan, benzer muhtevada bir kitap,
bir sûre, hiç olmazsa bir ayet getirmelerini istemişti.
Bu ilk muarızlar O’nun beyan gü cüyle büyülenmiş yer yer O’na sihir demişler;
bedî’ üslûbuna çarpılıp şiir demişler ve eşyanın perde arkasından verdiği ha
berler karşısında aptallaşıp, onu kehanete bağlamak istemiş lerdi ama, kat’iyen
O’nun benzerini getirememişlerdi.
Nazım, nesir sözün her türlüsünü konuşan, konuşmayı seven konuş ma üstadı o
günkü muarızlar, dillerini yutup ve kuyruklarını kısıp inlerinin bir köşesinde
sessizlik ve hacalet murakabesine daldıkları gibi, bu ifrit çağın inatçı
münkirleri de, eskilerden tevarüs ettikleri muaraza ruhunun yanında, onca
demagoji, diyalektik ve karşı çıkma taktiklerine rağmen, acz ve öfke için de
yutkunup durmaktan başka hiçbir şey yapamamışlardır.
388
Zaman değişip durmuş, asırlar başkalaşmış, telâkkîler fark lılaşmış, muaraza ve
mücadele hissi daha bir hararetlenmiş ama, Kur’ân, bunca muaraza yolları ve
muarızlar karşısında hâlâ dağlar gibi metin, deryalar gibi zengin ve gökler gibi
de derin o vakur ve müessir hâliyle gönüllere ürpertiler salmakta ve başları
döndürmektedir.
O, ruhlarımıza taht kurduğu gün den bu yana geçen bin dört yüz küsur sene
içinde, değişik dönemler itibarıyla pek çok söz sultanları yetişmiş, beyan sal
tanatları kurulmuş; farklı sistemler, farklı ekoller, farklı fikir ce reyanları
sözlerin en sihirlileri, beyanların en büyüleyicileriy le kendilerini ifade
etmek ve Kur’ân’ı yıkmak için bütün cep hanelerini kullanmış, her tabyaya
başvurmuş ve sürekli bu Kitap’la savaşmışlardır ama, O’nun kâinat, eşya ve
insanla alâkalı ortaya koyduğu esaslardaki tenasübü, izahlardaki de rinlik ve
inandırıcılığı, vâkî istifhamları cevaplamadaki ilmîliği karşısında hep yenik
düşmüşlerdir.
Evet Kur’ân, kâinata, eş ya ve insan hakikatine fevkalâde çarpıcı bir uslûpla
farklı bir bakış ortaya koymuştur ki, bu bakışla O, topyekün varlığı ve varlık
içinde insanı bir bütün olarak ele alır ve tek bir nokta yı bile ihmal etmeden
her şeyi yerli yerine oturtur.
Parçaların bütünle münasebetlerini, bütünün kendi cüzleri karşısındaki yerini en
ince özellikleriyle sergiler..
ve bu koskoca ‘kitap’ ve muhteşem meşherle alâkalı insanın içinden geçen en
küçük sorulara dahi değişik cevaplar verir.
O, varlığın perde önü ve perde arkası esrarını en ince teferruatına kadar tahlil
eder ken, zihinlerde herhangi bir şüpheye kat’iyen mahal bırak maz; evet Kur’ân,
o inceden inceye tafsillerinde, ne akıllar da, ne mantıklarda, ne kalblerde, ne
de hislerde herhangi bir boşluğa meydan vermez; O, insanın akıl, şuur, his ve
idrakini öyle bir kuşatır ve dediklerini öyle bir kabul ettirir ki, O’nun bu
aşkın tesiri karşısında âdeta insan, sıfat dairesini aşmış da Hazreti Zât’a
açılmış hak yolcuları gibi hayretten dehşete, Kur’ân’ın Sihirli Ufku 389
dehşetten kalaka yürür, haşyetle iki büklüm olur ve kendi kendine, “Rabbin
kelimelerini yazmak için denizler mürek kep olsaydı, hatta ona bir misli daha
ilâve edilseydi, deniz ler bitip gidecekti ama, O’nun (teşriî ve tekvînî
emirleriyle alâkalı) kelimeleri bitmeyecekti.” diye mırıldanır.
Kur’ân, işte bu tükenmez kelime hazinelerinin altın anahtarı, iman da, bu
esrarlı anahtarın dişleri ya da şifreleridir.
Ben, bu anahtar ve bu şifreleri elinde bulunduran birinin kâinat, eşya ve
insanla alâkalı temel meselelerde başka bir şeye ihtiyaç duyacağına ihtimal
vermiyorum.
Kimse, benim, bu perişan sözlerimle Kur’ân’a methiye düzdüğüm vehmine
kapılmamalıdır.
Evvelâ, ben kim oluyo rum ki, O’nu methedeyim.
Onu vasfederse vasfeder Hazreti Vassaf;
Dün ve bugün melekûtta ruhanîler saf saf.
Bir ta’zim ederler ki O’nu, sanırsın tavaf.
O’ndaki bu harikulâde mazhariyetleri mücerret söz cev herleri açısından
göremeyenler çıkabilir; ancak vicdanlarını kullananların, hiçbir zaman
yanılmadıkları da açıktır.
Hele bir de şimdiye kadar O’nun cihan çapındaki o müthiş tesirine
bakabilmişlerse...
Evet Kur’ân, yeryüzünü şereflendirdiği o ilk dönemde, hem ruhlarda, hem
akıllarda, hem de gönüllerde tasavvuru imkânsız öyle bir tesir icra etmiştir ki,
O’nun o ışıktan atmos ferinde, yeniden hayata uyanan nesillerin mükemmeliyeti,
O’nun hakkında başka mucizeye ihtiyaç bırakmayacak ölçü de bir harikadır ve bu
insanların, dinleri, diyanetleri, düşünce ufukları, ahlâkları, kulluk esrarına
vukufları ve mârifetleri açı sından benzerlerini göstermek de mümkün değildir.
Doğrusu Kur’ân, o çağda, sahabe unvanıyla öyle bir nesil yetiştirmiştir ki, bu
nesil meleklerle eş değerdedir dense mübalâğa edilmiş 390
sayılmaz.
Aslında O, bugün bile, yürekten kendine yönelen lerin gönüllerini aydınlatmakta
ve O’na ruhunu açabilenlere varlığın en mahrem sırlarını fısıldamaktadır.
Öyle ki, kalb, şu ur, his ve idrakleriyle O’nun atmosferine girenlerin birdenbi
re duyguları, düşünceleri değişmekte ve herkes belli ölçüde de olsa kendini, bir
farklı âlemde hissetmektedir...
Evet, in san O’na bir kere yürekten yönelebilse, bir daha da tesirinden
kurtulamaz.
Kur’ân, atmosferine çekebildiği talebesini öyle yumuşatır, öyle inceltir, öyle
yoğurur ve şekillendirir ki, insan kendi kendine bir şey olacaksa, ancak bunun
sayesinde olur; hatta çok defa, olmazlar bile O’nun gölgesinde tabiî bir olu şum
sürecine girer; girer ve herkesi dehşete sevk eder.
Kur’ân; “Eğer dağlar yürütülecek olsaydı bu Kur’ân’la yürütülürdü, yeryüzü
paramparça olup ve ölüler konuşturulabilseydi, o da yine bu Kur’ân’la olurdu.”
der; der zira O, kalblerde, şuurlar da, hislerde, akıllarda öyle bir tesir icra
etmiştir ki, O’nun bu müessiriyeti, dağları yürütmekten, yerküreyi paramparça et
mekten, ölüleri konuşturmaktan ve nice bin seneden beri çü rümüş cesetlere can
vermekten daha geri değildir.
Her biri birer kalb ve ruh kahramanı olan sahabî toplulu ğu, Kur’ân’ın feyyaz ve
bereketli ikliminde neş’et etmiş aşkın bir cemaattir.
Onlar, arzın büyük bir bölümünde ve insanlığın beşte biri üzerinde o denli derin
bir tesir icra etmişlerdir ki, dağları söküp atma, cansız cesetlere hayat olma
ve arzı sema ya bağlama ölçüsündeki bu harika işte, onlarla boy ölçüşe cek bir
başka toplum göstermek mümkün değildir.
Kur’ân’a gönül veren, O’nun semavî disiplinleriyle yoğrulup şekille nen; daha
doğrusu, ruhta, mânâda Kur’ân’laşan bu insanlar, o Furkanla olmazları oldurmuş;
ölü ruhlara ebedî var olma nın yollarını açmış; arzın şeklini değiştirmiş; temas
ettikleri toplumlara ötelerin zevkini duyurmuş; düşünceler üzerinde ki
zincirleri kırmış; ağızlardaki fermuarları çözmüş; hilkatteki Kur’ân’ın Sihirli
Ufku 391
müstesna yeri açısından insanoğlunu yeniden Allah’ın oturt tuğu tahta oturtmuş;
ona yitirdiği itibarını iade etmiş; kâinat, eşya ve insanı yeni baştan
yorumlamış; tekvînî emirlerle teşriî kurallar arasındaki o derin ve sırlı
münasebeti bir kere daha vurgulamış; kalb, irade, his ve şuurun nihaî gayelerini
belirle yip ortaya koyarak, insan ruhundaki izafî, nisbî ve potansiyel
değerlerin inkişaf ettirilme usûl ve esaslarını harekete geçi rip düz insanı,
insan-ı kâmil olmaya yönlendirmiş ve böylece ona, gözünün iliştiği, duygularının
ulaştığı, kalbinin hissettiği her şeyde Kudret ve İradesi Sonsuz’un
mevcudiyetini duyur muş ve her şeyi götürüp, gerçek Sahibine bağlamıştır.
Bir mü’min, bu ölçüde gözü gönlü açık, duyguları ve ru hu uyanık, düşünce ve
zihni de Allah’a bağlı ise, o kimse, cismaniyete ait bütün basitliklerden
uzaklaşmış; hayatı daha bir başka şekilde duymaya başlamış ve duygular dünyası
nın sınır ötesine uyanmış sayılır ki, böyle bir hakikat eri, her nesnede,
varlığın her parçasında Allah’ın ilminin dalgalandı ğını, Kudret elinin
işlediğini hisseder ve bir ürperti duygusu, bir yakınlık şuuruyla ümit ve
haşyeti iç içe yaşar; dünyevîliği içinde öbür âlemin en son noktalarında
dolaşır.
Nefes alırken ümit ve beklentilerle alır, verirken de mehâfet ve mehâbetle
verir.
Hep Kur’ân’ın haritalandırdığı çerçeve içinde ve çizgi ler arasında gezinir,
gezinir ve hayatını sürekli maiyyet telev vünlü yaşar.
MÜ’MİN UFKUNDA ZAMAN
Mü’min ufkunda zaman hep bir büyü ile cereyan eder; çok defa fevkalâdeliklerle
tüllenir ve sihrini tam duyabilen lere zaman ve mekân üstü neler ve neler
fısıldar! Hakikî bir mü’minin, bütün bir ömrünü ya da bir yılını değil; bazen de
ğişik vâridât ve televvünleri itibarıyla bir gününü bile tavsîfe gücümüz yetmez.
Dahası, biz bir şeyler anlatabilsek de, iman daki sırrı tam tadıp duymamış
olanlar onu körler ve sağırlar gibi dinleyecek ve hiçbir şey anlamayacaklardır.
Parmağı ba la banmamış, damağı onunla tanışmamış, gözü gül görme miş ve burnu
onu koklamamış birine baldaki tadı, güldeki renk ve kokuyu tarif etmek mümkün
olmadığı gibi, inanma yana, mü’min ufkunda zamanın nasıl bir sihirle cereyan
etti ğini anlatmak da öyle imkânsızdır.
Mü’min ufkunda zaman hep bir sihirle gelir gider; hele bazı vakitlerde ruh,
şartlı reflekslere bağlı hareket ediyormuş çasına birdenbire teyakkuza geçer;
insanî melekeler bir yer den sinyal almış gibi toparlanır; bütün latifeler
heyecan, te laş, ümit ve endişe ile uyanır ve her hâlleriyle âdeta karşı ko
nulmaz bir emre âmâde olduklarını ima ederler.
Bütün pen cereler sımsıkı kapalı, panjurlar inik, perdeler de çekili olduğu
hâlde, bazen ezanla beraber, bazen de ezandan evvel, fecrin o sihirli esintileri
camı, tülü, perdeyi delip geçerek gelir gö nüllerimizi sarar ve bir temcid
sesiyle bizi Hak huzuruna ça ğırır.
Gözlerimizi açar açmaz ilk defa minarelerin cümbüşüy le –kerameti şerefelerden
yükselen o nurlu kelimelere ait– bir Mü’min Ufkunda Zaman ...393
mûsıkî banyosu yapar; sonra, namaz için özel tahâret kurna ları altında taabbüdî
arınmadan geçer; ardından da yüz yere sürüp içimizi Rabbimize dökeceğimiz
namazgâha yürürüz.
Namaz hemen her zaman, o kendine has büyüsüyle, pencerelerden süzülüp içeriye
girerek alışık olduğumuz bir misafir gibi –ev sakinlerinden daha sıcak bir
misafir gibi– sec cadelerimizde bizi karşılar ve henüz başladığımız o taptaze
güne kendi boyasını çalarak gelecek saatlerin mânevî hazzı nı ruhlarımıza
duyurur ve mü’min ufkuna ait ilk sihirli fark lılığı ortaya koyar.
Böylece, bütünüyle Allah’a açık duygu larımızla başlarız güne.
Duyarız bir Cennet sabahı neşvesini bütün benliğimizle.
İbadet, evrâd u ezkâr, kahvaltı ve daha bir sürü meşgale ve sorumluluk bu ince,
nârin ve yemyeşil başlangıcın birer devamı hâlini alır; biz istemesek de her işi
mize sirayet eder, her davranışımızı kendi şivesiyle konuştu rur.
Derken, hareket ve faaliyetlerimiz ukbâ edalı bir inceliğe bürünür; zâhiren
başkalarıyla aynı zaman dilimi içinde, ay nı mekânda, aynı şeyleri paylaşıyor
gibi görünsek de, niyet ve nazarlarımızın farklılığıyla hamle ve
hareketlerimizde hep Allah’a emanet olmanın esrarını duyarız.
Çevremizi, O’na ait tecellîlerle sürekli tül pembe görür..
her simada O’na işaret eden çizgiler müşâhede eder..
bu mülâhazalarla dünyevîlik uhrevîlik arasında gelir gider ve inançlarımızın
davranışları mıza aktığını duyar gibi oluruz. Böyle bir ledünnîlikle idrak
ufkumuza giren hemen her şeyi daha munis, daha sıcak, da ha içli, daha anlamlı
bulur ve karşımıza çıkan herkesi, her nesneyi bağrımızda büyüttüğümüz
çocuklarımız gibi okşar, koklar ve inançlarımız sâyesinde kendimizi olabildiğine
ge nişlemiş, sihirli bir atmosfer içinde sanırız: Canlı-cansız bü tün eşya renk,
şekil, desen, mahiyet değiştirip de başkalaşmış gibi güler yüzümüze..
ve ruh olur, mânâ olur akar içimize.
Taş-toprak, ağaç-yaprak, gül-çiçek, kuş-böcek..
her şey ama 394
her şey gönül ufkumuzdan ruhlarımıza sürekli bir şeyler fısıl dar.
Bütün tekvînî emirler, satır satır, paragraf paragraf birer mesaja dönüşür, his
ve şuurlarımıza harfsiz-kelimesiz “sehl-i mümteni” ne hutbeler, ne hutbeler îrad
eder.
Teneffüs etti ğimiz hava, yudumladığımız su, çiğnediğimiz lokma, gözleri mizden
gönüllerimize akan güzellikler, bize, bütün bunlarla mahiyetlerimizin
münasebetlerini, tat ile tat alma duygula rımızın muâşakasını, hayatla umumî
atmosferin aynı hesap ve aynı hendeseye göre hareketlerini söyler ve ruhlarımıza
mârifet kevserleri içirir.
Böylece, günün ilk dakikalarından itibaren hayatımızı duya duya yaşar ve sürekli
fecir şivesiyle oturup kalkmaya başlarız; derken, saatlerin ilerlemesiyle bu
neşve ve heyecan az da olsa, zeval rengine bürünür..
ve işte tam bu esnâda yepyeni bir bekâ esintisiyle öğlenin o serinleten gölgesi
dü şer üzerimize; düşer ve bizi, günün iş, meşgale ve daha deği şik
aktiviteleriyle akıp giden o sımsıcak dakikalarında “Arş-ı Rahmet”in izdüşümü
diyebileceğimiz bir mâbede veya her hangi bir namazgâha çağırır.
Bu çağrıya uyup bir kere daha yüz yere sürmek için “Hazîratü’l-Kuds” ün gölgesi
böyle bir mekana doğru yürürken, hemen her adımda vicdanlarımı zın eline
tutuşturulan mârifet, mehâbet ve muhabbet kâse lerinden kevserler yudumlar,
varacağımız yere derin bir yol zevki içinde ulaşır, revaka adım attığımızda
farklı hazlarla ür perir.. şadırvanın başında ayrı bir inşirahla serinler..
bizim le aynı duygu ve aynı düşünceyi paylaşan aydınlık simalarla bir arada
bulunmanın neş’e ve sevinciyle soluklanır, uhrevî mülâhazaların râşeleriyle iç
çeker ve yürürüz bir kere daha gün ortasında iman ve İslâm farklılığının
vâridâtını duymaya.
İçinde, yemek, çay, sohbet ve gelme-gitme adına belli ölçü deki değişik
aktivitelere bağlı uzun bir ruhî dinlenme faslıyla, beden, cismaniyet ve “akl-ı
meâş”ın kalbin sırtına yüklediği Mü’min Ufkunda Zaman ...395
ağırlıklardan sıyrılır..
gönlümüzün merkezle irtibatını yeniler; oldukça ciddî bir mânevî donanımla
yeniden işimizin başına döner ve bir gözümüz dünyada, diğeri ukbâda, ikindinin o
masmavi dakikaları gelip çatacağı ana kadar hep dünyevîler gibi, fakat bütün
bütün uhrevîliğe bağlılık içinde soluk soluğa çalışır-koşturur, yazar-çizer,
okur-düşünür, öğretir-öğrenir, alır-satar, planlar-uygular, hâl hatır
sorar-gönül alır ve âdeta dünya ve ukbâ iç içe yaşarız.
Bu sihirli dakika ve saatler, kim bilir, bizim duyup seze mediğimiz daha neler
neler ifade ediyordur.! Ama itiraf etme liyim ki, ben hemen her zaman, bu
nefislerden nefis, tatlı ve derin dakikaları kendi değerleri çizgisinde dile
getirememe, resmedememe hicabı içinde oldum; hicabı içinde oldum, zi ra,
mü’mince duyulan bu dakika ve saatleri kusursuz ifade edebilmek için ciddî bir
şiir kabiliyetine; Müslümanca bu ha reketler içindeki ahengi resmedebilmek için
mücerredi tasav vur edebilme istidadına ve her zaman üzerimizde büyüsünü
hissettiğimiz zaman parçacıklarını kendi letâfetleriyle duymak için de
mûsıkîşinas olmaya ihtiyaç vardır.
Benim böyle bir is tidat ve kabiliyetim olmadığına göre, ihtimal bu perişan söz
lerimle mü’minlere ait zamanın o nurefşân çehresini karart mış bulunuyorum.
Eğer bu perişan beyanlar söz üstatlarını harekete geçirme vazifesini görecekse,
dolayısıyla maksadın hâsıl olduğunu düşünerek teselli de olabilirim...
İşte böyle bir teselli ile mü’min ufkunda zamanı hecele meye devam ediyorum:
Derken zaman akar, saatler saatleri takip eder; biz yorgun, gündüz yorgun, güneş
solgun; bir sü rü tebeddül, tagayyür, ümit ve inkisar çağrışımlarıyla birden
bire ufukta ikindi beliriverir. “Salât-ı Vustâ” farklılığıyla bize gürül gürül
bir “hazır ol” çeker..
cismanî bitkinliğimizi atabil memiz için ruhlarımıza “revh u reyhan” ufkunu
gösterir; biz leri yorgun olmayan dakikaların ferahfezâ iklimine çağırır ve 396
gönüllerimize, gurupta renk atmış güneşe bedel, bir ezelî ışık kaynağından kâse
kâse ziya içirerek ebediyet iştiyakıyla ya nıp tutuşan ruhlarımızı ufuk ötesi
âlemlerin sihriyle baş başa bırakır.
Böylece, günün son çeyreğinde seccadelerimizle bir kere daha selâmlaşır;
selâmlaşmak da ne demek, koklaşır; onlara yüz sürer; ses, soluk ve
sızlanışlarımızı emanet eder..
ve ayların, güneşlerin, yıldızların, emrine âmâde bulunduk ları Zât’ı, bütün
varlık adına ve insanî ufka yaraşır şekilde el pençe divan durarak tâzimde
bulunur..
bu tâzim ve tebcîli rü ku ile derinleştirir..
secde ile kendi uzaklığımızı aşarak O’nun yakınlığına yürür..
ve böylece ufkumuza damlamaya başla mış akşamın alaca tahassürlerini O’nun
huzuruyla ve huzu runda bulunuyor olma ümidiyle yumuşatır; vedâ rengine bü rünen
hicranlı gün bitimini yeni bir vuslat faslına çevirerek o
Ulu Dergâh’ın kapısını tıklatıp “Biz geldik” şeklinde mırılda nır ve herkesin iç
içe yalnızlıklar yaşadığı saniyelerde inşirah larla, sevinçlerle soluklanır ve
ciddî bir iç temâşâ ile ufkumu zun enginliğine dalar gideriz.
Biz, bu ledünnî dalgınlığı yaşayaduralım, yoğrük bir eda ile dört bir yanda
akşam ezanları yankılanmaya başlar.
Se vinci tasasına galip bu gurup gurbeti esnasında, minareler den yükselen
semavî sesler nazla gelip içimize akar ve sinele rimizde bir kurbet çağrısı gibi
duyulur.
Biz bu çağrıda hemen her zaman bir göç ve intikal edası hissederiz; hisseder ve
gün düzden geceye, hareket ve faaliyetten sükûnete, değişik akti vitelerden
istirahata geçişi bedâhetin çehresinde okuduğu muz gibi, dünyadan ukbâya, hizmet
ve vazifeden ücret alma ya, cismaniyetin dağdağalarından ruhaniyâtın ferahfezâ
ik limlerine göç edeceğimizi de işaretlerin dilinden dinliyor gibi oluruz.
Bütün bunları duyup dinlerken, sürekli gözlerimizden gönüllerimize ve
gönüllerimizden de his, şuur ve idraklerimi ze sımsıcak mânâlar akar; akar da,
bu olabildiğine nazlı ve Mü’min Ufkunda Zaman ...397
hülyalı dakikalarda iç müşâhedelerimizle âdeta ayrı bir âleme açılıyor olmanın
zevkini duyarız.
Bir yandan her şeyin ve her kesin derin bir sükûnete teslim olmuş gibi
sessizleştiği, diğer yandan zaman ve içindekilerin daha bir içli hâl aldığı bu
kas vetli veya durgun gibi görünen saatlerde çok defa realitelerle hülyalar
birbirine karışır..
varlık bütün hey’etiyle tıpkı bir ha yalet hâlini alır ve insanlar da âdeta
ruhanîlere dönüşür.
Yavaş yavaş koyulaşan karanlığın, mü’min ruhlarda çağ rıştırdığı mânâlarla, gece
ve gündüzün iltikâ noktası diyece ğimiz bu esrarlı dakikalarda, bir kere daha
kendimizi, gökle rin sihirli sesleri ve ötelerin esrarlı ışıkları arasında
seccade lerin üzerinde buluruz.
Biyolojik hayatın yorgunluğuna karşı lık insanî ruhun günü ibadetle bitirme
şevkiyle şahlandığı bu yeni fasılda, acz u ihtiyaçlarımızı daha derinden duyar,
şevk u şükrü beraber yaşar ve Yaratan’ın ululuğu karşısında, tepe den tırnağa
hislerle dopdolu olarak koşarız yeniden yüzümü zü yerlere sürmeye ve içimizi
O’na dökmeye.
Derken, karanlıklar her tarafı kaplar; her şey daha bir la civertleşir;
çevremizdeki nesneler yavaş yavaş silinir gider..
ve işte o zaman arkada bıraktığımız gündüzü, ruhumuzdaki ebedî aydınlık
ihtiyacıyla daha derinden hisseder ve bütün benliği mizle, her saati, her
dakikası, her saniyesi sonsuz bir saade ti kazanmaya yetecek koskoca bir günün
iyi değerlendirilip değerlendirilmediği mülâhaza, muhasebe ve telâşıyla oturup
kalkmaya durur..
ve ebedî zulmet, mütemâdî yokluk ve da ha bir sürü boşluğa ait seslerin,
mahiyetimizin nefsanîlik pen cerelerinden içimize sızıp ruhumuzun üzerine
çullanmasına karşılık, toparlanır ve “Nasıl olsa önümüzde upuzun bir gece var!”
der, seccadelerimizde pusuya yatıp tecellî avlamaya ça lışacağımız yeni eşref
saatler beklemeye koyuluruz.
Ardından da hepimizi derin derin düşünceye salan füsunlu gece gelir.
* * *
398
Füsunlu Geceler
Gün batıp herkes yuvaya dönünce, çarşı-pazar dört bir yanı düşündüren bir
sessizlik kaplar; bir mânâda her şey su sar; sadece gece konuşmaya başlar ve
bunu da büyük ölçüde leylîler anlar.
Leylîler için bir başkadır gecelerin harfsiz, keli mesiz mırıltıları!.
Evet o, ufkumuza otağını kurup kendini din letmeye durunca, bizler de onun o
sessiz mûsıkîsi karşısında kendimizi ne keşfedilmedik duygulara salar ve
ufkumuzu aşkın ne hülyâlarla oturur kalkarız.
Her gece, hemen herkes ve bü tün eşya yerli yerinde durduğu halde, biz
duygularımızın de rinliği, merkezle irtibatımızın sağlamlığı ve canlılığı
ölçüsünde, anne-baba ve çocuklarımız...
gibi bütün aile fertlerini, evin iç ve dış aksesuarını hemen her akşam daha
farklı görür, en iç ten ve en tabiî alâkalarla onların üzerlerine eğilir, bütün
benli ğimizle bu yeni dünya ile bütünleşir ve o dar ferdiyet âlemimizi onlarla
genişleterek, her yanıyla çok iyi tanıdığımız o her gün kü hânemizi ilk defa
müşâhede ediyormuşçasına sımsıcak bir Cennet köşesi gibi duyar ve zâhirî
ihsasların, kaba mantığın büzüp daralttığı bu malum mekânı, tahayyüllerin
sihirli atmos ferinde olabildiğine genişlemiş bulur, sık sık Allah’la münase
betin, kalb ve idrak ufkumuzda hâsıl ettiği tesirler karşısında hayretten
hayrete girer ve mehâbetle ürpeririz.
Hemen her akşam gecenin, varlığın üzerine çullanıp her şeye kendi rengini
çalarak ufuklarımızı karartmasının hüznü yanında, o sımsıcak yuvalarımızın
Cennetlere açık menfez lerinden öteleri tahayyül, hatta derecelerimize göre
temâşâ edebilmemiz ölçüsünde içimize uhrevî lezzetlerin aktığını his seder gibi
olur ve âdeta öbür âlemin başımızın üstünde dö nüp durduğunu sanırız.
Biz, tam bu hülyalı maviliklerde yü zerken –sözüm yüzebilenler için– birdenbire
minareler en
derin füsunla son bir kez daha gürler ve her yanı velvele ye verirler.
Onlardan yükselen sesler mâbed harîmini aşarak Mü’min Ufkunda Zaman ...399
gelir ta evlerimizin içinde bizi bulur ve yatak odalarımıza ka dar her yana
şiirini, şivesini boşaltır, bize en tatlı işâ şerbet leri sunar.
Biz de, bütün benliğimizle ona mukabelede bulu nur ve yatıp istirahat etmeyi
yatsıyla uhrevîliğe bağlar; uyku ile ölümü kardeş görme mülâhazasıyla, gönlümüz,
gözümüz Hak’ta, duygularımız O’na kilitli, huzurunda bir kere daha huzur arar; o
günkü sergüzeştimizin muhasebesini gözden geçirir; istiğfar, tevbe ve
inâbelerimizle, şer düşüncelerinin ayaklarına zincir vurur, önlerini keser;
tazarru, niyaz ve du alarımızla da hayır temayüllerimizi güçlendirir;
gönüllerimi zi birer “Beyt-i Hudâ” gibi mâsivâ kirlerinden temizleyerek
Sultan’ın teveccüh ve tecellîsine hazır hâle getirir; böylece uyku ve
istirahatimizi dahi ibadet rengiyle bezemeye çalışı rız.
Buna muvaffak olmamız ölçüsünde de, cismaniyetimizin tabiatı gereği yer yer
ufkumuzu saran kasvetlerden sıyrılır ve huzur soluklamaya başlarız.
Derken, yatak odalarımıza kadar evimizin her yanı sımsıcak bir anne kucağına
döner..
ve za man, mekân birbiriyle öylesine kaynaşır ve bütünleşir ki; ba zen onları
âdeta tek bir şeyin iki ayrı yüzü sanırız.
Hatta çok defa kendimizi de o vahdet içinde, zaman-mekân vâhidinin en önemli
buudu ve en temel unsuru gibi görür; “ibnüzza man”, “ibnülvakt” olma ufkunu
aşarak zamanı da, mekânı da kendi çocuklarımız ve emirber neferlerimiz gibi
tahayyül ederiz.
Böyle bir mülâhaza ile kalblerimiz, ruhlarımız değişik semavî vâridâtla dolar
taşar ve zaman bize en mahrem sırla rını fâşetmeye başlar.
Her zaman bir büyü ile gelip başımızın üstünden geçen o canlı geceler, hep aynı
çerçevede karşımıza çıkıyor gibi gö rünseler de, mevhibeleri ve
çağrıştırdıklarıyla, bize farklı ses ve soluklarla neler ve neler mırıldanırlar.
Na’tlar dinleriz on lardan; münâcâtlarıyla coşarız; onların karanlık
sinelerinden fışkıran ışık hüzmeleriyle hayretler yaşar ve sükûtlarında da en
duyulmaz sesleri duyarız.
400
Gecelerin öyle füsunkâr bir güzelliği vardır ki, içlerinde cereyan eden hemen
her şey alışılmış ve bellenmiş olmasına rağmen, onlar bu sihirleriyle ötelere
gündüzlerden daha açık tırlar ve tıpkı bir “şeb-i arûs” koridoru olmaları
itibarıyla da âdeta birer tahayyül, istiğrak ve muâşaka atmosferi gibidirler.
Onların o sırlı ve sihirli iklimlerinde her zaman Cânân ilinden gelen
esintilerin inceliği ve bu inceliği duyan ruhların vecd ü heyecanı hissedilir;
hissedilir de gönül, bütün leylîlere o ken dine has temâşâ ufkundan, İbrahim
Hakkı gibi: “Ey dîde nedir uyku gel uyan gecelerde,
Kevkeblerin et seyrini seyrân gecelerde.
Bak hey’et-i âlemde bu hikmetleri seyret,
Bul Sâni’ini ol âna mihman gecelerde.”
diyerek seslenir ve onları sonsuzu rasat etmeye çağırır.
Bu çağrıyla kimileri hemen toparlanır, ta göklere kadar bütün âfâkı rasat etmeye
durur; mehtaptan işaretler alır; yıl dızların büyülü edalarıyla kendinden geçer;
“Dinle de yıldızların şu hutbe-i şîrînini,
Nâme-i nûrunu hikmet, bak ne takrîr eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş Hak lisanıyla derler:
“Bir Kadîr-i Zülcelâl’in haşmet-i sultânına,
Birer bürhân-ı nur-efşânız vücûd-u Sâni’a;
Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz!
...
Böyle yüz bin dil ile yüz bin bürhân gösteririz;
İşittiririz insan olan insana..
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü;
Hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz!”
(Bediüzzaman)
der ve bütün bir gece boyu hayret, hayranlık arası gelip git meye başlar..
Mü’min Ufkunda Zaman ...401
Kimileri koşar seccadesine; el pençe divan durur; tesbih ten hamd ü senâya
yürür; tekbirlerle gürler, tâzimâtını ta gök lere duyurur.
Saniyelerini seneler hükmüne getirir ve saatleri ne de ebediyetleri sıkıştırmaya
çalışır...
Kimileri yürür sessizce seccadesine; yatar pusuya; da lar vuslat hülyalarına;
uzaklaşır kendi sahillerinden ve gözleri ufuklarda Sultan’a kurbet yolları
arar..
Kimileri hep tenha yerleri kollar; her zaman gönlünden tütüp duran iştiyaklarla
gürler; hasret ve hicrandan dert ya nar; vuslat intizarlarını dillendirir ve
sabahlara kadar bir bu hurdan gibi tüter durur..
Kimileri ak çağların hasretiyle yanar kavrulur ve “Acaba tali’ bir kere daha
yüzümüze gülmez mi?!” der inler..
Kimileri çaresizliğini âh u efgânla seslendirir; deliler gibi dolaşır durur;
fecrin tulûuna ve fecir süvarilerine türküler söy leyerek teselli olmaya
çalışır…
Kimileri de geleceğin aydınlık günleri yolunda projeden projeye koşar ve oturur
kalkar şafakların sökün edeceği eşref saatleri bekler.
Hâsılı, her tarafta yüz bin muzdarip dolaplar gibi inler, neyler gibi sızlar ve
o kapkaranlık gecelerde akla hayale gel medik sesten-soluktan, renkten-ışıktan
dünyalar kurar ve hâle tepkilerini dile getirmeye çalışır.
Evet, bizim ufkumuzda gece de gündüz de ışığa açık ve hep rengârenktir; bizler
sabahtan akşama, akşamdan saba ha hemen her zaman büyüsünü ruhlarımızda
duyduğumuz o altın saat, altın dakika ve altın saniyelerde sürekli hasret vuslat
arası gelgitler yaşar..
ebediyet beklentisiyle oturur kal kar..
ve meyvelerini ilerde toplayacağımız, tatlarını ötelerde duyacağımız, gurub
bilmeyen masmavi günlerin hülyâlarıyla köpürür durur..
sonsuzun o tasavvurları aşkın zevkleriyle 402
mırıldanır ve ömrümüzün ışıktan dakika, saniye ve salisele rinin çok farklı,
olabildiğine derin ve rengârenk şekillere bü rünerek, bizim hesabımıza bir
ebediyet havzına boşaldığına/
boşalacağına inanırız; inanır ve yapmaya çalıştığımız şeylerin bir santiminin
bile zayi olmayacağını düşünürüz.
Dünyada yaşadığımız o nurefşân günlerin, o aydınlık saatlerin, o aşk lı, şevkli,
şiirli zamanların bir başka âlemde güller gibi aça cağını, ağaçlar gibi çiçek ve
meyvelerle salınacağını; orada bütün güzelliklerin tasavvurları aşkın bir uhrevî
derinlikle de vam edeceğini düşünür ve bu dar âlemi öteler vüs’atinde du yuyor
gibi oluruz.
İman, tevekkül, teslim ve ebedî saadet çizgisindeki hayatı mız bize, her zaman
en erişilmez güzellikleri, en derin zevkleri duyurarak bizi hemen her an en
cazibedar, en zevk-efzâ şey lerden müstağni kılmıştır/kılar.
Bizler iman ve ümitlerimiz sa yesinde hep masmavi geçen ömrümüzde zamanın hemen
her parçasından en seviyeli nesirlerle, en büyüleyici şiirlerle anla tılamayacak
öyle şeyler dinleriz ki, kendi kendimize: “Yoksa bunlar ruhanîlerin muhavereleri
mi?” diye düşünürüz.
Bu ışıktan dünyada, bu sihirli ufukta ve o nurefşân saat, dakika ve saniyelerde
bizim duyup anlayabildiklerimiz bun lar..
kim bilir, zamana kendi düşüncesinin boyasını çalabil miş zaman ve mekân üstü
ruhlar ondan daha ne derin ve ne renkli şeyler dinliyorlardır...
Ne var ki, belli ölçüde de olsa, kendi enginliğiyle zamanın o büyüleyici
esrarını duyabilmek için zihnî, fikrî, ruhî, hissî ve kalbî bir rehabilitasyona
ihtiyaç olduğunu da unutmamak lâzım.
Böyle bir rehabilitasyonun en kestirme ve yanıltmayan yolu da, Hazreti Ruh-u
Seyyidi’l Enâm’a teslimiyetle kalb ve ruhun zümrüt tepelerinde seya hat olsa
gerek...
GÖZYAŞLARI
Hak rahmetinin insan gözünde damla damla olmasıdır gözyaşları.
Dilin, duygunun ve gönlün el ele, yüz yüze birleştiği, iç içe girdiği ânın
çiçekleşmesi üzerinde jaledir gözyaşları...
Cennet hûrilerinin kulaklarındaki küpeler, göz damlaları nın yanında toprak
kadar aşağı ve değersiz kalır..!
Heybet, korku, saygı ve sevgi gibi insanı duygulandıran, gönül tasını yakan ve
kalbden sefil arzuları sıyırıp atan, ulvî hislerin çepeçevre ruhu sardığı ânın
beyanıdır gözyaşları...
Bulut bulut yükselip, Hak rahmetinin eteklerinde dudak gezdiren, bu fâni âlemin
bekaya mazhar pırlantalarıdır göz yaşları...
Bu tuzak ülkesinde, böylesine pervaz edişlerle arşiyeler yapıp, nazlı nazlı
lahut âleminin kapısını çalmak başka hangi fâniye müyesser olmuştur..?
Eserinde esrarını izlemek; buldukça aramaya istek ka zanmak ve Yunus diliyle
“Deryada mâhî ile sahrada âhû ile” O’nu “anmak”, inlemek...
Her yerde O’nun haberini sormak ve sonra çözülen her düğüm karşısında buzlar
gibi erimek...
Sel olup çağlamak, başını taştan taşa vurup ağlamak...
Tıpkı Yunus gibi, Celaleddin-i Rumî gibi, devrin “Büyük Dertli”si gibi yanmak,
kavrulmak...
Hangi saadet bundan daha tatlı, hangi haz bundan daha içten olabilir?
Annenin ağlaması içten içedir; riyasız, âri ve durudur.
Onun her iniltisinde binlerce ney feryadı gizlidir.
Yavru da 404
ağlar.
Hem de dünyaya gelir gelmez...
İyi güne ereceğine, saadet göreceğine yahut başına geleceklere, ihmal edilişine
belki de atalarının günahına ve çevresinin körlüğüne...
Ak alınlı, ak duvaklı geline, ananın en kıymetli hediye si ayrılık
gözyaşlarıdır.
İnce gelin, hayatının sonuna kadar, o saflardan saf, inci danesi gözyaşlarını
unutamaz.
Onları unut tuğu gün, anayı da unutur, atayı da...
Bir düşünün, gözü dolu bulut ana, üzerimize ağlamasa, nice olur hâlimiz? Ya o da
denizler gibi cimri olsaydı; gü neş vurmadan incelmese, buharlaşmasa ve yukarı
uçmasay dı! Ya o, öyle mi? Yaz demez, kış demez; bahar demez, güz demez daima
ağlar...
Nebisinin diliyle Hak; millet haysiyetini, memleket na musunu görüp gözeten göze
denk tutar ağlayan gözü.
Zaten “Ağlamayan gözden Sana sığınırım.” dememiş miydi..? Tıpkı şeytanın
hilelerinden, hasis duyguların ezip geçmesinden Allah’a sığındığı gibi...
Ermişin nazarında gözyaşları, Cennet pınarlarından da ha değerlidir.
Zira o damlalar, “tamu”yu söndürecek bir iksir sayılır Rahmeti Sonsuz’un
katında...
Hakk’ın sâfi nebisi Âdem (aleyhisselâm), saadet kâsesini gözyaşları ile doldurup
içmedi mi?..
Dertli Nebi, Tufan Peygamberi (aleyhisselâm) o katre lerle âlemi sele vermedi
mi? Yaratılış esrarına ilk dokunan Mevla’nın Halîl’i “Hasbî, Hasbî” diyerek
gözyaşlarıyla ateşi “berd ü selâm” etmedi mi?
O incelerden ince, Hak esrarının merkezîleştiği, Faraklit müjdecisi Ruhullah’ın
hâli hep ağlamak değil miydi?
Masum resûl Davud’un (aleyhisselâm) ağlamalı feryadı değil miydi ki, insan
derûnunda lâhutî ahenk ve sızlanışın adı Gözyaşları ..405
olan Zebur’u tilavet ederken, en ince gönül telleri üzerinde yüzlerce mızrabın
âhı duyulurdu...
Ve son durakta, en doğru yolun başında, büyük muam manın Keşşâf’ı, yaradılışın
özü aziz Ruh, kördüğümü çözer gibi bu esrarı gözyaşlarıyla çözmedi mi? Ta ana
kucağında bin ni yaz ile: “Ümmetim, Ümmetim...” dediği andan, ba’sü ba’de’l
mevt’e ve ötesine kadar hep aynı şey için inlemedi mi?
Şâir İkbal, bir yüksek toplulukta, ruhların huzurunda, Nebiler Sultanı’na: “En
muteber hediye” deyip, bir bardak şehit kanı takdim etmişti.
Ben gökler ötesi o âlî meclise çağ rılsaydım, günahına ağlamış kimselerin
gözyaşlarını alır gö türürdüm.
“Ağla ey gözlerim, gülmezem ayruk,
Dost iline varup, gelmezem ayruk.”
Kavuşmak için ağlamak ve kavuşmuş olmaktan ötürü ağ lamak...
Bu ağlayış, bir yetimin, bir ümitsizin ağlayışı da değil...
Bu ağlayış tam bilememeden, öze erememeden veya visalin neş’esinden, huzurun
heybetinden doğup gelen bir ağlayıştır.
Sonunda rahmetin tebessümü olduğu için de tatlıdır.
Ve yine bu ağlayış, bulup bildiğini buldurma ve bildirme yolunda ol duğu için de
hüsransızdır.
“Sular gibi çağlasan, Eyyûb gibi ağlasan,
Ciğergâhı dağlasan ahvalini sormaz mı?” (Anonim)
Anadolu insanı bu mânâda ağladı.
Kurduğu ümranların çamurunu hep böyle gözyaşlarıyla yoğurdu.
Gözyaşları ruh inceliğinin şahitleridir.
İnce insan, yüzü nü gözyaşları ile yıkayan insandır.
İçi sızlamayanlar, kirpiği ıslanmayanlar kem tali’ hoyratlardır.
Bu incelik bir havari in celiği de değildir.
Şecaat ve cesaret arz edeceği yerde, o bir denbire tunçlaşır, demirleşir;
aşılmaz ve bükülmez hâle gelir.
406
İşte o en büyük devlet adamı Ömer, Peygamber halesinde en büyük devlet adamı..
şiddeti, öfkesi ve nefretiyle beraber, bir kalbi kırığın yanında, bir “yerdeki
yüz” karşısında çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlar ve etrafını da ağlatırdı.
O manzumede daha niceleri vardır ki, haykırışı aslanın ödünü koparmış, ormanı
velveleye vermiş; harp meydanların da bir haykırışla bin hanümanı harap
etmiştir.
Fakat Hakk’ın huzurunda, muhasebe anında öylesine incelerden ince bir hâl
almıştır ki, ancak Cennet hurileri o kadar incelikten haberdar olabilirdi.
Uzun senelerden beri ne kadar hasretiz gözyaşlarına..! Onu, bu memleketin
taşına, toprağına, evine, mâbedine sor malı.
Sormalı şu dağlara, taşlara ve üzerinde uçuşan kuşla ra...
Ve bütün bir maziye sormalı, bağrına kaç damla gözyaşı düştüğünü.
Sonra mâbedlerdeki sütunlara, geniş kubbelere ve çevredeki cidarlara da sormalı,
ne zamandan beri hıçkırı ğa hasret olduklarını.
Seccadelere de sormalı, kaç defa göz yaşlarıyla ıslandıklarını.
Bu kadar içten uzaklaşılan, bu kadar gönüle yâd kalınan ikinci bir devir
gösterilebilir mi...?
Şimdi sizler, ey bütün bir tarih boyunca ağlamayı unut muşlar! Gamsızlar,
dertsizler ve ağlanacak hâllerine gülen ler! Gelin; şu çıkmazın başında durup
asırlık gamsızlığımıza bir son vererek beraber ağlayalım! Cehaletimize
ağlayalım! Kaybettiğimiz şeylerden habersizliğimize ağlayalım! Kusurdan bir
heykel hâline gelmiş mahiyetimize, duygularımızın dumura uğrayışına ve
hoyratlaşan gönlümüze ağlayalım! Bu vaziyette öleceğimize, öldüğümüz gibi
dirileceğimize, tasmalı ve pran galı büyük imtihanda, en büyük merasimde fevç
fevç geçecek olan mazinin şanlıları arasında yer bulamayacağımıza ağlaya lım!
Daldan kopan bir meyve gibi, yalnız düşüşümüze, ayaklar altında ezilişimize,
rahmetten cüdâ kalışımıza ağlayalım..!
Gözyaşları ..407
Yukarılara doğru güvercinler gibi kanat çırpalım ve çok yükseklerde öyle bir
“ah” edelim ki, ünümüz, gözyaşların dan meydana gelen bulutları harekete
getirsin.
Sonra ateşi mizi söndürecek o damlalar, yağmurlar gibi başımızdan aşa ğıya insin
ve ateşimizi söndürsün! Kin ve nefret ateşini.. bü tün dünya ve ukbâ ateşini...
Allah’ım! Sen’den diliyor ve dileniyoruz: Gözlerimize yaş ver ve bizi ağlat!
Merhamet etmen için, Sen’den uzak ka lış hasretini duyamayışımıza ağlat! Gönlün
şâk şâk oluşuna, ağyâr ateşine yanışına, öyle ağlat ki, sineler kebap olsun; on
dan bir bir feryat çıksın, meleği ve feleği velveleye versin.
Beni de ağlat; gece kadar karanlık ruhuma şefkat et de ağlat! Ağlamalarıma dahi
ağlamam lazım geldiği için ağlat! Bükülmüş şu kaddime, solgun ve ölgün rengime,
burulmuş boynuma ve kırık kalbime merhamet et de ağlat! Şu en sakin anda,
sızlanışlara cevap verdiğin dakikalarda, kapkara gön lümle değil, Sen’den
başkasına secde etmeyen başımla Sana dönüyor, titreyen dudaklarımla ağlatmanı
diliyorum.
Heyhât ki “merhamet, merhamet” diyeceğim an, bir hâil gibi günahlarım karşıma
dikiliyor ve içimde yığın yığın bur kuntu meydana getiriyor.
Allah’ım! Benim uzaklığım itiba rıyla değil, Sen’in yakınlığın hürmetine kalbime
rikkat ver ve öyle ağlat ki, kendimi kaybedeyim, yolunda ar ve haysiyet ten
geçeyim, ta “Bu delidir.” desinler...
“Gidip boynumda zincir ile ol Ravzâ-i Pâk’a, o denlü ağ layayım ben ki, görenler
hep beni dîvâne sansın.” Ola ki, dü şen damlalardan bir tanesi aşkına düşmüş
olur; işte o, be nim için ummanlara bedeldir.
Şehit kanı kadar aziz gözyaş ları içinde nefesim kesilirken varlık sırrını bana
duyur! Şu kararsız gönlümü doyur! Hicabımdan yüzümü saklamaya ça lışayım.
Habibine görünmek istemeyeyim.
Pişdarım ve Yüce 408
Rehberimden kaçayım.
Sonra bir âlî divan kurulsun.
Ben zü lüfleri dağınık, hıçkırıkları gırtlağında düğümlenmiş, yüzü ka raların
uğramadığı o divana çağrılayım “La tüâhiznâ” kalka nıyla huzura varayım.
Kirlerime göz yumup, “Bu da bizden di.” desinler; dilenciye bir mülk
bağışlasınlar! Çöl yolcusu nu sevindirip bir bulut ve bir meltemle imdadıma
yetişsinler! Sevincimden orada yığılıp kalayım! Gözyaşlarım içinde bo
ğulayım...!
ZAMANI BİR BAŞKA DUYUŞ
İçinde bulunduğumuz kutlu zaman dilimini tam duya bilmek için, evvelâ ruh ve
vicdanların gökler ötesi böyle bir mûsıkîyi ve şiiri hissetmeye hazır olmaları
lâzımdır.
İç âlemleri, dış çevreleri ve hayat televvünleri itibarıyla âfâkî ruhlar onu
sadece gökte değişen hilâller şeklinde takip ederler.
Günümüzde umumî atmosfer; radyolarla, televizyonlar la, klaksonlarla; uçak,
tren, vapur, otomobil, tramvay gürültü leriyle; âsâbımızı bozan münasebetsiz
sirenler ve ciyak ciyak reklâm ve propaganda vasıtalarının çığlıklarıyla o kadar
ciddi kirlendi ki, esaslı bir ameliyât-ı ruhiye ve fikriye geçirmeden, hatta
yeni baştan bir kere daha bütünüyle uhrevîleşmeden bu mübarek ayların
semavîliğini ve bu aylarda ötelerin bayıl tan mûsıkîsini duymak çok zor, belki
de imkânsızdır.
Mânevî kirlerden arınmış, semavîliklere açık nezih ruhlar, bilhassa içindeki
bazı gecelerle daha bir zirveleşen bu mü barek zaman dilimini, âdeta bir lezzet
gibi duyar, bir gül gibi koklar, bir mûsıkî gibi dinler ve bir kevser gibi
yudumlarlar.
Azıcık dikkat edebilsek hemen hepimiz, bu ayların ufkumuz da tulûunu, tıpkı
semavî bir koruya veya uhrevî bir koya giri yor gibi en büyüleyici şekilde
hisseder; ötelerde seyahat edi yormuşçasına bütün benliğimizle köpürür ve
nâsûtiyetimizin hudutlarına sığmaz hâle geliriz.
Aslında bir zamanlar, bu bizim en tabiî hâl ve iklimimiz di: Eskiden senenin
hemen her mevsiminde yudumlayıp do laştığımız o ledünnî zevk ve uhrevî hazlara,
şimdilerde, pek 410
çoğumuz itibarıyla fevkalâde aç ve susuz bulunuyoruz.
O zevk ve hazları, geçmişe ait enginlikleriyle duyabilmek için, gündelik
duygulardan ve düşüncelerimizi saran isten-pastan arınmamız, sonra da ümit ve
beklentilerimizde daha bir de rinleşmemiz icap ediyor.
Bunu başarabildiğimiz sürece, var lığın içinde her zaman gizli, büyülü, ince ve
gönüllerimizi rik kate getiren pek çok gerçeği duyabilir ve sınırlılığımızı
aşabi liriz.
Hele, insanı sürekli ledünnî ufuklarda gezdiren mübarek gün ve gecelerde...
Evet, varlığı gönül kulağıyla dinleyebilenler için müba rek gün ve geceler,
âdeta ötelerin diliyle bir şeyler mırıldanan birer şair, birer bestekâr hâline
gelir ve bizlere ne harikulâde şeyler fısıldar.
Duyup hissettiğimiz esintiler, cismaniyetimizi kuşatan başka görüntü ve başka
gürültüleri bir tarafa iterek, gönlümüzün derinliklerinden, ukbâya açılan husûsî
menfez ve koridorlarla bizi, öbür tarafın meçhûl ve büyülü yamaç larına
ulaştırır ve temâşâ zevkiyle âdeta mest eder.
Böyle bir mülâhazalar dünyasında sabahlar, Cennete ilk adım atışın mest ü
mahmurluğu içinde; öğlenler, Sevgiliyi temâşâ ile gü nün yorgunluğunu atma
hazzıyla; akşamlar, bir alaca karan lık içinde vuslata yürüme neşvesiyle;
geceler, halvetin idrak ler üstü güzellikleriyle tüllenir ve her biri ayrı bir
tat, ayrı bir neş’e ile gelir geçer gönül ufkumuzdan.
Hele, Regâib, Miraç, Berâat kandilleri gibi gece âleminin taçları ve zamanın
Allah’a en yakın zirveleri ya da O’na açıl manın rıhtımları, limanları,
rampaları sayılan o mübarek gün ve gecelerde, gönüller ayrı bir duyarlılıkla
parıldar; ruh son suza doğru bir başka türlü kanat çırpar; her şey verâların
ezelî şiirine dem tutar; her yanı tam bir uhrevîlik büyüsü kaplar; her sineyi,
dillerin ifadeden âciz kaldığı bir naz ve niyaz zem zemesi sarar. Hususî bir
kısım tecellilerle ötelerin kapısı, pen ceresi, menfezi hâline gelen mekân; ümit
ve beklentilerin Zamanı Bir Başka Duyuş ...411
yakarışlara dönüşüyle billurlaşan zaman ve yeni nazil ol muş gibi, her sûresi,
her maktaı, her âyeti ve her cümlesin de hemen herkese yepyeni bir hayat
vaadiyle âvâz âvâz ça ğıldayan Kur’ân, bizlere, iman ve ümitle yemyeşil tepeler,
Cennette cuma yamaçları gibi rü’yete açık zirveler ve susa mış gönüllerimize
hayat suyu gibi iksirler içirerek, ruhlarımıza mü’min olmanın tasavvurlar üstü
avantajlarını sunarlar..
su nar ve Rabb’e yönelik sinelerde ne telâffuzları çatlatan mânâ ve muhtevalar,
ne ifadelere sığmayan tecellilerle tüllenirler.
Öyle ki, ruhlardaki bu enginlik ve zenginlik, görüp hisset tiğimiz her şeye
rengini çalarak bizi bütünüyle verâîleştirir..
ve kendimizi, uhrevîlerin teşkil ettiği bir halka-i zikirde mehâbet yudumluyor
ya da Cennetlerin ferahfezâ iklimin de, hûri ve gılmandan müteşekkil bir korodan
neşîdeler din liyor gibi buluruz.
Hele, bazılarımız itibarıyla ve bazı zamanlarda, ruhlarımı zı saran bu zengin
uhrevîlik, bizi, içinde bulunduğumuz dar zaman buudları dışına çekerek, içimizde
hep hasretini duy duğumuz Cennetin kapısının önüne kadar sürükler..
sürükler de, âdeta kendimizi, fevkalâde mahrem, asla duyulup görül memiş ve
kelimelerle ifade edilmeyen bir sihirli âlemin sahi linde sanırız.
Böyle bir ruh hâleti içinde biz bir şey düşünüp konuşmasak da, öteler kendi
sesinden bize güftesiz besteler sunar ve: “Ben kulağınızda bir ihtizaz,
gözlerinizde bir ışık, sinelerinizde de bir haz olarak hep içinizdeyim..
içinizde ve duygularınıza açık limanlarda, rıhtımlarda, rampalardayım.
İsteseniz beni avuçlarınızın içine alıp sahiplenebilirsiniz...”
derler.
Ötelere, ötelerin de ötesine uzanan bu köpük köpük duygular içinde gönüllerimize
yağdığına inandığımız uhrevî ışıkların; her zaman his ve yakarışlarla tüten
umumî havanın; mor, pembe, beyaz, sarı sokaklarda ve mahyalardaki kandil lerin;
günde birkaç defa ruhlarımızda sonsuzu rasat etmeye 412
koştuğumuz mâbedlerin; bizimle aynı duyguyu paylaşan ve hislerimize tercüman
olan tertemiz insanların..
evet bütün bunların hemen hepsinin ayrı ayrı birer mevcûdiyeti, birer ruh ve
mânâsı, birer lezzeti ve birer büyüsü olduğunu duyar gibi oluruz.
İşte bu mânâ ve muhteva ile dopdolu ruhlarımız, asıl kendilerine döndüklerinde,
her şeyden daha engin olan iç dünyalarının derinliklerini temâşâya dalar ve
çevrelerinde ki eşyayı daha bir farklı duymaya başlarlar.
Evet, varlık, insan ve ötelerin daha mükemmel duyulup hissedildiği bu mübarek
günler, dimağlarımızda en kudretli düşünceleri tutuşturur, ruhlarımızda en
zevkli şiirleri besler, gönüllerimize en sırlı vâridât kapılarını aralar ve bize
en mah rem hislerimizi ifade etme imkânını hazırlar.
Bu mübarek zaman diliminin mehâbetiyle bazen hemen pek çoğumuz susar ve âdeta
kendi iç dünyamızla hasbıhâle başlarız.
Kim bilir, belki de böyle bir sessizleşme, güven, sev gi, itibar ve herkesi
kucaklama yolunda en beliğ sözlerden daha anlamlı tesirler icra ediyordur.
Evet bazen, murâkabe, his, mârifet mülâhazası ifade eden böyle heybetli bir
sessiz lik en derin sözlerden daha müessir olabilir..
ihtimal bizim en çok hasretini çektiğimiz işte bu sâmit talâkattir.!
Eskiden beri bu kutlu zaman dilimi yaşana yaşana ruhla rımıza öyle işlemiştir
ki, o daha ufukta belirir belirmez, kalbi mizin dudaklarında ne şeker şerbet
şeyler duymaya başlar, ne engin mânâların bir beyan zemzemesi hâlinde içimize
aktığı nı hisseder ve ne enfes düşüncelerin kalemlerden akan mü rekkeplere
karışıp nakış nakış kâğıtların üzerine döküldüğüne şahit oluruz.
Olur ve hâlihazırdaki mevcudiyetimizin yanında, olmayı düşündüğümüz, iman ve
ümitlerimizde tomurcuk to murcuk açan günleri sayıklar, arzu ve emellerimize
göre yep yeni dünyalara doğru kanat çırpıp uçtuğumuzu sanırız.
Zamanı Bir Başka Duyuş ...413
Biz hepimiz, bu mübarek ayları ve o ayların zirve gün ve gecelerini imanlı
gönüllerimize her zaman akseden ışık tayf ları şeklinde görmüş ve sevmişizdir.
Aradan yıllar ve yıllar geçse, insanların düşünce ve tarz-ı telakkileri değişse
de bu mübarek gün ve geceler, bizleri hep aynı duygu ve düşün ce yamaçlarında
dolaştıracak ve gönüllerimize aynı ilhamları boşaltacaklardır.
BİR KERE DAHA RAMAZANLAŞIRKEN
Gönüllerimizde hüzün ve zevki iç içe yaşadığımız bir dö nemde; gözlerimizi
yummuş, ruhlarımızla yeni bir gufran ayı nı süzüyoruz.
Bu ışık ayının hem hülya hem de tahassür dolu ikliminde his ve hayal dünyamızı
hem bir ilkbahar hem de bir sonbahar gibi duyuyoruz.
Ramazanda her ses ve soluk derinlerden derin o ruhanî edasıyla, dünyada yaşamak
istediğimiz hemen bütün zevk leri ve gönüllerimizin iyilik düşüncesi adına
beslediği bütün ümitleri en ulvî, en coşturucu bir üslûpla söyler.
Hemen her zaman, Ramazanın nazlı günleri bir ışık yumağı gibi gelip her yanımızı
sarar ve tedai ettirdiği hülyaları, emelleri, sevinçleri, neş’eleri, ziyafetleri
ve renk renk öteler buudlu televvünleriy le bize Cennetlerden demet demet
numuneler sunar.
Ramazanın başlamasıyla, düşüncelerin bir kere daha ye nilendiği, duyguların
zindeleştiği ve rahmetin her türlü dalga boyu ile gidip insanın ümit ve
recâsıyla bütünleştiği, bütün leşip gönüllere sindiği onun o sihirli günlerinde
ve aydınlık gecelerinde, sanki insanın Allah’a kavuşmasına mâni bütün engeller
ortadan kalkıyor, bütün olumsuzluklar bertaraf edi liyor gibi, vuslata giden
yollardaki tepeler dümdüz, düzlükler de pürüzsüz hâle gelir...
Her zaman rahmete susamışlığını hisseden gönüllere Ramazan, toprağın bağrına
inen yağmur gibi, onların baş larından aşağıya boşalttığı his ve mânâ ile
gönüllerin ku rumaya yüz tutmuş bütün yamaçlarını sular, duyguların ta Bir Kere
Daha Ramazanlaşırken .415
derinliklerine iner ve insan benliğini yepyeni mânâların yem yeşil meşcereliği
hâline getirir.
Öyleki bu mübarek zaman di liminin hayata aksettirdiği bin bir televvünlü
mübarek zaman parçalarının, ışıktan dakikaların gözlere, gönüllere saçtığı nur
lar sayesinde bütün bütün uhrevîleşen ruhlar, artık mânâya ve ledünniyâta öyle
bir uyanmış ve alışmış olurlar ki, bir da ha da bu masmavi iklimden ayrılmak
istemezler.
Ramazan, fecr-i kazibi, fecr-i sâdıkı ve tulûuyla tıpkı bir gün gibi doğar
üzerimize..
daha ufukta emareleri belirir be lirmez, onun için ne tatlı, ne sıcak, ne
heyecanlı bir hazırlık dönemi yaşarız.
Günler ve haftalar önce, yiyecekler-içecekler olağanüstü ve Ramazana mahsus bir
cömertlikle akar mut faklara..
akar da, günler öncesinde, değişik çağrışımlarla bizi hep O’nun rengârenk
ikliminde dolaştırır...
...
Ve nihayet; herkesin bunca sabırsızlıkla beklediği rah met televvünlü, gufran
buudlu mübarek ay gelir..
ve onun ge lişiyle herkes kendini semalara doğru uzayıp giden ışıktan bir
helezonun merdivenlerinde bulur..
bulur ve gündüzleri ayrı bir derinlikte, geceleri de ayrı bir derinlikte O
“mevcud u meçhul”e doğru seyreder durur.
Sabaha uyanırken ayrı bir temkin, ayrı bir dikkat, ayrı bir disiplinle uyanır;
akşamla kucaklaşırken de ayrı bir haz, ayrı bir büyü ve ayrı bir füsunla
buluşuruz...
Ramazanın nazlı geceleri, bütün ruhlara, gönüllere âdeta taht kurmak üzere
gelir; onda bakışlar derinleşir, muhabbet ler tebessüme inkılap eder.
Sürekli iyilik duygusu soluklanır; hatta bir ölçüde bütün kötü duygular ve
tutkular baskı altı na alınır; derken herkes derecesine göre bir çeşit
melekleşme yoluna girer.
Gerçekten Ramazanda insanlar, Allah’la o ka dar irtibatlı, kullukta o kadar
itinalı ve muamelelerinde o ka dar ince, o kadar nazik bir hâl alırlar ki, bunu
görüp sezme mek mümkün değildir.
Evet onlar, her halleriyle iman nimetinin lezzetlerini, İs lâm ahlâkının
büyülerini, ihsan şuurunun ledünnî hazlarını 416
hem yaşar hem de yaşama istidadında olan bütün gönüllere duyururlar..
duyurur ve âdeta hepimize semavîliklerden bazı şeyler fısıldarlar.
Evet, bu doymuş ve itminana ulaşmış ruhlar, yaşanılan bu hayatın bir gün mutlaka
ebedî bir mutluluğa inkılap ede ceğini; burada, Allah’ın hoşnutluğu
istikametinde gösteri len fedakârlıkların, katlanılan sıkıntıların, hatta
bunların en önemsizlerinin bile, ötede değerler üstü değerlere ulaşacağını
bildiklerinden açlığı, susuzluğu, nefsin arzularına karşı savaşı ve cismanî
arzularla yaka paça olmayı derin bir ibadet neşve si içinde yerine getirirler.
Onların düşünce dünyalarında, if tarlar ibadetler gibi icra edilir ve âdeta
teravihlerle bitevîleşir; sahurlar teheccütle iç içe girer ve Allah’a
yakınlıktan bir hisse alır..
sokaklar cami yolcularıyla dolar taşar..
mâbedler Kâbe gibi tekbirlerle inler..
çarşı-pazar aynen mâbed olur; mâbed de gider Kâbe ile bütünleşir.
Böylece, bu fâni insanlar ebedî ve mânevî birer varlık se viyesine; onların
ibadet ruhuna göre programlanmış her dav ranışları da uhrevî birer merasim
kıymetine ulaşır.
Ramazanda hemen her gece, bildiğimiz gecelerden çok daha derin ve ukbâ buudlu;
gündüzler de o çarpıcı renkliliği ve temkiniyle âdeta bir irade ve azim
atmosferi olarak duyu lur ve hissedilir. Oruçlu ruhlar, her gece ayrı bir visale
hazırla nıyor gibi sımsıcak, olabildiğine heyecanlı, fevkalâde yumu şak ve
şaşırtacak kadar naziktirler.
Her sabah yeni bir güne uyanırken, yeni bir Arasat’a, yeni bir imtihana
çağrılıyor gibi hem bir ürperti hem de ümitle uyanırlar.
Yüzlerinde tevazu ile vakarın, mahviyet ile ciddiyetin, emniyet ile hüznün,
olmak ile görünmenin karışımından meydana gelen hoş, latîf, biraz da buruksu bir
mânâ nümâyândır.
Bunların her davranışın da, Allah’a mensubiyetten gizli gizli sezilen bir
itminan ve ol gunluk, hatta bir iftihar ve inşirah; Kur’ân çağlayanlarında Bir
Kere Daha Ramazanlaşırken .417
yıkana yıkana bir safvet, bir arınmışlık, bir incelik ve bir za rafet
hissedilir.
Hemen hepsi de ışıktan, mânâdan yaratılmış gibi görülüp sezilseler bile, âdeta
gölgeleri andırır ve kat’iyen kimseyi rahatsız etmezler.
Ruhî saygı ve terbiye, benliklerine öylesine işlemiştir ki, upuzun bir günü
açlık, susuzluk ve ar zularına başkaldırmanın cenderesinde geçirdikleri halde me
lekler kadar ince, ruhanîler kadar da içtendirler.
Korku-saygı, nizam-rahatlık, nezaket-ciddiyet karışımı bir ruh hâli onların en
bariz yanlarından biridir.
Allah’a karşı tavırlarında hep ür pertili, hep dengeli ve hep nazik,
birbirlerine karşı da saygılı, tekellüfsüz ve yürektendirler.
Ramazanda, bütünüyle Allah’a yönelmiş her çizgisi bir büyü bu sihirli yüzlerin
ve mânâ âlemlerinden bir kısım derin likleri aksettiren bu sırlı gözlerin hemen
hepsi de bir bilinmez âlemin ışıklarıyla pırıl pırıldır.
Farklı dünyaların, farklı iklimle rin, farklı düşüncelerin yontup
şekillendirdiği bu insanlar, saf olanı-akıllısı, mazbut yaşayanı-biraz dağınığı,
uslusu-afacanı, her şeyi görüp bileni-hiçbir şeye aklı ermeyeni, milletine ya
rarlı olma düşüncesiyle oturup kalkanı-hiçbir yararlı düşün cesi bulunmayanı,
duyarlı olanı-alabildiğine duygusuzu, mutlu yaşayanı-saadet arayanı, hastalıklar
içinde kıvrananı sıhhatten sarhoş olanı, mağruru, kibirlisi-mütevazii ve muh
lisiyle herkes, şaşırtacak şekilde onda birleşir; geceyi beraber duyar, imsaka
beraber uyanır, ezanı beraber dinler, namazı beraber edâ eder, iftarı beraber
açar ve ihtimal, her akşam oruçlu mü’min için müjdelenmiş bulunan iki sevinç,
iki inşi rahtan ikincisini de vicdan ve imanlarında beraber duyar ve beraber
yaşarlar.
Evet, topyekün bütün Müslümanlar, genci-ihtiyarı, kadını erkeği, zengini-fakiri,
sıhhatlisi-alîli, idare edeni-idare edileni, memuru ve esnafıyla Ramazanın o
eriten, yumuşatan, yoğurup şekillendiren sihirli ikliminde bir araya gelir..
ve gönüllere rikkat verecek bir saflık, bir içtenlikle, ancak ruhanîlerin
yaşayabileceği 418
bir mutluluğu paylaşırlar.
Hatta öyle ki, onun, çoğu itibarıyla tali’siz görünen fakir ve bedbaht yığınlar
üzerinde bile inanılma yacak ölçüde müspet tesirler bıraktığı müşâhede edilir.
Her şeyi böyle kendi güzellikleriyle saran Ramazan, öy le yumuşak, her zaman
bahar gibi tüten teravihler o kadar tesirli, Ramazana uyanmış ruhlar o kadar
hisli, gökteki ışık kaynaklarından minarelerdeki mahyalara kadar üzerimize
dökülen aydınlıklar o kadar duygulandırıcı ve her yanda ay rı bir güzellik
armonisiyle gönüllerimize bir şeyler fısıldayan Yaratıcı Kudret o kadar şefkatli
ki, bütün bunları duyup his sedip te bunlara karşı alâkasız kalmak mümkün
değildir.
Ramazanlardaki şeâir, sanki bizlerdeki bu duygu ve bu dü şünceyi tutuşturmak
için planlanmış gibi, onda her ses ve so luk bir mızrap gibi gönül tellerinde
değişik değişik iniltiler mey dana getirir.
Onda, minarelerin dili sayılan ezanlar, salâlar, temcitler insan gönlünü ibadete
akort ediyormuş gibi, sık sık kulaklarımızda uğuldar durur ve ruhlarımızı bir
şeye hazırlar.
Evet, salâlar, temcitler, âdeta, birer akort, birer deneme, bi rer kontrol
mâhiyetinde icra edilir..
ve bunlar sanki, uykudan henüz tam uyanmamış ruhların, uyku mahmurluğu içindeki
sözleri, gerçek söze ulaştırma yolunda ilk mırıltıları ve ibadet
konsantrasyonuna hazırlama ameliyeleri gibidirler.
Sonra bü tün minareler, kıvamını bulmuş gibi, mâbedler konsantrasyo na girmiş
gibi birden gürler..
ve yükselen sesler gider gökteki soluklarla bütünleşir..
derken bu en içten nağmeler, dökülen şelaleler, fışkıran fevvareler gibi semanın
enginliklerinde, arzın derinliklerinde bir velvele olur inler..
inler de, minarelerden yükselen, cami kubbelerinden taşan bu seslerin, her
yanımı zı sardığını, gidip benliğimizin derinliklerine ulaştığını, hem de sadece
kulaklarımızla değil, bütün duygularımızla hisseder ve kendimizi bir mânâ ve
şiir ikliminde sanırız..
sanırız da âdeta hülyalar âleminde seyahat ediyor gibi oluruz.
Bir Kere Daha Ramazanlaşırken .419
Bu hülyalı mavilikte, göklerin başımıza Ramazan yağdır dığını, camilerin
çevresindeki ışıkların Ramazan yazdığını, in sanların çehrelerinde Ramazanın
tüllendiğini, atmosferin bu ğu buğu Ramazan koktuğunu duyar, büyülenir ve bu
sihirli havanın tesiriyle rüyalarda olduğu gibi bütün bütün ruhun emrine girer;
istediğimiz zaman göklerde uçar, istediğimiz za man bir yere konar; istediğimiz
âlemlerde dolaşır ve en mah rem yerlere gireriz.
Mukayyetken âdeta mutlak olur, mahdut ken sınırsızlaşır, zerre iken güneşlere
denk hâle gelir ve hiç ender hiçken bütün bir varlık oluruz.
Ramazan, bilhassa sonsuza açık gönülleri öylesine büyü ler ve onları öylesine
tesir altına alır ki; onlar, hep onu du yar, onu düşünür ve onu düşlerler.
Evet, sokaktaki insanların munisleşen çehrelerinden başı yazmalı analarımızın
aydınlık nasiyelerine, bulunduğumuz yerlerin Ramazanca aydınlatıl masından
çarşı-pazardaki ampullerin ışığına, şadırvanların başındaki kandillerden
camilerin içindeki avizelere ve mina relerdeki mahyalardan başımızın üstünde
kanat açmış gibi duran semanın yıldızlarına kadar her şeyin Ramazanlaştığını
duyar ve yaşarız.
Hatta hatırlarım; elektriğin olmadığı, camilerin bile gaz lambalarıyla
aydınlatılmaya çalışıldığı dönemde, imkânı olan aileler namaza giderken, o
zamanlar oldukça yeni sayılan lü küs lambalarını da beraber götürürlerdi.
Biz, onların böyle gü rültüyle sokaktan geçtiğini duyunca, Ramazanın, lüküs lam
balarının ışığı altında mahalle aralarında dolaştığını tahayyül ederdik..
tahayyül eder ve onu ruhlarımızda daha bir derince duyardık.
O günlerde bile Ramazanın böyle garip füsunlarla üzerimize boşalttığı mânâ,
hülya ve şiiri düşündükçe bu müba rek ay hiç bitmesin isterdik..
isterdik ama, o bize rağmen uçar gider ve arkadan da bin bir debdebe ile bayram
gelirdi...
BAYRAM DÜŞÜNCELERİ
Ramazan öncüsü, hayırla, bereketle gelen aylar, sessiz, sakin, fakat dolu dolu
bir feyzin taşıp bütün gönülleri sara cağı mübarek günlerin ufukta olduğunun
emareleri ve işa retleri gibidirler.
Her inanmış gönül, bu ayların ilk günüyle Ramazan sath-ı mâiline girdiğini
duyar, yaşar ve birkaç adım ileride kendini bekleyen bir bereket ayını
olabildiğince değer lendirebilmek için şimdiden, sesi soluğu ve sergileyeceği
kul luğu itibarıyla bütün duygularını bir kere daha gözden geçi rir..
sanki gözleri henüz uykudan uyanmamış ve yapılacak iş, seslendirilecek mevzu ile
konsantrasyon sağlanamamış da, bir kısım mırıltı ve sayıklamalarla, bu büyük iş
ve kudsî tevec cühün mûsıkîsini bulma, ritmini yakalama gayretini gösteri yor
gibi olur.
Gönüller bitevi heyecanla dolup, ruhlar da kıvamını bu lunca, bu üst üste
şafaklar değerindeki günlerin arkasından hilâl remziyle, fakat dolunay gibi
Ramazan doğuverir.
En tatlı yeller gibi inşirâhla eser..
eser, gönüllerimizi sarar; canlarımı zı, tenlerimizi ipekler gibi okşar geçer ve
tıpkı bahar yamaçla rı gibi gözlerimizi güzelliklere uyarır, gönüllerimizde
yükselme arzusunu coşturur..
ve şelaleler gibi, sinelerimize yumuşak, tatlı bir ürperti salar.
Nihayet bir aylık misafirlik biter, bin bir vâridâtla gelen Ramazan da gider..
gider ama, onun getirdiği ışığa uyan mış ve dirilmiş ruhlar, sürekli düşünmüş ve
haşyetle ürper miş gönüller, vuslat arzusuyla yollara dökülmüş ve köpürmüş
Bayram Düşünceleri ..421
vicdanlar bu defa da bayramın sımsıcak günleriyle kucakla şırlar.
Evet kendilerini denize salan insanların, bir müddet sonra dört bir yandan su
ile sarıldıklarını duyup hissetmeleri gibi, biz de üç aylardan sonra, kendimizi
bayramın rengârenk ikliminde, huzur ve itminan tüten atmosferinde buluruz..
bu lur ve onu bütün duygularımızla hisseder, bütün benliğimizle yaşar ve
mahiyetimizin bütün rükünleriyle paylaşırız.
Hemen bütün inanmış gönüller, bayramlardaki namaz lardan, tekbirlerden, fıtır
sadakalarından, kurbanlardan ve zi yaretlerden birer girizgâh birer hayal çıkışı
bularak, tıpkı içle ri rüzgârlarla dolmuş yelkenler gibi tatlı tatlı hülyalar
âlemine doğru kaydıklarını sanırlar.
Evet, bayramlardaki umumî ha va, ses, söz ve davranışların sihriyle, insan
kendini, uçan ba lonlar üstündeymiş de, yerden yavaş yavaş yükseliyor, bu
lunduğu yerden uzaklaşıyor gibi tahayyül eder ve bayramla rın garip bir füsunla
üzerine boşalttığı ışıklar altında hep bü yülü yaşar.
Bayramlarda, geçmişi, geleceği, hâli iç içe duyar ve zevk ederiz.
Mâbedlerden yükselen seslerde, ziyaret ettiğimiz ev lerde ve öptüğümüz mübarek
ellerde, âdeta birer büyü var mış da, bizim hafif dokunmamızla, geçmişe bir sürü
menfez birden açılıyor gibi olur..
derken kendimizi eski bir mescitte, dedemizle, dedemizin dedesi ve onun da
dedesiyle aynı safta oturuyor gibi görür..
o gün üzerinde dudaklarımızı gezdirdi ğimiz tertemiz ellerin tedaîsiyle, üst
üste, arka arkaya dünya kadar mübarek ellere yüz sürmüş olmanın sevincini
yaşarız.
Sarılıp kucakladığımız her dost ve ahbâbı bağrımıza basar ken, çok eski ve daha
eski, ondan da eski devirlerde yaşamış yakınlarımızı da aynı anda sinemize
bastırıyor ve kokluyor gibi oluruz..
oluruz da bayramın içinden sızan her düşünce, her tasavvur, her söz ve her
davranışla, zamanın aydınlık di limlerinden biri dirilir gelir, bütün ufkumuzu
sarar, bizim olur, 422
benliğimizde yaşar, herkese hayalinin vüs’ati nispetinde bir “ba’sü
ba’de’l-mevt” numunesi bahşeder geçer.
Bayramlar, şanlı soyumuzun ve mübarek kökümüzün ge lip bize ulaşan mûsıkîleşmiş
uğultularıdır.
Bu uğultuların bü yüsüyle çok defa, ulaşılması imkânsız âlemlere ulaşır, her
yere rüya kolaylığı ile girer, her tarafı hayal süratiyle dolaşır ve pek çok
zamanı katlar, birbirine giydirir, iç içe yaşarız.
Evet, ken dimizi Ramazanın sihirlerine kaptırabildiğimiz ölçüde, âdeta geçmiş
bütün ihtişamıyla canlanır, geriye gelir..
bütün kayıp larımız dirilir, bütün yitirdiklerimiz yeniden bizim olur.
O eski dupduru günleri bir kere daha soluklar, ciğerlerimize çeker, mazinin
gürül gürül çeşmelerinden kana kana su içer ve baş ka bir âlemde dolaştığımızı
sanırız...
Hem o kadar derince ve o kadar kendimizi salmışçasına sanırız ki, âdeta bütün
mezar dakiler dirilir.. bütün çürümüş, dağılmış nesneler derlenip to parlanıp
cana gelir..
parçalanıp şuraya-buraya saçılmış eşya birleşir, bütünleşir..
ömrümüzün zaman dilimleri gelip bir kere daha ruhumuzu kucaklar..
ve dün yaşadığımız, bugün de ya şıyor olduğumuz en derin, en engin zevklerin
yanında, hâtıra katmanlarıyla öyle büyüleyici ruhanî hazlara ulaşırız ki, artık
ulaşılan bu noktada lezzet ve zevk unsurları, tıpkı rüyalarda olduğu gibi
niyetlerimize, düşüncelerimize, gönüllerimize gö re durmadan değişir, arzu
ettiğimiz şekilde yenilenir, istediği miz hâli alır ve bir iken bin olur.
Her gördüğümüz, her duydu ğumuz, her hissettiğimiz şey akıl almaz bir büyü ile
şekilden şekle girer; bu sayede biz de, bir histen, bir düşünceden, bir zevkten
bir başka hisse, bir başka düşünceye, bir başka zevke geçer ve hayatımızı
televvünler içinde sürdürürüz.
Bayram şafağı söküp minarelerin başında temcidler tın lamaya başladığı ve her
yanda lâhutîliğin tütüp durduğu dakikalarda hülyalarımızı coşturup köpürten öyle
sırlı şey ler duyarız ki, bunlar alır bizi derinlere, derinlerden de daha Bayram
Düşünceleri ..423
derinlere götürür ve gönüllerimize hiçbir zaman söyleneme yen ve bir şeyler
anlattıkları hâlde kat’iyen ifade edilemeyen, hele gündelik lisanla asla
anlatılamayan en mahrem duygu ları fısıldarlar.
Evet, Itri’lerin, Dede Efendi’lerin duygu ve düşüncelerin den birer usare gibi
süzülüp gelen ezanlarımız, temcidlerimiz, tekbirlerimiz ve tehlillerimizdeki
hava, üslûp ve estetik, mille timizin deminin, damarının, kalbinin müphem, çok
buudlu bir sesi ve hususi bir lisanıdır.
Duygularımızın ifadesi ve gö nüllerimizin mûsıkîsi olan bu ürperten, bu coşturan
ses he venkleri, ruhlarımıza âdeta, zaman üstü ve ötelerden gelmiş söz
zemzemeleri gibi tesir eder.
Bazen müezzinin komut veriyor gibi peşi peşine çığlık ları, bazen imamın ayrı
bir fasıldan semavî nağmelerle inle mesi, bazen bütün cemaatin koro hâlinde
gürlemesi o kadar mehîb, o kadar ürpertici ve o kadar bizdendir ki, hemen he
pimiz mâbedden yükselen bu sesleri mırıldanırken, upuzun ve şanlı bir geçmişi,
hatta ondan da öte, cihanşümul bir ger çeği, ezelden ebede uzanan bir hakikati
bütün tazeliğiyle bir kere daha hisseder ve hazla geriliriz.
Bilhassa bayram günle rinde mâbed, o ipekler kadar ince ve yumuşak, kuş yuvaları
kadar canlı ve sıcak havasıyla hep, duyguların safvetini, vü cudun rahatını,
ruhun itminanını, yaşamanın gayesini, haya tın mâcerâsını, milletimizin mânâ
köklerini, kültürümüzün te mellerini, dinimizin ölümsüzlüğünü, dilimizin
mûsıkîsini, ha yata bakışımızı, dünya görüşümüzü, üslûp ve şîvemizi fısıldar ve
bize gerçek insan olma yollarını gösterir.
Biz, hemen her zaman, mâbedde uğuldayan bu sıcak sesler içinde, göklerin yere
doğru eğildiğini, yerin gidip gök lerle bütünleştiğini, yıldızların yerdeki
çiçeklere göz kırptıkla rını, çiçeklerin gök ehline gamze çaktıklarını ve bu iki
âlem 424
arasında sırlı ve sihirli gelip gitmelerin yaşandığını duyuyor ve görüyor gibi
oluruz.
Herkesi kendi ruh ve hülya derinlikleriyle bir başka âlemlere çekip götüren bu
ses, bu söz ve bu görüntüler, inan mış sinelerde imrendirici güzellikleri,
ürperten râşeleri, coştu ran heyecanları ve dirilten soluklarıyla yankılana
dursun, na maz bitip, semavî seyahat da tamamlanıp mâbede muvakka ten veda
edilince, bu defa da Hak’tan halka “nüzûl” ediliyor gibi herkes bir başka
derinlikle yeniden insanlara döner..
on larla kucaklaşır, bayramlaşır ve mâbed yoluyla mazhar oldu ğu vâridâtı, bu
kez de çarşıda-pazarda, ovada-obada, evde-iş yerinde, mektepte-kışlada
rastladığı kimselerle paylaşır..
bu suretle, saatlerle takdir edilmiş sınırlı zaman parçalarına, kal bin vüs’ati,
ruhun zaman üstülüğü ölçüsünde sınırsızlık ka zandırır, âdeta onu
sonsuzlaştırır..
ve daha dünyada iken, ebediyet ve ötelerle ne kadar derinden derine irtibatlı
oldu ğunu ortaya kor.
Yediden yetmişe bütün Müslümanların, bunca his, bun ca hayal, bunca heyecan
duyabilmeleri ve ruhlarında bu denli yankı uyarabilmeleri için, kim bilir başka
yollarla ne ka dar zamana, ne kadar düzenlemelere ihtiyaç hâsıl olur.
Ama, yine de bu semaviliğe vâsıl olabileceğine ihtimal veremiyo rum.
Zira bayramların neş’e, sevinç, keyif ve şevk u tarâbı daha ziyade, yaşanılanla
beraber yaşanılacağa da açık olan ukbâ buudundan kaynaklanmaktadır.
Herkes bugün duyup tattığıyla biraz da gönüllerinin fildişi kulelerinde duyup ta
dacağı şeylerin büyüsünü yaşar..
ve gelip geçici bu hayat tan daha çok, iç dünyasına daha uygun, daha yumuşak, da
ha sıcak, muhakkak bir geleceğin düşleri arasında dolaşır.
Aslında insan, bir bekleyişin çocuğudur.
O, ömrünün bü yük bir bölümünü, ümit ümit tüllenen bekleyiş yamaçların da
geçirir.
Hemen hepimiz, özümüzdeki bir mânâ ile sımsıkı Bayram Düşünceleri ..425
irtibatlı olan bir Cenneti bekleriz.
Bu bekleyiş, bulduklarımızı, yaşadıklarımızı beğenmeme bekleyişi değil; bu
bekleyiş, du yup tatma avanslarının çehrelerinde insan olma farklılığına, insan
olma imtiyazına terettüp eden ve istiabına tasavvurları mızın dar geldiği ilâhî
sürprizler bekleyişidir.
Bayramlar, bu nun haklılığını ve isabetliliğini, kalbin kadirşinas menfezlerin
den ruhlarımızın derinliklerine fısıldayan talâkatli lisanlardır!
* * *
Kurban Bayramı, Hz.İbrahim ve İsmail’den günümüze kadar, hep bir kahramanlık,
bir fedakârlık, bir hasbîlik ve bir teslimiyet sembolü olagelmiştir.
Kurban Bayramı, tıpkı ordu ların savaşa gidişi gibi gürül gürül tekbirlerle
gelir ve bir vel vele olur, her yanda yankılanır. Onda hem bir mûsıkî ve şi ir
hem de muharebelerin bin tarraka ile gürleyen hakkı ilan sesleri iç içedir.
Kurban Bayramında evler, sokaklar, mâbedler, dağlar, taşlar tekbirlerle lerzeye
gelir inler.
Minarelerden yükselen temcidler en bayıltıcı nağmelerle dalga dalga ta
evlerimizin içine kadar gelip yayılırken, köy-kent, şehir-kasaba, ova-oba
koyun-kuzu meleyişleriyle sarsılır.
O kutlu zaman diliminde hemen herkes, her şey ve her yer âdeta dile gelir ve
konuşur.
Arafat bir mahşer gibi kaynar ve köpürür, bir hesap meyda nı gibi endişe ve ümit
soluklar..
Müzdelife, Mina, yoldakilerin telaş ve tedarikiyle uğuldar..
Kâbe, sinesi hasretle yanan guf rana susamışların nabzı gibi atar..
ve bütün bu sesler, soluk lar, Hak karşısında divan durmuş inleyen en mükerrem
kul ların çığlıkları gibi gider verâların kapılarına dayanır.
Sanki ebediyet gamzeden bu seslerle, hislerimizin sınırsızlığını, hül
yalarımızın sonsuzluğunu eda ediyormuşuz gibi, duyguları mızın bütün hazineleri
açılır..
ve bütün mahrem hislerimiz 426
bağı kopmuş tesbih taneleri gibi dört bir yana saçılır.
Her yanda köpürüp köpürüp Hak katına yükselen bu sihirli sesle ri duyup ve
gönüllerimizde Cennetler gibi esen şevk u tarâbı yaşadıkça, aşktan, şevkten ve
bayramın büyüsünden süzül müş diriltici bir iksiri içiyor gibi oluruz.
İmana mazhariyetin, Hakk’a kulluğun, kullukta şuurun gönüllerimizi yükseltmiş
bulunduğu zirvelerden, yürüdüğü müz yolu seyreder, kader kitabımızı okur, “İşte
kitap bu!” der ve tali’imize tebessümler yağdırırız.
Bu mazhariyet ve mevhi belerin tadı, lezzeti ruhlarımızı o kadar yumuşakça sarar
ki, gözlerimiz şükranla açılır kapanır, duygularımız baharlar gibi yeşerir..
derken ruhlarımıza gelip vâsıl olan ilham ve ruhla rımızdan ötelere yükselen
inayet kanatlı dualar, münacatlar, sızlanışlar, âdeta tabiatlarımızı aşan semavî
bir mânâ, bir hâl ve bir tesire ulaşır.
Öyle ki, her yeni saat, her yeni dakika, her yeni iş, her yeni imkân daha
derince yaşanmaya, daha şuur luca değerlendirilmeye layık birer kıymet alır;
alır da, ruhanî zevklerle coşmuş vicdanlar “Lütfunu artır Allahım!” der, da ha
da mest olmak isterler.
Bayram günleri, dinin ve meşru âdetlerin ferahfezâ ikli minde ibadetlerle hazza
ve ruhanî hazlarla ibadet neşvesine büründükçe, yepyeni bir varlığa erdiğimizi,
ebedîleştiğimizi, sinelerimizin kevn ü mekânlar kadar genişlediğini ve şuur
larımızın ilâhî vâridâtla aydınlandığını daha açık seçik du yar..
ve maddiyatımızın bütün bütün çözüldüğünü, tamamen mânevîleştiğimizi sanırız..
sanırız da, hep imanın gönüllerimi ze saldığı ezelî vaadlere doğru akarız.
Bayram günlerinde yaşadığımız dolu dolu duygularla çok defa kendimizi havada
uçuyor veya neş’eli, ahenkli ve pürüzsüz bir yolla ruh iklimine doğru kayıyor
gibi hissederiz.
Bazen gökyüzünde hiç kanat çırpmadan sağa-sola süzülen Bayram Düşünceleri ..427
kuşlar gibi, bazen ağaçların başlarında ince ince salınan dal lar gibi, bazen de
rüzgârların dokunmasıyla yatıp kalkan, ya tıp kalktıkça da çevreye kokular salan
çiçekler gibi incelir, za rifleşir ve şiirleşiriz.
Bazen bütün bütün rikkate gömülür ve duyduğumuz her tekbir, her tehlil, her
uhrevî ses ve sözle kendimizi öyle bir ağlamaya salarız ki, tepeden tırnağa
sırılsıklam oluruz.
Bazen pürneş’e kesilir ve kendimizi havaî fişeklere binmiş ışık ışık gökyüzünde
dolaşıyor sanırız..
bazen de sihirli bir seccade üzerinde yıldızlar arası seyahat ediyor gibi
oluruz.
Bazen ko yun kuzu meleyişiyle rikkate gelir, duygulanır ve bir kısım tuhaf
hislerin tesiriyle içten içe mumlar gibi eririz..
bazen de bunları o kadar tabiî, yerli yerinde ve baş döndürücü bir ahenk içinde
görürüz ki, “Böylesinden daha mükemmeli ola maz.” der, kaderin sırlı nakışları
karşısında büyüleniriz.
Bazen minarelerden yükselen temcidler, ezanlar, camiler den taşıp dört bir yanda
yankılanan tekbirler, Kur’ân’lar ve bunların vicdanlarda meydana getirdiği aks-i
sadâlar öyle şi irleşir, öyle insanların içine akar ve onları büyüler ki;
zannedi yorum gönül dünyamızda hiçbir zevk ne bu derinliğe ulaşabilir ne de bu
müessiriyete.
Hele bu ses ve bu sözlere bir fon müziği gibi seher yeli de karışıp esince,
heyecanlarımız tarif edilmez bir noktaya yükselir, hislerimiz de bir tufan
hâlini alır.
Hususiyle hac esnasında hemen her yerin umumî lisa nı ve umumî şivesi olan
“tekbir”ler ve “telbiye”lerle en gizli düşüncelerimizi, en muhterem
kanaatlerimizi en yüksek bir âvâz ile ilan ederek ve en mahrem hislerimizi en
yakıcı nağ melerle dile getirerek âdeta bir mahşer provası yaparız.
Bu çok mûnis ve o kadar da ürperten tablolar karşısında, bu ala bildiğine derin
ve o kadar da fıtrî sözlerle hep ayrı ayrı yerler de dolaşır, ayrı ayrı
vazifeler yaparız ama, her zaman arkamız
428
Cehennemlere dönük, gözlerimiz Cennetlerin tüllenen şafak larıyla mest,
kalblerimiz de ilâhî rıdvan avında olarak...
İşte bu duygularla bütün bütün hudutlarımızı aşarak, bitevî hodgâmlıklarımızdan
sıyrılarak, tahtlarımızı kalb ve ruh ufkuna kurar; dünyaya bakan yönleriyle
beden ve cismaniye tin küllerini sağa-sola savurur ve vicdanın bir köşesinde mu
hafaza ettiğimiz, Cennet’ten getirilmiş kıvılcımları bir kere da ha tutuşturur..
ve o alev, o hararet, o ışık altında bu yeni var lığımızı yürekten selâmlar,
bahtımıza tebessümler yağdırırız.
MÂBEDLERİN BÜYÜLÜ DÜNYASI VEYA MÂBED MEDENİYETİ
Bizim medeniyetimizin en önemli buudunu mâbed kültürümüz teşkil eder.
Bizde mâbedler, bütün çevre ve müştemilâtıyla tamamen kendi medeniyet ve kendi
kültürü müzün ürünüdür.
Bu mâbedler, o kadar ruh ve mânâ kökle rimizle irtibatlı, onların gölgesinde
hayat o kadar bize ait ve o denli sıcaktır ki, şehirlerimize, şehirlerimizde
belli semtlere, hatta köylere ve kentlere birer ufuk teşkil eden bu mâbedler,
bulundukları yerlerin sakinleri için birer ana kucağı kadar şef katli ve birer
yuva kadar da sıcaktırlar.
Dört bir yandan gi dip mâbede dayanan yollarda mü’minler, günde birkaç defa
âdeta vuslat havası yaşar ve Allah’a ulaşıyor olmanın neşve sini duyarlar.
Bizler, nerede olursak olalım, hemen her zaman mâbed lerin gönüllerimize
boşalttığı ruh ve mânâyı tabiî bir ihtiyaç çerçevesinde, su gibi, hava gibi
yudumlar, teneffüs eder ve bu iklimden yükselen her ses ve sözü, büyülü bir şiir
gibi din leriz.
Anadolu –belli bir dönemde onun bu husustaki ihtişa mı muvakkat bir küsûfla
kararmış olsa da– ondaki mâbedler ve bu mâbedlerin müştemilâtı, kendi
aralarındaki mânevî bir râbıta ve değişik sırlı alâkalar ile tek bir mâbed
gibidir.
Bu bü yük mâbedin, teessüs gayesine bağlı kendine göre hizmetli leri, ihtiyar
heyetleri ve müdavim cemaatleriyle Allah rızası 430
çizgisinde ve hedef birliği yörüngesinde öyle sağlam bir du ruşları ve öylesine
inandırıcı bir mahiyetleri vardır ki, bu sihirli kompleksle ilk defa karşılaşan
hemen herkes, onu dayandığı uhrevî esasları ve her yanında tüllenen lâhûtî
çizgileriyle ola bildiğine mucizevî bulur ve âdeta ona büyülenir.
Mâbedler, büyük çoğunluğu itibarıyla bulundukları yer lerde yalnız değillerdir;
bunlar, çevrelerindeki medreseler, imarethaneler, misafirhaneler, hatta bazıları
itibarıyla tekye ler, zaviyeler, şifahaneler, hamamlar ve kervansaraylar...
gi bi tamamlayıcı müştemilatlarıyla bir bütündürler.
Onları bu mülâhaza ile temâşâ eden kimse, her şeyi tastamam düzgün bir insan
çehresiyle karşılaşmış gibi olur.
Ondan, ruhuna ak seden çok farklı ima ve işaretlerle ürperir ve o iklime açık du
rabildiği ölçüde ondan sımsıcak hoşâmedîler aldığı hissine kapılır.
Evet, Mâbud’a açık gönüller için birer iman ve İslâm atlası gibi duran bu
mâbedlerin harîminde, her zaman aşk u şevkin, ümit ve emniyetin en büyüleyici
şiirleri duyulur, en nefis besteleri işitilir.
Bu mâbedler dünyasında, doğudan batıya doğru gidil dikçe, günün hemen her
saatinde insan göklerin nura gark ol duğunu, arzdan semaya “kelime-i
tayyibe”lerin yükseldiğini, yerlerin semavîleştiğini ve göklerin renk ve desen
olarak bü tün derinlikleriyle arza aksettiğini görüyor gibi olur ve râşelerle
yerinde kalakalır.
Evet, her an ayrı bir arz dairesinde,
“Gök nura gark olur nice yüz bin minareden,
Şehbâl açınca ruh-u revân-ı Muhammedî;
Ervah cümleten görür “Allahu Ekber”i,
Aks eyleyince Arş’a lisân-ı Muhammedî.”
(Yahya Kemal)
hakikati tüllenir ve bütün gönüllere dalga dalga ibadet duy gusu, şefaat hissi,
rahmet esintisi yayılır.
Mâbedler, kuruluş Mâbedlerin Büyülü Dünyası veya Mâbed Medeniyeti ...431
gayeleri çizgisinde heyetleri, şekilleri, kubbeleri, minareleri ve harîmindeki
mü’minlerin aşk u heyecanları, temkin ve ciddi yetleriyle hep yukarılara işaret
eder, ötelerin izdüşümü gibi görünür ve âdeta öteleri gösterirler.
Pencerelerden dışarıya akseden aydınlıktan, gökyüzündeki yıldızlarla iç içe
girmiş çesine sürekli bizlere göz kırpan mahyalara kadar her şey, ukbânın
menfezlerinden sızıp bizi saran bir büyü gibi kendi ne bağlar ve bize
tasavvurlarımızı aşkın neler ve neler fısıldar.
Biz, her zaman onların çehrelerinde ebediyet âleminin güzel liklerini, kalbî ve
ruhî hayat ufkunun aydınlığını, şanlı geçmi şimizin renk ve desenini görüyor
gibi olur; oralardan yükse len ses ve sözler içinde Hakk’a çağıran kelimelerin
büyüsü nü duyar, uzak ve yakın geleceğimizle alâkalı beklentilerimiz adına
yanıltmayan sinyaller alırız.
İşte bu ölçüdeki zengin ufku itibarıyla bütün mâbedler, bir eğitim müessesesi,
bir riyazet ocağı; his dünyamızda öteleri duyma hesabına birer tarassut ve
tecessüs rasathanesi ve de ğişik kulluk çeşitleriyle Hakk’a yükselme rampaları
gibidirler.
Günde birkaç kez bu rampalara uğrayanların ve onların husu si vâridâtıyla
kendilerini yenileyenlerin yolda kalmaları, onlara tavır alanların da Hakk’a
varmaları söz konusu olmasa gerek.
Ruh dünyamızın aynaları sayılan mâbedler, kuruluşları na esas teşkil eden
fonksiyonlarını eda ettikleri; imanlı gö nüllerin, uhrevîlik teneffüs etmek
üzere günde birkaç kez ko şup onlara sığındığı; sabah-akşam minarelerde ruh-u
revan-ı Muhammedî’nin şehbal açtığı; şadırvanların başında abdest alanların iç
çekişlerinin su çağıltılarına karışıp Allah’a yüksel diği; güvercinlerin kanat
sesleriyle mü’min sinelerden yük selen iniltilerin birer koro teşkil edip
revaklarda yankılan dığı; gönüllerin o mübarek hazîrelerde her gün Kur’ân ve
ilâhilerle banyo yapmaya devam ettiği; gözyaşlarının, mus luklardan akan sularla
yarışlar yaşadığı; alınların secdeye 432
teşne bulunup, ruhların secde gölgesinde serinlediği sürece bu mâbedler
medeniyeti, insanlık âleminin, tıpkı bir metâf gi bi ziyaretgâhı olmaya devam
edecektir.
Bizim medeniyetimizin sikkesi ve mührü sayılan bu mâ bedler, şuradan buradan
alınmış herhangi bir hendesî şab lon ve plana değil de, şeâiri ilan esprisine
bağlı engin, uhrevî buudlu, bizlere öteleri rasat etme imkânını veren bir bloka
ja oturtulmuş gibidirler.
Onların çehrelerine dikkatle bakıl dığında, bu çehrelerde, engin ruh
zenginliğimizi, buğu bu ğu sonsuzluk duygularımızı, mücerredin çerçevesinde iman
esaslarına ait tasavvurlarımızı, İslâm şeâirinin renkli çizgile rini, kendi
yolumuzda sevinç ve kederlerimizi aksettiren işa retleri, ümitlerimizden
fışkıran ışıkları, zaferlerimizden taşan renkleri, hamaset destanlarımızdan en
canlı motifleri, kendi romantizmimizden aşk u vuslatları temâşâ edebiliriz.
Kezâ, bu mâbedlerin çehrelerinde, büyük niyetlerin nurlarını, yü rekten
nezirlerin televvünlerini, ana-babaya armağan edilmiş olmanın saygısını, evlat
hatırasına inşa edilişin şefkatini, bir hasret ve bir hicrana karşı teselli
olmanın izlerini, hatalara kefaret duygusunun solgun renklerini, değişik
mazhariyetle re ait şükranın parıltılarını görmek de mümkündür..
evet, bir uçtan bir uca bu mâbedler medeniyetini ne zaman temâşâ ve dinlemeye
koyulsak, yukarıda söz konusu edilen hususlardan hiç olmazsa birkaçıyla
karşılaşır ve bu Hak evlerini bizden biri gibi buluruz; biz öyle buluruz, onlar
da karşılaştığımız her yer de bizim üzerimizde âdeta birer canlı hissi uyarır ve
hayalleri mize, heykellerinin arkasındaki ruh ve mânâyı aksettirirler.
Bu mâbedler zinciri içinde, hükümdarlık remzi olarak ko ca koca tepeleri
hatırlatan pek muhteşemleri olduğu gibi, sı radan insanlara işaret eden orta
vüs’attekileri ve ince, zarif hâlleriyle çocuklar ya da gençler için yapılmış
gibi görünen leri de vardır.
Ne var ki, en büyük ve muhteşeminden en Mâbedlerin Büyülü Dünyası veya Mâbed
Medeniyeti ...433
küçük ve en mütevaziine kadar hemen hepsi, aynı ruh, aynı mânâ ve aynı iç
muhtevaya bağlılık açısından âdeta bir bü tünün parçaları gibidirler.
Onlar bize, hep aynı şeyleri mırıl danır, aynı hususlara göndermelerde bulunur
ve aynı mese leleri hatırlatırlar; biz de dillerinden anlayabildiğimiz ölçüde
onları birer mûsıkî gibi dinler, ifade ettikleri mânâları payla şır ve onların
harîminde bulunduğumuz sırlı zaman içinde bi zimle beraber Hazreti
Kâdiyü’l-hâcât’a el kaldırıp yalvardık larını duyar gibi oluruz.
Bu mâbedlerden kimileri otağını, herkes tarafından görüle bilen yüksek bir
tepeye kurmuş, muhteşem ve fevkalâde görü nümü ile içlerimize haşyet salan
manzarasının yanında hayal lerimizde dünya ve ahiretin birleşik noktasında
duruyor olma hissini uyararak, arzularımızı, iştiyaklarımızı, dâüssılalarımızı
harekete geçirip bizi bulunduğumuz zaman ötesine çağırır ve bize kendi iç
sırlarından neler ve neler duyururlar.
Kimileri, ince, zarif, yumuşak ve annelerimizin kucağı ka dar sıcak iklimleriyle
bizlere bağırlarını açmış gibi durur ve ezan çağrısına ihtiyaç bırakmayacak
şekilde gönüllerimizi ezelî şefkatin nağmeleriyle kendilerine çağırırlar.
Kimileri, postunu düzlüğe sermiş, herkese açık ve günün her saatinde semtine
uğrayanlara hoşâmedîleriyle elleri göğ sünde “eyvallah” diyen bir dervişe..
kimileri, ilim ve araştır maya açık ufukları, herkese tesir edecek şekilde vakur
duruş larıyla bir müderrise..
kimileri de halkvârî eda ve hâlleriyle he men her yerde karşılaşacağımız bizim
insanımıza benzerler.
Her biri kendi çapında “Sidretü’l-Müntehâ”nın birer göl gesi gibi duran bu kutsî
mekânlar neye benzerlerse benze sinler, bunların hemen hepsi de bizim ülkemizin
özünden usâresinden, ruhundan-mânâsından süzülüp çıkmış gibi bir edaya
sahiptirler ve bizim mânâ köklerimizle, iç muhtevamızla 434
o kadar uyum içindedirler ki, onlarla ne zaman karşılaşsak, his, idrak veya
şuuraltı müktesebatımızdan bir kesitle karşı laşmış gibi oluruz.
Bu mâbedler aynı zamanda, inşa edildikleri yerler iti barıyla da sırlı bir kısım
hususiyetleri haizdirler: Onların, o mehabetli ve ledünnî görünüşlerinin
yanında, incelik, gü zellik, zarafet, ihtiyaç ve estetik gibi yanları itibarıyla
da öy le fevkalâde ve mükemmel hâlleri vardır ki; eğer sağlarına sollarına
münasebetsizce yerleştirdiğimiz o hoyrat beton yı ğınlarını görmez ya da yok
farz edersek, onları bulundukları mekânlarla uyum içinde en enfes birer sanat
harikası olarak bulur ve büyüleniriz; evet insan, pek çoğu itibarıyla bu sihir
li mekânlara doğru yürürken, kendini bir zirveye doğru yük seliyor gibi
hisseder..
ve mâbedde hakikîsine ulaşacağı bir terakkînin ilk basamaklarında bulunduğunu
sanır.
Bilhassa mâbede bağlı eskiden kalma nâzım planların korunduğu yerlerde, insan
yol boyu mâbed hedefli cadde ve sokaklar la, pek çok mescid mücâviri evlerin
önünden geçerken hep Allah’a yürüyor gibi Allah evine yürür..
yürüdükçe içi açılır..
her adımda yeni bir inşirah duyar..
bazen uzun bazen de kı sa, ona götüren bütün yolları, duygularında,
düşüncelerinde mâbedleştirerek her şeyi zâtî kıymetlerinin çok çok üstünde
değerlere ulaştırır.
Geçtiği mahalleleri, yürüdüğü sokakları, uğradığı bina önlerini, gölgesine
sığındığı duvarları tıpkı tanıdığı insanların yüzleri gibi görür; görür ve âdeta
onlardan selâm alır, onla ra selâm verir, hepsinden yakınlık duyar, hepsine
yakınlığını duyurur..
önünden geçtiği pencereler ışıl ışıl gülücüklerle ona hoşâmedîde bulunur..
uğradığı her yer ve birbirinden ayrı sayılan her mesafe şuurlu birer varlık,
hatta bir yol arkada şı gibi ona refakat eder..
sonra da onu başka refiklere bıra kıyor gibi el sallar ve ayrılır.
Gelip mâbedin revaklarına veya Mâbedlerin Büyülü Dünyası veya Mâbed Medeniyeti
...435
mâbedi çevreleyen bahçeye ulaştığında da, şadırvan kurna larından boşalıp dört
bir yanda yankılanan su çağıltısı, kanat sesi, ağaç hışırtısı, kuş cıvıltısı ve
abdest alanların iç çekişle rinden hâsıl olan koro şeklindeki bir hoşâmedîyle
karşılanır..
her şeyi, her sesi, her nağmeyi, her güzelliği bir kevser gibi yudumlar..
ve harem dairesine yürüyormuşçasına, kapalı ve olabildiğine mahrem bir kısım
hislerle kendisiyle öteler ara sında gelir gider.. sonra da tamamıyla ebedî
mihrabına ki litlenir ve sadece O’nu sayıklar.
Artık ne su çağıltısı, ne ka nat sesi, ne ağaç hışırtısı, ne de kuş cıvıltısı;
tekbirlerle gönlü ne akan mânâları duyar ve ürperir..
tehlillerle nefes alır verir ve soluklanır..
tesbihlerle dolar boşalır..
her seste, her sözde O’nu duymaya çalışır.
Evet, namaz yolcusu, gidip bu noktaya ulaşınca artık bü tün bütün bulunduğu
mekânın havasıyla mest olur ve tasav vurları aşkın lâhûtî bir lezzetle kendini
iştiyak ve temkinin gel gitlerine salar ki, bir mânâda “haremgâh-ı ilâhî” de
sayılan fizikî bu son durak, duyup hissedenler için canlı-cansız akse suarıyla
âdeta ötelerin nağmeleriyle inler..
insanları huzura hazırlar ve daha ötesine biler..
evet, hüşyâr gönüller için bu rada her şey hususi lisanıyla O’nu anar ve her
tavır ve davra nıştan O’na ait gizli bir kısım fısıltılar duyulur.
Hele bir de bu namaz yolcusu, ezanla, kametle ve niyet le bütün bütün dünyevî
duygulardan arınıp, “Allahu Ekber” diyerek Rabbinin karşısında el pençe divan
durabilmişse; iş te o zaman, bütünüyle semavî bir hâl alır ve kendini, enbiyâ,
asfiyâ ve evliyânın, Hak karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde bulundukları
saflar arasında hissetmeye başlar..
ve önündeki imama uyduğu aynı anda, imamlar imamı Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a
da iktida etmiş olmanın sonsuz haz zını duyar..
kalbinin saffeti ölçüsünde bedenî isteklerine ve cismanî arzularına karşı
tamamen kayıtsızlaşır ve âdeta Hak 436
hoşnutluğuna abanmış gibi olur..
gönlünü tamamen O’nunla doldurur; hiç olmazsa doldurma gayreti içine girer..
bulun duğu hâlin boyasına boyanır..
işte böyle birinin bu şekilde ki ledünnî insibağı namaz süresince onu hep
huzurun me habetli yamaçlarında dolaştırır ve ona, dünyada ulaşılması imkânsız
mehâfet ve muhabbet ziyafetleri çeker.
Mâbedin bu iç derinliğinden ötürüdür ki onu, kalben in kişaf etmiş kimseler
âdeta, Hakk’a yürümenin rampası gibi görür..
değil günde beş defa, ona her gün onlarca defa uğ rasalar da, her zaman taptaze
bir ümit, bilenmiş bir azim ve bembeyaz hülyalarla uğrar; her uğrayışlarında iç
içe vuslat lar yaşar, her ayrılışlarında da hicranla ayrılır ve hasretlerini de
bir kere daha uğrayacakları mülâhazasıyla serinletirler..
gözleri mâbedde, kulakları minarelerde, ömürlerini minare lerden yükselen
çağrıya bağlılık içinde geçirir ve hep mâbed ufuklu yaşarlar.
SÜLEYMANİYE
Süleymaniye, muhteşem günlerin hâtırâları üzerinde de vâsâ bir menşûr ve sanatın
mâbedde zirveleştiği, mâbedin gerçek sanatla buluştuğu kristal ruhlu granit bir
yapıdır.
O, Mehmet Âkif ve Yahya Kemal gibi iki şiir üstadı ve sanat dâ hîsinin
duygularını besteleştirdikleri bir güfte ve şanlı dünleri mizin dili dudağı
sessiz bir bediîyât tercümanıdır.
1550’li yıllarda Sinan’ın, sanat dünyasına iki şaheser ar mağanı vardır:
İstanbul Süleymaniye Külliyesi, Şam Süley maniye Külliyesi.
İkisi de, adına inşâ edildikleri Muhteşem Süleyman’ın ihtişamını aksettirecek
seviyededir.
Şam’daki külliye, Sinan’ın bir kalfası tarafından kontrol edilir.
Baraka Irmağı kıyısında hac kafilelerine hizmet vermek için planlan mış bulunan
Şam Süleymaniye Külliyesi; camii, aşhanesi ve kervansaraylarıyla plana esas
teşkil edecek mahiyette enteg re bir tesistir.
Bu muhteşem külliye, tesis gayesini gerçekleş tirmedeki mükemmeliyeti, mimarîsi,
hizmetleri ve daha son raki ilâveleriyle başlı başına sultanî bir eserdir ve
müstakil bir araştırma ister...
Bizim şimdiki konumuz İstanbul Süleymaniye Camii..
ge niş külliye hâlindeki müştemilâtıyla Süleymaniye, yerleşik bel de mimarîsinin
en güzel örneklerinden biri, belki de birincisi..
Fatih Külliyesi’nin geliştirilmiş, olgunlaştırılmış, mütekâmil bir örneği ve
inançtan muâmeleye uzanan çizgide duygu ve dü şünce dünyamızın tehaccür etmiş,
granitleşmiş bir ehramı gi bidir.
Zaten öyle olması hedeflenerek inşâ edilmişti.
438
“En güzel mâbedi olsun diye en son dinin,
Budur öz şekli hayâl ettiği mîmârînin” (Y. Kemal)
Sıbyan mektebinden yüksek eğitim veren medreselere, imarethânelerden hamamlara,
şifahaneden dâru’t-tıbba ka dar topyekün bir hayatı kucaklayan Süleymaniye
Külliyesi, bütün o geniş gayeli mekânları, bu mekânların tıpkı zincirin
halkaları gibi birbiriyle irtibatı, el ele, omuz omuza ve diz di ze bir sanat
armonisi içindeki bütünlüğüyle âdeta bir halka-i zikri, caminin de bu halkanın
serzâkiri olduğu imajını uyar makta ve bu düşünceyi ilham etmektedir.
Bir taraftan konaklama, diğer taraftan beslenme işleri ni birleştirerek, misafir
odalarından mutfağa, medreselerden imarethâneye, dâru’t-tıbdan şifahaneye,
hamamdan mesci de bütün beşerî ihtiyaçların kucaklanıp karşılandığı çok üni teli
mekânları ve bu ayrı ayrı mekânların gizli bir kısım at kılarla mâbedle
irtibatlandığı, ihtiyaç ve estetiğin kutuplaşıp gökkuşağı hâline geldiği semavî
buudlu fakat arzî bir sanat harikasını görmek için, iç muhtevayı da düşünerek,
yukarı dan kuşbakışı bu mübarek hazîreyi bir kere temâşâ etmek ye ter
zannediyorum.
Evet,
“Sanatın ruhunu seyyâl bulut şeklinde ” (M. Âkif)
görmek istersen gel Süleymaniye’yi beraber seyredelim.
Süleymaniye Camii; konumu ve yeri itibarıyla, bilhassa Yeni Cami, Galata Köprüsü
ve Unkapanı hattından bakılınca, bütün İstanbul’a hâkim, minareleşen bir mâbed,
olabildiğince derin, ürperten ve ihtişamla tüten, burayı ve öteleri gözetle meye
açık bir rasathane gibi görünür.
Öyle ki Y. Kemal’in
“Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsî tepeyi..
Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne...”
sözleri mübalağa değil, hatta eksik sayılabilir.
Hele iç yapı ve dahilî dizayn itibarıyla, biraz dikkat eden hemen herkese o,
Süleymaniye ..439
bir muhteşem dönemin muhteşem mimarının elinden çıktığı nı ve yine muhteşem bir
hükümdarın eseri olduğunu fısıldar ve ruhlarımıza:
“Sanki ummân-ı bekânın ezelî bir mevci,
Yükselirken göğe, donmuş da kesilmiş inci!...
Dur da Mâbûduna yükselmek için ilme basan,
Mâbedin halini gör işte serâpâ iman!..” (M. Âkif)
nağmelerini duyurur.
Bu mübarek mâbed, dışıyla-içiyle hep bir vakar ve cid diyetle tüllenir; tüllenir
de, ona göre basitlik sayılan plastize süslemelere kapalı kalır..
evet bir kısım mâbed ve türbelerde ki gibi nakış, arabesk, boya ve çini
süslemelere burada fazla yer verilmez.
Eğer son cemaat revâkının, alt pencerelerinin tepelerindeki lacivert zemine
beyaz hatla işlenmiş kitâbe..
ve mihrabın iki yanını süsleyen panolar istisna edilecek olursa, Süleymaniye
Camii’nde Sinan’ın, dış süsleme endişesine hiç mi hiç kapılmadığı ve sanat
ruhunu ihtişam büyüsüyle soluk lamak istediği hemen hissedilir.
İnsan, camiin ön kapısından, şadırvan avlusuna adım atar atmaz, revâkların
sıcaklığı, şadırvanın dinlendiriciliği, kıb le kapısı önündeki kubbe mukarnaslı
çıkmalar ve pembe so maki, kırmızı taş, beyaz mermerlerden, sütun başlıklarının
bü yüleyiciliğiyle karşılaşır ve kendinden geçer.
Şadırvan insan ruhuna üflediğini üfler, âdeta onu konsantrasyona hazırlar ve
mâbede doğru “Yürü!” der.
Camiin içine girince, ilk defa, görkemli dört fil ayağı üze rinde yükselen
muhteşem bir kubbe göze çarpar..
ve onu İslâm’ın remzi olan beş küçük kubbe çevreler.
Zannediyorum bu konumda ana kubbenin diğer beş kubbeye inzimâmıyla ortaya çıkan
altı rakamı, iman esaslarını hatırlatır; ayrıca, bü yük kubbe, İslâm’ın en temel
rüknü olan tevhidi minarelere 440
ulaştırıp ilan ederken, beş küçük kubbe de onu kucaklar, ona destek olur ve onun
varlığının birer gölgesi gibi ona sımsıkı tutunurlar.
Camiin bir diğer büyüleyici yanı da, günün değişik sa atlerinde değişik
pencerelerden içeriye yayılan ışık hüzme leridir.
Evet tam yedi kat üzere tanzim edilmiş iki yüz dokuz pencereden her zaman camiin
içine ışık akar gelir..
bu renkli camlardan sızıp içeriye dökülen ışıklar, insanda ne romantik
düşünceler ne romantik düşünceler uyarır.
Şayet, daha sonra ilâve edilen bir kısım nesepsiz nakışların tedâî ettirdiği
müna sebetsizlikler olmasaydı, kim bilir ruhlarımız daha neler neler hissederdi!
Evet,
“Mâbedin cephe cidarındaki loş pencereler,
Güneşin sırtına bir ince tül atmış, esmer,
Mütemâdî sağıyor dahile bir gölgeli nûr” (M. Âkif)
Yeryüzünde bulunan bizler her zaman, göklere ve gökler ötesi mâneviyat
âlemlerine açılma arzusuyla, semaların de rinliklerini, ötelerin ciddiyetini,
sonsuzun ürperticiliğini gönül lerimize duyuracak bir ses ve soluğa ihtiyaç
hissederiz.
Tıpkı uzun bir sefere hazırlanan ruhun tam gerilime, eksiksiz zâd u zâhireye ve
yol düşüncesine ihtiyaç hissettiği gibi ihtiyaç his sederiz.
Buna duygunun, düşüncenin, ruhun gıda alması da denebilir ki, her yolcu ve her
türlü yolculuk için kaçınılmaz dır.
Hiç şüphesiz, bu en hayâtî gıda ve mânevî besin kayna ğının semavî sofralar
hâlinde inip kalktığı yerlerin başında da, derin tedâî gücü, uhrevî motivasyonu,
her parçası ayrı bir Cennet kapısına menfez sayılan aksesuarıyla mâbed gelir.
Süleymaniye ise, bütün bunları tedâî, tahattur ve tahayyül ettirecek engin,
rengin ve zengin bir koleksiyon gibidir.
Şimdilerde bazılarımızın gözleri, onun derinliklerine, gü zelliklerine ne kadar
alışmış, ne kadar kanıksamış da olsa, bu Süleymaniye ..441
mânâ endamlı, tarih renkli, sanat ahenkli mâbed, hazîresine sığınan herkese, bir
güzellik, bir şiir, bir romantizm banyo su aldırtacak kadar hâlâ canlı, hâlâ
cazip, hâlâ güzel ve hâlâ bir kısım husûsî duygularımızı şahlandırma adına
önemli bir vâridâtın gürül gürül kaynağı olabilme büyüsünü taşımakta dır.
Evet o, cesedine yenik düşmemiş, bedenini aşabilmiş ay dınlık ruhlar için hâlâ
med vaktini yaşayan bir deniz gibi dal ga dalga ve köpük köpüktür..
istersen
“Cephe dîvârına bak, camlara bak, minbere bak,
Sonra mihrap ile mahfillere, kürsîlere bak
..
Dalgalansın da, denizler gibi kalbinde celâl,
Görmesin dîdelerin reng-i sivâ, reng-i zılâl!” (M. Âkif)
Süleymaniye’nin, bilhassa Haliç tarafından bakılınca, başını dikmiş, göğsünü
germiş derin derin İstanbul’a, Haliç’e, hatta Boğaziçi’ne bakan ve bir
beklentiyle yutkunan muam mâlı bir hâli vardır. Daha çok vakarlı bir çehreye
benzeyen heykelinin, gözlerimize, gönüllerimize sinen mânâsı ve öbek öbek
çevresini saran müştemilâtıyla ruhlarımızda kendini hissettirince, insan bu
anlamlı simâ karşısında garip şeyler duymaya başlar ve bu ürperten sükût
karşısında ruhunda ne râşeler ne râşeler uyanır!
Süleymaniye bulunduğu noktaya o kadar uymakta ve o kadar yakışmaktadır ki, en
âmiyâne bakışlar bile, bulunduğu yerle onun ruhu arasındaki mânâyı hemen
sezebilirler.
Öyle ki, onunla yerleştiği mekân arasında o derin münasebet eğer kavranabilse,
o, öyle rastgele planlara göre ve rastgele mal zeme ile değil de, kendi iç
derinliği ve dış husûsiyetleriyle bulunduğu yerden fışkırıp çıkmış gibi bir his
uyarır insanın ruhunda.
Mâbede açık ruhlar, başları onun gölgesine ulaştı ğı andan itibaren kendilerini,
seven, okşayan, bağrına basan 442
sımsıcak bir anne kucağında hissederler.
Bu satırların yaza rı için bir mazhariyet sayılan böyle bir okşanma ve kucak
lanma, hem de geçmişi geleceğe bağlayacak köprü bir nes le hitap makamında
okşanıp kucaklanma –dinleyenler kendi tali’sizliklerine saysınlar– diyen için
böyle tasavvurları aşan zevk ve hatıralara inkılap edince, kim bilir, hayatı her
zaman uhrevî derinlikleriyle yaşayan yüce kametler onu nasıl dü şünmüş ve nasıl
hissetmişlerdir?
Evet insan, ihtişam dönemimizin bu pırlanta âbidesini, onun sağında ve solundaki
müştemilâtı, her yeri kendi ruh ve mânâsıyla mâbede sığınmaya koşuyor bir
görünüm arz eden medreseleri, şifahaneleri, dâru’t-tıbları, dâru’l-kurrâları,
dış cemaat mahalleri ve revâklarıyla hepsini birden kavrayıp ruhuna sindirdiği
zaman, daha camiye adım atmadan derin bir uhrevî sükûtun şiirini dinler.
Süleymaniye’ye, Allah’a yükselme ve ulaşma yollarını remzediyor gibi değişik
kapılardan girilir.
Bu giriş bazı yer lerden düz ayak, bazı taraflardan da biraz merdiven çıktık tan
sonra gerçekleşir.
Hazîreye başını soktuktan sonra herkes bahçede bir konsantrasyon yürüyüşü yapar
ve hangi yandan olursa olsun ona ulaşmak için “bi-kaderi’l-keddi tüktesebü’l
meâli –Sıkıntı ölçüsünde seviye elde edilir.” düşüncesini pe kiştirmek üzere
birkaç merdiven daha çıkmadan şadırvan bölümüne girilemez.
Şadırvan bölümünde, mütekabil, ay nı boyda ve birbirine bakan revâklar, ukbâya
açık kapılara benzeyen halleriyle, mâbede koşanlara bir şeyler fısıldıyor gi bi,
onların ümitlerine tebessüm eder, endişelerine tekallüs ler fırlatır ve hep
mü’minin gönül dünyasının haremi sayılan mâbedin iç kısmına işaret ederler.
Derken, herkes duygula rıyla ikinci kez beslenmiş, herkes ikinci kez azığını
almış, haz ları köpük köpük Dost’la halvete yürür..
ciddî bir temkin ve olabildiğince bir edeple yürür ve kendilerini gönüllerin ha
rem dairesinde bulurlar.
Süleymaniye ..443
“Bir gelişle ki; ne mübarek, ne garip âlem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayalle dolu.
Kimi gökten, kimi yerden uçuşup her kapıya,
Giriyor birbiri ardınca ilâhî yapıya.” (Y. Kemal)
Burası iç yüzü ve mânâya açık aksesuarıyla o kadar ren gin, o kadar olgun ve o
kadar geniştir ki, o âna kadar gör düğümüz kısımlar ona nispeten âdeta mütevazi
bir selâmlık gibi kalır.
Mâbedin bu iç kısmı koca külliyenin en güzel, en ferah, en gönül alıcı ve
hülyâlarımızı coşturan sihirli bölümü dür.
Burada, o âna kadar ruh ve mânâ adına gönüllerimize sinmiş ne büyülü şeyler
duyar ve hissederiz.
Sadece biz değil, orada bizim içeriye girmemizi bekliyormuşçasına çöküp yan
larına oturduğumuz, bizi sımsıcak tebessümlerle selâmlayan, kalblerinin iyiliği
çehrelerine aksetmiş ve hislerini yüzlerinde okuduğumuz bütün inanmış gönüller
zengini-fakiri, yaşlısı genci, âmiri-memuru, âlimi-ümmîsi, makam sahibi-düz in
sanı, yerlisi ve yabancısıyla; –tabiî kimi, deryadaki mâhinin deryayı hissetmesi
nispetinde; kimisi de, dalgıçların derinlik leri sezişi ölçüsünde– hemen herkes
farklı bir temâşâ zevkine erer.
Allah’tan başkasına gönül vermemiş ve gözlerinin içi ne başka hayal girmemiş bu
iman ve itminan insanları, gö nüllerde birikmiş sevgiyi sarf edecek sine arar,
mâbedin her yanında muhabbet ve alâka esintileri uyarır, sonra da Hak
mihmandarlığına ulaşmış bu tali’li ruhlar ve gönülleri “gıll u gış” adına her
şeyden arınmış bu insanlar: “Bizi bu saadetle re eriştiren Allah’a hamdolsun!.
Hamdolsun o Allah’a ki, bize verdiği sözü yerine getirdi ve bizi bu yerlere
vâris kıldı.” der ve bahtlarına tebessümler yağdırırlar.
Süleymaniye, dış ihtişamı ve iç derinlikleriyle, hazîresine sığınan temiz
gönüller üzerine birer mızrap gibi kalkıp indik çe, biz şanlı geçmişimizi bütün
“hayhuy”uyla sinelerimizde duyarız; o, dağılmış bir büyük ülkenin gurbetler
yaşayan bir 444
köşesinde, sanki bu toprağın derinliklerine kök salmış ve gra nitlerle
bütünleşmiş de, önünde, temelinin esas harcı olan bi ze ait duygu ve düşünceyi
sürükleyip götürmek isteyen azgın bir kısım sellere karşı metin bir sed gibi
durmakta ve ezilmişli ği, tükenmişliği kabullenmiş bugünkü nesillere sessiz
infialle riyle bir şeyler anlatmaktadır.
Ben, onu hep akıp giden, akıp gittikçe de netleşen bir dünya ve o dünyanın
merkezinde bir saltanat ve debdebe, bir ihtişam ve hâkimiyetin fihristi olarak
görmüşümdür.
Bu itibarla da, onu gönlümde hep taze, ruh ve mânâsını da hep bayıltıcı
bulmuşumdur..
ve yine bu itibarla onu, ne zaman içine girsem, zaten ruh dünyamda mevcut olan
enginliği ve ihtişamıyla daha derin iç katmanlara saldığımı ve onun bü yüsünü
daha derinden duyduğumu hissetmişimdir.
Diye bilirim ki, her müşâhede edişimde bu Osmanlı yetimi muh teşem mâbedi hemen
her zaman içimde hazır bulmuş, hayâl âlemime açılan bir kapı gibi hissetmiş ve
ondan geçerek, geç mişin hülyâlı âlemlerinde dolaşmış ve:
“Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan”
(Y. Kemal)
mısralarını duymuşumdur.
Bu mânâ ve bu ruh elbette geç mişimizle alâka ve irtibattan, mânâ kökümüze saygı
ve nesep düşüncesinden kaynaklanıyordu.
Kaynaklanıyordu ki, ne za man onun yanından geçmiş, ne zaman onun hazîresine uğ
ramış, ne zaman onu temâşâ zevkine ulaşmışsam, onun her hangi bir yanında,
gerçekten varmış gibi bir menfez bulmuş
ve asırlar ötesinin o destanlara sığmayan büyülü manzarala rıyla kendimden
geçmişimdir.
Bu itibarla denebilir ki; Süleymaniye, o baş döndüren duruşuyla ve o hemen dile
gelip konuşacakmış gibi ilhamla Süleymaniye ..445
tüllenen sükûtuyla ve içindeki inanmış gönüllerin heybet tü ten füsûnuyla bize
hep şiir söyleyen, hikmetten fasıllar açan, ruhlarımıza varlık üfleyen ve bize
dirilme yollarını gösteren bir üstad gibi olmuştur.
Bir muhteşem dönemden geriye kalmış dünya kadar sal tanat yetimi sanat eseri
vardır; ama o saltanat tâcının incisi Süleymaniye’de geçmişi görüp dinlemek bir
başkadır.
Sanki bizim önümüzde çağlayıp giden zamanın değerli bir parçası, küçük bir
noktada toplanmış, sıkıştırılmış ve bu hazîrenin içi ne yerleştirilmiş gibidir.
Âdeta bir ihtişam dönemi ve zama nın bir altın dilimi geçerken takılıp burada
kalmış da, şimdi Süleymaniye ile o soluklanmakta.
Evet onda, tabaka tabaka birbirinin üstüne binen, katman laşan bir ulu sessizlik
ve güya içine günümüzün anlamsız ses leri hiç düşmemiş de bu kudsî harîm, bütün
anlamsızlıklara karşı kapalı kalmış..
hep kendi içinde derinleşmiş, kuyulaş mış gibi gelir bize..
gelir de gönüllerimizde rengin ve zengin bir eski bestenin tesirini icra eder.
Sanki, sesini kulaklarımıza doldurduktan sonra susmuş bir enstrümanın
tellerinden hâlâ bir şeyler duyuyormuş olma hissiyle yaşadığımız gibi, bu yüce
mâbedde, güya eskiden içinde icra edilmiş bir mûsıkînin dal ga dalga nağmeleri,
bütün tazeliğiyle hâlâ akıp akıp ruhlarımı za bir şeyler boşaltıyor gibi bir
duygu uyarır hislerimizde.
Hülyâlarının tadına alışmış her hayâl çocuğu, Süleyma niye’nin kokusunu duyar
duymaz, geçmişin bütün şiirini, bütün mânâsını ve bütün zevkini birden tadar.
Evet herkes, hülyâ ufku ölçüsünde Süleymaniye’de rüyaya yatmış gibi, onun
herhangi bir menfezinden kanatlanarak asırlar ötesine yürür; önceki günü dünle,
dünü de bugünle bir arada görür ve ruhuna zaman üstülüğün en engin hazlarını
duyurur.
Her ruhta bir çiçek gibi açılan mahrem hülyalar, Süleymaniye’nin 446
tedâî ettirdikleriyle en derin şekilde ve birden açılır, açılır da kendilerini
bu tedâîlerin gelgitlerine salabilenler içlerinde bin bir haz, dudaklarında
sımsıcak bir tebessüm, uğradıkları her yere kucak kucak huzur ve itminan
taşırlar.
İnsanlar bu yüce mâbedi tam duyduklarında eğilip bir de ruhlarına bakabilseler,
onda içlerinden kopup gelen duygula rını, ümitlerini, arzularını, isteklerini
besleyen bir büyü bulur lar.
Bulurlar da, yaşadıkları hayat içinde ayrı birer şahsiyet le daha var
olduklarını duyarlar.
Sanki hakikatin çerçevesini dar bulup da, hayâlî dünyalara pencereler açıyor
gibi bir kı sım mahrem âlemleri temâşâya koyulurlar.
Süleymaniye’de her şey nazlı bir çiçek edâsıyla güzelliğin son rikkatine kadar
açılmış olarak yaşıyor gibidir..
ve her gü zellik umumî bir ahenk içinde, noktasıyla, çizgisiyle, kelime siyle,
satırıyla zevke açık gönüllere hazların en enginini sun maktadır.
ORADA UZAKTA BİR CAMİ
Orada uzakta buğu buğu mazi kokan bir cami vardı.
Aslında hemen her mescit, cemaati, gelip gideni ve Hakk’a açık ufkuyla
yeryüzünde gökler ötesine en yakın bir me kan, ötelere bakan bir rasathane ve
bir mânâda “Sidretü’l Müntehâ” nın izdüşümü olsa da, o farklı cami –kerameti ce
maatine ait– her zaman bağrından yükselip ta dışarılara ka dar akseden içindeki
köpük köpük his tufanı, müdavimleri nin dupduru heyecanı ve harîminde sürekli
duymaya alışık olduğumuz o aşk u şevk insanlarının âh u efgânıyla âdeta bir
farklılığın remzi olmuştu.
Harîmine girdiğimiz andan itiba ren oradaki sesleri-solukları,
tehlilleri-tekbirleri, gönüllerimi zin muhabbetle köpüren hisleri gibi yumuşak,
sımsıcak bulur ve âdeta kendimizi bir başka âlemde sanırdık.
Rengini, desenini, şivesini içindeki cemaatin sinelerinde ki heyecandan, onların
çehrelerindeki samimiyet ve nurâni yetten, ümit ve beklentilerindeki derinlikten
alan bir mânâda o seyyar ve seyyal mâbed, her zaman bize annelerimizin ku
cağında duyduğumuz şefkati, babalarımızın azim ve kararlılı ğını, secde ile
aydınlanmış çehrelerin ledünnîliğini ve Cennet yolunda olmanın lezzet ve
halâvetini hatırlatırdı.
Bizler hemen her cuma, insanların akın akın o mâbede koştuklarını görün ce,
âdeta kendimizi geçmişten gelip başımıza boşalan bir sü rü hayal sağanağı
altında sanır; içinde bulunduğumuz zaman dilimini aşarak gider geçmişin sırlı
koridorlarında dolaşır..
yer yer mutlu geleceğimizi ümitle süzer, zaman zaman diriliş 448
günlerimizi temâşâya dalar ve tadına doyulmadık hülyalarla banyo yapmış gibi
olurduk.
Doyamazdık o güzel insanlarla bir arada bulunmaya, kubbe ve duvarlarda
yankılanan hıçkırık seslerine, sinelerden kopup gelen ve bakışlara akseden ümit
lere ve altın çağlarımıza ait seslerin, sözlerin, mülâhazaların çiy çiy
başımızdan aşağıya dökülüşüne.
Hemen her cumala nışımızda gönüllerin sesi soluğu diyeceğimiz heyecanlar, bir
leşik kaplar hesabı, ondan ona, ondan da bir diğerine boşalır gibi olur ve her
sinede aynı seviyeye yükselir; derken, cami nin içinde âdeta bir duygu tufanı
yaşanırdı.
İç içe girerdi duygular, düşünceler ve dar gelirdi içinde bulunduğumuz zaman
hepimize; yırtılır gibi olurdu yaşadı ğımız çağın kılıfı; dökülüverirdik ışıktan
çağlara ve dinlerdik ruhumuzun sesinden kendi gönüllerimize ait altın neşideleri
geçmişin dili, geçmişin şivesiyle.
Çok defa mâbedden içeriye adımımızı attığımız andan itibaren, dört bir yanımızda
bir sü rü sihirli kapı aralanmış gibi olurdu; olurdu da duyardık beş yüz sene,
bin sene önce yaşamış cedlerimizin “hayhuy”unu; yüreklerimize ürpertiler salan
naralarını ve her yanda bir vel vele olup yankılanan gülbanklarını.
Unuturduk bu veba ve tâun çağının bütün olumsuzluklarını; unutur ve kendimizi
bir itminan, bir serinlik, bir emniyet, bir şefkat ve bir güzellik or tasında
hissederdik.
Zaman zaman oradaki o inanmış insanların mânâlı ba kışları, duruşlarındaki
mehâbetli havaları ve Allah huzurunda bulunuyor olma haşyetleri, mâbedin ötelere
açık kendine has derinliğiyle birleşince, her şey öyle baş döndüren bir büyüye
ulaşırdı ki, hemen çoğumuz kendimizi bir zirveye doğru yük seliyor veya bir
zafere koşuyor sanırdık.
O sihirli dakikalarda hemen herkes ruhunun derinliklerinde mânâsını kavrayama
dığı bir neş’e ve bir sevinç hissederdi; derken kederler dağılır gider, sineler
gamdan âzâde bir hâl alır ve bize ait günlerin Orada Uzakta Bir Cami ..449
bir yenisini daha idrak etmiş gibi hem mazi hem de gelecek olurduk.
O esnada duyduğumuz her ses, her soluk bize, dup duru bir çocuk çığlığı gibi
tesirli, bir aşk iniltisi gibi içten ve bir mûsıkî faslı gibi de heyecan verici
gelirdi.
Ben, yıllar önce saf bir Anadolu insanı hissiyatıyla duyup tattığım o günkü ruh
ve mânâyı, cami harîmini aşıp ta sokak lara ulaşan o zamanki cûşiş ve heyecanı,
hafızamda pırıl pırıl izler bırakan anlamlı görüntüleri, bugünkü mantık ve felse
femden onlara hiçbir şey ilave etmeden tâzimle korumakta ve kendi kendime “Keşke
o altın günler hep devam etsey di.” hasretiyle inlemekteyim.
İnlemekteyim ama, biliyorum ki, benim de içinde önemsiz bir çizgi veya değersiz
bir nokta olarak bulunduğum o büyülü ve şeker şerbet günleri artık ge riye
getirmek hiçbir zaman mümkün olmayacak; o birbirin den farklı haz ve zevk
resimleri asla bir araya gelmeyecek ve bir açılıma merkezlik yapan o toplanıp
dağılmalar kat’iyen bir daha geriye dönmeyecektir.
Belki bundan sonra da pek çok mâbed yine dolup boşalacak, kubbelerde yine hak
dostları nın sesleri yankılanacak, her yerde diller sürekli Hakk’ı söyle yecek;
ama ihtimal ki, mebde’e ait o halâvet, o tarâvet ve o canlılık bir daha asla
duyulmayacaktır.
Uzaktaki o camide, bize ait öyle bir terbiye, öyle bir neza ket ve teşrifat
keyfiyeti hâkim idi ki, biz orayı her zaman muh teşem geçmişimizin birkaç kareye
sıkıştırılmış bir vitrini gibi duyar, onun harîmindeki her sesi ve soluğu bir
şiir gibi din ler, gelip kulaklarımıza çarpan âh u vâhı da Cennetini yitirmiş
Âdem Nebi’nin feryad u figânına benzetirdik..
ve orada hep kendimizi söylerdik; söylerdik de bazen söz ve düşünceler öy le bir
aşkınlığa ulaşırdı ki, yer yer Yakub Nebi gibi hasret ve hicranla sızlar, zaman
zaman da Yusuf’a ait gömleğin koku sunu almış gibi sevinçlerimizi gözyaşlarıyla
şiirleştirirdik.
450
O mâbedde bir araya gelen gönüllerin hemen hiçbirin de yeis ve inkisar yoktu,
olmazdı da; dayanırlardı birbirlerine duygu ve düşünce tufanıyla ve bir set
oluştururlardı ümitsizlik sel ve fırtınalarına karşı.
Hele orada kin, nefret, gayz, hiddet ve asabiyete asla rastlanmazdı; zira
kalbler selim, duygular dupduru, insanî münasebetler sımsıcak ve bakışlar da
emni yet vaad ediciydi.
O mâbedin harîmine bile günlük dediko du, dünya ve ukbâ adına yararı olmayan,
bizim “güft ü gû” dediğimiz hiçbir muzır mülâhaza sokulamazdı.
Orada insanlar her zaman sadece Hak mülâhazası ve Yaratan’ın hoşnut olması
düşüncesiyle bir araya gelir, sami miyetle birbirini kucaklar, kendi aralarında
alâka ve irtibat larını yeniler; hep aynı dilden aşk u şevk besteleri söyler ve
dinler, aynı havadan şefkat ve tefekkür nağmeleri mırıldanır lardı.
Bir büyüsü vardı veya biz öyle sanırdık o mâbedin; bi zim geçmiş dünyalarımıza,
altın çağlarımıza, hatta göklere ve gökler ötesine açık hülyalı ikliminde insan
oraya adımını atar atmaz, harîmindeki umumî hava hemen ona kendi boyasını çalar,
hiss-i müşterek lisanıyla kendi sesinden bir şeyler fısıl dar ve onu da kısa
zamanda kendine benzetirdi.
Ben şimdilerde o dopdolu günleri hatırlayıp ruhumda canlandırınca, histen,
heyecandan yana fakirlerden fakir, çok defa sisli dumanlı bugünkü gurbetimle
ürperiyor; kendime acıyor ve âdeta bir “dâüssıla” yaşıyorum.
O zamanlar hep ulvî hislerle oturur kalkar, sürekli uhrevîliğe açık durmaya ça
lışır, Allah’a yönelen her gönülle yeni bir vilâdet neşvesi ya şar, çok defa
çocuklar gibi sevinir ve her günü daha derin bir farklılık içinde duyardık.
Görüp şahit olduklarımız, duygula rımızı daha bir biler, basîretlerimizi
keskinleştirir, ruhlarımızı inceltir; bizi Hak kapısının ayrılmaz bendeleri
olmaya hazırlar ve âdeta hepimizi birer kulluk tiryakisi hâline getirirdi.
Orada Uzakta Bir Cami ..451
O cami günlerinin, hatta saatlerinin şiirini, mûsıkîsini din leyen ve bunun hava
gibi, su gibi, ekmek gibi aziz olduğu nu duyup anlayan Hakk’a açık cemaatte de
–kerameti onla rın böyle bir ruh hâliyle bir araya gelmiş olmalarında– ince bir
anlayış, enderûnî bir nezaket ve derin bir irfan müşâhede edilirdi: Herkes
birbirini tıpkı güller gibi koklar, uzun zaman gurbet yaşamışlar gibi sarmaş
dolaş olur, iç çeker ve has ret giderirlerdi. Konuşmalarında hisli bir kalbin
çarpışları gibi pürheyecan, tavırlarında karşı tarafı kırarım endişesiyle ince
lerden ince, yüzleri çiçekler gibi sürekli mütebessim, hep na zik ve
enderûnîydiler.
Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün hafı zamda hâlâ bütün
canlılığıyla dipdiri duran o pırıl pırıl albü mün hangi sayfasına baksam, gönlüm
ürperir, gözlerim yaş larla dolar ve “Hey gidi günler!” der inlerim.
Çok uzak bir geç mişte de olsa, ne zaman hayalimde, o günkü cemaatin o ma
vimtırak ve semavîleri hatırlatan hâlleri belirse, günümüzün hiçbir şey ifade
etmeyen kaskatı realitelerinden uzaklaşarak o ümit ve iman insanlarının arasına
dalmış gibi olur ve âdeta ferahlarım.
Hülyalarımdaki o günün canlı resimleri bana göre en olumsuz sesi sözü,
havayı-atmosferi bile evirip çevirip yu muşatacak kadar derindi, sıcaktı,
içtendi ve ledünnîydi.
Daha çok uhrevîlere benzeyen o saf ve duru insanların, sinelerini çatlatırcasına
kendilerini zorlayan heyecanları, hıç kırıklarla mehâfet ve mehâbet resimleri
çizen tavırları; ağla yan, kıvranan, bazen bu hislerini açığa vurmamak için
yutku nan hâlleri, ötelere açılmış gibi derinleşen bakışları; kürsüye, minbere,
kürsü ve minberdeki kimselere mev’ize ve hutbe ler ötesi değişik şeyler
fısıldayan temkinleri, samimiyetleri, o kadar derin, o kadar anlamlı ve o kadar
sıcaktı ki, bunca yıl sonra ne zaman hayalimle o günlere açılsam, kendimi ruha
nilerin içinde sanır ve “Meğer hayatın hakikî tadı, şivesi, lez zeti o
günlerdeymiş..” derim.
452
Bir atmosfer, ona tam uyulunca ve içine girilip bütün hu susiyetleriyle teneffüs
edilince vuzuha kavuşur, bize bir şey ler söyler, söyledikleri anlaşılır hâle
gelir ve dinleyip temâşâ edenler için de bir mânâ ifade eder.
Aksine, o atmosfer, içine girmemiş olanlara, ne bir şey söyler ne de bir şey
duyurur.
Evet, bizimle aynı havayı teneffüs etmeyenlerin ne o camiyi ne de içindeki
cemaati kendi derinlikleriyle duyması müm kün değildir.
Ben o zamanlar, henüz genç denecek bir yaşta idim.
Her şeyi bütün teferruatıyla düşünememiş olabilirim; ama, yi ne de o gelişmemiş
avamca hislerimle, o günlerin ifade et tiği mânâyı, her şeyin akış istikametini
ve o toplanmaların dağılmaların vaad ettiklerini duyuyor gibiydim: Yeni bir sa
baha doğru yürüyen bu insanların ufkunda peşi peşine gelecek akşamları, her yanı
saracak zifiri karanlıkları ve arka sından da yine Allah’ın inayetiyle bütün
engellemelere rağ men üst üste sökün edecek olan fecirleri ve geleceğin “fecir
süvarileri”ni –Hakk’ın inayet ve rahmetine güvenim sayesin de–
hissedebiliyordum.
Evet, bir yandan bize ait o günlerin, mîadlarını dolduran güller gibi bir bir
solacaklarını, her yanı kendine has deseniyle ürperten bir hazanın saracağını,
ardın dan da yeni sürgünleri, yeni tomurcukları ve yepyeni edasıy la peşi peşine
nevbaharların geleceğini tahmin üstü bir kana atle sezer gibiydim.
O camilerdeki onca âh u vâhın kubbelere çarpıp anlam sız şeyler gibi yere
döküleceğine; o kadar hasret ve hicranla sızlamaların heba olup gideceğine;
öylesine gönülden iç çe kip sızlanmaların zayi olacağına; o denli içten duaların
ka bul görmeyip reddedileceğine; akan gözyaşlarının boşluğa akacağına ve o
aydınlık sinelerde köpürüp duran heyecan ların cevapsız kalacağına ihtimal
veremiyordum..
inancım tamdı, her zaman bir çağlayanı hatırlatan o his ve heyecan Orada Uzakta
Bir Cami ..453
tufanının, o mütemadî içten bekleyiş ve ümidin, o kararlı du ruşun ve sabır
mantığının bir gün mutlaka kendi dilleriyle bü tün dünyaya bir şeyler
anlatacaklarına..
inanmıştım Rahmeti Sonsuz’un kapısında el-pençe divan durmuş, içini O’na dö ken
kapı kullarının yakarışlarına O’nun cevap vereceğine.
O her zaman vefalılara vefa muamelesinde bulunmuş, kendi sine yönelen sadık
bendelerini de asla inkisara maruz bırak mamış, sa’ye sarılıp hikmete râm
olanların hep yanında ol muştu, oluyordu ve olacaktı.
Eğer şimdilerde, uzak ve yakın yarınlar adına sinelerimiz ümitle çarpıyorsa, bu,
O’na olan itimadımızdandır.
Eğer bir kısım esbâb-ı âdiyenin çok büyük neticeler doğuracağını bekliyorsak bu
da bizim acz ü fakrımız ve O’nun kudret ve gınâsındandır.
O eski günlerde, camiler de bir araya gelen tertemiz gönüllere Cenâb-ı Hakk’ın
hususi bir teveccühü olacağını hep bekledik, bekliyoruz ve bekleye ceğiz o
zamanki hülyalarımızla ve şimdiki muhakemelerimiz le.
Zaten Hakk’ın kapıkullarına da o kapıda her zaman iman la, ümitle beklemek
düşer.
MİNARELERİN SESİ
Minarelerin sesi asırlardır milletimizin sesi olagelmiştir.
Biz, o seslerin çağlayanlar gibi üzerimize döküldüğü bir dün yada doğup büyüdük.
O altın seslerle güne başladık, onlarla gün boyu yaşadık, onlarla oturup kalktık
ve hâlâ onlarla otu rup kalkıyoruz. Aslında o sesler, günde beş defa bize, kim
ol duğumuzu ve nasıl bir konumda bulunduğumuzu hatırlatır; biz de onlarla
derlenir toparlanır ve varoluş gayemize, gerçek insanî ufka yöneliriz.
Bu semavî çağrı bizim dünyamızda, gökten indiği andan itibaren hep kendi
orijiniyle gürleyip durdu, asla susmadı ve onca münasebetsiz hırıltıya rağmen
ona icabet de hiç mi hiç kesilmedi.
Her şeyin künde künde üstüne devrildiği dar bir zaman diliminde, bir kısım
alafranga düşüncelerin tesiriyle onda da muvakkaten bir alaturkalaşma oldu ise
de, o hemen bütün zaman ve mekânlarda kendine has örgüsü ve şivesiyle hep devam
etti ve gelip bugünlere ulaştı.
Bundan sonra da –inşaallah– “ebed müddet” böyle sürüp gidecektir.
Her zaman gürül gürüldür minarelerin sesi bizim dünya mızda.
Bu ses, her gürleyişinde pek çok mü’min gönlü âbâd, bir hayli şeytanî hânümânı
da târumâr etmiştir..
evet minare lerin sesi duyulunca, arza ruhanîlerle beraber itminan ve se kine
iner, bu esnada habis ruhlarsa kuyruklarını kısar ve sak lanacak yer ararlar.
Arz u semada bir velvele olur minarelerin sesi duyulunca; kimileri ona koşar,
kimileri de ondan kaçar.
Yarasalar rahatsız olur, güvercinler ona dem tutmaya durur.
Gönüller pür heyecan şahlanır, nefislerse yeisle yutkunur.
Minarelerin Sesi .455
Minareler bazen bulundukları yer itibarıyla yalnızdırlar, tek başlarına söze
başlarlar.
Ne var ki, sağa-sola doğru birkaç adım atınca, daha başka seslerin de onlara
eşlik ettiği duyu lur.
Bazen de minareler birbirlerine yakın bulunuyor olma nın hakkını eda sadedinde,
vakit “tık” deyince hepsi birden gürler..
ve ayrı ayrı enstrümanlar gibi birbirinden farklı sesler çıkarırlar.
Sesler birbirinden farklıdır ama yine de bir koroda ki ahenk bütünlüğü içinde
hep bir beraberlik arz ederler.
En azından biz onu öyle duyar, öyle hisseder ve öyle anlarız.
Sabah ayrı, öğlen ayrı, akşam ayrıdır minarelerin o ince, o narin ve o içten
sesleri.
Ruh ve gönüller üzerindeki füsunlu tesirleriyle her zaman farklı birer mûsıkî
faslı gibi boşalır başı mızdan aşağı bu lâhûtî sesler ve soluklar.
Onları duyar duy maz da –en azından inanan gönüller için bu böyledir– ayak
larımız yerden kesilir gibi olur, derken bulunduğumuz zaman ve mekânla alâkamız
kalmamışçasına yürürüz bir sihirli derin liğe doğru.
Yürürüz o sesleri mırıldana mırıldana Firdevslere yürüyor gibi mâbede...
Varıp Hak karşısında el-pençe divan duracağımız âna kadar da gönüllerimiz hep bu
seslerle çar par, dil ve dudaklarımız da sürekli onlara eşlik eder.
Minarelerin sesleri, bir yandan kulaklarımıza çarpıp bizi semavîliğe
çağırdıkları aynı anda, diğer yandan da göklerin derinliklerine doğru
yankılanarak “Sözlerin en temiz ve en güzel olanı O’na yükselir.” fehvasınca
sema kapılarını aşar ve gider ta ötelere, ötelerin de ötesine ulaşırlar;
ulaşırlar da geç tikleri her kapı ve ulaştıkları her noktada hummalı bir
faaliyet başlar: İnsanlar fevç fevç abdeste koşar, tâzim u tekrîmle na maza
yürür ve herkes bir çeşit vuslat yaşar; buna karşılık gök ehli de ihtimal,
safvetlerinin derinliğiyle mütenasip, olabildi ğine bir temkin ve huşû içinde,
ona yönelir ve kendilerince Hakk’a tebcîlât ve tekrîmâtlarını arz ederler..
evet, bu seslerin büyüsüyle hemen herkes, olduğundan ve bulunduğundan 456
daha farklı yeni bir duruşa geçer; yeni bir duyuş, yeni bir sezişle öteleri daha
anlamlı bir temâşâya koyulur.
Öyle ki, bu seslerin ulaştığı hemen her yer âdeta ruhanîlerin metâfı hâline
gelir.
Herhalde sema sakinleri de yerdekilere gıpta et meye dururlar.
Minarelerden yükselen o lâhûtî âvaz, bazen bize bir sûr sesi gibi gelir, uyarır
hepimizi içinde bulunduğumuz dünye vîlikten; akseder dil ve dudaklarımıza o
büyülü kelimeler; mı rıldanırız aynı şeyleri hep beraber ve sihirli bir koro
oluşur bu lunduğumuz kuşakta.
Şehbal açar peygamber unvanı Hakk’ı yâd etmenin yanında.
Dalgalanan bir bayrağa dönüşür gök yüzünde bu altın sesler; onların gölgesinde
ötelere açılma hissi belirir sinelerimizde; belirir de, ne zaman mâbede yürü
sek, kanatlarını germiş, semanın derinliklerine doğru açılan kuşlar gibi sanırız
kendimizi.
Minarelerin sesini bazen yitirdiğimiz Cennet’e bir çağrı gi bi duyar ve koşarız
binlerce yıllık yitiğimizi bulmaya, o öldü ren hasretten kurtulmaya doğru:
Minareler “Allah büyüktür” der, biz de Firdevs’e gidiyor gibi mâbede yürürüz.
Onlar gür ler “kelime-i şehadet”le, biz de “İşte hedef bu” der köpürürüz
gönülden.
Onlar haykırır o Sonsuz Nur’u, ışık yağar öteden gözlerimize, gönüllerimize.
Ardından “Yürüyün Hakk’ın rah met ufkuna, meleklerin istiğfar sağanağına!” diye
inler mi nareler; coşarız pürheyecan bir kere daha ve günahlardan arınmaya
yürürüz.
Ürpeririz “Haydin kurtuluşa!” sesleriyle, duyarız duyulmadık neş’e ve inşirahı,
koşarız namazgâha ço cuklar gibi sevinçle...
Minareler hep aynı şeyleri söyleseler de, değişik kesimler ce birbirinden çok
farklı algılanır bu sesler: Çocuklar, bir nin ni gibi dinler; hasta ve alîller,
Hakk’a teveccüh daveti şeklin de yorumlar; yaşlılar, rahmetle tüllenen bir âleme
hazırlanma Minarelerin Sesi .457
tenbihi olarak algılar; gençler, iradelerini hatırlatma çağrısı gibi duyarlar bu
sesleri.
Evet, kelimeler-sesler aynı olsa da duyup değerlendirmelere göre farklı
farklıdır minare sesleri nin ruhlara çarpıp yankılanışı.
Anne sesleri gibi rikkatle okşar geçerler körpe dimağları; şefkatle kucaklarlar
dertle kıvranan ları; yıldırımlar gibi gürlerler feverandaki duyguların tepele
rinde ve herkese onların ufku itibarıyla demet demet mesaj lar sunarlar; onlar,
gönüllere sundukları bu şeyleri bir daha kimsenin söküp atamayacağı şekilde de
âdeta altın çivilerle mıhlarlar.
Fecrin ışıktan sinyalleriyle başlayıp ta yatma zama nına kadar devam eden bu
uhrevî nağmeler, inanan gönül lere kâse kâse mûsıkî kevserleri sunar durur ve
üst üste zevk fasılları yaşanır bütün bir gün...
Bazen minarelerin sesleri, birer kıvılcım gibi gönülleri mizin üzerine saçılır
ve ardından hayallerimizde sönmeyen birer meş’aleye dönüşür..
bulunduğumuz yerle varacağımız ufuk arasındaki bütün mesafeleri aydınlatarak,
korku ve en dişelerimizi siler, süpürür, götürür ve gönüllerimizde apak yol
mülâhazaları ve hedef iştiyakı uyarır.
Hatta, bazen alır bizi ta teşrî çağında gezdirir; Nebi (sallallâhu aleyhi ve
sellem) mes cidine ulaştırır; Bilâl’in (radıyallahu anh) sesiyle buluşturur ve
bize âdeta zaman üstü olmanın hazlarını duyurur; duyurur da ilklerle ezan
seslerini paylaşır gibi olur ve kendi kendimize: “Bu ses onların sesi, bu
velvele de onların velvelesi; öyle ise bütün bunların bir arkası da olmalı...”
diye mırıldanır; “tayy-i zaman”, “tayy-i mekân” yapmış gibi o aydınlık günleri
bütün tarâvetiyle şu yaşadığımız zamanla iç içe duyar ve böyle bir bahtiyarlığa
bir kere daha “eyvallah” çekeriz.
Minarelerin sesi çok defa bize, bezm-i ezeli, “bî kem u keyf” Hak’la muhavereyi,
ruhlarımızın O’na verdiği sözü ha tırlatır; hatırlarız “Elestü bi Rabbiküm – Ben
sizin Rabbiniz de ğil miyim?” istintâkını; cevaplarız fiilen “Evet Rabbimizsin.”
458
diyerek.
Sonra da O’na en yakın duracağımıza inandığımız bir rasat noktasına koşar, en
içten inleyiş ve sızlanışlarla yeni leriz ahd ü peymanlarımızı, bir kere daha
yeni bir vefa faslına “vira bismillâh” diyerek.
Bazen minarelerin sesi, o kadar dokunaklı, o kadar de rin ve o denli büyüleyici
bir ahenge ulaşır ki, en katı kalbler bile dayanamaz da muvakkaten dahi olsa
onlar da kapı ara layıverirler..
ve akar bütün teşne gönüllere en güzel semavî kelimelerle örgülenmiş ses
hevenkleri; akar ve birer ruh gi bi bütün insanî duyguları tesiri altına alır.
Sûr sesi almış gibi canlanır vicdanlarımız, dirilir iradelerimiz ve koşarız
böyle bir imtiyazla serfiraz olmanın hakkını eda etmeye.
Bazen minarelerin sesi bir meltem yumuşaklığıyla dalga dalga her yana yayılır;
derken üstümüzde yağmur yüklü bu lutlara dönüşür.
Sonra da “çiy” noktasına ulaşmış nem hab becikleri gibi dökülmeye durur
başımızdan aşağı.
Meleklerin kanat seslerine karışmış gibi başımızdan aşağı boşalan bu nağme ve
ışık tufanı karşısında kendimizi âdeta bir ziya çağ layanı içinde sanırız.
Alır götürür bu ışık çağlayanı bizi yol ların Cennet’e açıldığı kavşağa.
Tetikler iştiyaklarımızı, he yecan salar sinelerimize; benliğimizin hudutlarını
aşıyor gibi oluruz ve kanatlanırız mevcudiyetini vicdanlarımızda duyup
hissettiğimiz Firdevslere doğru.
Minarelerin bu olabildiğine tatlı, içli ve biraz da “dâüssıla” edalı seslerini
her duyuşumuzda, annelerimizin şefkat kokan nefeslerini ve o yumuşaklardan
yumuşak ninnilerini duyar gibi olur, kendimizi hülyalarımızın oluşturduğu o
engin şef kate salar; sonra da gönüllerimizin derd ü hicranını dökmeye durur;
çocuklar gibi içimizi çeker ve ne hülyalara dalarız! Bizim için ezanlar her
zaman, gönüllerimizle konuşan sihirli birer beyan olmuştur.
Minareler ne zaman onlarla Minarelerin Sesi .459
gürlese, ruhlarımızı kendi iklimlerine çeker, onları kendi dün yalarında
dolaştırır, herkesle, onların anlayabilecekleri bir dil kullanarak konuşur ve ne
yapıp yapıp kendilerini onlara ifa de ederler.
Bu seslerin ne mânâya geldiğini, neye çağırdığı nı, niye çağırdığını bilenler
bilir ve her zaman onu/onları se verler; bu itibarla da minareler o lâhûtî
sesleriyle ne zaman gürleseler, onlar da soluklarını tutar ve derin bir haşyetle
o sesleri mırıldanmaya dururlar.
Bu seslerin aynı ölçüde onlara âşinâ olmayanlar üzerinde de ciddî tesirleri söz
konusudur.
Hele onlar içten, samimî, usta bir sesle ve gönül-dil uyumuy la icra
ediliyorlarsa..
evet, işte o zaman:
Gök nura gark olur nice yüz bin minareden,
Şehbal açarak (açınca) Ruh-u Revân-ı Muhammedî..
Ervah cümleten görür “Allahu Ekber”i,
Akseyleyince Arş’a lisan-ı Muhammedî.
(Yahya Kemal)
mazmununca arz u sema inler o soluklarla; inler de çok de fa biz bu fâni
seslerin ötelere bir şeyler ifade etme gayretiy le insan üstü bir hâl
aldıklarını tahayyül eder ve bu nefesler de âdeta birer sermediyet şivesi duyar
gibi oluruz.
Bu ses ve bu mutasavver şive uykuda olan bütün hislerimizi uyarır; bizi
lezzetten haşyete, vazife şuurundan haz alaşımlı mehabet uf kuna çeker,
gönüllerimize beşiklerin başında mırıldanan nin niler safvetinde en masum
zevkleri duyurur.
Bir ân gelir ki, bizim bulunduğumuz zaman dilimi itiba rıyla bütün minareler
seslerini keser; ama müezzin, uhrevî heyecanlarımızın biraz daha devam etmesi
için farklı fasıllar la gönlünün dilinden daha değişik şeyler meşk etmeyi sür
dürür: Kametle bizi Hak karşısında divan durmaya çağırır..
yeri geldiğinde “tekbir” ve “tahmîd”de imama eşlik eder..
“Allahümme Ente’s-Selâm”la, mü’minlerin herkese esenlik vaad ettiklerini
haykırır..
gönüllerimizi, tesbih, hamd ü senâ 460
ve tekbirle son bir kez daha şahlandırır ve bize başlarımızı döndürecek yeni
yeni uhrevî pencereler açar; hem öyle bir açar ki, kendini bu çağlayana
kaptırmış pek çok kimse, iç in siyaklarıyla Kudreti Sonsuz karşısında hemen diz
çöker ve yakarışa geçer.
Kametten, böyle bir yakarış faslına kadar mâbedin için deki ses-söz, harem
dairesinde bulunuyormuşçasına olabildi ğine yumuşak, ince, narin, haşyet edalı
ve edep televvünlü dür.
Hele bu sesler ve sözler hüşyar ruh ve ötelere açık gö nüllerin iniltisi ise...
Biz ne zaman yer yer cemaatin de ses kattığı bu nazlı nağmeleri dinlesek,
göklerin ruh ve mânâsının tıpkı şelaleler gibi üzerimize döküldüğünü ve bu hamd
ü senâ, tesbih u tek bir zemzemesiyle banyo yapmış gibi arınmış ve hiffet kazan
mış olduğumuzu sanırız.
Ezanla, kametle Hakk’ı ilana doymamış gibi sürekli bir şeyler bulup söyleyen bu
sesler, bazen okudukları evrâd u ezkâr, münâcât ü naatlar ve bunların her birine
göre baş vurdukları eski-yeni makam ve usûllerle her ağızlarını açışla rında
bize dünyalar dolusu altın mülâhazalar bahşetmiş gibi olurlar; bizi şanlı
geçmişimizin yamaçlarında dolaştırır; kendi düşünce dünyamızın mefkûre atlasında
konuk eder; bugün kü şiveyi dünkü üslûbuyla harman yaparak bize gönüllerimi zi
büyüleyen değişik ses ve söz demetlerinden ne buketler ne buketler sunarlar.
Evet biz, bu ses ve bu sözlerde mübarek bir milletin bütün bir geçmişini, bu
koskoca geçmişte oluşup gelişen değişik de ğerler manzumelerini görür, duyar,
dinler; o dağlar cesame tindeki millî vâridâtımızın –hayallerimizde olsun–
temâşâsıyla âdeta mest olur ve kendi kendimize: “Meğer ne âlî bir kavim mişiz!”
diye mırıldanırız; mırıldanırız zira, minarede başlayıp Minarelerin Sesi .461
mâbedin içinde noktalanan bu sesler bazen o kadar mazi te levvünlü, o kadar
millî ve o kadar bizden birer nağme gibi duyulur ki, bu ses ve bu sözlerin her
bir demetinde bütün ta rihimizi ve onun arkasındaki atalarımızın o enginlerden
engin his ve heyecanlarını duyuyor gibi olur ve kendimizi onların arasında
sanırız; sanırız da bu seslerin ve bu sözlerin bitmesi ni hiç mi hiç istemeyiz.
Ama her şey gibi, onlar da mevsimi gelince bizim bulun duğumuz yer itibarıyla
biter ve yerlerini büyülü bir sükûta terk ederler.
Biraz mutmain biraz da buruk olarak ayrılırız ol duğumuz yerden. Ayrılırız
mağribe doğru açıldıkça yeni ses hevenklerinin yükseliyor olduğu tahayyülleriyle
ve “Nasıl ol sa bu sesler bir müddet sonra gelip yine minarelerimizde gür
leyecektir.” tasavvurlarıyla...
NAMAZ
Namaz mü’minin miracı, miraç yolunda ışığı-burağı..
yollardaki inanmış gönüllerin sefinesi-peyki-uçağı..
kurbet ve vuslat yolcusunun ötelere en yakın karargâhı, en son otağı, gaye ile
hemhudut en büyük vesilelerden biridir.
Kıyamet gününde, ak alınlı, aydın bakışlı, secde ve ab dest uzuvlarındaki
emarelerle öndekilerden de önde; elleri, yüzleri tertemiz, vicdanları
göktekilerin iç âlemleri kadar ne zih olmanın yolu da yine namaz ve namaz öncesi
amellerden geçer.
Aynı zamanda, Allah’a yakınlığın ayrı bir unvanı da sayılan ve çok farklı
derinlikleri bulunan bu namaz ibadetine, kulluk düşüncesine kilitlenip ömrünü
Hak karşısında geçirme mânâsına “ribat” da diyebiliriz.
Abdest –ileride müstakillen ele alıp işleme düşüncesi mah fuz– namaz yolunda ilk
tembih ve en birinci hazırlık; ezan ise –o da müstakillen anlatılmalı– ikinci
uyarı ve önemli bir “me tafizik gerilim” yoludur.
Abdestle, bedeni nâpâk şeylerden ve sezildik sezilmedik menfîliklerden arınan
insan, ezanla vic dan ve tasavvurlarını dinler..
ilk kılacağı namazla da özünde ki sesi-soluğu bulmaya çalışır..
ve ancak cemaatle gerçekleş tirilebilecek büyük hareketin startını beklemeye
koyulur.
İnsanı, arşiyeler gibi döndüre döndüre sonsuzluğun sema larında dolaştıran ve
götürüp ta melekler âlemine ulaştıran mi raç enginlikli bu mübarek ibadet, günde
beş defa kendimizi içine salıp yıkanacağımız bir çay gibidir ki, her dalışımızda
bi zi hatalarımızdan bir kere daha arındırır; alır ummâna taşır ve Namaz . 463
sürekli başlangıçla son arasında dolaştırır ki, bu da buudlarımız dışında bir
uhrevîleşme ve ebedîleşme temrinâtı demektir.
Namazla, gece-gündüz sırlı bir taksime tâbi tutulur.
Hayat, ibadet eksenli bir zaman anlayışına göre tanzim edilir..
ve bu sayede davranışlarımızın, Hak murâkabesi altında hüsn-ü ce reyanı
sağlanır.. derken, ibadet dışı hareketlerimiz de, ibadet halini alır..
ibadet rengine bürünür..
ve yeryüzündeki fâni ha yatımız göklerdekilerin rengiyle tüllenmeye başlar.
Dünyevî gürültüler veya umumî sükût içinden ezanın ta şacağı an; saatlerin
ibreleri, güneşin yer değiştirmesi, cami çevresindeki sesin-soluğun çoğalması,
her yanda ebediyet he yecanının yaşanması, müezzinlerin gırtlak kontrolü ve
hopar lörlerin hırıltılı-gürültülü sesleriyle belli olunca, sinelerde ses siz
sessiz konuşmalar, henüz uykudan yeni kalkmış insanların dağınıklığı içinde
sayıklamalar, dünya-ukbâ arası bir berzah yaşanıyor gibi buudlarımızı aşan
sözler duyulmaya başlar..
ayrıca, düşüncelerin yeni bir mecra arayış manevraları ve he nüz namaza
girilmediği halde, namaz yolu mülâhazasıyla da ha bir sürü his ortaya çıkar..
dünya kadar şey mırıldanılır..
bi raz sonra gerçekleştirilmesi planlanan ibadet adına metafizik gerilim ve
konsantrasyon aranır..
ve bütün ruhî melekelerle kıvama erilmeye çalışılır.
Mescide doğru yürüyüş, yol mülâhazası, abdestle gerçek leştirilen ilk gerilim ve
akordasyon hep birer kıvama erme cehdi sayılabilir.
Ezan, âdeta harem dairesine alınma dave ti, ruhumuzun derinliklerinde bizi
konsantrasyona hazırlayan ledünnî bir ses ve duygularımız üzerine inip kalkan
bir mızrap gibidir.
Her gün tekerrür ettiğinden kulaklarımız ona alışmış olsa da, düz mantığımız ona
karşı bir kanıksama hissetse de, ezan, her zaman ötelerle aramızdaki tepelerin
arkasından tıp kı bir ay gibi birdenbire zuhur eder..
yıldırımlar gibi gürler ve 464
bir anda arzî olan nazarlarımızı semaya çevirir..
ve derken her yanda şadırvanlar gibi ince ince çağlayan, şelaleler gibi ihti
şamla coşan yepyeni ilâhî bir fasıl başlar..
ve başlar başlamaz da ruhlarımıza dünyanın en enfes, en çarpıcı ve en diriltici
mûsıkîsini boşaltır.
Onunla da kalmaz, bizi çağrışımların atlas iklimine çeker ve gönüllerimize
aydınlık çağların büyülerini fı sıldar.
Zaman üstülüğe açık hayallerimizi, tarihin değişik dö nemeçlerinde kaybettiğimiz
şeyleri bulup, getirip iâde etmek le coşturur..
ve her defasında bize taptaze bir demet ses, bir demet şiir, bir demet ahenk
bahşeder.
Biz, ezanı her zaman, bir mûsıkî banyosu alıyormuşçasına bütün benliğimizle
duyar ve her duyuşumuzda, bilemediğimiz bir büyü ile bir başka tat, bir başka
letâfet, bir başka hazza uyanırız.
Bu duyuş ve bu se ziş çok defa bizde, bir sihirli helezonla göklere doğru
yükseli yor veya bir balonla çok yukarıda dolaşıyormuşuz gibi bir his uyarır.
Hele bir de ezan, usûlüne uygun ve vicdanın sesi, so luğu olarak icra
ediliyorsa..
göklerin nura gark olduğu, ruh-i revân-ı Muhammedî’nin şehbal açtığı ve lisan-ı
Ahmedî’nin arz u semayı çınlattığı ezan dakikaları ne nurlu ve hislidir! İnsan o
dakikalarda ruhunun derinliklerine inip vicdanını din leyebilse, ne
keşfedilmedik mânâların içine aktığını ve kendi derinliklerinde ne çağrışımların
kaynaştığını duyacaktır!
Her zaman kendini yenileyip kalbî ve ruhî hayatı itiba rıyla taze kalabilen
canlı vicdanlar, her ezan vaktinde, onun ilk gökten indiği dönemin halâvet ve
tarâvetini duyar ve mi narelerden yükselen sesin içinde peygamberlerin
çağrılarını dinlerler..
gönlünde meleklerin tekbir, tehlil, şehadet korosu na erer..
ve âdeta Cibril’in dirilten nefeslerini, İsrâfil’in hayat veren soluklarını
duyar gibi olurlar.
Ezanla, namaz dışı gerilim ve doyum tamamlanınca, he nüz farzla gerçek kurbet
enginliklerine açılmadan evvel, ılgıt ılgıt ilâhî rahmet esintilerinin ruhları
kuşatma faslı sayılan ilk Namaz . 465
nafile namaz ve kametle, o dakikaya kadar adım adım derin leştirilen
konsantrasyon bir kere daha kontrol edilir; nihâî hu zura ait teveccüh ve temkin
bir kere daha gözden geçirilir ve miraca yürünüyor gibi namaza yürünür.
O âna kadar gönlü müze çarpan, insanî yanlarımızı alarma geçiren ve bizi ebedî
mihrabımıza yönlendiren ses, söz ve davranışlar, vicdan tel lerinde hakiki gönül
nağmeleri bulabilmek için bir akort ame liyesi gibidir.
İbadette asıl ses ise, o biricik mihrap karşısın da, duygu, düşünce birliğine
ulaşmış ve bir imam arkasında el pençe divan durmuş; eğilip saygı ve hürmetini
ifade eden, kalkıp Hak karşısında temennâ duran; yerlere kapanıp baş ve
ayaklarını aynı noktada birleştirerek Allah’a yürüyen ce maatin müşterek
davranışlarıyla başlar.
Bizler cemaat şuu runu vicdanlarımızda duyduğumuz ölçüde, peygamberlerle
yaşanmış aydınlık çağların bütün güzellik ve cümbüşünü de duyuyor ve hissediyor
gibi oluruz.
Evet, namazın göklerdeki ahengiyle bütünleşmiş olan lar için imamın arkasındaki
her hareket, her söz, insanoğlu için yitik Cennet adına bir hasret ve bir
dâüssıla sesi verir, bir ümit ve bir vuslat duygusuyla tüllenir.
Kendini, namazın miraç buudlu havasına salan hemen herkes için o, Cennet
dönemlerimizin ve ötedeki Cennetlerin nazlı, hülyalı günle rinin fecir
tepelerine benzer.
Bizler, his dünyamızın vüs’ati ölçüsünde, her namaza duruşumuzda, Cennet
güzelliklerin den ta bizim altın çağlarımıza uzanan bütün bir ışık kuşa ğının
safvetini, sükûtunu yudumlar ve neş’eyle geriniriz.
Bu sayede, dünyanın bin bir dağdağasıyla dağınıklığa uğramış zihinlerimiz
toparlanır..
ruhlarımız cismaniyetin kasvetli at mosferinden sıyrılır ve gönül dünyamız bir
kere daha vuslat mülâhazasıyla köpürür.
Her namaz vakti ve her farz edasın da olmasa bile, ruh ve gönül erleri hiç
olmazsa her gün bir kaç kez, ezel ve ebed arası gelir gider.. sık sık geçmişi
geleceği 466
birden düşünce menşurundan geçirir..
ve geçmiş gibi görü nen zamanın altın dilimlerini, geleceğin ümitle tüllenen yem
yeşil zümrüt tepeleriyle bir arada temâşâ eder..
ve başkala rının yaşadıkları hayatla bizim ömürlerimizi aynı anda duyar ve
yaşar, kevser yudumluyor gibi içinde bin bir lezzet ve mut luluğun hatıralarını
bulur.
Tıpkı rüyalarda olduğu gibi mesa feleri aşar..
zaman üstü âlemlerde dolaşır..
fevkalâdeliklerin bütün zevklerini duyar..
duygudan duyguya, fikirden fikire geçer..
her ânı, ayrı bir mârifet, ayrı bir muhabbet ve ayrı bir zevk tûfânı içinde
geçirir.
(Bu mülâhazalar irfan ufku bu nok taya ulaşanlar içindir.)
Hele bir de ruh ve gönül namazlaşınca, artık bu nuranî key fiyet evirir çevirir,
her zamanki amelimizin yerine kendi ahen gini, kendi şiirini ve kendi
semavîliğini getirir ikâme eder.
Günde birkaç defa, düşünce ve hülyalarımızı besleyen na maza ait sırlı ve
sihirli hareketler, her zaman bizi mâverâîliğe taşıyabilecek bir yol, bir menfez
bulur ve gönüllerimize:
“Mekânım lâ mekân oldu
Bu cismim cümle cân oldu
Nazar-ı Hakk ayân oldu
Özüm mest-i likâ gördüm.” (Nesîmî)
dedirtir..
ve böylece ibadet, gönüllerde gizlenen, gizlenip kenzen bilinen o ezelî güzellik
ve bütün vâridâtların kaynağı nı, buudlara sığmayan derinlikleriyle bir kere
daha fâş eder.
Bu itibarladır ki, namazın içinde açıktan açığa bilinen ve net olarak görünen
hususlardan daha çok, azamet ve heybet bu ğulu, kemmiyet ve keyfiyetleri aşan
bir his tufanı ve bir duy gu anaforu yaşanır.
Namazda, hep söylenemez şeyler be yan ufkumuzu sarar..
ifadesi imkânsız hisler ruhumuza garip
bir mûsıkî fısıldar..
gündelik lisana sığmayan engin duyuşlar, düşünüşler benliğimizi işgal eder..
ve maddî aklın, mücerret Namaz . 467
mantığın sınırlarını aşan gaybûbet renkli bir fetânet, peygam ber çizgisindeki
meâdî bir düşüncenin kapılarını aralar.
Bu açıdan da diyebiliriz ki, kulun namazdan daha büyük bir iba deti ve namaz
içinde köpüren tasavvur ve tahayyüllerden da ha sıhhatli ve engin bir hali
yoktur.
İnsan ruhunun, duyuş ve sezişleriyle şuhud ve vücudu aşıp gayb noktasına
ulaştığı namaz ufku, onu duyan ruhla rın bütün hasretlerini, hicranlarını ve
dâüssılalarını söyler.
Aynı zamanda kalbin itminanını, insanî duyguların revh u reyhânını, varlığın
ezelî serencâmesini, yıldızların yeryüzünü temâşâsını, göklerin sırlarını,
ukbânın ışıklarını, Cennetin ya maçlarını, yamaçlarda salınan ağaçlarını,
ağaçların altında her zaman çağlayan ırmaklarını söyler..
rükünleriyle söyler, içindeki Kur’ân’la söyler, dualarla söyler; söyler ve
söyledik lerini yepyeni bir edâ ve üslûpla ruhlarımıza kevserler içiriyor gibi
tekrarlar...
Kıyamdan sonra, kulluğa kilitli bu sadık bendeler, saf ruhlarının heyecanlarını,
müstakîm düşüncelerinin râşelerini bir kere de rükû kürsüsünden haykırmak
isterler.
Azamet ve ceberûtun, rahmet ve lütfun halitasından hâsıl olan bir duy guyla ve
heybete bürünmüş bir edâ içinde âdeta bir asâ gibi bükülürler..
bükülür ve iliklerine kadar işleyen bir kulluk şuu ruyla hep ilâhî azameti
mırıldanır ve bir kısım gök sakinlerinin Allah’a yöneliş üslûpları sayılan rükû
ile “Hazîratü’l-Kuds”ün kapılarını zorlar ve o kapıların aralanması ölçüsünde
kendi ruhî âlemlerinin derinliklerine kavuşurlar.
Hacda ve başka yolculuklarda, tepelere tırmanılması, tepelerin aşılıp düzlükle
re varılması tekbir, tehlil fasıllarıyla seslendirildiği gibi, namaz unvanı
altında ruhun miraç yolculuğu da, bir bölümden di ğer bölüme geçişte hep aynı
mübarek duygu ve düşüncelerle ve hep aynı mübarek kelimelerle ifade edilir.
Hemen her rü künde, Allah’a karşı saygılı olmayı en iyi şekilde dile getirmek
468
üzere söylenilen tekbirlerle, tahmidlerle ve bu kelimelerin çağ rıştırdığı
mülâhazalarla yüce divanın kapı tokmaklarına do kunulur; sonra da, bir eşref
saati en mükemmel şekilde de ğerlendirme dikkat, teyakkuz ve temkiniyle
beklemeye geçilir; geçilir ve avını bekleyen bir kedi hassasiyeti, bir örümcek
sab rıyla ilâhî vâridât ve tecelliler avlanmaya çalışılır.
Namazda rükû, kıyamdan bir adım daha ileride üzerimi ze nefehâtını salar,
ruhlarımıza hayattan daha güzel, cismanî zevklerden daha enfes ve bu sınırlı
dünyada gerçekleştiril mesi imkânsız bir rüyadan, hem de tasavvur edemeyeceği
miz ölçüde bir rüyadan neler neler fısıldar.
Gönüllerimize, istediğimiz, beklediğimiz nesnelerin ötesinde zümrütten gün ler,
saatler ve dakikalar vaad eder.
Zaten, hepimiz biraz da ümitlerimizin, mefkûrelerimizin, hülyalarımızın,
beklentileri mizin çocukları değil miyiz? Hemen hepimiz, bugünkü ters liklerle
hırpalanıp da gerçeğe uyanınca, içinde bulunduğu muz zamanı aşar ve ileride elde
edeceğimiz hayat ve saade tin ümidiyle “gelecek zaman” der ve tebessümlerle
Cennetin yamaçlarını süzeriz.
Rükû, Hak karşısında iki büklüm olma mânâsındaki bu uduyla, bütün kaddi
bükülmüşlerden bir ses alır; yer yer “Rabbim bana zarar dokundu”, zaman zaman da
“Dağınıklık ve tasamı sadece sana açıyorum” der ve bize hayat ırma ğından bir
çağlayış, Yusuf ilinden de bir gömlek koku su duyurur..
duyurur, hep hakikatlerin ötesinden gelecek hârikulâdeliklerin zuhur edeceği
neş’esiyle bizleri coşturur.
Hem öyle bir coşturur ki, benliğimizden fışkıran bir hamd ü senâ tûfânıyla
belimizi doğrultur ve O’na, bir ara fasıl minneti daha sunarız.
Bu kısacık ayakta duruş, ilkinden farklı ve ayrı bir Hakk’a yürüme limanıdır.
Bu nurlu limanda kıyamı, kıra ati, rükû tesbihlerini bir kere daha gönlümüzün
derinliklerin den geçirir; hislerimizin sınırsızlığını, hayallerimizin sonsuzlu
ğunu bu kısacık tevakkuf içine sıkıştırarak duymaya çalışır; Namaz . 469
bütün his gücümüzü vâridât avlamak üzere seferber eder ve yakaladığımız “kenz-i
mahfî” tayflarıyla kendimizi daha en gin ve kurbet renkli bir yeni duyuş
çağlayanına salıveririz.
Namazı rükûda duyup kıyamda dinleyenlerin nasıl bir haz ve lezzete erdiklerini,
nasıl bir haşyet ve saygıyla kıvrandıklarını, nasıl bir ümitle gerilip nasıl bir
korkuyla ürperdiklerini kestir mek zordur.
Bu duyuş, bu dinleyiş, vuslata atılan adımların en ciddilerinden ilki, secde de
bunun ikincisidir.
Secde, namazın içindeki mevhibe ve vâridâtın şükür ze mini, erimiş gönüllerin
kulluk kalıbına tam olarak döküldük leri mehâbet potası, dualarla Hakk’ın kabulü
ortasında iki nokta arasındaki doğru çizgi ve bulunup bilinecek, bilinip
sevilecek Zât’a karşı duyguların, düşüncelerin visâl koyu ve buluşma arsasıdır.
Bizler, gerçek konumu içinde secdeyi du yup dinledikçe, imandan, İslâm’dan,
ihsândan süzülmüş bir usârenin, namazlarımızın kıyam, rükû ve kavmesinden geçe
rek gönüllerimizin zümrüt tepelerine aktığını hissederiz.
Secdede baş ve ayaklarımızı aynı noktada birleştirerek yusyuvarlak hâle gelir;
bir yay gibi gerilir; bir ses, bir soluk olur inler ve ümitlerimizin ameller
önündeki her şeye yeten enginliğini, rahmetin her şeye sebkat eden öndeliğini
imanı mızla birleştirir, bütünleştirir; bir ucu dünyada bir ucu ukbâda âdeta bir
gökkuşağına benzeyen bu alâim-i sema altından geçmek sûretiyle tali’imizi
değiştirmeye çalışırız.
İnsan, secdedeki duyuş ve sezişlerin kendisini yükseltmiş bulunduğu bahtının
zirvesinden bakıp gerçeği temâşâ ettiği bu noktada, kalbinin dilini kullanarak,
hislerinin bütün kelimele rini ortaya dökerek, dünyayı biraz ahirete doğru
yönlendirip, öteleri de biraz ruh dünyasının içine aksettirerek kulluğunun
destanını okuyor gibi bir mazhariyeti duyabilir, yaşayabilir.
Evet onun, kulluk şuuruyla coşan duaları, Allah’ın rah met ve lütuf
çağlayanlarıyla karşılaşıp birbirinin içine akıp da 470
dua ve icabet buluşunca, duygularımız Cennet hayatı gibi güzel, vuslat gibi
engin çağlamaya başlar.
Anlayanlar için bu güzelliklerin tadı o kadar keskin, şivesi o kadar
büyüleyicidir ki, onu bir kere duyup yaşayanlar bu nimetlere ve nimet sa hibine
nasıl şükredeceklerini bilemezler.
Başı yerde ve ışıktan bir helezonla en ulaşılmaz zirvelere tırmanıp ve semavî
seyahatle Hakk’a yakınlığı derinleştiren bir kurbet eri, “Hazîratü’l-Kuds”e
ermiş olma his, şuur ve mah murluğuyla vuslatını bir başka buudla daha da
renklendirmek üzere Hakk’a tâzim ve tekrimini arz ederek saygıyla başını kal
dırır ve huzurda bulunmanın bütün âdâbıyla “et-tahiyyât...”
diyerek vecde gelir; artık bir yeryüzü varlığı değilmişçesine ta biatüstü bir
hal, bir mânâ ve bir büyüye bürünür.
Öyle ki, bu engin hazlarla coşan namaz kahramanı, doy ma bilmeyen bir hisle,
kemmiyet ve keyfiyet sınırlarının üs tünde, niyetle derinleştirip
sonsuzlaştırdığı; yakîniyle Hak’la irtibatlandırıp hulûsuyla ebedîleştirdiği
mal, can ve bütün ilâhî mevhibeler adına Hakk’a karşı minnet borcunu edâya
yönelir; gönlünün bütün duyarlılığıyla Allah’ı anar ve inler..
Nebî’yi yâd eder, içi inşirahla dolar..
kendisiyle aynı mutlu luğu paylaşan insanları düşünür, hayır dualarıyla gürler..
ve tekbirlerle başlattığı bu miraç yolculuğunu, dinin temeli sayı lan
şehâdetlerle noktalar...
Namaza alışmış ve onunla beslenen insanlar, ona hiçbir zaman doymazlar.
Doymak şöyle dursun, her namaz bitimin de “Daha yok mu?” der, nafileden nafileye
koşar; duhâ ile güneş gibi yükselir, evvâbinle gidip kurbet tokmağına doku nur,
teheccüdle berzah karanlıklarına ışıklar gönderir, ömür lerini âdeta ibadet
atkıları üzerinde bir dantela gibi örmeye çalışır ve kat’iyen içinde yaşadıkları
nurlardan, ruhlarını sa ran mânâlardan ayrılmak istemezler..
istemezler ve hep iba detin vaad ettiği güzelliklere koşarlar.
HAC
Hac, kasdetme ve yönelme mânâlarına gelir.
Ancak onu, mutlak kasd ve mücerret yöneliş mânâlarına hamletmek de doğru
değildir.
Hac, hususi bir zaman diliminde, hususi bir kı sım yerleri, yine bir kısım
hususi usûllerle ziyaret etmeğe denir ki; senenin belli günlerinde, hac
niyetiyle ihrama girip, Arafat’ta vakfede bulunmak ve Kâbe’yi tavaf etmekten
ibaret sayılmıştır.
İhram haccın şartı, vakfe ve tavaf ise onun rükünleridir.
Her sene, dünyanın dört bir yanından yüz binlerce insan, “Beytullah”a teveccüh
edip, mübârek bir zaman dilimi için de, Sahib-i Şeriat tarafından belirlenmiş
bazı mekânları..
hu susi bir kısım usûllerle ziyaret eder..
vazifelerini yerine getirir ve günahlarından arınırlar –ki böyle bir vazife “Ona
varmaya gücü yeten kimsenin Kâbe’yi tavaf etmesi Allah’ın insanlar üzerindeki
hakkıdır.”– fermânıyla, İslâm’ın beş esasından bi ri olarak gücü yeten herkese
farz kılınmıştır.
Hac, Müslümanlar arasında içtimaî birliği tesis ve tecelli ettiren öyle büyük ve
öyle şümullü bir İslâm şiârıdır ki, onun enginlik ve vüs’atini, küre-i arz
üzerinde bir başka mekân ve bir başka cemaatte bulup göstermek mümkün değildir.
Kâbe, o derin mânâ ve kudsiyetiyle, ta Hz.Âdem ve onun yara tılışından önceki
zamanlara gidip dayanan..
ve daha sonra Hz.İbrahim’le bilmem kaçıncı kez ortaya çıkarılıp imar edi len,
millet-i İbrahimiye ile irtibatlı, Hakikat-ı Ahmediye’nin amânın bağrında eşi,
Nûr-u Muhammedî aleyhisselâmın dölyatağı ve bütün semavî dinlerin kıblegâhı,
eşsiz öyle bir 472
tevhid ocağıdır ki, bu hususiyetleriyle ona denk, Allah evi de nebilecek ikinci
bir bina yoktur.
Her yıl, yüz binlerce insan, Allah’a karşı kulluk sorumlu luklarını yerine
getirmek için, Hakk’a en yakın olacakları bir zaman diliminde, bir zirve
mekânda, edâ edecekleri ibadetle rin menfezleriyle duygularını, düşüncelerini
soluklar..
ahd ü peymanlarını yeniler..
günahlarından arınır..
birbirlerine kar şı sorumluluklarını hatırlar ve hatırlatır..
içtimaî, iktisadî, idarî ve siyasî işlerini, her yanıyla Hakk’a kulluğu
çağrıştıran bir ibadet zemininde, kalblerin rikkati, duyguların enginliği ve
İslâm şuurunun med vaktinde, bir kere daha gözden geçirip pekiştirir; sonra da
yepyeni bir güç, yepyeni bir azim, yepye ni bir şevkle ülkelerine dönerler.
Hepimiz hacca, biraz da, ruh ve duygularımızın kirlenmiş olması mülâhazasıyla
gider ve o güne kadar tanımadığımız farklı bir kapıdan, ayrı bir mânâ âlemine
açılıyor gibi yola revân olur ve geçeceğimiz yollara sıralanmış şeâiri bir bir
gö rür, duyar, enginliklerine iner..
ve ulu dağların mehâbeti için de gözümüzü, gönlümüzü dolduran bunca İslâm
alâmeti kar şısında, daha yolda iken Kâbe ve haccetme ruhunun perde perde sıcak
ve derin esintilerini duymaya başlarız.
Sonra da, gidip ta en son noktaya ulaşıncaya kadar, otobüs kanepelerin de, tren
kompartımanlarında, gemi kamaralarında, uçak kol tuklarında, otel odalarında,
misafir salonlarında, hatta çarşı ve pazarda hep o sımsıcak meltemlerin tesirini
hissederiz.
Bu vasıtalara, bu yollara ne kadar alışmış ve ne kadar kanıksa mış olursak
olalım; vasıtasına göre, saatler, günler ve haftalar süren bu mavi, bu ruhanî,
bu ahenkli, bu vâridâtlı yolculuk tan bir kurbet, bir vuslat, bir güzellik, bir
şiir hatta bir roman tizm banyosu ala ala, ruhlarımıza, asıl kaynağından gelen
gü cü kazandırmış, gönüllerimizi itminan arzusuyla şahlandırmış ve husûsî bir
âlemin namzedi olmuş gibi kendimizi, bütün bu Hac .. 473
büyülü güzelliklere ulaştıracak sırlı bir kapının önünde sanı rız.
Bu kudsî yolculuk ve yol mülâhazası, her zaman his dün yamıza öyle esbap üstü
bir duyuş ve bir seziş kabiliyeti bah şeder ki; bazen neş’eyle tüten, bazen
murâkabe ve muhâsebe duygusuyla buruklaşan bir ruh hâletiyle, âdeta kendimizi
ahi retin koridorlarında yürüyormuşçasına hep tedbirli ve tem kinli hissederiz.
Kâbe; bakış zâviyesini iyi belirlemiş olanlara göre, boynu ötelere uzanmış, bir
bize, bir de sonsuzluğa bakan; yer yer se vinen, zaman zaman da kederlenen için
için bir hâli olduğu hissini uyarır.
Binlerce ve binlerce senenin tecrübe, vakar ve ciddiyetini taşıyan ve daha çok
da bir insan yüzüne benzete ceğimiz onun dış cephesini görünce, edâsı ve
endâmıyla bize bir şeyler anlatmak istediğini, harîmini açıp bize:
“Gel ey aşık ki, mahremsin
Bura mahrem makamıdır
Seni ehl-i vefa gördüm.”
dediğini duyar gibi oluruz.
Kâbe; konumu itibarıyla, evimizin en mûtenâ köşesinde, en hâkim bir sedir
üzerinde oturup evlatlarının, torunlarının neş’elerini paylaşan, elemlerini
ruhunda yaşayan bir anne gö rünümündedir. Bulunduğu yerden çevresini temâşâ
eder; yer yer acılarla burkulur, zaman zaman da inşirahla çevresine te bessümler
yağdırır. İnsan, beldelerin anasına yaslanmış bu bi naların anası çevresinde
dönmeye başlayınca şefkatle kucak landığını, sevgiyle koklandığını duyar gibi
olur. Tavafta he men herkes kendini, annesinin elinden sımsıkı tutmuş koşan bir
çocuk gibi hafif, güvenli ve şevkli hisseder.
Evet insan, o binler ve yüz binler içinde, uhrevî düşüncelerle onun etrafında
pervaz ederken, âdeta Allah’a doğru yürüyormuşçasına şevk u tarâbla coşar ve
kendinden geçer.
Vücudunun yarısından 474
çoğu açık, urbası omuzlarında “remel” yapıp zıplayarak yü rürken her zaman
telaşlı, endişeli; fakat bir o kadar da ümitli ve çelik çavak bir yol alışın
heyecanını yaşar.
Dünya hesabına bu salınmışlık, bu rahatlık ve romantizm, mübarek evin çevre
sindekilere tarifi imkânsız büyülü bir derinlik, bir hayal ve bir melâl aşılar.
İnsan, o uhrevî kalabalığın ukbâ buudlu görüntü sü karşısında, daha tavafa
girmeden o ilâhî harîmin münzevî sükût ve şiirini duyar gibi olur.
Her zaman kendini Kâbe’nin çevresinde bu dönme büyüsüne kaptıran derin ruhlar,
döner ken kim bilir, ne mahrem kapıların önünden geçer..
ne bilin mez tokmaklara dokunur ve ne sihirli panjurlar aralarlar öte lere.!
Öyle ki, bu eski fakat eskimemiş binanın çevresinde, her an yepyeni duygularla
coşup dönerken, tahayyüllerimiz de açılan menfezlerden gönüllerimize akan
vâridâta, sineleri mizde çakan ışıklara ve ruhlarımızı uçuran sırra şaşarız.
Her adım atışımızda, sırlı bir kapı açılacakmış da, bizi içeriye çağı
racaklarmış gibi bir hisle hareket eder, keyfiyetini bilemediği miz bir zevke
doğru kaydığımızı sanır ve kalbimizin heyecanla attığını hissederiz.
O esnâda bulunduğumuz yerden, Kâbe’nin gönüllerimize sinmiş olanca büyüklüğünün,
derinliğinin, bü yüsünün canlanıp köpürdüğünü tepeden tırnağa her yanımız da
duyar ve ürpeririz.
Bu mülâhazaları bazen, bir kısım gerçek sebeplere da yandırarak izah etmek
mümkün olsa da, çok defa kriterleri mizi, takdirlerimizi aşan vâridât ve sünûhat
karşısında sessiz kalırız.
Zira Kâbe ve çevresi, maddî şartları ve dış aksesuarı itibarıyla bir şeyler
ifade etse de, muhtevası kapalı, mânâları buğulu, üslûbu da uhrevî olduğundan
herkes onun anlattık larını anlamayabilir. Oysa ki, avam-havas, cahil-âlim, genç
yetişkin herkesin mutlaka ondan anladığı ama çok defa ifade edemediği bir sürü
şey vardır.
Kâbe, hepimizde ürperti hâsıl eden mehîb dağ ve tepe ler arasında daha çok
filizlenmiş bir nilüfere benzemesinin Hac .. 475
yanında, içinde varlığın esrârını taşıyan bir sır fanusu, Sid retü’l-Müntehâ’nın
izdüşümü veya gökler ötesi âlemlerin usâresinden meydana gelmiş bir kristâl
gibidir.
İnsan o sır fanusunun çevresinde şuuruyla döndüğü sürece, akıp dışarı ya sızan
dünya kadar gizli şeyler hissettiği gibi, zaman zaman da, Sidretü’l-Müntehâ’ya
kilitli bu prizmadan gökler ötesi âlemleri de temâşâ eder.
Evet, hemen herkes, onun harîmine sığınır sığınmaz, za ten ruhlarında mevcut
olan his ve düşünce enginliğinde daha bir derinleşerek Kâbe’yi, kendi
varlıklarını ve Cenâb-ı Hakk’ın matmah-ı nazarı bu iki unsurun birbirleriyle
münasebetlerini düşüne düşüne, içlerine açılan bir kısım sırlı kapılardan geçe
rek, o güne kadar tanımadıkları en mahrem dünyalara açılır lar.
Elbette ki bu duyuş ve bu seziş, bu mânâ ve bu ruh ancak, sağlam bir iman,
mükemmel bir İslâmî hayat ve tastamam bir ihlâs ve yakîn birleşiminden hâsıl
olacaktır.
Yoksa, mücerret kalıpların hissesi kalıpların çerçevesine bağlı kalacaktır.
Kâbe’deki bu derinlik ve bu zenginlik sayesinde orada ki hemen her şey, diğer
zamanlarda olduğunun üstünde, hac duygusuyla renklenince, bir başka ihtişam, bir
başka mehâbetle tüllenir..
tüllenir de insan onun büyüsüne kapı larak, âdeta ışıktan bir helezonla, vuslata
tırmanıyor gibi dö ne döne yükselir ve özündeki bir câzibeyle gider Mâbuduna
ulaşır.
Bu noktaya ulaşan ruhun edâ ettiği tavaf namazı aynı şükür secdesi, içtiği
zemzem de Cennet kevseri veya vuslat şarabı olur.
Kâbe’nin çevresindeki tavafı, tasavvufî ifadesiyle, daha çok, mübarek bir duygu,
bir düşünce etrafında ve kendi içi mizde derinleşme hedefli bir seyahatin
ifadesi sayılan “seyr fillâh”a benzetecek olursak, sa’y mahallindeki gelip
gitmele ri, halktan Hakk’a, Hak’tan da halka urûc ve nüzûlün unvanı 476
olan “seyr ilâllah”, “seyr minâllah” mânâlarıyla yorumlamak muvafık olur
zannederim.
Evet, Safâ-Merve arasındaki gelip gitmelerde işte böyle bir mülâhaza ve bu
mülâhazadan kay naklanan bir derin his ve arzu tûfânı yaşanır.
İnsan mes’âda (sa’y mahalli) hep bir koşup aramanın, bir medet dileme ve imdat
etmenin kültürünü, şiirini, mûsıkîsini, vuslat ve “dâüssıla”sını yaşar.
Orada önemli bir şeyin peşine düşülmüş gibi, takipler aralıksız devam eder.
Aranan şey zu hur edeceği âna kadar da gelip gitmeler sürer durur.
O yolda rastlanılan her iz ve emâre insanın heyecanını bir kat daha artırır..
ve sineler:
“Bak şu gedânın hâline
Bend olmuş zülfün teline
Parmağı aşkın balına
Bandıkça bandım bir su ver.” (Gedâi)
der ve Kâbe’nin çevresinde olduğu gibi hem koşar hem de içi ne matkaplar
salarak, Beytullah’ın çevresindeki enfüsî derin leşmeye mukabil, burada, bir
hatt-ı müstakîm üzerinde gelip gider; peygamberâne his ve duygularla, başkaları
için yaşa ma, başkaları için gülme ve ağlama, hatta başkaları uğrunda ölme
cehdiyle gerilir..
telaşlı fakat hesaplı, endişeli ama ümit li; semanın altın ışıkları altında, hac
mevsiminin mavimtrak saatleri içinde; yeni bir vuslatın heyecanı ve henüz
aradığını tam bulamamış olmanın tahassürüyle koşar, âheste yürür, te peye
tırmanır, oradan aşağı iner ve yolda olmanın bütün ka rarsızlıklarıyla çırpınır
durur.
Bazen, mes’âda koşan insanla rın, daha çok bir nehrin akışına benzeyen
çağıltılarına karışa rak, karışıp bir koro şivesiyle hislerini dile getirerek..
bazen de hiçbir şey ve hiçbir kimse görmüyor olma ruh hâletiyle, tek başına sa’y
ediyormuşçasına, gözünde Hz.Hacer’in silûeti, elinde gönül kâsesi ve dilinde:
Hac .. 477
İste peykânın gönül hecrinde, şevkim sâkin et,
Susuzum bir kez bu sahrada benim’çün âre su!
...
Bîm-i dûzah nar-ı gam salmış dil-i sûzânıma.
Var ümidim ebr-i ihsânın sepe ol nâre su” (Fuzûlî)
sözleri, göklerden gelip alevlerini söndürecek bir rahmet bek ler..
ve ruhunu yakan kendi ateşiyle beraber, intizarın bitme yen hasretiyle de
kavrulur durur. Bazen mes’âda, ötelerden kopup gelen bir meltemin serinliği
duyulsa da, genelde orada hep şevk buudlu bir hüzün, ümit ve recâ televvünlü bir
aşk ızdırabı yaşanır.
Mes’âda çok defa, hakikatler hayale karışır ve çevrede ki insanlar bazen sükûtun
derinliğiyle, bazen de çığlık çığlık hıçkırışlarıyla, kâh mîzâna sürükleniyor
gibi, kâh kevsere ko şuyor gibi zevk ve tasa ikilisiyle yer yer yutkunur, zaman
za man da rahat bir nefes alır..
ve geliş gidişlerine, iniş çıkışları na devam ederler.
Orada saat ve dakikalar o kadar nazlıdır ki, mutlaka iltifat ve alâka isterler.
Yoksa hiç var olmamışlar gibi iz bırakmadan eriyip giderler.
Günler bayrama doğru kaydıkça, metaf, zemzem ve mes’â gizli bir gurbet ve hasret
duygusuyla lacivertleşir..
Kâbe, bize araladığı pencerelerin panjurlarını yavaş yavaş in dirir..
ve her hâdise ile fâniliğini anlayan insan, buradan göç me zamanı geldiğinde
ayrılması icap ettiği gibi, bir gün mut laka dünyadan da ayrılacağını düşünür ve
kendi içine, kendi hususi dünyasına çekilerek âdeta bir ruhî inzivaya bürünür.
Ama henüz her şey bitmemiştir; Hakk’a yürüyen bu in sanları bekleyen hâlâ upuzun
bir yolculuk var.
İnanılmaz tıl sımı ve baş döndüren füsûnuyla güzergâhı kesmiş duran “Mina”
onları bekliyor..
gök kapılarının gıcırtılarının duyuldu ğu “Arafat” onları gözlüyor..
“Müzdelife”, onlara mini bir şeb-i 478
arûs yaşatmadan salıvereceğe benzemiyor..
daha ileride tes limiyetlerini soluklayıp akl-ı meâşlarını taşa tutacakları
yerler gelecek ve Allah’a nefislerinin fidyelerini sunup, kendi duy gu
dünyalarında beraatlerinin bayramını yaşayacak; sonra da, Kâbe’de, kâbe-i
kalblerine yönelerek, Hak’tan yine Hakk’a, urûc ve nüzûllerini noktalayarak
“fenâ fillâh” ve “bekâ billâh”
tedâîlerinin ilhamlarıyla tali’lerine tebessümler yağdıracaklar.
Postunu fedakârlık iklimine sermiş bulunan Mina, o büyü leyen parıltılarıyla,
şiirini ta Müzdelife’nin tepelerine duyurur..
onun içine girmek ister..
hatta onu da aşarak ötelerdeki Arafat’ı selâmlar..
selâmlar ve yirmi dört saatlik misafirlerine referans verir..
ve bu bir günlük konuklarını Arafat’a emanet eder.
Bence Mina, fedakârlıkla şefkatin, emre itaatteki inceli ği kavramakla
muhabbetin tüllendiği arzda semavî bir ku şak ve sımsıcak bir kucaktır.
Mina, âdeta bir teslimiyet kova nı ve bir hasbîlik yuvası gibidir.
Eski hâli itibarıyla tamamen, şimdiki durumu itibarıyla da kısmen, hemen
herkesin, evsiz barksız, yurtsuz yuvasız birkaç günlüğüne ikamet ettiği Mina,
öyle sırlı bir yerdir ki, ukbâya bütün bütün kapalı olmayan her gönül, o dağlar
ve vadiler arasındaki âramgâhta neler hisseder neler..! Bizler Mina’yı, her
yanıyla, ruhumuzla öyle kaynaşmış ve bütünleşmiş buluruz ki; onun, âdeta
kalbimiz de attığını, damarlarımızda aktığını ve âsâbımızda yaşadığı nı duyar
gibi oluruz.
Öyle ki, oraya daha adım atar atmaz, onun, ruhumuzla kucaklaştığını, –Allah
Resûlü’ne ilk kucak açılan yer olması itibarıyla de üzerinde durulabilir– bize
öte lere açılan yolları işaret ettiğini ve bizi tamamladığını, hatta gelip duygu
dünyamıza karıştığını hisseder ve bir ölçüde he pimiz Minalaşırız.
Biz Mina’da hazırlıklarımızı yapıp ruhumuzun kanatlan dırılmasıyla uğraşırken,
“Arafat” bir baştan bir başa gelin Hac .. 479
odaları gibi süslenir ve bağrını gelip konacak, gerilip ötelere açılacak
misafirleri için tıpkı bir liman, bir meydan, bir rampa gibi hazırlar, açar..
ve ona bir dâüssıla tutkusuyla koşan Hak konuklarını beklemeye koyulur..
yeni bir imkân, yeni bir dev ran mülâhazasıyla coşkun Hak konuklarını.
Arafat’ın öyle bir nuranîliği ve orada yaşanan zamanın öyle bir derinliği vardır
ki, o hazîrede bir kere bulunma bahti yarlığına ermiş bir ruh, gayri hiçbir
zaman bütün bütün mah volmaz ve kat’iyen dünyevîler gibi ölmez.
Ömrünün birkaç saatini Arafat’ta geçirmiş olanlar, bütün bir ömür boyu gül ler
gibi açar durur ve asla solmazlar.
Onun şefkatli, aşklı, şiirli dakikaları, hep bir sabah güneşi gibi gönül
gözlerimizde ışıl dar durur..
ve her yanında açık-kapalı aşkla bilenmiş, bülbül gibi şakıyan, şakıyıp
kalblerinin en mahrem noktalarında pe tekleşmiş bulunan imanlarını, irfanlarını,
muhabbetlerini ve cezb u incizaplarını haykıran insanların çığlıkları
kulaklarımız da tın tın öter ve ötelere müştak gönüllerimizi coşturur.
Hem öyle bir coşturur ki, bizi, en inanılmaz, en erişilmez lezzetlere çeker..
en olgun, en doyurucu vâridâtla hislerimizi şahlandı rır..
görmüş geçirmiş varlıkların istiğnâlarına benzer şekilde gözlerimize bir büyü
çalar ve bizleri özlerimizin içindeki zen ginliklerde dolaştırır.
Arafat’ta, sabahlar da gurûblar da hep derinlik soluklar ve ihtimal ki, en
yüksek şairlerin bile terennüm edemeyeceği nüktelerini kalblerimize boşaltır;
bize varlığımızın gayeleri adı na neler ve neler fısıldarlar.
Bence, ruhun uhrevîleşip incel mesi için insan hiç olmazsa ömründe bir kere
Arafatlaşmalı, Arafat’ı yaşamalı ve Arafat’ın tulû’ ve gurûbunu oksijen gibi
ciğerlerine çekmelidir.
Arafat’ta insan, duanın, yakarışın, iç çekiş ve iç dökü şün en ürperticilerine
şahit olur.
Hele ikindi sonrasına doğru, 480
biraz da buruksu veda havasıyla eda edilen dualar, daha bir derinlikle tüllenir,
sesler, soluklar, gökler ötesi meleklerin çığlıklarını hatırlatan bir enginlik
ve duruluğa ulaşır.
İnsan, Arafat düzlüğünde yükselen âh u efgânı duydukça, seslerde ki uhrevîlik,
ebedî saadet ümidinin hâsıl ettiği rikkat, şefkat ve recâ ile gençleştiğini,
ebedîleştiğini, büyük bir açılışa geç tiğini ve genişlediğini sanır.
Hele, güneş gurûba kapanıp da, kararan ufukların her yana buğu buğu veda
duyguları saldığı dakikalarda ümitlerin cisimleşip içimize aktığını, şuurlarımı
zın Arafat vâridâtıyla aydınlandığını ve tıpkı rüya âlemlerinde olduğu gibi,
kalıplarımızdan sıyrılıp, bır kısım mânevî anlaşıl mazlıklara açıldığımızı..
Arafat gibi çığlık çığlığa inlediğimizi..
batan güneşle beraber eriyip gittiğimizi..
kulaklarımıza çar pan âh u efgân gibi birer feryat hâline geldiğimizi..
kuşlar gi bi hafifleyip bir tür kanatlandığımızı..
mâhiyet değiştirip birer mânevî varlığa inkılap ettiğimizi sanır ve hayretler
içinde, ol duğumuz yerde kalakalırız.
Arafat, insanların bütün bir gün, melek mevkibleri ara sında dolaşıp durduğu,
otururken-kalkarken sürekli semavîlik solukladığı, Hak rahmetinin sağanak
sağanak gönüllerimize boşaldığı ve hâdiselerin hep ümit televvünlü cereyan
ettiği bir rahmet yamacı ve hesap endişeli bir Arasat meydanıdır.
Dünyaya ait her şeyden sıyrılmış ve soyunmuş insanlar, he sap, terazi, mîzân
endişesi ve rahmet ümidiyle hep hayaletler gibi dolaşırlar onun düzlüklerinde.
Affolacaklarını umar, kur tuluşa ereceklerinin hülyalarını yaşar ve bu bir tek
günü, se nelerin vâridâtını elde edebilecek şekilde değerlendirirler..
de ğerlendirirler ama, yine de bir başka yerde dua edip yakarışa geçmeleri lâzım
geldiğini de söküp kafalarından atamazlar.
Atmalarına gerek de yok, zira birkaç adım ötede bağrını açmış Müzdelife onları
bekliyor.
Vicdanlarımızdan, Müzdeli fe’nin bizi beklediği mesajını alır almaz, içinde
bulunduğumuz Hac .. 481
ışıklardan ve ümitle bize tebessüm eden Arafat’tan ayrılır, rükûa nispetle secde
seviyesinde Allah’a yakın olmanın un vanı sayılan Müzdelife’ye yürürüz..
sonsuza, mekânsızlığa, ebediyete ve Allah’a yürüdüğümüz gibi Müzdelife’ye yürü
rüz.
Tamamlanmaya yüz tutmuş mehtâbın, dağ-dere, vadi yamaç her yanı aydınlatan
ışıklarla cilveleştiği bir mübarek mekânda ve göklerin yere indiği, arzın
semavîleştiği duygu ları içinde, kendimizi, orada, Hakk’a ulaştıran ayrı bir rıh
tım, ayrı bir liman ve ayrı bir rampada buluruz.
Kâbe’den beri değişmeyen halleriyle, göklerin pırıl pırıl çehresinin, ha cıların
simalarındaki akislerini, Allah’a yönelmiş yalvaran bu sâdık bendelerin
seslerini bedenlerimizde, ruhlarımızda, göz lerimizde ve gönüllerimizde duyarak
ötelerde dolaşıyor gibi öteleşir, meleklerle ve melekûtla hemhâl olur
uhrevîleşir ve kendimizi bütün bütün rahmetin enginliklerine salarız.
İbn Abbas, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, Arafat’ta üm meti adına sarih olarak
elde edemediği önemli bir reçete ve beraati Müzdelife’de elde ettiğini söyler.
Gönlüm bu tespi tin yüzde yüz doğru olmasını ne kadar arzu ederdi..! Eğer,
Hz.İbn Abbas’ın dediği gibi ise, başların secdeye varmışlığı ölçüsünde insanları
Allah’a yaklaştıran Müzdelife, bir başka feryâd u figân, bir başka âh u zâr
ister..
Müzdelife’nin hemen her yanında, lambalardan akseden ışıklarla, hacıların
parıldayan yüzleri, buğulu bakışları ve he yecanla çarpan sineleri, sadece
gecesiyle tanıdığımız o mü barek sahaya, büyüleyen ayrı bir güzellik katar.
Hele gece ilerleyince her yanı daha derin bir esrar bürür.
Bir kısım kim seler ertesi günkü zor vazifeleri için dinlenirken, sabaha ka dar
el pençe divan duran insanlar da vardır.
Sesini sinesine çekip duygularıyla tıpkı bir mızrap gibi gönlünden gönül ehli ne
nâğmeler dinleten bu engin ruhlar kim bilir neler düşünür, neler söyler ve
içlerinden neler geçirirler..! Kalb sesleri her 482
zaman kendilerini aşan bir seviyede cereyan eder ve melek lerin soluklarıyla at
başıdır.
Kalbini dinleyen ve kalbiyle ko nuşan bu zaman üstü insanlar, şimdi
seslendirdikleri bu gö nül bestelerinin yanında, daha önce, ondan da önce, duygu
mızrabıyla gönül telleri üzerinde duyurup duymaya çalıştıkla rı ne kadar nağme
varsa, hepsini bir koro gibi birden duyar, birden dinler ve geçmişlerini bu
günle beraber bir zevk zem zemesi hâlinde yudumlarlar.
Ufuklarda şafak emâreleri tüllenmeye başlayınca, bir gün önce Arafat’ta yaşanan
ses-soluk, his-heyecan katlanarak bü tünüyle Müzdelife’ye akar..
akar ve tan yeri bir sürü his, bir sürü iniltiye karışarak ağarır.
Namaz dışı Hakk’a yönelişler, namaz içi teveccühler..
ve namazın içine akıp kunutlaşan du alar her biri Hakk’a yakınlığın ayrı bir
buudu olarak keyfiyet ler üstü bir derinlikte edâ edilirler.
Bazen dört bir yanımızı saran ve bütün duygularımızı ok şayan bir ipek urba
gibi..
bazen ümitlerimize fer ve acılarımı za tesellibahş olan semavî eller gibi..
bazen ocaklar misâli ya nan sinelerimize su serpen birer tulumba gibi.. bazen
ruhları mıza en yüce hakikati duyurup gönüllerimize ürpertiler salan ezanlar
gibi..
bazen yıkılmış, dağılmış eski dünyamızın parça larını bir araya getirerek,
özümüzden, ebediyetimizden, dün yamızdan, ukbâmızdan öyle mânâlar duyururlar ki,
kendimi zi yeniden keşfediyor, özümüzü daha yakından tanıyor, dün yaya farklı
bir zâviyeden uyanıyor, ukbâyı da ayrı bir yakın lık, ayrı bir netlik içinde
görüyor gibi oluruz.
Bu yalvarış ve yakarışlar, güneş ışınları yeni bir günün müjdesiyle ufukta
belireceği âna kadar da devam eder.
Güneş doğarken de, âdeta o âna kadar secdede olan başlar, bir baş ka yakınlığa
ulaşmak için yeniden “şedd-i rihâl” eder ve yol lara koyulurlar.
Şimdi, önümüzde daha önce de uğrayıp, vadi Hac .. 483
vadi selâm durup geçtiğimiz Mina var.
Safvete ermiş kalble rin, düz mantığa zimam vurup ruhun eline teslim edecekle ri
Mina..
teslimiyete ermiş gönüllerin inkıyadlarını ortaya ko yacakları Mina..
Hz.Âdem’den Hz.İbrahim’e, ondan da in san nev’inin Şeref Yıldızı’na kadar
binlerin, yüz binlerin akıl ve mantıklarını gemleyip muhâkemelerini kalble
irtibatlan dırdıkları Mina.. nihayet bütün bunlardan sonra, şeytanı taş larken
nefislerimizin de paylarını aldıkları, ayrıca ibadetin esa sı sayılan
taabbüdîliğin ma’şerî vicdan tarafından temsil edil diği Mina...
Ve şeytan taşlamanın yanında daha neler neler yapılır orada..
kurban, tıraş, hac esvâbından soyunma..
ve yol boyu derinleştirilen konsantrasyondan sonra tam bir metafizik gerilimle
eda edilen farz tavaf bunlardan sadece birkaçı..
Hac yolcusu, evinden ayrıldığı andan itibaren, yol boyu, nefis ve enâniyeti
hesabına iplik iplik çözülür; kalbî ve ruhî hayatı adına da bir dantela gibi
ibrişim ibrişim örülür.
Evet, insan bu ışıktan yolculuğunda en eski fakat eskimeyen, en ezelî ama
taptaze gerçeklerle tanışır ve hâlleşir..
ve hiçbir za man unutamayacağı edalara ulaşır.
Hele, yapılan işin şuu runda olanlar için bu arzî fakat semavî yolculuk, ihtiva
ettiği vâridât ve hâtıralarla daha bir derinleşir ve ebediyet gamzet meye
başlar.. başlar ve güya semanın renkleri, hacıların ses leri gelir hülyalarımıza
dolar, ruhlarımızı sarar ve ömür boyu gönül gözlerimizde tüllenir durur.
Dünyada, Kâbe ve çevresi kadar, biraz hüzünlü de ol sa, ama mutlaka füsûnlu daha
câzip bir başka yer göstermek mümkün değildir.
İnsan, onun harîminde her zaman efsanevî bir güzelliğe şahit olur ve her şeyi en
olgun, en tatlı bir mey ve gibi koparır, yer.
Oralara yüz sürme tali’liliğini paylaşan ruhlar, ebediyen başka bir ibadet
mahalli arama vehminden kurtulurlar..
ve oraların öteler buudlu câzibesini ömürlerinin gurûbuna kadar da asla
unutmazlar.
DUA
Dua; bir çağrı, bir yakarış ve küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, arzdan,
arzlılardan semalar ötesine bir yöneliş, bir talep, bir niyaz ve bir iç
dökmedir.
Dua eden, kendi küçüklü ğünün ve yöneldiği kapının büyüklüğünün şuurunda olarak,
fevkalâde bir tevazu içinde ve istediklerine cevap verileceği inancıyla el açıp
yakarışa geçince, bütün çevresiyle beraber semavîleşir ve kendini ruhanîlerin
“hayhuy”u içinde bulur.
Böyle bir yönelişle mü’min, ümit ve arzu ettiği şeyleri elde et me yoluna
girdiği gibi, korkup endişe duyduğu şeylere karşı da en sağlam bir kapıya
dayanmış ve en metin bir kaleye sı ğınmış bulunur.
Bizim ümit ve arzularımız birer başarı ve muvaffakiyet sâiki, korku ve
endişelerimiz de olumsuz davranışlarımıza karşı birer temkin ve teyakkuz
vesilesidir.
Biz, Allah’ın gelece ğimizle alâkalı takdir buyurduğu şeyleri bilmesek de, her
za man ümit ve endişelerimizi, azim ve kararlılıklarımızı o tak dirin birer
emâresi ve kavlî, fiilî, hâlî dualarımızı da –şart-ı âdi planında– onun bir
vesilesi sayarız.
Zira, Hazreti Sâdık u Masdûk’un beyanıyla; sonuçta herkesin elde edeceği netice,
büyük ölçüde o kimsenin davranışlarına bağlı olarak gerçek leşmektedir.
Ne var ki, duada Hakk’a teveccühü kendi istek lerimize bağlayıp, kendi
arzularımızı öne çıkarmamız da doğ ru değildir.
Doğru olan, bir kulluk şuuruyla Hakk’a yönelip,
tevazu ve mahviyet içinde, acz, fakr ve ihtiyaçlarımızın lisa nıyla O’na arz-ı
hâlde bulunmaktır.
Dua ... 485
Aslında dualarımızla biz, beşerî isteklerimizin gerçekleş tirilmesinden daha
çok, Rabbimiz’e saygımızı, güvenimizi ve O’nun gücünün her şeye yettiğini itiraf
eder; son noktayı ba zen bir sükûtla, bazen de –esbâba tevessül mülâhazası mah
fuz– her şeyi O’ndan bekleme durumunda bulunduğumuzu vurgulama adına: “Ne
hâlimiz varsa hepsi de Sana ayân / Dua, kapı kullarından miskince bir beyan..”
mânâsına hâl-i pürmelâlimizi dile getiririz.
Evet, bazen Kur’ân-ı Kerim, ba zen de sözleri lâl ü güher Söz Sultanı’ndan
alıntılarla istedik lerimizi Hakk’ın dergâhına sunar ve ebedî mihrabımız olan
O’nun kapısına yönelerek, ruh dünyamızı şerh eder, içimizi O’na döker ve
“huzurun edebi” diyerek ağzımızı sımsıkı ka patarak sükût murakabesine geçeriz
ki, bazılarınca böyle bir hâl –ihlâs ve samimiyetin derecesi ölçüsünde– en
belâgatli sözlerden daha beliğ ve en yüksek ifadeleri aşkın bir beyan ve bir
arz-ı hâl sayılır.
Allah, gizli-açık her hâlimizi bildiğine göre, duada sözden daha ziyade öz
önemli olsa gerek..
zaten Cenâb-ı Hak da: “Kullarım beni Sen’den sorarlarsa; bilmeli ler ki, Ben
onlara çok yakınım; Bana dua edenin duasına ica bet ederim” mazmununca O, arzu
ve isteklerimizi bilmede, bi ze bizden daha yakındır.
Bu itibarla da, istek ve dileklerimizi huzur mülâhazasına bağlayarak,
sessizlikle seslendirmek, hu susiyle de o seviyenin insanları için ayn-ı
edebdir.
İster gayb telakkisi, ister huzur mülâhazası, bize bizden daha yakın olan
Rabbimiz: “Siz bana dua edin ki, Ben de icabet edip karşılık vereyim” buyurarak,
bizi duaya teşvik etmekte ve dua etme meyi anlamsız bir istiğna ve bir kopukluk
saymaktadır.
Dua eden bir kimse, bütün gönlüyle Allah’a yönelip yal varışa geçebildiği
takdirde, kendine her şeyden daha yakın olan Rabbisine karşı, kendi beden ve
cismaniyetinden kay naklanan uzaklığını aşarak O’nun her zaman var olan yakın
lığına saygısını ifade etmiş ve kendi uzaklığının vahşetinden 486
kurtulmuş olur.
Cenâb-ı Hak da ona, duyması gerekenleri du yurur, görmesi gerekenleri gösterir,
söylemesi icap eden şey leri söyletir ve yapması lâzım gelen şeyleri de yapmaya
mu vaffak kılar.
Bu pâye aynı zamanda nafilelerle ulaşılan öyle hususi bir yakınlık (kurb)
pâyesidir ki, artık böyle bir mazhari yetle şereflendirilen “kurb” kahramanının
görmesi, gözler öte si bir gözle, işitmesi kulaklar ötesi bir kulakla, diğer
aktiviteleri de kendi benliğinin üstünde farklı bir kimlikle gerçekleşmeye
başlar; başlar da bir hamlede gider, ayrı bir buudun insanı ol ma seviyesine
yükselir; derken, her fırsatta Rabbi’yle dua ve icabet alışverişinde bulunur,
yalvarış ve yakarışa, O’nun son suz kudretine itimadın ifadesi olarak sımsıkı
sarılır ve sırtını sarsılmayan bir güce dayamış olmanın güveniyle, dilinde dua
yürür en olumsuz gibi görünen şeylerin üzerine.
Bu itibarladır ki, imanın zevkine ermiş ve ibadette hassas laşmış ruhlar,
kat’iyen duada kusur etmezler.
Aksine böyleleri, ibadeti varlıklarının gayesi gibi duyar ve duaya da fevkalâde
önem verirler..
maddî-mânevî sebeplere riayetin yanında gö nüllerini Rabbilerine açıp
yalvarmayı, O’na yakınlık arayışı nın sesi-soluğu gibi değerlendirir ve
dualarını bir ümit, bir recâ nağmesi gibi seslendirirler.
Böyle bir yakınlık atmosfe rinde, çok defa ümit ve beklenti neşvelerinin
yanında, bazen de mehabet ve endişe esintileri hissedilebilir.
İnsan, her şeye O’nun sonsuzluk ve sınırsızlığı içinde baktığı aynı anda, kal
binin râşelerle ürperdiğini duyar gibi olur ve hemen temkin ve teyakkuza geçer.
Duada, her zaman iç içe yaşanan bu iki hâl, insanın mârifet ufkunun vüs’atiyle
mebsuten mütenasip (doğru orantılı) inkişaf eder.
Kur’ân, mü’min tabiatındaki bu hisler halitasını: “Rabbinize huşû ile ve içten
içe duada bulu nun” diyerek, kat’iyen O’ndan müstağni kalınamayacağını, ululuk,
azamet ve ceberûtuna rağmen, rahmet ve inayet ka pılarının da ardına kadar
herkese açık bulunduğunu vurgular ve duanın önemi üzerinde ısrarla durur.
Dua ... 487
Bizim acz, fakr, zaaf ve ihtiyaçlarımıza karşılık O’nun, bizi var eden,
besleyen, büyüten, arzu ve isteklerimizi görüp gö zeten ve bizi asla başkalarına
bırakmayan bir engin rahmet sahibi olması, O’na karşı tavırlarımızı devamlı ince
ayara tâbi tutmamız bakımından fevkalâde önemlidir.
Bizler âciz, zayıf ve muhtaç, O ise, her şeye hükmeden mutlak bir Hâkim’dir.
Bu itibarladır ki, biz hemen her zaman, küçüklüğümüzün şuu runda ve O’nun
büyüklüğünü takdir hisleriyle hep iki büklüm yaşar ve isteyeceğimiz her şeyi,
kavlî, fiilî ve hâlî talep çerçe vesinde sadece ve sadece O’ndan ister ve O’na
karşı müs tağni davranmayı küstahça bir çalım; O’nunla dua ve ibadet
münasebetlerimizde laubali, gayriciddî bulunmayı da bir say gısızlık kabul
ederiz; ederiz de, O’na teveccühlerimizde her zaman ümit ve endişe, mehabet ve
beklenti mülâhazalarımızı beraber götürmeye çalışırız.
O’nun bize çok yakın ve duala rımıza icabet edeceğini düşünürken, ululuk ve
azametini rah metinin vüs’at ve ihtişamıyla iç içe duyar..
haşyet ve râşelerle ürperir..
tavırlarımızı yeni baştan gözden geçirir..
ses tonları mızı ayarlar.. hâzır ve nâzır birinin huzurunda bulunduğumuz
mülâhazasıyla zevk ve temkini aynı anda hisseder ve yaşarız.
Bu mânâda dua her zaman, Cenâb-ı Hakk’a arzıhâlde bulun manın sesi-soluğu olması
itibarıyla en sâfiyâne ve en hâlisâne bir kulluk tavrıdır.
Aslında bütün varlık, istidat, kabiliyet veya fıtrî ihtiyaçlarının dilleriyle
hep O’na dua ederler.
O da bun ların hepsine, belli bir hikmet çerçevesinde cevap verir ve her sesi
duyup ona icabet ettiğini herkese ve her şeye duyurur.
Ne var ki, dualarımıza cevap verilmesini, bizim istekleri mizin aynıyla yerine
getirilmesi şeklinde anlamak da doğru değildir.
Biz bazen, sadece bugünü, hâlihazırdaki heves ve arzularımızın gereğini
düşünerek kendi talep çerçevemizi da raltmış, yarınları ve bizimle münasebeti
olan daha başka şey leri gözden çıkarmış olabiliriz.
O ise, hem bizim için hem her 488
şey için, hem bugünümüzü hem de uzak-yakın yarınlarımızı iç içe görüp gözeterek,
bizim daralttığımız hususları açar, ge nişletir; dünya-ukba vüs’atine
ulaştırarak, merhamet ve hik metinin derinliğine göre çok buudlu cevaplarda
bulunur..
evet O, hâlihazırdaki durumumuzu aydınlatırken yarınlarımı zı karartmaz..
bugünün ışıklarını yarınların zulmeti hâline ge tirmez ve bize iltifatlarda,
teveccühlerde bulunurken başkala rına kat’iyen mahrumiyet yaşatmaz..
herkese ve her şeye çok derinlikli cevaplar verir, dualarımızı duyduğunu,
isteklerimizi nazar-ı itibara aldığını gösterir..
ve huzuruyla gönüllerimize tasavvurlarımızı aşkın ne inşirahlar, ne inşirahlar
verir..
Bütün bu mülâhazalara açık bir gönül, ellerini açıp yaka rışa geçince, kendisini
gören, soluklarını duyan, içinden ge çenleri bilen ve iniltilerini değerlendiren
her şeye Kâdir, her şeye Hâkim, istediğini istediği gibi yapan, yaptığı her
şeyde farklı hikmetler gözeten birinin var olduğunu düşünür; O’nun merhameti,
iradesi, meşieti sayesinde her şeyin üstesinden gelebileceği inancıyla gerilir
ve en karanlık anlarında bile sürekli huzur yudumlar, itminan soluklar ve ümitle
oturur kalkar.
Bu çerçevede günde birkaç defa O’na yönelmek, kal bin gözü-kulağıyla fizik ötesi
şeyleri görüp işitmeye çalışmak o kadar derin ve anlamlıdır ki, bir kere bu
mazhariyeti duyup tadan birinin, bir daha da o kapıdan ayrılması düşünülemez.
Bu mazhariyeti tam yakalayamasak da, son bir kez daha o Yüce Dergâh’a yöneliyor
ve O’nun kapısının tokmağına do kunarak inliyoruz:
Ey, varlığı canlarımızın cânı, nuru gözlerimizin ziyası Yüce Varlık! Sen
tenlerimize can vermeseydin, bizim çamur dan, balçıktan ne farkımız olurdu.! Sen
gözlerimize ziya çal masaydın, kâinatları, eşyayı nasıl değerlendirebilir ve
Seni nasıl bilebilirdik.! Sen bizi önce taştan–topraktan, sonra da iman ve
mârifet bahşederek iki kez var ettin.
Sana kâinatın Dua ... 489
zerreleri adedince hamd ü senâda bulunsak, yine de hakkıyla şükür vazifesini
yerine getirmiş sayılamayız...
Ey, her zaman güzellikler izhar edip çirkinlikleri örten ve en çirkin görünen
şeyleri dahi izâfî güzelliklerle bezeyen Güzeller Güzeli! Gönüllerimizi güzellik
duygularıyla mamur kıl ve bize her zaman güzel kalmanın yollarını göster!
Ey, günahlarla kirlenmiş kimseleri hemen cezalandırma yan, haddini bilmezlerin
ayıplarını görmezlikten gelerek on lara mânevî kirlerinden arınma fırsatları
veren Merhametliler Merhametlisi! Bizi günahlarla, hatalarla kirlenmekten koru;
kirlendiğimizde de mağfiret ve merhametini bizden esirgeme! Biz, Senin var
etmenle var olduk ve Senin lütuflarınla ayak tayız.
Her zaman Senin cömertliğini soluklamakta ve Senin ihsanlarını yudumlamaktayız.
Dimağlarımıza aydınlık veren Sen; gönüllerimizi iman zevkiyle mamur kılan da
Sensin.
Akıl Seni buluncaya kadar şaşkınlıklar içinde bocalayıp duruyor, nefis de
bâğîlikler peşinde koşturuyordu.
Aklı rehber hâline getiren Sen, nefsin arzularını frenleyip, ona itminan ufkunu
gösteren de Sensin..
Senin lütuflarınla kendimizi bulduk ve şurada-burada zayi olup gitmekten
kurtulduk.
Gönüllerimiz Senin mârifetinle itminana erip oturaklaş tı..
düşüncelerimiz Sana teslim olmakla öldürücü hafakan lardan sıyrılabildi.
Bizler hemen hepimiz, ellerimiz Senin ka pının tokmağında boynu bükük
dilencileriz –Allah, bu dilen ciliği sonsuza kadar devam ettirsin–.
Dualarımızla Seni mı rıldanıyor, içlerimizi çekiyor ve vereceğin cevabı
bekliyoruz.
Bugüne kadar Senden başka bizi duyan, yüzümüze bakan ve şefkatle başımızı
okşayan olmadı.
Ne bulduk, ne gördük se Sende bulduk, Sende gördük ve Sana inancımız sayesin de
hayretten, dehşetten, gurbetten ve yalnızlıktan kurtulduk.
Bütün benliğimizle son bir kere daha Sana yöneliyor, af ve afiyet dileniyoruz.
490
Kalb katılığından, gafletten, başkalarına bâr olmaktan, aşa ğılıktan,
aşağılanmaktan, miskinlikten; cehaletten ve faydasız bilgiden; ürpermeyen
gönülden, doyma bilmeyen nefisten, ka bul edilmeyen duadan; nimetlerinin zeval
bulmasından, lütuf larının değişip başkalaşmasından; ansızın bastıran azabından,
gelip çatan gazabından Sana sığınıyoruz.
Senden her zaman, yalvaran diller, haşyetle ürperen gönüller istiyoruz.
Tevbe lerimizi kabul buyur, bizi günahlardan arındır, dua ve istekleri mize
cevaplar lütfeyle! Delil ve bürhanlarımızı hedefine yönlen dir, kalblerimizin
ufkunu aç, dilimizi doğruluğa bağla ve gönül kirlerimizi temizle! Allah’ım,
Senden her işimizde sebat, Kur’ân yolunda kararlılık ve nimetlerine karşı da
duyarlılık hissi bekli yoruz.
Kapına yönelenleri boş çevirme, itaatte bulunanlara bol bol karşılık ver, Sana
baş kaldıranlara da doğru yolu göster..
muzdariplerin dualarını icabetle taçlandır, sıkıntıda bulunanları lütfunla şâd
eyle, hasta ruhlara hususi muamelede bulun, kü für ve ilhad içinde bocalayanlara
da nurunu göster; göster de kalmasın hiçbir yanda muzlim bir nokta..!
ARZ-I HÂL
Arz-ı hâl etmek üzere artık kapının önündeyiz.
Gözlerimiz zuhur edecek teveccüh tayfları ufkunda, dudaklarımızı Zât’ını tâzimle
süsleyip sinelerimizin âhlarını mırıldanarak, kulak ke silmiş takdirlerinizi
bekliyoruz.
Ayrı düştüğümüz o tali’siz gün lerde aklımızı hevâ kapıp götürdü, kalblerimizi
şeytan okları delip geçti, hem sarsık hem güçsüzüz.
Evvela mârifet ve mu habbetle gönüllerimize hayat üfle ve bu mevhibelerini yeni
iltifatlarla taçlandır.
İnayetinle elimizden tut ve bizi şu birkaç asırlık sefaletten kurtar.
Her yerde pusuya yatmış din düş manları, dine-imana taarruz bahaneleri icat
ediyor ve saldırı fırsatları kolluyor.
Kapının kulları geçinen bir kısım densizler ise, insanların diyanet hislerini
kullanarak dünya peşinde ko şuyor.
Dört bir yan, kin ve nefret hırıltıları, hırs ve makam ho murtularıyla inim
inim.. kitleler şaşkın, istikbal sis ve duman, yollar amansız, yol kesenler
imansız, aldananlar ise hadd ü hesapsız; ya katından bize bir ışık ve burhan
gönder, ya da artık bu yolu nezdine döndür...
Vücutlarımız rüzgârla sarsılan ağaçlar gibi tir tir, yüzle rimizde inkisar
çizgileri ve gönüllerimiz de burkuk mu bur kuk..
adem-i kabul endişelerimizi engin müsamahana bağ layarak haremgâh-ı sübhâniyeye
yürüyor gibi Sana yaklaş ma heyecanı içindeyiz.
Sen şimdiye kadar o dergaha kimle ri kabul etmedin ki.! Kabul etmekle de
kalmadın isyanlarını, tuğyanlarını, küstahça baş kaldırmalarını afv u
mağfiretinin çağlayanına salarak alıp onları baş köşeye oturttun; oturtup 492
pişmanlıkla o tir tir sinelere yeniden diriliş kevserleri içirerek onlara ebedî
varolma zevkini duyurdun.
O kapıdan ne müte merrid küstahlar ne de sürekli baş kaldırmış asiler kovulma
dı, geriye döndürülmedi.
Bir kere “Ya Rab!” diyene binlerce lütufta bulundun..
adını dil ucuyla ananları bile sürekli yâd edilme hil’atleriyle şereflendirdin.
Bütün bunlar ümitlerimize fer verdi, gönüllerimizi Sana koşma heyecanıyla
şahlandırdı.
Ellerimiz yukarıda, ruhlarımız afv u safh intizarı içinde..
söze ne hacet hâlimiz Sana ayan...
Sen biliyorsun, biz de bunun farkındayız; ömrümüzün hasenât kefesi bomboş, pek
çoğumuz itibarıyla bir ihlâs bez ginliği içindeyiz. Çoğumuz gafil, bedbin,
dünsüz-yarınsız sefil birer hâlzede gibi aktüalite ile iç içeyiz.
Her hâlimizde âlâyiş, gösteriş, köpük köpük hevâ ve heves; sürekli zevk ü
sefâya, makama, mansıba, şöhrete, şana ve dünyevî hülyalara oynu yoruz.
Yığınların rüya ve hülyaları ekonomi ve refah; taptık ları da dolar, dinar ve
euro.
Ruhlar meflûç, kalbler kötürüm, basîret âmâ, düşünceler kirli, davranışlar da
tam buna göre...
Gece ve gündüz gibi iki yüzlü yaşıyoruz, ak görünüyor kap kara davranıyoruz;
idare ve siyaset deyip hem ışık türküleri söylüyor hem de karanlık ağıtları
mırıldanıyoruz.
Devirlere, dönemlere göre renkten renge giriyor, bukalemunları şaşırta cak
mârifetler(!) sergiliyor ve aldatmayı beceri kabul ediyo ruz.
Bazen başımıza bir beyaz külah geçiriyor, bazen belimi ze zünnar bağlıyoruz;
bazen minarelerin başında tevhidi ilan ediyor gibi bar bar bağırıyor, bazen de
“lâyüad ve lâyuhsâ” şürekâya selâm duruyoruz.
Zulüm ve lütuf duyguları içimizde âdeta yan yana, kahra manlık gösterileriyle
cebânet tavırları aynı kalbde sarmaş do laş; hile, hud’ayı aklın en önemli
derinlikleri sayıyoruz..
kendi hile ve komplolarına yenik düşenlerimizin ise hadd ü hesabı yok.
Ellerimiz-ağızlarımız, gözlerimiz-kulaklarımız, dillerimiz-
Arz-ı Hâl ... 493
dudaklarımız yaratılış gayelerinden fersah fersah uzak ve âdeta nankörlüğe
kilitli; eller memnû meyvelerde, ağızlar ha rama açık duruyor; gözler
başkalarının kusur müfettişi..
yalan revaçta, hıyanet âdiyattan bir şey, hakkın ismi var sadece; adalet
“sayyâd-ı bîinsaf”ların hazırladığı kapanların önüne saçılmış birkaç dane gibi
bir şey; vefa Kafdağı’nın arkasında, ahde hürmet unutulup da bir köşede kalmış
mı bilemiyo rum; buna karşılık haksızlık firavunları utandıracak dorukta.
“Lânetle anılan cebâbire”ye rahmet okutturacakların sayısı nı Allah bilir...
Gerçi insan olduğunu fark edenlerin adedi de az değil; ama, canavarlaşan
ruhların yanında bunlar derya da birer damla kalır. Zannediyorum nefis, sırtında
taşıdıkla rına hiçbir dönemde bu kadar başarılı küheylanlık gösterisi yapmadı.
Binler-yüz binler nereye koştuğunun ya da koştu rulduğunun farkında değil;
yollar kıvrıla kıvrıla bir meçhule uzanıyor, yolcularsa bir hedefe doğru yol
aldığını sanıyor.
Mesafeler amansız, yürüyenler iz’ansız, planlar birer kuruntu, yapılanlar ise
havanda su dövme.
Her durakta bir sürü hain düşünce rengârenk masallar üretiyor..
masallar birer büyü gibi dinleyenleri uyutuyor..
bâtıla açık şuuraltları, aldatan rüyalar görüyor.
Bu rüyalarda küfre şahlık urbaları giydiriliyor; diyanete ise cadı elbiseleri.
Mazi karanlık birkaç fotoğraf karesine hapsediliyor.
Gelecek ve hususiyle de ebediyet âlemleri yokluk zindanları gibi gös teriliyor.
Ruhun gözlerine kezzap dökülmüş..
vicdan meka nizmasına civa akıtılmış.
Çevrede serpilip gelişen yeşilliklerin çehresine zift serpiştiriliyor..
ve her şey, ama her şey oldu ğundan başka gösterilmeye çalışılıyor.
Bugün pek çoğumuz itibarıyla küçük bir Cennet olan gö nül dünyamızda, cismanî
arzular gelip yuva yapmış; sırrın kontak noktaları, nefsanî arzuların ağına
takılmış; çoklarının o simsiyah alınları gibi bahtları da kapkara..
bunlar, diriler 494
gibi görünseler de ölü sayılırlar.
Aslına bakılırsa, şu anda çek tiklerimizin arkasındaki sâiklerin hepsi çizgi
çizgi bu fotoğraf ta mevcut.
Biz çok erken bir dönemde aldatıldık, şu anda da bir al danmalar fasit dairesi
(kısır döngüsü) içinde bulunuyoruz.
Önce şu hayat bize şeker şerbet gibi gösterildi; sonra da, ze hirle kirletilerek
kâse kâse ruhlarımıza içirildi.
Bugünkü karın ağrılarımız dünkü tükettiğimiz kâselerden, yarınki sancıları mız
da –Allah’tan fevkalâde bir sıyanet olmazsa– bugün yu dumladığımız o semm-i
katilden olacaktır.
Tedaviye muhtaç aliller, ruhun perişaniyetiyle sarsık ze liller ve günahlarla
Müslümanlığın ayıbı hâline gelmiş kirli leriz; ama, bizi arınma kurnalarına
götürecek yollar perişan, köprüler de çoktan yıkılmış..
biz kansızlıkla kıvranıyoruz ama üzerimizde kan emen bir sürü sülük var;
zafiyetle tir tir titre yip duruyoruz ama tepemize inip kalkan balyozlar da
eksik olmuyor.
Çok defa, hevâ, heves fırtınaları karşısında hazan yemiş yapraklar gibi savrulup
duruyoruz..
rüzgârlar sert esi yor, barınaklar iğreti; hülyalarımız pamuk gibi yumuşak, rea
liteler ise tipi-boranla soluklanıyor.
Doğru dürüst hiçbir şey olamamışız, her şey olmuşluğun hesaplarıyla oturup
kalkıyoruz.
Ortada mülk yok, saltanat yok, Süleymanlık rüyaları görüyoruz.
Ne gönülden Ramazan olabildik, ne de oruç; ama her zaman sahur davulu gibi güm
güm ötüp durduk.
Boyumuzun kat kat üstünde bir gurur âbidesi gibiyiz.
Amansız hâdiseler karşısında karton gibi bir hâlimiz var; gel gör ki, granit
olduğumuz iddiasındayız.
Makam sevgisi, şöhret hissi, rahat etme düşüncesi, tenper verlik duygusu
boyunlarımızda âdeta çelikten bir kement; her biri birer gayya olan bu
duygulardan bir türlü kurtulamıyor ve mahiyet-i nefsü’l-emriyemize göre kendimiz
olamıyoruz.
Arz-ı Hâl ... 495
Dünya ve ukbâ kazancı adına ne ciddî bir hesap ne de tutar lı bir plana sahibiz.
Kazançlar kuşağında sürekli kaybediyo ruz; kaybederken de muhtemel daha kötü
durumlarla teselli olmaya çalışıyoruz.
Zamanı suçlama, şartlara lânetler yağdır ma da ayrı bir avunma yolu.
Suç ve günah bize ait, zamana sövmenin âlemi ne.! Zehri içen biziz, kimyacıya
küfretmek de neden!?.
Devran ne bize ne de başkasına bir kötülükte bu lundu; biz kendi devranımızı
yıkıp târumar ettik.
Yanlış oku ma, yanlış yorumlama ve yanlış anlama bizi kuralsız bir top lum
hâline getirdi.
Dağınık, derbeder ve kullanılmaya müsait bir hâlimiz var; gelen başımıza basıp
geçiyor, giden başımıza basıp geçiyor.
Biz, “mevcutla iktifa” deyip istirahate çekilmi şiz.
Şeytanları şehrâyinlerle sevindirecek, melekleri üzüntüye boğacak bir tuhaflık
içindeyiz.
Zahirî hâlimize bakılacak olur sa, her yanımızda kıyamet ışıkları çakıp duruyor.
Bu kıyamete “dur” diyecek seher yolculuğuna azmetmiş olanların ağzında birer
fermuar var.
Topraklarımıza Hârût-Mârût büyüsü düş müş gibi anlaşılmaz ihtilâçlar yaşıyoruz.
İnsanlar birbirine ya bancı, vifak ve ittifak nikâhı Allah’ın buğz ettiği talâka
ema net, nefsanî duygularımız yeni fırtınalar çıkarma cephesi oluş turma peşinde
ve hepimiz şahsî düşüncelere ipotek gibiyiz.
Bütün bunlara rağmen, bizi bize bırakmaman en büyük dileğimiz.
Kendimiz edip kendimiz bulsak da, rahmetin, is tihkaklarımıza lütuf televvünlü
haklar bahşedecek vüs’atte.
Eğer göz kamaştıran güzelliklerle dönüp duran şu kâinatların etekleri
mücevherlerle dolu ise, bu Senin rahmet ve serveti nin sınırsızlığındandır.
Eğer tabiatı gereği şu kuru zemin İrem Bağları gibi rengârenkse, o da Senin
engin keremindendir.
Gözlerimiz o geniş rahmetinin tüllenişinde, düşüncelerimiz her tarafa
serpiştirdiğin kereminin tecellîlerinde..
ümitlerimizi bir kere daha şahlandırarak, teveccüh ve yakınlığını, uzaklık
larıyla görünmez, duyulmaz hâle getiren biz kullarına yakın 496
olduğunu duyur.
Vicdan kültüründen mahrum şu derbeder gönüllerimizi mârifetinle doyur.
Bize, her şeyde Seni okuyan gözler, her nağmede Seni du yan kulaklar ihsan
ederek düşünce ve beyanlarımızı varlığına tercüman kıl! Yakınlığını
gönüllerimize öyle duyur ki, ömrü müzü hep “Sen, Sen” demenin zemzemesi içinde
geçirelim.
Bizler, bir zamanlar yoktuk; var olma ihtiyaç ve neş’esin den de habersizdik.
Sen bizi cebr-i lütfîler tezgahından geçire rek, talep üstü, vücud, hayat, şuur,
idrak, irade ve gönül gibi latîfelerle şereflendirip, rahmet yurdunun koridoru
şu mihnet diyarına gönderdin.
Verdiğin şeyleri istememiştik, isteyemez dik, isteyecek bir mahiyette de
değildik.
Ancak şimdilerde, bu lütuflarını anlamaya çalışıyor ve Hâlikımızın bîhemtâ bu
atiy yeleri altında iki büklüm matiyyeler olarak, ihtiyaç ve ıztırar
çığlıklarıyla inliyor ve bunca şeyden ciddî haberdar olama manın hacâletiyle iki
büklüm oluyoruz.
Hâlimiz Sana ayan; dün ayrı bir isyan, bugün ayrı bir is yan; ne iradelerimizde
fer kaldı ne de dizlerimizde derman; her şeye rağmen kararttığımız kaderimiz
Senin elinde; liya katimize göre değil, istihkakımıza bakarak ne olur, sun ihsan
üstüne ihsan, ey dertlerimize derman!
Üst üste musibetler kümelenmiş tepemizde..
yürüdüğü müz yollar zikzaklı ve yokuş..
bizler günah yolunun yorgunla rı, hiç de iç açıcı olmayan günlerin elinden
zakkumlar yudum ladık..
içimiz dışımız yara bere, enerjimiz bitmek üzere; yük ağır, akıl şaşkın, ruh
bitkin, ümit mumu sönmek üzere – onu Sen hiçbir zaman söndürme– yollarda dökülüp
kalanlar ge lip gelip sinelerimize oturuyor..
oturma niyetinde değiliz ama, uzun zaman ayakta durabilecek gibi de
görünmüyoruz.
Sen bize her zaman yaptığın gibi sürprizden kapılar arala ve ekstra ihsanlarınla
bizi bir kere daha inayetinin gölgesinde serinlet ve ümit çerağlarımıza
nezdinden sönmeyen bir ışık gönder.
Arz-ı Hâl ... 497
Bizden evvel, binlercesinin bu kabîl dileklerine icabet edip onlara lütfundan
kapılar araladın ve başlarına sağanak sağanak ihsanlar yağdırdın.
En son başvurulacak merci Sensin, arz-ı hâlimiz de Sana dır.
Huzuruna gelip iç çekişlerimize, içten olup olmadığını bilemediğim
gözyaşlarımıza, bükülmüş kaddimize, renk at mış benzimize merhamet buyur ve bize
iman ve mârifetteki neş’eyi son bir kez daha duyur.
Dua edenlere cevap veren Sen, ızdırapları dindirip ih tiyaçları gideren Sen,
devrilenleri kaldırıp doğrultan Sen, çatlayıp kırılanları sarıp sarmalayıp
tedavi eden de Sensin! Senden ayrı kalışımız ruhumuza renk attırdı; nefsanîlik
ve gaflet, ibadetlerimizin mânâ ve özünü alıp götürdü; samimi yetsizlik
dualarımızın kolunu kanadını kırdı.
Sinelerimiz bom boş, düşüncelerimiz tutarsız, kalbî ve ruhî hastalıklarımız bi
zi yere sermek üzere..
ey kimsesizler kimsesi, bize Eyyûb’un hayat ırmağından bir çağıltı gönder, Mesih
diyarından da bir nefes.! Hayır hayır! Bizi Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın nefehâtıyla
yeniden dirilişe erdir..
yakınlığınla gözlerimizi aydınlat ve bizi uzaklığımızın zulmetlerinden kurtar.
Hepimiz önümüze atacağın bir lokmaya muhtaç, boynu muzu bükmüş böyle bir
teveccüh bekliyoruz.
İşimiz sürek li tuğyan ve her hâlimiz isyan olsa da gözlerimiz kamerin o sürpriz
tulûu gibi ekstra bir doğuş intizarında.
Hak dostla rı, Sana vasıl olunca hayret yaşarlar; bizse Seni tam bileme menin
hayretleriyle şaşkınlık içindeyiz.
Var eden Sensin, yok eden de Sen; uzak tutan Sensin, yaklaştıran da Sen; Sen
bizi biz etmeseydin biz bu duyduklarımızı duyamaz ve bize ima nın neş’esini
tattırmasaydın şu söylediklerimizi mırıldana mazdık.
Verdiklerin vereceklerinin referansı; diliyor ve dileni yoruz, bize yakınlığını
duyur ve benliğimizde Sana karşı yak laşma heyecanları uyar.
498
Talep ettiğimiz şeylerin biricik sahibi Sensin; her zaman acz u fakr ve
ihtiyaçlarımızın ibresi de Seni gösteriyorsa baş ka hangi kapıya yönelebiliriz
ki.! Ey Rabb-i Rahîm! Biz güçsüz, hasımlarımız azgın; şey tan ve avenesi bir
cephe oluşturmuş ki, Sen inayet etmez sen bunlarla baş etmemiz mümkün değil; her
yanda düş manlarımız gayzla köpürüyor; dostlarsa suskun ve temkin murâkabesinde.
Sadece o kadar mı?.
Hayır, bir sürü de dost kılığında düşman var ve hepsi de tam tekmil taarruz
vaziye tinde.
Hâdiseler acımasız cereyan ediyor; hicranla geçen za man bir türlü bitmiyor..
mekan da, zamanın rengine bürü nüyor.
Bazen seherlerde esen yeller bile kasvetle esiyor; ba zen de Sana niyaz içinde
bir fecir aydınlığı ruhumuzu sarıyor.
İnşirah duyup biraz seviniyoruz; biz sevinirken hasımlarımız da ha bire ha
esiriyor; bu defa bize de olduğumuz yerde ka lakalıp yutkunma düşüyor.
Bütün bunları Sana açıyor, içimizi Sana döküyor ve nazar-ı merhametine dehalet
etmek istiyoruz.
Aslında, Sen varken başkalarından yardım istemek şirk ve şuna buna el açmak da
bir saygısızlıktır.
Yaralarımızı saracak Sen, ızdırap larımızı dindirecek de Sensin.
Sensin kin ve nefretle atan kas katı kalbleri yumuşatacak; Sensin nifak
gelgitleri içinde boca layıp duranlara istikamet üfleyecek.
Nazarî insanlıktan amelî insan olmaya yükselememiş bahtsızların tali’lerine de
bir ışık yak.
Uzakta duranları daha da uzaklaştırarak tazib etme; du dakları Seni tâzimle
süslü kulların yakarışları arasında bizim dileklerimize de icabet buyur.
* * *
Sen Fâil-i Muhtarsın
Ey Rab! Senin dualara icabet etme mecburiyetin yok tur; ama bizim ona
ihtiyacımız hissettiklerimizden de çoktur.
Arz-ı Hâl ... 499
Bütün dileklerimizi kabul buyur ve bunları kabulünü vic danlarımıza duyur; aç ve
yalnızlıkla tir tir titreyen kalbleri mizi iman ve itminanla doyur.
Ciddî bir yol almış sayılma sak da yıllar var hep yollardayız.
Ufkumuz gam ve kederle tülleniyor.
Önümüzdeki engebeler beşer takatini aşkın görü nüyor.
Ümmet-i Muhammed (aleyhissalâtü vetteslîmât) pe rişan, derbeder ve ızdırap
içinde.. Müslümanlık gelenek ve göreneklerin darlığına mahkûm..
ibadet ü taat kültür telev vünlü..
duygular, düşünceler fantezilere emanet..
mücadele lerin esası da çıkarlar, menfaatler, ırkî mülâhazalara dayalı.
Ölenler bir hiç uğruna ölüyor, öldürenler işledikleri cinayetle ri mücahede
sayıyor.
Ey Rab! Elimizden tut, dostlarının yüzüne baktığın gibi bize de rahmetinle
teveccühte bulun..
iç dünyamızı varlığı nın ziyasıyla nurlandır ve bizi Sensizliğin zulmetlerinden,
zin danlarından halâs eyle; halâs eyle ve eşiğine baş koymuş ka pının şu sadık
kullarını yalnız bırakma.
Senden kalblerimize ışık, iradelerimize güç, düşüncelerimize istikamet,
niyetleri mize de hulûs istiyoruz.
Bizleri iç dünyamızla yeniden inşa ederek ruhlarımıza ahsen-i takvîm sırrını
duyur.
“N’olur ya Rabbî, n’olur ya Rabbî, neyin noksan olur ya Rabbî.” (M.
Lütfi) Rahmet Senin sıfatın, inayet âdetin, af şanın; bizler de o rahmet, o
inayet ve o mağfirete muhtaç kullarınız.
“Kerem kıl, kesme Sultanım keremin bînevâlerden / Keremkâne ya kışır mı kerem
kesmek gedâlerden.” (M. Lütfi) Senin kapının genişliği başımızı sokacak başka
kapı aramaya ihtiyaç bırak mamıştır.
Başımızı o kapıdan içeriye sokabildiğimiz kadar so kuyor, sesimizi edep ve
temkinle kalibre ediyor ve Senden arızasız ibadet ü taat adına bir güç,
masiyetler karşısında sar sılmayacak sağlam bir irade ve musibetleri iyi
değerlendire bilecek bir idrak ve bir basiret istiyoruz.
İstediklerimizi ver ve bizi kendi darlığımıza mahkûm etme.
500
Biz her şeyimizle Seniniz; Sana hamd ü senâda bulunu yorsak, Senin lütfettiğin
uzuvlarla bunu yapıyoruz; kulluğu na koşuyorsak, boynumuzdaki acz ü fakr
tasmasının gereği ni yerine getiriyoruz.
Bunlar Sana göre değil, bizim tutarsızlı ğımız çerçevesinde çırpınışlar..
evet, nerede Senin ululuk ve azametin, nerede bizdeki kulluk? Nerede o altından
kalkılmaz lütuf ve ihsanlar, nerede bizdeki o kırık kol ve kanatlar?..
Ya Rab! Önümüzdeki şu upuzun hayat yolculuğunda, bi zi kendi idrak ve
ihsaslarımızın darlığıyla baş başa bırakma; akıllarımızı inhiraf ve
sürçmelerden, nefislerimizi cismanîliğin baskılarından, gönüllerimizi de hevâ ve
heveslerin öldürücü oklarından sıyanet eyle.
Kapının kullarını; ilimde kibr u gu rurdan, ibadette riya ve gafletten ve
duygularına renk attıran ülfetten koru.
Senin yolunda yürüyor gibi görünüp Senden uzaklaşmak, kurbet atmosferinde iç içe
firkat yaşamak, hep rızadan söz edip gazap arkasından koşmak ne acıdır! Sen bi
zi kazanç yolu sanılan bu tür haybet vadilerinde ömür tüket mekten muhafaza
buyur.
Rabbimiz! Senin bize sahip çıkıp sıyanet etmen, düştüğü müzde tutup kaldırman,
kirlenen mahiyet-i insaniyemizi sık sık yıkayıp, arındırıp nezdindeki gözü
sürmeliler arasında ka bul buyurman, Zât’ın için bir nakîse sayılmaması yanında
bi zim için çok şey ifade etmektedir. Gerçi cürüm cürümdür ve ceza ister.
Biz de öyle bir cürmün prangalı mahkûmları sayıla biliriz.
Ne var ki Sen, azap edecek pek çok kimse bulabilirsin; fakat biz, affedecek
birini asla bulamayız.
Ey affı tecziyesinin önünde rahmet tahtının sultanı! Bizi bir bilinmez ve
bulunma za bırakarak tazib etme.
Eğer bir zaman Senden kaçıp –aslın da kaçınılmazdan kaçmışız– akla hayale
gelmedik levsiyâta girdi, mahiyet deformasyonları yaşadı, haddimizi bilmezlik
edip Sana baş kaldırdı, hevâ u nefislerimize uyup kirlendi ve kendimize kıydı
isek –ki bu ahsen-i takvîm dilrubâları için bir Arz-ı Hâl ... 501
intihardır– şimdi bin bir çaresizlik içinde, ama ihtiyaçlarımı zın şuurunda
olarak, boynumuzda hâkimiyetinin tasmaları, ayaklarımızda ıztırar prangaları,
ellerimiz göğüslerimizde gü nahlarımızı itiraf ediyor; bir kez daha kapının
kulları olduğu muzu mırıldanıyor, “merhamet” deyip inliyor ve ululuğuna yakışır
bir muamele bekliyoruz.
Bizleri bağışla, öyle bir dünyada hayata gözlerimizi açtık ve öyle bir âlemde
yaşıyoruz ki, önümüzde tuzak, arkamızda tuzak; uğrayıp geçtiğimiz her yerde
nefis, şeytan ve aynı ta kımdan binlerce ifrit ağını germiş av bekliyor; yol
boyu yüz lerce fitne ocağı ve isi-dumanı gelip sinelerimize oturuyor.
İnayetine ihtiyacımız açık, çaresizliğimiz her hâlimizden belli; bizleri yara
bere almadan hedefe ancak Sen ulaştırabilir ve bugüne kadar elli defa çatlamış,
kırılmış ruh dünyamızı da ancak Sen tamir edebilirsin.
İçimizi Sana döküyor, kusurları mızı Sana açıyor ve bize yeniden insan olma
yollarını göster meni diliyoruz.
Yeni bir azim ve ümitle bir kere daha Sana yöneldik.
Başımızı ayaklarımızla buluşturduk ve bir sürü beklentiye ko yulduk.
Arzu ve isteklerimizde bize inkisar yaşatma! Bize sev ginden kâse kâse şerbetler
sun ve gönüllerimizi iştiyakınla coş tur! Sinelerimize öyle bir aşk u şevk koru
saç ki, kalmasın kara rımız; başımız kapının mübarek eşiğinde, nabızlarımızda
Seni duymanın heyecanı, gönüllerimizde aşk u vuslat hafakanı, göz lerimiz
çağlayıp gitsin ve âh u efgânlarımız gökleri titretsin.
Bundan sonra olsun, artık oturup kalkıp hep Seni düşüne lim..
her şeyi Sana bağlayıp öyle sevelim..
vuslat hülyalarıyla yaşayıp Sana karşı iştiyakla köpürüp duralım.
Senin için kı yam edip, Senin için oturalım..
her şeyin çehresinde Seni oku yalım; her nesneden Sana ulaştıran yollar bulmaya
çalışalım.
Bugüne kadar başka hülyalar peşinde koşa koşa yorul duk.
Sensizlik canımıza tak etti..
meğer, mülâhazalarda Sen 502
olmayınca en geniş yollar ne kadar da daralıyormuş, şehrah lar nasıl da sevimsiz
patikalara dönüyormuş...
Sen artık, bize bir kere daha gurbet yaşatma; bizi Sensiz ve ışıksız bırakma!
Senin yolunda gibiyiz; ama ciddî bir azı ğımız yok; ömür sermayemiz yabancı
hülyalar, yalancı rüya lar arkasında hebâ olup gitti. Huzurundayız; fakat elimiz
boş, gönlümüz boş, hasenât defterimiz bomboş; ama bütün bu boşluklara yetecek
sihirli bir iksirimiz var; hakkındaki hüsnü zannımız..
evet, cürmümüz dağlar cesâmetinde; ümitlerimiz ise, ufkun onların üzerine
oturduğu her şeyin üstünde.
Yürüyeceğimiz yollarda yüzlerce firavun, yüzlerce nem rut, yüzlerce Ebû Cehil
pusu kurmuş bize diş biliyor; varsın bilesin, hepsinin hakkından gelecek Sen
varsın ya.! Aczimiz mutlak, fakrımız açık, ihtiyaçlarımız sınırsız; ama hiçbir
endi şemiz yok.
Zira, istemeden verdiklerine, ettiklerine bakıyor, isteklerimizin verileceğine,
ihtiyaçlarımızın da giderileceğine gönülden inanıyoruz.
Seni bilenlerce Sen, bugüne kadar –tabiî ki hikmetinin çerçevesinde– her
isteyene istediğini verdin ve Sana bel bağ layanları hiçbir zaman hayal
kırıklığına uğratmadın.
Sana doğru bir adım atanı on katı yakınlığınla şereflendirdin.
Sana gelirken yolda sürçüp düşenleri, yolunun delisi sadık bende lerin gibi
arındırıp mükâfatlandırdın.
Şimdiye kadar Sana mi safir olmuş da ziyafet görmemiş, kapının tokmağına dokun
muş da cevap almamış kimse yoktur.
Muhtaçlar ve muztarlar olarak şimdiye kadar bir hayli yol teptik, bir hayli kapı
çaldık ve nihayet gelip Senin inayet ar sana çadır kurduk.
Sen, ihtiyaç nedir bilmediğimiz, ıztırardan anlamadığımız bir âlemde bize vücut
verdin, can verdin, şuur verdin, vicdan verdin.
Şimdi giderilmiş olan bu ihtiyaçlarımı zın farkındayız ve Senden bir kere daha
günahlarımıza değil, Arz-ı Hâl ... 503
yüzümüze bakıp “Haydi siz de seçkin kullarım arasına girin ve lütuflarımı
paylaşın.” diyeceğiniz eşref saatleri bekliyoruz.
Rahmetinin vesâyetine sığınırken, lütfundan sürpriz ih sanlar beklerken,
kirlettiğimiz üstümüze-başımıza, gönlümüze ruhumuza bakmıyor; Senin her nasılsa,
uzun zaman takılıp yollarda kaldıktan, ya da yolda bulunmanın erkânına saygı
sızlık ettikten sonra, toparlanıp Sana gelen birine gösterdiğin/
göstereceğin mukaddes memnuniyet ve münezzeh sevince dayanarak aynı muameleyi
bekleme cür’etinde bulunuyoruz.
Bir süre ayrı düştükten sonra dönüp Sana gelenleri kov mayacağını vaad ediyorsun
–aslında kovduğunu da hiç duy madık ya–.
Sana yönelenlere hep “gelin, gelin” diyorsun.
Ey Rab! Böyle emekleye emekleye sürünmeyi de gelme kabul edeceksen, müsaade
buyur “Biz de geldik.” diyelim.
Geldik ve Sana, yolların amansızlığını, nefis, şeytan ve hevânın imansızlığını,
bizim de dermansızlığımızı şikâyet ediyoruz.
Bilhassa, her zaman hatalara açık duran, mâsiyetlere mey yal bulunan ve
ululuğuna karşı hep saygısız davranan serkeş nefsimizi Sana şikâyet ediyoruz.
Yığınlar, onun zehirli han çeriyle yaralı ve bitkin, hep onun dümen suyundalar;
işleri eğlence ve oyun, hâlleri gaflet ve dalâlet, arkasından koşup durdukları
şan şöhret, zevk u safa ve rahat, hedefleri de çıkar ve menfaat.
Her birini birer öldüren virüs kabul ettiğimiz bu mikroplar şimdiye kadar nice
“serv-i revân canları, nice gül yüzlü sultanları”, nice hanları ve hakanları
yere serdi ve sal tanatlarıyla beraber yerle bir etti.
Sen elimizden tutmazsan, bu mekkâr, bu gaddar hasımlar karşısında kendi
kendimize ayakta duramayız.
Aksine maiy yetinde olursak, o zaman da hiçbir şeyden korkmayız.
Bizleri şeytanın bu kabîl ağlarına takılıp helâk olmaktan, kalbimi zi şeytana
kaptırmaktan, şeytana kalb kaptıranlarla beraber 504
bulunmaktan muhafaza buyur.
Bize yeni bir “ba’sü ba’de’l mevt” lütfeyle; başlarımız önümüzde, boynumuz
buruk, gö nüllerimiz kırık, Senden ayrı düşmenin hacâletiyle iki büklüm ama
fevkalâde ümitli ve Senden eminiz.
Bizi bir daha yalnız bırakmamanı diliyoruz.
Nedametlerimizi gönül heyecanları mız ve gözyaşlarımıza emanet ederek bize
ruhta, gönülde, sırda diriliş bahşetmeni diliyoruz.
Kabul edersen bu Senin şa nındandır. Reddedersen bu da bizim için apaçık bir
hüsran dır.
Şanına düşeni yapman ne hoş.! İstihkakımıza göre mua melen ne acı..!
BİZİM DÜNYAMIZA HAS ALTIN SESLER VE SÖZLER
Bizim dünyamıza has bir kısım büyülü ses ve soluklar var dır ki, onlara başka
coğrafyalarda rastlamak mümkün değil dir.
İnançlarımızın, düşüncelerimizin ve Hak karşısındaki ko numumuzun
dillendirilmesi de diyebileceğimiz bu sesler ve
sözler ferdî, ailevî, içtimaî hayatımızla o denli iç içedir ki, biz, mâbedden
sokağa, sokaktan yatak odalarımıza kadar hemen her yerde sürekli onları
mırıldanır ve onlarla nefes alır veririz.
Bilhassa –nuraniyeti kendinden– bazı gün ve gecelerde çevre miz bu ses ve
soluklarla öyle ledünnî bir hâl alır, her şey öyle fevkalâdeleşir ve hayat öyle
füsunlu bir renge bürünür ki, göz lere her yandan değişik dalga boyunda ışıklar
akmaya başlar, kulaklar bu hususi sesleri Cennet ırmaklarının çağıltıları gibi
bir zevk zemzemesi içinde dinlemeye durur ve bu tılsımlı hâl, büyülü hava
ruhlarımızı öylesine açar ve derinleştirir, öylesine inceltir ve uhrevîleştirir
ki, geçmesini istemeyiz içinde bulun duğumuz o sihirli saat, dakika ve
saniyelerin.
Geçmesini iste mek bir yana, çok defa temâşâsıyla kendimizden geçtiğimiz ve
müşâhedesiyle büyülendiğimiz o füsunlu söz, beyan ve gö rüntülerle, yaşadığımız
şevk ü tarâb arasında bir münasebet, tenâsüb-ü illiyet prensibine göre bir
uygunluk bulunmaması na rağmen, bizi ve düşüncelerimizi aşan fâik ve gizli bir
güçle, yüksek debili bir sevinç ve neş’e çağlayanı içine sürüklendiği mizi
hisseder gibi olur, iç içe hayret ve hayranlıklar yaşarız.
Bazen, hayatın gerçek renk, şîve ve tadının duyulup zevk edildiği ve bir mânâda
her günün eşref saati sayılan öyle 506
büyülü anlar vardır ki, o esnada görüp müşâhede ettiğimiz her şey, gelip
kulaklarımıza çarpan her mübarek kelime ve Hakk’a kurbet yolunda attığımız her
adım bize fevkalâde bü yüleyici gelir; gördüğümüz sıradan nesneler ve her zaman
duyup dinlediğimiz tabiî sesler-soluklar, kendi çerçevelerinin çok çok üstünde
birer mâhiyet alır ve harikulâdeden şeyler miş gibi duyulup hissedilmeye başlar.
Her tarafta âdeta sihirli bir havanın hissedildiği ve dört bir yanda ötelerden
esintilerin duyulduğu bu gibi durumlarda, bizler ilâhî teveccühün her şeyi
yumuşatan rikkatini, en katı gönülleri bile büyüleyen ha vasını derinden derine
duyar ve kendimizi başkalaşmış hatta tamamen ruhanîleşmiş hissederiz.
Kendini ve çevresini doğru okuyanların öyle hissettiklerinde şüphe yok, biz bu
konuyu biraz da kendi ihsaslarımız açısından değerlendiriyoruz.
Bütün bunlara, sebepli sebepsiz içimize sızan, sızıp uyu yan duygularımızı
uyaran ve bize neş’enin, sevincin en du yulmazlarını duyuran eşref saatlerin
şiirleri, besteleri de diye biliriz; ruhlarımızın kendi atmosferlerinden emip
değerlendir dikleri mazmunların, mefhumların şiir ve besteleri...
Bu du yuş ve sezişler, bizim mübarek coğrafyamızda daha farklı bir büyü ve
tesire sahiptir.
İşte bu farklılıkları itibarıyla, dünyanın hiçbir yerinde duyulması mümkün
olmayan bu sesler ve söz ler, ne zaman yükselip ufkumuzu sarsa, ne zaman gelip
ku laklarımıza çarpsa ve çarpıp gönüllerimize aksa, anında ken dimizi bir
heyecan tufanı içinde hisseder ve hemen kendimizi
onların o büyülü atmosferine salıveririz.
Evet biz, günde birkaç kez, minarelerden yükselen ezan sesleriyle ve mâbed
içinde yankılanan onların devamlarıyla bu heyecanı paylaşır, evlerimizde, yatak
odalarımızda kim bilir kaç defa bu seslerle ürperir ve râşeler yaşar, kaç defa
Allah’ın huzuruna çağrılıyor olma iltifatıyla çocuklar gibi se viniriz; sevinir
ve ses katarız vicdanlarımıza hitap eden bu ilâhî nağmelere: Allah’ın yüceliğini
haykıran her ses, söz ve Bizim Dünyamıza Has Altın Sesler ve Sözler ...507
görüntü karşısında “Allah büyüktür.” der, O’nun ululuğu nu ilan eder; O Rahmeti
Sonsuz’un sağanak sağanak başı mızdan aşağıya boşalan nimetleri sayılıp
seslendirildiğin de “Hamd ü minnet O’na” sözleriyle mukabelede bulunur; O’nun
eşi ve menendi olmadığını hatırlatan her beyan, her ima ve her işaret karşısında
da “Seni tesbih ve takdis ede riz” mülâhazalarıyla gürleriz..
her vesileyle hep O’nu düşü nür, O’nu yâd eder, O’nunla olan münasebetlerimizi
gözden geçirir, fikren ve hayâlen her gün kim bilir kaç kez canlara can O’nun
maiyyeti hülyalarına dalarız.
Mâbed içinde, mâbed dışında her zaman vird-i zebânımız olan “kelimât-ı tayyibe”
de diyeceğimiz bir kısım nurlu söz ler, bizim hayatımızla o kadar bütünleşmiştir
ki, farkına vara lım varmayalım, her gün onları yüz defa tekrar eder dururuz
tekrar ettiği gibi göklerde meleklerin, hâl ve keyfiyet diliyle canlı-cansız
bütün nesnelerin..
hele bazılarımız itibarıyla, ne zaman bu sesler çevremizde yankılanmaya dursa,
gönülle rimizde köpüren takdir, tasvip ve heyecan hislerimizi, sanki sadece
kendi nâmımıza değil de, umum yer-gök sakinleri ve canlı-cansız bütün bir varlık
adına meb’ûsmuşuz gibi, beyni mizin bütün fakülteleri ve kalbimizin farklı
derinlikleriyle duy maya çalışırız.
Hatta bazen duyma ve hissetmemiz öyle de rince olur ve heyecanlarımızın debisi
öylesine yükselir ki, o esnada ruhlarımızda beliren aşkın mülâhazaları ve
gönülleri mizden taşan yüksek hisleri bir kısım iç çekmelere, hıçkırıkla ra
emanet eder ve gözyaşlarının engin ifadelerine bırakırız.
İnanan gönüllerin böylesine her şeyi derince duyuş, se ziş ve seslendirişi sırlı
bir anahtar gibi onların gönül kapılarını açmanın yanında, değişik bir büyü ile
başkalarının sinelerine de korlar saçar.
Evet, onları önyargısız dinleyenler, bilinme dik bir sırla vicdanlarının
harekete geçtiğini duyar, farklı şe kilde duygularının haritasını bir kere daha
temâşâ etmiş olur ve tali’lerine tebessümler yağdırırlar.
508
Bazen alan ve veren arasında öyle canlı bir his ve heye can teâtîsi yaşanır ve
öyle büyülü bir havaya girilir ki, herkes birbirinin tesirinde kalır ve birinin
ağzından çıkan nurefşân bir söz veya dışa vuran bir gönül heyecanı hemen aynı
iman ve aynı mârifeti paylaşanları harekete geçirir ve herkese aynı şey leri
söylettirir; söylettirir ve onları aynı duygularla şahlandırır.
Sanki bu insanlar o âna kadar söylemek isteyip de bir türlü söyleyemedikleri,
düşünüp de her nasılsa ifade edemedikleri, hissedip de bir türlü
dillendiremedikleri hususları başkaları ta rafından hazırlanmış ve kendilerine
armağan edilmiş gibi bu lur ve zevkle onlara iştirak ederler.
Öyle ki, bu büyülü sözler duyulunca hemen herkesin gönlünde bir inşirah belirir,
bütün dillerin bağı çözülür, topyekün ruhlar tek bir ruh hâline gelir ve umum
aşklar, alâkalar bir muhabbet ve iştiyak çağlayanı na dönüşür; böylece herkes
kendi içinden doğan sesleri, söz leri duyup dile getirdiği aynı anda
yüzlercenin, binlercenin his, duygu ve düşüncesine de iştirak ederek meseleyi
ferdîlikten çı karır, bilumum yerlerin ve göklerin solukları hâline getirir.
Bu sesler ve sözler Hakk’ı tâzim, takdis edalı ise, onları duyan hemen herkes
bir temkin sinyali almış gibi toparlanır; lütuf ve ihsan televvünlü olduğu
takdirde minnet ve şükran hisleriyle gürler; şayet ümit ve iştiyakları
hatırlatıyorsa neş’e ile şahlanır; muhasebe imalı türden şeyler ise bu defa da
ta hassür ve melâl hecelemeye durur.
Aslında bu sesler ve söz ler muhteva itibarıyla ne ifade ederlerse etsinler,
hemen hep si de inançlarımızı seslendirdikleri ve Allah karşısında duruşu muzu
dile getirdikleri için, tesirleri belli bir zaman ve mekâna münhasır da
değildir; aksine bunlar benliğimize mâlolmuş mutlak hakîkati ifade adına bir
kısım nefesler olmaları açı sından mekânın her yerinde, zamanın her parçasında
ve ha yatın her faslında en küçük tedâilerle hemen ortaya çıkar, bütün
heyecanlarımızı tetikler, uyuyan duygularımızı uyarır, gönüllerimizi kızıştırır,
ruhlarımızı tutuşturur ve hassasiyetini Bizim Dünyamıza Has Altın Sesler ve
Sözler ...509
yitirmemiş umum vicdanlarda tasavvurları aşkın feyezanlar meydana getirirler;
getirir ve bizi sırlar yumağı öyle bir nokta ya çeker ve öyle bir seviyeye
yükseltirler ki, kalbî ve ruhî ha yatın kollarında âdeta bir aşkınlığa ulaşır ve
damla iken der ya, zerre iken güneş, hiç ender hiç olduğumuz hâlde her şey olma
pâyesiyle şereflendiriliriz.
Hiçbir zaman hakikî mü’minlerin dilinden düşmeyen, bi zim de sık sık
başvurduğumuz bu nurlu sözler ve gönüllerimi ze inşirah veren soluklar,
hayatımızın her faslına girmiş öyle büyülü nefeslerdir ki, onları, içinde
bulunduğumuz bu âlemin en renkli sesi-sözü olarak can kulağıyla dinler ve
değerlendi rir, tahakkukunu beklediğimiz bir tatlı rüyanın da sihirli anah
tarları kabul ederiz.
Takdislerimizi ifade sadedinde “sübhânallah” der, O’nun adına söylenmesi gerekli
olan bir şey söylemenin yanında, öbür âlem itibarıyla böyle bir kutsamaya
terettüp edecek olan sürpriz nimetleri düşünürüz..
herhangi bir lütuf sağanağı kar şısında gürleyip “elhamdülillâh”la nefes
aldığımızda hem Hakk’a şükranlarımızı ifade etmiş hem de dahasına talebimizi
seslendirmiş olur ve öbür âlemin göz görmemiş, kulak işitme miş, insan
tasavvurlarını aşkın sürpriz hediye ve behiyelerinin tahayyüllerine dalarız..
azamet ve kibriyâ atmosferinden de ğişik görüntüler karşısında “Allahu
Ekber”lerle gürler, müteâl bir ululuğun müşahitleri olduğumuzu haykırır ve
değişik dal ga boyundaki mehâbet hisleriyle ürpeririz; hemen her gün bu ses ve
bu sözlerin gölgesinde dünya-ukbâ mülâhazalarımızı bir kez daha gözden geçirir,
Allah’la münasebetlerimizi kont rol eder ve kendimize çeki düzen veririz.
Namazlara “Allah büyüktür” sözleriyle girer, diğer “keli me-i tayyibe”lerle
mülâhazalarımızı daha da açar, O’na gü venip dayandığımızı tekrar tekrar ilan
eder ve O’ndan, gü venilir kimselerden olmamızı diler ve dileniriz.
“Allahım,
510
esenlik kaynağı Sensin, selâmet de Sendendir.” sözleriyle hem O’ndan
beklentilerimizi seslendirir, hem de O’nun kar şısındaki gerçek konumumuza
vurguda bulunuruz.
Her şe yin O’nun tasarrufunda olduğunu bıkıp usanmadan sürek li tekrarlar..
sabah-akşam gürül gürül ve gayet net ifadelerle
tevhid telakkilerimizi dile getirir; Hak rızasının hedefimiz ol duğunu, cemâlini
görme arzumuzla, bilmem her gün kaç ke re yeniler ve Kendisine mülâkî olma
isteğimizi seslendiririz..
eder eyler ve döner dolaşır O’nun rahmetine, şefkatine ve inayetine sığınırız.
Farkına varalım varmayalım, her gün de faatle “Allah hepimizi affetsin”, “Allah
günahlarımızı bağışla sın”, “Cenâb-ı Hak bizi ihlâsa muvaffak kılsın”, “Allah
sabır versin”, “Rabbim kalblerimizi nurlandırsın” der, bu sözlerle oturur kalkar
ve O’nunla münasebetlerimiz açısından farklılı ğımızı ortaya koyarız.
İnanç ve temel düşüncelerimizden kaynaklanan mülâ haza, söz ve soluklanmalarımız
bunlara da münhasır değil dir; bu tür ifade, beyan ve nefes almalar,
deyimlerimizden manzum, mensur atasözlerimize, şiirimizden mûsıkîmize ha
yatımızın hissî, fikrî, ruhî, bediî hemen her alanında kendini hissettirir
–örnekleriyle göstermek isterdim– ve bize oturmuş zengin bir kültürden neler ve
neler ifade ederler..!
Bu zenginlik, bütün bir millet fertlerince, asırlardan be ri üzerinde durulan,
yaşanan, şuuraltı müktesebat hâline ge len, herkesçe benimsenmiş bir inanç ve
anlayıştan kaynak lanmaktadır.
Hemen herkes, aynı şeylere inandığı, aynı dü şünceleri paylaştığı için de,
ortaya atılan mülâhazaların, söy lenen sözlerin garâbet arz etmesi ve havada
kalması kat’iyen söz konusu değildir.
Anlar herkes birbirini.
Fevkalâde bir tabiîlik içinde cereyan eder bütün muhâvere ve müzakereler.
Ve düşünceler, sözler aynı letâfet çerçevesinde mukabeleler le sürer gider...
ÖLÜMÜN ÖTEKİ YÜZÜ
Çoğu kimse ölüme, her şeyin sona ermesi, bir yok ol ma, bir inkıraz, bir çözülüp
dağılma ve topraklaşma naza rıyla bakar ve kat’iyen onunla yüz yüze gelmeyi arzu
etmez.
Hastalık, yaşlılık, harb u darp, trafik kazaları ve deprem gibi ölüm sebebi
sayılan hâdiseler zuhur ettikçe, o da tir tir titrer; kabrin yalnızlık ve
vahşetini düşünerek ürperir ve hayatını tahammül edilmez bir azaba çevirir..
evet böylelerine göre, insan ölünce her şey biter.
Ceset toprağa dönüşmek üzere ebedî istirahatgâhına tevdî edilir.
Her şey ve her yer yoklu ğun karanlığına gömülür; şairin ifadesiyle: “Artık
güneş gö rünmez olur, rahatça dal, ölüm sonu gelmez bir uykudur.” Ebed için
yaratılan, ebede namzet bulunan bir insanın böy le bir telakki ile ne kadar
muzdarip olacağı açıktır.
Böyle bir ebed arzusunu, vicdanını dinleyen biri: “Bütün dünya benim olsa, gamım
gitmez, nedendir?” diyerek seslendirir ki, üzerin de durulmaya değer.
Oysaki ölüm, bir yok olma, bir inkıraz, bir çözülüp dağıl ma, bir hiçlik, bir
tükeniş olmadığı gibi, kabir de bir toprak laşma çukuru, bir yalnızlık ve vahşet
hücresi değildir.
Ölüm, yaratılırken belli bir plan, program, hikmet ve maslahata gö re yaratılan
insanın, yine bir plan ve programa bağlı olarak bir buuddan başka bir buuda
intikali, bir hâl değişikliği ge çirmesi, amellerinin ürünlerine göre farklı bir
sürece girmesi ve neticede vatan-ı aslîsine dönerek, inanç ve davranışları nın
belirleyiciliği ile tabiî, müstakim ruhların iç içe vuslatlar 512
koridoruna girip, Yaratan’la “bî kem u keyf” yüz yüze gelip görüşmeye yürümesi
ve rıdvan yudumlaması demektir.
Keza kabir de, görülüp zannedildiği gibi karanlık bir kuyu, yokluk la muhat bir
çukur ve tecrit odası değil, aksine, aydınlıklara açılan bir kapı, insanı nuranî
âlemlere taşıyan bir koridor ve ruhun ötelere yükselmesi adına bir rampadır.
Hazreti Şâhid-i Ezelî karşısında resmigeçit vazifesini tamamlayan veya as ker
olarak bulundukları bu dünyada engin bir hizmet şuuruy la imanlarını
ibadetlerle, ibadetlerini de ihsanla derinleştirip ebedî bir mutluluğa tam
hazırlanmış olanlar yürürler bu kori dordan gözlerin görmediği, kulakların
işitmediği tasavvurları aşkın saadetlere.
Evet ölüm, bizim için, her zaman ruhun dolaşıp durdu ğu çok buudlu bir mekâna ve
çok derinlikli bir zamana kulluk vazifesinden terhis mânâsına, Cenâb-ı Hakk’ın
“Haydi şimdi bütünüyle bana gel!” demesinden başka bir şey değildir.
O’nu gönülden tanıyıp sevenler için bu “Gel!” deyişin üslûbunda öyle bir iltifat
ve öyle baş döndürücü bir teveccüh vardır ki; “Ey gönlü itminana ve huzura ermiş
ruh! Sen O’ndan, O da senden razı olarak dön Rabbine.! Katıl has kullarıma ve
gir Cennetime!” şeklindeki çağrıyı alan ruh, bir dakika bile bura da kalmak
istemez. Zira bu çağrının mânâsı, dünyanın sıkın tı, dağdağa ve boğucu
havasından sıyrıl.! Yitirdiğin Cennet’e ve ruhun asıl yurduna dön, demektir.
Ölümü, bu mânâda bir iltifat çağrısı kabul edenler, dünyaya gelişi bir memuriyet
ve askerlik, ondan ayrılışı da bir terhis, bir ikinci doğum ve bir ebedî
varoluşa uyanma şeklinde anlar ve merdane yürürler kabre doğru.
Azrail arkadaşlığını, İsrafil dostluğuyla bir bilir, Allah’a yürüme ânının her
lâhzasını Cebrail rehberliğinde mi raca yükseliyor gibi zevk ederler.
Aslında mü’min, ölüp me zara gömülmeyi, sümbül vermek için toprağın bağrına saçı
lan bir tohum ve insan olmaya koşan bir sperm gibi görür.
Ölümün Öteki Yüzü ...513
Hangi tohum vardır ki, toprağa atılmış da başağa yü rümemiştir.! Hangi sperm
vardır ki, “rahm-i mâder”e düş müş de, orada yokluğa mahkûm olmuştur! Allah,
insanı ken di ruhuyla şereflendirmiş ve onu bir ebediyet üveyki ola rak
donatmıştır.
Ceset çürüyüp dağılsa da ruh, O’nun var lığının gölgesinde ebedlere kadar
yaşayacaktır.
Zaten canı, Can Sahibi’nin aldığını bilenler için ölüm âdeta bir baldır, bir
kaymaktır.
Onlar için ölüm ve mezar bir perde; bitmeyen bir cümbüş vardır, o da az ileride.
Daha şimdiden onlar, iman ları, inanç zenginlikleri ve mârifet ufukları
ölçüsünde gönül dünyalarında Naîm Cennetleri’nin en mûtena yerlerinde kar şı
karşıya oturmaktadırlar mücevherlerle işlenmiş tahtlar üze rinde..
döner durur çevrelerinde çelik çavak gençler, ellerin de kevserlerle köpüren
testiler, sürahiler, kadehler...
Onlar, ne bir baş ağrısı duyar ne de sarhoşluk hissederler..
ve tercihi kendilerine ait, başlarının üstünde istedikleri kadar meyve ler...
Canlarının çektiği kuş etleri, sadefleri içinde inciler gibi el değmemiş elâ
gözlü eşler..
dal bastı kirazlar..
salkım salkım dolgun muzlar..
uzayıp giden gölgeler..
şakır şakır çağıldayan sular..
ardı arkası kesilmeyen ve yasakla sınırlandırılmayan meyveler...
(Bu yaklaşık mealler, Vâkıa’dan.) Her zaman iyiliğe kilitlenmiş bu insanlar,
“Salarlar kendi lerini öyle koltuklara ki, orada ne güneş sıcağı görürler ne de
zemheriri..
Cennet ağaçları salar gölgelerini her yandan üzer lerine..
ve meyveleri devşirilmeye hazır sarkmıştır burunları nın dibine.”(Bunlar da,
İnsan sûresinin bir-iki dar meali.)
“O gün mutlulukla tüllenen öyle yüzler vardır ki, emek lerinin neticeleriyle
lütuflandırıldıklarından ötürü o yüksek Cennet’te tam bir hoşnutluk
içindedirler..
ve bulundukları yerde boş söz de işitmezler...
Orada fışkırıp akan kaynaklar, (oturmaya müsait) yüksek kanepeler, içmeye hazır
(dolu) ka dehler, yaslanılacak yastıklar ve nefislerden nefis döşemeler vardır.”
(Gâşiye’den bir kırık meal.)
514
“İşte bunlar, mükâfatları, içinde devamlı kalacakları al tından ırmaklar akan
‘Adn Cennetleri’dir.
(Dahası) Allah on lardan, onlar da Allah’tan hoşnutturlar ve bu rıza makamı da,
sadece Rabbi’ne karşı saygılı ve haşyet içinde bulunanlara mahsustur.”
(Beyyine’den incelikleri düşünülmeden alınmış ayrı bir meal.)
Evet, “Bunların mükâfatları, Adn Cennetleri’dir; girerler oraya kollarında altın
bilezikler, süslenmiş olarak incilerle ve elbiseleri de ipektendir.
(Girerken de) ‘Hamdolsun, bizden her türlü tasayı, kederi gideren Allah’a;
doğrusu Rabbimiz Gafûr’dur, yarlığar hepimizi; Şekûr’dur, yaptıklarımızın kat
katıyla mükâfatlandırır bizi’ derler.”(Fâtır’dan kısa bir alıntı.)
Eğer, sırf cismaniyet adına dahi olsa, ölümün arka yüzü bu ise, bu ten kafesinin
parçalanıp dağılmasına ağlayıp inle mek değil, bizi dar bir zindandan,
genişlerden geniş bağlara bahçelere alıp götürdüğü için sevinmeliyiz;
sevinmeliyiz zi ra, gönüllerimizde kendini hissettiren ve rüyalarımızın men
fezleriyle her gece ruhlarımıza tebessümler yağdıran o büyü lü ve baş döndüren
âlemin biricik köprüsü var.
O da ölüm dür; O’nun emri ve izni dairesinde gelen ölüm...
Ölümün hakikatini kavramış gönlü imanla, duyguları da aşk ve he yecanla köpük
köpük bir muhabbet kahramanı bin can ile koşar Sevgili’ye.
O’na kavuşunca da, dünyevî benliğiyle şe kerler gibi erir ve şerbete dönüşür.
Farklılaşır ve uhrevîlerin letâfetine ulaşır...
Rûhânîlerin “hayhuy”u ve meleklerin ka nat sesleriyle banyo yapar.
Başkalarının, nefsânî kirleriyle çevrelerinde tiksinti uyardıkları bitevî ve
tulûu, gurûbu olma yan kederlerle yoğrulduğu kesintisiz bir zamanda o, gül gi bi
elden ele dolaşır ve uğradığı her yerde misk ü amber gibi koklanır.
Cân Hükümdarı da, ona başları döndüren, gözleri kamaştıran ebedî sultanlıklar
bahşeder..
onu her zaman ye ni yeni teveccühlerle iltifatlandırır..
hususi muamelelerle ağır lar..
Cemaliyle ufkunu aydınlatır.. hoşnutluğundan besteler Ölümün Öteki Yüzü ...515
dinletir ve ruhuna kâse kâse güzellikler içirir.
Var olmayı ga nimet bilip değerlendirmiş bir mârifet eri; imanı ve aşk u şev ki
ölçüsünde ahiret pazarının her menzilinde incilerin, elmas ların gördüğü
teveccühü görür; hayatını suiistimal edenlerin, zifiri karanlıklarda ürkek ürkek
dolaşmasına karşılık o, hep ışık görür, ışıklarla hasbihâl eder; ışık
atmosferinde sabah lar ve akşamlar; ışık yudumlar ve ışıklar içinde sermest do
laşır; onun ufkuna asla gece uğramaz ve onun mağriblerini kat’iyen gurublar
karartamaz.
Otağını böyle bir ufka kuran bahtiyar, hemen her zaman insanî duygularının
yaratılışına gaye teşkil eden şahikalarda dolaşır; irade ufkundan şuur zir
vesine, şuur zirvesinden kalb arşına yükselir ve yükseldiği her burçta kendini
ayrı bir mevhibe sofrasının başında bulur ve ayrı bir temâşâ zevkinin vecdini
yaşar.
Bunlar idrakleri aşkın öyle lütuflardır ki, bir kısmını dünyada bazı gönül
erleri duy salar da, tamamını yaşayıp hissetmek ahirete mahsustur.
Bu hususiyete mazhar olacak bir mü’min, hiçbir petekte bulamayacağı balı, hiçbir
yerde elde edemeyeceği kaymağı, orada dili damağı arasında bulur.
Bu bildiğimiz göklerin ve yerlerin bulunmadığı o sihirli dünyada her şey, bütün
o feyiz ler ve güzellikler kaynağı etrafında sabahlar-akşamlar; sade ce O’nu
görür, O’nu bilir, O’nu duyar ve O’nun câzibesiyle kendi mahiyet çizgisinin
üstüne yükselerek, O’nun varlığının ziyasına bağlanır ve pâr pâr parlamaya
başlar..
ve “Bir şûlesi var ki şem-i cânın / Fânûsuna sığmaz âsumânın.” (Galib) ha
kikatinin mücessem bir misali olur.
Eğer bütün bu mazhariyetlere ölüm köprüsünden geçile rek ulaşılabiliyorsa, bence
ölüm insanın en tatlı emeli olma lı..
ama hayata çağrı ve ona mazhariyet bize ait olmadığı gi bi, ölümü arzu etmek ve
istemek de bizim hakkımız değildir.
Yaratan çağırınca severek O’na koşarız; “Hele az daha du run” dediğinde de,
vuslata karşı sabır mülâhazasıyla dişimizi sıkar dayanırız.
MÜSLÜMAN UFKUNDAN DÜNYA VE İÇİNDEKİLER
Dünya, insanoğlu için şu sonsuz fezada ahenkle yüzüp giden mükemmel bir seyahat
gemisi; içinde var olduğumuz, varlığımızı duyduğumuz, Vareden’i bildiğimiz
sımsıcak bir yu va; canlı-cansız aksesuarıyla cıvıl cıvıl ve rengârenk bir meş
her; ayrı ayrı dillerle yazılmış milyonlarca, milyarlarca kitap tan oluşan
muazzamlardan muazzam bir kütüphane; anala rımızın her zaman şefkatle tüllenen
odalarından daha sıcak, onların ninniler söyleyip salladıkları beşiklerden daha
güven li, daha yumuşak; her yanıyla Cennet bahçelerinin pırıl pırıl bir izdüşümü
ve ufku itibarıyla da görebilenler için ötelere açık donanımlı, seyyar bir
rasathanedir.
Ayrıca dünya, bütün kâinatların özünü-usâresini, mânâ ve maddesini mahiyetinde
cem etmiş bir numune âlem; top yekün varlık ve hâdiselerin zenginlerden zengin
en muhte valı bir sayfası; cin ve insin tenezzühü için ihtimamla hazır lanmış
ferahfezâ bir mesire yeri ve öteler adına da âdeta bir prova salonu gibidir;
iyilik de kötülük de onun bağrında boy atar gelişir, günah da sevap da onun
dağında-bağında yeti şir; sonra da bütün bunların ürünleri öteki âlemin
pazarları na gönderilir.
Bu açıdan da o, hem bir mezraa hem bir fabrika hem de ahiret pazarlarına açık
tam bir ticarethanedir.
Ekilecek şeyler burada ekilir ve burada biçilir.
Ötelerin yol azığı bu rada tedarik edilir, Cennetlerin o nuranî aksesuarları
burada Müslüman Ufkundan Dünya ve İçindekiler .517
hazırlanır, ukbâ panayırlarında teşhir edilecek ürünler buranın tezgâhlarında
üretilir, –öyle yapıp ötelere ulaştırana canlarımız feda olsun– orada enzâr-ı
âleme arz edilir; sonra da ebedî saa det saraylarında bâkî bir surette
mü’minlere sunulur.
Dünya, ılgıt ılgıt şefkat tecellîlerinin kesintisiz esip dur duğu, rahmet
sağanaklarının gelip gelip üzerimize boşaldığı âdeta bir yağmur ormanı, ışık ve
güzellik dalgalarının ufku muzda sürekli tüllendiği ve belli bir çerçevede
ötelerin bütün debdebesini, ihtişamını aksettiren bir sinema perdesi gibidir.
Görürüz olduğumuz yerden ötelerin hüzme hüzme ziyasını; kışlarla-baharlarla
müşâhede ederiz ölümü, “ba’sü ba’de’l mevt”i ve verâsını: Her gece fert
planında, her kış toplumca ölüme yürür, her gündüz ve her baharda da yeniden bir
kere daha diriliriz.
Teksirler devam eder durur ve bize mütemadi yen öbür âlem hatırlatılır.
Dünyada bazen güzelliklerin yanında çirkinlikler, iyilik ler arasında
kötülükler, ışığın arkasında karanlıklar ve yarar lılarla beraber zararlılar da
bulunabilir; ama güzel görüp gü zel düşünenler için bunların içlere inşirah
veren ve göz ka maştıran kısmı her zaman daha güçlü ve kalıcı, daha cazip ve
imrendiricidir.
Buna mukabil, sevimsiz görünen ve içimi zi bulandıran şeyler ise, hem sonuçları
hem de daha baş ka yanları itibarıyla güzel ve hayır edalıdırlar.
Aslında bu tür eşya, insanî hislerimize değişik nağmelerle bir şeyler fısılda
yan, azimlerimizi bileyen ve iradelerimize farklı sürprizler va ad eden, her
zaman mânâlı fakat muvakkat, olabildiğine be reketli ama vâridâtı ötelere akan,
yumuşak, ılık birer hayır kaynağıdır.
Bunlar tıpkı suyun atomları gibi kendi kendileri ne kalınca yakıcı olmalarına
karşılık sabır, teslimiyet ve rıza ile farklı terkiplere ulaşınca can-feza birer
iksire dönüşürler.
Üzerinde varlığımızı duyup yaşadığımız bu dünya, hem kâinatlara nispeten hem de
emellerimiz açısından gayet 518
küçük, fakat her şeyin kalbi mahiyetinde; fezadaki kehke şanlara göre bir zerre,
ama cihanlar kıymetinde; esir deryası içinde yüzüp duran varlık heyet-i
umumiyesi karşısında bir damla, fakat bütün semavat ağırlığında muhtevalı bir
cirim dir.
Bütün esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhâniyenin câmî ve şef faf bir aynası sayılan
insanoğlunu o misafir etmiş, o ağırlamış ve onun ötelere sıçrayabilmesi için de
âdeta bir rampa vazi fesi görmüştür/görmektedir.
Onun yer ve konumunu, Hak nezdindeki kendi mevki ve duruşuyla müşterek mütalâa
edip değerlendirebilen inanmış gönüller, bu küçük damlacıkla kâinat çapındaki
nâmütenâhî deryaları peyleyebilir; semavata nisbeten bir zerrecik görü nümündeki
bu mini âlemle güneşlere sahip olabilir ve onun üzerinde geçirdikleri o dar
zaman dilimine sıkıştırılmış kısacık ömürlerini ebediyet âlemlerinin bir nüvesi
hâline getirebilir ler.
Elverir ki, kendilerine emanet olarak verilen mahiyet-i in saniyedeki cevherleri
hem de tek zerresini dahi zayi etmeden yerinde değerlendirebilsinler.
Evet, bu dünya fânidir; misafir olarak bir bir gelenler, mi adları dolunca
arkalarına bakmadan bir bir giderler.
Giden leri yeni gelenler takip eder ve o tıpkı bir han gibi dolduğu aynı anda
boşalır, boşalırken de daha başka konuklarla do lar taşar.
Gelenler, askere duhul ediyor gibi gelir; gidenler de, ölüm tezkeresiyle asıl
vatanlarına avdet ederler.
İnsanlık var olduğu günden beri ne gelmelerin ardı arkası kesildi ne de gitmeler
durdurulabildi; bu itibarla da, buraya niye geldi ğini ve nereye namzet olduğunu
bilmeyen bir kısım bahtsız lar hemen her zaman vilâdet neşideleriyle coştukları
aynı an da ölüm ağıtlarıyla irkildiler; bir an sevinçle soluklansalar da sürekli
kederlerle yutkundular ve bir gün ümitle şahlanma ya mukabil, günlerce yeisle
kıvranıp durdular; ne ağlamala rı dindi ne de gülmeleri; bir kere “Oh!”
dedilerse, birkaç kez “Ah!” edip inlediler...
Müslüman Ufkundan Dünya ve İçindekiler .519
Eşya ve hâdiselere iman gözüyle bakanlar için ise du rum çok başkadır: Onlar,
kendilerini buraya Gönderen’i bi lir, O’na yakın durmaya çalışır; gidecekleri
yeri mâmur kıl ma mülâhazasıyla oturur-kalkar ve yol boyu hep huzur so
luklanırlar.
Bu ölçüde her şeyi O’na bağlayınca, kâinat da, içindekiler de birdenbire renk,
şekil, mahiyet, şive değiştirir; tat olur, lezzet olur ve ışık olur gönüllere
akarlar.
İşte bu za viyeden dünya, hedefinde ebediyet, insanları sonsuz mutlu luğa
götüren bir gemiye, bir tayyareye; içinde milyonlarca, milyarlarca kitap bulunan
zengin bir kütüphaneye; başları döndüren, temâşâsına doyamayacağımız bir meşhere
dönü şür ve büyüler herkesi.. talâkatli bir lisan kesilir, çağırır O’na
hepimizi..
renkten, ışıktan oyunlarla duyurur gönüllerimize O’nun nurunu, ziyasını.
Aslında, iman nuruyla bakabilenler için, şu iç içe güzel likler Hakk’ın zâtına
birer burhan; insan ise, o burhanları gö ren, duyan, okuyan, seslendiren bir
tercümandır.
Bütün eş ya, onu akıl, şuur, his ve gönlüyle yerli yerinde değerlendi ren
tali’lileri fizik ötesi âlemlerin derinliklerine uyarır; zaman la onların
ruhlarına melekûtî sırlar akmaya başlar, zihinleri âdeta bu sırların havzı
hâline gelir, kalbleri de tecellî avla ma rasathanelerine dönüşür.
Böylece Yaratan’ı bilmezlikten kaynaklanan zulmetler bir bir yırtılır veya
büzüşür; nurlar ge lir her yana otağlar kurar..
geniş bir “halka-i zikir” hâlini alır kâinat ve bütün eşya..
şiirler, mûsıkîler dinleriz harfsiz, keli mesiz canlı-cansız her nesnenin
dilinden ve Yaratan’a imalar alırız her şeyin tavrından, duruşundan.
Öyle ki, ne zaman varlığı, kapsayan bir nazarla temâşâya alsak fizikî âlemler
delinip de içinden ruhumuza eşyanın per de arkası sırları akıyor gibi olur ve
dikkatlerimizi hep ötelere, ötelerin de ötesine çeker; gönüllerimize murâkabe
hissi aşılar; aşılar da, bulunduğumuz yerde hayret ve hayranlık yaşayan 520
bir dervişe dönüveririz.
Biraz dünya, biraz ukbâ; biraz mad de, biraz mânâ; biraz hakikat, biraz hayal
görüp hissettiğimiz ve temâşâsına dalıp tetkikine koyulduğumuz her şeyle o ka
dar mükemmel uyuşuruz ki, onlarda, bütün bir tabiat kitabı ve içindekilerin,
bütün insanlık ve onun maceralarının şiirini dinler gibi olur ve büyüleniriz.
Evet, canlı-cansız bütün eşya birbiriyle o denli uyum için de ve öylesine bir
intizam ve ahenk göstermektedir ki, çok defa onu temâşâ ettiğimizde, kendi
kendimize: “Acaba bizim gibi bunların da türlerine göre birer ruhları var da bu
müna sebet ve bu nizam onlardan mı kaynaklanıyor?” diye düşü nürüz.
İster nezaretçi melekler gibi birer ruhları olsun ister ol masın, biz onlara ne
zaman dikkatlice baksak, hemen, hem
birbirleriyle hem de bizimle olan o sıkı münasebetlerini an lar, bir şeyler
söylemek istediklerini duyar gibi olur; onların en tatlı mûsıkîlerden daha
büyülü sükûtî nağmelerini dinle meye koyulur, en derin söyleyişlerden daha derin
imalı sus kunlukları karşısında soluklarımızı tutar; uyuyan bir çocuğu uyarma
endişesiyle sessizleştiğimiz gibi sesimizi keser, duyup hissettiklerimizi, akıl,
mantık ve muhakeme filtresi görmemiş saf mülâhazaların enginlerden engin o geniş
alanına salıve ririz; salıveririz de artık hayal hanemizde her nesne âdeta bir
kari, bir mugannî, bir kasidehâna dönüşür ve bize ne füsunlu şeyler ne füsunlu
şeyler anlatırlar: Kimi eşya, hayallerimizde birer Mevlevî semâzeni gibi
canlanır; kimisi bir fasıldan baş ka bir fasıla geçiş peşrevi yapıyormuşçasına
bize ahenk meşk eder; kimisi dudaklarında ney, ruhlarımıza hasret ve hicran
günlerimizden derlenmiş yanık besteler sunar; kimisi de bi ze, gümbür gümbür
mehter edasıyla dünyaya kendimizi ifa de ettiğimiz i’tilâ döneminden güftesiz,
bestesiz marşlar din letir.! Evet, hemen her nesne, yeri, konumu, duruşu ve türü
adına, farklı ima ve işaretlerle mutlaka bize bir şeyler anlatır; Müslüman
Ufkundan Dünya ve İçindekiler .521
biz de, onları dinleyip çözmeye, anlayıp yorumlamaya ve sır larını sırlarımız
gibi duymaya çalışır; hepsiyle hasbihâl eder, hepsini sever, okşar; onları,
sevdiklerimizi kucakladığımız gi bi kucaklar ya da gider kendimizi onların o
sımsıcak iklimle rine salıveririz.
Aslında, iman gözüyle bakınca, bütün varlık ve hâdiseler bize o kadar tanıdık, o
kadar yakın görünürler ki, onları âdeta birer dost, birer arkadaş sanır,
yüzlerine şefkatle bakar; onla rın çehrelerinde her şeye ve herkese şefkatle
bakıldığını okur ve Yaradan’a dolu dolu hamd ü senâlarda bulunuruz.
Bazıları ilk nazarda biraz ekşi suratlı, biraz kaba, biraz da bize kapalı
görünse de, biz, bakışımızı imana bağlayıp düzel tince, onlar da birdenbire
değişiverir, yumuşar, munisleşir ve candan birer ahbap oluverir.
Bazıları, hemen her zaman, bir kısım insanlar gibi hep mütebessim, gökçek yüzlü,
sıcak tavırlıdırlar ve bağırları da herkese açıktır; sizinle diyaloğa geçmeleri
için bir kere yüzle rine bakmanız yeter; siz bakıverince onlar da hemen açılır
ve size içlerini dökerler.
Kimileri, gülüp oynayan çocuklar gibi neşeyle oturur kal kar; etraflarına
gülücükler yağdırır ve sürekli çevrelerinde bir lunapark havası estirirler.
Kimileri, tepeden tırnağa baş döndüren süsleri ve ziynet leriyle size
unutamayacağınız dakikalar yaşatır ve âdeta “Yine gel!” derler.
Kimileri, beklentilerimizin çok çok üstünde önümüze ser dikleri ziyafet
sofralarıyla olabildiğine cömert davranır ve at mosferlerinden ayrılmamızı asla
istemezler.
Kimileri, her zaman tatlı ve sıcak olmayabilirler; ama, şa yet bir dikenle
elinizi kanatmışsalar, ne yapıp yapıp bir gül vermeyi de ihmal etmezler.
522
Evet, görüp tanıyabildiğimiz canlı-cansız her varlık, me leklerin Âdem Nebi’ye
(aleyhisselâm) saygı inhinâsı nev’inden bize karşı bir çeşit tâzimle doğrulur;
ihtiva ettiği fayda ve mas lahatlarla âdeta emrimize âmâde olduklarını ifade
eder ve olanca sırlarını aklımızın önüne seriverirler.
Bunların, idrak ufkumuzu çok çok aşkın madde-mânâ halitası, örgü ve de seni iman
ve iz’anlarımıza emanet, her biri Yaratan’a birer emare ve işaret, O’nu
gösteren, O’na göndermelerde bulu nan, durmadan O’nu söyleyen öyle bir hâlleri
vardır ki, in san onların arasında kendini Cennet’in koridorlarında sanır.
Öyle ki, biz onları, –biraz da hususiyetlerini bilerek– ne zaman temâşâya
koyulsak, duygularımızın âdeta tabiata karıştığını, her şeyin esmâ ve sıfât
rengine büründüğünü, bütün varlığın mânevîleştiğini, şiirleştiğini duyar gibi
olur ve kendimizden geçeriz.
Görüp müşâhede ettiğimiz her şey daha bir derin leşir, daha bir nuranîleşir ve
daha bir büyülü hâl alır.
Hatta; gördüğümüz objeler âdeta bir büyü ile birdenbire uhrevîleşir; arz
Cennet’in izdüşümü gibi tüllenir ve o baş döndüren ihti şamıyla bütün gökler
yere inmiş gibi olur.
Böyle bir büyü ile topyekün varlığı hisli, derin bir kalb gibi duyar ve
yürüdüğümüz bu hayat yolunda, sanki maddî ve dünyevî bir yere değil de, gönülden
inandığımız ve her zaman içimizde tesirini hissettiğimiz, bütün dünya saadetleri
onun mutluluk deryasının tek bir damlasına denk olmayan/
olamayan farklı bir âleme yürüyormuşçasına yürürüz sonsu za ve ebedî mutluluğa.
Duyarız ermişlerin erdikleri şeyleri ru humuzda ve tıpkı Cennet’tekiler gibi:
“Hamd ederiz bizden her türlü tasayı, endişeyi gideren Allah’a..
o Allah ki, bizi en güzel bir yerde iskân etti.
Artık bizim için ne bir usanç, ne de yorgunluk söz konusu...”44 diye
mırıldanırız.
44 Fâtır sûresi, 35/34-35.
Müslüman Ufkundan Dünya ve İçindekiler .523
Bu kadar güzellik, nefaset ve cennet-âsâ keyfiyetin yanın da, dünyanın bir de
nefsimize, heva ve heveslerimize bakan yanı vardır ki, o yönü itibarıyla bir
hayli kirli, çirkin ve sevim sizdir; bundan dolayı da o lânetlenmiştir.
Biz burada dünya nın o yüzünden hiç söz etmedik, etmek de istemedik; zira da ha
başta size, mülâhazalarımızı mü’min ufkuna bağlı götür meye söz vermiştik.
Şayet o ufuktan bakacak olursak, dünya nın, yazıda belirtilen çerçeveye tam
oturduğu görülecektir.
GÜZEL VE GÜZELLİK
Gözümüzü, gönlümüzü okşayan, ruhlarımızda heyecan ve takdir hisleri uyaran,
sonra gidip iç âlemimizde estetiğe dönüşen ve bize tarifi güç en tatlı, en
neşeli anlar yaşatan mefhum, mânâ, muhteva, manzara gibi şeyler ya da bunların
ihsas ve imtisas keyfiyetleridir güzellik.
Böyle bir yaklaşımla konunun çerçevesi biraz daraltılmış görülse de, bu da bir
yo rumdur.
Eskiden beri, bedîiyât (estetik) unvanıyla değişik an layış ve görüşler
açısından defaatle üzerinde durularak farklı tariflere tâbi tutulan güzelliği,
bundan sonra da, varlık, tabi at ve insanı, hatta tabiat ötesini, sonra bunların
birbirleriyle münasebetlerini; her birerlerinin mânâ, mefhum ve muhte valarını;
bütününü birden veya her birerlerini teker teker du yup zevk etme, zevk edip
değerlendirme, değerlendirip ger çek çerçevelerine yerleştirme yolunda kim bilir
daha kaç defa yorumlayacak, seslendirecek ve tariflere tâbi tutacağız.
Onu şimdilik, geleceğin bedîiyât üstadlarına bırakarak, biz burada sadece, kendi
inanç, kendi duygu ve düşünce dünyamızda, güzelden, güzellikten ne anladığımıza
küçük bir-iki atıfta bu lunmak istiyoruz.
Bizim düşünce dünyamızda, her güzel nesne veya ob je Hak güzelliğinin bir aynası
ve bir aks-i sadâsıdır.
Öyle ki, gönüllerimizde takdir, sevgi, hayranlık ve heyecan uya ran her manzara,
her ahenk, her ses, her tenasüp, her mo tif O Güzeller Güzeli’nin bir tecellîsi
olması itibarıyla, duy gularımız her zaman O’nun solmayan güzelliğinin
akisleriyle Güzel ve Güzellik ..525
renklendiğinden, kendimizi hep güzellerle ve güzelliklerle iç içe görür, fenâ ve
zevalin kasıp kavuran fırtınaları karşısın da dahi sürekli bahar temâşâ ve
duygularıyla yaşarız.
Ve yi ne böyle bir iç plan ve bakış zaviyesi sayesinde ölüm ve ze valleri
yeniden var olmanın yolu, sararıp solmaları daha taze renklere yürümenin
köprüsü, bozulan tenasüpleri de en baş döndürücü ahenklerin esası sayarız; sayar
ve her zaman ken dimizi ebedî güzelliklerin gelgitleri arasında hisseder; dolayı
sıyla da ne hazanın ekşi yüzünü görür, ne yok olup gitme lerin karanlıklarına
takılır, ne de gidip geriye dönmemenin hasret ve hicranlarını duyarız.
Aksine, imanın zatî güzellik lerinin yanında, ümidin şahlandıran havasını
soluklar; deği şik beklentilerin farklı dalga boyundaki televvünleriyle coşar;
kalbî ve ruhî beklentilerimize ulaşmanın biricik köprüsü di yerek salih amellere
koşar; her amelimizde ihlâs vesayetine ve ihsan murâkabesine sığınır;
davranışlarımızı bitevî güzel ahlâka bağlayarak Allah ve insanlarla
münasebetlerimizde her zaman içten, anlayışlı, şefkatli ve yapıcı olmaya çalışır
ve düşündüğümüz, hissettiğimiz, inandığımız, sonra da yerine getirdiğimiz bu
işlerin hemen hepsini, hayatımızın en olum lu yanları ve en güzel kareleri kabul
ederiz.
Bize göre iman, ufkumuzu aydınlatan bir ışık ve beklentilerimiz adına da bir
ümit kaynağıdır ve ancak onunla yokluk kaynaklı kaoslar aşı labilir ve onunla
bir ucu gönüllerde, diğer ucu da gidip ebedî Cennet saraylarına dayanan bir
mutluluğa ulaşılabilir.
İşte, bu güç ve enginliğiyle iman bizzat güzeldir.
İnsan, ancak onunla dağınıklıktan kurtulup tevhide ulaşabilir; Hakk’a yönelip en
dişelerden sıyrılabilir ve dünya-ahiret saadetine erebilir.
Bunlar, hemen hepsi iç içe güzelliklerdir ve bu güzellikleri duyup zevk etmenin
sihirli anahtarı da imandır.
İmana ulaş tıran yollardan olması itibarıyla, kâinat kitabının fasıl, bölüm ve
paragrafları ya da bu koskoca meşherin varlık, eşya ve 526
hâdiseler unvanıyla değişik tezahürleri, değişik enstrümanla rı; sonra bütün
bunları değerlendirecek insan mantığı, insan düşüncesi; tabiî, tekvînî bu
hususların yanında, teşriî açıdan, yine imanla irtibatlı olup ona dayanan, onun
bağrında serpi lip gelişen bilumum salih ameller, ahlâkî davranışlar, ümitler,
recâlar, ebedî var olma beklentileri de, imana ulaşmanın, on da derinleşmenin,
mârifete ermenin, muhabbetle gerilmenin, ruhanî zevklerle kendinden geçmenin
yolları ve semereleri olarak güzeldirler.
Hatta temelinde iman, teslim ve tevekkül olması açısından, dış yüzleri
itibarıyla meşakkatli görülen bü tün ibadetler, sık sık maruz kaldığımız belâ ve
musibetler; içi ne düşmeme cehdiyle dişimizi sıkıp sabrettiğimiz günahlar ve
mâsiyetler dahi –onlara karşı tavrımızı iyi belirleyebildiğimiz takdirde– birer
nisbî güzellik ifade etmektedirler.
Hakikî güzellik Hakk’a ait, kusursuz kemal de O’na “öz gü” ve O’nun lâzımıdır.
Topyekün varlık, O’nun değişik te cellîlerinin birer farklı aynası, her nesne ve
her hâdisenin çeh resinde temâşâ ettiğimiz mânâ, muhteva, parlaklık ve câzibe
de –aynaların kabiliyetine göre– O’nun güzelliğinin küçük bir parıltısı ve
varlığının zayıf bir ziyasıdır.
Her gece ışıktan söz ve beyanlarla hutbelerini dinlediğimiz yıldızlar, O’nun
öyle nurdan nâmeleridirler ki, sürekli bize göz kırpar ve O’na göndermelerde
bulunurlar.
Pırıl pırıl mevcudi yetleri, aralarında ışık alışverişi ve ışık oyunları, o
koskoca ce sametlerine rağmen fevkalâde uyumları, ahenkleri ve o engin boşlukta
sergiledikleri farklı şekilleriyle her zaman bize bin bir zevki birden
yaşatırken, gözlerimize-gönüllerimize iç içe renk, desen, şive ve güzellikten ne
kevserler ne kevserler içirirler!
Mehtap, o semavî büyüleyiciliğiyle kendine ayrılan bel li zaman dilimlerinde,
hemen her defasında, ufukta tıpkı bir gelin gibi belirir..
yasemenlikte reftare yürüyor gibi yumuşak Güzel ve Güzellik ..527
yumuşak yürür..
bütün bir gece boyu nazlı nazlı hâlesine otu rur ve ışıklarıyla hislerimize
oltalar salar..
çehresini tam gös terebildiği hemen her gece, sürekli hayranlarına gamzeler ça
kar ve hassas ruhların yüreklerini ağızlarına getirir...
Güneş, fecirle başlayan beklentilerimize her saniye ayrı bir ışık huzmesi ve
morun, kırmızının, pembenin, değişik ton larıyla cevaplar verir; verir ve
başlarımızı döndüren bir ihti şamla ortaya çıkar.
Yürüyüp gökyüzüne otağını kurunca da, gözlerimizi kamaştırır, topyekün eşyayı o
ışıktan, renkten kol larıyla kucaklar, kendine yönelenlerin başlarını okşar..
ve bü tün bir gün boyu çevresindeki kürelerden, peyklerden, yeryü zündeki
denizlere, göllere, ırmaklara, ovalara, obalara; dağla ra, ormanlara,
bahçelere-bağlara; güllere, çiçeklere ve insan lara kadar her şeye ve herkese
kadeh kadeh renk ve ziya içirir, sonra da tül tül renk armonileri içinde gidip
guruba kapanır.
Denizler, dalga dalga köpürür, yıldızlarla selâmlaşır, ayla hasbıhâle geçer,
gelgitler yaşar, güneşten gelen ziya dalgala rını bir ninni gibi algılar ve
beşik gibi sallanırlar, yer yer kendi sınırlarını aşarak sahillerle koklaşır ve
mağrur kayalara çarpıp homurdanır, aşılmaz tepelerle müsademeler yaşayıp köpür
düğü aynı zamanda, bağrında beslediği binlerce canlıyı bir anne gibi kucaklar..
onlara yumuşak yumuşak ninniler söyler ve onların yaşama arzularını coştururlar.
Dağlar, o mehib edalarıyla her zaman ürperten bir gö rüntü sergiler ve
yüreklerimizi hoplatırlar.
Ufuktaki hâlleriyle her zaman bizde, göklere bir şeyler fısıldıyor hissini
uyarır, sonra döner bulutlarla evcilik oynarlar; durur havayı taraklar, yağmura
bağrını açar ve suları konuk ederler; bakarsın kalkar denizlere “dur” der,
toprağı kucaklar, arkadan da o gururlu görünümlerine rağmen toz toprak olur,
ayaklara yüz sürer ve toprak tabakasına dâyelik yaparlar.
528
Çaylar-ırmaklar menfezlerinden her zaman bir sevdayla fışkırır, mehâbetle çağlar
ve sinelerimizde vuslat duygularını uyararak deryalara koşarlar; gidip denizlere
ulaşınca da, bu son durağı bir rampa ve rıhtım gibi kullanarak döner yeniden
yukarılara doğru yürür ve derken atılmış pamuk gibi atmos ferde beyaz, siyah,
gri renklere bürünerek koca koca kitleler hâlinde seyahat eder dururlar; bazen
de başlarımızın üzerin de kuşlar gibi kanat gerer ve gönüllerimize serinlikler
serper ler.
Bazen de sağanak sağanak boşalır ovaya obaya; herke sin ve her şeyin ateşini
söndürürler...
Kuşlar, kuşçuklar, koyunlar, kuzular aramızdaki munis ses ler, ormanlar ve
dağlardaki vahşi uğultular hemen hepsi bu iç içe armoniye ayrı bir ses ve
görüntü katar, ruhlarımıza tabiatın natürel nağmelerinin en nefislerini duyurur
ve farklı bir şive ile bizlere demet demet besteler sunarlar.
Evet semaların, her yana tebessümler yağdıran pırıl pı rıl çehrelerinden, arzın
bin bir nakış, renk, desen ve işvesiyle gözlerimize gülen, gönüllerimize akan
füsunkâr simasına ka dar her şey o kadar güzeldir ki, ötelere açık ruhlar,
gördükleri her nesnede âdeta ahiretin büyüleyen manzaralarından akis ler
müşâhede ediyor gibi coşar, “Daha güzeli olmaz.” sözle riyle hayranlıklarını
ifade eder ve bu iç içe güzellikler karşısın da hep âşıkane duygularla dolup
boşalırlar.
İnsanın kendisi ise, bütün bu güzelliklerde âdeta son nok ta gibidir; evet
heykeli-hendesesi, maddesi-mânâsı, fiziği metafiziği, düşüncesi-aksiyonu,
aklı-imanı itibarıyla insan, –eskilerin ifadesiyle– tam bir nüsha-i kübrâdır.
Hz.Ali’nin dediği gibi, “Avâlim onda pinhandır, cihanlar onda matvîdir ve onun
mahiyeti meleklerden de ulvîdir.” Zerrede güneşi göstermek, damlada deryayı
duyurmak, çamurdan, balçık tan yaratılmış bir varlığı meleklerin mihrabı hâline
getirmek Güzel ve Güzellik ..529
hangi hikmete bağlanırsa bağlansın, insanın, ilâhî sırları çöz mek üzere bir
şifre, bir anahtar olarak yaratıldığı açıktır.
İşte biz, imanımız sayesinde, serapa bir güzellikler gale risi olarak topyekün
varlık ve hâdiseleri böyle bir mülâhaza ile değerlendirir ve her nesnenin, her
hâdisenin gülen yüzün de, dünyayı daha bir farklı duyar ve daha farklı zevk
ederiz.
Hatta bazılarımız itibarıyla, bütün varlığı muhabbet çekirdeği etrafında
meczûbâne dönen elektronlar şeklinde algılar, fele ği, meleği, yıldızları,
ayı-güneşi, yerküreyi, taşı-toprağı, otu ağacı, hayvanı-insanı mest ü mahmur
görme hissiyle, ken dimizi âdeta kâinat çapındaki bir “halka-i zikir” içinde,
hatta onun serzâkiri olarak temâşâ ederiz.
Evet, bu geniş dairede bir güzel sesten baş döndüren bir manzaraya kadar,
sinelerde takdir ve heyecan uyaran hemen her şey karşısında göz nurunu fikir
ziyasıyla birleştirebilmiş basiret erbabı, her nesne ve her hâdiseyi Yüce
Yaratıcı’ya imada bulunan bir rasat noktası gibi görebilir ve bu temâşâ
noktalarından mâverâîliğe açılarak hep “hüsn ü aşk” yamaç larında dolaşabilir.
Zannediyorum, niyet ve nazarlarımızla, biz de, bu rasat noktalarının
pencerelerini biraz aralayabil sek, temâşâ edebildiğimiz her obje ve her hâdise
karşısında, duyacağımız değişik takdir ve hayranlıklarla gönüllerimiz hep aynı
heyecanı duyacak, anlama ve sezme ufkumuz değişerek ruhumuz farklılaşmanın
hazlarıyla kanatlanacak ve kendimizi semavîleşmiş gibi hissedeceğiz.
Aslında, bütün bunları duyup hissetmek çok da zor ol masa gerek.
Bazen, iyi dizayn edilmiş bir semtte, çevresinde ki güzelliklerle iç içe bir
mâbed..
onun bir köşesinde, gönül lerimizi amudî olarak Hakk’a yükseltmenin remzi bir
mina re..
ve çıkılabildiği kadar en üst şerefesine çıkıldıktan sonra, imanımızı,
irfanımızı, aşk ve heyecanımızı “Sen büyüksün” 530
sözleriyle ötelere haykıran bir lâhûtî ses..
mihrabındaki de rin bir hâl ve inilti..
tekye ve zaviyenin herhangi bir köşesin den yükselen bir ney çığlığı, bir daire
ya da başka bir enstrü man feryadı, hayatı bir zevk zemzemesi içinde duyup yaşa
mak için yeter ve artar zannediyorum.
Hatta, bazen güzel bir şiir, zengin bir nesir, ince bir motif, latîf bir tezhip,
gürül gürül bir kahramanlık destanı, iyi dra matize edilmiş bir hikâye, beşerî
heyecanlarımızı haykıran bir mûsıkî nağmesi bizi o kadar coşturur ve
heyecanlandırır ki, görüp duyduğumuz ses hevenkleri ve değişik objeler tıpkı bir
meltem gibi dört bir yandan ruhumuzu sarar, bizi büyüler, güzelliklerin sihirli
âlemine çeker ve bize ötelerden güftesiz bestesiz ne nağmeler ne nağmeler
duyurur.
Ne var ki, bütün bu güzelliklerden duyup hissettiğimiz zevklerin, lezzetlerin,
heyecanların, takdirlerin kesilmeden de vam etmesi ve bu ruhanî hazların da
yeniden elemlere dö nüşmemesi, bizde bu hisleri uyaran unsurların hakikî sahiple
riyle irtibatlandırılmalarına bağlıdır.
Yoksa, hiç beklenmedik bir anda her şey biter ve bütün dünyamız yıkılır gider..
güneş batar, ay gurub eder..
yıldızlar zulmetlerin bağrına dökülür ve her yanı karanlıklar basar; basar da,
ruh iç içe kıyametler ya şamaya başlar.
Bu durumda bütün zevk ve lezzetlerin hasret ve hicrana yenik düşeceği açıktır.
Hasret ve hicranla yıkılmış ruhların, güzeli güzel görmeleri ve ondan heyecan
duymaları ise imkânsızdır.
Bütün güzelliklerin her zaman duygularımızda solmadan taptaze kalmaları, zevk ve
lezzetlerimizin acılaşma dan devam etmesi; evet, çiçeklerdeki renklerin,
nağmelerdeki büyülerin, sanatkâr ellerin ortaya koyduğu sihirli eserlerdeki
revnakın hep canlı kalması, onların gerçek kaynaklarının gö rülüp sezilmesine
bağlıdır ki; o kaynağı bu ölçü içinde sezip bilenlerin, varlıkla alâkalı
duydukları bütün zevkler, lezzetler, heyecanlar ve takdirler aslî olmadan çıkar,
tebeî bir hâl alır Güzel ve Güzellik ..531
ve artık bütün eşya ve hâdiselerdeki değişik tezahürler, ken dilerinden dolayı
değil de, sahiplerinden ötürü görülüp se vilme konumuna yükselirler.
Evet, batıp giden şeyler, kalbin alâkasına değmedikleri gibi, sevilmezler de.
Bir şairimiz, bu duyguyu, Kur’ânî ufukla irtibatlandırarak şöyle ifade eder:
Âfitâb-ı hüsn-ü hûbân akıbet eyler üfûl,
Ben muhibb-i Lâ Yezâlim, “lâ ühıbbü’l-âfilîn.”
(Güneş gibi güzel yüzler de sonunda batar gider; bu itibar la ben, fâni
güzelleri değil, batmayan Ebedî Güzel’i severim.)
Aynı mülâhazayı Mevlâna, şu sözleriyle dile getirir:
“Allah’ım, Seni görüp, Seni tanıdıktan sonra, gözüm ar tık dünya güzellerini
görmez oldu.”
Evet, maddî ve cismanî güzellikler, nazarları Güzeller Gü zeli’ne yönlendirmek
için sadece birer vesiledirler.
Vesilelere takılıp kalmak ise, hedef körlüğüne düşmek, varılacak nok tayı
unutmak, ömrü mecazî muhabbet ve alâkalarla tüketip, hakikate karşı kapalı
kalmak demektir.
Aslında böyle bir tı kanmanın yaşanmaması için Yüce Yaratıcı, bizi Kendisi’ne
götüren yolların sağına-soluna kendi güzelliğinden ışıklar, renkler, tenasüpler,
sesler, soluklar, nağmeler serpiştirmiştir ki, yoldakiler hem yol yorgunluğunu
duymasın, hem de asıl hedefi unutmasınlar.
Yol boyu göz ve gönüllerimize ilişen bü tün bişaret televvünlü bu işaretler,
Huda’nın ışıklarla, renk lerle şekillendirip gözlerimizin önüne serdiği O’nun
âyetleri ve apaçık şahitleridir, ama, bakış zaviyesini yakalayamamış ya da
inkâra kilitli ruhlar için bunlar birer fitne, birer iptilâ, âriye
güzellikleriyle birer mecazî mahbubdurlar ve maalesef vuslat vesilesi olarak
yaratılmışken, birer hasret ve hicran sa ikine dönüşmüşlerdir.
Oysaki, düşünebilenler için sevmenin de, aşkın da, işti yakın da, kalbî alâka ve
irtibatın da esası, bizim güzellik diye 532
değişik şekil ve suretlerde gördüğümüz her şey, çok perde lerden geçmiş ve biraz
da aynaların kabiliyetlerine göre fark lı mahiyetler almış Hakk’ın güzelliğinin
gölgesinin gölgesidir.
Her güzelliğe karşı duyulan hayranlık hissi de, aslın büyüsü nün gölgeye
aksetmesi gibi bir şeydir.
Asıl-gölge, esas-tâbi fark edilebildikten sonra, küll hâlinde veya parça parça
var lığa karşı hissettiğimiz alâka da mahzursuz sayılır.
Bu açıdan da, hem gölgeye hem de tâbi olana güzel nazarıyla bakabili riz.
Zira, güzellere tâbi olanlar da güzeldir ve her güzellik, onu duyan âşıkları,
sevgiliye ulaşma arzusuyla coşturan bir nâme, bir mesaj, bir fısıltı, bir sinyal
ve bir çağrıdır.
Evet, bazen bir ses, bir renk, bir desen, bir şive gözlemcide müthiş bir özlem
ve iştiyak ateşi tutuşturur.
Ağyâr araya girmezse, bu ateş za manla alev alev bir aşka dönüşür ve cayır cayır
onu yakma ya başlar; başlar ama, bir kor hâline gelmiş bu sermest ruh; “Yakan
Senin ateşin olduktan sonra ocaklar gibi yansam da gam izhar eylemeyeceğim;
elverir ki, vefa bâbında dolma sın gözlerim hicrandan ve cüdâ kalmayayım yâr
kapısında Cânân’dan.” der inler.
Bazen hemen hepimiz kalbimizin derinliklerinden fışkı rıp bütün benliğimizi
saran ve ruhlar âlemindeki maceralar dan iz, işaret ve ima taşıyan öyle derin
duygular anaforunda hissederiz ki kendimizi; her şey silinir gider gözümüzden ve
gönlümüzden, derken ufkumuzda sadece bir hüsn-ü mücer ret (soyut güzellik) kalır
ve kulaklarımız aşk u vuslat gürül tüleriyle dolup taşmaya başlar.
Güzellik ve aşkın iç içe gir diği böyle anlarda, ruh, o kendine mahsus görme,
duyma, hissetme, yaşama kabiliyetleriyle, gördüğü hemen her nes ne ve her
hâdisede sadece aslı duyar, özü hisseder ve ken dine ait sistemleriyle, bütün
görmeleri, bilmeleri, duymala rı, değişik istihalelerden geçirerek hakikatlerine
ulaştırır..
ve Gazzâlî’nin ifadesiyle, “akl-ı meâd”ımıza, Mevlâna’nın deyi miyle de, “semavî
idrak”imize sunar.
Güzel ve Güzellik ..533
Bu itibarladır ki, gördüğü zâhirî güzellikleri, ruh siste miyle rafine etmeden
onlara dilbeste olan bir kısım natüra list veya materyalistler, mücerret
tecellîye takılıp kalmış, zev ki de, heyecanı da daraltmış ve zaman-mekân üstü
olanları, zamana, mekâna sıkıştırarak kendi ufuklarını karartmışlardır.
Oysaki bütün güzellikler, bizi bizden alıp aşkınlığa yükselt mek, maddenin dar
mahbesinden kurtararak, kaynağın en ginliğine ulaştırmak için vardır.
Her insan, şöyle veya böyle ortaya koyduğu bir eserde, hemen her zaman kendini,
kendi duygularını, iç zenginliğini, yorum kabiliyetini ve tefsir ufkunu sergiler
ki, bu, aynı zaman da hem varlığı ve tabiatı, hem de varlık ve tabiatın
mâverâsını bir iç sezi prizmasından geçirerek, yeni bir çerçevede temâşâ
edeceklerin müşâhedesine sunmak demektir.
Hakk’ın, Kendi eserlerini, ışıkla, renkle, mânâ ile, muhteva ile resmederek,
Kendi’ni tanıtıp sevdirmek, Kendi’ne ulaşmaya vesile yapmak için hazırlayıp
vicdanlarımızın önüne serdiği gibi, bizler de, O’nun izni dairesinde, varlığa
müdahalede bulunma, bediî zevkimize göre onu yeniden şekillendirme
sorumluluğuyla bu dünyaya gönderildiğimizden, ortaya koyacağımız eserlerimiz le,
bir yandan kendi şuur, kendi idrak ve kendi hislerimizi ifa de ederken, diğer
yandan da, varlık, eşya ve insanın yaratıl masıyla anlatılmak istenen ledünnî
gerçeklere tercüman ol ma durumundayız.
Bu konuda, kâinat da, hâdiseler de, meşk edilmek, kopyası alınmak için en iyi
örnekler sayılırlar.
Ancak, örnek ne kadar mükemmel olursa olsun, yine herkes duyup değerlendireceği
objeleri, kendi istidadı çerçevesinde resme decek, seslendirecek ve
yorumlayacaktır.
Charles Lalo, este tikle alâkalı bir mülâhazasında: “Güneşin battığı sırada gu
rubla meydana gelen o müthiş tablo, bir köylünün zihnine hiç de estetik olmayan
akşam yemeği düşüncesini getirir; bir fi zikçinin aklına ise, ne güzel ne de
çirkin, sadece doğru ya da 534
yanlış olması muhtemel bir işin analizi düşüncesini uyarır.
Bu itibarla, güneşin batması, sadece güzelliği hisseden insanlar için güzeldir.”
der.
Evet, varlığın bağrına serpiştirilmiş güzel likleri de ancak, Hakk’ın
duyurmasıyla duyan, anlatmasıyla anlayan gönül erleri görür.
Zira onların; gören gözleri de, du yan kulakları da, hisseden vicdanları da her
zaman ötelerin renkleriyle tüllenir.
Bir mârifet eri, bu mazhariyeti şu üç-beş kelime ile ne hoş ifade eder:
Kendi hüsnün hûblar şeklinde peyda eyledin,
Sonra dönüp çeşm-i âşıktan temâşâ eyledin.
Göğsü her zaman aşk u iştiyakla inip kalkan, nabzı da sü rekli vuslat arzusuyla
atan müştak bir sine, yürüdüğü yolun her menzilinde Sevgili’den değişik
işaretlerle karşılaşır.
Evet o, doğan Ay’dan, batan Güneş’ten, göz kırpan yıldızlardan, rengârenk tabiat
meşherlerinden, esen yelden, yağan kardan, başımızdan aşağı dökülen yağmurdan ve
melekler gibi süzü lüp göklere yürüyen buhardan aldığı mesajlarla, hemen her
adımda, vuslat koyuna gireceği heyecanını duyar; duyar ve göz-gönül birliğine
ulaşmış bir sevdalının duygularıyla, “Her yerden herkes, Senin güzelliğini
temâşâ için koşup geliyor lar ve o eşsiz Cemalinle naz naz üstüne cilvelerle
salınıyorlar.
Aşağıdan, yukarıdan her varlık, dellâllar gibi âvâz âvâz Seni haykırıyor ve
Senin nakış nakış güzelliklerinin akisleri olarak keyiflenip oynuyorlar.”
(Bediüzzaman) der, eşya ve tabiata bakar ama, hep öteleri temâşâ eder.
İşte bu nokta, hem bir aşk, iştiyak, hem de bir alâka noktasıdır.
Ama, böyle derin bir mülâhaza, bu yazının hacmini aşacağı da açıktır.
GÜZELLİKTEN AŞKA
Kâinatlar sayfa sayfa, satır satır, kelime kelime ve na kış nakış mânâlarla
bezeli muhteşem bir kitap, bir meşher, bir saray; her parçasıyla bütün eşya, her
çeşidiyle topyekün hâdiseler de “Daha güzeli olamaz.” mazmununu aksettirecek
çerçevedeki baş döndüren ahengi, büyüleyen nizamı, göz ka maştıran güzelliği ve
en iyi peyzajlardan geçmiş bağ ve bah çelerden daha mükemmel intizamı ve
zenginliği ile hassas ruhların başvurup değerlendirecekleri, değerlendirip en en
gin ihsaslarla şiirleştirecekleri öyle engin ve rengin bir kaynak tır ki, ne
müracaat edenler bıkar-usanır, ne o kaynak biter tükenir, ne de onunla alâkalı
sözler ve hikâyeler.
Doğrusu, “Rabbin, (her biri birer mânidar lafz-ı mücessem olan) keli melerini
yazmak için eğer okyanuslar mürekkep olsaydı, hat ta onlara bir misli daha
takviye gönderilseydi, denizler tüke nirdi de, Rabbin kelimeleri yine
bitmezdi.”45 Evet ne zaman, nazarlarımızı makro âlemden enfüsî derinliklerimize,
insanî değerler atlasımızdan kehkeşanlara çevirsek, değişik ihsas yollarıyla
gönüllerimize akan mânâlar, tıpkı birer mızrap gibi kalb tellerine dokunur ve
her dokunuşunda ruhlarımıza ha kikat aşkından ne besteler, ne besteler
duyurur..! Duyurur ve bütün duygularımızı araştırma aşkına uyararak, hislerimizi
ilim iştiyakıyla kanatlandırır ve vicdanlarımızda günde birkaç defa, imanın
mârifete dönüştüğünü, mârifetin aşk u şevk uf kuna ulaştığını, fizikî
mülâhazaların gidip tamamen metafizi ğe bağlandığını hissederiz; hissederiz de,
insan bütün bütün 45 Kehf sûresi, 18/109.
536
mâverâîleşip kendi potansiyel derinliklerine ulaştığını, der ken nice gizli
şeylerin bir bir ayânlardan daha ayân hâle gel diğini daha bir derince duyar ve
“Hak’tan ayân bir nesne yok / Gözsüzlere pinhan imiş.” (Niyazî) diyerek, varlık
içindeki yerini ve konumunu işaretler; işaretler ve ilâhî takdire bağlı
mazhariyetlerini gürül gürül haykırmaya durur.
Bu ölçüde hakikat merakı ve hak iştiyakıyla şahlanan her ruh, bütün insanî
duygularını seferber ederek, her zaman içinde yüzüp durduğu Rahmeti Sonsuz’un o
engin lütuflarını daha bir kuşatıcı ve daha bir şeffaf duyup hissetmeye, isim
lerinin ışıktan menfezleriyle Zât’ını duyup tanımaya, kendi iç enginliklerinde
O’nun kanaviçesinden antika nakışları daha net ve daha renkli görmeye, her lahza
mazhar olduğu gizli açık ihsanların cebr-i lütfî yönlendirmesiyle bir
köle-efendi münasebeti içinde hep O’nu anmaya, anmanın da ötesinde hiçliği
içinde Sultanlar Sultanı’nın engin lütufları sayesinde değerler üstü değerlere
ulaştığı şuuruyla kendini ifade etme ye, yani kendi küçüklüğü çerçevesinde
kalarak O’na nisbete bağlı izafî bir ululuğu haykırmaya; âcizliğini,
fakirliğini, eri şilmez bir gücün, tükenmez bir servetin enstrümanı gibi ses
lendirmeye ve başkalarının da aynı mülâhazaları paylaşıyor olduklarını düşünüp
anlamaya yönelir ve âdeta kendi de rinliklerinin tecrübeli bir dalgıcı hâline
gelir.
Sonra da, ken di içinde derinleşip enginleşmesi ölçüsünde duyup hissettiği her
mânâyı, anlayıp değerlendirdiği her hakikati başkaları na da duyurmaya çalışır;
imanını Hakk’a kullukla seslendi rir..
mârifetini tefekkür ve tecessüslerle besler..
derûnundaki alâka ve merakı her an daha da derinleştirerek iştiyaka dö
nüştürür..
mütalâa ve müşâhedelerinde sürekli hayret ve tak dir ufuklarında dolaşır..
hayret ve takdirlerini kalbin kadirşi naslığıyla rafine ede ede duygu ve
tefekkür dünyasını bir aşk çağlayanına çevirir; çevirir de, artık oturur kalkar
yalnız O’nu düşünür..
O’na vuslat hülyalarıyla dolaşır..
O’nu arar..
O’na Güzellikten Aşka ...537
ulaşmak için yine O’na teveccüh ufuklarını kollar..
her ema reyi bir davet mesajı sayarak, döner yine O’na yalvarır..
ha yatını bütünüyle O’nun huzurunda bulunmaya bağlar ve ağ zını açıp bir şeyler
söylemek istediğinde yalnız O’nu söyler; söylemeyi de aşarak, âdeta hep O’nunla
söyleşir.
Hatta, ba zen bütünüyle his olur, şuur olur, idrak olur ve her nesnenin gülen
yüzünde duygularına, göz görmemiş, kulak işitmemiş, insanî tasavvurları aşkın ne
ziyafetler, ne ziyafetler sunar..!
Aslında, Allah’ın, Zât’ına olan sevgisinin (muhabbet‑i Zâtî) tezahürüne bağlı
olarak yaratılan insan, ancak böyle dav ranmakla yaratılış esprisine uygun
hareket etmiş sayılır; yani Allah’ın, Zât’ına ve sıfatlarına karşı olan
muhabbeti, insanoğ lunda O’na karşı aşk şeklinde tecellî edince, işte o zaman
insan, yaratılış gayesiyle buluşmuş olur; böylece her şey de gider, yer li
yerine oturur.
Aşk, bütün varlıklar arasında insanoğluna ait bir iç kim liktir.
O, bu kimlikle, çokluk içinde çokluğa takılmadan, gü venle hep öz kaynağına ve
merciine yürür.. her zaman gön lünde par par yanan aşkın ziyası sayesinde
gözleri kayma dan, bakışları bulanmadan, sürekli hedefini gözetler durur.
Hatta o, sürekli ona kilitlenmiş gibidir; ne mânâların aşılmaz lığı, ne de
mesafelerin amansızlığı, onda kat’iyen bir durak lama ve inhiraf meydana
getiremez.
Gerçi aşk yolu oldukça çileli ve ızdıraplıdır ama, insan bir kere de o yola
girdi mi, ar tık elemler birer birer lezzetlere dönüşür, rahmet, zahmetin önüne
geçer; zehir de şeker şerbete inkılap eder; hele bir de, gönül gözleri tam
açılıp, bakıp gördüğü, temâşâ edip gönlüne nakşettiği her nesnede O’na ait
izler, işaretler, mesajlar, de ğişik tecellî dalga boyunda nurlar görmeye
başlayınca, artık onun nazarında izafî bütün ışıklar söner gider; güneşler gö
rünmez olur..
aylar hüsufa uğrar..
yıldızlar, bağı kopmuş tes bih taneleri gibi saçılıp, karanlıklara gömülür..
“Arzın üstün deki her şey fenâ bulur gider; ancak azamet ve kerem sahibi 538
Rabbinin Zâtı bâki kalır.”46 fehvâsınca, gönül ufkunu sadece ve sadece
kemiyetler ve keyfiyetler üstü O kaplar; O kaplar da, bu seviyeye ulaşmış bir
gönül, bedenin küçük bir mazru fu iken genişler ve bir baştan bir başa bütün
zarfını kuşatır; hatta, istidadı ölçüsünde, topyekün kâinatları içine alabilecek
bir istiaba ulaşır; ulaşır ve her şeyde O’nu duyar, O’nu hisse der..
beden ve cismaniyetinin yer yer araya girmesiyle maruz kaldığı Ay tutulması
türünden hüsufları bir ölüm ürperticili ğiyle karşılar ve müşâhedesini devam
ettirmek için, durma dan farklı lütuf rampaları arar.
Âşık, bazen his dünyasında aşk ve vuslatın birleşik nok tasını öyle derinden
duyar ki, fizikî âleme ait her şey gözün den silinir gider ve bir uçtan bir uca
bütün varlığı O’na uza nan yollarda par par yanan ve ufuk ötesine işaret edip
göz kırpan çerağlar gibi duyar.
Bazen de, iştiyakının vuslat ümi dine aşkınlığı karşısında, içine kor
düşmüşçesine ocaklar gibi yanar, yanar ama, “Yansam da ocaklar gibi, gam eylemem
izhar.” (M.
Lütfi) –Elverir ki, düşmesin sineme nâr-ı ağyâr.– diyerek, ümit ve şevk karışımı
bir ruh hâletiyle, hep iz sürme ye devam eder.
Aslında aşk, ne ise odur; o, ne tam bir nâr, ne de nurdur.
Nâr da, nur da, onun mızrabının dokunduğu tellerden yük selen birer nağme, birer
çığlık, birer sevinç, birer hafakandır.
Aşk, öyle paha biçilmez bir incidir ki, onun gerçek değerini bilenler de, ancak
yine onun pazarında elli defa cevahir pey lemiş sarraflar olabilir; “Cevahir
kadrini cevher-fürûşân ol mayan bilmez.” (M.
Lütfi) Evet, aşkı, tatmayan bilemez..
bi lenlerin çoğu da söylemez veya söyleyemez.. söyleseler de, onu âşık
olmayanlar anlayamaz.
Kaderin âşığa belirlediği çerçevede, âşıkta sadece sevgi liye duyulan aşk u
iştiyakın helecanları vardır.
O atlasta her 46 Rahmân sûresi, 55/26-27.
Güzellikten Aşka ...539
renk sevgiliden bir tenezzül işareti, her hat, her nokta bir son suzluk remzi,
her motif de bir vuslat çağrısıdır.
Âşık, kaderi nin çehresine her temâşâ edişinde: “Allah’ım, gönlümü ya rattığın
ve aşkı var ettiğin için Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.
Yıllar ve yıllar boyu Mecnun gibi hep iz sürsem ve tecellî pususuna yatsam
–uzaklığım, konumum itibarıyla bana ait bir nakîse– işte böyle bir uzaklığı
derinden hissedip, hep vuslat diyerek vadi vadi dolaşsam..
varlığın çehresine saçtığın güzelliklerle yer yer tanışsam; canlı-cansız her
nesne de, “Bu da, O’nun ışığının gölgesi.” deyip, “Her şeyi tûtiya gibi
koklayarak yüzüme-gözüme sürsem.” der; her his ve her duygusuyla, ayrı ayrı
fakat tek ufuklu olarak O’nu benliği nin her parçasında duymak için çırpınır
durur.
Aslında, böyle davranmayınca da, o ak sevdanın hakkı verilemez ya..
“Cemalini nice yüzden görem diyen dilber,
Şikeste âyineler gibi pâre pâre gerek..” (Anonim)
Bu öldüren sevdanın hakkını verebilmek için âşık, sürekli gönül yamaçlarında
O’nu izler; O’na ait saydığı her ses, her renk, her görüntü arkasından koşar
durur; kâh sekerek, kâh emekleyerek, kâh uçarak; ama her menzilde gönül kulakla
rıyla O’ndan bir “hoşâmedî” alarak, mecnunların iz sürdüğü gibi, gözlerini
gönlünün emrine verir..
ve mesafelerin aman sızlığına rağmen, en aşkın düşüncelerle ve bütün iç ve dış
duygularını yolda bulunma hislerine bağlayarak, ruh atlasın daki vuslata koşar.
O, bir ölçüde aşk u vuslatı beraber yaşa dığından, her menzili ayrı bir vuslat
koyu gibi tasavvur eder ve bir gün bu kutlu yolculuğun biteceğinden korkarak tir
tir titrer.
“Ne aşk bitsin ne ümit, ne de vuslat arzusu..
eğer bir gün mukadder olan vuslat bütün bunları alıp götürecekse, o da olmasın.”
der.
Âşığa göre hoş olan, âşık olmak, aşk yolunda bulunmak, vuslat emare ve
işaretleriyle yaşamak ve bu duygu tufanını 540
sonsuza kadar sürdürmektir.
Evet, cayır cayır aşkla yanmak, her vuslat avansıyla tutuşup alevlenmek;
alevlenirken de, “mükâfatı aşkın kendisi” deyip, sadece onunla yetinmek; işte
gerçek aşk! “Bak şu gedânın hâline / Bende olmuş zülfün teline / Parmağım aşkın
balına / Bandıkça bandım, bir su ver!” (Gedâî)
Zaten bu çerçevede olmayan aşka da aşk denmez ya.! O, sadece aşkın
dedikodusudur.
Aşk, aşk sözünün edildiği yerlerde aranmamalı.
O, alevin korla yer değiştirip durduğu yerlerde aranmalıdır.
Zira aşk, ya içten içe sahibini yakan giz li bir kor veya tahammül-fersâ bir
hâldir ki, gönüle düşünce, alevi her yanda hissedilir.
Bu öyle bir alevdir ki, fitili de, yine onun gizliliğine emanettir.
Sır urbalarını atıp âlüfteleşen sö ze sermaye, felsefeye malzeme olan aşk, aşk
değildir; o, aş kın ölgün bir resmidir. Gazellere dökülen, bestelerin emrine
giren ve onlara kul köle olan aşka ait mırıltılar, sadece onun birer aks-i
sadâsı ve kitaplarda anlatılanlar da, birer kaba ta rifidir.
Onu gönül evinde gizli tutmasını bilenler: “Âşığım der isen, belâ-yı aşktan âh
eyleme / Âh edip, âhından ağyârı âgâh eyleme!” (Meçhul) der; içlerindeki bu
fırtınayı kendilerinden bile gizlemeye çalışırlar; evet aşk, insan gönlünde ona
ait her şeyi yakıp kavuran “lâ mekânî” öyle bir ateştir ki, ona, bu hâliyle ne
semavî diyebiliriz, ne de arzî.
Semavî olan iştiyak bir Cennet sevdası ise, âşık, ona gönül bağlamayı Sevgiliye
vefasızlık sayar; arzî olana gelince, onun hiç mi hiç alâkası yoktur.
Tahtını cismaniyet üstüne kurmuş, bütün oyunları göze cilve mecazî aşk, liyakat
ve talep dengesi açısından aşk mesleğinde hilâbe (alışverişte aldanma)
sayılmıştır.
Gerçek aşk, fitili sonsuzun çerağından tutuşturulmuş, ar zı da semayı da, doğuyu
da batıyı da aşkın, zaman-mekân üstü, lâhûtî öyle bir ışık veya kordur ki,
tecellîsi nur, içi bu ğu buğu huzur ve çevresi de, Sevgili kokusuyla buhur bu
hurdur.
Evet, aşk ateşiyle tutuşmuş yanan bir gönül, sürekli Güzellikten Aşka ...541
bir buhurdanlık gibi tüter ve âşığın iç dünyasının her yanına sevgilinin
kokusunu duyurur; tabiî, sırdan anlayan çevrede ki sırdaşlara da.
O, yer yer kendi içinden: “Sefine-i kalbime alevli bir kor attın ey dost /
Bülend âvâz ile dersin, bakın der yada yangın var!” (Sûzî) der ve bu iç
çığlıklarla nefes alma ya çalışır; zaman zaman da: “Ey sâki, aşkın oduna
yandıkça yandım, bir su ver; / Parmağım aşkın balına bandıkça ban dım, bir su
ver!” (Gedâî) sözleriyle âh u efgânını gönül telle rinde seslendirir.
Ve vuslat çağrılarıyla inler; inler ama, hiçbir zaman da canını aşka adamadan
geri kalmaz.
Zira, gerçek âşığın nazarında aşktan başka her şey bir abes, aşk çığlıkları nın
dışındaki her feryat da mânâsız bir sestir.
Aşk, mekânda mekânsızlığın, zamanda zamansızlığın en doğru şahididir.
O, gökler ötesinden insanın kalbine salınmış ateşten bir zincir, bu zincirle
bend olmuş kimseler de, aşkın azat kabul etmez bendeleridir.
Yansalar da, o zincirle bend olmuş olarak yanarlar ve öleceklerinde de yine aşk
oltasın da ölmeyi düşlerler. Onlar, aşksız yaşamayı ömürden saymaz; aşksız geçen
günleri de, heva ve heves rüzgârlarıyla savru lan hazan yaprakları gibi
görürler.
Aslında âşık öyle bir can la içli dışlı olmuştur ki, gün gelir, baharlar hazana
teslim olur.
Renkler, siyahlara bürünür, ölüm türküleri söylemeye durur.
Gençlikler iki büklüm olup gider, yaşlıların peykelerine otu rur..
bütün güzellikler, tıpkı duvarlardaki tablolar gibi matlaşa rak, birer hatıra
çerçevesine dönüşür, ama o can, bütün can lara can katar..
hazanı alevden renklerle tutuşturur..
yaşlılığa karşı gençlik iksiri ve çürüyüp giden canlara da hayat olur.
Gerçek aşk, sadakat enginliğiyle derinliğini bulan aşktır.
Henüz sadakat ufkuna ulaşamamış bir aşk, içi her türlü zen ginliklerle dolup
taşan bir mağazanın umumî muhtevasını iyi bir vitrinle sergilemeye benzetilecek
olursa, sadakatle oturak laşmış bir aşka da, nâmütenâhî zenginliğine rağmen
vitrinleri 542
kapalı bir hazine nazarıyla bakabiliriz.
Evet, sadakatle derin leşmemiş aşk, içindeki kaynamaları dışa taşan köpüklü bir
der ya, sadakatle gerçek derinliğine ulaşmış aşk ise, içinde renk lerin,
seslerin eriyip gittiği bir umman gibidir.
O ummanın de rinliklerinde ne renge rastlanır, ne dalgalarla karşılaşılır, ne de
bir homurtu işitilir.
O, derinliği kadar sessiz, zenginliği kadar da renksiz –bu, bütün renkleri
birden ihtiva eden bir renksiz liktir– ihtişamı ölçüsünde de gürültü ve şovdan
uzaktır.
Bu nokta, aynı zamanda “hüsn”ün eksiksiz aşka, aşkın da huy, tabiat ve
sorumluluk duygusuna dönüşmesi nokta sıdır ki, bu noktada, bir taraftan,
varlıktaki iç içe ahenk, iç içe mânâ ve iç içe güzellikler his, şuur ve idrakin
hassas im biklerinden geçe geçe, kalbin kadirşinas değerlendirmelerine
bağlanarak aşka, iştiyaka, cezbeye, incizaba mecralar hâline gelir; diğer
taraftan da, bu güçlü alâkalarla âşık gider, bü tün benliği ile mâşuka bağlanır
ve onun emrine girer.
Hz. Mevlâna, bu hissi ifade sadedinde:
“Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum, kul oldum..
Kullar, hürriyete kavuşunca sevinir ve mesrur olur;
Ben, Sana kul olduğumdan dolayı şâd ve mesrurum.” der.
İmanını mârifetle bezeyemeyen, yol yorgunluğundan kurtulamaz.
Mârifetini aşk u muhabbetle derinleştiremeyen, formalitelerin ağında can çekişir
durur.
Aşk ve muhabbeti Sevgiliye ulaşma yolunda kulluğa bağlamayanlar da, sada
katlerini ifade etmiş sayılmazlar.
Bu mülâhazalarımızı, aşkta zirve, ibadet ü taatte şahika büyük kadın, Rabia
Adeviye’nin sözleriyle noktalayıp, konuyu bağlayalım:
“‘Allah’ı sevdim’ diyorsun; sonra da, O’na isyan ediyor sun.
Yemin ederim ki, bu anlaşılması zor, tuhaf bir tavır.
Eğer sen gerçekten O’nu sevseydin, O’na itaat ederdin; zira seven, sevdiğine kul
köle olur ve itaat eder.” BİR BAKIŞ AÇISI
Bir kitabullah-ı âzamdır serâser kâinat,
Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.
(R. M. Ekrem)
Kendine ve çevresine bakmasını bilenler için her zaman dalga dalga gelip gözlere
akan, damla damla gönüllere sü zülen varlığın ruhundaki o büyüleyen güzellikler,
özündeki ahenk, mânâsındaki şiiriyet; kalbleri sevgiye, aşka, alâkaya uyaran
öyle bir güce sahiptir ki, bu ledünnî hazzı duyabi lenlerin artık dünyada zevk
edecekleri hiçbir şey kalmamış tır dense mübalâğa edilmiş olmaz.
Onlara, görüp okudukları her şey kâse kâse muhabbet sunar..
coşturur insanî duygula rını ve ruhlarında sönmeyen bir heyecan uyarır.
Farklı bir edaya bürünür böyle bir bakış ve duyuş karşı sında bütün kâinat ve
içindekiler..
dili çözülür eşya ve hâdi selerin..
canlı-cansız her şeyin üzerine bir kısım füsunlu ışıklar yağıyor gibi olur..
mekân âdeta kendi buudlarını aşar ve bir başkalaşır; zaman daha bir derinleşerek
uhrevî bir güzelliğe ulaşır.
Her şey böyle nefislerden nefis bir eda ile kendini ifa de etmeye durunca,
Vareden’e karşı içimizdeki sevgi, aşk ve alâka da debisini artırarak bize vuslat
neşideleri mırıldanma ya başlar.
Hislerimizin heyecanla köpürdüğü, duyuş ve sezişlerimi zin değiştiği, idrak
ufkumuzun derinleşip farklılaştığı bu tür lü durumlarda çok defa gündelik
alâkalardan sıyrılır; bütün bu olup bitenlerin perde arkasına yönelir ve
öteleşmenin 544
ruhlarımıza kazandırdığı genişlikle şu her zaman görüp temâşâ ettiğimiz
kâinatları, bağrında yaratıldığımız tabiatı, Sevgili’nin kaleminden dökülmüş
harfler, kelimeler, şiirler gi bi duyar ve mırıldanır; O’nun neyinden dökülen
nağmeler gibi dinler ve heyecanlanır; O’nun tığından çıkmış dantela lar gibi
temâşâ eder, hayret ve takdirlerle karşılar; sonra da karşılaştığımız bütün bu
şeyleri öper öper başımıza kor, kok lar koklar yüzümüze-gözümüze sürer ve bu
vuslat koridorun da vuslat demlerine denk unutulmayacak dakikalar yaşarız.
Duyarız O’na karşı aşk u alâkanın her şey olduğunu ve bütün cismanî, bedenî
hazlara fâik bulunduğunu.
Hele bazı zamanlarda ahvâl ve şartlar gönülleri öylesi ne yumuşatır,
derinleştirir ve semavîleştirir ki, ihtimal böy lelerine o esnada “Cennet’e
giriniz!” diye teklif edilse, iç içe yaşadıkları bu aşk u vuslat atmosferinde
kalmayı tercih ede cek ve kendilerine yapılan teklife hemen “Evet” demeyecek
lerdir.
Her şeyden evvel onlar burada, gönüllerinin genişliği ölçüsünde bir cennet
yaşadıklarından her gün duyup zevk ettikleri bu cennet rüyasından uyanmak
istemeyeceklerdir.
Sâniyen bu vefalı gönüller, bizzat mahbub, maksud ve mat lub olan Zât’a
müteveccih yaşadıklarından, Firdevs bile olsa başka bir şeye yönelmeyi ufukları
ve mazhariyetleri itibarıyla saygısızlık addedeceklerdir.
Zaten, öteki Cennet de, olsa olsa burada mü’min vicdanlarda nüve hâlinde duyulan
cennetle rin bir inkişafı olabilir.
Onu da icmâlin rahmet buudlu tafsîli sayar ve “Henüz meyve derme mevsimi değil.”
der, her şeyi iman ve ümitlerine emanet ederler.
Aslında hemen hepimizin ruhunun aradığı, belki de çok defa bilmeyerek arkasından
koştuğu bir şey varsa, o da, çev remizden aldığımız/alacağımız uyarılarla Hakk’a
karşı du yacağımız aşk u alâkadır. Dünyanın, ruhlarımızda hayran lık uyaran
güzellikleri; canlı-cansız her varlığın birbiriyle olan Bir Bakış Açısı .545
içten ve sıcak münasebetleri; bütün sevmeler, sevilmeler, ümitler, tatlı
hülyalar, arzular ve iştiyaklar O’nunla olan o sır lı alâkanın bir yansımasından
ibarettir.
Tadıp duyduğumuz dünya nimetleri, yaşadığımız değişik haz “ân”ları, gönülleri
mizde O’nun teveccühünün birer tecellîsidir.
Yaşamayı sevimli ve câzip kılan O’dur; biz, O’nun içi mize attığı muhabbet
kıvılcımıyla severiz hayatı.
Bu itibarla da bize, mûnis, yumuşak ve sıcak görünen her şeyde evvelâ O’nu
sever, O’na karşı alâkamızı bir kere daha yeniler, son ra da kendi zevklerimizi,
şevklerimizi yorumlamaya çalışırız.
O’nunla başlarız her şeye; O’nunla devam ettiririz devam etti rilecek her
işimizi: Kendimize karşı duyduğumuz her alâkada O’nun aşk ve muhabbetiyle
heyecanlanır; müşâhede ettiği miz her şeyde görüp duyduğumuz değişik işaret ve
emareler le ürperir; ağzımızı açıp bir şeyler mırıldanırken O’nun dilimi ze
armağan ettiği kelimelerle O’nu duyar ve eğer gidip kör bir inada
saplanmamışsak, her zaman O’ndan neler ve ne ler dinleriz.
Sonsuzun güzelliklerine bürünmüş ne gül-endam şeylerle karşılaşır; ne çehreleri
O’nun ziyasıyla süslü varlıklar la tanışır; ne zevkine doyulmayan temâşâlara
erer ve ne sır koylarında dolaşırız.
İşte böyle birine her nasılsa o zamana kadar ihmalinin körlüğüne emanet gibi
görülen bütün kapalı kapılar ardına ka dar açılır, o âna kadar duyulup
hissedilmedik pek çok şey bir sürpriz edasıyla ortaya çıkar; birdenbire varlığın
buudları deği şir ve insan âdeta yerini, konumunu bir kere daha keşfeder ve bir
kere daha tali’inin gülen yüzüyle karşı karşıya gelmiş olur.
Bundan sonra onun nazarında esen rüzgârdan yağan yağmu ra, çağlayan ırmaklardan
dalga dalga homurdanan denizlere, gökyüzünü süsleyen yıldızlardan yerdeki
güllere, çiçeklere ka dar her şey Sevgili’den birer mesaj hâlini alır ve
gözlerde, gö nüllerde o rengârenk güzellikleriyle tüllenmeye durur.
546
O, her şeyiyle güzeldir; O’na ait olan ve O’ndan gelen ler de güzeldir.
Hem öyle güzeldir ki, hüşyar bir gönül, görüp temâşâ ettiği her şey üzerinde
O’ndan bir kısım imâ ve işaret ler aldıkça damarlarında kanı çekilir gibi olur
ve O’nunla bir anlık vuslat adına canını feda etmeyi dahi az bulur.
Elbette ki bu konuda herkesin duyup zevk etme ufku farklı farklıdır.
Çevrelerine basiretleriyle bakabilen ve ihsasla rı itibarıyla derinleşip mârifet
ve ruhanî hazların zirvesine ula şan hassas ruhlar, sathîler sathîliklerinde
emekleye dursunlar, kim bilir ne engin hayaller içinde yüzer durur ve
tali’lerinin sonsuza açık ufuklarında ne sırça saraylar kurarlar.
Ben her şeyi ancak kendi idrak ufkumun darlığı içinde duyup hissedebildim;
hissedebildiklerimin de kim bilir kaç ta kaçıyla şu anda karşınızdayım!.
Kalbî ve ruhî hayat kah ramanlarının her şeyi daha farklı zevk edip
değerlendirdikle rini/değerlendireceklerini düşünüyorum.
Her zaman yer-gök
farklılığı kadar farklı istidatların bulunabileceğine ve bunların, varlığı
değişik temâşâ rasathanelerinden rasat edebilecekle rine inandım.
Onları takdir ederken kendi zevk ufkumu sor gulamayı da ihmal etmedim.
İmrendim o evirip çevirip insan olmanın bütün avantajlarından istifade etmesini
bilen vicdan kahramanlarına ve onların ekstra mazhariyetlerine...
Onlar nerede dururlarsa dursunlar, ben nerede bulunur sam bulunayım, yine de
kendimce hayatımın en tatlı rüyala rını, varlık ve hâdiseleri öbür yüzleri
itibarıyla okumaya çalış tığım demlerde gördüm; gördüm ve o küçük ölçülerim,
ayar sız kriterlerimle ne elde ettiysem onu insan olarak yaratılmış olmama
Allah’ın en büyük armağanı saydım.
Bazıları görüp duyduğu şeylerle yetinir ve vardığı nokta her neresi ise orayı
mârifet ve ruhanî hazların serhaddi sanır; oysaki o, istidadı müsaitse, bir
hamle daha yapıp himmetini Bir Bakış Açısı .547
bir kez daha şahlandırıverse daha değişik bir çerçeveden kim bilir ne farklı
sesler, sözler duyacak, ne göz kamaştıran renkler le karşılaşacak, ne büyüleyici
güzelliklerin temâşâsıyla kendin den geçecek ve “Meğer serhat orası değilmiş de
burasıymış.” diyecektir.
Onunla da iktifa etmeyip bir kere daha gerilse ve görüp müşâhede ettiği şeylerde
derinleşiverse, içine akan fark lı mânâlar karşısında “Hayır hayır, her şey şu
anda ulaştığım noktada mündemiçmiş.” diye mırıldanacak ve orasını her şeyi doğru
görüp doğru okumanın son sınırı sayacaktır.
Allah’ın kelimâtı da, cümleleri de, o kelimât ve cümleler den meydana gelen
tekvînî ve teşriî kitapları da sonsuzdur, çok buudludur ve ihata edilemeyecek
ölçüde bir muhtevaya sahiptir.
Bu sonsuzluk, bu çokluk ve bu zenginlik istidatlara, gayretlere emanettir.
“Herkesin istidadına vâbestedir âsâr-ı feyzi” ve herkesin teveccühü kadardır
ruhundaki inkişafı...
İLİM VE ARAŞTIRMA AŞKI
İlim ve araştırma aşkı, ilâhî isimleri, o isimler arkasındaki Zât’ı yakından
tanıma, tanıyıp yakınlığına ulaşma ve canlı cansız karşılaşılan her nesnede
O’ndan esintiler duyup his setme adına zevkli, mukaddes bir iştiyak ve heyecanın
unva nıdır.
Böyle bir heyecan taşıyan kimse ne gecelerin karanlı ğına takılır ne de
gündüzlerin gürültü ve velveleleriyle dağı nıklığa düşer; geceyi ayrı bir temâşâ
ufku görür, yürüyeceği noktaya yürür; gündüzü de ayrı bir fırsat faslı olarak
değer lendirir ve hep aksiyon soluklar.
O, hakikate ulaşma ve ina yet görmenin zahmetli bir yolculuğa bağlı olduğunun
farkın dadır.
Meşakkat ve sıkıntıların nebiler yolunun zâdı, zahiresi, sermayesi olduğunu çok
iyi bilir.
Yarınları ve yarınki nesilleri aydınlatmaya koşarken, mumlar gibi erimesinin
gerektiğine yürekten inanmıştır.
Ömür tüketir varlığı doğru okuyup doğ ru yorumlama yolunda..
ve bilgisini mârifete, mârifetini de yakîne ulaştırma azmiyle dur durak bilmeden
koşar varlık şi irinin değişik fasılları arasında.
O, her zaman yeni bir şeylere ulaşma peşindedir; ufku, hedef ve imkânlarının
fersah fersah önünde; hızı ve irtifaı en yüksek uçanlardan daha yüksek;
sermayesi bir damla oldu ğu durumlarda dahi gözlerinde her zaman engin
deryaların o mehâbetli görüntüleri; kanatlarını ümitle açar-kapar ve bu uzun
yolculukta tek kuruş sermayeye sahip olmasa da, dün yanın hazinelerini
ayaklarının altında hissediyor gibi yürür hedefine.
Bu itibarla da, o şimdilerde ne durumda olursa ol sun, taşıdığı bayrağın yarın
yükselip göklerde dalgalanaca ğında şüphesi yoktur.
İlim ve Araştırma Aşkı 549
Dün muasırları sürüm sürümken o yine böyleydi; didik didik ediyordu eşya ve
hâdiseleri durup dinlenme bilmeden: Çağdaşları her şeyi uzaktan uzağa seyrede
dursun, o her gün yeni yeni tespitleriyle yürüyordu varlığın özüne ve özlerin de
özüne doğru.
Bir dönemde böyle çalımla yürürken niye bir denbire durduk bilemeyeceğim; ama
bugün bizim o muhte şem mirasımızı onların sahiplendiği açıktır.
Evet, bu kez biz duraklamaya geçtik onlar yürüdü; yürüdü ve kökü bize ait
esasları değerlendirerek nice keşiflere imza attılar.
Her şeyin özüne, esasına ulaşamasalar da, çağın ilim ve teknoloji hari kalarının
arkasında onların olduğu muhakkak...
Bizler, uzak geçmişimiz itibarıyla oldukça parlak, şimdi lerde ise zavallılardan
daha zavallı birer zamanzede olma mıza karşılık; onlar, o kapkaranlık
mazilerinden intikam alı yormuşçasına, ellerinde ilim meşalesi fersah fersah
önümüz deler ve insanî değerlerde olmasa da ilim ve araştırmadaki
fâikiyetleriyle bize karşı caka yapmaktalar.
Bize ne olmuştu da böyle gerilerin gerisinde kalıvermiştik.! Oysaki çok sağlam
bir geçmişimiz, güçlü ve her zaman geçerli dinamiklerimiz, il mi ve araştırmayı
ibadet sayan bir dinimiz vardı; bu açıdan da, ne ilimlere ne de varlık ve
hâdiselere hiç de yabancı de ğildik; ama her nasılsa bir kere cehalete,
bağnazlığa, tembel liğe yenik düşmüş; sonra da kahreden bir taklit ve şabloncu
luğa takılıp kalmıştık!..
Ne günlerdi; biz kendimizdik, bütün araştırmalarımız da bizceydi.
İbadet sayıyorduk düşünmeyi, araştırmayı ve öğret meyi; hür düşünceli ve hakka
ulaşma azmiyle gerilmiş binler ce ilim âşıkı şehit vermiştik..
harıl harıldık her alanda..
Hakk’ın kâinat kitabındaki şifrelerini çözme yolunda yarışır gibi bir hâlimiz
vardı.
“O maziler sanki bir yıkık rüya şimdi.” (M. Âkif)
İlk Müslümanlar, yeryüzünde İslâmiyet’i neşrederken, bir yandan bütün
himmetleriyle gönülleri aydınlatmaya çalışıyor 550
ve insanlara, o döneme hâkim değişik istibdatlardan sıyrılma yollarını
gösteriyor, diğer yandan da ulaşabildikleri her top luma yeni bir ilim anlayışı,
tefekkür tarzı ve araştırma usûlü sunuyorlardı.
İslâm’ın zuhuru üzerinden henüz bir asır geç memişti ki, Âkif’in ifadesiyle:
“Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi / Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı,
dirildi / Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi...” Evet, onun gür sesinin
ulaş tığı her yerde, firavunluklar tarumar olup gitti ve her bucakta hak ve
adaletin bayrağı dalgalanmaya başladı.
Putperestliğin yerini tevhid düşüncesi ve Allah’a kulluk alırken, taklit ve
üstûreler de bir bir yerlerini ilim aşkına ve araştırma iştiyakı na
bırakıyorlardı.
O gün her ilim, ilim kabul ediliyor ve hepsi de bu aşk ve iş tiyaktan nasibini
alabiliyordu: Bir taraftan âlet ve belâgat ilim leri, tefsir, hadis, fıkıh,
usûl-i hadis, usûl-i fıkıh ve usûliddin gibi ilimler yeni bir dinî sistemin, bir
hayat felsefesinin ve bir ukbâ mülâhazasının dili, tercümanı olarak ortaya
konurken –bura sı o konuyu açmanın yeri değil– diğer taraftan da matematik,
geometri, kimya, tıp, astronomi, ziraat ve şehircilik...
gibi pek çok fen o güne kadar çok iyi bilinmeyen farklı bir çerçevede yeniden
vaz’ediliyordu.
O dönem itibarıyla, bu ilim dallarının hemen hepsinde, araştırma sevdalısı bir
hayli mütefekkir, filo zof ve kâşif göstermek mümkündür: Muhammed b.
Zekeriyya er-Râzî’den47 Kûfeli Cabir’e48, Fârâbî’den49 İbn Sina’ya50,
Fezârî’den51 el-Bettânî’ye52, İbn Yunus’tan53 Zehravî’ye54, Milâdî doğum
tarihleri
47 864 48 815 49 870 50 980 51 796 52 858 53 950 54 936
İlim ve Araştırma Aşkı 551
Gazzâlî’den55 İbn Rüşd’e56 kadar daha yüzlerce deha...
bi zim burada işaret ettiklerimiz, kimya, matematik, geometri, tıp, astronomi,
mûsıkî, fıkıh, usûl-i fıkıh, tasavvuf...
gibi ilim dallarında sistemler geliştirmiş ilim adamı, düşünür, filozof ve
kâşiflerden sadece birkaçı… Bunların insanlığa armağan et tikleri eserler
çağları aşacak nitelikte ve Batı Rönesansına ön cülük yapacak mahiyettedir.
Bunun böyle olduğunu içimizde ki bir kısım haricîler kabul etmeseler de, münsif
ilim dünyası artık bu konuda farklı düşünmektedir.
Şimdi isterseniz, Haydar Bammad, Josef Bertrand ve Gustave Le Bon gibi
mütefekkirlerin bazı tespitleriyle konu yu biraz daha açalım: Milâdî sekizinci
ve dokuzuncu asırlar, değişik ilim ve fenlerin fevkalâde inkişaf ettiği aydınlık
çağ lardır.
İlim tarihi bu asırlar itibarıyla Şark’ı oldukça parlak an latır.
Şöyle ki, dünyanın dört bir yanında koyu bir cehaletin hükümfermâ olduğu bu
dönemde İslâm dünyası altın çağını yaşamaktadır.
İlim adamları ve araştırmacılar, devlet ricaliy le yan yana ve el üstündedirler.
Abbasî Me’mun döneminde, devlet tarafından yerkürenin küreviyetini ispatlama
karar al tına alınır.
Bu karar daha sonraları Benû Musa (Muhammed, Ahmed, Hasan) tarafından Sancar
sahrasında gerçekleştiril meye çalışılır.
İlim tarihinde keyfiyeti çok iyi bilinen bu tecrü be, bir de Kûfe sahrasında
denenir ve bu konuyla alâkalı gü nümüzdeki bilgilere yakın sonuçlar elde edilir.
Oysaki İslâmiyet gelmeden önce o günkü Orta Doğu’da İskenderiye mektebinin devre
dışı kalmasıyla pek çok ilmî alanda bir duraklama yaşandığı gibi, astronomiyle
alâkalı bil giler de astrolojik üstûrelere yenik düşmüştü.
İlmî araştırma lar durmuş, insanlarda ilim aşkı tamamen sönmüş ve müsbet düşünce
de gurbet yıllarını yaşıyordu.
O dönemde dünyanın 55 1058 56 1126
552
en güçlü ilim merkezi sayılan Konstantiniye’de ilim yuvaları ruhların cinsiyet
tayiniyle meşgul oluyordu; Avrupa’nın du rumu ise, tamamen yürekler acısıydı.
İşte böyle bir çağda Müslüman ilim âşıkları, eski ilmî mi rastan ellerine geçen
bütün bilgi kırıntılarını derin bir iştiyakla gözden geçiriyor, onlardaki
hataları düzeltiyor ve gelecek ne silleri hayret ve hayranlığa sevk edecek yeni
tespitler ortaya koyuyorlardı.
Çok erken denecek dönemde, tecrübî usûlleri vaz’edenler Müslümanlar olduğu gibi,
bugün hâlâ Avrupa ülkelerinde kul lanılan bir kısım alet ve sistemlerin keşfi de
yine Müslümanlara aittir; usturlap, ilim dünyasına Muhammed b.
İbrahim el Fezârî’nin armağanı; zîc ise, aynı isimdeki eseriyle Ebû Abdullah
Muhammed el-Bettânî’nin hediyesi; ilim âleminde “cebir” isminin her zaman
Cabir’le beraber anılması rast lantı değil; ilim dünyasında, Benû Musa’dan
Muhammed’in adı ikinci derecedeki denklemlerin çözülmesi usûlüyle, Ömer b.
İbrahim’in ismi de üçüncü derecedeki denklemlerin halli usûlüyle anılmaktadır;
ay ve güneş tutulmalarının devrî ol duğunu söylemekle bu konuda en doğru
astronomik tespit lerde bulunan meşhur Ali b.
Yunus olmuştur ki, bu zat aynı zamanda kendi “Zîc-i Hâkimî”si ve Nasîruddin
et-Tûsî’nin “Zîc-i İlhânî”siyle zamanı ölçen, yıldızların yerlerini belirleyen
ve saatlerde ilk rakkas uygulamasını gerçekleştiren binli yılla rın en namlı
astronomudur.
Şimdilerde, bu ilim ve araştırma âşıkı insanlar bizim dün yamızda çok fazla
bilinmeseler de münsif Batılılarca hep tak dirle anılmakta ve ilim öncüleri
olarak yâd edilmektedir ler.
İlim adamları, Lablas’ın, İbn Yunus ve Bettânî’nin göz lemlerinden
yararlandığını söylerler.
Hem niye olmasın ki, Batı dünyası asırlarca İbn Yunus ve Bettânî’nin
sistemlerini İlim ve Araştırma Aşkı 553
kullanmış, üniversitelerinde talebelerine İbn Rüşd’ün felsefe sini, İbn Sina ve
Râzî’nin tıbbını okutmuş, Zehravî’nin cerrahi aletlerini kullanmış ve cerrahi
yöntemlerini uygulamışlardır.
Göz anatomisiyle alâkalı eski köhne düşünceleri yıkarak on ların yerine,
günümüzdeki bilgilere çok yakın tespitlerde bu lunan el-Hâzin’i ilim dünyasında
bilmeyen yok gibidir...
Müslümanlardaki bu ilim ve araştırma aşkı, zikredilen hususlar ve benzerlerine
de münhasır değildir; onlar, ede biyattan diğer sanat dallarına, ziraatten
bahçeciliğe, sulama kanallarından meyve aşılamaya kadar o günün dünyasınca
bilinmeyen pek çok konunun da öncüleri ve rehberleri ol muşlardır.
Dünyanın, Yunan mitolojileriyle avunup durduğu bir dönemde Doğu, o zenginlerden
zengin ve ince üslûbuyla Batı’yı âdeta büyülemiştir.
Batı sanatta gayenin yükselticili ğini, tecridin sihirli atmosferini
Müslümanlarla tanıyabilmiş tir.
Bağ bahçe tımarı, o ince peyzaj farklılığı bizim dünya mızın Batıya
armağanlarıdır.
Orta Doğu ve diğer sıcak ül kelerin çok değişik meyvelerini Avrupa milletlerine
Endülüs Müslümanları tanıtmışlardır.
Hayvanat bahçeleri, balık ha vuzları da yine bu cins kafaların insanlığa
hediyesidir.
O gün, Endülüs Müslümanları tabiata müdahale haklarını kullana rak öyle mükemmel
bahçeler hazırlamışlardı ki, buralarda en vahşi hayvanlardan en nadir bulunan
kuşlara kadar her tür lü canlıyla karşılaşmak âdiyattandı.
Bu geniş alanların olabil diğine mükemmel dizaynı ve zenginliği, şelalelerin
büyüleyi ci görüntü ve sesleri karşısında onları temâşâ edenler âdeta
kendilerinden geçerlerdi.
İlk Müslümanlar ilim ufukları, hakikat tutkusu ve araştır ma aşklarıyla varlık
ve eşyayı didik didik etmiş, çağlar boyu birer kaynak olarak herkesin
başvuracağı çok önemli tespit lerde bulunmuş, uğradıkları her yeri kendi engin
zevklerine göre yeniden şekillendirmiş ve tıpkı Cennetlerin koridorları 554
hâline getirmişlerdi.
Herkes onlara ve dünyalarına imreniyor, yüreklerinde kin ve nefret taşımayanlar
gönüllü olarak onla rın vesâyetine koşuyordu.
Zaten öylesine geniş bir husumet cephesi karşısında da sırf kaba kuvvetle onca
zaman ayakta kalınamazdı.
Günümüze doğru gelirken yavaş yavaş o aşk u iştiyak söndü.
O beyin fırtınaları tamamen dindi ve her şey tersine döndü..
ve bu millette öldüren bir yorgunluk yaşanmaya baş ladı.
Geçmişin oldukça cahil ve her zaman gözümüzün içine bakan çoban toplumları ilmî
seviyeleri, araştırma ciddiyetleri, maddî terakkî ve teknolojik üstünlükleriyle
bizi vesâyetlerine çağırır oldular.
Acaba onlar şu anda bulundukları bu nokta ya nasıl gelmişlerdi?.
Bütün dünya ile oynayacak bu korkunç gücü hangi yollarla elde etmişlerdi?! Bence
bütün bu mese lenin kestirmeden tek bir cevabı var; o da: Dün bizim geçtiği miz
yollardan geçerek..!
Bu itibarla, bize ve bütün eğitimcilere sadece, insanımız da, bir kere daha
kendi soyumuzla tanıdığımız hakikat ve ilim aşkını uyarmak, bir kere daha
onları, araştırma azm ü işti yakıyla şahlandırmak kalıyor.
Ne var ki, bu koca coğrafya da böyle bir şeyi başarmak için de, zinde dimağlara,
hakka adanmış gönüllere, garazsız, ivazsız ve hiçbir gaile karşısın da
sarsılmayacak kadar da yürekli babayiğitlere ihtiyaç oldu ğu bir gerçek; şahsî,
ailevî, siyasî ve ekonomik herhangi bir menfaat mülâhazası olmayan ve her türlü
beşerî ihtiraslardan uzak babayiğitlere...
CEHALET ÇIKMAZI
Yeni bir vazife dönemini daha idrak ederken, yürekleri mizde Zeliha’nın aşk u
hicranı, Yakub’un âh u efganı; gözü müzü açacak, gönüllerimizi şâd edecek
müjdeler bekliyoruz.
Ölü ve karanlık yılların, önüne katıp sürüklediği yığın yı ğın felâket molozu
altında çırpınıp duran insanımızın yürekler acısı hâli karşısında azap çekmemek
mümkün mü?
Gidiniz! Şu bizimle aynı çizgide olan ülkeleri birer birer geziniz! Eminim,
yüreklerinize sızı inmeden geri dönemeye ceksiniz! En büyük merkezlerden en
küçük şehirlere, en ka labalık kasabalardan en ücra köylere kadar hiçbir belde,
hiç bir meskûn saha yoktur ki, cehaletin hükümran olduğuna,
içtimaî sıkıntıların birer girdap hâline geldiğine şahit olunma sın.
Vaktinde tedavi yollarına başvurulmayan, nice müzmin leşmiş hastalıklar müşâhede
edeceksiniz ki bugün artık, onul maz birer kangren hâlini almıştır.
Ne var ki, bu hastalıklar arasında, en çok millî bünye mizi hırpalayan ve
mevcudiyetimizi kemirip duran şifa bil mez dert, cehalettir.
Bir şey bilmeme, bildiği şeyleri değer lendirmeme, Hak’tan ve hak düşüncesinden
mahrum bulun ma mânâsında cehalet, hemen her devir için felâket olmuş tur.
Her millet gibi, bizim de perişaniyetimizi hazırlayan bu uğursuz menbâ
kurutulmadan, kitleler aydınlığa kavuşturu lup, nesiller millî düşünce ve tarih
şuuruna irşad edilmeden ve bu milletin “ruh köküne” uymayan bütün menfi
akımların önü alınmadan cemiyetimizi çepeçevre saran buhranlardan sıyrılmamız ve
bir fasit daire hâline gelen hastalıklardan halâs olmamız kabil değildir.
556
Cehalet sebebiyle değil miydi ki; dünyanın en verimli ovalarını, en bereketli
obalarını ve yakuttan ırmaklarımızı de ğerlendiremeyerek, cennetlerden bir köşe,
güzel vatanımızı viranelere çevirdik.
Her tarafı “bağ-ı İrem” ülkemizin sinesin deki çeşit çeşit hazinelerden habersiz
yaşayarak, toprağımı zı değerlendiremedik ve madenlerimizi işletemedik.
Bundan daha kötüsü de kendi kendimize bir iş yapamayacağımız ka naatine
gömülerek ümit ve irademizi yitirdik.
Ve milletimizi, içten içe kemirip duran cehalet, en karanlık hâliyle bugüne
kadar süregeldi.
Milletçe tam kurtulma ümidinin belirdiği, fen ve teknik düşüncenin gelişmeye
başladığı bu yeni devrede, insanımız değişik bir cehalet girdabına kapıldı.
Muasırlarımızın ilim ve teknolojisi karşısında, bir kısım dönen başlar, bulanan
ba kışlar, memleketi kurtarma düşüncesiyle, gönülleri inanç, di mağları ilim ve
hikmetle, yurdun dört bir bucağını da sanat ve ticaretle mamur edip
yükselteceklerine; millî düşünceyi çiğ nemek, millî seciyeyi aşındırmak ve bütün
bütün fazilet ve ahlâktan sıyrılmak suretiyle “çağdaş uygarlık düzeyi”ne çıka
caklarını zannederek, millî ruha en amansız darbeler indirdi ler.
Bir bakıma bu ikinci cehalet, ülkemiz ve insanımız için da ha tahripkâr, daha
tehlikeli oldu.
Zira, birincisinin, ilim karşı sında sönüp gitmesine mukabil; bu ikincisi ilim
ve medeniyet adına her yere girebiliyor, her mahfilde “hüsnü kabul” görü yor ve
her yerde alkışlanabiliyordu.
İlki, memleketi baştanba şa bir virane hâline getirerek, sadece baykuşları
sevindirmiş ti.
İkincisi ise, milletin topyekün faziletlerini, ruh necâbetini, fedakârlık
hissini silip süpürdü ve kitleleri şaşkına çevirdi.
Geleceği hazırlamayı tekeffül etmiş mürşit ve terbiyeci ler, bu her iki cehalete
karşı da savaş ilan ederek, hatta bu yolda meşru her vesileyi kullanarak,
ülkemizi ve insanımızı aydınlığa çıkarma gayretinden bir an geri
durmamalıdırlar.
Cehalet Çıkmazı ...557
Bunun için de, yuvadan okula, kahvehaneden kışlaya, bü tün vatan sathı mektep
hâline getirilerek, umum yurtta bir kültür seferberliği ilanına zaruret hâsıl
olmuştur.
Cehalete, fi kirsizliğe, taklitçiliğe, millî kültür ve mefahirden habersizliğe
karşı umumî bir seferberlik ilan edilmeli ve peşin hükümlerle verilmiş kararlar
kritiğe tâbi tutularak, ilimlere yeni bir bakış kazandırılmalıdır.
Hiç şüphe yok ki böyle bir durumda, bu mübarek va zifenin öncüleri de ancak,
muallimler olacaktır.
İnsanı, ruh beden bütünlüğü içinde ele alan; onun kâinat içindeki yer ve
münasebetini görüp gözeten; yaratılışın gayesi istikametinde gönülleri
şahlandıran, gayb ve şehadeti bir vâhidin iki yüzü gibi görmeye ulaşmış tali’li
muallimler..!
Evet, insanın cismaniyetini inkâr eden ruhbanlık düşüncesi ve batı stili mistik
anlayış, insanoğlu için ne kadar zararlı olmuş sa, onu sadece cismaniyet ve
bedeniyle ele alan felsefî sistemler de o kadar, hatta daha fazla zararlı
olmuşlardır.
İnsanoğlunun müstesna bir yaratık olduğunu, kâinat içinde mühim bir yer iş gal
ettiğini ve yaratılışı itibarıyla bir kısım yüksek vazifelere, do layısıyla da
değişik makam ve derecelere namzet bulunduğunu sezmemek, idrak etmemek mümkün
mü..?
İlimlerin her çeşidinden faydalanmaya istidadı olan; eşyâ ve hâdiselere müdahale
kabiliyetiyle şereflendirilen; güzelli ğin her çeşidini idrak edip benimseme
melekeleriyle donatıl mış bulunan; lezzetlerin türlü türlüsünü seçip ayırmasını
bi len; ruhu sonsuzluk sevdasıyla sarhoş, gönlü “ebed ebed!” di ye inleyen bir
varlık, nasıl vazifesiz ve geleceksiz olabilir ki..?
Onu, vazifesiz ve mesuliyetsiz, dolayısıyla da upuzun mutlu bir gelecekten
mahrum görmek, bu en şerefli varlığı diğer canlı lar seviyesine indirerek, onun
maddî-mânevî istidat ve duy gularını inkâr etmek ve ona yolların en buhranlısını
gösterip 558
dünyalarını karartmak demektir.
Bilmem ki insanoğluna bun dan daha büyük zulüm ve haksızlık tasavvur edilebilir
mi..?
Bize göre gerçek muallim ve mürşit, işte böyle her şey ol ma istidat ve
melekeleriyle dünyaya gönderilen insana, doğ ruyu öğreten, doğru düşündüren,
onun gönlünü coşturup ru hunu kanatlandıran, yolunu kesen bütün karanlıkları ve
kara delikleri bertaraf edip onu aydın menfezlere ulaştıran tali’li insandır.
Vakti gelince, bu kutlu hakikat erinin elinde, taş-toprak, som altın hâline
gelecek; değersiz gibi görünen şeyler kıy met kazanacak; en kararmış ruhlar
şafak aydınlığına ulaşa cak; boynu tasmalı nefsin azat kabul etmez kulları
ruhlarıyla bütünleşerek birer sultan kesilecektir.
Kendini irşad ve tebliğe adamış, çıraklarını adım adım takip eden; hayatın her
dönemecinde onları, insanlığa yük seltme heyecanıyla dolup boşalan; ilimler
adesesiyle onlara mutlak hakikati gösterebilen; yer yer yıldırımlar gibi
gerilen, sonra ruhunda yumuşatıp uslulaştırdığı ışık huzmeleriyle tale belerinin
gönüllerini aydınlatan muallim ne mübarektir..!
HER ŞEY OLMAYA AÇIK ÇOCUKLUK DÜNYASI
Her millet, ülkesini, insanını ve millî değerlerini onlara emanet edeceği genç
kuşakları, kendi düşünce dünyası is tikametinde ve kendi kültürüyle yetiştirme
mecburiyetinde dir.
Yoksa, o milletin gelecekte kendi olarak kalması müm kün değildir.
Nesillerin yetiştirilmesinde hemen herkesin ka bul ettiği iki hayatî müessese
vardır ve önemleri itibarıyla, bi rini diğerine tercih etmek de oldukça zordur:
Bunlardan biri yuva, öteki de mekteptir.
Duygu ve düşünceler ilk defa yuvada, birer tohum gi bi çocukların ruhlarına
saçılır, sonra da yeşerip çimlenmeye terk edilir.
Uzun bir sessizlik ve beklemeden sonra tıpkı top rağı delip gün yüzüne çıkan
rüşeymler gibi; göz, kulak ve his yoluyla onların bağrına saçılan her insanî ve
İslâmî değer de öyle yeşerir, boy atar, gelişir ve bütün bir hayatı vesâyâsı al
tına alacak seviyeye ulaşır.
Bir çocuğun, bizim duygu ve dü şünce dünyamız adına çevresinde olup biten
şeyleri değer lendiremeyeceği söylenemez.
Zira bu dönemde dahi o, ken di idrak ölçüleri içinde her şeyi görür, duyar,
düşünür; vakti gelince de, ruh ve hafızasına tohumlar mâhiyetinde serpilen bu
şeyler –tabiî, içtimaî ve ahlâkî erozyonlara uğramazlarsa– çiçek çiçek açar ve
meyvelerini vermeye başlarlar.
Seneler sonra dahi olsa, eskiden görüp duyduğu hemen her şey, onun ruh ve
vicdanını tesir altına alarak, yıllar ötesinden ona seslenen talâkatlı birer
nasihatçi gibi onu yönlendirir ve her zaman ona ışık ve burak olur.
560
Yıllar ve yıllar geçse de o, kendine has çocuksu düşünce lerle, görüp duyduğu,
sezip anladığı şeyleri, yaşın başın kazan dırdığı seviyeyle ve daha derince, bir
kere daha hisseder, bir kere daha kavrar ve bir kere daha bütün benliğiyle
yaşar...
İlk dönemlere ait hatıralar, çocukların zihin ve hayal se viyelerine göre
şekillenir, büyüyüp gelişmeleri ölçüsünde de derinleşir, daha ileri buudlara
ulaşır..
böylece yaş ve baş iti barıyla hep onlarla yaşar giderler.
Zamanla görüp duyduk ları, işitip anladıkları şeyler o minik hatıralarda, bir
daha si linmeyecek şekilde öyle billûrlaşır ki; onlar plâklar üzerinde ki
iğneler gibi olurlar ve isteseler de, istemeseler de önceden
kaydedilmiş bu sesleri ortaya çıkarmaktan başka ellerinden bir şey gelmez.
Hatta bizler dahi, azıcık, hülyalarımızı kurcalasak, bir sü rü hatıranın ses
verdiğini duyacak ve irkileceğiz.
Ömürlerimiz devam ettiği sürece de, hayatın hemen her dönemecinde aynı rüya ve
hülyaları tekrar ber tekrar yaşayacak, yer yer sevinç ve neş’elerle gerilecek,
zaman zaman da ürperten râşelerden kurtulamayacağız.
Biz ve rüyalarımız, bizden ev velkilerin eserleri olduğu gibi, çocuklarımız,
onların rüya ve hülyaları da bizim onlara bırakacağımız miraslarımız olacak tır.
Bizleri insan yapan ahlâkımız, huyumuz; insanlar içinde arızasız yaşamamızı
temin eden tabiatımız, mizacımız; yaşa tan aşk u şevkimiz, öldüren bedbinlik ve
yeislerimiz; hatta bü tün arzularımız, isteklerimiz bize, soy ağacımızın
damarların dan süzülüp gelmiş saf veya bulanık kan gibidir. Şimdilerde
yaptığımız hemen her şey, o dönemde birer nüve şeklinde kalb ve ruhumuza saçılan
tohumların hakikate inkılap etme sinden başka bir şey değildir.
O gün his ve zihin dünyamıza yerleşen her şey, zamanla benliğimizde yeşererek
bizden bi rer parça hâline gelir, bizimle beraber yaşar; bize imalarda bulunur,
nasihatler eder, yol gösterir, sinyal verir ve mesajlar
Her Şey Olmaya Açık
Çocukluk Dünyası .561
sunar.
Eğer bu ilk nüveler iyinin, güzelin ve doğrunun nüve leri ise, sıyanet melekleri
gibi bir lâhza peşimizi bırakmadan bizleri takip eder ve bizlere kurtuluş
yollarını gösterirler.
Çocukluk dönemimize ait o hakikat ve rüya karışımı dün yalar, bugünkü hayatımız
için âdeta bir kanaviçe gibidir.
İs tikbaldeki bütün icatlarımız, keşiflerimiz, tespitlerimiz bu ka naviçeye göre
şekillenir ve ortaya çıkar.
Ne var ki, imkân
ve şartların müsaadesizliğinden gelişme fırsatını bulamayan meyveler gibi,
bizim, o ilk basit ve sathî bilgilerimiz de yeşerip olgunlaşma imkânını elde
edemeyince kurur ve ölür.
Bizler, çocukluk dünyamızla o kadar içli dışlıyızdır ki, her zaman o günlerin, o
günkü çevrenin çırakları olduğumuzu ra hatlıkla söyleyebiliriz.
Zaten çocukluk, gençlik ve olgunluk o kadar iç içedir ki, birinin nerede
bittiğini, öbürünün, nerede başladığını kestirmek âdeta imkânsızdır.
Bizler, çocuklukta şuuraltı olan şeylerin farkına varamayız.
Daha sonra şuuraltına yerleşen bu şeylerin birdenbire hissiyatlarımızla kaynaşıp
bütünleştiğini ve benliğimizin bir parçası hâline geldiğini görür ve duyarız.
Sanki çocukluk ve gençliğimizde, kaderimizin rüyalarını görüyor, olgunluk döneminde de onları temsil ediyor gibiyiz.
Hep sathîliklere takılıp kalan aklımız, günübirlikçilik için de günlük
hâdiselerle gülüp eğlenirken, insanî duygularımız, aklın alâka göstermediği
hatta lâkayt kaldığı gizli hakikatlerle tanışır, onlarla kucaklaşır, onlarla
zaman üstü münasebetleri kavrar ve onların aydınlık ikliminde ölümsüzlüğe erer.
Bu itibarla denebilir ki, hayatı hecelemeye başladığımız ilk günlere ait, göz,
kulak ve hislerimize çarpıp geçen hemen her güzel şey, hiç zayi olmadan şuuraltı
ve zihinlerimize yerleşir; sonra da alıp işleyecek, işleyip geliştirecek usta
ve mahir eller beklemeye başlar...
562
Çocuk o dönemlerde, benliğinde iz bırakan bu mânâların, zamanla derinleşip başka
buudlara ulaşacağını sezemese de, mevsimi gelince o küçük tahayyüller bir bir
ortaya çıkacak ve onun beklenen şahsiyetini mutlaka belirleyecektir.
Ancak çocukluk ve gençlik mevsiminde duyulan ve son ra ruhlarda hatıralaşan her
renk, her ses ve her söz karanti na ve korunmaya alınmazsa silinip gider ve
yerlerini de başka şeylere bırakırlar.
Çocuğun çocukluk döneminde şuursuz gözlerle süzdüğü, alâkasız bakışlarla
seyrettiği ve her biri birer hakikatin nüvesini teşkil eden ne kadar iyilik,
güzellik varsa, silik yazıların üzerinde kalemin yeniden gezdirilmesi gibi, ele
alınıp işlenmezlerse, ilk tenbihle kapalı kalır ve ümit edilen meyveleri de
veremez...
Evet, şayet bu ilk duygu ve düşünceler, mekteple beslenmez, delikanlılık
muhitinde takviye görmez, olgunluk döne minde de aklın ve basiretin himayesine
alınmazlarsa, neşv ü nemâ bulmadan ölür giderler.
Mektebin ilk vazifesi, çocuğun duygu ve düşünce dünyasına serpilen bu iyi
tohumların korunmaya alınıp geliştiril mesi, fena tohumların da ayıklanıp
temizlenmesi olmalıdır.
Olmalıdır ki; yıllarca çocuğun şuuraltında çimlenen iyilik ve güzellik nüveleri
çürüyüp bozulmasın, fenalık ve kötülük tohumları da boy atıp gelişmesin..!
Olmalıdır ki; o, içinde tüllenen hatıralar hâlindeki duyguların temsilcisi ve
mimarı ola bilsin; kendi idraki ölçüsünde hafızasında yaşayan renkleri ve
şekilleri canlandırma fırsatını bularak, vaktiyle aynı seviyede zevk edemediği
hatta alâkasız ve isteksiz bakışlarla süzdüğü, o döneme ait duygu ve
düşüncelerin izlerini ve gölgelerini, tıpkı çiçeklere konup kalkan arıların
onlardan bal özü aldıkları gibi, birer birer toparlayıp kendi hayat peteğini
örebilsin...
Denebilir ki, bu vadide çocuğun ilk intibaları, ilk müşâ hede ve ilk ihsasları
ne kadar mükemmel olursa olsun, onun
Her Şey Olmaya Açık Çocukluk Dünyası .563
ruhunun fakültelerini bütünüyle işleyip geliştirecek, şahsiyet li maarif ve onun
ışık ordusu muallimlerdir.
Bu mânâ mi marları sayesindedir ki, çocuk yeniden kendini bulur, düşün ce
tarzını ayarlar, soyunun kültürüyle bütünleşir ve yüksek
ideâllere yelken açar...
Mektep, her çeşit ilim mevzuunda olduğu gibi, dinî hayat, memleket-millet
meseleleri ve dünya hâdiseleri karşısında da onları zapturapt altına alacak,
metotlu düşünüp, metotlu çalışmaya alıştıracak ve yuvanın, onların ruhunda
çimlendirdiği iyi ve güzel şeyleri tımar edip geliştirecek biricik müessesedir.
Metotlu düşünce, metotlu çalışma ilim ve hikmet açısından önemli esaslardır.
Aklın ilhama açık hâle getirilip dosdoğru kullanılması demek olan hikmet, din,
ahlâk ve sanatın da en ehemmiyetli desteği ve en mübarek kaynağıdır.
Bu çerçeve ile idealize edilen mektebin gayesi, müdâ vimlerine üstün vasıflar
kazandırarak, onları, ruh ve madde planında bütün milletlerin üstüne çıkarmak ve
bir zamanlar olduğu gibi onlara medeniyetler üstü medeniyet inşâ etme yollarını
göstermek...
Bu gayeye ulaşmak için de, teker teker bütün müdavimleriyle uğraşmak, onlara
mukaddesat ve millî değerleri bizzat temsil ederek gösterip aşılamak; her yanı
türlü türlü yabancı düşünce ve asimilelerle boz bulanık hâle gel miş ülkemizde,
gerçek millî ahlâkın, faziletli insan şahsiyeti nin doğup gelişmesini hazırlayıp
ortaya koymak olmalıdır.
Yoksa bir kısım namüsait muhitlerde dejenerasyona maruz kalmış nesiller zayi
olup gidecekleri gibi, yuvanın, bir ölçüde donatıp ihya ettiği gençleri
muhafaza etmemiz de müm kün olmayacaktır.
TAHRİP EDİLEN TABİAT
Tabiat baştan başa bir harikalar meşheridir; ama biz ona “meşher” demektense,
“kitap” demeyi daha uygun buluruz.
Zira, onu bir kitap gibi duyar, bir kitap gibi okur ve bir kitabın rengârenk,
canlı, yaldızlı nakışlarını temâşâ ediyor gibi hay ran hayran seyrederiz.
Onu, her sabah yeniden boyanmış, süslenmiş o göz kamaştırıcı endamıyla, bir ruh,
bir hayat kay nağı olarak karşımıza dikilmiş görür ve kendimizden geçeriz.
Hele bir zamanlar bu meşher ve bu kitap, rüyalara sığma yacak kadar baş
döndürücü, hülyaları avlamak için kurulmuş tıpkı bir tuzak; yelkenlerini aşk ve
muhabbet iklimine açmış muhteşem bir gemi ve ışıktan parmaklarıyla öteleri
gösteren bin bir kandilli bir avize gibiydi.
Zümrütten tepeleri, üfül üfül vadileri, içinde binler-yüz binler canlının
oynaştığı, kaynaştı ğı ormanları, Cennet bahçelerini hatırlatan bağları,
bostanla rı; cıvıl cıvıl kuşları, çığlık çığlık böcekleri, gökten akıp gelen
rahmet ve bereketi, bu rahmet ve berekete karşı, yeryüzün de temiz sinelerden
fışkırıp semalara doğru yükselen hamd ü senâlarıyla uhrevî âlemin bir kıyısını
teşkil ediyordu...
Evet, tabiatı bu şekilde duyan, hisseden gönüller, Kudret Eli’nin onun bağrından
fışkırttığı ses, nağme, tat, koku ve güzel liklerin tiryakisi gibi, onları
görmeden, tatmadan, onlarla söy leşip konuşmadan edemezlerdi.
Edemezlerdi, zira onlarla öyle hemhâl olmuşlardı ki; nasıl nefis bir yiyecek ve
içecek karşısın da tükürük bezlerimiz harekete geçer; nasıl ney’i görünce, gayri ihtiyari bir şeyler mırıldanırız...
Öyle de, onun mütalâasıyla Tahrip Edilen Tabiat ..565
sermest bu temiz ruhlar, ona her bakışta, ötelere ait farklı şeyler hisseder,
farklı şeyler duyar ve hep ürperirlerdi.
Nasıl ki, bir köşk, bir yalının mimarîsi, mimarîsindeki in celik ve zarafeti,
köşkün ve yalının ötesinde, bizlere başka şeyler fısıldar; öyle de bu sanat
harikası tabiat meşheri de, varlığının ötesinde, bir var edip gün yüzüne
çıkaran, bir tan zim edip ortaya koyan; ortaya koyduğu her eseriyle kendisini
hissettiren, fakat azametiyle bir türlü sezilemeyen, insan idrak ve ihatasının
üstündeki, bütün nizam ve güzelliklerin hakikî kaynağını onların vicdanlarına
duyurur ve mest eder.
Tabiatta mimarî, semalarla iç içe gibidir.
Dağların, o mehîb edalarıyla başlarını semanın eteklerine dayamış gibi görün
meleri; göklerin, bu şiddetli vuslat arzusuna karşı kendilerini salıvermeleri,
evet bu mimarî, bütünüyle ne tatlı bir remizdir! İnsan hayali, çiçeklere konup
kalkan arılar gibi, onun güzelli ğinin akislerine kona kalka ufka kadar
ilerler...
Oraya ulaşınca da, yeniden başlayacak bir seferle, yolların gökler ötesi son
suza doğru uzayıp gittiğini sanır.
Sanır da, ruhunun derinlik lerinde ötelere ait nağmeler duymaya başlar.
Hülyalarıyla bu âlemde uzun süre kalmayı başaranlar; sevdasıyla yanıp tutuş
tukları, hasretini vicdanlarında duydukları hakikî Sevgili’nin vuslatına erer ve
bu tatlı rüyadan uyanmak istemezler...
Kalb, ruh ve vicdanlara bin bir haz ve lezzetin akıp dur duğu bu irfan kuşağında
seyahate azmetmişler için tabiat, gönüllere inşirah salan manzaraları, rengârenk
tepeleri, hül yalı dağları, baygın bahçeleri, ürperten koruları, çağıltılarla
akıp giden çayları ve “Vahdet, vahdet!” diye denizlerle bü tünleşen
ırmaklarıyla...
evet, bütün bunlarla bilhassa, bahar ve yaz mevsiminde tam bir güzellik meşheri;
bir keyif, bir neşe, bir huzur, bir hayal diyarıdır âdeta.
Bu kitap ve meşherin, her yanının ayrı bir ihtişamı, ayrı bir şiiri, ayrı bir
füsunu vardır.
O, bu ayrı ayrı güzellikleri, 566
güzelliklere birer buud teşkil eden renkleri, şekilleri, biçimleri ve “Olandan
daha muhteşemini bulmak mümkün değil!” de dirtecek kadar tasavvurlar üstü
endamıyla, güzellik müsabaka sına arz edilmiş gibidir.
Bu güzellikler galerisine uyanan ruhlar, varlığı daha bir derin görmeye başlar
ve her şeyde tasavvur üs tü bir güzellik mûsıkîsi dinlerler...
Bu sermest gönüller nazarın da ağaçlar “Hû” der semaa kalkar; güller, çiçekler,
kendileri ne mahsus dillerle Yüce Yaratıcı’yı ilan eder ve müşâhedesine doyum
olmayan renkleriyle zambaklar, menekşeler, leylaklar; bayıltan râyihalarıyla
güller, karanfiller, yaseminler; büyüleyici edâlarıyla kamelyalar, orkideler,
manolyalar bizlere hep o gizli güzellikten bir şeyler fısıldarlar.
Burada zaman öyle derince duyulur ki, insan âdeta soyunun yaşadığı bütün
devirlerdeki güzellikleri birden görür, duyar ve yaşar...
Hele, bazı yerler, hiç değişmeyen mevsimleri ve hazan bilmeyen iklimleriyle o
kadar derin, o kadar göz kamaştırıcıdır ki, insanlar, buralarda güzelliklerin
son kıyılarına yakla şır gibi olur; yaklaşınca da burayla öteleri iç içe ve bir
arada görmeye başlar: Buranın yamaçlarında Cennetleri heceler; buradaki
nehirlerde Cennet ırmaklarının çağıltılarını duyar; buradaki ağaçların
salınmasında Firdevs bahçelerinin esinti sini hisseder... Hâsılı, buradaki bütün
güzelliklerin çehresinde sonsuz güzellikleri duyar, müşâhede eder ve insan
ömrünün bu zevkleri bütünüyle yaşamaya yetmeyeceğini düşünerek ebediyet
arzusuyla gerilir; sonra da bu hayatî arzuyu yerine getirebilecek Kudreti
Sonsuz’a yönelir.
Rahmeti Sonsuz tarafından yaratılıp insanoğlunun te nezzüh, müşâhede ve
mütalâasına sunulan bu muhteşem kitap, bu büyüleyen meşher, ne acıdır ki bugün,
bir çöp yığını kadar dahi önemsenmemekte ve ihtimam görmemektedir.
Önemsenme ve ihtimam görme şöyle dursun, dört yandan çölleştirme, mezbeleliğe
çevirme taarruzları karşısında sarsık, perişan ve lime limedir.
Tahrip Edilen Tabiat ..567
Bugün artık, emir ve iradenin muhteşem bir arşı olan hava, ifritten bir duman ve
kahırla dalgalanan bir girdap..
Hakk’ın, hayat ve lütuf kaynağı olan sular, tehlike ile çağlayan birer seylâp ve
hayata kapalı birer zift kanalı; Rahmeti Son suz’un ihsan ve keremini,
hazinedarlık planında temsil eden toprak, bini bereketi akıp gitmiş bir çorak,
kuvve-i inbatiyesi kaybolmuş bir çöl ve ekolojik dengesi bozulmuş bir ölüm ülkesi gibi...
Bize emanet edilen her şey gibi, bu mücessem kitaba, bu muhteşem meşhere de
yazık ettik.
Yazık ettik çölleştirdiğimiz ovaya-obaya..
yazık ettik kirlettiğimiz denize-çaya..
yazık et tik toprağa-havaya..
ve yazık ettik içinde yaşanılmaz hâle ge tirdiğimiz ormana, bağa, bahçeye...
Daha doğrusu Cennet’e benzeyen bu güzel dünyayı Cehennem’e çevirmekle yazık et
tik kendi kendimize..!
Şayet insanlar, nizamını bozup kirlettikleri bu dünyayı, yeniden imar edip eski
güzellik ve ihtişamına ulaştırmazlarsa, bu güzel dünyanın Nuh Tufanı gibi
hâdiselerle enkaz yığınları hâlinde başımızdan aşağı dökülmesi kaçınılmaz
olacaktır.
TOPRAK
Dış yüzü itibarıyla ve sathî bir bakışla, toprak; yer kabu ğunun atmosferle
teması sayesinde peşi peşine sırlı şekilleni şi, bitki ve hayvanlara var olma ve
yaşama ortamı teşkil ede cek mahiyetteki kucaklayıcılığı ve sıcaklığı, bir
miligramıyla milyarlarca canlıya dâyelik yapan zenginliği, bir hektar genişliği
ve on santim derinliğindeki bir parçasında tonlarca bakteri barındıran
civanmertliği, bakterilerin fıtrî vazifelerini rahat görebilmeleri için mini
böceklerin ve solucanların sürekli hallaç edip işledikleri, parçalayıp
bakterilere sundukları pek çok ilâhî tecellinin aynası öyle muhteşem bir tezgâh,
öylesine sırlı bir kimyahane ve iç içe öylesine baş döndürücü canlı bir biyoloji
laboratuvarıdır ki, aynadarlığı ve gördüğü hizmetler açısından bütün semalara
denk tutulsa değer...
Bu itibarla da denilebilir ki, toprak, bütün kâinatların ve hususiyle de
yerkürenin en değerli unsuru, en sihirli maddesidir..
hava-su-ziya bir mânâda onunla kâimdirler ve onun için vardırlar.
Onun bu öneminden ötürüdür ki, bağrında biz ve bizimle alâkalı milyonlarca
varlığın neş’et edip geliştiği bu mütevazi fakat semaları aşkın unsurun,
Kur’ân-ı Kerim’de sık sık üzerinde durulur..
âdeta bütün göklere denk tutulur..
meb deimiz olarak tebcil edilir..
ukbâya ulaştıran bir köprü, bir liman, bir rampa olarak da hep dikkatlerimize
sunulur..
sunulur ve satır aralarında onunla temsil edilen ilim, hikmet, ina yet
hatırlatılmak üzere “...bundan sonra O, yeryüzünü yayıp döşedi..
ondan suyunu, otlağını çıkardı.
Dağları direkler ola rak oturtup (arzı) sağlamlaştırdı.”57 buyurulur ve yerküre
ile 57 Nâziât Sûresi, 79/30-32.
Toprak ... 569
atmosfer arasındaki münasebet, arz tabakalarının kendi için de suları muhafaza
edecek mahiyetteki tanzimi, sonra belli bir mîzân ve nizamla o suların dışarıya
püskürtülmesi, bundan nehirlerin meydana gelmesi, bu nehirlerden de bağ ve bahçelerin sulanması, sonra da bütün bu suların değişik zeminlerde buharlaşarak
yeniden emre âmâde hâle gelmesi ihtar edilir ki; Kur’ân’da bu çizgide
şeref-nüzul olmuş pek çok âyet vardır.
Toprağın, muhteva ve zenginlik itibarıyla özel ihtima ma mazhariyeti ve hayatla
şenlendirilmesi, hususiyle beşerî hayatla değerler üstü değerlere ulaştırılması
yerküre ile ilgili hâdiselerin, hatta kâinatla alâkalı vak’aların en önemlilerin
den biri sayılır. Günümüzde bu hususiyetler ve bu hususiyet lerin ihtiva ettiği
hikmetli nizam, inayetli denge tam anlaşıla mamış olsa da, Allah ezelî
fermanında bu hususiyetleri değişik buutlarıyla sürekli vurgular, bize ve diğer
şuurlu canlılara engin ihsânlarını hatırlatır; düşünce dünyalarımızda varlığa,
varlığın perde arkasına menfezler açar ve bizi inancın, itminanın ferahfezâ
ikliminde gezdirir: “Allah, yeri enine boyuna döşeyip (dengeleyen) onda
oturaklaşıp istikrara ulaşmış dağlar ve (çağlayan) ırmaklar meydana getiren..
yine değişik meyvelerden kendi aralarında çift çift yaratandır..
ve geceyi gündüze bürüyüp örten de O’dur.
İşte bütün bunlarda düşü nenler için ibretler vardır.”58
Kur’ân-ı Kerim’de yeryüzünün bu özelliklerini farklı üslûplarla ifade eden daha
pek çok âyet göstermek mümkündür.
Bu âyetlerin hemen hepsi, dünyanın insan hayatına elverişli hâle gelmesi için,
yeryüzünün sürekli bir değişim ve dönüşümden geçirildiğini göstermektedir ki, bu
uzun değişim ve dönüşüm sürecinin her merhalesini, Kudreti Sonsuz, bazen
birbirinden farklı bazen de birbirinin aynı canlı türleriyle şenlendirmiş;
ilim, irade ve hayat sıfatlarının değişik tecelli 58 Ra’d Sûresi, 13/3.
570
boylarıyla denizleri, ırmakları birer hayat çağlayanı ve bilhas sa toprak
tabakasını da altıyla-üstüyle bir canlılar meşheri ve mahşeri hâline
getirmiştir.
Toprak, hayat bakımından o kadar büyülü bir muhteva ve iç yapıya sahiptir ki; o,
bu iç ve dış zenginlikleriyle her zaman yekpâre bir canlı kabul edilebileceği
gibi, onun bir kim yahane, bir fizik araştırma merkezi, bir canlı biyoloji
labora tuvarı olduğunu söylemek de mümkündür..
evet, toprak; hava-su ve ziyanın nokta-i iltisâkı, bunların bize yararlı şe
kilde ulaştırılmasının regülatörü ve santralı, nihayet her şeyi bizim hesabımıza
faydalı hâle getiren ve istifademize sunan bir istihale fabrikasıdır.
Bu itibarla da ona, her şeyin nokta-i mihrâkiyesi, özü, hülâsası ve hayatın da
en önemli unsuru nazarıyla bakabiliriz.
Yerkürenin temel unsurlarından sayılan gazlar, ateşler, ilk tekamül merhalesini
topraklaşarak idrak etmiş ve ona inkılapla tabiî miraçlarını tamamlamışlardır.
Bu süreç sonunda, insana uzanan yol da yine toprakta başlamış, toprakta bitmiş
ve toprak üstü bir hâl alarak semavîleşmiştir.
Toprak, hemen her zaman o rengârenk ovaları-obaları, üfül üfül
bağları-bahçeleri, ürperten görünüşleriyle dağları tepeleri, gönüllere haşyet
salan denizleri-ırmaklarıyla hep yitirdiğimiz Cennetleri hatırlatmış ve
gönüllerimizin “dâüssıla”
tutkusuna karşı her zaman bizim için önemli bir teselli kaynağı olmuştur.
Hep onun çehresinde kaybettiğimiz Cenneti hatırlamış buruklaşmış ve onun
büyüleyen güzelliklerinin çağrıştırdığı ahiretin bağ ve bahçelerini düşünmüş,
teselli olmuşuzdur.
Yeryüzünde toprak, Kudreti Sonsuz’un elinde mevcut seviyeye gelebilmesi için
–dünyada her şey esbap eksenli oldu ğundan dolayı bu böyledir– milyonlarca yıl
geçmiştir.
Onun bitki örtüsüyle süslenmesi, canlılarla şenlenmesi, insanoğluy la duyulan,
hissedilen, yaşanan ve bizimle her şeyi paylaşan bir varlık hâline gelmesi de
yine milyonlarca yıl almıştır.
Toprak ... 571
Şimdi, tam Cennetlerin parlaklığını aksettirecek ölçüde kıvama erdiği bir
sırada, ondaki dengeleri altüst edip, hâli hazırdaki mevcudiyetleri milyonlarca
seneye vâbeste, onca ahengi ve ahenk unsurlarını yok edenler bilmem ki milyarlarca yıllık bir tecelli sürecinin hâsıl ettiği netice ve semereleri tahrip
ettiklerinin farkındalar mı? Keşke mesele sadece bazı türleri ortadan kaldırıp,
bazı dengeleri tahrip etmekten iba ret olsaydı! Heyhat! Tahrip, tasavvurları
aşkın bir hâl aldı ve arz üzerindeki bazı önemli unsurların yok edilmesiyle,
arkada kalan diğer canlı ve cansız elemanlar arasındaki dengeler de bozuldu..
ve toprak ana bir kere daha kendi evlatlarının iha netine uğradı.
Evet, yeryüzünde, bir kısım canlı-cansız türlerin yok edilmesiyle genel
dengenin bozulması, ister kasıtlı, ister ekonomik zaruretlerden dolayı, isterse
cahillikten ötürü olsun, bu, üze rinde neş’et edip geliştiğimiz yerküreye ve
toprak tabakasına apaçık bir ihanet ve kendi dünyamızı, kendi barınağımızı ya
şanmaz hâle getirmekten başka bir şey değildir.
Er geç şeriat-ı fıtriye bu ihanetimize karşılık verecek ve bu zulmümüzden do
layı bizi mutlaka cezalandıracaktır..
cezalandırıp bütün bütün bize arkasını dönecek ve bu küskünlükten de
canlı-cansız her kes ve her şey nasibini alacaktır: Atmosfer zararlı gazlara ye
nik düşecek..
gökten rahmet yerine asit yağmurları yağacak..
yağmur yağsa bile toprakları önüne katıp denizlere sürükle yecek..
bitki örtüsü bütün bütün bahar beklentilerimizle bera ber hazan yemiş gibi
sağa-sola savrulacak..
ve her zaman bir anneden daha şefkatli olabilen yeryüzü, İsrâfil sûruyla ürper
miş gibi kendi öz yavrularını şuraya-buraya saçarak kendini Cehennemî bir
çölleşmeye salacaktır.
Yaratılış itibarıyla her zaman, hava ile omuz omuza, su ile sarmaş dolaş toprak;
memuriyetinin gereği ovaları-obaları, bağları-bahçeleri, gümüşten ırmakları ve
altın çayırlarıyla hep 572
bir anne gibi üzerimize titremiş, hatalarımızı bir baba muka vemetiyle
göğüslemiş ve bir dönemde yitirdiğimiz Cennet mülâhazalarını gönüllerimizde
sürekli diri tutabilmiş en sıcak, en vefalı, en candan öyle bir hayat kaynağıdır
ki; onun o ciddi vefa tavrıyla emrimize âmâde bir vazifeli olduğunu göreme
yenler, onda olduğunun üstünde bir kısım büyüler, sırlar vehmederek, tıpkı Ganj
Havzası insanının, Ganj Nehri’ni takdis etmeleri, Amazon halkının, Amazon’u
kutsal saymaları ve bir kısım Kanada yerlilerinin Niagara’ya bazı ilâhî vasıflar
yakıştırmaları gibi, ona da yaratıcı bir güç nazarıyla bakmışlardır.
Oysaki, küre-i arz da, toprak tabakası da sırf ilâhî tecellilerin bir aynası ve
bizim onda temâşâ ettiğimiz harikulâdelikler de böyle bir aynada tecessüm eden
ilâhî vâridlerdir.
Bu önemli hususu Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla şöyle özetlemek mümkündür: “Yerküre
âlemin kalbi olduğu gibi, toprak un suru da arzın kalbidir. Tevâzu ve mahviyet
gibi insanı en yü ce hedefe ulaştıran yolların remzi topraktır.
Hatta toprak, en yüksek göklerden o gökleri Yaratan’a daha kestirme bir yol dur;
zira toprak kâinatta Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetinin tezahürüne, sonsuz
kudretinin baş döndüren faaliyetlerine ve Hayy u Kayyûm (hayatı veren ve onu
devam ettiren) isimle rinin tecellilerine en uygun, en müsait bir zemindir.
Cenâb-ı Hakk’ın rahmet arşı su üzerinde olduğu gibi, hayat ve ihyâ (hayatı
verme) arşı da toprak üstündedir..
ve toprak her türlü ilâhî tecelliye en parlak, en şeffaf bir aynadır.”
Evet, kesif (şeffaf olmayan) bir şeyin aynası ne kadar latîf olursa, üstündeki
suretleri o kadar açık gösterir.
Nûrânî ve latîf bir şeyin aynası da ne kadar kesif olursa o ölçüde ilâhî
isimlerin cilvelerini daha parlak aksettirir..
meselâ; havada güneşin sadece zayıf bir ziyâsı görünür; su aynasında ise, daha
parlak bir yansıma söz konusudur..
toprağa gelince, onda ziya ile beraber, güneşin yedi rengi de temâşâ edilir.
Toprak ... 573
Toprak bu engin muhteva ve zenginliğine rağmen, hep tevazu ve mahviyetin remzi
olmuş ve hep dudaklarını ayak larımızda gezdiregelmiştir.
Ruhunda toprağın bu mahviyet ve tevazuunu duyup da baş ve ayaklarını aynı
noktada bir ara ya getirerek halka hâline gelenlerin o, her zaman alınlarından
öper ve onların ruhlarına Hakk’a yakınlığın sırlarını duyu rur..
duyurur ve gönlünü gül bahçesine çevirmek isteyenlere “Toprak ol toprak ki gül
bitiresin; zira topraktan başkasının gül bitirmesi söz konusu değildir”
mazmununu fısıldar.
Yeni bir nefesin gelip ruhlarımızı saracağı; ağacın, insanın, toprağın, suyun,
yerin, göğün akıp gönüllerimize dolacağı; dolup yeni bir “şeb-i arûs”a ereceği
günlerin yakın olduğu ümidiyle...
A
Abbasî 551
abraş 317
Âdem (aleyhisselam) 71, 104, 119, 142, 177, 324, 342, 404, 449, 471, 483, 522
Adn Cennetleri 514
ahlâk 29, 66, 88, 102, 137, 162, 262, 269, 278, 314, 326, 328, 343, 360, 362,
364, 365, 368, 370, 525, 526, 556, 559, 560, 563
aile 66, 112, 194, 330, 383, 398
akciğer 44
akıl 16, 20, 36, 45, 47, 68, 86, 96, 136, 176, 197, 208, 231, 254, 265, 268,
269, 273, 275, 281, 286, 290, 323, 326, 376, 377, 388, 422, 483, 496, 519, 520
Âkif 87, 175, 437, 438, 439, 440, 441, 549, 550
akl-ı meâd 348, 377, 532
akl-ı meâş 234, 272, 377, 394, 478
akl-ı semavî 377
akl-ı türâbî 377
aktif sabır 49, 258
alafranga 113, 454
alâim-i sema 469
Ali b.
Yunus 552
Ali (r.a) 528
altın 98, 101, 140, 141, 170, 210, 241, 377, 386, 389, 401, 445, 448, 449, 450,
454, 456, 457, 460, 465, 466, 476, 514, 551, 558, 571
Amazon 572
amyant 316
Anadolu 290, 405, 429, 449
anarşi 239
arabesk 439
Arafat 425, 471, 477, 478, 479, 480, 481, 482
Âraftakiler 284
Arap şairleri 97
Arasat 416, 480
araz 48
Aristo 133
aristokrat 108
Arş 48, 202, 394, 430, 459
asit yağmurları 571
asker 79, 131, 145, 238, 355, 512
aslan 77, 252
astronom 552
Asya stepleri 290
ateist 293
ateizmin hamisi 367
ateş böcekleri 187
atkı 55, 84, 106, 198, 370, 377, 438, 470
atlas 254, 374, 464
Avrupa 357, 367, 552, 553
âyân-ı sâbite 94
Âyetü’l-Kübrâ 344
ay ve güneş tutulmaları 538, 552
Azrail 512
B
Bağdat 280
bakteri 568
balon 99, 380, 421, 464
banyo 32, 431, 448, 460, 514
Baraka Irmağı 437
Batı 82, 175, 182, 262, 357, 358, 359, 367, 551, 552, 553
baykuş 209, 556
bayram 38, 149, 209, 238, 419, 423
Bedir 338, 354
Bediüzzaman 38, 51, 91, 97, 104, 110, 123, 175, 176, 312, 316, 334, 400, 534,
572
belâgat 29, 31, 104, 107, 176, 485, 550
Belkıs’ın tahtı 316
Karma İndeks
576
bencil/-lik 90, 91, 93, 146, 181, 301, 335
benlik 42, 50, 91, 149, 176, 180, 181
Benû Musa 551, 552
Berâat 410
Berberî köle 71
Bergson 357
berzah 48, 274, 379, 463, 470
berzahî vücud 48
Beşinci Kat 223, 226, 227, 228, 229, 230, 231, 232, 233, 234, 236
Bettânî 550, 552
beyan 23, 25, 26, 27, 29, 30, 31, 35, 39, 49, 56, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100,
101, 102, 103, 104, 105, 107, 109, 110, 113, 114, 120, 129, 130, 131, 151, 176,
210, 313, 314, 332, 333, 341, 342, 386, 387, 388, 412, 458, 466, 485, 505, 507,
510
beyt-i mâmur 307
Beytullah 471, 476
Beyyine 514
biat 130, 343
Bilâl (r.a) 457
Bizans 186
bülbül 36, 37, 88, 98, 104, 159, 251, 252, 348, 375, 479
büyü 81, 95, 101, 132, 392, 399, 415, 417, 421, 422, 431, 446, 464, 479, 493,
506, 507, 522
C
Cabir 550, 552
cadı 210, 493
cami 213, 214, 416, 418, 447, 449, 451, 463
Câmi 97
Camus 177
Cebrail 387, 512
Cehennem 53, 56, 60, 81, 256, 427, 567
Celaleddin-i Rumî 403
cemaat 181, 293, 354, 423, 429, 439, 442, 447, 451, 460, 465
Cemil Meriç 284
Cennetü’l-Firdevs 131
Cennetü’l-Me’vâ 89
cevâmiü’l-kelim 333, 341
cevher 47, 84, 98, 109, 255, 538
cezbe 174, 298, 542
Charles Lalo 533
Cibril (a.s.) 210, 344, 464
cihad 143, 280, 351, 353
Cihad-ı Ekber 353
cin 94, 98, 316, 345, 516
cinas 35, 110
cinnet 53, 257
Cûdî 71
Ç
Çanakkale 280
D
Davud (a.s) 252, 316, 349, 404
Dede Efendi 423
demokrasi 286
derviş 187, 433, 520
Divan-ı Harp 212
E
Ebû Cehil 502
Ebû Katâde 187
edebiyat 24, 25, 26, 27, 102, 103, 105, 106, 107, 123, 362, 366
edep 117, 118, 119, 120, 121, 122, 123, 255, 341, 343, 460, 499
Efendimiz (s.a.s) 294
Eflatuncu düşünce 357
ego/egoizma 22, 91, 292
eğitim 12, 176, 180, 335, 431, 438
ekolojik denge 21, 567
el-Hâzin 553
el-Ümm 102
emir âlemi 46
Endülüs 553
enstrüman 80, 83, 105, 106, 112, 132, 233, 445, 455, 526, 530, 536
erkan-ı harp 330
Erzurum 214
Karma İndeks ..577
esir deryası 518
estetik 11, 12, 13, 21, 109, 152, 199, 423, 434, 524, 533
estetizm 371
evkat cetveli 316
evliyâ 141, 316, 327, 334
evrâd u ezkâr 393, 460
evrensel/-lik 19, 20, 67, 69, 106, 135, 151, 152, 171, 175, 206, 207, 220, 264,
273, 274, 284, 336, 369, 370, 372, 373, 377
Eyyûb (a.s) 119, 154, 177, 252, 405, 497
ezan 201, 202, 418, 423, 427, 433, 457, 458, 462, 463, 464, 482, 506
F
fabrika 516
Fârâbî 550
Faraklit 404
Fatih Külliyesi 437
Faust 136, 348
felsefe 13, 14, 16, 20, 21, 106, 107, 126, 175, 176, 189, 207, 275, 337, 357,
360, 373, 377, 540
felsefî sistemler 128, 370, 557
fen 176, 334, 550, 556
fenn-i münazara 136
fen ve teknik düşünce 556
Ferhat 275
Feridüddin Attar 97
Fezârî 550, 552
Firdevs 49, 131, 172, 253, 373, 456, 544, 566
Fuzulî 246
G
galaksiler 42, 226, 299
Galata Köprüsü 438
Ganj Nehri 572
Gazzâlî 175, 377, 532, 551
Gedâî 540, 541
gelin 404, 478, 526
gerçeküstücülük 128
globalleşme 68
göç 145, 152, 198, 351, 354, 355, 396
Gustave Le Bon 551
gümüş 80, 170
günah 58, 142, 143, 341, 495, 496, 516
gürültü çağı 31
gürültü kirliliği 32
güvercin töresi 252
H
hac 427, 437, 471, 475, 476, 483
Hacer 476
Hakikat Çekirdekleri 46
Hakikatü’l-Hakaik 36
Haliç 441
Halid b.
Velid 175, 186
halife 47, 86, 87, 90, 94, 95, 140, 268, 269, 366
halka-i zikir 411, 438
Hallac 19
halvet 43, 130, 198, 203, 234, 274, 410, 442
halvethâne 47
haricîler 551
Hârût ve Mârût 81, 495
Hassan b.
Sâbit 131
Haydar Bammad 551
Haziran fırtınaları 216
Hazîratü’l-Kuds 394, 467, 470
Hegel 136, 358
Hendek 338
Heraklit 184
Herkül 71
hırs 92, 93, 142, 143, 146, 147, 162, 163, 277, 491
Hızır 42, 49, 97, 186, 245
Hızır çeşmesi 251, 352, 373
hicret 151, 351, 352, 353, 354
hilâbe 540
hilafet 86, 89, 305, 371, 380
Hintli 291
Hitler 67
hoşgörü 153, 168, 210, 219, 369
Hubeyb 185
578
hukuk 65, 67, 182, 212, 216, 260, 337
Huneyn 338
hûri 73, 403, 411
hutbe 104, 130, 333, 349, 377, 394, 400, 451, 526
huzur evi 64
hümâ kuşu 207
hürriyet 66, 68, 92, 93, 179, 180, 261, 291, 302, 378, 542
Hüseyin (r.a.) 185
hüsuf 369, 537, 538
I
ırmak 50, 74, 86, 98, 159, 222, 320, 467, 505, 514, 527, 528, 545, 556, 565,
566, 569, 570, 571
Itri 423
îsâr 149
İ
İbn Rüşd 551, 553
İbn Sina 550, 553
İbn Yunus 550, 552
İbrahim (a.s) 60, 119, 154, 316, 354, 425
İbrahim Hakkı 319, 400
içtihad 103, 141, 317
idealizm 128, 368
ideoloji 127, 211, 284, 285
iffet 117, 121, 127, 169, 196, 314
ifrit 139, 210, 315, 316, 347, 387, 501, 567
ihlas 259
ihlâs 27, 75, 148, 152, 163, 168, 179, 281, 314, 475, 485, 492, 510, 525
ikbal 189, 258, 262, 283, 302
ikbal yıldızı 257
i’lâ-yı kelimetullah 220, 339
İlyas (a.s.) 186
İmam Şafiî 102
inci 107, 255, 376, 404, 439
İncil 358
ipekböceği 63
İrem Bağları 71, 170, 347, 375, 495
irtica çığırtkanlığı 211
İsa (a.s) 317, 354
İskender 67, 95, 184, 349
İskenderiye mektebi 551
İsmail (a.s) 425
İsrafil (a.s.) 349, 350, 387, 512
İstanbul 280, 437, 438, 441
istiare 35, 110
istidrâc 281
istiklal mücadelesi 53
İzmir 214
J
jale 403
Josef Bertrand 551
K
Kâbe 49, 73, 144, 232, 416, 425, 471, 472, 473, 474, 475, 476, 477, 478, 481,
483
Kâb-ı kavseyni ev ednâ 326, 344
kabir 50, 511, 512
kabz 287
kader 17, 119, 290, 353, 380, 426
kadın 56, 215, 238, 333, 417, 542
Kadisiye 280
Kafdağı 185, 368, 493
Kalbin Zümrüt Tepeleri 46
Kanada 572
Kant 136, 358
Karl Marks 136
Kerbela 185
kışla 131, 181, 557
kibir 22, 90, 91, 319, 320
Kisra 186, 329
Kitap ve Sünnet 175, 269, 274, 280
komünizm 177
Konstantiniye 186, 552
Kûfeli Cabir 550
Kûfe sahrası 551
Kurban Bayramı 425
kuş gribi 52
küsuf 369
Karma İndeks ..579
L
Lablas 552
laboratuvar 44, 250
lâhut 47, 269, 360
latîfe-i rabbâniye 306, 317
Leibniz 358
Leylâ 246
lirik 108
livâü’l-hamd 345
lobi 289
lunapark havası 521
Lût (a.s) 354
M
mâbed 36, 196, 198, 202, 204, 231, 250, 266, 374, 394, 398, 412, 416, 418, 421,
423, 424, 425, 429, 430, 431, 432, 434, 436, 437, 438, 439, 440, 441, 442, 445,
447, 448, 449, 450, 455, 456, 505, 506, 507, 529
maddeciler 87
maddecilik 136
Makyavelist 288
Malazgirt 280
mecaz 26, 35
Mecnûn 246
medeniyet 31, 32, 152, 197, 205, 266, 275, 286, 291, 351, 355, 376, 429, 432,
556, 563
medeniyet mimarları 199
medeniyet muallimi 286, 355
medeniyet telakkileri 229, 294
Medine 71, 280, 338, 345, 354
medrese/-ler 181, 182, 196, 198, 430, 438, 442
med ve cezir 230
Mefisto 136, 348
Mehmet Âkif 437
mehter 108, 520
Mekke 73, 338, 345, 354
Memlûkler 187
Me’mun dönemi 551
mescit 421, 447
Mesih (a.s.) 41, 59, 119, 184, 350, 497
metamorfoz 277
Mevlâna 17, 18, 19, 49, 82, 97, 120, 175, 188, 377, 531, 532, 542
Mevlevî semâzen 520
mezhep 207, 332
mikro âlem 62
mikro varlıklar 86
Mina 425, 477, 478, 483
minare 198, 392, 396, 398, 418, 419, 422, 425, 427, 430, 431, 436, 438, 439,
454, 455, 456, 457, 458, 459, 464, 492, 506, 529
minare kametliler 185
miraç 93, 100, 341, 346, 410, 462, 465, 467, 470, 570
M.
Lütfi 40, 141, 298, 350, 499, 538
Muhammed b.
İbrahim el-Fezârî 552
Muhammed b.
Zekeriyya er-Râzî 550
Muhammed İkbal 405
Muhteşem Süleyman 437
Murad-ı Sânî 214
Musa (a.s) 119, 316, 354
Mus’ab 186
mûsıkî 32, 34, 96, 99, 100, 108, 201, 202, 222, 223, 230, 233, 237, 239, 393,
409, 425, 433, 449, 455, 457, 464, 466, 530, 551
mûsıkîşinas 395
Mute 280
münazara 133, 134, 135, 136, 137
Müslüman 24, 120, 179, 264, 366, 370, 374, 552, 553
Müslüman düşüncesi 264
Müslümanın zaafı 264
Müslüman karakteri 139
müstehcenlik 127
Müzdelife 425, 477, 478, 480, 481, 482
580
N
naat 460
Naîm Cennetleri 321, 513
namaz 92, 93, 166, 274, 371, 393, 417, 419, 421, 424, 435, 436, 455, 462, 463,
464, 465, 466, 467, 468, 469, 470, 475, 482
namazgâh 393, 394, 456
Napolyon 67, 95
Nasîruddin et-Tûsî 552
natüralist 122, 381, 533
natüralizm 128
nefis 28, 29, 138, 140, 141, 143, 207, 214, 320, 353, 395, 430, 454, 478, 483,
489, 490, 493, 500, 501, 503
nefis tezkiyesi 28, 337
nefret 52, 56, 60, 66, 81, 93, 138, 139, 142, 146, 155, 157, 207, 210, 238, 239,
261, 285, 290, 300, 331, 337, 369, 407, 450, 491, 554
nemrut 81, 502
nevruz sevinci 251
ney 401, 403, 520, 530, 564
neyzen 97
Niagara 572
Nigârî 168, 220
Niyazî 536
N.
Kemal 50
nomen ve fenomen 360
Nuh (a.s) 316
Nuh Tufanı 567
O
okul 112, 176, 228, 557
Orta Doğu 551, 553
oruç 92, 416, 417, 494
Osmanlı 290, 444
otomobil 409
Ö
öd ağacı 251
ölüm 53, 152, 189, 266, 292, 355, 511, 512, 513, 514, 515, 518, 525, 538, 541,
567
Ömer b.
İbrahim 552
Ömer (r.a) 268, 406
P
Paskal 357
peçe 49
perde 59, 94, 124, 171, 173, 174, 228, 240, 261, 265, 297, 345, 357, 358, 379,
387, 388, 472, 513, 519, 543, 569
peyzaj 197, 199, 535, 553
Piyer Loti 197
politika 282, 286
pozitivizm 128
pragmatik yörünge 286
pragmatist 288
propaganda 162, 409
putperest 302, 550
R
râbıta 429
Râbiatü’l-Adeviye 19, 308
radyo 31, 237, 275, 409
Ramazan 214, 414, 415, 418, 419, 420, 494
rasat 178, 194, 205, 266, 274, 400, 411, 432, 546
rasathane 251, 267, 296, 325, 360, 431, 438, 447, 516, 519, 546
rasat noktaları 51, 68, 458, 529
rasyonalizm 128
Ravzâ 49, 232, 407
Râzî 550, 553
realizm 128
recâ 246, 379, 414, 477, 480, 486, 526
Regâib 410
rehabilitasyon 402
reklâm 409
remel 474
rıdvan 169, 379, 428, 512
rıhtım 230, 481, 528
rıza 90, 118, 144, 146, 147, 148, 150, 152, 155, 156, 157, 159, 161, 163, 164,
165, 168, 169, 179, 192, 216, 218, 220, 262, 268, 292, 295, 309, 315, 321, 343,
380, 429, 510, 514, 517
Karma İndeks ..581
ribat 462
risalet 118, 325, 326, 341
riya 126, 188, 403, 500
riyazet 431
R.
M.
Ekrem 543
romantizm 128, 223, 432, 441, 472, 474
Rönesans 177
Ruh-u A’zam 47, 326, 342
Ruhu’l-Kudüs 325
Ruhullah 404
S
Safâ-Merve 476
safiyyullah 88
sağırlar 31, 54, 191, 392
sahabe 169, 389, 390
sahur 416, 494
sâki 227, 541
saksağan 105, 159, 348, 374
sanat 26, 103, 105, 106, 109, 125, 127, 128, 180, 183, 194, 197, 201, 208, 265,
274, 275, 360, 362, 363, 364, 365, 366, 370, 371, 372, 434, 437, 438, 439, 441,
445, 553, 556, 565
Sancar sahrası 551
sarraf 84, 98, 103, 130, 141, 329, 384, 538
secâ 110
secde 93, 223, 230, 251, 375, 396, 407, 431, 432, 447, 462, 469, 475, 481, 482
selâm 81, 93, 95, 116, 215, 217, 228, 251, 256, 328, 381, 428, 434, 483
selâmlık 443
semâa kalkma 97, 100
sembolik resim 105
senfoni 63, 95, 232
Seniyye-i Veda 184
sera 76, 340, 344, 380
serzâkir 438, 529
sevâd-ı a’zam 337
Sevr Mağarası 338
seyr fillâh 475
seyr ilâllah 476
seyr minâllah 476
sezgi 44
sezme ufku 529
sıbyan mektebi 438
sıfât 305, 312, 325, 345, 522
sıfât-ı sübhâniye 305, 307, 342, 518
sır 38, 47, 224, 230, 231, 269, 271, 289, 304, 306, 307, 314, 338, 390, 399,
467, 475, 509, 519, 521, 522, 529, 572, 573
Sırat 379
sırat-ı müstakîm 362
sır burcu 49
sırça saraylar 546
sır koyları 545
sır urbaları 540
Sidretü’l-Müntehâ 49, 89, 344, 433, 447, 475
sihir 33, 39, 42, 49, 54, 59, 76, 88, 96, 100, 105, 129, 156, 180, 201, 202,
204, 231, 243, 254, 267, 359, 372, 379, 387, 388, 392, 393, 395, 397, 398, 400,
402, 411, 414, 417, 419, 424, 426, 427, 430, 434, 443, 448, 455, 456, 458, 464,
466, 474, 502, 505, 506, 509, 515, 525, 530, 553, 568
silah 54, 61, 93, 130, 237
Sinan 437, 439
sinema 105, 517
siyer 332, 340, 366
S.
J.
Jean 357
sofî 187
softa 294
solucan 62, 63, 568
solunum 44
Sonsuz Nur 168, 456
sosyalist 284
sperm 512, 513
su aynası 572
sulh 69, 80, 171, 220, 337, 369
Sully Prudhomme 51
582
Sultan mührü 42
sûr sesi 33, 97, 132, 193, 349, 456, 458
Sûzî 541
sükût 26, 27, 32, 102, 118, 202, 230, 237, 245, 319, 399, 441, 442, 445, 461,
463, 465, 474, 477, 485
sükûtî hitabeler 33, 34, 54
sükûtîler 34
sükûtîlik 32, 34
sükûtî nağmeler 520
sükûtun nağmeleri 218
Süleyman (a.s) 40, 304, 316, 349
Süleymaniye Camii 437, 438, 439
Süleymaniye Külliyesi 437
Süleymanlık bahşetme 209, 374
Süleymanlık rüyaları 494
Sünnet 133, 149, 175, 269, 273, 274, 280, 358, 366
sünnetullah 268, 269
sünûhat 474
Süreyya 128
sürrealizm 128
Ş
şadırvan 77, 198, 231, 232, 394, 419, 431, 435, 439, 442, 464
şâhika 51
şair/-ler 25, 83, 97, 109, 125, 126, 127, 128, 129, 131, 132, 151, 275, 410,
479, 511, 531
Şam 280, 437
Şark 336, 551
şatahat 305
şeâir 158, 418, 432, 472
şeb-i arûs 377, 379, 400, 477, 573
şecere-i tûbâ 363
şefaat 430
şefaat anahtarı 343
şehircilik 197, 550
şehit 549
şehit kanı 405, 407
Şems-i Tebrizî 97
şe’n-i rubûbiyet 267
Şeref Yıldızı 483
şeriat-ı fıtriye 98, 268, 571
şevk 43, 45, 88, 103, 122, 123, 125, 168, 173, 175, 198, 202, 203, 221, 245,
247, 292, 298, 308, 309, 311, 315, 397, 424, 426, 447, 450, 473, 477, 501, 505,
535, 538
Şeyh Gâlip 175
şeytan 58, 81, 84, 93, 141, 158, 169, 194, 217, 316, 344, 348, 374, 386, 404,
483, 491, 498, 501, 503
şiddet 53, 54, 72, 139, 216, 250, 251, 255, 266, 329, 330, 406, 565
şifahane 198, 430, 438, 442
şifre 36, 232, 389, 529, 549
şiir 24, 32, 74, 85, 97, 125, 126, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 199, 225, 230,
325, 363, 387, 395, 418, 425, 429, 437, 441, 445, 449, 464, 472, 506, 519, 530,
544, 548
Şîrpençe 187
şov 81, 162, 542
şöhret 37, 92, 149, 153, 188, 261, 292, 324, 335, 492, 494, 503
şuunât 94
şuur 39, 44, 58, 63, 117, 124, 127, 131, 132, 168, 176, 181, 260, 264, 278, 279,
312, 313, 317, 363, 371, 388, 390, 396, 470, 496, 502, 515, 519, 533, 537, 542
şükür 88, 89, 330, 469, 475, 489
T
taayyün-ü evvel 345
tabiatperestlik 128
tahta kulübe 214
takva 149, 322
talâk 495
talâkat 87, 94, 227, 230, 373, 374, 412, 425, 519, 559
tamu 64, 404
Karma İndeks ..583
tarih 14, 15, 103, 106, 133, 136, 152, 153, 196, 224, 258, 279, 284, 332, 354,
406, 441, 555
tarihsellik 115
tarikat mensubu 211
tasavvuf 102, 126, 182, 274, 551
tavaf 43, 389, 471, 475, 483
tayy-i mekân 457
tayy-i zaman 457
tecellî 45, 47, 53, 86, 88, 104, 195, 209, 226, 259, 298, 301, 303, 309, 397,
495, 517, 519, 524, 526, 533, 537, 539, 540, 545
tecrit 46, 127, 271, 274, 365, 371, 512
tefekkür 12, 16, 18, 23, 88, 256, 266, 358, 450, 536, 550
teknoloji 13, 14, 15, 16, 20, 21, 112, 262, 549
tekvînî emirler 47, 131, 191, 193, 281, 312, 317, 389, 391, 394
tekvînî ve teşriî kitaplar 547
tekye 181, 182, 195, 201, 430, 530
telbiye 427
tembellik 549
terör 239, 369
tesbih 226, 256, 300, 401, 426, 435, 459, 460, 468, 507, 537
teşbih 26, 35, 110, 365
tevazu 140, 143, 280, 572, 573
tevbe 309, 341, 399, 490
tevbe iksiri 142
tevekkül 255, 259, 281, 402, 526
tevhid 27, 29, 51, 161, 163, 304, 345, 371, 472, 510, 550
Tevrat 358
tevriye 35, 110
tıp 317, 366, 550, 551
tiran bozması 300
tiranlar 52
tiyatro 105
tohum 72, 143, 144, 153, 158, 159, 189, 243, 248, 253, 258, 259, 272, 331, 349,
512, 513, 559, 560, 562
toplardamar 44
toplum 12, 14, 28, 52, 53, 54, 64, 66, 68, 70, 80, 91, 111, 113, 115, 147, 157,
161, 162, 181, 189, 191, 192, 198, 204, 210, 220, 260, 277, 285, 287, 337, 362,
366, 382, 383, 390, 495, 550
Toynbee 355
töre 106, 190, 204, 252
tramvay 409
tren 31, 409, 472
Tûbâ-i Cennet 379
tufan 61, 404, 427
Türk 186
Türkiye 287, 289
türkü 43, 62, 156, 157, 184, 251, 384, 492, 541
U
ubûdiyet 302, 320, 341
uçak 316, 409, 472
Uhud 338
umran çağı 291
Unkapanı 438
usturlap 552
usûl-i fıkıh 103, 550, 551
uyku 169, 197, 254, 399, 400, 418, 420, 459, 463
uzlet 98, 198, 222
Ü
üç aylar 421
üçüncü dünya ülkeleri 106, 288
V
vaftiz suyu 188
vahiy 24, 280, 312, 322, 323
vakıf 64
vapur 409
vâridât 39, 107, 158, 234, 238, 392, 412, 468, 469, 474, 483
vâris-i tâmm 340
vatan 176, 518, 556, 557
vatan-ı aslî 511
vatanî vazife 214
vazife şuuru 156, 281, 320, 379, 459
584
vicdan 16, 19, 25, 26, 39, 41, 42, 43, 44, 50, 59, 60, 90, 91, 93, 105, 124,
125, 126, 140, 141, 154, 171, 177, 226, 243, 248, 260, 268, 269, 286, 287, 313,
318, 334, 345, 348, 354, 358, 362, 363, 365, 372, 380, 383, 394, 417, 421, 426,
427, 428, 458, 462, 464, 465, 480, 483, 493, 496, 499, 502, 506, 507, 509, 511,
533, 534, 535, 544, 559, 565
vicdan darlığı 90
vicdan erbabı 249
vicdan genişliği 90, 91
vicdan hürriyeti 216
vicdanın dili 124
vicdanî hesap 252
vicdan kahramanları 546
vicdan medeniyetleri 376
vicdan mekanizması 36, 37, 45, 317
vicdan selâmeti 266
vilâdet 153, 450, 518
vitrincilik 162
vuslat 43, 45, 122, 125, 128, 130, 160, 168, 179, 234, 235, 243, 256, 303, 304,
363, 365, 374, 396, 401, 429, 455, 462, 465, 470, 472, 475, 476, 501, 528, 532,
536, 539, 543, 544, 546
vuslat arzusu 169, 203, 244, 246, 310, 385, 420, 534, 538, 539, 565
vuslat avansı 540
vuslat çağrısı 539, 541
vuslat koyu 534, 539
vuslat vesilesi 531
Y
Yahya Kemal 430, 437, 438, 443, 444, 459
yakîn 475
Yakub (a.s) 17, 154, 449, 555
yavru 228
Yeni Cami 438
yerküre 80, 248, 325, 390, 529, 551, 568, 569, 570, 571, 572
yeryüzü mirasçıları 173, 175, 181, 270
Yesrib 71
yıldızlar 74, 80, 87, 226, 235, 236, 396, 400, 419, 423, 427, 431, 467, 526,
527, 529, 530, 534, 537, 545, 552
yitirdiğimiz Cennet/-ler 242, 456, 570, 572
yobaz 335
yobazlık 169
Yunan mitolojileri 553
Yunan ve Latin düşüncesi 82
Yunus (a.s) 177, 212
Yunus Emre 19, 403
Yusuf (a.s) 17, 154, 184, 316, 449, 468
Yusuf’un gömleği 154, 449
Z
zangoç 128, 141, 187
Zebur 358, 405
zehir 37, 65, 210, 249, 494, 503, 537
Zehravî 550, 553
zekât 92, 166, 274
Zeliha’nın aşk u hicranı 555
zelzele 71, 156
zemzem 475, 477
Zîc-i Hâkimî 552
Zîc-i İlhânî 552
zühd 28, 330, 340
zünnar 492
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder