Yirmi Birinci Söz
Yirmi Birinci Söz’ün Birinci Makamıبِسْــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
إِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا658
658 “Şüphesiz namaz, müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır.” (Nisâ sûresi, 4/103)
Bir zamanlar, yaşı, cüssesi ve mevkisi büyük bir adam bana dedi ki: “Namaz iyidir.
Fakat her gün her gün beşer defa kılmak insana çok geliyor.
Bitmediğinden usanç veriyor.”
O adamın bu sözünden hayli zaman sonra nefsimi dinledim, aynı sözleri söylediğini işittim.
Ona baktım, tembellik kulağıyla şeytandan aynı dersi aldığını gördüm.
O vakit, o adamın, âdeta kötülüğü arzulayan bütün nefisler adına konuştuğunu veya bu sözün ona söyletildiğini anladım.
Kendi kendime dedim ki: “Madem nefsim daima kötülüğü emrediyor, nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez.
Öyleyse işe nefsimden başlarım.”
Ey nefis! Koyu bir cehalet içinde, tembellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin bu söze karşılık benden şu beş “ikaz”ı dinle!
Birinci İkaz
Ey bedbaht nefsim! Acaba ömrün ebedî midir?
Gelecek seneye, hatta yarına çıkacağına dair elinde senedin mi var?
Sana usanç veren, ebedî yaşayacağını zannetmendir.
Keyif için dünyada ebediyen kalacakmış gibi nazlanıyorsun.
Eğer ömrünün kısa olduğunu ve faydasız işlerde gittiğini anlasaydın, elbette, onun yirmi dörtte birini, sana hakiki ve ebedî bir hayatta saadeti kazandıracak güzel, hoş, rahat ve bereketli bir hizmete sarf ederdin.
Usanmak şöyle dursun, bu sende ciddi bir şevk ve hoş bir zevk uyandırırdı.
İkinci İkaz
Ey doymak bilmeyen nefsim! Her gün her gün yemek yiyor, su içiyor ve havayı teneffüs ediyorsun; bunlar sana usanç veriyor mu?
Madem vermiyor, hatta ihtiyaç tekrar ettiğinden usanç duymuyor, aksine, onlardan lezzet alıyorsun.
Öyleyse bedenimde senin arkadaşların hükmündeki kalbimin gıdası, ruhumun âb-ı hayatı olan ve Rabbanî latifelerimin tatlı havasını kendinde toplayan namazın da seni usandırmaması gerekir.
Evet, sonsuz keder ve elem içinde, fakat bir o kadar da zevklere, emellere tutkun ve sevdalı bir kalbin gıdası ve kuvveti, her şeye gücü yeten Rahîm ve Kerim bir Zât’ın kapısını dua ile çalmakla elde edilebilir.
Şu fâni dünyada, ayrılıktan feryat ederek süratle göçüp giden bütün varlıklarla alâkadar bir ruhun âb-ı hayatı ise her şeye bedel Bâki bir Yaratıcının, ölümsüz bir Sevgilinin rahmet çeşmesine namaz ile yönelerek içilebilir.
İnsanda, tabiatı gereği sonsuzluğu isteyen, ebediyet için yaratılmış, ezelî ve ebedî bir Zât’ın aynası olan son derece hassas, manevî ve şuurlu bir sır ile latife-yi Rabbaniye denilen nurlu bir his vardır ki, bunlar, şu kasvetli, ezici, sıkıntılı, boğucu, karanlık ve geçici dünya halleri içinde, elbette teneffüse çok muhtaçtır ve ancak namaz penceresiyle nefes alabilir.
Üçüncü İkaz
Ey sabırsız nefsim! Acaba geçmiş günlerdeki ibadetlerin zahmetini, namazın zorluğunu ve musibetlerin sıkıntısını hatırlayıp ızdırap çekmek ve gelecekteki ibadetleri, namaz vazifesini ve musibetlerin elemini bugünden düşünüp sabırsızlık göstermek hiç akıl kârı mıdır?
Şu sabırsız halin şöyle sersem bir kumandanın haline benziyor: Düşmanın sağ taraftaki kuvveti kendi birliğine katılıp taze bir kuvvet olmuşken, o tutar, mühim bir kuvvetini o tarafa gönderir, merkezi zayıflatır.
Sol tarafta da henüz düşman askeri yokken, oraya büyük bir kuvvet gönderip “Ateş!” emri verir.
Merkezi tamamen zayıf bırakır.
Düşman işi anlar, merkeze saldırır ve orayı yerle bir eder.
Şu halinle sen, işte bu kumandana benziyorsun.
Çünkü geçmiş günlerdeki ibadetlerin zahmeti, bugün rahmete çevrilmiştir.
Elemi gitmiş, lezzeti kalmış.
Zahmeti lezzete, sıkıntısı sevaba dönüşmüş.
Öyleyse namazdan usanmak yerine yeni bir şevk, taze bir zevk ve ciddi bir gayretle ona devam etmek gerekir.
Gelecek günler henüz gelmediğine göre, onları şimdiden düşünüp usanmak ve gevşeklik göstermek, aynen ileride başına gelecek açlığı ve susuzluğu bugünden düşünerek bağırıp çağırmak gibi bir divaneliktir.
Madem hakikat böyledir, aklın varsa yalnız bugünkü ibadetini düşün ve “Günümün bir saatini, ücreti pek büyük, zahmeti pek az olan, hoş, güzel ve yüce bir hizmete sarf ediyorum.” de! O zaman acı usancın tatlı bir gayrete dönüşür.
İşte, ey sabırsız nefsim! Sen üç çeşit sabırla vazifelisin. Biri: İtaat ve ibadette sabırdır.
İkincisi: Günahlara karşı sabırdır.
Üçüncüsü: Belâ ve sıkıntılar karşısında sabırdır.
Aklın varsa, bu üçüncü ikazdaki temsilde görünen hakikati kendine rehber edin, mertçe “Ya Sabûr” de, üç sabrı omzuna al! Eğer Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği sabır kuvvetini yanlış yolda kullanıp dağıtmazsan, o her zorluğa ve her derde katlanmaya yeter...
O kuvvetle dayan!
Dördüncü İkaz
Ey sersem nefsim! Acaba kulluk vazifesi neticesiz ve ücreti az mı ki sana usanç veriyor?
Mesela bir adam sana biraz para verse veyahut seni korkutsa, akşama kadar çalıştırır, sen de itiraz etmeden çalışırsın.
Peki, bu dünya misafirhanesinde aciz ve fakir kalbini zenginleştiren, elbette gireceğin kabrini ışıklandıran, her halükârda hesap vereceğin mahşerdeki o büyük mahkemede sana kurtuluş senedi ve ister istemez üstünden geçeceğin sırat köprüsünde nur ve burak olacak namaz neticesiz midir veyahut karşılığı az mıdır?
Bir adam yüz liralık bir hediye vaat etse, seni yüz gün çalıştırır.
Sözünden dönme ihtimali olan o adama güvenir, usanmadan çalışırsın.
Acaba sözünden dönmesi imkânsız bir Zât, sana cennet gibi bir karşılık ve ebedî saadet gibi bir hediye vaat etse, seni pek az bir zaman, güzel bir vazifede çalıştırsa, buna rağmen hizmet etmezsen veya isteksizce, usançla, yarım yamalak hizmetinle O’nu yalancılıkla itham edip hediyesini hafife alırsan, şiddetli bir cezaya ve dehşetli bir azaba müstahak olacağını düşünmüyor musun?
Dünyada hapis korkusundan, en ağır işlerde şikayet etmeden çalıştığın halde, cehennem gibi ebedî bir hapsin korkusu, hafif ve hoş bir vazife için sana gayret vermiyor mu?
Beşinci İkaz
Ey dünyaya tutkun nefsim! Acaba ibadetteki isteksizliğin ve namazdaki ihmalin dünya meşguliyetlerinin çokluğundan mıdır?
Veyahut geçim derdiyle ibadete vakit bulamayışından mıdır?
Sırf dünya için mi yaratıldın ki bütün vaktini ona sarf ediyorsun?
Sen, kabiliyetlerinle bütün canlılardan üstün olduğunu fakat dünya hayatının devamı için gerekli şeyleri temin etme kudreti bakımından bir serçe kuşuna bile yetişemeyeceğini biliyorsun.
Asıl vazifenin hayvanlar gibi çabalamak değil, gerçek bir insan gibi hakiki ve daimî bir hayat için gayret etmek olduğunu neden anlamıyorsun?
Hem dünya işleri dediğin, çoğu sana ait olmayan, boş yere karıştığın ve karıştırdığın faydasız şeylerdir.
En lüzumlu işi bırakıp güya binlerce sene ömrün varmış gibi, en lüzumsuz malûmatla vakit geçiriyorsun.
Mesela, kıymetli vaktini, “Satürn gezegeninin etrafındaki halkaların mahiyeti nedir?
Amerika’da kaç tane tavuk vardır?” gibi kıymetsiz şeyleri düşünmeye harcıyorsun.
Güya astronomi ve istatistik bilimleriyle uğraşıyor, onlardan istifade ediyorsun!..
Eğer, “Beni namazdan ve ibadetten alıkoyan, bana usanç veren, böyle lüzumsuz şeyler değil, geçim derdinin zaruri işleridir.” dersen, ben de sana şöyle derim: Bir yerde yüz kuruş gündelikle çalışsan, sonra biri gelse ve sana, “Gel şurayı on dakika kadar kaz, yüz lira değerinde bir pırlanta ve bir zümrüt bulacaksın.” dese, sen de ona, “Hayır, gelmem! Çünkü gündeliğimden on kuruş kesilecek, kazancım azalacak.” diye cevap versen, bunun ne kadar divanece bir bahane olduğunu elbette bilirsin.
Aynen bunun gibi, sen şu bahçende nafakan için çalışıyorsun.
Eğer farz namazlarını terk edersen, bütün gayretinin neticesi, yalnız dünyevî, önemsiz ve bereketsiz bir kazançtan ibaret kalır.
Fakat eğer istirahat ve teneffüs vaktini, ruhunu rahatlatan ve kalbini ferahlatan namaza sarf edersen, o zaman, bereketli dünya kazancın ile beraber ahiret azığın için çok değerli iki manevî maden bulursun:
Birinci maden: Güzel bir niyetle, bahçende659 HAŞİYE yetiştirdiğin çiçekli ya da meyveli her bitkinin, her ağacın tesbihatından hisse alırsın.
659 HAŞİYE Bu kısım, bir bahçede bir kardeşime ders olduğu için bu şekilde yazılmıştır.
İkinci maden: Bahçende yetişen mahsullerden kim yese –ister hayvan olsun, ister insan; ister müşteri olsun, ister hırsız– bu senin için sadaka hükmüne geçer.
Fakat bahçeni Rızkın Hakiki Sahibi adına ve O’nun izni dairesinde kullanman, kendine O’nun malını O’nun mahlûklarına veren bir dağıtım memuru gözüyle bakman şartıyla…
İşte bak, namazı terk eden ne kadar zarara uğrar! Ne büyük bir serveti kaybeder! Ve çalışmak için büyük bir şevk veren, amellerde manevî bir kuvvet sağlayan o iki neticeden, o iki madenden mahrum kalır, iflas eder.
Hatta ihtiyarladıkça bahçesinde çalışmaktan usanır, yorulur.
“Neme lâzım! Ben zaten dünyadan gidiyorum.
Bu kadar zahmeti niçin çekeceğim?” diyerek kendini tembelliğe bırakır.
Fakat evvelki adam der ki: “Daha çok ibadet ederek helâl dairede çalışacağım.
Böylece kabrime daha çok ışık göndereceğim, ahiretim için daha çok azık hazırlayacağım.”
Kısacası: Ey nefis! Bil ki, dün, senin elinden çıktı.
Yarına ulaşacağına dair de güvencen yok.
Öyleyse asıl ömrünü, içinde bulunduğun gün bil.
Günün en az bir saatini, zor zamanlara ayırdığın bir altın gibi, hakiki istikbalin olan ebedî hayatın için birer kumbara hükmündeki bir mescide veya bir seccadeye at!
Ve bil ki, her yeni gün, herkes için yeni bir âlemin kapısıdır.
Eğer namaz kılmazsan, o günkü âlemin karanlık ve perişan bir hal alır.
Misal âleminde aleyhinde şahitlik eder.
Zira herkesin, şu âlem içinde, her günde hususi birer âlemi vardır.
O âlemin mahiyeti de, o kişinin kalbine ve ameline göre değişir.
Nasıl ki, aynada görünen muhteşem bir saray, o aynanın rengini alır.
Ayna siyah ise saray da siyah, kırmızı ise kırmızı görünür.
Sarayın sureti, aynanın mahiyetine göre değişir.
Ayna düzgünse sarayı güzel, düzgün değilse çirkin gösterir.
O ayna en nazik şeyleri kaba gösterdiği gibi, sen de kalbinle, aklınla, amelinle, gönlünle, kendi âleminin şeklini değiştirirsin.
Ona aleyhinde veya lehinde şahitlik ettirebilirsin.
Eğer namaz kılarsan, namazınla bu kâinatın Sâni-i Zülcelâl’ine yönelirsen, sana bakan âlemin birden nurlanır.
Namazın âdeta bir elektrik lambası, namaza niyetin de onun düğmesine dokunmak gibi, o âlemin karanlığını dağıtır.
Ve şu dünya kargaşasında perişanlık içindeymiş gibi görünen hadiselerin, hikmetli bir intizam ve mânâlı bir kudret eseri olduğunu gösterir.
Nurlarla dolu اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ660 ayetinden kalbine bir nur verir.
O günkü âlemini o nurla ışıklandırır, misal âleminde senin lehinde şahitlik ettirir.
660 “Allah göklerin ve yerin nurudur.”(Nûr sûresi, 24/35)
Sakın, “Benim namazım nerede, hakiki namaz nerede!” deme.
Zira bir hurma çekirdeği, hurma ağacının bütün hususiyetlerini içinde taşır ve onu tarif eder.
Farkları, birinin çekirdek, ötekinin ise onun dal budak salmış hali olmasıdır.
Aynen öyle de, senin benim gibi sıradan bir insanın namazının –hissetmese ve şuurunda olmasa da– büyük bir velinin namazı gibi şu nurdan, şu hakikatten bir hissesi vardır.
Fakat o nur dereceye göre açığa çıkar.
Bir hurma çekirdeği ile mükemmel bir hurma ağacı arasında ne kadar mertebe ve fark varsa, namazda da öyle, hatta daha fazla farklı mertebeler bulunabilir.
Fakat bütün o mertebelerde namaza ait nuranî hakikatin esası vardır.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ قَالَ «اَلصَّلَاةُ عِمَادُ الدِّينِ» وَعَلٰى اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ أَجْمَعِينَ661
661 Allahım! “Namaz dinin direğidir.” buyuran Resulullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve onun âl ve ashabına salât ve selam eyle.
Yirmi Birinci Söz’ün İkinci Makamı
Kalbin beş yarasına beş merhemi içerir.
بِسْــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ662
662 “Ya Rabbi, şeytanların vesveselerinden, yanımda bulunmalarından Sana sığınırım.” (Mü’minûn sûresi, 23/97-98)
Ey vesvese hastalığına tutulmuş insan! Biliyor musun, vesvesen neye benzer?
Musibete… Önem verdikçe şişer; önem vermezsen söner.
Onu büyük görürsen büyür; küçük görürsen küçülür.
Korkarsan ağırlaşır, hasta eder; korkmazsan hafifler, gizli kalır.
İçyüzünü bilmezsen devam eder, yerleşir; bilirsen, onu tanırsan gider.
Öyleyse şu musibetli vesvesenin pek çok çeşidinden yalnız sıkça görülen beşini söyleyeceğim.
Belki sana da bana da şifa olur.
Çünkü vesvese öyle bir şeydir ki, cehalet onu davet eder, ilim uzaklaştırır.
Onu tanımazsan gelir, tanırsan gider.
Birincisi - Birinci Yara
Şeytan önce şüpheyi kalbe atar.
Eğer kalb kabul etmezse şüpheden, çirkin ve kötü sözlere döner.
Çirkin sözlerdekine benzer bazı pis suretleri ve edebe aykırı çirkin halleri tasvir eder, hayal ettirir.
Kalbe “Eyvah!” dedirtir, insanı ümitsizliğe düşürür.
Vesveseli adam da zanneder ki, kalbi Rabbine karşı edepsizlikte bulunuyor.
Müthiş bir telâş ve heyecan duyar.
Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar, gaflete dalmak ister.
Bu yaranın merhemi şudur:
Bak ey vesveseye düşmüş biçare insan! Telâş etme, çünkü senin hatırına gelen kötü sözler ve haller gerçek değil, hayaldir.
Küfrü hayal etmek küfür olmadığı gibi, o kötü sözleri ve halleri düşünmek de onları söylemek ve yapmak değildir.
Zira mantıkça hayal etmek, hüküm yerine geçmez.
Kötü sözü söylemek ise hükümdür.
Bununla beraber, o çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değildir.
Çünkü kalbin, onlardan müteessir olur, üzülür, kederlenir.
O çirkin sözler belki şeytanın, kalbe yakın olan ve “lümme-i şeytani” denilen yuvasından gelir.
Vesvesenin zararı, insanın onu zararlı zannetmesi ve kalben ondan zarar görmesidir.
Çünkü insan, hükümsüz bir hayali hakikat vehmeder.
Şeytanın işini kendi kalbine mal eder.
Onun sözünü, kendinden zanneder.
Zarar ettiğini düşünüp zarara düşer.
Zaten şeytanın da istediği budur.
İkincisi
Mânâlar kalbden çıktığı vakit, bir sureti olmadığı halde hayale girer, orada surete bürünürler.
Hayal, her vakit bir sebep perdesi altında suretleri bir nevi dokur.
Önem verdiği şeyin suretini yol üstünde bırakır; hangi mânâ geçse o sureti ona ya giydirir, ya takar, ya bulaştırır veyahut da perde yapar.
Eğer mânâlar çirkinlikten arınmış ve temiz, suretler pis ve rezil ise temiz mânâlar pis suretleri giymez, fakat onlara temas eder.
Vesveseli insan, bu teması, mânâların sureti giymesiyle karıştırır.
“Eyvah!” der, “Kalbim ne kadar bozulmuş! Bu sefillik, nefsimin bu açgözlülüğü beni Allah’ın rahmetinden kovulmuşlardan edecek!” Şeytan onun bu damarından çok faydalanır.
Bu yaranın merhemi şudur:
Dinle ey biçare! Nasıl ki, karnının içindeki pislik, senin, namazın şartlarından ve adabından olan dış temizliğine tesir etmez ve onu bozmaz.
Aynen öyle de, mukaddes mânâların pis suretlere komşuluğu onlara zarar vermez.
Mesela, sen Allah’ın ayetlerini tefekkür ediyorsun.
Birden bir rahatsızlık, bir iştah ya da ihtiyaç gidermek gibi zaruri bir hal şiddetle hislerine dokunuyor.
Elbette hayalin, bunun çaresine bakacak ve o ihtiyacını gidermek için lâzım olan şeyleri bulacak, onlara uygun süflî suretleri dokuyacak ve gelen mânâlar bu suretlerin ortasından geçecek.
Bunda ne sakınca ne pislenmek ne zarar ne de tehlike vardır.
Asıl tehlike, dikkatini buna yoğunlaştırmak, zarara düştüğünü zannetmektir.
Üçüncüsü
Varlıklar arasında bazı gizli münasebetler bulunur.
Hatta hiç ummadığın şeyler arasında münasebet bağları vardır.
Bunlar, ya hakikaten mevcuttur ya da hayalin, meşgul olduğu işe göre o bağları yapmış, o şeyleri birbirine bağlamıştır.
Şu münasebet sırrıyla, bazen mukaddes bir şeyi görmek, pis bir şeyi hatıra getirir.
Beyan ilminde ifade edildiği gibi, “Dış dünyada uzaklık sebebi olan zıtlık, hayalde yakınlık sebebidir.” Yani, iki zıt şeyin suretlerinin bir araya gelmesine vasıta olan şey, hayalî bir münasebettir.
Zıtların bu münasebetle hatıra gelmesine “tedâi-yi efkâr” (bir düşüncenin başka düşünceleri çağrıştırması) denir.
Mesela, sen namazda, münâcât esnasında, Kâbe’nin karşısında, Cenâb-ı Hakk’ın huzurundayken, O’nun ayetlerini tefekkür ettiğin sırada, şu çağrışımlar tutup seni en uzak, rezil, boş ve faydasız düşüncelere sevk eder.
Böyle düşünceler aklından gitmiyorsa sakın telâşlanma! Farkına vardığın anda dön, “Aman, ne kusur ettim!” deyip sebebini araştırarak üzerinde durma ki, o zayıf münasebet dikkatinle kuvvet kazanmasın.
Zira sen üzüldükçe, önem verdikçe o zayıf, küçük hatırlayışların alışkanlığa döner, hayalî bir hastalık olur.
Korkma, bu kalbî bir hastalık değildir.
Şu tür hatırlayışlar çoğunlukla irade dışıdır.
Bilhassa asabî ve hassas insanlarda daha çok görülür.
Şeytan bu çeşit vesvesenin madenini çok işletir.
Bu yaranın merhemi şudur:
Çağrışımlar çoğu kere irade dışıdır.
Bunda insanın mesuliyeti yoktur.
Hem çağrışımda zıt şeyler birbirine yakın olabilir, fakat temas edip karışmazlar.
Onun için fikirlerin mahiyeti birbirine geçmez, zarar vermez.
Nasıl ki, şeytan ile ilham meleğinin kalb taraflarında birbirine yakın olmaları ve günahkârlar ile hayırlı kimselerin aynı mekânda bulunmaları zararsızdır.
Aynen öyle de, çağrışımların sevkiyle istemediğin pis hayaller gelip temiz fikirlerinin içine girse, kasten olmadıkça ve zarar ettiğin zannıyla onlarla fazla meşgul olmadığın sürece sana zarar vermezler.
Bazen de kalb yorulur.
Fikir, eğlenmek için rastgele bir şeyle meşgul olur.
Şeytan fırsat bulup pis şeyleri önüne serper, sürer.
Dördüncüsü
Amelin en iyi şeklini aramaktan doğan vesvesedir.
Takva zannıyla bu arayış arttıkça vesvese şiddetlenir.
Hatta bir dereceye varır ki, insan amelin daha makbulünü ararken harama düşer.
Bazen bir sünneti araması, bir vacibi terk ettirir.
“Acaba amelim sahih oldu mu?” der, onu tekrar eder.
Bu hal sürdükçe de büyük ümitsizliğe düşer.
Şeytan şu halinden faydalanarak insanı yaralar.
Bu yaranın iki merhemi var:
Birinci Merhem: Bu gibi vesvese, Mutezile mezhebindekilerde olabilir.
Çünkü onlar şöyle der: “İlahî emir ve yasaklara mevzu olan fiiller ve şeyler, ahiret itibarı ile ya kendi zâtında güzel ya da kendi zâtında çirkindir.
Yani ya bizzat güzel olduğu için emredilmiş ya da bizzat çirkin olduğundan yasaklanmıştır.
Demek, eşyada ahiret ve hakikat noktasından güzellik ve çirkinlik zâtidir (kendindendir), ilahî emir ve yasaklar ona tâbidir.” Bu mezhebe göre, işlediği her amelde insana şöyle bir vesvese gelir: “Acaba amelim, hakikatteki zâti güzelliğine uygun oldu mu?”
Hak mezhep olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat ise der ki: “Bir şey, Cenâb-ı Hak emrettiği için güzel; O yasakladığı için çirkin olur.” Demek, güzellik emirle, çirkinlik ise yasakla bir hakikat olarak ortaya çıkar.
Güzellik ve çirkinlik, amelden sorumlu kulun bilmesine bakar ve ona göre yerleşir.
Bunlar, görünüşte ve o amelin dünyaya bakan yüzünde değil, ahirete bakan yüzündedir.
Mesela, namaz kıldın veya abdest aldın ama sen hiç farkında olmadan, aslında namazını veya abdestini bozacak bir sebep varmış.
Şu halde senin namazın ve abdestin hem sahih hem güzeldir.
Mutezile mezhebindekiler ise der ki: “O ibadet hakikatte fena ve kusurludur fakat kabul edilir.
Çünkü bilmiyordun, özrün var.” Öyleyse Ehl-i Sünnet mezhebince, görünüşte dinin kaidelerine uygun şekilde işlediğin amelin hakkında, “Acaba sahih oldu mu?” deyip vesvese yapma! Fakat “Kabul olmuş mudur?” de, gururlanma, ameline güvenme!
İkinci Merhem: Dinde zorluk yoktur, لَا حَرَجَ فِي الدِّينِ663.
Madem dört mezhep haktır ve madem istiğfarı gerektiren “kusurlarını idrak etmek” -böyle vesveseli kimse için- gurura sebep olan “amelini güzel görme”ye tercih edilir.
Yani vesveseli insanın, amelini güzel görüp gurura girmektense onu kusurlu sayıp istiğfar etmesi makbuldür.
O halde, vesveseyi at! Şeytana de ki: “Şu hal bir zorluktur.
Hakikatini bilmek güçtür, dindeki kolaylığa zıttır.
لَا حَرَجَ فِي الدِّينِ664, اَلدِّينُ يُسْرٌ665 esasına ters düşer.
Şu amelim elbette bir hak mezhebine uygun olur.
Bu bana yeter.
Hem en azından aczimi itiraf ederek, ibadeti lâyıkıyla yerine getiremediğimden, istiğfar ve yakarış ile Cenâb-ı Hakk’ın merhametine sığınıp kusurumun affedilmesi ve noksan amelimin kabulü için acizliğimin ve küçüklüğümün şuurunda olarak bir duaya vesiledir.”
663 “Dinde zorluk yoktur.” Bu ifade, “Allah yolunda gereği gibi cihad edin.
Sizi insanlar içinde bu emanete ehil bulup seçen O’dur.
Din konusunda, size hiçbir zorluk da yüklemedi...” (Hac sûresi, 22/78) ayeti ve “Din kolaylıktır.” (Buhârî, îmân 29; Nesâî, îmân 28) gibi hadis-i şeriflerden çıkarılan bir fıkıh kaidesidir.
664 Dinde zorluk yoktur.
665 Din kolaylıktır.
(Buhârî, îmân 29; Nesâî, îmân 28; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 5/69)
Beşincisi
İmana dair meselelerde şüphe suretinde gelen vesvesedir.
Biçare vesveseli insan, bazen hayal etmekle düşünmeyi birbirine karıştırır.
Yani, hayale gelen bir şüpheyi aklına girmiş zannedip inancının zarar gördüğünü düşünür.
Bazen de kendi kurduğu bir şüpheyi, imana zarar veren bir şüphe zanneder.
Hem bazen tasavvur ettiği bir şüpheyi, aklıyla tasdik ettiğini sanır.
Yine bazen küfürle ilgili bir mesele hakkında düşünmeyi küfür sayar.
Yani dalâletin sebeplerini anlamak için bir mesele üzerinde fikir yürütmeyi, onu araştırmayı ve tarafsızca değerlendirmeyi imana ters zanneder.
İşte şeytanın telkinlerinin eseri olan şu zanlardan ürkerek, “Eyvah! Kalbim bozulmuş, inancım zayıflamış!” der.
O haller çoğu kere irade dışı olduğundan ve insan onları kendi sınırlı iradesiyle düzeltemediğinden ümitsizliğe düşer.
Bu yaranın merhemi şudur:
Küfrü hayal etmek küfür olmadığı gibi, onu vehmetmek de küfür değildir.
Dalâleti tasavvur etmek dalâlet olmadığı gibi, onun hakkında düşünmek de dalâlet değildir.
Çünkü hayal etmek, vehmetmek, tasavvur etmek ve düşünmek; akılla tasdikten, kalbin bir şeye teslim olmasından farklıdır, başkadır.
Bunlar bir derece serbesttir, insanın cüzî iradesini pek dinlemez.
Dinî sorumluluk altına çok girmez.
Tasdik ve teslim ise öyle değildir, bir ölçüye tâbidir.
Hem nasıl ki, bunlar tasdik ve teslim değildir; aynen öyle de, şüphe ve tereddüt de sayılmazlar.
Fakat eğer lüzumsuz yere tekrar ede ede akla ve kalbe yerleşirlerse, o vakit onlardan bir tür hakiki şüphe doğabilir.
Hem tarafsızca değerlendirme veya insaf namına deyip diğer şıkkı lüzumlu göre göre öyle bir hale gelir ki, insan, iradesi dışında ondan taraf olur.
Üzerine vacip olan “hakkın tarafında yer alma” esası kırılır.
O da tehlikeye düşer.
Zihnine, onu düşmanın veya şeytanın lüzumsuz bir vekili yapacak bir hal yerleşir.
Bu çeşit vesvesenin en mühimi şudur: Vesveseli adam, bir şeyin aslında mümkün olması ile onun zihinde mümkün görülmesini birbirine karıştırır.
Yani bir şeyi zâtında mümkün görse, o şeyi zihnen de mümkün ve muhtemel zanneder.
Halbuki kelâm ilminin kaidelerindendir ki: Zâtî imkân, kesin bilgiye aykırı değildir, zihnen zaruri olan bilgilere ters düşmez.
Mesela, şu dakikada Karadeniz’in sularının çekilmesi, zâtında mümkündür ve zâtî imkân ile muhtemeldir.
Halbuki gözümüzle görüyor gibi, o denizin yerinde olduğuna hükmediyoruz, bunu şüphesiz biliyoruz.
O ihtimal ve zâtî imkân, bizde şüphe uyandırmıyor, kesin bilgimize zarar vermiyor.
Mesela, güneşin bugün batmaması veya yarın doğmaması da zâtında mümkündür.
Halbuki bu ihtimal, güneşin batıp doğacağına dair kesin bilgimize zarar vermez, şüphe düşürmez.
İşte bunun gibi, zâtî imkân yönünden gelen vehimler, mesela iman hakikatlerinden olan, dünya hayatının sona ereceğine ve ahiret hayatının başlayacağına dair kesin inancımızı zayıflatmaz.
لَا عِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الْغَيْرِ النَّاشِئِ عَنْ دَلِيلٍ666 yani “Bir delilden kaynaklanmayan ihtimalin hiç kıymeti yoktur.” diye ifade edilen meşhur hüküm, hem kelâm hem de fıkıh ilimlerinin yerleşmiş kaidelerindendir.
666 Mecelle s.
24; el-Müceddidî, Kavâidü’l-Fıkh s.105; Ömer Nasuhî Bilmen, Hukuk-u İslâmiye ve Istılahât-ı Fıkhiyye Kamusu 1/279.
Eğer dersen ki, “Müminlere bu derece zarar ve sıkıntı veren vesvese hangi hikmetten dolayı bize belâ olmuştur?”
Cevap: Aşırıya varmamak ve üstün gelmemek şartıyla vesvesenin aslı, uyanıklığa ve araştırmaya sebeptir, ciddiyete vesiledir.
Lâkaytlığı atar, gevşekliği yok eder.
Onun için Hakîm-i Mutlak, şu imtihan dünyasında, şu müsabaka meydanında bize bir teşvik kamçısı olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş.
Şeytan onu insanın başına vuruyor.
Şayet çok incitirse, Hakîm ve Rahîm Rabbimize şikâyet etmeli, أَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ667 demeliyiz.
667 Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah Teâlâ’ya sığınırım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder