1 Şubat 2023 Çarşamba

10soz

 Onuncu Söz

 Haşir (Ölümden Sonra Diriliş) Bahsi
 Bir Hatırlatma: Bu risaledeki hakikatleri hikâye şeklinde, teşbih ve temsillerle yazmamın sebebi, hem okuyana kolaylık sağlamak hem de İslam esaslarının ne kadar akla uygun, sağlam, birbiriyle uyumlu ve birbirini destekleyen hakikatler olduğunu göstermektir.
 Hikâyelerin mânâları, sonlarındaki hakikatlerdedir; temsiller, üstü kapalı bir şekilde o hakikatlere işaret eder.
 Demek, bunlar hayalî hikâyeler değil, hakikatin ta kendisidir.
 بِسْــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
 فَانْظُرْ إِلٰۤى اٰثَارِ رَحْمَةِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَۤا إِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ120
 120 “İşte bak, Allah’ın rahmetinin eserlerine, ölmüş toprağa nasıl hayat veriyor! İşte bunları yapan kim ise ölüleri de O diriltecektir.
 O, her şeye hakkıyla kadirdir.” (Rûm sûresi, 30/50)
 Ey kardeş, haşrin, yani ölümden sonra diriltilip mahşerde toplanmanın ve ahiretin basit, herkesin anlayacağı dille, açık bir şekilde izahını istersen şu temsilî hikâyeyi nefsimle beraber dinle:
 Bir zaman iki adam, cennet gibi güzel bir memlekete (bu dünyaya işarettir) giderler.
 Bakarlar ki, herkes ev ve dükkânlarının kapılarını açık bırakmış, kimse onların korunmasına dikkat etmiyor.
 Mal ve paraların meydanda sahipsiz olduğunu görürler.
 O iki adamdan biri, her istediği şeye elini uzatıp ya çalar ya da gasp eder.
 Hevesine uyup her türlü fenalığı ve yasak şeyi yapar.
 Kimse de ona pek ilişmez.
 Arkadaşı, “Ne yapıyorsun?
 Cezalandırılacaksın, benim de başımı belâya sokacaksın.
 Bunlar devlet malıdır.
 Buradaki herkes, çoluk çocuğuyla padişahın askeri veya memurudur.
 Şu işlerde sivil olarak çalıştırılıyor, onun için sana çok ilişmiyorlar.
 Fakat bu memlekette düzen çok sıkıdır.
 Padişahın her yerde telefonu, memurları bulunur.
 Çabuk git, onun himayesine gir.” deyince o sersem inat edip, “Hayır, bunlar devlet malı değil, belki vakıf malıdır, sahipsizdir.
 Herkes bunlardan istediği gibi faydalanabilir.
 Bu güzel şeylere el sürmemek için hiçbir sebep göremiyorum.
 Gözümle görmezsem inanmayacağım.” diye karşılık verir ve pek çok felsefî safsata anlatır.
 İki adam arasında ciddi bir münazara başlar.
 Önce o sersem der ki: “Padişah kimdir?
 Tanımam.”
 Arkadaşı cevap verir: “Bir köy muhtarsız olmaz.
 Bir iğne ustasız, sahipsiz; bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun.
 Şu son derece düzenli memleket nasıl hükümdarsız olabilir?
 Buraya her saat, âdeta gaipten yollanan, kıymetli, sanatlı mallarla dolu bir tren121 HAŞİYE geliyor, içindekileri döküp gidiyor.
 Bu kadar çok servet, her yerde görünen şu ilanlar, fermanlar, her malın üstündeki imzalar, damgalar ve her köşede sallanan bayraklar nasıl sahipsiz olur?
 Anlaşılan, sen biraz firengî122 okumuşsun; bu İslam yazılarını okuyamıyor, bilene de sormuyorsun.
 O zaman gel, sana en büyük fermanı okuyacağım.”
 121 HAŞİYE Seneye işarettir.
 Evet, her bahar, içinde rızıkların, nimetlerin bulunduğu bir vagondur, gaipten gelir.
 122 Firengî okumak: Latin harflerini öğrenip Kur'an'ı okuyamamak gibi Batı felsefesi nazarıyla bakıp kainattaki ilahî hikmeti tanıyamamak.
 O sersem de dönüp, “Haydi, diyelim ki padişah var, fakat benim şu servetten azıcık faydalanmam ona ne zarar verir, hazinesinden neyi eksiltir?
 Hem burada hapis falan da yok, ceza görünmüyor.” der.
 Arkadaşı ona, “Yahu, şu gördüğün memleket herkesin gelip geçtiği bir meydandır.
 Bir sultanın hayret verici sanatlarının sergilendiği yerdir.
 Geçici, temelsiz bir misafirhanedir.
 Her gün bir kafilenin gelip bir başkasının gittiğini, kaybolduğunu görmüyor musun?
 Devamlı dolup boşalan şu memleket, bir zaman sonra tamamen değiştirilecek.
 Burada yaşayanlar başka ve daimî bir yere nakledilecek.
 Orada herkes hizmetine karşılık ya ceza ya da mükâfat görecek.” diye cevap verir.
 O hain sersem yine inat edip der ki: “İnanmam! Bu memleketin harap edilmesi ve içinde yaşayanların başka bir memlekete göç etmesi hiç mümkün müdür?”
 Bunun üzerine emin, güvenilir arkadaşı şöyle cevap verir: “Madem bu kadar inat edip direniyorsun.
 Gel, haddi hesabı olmayan deliller içinden on iki ‘suret’ ile sana göstereceğim ki, her gün biraz boşalan bu memleket, bir gün tamamen boşaltılıp harap edilecek.
 Büyük bir mahkeme kurulacak.
 Lütuf görülen bir mükâfat yurdu ve ceza çekilen bir zindan var, oraya gidilecek.”
 [On İki Suret]
 Birinci Suret
 Hiç mümkün müdür ki, bir saltanatın, hele böyle muhteşem bir saltanatın, güzelce hizmet eden itaatkârlara mükâfatı ve isyan edenlere cezası bulunmasın?
 Burada yok hükmündedir.
 Demek, başka yerde büyük bir mahkeme var.
 İkinci Suret
 Şu memleketin nasıl idare edildiğine bak! En fakirden, en zayıftan başlayarak herkese mükemmelce hazırlanmış rızıkları nasıl da veriliyor! Kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor.
 Hem burada gayet leziz ve benzersiz yiyecekler, şahane kaplar, kıymetli taşlarla bezenmiş nişanlar, süslü elbiseler, muhteşem ziyafet sofraları var.
 İşte bak! Senin gibi sersemlerden başka herkes vazifesine çok dikkat ediyor.
 Kimse haddini zerrece aşmıyor.
 En büyük şahıs, kusursuz bir itaatle, tevazu içinde bir korkuyla, o saltanatın heybetini hissederek hizmet ediyor.
 Demek ki, şu saltanat sahibinin sınırsız cömertliği, pek geniş bir merhameti, pek büyük bir izzeti, pek yüce bir haysiyeti ve namusu var.
 Cömertlik, nimet vermek ister.
 Merhamet, lütufsuz olamaz.
 İzzet, gayret ister.
 Haysiyet ve namus ise edepsizlerin terbiye edilmesini gerektirir.
 Halbuki şu memlekette o vasıflara lâyık işlerin binde biri bile yapılmıyor.
 Zalim izzetiyle, mazlum zilletiyle buradan göçüp gidiyor.
 Demek, büyük bir mahkemeye bırakılıyor.
 Üçüncü Suret
 Bak, şu memleket ne kadar yüce bir hikmet ve kusursuz bir düzenle idare ediliyor.
 İşler tam bir adalet ve dengeyle görülüyor.
 Hükümetin hikmeti, saltanatının himayesine sığınanların lütuf görmesini gerektirir.
 Adalet ise idare altındakilerin hukukunun gözetilmesini ister ki, hükümetin haysiyeti ve saltanatın haşmeti korunsun.
 Halbuki şu memlekette o hikmete, o adalete lâyık icraatın binde biri bile yerine getirilmiyor.
 Senin gibi sersemlerin çoğu buradan ceza görmeden göçüp gidiyor.
 Demek, büyük bir mahkemeye bırakılıyor.
 Dördüncü Suret
 Bak, şu had ve hesaba gelmez sergilerdeki eşsiz mücevherler ve sofralardaki benzersiz yiyecekler, bu memleketin padişahının sınırsız cömertliğini, sonsuz hazinelerini gösteriyor.
 Böyle bir cömertlik ve böyle tükenmez hazineler, içinde her şeyin bulunduğu, daimî bir ziyafet yurdu ister.
 Hem ister ki, o ziyafetten lezzet alanlar orada kalmaya devam etsin, yokluk ve ayrılık ile elem çekmesinler.
 Çünkü elemin bitmesi lezzet olduğu gibi, lezzetin sona ermesi de elemdir.
 Şu sergilere bak, ilanlara dikkat et ve ilancılara kulak ver; hepsi, mucize sahibi bir padişahın benzersiz sanatlarıdır.
 O’nun kusursuzluğunu gösteriyor, benzersiz manevî cemâlini anlatıyor, gizli güzelliklerinin inceliklerinden bahsediyorlar.
 Demek ki o padişahın pek mühim, hayret verici, kusursuz vasıfları ve manevî bir güzelliği vardır.
 Gizli, kusursuz vasıflar kendisini takdir edenlerin, beğenip “maşallah” diyerek seyredenlerin karşısında sergilenmek ister.
 Gizli, eşsiz bir güzellik ise görünmek ve görmek ister.
 Yani, kendi güzelliğini iki şekilde görmeyi arzu eder: Çeşitli aynalarda bizzat seyrederek ve onu arzulayan seyircilerin, hayranlık duyup beğenenlerin gözüyle… O sonsuz güzellik, hem görmek hem görünmek hem daimî bir seyir hem de ebedî şahitler ister.
 Kendisini arzulayan ve takdir eden seyircilerin varlıklarının devamını diler.
 Çünkü daimî bir güzellik, âşıklarının geçiciliğine, yokluğa gitmesine razı olamaz.
 Zira dönmemek üzere yokluğa mahkûm olanın sevgisi, yokluk düşüncesiyle düşmanlığa döner; hayreti ve hürmeti, hor görmeye meyleder.
 Çünkü insan, bilmediği ve elinin yetişmediği şeye düşmandır.
 Halbuki herkes şu misafirhanede biraz durup sonra hemen kayboluyor.
 O mükemmelliğin ve güzelliğin bir ışığına, belki zayıf bir gölgesine bir an bakıp doymadan gidiyor.
 Demek, daimî bir seyir yerine gidiliyor.
 Beşinci Suret
 Bak, her şeyde o benzersiz Zât’ın pek büyük şefkati görünüyor.
 Çünkü O, musibete uğrayan herkesin imdadına yetişiyor, her isteğe ve ihtiyaca cevap veriyor.
 Hatta idaresi altındakilerin en küçüğünün en basit bir ihtiyacını görse şefkatle yardım ediyor.123 Bir çobanın koyununun ayağı incinse şifa gönderiyor.
 123 Allah Teâlâ’nın her canlıya rızkını gönderdiğine dair Bkz. Hûd sûresi, 11/6; Ankebût sûresi, 29/60.
 Şimdi gel, gidelim, şu adada büyük bir kalabalık var, oraya bakalım.
 Memleketin bütün ileri gelenleri toplanmış.
 Bak! Padişahın pek büyük bir nişan taşıyan yaver-i ekremi, en yüksek memuru bir nutuk okuyor, şefkatli padişahından bir şeyler istiyor.
 Bütün ahali de, “Evet, evet biz de istiyoruz.” diyerek onu tasdik ediyor, destekliyor.
 Şimdi dinle, padişahın o en sevgili memuru:
 “Ey bizi nimetleriyle donatan Sultanımız! Bize burada numunelerini ve gölgelerini gösterdiğin nimetlerin asıllarını, kaynaklarını göster.
 Bizi saltanatının makamına eriştir.
 Bu çöllerde mahvettirme, huzuruna al.
 Bize merhamet et.
 Burada tattırdığın leziz nimetleri orada yedir.
 Yoklukla, rahmetinden uzaklaştırmakla bize azap etme.
 Sana arzu duyan, şükreden itaatkâr kullarını başıboş bırakıp yokluğa atma.” diyor ve çok yalvarıyor.
 Sen de işitiyorsun.
 Hiç mümkün müdür ki, bu kadar şefkatli ve kudretli bir padişah, en basit bir adamın en küçük isteğini itina ile yerine getirsin de, o en sevgili, en büyük memurunun en güzel dileğini karşılıksız bıraksın?
 Halbuki o sevgilinin dileği, herkesin dileğidir; hem padişahın hoşnutluğunu kazanma vesilesi hem de O’nun merhamet ve adaletinin gereğidir.
 Hem o isteği yerine getirmek, padişah için çok kolaydır.
 O’na bu misafirhanedeki geçici seyir yerlerini hazırlamak kadar bile ağır gelmez.
 Madem nimetlerinin numunelerini göstermek için şu memleketi kurdu, beş-altı günlük şu misafirhaneye bu kadar masraf ediyor.
 Elbette hakiki hazinelerini, kusursuz eserlerini ve hünerlerini saltanat makamında öyle bir tarzda gösterecek, öyle seyir yerleri açacaktır ki, akılları hayrette bırakacaktır.
 Demek, bu imtihan meydanındakiler başıboş değil.
 Saadet sarayları ve zindanlar onları bekliyor.
 Altıncı Suret
 İşte bak, şu muhteşem trenler, uçaklar, teçhizat, depolar, sergiler ve icraat gösteriyor ki, perde arkasında hükmeden pek muhteşem bir saltanat var.124 HAŞİYE Böyle bir saltanat, idaresi altında, kendisine lâyık kimseler ister.
 Halbuki görüyorsun, herkes bu misafirhanede toplanmış.
 Misafirhane ise her gün dolar, boşalır.
 Herkes tecrübe edilmek için bu imtihan meydanında bulunuyor.
 Meydan her saat değiştiriliyor.
 Bütün bu insanlar, padişahın kıymetli lütuflarının numunelerini ve harika sanatının benzersiz örneklerini şu sergide sadece birkaç dakika durup seyrediyor.
 Sergi ise her dakika yenileniyor.
 Gelen gider, giden gelmez.
 124 HAŞİYE Mesela, bir savaş sırasında, “Silah al, süngü tak!” emriyle koca bir ordu baştan başa dikenli bir meşeliğe benzediği gibi ve her bayram gününde geçit resmi için, “Üniformalarınızı giyip nişanlarınızı takınız!” emriyle bütün bir ordu baştan başa rengârenk çiçek açmış, süslü bir bahçeyi hatırlattığı gibi; yeryüzü meydanında, o Ezelî Sultan’ın çeşit çeşit, sayısız askerinden melek, cin, insan ve hayvanların yanı sıra şuursuz bitkiler dahi hayatlarını koruma mücadelesinde كُنْ فَيَكُونُ emriyle, “Müdafaa için silahlarınızı ve teçhizatınızı takınız.” dendiğinde süngücüklerini taktıkları zaman, yeryüzü bütün dikenli ağaç ve bitkileriyle baştan aşağı aynen süngü takmış muhteşem bir orduya benziyor.
 Hem baharın her bir günü, her bir haftası, birer bitki cinsinin bayramı hükmündedir.
 Her topluluk da Sultanlarının kendilerine ihsan ettiği güzel hediyeleri, süslü nişanları, birer geçit resmi şeklinde o Ezelî Sultan’ın nazarına arz ettiğinden, bütün bitkiler ve ağaçlar âdeta “Rabbanî sanatın süslerini, çiçek ve meyve denilen ilahî yaratılış nişanlarını takınız, çiçek açınız.” emrini dinliyor.
 Yeryüzü gayet muhteşem bir bayram gününde, şahane bir geçit resminde, sürmeli üniformaları ve süslü nişanları parlayan bir orduya benziyor.
 İşte bu kadar hikmetli, düzenli teçhizat ve süsler, bu işlerin elbette kudreti sonsuz bir Sultan’ın ve hikmeti sınırsız bir Hâkim’in emriyle yapıldığını kör olmayanlara gösterir.
 İşte bu vaziyet kesin bir şekilde gösteriyor ki, şu misafirhanenin, imtihan meydanının ve sergilerin arkasında ebedî saraylar, daimî meskenler, örnekleri ve suretleri görülen şu nimetlerin hâlis, benzersiz asıllarıyla dolu bağ ve hazineler vardır.
 Demek, buradaki çabalar orası içindir.
 O padişah burada çalıştırır, orada ücret verir.
 Herkesin hazırlığına göre orada bir saadeti olacaktır.
 Yedinci Suret
 Gel, biraz gezelim.
 Şu medenî toplum içinde ne var, ne yok görelim.
 İşte bak! Her yerde, her köşede çeşit çeşit fotoğrafhaneler kurulmuş, suretler alınıyor.
 Her yerde türlü türlü kâtipler oturmuş, bir şeyler yazıyor, her şeyi kaydediyorlar.
 En önemsiz bir hizmeti, en basit bir hadiseyi bile kayıt altına alıyorlar.125 Bir de şu yüksek dağda padişaha has büyük bir fotoğrafhane var,126 HAŞİYE nerede bir şey olursa sureti alınıyor.
 Demek ki o Yüce Zât, mülkünde olup biten her şeyin kaydedilmesini emretmiş; bütün hadiseleri kayıt altına aldırıyor, hepsinin suretini saklıyor.
 İşte şu dikkatli muhafaza, elbette bir hesap içindir.
 125 Bkz. Kehf sûresi, 18/49; Kaf sûresi, 50/17-18; İnfitâr sûresi, 82/10-12.
 126 HAŞİYE Bu Suret’in işaret ettiği mânâların bir kısmı Yedinci Hakikat’te anlatılacak.
 Yalnız burada şu kadarını söyleyelim, padişaha has büyük fotoğrafhane, “Levh-i Mahfuz”a işaret ediyor.
 Levh-i Mahfuz’un varlığının kesinliği Yirmi Altıncı Söz’de şöyle ispat edilmiştir: Nasıl ki, küçük küçük cüzdanlar büyük bir kütük defterinin varlığını hissettirir, küçük küçük senetler büyük bir kayıt defterinin var olduğunu bildirir ve çok sayıdaki sızıntı büyük bir su kaynağını haber verir.
 Aynen öyle de, küçük küçük cüzdanlar hükmünde, birer küçük Levh-i Mahfuz mânâsında ve büyük Levh-i Mahfuz’u yazan kalemden damlayan küçük noktalar suretinde olan insanların hafızaları, ağaçların meyveleri, meyvelerin çekirdekleri, tohumları elbette büyük bir hafızayı, defteri, yüce Levh-i Mahfuz’u hissettirir, haber verir ve ispat eder.
 Belki, keskin zekâlara gösterir…
 Şimdi, idaresi altındaki en basit bir ferdin en basit işini ihmal etmeyen, her şeyi kayıt altına alan bir Hakîm ve Hafîz, hiç mümkün müdür ki, en büyük memurlarının en mühim amellerini kaydetmesin, onlara hesap sormasın, mükâfat ve ceza vermesin?
 Halbuki o Zât’ın izzetine ve gayretine dokunacak ve merhametinin hiç kabul etmeyeceği işler, o büyük memurlar tarafından yapılıyor.
 Fakat padişah, onları burada cezaya çarptırmıyor.
 Demek, büyük bir mahkemeye bırakılıyor.
 Sekizinci Suret
 Şimdi sana O’ndan gelen fermanı okuyacağım.
 Bak, vaatlerini tekrar tekrar bildiriyor ve şiddetli tehdit ediyor: “Sizi oradan alıp saltanatımın makamına getireceğim ve itaatkârları sevindirip asileri hapsedeceğim.
 O geçici meydanı yıkıp ebedî sarayları, zindanları olan başka bir memleket kuracağım.” Şu vaat ettiği şeyleri yapmak, O’nun için gayet kolay, idaresi altındakiler için gayet mühimdir.
 Vaadinde durmamak ise o padişahın iktidarının yüceliğine zıttır.127
 127 Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâlüh) vaat ettiği şeyden asla dönmeyeceğine dair Bkz. Bakara sûresi, 2/80; Âl-i İmran sûresi, 3/9, 194; Ra’d sûresi, 13/31; İbrahim sûresi, 14/47; Hac sûresi, 22/47; Rûm sûresi, 30/6; Zümer sûresi, 39/20.
 İşte bak ey sersem! Sen yalancı vehmini, saçmalayan aklını, aldatıcı nefsini tasdik ediyorsun.
 Hem hiçbir şekilde sözünden dönmeye ve yalana mecburiyeti olmayan, sözünü tutmamak hiçbir şekilde haysiyetine yakışmayan ve doğruluğuna her şeyin şahitlik ettiği bir Zât’ı yalanlıyorsun.
 Elbette, büyük bir cezayı hak edersin.
 Bu halinle, güneşin ışığına gözünü kapayıp kendi hayaline bakan bir yolcuya benziyorsun.
 Vehmin, bir yıldız böceği gibi, kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu aydınlatmak istiyor.
 O Zât madem vaat etmiş, elbette yapacaktır.
 Hem vaadini yerine getirmesi çok kolaydır, O’nun saltanatının gereğidir; bize ve her şeye ise çok lâzımdır.
 Demek, büyük bir mahkeme, daimî bir saadet makamı vardır.
 Dokuzuncu Suret
 Şimdi gel, şu dairelerin ve toplulukların bazı reislerine bak!128 HAŞİYE Her birinin padişah ile bizzat görüşmek için hususi birer telefonu var.
 Hatta bazıları O’nun huzuruna çıkmış.
 Ne diyorlar dinle, hepsi ittifakla o Zât’ın mükâfat ve ceza için pek muhteşem ve dehşetli bir yer hazırladığını, çok kuvvetli vaatlerini ve şiddetli tehditlerini bildiriyorlar.
 O’nun izzetinin ve celâlinin, sözünde durmamaya tenezzülü ve zillete düşmeyi hiçbir şekilde kabul etmeyeceğini haber veriyorlar.
 128 HAŞİYE Bu suretin ispat ettiği mânâlar Sekizinci Hakikat’te görünecek.
 Mesela, temsildeki dairelerin reisleri peygamberlere ve evliyaya işaret eder.
 Telefon ise vahyin aksettiği yer, ilhama mazhar olan kalbden uzanan Rabbanî bir bağdır.
 Kalb, o telefonun ahizesi hükmündedir.
 Halbuki o elçiler, doğruluğu farklı yollarla ispatlanmış, yanlışlığına ihtimal verilmeyecek bir kesinlikle, ittifakla, bazı eserleri görünen şu yüce saltanatın kaynağının ve makamının, buradan uzak başka bir memlekette bulunduğunu ve şu imtihan meydanındaki binaların geçici olduğunu bildiriyor.
 Vakti gelince bu binaların daimî saraylara dönüştürüleceğini, bu yerlerin değişeceğini naklediyorlar.
 Çünkü büyüklüğü eserleriyle anlaşılan şu muhteşem, sürekli saltanat; böyle geçici, devamsız, kararsız, önemsiz, değişken, fâni, eksik, kusurlu şeyler üzerine kurulmaz, onların üzerinde durmaz.
 O saltanat, kendisine lâyık, daimî, sabit, bâki, mükemmel ve muhteşem şeylerin üzerinde durur.
 Demek, başka bir diyar var, elbette oraya gidilecektir.
 Onuncu Suret
 Gel, bugün o sultanın nevruzu, baharın ilk günüdür.129 HAŞİYE Burada bir değişim olacak, garip işler görülecek.
 Şu tatlı bahar gününde, şu güzel çiçekli, yeşil ovaya gidip biraz gezelim.
 129 HAŞİYE Bu suretin işaret ettiği mânâyı Dokuzuncu Hakikat’te göreceksin.
 Mesela, o yeni gün bahar mevsimine işarettir.
 Çiçekli, yeşil ova, bahar mevsimindeki yeryüzüdür.
 Değişen perdeler, manzaralar ise baharın başından yazın sonuna kadar Sâni-i Kadîr-i Zülcelâl’in, Fâtır-ı Hakîm-i Zülcemâl’in kusursuz bir intizamla değiştirdiği, mükemmel rahmetiyle tazelediği ve birbiri ardınca gönderdiği varlık tabakalarına, canlılara ve onların rızkı olan nimetlere işarettir.
 İşte bak, ahali de bu tarafa geliyor.
 Sanki bir sihirle oradaki binalar birden harap oldu, ova başka bir şekil aldı.
 Bak, bir mucizeyle o yıkılan binalar, birden burada yapıldı.
 Şu boş ova âdeta medeni bir şehir haline geldi; sinema perdeleri gibi, her saat başka bir âlemi gösteriyor, başka bir şekle bürünüyor.
 O kadar karışık, hızla değişen sayısız hakiki perdenin içinde ne kadar mükemmel bir düzen olduğuna dikkat et! Her şey yerli yerine konuluyor.
 Hayalî suretleri gösteren sinema perdeleri bile bu kadar kusursuz olamaz.
 Milyonlarca usta sihirbaz bir araya gelse bu sanatı gösteremez.
 Demek ki, gözümüzle göremediğimiz o padişahın çok büyük mucizeleri var.
 Ey sersem! Sen, “Bu koca memleket nasıl yıkılıp başka yere kurulacak?” diyorsun.
 İşte görüyorsun ki, her saat, bunun gibi, senin aklının kabul etmediği değişiklikler oluyor.
 Bu görünen süratli toplanmaların, dağılmaların, şekil vermelerin, yapıp yıkmaların içinde başka bir maksat olduğu anlaşılıyor.
 Bir saatlik seyir için on senelik masraf yapılıyor.
 Demek, bu gördüklerin asıl maksat değil, birer temsil, birer taklittir.
 O Zât, suretler alınıp düzene konulsun ve neticeleri kaydedilsin diye mucizeler gösteriyor, tıpkı o imtihan meydanında her şey kayıt altına alınıp yazıldığı gibi… Demek, büyük bir toplanma yerinde, hesap meydanında muameleler bunlar üzerine görülecek, neticeleri büyük bir sergide ebediyen gösterilecek.
 İşte şu geçici ve kararsız vaziyetler, sabit suretleri ve bâki meyveleri netice verecek.
 Demek, bütün bu merasimler ve olup bitenler ebedî bir saadet, büyük bir mahkeme ve bilmediğimiz yüce gayeler içindir.
 On Birinci Suret
 Gel, ey inat eden arkadaş! Doğuya ve batıya –yani geçmişe ve geleceğe– giden uçak, tren gibi bir vasıtaya binelim.
 Şu mucize sahibi Zât’ın, başka yerlerde ne çeşit mucizeler gösterdiğini görelim.
 İşte her tarafta menziller, meydanlar ve sergi gibi hayret verici şeyler bulunuyor.
 Fakat bunlar sanatça, suretçe birbirinden farklıdır.
 Şuna iyice dikkat et: O geçici menzillerde, devamsız meydanlarda ve fâni sergilerde ne kadar açık bir hikmetin intizamı, gözle görülür bir inayetin işaretleri, yüce bir adaletin izleri ve ne derece geniş bir merhametin neticeleri görünüyor.
 Basiret sahibi herkes şüphesiz anlar ki, O’nun hikmetinden daha kusursuz bir hikmet, inayetinden daha güzel bir inayet, merhametinden daha kuşatıcı bir merhamet ve adaletinden daha üstün bir adalet olamaz, düşünülemez.
 Eğer senin sandığın gibi, O’nun memleketinde daimî menzillerin, yüce mekânların, sabit makamların, bâki meskenlerin ve oralarda mutlu bir şekilde ikamet edenlerin bulunmadığını varsayarsak; şu geçici memleketin o hikmetin, inayetin, merhamet ve adaletin hakikatlerine mazhar olamadığı mâlum… Bunlara mazhar olacak başka bir yer de bulunmadığına göre, gündüz ortasında ışığını gördüğümüz halde güneşi inkâr etmek derecesinde bir ahmaklıkla, şu gözümüzün önündeki hikmeti, inayeti, merhameti ve şu pek kuvvetli izleri, işaretleri görünen adaleti inkâr etmemiz gerekir.
 Ve bu gördüğümüz hikmetli icraatın, ancak cömert bir Zât’a yakışır işlerin, şefkat ve merhamet eseri lütufların sahibi olan Zât’ın –hâşâ, sümme hâşâ!– zevk ve eğlence düşkünü bir oyuncu, gaddar bir zalim olduğunu kabul etmek lâzım gelir.
 Bu ise hakikatin zıddına dönmesidir ve bütün akıl sahiplerinin ittifakıyla imkânsızdır.
 Buna ancak her şeyin varlığını inkâr eden Sofist ahmaklar inanır.
 Demek, buradan başka bir diyar var.
 Orada büyük bir mahkeme kurulacak, adaletin yerini bulacağı bir makam ve büyük bir ikram yurdu olacaktır ki, şu merhamet, hikmet, inayet ve adalet tamamen ortaya çıksın.
 On İkinci Suret
 Gel, şimdi dönelim.
 Şu toplulukların reisleriyle ve kumandanlarıyla görüşelim, onların teçhizatına bakalım.
 Acaba o teçhizat, yalnız şu tecrübe meydanındaki kısa zamanda geçinmek için mi, yoksa başka yerde uzun bir saadet hayatı elde etmek için mi verilmiştir, görelim.
 Herkese ve her teçhizata bakamayacağımız için örnek olarak bir kumandanın cüzdanına ve defterine bakacağız.
 Bu cüzdanda onun rütbesi, maaşı, vazifesi, kendisinden talep edilen şeyler ve hareket düsturları yazılıdır.
 Bak, bu rütbe birkaç günlüğüne değil ancak pek uzun bir zaman için verilmiş olabilir.
 Cüzdanda, “Maaşını padişahın hususi hazinesinden filan tarihte alacaksın.” diye yazar.
 Halbuki o tarih, çok zaman sonra, bu meydanın kapanmasının ardından gelecektir.
 Demek ki, o kumandana vazifesi bu geçici meydana göre değil, padişahın yakınında daimî bir saadeti kazanması için verilmiştir.
 Ondan talep edilenler, şu birkaç günlük misafirhanede geçinmek için değil, ancak uzun ve mesut bir hayat için olabilir.
 Hareket düsturları ise cüzdan sahibinin başka bir yere hazırlandığını, başka bir âlem için çalıştığını tamamen ortaya koyar.
 Cüzdanda o rütbeli askerin vazifeleri ve teçhizatındaki âletlerin kullanım şekli de yazılıdır.
 Eğer bu meydandan başka, yüce, daimî bir yer bulunmazsa, kesin buyrukları olan o cüzdan tamamen mânâsız kalır.
 Ve şu muhterem asker, hürmete lâyık kumandan, aziz reis; herkesten daha aşağı, bedbaht, çaresiz, zelil, musibetli, fakir ve zayıf bir seviyeye düşer.
 İşte bunları düşün.
 Neye dikkat etsen, bu fâni memleketten sonra bâki bir diyar olduğunu gösterir.
 Ey arkadaş! Demek, bu geçici memleket bir tarla hükmündedir.
 Bir talim yeri, bir pazardır.
 Elbette arkasından büyük bir mahkeme ve ebedî bir saadet gelecektir.
 Eğer bunu inkâr edersen, bütün o rütbeli askerlerin cüzdanlarını, teçhizatını, düsturlarını, hatta şu memleketteki düzeni ve hükümeti de inkâr etmeye mecbur kalırsın.
 Görülen bütün icraatın varlığını yalanlaman gerekir.
 O vakit sana insan ve şuur sahibi denemez.
 Sofistlerden130 daha akılsız olursun.
 130 Sofistler: Her şeyi, hatta kendi varlıklarını dahi inkâr eden, şüpheciliği esas alan felsefe anlayışının mensupları.
 Sakın bu memleketin değişeceğini gösteren delillerin “On İki Suret” ile sınırlı olduğunu zannetme! Şu kararsız, değişken memleketin yok olmayacak, bâki bir diyara dönüştürüleceğine dair işaret ve deliller hadde hesaba gelmez.
 Hem sayısız işaret ve delil var ki, burada bulunanların şu geçici misafirhaneden alınıp saltanatın daimî makamına gönderileceğini ispat eder.
 Bilhassa, sana bu “On İki Suret”ten de kuvvetli bir delil daha göstereceğim.
 İşte bak! Şu uzakta görünen büyük topluluk içinde, padişahın daha önce bir adada gördüğümüz yüksek nişan sahibi yaver-i ekremi bir şey ilan ediyor.
 Gidelim, dinleyelim.
 O parlak, şerefli zât, yüksek bir makamda buyrulmuş ve yükseğe asılmış yüce bir fermanı insanlara bildiriyor, diyor ki:
 “Hazırlanınız, başka, daimî bir memlekete gideceksiniz.
 Öyle bir memleket ki, burası oraya kıyasla bir zindan hükmündedir.131 Eğer bu fermanı güzelce dinleyip itaat ederseniz, padişahımızın saltanat makamına çıkıp merhametine, ihsanlarına kavuşacaksınız.
 İsyan edip onu dinlemezseniz dehşetli zindanlara atılacaksınız.”
 131 Dünyanın mümin için zindan, kâfir için cennet hükmünde olduğuna dair Bkz. Müslim, zühd 1; Tirmizî, zühd 16; İbn Mâce, zühd 3; Müsned 2/197, 323, 389, 485.
 O yüce fermanda hiçbir şekilde taklidi mümkün olmayan mucizevî bir mühür bulunduğunu sen de görüyorsun.
 Senin gibi sersemlerden başka herkes o fermanın padişaha ait olduğunu kesinlikle bilir.
 O parlak yaver-i ekremde öyle nişanlar var ki, senin gibi körlerden başka herkes o zâtın, padişahın emirlerinin pek doğru bir tercümanı olduğunu şüphesiz anlar.
 Acaba o yaver-i ekremin ve yüce fermanın, bütün kuvvetleriyle dava edip bildirdikleri şu meseleye itiraz etmek mümkün müdür?
 Elbette hayır! Aksi halde, gördüğümüz her şeyi inkâr etmek gerekir.
 Ey arkadaş! Şimdi söz sende, ne diyorsan de!
 — Ne diyeyim, buna karşı bir şey denebilir mi?
 Gündüzün ortasında güneşe karşı söz söylenir mi?
 Yalnız şöyle derim: “Elhamdülillah, yüz bin defa şükürler olsun ki, vehimlerimin ve kötü arzularımın baskısından, nefsime ve heveslerime esir olmaktan, ebedî hapis ve zindandan kurtuldum.
 Ve inandım ki: Bu karmakarışık, kararsız misafirhaneden başka, o padişaha yakın bir saadet diyarı vardır, biz de oraya gideceğiz.”
 •••
 İşte haşir ve ahiretten kinaye ve ibaret olan temsilî hikâye burada tamamlandı.
 Şimdi Cenâb-ı Hakk’ın yardımı ile o büyük hakikate geçeceğiz.
 Bu on iki “suret”e karşılık birbirini destekleyen on iki “hakikat”i ve bir “mukaddime” kısmını beyan edeceğiz.
 [On İki Hakikat]
 Mukaddime132
 132 Mukaddime: Giriş.
 Birkaç işaretle, Yirmi İkinci, On Dokuzuncu ve Yirmi Altıncı Sözlerde izah edilen bazı meseleleri bildireceğiz.
 Birinci İşaret
 Hikâyedeki sersem adam ve emin arkadaşı üç hakikati, kıyaslamayı temsil eder.
 Birincisi: Nefs-i emmarem133 ile kalbim arasındadır.
 133 Nefs-i emmare: İnsanı daima kötülüğe sevk eden nefis.
 İkincisi: Yolunu şaşırmış dinsiz felsefenin takipçileriyle Kur’an-ı Hakîm’in talebeleri arasındadır.
 Üçüncüsü: İslam ümmetiyle küfür milleti arasındadır.
 Nefs-i emmarenin, o felsefecilerin ve küfür milletinin en müthiş sapkınlığı, Cenâb-ı Hakk’ı tanımamaktır.
 Hikâyede nasıl ki emin adam, “Bir harf kâtipsiz olmaz, bir köy muhtarsız olamaz.” demişti.
 Biz de şöyle deriz: Nasıl ki bir kitabın, bilhassa her kelimesinin içinde küçük kalemle yazılmış birer eser ve her harfinde muntazam birer kaside bulunan bir kitabın kâtipsiz olması düşünülemez.
 Aynen öyle de, şu kâinatın bir Nakkaşının, bir Yaratıcısının olmaması tamamen akıl dışıdır, imkânsızdır.
 Zira bu kâinat öyle bir kitaptır ki, her sayfası pek çok kitabı içerir.
 Hatta her kelimesinin içinde bir kitap, her harfinin içinde bir kaside vardır.
 Yeryüzü, içinde sayısız kitap bulunan bir sayfadır.
 Bir ağaç, pek çok sayfası olan bir kelimedir.
 Bir meyve bir harf, bir çekirdek bir noktadır.
 O noktada koca ağacın programı, fihristi bulunur.
 İşte böyle bir kitap ancak celâl ve cemâl vasıflarına, sonsuz kudrete ve hikmete sahip yüce bir Zât’ın kudret kaleminden çıkmış olabilir.
 Demek, bütün âlemin şahitliğiyle, her şey O’na imanı gerektirir.
 Yeter ki insan dalâletten sarhoş olmasın...
 Nasıl ki bir bina ustasız olamaz.
 Hele harika sanatlarla, hayret verici nakışlarla, garip süslerle donatılmış, hatta her bir taşına bir saray kadar sanat işlenmiş bir binanın ustasız olmasını hiçbir akıl kabul etmez.
 O bina, gayet mahir bir sanatkârın varlığını gerektirir.
 Hem içinde her saat sinema perdeleri gibi, hakiki manzaralar hazırlanan o bina, tam bir intizamla bir elbise gibi değiştirilir.
 Hatta her bir hakiki perde içinde, küçük küçük, çeşitli menziller var edilir.
 O bina gibi şu kâinat da sonsuz hikmet, ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcının varlığını gerektirir.
 Çünkü şu muhteşem kâinat öyle bir saraydır ki, ay ve güneş onun lambaları, yıldızlar mumlarıdır.
 Zaman, Sâni-i Zülcelâl’in ona her sene bir başka âlemi takıp gösterdiği bir ip, bir şerittir.
 O Zât, şu âlemlerin içindeki suretleri her gün muntazam bir şekilde yeniler, hikmetle değiştirir.
 Bir nimet sofrası yaptığı yeryüzünü her bahar mevsiminde, üç yüz bin çeşit sanatlı eseriyle süsler.
 Had ve hesaba gelmez türlü ihsanlarıyla doldurur.
 Bunu öyle bir tarzda yapar ki, o eserler tamamen birbirine karışmış olduğu halde, nihayet derecede farklılıklarıyla birbirinden ayrılır.
 Bunlar gibi başka örnekleri de düşün...
 Böyle bir sarayın Sâni’inden nasıl gafil olunabilir?
 Nasıl ki, bulutsuz bir günde denizin yüzündeki bütün kabarcıklarda, karadaki bütün parlak şeylerde ve bütün kar tanelerinde güneşin tecellisi, yansıması görüldüğü halde onu inkâr etmek tuhaf bir divanelik ve hezeyan olur.
 Çünkü o vakit, bir tek güneşi inkâr ederken damlalar, kabarcıklar, kar taneleri sayısınca hakiki güneşçikleri kabul etmek lâzım gelir.
 Her zerreciğin içine ancak bir zerre sığabildiği halde, onda koca bir güneşin hususiyetlerinin var olduğuna inanmak gerekir.
 Aynen öyle de, âdeta bir sırayla, her zaman hikmetle değişen ve bir düzen içinde tazelenen şu muntazam kâinatı görüp de Hâlık-ı Zülcelâl’i kusursuz sıfatlarıyla tasdik etmemek, bundan daha berbat bir dalâlettir, divaneliktir, bir deli saçmasıdır.
 Çünkü aksi takdirde, her şeyde, hatta her bir zerrede mutlak bir ilahlık olduğunu kabul etmek lâzımdır.
 Mesela, her bir hava zerresi, her çiçeğe, meyveye, yaprağa girip işleyebilir.
 Eğer Cenâb-ı Hakk’ın memuru olmazsa o zerrenin, içine girdiği her şeyin nasıl meydana geldiğini, suretini ve mahiyetini bilmesi gerekir ki onlarda işini görebilsin.
 Yani o zerre her şeyi kuşatan bir ilim ve kudrete sahip olmalıdır.
 Ya da mesela, toprağın her bir zerresinin birbirinden farklı bütün tohum ve çekirdeklere yuva olması, onların büyümesini sağlaması mümkündür.
 Eğer toprak Cenâb-ı Hakk’ın memuru olmazsa, otlar ve ağaçlar sayısınca, onların boy atmasını sağlayacak manevî donanıma ve makinelere sahip bulunması gerekir.
 Veyahut onların nasıl meydana geldiğini bilmesi, hepsine giydirilen suretleri tanıması, o ağaçlara ve otlara bu suretleri dikebilecek bir sanat ve kudret vermesi lâzım gelir.
 Daha başka varlıkları da düşün; anlayacaksın ki, her şeyde açıkça, Cenâb-ı Hakk’ın birliğinin çok delili var.
 Evet, bir şeyden her şeyi yapmak ve her şeyi bir tek şey yapmak ancak her şeyin Hâlık’ına has bir iştir. وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪134 yüce fermanına dikkat et.
 Demek, Vahid ve Ehad Yaratıcı kabul edilmezse varlıklar sayısınca ilahı kabul etmek gerekir.
 134 “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih (tenzih) ediyor olmasın.” (İsrâ sûresi, 17/44)
 İkinci İşaret
 Hikâyede padişahın yaver-i ekreminden, en büyük memurundan bahsedilmiş ve şöyle denilmişti: Kör olmayan herkes, nişanlarını görünce o zâtın, padişahın emriyle hareket ettiğini ve onun has hizmetkârı olduğunu anlar.
 İşte o yaver-i ekrem, Resûl-u Ekrem’dir (aleyhissalâtü vesselam).
 Evet, ışık nasıl güneşi gerektiriyorsa, bu şekilde donatılmış kâinatın öyle mukaddes Sâni’inin de böyle bir Resûl-u Ekrem’i bulunmalıdır.
 Çünkü nasıl güneşin varlığı ışık vermeksizin mümkün değilse, ulûhiyetin de peygamberler göndermeyip kendini göstermemesi mümkün değildir.
 • Hem kusursuz bir güzelliğin, tarif ve işaret edici bir vasıta ile kendini göstermek istememesi hiç mümkün müdür?
 • Gayet güzel, benzersiz bir sanatın, bir ilan edici vasıtasıyla bütün dikkatleri üzerine çekip sergilenmek istememesi mümkün müdür?
 • Cenâb-ı Hakk’ın her şeyi içine alan rubûbiyet saltanatının, küçük varlıklardan oluşan sayısız tabakada, birliğini ve her şey kendisine muhtaç olduğu halde hiçbir şeye muhtaç bulunmadığını, iki yönlü bir elçi vasıtasıyla ilan etmek istememesi mümkün müdür?
 Evet, o zât (aleyhissalâtü vesselam) iki yönlüdür: Engin kulluğu yönüyle yaratılmışların ilahî dergâhta elçisi olduğu gibi, Allah’a yakınlığı ve peygamberliği noktasından da o dergâhın tebliğ memurudur.
 • Hem hiç mümkün müdür ki, sonsuz güzelliğe sahip bir Zât, güzelliğinin inceliklerini, latifelerini birtakım aynalarda görmek ve göstermek istemesin! Yani o Zât, isimlerinin güzelliklerini sevgili bir resûl vasıtasıyla gösterir.
 O resûl hem O’nun sevgilisidir, kulluğuyla kendini o Zât’a sevdirir, O’nun güzelliklerine ayna olur; hem de elçisidir, O’nu mahlûkatına sevdirir.
 • Hiç mümkün müdür ki, benzeri olmayan mucizelerle, hayret verici ve kıymetli şeylerle dolu hazinelerin sahibi o Zât, ehil bir söz ustası ve mükemmel bir tarif edici vasıtasıyla gizli, kusursuz vasıflarını herkesin nazarına sunmayı dilemesin!
 • Hiç mümkün müdür ki, bu kâinatı, bütün isimlerinin kemâlini bildiren eşsiz varlıklarla donatarak seyir için, hayret verici ve ince sanatlarla süslenmiş bir saraya benzetsin de ona bir rehber tayin etmesin!135
 135 Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), bir rehber olarak gönderildiğini buyurmaktadır: İbn Mâce, mukaddime 17; Dârimî, mukaddime 32; et-Tayâlisî, el-Müsned s.
 298; İbnü’l-Mübârek, ez-Zühd s. 488.
 • Hiç mümkün müdür ki, şu kâinatın sahibi, onun yaratılışındaki ve yıkılıp yeniden kurulacak olmasındaki gayenin ne olduğunu, anlaşılması zor sırrını ve mevcudatla alâkalı “Nereden?
 Nereye?
 Necisin?” gibi üç zor sorunun cevabını bir elçi vasıtasıyla haber vermesin!
 • Hiç mümkün müdür ki, şuur sahiplerine kendini bu güzel, sanatlı varlıklarla tanıtan ve kıymetli nimetlerle sevdiren Sâni-i Zülcelâl, buna karşılık rızasının ve onlardan isteklerinin ne olduğunu bir elçiyle bildirmesin!
 • Hiç mümkün müdür ki, insanı şuuruyla pek çok şeye müptela, kabiliyetleriyle engin bir kulluğa hazır surette yaratıp da onun yüzünü bir rehber vasıtasıyla kesretten vahdete, yani insanı Yaratıcısından uzaklaştıran sayısız varlıkların bulunduğu âlemden O'nun birliğine çevirmek istemesin!
 Daha bunlar gibi pek çok peygamberlik vazifesi var ki, hepsi ulûhiyetin peygambersiz olamayacağına kesin birer delildir.
 Acaba âlemde şu vasıflara ve vazifelere Hazreti Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselam) daha ehil ve bütün bu sıfatları kendinde toplayan bir insan ortaya çıkmış mıdır?
 Zaman, peygamberlik rütbesine ve tebliğ vazifesine ondan daha lâyık, daha uygun bir kimseyi göstermiş midir?
 Hayır, asla ve kat’a!..
 O, bütün resûllerin efendisidir.
 Bütün peygamberlerin imamı, bütün asfiyanın reisidir,136 Cenâb-ı Hakk’a en yakın zâttır, yaratılmışların en mükemmeli, rehberlerin sultanıdır.
 136 Asfiya: Safiyet, takva ve kemâl sahibi, peygamber varisi zâtlar.
 Evet, hakikatleri araştırıp delilleriyle bilen zâtların ittifakla haber verdiği, ayın yarılması ve parmaklarından su akması gibi bine varan mucizesindeki had ve hesaba gelmez peygamberlik delillerinden başka, kırk yönüyle büyük bir mucize ve bir hakikat denizi olan Kur’an-ı Azîmüşşan, onun peygamberliğini güneş gibi göstermeye yeter.
 Başka risalelerde, bilhassa Yirmi Beşinci Söz’de Kur’an’ın kırka yakın mucizelik yönünden bahsettiğimiz için burada kısa kesiyoruz.
 Üçüncü İşaret
 Sakın, “Şu küçücük insanın ne önemi var ki, bu koca dünya onun, amellerinin hesabını vermesi için kapansın ve başka bir âlem kurulsun?” diye düşünme.
 Çünkü şu küçücük insan, yaratılışının kuşatıcılığı itibarı ile bütün varlıklar içinde bir ustabaşı, ilahî saltanatın bir ilancısı ve küllî bir kulluğa mazhar olduğundan büyük kıymete sahiptir.
 “İnsan kısacık bir ömürde nasıl ebedî azaba müstahak olur?” diye de düşünme.
 Zira küfür, Samed Yaratıcının muhteşem sanatını anlatan bir mektup derecesindeki ve kıymetindeki şu kâinatı mânâsız, gayesiz bir seviyeye düşürür.
 Küfür, kâinatı hor görme olduğu gibi, her şeyde cilveleri, nakışları görünen, Cenâb-ı Hakk’ın bütün mukaddes isimlerini inkâr, ret ve O’nun adaletini, doğruluğunu gösteren sınırsız delilleri yalanlama mânâsına geldiğinden sonsuz bir cinayettir.
 Sonsuz cinayet ise sonsuz azabı gerektirir.
 Dördüncü İşaret
 Nasıl ki hikâyede geçen on iki “suret” ile şunu görmüştük: Böyle geçici misafirhane gibi bir memleketi bulunan padişahın, haşmetine ve büyük saltanatına yakışır başka, sabit, daimî bir memleketinin bulunmaması hiçbir şekilde mümkün değildir.
 Bu fâni âlemin bâki Yaratıcısının burayı var edip ebedî bir âlemi yaratmaması da aynı şekilde mümkün değildir.
 Evet, şu benzersiz fakat geçici kâinatın ebedî Sâni’inin burayı vücuda getirip de başka, daimî bir kâinatı yaratmaması hiç mümkün müdür?
 Bir sergi, imtihan meydanı ve tarla hükmündeki bu dünyanın Hakîm, Kadir ve Rahîm Fâtır’ının burayı yaratıp onun bütün gayelerine mazhar olacak ahiret yurdunu yaratmaması imkânsızdır!
 İşte bu hakikate on iki “kapı”dan girilir.
 O kapılar on iki “hakikat” ile açılır.
 En kısa ve basit olandan başlayalım:
 Birinci Hakikat
 Rubûbiyet ve saltanat kapısıdır.
 Rab isminin cilvesidir.
 Hiç mümkün müdür ki, tecellisi olan fiillerle rubûbiyet, saltanatıyla da ulûhiyet, kusursuzluğunu göstermek için böyle bir kâinatı gayet yüce gayeler ve yüksek maksatlarla yaratsın da o gayelere iman ve kullukla karşılık veren müminleri mükâfatlandırmasın; inkâr ve hor görmekle karşılık veren dalâlet ehlini cezalandırmasın!
 İkinci Hakikat
 Kerem ve rahmet kapısıdır.
 Kerîm ve Rahîm isimlerinin cilvesidir.
 Hiç mümkün müdür ki, gösterdiği eserlerle sonsuz cömertlik, rahmet, izzet ve gayret sahibi olan şu âlemin Rabbi, cömertliğine ve rahmetine lâyık mükâfatlar, izzetine ve gayretine yakışır cezalar vermesin!
 Evet, şu dünyanın haline bakınca, en aciz ve zayıftan137 HAŞİYE en kuvvetliye kadar her canlıya ihtiyacı olan rızkın verildiği görülüyor.
 En zayıf ve en aciz canlıya en iyi rızık veriliyor.
 Her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor.
 Öyle yüce bir cömertlikle ziyafetler, ikramlar oluyor ki, her şeyde sonsuz bir kerem sahibinin elinin işlediğini açıkça gösteriyor.
 137 HAŞİYE Helâl rızkın iktidar ile elde edilmediğine, aczden dolayı verildiğine kesin bir delil, güçsüz yavruların rızıklarını kolayca kazanması ve kuvvetli canavarların yiyecek sıkıntısı çekmesi; zekâsız balıkların semizliği ve zeki, kurnaz olan tilki ve maymun gibi hayvanların rızık derdiyle vücutça zayıf düşmesidir.
 Demek ki rızık, kuvvet ve irade ile ters orantılıdır.
 Kuvvetine ve iradesine güvenen, o derece geçim derdine düşer.
 Mesela o Zât, bahar mevsiminde bütün ağaçları cennet hurileri gibi âdeta parlak ipekli elbiselerle giydirip, çiçek ve meyvelerle süsleyip bize hizmetkâr yapar.
 Onların nazik birer eli olan dallarıyla çeşit çeşit, en tatlı, benzersiz yemişleri bize ikram eder.
 Zehirli bir sineğin eliyle şifalı, tatlı balı yedirir.
 En güzel ve yumuşak elbiseyi bize elsiz bir böcek vasıtasıyla giydirir.
 Büyük bir rahmet hazinesini küçük bir çekirdekte bizim için saklar.
 Bütün bunların nasıl güzel bir cömertlik, ne kadar tatlı bir rahmet eseri olduğu açıkça görülür.
 İnsandan ve bazı canavarlardan başka –güneş, ay ve yerküreden en küçük varlıklara kadar– her şeyin vazifesini tam bir dikkatle yapması, hiçbirinin haddini zerrece aşmaması ve muazzam bir heybet altında umumi bir itaatin bulunması, hepsinin büyük bir Celâl ve İzzet Sahibi’nin emriyle hareket ettiğini gösteriyor.
 İster bitki veya hayvan isterse insan olsun, bütün varlıkların aciz ve zayıf yavrularını şefkatle,138 HAŞİYE süt gibi hoş bir gıda ile beslemesinde ne kadar geniş bir rahmetin cilvesinin işlediği açıkça anlaşılır.
 138 HAŞİYE Evet, mesela aç bir aslanın zayıf yavrusunu kendi nefsine tercih ederek, bulduğu eti yemeyip yavrusuna bırakması, korkak tavuğun yavrusunu korumak için köpeğe, aslana saldırması ve incir ağacının çamur yiyerek yavrusu olan meyvelerine hâlis süt vermesi, sonsuz Rahîm, Kerim, şefkat sahibi bir Zât’ın emriyle hareket ettiklerini kör olmayana açıkça gösteriyor.
 Bitki ve hayvan gibi şuursuz varlıkların gayet şuurlu ve hikmetli işler görmesi, onları idare eden sonsuz ilim ve hikmet sahibi bir Zât’ın varlığına, zorunlu olarak, işarettir.
 Onlar, o Zât’ın adıyla hareket ediyorlar.
 Madem bu âlemde tasarruf eden Zât’ın böyle sonsuz cömertliği, rahmeti, celâl ve izzeti vardır.
 Elbette sonsuz celâl ve izzet, edepsizlere hadlerinin bildirilmesini ister.
 Sonsuz cömertlik, sonsuz ikramı gerektirir.
 Sonsuz rahmet ise kendine lâyık ihsanda bulunmak ister.
 Halbuki bu fâni dünyada ve kısa ömürde, denizden bir damla gibi, şu icraatın milyonlarca kısmından ancak biri gerçekleşiyor, görünüyor.
 Demek ki, o cömertliğe, o rahmete yakışan bir saadet yurdu olacaktır.
 Yoksa gündüzü ışığıyla dolduran güneşin varlığını inkâr eder gibi, bu görünen rahmetin varlığını inkâr etmek gerekir.
 Çünkü mutlak yokluk, şefkati belâya, sevgiyi yakıcı bir ateşe, nimeti şiddetli bir cezaya, aklı uğursuz bir âlete ve lezzeti eleme çevirir.
 O zaman da rahmet hakikatinin ortadan kalkması gerekir.
 Hem o celâl ve izzete uygun bir ceza yeri olacaktır.
 Çünkü çoğu kez, zalim izzetiyle, mazlum zilletiyle kalıyor, bu dünyadan öyle göçüp gidiyorlar.
 Demek, hesap büyük bir mahkemeye bırakılıyor, erteleniyor; yoksa görülmeyecek değil.
 O Zât bazen dünyada da ceza verir.
 Geçmiş çağlarda asi ve inatçı kavimlerin helâk olması gösteriyor ki, insan başıboş değildir, her vakit bir celâl ve gayret tokadına maruz kalabilir.
 Evet, bütün varlıklar içinde mühim bir vazifesi ve kabiliyeti bulunan insana Rabbi bu kadar kusursuz, sanatlı nimetleriyle kendini tanıtır da, karşılığında insan iman ile O’nu tanımazsa; o Zât rahmetinin bunca süslü meyveleriyle kendini sevdirir de, karşılığında insan ibadetle kendini O’na sevdirmezse; Rabbi türlü nimetleriyle sevgisini ve rahmetini gösterir, karşılığında insan şükür ve hamd ile O’na hürmet etmezse hiç mümkün müdür ki cezasız kalsın, başıboş bırakılsın! İzzet ve gayret sahibi Zât-ı Zülcelâl ona ceza çekeceği bir zindan hazırlamasın!
 Hem hiç mümkün müdür ki, o Rahman ve Rahîm Zât; kendini tanıtmasına karşılık iman ile O’nu tanıyan, kendini sevdirmesine karşılık ibadetle O’nu seven, sevdiren ve rahmetine şükürle, hürmetle karşılık veren müminlere bir mükâfat yurdu hazırlamasın, ebedî saadet vermesin!
 Üçüncü Hakikat
 Hikmet ve adalet kapısıdır.
 Hakîm ve Âdil isimlerinin cilvesidir.
 Hiç mümkün müdür ki,139 HAŞİYE zerrelerden güneşlere kadar işleyen hikmet, intizam, adalet ve dengeyle rubûbiyetinin saltanatını gösteren Zât-ı Zülcelâl, himayesine sığınan, iman ve kullukla o hikmete, adalete uygun hareket eden müminlere ikramda bulunmasın; küfür ve azgınlıkla isyan eden edepsizlere hadlerini bildirmesin!
 139 HAŞİYE Bu risalede “hiç mümkün müdür ki” ifadesi çokça tekrar ediliyor, çünkü mühim bir sırrı ifade eder.
 Şöyle ki: Küfür ve inkârın çoğu, iman esaslarını akla uzak görmekten ileri gelir.
 İnkârcılar, haşri akıldan uzak ve imkânsız görür.
 İşte Haşir Risalesi’nde, asıl akıldan uzaklığın, imkânsızlığın, mantıksızlığın, hatta mutlak imkânsızlık derecesinde zorluğun küfür ve inkâr yolunda olduğu açık bir şekilde gösterilmiştir.
 Hakiki imkân ve akla uygunluk, hatta vücûb (zorunluluk) derecesinde kolaylık, iman yolunda ve İslamiyet caddesindedir.
 Kısacası, yolunu şaşırmış felsefeciler imanı akıldan uzak görmekle inkâra gider.
 Onuncu Söz, akıldan uzaklığın ve mantıksızlığın hangi tarafta olduğunu “hiç mümkün müdür ki” tabiriyle gösteriyor.
 İnkârcıların ağzına bir şamar vuruyor.
 Halbuki bu geçici dünyada o hikmete ve adalete lâyık işlerin binde biri bile yerine getirilmiyor, hesap erteleniyor.
 Dalâlet yolundakilerin çoğu cezasını çekmeden, hidayet yolundakilerin çoğu da mükâfat görmeden bu dünyadan göçüp gidiyor.
 Demek, büyük bir mahkemeye, daimî bir saadet yurduna bırakılıyor.
 Açıktır ki, şu âlemde tasarruf eden Zât, sonsuz bir hikmetle iş görüyor.
 Buna delil mi istersin?
 Her şeyde bir fayda gözetilmesi bunun delilidir.
 İnsanın bütün uzuvlarında, kemiklerinde, damarlarında, hatta bütün hücrelerinde fayda ve hikmetler gözetildiğini görmüyor musun?
 Hatta bazı uzuvlara bir ağacın meyveleri kadar hikmet ve fayda konulması, her şeyin yaratılışında son derece intizam bulunması, bu işlerin sonsuz hikmet sahibi bir el tarafından görüldüğünün delilidir.
 Evet, güzel bir çiçeğin hassas programının küçücük bir tohuma yerleştirilmesi, büyük bir ağacın fihristinin küçücük bir çekirdekte manevî kader kalemiyle yazılması, onlarda sonsuz hikmete sahip bir kalemin işlediğini gösterir.
 Her şeyin yaratılışında benzersiz bir sanat bulunması, onların son derece hikmetle iş gören bir Sâni’in nakışları olduğuna işaret eder.
 O Zât’ın, şu küçücük insan bedenine bütün kâinatın programını, bütün rahmet hazinelerinin anahtarlarını, bütün isimlerinin aynalarını yerleştirmesi, son derece güzel bir sanat içindeki hikmeti gösterir.
 Acaba o Zât’ın rubûbiyetinde hâkim olan hikmetin; o rubûbiyetin kanatları altına sığınanların ve ona iman ile itaat edenlerin lütuf görmesini istememesi ve onlara ebedî ihsanlarda bulunmaması hiç mümkün müdür?
 Kâinatta işlerin adalet ve denge ile görüldüğüne delil mi istiyorsun?
 Her şeyin hassas mizanlarla, hususi ölçülerle var edilmesi, yerli yerine konulması, her şeye bu şekilde suret giydirilmesi, bu işlerin sonsuz bir adalet ve denge ile görüldüğünü gösterir.
 Her hak sahibine kabiliyeti ölçüsünde hakkının verilmesi, yani vücudunun bütün ihtiyaçlarının karşılanması, yaşaması için gerekenlerin en uygun şekilde yerine getirilmesi, sonsuz adalet sahibi bir elin varlığına işaret eder.
 Kabiliyet, fıtrî ihtiyaç ve çaresizlik lisanlarıyla istenen her şeye daima cevap verilmesi, sınırsız bir adaleti ve hikmeti gösterir.
 Acaba en küçük bir canlının en küçük ihtiyacına yetişen böyle bir adaletin ve hikmetin, insan gibi en büyük canlının bekâ gibi en büyük ihtiyacını ihmal etmesi hiç mümkün müdür?
 Onun en büyük talebini ve arzusunu cevapsız bırakması, rubûbiyetin haşmetini ve kullarının hukukunu gözetmemesi mümkün müdür?
 Halbuki şu fâni dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adaletin hakikatine mazhar olamaz ve olamıyor.
 Demek, büyük bir mahkemeye bırakılıyor.
 Zira hakiki adalet, şu küçücük insanın, küçüklüğü ölçüsünde değil, vazifesinin ve işlediği cinayetin büyüklüğü, mahiyetinin önemi ölçüsünde mükâfat ve ceza görmesini gerektirir.
 Madem ebediyet için yaratılan insan şu fâni, geçici dünyada öyle bir adalete ve hikmete mazhar olmaktan çok uzaktır.
 Elbette Âdil olan o Celîl-i Zülcemâl, Hakîm olan o Cemîl-i Zülcelâl Zât’ın ebedî bir cehennemi ve cenneti vardır.
 Dördüncü Hakikat
 Cömertlik ve güzellik kapısıdır.
 Cevâd140 ve Cemil isimlerinin cilvesidir.
 140 Cevâd: Çok ihsan eden, cömert.
 Hiç mümkün müdür ki, sonsuz bir cömertlik, tükenmez servet, bitmez hazineler, benzersiz, ölümsüz bir güzellik ve kusursuz, bâki bir kemâl; bir saadet yurdu ve ziyafet makamında ebediyen kalacak muhtaç şükredenleri, kendisine arzu ve hayranlık duyan, ayna olan seyircileri istemesin?
 Evet, dünyayı bu kadar nakışlı, sanatlı nimetlerle süslemek, ay ile güneşi ona lamba kılmak, yeryüzünü bir nimet sofrası haline getirerek en güzel yiyeceklerle doldurmak, meyveli ağaçları birer kap yapıp her mevsimde birçok defa yenilemek sınırsız bir cömertliği gösterir.
 Böyle sonsuz bir cömertlik, öyle tükenmez hazineler ve engin bir rahmet, içinde arzu edilen her şeyin bulunduğu daimî bir ziyafet sofrası ve saadet yurdu ister.
 Hem kesinlikle ister ki, o ziyafetten lezzet alanlar orada ebediyen kalsın, yokluk ve ayrılıkla elem çekmesinler.
 Zira elemin bitmesi lezzet olduğu gibi, lezzetin sona ermesi de elemdir.
 Halbuki öyle bir cömertlik, elem çektirmek istemez.
 Demek, bâki bir cennet ve içinde ebediyen kalacak muhtaç misafirler ister.
 Çünkü sonsuz bir cömertlik, sınırsızca ihsan etmeyi, nimet vermeyi diler.
 Sınırsız ihsan, sonsuz minnettarlık ve nimetler ister.
 Bu ise ihsana mazhar olan şahsın varlığının devamını ister, ta ki nimetlerden devamlı istifade ederek o daimî nimetlere karşı şükrünü ve minnettarlığını göstersin.
 Yoksa kısa süren, yokluk ile acılaşan az bir lezzet, öyle bir cömertliğe yakışmaz.
 Şu âlemin her tarafındaki, ilahî sanatın görüldüğü sergilere bak.
 Bütün bitki ve hayvanlardaki Rabbanî mühürlere dikkat et,141 HAŞİYE rubûbiyetin güzelliklerini ilan eden peygamberlere ve evliyaya kulak ver.
 Nasıl hep beraber Sâni-i Zülcelâl’in kusursuz icraatını,142 harika sanatlarına işaret ederek gösteriyor, bildiriyor ve bakışları O’na çeviriyorlar!
 141 HAŞİYE Evet, kemik gibi kuru bir ağacın ucundaki tel gibi incecik bir dalda bulunan gayet nakışlı, süslü bir çiçek ve gayet sanatlı, benzersiz bir meyve, elbette gayet sanatkâr, mucize ve hikmet sahibi bir Yaratıcının sanatının güzelliğini şuur sahiplerine ilan eder.
 İşte bitkilere hayvanları da kıyasla…
 142 Bkz. “Yedi kat göğü birbiriyle tam uyum içinde yaratan O’dur.
 Rahman’ın yaratmasında hiçbir nizamsızlık göremezsin.
 Çevir de bak gözünü, görebilir misin bir kusur?
 Sonra tekrar tekrar gözünü çevir de bak, gözün bulamadığından bir kusur, eli boş ve bitkin geri döner.” (Mülk sûresi, 67/3-4)
 Demek, bu âlemin Sâni’inin pek mühim, hayret verici, gizli ve kusursuz vasıfları vardır.
 Bu harika sanatlarla onları göstermek ister.
 Çünkü gizli, kusursuz kemâl, kendisini takdir edenlerin, beğenip mâşâllah diyerek seyredenlerin karşısında sergilenmek ister.
 Daimî kemâl, daima görünmek ister; kendisini takdir edip beğenenlerin devamlı var olmasını diler.
 Zira fâni bir takdir edicinin nazarında, kemâlâtı vasıflarının kıymeti düşer.143 HAŞİYE
 143 HAŞİYE Evet, darbımesellerde geçtiği gibi: Bir dünya güzeli, bir zaman kendisine âşık olan basit bir adamı huzurundan kovmuş.
 Adam teselli bulmak için onun hakkında, “Ne kadar çirkindi!” demiş.
 O güzelin güzelliğini inkâr etmiş.
 Yine bir vakit bir ayı, gayet tatlı bir üzüm asmasının altına girmiş.
 Üzümleri yemek istemiş ama eli yetişmemiş.
 Asmaya da çıkamayınca teselli bulmak için kendi diliyle, “Bu üzüm ekşidir.” diyerek gümleyip gitmiş.
 Hem kâinatın yüzüne yayılmış şu gayet güzel, sanatlı, parlak ve süslü varlıklar, ışığın güneşi göstermesi gibi, benzersiz, manevî bir cemâlin inceliklerini bildirir, eşsiz ve saklı bir güzelliğin latifelerini haber verirler.144 HAŞİYE Kusurdan, noksandan arınmış o güzellik, o mukaddes cemâlin cilvesiyle, Cenâb-ı Hakk’ın her bir isminde çok gizli defineler bulunduğuna işaret eder.
 144 HAŞİYE Ayna gibi varlıklar birbiri ardınca yok olup gittikten sonra arkalarından gelenlerin üstünde ve yüzlerinde aynı güzelliğin cilvesinin bulunması, o güzelliğin onlara ait olmadığını, onların münezzeh ve mukaddes bir cemâle işaret ettiklerini gösterir.
 İşte bu kadar eşsiz, yüce, gizli bir güzellik; inceliklerini ve derecesini kıyaslayacağı şeyleri, şuur sahibi ve kendisine arzu duyan bir aynada seyretmek ister.
 Sevgili cemâline başkalarının nazarıyla bakmak için görünmeyi de arzu eder.
 Yani kendi güzelliğine iki şekilde bakmak ister: Başka başka renkteki aynalarda bizzat seyrederek ve kendisine iştiyak duyan seyircilerin, hayran takdir edicilerin gözüyle… Demek ki, güzellik ve cemâl, görmek ve görünmek ister.
 Görmek ve görünmek ise arzulu seyircilerin ve hayran takdir edicilerin varlığını gerektirir.
 Güzellik, ebedî olduğundan, kendisine arzu duyanların varlığının devamını ister.
 Çünkü daimî bir güzellik, geçici bir âşığa razı olamaz.
 Zira dönmemek üzere yokluğa mahkûm olan bir seyircinin sevgisi, yokluk düşüncesiyle düşmanlığa döner.
 Hayreti, hafife almaya; hürmeti, hor görmeye meyleder.
 Çünkü bencil insan, bilmediği şeye düşman olduğu gibi, elinin yetişmediğine de karşıdır.
 Sonsuz bir sevgiye, hadsiz bir şevk ve takdire lâyık olan bir güzelliğe, üstü kapalı bir düşmanlık, kin ve inkâr ile karşılık verir.
 İşte kâfirin, Allah’ın düşmanı olmasının sırrı buradan anlaşılıyor.
 Madem o sonsuz cömertlik, o benzersiz güzellik ve o kusursuz vasıflar; şükredenlerin, onlara arzu duyanların ve takdir edicilerin ebedî olmasını gerektirir.
 Halbuki şu dünya misafirhanesinde herkesin biraz durup sonra hemen kaybolduğunu görüyoruz.
 İnsan, o cömertliğin ihsanını ancak bir parça tadar.
 İştahı açılır fakat yiyemeden gider.
 O güzelliğin ve kemâlin de az bir ışığına, belki zayıf bir gölgesine ancak bir an bakıp doymadan dünyadan ayrılır.
 Demek, daimî bir seyir yerine gidiliyor.
 Kısacası: Şu âlem her şeyiyle Sâni-i Zülcelâl’in varlığının kesin delili olduğu gibi, o Yüce Sâni’in sıfatları ve kutsî isimleri de ahirete işaret eder, onu gösterir ve gerektirir.
 Beşinci Hakikat
 Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselam)
 kulluğu ve şefkat kapısıdır.
 Mucîb145 ve Rahîm isimlerinin cilvesidir.
 145 Mucîb: Her duaya cevap veren.
 En küçük canlının en basit ihtiyacını görüp tam bir şefkatle, ummadığı yerden ona el uzatan ve en gizli bir mahlûkunun en gizli sesini işitip ona yardım eden, hal diliyle ve sözle istenen her şeye cevap veren sonsuz şefkat ve merhamet sahibi bir Rab; hiç mümkün müdür ki, en büyük kulunun,146 HAŞİYE en sevgili mahlûkunun en büyük ihtiyacını görüp de karşılamasın, en yüce duayı işitip kabul etmesin! Evet, mesela zayıf, yavru hayvanların rızık ve terbiyelerinde görülen lütuf ve kolaylık, şu kâinatın Mâlikinin rubûbiyetindeki sonsuz rahmeti gösteriyor.
 Rubûbiyetinde bu derece rahmet ve şefkat bulunan bir Zât, hiç mümkün müdür ki, varlıkların en faziletlisinin, en üstününün en güzel duasını kabul buyurmasın! On Dokuzuncu Söz’de izah edilen şu hakikati burada tekrar şöyle söyleyelim:
 146 HAŞİYE Evet, bin üç yüz elli sene süren saltanatı bugün de devam eden, o zamandan beri üç yüz elli milyondan fazla insanın yolundan gittiği [bu rakam bugün dört misline çıkmıştır], ümmetinin her gün kendisine bağlılığını yenilediği, mükemmelliğine şahitlik ettiği, tam bir itaatle emirlerine boyun eğdiği, yeryüzünün yarısını ve insanlığın beşte birini manevî rengine boyayan, onların kalblerinin sevgilisi ve ruhlarının terbiye edicisi olan o zât, elbette, şu kâinatta tasarruf eden Rabbin en büyük kuludur.
 Kâinattaki pek çok varlık o zâtın mucizesinin birer meyvesini taşımak suretiyle onun vazifesini ve memuriyetini alkışlıyor.
 Elbette o zât, şu kâinatın Hâlık’ının en sevgili kuludur.
 İnsanlığın her şeyiyle arzuladığı bekâ gibi insanı en aşağı seviyeden en yüce mertebeye çıkaran bir dileği, elbette o en büyük kul herkes adına, bütün ihtiyaçlara cevap veren Cenâb-ı Hak’tan isteyecektir.
 Ey nefsimle beraber beni dinleyen arkadaş! Temsilî hikâyede, “Herkes bir adada toplanmış.
 Padişahın yaver-i ekremi, en büyük memuru bir nutuk okuyor.” demiştik.
 O hikâyenin işaret ettiği hakikat şudur: Gel! Bu zamandan sıyrılıp hayalen Saadet Asrı’na ve Arap yarımadasına gidelim.
 Resûl-u Ekrem’i (aleyhissalâtü vesselam) vazife başında, kulluğunu yerine getirirken görüp ziyaret edelim.
 Bak! O zât nasıl peygamberliğiyle, hidayetiyle ebedî saadetin var edilmesinin ve ona ulaşmanın sebebiyse, kulluğu ve duasıyla da o saadete ve cennetin yaratılmasına vesiledir.
 İşte bak! O zât, dairesi öyle geniş bir namazda, öyle yüce bir ibadetle ebedî saadet için dua ediyor ki, âdeta bu yarımada, hatta bütün yeryüzü onunla birlikte namaz kılar, niyaz eder.
 Çünkü onun kulluğu, ümmetinin kulluğunu kapsadığı gibi, muvafakat (birbirine uygunluk) sırrıyla, bütün peygamberlerin kulluk hikmetlerini de içerir.
 Hem o geniş dairedeki namazı öyle büyük bir cemaatle kılar ve dua eder ki, âdeta Hazreti Âdem’den asrımıza kadar gelmiş, hatta kıyamete kadar gelecek bütün nuranî ve kâmil insanlar ona uyup duasına “âmin” derler.147 HAŞİYE
 147 HAŞİYE Evet, saadet asrından bugüne kadar ümmetin bütün salât ve selamları Resûl-u Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) duasına birer âmin ve umumi bir iştiraktir.
 Hatta ona getirilen her salâvat, ümmetinin her bir ferdinin her namazda ona salât ü selam getirmesi, kametten sonra Şafiîlerin dua etmesi onun ebedî saadet hususundaki duasına gayet kuvvetli ve umumi bir “âmin”dir.
 İşte bütün insanlığın hal diliyle, bütün kuvvetiyle istediği bekâyı ve ebedî saadeti, insanlık adına Zât-ı Ahmediye (aleyhissalâtü vesselam) istiyor ve insanlığın hayırlıları, onun arkasında âmin diyor.
 Acaba şu duanın kabule lâyık olmaması hiç mümkün müdür?
 Bak! O zât herkesin muhtaç olduğu bekâ için dua ediyor.
 Sadece yeryüzündekiler değil, belki gök ehli, hatta bütün varlıklar duasına ortak olup hal diliyle, “Ey Rabbimiz! Evet, onun istediklerini ver, duasını kabul et.
 Biz de istiyoruz.” diyorlar.
 Hem bak, ebedî saadeti öyle hüzünle, aşkla, iştiyakla, öyle tevazu ile yalvararak istiyor ki,148 bütün kâinatı ağlatıp duasına ortak ediyor.
 148 Bkz. Tirmizî, deavât 30.
 Öyle bir gaye için saadet dileyip dua ediyor ki, insanı ve bütün varlıkları aşağıların en aşağısı olan mutlak fânilik seviyesine düşmekten, kıymetsizlikten, faydasızlıktan, gayesizlikten; en yüksek mertebe olan bekâya, kıymete, yüce vazifeye, Samed Yaratıcının bir mektubu derecesine çıkarıyor.
 Bak! Öyle yüksek, öyle yakaran bir sesle istiyor ve öyle tatlı, öyle merhamet dileyen bir niyaz ile yalvarıyor ki, âdeta sesini bütün varlıklara, göklere, arşa işittirip onları kendinden geçirerek duasına “Âmin Allahım, âmin” dedirtiyor.149 HAŞİYE
 149 HAŞİYE Evet, şu âlemi idare eden Zât’ın bütün tasarruflarının şuurla, ilimle, hikmetle gerçekleştiği açıkça görüldüğü halde, o Zât’ın, kulları içindeki en seçkin ferdin hareketlerinden habersiz olması hiçbir şekilde mümkün değildir.
 Hem o Mutasarrıf-ı Alîm’in, o seçkin kulunun hareketlerinden ve dualarından haberdar olduğu halde ona karşı kayıtsız kalması, hiçbir şekilde mümkün değildir.=>
 Hem her şeyi dilediğince idare eden Kadîr-i Rahîm’in, o kulunun dualarına kayıtsız kalmadığı halde o duaları kabul etmemesi mümkün değildir.
 Evet, Zât-ı Ahmediye’nin (aleyhissalâtü vesselam) nuruyla âlemin şekli değişmiştir.
 İnsanın ve bütün kâinatın hakiki mahiyetleri o nur ile meydana çıkmıştır.
 Şu kâinattaki varlıkların, Samed Yaratıcının isimlerini okutan birer mektup, birer vazifeli memur ve bekâya mazhar, kıymetli, mânidar birer mahlûk oldukları anlaşılmıştır.
 Eğer o nur olmasaydı, her şey mutlak fâniliğe mahkûm ve kıymetsiz, mânâsız, faydasız, abes, karmakarışık, tesadüf oyuncağı, evhamlı bir karanlık içinde kalırdı.
 İşte şu sırdandır ki: İnsanlar Resûl-u Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) duasına âmin dedikleri gibi, yerden göklere, serâdan süreyyaya kadar bütün varlıklar da onun nuruyla iftihar edip ona alâka gösteriyor.
 Zaten Allah Resûlü'nün (aleyhissalâtü vesselam) kulluğunun ruhu, duadır.
 Kâinattaki hareketler ve görülen vazifeler de bir çeşit duadır.
 Mesela bir çekirdeğin hareketi, bir ağaç olmak için Yaratıcısına bir duadır.
 Saadeti ve bekâyı öyle Semî (her şeyi işiten) ve Kerim bir Kadir’den, öyle Basîr (her şeyi duyan) ve Rahîm bir Alîm’den istiyor ki, o Zât, en küçük canlının en gizli arzusunu, yakarışını görür, işitir, kabul buyurur ve ona merhamet eder.
 Yapılan dua hal diliyle de olsa cevap verir.
 Bunu, her şeyi görerek öyle hikmetle, merhametle yapar ki, o terbiyenin ve idarenin Semî’, Basîr, Kerim ve Rahîm bir Zât’a has olduğuna şüphe bırakmaz.
 Bütün insanlığı arkasına alıp, şu yeryüzünde Arş-ı Âzama doğru el kaldırıp insanın kulluğunun özünü içeren “ubudiyet-i Ahmediye”150 (aleyhissalâtü vesselam) hakikati içinde dua eden, insanlığın en şereflisi, zaman ve mekânın içinde benzeri olmayan Fahr-i Kâinat151 (aleyhissalâtü vesselam) acaba ne istiyor, dinleyelim:
 150 Peygamber Efendimiz’in kulluğu.
 151 Fahr-i Kâinat: Kâinatın iftihar vesilesi.
 Bak! Kendine ve ümmetine ebedî saadet istiyor.
 Bekâ ve cennet istiyor.
 Hem de bunu, varlıkların aynasında güzelliklerini gösteren, Cenâb-ı Hakk’ın bütün kutsî isimleriyle istiyor, o isimlerden şefaat talep ediyor, görüyorsun.
 Eğer ahireti gerektiren sayısız sebep ve delil olmasaydı, yalnız o zâtın tek duası bile, Hâlık-ı Rahîm’in kudretine baharımızın yaratılışı kadar hafif gelen cennetin var edilmesine vesile olurdu.152 HAŞİYE
 152 HAŞİYE Evet, ahirete nispeten gayet dar bir sayfa hükmünde olan yeryüzünde had ve hesaba gelmez harika sanat numunelerini, haşir ve kıyametin misallerini göstermek ve üç yüz bin kitap hükmündeki muntazam eserleri, o tek sayfada hatasız yazıp işlemek, elbette geniş ahiret âleminde güzel ve muntazam cennetin yaratılmasından daha zordur.
 Evet, cennet bahardan ne kadar yüksek ise bahar bahçelerinin yaratılması da cennetin yaratılmasından o derece zor ve hayret vericidir, denilebilir.
 Evet, baharda yeryüzünü bir mahşer haline getiren, ölümden sonra dirilişin yüz binlerce numunesini gösteren Kadir-i Mutlak’a, cennetin yaratılması nasıl ağır gelebilir?
 Nasıl ki Resûl-u Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) peygamberliği, şu imtihan meydanının açılmasına sebebiyet vermiş ve o, لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْأَفْلَاكَ153 sırrına erişmiştir.
 Aynı şekilde, onun kulluğu da ebedî saadet âleminin yaratılmasına vesile olmuştur.
 153 “Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım.”: Aliyyülkârî, el-Esrâru’l-Merfûa s.
 385; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2/214; eş-Şevkânî, el-Fevâidü’l-Mecmûa s.
 326.
 Ayrıca yakın ifadeler için Bkz. et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat 6/314; et-Taberânî, el-Mu’cemü’s-Sağîr 2/182; el-Hallâl, es-Sünne 1/237; el-Hâkim, el-Müstedrek 2/672; el-Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve 5/489; ed-Deylemî, el-Müsned 5/227.
 Hiç mümkün müdür ki, şu âlemin bütün akılları hayrette bırakan düzeni, geniş rahmet içindeki kusursuz sanat ve rubûbiyetin benzersiz güzelliği, o duaya cevap vermemekle çirkinliği, merhametsizliği, intizamsızlığı kabul etsin! En ufak, en önemsiz istekleri, sesleri noksansız işitip ihtiyaçları karşılasın da, en mühim, lüzumlu arzuları kıymetsiz görüp işitmesin, anlamasın, cevapsız bıraksın! Hâşâ ve kellâ, yüz bin defa hâşâ! Böyle bir güzellik, öyle bir çirkinliği kabul edip çirkin hale gelemez.154 HAŞİYE
 154 HAŞİYE Evet, hakikatlerin başka bir şeye dönüşmesi, ittifakla, imkânsızdır.
 Bir şeyin kendi zıddına dönmesi ise imkânsız içinde imkânsızdır.
 Ve bin derece imkânsız olan, bir şeyin hem kendi mahiyetinde kalması hem de zıddının aynısı olmasıdır.
 Mesela, sonsuz bir güzellik, hakiki güzellik iken hakiki çirkinlik olamaz.
 İşte şu örnekte, gözle görülen ve varlığı kesin olan bir rubûbiyetin güzelliği, kendi mahiyetinde daim iken, çirkinliğe dönüşemez.
 Bunun aksini söylemek, akıl dışı ve bâtıl örneklerin en tuhafıdır.
 Demek, Resûl-u Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) peygamberliğiyle dünyanın kapısını açtığı gibi, kulluğuyla da ahiretin kapısını açmıştır.
 عَلَيْهِ صَلَوَاتُ الرَّحَمٰنِ مِلْءَ الدُّنْيَا وَدَارِ الْجِنَانِ، اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى عَبْدِكَ وَرَسُولِكَ ذٰلِكَ الْحَبِيبُ الَّذِي هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَفَخْرُ الْعَالَمِينَ وَحَيَاةُ الدَّارَيْنِ وَوَسِيلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَذُو الْجَنَاحَيْنِ وَرَسُولُ الثَّقَلَيْنِ
 وَعَلٰۤى اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ۤ أَجْمَعِينَ وَعَلٰۤى إِخْوَانِه۪ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ اٰمِينَ155
 155 Rahman olan Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâlüh), dünya ve cennetler dolusu rahmeti, Peygamber Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) üzerine olsun.
 Allahım! Kulun ve resûlün, iki cihanın efendisi, iki âlemin iftihar kaynağı, iki dünyanın hayatı, iki cihan saadetinin vesilesi, zülcenâheyn (iki taraflı), cinlerin ve insanların peygamberi olan Habîbine, bütün âl ve ashabına, nebi ve resûl kardeşlerine salât ve selam et.
 Âmin.
 Altıncı Hakikat
 Haşmet ve ebediyet kapısıdır.
 Celîl ve Bâki isimlerinin cilvesidir.
 Hiç mümkün müdür ki, güneşlerden, ağaçlardan zerrelere kadar bütün varlıkları itaatkâr birer asker hükmüne getirip idare eden bir rubûbiyetin haşmeti, şu dünya misafirhanesinde geçici bir hayat süren perişan fânilerin üstünde dursun da, bâki bir saltanat dairesini ve rubûbiyetin tecelli edeceği ebedî, yüce bir makamı yaratmasın!
 Evet, şu kâinatta mevsimlerin değişmesi gibi haşmetli icraatlar, gezegenlerin uçak misali hareketleri gibi muazzam işler, yerkürenin insana beşik, güneşin lamba olması gibi emirle meydana gelen müthiş haller ve ölmüş, kurumuş yeryüzünü diriltmek, süslemek gibi büyük değişimler, perde arkasında her şeye gücü yeten bir terbiye edicinin muhteşem bir saltanatla hükmettiğini gösteriyor.
 Böyle bir rubûbiyet saltanatı, kendine lâyık kullar ve mazharlar ister.
 Halbuki mahiyeti her şeyi içine alan en kıymetli kulların, şu dünya misafirhanesinde perişan bir surette, geçici olarak toplandıklarını görüyorsun.
 Bu misafirhane her gün dolar, boşalır.
 Bütün o kullar, hizmet ve tecrübe için şimdilik şu imtihan meydanında bulunuyorlar.
 Meydan, her saat değişiyor.
 Hepsi, Sâni-i Zülcelâl’in kıymetli ikramlarının örneklerini ve harika, benzersiz bir sanatla yaratılmış eserlerini âlem çarşısının sergilerinde, ticaret nazarıyla birkaç dakika durup seyrediyor, sonra kayboluyor.
 Şu sergiler ise her an değiştiriliyor.
 Gelen gider, giden gelmez.
 İşte bu vaziyet açıkça gösteriyor ki, şu misafirhanenin, şu meydanın ve sergilerin arkasında, ebedî bir saltanata mazhar olacak daimî saraylar, meskenler, şu dünyada gördüğümüz numunelerin ve suretlerin en hâlis, en yüksek asıllarıyla dolu bağlar ve hazineler vardır.
 Demek, buradaki çabalar orası içindir.
 Cenâb-ı Hak burada çalıştırır, orada ücret verir.
 Herkesin orada, hazırlığına göre –eğer kaybetmezse– bir saadeti olacaktır.
 Evet, öyle ebedî bir saltanatın şu fâni, geçici şeylerin üstünde durması imkânsızdır.
 Bu hakikate, şu temsilin dürbünüyle bak: Mesela sen yolda giderken bir han görüyorsun.
 Büyük bir zât o hanı misafirlerine yapmış.
 Onların bir gece gezmeleri ve ibret almaları için hanın süslenmesine milyonlarca altın sarf etmiş.
 Misafirler o süslemelerin pek azına kısa bir süre bakıp, o nimetlerden biraz tadıp doymadan gidiyorlar.
 Fakat her misafir kendine has fotoğraf makinesiyle handa gördüklerinin suretini alıyor.
 Hanın sahibi olan büyük zâtın hizmetkârları da misafirlerin hareketlerini çok dikkatle kaydediyor.
 Ve görüyorsun ki, o zât her gün, o kıymetli süslerin çoğunu bozup gelecek yeni misafirler için başka süslemeler yapıyor.
 Bunu gördükten sonra, yola şu hanı yapan zâtın daimî, pek ihtişamlı meskenlerinin, tükenmez, kıymetli hazinelerinin bulunduğundan ve onun sonsuz cömertliğinden hiç şüphen kalır mı?
 O zât, şu handa yaptığı ikram ile kendi makamında bulunan asıl nimetlerine karşı misafirlerinin iştahını açıyor ve onlar için hazırladığı hediyelere heveslerini uyandırıyor.
 Aynen bunun gibi, dünya misafirhanesindeki vaziyete sarhoşça değil dikkatlice baksan şu dokuz esası anlarsın:
 Birinci Esas: O han gibi bu dünya da kendisi için var edilmemiştir.
 Onun, bu sureti kendi kendine alması imkânsızdır.
 Dünya, canlıların kafile kafile gelerek konup göçtükleri, sürekli dolup boşalan, hikmetle yapılmış bir misafirhanedir.
 İkinci Esas: Şu hanın içinde oturanlar misafirdir.
 Rabb-ı Kerîm, onları selamet yeri olan cennete davet ediyor.156
 156 Selamet yeri olan cennet (darü’s-selam) için Bkz. Yûnus sûresi, 10/25; En’âm sûresi, 6/127.
 Üçüncü Esas: Şu dünyadaki süslemeler, güzellikler yalnız lezzet almak veya gezip görmek için değildir.
 Çünkü biraz lezzet verse, ayrılıkla uzun zaman elem çektirir.
 Dünya lezzetlerini tattırır, iştahını açar fakat seni doyurmaz.
 Zira ya onun ömrü kısadır ya da senin... Doymaya yetmez.
 Demek, kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu süsler ve güzellikler, ibret157 HAŞİYE ve şükür içindir; daimî olan asıl güzelliklere teşvik ve başka, çok yüce gayeler içindir.
 157 HAŞİYE Evet, madem her şeyin kıymeti, ince sanatı gayet yüksek ve güzel olduğu halde müddeti kısa, ömrü azdır.
 Demek ki, bunlar numunelerdir, başka şeylerin sureti hükmündedirler.
 Ve madem bunlar, misafirlerin bakışlarını asıllarına çeviren bir mahiyettedir.
 Öyleyse şu dünyadaki o çeşitli güzellikler, nimetler, elbette bir Rahman-ı Rahîm’in rahmetiyle, sevdiği kullarına hazırladığı cennet nimetlerinin numuneleridir, denilebilir ve öyledir.
 Dördüncü Esas: Şu dünyadaki göz alıcı nimetler,158 HAŞİYE cennette müminler için Rahman’ın rahmetiyle hazırlanan nimetlerin örnekleri, suretleri hükmündedir.
 158 HAŞİYE Evet, her varlığın çeşitli gayeleri ve hayatının türlü neticeleri vardır.
 Onların varlığı, inkârcıların ve dalâlet yolundakiiklerin zannettiği gibi dünyaya, nefse bakan gayelerden ibaret değildir.
 Öyle olsaydı, abes ve hikmetsiz bir hal alırdı.
 Her şeyin varoluş gayesi ve hayatının neticeleri üç kısımdır:
 Birincisi ve en yücesi, Yaratıcısına bakar: O şeye taktığı sanat harikalarını Şahid-i Ezelî’nin nazarına geçit resmi suretinde arz etmektir.
 Zira o nazara karşı bir an yaşamak yeter.
 Hatta vücuda gelmeden, potansiyel halde, niyet hükmünde olan kabiliyet yine kâfidir.
 İşte hızla yok olup giden güzel varlıklar ve vücuda gelmeyen, yani sümbül vermeyen birer sanat harikası olan çekirdekler, tohumlar tamamen bu gayeyi gösterir.
 Faydasızlık ve abes onlara uğramaz.
 Demek, hayatıyla, varlığıyla Yüce Yaratıcı’nın kudret mucizelerini ve sanat eserlerini sergileyip yine o Sultan’ın nazarına arz etmek her şeyin birinci gayesidir.
 İkinci kısım, şuur sahibi varlıklara bakar.
 Her şey, Sâni-i Zülcelâl’in hakikatleri bildiren birer mektubu, tatlı birer kasidesi, hikmetli birer kelimesi hükmündedir ki, meleklerin, cinlerin, hayvanların ve insanların nazarına sunulur, onları durup düşünmeye davet eder.
 Demek ki, ona bakan bütün şuur sahibi varlıklar için ibretli bir tefekkür vesilesidir.
 Üçüncü kısım, o şeyin nefsine bakar.
 Lezzet içinde, rahat yaşamak gibi küçük neticelerdir.
 Mesela, bir sultanın büyük gemisinde dümencilik eden bir hizmetkârın vazifesindeki gayenin yüzde biri kendi küçük ücretine, yüzde doksan dokuzu sultana aittir.
 Bunun gibi, her şeyin nefsine ve dünyaya ait gayesi bir ise, Yaratıcısına ait gayesi doksan dokuzdur.
 Gayelerin çokluğunda, birbirine zıt görünen hikmet ve iktisat ile sonsuz cömertliğin bir arada bulunmasının sırrı şudur: Bir gayede cömertlik hükmeder, Cevâd (çok ihsan eden, cömert) ismi tecelli eder.
 Meyveler, tohumlar, o tek gaye için hesapsızdır, sonsuz cömertliği gösterirler.
 Fakat umumi gayeler bakımından hikmet hükmeder, Hakîm ismi tecelli eder.
 Bir ağacın ne kadar meyvesi varsa belki her meyvenin o kadar gayesi vardır.
 Bunlar söylediğimiz şu üç kısma ayrılır.
 Bütün bu gayeler, sonsuz bir hikmeti ve iktisadı gösteriyor.
 Zıt gibi görünen sonsuz hikmet, sonsuz cömertlikle bir arada bulunuyor.
 Mesela ordunun bir gayesi, asayişi sağlamaktır.
 Bu gaye için yeterli sayıda, hatta daha fazla asker vardır.
 Fakat sınırı korumak ve düşmanla savaş gibi diğer vazifeler için, bu mevcut ancak yeter.
 Bunlar tam bir hikmetle dengededir.
 İşte hükümetin hikmeti, haşmet ile bir arada bulunuyor.
 O halde, o orduda fazlalık yoktur, denilebilir.
 Beşinci Esas: Şu sanatlı, fâni şeyler, biraz görünüp kaybolmak için değil; kısa bir zaman var olup istenen vaziyetlere girmeleri, suretlerinin alınması, mânâlarının bilinmesi, neticelerinin kaydedilmesi, mesela cennette ebediyen kalacaklara daimî manzaralar hazırlanması ve bekâ âleminde başka gayelere vesile olmak için yaratılmıştır.
 Her şeyin bekâ için yaratıldığı, görünüşteki fâniliğin vazifenin tamamlanması ve terhis mânâsına geldiği şuradan anlaşılıyor: Fâni bir şey, bir yönüyle yokluğa gider fakat pek çok yönüyle bâki kalır.
 Mesela, kudret kelimelerinden olan şu çiçeğe bak! Bize kısa bir süre tebessüm ederek bakar, sonra hemen yokluk perdesinde saklanır.
 Ağızdan çıkan fakat binlerce misalini kulaklara bırakan bir kelime gibidir; kendisini görenler sayısınca, mânâlarını bâkileştirir.
 Vazifesi olan mânâyı ifade ettikten sonra, onu gören her şeyin hafızasında resmini ve her bir tohumunda manevî mahiyetini bırakıp öyle gider.
 Âdeta her hafıza ve her tohum, onun güzel suretini muhafaza etmek için birer fotoğraf makinesi ve varlığının devamı için birer menzildir.
 En basit hayat mertebesindeki sanatlı bir varlık böyleyse, en yüksek hayat tabakasındaki, ölümsüz bir ruha sahip insanın bekâ ile ne kadar alâkadar olduğu anlaşılır.
 Çiçekli ve meyveli koca bitkilerin her birinin ruha bir parça benzeyen oluşum kanunları ve sureti, tam bir intizamla, karmakarışık değişimler sırasında, zerre kadar tohumlarda saklanır.
 Öyleyse her şeyi içinde barındıran ve yüksek bir mahiyetteki, haricî bir vücut giydirilmiş, şuur sahibi, nuranî bir kanun-u emrî159 olan insan ruhunun da bekâ ile ne derece irtibatının ve alâkasının bulunduğu anlaşılır.
 159 Kanun-u emrî: Cenâb- Hakk'ın emir âleminden gelen kanun.
 Altıncı Esas: İnsan, istediği yerde gezinmesi için ipi boğazına dolanıp da başıboş bırakılmış bir hayvan gibi değildir.
 Aksine, bütün amellerinin sureti alınır ve bütün fiilleri bir hesap için kaydedilir.160
 160 Bkz. Kehf sûresi, 18/49; Kaf sûresi, 50/17-18; İnfitâr sûresi, 82/10-12.
 Yedinci Esas: Güz mevsiminde, yaz ve bahar âleminin güzel varlıklarının yok olması idam değil, vazifelerinin tamamlanmasıyla terhisleridir.161 HAŞİYE Yeni baharda gelecek canlılar ve yeni vazifeliler için yer hazırlamaktır.
 Şuur sahiplerine vazifesini unutturan gaflete ve şükrü unutturan sarhoşluğa karşı ilahî bir ikazdır.
 161 HAŞİYE Evet, rahmetin erzak hazinelerinden olan bir ağacın dallarının ucundaki meyveler, çiçekler, yapraklar ihtiyarlayıp vazifeleri sona erince gitmelidirler ki, arkalarından gelenlere kapı kapanmasın.
 Yoksa rahmetin enginliğine ve arkadan gelecek benzerlerinin hizmetine set çekilir.
 Hem o meyveler, tazeliklerinin sona ermesiyle çürür.
 İşte bahar da, mahşer gibi kalabalık, meyveli bir ağaçtır.
 Her asırdaki insanlık âlemi, ibret veren birer ağaçtır.
 Yeryüzü ise içinde benzersiz eserlerin toplandığı, meyveleri ahiret pazarına gönderilen, hayret uyandıran bir ağaçtır.
 Sekizinci Esas: Şu fâni âlemin ebedî Sâni’inin başka, bâki bir âlemi vardır, kullarını oraya sevk ve teşvik eder.
 Dokuzuncu Esas: Öyle bir Rahman, öyle bir âlemde, has kullarına öyle ikramlar sunacak ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de şimdiye kadar kimsenin aklından geçmiştir.162 Âmennâ...
 162 Bkz. Secde sûresi, 32/17; Zuhruf sûresi, 43/71; Buhârî, bed’ü’l-halk 8, tefsîru sûre (32) 1, tevhid 35; Müslim, îmân 312, cennet 2-5; Tirmizî, cennet 15, tefsîru sûre (32) 2, (56) 1; İbn Mâce, zühd 39; Dârimî, rikak 98, 105; Müsned 2/313, 370, 407, 416, 438, 462, 466, 495, 506, 5/334.
 Yedinci Hakikat
 Muhafaza ve görüp gözetme kapısıdır.
 Hafîz163 ve Rakib164 isimlerinin cilvesidir.
 163 Hafîz: Esirgeyen, muhafaza eden.
 164 Rakib: Daima görüp gözeten.
 Hiç mümkün müdür ki, yüce bir fıtrattaki, yeryüzünün halifeliği gibi yüksek bir rütbedeki165 ve ‘emanet-i kübra’ya166 sahip çıkmakla vazifeli insanın kâinattaki rubûbiyete temas eden amelleri; gökte ve yerde, karada ve denizde, yaş kuru, küçük büyük, basit veya kıymetli her şeyi tam bir intizam ve dengeyle koruyup gözeten, bir tür hesapla onların neticelerini eleyen bir muhafaza içinde kaydedilmesin! Yaptıkları hesap eleğinden geçirilmesin, adalet terazisinde tartılmasın ve insan hak ettiği cezayı çekip mükâfatı görmesin! Hayır, asla!..
 165 Bkz. Bakara sûresi, 2/30; En’âm sûresi: 6/165; Yûnus sûresi, 10/14; Enbiyâ sûresi, 21/105; Neml sûresi, 27/62; Kasas sûresi, 28/5; Fâtır sûresi, 35/39.
 166 Bkz. Ahzâb sûresi, 33/72.
 Evet, şu kâinatı idare eden Zât, her şeyi bir düzen ve denge içinde kaydediyor.
 Bu, ilim ile hikmetin, irade ile kudretin neticesidir.
 Her varlığın gayet sanatlı, muntazam ve dengeli yaratıldığını görüyoruz.
 Bir canlının hayatı boyunca değiştirdiği suretler muntazam olduğu gibi, genel hali de bir ahenk içindedir.
 Zira görüyoruz ki, Hafız-ı Zülcelâl, vazifesinin bitmesiyle ömrüne son verilen ve şu görünen âlemden göçüp giden her şeyin birçok suretini koruyucu levhalar hükmündeki167 HAŞİYE hafızalarda ve bir tür misalî aynalarda saklıyor.
 Onların hayat programlarını çekirdeklerine, meyvelerine nakşedip yazıyor.
 Görünen ve görünmeyen aynalarda bâkileştiriyor.
 Mesela, insanın hafızası, ağacın meyvesi, meyvenin çekirdeği ve çiçeğin tohumu, bu muhafaza kanununun ne çok şeyi kuşattığını gösteriyor.
 167 HAŞİYE Yedinci Suret’in haşiyesine bakınız.
 Görmüyor musun, koca baharın hep çiçekli, meyveli bütün bitkileri ve onların kendilerine göre bütün programları, oluşum kanunları ve suretleri, belli sayıdaki tohumcukların içinde yazılıyor, saklanıyor.
 Cenâb-ı Hak, yeni bir mevsimde, onlara göre bir hesap içinde programlarını neşredip tam bir intizam ve hikmetle koca bir bahar âlemini daha meydana getiriyor, muhafaza kanununun ne derece geniş bir dairede cereyan ettiğini gösteriyor.
 Acaba geçici, basit, önemsiz şeyler böyle muhafaza edilirse, insanın gayb, ahiret ve ruhlar âleminde, her şeyi kuşatan bir rubûbiyet içinde mühim neticeler verecek amellerinin korunup gözetilmek suretiyle eksiksiz kaydedilmemesi mümkün müdür?
 Hayır ve asla!
 Evet, şu muhafaza ediciliğin bu şekilde tecellisinden anlaşılıyor ki, şu varlıkların Mâliki, mülkünde olup biten her şeyin yolunda gitmesine büyük özen gösterir.
 Hâkimiyetine son derece dikkat eder.
 Saltanatının rubûbiyetinde de azamî dikkati gözetir.
 O kadar ki, en küçük bir hadiseyi, en ufak bir hizmeti bile kaydettirir.
 Mülkünde olup biten her şeyin suretini türlü türlü şeylerde saklar.
 Şu muhafaza, mühim bir hesap ve amel defterinin açılacağına, bilhassa mahiyetçe en yüksek, en aziz, en şerefli varlık olan insanın büyük amellerinin, mühim fiillerinin mühim bir hesaptan ve teraziden geçirileceğine, amel defterinin sayfalarının sergileneceğine işarettir.
 Acaba hilafet168 ve emanetle169 aziz olan, rubûbiyetin küllî icraatına şahitlik yaparak kesret dairelerinde, yani sayısız varlığın bulunduğu âlemde Cenâb-ı Hakk’ın birliğini ilan eden, pek çok varlığın tesbihat ve ibadetlerine müdahale edip kumandan ve şahit derecesine çıkan insanın kabre girip rahatça yatması ve uyandırılmaması hiç mümkün müdür?
 Küçük-büyük her amelinden hesaba çekilmemesi, mahşere gidip o büyük mahkemeyi görmemesi mümkün müdür?
 Hayır, asla!..
 168 Bkz. Bakara sûresi, 2/30; En’âm sûresi: 6/165; Yûnus sûresi, 10/14; Enbiyâ sûresi, 21/105; Neml sûresi, 27/62; Kasas sûresi, 28/5; Fâtır sûresi, 35/39.
 169 Bkz. Ahzâb sûresi, 33/72.
 Gelecekte gerçekleşmesi170 HAŞİYE mümkün olan her şeye gücü yeten, geçmiş zamandaki bütün olup bitenler kudret mucizelerine şahitlik eden, kıyamet ve haşre benzer kış ile baharı her vakit gözümüzün önünde var eden bir Kadîr-i Zülcelâl’den, insan nasıl yokluğa gidip kaçabilir, toprağa girip saklanabilir?
 170 HAŞİYE Evet, bugünden âlemin yaratılışının başlangıcına kadar olan geçmiş zaman, bütünüyle vakalardan meydana gelir.
 Her bir gün, her bir sene, her bir asır, kudret kalemiyle yazılan birer satır, birer sayfa, birer kitaptır.
 Kudret eli, ayetlerinin mucizelerini onlarda tam bir hikmet ve intizam ile yazmıştır.
 Şu zamandan kıyamete, cennete, ebediyete kadar olan gelecek zaman ise bütünüyle imkânattır, yani olması imkân dâhilindeki şeylerden meydana gelir.
 Geçmiş zaman, vakalardır; gelecek ise imkânlardan ibarettir.
 İşte zamanın o iki silsilesi karşılaştırılsa, dünü ve düne mahsus varlıkları yaratan Zât’ın, yarını da yaratmaya gücünün yettiği açık bir şekilde görülür.
 Aynen öyle de, geçmiş zamanın varlıklarının ve harikalarının, bir Kadîr-i Zülcelâl’in mucizeleri olduğuna şüphe yoktur.
 O varlıklar, o Kadir Zât’ın gücünün, bütün geleceğin ve olması mümkün şeylerin yaratılmasına yettiğine kesin bir şekilde şahitlik eder.
 Evet, nasıl ki bir elmayı yaratacak zâtın, elbette dünyadaki bütün elmaları yaratmaya ve koca baharı var etmeye muktedir olması gerekir.
 Baharı yaratamayan, bir elmayı yaratamaz.
 Zira elma, o tezgâhta dokunur.
 Bir elmayı yaratan, baharı da yaratabilir.
 Bir elma bir ağacın, bir bahçenin, hatta kâinatın küçük bir örneğidir.
 Koca bir ağacın bütün programını taşıyan çekirdeği itibarı ile o elma öyle bir sanat harikasıdır ki, onu yaratanın her şeye gücü yetmelidir.
 Aynen öyle de, bugünü yaratan, kıyamet gününü de yaratabilir ve baharı var edecek Zât, ancak haşri yaratmaya gücü yeten Zât olabilir.
 Geçmişteki bütün âlemleri zamanın şeridine tam bir hikmet ve intizam ile takıp gösteren, elbette istikbal şeridine de başka âlemleri takıp gösterebilir ve gösterecektir.
 Pek çok Söz’de, bilhassa Yirmi İkinci Söz’de kesin bir şekilde ispat ettiğimiz gibi: Her şeyi yapamayan, hiçbir şeyi yapamaz ve bir tek şeyi yaratan, her şeyi yaratabilir.
 Eşyanın yaratılışı bir tek zâta verilse, bütün eşyanın varlığını açıklamak, bir tek şeyin varlığını açıklamak kadar kolay olur.
 Eğer çeşitli sebeplere dayandırılsa, bir tek şeyin yaratılışı, kâinattaki her şeyin yaratılması kadar zahmetli olur ve imkânsızlık derecesinde zorlaşır.
 Madem dünyada bunların hesabı gerektiği gibi görülüp hüküm verilmiyor; elbette büyük bir mahkemeye, daimî bir saadet makamına gidilecektir.
 Sekizinci Hakikat
 Vaat ve tehdit kapısıdır.
 Cemîl ve Celîl isimlerinin cilvesidir.
 Hiç mümkün müdür ki, mutlak Alîm ve Kadir olan, şu sanatlı eserlerin Sâni’i, bütün peygamberlerin yanlışlığına ihtimal bulunmayacak bir kesinlikle haber verdikleri, bütün sıddıkların ve evliyanın ittifakla şahitlik ettikleri, sıkça tekrarlanan ilahî vaat ve tehditlerini yerine getirmeyip –hâşâ– acz ve cehalet göstersin! Halbuki vaat ettiği ve tehditle bildirdiği şeyler, kudretine hiç ağır gelmez, O’nun için pek hafif ve kolaydır.
 Geçmiş bahardaki sayısız varlığı, gelecek baharda kısmen aynı171 HAŞİYE kısmen benzer172 HAŞİYE şekilde yeniden yaratması kadar kolaydır.
 171 HAŞİYE Ağaç ve otların kökleri gibi...
 172 HAŞİYE Yapraklar, meyveler gibi...
 O’nun vaadini yerine getirmesi, bize ve her şeye çok lâzımdır.
 O’na, rubûbiyetinin saltanatına yakışan budur.
 Vaadinde durmaması ise iktidarının izzetine zıttır, ilminin enginliğine aykırıdır.
 Zira vaadinde durmamak ya cehaletten ya da aczden ileri gelir.
 Ey inkârcı! Küfrün ve inkârın ile ne kadar ahmakça bir cinayet işlediğini biliyor musun?
 Kendi yalancı vehmini, saçmalayan aklını, aldatıcı nefsini tasdik edip, hiçbir şekilde sözünde durmamaya ve yalana mecburiyeti olmayan, bunlar hiçbir şekilde izzetine, haysiyetine yakışmayan; her şeyin, doğruluğuna ve adaletine şahitlik ettiği bir Zât’ı yalanlıyorsun! Sonsuz küçüklüğün içinde sonsuz büyük bir cinayet işliyorsun! Elbette ebedî, büyük bir cezayı hak edersin.
 Cehennem ehlinden bazılarının bir dişinin dağ kadar olacağı haber verilmiş.173 Bu, cinayetlerinin büyüklüğüne bir ölçü olarak söylenmiştir.
 Sen, güneşin ışığına gözünü kapayan bir yolcuya benziyorsun.
 O yolcu, kafasının içindeki hayale bakar da vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu aydınlatmak ister.
 173 Bkz. Müslim, cennet 44; Tirmizî, sıfatü cehennem 3; İbn Mâce, zühd 38; Müsned 2/26, 328, 334, 537, 3/29, 366.
 Bütün varlıklar hak söyleyen dosdoğru kelimeleri, kâinattaki hadiseler doğru söyleyen, konuşan birer ayeti olan Cenâb-ı Hak, madem vaat etmiş, elbette yapacaktır.
 Büyük bir mahkeme kuracak, daimî bir saadet makamı verecektir.
 Dokuzuncu Hakikat
 Hayat verme ve öldürme kapısıdır.
 Hayy-ı Kayyûm, Muhyî174 ve Mümit175 isimlerinin cilvesidir.
 174 Muhyî: Hayat veren, dirilten.
 175 Mümit: Ölümü yaratan ve veren.
 Hiç mümkün müdür ki; ölmüş, kurumuş koca yeryüzüne hayat veren ve o diriltme içinde her birinin haşri insanın haşri gibi hayret verici olan üç yüz binden fazla canlı türünü haşr ü neşredip kudretini gösteren..
 o son derece karışık haşr ü neşr sırasında her şeyi birbirinden ayırt ederek ilminin enginliğini bildiren..
 bütün semavî fermanlarıyla insanın da öldükten sonra diriltileceğini vaat edip kullarının bakışını ebedî saadete çeviren..
 bütün varlıkları baş başa, omuz omuza, el ele verdirip emir ve iradesi dairesinde döndüren..
 onları birbirine yardımcı ve itaatkâr kılmakla rubûbiyetinin büyüklüğünü gösteren ve insanı kâinat ağacının en kapsamlı, en nazik, en nazenin, en nazlı, niyaz eden meyvesi suretinde yaratıp kendine muhatap kabul ederek her şeyi ona boyun eğdirmekle insana ne kadar kıymet verdiğini gösteren bir Kadîr-i Rahîm, bir Alîm-i Hakîm, kıyameti yaratmasın! Ölüleri diriltmesin veya diriltemesin! İnsana yeniden hayat vermesin veya veremesin! Büyük bir mahkeme kuramasın, cennet ve cehennemi yaratamasın! Hâşâ ve kellâ!..
 Evet, şu âlemi idaresi altında tutan yüce Zât her asırda, her sene, her gün bu dar, geçici yeryüzünde, o büyük haşrin ve kıyamet meydanının pek çok benzerini, örneğini, işaretlerini yaratıyor.
 Mesela: Bahardaki yeniden dirilişte, beş-altı gün içinde küçük ve büyük hayvanların, bitkilerin üç yüz binden fazla türünün haşr ü neşredildiğini görüyoruz.
 O Zât, bütün ağaçların, otların köklerini ve bazı hayvanları aynen diriltiyor.
 Başkalarını da aynıymışçasına bir benzerlikle var ediyor.
 Görünüşte farkları pek az olan tohumcuklar o kadar karışmışken, birbirlerinden kusursuzca ayırt edilerek o kadar sürat, genişlik ve kolaylık içinde tam bir düzen ve denge ile altı gün veya altı haftada ihya ediliyor.
 Bu işleri yapan Zât’a bir şeyin ağır gelmesi hiç mümkün müdür?
 O’nun, gökleri ve yeri altı günde yaratamamasını, insanı bir sedâ ile diriltememesini akıl kabul eder mi?
 Hâşâ!
 Acaba mucizeler gösteren bir kâtip, harfleri karışmış veya silinmiş üç yüz bin kitabı tek bir sayfada birbirine karıştırmaksızın, hatasız, eksiksiz, gayet güzel bir şekilde, beraberce, bir saatte yazsa ve biri sana, “Şu kâtip kendi telif ettiği, senin suya düşen kitabını yeniden, bir dakika içinde hafızasından yazacak.” dese, “Yapamaz, inanmam.” diyebilir misin?
 Veya kendi iktidarını göstermek ya da ibret ve seyir için bir işaretle dağları kaldıran, memleketleri değiştiren, denizi karaya çeviren mucizeler sahibi bir sultan düşünelim.
 Onu tanıdığın halde görsen ki, büyük bir taş dereye yuvarlanmış, o sultanın ziyafete davet ettiği misafirlerinin yolunu kesmiş, geçemiyorlar.
 Biri sana, “O zât o taşı, ne kadar büyük olursa olsun, bir işaretle kaldıracak.
 Misafirlerini yolda bırakmayacak.” dese, sen “Hayır, kaldırmaz.” veya “Kaldıramaz!” diye cevap versen…
 Veyahut bir zât büyük bir orduyu bir günde baştan meydana getirdiği halde biri sana, “O zât bir boru sesiyle, istirahat için dağılmış olan taburları toplar, emri altına alır.” dese, sen de “İnanmam!” desen ne kadar akılsızca hareket ettiğini anlarsın...
 İşte şu üç temsili anladıysan, bak: Nakkaş-ı Ezelî, gözümüzün önünde kışın beyaz sayfasını çevirip bahar ve yazın yeşil yaprağını açar.
 Yeryüzü sayfasında üç yüz binden fazla çeşidi, kudret ve kader kalemiyle en güzel surette yazar.
 İç içe oldukları halde, hiçbiri diğerine karışmaz.
 Beraber yazar, fakat biri ötekine mâni olmaz.
 Mahiyet ve görünüş bakımından birbirlerinden ayrıdırlar, fakat o Zât hiç şaşırmaz, yanlış yazmaz.
 Evet, koca bir ağacın programını bir nokta gibi küçücük bir çekirdeğe yerleştirip orada saklayan Hakîm-i Hafîz hakkında, “Vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder?” diye sorulur mu?
 Yerküreyi bir sapan taşı gibi çeviren Kadir Zât için, “Ahirete giden misafirlerinin yolundan bu dünyayı nasıl kaldıracak?” denir mi?
 Bütün canlıları cisimlerinin taburlarında hiçten, baştan, kusursuz bir intizamla toplayan, zerreleri كُنْ فَيَكُونُ176 emriyle kaydedip yerleştiren, ordular var eden Zât-ı Zülcelâl için, “Bir vücutta birbiriyle tanışan aslî zerreleri ve unsurları bir sedâ ile tekrar nasıl bir araya getirebilir?” diye sorulur mu?
 Bahardaki yeniden diriliş gibi, dünyanın her devrinde, her asrında, hatta gece ile gündüzün değişiminde, havada bulutların yaratılıp yok edilmesinde haşre misal ve işaret olacak ne kadar çok nakış bulunduğunu gözünle görüyorsun.
 Hatta kendini hayalen bin sene öncesinde farz etsen, sonra zamanın iki tarafı olan geçmiş ile geleceği karşılaştırsan; asırlar, günler adedince haşir ve kıyamet misallerini göreceksin.
 Bu kadar misale rağmen bedenen tekrar dirilmeyi hâlâ akıldan uzak görüp inkâr edersen, bunun ne kadar divanelik olduğunu sen de anlarsın.
 176 “(O, bir şeyi yaratmak isteyince sadece) ‘ol!’ der, o da oluverir.” (Bakara sûresi, 2/117; Âl-i İmran sûresi, 3/47, 59; En’âm sûresi, 6/73; Nahl sûresi, 16/40; Meryem sûresi, 19/35; Yâsîn sûresi, 36/82; Mü’min sûresi, 40/68)
 Bak, en büyük ferman olan Kur’an, bahsettiğimiz hakikate dair ne diyor:
 فَانْظُرْ إِلٰۤى اٰثَارِ رَحْمَةِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَۤا إِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ177
 177 “İşte bak, Allah’ın rahmetinin eserlerine, ölmüş toprağa nasıl hayat veriyor! İşte bunları yapan kim ise, ölüleri de O diriltecektir.
 O, her şeye hakkıyla kadirdir.” (Rûm sûresi, 30/50)
 Kısacası: Haşre mâni hiçbir şey yoktur ve her şey onu gerektirir.
 Evet, hayret verici şeylerin bir mahşeri olan şu koca yeryüzünü küçük bir canlı gibi öldürüp ona hayat veren, insan ve hayvanlara hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan, şu misafirhanede güneşi onlara ışık ve ısı verici bir lamba haline getiren, göklerdeki küreleri meleklerine binek kılan bir Zât’ın, bu kadar muhteşem ve ebedî rubûbiyeti, bu derece muazzam ve geniş hâkimiyeti elbette, yalnız bu geçici, devamsız, kararsız, önemsiz, değişken, fâni, eksik, kusurlu dünya işleri üzerine kurulamaz ve onların üzerinde durmaz.
 Demek, o Zât’a yaraşır, daimî, sabit, yok olmaz, muhteşem bir başka diyar, bâki başka bir memleket vardır.
 Bizi onun için çalıştırıyor, oraya davet ediyor.
 Oraya gideceğimize, zahirden hakikate geçen ve o Zât’ın huzuruna yakınlıkla şereflenen bütün nuranî ruh sahipleri, kalbi münevver kutub zâtlar ve aklı nurlanmış bütün âlimler şahitlik ediyor.
 Bir mükâfat ve ceza hazırlandığını ittifakla haber veriyor, o Zât’ın tekrar tekrar bildirdiği pek kuvvetli vaatlerini ve pek şiddetli tehditlerini naklediyorlar.
 Vaadinde durmamak, hem zillet hem de zilleti kabul etmektir; hiçbir şekilde O’nun mukaddes celâline yanaşamaz.
 Tehdidinden dönmek ise ya affetmekten ya da acizlikten ileri gelir.
 Halbuki küfür, mutlak bir cinayettir,178 HAŞİYE affı mümkün değil.
 Ve Kadir-i Mutlak, aczden münezzeh ve uzaktır.
 178 HAŞİYE Evet, küfür, her şeyin kıymetini düşürüp her şeyi mânâsızlıkla itham eder.
 Bütün kâinatı aşağılama, ilahî isimlerin varlıkların aynalarındaki cilvelerini inkâr ve onları hor görmedir.
 Küfür, varlıkların Cenâb-ı Hakk’ın birliğine şehadetlerini reddettiğinden ve bütün yaratılmışları yalanla itham ettiğinden, insanın kabiliyetlerini
  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Pırlantalarda Geçen Şiirler

Fâniyim, Fâni Olanı İstemem Fâniyim, fâni olanı istemem, Âcizim âciz olanı istemem Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayri istemem! İsterim, f...