Mevlidi Şerif Süleyman Çelebi Mevlid-i şerif’in Türkçe açıklaması
ÖNSÖZ
Bismillâhirrahmanirrahiym
Süleyman Çelebi <Vesîlet-ün Necât> adı ile ilk defa mevlid-i şerif’i yazmıştır.
Bursa’da Ulucami’de imam iken bir vaizin “Peygamberler arasında fark
gütmeyiz”mealindeki ayet-i kerimeden, “Bütün peygamberler aynı büyüklüktedir”
anlamını çıkarması ve söylemesi üzerine, sözlerinin “peygamberliklerine inanmak”
açısından doğru, ancak dereceleri açısından yanlış olduğunu, “Ulü-l azm
peygamberler ile diğerlerini bir tutmamak” gerektiğini ve “Efendimizin
maka-mının hepsinden üstün olduğunu” açıklamak üzere Vesîlet-ün Necat adlı
kitabını yazmıştır.
Süleyman Çelebi hicri 780 yılında Bursa’da vefat etmiştir.
Süleyman Çelebi, Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimizi anlatan bu
eseri ile, mü’minlere bilgi ve ışık sunarak, ilâhi nizamı anlamamızı
kolaylaştırmaktadır.
Osmanlı Türkçesi ile yazılmış olan bu kitabı, bütün
müslümanlar zaman zaman, kur’an tilâveti ile beraber okutarak bilgilerini
tazelemekte ve çoşmaktadırlar.
Zaman içinde, kullandığımız Türkçemizin çok hızlı değişmesi sebebiyle, eski
metinleri ne yazık ki tam olarak anlayamıyoruz.
Hatta bazen anladığımızı zannettiğimiz kısımlarını dahi, sözcüklerin o günkü
anlamları ile, bu günkü Türkçemizdeki anlamlarının biraz farklı olması dolayısı
ile tam olarak anlayamıyoruz.
Sık sık, bir bölümünü dinlemekte olduğumuz Mevlid-i Şerifin açıklamasının
yararlı olacağını düşünerek, bu eseri hazırladık.
Erdinç Babacan Şubat 2007
MÜNÂCAT
ALLÂH – ADIN BÖLÜMÜ
Lâ ilâhe illallah diyerek Rabbimizin bir olduğunu, mülkün ve tüm vücudun onun
olduğunu, ortağı olmadığını söyleyelim.
Kâinatın kendisi ile iftihar ettiği, bütün âlemlerin kendisi ile şeref bulduğu
Hazret-i Muhammed Mustafa’ya salâvât getirelim.
Evvelâ Allâh’ın adını analım, söyleyelim.
Herhangi bir işe başlamadan evvel her
kulun Allâh’ın adını anması vâciptir.
Biz de bu zikrimizi yapalım ve
bismillâhirrahmanirrahim diyerek bu vazifemizi yerine getirelim.
Bir şeye, bir işe başlamadan evvel kim Allâh’ın adını anarsa, yâni besmele ile
işine başlarsa, Allâh o kişinin her işini kendisine kolaylaştırır.
Allâh adıyla başlanan bir iş asla kuru ve verimsiz olmaz.
Kendini , her fırsatta Allâh’ın adını daima anabilmeğe alıştır.
Çünkü Allâh’ın
adıyla ancak her iş tamam olabilir.
“Besmelesiz başlanılan bir iş görünüşte
tamam olsa bile, ecir ve sevabı açısından meydana gelen bir eksikliğinin
olduğunu unutmamalıyız.
Kalp atışlarımızı kulağımızla dinlersek, biz istemesek
de kalbimizin Allâh – Allâh dediğini duymaktayız.”
İnsan bir defa aşk ile “Allâh” dese bütün günahları sonbahar yapraklarının
ağaçlardan döküldüğü gibi dökülür.
Allâh’ın temiz, pak ismini anan, zikr eyleyen kendisi de pak olur.
Saflaşır,
temizlenir.
Allâh O kişiyi isteklerine eriştirir.
İçtenlikle ve coşku ile gelin şimdi Allâh diyelim.
Gafil zamanlarımız için,
üzülerek, ağlayarak üzüntümüzü ve pişmanlığımızı belirtelim.
Belki bu yakarmamız karşılığında, O çok acıyan, bağışlayan, ikramlar eden
ilâhımız, mülkünün tek padişahı yaradanımız bize rahmeti ile tecelli eder.
Allâh birdir.
O’nun birliği konusunda hiç bir şüphe yoktur.
Buna rağmen yanlış
söyleyen birçok kişilerin olduğunu da görmekteyiz.
Yıldızlar, güneşler, dünyalar hiçbiri yok iken Allâh vardı.
Allâh cc Hiçbir şeye
benzemez.
Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.
İstediğini yapar.
O her şeye gücü
yetendir.
Allâh cc nin ezelî ve ebedî varlığı vardır.
O var iken, ne zâhir, ne bâtın, ne
evvel, ne âhir, ne insanlar, ne melekler, ne yeryüzü, ne günler, ne aylar, nede
dokuz felekler vardı.
Bunları Allâh cc yaratarak var etti.
Yarattıklarına “Ben sizin Rabbiniz değil
miyim?” diye sorunca, yarattıklarının hepsi “evet sen bizim Rabbimizsin, birsin,
eşin benzerin yoktur.” dediler.
Sonsuz büyüklükteki güç ve kudretini âlemleri yaratarak gösteren O Celil Allah,
bütün bunları birliğinin delili olarak bizlere de göstermektedir.
Allâh cc yaratmayı istediğinde sadece “Ol” diye emretti.
Ve bu emirle tüm kâinat
yaratıldı.
Meydana geliverdi.
Eğer kâinatı yok etmek isterse O’nun bir tek
“olma” emri ile anında bütün varlık âlemi yok olur.
Yıldızlar, galaksiler,
güneşler, dünyalar ve bütün mevcudat, hepsi bir
iğnenin ucu kadar küçülüp yok olur.
Ne külü nede bir başka izi kalır.
Açığa
çıkacak olan şey, ilk yarattığı nur ve müthiş bir enerjidir.
Konuyu anlatabilmek için çok uzun sözlere artık pek ihtiyaçta yok.
Allâh birdir,
O’ndan başka Tanrı yoktur.
Kıyamete kadar bu konu anlatılsa ve zikre devam edilse, kıyamet olsa bitse yine
de bu konunun anlatılması bitmez.
Allah cc ilk olarak, Resulü ve habîbi Muhammed’in nurunu yarattığını ve O nurdan
da güç ve kudreti ile âlemleri yarattığını bildiriyor.
(Atomların yapılarını ve
kuantum fiziğini incelersek bunu açıkça görüyoruz.) Allah cc “ya habibim, seni
yaratmasaydım, âlemleri
yaratmazdım” demektedir.
Varlık âleminin yaratılmasına sebep olan sevgili
peygamberimizin, sadakatla ve aşkla rızasını isteyelim.
Ey değerli kardeşlerimiz, size ömrünüz boyunca tutmanızı istediğimiz değerli bir
öğüdü sunuyoruz.
Bu vasiyetimizi tutanların, canlarından, vücutlarından Resulü Ekremin misk gibi
kokusu duyula.
Allah cc, bu vasiyeti tutanlara rahmeti ile muamele ede.
Onların da, beni bir
dua ile anacaklarını umuyorum.
Bazı arkadaşlar diyorlar ki; bu duada bulunanlar, elbette senin (Yâni Süleyman
Çelebi hz nin) ruhuna fâtihalar göndereceklerdir.
NUR’UN İNTİKALİ BÖLÜMÜ
Hak teâlâ yarattığı âlemleri, Âdem AS ve soyu ile, yâni insanoğlu ile
ziynetlendirdi.
Süsledi, değerli etti.
Âdem’e Allâh’ın emriyle melekler secde ettiler.
Âdem’e Allâh cc pek büyük, pek
cömert olarak birçok lütuflarda bulundu, ikramlarda bulundu.
Âdem AS mın alnına bir pırıltı, bir nûr yâni ışık yerleştirdi ve bu pırıltı son
olarak göndereceğim, habîbim’in, severek yarattığım, Muhammed Mustafa’nın
pırıltısıdır dedi.
O nûr, Âdem AS’mın alnında nice günler devamlı olarak kaldı.
Sonra bu nûr Âdem AS dan çıkarak Havva annemizin alnında parıldamağa başladı.
Ve
Havvâ annemizin alnında nice yıllar ve aylar parıldadı.
Şît AS doğduğunda bu nûr, Havvâ annemizin alnından çıkıp, Şît AS mın alnında
parıldamağa başladı.
Bu nübüvvet nuru böylece alından alına naklolarak İbrahim AS’ma ve İsmâil AS’ma
ulaştı.
Hepsini sayarsak sözümüz çok uzayacak.
Bu şekilde, silsileden silsileye fasılasız olarak intikal ede ede, peygamberimiz
Muhammed Mustafa’ya ulaştı, intikal etti.
Bu nurun son durağı, ezelde sahibi
olan kişide kaldı ve başkasına intikal etmedi.
Çünkü; âlemlere rahmet olarak yaradılan ve gönderilen, nûr’un esas sahibi
gelmişti.
Nûr da hemen O’nda karar kıldı.
Kim cehennem ateşinden kurtulmak istiyorsa, İnsanlara örnek olarak seçilip
yaradılıp gönderilmiş olan o üstün şahsiyet için salât etsin.
(Salâtü selâmlarımız, bizi, habîb-i Kibriyâ’nın tanıdığı, bildiği yâni yakını
eder.
Onun için çokça salâvat getirmemizi Allâh dostları bizlere öğütlemektedir.
Peygamberimizin sevgisini kazanabilmenin ne büyük değeri olduğunu anlamamız,
idrak etmemiz çok önemlidir.)
VİLÂDET BÖLÜMÜ
(PEYGAMBERİMİZİN DOĞUMU)
(Şefîul’usâti fî yevmil’arasât, Hazret-i Ahmed-ü Mahmûd-ü Muhammed Mustafâ râ
salâvât)
Saf, pâk ve sedef gibi temiz bir kadın olan, Âmine hatundan, inci tanesi gibi
çok değerli bir bebek “Muhammed” doğdu.
Âmine hatun Abdullâh’dan hamile kaldıktan sonra, haftalar ve günler tamamlanarak
doğum vakti geldi.
Doğum yaklaştıkça birçok belirtiler, alâmetler görülmeğe başladı.
Rebîûl evvel ayının ortalarına doğru, onikinci pazartesi gecesiydi.
İnsanların en hayırlısı o gece doğarken, Annesi neler, ne fevkalâde şeyler
gördü.
O sevgili bebeğin annesi, “bir ışık gördüm ki güneş onun etrafında dönüyordu”
dedi.
O ışık, şimşek gibi çakarak evimden yükselip dışarıya çıktı.
Göklere kadar her
yer ışıkla, nûr ile doldu.
Gökler açıldı ve karanlıklar yok oldu.
Elinde bayrakları olan üç melek gördüm.
Meleklerden biri doğuda, diğeri batıda, diğeri de Kâ’benin damında dikiliyordu.
Meleklerin hallerinden, gelişlerinden anladım ki, o halkın en üstününün dünyaya
gelmesi yakınlaştı.
Gökten bölük bölük, sıra sıra melekler indiler.
Kâ’be’yi tavaf eder gibi evimi
tavaf ettiler.
Etrafında döndüler.
Kâ’be ansızın dile gelerek, bu gece cihanın güneşi doğdu diye seslendi.
Bundan sonra hûrîler kısım kısım geldiler.
Hûrîler’in yüzlerinin nûrundan evim,
odam aydınlandı.
Melek sündüs adlı bir döşeği havaya serdi.
Döşedi.
Apaçık bir şekilde gördüğüm bu işler karşısında hayretler içinde kalmıştım.
Odamın duvarının ansızın yarıldığını ve içeriye üç hûrinin geldiğini gördüm.
Bazıları derler ki o üç dilberden biri, ay gibi parlak yüzlü Âsiye’ydi.
(Firavunun karısı Hz.Âsiye)
Birisinin Meryem hâtûn olduğu apaçık belliydi.
Diğeri de hûrilerden, güzel bir
hûri idi.
O ay yüzlü üç misafirim lütfedip geldiler ve bana hemen selâm verdiler.
Etrafıma gelip oturdular ve Mustafa’yı birbirlerine müjdelediler.
Dediler ki, cihan yaratılalı beri bu çocuk gibi hiçbir çocuk dünyaya gelmiş
değildir.
Bu senin oğlun gibi güzel, değerli ve itibarlı bir çocuğu.
O büyük, Ulu Allah’ım
hiçbir anneye vermemiştir.
Ey sevgili hanım, sen çok büyük, ulu bir devlet buldun.
Senden “dünyaya iyi
ahlâk ve güzellikleri getirecek” evlât doğmaktadır.
Bu doğan çocuk, Allah’ın izni ile gizli olan şeyleri açarak gösteren, Allah’ın
sırlarını öğretebilenlerin sultanıdır.
Bu çocuk ilim sahiplerini tevhid
akidesine götürenlerin esas kaynağıdır.
İrfan cevheri ile tevhidi öğretecektir.
Dünyalar, güneşler, yıldızlar ve galaksiler bu gelen aşkına dönmektedirler.
İnsanlar ve melekler onun yüzünü görmek
arzusundadırlar.
Bu gece o kadar şerefli bir gecedir ki, onun nuruyla âlemler daha nâzik olurlar.
Bu gece Allah cc her şeye rahmet nazarıyla bakar, dünyayı cennet gibi yapar.
Bu gece gönül erbapları sevinirler.
Bu geceyi gönül sahipleri ihya ederler.
Boş
geçirmezler.
Mustafa âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.
Hem de günahkâr müslümanların da
şefaatçisidir.
Doğan çocuğun özelliklerini bu şekilde sıralayarak anlattılar.
O mübarek nûru
böylece rağbetlendirdiler, değerlendirdiler.
Âmine insanların en hayırlısı’nın doğum vaktinin geldiğini anladığını söylüyor
ve,
Doğum sırasında, ateşinin yükselmesinden dolayı çok susadığını, ve kendisine bir
bardak dolusu şerbet sunulduğunu söylüyor.
Şerbeti önüme getiren cennet kızları, “bunu sana Allah verdi” dediler.
Bu şerbet kardan beyaz, soğuk ve çok lezzetli idi.
Şekerden de lezzetliydi.
(Biliyorsunuz Mekke şehri her zaman çok sıcak bir iklime sahiptir.
Buz dolabının
icadından evvel bir bardak soğuk içeceğin değerini düşünebiliyor muyuz?)
Şerbeti içince vücudum ışık gibi oldu.
Öyle ki kendimi ışıktan ayırd
edemiyordum.
Bir beyaz kuş kanatlarını yavaş yavaş çırparak uçup yanıma geldi.
Hemen, gelir
gelmez sırtımı kuvvetle sığadı.
O anda doğum gerçekleşti.
Dînin sultanı doğdu.
Yer ve gökler nûrla, ışıkla
doldu, aydınlandı.
Sallû Aleyhi ve Sellimû teslîmâ
Hattâ tenâlû cenneten ve naîmâ
Essalatü vesselamü aleyke Ya Resulallah
Esselatü vesselamü aleyke Ya Habiballah
Essalatü vesselamü aleyke
Ya Seyyidel-evveline velâhirin.
MERHABA BÖLÜMÜ
Bütün yaradılanlar (ki dünyalar, ağaçlar, dağlar, sular, hayvanlar, yıldızlar ve
insanlar, cinler vs.) hepsi neşelendiler.Sevindiler.
Üzüntülerinden kurtuldular
ve âlemler yeniden canlandılar.
Kâinatın, Cihan’ın bütün zerreleri dile gelerek hoşgeldin diye seslendiler.
Hoşgeldin ey büyük sultan hoşgeldin, Hoşgeldin ey ilim ve irfanın kaynağı
hoşgeldin.
Hoşgeldin, ey gizli ilimleri bilen, hakkı batıldan ayırabilen hoşgeldin.
Hoşgeldin, ey dertlerin ilâcı, hoşgeldin.
Hoşgeldin, ey güzel bahçelerin bülbülü.
Hoşgeldin, ey Azamet, izzet ve heybet
sahibi Cenâb-ı Hak’ı bilen, tanıyan kişi.
Hidayet ve doğruluk yolunun ay’ı, güneşi hoşgeldin.
Ey daima Hakk’a bağlı olan,
Hakk’dan asla ayrılmayan, hoşgeldin.
Hoşgeldin ey âsi ümmetin sığınağı.
Hoşgeldin ey çaresizlere şefaat eden kişi.
Hoşgeldin ey daima kalplerde yaşayacak olan, daima güçlü ve kudretli olacak olan
hoşgeldin.
Hoşgeldin âşıkların susuzluğunu gideren, hoşgeldin.
Hoşgeldin, ey Halil İbrahim a.s’mın gözünün nuru.
Hoşgeldin, ey Celil Allah’ın
has, özel sevgilisi.
Hoşgeldin, ey âlemlere rahmet olan, Hoşgeldin ey günah işleyenlerin de
şefaatçisi olan kişi.
Hoşgeldin, ey dünya ve ahiretin Pâdişahı, Mekânlar senin için yaratıldı.
Ey yüz güzelliğinde gündüz gibi nurlu olan, yüzü ışık veren, parlayan ay gibi
olan, Ey bütün düşmüşlerin elinden tutan yardım eden
Sen bütün düşmüşlerin, muhtaçların elinden tutansın.
Hem kölelerin de
azadlıların da sığınağısın.
Gönüllerin dertlerinin dermanı olan sensin, yaratılmışların hepsinin sultanı
olan da sensin.
Bütün nebilerin sultanı, en üstünü sensin.
Takva ve kemalât sahiplerinin,
Peygamber varislerinin ve velîlerin hepsinin gözünün nûrusun.
Sen, peygamberlik, resullük tahtının son sahibisin.
Sen, nübüvvet mührünün de
son sahibisin.
Senin nûrun âlemi aydınlattı.
Gül yüzünün güzelliği de âlemleri gül bahçesine
çevirdi.
Sapıklığın, cehaletin karanlığı senin varlığınla yok oldu.
Marifet bağları,
“noksansızlık pınarını” seninle buldu.
Ey Allâh cc nin sevgilisi bize imdâd eyle, Son nefesimizi senin yüzünü görerek
verme mutluluğunu bize bağışla, ver.
Eğer cehennem ateşinden kurtulmak isterseniz; aşk ile, arzu ile resulullâh’a
salâvat getiriniz.
Çünki, Rahman ve Rahim olan Allah’ın sevgilisinin yüzünün güzelliğinden yeryüzü
naim cenneti gibi oldu.
Melekler bu doğumu birbirlerine müjdelediler.
Felekler sevinçten raksetmeğe,
dönmeye başladılar
Bu heybetli, müthiş olayları gören güzel yüzlü Âmîne hatunun bir ara aklı
başından gitdi, geldi.
Baktı hûrîler gitmişler.
Yanında kimseler yok.
Oğlunu da görmedi, tevazu ile
Allâh’a yalvarmağa başladı.
Oğlunu hûrîlerin alıp götürdüğünü düşündü.
Hayretler içinde daha bir çok
fikirler yürüttü.
Etrafına bakınırken, insanların en hayırlısı olan oğlunu bir köşede gördü.
Oğlunu Beytullâh’a karşı secdeye varmış olarak gördü.
Secde vaziyetinde, diliyle şükrediyor, hamdediyor ve parmağı ile işaret ederek
lâilâhe illâllâh diyordu.
Dudaklarını kıpırdatarak birşeyler söylüyordu.
Ancak o yüksek himmet sahibi
çocuğun ne dediğini duyamıyordum.
Ağzına kulağımı yaklaştırınca ne dediğini anladım.
Ey Mevlâm, yüzümü sana tuttum, ümmetimi senden istiyorum
Resulullâh sana ümmetim dedi.
Sende ona salavat getirerek safaya eriş, safa bul
İsmini ümmet defterine yazdır.
Allâhümme salli alâ seyyidinâ
Muhammedinillezî câe bilhakkıl mübîn
Ve erseltehû rahmetel lil âlemin
Mİ’RAC BÖLÜMÜ
(Sâhibül hulleti vettâc, verâkibül bürâkı fî leyletil mi’rac, Hazret-i Ahmed-ü
Mahmûd-ü Muhammed Mustafâ râ Salevât)
Cebrail a.s ile konuşuyorlarken, mânevi bir binek olan Refref önüne gelerek
selâm verdi.
Cihanın sultanını üzerine alır almaz çok kısa bir anda, sidre’ye götürdü.
O anda görünen şeyler tamamen kayboldu.
Öyle ki ne yeryüzü ne sema, ne de
herhangi bir mekân vardı.
Orası öyle bir yerdi ki ne boş ne de dolu denebilirdi.
O hâli insanın aklı idrak
edemez.
Yetmiş bin perde açılarak yoluna devam etti.
Nûr-ı tevhîd yüzünden perdeyi açdı.
Her perdeye gelindiğinde, Ya Muhammed beri gel diye emr olundu.
Bütün bunları görerek ilerledi ve O ulu Allâh’ın huzuruna vardı.
Altı yönden de münezzeh olan Zülcelâl Hz leri, keyfiyeti – niceliği izah
edilemez şekilde Resulüne Yüzünü gösterdi.
Zâten, gözü gördüğünden şaşmayan Resul, bütün bakışlarını Hakk’a yöneltmişti
Aşikâre, yâni engelsiz bir şekilde Rabbülİzzeti gördü.
Ahirette, görmeyi hak
eden ümmeti de öylece görecektir.
Harfsiz, sözsüz, kelimesiz bir şekilde Rabbilâlemîn, şüphesiz Mustafa’ya şöyle
dedi.
Dedi ki: Senin ulaşmak istediğin gayen, arzun benim.
Can ile sevdiğin, ibadet
ettiğin Allah’ın benim.
Gece gündüz durmadan, yüzünü görmek istediğin Rabbin benim.
Gel sevgili kulum, senden razıyım.
Bütün yarattıklarımı da sana bağladım, senin
emrine verdim.
(Yarattıklarımın tümünü Gökleri yerleri, yıldızları, güneşleri,
canlı cansız her şeyi, seni yarattığım için yarattım.
Seni hülâsa-i kâinat
olarak yarattım.)
Benden ne istiyorsan vereyim.
Bir derdin varsa bin türlü çaresini vereyim.
Mustafa, ey çok merhametli, ikramlı, kullarına sonsuz değerli ikramları olan
yaradanım;
Benim ümmetim içinde çok zayıf olanlar, sana karşı vazifelerini tam olarak
yapamayanlar var.
Onların hâli ne olacak.
Onlar sana nasıl ulaşacaklar.
Gece gündüz bütün işlerinde isyan ediyorlar da farkında değiller.
Onların son
yerlerinin cehennem olmasından korkuyorum.
Ya İlâhi senden isteğim, ümmetimin makbul olmasını lütfetmendir.
Onları
bağışlamandır.
Cehennemden kurtulmalarını senden diliyorum.
Hak Teâlâ’dan, “Ya Muhammet bu konuyu ben sana ikramım olarak, bahşişim olarak
verdim.” sözü yetişti.
Ümmetini sana verdim ey habibim.
Cennetimi de onlara nasip olarak verdim.
Senin
râzı olduğun ümmetini cennetime alacağım.
Ey habibim, Dünyanın bütünü, sana ikramlarımın karşısında bir avuç toprak
değerindedir.
Ben seni sevince ey değerli kulum, dünya’da, ahiret’de senin için nazik olmaz
mı? O iki âlem de senin olmaz mı?
Zâtımın bir aynada yansıması olarak senin zatını yarattım.
Senin adın ile adımı
Arş-ı âlâya birlikte yazdım.
“Lâ ilâhe illâllah, Muhammeden Resulullâh” diye
yazdım.
Hem dedi ki: Yâ Muhammed, biliyorum ki sen beni görmeğe doymazsın.
Yanımda çok
kalmak istersin amma;
Sen şimdi Dünyaya geri dön.
Kullarımı islâma davet et.
Öylesine çalış, davet et
ki o kullarım da, senin gibi gelip benim yüzümü görebilsinler.
Sen ki yanıma geldiğinde ümmetinin de miracını istedin.
Ben de ümmetine mirac
olarak namazı verdim.
Namazlarını kılanlara bütün gök ehlinin sevabı kadar sevap vereceğim.
Çünkü, namazda her türlü ibadet vardır.
Allâh’a yakınlaşarak vasıl olmak,
ulaşmak bundadır.
Sadakatla ve ihlâsla beş vakit namazını kılana, Hakk tealâ elli vakit namaz
kılmış gibi sevap verir.
Netice olarak, çok kısa bir zamanda, anda, doksan bin söz söylendi ve konuşma ve
ziyaret, yâni mi’rac sona erdi.(Eskiden birkaç saniyede doksan bin kelimelik bir
konuşmayı ve mi’racı anlamak zordu.
Dikkat ediyormusunuz insan yapısı bir
bilgisayara binlerce mega bytlik bilgi kaç saniyede yüklenebiliyor? Bilebilenler
bu konuyu genişçe düşünebilirlir.)
Cihanın iftihar ettiği, fahr-i kâinat efendimiz, birkaç kere göz kırpılıp
açılabilecek kadar bir zaman sonra, Ümmühânî’nin evinde yatağına döndü.
Olan bitenlerin tümünü eshâbına olduğu gibi, baştan başa anlattı.
Sahabeleri, ey islâm dinin kıblesi olan Resul, Sana bu seçkin, çok değerli mîrâc
kutlu olsun dediler.
Biz hepimiz sana tabiyiz, başımız, başkanımız sensin.
Sen bizim gönlümüzün
içinde parıldayan ve küfrü yok eden, bizi aydınlatan bir dolunaysın.
Resulullâh’ın ümmeti olmamız, bu Dünyada kazanabileceğimiz en önemli, en büyük
kazancımızdır.
İslâmı yaşamamızın şerefi, üstünlüğü bize yeter.
(İslâmın
gereklerini yerine getirebilmek; dinde, ilimde, fende, sanayide maddi ve mânevi
her dalda ümmetler arasında en üstünlerden olma gaye ve gayretlerini içerir.)
Allâhümme salli alâ seyyidinâ
Muhammedinillezî câe bilhakkıl mübîn
Ve erseltehû rahmetel lil âlemin
MÜNÂCAT BÖLÜMÜ
(Allâha yalvarma, Dua bölümü)
Yâ ilâhî; O Muhammed kulunun hakkı için, şefaat yetkisini sadece ona verdiğin
Ahmed kulunun hakkı için,
Yaradılmış varlık âleminin dışında olan o yüksek arş’ın hakkı için, O çok yüksek
ve şerefli yolculuğun hakkı için,
Mirac gecesinde konuşulan sözlerin hakkı için, O gece Hakk’ı, Rabb’ini gören göz
hakkı için,
Kur’anın içerdiği sırların, o büyük nûrun hakkı için, Mübarek Kâbe’nin, Merve
tepesinin, Zemzem suyunun hakkı için,
Hakk âşıklarının gözlerinden akan yaşların hakkı için, Sadık kullarının
gönlünün, bağrının, başının hakkı için,
Allah ve resulullâh sevdası ateşinden ciğerleri kavrulanların hakkı için,
Eksikleri yüzünden üzülerek gözlerinden kanlı yaşlar akıtanların hakkı için,
Sadakatle senin yolunda duran kullarının hakkı için, Hazretine kullarını
ulaştıracak olan yolun hakkı için,
Verdiğin ömür zamanı dolup, ölüm zamanımız geldiğinde,
Ey Allâh’ım, îmânımızı sen muhafaza eyle ki canımızı îmân ile verebililim.
Biz, günahkâr, asi, mücrim, suçlu kullarınız, Bağışlayarak günahlarımızdan
bizleri arındır.
Kabrimizi îmân nûru ile doldur.
Bizlere iyi davranan cennet oğlanları ve cennet
kızları ile bizleri beraber eyle,
Hem bizim hesabımızı kolay eyle, Cennete lütfun ile girelim.
Ey çok esirgeyen ve çok ikram sahibi Rabb’im, bizleri firdevs cennetleri içinde
Resulün Mustafa’ya yakın bir yerde cennetine koy.
Bize yüzünü görebilme mutluluğunu lûtfet ve bu ikramınla, bu nîmetinle kullarını
coşkuyla sevindir.
O sevgilinin, habibinin yüzü suyu hürmetine isyanlarımızı affederek bize
rahmetinle muamele et.
Sevdiğin, beğendiğin kullarınla bizleri beraber eyle, eksiklerini bilip
düzeltmeğe çalışan iyi kullarının sohbetlerinde, konuşmalarında bulunmayı
bizlere nasip et.
Bîçâre kulun, Süleymân Çelebiye de rahmet et.
Yol arkadaşını îmân ve makamını da
cennet et.
Ey Allah’ım bizi sapkınlardan, dâlâlete düşenlerden eyleme.
Doğru yoldan
ayrılmaktan, sapıtmaktan koru.
Bu duaya hepimiz âmîn diyelim.
İki cihan saadeti için ümmetine yol gösteren ve yardım eden o Resul, ümmetinin
cümlesinden razı olsun.
Allah’ın rahmeti hepimizin, bütün ümmetin üstüne olsun.
Âmîn.
Mevlidi Şerif Süleyman Çelebi Mevlid-i Şerif’in Türkçe açıklaması
ÖNSÖZ
Bismillâhirrahmanirrahim
Süleyman Çelebi <Vesîlet-ün Necât> adı ile ilk defa mevlid-i şerif’i yazmıştır.
Bursa’da Ulucami’de imam iken bir vaizin “Peygamberler arasında fark
gütmeyiz”mealindeki ayet-i kerimeden, “Bütün peygamberler aynı büyüklüktedir”
anlamını çıkarması ve söylemesi üzerine, sözlerinin “peygamberliklerine inanmak”
açısından doğru, ancak dereceleri açısından yanlış olduğunu, “Ulü-l azm
peygamberler ile diğerlerini bir tutmamak” gerektiğini ve “Efendimizin
maka-mının hepsinden üstün olduğunu” açıklamak üzere Vesîlet-ün Necat adlı
kitabını yazmıştır.
Süleyman Çelebi hicri 780 yılında Bursa’da vefat etmiştir.
Süleyman Çelebi, Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimizi anlatan bu
eseri ile, mü’minlere bilgi ve ışık sunarak, ilâhi nizamı anlamamızı
kolaylaştırmaktadır.
Osmanlı Türkçesi ile yazılmış olan bu kitabı, bütün
müslümanlar zaman zaman, kur’an tilâveti ile beraber okutarak bilgilerini
tazelemekte ve çoşmaktadırlar.
Zaman içinde, kullandığımız Türkçemizin çok hızlı değişmesi sebebiyle, eski
metinleri ne yazık ki tam olarak anlayamıyoruz.
Hatta bazen anladığımızı zannettiğimiz kısımlarını dahi, sözcüklerin o günkü
anlamları ile, bu günkü Türkçemizdeki anlamlarının biraz farklı olması dolayısı
ile tam olarak anlayamıyoruz.
Sık sık, bir bölümünü dinlemekte olduğumuz Mevlid-i Şerifin açıklamasının
yararlı olacağını düşünerek, bu eseri hazırladık.
MÜNÂCAT
ALLÂH – ADIN BÖLÜMÜ
Lâ ilâhe illallah diyerek Rabbimizin bir olduğunu, mülkün ve tüm vücudun onun
olduğunu, ortağı olmadığını söyleyelim.
Kâinatın kendisi ile iftihar ettiği, bütün âlemlerin kendisi ile şeref bulduğu
Hazret-i Muhammed Mustafa’ya salâvât getirelim.
Evvelâ Allâh’ın adını analım, söyleyelim.
Herhangi bir işe başlamadan evvel her
kulun Allâh’ın adını anması vâciptir.
Biz de bu zikrimizi yapalım ve
bismillâhirrahmanirrahim diyerek bu vazifemizi yerine getirelim.
Bir şeye, bir işe başlamadan evvel kim Allâh’ın adını anarsa, yâni besmele ile
işine başlarsa, Allâh o kişinin her işini kendisine kolaylaştırır.
Allâh adıyla başlanan bir iş asla kuru ve verimsiz olmaz.
Kendini , her fırsatta Allâh’ın adını daima anabilmeğe alıştır.
Çünkü Allâh’ın
adıyla ancak her iş tamam olabilir.
“Besmelesiz başlanılan bir iş görünüşte
tamam olsa bile, ecir ve sevabı açısından meydana gelen bir eksikliğinin
olduğunu unutmamalıyız.
Kalp atışlarımızı kulağımızla dinlersek, biz istemesek
de kalbimizin Allâh – Allâh dediğini duymaktayız.”
İnsan bir defa aşk ile “Allâh” dese bütün günahları sonbahar yapraklarının
ağaçlardan döküldüğü gibi dökülür.
Allâh’ın temiz, pak ismini anan, zikr eyleyen kendisi de pak olur.
Saflaşır,
temizlenir.
Allâh O kişiyi isteklerine eriştirir.
İçtenlikle ve coşku ile gelin şimdi Allâh diyelim.
Gafil zamanlarımız için,
üzülerek, ağlayarak üzüntümüzü ve pişmanlığımızı belirtelim.
Belki bu yakarmamız karşılığında, O çok acıyan, bağışlayan, ikramlar eden
ilâhımız, mülkünün tek padişahı yaradanımız bize rahmeti ile tecelli eder.
Allâh birdir.
O’nun birliği konusunda hiç bir şüphe yoktur.
Buna rağmen yanlış
söyleyen birçok kişilerin olduğunu da görmekteyiz.
Yıldızlar, güneşler, dünyalar hiçbiri yok iken Allâh vardı.
Allâh cc Hiçbir şeye
benzemez.
Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.
İstediğini yapar.
O her şeye gücü
yetendir.
Allâh cc nin ezelî ve ebedî varlığı vardır.
O var iken, ne zâhir, ne bâtın, ne
evvel, ne âhir, ne insanlar, ne melekler, ne yeryüzü, ne günler, ne aylar, nede
dokuz felekler vardı.
Bunları Allâh cc yaratarak var etti.
Yarattıklarına “Ben sizin Rabbiniz değil
miyim?” diye sorunca, yarattıklarının hepsi “evet sen bizim Rabbimizsin, birsin,
eşin benzerin yoktur.” dediler.
Sonsuz büyüklükteki güç ve kudretini âlemleri yaratarak gösteren O Celil Allah,
bütün bunları birliğinin delili olarak bizlere de göstermektedir.
Allâh cc yaratmayı istediğinde sadece “Ol” diye emretti.
Ve bu emirle tüm kâinat
yaratıldı.
Meydana geliverdi.
Eğer kâinatı yok etmek isterse O’nun bir tek
“olma” emri ile anında bütün varlık âlemi yok olur.
Yıldızlar, galaksiler,
güneşler, dünyalar ve bütün mevcudat, hepsi bir
iğnenin ucu kadar küçülüp yok olur.
Ne külü nede bir başka izi kalır.
Açığa
çıkacak olan şey, ilk yarattığı nur ve müthiş bir enerjidir.
Konuyu anlatabilmek için çok uzun sözlere artık pek ihtiyaçta yok.
Allâh birdir,
O’ndan başka Tanrı yoktur.
Kıyamete kadar bu konu anlatılsa ve zikre devam edilse, kıyamet olsa bitse yine
de bu konunun anlatılması bitmez.
Allah cc ilk olarak, Resulü ve habîbi Muhammed’in nurunu yarattığını ve O nurdan
da güç ve kudreti ile âlemleri yarattığını bildiriyor.
(Atomların yapılarını ve
kuantum fiziğini incelersek bunu açıkça görüyoruz.) Allah cc “ya habibim, seni
yaratmasaydım, âlemleri yaratmazdım” demektedir.
Varlık âleminin yaratılmasına
sebep olan sevgili peygamberimizin, sadakatla ve aşkla rızasını isteyelim.
Ey değerli kardeşlerimiz, size ömrünüz boyunca tutmanızı istediğimiz değerli bir
öğüdü sunuyoruz.
Bu vasiyetimizi tutanların, canlarından, vücutlarından Resulü Ekremin misk gibi
kokusu duyula.
Allah cc, bu vasiyeti tutanlara rahmeti ile muamele ede.
Onların da, beni bir
dua ile anacaklarını umuyorum.
Bazı arkadaşlar diyorlar ki; bu duada bulunanlar, elbette senin (Yâni Süleyman
Çelebi hz nin) ruhuna fâtihalar göndereceklerdir.
NUR’UN İNTİKALİ BÖLÜMÜ
Hak teâlâ yarattığı âlemleri, Âdem AS ve soyu ile, yâni insanoğlu ile
ziynetlendirdi.
Süsledi, değerli etti.
Âdem’e Allâh’ın emriyle melekler secde ettiler.
Âdem’e Allâh cc pek büyük, pek
cömert olarak birçok lütuflarda bulundu, ikramlarda bulundu.
Âdem AS mın alnına bir pırıltı, bir nûr yâni ışık yerleştirdi ve bu pırıltı son
olarak göndereceğim, habîbim’in, severek yarattığım, Muhammed Mustafa’nın
pırıltısıdır dedi.
O nûr, Âdem AS’mın alnında nice günler devamlı olarak kaldı.
Sonra bu nûr Âdem AS dan çıkarak Havva annemizin alnında parıldamağa başladı.
Ve
Havvâ annemizin alnında nice yıllar ve aylar parıldadı.
Şît AS doğduğunda bu nûr, Havvâ annemizin alnından çıkıp, Şît AS mın alnında
parıldamağa başladı.
Bu nübüvvet nuru böylece alından alına naklolarak İbrahim AS’ma ve İsmâil AS’ma
ulaştı.
Hepsini sayarsak sözümüz çok uzayacak.
Bu şekilde, silsileden silsileye fasılasız olarak intikal ede ede, peygamberimiz
Muhammed Mustafa’ya ulaştı, intikal etti.
Bu nurun son durağı, ezelde sahibi
olan kişide kaldı ve başkasına intikal etmedi.
Çünkü; âlemlere rahmet olarak yaradılan ve gönderilen, nûr’un esas sahibi
gelmişti.
Nûr da hemen O’nda karar kıldı.
Kim cehennem ateşinden kurtulmak istiyorsa, İnsanlara örnek olarak seçilip
yaradılıp gönderilmiş olan o üstün şahsiyet için salât etsin.
(Salâtü selâmlarımız, bizi, habîb-i Kibriyâ’nın tanıdığı, bildiği yâni yakını
eder.
Onun için çokça salâvat getirmemizi Allâh dostları bizlere öğütlemektedir.
Peygamberimizin sevgisini kazanabilmenin ne büyük değeri olduğunu anlamamız,
idrak etmemiz çok önemlidir.)
VİLÂDET BÖLÜMÜ (PEYGAMBERİMİZİN DOĞUMU)
(Şefîul’usâti fî yevmil’arasât, Hazret-i Ahmed-ü Mahmûd-ü Muhammed Mustafâ râ
salâvât)
Saf, pâk ve sedef gibi temiz bir kadın olan, Âmine hatundan, inci tanesi gibi
çok değerli bir bebek “Muhammed” doğdu.
Âmine hatun Abdullâh’dan hamile kaldıktan sonra, haftalar ve günler tamamlanarak
doğum vakti geldi.
Doğum yaklaştıkça birçok belirtiler, alâmetler görülmeğe başladı.
Rebîûl evvel ayının ortalarına doğru, onikinci pazartesi gecesiydi.
İnsanların en hayırlısı o gece doğarken, Annesi neler, ne fevkalâde şeyler
gördü.
O sevgili bebeğin annesi, “bir ışık gördüm ki güneş onun etrafında dönüyordu”
dedi.
O ışık, şimşek gibi çakarak evimden yükselip dışarıya çıktı.
Göklere kadar her
yer ışıkla, nûr ile doldu.
Gökler açıldı ve karanlıklar yok oldu.
Elinde bayrakları olan üç melek gördüm.
Meleklerden biri doğuda, diğeri batıda, diğeri de Kâ’benin damında dikiliyordu.
Meleklerin hallerinden, gelişlerinden anladım ki, o halkın en üstününün dünyaya
gelmesi yakınlaştı.
Gökten bölük bölük, sıra sıra melekler indiler.
Kâ’be’yi tavaf eder gibi evimi
tavaf ettiler.
Etrafında döndüler.
Kâ’be ansızın dile gelerek, bu gece cihanın güneşi doğdu diye seslendi.
Bundan sonra hûrîler kısım kısım geldiler.
Hûrîler’in yüzlerinin nûrundan evim,
odam aydınlandı.
Melek sündüs adlı bir döşeği havaya serdi.
Döşedi.
Apaçık bir şekilde gördüğüm bu işler karşısında hayretler içinde kalmıştım.
Odamın duvarının ansızın yarıldığını ve içeriye üç hûrinin geldiğini gördüm.
Bazıları derler ki o üç dilberden biri, ay gibi parlak yüzlü Âsiye’ydi.
(Firavunun karısı Hz.Âsiye)
Birisinin Meryem hâtûn olduğu apaçık belliydi.
Diğeri de hûrilerden, güzel bir
hûri idi.
O ay yüzlü üç misafirim lütfedip geldiler ve bana hemen selâm verdiler.
Etrafıma gelip oturdular ve Mustafa’yı birbirlerine müjdelediler.
Dediler ki, cihan yaratılalı beri bu çocuk gibi hiçbir çocuk dünyaya gelmiş
değildir.
Bu senin oğlun gibi güzel, değerli ve itibarlı bir çocuğu.
O büyük, Ulu Allah’ım
hiçbir anneye vermemiştir.
Ey sevgili hanım, sen çok büyük, ulu bir devlet buldun.
Senden “dünyaya iyi
ahlâk ve güzellikleri getirecek” evlât doğmaktadır.
Bu doğan çocuk, Allah’ın izni ile gizli olan şeyleri açarak gösteren, Allah’ın
sırlarını öğretebilenlerin sultanıdır.
Bu çocuk ilim sahiplerini tevhid
akidesine götürenlerin esas kaynağıdır.
İrfan cevheri ile tevhidi öğretecektir.
Dünyalar, güneşler, yıldızlar ve galaksiler bu gelen aşkına dönmektedirler.
İnsanlar ve melekler onun yüzünü görmek arzusundadırlar.
Bu gece o kadar şerefli bir gecedir ki, onun nuruyla âlemler daha nâzik olurlar.
Bu gece Allah cc her şeye rahmet nazarıyla bakar, dünyayı cennet gibi yapar.
Bu gece gönül erbapları sevinirler.
Bu geceyi gönül sahipleri ihya ederler.
Boş
geçirmezler.
Mustafa âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.
Hem de günahkâr müslümanların da
şefaatçisidir.
Doğan çocuğun özelliklerini bu şekilde sıralayarak anlattılar.
O mübarek nûru
böylece rağbetlendirdiler, değerlendirdiler.
Âmine insanların en hayırlısı’nın doğum vaktinin geldiğini anladığını söylüyor
ve,
Doğum sırasında, ateşinin yükselmesinden dolayı çok susadığını, ve kendisine bir
bardak dolusu şerbet sunulduğunu söylüyor.
Şerbeti önüme getiren cennet kızları, “bunu sana Allah verdi” dediler.
Bu şerbet kardan beyaz, soğuk ve çok lezzetli idi.
Şekerden de lezzetliydi.
(Biliyorsunuz Mekke şehri her zaman çok sıcak bir iklime sahiptir.
Buz dolabının
icadından evvel bir bardak soğuk içeceğin değerini düşünebiliyor muyuz?)
Şerbeti içince vücudum ışık gibi oldu.
Öyle ki kendimi ışıktan ayırd
edemiyordum.
Bir beyaz kuş kanatlarını yavaş yavaş çırparak uçup yanıma geldi.
Hemen, gelir
gelmez sırtımı kuvvetle sığadı.
O anda doğum gerçekleşti.
Dînin sultanı doğdu.
Yer ve gökler nûrla, ışıkla
doldu, aydınlandı.
Sallû Aleyhi ve Sellimû teslîmâ
Hattâ tenâlû cenneten ve naîmâ
Essalatü vesselamü aleyke Ya Resulallah
Esselatü vesselamü aleyke Ya Habiballah
Essalatü vesselamü aleyke
Ya Seyyidel-evveline velâhirin.
MERHABA BÖLÜMÜ
Bütün yaradılanlar (ki dünyalar, ağaçlar, dağlar, sular, hayvanlar, yıldızlar ve
insanlar, cinler vs.) hepsi neşelendiler.
Sevindiler.
Üzüntülerinden kurtuldular
ve âlemler yeniden canlandılar.
Kâinatın, Cihan’ın bütün zerreleri dile gelerek hoşgeldin diye seslendiler.
Hoşgeldin ey büyük sultan hoşgeldin, Hoşgeldin ey ilim ve irfanın kaynağı
hoşgeldin.
Hoşgeldin, ey gizli ilimleri bilen, hakkı batıldan ayırabilen hoşgeldin.
Hoşgeldin, ey dertlerin ilâcı, hoşgeldin.
Hoşgeldin, ey güzel bahçelerin bülbülü.
Hoşgeldin, ey Azamet, izzet ve heybet
sahibi Cenâb-ı Hak’ı bilen, tanıyan kişi.
Hidayet ve doğruluk yolunun ay’ı, güneşi hoşgeldin.
Ey daima Hakk’a bağlı olan,
Hakk’dan asla ayrılmayan, hoşgeldin.
Hoşgeldin ey âsi ümmetin sığınağı.
Hoşgeldin ey çaresizlere şefaat eden kişi.
Hoşgeldin ey daima kalplerde yaşayacak olan, daima güçlü ve kudretli olacak olan
hoşgeldin.
Hoşgeldin âşıkların susuzluğunu gideren, hoşgeldin.
Hoşgeldin, ey Halil İbrahim AS’mın gözünün nuru.
Hoşgeldin, ey Celil Allah’ın
has, özel sevgilisi.
Hoşgeldin, ey âlemlere rahmet olan, Hoşgeldin ey günah işleyenlerin de
şefaatçisi olan kişi.
Hoşgeldin, ey dünya ve ahiretin Pâdişahı, Mekânlar senin için yaratıldı.
Ey yüz güzelliğinde gündüz gibi nurlu olan, yüzü ışık veren, parlayan ay gibi
olan, Ey bütün düşmüşlerin elinden tutan yardım eden
Sen bütün düşmüşlerin, muhtaçların elinden tutansın.
Hem kölelerin de
azadlıların da sığınağısın.
Gönüllerin dertlerinin dermanı olan sensin, yaratılmışların hepsinin sultanı
olan da sensin.
Bütün nebilerin sultanı, en üstünü sensin.
Takva ve kemalât sahiplerinin,
Peygamber varislerinin ve velîlerin hepsinin gözünün nûrusun.
Sen, peygamberlik, resullük tahtının son sahibisin.
Sen, nübüvvet mührünün de
son sahibisin.
Senin nûrun âlemi aydınlattı.
Gül yüzünün güzelliği de âlemleri gül bahçesine
çevirdi.
Sapıklığın, cehaletin karanlığı senin varlığınla yok oldu.
Marifet bağları,
“noksansızlık pınarını” seninle buldu.
Ey Allâh cc nin sevgilisi bize imdâd eyle, Son nefesimizi senin yüzünü görerek
verme mutluluğunu bize bağışla, ver.
Eğer cehennem ateşinden kurtulmak isterseniz; aşk ile, arzu ile resulullâh’a
salâvat getiriniz.
Çünki, Rahman ve Rahim olan Allah’ın sevgilisinin yüzünün güzelliğinden yeryüzü
naim cenneti gibi oldu.
Melekler bu doğumu birbirlerine müjdelediler.
Felekler sevinçten raksetmeğe,
dönmeye başladılar
Bu heybetli, müthiş olayları gören güzel yüzlü Âmîne hatunun bir ara aklı
başından gitdi, geldi.
Baktı hûrîler gitmişler.
Yanında kimseler yok.
Oğlunu da görmedi, tevazu ile
Allâh’a yalvarmağa başladı.
Oğlunu hûrîlerin alıp götürdüğünü düşündü.
Hayretler içinde daha bir çok
fikirler yürüttü.
Etrafına bakınırken, insanların en hayırlısı olan oğlunu bir köşede gördü.
Oğlunu Beytullâh’a karşı secdeye varmış olarak gördü.
Secde vaziyetinde, diliyle şükrediyor, hamdediyor ve parmağı ile işaret ederek
lâilâhe illâllâh diyordu.
Dudaklarını kıpırdatarak birşeyler söylüyordu.
Ancak o yüksek himmet sahibi
çocuğun ne dediğini duyamıyordum.
Ağzına kulağımı yaklaştırınca ne dediğini anladım.
Ey Mevlâm, yüzümü sana tuttum, ümmetimi senden istiyorum
Resulullâh sana ümmetim dedi.
Sende ona salavat getirerek safaya eriş, safa bul
İsmini ümmet defterine yazdır.
Allâhümme salli alâ seyyidinâ
Muhammedinillezî câe bilhakkıl mübîn
Ve erseltehû rahmetel lil âlemin
Mİ’RAC BÖLÜMÜ
(Sâhibül hulleti vettâc, verâkibül bürâkı fî leyletil mi’rac, Hazret-i Ahmed-ü
Mahmûd-ü Muhammed Mustafâ râ Salevât)
Cebrail A S ile konuşuyorlarken, mânevi bir binek olan Refref önüne gelerek
selâm verdi.
Cihanın sultanını üzerine alır almaz çok kısa bir anda, sidre’ye götürdü.
O anda görünen şeyler tamamen kayboldu.
Öyle ki ne yeryüzü ne sema, ne de
herhangi bir mekân vardı.
Orası öyle bir yerdi ki ne boş ne de dolu denebilirdi.
O hâli insanın aklı idrak
edemez.
Yetmiş bin perde açılarak yoluna devam etti.
Nûr-ı tevhîd yüzünden perdeyi açdı.
Her perdeye gelindiğinde, Ya Muhammed beri gel diye emr olundu.
Bütün bunları görerek ilerledi ve O ulu Allâh’ın huzuruna vardı.
Altı yönden de münezzeh olan Zülcelâl Hz leri, keyfiyeti – niceliği izah
edilemez şekilde Resulüne Yüzünü gösterdi.
Zâten, gözü gördüğünden şaşmayan Resul, bütün bakışlarını Hakk’a yöneltmişti
Aşikâre, yâni engelsiz bir şekilde Rabbülİzzeti gördü.
Ahirette, görmeyi hak
eden ümmeti de öylece görecektir.
Harfsiz, sözsüz, kelimesiz bir şekilde Rabbilâlemîn, şüphesiz Mustafa’ya şöyle
dedi.
Dedi ki: Senin ulaşmak istediğin gayen, arzun benim.
Can ile sevdiğin, ibadet
ettiğin Allah’ın benim.
Gece gündüz durmadan, yüzünü görmek istediğin Rabbin benim.
Gel sevgili kulum, senden razıyım.
Bütün yarattıklarımı da sana bağladım, senin
emrine verdim.
(Yarattıklarımın tümünü Gökleri yerleri, yıldızları, güneşleri,
canlı cansız her şeyi, seni yarattığım için yarattım.
Seni hülâsa-i kâinat
olarak yarattım.)
Benden ne istiyorsan vereyim.
Bir derdin varsa bin türlü çaresini vereyim.
Mustafa, ey çok merhametli, ikramlı, kullarına sonsuz değerli ikramları olan
yaradanım;
Benim ümmetim içinde çok zayıf olanlar, sana karşı vazifelerini tam olarak
yapamayanlar var.
Onların hâli ne olacak.
Onlar sana nasıl ulaşacaklar.
Gece gündüz bütün işlerinde isyan ediyorlar da farkında değiller.
Onların son
yerlerinin cehennem olmasından korkuyorum.
Ya İlâhi senden isteğim, ümmetimin makbul olmasını lütfetmendir.
Onları
bağışlamandır.
Cehennemden kurtulmalarını senden diliyorum.
Hak Teâlâ’dan, “Ya Muhammet bu konuyu ben sana ikramım olarak, bahşişim olarak
verdim.” sözü yetişti.
Ümmetini sana verdim ey habibim.
Cennetimi de onlara nasip olarak verdim.
Senin
râzı olduğun ümmetini cennetime alacağım.
Ey habibim, Dünyanın bütünü, sana ikramlarımın karşısında bir avuç toprak
değerindedir.
Ben seni sevince ey değerli kulum, dünya’da, ahiret’de senin için nazik olmaz
mı? O iki âlem de senin olmaz mı?
Zâtımın bir aynada yansıması olarak senin zatını yarattım.
Senin adın ile adımı
Arş-ı âlâya birlikte yazdım.
“Lâ ilâhe illâllah, Muhammeden Resulullâh” diye
yazdım.
Hem dedi ki: Yâ Muhammed, biliyorum ki sen beni görmeğe doymazsın.
Yanımda çok
kalmak istersin amma;
Sen şimdi Dünyaya geri dön.
Kullarımı islâma davet et.
Öylesine çalış, davet et
ki o kullarım da, senin gibi gelip benim yüzümü görebilsinler.
Sen ki yanıma geldiğinde ümmetinin de miracını istedin.
Ben de ümmetine mirac
olarak namazı verdim.
Namazlarını kılanlara bütün gök ehlinin sevabı kadar sevap vereceğim.
Çünkü, namazda her türlü ibadet vardır.
Allâh’a yakınlaşarak vasıl olmak,
ulaşmak bundadır.
Sadakatla ve ihlâsla beş vakit namazını kılana, Hakk tealâ elli vakit namaz
kılmış gibi sevap verir.
Netice olarak, çok kısa bir zamanda, anda, doksan bin söz söylendi ve konuşma ve
ziyaret, yâni mi’rac sona erdi.(Eskiden birkaç saniyede doksan bin kelimelik bir
konuşmayı ve mi’racı anlamak zordu.
Dikkat ediyormusunuz insan yapısı bir
bilgisayara binlerce mega bytlik bilgi kaç saniyede yüklenebiliyor? Bilebilenler
bu konuyu genişçe düşünebilirlir.)
Cihanın iftihar ettiği, fahr-i kâinat efendimiz, birkaç kere göz kırpılıp
açılabilecek kadar bir zaman sonra, Ümmühânî’nin evinde yatağına döndü.
Olan bitenlerin tümünü eshâbına olduğu gibi, baştan başa anlattı.
Sahabeleri, ey islâm dinin kıblesi olan Resul, Sana bu seçkin, çok değerli mîrâc
kutlu olsun dediler.
Biz hepimiz sana tabiyiz, başımız, başkanımız sensin.
Sen bizim gönlümüzün
içinde parıldayan ve küfrü yok eden, bizi aydınlatan bir dolunaysın.
Resulullâh’ın ümmeti olmamız, bu Dünyada kazanabileceğimiz en önemli, en büyük
kazancımızdır.
İslâmı yaşamamızın şerefi, üstünlüğü bize yeter.
(İslâmın
gereklerini yerine getirebilmek; dinde, ilimde, fende, sanayide maddi ve mânevi
her dalda ümmetler arasında en üstünlerden olma gaye ve gayretlerini içerir.)
Allâhümme salli alâ seyyidinâ
Muhammedinillezî câe bilhakkıl mübîn
Ve erseltehû rahmetel lil âlemin
MÜNÂCAT BÖLÜMÜ
(Allâha yalvarma, Dua bölümü)
Yâ ilâhî; O Muhammed kulunun hakkı için, şefaat yetkisini sadece ona verdiğin
Ahmed kulunun hakkı için,
Yaradılmış varlık âleminin dışında olan o yüksek arş’ın hakkı için, O çok yüksek
ve şerefli yolculuğun hakkı için,
Mirac gecesinde konuşulan sözlerin hakkı için, O gece Hakk’ı, Rabb’ini gören göz
hakkı için,
Kur’anın içerdiği sırların, o büyük nûrun hakkı için, Mübarek Kâbe’nin, Merve
tepesinin, Zemzem suyunun hakkı için,
Hakk âşıklarının gözlerinden akan yaşların hakkı için, Sadık kullarının
gönlünün, bağrının, başının hakkı için,
Allah ve resulullâh sevdası ateşinden ciğerleri kavrulanların hakkı için,
Eksikleri yüzünden üzülerek gözlerinden kanlı yaşlar akıtanların hakkı için,
Sadakatle senin yolunda duran kullarının hakkı için, Hazretine kullarını
ulaştıracak olan yolun hakkı için,
Verdiğin ömür zamanı dolup, ölüm zamanımız geldiğinde,
Ey Allâh’ım, îmânımızı sen muhafaza eyle ki canımızı îmân ile verebililim.
Biz, günahkâr, asi, mücrim, suçlu kullarınız, Bağışlayarak günahlarımızdan
bizleri arındır.
Kabrimizi îmân nûru ile doldur.
Bizlere iyi davranan cennet oğlanları ve cennet
kızları ile bizleri beraber eyle,
Hem bizim hesabımızı kolay eyle, Cennete lütfun ile girelim.
Ey çok esirgeyen ve çok ikram sahibi Rabb’im, bizleri firdevs cennetleri içinde
Resulün Mustafa’ya yakın bir yerde cennetine koy.
Bize yüzünü görebilme mutluluğunu lûtfet ve bu ikramınla, bu nîmetinle kullarını
coşkuyla sevindir.
O sevgilinin, habibinin yüzü suyu hürmetine isyanlarımızı affederek bize
rahmetinle muamele et.
Sevdiğin, beğendiğin kullarınla bizleri beraber eyle, eksiklerini bilip
düzeltmeğe çalışan iyi kullarının sohbetlerinde, konuşmalarında bulunmayı
bizlere nasip et.
Bîçâre kulun, Süleymân Çelebiye de rahmet et.
Yol arkadaşını îmân ve makamını da
cennet et.
Ey Allah’ım bizi sapkınlardan, dâlâlete düşenlerden eyleme.
Doğru yoldan
ayrılmaktan, sapıtmaktan koru.
Bu duaya hepimiz âmîn diyelim.
İki cihan saadeti için ümmetine yol gösteren ve yardım eden o Resul, ümmetinin
cümlesinden razı olsun.
Allah’ın rahmeti hepimizin, bütün ümmetin üstüne olsun.
Âmîn.
Miraç Bahri Tercümesi
Cebrail A S ile konuşuyorlarken, mânevi bir binek olan Refref önüne gelerek
selâm verdi.
Cihanın sultanını üzerine alır almaz çok kısa bir anda, sidre’ye götürdü.
O anda görünen şeyler tamamen kayboldu.
Öyle ki ne yeryüzü ne sema, ne de
herhangi bir mekân vardı.
Orası öyle bir yerdi ki ne boş ne de dolu denebilirdi.
O hâli insanın aklı idrak
edemez.
Yetmiş bin perde açılarak yoluna devam etti.
Nûr-ı tevhîd yüzünden perdeyi açdı.
Her perdeye gelindiğinde, Ya Muhammed beri gel diye emr olundu.
Bütün bunları görerek ilerledi ve O ulu Allâh’ın huzuruna vardı.
Altı yöndende münezzeh olan Zülcelâl Hz leri, keyfiyeti – niceliği izah edilemez
şekilde Resulüne Yüzünü gösterdi.
Zâten, gözü gördüğünden şaşmayan Resul, bütün bakışlarını Hakk’a yöneltmişti
Aşikâre, yâni engelsiz bir şekilde Rabbülİzzeti gördü.
Ahirette, görmeyi hak
eden ümmeti de öylece görecektir.
Harfsiz, sözsüz, kelimesiz bir şekilde Rabbilâlemîn, şüphesiz Mustafa’ya şöyle
dedi.
Dedi ki: Senin ulaşmak istediğin gayen, arzun benim.
Can ile sevdiğin, ibadet
ettiğin Allah’ın benim.
Gece gündüz durmadan, yüzünü görmek istediğin Rabbin benim.
Gel sevgili kulum, senden razıyım.
Bütün yarattıklarımı da sana bağladım, senin
emrine verdim.
(Yarattıklarımın tümünü Gökleri yerleri, yıldızları, güneşleri, canlı cansız her
şeyi, seni yarattığım için yarattım.
Seni hülâsa-i kâinat olarak yarattım.)
Benden ne istiyorsan vereyim.
Bir derdin varsa bin türlü çaresini vereyim.
Mustafa, ey çok merhametli, ikramlı, kullarına sonsuz değerli ikramları olan
yaradanım;
Benim ümmetim içinde çok zayıf olanlar, sana karşı vazifelerini tam olarak
yapamayanlar var.
Onların hâli ne olacak.
Onlar sana nasıl ulaşacaklar.
Gece gündüz bütün işlerinde isyan ediyorlar da farkında değiller.
Onların son
yerlerinin cehennem olmasından korkuyorum.
Ya İlâhi senden isteğim, ümmetimin makbul olmasını lütfetmendir.
Onları
bağışlamandır.
Cehennemden kurtulmalarını senden diliyorum.
Hak Teâlâ’dan, “Ya Muhammet bu konuyu ben sana ikramım olarak, bahşişim olarak
verdim.” sözü yetişti.
Ümmetini sana verdim ey habibim.
Cennetimi de onlara nasip olarak verdim.
Senin
râzı olduğun ümmetini cennetime alacağım.
Ey habibim, Dünyanın bütünü, sana ikramlarımın karşışında bir avuç toprak
değerindedir.
Ben seni sevince ey değerli kulum, dünya’da, ahiret’de senin için nazik olmaz
mı? O iki âlem de senin olmaz mı?
Zâtımın bir aynada yansıması olarak senin zatını yarattım.
Senin adın ile adımı
Arş-ı âlâya birlikte yazdım.
“Lâ ilâhe illâllah, Muhammeden Resulullâh” diye
yazdım.
Hem dedi ki: Yâ Muhammed, biliyorum ki sen beni görmeğe doymazsın.
Yanımda çok
kalmak istersin amma;
Sen şimdi Dünyaya geri dön.
Kullarımı islâma davet et.
Öylesine çalış, davet et
ki o kullarım da, senin gibi gelip benim yüzümü görebilsinler.
Sen ki yanıma geldiğinde ümmetinin de miracını istedin.
Ben de ümmetine mirac
olarak namazı verdim.
Namazlarını kılanlara bütün gök ehlinin sevabı kadar sevap vereceğim.
Çünkü, namazda her türlü ibadet vardır.
Allâh’a yakınlaşarak vasıl olmak,
ulaşmak bundadır.
Sadakatla ve ihlâsla beş vakit namazını kılana, Hakk tealâ elli vakit namaz
kılmış gibi sevap verir.
Netice olarak, çok kısa bir zamanda, anda, doksan bin söz söylendi ve konuşma ve
ziyaret, yâni mi’rac sona erdi.(Eskidenbirkaç saniyede doksanbin kelimelik bir
konuşmayı ve mi’racı anlamak zordu.)
Cihanın iftihar ettiği, fahr-i kâinat efendimiz, birkaç kere göz kırpılıp
açılabilecek kadar bir zaman sonra, Ümmühânî’nin evinde yatağına döndü.
(Yatağı
henüz soğumamıştı.)
Olan bitenlerin tümünü eshâbına olduğu gibi, baştan başa anlattı.
Sahabeleri, ey islâm dinin kıblesi olan Resul, Sana bu seçkin, çok değerli mîrâc
kutlu olsun dediler.
Biz hepimiz sana tabiyiz, başımız, başkanımız sensin.
Sen bizim gönlümüzün
içinde parıldayan ve küfrü yok eden, bizi aydınlatan bir dolunaysın.
Resulullâh’ın ümmeti olmamız, bu Dünyada kazanabileceğimiz en önemli, en büyük
kazancımızdır.
İslâmı yaşamamızın şerefi, üstünlüğü bize yeter.
(İslâmın gereklerini yerine getirebilmek; dinde, ilimde, fende, sanayide maddi
ve mânevi her dalda ümmetler arasında en üstünlerden olma gaye ve gayretlerini
içerir.)
Söyleşirken Cebrail ile kelam Geldi Refref önüne verdi selam Cebrail A S ile
konuşuyorlarken, mânevi bir binek olan Refref önüne gelerek selâm verdi.
Aldı ol şah-ı cihanı ol zaman Sidre'ye gitti ve götürdü heman Cihanın sultanını
üzerine alır almaz çok kısa bir anda, sidre'ye götürdü.
Bir feza oldu o demde rûnüma Ne mekân var anda ne arz-u sema O anda görünen
şeyler tamamen kayboldu.
Öyle ki ne yeryüzü ne sema, ne de herhangi bir mekân
vardı.
Kim ne hâlîdir, ne mâlî, ol mahal Akl-ü fikr etmez o hâli fehm-ü hal Orası öyle
bir yerdi ki ne boş ne de dolu denebilirdi.
O hâli insanın aklı idrak edemez.
Ref olup ol şaha yetmiş bin hicap Nur-u tevhid açdı vechinden nikab Yetmiş bin
perde açılarak yoluna devam etti.
Nûr-ı tevhîd yüzünden perdeyi açdı.
Her birisinden geçerken ileru Emr olundu Yâ Muhammed gel beru Her perdeye
gelindiğinde, Ya Muhammed beri gel diye emr olundu.
Çünki kamusun görüp geçti öte Vardı irişdi ol Ulu Hazrete Bütün bunları görerek
ilerledi ve O ulu Allâh'ın huzuruna vardı.
Şeş cihetden ol münezzeh Zülcelal Bi kemu-keyf ana gösterdi Cemal Altı yöndende
münezzeh olan Zülcelâl Hz leri, keyfiyeti - niceliği izah edilemez şekilde
Resulüne Yüzünü gösterdi.
Zaten ol sultan-ı mazağal basar Eylemişdi Hakk'a tahsis-i nazar Zâten, gözü
gördüğünden şaşmayan Resul, bütün bakışlarını Hakk'a yöneltmişti
Aşikâre gördü Rabbül-İzzeti Ahirette öyle görür ümmeti Aşikâre, yâni engelsiz
bir şekilde Rabbülİzzeti gördü.
Ahirette, görmeyi hak eden ümmeti de öylece
görecektir.
Bî huruf-u lâfz-u savt ol pâdişah Mustafa'ya söyledi bi iştibah Harfsiz, sözsüz,
kelimesiz bir şekilde Rabbilâlemîn, şüphesiz Mustafa'ya şöyle dedi.
Dedi kim matlub-ü maksudun benem Sevdiğin can ile mabudün benem Dedi ki: Senin
ulaşmak istediğin gayen, arzun benim.
Can ile sevdiğin, ibadet ettiğin Allah'ın
benim.
Gece gündüz durmayub istediğin Nola kim görsem cemalin dediğin Gece gündüz
durmadan, yüzünü görmek istediğin Rabbin benim.
Gel habibim sana müştak olmuşam Cümle halkı sana bende kılmışam Gel sevgili
kulum, senden razıyım.
Bütün yarattıklarımı da sana bağladım, senin emrine
verdim.
(Yarattıklarımın tümünü Gökleri yerleri, yıldızları, güneşleri, canlı
cansız her şeyi, seni yarattığım için yarattım.
Seni hülâsa-i kâinat olarak
yarattım.)
Ne muradın var ise kılam reva Eyleyem bir derde bin türlü deva Benden ne
istiyorsan vereyim.
Bir derdin varsa bin türlü çaresini vereyim.
Mustafa dedi eya Rabb-i Rahîm Ey atâ puş-ü atâsı çok kerim Mustafa, ey çok
merhametli, ikramlı, kullarına sonsuz değerli ikramları olan yaradanım;
Ol zaif ümmetlerim hâli nola Hazretine nice anlar yol bula Benim ümmetim içinde
çok zayıf olanlar, sana karşı vazifelerini tam olarak yapamayanlar var.
Onların
hâli ne olacak.
Onlar sana nasıl ulaşacaklar.
Gece gündüz işleri isyan kamu Korkarım ki yerleri ola tamu
Gece gündüz bütün işlerinde isyan ediyorlar da farkında değiller.
Onların son
yerlerinin cehennem olmasından korkuyorum.
Yâ ilâhî hazretinden hâcetim Budurur kim ola makbul ümmetim Ya İlâhi senden
isteğim, ümmetimin makbul olmasını lütfetmendir.
Onları bağışlamandır.
Cehennemden kurtulmalarını senden diliyorum.
Hak-Tealâ'dan erişdi bir nida Yâ Muhammed ben sana kıldım ata Hak Teâlâ'dan, "Ya
Muhammet bu konuyu ben sana ikramım olarak, bahşişim olarak verdim." sözü
yetişti.
Ümmetini sana verdim ey habib Cennetimi anlara kıldım nasib Ümmetini sana verdim
ey habibim.
Cennetimi de onlara nasip olarak verdim.
Senin râzı olduğun ümmetini
cennetime alacağım.
Yâ habibim nedir ol kim diledin Bir avuç toprağa minnet meyledin Ey habibim,
Dünyanın bütünü, sana ikramlarımın karşışında bir avuç toprak değerindedir.
Ben sana müştak olunca ey şerif Senin olmaz mı dü-âlem ey lâtif Ben seni sevince
ey değerli kulum, dünya'da, ahiret'de senin için nazik olmaz mı? O iki âlem de
senin olmaz mı?
Zatıma mir'at edindim zatını Bile yazdım adım ile adını Zâtımın bir aynada
yansıması olarak senin zatını yarattım.
Senin adın ile adımı Arş-ı âlâya
birlikte yazdım.
"Lâ ilâhe illâllah, Muhammeden Resulullâh" diye yazdım.
Hem dedi kim Yâ Muhammed ben seni Bilürem görmeğe doymazsın beni Hem dedi ki: Yâ
Muhammed, biliyorum ki sen beni görmeğe doymazsın.
Yanımda çok kalmak istersin amma Avdet edüp davet et kullarımı Tâ gelüben
göreler dîdârımı Sen şimdi Dünyaya geri dön.
Kullarımı islâma davet et.
Öylesine
çalış, davet et ki o kullarım da, senin gibi gelip benim yüzümü görebilsinler.
Sen ki mi'rac eyleyub etdin niyaz Ümmetin mîracını kıldım namaz Sen ki yanıma
geldiğinde ümmetinin de miracını istedin.
Ben de ümmetine mirac olarak namazı
verdim.
Her kaçan kim bu namazı kılalar Cümle gök ehli sevabın bulalar Namazlarını
kılanlara bütün gök ehlinin sevabı kadar sevap vereceğim.
Çünki her türlü ibadet bundadır Hakk'a kurbiyyet'le vuslat bundadır Çünkü,
namazda her türlü ibadet vardır.
Allâh'a yakınlaşarak vasıl olmak, ulaşmak
bundadır.
Sıdk ile beş vakt olundukça eda Elli vaktin ecrin eyler Hakk ata Sadakatla ve
ihlâsla beş vakit namazını kılana, Hakk tealâ elli vakit namaz kılmış gibi sevap
verir.
Mahasal ol anda doksan bin kelam Sebk idüp buldukta encam-ü hitam Netice olarak,
çok kısa bir zamanda, anda, doksan bin söz söylendi ve konuşma ve ziyaret, yâni
mi'rac sona erdi.(Eskidenbirkaç saniyede doksanbin kelimelik bir konuşmayı ve
mi'racı anlamak zordu.)
Tarfetül-ayn içre ol fahr-i cihan Ümmühani evine geldi heman Cihanın iftihar
ettiği, fahr-i kâinat efendimiz, birkaç kere göz kırpılıp açılabilecek kadar bir
zaman sonra, Ümmühânî'nin evinde yatağına döndü.
(Yatağı henüz soğumamıştı.)
Her ne vâki oldu ise serteser Cümlesin eshabına verdi haber Olan bitenlerin
tümünü eshâbına olduğu gibi, baştan başa anlattı.
Dediler ey kıble-i islâm-ü din Kutlu olsun sana mirac-ı güzin Sahabeleri, ey
islâm dinin kıblesi olan Resul, Sana bu seçkin, çok değerli mîrâc kutlu olsun
dediler.
Biz kamumuz kullarız sen şahsın Gönlümüz içinde rûşen mahsın Biz hepimiz sana
tabiyiz, başımız, başkanımız sensin.
Sen bizim gönlümüzün içinde parıldayan ve
küfrü yok eden, bizi aydınlatan bir dolunaysın.
Ümmetin olduğumuz devlet yeter Hizmetin kıldığımız izzet yeter Resulullâh'ın
ümmeti olmamız, bu Dünyada kazanabileceğimiz en önemli, en büyük kazancımızdır.
İslâmı yaşamamızın şerefi, üstünlüğü bize yeter.
(İslâmın gereklerini yerine
getirebilmek; dinde, ilimde, fende, sanayide maddi ve mânevi her dalda ümmetler
arasında en üstünlerden olma gaye ve gayretlerini içerir.)
6 Şubat 2024 Salı
Mevlid-i Şerif’in Türkçe açıklaması
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Pırlantalarda Geçen Şiirler
Fâniyim, Fâni Olanı İstemem Fâniyim, fâni olanı istemem, Âcizim âciz olanı istemem Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayri istemem! İsterim, f...
-
aldanma insanların samimiyetine... menfaatleri gelir her şeyden önce. vaad etmeseydi Allah cenneti; O’na bile etmezlerdi secde. zulmü alkış...
-
Gödülüm Karşıda mağaralar Altında dere tarlalar Akar değirmenlere Şu kaşulun deresi Tutuyalı suyunu İki daşın boyunu Kurda verdi koyu...
-
Allah: binbir esma sahibi, mutlak ve gerçek mabûd olan Rahman: bol rahmet eden, fark gözetmeden herkesi rızıklandıran Rahim: hususi rahmet...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder