Hakkın Sesleri / Âyet Meâli (Rûm, 50)
“Allah’ın âsâr-ı rahmetine bir baksana: Toprağı, öldükten sonra, tekrar nasıl
diriltiyor? İşte o Allah, bütün ölüleri muhakkak diriltecektir, hem O, her şeye
kâdirdir.”
(Kur’an, Rûm, 50)
Çık da bir seyret bahârın cûş-ı rengâ-rengini;
Nefh-i Sûr’un dinle mevcâ-mevc olan âhengini!
Bir yeşil kan, bir yeşil can yağdırıp, kudret, yere;
Yemyeşil olmuş fezâ; gömgök kesilmiş dağ, dere.
En kısır toprak doğurmuş, emzirir birçok nebat ;
Fışkırır bir damlacık ottan tutup sıksan, hayât!
Dün, kemikten külçe halindeydi her çıplak fidan;
Bak: Ne sağlam kan, bugün, dolgun yüzünden damlayan!
Dün, kudurmaktaydı ormandan cahîmî bin zefîr;
Âşiyan tutmuş, bugün, her dalda perran bir safîr!
Dün, nigeh-bânıydı milyarlarca zî-rûhun sübât ;
Silkinip çıkmış o mahbesten , bugün, bir kâinât.
Dün, ne mâtemdeydi âlem! Yer hazin, gökler hazin;
Sûr-i fıtrattır bugün: Fıtrat bugün sahrâ-güzin!
İşlemiş kırlarda yer yer kudretin feyyâz eli,
Öyle yapraklar ki sun’undan: Gidip bir görmeli!
Öyle amma, gördüğüm elvâh-ı şevkin rağmine
Bende hâlâ zevke benzer duygu yok, hâlâ yine!
Bir değil, yüz bin bahâr indirse hattâ âsuman;
Hiç kımıldanmaz benim rûhumda kök salmış hazan!
Dem çeker bülbül... Benim beynimde baykuşlar öter!
Sonra, karşımdan geçer bir bir, yıkılmış lâneler!
Âşinâlık yok, hayâlin konsa en bildik yere,
Yâd ayaklar çiğniyor: Düşmüş vatan yâd ellere!
Başka ses bilmem, muhîtimden enîn eyler hurûş;
Beklerim, dinsin bu mâtem; beklerim, olmaz hamûş!
Âh! Tek bir âşiyandan bin yetîmin nâlesi
Yükselirken, dinleyen insan mıdır bülbül sesi?
Duygusuz olmak kadar dünyâda lâkin derd yok;
Öyle salgınmış ki mel’un: Kurtulan bir ferd yok!
Kendi sağlam... Hissi ölmüş, ruhu ölmüş milletin!
İşte en korkuncu hüsrânın, helâkin, haybetin!
Ey, ölüm renginde topraktan hayat i’lâ eden,
Bir yığın toprak da olsak, sâde çiğnenmek neden?
Başka tıynetler mi hep şâyân olan ihsânına?
Âh, yükselsem de, bir düşsem senin dâmânına !
Bir nesîm ister kımıldanmak için canlar bugün;
Bir nesîm olsun, İlâhî... Canlanır kanlar bütün.
Nev-bahârın rûhu etsin bir de bizlerden zuhûr...
Yoksa, artık Sûr-i İsrâfîl’e kalmıştır nüşûr!
30 Cemâziyelâhir 1331
23 Mayıs 1329
(5 Haziran 1913)
Safahat / Fâtih Camii
Yatarken yerde ilhâdıyla haşr olmuş sefîl efkâr ,
Yarıp edvârı yükselmiş bu müdhiş heykel-i ikrâr .
Siyeh reng-i dalâlet bir bulut şeklinde mâzîler ,
Civârından kaçar, bulmaksızın bir lâhza istikrâr;
Ziyâ-rîz-i hakîkat bir seher tavrında müstakbel ,
Gelir fevkinden eyler sermedî binlerce nûr îsâr .
Derâgûş etmek ister nâzenîn-i bezm-i lâhûtu :
Kol açmış her menârı sanki bir ümmîd-i cür’etkâr!
O revzenler , nazarlardan nihân dîdâra müstağrak
Birer gözdür ki sıyrılmış önünden perde-i esrâr .
Bu kudsî ma’bedin üstünde tâbân fevc fevc ervâh ,
Bu ulvî kubbenin altında cûşân mevc mevc envâr .
Tecessüd eylemiş gûyâ ki subhun rûh-i mahmûru ;
Semâdan yâhud inmiş hâke , Sinâ-reng olup dîdâr!
Tabîat perde-pûş-i zulmet olmuş, hâbe dalmışken,
O, gûyâ kalb-i nûrânîsidir leylin , durur bîdâr .
Evet bir kalbdir, bir kalb-i cûşâcûş-ı âşıktır,
Ki cevfinden demâdem yükselir bin nâle-i ezkâr .
Nümâyan cephesinden Sadr-ı İslâm’ın meâlîsi :
O sadrın feyz-i enfâsiyle gûyâ bir yığın ahcâr ,
Kıyâm etmiş de, yükselmiş ve bir timsâl-i nûr olmuş,
Nasıl timsâl-i nûr olmaz? Şu pek sâkin duran dîvâr ,
Asırlar geçti hâlâ bâtılın pîş-i hücûmunda,
Göğüs germektedir, bir kerre olsun olmadan bîzâr.
Bu bir ma’bed değil, Ma’bûd’a yükselmiş ibâdettir;
Bu bir manzar değil, dîdâra vâsıl mevkib-i enzâr .
Semâdan inmemiştir, şüphesiz, lâkin semâvîdir:
Zemînî olmayan bir cilve-i feyyâzı hâvîdir .
* * *
Bir infîlâk-i safâdır ki yâr-ı cânımdır,
Sabâhı pek severim, en güzel zamânımdır.
Ridâ-yı leyli henüz açmamıştı dest-i semâ,
Sabâ da hâb-ı sükûndan ayılmamıştı daha,
Fezâ-yı rûhda aksetti, es-salâ-perdâz
Müezzinin dem-i mahmûru, bir hazîn âvâz .
İçimde cûş ederek lücce lücce istiğrâk ,
Ezanı beklemez oldum; açılmadan âfâk ,
Zalâmı sîneye çekmiş yatan sokaklardan
Kemâl-i vecd ile geçtim. Önümde bir meydan
Göründü; Fâtih’e gelmiştim anladım, azıcık
Gidince, ma’bede baktım ki bekliyor uyanık.
Sokuldum artık onun sîne-i münevverine ,
Oturdum öndeki maksûreciklerin birine.
Fezâ-yı ma’bedin encüm-nümâ meşâilini ,
O lem’a lem’a dizilmiş ziyâ kavâfilini
Görünce geldi çocukluk zamanlarım yâda ...
Neler düşündüm o sa’atte bilseniz orada!
Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bu gece,
Sizinle câmie gitsek çocuklar erkence.
Giderseniz gelin amma namazda uslu durun;
Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!”
Deyip alırdı berâber benimle kardeşimi.
Namaza durdu mu, hâliyle koyverir peşimi,
Dalar giderdi. Ben artık kalınca âzâde ,
Ne âşıkâne koşardım hasırlar üstünde!
Hayâl otuz sene evvelki hâli pîşimden
Geçirdi, başladım artık yanımda görmeye ben:
Beyaz sarıklı, temiz, yaşça elli beş ancak;
Vücûdu zinde, fakat saç, sakal ziyâdece ak;
Mehîb yüzlü bir âdem: Kılar edeble namaz;
Yanında bir küçücük kızcağızla pek yaramaz.
Yeşil sarıklı bir oğlan ki, başta püskül yok.
İmâmesinde fesin bağlı sâde bir boncuk!
Sarık hemen bozulur, sonra şöyle bir dolanır;
Biraz geçer, yine râyet misâli dalgalanır!
Koşar koşar duramaz.... Âkıbet denir “âmin”
Namaz biter. O zaman kalkarak o pîr-i güzîn ,
Alır çocukları, oğlan fener çeker önde.
Gelir düşer eve yorgun, dalar pek âsûde
Derin bir uykuya...
Derken bu hâtırât-ı lâtîf
Çekildi aslına, artık hakîkatin o kesîf
Likâsı başladı karşımda cilve eylemeye;
Zaman da kalmadı zâten hayâli dinlemeye:
Sağım, solum, önüm, arkam huşû’a müstağrak
Zılâl-i âdem iken, bir sadâ bülend olarak,
O kâinât-ı huzû’u yerinden oynattı;
Fezâ-yı mahşere döndürdü gitti eb’âdı !
Sufûf ayakta müselsel cibâl-i velveledâr
Gibiydi. Her birisinden duyuldu sîne-fikâr ,
Birer enîn-i tazarru’ , birer niyâz-ı hazîn,
Ki kalb-i rahmeti sızlattı şüphesiz o enîn!
Eğildi sonra o dağlar huzûr-ı İzzet’te;
Göründü sonra o dağlar zemîn-i haşyette !
İnâyetiyle Hudâ kaldırınca her birini,
Semâya doğru o dağlar da açtı ellerini.
O anda koptu yüreklerden öyle bir feryâd,
Ki ruhum eyliyecek tâ ebed o dehşeti yâd.
Kesildi bir aralık inleyen hazîn âvâz...
Ne oldu Arş’a kadar yükselen o sûz ü güdâz :
O cûş içindeki îman?
Evet, hurûş ederek işte rahmet-i Subbûh ,
Bütün yüreklere serpildi kubbeden bir rûh:
Rûh-i itmînân.
Süleymaniye Kürsüsünde / Süleymâniye Kürsüsünde
Kardeşim Fatîn Hoca’ya
Köprüden çok geçerim; hem ne kadar geçtimse,
Beni sevk etmedi bir kerrecik olsun ye’se,
Ne Halîc’in o yosun çehreli miskin suları;
Ne onun hilkate küsmüş gibi durgun kenarı!
Herkesin hissi bir olmaz. Meselâ karşıdaki,
Sâhilin, başbaşa vermiş, düşünen, pis, eski.
Ağlamış yüzlü, sakîl evleri durdukça, sizin,
İçinizden acı şeyler geçecek hep... Lâkin,
Bak benim öyle değil... Siz de biraz şâir olun:
Meselâ, geçtiğiniz yalpa yapan tahta yolun,
Cedd-i merhûmu aceb sal mı demekten ne çıkar? (*1)
Geliniz farz edelim biz bunu: Sâbih bulvar!
Köprüler asma imiş Avrupa âfâkında...
Varsın olsun, o da bir şey mi? Bizim Şark’ın da,
Böyle daldırma olur... Hem açınız âsârı,
Köprünün nerde görülmüş, hani, tahte’l-bahrı ?
Anladım: Ben ne kadar şi’re özensem de, demek,
Seni ey sevgili kâri’, bu telâkkî , pek pek,
Azıcık güldürecek... Yoksa öbür yanda, hazin,
Bin hakîkat sırıtırken kıyısından denizin,
Diyeceksin ki: “Hayâlin yeri yoktur... Boşuna!”
Ya şu timsâl-i İlâhî de mi gitmez hoşuna?
Öyle ta’zîb-i nigâh eyleme bedbîn olarak,
Bırak etrâfı da, karşında duran ma’bede (*2) bak:
Başka bir sâhile gehvâre-i emvâcından,
Böyle şeh-dâne çıkarmış mı yakınlarda zaman!..
Ne seher-pâre-i san’at ki ezelden mahmûr...
Leb-i deryâdan uçan bir ebedî hande-i nûr!
Sanki ummân-ı bekânın ezelî bir mevci,
Yükselirken göğe, donmuş da kesilmiş inci!..
Bu güher pârenin eb’âd-ı semâvîsinde,
Yorulan dîdelerin hâke neden insin de,
Levse dalsın yeniden? Etem, yazıktır, olmaz,
Garba tevcîh ediver, gel onu sen şimdi biraz:
Dur da Ma’bûd’una yükselmek için ilme basan (*3)
Ma’bedin hâlini gör, işte serâpâ îman!..
Yüce dağlar gibi âfâka döşerken sâye,
O, bekâdan daha câzib kesilen âbideye ,
Bir nazar zevk-i bedî’îni yeter tatmîne...
Durma öyleyse urûc et, o ziyâ âlemine.
O ziyâ âlemi bilmez ki karanlık ne demek;
O semâvî yuva kirlenmedi, kirlenmeyecek!
Onu i’lâ eden etmiş ebediyyen i’lâ...
Etse dünyâları tûfan gibi levs istîlâ .
Bu, semâlarda yüzen şâhikanın pâk eteği,
Karşıdan seyredecektir o taşan mezbeleyi.
Yerin altında sinen zelzeleler fışkırsın,
Yerin üstünde ne bulduysa devirsin, kırsın;
Hakkı son sadme-i kahrıyla bitirsin isyan;
Edebin şimdiki ma’nâsına densin “hezeyan”;
Kalmasın, hâsılı , altüst olarak hissiyyât,
Ne yüreklerde şehâmet, ne şehâmette hayât;
Yine kürsî-i mehîbinde Süleymâniyye,
Kalacak, doğruluğun yerdeki tek yurdu diye.
Yıkılır bir gün olur mahkemeler, ma’bedler;
En temiz yerleri en kirli ayaklar çiğner;
Beşeriyyet yeni bir din tanıyıp ilhâdı,
Beşerin hâfızasından silinir Hakk’ın adı;
Gömülür hufre-i târihe me’âlî... Lâkin
Yine tek bir taşı düşmez şu Hudâ lânesinin;
Yine insanlığa nâ-mahrem olan bîgâne,
Bu harîmin ebediyyen giremez sînesine;
Yine yâdındaki Mevlâ’yı şu dört tane minâr,
Kalbe merbût birer dil gibi eyler ikrâr;
Yine mâzîye gömülmez bu muazzam çehre:
Leş değildir ki atılsın, o, umûmî kabre!
Şimdi ey sevgili kâri’, azıcık vaktin eğer
Varsa -memnûn olacaksın- beni ta’kîb ediver.
Gireriz koynuna, düşsek bile şâyed yorgun,
Karşıdan baktığımız heykel-i nûrânûrun.
Göreceksin: O harîmin ebedî zıllinde,
San’atin ruhunu seyyâl bulut şeklinde.
“Gördüğüm var...” deme! Gel, bir de berâber görelim.
Nereden? Haydi şadırvan kapısından girelim:
Bir musanna’ kemer, üstünde kurulmuş Tevhîd;
Daha üstünde bir âyet ki: Hudâ’dan te’yîd,
Emr-i mevkût-i salâtın bize kat’iyyetine.
Şöyle bir baktı mı insan, kapının hey’etine ,
Evvelâ her iki yandan oluyor çehre-nümûn :
Mütenâzır iki mihrâb, iki âzâde sütûn.
Sonra göz yükseliyor doğru yarım kubbelere,
Ki dayanmış biri sağdan, biri soldan kemere.
İstalâktitle donanmış o hazin sîneleri,
Okşayıp nûr-i nazar, geçti mi artık ileri,
Geliyor kısmen açılmış iki heybetli kanat,
Ki te’ârîci , telâfîfi ne müdhiş san’at!
Sanki Mevlâ, mütefekkir, kocaman bir beyni,
Açıvermiş bize, göstermek için her yerini.
Görüyor şimdi nazar girdi mi derhal içeri:
Aynı eb’âd ile tesbît edilen kubbeleri.
Avlunun sâha-i üryânına bin sâye-i nûr
Döşeyen bunca kemerlerle sütunlarda, vakûr
Bir tenâzur yoruyor görmek için irkileni.
Yalınız iç kapının üstüne yükseltileni,
-Mutlaka medhali göstermek için olmalı ki-
Bir siyâk üzre atılmış, sıralanmış öteki
Kubbelerden daha yüksek, daha vâsi’ duruyor.
Aynı heybetli kanatlar göze tekrar vuruyor.
Aşar aşmaz eşiğinden bu musanna’ bâbın ,
Şu yarım kubbe -ki pîrâyesidir mihrâbın-
Çarpıyor çeşm-i temâşaya, asıl kubbe değil.
Buna eş lâzım, evet, olmamak olmaz kâbil.
Yoksa ihmâl edilir şey mi tenâzur burada?
İşte tam ondaki eb’âda nazîr eb’âda,
Semt-i re’sinde duran aynı da mâlik , hele bak!
“Bu yarım kubbeler elbette açık durmayacak,
Mutlaka birleşecektir” diye beş hatve kadar
Atıverdin mi, görür kubbeyi hayretle nazar...
Ki dayanmış sanacaksın o yarım kubbelere.
Ama pek doğru değil... Karşıki dört yekpâre
Gıranittir taşıyan başlan üstünde onu.
Kahramanlar ki, asırlar bükemez bir kolunu!
Ma’bedin şimdiki ta’rîfe bakarsak, az çok;
Müstatîl olması îcâb edecek. Öyle mi? Yok!
Şu, sütûnlar ana dîvârına bağlanmak için,
Ara yerlerden atılmış müteaddid kemerin
Konarak sırtına şâhin gibi durmakta olan,
Kubbeler yok mu ya? Onlar buna vermez meydan.
Nerden îcâb ediyor sonra bu âvâre zehab ?
O kadar ince tutulmuş ki tenâzurda hesab:
Hâricen kubbenin üstünden inen hatt-ı mümâs :
Ediyor her iki cânibde tamâmiyle temâs,
Tarafeynindeki san’atli yarım kubbelere.
Artık ey sevgili kâri’, gel otur orta yere,
Cebhe dîvârına bak, camlara bak, minbere bak;
Sonra mihrâb ile mahfillere, kürsîlere bak.
İşte her cebhede, her yerde demâdem görünen,
Lâkin esrâra bürünmüş gibi mübhem görünen,
Seni bîtâb-ı telakkî bırakan âyâtın ,
Kalarak mülhem-i âvâresi hissiyyâtın,
Dalgalansın da, denizler gibi, kalbinde celâl;
Görmesin dîdelerin reng-i sivâ , reng-i zılâl!
Vecde gel, vahdete dal, âlem-i kesretten uzak...
Yalınız Sâni’i gör, san’ati, masnû’u bırak!
Ben de bir yer bularak şöylece tenhâ dalayım.
Varlığından geçeyim, mahv-ı temâşâ kalayım!
Ma’bedin cebhe cidârındaki loş pencereler,
Güneşin sırtına bir ince tül atmış, esmer,
Mütemâdî sağıyor dâhile bir gölgeli nûr.
O inen perde-i seyyâl arasından manzûr,
Koca bir mahşer-i îman ki ezelden medhûş...
Sîneler vecd ile pür-cûş, dudaklar hâmûş!
Diz çöküp mermerin üstünde yalın kat hasıra,
Bekliyor hepsi münâcâtı: Onun şimdi sıra.
Esiyor cevv-i mehîbinde bu vahdet-zârın,
Ebedî nefha-i rahmet ki, o binlerce yığın,
Gölge şeklindeki eşbâha teayyün veriyor.
Tepeden tırnağa zerrât-ı vücûd ürperiyor.
İnliyor nâle-i gayret der ü dîvârından ,
Dâr duydukça gelen sayhayı deyyârından .
Rûhlar yanmada bî-tâb-ı tecellî kalarak,
Dîdeler nâ-mütenâhî , ebedî müstağrak.
Âkıbet, başladı mahfilde hazin bir feryâd;
Yeniden coştu eninlerle o bî-hûş eb’âd.
Bir de baktım ki: O saflardan uzanmış kollar,
Varacak sanki yarıp boşluğu Mevlâ’ya kadar!
Şimdi üç bin kişinin sîne-i ma’sûmundan
Kopan “âmîn” sadâsıyle icâbet-lerzan!
Sonra, bir okşanarak titreyen ellerle cibâh ,
Döndü kürsîye o âvâre cemâ’at nâgâh.
Kimdi kürsîdeki? Bir bilmediğim pîr amma,
Hiç de bîgâne değil kalbe o câzib sîmâ.
Bembeyaz lihye-i pâkiyle, beyaz destârı ,
O mehîb alnı, o pek mûnis olan dîdârı,
Her taraftan kuşatıp, bedri saran hâle gibi,
Ne şehâmet, ne melâhat veriyor, yâ Rabbi!
Hele gözler iki mihrâk-ı semâvîdir ki:
Bir şuâıyla alevlendiriyor idrâki.
Âh o gözlerden inen huzme-i nûrânûrun,
Bağlı her târ-ı füsunkârına bin rûh-i zebun !
– Beni kürsîde görüp, va’zedecek sanmayınız;
Ulemâdan değilim, şeklime aldanmayınız!
Dînin ahkâmını zâten fukahânız söyler,
Anlatırlar size bir müşkiliniz varsa eğer,
Bana siz âlem-i İslâm’ı sorun, söyleyeyim;
Çünkü hiçbir yeri yok gezmediğim, görmediğim,
Şark-ı Aksâ’dan alın, Mağrib-i Aksâ’ya kadar,
Müslüman yurdunu baştan başa kaç devrim var!
Beni yormuştu bu yıllarca süren yolculuğun,
Daha başlangıcı... Lâkin, gebereydim yorgun,
O zaman belki devam eyleyemezdim yoluma;
Yoksa ârâm edemezdim. Bana zîrâ “Durma,
Yürü, azminde devam et...” diye vermezdi aman,
Bir sadâ benliğimin fışkırıp a’mâkından.
O sadâ işte benim gayret-i dîniyyemdir,
Coşuvermez mi, içim sanki yanardağ kesilir;
Yeniden davranırım, eğlenemem bir yerde.
Ne cihan kaygusu derman bu devâsız derde;
Ne de can, sonra filân duygusu engel, heyhât!
Can, cihan hepsi de boş, “gâye”dedir varsa hayât.
Bir zamanlar yine İstanbul’a gelmiştim ben.
Hâle baktıkça fakat, ümmetin âtîsinden
Pek derin ye’se düşüp Rusya’ya geçtim tekrar.
Geçmeseydim edeceklerdi ya zâten icbar!
Sığmıyor en büyük endâzeye işler artık;
Saltanat nâmına, din nâmına bin maskaralık...
Ne felâket, ne rezâletti o devrin hâli!
Başta bir kukla, bütün milletin istikbâli,
İki üç kuklacının keyfine mahkûm olmuş:
Bir siyâset ki didiklerdi, emînim, Karakuş!
Nerde bir maskara sivrilse, hayâsızlara pîr,
Haydi Mâbeyn-i Hümâyûn’a !.. Ya bâlâ, ya vezîr!
Ümmetin hâline baktım ki: Yürekler yarası!
Ne bir ekmek yedirir iş; ne de ekmek parası.
Kışla yok, dâire yok, medrese yok, mektep yok;
Ne kılıç var, ne kalem... Her ne sorarsan, hep yok!
Kalmamış terbiye askerde. Nasıl kalsın ki?
Birinin ömrü mülâzımlıkta geçerken öteki,
Daha mektepte iken tayy-ı merâtible ferîk!
Bir müşirlik mi var? Allâhu veliyyü’t-tevfîk!
Hele ilmiyye bayâğdan da aşağ bir turşu!
Bâb-ı Fetvâ denilen dâire ümmî koğuşu.
Ana karnından icâzetlidir, ecdâda çeker;
Yürüsün, bir de sarık, al sana kâdîasker !
Vükelâ neydi ya? Curnalcı, müzevvir , âdî;
Ne Hudâ korkusu bilmiş, ne utanmış ebedî,
Güç okur, hiç yazamaz bir sürü hırsız çetesi...
Hani, can sağlığıdır doğrusu bundan ötesi!
Belki üç beş kişi olsun bulur irşâd ederim,
Diye etrafa bakındımsa da, endîşelerim
İnkılâb eyledi bir nâmütenâhî ye’se,
Görünüp sûret-i haktan kimi söylettimse.
Ekseriyyet kafasız; varsa biraz beyni olan:
“Bu hükûmet şu ahâlîye biçilmiş kaftan!
Kime dert anlatacaksın? Hadi anlat şimdi...
Ben mi kaldım, neme lâzım!” diyerek yan çizdi.
Hüsn-i zanneylediğim bir ik fâzıl hocanın,
İstedim fikrini açmak; dedim: “Artık uyanın!
Memleket mahvoluyor, din de berâber gidiyor;
Size Kur’an “Bakınız sâde uzaktan!” mı diyor?”
– Memleket mahvolacak, olmayacak... Baştakiler,
Düşünürler, ona mevcûd ise bir çâre eğer.
Gelelim dîne: Ne mümkün çalışıp kurtarmak?
“Bede’e’d-dînu garîben...” sözü elbet çıacak.
Dediler. Yoklayayım şimdi avâmın da biraz,
Nedir efkârı, dedim. Hey gidi vurdum duymaz!
Öyle dalgın ki, meğer sûrunu İsrâfîl’in,
İşitip, yattığı yerden azıcık silkinsin!
Yürüyor, altı çürük toprağa gelmiş, seyyar
Bir mezarlık gibi: Her nâsiye bir seng-i mezar!
Duymamış kaygı denen duyguyu vicdânında.
Okunur her birinin cebhe-i hüsrânında,
“Ne gelenden haberim var, ne gidenden haberim;
Serserî kevne gelelden beri sersem gezerim!”
Eskiden kalma bu söz, sanki o cansız beynin,
Doğmadan rahmet-i Mevlâ’ya göçüp gittiğinin,
Dest-i kudretle yazılmış ezelî hâtırası!
‘‘Geliyor rûhun için Fâtiha çekmek sırası;
Yazık ey millet-i merhûme!” dedikten sonra;
Atladım Rusya’ya gitmekte olan bir vapura.
O zaman Rusya’da hâkimdi yaman bir tazyik ...
Zulmü sevdirmek için var mı ya bir başka tarik?
Düşünen her kafanın mutlak ezilmekti sonu!
Medenî Avrupa, bilmem, niye görmezdi bunu?
Süngü, kurşun gibi kestirme ölümlerle ölen;
Yâhud işkenceler altında ecelsiz gömülen:
Ne soluk var, ne ışık var, ne otur var, ne durak,
İki üç yüz kulaç altında zemînin, çıplak,
Aç, susuz işletilen kanları donmuş canlar,
Size milyonla desem, fazlası yok, eksiği var!
Bilmiyorlar ki bu şiddetlerin olmaz hükmü:
Göz yılar önce, fakat, sonra kanıksar ölümü.
Sanıyorlar kafa kesmekle, beyin ezmekle,
Fikr-i hürriyyet ölür. Hey gidi şaşkın hazele !
Daha kuvvetleniyor kanla sulanmış toprak;
Ekilen gövdelerin hepsi yarın fışkıracak!
Hangi ma’sûmun olur hûnu bu dünyâda heder?
Yoksa kânûn-i İlâhî’yi de yırtar mı beşer?
Evvelâ gizlice bir matba’a te’sîs ettim;
Beş on öksüz bularak basmacılık öğrettim
Kalemim çokça pürüzlüydü, fakat çâresi ne?
Sonra, bilmem kimin üslûbu avâmın nesine!
Dilimin döndüğü şîveyle bütün gün yazdım;
Okuyanlar o kadar çoktu ki, hiç ummazdım.
Usta âsârını verdikçe çocuklar bastı;
Altı ay geçti, bizim matba’anın çıktı adı.
Göğsü îmanlı beş on tâne fedâî gelerek,
Dediler: “Sen ne basarsan, onu tevzî’ edecek
Vâsıtan işte biziz, korkulacak şey yoktur...
Para lâzımsa da bildir ki verenler bulunur.”
Bir cerîdeyle hemen başlayıverdim va’za.
Zâten en başlıca yol, halkı budur îkâza.
Medeniyyetteki insanlar için matbûât ,
Şimdi kürsîlerin en yükseği, lâkin, heyhât,
Sizde hiç böyle değil, belki tamâmen aksi:
En fenâ bir cereyan gösteriyor en iyisi.
Müslüman unsuru az çok uyanıktır orada;
Biz de ancak bunu tezyîd ediyorduk arada.
Parasızlıktı bidâyette işin korkulusu;
Ağniyâ altını bezletti etekler dolusu...
Açtık oldukça güzel medreseler, mektepler;
Okuyup yazmayı ta’mîme çalıştık yer yer,
Tatar’ın yüzde bugün altmışı hakkıyle okur;
Rusların halbuki nisbetleri gâyet dûndur .
Ağniyâ, zannederim, sizde de az çok olacak...
Şu kadar var ki, çürük tahtaya basmazlar ayak!
Fukarânız kılıyor, aklına geldikçe namaz;
Ağniyânızda da, hiç yoksa, zekât olsa biraz.
Şöyle dursun bu temennîye kulak vermeleri,
Sadr-ı a’zam paşanız fitre alır, sunsa biri!
Sonra zenginlerimiz: “Haydi gidin, fen getirin.”
Diye, her isteyenin şahsına bilmem kaç bin
Ruble tahsîs ile sevkeylediler Avrupa’ya;
Pek fedâkâr idi hemşehrilerim doğrusu ya.
Bu giden kâfileden birçoğu cidden tahsîl
Ederek döndü. Fakat geldi ki üç beş de sefîl,
Hepsinin nâmını telvîse bihakkın yetti...
Gönderenler ne peşîmân oluyorlar şimdi!
Hiç unutmam ki, cömerdin biri, hem zengin adam,
Beni yüzdürdü nihâyette şu sözlerle: “İmam,
Günde on kerre gelip istediniz hep verdim.
Yine vermezsem eğer millet için, nâ-merdim.
Yalınız, ehline gitsin bu emekler...Olur a,
İş bizim Avrupa yârânına benzer sonra!
Hâli ıslâh edecekler, diyerek kaç senedir,
Bekleyip durduğumuz zübbelerin tavrı nedir?
Geldi bir tânesi akşam, hezeyanlar kustu!
Dövüyordum, bereket versin, edepsiz sustu.
Bir selâmet yolu varmış... O da neymiş? Mutlak,
Dîni kökten kazımak, sonra, evet, Ruslaşmak!
O zaman iş bitecekmiş... O zaman kızlarımız,
Şu, tutundukları gâyet kaba, pek ma’nâsız
Örtüden sıyrılacak... Sonra da erkeklerden,
Analık ilmini tahsîl edecekmiş... Zâten,
Müslümanlar o sebepten bu sefâlette imiş:
Ki kadın “sosyete” bilmezmiş, esârette imiş!..
Din için, millet için iş görecek alçağa bak;
Dîni pâmâl edecek, milleti Ruslaştıracak!
Bunu Moskof da yapar, şimdi rızâ gösterelim;
Başka bir mârifetin varsa haber ver görelim!
Al okut, Avrupa tahsîli desinler, gönder,
Servetinden bölerek nâ-mütenâhî para ver;
Sonra bir bak ki: Meğer karga imiş beslediğin!
Hem nasıl karga? Değil öyle senin bellediğin!
Sâde bir fuhşumuz eksikti, evet, Ruslardan...
Onu ikmâl ediverdik mi, bizimdir meydan!
Kızımın iffeti batmakta rezîlin gözüne...
Acırım tükrüğe billâhi, tükürsem yüzüne.
Demiş olsaydı eğer: “Kızlara mektep lâzım...
Şu kadar vermelisin.” Kahrolayım kaçmazdım,
Elverir sardığımız bunları halkın başına...
Ben mezârımda, huzûr istiyorum, anladın a!
Biraz insâfa gelin, öyle ya artık ne demek?
Zengin olduk diye, la’net satın almak mı gerek?”
İşte biz böyle didinmekte, çalışmakta iken,
Bir sabah üç tanıdık, seslenerek pencereden,
Dediler: “Şimdi hükûmet basacak matba’anı...
Durmanın vakti değildir. Hadi kaldır tabanı!”
Bir işâretle çocuklar çekilip tâ geriye,
Daldılar hepsi birer sesleri çıkmaz deliğe,
Onların nevbeti geçmiş, sıra gelmişti bana:
Yolu tuttum yalınız doğruca Türkistan’a.
Gece gündüz yürüdüm bulmak için Taşkent’i;
Geçtiğim yerleri ta’dâda mahal yok şimdi.
Uzanıp sonra Buhârâ’ya, Semerkand’e kadar;
Eski dünyâda bakındım ki ne âlemler var?
Sormayın gördüğüm âlemleri, hiç söylemeyim:
Yâdı temkînimi sarsar da kan ağlar yüreğim.
O Buhârâ, o mübârek, o muazzam toprak!
Zilletin koynuna girmiş uyuyor müstağrak!
İbn-i Sînâ’ları yüzlerce doğurmuş iklîm,
Tek çocuk vermiyor âgûşuna ilmin, ne akîm!
O rasad-hâne-i dünyâ, o Semerkand bile;
Öyle dalmış ki hurâfâta o mâzîsiyle:
Ay tutulmuş, “Kovalım şeytanı kalkın!” diyerek,
Dümbelek çalmada binlerce kadın, kız, erkek!
Bu havâlîde cehâlet ne kadar çoksa, nifâk ,
Daha salgın, daha dehşetli... Umûmen ahlâk,
–“Pek bozuk!” az gelecek- nâmütenâhî düşkün!
Öyle murdârını görmekte ki insan fuhşun;
Bırakın, söylenemez: Mevki’imiz câmi’dir;
Başka yer olsa da tafsîle hayâ mâni’dir .
Ya ta’assubları ? Hiç sorma, nasıl maskaraca?
O, uzun hırkasının yenleri yerlerde, hoca,
Hem bakarsın eşi yok dîne teaddîsinde
Hem ne söylersen olur dîni hemen rencîde!
Milletin hayrı için her ne düşünsen: Bid’at ;
Şer’i tağyîr ile, terzîl ise -hâşâ- sünnet!
Ne Hudâ’dan sıkılırlar, ne de Peygamber’den.
Bu ilimsiz hocalardan, bu beyinsizlerden
Çekecek memleketin hâli ne olmaz, düşünün!
Sayısız medrese var gerçi Buhârâ’da bugün...
Okunandan ne haber? On para etmez fenler,
Ne bu dünyâda soran var, ne de ukbâda geçer!
Üdebâ doğrusu pek çok, kimi görsen: Şâir.
Yalınız, şi’rine mevzû iki şeyden biridir:
Koca millet! Edebiyyâtı ya oğlan, ya karı...
Nefs-i emmâre hizâsında henüz duyguları!
Sonra tenkîde giriş: Hepsi tasavvufla dolu:
Var mı sôfiyyede bilmem ki ibâhiyye kolu?
İçilir, türlü şenâ’atler olur, bî-pervâ;
Hâfız’ın ortada dîvânı kitâbü’l-fetvâ!
“Gönül incitme de keyfin neyi isterse becer!”
Urefâ mesleği; a’lâ, hem ucuz, hem de şeker! (*4)
Şu kadar var ki şebâbında ufak bir gayret
Başlamış... Bir gün olup parlayacaktır elbet.
O zaman işte şu toprak yeniden işlenerek,
Bu filizler gibi binlerce fidan besleyecek!
Çin’de, Mançurya’da din bir görenek, başka değil.
Müslüman unsuru gâyet geri, gâyet câhil.
Acaba meyl-i teâlî ne demek onlarca?
“Böyle gördük dedemizden!’ sesi milyonlarca
Kafadan aynı tehevvürle bakarsın, çıkıyor!
Arş-ı âmâli bu ses tâ temelinden yıkıyor.
Görenek hem yalınız Çin’de mi salgın; nerde!
Hep musâb âlem-i İslâm o devâsız derde.
Getirin Mağrib-i Aksâ’daki bir müslümanı;
Bir de Çin sûrunun altında uzanmış yatanı;
Dinleyin her birinin rûhunu: mutlak gelecek,
“Böyle gördük dedemizden!” sesi titrek, titrek!
“Böyle gördük dedemizden!” sözü dînen merdûd ;
Acaba sâha-i tatbîki neden nâ-mahdûd ?
Çünkü biz bilmiyoruz dîni. Evet, bilseydik,
Çâre yok, gösteremezdik bu kadar sersemlik.
“Böyle gördük dedemizden!” diye izmihlâli
Boylayan bir sürü milletlerin olsun hâli,
İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!
Yoksa, bir maksad aranmaz mı bu âyetlerde?
Lâfzı muhkem yalınız anlaşılan, Kur’ân’ın:
Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz ma’nânın:
Ya açar Nazm-ı Celîl’in , bakarız yaprağına;
Yâhud üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyle bilin,
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!
Bu havâlîdekiler pek yaya kalmış dince;
Öyle Kur’ân okuyorlar ki: Sanırsın Çince!
Bütün âdetleri âyîn-i mecûsîye karîb ;
Bir şehâdet getirirler, o da oldukça garîb.
Yalınız, hepsi de hürmetle anar nâmınızı.
Hiç unutmam, sarılıp hırkama bir Çinli kızı,
Ne diyor anlamadım, söyledi birçok şeyler;
Sonra me’yûs olarak ağladı.,. Bîçâre, meğer,
Bana Sultân’ı sorarmış da, “Nasıldır?” dermiş;
Yol yakın olsa imiş, gelmeyi isterlermiş!
Sorunuz, şimdi Japonlar da nasıl millettir?
Onu tasvîre zafer-yâb olamam, hayrettir!
Şu kadar söyleyeyim: Dîn-i mübînin orada,
Rûh-ı feyyâzı yayılmış, yalınız şekli Buda.
Siz gidin, safvet-i İslâm’ı Japonlarda görün!
O küçük boylu, büyük milletin efrâdı bugün,
Müslümanlıktaki erkânı siyânette ferîd ;
Müslüman denmek için eksiği ancak tevhîd.
Doğruluk, ahde vefâ, va’de sadâkat, şefkat;
Âcizin hakkını i’lâya samîmî gayret;
En ufak şeyle kanâ’at, çoğa kudret varken;
Yine ifrât ile vermek, veren eller darken;
Kimsenin ırzına, nâmûsuna yan bakmayarak,
Yedi kat ellerin evlâdını kardeş tanımak;
“Öleceksin!” denilen noktada merdâne sebat;
Yeri gelsin, gülerek, oynayarak terk-i hayât,
İhtirâsât-ı husûsiyyeyi söyletmeyerek,
Nef’-i şahsîyi umûmunkine kurbân etmek;
Daha bunlar gibi çok nâdire gördüm orada...
Âdemin en temiz ahfâdına mâlik bir ada.
Medeniyyet girebilmiş yalınız fenniyle...
O da sâhiplerinin lâhik olan izniyle.
Dikilip sâhile binlerce basîret , im’ân;
Ne kadar maskaralık varsa kovulmuş kapıdan!
Garb’ın eşyâsı, eğer kıymeti hâizse yürür;
Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür!
Gece gündüz açık evler, kapılar mandalsız;
Herkesin sandığı meydanda, bilinmez hırsız.
Ya o mahviyyeti insan göremez bir yerde...
Togo’nun umduğunuz tavrı mı vardır? Nerde!
“Gidelim!” der, götürür! Sonra gelip tâ yanıma;
Çay boşaltırdı ben içtikçe hemen fincanıma.
Müslümanlık sanırım parlayacaktır orada;
Sâde Osmanlıların gayreti lâzım arada.
Misyonerler, gece gündüz yeri devretmedeier,
Ulemâ, vahy-i İlâhî’yi mi bilmem, bekler?
Hind’i baştan başa gezmekti murâdım, lâkin,
Nerde olsam, beni ta’kîbi yüzünden polisin,
Tâkatim bitti de vazgeçmede muztar kaldım;
Kaldım amma yine her mahfile az çok daldım!
Besliyormuş bereket versin, o iklîm-i kadîm,
“Rahmetullâh”a muâdil daha yüzlerce hakîm,
Rûh-i edyânı görür, hikmet-i Kur’ân’ı bilir
Ulemâ var ki: Huzurunda bugün Garp eğilir.
Hele hayran kalır insan yetişen gençlere de:
Bunların birçoğu tahsîl eder İngiltere’de;
Sonra dindaşlarının rûhu olur, kalbi olur;
Çünkü azminden, ölüm çıksa, o dönmez, sokulur.
Öyle, maymun gibi, taklîde özenmek bilmez;
Hiss-i milliyyeti sağlamdır onun, eksilmez.
Garb’ın almışsa herif, ilmini almış yalnız,
Bakıyorsun: Eli san’atli, fakat, tırnaksız!
Fuhşu yok, içkisi yok, himmeti yüksek, gözü tok;
Şer’-i ma’sûma olan hürmeti bizlerden çok.
Böyle evlâd okutan milletin istikbâli,
Haklıdır almaya âgûşuna istiklâli.
Yarın olmazsa, öbür gün olacaktır mutlak...
Uzak olmuş ne çıkar? Var ya bir âtî ona bak!
Haydarâbâd’a giderken, beni teşyîe gelen
Mîzebânın ne hazin çıktı şu ses kalbinden;
“Âh biz hayra yarar unsur-i îman değiliz...
Hind’in İslâm’ını pek Türk’e kıyâs etmeyiniz.
Onların rûh-i şehâmetle coşan kanları var;
Bizde yok öyle samîmî asabiyyet, o damar.
Bu ağır zillete ukbâya kadar mahkûmuz...
Duymuyor çektiği hüsranları zîrâ çoğumuz!
Varsa ümmîdimiz Osmanlıların şevketidir ,
Onu bir kerre işitsek... Bu sa’âdet yetişir.”
Beni ağlattı herif. Lâkin onun genç oğlu,
Dedi: “Yok, öyle değil; sîne-i millette dolu,
Galeyân emrine âmâde, hamiyyetli yürek;
Şu kadar var ki henüz kendini göstermeyecek.
Geçiyor şimdi esâretle deyip eyyâmı,
Müslümanlar gibi mâzîsi büyük bir kavmi,
Ebedî zillete mahkûm edemem doğrusu ben.
Daha bîçâre miyiz yoksa Mecûsîlerden?
Diyeceksin ki: Asırlarca sefîlâne hayât,
Söndürür meyl-i me’âlîyi nihayet... Heyhât!
Göz yumulmakla kör olmaz; külün altında ateş,
Ne kadar kalsa bunalmaz; hele bir aç, hele eş!
Şunu öğretti ki İngiltere tahsîli bana;
Milletin, memleketin böyle sefîl olmasına
Bir sebep varsa, havâssın geriden bakmasıdır...
Yoksa, Şark’ın bu zekî unsuru her feyzi alır.
Müslümanlık gibi, mâhiyyeti cidden yüksek,
Sonra, vicdanları bir nefhada tehyîc edecek,
Dîn-i fıtrîdeki bir milleti irşâda ne var!
Daha yüksek mi aceb Şark’ı ezen fıtratlar,
Kâbiliyyetçe? Hayır, ben buna asla kanmam.
Adam ister, yalınız etmeye bir kavmi adam!
Doğru yol işte budur, gel, diye sen bir yürü de,
O zaman bak ne koşanlar göreceksin sürüde!
Evvelâ beynine bir fikr-i nezîh aşılayarak;
Hangi bir müslümanın göğsüne tuttumsa kulak;
Şunu duydum ki: Onun hiç sesi çıkmaz, kalbi,
En temiz his ile vurmakta çocuk kalbi gibi.
Sîneler gayzını fâş etmeye dursun varsın;
Vakti gelsin, o zaman var mı yürek, anlarsın!”
Haydarâbad’a yetiştim ki, bütün Hindistan,
“Verdi Kânûn-i Esâsî’yi nihâyet Sultan!”
Diye birdenbire çalkandı. İnan, kâbil mi?
Hiç o binlerce havâtır kemirirken içimi,
Bir cılız “Belki!” nasıl hepsini tenkîl etsin?
Ansızın başladı beynimde ümîdin, ye’sin,
Doğduğumdan beri hiç görmediğim bir harbi...
O ne müdhiş halecanlardı , aman yâ Rabbi?
Verdi Kânûn-i Esâsî... Bu, çıkar rü’yâ mı?
Yok canım öyle değil: Milletin istirhâmı,
Şekl-i tehdîd alıvermiş, o da muztar kalmış...
Hangi millet acaba? Her ne işitsen yanlış.
Cûşa geldikçe fakat aynı terâneyle cihan,
Görür oldum dönen işlerde yedu’llâhı nihan.
Bu ne şâhın işi, yâ Rab, ne sipâhın kârı...
Bu senin kudretinin havsala-çâk esrârı!
Yurdumun gülmeyen evlâdını artık güldür...
Ağladım sonra çocuklar gibi hüngür hüngür.
Azıcık rûhuma, a’sâbıma geldikte sükûn,
Döndü vaz’iyyeti birdenbire, baktım, yolumun;
Bir gün evvel yetişip dalmak için sînenize,
Boyladım sâhili, sâhilden açıldım denize.
Gemi enginde iken bende de engindi hayâl;
Kevser içmiş sofunun hâline benzer bir hâl!
Ömrü haybetle Cehennem’de geçen hâne-harâb,
Verseler Cennet’i şaşkın gibi çekmez ya azâb;
Ben de rûhumdaki zulmetleri artık koğdum;
En büyük hasmım olan ye’si nihayet boğdum.
Bahr-i Umman’da henüz çalkanıyormuş tekne...
Attı hülyâ beni tâ Marmara sâhillerine!
Görüyordum, iki üç bin mil açıktan bakarak,
Şu sizin kapkara İstanbul’u kardan daha ak.
Parlıyor alnı uzaktan Ay’ın on dördü gibi;
Gülüyor: İşvesinin câzibeler müncezibi .
Ne gezer şimdi o zillet, o sefâlet? Heyhât!
Bu ne müdhiş azâmet, oh, ne müdhiş dârât!
Sayısız mektep açılmış: Kadın, erkek okuyor;
İşliyor fabrikalar, yerli kumaşlar dokuyor.
Gece gündüz basıyor millete nâfi’ âsâr;
Âdetâ matba’alar bir uyumaz hizmetkâr.
Mülkü baştan başa i’mâr edecek şirketler;
Halkın irşâdına hâdim yeni cem’iyyetler,
Durmayıp iş buluyor, gösteriyor, uğraşıyor;
Gemiler sâhile boydan boya servet taşıyor...
Hasır üstünde bu rü’yaları görmekte iken,
İki mel’un gözün altında ayıldım birden:
Müslüman düşmanı bir Rus tanırım çoktandır...
Nerde görsem, kaçarım, çiftelidir çünkü katır!
Hele Osmanlıların nâmı anıldıkça biter;
Ne eyer kâbil olur sırtına vurmak, ne semer!
Rusya’dayken beni gördükçe gelir, derdi: “İmam,
Oku sen yoksa işin... Öldü sizin hasta adam!
Çıkmıyor vâris-i meşrû’u da bizden başka...”
Beni kaç kerreler ağlattı bu hınzırca şaka!
Yine lâhavle deyip geçmede kaldım muztar;
Çünkü altüst olacak bunca tasavvurlar var...
İşte hülyâlarımın canlı yerindeyken, of,
Nüksedip karşıma çıkmaz mı o illet Moskof!
Gözlerim çoktan açık olmasa, derdim: Kâbûs...
İyi amma nereden bitti bu kurnaz câsûs?
Ayak üstünde dikilmiş, gözümün tâ içine
Bakıyor, hem de o şimşek gibi gözlerle yine!
– Çelebim, gel bakalım, gel... Dikilip durma, çay iç...
Hasta canlandı, ne dersin? Bunu ummazdın a hiç...
Kahraman milleti gördün ya: Biraz silkindi,
Leş yiyen kargaların sesleri birden dindi!
Eski sevdâları, kâbilse, unutsun Ruslar...
– Ne dedin? Anlamadım! Hey gidi hülyâcı Tatar!
Kahraman milleti gördün... dediğin Türkler mi?
Sana söylersem eğer, şimdi düşündüklerimi,
Ebediyyen bu hayâlâta vedâ eylersin.
– Ya senin votkacılardan mı hayır beklersin?
– Hasta canlandı, o iş bitti, diyorsun; heyhât!
Olamaz böyle sefîl ümmet için hakk-ı hayat.
Duyulan nağme-i hürriyyet onun son nefesi!
Yaşamaz yoksa, emîn ol ki bu barbar çetesi,
Medenî Avrupa’nın dâmen-i irfânında;
Asya’nın belki o kumluk Arabistân’ında,
Lâşe hâlindeki bir devlete vardır medfen...
Anlıyordum ki: Herif çatlayacak ye’sinden.
İntikamın olamaz böyle müsâid sırası,
Diye; nerdeyse bulup hasmımın artık yarası,
Başladım deşmeye. Lâkin bu cedel başlayalı,
Dinliyormuş bizi şâhin gibi bir Afganlı.
Vâkıâ Rusça konuştuk, yine külhâni, fakat,
Seslerin tavrına çoktandır edermiş dikkat.
Çay semâverlerinin hepsini birden yıkarak,
Rusu gırtlaklayıvermez mi? Aman, etme, bırak!
Demeden şaşkını yağmur gibi ıslattı hacı!
Ne tuhaftır ki: Zuhûr etmedi bir da’vâcı.
Etse zâten ne çıkar? Hak zıpırındır yalınız
Dövülen mahkemelerden kovulur, çünkü cılız!
Bir de İstanbul’a geldim ki: Bütün çarşı, pazar
Na’radan çalkanıyor! Öyle ya... Hürriyyet var!
Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş... Doğru:
Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.
Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının;
Kafalar tütsülü hülyâ ile, gözler kızgın.
Sanki zincirdekiler hep boşanıp zincirden,
Yıkıvermiş de tımarhâneyi çıkmış birden!
Zurnalar şehrin ahâlîsini takmış peşine;
Yedisinden tutarak tâ dayanın yetmişine!
Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli;
En ağır başlısının bir zili eksik, belli!
Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük.
Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük!
Kim ne söylerse, hemen el vurup alkışlanacak...
– Yaşasın!
– Kim yaşasın?
– Ömrü olan.
– Şak! Şak! Şak!
Ne devâirde hükûmet, ne ahâlîde bir iş!
Ne sanâyi’ , ne maârif , ne alış var, ne veriş.
Çamlıbel sanki şehir: Zâbıta yok, râbıta yok;
Aksa kan sel gibi, bir dindirecek vâsıta yok.
“Zevk-i hürriyyeti onlar daha çok anlamalı”
Diye mekteplilerin mektebi tekmil kapalı!
İlmi tazyîk ile ta’lîm, o da bir istibdâd...
Haydi öyleyse çocuklar, ebediyyen âzâd!
Nutka gelmiş öte dursun hocalar bir yandan...
Sahneden sahneye koşmakta bütün şâkirdan .
Kör çıban neşterin altında nasıl patlarsa,
Hep ağızlar deşilip kimde ne cevher varsa,
Saçıyor ortaya, ister temiz, ister kirli;
Kalmıyor kimseciğin muzmeri artık gizli.
Dalkavuk devri değil, eski kasâid yerine,
Üdebânız ana avrat sövüyor birbirine!
Türlü adlarla çıkan nâ-mütenâhî gazete,
Ayrılık tohumunu bol bol atıyor memlekete.
İt yetiştirmek için toprağı gâyet münbit
Bularak, fuhş ekiyor salma gezen bir sürü it!
Yürüyor dîne beş on maskara, alkışlanıyor,
Nesl-i hâzır bunu hürriyyet-i vicdan sanıyor!
Kadın, erkek koşuyor borç ederek Avrupa’ya...
Sapa düşmekte sizin şıklara, zannım, Asya!
Hakk’a tefvîz ile üç tâne yetişmiş kızını;
Taşıyanlar bile varmış buradan baldızını,
Analık ilmi için Pâris’e, yüksünmeyerek...
Yük ağır, ecri de nisbetle azîm olsa gerek!
Şüphesiz yıktı o hülyâları meşhûdâtım...
Ama ben kendimi bir müddet için aldattım:
Galeyandır... Galeyan geldi mi kalmaz mantık...
Su bulanmazsa durulmaz...Hele sabret azıcık...
İyi, lâkin ne kadar beklemiş olsan, işler,
Eskisinden daha berbâd, iyileşmek ne gezer!
Vatanın tâkati yoktur yeniden ihmâle:
Dolu dizgin gidiyor, baksana izmihlâle:
Ey cemâat, uyanın, elverir artık uyku!
Yok mu sizlerde vatan nâmına hiçbir duygu?
Düşmeden pençesinin altına istikbâlin,
Biliniz kadrini hürriyyetin, istiklâlin.
Söyletip başka memâlikteki mahkûmîni ,
Hâkimiyyet ne imiş, öğreniniz kıymetini.
Yoksa, onsuz ne şu dünyâ kalır İslâm’a, ne din...
Kuşatır millet-i mahkûmeyi hüsrân-ı mübîn.
Müslümanlık sizi gâyet sıkı, gâyet sağlam,
Bağlamak lâzım iken, anlamadım, anlayamam,
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize?
Birbirinden müteferrik bu kadar akvâmı,
Aynı milliyyetin altında tutan İslâm’ı,
Temelinden yıkacak zelzele, kavmiyyettir .
Bunu bir lâhza unutmak ebedî haybettir...
Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez...
Son siyâset ise Türklük, o siyâset yürümez.
Sizi bir âile efrâdı yaratmış Yaradan;
Kaldırın ayrılık esbâbını artık aradan.
Siz bu da’vâda iken yoksa, iyâzen-billâh ,
Ecnebîler olacak sahibi mülkün nâgâh.
Diye dursun atalar: “Kal’a içinden alınır.”
Yok ki hiçbir işiten... Millet-i merhûme sağır!
Bir değil mahvedilen devlet-i İslâmiyye...
Girdiler aynı siyâsetle bütün makbereye.
Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.
Bırakın eski hükûmetleri, meydandakiler
Yetişir, şöyle bakıp ibret alan varsa eğer.
İşte Fas, işte Tunus, işte Cezâyir, gitti!
İşte Îrân’ı da taksîm ediyorlar şimdi.
Bu da gâyetle tabî’î, koşanındır meydan;
Yaşamak hakkını kuvvetliye vermiş Yaradan.
Müslüman, fırka belâsıyle zebun bir kavmi,
Medenî Avrupa üç lokma edip yutmaz mı?
Ey cemâat, yeter Allah için olsun, uyanın!..
Sesi pek müdhiş öter sonra kulaklarda çanın!..
Arzı oynattı yerinden yıkılırken Îran...
Belki bir kıl bile ürpermedi sizden, bu ne kan!
Hiç sıkılmaz mısınız Hazret-i Peygamberden,
Ki uzaklardaki bir mü’mini incitse diken,
Kalb-i pâkinde duyarmış o musîbetten acı.
Sizden elbette olur rûh-i Nebî da’vâcı.
Ey cemâat, uyanın! Yoksa, hemen gün batacak.
Uyanın! Korkuyorum: Leyl-i nedâmet çatacak!
Ne vapurlarla trenler sizi bîdâr etti!
Ne de toplar bu derin uykuya bir kâr etti!
Sizi kim kaldıracak, sûru mu İsrâfîl’in? Etmeyin!..
Memleketin hâli fenâlaştı... Gelin!
Gelin, Allah için olsun ki, zaman buhranlı ;
Perdenin arkası -Mevlâ bilir amma- kanlı!
Siz ki son lem’a-i ümmîdisiniz İslâm’ın,
Dayanın gayzına artık medenî akvâmın!
Şimdilik sulha sebep ordunuzun kuvvetidir;
Bir de vaz’iyyet-i mülkiyyenizin kıymetidir.
Bu tezebzüble o kuvvet de fakat sarsılacak...
Çünkü isyanları bastırmaya me’mûr ancak!
Ordu mâdâm ki efrâdını milletten alır;
Milletin keşmekeşinden nasıl âzâde kalır?
Öyledir, memleketin hâli düzelmezse eğer,
Kışlalar evlere, asker de ahâlîye döner!
Durmasın sonra kazan kaldıradursun ordu,
Düşmanın safları çiğner bu mukaddes yurdu.
Enbiyâ yurdu bu toprak; şühedâ burcu bu yer;
Bir yıkık türbesinin üstüne Mevlâ titrer!
Dışı baştan başa bir nesl-i kerîmin yâdı;
İçi boydan boya milyonla şehîd ecsâdı.
Öyle meşbû’-i şehâdet ki bu öksüz toprak:
Oh, bir sıksa adam otları, kan fışkıracak!
Böyle bir yurdu elinden çıkaran nesl-i sefil,
Yerin üstünde muhakkar, yerin altında rezil!
Hem vatan gitti mi, yoktur size bir başka vatan,
Çünki mîrasyedi sâil kovulur her kapıdan!
Göçebeyken koca bir devlete kurmuş bünyâd ,
Çerge hâlinde mi görsün sizi kalkıp ecdâd?
“Çerge hâlinde...” dedim... Korkarım ondan da tebâh :
Saltanat devrilecek olsa, iyâzen-billâh,
Öyle iğrenç olacak âkıbetin manzarası!
Ki tasavvur bile vicdanlar için yüz karası!
Azıcık bilmek için kadrini istiklâlin.
Bakınız çehre-i meş’ûmuna izmihlâlin:
Yarılıp sanki zemin uğrayıvermiş, yer yer,
Bin sefîl ordu ki efrâdı: Bütün âileler.
Hepsi aç, bir paraları yok, kadın erkek çıplak,
Sokağın ortası ev, kaldırımın sırtı yatak!
Geziyor çiğneyerek bunları yüzlerce köpek,
Satılık cevher-i nâmûs arıyor: Kâr edecek!
Sen işin yoksa namaz kılmak için mescid ara!..
Kimi câmi’lerin artık kocaman bir opera;
Kiminin göğsüne haç, boynuna takmışlar çan,
Kimi olmuş balo vermek için a’lâ meydan!
Vuruyor bando şu karşımda duran minberde;
O, sizin secdeye baş koyduğunuz mermerde,
Dişi, erkek, bir alay murdar ayak dans ediyor;
İşveler, kahkahalar kubbeyi gümbürdetiyor!
Avlu baştan başa binlerce dilenciyle dolu...
Eski sahipleri mülkün kapamışlar da yolu,
El açıp yalvarıyorlar yeni sâhiplerine! (*5)
..................................................
..................................................
..................................................
Bu sizin ağlamanız benzedi bir dîgerine:
Endülüs tâcı elinden alınan bahtı kara,
Savuşurken, o güzel mülkü verip ağyâra ,
Tırmanır bir kayanın sırtına etrâfa bakar;
Bırakıp çıktığı cennet gibi zümrüt ovalar,
Başlar ağlatmaya bîçâreyi hüngür hüngür!
Karşıdan Vâlide Sultan bunu pek haklı görür,
Der ki: “Çarpışmadın erkek gibi düşmanlarla;
Şimdi, hiç yoksa, kadınlar gibi olsun ağla!”
Bırakın mâtemi, yâhu! Bırakın feryâdı;
Ağlamak fâide verseydi, babam kalkardı!
Göz yaşından ne çıkarmış? Neye ter dökmediniz?
Bâri müstakbeli kurtarmaya bir azm ediniz!
Ye’se hiç düşmeyecek zerrece îmânı olan;
Sâde siz derdi bulun, sonra kolaydır derman.
Sizde erbâb-ı tefekkürle avâmın arası
Pek açık. İşte budur bence vücûdun yarası.
Milletin beyni sayarsak mütefekkir kısmı,
Bilmemiz lâzım olur halkı da elbet cismi.
Bir cemâat ki dimâğında dönen hissiyyât,
Cismin a’sâbına gelmez, durur âheng-i hayât;
Felcin a’râzını göstermeye başlar a’zâ .
Böyle bir bünye için vermeli her hükme rızâ.
Mütefekkir geçinenler ne diyor sizde bakın:
“Medeniyyetîe teâlîsi umûmen Şark’ın,
Yalınız bir yolu ta’kîb ederek kâbildir;
Başka yollarda selâmet gözeten gâfildir.
Bakarak hangi zeminden yürümüş Avrupalı,
Aynı izden sağa, yâhud sola hiç sapmamalı.
Garb’ın efkârını mâl etmeli Şark’in beyni;
Duygular çıkmalı hep aynı kalıptan; yâ’ni:
İçtimâî , edebî, hâsılı her mes’elede,
Garb’ı taklîd edemezsek, ne desek beyhûde.
Bir de din kaydını kaldırmalı, zîrâ o belâ,
Bütün esbâb-ı terakkîmize engel hâlâ!”
Gelelim şimdi, ne merkezde avâmın hissi...
Şüphe yoktur ki tamâmiyle bu fikrin aksi:
Görenek neyse, onun hükmüne münkâd olarak,
Garb’ın efkârını, âsârını düşman tanımak;
Yenilik nâmına vahy inse kabul eylememek.
Şöyle dursun o teceddüd ki, dışardan gelecek,
Kendi milliyyetinin kendi muhîtinde doğan,
Yerli, hem haklı teceddüdlere hattâ udvan !
Müşterek hissi budur işte avâmın sizde.
Mütefekkirleriniz tuttuğu yanlış izde,
Öyle saplandı ki aldırmadı bir başkasına.
Hiç o gitsin de dönüp bakmayarak arkasına,
Nâsın efkârı -ki efkâr-ı umûmiyye odur-
Gitmesin kendi yolundan... Bu nasıl kâbil olur?
Açılıp gitgide artık iki hizbin arası,
Pek tabî’î olarak geldi nizâın sırası.
Yıldırımlar gibi indikçe “beyin”den şiddet,
Bir yanardağ gibi fışkırdı “yürek”ten nefret.
Öyle müdhiş ki husûmet: Mütefekkir tabaka,
Her ne söylerse fenâ gelmede artık halka;
Hem onun zıddını yapmak ebedî mu’tâdı.
Bir felâket bu gidiş... Lâkin işin berbâdı:
Mütefekkir geçinenlerdeki taşkınlıktan,
Geldi efkâr-ı umûmiyyeye mühlik bir zan:
“Bu fesâdın başı hep fen okumaktır.” dediler;
Onu mahvetmeye kalkıştılar artık bu sefer.
Niye ilmin adı yok koskoca millette bugün?
Çünkü, efkâr-ı umûmiyye aleyhinde bütün;
Çünkü yerleşmek için gezdiği yerlerde, fünûn ,
Önce gâyetle büyük hürmet arar, sonra sükûn,
Asr-ı hâzırda geçen fenlere sâhip denecek,
Bir adam var mı yetişmiş içinizden, bir tek?
Mütefennin tanınan üç kişinin kıymeti de,
Münhasır anlamadan, dinlemeden taklîde.
Kim mesaîsini bir gâyeye vardırdı, hani?
Gösterin pâye-i tahkîke teâlî edeni?
Nazariyyâta boğulmakla geçen ömre yazık;
Amelî kıymetidir kıymeti ilmin artık.
Bu hakîkatleri lâkin kim okur, kim dinler?
Sivrilen zübbelerin hepsi beş on söz beller,
Düşünür “Dîni nasıl yıkmalı bunlarla?” diye.
Böyle bir maksad için çok bile i’dâdiyye !
Üdebânız hele gâyetle bayağ mahlûkât...
Halkı irşâd edecek öyle mi bunlar? Heyhât!
Kimi, Garb’ın yalınız fuhşuna hasbî simsar;
Kimi, Îran malı der, köhne alır, hurda satar!
Eski dîvanlarınız dopdolu oğlanla şarab;
Biradan, fâhişeden başka nedir şi’r-i şebab?
Serserî: Hiç birinin mesleği yok, meşrebi yok;
Feylesof hepsi, fakat pek çoğunun mektebi yok!
Şimdi Allah’a söver... Sonra biraz bol para ver:
Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!
O benim en ebedî hasmım olan Rusya bile,
Hakkı teslîm edelim! Hiç de değildir böyle.
Mütefenninleri tâ keşfe kadar tırmanıyor;
Edebiyyâtı anıldıkça zemin çalkanıyor.
Kudretim yetse eğer, on yedisinden yukarı,
Üdebâ nâmına kim varsa, huduttan dışarı
Atarım taktırarak boynuna bah-nâmesini ;
Okuyan yaftayı elbette çıkarmaz sesini.
Sonra bir tarz-ı telâfî bulurum, -gerçi garîb-
Konturat akdederek Rusya’dan on onbeş edib,
Getirir, yazdırırım millet için birçok eser!
Galiba bahsi değiştirdi bu müz’ic sözler...
Nerde kaldıktı? Evet, ortada bir pis uçurum,
Var ki, günden güne dehşetleniyor, korkuyorum,
-Kapatılmazsa, gelip bir yere şâyet efkâr-
Olmasın millet-i merhûmeye bir kanlı mezâr.
Hem o hüsrân-i müebbeddeki mes’ûliyyet,
Mütefekkirlere râci’ kalacaktır elbet.
Başı boş kaldı mı, zîrâ şaşırıp ber-mu’tâd ,
Bulamaz kendiliğinden yolu aslâ efrâd.
Yalınız gösterilen yol tutacak yolsa gider;
Hissidir çünkü onun azmine dâim rehber.
Mütefekkirleriniz anlamıyorlar sanırım,
Ki çemenzâr-ı terakkîde atılmış her adım,
Değişir büsbütün, akvâma, cemâ’ate göre;
Başka bir kavmin izinden yürümek, çok kerre,
Âdetâ mühlik olur; sonra ne var, her millet,
Gözetir seyr-i tekâmülde birer ayrı cihet.
Bir de hatırlamıyorlar ki, umûmen beşerin,
Dâimâ koştuğu son maksada yükselmek için;
Tutacak silsile akvâma değildir hep bir;
Belki her millet için ancak o “mâhiyyet”tir,
Ki kopar kendisinin rûh-i umûmîsinden,
Şimdi, bir kavmin içinden mütefekkir geçinen
Zümre, evvelce bu “mâhiyyet”i takdîr ederek,
Sonra kaç safhası mevcûd ise tenvîr ederek,
Çekecek oldu mu önden, o ilâhî feneri;
Arkasından da cemâat yürür artık ileri.
Rûhudur çünkü karanlıkta elinden yedecek,
Yolcu şaşkın mı ki dursun, mütemâdî gidecek.
Mütefekkirleriniz dîni de hiç anlamamış;
Rûh-i İslâm’ı telâkkîleri gâyet yanlış.
Sanıyorlar ki: Terakkîye tahammül edemez;
Asrın âsâr-ı kemâliyle tekâmül edemez.
Bilmiyorlar ki: Ulûmun ezelî dâyesidir.
Beşerin bir gün olup yükselecek pâyesidir.
Mündemic sîne-i sâfında bütün insanlık...
Bunu teslîm eder insâfı olanlar azıcık.
Müslüman unsuru gâyet mütedennî , doğru,
Şu kadar var ki değildir bu, onun mahzûru .
“Müslümanlık” denilen rûh-i İlâhî, arasak,
“Müslümânız” diyen insan yığınından ne uzak!
Dîni tedkîk edeceksek, dönelim haydi geri;
Alalım neş’et-i İslâm’a yakın bir devri:
O ne dehşetli terakkî, o ne müdhiş sür’at!
Öyle bir hârika gösterdi mi insâniyyet?
Devr-i fetrette kalan, hem de asırlarca kalan;
Vahşetin, gılzetin a’mâkına daldıkça dalan;
Gömerek dipdiri evlâdını kum çöllerine,
Bunda bir neşve duyan hiss-i nedâmet yerine!
Önce dağdan getirip yonttuğu taş parçasını,
Sonra hâlik tanıyan bir sürü vahşî yığını;
Nasıl olmuş da, otuz yılda otuz bin senelik
Bir terakkî ile dünyâya kesilmiş mâlik?
Nasıl olmuş da o fâzıl medeniyyet, o kemâl,
Böyle bir kavmin içinden doğuvermiş derhâl?
Nasıl olmuş da zuhûr eyleyebilmiş Sıddîk!
Nereden gelmiş o Haydar’daki irfân-ı amîk?
Önce dehşetli zıpırken, nasıl olmuş da, Ömer,
Sonra bir adle sarılmış ki: Değil kâr-ı beşer?
Hâil olsaydı terakkîye eğer Şer’-i mübîn,
Devr-i mes’ûd-kudûmuyle giren asr-ı güzîn,
En büyük bir medeniyyetle mi eylerdi zuhûr?
Mündemic olmasa rûhunda onun nâ-mahsûr
Bir tekâmül, o kadar hârika nerden doğacak?
Mütefekkirleriniz, anlaşılan, pek korkak,
Yâhud ahmak... İkisinden bilemem hangisidir?
Sanıyorlar ki: “Bugün Avrupa tekmil kâfir.
Mütedeyyin görünürsek, diyecekler, barbar!
“Libri pansör” geçinirsek, değişir belki nazar.”
Şark’ı baştan başa yıllarca dolaştım, gezdim;
Hem de oldukça görürdüm... Kafa gezdirmezdim!
Bu Arapmış, bu Acemmiş, bu Tatarmış, demedim.
Müslüman unsurunun hepsini gördüm kendim.
Küçük âdemlerinin rûhunu tedkîk ettim,
Büyük âdemlerinin fikrini ta’mîk ettim.
İstedim sonra, neden böyle Japonlar yüksek?
Nedir esbâb-ı terakkîsi? Yakından görmek.
Bu uzun boylu mesaî, bu uzun boylu sefer,
Bir kanâat verecekmiş bana dünyâda meğer.
O kanâat da şudur:
Sırr-ı terakkînizi siz,
Başka yerlerde taharrîye heveslenmeyiniz.
Onu kendinde bulur yükselecek bir millet;
Çünkü her noktada taklîd ile sökmez hareket.
Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atini;
Veriniz hem de mesaînize son sür’atini.
Çünkü kâbil değil artık yaşamak bunlarsız;
Çünkü milliyyeti yok san’atin, ilmin; yalnız,
İyi hâtırda tutun ettiğim ihtârı demin:
Bütün edvâr-ı terakkîyi yarıp geçmek için,
Kendi “mâhiyyet-i rûhiyye”niz olsun kılavuz.
Çünkü beyhûdedir ümmîd-i selâmet onsuz.
Sonra, dikkatlere şâyân olacak bir şey var:
İnkişâfâtını bir milletin erbâb-ı nazar,
Kocaman bir ağacın tıpkı çiçeklenmesine,
Benzetirler ki, hakîkat, ne büyük söz bilene!
Bu muazzam ağacın gövdesi baştan aşağı;
Sayısız kökleri, tekmil dalı, tekmil budağı;
Milletin sîne-i mâzîsine merbût, oradan
Uzanıp gelmededir... Öyle yaratmış Yaradan.
Bir cemâat ki: Nihâyet ona gelmez de iyi,
Ağacın hey’et-i mecmûası , yâhud çiçeği,
Tâ gider, sîne-i milletten urup hâke serer;
Milletin kendi olur işte o baltayla heder!
İnkişâf etmesi âtîde de pek zordur onun:
Çünkü meydanda kalan kütle yığınlarca odun!
Hastalanmışsa ağaç, gösteriniz bir bilene;
Bir de en çok köke baksın o bakan kimse yine.
Aşılarken de vurun kendine kendinden aşı.
Şâyed isterseniz ağacın donanıp üstü, başı,
Benzesin taze çiçeklerle bezenmiş geline;
Geçmesin, dikkat edin, balta çocuklar eline!
İşte dert, işte devâ, bende ne var? Bir tebliğ...
Size âid sizi tahlîs edecek sa’y-i belîğ.
Ya İlâhî bize tevfîkini gönder...
– Âmin!
Doğru yol hangisidir, millete göster...
– Âmin!
Rûh-i İslâm’ı şedâid sıkıyor, öldürecek.
Zulmü te’dîb ise maksûd-i mehîbin, gerçek,
Nâra yansın mı berâber bu kadar mazlûmîn?
Bî-günâhız çoğumuz... Yakma İlâhî!
– Âmin!
Boğuyor âlem-i İslâm’ı bir azgın fitne,
Kıt’alar kaynayarak gitti o girdâb içine!
Mahvolan âileler bir sürü ma’sûmundur,
Kalan âvârelerin hâli de ma’lûmundur.
Nasıl olmaz ki? Tezelzül veriyor Arş’a enîn!
Dinsin artık bu hazin velvele yâ Râb!
– Âmin!
Müslüman mülkünü her yerde felâket vurdu...
Bir bu toprak kalıyor dînimizin son yurdu!
Bu da çiğnendi mi, çiğnendi demek Şer’-i mübîn;
Hâk-sâr eyleme yâ Rab, onu olsun...
– Âmin!
Ve’l-hamdu li’llâhi Rabbi’l-âlemîn...
15 Ramazan 1330
15 Ağustos 1328
(28 Ağustos 1912)
(*1) Dînî, Felsefî Musâhabeler, sayfa 121
(*2) Yeni Câmi
(*3) Süleymâniye Câmii’nin temellerinden bir kısmını da medreseler teşkil eder.
(*4) Farsça beyit: “Mebâş der pey âzâr ü herçi hâhî kün / Ki der şerîat-i mâ
gayr ez in günâhî nîst.” Mânâsı: “Kimseyi incitme de ne istersen yap, çünkü
bizim kanunumuzda bundan başka bir suç yoktur.”
(*5) Bir zamandan beri için için ağlayan cemaat, bu levhanın karşısında
feryâdını zaptedemedi. Mâbedin içi bir mahşer hâlini aldı. O hây ü hûy arasında
ihtiyarın, bir müddet ne söylediği işitilemedi. Nihâyet, o da beş on dakika
beklemeye mecbur oldu.
Safahat / Nazım Parçaları - Âmin Alayı
“Gözüm ki kâne boyandı, şarâbı neyleyeyim?
Şarâbı neyleyeyim?
Ciğer ki odlara yandı, kebâbı neyleyeyim?
Kebâbı neyleyeyim?
Ne yâre yaradı cismim, ne bana, bilmem hiç!
İlâhî, ben bu bir avuç türâbı neyleyeyim?
Türâbı neyleyeyim?
Âmin! Âmin!”
En önde, rahlesi âgûş-i ihtirâmında,
Ağır ağır yürüyen bir dokuz yaşında melek;
Beş on adım geriden, pîş-i ihtişâmında,
Şafak ziyâları hattâ ufûl edip gidecek
Kadar lâtîf, iki ma’sûmu bir açık payton
Vakâr u nâz ile çekmekte; arkasında bunun,
Küçük adımlı yaman bir tabur ki hayli uzun!
O ruhtan daha sâfî olan yüreklerden,
Zaman zaman bir ilâhî terâne yükseliyor;
Bu cûş-i safvetin aksiyle tâ meleklerden
Zemîne doğru bir “âmin!” sadâsıdır geliyor.
Muhîti her birinin bir sabâh-ı nûrânûr,
Bütün bu kâfile efrâdı, pür-sürûd-i sürûr,
Yarıp önünde duran halkı muttasıl gidiyor!
Bu bir ketîbe-i ma’sûmedir ki, ey millet:
Selâma durmalısın şanlı rehgüzârında ;
Bu bir cenâh ki: Âtîde bir ufak hareket
Yapıp cihanları oynatmak iktidârında!
Gelir de sâye-i imdâd-ı Hak’ta bir gün, bu,
Girer diyâr-ı meâlîye doğrudan doğru.
Bu ancak işte, eğer varsa, şanlı bir ordu!
Evet, ilerlemek isterse kârbân-ı şebâb,
Yolunda durmaya gelmez. O, çünkü durmayarak,
Sabâh-ı sermed-i âtîye eylemekte şitâb;
O çünkü isteyemez hâle katlanıp durmak!
Onun kudûmü için nâzenîn-i istikbâl,
Açar da sîne, o olmaz mı per-güşâ-yi visâl?
Durur mu artık onun karşısında, mâzî, hâl?
Fakat o zemzemeler uçtu hep dudaklardan...
Sürûd-ı neşve bu âlemde pek süreksizdir!
Ağır ağır geçiyorken alay sokaklardan,
Gelir de caddenin ağzında mıhlanır, dikilir,
Mehîb-manzara bir anlı şanlı gerdûne ;
İçinde pudralı üç kanlı çehre! Neyse yine;
Yol açtı bir iri ses mevkibin geçip önüne:
– Siz, ey heyâkil-i bî-rûhu devr-i mâzînin,
Dikilmeyin yoluna kârbân-ı âtînin;
Nedir tarîkini kesmekte böyle isti’câl ?
Durun, ilerlesin Allah için, şu istikbâl.
Safahat / Dirvâs
Derler ki: Ümeyye’den Hişâm’ın
Devrinde, yakınlarında Şâm’ın,
Üç yıl ekin olmamış kuraktan.
Can kaydına düşmüş artık urban .
Her hayme mezâr olup kapanmış:
Altında beş on kadîd uzanmış!
Bakmış ki meşâyih-i kabâil :
Sıyrılmayacak bu derd-i hâil;
Bir karyede toplanıp, demişler:
Durdukça helâkimiz mukarrer.
Mâdem ki şüyûhuyuz bu halkın,
Kalkın gidelim Hişâm’a, kalkın.
Bir duysa Halîfe’miz bu hâli;
Var merhamet etmek ihtimâli.
Hiç ak sakalıyla bir alay pîr,
Eyler de Emîr’e hâli tasvir,
Görmez mi o, halkı rahme şâyan?
Sultansa da taş değil ya: İnsan!
Teklîfi kabûl eder bütün nâs ;
Derler, yalınız: “Bulunsa Dirvâs.
Sinnen daha pek çocuktur amma
Olmaz o kadar talâkat aslâ.”
Vaktâ ki girer şüyûh Şâm’a,
Derhâl haber gider Hîşâm’a:
Derler ki, beş on kabîle geldi.
Der: Gelsinler sarâya şimdi.
Birlikte çocuk dalar huzûra,
Evvelce duâ eder de sonra,
Hiç pervâsız girer kelâma ...
Lâkin bu tuhaf gelir Hişâm’a:
Der: Sus a çocuk, büyük dururken,
Söz sâdır olur mu hiç küçükten?
Dirvâs o zaman kelâmı tekrar
Teshîr ile der: “Nedir bu âzâr!
Mikyâsı mıdır zekâvetin sin ?
Dirvas’ı çocuk mu zannedersin?
Bir dinle de sonra gör çocuk mu?
İnsâf nedir o sizde yok mu?
Ben söyleyeyim de bir efendim,
Susturmak elindedir efendim.”
Dirvâs bakar Melik’te ses yok;
Mecliste değil ki ses, nefes yok;
Mu’tâdı olan talâkatıyle
Başlar söze eski şiddetiyle:
“Üç yıl mütemâdiyen kuraklar,
Emsâli görülmemiş sıcaklar,
Sâmânımızı kuruttu gitti;
Mezrûâtın umûmu bitti.
Binlerce çadır kapandı kaldı,
Çöl, mahşer-i mevt şekli aldı!
Şehrîleri besleyen kabâil,
Köy köy geziyor zelîl ü sâil!
Hâtemlere cûd eden o urban,
Nan-pâreye can verir bugün, can!
Çıplakları giydiren de üryan,
Gömleksizdir zükûr ü nisvân !
Açlık ecelin zahîri oldu:
Baştan başa çöl cesedle doldu.
Her kûşede bin acıklı feryâd...
Yok bir yerden sadâ-yı imdâd.
Şubbân bütün ihtiyâra döndü!
Pîrân görsen, mezâra döndü!
Yok vâlidelerde süt ki: Tutsun,
Evlâdını emzirip uyutsun.
Zannım, bize münfail ki Mevlâ:
Bir bâdiye halkı yandı, hâlâ,
Bir damla su inmiyor semâdan,
Şebnem bile düşmüyor duâdan!
Binlerce duâya bir icâbet
Göstermedi bârgâh-ı rahmet.
Artık sana ilticâya geldik,
Reddetmez isen ricâya geldik:
Görmekteyiz ey Emîr-i âdil,
-İnkârı bunun değil ya kâbil -
Yok sendeki ihtişâma pâyân;
Bizlerse alay alay sefîlân!
Bir yanda demek ki fazla var çok;
Hayfâ ki öbür tarafta hiç yok.
Öyleyse biraz tevâzün ister.
Evvel beni dinle, sonra hak ver:
Nerden buldun bu ihtişâmı?
Halkın mı, senin mi, Hâlik’ın mı?
Allah’ın ise eğer bu servet,
Bizler de onun kuluyken, elbet
Bir pay talebinde hakkımız var...
İnsâf olamaz bu hakkı inkar.
Halkınsa şu bî-nihâyet emvâl ;
Ver, etme hukûk-i gayrı pâmâl.
Yok; böyle de olmayıp da kendi
Mâlin ise -çünkü fazla- şimdi
Bî-vâyelere tasadduk eyle...
Dördüncüsü varsa haydi söyle!”
Mebhût ederek bu söz Hişâm’ı,
Huzzâra demiş: “Görün kelâmı!
Yok bende cevâb-ı redde kudret...
Hayret, bu civan-dehâya hayret!
İcâb ediyor ki şimdi insâf:
Mes’ûlü hemen olunsun is’âf .”
Safahat / Nazım Parçaları - Hasbihâl
“Mâ medâ fâte; ve’l-mü’emmeli ğaybun,
Feleke’s-sâatü’lletî ente fîha.”
Büyük bir şâirin düstûr-i hikmettir şu ihtârı;
Velev duymuş da olsan yolsuz olmaz şimdi tekrârı:
“Geçen geçmiştir artık; ân-ı müstakbelse mübhemdir;
Hayâtından nasîbin: Bir şu geçmek isteyen demdir.”
Evet, mâzîye ric’at eylemek bir kerre imkânsız;
Ümîdin sonra istikbâl için sağlam mı? Pek cansız!
Bugünlük iş bugün lâzım yapılmak, yoksa ferdâya
Bırakmışsan... O ferdâlar olur peyveste ukbâya!
Benim on beş yıl evvelden kalan işler durur hâlâ;
Yarın bir başlayıp yapsam demiştim, bak, demin hattâ!
Müsevvifler için dünyâda mahvolmak tabî’îdir. *
Bu bir kânûn-i fıtrattir ki yok te’vîli: Kat’îdir.
Sakın ey nûr-i dîdem, geçmesin beyhûde eyyâmın;
Çalış hâlin müsâidken... Bilinmez çünkü encâmın.
Diyorlar: “Ömrü insanın yetişmez kesb-i irfâna...”
Bu söz lâkin değildir her nazardan pek hakîmâne.
Muhakkaktır ya insanlar için bir gâye-i âmâl;
Edenler ömrünün sâ’atini hakkıyle isti’mâl ,
Zaferyâb olmasın isterse varsın asl-ı maksûda,
Düşer bin maksad idrâk eyleyip bir zıll-i memdûda.
Evet, her türlü ma’nâsıyle irfan durdurur azmi...
Fakat, insanlığın ma’nâsı olsun öğrenilmez mi?
Cibillîdir taharrî-i hakîkat hırsı âdemde,
Onun mahsûlüdür meşhûd olan âsâr âlemde.
Atâlet fıtratın ahkâmına mâdem ki isyandır;
Çalışsın, durmasın her kim ki da’vâsında insandır.
Zuhûr etmekle her ma’lûma karşı bir alay meçhûl,
Neden olsun o ma’lûmatı idrâk eyleyen medhûl?
Evet, ma’lûm olanlar olmayan şeylerle bir nisbet
Edilmiş olsa, gayet az çıkar evvelkiler elbet;
Fakat câhille âlim büsbütün nisbet kabûl etmez:
O bir kördür, bu lâkin doğru yoldan hiç udûl etmez.
Diyor Kur’an: “Bilenler, bilmeyenler bir değil. Heyhât
Nasıl yeksân olur zulmetle nûr, ahyâ ile emvât!”
Bu hikmetler bedîhîdir senin indinde elbette;
Fakat, çok sevdiğimdendir ki, tekrar eyledim işte.
Sadedden gâlibâ ayrılmışım... Söz neydi ihtâr et;
Dalarsam nûr-ı dîdem, böyle ba’zen, durma bîdâr et!
Usandın sen de gerçek hikmetimden, hasbihâlimden;
Beş on söz kaldı lâkin dinle nazm-ı bî-meâlimden;
Diyorlar: “İ’tirâf-ı cehl iken tahsîlin encâmı,
Nedir beyhûde it’âb eylemek şehbâl-i ikdâmı?”
Evet, lâkin varıp ser-hadd-i ma’lûmata bir insan,
O gâyetten demek lâzım ki: “Yok irfan için imkân!”
Hakîkî i’tiraf altında parlar zılli irfânın;
Budur insanlığın ma’nâsı, en son zevki vicdânın.
* “Heleke’l-müsevvifûn...” (Bugünün işini yarına bırakanlar helak olur.)
Safahat / Seyfi Baba
Geçen akşam eve geldim. Dediler:
– Seyfi Baba
Hastalanmış, yatıyormuş.
– Nesi varmış acaba?
– Bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah.
– Keşke ben evde olaydım... Esef ettim, vah vah!
Bir fener yok mu, verin... Nerde sopam? Kız çabuk ol!
Gecikirsem kalırım beklemeyin... Zîrâ yol
Hem uzun, hem de bataktır...
– Daha a’lâ, kalınız:
Teyzeniz geldi, bu akşam, değiliz biz yalnız.
Sopa sağ elde, kırık camlı fener sol elde;
Boşanan yağmur iliklerde, çamur tâ belde.
Hani, çoktan gömülen kaldırımın, hortlayarak;
“Gel!” diyen taşları kurtarmasa, insan batacak.
Saksağanlar gibi sektikçe birinden birine.
Boğuyordum müteveffâyı bütün âferine.
Sormayın derdimi, bitmez mi o taşlar, giderek,
Düştü artık bize göllerde pekâlâ yüzmek!
Yakamozlar saçarak her tarafından fenerim,
Çifte sandal, yüzüyorduk; o yüzer, ben yüzerim.
Çok mu yüzdük, bilemem, toprağı bulduk neyse;
Fenerim başladı etrâfımı tektük hisse.
Vâkıâ ben de yoruldum, o fakat pek yorgun...
Bakıyordum daha mahmurluğu üstünde onun:
Kâh olur, kör gibi çarpar sıvasız bir duvara;
Kâh olur, mürde şuâ’âtı düşer bir mezara;
Kâh bir sakfı çökük hânenin altında koşar;
Kâh bir ma’bed-i fersûdenin üstünden aşar;
Vakt olur pek sapa yerlerde, bakarsın, dolaşır;
Sonra en korkulu eşhâsa çekinmez, sataşır;
Gecenin sütre-i yeldâsını çekmiş, üryan ,
Sokulup bir saçağın altına gûyâ uyuyan
Hânüman yoksulu binlerce sefîlân-ı beşer;
Sesi dinmiş yuvalar, hâke serilmiş evler;
Kocasından boşanan bir sürü bîçare karı;
O kopan râbıtanın , darmadağın yavruları;
Zulmetin, yer yer, içinden kabaran mezbeleler :
Evi sırtında, sokaklarda gezen âileler!
Gece rehzen, sabah olmaz mı bakarsın, sâil!
Serserî, derbeder, âvâre, harâmî, kâtil...
Böyle kaç manzara gördüyse bizim kör kandil
Bana göstermedi bir kerre... Niçin? Belli değil!
Ya o bîçâre de rahmet suyu nûş eyleyerek
Hatm-i enfâs edivermez mi hemen “cız!” diyerek?
O zaman sâmi’anın , lâmisenin sevkiyle
Yürüyen körlere döndüm, o ne dehşetti hele!
Sopam artık bana hem göz, hem ayak, hem eldi...
Ne yalan söyleyeyim kalbime haşyet geldi.
Hele yâ Rabbi şükür, karşıdan üç tâne fener
Geçiyor... Sapmayarak doğru yürürlerse eğer,
Giderim arkalarından... Yolu buldum zâten.
Yolu buldum, diyorum, gelmiş iken hâlâ ben!
İşte karşımda bizim yâr-i kadîmin yurdu.
Bakalım var mı ışık? Yoksa muhakkak uyudu.
Kapının orta yerinden ucu değnekli bir ip
Sarkıtılmış olacak, bir onu bulsam da çekip
Açıversem... İyi amma kapı zâten aralık...
Gâlibâ bir çıkan olmuş... Neme lâzım, artık,
Girerim ben diyerek kendimi attım içeri,
Ayağımdan çıkarıp lastiği geçtim ileri.
Sağa döndüm, azıcık gitmeden üç beş basamak
Merdiven geldi ki zorcaydı biraz tırmanmak!
Sola döndüm, odanın eski şayak perdesini,
Aralarken kulağım duydu fakîrin sesini:
– Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evlâdım!
Haklısın bende kabâhat ki haber yollamadım.
Bilirim çoktur işin; sonra bizim yol pek uzun...
Hele dinlen azıcık, anlaşılan yorgunsun.
Bereket versin ateş koydu demin komşu kadın...
Üşüyorsan eşiver mangalı, eş eş de ısın.
Odanın loşluğu kasvet veriyor pek, baktım.
Şu fener yansa, deyip bir kutu kibrit çaktım.
Hele son kibriti tuttum da yakından yüzüne,
Sürme çekmiş gibi nûr indi mumun kör gözüne!
O zaman nîm açılıp perde-i zulmet, nâgâh,
Gördü bir sahne-i uryân-ı sefâlet ki nigâh,
Şâir olsam yine tasvîri olur bence muhâl :
O perişanlığı derpîş edemez çünkü hayâl!
Çekerek dizlerinin üstüne bir eski aba,
Sürünüp mangala yaklaştı bizim Seyfi Baba.
– Ihlamur verdi demin komşu... Bulaydık şunu, bir...
– Sen otur, ben ararım...
– Olsa içerdik, iyidir...
Aha buldum, aramak istemez oğlum, gitme...
Ben de bir karnı geniş cezve geçirdim elime,
Başladım kaynatarak vermeye fincan fincan,
Azıcık geldi bizim ihtiyarın benzine kan.
– Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın?
Nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın.
– Mehmet Ağ’nın evi akmış. Onu aktarmak için
Dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün.
Ne işin var kiremitlerde a sersem desene!
İhtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene.
Hadi aktarmayayım... Kim getirir ekmeğimi?
Oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi?
Kim kazanmazsa bu dünyâda bir ekmek parası:
Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!
Yoksa yetmiş beşi geçmiş bir adam iş yapamaz;
Ona ancak yapacak: Beş vakit abdestle namaz.
Hastalandım, bakacak kimseciğim yok; Osman
Gece gündüz koşuyor, iş diye, bilmem ne zaman
Eli ekmek tutacak? İşte saat belki de üç
Görüyorsun daha gelmez... Yalnızlık pek güç.
Ba’zı bir hafta geçer, uğrayan olmaz yanıma;
Kimsesizlik bu sefer tak dedi artık canıma!
– Seni bir terleteyim sımsıkı örtüp bu gece!
Açılırsın, sanırım, terlemiş olsan iyice.
İhtiyar terleyedursun gömülüp yorganına...
Atarak ben de geniş bir kebe mangal yanına,
Başladım uyku taharrîsine, lâkin ne gezer!
Sızmışım bir aralık neyse, yorulmuş da meğer.
Ortalık açmış, uyandım. Dedim, artık gideyim,
Önce amma şu fakîr âdemi memnun edeyim.
Bir de baktım ki: Tek onluk bile yokmuş kesede;
Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!
O zaman koptu içimden şu tehassür ebedî:
Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi!
Safahat / Nazım Parçaları - Bebek Yâhud Hakk-ı Karâr
Bizim Cemîle Ferîde’yle bir sabah gelerek,
“Unutma beybaba, akşam birer hotozlu bebek,
Getir, kuzum...” dediler. Ben de kızların keyfi
Kırılmasın diye reddetmedim şu teklîfi.
Kiraz dudaklı, üzüm gözlü, inci dişli, iki
Edâlı yosma getirdim. Aman o akşamki,
Sevinme hâlini bir görmeliydi yavruların!
Durup oturmadılar hiç, dedim: “Yatın da yarın,
Bütün gün oynayınız...” Nerde! Kim yatar? O gece,
-Yemekte sızmaya me’lûf olan- Ferîde’mce,
Kabûl olunmayacak söz olursa, yatmaktı.
Yatar mı hiç? O nasıl hisli bir yumurcaktı.
Ferîde’nin yaşı beş yok; Cemîle’ninki yedi;
Şu var ki, abla hanım pek hanım tavırlı idi.
Büyük kız oynadı bir parça, sonradan yattı;
Küçük sabaha kadar hep bebeğini hoplattı.
Ne ninniden alıyormuş, ne öyle hoppaladan...
“Işıl ışıl bakıyor â! Bebek değil, afacan!”
Sabâha karşı tükenmiş mecâli yavrucuğun:
Mışıl mışıl uyuyor... Değmeyin aman uyusun.
Benim bulunmadığım bir zamanda kız uyanır;
Bebeğ uyutmak için evde üç saat kapanır.
– Aman da pek yaramaz, uyku sıçramış başına.
Bakın beşik de getirdim, bakın yatar mı şuna?
Yatar mısın seni maymun? Kapar mısın gözünü!
Acık da dinlesen olmaz mı annenin sözünü?
Kapandı işte gözün... Oh, şimdi artık, yat!
Bebek ne yaptı bilinmez ki, sonradan pat pat,
Dayak sadâları akseylemiş öbür odaya.
Güzel güzel uyumuş olsa kız da dövmez ya.
* * *
Gelince akşama, baktım, Ferîde pek düşkün.
Durur mu ablası? Ben sormadan atıldı:
– Bugün
Ne yaptı, beybaba, bilsen... Zavallıcık bebeğe?
– Ne yaptı?
– Dövdü bir a’lâ, sonunda kırdı.
– Niye?
– Bilir miyim, ona sor... Kız, getir bebeğni hadi!
Ferîde kaçtı yanımdan, getirmek istemedi.
Çiçek çıkarmışa dönmüş, getirdiler ki, yüzü;
Birer kafes gibi kalmış o kuş bakışlı gözü.
Başında saçtan eser yok, ayak topal, kollar
Omuzdan oynamıyor, kim bilir ne illeti var?
O kanlı canlı bebek şimdi işte bir kötürüm...
– Bu ölmüş artık ayol, göm götür de, hem ne ölüm!
* * *
Ferîde kaldı bebeksiz, Cemîle’ninki fakat,
Güzel güzel duruyor, olmuyor ne kör, ne sakat.
Günün birinde berâberce oynuyorlarken,
Alıp Ferîde hazin bir niyâz tavrı hemen,
– Bebeğni ver, acıcık oynayım, kuzum abla...
Demez mi? Kız ne diyor?.. Gâlibâ: “İnayet ola!”
– Verir miyim sana ben hiç bebeğmi, yağma mı var?
– Hasislik etme kızım, ver!
– Alırsa sonra kırar.
– Nasıl kırar a canım? Etme oynasın, veriver!
– Olur mu beybaba?
– Elbet olur.
– Kırarsa eğer?
– Yarın sabah sana ben başka bir bebek alırım.
Bizim müdâhaleden sonra, “Oyna al bakalım!..”
Deyip Ferîde’ye kerhen uzattı kız bebeği.
Ferîde’nin yüzü gülmüştü, baktım, iyden iyi.
Sevindi, oynadı, lâkin bu müsteâr sürûr,
Süreksiz oldu...
– Ver artık!
– Acık daha ne olur?
– Bakındı beybaba?
– Kız, ver de sonradan yine al,
Mal olmaz insana, âdet değil, emânet mal.
Tekerrür etti birazdan şu yolda aynı niyâz:
– Bebeğni ver yine olmaz mı? Oynayım.
– Olmaz!..
Ben iltimâsı dirîğ etmedim ikinci sefer.
– Çok oldu beybaba, ya! Sonra her zaman ister!
– Demin de aldı, hemen verdi, içlenir, yapma!
Sen ablasın ne kadar olsa...
– Başka vermem ama,
Çabuk verirsen eğer al da oyna kız, haydi...
Ferîde’nin bu sefer keyfi pek yolundaydı.
Epeyce dandiniler yaptı, hayli hoplattı;
Bebek kolunda, hasırlarda bir zaman yattı.
Fakat ne çâre! Gelip çattı vakt-i istirdâd ,
Kızın nazarları beyhûde etti istimdâd.
Cemîle istedi ısrar edip emânetini,
Çocuk da verdi, fakat görmeliydi hiddetini!
Büyük kızın eziyordu gurûr-i ma’sûmu,
Bebek elinde gezerken, şu tıfl-ı mahrûmu.
Ağır gelir ona elbette karşıdan bakmak.
Sokuldu bak yine, hiç şüphe yok ki: Yalvaracak,
“Bebeğni ver” diye, lâkin ben eylemem ibrâm .
Hayır, değil bu edâ, bir edâ-yı istirhâm :
“Bebeğmi ver!” demesin mi üçüncüsünde kıza?
Meğer hukuk da bilirmiş bakın şu saygısıza!..
Gölgeler / Vahdet
Huzeyfetü’l-Adevî der ki:
“Harb-i Yermûk’ün,
Yaman kızıştığı bir gündü, pek sıcak bir gün.
İkindi üstü biraz gevşeyince, sanki, kıtâl,
Silâhı attım elimden, su yüklenip derhâl,
Mücâhidîn arasından açıldım imdâda,
Ağır yarayla uzaklarda kalmış efrâda.
Ne ma’rekeydi ki, çepçevre, göğsü kandı yerin!
Hudâ’ya kalbini açmış, yatan bu gövdelerin,
Şehîdi çoksa da, gâzîsi hiç mi yok?.. Derken,
Derin bir inleme duydum... Fakat, bu ses nerden?
Sırayla okşadığım sîneler bütün bî-rûh...
Meğerse amcamın oğluymuş inleyen mecrûh .
Dedim: “Biraz su getirdim, içer misin, versem!
Gözüyle: “Ver!” demek isterken, arkadan bir elem,
Enîne başladı. Baktım: Nigâh-ı merhameti.
“Götür!” deyip bana îmâda ses gelen ciheti.
Ne yapsam içmeyecek, boştu, anladım, ibrâm;
O yükselen sese koştum ki: Âs’ın oğlu Hişâm.
Görünce gölgemi birden kesildi nevhaları:
Su istiyordu garîbin dönüp duran nazarı.
İçirmek üzre eğildim, üçüncü bir kısa “Ah!”
Hırıltılarla boşanmaz mı karşıdan, nâgâh!
Hişâm’ı gör ki: O hâlinde kaşlarıyle bana,
“Ben istemem, hadi, git ver, diyordu; haykırana.”
Epey zaman aradım âh eden o muhtazarı...
Yetiştim, oh, kavuşmuştu Hakk’a son nazarı!
Hişâm’ı bâri bulaydım, dedim, hemen döndüm:
Meğer şikârına benden çabuk yetişmiş ölüm!
Demek, bir amcamın oğlunda vardı, varsa, ümid..
Koşup hizâsına geldim: O kahraman da şehid.”
* * *
Şark’ın ki mefâhir dolu, mâzî-i kemâli,
Yâ Rab, ne onulmaz yaradır şimdiki hâli!
Şîrâzesi kopmuş gibi, manzûme-i îman,
Yaprakları yırtık, sürünür yerde, perîşan.
“Vahdet” mi şiârıydı? Görün şimdi gelin de:
Her parçası bir mel’abe eyyâmın elinde!
Târîhine mev’ûd-i ezelken “ebediyyet”,
Ey, tefrika zehriyle şaşırmış giden, ümmet!
“Nisyân”a çıkan yolda mı kaldın güm-râh?
Lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ billâh!
Hilvan - 12 Kânûnisânî 1341
(12 Ocak 1925)
Safahat / Nazım Parçaları - Tercümedir
Kendi feryâdımdır ancak ses veren feryâdıma...
Kimseler yok, âşinâdan büsbütün hâlî diyâr.
“Nerde yârânım ?” diyorken ben bülend âvâz ile,
“Nerde yârânım?” diyor vâdî, beyâbân, kûhsâr .
Diğer Şiirleri / Ramazan Duası
Yâ Rab, şu muazzam Ramazan hürmetine,
Kaldır aradan vahdete hâil ne ise;
Yâ Rab, şu asırlarca süren tefrikadan,
Artık ezilip düşmesin ümmet ye’se.
Mâdâm ki verdin bize bir rûh-i nevîn...
Yâ Rab, daha bir nefha-i te’yîd insin!
4 Ramazan 1328 / 26 Ağustos 1326
(8 Eylül 1910)
Safahat / Nazım Parçaları - Bir Mezar Taşına Yazılmış İdi
Şu fânî zindegâniyle hayât-ı câvidânînin ,
Telâkî-gâhıdır makber denen son menzil-i ârâm.
Hayat ölmekle bitmiş olsa bir şey anlaşılmazdı;
Evet, bir ömr-i sânî var: Değil hilkat abes mâdâm .
Sen ey gâfil beşer, âlemde bir te’mîn-i istikbâl
Edeydim, der çekersin ihtiyârî bir yığın âlâm.
Eğer üç günlük istikbâl için ferdâyı anmazsan,
Hederdir, korkarım, dünyâda imrâr ettiğin eyyâm .
Hakîkî bahtiyâr ancak o âdemdir ki, dünyâdan
Giderken mâmelek nâmıyle terk eyler büyük bir nâm.
İlâhî! Doğru bir meslek nasıl bulsunlar insanlar,
Hakâik hep dururken perde-pûş-i zulmet-i evhâm ?
Hatıralar / El-Uksur’da *
Emîr Abbas Halim Paşa Hazretlerine
Hava ağırdı, fakat pek dokunmuyordu sıcak;
Gurûba vardı esâsen yarım sâ’at ancak.
Yakındı sâhile mihmânı olduğum mesken;
Yavaş yavaş iniverdim ağaçlı bir tepeden.
O, Nîl’i koynuna çekmiş yeşillenen, vâdî,
-Ki yok hazan safahâtında ömrünün ebedî-
Önümde, zümrüde benzer, yığın yığın mevecât ,
Saçıp saçıp uzuyor: Sanki bir serâb-ı hayât!
Şu imtidâda bakın, var mı yâl ü bâline eş?
Bu yâl ü bâli bütün gün kucaklayan o güneş,
Ki Nîl’i şarkına almış da garba geçmişti;
Ufukta son lemeâtıyle parlıyor şimdi...
Fakat ziyâsına hâlâ tahammül imkânsız.
Solumda bir büyücek hurma var ki yapyalnız...
Zemîni haylice mâil de olsa, çâresi ne?
Burundum artık onun zıll-i pâre-pâresine.
Bu noktadan ne müheyyic fezâya doğru nazar!
Birer kanat iki sâhilde yükselen ovalar:
Nigâh uzandı mı bir kerre dûş-i sâhirine,
Hayâl uçup gidiyor başka âlemin birine!
Zemîne şimdi, o gündüz alev saçan,
Âfâk Ilık ılık döküyor bir havâ-yı istiğrâk.
Gülümsüyor yüzü artık muhît-i reyyânın,
Muhâtı, çünkü, semâdan inen bu çağlayanın.
Deminki samte bedel hande çınlıyor yer yer:
Gülümsüyor koca vâdî, gülümsüyor tepeler;
Gülümsüyor suyu tırmanmak isteyip öteden,
Uzun kürekli kayıklarla bir büyük yelken;
Gülümsüyor beriden gölgeler döküp Nîl’e,
Otel binâları etvâr-ı imtinânıyle;
Gülümsüyor kıyılardan beş altı hatve kadar,
İçerde, ipli sırıklarla işleyen kuyular;
Gülümsüyor suyu kırbayla aktaran fellâh ;
Gülümsüyor bunu ömründe görmeyen seyyâh;
Gülümsüyor çalılıklarla örtülen dereler;
Gülümsüyor sayısız tarlalarla meşcereler ;
Gülümsüyor karılar, başlarında topraktan
Güğüm kılıklı birer kap, dönerken ırmaktan;
Gülümsüyor derelerde balık tutan, çıplak,
Çoluk çocuk suyu kepçeyle aktarıp durarak...
Sabahleyin dolaşıp gördüğüm o heykeller;
Ki sermediyyete çılgın zavallı hırs-ı beşer,
-Kulûba nakşedecek yerde yâd-ı rahmetini-
Fezâya kazmak için zıll-i bî-kerâmetini ;
Dikip de her kayadan bin hayâta seng-i mezâr,
Bu korkuluklara vahşetle vermiş istikrâr;
Ki secdeler edecekmiş ayaklarında zemîn;
Ki arşı titretecekmiş alınlarındaki çîn!
Fakat zaman denilen dest-i kibriyâ-yı mehîb
Bu kahramanları etmiş ki öyle bir te’dîb:
Ne enf-i nahveti kalmış kırılmadık, ne kolu!
Civâr-ı ibreti enkaz-ı lâşesiyle dolu.
Ne çehrelerde mehâbet , ne cebhelerde gurûr;
Silik hutûtuna çökmüş bütün meâl-i fütûr.
Adâletin bu kadar bî-aman tecellîsi
Nigâh-ı zâire vermekte merhamet hissi.
Evet, mezârı o heykellerin uzaktı bana;
Şu var ki mün’atıf oldukça gözlerim o yana,
Gülümsüyor diyorum onların da çehreleri.
Gülümsüyor koca bir ma’bedin uzakta yeri.
Gülümsüyor sağa baktıkça karşıdan “Karnak”;
Gülümsüyor o sütunlar ki, Nîl’e müstağrak,
Zılâl-i ra’şe-nümâsıyle oynuyor emvâc.
Gülümsüyor, dağınık başlarında altın tâc,
Semaya fırça vuran hurmalar sevâhilden.
Oturmuş olduğum âsûde sath-ı mâilden,
Biraz yukardaki çardak biçimli gölgeliği,
Nasılsa görmek için kalkayım, dedim... Ne iyi!
Fransız, İngiliz, Alman, on üç kadar seyyâh,
Üçer beşer küme olmuşlar: İnliyor akdâh !
Birinciler gülüyor... Çünkü ceyb-i meşhûnu,
Yerinden oynatıyor kâinât-ı medyûnu .
“Sedan”, düşündürecek olsa olsa maskarayı...
Refâh unutturur insana en derin yarayı.
İkinciler gülüyor, hem de hakkıdır, gülecek;
Cihan bir emrine âmâde... “Öl!” desin, ölecek...
Tutuşturup bütün akvâmı karşıdan bakıyor!
Çelikle taş vuruşurken, herif çubuk yakıyor!
Üçüncüler gülüyor, çünkü zûr-i bâzûsu,
Ne derse “Doğru!” denen bir kefîl-i nâmûsu.
Beşer ki kuvveti bahşetmiyor henüz hakka;
Ne çâre var onu kuvvetle almadan başka?
Zebun musun? Yalınız ağlamak senin hakkın!..
Evet, bu sâha-i cûşun, bu cûş-i ezvâkın
İçinde ben, yalınız ben zavallı gülmüyorum...
Oturmuş ağlıyorum, ağlasam da ma’zûrum:
Vatan-cüdâ gibiyim ceddimin diyârında!
Ne toprağında şu yurdun, ne cûybârında,
Bir âşinâ sesi, yâhud bir âşinâ izi var!
Sadâma beklediğim aksi vermiyor ovalar.
Bileydim ey koca Şark, ey cihân-ı dûrâdur,
Senin nerendeki evlâdının nasîbi huzûr?
Başın belâlara girmiş; elin, kolun pâmâl,
İçinden esti ki bir gün hevâ-yı istiklâl?
Görür müyüm diye karşımda müslüman yurdu,
Bütün diyârını gezdim, ayaklarım durdu.
Yabancı sesleri geldikçe reh-güzârımdan,
Hep inkisâr-ı emel taştı rûh-i zârımdan!
Vatan-cüdâ olayım sînesinde İslâm’ın?
Bu âkıbet, ne elîm intikâmı eyyâmın!
Benim ki yaşlıyım artık, düşük kolum, kanadım;
Bu intikâmı çalışsın da alsın evlâdım.
Ufukta şimdi güneş sönmek üzre sallanıyor;
Şu var ki çehresi hâlâ parıl parıl yanıyor.
Biraz geçince, şuâ’ât-ı vâpesîniyle,
Dikildi geldi de karşımda, ansızın Nîl’e,
Sularla esnemeyen bir amûd-i nûrânûr,
Fakat bu zıll-i mübâhî, bu intibâ’-ı vakûr,
-Ki çok zaman kalacak sandım imtidâdından-
Beş on dakikada Nîl’in silindi yâdından!
Yazık, o gölge de milyarla zıll-i nâ-yâba ,
Katılmak üzre atılmış meğer bu girdâba!
Görünmüyor güneş artık, önünde perde cibâl;
O, şimdi başka ufuklardan etti arz-ı cemâl.
Acıklı rûhunu mağrib hazîn hazîn döktü;
Zemîne şâm-ı garîbân yavaş yavaş çöktü.
Değişti çehresi Nîl’in: Önümde az kumral;
Deminki zıll-i sütûnun yerinde pek koyu al;
Biraz ilerde, fakat, âdetâ karanlıktı.
Bu reng-i mâteme dağlar da âşinâ çıktı:
Karardı baktım uzaktan dumanlı cebheleri.
Ridâsı mağribin artık kucaklamıştı yeri.
Demin gülümseyen âfâkı tülledikçe zılâl,
Uyandı rûh-i garîbimde bir hayâl-i muhâl:
Cihân-ı sâmiti karşımda ağlıyor sandım...
O gölgelikten inip nûra doğru tırmandım.
15 Kânûnisâni 1329
(28 Ocak 1914)
* El-Uksur, Kâhire’nin altı yüz kilometre kadar cenûbunda Nil’in sâhil-i
şarkîsine düşen bir mevkidir ki eski Mısırlılardan kalma pek çok âsâra mâlik
olduğu için seyyahlarca mâruftur. Aşağıda ismi gelecek “Karnak” ise bizim
Atmeydanı’ndaki dikilitaşlarla doludur.
Safahat / Tevhîd Yâhud Feryâd
Ey nûr-i ulûhiyyetinin zılli avâlim ,
Zıllin bile esrâr-ı zuhûrun gibi muzlim !
Kürsî-i celâlin -ki semâlarla zeminler
Bir nokta kadar sahn-ı muhîtinde tutar yer-
İdrâkin eder gâye-i ümmîdini haybet ...
Yâ Rab, o ne dehşettir, İlâhî, o ne heybet!
Pervâzına yetmez gibi pehnâ-yi avâlim,
Gâhî seni bulsam diye, âvâre hayâlim
Bir şevk ile lâhûta kadar yükseleyim der.
Lâkin nasıl olsun ki bu mi’râca muzaffer?
Nâsût muhîtinde henüz çalkalanırken,
Bir dest-i tecebbür dayanıp göğsüne birden;
Hüsranla iner öyle sefîl, öyle muhakkar :
Hâlâ o sükûtun küreden tozları kalkar!
Yalnız o mu? Bin fikr-i semâvî bu zeminde,
Bîtâb-ı taharri kalarak âh ü eninde!
Eşbâha mı kurbün olacaktır cevelângâh ?
Ervâh bütün mündehiş-i “sümme radednâh!”
Sun’undaki esrâra teâlî bize memnû’
Olmaz mı, ridâ-pûş dururken daha masnû’ ?
Hurşîd-i ezelden nasıl ister ki haberdâr
Olsun daha bir zerreyi derk etmeyen efkâr?
Ey nâmütenâhî sana nisbet ile mahdûd ,
Mahsûr-i muhît-i kaderindir ne ki mevcûd.
Dîbâce-i evsâfını almaz bütün eb’âd,
A’dâd edemez silsile-i feyzini ta’dâd .
Ummân-ı şüûnun ki birer mevcidir a’sâr ,
Her mevcesi bir lücce-i bî-sâhil-i âsâr!
Fermânına mahkûm ezeliyyet, ebediyyet;
Ey pâdişeh-i arş-ı güzîn-i samediyyet .
İbdâ’-i bedîin -ki cihanlarla bedâyi’
Meydana getirmiş- bize ey Hâlik-ı Mübdi’ ,
Mübhem nasıl olmaz ki? Ademden değil isbât,
Bir zerre-i mevcûdu yok etmek bile heyhât ,
Kâbil olamaz çıksa da bin dest-i muharrib .
Yâ Rab, bu nasıl âlem-i lebrîz-i garâib !
Serhadd-i ezel bed’-i hudûd-i melekûtun ,
Pehnâ-yi ebed gâye-i sahn-ı ceberûtun .
Hükmün ki tahakküm edemez seyrine bir şey;
Bir anda bu pâyansız olan cevvi eder tayy .
Bir an, diyerek eylemişim bilmeyerek, bak!
Takyîd zamanla seni ey Fâtır-ı Mutlak!
Bakîyi beşer her ne kadar etse de tenzîh,
Fâniyyeti îcâbı, eder kendine teşbîh!
Itlâka nasıl yol bulabilsin ki tefekkür?
Eşbâhı görür eyler iken rûhu tasavvur!
* * *
Ey rûh-i fezâ-gerd , giran-seyr-i harîmin ,
Ey nâtıka , dembeste-i esrâr-ı azîmin ,
Maksûd bu hilkatten eğer ma’rifetinse ;
Varmış mı o müdhiş görünen gâyete kimse?
Bir sahne midir yoksa bu âlem nazarında?
Bir sahne ki milyarla oyun var üzerinde!
Bir sahne ki her perdesi tertîb-i meşiyyet ;
Eşhâsı da bâzîçe-i âvâre-i kudret!
Cânîleri, kâtilleri meydana süren sen;
Cânîdeki, kâtildeki cür’et yine senden!
Sensin yaratan, başka değil, zulmeti, nûru;
Sensin veren ilham ile takvâyı, fücûru!
Zâlimde teaddîye olan meyl nedendir?
Mazlûm niçin olmada ondan müteneffir ?
Âkil nereden gördü bu ciddî harekâtı?
Câhil neden öğrenmedi âdâb-ı hayâtı?
Bir fâilin icbârı bütün gördüğüm âsâr!
Cebrî değilim... Olsam İlâhî ne suçum var?
* * *
Bir sahne demek âleme pek doğrudur elbet;
Ancak, görülen vak’aların hepsi hakîkat.
Hem öyle vekâyi’ ki temâşâsı hazindir,
Âheng-i tarab-sâzı bütün âh u enindir!
Zîrâ ederek bunca sefâlet-zede feryâd;
Vâveyl sadâsıyla dolar sîne-i eb’âd.
Yâ Rab, bu yüreklerdeki ses dinmeyecek mi?
Senden daha bir emr-i sükûn inmeyecek mi?
Her an ediyorsun bizi makhûr-ı celâlin,
Kurbân olayım, nerde senin, nerde cemâlin ?
Sendense eğer çektiğimiz bunca devâhî,
Kimden kime feryâd edelim, söyle İlâhî!
Lâ yüs’el’e binlerce suâl olsa da kurban,
İnsan bu muammâlara dehşetle nigehban .
Bir şahsa esîr olmayı bir koskoca millet,
Mekrinle mi, yâ Rab, sanıyor kendine devlet?
Dünyâyı yakıp yıkmaya bir seyf-i teaddî,
Emrinle mi, yâ Rab, ediyor böyle tesaddî ?
Zâlimlere kahrın o kadar verdi ki meydan:
“Yok âdil-i mutlak” diyecek ye’s ile vicdan!
Yerden çıkıyor göklere bin âh-ı şererbâr ,
Gökler ediyor sâde çıkan nâleyi tekrâr!
Bir yanda yanar lânesi bin hâne-harâbın,
Bir yanda söner lem’ası milyonla şebâbın.
Kalmış eli böğründe felâket-zede mâder ;
Evlâdını gömmüş kara topraklara, inler,
Ağlar beriden bir sürü âvâre-i tâli’ ,
Nan-pâre için eyleyerek ırzını zâyi’ ,
Bükmüş oradan boynunu binlerce yetîmân ,
Me’vâ arıyor âileler lâne-perîşân!
Mazlûm şikâyette, nedâmette sitemkâr;
Hûnâbe-i maktûle garîk olmada hunhâr !
Bîmârı , felâketliyi, üryânı, sefîli,
Meflûcu , amel-mandeyi , miskîni, zelîli ,
Gaddârı, cefâ-dîdeyi , mahkûmu, esîri,
Heyhât, şu pâyansız olan cemm-i gafîri
Teşhîr ile şöhret kazanan sahne-i dünyâ
Gelmez mi İlâhî sana bir kanlı temâşâ?
* * *
Lâkin bu sefîlân-ı beşerden kiminin, var
Kalbinde bir ümmîd ki encüm gibi parlar:
Îmandır o cevher ki İlâhî ne büyüktür...
Îmansız olan paslı yürek sînede yüktür!
Mü’min -ki bilir gördüğü yekrûze cihanın
Fevkinde ne âlemleri var subh-i bekânın ;
Bin can ile elbet çekecek etse de bilfarz,
Her devri hayâtın ona binlerce belâ arz.
Ferdâdaki ezvâkı o ettikçe te’emmül ,
Eyler bugün âlâma nasıl olsa tahammül...
Bir mülhidi lâkin kim eder tesliye , heyhât?
Sığmaz bunun âfâkına ferdâ-yı mükâfât!
Baştan başa “boşluk” şu semâlar, şu zeminler,
Bir gûş-i kerem var mı akan yaşları dinler?
İlcâ-yı tesâdüfle şu “boş!” âleme düşmüş;
Etrâfına binlerce şedâid gelip üşmüş.
Her lâhza boğuşmakla geçip devr-i hayâtı,
Bir şey olacak gâye-i hüsrânı : Memâtı !
Varlıktan onun inleyerek ölme nasîbi!
Bunlar beşerin işte en âvâre garîbi!
Mü’minlere imdâda yetiş merhametinle,
Mülhidlere lâkin daha çok merhamet eyle:
Gümrâhlarındır ki karanlıklara dalmış,
Bir rehber olur necm-i emel yok da bunalmış!
Sensin bu şebistâna süren onları elbet,
Senden doğacak doğsa da bir fecr-i hidâyet .
Mülhid de senin, kalb-i muvahhid de senindir;
İlhâd ile tevhîd nedir? Menşei hep bir.
Öyleyse nedendir bu tefâvüt ara yerde?
Esbâb-ı tehâlüf nedir efkâr-ı beşerde?
Yâ Rab, bu serâir gün olur da açılır mı?
Bir leyl-i müebbed olarak yoksa kalır mı?
Her zerrede âheng-i celâlin duyulurken,
Her nağmede binlerce lisan nâtık olurken,
Cilvendeki esrâr nasıl kalmada muzlim?
Ey nûr-i ulûhiyyetinin zılli avâlim!
Gölgeler / Hayat Arkadaşıma
Seni bir nûra çıkarsam, diye koştum durdum,
Ey, bütün dalgalı ömrümde, hayat arkadaşım!
Dağ mıdır, karşı gelen, taş mı, hep aştım, lâkin.
Buruşuk alnıma çarpan bu sefer kendi taşım!
Safahat / İnsan
“Ve tez’umu enneke cirmun sağîrun, ve fike’ntave’I âlemu’l-ekber”
Hazreti Ali
Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,
“Muhakkar bir vücûdum!” dersin ey insan, fakat bilsen...
Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:
Avâlim sende pinhândır, cihanlar sende matvîdir :
Zeminlerden, semâlardan taşarken feyz-i Rabbânî,
Olur kalbin tecellî-zâr-ı nûrâ-nûr-i Yezdânî.
Musaggar cirmin amma gâye-i sun’-i İlâhîsin;
Bu haysiyyetle pâyânın bulunmaz, bîtenâhîsin !
Edîb-i kudretin beytü’l-kasîd-i şi’ri olmuşsun;
Hakîm-i fıtratin bir anlaşılmaz sırrı olmuşsun.
Esirindir tabîat, dest-i teshîrindedir eşya;
Senin ahkâmının münkâdıdır , mahkûmudur dünyâ;
Bulutlardan sevâik sayd eder irfân-ı çâlâkin ;
Yerin altında ma’denler bulur nakkâd-ı idrâkin.
Denizler bisterindir , dalgalar gehvâre-i nâzın;
Nedir dağlar, semâ-peymâ senin şehbâl-i pervâzın!
Havâ, bir refref-i seyyâl-i hükmündür ki bir demde,
Olur demsâz-ı âvâzın bütün aktâr-ı âlemde.
Dayanmaz pîş-i ikdâmında mâni’ler müzâhimler;
Kaçar, sen rezm-gâh-ı azme girdikçe muhâcimler.
Karanlıklarda gezsen, şeb-çerâğın fikr-i hikmettir,
Ki her işrâkı bir sönmez ziyâ-yı sermediyyettir;
Susuz çöllerde kalsan, bedrekan ilhâm-ı sa’yindir,
Ki her hatvende eyler sâye-küster vâhalar zâhir .
Ne zindanlar olur hâil , ne menfâlar , ne makteller ...
Yürürsün sedd-i râhın olsa hatta âhenîn eller.
Yıkar bârû-yi istibdâdı bir âsûde tedbîrin;
Semâlardan inen te’yidisin gûyâ ki takdîrin!
Taharrîden usanmazsın, teâlîden teâlîye
Atıldıkça, atılsam şimdi, dersin, başka âtîye!
Senin en şanlı eyyâmında, en mes’ûd hâlinde,
Bir istikbâl-i dûrâ-dûr vardır hep hayâlinde.
O istikbâledir şevkin, odur ma’şûk-i vicdânın,
O kudsî neşvenin şeydâ-yı bî-ârâmıdır cânın.
O şevkin dâim ilcâsıyle seyrin ıztırârîdir ;
Terâkkî meyli artık fıtratında rûh-i sârîdir!
Bütün esrâr-ı hilkatten haberdâr olmak istersin,
Bu gaybistân-ı hîçâ-hîçten kurtulmak istersin!
Meâdın, mebdein, hâlin ki üç müthiş muammâdır...
Durur edvâr-ı müstakbel gibi karşında hep hâzır.
Koşarsın bunların sevdâ-yı idrâkiyle durmazsın,
Hakîkatten velev bir şemme duymazsan oturmazsın.
Serâir perde-pûş-i zulmet olsun varsın isterse...
Düşürmez düştüğün yeldâ-yı hirman ruhunu ye’se:
Emel, meş’al-keşin , bir reh-nümâ hem-râhın olmuşken,
Tehâşî eylemezsin sîne-i deycûra girmekten,
Gelip bir gün tecellî etse mâhiyyât-ı masnûât ,
Taharrîden geçer, bir dem karâr eyler misin? Heyhât!
Tutar mâhiyyet-i Sâni’, o en heybetli mâhiyyet
Olur âteş-zen-i ârâmın , artık durma cevlân et!
Tevakkuf yok seninçün, dâimî bir seyre tâbi’sin...
Ne zîrâ hâle râzîsin; ne müstakbelle kâni’sin!
Dururken böyle bî-pâyan terakkî-zâr karşında;
Nasıl dersin ya “Pek mahdûd bir cirmim” tutarsın da.
Meleklerden büyük, hem çok büyük tebcile mazharsın :
Tekâlîfin emânet-gâhısın, bir başka cevhersin!
Hayâtın eksik olmazken ağır bir bârı arkandan;
Ölümler, korkular savlet ederken hepsi bir yandan;
Şedâid iktihâm etmekte müdhiş bir mekânetle ,
Yolundan kalmayıp dâim gidersin... Hem ne sür’atle!
Senin bir nüsha-i kübrâ-yı hilkat olduğun elbet,
Tecellî etti artık; dur, düşün öyleyse bir hükmet:
Nasıl olmak gerektir şimdi ef’âlin ki, hempâyen
Behâim olmasın, kadrin melâikten muazzezken?
Safahat / Merhum İbrâhim Bey
(İbrâhim Bey merhum ki tabâbet-i baytariye ulemâsındandır, hâk-i pâk-i Şark’ın
yetiştirdiği nevâdir-i irfân ü fazîletin biridir. Merhumu yakından tanıyanlar
dört sene evvelki fecîa-i irtihâlinin millet için ne elîm zıyâ’ , hükûmet için
ne azîm bir hacâlet olduğunu teslimde tereddüt etmezler. Şark’ın, Garb’ın
bedâyi’-i ilm ü fennini toplayıp hâfızasına doldurmuş; mahfûzâtını muhâkemâtıyle
, meşhûdâtıyle şâyân-ı hayret bir sûrette tevsî’ etmiş; Şark’ın her tarafını
defeât ile dolaşmış; Garb’ın en medenî memâlikini görmüş, gezmiş; elsine-i
şarkıyeyi edebiyâtıyle bilir; Fransız, Rus lisanlarını hakkıyle öğrenmiş olan bu
büyük adam fıtraten mahviyyete âşık, iştihâra düşman olmasaydı, emînim ki,
hükûmet-i sâbıkanın o sâbıkalı ricâli yüzünden gurebâ hastahânelerinde ölen,
öyle bir hakîm-i zû-fünûnu tanımak için kâriîn-i kirâm benim gibi bir âcizin
delâletine müftekır kalmazdı!)
Dönen muhît-i nigâhımda yâl ü bâlindir,
Bütün hayâlim o fevka’l-hayâl hâlindir.
Zalâm-ı hayrete düşmüş, batar çıkarken ümid,
Önünde rehber olan meş’alem hayâlindir
Semâ-güzîn olarak gittin ey ilâhî nûr,
Peyinde şimdi ufuktan geçen zılâlindir.
Bu kâinât senin hâtıranla hep lebrîz:
Zemin, zaman bana yâd-âver-i cemâlindir.
Bütün cihâtta akseyleyen hemâlindir !
Esîr, sanki bir âyine-i celâlindir!
Nücûm-ı lâmia-zâ bârikât-ı irfânın,
Leyâl, ihâta-i eşyâdaki kemâlindir.
Seher o nâsiyeden bir nişân-ı feyzâ-feyz,
Şafakta dalgalanan renk, reng-i âlindir,
Ulüvv-i kâ’bını tasvîr eder nigâhımda
Semâ, olanca vuzûhiyle bir misâlindir.
Cibâl, heykel-i sâhib-vekâr-ı azmindir,
Suhûr , hıffete düşman olan hısâlindir.
Bulut yemîn-i leâlî-nisâr-ı cûdundur,
Güneş müfekkire-i herdem-iştiâlindir .
Tulu’, levha-i rengîn-i ibtisâmındır ,
Gurûb , safha-i gamkîn-i infiâlindir.
Havada mevcelenir sânihât-ı kudsiyyen,
Riyâh, rûhumu pür-cûş eden mekâlindir.
Çemende cilveler eyler bahâr-ı dîdârın,
Sabâ, nüvîd-i ümîd-âver-i visâlindir .
Şitâ , peyinde hurûşân kıyâmet-i kübrâ,
Rebî’ , hâtıra-i şi’r-i lâ-yezâlindir .
Hülâsa, nazra-i im’ânımın önünde cihan
Senin sahîfe-i zâtın, senin meâlindir.
Senin hayâl-i sabîhin -ki bir zaman ey yâr,
Edince leyle-i rûhumda bin emel bîdâr;
Kıyâs ederdim açılmış sabâh-ı istikbâl-
Bugün bulutların altında eylemekte karâr!
Garîb, şâm-ı gariban kadar hazîn oluyor,
Nigâh-ı rikkatimin karşısında fecr-i bahâr.
Birer bürehne kadîd-i mehîbi andırıyor.
Hayât hulle-i sebzinde cilveger eşcâr .
Bütün bu sâha-i hadrâ , bu nev-demîde çemen
Yeşil bir örtünün altında bir amîk mezar!
Sımâh-ı cânıma bin uhrevî sadâ geliyor
Neşîdeler okuyorken gusûn-i terde hezâr .
Temevvüc eyleyerek gözlerimde jâle-i nûr
Şükûfe-zârda gûyâ ki ağlıyor ezhâr .
Senin sahîfe-i zâtın, senin meâlin iken
Bütün cihân-ı bedâyi’de müncelî âsâr,
Samîm-i ruhumu pür-cûş ü bîkarâr ediyor
Bugün o sîne-i hilkatte inleyen eş’âr!
Muhît şimdi şebistân-ı iğtirâbındır :
Bugün uyanmıyor artık o nâzenîn eshâr !
Sen ey semâları işrâk eden ziyâ-yı ezel,
Bu hâkdânı bıraktın peyinde zulmetzâr!
Gerildi bir ebedî perde beynimizde, senin
Açıldı pîş-i celâlinde âlem-i dîdâr.
Cihan cihan dolaşırsın fezâ-yı lâhûtu,
Nasıl ki yâd-ı hazînin gezer diyar diyar !
Hayât varsa senin sermedî hayâtındır,
Azâb, yoksa, bu fânî hayât-ı velveledâr.
Sükûnu nerde bulur âh kalb-i mehcûrum?
Derûn-i sînede bir herc ü merc-i dâim var!
Demek, görünmeyeceksin ileI-ebed bana sen,
Demek, uzaktasın ey yâr-ı mihriban benden!
Hayâta sen beni rabteylemiş iken, şimdi
Aceb nasıl yaşarım, söyle, âh sensiz ben?
“Günün birinde gelirsin de eski âlemler
Devâm eder yine birlikte öyle şâtır , şen...
Bu gîrûdâr-ı maîşetten el çeker, ararız
Seninle sîne-i uzlette gizli bir me’men ...
Karışmayız şu cihanın nebûd ü bûduna hiç
Nasıl ki bunca zamandır karışmadık zâten!
Uzakta aksede dursun o hây ü hûy-i mehîb...
Sükûn içinde biz, ey dost, yek-revân, yek-ten,
Devam eder gideriz her zamanki âhenge,
Döner muhîtimiz üstünde hep senin nağmen...
Beyân-ı ukde-güdâzınla mübhemât-ı şu’ûn
Yavaş yavaş açılıp bir vuzûh olur rûşen
Verâ-yı perde-i kudrette gizlenen râzın
Önünde feyz-i beyânın açar da bin revzen.
İyân olur o zaman karşımızda âlem-i rûh,
Düşüp gider gözümüzden bütün kuyûd-i beden!
Birer terâne-i ilham olan neşâidini
Kemâl-i vecd ile tekrar dinlerim...” derken,
Bugün emellerimin hepsi ser-nigûn oldu...
Meğerse olmayacakmış ne bir gelen, ne giden!
Meğer açılmayacakmış müebbeden artık
O perde perde hakâik , o ukdeler, o dehen !
Yazık ki yükselerek matla’ında etti karâr
O lem’a lem’a sünûhât ... Hem de pek erken!
Niçin gurûb ediverdin sen ey sitâre-i şark
Henüz kemâlini derk etmeden zavallı vatan?
Şu son zamanda ziyâ’ın kadar ziyâ’-ı elîm
İsâbet etmedi âfâk-ı Şark’a, İbrâhîm!
Eğerçi milletin ümmîd-gâh-ı ikbâli
Olan beş on büyük âdem, beş on vücûd-i kerîm
Birer birer heder olmuştu senden evvelce...
Senin peyinde fakat kaldı bin ümîd-i akîm .
Yarım asırda uyanmış çerâğ-ı feyze bakın:
Bir anda oldu sönüp perde-pûş-i hâk-i remîm!
Tasavvur eyleyemezdim ki ansızın dursun
Felâh-ı ümmet için çarpınan o kalb-i rahîm.
Tahayyül eyleyemezdim ki seyrden kalsın
Muhît-i Şark’ta cevlân eden o fîkr-i hakîm .
Ridâ-yı hâke büründün sen ey sirâc-i edeb,
Fakat o lem’a ki yâdımdadır... Zevâli adîm ,
Durup mezârının üstünde ağladıkça sehâb ;
Gelip başında enîn eyledikçe rûh-i nesîm,
İnip melâik-i rahmet cihân-ı bâlâdan ,
Harîm-i kabrine ettikçe her zaman ta’zîm;
Bahâr vakti çiçeklerde yâd-ı enfâsın
Meşâm-ı cana duyurdukça bin latîf şemîm;
Döner hayâlimin en muhterem harîminde
Senin o tayf-ı lâtîfin ey âşinâ-yı kadîm !
Musâb olan yalınız âilen midir? Heyhât,
Bıraktın arkada binlerce hânümânı yetîm!
Olurdu dest-i tesellî-medâr-ı lûtfunla
Sirişk içinde yüzen çehreler bir anda besîm;
Ederdi cûd-i merâhim-nümûd-i feyyâzın
Hazâin olsa bütün ehl-i fâkaya taksîm.
O bir cihân-ı fezâildi , mahvolup gitti...
Nedir? Niçindir İlâhî bu inkılâb-ı azîm?
Ey yâd-ı güzîn-i ihtirâmı ,
Ruhumda hayâtının devâmı;
Ey lem’a-i feyzinin tamâmı,
Subh-i ezelînin ihtişâmı;
Âmâline dar gelince nâsût,
İkbâline sîne açtı lâhût.
Bakmaz da bu dâr-ı ibtilâya,
Rûhun can atardı i’tilâya ;
En sonra o nûr-i arş-pâye
Yükseldi civâr-ı Kibriyâ’ya
Dem şimdi dem-i saâdetindir:
Ervâh, nedîm-i hazretindir.
Tevfîk olarak yolunda hem-râh,
Aştın şu fezâ-yı târı nâgâh;
Tâ fecr-i bekâda oldun âgâh ...
Hâlâ gidiyorsun, Allah Allah!
Pervâzına yok mudur tenâhî ?
Ey tâir-i gülşen-i İlâhî!
Her gül dibi medfen-i hayâlin,
Her gonca kitâbe-i kemâlin;
Her yerde nihân olan cemâlin,
Her yerde iyân olan meâlin;
Bir yerde görünmüyorsun amma:
Her yerde bedâyi’in hüveydâ!
Ey sen ki harîm-i Hakk’a mahrem
Oldun da yabancın oldu âlem;
Yâd eyleyecek misin ki bilmem?
Dünya denilen bu sicn-i mâtem
Hâlâ bana dâr-ı imtihandır...
Kurtulmadım işte an bu andır!
Ey yâr-i azîz-i gam-küsârım ,
Mahvoldu, Hudâ bilir, karârım,
Sarsıldı olanca ıstıbârım ;
Bî-zâr peyinde rûh-i zârım!
Gittin, beni kimsesiz bıraktın,
Yaktın beni hasretinle, yaktın!
Gölgeler / Süleyman Nazîf’e
“Rûhum benim oldukça bu îmanla berâber
Üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene bekler.”
Malta - Süleyman Nazîf
Beş yüz sene bekler mi? Nasıl bekleyeceksin?
Rûhun da asırlarca bu hüsrânı mı çeksin?
Karşımda duran dehşet-i -gûyâ- edip îmâ,
“Hüsran” deyiverdim, hani, birdenbire, amma,
Mahşer gibi âfâkımı sarmış zulümâtın,
Teşrîhine kâmûsu yetişmez kelimâtın !
Kaç yüz senedir bekliyoruz, doğmadı ferdâ;
Artık yetişir çektiğimiz leyle-i yeldâ.
Bir nefha-i rahmet de mi esmez? diye, sînem;
Yandıkça, semâdan boşanıp durdu cehennem!
Lâkin, bu alev selleri artık dinecektir;
Artık bize nâr inmeyecek, nûr inecektir.
Ey, tek karagün dostu, bu hicran-zede yurdun!
Sen milletin âlâmını dünyâya duyurdun,
En korkulu günlerde o müdhiş kaleminle... *
Takdîs ederiz nâmını... Lâkin, beni dinle:
Azmin, emelin heykel-i zî-rûhu iken, dün,
Bilmem ki, bugün, ye’se nasıl oldu da düştün?
Çoktan beridir bekledi... Bekler... diye millet,
A’sâra mı sürsün bu sefâlet, bu mezellet?
İslâm ilinin sâde esaret mi nasîbi,
Sen, yoksa, unuttun mu o mâzî-yi mehîbi?
Etrâfa bakıp sarsılacak yerde ümîdin,
Vicdânını, îmânını bir dinlemeliydin.
Garb’ın ebedî gayzı ederken seni me’yûs,
“İslâm’a göz açtırmayacak, dersen, o kâbûs;”
Mâdâm ki Hakk’ın bize va’dettiği haktır,
Şark’ın ezelî fecri yakındır, doğacaktır.
Hiç bunca şehîdin yatarak gövdesi yerde,
Deryâ gibi kan sîne-i hilkatte tüter de,
Yakmaz mı bu tûfan, bu duman, gitgide Arş’ı?
Hissiz mi kalır lücce-i rahmet buna karşı?
İsyan bize râci’se de, bir böyle temâşâ,
Sığmaz sanırım, adl-i İlâhî’sine, hâşâ!
İslâm’ı, evet, tefrikalar kastı, kavurdu;
Kardeş, bilerek, bilmeyerek, kardeşi vurdu.
Can gitti., vatan gitti, bıçak dîne dayandı;
Lâkin, o zaman silkinerek birden uyandı.
Bir gör ki: Bugün can da onun, kan da onundur;
Dünyâ da onun, din de onun, şan da onundur.
Bin parça olan vahdeti bağlarken uhuvvet,
Görsen, ezelî rabıta bir buldu ki kuvvet:
Saldırsa da kırk Ehl-i Salîb ordusu, kol kol,
Dört yüz bu kadar milyon esîr olmaz, emîn ol.
Ankara - Tâceddin Dergâhı
15 Nisan 1337 (1921)
* Nazîf, kahraman bir vatanperverdi. Bu hakîkat kendisinin birkaç def’a hayâtını
istihkârıyle sâbittir.
Gölgeler / Safahat için
“Arkamda kalırsın, beni rahmetle anarsın.”
Derdim, sana baktıkça, a bîçâre kitâbım!
Kim derdi ki: Sen çök de senin arkana kalsın,
Uğrunda harâb eylediğim ömr-i harâbım?
Gölgeler / Alınlar Terlemeli
Cihan altüst olurken, seyre baktın, öyle durdun da,
Bugün bir serserî, bir derbedersin kendi yurdunda!
Hayat elbette hakkın, lâkin ettir haykırıp ihkâk;
Sağırdır kubbeler, bir ses duyar: Da’vâ-yı istihkâk.
Bu milyarlarca da’vâdan ki inler dağlar, enginler;
Oturmuş, ağlayan âvâre bir mazlûmu kim dinler?
Emeklerken, sabî tavrıyle, topraklarda sen hâlâ,
Beşer doğrulmuş, etmiş, bir de baktın, cevvi istîlâ!
Yanar dağlar uçurmuş, gezdirir beyninde dünyânın;
Cehennemler batırmış, yüzdürür kalbinde deryânın;
Eşer a’mâkı, izler keşfeder edvâr-ı hilkatten;
Deşer âfâkı, bir şeyler sezer esrâr-ı kudretten;
Zemin mahkûmu olmuştur, zaman mahkûmu olmakta;
O, heyhât, istiyor hâkim kesilmek bu’d-i mutlakta!
* * *
Tabîat bin çelik bâzûya sahipken, cılız bir kol,
Ne kâhir saltanat sürmekte, gel bir bak da, hayrân ol!
Hayır, bir kol değil, binlerce, milyonlarca kollardır,
Yek-âheng olmuş, işler, çünkü birleşmekte muztardır:
Bugün ferdî mesâînin nedir mahsûlü? Hep hüsran;
Birer beyhûde yaştır damlayan tek tek alınlardan!
Cihan artık değişmiş, infirâdın var mı imkânı,
Göçüp ma’mûrelerden boylasan hattâ beyâbânı?..
Yaşanmaz böyle tek tek, devr-i hâzır: Devr-i cem’iyyet.
Gebermek istemezsen, yoksa izmihlâl için niyyet,
“Şu vahdet târumâr olsun!” deyip saldırma İslâm’a;
Uzaklaşsan da îmandan, cemâ’atten uzaklaşma.
İşit, bir hükm-i kat’î var ki istinâfa yok meydan:
“Cemâ’atten uzaklaşmak, uzaklaşmaktır Allah’tan.”
Nedir îman kadar yükselterek bir alçak ilhâdı,
Perîşân eylemek zâten perîşân olmuş âhâdı ?
Nasıl yekpâre milletler var etrâfında bir seyret?
Nasıl tevhîd-i âheng eyliyorlar, ibret al, ibret!
Gebermek istiyorsan, başka! Lâkin, korkarım, yandın;
Ya sen mahkûm iken, sağlık, ölüm hakkın mıdır sandın?
Zimâmın hangi ellerdeyse, artık, onlarınsın sen;
Behîmî bir tahammül, varlığından hisse istersen!
Ezilmek, inlemek, yatmak, sürünmek var ki, âdettir;
Ölüm dünyâda mahkûmîne en son bir sa’âdettir;
Desen bin kerre “İnsânım!” kanan kim? Hem niçin kansın?
Hayır, hürriyyetin, hakkın masûn oldukça insansın.
Bu hürriyyet, bu hak bizden bugün âheng-i sa’y ister:
Nedir üç dört alın? Bir yurdun alnından boşansın ter.
İstanbul, 3 Teşrînievvel 1334
(3 Ekim 1918)
Fatih Kürsüsünde / İki Arkadaş Fâtih Yolunda
– Vapur yanaştı mı?
– Çoktan!
– Demek ki Köprü’deyiz...
– Aman, şu yolcular insin!..
– Fakat bilir misiniz,
Yadırgıyor, hani, insan o eski tekneleri!
“Yanaş” denildi mi, nazlım, gider gider de geri,
Gelince hışm ile bir tos vururdu Köprü’ye ki:
Zavallının deşilen karnı sağlam altı çeki
Odun yutar da biraz sancıdan bulurdu aman...
– Hekim getirmeye koşsan, hekim de yok o zaman!
– Tımarcılar, bereket versin, usta şeylerdi:
Elinde balta, gelir, üç keser, beş eklerdi...
“Dayan o yanki başından Ömer! Tutundu Memiş!”
Bakardınız ameliyyâta çarçabuk bitmiş!
Amasra sâhili çok eski bir müessesedir;
Uşakların topu cerrâh olur... Hemen kestir!
Bugünden ormanı göster kılağlı baltasına:
Temizleyip çıkıversin, bırakmasın yarına!
– Biraz da dikmeyi öğrenseler..
– Adam sen de!
Düşündüğün şeye bak... Sen şu ilmi öğren de...
– O ilme hiç diyecek yok: Müfâdı kat’îdir!
Ulûm-i sâire sun’î, o, pek tabî’îdir.
– Ne var ki: Kalmadı tatbîk için müsâid yer!
– Neden?
– Neden mi, görürdün çıkıp gezeydin eğer.
Eteklerinde zığın saklı bildiğin orman,
Bugün barındıramaz hâle geldi bir tavşan!
O, sırtı hiç de güneş bilmeyen yeşil dağlar,
Yığın yığın kayalardır: Serâblar çağlar!
– Sabahleyin yine bir hayli nükte fırlattın!
Hayâli bol bol akıttın, serâbı çağlattın!
– Hayır, hayâl ile yoktur benim alış verişim...
İnan ki: Her ne demişsem görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözüm odun gibi olsun; hakîkat olsun tek!
– Fenâ değil yolun amma epeyce sarp olacak!
“Odun” dedin de, tuhaftır, ne geldi aklıma, bak:
Zavallı memleketin yoktu başka mahsûlü;
Odundu, nerde bulunsan, metâ’-ı mebzûlü.
– Adam yetiştiremezmiş, demek ki, toprağımız!..
– Lâtîfe ber-taraf amma, adam değil yalınız,
Odun da isteriz artık yakında Avrupa’dan!
– Bizim filizleri göndermesin sakın o zaman!
– Ağırca davranıyorsun... Biraz çabuk yürüsek...
– Vakit kazanmak için isterim yavaş gitmek.
– O halde kuş gibi sekmek değil midir lâzım?
Ayıp değil ya, bu sözden ne çıktı, anlamadım.
– Bu i’tirâzı niçin salladın muhâkemesiz?
Vakit geçirmeyi bizler kazanma addederiz!
– Demek ki şimdi işin yok,..
– Hayır, birazdan var
– Ne iştir, anlayabilsek... Mühim midir o kadar?
– Gidip de öğleyi Fâtih’te kılmak istiyorum;
Gelir misin? Hadi!
– Artık üşenmeden ne zorum,
Sıcakta kan tere batmak? Namazsa maksat eğer:
Sağın solun dolu mescid, beğen beğen dalıver.
– Namaz değil yalınız maksadım... Bugün bir adam
Çıkıp da va’zedecek öğle üstü halka...
– Tamam!
Zamânıdır oturup, şimdi, herze dinlemenin;
O yâve-gûları hâlâ, adam, deyin beğenin!
Sarıklı milletidir milletin başında belâ...
– Fakat, umûmunu birden batırmak iş değil a!
Bilir misin ne dehâlar yetişti medreseden?
– Dehâ mı? At bakalım, hiç sıkılma, bol keseden!
– Sıkılmadan atayımmış... Kuzum, niçin atayım?
İnanmıyorsan eğer dur ki ben de anlatayım...
– Sayıp da nâfile ma’lûm olan beş on ismi,
Yorulma: Onları ezberlemek de bir iş mi?
Fakat, şu va’zedecek herze-gû aceb kim ola?
Ne olsa hiç ya... Nihâyet, sarıklı bir molla!
– Seninle biz de, birâder, sabahleyin çattık!
İnâda karşı ne yapsın da susmasın mantık?
“Sarıklıdır” diye hiç görmeden, bilâ-insâf ,
Kibâr-ı ümmeti haksız değil mi istihfâf ?
Gelip de bir bulunaydın geçenki va’zında:
Kalırdı parmağın, Allah bilir ki, ağzında!
Ne var inâdına etsen de bir sefer galebe,
Benimle Fâtih’e gelsen...
– Al işte, geldim be!
– Hidâyet erdi mi? Hah, şöyle... Âferin su kuşu!
– Aman, şu düz yolu tutsak da tepmesek yokuşu...
– Uzak yakın deme artık; iniş, yokuş sorma!
Tıpış tıpış gidelim, haydi gir şu sağ koluma.
– Aman, şu ma’bed-i feyyâzın ihtişâmına bak:
Bakar bakar doyamam: Âşık olmuşum mutlak!
– Hakîkaten doyamaz dîdeler melâhatine...
Fakat yabancılar üşmüş civâr-ı ismetine!
Nedir harîmine yerleşmek isteyen şu salaş
Hüviyyetinde yığınlar ki hep birer kallâş !
– Evet, zemîni uzaktan görüp bayılmışlar;
Yavaş yavaş sokulup sonradan yayılmışlar!
– O halde şimdi ayılmak gerektir Evkâf’a ...
– Ayıldı farz edelim... Yığmadıkça bir tarafa,
Şu gördüğün kara taşlar kadar kesîf altın,
Nasıl temizleyebilsin, nasıl yıkıp çıksın?
– Hayır, kapatmalıdır “Câmi’in!” deyip kemeri;
Birer birer yıkılır az zamanda kendileri.
– Nasıl kapatmalı?
– Gâyet kolay: “Şu meydanlık,
Ki yol geçen hanı olmuştu, avludur artık;
Bu avludan geçecekler namaz için geçecek.”
Deyip kapatmalı!
– Yâhu, akıllısın gerçek!
– Geçende yıkmaya kalkıştılardı mahfili ya!
– Demek ki zır deli bunlar!
– Sorar mısın? Deli ya!
Delirmedikçe bir insan nasıl varır eli de,
Kıyar şu mahfile, yâhud şu muhteşem geçide?
“Bizim de var medeniyyetle âşinâlığımız...
Hem eskidir...” diyebilmek için dayandığımız,
Yegâne hüccet-i sengîni yırtacaklar da,
Sıkılmadan gezecekler “geniş” sokaklarda!
– “Sıkılmadan” diye bir nükte salladın... Lâkin,
Yerinde oldu...
– Değil, sende anlayış keskin!
– Ben anlamam ya, fakat pek değerli olsa gerek...
Hakîkaten şu geçit çok güzel midir?
– Ne demek!
Sahîfeler yazıyor, belki, fenn-i mi’mârî,
O, meyl-i nâz ile mahmûr dîdeler-vârî,
Biraz meyilli bakan, ma’berin güzelliğine...
– Kemer de öyle muvâfık mıdır aceb fenne?
– Ne söyledin?
– Şu atılmış verev kemer iyi mi?
– Fünûn-i hendesenin var ya bir de “tersîmî ”
Denen usûlü ... Onun mâhirâne tatbîki.
– Demek ki: Hayli mühimdir bunun da tedkîki.
– Senin gözün iyidir... Kaç muvakkıtin sa’ati?
Düzelteyim şunu... Dur, dur... Kurulmamış zâti.
– Birinde on buçuk olmuş, birinde üç...
– Ne güzel!
Zaman içinde zaman... Yoktu böyle şey evvel.
– Büyük kusûr idi lâkin...
– Hakîkat öyle idi:
Kamer hesâbı, güneş devri, sonra, mîlâdî,
Deyip de üç yılı ezber bilen zekî millet,
Durur mu hiç yalınız bir sa’atle? Durmaz, evet!
– Nasıl şu banka güzel bir binâ mı?
– Pek o kadar
Fenâ değilse de, nisbetle, bir biçimli duvar
Mesâbesinde kalır câmi’in yanında...
– Garib!
Benim gözümle bakarsan: Ne muhteşem! Ne mehîb!
– O başka... Sorsalar üslûb için “şudur” denemez.
Asâlet olmalı san’atte evvelâ... Bu: Melez!
Hayır, melez de değil... Belki birçok üslûbun
Halîta hâli ki, tahlîle kalkışılsa: Uzun!
Necîb eser arıyorsan: Sebîle bak, işte...
Taşıp taşıp dökülürken o şi’r-i berceste,
Safâ-yı fıtratı şâhid ki: Tertemiz aslı;
Damarlarında yüzen kan da, can da Osmanlı!
Görüp bu cûşiş-i san’atte rûh-i ecdâdı,
Biraz sıkılmalı şehrin sıkılmaz evlâdı!
– Sıkılmak, eski adamlarda nâdiren görülen
Bir ibtilâya denirmiş ki, şimdi geçti!
– Neden?
– Değişti hâlet-i rûhiyye , çünkü asra göre...
– Aman şu “hâlet-i rûhiyye” bir de “mefkûre ”
Ayıp değil ya, gıcıklar benim sinirlerimi!
– Niçin sinirleniyorsun? Ta’assubun yeri mi?
Biraz değişmeli artık bu eski zihniyyet...
“Lisâna hiç yenilik sokmayın!” demek: Cinnet .
– Hayır, ta’assub eden yok... Şu var ki: Îcâbı
Tahakkuk etmeli bir kerre; bir de, erbâbı
Eliyle olmalı matlûb olan teceddüdler...
Düşün ki böyle midir bizde?
– Şüphesiz.
– Ne gezer!
Delîli: Kendi sözündür...
– Kimim, benim mi?
– Evet!
– Ne söylemiştim? Unuttum...
– Canım şu “zihniyyet!”...
– Beğenmedin mi? Fransızca yok mu “mantalite”?
Onun mukâbili...
– Zâten budur ya dert işte!
Tasarrufâtını aynen alırsak İngiliz’in,
Fransız’ın, ne olur hâli, sonra, şîvemizin?
Lisânın olmalıdır bir vakâr-ı millîsi,
O olmadıkça müyesser değil teâlîsi.
– Biraz muhâfazakârânedir ya şimdi bu da...
– Evet, muhâfazakârım... Bilir misin, bu moda
Te’ammüm etmeye başlarsa...
– Başlasın! Ne olur?
– İler tutar yeri kalmaz; lisânımız bozulur.
Bugün ne maskara olmuşsa milletin kılığı;
Lisan da öyle olur!
– Anlamam inatçılığı...
– Bilir misin bu garîb ümmetin nedir hâli?
“Yehâfü” sıygasının çıngıraklı i’lâli !
– Nasıl, nasıl?
– Hele sabret: “Yehâfü aslından...”
Deyip de ezbere birçok ibâreler okutan
Hocam, hitâma yakın devresinde i’lâlin;
Meyân-ı kafiye-dârında çifte “fi’l-hâl”in
Okur dururdu, bu bir an’aneydi besbelli:
“Kaçan ki sâkin olur vav, onun da mâ-kabli
Hurûf-i sâlimede harf-i gayr-i sâkin olur;
O vâvı müttefikan meddeder imiş cumhûr ...
O halde, biz dahi ettik: Yehâfü oldu”... Evet!
Ne yapsa Avrupa, bizlerce asl olan hareket:
“O halde, biz dahi yaptık!” deyip hemen taklîd.
Bu türlü bir yenilikten ne hayr edersin ümîd?
– Fakat “yehâfü”nün i’lâli amma güçmüş ha!
– Bu, ihtisârı onun, çok sürerdi, yoksa, daha!
Fenâ mı? Bak, lâfa daldık da duymadık yokuşu.
– Hakîkat öyle! Epey yol kazanmışız... Şu ne, şu?
– Yıkık sebîle bakıp ağlayan yanık mektep...
Geçenki yangının enkâzı işte bunlar hep!
– Demek ki: Câmi’i kurbündeyiz Süleymân’ın.
– “Demek” de var mı ya? Karşında!
– Lâkin insânın,
Nasıl kararmada mâzîye tırmanan nazarı!
Bugün, bizim tepemizden bakan şu âsârı,
Sıyânet eylemeden âciziz, değil yapmak...
– Hakîkat öyle! Şu ma’bed nedir? Şu haşmete bak!
– Bırak ki câmi’i, dünyâda olmaz öyle eser,
Fakat nedir şu heyâkil, nedir şu medreseler!
Uzaktan andırıyorlar nitâk-ı sîmîni ,
Ki sarmak isteyerek vahdetin nedîmesini,
Atılmış üç tarafından kemend olup beline;
Fakat değil beli, dâmânı geçmemiş eline!
Beşer değil mi? Teâlî de etse irfânı,
Nasıl kucaklayabilsin harîm-i Yezdân’ı?
Evet, medâris , o vahdet-serây-ı muhteşemin
Önünde: Hürmetidir dîne her zaman ilmin.
Bütün şu kubbelerin mevce mevce silsilesi:
Huzûr-i Hak’ta kapanmış sücûd kâfilesi!
– Bugün de öyle mi lâkin?
– Değilse, kimde kusûr?
Bu nâ-halefliği biz yapmışız; selef ma’zûr.
Oyup, sıçan gibi, her dört adımda bir kemeri,
Deden mi açmış o miskin kılıklı kahveleri?
Hayır, deden sana, bak, hastahâneler yapmış!
Yanında Mekteb-i Tıbbiyye’ler, neler yapmış!
Şu gördüğün kocaman kütle yok mu? Dârü’t-Tıb .
– Demek bu medrese, Tıbbiyye Mektebi’ydi?..
– Ayıp!
– Ayıp nedir?
– Bunu olsun görüp de bilmemeniz...
– Bakılsa öyle... Fakat “Bilmeyin!” diyen yine siz!
– Tabâbetin o kadar muhteremdi mevki’i ki:
Birer tabîb-i fünûn-âşinâ çıkar, eski
Müderrisînimizin en güzîde efrâdı.
Yazık, o nesl-i kerîmin vefâsız evlâdı,
Bırakmış öylece, hiç bakmamış müesseseye;
Neler görür neler insan, girince medreseye!
Dolaşmak isteyerek daldığım olur ba’zı:
Adım başında asırlarca sa’yin enkâzı,
Takılmamak, hani, kâbil değil ayaklarına!
Nazar nüfûz edecek olsa hangi bir yığına:
Ya bir müdekkıkin esrâr-ı târumârı defîn;
Ya bir müşerrihin âsârı saklı... Hem ne hazîn!
Çamurda saplı, geniş rahleler bütün mermer...
Demek: Muallimi teşrîhi vermemiş ezber;
Kitâb-ı na’şı serip taşların uzunluğuna,
Açıp açıp okumuş karşısında, bulduğuna.
Bugün, o rahlelerin kendi na’ş olup yatıyor;
Üzerlerinde bekârlar fasulye kaynatıyor!
– Vefâ’ya çıksa gerektir bu eğri büğrü sokak...
– Evet, Vefâ’ya iner.
– Gâlibâ epeyce uzak...
Değil mi?
– Hiç de değil... Sen yoruldun anlaşılan!
– Unutmuşum, hani, yoktur da geldiğim çoktan.
– Sapınca, doğru Vefâ Meydanı’ndayız şimdi.
– Biraz tanır gibi oldum...Ya az mı geçtimdi!
– Al işte istediğin: Türbe, taş konak, karakol...
– Fakat bunun nesi meydan? Bu âdetâ bir yol...
Tuhaf değil mi ya?
– Vaktiyle belki meydandı...
Kapanmış olsa da gittikçe, kalmış eski adı.
– Epeyce kahve de var...
– Nerde yok ki? Her yerde!
Onunla millet-i merhûme uğramış derde!
Bekâsı var mı cihânın, düşünme âkıbeti!
Uzan şu peykeye: Buldun demektir âhireti!
Birinci def’a imiş binmiş ihtiyar kayığa;
Piyâde yağ gibi kaydıkça doğrulup açığa;
Işıldamış gözü, bir kav çakıp demiş: “Yâ Hay!
Ömür ömür bu ömür işte: Hem otur, hem kay!”
Şu peykeler de o tiryâkinin “ömür” dediği
Piyâdenin eşidir... Yan gelir misin... Ne iyi!
Hayat akıp gidecekmiş... Ne var kederlenecek?
Zaman zaman bu zaman... Durma bir nefes daha çek!
Safâna bak ki ya çıktın, ya çıkmadın yarına!
– Dönüp dönüp bakıyorsun... Ne geldi hatırına?
– Şu karşılıklı binâlar düşündürür mü seni?
– Niçin düşündürecek, önce söyle hikmetini...
– Şu sağ taraftaki?
– Mektep.
– Evet, bu cebhedeki?
– Bir eski medrese olmak gerek... Değil mi?
– Peki.
– Pekî nedir? Biraz îzâh edilse, çok eksik!
– Zavallı milleti vahdet-cüdâ eden “ikilik”,
Sırıtmıyor mu? O pis dişleriyle karşında?
Nasıl tükürmesin insan şu hâle baksın da?
Yıkılmamış, ne kadar yıkmak istesek, îmân;
Ayırmak istemişiz sonra dîni dünyâdan.
Ayırmışız, ederek Şer’i muttasıl ihmâl;
Asıl ikincisi olmuş, şu var ki, berzede-hâl!
Evet, bu sıska vücûdun yarın durur nefesi;
Fakat şu gördüğün “Ekmekçioğlu Medresesi”
Yaşar, demir gibi göğsüyle, belki on bin yaş...
Ya her kaburgası: Kurşunla bağlı yalçın taş!
Olaydı koskaca millete bir beyinli kafa;
“Vücûdu bir yana atmak, dimâğı bir tarafa,
Akıllı kârı değil!” der de böyle yapmazdı.
Ne oldu, sor bakalım? Milletin öz evlâdı,
Yabancıdan daha düşman kesildi birbirine!
– Sonunda kardeş olurlar tabîatıyle yine.
– Zaman bilir onu artık.
– Kemer gözüktü hele...
– Gözükmesin mi ya? Bir hayli kısmı geçti bile.
– Zavallı saklanıyor: Hâli görmek istemiyor!
– Kurûn-i mâziyemizden bakan şu “gözler”e sor:
O neydi, dağ gibi erler ki arza hâkimdi...
Nedir karıncalanan nesl-i muzmahil şimdi?
– Hakîkat, öyle küçülmüş ki: “Yok!” de, geç artık...
– Asıl bu, yok gibi varlık değil mi maskaralık?
– “Gebermeliydi” mi dersin? Gebermişiz, ne çıkar?
Kolay değil o da... İnsanca ölmenin yolu var.
Cemâatin arasından “Kalırsa: El beğenir;
Ölürse: Yer beğenir” dört adam çıkarsa, getir!
Bırak da ölmeyi, anlat şu gördüğün kemeri;
Büyüklüğünde midir, nerdedir bunun hüneri?
– Gelince baktılar Osmanlılar ki memlekete,
Su yok. Su halbuki gâyet mühimdi...
– Elbette.
– Düşündüler bunu nerden, nasıl getirmesini;
Sonunda öyle bir iş yaptılar ki: Pek fennî .
Tutulmuyor ya esâsen bugün de başka tarîk,
Suyun isâlesi , tevzî’i, mutlakâ tazyîk
İ’ânesiyle olur...
– Şüphesiz.
– Fakat, makine
Henüz bilinmediğinden, o kuvvetin yerine,
Menâbi’in değişen râkımından istihsâl
Olunma bir sıkı tazyîk edilmiş isti’mâl.
Bulunca en iyi tazyîkin en kolay yolunu;
Kaçırmamak için artık onun tefâzulunu ,
Hemen şu âbideler başlanılmış i’lâya...
Fakat mehâret-i san’at bununla bitti mi ya?
Hayır! Görülmelidir ayrı ayrı maksemler :
Bakınca hayret edersin... Ne ince iş, ne hüner!
Hakîkaten şaşacak şey... Ne vâkıfâne hesâb!
Su öyle bir dağıtılmış ki: -Olmasaydı harâb-
Alırdı hakkını her çeşme; damlanın kesri
Kadar tehallüfü hattâ sezerdi “ölçü”Ieri.
– Şu karşımızda duran kubbe gâlibâ türbe...
– Ayol! Namaz geçiyor... Amma dalmışız lâfa be!
Bırak da türbeyi sen şimdicek biraz çabuk ol!
– Canım neden koşalım? Var ya vaktimiz bol bol.
Yetişmemiş bile olsak, kazâsı mümkündür!
– Hayır, yetişmeli, mâdem edâsı mümkündür!
Demek: Sıvanmalı abdeste... Bâri bir çeşme
Olaydı...
– Çeşme mi? Al işte!
– Dur fakat gitme!
– Senin uzun sürecek, anladım ki, abdestin;
Fotin çıkarması, bilmem ne... Çünkü yok mestin.
Bırak da ben gideyim, sonradan gelirsin sen...
Gecikme ha!
– Gelirim... Görmek isterim zâten.
Diğer Şiirleri / Tercüme
Sefâlet, olsa, hattâ müntehâsı râh-ı irfânın,
Yakışmaz, farîğ olmak bir zaman kesb-i fazîletten.
Cehâletten uyanmak kendine âiddir insânın;
Fakat eyyâm utansın “bî-nasîb erbâb-ı himmetten!”
29 Kanûnievvel 1324 (11 Ocak 1909)
Diğer Şiirleri / İstiklâl Marşı
- Kahraman Ordumuza -
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak!
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın, bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.
Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,
“Medeniyyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri “Toprak!” diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün vârımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.
Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:
Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;
Bu ezanlar -ki şehâdetleri dînin temeli-
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım;
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na’şım!
O zaman yükselerek Arş’a değer, belki, başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağınım hürriyyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.
Hatıralar / Berlin Hâtıraları
Binbaşı Ömer Lûtfi Bey kardeşimize
“Biraz da kahveye çıksak...” demişti arkadaşım.
O doğru söylemiş amma, ben eğri anlamışım:
Mahalle kahvesi nerden de geçti zihnimden?
Bakılsa geçmemeliymiş... Bilir miyim onu ben?
Mahalle kahvesi... Berlin... Münâsebet mi dedin?
Fakat ricâ ederim, dinleyin, inâyet edin:
Fakîriniz en açık bir söz olsa, mecbûrum,
Kafamda bulduğum eşyâyı aktarır dururum.
Onun bir örneği geçmişse âkıbet elime,
Derim ki: “Ha! Bu demekmiş o duyduğum kelime.”
Otel denildi mi bilfarz, o mu’teber kâmûs
Ne söylüyor bakarım bir: Evet, lügat me’nûs ;
Kütükte mahlâsı han, sinni lâ-akal yetmiş!
Zavallı âhir-i ömründe irtidâd etmiş:
Şu var ki mi’desi ilhâdı etmemiş temsîl;
Ne Müslüman, ne Frenk, öyle bir vücûd-i sefîl.
Yıkanma yok, tuvalet yok! Yazın belinde çamur;
Eteklerinden inerken kabuk tutar yağmur!
Değil mi uçkuru sarkan bunakların bir eşi?
Bakındı cumbaya: Bîzâr eder durur güneşi,
O nemli yorganı sallandırıp da pencereden!
Yatak takımları şâyân-ı merhamet cidden:
Kadîfe hâline geçmiş patiskadan yastık...
Ne istihâle geçirmiş hesâb edin artık!
Benek benek yayılıp kehle intıbâ’âtı ,
Benekli basmaya dönmüş o çarşafın suratı!
Kırık sürâhide bekler yosunlu bir mâyi’ ,
Ki derd-i cû’a gelir üç yemek kadar nâfi’.
Bir ekmeğin yeri dolmazmış olmadan iki su;
Bunun beş ekmek olur belki bir kadeh dolusu.
Şimendüfer deyiniz... Buldum işte örneğini:
Üşenmeden çevirip nâzenin tekerleğini,
-Yakınsa bindiğiniz noktadan eğer kasaba-
Kader müsâ’ade ettikçe işleyen araba.
Samatya Lordu müfettiş; Tatavla Kontu müdir ,
Zavallı milletin efrâdı orta yerde esîr!
“Bilet mahalli” midir ismi pek de bilmiyorum,
Basık tavanlı, rutûbetli, isli bir bodrum,
Ayakta esneyen âvâre yolcularla dolu.
Biletçi nerde mi? Kumpanyanın o nazlı kulu
Verâ-yi perdeden etmez ki halka doğru nigâh...
Ne var telâş edecek? Beklesin ibâdullâh!
Açıldı perde nihâyet, şu var ki cendereye
Kısılmak istemiyorsan sokulma pencereye!
İtiş kakış olağan şey, dövüş sövüş de caba!
– Biletçi, mösyö, tren kaçta kalkacak acaba?
– Ayağımı ezdin adam... Patlıyor musun, ne zorun?
– Vurursam ağzına?..
– Yâhu! Gürültünüz ne? Durun!
– Yavaş be!
– Çüş be! Gözün kör mü?
– Pardon!
– İllâllah!
Nasıl ki çıktı şu “pardon” eşeklik oldu mubah !
– Ne laftır ettiği Allahça söyleyin yakışır?
– Uzatma!
– Tut ki uzattım?..
– Herif de amma hışır!
– Suç öldürende değildir ki derseler...
– Hele bak!
– Nedir ki bir de ki baktım?
– Susun belâ çıkacak!
– Ufaklık olmalı!
– Yok, mösyö!
–Yoksa git bozdur!
– Dikilme nâfile, sinyor ne derse kânundur!
– Tren kaçar a kuzum...
– Haydi! Dinlemez ben lâf!
– Tren kaçar diyorum, dinlemem diyor: Ne tuhaf?
– Kızarsa, ağzı bozuktur, fenâ bi şey söyler;
Bozarlar onluğu verdin mi. Koş da bozduruver!
Tütüncü “On para az!” der... Musîbetin büyüğü:
Herif simitçi ararken tren çalar düdüğü!..
Sokak deyin meselâ... Şimdi baktığım lügate
Mürâca’at yine lâzım mı? Lâzım elbette.
Evet, o bir helezondur ki kutru altı karış;
Ya tûlü ? Bilmiyorum, her ne söylesem yanlış.
Muvaffak olmanın imkânı yok ki tahmîne:
Biraz gidip dalıyor haydi evlerin birine!
Zamâne şi’rine benzer zemîn-i tertîbi:
Zalâm içinde mebâdîsi müntehâsı gibi.
Peki! Ne yapmalı çarpılmak istemezsen eğer?
Tekin değil mi nedir, pek acâibimsi bu yer?
Dilinde Besmele olsun, elinde Sûre-i Nûr,
Kesende sâde mühür... Kimse çarpamaz... Destûr!
Birinci hatve selâmet... İkinci hatve tamam...
Üçüncü hatveyi lâkin düşünmeden atamam...
Ne var mı? Ağzını açmış ki bir yaman uçurum,
Dalarsa “Cub!” diye insan, çıkar mı bilmiyorum!
Uzak dolaş! İyi, lâkin, alındı bir tümsek,
Ne atlayanda kalır diz, ne tırmananda bilek!
Kenarca gitmeli öyleyse... İhtimâli mi var?
Sağında, ağrısı tutmuş, çıkık karınlı duvar,
Solunda: Lâstiğe sâhip çıkan sakızlı çamur!
Durundu çâreyi buldum... Evet, olur mu olur:
Şu künbedin üzerinden beş altı taş sökerim,
Bataksa al, bu da batmaz, deyip deyip ekerim.
Demek; Hazîne-i Evkâf’a bir metin köprü
Binâsı terkedeceksin... Uzatma, haydi yürü!
Vasiyyetim size, ey zıplayıp geçen ahlâf,
Sakın şu kümbed-i feyyâzı etmeyin isrâf,
Günün birinde bataklık aşarsa köprümden,
Emîn olun size lâzımdır öyle bir ma’den.
Otel meğer o değilmiş, şimendüfer de kezâ...
Sokak mı benzeyen az çok? Aman canım, hâşâ!
Meğer oteller olurmuş saray kadar ma’mûr .
Adam girer de yaşarmış içinde, mest-i huzûr.
Beş altı yüz odanın her birinde pufla yatak...
Nasîb olursa eğer, hiç düşünme yatmana bak!
Sokakta kar yağadursun, odanda fasl-ı bahâr,
Dışarda leyle-i yeldâ, içerde nısf-ı nehâr!
Hıyât-ı nûrunu temdît edip her âvîze,
Fezâda nescediyor bir sabâh-ı pâkîze,
Havâyı kızdırarak hissolunmayan bir ocak;
Ilık ılık geziyor, her tarafta aynı sıcak.
Gürül gürül akıyor çeşmeler, temiz mi temiz;
Soğuk da isteseniz var, sıcak da isteseniz.
Gıcır gıcır ötüyor ortalık titizlikten,
Sanırsınız ki zemîninde olmamış gezinen.
Ne kehle var o mübârek döşekte hiç, ne pire;
Kaşınma hissi muattal bu i’tibâra göre!..
Unuttum ismini... Bir sırnaşık böcek vardı...
Çıkar duvarlara, yastık budur, der atlardı.
Ezince bir koku peydâ olurdu çokça iti...
Bilirsiniz a canım... Neydi? Neydi? Tahtabiti!
O hemşerim, sanırım, çoktan inmemiş buraya,
Bucak bucak aradım, olsa rast gelirdim ya!
Şimendüfer de meğer başka türlü bir şeymiş:
Hemen binip uçuyorsun... Aman bayıldığım iş!
Mesâfe kaydı, mekân kaydı bilmiyor insan;
Dakîkanın boyu: Sâ’at. Ne ihtisâr-ı zaman!
Evet, kucaklıyor eb’âdı berk olup nâgâh,
Harîtanın üzerinden nasıl geçerse nigâh!
Şehirlerin yapışık sanki hepsi birbirine:
Tutup da pencereden fırlatılsa bir iğne,
Düşer ya “tık” diye her halde mevkifin damına,
Ya şehrin ismi olan levhanın gelir camına!
Düdük sadâsına hasret kalır işitmezsin...
Bizimki durduğu yerde öter durur, miskin!
Kavurma zenbili yüklenmek i’tiyâdı da yok...
Nedir kâğıttaki, peynir mi? Açma koynuna sok...
Lokanta keyfine âmâde, istedikçe yanaş!..
Lisân da istemiyor: Bir işâret et, anlaş.
Yok öyle heybeye dirsek verip ımızganmak ;
Yataksa emre müheyyâ içerde... Hem ne yatak!
Uzandığın gibi dünyâdan insilâh ederek;
Dolaş semâları artık düşünde yelyepelek !
Sokak dedikleri neymiş? Fezâ-yı bî-pâyan,
Ki tayyedilmesinin yoktur ihtimâli yayan.
Demek, vesâit-i nakliyye nâmı tahtında,
Havâda, yerde, yerin çok zamanlar altında
Uçup duran o havârık bir ihtiyâc-ı şedîd.
Piyâde harcı mı, hâşâ, bu imtidâd-ı medîd!
Bakın nasıl da mücellâ ki: Ferş-i nevvârı,
Zemîne indiriyor gökyüzünden envârı!
Bu imtidâdı nazar, şöyle dursun istî’âb ,
Öbür kenâra geçerken düşer kalır bîtâb!
Şu var ki, düştüğü yerden çamurlanip kalkmaz...
Çamur bu beldede âdet değil ne kış, ne de yaz.
Geçende haylice kar yağdı Berlin’in içine;
Bıcık bıcık olacakken takır takırdı yine!
Merâk edip soruverdim, “Bırakmayız” dediler!
– Bırakmayın, güzel amma, yağar durursa eğer?
“Bırakmayız!” sözü aynen tekerrür etmez mi?
Evet, bu sözde nümâyân heriflerin azmi.
Bizim diyâra biraz kar düşünce zor kalkar.
Mahalle halkı nihâyet kalırsa pek muztar,
“Lodos duâsına çıkmak gerek...” denir, çıkılır.
Cenâb-ı Hak da lodos gönderir, fakat bıkılır:
Çamur yığınları peydâ olur ki mühliktir...
“Aman don olsa...” deriz... Şüphe yok, temizliktir,
Donun kırılması varmış, düşünme artık onu:
Yağar, erir, buz olur... Neyse, yaz değil mi sonu?
Kalenderin zifir olmuş su görmedik yakası...
Bakıp da bir titiz insan demiş ki:
– Kahrolası!
Nedir o gömleğinin hâli, yok mu bir yıkamak?
– Değil mi kirlenecektir sonunda? Keyfine bak!
– Su kıtlığında değilsin ya... Hey müseyyib adam,
İkinci def’a yıkarsın...
– Fakîriniz yapamam:
Cenâb-ı Hak bizi dünyâya muttasıl gömlek
Sabunlayın, diye göndermemiş bulunsa gerek!
Hikâye bizleri te’yîde en güzel düstûr.
Süpürge sohbeti bitmez ki: Bahs-i dûrâdûr.
Sokak süpürmek için gelmedik ya bizler de!
* * *
– Biraz da kahveye çıksak... demiştiniz, nerde?
– Dolaştırıp sizi bir parça, gâlibâ yordum.
Uzak değil ma’amâfih...
– Yorulmadım, sordum.
– Şu dört yol ağzını tuttuk mu, korkmayın...
– A’lâ!
– Gözüktü işte!
– Aman nerde? Görmedim hâlâ...
– Görürsünüz, hele bir parça yaklaşın yanına...
– Bu, kahve... öyle mi? Yâhu! Nedir bu? Vay canına!
Bizim “Düyûn-i Umûmiyye”den de heybetli!
Ne var ki, öyle sevimsiz değil bunun şekli.
– Bırak şu heykel-i iflâsı! Yok mu başka misâl?
– Bırakmadık mı, fakat anlıyor mu istiskâl?
Demiş çocuk: “Baba, artık ateh getirmişsin!”
Hayâsız oğlana bîçâre ihtiyar ne desin:
“O kendi geldi ayol, ben getirmedim yoksa!”
Bu iş de tıpkı o... Kim “Gel” demişti menhûsa ?
Bırakmak isteyedur sen, bırakmıyor ki seni...
Nasıl! Ödünç alarak bol tutar mısın keseni?
– Dalıp da milletin âlâm-ı bî-nihâyesine,
Çevirme bahsi, birâder, yılan hikâyesine!
Tenezzüh etmeye çıktık, unutma...
– Doğru, evet!
Bu, kahve... öyle mi? Lâkin hakîkaten hayret!
Fezâ içinde fezâ... Bir harîm-i nûrânûr,
Ki âsûmân-ı kerîminde bin güneş manzûr!
Ne selsebîl-i ziyâ karşımızda cûşa gelen,
Ziyâ değil, seherin rûhudur taşıp dökülen.
Leyâle karşı o tûfân-ı fecri görmelisin:
Hudâ bilir şaşırırsın, donar kalır hissin!
Neden böbürleneyim, ben de öyle oldumdu;
Ziyânın ölçüsü aklımda, çünkü, bir mumdu.
Bizim hesâb ile milyonlar oynuyor arada...
İdâre kandili mikyâsı pek güdük burada!
Gözüm kamaştı bidâyette, döndü durdu başım;
Rezîl olurdum eğer olmasaydı arkadaşım.
Ne bastığım yeri gördüm, ne gittiğim tarafı;
Nasıl yıkılmayabildim, bu işte en tuhafı!
Tuhaf değil, düşüyorken yetişti iskemle;
Genişçe bir nefes aldım çekip ilişmemle.
Bakınmak istedim etrâfa, anladım pek zor:
Asılmış enseme hâin kafam, kımıldamıyor!
Hayır! İnâdının esbâbı yok değil, varmış;
Ben anlamazmışım amma o çok şey anlarmış:
Meğerse da’vet edermiş bizim fesin ibiği,
O yıldırım gibi enzârı bir siperden iyi!
Karârı bende kılarmış yığınla berk-i nigâh,
Uzak, yakın nereden çaksa... Hem ma’âzallâh,
Zemîne sarkamasaymış... Tutup da püskülümü;
Tepemde kışlayacakmış... Görür müsün ölümü!
Demek ki: Hiç daha fes girmemiş bu memlekete...
Bizimkiler ne giyermiş, külâh mı? Elbette!
Çenemle gömleğimin irtibâtı bir aralık,
Çözülmesiyle, kafam şöyle doğrulup azıcık,
Ne var ne yok diye etrâfı etti istikşâf .
Civârı yoklayadursun bizim alık keşşâf ;
İlerde bir masa gördüm, dedim ki arkadaşa:
– Biraz siperde otursak... Geçer miyiz o başa?
– Neden?
– Görülmeyi sevmem de...
– Pek güzel, gidelim...
Benim de vahdete kesretten az değil meylim.
Evet, görünmeyerek halka pek deminki kadar,
Kolaydı şimdiki yerden muhîte medd-i nazar.
Nasıl, ziyâda uçarken, şu var ki, bir yarasa,
Gelen karaltıya dağ taş demez de çarparsa;
Benim sinirli nigâhım da çarpıp irkilecek,
Ne olsa “Pat!” diye bir kerre... Hay alık kelebek!
Çoluk, çocuk, kadın, erkek... Hülâsa bulduğuna,
Sataşmadan geri durmaz bakındı mecnûna!
* * *
Önümde yükseliyor bînihâye çıplak alın,
Ki her birinde yazılmış, görün de ibret alın,
Cihâna karşı cidâlin meâl-i gâlibini.
O i’timâd ile millet bütün metâlibini,
Bugün değilse, yarın çâre yok halâs edecek.
Mücâhedeyle tevekkül... Ne kahraman meslek!
Boşalmasıyla o esnâda üç beş iskemle,
Oturdu karşıma bir kır sakallı âdemle,
Ridâ-yı mâteme girmiş felâket arkadaşı;
Sevimli bir de küçük kız... Ya beş, ya altı yaşı.
Reîs-i aâlenin pek vakûr olan hüznü,
Biraz da reng-i tecellüdle kaplıyor yüzünü.
Kadın da öylece göstermek istiyor temkîn;
Sönük nazarları lâkin bükâ kadar gâm-kîn!
Zehirli bir düğüm olmuş dudaklarında keder,
Çözülmüyor, onu ancak çözerse girye çözer!
Solunda erkeğinin ibtisâm-ı cebrîsi ,
Sağında yavrusunun inşirâh-ı fıtrîsi,
Önünde nâmütenâhî nazar-rübâ safahât,
Enîn-i rûhunu bir türlü etmiyor iskât.
Görünmüş olmalı bir şey ki, sonradan gözüne;
Götürdü mendili bîçâre ansızın yüzüne.
– Ne var hicâb edecek bunda ey zavallı kadın?
Değil mi bir anasın sen, ölen de evlâdın?
O haklı girye-i hicrânı habse kalkışmak,
Hudâ bilir ki, hatâdır... Günâha girme, bırak!
Bırak merâret-i rûhun buram buram insin...
Boşanmadan dinecek bir belâ mıdır ye’sin?
Seyirci farzediyorsan muhîti mâtemine;
Yabancı hangi nazardır bükâ-yi mahremine?
Nihâyet arkadaşım var, değil mi, sonra da ben?
Vebâli boynuna olsun, eğer bu zanda isen!
Mesâibin ezelî âşinâsı varsa, biziz:
Cihanda bir günümüz geçmemiş felâketsiz!
Sürûra kalsa da bîgâne müslüman yüreği;
Bilir te’essür-i ma’sûm önünde inlemeyi.
Onunla söyleşilir en acıklı hicranlar,
Ki her figânı açık bir lisan kadar anlar.
O halde anlaşarak paylaşın melâlinizi.
İşitmek istiyorum, çünkü, hasbihâlinizi.
Senin nedir bakalım gizli gizli feryâdın?
Evet; boyunca berâber yetişmiş evlâdın,
Henüz bahâr-ı hayatında pâymâl olarak,
Fidan vücûdunu yutmuş yabancı bir toprak;
Ki nerde belli değil... Bilmek istesen de muhâl...
Olanca yâdı bugün bir çamurlu, kanlı hayâl!
O yâdı rûhuna gömdün ki bir vazîfendir.
“Unut!” demek açılan kabri görmemektendir.
Hayır, demem... Bilirim pek vefâlıdır o mezâr.
Fakat, düşün, neye etmiş hayâtı istihkâr?
Düşün, neden bu çocuk yaktı gitti annesini?
Evet, yaşatmak için ümmehâtın akdesini ,
“Fedâ-yı can edeceksin!” demiş “vatan” hissi...
Demek: Heder değil oğlun, vatan fedâîsi.
Bilir misin ne kadar anne var bugün, yasta,
Tunus’ta, sonra Cezayir’de, sonra Kafkas’ta?
Götür de kalbine bir kerre ey kadın elini;
Düşün zavallıların sernüvişt-i erzelini;
Ne ibtilâ! Ne musîbet! Cihan cihân olalı,
Bu ızdırâbı , emînim ki, çekmiş olmamalı.
Hesâba katmıyorum şimdilik bizim yakada
Sönen ocakları; lâkin zavallı Afrika’da,
Yüz elli bin kadının tütmüyor bugün bacası.
Ne körpe oğlu denilmiş, ne ihtiyar kocası,
Tutup tutup getirilmiş -Fransız askerine
Siperlik etmek için- saff-ı harbin önlerine.
O ümmehâtı, o zevcâtı bir düşünmelisin:
Kimin hesâbına ölmüş, desin de inlemesin,
Anarken oğlunu, bîçâre, yâhud erkeğini?
“Kimin hesâbına?..” Bir söz ki: Parçalar beyni!
Bakınca kasdolunan gâyenin şenâ’atine,
Ne olsa çıldırır insan işin fecâ’atine.
Ne milletin şerefiyçin, ne kendi şânın için!
Fedâ-yı cân edeceksin adüvv-i cânın için!
Geber ki sen: Baba yurdun, harîm-i namusun
Yabancı ökçeler altında çiğnenip dursun!
Gebermek istemiyorsun değil mi? Bak ne olur:
Rehin bıraktığın efrâd-ı âilen tutulur,
Birer birer ezilir. Hem nasıl vesâitle:
Yanardı havsalan imkân olaydı tahlîle.
Biraz da geçmeyi ister misin bizim yakaya?
Al işte, bir günü mâtemsiz olmayan Asya!
O eski ma’bed-i irfân, o mehd-i İbrâhîm;
O şimdi, boynu bükülmüş zavallı hâk-i yetîm!
Zamân-ı rüşdünü andıkça ağlasın dursun,
İkiz vesâyeti altında İngiliz’le Rus’un.
Sülük benizli vasîler ne emdiler kanını,
Mecâli kalmadı artık çıkardılar canını!
Bütün hazâini Hind’in, o muhteşem yurdun,
Gider de hırsını teskîne üç şakî lordun;
Zavallı yerliyi kıtlık zaman zaman kemirir;
Bu, kan tükürmeye baksın... O, muttasıl semirir!
Hukûk-i millete hâkim denî bir istibdâd.
Hayâtı, rûhu soyulmuş yığın yığın ecsâd
Verir de hepsini kalmazsa hiç mi hiç parası;
Damarlarındaki son damlanın gelir sırası...
Ki saklı durmayacak, ister istemez akacak,
Gidip efendisinin düşmânıyla çarpışarak.
O, can alıp veredursun, bilir misin bu ne der?
“Ölürse hizmet eder, öldürürse hizmet eder!”
Ya çünkü her iki sûret lehinde cânînin.
Şimâle doğru çıkarsan vasiyy-i sânînin,
Neron rezîlini mahcûb eden, şenâ’atini
Görür de zaptedemezsin sâdâ-yı lâ’netini.
Ne dul bıraktı, ne öksüz o hânümân yıkıcı...
Nasıl da keskin, ahâlîye karşı kör kılıcı!
Şu’ûn-i câriyeden köy basıp, şehir yakmak,
Sefîlin ordusu kâtil, hükûmetiyse yatak!
Hazarda sulhü tahassürle yâd eden teb’a ,
Sürüldü süngüler altında harbe son def’a;
Yıkıldı arkada milyonla bî-günâhın evi.
Yetîm iniltisidir şimdi inleten cevvi!
Değil mi bir anasın sen? Değil mi Almansın?
O halde fikr ile vicdâna sâhib insansın.
O halde “Asyalıdır, ırkı başkadır...” diyerek,
Benât-ı cinsin olan ümmehâtı incitecek
Yabancı tavrı yakışmaz senin fazîletine...
Gel iştirâk ediver şunların felâketine.
Ya “Paylaşıldı mı artar durur sürûr-i beşer;
Kederse aksine: Ortakla eksilir” derler.
Bilir misin ki senin Şark’a meyleden nazarın,
Birinci def’a doğan fecridir zavallıların?
Hudâ’yı bir tanımak töhmetiyle suçlu olan,
Şu hânümânı yıkık üç yüz elli milyon can,
Nedense, mevte olurken biner biner mahkûm,
Çıkıp da etmedi bir ses bu hükme karşı hücûm!
Nedense duymadı Garb’ın o hisli vicdânı,
Hurûşu sîne-i a’sârı inleten bu kanı!
Nedense, arşa kadar yükselen enîn-i beşer
Sizin semâlara akseyledikçe oldu heder!
Nedense, vahdet-i İslâm’ı târumâr edeli,
Büyük tanıldı, mukaddes bilindi zulmün eli!
Zemîn-i Şark’ı mezâlim kasıp kavurdukça;
O kıpkızıl yüzü hâkin fezâya vurdukça;
Gurûb seyreden âvâre bir temâşâ-ger
Kadar da olmadı dünyâ nasîbedâr-ı keder!
Keder de söz mü ya? Alkışlıyordu cellâdı,
Utanmadan koca yirminci asrın evlâdı!
Evet, şenâ’ate el çırpıyordular hepsi...
Senin elinde yok ancak bu alkışın levsi.
O nâsiyen -ki pürüz bilmeyen bir âyîne
Berâ’atiyle, bütün kavminin berâ’atine,
Şehâdet etmededir- Şark’a doğru dönmeli ki:
Sizin de Garb’ınızın hâtırât-ı nâ-pâki ,
Biraz silinsin onun hiç değilse yâdından.
Hanım, muhîtinizin alçak i’tiyâdından,
-Ki zor görünce yılışmak, zebûnu ezmekti-
Benât-ı cinsini bilsen neler neler çekti!
Onun netîce-i îkâzıdır ki: “Avrupalı”
Denince rûhu sağır, kalbi his için kapalı,
Müebbeden bize düşman bir ümmet anlardık.
Hayır, bu an’anenin hakkı yok, deyip artık,
Benât-ı cinsine göstermek isterim seni ben...
Yabancı durma ki pek âşinâsınız kalben.
O annecikler için duyduğun hurâfeyi at!
Düşünme, dest-i musâfâtı Şark’a doğru uzat.
Ne hisli vâlidelerdir bizim kadınlarımız!
Yazık ki anlatacak yok da yanlış anladınız.
Yazık ki onları tasvîr eder birer umacı,
Beş on romancı, sıkılmaz beş on da maksadcı.
Nedir bu anlaşamazlık? Gelin de anlaşınız;
Lisân-ı müşterek olmaz mı kendi göz yaşınız?
Nasîb-i zârına düşmez bu işde fazla keder;
Öbür taraf seni hattâ kederlerinden eder.
İnanmıyor musun? Öyleyse bir hesâb ediniz:
Siz elli yıl oluyor, belki, harbe girmediniz.
Geçen muhârebeden şanlı bir celâdetle
Çıkınca verdiniz evlâd-ı memleket elele;
Çalıştınız gece gündüz, didindiniz o kadar.
Ki hâyuhûy-i tekâmülle cenge döndü hazar!
Sükûn-i mutlak olan sulha verdiniz hareket;
Zamânı, tayy-i vakâyi’de, geçtiniz, hayret!
Bu seyri alması kâbil mi dîger akvâmın?
Koşarsalar da giderler izinden eyyâmın.
Nüfusunuz iki kat arttı, ilminiz on kat;
Uçurdunuz yürüyen fenne taktınız da kanat.
Zemîni satvetiniz tuttu, cevvi san’atiniz;
Yarın müsahharınızdır, bugün değilse, deniz.
Terakkiyâtınız artık yetişti bir yere ki:
Ma’ârif oldu umûmun gıdâ-yı müştereki.
Havâssınız yazıyorken avâmınız okudu,
Yazanların da okutmaktı, çünkü, maksûdu.
Unutmuyordu beyinler süzerken âfâkı,
Nasîb-i nûrunu topraktan isteyen halkı.
Semâya çıkmak için yüksek olmalıydı zemin...
Bu i’tilâyı siz evvelce ettiniz te’min.
Belirdi yurdunuzun sînesinde şâhikalar.
Evet, bu şâhikalar, belki, başkasında da var;
Fakat, sizinkilerin arkasında yok yer yer,
Derin derin uçurumlar, cehennemî dereler.
Neden mi? Kendi değil sivrilip çıkan yalınız,
Zeminle bir gidiyor dâimâ şevâhikınız.
“Beyin”le “kalb”i hem-âheng edip de işleteli,
Atıldı vahdet-i milliyye sakfının temeli.
O vahdet işte, bütün ihtişâmınızdaki sır,
Cihâna ra’şe veren ses onun sadâlarıdır.
Teşettüt eyleyerek gâyeniz, bizimki gibi,
Tehallül etmeye koyvermiyor bu terkîbi .
Düşüncelerdeki mebde’ bir olmasın varsın...
Değil mi gâyesi bir hepsinin, ne korkarsın?
Bakılsa dâirenin nısf-ı kutru nâ-ma’dûd ,
Fakat umûmuna bir nokta müntehâ-yı hudûd.
Ne ittihâd-ı muazzam ki, bunca milyonlar
İçinden en sıkı nisbetle binde altı çıkar
O gâyeden bilerek inhirâf eden hisler,
Ziyâde olsa da hattâ, telâşa yoktur yer.
Bizim düşünceler amma sizinkinin aksi!
Demin berâber iken şimdi ayrılır hepsi!
Bu i’tibâr ile baktıkça: Aynı merkezden,
Çıkıp da nâ-mütenâhî muhîte doğru giden
Kümeyle hatlara benzer ki muttasıl açılır...
Bizim de işte budur inhilâlimizdeki sır.
O râbıtayla giderken sizin teâlîniz;
Bu tefrikayla perîşan bizim ahâlîmiz.
Sizin işittiğiniz bir terâne, bir perde;
Beşikte, sonra eşiklerde, sonra mektepte.
Hülâsa her çatının altı aynı sesle dolu.
Bütün şu’ûnu bir âhenge rapteden bu yolu
Tutunca, gitgide mekteple, kışla, fabrika, fen
Seçilmez oldu, hakîkat harîm-i âileden.
Bu ittihâdı tabî’î yaşatmak isterdi...
Asıl kemâlini millet o işde gösterdi:
Düşündü hangi semâdan hayâtın indiğini;
Düşündü rûh-i umûmîyi emziren dîni.
Sonunda gördü ki: Ümmette müşterek vicdan
Tehassüsâtını almakta aynı menba’dan;
Kurursa bir gün o menba’ ne his kalır, ne hayât;
Bekâ-yı dîn ile kâim hayât-ı cem’iyyât ;
Mukaddesâtını tesbîte uğraşıp durdu...
Mücerredât-ı kesîfeyle bir cihan kurdu.
Alınca şekl-i teayyün vatan heyûlâsı,
Budur revâbıt-ı milliyyenin en a’lâsı,
Deyip sarılmada aslâ tereddüd etmediniz.
Nasılsa mektebiniz tıpkı öyle ma’bediniz.
Ne çan sadâsı boğar san’atin terânesini,
Ne susturur medeniyyet bu âhiret sesini.
Muhîtiniz ne acâib muhît-i velveledâr:
Ki her gürültüsü bir başka intibâha medâr !
Sanâyi’in ne var âfâkı tutsa demdemesi ?
Bedâyi’in de münevvim değil ki zemzemesi.
Ne mûsikînize girmiş uyuşturur nağamât;
Ne şi’rinizden olur târumâr fikr-i hayât.
Onun lisân-ı semâvîsi rûha söylerse;
Bununki rûh-i me’âlîyi nefheder hisse.
Gelip de görmeli san’atte gâye var mı imiş?
“Hayır” denir mi ki: Her gâyenizde en müdhiş,
En ince san’atin esrârı yükselip duruyor?
Sizinki yüksele dursun biraz da gel bizi sor!
Beşikte her birimiz bir terânedir işitir,
Ki bestekârı tabîat değil de an’anedir.
Evet, bu an’anenin tellerinde mâzîmiz
Terennüm etse o parlak sesiyle râzîyiz.
Fakat mefâhir-i ecdâdı nakleden “ana” tel,
Bakılmayıp da asırlarca kalmadan mühmel ,
Ya büsbütün sağır olmuş, ya öyle paslanmış:
Ki hangi perdeye vursan, çıkan sadâ yanlış.
Bu tel ki “Yıldırım”ın dâsitân-ı satvetini
Başında besteleyip, ceddimin sabâvetini
Zafer havâsına doymaksızın uyutmazdı;
Bugün uyuşturuyor “ninni”lerle ahfâdı!
Eşikten atlamak isterseler hayâta yarın,
Beşikte duyduğu sesler gelir, bu yavruların
Dokur ufukları üstünde bir serâb-ı kesîf,
Ki yırtarak çıkabilmek ümîdi hayli zaîf !
Geçer şebâbımızın en güzîde eyyâmı
Hayâtı anlayarak atmadan bu evhâmı!
Hayâtı anlamıyor... Çünkü görmüyor, okuyor;
Zavallı kırkına gelmiş de ağzı süt kokuyor!
Okutma: Bitti; okut: Serserî-i ş’ir ü hayâl!
Okutmasan da, okutsan da aynı istikbâl!
Hesâb edilse: Cehâlet kadar çıkar mühlik,
Ma’ârif oldu mu bir yerde sâde müstehlik .
Ulûm-i hâzıradan beklenen menâfi’idir .
Demek, birincisi ilmin: Hayâta nâfi’idir.
O halde bizdekiler sadre hiç değil şâfî .
Fünûn-i müsbeteden istifâdemiz menfî ;
Ne kaldı? Bir edebiyyâtımız mı? Vâ-esefâ !
Bırak ki ettiği yoktur bir ihtiyâca vefâ;
Ya rûh-i milleti afsunluyor, uyuşturuyor;
Ya sînelerdeki hislerle çarpışıp duruyor!
Şarâb kokmada eslâfın en temiz gazeli...
Beş altı yüz sene “sâkî “ havâ-yı mübtezeli,
Sinir bırakmadı Osmanlılarda gevşemedik!
Muhîtin üstüne meyhâneler kusan bu gedik,
Kapanmak üzre iken başka rahneler çıktı;
Ayakta kalması lâzım ne varsa hep yıktı.
“Değil mi bir tükürük alna çarpacak te’dîb,
Ne hükmü var?” diye üç beş hayâ züğürdü edîb,
Bitirmek istedi ahlâkı, ârı, nâmûsu;
Çıkardı ortaya, gezdirdi saksılar dolusu,
Hevâ-yı fuhşu kudurtan zehirli “Zanbak”lar!
......................................................................
......................................................................
“Okur yazar” denilen eski baş belâsından,
Olunca ümmet-i merhûme büsbütün me’yûs;
Muhît-i fikrine çullandı kanlı bir kâbûs.
Çekilse: Arkada mâzî denen leyâl-i azâb;
Atılsa: Önde bir âtî ki dalga dalga serâb!
Ne gökte yıldıza benzer ufak bir aydınlık;
Ne yerde göz kadar olsun ışıldayan bir ışık,
Adem bulutları döktükçe gölge tûfânı,
Kefenli gezmede mevtin hayâl-i üryânı!
Bağırmak istedi, lâkin duyulmuyordu sesi.
Bunaldı... Çünkü tıkanmıştı büsbütün nefesi.
Nihayet oldu bu rü’yâdan öyle bir bîdâr:
Ki hepsi gitmiş elinden, ne yâr var, ne diyâr!
Çatırdamakta bütün hânümânının temeli;
Alev, saçaklara sarmış... Yerinde yok Rumeli!
Şakî çarıkların altında hurdehâş îmân;
Hudâ’yı titretiyor eyledikçe istîmân !
Domuz çobanları “Balkan”da hânedân-ı vakûr!
O hânedânlar, o beyler bütün bütün makhûr.
Reîs-i âileler kâmilen şehîd olmuş;
Kapanmış evlere dullar, yetimler dolmuş.
Zemîn-i câmidi seyyâl bir alev bürüyor:
Bütün sular durarak pıhtı pıhtı kan yürüyor.
Değil ki mahremi olsun yabancı enzârın,
Bu ihtimâli tasavvurdan ürken ebkârın ,
Açılmadık yeri yok şimdi hepsi meydanda;
Ridâ-yı ismeti bir yanda, kendi bir yanda,
Harîminin eşiğinden uzanmamış başlar
-Üzerlerinde muhâfız bölük bölük canavar-
Sürüklenip karakışlarda Varna sâhiline,
Sefînelerle taşınmakta Rusya dâhiline!
Bu, yanmadık yeri kalmışsa, kağşamış yurda,
Meğerse Avrupa kundak sokar dururmuş da,
“Uyan şu uykudan, etrâfı yangın aldı, yetiş!”
Demek lüzûmunu hiçbir beyin düşünmezmiş.
Unutmuşum, bunu olmuştu hisseden gerçek...
Çıkıp da: “Orada fol yok, yumurta yok” diyerek!
Sizin de varsa da pek kanlı bir hezîmetiniz;
Bizimkiler ona benzer mi; nerde! Nisbetsiz.
Fransız ordusu gâlibdi vâkıâ “Yena”da;
Fakat yenilmediniz, bence, siz Napolyon’a da:
Zafer değil de nedir öyle bir perîşanlık,
Ki buldu verdiği gayretle vahdet Almanlık!
“Sedan”da hârikalar gösteren bu vahdettir;
Demek, o kanlı hezîmet de bir sa’âdettir.
Bizim felâketimiz böyle olmuyor aslâ:
Muhîti ye’s ederek her taraftan istîlâ,
Ne intibâha, ne ikdâma vermiyor meydan.
Bunun da hikmeti: Millette bir değil vicdan.
Vatan gülünce, bizim muhterem vatandaşlar
Tahammül etmez olur, ekşi çehreler başlar!
Mesâib etmeye görsün zavallı mülkü zebun;
Asık suratlıların hepsi münbasıt , memnun!
Nasıl bu memleket âtîden olmasın nevmîd?
Ufuklarında sönük bir ziyâ, cılız bir ümîd
Belirmesiyle, bakarsın deminki baykuşlar,
Meşîmesinde fezânın o nûru boğmuşlar!
Koşarken Avrupa ta’cîle intizârımızı ;
İçerde bir sürü hâin kazar mezârımızı!
“Gebermek istemeyiz biz!” desek de kim dinler?
Kımıldasan, “Ezeriz, mahvolursunuz!” derler!
Kımıldamaz da durursan, işittiğin nakarat:
“Çalışmayanlar için yok cihanda hakk-ı hayat.”
Sözün hülâsası: Beyhûdedir boğuştuğumuz;
Çalışmasak da, çalışsak da mevte mahkûmuz!
Ne söyleyip duruyor, görmedin mi İngiliz’i:
“Üzülmeyin, yaşamaktan kesin ümîdinizi!
Hakîkat ortada, ma’nâsı var mı evhâmın?
Bilirsiniz ki: Mısır, kâinât-ı İslâm’ın
O sıska gövdesi üstünde âdetâ kafası;
Diyâr-ı Hind ise, göğsünde kalb-i hassâsı;
Sizinkiler de, kımıldanmak isteyen koludur.
Ki boş bırakmaya gelmez, ne olsa korkuludur!
Biz İngilizler olup hâli önceden müdrik;
O beyne pençeyi taktık, o göğse yerleştik.
O hâlde bir kolu kalmış ki bizce çullanacak,
Yolundadır işimiz bağladık mı kıskıvrak!
Hem öyle zorla değil, çünkü “fikr-i kavmiyyet”
Eder bu gâyeyi teshîle pek büyük hizmet.
O tohm-ı la’neti baştan saçıp da orta yere,
Arab’la Türk’ü ayırdık mı şöyle bir kerre,
Ne çarpınır kolu artık, ne çırpınır kanadı;
Halîfe’nin de kalır sâde bir sevimli adı!
Donanmamızla verip, sonra, Şark’ı velveleye,
Birinci hamlede bayrak diker Çanakkale’ye;
İkinci hamleye Dârü’l-Hilâfe! der çekeriz!”
İşit de ağla! Fakat biz ne mazhariyyetsiz ,
Ne bahtı kapkara milletmişiz ki, dünyâda;
Şu beyni kurtaralım der, koşarken imdâda;
Beş altı pençe bir olmuş boğazlamakta bizi!
Silindi gitti Hilâl’in şu anda belki izi,
Zavallı Marmara’nın şerha şerha bağrından!
Bir İngiliz bezidir, belki, şimdi dalgalanan
Bizim Çanakkale âfâk-ı târumârında,
O Dâr-ı Saltanat’ın bâb-ı şerm-sârında!
Sen ey Boğaz ki, uzattın da âhenin kolunu,
Halîfe yurdunu tehdîd eden deniz yolunu,
Cihâna karşı asırlarca bağladın durdun;
Açık değil ya henüz rehgüzâr-ı mesdûdun;
Yerinde kaldı ya kıblem, harîm-i îmânım?
Hudâ rızası için söyle, pek perîşânım!
Uzakta olmama rağmen civâr-ı zârından,
Civârım inliyor âvâz-ı ihtizârından!
Şu anda cebheni görmekteyim: Ateş yağıyor;
Bulutların biri binlerce yıldırım sağıyor!
Nigâhı bin bu kadar mil mesâfeden kavuran,
Alevleriyle berâber, o seyle karşı duran,
Karaltılar nedir, asker mi, taş mı, gölge midir?
Hudâ rızası için, seçmiyor gözüm, bildir.
Ne taş, ne gölge, ne asker... Serâb, korkuyorum,
Yığınla kül kesilen sırtlarında manzûrum!
Taş olsa, çünkü, erir; gölge olsa parçalanır;
Taşar gelir de bu tûfan, önünde sed mi tanır!
Durun!.. Kımıldanıyor gördüğüm hayâletler...
Bakın: İlerledi... Asker! Hudâ bilir, asker!
Evet, gözüm seçiyor şimdi bir bir efrâdı:
Halîfe ordusunun en muazzam evlâdı,
Ki pâk alınları İslâm için son istihkâm .
Hudâ rızâsı için ey mücâhidîn-i kirâm!
Sebâtı kesmeyiniz, çünkü sâde sizde ümîd;
Dönerseniz ebediyyen söner gider Tevhîd,
Harîm-i hak yıkılır savletiyle evhâmın.
O elde tuttuğunuz yer hayât-ı İslâm’ın
Yegâne ukdesidir. Yâd ayak basarsa eğer,
Olur me’âlimi dînin bir anda zîr ü zeber !
Ümîdi sizde kalan üç yüz elli milyon can
-Ki hasta göğsünü yıkmakta şimdiden helecan -
Kopup damarları şîrâzesiz kitâba döner;
Kalır sahâifi yerlerde rast gelen çiğner!
Minâreler sökülür sînesinden âfâkın:
Fezâya söylemez artık, lisânı Hallâk’ın!
On üç, on üç buçuk asrın ne varsa kalbinde,
Hayât-ı mâzîyemizden, şu ân için, zinde;
Boğar da hepsini bir bir tutup tutup nisyan,
Bütün mefâhirimiz bir serâb olur o zaman!
Göçer hazîre-i târîhe Beyt’i Mevlâ’nın;
Çürür gider ayak altında göğsü Kur’ân’ın!
Ömer’lerin, Yavuz’un, biz vefâsız evlâdı,
Sıyânet eylemedik yâdigâr-ı ecdâdı.
Ne yâr-ı candı o, lâkin biz olmadık ona yâr;
Sonunda parçalanıp yurdumuz, diyâr diyâr,
Küçüldü öyle ki: Yoktur yaşatmak imkânı,
Dönüp de arkaya nâmûsu, dîni, vicdanı!
Evet, bu hisler için bir mezâr olur ancak,
Kalırsa elde nihâyet beş on karış toprak!
Enîn içinde vatan... Kıymayın şu mazlûma,
Hudâ rızâsı için ric’at etmeyin!..
– Korkma!
Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz;
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz!
Düşer mi tek taşı, sandın, harîm-i nâmûsun?
Meğer ki harbe giren son nefer şehîd olsun.
Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa;
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa;
Bu altımızdaki yerden bütün yanar dağlar,
Taşıp da kaplasa âfâkı bir kızıl sarsar ;
Değil mi cebhemizin sînesinde îman bir;
Sevinme bir, acı bir, gâye aynı, vicdan bir;
Değil mi cenge koşan Çerkes’in, Lâz’ın, Türk’ün,
Arab’la, Kürd ile bâkîdir ittihâdı bugün;
Değil mi sînede birdir vuran yürek... Yılmaz!
Cihan yıkılsa, emîn ol, bu cebhe sarsılmaz!
Nasıl ki yarmadan âfâkı pâre pâre düşer,
Hudâ’yı boğmak için saldıran cünûn-i beşer;
Nasıl ki nûr-i hakîkatle çarpışan evhâm;
Olur şerâre-i gayretle âkıbet güm-nâm,
Şu karşımızdaki mahşer de öyle haşrolacak,
Yakında kurtulacaktır bu cbphe...
– Kurtulacak?..
Demek yıkılmayacak kıble-gâh-ı âmâlim..
Demek ki ölmüyoruz...
Haydi arkadaş gidelim!
Berlin, 5 Mart 1331
(18 Mart 1915)
Safahat / İstibdâd
Kardeşim Midhat Cemâl’e
Yıkıldın, gittin amma ey mülevves devr-i istibdâd,
Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yâd!
Diyor ecdâdımız makberlerinden: “Ey sefîl ahfâd ,
Niçin binlerce ma’sûm öldürürken her gelen cellâd,
Hurûş etmezdi, mezbûhâne olsun, kimseden feryâd?
Otuz milyon ahâlî üç şakînin böyle mahkûmu
Olup çeksin hükûmet nâmına bir bâr-ı meş’ûmu !
Utanmaz mıydınız, bir saysalar zâlimle mazlûmu?
Siz, ey insanlık isti’dâdının dünyâda mahrûmu,
Semâlardan da yüksek tuttunuz bir zıll-i mevhûmu!”
O birkaç hayme halkından cihangîrâne bir devlet
Çıkarmış, bir zaman dünyâyı lerzân eylemiş millet;
Zaman gelsin de görsün böyle dünyâlar kadar zillet,
Otuz üç yıl devam etsin başından gitmesin nekbet ...
Bu bir ibrettir amma olmayaydık böyle biz ibret!
Semâ-peymâ iken râyâtımız tuttun zelîl ettin;
Mefâhir bekleyen âbâdan evlâdı hacîl ettin;
Ne âlî kavm idik; hayfâ ki sen geldin sefil ettin;
Bütün ümmîd-i istikbâli artık müstahîl ettin;
Rezîl olduk... Sen ey kâbûs-i hûnî, sen rezîl ettin!
Hamiyyet gamz eden bir pâk alın her kimde gördünse,
“Bu bir cânî!” dedin sürdün, ya mahkûm eyledin hapse.
Müvekkel eyleyip câsûsu her vicdâna, her hisse,
Düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye’se...
Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i İblîs’e!
Değil kâbûsun artık, devr-i devlet intibâhındır.
Gel ey nâzende hürriyet ki canlar ferş-i râhındır.
Emindir mevki’in: En pâk vicdanlar penâhındır.
Serâpâ mülk-i Osmânî müeyyed taht-gâhındır
Serîr-ârâ-yı ikbâl ol ki; bir millet sipâhındır .
* * *
- Bir gün evvel -
Bizim mahalleye poyraz kışın da uğrayamaz;
Erir erir akarız semtimizde geldi mi yaz!
Bahârı görmeyiz amma lâtîf olur derler...
Çiçeklenirmiş ağaçlar, yeşillenirmiş yer.
Demek, şu arsada ot bitse nev-bahâr olacak...
Ne var gidip Yakacık’larda dem-güzâr olacak?
Füsûlü dörde çıkarmaz bizim sokaklarımız.
Kurak, çamur, iki mevsim tanır ayaklarımız!
Müneccimin, bereket versin, eski takvîmi
Haber verir bize, mevsim şehirde gelmiş mi?
Sıcak, ziyâde sıcak bir geceydi; baktım ki:
Oturmak evde ölümden beter dedim: Belki,
Çıkar dışarda gezersem biraz nefeslenirim;
Epey de yorgunum amma gelince dinlenirim.
Bizim müsâmere meydanı yayla tümseğidir;
Uzak çekerse de poyraz tutar, yazın iyidir.
Giyip ayağmı çıkarken sopam yetişti hele...
Emîn olup gidemem, çünkü, vermesek el ele.
Odur cihanda benim varsa yoksa, mu’temedim;
Vâkûr, hâtırı mer’î , vefâlı, çok denedim.
Bizim sokakları tahmîn için deyin ki: Kuyu!
Doğar şehirde güneş, yükselir minâre boyu,
İdâre kandili karşımda göz kırpar hâlâ;
Gurûb ikindiyi bulmaz, leyâl hep yeldâ!
Nasılsa bedrin o akşam nigâh-ı sîmîni,
Tarassud etmek için sanki evlerin içini;
Dikildi safha-i mînâda semt-i re’simize .
Tavansız evlere, yâ Rab ne hoş bir âvîze!
Dur ey sirâc-ı ezel, gitme olduğun yerden:
Biraz şu sahne-i deycûru okşasın şu’len .
Şu’â-i muhriki altında, gündüzün, şemsin
Yanan alınlar için bir hayât olur lemsin ...
Açıktı pencereler; sağlı sollu her evden
Gelirdi türlü sadâlar, acıklı, ba’zen şen.
– Bak anne, aydede bak bak!
– Aman da mâşallah
Değirmi tabla kadar var...
– Susundu Ayşe, günâh.
– İlâhi teyze tuhafsın, neden günâh olacak?
– Günâh dedim ya, bırak şimdi...
– Haydi sen de bunak!
– Bunak, munak deme billâhi çarparım elimi...
Aşifteler sizi... Âhir zaman tevekkeli mi?
Evin birinde nevâ-sâz bir güzel ûdî,
Birinde cezbe-fezâ bir sadâ-yı dâvûdî,
Tilâvet etmede Kur’an; gelip geçenlerse
Ayakta irkiliyor incizâb edip o sese.
Duyulmasın mı biraz sonra başka bir acı ses?
Aceb ne var? diyerek koştu önceden herkes;
Fakat gidenlere baktım ki kaldırıp tabanı,
Bucak bucak kaçıyor: Kaç bilir misin amanı!
Kısıldı karşıki evlerde mumların hepsi,
Kısıldı sanki bütün bir mahallenin nefesi!
Kesildi nağme-i Kur’an, kesildi nağme-i sâz;
Zaman zaman duyulan sâde bir rakîk âvâz.
Niçin kaçıştı ahâli, ne var ki yâ Rabbi?
Yavaş yavaş sokulur, anlarım nedir sebebi.
Ne manzaraydı İlâhî o gördüğüm sahne!
Beş on herif yapışıp bir fakîrin ellerine,
Sürüklüyor; öteden bir kadın diyor:
– Bırakın!
Kocam ne yaptı? Nedir cürmü bî-günâh adamın?
Zavallının büyük evlâdı öldü askerde;
İkinci oğlu da sürgün Yemen’de bir yerde.
Acıklı, göğsü sakat koyverin, didiklemeyin;
Günâhtır etmeyin oğlum, ayıptır eylemeyin.
Efendi kim, o ne bilsin? Bilirse hem ne çıkar?
Kilercisiyle uzaktan biraz hısımlığı var.
Geçende komşuyu görmüş, demiş “Selâm söyle”.
Demek alınmayacak Tanrı’nın selâmı bile!
Köpek sürür gibi insan sürüklenir mi ayol?
– Kadın, çekil, döverim ha! Sokulma, haydi defol!
– Herif bırak, diyorum... Durdu işte bak nefesi
– Ne dırlanıp duruyor? Susturun canım şu pisi!
Demez miyim size ben her zaman ki “Dağdağasız
Yapın!” Eşek gibi siz hiç lâf anlamaz mısınız?
– Kadın, paşam, ne yaparsın?
Paşam mı? Nerde paşa?
Şu korkuluk gibi dimdik duran herif mi? Paşa?
Tasavvur et: İki arşın kazık kadar bir boy!
Getir de üstüne kalpaklı bir kemik kafa koy.
Ocak süpürgesi şeklinde bir sakal yaparak,
“Senin bu, işte yüzün, al!” deyip o yüzsüze tak.
Ocak süpürgesi, lâkin süpürmüyor, yıkıyor;
Nedense bittiği yerden cenâzeler çıkıyor;
Budak delikleri tarzında aç da çifte oyuk,
Büyüdükçe bakla kadar alnının az altına sok.
Bilir misin? Çalı altında gizli inler olur:
Yılan sabah çıkar, akşam usulcacık sokulur;
Bıyık o kırda yetişmiş diken yemişli çalı;
Ağız da in gibi aslâ görünmüyor, kapalı.
Bu şekl-i mûhişi mümkünse bir düşün şöyle.
Paşam dedikleri u’cûbe işte ayniyle!
Belinde “seyf-i sadâkat”, elinde bir kamçı,
Ferik nişanları altında gördüğüm umacı,
Ziyâ-yı bedr-i münîrin içinde, yâ Rabbi,
Dururdu sîne-i îmâna girmiş ukde gibi!
Semâ, zemin bütün envâr iken o pis gölge,
Cebîn-i pâkine leylin ne pâyidâr leke!
– Kuzum, nasıl paşasın, görmüyor musun? Kocamı
Sürükleyip duruyorlar...
– Defol kadın, adamı
Vurunca öldürürüm ha! Benim şakam yoktur.
– Çekil hanım, paşa lâf dinlemez; vurur mu, vurur.
Bilir misin onu! Şevket-meâb Efendimiz’in
Birinci bendesidir...
– Hay yetişmesin pampin !
– “Sürün!” demiş, ona Şevketli’nin irâdesi var.
– Sürüm sürüm sürünün tez zamanda alçaklar!
Ya sen, zebâni kıyafetli, gulyabâni paşa!
İlâhi yumru başın bir geleydi sivri taşa!
Yılan bakışlı şebek, bir bakın şunun gözüne!
Kazık boyundan utan... Tû! Herif senin yüzüne!
Sakın mahallede erkek bırakmayın, götürün.
Sayıyla vermediler, öyle, posta posta sürün!
Bakın şu hayduda, durmuş yıkın diyor evimi!
Torunlarım ya herif, aç kalıp dilensin mi?
Mahallemizde de çıt yok, ne oldu komşulara?
Susup da kurtulacak sanki hepsi aklısıra.
Ayol, yarın da sizin hânümânınız sönecek...
Ne var sıçan gibi evlerde şimdiden sinecek?
Yazık sizin gibi erkeklerin kıyâfetine...
– Yetişti yaygaran artık... Çekil kadın evine!
Atın şu kaltağı gitsin, tıkın hemen içeri.
– Paşam, bayıldı kadın.
– Anlamam o hîleleri.
Demek ki bekleyelim gelsin âlemin keyfi...
Saat üç oldu, geciktik, omuzlayın herifi.
Refîk-i ömrü giderken cenâze hâlinde,
Serildi, kaldı kadın âşiyân-ı lâlinde,
Benim de bitti nihâyet tahammülüm, tâbım;
Boşandı seyl-i dümû’um, boşandı a’sâbım .
Utandım ağlayarak, ağladım utanmayarak!
Diyor ki sanki o bîçâre karşıdan:
– Alçak,
Demin gerekti hamiyyet! Hem ağlamak ne demek?
Figân ederse kadın, susturur koşup erkek.
Eve döndüm, bütün o fâcialar
Geldi karşımda durdu subha kadar.
Döndü dîdemde bin hayâl-i elîm!
Öttü beynimde bin figân-ı yetîm.
Ağlasın inlesin de bir mazlûm,
Olayım seyre sâde ben mahkûm!
Yalınız ben miyim fakat câni?
Kim çıkıp “Yapmayın!” demişti, hani?
Sustu herkes duyunca feryâdı,
Kimsecikler yerinden oynamadı.
Sesi hattâ kısıldı Kur’ân’ın,
Sustu gûyâ sadâsı Mevlâ’nın!
Sus! O susmaz: Nidâ-yı tehdîdi,
Dinle bak nerden in’ikâs etti:
Arnavutluk’ta gürleyen toplar
Geliyor işte pâyitahta kadar!
Safahat / Mahalle Kahvesi
Kardeşim Hüseyin Avni’ye
“Mahalle kahvesi!” Osmanlılar bilir ne demek?
Tasavvur etme sakın “Görmedim nedir?” diyecek.
Dilenci şekline girmiş bu sinsi cânîler,
Bu, gündüzün bile yol vermeyen, harâmîler,
Adımda bir dikilir, azminin, gelir, önüne...
Zavallı yolcunun artık kıyar bütün gününe!
Evet, dilenci sanır seyr eden kıyâfetini;
Fakat bir onluğa âgûş açan sefâletini,
Görüp de rikkate şâyân, biraz sokulsa, hemen,
Vurur şikârını tâ kalbinin samîminden!
Mahalle kahvesi hâlâ niçin kapanmamalı?
Kapansın, elverir artık bu perde pek kanlı!
Hayır, bu perde, bu Şark’ın bakılmayan yarası;
Bu, çehresindeki levsiyle yurda yüz karası;
Hayâtımızda gediktir “gedikli” nâmıyle,
Açık durur koca bir kavmin ihtimâmıyle!
Sakın firengiye benzetmeyin fecâ’atini :
Bu karha milletin emmekte rûh-i gayretini.
Mahalle kahvesi Şark’ın harîm-i kâtilidir;
Tamam o eski batakhâneler mukâbilidir .
Zavallı ümmet-i merhûme ölmeden gömülür;
Söner bu hufrede idrâki, sonra kendi ölür...
Muhît-i levsine dolmuş ki öyle manzaralar:
Girince nûr-ı nazar simsiyah olur da çıkar!
Yatar zemîn-i sefîlinde en kesîf eşbâh,
Yüzer havâ-yı sakîlinde en habîs ervâh.
Dehân-ı lâ’nete benzer yarıklarıyle tavan,
Kusar içinde neler varsa hâtırâtından!
O hâtırâtı sakın sanmayın: Meâlîdir;
Bütün rezâil-i târîhimizle mâlîdir.
Neden mefâhir-i eslâfa kahr edip, yalnız,
Mülevvesâtma mâzîmizin sarılmadayız?
Kış uykusunda mı geçmişti ömrü ecdâdın?
Hayır, o nesl-i necîbin , o şanlı evlâdın,
Damarlarında şehâmet yüzerdi kan yerine;
Yüreklerinde ölüm şevki vardı can yerine.
Fakat biz onlara âid ne varsa elde, yazık,
Birer birer yıkarak kahvehâneler yaptık!
Bütün heyâkil-i san’at yetiştiren Şark’ın,
Zemîn-i feyzi nasıl şûre-zâra döndü bakın!
Ne hastahânesi kalmış zavallı eslâfın,
Ne bir imâreti, bitmiş elinde ahlâfın .
Kanalların izi yok, köprüler harâb olmuş;
Sebillerin başı boş, çeşmeler serâb olmuş!
O kahraman babalardan doğan bu nesl-i cebîn
Ne gîrûdâr-ı maîşet bilir, ne kedd-i yemîn.
Azâb içinde kalır sa’yi görse rü’yâda!
Niçin yorulmadı zâten “ölümlü dünyâ”da?
Vücud emânet-i Hak, doğru, hem de cennetlik.
Bu kahveler gibi cennet de müslimîne gedik!
“Hayât-ı âile” isminde bir maîşet var;
Saâdet ancak odur... dense hangimiz anlar?
Hayât-ı âile dünyâda en safâlı hayât,
Fakat o âlemi bizler tanır mıyız? Heyhât!
Sabahleyin dolaşıp bir kazanca hizmetle;
Evinde akşam otursan kemâl-i izzetle;
Karın, çocukların, annen, baban, kimin varsa,
Dolaşsalar, seni kat kat bu hâleler sarsa;
Sarây-ı cenneti yurdunda görsen olmaz mı?
İçinde his taşıyan kalb için bu zevk az mı?
Karın nedîme-i rûhun; çocukların rûhun;
Anan, baban birer âgûş-ı ilticâ-yı masûn .
Sıkıldın, öyle mi! Lâkin, biraz alışsan eğer,
Fezâ kadar sana vâsi’ gelir bu dar çember.
Ne var şu kahvede bilmem ki sığmıyorsun eve?
Gelin de bir bakalım... Buyrun işte bir kahve:
* * *
Çamurlu bir kapı, üstünde bir değirmi delik;
Önünde tahta mı, toprak mı? Sorma, pis bir eşik.
Şu gördüğüm yer için her ne söylesen câiz;
Ahırla farkı: O yemliklidir, bu yemliksiz!
Zemîni yüz sene evvel döşenme malta imiş...
“İmiş”le söylüyorum. Çünkü anlamak uzun iş,
O bir karış kirin altında hangi ma’den var?
Tavan açık kuka renginde; sağlı sollu duvar,
Maun cilâsına batmış tütünle nargileden;
Duman ocak gibi çıkmakta çünkü her lüleden,
Dikilmiş ortaya boynundan üstü az koyu al,
Vücûdu kapkara, leylek bacaklı bir mangal.
Şu var ki, bilmeyen insan görürse birden eğer,
“Balıkçılın kara saçtan yapılma heykeli!” der.
Kenarda, peykelerin alt başında, bir kirli
Tomar sürükleniyor, bir yatak ki besbelli:
Çekilmiş üstüne yağmurluğumsu bir pırtı,
Zavallının, güveden, lîme lîme hep sırtı.
Kurur bu örtünün üstünde yağlı bir mendil;
Ki “Bir tependen inersem!” diyen hasır zembil;
Onun hizâsına gelmez mi, bir döner şöyle;
Sicimle kulpuna ilmikli çifte mestiyle!
Duvarda eski ocaklar kadar geniş bir oyuk,
İçinde camlı dolap var ya, raflarında ne yok!
Birinci katta sülük beslenen büyük kavanoz;
Onun yanında, kan almak için, beş on boynuz.
İkinci katta bütün kerpetenler, usturalar...
Demek ki kahveci hem diş tabibi, hem perukâr!
İnanmadınsa değildir tereddüdün sırası;
Uzun lâkırdıya hâcet ne? İşte mosturası:
Çekerken etli kemiklerle ayrılıp çeneden,
Sonunda bir ipe, boy boy, onar onar, dizilen,
Şu kazma dişleri sen mahya belledinse, değil;
Birer mezâra işâret, düşün ki, her kandil!
Üçüncü katta durur sâde havlu bohçaları.
Sağında cam dolabın hücre hücre bitpazarı.
Duvarda türlü resimler: Alındı Çamlıbeli,
Kaçırmış Ayvaz’ı ağlar Köroğlu rahmetli!
Arab Üzengi’ye çalmış Şah İsmail gürzü;
Ağaçta bağlı duran kızda işte şimdi gözü.
Firaklıdır Kerem’in “Of!” der demez yanışı,
Fakat şu “Âh min’el-aşk”a kim durur karşı?
Gelince Ezrakabânû denen acûze kadın,
Külüngü düşmüş elinden zavallı Ferhâd’ın!
Görür de böyle Rüfâî’yi: Elde kamçı yılan,
Beyaz bir arslana binmiş; durur mu hiç dede can?
Bakındı bak Hacı Bektaş’a: Deh demiş duvara!
Resim bitince gelir şüphesiz ki beyte sıra
Birer birer oku mümkünse, sonra ma’nâ ver...
Hayır, hülâsası kâfi, yekûnu ömre sürer:
Bedâheten kusulan herze-pâreler ki düşün,
Epey zaman daha lâzımdı herze olmak için!
Oturmadan içi yağ bağlamış bodur masanın,
Yayılmış üstüne birçok kağıt ki, oynayanın,
Elinde yağlı meşin zanneder görünce adam.
Ya tavlanın kiri, kâbil değildir anlatamam.
Harîta-vâri açılmış en orta yerde dama;
Beyaz mı taşları, yâhud siyah mı, hiç sorma!
Hutûtu : Gayr-i muayyen hudûdu memleketin:
Nazarda haylice idman gerek ki fark etsin!
Deliklerindeki pislik lebâleb olsa, yine,
Bakınca bunlara gâyet temiz kalır domine.
Delikli çekmece var ha! Demirbaş eşyadan;
Yanında bir de kulaksız tekir... Unutma aman!
– Asıldı bey koza!
– Besbelli, bak sırıttı aval;
– Bacak elinde mi?
– Kır, Hamdi sen de dağlıyı al.
– Ulan! Kapakta imiş dağlı... Hay köpoğlu köpek!
– Köpoğlu kendine benzer, uzun kulaklı eşek!
– Sekizli, onlu ne çektinse ver de oryayı tut.
– Halim, ne uğraşıyorsun bu çıkmaz işte: Kaput!
– Cihâr ü yek mi o taş?
– Hiç sıkılma öldü dü-şeş!
– Elimde yok mu diyor? Çek babam!
– Aman şeş-beş!
– Hemen de buldu be. Gelsin hesaplayıp durma!
– Bi parti yendi ya akşam, dikiz gelin kuruma!
– Dü-beşle bağlıyorum.
– Yağma yok!
– Elindeki ne?
– Se-yek.
– Aman durun öyleyse: Penc ü yek, domine!
– Mızıkçı dendi mi, sensin diyor, bakın ağalar:
Kırık mı söyleyin Allah için şu cânım zar?
– Kırık!
– Değil!
– Alimallah kırık!
– Değil billâh!
– Yeminsiz oynayamazlar ki, ah çocuklar ah!
– Kanşmasan işin olmaz değil mi? Sen de bunak!
– Gelirsem Öğretirim şimdi...
– Ay şu pampine bak!
– Gelip de öğretecekmiş... Mezarcı Mahmud’a git!
Bir üflesen gidecek ha... Tirit mi sâde tirit!
– Zemâne piçleri! Gördün ya, hepsi besmelesiz...
Ne saygı var, ne hayâ var. Eğer bizim işimiz,
Bu kaltabanlara kalmışsa vay benim başıma!
– Herif belâya sokarsın dınldanıp durma!
– Mezarcı Mahmud’a git ha? Bakın it oğluna bir!
Küfürbaz, alçak, edepsiz... Bu söylenir mi Bekir?
– Yolunca terbiye verdin ya âferin Hasan Ağ.
– Bıraksalar beni, çoktan marizlemiştim ya!..
– Mezarcı Mahmud’a ha? Vay babasının canına!
Bunun yaşında iken biz büyüklerin yanına,
Okur da öyle girer, hem ayakta beklerdik;
“Otur” demezseler elpençe sâde dinlerdik;
“Hayır, bu böyle değildir” demek, ne haddimize!
“Evet” desek bile derlerdi: “Sus behey geveze!”
– Otuz yaşında idim belki; annesiz, dışarı,
Kolay kolay çıkamazdım: Döverdi çünkü karı!
Bugün, onaltıyı doldurmamış yumurcaklar,
Odun yemez iyi bil ha! Geberse karşı koyar.
Geçende dövmek için yoklayım dedim Kerim’i...
“Bırak! Eşek değilim ben!” deyip dikilmez mi?
Dayak eşekler içinmiş, adam dövülmezmiş...
– Ya biz, sözüm ona, merkeb miyiz Bekir, bu ne iş?
Döverdiler bizi her gün de, karşı koymazdık...
Ben öyle terbiye oldum... Kolay mı insanlık?
– Dokundurur mu, ne mümkün, eloğlu hiç adama?
O müslümanları sen şimdi, hey kuzum arama!
Gürültüsüz oyun isterseniz gelin damaya:
Zavallı açmaza düşmüş... Bakın hesaplamaya!
Oyuncunun biri dalgın, elinde taş duruyor;
Rakîbi halbuki lâ-yenkatı’ bıyık buruyor.
Seyirciler mütefekkir , güzîde bir tabaka;
Düşünmelerdeki şîveyse büsbütün başka:
Kiminde el, filân aslâ karışmıyorken işe,
Kiminde durmadan işler benân-ı endîşe!
Al işte: “Beyne burundan gerek, demiş de, hulûl”
Taharriyât-ı amîkayla muttasıl meşgûl!
Mühendis olmalı mutlak şu ak sakallı adam:
Zemîne, dâire şeklindeki yaydı bir balgam;
Abanmış olduğu bir yamrı yumru değnekle,
Mümâslar çekerek soktu belki yüz şekle!
Ayak teriyle cilâlanma tahta peykelere,
Külâhlı, fesli dizilmiş yığın yığın çehre:
Nasîb-i fikr ü zekâdan birinde yok gölge;
Duyulmamış bu beyinlerde his denen meleke!
– Aman canım, şu bizim komşu amma uğraşıcı!
– Ne belledin ya efendim? Onun bir ismi Hacı!
– Çocuğ, ha mektebe verdim, ha vermedimdi diye,
Sokak sokak geziyor...
– Koymuyor mu medreseye?
– Koyar mı hiç? Arabî şimdi kim okur artık?
– Evet, gâvurcaya düştük de sanki iş yaptık!
– Binâ’ya üç sene gittimdi hey zamanlar hey!
İlim de kalmadı...
– Zaten ne kaldı? Hiç bir şey.
– Mahalle Mektebi lâzımdır eski yolda bize;
Sülüs, nesih bitiyor yoksa hepsi... Keyfinize!
– On üç yaşında idim aldığım zaman ketebe .
Geçende “Sen ne bilirsin?” demez mi bir zübbe?
Dedim: “Ulan seni gel ben bir imtihan edeyim,
Otur da yap bakalım şöyle bir kıyak temmim.”
– Nasıl, becerdi mi?
– Kâbil mi! Rabbi yessir’i ben,
Tamam beş ayda değiştimdi kalfamız sağ iken.
– Nedir elindeki yâhu?
– Cerîde .
– At şu pisi.
– Neden?
– Yalan yazıyor, oğlum, onların hepisi.
– Ya doğru yazsa? Asarlar... Ne oldu Volkan’cı,
Unuttunuz mu?
– Bırak, boşboğazlık etme Hacı!
Şu karşıdan gözeten fesli, zannım, ağzıkara...
– Hayır, demem o değil...
– Durma sen belânı ara!
– Canım, lâtîfe yapar, bilmiyor musun Ömer’i?
– Biraz rahatsızım Ahmed, yakın benim feneri!
Duyuldu bir iri ses, arkasından istiğfar ...
Meğer geğirti imiş.
– Pek şifâlı şey şu hıyar:
Cacık yedin mi, ne hikmet, hazır hemen teftih ...
– Evet şifâlı yemiştir...
– Yemiş mi? Lâ-teşbîh .
– Günâha girme. Tefâsirde öyle yazmışlar...
Dayım demişti ki: Gördüm, hıyar hadiste de var.
– Hasan, bizim yeni damat ne oldu anlamadık,
Görünmüyor.
– Karı koyvermiyor: Herif, kılıbık.
– Evinde çan çan eden erkeğin de aklına şaş...
Lâf anlamaz dişi mahlûku , durma sen uğraş.
Kim uğraşır a babam, bunca yıllık ehlim iken
Adam hesabına koymam bizim köroğlunu ben.
...........................................................................
...........................................................................
Tavanın pervazı altındaki toprak yuvadan,
Bakıyor bunlara, yan yan, iki çift ince nazar:
“Ya sizin bir yuvanız yok mu?” diyor anlaşılan,
Dişi erkek çalışan yavrulu kırlangıçlar...
Hakkın Sesleri / Hadîs Tercümesi
“Nizâr evlâdı: “Yetişin ey Nizâroğulları! “ Yemenliler de: “Yetişin Ey
Kahtanoğulları!” dedi mi, hemen tepelerine felâket iner; hemen Allah’ın nusreti
üzerlerinden kalkar: Hepsine birden de kılıç musallat olur.”
(Hadîs-i Şerîf, Nuaym bin Hammâd, Fiten 1-396)
Üç beyinsiz kafanın derdine, üç milyon halk,
Bak, nasıl doğranıyor? Kalk, baba, kabrinden kalk! *
Diriler koşmadı imdadına, sen bâri yetiş...
Arnavutluk yanıyor... Hem bu sefer pek müdhiş!
Tek kıvılcım kabarıp öyle cehennem kustu:
Ki hemen kol kol olup sardı bütün bir yurdu.
O ne yangın ki: Ocak kalmadı söndürmediği!
O ne tûfan ki: Yakıp yıktı bütün vâdîyi!
Âşinâ çehre arandım... O, meğer, hiç yokmuş...
Yalınız bir kuru çöl vark i, ne sorsan: Hâmûş!
Âşinâ çehre de yok, hiçbirinin yâdı da yok;
Yakılan bunca hayâtın, hani, ecsâdı da yok!
Yoklasan külleri, altından, emînim, ancak,
Kömür olmuş iki üç parça kemiktir çıkacak!
Baba! En sevgili annen, o senin öz vatanın
Olacak mıydı fedâ hırsına üç kaltabanın?
Dedemin sürdüğü, can ektiği toprak gitti...
Öyle bir gitti ki hem; bir daha gelmez ebedî!
Ne olurdun bunu kalkıp da göreydin acaba?
“Meşhed”in beynine haç saplanacak mıydı baba!
Ne felâket: Dönüversin de mesâcid ahıra,
Hırvat’ın askeri tepsin çıkıp üstünde hora!
Bâri bir hâtıra kalsaydı şu toprakta diri...
Yer yarılmış, yere geçmiş şühedâ türbeleri!
Nerde olsam çıkıyor karşıma bir kanlı ova...
Sen misin, yoksa hayâlin mi? Vefâsız Kosova!
Hani binlerce mefâhirdi senin her adımın?
Hani sînende yarıp geçtiği yol “Yıldırım’ın?
Hani asker? Hani kalbinde yatan Şâh-ı Şehîd?
Âh o kurbân-ı zafer nerde bugün? Nerde o ıyd?
Söyle, Meşhed, öpeyim secde edip toprağını:
Yok mudur sende Murâd’ın iki üç damla kanı?
Âh Meşhed! O ne? Sâhandaki meyhâne midir?
Kandilin, görmüyorum, nerde? Şu peymâne midir?
Ya harîminde yatan şapkalı sarhoşlar kim?
Yoksa yanlış mı? Hayır, söyleme, bildim... Bildim!
Basacak mıydı, fakat göğsüne Sırb’ın çarığı?
Serilip yerlere binlerce şehîdin sarığı,
Silecek miydi en alçak neferin çizmesini?
Dürtecek miydi geçen, leş gibi her lîmesini?
Ya şu üç parçalı bayrak dikilirken tepene,
Neye indirmedi, kim çıktı bu halkın önüne?
Hani, milletlere meydan okuyan kavm-i necîb?
Görmedim bir kişi, tek bir kişi meydanda... Garib!
Hani, haysiyyetinin gölgesi çiğnense eğer;
-Olmadan üç kişinin, beş kişinin, hûnu heder-
Kahraman gayzı yatışmaz, kanı coşkun efrâd?
İşte haysiyyet-i kavmiyye muhakkar, berbâd!
Hani: “Nâ-mahreme ben söyleyemem kızlarımın,
Karımın ismini... Hem öldürürüm, sorma sakın!”
Diye, tahrîr-i nüfûs istemeyen er kişiler!
Hani, göstermediler eski celâdetten eser;
Fuhşu i’lâya koşan bir sürü nâ-merd öteden,
Ne selâmlık, ne harem dinlemeyip çiğnerken!
Hani, ey kavm-i esâret-zede, muhtâriyyet?
Korkarım, şimdi nasîbin mütemâdi haybet!
Hani, ey unsur-i bî-râbıta, istiklâlin?
Ebediyyen, sanırım, söndü bütün âmâlin!
Hani “Başkım”cıların kurduğu yüksek hülyâ?
Seni yıllarca avutmuş da o mel’un rü’yâ,
Uyumuştun... Ya uyansaydın eder miydi tebâh,
Mülkü, birdenbire âfâka çöken kanlı sabâh?
Karadağ haydudu, Sırp eşşeği, Bulgar yılanı,
Sonra Yûnân iti, çepçevre kuşatsın vatanı...
Târumâr eyleyiversin de bütün ordumuzu,
Bizi kovsun elimizden alarak yurdumuzu...
Kimsesiz âilelerden kimi gitsin bıçağa;
Kimi bin türlü fecâ’atle çekilsin kucağa...
Birinin ırzı heder, dîgerinin hûnu helâl...
............................................................
İşte, ey unsur-i isyan, bu elîm izmihlâl,
Seni tahrîk eden üç beş alığın ma’rifeti!
Ya neden beklemiyordun bu rezîl âkıbeti?
Hani, milliyyetin İslâm idi... Kavmiyyet ne!
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine.
“Arnavutluk” ne demek? Var mı Şerîat’te yeri?
Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!
Arab’ın Türk’e; Laz’ın Çerkes’e, yâhud Kürd’e;
Acem’in Çinli’ye rüchânı mı varmış? Nerde!
Müslümanlıkta “anâsır” mı olurmuş? Ne gezer!
Fikr-i kavmiyyeti tel’în ediyor Peygamber.
En büyük düşmanıdır rûh-i Nebî tefrikanın;
Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın!
Şu senin âkıbetin bin bu kadar yıl evvel,
Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?
* * *
Artık ey millet-i merhûme, sabâh oldu uyan!
Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?
Ne Araplık, ne de Türklük kalacak, aç gözünü!
Dinle Peygamber-i Zîşân’ın ilâhî sözünü.
Türk Arab’sız yaşamaz. Kim ki “Yaşar” der, delidir!
Arab’ın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.
Veriniz başbaşa... Zîrâ sonu hüsrân-ı mübîn:
Ne Hilâfet kalıyor ortada billâhi, ne din!
“Medeniyyet!” size çoktan beridir diş biliyor;
Evvelâ parçalamak, sonra da yutmak diliyor.
Arnavutlar size ibret olacakken, hâlâ,
Ne bu şûrîde siyâset, ne bu fâsid da’vâ?
Görmüyor gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz...
Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!
Bunu benden duyunuz, ben ki evet, Arnavud’um...
Başka bir şey diyemem... İşte perîşan yurdum!..
28 Rebîülevvel 1331
21 Şubat 1328
(6 Mart 1913)
* Babam, Fâtih müderrislerinden İpekli Hoca Tâhir Efendi merhumdur ki, benim hem
babam, hem hocamdır. Ne biliyorsam kendisinden öğrendim. Şiirin daha iyi
anlaşılmasına, merhumun da rahmetle anılmasına vesile olur, diye şu hâşiyeyi
yazmaya mecbur oldum.
Safahat / Nazım Parçaları - Şâir Huzûrunda Münekkid
Düzer yâve-gû bir herif, bir gazel:
Müeddâ perîşân, edâ mübtezel .
Tabî’î o gâyetle parlak bulur;
Okur, dinletir, söyletir, gaşy olur.
Biraz sonra bastırmak ister, fakat,
Sakın olmasın der ufak bir sakat.
Büyük, muktedir bir münekkid arar,
Nihâyet zarîfin birinden sorar.
Gözetmez bu âdem de hâtır, huzûr,
Bulur lâfz u ma’nâda birçok kusur.
Herif şimdi tenkîde hiddetlenir,
Rezîlâne artık neler söylenir!
Biraz dinleyip sonra, bak, der zarîf:
Sizin nesriniz nazmınızdan lâtîf!
Gölgeler / Âyet Meâli (Hicr, 56)
“Dalâle düşmüşlerden başka kim, Tanrı’sının rahmetinden ümîdini keser?”
(Kur’an, Hicr, 56)
Lâkin, hani bir nefhası yok sende ümîdin!
“Ölmüş” mü dedin? Âh onu öldürmeli miydin?
Hakkın ezelî fecri boğulmazdı, a zâlim,
Ferdâların artık göreceksin ki ne muzlim!
Onsuz yürürüm dersen, emîn ol ki yürünmez;
Yıllarca bakınsan, bir ufak lem’a görünmez.
Beyninde uğuldar durur emvâcı leyâlin;
Girdâba vurur alnını koştukça hayâlin!
Hüsran sarar âfâkını, yırtıp geçemezsin.
Arkanda mı, karşında mı sâhil, seçemezsin.
Ey, yolda kalan, yolcusu yeldâ-yı hayâtın!
Göklerde değil, yerde değil, sende necâtın:
Ölmüş dediğin rûhu alevlendiriver de,
Bir parça açılsın şu muhîtindeki perde.
Bir parça açılsın, diyorum, çünkü bunaldın;
Nevmîd olarak nûr-i ezelden donakaldın!
Ey, Hakk’a taparken şaşıran, kalb-i muvahhid!
Bir sîne emelsiz yaşar ancak, o da: Mülhid.
Birleşmesi kâbil mi ya tevhîd ile ye’sin?
Hâşâ! Bunun imkânı yok, elbette bilirsin.
Öyleyse neden boynunu bükmüş, duruyorsun?
Hiç merhametin yok mudur evlâdına olsun?
Doğduk, “Yaşamak yok size!” derlerdi beşikten;
Dünyâyı mezarlık bilerek indik eşikten!
Telkîn-i hayât etmedi asla bize bir ses;
Yurdun ezelî yasçısı baykuş gibi herkes,
Ye’sin bulanık rûhunu zerk etmeye baktı;
Mel’un aşı bir nesli uyuşturdu, bıraktı!
“Devlet batacak!” çığlığı beyninde öter de,
Millette bekâ hissi ezilmez mi ki? Nerde!
“Devlet batacak!” İşte bu öldürdü şebâbı;
Git yokla da bak, var mı kımıldanmaya tâbı?
Âfâkına yüklense de binlerce mehâlik ,
Batmazdı bu devlet, “Batacaktır!” demeyeydik.
Batmazdı, hayır batmadı, hem batmayacaktır;
Tek sen uluyan ye’si gebert, azmi uyandır.
Kâfî ona can vermeye bir nefha-i îman;
Davransın ümîdin, bu ne heybet, bu ne hirman?
Mâzîdeki hicranları susturmaya başla;
Evlâdına sağlam bir emel mâyesi aşla,
Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol...
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.
İstanbul, 30 Teşrînievvel 1335
(30 Ekim 1919)
Safahat / Bir Mersiye
(Henüz, ondokuz-yirmi yaşlarında iken, bu cihân-ı zulmete vedâ ederek, âlem-i
nûrânûr-ı dîdâra yükselen yâr-i cânım Hilmi hakkında)
Nihâyet oldu nazardan nihân o nûr-i mübîn,
Peyinde kaldı ufuklarda bir hayâl-i defîn !
Zevâl, o emr-i tabî’î kemâle derpeydir:
Fezâda yükselen encüm olur ufûle karîn ;
Fakat bu necm-i emel sanki berk-ı hâtıf idi,
Ki birden etti gurûbuyla ufku leyl-âkîn .
Tenezzül etmedi nâsûta, döndü lâhûta;
Kemîne pâye-i iclâli oldu ılliyyîn .
Hayâli yâd-ı hazînimde, ruhu bâlâ-gerd ,
Vücûdu bister-i makberde iğtirâb-güzîn ...
Tehallül eyledi gûyâ o nûr-i yekpare,
Nigâh-ı bârika-bîn oldu bir de hârika-bîn !
Bir âsûmân-ı celâlin muhîti oldukça,
Nazarda arş ile yeksân olursa çok mu zemîn?
Kitâbe, seng-i mezârında hep kitâb-ı ledün;
Sirâc, fevk-ı serinde ziyâ-yı nûr-i yakîn .
Sütûnu merkadinin Hakk’a yükselen tehlîl;
Revâkı meşhedinin nâzilât-ı arş-ı berîn .
Zemîn-i hâkine ferrâş dest-i nâz-ı nesîm;
Fezâ-yı kabrine sâkî sehâb-ı nesr-âyîn .
Nücûm, türbesinin türbedâr-ı bîdârı;
Bahâr, lâhdine pûşîde sütre-i rengîn.
Açılmadan kuruyan gonce-i izârı için
Seherde nevha-i bülbül terâne-i Yâsîn!
Havâda mevcesidir şehper-i melâikenin,
Eden riyâh değildir bu servilikte enîn.
Leyâl o tayf-ı lâtîfin harîm-i ismetidir;
Şafak ki hâtıra-i iğtirâbıdır, ne hâzin!
Bütün mekân, nazarımda o rûha nüzhet-gâh ,
Eğerçi yükselerek oldu lâmekanda mekîn .
Ey aslına iltihâk eden nûr,
Sensin bana her tarafta manzûr ;
Olsan da zılâl içinde mestûr,
Bir an değilim o lem’adan dûr:
Rûhumda ebed-karâr şu’len.
Mevvâc sabâhatin seherde,
Berk urmada nâsiyen kamerde ;
Şeb sahn-ı harem-serâna perde.
Matvî evrâk-ı verd-i terde
Bir şemme kitâb-ı nükhetinden!
Nağmendir eden riyâhı tehzîz,
Senden bu nevâ-yı şûriş-engîz !
Tayfın beni eyliyor seher-hîz...
Ey hâtırasıyle rûh lebrîz,
İndimde bu kâinât hep sen!
Ey lem’a-i şu’le-i İlâhî,
Ey subh-i ebed karârgâhi.
Hiç bulmaya tâbişin tenâhî...
Envârına gelmesin tebâhî ...
Bir böyle bekânı isterim ben.
Sönmez yanan ihtimâli yoktur,
Sönmek sözünün meâli yoktur...
Yok, nâre demem zevâli yoktur.
Nûrun fakat öyle hâli yoktur.
Olmaz ona hiç adem nişîmen .
Ey hâtırasıyle kaldığım yâr,
Artık aramızda bir cihan var!
Sen gökte safâ-güzîn-i dîdâr,
Ben yerde azâb içinde bîzâr!
Gûşumda bütün terâne şîven!
Şîven demi nây-i nağme-kârın,
Şîven cereyânı cûybârın ,
Şîven sesi bâd-ı bî-karârın,
Şîven bana âh yâdigârın...
Sen gökleri hande-zâr ederken!
Safahat / Hürriyet
- İki gün sonra -
Beyaz entârisiyle kar gibi kız,
Sanki Cennet’ten inme zâde-i hûr;
Ya seher-pâredir ki perrandır
Dûş-i nâzında bir sehâbe-i nûr.
Kuşanıp bir nitâk-ı hürriyet
Geziyor hâk-dânı dûrâ-dûr!
Hâledâr eyleyince bedri şafak
Bu kadar dil-nişîn olur ancak.
Ya şu oğlan; şu tostopaç afacan
Ki fezâlar gelir sürûruna dar;
Taşıyor sanki sığmıyor kabına...
Kendisinden büyük de bayrağı var!
Geçti mâzî denen o devr-i melâl,
Haydi feth et: Senindir istikbâl.
Koşuyor el ele vermiş ik kardeş; birinin
Yaşı beş yoksa da, var altı kadar diğerinin
Bakıyor arkalarından dayanıp değneğine,
Hayli düşkün bir adam:
– Kız o ne? Düştün mü yine!
Sana bin kerre dedim koşma, yavaş git, yaramaz!
Haydi kalk ağlama... Söz dinlesen olmaz mı biraz?
Silkiver üstünü Ahmed, bakıver ağlamasın.
– Ağlamam ağbaba...
– Artık yetişir, oynamayın.
Söktü baktım ki hemen bir alay etfâl öteden,
O nasıl mevkib-i şâdî , o ne âlem, görsen!
Her çocuk bir kocaman bayrak edinmiş, geliyor.
“Yaşasın!” sesleri eflâke kadar yükseliyor.
Görerek yapma değil hem, ne tabî’î etvâr !
Şu yumurcaklara bak: Sanki ezelden ahrâr !
– Bağırın haydi çocuklar...
– Yaşasın hürriyet!
Derken alkış geliyor; sonra da nevbet nevbet,
Ya Vatan Şarkısı, yâhud ona benzer bir şey
Okunup, her köşe çın çın ötüyor... Hey gidi hey!
Bir mezarlık gibi dalgın yatıyorken, daha dün
Şu sokaklarda bugün dalgalanan rûhu görün!
– Biz de gitsek azıcık, ağbaba, olmaz mı?
– Gidin.
Çok koşup terlemeyin ha! Amanın dikkat edin.
İki kardeş dalarak lücce-i etfâle hemen,
İki dürdâne-i ismet gibi yüzmekte iken;
Bakarak arkalarından bu güzel yavruların,
Döndü birdenbire sîmâsı duran ihtiyarın.
Ne için ağladı? Bilmem. Şunu duydum yalınız;
– Âh bir kerre gelip görse Yemen’den babanız!..
Gölgeler / San’atkâr
- Mister Archibald Bullok Roosevelt Cenablarına - (*1)
Şu mâcerâyı işittim birinden, üç sene var,
Olur ki dinleyecek bir meraklı kimse çıkar:
...Zevâli beş geçe, Boston’dan ayrılınca tiren,
Vagonda volta vuranlar dağıldılar birden.
Demek: Sekiz kişilik hücre, şimdi, sâde benim...
O halde yan gelirim, dinlenir başım, beynim.
Dışarda vecd ile dönsün semâ, ufuk, toprak,
Gömüldüğüm köşe sâbit değil mi, sen şuna bak!
Aman ne zümrüt ağaçlar!.. Ne dalga dalga ekin!..
Çiçek mi, ev mi?.. Ne köyler: Şehir kadar zengin!..
Yolun güzelliği lâkin!.. Aman ne manzaralar!..
Ne çok da fabrika!..
Derken, içim yavaşça dalar;
Deminki hâtıralardan ne iz kalır, ne de yer.
Batar, çıkarken uzaklarda ben zavallı meğer,
Bizim sekiz kişilik hücre durmamış yalnız:
Meğerse karşıma doğmuş ki bir civan yıldız,
Nazar -kamaştığı berkiyle bî-mecâl-i şühûd-
Kalır ayaklarının ta ucunda gaşy-ı sücûd!
Yanında -âşığı hiç şüphe yok- sevimli, kibar,
Bütün hutûtu yüzün gösterir ki: San’atkâr;
Uzunca boylu, ağırbaşlı, bir necîb erkek.
Bu çifte kumrular ürkerse, pek yazık, diyerek,
Köşemde ben yine sessizce bir zaman tünedim;
Lüzûmu hiç bile yokmuş ya, sonradan denedim!
Bulutlu gözleri cânanda, kendi müstağrak;
Fezâ yıkılsa, kızın rûhu belki duymayacak!
Bu âşığınsa -vakûr alnı çizgi çizgi fütûr-
Derin bakışları dalmış semâya dûrâdûr.
O, şimdi cevvi süzerken, yanında Leylâ’sı,
Gözünde kurduğu âtîlerin heyûlâsı,
Senin bu gölge vücûdunla nerden uğraşacak?
Unut da kendini artık, ne söylüyor, kıza bak:
– Emîr! O sonraki üç parça yok mu, pek müdhiş;
Bu şâheserleri ömründe sahne dinlememiş.
Nasıl, bulutlara yangın verir de yaz güneşi,
Yakarsa gökleri şimşeklerin serî’ ateşi;
Senin de, çalmadı parmakların, tutuşturdu,
Ziyâ adımları altında haykıran ûdu!
Ne hisle inledi karşında sîneler, bilsen,
Kümeyle tellere birden alev dökerken sen!
Kanar, yanar gibi yüzlerce bülbülün kalbi,
O, perde perde tüten nevha neydi, yâ Rabbi!
Evet, bizim medenî Garb’ın ilk işittiği ses,
Çölün yanık yüreğinden kopup gelen bu nefes,
Nidâ-yı Hak gibi edvârı haşreden bu hitab.
Hudâ bilir ki, inerken o yıldırım mızrab,
Gelirdi hep bana: “Mısr’ın, Irak’ın, Îrân’ın,
Tihâme’nin, Yemen’in, Gazne’nin, Buhârâ’nın,
Hülâsa, Hind ile Sind’in serâb-ı mâzîsi,
Duman duman, tütüyor her harâbeden hissi!”
– Fakat, bu sözleri aczim nasıl benimseyecek?
Teşekkür etmeye insan hicâb eder...
– Ne demek?
Tevâzu’un da olur bir nisâbı, haddini bil!
– Benimse ancak odur bildiğim.
– Hiç öyle değil!
Dehânı gizlemenin artık ihtimâli mi var?
Bugünkü konseri hayretle dinleyen kafalar,
-Ki san’atin yaşayan bellibaşlı devleridir-
Ne manzaraydı: Nihâyet, eğildiler bir bir!
Zaman zaman kopan alkışların içinde, hele,
Godoski’nin seni tebrîk edip de hürmetle; (*2)
“Emîr! O kudrete eş varsa, nerde, bilmiyorum,
Ne muhteşem çalıyorsun! Seninle mağrûrum.
Bütün senâların üstündesin, bugün.” demesi,
O şâheser ki, tutulmuştu herkesin nefesi!
– Sever fakîri de...
– Yok yok, değişmedikçe şiâr,
Fakîri hiç seven olmaz: “Dolar sever bu diyâr.”
Senin diyârını bilmem, o başka olsa gerek!
– Hayır, bir at başıdır varsa farkımız pek pek!
– O halde, aynı kopuklarmışız, felâkete bak!
– Fakat, Godoski’yi lâyık değildi hırpalamak.
Bırak, uzaklara hâkim dehâ-yı san’atini,
Görür yakındakiler rûhunun asâletini.
Onun da yoksa duyan kalbi sînesinde eğer,
Vücûd-i hilkate bir mi’deden kefen çekiver!
– Peki! Öbürleri? Onlar da sanki dostun mu?
– Değil.
– Ne söylediler sonradan, unuttun mu?
“Bu türlü bir viyolonsel işitmedikti, Emîr!” (*3)
Büyük dehâlar eder böyle nâdiren teshîr,
Küçük dehâları sarsan bu kanlı, canlı sazı,
Şu var ki, hârika âlemde: Ûdunun tarzı.
Evet, bizim çelo gâyet belâlı, çok müşkil,
Fakat, kemâlini bulmuş, bu, lâkin, öyle değil:
Bütün tekâmüle âsî bir ibtidâi saz,
O çağlayan gibi sesler bu sîneden taşamaz,
Ne olsa nâfile!.. Derken, muhîti susturdun:
Göründü nâ-mütenâhî, zaman zaman ûdun.”
“Peki! Cemîle mi bunlar?
– Nedir ya?
– Merhamet et,
Riyâya benzeyecek, korkarım ki mahviyyet!
Dehâna sâhib ol artık!..
– Dehâyı şimdi bırak!
Kemâle yaklaşabilmek hayâli benden uzak!
– Nedir bu, aynı soğuk perdelerde, aynı karâr?
– Şudur ki: Yükselemez kollarıyla san’atkâr
Dehâ için kanat ister; benimse yok kanadım.
– Senin mi yok kanadın? Hızlı söyle, anlamadım!
Demin, şevâhik-ı san’at bulunca pâyânı,
Nasıl süzüldün aşarken hudûd-i imkânı?
Ne türlü yol bulabildin bu seyri temdîde?
Yayan dolaşmadın elbette lâ-tenâhîde !
Kanatsızım demen artık tuhaf değil mi biraz?
Birer kanat da o, yâdımda çırpınan, iki saz.
Aceb, hayâli tararken semâ-yı ilhâmı,
Cenâhı, dört açılır böyle bir dehâ var mı?
Nebîlerin damarından damarlarındaki kan:
O kanda bir galeyan: Şark’a en temiz heyecan.
Peyinde, herbiri a’sâra hâkim, ecdâdın;
Önünde, şimdiden âtîyi peyleyen yâdın...
Şu yurda geldi mi, bilsem, senin kadar mes’ûd?
– Sa’âdet öyle mi? Yok, yok, serâba verme vücûd!
Çocukluğumda, evet, bahtiyâr idim cidden,
Harîm-i âilenin farkı yoktu Cennet’ten.
Eşikten atladığım gün değişti, lâkin, cev;
Kuşattı parçalanan Şark’ı bir duman, bir alev.
Durur mu, almış ateş hânümânı bir kere?
Bütün mefâhiri târîhimin serildi yere;
Harâbe kalmadı hattâ o şanlı mâzîden!
Meğer, bu haybetin altında kıvranırken ben,
Kopar kopar da gidermiş o lîme lîme diyâr!
Dönünce arkama, baktım: Ne yer durur, ne de yâr,
Yabancı ellere geçmiş, birer birer, hepsi;
Kalan şu kubbede, hâsir bir ümmetin ye’si!
– O ye’si inletiyordun, değil mi, ûduna sen?
– Değil ki ûdu, bütün kâinâtı inletsen,
Figâna söyletebilmek bir ızdırâbı, hayâl!
Diyordu şâiri Hind’in o feylesof İkbâl:
“Heyecâna verdi gönülleri,
Heyecanlı sesleri gönlümün;
Ben o nağmeden müteheyyicim:
Ki yok ihtimâli terennümün.”
Benim de kalb-i harâbımda duyduğum hicran,
Henüz duyulmadı mızrâbımın lisânından.
O bir “semûm”, onu nerden duyursun üç beş “âh”?
Duyurmuyor ki, demin pek görünmedin âgâh,
Neşîdeler okudun bil’akis sa’âdetime!
Gücenme hayret edersem bu mazhariyyetime!
Gücenme, anla nihâyet ki: Bir belâ-zedeyim,
Kader dedikleri unsurla pençeleşmedeyim.
Kolum, kafam, gece gündüz didişmeden bî-tâb
Ayaktayım henüz amma, serildi, gitti şebâb.
Serildi, hem de nasıl bir zamanda, haybete bak:
Zafer hayâlini geçtim, halâs ümîdi uzak!
Helâki boyladı âtîye attığım her adım;
Değilse, hangi hezîmet çıkar ki, uğramadım?
Yığınla kül kesilen yurdumun hayâleti mi?
Vatansız ümmetimin derbeder sefâleti mi?
Hazan veliyle harâb, öksüz âşiyânım mı?
Fezâya savrulan âvâre hânümânım mı?
Yerinde yeller esen ma’bedim mi, türbem mi?
Civârı çöl kadar ıssız harîm-i Kâ’bem mi?
İçin için kanayan dînimin serilmesi mi?
Bu his harâbesi üstünde baykuşun sesi mi?
Hülâsa, görmediğim cilve hangi fâciadır?
Yarınki perdeyi bilmem, o şimdilik bir sır;
Fakat bugünkünü dinlersen, ihtisâr edeyim:
Sularla engine düşmüş bir eski teknedeyim;
Hayâta avdetimin, gâlibâ, yok imkânı.
Nedir ki, âilemin en muazzez erkânı,
Yanımdalar ya, ne olsak berâberiz... derken,
Kopan borayla bizim tekne ayrılır da hemen,
Birer birer dağılır her çatırdayan kemiği.
Kazâ sürükleyedursun hayâl olan gemiyi...
-Hayır, hayâli de yok gör ki şimdi meydanda-
Şu ben ne uğraşırım kaldığım bu ummanda?
Tutunduğum iki bîçâre tahta parçasıdır,
Nasıl bu dağ kesilen dalgalarla çarpışılır?
Bulutların yayılır perde perde kâbûsu;
Çöker fezâlara artık leyâlin en koyusu.
Sağım, solum, önüm, arkam yığın yığın zulmet;
Ne gâye belli, ne mevki’, ne veche var, ne cihet.
Döner döner çıkamam, ye’s içinde kıvranırım;
Mezâra canlı giren bir zavallıyım sanırım!
Zamân olur, kabaran dalgalarla savrulurum;
Zamân olur, açılan bir cehennemî uçurum,
İner benimle berâber fezâyı inleterek;
Zamân olur, bulut altında gizlenen şimşek,
Deşer de zulmeti, bir sahne gösterir ki, inan,
Bütün bütün beni bîzâr eder hayâtımdan:
“Kaderle pençeleşilmez, ecelse beklediğim,
Şu tahta parçalarından tecerrüd etmeliyim....
Yeter boğuştuğum artık...” derim... Hayır, duramam,
Taş olsa baş vururum, intihâra baş vuramam!
Batar, çıkar, giderim...
– Söyledim ya, şimdi, Emîr,
Nebîlerin kanı rûhunda hükmeden te’sîr.
– Evet, batar, çıkarım -gâlibâ- ilerlemeden,
Senin “kanat” dediğin tahtalarla hâlâ ben!
O tahtalar ki, bir onlar elimde, varsa, kalan,
Yıkık şebâbımın enkâz-ı târumârından.
– Gurûbu seyredecektik, demin değil mi? Yazık:
O pembelik bile Mağrib’de bir hayâl artık!
Yetîm ufuklara çökmüş de akşamın hüznü,
Acıklı sîneye dönmüş, çevir de bak yüzünü.
– “Yetîm ufuklar”ı okşar durur şu anda şafak,
Şafak sönünce de, yıldızlar okşayıp duracak;
“Acıklı sîne”yi dersen, güneşlidir yarına.
Fakat, benim gecemin simsiyah ufuklarına,
Şu kubbeden ne ziyâ var, ilâç için, ne sadâ,
Bütün nasîbi o ıssız, o sermedî yeldâ!
Harîm-i kalbime indim mi, titrerim tir tir,
Adım başındaki iz, çünkü bir gurûb izidir.
Evet, gurûb izi, lâkin, adem misâli derin,
Tulû’u mahşere kalmış batan güneşlerimin!..
Neden, fakat, heyecânın? Nedir yüzündeki yaş?
Sonunda yolcunu, incitme, ey güzel yoldaş!
Hudâ bilir ki dayanmaz, taş olsa bir sîne,
O gözlerinde dönen sağnağın dökülmesine.
Hayır! Yakar beni derdimle âşinâ çıkman,
Bırak, ben ağlayayım, sen çekil de karşımdan.
Belâ mı kaldı ki dünyâ evinde görmediğim?
Bırak, şu yaşları, hiç yoksa, görmeden gideyim!
Hilvan, 22 Ağustos 1349 (1933)
(*1) Vaktiyle Amerika’da iki defa reîsicumhûr intihâb edilen meşhur Roosevelt’in
oğludur. Afrika’daki bir münzevînin, böyle, Yeni Dünya evlâdından birine eser
ithâfına kalkışması garip görünmesin: Şerif Muhyiddin Beyefendi Newyork’ta iken,
bu asîl genç kendisine karşı ihlâsın, mihmanperverliğin, biz Şarklıları bile
hayran edecek derecesini gösterdi. Bunun için gıyabî minnetdârıyım.
(*2) Zamanın en büyük mûsıkî-şinâslarından olmakla beraber, piyano üzerinde en
muazzam san’atkâr.
(*3) Viyolonsel yâhud çelo, kemandan dört kerre daha büyük, on dört kerre daha
güç bir sazdır.
Safahat / Kocakarı İle Ömer
Üstâd-ı necîbim Ali Ekrem Bey’e
Yok ya Abbâs’ı bilmeyen, kimdi?..
O sahâbîyi dinleyin, şimdi:
Bir karanlık geceydi pek de ayaz...
İbni Hattâb’ı görmek üzre biraz,
Çıktım evden ki yollar ıpıssız.
Yolcu bir benmişim meğer yalnız!
Aradan geçmemişti çok da zaman,
Az ilerden yavaşça oldu iyân,
Zulmetin sînesinde ukde gibi,
Ansızın bir müheykel a’râbî!
Bembeyaz bir ridâ içinde garîb,
Geliyor muttasıl mehîb mehîb
Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;
Durmadan karşıdan selâmlaştık.
Düşünürken selâm alan sesini,
O heyûlâ uzandı tuttu beni:
Bir de baktım, Ömer değil mi imiş!
– Yâ Ömer! Böyle geç zaman, bu ne iş?
– Şu mahallâtı devre çıkmıştım...
Gel bereber, benimle, üç beş adım.
* * *
Ne sadâ var, ne bir yürür bîdâr;
Uhrevî bir sükûn içinde civâr.
Ömer olmuş gezer, sıyânet-i Hak...
Şu yatan beldenin huzûruna bak!
O semâlar kadar yücelmiş alın,
Çakarak sînesinden âfâkın,
Bir zaman sönmeyen nigâhıyle,
Necm-i sâhirde sanki bir hâle !
Duruyor her evin önünde Ömer,
Dinliyor, bî-haber içerdekiler.
Geçmedik en harâb bir yapıyı,
Yokladık sağlı sollu her kapıyı.
Geldik artık Medîne hâricine;
Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.
* * *
Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.
“Açız! Açız!” diye feryâd eden çocuklarının,
Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini ;
Çıkardı yuttuğu yaşlarla çırpınan sesini:
– Durundu yavrularım, işte şimdicek pişecek...
Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!
Çocukların yeniden başlamıştı nâleleri...
Selâmı verdi Ömer, daldı âkıbet içeri,
Selâmı aldı kadın pek beşûş bir yüzle.
– Bu yavrular niçin, ey teyze ağlıyor, söyle?
– Bugün ikinci gün, aç kaldılar...
– O halde, neden
Biraz yemek komuyorsun?
– Yemek mi? Çömleği sen,
Tirid mi zannediyorsun? İçinde sâde su var;
Çakıl taşıyla berâber bütün zaman kaynar!
Ne çâre! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.
– Peki! Senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın...
Tek erkeğin de mi yok?
– Hepsi öldü... Kimsem yok.
– Senin midir bu küçükler?
– Torunlarım.
– Ne de çok!
Adam, Emîr’e gidip söylemez mi hâlini?
– Ah!
Emîr’e, öyle mi? Kahretsin an-karîb Allah!
Yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun...
Ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!
– Ne yaptı, teyze, Ömer, böyle inkisâr edecek?
– Ya ben yetîm avuturken, Emîr uyur mu gerek?
Raiyyetiz , ona bizler vedîatu’llâhız ;
Gelip de bir aramak yok mu?
– Haklısın, yalnız,
Zavallının işi pek çok, zaman bulup gelemez;
Gidip de söylememişsen, ne haldesin bilemez.
– Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?
Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?
Zavallının işi çokmuş!.. Nedir, muhârebe mi?
İşitme sen de civârında inleyen elemi,
Medîne halkını üryan bırak, Mısır’da dolaş...
“Gazâ! Gazâ!” diye git soy cihânı, gel paylaş!
Çocukların bu sefer yükselince feryadı,
Kadın tehevvürü artık cünûna vardırdı:
– Şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine;
Ömer! Savâik-i tel’în olur, iner tepene!
Yetîmin âhını yağmur duası zannetme:
O sayha ra’d-ı kazâdır ki gönderir ademe!
“Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver...”
“Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!”
Gidip de söyleyeyim hâ!.. Dilencilik yapamam!
Ömer de kim? Benim ondan kerîm adamdı babam,
Ölür de yüz suyu dökmem sizin halîfenize!..
Ömer vuruldu bu son sözle...
– Haklısın, teyze!
Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.
* * *
Halîfe önde, bitik, suçlu, münfa’il , nâdim;
Ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.
Sabaha karşı biraz başlamıştı aydınlık.
Köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor,
Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor?
Medîne’nin dalarak münhanî sokaklarına;
Dönüp dönüp hele geldik zahîre anbarına.
Halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.
Arandı her yeri, bir mum yakıp ale’l-acele.
– Şu tek çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;
Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.
Çuval Halîfe’de, yağ bende, çıktık anbardan;
Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.
Mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; Ömer yaralı;
Dedim ki:
– Ben götüreydim... Verir misin çuvalı?
– Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:
Vebâli kendine âiddir İbni Hattâb’ın.
Kadın ne söyledi, Abbâs, işitmedin mi demin?
Yarın, huzûr-i İlâhî’de, kimseler, Ömer’in
Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;
Evet, hilâfeti yüklenmeyeydi vaktiyle.
Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu,
Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu!
Bir ihtiyar karı bî-kes kalır, Ömer mes’ul!
Yetîmi, girye-i hüsrân alır, Ömer mes’ul!
Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:
Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!
Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:
O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer’i!
Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;
Ömer koğulmada her mâtemin civârından!
Ömer halîfe iken başka kim çıkar mes’ul?
Ömer ne yapsın; İlâhî, beşer zalûm ü cehûl !
Ömer’den isteniyor beklenen Muhammed’den...
Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?
– Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,
İdâre eyleyecek düştüğün bu ma’rekeyi?
Evet, adâleti “mutlak” hayâl edersen eğer,
Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!
Beşer, adâleti “mutlak” tahayyül eylerse,
Görür ümîdini mahkûm her zaman ye’se.
Sen ey Ömer, ne meleksin, ne bir emîr-i zalûm...
Fakat elinde ne var? Fıtraten beşer mazlûm!
Görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri,
Zalâm içinde, yük altında inleyen Ömer’i!
Huzûr-i Hakk’a çıkarken bu unlu cebhenle,
Değil zemîni, getir şâhid âsûmânı bile!
– Uzak mı yol? Daha çok var mı?
– Ancak üç beş adım.
Mecâli kalmamış artık zavallının... Baktım:
Olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;
Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin belâ ne ise!
Sokuldu haymeye, indirdi arkasından unu:
– Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.
Hemen çakılları çömlekten indirip attı;
Uzandı testiye, yağ koydu, sonra un kattı.
Oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: Ocak,
Hemen sönüp gidecek...
– Teyze, yok mu hiç yakacak?
Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer’e;
Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.
Ocak tüter, Ömer üfler zefîr-i hârıyle;
Zemîni lihye-i beyzâ-yı târumârıyle
Sücûd tavr-ı huşû’unda, muttasıl süpürür;
İçinde rûhu yanar, cebhesinde ter köpürür!
Döner muhît-i nigâhında tûde tûde duman;
Bulut geçer gibi necmin hıyât-ı nûrundan!
Ocak tutuştu, yemek pişti;
– Var mı teyze kabın?
Getir de indirelim...
– Var büyükçe bir kap, alın.
Yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekleyecek!
Ömer, çocuklara bir bir yedirdi üfleyerek!
Kesildi haymede mâtem, uyandı rûh-i sürûr;
Çocuklar oynaşıyorlar, kadın ferîh ü fahûr .
Ömer bu âlemi gördükçe gaşy içindeydi...
Dedim...
– Sabah oluyor kalkalım...
– Evet, haydi!
Yarın Emâret’e gel teyze, öğleyin beni bul:
Emîr’e söyleriz, elbette hayr olur me’mûl .
* * *
Yüzü gülmüştü teyzenin, baktık,
Biz de çıktık vedâ edip artık.
Hiç görünmeksizin gelip geçene,
Doğru indik Halîfe’nin evine.
“Şimdi nerdeyse gün doğar, kalıver”
Diye, koyvermiyordu, çünkü, Ömer.
Etti az sonra subh-ı velveledâr
Uyuyan şehri kâmilen bîdâr.
Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.
– Gâlibâ teyze, uykusuz kaldın!
İşte bağlanmak üzredir nafakan,
Alacaksın her ay gelip buradan.
Şimdi affeyledin, değil mi beni?
– Böyle göster fakat adâletini.
Safahat / Geçinme Belâsı
“Ömr-i giran-mâye der in sarf şûd
Tâ çihorem sayf, çipûşem şitâ!”
Sa’dî
Doksan senelik ömre, İlâhî, bu mu gâyet?
Bilmem ki ne âlem bu cedelgâh-ı maîşet !
Korkunç oluyor böyle hakîkatleri, gerçek,
Sa’dî o kadar felsefesiyle, hüneriyle,
Fikrindeki hürriyet-i fevka’l-beşeriyle
Esbâb-ı maîşet denilen kayda girerse,
Yâd etmesin âzâdeliğin nâmını kimse.
İnsan ki çıkar perde-i mektûm-i ademden,
Tâ sahne-i hestîde zuhûr ettiği demden,
İkmâle kadar fâcia-i devr-i hayâtı,
Atlatmaya mahkûm ne mülhik akabâtı !
Zannetme ölüm şahsına bir kerre muhâcim ...
Bin kerre olur günde o düşmenle müzâhim .
Âvâre beşer sâha-i gabrâya düşünce
Etrâfına binlerce devâhî üşüşünce
Meydan mı bulur râhatı esbâbını celbe?
Başlar o cılız kolları dünyâ ile harbe!
Kaynar güneşin âteşi mihrâk-ı serinde;
Karlar buz olur hep beden-i bî-siperinde.
Medhûş nigâhında köpürdükçe denizler;
Beyninde bütün dalgalar öttükçe mükerrer;
Sâhilden uzansam der, eder tayy-ı merâhil ;
Lâkin onu bilmez ki uzaklar daha sâil:
Dağlar o nihâyetsiz olan silsilesiyle,
Ormanlar o dünyâyı tutan velvelesiyle,
Emvâc-ı serâbıyle, vuhûşuyle bevâdî .
Her hatve-i azminde olur ye’sine bâdî .
Fevkinde, semâvâtın o ecrâm-ı mehîbi;
Pîşinde, zemînin o temâsîl-i acîbi;
Bîçâreyi medhûş ederek her nefesinde,
Muztar bırakır, mün’adim olmak hevesinde.
Lâkin bu heves bir heves-i dîgere mağlûb:
İnsan yaşamak hırs-ı cibillîsine meclûb .
Her devresi bir devr-i azâb olsa hayâtın,
Râzîsi değildir yine bir türlü memâtın!
Ömr olsa da binlerce tekâlif ile meşhûn ,
İnsan yaşamaktan yine memnun, yine memnun!
Artık neye mevkûf ise te’mîn-i bekâsı,
Yalnız ona masrûf olur âvâre kuvâsı .
Durmaz boğuşur bunca muhâcimlere rağmen,
Düşmez, o mesaî denilen seyfi elinden.
Çıplaktır o, ister ki soğuklarda ısınsın;
Bir dam çatarak her gece altında barınsın.
İster yiyecek şey, giyecek şey, yakacak şey...
Bin türlü havâic daha var bunlara der-pey .
Âvâre beşer işte bu bâzâr-ı cihanda,
Her gün yeni bir kâr peşinden cevelânda.
Maksad bu kadar dağdağadan bir yaşamaktır...
Lâkin, bunun altında ne maksad olacaktır?
Heyhât, onu idrâk için i’mâl-i hayâle
Yok vakti: Bütün demleri mevkûf cidâle !
İnsan ki, onun rûh ile insanlığı kâim ,
Dâim oluyor cisminin âmâline hâdim ;
Gelseydi eğer ruhunu i’lâya da nevbet ,
Anlardı nedir, belki, hayatındaki gâyet.
Bir anladığım varsa şudur: Hâlik-ı Âlem,
Hilkat kalıversin, diye, bir ukde-i mübhem,
Daldırmada insanları hâcât-i hayâta,
Döndürmede ezhânı bütün başka cihâta .
Ömrün öteden berk-süvârâne şitâbı,
Iyşin beriden lâzım-ı bîhadd ü hesâbı ,
Göstermede dünyâya, nedir maksad-ı Hâlik...
“Kimden kime şekvâ edelim biz de şaşırdık!”
Gölgeler / Âyet Meâli (Enfâl, 46)
“Birbirinize de girmeyin ki, ma’neviyâtınız sarsılmasın, devletiniz gitmesin...”
(Kur’an, Enfâl, 46)
HÂLÂ MI BOĞUŞMAK?
Sen! Ben! desin efrâd, aradan vahdeti kaldır;
Milletler için işte kıyâmet o zamandır.
Mâzîlere in; mahşer-i edvârı bütün gez:
Kânûn-i İlâhî, göreceksin ki, değişmez.
Târîh, o bizim eştiğimiz kanlı harâbe,
Saklar sayısız lâhd ile milyonla kitâbe.
Taşlar ki biner parçadır üstünde zemînin,
Ma’nâ-yı perîşânı birer nakş-ı cebînin!
Eczâsını birleştirebildinse elinle,
Gel, şimdi o elfâz-ı perâkendeyi dinle:
“Her hufre bir ümmet, şu yatanlar bütün akvâm,
Encâma bu âhengi veren aynı serencâm !”
Ey zâir-i âvâre, işittin ya! Demek ki:
Birmiş bütün ümmetlerin esbâb-ı helâki.
Lâkin, bilemem, doğru mudur eylemek işhâd,
Mâzîleri, mâzîdeki milletleri? Heyhât!
Bir nesle ki, eyyâmı asırlarca vekâyi’,
Etmek ne demek, vaktini târîh ile zâyi’?
Boştur, hele ibret diye a’mâkı, tecessüs ,
Âyât-ı İlâhî dolu âfâk ile enfüs .
Bunlarda tecellî eden esrâra bakanlar,
Ümmetler için rûh-i bekâ nerdedir, anlar.
Bilmem neye bel bağlayarak hayr umuyorduk,
Bizler ki o âyâta bütün göz yumuyorduk?
Dünyâda nasîhat mi olur Şark’a müessir ?
Binlerce musîbet, yine hâib, yine hâsir!
Ey millet-i merhûme, güneş battı... Uyansan!
Hâlâ mı, hükûmetleri, dünyâları sarsan,
Seylâbelerin sesleri, âfâkın enîni,
A’sâra süren uykun için gelmede ninni?
Efrâdı hemen milyar olur bir sürü akvâm,
Te’mîn-i bekâ nâmına eyler durur ikdâm.
Bambaşka iken her birinin ırkı, lisânı,
Ahlâkı, telâkkileri, iklîmi, cihanı,
Yekpâre kesilmiş tutulan gâye için de,
Vahdetten eser yok bir avuç halkın içinde!
Post üstüne hem kavgaların hepsi nihâyet;
Hâlâ mı boğuşmak? Bu ne gaflet, ne rezâlet!
“Hürriyyeti aldık! “ dediler, gaybe inandık;
“Eyvâh, bu bâzîçede bizler yine yandık!”
Cem’iyyete bir fırka dedik, tefrika çıktı:
Sapsağlam iken milletin erkânını yıktı.
“Tûran İli” nâmıyle bir efsâne edindik;
“Efsâne, fakat, gâye!” deyip az mı didindik?
Kaç yurda vedâ etmedik artık bu uğurda?
Elverdi gidenler, acıyın eldeki yurda!
İstanbul, Kânûnievvel 1334
(Aralık 1918)
Safahat / Kör Neyzen
KÖR NEYZEN
Elinde, nevha-i mâtem kadar acıklı sadâ
Veren bir eski kamış; koltuğunda bir yedici;
Şu kör dilenci, bakardım, olunca nâle-serâ ,
Durup da merhameten dinleyen gelip gidici,
Önünde boynunu bükmüş zavallı keşkülüne ,
Atardı beş para, onluk değilse bâri yine.
Kırık sazıyla ederken zaman zaman feryâd,
Gelirdi gûşuna onlukların tanîniyle
Birer nevâ-yi beşâret , birer peyâm-ı vedâd;
Birer sadâ ki; neyin sîne-çâk enîniyle
Karışmayıp, yalınız dem tutardı sanki ona!
Bu ses, bu manzara gâyet hazîn gelirdi bana.
Muhîti hep mütevâli leyâl-i dûrâ-dûr...
Sabâh yok onun âfâk-ı târ-ı ömrü için!
Yüzünde hande-i ümmîdi andırır bir nûr
Görülmüyor! O mükedder, elîm çehre bütün
Kesîf bir bulut altında perde-pûş-i melâl...
Geçen zamânı karanlık, karanlık istikbâl!
Nasıl hakîkat-i yeldâ? Hayatı git ona sor:
Bulur nazarları dünyâyı perde perde zalâm!
Belâyı görmüyor amma bütün belâ görüyor,
Bu kâinât-ı sefâlette eyledikçe devâm.
Arar bulunduğu yeldâ-yı bî-tenâhîde
Zavallı, bir çıkacak yol sabâh-ı ümmîde!
Görür şedâid-i eyyâma karşı dûşunda,
Siper vazifesini lîme lîme bir abacık.
Fakat o setre-i bîtabı her hurûşunda,
Açar da dest-i inâdiyle rüzgâr; artık,
Körün sakındığı üryan vücûdu meydâna
Çıkar, göğüs gerer emvâc-ı berf ü bârâna !
Geçende çarşı içinden çıkınca baktım ki:
Çamurlu taşlara yaslanmış inliyor sâil.
Hasırdı şiltesi, altında hem de pek eski,
Şadırvan olmasa üstünde yoktu bir hâil:
Duyulmuyordu uzaktan neyin de şimdi sesi,
Yakından ancak işittim o vâpesin nefesi!
O, kendi kendine üfler mi yoksa inler mi?
Ne dinleyen, ne duran var... Bakıp geçer herkes.
Mezardan akseden âvâzı kimse dinler mi?
Zavallı, ölmeğe bak, nâle-i tezallümü kes
Fakat durun... Yine keşkülde bir tanîn-i medîd .
Duyuldu... Ah ne nâzendedir sürûd-i ümîd!
Şadırvanın, körü altında saklayan, saçağı
Delinmemiş mi? Buluttan coşup gelen yağmur,
O sakbeden uzanıp bir sicim gibi aşağı,
Zavallı keşkülü baktım yavaşça kamçılıyor,
Duyunca kör, bunu bir cûş-i merhamet sandı,
Uzandı keşküle, heyhât, işte aldandı.
Morarmış elleri boş çıktı, sâde ıslandı!
Gölgeler / Umar Mıydın?
“Odama girdim; kapıyı kapadım; ağlamaya başladım;
O gün akşama kadar İslâm’ın garibliğine, müslümanların inhitâtına ağladım,
ağladım...”
Şimal müslümanlarından Atâullah Behâeddin
Sebîlürreşâd
Görünmez âşinâ bir çehre olsun rehgüzârında;
Ne gurbettir çöken İslâm’a İslâm’ın diyârında?
Umar mıydın ki: Ma’bedler, ibâdetler yetîm olsun?
Ezanlar arkasından ağlasın bir nesl-i me’yûsun?
Umar mıydın: Cemâ’at bekleyip durdukça minberler,
Dikilmiş dört direk görsün, serilmiş bir yığın mermer?
Umar mıydın: Tavanlar yerde yatsın, rahneden bîtâb?
Eşiklerden yosun bitsin, örümcek bağlasın mihrâb?
Umar mıydın: O, taş taş devrilen, bünyân-ı mersûsun,
Şu vîran kubbelerden böyle son feryâdı dem tutsun?
İşit: On dört asırlık bir cihânın inhidâmından ,
Kopan ra’dın, ufuklar inliyor, hâlâ devâmından!
Civârın, manzarın, cevvin, muhîtin, her yerin mâtem;
Kulak ver: Çarpıyor bir mâtemin kalbinde bin âlem!
Ne hüsrandır ki: Doldursun bugün tevhîdin enkâzı,
O, hâkinden nebîler fışkıran, iklîm-i feyyâzı!
Gezerken tavr-ı istilâ alıp meydanda bin münker,
Şu milyonlarca îman “Nehye kalkışsam” demez, ürker!
Ömürlerdir bir alçak zulme miskin inkıyâdından,
Silinmiş emr-i bi’l-ma’rûfun artık ismi yâdından.
Hayâ sıyrılmış, inmiş: Öyle yüzsüzlük ki her yerde...
Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde!
Vefâ yok, ahde hürmet hiç, emânet lâfz-ı bî-medlûl ;
Yalan râic , hıyânet mültezem her yerde, hak meçhûl.
Yürekler merhametsiz, duygular süflî , emeller hâr ;
Nazarlardan taşan ma’nâ ibâdullâhı istihkâr.
Beyinler ürperir, yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş:
Ne din kalmış, ne îman; din harâb, îman türâb olmuş!
Mefâhir kaynasın gitsin de, vicdanlar kesilsin lâl...
Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, durmaz istiklâl!
* * *
Sen ey bîçâre dindaş, sanki, bizden hayr ümîd ettin;
Nihâyet, ye’se düştün, ağladın, ağlattın, inlettin.
Samîmî yaşlarından coştu rûhum, hercümerc oldu;
Fakat, mâtem halâs etmez cehennemler saran yurdu.
Cemâ’at intibâh ister, uyanmaz gizli yaşlarla!
Çalışmak!.. Başka yol yok, hem nasıl? Canlarla, başlarla.
Alınlar terlesin, derhal iner mev’ûd olan rahmet,
Nasıl hâsir kalır “Tevfîki hak ettim” diyen millet?
İlâhî! Bir müeyyed, bir kerîm el yok mu, tutsun da,
Çıkarsın Şark’ı zulmetten, götürsün fecr-i maksûda?
İstanbul, 24 Teşrînievvel 1334
(24 Ekim 1918)
Safahat / Nazım Parçaları - İstiğrâk
Tasavvur et ki muzlim bir şeb-i ecrâm-ı nâpeydâ:
Yatar heybetli âgûşunda dûrâdûr bir feyfâ;
Düşen gümrâh için yol bulma yok emvâc-ı zulmetten;
Gidilmez... Her adım attıkça bir girdâb olur rehzen;
O rîkistâna batmış, çalkanan seyyâh-ı âvâre,
Nasıl müştâk ise bir nûra, bir necm-i rehâkâre ,
Sana ey lem’a-i ümmîd ben de öyle müştâkım;
Görün bir kerre, zîrâ pek karanlık oldu âfâkım!
Geçir pîş-i hayâlinden ki cûşâcûş bir umman:
Nişandır yükselen her mevc-i tûfan-hîzi bir dağdan;
Ölüm var, kurtuluş yok, sâhil-i imdâd uzaklarda;
Demâdem rûh titrer korkudan donmuş dudaklarda.
O coşkun unsurun savletleriyle uğraşan kimse,
Nasıl eyler tehâlük bir kenâr-ı tesliyet görse,
Muhât-ı lücce-i ye’s olduğum bir böyle hâlimde,
Senin tayfın da aynıyla o sâhildir hayâlimde
Düşün âvâre bir mâder ki: evlâdından olsun dûr;
Tahayyül eyle yâhud bir yetîm-i hânümân-mehcûr;
O bedbahtın nasıl evlâdı hiç gitmezse yâdından;
Nasıl çıkmazsa mâder, öksüzün bir dem fuâdından;
Benim yâdım da, ey ârâm-ı can, yâd-ı güzînindir.
Ne yapsam çünkü manzûrum, senin feyz-i mübînindir:
Çemen emvâc-ı nûrundur, fidanlar yâl ü bâlindir;
Sulardan akseden sûret cemâl-i lâyezâlindir.
Hırâm-ı nâzenînindir o raksan mevceler cûda ;
Mutarrâ nükhetindir gizlenen ezhâr-ı hoş-bûda .
Leyâlin sînesinde hâba dalmış nâzenîn eshâr,
Eder gîsûna yaslanmış cebîn-i pâkini ihtâr.
Nigâhından saçılmış lem’alardır pîş-i hayrette
Yüzen ecrâm-ı nûrânûr bahr-i sermediyyette.
Zemin lebrîz-i âsârın; semâ pâmâl-i envârın:
Avâlim hep merâyâ-yı nazar pîrâ-yı dîdârın.
* * *
Çekilmek istemiş de subh-dem bir cây-ı tenhâya,
Oturmuş sâhil-i deryâya, dalmıştım temâşaya.
Henüz âfâk açılmıştı: Semâ mahmûr idi hattâ
Nümâyân olamıştı hâb-gâhından güneş hâlâ.
Derin bir samte müstağrak, leb-i deryâda hiç ses yok...
Sabâ durgun, sular durgun, bütün eşyâda durgunluk!
O ferş-i nîlgûn üstünde, tıfl-ı nâzenin-vâri,
Uyurken dâye-i bîdâr-ı subhun tıfl-ı envârı;
Güneş, pîşinde dağlar perdedâr olmuş, harîminden
Görünmüş, sonra şehrâhında yükselmişti tedrîcen .
Teâlî eyleyince bir zaman bâlâ-yı kudrette,
Ziyalar mevc mevc oldu o pehnâ-yı rükûdette .
Bu cûşişler o dalgın havz-ı sîmîni uyandırdı;
Sabâ enfâs-ı sevdâ-perveriyle dalgalandırdı.
Açıklardan gelen emvâc-ı peyderpeyle , sâhilden
Demâdem oldu vecd-efzâ, hazin bir nağme, bir şîven.
Kulak verdim o âhenge; meğer âheng-i şi’rinmiş!
O cûşiş-zâr olan kulzüm , senin ummân-ı fikrinmiş,
Güneş: Rûhun imiş; bir huzme şeklinde inen nûru:
O menba’dan hurûşan sânihanmış doğrudan doğru.
Tecellî etti artık, anladım: Sensin bütün dünyâ...
Bu senlikte fakat ey yâr-ı gâib, ben neyim âyâ ?
Diğer Şiirleri / Azgınlar
Ramazan geldi zamanında bu yıl, hamdolsun,
O biraz belki azaltır çekilen âlâmı.
Hastalık, zelzele, yangın, karışıklık, kıtlık,
Daha binlerce felâket eziyor İslâm’ı!
“Halk, çok azdı da ondan bu belâlar...” deniyor.
Azmayan yok mu, bütün ehl-i sıyâm azgın mı?
Kimse, Yâ Rab, süfehâ onları imhâl etme;
Yoksa, bir millet-i ma’sûmeyi pâ-mâl etme.
7 Ramazan 1329 / 18 Ağustos 1327
(31 Ağustos 1911)
Hatıralar / Necid Çöllerinden Medîne’ye
Şerif Ali Haydar Paşa Hazretlerine
Nâr-ı beyzâ mı nedir, öğle zamanında güneş?
Tepesinden döküyor beynine âfâkın ateş!
Yıldırım yağmuru şeklinde inen huzmesine,
Siper olmuş yanıyor çöldeki çıplak sîne.
San’atin sırrını ressâm-ı ezelden okuyan;
Rûh-i ma’sûmu bütün hilkati kendinde duyan;
Şimdi yerlerde şafak, şimdi bulutlarda bahar;
Şimdi tûfân-ı ziyâ, şimdi köpük, şimdi buhar;
Şimdi, mahmûr-i tefekkür, uzanan enginler;
Şimdi yalçın kayalar, şimdi oyulmuş inler;
Şimdi dalgın dereler, şimdi zılâl ummânı;
Şimdi bir vâha çizen; şimdi bütün elvânı
Toplayıp mâvi elekten geçirirken, üryan
Kumların üstüne bin türlü bedâyi’ dokuyan
O güzel sîne, o çöl, şimdi ne korkunç oluyor:
Bir cehennem ki uzanmış, dili çıkmış, soluyor!
Ne zemîninde sezersin, ne fezâsında hayat;
Âh bir reng-i hayât olsa da görsem... Heyhat!
Benzi külden de uçuk... Nerde o masmâvi semâ?
Yine bîçârenin üstünde o müzmin hummâ!
Yorulup titremeden, sanki, dalarken mahmûm ,
Gizli nevbet gibi nerdense çıkıp şimdi semûm ,
Deşiyor bağrını cevvin, eşiyor, aktarıyor;
O zaman işte muhîtâtı alevler tarıyor;
Bir avuç gölgeyi minnetle veren kuytuların,
Yalıyor, parçalıyor göğsünü binlerce fırın!
Ne soluk var, ne de ses... Bâdiyenin hâli harab!
Çağlıyor sâde ufuklardaki âvâre serab;
Bir de çan seslerinin dalgalanan tekrârı.
Geceden girdiği dehşetli mugaylân-zârı ,
Gündüzün geçmek için kâfile olmuş develer,
Eğrilip büğrülerek, yangına düşmüş ejder
Izdırâbıyle, ne müz’ic uzanıp kıvranıyor!
İniyorken yanıyor, tırmanıyorken yanıyor.
Ya o sırtındaki yüzlerce heyûlâ-yı beşer,
Âteşîn dalgalar üstünde yüzen bir mahşer,
Ki bu enginleri tayyetmek için çalkanarak,
Gidiyor bulmaya, heyhât, yeşil bir toprak!
Yok mu, ey bağrı yanık çöl! Ebedî pâyânın?
Nerdedir vâhası, yâ Rab, bu serâbistânın ?
Necd’in a’mâkına dalmış, iki aydan beridir,
Koca bir kâfile Mecnun gibi hâib, hâsir,
Koşuyor, merhamet et, bâdiyeden bâdiyeye,
Görürüm bir gün olur, “Hayme-i Leylâ”yı diye!
Ne devâm etmeye tâkat, ne karâr etmeye yer;
Bir ılık gölge, İlâhî... O da olmazsa eğer,
Kalmıyor sâhil-i maksûda vusûl imkânı.
Yeniden cûşa gelirken bir alev tûfânı,
Karşıdan “Kubbe-i Hadrâ” edivermez mi zuhûr? (*1)
O nasıl heykel-i dîdâr, o nasıl cebhe-i nûr!
Öyle bir Tûr ki: Her lemha-i istiğrâkı ,
Olmadan çâk-i tecellî, süzüyor Hallâk’ı!
Ebedî fecrini gördükçe perîşan lâhût;
Zıll-i memdûduna düştükçe güneşler mebhût!
Sanki feyfâ-yı taharrîde yanan ervâha,
Sâyeler dökmek için Sidre’den inmiş vâha.
O cehennem gibi vâdîde bu cennet ne güzel!
En büyük şi’r tezâdın, mıdır, ey hüsn-i ezel?
Sana bir mısra’-ı bercestedir etmiş ki sünûh :
Duyar amma varamaz yükselen âhengine rûh.
“Menâha”dan geçiyorduk, ikindi olmuştu. (*2)
Çıkınca karşıma Cânân’ımın yeşil yurdu,
Gözüm karardı, atıldım harîm-i câzibine;
Yarıp cemâ’ati, düştüm direklerin dibine.
Sonunda bir yere, lâkin gömünce varlığımı,
Ridâ-yı haşyete hisseyledim sarıldığımı.
Yavaş yavaş o demin duyduğum derin heyecan
İçimde dondu da bir ra’şe koptu rûhumdan;
Ki hilkatimdeki her zerre ayrı ürperdi!
Önümde sîneye çekmiş huşû’u titrerdi,
Zemin zemin kabaran saflarıyla gûnâgûn
Zılâl-i câmide hâlinde, bir cihân-ı sükûn!
Evet, o koskoca âlem... Tunuslu, Afganlı,
Transvalli, Buhârâlı, Çinli, Sûdanlı,
Habeşli, Hıyveli, Kaşgarlı, yerli, Hersekli,
Serendib’in, Cava’nın, Mağrib’in bütün şekli;
Hülâsa, attığı kollar, muhît-i garbîden,
Cihan cihan dolaşıp, müntehâ-yı şarka giden,
O dûdmân-ı kerîmin sayılmaz evlâdı,
Huzûr içinde bırakmış bu mahşer-âbâdı !
Ne manzaraydı, İlâhî, o herc ü merc-i samût!
Ki vecde geldi temâşâdan ansızın melekût;
Hurûş edip beşi birden yanık minârelerin,
Hudâ’yı bağrına basmış yığın yığın beşerin
Gömülmüş olduğu ummânı dalgalandırdı;
Deminki mahşeri inletti, Sûr’u andırdı!
Birinci “Eşhedü en Iâ ilâhe illâ’llâh”
Nidâlarıyle dönerken semâya doğru cibâh,
Duyuldu Merkad-i Pâk’in de, aynı ikrârı,
Derin derin gelen âvâzelerle tekrârı.
Bütün o ma’kese dönmüştü cebheler şimdi;
Onun sadâları artık muhîte hâkimdi.
İkinci mevc-i şehâdetle aynı aks-i medîd,
Hudâ’yı etti zeminden için için tevhîd.
Üçüncü oldu şehâdet ki: Tuttu eb’âdı,
Muhammed’in ebediyyet-güzîn olan yâdı.
Ne gulguleydi o yâdın peyinde dalgalanan!
Nasıl uyanmadı bilmem ki uykudan Cânan?
Muhîti bunca zamandır ki inliyor, az mı?
Kıyâm-ı Haşr’e kadar yoksa hiç uyanmaz mı?
Nasıl sığar ki, İlâhî, hayâle, idrâke:
Şu hâbgâhı derâgûş eden demir şebeke,
-Yerinden oynamayan dağ kadar vücûdunda-
Bütün bu cûşişi ürpermelerle duysun da;
O Mihribân-ı Ezel, rûh-i nâzenîniyle,
Uyanmasın koca bir mahşerin enîniyle?
Minâreler yeniden “Lâ ilâhe illâ’llâh”
Terânesiyle coşarken, ayaklanıp nâgâh,
Göründü yerdeki saflar huzûr-i Mevlâ’da;
Yayıldı velvelesiz bir inilti eb’âda.
Önümde ümmet-i mazlûmesiyle Peygamber;
Gözümde sel gibi yaşlar, içimde titremeler;
Ne ihtiyârıma sâhib, ne i’tiyâdıma râm;
Bu girdibâd-ı ibâd ortasında bî-ârâm;
Sularla engine düşmüş sefîne-pâre gibi,
-Ki şimdi üste çıkar, şimdi bulmak üzre dibi,
İner iner silinir, şimdi tâ uzaklarda,
Yavaş yavaş kabaran dalgalarla kalkar da,
İyân olur yeniden- öyle çalkalanıp durarak;
Zemîn-i acze kapandım sonunda müstağrak!
Ayılmışım ki: O dehşetli girdibâd, o hurûş,
Sükûna münkalib olmuş da, bekliyor medhûş.
İnince yerlere mahfilden âkıbet bir enîn,
Boşandı gitti o binlerce sîneden “Âmîn!”
Boyun bükük, kol açık âsûmâne, göz kapanık;
Ne inliyor o cemâ’at, ne inliyor artık!
Fezâyı dolduran eller ki Hakk’a yalvarıyor;
Yarıp da loşluğu bir müttekâ-yı nûr arıyor!
Bu başka başka lisanlar, bu herc ü merc âvâz,
Birer niyâz idi Mevlâ’ya... Hem de aynı niyâz!
Evet, şu önde duran ihtiyar Serendibli,
Ya arka saflara düşmüş zavallı Mağribli;
Dalıp dalıp gidiyorken semâ-yı merhamete,
Gerek bu âleme âid, gerekse âhirete,
Ne istesin ki, berâberce ben de istemeyim?
Şu ben ki... Her birinin ayrı ayrı kardeşiyim.
Ezelde kaynaşan ervâha ayrılık var mı?
Cihan yıkılsa bu vahdet yerinden oynar mı?
Olunca minberimiz, Arş’ımız, Hudâ’mız bir;
Benim de beklediğim nûr onun da gâyesidir.
O nûru gönder, İlâhî, asırlar oldu, yeter!
Bunaldı milletin âfâkı, bir sabâh ister.
İnâyetinle halâs et ki, dalga dalga zalâm
İçinde kaynamasın çarpınıp duran İslâm!..
Bu secde-gâha kapanmış yanan yürekler için;
Bütün solukları feryâd olan şu mahşer için;
Harîm-i Kabe’n için; sermedî Kitâb’ın için;
Avâlimindeki âyât-ı bî-hesâbın için;
Nasîb-i dâimi hüsran kesilmiş ümmet için;
Şu hâk-i pâke bürünmüş semâ-yı rahmet için:
Biraz ufukları gülsün cihân-ı İslâm’ın!
Hudûdu yok mu bu bitmez, tükenmez âlâmın?
O, çünkü, âleme hâkim yegâne kudret iken,
Bir inkılâb ile mahrûm olunca azminden,
Esâretin ne kadar şekli varsa katlandı...
Vatanlarında garîb oldu kendi evlâdı!
O azmi sen vereceksin ki eylesin sereyan ,
Soluk benizlere kan, inleyen göğüslere can.
O rûhu ver ki, İlâhî, kıyâm edip dînin,
Zemîne feyzini yaysın hayât-ı mâzînin...
Henüz duâ ediyordum ki, “Yâ Resûlallâh!”
Nidâsı kükreyerek, bir kanatlı tayf-ı siyâh ,
Basıp eşikleri tutmuş yığınla gölgelere,
Süzüldü uçtaki “Bâbü’s-Selâm ” önünde yere.
Mehîb sayhası hâlâ fezâda çınlardı,
Ki yükselip yeniden, yardı geçti eb’âdı.
Düşünce Ravza-i Peygamber’in ayaklarına;
Sarıldı göğsüne çarpan demir kuşaklarına.
Dikildi cebhe-i dîdâr önünde, müstağrak.
Diyordu inleyerek:
– Yâ Nebî, şu hâlime bak!
Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahrânın;
Benim de rûhumu yaktıkça yaktı hicrânın!
Harîm-i pâkine can atmak istedim durdum;
Gerildi karşıma yıllarca âilem, yurdum.
“Tahammül et!” dediler... Hangi bir zamâna kadar?
Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var!
Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak;
Önümde durmadı artık, ne hânümân, ne ocak...
Yıkıldı hepsi... Ben aştım diyâr-ı Sûdân’ı,
Üç ay “Tihâme !” deyip çiğnedim beyâbânı.
Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrâda;
Yetişmeseydin eğer, yâ Muhammed, imdâda:
Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin;
Akar sular gibi çağlardı her tarafta sesin!
İrâdem olduğu gündür senin irâdene râm,
Bir ân için bana yollarda durmak oldu harâm.
Bütün heyâkil-i hilkatle hasbihâl ettim;
Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim!
Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü...
Nücûma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?
Azâb-ı hecrine katlandım elli üç senedir...
Sonunda alnıma çarpan bu zâlim örtü nedir?
Beş altı sîneyi hicrân içinde inleterek,
Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek?
Demir nikâbını kaldır mezâr-ı pâkinden;
Bu hasta rûhumu artık ayırma hâkinden!
Nedir o meş’ale? Nûrun mu? Yâ Resûlallah!..
...........................................................................
Sükûn içinde bir an geçti, sonra bir kısa “ah!”...
Ne gördüm, oh! Serilmiş zemîne Sûdanlı...
Başında, ağlayarak bir zavallı Seylânlı,
Öpüp öpüp kapıyor elleriyle gözlerini.
Bitince hârice nakliyle gasli , tekfîni ,
“Bakî’”a gitti şehîdin vücûd-i fânîsi; (*3)
“Harem”de kaldı, fakat, rûh-i câvidânîsi.
(*1) Merkad-i Nebevî’nin üzerindeki kubbe; Mescid-i Nebevi’deki Yeşil Kubbe
(*2) Medîne’nin ortasında bir meydandır; kâfileler develerini oraya çöktürürler.
(*3) Medîne Mezarlığı’nın ismi. (Cennetü’l-Bakî’)
Safahat / Durmayalım
Sa’dî diyor ki: “Bir gece biz kârbân ile
Âheste-seyr iken yolumuz düştü bir çöle.
Sür’atle tayy için o beyâbân-i vahşeti,
Hep yolcular fedâ ederek istirâhati,
Gitmektelerdi. Bir aralık bende meşye tâb
Hiç kalmamış ki düşmüşüm artık zebûn-i hâb
Âvâre bir piyâdeyi bekler mi kâfile?
Nâçâr şedd-i rahl edecek tâ be-merhale .
Durmuş, diyordu, bir de uyandım ki, sârban :
“Kalk ey zavallı yolcu, uzaklaştı kârban!
Uykum benim de yok değil amma bu deşt-zâr ,
Ârâmgâh olur mu ki bin türlü korku var?
Ser-menzil-i merâma varır durmayıp giden;
Yoktur necât ümîdi bu çöller geçilmeden.
Heyhât, yolda böyle düşen uyku derdine,
Hep yolcular gider de kalır kendi kendine!”
Vak’a hiç bir şey değildir; haklısın, lâkin düşün.
Başka bir düstûr-i hikmet var mı, insâf et, bugün?
Varmak istersen -diyor Sa’dî- eğer bir maksada,
Tuttuğun yollar tükenmekten muarrâ olsa da;
Şedd-i rahl et, durmayıp git, yolda kalmaktan sakın!
Merd-i sâhib-azm için neymiş uzak, neymiş yakın?
Hangi müşkildir ki, himmet olsun, âsân olmasın?
Hangi dehşettir ki insandan hirâsân olmasın?
İbret al erbâb-ı ikdâmın bakıp âsârına:
Dağ dayanmaz erlerin dağlar söken ısrârına.
Bir münevvim ses değil yer yer hurûşan velvele :
Fevc fevc akmakta insanlar bütün müstakbele.
Nehr-i feyzâfeyz-i insâniyyetin âhengine.
Uymadan, kâbil değildir düşmemek bir engine.
Menzil-i maksûda varmazsın uyanmazsan eğer
Var mı bak, yollarda hiç bîdâr olanlardan eser?
İşte âtîdir o ser-menzil denen ârâmgâh;
Kârbân akvâm ; çöl mâzî; atâlet sedd-i râh .
Durma, mâzî bir mugaylanzâr-ı dehşetnâktir ;
Git ki, âtî korkusuzdur, hem de kudsî hâktir!
Çok şedâid iktihâm etmek gerektir, doğrudur...
Vehleten âvâre bir seyyâhı yollar korkutur;
Korku, lâkin, azmi te’yîd eylemek îcâb eder:
Kurtulursun şedd-i rahl etmiş de gitmişsen eğer.
Çünkü düşmüşsün hayâtın -ezkazâ - feyfâsına ,
Gitmen îcâb eyliyor tâ menzil-i aksâsına .
Düşmemek mâdem elinden gelmemiş evvel senin,
Ölmeden olsun mu, ey miskin, bu çöller medfenin ?
İntihâr etmek değilse yolda durmak, gitmemek,
Âsûmandan refref indirsin demektir bu melek!
“Leyse li’I-insâni illâ mâ seâ” derken Hudâ:
Anlamam hiç meskenetten sen ne beklersin daha;
Davran artık kârbânın arkasından durma, koş!
Mahvolursun bir dakîkan geçse hattâ böyle boş.
Menzil almışlar da yorgun, belki senden bîmecâl !
Belki yok, elbette öyle! Sen ne etmiştin hayâl?
Şöyle gözden geçse bir hilkat temâşâ-hânesi:
Çıkmıyor bir zerre fa’âliyyetin bîgânesi .
Âsûmânî , hâkdânî cümle mevcûdat için
Kurtuluş yok sa’y-i dâimden, terakkîden bugün.
Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur!
Bunların hakkında bilmem bir bahânen var mı? Dur!
Mâsivâ bir şey midir, boş durmuyor Hâlik bile:
Bak tecellî eyliyor bin şe’n-i gûnâgûn ile.
Ey, bütün dünyâ ve mâfihâ ayaktayken, yatan!
Leş misin, davranmıyorsun? Bâri Allah’tan utan!
Hakkın Sesleri / Âyet Meâli (Âl-i İmrân, 110)
“Siz iyiliği emreyler, kötülükten nehyeder, Allah’a inanır olduğunuzdan,
insanların hayrı için meydana çıkarılmış en hayırlı bir milletsiniz...” (Kur’an,
Âl-i İmrân, 110)
Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:
Gelmişiz dünyâya milliyyet nedir öğretmişiz!
Kapkaranlıkken bütün âfâkı insâniyyetin,
Nûr olup fışkırmışız tâ sînesinden zulmetin;
Yarmışız edvâr-ı fetretten kalan yeldâları;
Fikr-i ferdâ doğmadan yağdırmışız ferdâları!
Öyle ferdâlar ki: Kaldırmış serâpâ âlemi;
Dîdeler bir câvidânî fecrin olmuş mahremi.
Yirmi beş yıl, yirmi beş bin yıl kadar feyyâz imiş!
Bak ne ânî bir tekâmül! Bak ki: Hâlâ mündehiş
Yâd-ı fevka’l-i’tiyâdından onun târîhler;
Görmemiş benzer o müdhiş seyre, hem görmez beşer.
Bir taraftan dînimiz, ahlâkımız, irfânımız;
Bir taraftan seyfe makrun adlimiz, ihsânımız;
Yükselip akvâmı almış fevc fevc âgûşuna;
Hepsi dalmış vahdetin âheng-i cûşâcûşuna.
Emr-i bi’l-ma’rûf imiş ihvân-ı İslâm’ın işi;
Nehy edermiş, bir fenalık görse, kardeş kardeşi.
Kimse haksızlıktan etmezmiş tegâfül ihtiyâr ;
Ferde râci’ sadmeden efrâd olurmuş lerzedâr .
Bir, neyiz? Seyreyle artık; bir de fikr et, neymişiz?
Din de kürkün aynı olmuş: Ters çevirmiş giymişiz! *
Nehy-i ma’rûf emr-i münkerdir gezen meydanda bak!
En metîn ahlâkımız, yâhud, görüp aldırmamak!
Yıktı bin mel’un kalem nâmûsu, bizler uymadık;
“Susmak evlâdır” deyip sustuk... Sanırsın duymadık!
Kustu, bin murdar ağız Şer’in bütün ahkâmına;
Âh! Bir ses bâri yükselseydi nefret nâmına!
Altı yüz bin can gider; milyonla îmân eksilir;
Kimseler görmez! Gören sersem de Allah’tan bilir!
Sonra, şâyet şahsının incinse, hattâ, bir tüyü:
Yer yıkılmış zanneder seyr eyleyen gümbürtüyü!
Kırkın aylıktan biraz, yâhud geciksin vermeyin;
Fodla çiy kalsın, “pilav bitmiş” deyin, göstermeyin;
Fes, külâh, kalpak, sarık vermiş bakarsın el ele;
Mi’delerden fışkırır tâ Arş’a aç bir velvele!
Ortalık altüst olurken ses çıkarmazdım, hani,
Öyle bir dernekte seyret gel de artık sen beni!
Göster, Allah’ım, bu millet kurtulur, tek mu’cize:
Bir “utanmak hissi” ver gâib hazînenden bize!
23 Cemâziyelâhir 1331
16 Mayıs 1329
(29 Mayıs 1913)
* Bu teşbih İmam Ali radıyallahu anhındır.
Safahat / Mezarlık
Bakma kabristânın ancak sâha-i medhûşuna,
Dur da bir müddet kulak ver nâle-i hâmûşuna !
Kalbi hiç benzer mi bak sîmâ-yı heybet-pûşuna !
Kim ki dalmıştır hayâtın seyl-i cûşa-cûşuna,
Can atar, bir gün gelir, yorgun düşüp âgûşuna !
Ey mezâristan, ne âlemsin, ne yüksek fıtratin !
Sende pinhân en güzîn evlâdı insâniyyetin;
Senden istimdâd eder feryâdı ye’sin, haybetin.
Bir yığın göz nûrusun, yâhud muhammer tıynetin
Rûh-i pâkinden coşan gözyaşlarından milletin!
Şanlı bir târîhsin: Mâzî-yi millet sendedir.
Varsa ibret sendedir, hikmet de elbet sendedir;
Devr-i İstîlâ durur yâdında, devlet sendedir,
Çünkü hürriyet, hamâset sende, gayret sendedir,
Zindegî zillettir artık, bence izzet sendedir!
Ey ademle varlığın ser-haddi, iklîm-i salâh !
Başlarında sermedî bir sâye , bir müşfîk cenâh
Olmasan, bî-vâyeler nerden bulurlar inşirâh ?
Zıll-i memdûdunda var âsûde bir reng-i felâh.
Leyl-i dûrâ-dûruna olsun fedâ yüz bin sabâh!
Cevherin toprak değil, pek başka bir ma’den senin.
Âh bilmezler ki üstünden geçerlerken senin,
Bin dimâğın lübbüdür her zerre hâkinden senin.
Öyle feyyâz, ey zemîn-i ma’rifet, mâyen senin:
Sâye-gâhından çıkarken rûh olur her ten senin!
Ey mezâristan, nihan ka’rında yüz binlerce mâh ,
Fışkıran hâk-i remîminden bütün nûr-i nigâh !
Nâzeninler yâl ü bâlinden nişandır her kiyâh ...
Serviler Mevlâ’ya yükselmiş birer berceste âh,
Hufreler Mevlâ’dan inmiş en emin bir hâb-gâh .
Ey şebistân, ey adem, ey perde perde kibriyâ,
Sendedir ümmîdler: Senden doğar fecr-i bekâ ,
Her hacer-pâren okur bin şi’r-i lâhûtî edâ;
Her neşîden ruhu eyler sermediyyet-âşinâ.
Ey semâvî hâk, benden bin selâm olsun sana.
* * *
Sıkınca rûhumu ba’zen metâlibiyle hayât,
Olur yegâne mesîrem mahalle-i emvât .
Muhît-i velveledârında zindegânînin,
Ferağ-ı dâimî yoktur hayât-ı sânînin .
Ne levs-i hırs ü mezellet zemîn-i pâkinde,
Ne hây ü hûy-i maîşet harîm-i hâkinde,
Bu kâinât-ı huzûrun fezâ-yı sâmitini
Görünce, ömr-i perîşânımın merâretini,
Velev bir an için olsun atıp hayâlimden,
Uzaklaşır giderim mâsivâya artık ben.
Şu mâsivâ denilen kayd-ı ukde ber-ukde
Kırılmadan olamaz rûh bir dem âsûde.
Fakat kırılmak için böyle bir zemîn ister...
Zemîn değil yalınız, kalb-i âhenîn ister!
Geçen sabah idi Eyyûb’a doğru çıkmıştım.
Aşıp da sûrunu şehrin atınca birkaç adım,
Ufuk değişti, önümden çekildi eski cihan;
Göründü karşıda füshat-serâ-yı kabristan.
Fakat o bir koca deryâ-yı sermediyyet idi,
Ki her haziyre-i sengîni mevc-i müncemidi !
Kenarda durmayarak girdim en derin yerine,
Oturdum arkamı verdim de taşların birine,
Ridâ-yı samte bürünmüş bütün yesâr ü yemîn ,
Huzûr içinde ağaçlar, sükûn içinde zemîn.
Bütün o yükselen emvâc, o bî-nihâye deniz,
Derin bir uykuya dalmıştı, her taraf sessiz.
Yavaş yavaş açılıp perde-i likâ-yı muhît ;
Harîm-i rûhumu doldurdu kibriyâ-yı muhît.
Fakat bu beste-i lâhût nerden aksediyor,
Ki “Ellezî halâka’l-mevte ve’l-hayâte...” diyor?
Nedir samîm-i sükûnette böyle bir feryâd?
Neşîde Hâlik’ın, ammâ kim eyliyor inşâd ?
Zaman zaman ederek yükselen terâne hurûş,
Enîne başladı nâgâh kâinât-ı hamûş!
O serviler müteheyyic cemâ’at-i kübrâ
Kesildi... Her birisinden duyuldu aynı sadâ.
Mekâbir inledi, taşlar birer lisân oldu;
Kitâbeler de o taşlarla hem-zebân oldu.
Görünce zinde bütün mahşer-i heyûlâyı ,
Mezâra rûh veren nefh-i pâk-i Mevlâ’yı,
Hayâle daldım; o füshat-serâ-yı dûrâ-dûr
Göründü dîde-i medhûşa bir cihân-i nüşûr !
Kefen be-dûş-i bekâ bî-nihâye ecsâdın ,
O, dehri hiçe sayan, kârbân-ı ecdâdın
Akın akın geçerek pîşgâh-ı izzette,
-Muhît-i havf ü recâdan makâm-ı hayrette-
Kıyâm-ı aczini seyreyledim... Ne dehşetmiş
Sücûd-i hilkati görmek huzûr-i kudrette!
Bu herc ü merc-i kıyâmet-nümûna hâkim olan
Hatîb-i âlem-i ulvî nihâyet oldu iyan :
Gözüm, uzaktaki bir medfenin ayak ucuna
Çöküp ziyâret eden, bir çocukla bir kadına
İlişti. Sonra biraz yaklaşınca, iyiden iyi
Tezâhür eyledi: baktım, çocuk “Tebâreke”yi
Kemâl-i vecd ile ezber tilâvet eylemede;
Yanında annesi gözyaşlarıyla dinlemede.
Zemine ra’şe verirken neşâid-i melekût,
Ne manzaraydı, İlâhî, o makber-i mebhût ?
Çocuk hayâta, o makber de mevte bir levha.
Tezâd-ı kudreti gör: Bak şu levh-i zîrûha !
* * *
Biraz geçince o sesler bütün hâmûş oldu
Deminki mahşer-i pür-cûş sâye-pûş oldu.
Çocuk kadınla berâber çekildi âlemine,
Gömüldü gitti mezarlık sükûn-i dâimine.
Âsım / Çanakkale Şehitlerine
Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle “Bu: Bir Avrupalı!”
Dedirir- yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,
Ostralya’yla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ’ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle sefîl,
Kustu Mehmedçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakîkat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam ;
Atılan her Iağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre .
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat îman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sîs-i İlâhî o metîn istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun’-i beşer ;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;
“O benim sun’-i bedî’im, onu çiğnetme” dedi.
Âsım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış temiz alnından, uzanmış yatıyor;
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i...
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi...
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ nâmıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla berâber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.
Âsım / Âsım
Kardeşim Fuad Şemsî’ye
Bu eser, bir muhâvereden ibârettir ki Harb-i Umûmî içinde, ve Fâtih yangınından
evvel, Hocazâde’nin Sarıgüzel’deki evinde geçer. Eşhâs-ı muhâvere şunlardır:
HOCAZÂDE : Merhum Hoca Tâhir Efendi’nin oğlu.
KÖSE İMAM : Merhum Hoca Tâhir Efendi’nin şâkirdlerinden .
ÂSIM : Köse İmam’ın oğlu.
EMİN : Hocazâde’nin oğlu.
– Vay hocam! Vay gözümün nûru efendim, buyurun!
Hangi rüzgârdır atan sizleri?.. Lütfen oturun.
Mütehassirdik efendim, ne inâyet! Ne kerem!
Öpmedik affediniz...
– Çok yaşa... Lâkin... Veremem.
– Bütün İstanbul’un ağzında gezen elleriniz,
Bize nâz etmese olmaz mı, efendim? Veriniz.
– Döktüğün dillere bittim, seni çok sözlü seni!
Ayda, âlemde bir olsun aramazsın Köse’ni.
Bu herif öldü mü, sağ kaldı mı, derler de ayol,
Baba dostuysam eğer kalkıp ararlar bir yol.
Yoksa yaşlanmaya görsün, adamın hâli yaman...
Ne fenâ günlere kaldık, aman Allâh’ım aman!
“Nesl-i hâzır” denilen şey pek acâib bir şey:
Hoca rahmetliye bak, oğluna bak, hey gidi hey!..
– Amma tekdîr ediyorsun, canım ilkin adamı...
Bir selâm ver bakalım; böyle Selâmsız’dan mı?
– Selâmun aleyküm.
– Aleyküm selâm...
Barıştık, yüzün gülsün artık, İmam.
– Hele dur, öfkemi tekmilleyeyim...
– Tekmille!
Zâten eksik bir o kalmıştı: Hudâyî sille...
– Sanki dövsem ne yaparsın? Hocayız biz, döveriz...
Gül biter aşk ile vurduk mu...
– İnandım, câiz...
– Pek cılız çıktı bu “câiz”, demek îmânın yok?
– Dayak “Âmentü”ye girdiyse, benim karnım tok,
Gül değil, kıl bile bitmez sopa altında!
– Hele!
– Öyle olsaydı, şu karşındaki yalçın kelle,
Fark olunmazdı Kızanlık’taki güllüklerden!
Bu dayak faslı da aç karnına bilmem nerden?
Dur ki çay demleyelim, nargile gelsin, kerem et!
– Söyle gelsin, hadi, zahmetse de...
– Hâşâ, rahmet.
– Enfiyen var ya?
– Tabî’î!
– Çekilir boydan mı?
– Burun aldatmaya kâfî.
– Bu nedir? Cerman mı?
– Karışık.
– Neyse, zârurette pek a’lâ gidecek.
Hocazâdem, bakalım, bir de bizimkinden çek.
– Yerli mahsûlüne benzer mi desem?..
– Kendisidir.
– Sen de tiryâki değilsin ya, pek a’lâ yetişir.
– Baban olsaydı da görseydi, işin vardı.
– Neyi?
– Çektiğin murdarı.
– Sevmezdi, evet, böyle şeyi.
– Neydi rahmetlide, lâkin, o temizlik, vay vay!
Azıcık benzemiş olsaydı ya mahdûmu da...
– Ay!
Şu babamdan nerem eksik, hadi, göster bakayım?
– Ama hiddetleneceksen ne suyum var, ne sayım!
Yok, eğer mum gibi dosdoğru cevâb istersen:
Babanın kestiği tırnak bile olmazsın sen.
– Ne nezâketli beyan: Hay gidi mum, tıpkı odun!
– Böyle hiddetlenecektin, neye râzî oldun?
– Oldum amma bu kadar doğrunun olmaz ki tadı...
“Selâmun aleyküm behey kör kadı!”
Seni çok sözlü dedin, yetmedi; tekdîr ettin,
Yine az geldi...
– Hayır, söylemedim, söylettin.
– Başladın şimdi de tahkîre ... Kızılmaz mı Hoca?
– Zübbelik yok!
– O ne? Ben zübbe miyim?
– Oldukça.
– Vâkıâ çok severim, her ne desen aldırmam;
Bu, fakat hazmolunur parça değil.. Pîr ol İmam!
– Sen de pîr ol.
– Ama kızdım.
– Ne tuhaf şeysin be:
Bir sözümden kızıyorsun.
– Kime derler zübbe?
– Sana derler.
– Niye?
– Hem benzemedin merhûma;
Hem neden benzemedin, dersen, efendim, sorma,
O ne hiddet, o ne şiddet! Çalışıp benzesene!
İlme vakfettiği dirsek babanın: Elli sene.
– Biz de az çok pala sürttük...
– Sana câhil demedik;
Yalınız zübbe dedik... Bak yine baktın dik dik.
Hoca rahmetli yetişmişti, düşün hem, nereden?
Kimin oğluydu baban? Kimdi unuttun mu deden?
İpek’in köylüsü, ümmî, yarı vahşî bir adam...
– Bâri yamyam de! Ne mâni’ ki, evet, ak yamyam!
– Dinle oğlum!..
– Ne nezâhet bu Hocam? Hayrânım!
– Lâfı ağzımda bıraktın be kuzum, dur be canım...
– Cümle bitseydi, emînim ki, dedem gitmişti...
Dar yetiştim!
– Ne o, sırtlan da mı olduk şimdi?
– Neyse bahsinde devam et bakalım...
– İşte baban,
Bir şey öğrenmedi elbette o ümmî babadan.
Ne kazanmışsa, bütün, kendi kazanmış, kendi.
Zât-ı devletleri, lâkin azıcık çöplendi.
Sen duâ et babadan topladığın mîrâsa,
Hep onun himmetidir üç satır ilmin varsa.
– Üç satır hem de, İlâhî, ne tükenmez irfan!
– Hadi üç yüz satır olsun mütehammilse kafan..
Hoca’nın kâ’bına yükselmen için dağlar var.
– Tırmanırsam?
– Hadi tırman, bakalım, işte duvar.
– Göreceksin,
– Bu bacaklarla mı?
– Hay hay!
– Belli!
Yaşınız kaçtı paşam, elli mi?
– Yoktur elli.
– Aştınız kırkı ya?
– Kırk altıyı bulduk.
– A’lâ...
Yüzü bulsan, yine “Hâlâ mı bu mektub, hâlâ!”
Arzı olmazsa hayâtın ne çıkar tûlünden?
Hani kırk altı yılın eldeki mahsûlünden?
Hangi bir fende teâlî edebildin, evlât?
Hangi san’atte rüsûhun göze çarpar? Anlat!
Ulemâdan mı sayıldın, fukahâdan mı?
– Hayır.
– Ya siyâsî mi nesin? Kendine bir meslek ayır!
– Şâirim.
– Olmaz olaydın: O ne yüzler karası!
Bence dünyâdaki işsizlerin en maskarası.
– Afedersin onu!
– İmkânı yok etmem, ne demek!
Şi’re meslek diye, oğlum, verilir miydi emek?
Âh, vaktiyle gelip bir danışaydın Köse’ne,
Senin olmuştu bugün belki o kırk altı sene.
– Ama pek hırpaladın şi’ri...
– Evet hırpaladım:
Çünkü merkep değilim, ben de mürekkep yaladım,
Ben de târîh okudum; âlemi az çok bilirim.
“Şuarâ ” dendi mi, birdenbire oynar sinirim.
İyi gün dostu herifler, o ne yardakçı gürûh ,
O ne müstekreh adamlar! Hani bakmak mekrûh .
Dalkavukluktaki idmanları sermâyeleri...
Onlar azdırdı, evet, başlıca pespâyeleri .
Bu sıkılmazlara “Medh et!” diye, mangır sunarak,
Ne erâzil adam olmuş, oku târîhi de bak!
Edebiyyâta edebsizliği onlar soktu;
Yoksa, din perdesi altında bu isyan yoktu:
Sürdüler Türk’e “Tasavvuf” diye olgun şırayı;
Muttasıl şimdi “hakîkat” kusuyor Sıdkı Dayı!
Bu cihan boş, yalınız bir rakı hak, bir de şarab;
Kıble: Tezgâh başı, meyhâneci oğlan: Mihrab.
Git o “Dîvan” mı, ne karn’ağrısıdır, aç da onu,
Kokla bir kerre, kokar mis gibi “Sandıkburnu”! (*1)
Beni söyletme, neler var daha!
– Tekmilleyiver! ...
Sâde pek sövme ki, Peygamberimiz şi’ri sever.
– Vâkıâ “İnne mine’ş-şi’ri...” büyük bir ni’met;
Dikkat etsen: Yine sevdikleri, lâkin, hikmet. (*2)
Ben ki Attâr ile Sa’dî’yi okur, hem severim;
Başka vâdîleri tutmuşlara ancak söverim.
Hem senin şi’re müdâfi’ çıkışın ma’nâsız:
Sana şâir diyen, oğlum, seni gördüm yalnız:
Kimi mevlidci diyor...
– Ah, olabilsem, nerde!
Yetişilmez ki, Süleyman Dede yükseklerde.
– Kimi bid’âtçi diyor... Duyduğum en çok bunlar.
– Daha var mıydı, İmam?
– Var ya, unuttum: Baytar .
– Keşke baytarlık edeydim...
– Yine et mümkünse.
– Yapamam.
– Belki yapardın be...
– Unuttum be Köse.
– Keşke zihninde kalaymış, ne kadar lâzımmış;
Beni dinler misin evlâd? Yine kâbilse çalış:
Çünkü bir tecrübe etsen senin aklın da yatar,
Bize insan hekiminden daha lâzım baytar.
– Hele bir çek bakalım!
– Sen de bizimkinden çek.
– Hani çay gelmedi yâhu?
– Ay, unuttuk, gerçek.
– Gitme seslen yalınız, nerde Emin, yok mu?
– Emin!
Nerdesin? Baksana, çay demleyeceklerdi demin...
– Demlemişler, baba.
– Sen gelsene, oğlum, buraya...
El öperlerdi unuttun mu?
– Hayır.
– Oldu mu ya?
– Demin öptüm, baba...
– Öptün mü, git öyleyse hadi.
Hele yâ Rabbi şükür, çay da nihâyet geldi.
Şeker istersen eğer bulduralım?
– Dört yüz mü?
– Aldığım yok, yaşasın İzmir’in a’lâ üzümü;
Hem ucuz, hem daha lezzetli.
– Çekirdeksiz de.
– Buyurun!
– Başla canım, var mı merâsim bizde?
– Hocam, evvelce üzüm çiğnenecek, üstüne çay...
İçelim aşkına rindân-ı Hudâ’nın!
– Hay hay!
* * *
– Hoca keşfet bakayım, şimdi bu harbin sonunu?
– Onu Allah bilir amma, acaba var mı sonu?
– Ne demek! Nâ-mütenâhî mi bu? Elbette biter;
Tarafeynin biri ancak deyiversin ki: Yeter.
– Aklım ermezse de evlâd, bu işin bitmesine,
İki şeyden biri lâzım...
– O nedir?
– Dinlesene:
İngiliz yok mu, o hâin, ya doyup patlamalı;
Yâhud aç kalmalıdır... Yoksa bizim fal kapalı.
Açma sen şimdi o yaprakları, oğlum beni sor:
Başımın derdi büyük, çâresi yok... Olsa da zor.
– Çâresiz derd olamaz, söyle Hocam, dinliyorum?
– Bir değil...
– Tut ki bin olmuş, ne demek, mecbûrum.
Sana hizmet, babamın rûhuna rahmettir, ayol!
– Hocazâdem, bilirim hepsini, berhurdâr ol.
Oğlanın hâlini evvelce mi açsam?.. Lâkin,
Komşunun derdi dururken bunu açmak çirkin.
– Oğlanın hâli nedir, söyle? Merâk etmedeyim...
– Hele dursun da o, ilkin şunu bir nakledeyim:
Mütekâid paşalardan biri, üç beş sene var,
Düştü bilmem ne taraftansa bizim semte kadar.
Kimde az çok getirir bir satılık mal varsa,
Kapatıp yaptı beleşten sekiz ev, dört arsa...
Herifin hâli bidâyette zararsızcaydı;
Son zamanlarda, ne olduysa, namazdan caydı.
Ne cemâ’atte, ne mescidde, bugün komşu paşa.
– Olağan şey, sofuluk çıkmadı, besbelli başa.
– Derken incelmeye, gencelmeye kalkıştı...
– Aman!
– Ne aman dinledi, gittikçe, hovardam, ne zaman.
Saç sakal tuttu ne hikmetse acâib bir renk;
Kalafatlandı bıyıklar, iki batman , bir denk!
Çehre allıklı sabunlarla mücellâ her gün;
Fes yıkık, kelle çıkık, kaş yılışık, göz süzgün;
İğne, boncuk, yakalık, tasma, yular... Hepsi tamam;
Koçyiğit sanki bunak!
– Sen de mi şâirdin İmam?
– Kuşkulandım paşadan, gizlice gittim hanıma;
Dedim: Örtün de kızım, gel bakalım, gel yanıma!
Zevcinin tavrı acâibleşiyor zannederim,
Sen ne dersin buna bilmem, bana sor, bak ne derim:
İşçiniz, sofracınız var mı?
– Evet.
– Kim?
– Eleni.
– Şimdi sav.
– Hiç mi sebepsiz?
– A kızım, dinle beni:
Böyle şeylerde sebep, hikmet aranmaz... Çabucak
Savabilmektedir iş... Yoksa rezâlet çıkacak:
Paşa azmış...
– Acabâ üstüme gül koklar mı?
– Onu bilmem, gülü koklar mı kocan, yoklar mı?
Beni söyletme kızım, git de hemen sav karıyı.
* * *
Çok zaman geçmedi, gördüm ki bizim soytarıyı,
Geliyor “İlmühaber yaz!” diye, neymiş bakalım?
– Bir izinnâme.
– İzinnâme mi? Hay hay, lâzım...
Evlenen hangisi? Beyler mi, kerîmen mi, paşa?
– Onların vakti değil.
– Kim ya?
– Benim.
– Sen mi? Yaşa!
Tam da vaktin, hani gün geçmeye gelmez, davran!
– Hoca eğlenme hemen yazmana bak, işte paran!
– Ay o murdar kâğıdın pek mi büyük hâtırı ki,
Beni ürker diye tutmuş sayıyorsun bir... iki?..
Kaç paran varsa büküp katla da, indir cebine,
Yazamam nâfile.
– Elbet yazacaksın, sana ne?
– Hiç adam hâline bakmaz mı be? İnsâf azıcık!
– Çok şükür hâlime... Nem var? Yüzüm ak, alnım açık..
İyi bak sen bana bir kerre!
– Hayır, kendin bak;
Bence bir kellen açık, bir de sakal diplerin ak...
– Ama sen halt ediyorsun! Sakalımdan size ne?
– Ne mi? Ondan beleş eğlence mi var seyredene?
Gülüyor kahvede el, çarşıda bakkal, çakkal;
Olma beyhûde, ağızlardaki bir parmak bal;
Çatlasan sofracı Rum’dan karı olmaz adama.
– Kim haber verdi bileydim?..
– Ne bunak şeysin ama!
Kim haber verdi, nedir? Sormaya var mıydı lüzum?
Yediğin herzeyi kör gördü, sağır duydu kuzum.
Söyletir çarçabuk insan, meğer olsun pek alık,
Boşboğaz şey, o senin yosma sakal, hasba kılık!
– Artık elverdi İmam, kellemi kızdırma da yaz.
– Bana bak: Hiçbir imam böyle rezâlet yazamaz.
– Ay, rezâlet de diyor sünnete!
– Sünnet mi?
– Ya ne?
– Öyle şey yok...
– Ne demek!
– Dinle, be hey dîvâne:
Öyle sünnet denemez, her zaman, evlenmek için;
Vakt olur, sünneti geç, vâcib olur erkek için;
Vakt olur, sünnet olur...
– Söylediğim çıktı, tamam!
– Vakt olur, bir de bakarsın ki, olur böyle: Haram.
– Kimseden dinlememiştim bu senin fetvâyı...
Ne tuhaf!
– Sende tuhaflık, kısa kes da’vâyı.
Çoluğun var, çocuğun var, haremin nâmuslu;
Yaşın altmış beşi bulmuş, otur artık uslu.
Neren eksik, be adam, böyle ne var çıldıracak?
Karı derdiyle yıkılmaz bu kadar yıllık ocak.
– O nasıl söz? Ben ocak yıkmaya evlenmiyorum.
– Hiç o seksen kapı gezmiş, o kaşarlanmış Rum,
Sofracıyken seni koymuş da bu cânım kılığa,
Hanımım derse, dökülmez mi ki fındıkçılığa?
Karı kıvrak, paşa hazretleri, şallak mallak;
Biri hakkıyle edepsiz, biri şartınca salak;
Evelallah döneceksin çabucak maskaraya;
Vuracaksın iki üç dalgada baştan karaya!
Artık evler gidiyor cilveyi kırdıkça madam...
Oynasın kumda çocuklar!
– Ne vazîfen, be adam?
Avukattan da beter, ay ne kadar herze-vekîl !
– Defol ordan!
– Hadi yaz kâğdımı!
– Yazmam be, çekil!
– Yazacaksın!
– Yıkıl ordan, sana yok ilmühaber;
Meğer emretmeli rü’yâma girip Peygamber.
– Yazma sittin sene, pampin, yap elinden geleni;
Yedi gün sonra duyarsın: Hanım olmuş Eleni!
* * *
– Hocazâdem, sözü çıksın da nihâyet herifin,
Bana kah kah diye gülsün mü? Nasılmış keyfin!
– Akdi kim yaptı?
– Açıkgöz mü ararsın ki? Dolu...
Yalınız gösteren olsun: Paranın nerde yolu.
O değil, şimdi asıl çattı belânın büyüğü:
Haber aldım, karı kandırmış o sersem hödüğü,
Alıyormuş bütün emlâkini.
– Gerçek mi?
– Evet.
Buna bir çâre düşün, gitmesin evler, kerem et!
O çocuklar ne olur sonra?
– Perîşan. Ya hanım?
– O da rahmetli anamdan daha safmış be canım!
Söyledim söyledim aldırmadı “vurdum duymaz”!
Sonra mel’un karı kurnaz mı, hakîkat kurnaz;
Herif eşşek mi dedin, eşhedü-bi’llâh eşşek;
Ağzı karnındaki uçkur düğümünden gevşek!
Bir kırıtsın, iki dil döksün o fettan kahbe;
Çâre yok, salyası sarkıp diyecek: Verdim be!
Hanım akşam, bize gelmişti namazdan sonra...
Yolda bîçâre şaşırmış, hadi girmiş çamura.
Ne kıyâfet, ne hazin manzara, görsen yavrum!
Kendi ağlar, kızı ağlar... Ne deyim bilmiyorum.
Ciğerim sızladı baktım da, fakat fâide ne?
Kaderin cilvesi, kurbân olayım halledene!
Gamsız insanlara eğlence gelirmiş yaşamak;
Yüreğin hisli mi, işkencedesin, tâli’e bak!
Şimdi, oğlum, herifin hacrine bir çâre!
– Kolay.
– Süfehâdan sayabilsek?
– Sayacaksın, hay hay.
Bir adamı mâlini isrâf ile etmişse heder,
Ona hükkâm-ı Şerîat “Süfehâdandır” der.
Sâde-dil , ebleh olup, kâr ederim, vehmiyle,
Ahz ü i’tâya çıkıp aldanan eşhâsa bile,
“Sühefâ” nâmını vermekte, evet, Şer -i Şerîf.
Gelelim mes’elenin halline: Mâdem bu herif,
Kendi infâkına muhtâc olan evlâdlarının,
Cümlesinden geçerek, derdine bir pis karının,
Heder etmekte bütün mâlini... Elbet ya bunak;
Yâhud aldanmaya gâyetle müsâid avanak.
İki sârette de hâkim bunu hacretse, eder.
Şimdi lâzım gelen ancak size bir ilmühaber.
İhtiyar hey’eti, muhtar, hepiniz toplanınız;
Yazınız çarçabuk... Etraflıca olsun yalınız;
Sonra, hiç beklemeden gönderiniz mahkemeye.
– İş mühim... Korkarım etraflı yazılmazsa diye,
Şunu sen yazsana oğlum?
– Bakarız dur da biraz...
Daha a’lâsı mı: Ben söyleyeyim, kendin yaz..
İmam üslûbuna uydurması artık senden!
Hadi bir Besmele çek, başlıyalım istersen.
Hele ilkin takıver gözlüğü.
– Hay hay takayım,
Yalınız, sen bana bir parça kâğat ver bakayım.
– Hokka ister mi?
– Divit var ya.
– Peki, işte kâğat.
Evvelâ ortaya bir “Hû” mu atarlar? Hadi at,
Başla: “Bâdî-i”
– Evet, “İlmühaber oldur ki”
– “Mahallemizde” çabuk yaz!
– Şaşırmayım, dur ki!
– “Filân sokakta”
– Yavaş söyle, oldu.
– “Kâin olan
Filânca hânede... sâkin... filânca oğlu... filân...”
Düşünme! “Her ne kadar”
– Oldu, söyle sen...
– “Ma’tûh”
– Peki!
– “Değilse de”
– Lâkin, kalem kırıldı be, tûh!
– Öbür kalemle yaz artık, ne makta var, ne çakı.
“İâşesiyle” Bitirdin mi?
– Söyle.
– “İnfâkı
Tamâmen üstüne âid ve...” Haydi! “Efrâdı
Kesîr...”
– Evet, azıcık dur...
– “Iyâl ü evlâdı”
– Peki.
– “Bulunduğu...”
– Dur dur!
– Yoruldun anlaşılan?
– Yorulmadım, hadi sen...
– “Halde uhdesinde olan”
Yazıldı bitti mi? “Bilcümle mâl ü mülkü”
– Evet!
– “Ahîren aldığı...” Yazdın mı?.. Durma şimdi.
– Fakat...
– Ne var ki?
– “Aldığı” kâfî mi? İstemez mi nikâh?
– O halde şöyle yazarsın: “Ahîren istinkâh ”
– Bu oldu.
– “Ettiği”... Kız neydi?
– Söyledik ya kuzum,
İşitmedin mi demin?
– Haklısın, devâm et: “Rum
Cemâ’atinden” efendim “filânenin” yazıver.
– Yazıldı.
– “Üstüne etmek”
– Edeydi keşke!
– “Diler
Ve böyle mâlini beyhûde yolda imhâya
Kıyâm eder”
– Yavaş ol! Koş diyen de olmadı ya!
– “Ve arz edildiği vech üzre emr-i infâkı”
Ne i’tinâ bu! Yesârî misin, nesin?
–Tıpkı!
– Yazındı: ‘‘Kendine mahsûs ve münhasır bulunan”
Adam, cızıktırıver, bakma hüsn-i hatta , filân.
“Küçük, büyük bütün evlâdlarıyle zevcesini”
Yazıldı bitti ya?
– Sabret, düzelteyim şu sin’i...
Düzeldi.
– Yaz bakalım: “Her cihetce pek mahrûm
Ve ihtiyâc”
– Evet, oğlum, yazıldı, bekliyorum.
– “İçinde ölmeye mahkûm”
– Eder mi?
– Yok “bırakır”
– Yazıldı.
– “Olmağın”
– A’lâ!
– Fenâ mı yoksa?
– Hayır.
Fena olur mu ya?
– “Mumâileyhin ”
– İşte bu çok!
– Ne çâre! “Şer’-i Şerîf cânibinden” oldu mu?
– Yok...
Biraz yavaşça.
– Peki... Haydi, şimdi bağlayıver:
“Lüzûm-i hacrine dâir” yaz... “İşbu ilmühaber”
“Mahallemizce” mi dersin? Dedinse “bi’t-tanzîm
Huzûr-i hâkim-i şer’îye ” sec’i bas: “Takdîm
Kılındı.”
– Aferin, oğlum, imam da böyle yazar.
– Onu bilmem, şu bitirdik ya nihâyet zor zar.
– Acaba hacri muvâfık görecekler mi ki?
– Eyy...
Hâkimin re’yine, vicdânına kalmış bir şey.
Sen de gör kendini bir kerre.
– Peki, evlâdım,
Göreyim... Başka ne yapsam ki, şaşırdım kaldım.
Bittim artık, bilemezsin ne kadar bittiğimi;
Âh görsem şu cihandan yıkılıp gittiğimi!
Ne gebermez, ne kütük bünye ki, hiç kağşamamış!
Bunu Rabbim, bana “sağlık” diye nerden yamamış?
İstemem, kendinin olsun!
– Ne diyorsun? Hele bak!
– Bırak oğlum, azıcık derdini döksün şu bunak.
Bana dünyâda ne yer kaldı, emîn ol, ne de yâr;
Ararım göçmek için başka zemin, başka diyâr.
Bunalan rûhuma ister bir uzun boylu sefer;
Yaşamaktan ne çıkar günlerim oldukça heder?
Bir güler çehre sezip güldüğü yoktur yüzümün:
Geceden farkını görmüş değilim gündüzümün.
Seneler var ki harâb olmadığım gün bilmem;
Gezerim abdala çıkmış gibi sersem sersem. (*3)
Dikilir karşıma hep görmediğim bilmediğim;
Sorarım kendime: Gurbette mi, hayrette miyim?
Yoklarım taşları, toprakları: İzler kan izi;
Yurdumun kan kusuyor mosmor uzanmış denizi!
Tüter üç beş baca kalmış... O da seyrek seyrek...
Âşinâ bir yuva olsun seçebilsem, diyerek...
Bakınırken duyarım gözlerimin yandığını:
Sarar âfâkımı binlerce sıcak kül yığını.
Ne o gömgök dereler var, ne o zümrüt dağlar;
Ne o çıldırmış ekinler, ne o coşkun bağlar.
Şimdi kızgın günün altında pinekler, bekler,
Sâde yalçın kayalar, sâde ıpıssız çöller.
Yurdu baştanbaşa vîrâneye dönmüş Türk’ün;
Dünkü şen, şâtır ocaklar yatıyor yerde bugün.
Gündüz insan sesi duymaz, gece görmez bir ışık,
Yolcu haykırsa da baykuş gibi çığlık çığlık.
“Bu diyârın hani sâhipleri?” dersin; cinler,
“Hani sâhipleri?..” der karşıki dağdan bu sefer!
Nerde Ertuğrul’u koynunda büyütmüş obalar?
Hani Osman gibi, Orhan gibi gürbüz babalar?
Hani bir Şanlı Süleyman Paşa? Bir kanlı Selîm?
Âh, bir Yıldırım olsun göremezsin, ne elîm!
Hani cündîleri , şâhin gibi, ceylân kovalar,
Köpürür, dalgalanır, yemyeşil engin ovalar?
Hani târîhi soruldukça, mefâhir söyler,
Kahramanlar yetişen toprağı zengin köyler?
Hani onnan gibi âfâkı deşen mızraklar?
Hani atlar gibi sahrâyı eşen kısraklar?
Hani ay parçası kızlar ki koşar oynardı?
Hani dağ parçası milyonla bahâdır vardı?
Bugün artık biri yok... Hepsi masal, hepsi yalan!
Bir onulmaz yaradır, varsa yüreklerde kalan.
* * *
– Sorma, Kartal’da idim ben de bu Çarşamba günü.
Dediler: “Kurna’da dünden beri var köy düğünü,
Hoşlanırsan, hadi, olmaz mı?..” “Pekâlâ, gideriz:
Hem biraz kır görürüz, hem de güreş seyrederiz.”
Keşke, gitmem demiş olsaydım... İlâhî, o ne hâl,
O nasıl maskara dernekti ki, târîfi muhâl.
Topu kırk elli kadar köylü serilmiş bayıra,
Bakıyor harmanın altındaki otsuz çayıra.
Bet beniz sapsarı bîçârelerin hepsinde;
Ne olur bir kişi olsun görebilsem zinde!
Şiş karın sıska çocuklar gibi, kollar sarkık;
Arka yusyumru, göğüs çökmüş, omuzlar kalkık.
Gözlerin busbulanık rengi, kapaklar şiş şiş;
Yüz buruşmuş, uzamış, cebhe daralmış, gitmiş.
Gezecek yerde o âvâre nazarlar dalıyor;
Serilip düştü mü bir noktaya, kaldırması zor!
Sıtmadan boynu bükülmüş de o dimdik Türk’ün,
Düşünüp durmada öksüz gibi küskün küskün.
Gövde teşrihlere dönmüş, o bacaklar değnek;
Daha yaş yirmi iken eller, ayaklar titrek.
Öyle seksenlik adamlar aramak pek yanlış;
Kırk onun ömrüne son merhale olmuş kalmış.
Değişik sanki o arslan gibi ırkın torunu!
Bense İslâm’ın o gürbüz, o civan unsurunu,
Kocamaz, derdim, asırlarca, sorulsaydı eğer,
Ne çabuk elden, ayaktan düşecekmiş o meğer!..
Neyse, değnekçi gelip: “Meydan açılsın, savulun!”
Der demez, başladı kalbî sesi yırtık davulun.
Güm güm ötmek ne gezer! Tık nefes olmuş kasnak:
Göğsü tokmak gibi küt! küt! vuruyor hışlayarak.
Zurna hımhım mı nedir, söylemiyor bir türlü;
Üfleyen Çingene’nin rengi mezar, kendi ölü.
Güneş oldukça kızışmış, beni yormuştu sıcak;
Hele bir gölge bulup altıma çektim çabucak.
Tam demiştim: Azıcık yaslanayım, dinleneyim...
Biri tıksırdı ta ensemde... Acâib, bu da kim?
Ne göreydim: Kelebek tarlası olmuş da içi,
Soluyup sümkürüyor sırtıma bir yaşlı keçi!
“Ama bak, aklıma gelmezse de hürmet talebi;
O kadar fazla samîmiyyeti sevmem, çelebi;
Sakalından çekerim, sonra, karışmam... Hadi git!”
Nerde! Aldırmadı... Sordum, baş ödülmüş bu yiğit!.. (*4)
Hele sen geç yiğitim, geç bakalım, başka ne var?
Bir çelimsiz sopa, boynunda üç arşın astar.
Pehlivanlar hani? derken, söküvermez mi, Hocam,
Birbirinden daha bîçâre sekiz çıplak adam?
Âh o soygunluğu rü’yâda gören korkardı:
Çünkü gömlek gibi etten de soyunmuşlardı!
Bir delik torbaya girmiş kimi, kıspet yerine;
Çekivermiş kimi, bir lîme çuval dizlerine.
Kiminin, giydiği çakşır, kiminin bez şalvar;
Kiminin, uçkuru boynundan asılmış, donu var.
Acabâ yağ sürünürler mi desem, yağ nerede?
Bereket versin onun ma’deni varmış derede:
Sağ omuzlarda birer, başları kertikli, ağaç,
Kadın, erkek, suyu aktarmada bakraç bakraç.
Sonra, nerdense gelip “Yağlanınız haydi!” sesi,
Çöktü meydanda duran kaplara artık hepsi.
Palaz ördek gibi, bandıkça avuçlar bandı;
Meşin ıslar gibi, kavruk deriler ıslandı.
Bu, merâsim de bitip, başlayacak dendi güreş,
Çarpınıp çırpınarak çıktı nihâyet iki eş.
Daha ilk elde boşansın mı alınlardan ter,
O göğüsler sana ötsün mü körükten de beter?
Baktım: Altından o bir çifte perîşan bağrın,
Soluganlar gibi kalkıp iniyor çifte karın!
Sonradan dizlere bir titremedir çökmüştü;
Hele çok sürmeyerek dördü de cansız düştü.
İki bîçâre serilmiş yatıyorken yerde,
“Kalkın artık!” dediler, lâkin o derman nerde!
Güreşin böylesi hiç görmediğim bir şeydi;
Orta, baş, hepsi de bunlar gibi âvâreydi.
* * *
Karşıdan tentesinin nısfı hasır, nısfı aba,
Bir tekerlekleri alçak, yana yatmış araba;
Yerliden az kaba, Maltız keçisinden çok ufak,
İki mahzûn öküzün seyrine münkâd olarak;
Ne yanık mersiyeler söyletiyor dingiline!
Bunu gördüm, acımak geldi içimden geline:
Sana baksın da kızım, bahtın utansın... Ne deyim?
O, senin, kimdi, bugün nerde yatar, bilmediğim,
Ninenin rûhuna âgûş açıyorken melekût,
Tertemiz na’şını gufran gibi örten tâbût,
Şu gelinlik arabandan daha şahâneydi.
Geçti rü’yâ gibi, Allâh’ım, o günler neydi!
Şu bayırlarda -ki vaktiyle bütün bağlardı-
Sesi dünyâyı tutan bir bereket çağlardı.
Ya şu vâdî ki çırılçıplak uzanmış, bîtâb,
Hiç yazın böyle fezâsında tüter miydi serâb?
Şimdi âfaka alev püskürüyor her çatlak,
Yarılıp hasta dudaklar gibi, yer yer, toprak.
– Deşme, oğlum, yaradır, hem de yürekler yarası...
– Neydi, yâ Rabbi, otuz kırk sene evvel burası?
Dağlar orman, tepeler bağ, ovalar hep tarla;
Koca mer’â dolu baştan başa sağmallarla.
İğne atsan yere düşmez, o ekin bir tûfan;
Atlı girsen gömülür buğdayın altında kafan.
Köylünün kırları tutmuş, yayılırken davarı,
Sökemezsin, sarar âfâkını yün dalgaları!
Dolaşır sal gibi göllerde hesapsız manda,
Fil sanırsın, hani, bir çıksa da görsen karada.
Geniş alnıyle yarar otları binlerce öküz,
Besiden her birinin sırtı, bakarsın, dümdüz.
Ne de ıslak patı burnundaki mosmor meneviş! (*5)
Hadi gelsin bakalım damların altında geviş.
Diz çöker buldu mu yaslanmaya kâfî meydan;
Sürünür toprağın üstünde o kat kat gerdan.
Çifte gözler süzülür, tek çene durmaz çiğner;
İki yandan yere şeffâf iki ipliktir iner.
Bunların ağdalanır; maç maç öterken sakızı,
Öteden bir sürü gürbüz, demevî köylü kızı,
Tarayıp hepsini evlâd gibi, bir bir kınalar.
Tepeden kuyruğu dikmiş, inedursun danalar,
Dalar etrâfa köyün damgalı yüzlerce tayı;
İnletir at sesi, kısrak sesi gömgök ovayı.
Gündüzün kimse görünmez: Kadın erkek çalışır;
Varsa meydanda gezen tostopaç oğlanlardır.
Akşam olmaz mı, fakat toplar ahâlîyi ezan,
Son cemâ’at yeri, hattâ, adam almaz ba’zan.
Güneş âfâka henüz arz-ı vedâ etmişken,
Yükselir Kâ’be’ye doğrulmuş alınlar yerden;
Önce bir dalgalanır, sonra eder hepsi karar;
Örülür enli omuzlarla birer canlı hisar.
Bu yaman safların âhengi hakîkat müdhiş;
Sanki yalçın kayalar yanyana perçinlenmiş,
Öyle bir cebhe kesilmiş ki: Müselsel îmân;
Hangi îmâna dokunsan taşacak itmînân.
Âh o yekpârelik eyyâmı hayâl oldu bugün;
Milletin hâlini gör, sonra da mâzîyi düşün.
Kim bu yalçm kayalar sarsılacaktır derdi?
Öyle sarsıldı ki edvâra tezelzül verdi!
* * *
Köylünün bir şeyi yok, sıhhati, ahlâkı bitik;
Bak o sırtındaki mintan bile tiftik tiftik.
Bir kemik, bir deridir ölmedi kaldıysa diri;
Nerde evvelki refâhın acabâ onda biri?
Dam çökük, arsa rehin, bahçeyi “icrâ” ister;
Bir kalem borca bedel fâizi defter defter!
Hiç bakım görmediğinden mi nedendir, toprak,
Verilen tohumu da inkâr edecek, öyle çorak,
Bire dört aldığı yıl köylü emîn ol, kudurur:
Har vurur bitmeyecekmiş gibi, harman savurur.
Uğramaz, gün kavuşur, çiftine yâhud evine;
Sabah iskambil atar kahvede, akşam domine.
Muhtasar gayr-ı müfîd ilmi kadardır dîni;
Ne evâmir, ne nevâhî , seçemez hiçbirini.
Namazın semtine bayramları uğrar sâde;
Hiç su görmez yüzünün düşmanıdır seccâde.
Hani, üç beş kişiden fazla musallî arama;
Mescid ambarlık eder, başka ne yapsın, imama!
Okumak bahsini geç... Çünkü o defter kapalı,
Bir redif zâbiti mektepleri debboy yapalı.
Sıtma, fuhş, içki, kumar, türlü fecâyi’ salgın...
Sonra söylenmeyecek şekli de var hastalığın.
Bir taraftan bulanır levse hesapsız nâmûs
Bir taraftan serilir toprağa milyonla nüfûs.
Hadi aldırmayalım yükseledursun vefeyât ,
Nerde noksânı telâfî edecek tâze hayât?
Evlenip âile teşkîli bugün zor geliyor;
Görüyorsun ya, nikâhlar ne kadar seyreliyor!
* * *
Eskiden zurnalar öttükçe fezâ inlerdi;
O ne dehşetli düğünler, o ne derneklerdi!
Kurulur meydana harman gibi kırk elli sini;
Tablalar yığmaya başlar koyunun beslisini.
Ense kat kat taşıp etrâfa dökülmüş yakadan;
Göğsün eb’âdı kabardıkça gerilmiş camadan ;
Başta âbânî sarık, tende hilâlî gömlek;
Belde Lâhûr şalı, üstünde o som sırma yelek;
Dizde kaytan çevirilmiş çuhadan sıkma potur;
Amcalar, lök gibi, bağdaş kurarak halka olur.
Sofranın hâlesi şeklinde duran, kutru geniş,
Boyu çepçevre kılapdanla zarîf işlenmiş,
Eni az peşkiri herkes götürür dizlerine.
Çorbadan sonra etin türlüsü kalkıp, yerine,
Hamurun türlüsü devlet gibi kondukça konar.
Sekiz on yerde güğümler mütemâdî kaynar.
Tâze şerbet sunulur tâze kesilmiş karla;
Buzlu ayransa döner ortada bakraçlarla.
Öğle olmaz mı, cemâ’atle kılarlar namazı.
Güreşin gümler o esnâda mehîb incesazı:
Oturur beşli davullar yere şişman şişman,
Perde göstermeye başlar kabalardan, o zaman,
Öyle inler ki zemin: Kalb-i fezâ “Küt! Küt!” atar;
Zurnanın tizleri, dersen, yedi iklîmi tutar!
Şimdi, hayvanlı, yayan, kız, kadın, oğlan, erkek;
Kuşatır ip çekilen meydanı yüzlerce öbek.
Bir taraftan da iner nâ-mütenâhî araba...
İner amma o kadar süslü ki dersin: “Acaba,
Şu beyaz tenteler altında birer hacle mi var?”
Çekilir derken ödüller: Sekiz on seçme davar;
İki baş manda, birer tay, dana, top top dokuma...
Hele peşkir gibi peşkeşleri artık sorma.
Yağ kazanlarla durur, tartısı yok, ölçüsü hiç;
Hani ister sürün, ister dökün, istersen iç!
Bunların hepsi biter, bir heyecandır belirir;
Ne temâşâdır o, titrer durur insan tir tir.
Birbirinden daha mevzun iki üç çift endâm ,
Atılıp sahneye şâhin gibi etmez mi hırâm;
Ses, soluk çıkmaz olur, herkesi ürperme alır;
O geniş yer de nefeslerle berâber daralır.
Çünkü meydanda değil, seyre bakanlarda bile
Âsım’ın dengi heyâkil seçilir yüzlerle.
Şimdi, sağ kolda, gümüş kaplı birer bâzû-bend ,
Boynu muskayla donanmış, o yarım deste levend,
Önce peşrev yaparak, sonra tutuşmazlar mı,
Güreş artık kızışır, hasmını tartar hasmı.
Uzanır şimdi göğüsler, kavuşur; şimdi yine
Dalga çarpar gibi çarpar gerilip birbirine.
Kimi tek çapraza girmiş mütemâdî sürüyor;
Kimi şîrâzeyi tartıp alıvermiş, yürüyor.
Kimi sarmayla çevirsem diye sardıkça sarar;
Kimi kılçık düşünür, atmak için fırsat arar.
Adalî gövdeler altında o bîçâre çayır,
Serilir toprağa, hem bir daha kalkar mı? Hayır!
Bu, elenseyle düşürmüş de hemen çullanıyor;
O da kurtulmak için türlü oyun kullanıyor.
Kimi almış paça kasnak, o kaçar, hasmı döner;
Kimi kündeyle giderken topuk eller de yener.
Kimi cür’etli olur çifte dalar, hem de kapar;
Kimi baskın çıkarak kazkanadından çarpar.
Seyreden halkı da bir gör: O ne candan hizmet;
O ne rikkatli adamlar; o ne ma’sûm ümmet!
Yarılan başları çevreyle boğanlar mı dedin...
Göz silenler mi dedin, incik ovanlar mı dedin...
Yağ süren başka, saran başka, çözenler başka;
Su veren başka, güğümlerle gezenler başka.
Şan, şeref duygusu millette nasıl yüksekse,
Merhamet hissi de öyleydi, değil miydi Köse?
Ne o? Bir şey demedin...
– Geçmişe mâzî derler!
– Doğru, lâkin...
– Bırak, oğlum, gelecekten ne haber?
– Onu Allah bilir ancak.
– Azıcık kul da bilir.
– Bilemez, çünkü görünmez.
– İyi amma sezilir:
Oruç sıcaklara gelmiş, Kır Ağsı bakmış ki:
Sabahlar akşam olur şey değil, bu, tiryâki;
Bütün gün esnemeden, hiddet etmeden bıkmış;
Al atla bağdaşarak “Yâ sefer!” demiş çıkmış.
Takım rahat, pala uygun, gazâ mübârek ola:
Tavuklu, hindili köylerde haftalarca mola.
Refîki arpayı bulmuş, keser ferîh ü fahûr;
Bu dört öğün yiyip ister sonunda bir de sahûr!
Bedâva sofraya düştün mü, hoş geçer Ramazan; (*6)
Misâfirim diye insan mukîm olur ba’zan.
Nasılsa bir gece bir düş görür bizim yolcu;
Sabâhı bekleyemez, yok ya hâinin orucu;
Uyandırır ne kadar köylü varsa, der: Çabucak,
Gidin bulun bana bir şöyle zorlu düş yoracak. (*7)
Çarıkçı Emmi’yi sağlık verir cemâ’at de,
– Fakat sahurda yatar, kalkamaz bu sâ’atte.
Biraz sabırlı olun...
– Şimdi isterim, gelecek:
Ben öyle bekleyemem, kalkamaz demek ne demek?
Çarıkçı Emmi gelen halkı uğratır kapıdan.
İkinci def’a gelirler:
– Ocağına düştük, aman,
Herif lâf anlamıyor, gel de sonra yat, haydi!
– Sabah sabah bu ne düştür be? Görmez olsaydı!
Henüz yatağıma uzandım... Bakındı aksiliğe...
Gebermediydi ya!
– Sen git de söz geçir deliye!
Ne söylesen kızıyor... Hak şaşırtmasın kulunu.
Adamcağız çıkar evden, tutar köyün yolunu,
Ki uyku sersemi tak der zavallının canına;
Düşer gelince nihâyet Kır Ağsı’nın yanına.
– Aman be emmi!
– Ne var!
– Düş yorar mısın?
– Be adam,
Biraz nefesleneyim, dur ki, yorgunum...
– Duramam.
– Neden?
– Fenâma gider beklemek de...
– Vah! Vah! Vah!
– Bilir misin ki ne gördüm...
– Hayırdır inşallah!
– Yemek yiyip yatıverdim, tamam yarıydı gece,
Bir öyle hayvana bindim ki, seçmedim iyice.
– Peki, o bindiğin at mıydı, anlasak, neydi?
– Bilir miyim? Yalınız dört ayaklı bir şeydi...
Katır mı desem? Eşek mi desem?
Öküz mü desem? İnek mi desem?
Al at mı desem? İdiç mi desem?
Koyun mu desem? Çepiç mi desem?
– Güzel!
– Biraz yürüdük...
– Geçtiğin nasıl yerdi?
– Nasıl mı yerdi?.. Unuttum, görür müsün derdi?
Yokuş mu desem? İniş mi desem?
Uzun mu desem? Geniş mi desem?
Çorak mı desem? Çayır mı desem?
Sulak mı desem? Hayır mı desem?
– Tamam! İlerde ne gördün?
– İlerde bir kocaman,
Karaltı vardı...
– Peki, ismi yok mu?
– Bilmem, aman!
Ağaç mı desem? Kütük mü desem?
Duvar mı desem? Höyük mü desem?
Ağıl mı desem? Hamam mı desem?
Yıkık mı desem? Tamam mı desem?
– Ya sonra?
– Karşıma, baktım, dikildi...
– Kim?
– Bir adam...
– Tanıştınız mı?
– O bilmem tanır mı, ben tanımam...
Babam mı desem? Kızım mı desem?
Hasım mı desem? Hısım mı desem?
Çıfıt mı desem? Gâvur mu desem?
Şudur mu desem? Budur mu desem?
– Uzatma, sen buluyorsun belânı Allah’tan...
Bu: Elde bir; yalınız pek seçilmiyor ne zaman...
Bugün mü desem? Yarın mı desem?
Uzak mı desem? Yakın mı desem?
Yazın mı desem? Güzün mü desem?
Güzün mü desem? Yazın mı desem?
– Ne kadar doğru! Hocam, hayra yorulmaz bu gidiş.
– Sen o rü’yâya hakîkat deyiver, tam bizim iş.
Herifin hâlini gördün ya, bugün millet de,
Aynı meslekte, o fıtratte, o mâhiyette.
Tanımaz bindiği mahlûku, sürer kör körüne;
Tanımaz gittiği yer hangi taraf, gördüğü ne?
Fikri yok, duygusu yok, sanki yürür bir kötürüm;
Bu da sağlıksa eğer bence müreccahtır ölüm.
Üç beyinsiz kafanın sevkine şaşkın gibi râm;
Kırbaç altında bütün gün, ne tezallüm, ne kıyâm.
Tuttun, oğlum, bana mâzîleri tasvîr ettin;
Köylünün hâlini bilmez, diyerek dinlettin.
Hasta meydanda, tedâviye de cidden muhtaç;
Yalınız görmeliyim nerde hekim? Nerde ilâç?
Nesl-i hâzır ki sarık gördü mü, terzîl ediyor,
Defol ıskatçı diyor, cerci diyor, leşçi diyor...
Hocazâdem, ne sülükmüş o meğer, vay canına!
Diş bilermiş senelerden beri Türk’ün kanına.
Emiyor fırsatı bulmuş yapışıp, hem ne emiş!
Kene bir şey mi aceb, ah o ne doymaz şeyimiş!
Ne o kızdın mı?
– Hayır, anlarım amma keneyi,
Sağdınız siz de asırlarca o sağmal ineği.
– Hakkımızdır sağarız: Kahrını çektik o kadar,
Besledik...
– Yâ!
– Ne demek?
– Beslediniz, hakkın var!
Hanginiz bir tutam ot verdi, bırak beslemeyi?
– Yok mudur medresenin köylüde olsun emeği?
– Mektebin, belki... Fakat medresenin, hiç ummam.
– Kızarım ha!
– O senin hakk-ı sarîhindir İmam.
– Halka yol gösterecek bir kılavuz var: Ulemâ.
Kalanın hepsi de boş.
– Boştur, efendim, ammâ...
– Neymiş ammâsı, beyim?
– Yok, şu sizin medreseler,
Asrın îcâbına uymakta inâd etmeseler...
– Gidin ıslâh edin öyleyse!
– Hakîkat, lâzım.
– Fıkra gelsin mi ne dersin?
– Hadi, gelsin bakalım.
– Son zamanlarda hükûmet, şımarık bir deliyi,
Götürür bir yere vâlî diye bağlar.
– Ne iyi!
– Herifin ilk işi “Tekmil hocalar gelsin!” der.
Ki tabî’î bu adamlar da icâbetle gider.
Önce tebrîk ile takdîm için az çok durulur;
Sonra “meclis” denilir, bir koca dîvan kurulur.
Şimdi kürsîye abansın da senin Vâlî Bey,
Nutka gelsin mi adam zannederek kendini?..
– Eyy?
Ne demiş?
– Yok, ne geğirmiş diye sor! Ma’nâsız
Bir yığın râbıta müştâkı perâkende lâfız,
Bir etek yâve saçar, bir sürü cinnet savurur;
Bu da yetmez gibi peştahtaya üç kerre vurur,
Der ki:
“Yirminci asır, fenlere zihniyyetler
Verebilmekle tebellür ve tefâhürler eder.
Vâkıâ hâlet-i rûhiyyesi var akvâmın;
Bu prensiple, fakat, ma’şeri pek i’zâmın ,
Belki ferdiyyeti sarsar biraz aksü’l-ameli ...
Sâde şe’niyyet-i a’sârı durup dinlemeli.
İctihâdî galeyanlar da mühimdir ya, asıl,
İktisâdî cereyanlardır olan müstahsil .
Bunu te’mîn edemezlerse nihâyet hocalar,
İskolâstikle sanâyi’ yola gelmez, bocalar.
İlk adımdır, atacaktır bunu elbette ilim;
Parprensip , gelin, ıslâh-ı medâris diyelim.”
– Parprensip mi? Bayıldım be!
– Fransızcama mı?
Ya heriften de mi eşşek sanıyordun İmam’ı?
– Birden eşşek deme, bîçâre henüz müsvedde ...
Ne yetişkinleri var, dursun o sağlam şedde .
– Hangi müsvedde? Ne müsveddesi? Bir bilmece ki...
– Merkebin...
– Ey?
– Mütekâmil soyu olmaz mı?
– Peki?
– İşte hilkatten o sûrette çıkarken beyazı;
Böyle birdenbire müsvedde de fırlar ba’zı!
Neyse geç fıkraya.
– Nerdeydik? Evet, şimdi, nutuk
Biter amma yayılır meclise bir durgunluk.
– Çünkü imlâya gelir herze değil duyduğu şey!
– Sonra kalkar hocalardan biri, der:
“Vâlî Bey,
Şu hitâbeyle tavanlardan uçan efkârı,
Tutamazlarsa küçük görmeyiniz huzzârı.
Siz ki yirminci asırlardasınız, baksanıza,
Bizim on dördüne dün basmış olan asrımıza!
Altı yüz yıl mı, evet, tam o kadar lâzım ki,
Kâbil olsun o büyük nutkunuzun idrâki.
Sâde “ıslâh-ı medâris” mi ne, bir şey dediniz...
Onu anlar gibi olduksa da îzâh ediniz:
Acabâ hangi zarûret sizi sevketti buna?
Ya fesâd olmalı meydanda ki ıslâh oluna.
Bunu bir kerre kabûl eylemeyiz, reddederiz.
Sonra, bîçâre medâris o kadar sâhibsiz
O kadar baştan atılmış da o hâliyle yine,
Düşüyor, kalkıyor amma gidiyor hizmetine.
Halkın irşâdı mıdır maksad-ı te’sîsi? Tamam:
Şehre müftî veriyor, minbere, mihrâba imam,
Hutabânız oradandır, oradan vâiziniz;
Oradandır hocanız, kayyiminiz, hâfızınız.
Adli tevzî’ edecek hâkime fıkh öğreten o;
Hele köy köy dolaşıp köylüyü insân eden o.
Şimdi bir mes’ele var arz edecek, çünkü değer:
Bunların hepsine az çok yetişen medreseler,
Bir zaman müftekır olmuş mu aceb hârice? Yok.
İyi amma, a beyim, şöyle bakınsak, bir çok,
Bir alay mekteb-i âlî denilen yerler var;
Sorunuz bunlara millet ne verir? Milyonlar.
Şu ne? Mülkiyye. Bu? Tıbbiyye: Bu? Bahriyye. O ne?
O mu? Baytar. Bu? Zirâ’at. Şu? Mühendishâne.
Çok güzel, hiçbiri hakkında sözüm yok; yalnız,
Ne yetiştirdi ki şunlar acaba? Anlatınız.
İşimiz düştü mü tersâneye, yâhud denize,
Mutlakâ âdetimizdir, koşarız İngiliz’e.
Bir yıkık köprü için Belçika’dan kalfa gelir;
Hekimin hâzıkı bilmem nereden celbedilir.
Meselâ büdce hesâbâtını yoktur çıkaran...
Hadi mâliyyeye gelsin bakalım Mösyö Loran.
Hani tezgâhlarınız nerde? Sanâyi’ nerde?
Ya Brüksel’de, ya Berlin’de, ya Mançester’de!
Biz ne müftî, ne imam istemişiz Avrupa’dan;
Ne de ukbâda şefâ’at dileriz Rimpapa’dan .
Siz gidin bunları ıslâha bakın peyderpey;
Hocadan, medreseden vazgeçiniz, Vâlî Bey!”
* * *
Ne dedin fıkrama?
– A’lâ! Beni habtettin , İmam!
– Yola gel şöyle biraz, neydi o sözler?
– Be Hocam,
Sana biz medresenin hizmeti hiç yok demedik;
Bir bedâhet bu ki inkâra çalışmak delilik.
Halkı irşâd edecek var mı ya sizden başka?
Onu insan bile saymaz, mütefekkir tabaka!
Köylüden milletin evlâdı kaçarken yan yan,
Sizdiniz köydeki unsurla berâber yaşayan.
Rûhunuz halkımızın, köylümüzün rûhuna denk;
Sözünüz bir, özünüz bir, o ne mes’ûd âhenk!
Biz bu âhengi harâb etmeyecektik, ettik;
Kapanır türlü değil açtığımız kanlı gedik.
Ne kadar benziyoruz şimdi sakat bir duvara...
Vahdetin tertemiz alnında ne çirkin bu yara!
Hadi iş gör bakalım, var mı ki imkân? Nerde!
İkilik, azmine hâil kesilir her yerde.
Ne desek, dinlemiyor, nafile, bir kimse bizi.
– Uydurun siz de, beyim, halka biraz kendinizi.
– Haklısın.
– Aykırı gitmekle bu yol hiç çıkmaz.
– Konya’daydım...
– Haberim yok, ne zaman?
– Bıldır yaz.
Şehri az çok bilir, etrâfını pek bilmezdim;
Bâri bir köyleri görsem, diye çıktım, gezdim.
Yolda duydum ki: Filân nâhiyenin a’yânı,
Üç gün evvel kovuvermiş hoca bilmem filânı;
Herkes evlâdını almış, kapatılmış mektep.
Çok fena şey! Hele bir anlayalım, neydi sebep.
Hiç işim yok, bu da oldukça mühim doğrusu ya,
Gidecek yolcu da var, akşama indik oraya.
Yatsıdan sonra ahâlî “Bize va’z et...” dediler;
Çektiler altıma bir cıllığı çıkmış minder.
Tahta sordum, silinip çevre kadar yenlerle,
Geldi, tâ göğsüme yaslandı sakat bir rahle.
Evvelâ Hamdele’den , Salvele’den başlayarak,
Girmeden maksada dîbâceyi serdim çabucak.
İlme kıymet veren âyâtı, ehâdîsi bütün,
Okudum, hâsılı bülbül gibi öttüm ben o gün.
Sonra, te’yîd-i İlâhî olacak besbelli,
Öyle bir maskara ettim ki o hâin cehli,
Hani kendim de beğendim.
– Adam, anlat, ne dedin?
– Biri aklımda değil.
– Öyle mi?
– Baktım, sadedin
Tam zâmanıydı, ahâlîye çevirdim yüzümü;
Açtım artık bu sefer ağzımı, yumdum gözümü:
Hiç muallim kovulur muymuş, ayol, söyleyiniz!
O sizin devletiniz, ni’metiniz, her şeyiniz.
Hoca hakkıyle berâber gelecek hak var mı?
Sizi mîzâna çekerken bunu sormazlar mı?
Müslüman, elde asâ, belde divit, başta sarık;
Sonra, sırtında, yedek, şaplı beş on deste çarık;
Altı aylık yolu, dağ taş demeyip, çiğneyerek,
Çin-i Mâçin’deki bir ilmi gidip öğrenecek.
Hiç düşünmek de mi yoktur be adamlar, bu ne iş?
En büyük tâli’i Mevlâ size ihsân etmiş,
Hem de tâ olduğunuz mevkie göndermişken;
Teptiniz kendi gelen ni’meti sersemlikten!
Çok zaman geçmeyecektir ki bu nankörlüğünüz
Ne felâketlere meydan verecektir görünüz!
Köylerin yüzde bugün sekseni, hattâ, hocasız;
Siz de onlar gibi câhil kalarak anlayınız!
Bir hatâ oldu, deyip şimdi peşîmansınız a...
Ne çıkar? Gitti giden, kıydınız evlâdınıza...
Buna benzer daha bir hayli savurdum estim;
Ses, nefes hepsi tükenmişti, nihâyet kestim.
Sanıyordum ki, duâdan koca mescid inler...
Umduğum çıkmadı hiç: Pek yavaş âmin dediler.
Çekiverdim o zaman ben de hemen Fâtiha’yı.
Yatacağmız odanın sâhibi Mestanlı Dayı,
Getirirken beni, sağ elde fener, mescidden;
“Gürül gürül okuyor hep, gürül gürül okuyor;
Yanıl da bir, deli oğlan, baban mezarda mı, sor!”
Deyivermez mi, ne dersin?
– Ama pek hoş cidden
– Bunu duydum zehir içmiş gibi sersemleştim...
Eve geldik, herifin kalbini artık deştim.
Ne de çok biliyormuş, be Hocam, köylü meğer!
– Öyledir.
– Sen de şaşarsın, hâni, söylersem eğer.
Anladım: Bilmeyecek tilki onun bildiğini.
– Hadi naklet bakalım şimdi şu bilgiçliğini.
– Dedi:
“Fetvâyı veren mahkeme, yanlış, gerçek,
İki da’vâcı ne söylerse bütün dinleyecek.
O zaman kestiği parmak acımaz, âmennâ...
Ama hep bir tarafın ağzına bakmak, o fenâ.
Benim arkamdaki düşman bana mevlid mi okur?
Dur ki ben söyleyeyim bir de, kuzum, sen hele dur!
Köylü câhilse de hayvan mı demektir? Ne demek!
Kim teper ni’meti? İnsan meğer olsun eşşek.
Koca bir nâhiye titrettik, odunsuz yattık;
O büyük mektebi gördün ya, kışın biz çattık.
Kimse evlâdını câhil komak ister mi, ayol?
Bize lâzım iki şey var: Biri mektep, biri yol.
Neye Türk’ün canı yangın; neye millet geridir;
Anladık biz bunu, az çok, senelerden beridir.
Sonra baktık ki hükûmetten umup durdukça,
Ne mühendis verecekler bize, artık, ne hoca.
Para bizden, hoca sizden deyiverdik... O zaman,
Çıkagelmez mi bu soysuz, aman Allah’ım aman!
Sen, oğul, ezbere çaldın bize akşam, karayı...
Görmeliydin o muallim denilen maskarayı,
Geberir, câmie girmez, ne oruç var, ne namaz;
Gusül abdestini Allah bilir amma tanımaz.
Yelde izler bırakır gezdi mi bir çiş kokusu;
Ebenin teknesi, ömründe pisin gördüğü su!
Kaynayıp çifte kazan, aksa da çamçak çamçak,
Bunu bilmem ki yarın hangi imam paklayacak?
Huyu dersen, bir adamcıl ki sokulmaz adama.,.
Bâri bir parça alışsaydı ya son son, arama!
Yola gelmez şehirin soysuzu, yoktur kolayı.
Yanılıp hoşbeş eden oldu mu, tınmaz da ayı,
Bir bakar insana yan yan ki, yuz olmuş manda,
Canı yandıkça, döner öyle bakar nalbanda.
Bir selâm ver be herif. Ağzın aşınmaz ya... Hayır,
Ne bilir vermeyi hayvan, ne de sen versen alır.
Yağlı yer, çeşmeye gitmez; su döker, el yıkamaz;
Hele tırnakları bir kazma ki insan bakamaz.
Kafa orman gibi, lâkin, o bıyık hep budanır;
Ne ayıptır desen anlar, ne tükürsen utanır.
Tertemiz yerlere kipkirli fotinlerle dalar;
Kaldırımdan daha berbâd olur artık odalar;
Örtü, minder bulanır hepsi, bakarsın, çamura.
Su mühendisleri gelmişti... Herifler gâvur a,
Neme lâzım bizi incitmediler zerre kadar;
İnan oğlum, daha insaflı imiş çorbacılar!
Tatlı yüz, bal gibi söz... Başka ne ister köylü?
Adam aldatmayı a’lâ biliyor kahbe dölü!
Ne içen vardı, ne seccâdeye çizmeyle basan;
Ne deyim dinleri bâtılsa, herifler insan.
Hiç ayık gezdiği olmaz ya bizim farmasonun...
İçki yüzler suyu, ahlâkını bir bilsen onun!
Şimdi ister beni sen haklı gör, ister haksız,
Öyle devlet gibi, ni’met gibi lâflar bana vız!
İlmi yuttursa hayır yok bu musîbetlerden...
Bırakın oğlumu, câhilliğe râzıyım ben.”
– Hakkı var.
– Pek güzel amma, bu işin yok ki sonu.
Kapadık mektebi, kovduk diyelim farmasonu,
Başı boş köylünün evlâdını kimler yedecek?
Adam ister ona insanlığı telkîn edecek.
Bunu nerden bulalım? Kimlere ısmarlayalım?
Önce kaç tezgâhımız var, bakalım, bir sayalım...
– Pek uzun boylu hesâb etme, nedir mes’ele ki?
Herkesin bildiği şey: Medrese bir, mektep iki.
– İşte arz eyliyorum zât-ı fazîlânenize ;
İkisinden de hayır yok bu şerâitle bize.
– Gâlibâ sen yeniden kızdıracaksın Köse’yi:
Söyle, mîrasyedi bey, kimdi yıkan medreseyi?
Biz miyiz, siz misiniz? Sizsiniz elbet...
– Elbet!
– Yıktınız kazmaya kuvvet, ne de sür’atle!
– Evet.
– Bir hünermiş gibi ikrâr ediyor ağzıyle...
– Çünkü mektep yapacaktık onun enkâzıyle.
– Çünkü mektep yapacakmış!.. Ne kolay söylemesi!
Bir kümes yaptığınız var mı ki, bir kaz kümesi?
– İnkılâb ümmetinin şânı yakıp yıkmaktır.
– Size çılgın demeyen varsa, kuzum, ahmaktır.
Yıkmak, insanlara yapmak gibi kıymet mi verir?
Onu en çolpa herifler de, emîn ol, becerir.
Sâde sen gösteriver “İşte budur kubbe!” diye;
İki ırgadla iner şimdi Süleymâniyye.
Ama gel kaldıralım dendi mi, heyhat, o zaman,
Bir Süleyman daha lâzım yeniden, bir de Sinan.
Bunların var mı sizin listede hiç benzeri, yok!
Ya ne var? Bir kuru dil, siz buyurun, karnım tok!
Ötmeyin, nâfile baykuş gibi karşımda, susun!
– Mürteci’sin be İmam?
– Mürteci’im, hamdolsun.
– Hele bak, hamd ediyor!
– Hamd ediyorsam, yeridir:
Şâfi’î’nin mi, kimindir o şiir?
– Hangi şiir?
– Hani “Peygamber’in evlâdını candan sevmek,
Râfızîlikse ...”
– Evet,
– “Yerde beşer, gökte melek,
Râfizîdir bu, desin hepsi de hakkımda benim,
Ben oyum, işte...” diyor...
– Bildim, evet.
– Kâili kim?
– Şâfi’î zannederim, neyse, fakat maksadınız?
Şunu lûtfen bana teşrîh ediniz, anlatınız.
– Yıkılan yurduma cennet diyemem, ma’zûrum
Hani ma’mûre ? Harâbeyle benim neydi zorum?
Heybe srtında “adâlet” dilenirken millet,
Müsterîh olmanın imkânı mı var, insâf et?
“Yaşasın!” ma’cunu a’lâ idi, yut, keyfine bak!
Tutmuyor şimdi, fakat, bin yala parmak parmak.
– Niye tiryâkisi oldun bu kadar sen de ayol?
Tutmuyor, çünkü alıştın... Yemeyeydin bol bol.
Hem bizim ma’cunu pek hırpalamak doğru mu ya?
– Dur canım! Ben kızarım böyle vakitsiz şakaya...
Sözü tekmîl edeyim...
– Sonra bitir, dinle biraz;
Bir yutar, beş yutar, afyonkeşi afyon tutmaz;
Der ki: Toprak mı, ne zıkkım bu, varıp anlamalı
Açılır kurna başından, sıyırır peştemalı,
Nalının sırtına atlar, sürerek doğru gider,
Hangi attarsa, bulur: “Tutmadı yâhû, yine!” der,
Gülmeden çatlayadursun biriken çarşı, pazar;
“Bu kadar tuttuğu yetmez mi kuzum?” der attar.
Siz de artık uzun etmektesiniz, hem pek uzun;
Üç saat esnemeden dinlediğim nutkunuzun,
“Yaşasın!” ma’cunu peymâne-i ilhâmı bütün,
Hani, sarhoş kuşa döndün, mütemâdî öttün!
– Bırak oğlum, yeter artık, şakanın vakti değil.
– Sen de, öyleyse, bizim ma’cuna baş kesmeyi bil!
– Sâde bir “bal” deyivermekle ağız tatlansa,
Arı uçmuş diye, kaçmış diye hiç çekme tasa.
Ağlasın milletin evlâdı da bangır bangır,
Durma hürriyyeti aldık diye, sen türkü çağır!
Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ, boğarım...
– Boğamazsın ki!
– Hiç olmazsa yanımdan koğarım!
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle.
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle. (*8)
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim.
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu...
İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?
– Yok canım!
– Yok deme!
– İfrât ediyorsun, Köse!
İşte ben mürteci’im, gelsin işitsin dünyâ!
Hem de baş mürteci’im, patlasanız çatlasanız!
Hadi kânûnunuz assın beni, yâhud yasanız!
– Yasa yok şimdi.
– Neden, bitti mi?
– Çoktan bitti.
– Dede Cengiz ya?
– Bırak, derdimi deştin: Gitti!
– Getirirler yine lâzımsa...
– Hayır, gitti gider.
– Deme oğlum!
– Ya bizim düşmanımızmış o meğer...
Dedenizdir diye bir kahbe çıfıtmış yamayan...
– Size hâ?
– Öyle ya; çok geçmedi, lâkin, aradan,
Geldi bir başka gâvurcuk, dedi: “Cengiz’le, ayol,
Bu hısımlık nereden çıktı ki, siz Türk, o Moğol!..”
– Sonra?
– Hiç!
– Hiç mi?
– Sönüp gitti o kızgın piyasa.
– Hem de bir püfle!
– Evet şimdi ne hâkan, ne yasa.
– Kimse, ma’kul kefereymiş o herif.
– Sorma Köse’m...
– Çok şükür sizde de pek yok, değil amma sersem!
– İğnelersin şu benim neslimi yüz buldukça,
Sana elmas gibi hürriyyeti kim verdi, Hoca?
Ne yaman şeydi unuttun mu o istibdâdı?
Hep fecâyi’di, hayâtın hele hiç yoktu tadı.
Milletin benzi sararmış, işitilmezdi refâh;
Her nefes dört elifin sırtına binmiş bir “âh!”
O ne günler...
– Beni kızdırmaya söyler mahsus,
Yeter artık!
– Niye?
– Ezbere bilirim hepsini, sus!
– Ne tuhafsın! Bana döktürmeyeceksin içimi...
– Yok paşam, sizde tuhaflık, o benim haddim mi?
– Müstebiddin de gem almaz soyu çıktın, git git,
Sen ki hürriyyet için nefyolunurdun, a tirit!
İşi yok, şimdi muhâlifliğe sarmış derdi...
– Hoca rahmetli kerâmet gibi söz söylerdi...
– Bâri tuttun mu?
– Ne mümkün? O zaman nerde akıl?
– Sonradan geldiği sâbit mi efendimce, nasıl?
– Döverim ha!
– Hadi dövmüş kadar ol!
– Dur be adam,
Dinle, zevzekliği terk et!
– Sana terk ettim, İmam!
– Ne diyordum be?..
– Ya gördün mü, kafan aynı kafa!
“Hoca rahmetli” dedin, öyle giriştindi lâfa.
– Evet, oğlum, Hoca sevmezdi, bilirdim, Saray’ı;
Ama sövmezdi de hoşlanmadığından dolayı.
Vardı bir duygusu besbelli ki...
– Bilmem, varmış...
Pâdişah dendi mi, çokluk dil uzatmazlarmış!
– Hiç unutmam, Hocazâdem ki, sıcak bir gündü,
Bahçedeydik, bana bir parça baban küskündü.
– Sana düşkündü babam, küstüğü olmazdı ama...
– Boşboğazsın diye kızmıştı.
– Kerâmet!
– Sorma!
Büsbütün kızdırayım bâri, dedim...
– Yâ? Çok iyi:
Çivi, bir an’anedir bizde, sökermiş çiviyi.
– “Ortalık şöyle fena, böyle müzebzeb işler;
Ah o Yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer,
Âkıbet çok kötü...” dîbâce-i ma’lûmuyle,
Söze girdim.
– Kızıyor muydu?
– Hayır.
– Tekmille!
– Bırakan var mı ki? Rahmetli Hocam doğrularak,
Dedi:
“Oğlum, bu temennî neye benzer, bana bak:
Eşeklerin canı yükten yanar, aman, derler,
Nedir bu çektiğimiz derd, o çifte çifte semer!
Biriyle uğraşıyorken gelir çatar öbürü;
Gelir ki taş gibi hâin, hem eskisinden iri.
Semerci usta geberseydi... Değmeyin keyfe!
Evet, gebermelidir inkisâr edin herife.
Zavallı usta göçer bir gün âkıbet, ancak,
Makâmı öyle uzun boylu nerde boş kalacak?
Çırak mı, kalfa mı, kim varsa yaslanır köşeye;
Takım biçer durur artık gelen giden eşeğe.
Adam meğer acemiymiş, semerse hayli hüner;
Sırayla baytarı boylar zavallı merkepler,
Bütün o beller, omuzlar çürür çürür oyulur;
Sonunda her birinin sırtı yemyeşil et olur.
“Giden semerciyi derler, bulur muyuz şimdi?
Ya böyle kalfa değil, basbayağ muallimdi.
Nasıl da kadrini vaktiyle bilmedik, tuhaf iş:
Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!”
Nasîhatim sana: Herzeyle iştigâli bırak!
Adamlığın yolu nerdense, bul da girmeye bak!
Adam mısın: Ebediyyen cihanda hürsün, gez;
Yular takıp seni bir kimsecik sürükleyemez.
Adam değil misin, oğlum: Gönüllüsün semere;
Küfür savurma boyun kestiğin semercilere.”
* * *
– Sen işin yoksa devir çamları paldır küldür;
Neslimin şöyle dönüp bakması hattâ züldür.
Gözüm ensemde değil, görmeliyim ben önümü;
Kestik attık hele mâzî denilen kör düğümü!
Ne zamandan beridir bağlıyız, artık bıktık;
Demir aldık o sizin an’anelikten çıktık.
– Pupa yelken açılın şâyed oturmazsa gemi!
Bu tenezzüh, cici bey, doğruca Kağtâne’ye mi?
– Hayır enginleri bir bir geçerek, gâyemize.
– Hele bir kerre çıkın Marmara’dan Akdeniz’e!
Fıkra gelsin mi?
– İşin fıkracılık zâten İmam!
Korkarım çam devirirsin yine...
– Bilmem çam mam!
“Bocalarken bakar üstündeki kaptan acemi;
Sarılır bir kayanın boynuna bîçâre gemi.
“Bu nedir, Beybaba, bittik mi, ne olduk?” derler;
Kimi evrâd okur üfler, kimi lâ-havle çeker.
“Yok canım!” der, Hacı Kaptan, biriken yolculara:
“Su tükenmiş, haberim yok, buyurun işte kara!”
Siz de, oğlum, bu mahârette, bu cür’ettesiniz:
Gemi yüzdürmek için kalmadı meydanda deniz!
– Dinle bir fıkra da benden bakalım şimdi.
– Olur.
– “Devr-i sâbık”ta , kazâ teknesi, bir köhne vapur,
Akdeniz hattına tahsîs edilir bol keseden.
Eski kaptan “Gidemem, der, getirin varsa giden.”
Yeni kaptan gelerek, doğru çıkar mevki’ine.
Adamın tâli’i oldukça güzelmiş ki yine,
Yel üfürsün, su götürsün diye bekletmez pek,
Gece kalkar bu adem postası İzmir diyerek.
Göksu’daymış gibi fış fış yüzedursun miskin...
Denizin neş’esi a’lâ, hava enfes... Lâkin,
Bir taraftan verivermez mi nihâyet patlak,
Tekne körkandil olur, yolcular allak bullak.
Şimdi bîçâre süvârîye ne dur var, ne otur;
Dinlenir farz ederek birçok emirler savurur:
“Getirin hartayı!” der; baksana mâşâ’allâh:
Şile, Bartın, Kızılırmak... Güzelim, Bahr-i Siyâh !
– Akdeniz yok mu?
– Hayır yok.
– Bu nasıl kaptanlık?
– Haklısın Beybaba, göndermediler, çok yazdık.
Eğilir sonra bakar: İbresi yok bir pusula...
Yürümez ezbere, yâhû, gemi, eyvahlar ola!
Bora estikçe eser, dalgalar azdıkça azar...
“Getirin ibreyi!” der, bulmanın imkânı mı var?
“İbre yok, Beybaba, bilmem ne getirsek?” derler...
O da: “Öyleyse şehâdet getirin!” der bu sefer.
* * *
Verdiğin tek silik onluktu, behey aksi İmam,
Olacak söz mü dokuz kubbeli, çiçinli hamam?
Bize devlet diye teslîm olunan şey neydi?
Çarpacak sâhil arar, kupkuru bir tekneydi!
On sekiz mil mi gideydik? Batırırdık...
– Lebbey ?
Batmadık bir yeriniz kaldı mı, bilmem, cici bey?
“Devr-i sâbık” mı dedin şimdi?.. Elindeyse, çevir,
Ensesinden tutup eyyâmı da gelsin o devir.
Milletin beş parasız onda, emîn ol, yedisi!
Gündüzün aç dolaşır, akşama kırk ev kedisi!
Yatırın âlemi çavdar karışık mezbeleye:
Ne bu? Ekmek! diye dünyâyı verin velveleye.
Hastalık, kehle, sefâlet saradursun, kol kol,
Sâde siz seyre bakın!
– Harb-i Umûmî bu, ayol!
– Devr-i sâbıkta gebermezdi adam böyle zelîl,
Diri bir yanda uzanmış, ölü bir yanda sefîl.
– Niye hürriyyet için sürgüne gittindi?
– Evet.
Gittim amma bu değil beklediğim hürriyyet.
Zâten i’lân edilirken işi çakmıştım ya...
Çatlasan hayra yorulmazdı o miskin rü’ya!
Ne herifler, ne kılıklar, ne nutuklardı, düşün!
– Düşünür, arz ederim sonra!
– Unutmam, bir gün,
Bâbıâlî yokuşundan çıkıyordum, baktım;
Yolu boydan boya tutmuş eli bayraklı takım.
Geziyor başların üstünde genizden bir ses.
Çömelip, salya sümük, ağlayadursun herkes,
Ben görür görmez öten zurnayı bir irkildim...
Ay, Zuhûrî’ye çıkan maskara! Bildim... Bildim...
Değişen bir yeri yok, dinleyemem kim ne dese.
Yine bir kıl keçe altında kapanmış ense;
Yine yıllarca hamamsız ki boyun musmurdar;
Yine parmak gibi, âfâka batan, tırnaklar;
Yine merdâne geçirmiş gibi yatkın bir yüz,
Ki hayâ nâmına tek ârıza bilmez, dümdüz!
Yine bir tatsız alın, yassı burun, basma çene...
Hep o, hiç başka değil, gördüğüm evvelki sene.
– Kimdi, anlat şunu?
– Kuzguncuk’a geçtim bir gün,
Molla’nın köşküne yaklaşmadan etmez mi sökün ,
Belki kırk elli köpek, havlayarak, nerdense...
– Ama hiç saklama: Korkup da oturdun mu Köse?
– Köse dünyâda senin söylediğin haltı yemez;
Parçalar, belki, fakat üstüme itler siyemez .
– Hadi öyleyse, Hocam, sell-i asâ et de yanaş!
– Saldıran yoktu ki... Derken, kocaman bir karabaş,
Karşıdan başladı ses vermeye...
– Lâkin bu yaman,
Konağın bekçisi besbelli...
– Değilmiş, dur aman!
O içerden, bu yiğitler de dışardan ürüdü;
Bir ağız kavgasıdır aldı, tabî’î, yürüdü.
Karabaş sustu neden sonra, köpekler yattı;
Şimdi âfâkı gümüş kahkahalar çınlattı.
Kapıdan bir göreyim şöyle, dedim, vay canına:
Adam olmuş karabaş, geçti beyin ta yanına.
Ben şaşırmış bakıyordum ki sadâlar dindi;
Karabaş salta dururken dönerek silkindi,
Oldu bir zilli köçek, oynadı hop hop göbeği;
Hani varmış gibi karnında beş aylık bebeği!
Karabaş sonra Zuhûrî’ye de çıksın mı sana?
Hem nasıl, taş çıkarır, belki, Burunsuz Hasan’a
Ne Arap kaldı, ne Lâz kaldı, ne Çerkes, ne Pomak,
Öyle bir kesti ki taklidleri, bittim...
– Hele bak!
Çok köpoğluymuş!
– Evet, pek de utanmaz şeydi...
– Parsa çok muydu?
– Bırak, toplasın, oğlum, değdi...
Kaçıranlar bile olmuş, o kadar gülmüştük.
İşte yavrum, bu omuzlarda gezen dilli düdük,
Havlayan, zil takınan, sonra Zuhûrî’ye dalan,
O bizim soytarının kendi değil miydi?
– Yalan!
– Karabaş gel! diyecektim...
– Dememiştin ya, sakın?
– Ne dedim, bilmiyorum, tâ öteden bir çapkın,
Gâlibâ sezdi ki, yekten dedi: “Halt etme sofu!
Gördüğün fesli: Senin milletinin feylesofu.
Bu ve emsâli dehâlar tutuyor memleketi.
Sen bu şenlikleri gördünse kimin ma’rifeti?”
Dedim: “Ezberleyelim, saysana, oğlum, bir bir,
Şu dehâlar dediğin kaç kişidir, kimlerdir?”
– “İçtimâî biri, dehşetli siyâsî öbürü;
Hele mâliyyecimiz yok mu, bu ilmin pîri.”
Sayı dolmuştu, fakat bende tükenmişti sıfır;
Dön işin yoksa fırıldak gibi artık fır fır.
Böyle bir korku geçirmiş değilim ömrümde;
Benzedim gitti o gün neşvesi kaçmış Kürd’e.
– Yine bir fıkra mı yerleştireceksin araya?
– Hani vâiz geçinen maskara şeyler var ya,
Der ki bir tânesi peştahtayı yumruklayarak:
Dinle dünyâ neyin üstünde durur, hey avanak!
Yerin altında öküz var, onun altında balık;
Onun altında da bir zorlu deniz var kayalık.
Öteden Kürd atılır:
– Doğru mu dersin be hoca?
– Ne demek doğru mu dersin? Gidi câhil amca!
Sözlerim basma değil, yazma kitaptan tekmil;
Kim inanmazsa kızıl kâfir olur böylece bil.
– Rahatım yok benim öyleyse bugünden sonra;
Gömülüp kurtulayım bâri hemen bir çukura.
– Ne zorun var be adam?
– Anlatayım dur ki hocam:
Ben bu dünyâyı görürdüm de sanırdım sağlam.
Ne çürükmüş o meğer, sen şu benim bahtıma bak:
Tutalım şimdi öküz durdu, balık durmayacak;
Diyelim haydi balık durdu biraz buldu da yem,
Ya deniz?.. Hiç dibi yokmuş bu işin... Ört ki ölem!
* * *
Ne dedin fıkrama?
– Gâyetle fenâ.
– Vay?
– Dinle.
Memleket mahvoluyor, baksana, bedbinlikle.
Ben ki ecdâda söven maskaralardan değilim,
Anarım hepsini rahmetle... Fakat münfa’ilim.
– Niye?
– Zerk etmediler kalbime bir damla ümîd.
Hoca, dünyâda yaşanmaz, yaşamaktan nevmîd.
Daha mektepte çocuktuk, bizi yıldırdı hayat;
Oysa hiç korku nedir bilmeyecektik, heyhat!
Neslim ürkekmiş, evet, yoktu ki ürkütmeyeni;
“Yürü oğlum!” diye teşci’ edecek yerde beni,
Diktiler karşıma bir kapkara müstakbel ki,
Öyle korkunç olamaz hortlasa devler belki!
Bana dünyâya çıkarken “Batacaksın!” dediler...
Çıkmadan batmayı öğren, ne kadar saçma hüner!
Ye’si ezber bilirim, azmi yüzünden tanımam;
Okutan böyle okutmuştu, beğendin mi İmam?
– Çattı, lâkin, o yalan bellediğin istikbâl.
– Hadi çatmış diyelim, kimlere âid ki vebâl?
Bir ışık gösteren olsaydı eğer, tek bir ışık,
Biz o zulmetleri bin parça edip çıkmıştık.
İki üç yüz senedir serpemiyor bizde şebâb;
Çünkü bîçârenin âtîsine îmânı harâb.
Hissi yok, fikri bozuk, azmini dersen: Meflûc...
Hani rûhunda o haksızlığa isyan, o hurûc ?
Karşıdan zinde görürsün, sokulursun ki: Yarım...
Yandık ecdâdımızın nârına, hâlâ yanarım!
Ye’si tekfîr eden îmânıma olsun ki yemin,
Bize telkîn-i ümîd etmediler, yoksa bu din,
Yine dünyâlara yaymıştı yeşil gölgesini;
Yine hakkın sesi boğmuştu dalâlin sesini.
Müslümanlık bu değil, biz yolumuzdan saptık,
Tapacak bir putumuz yoktu, özendik, yaptık!
Göreyim gel de büyük bildiğin Allâh’ı kayır...
Hani, tevfîk-i İlâhî’ye kanan var mı? Hayır.
Ya senin âlem-i İslâm’ın inanmış ye’se;
Dîn-i resmîsi odur, vazgeçemez kim ne dese!
Önce dört kıt’ayı alt üst eden îmân-ı metîn;
Sonra, dört yüz bu kadar milyon adam, hepsi cebîn!
Şarka in, mağribe yüksel, göremezsin galeyan...
Nasıl olmuş da uyuşmuş bütün ümmetteki kan?
Niye tutmuş da bu şevket, bu şehâmet dîni,
Benden imsâk ediyor ceddime bezl ettiğini?
Yaşamak hakk-ı sarîhim mi? Evet. Bir mantık,
Bunu inkâr edemez, çünkü bedîhî artık.
Bir bedâhet de bu öyleyse: “Çalışmak borcum.”
Yok irâdem ki, fakat, dipdiri bir meflûcum!
– Ya kabahat yine mâzîde mi?..
– Bilmem, kimde...
Bir çıfıt sillesi kaç yıldır öter beynimde:
Dedi: “Farz et senin Asya’n yedi yüz milyonmuş;
Ne çıkar? Davranamaz hiç ki, serâpâ donmuş.
Vâkıâ biz bir avuç unsuruz amma boğarız,
Kimi dünyâda görürsek hareketsiz, cansız.”
Ah o din nerde, o azmin, o sebâtın dîni;
O yerin gökten inen dîni, hayâtın dîni?
Bu nasıl dar, ne kadar basmakalıp bir görenek?
Müslümanlık mı dedin?.. Tövbeler olsun, ne demek!
Hani Kur’ân’daki rûhun şu heyûlâda izi,
Nasıl İslâm ile birleştiririz kendimizi?
Ye’si tedrîc ile zerk etmiş edenler dîne...
O ne mel’un aşı, hiç benzemiyor, hiç birine!
Dikkat et: 1000 senesinden beri, a’sâbı harâb,
Yatıyor koskoca bir âlem-i îman, bîtâb.
Pıhtı hâlinde yürekler, cevelânsız kanlar;
Çevirip yastığı tekrar uyuyor kalkanlar!
Gözünün gördüğü yok beynine çarpan güneşi!..
– İyi amma nasıl îkâz edeceksin bu leşi?
– Leş değil.
– Leş mi değil?
– Dipdiri... Dalgın, yalnız...
Şimdi kurtarmak için azmedelim, kurtarırız:
Verelim gel de şunun kalbine bir canlı ümîd.
– Ne kolay! Sa’y-i medîd ister ayol, sa’y-i medîd!
– Eklerim ben de mesâîyi tutar birbirine,
Al kuzum, istediğin sa’y-i medîd oldu yine.
Var mı bir başka sözün söyleyecek?
– Elbet var:
Hani, tevfîki hesâb etmedin, onsuz ne çıkar?
– Ama kul neyle mükellefti ki, tevfîk ile mi?
Hiç değil, sa’y ile; tevfîk, o: Hudâ’nın keremi.
Sarıl esbâba da çık, işte tarîk, işte refîk;
Ne vazîfen senin olmazmış, olurmuş tevfîk?
Oturup dil dökecek yerde gidip döksene ter!
Bin çalış gâyen için, bir kazan ömründe yeter.
Mütebâkî o dokuz yüz emeğin yok mu, Hocam?
– Daha doksan dokuz ister, ne demek, etsene zam!.
– Hadi ettik... Biri olmaz, biri hattâ, zâyi’;
Ya onun gâyede tek hissesi var, hem şâyi’ .
Dinle üç beş sene evvel geçen oldukça mühim,
Bir ufak hâdiseden bahsedeyim...
– Dinleyelim.
– Hüseyin Kâzım’ı elbette bilirsin?
– Lebbey?
– Kadri Bey zâde canım?
– Hâ! Şu bizim Kâzım Bey.
– O, zirâ’atle çok uğraştı, bilir çiftçiliği...
– Gördüm: Âsârı da var köylü için... Hem pek iyi...
– Bir zamanlar, hani, tenvîr edelim halkı diye,
Toplanırdık ya...
– Evet, “Hey’et-i İrşâdiyye”.
– O senin söylediğin canlı eserler, sanırım,
Yeni bitmişti ki, gösterdi de bir gün Kâzım,
Dedi: “Meclisce münâsibse basılsın da hemen,
Okusun taşralılar gönderelim meccânen .”
Biz bu teklîfi beğendik, aramızdan sâde,
İ’tirâz etti şu sûretle Recâîzâde:
“Güzel yazılmış eserler ve şüphesiz ki müfîd;
Fakat, basılsa okurlar mı? Bence azdır ümîd.
Evet, beş on kişi ancak okur tenevvür eder;
Bizim mesârif-i tab’iyye olmayaydı heder.”
Dedik: “Cevâbını versin müellifin kendi.”
Kabûl edildi bu teklifimiz, peki, dendi.
– Ne söylemiş, bakalım, çünkü pek güzel söyler?
– Söz aldı, başladı Kâzım:
– “Efendiler, beyler,
Şu bahsi geçmiş eserler nedir? Zirâîdir.
Müdâfa’âtımı öyleyse pek tabî’îdir,
Alıp da nakledivermek bütün tabîatten,
Bütün tabîate hâkim şu’ûn-i kudretten,
Bilirsiniz ki: Hudâyî biten en ince nebat,
Döker de her sene milyonla canlı tohm-ı hayat,
Göçerse öyle göçer hilkatin bahârından.
Yabâni hardala mümkün mü olmamak hayran?
Ya bir papatyaya kâbil mi etmemek hürmet?
Ne vergi vermededirler? Çiçek başından, evet,
Zemînin aldığı tohmun yekûnu: Milyarlar!
Demek, tabîati icbâr eden avâmil var,
Bu ihtişâma, bu vâsi’, bu müdhiş isrâfa;
O, iktisâdı bırakmazdı yoksa bir tarafa.
İşin hakîkati: Hilkat ne kâr arar, ne zarar;
Bekâ-yı nesle bakar hep, bekâ-yı nesli sorar.
Neden mi? Çünkü hayâtın yegâne gâyesidir;
O gâye olmasa dünyâ bir âhiret kesilir.
Saçıp savurmada fıtrat bütün hazâinini,
Merâmı gâyesinin böylelikle te’mîni.
Ya önceden biliyor, binde kim bilir ne kadar
Ziyâna uğrayacak sonradan bu milyarlar?
Kolay değil, kimi intâş için zemin bulamaz;
Zemin bulur kimi, lâkin nedense doğrulamaz.
Bu çiğnenir, onu kurt yer, öbür zavallıyı kuş;
Bakarsınız: Çoğu bitmiş sonunda, mahvolmuş,
Sebât edip de, fakat kurtulan tohum pek azı.
Demek, saçarken eteklerle saçmadan garazı,
Şu çimlenen bir avuç tohmu devşirip, ancak,
Bekâ-yı nesle varan gâyesinde kullanmak.
Demek, tabîat edermiş zaman zaman isrâf...
Hayır, tabîate müsrif demek bilâ-insâf,
Hatâ değil de nedir? Çünkü hayr için veriyor.
Efendiler, bize fıtrat nümûne gösteriyor,
Diyor ki: Gâyeniz uğrunda bezledin emeği;
Düşünmeyin hele hiç bir zaman esirgemeyi.
Efendiler, bu eserler de şimdi bastırılır,
Biner biner saçılır yurda, çünkü lâzımdır.
Buyurdular ki: Fakat bastırıp dağıttık mı,
Ziyân olup gidecek, hem büyükçe bir kısmı.
Efendiler, bilirim ben de, çok bu işte ziyân;
Şu var ki: Savrulan efkârı toplayıp okuyan,
Velev pek az kişi olsun zuhûr eder mutlak.
Bizim de gâyemiz ancak o nesli kurtarmak.”
– Hakîkaten diyecek yok be: Âferin Kâzım!
– Zavallı Ekrem o gün “hakka ser-fürû lâzım”
Deyip rücû’ edivermişti.
– Âferin, Ekrem!
Şimdi, oğlum, sana bir vak’a da ben söylersem?
– Dinlerim, söyle Hocam.
– Âferin evlâd sana da!
– Hele bir âferin olsun diyebildin bana da!
– Kadri Bey sağdı, Trabzon’da henüz vâliydi.
Yine bir dolduran olmuştu ki Abdülhamid’i,
Karakoldan dediler: “Şimdi, İmam, Erzurum’a!”
Bir de kış, bir de kıyâmetti ki artık sorma!
Tıktılar, çalyaka, bir tekneye; sırtım gevşek,
Abam arkamda değil, sonra ne yorgan, ne döşek,
Titredim beş gece, dört gün...
– Ne de çok! Beş gece mi?
– Hocazâdem, hele bin türlü meşakkatle gemi,
Bizi bir sâhile aktardı “Trabzon” diyerek.
Henüz inmiş bakınırken: “Bunu Vâlî görecek.
Götürün şimdi öbür Lâz’la berâber konağa;
“Durmayın!” emrini vermez mi bir oldukça ağa?
Yeniden doğmuşa döndüm. Aradan geçti biraz,
Söktü Mandal Hoca’dır gürleyerek...
– Ay, o mu Lâz?
– Yeni Câmi’deki vâiz, bileceksin belki?
– Bileceksin ne demek, Mandal’ı kim bilmez ki?
Tacı yok, tahtı da yok, kendine mâlik sultan.
Gâlibâ öldü ki hiç gördüğümüz yok?
– Çoktan!
Ne güzel söyledin, oğlum, Hoca sultandı evet.
Yoktu dünyâda esîr olduğu hiçbir kuvvet.
Hele sen yoldaşımın hâlini görseydin o gün,
Eskisinden de perîşandı...
– Tabî’î, sürgün.
– Başta bir dalgalı fes, tâ tepesinden o ibik,
Çuk oturmuş bakıyor; mâvi beş on kat iplik, (*9)
Sapı yok püskülü tutmuş da, dışından ibiğe,
Bağlamış sımsıkı “Artık bu da kopmaz ya!” diye.
Önü göçmüş sarığın, arka taraf vermiş bel;
Çağlıyor püsküle baktım, üzerinden tel tel.
Saçak altında o gözler uzanan kaşlardan;
İki şimşek dolu gök sanki, yanarsın baksan!
Sonra, hendekler açılmış gibi kat kat bir alın;
Hani, bin parça olur, düşmeyegörsün, nazarın!
İri burnundan inip savruluyor çifte duman,
El ayak bağlı, solurken bu kıyılmaz arslan.
Karayel indiredursun tipi, yağmur, kar, kış;
Hoca çıplak, yalnız çok senelerden kalmış,
Yanı yırtmaçlı bir entârisi var sırsıklam,
Akıyor dört eteğinden hani bîçâre adam.
Lâkin aldırdığı yok: Hem sövüyor, hem yürüyor;
Göğsünün kılları donmuş, o ateş püskürüyor!
Oflu “Hâinlere lâ’net!” dağıtırken bol bol,
Kime benzetti ki bilmem, beni “Berhurdar ol”
Diyerek okşadı; artık ne kadar hoşlandım,
Bilemezsin... Sıcacık bir aba giydim sandım.
– Bakalım şimdi makamında görün Kadri Bey’i;
Zorlu vâliydi herif...
– İlme de vardır emeği.
Evet, oğlum, Hoca Mandal’la tutunduk el ele,
Evvelâ Kâzım’ı gördük; bizi hürmetlerle,
Alarak durmadı vâlîye haber gönderdi;
Geliniz, emrini vâlî de serîan verdi.
Kâzım önden, hadi bizler de peşinden daldık.
– Vay İmam, sen yine düştün mü bu kışlarda? Yazık!
Ya Hocam, sen niye tâ Yıldız’a çıktın bu sefer?
Otur anlat, bakalım, çünkü fenâ söylediler.
– Kim fenâ söyledi?
– İstanbul’a sormuştuk da...
Oflu tedrîc ile bağdaş kurarak koltukta,
Dedi:
Çoktan beridir vardı benim bir derdim:
Gideyim, zâlimi îkâz edeyim, isterdim.
O, bizim câmi uzaktır, gelemez, mâni’ ne?
Giderim ben, diyerek, vardım onun câmi’ine.
Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid,
Koca Şevketli! Hakîkat bunu etmezdim ümid.
Belki kırk elli bin askerle sarılmış Yıldız;
O silâhşörler; o fesli herifler sayısız.
Neye mâl olmada seyret, herifin bir namazı:
Sâde altmış bin adam kaldı namazsız en azı!
Hele tebzîri aşan masrafı, dersen, sorma.
Gördüğüm maskaralık gitti de artık zoruma,
Dedim ki: “Bunca zamandır nedir bu gizlenmek?
Biraz da meydana çıksan da hasbihâl etsek.
Adam mı, cin mi nesin? Yok ne bir gören; ne eden;
Ya çünkü saklanıyorsun bucak bucak bizden.
Değil mi saklanıyorsun, demek ki: Korkudasın;
Ya çünkü korkan adamlar gerek ki saklansın.
Değil mi korkudasın var kabâhatin mutlak!..”
Bir de baktım, canavarlar pusulardan çıkarak,
Koştular, tekmeye kuvvet kimi, dipçikle kimi,
Serdiler her tarafından delinen pöstekimi.
– Sonra?..
– Ben hissimi kaybetmişim artık...
– Vah! Vah!
– Sanki bir korkulu rü’yâ idi... Ferdâsı sabah,
Deniz üstünde bulup kendimi şaştım bu işe,
Dedim ki: “Anlatırım ben, Hamid öbür gelişe.
Adam aldıkça Lâzistan kıyısından takalar,
Kurtuluş yok, seni Mandal yine bir gün yakalar!”
Kadri Bey hem beni, hem vâizi tatyîb etti;
Aba giydirdi ki bizlerce birer hil’atti .
Sonra birçok paralar verdi...
– Cebinden mi?
– Evet.
Oflu reddetti, ben aldım...
– İyi olmuş...
– Elbet.
* * *
– İşte gördün ya, Hocam, millet için lâzım olan,
Hoca Mandal’daki îman gibi sağlam îman.
Titretirsin yine dünyâyı, emîn ol, tir tir;
Hele sen Şark’a o îmanda beş on sîne getir.
Zübbe vâlîye çatan hangi müderrisse, ona,
Sorarım ben ki: Açık gördüğü bir hak yoluna,
Kellesinden geçecek molla yetiştirmiş mi?
Oturup sâdece, mektepleri tenkîd iş mi?
Kuru lâftan ne çıkar? Tıngır elek, tıngır saç...
Mektebin açsa eğer, medresen ondan daha aç!
Bu da muhtâc, o da yıllarca mugaddî yemeğe.
“Neye boynun bu kadar eğri” demişler deveye,
“A kuzum, hangi yerim doğru?” demiş. Söz de budur.
Sen işin yoksa, filân mesleğe ver pâyeyi, dur.
O filân meslek, evet, bizde filândan yüksek;
Bir bıçak sırtı kadar farkı, fakat ölçersek.
Beni gördün ya, şu ben kaç paralık şâirsem,
Senin ilmin de odur, nâfile uğraşma Köse’m.
“Bekçi hırsız yakalar bağda, koşar der ki beye,
– Bağladım haydudu, zor zar, ayağından direğe.
– Ayağından mı dedin? Kolları meydanda demek!
Ulan, aptal mı nesin? Şimdi çözer...
– Kim çözecek?
– Hele bak! Kendi çözer elleri boştaysa...
– Paşam,
Hiç telâş etme!
– Neden?
– Çünkü bizim köylü adam...
– Ne çıkar? Gitti gider...
– Gitmesinin var mı yolu?
Tut ki, ben bilmemişim bağlanacakmış da kolu;
Ayağından ipi gevşetmeyi akletmez o da.”
Biz de bir köylüleriz, yanlamışız bir yurda.
Öyle hiç kendini aldatmaya kalkışmamalı,
Hangimiz, başka metâız? Hepimiz Tırhallı!
Medresen var mı senin? Bence o çoktan yürüdü.
Hadi göster bakayım şimdi de İbnü’r-Rüşd’ü?
İbn-i Sinâ niye yok? Nerde Gazâlî görelim?
Hani Seyyid gibi, Râzî gibi üç beş âlim?
En büyük fâzılınız: Bunların âsârından,
Belki on şerhe bakıp, bir kuru ma’nâ çıkaran.
Yedi yüz yıllık eserlerle bu dînin hâlâ,
İhtiyâcâtını kâbil mi telâfi? Aslâ.
Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı,
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı.
Kuru da’vâ ile olmaz bu, fakat ilm ister;
Ben o kudrette adam görmüyorum, sen göster?
Koca ilmiyyeyi aktar da, bul üç tane fakîh:
Zevk-i fıkhîsi bütün, fikri açık, rûhu nezîh?
Sayısız hâdise var ortada tatbîk edecek;
Hani bir tane “usûl” âlimi, yâhu, bir tek?
Böyle âvâre düşünceyle yaşanmaz, heyhât,
“Mültekâ ” fıkhınızın nâmı, usûlün “Mir’ât ”
Yaşanır, zannediyorsan, Baba Ca’fer’liksin,
Nefes ettir, çabucak, kendine, olsun bitsin!
Ölüler dîni değil, sen de bilirsin ki bu din,
Diri doğmuş, duracak dipdiri, durdukça zemin.
Neye isrâf edelim bir sürü iknâiyyât ?
Hoca, mâdem ki bu din: Dîn-i beşer, dîn-i hayât,
Beşerin hakka refîk olmak için vicdânı,
Beşeriyyetle berâber yürümektir şânı.
Yürümez dersen eğer, rûhu gider İslâm’ın;
O yürür, sen yürümezsen, ne olur encâmın?
Oflu’nun ilmi de olsaydı o îmâna göre,
Şimdi baştanbaşa tevhîd ile dolmuştu küre.
O nasıl kalb, o nasıl azm, o nasıl itmînân?..
İşte tevfîk-i İlâhî’ye yürekten inanan;
İşte “Lâ havfe aleyhim” diye Kur’ân-ı Hakîm, (*10)
Bu velî zümreyi etmektedir ancak tekrîm .
Hâlik’ın nâ-mütenâhî adı var, en başı: Hak.
Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak!
Hani, Ashâb-ı Kirâm, ayrılalım, derlerken,
Mutlakâ Sûre-i ve’l-Asr”ı okurmuş, bu neden?
Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felâh;
Başta îmân-ı hakîkî geliyor, sonra salâh,
Sonra hak, sonra sebat. İşte kuzum insanlık.
Dördü birleşti mi yoktur sana hüsrân artık.
Müslüman hakka zahîr olmaya her an mecbûr,
Sarsılır varlığı, göstermeye başlarsa fütûr.
Hele zulmün galeyânında bu mecbûriyyet,
Daha şiddetli olur başkalarından elbet.
Çünkü hak öyle zamanlarda kalır tehlikede,
Çâresizdir onu kurtarmaya bakmak sâde.
Bir adam dursa da bir zâlim imâmın yüzüne,
Adli emretse, bu zâlim de onun hak sözüne,
İnkıyâd eyleyecek yerde tutup kıysa ona,
O mücâhid yazılır tâ şühedânın başına.
Hamza’dan sonra gelen şanlı şehîd ancak odur.
Hak için can verenin pâyesi elbet bu olur.
Hakkı bir zâlime ihtâr, o ne şâhâne cihâd!
“En büyüktür” dedi Peygamber-i pâkize-nihâd .
Hak zelîl oldu mu millet de, hükûmet de zelîl.
“Hangi ümmette ki müşkildir edilmek tahsîl,
Âcizin hakkı kavîlerden... O, kuvvetlenemez.” (*11)
– Ne güzel söz bu! Şümûlüyle berâber mûcez .
– Ömer’in hutbesi aklında mı bilmem?
– Bilmem...
– “Eyyühe’n-nâs , ederim taptığım Allâh’a kasem ,
Yoktur aslâ şu cemâ’atte ki hiçbir âciz,
Benim indimde sizin olmaya en kâdiriniz,
Bir kavînizde olan hakkını kurtarmam için.
Bir kavî kimse de yoktur ki bu ümmette, bilin,
En zaîf olmaya nezdimde , tutup kendinden,
Âcizin hakkını ısrâr ile isterken ben.”
Ömer’in işte, Hocam, çizdiği meslek buydu.
– Lâkin akvâline ef’âli bi-hakkın uydu.
– Sallanan çünkü kılıçlardı; ne kuyruk, ne kavuk!
Öyle bir devr-i şehâmette kolaydır ululuk.
Senin etrâfını alsın ki yığınlarca sefîl,
Kimi idmanlı edebsiz, kimi ta’limli rezîl.
Kiminin fıtratı âzâde hayâ kaydından;
Kiminin iffeti ikbâline etten kalkan.
O kumarbaz, bu harâmî, şunu dersen, ayyâş,
Sonra mecmû’u müzevvir, mütebasbıs , kallâş...
Bu muhîtin bakalım şimdi içinden çıkabil;
Ne yaparsın? Ömer olsan, yine hâlin müşkil.
Uğramaz doğru adam semtine, lâkin, heyhat,
Gece gündüz seni idlâle müvekkel haşerat!
Kulağın hak söze artık ebediyyen hasret;
Kustuğun herze: Ya hikmet, ya büyük bir ni’met!
Yutan olmazsa dedin, öyle mi? Beyhûde merak;
Dalkavuklar onu hazmetmeye candan müştak!
Geyirirsin herifin burnuna, oh der, ne nefîs!
Aksırırsın, vay efendim, bu ne âheng-i selîs !
Tükürürsün o mülevves yüze “Hak tû!” diyerek;
Sırıtır: “Sorma, samîmiyyetimiz pek yüksek.”
İçiyorsan, sofu, sarhoş sana herkes sâkî...
“İşretin hürmeti hâlâ mı? O sizler bâkî!”
Irza düşmansan eğer, âileler hep mahrem...
“Ne büyük vahşet esâsen bu selâmlıkla harem!”
Bir muhâlif hava yok, dinlediğin aynı sadâ:
“Zât-ı sâmînize millet de, hükûmet de fedâ.”
Menfa’attir seni tehdîd edecek tek mevcûd,
Çünkü çıksan da nebîyim diye, hasmın ma’bûd! (*12)
Sofusun farz edelim, şimdi de boy boy tesbîh...
Dalkavuklar bütün insan kesilir, lâ-teşbîh!
Taylâsan , cübbe, kavuk, hırka, hep esbâb-ı riyâ,
Dış yüzünden Ömer’in devri muhîtin gûyâ.
Kimi sâim , kimi kâim, o tavanlar, yerler
“Kul hüva’llâhu ehad” zemzemesinden inler.
Sen bu coşkunluğa istersen inan, hepsi yalan,
“Hüve”nin merci’i artık ne “ehad”dir , ne filân.
Çünkü mâdem yürüyen sâde senin saltanatın,
Şimdilik heykeli sensin tapılan menfa’atın.
Kanma, hey kukla kıyâfetli adam, hey sersem,
Herifin ağzı “samed ”, mi’desi yüzlerce “sanem ”!
Sen de bir tekmede buldun mu, nihâyet, yerini,
Ne kılıktaysa gelen, hepsi hüviyyetlerini,
Aynı mâhiyyete aktarma ederler çabucak.
Sana her gün sekiz on kerre söverler mutlak.
Hani dillerde gezen nâmın, o hiçten şerefin?
Ne de sağlammış, evet, anlasın aptal halefin :
“Âh efendim, o ne hayvan, o nasıl merkepti!
En hayır-hâhı idik, bizleri hattâ tepti.
Bu hayâ der, bu edeb der; verir evhâma vücud;
Bilmez aptal ki değil hiçbiri zâten mevcud.
Din, vatan, âile, millet, ebediyyet, vicdan,
Sonra haysiyyet-i zâtiyye , şeref, şöhret; şan,
Daha bir hayli hurâfâta herif olmuş esîr.
Sarımsak beynine etmez ki hakâik te’sîr,
Böyle Ankâ gibi medlûlü yok esmâya kanar;
Adamın sabrı tükenmek değil, esmâsı yanar.
Kız, kadın hepsi haremlerde bütün gün mahbûs,
Şu telâkkîye bakın, en kötü vahşet: Nâmûs!
Herifin sofrada şampanyası hâlâ: Ayran,
Bâri yirminci asırdan sıkıl artık, hayvan!
İçelim sıhhat-i sâmînize... Hay hay içeriz!
Biz, efendim, senin uğrunda bu candan geçeriz.
İçelim... Durmayalım... Âfiyet olsun... Şerefe!”
Sonra nevbetle, uzun boylu, söverler selefe.
Halefin farz edelim şimdi öbür mektepten.
Dalkavuklar yeni bir maske takarlar da hemen,
Kuşatırlar yine etrâfinı:
– “Sübhân’allâh!
Bu ne fıtrat, bu ne vicdân-ı meâlî-âgâh!
Zât-ı ulyâları Hakk’ın bize in’âmısınız,
Kimsiniz, söyleyiniz, Hazret-i Mûsâ mısınız?
Hele Fir’avn’ın elinden yakamız kurtuldu;
Hele mahvolmadan evvel sizi millet buldu.
Âh efendim, o herif yok mu, kızıl kâfirdi;
Çünkü bir şey tanımaz, her ne desen münkirdi .
Ne edeb der, ne hayâ der, ne fazîlet, ne vakar;
Geyirir leş gibi, mu’tâdı değil istiğfar.
Aksırır sonra, fütûr etmeyerek, burnumuza...
Yutarız, çâre ne, mümkün mü ilişmek domuza?
Savurur balgamı ta alnımızın ortasına,
Tükürürmüş gibi taşlıktaki tükrük tasına!
Hezeyan, sorsanız, Allah; hezeyan, Peygamber;
Din, vatan, âile, millet gibi yüksek hisler,
Ahmak aldatmak için söylenilir şeylermiş...
Bu hurâfâtı hakîkat diye kim dinlermiş?
Âkil oymuş ki; hayâtın bütün ezvâkından,
Durmayıp hırsını tatmîne edermiş îman.
Âhiret fikri yularmış, yakışırmış eşeğe;
Hiç kanar mıymış adam böyle beyinsizce şeye?
Hele ahlâka sarılmak ne demekmiş hâlâ?
Çekilir miymiş, efendim, gece gündüz bu belâ?
Zevki hakmış adamın, başkası hep bâtılmış...
Çok tuhafmış bunu insanlar için anlamayış!
Âh, efendim, daha söylenmeyecek işler var...
Çünkü nâmûsa musallattı o azgın canavar.
– İyi amma neye sarmıştınız etrâfını hep?
– Hakk-ı devletleri var, arz edelim neydi sebep:
Tepeden tırnağa her gün donanıp sırsıklam,
Hani, yuttuksa o tükrükleri, faslam faslam ,
Vatan uğrunda efendim, vatan uğrunda bütün.
Biz o zilletlere katlanmamış olsaydık dün,
Memleket yoktu bugün, yoktu, iyâzen-billâh...
Öyle üç balgam için millete kıymak da günah,
Herif ancak bizi bir parçacık olsun saydı;
Başıboş kalmaya gelmezdi, eğer kalsaydı,
Mülkü satmıştı ya düşmanlara, ondan da geçin,
Yıkmadık âile koymazdı Hudâ hakkı için.
Bulunur pek çok adam cenge koşup can verecek;
Harbin en müşkili haysiyyeti kurbân etmek.
Bu fedâîliği bir biz göze aldırmıştık.
Ama Hâlik biliyor, bilmesin isterse balık. (*13)
Ey veliyyü’n-niam , artık size bizler köleyiz;
Yalınız emrediniz siz, yalınız emrediniz.”
– Şimdi, oğlum, kızacaksın ya, fakat, boş ne desen;
Bu rezâlet beni me’yûs ediyor âtîden.
Hâle baktıkça adam kahroluyor, elde değil;
Bizi kim kurtaracak, var mı ki bir başka nesil?
– Âsım’ın nesli, Hocam
– Nerde!
– Hayır, haksızsın!
Gâlibâ oğlana pek fazla bugünler hırsın?
– Âsım’ın nesli... diyorsun. Ne uzun boylu hayâl!
– Âsım’ın nesline münkâd olacak istikbâl.
Sana vicdânımı açtım okudum, dinlesene;
Söyleten başkasıdır, bakma, Hocam, söyleyene.
– Ne kehânet bu?
– Bilirsin ki değil mu’tâdım.
– Güzel amma, ne fazîletleri var evlâdım?
– Ne fazîlet mi? Çocuklar koşuyor, aç çıplak,
Cebheden cebheye arslan gibi hiç durmayarak.
Yine vardır bir ölüm korkusu arslanda bile;
Yüzgöz olmuş bu çocuklar ölümün şahsıyle!
Cebhenin her biri bir kıt’ada, etrâfı deniz;
Kara dersen daha dehşetli: Ne yol var, ne de iz.
Harekâtın görüyorsun ya, Hocam, en kolayı,
Yalnayak Kafkas’ı tutmak, baş açık Sînâ’yı!
Yapılır zannediyorsan, bakalım, sen de soyun...
Kıt’a kapmak, köşe kapmak değil artık bu oyun.
Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle “Bu: Bir Avrupalı!”
Dedirir- yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,
Ostralya’yla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ’ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle sefîl,
Kustu Mehmedçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakîkat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam ;
Atılan her Iağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre .
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat îman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sîs-i İlâhî o metîn istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun’-i beşer ;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;
“O benim sun’-i bedî’im, onu çiğnetme” dedi.
Âsım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış temiz alnından, uzanmış yatıyor;
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i...
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi...
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ nâmıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla berâber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.
– Bırak Allâh’ı seversen, yine berbâd oldum!
O yanık defteri artık kapa, zîrâ doldum...
Tıkanıp durmadayım. Baksana, nevbet nevbet...
Zâten a’sâbıma hâkim değilim, merhamet et.
– Bakayım şimdi, senin neydi o müşkil derdin,
Ki sabahtan beridir söylemedin, söylemedin?
– Âsım’ın hâli fenâ: Pek mütehevvir , ama, pek!
Ne nasîhatten alır şey, ne azar dinleyecek.
– Atak oğlandır esâsen... Demek azdırdı işi...
– Bilmem azdırdı mı, lâkin hoşa gitmez gidişi.
– Ramazan vak’ası varmış, o nedir?
– Anlatayım...
O zamandan beri zâten ne suyum var, ne sayım!
– Ne demek?
– Çıkmıyorum, sanki, berâber dışarı.
Bu, zıpır; âlemin evlâdını dersen, haşarı;
Görecek hayli mürüvvet daha var! Ben yapamam.
– Ramazan vak’ası, yâhu! Şunu anlat, be adam!
– Üsküdar’dan geliyorduk, ikimiz: Âsım, ben.
Sâ’at onbir sularındaydı... Vapur beklerken,
Yolcular Bafra’yı tellendirivermez mi sana?
Kaçıver, belli ki çıngar çıkacak, durmasana!
Hayır oğlum, nasıl olduysa, apıştım kaldım.
Çocuğun tavrı değişmişti. Dedim: “Bak, Âsım,
Dalaşırsan bu heriflerle üzersin babanı.”
İçlerinden biri, hem şüphesiz, en kaltabanı,
Üç nefes püfleyerek burnuma: “Sen söyle, Hoca!
Neye bağlanmalı hayvan gibi hâlâ oruca?”
Deyivermez mi, tabî’î senin oğlan tokadı,
Herifin yırtılacak ağzına kalkıp yamadı.
Gâlibâ pek canı yokmuş ki yuvarlandı leşi...
Asıl itler gerideymiş, koşarak dördü, beşi,
Ansızın serdiler evlâdımı karşımda yere.
Ben şaşırmış, “Aman oğlum!” demişim bir kerre.
Hele yâ Rabbi şükür, toplanıp oğlan birden,
Kömür almış deve kalkar gibi doğruldu hemen.
O nasıl cehd idi kurtulmak için anlamalı:
Silkinip attı belinden asılan dört çuvalı!
Dedim: Artık sizi haklar bu zıpır şimdi, durun,
Ne ağız kaldı yiğitlerde, hakîkat, ne burun;
Kime indiyse, nüzûl inmişe benzetti onu!
Bu sevimsiz şakanın hayli firaklıydı sonu:
Hani, salhâne civârında durup seyre bakan,
Karabaşlar görülür: Yüzleri kan, gözleri kan;
Bu çomarlar da o vaz’iyyete gelmişlerdi.
Hepsinin hakkını Allah için oğlan verdi!
Hele bir tânesinin beyni dağılmıştı, eğer,
İşi sulh etmemiş olsaydı gelen dört asker.
– Anlasaydık, şu neden sonrakinin fazla payı?
– Ya tabancayla hücûm etti uzaktan bu dayı.
Bereket versin o askerlere da’vâ bitti;
Sedyeler geldi, polislerle herifler gitti.
– Sizi haksız çıkaran yoktu ya?
– Olsun mu? Tuhaf!
Afedersin, Hocazâdem, ne kadar saçma bu lâf!
Haklı, haksız diye taksîmi kim etmiş ki kabûl?
Bu cihan, baksana, baştan başa: Âkil , me’kûl .
Kuvvetin sırtını kimmiş, göreyim, okşamayan?
Ne zaman altta kalırsan, o zaman derdine yan!
“Beşerin adli masal, hak zıpırındır yalınız;
Dövülen mahkemelerden kovulur, çünkü: Cılız!”
Bizim oğlan bunu vird etmiş, okur her yerde...
– Doğru söz, sonra, tabî’î, efelik var serde!
– Efelik, çok güzel amma, sonu çıkmaz bu yolun;
Etme, oğlum, şuna bir parça nasîhatte bulun.
Çünkü ben korkuyorum, söylemiş olsam tekrar,
Yüzgöz olduk, edecek mes’ele isyanda karar.
– Ne demek! Hiç sana isyan mı edermiş Âsım?
– Bence her mümkünü vaktiyle düşünmek lâzım.
– Hocam, evlâdına benzer bulamazsın arasan,
Görmedim ben bu kadar dörtbaşı ma’mûr insan.
Ne büyük hilkat o Âsım, ne muazzam heykel!
Onu, bir şi’r-i hamâset gibi, ilhâm-ı ezel,
Sana sunduysa, açıp rûhunu teşrîhe çalış...
Gâlibâ oğlanı yanlış görüyorsun, yanlış!
Yalınız göğsünün eb’âdı mı sandın yüksek?
İn de a’mâkına bir bak, ne derinmiş o yürek!
Dalgalandıkça içinden taşan îman denizi,
Dökülen hisleri gör: İncilerin en temizi.
Gövde yalçın kayadan âbide, lâkayd-ı ecel;
Sanki hiç duygusu yok... Bir de fakat rûhuna gel;
O ne ifrât ile rikkât ! Hani, etsen ta’mîk,
Bir kadın rûhu değildir o kadar belki rakîk.
Sonra, irfânı için söyleyecek söz bulamam;
Oğlanın bildiği, öğrendiği her şey sağlam.
Boynu dehşetli, evet, beyni de lâkin zinde;
Kafa enseyle berâber gidiyor seyrinde.
Çölde ben hayli görüştüm bu sefer Âsım’la;
Hoca, te’mîn ederek söylerim îmânımla:
İğtinâm etmeye baktım çocuğun sohbetini;
Pek yakından tanıdım çünkü husûsiyyetini .
Ne güreştirmediğim kaldı, ne koşturmadığım;
Ne de “Her şeyde sıfırsın!” diye coşturmadığım.
Çölün âsûde muhîtinde geçen günlerimiz,
Bana gösterdi tamâmiyle ki: Oğlun eşsiz.
Bî-tenâhî safahâtıyle herif ayrı cihan;
Bî-tenâhî safahâtında da, lâkin, insan.
Hiç unutmam, büyücek bir zafer olmuş da nasib,
Asker etmişti güreşlerle yarışlar tertib .
“Hadi Âsım!” dedik, “Olmaz” dedi, biz dinlemedik;
Bularak bir de kalın, pırpıta benzer dizlik, (*14)
Yaralıymış demedik, üç kişi tuttuk soyduk;
Çıktı meydanda gezen hasmına bîçâre çocuk.
Neydi oğlandaki endâmın o âhengi fakat!
Belli her uzvu için ayrı çalışmış hilkat.
Ya kemikler ne salâbetli , ya etler ne katı:
Tepeden tırnağa, gûyâ, dolamışlar halatı,
İki üç katlı büküp bir çınarın gövdesine.
Hele taşmış dökülürken o muazzam sîne,
Öyle bâriz adelâtın ebedî dalgaları,
Ki yorar ârızalar seyrine dalmış nazarı.
Çok geniş dersen omuzlar, boy o nisbette uzun;
O ne mevzun kafadır, sonra, ne sağlam o boyun!
Ufarak bir kapı sırtın kabaran eb’âdı,
Çarpışıp durmada nâçâr iki müdhiş kanadı.
Enseden tâ bele sarkan o derin hat, o yarık;
Arzı umkunda nihan tûl-i mücerred artık!
Bel nisâbında , omuzlar gibi taşkın çatılar,
Adalî baldırının kutru hemen boynu kadar.
İki çam bölmesi kol, kim tutacak, kim bükecek?
O bileklerle o ellerse demirden daha pek.
Yaralar başkaca endâmına heybet veriyor,
Bir şehâmetli temâşâ ki vücud ürperiyor.
Vâkıâ hasını da gürbüz delikanlıydı ama,
Âsım’ın savleti kuvvet mi sorar hiç adama?
Silkiyor dut gibi bîçâreyi sağdan, soldan.
Ne o? Çapraz mı? Hemen gir ki senindir meydan.
Ay! Herif sıyrılıyor, hem ne kolaylıkla, bakın!
Aman Âsım, bu güreş olmasın uydurma sakın?
Hele anlat şu işin neyse hakîkî rengi?
“Yenemezmiş onu: Bir kerre değilmiş dengi,
Bir de bîçâre adam pek müte’azzım şeymiş
Kahrolurmuş kederinden tutarak yenseymiş.
Sonra, lâyık mı imiş yerlere sermek şimdi,
Böyle düşmanla bütün gün dövüşen bir yiğidi?
* * *
– Anladık, hepsi de a’lâ, diyecek yok... Lâkin,
Şu benim derdime bir çâre bulaydık ilkin.
Ramazan vak’ası her gün, Hocazâdem, her gün,
Hele günler bereketliyse hemen üç beş öğün!
Âdetâ çılgına dönmüş... Bu cünûnun da başı:
Yanarak gömdüğü binlerce şehîd arkadaşı.
Sanırım son yarasından da biraz huylanıyor...
Sonra, ahvâle tahammül mü dedin, gâyet zor.
Ne dolaplar dönüyor, beynini sarsar duysan!
Bence beyhûdedir, oğlum, bu nehirler gibi kan.
O, demin “Harb-i Umûmî” dediğin maskaralık,
Karagöz’den de beter, kıymeti yok beş paralık,
Perde sıyrıldı, işin kalmadı hiçbir hüneri,
Her bakan sezdi karanlıkta sinen çehreleri.
Yutulur herze mi pîr aşkına mahrûmiyyet?
Çekti yıllarca, fakat çekmiyor artık millet.
Hele sen gel de “Hamiyyet!” diye aptal kandır;
Canı yanmış dedenin son sözü “İllâllah!”tır.
Ben sefâletten ölürken seni sıkmazsa refah,
Hak erenler buna ummam ki desin: Eyvallah!
Şöyle bir bak: Ne harâb ortalığın manzarası...
Ama hiç deşme sakın, çünkü yürekler yarası.
Hani, insan sesi çağlardı şu vâdîlerde..
. Sor ki âfâka, o âlemler, o demler nerde?
Yemyeşil yurda çöken kapkara toprak rengi;
Dindi binlerce hayâtın ezelî âhengi.
Yok civârımda bugün aç yatanın pâyânı;
Her perîşan yuva bir âile kabristânı!
Beni öldürmede, oğlum, bu harâb ıssızlık:
Hangi vîrâneyi eşsen kopuyor bin çığlık!
Hasta binlerle, bakan yok; diriler çırçıplak;
Ölüler kaskatı olmuş, hani kim kaldıracak?
Bir taraftan bu fecâyi’ kemirirken yurdu,
Bir taraftan da elin bir sürü doymaz kurdu,
Dişliyor na’şını sırtlan gibi bîçârelerin;
Yolu ummam ki bu olsun koşulan son zaferin!
Girdiniz harbe heriflerle “Zarûrî” diyerek;
Bu rezâlet de zarûrî mi, kuzum, bir bilsek?
– Ama sen pek uzun ettin Hocam, artık sadede!
Bahsimiz nerde, senin söylediğin şey nerede?
– İşte oğlum, çocuğun rûhunu sarsan esbâb;
Muttasıl kıvranıyor, kalbi yıkık, beyni harâb.
Hangi bîçârenin âlâmını etsin ta’dîl;
Kimin imdâdına koşsun? O kadar çok ki sefîl!..
Hangi mâtemli evin derdine çıksın ortak?
Bir yığın kül kesilen, baksana, binlerle ocak!
Hangi yardım dilenen aczi tutup kaldırsın?
Hangi mel’un çetenin boynunu ilkin kırsın?
Bizim ev mahkeme; hâkim, bereket versin, acar;
Geceden hükmü verir, gündüzün icrâya koşar!
– Neme lâzım, herifin pek amelî şey bileği!
– Ama hiç sorma bizim çektiğimiz gâileyi :
Akşam olmaz mı, kızın benzi uçuktur mutlak...
Ağbeyim gelmedi hâlâ... diye korkak korkak,
Dikilir karşıma... Lâhavle derim, sabrederim;
Beni kim tesliye etsin ki, ben ondan beterim!
Çullanır beynime yüzlerce mehîb endîşe;
Bütün a’sâbımı sarsar, bakamam hiçbir işe.
Sâ’at artık bilemem altı mı, yâhud yedi mi;
Heyecan, geldi mi oğlan; helecan, gelmedi mi.
Çileden çıkmışım akşam, dedim:
– “Âsım, bana bak!
Yol yakınken geri dön, nâfile çıkmaz bu sokak.
Koşuyorsun, be çocuk, çarpacak alnın duvara;
Dağılır sonra kafan, etme, çekil bir kenara.
Ne demir leblebi meslek bu, Ebû Zer-vâri?
Ömer’in zâbıta me’mûru geleydin bâri!
Sen o meyhâneyi basmakla mükellef miydin?
Ya kumarbazları ma’nâsı nedir tehdîdin?
Toplanıp cünbüş ederken elin evlâdı, gece,
Hangi bir hakla gidip hepsini dövdün delice?
Na’ra atmış diye sarhoşları tut sen, kovala...
Bâri git bekçi yazıl, aylık alırsın, budala!
Niye cebren ayırırsın kocasından kadını?
Komşular, baksana, “Kel Kâhya” komuşlar adını!
Balık almış, ne olur? Sonra yedirmiş, ne çıkar?
Sanki hiç beslememiş kendisi vaktiyle zağar.
Sana bir şey dememiş, kısmış oturmuş dilini;
Niçin, oğlum, seriyorsun herifin pestilini ?..”
Söyleyen ben değilim şimdi, bizim Âsım Bey:
“Harekâtım sizi bîzâr ediyormuş... Çok şey!
Babacığım, öyle değil, dinlemeyin rast geleni;
Dinleyin suçlu muyum, haklı mıyım, bir de beni.
Herkes aç bekleşiyor kaldırımın sırtında...
Siz gidin perdelerin hepsini kaldırtın da,
Alenî işret edin âleme göstermek için!
Be adamlar! Azıcık saygı sayın: Gizli için.
Meze tûfânına dalmış, kulaç atmaktasınız;
Yutkunan halka bakın, pencerelerden, sayısız.
Paranız yok ya, şu ben var diyeyim, bol keseden;
Hakkınız nerde sefîh olmaya, dünyâ aç iken?
Hadi yâhû, yetişir... Çok bile içtikleriniz;
Durmak olmaz, dağılın, belki uzaktır yeriniz...
Hani aldırmasalar bâri, “Defol git!” dediler...
Dedim: “Artık kime âidse defolmak, o gider.”
Kollarından tutarak hepsini attım bir bir;
Söyleyin varsa kabâhat, acabâ bende midir?
Gelelim şimdi kumarbazları tehdîde. Evet,
Bütün evlerde ışıksız bunalırken millet,
O kulüpten sırıtan şenliğe insan duramaz:
Yanıyormuş, dediler, haftada bir sandık gaz!
Ben bu isrâfı tabî’î çekemezdim artık,
Taşıdım söylenilen petrolü sandık sandık.
Bir ufak ölçü, dedim... Buldu nihâyet bakkal;
Aldı herkes gazı, gülyağı gibi, miskal miskal !
Ne donanmıştı sokak, doğrusu şehrâyindi !
Sormayın parçalanan zulmeti: Üç gün sindi!
Babacığım, işte kumarbazlara zulmüm bu kadar,
Bir de öksüzler için bin lira aldım zor zar.
Gelelim cünbüşe, insâf ediniz vakti midir?
Yâhud insan gibi eğlense herifler ne denir?
Muhtekir kâfilesiymiş, ne edeb var, ne hayâ.
Aç, sefîl inleyerek can veredursun dünyâ,
Yine siz dinlemeyin, anlamayın mâtemini,
Sürün artık serilen yurdunuzun son demini!
Sağda yüzlerce ölen, solda hesapsız sürünen,
Karşıdan bunlara gülmek ne demektir alenen ?
Durmayın, derdime ortak görünün kalkın da,
Demiş olsam, bilirim, vüs’unüzün fevkinde.
Ağlamak çok kişinin zevki değilmiş, lâkin,
Gülmemek herkes için, zannederim, pek mümkin.
Komşulardan sıkılın, pesten atın na’raları;
Büsbütün sustururum sonra, çıkarsam yukarı!
Son sözümdür size... Beyhûde fakat, nerde duyan?
Taştı kusmuk gibi her pencereden bir hezeyan.
Pek tabî’î ki durulmazdı...”
– Dur oğlum, yetişir!
– Lûtfedin, bitmedi...
– Bir dinle de, olmazsa, bitir.
Bana anlat bakayım şimdi: Şu bîçâre ocak,
Zorbalar saltanatından ne zaman kurtulacak?
Hiç bu mantıkla, a dîvâne, hükûmet mi yürür?
Bir cemâ’at ki erenler işi yumrukla görür,
Kafa bitmiş demek artık, çekiver kuyruğunu!
Kuvvetin hakkı mıdır enselemek bulduğunu?
Bize, Âsım, ne şunun yumruğu lâzım, ne bunun;
Birinin pençesi ister yalınız: Kânûnun.
Ver bütün kudreti kânûna ki vahdet yürüsün...
Yoksa millet değil ancak dağınık bir sürüsün...
Memleket zâten, ayol, baksana: Allak bullak,
Sen de hissinle yürürsen batırırsın mutlak.
Ya kuzum, zabtiye rûhuyle hükûmet sürenin,
Yeri altındadır, üstünde değil kürenin!
– Babacığım, öyle değil...
– Dinlemem artık, hadi git!
* * *
Hocazâdem, sen asıl derdi bizim kızdan işit:
Senin aptal daha bir hayli de çılgın bularak,
Bâbıâli’yi...
– Aman?..
– Basmayı kurmuş...
– Hele bak!
Acabâ kim ki ayartan?.. Ama zannetmem pek...
– Deme, oğlum, bana tekmîlini anlattı Melek.
Kız biraz azmine engel herifin, yoksa fenâ...
Hem basar, hem de asar, çok deli şey, âmennâ!
– Söyle, pek kanlı oyundur, yanılıp oynamasın!
– Beni hiç saydığı yok nâfile... Bir sen varsın,
Bir de hemşîresi var zabtedecek şimdi onu.
Aman oğlum, bana terk etmeyiniz mecnûnu!..
– Yok canım, vazgeçer elbette, bu gerçek mi deli?
– Bilemem, korkuyorum kız beni îkâz edeli.
İş o evvelki vekâyi’ gibi olsaydı, evet,
Belki bir parça tesellîye bulurdum cür’et.
Lâkin, oğlum, görüyorsun: Kurulan perde yaman;
Hani, baştan başa kan, dış yüzü kan, iç yüzü kan!
Bir damar patlamasın, sel götürür memleketi;
Yoksa göstermeye Rabbim o elîm âkıbeti.
– Yine ifrâta kapıldın sanırım...
– Hiç de değil,
Sen şu vaz’iyyete bir baksana: Cidden müşkil.
– Hadi müşkil diyelim, çâresi hiç yok mu ki?
– Var.
– Nedir öyleyse telâşın, heyecânın bu kadar?
– Heyecan yok, yalınız, mes’elenin ihmâli,
Bence pek doğru değildir. Evet, insan hâli,
Ya nihâyet kızı saymaz da bu ma’tûh oğlan,
Yeniden kâmete kalkarsa, ne olmaz o zaman?
Kopacak fitneyi, oğlum, hele bir kerre düşün;
Sanırım ayn-ı hatâdır beni müfrit görüşün.
Hayır, ifrâtıma hükmetmene râzı değilim;
Ben de oldukça metînim, hele pek mu’tedilim .
Ne yakın der, ne uzak der, ne soğuk der, ne sıcak,
Bu çocuk harbe koşar, kaç senedir, zıplayarak.
Ne zaman “Gitme!” dedim? “Koş!” diyerek gönderdim;
Gönderirken de “Gider, bir daha gelmez” derdim;
Unutulmuş gibi artık bırakırdım peşini,
Avuturdum, oturur, evde kalan kardeşini.
Hânümanlar çöküyor, zelzele yalnız bana mı?
Ortalık can çekişirken açamam ben yaramı.
Anlamam oğlum için çekmeyi zâten halecan;
Elin evlâdı nedir? Hepsi civan, hepsi de can.
“Parçalanmış senin Âsım” dediler bi’d-defeât ,
Babayım, elbet içim parçalanırken, heyhât,
Her zaman sineye çektim, biliyorsun ya?
– Evet
– Çünkü gâyetle tabî’îdir o müşkil gayret:
Kaplamış yurdumun âfâkını, mâdem, şühedâ...
Varsın olsun kalanın uğruna Âsım da fedâ.
“Hem gazâ, hem de şehâdet, ne sa’âdet bu!” derim;
Ciğerim yansa da söndürmek için cehd ederim.
Ama “kâtil” deseler oğlumu, yâhud “maktûl”,
O zaman işte benim âkıbetim pek meçhûl.
Var mı bir çâre ki dünyâda, gidip başvurayım?
Hangi hüsrânımı “Sen dur!” diyerek susturayım?
Kendi vicdânım olur önce gelir da’vâcı...
Görüyorsun ya: Tecellüdle savulmaz bir acı!
Babanın canı için merhamet et, evlâdım,
Pek harâbım, bana bir parçacık olsun yardım.
Yalınız sensin elimden tutacak, yaş yetmiş...
Ah o vaktiyle ölenler ne de tâli’li imiş!
Rabbimin cilvesi bunlar ya, fakat hayrânım...
Geberip gitmediğim, başka nedir isyânım?
Aman oğlum, “Hadi tahsîlini ikmâl ediver”
De de, mecnûnu zaman geçmeden evvel gönder.
Çünkü...
– Dur dur!.. Ne haber? Yoksa misâfir mi, Emin?
– Âsım Ağbeyimi getirdim...
– İyi ettin, gelsin.
– Bize gitmek düşüyor şimdi.
– Selâmetle, Hocam...
Hiç merâk etme... Bu akşam kalabilsen?
– Kalamam.
* * *
– Seni çoktan beridir, gördüğümüz yok, Âsım,
Nerdesin? Yerde misin? Gökte misin? Gel, bakalım!
Yalınızsın?
– Yalınız geldim, efendim, bu sefer.
– Getireydin, a canım, şunları...
– Bilseydim eğer...
– Âferin, doğrusu, cevherli çocuklar, belli!
İftihâr etmeli gördükçe bu gürbüz nesli.
– Ben de şükrânımı arz etmeliyim şimdi size,
Böyle en sevgili yârânımı takdîrinize.
Amca Bey, gördünüz, Allah için insan şeyler...
Ama bir türlü ısınmaz, ne sebeptense, peder.
– Aklı ermez babanın, sen nene lâzım, bana bak!
– Yeni yazdıklarınız nerde, efendim, okusak?
Aradım kimsede yok...
– Varsa da üç dört eserim,
Zât-ı sâmînizi hoşnûd edemez zannederim:
Demevî zevkiniz elbet demevî şi’r ister!
– Asabî olsa da râzîyız, efendim, bizler...
Bir mizâc istemiyorsak o da: Lenfâîlik ;
Çünkü milletler için, doğrusu, gâyet mühlik.
– Edebiyyâtımız Allâh’a emânet desene!
Babanın oğlusun, Âsım, ne kadar olsa yine.
– Pek tarafdârı değildir pederim...
– Sorma, fena!
Üdebâ nâmına kim varsa, bilâ-istisnâ ,
Hepsinin rûhunu şâd etti bugün...
– Etmeyiniz!
– Dedim: Artık bu kadar sövmeye lâyık değiliz.
Sen de kimsin? deyivermez mi, ne oldum, bilsen?
Bense şâir geçinirdim, hele bir bak şuna sen!
Komşunun hâline gülmek ne fenâ şey!
– Elbet!
Yok ki dünyâda cezâsız kalacak bir hareket.
– Evet, oğlum, yalınız ibret alanlar nerde?
Edebî sohbet olurmuş büyücek bir yerde.
Neden âsârımızın hepsi çelimsiz? derler;
Bu zemîn üstüne herkes iki üç söz söyler
Bulunur, neyse, nihâyet balığın belkemiği:
Şark’ın üç bin senedir, gün sayarak beklediği,
O muazzam, o yaman şâir-i dahîyi zaman,
Çıkarıp vermemiş âgûşuna yurdun el’an .
Rûh-i millîmizi tatmîn edemezmiş bir edîb,
Gelmeden sahne-i eyyâma o dâhî-i mehîb.
Geceler hâmile, mâdem, çocuk er geç doğacak.
Ama sen şimdi işin girdiği son safhaya bak:
Hangi saz şâiri, bilmem, bunu almış da haber;
“Neciyim ben?” diye, günlerce tepinmiş ter ter!
Sonra durmuşsa da, hâlâ, dediler, gayzı yaman;
Dut yemiş bülbüle dönmüş, giderek, kahrından.
Buna gülmüştüm, evet, gülmeyecektim oğlum;
Çarçabuk adl-i İlâhî dedi: “Dur şimdi kulum,
Sen ki, vah vah diyecek yerde, gülersin kah kah;
İşte fi’l, işte cezâ, çek bakalım!” Eyvallah.
Babanın yok mu davuldan beter îkâzı, hani,
Tıpkı rü’yâdan ayılmışlara benzetti beni!
– Yok efendim, bu kadar şiddeti etmem ya ümîd,
Ma’amâfih pederin hakkı değildir tenkîd.
– Şimdi Âsım, edebiyyâtı bırak, bir tarafa;
Daha ciddî işimiz var, geçelim başka lâfa.
Gâlibâ söylediğim yoktu! Evet, hiç yoktu:
Mısr’ın, en muhteşem üstâdı Muhammed Abdu,
Konuşurken neye dâirse Cemâleddin’le;
Der ki tilmîzine Afganlı:
“Muhammed dinle!
İnkılâb istiyorum, başka değil, hem çabucak.
Öne bizler düşüp İslâm’ı da kaldırmazsak,
Nazariyyât ile bir şeyler olur zannetme...
O berâhîni de artık yetişir, dinletme!
Çünkü muhtâc-ı tezâhür değil, isti’dâdın...”
– “Şüphe yok, hakk-ı semûhîleri var Üstâd’ın...
Gidelim bir yere, hattâ şu bizim Sûdân’a;
Yeni bir medrese te’sîs edelim urbâna .
Daha üç beş de fazîletli mücâhid bulalım,
Nesli tehzîb ile, i’lâ ile meşgûl olalım.
Çıkarıp gönderelim, hâsılı, Şeyhim, yer yer,
Oradan âlem-i İslâm’a Cemâleddin’ler.”
– “Bu, fakat, yirmi yıl ister ki kolay görmüyorum...
Yirmi günlük işe bak sen!”
– “Kulunuz ma’zûrum.”
Kıssadan hissse çıkarsak mı, ne dersin Âsım!
Anlıyorsun ya, zarar yok, daha iy’anlaşalım:
İnkılâb istiyorum, ben de, fakat, Abdu gibi...
Yoksa, ellerde kör âlet efeler tertîbi,
Bâbıâli’leri basmak, adam asmakla değil.
Çek bu işten bütün ihvânını, kendin de çekil.
Gezmeyin ortada, oğlum, sokulun bir sapaya,
Varsa imkânı, yarın avdet edin Avrupa’ya.
– Amca Bey!
– Nâfile Âsım, seni hiç dinlemeyiz...
Çünkü sen bir kişisin, biz bakalım öyle miyiz?
Ben... baban... Sonra Melek... Tutturamazsın ne desen.
Hadi tahsîlini ikmâle tez elden, hadi sen!
Çünkü milletlerin ikbâli için, evlâdım,
Ma’rifet, bir de fazîlet... İki kudret lâzım.
Ma’rifet, ilkin, ahâlîye sa’âdet verecek
Bütün esbâbı taşır; sonra fazîlet gelerek,
O birikmiş duran esbâbı alır, memleketin
Hayr-ı i’lâsına tahsîs ile sarf etmek için.
Ma’rifet kudreti olmazsa bir ümmette eğer,
Tek fazîletle teâlî edemez, za’fa düşer.
İbtidâîliğe mahsûs olan âvâre sükûn,
Çöker a’sâbına. Artık o da bundan memnûn!
Ma’rifet, farz edelim, var da, fazîlet mefkûd...
Bir felâket ki cemâ’atler için, nâ-mahdûd.
Beşerin rûhunu tesmîm edecek karha budur;
Ne musîbettir o: Tâunlara rahmet okutur!
Bizler, edvâr-ı fazîletleri cidden parlak,
Bir büyük milletin evlâdıyız, oğlum, ancak:
O fazîlet, son üç asrın yürüyen ilmiyle,
Birleşip gitmedi; battıkça da ümmet cehle,
Bünyevî kudreti günden güne meflûc olarak,
Bir düşüş düştü ki: Davransa da, sarsak sarsak.
Garb’ın emriyle yatıp kalkmaya artık mahkûm;
Çünkü hâkim yaşatan şevket-i fenden mahrûm.
Biz, evet, hasmımızın kudret-i irfânından
Bînasîbiz de o yüzden bu şerefsiz hüsran.
Sonra, a’sâra süren heybeti çekmekle, bugün,
O fazîlet bile hissiz, hareketsiz, ölgün.
Şimdi, Âsım, bana müfrit de, ne istersen de.
Ma’rifetten de cüdâ Şark, fazîletten de.
Lâkin ister misin, oğlum, mütesellî olmak:
İctimâî bütün âmillere , kudretlere bak.
Bunların herbirinin kuvveti, mâzîye inen,
Kökü mikdârı olur; çünkü bu âmillerden,
En derin köklüsü, en sağlamı, en hâkimidir.
Şimdi, sen bizdeki kudretleri eşsen bir bir,
Göreceksin ki: Bu millette fazîlet en uzun,
En derin köklere yaslanmada; hem sonra onun,
Bir mübârek suyu var, hiç kurumaz: Dîn-i Mübîn.
Hâdisât etmesin oğlum, seni asla bedbîn...
İki üç balta ayırmaz bizi mâzîmizden.
Ağacın kökleri mâdem ki derindir cidden,
Dalı kopmuş, ne olur? Gövdesi gitmiş, ne zarar?
O, bakarsın, yine üstündeki edvârı yarar,
Yükselir, fışkırıp, âfâk-ı perîşânımıza;
Yine bin vâha serer kavrulan îmânımıza.
Vâkıâ ortada yüzlerce mesâvî yüzüyor;
Sen bu kâbûsu bütün şerre değil, hayra da yor.
Çünkü yoktur birinin kalb-i cemâ’atte yeri;
Arasan: Hepsi beş on maskara ferdin hüneri!
Bu cihetten, hani, hiç yılmasın, oğlum, gözünüz;
Sâde Garb’ın, yalınız ilmine dönsün yüzünüz.
O çocuklarla berâber, gece gündüz, didinin;
Giden üç yüz senelik ilmi sık elden edinin!
Fen diyârında sızan nâ-mütenâhî pınarı,
Hem için, hem getirin yurda o nâfi’ suları.
Aynı menba’ları ihyâ için artık burada,
Kafanız işlesin, oğlum, kanal olsun arada.
Sen geçenlerde demiştin ki:
“Yazık hâlâ biz,
Dünkü ilmin bile bîgânesiyiz, câhiliyiz.
İşte fıkdânı bu ihmâl edilen ma’rifetin,
Nesli bir acze düşürmüş ki, bugün, memleketin,
Bir yığın kuvveti var, hem ne tabî’î de, henüz,
Biz o kuvvetlere eller gibi hâkim değiliz.
Yarının ilmi nedir, halbuki? Gâyet müdhiş:
“Maddenin kudre-i zerriyyesi” uğraştığı iş.
O yaman kudrete hâkim olabilsem diyerek,
Sarf edip durmada birçok kafa binlerce emek.
Onu bir buldu mu, artık bu zemin; Başka zemin.
Çünkü bir damla kömürden edecekler te’min;
Öyle milyonla değil, nâ-mütenâhî kudret!..”
İbret al kendi sözünden, aman oğlum, gayret!
Bir yılın var daha zannımca?
– Evet.
– Bak, ne kolay!
Lâkin ihvân-ı kirâmın?
– Çoğunun altışar ay.
– Hep giderler ya, berâberce?
– Giderler, ma’lûm.
– Hepsinin mesleği sağlam mı?
– Evet, müsbet ulûm .
– İnkılâbın yolu mâdem ki bu yoldur yalınız,
“Nerdesin hey gidi Berlin!” diyerek yollanınız.
Altı ay, bir sene gayret size eğlence demek...
Siz ki yıllarca neler çekmediniz, hem gülerek!
Hani, bir ömre bedeldir şu geçen her gününüz;
Bir gün evvel gidiniz, bir saat evvel dönünüz!
Şark’ın âgûşu açıktır o zaman işte size;
O zaman varmanın imkânı olur gâyenize;
O zaman dinlerim artık seni, Âsim, bol bol...
– Yarın akşam gideriz.
– Öyle mi? Berhurdâr ol.
22 Zilhicce 1337
18 Eylül 1335 (1919)
(*1) (Sandıkburnu:) Yenikapı’daki târihî meyhânelerin olduğu yer.
(*2) Hadîs-i Şerîf: “Öyle şiir vardır ki hikmettir; öyle beyan vardır ki
sihirdir.” (Buhârî, Edeb 90)
(*3) abdala çıkmak: Ortaoyunu’nda abdal oyununu oynamaktır.
(*4) “Ödül” güreşlerde, yarışlarda gâlip tarafa verilen mükâfat. İmlâ-yı kadîmi:
Öndül.
(*5) Sığırların burunları üstündeki ıslak, nişâne-i sıhhattir. Geviş getirmeleri
de öyledir.
(*6) “Bâd-ı hevâ” kelimesini söylendiği gibi okuyacağız: Bedâva.
(*7) düş yormak: rü’yâ tâbir etmek
(*8) lâle: boyuna vurulan zincir
(*9) çuk oturmak: aşık oyununda aşık kemiğinin ayakta durmasıdır. Aşığı çuk
oturmak, işi yolunda gitmekten kinâye olur.
(*10) Nazm-ı Celîl’deli “lâ havfe” fâ’nın fethiyle -Ya’kûb kırâ’atine göre-
okunmalıdır. (“Onlara korku yoktur.”; “İnanan ve iyi işler yapanlara ahirette
korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”)
(*11) İmam Ali’den rivâyet olunan bir hadîs-i şerîfin meâlidir. (İbni Mâce,
Sadakât 17)
(*12) hasmın yâni menfa’at
(*13) “İyiliği et, denize at, balık bilmezse Hâlik bilir” diye bir meselimiz
vardır.
(*14) Pehlivanların güreşte dizlerine çektikleri, tamâmiyle meşin ise adına
“kıspet”, yarı yelken bezi yarı meşin ise “pırpıt” derler.
Gölgeler / Secde
Şuhûdundan cüdâdır, çok zamanlar var ki, îmânım;
Bu vahdet-zâra -gûyâ!- geldim amma bin peşîmânım:
Huzûr imkânı yok, dünyâyı etmiş cezben istîlâ;
Ne hüsrandır, İlâhî, ma’bedim, çepçevre, vâveyla !
Derinlikler, kovuklar, kuytular, şellâleler, yarlar,
Bulutlar, yıldırımlar, çöller, enginler, sular, karlar,
Güneşler, gölgeler, aylar, şafaklar... Hepsi çığlıkta;
Gelir tarrâkalar çaktıkça ecrâmın karanlıkta!
Sabâ dağlarda sûr üfler, coşar vâdîde bin mahşer;
Denizler yükselir, seller döner, taşlar semâ’ eyler.
Ufuklar çalkanır, kaynar ziyâ girdâbı göklerde;
Asırlar devrilir: çamlar, çınarlar, çırpınır yerde.
Bütün zerrâtı sun’un bir müebbed neşveden serhoş;
Sağım serhoş, solum serhoş, İlâhî, ben ne yapsam boş!
Ömürlerdir, gözüm yollarda, hâlâ beklerim, hâlâ,
Şuhûd imkânı yok, coştukça hilkatten bu vâveylâ.
* * *
Hayır! Bir başka rûh esmiş ki, akşam, sermediyyette:
Uyandım, fecre baktım, titriyor par par meşiyyette:
O coşkun na’ralar bî-tâb; o taşkın zerreler mahmûr;
O tûfanlardan ancak terliyor, maşrıkta tek bir nûr.
O gömgök kubbe, Sînâ rengi tutmuş, bir avuç toprak:
Işıklar püskürürken, şimdi haşyetlerle müstağrak!
O ecrâm, âh o gözler öyle fânîler ki Mevlâ’da,
Dönüp bir kerre olsun bakmıyorlar artık eb’âda.
Denizler, dalgalar, dağlar, ağaçlar, gölgeler dalgın...
İlâhî, ürperen tek gölge yok bağrında âfâkın.
Sabâ durgun, sular durgun, gölün durgun hayâlinde,
Ne ma’nîdâr o gökler, kudretin bir vahyi hâlinde!
Bu vahdet-zâra dün baktım: Ne meyhâneydi cûşâcûş!
Bugün rindânı gördüm: Başka bir peymâneden bî-hûş.
Bütün dünyâ serilmiş sunduğun vahdet şarâbından;
Benim mest olmayan meczûbun, Allâh’ım, benim meydan!
Bırak, hâsir kalan seyrinde mi’râcım devâm etsin;
Rükû’um yerde titrerken, huşû’um Arş’ı titretsin!
İlâhî! Serserî bir damlanım, yetmez mi hüsrânım?
Bırak, taşsın da coştursun şu vahdet-zârı îmânım.
Bırak, hilkatte hiç ses yok, bırak, meczûbunun feryâd...
Bırak, tehlîlim artık dalgalansın herçi-bâd-âbâd !
................................................................................
Kıyılmaz lâkin, Allâh’ım, bu gaşyolmuş yatan vecde...
Bırak, “hilkat”le olsun varlığım yek-pâre bir secde!
Hilvan, 15 Kânûnisânî 1342
(15 Ocak 1926)
Gölgeler / Resmim için
Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyûlâyı da er, geç silecektir.
Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma.
Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?
Gölgeler / Bülbül
- Basri Bey oğlumuza -
Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;
Nihâyet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
Şehirden kaçmak isterken sular zâten kararmıştı;
Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdîyi sarmıştı.
Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl...
Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.
Muhîtin hâli “insâniyyet”in timsâlidir sandım;
Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!
Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
Zalâmın sînesinden fışkıran memdûd bir feryâd,
O müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:
Ki vâdîden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.
Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi:
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûyâ Sûr-i Mahşerdi!
– Eşin var, âşiyânın var, bahârın var, ki beklerdin;
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül nedir derdin?
O zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.
Bugün bir yemyeşil vâdî, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin, hânümânın şen, için şen, kâinâtın şen.
Hazansız bir zemîn isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın ,
Ufuklar, bu’d-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.
Değil bir kayda; sığmazsın -kanatlandın mı- eb’âda;
Hayâtın en muhayyel gâyedir ahrâra dünyâda.
Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır?
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?
Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım:
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
Bugün bir hânümansız serserîyim öz diyârımda!
Ne hüsrandır ki: Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garb’a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim hercümerc oldu,
Salâhaddîn-i Eyyûbî’lerin Fâtih’lerin yurdu.
Ne zillettir ki: Nâkûs inlesin beyni’nde Osman’ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!
Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzî serâb olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinden Yıldırım Hân’ın;
Şenâ’atleri çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın!
Ne haybettir ki: Vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me’vâsız kalan dindaş!
Yıkılmış hânümanlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüzbinlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem...
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem! *
Ankara - Tâceddin Dergâhı
7 Mayıs 1337 (1921)
* Bu manzûme yazılırken Yunan istîlâsı altındaki topraklarımıza, husûsiyle
Bursa’ya dâir elîm haberler geliyordu; tedkîkine de imkân yoktu.
Gölgeler / Tebrik
Gökten ay parçası hâlinde, o rahmet güneşi,
İndi âfâka bu akşam, bu mübârek akşam.
Ebedî kandili yandıkça, Hudâ’dan dilerim,
Parlasın dursun o îman senin alnında, Paşam!
* Velîni’metim Emîr Abbas Halîm Paşa Hazretlerine.
Safahat / Nazım Parçaları - Gül, Bülbül
Konduğu her gusn-i ter minberidir bülbülün,
Zemzeme addettiğin hutbesi, faslu’l-hitâb.
Reng-i hakîkat nedir, fark eden ebsâr için,
Goncada matvî duran her varak ümmü’l-kitâb.
Gölgeler / Kıt’alar - Kıssadan Hisse
Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?
“Târîh”i “tekerrür” diye ta’rîf ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
Safahat / Cânan Yurdu
Eyvâh, ıssız diyâr-ı dilber ...
Her hatvesi bir mezâr-ı muğber!
Uçmuş da içindeki terâne
Kalmış sessiz bir âşiyâne.
Yer yer medfûn durur emeller...
Gûyâ ki kıyâm-ı haşri bekler!
Yâ Rab! Niye böyle bir yığın hâk
Olmuş yatıyor o buk’a-i pâk?
Yâ Rab, ne için o lem’a nâbûd ?
Yâ Rab, ne için bu sâye memdûd ?
Yâ Rab, ne demek harîm-i cânan
Üstünde bu perde perde hicran?
Lâkin görünen kimin hayâli?
Cânan gibi tıpkı yâl ü bâli...
Gîsû-yi siyâh-ı târumârı,
Altında cebîn-i lem’adârı,
Zulmetler içinde subh-i mahmûr;
Yâ gözbebeğinde nazra-i nûr;
Yâ ebr-i bahâr içinde cevvâl
Bârân şeklinde dürr-i seyyâl;
Yâ sînede her zaman coşan yâd,
Yâ kayd-i bedende rûh-i âzâd.
Ey tayf-ı nigeh-firîbi yârın,
Olmaz mı bir ân için karârın?
Heyhât, serâb-ı şavka döndün...
Karşımda parıldamanla söndün...
Kimden sorayım ki nerde dilber?
Makber gibi samt içinde her yer.
Cânan! Cânan!.. dedim, arandım...
“Bir aks-i nidâ” dedikçe, yandım!
Yâ Rab, neye hem sağır, hem ebkem,
Dağlar, dereler, bütün şu âlem?
Ey sevdiğimin sevimli yurdu,
Hâlin bana şimdi pek dokundu!
Aç sîneni; yâd-ı nükhetinden
Bir şemmeye kâilim bugün ben.
Bir vakt o şemîm-i nâz-perver
Tâ subha kadar yanımda bekler,
-Ümmîde verip bekâ sabûhu -
Sermest-i safâ ederdi rûhu.
Heyhât o nesîm-i sâf şimdi
Nâzan, nâzan semâya gitti.
Ey lâne-i târumâr söyle,
Cânan sana artık inmiyor mu?
Ey mâtem-i pâyidâr söyle,
Sâhandaki nevha dinmiyor mu?
Ey ebr-i semâ-güzîn-i seyyâr,
Yâdında mıdır o nazlı reftâr ?
Ey darbe-i bâda karşı, ra’şân ,
İnşâd-ı enîn eden nihâlân !
Bir şi’r-i revân olup da cânan,
Geçmez mi bu gölgeden hırâman ?
Ey dilber-i mihriban, zuhûr et!
Ömrüm gibi ansızın mürûr et!
Yâ kalb-i fezâya bir hutûr et:
Âfâkımı lem’a lem’a nûr et.
Bin nevha-i cân içimde pür-cûş
Geldim bu garîb yurda, medhûş.
Feryâdımı yok mu eyliyen gûş?
Yâ Rab, bu nasıl cihân-ı hâmûş:
Bir “yok!” diyecek sadâ da yokmuş!..
Hatıralar / Hâtıralar
HÂTIRALAR
Hânedân-ı Hilâfet’in erkân-ı mu’azzamasından Ömer Fâruk Efendi Hazretlerine
takdime-i ta’zîmimdir.
Âyet Meâl-i Celîli
“Tâkat getiremeyeceğimiz yükü bize yükleme, Allâh’ım!..”
(Kur’an, Bakara, 286)
Ey bunca zamandır bizi te’dîb eden Allah;
Ey âlem-i İslâm’ı ezen, inleten Allah!
Bizler ki senin va’d-i İlâhîne inandık;
Bizler ki bin üç yüz bu kadar yıl seni andık;
Bizler ki beşer bir sürü ma’bûda taparken,
Yıktık o zaman şirki, devirden ebediyyen;
Bizler ki birer hamlede evhâmı bitirdik,
Ma’bedlere Ma’bûd-i Hakîkî’yi getirdik;
Bizler ki senin ismini dünyâya tanıttık...
Gördükse mükâfâtını, yâ Rab, yeter artık!
Çektirmediğin hangi elem, hangi ezâdır ?
Her ânı hayâtın bize bir rûz-i cezâdır!
Ecdâdımızın kanları seller gibi akmış...
Maksatları dîninle berâber yaşamakmış.
Evlâdı da kurbân olacakmış bu uğurda...
Olsun yine, lâkin bu ışık yoksulu yurda,
Bir nûr-i nazar yok mu ki baksın bacasından?
Bir yıldız, İlâhî! Bu ne zulmet, bu ne zindan?
Hâlâ mı semâmızda geçen leyle-i memdûd?
Hâlâ mı görünmez o seher-pâre-i mev’ûd?
Ömrün daha en canlı, harâretli çağında,
Çalkanmadayız ye’s ile hirman batağında!
Kâm aldı cihan, biz yine ferdâlara kaldık...
Artık bize göster ki o ferdâyı: Bunaldık!
Bir emrine ecdâdı da, ahfâdı da kurban...
Olmaz mı bu millet daha te’yîdine şâyan?
Hüsran yine bîçârenin âmâlini sardı;
Âtîsi nigâhında karardıkça karardı.
Balkan’daki yangın daha kül bağlamamışken,
Bir başka cehennem çıkıversin... Bu ne erken!
Lâkin bu cehennem onu yıldırdı mı? Aslâ!
İ’lâya seğirtip duruyor nâmını hâlâ.
Kum dalgalarından geçiyor öyle şitâban:
Gûyâ o sabâ, geçtiği çöller de hıyâban .
Kar kütlelerinden iniyor öyle yaman ki:
Bir çağlayan akmakta yarıp taşları sanki.
Kızgın günün altında beyâbânı dolaştı;
Yalçın buzun üstünde sekip dağları aştı.
Artık gidiyor: Hakk’a varan bir yolu tutmuş,
Allâh’a bakan gözleri dünyâyı unutmuş.
Cûş eyleyedursun geriden nevha-i hüsran...
Yâdında onun şimdi ne mâtem, ne de hicran!
Yâdında değil lânesinin hüzn-i elîmi ,
Yâdında değil yavrusunun tavr-ı yetîmi;
Yâdında değil doğduğu, ter döktüğü toprak;
Yâdında kalan hâtıra bir şey, o da ancak:
Gökten ona “Yüksel!” diyen ecdâd-ı şehîdi!
Artık o da yükseldi, fakat yerde ümîdi:
Bir böyle şehîdin ki mükâfâtı zaferdir,
Vermezsen, İlâhî, dökülen hûnu hederdir!
1 Kânûnisânî 1330
(14 Ocak 1915)
Safahat / Nazım Parçaları - Hüsrân-ı Mübîn
Başlattığı gün mektebe, duydum ki, diyordu,
Rahmetli babam: “Âdem olur oğlum ilerde.”
Annemse, oturmuş, paşalıklar kuruyordu...
Âdemliği geçtik! Paşalık olsun, o nerde?
Âmâli tezâd üzre giderken ebeveynin ,
Hep böyle harâb olmada etfâl ara yerde!
Hakkın Sesleri / Âyet Meâli (A’râf, 155)
“İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden, bizi helâk eder misin,
Allah’ım...”
(Kur’an, A’râf, 155)
Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!
Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
“Yandık!” diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!
Esmezse eğer bir ezelî nefha, yakında,
Yâ Rab, o cehennemle bu tûfan arasında,
Toprak kesilip, kum kesilip Âlem-i İslâm;
Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm !
Bîzâr edecek, korkuyorum, Cedd-i Hüseyn’i,
En sonra, salîb ormanı görmek Haremeyn’i!..
Bin üç yüz otuz beş senedir, arz-ı Hicâz’ın,
Âteşli muhîtindeki sûzişli niyâzın,
Emvâcı hurûş-âver olurken melekûta;
Çan sesleri boğsun da, gömülsün mü sükûta?
Sönsün de, İlâhî, şu yanan meş’al-i vahdet,
Teslîs ile çöksün mü bütün âleme zulmet?
Üç yüz bu kadar milyonu canlandıran îman
Olsun mu beş on sersemin ilhâdına kurban?
Enfâs-ı habîsiyle beş on rûh-i leîmin,
Solsun mu o parlak yüzü Kur’ân-ı Hakîm’in?
İslâm ayak altında sürünsün mü nihâyet?
Yâ Rab, bu ne hüsrândır, İlâhî, bu ne zillet?
Mazlûmu nedir ezmede, ezdirmede ma’nâ?
Zâlimleri adlin, hani, öldürmedi hâlâ!
Cânî geziyor dipdiri... Can vermede ma’sûm!
Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm?
Lâ-yüs’el’e binlerce suâl olsa da kurban;
İnsan bu muammalara dehşetle nigeh-ban!
Eyvâh! Beş on kâfirin îmânına kandık;
Bir uykuya daldık ki: Cehennemde uyandık!
Mâdâm ki, ey adl-i İlâhî yakacaktın...
Yaksaydın a mel’unları... Tuttun bizi yaktın!
Küfrün o sefîl elleri âyâtını sildi:
Binlerle cevâmi’ yıkılıp hâke serildi!
Kalmışsa eğer bir iki ma’bed, o da mürted :
Göğsündeki haç, küfrüne fetvâ-yı müeyyed!
Dul kaldı kadınlar, babasız kaldı çocuklar;
Bir giryede bin âilenin mâtemi çağlar!
En kanlı şenâ’atle kovulmuş vatanından,
Milyonla hayâtın yüreğinden gidiyor kan!
İslâm’ı elinden tutacak, kaldıracak yok...
Nâ-hak yere feryâd ediyor: Âcize hak yok!
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî?
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!
4 Cemâziyelevvel 1331
28 Mart 1329
(10 Nisan 1913)
Safahat / Hasır
Geçende, yayla civârında bir ufak cevelân
Bahânesiyle, bizim eski âşinâlardan
Bir attarın azıcık gitmek istedim yanına,
Ki her zaman beni da’vet ederdi dükkânına.
Biraz musâhabeden sonra söktü müşteriler:
– Ver ordan on paralık zencefil, çörek otu, biber.
Geçenki beş para borcumla on beş etmedi mi?
– Silik bu yirmilik almam...
– Uzatma gör işimi!
– Oğul, çabuk... Bana tîrak ... Okunmuş olmalı ha!
Bizim çocuk, adı batsın, yılancık olmuş...
– Ya?
– Sübek kadar yüzü hütdağ kesildi!
– Vah vah vah!
– Hanım, geçer, nefes ettir...
– Geçer mi? İnşallah.
– Bi yirmilik paket amma sabahki tozdu bütün...
– Ayol hep içtiğimiz toz... Bozuldu eski tütün!
– Efendi amca, sakız ver... Biraz da balmumu kes.
– Kızım, parayla olur ha! Peşinci bak herkes.
Beşer onar paralar hepsi yaklaşıp deliğe,
Süzüldüler oradan bir kilitli çekmeceye.
Epeyce fâsıladan sonra geldi başka biri:
– Genişçe bir hasırın var mı? Neyse hem değeri.
Cenâze sarmak içindir, eziyyet etme sakın!
Mahallemizde beş aydır yatan o hasta kadın
Bugün, sabahleyin artık cihandan el çekmiş...
– Ne çâre! Kısmeti bir böyle günde ölmekmiş.
– Yanında kimse de yokmuş... Aman bırak neyse.
Ecel gelince ha olmuş, ha olmamış kimse!
– Dokuz kuruş bu hasır, siz, sekiz verin haydi...
Pazarlık etmeyelim bir kuruş için şimdi!
Hasır büküldü, omuzlandı, daldı bir sokağa;
Sokuldu kimbilir ordan da hangi bir bucağa.
Açıldı, bir ölü saklanmak üzre sînesine;
Kapandı ketm-i adem heybetiyle sonra yine!
Beş on fakîre olup bâr-ı dûş-i istiskâl ,
Huzûr-ı lâlini bir nevha etmeden ihlâl,
Sükûn içinde uzaklaştı âşiyânından.
Geçince sûrunu şehrin, uzattı servistan
Garîb yolcuyu tevkîfe bin bükülmez kol!
Omuzdan indi hasır, yoktu çünkü artık yol.
Mezarcının o kürek yüzlü dest-i lâkaydı
Lânesiyle nihâyet mezâra yaslandı.
Hücûm-ı mihnet-i peyderpeyiyle dünyânın,
Hayâtı bir yığın âlâm olan zavallı kadın,
Hasırdan örtüsü dûşunda hufreden indi...
Enîn-i rûhu da artık müebbeden dindi.
Bu hâtırât ile kalbimde başlayınca melâl ,
Oturmak istemez oldum, kıyâm edip derhâl;
-Yüzümde âleme nefrin , içimde şevk-i memât ;
Gözümde içyüzü dehrin : Yığın yığın zulümât !-
Bulunduğum o mukassî mahalden ayrıldım.
Bu perde bitti mi? Heyhât! Atmadım bir adım,
Ki rûhu eylemesin böyle bin fecîa harâb!.
Hayât nâmına yâ Rab, nedir bu devr-i azâb ?
Hatıralar / Hadîs Meâl-i Celîli
“Kim müslümanların derdini kendi derdine mâl etmezse onlardan değildir.”
(Hadîs-i Şerîf, Feyzu’l-Kadîr, 6-67)
Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile...
Âlem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nâfile!
Kaç hakîkî müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, gâlibâ göklerdedir!
İstemem, dursun o pâyansız mefâhir bir yana...
Gösterin ecdâda az çok benzeyen bir kan bana!
İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yâdigâr,
Çok değil, ancak, necîb evlâda lâyık tek şiâr,
Varsa şâyed, söyleyin, bir parçacık insâfınız:
Böyle kansız mıydı -hâşâ- kahraman eslâfınız?
Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdâsına?
Benzeyip şîrâzesiz bir mushafın eczâsına,
Hiç görülmüş müydü olsun kayd-ı vahdet târumâr?
Böyle olmuş muydu millet can evinden rahnedâr?
Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?
Böyle âdet miydi bî-pervâ, yemek insan leşi?
Irzımızdır çiğnenen, evlâdımızdır doğranan...
Hey sıkılmaz! Ağlamazsan, bâri gülmekten utan!..
“His” denen devletliden olsaydı halkın behresi :
Pâyitahtından bugün taşmazdı sarhoş na’rası!
Kurt uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi,
Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.
Lâkin aşk olsun ki, aldırmaz da otlarmış eşek,
Sanki tavşanmış gelen, yâhud kılıksız köstebek!
Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...
Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı!..
Bir hakîkattir bu, şaşmaz, bildiğin üslûba sok:
Hâlimiz merkeble kurdun aynı, aslâ farkı yok.
Burnumuzdan tuttu düşman; biz boğaz kaydındayız!
Bir bakın: Hâlâ mı hâlâ ihtiras ardındayız!
Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:
Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!
Davranın haykırmadan nâkûs-i izmihlâliniz...
Öyle bir buhrâna sapmıştır ki, zîrâ, hâliniz:
Zevke dalmak şöyle dursun, vaktiniz yok mâteme!
Davranın, zîrâ gülünç olduk bütün bir âleme,
Bekleşirken gökte yüz binlerce ervâh intikam;
Yerde kalmış, na’şa benzer kavm için durmak haram!
Kahraman ecdâdınızdan sizde bir kan yok mudur?
Yoksa: İstikbâlinizden korkulur, pek korkulur!
13 Haziran 1329
(26 Haziran 1913)
Hakkın Sesleri / Âyet Meâli (Âl-i İmrân, 26)
“Yâ Muhammed, de ki: “Ey mülkün sâhibi olan Allah’ım, Sen mülkü dilediğine
verirsin; Sen mülkü dilediğinin elinden alırsın; Sen dilediğini azîz edersin;
Sen dilediğini zelîl edersin; hayır yalnız Senin elindedir; Sen, hiç şüphe yok
ki, her şeye kâdirsin.” (Kur’ân, Âl-i İmrân, 26)
İlâhî, emrinin âvâre bir mahkûmudur âlem;
Meşiyyet sende, her şey sende... Hiçbir şey değil âdem!
Fakat, hâlâ vücûd isbât eder, kendince, hey sersem!
Bugün, üç beş karış toprakta varlıktan vururken dem;
Yarın, toprak kesilmiş varlığından fışkırır mâtem!
İlâhî, “Mâlike’I-Mülk’üm ” diyorsun... Doğru, âmennâ.
Hakîkî bir tasarruf var mıdır insan için? Aslâ!
Eğer almışsa bir millet, edip bir mülkü istîlâ;
Eğer vermişse bir millet bütün bir mülkü bî-pervâ;
Alan sensin, veren sensin, senin hükmündedir dünyâ.
İlâhî, en asîl akvâmı alçaltırsın istersen;
Dilersen en zelîl eşhâsa izzetler verirsin sen!
Bu haybetler, bu hüsranlar bütün senden, bütün senden!
Nasıl tâ Arş’a yükselmez ki me’yûsâne bin şîven?
Ne yerler dinliyor, yâ Râb, ne gökler, rûhum inlerken!
Şu sessiz kubbenin altında insandan eser yokmuş!
Diyorduk: “Bir buçuk milyar!” Meğer tek bir nefer yokmuş!
Bu hissiz toprağın üstünde mazlûmîne yer yokmuş!
Adâlet şöyle dursun, böyle bir şeyden haber yokmuş!
Bütün boşlukmuş insanlık: Ne istersen, meğer yokmuş!
İlâhî, altı yüz bin müslüman birden boğazlandı...
Yanan can, yırtılan ismet, akan seller bütün kandı.
Ne ma’sûm ihtiyarlar süngüler altında kıvrandı!
Ne bîkes hânümanlar işte, yangın verdiler, yandı!
Şu küllenmiş yığınlar hep birer insan, birer candı!
Sabâhü’l-hayr-ı hürriyyet, İlâhî, leyl-gûn oldu,
Karanlık bir hezimet her taraftan rû-nümûn oldu!
Şehâmet gitti, gayret söndü, kudretler zebûn oldu.
O mevcâ-mevc sancaklar ne müdhiş ser-nigûn oldu!
Sükûtun dehşetinden kalb-i rahmet, belki, hûn oldu:
Ezanlar sustu... Çanlar inletip durmakta âfâkı.
Yazık: Şark’ın semâsından Hilâl’in geçti işrâkı!
Zaman artık Salîb’in devr-i istîlâsı, ilhâkı .
Fakat, yerlerde kalmış hakların ferdâ-yı ihkâkı ,
Ne doğmaz günmüş ey âcizlerin kudretli Hallâk’ı !
İlâhî, Şer’-i ma’sûmun şu topraklardı son yurdu...
Nasıl te’yîd-i kahrın en rezîl akvâma vurdurdu?
Evet, milletlerin en kahbesinden , üç leîm ordu,
Gelip tâ sinemizden vurdu, seyret hem, nasıl vurdu:
Ki istikbâl için çarpan yürekler ansızın durdu!
Tecellî etmedin bir kerre, Allah’ım, cemâlinle!
Şu üç yüz elli milyon rûhu öldürdün celâlinle!
Oturmuş eğlenirlerken senin -hâşâ- zevâlinle,
Nedir ilhâdı imhâlin o sâmit infiâlinle?
Nedir İslâm’ı tenkîlin bu müsta’cel nekâlinle ?
* * *
Sus ey dîvâne ! Durmaz kâinâtın seyr-i mu’tâdı.
Ne sandın? Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?
Bugün, sen kendi kendinden ümîd et ancak imdâdı;
Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdâdı.
Cihan kânûn-i sa’yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!
Ne yaptın? “Leyse li’l-insâni illâ mâ-se’â” vardı!..
30 Muharrem 1331
27 Kânûnievvel 1328
(9 Ocak 1913)
Safahat / Köse İmam
- Kardeşim Ali Şevki Efendi Hoca’ya -
İlmi az, görgüsü çok, fıtratı yüksek bir imam
Tanırım ben, ki hayâtında tanıtmıştı babam.
“Kim bilir; şimdi ne âlemde benim şanlı Köse’m;
Görmedim üç senedir, bâri gidip bir görsem...”
Diyerek, dün gece güç hâl ile buldum evini.
Koca insan; ne şetâretle kabul etti beni:
– Gel ayol gel, Hocazâdem, bizi ihyâ ettin...
Ne kerâmetçe tesâdüf; seni andıktı demin.
Kahveler, nargileler, enfiyeler , şerbetler,
Rûhu lebrîz-i safâ eyleyecek sohbetler,
Hepsi mebzûl idi mecliste. Ne a’lâ; derken,
Kapı şiddetle çalınmaz mı?
– Bakın kim? Zâten
Ev değil, han gibi bir şey; gece gündüz işler...
Gönderin kahveye, Âsım, gelen erkekse eğer.
– Ahmed’in annesi gelmiş...
– Nasıl Ahmed, oğlum?
– Hani bizdeydi bugün...
– Ha! Küçük Ahmed... Ma’lûm.
Bize âid değil öyleyse... Haber ver içeri.
– Gir dedim, istemiyor; “Sen bana gönder pederi!”
Diye ısrar ediyor.
– Girsene, hemşîre hanım!
– Varmayın üstüme!
– Nen var a kuzum; anlayalım?..
– Ne kafam kaldı dayaktan, ne gözüm, hep şişti;
Karşı koysaydım eğer mutlak işim bitmişti.
Ağladım, merhamet et, yapma dedim... Kim dinler.
Boşamakmış beni dünden beri efkârı meğer.
Üç çocuk annesi, emzikli kadın tek başına,
Koca berhâneyi silsin de, süpürsün de sana,
Yine sen bilmeyerek zâlim onun kıymetini,
Dene bîçârede kalkıp kolunun kuvvetini!
– Dur kızım; ağlama sen, şimdi haber gönderirim;
Karı dövmek ne kolaymış, ona ben gösteririm!
Çağırın bekçiyi...
– İhsan Bey’i bildin ya, Memiş?
Hadi git şimdi getir...
– Kahvede yok,
– Evde imiş;
Şimdi gelsin...
– Gelemem, kendisi gelsin, dedi.
– Ya!
Ben gidersem iyi kaçmaz. Hadi git söyle ona:
Şimdi gelsin...
– Ne kibarlık bu beyim? Bir da’vet,
Yetmiyor, öyle mi?
– Yorgundum efendim de...
– Evet,
Haber aldık... O fakat sizce büyük bir şey mi?
On kadın dövse yorulmaz, benim İhsan Bey’imi,
Bilirim ben ne tosundur.
– Hoca, bak, ben kızarım.
Size haltetme düşer... Dövmüş isem, kendi karım.
Keyfim ister döverim, sen diyemezsin: “Dövme!”
Misaller, örnekler Kayıp, bilinmeyen Din kaideleri
Bu, tecâvüz sayılır doğrusu haysiyyetime...
– Hangi haysiyyetin oğlum? O da varmış desene.
Beyimin şimdiki haysiyyet-i mevhûmesine
Diyecek yok... Yalınız rahat ararlarsa eğer,
Böyle külfetli kuyûd altına hiç girmeseler!
– Sen imam, saçmalıyorsun... Yetişir artık dur.
Beni ısrâr ile da’vetteki maksad bu mudur?
– Haremin geldi demin ağlayarak, sızlayarak...
– Gözü çıksın domuzun, patlasın isterse bırak!
– Döveceksin, ne boşarsın? Boşadın, dövmek ne?
Hem günah, hem de ayıp...
– Bakma onun sen sözüne,
Ne domuzdur onu bilsen!
– Nesi var, hırsız mı?
Yoksa yüzsüz mü?
– Değil hiçbiri... Lâkin canımı
Sıktı akşam “Edemem, üstüme evlenme!” diye.
Ne demek! Dörde kadar evlenir erkek, demeye
Kalmadan başladı şirretliğe... Kızmaz mı kafam?
– Kustuğun herzeyi yutsun diye, hey sersem adam!
Dövüyorsun, boşuyorsun elin öksüz kızını...
Haklı bir kerre ya! İnsan boşamaz haksızını.
– Boşamaz? Amma da yaptın! Ya Şerîat ne için
Bize evlenmeyi tâ dörde kadar emr etsin?
İki alsam ne çıkar sâye-i hürriyyette?
Boşamışsam canım ister boşarım elbette.
İşte meydanda Kitap. Hem alırız, hem boşarız.
– Dara geldin mi, Şerîat! Sus ulan iz’ansız!
Ne zaman câmi’e girdin? Hani tek bir hayrın?
Bir kızılbaşla senin var mıdır ayrın, gayrın!
Ağzı meyhâneye rahmet okuturken, hele bak,
Bana gelmiş de Şerîatçi kesilmiş... Avanak!
Hangi bir seyyie yok defter-i a’mâlinde ?
Seni dünyâda gören var mı ayık hâlinde?
Müslümanlık’ta Şerîat bunu emretmiş imiş:
Hem alır, hem de boşarmış; ne kadar sâde bir iş!
Karı tatlîki için bak ne diyor Peygamber:
“Bir talâk oldu mu dünyâda, semâlar titrer!”
İki evlense ne varmış! Bu yenir herze midir?
Vâkıâ ba’zen olur, dörde kadar evlenilir...
Bu kimin harcı, a sersem, hele bir kerre düşün!
Tek kadın çok sana emsâl olan erkekler için.
Hani servet? Hani sıhhat? Ne ararsan, mefkûd ;
Tamtakır bir kese var ortada, bir sıska vücûd!
Sen duâ et ki “Şerîat” demiyor evde karın!
Yoksa, boynunda bugün zorca gezerdin yuların!
Karı iş görmeyecek; varsa piçin bakmayacak;
Çamaşır, tahta, yemek nerde? Ateş yakmayacak.
Bunların hepsini yapmak sana âid “Şer’an!”
Çocuk emzirmeye hattâ olacak bir süt anan!
“Boşarım, evlenirim” bahsini artık kapa da,
Hak ne verdiyse yiyip hoş geçinin bir arada.
Al götür haydi!..
Kızım, gel!.. Hele bak, gel, diyorum!
Hatırım yok mu? İnatlık iyi olmaz, yavrum...
Söyledim yapmayacak bir daha. Mahcûb olmuş...
Böyle şeyler olağandır...
– Ne desem hepsi de boş!
Bu benim alnıma bir kerre yazılmış...
– Öyle.
– Gazı göstersene Âsım! Gidiniz devletle.
* * *
Gittiler neyse... Duâ et ki ucuz kurtuldun;
Ba’zı da’vâlar olur, kış gecesinden de uzun!
Dinledin, gördün a oğlum. Ne bozuk terbiyemiz!
Ne yapıp yapmalı, insanlığı öğretmeliyiz.
Şu bizim halkı uyandırmadadır varsa felâh ;
Hangi bir millete baksan uyanık... Çünkü: Sabah!
Hele bîçâre Şerîat’le nasıl oynanıyor!
Müslümanlık bu mu yâhû? diye insan yanıyor.
Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek,
Otuz üç yıl bizi korkuttu “Şerîat!” diyerek.
Vahdetî muhlisiniz , elde asâ çıktı herif,
Bir alay zabiti kestirdi. Sebep: “Şer’-i Şerîf!”
Karı dövmüş, boşamış... “Emr-i İlâhî” ne denir!
Bunların hepsi, emîn ol ki cehâlettendir.
Bana sor memleketin hâlini ben söyleyeyim:
Bir imam çünkü, bilir evleri... Hâ bir de, hekim.
Gel nikâh kıy, demesinler, diye ba’zen kaçarım...
Düğün olmaz mı, gelirler de bütün komşularım:
Yine kondun hoca! derler, onu bilmezler ki,
Daha memnûn olacaktım o düğünsüz belki.
Zerde karşımda durur kanlı yemek tavrıyle;
Öksüz ağlar sanırım çalgıyı duydum mu, hele!
Bu neden? Çünkü nikâhın sonu er geç boşamak,
Yâhud akşamki gelenler gibi hırgür yaşamak!
Düğün olsaydı ne a’lâ idi tek bir perde;
Ayrılık faslı da var sonra bunun, mahkemede!
Ne kadınlar, ne sefâlet doğuranlar görürüz;
İşte binlerce çocuk, hem baba sağ, hem öksüz!
Üç sınıf halka içim parçalanır, hem ne kadar!
İhtiyarlar, karılar, bir de küçükler; bunlar
Merhamet görmeli, yüz görmeli insanlardan;
Yoksa, insanlığı bilmem nasıl anlar insan?
Sözü bir parça uzattımsa da, oğlum, affet...
Hasbihâl etmek için başka adam yok ki... Evet,
Kimse söyletmiyor artık bizi, bak sen derde;
“Mürteci’ !” damgası var şimdi bütün ellerde.
Bir fenâlık görerek, yapma desen, alnına tâ,
İniyor hatt-ı celîsiyle Hamîdî tuğra!
İşte gördün ya, herif “sâye-i hürriyyette”
Diyerek, başlamak üzreydi hemen tehdîde!
Eskiden vardı ya meydanda gezen ipsizler:
Hani bir “sâye-i şâhâne” çekip her şeyi yer!
Onların birçoğu ahrâr-ı izâm oldu bugün;
Mürteci’, nah kafa, bizler... Kerem et; hâli düşün!
Bu cehalet yürümez; asra bakın: Asr-ı ulûm !
Başlasın terbiyeniz, âilelerden oğlum.
Sâde hürriyyeti i’lân ile bir şey çıkmaz;
Fikr-i hürriyyeti hazm ettiriniz halka biraz.
Gölgeler / Nerdesin?
Lâ-mekânlarda mısın; nerdesin, ey gâib İlâh?
Dönerim enfüsü, âfâkı ezelden beridir.
Serpilip kubbene donmuş, o ışık damlaları,
Seni, yer yer arayan yaşlarımın izleridir!
Hilvan, 19 Teşrînisânî 1348
(19 Kasım 1932)
Fatih Kürsüsünde / Vâiz Kürsüde
Vâizin söze başlamadan önce yaptığı giriş, Hazreti Peygamber’e dua ve salâvat
kısmı: “Allah’a sığınırım, kovulmuş şeytandan. Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın
adıyla başlarım. Allah ve melekleri Peygamber’e salât edip onun şânını
yüceltmektedir.” (Kur’an, Ahzâb, 56); “Ey mü’minler, siz de ona salât ve selâm
edin... Ey Allah’ım, o Ümmî Resûl’e, onun yakınlarına ve dostlarına selâm olsun;
onların şanlarını yücelt.”
“Onlar, Allah’ın göklerdeki ve yerdeki hükümranlığını görmüyorlar mı?..”
(Kur’an, A’râf, 185)
Tutun da “zerre”lerinden, çıkın “sehâbiyye”
Denen yığın yığın eşbâh-i âsûmâniye;
Hülâsa, âlem-i imkânı devredin; o zaman
Şühûda bağlı bir îmanla hükmeder vicdan:
Ki hilkatin ne kadar şekli varsa: Ulvîsi,
Kesîfi, müdriki, uzvîsi , gayr-ı uzvîsi ;
Kemâl-i şevk ile mahkûmu aynı kânûnun...
Bütün şu’ûn-i avâlim tecelliyâtı onun.
Nedir ki etmededir fıtratın bu kânûnu,
Fezâyı, gökleri, deryâyı, deşti , hâmûnu ,
-Adımlarında zekâdan serî’ olup hattâ-
Esîri kaplayacak füshatiyle istîlâ?
Evet, soruldu mu idrâke ansızın bu suâl,
Lisân-ı hâli şu düstûru haykırır derhâl:
“Bekâyı hak tanıyan, sa’yi bir vazîfe bilir;
Çalış çalış ki, bekâ sa’y olursa hakkedilir. “
Konulsa rahle-i tedkîke hangi bir mevcûd;
Olur tekâsüfü bir sa’y-i dâimin meşhûd.
Ademle karşılaşan zıd vücûd olur, demeyin;
Onun mukâbil olan kutbu sa’ydir. Sa’yin
Gezip dolaştığı ıssız, çorak fezâ-yı adem;
Bakarsınız ki: Çıkarmış vücûda bir âlem.
Tevakkuf ettiği hestî-serây-ı dûra-dûr,
Görürsünüz ki: Ademdir... Ne bir ziyâ, ne de nûr!
Kulak verin de neler söylüyor, bakın idrâk:
Bu, lücce lücce tekâsüf, bu sa’y-i dehşet-nâk,
Belîğ sa’yidir ummân-ı kudretin, ezelî;
Hurûş-i feyz-i ezel her kutayresinde celî .
Mükevvenâtı ezelden halâs edip ebede
Sürükleyen; onu hayret-fezâ hüviyyette
Tekallübât ile bir müntehâya doğru süren;
Hem istikâmeti dâim o müntehâya veren,
İrâde hep ezelî sa’yidir, bakılsa, onun;
Kimin? O kudret-i mahzın, o sırr-ı meknûnun !
Ne dinlenir, ne de âtıl kalır, velev bir an,
Şu’ûn-i hilkati teksîf edip yaratmaktan.
Tasavvur eyleyelim şimdi başka bir kudret,
Ki hep kuvâyı doğurmuş, esâsı madde... Evet
Nedir bu? Başka değil, aynı cilvenin işidir:
Bütün ezeldeki sa’yin tekâsüf etmişidir.
Şu madde yok mu ki almakta birçok eşkâli ,
Onun da varmadadır sa’ye asl-ı seyyâli.
Neden mi? Çünkü bütün kudretin tekâsüfüdür.
Zaman da sa’ye çıkar: Çünkü hep onunla yürür.
Mekân da sa’ye varır: Sa’yi sıfra indiriniz,
Mekân tasavvur edilmez, muhâl olur hayyiz .
Ulûm-i şâhikadan fışkıran sütûn-i ziyâ
Dayandı göklere; lâkin yetişmiyor hâlâ,
Bülend nüsha-i îcâdın ilk sahîfesine.
Bu ilk sahîfe müebbed zalâm içinde yine!
Görünmüyor ki okunsun sevâd-nâme-i gayb,
Yakîne sed çekiyor her satırda yüz bin reyb .
Ziyâya doğru yüzüp gitmek istedikçe hayâl,
Sürüklüyor onu girdâba dalga dalga leyâl!
Meâl-i hilkate imkânı yok yetişmemizin;
Fakat, o nüsha-i tekvîn-i hayret-engîzin
Başında pek iri bir hatla parlıyor, yalnız
Şu cümleler ki, eğer görmemişseniz, alınız:
“Bekâyı hak tanıyan, sa’yi bir vazîfe bilir;
Çalış çalış ki, bekâ sa’y olursa hakkedilir.”
Kamer çalışmadadır, gökle yer çalışmadadır;
Güneş çalışmada, seyyâreler çalışmadadır.
Didinmeden geri durmaz nücûm-i gîsûdâr ,
Bütün alın teridir durmayıp yağan envâr!
Yabancı sanmayınız seyredip de ecrâmı...
Bir eski âiledir, gökyüzünde ârâmı.
Şu var ki, merkezi tâ âsûmânda olsa bile,
Gelip gelip bizi besler kemâl-i minnetle.
Fakat bu âile hiç benzemez bizimkilere;
Bozuşmamış onun efrâdı belki bir kerre.
Lisân-ı hâl-i tabîat, lisandır onlara da,
Bir ihtisâs teâtîsidir dönen arada.
Bir ihtisâs ki pek incedir... Fakat keskin...
Ne hasbihâl-i semâvî! Nasıl belâğ-ı mübîn!
Görün şu âile efrâdının sevişmesini:
Küçük, büyüklerinin rûhu, kurretü’l-ayni ;
Büyük, küçükler için dâyedir, mürebbîdir ...
Gider, hayâtını tanzîm eder, görür gözetir.
Güneş, ki âilenin mihriban reîsi odur.
Serîr-i muhteşeminden süzüp fezâyı vakûr
Nazarlarıyla arar her tarafta mevkibini;
Nasıl ararsa bir âvâre yâr-ı gâibini.
Bulunca hepsini artık o nâzenin sîne,
Alır birer birer âgûş-i hâr-i şefkatine.
Bu hânümânı tutan hep onun himâyesidir;
Üzerlerinde gezen sâye kendi sâyesidir.
O sâyedir ki: Yayıldıkça nûru eb’âda,
Hayât ışıkları başlar sarây-ı mînâda .
Evet, bu âile efrâdı durmuyor... El ele
Verip, ezelde çizilmiş bir istikâmetle,
Kemâl-i mümkini idrâke doğru hep koşuyor,
Fezâda füshati gördükçe büsbütün coşuyor!
Bu azm-i kâhiri nevmîd eder mi bir hâil?
Yolun uzunluğu zîrâ, vazîfesinde değil!
Ne ıttırâd-ı müebbed! Ne muntazam hareket!
Ya ellerindeki bernâmec , etseniz dikkat,
Bir incelikle mesaîyi münkasimdir ki:
Ne inceliktir o, kâbil değildir idrâki.
Görülmüyor birinin istirâhat eylediği...
Onun tevakkufu, zîrâ, bütün bir âileyi
Dakîkasında perîşân eder, ezer, bitirir.
Demek ki: İstese bir zerre bin cihan devirir!
Fakat o zerre için nerdedir atâlete meyl?
Bakın durur mu Süreyyâ , bakın durur mu Süheyl ?
Görüp Süheyl’ini Şi’râ da her zaman çalışır;
Bakar uzaktaki Ayyûk’a , Ferkadân çalışır.
Karârı yok hele Râmih’le A’zel’in bir an.
Hülâsa, his ile yâhud nazarla farkolunan
Nücûm-i nâ-mütenâhî bütün çalışmakta...
Sükûn tasavvuru kâbil mi bu’d-i mutlakta?
Bu mevkibin, gece gündüz koşan bu kâfilenin
Mürettebâtı, birer saltanatlı âilenin
Reîs-i dâimidir; vâkıâ bu âileler
Görünmüyor bütün eb’âdı yoklasak yer yer;
Fakat delâlet-i nûruyle gezseniz ilmin,
Vücûdu anlaşılır her adımda bin necmin.
Bu âilât-ı semâviyye ittihâd ederek,
Doğar ki sîne-i mînâda bir kâbile, gerek
Serîr-i şânı, gerek zâtı dâimâ mestûr
Kalan reîsine münkâd olup, sürekli, vakûr,
Fakat sevimli bir âheng-i tâm-ı vahdetle,
Çalışmadan geri durmaz o muhteşem kütle.
Bu kütle işte bizim kâinâtımızdır ki:
-Kuşatmasıyle berâber nazarda eflâki-
Hudûdu çevriliyor kehkeşan nitâkiyle.
Geçin nücûmu... Sehâbiyyeler de, hakkıyle
Tekâmül etmek için uğraşır, döner, didinir
Birer kâbile, birer kâinât-ı vâsi’dir.
Bu kâinât-ı semâviyyenin -ki bir takımı
Deminki âile şeklindedir- kalan kısmı,
Henüz meşîme-i hilkatte saklı efrâda.
Hayât vermek için muttasıl çalışmakta..
Nedir ki sâha-i kudret denen bu zıll-i medîd?
Ziyâ adımları hattâ mesâhadan nevmîd!
Nedir nizâm-ı mesâî bu küll-i sâ’îde ?
Nedir ki sevk ediyor hiç dağıtmadan ebede?
Bu bî-nihâye avâlim idâresiz yürümez...
Fakat idâre için hangi noktadır merkez?
Nedir ki mevki’i, eb’âda sığmayan bu yığın
İçinde, şimdi bizim kendi kâinâtımızın?
Harîm-i hikmet-i eşyâya hiç sokulmamalı:
O, bir cihân-ı muammâ ki büsbütün kapalı!
Bilir misin, ne kadar hîç imişsin ey idrâk!
Bu ukdeler edecek miydi böyle sîneni çâk?
Ya sen, ne âciz imişsin zavallı akl-ı beşer?
Mücâheden çıkacak mıydı bi’n-netîce heder?
Evet, avâlimi, hiç şüphe yok ki, bir kânûn
İdâre etmede... Lâkin nedir meâli onun?
Cihan şu gördüğümüz kitleden ibâret mi?
Bütün avâlim-i meşhûde, yoksa, hiç ismi
Bilinmeyen, sayısız, kâinât-ı uhrânın
Kemîne cüz’ü müdür? Mâverâsı ekvânın,
Adem değilse, nasıldır, nedir vücûdu aceb?
Neden bu leyl-i serâir açılmıyor, yâ Rab?
Bu cûş-i cür’eti etmekte ansızın mebhût,
Şu ses ki, mevc-i bülendiyle çalkanır melekût:
“Unutma kendini, hem bilmiş ol ki ey insan,
Müebbeden kalacak hilkatin esâsı nihan.
Semâyı alması kâbil mi bir avuç hâkin?
O sâhalar ki, yetişmez ziyâ-yı idrâkin,
Tasavvur et: Ceberûtum için bidâyettir!
Mükevvenât ki fikrince bî-nihâyettir,
Kemîne zerresidir âsûmân-ı hilkatimin.
Gelip kenârına ummân-ı sermediyyetimin,
Rükû eder ebediyyen, kıyâm eden idrâk;
Zekâ sücûda varır, vehm olur karîn-i helâk.
Senin o sâhada yoktur işin! O sâha, benim,
Bütün halâika mesdûd Kâbe Kavseyn’im!
Harîmi, zâir-i tahmîn için küşâde değil;
Sarây-ı vahdetimin durma karşısında, çekil!
Çekil de feyz-i mübînimle tâ ezelde sana
Müsahhar eylediğim bir cihânın ortasına
Atıl... Fezâyı dolaş, âsûmâna çık, yere in;
Lisân-ı gaybım olan beyyinât-ı hikmetimin,
Vücûdu inleten âheng-i yek-meâlini duy!
Düşünme haydi şu âheng-i sermediyyete uy:
“Bekâyı hak tanıyan, sa’yi bir vazîfe bilir;
Çalış, çalış ki, bekâ sa’y olursa hakkedilir.”
Alın da bir küçücük taş, ziyâ-yı ilme tutun,
Bütün nikâtını evvelce; sonra, kalkın onun
Bakın vücûduna bir hurdebîn alıp, lâkin,
Bu hurdebîn olacak kendi nûru idrâkin.
Zemin kadar büyütün; âsûmân kadar büyütün;
Hülâsa, koskocaman bir cihan kadar büyütün;
Görürsünüz ki: O bir damlacık vücûduyle
Katılmak isteyerek durmayıp giden seyle,
Önünde azmine hâil ne varsa, hep aşıyor.
Demek ki: Şimdi bu taş canla, başla uğraşıyor.
“Bütün avâlimi lebrîz eden mesâiye,
Benim de sa’yim olunmak gerek ilâve...” diye.
Bu seng-pâreyi siz şimdi görmeyin nâçîz ...
O, bir vücûd-i muazzam; o, bir cihân-ı vecîz;
Ki -encümiyle, şümûsiyle , âsûmâniyle,
Tevâbi’iyle , sehâbiyyesiyle- aynıyle,
Bizim şu bildiğimiz kâinâtı gösteriyor!
Hayâl o manzaranın dehşetinden ürperiyor;
Birer kabîledir eczâ-yı ferdi; zerrâtı
Sırayla âilelerdir, alın zureyrâtı :
Görünmemekle berâber yığın yığın efrâd.
Demek o, sîne-i eb’âdı inleten feryâd;
O, her taraftaki âheng-i sa’y-i gulgule-hîz ;
O gîrûdâr-ı umûmî... Bakılsa en nâçîz
Taşın mazîk-i vücudunda mündemic... Hayret!
Bu seng-i câmidin eczâ-yı ferdi bir vahdet,
Bir imtizâc-ı müebbedle eyliyor deveran,
Ki her tekâsüfü mahsûl-i sa’yinin o zaman,
Temessül etmede birçok kuvâ-yı gâlibeye:
Ya inkılâb ediyor hey’etiyle câzibeye;
Ya başka türlü hüviyyet alıp ziyâ oluyor;
Ya reng-i şu’le-i berkîde rû-nümâ oluyor;
Ya bir harâret-i seyyâle eyliyor te’sîs;
Ya ihtizâz ediyor mevce mevce miknâtîs.
Aceb, nümûne-i ekvân olan bu, zâten ufak
Vücûdu, nâ-mütenâhî küçültecek olsak?
Küçüldü, farz edelim, oldu âkıbet zerre...
Görün, şu zerreyi tedkîk edin de bir kerre.
Nasıl hurûş ile kalbinde eyliyor daraban,
Avâlimiyle berâber şümûs-i bî-pâyân!
Semâlarında uçan aynı muttarid âhenk;
Denizlerinde gezen aynı sa’y-i rengârenk.
Bakın ki: Zerre de bir hîç olan vücûduyle,
Muvaffak olmadadır kâinâtı temsîle;
Görün ki: Zerreyi etmektedir cihan tanzîr .
Fakat bu bahr-i serâir ki mümteni’ takdîr,
Güneşte, gölgede, her yerde cûşa geldikçe,
Atar kenara şu yüksek meâli bir mevce:
“Bekâyı hak tanıyan, sa’yi bir vazîfe bilir;
Çalış çalış ki, bekâ sa’y olursa hakkedilir.”
Görün kuvâ-yı tabîatte sa’y-i mu’tadı:
Çalışmasaydı harâret, mevâsim olmazdı.
O, bir zaman azalıp, sonra bir zaman çoğalıp;
Buhâr eder suyu, teksîf eder buhârı alıp.
Ziyâ durur mu ya? Zulmetle dâimâ yarışır...
Ne varsa hâsılı... Toprak, deniz, bütün çalışır.
Tesa’udâtı buhârın bulut yığar havaya,
Zemin semâya alev püskürür içinden tâ;
Mukâbilinde sağar yıldırım zemîne semâ.
Duyup hurûşunu cevvin hurûş eder enhâr ;
Köpük saçar bunu gördükçe bâd-ı velveledâr!
Nedir bu gökteki sesler? Nedir bu yerdeki cûş?
Evet, kuvâ-yı tabî’iyyenin bu dûşa-dûş
Mücâhedâtı ki, bir bî-nihâye silsiledir,
Tezâhumuyle yerin sînesinde, yükseltir,
Hayâtın ismini te’bîde bir büyük timsâl,
Ki cebhesinde tecellî eder durur şu meâl:
“Bekâyı hak tanıyan, sa’yi bir vazîfe bilir;
Çalış çalış ki, bekâ sa’y olursa hakkedilir.”
Zevîl-hayâta bakın... Koşmuyor mu hakk-ı hayât
Peşinde cümle nebâtât, cümle hayvanât?
Müessirât-ı tabîatle dâim uğraşarak;
Bütün cihan gibi onlar da istiyor yaşamak.
Avâmilin kimi te’yîd eder bekâlarını;
Hücum eder kimi ta’cîl için fenâlarını.
Zavallılar, hani, bir ân içinde bin kerre,
Kaçıp ikinci takımdan koşar birincilere.
Hayâtı hak tanıyanlar yorulmuyor... Heyhât!
Sükûn nedir, onu görmüş müdür ki uzviyyât ?
Bu kâr-zâra düşen hangi ferd-i uzvî ki,
Kımıldamaz, onu çiğner geçer hemen öteki.
Bu intihârı fakat nerden ihtiyâr edecek?
İlerleyip duruyor işte hiç kesilmeyerek,
-Ezelde rûhuna mevdû’-i dest-i fıtrat olan-
Güzîde bir emelin arkasında koşmaktan.
Değil visâli, ki bir gâyedir hayâtı için,
Hayâl-i vaslı da câzib o nâzenîn emelin!
Bu gâyenin, bu hayâlin ümîd-i idrâki
Dolaştırır gece gündüz o rûh-i çâlâki.
Zemîni kendine hasretmek isteyip çalışır;
Şu var ki, başka emeller de ansızın karışır.
Tezâhum etti mi âmâli birçok efrâdın;
Kesilmez arkası artık cihâd-ı mu’tâdın!
Bu harb işinde kazanmaktadır çalışmış olan;
Çalışmayıp oturandır gebertilen, boğulan.
Nedir murâdı, bilinmez, fakat Hakîm-i Ezel,
Cihânı ma’reke halk eylemiş, hayâtı cedel.
Kimin kolunda mesâi denen vefâlı silâh
Görülmüyorsa, ümîd etmesin sonunda felâh.
Gerek hücûma geçilsin, gerek müdâfa’aya:
Müsellâh olmalı mutlak giren münâza’aya .
Fakat cidâl-i hayâtın bütün bu gulgulesi ;
Kalanların acı, ölmüşlerin acıklı sesi;
Zaman zaman göğe yaprak nisâr eden eşcâr,
Zemin zemin yere kâlîçeler yayan ezhâr;
Bahâra karşı tuyûrun garîb nevhaları;
Şikâr, önünde vuhûşun mehîb sayhaları;
Bedâyi’iyle bahârân , şedâidiyle hazân,
Bu şi’r-i hilkati inşâd eder durur her ân:
“Bekâyı hak tanıyan, sa’yi bir vazîfe bilir;
Çalış çalış ki bekâ sa’y olursa hakkedilir.”
Değil mi ceng-i hayâtın zebûnu âdem de?
Mücâhedeyle yaşar çâresiz bu âlemde.
Evet, mücâhede mahsûlüdür hayât-ı beşer,
O olmadıkça ne efrâd olur, ne âileler.
Görün birer birer efrâdı: Muttasıl çalışır;
Bakın ki âileler durmayıp nasıl çalışır.
Alın sırayla cemâ’ati, sonra akvâmı;
Aceb cidâl-i maîşetten ayrılan var mı?
Nizâm-ı kevne nigehbân o sermedî kânun,
Bütün cihânı tutarken tahakkümünde zebun,
Garîb olur beşeriyyet çıkarsa müstesnâ.
Hayır! Adâlet-i fıtratta yoktur istisnâ.
Hayâta hakkı olan kimdir anlıyor, görüyor;
Çalışmayanları bir bir eliyle öldürüyor!
Bekâyı gâye sayanlar koşup ilerlemede;
Yolunda zahmeti rahmet bilip müzâhemede .
Terakkiyâtını milletlerin gören, heyhât,
Zaman içinde zaman etse, haklıdır, isbât.
Bakın mücâhid olan Garb’a şimdi bir kerre:
Havâya hükmediyor kâni’ olmuyor da yere.
Dönün de âtıl olan Şark’ı seyredin: Ne geri!
Yakında kalmayacak yeryüzünde belki yeri!
Nedir şu bir sürü fenler, nedir bu san’atler?
Nedir bu ilme tecellî eden hakîkatler?
Sefîneler ki yarar kıt’a kıt’a deryâyı;
Şimendüfer ki tarar buk’a buk’a dünyâyı;
Şu’ûn ki berke binip seslenir durur ovada;
Balon ki rûh-i kesîfiyle yükselir havada...
Hülâsa, hepsi bu âsâr-i dehşet-âkînin,
Bütün tekâsüfüdür toplanan mesaînin.
Aduvve karşı cehennem kusan mehîb efvâh ;
Omuzlarında savâik yatan sehâb-ı sipâh;
Uyûn-i hırsa aman vermeyen ridâ-yı medîd:
Kovuklarında yanardağ duran husûn-i hadîd ;
Refâh içinde ömür sürmeler, meserretler;
Huzûr-i hâtıra makrun büyük saâdetler;
Te’eyyüd etmiş emeller, nüfûzlar, şanlar;
Küçülmeyen azametler; sürekli umranlar :
Eder netîcede sa’yin tecessümünde karar.
Zaman zaman görülen âhiret kılıklı diyâr;
Cenâzeden o kadar farkı olmayan canlar;
Damarda seyri belirsiz, irinleşen kanlar;
Sürünmeler, geberip gitmeler, rezâletler;
Nasîbi girye-i hüsrân olan nedâmetler;
Harâb olan azamet, târumâr olan ikbâl;
Sukût-i rûh-i umûmî, sukût-i istiklâl;
Dilencilikle yaşar derbeder hükûmetler;
Esâretiyle mübâhî zavallı milletler;
Harâbeler, çamur evler, çamurdan insanlar;
Ekilmemiş koca yerler, biçilmiş ormanlar;
Durur sular, dere olmuş helâ-yı câriler;
Isıtmalar, tifolar, türlü mevt-i sâriler;
Hurâfeler; üfürükler; düğüm düğüm bağlar;
Mezar mezar dolaşıp hasta baktıran sağlar...
Atâletin o mülevves teressübâtı bütün!
Nümûne işte biziz... Görmek isteyen görsün!
Bakın da hâline ibret alın şu memleketin!
Nasıldın ey koca millet? Ne oldu âkıbetin?
Yabancılar ediyormuş -eder ya- istikrâh :
Dilenciler bile senden şereflidir billâh
Vakârı çoktan unuttun, hayâyı kaldırdın;
Mukaddesâtı ısırdın, Hudâ’ya saldırdın!
Ne hâtırâtına hürmet, ne an’anâtını yâd;
Deden de böyle mi yapmıştı ey sefîl evlâd?
Hayâtın erzeli olmuş hayât-ı mu’tâdın;
Senin hesâbına birçok utansın ecdâdın!
Damarlarındaki kan âdetâ irinleşmiş;
O çıkmak istemeyen can da bir yığın leşmiş!
İâde etmenin imkânı yoksa mâzîyi,
Bu mübtezel yaşayıştan gebermen elbet iyi.
Gebermedik tarafın kalmamış ya pek, zâten...
Sürünmenin o kadar farkı var mı ölmekten?
Sürünmek, istediğin şey! Fakat zaman peşini
Bırakmıyor, atacak bir çukur bulup leşini!
Bugün sahîfe-i âlemde sen ki bir lekesin;
Nasıl vücûdunu kaldırmasın, neden çeksin?
“İşitmedim” diyemezsin; işittin elbette;
“Tevakkufun yeri yoktur hayât-ı millette.”
Sükûn belirdi mi bir milletin hayâtında;
Kalır senin gibi zillet, esâret altında.
Nedir bu meskenetin, sen de bir kımıldasan a!
Niçin kımıldamıyorsun? Niçin? Ne oldu sana?
Niçin mi?.. “Çünkü bu fânî hayâta yok meylin!
Onun netîcesidir sa’ye varmıyorsa elin.”
Değil mi?.. Ben de inandım! Hudâ bilir ki yalan!
Hayâta nerde görülmüş senin kadar sarılan?
Zorun: Gebermemek ancak “ölümlü dünyâ”da!
Değil hakîkati, mevtin hayâli rü’yâda
Dikilse karşına, hiç şüphe yok, ödün patlar!
Düşün: Hayâta fedâ etmedik elinde ne var?
Şeref mi, şan mı, şehâmet mi, din mi, îman mı?
Vatan mı, hiss-i hamiyyet mi, hak mı, vicdan mı?
Mezar mı, türbe mi, ecdâdının kemikleri mi?
Salîbi sîneye çekmiş mesâcidin biri mi?
Ne kaldı vermediğin bir çürük hayâtın için?
Sayılsa âh giden fidyeler necâtın için!
Çoluk çocuk kesilirken, kadınlar inlerken;
Zavallılar seni erkek sanır da beklerken;
Hayâyı, ırzı ekip yol boyunca, çırçıplak,
Kaçarsın, öyle mi, hey kalp adam; sıkılmayarak!
Değil ki: “Dön!” diye binlerce yalvaran geride;
Dikildi karşına ecdâdının mekâbiri de;
“Yolumda durma kaçarken!” dedin, basıp geçtin!
İşitmedin mi ne söylerdi muhterem ceddin: (*1)
“Zafer ilerdedir oğlum, hücûm edip aşarak,
Hudûd-i düşmanı, hiç yoksa, bir mezâr almak;
Geçip de ric’ate bin yıl muammer olmaktan
Hayırlıdır...” Ne yaman söz, ne kahraman îman!
Yazık ki sen şu büyük rûhu şerm-sâr ettin:
Bütün mekâbir-i İslâm’ı küfre çiğnettin!
Birer lisân-ı tazallüm uzattı her makber...
Zavallı taşlara lâkin bakan mı var? Ne gezer!
Değil mezardaki na’şın enîn-i tel’ini,
Figânı bunca hayatın çevirmemişti seni!
Merâmın: Ölmeyebilmek, fenâ değil bu karâr...
Fakat hayât için elzem hayâtı istihkâr .
Hayât odur ki: Nihâyet bahâsı hûn olsun,
Senin hayât-ı sefîlin: Bahâ-yı nâmûsun!
Deden ne türlü yaşarmış... Adamsan öyle yaşa:
“Eğer hümâ-yı zafer konmak istemezse başa,
Haram olur sana kuzgun üşürmemek leşine!
Nasıl, bu sözleri tutmak gelir mi hiç işine?
Mezelletin o kadar yâr-ı cânısın ki, yazık,
“Ucunda yoksa ölüm” her belâya göğsün açık!
Dilenci mevki’i, milletlerin içinde yerin!
Ne zevki var, bana anlat bu ömr-i derbederin?
Şimâle doğru gidersin: Soğuk bir istikbâl,
Cenûba niyyet edersin: Açık bir istiskâl!
“Aman Grey! Bize senden olur olursa meded...
Kuzum Puankare! Bittik... İnâyet et, kerem et!”
Dedikçe sen, dediler karşıdan: “İnâyet ola!”
Dilencilikle siyâset döner mi hey budala?
Siyâsetin kanı: Servet, hayâtı: Satvettir ,
Zebûn-küş Avrupa bir hak tanır ki: Kuvvettir.
Donanma, ordu yürürken muzafferen ileri,
Üzengi öpmeğe hasretti Garb’ın elçileri!
O ihtişâmı elinden niçin bıraktın da,
Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında?
“Kadermiş!” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru;
Belânı istedin, Allah da verdi... Doğrusu bu.
Taleb nasılsa, tabî’î, netîce öyle çıkar,
Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var?
“Çalış!” dedikçe Şerîat, çalışmadın, durdun,
Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!
Sonunda bir de “tevekkül “ sokuşturup araya,
Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!
Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!
Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini;
Birer birer oku tekmîl edince defterini;
Bütün o işleri Rabbim görür: Vazîfesidir...
Yükün hafifledi... Sen şimdi doğru kahveye gir!
Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak...
Hudâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!
O’nun hazîne-i in’âmı kendi veznendir!
Havâle et ne kadar masrafın olursa... Verir!
Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;
Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!
Çıkıp kumandası altında ordu ordu melek;
Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek!
Başın sıkıldı mı, kâfî senin o nazlı sesin:
“Yetiş!” de, kendisi gelsin, ya Hızr’ı göndersin!
Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak;
Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.
Demek ki: Her şeyin Allah... Yanaşman, ırgadın O;
Çoluk çocuk O’na âid: Lalan, bacın, dadın O;
Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;
Alış seninse de, mes’ûl olan verişten O;
Denizde cenk olacakmış... Gemin O, kaptanın O;
Ya ordu lâzım imiş... Askerin, kumandanın O;
Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;
Tabîb-i âile, eczâcı... Hepsi hâsılı O.
Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!
Biraz da saygı gerektir... Ne saygısızlık bu?
Hudâ’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;
Utanmadan da “tevekkül” diyor bu cür’ete... Ha?
Yehûd Üzeyr’e, Nasârâ Mesih’e , ibnu’Ilâh
Demekle unsur-i tevhîd olur giderse tebâh;
Senin bu kopkoyu şirkin sığar mı îmâna?
“Tevekkül” öyle “tahakküm” demek mi Yezdân’a?
Kimin hesâbına inmiş, düşünmüyor, Kur’ân...
Cenâb-ı Hak çıkacak, sorsalar, muhâtab olan!
Bütün evâmire i’lân-ı harb eden şu sefîh ,
Mükellefiyyeti Allah’a eyliyor tevcîh!
Görür de hâlini insan, fakat, bu derbederin;
Nasıl günâhına girmez tevekkülün, kaderin?
Sarılmadan en ufak bir işinde esbâba,
Muvaffakıyyete imkân bulur musun acaba?
Hamâkatin aşıyor hadd-i i’tidâli, yeter!
Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!
“Kader” senin dediğin yolda Şer’a bühtandır ;
Tevekkülün, hele, hüsrân içinde hüsrândır.
Kader ferâiz-i îmâna dâhil... Âmennâ!..
Fakat yok onda senin sapmış olduğun ma’nâ.
Kader: Şerâiti mevcûd olup da meydanda,
Zuhûra gelmesidir mümkinâtın a’yânda .
Niçin, nasıl geliyormuş? O büsbütün meçhûl;
Biz ihtiyârımızın sûretindeniz mes’ûl.
Kader nedir, sana düşmez o sırrı istiknâh ;
Senin vazîfen itaat, ne emrederse İlâh.
O, sokmak istediğin, şekle girmesiyle kader;
Bütün evâmiri Şer’in olur bir anda heder!
Neden ya, Hazret-i Hakk’ın Resûl-i Muhterem’i,
Bu bahsi men’ ediyor mü’minîne, boş yere mi?
Kader deyince ne anlardı, dinle bak Ashâb :
Ebû Ubeyde’ye imdâda eylemişti şitâb,
Maiyyetindeki askerle bir zaman Fârûk.
-Tereddüt etme sakın, çünkü vak’a pek mevsûk -
Tarîk-i Şâm’ı tutup doğru “Surg”a indi Ömer.
Ebû Ubeyde hemen koştu almasıyla haber.
Halîfe, Hazret-i Serdâr’a: “Nerdedir ordu?
Ne yaptınız? Yapacak şey nedir?” deyip sordu.
Ebû Ubeyde: “Vebâ var!” deyince askerde;
Tevâbi’iyle Ömer durdu, kalkacak yerde.
“Vebâya karşı gidilmek mi, gitmemek mi iyi?”
Muhâcirîn-i kirâmın soruldu hep re’yi .
Bu zümreden kimi: “Maksad mühim, gidilmeli” der;
“Hayır, bu tehlikedir” der, kalan Muhâcirler.
Halîfe böyle muhâlif görünce efkârı;
Çağırdı: Aynı tereddüdde buldu Ensâr’ı.
Dağıttı hepsini, lâkin sıkıldı... Artık ona,
Muhâcirîn-i Kureyş’in müsinn olanlarına
Mürâca’at yolu kalmıştı; sordu onlara da.
Bu fırka işte bilâ-kayd-ı ihtilâf arada:
“Vebâya karşı gidilmek hatâ olur.” dediler;
“Yarın dönün!” diye Ashâb’a emri verdi Ömer.
Ale’s-seher düzülürken cemâatiyle yola,
Ebû Ubeyde çıkıp: “Yâ Ömer, uğurlar ola!
Firârınız kaderu’llâhtan mıdır şimdi?”
Demez mi, Hazret-i Fârûk döndü. “Doğru,” dedi,
“Şu var ki bir kaderu’llâhtan kaçarken biz,
Koşup öbür kaderu’llâha doğru gitmedeyiz.
Zemîni otlu da, etrâfı taşlı bir derenin
İçinde olsa deven, yâ Ebâ Ubeyde, senin;
Tutup da onları yalçın bayırda sektirsen,
Ya öyle yapmayarak otlu semte çektirsen,
Düşün: Kaderle değildir şu yaptığın da nedir?”
Ömer bu sözde iken İbn-i Avf olur zâhir,
Hemen rivâyete başlar hadîs-i tâûnu. (*2)
Ebû Ubeyde tabî’î susar duyunca bunu.
Muhâcirîn-i Kureyş’in, kibâr-ı Ashâb’ın,
Şerîat’in koca bir rüknü: İbn-i Hattâb’ın;
Kader denince ne anlardı hepsi, anladın a!..
Utanmadan yine kalkışma Hakk’a bühtâna.
Tevekkülün, hele, mânâsı hiç de öyle değil.
Yazık ki: Beyni örümcekli bir yığın câhil,
Nihâyet oynayarak dîne en rezîl oyunu;
Getirdiler, ne yapıp yaptılar, bu hâle onu!
Yazık ki: Çehre-i memsûha döndü çehre-i din;
Bugün kuşatmada İslâm’ı bir nazar: Nefrin.
Tevekkül inmek için tâ bu şekl-i mübtezele,
Nasıl uyuttunuz efkârı, bilsem, ey hazele?
Nasıl durur aceb alnında Şer’-i ma’sûmun,
Bu simsiyah izi hâlâ o levs-i meş’ûmun?
Tevekkül öyle yaman bir şiâr-ı îmandı,
Ki kahramân-ı fezâil denilse şâyandı.
Yazık ki: Rûhuna zerk ettiler de meskeneti;
Cüzâma döndü, harâbetti gitti memleketi!
Tevekkül olmasa kalmaz fazîletin nâmı...
Getir hayâline bir kerre Sadr-ı İslâm’ı:
O bî-nihâye füyûzun yarım asırlık bir
Zaman içinde tecellîsi hangi sâyededir?
Bu müddetin ne ki akvâma nisbeten hükmü,
Bir inkılâba yetişsin!.. Bu hiç görülmüş mü?
Zaman içinde zaman tayyolunmak imkânı
Görülmedikçe tahayyür bırakmaz insânı!
Zalâm-ı şirki yarıp fışkırınca dîn-i mübîn,
Yayıldı sîne-i Bathâ’ya bir hayât-i nevîn .
Bu inkılâbı henüz rûhu duymadan Garb’ın,
Kuşattı satveti dünyâyı bir avuç Arab’ın!
Dayandı bir ucu tâ Sedd-i Çîn’e; dîger ucu,
Aşıp bulut gibi, binlerle yükselen burcu,
Uzandı ansızın İspanya’nın eteklerine.
Hicâz’ı, Çîn’i düşün nerde? Nerdedir Pirene!
Nedir bu hârikanın sırrı? Hep tevekküldür:
Ki i’timâd-ı zaferden gelen tahammüldür.
Tevekkül olmaya görsün yürekte azme refîk;
Durur mu şevkine pervâne olmadan tevfîk?
Cenâb-ı Hak ne diyor bak, Resûl-i Ekrem’ine:
“Bütün serâiri kalbin ihâta etse, yine
Danış sahâbene dünyâya âid işler için;
Rahîm ol onlara... Sen, çünkü, rûh-i rahmetsin.
Hatâ ederseler aldırma, affet, ihsân et;
Sonunda hepsi için iltimâs-ı gufrân et.
Verip kararı da azm eyledin mi... Durmayarak,
Cenâb-ı Hakk’a tevekkül edip yol almaya bak. (*3)
Demek ki: Azme sarılmak gerek mebâdîde ;
Yanında bir de tevekkül o azmi te’yîde.
Hülâsa, azm ile me’mûr olursa Peygamber;
Senin hesâbına artık, düşün de bul, ne düşer!
Şerîat’in ikidir en muazzam erkânı;
Kimin ki öyle müzebzeb değildir îmânı;
Ayırmaz onları, bir addedip tevessül eder...
Açıkça söyleyelim: Azm eder, tevekkül eder.
Ne din kalır, ne de dünyâ, bu anlaşılmazsa...
Hem anlayın bunu artık, hem anlatın nâsa.
Bu anlaşılmalı... Yâhud uzat bacaklarını,
Pamuklu şilteyi buldun mu, anma hiç yarını!
Ne olsa, pufla yataktan açılma tek bir adım;
İçin sıkıldı mı, gelsin boğuk boğuk “Bakalım
Cenâb-ı Hak ne yapar!” virdi yorgan altından...
Cenâb-ı Hak ne yapar, bilmiyor musun o zaman:
Araştırır “Bakalım bir kulum ne yaptı?” diye...
Kıvır da şilteyi öyleyse bak ilerlemeye.
Senin şu hâlini Sa’dî ne hoş hikâye eder...
İşittiğin olacaktır ya... Neyse, dinleyiver:
Kalenderin biri köyden sabahleyin fırlar,
Arar nasîbini; avdette kırda akşamlar.
Fakat güneş batarak, ortalık karardıkça,
Görür ki: Yerde yatılmaz, hemen çıkar ağaca.
Herif ağaçta iken bir iniltidir işitir...
Bakar ki: Bir kötürüm tilkinin yanık sesidir.
Zavallı, pösteki olmuş, bacak yok işleyecek;
Boğazsa işlemek ister... Ne yapsın... İnleyecek!
Biraz geçince, kavî dişlerinde bir ceylân,
İner yakındaki vâdîye karşıdan arslan.
Yukarda çıkmaz olur, şimdi, yolcunun nefesi;
Tabîatiyle durur hastanın da inlemesi!
Yiyip şikârını arslan, dalınca ormanına;
Sürüklenir, yanaşır tilki sofranın yanına;
Doyar efendisinin artığıyla, sonra yatar.
Herif düşünmeye başlar eder de hâle nazar:
“Cenâb-ı Hak ne kadar merhametli, görmeli ki:
Açım! demekle amel-mânde bir topal tilki,
Ayağına gönderiyor rızkın en mükemmelini...
O halde çekmeli insan çalışmadan elini.
Değer mi koşmaya akşam, sabah, yalan dünyâ?
Dolaşmayan dolaşandan akıllı... Gördün ya:
Horul horul uyuyor kahbe tilki, senden tok!
Tevekkül etmeli öyleyse şimdiden tezi yok.
Yazık bu âna kadar çektiğim sıkıntılara!..”
Sabah olunca, herif dağ başında bir mağara
Tasarlayıp, ebedî i’tikâfa niyyet eder.
Birinci gün bakınır: Yok ne bir gelir, ne gider!
İkinci gün basar açlık, erir erir süzülür;
Üçüncü gün uyuşuk bir sinek olur, büzülür.
Ölüm mü, uyku mu, her neyse âkıbet uzanır;
Fakat işittiği bir sesle silkinir, uyanır:
“Dolaş da yırtıcı arslan kesil, behey miskin!
Niçin yatıp, kötürüm tilki olmak istersin?
Elin, kolun tutuyorken çalış, kazanmaya bak!
Ki artığınla geçinsin senin de bir yatalak.”
Ömer, tevekkülü elbet bilirdi bizden iyi...
Ne yaptı “Biz mütevekkilleriz” diyen kümeyi?
Dağıttı, kamçıya kuvvet, “Gidin, ekin!” diyerek.
Demek: Tevekkül eden, önce mutlaka ekecek;
Demek: Tevekküle pek sığmıyormuş, anladın a!
Sinek düşer gibi düşmek şunun bunun kabına...
Bakın ne hâle getirmiş ki cehlimiz dîni:
Hurâfeler bürümüş en temiz menâbi’ini.
Değil hakâikı Şer’in, bugün, bedîhiyyât
Bilâ-münâkaşa ikrâr olunmuyor... Heyhât!
Kitâb’ı, Sünnet’i, İcmâ’ı kaldırıp attık;
Havâssı maskara yaptık, avâmı aldattık.
Yıkıp Şerîat’i, bambaşka bir binâ kurduk;
Nebî’ye atf ile binlerce herze uydurduk!
O hâli buldu ki cür’et: “Yecûzu fi’t-tergîb...” (*4)
Karâr-ı erzeli fetvâ kesildi!.. Hem ne garîb,
Hadîsi vaz’ediyorken sevâb uman bile var!
Sevâbı var mı imiş bir zaman gelir, anlar!
Cihânı titretiyorken nidâ-yı “Men kezebe...” (*5)
İşitmiyor mu, nedir, bir bakın şu bî-edebe :
Lisân-ı pâk-i Nebî’den yalanlar uyduruyor:
Sıkılmadan da “Sevâb işledim” deyip duruyor!
Düşünmedin mi girerken Şerîat’in kanına?
Cinâyetin kalacak zanneder misin yanına?
Sevâb ümid ediyor ha! Deyin ki nâmerde;
“Sevâbı sen göreceksin huzûr-i mahşerde!
Tepende gezdirecek ra’d-ı intikâmını Hak,
Ki yıldırımları beyninde kaynayıp duracak.
Yakandan inmeyecek dest-i kahrı hüsrânın...
Nasıl iner ki, önünden kaçıp da nîrânın ,
Civâr-ı nûr-i nübüvvette mültecâ bulsan;
Bu türlü kurtuluş imkânı yok ya... Kurtulsan;
Şu izdihâmın elinden -ki belki bir milyar
Nüfûs-i hâsiredir - kaçmak ihtimâli mi var?
Bugün fesâdına kurbân olan zavallıların
Vebâli boynuna yüklenmesin mi, yoksa, yarın?
Kolay mı ümmeti ıdlâl edip sefîl etmek?
Kolay mı dîni hurâfât içinde inletmek?
Niçin Kitâb-ı İlâhî’yi pâyimâl ettin?
Niçin Şerîat’i murdâr elinle kirlettin?
Çıkıp tepinmeye yok muydu başka bir sâha?
Nedir bu salladığın çifte, Kâ’betu’llâh’a?
Herif! Şu millet-i ma’sûmeden ne isterdin,
Ki doğru yol diye tuttun, dalâli gösterdin!”
Zavallı çırpınıyor boyladıkça hüsrânı...
Kenâra kaçmaya olsaydı bâri dermânı.
Yazık ki çıkmak ümîdiyle kalkarak ayağa,
Kımıldadıkça gömülmekte büsbütün batağa!
Zaman zaman bakıp etrâfa diş gıcırdattı;
Muhîti, çünkü, yürürken o muttasıl battı!
Fakat bugün acınır bir nazarla bakmakta:
Omuzda, çünkü batak şimdi, cansa gırtlakta.
Henüz gömülmedi bîçârenin cılız boyunu;
Koşup halâs ediniz bâri son deminde onu.
Fakat, halâsı için en emin tarîki tutun;
Şu pis bataklığı bir kerre mahvedin, kurutun.
Kolay değil bu da, lâkin, büyük vukûf ister;
Düşünce yoksulu, zıpçıktı müctehidler eğer,
Dalarsalar o rezîl ictihâda bermu’tâd;
Olur zavallının âtîsi büsbütün berbâd!
Sakırgadan daha iğrenç öbek öbek tümdü,
Vücûd-i milleti son günler öyle bir bürüdü:
Ki davranıp o tufeylâtı ansızın koğacak
Olursa kurtulacak belki... Yoksa, bit boğacak!
Eğer vücûdunu bir parçacık gözetseydin;
Eğer tehâret-i vicdtarîkna dikkat etseydin;
Bu hâle gelmeye kalmazdı orta yerde sebep.
Batak da, bit de o murdar atâletinden hep!
Zavallı milletin idrâki târumâr olalı:
Muhît-i ilme giren yok, diyâr-ı fen kapalı;
Sanâyi’in adı batmış, ticâret öylesine,
Zirâ’at olsa da... Âdem Nebî usûlü yine!
Hülâsa, hepsi çalışmak, yorulmak isteyecek.
Fakat çalışmak için önce şart olan: İstek.
O yoksa, hangi vesileyle biz ilerleyelim?
Sıkıntısız mütefennin, üzüntüsüz âlim,
Ne tatlı şey! Buna bir çâre yok mu? Hah! Bulduk:
Tokatlıyan’da, yarın, toplanır beş altı kopuk,
Birer kadeh biradan sonra davranır erken,
Omuzlayıp kırarız bâb-ı ictihâdı hemen.
Kırılmadan açılır şey değil, kilit müdhiş!
Gelin, omuzlayalım... Bir omuzlamaktadır iş.
Cesâretin medenî şekli işte böyle olur;
Uzun düşünmeye gelmez, karârımız bozulur.
Süveyş’i yardı herif... Akdeniz’le Şab Denizi
Bitişti. Öyle ya, bizlerde kendi fikrimizi
Çıkarmış olsak eğer, şimdi, kuvveden fi’le,
Kucaklaşır medeniyyetle din tamâmıyle.
Süveyş’in ağzına heykel nasıl dikilmişse,
Bekâ-yı nâmını te’yîd için “dö Lesseps”e;
Bizim de hakkımız elbette, ictihâdı yaran
Kanal boyunca birer heykel istemek o zaman!
Bakın ne günlere kaldık: Ya beş, ya altı kopuk,
Yamaklarıyla berâber ki hepsi kılkuyruk,
Utanmadan çıkıyor, ictihâda kalkışıyor!
Bu hâle karşı tahammül hakîkaten pek zor.
Harîmi Şer’-i mübînin ahır değil... Oradan
Çekil de kendine bir sâha bul, behey nâdan !
Kilitli bir kapı var orta yerde anlasana:
Harem-sarây-ı Şerî’at değil dalan dalana.
Nasıl ki her kapının ayrı bir anahtarı var,
Onun da var. Bunu idrâk eder birinci nazar.
Nedir mi? Anlatayım: Sizde olmayan irfan.
Biraz hayâ edin öyleyse şaklabanlıktan!
Kilitlidir kapı “ümmî duhât” için, amma
Kıyâm-ı haşre kadar ictihâd eder “ulemâ”.
Evet, şerâiti mevcûd olunca insanda;
Ne kaldı men’ edecek ictihâdı, meydanda?
İle’l-ebed yetişir müctehid bu ümmetten;
Şu var ki: Çıkmalı ferdâ-yı nûra zulmetten.
Kıyâs-ı faside bir kerre eyleyin dikkat:
Süveyş’i açtı herif... Doğru... Neyle açtı fakat?
Omuzlamakla mı? Heyhât! Öyle bir fenle,
Ki bir ömür telef etmiş o fenni tahsîle.
Düşünmüyor bu kopuklar ki: Müctehid geçinen,
Zamânının olacak muktedâsı irfânen;
Kitâb’ı, Sünnet’i, İcmâ’ı sağlam anlayacak;
Hilâf’ı yoklayacak, ihtiyâcı kollayacak.
Ne ictihâdı yapar, yoksa, bir alay -zimmî
Kadar nasîbe-i fikhîsi olmayan- ümmi?
Kuzum, eşek nalı yapsan: Bir usta çingenenin
Yanında uğraşacaksın, başında mengenenin.
Peki! Liyâkat-i fıtrîsi âdemin sâde,
Kifâyet eylemiyorken bu en hasîs işde,
Ya ictihâda nasıl kalkıyor bu sersemler?
O ictihâda ki: Dünyâ kadar ulûm ister!
Sokarsa burnunu herkes düşünmeden her işe;
Kalır selâmet-i milliyyemiz öbür gelişe!
Neden vezâifi taksîme hiç yanaşmıyoruz?
Olursa bir kişinin koltuğunda on karpuz,
Öbür gelişte de mümkün değil selâmetimiz!
Yazık, yazık ki, bu yüzden bütün felâketimiz.
İşin recülleri kimlerse çıksın orta yere;
Ne var, ne yok, bilelim, hiç değilse, bir kerre.
Sabahleyin mütefelsif , ikindi üstü fakîh;
Sular karardı mı pek yosma bir edîb-i nezîh;
Yarın müverrih ; öbür gün siyâsetin kurdu;
Bakarsın: Ertesi gün ictihâda pey vurdu!..
Hülâsa bukalemun fıtratinde zübbelerin
Elinde maskara olduk... Deyin de hükmü verin!
Fakat bu maskaralıklar devâm edip gitmez;
“Adam, benim neme lâzım!” demekle iş bitmez.
Tecellüd eylemesinden yılıp da zındîkın,
Ağırca alması, bir fitnedir ki, sıddîkın:
Cenâb-ı Hakk’a sığınmış o heybetiyle, Ömer. (*6)
Emîn olun, bizi me’yûs eden felâketler .
Vazîfe hissine bîgânelik belâsı bütün;
Küçük, büyük “Ne vazîfem!” desin de iş yürütün!
O hâle geldi ki millet vazîfesizlikten:
Vazîfe hissi de kâfî değil, bugün cidden.
Evet, onun daha fevkinde ihtiyâc artık...
O ihtiyâc ise: Milletçe bir fedâkârlık.
Şu fıkrasıyle, hakîkat, Cenâb-ı Mevlâna,
Nigâh-i ibrete açmış cihan kadar ma’nâ:
Delik, deşik evinin, bir zavallı hâne-harâb,
Görür de hâlini, her gün eder şu yolda hitâb:
Yıkılma hâ! Beni evvelce etmeden âgâh;
Çoluk, çocuk biteriz sonra hep, ma’âzallâh !
Bu hasbihâl ile yıllar gelir, geçer... Derken,
Gelir bakar ki bir akşam, o âşiyân-ı kühen
Yıkılmış, altına almış zavallı âileyi!
Görünce karşıdan âdemceğiz bu hâileyi,
Yığınla taş kesilen yurdunun harâbesine
Döner de der ki: “Meğer aldanırmışım, desene!
Ne oldu bunca niyâzım, ey âşinâ-yı kadîm?
Çocuklanm olacakken ben oldum işte yetîm!
“Sakın yıkılma haber vermeden!” demez miydim?
Bu muydu senden, a zâlim, bu muydu ümmîdim?
Hukûku, ahdi gözetmek nedir, sakın bilme!
Yazık, yazık sana sarf ettiğim emeklerime!..”
O taş yığınları bir hâtifî lisan olarak;
Zavallı âdeme der: “Haksız infiâli bırak!
Geçip de karşıma feryâd eder misin şimdi?
Haber mi vermedim, amma kulak veren kimdi?
Duvarlarımda yarık sandığın ağızlardan
Birer zebân-ı tezallüm uzattım, ey nâdan!
Fakat çamurla kapardın da her gün ağzımı sen,
Ziyâde söyleyemezdim, susardım artık ben!..”
Hikâye hâlimizin aynıdır, değil mi?
Evet! Şu farkı var yalınız: Bizde yok değil kuvvet.
Yığın yığın sakatâtıyla geçmiş edvârın,
Yıkılmış olsa da bir hayli kısmı dîvârın,
Binâ-yı milleti i’lâ eden temel sağlam.
Demek ki kurtuluruz biz bugün olursak adam.
Onun da çâresi elbirliğiyle gayrettir.
Çalışmanın o kadar feyzi var ki: Hayrettir!
Hezîmetin sonu ölmek değildir elbette.
Düşenler oldu zamânıyle aynı âkıbete:
Fakat bugün yaşıyorlar, hem eskisinden iyi:
Nasılsa gâib edip kâmilen muhârebeyi,
Esâret altına girmişti bir büyük millet;
Zevi’l-ukûl arasından seçilme bir hey’et,
Düşündü: Milleti i’lâya çâre hangisidir?
Döküldü ortaya ârâ-yı encümen bir bir:
Siyâseten kimi kurtarmak istemiş kalanı;
Demiş ki dîgeri: “Asker halâs eder vatanı.”
O der: “Donanmaya vardır bugün eşedd-i lüzûm.”
Bu der: “Hayır, daha elzemdir iktisâb-ı ulûm.”
Kiminde san’ate rağbet, kiminde nakde heves;
Hülâsa, her kafadan başka başka çıkmış ses.
Bir ihtiyar yalınız dinleyip bidâyette;
“Mahalle mektebi lâzım!” demiş, nihâyette.
Zavallının sözü pek anlaşılmamış ilkin;
“Bunak!” diyen bile olmuş düşünmeden; lâkin,
Herif, bu söz ne demektir, güzelce şerh etmiş;
Deminki lafları pek vâkıfâne cerh etmiş .
Sonunda: “Kuvvetimiz, şüphesiz, ilerlemeli;
Fakat düşünmeli her şeyde önceden temeli.
Teammüm etmesi lâzım ma’ârifin mutlak:
Okur yazarsa ahâli, ne var yapılmayacak?
Donanma, ordu birer ihtiyâc-ı mübrimdir ,
O ihtiyâcı, fakat, öğreten “muallim”dir?
Deyip karârını vermiş ki, aynen icrâya,
Konunca ortaya çıkmış, bugünkü Almanya.
Sedan’da orduyu teslim eden Fransızlar,
-Ki her zaman o vukûâtı yâd edip sızlar-
Ne der, bilir misiniz? Hem de öyledir inanın:
“Muallem ordusudur harbeden Prusyalı’nın ;
Muallim ordusu, lâkin, asıl muzaffer olan!”
Bu sözden almalıdır, hiç değilse, ibret alan.
-Ne çâre! İbrete hâlâ heveslidir çoğumuz;
Yetişmemiş gibi dünyâya ibret olduğumuz!-
Şu cehlimizle musîbet mi kaldı uğramadık?
Mahalle mektebi lâzım, düşünmeyin artık!
Mahalle mektebi olsaydı bizde vaktiyle,
Ya uğrasaydı kalanlar güzelce ta’dîle ;
Yarım pabuçla gezen, donsuz üç buçuk zibidi,
Bir Arnavutluk’u isyâna kaldırır mı idi?
Bugün anâsır-ı İslâm’ı bir denî cereyan
Sürüklüyor ki: Bakın nerden eyliyor nebean .
Felâketin başı, hiç şüphe yok, cehâletimiz;
Bu derde çâre bulunmaz -ne olsa- mektepsiz.
Ne Kürd elifbeyi sökmüş, ne Türk okur, ne Arab;
Ne Çerkes’in, ne Laz’ın var bakın, elinde kitab!
Hülâsa, milletin efrâdı bilgiden mahrum.
Unutmayın şunu lâkin: “Zaman: Zamân-ı ulûm!”
Zaman zamân-ı ulûm olmasaydı böyle, yine,
-Kemâl-i şevk ile mâdem atılmışız dîne-
Okur yazar olacaktık sıyâneten dîni:
Onun ma’ârife vâbeste , çünkü te’mîni.
Zavallının yüzü yok cehle, anlaşılmadı mı?
Demek ki: Atmalıyız ilme doğru ilk adımı.
Mahalle mektebidir işte en birinci adım;
Fakat, bu hatveyi ilkin tasarlamak lâzım.
Muallim ordusu derken, çekirge orduları
Çıkarsa ortaya, artık hesâb edin zararı!
“Muallimim” diyen olmak gerektir îmanlı,
Edebli, sonra liyâkatli, sonra vicdanlı.
Bu dördü olmadan olmaz: Vazîfe, çünkü, büyük;
Atıp da yazmayı bez bağlamakla dünkü hödük;
Ya kalçın altına yüksek topuklu, eğri burun,
Fotin çekip filiz olmakla her zamanki odun;
Hudâ rızâsı için, “Ehliyim işin” demesin!
Demiş de olsa, denilsin: “Kuzum, nenin nesisin?”
Diyorsanız: “Yine, hâlâ bu, olmasın mektûb!”
Ne zırzop isteyin artık, ne büsbütün meczûb !
O: Yükletir kocaman bir sığır bulur da yeri;
Bu: Arş’ı, ferşi yıkar salladıkça çifteleri!
Bizim çocuklara gelmez ne öyle çifte giden;
Ne böyle Arş’a kadar çifte sallayan yerden!
Evet, ulûmunu asrın şebâba öğretelim;
Mukaddesâta, fakat, çokça ihtirâm edelim.
Eğer hayâtını kasdeyliyorsanız vatanın:
Bakın, anâsır-ı İslâm hangi râbıtanın
Devamı bağlayabilmiş bu müşterek vatana?
Kapılmayın onu ihmâl edip salâh umana!
O râbıtayla bu millet bulur bulursa felâh;
O, bir çözüldü mü, her şey biter ma’âzallâh.
Eğer hayâtına kasteyliyorsanız... Başka!
Fakat bu mes’ele, bilmem ki, kaldırır mı şaka?
Hayır, hayât-ı vatandır umûm için gâye;
“Vatan!” deyip giriyor her giren mücâhedeye.
Bu “her giren”le, tabî’î, tutunca it damarı,
Mukaddesâta kadar saldıran beş on çomarı,
Hesâba katmayı hiçbir zaman düşünmüyorum:
O tasmasızlara insan demekte ma’zûrum.
Vatan muhabbeti, millet yolunda bezl-i hayât:
Hülâsa, âile hissiyle cümle hissiyyât;
Mukaddesâtı için çırpınan yürekte olur.
İçinde leş taşıyan sîneden ne hayr umulur?
Vatan felâkete düşmüş... Onun hamiyyeti cûş
Eder mi zannediyorsun? Herif: Vatan-ber-dûş!
Bulunca kendine bir yer, doyunca kör boğazı,
Kapandı, gitti, bakarsın ki, nekbetin ağzı.
Fakat sen öyle değilsin: Senin yanar ciğerin:
“Vatan” deyip öleceksin semâda olsa yerin.
Nasıl tahammül eder hür olan esâretine?
Kör olsun, ağlamayan, ey vatan, felâketine!
Cemâ’at elverir artık, bu uykudan uyanın!
Hudâ rızâsı için, dünkü hâdisâtı anın!
Kımıldamaz, yine gelmezsek intibâha bugün,
İkinci uyku ne dehşetli bir ölüm, düşünün!
Ölüm kolay... Diyebilsek sonunda: “Kurtulduk!”
Bu intihâr öteden, üç yüz elli milyonluk,
Zavallı âlem-i İslâm için elîm olacak!
Biz olmasak bu kadar hânümân yetîm olacak!
Gıcırdamakla berâber serîr-i şevketimiz
Bu dîni kurtaran ancak bizim hükümetimiz.
Tunus’ta, Fas’ta, Cezâyir’de, Çin’de, Îran’da,
Cava’yla, hıtta-i Hindî’de, belki Afgan’da,
Sibirya, Hıyve, Buhârâ, Kırım muhîtinde,
Yaşarken ehl-i salîbin nüfûzu altında:
Zavallı âlem-i İslâm eğer salîbe henüz
Sarılmıyorsa, kolundan çeken: Hilâfet’iniz.
Hilâfet olmasa: Dünyâ tanassur eyleyecek...
O halde, şimdi bizim hakkımız değil ölmek.
Yetişmiyor mu ki dünyâ evinde çektiğimiz,
Yarın da yüklenelim âlemin günâhını biz?
Hem intihâra özenmek ne sermedî hüsran!
Bucak bucak savuşun, müslümansanız, bundan.
Hayâta karşı nedir, söyleyin, bu yılgınlık?
Reîs-i âilenin intihârı: Çılgınlık!
Hilâfet’in, o henüz pâyidâr olan arşın
Sükûtu müdhiş olur... Düşmesin aman, yapışın!
Nedir bu tefrika, yâhu! Utanmıyor musunuz?
Geçen fecâyi’e hâlâ inanmıyor musunuz?
Gömülmek istemeyenler boyunca hüsrâna;
Nifâkı gömmeli artık mezâr-ı nisyâna.
Unuttunuz mu ne korkunç edebsiz olduğunu?
Eşip de geçmişi hortlatmayın şu mel’ûnu!
Demin, huşûa varan bir kıyâm-ı haşyetle,
Huzûr-i Hâlik’a durmuştunuz cemâ’atle.
Yarınca kubbeyi “Allâhu Ekber!” ikrârı;
Boşandı yerlere Hakk’ın semâ-yı esrârı.
Önümde cûşa gelen safların telâtumunu
Görünce andım o deryâların tezâhumunu:
Ki dalgalar gibi, ummân-ı sermediyyette,
Birer sücûd ile güm-nâm olur nihâyette!
Sufûf ayakta iken, dalgalar ayakta idi;
Hurûş edince hatîbin nidâ-yı tahmîdi :
Serildi yerlere “yekpâre” bir cihân-ı hamûş,
Ki imtidâd-ı mekâbirdi, öyle dûşa-dûş!
O mevce mevce uzanmış duran hazâirden ,
Duyuldu vurduğu binlerce sînenin birden!
Mezarların bu yürürekler dayanmaz âhengi;
Yüreklerin de hazîn inkisâr-ı yek-rengi;
Getirdi cûşişe ummân-ı sermediyyeti de;
Hitâma erdi nihâyet o sermedî secde:
Zemîne ra’şe veren bir derin sadâ geldi;
Deminki dalgalan, şimdi, hepsi yükseldi!
Bu herc ü merc-i ubûdiyyetin tevâlîsi ,
Sükûtu cebhelerin, sonradan teâlîsi,
Namazda hem beni göz yaşlarıyle ağlattı;
Hem öyle ağlanacak bir hakîkat anlattı,
Ki dinlemezseniz elbette mahvolur millet:
Sizin felâketiniz: Târumâr olan “vahdet”.
Eğer yürekleriniz aynı hisle çarparsa;
Eğer o his gibi tek, bir de gâyeniz varsa;
Düşer düşer yine kalkarsınız, emîn olunuz!
Demek ki birliği te’mîn edince kurtuluruz.
O hâlde vahdete hâil ne varsa çiğneyiniz!
Bu ayrılık da neden? Bir değil mi her şeyiniz?
Ne fırka herzesi lâzım, ne derd-i kavmiyyet;
Bizim diyânet e sığmaz sekiz, dokuz millet!
Bütün bu tefrikalar, etsenizdi istiknâh,
Görürdünüz nereden geldi... Yâ ibâdallah !
Huzûr-i Hak’ta nasıl toplu durdunuzdu demin?
Günâhtır, etmeyin artık, ayıptır, eylemeyin!
Şu ihtirâsa uyup az mı verdiniz kurban?
Şikâk için mi eder, sâde, kalbiniz daraban?
Neden uhuvvetiniz böyle münhasır namaza?
Çıkınca avluya herkes niçin boğaz boğaza?
Ne Müslümanlığıdır, anlamam ki, yaptığınız?
Çıkar yol olmayacak, korkarım, bu saptığınız!
Görünce fesli, atılmak, tasarlayıp bıçağı;
Görünce şapkalı, sinmek, değiştirip sokağı;
Gönüller ayrı oluş, sîneler bir olsa bile...
Nifâk alâmeti bunlar, kuzum tamâmıyle: (*7)
Nifâka buğz ediniz hâlisen li-vechillâh ;
Halâs eder sizi ihlâsınızla belki İlâh.
Münâfığın sonu gelmez, söner sefîl ocağı...
Bugün tüterse henüz, gelmemiş demek ki, çağı!
Nedir ki, verdiği yangınla memleket de biter,
Saçak tutuşmadan evvel basılmamışsa eğer.
Yanında yaş da yanar, çâresiz, yanan kurunun...
Diyor Kitâb-ı İlâhî: “O fitneden korunun,
Ki sâde sizdeki erbâb-ı zulmü istîlâ
Eder de, suçsuz olan kurtulur değil aslâ!..” (*8)
Hesâb edin ne kadar bîgünâhın aktı kanı...
Beş on vatansız için nâra yakmayın vatanı!
Hudâ rızası için kaldırın nifakı... Günâh!
Alev saçaklara sarsın mı, ya ibâdallah?
Sararsa hangimizin hânümânı kurtulacak?
O bir tutuşmaya görsün, ne od kalır, ne ocak!
Neden beş altı vatansız, beş altı kundakçı,
Yığın yığın buluyor arkasında yardakçı?
Niçin hakîr oluyor, sonra, durmayıp öteden,
“Koşun!” diyen, “Bu cehennem henüz kıvılcım iken.”
Ne intibâha çalışmak, ne i’tilâya emek;
Cihan yıkılsa bizim halk, uyanmadan gidecek!
Onun kıyâmı için Sûr’u beklemek lâzım!
Bu duygusuzluğa bir çâre yok mu, Allâh’ım?
Zavallı köylüye, ilkin, epeyce sövmüşler;
İşitmemiş... Bu sefer bir odunla dövmüşler.
Birer davul kadar olmuş da budlarındaki şiş,
“Davul çalınmada, zannım, aşağıki evde!” demiş.
İnince, derken, odunlar budur, deyip beyni,
“Davul bizim eve gelmiş!” demiş sonunda, hani?
Bizim de hâlimiz aynıyle köylünün hâli!
Harîm-i Şer’-i Mübîn’in, zemîn-i İslâm’ın,
Birer birer yıkılırken husûn-i iclâli;
Yerinden oynadı yerler de, bizler eyyâmın
Tekallübâtına bîgâneyiz hayâl ettik,
Kımıldamaksızın îmânı küfre çiğnettik!
Kımıldamak yine yok bizde cebr-i mâfâta ;
Kim uğramıştı, unuttuk, geçen beliyyâta !
Bizim muhîti, bizim halkı seyredince nazar;
Görür ki: Beyni bozulmuş yığın yığın kafa var.
Düşünceler mütehâliftir istikâmette;
Şu var ki, hepsi nihâyet bulur sakâmette !
Birinci zümreyi teşkîl eden zavallı avam ,
Bıraksalar edecek tatlı uykusunda devam.
Bugün nasîbini yerleştirince kursağına;
“Yarın” nedir? Onu bilmez, yatar dönüp sağına.
Yıkılsa arş-ı Hilâfet, tıkılsa kabre vatan,
Vazîfesinde değil: Çünkü “hepsi Allah’tan!”
Ne hükmü var ki, esâsen yalancı dünyânın?
Ölürse, yan gelecek Cennet’inde Mevlâ’nın,
Fenâ kuruntu değil! Ben derim, sorulsa bana:
“Kabûl ederse Cehennem ne mutlu, amca, sana!”
İkinci zümreyi teşkîl eden cemâ’at ise,
Hayâta küskün olandır ki: Saplanıp ye’se,
“Selâmetin yolu yoktur... Ne yapsalar boşuna!”
Demiş de hırkayı çekmiş bütün bütün başına.
Bu türlü bir hareket mahz-ı küfr olur; zîrâ:
Taleble âmir olurken bir âyetinde Hudâ;
Buyurdu: “Kesmeyiniz rûh-i rahmetimden ümîd;
Ki müşrikîn olur ancak o nefhadan nevmîd.”
Bu bir; ikincisi: Ye’sin ne olsa esbâbı,
Onun atâlet-i külliyyedir ki îcâbı,
Teressübâtını etmiştik önceden tahlîl.
Üçüncü zümreyi kimlerdir eyleyen teşkîl?
Evet, şebâb-ı münevver denen şu nesl-i sefîh.
-Fakat nezîhini borcumdur eylemek tenzîh-
Bu zübbeler acaba hangi cinsin efrâdı?
Kadın desen, geliyor arkasından erkek adı;
Hayır, kadın değil; erkek desen, nedir o kılık?
Demet demetken o saçlar ne muhtasar o bıyık?
Sadâsı baykuşa benzer, hırâmı saksağana;
Hülâsa, zübbe demiştim ya, artık anlasan a!..
Fakat bu kukla herif bir büyük seciyye taşır,
Ki, haddim olmayarak, “Âferin!” desem yaraşır.
Nedir mi? Anlatayım: Öyle bir metâneti var,
Ki en savulmayacak ye’si tek birayla savar.
Sinirlerinde teessür denen fenâlık yok,
Tabîatında utanmakla âşinâlık yok.
Bilirsiniz, hani, insanda bir damar varmış;
Ki yüzsüz olmak için mutlaka o çatlarmış;
Nasılsa “Rabbim utandırmasın!” duâsı alan,
Bu arsızın o damar zâten eksik alnından!
Cebinde gördü mü üç tane çil kuruş, nazlım,
Tokatlayan’da satar mutlakâ, gider de, çalım.
Eğer dolandırabilmişse istenen parayı;
Görür mahalleli tâ karnavalda maskarayı!
Beyoğlu’nun o mülevves muhît-i fâhişine
Dalar gider, takılıp bir sefîlenin peşine.
“Hayâ, edeb gibi sözler rüsûm-i fâsidedir;
Vatanla âile, hattâ, kuyûd-i zâidedir .”
Diyor da hepsine birden kuduzca saldırıyor...
“Ayıp değil mi?” demişsin... Aceb kim aldırıyor!
Namaz, oruç gibi şeylerle yok alış verişi;
Mukaddesât ile eğlenmek en birinci işi.
Duyarsanız “kara kuvvet” bilin ki: Îmandır.
“Kitâb-ı Köhne”de -hâşâ- Kitâb-ı Yezdan’dır .
Üşenmeden ona Kur’ân’ı anlatırsan eğer,
Şu ezberindeki esmâyı muttasıl geveler:
“Kurûn-i mâziyeden kalma cansız evrâdı
Çekerse, doğru mu yirminci asrın evlâdı?”
Nedir alâkası yirminci asr-ı irfanla
Bu şaklaban herifin? Anlamam ayıp değil a!
Metâ’-ı fazlı mı varmış elinde gösterecek?
Nedir meziyyeti, görsek de bâri öğrensek.
Hayır! Mehâsin-i Garb’in birinde yok hevesi;
Rezâil, oldu mu lâkin, şiârıdır hepsi!
Bütün kebâire tiryâki bir kopuk tanırım.
-Ne oldu bilmiyorum şimdi, sağ değil sanırım-
Kumar, şenâ’atin aksâmı , irtikâb , içki...
Hülâsa defter-i a’mâli öyle kapkara ki:
Yanında leyl-i cehennem, sabâh-ı cennettir!
“Utanmıyor musun? Ettiklerin rezâlettir!”
Denirse kendine, milletlerin ekâbirini
Sayardı göstererek hepsinin kebâirini:
“Filân içerdi... Filân fuhşa münhemikti ...” diye,
Mülevvesâtını bir bir ricâl-i mâzîye
İzâfe etmeye başlardı pâye vermek için.
“Pekî! Fezâili yok muydu söylediklerinin?”
Diyen çıkarsa “Müverrihlik etmedim!” derdi.
Şu zübbeler de, bugün, aynı rûhu gösterdi.
Fransız’ın nesi var? Fuhşu, bir de ilhâdı;
Kapıştı bunları “yirminci asrın evlâdı!”
Ya Alman’ın nesi var zevki okşayan? Birası:
Unuttu ayranı, ma’tûha döndü kahrolası!
Heriflerin, hani dünyâ kadar bedâyi’i var:
Ulûmu var, edebiyyâtı var, sanâyi’i var.
Giden birer avuç olsun getirse memlekete;
Döner muhîtimiz elbet muhît-i ma’rifete.
Kucak kucak taşıyor olmadık mesâvîyi ;
Beğenmesek, “Medeniyyet!” diyor; inandık, iyi!
“Ne var, biraz da ma’ârif getirmiş olsa...” desek
Emîn olun size “Hammallık etmedim!” diyecek.
Ne kaldı arkaya? Dördüncü kısmın efrâdı.
Bu zümrenin de sefâhet hayât-ı mu’tâdı.
Hem i’tiyâdını hiçbir zaman değiştiremez;
O nazlı sîneye zîrâ, acıklı şey giremez!
Geçen kıyâmet için “Fırtınaydı, geçti” diyor.
Diyor da zevkine, vur patlasın, devâm ediyor.
– Bugün Florya mı? A’lâ! Yarın ne var!
– Konser...
“Sular” da pek ömür amma, açık değil, dediler.
– Açılmamış diye evlerde kalmak olmaz ya!
– Hakîkat öyle! Ne yapsak? Gider misin Mama’ya?
– Ne var ki?
– Orta oyun var. Gelir misin? Haydi!
– Kavuklu, Hamdi mi? Gerçek... O sağ değil...
– Abdi.
– Hayır, hayır? Bana lâzım değil ne Abdi, ne şey!..
– Nedense pek asabîsin bugün, Ferîdun Bey!
– Değil, bu tatsız oyunlar çekilmiyor: Monoton!
– Pekî! Ne yapmalı? Sen bâri söyle... Bak: Saat on.
– Evet, ne yapmalı? Dur dur! Ne Üsküdar, ne Mama;.
Tiyatro olmalı, yâhud güzelce bir sinema.
Demek tiyatro severmiş benim sevimli beyim...
O hâlde ben ona tam altı sahne arzedeyim:
Ki her birinde değişsin bütün bütün âhenk;
Zemîni yeknesak olsun, edâsı rengâ-renk!
Edirne kal’asıdır gördüğün hisâr-ı mehîb;
O zirvesinde biten simsiyah ağaç da: Salîb!
Murâd-ı Evvel’i sırtında gezdiren tepeler,
Nasıl rükû ediyor Ferdinand’a, bak, bu sefer!
Bizim midir sanıyorsun şu yükselen bayrak?
Çeken: Savof... Lala Şâhin değil, kuzum, iyi bak!
Edirne... İşte o, İslâm’ın âhenîn sûru;
Edirne... İşte o Şark’ın cebîn-i mağrûru;
İkinci arş-ı teâlîsi Âl-i Osman’ın;
Birinci mevki’-i feyyâzı, belki, dünyânın;
Edirne... İşte o Dârü’l-Hilâfe’nin kilidi;
Sefîl ayakları altında Bulgar’ın şimdi!
Muzaffer ordusu hakkıyle intikâm alıyor:
Çoluk, çocuk, kadın, erkek, ne bulsa parçalıyor.
Bu katl-i âma da râzîyim ihtirâm olsa,
Harîm-i dîni de geçtik, harîm-i nâmûsa!
Şu dört minâreli câmi’ ki yoktu hiçbir eşi;
Ki parlıyordu hilâlinde san’atin güneşi;
Salîbi sîneye çekmiş de bekliyor... Nevmîd!
Ezan sadâsı değil duyduğun tanîn-i medîd!
O şanlı ma’bedi Sultan Selîm-i mağfûrun ,
Ki ihtişâmına benzerdi subh-i mahmûrun,
Nasıl gurûb edivermiş ki: Bir ziyâ, bir nûr,
O kanlı bezlerin altında olmuyor manzûr!
Ne sînesinde Hudâ var, ne hatırında Nebî...
Zalâm-ı küfre gömülmüş boyunca lâşe gibi!
Birer mezâr-ı müebbed kesilmiş evlere bak;
Beş ayda kırk bini sönmüş ki yanmıyor tek ocak!
Sokak sokak dolaşan sayha: Vâpesîn feryâd;
Derin derin duyulan ses: Enîn-i istimdâd.
Dışarda kendisi mahkûm, içerde nâmûsu...
Esîri öldürüyor, bak ki, zulmün en koyusu!
Meriç’le Tunca’nın üstünde gördüğün kümeler
Nedir bilir misin? Enkâz-ı târumâr-ı beşer!
Sarayiçi’ndeki bîçâreler ki hepsi kadın...
Kenâra vurmuş olan kısmıdır bu ecsâdın!
Nazarlarında sönen gözlerin sönük nazarı;
Kulaklarında civârın enîn-i muhtazarı ;
Kucaklarında birer na’ş-ı pâre pâre defîn...
Ecelle uğraşıyor bir yığın kemik... Ne hazîn!
Yalın ayak, baş açık, bir paçavra sırtında;
Bu tamtakır adanın tamtakır muhîtinde;
Acından ölmeye mahkûm olan zavallıları,
Sular bıraksa da Bulgar bırakmıyor dışarı!
Ne kurtulur, ne ölür... Derde bak, felâkete bak:
Hayât? O, hakkı değildir. Ölüm? Ölüm de yasak!
– Nedir şu karşıki vâdîyi bir alev bürüyor;
Fakat yılan gibi yerlerde kıvranıp yürüyor?
– Nedir mi? Kükremesinden de bellidir: Arda...
– Ya imtidâd-ı mehîbince yükselen her ada?
– Mezâr-ı sâbihi binlerce gövdenin, kafanın!
– Bu kıpkızıl derenin reng-i âteşîni , sakın,
Şafak bulutlarının zılli olmasın?
– Heyhât!
Sevâhilinde onun söndürüldü öyle hayât:
Ki aktı sel gibi aylarca hûn-i mazlûmu!
– Bu kanlı perde nedir?
– Hangi kanlı perde, şu mu?
Gümülcine’yle havâlisidir ki, bir canavar.
Bu mel’anetleri yapmaz -meğer ki Bulgarlar!-
Ne ihtiyar seçiyor, bak, ne kimsesiz tanıyor;
Beş altı günde otuz bin adam boğazlanıyor!
Pomak’ların deşilip süngülerle vicdânı;
Alınmak isteniyor tâ içinden îmânı!
Birer birer oluyor ırzı, malı, yurdu heder....
Gidince hepsi elinden: “Ya Bulgar ol, ya geber!”
Şu, göğsü baltaların en körüyle parçalanan,
Şu, beyni taşların altında uğrayıp kafadan,
Karın, çamurların üstünde, inleyen canlar;
Şu, bir yığın kömür olmuş, kül olmuş insanlar;
Ki gazlı bezle, o olmazsa, yağlı katranla
Yakıldı Bulgar’a şâyeste bir soğuk kanla;
“Salîbe secdeye varmak Hudâ’ya isyandır.”
Deyip Hudâ’sına kurbân olan şehîdândır.
“Ya Bulgar ol, ya geber!” sâde hâinin dediği...
Tanassur etmeye koyvermiyor ahâliyi,
Bahânesiyle imam görmüyor mu, çıldırarak,
Kuduzca saldırıyor intikâm için, ite bak!
Sarıklarından asılmışların hesâbı mı var?
Yetişmiyor gibi yer, bir de gökyüzünde mezar!
Siz ey başındaki destârı etmeyip de fedâ,
Onunla âlem-i lâhûta yükselen şühedâ!
Ne mutlu sizlere: Dünyâda çok ölüm gördüm;
Tahattur etmiyorum böyle kahraman bir ölüm.
Cihanda Habl-i İlâhî’ye i’tisâma , sizin
Şu kahramanlığınızdır yegâne levh-i güzin!
Siz, ey vücûduna elvermeyip de hâk-i mezâr,
Nesîm-i sâfa gömülmüş ricâl-i berhurdâr !
Biz almasak bile a’dâdan intikâmınızı;
Hudâ ki defter-i ebrâra yazdı nâmınızı,
Günün birinde şu dağlardan indirir elbet,
O intikâmı alır kanlı canlı bir millet!
– Nedir uzakta nümâyân olan şu ıssız ova?
Ki pek hazin duruyor?
– Bilmiyor musun? Kosova!
Nasıl bilirdin! Evet, bilmesen de hakkın var;
Bırakmamış ki, taş üstünde taş, kuduz canavar!
Yol uğratıp da bu sahrâdan önce geçmişsen;
Görür müsün, bakalım, bir nişâne geçmişten?
Ne olmuş onca mefâhir? Ne olmuş onca diyâr?
Nasıl da bitmiş o saymakla bitmeyen âsâr!
O, Yıldırım gibi sâhib-kıranların, ebedî
Sadâ-yı kahrı fezâsında çınlayan vâdî,
Bir inkılâb ile, yâ Rab, nasıl harâb olmuş?
Ki çırpınıp duruyor her taşında bin baykuş!
Murâd-ı Evvel’i koynunda saklayan toprak,
Kimin ayakları altında inliyor, hele bak!
Kimin elinde bıraktık... Kimin emânetini!
O Pâdişâh-ı Şehîd’in huzûr-i heybetini,
Sonunda çiğneyecek miydi Sırb’ın orduları,
İçip içip gelerek önlerinde bandoları?
Sen, ey Şehîd-i Muazzam ki rûh-i feyyâzın
Duyar, neler çekiyor yerde kalmış enkâzın!
O rûhtan bize bir nefha olsun indiriver...
Ki başka türlü uyanmaz bu gördüğün ölüler!..
– Nedir şu karşıda birçok karaltılar yürüyor?
– Muzaffer ordu ahâlîyi şimdi öldürüyor.
Nüfûs-i müslime çokmuş da gayr-i müslimeden,
İdâre müşkil olurmuş tevâzün eylemeden.
Demek tevâzün içindir bu müslüman kesmek;
O hâsıl oldu mu artık adam kesilmeyecek!
Tevâzün olmadı besbelli: Her taraf yanıyor;
Odun kıyar gibi binlerce sîne doğranıyor!
Ne reng-i muzlime girmiş o yemyeşil Kosova!
Şimâle doğru bütün Pirzerin, İpek, Yakova;
Fezâ-yı mahşere dönmüş gırîv-i mâtemden...
Hem öyle arsa-i mahşer ki: Yok şefâ’at eden!
Ne bir yaşındaki ma’sûm için beşikte hayât;
Ne seksenindeki mazlûm için eşikte necat:
O, baltalarla kesiktir; bu, süngülerle delik...
Öbek öbek duruyor pıhtı pıhtı kanla kemik!
Bütün yıkılmış ocak, başka şey değil görünen;
Yüz elli bin bu kadar hânümânı buldu sönen!
Siz, ey bu yangını ihzâr eden beş altı sefîl,
Ki ettiniz bizi Hırvat’la Sırb’a karşı rezîl!
Neden Halîfe’ye Kur’ân’la bağlı Arnavud’u
Ayırdınız da harâb ettiniz bütün yurdu?
Nasılmış, anlayınız iddiâ-yı kavmiyyet !
Ne yolda mahvoluyormuş bakın ki bir millet!
Siz, ey bu zehri en evvel kusan beyinsizler!
Kaçıp da kurtuluruz sandınız... Fakat, ne gezer!
Bugün belânızı bulmuş değilseniz, mutlak,
Yarınki sâikalar beyninizde patlayacak!
Şişip şişip gidiyorsun, değil mi, ey Vardar?
Ya boğduğun kadının, erkeğin hesâbı mı var!
Mezârı olmuş iken bunca na’ş-ı mevvâcın,
Cenâze yutmaya hâlâ mı doymaz emvâcın?
Ne oldu yâdına her gün hutûr eden o nukûş?
Nedir bu göğsüne çökmüş sevâd-ı cûşâcûş?
Neden kısıldı muhîtinde çağlayan nagamât ?
Bir âşinâ sesi duysaydım ölmeden... Heyhât!
O kanlı canlı yiğitler ki: Zıll-i bîdârı,
Koşar gezerdi senin dûş-i imtinânında ;
O anlı şanlı gelinler ki: Nûr-i dîdârı,
Uyurdu nâz ile âgûş-i mihribânında;
O kahraman babalar, anneler ki: Sâhilini
Dönerdi, her biri evlâdının tutup elini...
O gölgelerle berâber birer hayâl-i tebâh,
Birer hayâl-i defîn oldu şimdi... Öyle mi? Âh!
Selânik’in, Siroz’un, bak, o nâmdâr ovası,
Kimin elinde bugün, hangi haydudun yuvası?
Zemîni öyle boyanmış ki, hûn-i İslâm’a:
Kızıl kesâfeti çökmüş cebîn-i eyyâma!
Kızıl ufukların altında kıpkızıl her yer...
Kızardı, baksana, dağlar, kızardı vâdîler;
Kızardı çehre-i dünyâ; kızardı rûy-i semâ ;
Fakat şu mavili bayrak kızarmıyor hâlâ!
Onun salındığı yerlerde bir kızıl tûfan,
Ne can bıraktı, ne îman, ne boğmadık vicdan!
Minâreler serilip hâke, sustu ma’bedler;
Yıkıldı medreseler; dümdüz oldu merkadler.
Mesâcidin çoğu meydanda yok, kalanlar ise,
Ya gördüğün gibi meyhânedir, ya bir kilise..
Şehirde evlere baskın; kazada katl-i nüfûs;
Kurâda kalmadı telvîs olunmadık nâmûs!
Yapan da kim? Adı Osmanlı, rûhu Yûnanlı,
Bu işde en mütehassıs bölük bölük kanlı!
“Mukaddes ordu”yu te’yîd eden bu azgınlar
Saçıp savurdular etrâfa öyle yangınlar:
Ki uğradıkları yerlerde tütmüyor bir ocak...
Kıyâm-ı haşre kadar, belki tütmeyip duracak!
Adım başında şekâvet , adım başında kıtâl ;
Şenâ’atin ne kadar kanlı şekli varsa: Helâl!
Şu, haç kazılmak için alnı parça parça olan;
Şu, vaftiz etmek için buzlu gölde dondurulan
Zavallılarla soğuklarda titreşen eytâm ;
Şu, süngülerle aranmış delik deşik erhâm ;
Şu, na’şı kanlı çarıklarla çiğnenen kızlar;
Şu, hânedânı sönenler; şu hânümânsızlar;
Şu ümmehât-ı perîşân; şu derbeder evlâd;
Şu, saç yolan ninecikler; şu inleyen ecdâd;
Şu, bombalarla çöken kubbeler derünundan,
Kemik sütûnları hâlinde fışkıran ecsâd;
Şu kül yığınları altında saklı gövdeleri
Tavâf eden, o yürekler dayanmayan feryâd;
Tiyatrolarda görülmez, değil mi, nazlı beyim?
Sıkıldın öyle mi? Dur başka sahne göstereyim:
Bilir misin duyulan hangi yurdun inlemesi?
............................................................ (*9)
İkindi oldu mu yâhu? Nedir bu “Salli!” sesi?
Evet... İkindi... Gelin bâri bir duâ edelim!
Kabûl eder diyelim... Hakk’a ilticâ edelim:
Yâ Rab, bizi kahretme, helâk eyleme...-
– Âmin!
Tâ ibret olup kalmayalım âleme...
– Âmin!
Yetmez mi celâlinle göründüklerin artık?
Kurbân olayım, biz bu tecellîden usandık!
Bir fecr-i ümîd etmeli ferdâları te’mîn...
Göster bize, yâ Rab, o güzel günleri...
– Âmin!
Ferdâlara kaldıksa eğer... Nerde o ferdâ?
Hâlâ mı bu İslâm’ı ezen mâtem-i yeldâ?
Hâlâ mı bu âfâka çöken perde-i hûnîn?
Nârın yetişir:.. Bekliyoruz nûrunu...
– Âmin!
Müstakbel için sîne-i millette emel yok!
Bir ukde var ancak, o da “Tevfîk-i ezel yok!”
Sensin edecek “Var!” diye vicdanları tatmin.
Çok görme, İlâhî bize bir nefhanı...
– Âmin!
Kur’ân ayak altında sürünsün mü, İlâhî?
Âyâtının üstünde yürünsün mü, İlâhî?
Haç, Kâbe’nin alnında görünsün mü İlâhî?
Çöksün mü nihâyet yıkılıp koskoca bir din?
Çektirme, İlâhî, bu kadar zilleti...
– Âmin!
Ve’l-hamdu li’llâhi Rabbi’l-âlemîn.
(*1) Gâzî-i muhterem Tiryâkî Hasan Paşa rahmetullahi aleyh
(*2) Hadîs-i Şerîf: “Vebâ olan yere girmeyin; vebâ olan yerde iseniz çıkmayın.”
(Buhârî, Tıb 30)
(*3) “Onları affet, onlar için mağfiret dile, iş hakkında onlara danış; bir kere
de karar verdin mi, Allah’a dayan (tevekkül et).” (Kur’an, Âl-i İmrân, 159)
(*4) İbâdete teşvik maksadıyle olursa hadîs uydurmak câizdir, mânâsına!
(*5) Hadîs-i Şerîf: “Kim benim ağzımdan bile bile bir hadis uydurursa, varacağı
yer Cehennem’dir.” (Buhârî, İlim 38)
(*6) (Hz.) Ömer ibnu’l-Hattâb der ki: “Zındıkların atılganlığından ve
sıddıkların gevşekliğinden Allah’a sığınırım.”
(*7) “Kendi aralarında çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın, oysa
onların kalbleri ayrı ayrıdır.” (Kur’an, Haşr, 14)
(*8) “O fitneden sakının ki, aranızdan yalnız haksızlık edenlere erişmekle
kalmaz.” (Kur’an, Enfâl, 25)
(*9) Vâiz, bu yeni sahne-i fecâati tasvîre başlamak üzere idi ki, müezzinin
ikindi vaktini ihtâr eden “Salli” sesi kubbeye aksetti. Lâkin, yarım saatten
beri te’essür, nedâmet yaşları dökmekte olan cemâatin içinden pek azı bu sadâyı
işitebildi.
Gölgeler / Âyet Meâli (Âl-i İmrân, 159)
“Bir kerre de azmettin mi, artık Allah’a dayan...”
(Kur’an, Âl-i İmrân, 159)
– “Allâh’a dayanmak mı? Asırlarca dayandık!
Düştükse bu hüsrâna, onun nârına yandık!
Yetmez mi çocukluktaki efsâneye hürmet?
Hâlâ mı reşîd olmadı, hâlâ mı bu ümmet?
Dersen ki: Ufuklarda bir aydınlık uyansın;
Mâzîye ateş vermeli, baştan başa yansın!
Şaşkınlık olur köhne telâkkileri ihyâ;
Şeydâ-yı terâkkî, koşuyor baksana dünyâ.
Elverdi masal dinlediğim bunca zamandır;
Ben kanmıyorum, git de sen aptalları kandır!”
– Allah’a değil, taptığın evhâma dayandın;
Yandınsa eğer, hakk-ı sarîhindi ki yandın.
Meflûc ederek azmini bir felc-i irâdî ,
Yattın, kötürümler gibi, yattın mütemâdî!
Mâdem ki didinmez, edemez, uğraşamazsın;
İksîr-i bekâ içsen, emîn ol, yaşamazsın.
Mevcûd ise bir hakk-ı hayat ortada, şâyed,
Mutlak değil elbette, vazîfeyle mukayyed .
Takyîd-i İlâhî ki: Bilâ-kayd ona münkâd,
Kalbinde cihanlar daraban eyleyen eb’âd.
Lâ-kayd olamazdın, biraz insâfın olaydı,
Duydukça bütün sîne-i hilkatten o kaydı.
“Allah’a dayandım!” diye sen çıkma yataktan...
Ma’nâ-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdan!
Ecdâdını, zannetme, asırlarca uyurdu;
Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?
Üç kıt’ada, yer yer, kanayan izleri şâhid:
Dinlenmedi bir gün o büyük nesl-i mücâhid.
Âlemde “tevekkül” demek olsaydı “atâlet”,
Mîrâs-ı diyânetle yaşar mıydı bu millet?
Çoktan kürenin meş’al-i tevhîdi sönerdi;
Kur’an duramaz, nezd-i İlâhî’ye dönerdi.
“Dünyâ koşuyor” söz mü? Berâber koşacaktın;
Heyhât, bütün azmi sen arkanda bıraktın!
Mâdem ki uyandın o medîd uykularından,
Bir parçacık olsun, hadi, hiç yoksa, kımıldan.
Ensendekiler “leş” diye çiğner seni sonra;
Ba’sin de kalır tâ gelecek nefha-i Sûr’a!
Çiğner ya, tabî’î, ne düşünsün de bıraksın?
Bir parça kımıldan, diyorum, mahvolacaksın!
Dünyâ koşuyorken yolun üstünde yatılmaz;
Davranmayacak kimse bu meydâna atılmaz.
Müstakbeli bul, sen de koşanlarla bir ol da;
Mâzîyi, fakat, yıkmaya kalkışma bu yolda.
Ahlâfa döner, korkarım, eslâfa hücûmu:
Mâzîsi yıkık milletin âtîsi olur mu?
Ey yolcu, uyan! Yoksa çıkarsın ki sabâha:
Bir kupkuru çöl var; ne ışık var, ne de vâha!
İstanbul, 13 Teşrînisânî 1335
(13 Kasım 1919)
Diğer Şiirleri / Cenk Şarkısı
Sebîlürreşâd cerîde-i İslâmiyyesinin kahraman askerlerimize armağanı
Yurdunu Allâh’a bırak, çık yola:
“Cenge!” deyip çık ki vatan kurtula.
Böyle müyesser mi gazâ her kula?
Haydi, levend asker, uğurlar ola!
Ey sürüden arkaya kalmış yiğit!
Arkadaşın gitti, yetiş, sen de git.
Bak ne diyor, cedd-i şehîdin, işit:
“Durma git evlâdım, uğurlar ola!
Durma git evlâdım, açıktır yolun...
Cenge sıvansın o bükülmez kolun;
Süngünü tak, ön safa geçmiş bulun,
Uğrun açık olsun, uğurlar ola!
Yerleri yırtan sel olup taşmalı!
Dağ demeyip, taş demeyip aşmalı!
Sendeki coşkunluğa el şaşmalı!
Haydi git evlâdım, uğurlar ola!
Yükselerek kuş gibi Balkanlar’a,
Öyle satır at ki kuduz Bulgar’a:
Bir daha Osmanlı’ya güç sırtara!
Git de gel evlâdım, uğurlar ola.
Düşmana çiğnetme bu toprakları;
Haydi kılıçtan geçir alçakları!
Leş gibi yatsın kara bayrakları!
Kahraman evlâdım, uğurlar ola.”
* * *
Balkan’ı bildin mi nedir, hemşeri?
Sevgili ecdâdının en son yeri,
Bir sıla isterdin a çoktan beri,
Şimdi tam vakti... Uğurlar ola!
Balkan’ın üstünde sızan her pınar,
Bir yaradır, durmaz içinden kanar!
Hangi taşın kalbini deşsen: Mezar,
Gör ne mübârek yer... Uğurlar ola!
Eş hele bir dağları örten karı:
Ot değil onlar, dedenin saçları!
Dinle: Şehîd sesleridir rüzgârı!
Durma levend asker... Uğurlar ola!
Ey vatanın şanlı gazâ mevkibi,
Saldırınız düşmana arslan gibi.
İşte Hudâ yâveriniz , hem Nebî.
Haydi gidin, haydi, uğurlar ola!
4 Teşrînievvel 1328 (17 Ekim 1912)
Safahat / Nazım Parçaları - İ’tirâf
Safahât’ımda, evet, şi’r arayan hiç bulamaz;
Yalınız, bir yeri hakkında: “Hazîn işte bu!” der.
Küfe? Yok. Kahve? Hayır. Hasta? Değil. Hangisi ya?
Üç buçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder!
Safahat / Meyhâne
Hurûşan bâd-ı süfliyyet derûnundan , kenârından;
Girîzan rûh-i ulviyyet harîminden, civârından.
Çıkar bin nâle-i nevmîd hâk-i ra’şe-dârından ,
İner bin zulmet-i makber fezâ-yı şeb-nisârından .
Gelir feryâdlar ebkem duran her seng-i zârından :
Yıkılmış hânümanlar sanki çıkmış da mezârından,
Dehân-ı hasret açmış rahnedâr olmuş cidârından !
Çöker bir dûd-i mâtem titreyen kandîl-i târından :
Sönüp gitmiş ocaklar yükselir gûyâ gubârından !
Giren bir kerre nâdimdir hayât-ı müsteârından ;
Çıkan âvâredir artık cihânın kâr ü bârından.
Dökülmüş âb-rûlar bâde-i pesmande hâlinde...
Emel bir münkesir peymânedir saff-ı niâlinde !
Boğulmuş rûh-i insânî şarâbın mevc-i âlinde .
Nümâyan mel’anet sâkîsinin çirkin cemâlinde!
Ne mâzi var, ne âtî, bak şu ayyâşın hayâlinde...
Tutup bir zehri âteşnâk dest-i bî-mecâlinde
Zevâl-i ömrü bekler hem şebâbın tâ kemâlinde!
Merâret intibâ’ etmiş cebîn-i infiâlinde ...
Derin bir iltivânın sîne-i zerd-i melâlinde
Odur ancak hüveydâ ser-nüvişt-i bî-meâlinde ,
Müebbed bir de nisyan nazra-i sengîn-i lâlinde.
Canım sıkıldı dün akşam, sokak sokak gezdim;
Sonunda bir yere saptım ki, önce bilmezdim.
Bitince bir sıra ev, sonra bir de vîrâne,
Dikildi karşıma bir han kılıklı meyhâne:
Basık tavanlı, karanlık, sefil bir dükkân;
İçinde bir masa, yâhud civar tabutluktan
Atılma çok ölü görmüş acıklı bir teneşir!
Yanında hurdası çıkmış bir eski püskü sedir.
Sakat, bacaksız on, on beş hasırlı iskemle,
Kırık dökük şişeler, bir de çinko tepsiyle,
Beş on kadeh, iki üç testi... Sonra tezgâhlık
Eden yan üstüne devrilme kirli bir sandık.
Sönük sönük yanıyor rafta isli bir lâmba...
Önünde bir küme: Fes, takke, hırka, salta , aba
Kımıldanıp duruyorken, sefîl bir sohbet,
Bu isli zulmete vermekte büsbütün vahşet:
– Kuzum Dimitri, bu akşam biraz ziyâdece ver...
– Ziyâde, anladık amma ya içtiğin şişeler?
– Çizersin...
– Öyle mi? Lâkin silinmiyor çetele!
Bakın tavan tebeşirden görünmez oldu...
– Hele!
– Bizim peşin paramız... Almadın mı dün guruşu?
– Ayol, tükendi mezem... Bâri koy biraz turşu.
Arattı kendini ustan... Dinince dinlensin!
– Hasan be, sen de nasıl nazlı nazlı söylersin!
Nedir o türkü... Aman başka yok mu?.. Hah, şöyle!
– Ömer, ne nazlanıyorsun? Biraz da sen söyle.
– Nevâzil olmuşum, Ahmed, bırak sesim yok hiç...
– Sesin mi yok? Açılır şimdi: Bir imam suyu iç!
– Yarın ne iştesin Osman?
– Ne işteyim... Burada!
– Dimitri çorbacı, doldur! Ne durmuşun orada?
– O kim gelen?
– Baba Ârif.
– Sakallı, gel bakalım...
Yanaş.
– Selâmün aleyküm.
– Otur biraz çakalım...
– Dimitri, hey, parasız geldi sanma, işte para!
– Ey anladık a kuzum...
– Sar be yoldaşım cıgara...
– Aman bizim Baba Ârif susuz musuz içiyor!
– Onun bi dalgası olmak gerek: Tünel geçiyor.
– Moruk kaçıncı kadeh? Şimdicik sızarsın ha!
– Sızarsa mis gibi yer, yatmamış adam değil a.
Yavaş yavaş kafalar, kelleler kızışmıştı,
Ağız, burun, hele sesler bütün karışmıştı;
Dikildi ağzına baktım, açık duran kapının,
Fener elinde bir erkek, yanında bir de kadın.
Beş on dakika süren bir düşünceden sonra,
Kadın da girdi o zulmet-serâ-yı menfûra .
Gözünde ebr-i te’essür, yüzünde hûn-i hicâb ,
Vücûdu ra’şe-i nâçâr-ı ye’s içinde harâb,
Teveccüh eyleyerek sonradan gelen Baba’ya:
– Demek taşınmalı artık çoluk çocuk buraya!
Ayol, nedir bu senin yaptığın? Utan azıcık...
Anan da, ben de, yumurcakların da aç kaldık!
Ne iş, ne güç, gece gündüz içip zıbar sâde;
Sakın düşünme çocuklar aceb ne yer evde?
Evet, sen el kapısında sürün işin yoksa!
Getir bu sarhoşa yutsun, getir paran çoksa!
Zavallı ben... Çamaşır, tahta, her gün uğraş da,
Sonunda bir paralar yok, el elde baş başta!
O tahtalar, çamaşırlar da geçti: Yok hâlim...
Ayakta sallanışım zorladır Hudâ âlim!
Çalışmadın, beni hep bunca yıl çalıştırdın;
O yavrucakları çıplak, sefîl alıştırdın;
Bilir mahalleli kim aldığın zamanda beni,
Çehiz çimenle donatmıştı beybabam evini.
Ne oldu şimdi o eşya? Satıp kumarda yedin!
Evet, kumarda yedin, hem de Karşılar’da yedin!
Kızın yetişti, alan yok, nasıl olur ki?
Soran “Şu sarhoşun kızı İffet değil mi? Vazgeç aman!”
Diyen kadınlara; “Pek doğru, pek” deyip gidiyor.
Bu söz zavallıyı bilsen ne türlü incitiyor!
Benim güzel meleğim, hiç de tâli’in yokmuş.
Anan benim gibi sersem, babansa bir sarhoş!
Necip de minderi koltukta geldi mektepten...
Demiş ki kalfa: “Sekiz aydır almadım hele ben
Ne haftalık, ne de aylık... Senin baban olacak
Kumarcı, oğlu için az yesin de tutsun uşak!”
Kovuldum anne! deyip ağlıyor zavallı çocuk...
Ne yapsın annesi? Dünyâda bir güvendiği yok!
O bâri bir adam olsun da kalmasın câhil
Demiştim olmadı... Lâkin kabâhat onda değil:
O her sabah okuyordu gürül gürül cüzünü;
Ayırmıyordu kitaptan ne olsa hiç gözünü.
Üç akşam oldu ki yoksun. Necip: Babam nerde?
Ben isterim onu mutlak demez mi? Bak derde!
Sular karardı; bu saatte hiç gezer mi kadın?
O, sarhoşun biri, tut kim sokak sokak aradın...
Nasıl bulursun a yavrum? Yarın gelir belki,
Dedim. Fakat çocuğun durmuyordu. Baktım ki
Avutmanın yolu yok; komşunun Hüseyn Ağ’yı
Alıp dolaşmadayım yatsı vakti dünyâyı.
Anam benim gibi evlâd doğurmaz olsaydı,
Bu hâli görmeden evvel gözüm yumulsaydı!
Herif! Şu hâlime bak, merhametli ol azıcık...
Bırak o zıkkımı, içtiklerin yeter artık.
Efendiler, ağalar, siz de bir nasihat edin,
Sizin de belki var evlâdınız...
– Hasan, ne dedin?
– Bırak, köpoğlu kadın amma çalceneymiş hâ!
– Benimki çok daha fazlaydı.
– Etme!
– Elbet ya!
Onun için boşadım. Sen işitmedin mi Halim?
– Kadın lâkırdısı girmez kulağıma zâti benim.
Senin karım dediğin âdetâ pabuç gibidir:
Biraz vakit taşınır, sonradan değiştirilir.
Kadın bu sözleri duymaz, tazallüm eylerdi;
Herif mezar taşı tavrıyla sâde dinlerdi;
Açıldı ağzı nihâyet , açılmaz olsa idi!
Taşıp döküldü, içinden şu lâ’net-i ebedî:
– Cehennem ol seni hınzır orospu, git: Boşsun!
– Ben anladım işi: Sen komşu, iyice sarhoşsun;
Ayıltınız şunu yâhu!
– İlişmeyin!
– Bırakın!
Herif ayıldı mı, bilmem, düşüp bayıldı kadın!
Gölgeler / Fir’avun İle Yüz Yüze
Fahru’n-nisâ Emîre Hadîce Hanımefendi Hazretlerine
Şu bağlı yelkeni çözsek de nehri atlayarak,
Biraz da karşıki vâdîye doğru yollansak.
Güneş çocuk: Yoracak hâli yok, sular durgun;
Gelin gecikmeyelim, tam zamanı yolculuğun.
Kürekler işlesin öyleyse, durmadan gideriz.
Fakat, bu “Nîl-i Mübârek” mezar kadar hissiz:
Bütün sevâhili boğmuş, gömerken emvâcı,
Ne vardı bir acı duysaydı? Şöyle dursun acı,
Huzûr içinde, sanırsın ki ninniler duyuyor:
Semâyı altına sermiş, derin derin uyuyor!
Henüz harîm-i zılâlinde bir cihan saklar,
O, belki yetmiş asırlık, mehîb Karnak’lar;
Alınların biriken kanlı, terli hüsrânı:
Şu Teb harâbesinin dalga dalga umrânı;
Şu, sermediyyeti hâlâ sayıklayan, âsâr,
Ki hây u hûy-i medîdiyle inlemişti civâr...
Bugün, sütûnlarının küskün ihtişâmıyle,
Ne ser-nigûn oluvermiş, aman bakın Nîl’e!
Yanaştık öyle mi? A’lâ! Geniş de bir kumsal;
Hemen basıp çıkalım, açmasın kenardaki sal.
Zemîn epey batıyor: Yolcu geçmemiş çokluk...
Şu hurmalıktan tuttuk mu, oh, kurtulduk...
Meğer hiç öyle değilmiş; ne inkisâr-ı hayâl:
Aşınca vâhayı, bir kumdur etti istikbâl!
Batar, çıkar, gideriz, çâresiz, yorulsak da.
Evet, belirmede, yer yer, birer sevimli ada;
Nedir ki arkası umran, filân değil, heyhât,
O, çöl dedikleri aylarca bitmeyen nakarat!
Daraldı gitgide vâdî, demek yakınlaştık:
Harâbeler sökedursun, yavaş yavaş, artık:
Göründü işte sütûnlar, kırık dökük, yer yer,
Göründü yerlere bîtâb düşmüş âbideler;
Göründü kaç sıra ma’bed ki kaplamış yurdu;
Göründü birçoğunun pâre pâre ma’bûdu!
Sağında nâ-mütenâhî yıkıntı dalgaları;
Solunda hangi harîminse tek kalan duvarı;
Önünde, gövdesi kırk elli parça, heykeller;
İlerde burnu kopuk başlar, arkasız beller.
O yanda kumlara yüzlerce dev kadîdi batar;
Bu yanda toprağı bin müstahâse yırtar atar.
Harâb emellerin enkâzı savrulur şurada;
Yıkık sarayları çiğner geçer nigâh arada...
Hülâsa, bir, ebedî kevni yok, zemîn-i fesâd,
İçinde haşre kadar haşrolur durur ecsâd!
Sıkıştı gitgide vâdî, nihayet oldu boğaz.
Güneş, çocuk değil artık, şu var ki pek yaramaz:
Sonunda cevvi tutuşturmak istedikçe hele,
Çekilmiyordu bu en nazlı günlerinde bile!
Aman bakın, ne perîşan şu toprağın hâli:
Bucak bucak deşerek, toprak olmuş ensâli ,
Çukurlarıyle, hayır, leşleriyle yutmuşlar!
Kefen soyanlar adammış, bu fâreler canavar!
Delik deşik kayalıklar, delik deşik sağ sol:
Mezar araştırıyor her tarafta bir sürü kol.
Sürüklenir sıralanmış paçavra enkâzı,
Zuhûr eder diye, altında mumyalar ba’zı;
Didiklenir, elenir, kül, kemik, bütün kümeler...
Nedir bu acz-i beşer karşısında hırs-ı beşer?
Büküldü tuttuğumuz yol cenûba doğru biraz;
Güneşse rüşdüne rağmen bütün bütün yaramaz:
Önünde damla kadar gölge sezmesin alevi,
Bir ân içinde, bakarsın, adımlayıp cevvi,
Ne kuytu der, ne siper, parçalar geçer mutlak;
Nasıl ki parçalamış: Her taraf çırılçıplak!
Asıl belâsı: Bu gittikçe kıvrılan dirsek,
Uzun sürerse, emînim, devâm edilmeyecek:
Kireç yakılmaya mahsus ocaklann bir eşi,
Kürek kürek saçıyor küllenip duran güneşi!
Hayır, sürekli değil, bitti, hem yaman bitti;
Gelin de sahneyi bir seyredin, gelin şimdi:
Geçit biraz dönerek garba sarkacak yerde,
Gerildi ansızın âfâka bir kızıl perde:
Ne ihtişâm-ı İlâhî! Ne saltanat! Ne celâl!
Eteklerinde zemîn, devre devre izmihlâl.
Bu cebhe fecr-i ezelden örülmüş olsa gerek;
Gurûb alevleri, yâhud, tehaccür eyleyerek,
Harîs emelleri tehdîde etmek üzre devam,
Fezâda alnını çatmış bu sermedî ehrâm! *
Evet, murâkabe hâlinde bir sükût-i mehîb,
Çıkıp harâbe-i edvâra yaslanan bu hatîb.
Ne bir hitâbe, hayır, yükselen, ne bir minber,
O çünkü çok daha yüksek, o bir derin makber!
Bu kıpkızıl kayanın bağrı kaç yerinden oyuk!
Sırayla birçok isim var... Tesâdüfen okuduk:
“İkinci Amnofis”... A’lâ! Hemen girip görelim.
Eşikte loştu kovuk, şimdi büsbütün muzlim.
Şu var ki, sürmedi, sıyrıldı perdeler nâgâh,
Çevirdi düğmeyi, besbelli, arkadan fellâh.
Işık güzel, azıcık yol çetin, fakat bu da hiç;
İşin fenâsı: İçerden gelen sıcak müz’ic...
Ne çâre! İnmeli, mâdem ki sormadan girdik.
Aşağıya doğru zemînin devâmı haylice dik...
Hayır, kapanmayabilmek hüner değil o kadar;
Adımda bir basamak var ki taştan oymuşlar.
Yavaş yavaş iniyorken uzandı bir köprü...
Önünde var ya delîlin, tevekkül et de yürü!
Geçer miyiz, geçeriz, haydi şimdi, bismillâh!
Kazâ savuştu ya, lâkin ne söylüyor fellâh:
Meğer, zifir mi zifir, bir belâlı kan kuyusu,
Bu takma köprünün altında tutmamış mı pusu!
Demek ki: Çalmak için muhteşem kemiklerini,
İkinci Amnofis’in kim delerse makberini;
-Nüfûza uğraşıyorken yolun serâirine-
Basınca eğreti konmuş kapakların birine,
Cehennemin dibi buymuş, deyip tekerlenecek!
Aman çabuk geçelim, yer tekin değilmiş pek...
Demin kalan basamaklar yetiştiler tekrar,
Berâber etmeye baktık aşağıya doğru firar,
Sitâre mevkibi hâlinde kâfileyle ziyâ,
Geçit boyunca dizilmiş, pırıl pırıl gûyâ:
Kovanda habsedilen bir yığın ateşböceği,
Delip halâs olayım, der, bu sermedî geceyi!
Duvarların, tavanın her yerinde, bî-pâyan,
Tekerrürüyle tevâlî eden rumûz-i beyân.
Nedir leyâle bürünmüş o renk renk eşkâl?
Kimin hesâbına zulmette oynayan bu hayâl?
Kimin? Nedir? diye, lâkin, kolayladık geçidi;
Direkli bir yere çıkmaktayız, bakın, şimdi.
Harîm-i hâsına geldik demek ki, Fir’avn’ın;
Gürültü etmeyelim, bî-huzûr olur, amanın!
Fakat, bu sahne, dağın sînesinde, pek müdhiş;
Açık semâ gibi yıldızlı, mâvi bir meneviş ,
Parıldayıp duruyor, kaplamış bütün sakfı.
Duvarların görünen sağlı, sollu, her tarafı,
-Memâtı hep akabâtıyle gösterir yollu-
Ecinni ordusu şeklinde bin hurâfe dolu.
Nasıl ki aynı hikâyâtı söylüyor tekmîl,
Şu perde perde sütûnlar da işte ber-tafsîl .
Peki, o nerde? diyorduk, hemen zuhûr etti,
Benekli kırmızı benziyle parlayan lâhdi.
Açıktı üstü, kapak, şimdi, bir kalın camdı;
Başında düğme de varmış ki, asrın evlâdı,
Koşup bükünce, ziyâ huzme huzme fışkırarak,
Göründü, kalkamaz olmuş, zavallı bir hortlak!
Adâletin ne şehâmetli bir tecellîsi,
Şu, leş görür gibi görmek İkinci Amnofis’i!
Bu Fir’avun ki, civârından ürküyordu beşer;
Bu Fir’avun ki, saraylar, sütûnlar, âbideler,
Bütün hayâtını ezberletirdi âfâka;
Bu Fir’avun ki eğilmişse boynu bir hakka,
O sâde kendi bekâsıydı, kendi nefsiydi;
Bu Fir’avun ki, o zıllin hayâl-i te’bîdi,
Dumanlı beynini sardıkça, artık efrâda,
Muhâl olurdu huzûr ihtimâli dünyâda;
Bu Fir’avun ki, cehennemdi yerde kâbûsu,
Cehennem olmadan evvel vücûd-i menhûsu;
Bu Fir’avun ki, beşer, korkudan, büküp belini,
Huşû’ içinde tavâf eylemişti heykelini;
Bu Fir’avun, bu görünmez kazâ, bu saklı belâ,
Ki bir zaman tapılıp dendi: “Rabbune’l-a’lâ !”
Ne intikâm-i İlâhî, ne sermedî hüsran:
Gelen, geçenlere ibret, yatar sefîl, üryan!
Soyulmadık eti kalmış, bilinmiyor kefeni;
Açıkta mumyası, hâlâ dağılmayan bedeni.
Bu çehre miydi ki titrerdi karşısında zemîn?
Bunun mu handesi âfâka tarh ederdi enîn?
Hayır, bu, çehre değil şimdi bir sicill-i azâb:
Bütün hutûtu perîşan, bütün meâli harâb,
Birer siyah uçurum gürleyen, çakan gözler;
O yıldırımların artık yerinde yeller eser!
Ölüm derinleşedursun çökük şakaklarda,
Düğümlü bir acı hüsran henüz dudaklarda,
Nedir düşündüğü, bilmem, o seyrelen sakalın;
Bir istırâb-ı mehîbin zebûnu lâkin alın.
Yanık kütüklere dönmüş, karın, kasık, el, ayak;
Yakında küllenerek hepsi târumâr olacak.
Şu gördüğüm mü nihâyet, bu leş mi âkıbetin?
Bunun mu uğruna milyonla rûhu inlettin?
Şeâmetin ne de etmiş ki cevvi istîlâ:
Hayâtın ayrı felâket, memâtın ayrı belâ!
Evet, sen eyleyemezdin sütun sütun feveran ,
Boşanmasaydı o ter bîgünâh alınlardan.
Zehirli ot gibi fışkırdı heykelin, yer yer,
Sulandı çünkü şu vâdî beşer kanıyla, beşer!
Zemine sığmadı bir türlü, korkarım, cesedin;
Yazık ki murdarı toprak bulup da örtemedin!
Değer mi dağları tırnakla, dişle oydurarak,
İçinde bir leş için muhteşem saray kurmak?
Nedir bu kokmuşa dünyâda olmadık tekrîm?
Niçin nasîbi değil rûhunun, bu nâz ü naîm?
Merâmın ölmeyebilmekse, ölmemek mümkin:
Saçıp savurduğun enfâs-ı ömrünün, lâkin,
Dedin de birkaçı olsun Hudâ yolunda fedâ,
Şu mâvi kubbeye gömdün mü bir sürekli sadâ?
Ölüm saçarken o şimşekli gözler âfâka,
Eğildi baktı mı toprakta can veren halka?
Şu duygusuz yüreğin susturup leâmetini ,
Yanık yüreklere sundun mu yâd-ı rahmetini?
Geçen hayât-ı sefîlin -ki hep çamur, hep kan!-
Deşildi, taştı da bir gün samîm-i yâdından,
O levsi gördün, utandın, terinle oğdun mu?
Ağarmıyorsa, nedâmet selinde boğdun mu?
Hayır, hayâ denilen renk o çehreden ne uzak!
Yumuldu gitti gözün, kirpiğin yaşarmayarak!
Sığındı mumyaya ciyfen , yegâne şâheserin;
Fakat, sığındı mı gufrâna rûh-i derbederin?
Hayâtının deşiversem birinci perdesini,
Kulaklarım duyacak çıplak etlerin sesini.
O etlerin ki alev püsküren sıcaklarda,
Tüter dururdu, inen kırbacınla kalkar da!
Yorulmak onlar için bir bilinmedik haktı,
O etlerin ki bütün hakkı parçalanmaktı!
Gözümde canlanıyor, şimdi, devr-i muhteşemin;
Nasıl hayâleti kumlardan uğradıysa, demin.
Fakat, nasîbini almış ki her tarafta ibâd,
Yetim iniltisi, ancak, kesilmeyen feryâd!
Ne hânümanları yıktın yıkılmadan şuraya?
Ne âşiyanları ezmişti, kim bilir, şu kaya?
Dokunsam ağlayacak, söylemez ki kaç kanı var,
Uzandığın çukurun, karşıdan bakan şu duvar.
Ne yüzle söyleyebilsin: Şerîk-i hüsrânı!
Bileydim, ey koca Mısr’ın ilâh-ı üryânı!
Mezâra, heykele âid bütün bu velveleler,
Bekân için mi hakîkat? Merâmın oysa, heder:
Evet, bütün beşerin hakkıdır bekâ emeli;
Fakat bu hakkı ne taştan, ne leşten istemeli!
Hilvan, 28 Kânûnievvel 1339
(28 Aralık 1923)
* El-Uksur’da “Vâdi’l-Mülûk” dedikleri vâdînin nihâyetinde bir kızıl dağ var ki,
sînesi Fir’avun mezarlarıyle dolu. Hilkatin bu eserini, Kâhire civarındaki
ehramlarla karıştırmamalı. ehram: piramitler
Gölgeler / Resmim için
Dış yüzüm böyle ağardıkça ağarmakta, fakat,
Sormayın iç yüzümün rengini: Yüzler karası!
Beni kendimden utandırdı, hakîkat şimdi,
Bana hiç benzemeyen sûretimin manzarası!
Safahat / Nazım Parçaları - Tercümedir
Nühüfte kalb-i ketûmunda leyl-i deycûrun,
Seninle biz iki âvâre-ser idik gûyâ:
Ki tâ ebed kalacak muhtefî nazarlardan,
Meğer ki onları etsin lisân-ı subh ifşâ!
Hakkın Sesleri / Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi
12 Rebîülevvel 1331
(18 Şubat 1913)
Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,
Aylar bize hep Muharrem oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi...
Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!
Âlem bugün üç yüz elli milyon
Mazlûma yaman bir âlem oldu:
Çiğnendi harîm-i pâki Şer’in;
Nâmûsa yabancı mahrem oldu!
Beyninde öten çanın sesinden
Binlerce minâre ebkem oldu.
Allah için, ey Nebiyy-i Ma’sûm,
İslâm’ı bırakma böyle bîkes,
İslâm’ı bırakma böyle mazlûm.
* * *
Bize “Dînî, Felsefî Musâhabeler” gibi muazzam bir eser yazan yâr-ı cânım,
üstâd-ı hâkîmim Hazret-i Ferîd’in kıymetdâr bir hâtıra-i iltifâtıdır:
“Enîs-i rûhum Akif’e,
Safahât’ın üçüncü kısmını neşre muvaffakiyetinden dolayı seni hâlisâne tebrîk
eder; diğer kısımlarının da peyderpey neşrine muvaffak olmanı Cenâb-ı Hak’tan
temennî eylerim.
Lisân-ı nazma -mâhiyetini tağyîr etmeksizin- müstaid olduğu inkişâfı verdin.
Türkçe’nin nazma gâyet elverişli olduğunu eserlerin ile isbât ettin. Bir
müddetten beridir lisânımızda herkes istediği gibi tasarrufâta kıyâm
eylediğinden, lisânımız bütün Osmanlıların lisânı olmak derecesinden lisân-ı
şahsî olmak derekesine düşmüştür. Filhakîka, üslûb, şahsın malı, ta’bir-i
dîgerle sâhibinin timsâlidir; fakat lisânın rûhuna dokunulmamak şartıyle.
Herkesin lisânda bir tasarruf-i mahsûs icrâsına salâhiyetdâr olması bir hadde
kadar mücâz olabilir; o haddi tecâvüz edenlere: “Dur!” demek lâzım gelir.
Halbuki lisânımızda icrâ-yı tasarrufâta kıyam edenler, teceddüd gösterenler,
hiçbir hadde riâyet etmiyorlar, hiçbir mikyâsa tâbi’ olmuyorlar, onun için
lisânımız da günden güne çığırından çıkıyor.
Meselâ bir heykeltraş, tasarrufât-ı hayâliyesiyle eserini kemâl-i mümkine îsâle
çalışır. Lâkin hiçbir zaman tabîatin ta’yin ettiği haddi tecâvüz edemez. Eserini
o had dâhilinde kemâl-i mümkine îsâl eder. O haddi tecâvüz ettiği anda, eseri
bir eser-i san’at değil, bir nümûne-i garâbet olur. Zîrâ sanâyie hâs olan kemâl
nev’înin zevk-i sahîh denilen bir mikyâsı vardır. Âsâr-ı san’atte gösterilecek
kemâl dâimâ o mikyâs ile ölçülür.
Ressamlık da böyledir. Ressam, eserinde göstereceği kemâli, anâsır-ı san’atin
nazm-ı tabî’îlerini bozmamak şartıyle gösterebilirse mahâret ibrâz etmiş olur;
gösteremezse tabîati kaba bir sûrette istinsâh ederek âdî bir mukallid
derekesinde kalır.
Anâsır-ı san’ati vaz’-ı tabî’îlerinden çıkaran kimse, kavânîn-i san’ati ihlâl
etmiş demektir. Vâkıâ bu hâl ender olarak duhâttan sudûr eder. Halbuki nazar-ı
sahîh ile bakılacak olursa dehâ-yı hakîkînin, bu hareketiyle kavânîn-i san’ati
ihlâl etmediği, belki san’atin kavânîn-i mevcûdesine bir kânun daha ilâve
eylediği görülür. Dehâya has olan bu tasarrufu taklîde kıyâm edenler dâimâ
aldanırlar, dâimâ muvaffakiyetsizlik girdâbına düşerler.
Mûsikînin de o gibi tasarrufât-ı mübdiâneye aslâ tahammülü yoktur. Heykeltraş
olsun, ressam olsun, mûsikîşinâs olsun dâimâ san’ate hâs olan mikyâs-ı nev’îyi
elinde tutmağa, san’atinde göstereceği eser-i kemâli o mikyâs ile ölçmeğe
mecburdur.
Bu şarîtaya riâyet etmeyen san’atkârların eserleri âsâr-ı san’atten ma’dûd
olamaz. Ne fâide ki şiirde bu dakîka asla nazar-ı i’tibâre alınmıyor. Çok
kimseler sâha-i nazmı tasarrufât-ı mübdiâneleri için gâyet vâsi’, gâyet müsâid
buluyorlar. O vâdîde gösterdikleri garâbetleri herkese birer bedîa-i ma’rifet
sûretinde kabul ettirmek istiyorlar. Yeni şiirlerde bunun pekçok numûneleri
görülüyor. Çok kimseler de şi’rin hakîkatini, şi’rde gösterilebilecek
tasarrufâtın hadd-i tabî’îsini ta’yînden âciz olduklarından bu başkalıklara
teceddüd, yâhud kemâl-i san’at nazarıyle bakıyorlar.
Elhâsıl öteki san’atlerin kabûl etmedikleri o gibi tasarrufât-ı dâhiyâneyi
zavallı şi’r kolayca kabûl ediyor. Eğer şi’rimizde gösterilen keyfî tasarruflar
bil-farz heykeltraşlıkta, ressamlıkta gösterilmiş olsaydı, heykeltraşın elinden
çıkan bir heykel her halde bizim bilmediğimiz bir mahlûk olur idi! Kezâ bir
ressamın böyle bir tasarruf netîcesinde vücûda getireceği eserler de bize
görmediğimiz, bilmediğimiz bir âlemin menâzırını tasvîr eder idi. Şi’rimizde bu
garâbet çoktan ta’ayyün etti. Fakat onun temyîzi diğer san’atlerdeki
garâbetlerin temyîzi kadar kolay olmadığından bugün o garâbetlere yukarıda
söylediğim gibi, teceddüd, yâhud kemâl-i san’at nâmı veriliyor. Bakalım bu hâl
ne zamana kadar devam edecek? Fakat sen lisân-ı şi’ri, mâhiyet-i nev’iyesine hâs
bir tekâmüle namzed kıldın; muvaffak da oldun; daha da olacaksın.
Gelelim ikinci mülâhazaya : İhtimâl ki “San’at san’at içindir; san’atten maksad
yine san’attir; san’atte dinî, ahlâkî, siyâsî bir gâye aramak abestir” diye
senin mesleğine i’tirâz edenler, onu hoş görmeyenler vardır. Fakat o halde,
ya’ni san’at hakkındaki bu düstûr kabul edildiği takdirde, onu dinsizliğe,
ahlâksızlığa da âlet ittihâz etmemek lâzım gelir. Zîrâ san’at, bu sûretle
kayıddan âzâde edilmiş olmayıp, belki kuyûdun en berbâdıyle takyîd edilmiş olur.
Ben, senin eserlerinde bu düstûra muhalefetini gösterecek bir şey görmüyorum.
Çünkü sen san’atte gâye aramıyorsun; lâkin gâyede san’at arıyorsun. Mesleğin
tamâmıyle maksadını te’mîne kâfîdir. Hemen feyyâz kalemine istediği cevelânı
ver, ciddî eserlere teşne olanları feyz-i kaleminle reyyân et! Safahât’ın bu
kısmını teşkîl eden manzûmelerin menbaı, Furkân-ı Hakîm olduğundan hepsinin
ilhâm-ı mahz eseri olduğunu söylemek zâiddir . Hemen söyle, hemen yaz! Tevfîk-i
Hudâ refîkin olsun azîzim.
30 Mayıs 1329 (12 Haziran 1913)
Ferîd”
Safahat / Nazım Parçaları - Yemişçi İhtiyar
Sinîn-i ömr-i şedâid-güzîni olmalıdır,
Cebîn-i pâkine pîrin bu çîn-i ye’si veren.
Elinde tartısı, dûşunda mülk-i seyyârı;
Yürür... Önünde mezar, arkasında bin şîven!
Zaman olur ki, uzaklarda bir serâb-ı muzî
Nümâyişiyle , gözünden geçer hayâl-i vatan;
Sönük nigâhını bîdâr ederdi belki ümîd,
Hayâle olsa müsâid bu meşy-i tâb-efgen .
Çeker şu bârı hayâtında hep hayâtı için;
Bilinse âh, şu bâr-ı hayâtı çekme neden?..
Gölgeler / Nevruz’a
İhtiyar amcanı, dinler misin, oğlum, Nevruz?
Ne büyük söyle, ne çok söyle; yiğit işde gerek.
Lâfı bol, karnı geniş soyları taklîd etme;
Sözü sağlam, özü sağlam adam ol, ırkına çek.
Hilvan, 15 Teşrînisânî 1348
(15 Kasım 1932)
Safahat / Nazım Parçaları - Bu Da Bir Mezar Taşı İçin Yazılmış İdi
Yâ Rab ne hatîbdir ki makber:
İnsanlara en derin meâli,
Bir vahy-i bülend kudretiyle
Telkîn ediyor lisân-ı hali!
Ondan da alınmıyorsa ibret,
Yok bir daha almak ihtimâli!
Binlerce vücûd-i nâzenînin
Bir servi hayâl-i yâl ü bâli.
Binlerce ser-i semâ-güzînin
Bir kabza türâb olur zevâli.
Her seng-i mezâr bin hayâtın
Fânîlere karşı infiâli.
Görsün de bu inkılâbı insan,
Dehrin nedir anlasın kemâli!
Zâir bu hakâikin önünde
Hâlâ mı bırakmadın hayâli?
Gölgeler / Gece
Üstâd-i hakîmim Ferîd Beyefendi’ye
Bütün kandillerin tehlîle dalmışlar... Şaşırdım ben:
Nasıl ma’bed ki sun’un sermedî bir secde gökkubben!
Kapanmış, titriyor dünyâların haşyetle karşında;
Melekler, sanki başkesmiş, durur dâmân-ı Arş!ında.
Ne rengârenk ubûdiyyetle, yâ Rab, hercümerc âfâk:
Karanlıklar, ışıklar, gölgeler, lebrîz-i istiğrâk.
Bu istiğrâk uyandırnaz mı, devrettikçe, ekvânı,
Perîşan rûhumun inler harâb evtâr-ı îmânı.
Perîşan: Çünkü yükselmiş değil feryâd-ı gümrâhım;
Şu mahşer mahşer envârın biraz yol verse, Allâh’ım!
Evet, milyarla âlem vecde gelmiş bu’d-i mutlakta;
Benim bîçâre gölgem çırpınır bir damla toprakta!
Samîmîdir bütün gûş ettiğin âvâz hilkatten,
Niçin gözyaşlarım haybetle dönsün sermediyyetten?
Diyorlar, hep şemsinden ayrılmış, bu ecrâmı...
İlâhî, onlann bir ân için olmazsa ârâmı;
Nasıl dursun, benim bîçâre gölgem, senden ayrılmış?
Güneşlerden değil, yâ Rab, senin sînenden ayrılmış!
Henüz yâdımdadır bezminde medhûş olduğum demler;
O demlerdir ki yâdımdan kopar beynimde bin mahşer!
Tutundun kibriyâdan bir nikâb, uçtun nigâhımdan.
İlâhî, bin tecellî berk ururken kıble-gâhımdan,
Vurur mihrâbdan mihrâba alnım şimdi hüsranla;
Tesellî bulmanın imkânı yok ferdâ-yı gufranla.
Serilmiş, secdemin inler durur yerlerde mi’râcı;
Semâlardan gelir ummanların tehlîl-i emvâcı!
Karanlıklar, ışıklar, gölgeler sussun ki, Allâh’ım,
Bütün dünyâyı inletsin benim secdem, benim âhım.
Ömürler geçti, sen yoksun, gel ey bir tânecik Ma’bûd,
Gel ey bir tânecik gâib, gel ey bir tânecik mevcûd!
Ya sıyrılsın şu vahdet-gâhı vahşet-zâr eden hicran,
Ya bir nefhanla serpilsin bu hâsir kalbe itmînan.
Hayır, îmanla, itmînanla dinmez ruhumun ye’si:
Ne âfâk isterim sensiz, ne enfüs, tamtakır hepsi
Senin Mecnûn’unum, bir sensin ancak taptığım Leylâ;
Ezelden sunduğun şehlâ-nigâhın mestiyim hâlâ! *
Gel ey sâkî-i bâkî, gel, Elest’in yâdı şâdolsun:
Yarım peymâne sun, bir cür’a sun, tek aynı meyden sun!
O lâhûtî şarâbın vahyi her zerremden inlerken,
Bütün âheng-i hilkat bir zaman dinsin enînimden.
Gel ey dünyâların Mevlâ’sı, ey Leylâ-yı vicdânım,
Senin yâd olduğum sînende olsun, varsa, pâyânım!
Hilvan, 5 Kânûnisânî 1342
(5 Ocak 1926)
* “Cânıma bir merhabâ sundu ezelden çeşm-i yâr,
Öyle mest oldum ki gayrın merhabâsın bilmedim!”
Ahmed Paşa
Hakkın Sesleri / Âyet Meâli (Yûsuf, 87)
“Oğullarım: Gidiniz de Yûsuf’la kardeşini araştırınız, hem sakın Allah’in
inâyetinden ümîdinizi kesmeyiniz; zîrâ, kâfirlerden başkası Allah’ın inâyetinden
ümîdini kesmez.”
(Kur’an, Yûsuf, 87)
Âtîyi karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle:
Îmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
Ey dipdiri meyyit! “İki el bir baş içindir”
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki, süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
Âtîyi karanlık görüvermekle apıştın!
Esbâbı elinden atarak ye’se yapıştın!
Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan,
Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.
Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
Herkes gibi dünyâda henüz hakk-ı hayâtın
Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın ?
Ye’s öyle bataktır ki: Düşersen boğulursun.
Ümmîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümîdiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me’yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar
Lâ’netleme bir ukde-i hâtır ki: Çözülmez...
En korkulu cânî gibi ye’sin yüzü gülmez!
Mâdâm ki alçaklığı bir, ye’s ile şirkin ;
Mâdâm ki ondan daha mel’un, daha çirkin
Bîr seyyie yoktur sana; ey unsur-i îman,
Nevmîd olarak rahmet-i mev’ûd-i Hudâ’dan,
Hüsrâna rızâ verme... Çalış... Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!
Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...
Seslerde: “Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş!”
Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
Tek kol da “Yapışsam...” demiyor bir tarafından!
Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
Uğraş ki: Telâfi edecek bunca zarar var.
Feryâd ile kurtulması me’mûl ise haykır!
Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
“İş bitti... Sebâtın sonu yoktur!” deme, yılma.
Ey millet-i merhûme, sakın ye’se kapılma.
19 Rebîülâhir 1331
14 Mart 1329
(27 Mart 1913)
Safahat / Acem Şâhı
“Be-merdî ki mülk-i serâser zemîn
Niyerzed ki hûnî çeked ber zemîn.”
Sa’dî
Gürz-i girân-ı zulmünü ey kanlı nâsiye;
Eyvân-ı zer-cidârına as ziynetin diye!
Al kanlı bir kefenle donat hayme-gâhını,
Canlarla yak meşâil-i mâtem-penâhını!
Makberlerin hufeyre-i muzlim-dehanları ,
Dendân-ı gayz u kahra şebîh üstühanları
Yâd eylesin mezâlimini tâ ebed senin.
Ey cebhesi kitâbesi bin kanlı medfenin!
Ey bir hayâle tuhfe kılan bin hakîkati,
Ey âhenîn eliyle kazıp kabr-i milleti,
Nûr-i hayât ufuklarını herc ü merc eden!
Leylin şedîd zulmetini rûha meze eden!
Envâr-ı mihr-i fikri sen ey hâksâr eden,
Meyyitlerin izâmı gibi târumâr eden!
Ey hâdimi serâçe-i mâtem-feşânların !
Rahş-i akûr-i zulmüne pâmâl olanların
Gül-gonce-i mezârı mıdır tâc-ı devletin?
Tutmuşsa da avâlim-i efkârı şöhretin
Zannetme ki hükûmetinin efseriyledir ...
Sa’dî’lerin mezâr-ı çemen-ber-seriyledir.
Sa’dî’lerin mezârı, evet, bir avuç türâb ...
Tahtınsa bir cihan ki senin âsûmân-meâb!
Lâkin o kabre bence fedâ taht ü efserin...
Makber-güzîn olup da sükût eyleyenlerin
Feryâd-ı vâpesînine değmez bu velvelen...
Mudhik gelir nigâh-ı temâşâma hâilen !
Bin mülkü, milleti yok eden pençe-i felek,
Bir şahsı şüphesiz ebedî kılmamak gerek.
Mâzî ki işte makbereler mâverâsıdır ,
Milletlerin haziyre-i zâir-cüdâsıdır .
Atfeylesen nigâhını ka’r-ı zalâmına:
Milletlere gözün ilişir na’ş nâmına!
Dârâ’ların o nâsiye-i târumârını,
Ecdâdının izâmını, çökmüş mezârını
Pîş-i nigâh-i ibretine al da bir düşün...
Çoktur bu rütbe dağdağa bir kabza hâk için!
İklimler alan o muazzam Napolyon’un
Bir hufredir kazandığı şey. İşte bak onun
En son serîri makbere-i mâtemîsidir,
Akreplerin nedîmi, yılanlar enîsidir !
Yer kalmamış sarây-ı muallâna bak utan:
Mâtem-sarâylarla dolu sâha-i vatan!
Emr-i cihân-mutâı bu dünyâyı râm eden
Eslâfının -bugün düşünürsek- değil iken
Toprak olan dehenleri feryâda muktedir,
Hâlâ senin bu velvele-i nahvetin nedir?
“Riyâset be-dest-i kesânî hatâst
Ki ez-destşân-ı desthâ ber Hudâst.”
Sa’dî
Bu müdhiş velvelen Îrân’ı dâim inletir sanma.
“Muzaffersin!” diyen sesler bütün hâindir, aldanma.
Zafer-yâb olduğun kimdir? Düşün bir kerre millet mi?
Adâlet isteyen bir kavmi vurmak gâlibiyyet mi?
Nasîbin yok mudur bir parça olsun âdemiyyetten ?
Nasıl aldırmıyorsun yükselen feryâda milletten?
Emîn ol bunca mazlûmun yüreklerden kopan âhı,
Tependen indirir elbette bir gün lâ’netu’llâhı!
Sığınmış olduğun şevket-sarây-ı zulmü pek muhkem
Hayal etmektesin... Lâkin ne bârûlar, ne müstahkem
Penâh-ı bî-amanlar , heybet-i Kahhâr-ı Mutlak’lâ.
Kökünden devrilip bir anda yeksân oldu toprakla!
O, birçok memleket vîran edip yaptırdığın eyvan
Harâb olmaz mı? Kabristana dönmüşken bütün Îran?
Evet, Îrân’ı kabristana döndürdün, helâk ettin;
Kefen yaptın girîbân-ı ümîdi çâk çâk ettin!
“Bütün dünyâ için bir damla kan çoktur” diyorlar, sen,
Şu ma’sûm ümmetin seller akıttın hûn-i pâkinden!
Yüzünden perde-i temkîn-i artık kaldırıp attın:
Ne mâhiyyet, nasıl fıtrattasın, dünyâya anlattın!
Livâü’l-hamd-i hürriyet iken İslâm için gâyet
Nedir pâmâl-i istibdâdın olmak öyle bir râyet.
Kazak celbeyleyip tâ Rusya’dan, sâdâtı çiğnettin;
Yezîd’in ruhu şâd olsun... Emînim çünkü şâd ettin!
Şehâmet gösterip binlerce beytullâhı bastırdın;
Şecâat arz edip birçok ricâlullâhı astırdın!
Ne Allah’tan hayâ ettin, ne Peygamber’den âr ettin:
Devirdin kâ’be-i ulyâ-yı dîni, hâk-sâr ettin!
Hamâset-perverân-ı kavmi tuttun bir bir öldürdün,
Umûmen Şark’ı ağlattın, umûmen Garb’ı güldürdün...
Hayır, hiçbir gülen yok, sızlıyor Garb’ın da vicdanı,
Görüp ecsâd-ı mazlûmîne meşher hâk-i Îrân’ı!
O Sa’dî’ler, o Hâfız’lar, o Firdevsî, o Râzî’ler,
Gazâlî’ler, o Kutbüddîn, o Sa’düddîn, o Kâdî’ler
Yetiştirmiş; o Örfî’nin, o birçok şems-i irfânın
Ziyâsından tenevvür eylemiş; iklîmi dünyânın,
Bugün makhûr-i nâdânîsidir bir fırka haydûdun!
Nedir pinhân olan esrârı bilmem, bunda Ma’bûd’un.
Hayır, Ma’bûd’a ircâında yoktur bunların ma’nâ:
Yataklık eylemez cânîye -hâşâ- bir zaman Mevlâ.
Şehâmet-perverâ, Şâhâ! Zaman, bî-dâdı kaldırmaz;
Hatâ etmektesin şâyed diyorsan “Kimse aldırmaz.”
Bu istibdâda artık bir nihâyet ver ki: İstikbâl
Karanlık derler amma işte pek meydanda: İzmihlâl !
* Bu manzumeyi Midhat Cemâl ile beraber yazmıştık. Bu birinci parça onun,
aşağıda gelecek ikinci parça benimdir.
Hakkın Sesleri / Âyet Meâli (Neml, 52)
“İşte sana, onların kendi yolsuzlukları yüzünden ıpıssız kalan yurtları!..”
(Kur’an, Neml, 52)
Geçenler varsa İslâm’ın şu çiğnenmiş diyârından;
Şu yüz binlerce yurdun kanlı, zâirsiz mezârından;
Yürekler parçalar bir nevha dinler reh-güzârından.
Bu mâtem, kim bilir, kaç münkesir kalbin gubârından
Hurûş etmekte, son ümmîdinin son inkisârından?
Evet, son inkisârından ki yoktur cebrin imkânı:
Batıp gitmiş nazarlar beklemekten fecr-i nâzânı !
Nasıl, ey yolcu, bin lâ’net gelip ezmez ki vicdânı;
Dudaklar, çâk çâk olmuş, içerken zehr-i hüsrânı,
Uzaktan baktı -koşmak nerde!- milyonlarca yârânı!
Bu ıssız âşiyanlar bir zaman candan muazzezdi;
Bu damlar böyle baykuş seslerinden çın çın ötmezdi;
Şu kurbağalar seken vâdîde ceylânlar koşup gezdi;
Şu coşmuş, ağlayan ırmak ne handan gölgeler sezdi;
Bütün mâzîyi bir tûfan, fakat, hep boğdu, hem ezdi!
Vefâsız yurd! Öz evlâdın için olsun, vefâ yok mu?
Neden kalbin kararmış? Bin ocaktan bir ziyâ yok mu?
İlâhî kimsesizlikten bunaldım, âşinâ yok mu?
Vatansız, hânümansız bir garîbim... Mültecâ yok mu?
Bütün yokluk mu her yer? Bâri bir “Yok!” der sadâ yok mu?
* * *
Gitme ey yolcu, berâber oturup ağlaşalım:
Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım:
Ne yapıp ye’simi kahreyleyeyim, bilmem ki?
Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki!..
Ah! Karşımda vatan nâmına bir kabristan
Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan?
Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu,
Nereden başladı yükselmeye, bak, nerde ucu!
Bu ne hicrân-ı müebbed, bu ne hüsrân-ı mübîn...
Ezilir rûh-i semâ, parçalanır kalb-i zemin!
Azıcık kurcala toprakları, seyret ne çıkar:
Dipçik altında ezilmiş, paralanmış kafalar!
Bereden reng-i hüviyyetleri uçmuş yüzler!
Kim bilir hangi şenâatle oyulmuş gözler!
“Medeniyyet” denilen vahşete lâ’netler eder.
Nice yekpâre kesilmiş de sırıtmış dişler!
Süngülenmiş, kanı donmuş, nice binlerle beden!
Nice başlar, nice kollar ki cüdâ cisminden!
Beşiğinden alınıp parçalanan mahlûkat;
Sonra, nâmûsuna kurbân edilen bunca hayat!
Bembeyaz saçları katranlara batmış dedeler!
Göğsü baltayla kırılmış memesiz vâlideler!
Teki binlerce kesik gövdeye âid kümeler:
Saç, kulak, el, çene, parmak... Bütün enkâz-ı beşer!
Bakalım, yavrusu uğrar mı, deyip, karnından,
Canavarlar gibi şişlerde kızarmış nice can!
İşte bunlar o felâket-zedelerdir ki, düşün,
Kurumuş ot gibi doğrandı bıçaklarla bütün!
Müslümanlıkları bîçârelerin öyle büyük
Bir cinâyet ki: Cezâlar ona nisbetle küçük!
Ey, bu toprakta birer na’ş-ı perîşan bırakıp,
Yükselen mevkib-i ervâh! Sakın arza bakıp;
Sanmayın: Şevk-ı şehâdetle coşan bir kan var...
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!
Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdârımıza!
Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza!
Tükürün cebhe-i lâkaydına Şark’ın, tükürün!
Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!
Tükürün Ehl-i Salîb’in o hayâsız yüzüne!
Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!
Medeniyyet denilen maskara mahlûku görün:
Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!
Hele i’lânı zamanında şu mel’un harbin,
“Bize efkâr-ı umûmiyyesi lâzım Garb’ın;
O da Allah’ı bırakmakla olur” herzesini,
Halka îman gibi telkîn ile, dînin sesini
Susturan aptalın idrâkine bol bol tükürün!..
Yine hicrân ile çılgınlığım üstümde bugün...
Bana vahdet gibi bir yâr-ı müsâid lâzım!
Artık ey yolcu bırak... Ben, yalınız ağlayayım!
22 Safer 1331
17 Kânûnisânî 1328
(30 Ocak 1913)
Hakkın Sesleri / Âyet Meâli (Bakara, 11-12)
“Onlara: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın!” denildiği zaman, “Biz ıslahtan başka bir
şey yapmıyoruz!” derler. Gözünü aç, iyi bil ki: Onlar yok mu, işte asıl müfsit
onlardır. Lâkin farkında değiller.” (Kur’an, Bakara, 11-12)
Bir yığın kundakçıdan yangın görenler milleti,
Şimdi inmiş zanneder mutlak şu müdhiş âyeti!
Ey vatansız derbederler, ey denî kundakçılar!
Milletin, az çok, duran bir dîni, bir nâmûsu var.
Şimdi nevbet onların... Yansın da onlar, öyle mi?
Târumâr olsun bütün bir Müslümanlık âlemi...
Ey, hayâ nâmında bir hissin vücûdundan bile,
Pek haberdâr olmayan, yüzsüz, hayâsız! Bak hele!
Arkasından takla attın en denî bir şöhretin;
Düştü takken, çıktı cascavlak o kel mâhiyyetin!
Bir külâh kapmaksa şâyet bunca hırsın gâyesi;
Kendi nâmûsun olur, ergeç onun sermâyesi.
Yoksa, nâmûsuyla, vicdânıyla halkın oynama...
Sonra kat kat nâsiyenden sarkacak birçok yama!
Bir kızarmaz çehre bulmuşsun ya, ey cânî, bürün;
Hem bütün dünyâyı ifsâd eyle, hem muslih görün!
Kendi ırzından cömert olmaksa mu’tâdın eğer;
Kendi malındır senin, hakkın tasarruf, kim ne der?
Milletin, lâkin henüz ma’sûm olan evlâdına,
Verme bir mel’un temâyül mübtezel mu’tâdına!
Biz ki her mevcûdu yıktık, gâyesiz bir fikr ile;
Yıkmadık bir şey bıraktık... Sâde bir şey: Âile.
Hangi bir bünyânı mahvettik de ıslâh eyledik?
İşte vîran memleket! Her yer delik, her yer deşik!
Bunların ta’mîri kâbil... Olsa ciddiyyet, sebât;
Lâkin, Allah etmesin, bir düşse şâyet âilât ,
En kavî kollarla hattâ kalkamaz imkânı yok.
Kim ki kalkar der, onun hayvan kadar iz’ânı yok!
“Âilî bir inkılâb olsun!” diyen me’yûs olur,
Başka hiçbir şey kazanmaz, sâde bir ...... olur.
Çünkü “çıplak” inkılâbâtın rezâlettir sonu...
Ey denî kundakçılar, biz sizde çok gördük onu!
Bir de halkın dîni var, sık sık ta’arruzlar gören.
Hâle bak: Millette hissiyyâtı oymuş öldüren!
Dîni kurbân etmeliymiş, mülkü kurtarmak için!..
Tut da, hey sersem, bu idrâkinle sen âlim geçin!
Her cemâatten beş on dinsiz zuhûr eyler, bu hâl
Pek tabî’îdir. Fakat ilhâdı bir kavmin muhâl.
Hangi millettir ki efrâdında yoktur hiss-i din?
En büyük akvâma bir bak: Dîni her şeyden metin .
Düşme ey âvâre millet bunların hızlânına ;
Vâkıfız biz hepsinin pek muhtasar irfânına:
Şark’a bakmaz, Garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi ;
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz, bütün sermâyesi!..
16 Cemâziyelâhir 1331
9 Mayıs 1329
(22 Mayıs 1913)
Gölgeler / Nefs-i Nefîs
Beşerin taptığı bir kendisinin heykelidir;
Dinlemem, etse de Allâh’ı bütün gün takdîs,
Ben bu mel’un putun uğrunda geberdim, hâlâ,
Kabaran kokmuş içimden: “Yaşasın nefs-i nefîs!”
Hilvan, 12 Temmuz 1348 (1932)
Gölgeler / Hicran
– Bu bir ma’bedse, çırçıplak yakışmaz, sonra gâyet loş;
Gelen: Ma’bûd; ışık bul, yaygı bul, git başka yerden, koş!
Hemen bir kandil aldım komşulardan, bir de seccâde;
Dedim: “Gel şimdi mihmânım, sa’âdet-gâhın âmâde.”
Ne yanlışmış hesâbım: Hiç kapımdan geçmez oldun bak!
İlâhî! Söktüm attım; işte hücrem şimdi çırçıplak:
Ne âfâkında tek kandil, ne mihrâbında seccâde;
Ezelden bildiğin toprak, bütün varlıktan âzâde,
Serilmiş secdelerdir bekleyen yerlerde mihmânı;
Bu üryan şu’le dersen, sînemin pâyansız îmânı.
İlâhî! Bir hatâ ettimse, elvermez mi hüsrânım?
Güneşler doğdu, aylar doğdu, ben hâlâ perîşânım!
Çakar şimşeklerin karşımda, yırtar, çiğner âfâkı;
Henüz rûhum, fakat, bir yağmurun bin canla müştâkı.
Sen ey dilber ki, serpildikçe handen, fışkırır, yer yer,
Semâlardan, zeminlerden şafaklar, lâleler, güller;
Şu öksüz yurda bir gülmez misin? Hâlâ yetîmindir;
Bütün yangındı indirdiklerin, bir gün de nûr indir.
Hayır, ben handeden geçtim, celâlin etmesin tehdîd,
Açar haşyetle donmuş her sücûdum renk renk ümmîd.
İlâhî! Pek bunaldım, nerde nûrun? Nerde gufrânın?
Cehennem gezdirip dursun mu âfâkımda hicrânın?
Evet, gafletti sun’um, lâkin insan gaflet etmez mi?
Yıkandım bir ömürdür döktüğüm yaşlarla, yetmez mi?
Gel artık, mâsivâ yok, şimdi yurdum Tanrı yurdumdur:
Tüten hücremde îmânım, yatan, yer yer, sücûdumdur.
Ne irfânımda bir iz var, ne vicdânımda, ey Yezdan,
O seccâdeyle kandilden sinen bîgâne rûhundan.
İlâhî sînemin çınlar durur yâdınla eb’âdı,
Ne yapsın âbidin sensiz bu vîran vahşet-âbâdı ?
Nedir ma’nâsı, Ma’bûd olmadıktan sonra, mihrâbın,
Rükû’un, haşyetin, vecdin, bütün bîçâre esbâbın?
Harâb enkâz-ı îmandır yatar haybetle yerlerde,
Ne bekler; sen geçerken pây-mâlin olmayan secde?
Bütün cevviyle, ecrâmıyle insin, târumâr olsun,
Nedir ma’nâsı bir kalbin ki, âfâkında sen yoksun!
Güneşler geçti, aylar geçti, artık gel ki, mihmânım,
Şuhûdundan cüdâ îmanla yoktur kalmak imkânım.
Hilvan, 10 Kânûnisânî 1342
(10 Ocak 1926)
Gölgeler / Yine Kıt’alar - Resim İçin
Beni rahmetle anarsın ya, işitsen, bir gün,
Şu sağır kubbede, hâib, sesimin dindiğini?
Bu heyûlâya da bir kerrecik olsun bak ki,
Ebediyyen duyayım kabrime nûr indiğini
Hilvan, 10 Teşrînisânî 1347
(10 Kasım 1931)
Gölgeler / Tek Hakîkat
Tek hakîkat var, evet, bellediğim dünyâdan,
Elli, altmış sene gezdimse de, şaşkın şaşkın;
Hepimiz kendimizin, bağrı yanık, âşıkıyız;
Sâde, i’lânı çekilmez bu acâib aşkın!
Hilvan, 17 Temmuz 1349 (1933)
Gölgeler / Leylâ
“Barındırmaz mısın koynunda; ey toprak?” derim, “yer pek”,
Döner, imdâdı gökten beklerim, heyhât, “gök yüksek”. *
Bunaldım kendi kendimden, zamân ıssız, mekân ıssız;
Ne vahşetlerde bir yoldaş, ne zulmetlerde tek yıldız!
Cihet yok: Sermedî bir seddi var karşında yeldânın;
Düşer, hüsrâna, kalkar, ye’se çarpar serserî alnın!
Ocaksız vâhalar, çöller; sağır vâdîler, enginler;
Aran: Beynin döner boşlukta; haykır: Ses veren cinler!
Şu vîran kubbe, yıllardır, sadâdan dûr, ışıktan dûr;
İlâhî, yok mu âfâkında bir ferdâya benzer nûr?
Ne bitmez bir geceymiş? Nerden etmiş Şark’ı istîlâ?
Değil canlar, cihanlar göçtü hilkatten, bunun, hâlâ,
Ezer kâbûsu, üç yüz elli, dört yüz milyon îmânı;
Boğar girdâbı her devrinde milyarlarca sâmânı!
Asırlardır ki, İslâm’ın bu her gün çiğnenen yurdu,
Asırlar geçti, hâlâ bekliyor ferdâ-yı mev’ûdu!
O ferdâ, istemem, hiç doğmasın “ferdâ-yı mahşer”se...
Hayır, kudretli bir varlıkla mü’minler mübeşşerse ;
Bu kat kat perdeler, bilmem, neden sıyrılmasın artık?
Niçin serpilmesin, hâlâ ufuklardan bir aydınlık?
O “aydınlık” ki, sönmek bilmeyen ümmîd-i işrâkı,
“Vücûdundan peşîman, ölmek ister” sandığın Şark’ı,
Füsünkâr iltimâ’âtiyle döndürmüş de şeydâya;
Sürükler, bunca yıllardır, o sevdâdan bu sevdâya.
Hayır! Şark’ın, o hodgâm olmayan Mecnûn-i nâ-kâmın ,
Bütün dünyâda bir Leylâ’sı var: Âtîsi İslâm’ın.
Nasıldır mâsivâ, bilmez; onun fânîsidir ancak;
Bugün, yâdiyle müstağrak; yarın, yâdında müstağrak!
Gel ey Leylâ, gel ey candan yakın cânan, uzaklaşma!
Senin derdinle canlardan geçen Mecnûn’la uğraşma!
Düşün: Bîçârenin en kahraman, en gürbüz evlâdı,
Kimin uğrunda kurbandır ki, doğrandıkça doğrandı?
Şu yüz binlerce sönmüş yurda yangınlar veren kimdi?
Şu milyonlarca öksüz, dul kimin boynundadır şimdi?
Kimin boynundadır serden geçip berdâr olan canlar?
Kimin uğrundadır, Leylâ, o makteller, o zindanlar?
Helâl olsun o kurbanlar, o kanlar, tek sen ey Leylâ,
Görün bir kerrecik, ye’s etmeden Mecnûn’u istîlâ.
Niçin hilkat zemîninden henüz yüksekte pervâzın?
Şu topraklarda, şâyed, yoksa hiç imkân-ı i’zâzın ,
Şafaklar ferş-i râhın, fecr-i sâdıklar çerâğındır;
Hilâlim, göklerin kalbinde yer tutmuş, otâğındır;
Ezanlar nevbetindir: İnletir eb’âdı haşyetten;
Cihâzındır alemler, kubbeler, inmiş meşiyyetten;
Cemâ’atler kölendir. Kâ’be’ler haclen... Gel ey Leylâ,
Gel ey candan yakın cânan ki gâiblerdesin, hâlâ!
Bu nâzın elverir, Leylâ, in artık in ki bâlâdan,
Müebbed bir bahâr insin şu yanmış yurda Mevlâ’dan.
Ankara - Nisan 1338 (1922)
* Muztar kaldığımız anlarda mürâca’at ettiğimiz bir meselimiz vardır: Yer pek,
gök yüksek.
Gölgeler / Yaş Altmış!
Hudâ râzî değil, halk istemez, hilkat “Gebersin!” der;
Şu benden hoşlanan kim? Yoksa, hâşâ, ben mi hoşnûdum?
Hayâtımdan inerken, bir bir, altmış perde karşımda,
Utanmak bilmedim kendimden olsun, esnedim durdum!
O inmiş perdeler tekrar açılsın, aynıdır te’sîr;
Bu hayvanlıkla artık ben de insandan mı ma’dûdum?
Hilvan, 4 Ağustos 1348 (1932)
Gölgeler / Resmim için
Bir canlı izin varsa şu toprakta, silinmez;
Ölsen, seni sırtında taşır toprağın altı.
Ey gölgeden ümmîd-i vefâ eyleyen insan!
Kaç gün seni hatırlayacaktır şu karaltı?
Safahat / Küfe
Beş-on gün oldu ki, mu’tada inkıyâd ile ben
Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden.
Bizim mahalle de İstanbul’un kenârı demek:
Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmeyerek!
Adım başında derin bir buhayre dalgalanır,
Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır!
Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil ,
Selâmetin yolu insan için bu, başka değil!
Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak,
Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak,
Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden,
Lisân-ı hâl ile amma rükûa niyyet eden
O sâlhurde , harab evlerin saçaklarına,
Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına
Delîlimin koca bir şey takıldı...
Baktım ki: Genişçe bir küfe yatmakta, hem epey eski.
Bu bir hamal küfesiymiş... Aceb kimin? Derken;
On üç yaşında kadar bir çocuk gelip öteden,
Gerildi, tekmeyi indirdi öyle bir küfeye:
Tekermeker küfe bîtâb düştü tâ öteye.
– Benim babam senin altında öldü, sen hâlâ
Kurumla yat sokağın ortasında böyle daha!
O anda karşıki evden bir orta yaşlı kadın
Göründü:
– Oh benim oğlum, gel etme kırma sakın!
Ne istedin küfeden, yavrum? Ağzı yok dili yok,
Baban sekiz sene kullandı... Hem de derdi ki: “Çok
Uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz...”
Baban gidince demek kaldı âdetâ öksüz!
Onunla besleyeceksin ananla kardeşini.
Bebek misin daha öğrenmedin mi sen işini?”
Dedim ki ben de:
– Ayol dinle annenin sözünü!
Fakat çocuk bana haykırdı ekşitip yüzünü:
– Sakallı, yok mu işin? Git cehennem ol şuradan!
Ne dırlanıp duruyorsun sabahleyin oradan?
Benim içim yanıyor: Dağ kadar babam gitti...
– Baban yerinde adamdan ne istedin şimdi?
Adamcağız sana, bak hâl dilince söylerken...
– Bırak hanım, o çocuktur, kusûra bakmam ben...
Adın nedir senin oğlum?
– Hasan.
– Hasan, dinle.
Zararlı sen çıkacaksın bütün bu hiddetle.
Benim de yandı içim anlayınca derdinizi...
Fakat, baban sana ısmarlayıp da gitti sizi.
O, bunca yıl çalışıp alnının teriyle seni
Nasıl büyüttü? Bugün, sen de kendi kardeşini,
Yetim bırakmayarak besleyip büyütmelisin.
– Küfeyle öyle mi?
– Hay hay! Neden bu söz lâkin?
Kuzum, ayıp mı çalışmak, günah mı yük taşımak?
Ayıp: Dilencilik, işlerken el, yürürken ayak.
– Ne doğru söyledi! Öp oğlum amcanın elini...
– Unuttun öyle mi? Bayramda komşunun gelini:
“Hasan, dayım yatı mekteplerinde zâbittir;
Senin de zihnin açık... Söylemiş olaydık bir...
Koyardı mektebe... Dur söyleyim” demişti hani?
Okutma sen de hamal yap bu yaşta şimdi beni!
Söz anladım ki uzun, hem de pek uzun sürecek;
Benimse vardı o gün pek çok işlerim görecek
Bıraktım onları, saptım yokuşlu bir yoldan.
Ne oldu şimdi aceb, kim bilir, zavallı Hasan?
Bizim çocuk yaramaz, evde dinlenip durmaz;
Geçende Fâtih’e çıktık ikindi üstü biraz.
Kömürcüler kapısından girince biz, develer
Kızın merakını celbetti , dâimâ da eder:
O yamrı yumru beden, upuzun boyun, o bacak,
O arkasındaki püskül ki kuyruğu olacak!
Hakîkaten görecek şey değil mi ya? Derken,
Dönünce arkama, baktım: Beş on adım geriden,
Belinde enlice bir şal, başında âbânî ,
Bir orta boylu, güler yüzlü pîr-i nûrânî ;
Yanında koskocaman bir küfeyle bir çocucak,
Yavaş yavaş geliyorlar. Fakat tesâdüfe bak:
Çocuk, benim o sabah gördüğüm zavallı yetîm...
Şu var ki, yavrucağın hâli eskisinden elîm :
Cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak...
Bir ince mintanın altında titriyor, donacak!
Ayakta kundura yok, başta var mı fes? Ne gezer!
Düğümlü, alnının üstünde sâde bir çember.
Nefes değil, o soluklar, kesik kesik feryâd;
Nazar değil o bakışlar, dümû’-i istimdâd .
Bu bir ayaklı sefâlet ki yalnayak, baş açık;
On üç yaşında buruşmuş cebîn-i sâfı, yazık!
O anda mekteb-i rüşdiyyeden taburla çıkan
Bir elliden mütecâviz çocuk ki, muntazaman
Geçerken eylediler ihtiyârı vakfe-güzin ...
Hasan’la karşılaşırken bu sahne oldu hazîn:
Evet, bu yavruların hepsi, pür-sürûd-i şebâb,
Eder dururdu birer âşiyân-ı nûra şitâb .
Birazdan oynayacak hepsi bunların, ne iyi,
Fakat Hasan, babasından kalan o pis küfeyi,
-Ki ezmek istedi görmekle reh-güzârında -
İlel’ebed çekecek dûş-i ıztırârında !
O, yük değil, kaderin bir cezâsı ma’sûma...
Yazık, günâhı nedir, bilmeyen şu mahkûma!
Hakkın Sesleri / Âyet Meâli (Zümer, 9)
“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”
(Kur’an, Zümer, 9)
Olmaz ya... Tabî’î... Biri insan, biri hayvan!
Öyleyse, “cehâlet” denilen yüz karasından,
Kurtulmaya azmetmeli baştan başa millet.
Kâfi mi değil, yoksa bu son ders-i felâket?
Son ders-i felâket neye mâl oldu? Düşünsen:
Beynin eriyip yaş gibi damlardı gözünden!
“Son ders-i felâket” ne demektir? Şu demektir:
Gelmezse eğer kendine millet, gidecektir!
Zîrâ, yeni bir sadmeye artık dayanılmaz;
Zîrâ, bu sefer uyku ölümdür: Uyanılmaz!
Coşkun, koca bir sel gibi, dâim beşeriyyet,
Müstakbele koşmakta verip seyrine şiddet.
Dağlar, uçurumlar ona yol vermemek ister...
Lâkin, o, ne yüksek, ne de alçak demez örter!
Akvâm o büyük nehre katılmış birer ırmak...
Elbet katılır... Hangisi ister geri kalmak?
Bizler ki bu müdhiş, bu muazzam cereyanla
Uğraşmadayız... Bak, ne kadar çılgınız, anla!
Uğraş bakalım, yoksa işin, hey gidi şaşkın!
Kurşun gibi sür’atli, denizler gibi taşkın,
Bir çağlayanın menba’-ı dehhâşına doğru
Tırmanmaya benzer, yüzerek, başka değil bu!
Ey katre-i âvâre, bu cûşun, bu hurûşun
Âhengine uymazsan, emin ol, boğulursun!
Yıllarca, asırlarca süren uykudan artık,
Silkin de: Muhîtindeki zulmetleri yak, yık!
Bir baksana: Gökler uyanık, yer uyanıktır;
Dünyâ uyanıkken uyumak maskaralıktır!
Eyvâh! Bu zilletlere sensin yine illet...
Ey derd-i cehâlet, sana düşmekle bu millet,
Bir hâle getirdin ki, ne din kaldı, ne nâmûs!
Ey sîne-i İslâm’a çöken kapkara kâbûs,
Ey hasm-ı hakîkî, seni öldürmeli evvel:
Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el!
Ey millet, uyan! Cehline kurban gidiyorsun!
İslâm’ı da “Batsın!” diye tutmuş, yediyorsun!
Allah’tan utan! Bâri bırak dîni elinden...
Gir leş gibi topraklara kendin, gireceksen!
Lâkin, ne demek bizleri Allah ile iskât ?
Allah’tan utanmak da olur ilm ile... Heyhât! *
18 Cemâziyelevvel 1331
11 Nisan 1329
(24 Nisan 1913)
* “Allah’ın kullarından ancak alim olanlar Allah’tan hakkıyla korkar.” (Kur’an,
Fâtır, 28)
Gölgeler / Bir Arîza *
Ey bâd-ı sabâ, uğrayacaksın ya şimâle?
Bilmem, bir işim var; sana etsem mi havâle?
Vaktâ ki sekiz yüz mili bir nefhada geçtin;
Vaktâ ki bizim yerleri rü’yâ gibi seçtin;
Dikkatle bakın: Marmara’nın göğsüne yatmış,
Sırtındaki örtüyse bütün zümrüde batmış,
Bir, Heybeli, derler -bileceksin- ada vardır,
Etrâfı da az çok ona benzer adalardır...
Gördün ya? Evet. Şimdi bu sâhilde biraz dur;
Herkes gibi Abbas Paşa’nın köşküne başvur!
Sen yolcu adamsın, bakan olmaz ki kusûra...
Arz ettirerek ismini, çıktın mı huzûra,
Hilvanlıların hepsinin ihlâsını, ilkin,
Bir bir sayıver. Bitti mi defter, de ki :
“Lâkin,
Mevzun düşürür saçmayı bir saçma adam var,
Manzûm sayıklar gibi manzûme sayıklar!
Zannım, mütekâid şuarâdan olacak ki:
Hiçbir yenilik yok, herifin her şeyi eski.
Hâlâ ne sakaldan geçebilmiş, ne bıyıktan;
Âsârı da memnun görünür köhne kılıktan.
Hicrî, Kamerî ayları ezber sayar amma,
Yirminci asır zihnine sığmaz ne muamma!
Ma’mûre-i dünyâyı dolaştıysa da, yer yer,
Son son, “Hadi sen, kumda biraz oyna!” demişler.”
Yâhu! Sorunuz bir: Bakalım tâkati var mı?
Kaynarken adam oynamak ister mi? Sarar mı?
Ey Heybeli iklîmine kıştan çekilenler,
Ey Afrika temmûzunu efsâne bilenler!
Ey yağ gibi üç çifte kayıklarla kayanlar,
Ey Maltepe’den Pendik’i bir hamle sayanlar!
Ey çamların altında serilmiş, uzananlar!
Ey her nefes aldıkça ömürler kazananlar!
Siz, camları örter, sakınırken cereyandan;
Biz, bodruma sarkar da kaçarken galeyandan!
Siz, mercanın a’lâsını attıkça şişerken;
Biz, kumda çirozlar gibi piştikçe pişerken!
Siz, Marmara âfâkını dürbünle süzerken;
Biz, poyrazı görsek diye, damlarda gezerken!
Siz, yelkeni açmış, suyun üstünden akarken;
Biz küplere binmiş; size hasretle bakarken!
İnsâf ediniz: Kopmayacak şey mi kıyâmet?
Elbette kopar. Dinle Paşam, ceddine rahmet:
Ben Heybeli’den vazgeçerim şimdilik, ancak,
Üç beş gün için pek hoş olur Remle’de kalmak.
Hilvan, 1 Ağustos 1345 (1929)
* Velîni’metim Emîr Abbas Halîm Paşa Hazretlerine. (arîza: dilekçe; hediye)
Gölgeler / Mehmed Ali’ye
Bir nüsha-i kübrâ idin, oğlum, elimizde:
Sen benden okurdun seni, ben senden okurdum.
Yüksekliğin idrâkimi yorgun bırakınca,
Kalbimle yetişsem diye, şâirliğe vurdum.
Şi’rin başı hilkatteki âheng-i ezelmiş...
Lâkin, ben o âhengi ne duydum, ne duyurdum!
Yıktım koca bir ömrü de, baykuş gibi, geçtim,
Kırk beş yılın eyyâm-ı harâbında oturdum.
Sen, başka ufuklar bularak, yükseledurdun;
Ben, kendi harâbemde kalıp, çırpınadurdum!
Mağmûm iki üç nevha işittiyse işitti;
Bir hoşça sadâ duymadı benden hele yurdum.
İstanbul, 4 Temmuz 1334 (1918)
Gölgeler / Ne Eser Ne De Semer
“Ölen insan mıdır, ondan kalacak şey: Eseri;
Bir eşek göçtü mü, ondan da nihâyet: Semeri.”
Atalar böyle buyurmuş, diye, binlerce alın,
Ne tehâlükle döker, döktüğü bîçâre teri!
Şu, bekâ hırsına akl erdiremem, bir türlü,
Sorsalar, bence, temâyüllerin en derbederi:
Hadi, toprakta silinmez bir izin var, ne çıkar,
Bağlı oldukça telâkkiye hakîkî değeri?
Dün, beyinlerde kıyâmet koparan “hikmet”i al,
Bugünün zevkine sor: Beş para etmez ciğeri!
Gündüzün, başların üstünde gezen “şâheser”in,
Gece, şâyed, araşan, mezbeledir belki yeri!
İsteyen almaya baksın boyunun ölçüsünü,
Geri dur sen ki, peşîmân atılanlar ileri.
Bilirim: “Hep de semermiş!” diyecek istikbâl,
Tekmelerken şu kabarmış sıra kümbeltileri .
O ne çok bilmiş adamdır ki: Gider sessizce,
Ne esermiş, ne semer, kimsenin olmaz haberi!
Hilvan, 21 Mart 1346 (1930)
Safahat / Nazım Parçaları - Bir Resmin Arkasına Yazılmış İdi
Kiminin yâd-ı ihtirâmı kalır,
Kendi gittikte cânişîni olur;
Kiminin bir yığın meberrâtı ,
Toplanır, heykel-i metîni olur;
Kiminin de olanca hâtırası,
Böyle bir sâye-i hazîni olur!
Gölgeler / Hüsran
Şark’ın tek dâhî-i san’ati Şerif Muhyiddin Beyefendi’ye hâtıra-i ta’zîm
Hüsran
Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,
İslâm’ı uyandırmak için haykıracaktım.
Gür hisli, gür îmanlı beyinler, coşar ancak,
Ben zâten uzun boylu düşünmekten uzaktım!
Haykır! Kime, lâkin? Hani sâhipleri yurdun?
Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım;
Feryâdımı artık boğarak, na’şını, tuttum,
Bin parça edip şi’rime gömdüm de bıraktım.
Seller gibi vâdîyi enînim saracakken,
Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım.
Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;
İnler “Safahât”ımdaki hüsran bile sessiz!
İstanbul, Teşrînievvel 1335
(Ekim 1919)
Diğer Şiirleri / Kurban Bayramı
Şark’tan başlayarak Mağrib-i Aksâ’ya kadar
Dayanan bir koca dünyâdaki üç yüz milyon
Sîneden yükselecek İsm-i Hudâ hürmetine,
Iydin, ey ümmet-i merhûme, mübârek olsun.
Bugün âfâkı fürûzan edecek nûr-i mübîn
Parlasın haşre kadar, sönmesin! Âmîn âmîn!
10 Zilhicce 1327 / 10 Kânûnievvel 1335
(23 Aralık 1909)
Gölgeler / Sa’dî’den Tercüme
Bahâr olmuş, çemenler, lâleler, güller bütün bitmiş;
Gülüm, bir sensin ancak bitmeyen hâlâ şu topraktan.
Rebî’î bir bulut şeklinde ağlarken mezarında,
Nihâyet öyle yaş döksem ki, artık sen de fışkırsan!
Diğer Şiirleri / Mevlid
Zulmette kalan zemîn-i Şark’a
Saçtın yeniden semâ semâ nûr;
Bir feyz-i azîm var ki sende
Hayran ona bin sabâh-ı mahmûr.
Ey leyl, devam edip gideydin:
Ferdâyı da nûra kalbedeydin!
12 Rebîülevvel 1328 / 11 Mart 1326
(24 Mart 1910)
Gölgeler / Said Paşa İmâmı *
Coşar âvîzeler artık, köpürür kandiller;
Bu ışık çağlayanından bütün âfâk inler!
Yalının cebhesi, Ülker gibi, baştan başa nûr;
Nîm açık pencereler, reng ü ziyâdan mahmûr.
Al, yeşil, mâvi fenerlerle donanmış kıyılar;
Serv-i sîmînler atılmış suya, titrer par par.
Dalgalardan seken üç çifte kayıklar sökerek,
Süzülür sâhile, şâhin gibi, yüzlerce kürek.
Bir taraftan bu akın yükseledursun karaya;
Bir taraftan dökülür öndeki saflar saraya.
Rıhtımın taşları, zümrüt gibi, Îran halısı:
Suda bitmiş çemen, üstünde de Sultan Yalısı!
Renk renk açmış o başlar, biriken mahşere bak:
Fes, arâkiyye, sarık, yazma, bürümcük, yaşmak,
Taylasan, takke, nazarlıklı hotoz, âbânî,
Mâvi boncuk, oyanın türlüsü, dal dal yemeni...
Ama birçokları da’vetli değilmiş, kime ne?
Bu açılmaz kapılar, şimdi, açık her gelene.
Avlu, dış bahçe, harem bahçesi, taşlık, yer yer,
Medd ü cezrin ebedî sâhası: Boy boy siniler,
Ki donandıkça o başlarla, hemen, çepçevre,
Tablalar, ay dede çıkmış gibi, başlar devre!
Yayılır baygın, ılık bir buğu, bir tatlı duman;
Çözülür büsbütün âvâre sinirler o zaman.
Kafalar tütsüyü aldıkça döner mest-i hayât;
İki el bir baş için, kim kime artık? Heyhat!
Orta katlar, sofalar, belli ki da’vetlilere:
Sofralar tahtanın üstünde değil bir kerre;
Bir de, oldukça merâsimle mükellef huzzâr;
Sonra, kalkıp oturanlar bütün eshâb-ı vakâr.
Yatsı bir hayli geçer, çifte ezanlar verilir;
Yazma seccâdeler artık yere, boy boy serilir.
Doğrulur Kıble’ye herkes, kılınır şimdi namaz;
Derken “Âmin!” çekilip arz edilir Hakk’a niyaz.
– Başlayın mevlide!
– Lâkin, hani? Mevlid-han yok!
– Sordurun!
– Hiç de gören bir kişi, bir tek can yok!
– Üsküdar’dan gelecek sözde, olur şey mi ki bu?
Bâri söz verme...
– Adam sen de, bırak meczûbu!
– Bence aynıyla kerâmet delinin gelmediği:
Şu ilâhîcilerin hepsi okur ondan iyi...
– Bilemem.
– Dinlediniz şimdi...
– Evet, çok yüksek...
Ama hazretle kıyâs etmeye gelmez.
– Ne demek?
– O anaç bülbüle eş beslemez artık yuvalar.
– Pek uçurdun, a beyim!
– Yok, ben uçurmam, o uçar.
Sâde bir gelse...Fakat gelmedi, bilmem ki neden?
– Beklemek nâfile, hâlâ ne gelen var, ne giden!
– Harem ağsında haber...
– Anlayabilsek, ne diyor?
– Okuyun, beklemeyin emrini tebliğ ediyor.
Gâlibâ Vâlide Sultan gazab etmiş hocaya...
– Gazab ettiyse, çanak tuttu herif, doğrusu ya.
Bir saray halkını -sultanla berâber- hiçe say;
Bunca da’vetliyi, da’vetsizi beklet bir alay:
“Oyun ettim size; hey sersem adamlar!” diye, gül!
Çekilir nağme değil... Neymiş, anaçmış bülbül!
– Kim bilir, özrü mü var?
– Dinleyemem varsa bile!
Başlanır Mevlid’e mu’tâd olan âdâbıyle;
Önce Tevhîd okunur, gaşy ile dinler herkes.
O, güzel, sonra, müessir, sekiz on parlak ses,
Kimi yerlerde ilâhî, kimi yerlerde durak;
Kimi yerlerde cemâ’atle berâber coşarak,
Kalan üç bahri terennümle, çekerken “Âmîn!”
Tâ uzaklarda çakar zulmet içinden bir enîn.
Gecenin kalbi durur; ürperir inler, cinler;
Açılan pencereler, göz kulak olmuş, dinler.
O enîn karşıki sâhilden açılmaz mı biraz,
Sûr-i mahşer gibi sesler çıkanr, şimdi, Boğaz!
Tutuşur, cebhe-i Sînâ’ya döner, sîne-i cev:
Sanki yüzlerce yanık ney savurur, yer yer, alev!
Kayalardan, kıyılardan bir ateştir çağlar:
Lâhn-i Dâvûd ile inler yine gûyâ dağlar!
Âh o kudsî nefes eşbâha ederken sereyan,
-Karalar vecd ile pür-cûş, sular pür-galeyan-
Dem çekip, dem tutarak etmeye başlar feryâd,
Boğaz’ın her tarafından bir ilâhî inşâd:
“Sultân-ı Rusül, Şâh-ı Mümecced’sin , efendim!
Bîçârelere devlet-i sermedsin, efendim!
Menşûr-i “Le amrük”le müeyyedsin, efendim!
Dîvân-ı İlâhî’de ser-âmedsin , efendim!
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin, efendim!
Hak’tan bize Sultân-ı Müebbed’sin; efendim!”
......................................................................
Kesilir, gitgide, tedrîc ile sesler artık,
Aktarır sâhile mevlidciyi bir köhne kayık.
Koşarak, doğruca mâbeyne alır karşı çıkan,
“Nerde kaldın, Hoca?” der, Vâlide Sultan o zaman,
“Sen de kalleşlik edersen, bize eyvâhlar ola!”
– Henüz akşamdı ki, gelsem diye, düştüm de yola,
Yürüdüm haylice... Derken -hele sen kısmete bak!-
Öteden karşıma bir yaşlıca hâtun çıkarak,
“Azıcık dursana, oğlum!” dedi. Durdum, nâçar,
– Göğsün îmanlıya benzer, sana bir hizmet var,
Ama reddetme ki, zâten beni mahvetmiş ölüm:
Bir perîşan anayım, dağ gibi evlâd gömdüm!
Kızımın canı için, bâri bu kırkıncı gece,
Şöyle bir mevlid okutsam diyorum, kendimce.
Nasıl etsem? Okuyan çok ya, benim, yufka elim...
Hocasın, elbet okursun; hadi oğlum, gidelim.
Ne olur bir yorulursan, hadi, bekletme, günâh!
Sen benim yavrumu şâd et ki, rızâen li’llâh ,
İki dünyâda azîz eylesin Allah da seni.
Hâtunun sözleri dîvâneye döndürdü beni;
Ne saray kaldı hayâlimde, ne sultan, ne filân;
“Çile dolsun, yürü öyleyse, dedim, oldu olan!”
Size yüzlerce adam mevlid okur benden iyi,
Ama bîçâre kızın, bağrı yanık anneciği,
Yoklasın merdini, nâ-merdini, insan diyerek,
Eli yüzlerce heyûlâya değip boş dönecek!
Fukarânın seneler, belki, siler göz yaşını;
Hangi taş pekse, hemen vurmaya baksın başını,
Elin evlâdına yanmaz parasız bir kimse!
Çâresizdim sizi bekletmede, beklettimse.
– Hoca! der Vâlide Sultan, beni ağlatma, yeter!
Yeniden mevlid okursun bize, da’vâ da biter.
Hilvan, 15 Haziran 1347 (1931)
* Ahlâkı da sesi gibi ilâhî olan bu adamı çocukluğumda bir kerre dinlemiştim.
Said Paşa’nın kim olduğunu bilmiyorum.
Hatıralar / Uyan!
Baksana kim boynu bükük ağlayan?
Hakk-ı hayâtın senin ey müslüman!
Kurtar o bîçâreyi Allah için,
Artık ölüm uykularından uyan!
Bunca zamandır uyudun, kanmadın;
Çekmediğin kalmadı, uslanmadın.
Çiğnediler yurdunu baştan başa,
Sen yine bir kerre kımıldanmadın!
Ninni değil dinlediğin velvele...
Kükreyerek akmada müstakbele
Bir ebedî sel ki zamandır adı;
Haydi katıl sen de o coşkun sele.
Karşı durulmaz, cereyan sîne-çâk...
Varsa duranlar olur elbet helâk.
Dalgaların anlamadan seyrini,
Göz göre girdâba nedir inhimâk ?
Dehşet-i mâzîyi getir yâdına;
Kimse yetişmez yarın imdâdına.
Merhametin yok diyelim nefsine;
Merhamet etmez misin evlâdına?
“Ben onu dünyâya getirdim...” diye,
Kalkışacaksın demek öldürmeye!
Sevk ediyormuş meğer insanları,
Hakk-ı übüvvet de bu cânîliğe!
Doğru mudur ye’s ile olmak tebâh?
Yok mu gelip gayrete bir intibâh?
Beklediğin subh-i kıyâmet midir?
Gün batıyor, sen arıyorsun sabâh!
Gözleri mâzîye bakan milletin;
Ömrü temâdîsi olur nekbetin.
Karşına müstakbeli dikmiş Hudâ,
Görmeye, lâkin daha yok niyyetin!
Ey koca Şark, ey ebedî meskenet!
Sen de kımıldanmaya bir niyyet et.
Korkuyorum Garb’ın elinden yarın,
Kalmayacak çekmediğin mel’anet.
Hakk-ı hayâtın daha çiğnenmeden,
Kan dökerek almalısın merd isen.
Çünkü bugün ortada hak sâhibi,
Bir kişidir: “Hakkımı vermem!” diyen.
5 Şubat 1330
(18 Şubat 1915)
Hatıralar / Hadîs Meâl-i Celîli
“Müslümanlık huyun güzelliğinden ibârettir.”
(Hadîs-i Şerîf, Tirmizî, Zühd 52)
Biz ki yarmıştık şu’ûnun en büyük ummânını;
Çiğnemiştik yükselen emvâc-ı bî-pâyânını;
Biz ki evdvârın, kurunun, hâdisâtın rağmına,
Hâkim olmuştuk bütün bir âlemin eyyâmına;
Şimdi tek bir dalganın pâmâl-i izmihlâliyiz!
Şimdi sâhillerde mahkûmiyyetin timsâliyiz!
Böyle bir sadmeyle altüst olsun en müdhiş gemi...
Dehşetin te’sîri hâlâ sarsıyor endîşemi!
Öyle salgındır felâket, öyle ânîdir ölüm:
Hem görür göz; hem aceb rü’yâ mıdır, der, gördüğüm?
Nerde rü’yâ! Gördüğün aynıyle vâki’dir senin.
Gayr-i vâki’ noktalar: Ancak o mühlik sadmenin,
Bir dışardan, bir kaza, bir nâgehânî olması;
Bir de -en yanlış kanâ’at- âsûmânî olması.
Dâhilîdir sadme... Hâriçten değil... Aslâ değil!
Sonra, olmaz ez-kazâ dünyâda bir şey, böyle bil!
Nâgehânî lâfzının ma’nası yoktur, herzedir:
En beyinsizler bu istikbâli zîrâ kestirir.
Gökten inmez bir de hiçbir şey... Bütün yerden taşar;
Kendi ahlâkıyle bir millet ölür, yâhud yaşar.
Çiğnenirsek biz bugün, çiğnenmek istihkâkımız :
Çünkü izzet nerde, bir bak, nerdedir ahlâkımız.
Müslümanlık pâk sîretten ibâretken, yazık!
Öyle saplandık ki levsiyyâta : Hâlâ çıkmadık!
Zulme tapmak, adli tepmek, hakka hiç aldırmamak;
Kendi âsûdeyse, dünyâ yansa baş kaldırmamak;
Ahdi nakzetmek , yalan sözden tehâşî etmemek;
Kuvvetin meddâhı olmak, aczi hiç söyletmemek;
Mübtezel birçok merâsim : İnhinâlar , yatmalar,
Şaklabanlıklar, riyâlar , muttasıl aldatmalar;
Fırka, milliyyet, lisan nâmıyle dâim ayrılık;
En samîmî kimseler beyninde en ciddî açık;
Enseden arslan kesilmek, cebheden yaltak kedi...
...............................................................................
Müslümanlık bizden evvel böyle zillet görmedi!
Hâlimiz bir inhilâl etmiş vücûdun hâlidir:
Rûh-i izmihlâlimiz ahlâkın izmihlâlidir.
Sâde bir sözdür fakat hikmetlerin en mücmeli :
Bir halâs imkânı var: Ahlâkımız yükselmeli,
Yoksa pek korkunç olur katmerleşip hüsrânımız...
Çünkü hem dünyâ gider, hem din, eğer yapmazsanız.
20 Haziran 1329
(3 Temmuz 1913)
Diğer Şiirleri / Bayram
Sen ey cihân-ı muvahhid ki mâh-i gufrânı,
Mücâhedeyle geçirdin Hudâ rızâsı içün;
Nasîb-i pâkini al durma hân-ı kudretten ,
Helâl olur sana Hakk’ın naîm ü lütfu bugün.
Odur tevakku’umuz bâr-gâh-i Mevlâ’dan:
Ki Iyd-i Fıtr’ı saîd eylesin cihâna bütün;
Semâdan arza nigâh eyledikçe aynı hilâl,
Umûm âlem-i İslâm’ı mübtehic görsün.
29 Ramazan 1327 / 1 Teşrînievvel 1325
(14 Ekim 1909)
Safahat / Bana sor sevgili kâri
Evlâdım Mehmed Ali’ye
yâdigâr-i vedâdımdır .
Bana sor sevgili kâri’ sana ben söyleyeyim
Ne hüviyyette şu karşında duran eş’ârım :
Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri;
Ne tasannu’ bilirim, çünkü, ne san’atkârım.
Şi’r için “göz yaşı” derler, onu bilmem, yalnız,
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım !
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım !
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.
Safahat / Ezanlar
“İhtilâf-ı metâli’ sebebiyle küre üzerinde ezansız zaman yoktur.”
Zaman geçmez ki yüz binlerce kalbin vecd-i sekrânı ,
Zeminden yükselip, göklerde vahdetzâr-ı Yezdân’ı
Ararken, dehşet-âkîn etmesin bir sayha vicdânı.
Ne lâhûtî sadâ “Allâhu ekber!” sarsıyor cânı...
Bu bir gülbank-i Hak’tır, çok mudur inletse ekvânı ?
Bu lâhûtî sadâ çıktıkça cûşa-cûş olup yerden,
İner esrâr-ı kudret kibriyâ tavrıyle göklerden.
Bütün âheng-i hilkat yâd ederken Hakk’ı ezberden,
Vicâhî feyz alır artık o nûru’n-nûr-i ezherden :
Hüveydâ şimdi cânandır seherden, şâm-ı esmerden!
Seher vaktinde mevcûdât, nûşîn hâb içindeyken,
Bu rûhânî nevâ, âfâkı mevcâ-mevc edip birden,
Muhîtin kalb-i hamûşunda başlar bir hazin şîven .
Bakarsın her taraf zulmet, fakat bir zulmet-i rûşen !
Semâ bîdâr, her yıldız Cemâlu’llâh’a bir revzen.
Maîşet kayd-ı can-fersâsının mahkûm-ı bîzârı
Bütün bîçâreler gündüz bu yâd-ı merhametkârı
Duyar sermest olur görmüş kadar ferdâ-yı dîdârı!
O neşveyle, yorulmak şöyle dursun, en ağır bârı,
Sürükler görmeden, göstermeden yılgınlık âsârı.
Güneş mağrib-güzîn olmuş, semâ esmer, ufuk gülgûn ;
Zaman durgun, zemin muğber , cihan dembeste, can mahzûn;
Gariplik rû-nümâ yer yer, sükûnet dembedem efzûn ...
Bakarsın bir de gülbank-i İlâhî’den dolup gerdûn ,
O tenhâyî-i sevdâvî olur Allah ile meskûn!
İnip vaktâ ki leylin dest-i istilâsı gabrâya,
Serer dünyâya zulmetten adem şeklinde bir sâye;
Nazar medhûş, müstağrak giderken zîr ü bâlâya
Döner, “Allâhu ekber” cûşu yükseldikçe Mevlâ’ya,
O muzlim sîne-i hilkat tecellîzâr-ı Sînâ’ya!
Senin, dem geçmiyor, yadınla lebrîz olmadan eb’âd;
Ne müdhiş saltanat, yâ Rab, nasıl âsûde istibdâd!
O istibdâda hürmettir ezanlar, subhalar , evrâd ...
Hayır, sen rûh-i rahmetsin, bu sesler senden ister dâd,
Verir miydin, eğer dâd etmesen, feryâda isti’dâd?
* * *
Gunûde rûh-i tabîat samîm-i zulmette...
Sitâreler bile bâlâ-yı sermediyyette,
Yavaş yavaş uyumak istiyor yumup gözünü;
Seher semâların altında, açmıyor yüzünü.
Firâş-ı leylde dinmiş bütün enîn-i hayat,
Ridâ, bedûş-i sükûnet önümde hep safahat.
Görüp muhîtimi dalgın hamûş bir vecde,
O hâli ben de temâşaya daldım âsûde.
Nigâhı mest ediyorken bu levha-i mahmûr,
Ufukta yükselerek bir sadâ-yı dûrâ-dûr,
Yayıldı rûy-i zemînin o anda her yerine,
Sokuldu leyl-i ketûmun bütün serâirine.
Cihân-ı nâimi kaldırdı bî-karâr etti,
Zalâm içinde ne âlemler âşikâr etti!
O yükselen sesi tekrîre başlayıp eb’âd
Duyuldu sîne-i şebden medîd bir feryâd.
Semâya çıktı o feryâd, âh-ı ümmet olup!
Semâdan indi o feryâd, rûh-i rahmet olup!
Uzaktan andırıyorken, demin, heyûlâyı,
Semâ’hâne-i leylin birer küçük nâyı
Gibiydi şimdi hayalimde her menâr-ı mehîb...
O taş yürekte bu sûzişli nağmeler ne garîb!
O nây-pârelerin sonra hepsi hem-dem olup,
Uyandı rûh-i sükûnette bir azîm âşûb !
Coşunca âlem-i câmidde sayha-i tehlîl ,
Minâreler bana gelmişti sûr-i İsrâfîl :
Muhîte çekmiş iken dest-i şeb, ridâ-yı memât;
Uyandı karşıki evlerde lem’a lem’a hayât.
Uyandı sonra avâlim, uyandı rûh-i sabâh;
Uyandı hâb-ı ademden birer birer eşbâh;
Uyandı bende de bir şeb-çerâğ-ı zulmet-sûz ,
Ki tâ ebed olacak feyz-i Hak’la sîne-firûz .
Tasavvur eylemem artık zevâl o meş’al için...
Meğer ki nûr-i İlâhî edip gitsin!
Hatıralar / Âyet Meâli (Âl-i İmrân, 102)
“Ey müslümanlar, Allah’tan nasıl korkmak lâzımsa
öylece korkunuz...” (Kur’an, Âl-i İmrân, 102)
Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır;
Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı Yezdân’ın...
Ne irfânın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdânın.
Hayat artık behîmîdir ... Hayır ondan da alçaktır;
Ya hayvan bağlıdır fıtratla, insan hürr-i mutlaktır .
Behâim çıkmaz amma hilkatin sâbit hudûdundan,
Beşer hâlâ habersiz böyle bir kaydın vücûdundan!
Meğer kalbinde Mevlâ’dan tehâşî hissi yer tutsun...
O yer tutmazsa hiç ma’nâsı yoktur kayd-ı nâmûsun.
Hem efrâdın, hem akvâmın bu histir, varsa, vicdânı;
Onun ta’tîli: İnsâniyyetin tevkî’-i hüsrânı!
Budur hilkatte cârî en büyük kânûnu Hallâk’ın:
O yüzden başlar izmihlâli milletlerde ahlâkın.
Fakat, ahlâkın izmihlâli en müthiş bir izmihlâl;
Ne millet kurtulur, zîrâ ne milliyyet, ne istiklâl.
Oyuncak sanmayın! Ahlâk-i millî, rûh-i millîdir;
Onun iflâsı en korkunç ölümdür: Mevt-i küllîdir .
Olur cem’iyyet artık çâresiz pâmâl-i istîlâ;
Meğer kaldırmış olsun, rûh-i sânî indirip, Mevlâ.
Evet bir ba’sü ba’del-mevte imkân vardır elbette...
Bunun te’mîni, lâkin, bir yığın edvâra vâbeste!
O cem’iyyet ki vicdânında hâkim havf-ı Yezdan’dır ;
Bütün dünyâya sâhibtir, bütün akvâma sultandır.
Fakat, efrâdı Allah korkusundan bî-haber millet,
Çeker, milletlerin menfûru, kıbtîler kadar zillet;
Me’âlî meyli hiç kalmaz, şehâmet büsbütün kalkar;
Ne hâkimlik tanır artık, ne mahkûm olmadan korkar.
Şeref hırsıyla istihkâr-ı mevt etmişken ecdâdı,
Bırakmaz öyle bir pâkîze neslin şimdi ahfâdı,
Hayât uğrunda istihfâfa şâyan görmedik hüsran!
Gebersin tekmeler altında râzı... Çıkmasın, tek, can!
Yürekler en mülevves, en sefîl âmâl için çarpar;
Sinirler en muhal endîşeden titrer durur par par!
Olur cem’iyyet efrâdınca şahsî menfa’at “ma’bûd!”:
Sorarsan kimse bilmez var mı “hak” nâmında bir mevcûd.
O, doymak bilmeyen, ma’bûda kurbandır hayâ hissi,
Hamiyyet, âdemiyyet hissi, ulvî hislerin hepsi!
Bu hissizlikle cem’iyyet yaşar derlerse pek yanlış;
Bir ümmet göster, ölmüş ma’neviyyâtıyle sağ kalmış?
20 Ağustos 1330
(2 Eylül 1914)
Gölgeler / Bir Gece
On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,
Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!
Lâkin, o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler;
Kaç bin senedir, halbuki, bekleşmedelerdi!
Nerden görecekler? Göremezlerdi tabî’î:
Bir kerre, zuhûr ettiği çöl en sapa yerdi;
Bir kerre de, ma’mûre-i dünyâ, o zamanlar,
Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
Fevzâ bütün âfâkına sarmıştı zemînin,
Salgındı, bugün Şark’ı yıkan, tefrika derdi.
Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada insanlığı kurtardı o ma’sûm,
Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!
Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!
Âlemlere, rahmetti, evet, Şer’-i Mübîn’i,
Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünyâ neye sâhipse, onun vergisidir hep;
Medyûn ona cem’iyyeti, medyûn ona ferdi.
Medyûndur o ma’sûma bütün bir beşeriyyet...
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.
Hilvan, 11 Rebîülevvel 1347
(28 Ağustos 1928)
Hatıralar / Âyet Meâli (İsrâ, 72)
“Kimin bu dünyâda gözü kapalı ise âhirette de kapalıdır, hattâ oradaki
şaşkınlığı daha ziyâdedir.”
(Kur’an, İsrâ, 72)
Nihâyet neyse idrâk ettiğin şey ömr-i fânîden;
Onun bir aynıdır mutlak nasîbin ömr-i sânîden.
Hatâdır âhiretten beklemek dünyâda her hayrı:
Öbür dünyâ bu dünyâdan değil, hem hiç değil, ayrı.
Sen ey sersem ki “Üç günlük hayâtın hükmü yok...” der de,
Sanırsın umduğun âmâdedir ferdâ-yı mahşerde;
Ne ekmiştin ki mahsûl istiyorsun bir de ferdâdan?
Senin meşrû’ olan hakkın: Bugün hüsran, yarın hüsran!
Eğer maksûdu ancak âhiret olsaydı Yezdân’ın;
Ne hikmet vardı ibdâında hiç yoktan bu dünyânın?
“Ezel”den ayrılan rûhun nişîmen-gâh-ı bâkîsi
“Ebed”ken, yolda eşbâhın niçin olsun mülâkîsi ?
“Elest”in arkasından gelmesin Cennet, Cehennem de,
Neden ervâha tekrar imtihân olsun bu âlemde?
Demek, dünyâ değil pek öyle istihfâfa şâyeste;
Demek, bir feyz-i bâkî var, bu fânî ömre vâbeste!
Diyorlar: “Kâinâtın aslı yoktur, çünkü fânîdir.”
Evet, fânîdir amma, bir nazardan câvidânîdir.
Süreksizmiş hayat... Olsun! Müebbed zevki, husrânı;
Onun bir sermediyyettir bu haysiyyetle her ânı.
“Cihânın aslı yoktur, çünkü fânîdir” diyen sersem,
Ne der “Öyleyse hilkat pek abes bir şey çıkar” dersem?
Nedir dünyâya gelmekten garaz , gitmek midir ancak?
Velev bir anlamak hırsıyle olsun yok mu uğraşmak?
Ganîmettir hayâtın, iğtinâm et, durma erkenden,
Yarın milyonla feryâd olmasın enfâs-ı ma’dûden!
Bu âlem imtihan meydânıdır ervâh için mâdâm,
Demek: İnsan değilsin eylemezsen durmayıp ikdâm.
Neden geçsin sefâletlerle, haybetlerle, ezmânın ?
Neden azmin süreksiz, yok mudur Allâh’a îmânın?
Çalış, dünyâda insan ol, elindeyken henüz dünya;
Öbür dünyâda insanlık değilmiş yağma, gördün ya!
Dilinden âhiret hiç düşmüyor ey müslüman, lâkin,
Onun hakkında âtıl bir heves mahsûlü idrâkin!
Bu mecnûnâne vehminden şifâyâb olmadan, şâyed
Gidersen böyle sıfru’l-yed , kalırsın sonra sıfru’l-yed!
Hayâlât arkasından koştuğun yetmez mi ey şaşkın?
Senin hâlâ hakîkatten nedir iğmâz için hakkın?
Bu âlem şöyle bir rü’yâ imiş, yâhud muvakkatmiş...
Evet ukbâda anlarsın ne müdhiş bir hakîkatmiş!
16 Teşrînievvel 1330
(29 Ekim 1914)
Hatıralar / Âyet Meâli (Âl-i İmrân, 173)
“O mü’minlere ind’allah ecr-i azîm var ki: Birtakım kimseler kendilerine
“Düşmanlarınız sizin için kuvvetlerini topladılar; onlardan korkmalısınız”
dedikleri zaman, bu haber îmanlarını artırır da: “Allah’ın nusreti bize kâfidir;
O ne güzel muhâfızdır!” derler.” (Kur’an, Âl-i İmrân, 173)
Şehâmet dîni, gayret dîni, ancak Müslümanlıktır;
Hakîkî Müslümanlık en büyük bir kahramanlıktır.
Cebânet , meskenet, dünyâda, sığmaz rûh-i İslâm’a...
Kitâbullâh’ı işhâd eyledim -gördün ya- da’vâma.
Görürsün, hissedersin varsa vicdânınla îmânın:
Ne müdhiş bir hamâset çarpıyor göğsünde Kur’ân’ın
O vicdan nerdedir, lâkin? O îman kimde var? Heyhât!
Ne olmuş, ben de bilmem, pek karanlık şimdi hissiyyât!
O îmandan velev pek az nasîb olsaydı millette,
Şu üç yüz elli milyon halkı görmezdin bu zillette!
O îman ittihâd isterdi bizden, vahdet isterdi...
Nasıl “bünyân-ı mersûs ” olmamız lâzımsa gösterdi.
Peki! Bizler ne yaptık? Kol kol olduk, târumâr olduk...
Nihâyet bir denî sadmeyle düştük, hâk-sâr olduk!
O îman kuvvet ihzârıyla emretmişti... Lâkin, biz
“Tevekkelnâ” deyip yattık da kaldık böyle en âciz!
O îman, farz-ı kat’îdir diyor tahsîli irfânın...
Ne câhil kavmiyiz biz müslümanlar, şimdi dünyânın!
O îman hüsn-i hulkun en büyük hâmisi olmuşken...
Nemiz vardır fezâilden, nemiz eksik rezâilden?
Demek: İslâm’ın ancak nâmı kalmış müslümanlarda;
Bu yüzdenmiş, demek, hüsrân-ı millî son zamanlarda.
Eğer çiğnenmemek isterseler seylâb-ı eyyâma;
Rücû’ etsinler artık müslümanlar Sadr-ı İslâm’a.
O devrin yâd-ı nûrânûru bî-pâyan şehâmettir;
Mefâhir onların târîhidir; ümmet o ümmettir.
Ki bir yandan celâdetler saçıp dünyâyı titretmiş;
Öbür yandan da insanlık nedir dünyâya öğretmiş.
Değilmiş böyle mahkûmiyyetin timsâl-i pâmâli!
Şevâhikten tenezzül eylemezmiş arş-ı iclâli.
“Tevekkül” vasfı ancak onların hakkında ma’nîdâr:
Ki etmiş hepsi dünyâlar kadar âlâmı istihkâr.
Çekinmezmiş şedâid yağsa, aslâ, iktihâmından;
Zeminlerden ölüm fışkırsa dönmezmiş merâmından.
“Hakîkî Müslümanlık en büyük bir kahramanlıktır”
Demiştim... İşte da’vam onların hakkında sâdıktır .
4 Eylül 1330
(17 Eylül 1914)
Gölgeler / Hüsâm Efendi Hoca
Nasılsa ismini duymuş ki bendegânından ,
Hüsâm Efendi’yi aldırmak istemiş Sultan.
İrâdeler geledursun, o, i’tizâr ederek,
Saray civârına yaklaşmamış, değil gitmek.
Bu izz ü nâz üzerinden epey zaman geçmiş;
Günün birinde, Beşiktaş taraflarında bir iş,
Sürüklemiş o havâliye Mesnevî-hânı .
Duyunca vak’ayı Abdülmecîd’in erkânı,
“Çağırtalım mı?” demişler; “Evet” demiş, Hünkâr;
Takım takım yola çıkmış hemen silâhşorlar.
Hüsâm Efendi henüz Dolmabahçe’lerde iken,
Gelip yetişmiş adamlar, üçer beşer, geriden.
– Efendimiz bizi gönderdi, çok selâm ediyor;
“Görüşmek istiyorum, kendi istemez mi?” diyor:
Uzun değil ki saray, işte dört adımlık yer;
Hemen dönün, gidelim, hiç düşünmeyin bu sefer!
Dönün, ricâ ederiz...
– Dinleyin, sabırlı olun:
Ben elli beş senedir teptiğim yegâne yolun,
Henüz sonundan uzakken, tükendi gitti ömür;
Tutup da bir geri döndüm mü, yandığım gündür!
Hilvan, 4 Şubat 1342 (1926)
Safahat / Bayram
Âfâk bütün hande , cihan başka cihandır;
Bayram ne kadar hoş, ne şetâretli zamandır!
Bayramda güler çehre-i ma’sûm-i sabâvet ,
Ümmîd çocuk sûret-i sâfında iyandır.
Her cebhede bir nûr-i mücerred lemeânda ;
Her dîdede bir rûh demâdem cevelândır.
Alâm-ı hayâtın iki kat büktüğü ecsâd
Feyzindeki te’sir ile âsûde revandır .
Ferdâ-yı sükûn-perveridir sâl-i cidâlin,
Nevmîd düşen kalbe ümîd-âver-i candır.
Heycâ-yı maîşetteki feryâd-ı mehîbin
Dünyâda biraz dindiği an varsa bu andır.
Subhunda bahârın şu sabâhat bulunur mu?
Bak çehre-i gabrâya : Nasıl şen, ne civandır!
Her sînede bir kalb-i meserret darabanda
Her kalbde bir âlem-i eşvâk nihandır.
Raksân oluyor cünbüş-i dûşiyle anâsır ,
Gûyâ ki bütün sadr-ı zemîn pür-galeyandır .
Eşbâhı da cûşan ediyor feyz-i mübîni ,
Yâ Rab bu nasıl rûh-i avâlim-sereyandır !
Bayramda gelir yâda ne hoş hâtıralar ki:
Bin ömre verilmez, o kadar kadri girandır .
Iydin bana dâim görünür levh-i kerîmi :
Mâzi-i tufûliyyetimin yâd-ı besîmi .
* * *
Birinci gün hava bir parça nâ-müsâiddi;
İkinci gün açılıp, sonra pek güzel gitti.
Dedim ki: “Fâtih’e çıksam yavaşça, bir yanda
Durup o âlemi seyreylesem de meydanda,
Ziyâret etsem ehibbâyı sonradan... Hoş olur.
Bütün gün evde oturmak ne olsa pek boştur.”
Bu arzû-yi tenezzüh gelince, artık ben
Durur muyum? Ne gezer! Fırladım hemen evden.
Gelin de bayramı Fâtih’te seyredin, zîrâ
Hayâle, hâtıra sığmaz o herc ü merc-i safâ,
Kucakta gezdirilen bir karış çocuklardan
Tutun da, tâ dedemiz demlerinden arta kalan,
Asırlar ölçüsü boy boy asâlı nesle kadar,
Büyük küçük bütün efrâd-ı belde, hepsi de, var!
Adım başında kurulmuş beşik salıncaklar,
İçinde darbuka, deflerle zilli şakşaklar.
Biraz gidin: Kocaman bir çadır... Önünde bütün,
Çoluk çocuk birer onluk verip de girmek için
Nöbetle bekleşiyorlar. Aceb içinde ne var?
“Caponya’dan gelen, insan suratlı bir canavar!”
Geçin: Sırayla çadırlar. Önünde her birinin
Diyor: “Kuzum, girecek varsa, durmasın girsin.”
Bağırmadan sesi bitmiş ayaklı bir i’lân.
“Alın gözüm, buna derler...” sadâsı her yandan.
Alettirikçilerin keyfi pek yolunda hele:
Gelen yapışmada bir mutlaka o saplı tele.
Terâzilerden adam eksik olmuyor; birisi
İnince binmede artık onun da hemşerisi:
“Hak okka çünkü bu kantar... Firenk icâdı gıram
Değil! Diremleri dört yüz, hesapta şaşmaz adam.”
– Muhallebim ne de kaymak!
– Şifâlıdır ma’cûn!
– Simid mi istedin ağ ?
– Yokmuş onluğum, dursun.
O başta: Kuskunu kopmuş eyerli düldüller,
Bu başta: Paldımı düşmüş semerli bülbüller!
Baloncular, hacıyatmazcılar, fırıldaklar,
Horoz şekerleri, civ civ öten oyuncaklar;
Sağında atlıkarınca, solunda tahtırevan;
Önünde bir sürü çekçek, tepende çiftekolan.
Öbek öbek yere çökmüş kömür çeken develer...
Ferâğ-ı bâl ile birden geviş getirmedeler.
Koşan, gezen, oturan, mâniler düzüp çağıran,
Davullu zurnalı “dans!” eyleyen, coşup bağıran
Bu kâinât-ı sürûrun içinde gezdikçe,
Çocukların tarafındaydı en çok eğlence.
Güzelce süslenerek dest-i nâz-ı mâderle ;
Birer çiçek gibi nevvâr olan bebeklerle
Gelirdi safha-i mevvâc-ı ıyde başka hayât...
Bütün sürûr ü şetâretti gördüğüm harekât!
Onar parayla biraz sallanırdılar... Derken,
Dururdu “Yandı!” sadâsıyla türküler birden.
– Ayol, demin daha yanmıştı â! Herif sen de...
– Peki kızım, azıcık fazla sallarım ben de.
“Deniz dalgasız olmaz,
Gönül sevdâsız olmaz,
Yâri güzel olanın
Başı belâsız olmaz!
Haydindi mini mini mâşallah
Kavuşuruz inşallah...”
Fakat bu levha-i handâna karşı, pek yaşlı
Bir ihtiyar kadının koltuğunda, gür kaşlı,
Uzunca saçlı güzel bir kız ağlayıp duruyor.
Gelen geçen, “Bu niçin ağlıyor?” deyip soruyor.
– Yetim ayol... Bana evlâd belâsıdır bu acı.
Çocuk değil mi? “Salıncak!” diyor...
– Salıncakçı!
Kuzum biraz da bu binsin... Ne var sevâbına say.
Yetim sevindirenin ömrü çok olur...
– Hay hay!
Hemen o kız da salıncakçının mürüvvetine ,
Katıldı ağlamayan kızların şetâretine.
Gölgeler / Şark
Musallat, hiç göz açtırmaz da Garb’ın kanlı kâbûsu,
Asırlar var ki, İslâm’ın muattal, beyni, bâzûsu.
“Ne gördün, Şark’ı çok gezdin?” diyorlar. Gördüğüm: Yer yer
Harâb iller; serilmiş hânümanlar; başsız ümmetler;
Yıkılmış köprüler; çökmüş kanallar; yolcusuz yollar;
Buruşmuş çehreler; tersiz alınlar; işlemez kollar;
Bükülmüş beller; incelmiş boyunlar; kaynamaz kanlar;
Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar;
Tegallübler , esâretler; tehakkümler , mezelletler;
Riyâlar; türlü iğrenç ibtilâlar; türlü illetler;
Örümcek bağlamış, tütmez ocaklar; yanmış ormanlar;
Ekinsiz tarlalar; ot basmış evler; küflü harmanlar;
Cemâ’atsiz imamlar; kirli yüzler; secdesiz başlar;
“Gazâ” nâmıyle dindaş öldüren bîçâre dindaşlar;
Ipıssız âşiyanlar; kimsesiz köyler; çökük damlar;
Emek mahrûmu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar!..
Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum;
Duyan yok, ses veren yok, bin perîşan yurda başvurdum.
Mezarlar, âhiretler, yükselen karşında dûrâdûr;
Ne topraktan güler bir yüz, ne göklerden güler bir nûr!
Derinlerden gelir feryâdı yüz binlerce âlâmın;
Ufuklar bir kızıl çember, bükük boynunda İslâm’ın!
Göğüsler hırlayıp durmakta, zincirler daralmakta;
Bunalmış kalmış üç yüz elli milyon cansa gırtlakta!
* * *
İlâhî! Gördüğüm âlem mi insâniyyetin mehdi?
Bütün umrânı târîhin bu çöllerden mi yükseldi?
Şu zâirsiz bucaklar mıydı vahdâniyyetin yurdu?
Bu kumlardan mı, Allah’ım, nebîler fışkırıp durdu?
Henüz tek berk-ı îman çakmadan cevvinde dünyânın,
Bu göklerden mi, yâ Rab, coştu, sağnak sağnak, edyânın?
Serendib’ler şu sâhiller mi? Cûdî’ler bu dağlar mı?
Bu iklîmin mi İbrâhîm’e yol gösterdi ecrâmı?
Harem’ler , Beyt-i Makdis’ler bu topraktan mı yoğruldu?
Bu vâdîler mi dem tuttukça bîhûş etti Dâvûd’u?
Hirâ’lar, Tûr-i Sînâ’lar bu âfâkın mı şehkârı ?
Bu taşlardan mı, yer yer, taştı Rûhullah’ın esrârı?
* * *
Cihânın Garb’ı vahşet-zâr iken, Şark’ında Karnak’lar
Harem’ler, Sedd-i Çin’ler, Tâk-ı Kisrâ’lar , Havernak’lar,
İrem’ler, Sûr-i Bâbil’ler semâ-peymâ değil miydi?
O mâzîler, İlâhî, bir yıkık rü’yâ mıdır şimdi?
Ne yapsın, nâ-ümîd olsun mu Şark’ın intibâhından,
Perîşan ruhûmuz, hâib, dönerken bâr-gâhından?
Bu haybetten usandık biz, bu hüsrân artık elversin!
İlâhî! Nerde bir nefhan ki, donmuş hisler ürpersin,
Serilmiş sîneler, kâbûsu artık silkip üstünden,
“Hayat elbette hakkımdır!” desin, dünyâ “değil!” derken?
İstanbul, 19 Eylül 1334 (1918)
Diğer Şiirleri / Ordunun Duası
Yılmam ölümden, yaradan, askerim;
Orduma, “Gâzî” dedi Peygamberim.
Bir dileğim var, ölürüm isterim:
Yurduma tek düşman ayak basmasın!
Âmin! desin hep birden yiğitler,
“Allâhu ekber!” gökten şehidler.
Âmin! Âmin! Allâhu Ekber!
Türk eriyiz, silsilemiz kahraman...
Müslümanız, Hakk’a tapan Müslüman.
Putları Allah tanıyanlar, aman,
Mescidimin boynuna çan asmasın.
Âmin! desin hep birden yiğitler,
“Allâhu ekber!” gökten şehidler.
Âmin! Âmin! Allâhu Ekber!
Millet için etti mi ordum sefer,
Kükremiş aslan kesilir her nefer.
Döktüğü kandan göğe vursun zafer,
Toprağa bir damlası boş akmasın.
Âmin! desin hep birden yiğitler,
“Allâhu ekber!” gökten şehidler.
Âmin! Âmin! Allâhu Ekber!
Ey Ulu Peygamberimiz nerdesin?
Dinle minâremde öten gür sesin!
Gel, bana yâr ol ki cihan titresin,
Kimse dönüp süngüme yan bakmasın.
Âmin! desin hep birden yiğitler,
“Allâhu ekber!” gökten şehidler.
Âmin! Âmin! Allâhu Ekber!
(Millî Mücâdele Yılları, 1921-1922)
Gölgeler / Çocuklara
Ne odunmuş babanız: Olmadı bir baltaya sap!
Ona siz benzemeyin, sonra ateştir yolunuz.
Meşe hâlinde yaşanmaz, o zamanlar geçti;
Gelen incelmiş adam devri, hemen yontulunuz.
Ama dikkatli olun: Bir kafanız yontulacak;
Sakın aldanmayın: İncelmeye gelmez kolunuz!
Gölgeler / Derviş Ahmed *
“Bir ömürdür içiyorsun, bırak artık şunu!” der;
Derviş Ahmed bu hidâyetle hemen tövbe eder.
Ama bir tövbe ki: Binlikleri çarpar duvara;
Tas, çanak, testi, perîşan, serilir tahtalara.
Rakı tûfanı, su girdâbı alırken odayı;
Anaforlarla dönerken mezeler fırdolayı;
Bir kerâmetle dedem postu oturtup sedire,
Oradan, mest-i zafer, bakmaya başlar seyire.
Başlar amma, pek uzun boylu seyirden bıkılır...
Derviş Ahmed de bizim, öğleye varmaz, sıkılır
Kalkar, olmaz, yatar, olmaz, döner, olmaz, dediği;
Neyle doldursa o bir türlü kapanmaz gediği?
Zikreder, vahdete girsem diye zorlar, giremez;
Hû çeker, sîne döver, hiçbiri eğlendiremez.
Sâ’atin ömrü soluktan da kısayken, hani, dün,
O, ne yıllar devirir, sâniye geçtikçe bugün!
Devrilen devriledursun, dedem “İllallah!” der
Camı sarsar, damı sarsar, tepinirken ter ter!
Bu kadar velvele oynatsa yerinden ya biraz,
Ne harun şey ki “zaman” hiç yürümez, hiç tınmaz!
Derviş Ahmed, bu sefer, “Ben yürürüm!” der mi sana!
“Aman Ahmed’im, bana baksana!
Bozacak mısın yine tövbeni?
Kıracak mısın yeniden beni?
Sakın Ahmed’im, gideyim deme.”
Cezbe kuvvetlice gelmiş ki dışardan dedeme,
Bu, içinden kabaran sesle hiç irkilmeyerek,
Hak erenler yola bir düşme düşer: Yelyepelek!
“Derviş Ahmed! Gidiyorsun ya, sakın sapma sola!
İşte bak, dirseğe geldin, göreyim şimdi: Mola!
Bu gidiş hayır değil Ahmed’im
Dayan Ahmed’im, dikil Ahmed’im!
Aman Ahmed’im, göreyim seni,
Dayan Ahmed’im, göreyim seni!”
Lâkin aldırmıyor Ahmed, cereyanlar müdhiş;
Karnı irkilse, bacaklar gidecek, hem ne gidiş!
“Ne o? Meyhâneye geldin mi? Sakın girme, dayan!
Aman Ahmed’im, sonu pek yaman!
Kuzum Ahmed’im, gireyim deme!
Mola istemem, vereyim deme!
Asıl Ahmed’im, kasıl Ahmed’im!
Bu geçit belâ, asıl Ahmed’im!
O, ne batmalar, ne boğulmalar!”
Asılır, boş, kasılır, boş, dedem en sonra dalar.
“Bâri meyhâneye düştün, be mübârek derviş,
İçmeden geç ki desinler: Dede Sultan ermiş!
Hadi Ahmed, hadi yavrum, hadi son bir gayret!..”
......................................................................
“Lâkin Ahmed, bu ne gayret, ne tahammül, hayret!
Sen kurul lök gibi meyhâneye, ser postu, otur;
Yan, tutuş, sonra dayan: Dağ gibi dur, taş gibi dur!
Dağ demiş, taş demişim, doğru mu lâkin?
Ne gezer! Onu bir zelzele sarsar, bunu bir dalga ezer.
Seni kaç zelzeledir yokladı hiç sarsamadan;
Koca arslan, hani, övmüş de yaratmış Yaradan!
Öyle bir tövbe geçirdin ki, hakîkat, değdi;
Az belâ mıydı, seher vakti, o tûfan neydi?
Çiğnedin dalgayı, girdâbı çıkardın daraya ;
Postu Cûdî’ye yanaştırdın, atıldın karaya.
Sallamış tekmeyi bir mülke, diyorlar, Edhem,
Yumruk atmış mı yarım binliğe? Hiç zannetmem!
Hak erenler, iyi bak kendine, mikdârını bil:
Sendedir nüsha-i kübrâ, okumuşlarda değil!
Sen ne cevhersin, a devletli, ne cansın, bilsen!
Aba altındaki sultanlara sultansın sen.
Sen ki Kevser dağıtan Haydar’a kulsun ancak,
Sana ısmarlamayan, kimlere ısmarlayacak?..
......................................................................
Hadi evlâd, Dede Sultan ne içer, bir sor ki...
Doldurun dervişe benden iki binlik, Yorgi!
Hilvan, 1 Eylül 1346 (1930)
* Tevfik Neyzen’in üç bin dörtyüzüncü tövbesinden isti’fâsı münâsebetiyle.
Gölgeler / Tebrik
Dört taraftan akın etmiş de, nasıl çepçevre,
Saracaklarsa yarın Kâ’be’yi huccâc -ı kiram;
Öyle sarsın Paşa’mın ömrünü, Hak’tan dilerim.
Tutunup el ele yüzlerce mübârek bayram.
Gölgeler / Şehidler Âbidesi için
Gök kubbenin altında yatar, al kan içinde,
Ey yolcu, şu topraklar için can veren erler.
Hakk’ın bu velî kulları taş türbeye girmez;
Gufrâna bürünmüş, yalınız Fâtiha bekler.
Hilvan, 27 Kânûnievvel 1340
(27 Aralık 1924)
Safahat / Nazım Parçaları - Âhiret Yolu
Sokakta sâde bir “âmîn!” sadâsıdir gidiyor:
Mahalle halkı birikmiş, imam duâ ediyor.
Basık bir ev; kapının iç yanında bir tâbût,
Başında çınlayan âvâzı dinliyor, mebhût.
Denildi: “Fâtihâ!”, âmîni kestiler; bu sefer,
Göğüsler inledi, derken, açık duran eller,
Hazîn alınları bir kerre okşayıp indi;
Deminki zemzemeler bir zaman için dindi.
Duyuldu sonra imâmın nidâ-yı mağmûmu ,
Diyordu:
– Söyleyin, Allah için, şu merhûmu,
Nasıl bilirsiniz ey müslümanlar?
– İyi biliriz!
– Yarın huzûr-i İlâhî’de toplanıp hepiniz,
Bu yolda hüsn-i şehâdet edersiniz ya?
– Evet!
– İmam efendi, helâllık da iste, merhamet et...
– Helâl edin hadi öyleyse şimdi hakkınızı...
– Helâl edin, hadi bekletmeyin adamcağızı!
Cemâatin yüreğinden kopup “helâl olsun!”
Nidâ-yı safveti, birden cenâze, âh-ı derûn,
Misâli uğradı evden; fezâda yükseldi.
İçerde başladı bir cûş-ı nevhadır şimdi;
Baş örtüsüyle kadınlar gözüktü pencereden:
– Bıraktın öyle mi, en sonra kardeşim, bizi sen!
– Yıkıldı dostlar evim, barkım... Âh gitti kocam...
– Dayım melek gibi insandı; ben nasıl yanmam.
– Tamam otuz senedir komşuyuz da bir kerre,
Kızıp da “Ey!” demiş insan değildi, hemşîre!
– Zavallı Remziye! Boynun büküldü evlâdım...
– Babam ne oldu?
– Baban... Öldü.
– Etme Ayşe Hanım,
Bu söylenir mi ya? Hicrân olur zavallı kıza...
– Ayol, şu öksüzü bir parçacık avutsanıza...
Açın da cumbayı etrâfa baksın ağlamasın...
Göründü cumbada baktım ki tombalak, sarışın,
Sevimli bir küçücük kız... Beşinde ancak var.
Donuk yanakları üstünde parlayan yaşlar,
Zavallının eriyen rûh-i bî-günâhı idi.
Benim o mersiye yâdımda ağlıyor ebedî.
Sefîne-pâre ki sırtında mevc-i bî-hissin
Yüzer... Önünde ademden nişâne bir engin,
Çeker durur onu sâhil-cüdâ açıklarına;
Bakar mı bir taşın üstünde durmuş ağlayana?
Cenâze dûş-i cemâatte çalkalandıkça,
O tahta-pâreye benzerdi, düşmüş emvâca.
Nasıl duyar ki uzaklarda inleyen kadını?
Nasıl görür ki yetîmin hurûş eden yaşını?
Bu hây ü hûy-i kıyâmet-nümûn içinde söner,
Samîm-i hilkati sûzân eden enîn-i beşer.
Değilmiş öyle geniş nâlenin hudûdu meğer:
Sokak bitip dönülürken kesildi mâtemler.
O tahta-pâre-i câmid, o iğbirâr-ı samût ,
Güzer-gehindeki eşbâhı bir mehîb sükût
İçimde haşr ederek, dalgalarla seyrediyor;
Zemîne bakmıyor artık, semâ deyip gidiyor.
Bu mahmilin neye sık sık değişsin efrâdı?
Suâli fikre büyük bir hakîkat anlattı:
Evet bekâ ezecek cism-i zâr-ı fânîyi,
Vücûd çekmeyecek ömr-i câvidânîyi,
Bu bâr-ı müdhişin altında titreyip dizler,
Dayanmıyor üç adımdan ziyâde dûş-i beşer!
Ağır ağır gidiyorken cenâze kâfilesi,
Nihâyet oldu musallâ birinci merhalesi .
Çıkınca üstüne son minberin hatîb-i memât,
Açıldı dîde-i imâna perde perde hayât.
* * *
Senin en son serîrindir şu bî-pervâ uzanmış taş,
Ki nermin hâb-gâhından çıkar, bir gün vurursun baş!
Elinden yok halâs imkânı, mâdâme’l-hayât uğraş...
O, mutlak, sedd-i râhındır, aşılmaz... Muktedirsen aş!
Musallâ: Müncemid bir mevcidir eşk-i yetîmânın;
Musallâ: Âhıdır, berceste, mâtem-zâr-ı dünyânın;
Musallâ: Minber-i teblîğidir dünyâda, ukbânın ;
Musallâ: Ders-i ibrettir, durur pîşinde irfânın.
Bu minberden iner nâsûta en müdhiş hakîkatler,
Bu yerden yükselir lâhûta en hâlis kanâatler.
Civârından geçer zulmette bî-pâyan hayâletler:
Kefen-ber-dûş geçmişler, kalan üryan sefâletler.
Babam, kardeşlerim, evlâdım, annem... Belki bunlardan
Muazzez bildiğim kıymetli birçok yâr-ı cân el’ân,
Bu taştan atfeder zanneylerim, dünyâya son im’ân...
Benim rûhum bu heykelden duyar hâmûş bin efgân!
Serîr-i saltanatlar devrilir, alt üst olur dünyâ;
Müşeyyed bürc ü bârûlar düşer bir bir, bu taş hâlâ,
Zamanın dest-i tahrîbiyle , durmuş, eyler istihzâ;
Bütün mevcûda hâkim bir adem timsâlidir gûyâ.
Namaz kılındı; dua bitti. Kârbân, yoluna
Düzüldü taht-ı memâtın girip birer koluna.
Yarım saat henüz olmuştu. Yolcular durdu;
Demek ki; komşusu dünyânın âhiret yurdu.
Cenâze indi omuzdan yavaş yavaş, sonra,
Sokuldu servilerin ortasında bir çukura.
Atıldı üstüne üç beş kürek kemikli çamur,
Kabardı toprağın altında bir çıban, bir ur!
Evet, çıban, ki yatan duymuyorsa dehşetini,
Dönün de arkadakinden sorun fecâ’atini;
Sükûn içinde uyurken şu bir yığın toprak,
İlel’ebed o küçük rûh çırpınıp duracak!..
Safahat / Hasbihâl
Ey bülbül-i ter-zebân-ı irfan,
Dem-beste nevâlarınla vicdan
Hem safvet-i rûh olan o âvâz
Oldukça harîm-i canda dem-sâz ,
Pâmâlim olur bütün avâlim;
Lâhûta kadar çıkar hayâlim.
Eşvâkıma dar gelir de eb’âd,
Eyler fikrim fezâlar îcâd!
Ey nûr-ı mübîni Kibriyâ’nın,
Sînem olamaz mı âsûmânın?
Gökler mi bütün karârgâhın?
Hiç yerlere uğramaz mı râhın ?
Ey tâir-i nâz-ı sidre-pervâz ,
Kalbimde olaydın âşiyânsâz ;
Bir başka terâne gûş ederdin ,
Rûhum gibi sen de cûş ederdin.
Yâdımda duran neşâidinden
Dâim cezebât içindeyim ben.
Verdikçe derûna vecd o âheng,
Dünyâ nazarımda teng olur teng !
Âzâdesi büsbütün kuyûdun ,
Bir şi’r-i semâ-zemîn sürûdun!
Bir şi’r-i revan ki: Cûy-i cârî
Feyziyle bahâr-ı ömre sârî.
Bir nağme ki: Rûhtur, ledündür ;
Kur’an gibi râsihîn içindir.
Bir nâle ki: Şevk-sûz-i idrâk
Havlinde nidâ-yı “mâ-arafnâk!”
Ey şâir-i râzdân-ı mülhem ,
Ben râzına olmasam da mahrem ,
Hayrân-ı kemâlinim... Beyânın
Gûyâ ki hitâbıdır Hudâ’nın!
Ey subh-i ezel cebîn-i sâfı,
Envârının olmaz inkisâfı .
Yeldâ-yı adem cihânı alsa,
Eşbâh bütün zalâma dalsa,
Hâlâ görünür o rûhu’l-ervâh
Bir cevv-i münîr içinde sebbâh !
Ey safha-i vechi âyet-i nûr,
Cebhende meâl-i kevn mestûr ;
Çeşminde ziyâ-yı sermediyyet;
Sönmez ebedî sirâc-ı intibâhın !
Her dem lemeân eder merdüm ,
Mihrâkı da zâhirât-ı encüm!
Her subh gelir nesîm-i dil-cû
Dûşunda şemîm-i nâz-ı gîsû .
Eyler yeniden hevâ-yı dîdâr!
Bir nefha ile beni hevâ-dâr!
Sevdâ kesilir bütün süveydâ ,
Gûyâ açılır nikâb-ı leylâ.
Kehvâre-i dilde nâim ümmîd
Eyler uyanıp figânı teşdîd .
Susturmak için o tıfl-ı zârı ,
Kalkar ararım leyâl-i târı!
Ey leyl, vekârının misâli,
Yâhud bana karşı infiâli!
Vaktâ ki eder revâk-ı deycûr
Altında yatan cihânı mahmûr,
Etrafta kalmayınca bir ferd,
Hem-râhım olur hayâl-i şeb-gerd ,
Kalkar, gezerim garîb ü tenhâ,
Bir yer bulurum sükûnet-ârâ,
Fevkimde semâ-yı encüm-âlûd ;
Pîşimde ridâ-yı leyl-i memdûd ;
Yâdımda neşâid-i kemâlin;
Karşımda hayâl-i yâl ü bâlin ;
Âzâde kuyûd-i mâsivâdan,
Bî-gâile havftan, recâdan;
Bir bezm-i fütûh açar ki vicdan:
Lebrîz-i safâ-yı aşk olur can.
Tasvîr değil o zevki, hattâ
Mümkün olamaz tasavvur aslâ!
Yâ Rab o ne feyz-i cûş ber-cûş!
Yâ Rab o ne leyle-i ziyâ-pûş!
Yâ Rab o ne cilve cilve envâr!
Yâ Rab o ne lem’a lem’a dîdâr!
Yâ Rab o ne encümen , ne âlem!
Yâ Rab o ne mahfil-i muazzam !
Ey leyl, nehârın olmasaydı!
Ey neşve, humârın olmasaydı!
Bîdârın iken uyanmasaydım;
Dünyâ var imiş inanmasaydım!
Ey yâr-i vefâ-güzîn-i cânım,
Verdiyse melâl dâstânım,
Mu’tâdın olan inâyetinle
Susturma bu rûh-i zârı, dinle!
Hep velvele-i hayât dinse,
Düşmez bu zavallı rûh, ye’se.
Olmazsa zemîn, zaman müsâid;
Feryâdına âsûmân müsâid!
Gönder bana sen de neyse derdin?
Yâdında mı bir zaman ne derdin?
Müstakbeli almayıp hayâle!
Gel biz dalalım bu hasbihâle!
Edvâr-ı hayât perde perde...
Allah bilir ne var ilerde.
Safahat / Azim
Sa’dî, o bizim Şark’ımızın rûh-i kemâli,
Bir ders-i hakîkat veriyor, işte meâli:
“Vaktiyle beş on kâfile sahraya dizildik;
Gündüz yürüdük hep, gece bir menzile geldik.
Çok geçmedi, baktım, bir adam hâsir ü hâib
Koşmakta... Meğer eylemiş evlâdını gâib .
Bîçâre gidip haymelerin hepsine sormuş;
Bir taş bile görmüşse, hemen oğluna yormuş.
Âvâre peder, nerde bulursun onu! derken...
Gördüm ki ciğer-pâresinin tutmuş elinden,
Lebrîz-i meserret geliyor bizlere doğru,
Taşmış da gözünden akıyor şimdi sürûru!
Yaklaştı şütürbâna nihayet, dedi yekten:
“Evlâdımı buldum... Nasıl amma? Onu bilsen...
Karşımda ne görsem, “O!” dedim geçmedim aslâ.
Aldatsa da tahmînimi binlerce heyûlâ,
Azmimde fütûr eylemedim, ye’si bıraktım...
Mâdâm ki dünyâdadır elbet bulacaktım...
Kumlarda yüzüp, zulmetin a’mâkına daldım;
Hep rûh kesildim... Ne boğuldum, ne bunaldım.
Tevfîk-i İlâhî edip en sonra inâyet,
Gördüm gözümün nûrunu karşımda nihâyet.”
İm’ân ile baksak oluyor işte nümâyan.
Sa’dî bize göstermede bir meslek-i irfan
Bir gâye-i maksûda şitâb eyleyen âdem,
Tutmuşsa bidâyette eğer azmini muhkem,
Er geç bulacak sa’y ile dil-hâhını elbet.
Zîrâ bu şu’un-zâr-ı tecellîde, hakîkat,
Tevfîk, taharrîye; taharrî ona âşık;
Azmin de emel lâzımıdır, gayr-i müfârık .
Olsun da emel azm ü taharrîye mukârin ;
Tevfîk zuhûr eylemesin sonra... Ne mümkin!
Ba’zen iki üç haybet olur rehzen-i ümmîd...
İnsan o zaman etmelidir azmini teşdîd...
Ye’sin sonu yoktur, ona bir kerre düşersen
Hüsrâna düşersin, çıkamazsın ebediyyen !
Mahkûm olarak ye’se şu bîçâre peder de,
Evlâdını şâyed o karanlık gecelerde,
Vazgeçmiş olaydı aramaktan, ne bulurdu?
Elbet biri candan, biri cânandan olurdu!
Safahat / Nazım Parçaları - Ressam Haklı!
Bir zaman vardı ya târîh-i mukaddes modası...
Yeni yaptırdığı köşkün büyücek bir odası,
Mutlaka eski tesâvîr ile ziynetlensin,
Diye, ressam aratır hayli zaman bir zengin.
Biri peydâ olarak, “Ben yaparım” der, kolunu
Sıvayıp akşama varmaz, sekiz arşın salonu
Sıvar amma ne sıvar! Sâhibi der:
– Usta, bu ne?
Kıpkızıl bir boya çektin odanın her yerine!
– Bu resim, askeri basmakta iken Fir’avn’ın ,
Bahr-i Ahmer yarılıp geçmesidir Mûsâ’nın.
– Hani Mûsâ be adam?
– Çıkmış efendim karaya...
– Fir’avun nerde?
– Boğulmuş.
– Ya bu kan rengi boya?
– Bahr-i Ahmer ay efendim, yeşil olmaz ya bu da!
– Çok güzel levha imiş! Doğrusu şenlendi oda!
Gölgeler / Mevlid-İ Nebî
Ne lâhûtî geceymişsin ki teksin sermediyyette;
Meşîmenden doğan ferdâya hayrânım, ne ferdâdır!
Işık nâmıyle vicdanlarda ondan başka bir şey yok;
O bir sönsün, hayât artık müebbed leyl-i yeldâdır.
Perîşan sözlerimden bıkma, hoş gör, yâ Resûlallah,
Kulun şeydâdır amma, açtığın vâdîde şeydâdır!
Tüm Şiirler | Galeri | Tarihçe-i Hayat | Hakkında
Safahat | Süleymaniye Kürsüsünde | Halkın Sesleri | Fatih Kürsüsünde | Hatıralar
| Asım | Gölgeler | Diğer Şiirler
Âsım
Âsım
Çanakkale Şehitlerine
Tüm Şiirler | Galeri | Tarihçe-i Hayat | Hakkında
Safahat | Süleymaniye Kürsüsünde | Halkın Sesleri | Fatih Kürsüsünde | Hatıralar
| Asım | Gölgeler | Diğer Şiirler
Fatih Kürsüsünde
İki Arkadaş Fâtih Yolunda
Vâiz Kürsüde
Tüm Şiirler | Galeri | Tarihçe-i Hayat | Hakkında
Safahat | Süleymaniye Kürsüsünde | Halkın Sesleri | Fatih Kürsüsünde | Hatıralar
| Asım | Gölgeler | Diğer Şiirler
Süleymaniye Kürsüsünde
Süleymâniye Kürsüsünde
Tüm Şiirler | Galeri | Tarihçe-i Hayat | Hakkında
Safahat | Süleymaniye Kürsüsünde | Halkın Sesleri | Fatih Kürsüsünde | Hatıralar
| Asım | Gölgeler | Diğer Şiirler
Gölgeler
Hüsran
Şark
Alınlar Terlemeli
Umar Mıydın?
Mehmed Ali’ye
Âyet Meâli (Enfâl, 46)
Âyet Meâli (Hicr, 56)
Âyet Meâli (Âl-i İmrân, 159)
Süleyman Nazîf’e
Bülbül
Leylâ
Fir’avun İle Yüz Yüze
Şehidler Âbidesi için
Vahdet
Gece
Hicran
Secde
Hüsâm Efendi Hoca
Kıt’alar - Kıssadan Hisse
Resmim için
Resmim için
Tebrik
Tebrik
Safahat için
Resmim için
Sa’dî’den Tercüme
Mevlid-İ Nebî
Çocuklara
Bir Arîza *
Bir Gece
Ne Eser Ne De Semer
Derviş Ahmed *
Said Paşa İmâmı *
Yine Kıt’alar - Resim İçin
Nefs-i Nefîs
Yaş Altmış!
Nevruz’a
Nerdesin?
Tek Hakîkat
Hayat Arkadaşıma
San’atkâr
Tüm Şiirler | Galeri | Tarihçe-i Hayat | Hakkında
Safahat | Süleymaniye Kürsüsünde | Halkın Sesleri | Fatih Kürsüsünde | Hatıralar
| Asım | Gölgeler | Diğer Şiirler
Hatıralar
Hâtıralar
Uyan!
Âyet Meâli (Âl-i İmrân, 102)
Hadîs Meâl-i Celîli
Âyet Meâli (İsrâ, 72)
Hadîs Meâl-i Celîli
Âyet Meâli (Âl-i İmrân, 173)
El-Uksur’da *
Berlin Hâtıraları
Necid Çöllerinden Medîne’ye
Tüm Şiirler | Galeri | Tarihçe-i Hayat | Hakkında
Safahat | Süleymaniye Kürsüsünde | Halkın Sesleri | Fatih Kürsüsünde | Hatıralar
| Asım | Gölgeler | Diğer Şiirler
Safahat
Fâtih Camii
Hasta
Tevhîd Yâhud Feryâd
Durmayalım
Küfe
Hasır
Geçinme Belâsı
Meyhâne
Mezarlık
Bana sor sevgili kâri
Bayram
Hasbihâl
Selmâ
Merhum İbrâhim Bey
Azim
Seyfi Baba
İnsan
Kör Neyzen
Acem Şâhı
İstibdâd
Hürriyet
Kocakarı İle Ömer
Ezanlar
Cânan Yurdu
Bir Mersiye
Dirvâs
Mahalle Kahvesi
Köse İmam
Nazım Parçaları - Ressam Haklı!
Nazım Parçaları - Bir Mezar Taşına Yazılmış İdi
Nazım Parçaları - Bir Resmin Arkasına Yazılmış İdi
Nazım Parçaları - Şâir Huzûrunda Münekkid
Nazım Parçaları - Bu Da Bir Mezar Taşı İçin Yazılmış İdi
Nazım Parçaları - Gül, Bülbül
Nazım Parçaları - Tercümedir
Nazım Parçaları - Tercümedir
Nazım Parçaları - Hüsrân-ı Mübîn
Nazım Parçaları - Âhiret Yolu
Nazım Parçaları - İstiğrâk
Nazım Parçaları - Âmin Alayı
Nazım Parçaları - Hasbihâl
Nazım Parçaları - Bebek Yâhud Hakk-ı Karâr
Nazım Parçaları - Yemişçi İhtiyar
Nazım Parçaları - İ’tirâf
Tüm Şiirler | Galeri | Tarihçe-i Hayat | Hakkında
Safahat | Süleymaniye Kürsüsünde | Halkın Sesleri | Fatih Kürsüsünde | Hatıralar
| Asım | Gölgeler | Diğer Şiirler
Tüm Şiirler
Acem Şâhı
Alınlar Terlemeli
Âsım
Âyet Meâli (A’râf, 155)
Âyet Meâli (Âl-i İmrân, 102)
Âyet Meâli (Âl-i İmrân, 110)
Âyet Meâli (Âl-i İmrân, 159)
Âyet Meâli (Âl-i İmrân, 173)
Âyet Meâli (Âl-i İmrân, 26)
Âyet Meâli (Bakara, 11-12)
Âyet Meâli (Enfâl, 46)
Âyet Meâli (Hicr, 56)
Âyet Meâli (İsrâ, 72)
Âyet Meâli (Neml, 52)
Âyet Meâli (Rûm, 50)
Âyet Meâli (Yûsuf, 87)
Âyet Meâli (Zümer, 9)
Azgınlar
Azim
Bana sor sevgili kâri
Bayram
Bayram
Berlin Hâtıraları
Bir Arîza *
Bir Gece
Bir Mersiye
Bülbül
Çanakkale Şehitlerine
Cânan Yurdu
Cenk Şarkısı
Çocuklara
Derviş Ahmed *
Dirvâs
Durmayalım
El-Uksur’da *
Ezanlar
Fâtih Camii
Fir’avun İle Yüz Yüze
Gece
Geçinme Belâsı
Hadîs Meâl-i Celîli
Hadîs Meâl-i Celîli
Hadîs Tercümesi
Hasbihâl
Hasır
Hasta
Hâtıralar
Hayat Arkadaşıma
Hicran
Hürriyet
Hüsâm Efendi Hoca
Hüsran
İki Arkadaş Fâtih Yolunda
İnsan
İstibdâd
İstiklâl Marşı
Kıt’alar - Kıssadan Hisse
Kocakarı İle Ömer
Kör Neyzen
Köse İmam
Küfe
Kurban Bayramı
Leylâ
Mahalle Kahvesi
Mehmed Ali’ye
Merhum İbrâhim Bey
Mevlid
Mevlid-İ Nebî
Meyhâne
Mezarlık
Nazım Parçaları - Âhiret Yolu
Nazım Parçaları - Âmin Alayı
Nazım Parçaları - Bebek Yâhud Hakk-ı Karâr
Nazım Parçaları - Bir Mezar Taşına Yazılmış İdi
Nazım Parçaları - Bir Resmin Arkasına Yazılmış İdi
Nazım Parçaları - Bu Da Bir Mezar Taşı İçin Yazılmış İdi
Nazım Parçaları - Gül, Bülbül
Nazım Parçaları - Hasbihâl
Nazım Parçaları - Hüsrân-ı Mübîn
Nazım Parçaları - İ’tirâf
Nazım Parçaları - İstiğrâk
Nazım Parçaları - Ressam Haklı!
Nazım Parçaları - Şâir Huzûrunda Münekkid
Nazım Parçaları - Tercümedir
Nazım Parçaları - Tercümedir
Nazım Parçaları - Yemişçi İhtiyar
Ne Eser Ne De Semer
Necid Çöllerinden Medîne’ye
Nefs-i Nefîs
Nerdesin?
Nevruz’a
Ordunun Duası
Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi
Ramazan Duası
Resmim için
Resmim için
Resmim için
Sa’dî’den Tercüme
Safahat için
Said Paşa İmâmı *
San’atkâr
Şark
Secde
Şehidler Âbidesi için
Selmâ
Seyfi Baba
Süleyman Nazîf’e
Süleymâniye Kürsüsünde
Tebrik
Tebrik
Tek Hakîkat
Tercüme
Tevhîd Yâhud Feryâd
Umar Mıydın?
Uyan!
Vahdet
Vâiz Kürsüde
Yaş Altmış!
Yine Kıt’alar - Resim İçin
Tüm Şiirler | Galeri | Tarihçe-i Hayat | Hakkında
Safahat | Süleymaniye Kürsüsünde | Halkın Sesleri | Fatih Kürsüsünde | Hatıralar
| Asım | Gölgeler | Diğer Şiirler
Diğer Şiirleri
İstiklâl Marşı
Tercüme
Bayram
Kurban Bayramı
Mevlid
Ramazan Duası
Azgınlar
Cenk Şarkısı
Ordunun Duası
Tüm Şiirler | Galeri | Tarihçe-i Hayat | Hakkında
Safahat | Süleymaniye Kürsüsünde | Halkın Sesleri | Fatih Kürsüsünde | Hatıralar
| Asım | Gölgeler | Diğer Şiirler
Hakkın Sesleri
Âyet Meâli (Âl-i İmrân, 26)
Âyet Meâli (Neml, 52)
Hadîs Tercümesi
Âyet Meâli (Yûsuf, 87)
Âyet Meâli (A’râf, 155)
Âyet Meâli (Zümer, 9)
Âyet Meâli (Âl-i İmrân, 110)
Âyet Meâli (Bakara, 11-12)
Âyet Meâli (Rûm, 50)
Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi
Safahat / Hasta
“Vak’a Halkalı Ziraat Mektebi’nde geçmiştir.”
– Bence, doktor, onu siz bir soyarak dinleyiniz;
Hastalık çünkü değil öyle ehemmiyyetsiz,
Sâde bir nezle-i sadriyye mi illet? Nerde!
Çocuğun hâli fenâlaştı şu son günlerde.
Ameliyyâta çıkarken sınıf on gün evvel,
Bu da gelmez mi, dedim: “Kim dedi, oğlum, sana, gel?
Nöbet üstünde adam kaçmalı yorgunluktan,
Hadi yavrum, hadi söz dinle de bir parça uzan.”
O zamandan beridir za’fı terakkî ediyor;
Görünen: Bir daha kalkınması artık pek zor.
Uyku yokmuş; gece hep öksürüyormuş; ateşin
Olmuyormuş azıcık dindiği...
– Ben zâten işin,
Bir ay evvel biliyordum ne vahim olduğunu...
Bana ihtâra ne hacet , a beyim, şimdi bunu?
Ma’amâfih yeniden bir bakalım dikkatle:
Hükm-i kat’î verelim, etmeye gelmez acele.
– Çağırın hastayı gelsin.
Kapının perdesini
Açarak girdi o esnâda düzeltip fesini,
Bir uzun boylu çocuk... Lâkin o bir levha idi!
Öyle bir levha-i rikkat ki unutmam ebedî :
Rengi uçmuş yüzünün, gözleri çökmüş içeri;
Elmacıklar iki baştan çıkıvermiş ileri.
O şakaklar göçerek cebheyi yandan sıkmış;
Fırlamış alnı, damarlar da berâber çıkmış!
Bet beniz kül gibi olmuş uçarak nûr-i şebâb
O yanaklar iki solgun güle dönmüş, bîtâb !
O dudaklar morarıp kavlamış artık derisi;
Uzamış saç gibi kirpiklerinin her birisi!,
Kafa bir yük kesilip boynuna, çökmüş bağrı;
İki değnek gibi yükselmiş omuzlar yukarı.
– Otur oğlum, seni dikkatlice bir dinliyelim...
Soyun evvelce fakat...
– Siz soyunuz, yok hâlim!
Soydu bîçâreyi üç beş kişi birden, o zaman
Aldı bir heykel-i üryân-ı sefâlet meydan!
Bu kemik külçesinin dinlenecek bir ciheti
Yoktu. Zannımca tabîbin coşarak merhameti,
“Bakmasak hastayı nevmîd ederiz belki” diye;
Çocuğun göğsüne yaklaştı biraz dinlemeye:
– Öksür oğlum... Nefes al... Alma nefes... Oldu, giyin;
Bakayım nabzına... A’lâ ... Sana yavrum, kodein
Yazayım, öksürüyorsun, o keser, pek iyidir...
Arsenik hapları al, söylerim eczâcı verir.
Hadi git kendine iyi bak...
– Nasıl ettin doktor?
– Edecek yok, çocuk artık yola girmiş, gidiyor!
Sol taraftan rienin zirvesi tekmil çürümüş;
Hastalık seyr-i tabî’îsini almış yürümüş.
Devr-i sâlisteki âsârı o mel’ûn marazın
Var tamamiyle, değil hiçbiri eksik arazın .
Bütün a’râz , şehîkıyle , zefîriyle .
– Yeter!
Hastanın çehresi meydanda ya! İnsanda meğer
Olmasın his denilen şey... O değil, lâkin biz
Bunu “tebdîl-i havâ” der de nasıl göndeririz?
Şurda üç beş günü var... Gönderelim: Yolda ölür...
“Git!” demek, hem, düşünürsek ne büyük bir züldür !
Hadi göndermeyelim... Var mı fakat imkânı?
Kime dert anlatırız? Bulsana dert anlayanı!
– Sözünüz doğru Müdür Bey; ne yapıp yapmalı; tek
Bu çocuk gitmelidir. Çünkü, emînim, pek pek,
Daha bir hafta yaşar, sonra sirâyet de olur;
Böyle bir hastayı gönderse de mektep ma’zûr .
– Bir mubassır çağırın.
– Buyrun efendim.
– Bana bak:
Hastanın gitmesi her hâlde muvâfık olacak.
“Sana tebdîl-i havâ tavsiye etmiş doktor.
Gezmiş olsan açılırsın...” diye bir fikrini sor.
‘İstemem!” der o, fakat dinleme, iknâ’a çalış:
Kim bilir, belki de bîçâre çocuk anlamamış?
* * *
– Şimdi tebdîl-i havâ var mı benim istediğim?
Bırakın hâlime artık beni rahat öleyim!
Üç buçuk yıl bana katlandı bu mektep, üç gün
Daha katlansa kıyâmet mi kopar? Hem ne içün
Beni yıllarca barındırmış olan bir yerden,
“Öleceksin!” diye koğmak? Bu koğulmaktır. Ben
Kimsesiz bir çocuğum, nerde gider yer bulurum?
Etmeyin, sonra sokaklarda perîşân olurum!
Anam ölmüş, babamın bilmiyorum hiç yüzünü;
Kardeşim var, o da lâkin bana dikmiş gözünü:
Sanki âtîdeki mevhûm refâhım giderek,
Onu çalkandığı hüsranlar içinden çekecek!
Kardeşim! Kurduğum âmâli devirmekte ölüm;
Beni göm hufre-i nisyâna , ben artık öldüm!
Hangi bir derdim için ağlayayım, bilmiyorum.
Döktüğüm yaşları çok görmeyiniz: Mağdûrum!
O kadar sa’y-i belîğin bu sefâlet mi sonu?
Biri evvelce eğer söylemiş olsaydı bunu,
Çalışıp ömrümü çılgınca hebâ etmezdim,
Ben bu müstakbele mâzîmi fedâ etmezdim!
Merhamet bilmeyen insanlara bak, yâ Rabbi,
Koğuyorlar beni bir sâil-i âvâre gibi!
– Seni bir kerre koğan yok, bu sözün pek haksız.
“İstemem, yollamayın” dersen eğer, kal, yalnız...
Hastasın...
– Hem veremim! Söyle, ne var saklayacak?
– Yok canım, öyle değil...
– Öyle ya herkes ahmak!
Bırakırlar mı eğer gitmemiş olsam acaba!
Doğrudur, gitmeliyim... Koşturunuz bir araba.
Son sınıftan iki vicdanlı refîkin koluna
Dayanıp çıktı o bîçâre sefâlet yoluna,
Atarak arkaya bir lemha-i lebrîz-i elem ,
Onu teb’îd edecek paytona yaklaştı “verem!”
Tuttu bindirdi çocuklar sararak her yerini,
Öptüler girye-i mâtem dökerek gözlerini:
– Çekiver doğruca istasyona...
– Yok, yok, beni tâ,
Götür İstanbul’ a bir yerde bırak ki: Gurebâ ,
-Kimsenin onlara aldırmadığı bir sırada-
Uzanıp ölmeye bir şilte bulurlar orada!
Safahat / Selmâ
“Hemşîrezâdemdir. Dört yaşında öldü.”
“Bütün gün işte boğuştum, içim sıkıldı. Yeter!
Yarın da aynı mezâhimle uğraşıp duracak
Değil miyim? Bana öyleyse, şimdilik ister,
Ferağ içinde düşünmek, vücûdu yormayarak.
Hayat, ceng-i maîşet; cihansa ma’rekedir .”
Zaman zaman bu sükûnlar birer mütârekedir.”
Dedim, zemîne uzandım. Fakat huzûr o ne zor!
Dakîka sürmedi hattâ benim bu yaslanmam...
Bir eski komşu gelip: “Vâliden selâm ediyor,
Diyor ki: “Hasta ağırlaştı, durmasın, akşam
Hemen bizim eve gelsin.” deyince davrandım,
O âşiyân-ı perîşâna doğru yollandım.
Sarıldı boynuma annem, girince ben içeri.
Diyordu ağlayarak: - Görme, Âkif’im çocuğu!
Senin değil yedi kat ellerin yanar ciğeri,
Ölüm döşekleri üstünde görse yavrucuğu.
Şükür, bugün azıcık farklıdır diyorduk dün...
O pembe pembe yanaklar kireç kesildi bugün!
Filân hekim, dediler. Geldi, baktı, anlamadı.
Hayır, filân daha bir anlayışlıdır, dediler;
Meğer yalan yere çıkmış o sersemin de adı!
Bırak ki anlasalar var mı çâre hiç? Ne gezer!
Hekim ilaçları, oğlum, bütün tesellîdir,
İlaç yiyip iyi olmak, o bir tecellîdir.
Kesildi kardeşin artık yemekten, içmekten;
Lakırdı dinlemiyor, kendini helâk ediyor.
O hastadan daha şâyân-ı merhamet... Görsen...
Dedikçe “Anne, çocuktan ümidi kes... Gidiyor!”
Telâş içinde kalıp büsbütün şaşırmadayım.
Eğer yetişmese imdâda yok mu komşu hanım...
– Görünmüyor, hani hemşîre nerdedir? Gelsin.
Benim sözüm ne kadar olsa başkadır, belki
Biraz bulurdu teselli...
– Nasıl da söylersin!
Lâkırdı kâr edecek kim? Duyar mı hiç beriki?
Kolay bir iş mi? Senin anne olduğun var mı?
Çocuk o halde iken anne sözden anlar mı?
Bu hem kaçıncı felâket? Beşinci! Yâ Rabbi,
Tamam beşinci seferdir ki kız ölüm görecek!
Bu son ümîdi de şâyet giderse dördü gibi,
Zavallı kendini vaktinden evvel öldürecek.
Çıkıp da gör hele bir kerre şimdi Selmâ’yı...
Ne hâle koydu felek, git de bak, o sîmâyı!
Sabahleyin dili, baktım, biraz ağırlaşıyor...
Melil melil bakıyor şimdi bülbül evlâdım!
Ne zâlim illet imiş, bir çocukla uğraşıyor...
O olmasaydı da ben keşke hasta olsaydım.
Şikâyet olmasın amma tahammülüm bitti...
Günâha girmedeyim durmuşum da bak şimdi!
* * *
Ne manzaraydı ki bir kuş kadar uçan o melek
Dururdu bî-hareket, kol kanat kımıldamıyor!
Gözünde nûr-i nazar titriyor, hemen sönecek...
Dudakta nâtıka donmuş; kulak söz anlamıyor!
Türâb rengine girmiş cebîn-i sîmîni ;
Ölüm merâreti duydum, öpünce leblerini!
Başında annesi -mâtem tecessüm etmiş de
Kadın kıyâfeti almış gibi- durur mebhût;
Yanında komşu kadınlar hurûşa âmâde ,
Eğerçi ortada dönmekte bir mehîb sükût.
Girince ben odadan hepsi kalktılar ayağa,
Kızıyla annesi mıhlıydılar fakat yatağa!
Dedim: Nedir bu senin yaptığın düşünsene bir...
Bırak şu hastayı artık biraz da kendisine.
Ne çâre, hükm-i kader âkıbet zuhûra gelir,
Cenâze şekline girmekte böyle fâide ne?
Senin bu yaptığın Allah’a karşı isyandır;
Asıl felâkete sabreyleyenler insandır...
Şu yolda başlayan âvâre bir talâkatle ,
Devam edip gidiyordum ben ictihâdımda...
Ne oldu, hastaya bir şey mi oldu? Anlamadım.
O beht içindeki kızdan kemâl-i şiddetle,
Şu sayha koptu ki hâlâ enîni yâdımda:
“Ne taş yüreklisiniz... Âh gitti evlâdım!..”
Tüm Şiirler | Galeri | Tarihçe-i Hayat | Hakkında
Safahat | Süleymaniye Kürsüsünde | Halkın Sesleri | Fatih Kürsüsünde | Hatıralar
| Asım | Gölgeler | Diğer Şiirler
Mehmet Akif Ersoy
Senin mahiyetin hatta meleklerden de ulvîdir:
Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir. (M. Âkif)
Ah, o ne feci bozgun, o ne ümitsizce sönüştü!
“Hayalimden geçerken şimdi; fikrim hercümerç oldu;
Salahaddîn-i Eyyubîlerin, Fatihlerin yurdu.” (M. Âkif)
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe” desem, sığmazsın.
Hercümerç ettiğin edvâra da yetmez o kitab…
Seni ancak ebediyetler eder istiâb...
................................................
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber. (M. Âkif)
“Eski dünya, yeni dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi...
mahşer mi hakikat mahşer,
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sade bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela...
Hani tâûna da zuldür bu rezil istila! ” (M. Âkif)
“Dünya neye mâlikse O’nun vergisidir hep, Medyun O’na cemiyeti, medyun O’na ferdi;
Medyundur O masuma bütün bir beşeriyet, Yâ Rab, mahşerde bizi bu ikrar ile haşret!” (M. Âkif)
Heyhât; ne o anlayış, ne o idrak, ne de o basiret, “Ne olmuş, ben de bilmem, pek karanlık şimdi hissiyat!” (M. Âkif).
“Muhakkâr bir varlığım!” diyorsun ey insan eğer bilsen.
(M. Âkif)
“Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir.” (M. Âkif)
“Sanatın ruhunu seyyâl bulut şeklinde” (M. Âkif)
Dur da Ma’bûduna yükselmek için ilme basan, 1 Mâbedin halini gör işte serâpâ iman!..” (M. Âkif)
“Mâbedin cephe cidarındaki loş pencereler, Güneşin sırtına bir ince tül atmış, esmer, Mütemâdî sağıyor dahile bir gölgeli nûr” (M. Âkif)
“Cephe dîvârına bak, camlara bak, minbere bak, Sonra mihrap ile mahfillere, kürsîlere bak ...................................
Dalgalansın da, denizler gibi kalbinde celâl, Görmesin dîdelerin reng-i sivâ, reng-i zılâl!” (M. Âkif)
“Cemiyet yaşar derlerse pek yanlış / Bir ümmet göster, ölmüş mâneviyatıyla sağ kalmış.” (M. Âkif)
“İmansız olan paslı yürek sinede yüktür.” (M. Âkif)
“Tagallüpler, esaretler; tahakkümler, mezelletler / Riyâlar, türlü iğrenç ibtilâlar, türlü illetler.” (M. Âkif)
“O maziler sanki bir yıkık rüya şimdi.” (M. Âkif)
“Bu hissizlikle cem’iyyet yaşar derlerse pek yanlış
Bir millet göster, ölmüş mâneviyatıyla, sağ kalmış.”
(M. Âkif)
“Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır,
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.”
(M. Âkif)
“Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır,
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden silinsin farz edelim havfı Yezdân’ın
Ne irfanın kalır tesiri kat’iyen, ne vicdanın.
Hayat artık behâimdir; hayır, ondan da alçaktır…”
(M. Âkif)
“Haya sıyrılıp gitmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde…
Ne çirkin yüzleri örtermiş meğer o incecik perde!
Vefa yok, ahde hürmet hiç, emanet lafz-ı bîmedlûl;
Yalan rayiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhûl.
Ne tüyler ürperir, yâ Rabb, ne korkunç inkılâb olmuş:
Ne din kalmış, ne iman, din harâb, iman serâb olmuş.
Mefâhir kaynasın gitsin de kesilsin vicdanlar lâl…
Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, kalmaz istiklâl!”
(M. Âkif)
Safahat
Orijinal metin - Sadeleştirilmiş metin - Notlar
MEHMET AKİF ERSOY KRONOLOJİSİ
1873 Kasım veya Aralık: Fatih'in Sangüzel mahallesinde İpekli Tahir €-
fendi ile öuharalı bir aileye mensup €mine Şerife Hanım'ın oğlu olarak
dünyaya gelmesi. Asıl adı Ragıyf.
1878 Şubat: Cmir öuharî mahalle mektebine başlaması. I
1879 sonlan: Fatih İptidaî Mektebi'ne başlaması.
1882: Fatih Merkez Rüstiyesi'ne kaydolması.
1885: Fatih Merkez Rüştiyesi'ni bitirip Mülkiye'nin İdadi kısmına geçmesi.
1888: Mülkiye İdadisini bitirmesi. Babası Tahir Gfendi'nin vefatı.
1889 sonlan: Önce Ahırkapı'da, sonra Holkalı'da öğretime başlayan Bay-
tar ve Ziraat Mektebi'ne girmesi.
1892, 3 Kasım: Bugün elde bulunan ve Bağdatlı Ruhi'ye nazire olarak ya- i
zılan ilk şiiri "Desturdu kaleme alması.
1893, 22 Aralık: Baytar ve Ziraat Mektebi'ni birincilikle bitirmesi.
1893, 26 Aralık: Orman ve Maadin ve Ziraat Nezareti 5. Şube Baytar
Müfettiş Muavinliğine 750 kuruş maaşla tayin edilmesi.
1893, 28 Aralık: İlk matbu şiiri M Gazel"in Hazinei Fünun'da neşredilmesi.
1894: Hıfzını tamamlayarak hafız olması.
1895: Mektep ve Maarif dergileriyle Filibe'de çıkan Gayret gazetesinde 1
şiirlerinin çıkması.
1898: İbnülemin Mahmut Kemal'le birlikte yazı kurulunda bulunduğu Re- j
simli Gazete ve daha sonra Serveti Fünun dergilerinde şiirlerinin ve İran e-
debiyatından yaptığı çevirilerin yayınlanması.
1898, 1 €ylül: Tophane-i Amire veznedarı Mehmed €min Bey'in kızı İsmet
Hanım ile evlenmesi. Bu evlilikten Cemile, Feride, Suad, İbrahim Naim, €-
min, Tahir adlı altı çocuğu oldu.
1906, 17 €klm: Halkalı Ziraat Mektebi'nde Kitabet-i Resmiye (kompozis-
yon) muallimi olarak ders vermeye başlaması.
1907, 25 Ağustos: Çiftçilik Makinist Mektebi'nde kitabet muallimi olarak
ders vermeye başlaması.
1908, 2 Ağustos: Bir kaç arkadaşıyla birlikte Fotin Hoca tarafından İtti-
had ve Terakki'ye üye kaydedilmesi.
III
1908, £7 Ağustos: Sırat-ı Müstakimin neşredilmeye boşlaması. İlki “fa-
tih Camii" olmak üzere her sayıda şiirlerinin çıkması.
1908, 24 Kasım: İstanbul Darülfünunu Cdebiyat Şubesi'nin Cdebiyat-ı Os-
maniye Müderrisliğime tayin edilmesi.
1908, 18 Kasım: "Darülfünun Talebesine Mühim Bir Tebşiri' başlığıyla ilk
makalesinin Sırat-ı Müstakim nr. 15'te neşredilmesi.
1909: Muhammed Ferid Ve cdi'den tercüme ettiği Müslüman Kadını'nın
(İstanbul, 1325, 165 s.) çıkışı (Mehmet fikiFin yayınlanan ilk kitabı.)
1909, Cylül: Umur-ı öaytariye müdür muavinliğine yükseltilmesi.
1910, £8 Şubat: Baytarlık Mektebi mezunlarınco kurulan “Baytar
Mekteb-i filisi Mezunîni Cemiyetine başkan seçilmesi.
1910 sonlan: finnesi €mine Şerife Hanım'ı hacca göndermesi.
1911, Nisan: Sırat-ı Müstakim'de neşredilen şiirlerini Safahat (İstanbul,
1329, 267-1-3 s.) adlı bir kitapta toplayıp yayımlaması. 2. b. 1916, 3. b.
1928.
1911, Mayıs: fikiPin bazı şiirlerinin Mahmut Şevket Paşa'yı hedef aldığı
şeklindeki bir yanlış anlama yüzünden Sırat-ı Müstakimin yayınının örfi
idare tarafından kısa bir süre durdurulması.
1912, Cylül: Sofahot'ın ikinci kitabı olan Süleymaniye Kürsüsünde adlı
eserinin (İstanbul, Ramazan 1330, 61 s.) Sebilürreşad Kütüphanesi
serisinin 1. kitabı olarak yayınlanması. 2. b. 1912, 3. b. 1918, 4. b. 1928.
1912, 8 Mort: Sırat-ı Müstakimin sahiplerinden Cbululâ Mardin'in
aynlmasıyla yalnız kalan €şref Cdib'in 183. sayıdan itibaren derginin adını
Sebîlürreşod olarak değiştirmesi.
1913, 11 Mayıs: Balkan Savaşı felaketleri dolayısıyla Beyazıt, fatih ve
Süleymaniye camilerinde vaazlar vermesi.
1913, 11 Mayıs: Umur-ı Baytoriyye Müdürü fibdullah Cfendi'nin haksız
yere azledilmesi üzerine yirmi yıllık devlet memuriyetinden istifa ederek
ayrılması.
1913: İstanbul Darülfünunu Cdebiyat Şubesi'nde verdiği dersleri ihtiva
eden Kavaİd-i Cdebiye (İstanbul, 1329, 16 s.) adlı eserinin ilk formasının
yayımlanması.
1913, Haziran başı: Sefahatin üçüncü kitabı Hakkın seslerTnin (İstanbul,
Recep 1331, 64 s.) yayınlanması. 2. b. 1918, 3. b. 1928.
IV
1913 sonu: İttihad ve Terakki Cemiyeti hükümetinin politikasına muhalif
yazılar yayımladığı için Darülfünundaki görevinden istifa etmek zorunda
bırakılması.
1914, 3 Ocak: Mısır'a gitmesi ve burada iki ay kalması.
1914, Mart başı: Mısır'dan İstanbul'a dönmesi.
1914, 4 Haziran: 299. sayıdan itibaren Sebilürreşad'ın hükümet
tarafından kapatılması. Hiç ara vermeden Sebilünnecat (nr. 300, 301)
adıyla yayınına devam etmesi, nr. 302'den itibaren eski adıyla yayınına
devamı.
1914, Ağustos başı: Safahat'ın dördüncü kitabı olan Fatih Kürsüsünde
adlı eserinin (İstanbul, Ramazan 1332, 102 s.) yayınlanması. 2. b. 1914,
3. b. 1918, 4. b. 1924.
1914, Cylül: Darü'l-Hilafetü'l-Aliyye Medresesi'nin orta kısmının Türkçe-
Cdebiyat derslerini vermeye başlaması.
1914, Aralık: 1. Dünya Savaşı esnasında Rlmanya'daki müslüman esirleri
bilinçlendirmek amacıyla Harbiye Nezareti'ne bağlı Teşkilat-ı Mahsusa'nın
kurduğu bir heyet içinde Berlin'e gitmesi.
1915: Muhammed Rbduh'tan tercüme ettiği Honotoınc'nun Hücumuna
Karşı Şeyh Muhammed Abduh'un İslâm'ı Müdafaası (İstanbul, 1331, 80
s.) adlı eserin yayımlanması.
1915, Mayıs: Teşkilat-ı Mahsusa tarafından kurulan bir heyete dahil
olarak Rrap kabilelerinin 1. Dünya Savaşı'nda devlete sadık kalmasını
sağlamak için Arabistan'ın Necid bölgesine gitmesi. Bu arada Medine'yi
de ziyaret etmesi.
1915, 25 Kasım: Sebilürreşad'ın kâğıt sıkıntısı nedeniyle yayınına ara
vermesi.
1916, 11 Mayıs: Sebilürreşad'ın yanınına tekrar başlaması.
1916, 26 €kim: Sebilürreşad'ın İttihad ve Terakki hükümetine
muhalefetinden ötürü 360. sayısından itibaren hükümet tarafından
kapatılması. (Dergi yirmi ay boyunca hiç çıkmadı.)
1917, €ylül-€kim: Safahat'ın beşinci kitabı olan Hatıralar adlı eserinin
(İstanbul 1333/1335, 79 s.) kitap olarak basılması. 2. b. 1918, 3. b.
1928.
1918 boşları: Büyük kızı Cemile'nin daha sonra Safahat 1 ! topluca
neşreden Ömer Rızo (Doğrul) ile evlenmesi.
1918, 31 Mayıs: Sangüzel'deki evin ikinci defo yanışı.
1918, Temmuz: Mekke Crniri Şerif Hoydor Poşo'nın daveti üzerine İzmirli
İsmail Hakkı Bey ile gittiği Aliye'de (Lübnan) iki ay kalması. Kendisi
Aliye'de iken İstanbul'da Şeyhülislamlık makamına bağlı olarak kurulan
Darü'l-Hikmet-i İslamiye Cemiyeti'nin başkâtibliğine atanması.
1918, 4 Temmuz: Uzun bir aradan sonra Sultan Vahdettin'in tahta
çıkışıyla Sebilürreşad'ın yeniden yayımlanmaya başlaması.
1920, Ocak: Darü'l-Hikmet-i İslamiye Cemiyeti'ne üye olması. Balıkesir'e
giderek Zağanos Paşa Camii'ndeki vaazında halkı Vunan işgal
kuvvetleriyle mücadeleye teşvik etmesi.
1920, 10 Nisan: Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılması.
1920, Nisan sonu: Üsküdar- Alemdağı-İnebolu-Kastamonu, yolundan
Ankara'ya varması. 30 Nisan'da Hacı Bayram Camii'nde vaaz vermesi.
1920, 3 Mayıs: Kuva-yı Milliye'ye katıldığının anlaşılması üzerine Darü'l-
Hikmet-i İslamiye'deki görevinden azli.
1920, 5 Haziran: Burdur mebusu olması. Daha sonra halkı milli
mücadeleye teşvik için Cskişehir, Burdur, antalya, Afyon, Konya ve
Kastamonu'ya gitmesi.
1920, 19 €kim: Kastamonu'ya giden Cşref €dip'in halkı Kuva-yı Milliye
lehinde savaşa teşvik eden faaliyetini şehrin valisinin Ankara'ya bir
ayaklanma hazırlığı olarak bildirmesi üzerine, Büyük Millet Meclisi
Başkanlığımın izniyle Kastamonu'ya gitmesi.
1920, 7 Kasım: Hakimiyet-i Milliye, nr. 72*de neşredilen bir ilânla İstiklâl
Marşı yanşması açılması.
1920, Kasım-Aralık: Millî Mücadele'nin haklılığını anlatmak için
Kastamonu'daki Nasrullah Camii ve civar kazalarda vaazlar vermesi.
1920, Aralık sonu: Cşref €dip ile birlikte Ankara'ya dönmesi.
1921: Said Halim Paşo'don tercüme ettiği İslamlaşmak (İstanbul 1337,
32 s.) adlı eserin kitap halinde yayımlanması. Nasrullah Camii'ndeki
kitabesinin Clcezire Cephe kumandanı Nihat Paşa tarafından
Kastamonu'da Nasrullah Kürsüsü'nde (Diyor-ı Bekir vilayet matbaası,
1337, 32 s.) adıyla bastırılması ve cephelere dağıtılması.
1921, 3 Şubat: Sebilürreşad'ın nr. 467'den itibaren Ankara'da
neşredilmeye boşlaması.
1921, 1 Mart: "İstiklâl Marşı“nın Maarif Vekili Hamdullah Suphi
(Tonnöver) tarafından meclis kürsüsünden milletvekillerine okunması.
1921 r 12 Mart: Büyük Millet Medisi'nde yapılan toplantıda "İstiklâl
Marşının millî marş olarak kabulü.
1921, 24 €ylül: Rnkara'nın işgal edilmesi tehlikesine karşı Sebilürreşad'ın
490. sayısının Kayseri'de yayımlanması. Hilesini de Kayseri'ye gönderen
Rkif oğluyla Ankara'da kalır.
1921, 10 Aralık: Sebilürreşad’ın nr. 491 'den itibaren tekrar Ankara'da
çıkmaya boşlaması.
1922, 1-16 Ağustos: Muharebe öncesinde askerlere cesaret verici
konuşmalar yapmak üzere Rli Fuad Paşa başkanlığındraki bir heyetle
birlikte cephelerde dolaşması.
1922, Cylül başı: Şeriye Vekâletine bağlı olarak kurulan Tedkikat ve
Telifot-ı İslamiye Heyeti"ne üye seçilmesi.
1923, Mayıs başı: Meclisin seçim kararı alarak 21 Mort'ta son defa |
toplanıp dağılması üzerine Burdur mebusluğunun sona ermesi ve ailesiyle |
birlikte İstanbul'a dönüşü.
1923, 16 Mayıs: Nr. 528'den itibaren Sebilürreşad'ın İstanbul'da
neşredilmeye başlanması.
1923, Of im: Kendisini himaye eden flbbas Halim Paşa’nın davetlisi olarak ,
onunla birlikte Mısır'a gitmesi. Kışı burada geçirmesi. ;
1924 ilkbohan: Mısır'dan İstanbul'a dönmesi. |
1924, Ağustos: Safahafın altıncı kitabı olan Asım adlı eserinin (İstanbul |
1342, 132 s.) kitap halinde yayımlanması. 2. b. 1928.
1925: Vine Mısır'a gidip kışı orada geçirmesi, flbdülaziz Çavış'ten tercüme
ettiği İçkinin Hoyot-ı Beşerde Açtığı Bölmeler (Rnkora 1339-1341 68 s.)
ve Antikan Kilisesine Cevap (İstanbul 1339-1341, 290 s.) adlı eserlerin
kitap olarak yayımlanması.
1925, 6 Mort: Şeyh Said İsyanının ardından çıkarılan Takrir-i Sükûn
kanunuyla Sebilürreşad'ın nr. 641'de kapatılması.
1925, ilkbahar: Mısır'dan İstanbul'a dönmesi.
1926 başlan: Diyanet İşleri Boşkonlığı'nco kendisine ısmarlanan Kurian-ı
kerim tercümesi üzerinde çalışmaya başlaması. Rnnesi €mine Şerife
VII
Hanım'ın vefatı.
1926 kışı: Terar Mısır'a gitmesi. 1936'ya kadar Kahire’deki Camio-tü'l-
Mısnyye DorOlfünunu'nda €debiyat-ı Türkiyye müderrisi olarak çalışması.
İkameti Kahire'ye yakın olan ve Abbas Halim Paşa'nın köşk ve arazilerinin
bulunduğu Hilvon köyünde.
1931, Aralık: Kur'an tercümesini tamamladığı halde bu tercümenin
Kurion'ın aslı yerine kullanılmasından korkorak tercümeden vazgeçtiğini
belirten bir yazıyı Ankara'ya göndermesi.
1933 sonu: Sofahat'ın yedinci kitabı olan Gölgeler adlı eserinin (Kahire,
1 352, 96 s.) basılması.
1935: Karaciğerinden rahatsızlanması.
1935, Temmuz: Rahatsızlığından ötürü hava değişimi için Lübnan'da Aliye
yakınındaki Suku'l-Garb köyüne gitmesi. Burada daha önce yakalandığı
sıtma hastalığının ortaya çıkması.
1935: Antakya'ya gitmesi.
1936, Hozİran: Hastalığı ilerleyince İstanbul'a dönmesi. Siroz teşhisiyle
Nişantaşı'ndaki Sağlık Vurduna tedavi edilmek üzere kaldınlışı. Kendisine
1 70 küsur lira emekli maaşı bağlanması.
1936 yozu Sağlık Vurdu'nda bir ay yattıktan sonra Mısır apartmanına
yerleştirilmesi. Bir süre sonra Prens Halim Bey'in Baltacı Çiftliğine gitmesi.
Üç ay kaldığı bu çiftlikten zaman zaman tedavi için İstanbul'a gelmesi.
1936, 27 Aralık: Havaların soğuması üzerine döndüğü Mısır
apartmanında bir pazar akşamı vefat etmesi. €dirnekapı Mezarlığında
yakın dostu Babanzade Ahmed Naim'in yanına gömülmesi.
1943: Ömer Rıza Doğrul tarafından Safahatın bütün kitaplarının bir
orada toplu olarak ilk defa yayımlanışı. 1987'de M.€rtuğrul Düzdağ
tarafından Safahıt'ın daha tam ve doğru bir metninin yayımlanması.
1960: Yol inşaatı sebebiyle mezarının €dirnekapı Şehitliğine
naklolunması.
1986: Ölümünün 50. yılı dolayısıyla mezarının devlet eliyle yeniden
yaptırılması.
Sadeleştirilmişi
SAFAHAT
Birinci Kitap
"Evladım Mehmet Ali'ye
Sevgimin hâtırasıdır." (1)
(1) Mehmet Ali: Müşir Ratip Paşa'nın oğlu. Akif in özel ders verirken tanıdığı ve
çok takdir ettiği bir öğrencisi
Sadeleştirilmişi
ÖNSÖZ
Kanaatimize göre 20. yüzyıl Türk edebiyatının
temsilcileri arasında milletimiz tarafından en fazla sevilen şair,
Mehmet Akif ve dolayısıyla en fazla okunan şiir kitabı da
Safahât olmuştur. Bununla beraber Safahâf a bir bütün olarak
bakıldığında günümüzün Türkçesiyle bu kitabın dili arasında
oldukça büyük bir farklılaşmanın ortaya çıktığı da inkâr edilmez
bir hakikattir. Başka bir deyişle bugün aydın tabakanın veya
Akif in çok değer verdiği gençlik kitlesinin Safahât 1 ! lâyıkıyla
anlaması oldukça zorlaşmıştır. Buna, bir şairin şiir dünyasına
girmenin bilinen zorlukları da eklenince Safahâf ı günümüzün
okuruna bugünün Türkçesiyle sunmanın ne kadar gerekli
olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu sebepten bu
değerli eserin cumhuriyet döneminde yapılan neşirlerinde bazı
şiirler dipnotları yoluyla sadeleştirilmiş veya neşirlerin sonuna
her defasında birtakım sözlükler eklenmiştir. Son yıllarda
İsmail Hakkı Şengüler tarafından hazırlanan on ciltlik
Açıklamalı Mehmet Akif Külliyatında ise Safahât, tamamen
nesir halinde günümüz Türkçesine çevrilmiştir (c. 1-4, İstanbul,
1990). Ancak daha önceki sadeleştirmelerin dili bugün oldukça
eskimiştir. Mehmet Akif Külliyatındaki tamamen nesre
çevrilerek yapılan sadeleştirmede ise hazırlayanın büyük bir
takdirle karşıladığımız emek ve gayretine rağmen, şiirlerin
estetik özellikleri ihmal edilmiş, notlar kısmında ise daha ziyade
yayın tarihi, mısra sayısı ve vezin gibi anlamla fazla bir ilişkisi
olmayan bilgilere yer verilmiştir.
Biz hazırladığımız sadeleştirmeyi, daha ziyade bir edebiyat
tarihçisi gözüyle ve Safahâf ın estetik tarafını da dikkate alarak
yaptık. Burada belirtmemiz gereken önemli bir husus,
sadeleştirmede esas aldığımız metindir. Bilindiği gibi Safahât,
12
bugüne kadar değişik naşirler tarafından defalarca
neşredilmiştir. Bunlar arasında bizim metnini esas aldığımız
neşir, ömrünü adetâ Mehmet Akif araştırmalarına adamış olan
M.Ertuğrul Düzdağ’ın 1991 yılında yaptığı neşirdir: Safahât.
Eski ve yeni harflerle tenkitli neşir, İz Yayıncılık, İstanbul, 1991.
Safahât’ın Mehmet Akif tarafından gözden geçirilmiş son
baskılarına dayanan ve şiirlerin kitap ve Sırât-ı Müstakim
Sebîlürreşat dergilerindeki metin farklılıklarım da veren bu
neşir, kanaatimizce Safahât baskılan arasmda en güvenilir
olanıdır.
Çalışmamızda sadeleştirilmiş şekil orijinal metinle karşılıklı
olarak yer almaktadır. Sadeleştirmede esasen, şiirlerin anlamını
vermek, bunları günümüzün diliyle ifadeye çalışmak
amaçlanmış; kelime veya ibarelerin sözlükteki karşılığı yerine
konteks (bağlam) içindeki karşılıklannın verilmesine dikkat
edilmiştir. Bununla birlikte şiir cümleleri tamamen nesir
cümleleri haline getirilmemiş; vezin mecburen gözardı
edilmekle birlikte kafiyenin mümkün mertebe korunmasına
çalışılmıştır. Başka bir deyişle şiirlerin anlamı verilirken şiirsel
havanın da verilmesine gayret edilmiştir. Bundan başka şiirlerin
altında yer alan hicri veya rumî yazılış tarihlerinin,
sadeleştirilmiş metinde milâdî karşılıkları da verilmiştir.
Sadeleştirmenin anlamı vermede yetersiz kaldığı yerlerde
metin, zaman zaman açıklayıcı notlarla desteklenmiştir.
Bunlarda amaç şiirlerin anlam inceliklerini daha fazla ortaya
koyabilmek, okurun Mehmet Akif in şiir dünyasma daha fazla
girmesini sağlayabilmektir. Bundan dolayı şiirlerde geçen tek
bir kelimeyle karşılanamayacak kelime, deyim ve terimler
açıklanmış; tarihî ve edebî şahsiyet ve olgulara ve ayrıca yer
adlarına dair gerekli bilgiler verilmiştir. Aynı açıklama ve
13
bilgilerin gerekli görüldüğü yerlerde tekrarından da
kaçınılmamıştır. Tamamen sembol veya istiarelere dayalı bazı
lirik ve mizahî şiirlerle İstiklâl Marşı’nda ise daha ayrıntılı
notlara yer verilmiştir. Bu gibi durumlarda notlan geniş
tutmamızın sebebi, edebiyatla yakından ilgili lise ve üniversite
öğrencilerine daha fazla yararlı olabilmek düşüncesidir.
Sadeleştirilmiş metinde, şairin şiirlerin altına koyduğu notların
da sadeleştirilmesi yoluna gidilmiştir. Ancak şairin notları
orijinal metinde olduğu gibi yıldız işaretiyle, kendi koyduğumuz
notlar ise parantez içine alınan numaralarla gösterilmiştir. Bazı
şiirlerin başında bulunan âyet ve hadis mealleri de nisbeten
sade olmaları ve sadeleştirilmesi uzmanlık gerektiren metinler
olmalan bakımından, gerekli açıklamalar eklenmekle birlikte
sadeleştirilmiş metnin başına aynen nakledilmiştir.
Bütün bu sadeleştirme ve notlamalar aslında, orijinal metne,
yani Mehmet Akif in şiir dünyasına daha fazla nüfûz etme
yolunda yapılmış çalışma veya denemeler olarak görülmek
zorundadır. Zira her büyük şair gibi Mehmet Akif in şiiri de
belli bir edebiyat birikimi ve bir çaba olmaksızın anlaşılması
oldukça zor kompleks bir yapıya sahiptir. Manası çok açık
görünen şiirlerde bile bazan karşımıza öyle söyleyişler
çıkmaktadır ki bunların bugünkü dille tam olarak ifadesi
neredeyse imkânsız olmaktadır.
Özetle yaptığımız sadeleştirme ve açıklamalar Mehmet Akif in
şiirine ait mütevazı yorumlar olarak görülmelidir. Bunlarda
zaman darlığı dolayısıyla dikkatten kaçan bazı eksiklikler, daha
isabetli bir ifadeyle karşılanabilecek yerler elbette bulunacaktır.
Yorumlamalarımızın tek üstün tarafı, Mehmet Akif e dair
daha önce yapılmış kendi açısından değerli yorum veya
açıklamaların tecrübesinden -buna edebî şahsiyetlere dair diğer
14
tecrübelerimizi de eklemek gerekir- yararlanmış daha ileri bir
adım olmasıdır. Bunları söylemekle Mehmet Akif in daha
fazla okunmasına ve anlaşılmasına yapabileceğimiz katkıdan
duyduğumuz sevinci de ifade etmiş oluyoruz. Gerçekten de o,
sadece kendi devrine değil, çağımıza ve geleceğe de hitab
edebilen büyük bir şahsiyettir ve şüphesiz onun şiirinde
günümüz okur veya gençliğinin alabileceği birçok estetik hazlar
ve dersler daima bulunacaktır.
Eserde Safahât metninden önce Safahâf ı ve şairini kısaca
değelendiren bir bölümle Mehmet Akif Ersoy Kronolojisi
başlıklı şairin hayatına ait önemli olayları veren başka bir bölüm
bulunmaktadır. Akif e ve sanatına dair bazı hatırlatmaları ve
tamtıcı bilgileri ihtiva eden bu bölümlerde ayrıntıya girmeyi
gereksiz bulduk. Zira bizim için önemli olan Akif in
söyledikleri, yani Safahâf ın kendisiydi.
Burada son olarak böyle bir Safahât neşrini planlayan ve
başarıyla gerçekleştiren ZAMAN gazetesinin değerli
yöneticilerine duyduğumuz minnet ve şükranı ifade etmek
istiyoruz.
Prof. Dr. Ö.Faruk HUYUGÜZEL
İzmir, 1994
SAFAHAT HAKKINDA
Hayatın değişik yüzleri, görünümleri manâsında
anlayabileceğimiz Safahât , Mehmet Akif in sağlığında kendi
tashihinden geçerek yayınlanmış olan yedi ayn şiir kitabının ortak
adıdır. Aslında şairimiz bu yedi kitabın birincisini Safahât adıyla
1911 'de çıkarmış ve burada 1908den itibaren Sırât-ı Müstakim
dergisinde çoğu “Safahât-ı Hayattan” genel başlığıyla yayınlanan
şiirlerinden bir seçme yapmıştı . Bundan sonra yayınlanan şiir
kitapları ise Safahât ortak adıyla , ama kendilerine has bir alt
başlıkla ikinci kitap , üçüncü kitap., şeklinde edebiyat ve fikir
dünyamıza çıktılar. Böylece Süley maniye Kürsüsünde 1912de,
Hakkın Sesleri, 1913’te, Fatih Kürsüsünde 1914’te, Hatıralar,
1917de, Asım 1924’te , Gölgeler ise 1 933 ’te yayınlanmış
oldular. Bunların topluca Safahât adı altında tek bir büyük ciltte
yayınlanması ise Akif in ölümünden sonra 1943 f te mümkün
olabildi.
Bu yedi kitabın üçü -Süleymaniye Kürsüsünde, Fatih Kürsüsünde,
Asım- yekpare birer büyük manzume halinde yazılmıştır. Diğer şiir
kitapları ise kimisi uzun kimisi kısa münferit şiirlerden
oluşmaktadır.
Aslında Mehmet Akif in bütün şiirleri bunlardan ibaret değildir.
Onun 189 3’ ten itibaren Hazine-i Fünûn, Mektep, Resimli Gazete
ve Servet-i Fünun gibi dergilerde tek tük yayınlanan Ziya Paşa,
Muallim Naci ve Abdülhak Hamit yolunda yazılmış gençlik
dönemi şiirlerinin bir tanesi bile -ki bu döneme ait çok sayıda
şiirini bizzat imha ettiğini şairin kendisi söylemektedir- Safahâtd
alınmamıştır. Bundan başka Akif, II. Meşrutiyetin ilânından
itibaren Sırât-ı Müstakim ve Sebilürreşat dergilerinde peşpeşe
V y 16
yayınladığı şiirlerinin bazılarını da Safahât dışında bırakmıştın
1904’ten itibaren yazılan ve belli bir prensip çerçevesinde
Safahât' a alınan elimizdeki şiirler ise Akif in şahsiyetine ve
sanat anlayışına uygun düşen , başka deyişle kendi tarz ve
üslûbunu aksettiren şiirler olmuştur.
Safahât'ın diğerlerine göre en hacimlisi olan ilk kitabı Akif'in
1936'ya kadar devam edecek şiir macerasının adetâ bir
programını verin Buradaki şiirlerin büyük bir kısmını dinî lirizm ,
toplum problemleri karşısındaki ıztırap ve felsefî duygu ve
tereddütler olmak üzere üç esas tema etrafında toplamak
mümkündür. Onun şiirinin dikkate değer özellikleri arasında
bulunan ironiyi aksettiren örnekleri de aynı kitapta bulmak
mümkündür.
Uzun tek bir şiir olarak yazılan Süley maniye Kürsüsünde başlıklı
ikinci kitap, esasen bir tasvir ve bir vaazdan oluşur. Şiirin başında
şairin Süleymaniye Camii'ne giderken karşısına çıkan Galata
Köprüsü'nün ve Yeni Cami'nin tasviriyle vaazın verildiği
Süleymaniye Camii'nin tasvirinden sonra sıra, kürsüye çıkan
Türkistanlı vaizin anlattıklarına gelir. Akif in yakından tanıdığı
bütün İslâm dünyasını gezmiş olan Rusya Türklerinden Abdürreşit
İbrahim'e çok benzeyen bu vaiz kürsüde, dolaşmış olduğu Türk
ve İslâm dünyasına ait gözlem ve fikirlerini heyecanlı bir dille
anlatır. Vaazda İslâm toplamlarındaki çöküşün esasen İslâm'ın
aslî kaynaklarından uzaklaşılmasından kaynaklandığı fikri işlenir.
Süleymaniye Kürsüsünde, Akif in bütün Safahât'a yayılan İslâm
birliği idealinin şekillendiği bir kitaptır. Şair burada İslâm birliğine
engel olarak gördüğü din aleyhtarlığı ve Batı hayranlığı ile
kavmiyetçilik (ırkçılık) fikrinin tehlikeleri üzerinde önemle durur.
17
yekpare bir uzun şiir olarak Süleymaniye Kürsüsünde ile Fatih
Kürsüsünde adlı eserlere benzer. Asım , Mehmet Akif in sanatının
bütün vasıtalarını ideal şekilde kullandığı, başka deyişle kendine özgü şiirin zirvesine ulaştığı bir eserdir. Esasen bir diyalog, bir sohbet şeklinde düzenlenen bu eserin büyük kısmında Köse İmam ve Hocazade gibi iki farklı nesle mensup insan , I. Dünya Savaşanın sonlarına doğru problemleri daha da büyümüş olan Osmanlı devlet ve toplum düzeni üzerine konuşurlar Köylünün tükenmişliği, milletin basiretsizliği, idarecilerin gafleti, nesiller arasındaki ve halkla idareciler arasında farklılıklar ve mektep - medrese ikiliği bu konuşmanın esas konularını teşkil eder Mevcut duruma bakarak çok karamsar konuşan Köse İmam karşısında
Hocazade gelecekten ümitli gözükür Onu bu fikre götüren de Köse İmamin oğlu Asimin içinde bulunduğu genç neslin savaştaki olağanüstü mücadelesi ve özellikle Çanakkale'de kazandığı inanılmaz zaferdir Eserin son sayfalarında Hocazade, kendisini ziyarete gelen Asım la konuşur ve geleceği şekillendirecek olan imanlı yeni neslin temsilcisi saydığı Asimi, yanda kalan tahsilini tamamlamak ve kurtuluşu sağlayacak Batı ilim ve tekniğini ülkeye getirmek üzere Avrupa'ya gitmeye ikna eder Akif i temsil eden Hocazade'nin inancına göre memleketin kurtuluşu, kökü bizde çok derinlere giden ‘ fazilet " (İslâm) ile “marifet'in (Batı'nın ilim ve teknolojisi) birleşmesiyle mümkün olacaktır.
Safahât'ın son kitabı olan Gölgeler, Akif'in ideallerinin
gerçekleşmemesinden doğan hayal kırıklığıyla kendi içine
dönüşünün, şiirde sosyal plandan ferdî plana geçişinin işaretlerini vermesi bakımından diğer kitaplardan farklı bir karakter gösterir Kimisi uzun kimisi kıta şeklinde 41 parça şiirden oluşan bu kitaptaki eserlerin çoğu, Mütareke ve Millî Mücadele yıllarında yazılmış olmakla birlikte bunlarda şairin mücadeleci ruhunun adetâ son çırpınışları hissedilir. Bazı şiirler ise tam anlamıyla karamsar bir ruh halini yansıtırlar. Gece, Hicran ve Secde gibi estetik değeri yüksek sembolik mahiyetteki şiirlerde ise şair, tam anlamıyla mistik duygularına teslim olmuş görünür.
Akif in Safahât’la nesnelleşen şiir macerasına bir bütün olarak
baktığımızda, aslında onun kendinden ziyade içinde bulunduğu Müslüman Türk toplumunun meselelerini ön plana aldığı , bunları sanatının merkezi haline getirdiği açıkça görülür. Mehmet Kaplan’ın onun sanatını değerlendirirken söylediği şu sözler gerçekten çok isabetlidir (1):
“Türk edebiyatında onun kadar içinde yaşadığı devri bütün
teferruatı ile gören ve gösteren başka bir şair yoktur, denilebilir.
Safahât, adetâ muayyen bir nokta-i nazardan tasvir edilen bir
manzum romana benzer: Sokak, ev, kulübe, saray, meyhane,
cami, köy, şehir, fakir, zengin, dindar, dinsiz, cılız, pehlivan,
korkak, kahraman, halk, yüksek tabaka, münevver, cahil, yerli,
yabancı, Avrupa, Asya, ticaret, siyaset, harp, sulh, şehircilik,
köycülük, mazi, halihazır, hayal, hakikat, hemen hemen her şey Akif in duyuş ve görüş sahnesine girer. Ve o bunları yalnız şiirin değil, edebiyatın bütün ifade vasıtalarıyla anlatır: Tasvirler yapar, portreler çizer, hikâyeler söyler, fıkralar anlatır, konuşmalara başvurur, vaaz eder. Komik, trajik, öğretici, harrıâsî, lirik, hakimâne her edâyı, her tonu kullanır. Bu suretle Akif, şiirin hududunu nesir kadar, edebiyat kadar genişletir; hattâ edebiyatı da aşar, onu hayatın ta kendisi yapar.
Dikkat ve ilgisini doğrudan doğruya içinde bulunduğu hayata
çevirmiş olan bu şiirin, ancak çok dikkatli bir okunuşla
20
farkedilebilen bir de arka planı vardır ki burada Akif in sanatkâr ruhunun macerasını, bazı soruların cevabını tam bulamamış, çevresindekilere hiç benzemeyen bir yalnız adamın psikolojisini sezmemek mümkün değildir. Akif in bu cephesi kaderin ve İlâhî adaletin izah edemediği tecellîleri karşısında bocalayıp da bunlar karşısında dua ve niyazlarla Allah ’a sığındığı mısra, beyit ve şiirlerinde daha belirgin olarak gözükür.
Böylece onun şiiri dışa, topluma ve hayata bakan yönleriyle
didaktik, kendi içine ve buradan giderek bütün insanlığın özüne bakan yönüyle lirik bir karakter gösterir ve bu lirizm, didaktizmin içinde zaman zaman kendine hakim otamayarak yükselir; Çanakkale şiirinde ve İstiklâl Marşı ’nda olduğu gibi bize Türk şiirinin en yüksek örneklerini hediye eder. Bütün bunlarla söylemek istediğimiz Mehmet Akif in “objektif şair, realist şair, büyük nâzım ” gibi kolaycı kategorik nitelemelere sığmayacak ölçüde büyük ve nev'i şahsına münhasır bir sanatkâr olduğudur. Çok okunan bir kitap olarak Safahat } ın defalarca basılması, hakkında yapılan araştırma ve incelemelerin çağdaşlarıyla kıyaslanmayacak ölçüde çok olması ve bunlann son yıllarda gitgide artması Mehmet Akif Ersoyün Türk edebiyatının en büyükleri sırasında bulunduğunu açıkça gösteren deliller arasındadır.
(1) Şiir Tahlilleri 1 \ 6. b., İstanbul 1978, s. 174. Mehmet Akif in şahsiyeti ve sanatı hakkında daha geniş bilgi için bizim de istifade ettiğimiz Orhan Okay’ın şu değerli incelemesine balalabilir: Mehmet Akif. Bir Karakter Heykelinin
Anatomisi, Ankara, 1989.
21
Bana sor sevgili kâri', sana ben söyliyeyim,
Ne hüviyyette şu karşında duran eş'ânm;
Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri;
Ne tasannu* bilirim, çünkü, ne sanatkârım.
Şi’r için “gözyaşı” derler; onu bilmem, yalnız,
Aczimin gayesidir bence bütün âsânm!
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyliyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzânm!
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım iki söz yazdırma.
Bana sor sevgili okur, sana ben söyleyeyim,
Ne mahiyette şu karşında duran şiirim?
Bir yığın söz ki içtenliğidir ancak hüneri.
Ne sanat bilirim, çünkü, ne sanatkârım.
Şiir için “gözyaşı” derler, onu bilmem, yalnız
Aczimin göz yaşlandır bence bütün eserim.
Ağlarım, ağlatamam, hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, bundan da ne kadar rahatsızım.
Oku, eğer sana bir duygulu yürek lazımsa.
Oku, zira onu yazdım, iki söz yazdımsa.
Sadeleştirilmişi
23
FÂTİH CÂMİİ
Yatarken yerde ilhâdıyle haşr olmuş sepi efkâr
Yarıp edvarı yükselmiş bu müdhiş heykel-i ikrar.
Siyeli reng-i dalâlet bir bulut şeklinde maziler,
Civârmdan kaçar bulmaksızın bir lâhza istikrâr;
Zvyâ-riz-i hakikat bir seher tavrında müstakbel ,
Gelir fc^kmden eyler sermedi binlerce nur isân
Derâgüş etmek ister nâzenîn-i bezm-i lâhûtu :
Kol açmış her menân sanki bir ümmîd-i cür’etkâr!
O revzenler, nazarlardan nihan dîdâra müstağrak,
Birer gözdür ki sıyrılmış önünden perde-i esrar.
Bu kudsî ma’bedin üstünde tâban f eve f eve ervâh,
Bu ulvî kubbenin altında cûşan mevc mevc envâr.
Tecessüd eylemiş gûyâ ki. subhun rûh-i mahmuru;
Semâdan yâhud inmiş hâke, Sînâ-reng olup, Dîdâr i
Tabiat perde-pûş-i zulmet olmuş, hâbe dalmışken,
O, guyâ kalb-i nûrânîsidir leylin, durur bîdâr.
Evet bir kalbdir, bir kalb-i cûşâcûş-i âşıktır,
Ki cevpnden demâdem yükselir bin nâle-i ezkâr.
Nümâyan cebhesinden Sadr-ı İslâm'ın meâlîsi:
O sadrın feyz-i enf âsiyle guyâ bir yığın aheâr,
Kıyâm etmiş de, yükselmiş de bir timsâl-i nûr olmuş .
Nasıl timsâl-i nûr olmaz? Şu pek sâkitı duran dîvâr,
Asırlar geçti hâlâ bâtılın pîş-i hücumunda.
Göğüs germektedir, bir kerre olsun olmadan bizar.
(
\ \ Ondalı
- — /
s
24
FATİH CAMİİ
Dinsizlikle karışmış aşağılık fikirler yerle bir olmuş da,
Yükselmiş bu iman abidesi yararak asırları.
Kapkara bir sapıklık bulutu şeklinde eski devirler.
Bu mabedin civarından kaçar, bir an bile duramazlar.
İstikbal, hakikat ışığıyla dolu bir sabah gibi
Üzerinde doğup, ebediyyen nurlu aydınlığını döker.
İlahi âlemin güzelliğini kucaklamak ister;
Cesaretle, umutla kol açmış minareler.
O pencereler, gözlerden uzak İlâhi güzelliğe dalmış
Birer gözdür ki açılmış önünde bütün sırlar.
Bu kutsal mabedin üstünde akın akın ruhlar parlamakta,
Bu yüce kubbenin altında dalga dalga nurlar coşmakta.
Sabahın baygın ruhu sanki cisimleşmiş
Yahut da İlâhi güzellik, sanki Sînâ’da olduğu gibi yere inmiş.
Tabiat, karanlığın örtüsü altında uykuya dalmışken,
O sanki aydınlık kalbi gecenin, uyumadan bekler.
Evet, bir kalbdir o, bir coşkulu aşık kalbi, *
Ki içinden çıkıp yükselir her dem inleyen zikirler.
Cephesinde İslâm’ın göğsündeki yüce anlam görünür;
O göğsün feyizli nefesleriyle sanki bir yığın taş,
Kalkarak, yükselerek aydınlığın timsali olmuş.
Nasıl timsali olmaz ki, şu pek sakin duran duvar,
Asırlardan beri batılın saldırılarına karşı,
Bir kez olsun yılmadan, usanmadan göğüs gerer.
V
J 25
Sadeleştirilmişi
Bu bir ma’bed değil , Mâ’bûd’a yükselmiş ibâdettir;
Bu bir manzar değil, dîdâra vâsıl mevkib-i enzâr.
Semâdan inmemiştir, şüphesiz, lâkin semâvîdir:
Zemînt olmayan bir cilve-i feyyâzı hâvidir.
* * *
Bir infilâk-ı safadır kiyâr-ı cânımdır,
Sabâhı pek severim, en güzel zamânımdır.
Ridâ-yı leyli henüz açmamıştı dest-i semâ;
Sabâ da hâb-ı sükûndan ayılmamıştı daha,
Fezâ-yı rûhda aksetti, es-salâ-perdâz
Müezzinin dem-i mahmûru, bir hazin âvâz.
İçimde cûş ederek lücce lücce istiğrak,
Ezânı beklemez oldum; açılmadan âfâk,
Zalâmı sineye çekmiş yatan sokaklardan
Kemâl-i vecd ile geçtim . Önümde bir meydan
Göründü; Fâtih ’e gelmiştim anladım, azıcık
Gidince, ma’bede baktım ki bekliyor uyanık !
Sokuldum artık onun sîne-i münevverine,
Oturdum öndeki maksûreciklerin birine .
Fezâ-yı ma’bedin encüm-nümâ meşâ’ilini,
O lem’a lem’a dizilmiş ziyâ kavâf ilini
Görünce geldi çocukluk zamanlarım yâda...
Neler düşündüm o sâ’atte bilseniz orada!
Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bugece,
Sizinle câmi’e gitsek çocuklar erkence.
Giderseniz gelin amma namazda uslu durun,
Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!”
Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi.
Namâza durdu mu, hâliyle fcoyverir peşimi,
Bu bir mâbed değil, Allah'a yükselmiş ibadettir.
Bu bir tablo değil, sanki Hakk’a ulaşan nazarlardır.
Semadan inmemiştir şüphesiz, lâkin semavidir,
Yeryüzüyle ilişkisiz feyizli bir tecelliyi havidir.
* * *
Sabahı pek severim, o en güzel zamammdır,
Benim en candan dostumdur, neşemin arttığı andır.
Göğün eli gecenin örtüsünü henüz açmamıştı,
Sabah rüzgârı da sakin uykusundan daha ayılmamıştı.
Henüz uykudan kalkmış müezzinin sesi.
Ki bu hazin bir ses idi, ruhuma aksetti.
İçimi dalga dalga sardı bir coşkunluk,
Ezam bekleyemedim, açılmadan ufuk.
Karanlığa sarınmış yatan sokaklardan
Coşku içinde geçtim, önümde bir meydan
Göründü, Fatih’e gelmiştim, anladım, azıcık
Gidince mâbede, baktım ki bekliyor uyanık!
Sokuldum artık onun aydınlık kucağına.
Oturdum öndeki küçük maksurelerden birine.
Kubbenin boşluğundaki yıldız gibi kandilleri,
O parıl parıl sıralanmış ışıklar kafilesini
Görünce çocukluk günlerimi hatırladım da...
Neler düşündüm o saatte bilseniz orada!
Sekiz yaşmda kadardım. Babam gelir: “Bu gece,
Sizinle camiye gitsek çocuklar erkence.
Giderseniz gelin ama namazda uslu durun;
Yaramazlık edeceksiniz, işte ev, oturun!”
Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi.
Namaza durdu mu, tabii, koyverir peşimi
Dalar giderdi. Ben artık kalınca âzâde,
Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde !
Hayâl otuz sene evvelki hâli pişimden
Geçirdi, başladım artık yanımda görmeye ben:
Beyaz sarıklı , temiz , yaşça elli beş ancak;
Vücûdu zinde, fakat saç, sakal ziyâdece ak;
Mehîb yüzlü bir âdem: Kılar edeble namaz;
Yanında bir küçücek kızcağızla pek yaramaz
Yeşil sarıklı bir oğlan ki: Başta püskül yok.
İmâmesinde fesin bağlı sâde bir boncuk!
Sarık hemen bozulur, sonra şöyle bir dolanır;
Biraz geçer, yine râyet misâli dalgalanır!
Koşar koşar duramaz, âkıbet denir “âmîn ”
Namaz biter. O zaman kalkarak o pîr-i güzîn,
Alır çocukları , oğlan fener çeker önde,
Gelir düşer eve yorgun, dalar pek âsûde
Derin bir uykuya...
Derken bu hâtırât-ı lâtif
Çekildi aslına, artık hakikatin o kesif
Likası başladı karşımda cilve eylemeye;
Zaman da kalmadı zâten hayâli dinlemeye:
Sağım, solum, önüm, arkam huşû’a müstağrak
Zılâl-i âdem iken, bir sadâ bülend olarak,
O kâinât-ı huzu ü yerinden oynattı;
Fezâ-yı mahşere döndürdü gitti eb’âdı !
Sufûf ayakta müselsel cibâl-i velveledâr
Gibiydi. Her birisinden duyuldu sîne-fikâr,
Birer enîn-i tazarru \ birer niyâz-ı hazin,
Ki kalb-i rahmeti sızlattı şüphesiz o enin!
Dalar giderdi, ben artık başıboş kalırdım,
Hasırlar üstünde coşkuyla nasıl da koşardım!
Hayâl otuz yıl önceki hâli gözün önünden
Geçirdi. Başladım artık yanımda görmeye ben:
Beyaz sarıklı, temiz, yaşça elli beş ancak,
Vücutça dinç, fakat saç sakal epeyce ak,
Heybetli bir adam ki kılar edeble namaz;
Yanmda bir küçücük kızcağızla pek yaramaz,
Yeşil sarıklı bir oğlan ki başmda püskülü yok,
İmamesinde fesin bağlı sade bir boncuk!
Sarık hemen bozulur, sonra şöyle bir dolanır;
Biraz geçer, yine bayrak gibi dalgalanır!
Koşar koşar duramaz, “âmin” denir sonunda.
Namaz biter, o zaman yaşlı adam kalkar da
Alır çocukları, oğlan fener çeker önde,
Gelir düşer eve yorgun, dalar evde
Derin bir uykuya...
Derken bu tath hatıralar
Çekildi yerine, artık hakikatin o koyulaşmış
Çehresi başladı karşımda şekilden şekile girmeye;
Zaman da kalmadı zaten hayâli dinlemeye:
Sağım, solum, önüm, arkam tevazuya gömülmüş
İnsan gölgeleri iken, bir ses yükselerek
O tevazu âlemini yerinden oynattı;
Sanki mahşer yerine döndürdü ortalığı!
Art arda dizilmiş saflar velveleli sıradağlar oldu
Ve safların her birinden duyuldu yürek yakan
İniltili yakarışlar, hüzünlü yakarışlar,
Rahmetin kalbini sızlattı şüphesiz bu inleyişler!
Eğildi sonra o dağlar Huzûr-i İzzet ’te;
Göründü sonra o dağlar zemîn-i haşyette!
İnayetiyle Huda kaldırınca her birini
Semâya doğru o dağlar da açtı ellerini.
O anda koptu yüreklerden öyle bir feryâd,
Ki ruhum eyliyecek tâ ebed o dehşeti yâd.
Kesildi bir aralık inleyen hazin âvâz...
Ne oldu Arş'a kadar yükselen o süz ü güdâz?
O çüş içindeki îman?
Evet y huruş ederek işte rahmet A Subbûh,
Bütün yüreklere serpildi kubbeden bir ruh:
RûhA itminan.
30
Eğildi sonra o dağlar huzurunda Allah’ın;
Kapandı secdeye sonra korkusuyla Allah’ın!
İnayetiyle Allah kaldırınca her birini,
Semaya doğru o dağlar da açtı ellerini.
O anda yüreklerden öyle bir dehşetli feryad koptu,
Ki ruhum sonsuza dek hatırlayacak bunu.
Kesildi bir aralık inleyen hüzünlü sesler...
Ne oldu Arş’a kadar yükselen o yanıp yakılmalar,
O coşku içindeki imân?
Evet, çağlayarak işte rahmeti Allah’ın,
Bütün yüreklere serpildi kubbeden bir ruh:
Güvenmenin, huzurun ruhu.
HASTA
“ Vak’a Halkalı Zirâ'at Mektebinde geçmişti 9
- Bence , doktor, onu siz bir soyarak dinleyiniz;
Hastalık çünkü değil öyle ehemmiyyetsiz,
Sâde bir nezlen sadriyye mi illet? Nerde!
Çocuğun hali fenâlaştı şu son günlerde.
Ameliyyâta çıkarken sınıf on gün evvel,
Bu da gelmez mi, dedim : “Kim dedi, oğlum, sana gel?
Nöbet üstünde adam kaçmak yorgunluktan,
Hadi yavrum, hadi söz dinle de bir parça uzan. ”
O zamandan beridir za y fi terakki ediyor;
Görünen: Bir daha kalkınması artık pek zor.
Uyku yokmuş; gece hep öksürüyormuş; ateşin
Olmuyormuş azıcık dindiği...
- Ben zâten işin,
Bir ay evvel biliyordum ne vahim olduğunu...
Bana ihtâra ne hâcet, a beyim, şimdi bunu?
Ma ’amâfih yeniden bir bakalım dikkatle:
Hükmü kat’î verelim, etmeye gelmez acele.
- Çağırın hastayı gelsin.
-Kapının perdesini
Açarak girdi o esnâda düzeltip fesini,
Bir uzun boylu çocuk... Lâkin o bir levha idi!
32
HASTA
“Olay Halkalı Zirâat Mektebi’nde geçmişti."
-Bence, doktor, onu siz bir soyarak dinleyiniz;
Hastalık çünkü değil öyle önemsiz.
Sade bir göğüs nezlesi mi illet? Nerde!
Çocuğun hâli fenalaştı şu son günlerde.
Uygulamaya çıkarken smıf on gün evvel,
Bu da gelmez mi, dedim: “Kim dedi oğlum sana gel?
Ateşi çıktığında insan kaçmalı yorgunluktan,
Hadi yavrum, hadi söz dinle de bir parça uzan.”
O zamandan beridir gittikçe zayıflıyor.
Görünen: Artık iyileşmesi pek zor.
Uyku yokmuş, gece hep öksürüyormuş, ateşin,
Olmuyormuş azıcık dindiği...
-Ben zaten işin,
Bir ay evvel biliyordum ne kadar kötü olduğunu,
Bana hatırlatmaya gerek yok, a beyim, şimdi bunu!
Ama yine de tekrar bir bakalım dikkatle:
Kesin bir yargıya varalım, etmeye gelmez acele.
-Çağırın hastayı gelsin.
-Kapının perdesini
Açarak girdi o esnada düzeltip fesini,
Bir uzun boylu çocuk... Fakat o bir tablo idi!
Öyle bir levha-i rikkat ki unutmam ebedî:
Rengi uçmuş yüzünün, gözleri çökmüş içeri;
Elmacıklar iki baştan çıkıvermiş ileri .
O şakaklar göçerek cebheyi yandan sıkmış;
Fırlamış alnı, damarlar da beraber çıkmış!
Bet beniz kül gibi olmuş uçarak nûr-i şebâb;
O yanaklar iki solgun güle dönmüş, bîtâb!
O dudaklar morarıp kavlamış artık derisi;
Uzamış saç gibi kirpiklerinin her birisi!
Kafa bir yük kesilip boynuna, çökmüş bağrı ;
iki değnek gibi yükselmiş omuzlar yukarı.
-Otur oğlum, seni dikkatlice bir dinliy elim...
Soyun evvelce fakat...
- Siz soyunuz, yok hâlim!
Soydu bîçâreyi üç beş kişi birden, o zaman
Aldı bir heykel-i üryân-ı sefâlet meydan!
Bu kemik külçesinin dinlenecek bir ciheti
Yoktu . Zannımca tabîbin coşarak merhameti,
Bakmasak hastayı nevmîd ederiz belki” diye;
Çocuğun göğsüne yaklaştı biraz dinlemeye:
-Öksür oğlum... Nefes al ... Alma nefes... Oldu, giyin ;
Bakayım nabzına... A’lâ... Sana yavrum, kodein
Yazayım; öksürüyorsun, o, keser, pek iyidir...
Arsenik hapları al, söylerim eczâcı verir.
Hadi git kendine iyi bak...
-Nasıl ettin doktor?
-Edecek yok, çocuk artık yola girmiş, gidiyor!
Sol taraftan rienin zirvesi tekmil çürümüş;
Hastalık seyr-i tabîsini almış yürümüş.
34
Öyle bir dokunaklı tablo ki unutmam ebedi:
Rengi uçmuş yüzünün, gözleri çökmüş içeri;
Elmacıklar iki baştan çıkıvermiş ileri.
O şakaklar göçerek çehreyi yandan sıkmış;
Fırlamış alnı, damarlar da beraber çıkmış!
Uçunca gençlik ışığı kül gibi olmuş bet beniz,
O yanaklar iki solgun güle dönmüş, halsiz!
O dudaklar moranp kavlamış artık derisi,
Uzamış saç gibi kirpiklerinin her birisi!
Kafa ağır bir yük olup boynuna, çökmüş bağrı,
İki değnek gibi yükselmiş omuzlar yukarı.
-Otur oğlum, seni dikkatlice bir dinleyelim...
Soyun evvelce fakat...
-Siz soyunuz, yok hâlim!
O zaman üç beş kişi birden biçareyi soydu;
Ortaya çıkan, çıplak bir sefalet heykeli oldu!
Bu kemik yığınının dinlenecek bir tarafı
Yoktu. Sanırım doktorun coşarak merhameti;
“Hastaya bakmasak ümidi bütün bütün kırılır belki” diye,
Göğsüne çocuğun yaklaştı biraz dinlemeye:
-Öksür oğlum... Nefes al... Alma nefes... Oldu, giyin;
Bakayım nabzına... Güzel... Sana yavrum kodein
Yazayım; öksürüyorsun, o keser, pek iyidir...
Arsenik haplan al, söylerim eczacı verir.
Hadi git kendine iyi bak...
-Nasıl ettin doktor?
-Edecek yok, çocuk artık yola girimiş, gidiyor!
Sol taraftan akciğerin üstü tamamen çürümüş;
Hastalık tabii seyrini almış yürümüş.
Sadeleştirilmişi
35
Devr-i sâlisteki âsân o mel’un marazın
Var tamâmiyle, değil hiçbiri eksik arazın .
Bütün a’râz, şehîkıyle, zefiriyle ...
- Yeter !
Hastanın çehresi meydanda ya! İnsanda meğer
Olmasın his denilen şey,.. O değil f lâkin biz
Bunu , “tebdîl-i hava ” der de nasıl göndeririz?
Şurda üç beş günü var... Gönderelim : Yolda ölür...
“Git!” demek, hem , düşünürsek ne büyük bir züldür!
Hadi göndermiyelim. ..Var mı fakat imkânı ?
Kime dert anlatırız? Bulsana dert anlıyanı!
-Sözünüz doğru Müdür Bey; ne yapıp yapmalı; tek
Bu çocuk gitmelidir. Çünkü, eminim, pek pek,
Daha bir hafta yaşar, sonra sirâyet de olur;
Böyle bir hastayı gönderse de mektep mazur.
- Bir mubassır çağırın.
- Buyurun efendim.
- Bana bak:
Hastanın gitmesi herhalde muvafık olacak .
“ Sana tebdîl-i havâ tavsiye etmiş doktor;
Gezmiş oban açılırsın... ” diye bir fikrini sor.
“İstemem!” der o, fakat dinleme, iknâ y a çalış :
Kim bilir, belki de bîçâre çocuk anlamamış?
* * *
-Şimdi tebdîl-i havâ var mı benim btediğim?
Bırakın hâlime artık beni râhat öleyim!
Üç buçuk yıl bana katlandı bu mektep, üç gün
Daha kotlansa hyâmet mi kopar? Hem ne içtin
Beni yıllarca barındırmış olan bir yerden,
“ Öleceksin !” diye koğmak? Bu koğulmaktır. Ben,
Lanetli hastalığın üçüncü devresindeki belirtileri,
Bütünüyle var, değildir eksik hiç biri.
Nefes alma ve vermedeki bütün belirtileri...
-Yeter!
Hastamn çehresi ortada ya! İnsanda meğer
Olmasın his denilen şey... O değil, fakat biz,
Bunu “hava değişimi” der de nasıl göndeririz?
Şurda üç beş günü var, yolda ölür göndersek...
“Git” demek hem ne büyük aşağılamadır, düşünürsek.
Hadi göndermeyelim... Var mı fakat imkânı?
Kime dert anlatırız? Bulsana dert anlayanı!
-Sözünüz doğru Müdür Bey; ne yapıp yapmah, tek
Bu çocuk gitmelidir. Çünkü eminim pek pek,
Daha bir hafta yaşar, sonra bulaşır da.
Böyle bir hastayı gönderse de mektep suçsuzdur.
-Bir görevli çağırın.
-Buyrun efendim.
-Bana bak:
Hastanın gitmesi herhalde uygun olacak.
“Sana hava değişimi tavsiye etmiş doktor;
Gezmiş olsan açılırsın...” diye bir fikrini sor.
“İstemem!” der o, fakat dinleme, kandırmaya çalış:
Kim bilir, belki de zavallı çocuk anlamamış?
* * *
-Şimdi hava değişimi istediğim var mı benim?
Bırakın hâlime artık beni rahat öleyim!
Üç buçuk yıl bana katlandı bu mektep, üç gün
Daha katlansa kıyamet mi kopar? Hem ne için
Beni yıllarca barındırmış olan bir yerden,
“Öleceksin!” diye kovmak? Bu kovulmaktır. Ben,
37
Kimsesiz bir çocuğum , nerde gider yer bulurum?
Etmeyin , sonra sokaklarda perîşân olurum!
Anam ölmüş, babamın bilmiyorum hiç yüzünü;
Kardeşim var, o da lâkin bana dikmiş gözünü:
Sanki âtideki mevhum refahım giderek.
Onu çalkandığı hüsranlar içinden çekecek!
Kardeşim, kurduğun âmâli devirmekte ölüm;
Beni göm hufre-i nisyâna, ben artık öldüm!
Hangi bir derdim için ağlıyayım, bilmiyorum.
Döktüğüm yaşlan çok görmeyiniz: Mağdûrum!
O kadar sa ’y-i beliğin bu sefalet mi sonu?
Biri evvelce eğer söylemiş olsaydı bunu,
Çalışıp ömrümü çılgınca hebâ etmezdim,
Ben bu müstakbele mazimi fedâ etmezdim!
Merhamet bilmeyen insanlara bak, yâ Rabbi,
Kovuyorlar beni bir sâil-i âvâre gibi!
- Seni bir kerre koğan yok, bu sözün pek haksız.
“İstemem, yollamayın ” dersen eğer, kal, yalnız...
Hastasın...
-Hem veremim! Söyle, ne var saklıyacak?
- Yok canım, öyle değil...
- Öyle ya, herkes ahmak!
Bırakırlar mı eğer gitmemiş olsam acaba!
Doğrudur, gitmeliyim... Koşturunuz bir araba,
Son sınıftan iki vicdanlı refikin koluna
Dayanıp çıktı o bîçâre sefâlet yoluna”
Atarak arkaya bir lemha-i lebtiz-i elem.
Onu teb’îd edecek paytona yaklaştı (t veremr
38
Kimsesiz bir çocuğum, nerde gider yer bulurum?
Etmeyin, sonra sokaklarda perişan olurum!
Anam ölmüş, babamın bilmiyorum hiç yüzünü;
Kardeşim var, o da lâkin bana dikmiş gözünü:
Sanki gelecek için düşlediğim mutluluğum giderek,
Onu çalkandığı yokluk acıları içinden çekecek!
Kardeşim, kurduğun hayalleri devirmekte ölüm,
Beni unutulmuşluğun çukuruna göm, ben öldüm!
Hangi bir derdim için ağlayayım bilmiyorum.
Döktüğüm yaşları çok görmeyiniz: Mağdurum.
O kadar çok çalışmanın bu sefalet mi sonu?
Biri evvelce eğer söylemiş olsaydı bunu,
Çalışıp ömrümü çılgınca tüketmezdim,
Ben bu geleceğe geçmişimi feda etmezdim!
Acımak bilmeyen insanlara bak, ya Rabbi,
Kovuyorlar beni bir serseri dilenci gibi!
-Seni bir kere kovan yok, bu sözün pek haksız,
“İstemem, yollamayın” dersen eğer, kal, yalnız...
Hastasm...
-Hem veremim! Söyle, ne var saklayacak?
-Yok canım, öyle değil...
-Öyle ya, herkes ahmak!
Bırakırlar mı eğer gitmemiş olsam acaba!
Doğrudur, gitmeliyim... Koşturunuz bir araba.
Son sınıftan iki vicdanlı arkadaşın koluna
Dayamp çıktı o zavallı sefalet yoluna.
Arkasına doğru acı dolu bir bakış fırlattı,
“ Verem”, kendisini uzaklaştıracak arabaya yaklaştı!
Tuttu bindirdi çocuklar sararak her yerini,
Öptüler girye-i mâtem dökerek gözlerini:
-Çekiver doğruca istasyona...
-Yok yok, beni tâ,
Götür İstanbul'a bir yerde bırak ki: Gurebâ,
- Kimsenin onlara aldırmadığı bir sırada-
Uzanıp ölmeye bir şilte bulurlar orada!
Tuttu bindirdi çocuklar sararak her yerini,
Öptüler matem yaşlan dökerek gözlerini:
-Çekiver doğruca istasyona...
-Yok yok, beni tâ,
Götür İstanbul’a bir yerde bırak ki: Garipler,
-Kimsenin onlara aldırmadığı bir sırada-
Uzamp ölmeye bir şilte bulurlar orada!
Sadeleştirilmişi
41
TEVHÎD yâhud FERYÂD
Ey nûr-i ulûhiyyetinin zilli avâlim,
Zillin bile esrâr-ı zuhûrun gibi muzlim!
Kürsî-i celâlin -ki semâlarla zeminler
Bir nokta kadar sahn-i muhitinde tutar yer-
İdrâkin eder gâye-i ümmîdini haybet...
Yâ Rab, o ne dehşettir, İlâhî, o ne heybet!
Pervâzına yetmez gibi pehnâ-yı avâlim,
Gâhî seni bulsam diye, âvâre hayâlim
Bir şevk ile lâhûta kadar yükseleyim der.
Lâkin nasıl olsun ki bu mVrâca muzaffer?
Nâsût muhitinde henüz çalkalanırken,
Bir dest-i tecebbür dayanıp göğsüne birden;
Hüsranla iner öyle sefil, öyle muhakkar:
Hâlâ o sukutun küreden tozlan kalkar!
Yalnız o mu? Bin fikr-i semâvî bu zeminde,
Bîtâb-ı taharri kalarak âh ü eninde!
Eşbâha mı kurbün olacaktır cevelângâh?
Ervâh bütün mündehiş-i “sümme radednâh! “
Sungundaki esrâra teâlî bize memnu y
Olmaz mı, ridâ-pûş dururken daha masnû } ?
Hurşîd-i ezelden nasıl ister ki haberdâr
Olsun daha bir zerreyi derk etmeyen efkâr?
Ey nâmütenâhî sana nisbet ile mahdûd,
TEVHİD (1) yâhud FERYAD
Ey bütün âlemler ulûhiyet nurunun gölgesi olan Rabbim!
Bu gölgeler bile görünüşündeki esrar kadar karanlıktadır.
Yüce makamm -ki gökler ve yerler
Kuşattığı alanda ancak bir nokta kadar tutar yer-
Karşısmda idrâk, en sonunda ümitsizliğe düşer.
Allah'ım, o ne dehşettir, ilahi o ne heybettir!
Alemlerin genişliği kanatlanıp uçmasına yetmezmiş gibi,
Perişan hayâlim, bazan da seni bulsam diye,
Aşka gelip zât âlemine yükselmek ister.
Lâkin bu makâma yükselmeyi nasıl başarır ki?
Daha insanlık âleminde çalkalanırken;
Zorlu bir el dayanır da göğsüne birden;
Hüsranla, sefil ve aşağılanmış bir şekilde yere iner,
Yeryüzünden hâlâ o düşüşün tozlan kalkar!
Yalnız o mu? Gökler kadar yüksek binlerce fikir bu vaziyette,
Aramaktan yorgun düşerek âh edip inlemekte.
Bütün ruhlar “sümme radednah”ın (2) dehşeti içindeyken,
Cesetler mi senin yalanında gezip dolaşacaklar?
Daha yarattıkların gizlilik örtüsü altında dururken,
Yaratışındaki sırlara yükselmek bize yasak olmaz mı?
Daha bir zerreyi anlayamayan fikirler,
Ezel güneşinden haberdar olmayı nasıl isteyebilirler?
Ey Rabbim, sana nisbetle sonsuzluk sınırlıdır
(1) Tevhidi Bir sayma, birleme; Allah'ın birliğine inanma; Allah’ın varlığına ve birliğine dair yazılan şiir.
(2) Tin Sûresi 5. ayetinin bir kısmı. Ayetin meâli: "Biz insanı en âdi bir mekâna fırlattık . " .
Sadeleştirilmişi
Mahsûr-i muhît-i kaderindir ne ki mevcûd .
Dıbâce-i evsâfını almaz bütün eb’âd,
A’dâd edemez silsile -i feyzini ta’dâd.
Ummân-ı şüûnun ki birer mevtidir a’sâr,
Her mevcesi bir lücce-i bî-sâhil-i âsârl
Fermânına mahkûm ezeliyyet, ebediyyet;
Ey pâdişeh-i arş-ı güzîn-i samediyyet.
İbdâ-ı bediin - ki cihanlarla bedâyV
Meydâna getirmiş - bize ey Hâlik-ı Mübdi \
Mübhem nasıl olmaz ki? Ademden değil isbât,
Bir zerre-i mevcûduyok etmek bile heyhât ,
Kabil olamaz çıksa da bin dest-i muharrib.
Yâ Rab, bu nasıl âlem-i lebriz-i garâib!
Serhadd-i ezel bed’-i hudûd-i melekûtun ,
Pehnâ-yı ebedgâye-i sahn-ı ceberûtun.
Hükmün ki tahakküm edemez seyrine bir şey;
Bir anda bu pâyansız olan cevvi eder tayy.
Bir an , diyerek eylemişim bilmiyerek, bak!
Takyîd zamanla seni ey Fâtır-ı Mutlak!
Bâkîyi beşer her ne kadar etse de tenzih.
Fâniyyeti icâbı , eder kendine teşbih!
Itlâka nasıl yol bulabilsin ki tefekkür ?
Eşbâhı görür eyler iken ruhu tasavvur!
* * *
Ey rûh-i fezâ-gerd, giran-seyr-i harimin,
Ey nâtıka, dembeste-i esrâr-ı azîmin,
Maksûd bu hilkatten eğer ma ’rif etinse;
Varmış mı o müdhiş görünen gâyete kimse?
Bir sahne midir yoksa bu âlem nazarında?
Bir sahne ki milyarla oyun var üzerinde!
44
Varlık adına ne varsa hepsi de kaderinin dairesiyle çevrilmiştir.
Bütün bu uzaklıklar vasıflarının başlangıcını bile kapsayamaz,
Sayılar da ard arda gelen feyizlerini saymaya yetmez.
Yüzyıllar senin olaylar okyanusunun dalgalan,
Her dalga ise uçsuz bucaksız bir eserler denizidir.
Ey yüceliğin seçkin tahtının padişahı olan Allah,
Ezelilik ve Ebedîlik senin fermanına mahkûmdur.
Ey icad eden Allah, yaratma sanatın -ki dünyalar kadar
Güzellikler yaratmıştır- bize nasıl gizli olmasm;
Yazık ki yoktan var etmek bir yana, yakıp yıkan yüzlerce el çıksa,
Varlığın bir zerresini bile yok etmeye yetmez!
Ya Rab, bu nasıl garip şeylerle dolu bir âlemdir?
Ruh ve melekler âleminin sınırları Ezel sınırında başlamakta,
Kudret sahnesinin nihayetleri de Ebed’in genişliklerinde
kaybolmakta.
Hükmünün yürüyüşü üstünde hiç bir şey etkili olamaz
Ve buyruğunla bu sınırsız gök boşluğu bir anda yok olur.
“Bir an” diyerek ne yapmışım bilmeyerek bak;
Seni zamanla sınırlamışım ey Mutlak Yaratıcı!
İnsanoğlu Allah’ı ne kadar eksik ve kusurdan uzak tutsa da,
Fâniliği gereği yine kendine benzer düşünür.
Ruhu tasavvur ederken cesetler gören fikir
Bunları birbirinden ayırt etmeyi nasıl başarır!
* * *
İlâhî! Kutsal dairene girdiği an fezalarda dolaşan ruhun ayaklan ağırlaşır,
Senin büyük sırların karşısında düşünme ve konuşma gücünün
soluğu tutulur,
Eğer bu yarattıklarından maksat senin büinmen idiyse,
O müthiş görünen gayeye varmış mı bir kimse?
Bir sahne midir yoksa bu âlem senin gözünde?
Bir sahne ki milyarla oyun var üzerinde!
45
Bir sahne ki her perdesi tertîb-i meşiyyet;
Eşhâsı da bâzîçe-i âvâre-i kudret!
Cânîleri, katilleri meydâna süren sen;
Cânîdeki, katildeki cür’etyine senden!
Serisin yaratan, başka değil zulmeti, nuru;
Şensin veren ilhâm ile takvayı, fücuru!
Zâlimde teaddîye olan meyi nedendir?
Mazlum niçin olmada ondan müteneffir?
Akil nereden gördü bu ciddî harekâtı?
Câhil neden öğrenmedi âdâb-ı hayâtı?
Birfâilin icbân bütün gördüğüm âsâr!
Cebri değilim ... Olsam İlâhî ne suçum var?
* * *
Bir sahne demek âleme pek doğrudur elbet;
Ancak görülen vakaların hepsi hakikat.
Hem öyle vekâyV ki temâşâsı hazindir,
Aheng-i tarab-sâzı bütün âh ü enindir!
Zîrâ ederek bunca sefâlet-zede feryâd;
Vâveyl sadâsvyla dolar sîne-i eb y âd.
Yâ Rab, bu yüreklerdeki ses dinmeyecek mi?
Senden daha bir emr-i sükûn inmeyecek mi?
Her ân ediyorsun bizi makhûr-i celâlin,
Kurbân olayım nerde senin, nerde cemâlin?
Sendense eğer çektiğimiz bunca devâhî,
Kimden kime feryâd edelim söyle İlâhî?
Lâ yüs’el’e binlerce suâl olsa da kurban,
İnsan bu muammâlara dehşetle nigehban.
Bir şahsa esîr olmayı bir koskoca millet,
Mekrinle mi yâ Rab sanıyor kendine devlet?
Dünyâyı yakıp yıkmaya bir seyf-i teaddî,
Emrinle mi yâ Rab, ediyor böyle tesaddî?
46
Bir sahne ki her perdesi iradenle düzenlenmiştir.
Oyuncuları da kudretinin başıboş oyuncaklarıdır.
Canileri, katilleri meydana süren sen;
Canideki, katildeki cesaret yine senden!
Sensin yaratan, başkası değil karanlığı, ışığı;
Sensin veren ilham ile Allah korkusunu, günahkârlığı!
Zalimdeki tecavüz etme eğilimi nedendir?
Zulme uğrayan neden ondan nefret etmektedir?
Akıl sahibi nereden öğrendi bu ciddi davranışları?
Cahil neden öğrenmedi edeple yaşamayı?
Gördüğüm her şey bir gücün zorlamasıyla olmakta!
Cebrî (1) değilim... Allahım suçlu muyum olsam da?
* * *
Bir tiyatro sahnesi demek âleme pek doğrudur elbet;
Ancak görülen olayların hepsi hakikat.
Hem öyle olaylar ki seyretmesi hüzün verir,
İnsanı eğlendiren ahengi bütün âh ve iniltidir!
Zira sefalete düşmüş bunca insanın feryadı,
Bütün uzaklıkları çığlıklarla doldurur.
Ya Rab, bu yüreklerdeki ses dinmeyecek mi?
Senden bir defa daha bu feryadı dindiren bir emir inmeyecek mi?
Celâlinle (2) bizi her seferinde kahrediyorsun,
Kurban olduğum, artık bir daha cemâlin (3) görünmeyecek mi?
Sendense eğer uğradığımız bunca felaket,
Söyle İlâhî, kimden kime feryad edelim?
“Lâ-yüs’el” (4) emrine binlerce soru olsa da kurban,
Bütün bu bilmecelere dehşetle bakmakta insan.
Bir kişiye esir olmayı bir koskoca millet,
Sen yanılttığın için mi ya Rab sanıyor kendine devlet?
Bir zulüm kılıcı dünyayı yakıp yıkmaya,
Emrinle mi ya Rab başlıyor böyle?
l) Cebrî: Cebriyv mezhebine bağlı olan kimse. Cebriye mezhebine göre Allah'ın iradesi karşısında
insanın hiçbir özgürlüğü yoktur. ıkılaytsıyla insanın kendi hayatıyla ilgili kararlar alması, hayatını
değiştirmeye ve yönlendirmeye çalışması gt'rvksiz ve sonuçsuz bir çabadır.
(2) Celâl: Allah'ın udlannılandır. Allah’ in gazabını ifade etmektedir.
(3) Cemâl: Allah in adlanndandtr. Allah in lütuf ve yardımım ifade etmektedir.
(4) lâ-yüs'el: Burada Enbiya Sûresinin 23. ayetine işaret edilmektedir. Ayetin meûli: " O (Allah)
yaptığından sorumlu değildir, onlar ise sorumlu tutulacaklardır. ”
47
“ Yok âdil- i mutlak” diyecek ye* s ile vicdan !
Yerden çıkıyor göklere bin âh-ı şererbâr,
Gökler ediyor sâde çıkan nâleyi tekrâr!
Bir yanda yanar lânesi bin hâne-harâbın ,
Bir yanda söner lem*ası milyonla şebâbın.
Kalmış eli böğründe felâket-zede mâder;
Evlâdını gömmüş kara topraklara , inler!
Ağlar beriden bir sürü âvâre-i tâli*
Nan-pâre için eyliyerek ırzını zâyi\
Bükmüş oradan boynunu binlerce yetîman,
Mevâ arıyor âileler lâne-perişan!
Mazlum şikâyette, nedâmette sitemkâr;
Hûnâbe-i maktule gatîk olmada hunhâr!
Bımân, felâketliyi üryânı, sefili,
Meflûcu , amel-mandeyi, miskini, zelili.
Gaddarı , cefâ-dîdeyi, mahkumu, esiri,
Heyhât, şu pâyansız olan cemm-i gafiri
Teşhir ile şöhret kazanan sahne-i dünyâ
Gelmez mi İlâhî sana bir kanlı temâşâ?
* * *
Lâkin bu sefilân-ı beşerden kiminin, var
Kalbinde bir ümmîd ki encüm gibi parlar:
îmandır o cevher ki İlâhî ne büyüktür . ..
İmansız olan paslı yürek sinede yüktür!
Mü*min -ki bilir gördüğü yekrûze cihânın
Fevkinde ne âlemleri var subh-i bekanın-
Bin cân ile elbet çekecek etse de bilfarz,
Her devri hayâtın ona binlerce belâ arz .
Ferdâdaki ezvâkı o ettikçe te*emmül,
Orifmaü
48
Zalimlere kahrın o kadar verdi ki meydan;
“Mutlak adalet sahibi yok”diyecek bezginlik içinde vicdan.
Kıvılcım saçan bin âh yerden göklere yükseliyor!
Göklerin yaptığıysa bu iniltiyi sâde yankılamak!
Bir yanda evleri yıkılanların yuvaları yanar,
Bir yanda milyonlarca gencin ışığı söner.
Eli böğründe kalmış felakete uğramış anneler,
Evladını gömmüş kara topraklara, inler!
Bir yanda bir lokma ekmek için namusunu kaybetmiş,
Ağlayıp duran bir sürü başıboş bahtsız;
Bir yanda da boynu bükük binlerce yetim var.
Yuvası dağılmış aileler sığınacak yer ararlar.
Mazlum şikâyet etmekte, zâlim pişmanlık duymakta;
Kan döken de öldürdüğünün kanıyla boğulmakta.
Hastayı, fekaletliyi, çıplağı, yoksulu,
Felçliyi, sakatı, tembeli, bayağıyı,
Gaddarı, eziyet çekeni, mahkûmu, esiri,
Yazık, şu sayıya sığmaz insan yığınım
Sergilemekle şöhret kazanan dünya sahnesi
Sana kanlı bir seyir sahnesi gibi gelmez mi İlâhî?
* * *
Lâkin bu yoksul insanlardan kiminin, var
Kalbinde bir ümit ki yıldız gibi parlar:
İmandır o cevher ki İlâhî ne büyüktür...
İmansız olan paslı yürek insanın göğsünde yüktür!
Mümin -ki şu birkaç günlük dünyadan üstün
Bekâ sabahının ne âlemleri bulunduğunu bilir-
Hayat ona her döneminde, sözgelişi, binlerce belâ
Gösterse de, elbette ki belâları bin can ile çekecektir. x
O, gelecekteki hayatın zevklerini düşündükçe,
Sadeleştirilmişi
Eyler bugün âlâma nasıl olsa tahammül...
Bir mülhidi lâkin kim eder tesliye heyhât?
Sığmaz bunun âf âkına ferdâ-yı mükâfat!
Baştan başa “boşluk” şu semâlar, şu zeminler,
Bir gûş-i kerem var mı akan yaşlan dinler?
İlcâ-yı tesâdüfle şu “boş!” âleme düşmüş;
Etrâfina binlerce şedâid gelip üşmüş.
Her lâhza boğuşmakla geçip devr-i hayâtı.
Bir şey olacak gâye-i hüsrânı: Memâtı!
Varlıktan onun inliyerek ölme nasibi !
Bunlar beşerin işte en âvâre garibi!
Mü ’minlere imdâda yetiş merhametinle,
Mülhidlere lâkin daha çok merhamet eyle:
Gümrâhlanndır ki karanlıklara dalmış,
Bir rehber olur necm-i emel yok da bunalmış!
Serisin bu şebistâna süren onlan elbet,
Senden doğacak doğsa da birfecr-i hidâyet.
Mülhid de senin, kalb-i muvahhid de şenindir;
İlhâd ile tevhîd nedir? Menşei hep bir.
Öyleyse nedendir bu tefâvüt ara yerde?
Esbâb-ı tehâlüf nedir efkâr-ı beşerde?
Yâ Rab, bu serâir gün olur da açılır mı?
Bir leyl-i müebbed olarak yoksa kalır mı?
Her zerrede âheng-i celâlin duyulurken,
Her nağmede binlerce lisan nâtık olurken ,
Cilvendeki esrâr nasıl kalmada muzlim?
Ey nûr-i ulûhiyyetinin zilli avâlim
50
Bugünkü acılara nasıl olsa katlanır.
Fakat bir dinsizi, yazık, kimse teselli edemez;
Mükâfatla dolu gelecek onun ufuklarına sığmaz!
Ona göre şu gökler, şu yerler baştanbaşa “boşluk”tur.
Akan yaşların sesine kulak verecek bir kerem sahibi yoktur.
Tesadüfün zorlamasıyla şu “boş” âleme düşmüş;
Etrafına binlerce sıkıntı gelip üşüşmüş.
Ömür süreci her an boğuşmakla geçecektir;
Ziyan içindeki hayatının tek sonucu ölüm olacaktır!
Varlıktan onun inleyerek ölmek nasibi!
Bunlar insanoğlunun işte en başıboş garipleri!
Müminlere yardıma yetiş merhametinle.
Dinsizlere lâkin daha çok merhamet eyle:
Yolunu şaşırmış kullarındır ki karanlıklara dalmış,
Kılavuzluk edecek bir emel yıldızından mahrum, bunalmış!
Sensin elbet bu karanlıklar dünyasında yaşatan onları,
Senden doğacak doğsa da bir hidayet sabahı.
Varlığına ve birliğine inanan kalp de karşı çıkan fikir de sana aittir;
Birliğine inanma ve karşı çıkmanın aslı nedir? Bunların kaynağı hep bir!
Öyleyse nedendir bu ayrılık ara yerde?
Ayrılığın sebebi nedir insanların fikirlerinde?
Ya Rab bu sırlar bir gün gelip de açılır mı?
Ebedi bir gece olarak yoksa kalır mı?
Her zerrede celâlinin âhengi duyulurken,
Her nağmede binlerce dil konuşurken,
Tecelli edişindeki esrar nasıl karanlıkta kalmakta
Ey bütün âlemler ulûhiyet nurunun gölgesi olan Rabbim?
Sadeleştirilmişi
51
KÜFE
Beş on gün oldu ki, mutâda inkıyâd ile ben
Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden .
Bizim mahalle de İstanbul'un kenarı demek:
Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmiyerek !
Adım başında derin bir buhayre dalgalanır,
Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır!
Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil,
Selâmetin yolu insan için bu, başka değil!
Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak,
Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak,
- Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden,
Lisân-ı hâl ile amma rükûa niyyet eden-
O sâlhurde, harâb evlerin saçaklarına,
Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına
Delilimin koca bir şey takıldı... Baktım ki:
Genişçe bir küfe yatmakta, hem epey eski.
Bu bir hamal küfesiymiş ... Aceb kimin? Derken;
On üç yaşında kadar bir çocuk gelip öteden,
Gerildi, tekmeyi indirdi öyle bir küfeye:
Tekermeker küfe bîtâb düştü tâ öteye.
-Benim babam senin altında öldü, sen hâlâ
Kurumla yat sokağın ortasında böyle daha!
O anda karşıki evden bir orta yaşlı kadın
Göründü :
52
KÜFE
Beş on gün oldu ki alışkanlığıma uyarak ben,
Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden.
Bizim mahalle de İstanbul’un kenarı demek:
Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmeyerek!
Adım başmda derin bir deniz dalgalanır.
Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır!
Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil,
Kurtuluşun yolu insan için bu, başka değil!
Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak,
Önüm adaysa basıp, yok denizse atlayarak,
-Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden,
Gönül diliyle ama rükûa niyet eden-
O eski, harab evlerin saçaklarına
Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına
Kılavuzumun koca bir şey takıldı... Baktım ki:
Genişçe bir küfe yatmakta, hem epey eski.
Bu bir hamal küfesiymiş, acaba kimin? Derken;
On üç yaşında kadar bir çocuk gelip öteden,
Gerildi, tekmeyi indirdi öyle bir küfeye:
Teker meker küfe halsiz düştü ta öteye.
-Benim babam senin altında öldü, sen hâlâ
Kurumla yat sokağm ortasında böyle daha!
O anda karşıki evden bir orta yaşlı kadın
Göründü:
Si
-Oh benim oğlum , gel etme kırma sakın!
Ne istedin küfeden yavrum ? Ağzı yok, dili yok.
Baban sekiz sene kullandı ... Hem de derdi ki: “Çok
Uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz... ”
Baban gidince demek kaldı âdetâ öksüz!
Onunla besliyeceksin ananla kardeşini.
Bebek misin daha öğrenmedin mi sen işini?”
Dedim ki ben de:
-Ayol dinle annenin sözünü...
Fakat çocuk bana haykırdı ekşitip yüzünü:
- Sakallı , yok mu işin? Git, cehennem ol şuradan!
Ne dırlanıp duruyorsun sabahleyin oradan?
Benim içim yanıyor: Dağ kadar babam gitti...
-Baban yerinde adamdan ne istedin şimdi?
Adamcağız sana , bak hâl dilince söylerken...
- Bırak hanım, o çocuktur, kusura bakmam ben...
Adın nedir senin, oğlum?
-Hasan.
- Hasan, dinle.
Zararlı sen çıkacaksın bütün bu hiddetle.
Benim de yandı içim anlayınca derdinizi...
Fakat, baban sana ısmarlayıp da gitti sizi.
O, bunca yıl çalışıp alnının teriyle seni
Nasıl büyüttü? Bugün, sen de kendi kardeşini,
Yetim bırakmayarak besleyip büyütmelisin.
- Küfeyle öyle mi?
- Hay hay! Neden bu söz lâkin?
Kuzum, ayıp mı çalışmak, günah mı yük taşımak?
Ayıp: Dilencilik, işlerken el, yürürken ayak
- Ne doğru söyledi! Öp oğlum amcanın elini...
Orijinali
54
-Oh benim oğlum, gel etme kırma sakın!
Ne istedin küfeden yavrum? Ağzı yok, dili yok,
Baban sekiz sene kullandı... Hem de derki ki: “Çok
Uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz...”
Baban gidince demek kaldı âdetâ öksüz!
Onunla besleyeceksin ananla kardeşini.
Bebek misin daha öğrenmedin mi sen işini?
Dedim ki ben de:
-Ayol dinle annenin sözünü...
Fakat çocuk bana haykırdı ekşitip yüzünü:
-Sakallı, yok mu işin? Git, cehennem ol şuradan!
Ne dırlanıp duruyorsun sabahleyin oradan?
Benim içim yanıyor: Dağ kadar babam gitti...
-Baban yerinde adamdan ne istedin şimdi?
Adamcağız sana, bak hâl dilince söylerken...
-Bırak hanım, o çocuktur, kusura bakmam ben...
Adın nedir senin oğlum?
-Haşan.
-Haşan, dinle...
Zararlı sen çıkacaksın bütün bu hiddetle.
Benim de yandı içim anlayınca derdinizi...
Fakat, baban sana ısmarlayıp da gitti sizi.
O, bunca yıl çalışıp alnının teriyle seni
Nasıl büyüttü? Bugün, sen de kendi kardeşini
Yetim bırakmayarak besleyip büyütmelisin.
-Küfeyle öyle mi?
-Hay hay! Neden bu söz lâkin?
Kuzum, ayıp mı çalışmak, günah mı yük taşımak?
Ayıp: Dilencilik, işlerken el, yürürken ayak.
-Ne doğru söyledi! Öp oğlum amcanın elini...
- Unuttun öyle mi? Bayramda komşunun gelini:
“Hasan, dayım yatı mekteplerinde zâbittir ;
Senin de zihnin açık.. Söylemiş olaydık bir...
Koyardı mektebe... Dur söyleyim ” demişti hani?
Okutma sen de hamal yap bu yaşta şimdi beni!
Söz anladım uzun, hem de pek uzun sürecek;
Benimse vardı o gün birçok işlerim görecek;
Bıraktım onları, saptım yokuşlu bir yoldan,
Ne oldu şimdi aceb, kim bilir, zavallı Hasan?
Bizim çocuk yaramaz, evde dinlenip durmaz;
Geçende Fâtih'e çıktık ikindi üstü biraz.
Kömürcüler kapısından girince biz, develer
Kızın merâkını celbetti, dâima da eder:
Oyamruyumru beden, upuzun boyun, o bacak,
O arkasındaki püskül ki kuyruğu olacak!
Hakîkaten görecek şey değil mi ya ? Derken ,
Dönünce arkama , baktım: Beş on adım geriden,
Belinde enlice bir şal, başında âbâni,
Bir orta boylu, güler yüzlü pîr-i nûrânî ;
Yanında koskocaman bir küfeyle bir çocucak,
Yavaş yavaş geliyorlar. Fakat tesâdüfe bak:
Çocuk, benim o sabah gördüğüm zavallı yetim...
Şu var ki, yavrucağın hâli eskisinden elim:
Cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak...
Bir ince mintanın altında titriyor, donacak!
Ayakta kundura yok, başta var mı fes? Ne gezer!
Düğümlü alnının üstünde sâde bir çember.
Nefes değil o soluklar, kesik kesik feryad;
Nazar değil o bakışlar, dümû-i istimdad.
Orijinali
Bu bir ayaklı sefâlet kiyalnayak, baş açık ;
On üç yaşında buruşmuş cebîn-i sâfi, yazık!
O anda mekteb-i rüşdiyyeden taburla çıkan
Bir elliden mütecaviz çocuk ki, muntazaman
Geçerken eylediler ihtiyârı vakfe-güzin...
Haşan 'la karşılaşırken bu sahne oldu hazin:
Evet, bu yavruların hepsi, pür-sürûd-i şebâb,
Eder dururdu birer âşiyân-ı nura şitâb .
Birazdan oynıyacak hepsi bunların , ne iyi!
Fakat Hasan , babasından kalan o pis küfeyi,
- Ki ezmek istedi görmekle reh-güzârında-
İleVebed çekecek düş -i ıztırârında!
O, yük değil, kaderin bircezâsı masûma...
Yazık, günâhı nedir, bilmeyen şu mahkuma!
Bu bir yürüyen yoksulluk ki yalnayak, baş açık;
On üç yaşında buruşmuş tertemiz alm, yazık!
O sırada rüşdiye mektebinden alay alay çıkan
Elliden fazla çocuk ki düzen içinde
Geçerken ihtiyar bir yerde durmak zorunda kaldı,
Bunların Hasan’la karşılaşması ortaya acıklı bir sahne çıkardı.
Evet, bu yavruların hepsi gençlik neşesiyle dolu,
Koşup gitmektelerdi birer birer aydınlık yuvalarına.
Birazdan oynayacak hepsi bunlann, ne iyi!
Fakat Hasan, babasından kalan o pis küfeyi,
«Ki ezmek istedi görmekle yolunun üzerinde-
Sonsuza kadar taşıyacak çaresiz omuzlarında!
O, yük değil, kaderin bir cezası bu suçsuz çocuğa...
Yazık, günahı nedir, bilmeyen şu mahkûma!
DURMAYALIM!
Sa ’dî diyor ki: “Bir gece biz kârbân ile
Aheste-seyr iken yolumuz düştü bir çöle.
Sür’atle tayyiçin o beyâbân-ı vahşeti,
Hep yolcular feda ederek istirâhati
Gitmektelerdi. Bir aralık bende meyşe tâb,
Hiç kalmamış ki düşmüşüm artık zebûn-i hâb.
Âvâre bir piyâdeyi bekler mi kâfile?
Nâçâr şedd-i rahl edecek tâ be-merhale.
Durmuş, diyordu , birde uyandım ki, sârban:
“Kalk ey zavallı yolcu, uzaklaştı kârban!
Uykum benim de yok değil amma bu deşt-zâr,
Arâmgâh olur mu ki bin türlü korku var?
Ser-menzil-i merâma varır durmayıp giden;
Yoktur necât ümidi bu çöller geçilmeden.
Heyhât, yolda böyle düşen uyku derdine,
Hep yolcular gider de kalır kendi kendine ! ”
Vak’a hiç bir şey değildir; haklısın, lâkin düşün.
Başka bir düstûr-i hikmet var mı, insâf et, bugün?
Varmak istersen -diyor Sadî- eğer bir maksada,
Tuttuğun yollar tükenmekten muarrâ olsa da;
Şedd-i rahl et, durmayıp git, yolda kalmaktan sakın !
Merd-i sâhib-azm için neymiş uzak, neymiş yakın?
Hangi müşkildir ki himmet olsun, âsân olmasın?
Hangi dehşettir ki insandan hirâsân olmasın ?
DURMAYALIM!
Sa’dî (1) diyor ki: “Bir gece biz kervan ile
Ağır ağır gitmekte iken yolumuz düştü bir çöle.
Hızla geçmek için o korkutucu ıssız çölü,
Bütün yolcular istirahatı feda ederek,
Gitmektelerdi. Bir aralık bende yürümeye güç
Hiç kalmamış ki düşmüşüm artık uykuya yenik.
Avare bir yolcuyu bekler mi kafile?
Çaresiz yola devam edecek varıncaya dek konak yerine.
Bir de uyandım ki başucuma dikilmiş bir deveci şunları
söylemekte:
"Kalk ey zavallı yolcu, uzaklaştı kervan!
Uykum benim de yok değil ama bu çöl,
İstirahat yeri olur mu ki bin türlü korku var?
Varmak istediği yere vanr durmayıp giden;
Yoktur kurtuluş ümidi bu çöller geçilmeden.
Yazık ki yolda böyle düşen uyku derdine,
Hep yolcular gider de kalır kendi kendine!”
Gerçi olayın kendisi önemsizdir, bunda haklısın, ancak düşün:
İnsaflı ol, bundan başka hikmet dolu bir prensip var mı bugün?
Varmak istersen -diyor Sa’di- eğer maksada,
Tuttuğun yollar hiç bitmeyecek gibi olsa da;
Yola devam et, durmayıp git, yolda kalmaktan sakın!
Azim sahibi insan için neymiş uzak, neymiş yakın?
Hangi güçlüktür ki gayrete gelince kolaylaşmasın?
Hangi korkunç şey var ki insandan korkmasın?
(1) Sa *dî: 121 3-1 292 yıllan arasında yaşamış. Bostan ve Gülistan adlı şaheserleriyle tanınmış ve
Mehmet Akif in kendisinden çok etkilendiğini ifade ettiği İranlı şair Şeyh Sa ’dî-i Şirâzî.
61
îbret al erbâb-ı ikdâmın bakıp âsânna:
Dağ dayanmaz erlerin dağlar söken ısrânna.
Bir münevvim ses değil yer yer buruşan velvele:
Fevcfevc akmakta insanlar bütün müstakbele .
Nehr-i feyzâfeyz-i insâniyyetin âhengine
Uymadan , kâbil değildir düşmemek bir engine.
MenzîUi maksûda varmazsın uyanmazsan eğer...
Var mı bak, yollarda hiç bîdâr olanlardan eser?
İşte âtidir o ser-menzil denen ârâmgâh ;
Kârbân akvâm ; çöl mazi; atâlet seddA râh .
Durma, mâzî bir mugaylanzâr-ı dehşetnâktir;
Git ki, âti korkusuzdur, hem de kudsî hâktir!
Çokşedâid iktihâm etmek gerektir, doğrudur...
Vehleten âvâre bir seyyâhı yollar korkutur;
Korku, lâkin, azmi te J yîd eylemek îcâb eder:
Kurtulursun şeddA rahl etmiş de gitmişsen eğer.
Çünkü düşmüşsün hâyatın -ezkazâ- f ey f âsına,
Gitmen îcâb eyliyor tâ menzil-i aksâsına.
Düşmemek mâdem elinden gelmemiş evvel senin,
Ölmeden olsun mu ey miskin, bu çöller medfenin?
İntihâr etmek değilse yolda durmak, gitmemek,
Asümandan refref indirsin demektir bir melek!
“Leyse IVlAnsâni illâ mâ seâ” derken Hudâ;
Anlamam hiç meskenetten sen ne beklersin daha?
Davran artık kârbânın arkasından durma, koş!
Mahv olursun bir dakikan geçse hattâ böyle boş.
Menzil almışlar da yorgun , belki senden bîmecâl!
Belki yok, elbette öyle! Sen ne etmiştin hayâl?
İbret al gayret sahiplerinin bakıp eserlerine:
Dağ dayanmaz erlerin dağlar söken azmine.
Sakinleştirip uyuşturan bir ses değil bu zaman zaman coşan gürültüler:
Akın alan yürümekte geleceğe bütün insanlar.
Bereketli insanlık nehrinin âhengine uymayan insanın,
Bir enginde kaybolup gitmemesi mümkün mü?
Amaçladığın yere varmazsın uyanmazsan eğer...
Var mı bak, yollarda hiç uyanık olanlardan eser?
İşte gelecek, en son varıp rahata kavuşacağın yer demektir;
Kervan kavimler, çöl geçmiş, tembellik de yoldaki engeldir.
Durma, geçmiş bir korkulu dikenliktir;
Git ki, gelecek korkusuzdur, hem ne kutsal topraktır!
Çok sıkıntılara katlanmak gerekir, doğrudur...
Başıboş bir yolcuyu yollar ilk bakışta korkutur;
Korku, ama yine de azmi kuvvetlendirmek icab eder:
Kurtulursun, yükünü bağlayıp da ilerlemişsen eğer.
Çünkü düşmüşsün Allah’ın takdiriyle hayat çölüne,
Gitmekten başka çare yok onun ta en son noktasına.
Madem ki düşmemek elinden gelmemiş ilkin senin,
Ölmeden olsun mu, ey miskin, bu çöller mezarın?
İntihar etmek değilse yolda durmak, gitmemek,
Gökyüzünden refref (1) indirsin demektir bir melek!
“ Leyse li’l-insâni illâ mâ seâ” (2) derken Hudâ;
Anlamam hiç miskinlikten sen ne beklersin daha?
Davran artık kervanın arkasından durma, koş!
Mahv olursun bir dakikan geçse hattâ böyle boş.
İlerleyenler de yorgun, belki senden kuvvetsiz!
Belki değil, elbette öyledir! Sen ne etmiştin hayâl?
(1) Refref. Hz. Muhammed (s.a.v.)'în MVrâc gecesinde üzerine oturup gittiği yeşil yaygı veya manevî bir binek,
(2) Necm Sûresi 39. âyet. Meâli: “ İnsan ancak çalıştığına erişir. ”
Sadeleştirilmişi
63
Şöyle gözden geçse bir hilkat temâşâ-hânesi:
Çıkmıyor bir zerre fa ’âliyyetin bigânesi.
Asümânî, hâkdânî cümle me\ } cudât için
Kurtuluş yok sa 'y-i dâimden , terakkiden bugün.
Yer çalışsın , gök çalışsın . sen sıkılmazsan otur!
Bunların hakkında bilmem bir bahânen var mı? Dur!
Mâsivâ bir şey midir, boş durmuyor Hâlik bile:
Bak tecellî eyliyor bin şe’n-i gûnâgûn ile.
Ey, bütün dünya ve mâfihâ ayaktayken; yatan!
Leş misin, davranmıyorsun? Bâri Allah’tan utan.
I
Bir temâşâ yeri olan yaratılmışlar dünyası şöyle bir gözden geçirilse,
Bulunmaz faaliyetten uzak bir zerre.
Gökteki ve yerdeki bütün varlıklar için
Kurtuluş yok sürekli çalışmaktan, ilerlemekten bugün.
Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur!
Bunların hakkında bilmem bir bahanen var mı? Dur!
Yaratılmışlar da bir şey mi? Boş durmuyor Yaradan bile:
Bak tecellî ediyor türlü türlü bin hadise ile.
Ey, bütün dünya ve dünyadakiler ayaktayken, yatan!
Leş misin, davranmıyorsun? Bari Allah’tan utan!
65
HASIR
Geçende, Yayla (1) civarında bir ufak gezinti
Bahanesiyle, bizim eski tanıdıklardan
Bir attarın (2) azıcık gitmek istedim yanına,
Ki her zaman beni davet ederdi dükkânına.
Biraz sohbetten sonra söktü müşteriler:
-Ver ordan on paralık zencefil, çörek otu, biber.
Geçenki beş para borcumla on beş etmedi mi?
-Silik bu yirmilik (3) almam...
-Uzatma gör işimi!
-Oğul, çabuk... Bana tiryâk... (4) Okunmuş olmalı ha!
Bizim çocuk, adı batsın, yılancık olmuş...
-Ya?
Sübek kadar yüzü hütdağı kesildi!
-Vah vah vah!
-Hanım, geçer, nefes ettir...
-Geçer mi? İnşallah.
-Bi yirmilik paket ama sabahki tozdu bütün...
-Ayol, hep içtiğimiz toz... Bozuldu eski tütün!
-Efendi amca, sakız ver... Biraz da balmumu kes.
-Kızım parayla olur ha! Peşinci bak herkes.
Beşer onar paralar hepsi yaklaşıp deliğe,
Süzüldüler oradan bir kilitli çekmeceye.
( 1) Yayla: İstanbul'da Fatih 'e yakın bir semt. „
(2) Attar: Mahalle arasında bazı baharatla iğne-iplik vs. satan dükkCln sahibi.
(3) Yirmilik: Eski bir madenî para. Bunların üzerindeki yazı ve tuğralar çok kullanılmaktan dolayı aşınıp silinirdi.
(4) Tiryâk: Eskiden bazı hastalıklara karşı kullanılan bir cins macun.
67
Sadeleştirilmişi
Epeyce fasıladan sonra geldi başka biri:
- Genişçe bir hasırın var mı? Neyse hem değeri ,
Cenaze sarmak içindir, eziyyet etme sakın!
Mahallemizde beş aydır yatan o hasta kadın
Bugün, sabahleyin artık cihandan el çekmiş.,.
-Ne çâre! Kısmeti bir böyle günde ölmekmiş.
- Yanında kimse de yokmuş... Aman bırak neyse...
Ecel gelince ha olmuş, ha olmamış kimse!
- Dokuz kuruş bu hasır, siz, sekiz verin haydi...
Pazarlık etmiyelim bir kuruş için şimdi!
Hasır büküldü, omuzlandı, daldı bir sokağa;
Sokuldu kimbilir ordan da hangi bir bucağa.
Açıldı bir ölü saklanmak üzere sinesine,
Kapandı ketm-i adem heybetiyle sonra yine!
Beş on fakire olup bâr-ı dûş-i istiskâl,
Huzur-i lâlini bir nevha etmeden ihlâl,
Sükun içinde uzaklaştı âşiyânından.
Geçince sûrunu şehrin, uzattı servistan
Garîb yolcuyu tevkife bin bükülmez kol!
Omuzdan indi hasır, yoktu çünkü artık yol.
Mezarcının o kürek yüzlü dest-i lâkaydı
İânesiyle nihayet mezâra yaslandı.
Hücûm-i mihnet-i peyderpeyiyle dünyanın,
Hayâtı bir yığın âlâm olan zavallı kadın,
Hasırdan örtüsü duşunda hufreden indi...
Enîn-i ruhu da artık müebbeden dindi.
Bu hâtırât ile kalbimde başlayınca melâl,
Orijinali
68
Epeyce aradan sonra geldi başka biri:
-Genişçe bir hasırın var mı? Neyse hem değeri,
Cenaze sarmak içindir, eziyet etme sakın!
Mahallemizde beş aydır yatan o hasta kadın
Bugün sabahleyin artık dünyadan el çekmiş...
-Ne çare! Kısmeti bir böyle günde ölmekmiş.
-Yanında kimse de yokmuş... Aman bırak neyse...
Ecel gelince ha olmuş, ha olmamış kimse!
-Dokuz kuruş bu hasır, siz sekiz verin haydi..
Pazarlık etmeyelim bir kuruş için şimdi!
Hasır büküldü, omuzlandı, daldı bir sokağa;
Sokuldu kim bilir ordan da hangi bir bucağa.
Açıldı bir ölü saklanmak üzre sinesine,
Kapandı yokluğun sırrındaki heybetle sonra yine!
Bu işten hoşlanmayan beş on yoksulun omuzlarına yüklenerek,
Dilsiz huzurunun havasını hiç bir feryat bozmaksızın.
Durgun ve dingin uzaklaştı yuvasından.
Şehrin surlarım geçince uzandı serviler dünyasmdan
Kimsesiz yolcuyu durdurmak için bin bükülmez kol!
Omuzdan indi hasır, yoktu çünkü artık yol.
Mezarcının o kürek yüzlü hissiz eli
Yardımıyla sonunda mezara yaslandı.
Art arda gelen sıkıntılarının saldırısıyla dünyanın,
Hayatı bir yığın üzüntü olan zavallı kadın,
Hasırdan örtüsü omuzunda çukurdan indi...
Ruhunun inleyişi de artık sonsuza dek dindi.
Hatırıma gelen bu sahnelerle kalbimde bir keder başlayınca.
Sadeteştirifrnişi
69
Oturmak istemez oldum , kıyam edip derhâl ;
-Yüzümde âleme neftin, içimde şevk- i memat;
Gözümde içyüzü dehrin : Yığın yığın zulümât!-
Bulunduğum o mukassi mahalden ayrıldım.
Bu perde bitti mi?Heyhât! Atmadım bir adım.
Ki ruhu eylemesin böyle bin feda harâb!
Hayât nâmına , yâ Rab, nedir bu devr-i azâb?
Oturmak istemez oldum, hemen kalktım ayağa;
-Yüzümde âleme lânet, içimde ölüm hevesi;
Gözümde içyüzü dünyamn: Yığın yığın zulümler!
Bulunduğum o kasvet verici yerden ayrıldım.
Bu perde bitti mi? Yazık! Atmadım bir adım.
Ki ruhu eylemesin böyle bin facia harab!
Nedir hayat denen bu azap devri ya Rab?
GEÇİNME BELÂSI
“Ömr~i girânmâye der in sarf şüd
Tâ çihorem sayf çipûşem şitâ”
Sa 9 dî
Doksan senelik ömre , İlâhî, bu mu gayet?
Bilmem ki ne âlem bu cedel-gâh-ı maişet!
Korkunç oluyor böyle hakikatleri, gerçek,
Sa ’dî gibi bir asr-ı faziletten işitmek.
Sa ’ di o kadar felsefesiyle, hüneriyle,
Fikrindeki hürriyetti fevkal-beşeriyle
Esbâb-ı maişet denilen kayda girerse,
Yâd etmesin âzâdeliğin nâmını kimse.
İnsan ki çıkar perde-i mektûm-i ademden,
Tâ sahne-i hestîde zuhûr ettiği demden,
İkmâle kadar fâcia-i devr-i hayâtı,
Atlatmaya mahkûm ne mühlik akabâtı!
Zannetme ölüm şahsına bir kerre muhâcim...
Bin kerre olur günde o düşmenle müzâhim.
GEÇİNME BELASI
“ Yazın ne yiyeyim, kışın ne giyeyim, derken
Değerli ömrün böylece harcanıp gitti.”
Sa’dî (1)
Allah’ım doksan senelik ömrün sonucu, amacı bu mudur?
Bilmem ki bu geçim kavgası verdiğimiz dünya nasıl bir âlemdir?
Korkunç oluyor böyle hakikatleri, gerçek,
Sadi gibi devrini bir fazilet devri yapmış birisinden işitmek.
Sadi o kadar felsefesiyle, bilgisiyle,
İnsan üstü bir fikir hürriyetiyle
Geçinme vasıtalarının telaşma düşerse,
Anmasın özgürlüğün admı hiç kimse.
Yokluğun gizli perdesinden çıkmış olan insan,
Tk varlık sahnesinde göründüğü andan.
Bir trajedi olan hayat devresini tamamlayana kadar,
Ne ölümcül tehlikeler atlatmaya mahkumdur.
Sanma ki ölüm şahsma bir kez saldıracaktır...
O düşmanla günde bin kere boğuşulacaktır.
(1) Sa ’dt: 1213-1292 yıllan arasında yaşamış, Bostan ve Gülistan adlı şâheserkriyle tamnmış ve Mehmet Akif m kendisinden çok etkilendiğini ifade ettiği İranh şair Şeyh Sa ’dî-i Şirâzl
73
Âvâre beşer sâha-i gabrâya düşünce,
Etrafına binlerce devâhî üşüşünce
Meydan mı bulur râhatı esbâbını celbe?
Başlar o cılız kollan dünya ile harbe!
Kaynar güneşin âteşi mihrâk-ı serinde;
Karlar buz olur hep beden-i bî-siperinde.
Medhûş nigâhında köpürdükçe denizler;
Beyninde bütün dalgalar öttükçe mükerrer;
Sâhilden uzansam , der, eder tayy-i merâhil;
Lâkin onu bilmez ki uzaklar daha sâil:
Dağlar o nihâyetsiz olan silsilesiyle,
Ormanlar o dünyâyı tutan velvelesiyle,
Emvâc-ı serâbıyle , vuhûşuyle bevâdî,
Her hatve-i azminde olur ye 'sine bâdı.
Fevkinde semâvâtın o ecrâm-ı mehîbi;
Pişinde zeminin o temâsîl-i acîbi;
Bîçâreyi medhûş ederek her nefesinde,
Muztar bırakır mün 'adim olmak hevesinde.
Lâkin bu heves bir heves-i diğere mağlûb:
insan yaşamak hırs-ı cibillîsine meclûb .
Her devresi bir devr-i azâb olsa hayâtın,
Râzîsi değildir yine bir türlü memâtın!
Ömr olsa da binlerce tekâlif ile meşhûn,
İnsan yaşamaktan yine memnun, yine memnun!
Artık neye mevkuf ise te’mîn-i bekası,
Yalnız ona masruf olur âvâre kuvâsı.
Durmaz boğuşur bunca muhâcimlere rağmen,
Düşmez o mesâi denilen seyfi elinden.
Başıboş insan yeryüzü sahasına düşünce,
Etrafına binlerce felaket üşüşünce
Meydan mı bulur rahatlama vasıtalarını elde etmeye?
Başlar o cılız kollan dünya ile savaşmaya!
Kaynar güneşin ateşi beyninin odağında;
Karlar buz olur hep savunmasız bedeninde.
Dehşete uğramış gözlerinde denizler köpürdükçe;
Beyninde bütün dalgalar art arda öttükçe;
Sahilden kurtulsam, der, mesafeler aşar;
Lâkin onu bilmez ki daha saldırgan uzaklar:
Dağlar o uçsuz bucaksız sıralanışıyla,
Ormanlar o dünyayı tutan uğultusuyla,
Çöller serap dalgaları ve vahşi hayvanlarıyla,
Her azimli adımında onu ümitsizliğe düşürür.
Üzerinde göklerin o heybetli cisimleri;
Önünde yeryüzünün o garip nakışları;
Zavallıyı dehşete düşürerek her nefesinde,
Çaresiz yok olmayı istemek zorunda bırakır.
Lâkin bu istek bir başka isteğe yenilir:
İnsan doğuştan gelen bir hırsla yaşamaya tutkundur.
Hayatın her dönemi olsa da bir azap dönemi,
Kabullenmek istemez yine de bir türlü ölümü!
Hayat şartlan binlerce sıkıntı ile dolu olsa da,
İnsan yaşamaktan yine memnun, yine memnun!
Artık neye bağlıysa hayatını sürdürmenin yolu,
Yalnız onun için sarfeder perişan kuvvetlerini.
Durmaz boğuşur bunca saldınlara rağmen,
Düşmez o çalışma denilen kılıcı elinden.
Çıplaktır o, ister ki soğuklarda ısıtsın;
Bir dam çatarak her gece altında barınsın.
İster yiyecek şey, giyecek şey, yakacak şey...
Bin türlü havâic daha var bunlara der-pey.
Âvâre beşer işte bu bâzâr-ı cihanda ,
Her gün yeni bir kâr peşinden cevelânda .
Maksad bu kadar dağdağadan bir yaşamaktır...
Lâkin bunun altında ne maksad olacaktır?
Heyhât, onu idrâk için Vmâl-i hayâle
Yok vakti: Bütün demleri mevkuf cidale!
İnsan ki onun rûh ile insanlığı kâim,
Dâim oluyor cisminin âmâline hâdim;
Gelseydi eğer ruhunu iiâya da nevbet,
Anlardı nedir, belki, hayâtındaki gayet.
Bir anladığım varsa şudur: Hâlik-ı âlem,
Hilkat kalıversin, diye bir ukde-i mübhem,
Daldırmada insanları hâcât-ı hayâta ,
Döndürmede ezhânı bütün başka cihâta.
Ömrün öteden berk-süvârâne şitâbı ,
Iyşin beriden lâzım-ı bî-hadd ü hesâbı,
Göstermede dünyâya, nedir maksad-ı Hâlik...
Kimden kime şekvâ edelim biz de şaşırdık!”
Çıplaktır o, ister ki soğuklarda ısınsın;
Bir dam çatarak her gece altmda barınsın.
İster yiyecek şey, giyecek şey, yakacak şey...
Bin türlü ihtiyaç daha var bunların ardı sıra gelen.
Başıboş insan işte bu dünya pazarında,
Her gün yeni bir kazanç peşinde koşmakta.
Bu kadar uğraşmaktan yegâne amacı yaşamaktır...
Lâkin bunun altında başka ne amaç olacaktır?
Yazık, bunu anlamak için hayâlini işletmeye
Yok vakti. Bütün zamanı kavgaya ayrılmıştır,
Aslında insanın insanlığı ruha bağlıdır,
Ancak o, daima cisminin hizmetindedir.
Ruhunu yükseltmeye de sıra gelseydi eğer,
Belki anlardı hayatının amacı nedir.
Bir anladığım varsa şudur: Alemin yaratıcısı,
Yaratılış anlaşılmaz bir düğüm olarak kalsın diye
İnsanları hayatın ihtiyaçlarına daldırmakta;
Zihinleri bütün bütün başka yönlere çevirmekte.
Bir yanda ömrün şimşek gibi geçip gitmesi,
Bir yanda yaşamanın hadsiz hesapsız ihtiyaçları,
Göstermede dünyaya, nedir Yaradanım maksadı...
“Kimden kime şikâyet edelim biz de şaşırdık!”
MEYHANE
Huruşan bâd-ı süfliyyet derunundan , kenârından;
Ginzan ruh-i ulviyyet haliminden, civarından.
Çıkar bin nâle-i nevmîd hâk-i ra’şe-dârından ,
iner bin zulmet-i makber fezâ-yı şeb-nisârından.
Gelir feryâdlar ebkem duran her seng-i zârından:
Yıkılmış hânümanlar sanki çıkmış da mezârından!
Dehân-ı hasret açmış rahnedâr olmuş cidarından!
Çöker birdûd-i mâtem titreyen kandîl-i tânndan:
Sönüp gitmiş ocaklar yükselir guyâ gubânndan!
Giren bir keme nâdimdir hayât-ı müsteârından;
Çıkan âvâredir artık cihânın kâr ü bârından.
Dökülmüş âb-rûlar bâde-i pesmânde hâlinde !
Emel bir münkesir peymânedir saff-ı niâlinde!
Boğulmuş rûh-i insânî şarâbın mevc-i âlinde.
Nümâyan metanet sakisinin çirkin cemâlinde!
Ne mâzî var, ne âti, bak şu ayyâşın hayâlinde...
Tutup bir zehr-i âteşnâk dest-i bî-mecâlinde ,
Zevâl-i ömrü bekler hem şebâbın tâ kemâlinde!
Merâret intıbâ’ etmiş cebîn-i infiâlinde...
Derin bir iltivânın sîne-i zerd-i melâlinde
Odur ancak hüveydâ ser-nüvişt-i bimeâlinde,
Müebbed bir de nisyan nazra-i sengîn-i lâlinde.
Canım sıkıldı dün akşam, sokak sokak gezdim ;
Orijinali
MEYHANE
Bir bayağılık havası esip coşmakta içinden, kenarından;
Yücelik ruhu kaçmakta içinden, etrafından.
Çıkar bin ümitsizlik iniltisi titreyen toprağından,
İner bin mezar karanlığı geceler yağdıran fezasından.
Gelir feryatlar inleyen dilsiz taşlarından:
Yıkılmış yuvalar sanki çıkmış da mezarından!
Hasret ağzmı açmış çatlak ve yarık duvarlarından!
Sönük sönük titreyen kandilinden etrafa bir matem dumanı
çökmekte,
İçerdeki toz ve dumandan da sanki sönüp gitmiş ocaklar
yükselmekte.
Bir kere giren, bu dünya hayatından pişmanlık duyar,
Çıkan da artık dünya işlerine yabancılaşmıştır.
Buraya girenlerin yüzsuyu içkiler gibi yerlere dökülmüş,
Ümitleri de kırık bir kadeh gibi gene yerlerde sürünmekte.
İnsanlık ruhu şarabm kızıl dalgalarında boğulmuş,
İçkiyi verenin çirkin suratında ise melunluk okunmakta.
Şu ayyaşa bak, kafasmda ne geçmiş ne gelecek düşüncesi var...
Dermanı kalmamış ellerinde tuttuğu yakıcı zehirle
En genç çağında ömrünün bitmesini bekliyor.
Gücenik alnmda hayatının acılığı derin izler bırakmış...
Melâl ile sararmış derin buruşuklarla dolu alnmda
Manâsız ahnyazısma dair bundan başka bir şey de okunmuyor.
Bir de dilsiz ve donmuş bakışlarında ebedî bir unutkanlık
sezilmekte.
Canım sıkıldı dün akşam, sokak sokak gezdim;
Sadeleştirilmişi
79
Sonunda bir yere saptım ki, önce bilmezdim .
Bitince bir sıra ev, sonra birde vırâne,
Dikildi karşıma bir han kılıklı meyhâne:
Basık tavanlı, karanlık, sefil bir dükkân;
İçinde bir masa, yâhud civar tabutluktan
Atılma çok ölü görmüş acıklı bir teneşir!
Yanında hurdası çıkmış bir eski püskü sedir.
Sakat, bacaksız on onbeş hasırlı iskemle,
Kırık dökük şişeler, bir de çinko tepsiyle
Beş on kadeh, iki üç testi ... Sonra tezgâhtık
Eden yan üstüne devrilme kirli bir sandık
Sönük sönük yanıyor rafta isli bir lâmba ...
Önünde bir küme: Fes, takke, hırka, salta, aba
Kımıldanıp duruyorken, sefil bir sohbet,
Bu isli zulmete vermekte büsbütün vahşet:
- Kuzum Dimitri, bu akşam biraz ziyâdece ver...
- Ziyâde , anladık amma ya içtiğin şişeler?
- Çizersin ...
- Öyle mi? Lâkin silinmiyor çetele!
Bakın tavan tebeşirden görünmez oldu...
-Hele!
- Bizim peşin paramız ... Almadın mı dün kuruşu?
-Ayol, tükendi mezen... Bari koy biraz turşu.
Arattı kendini ustan... Dinince dinlensin!
- Haşan be, sen de nasıl nazlı nazlı söylersin!
Nedir o türkü... Aman başka yok mu? Hah, şöyle!
- Ömer, ne nazlanıyorsun? Biraz da sen söyle.
-Nevâzil olmuşum Ahmed, bırak, sesim yok hiç...
- Sesin mi yok? Açılır şimdi: Bir imam suyu iç!
Orjinali
80
Sonunda bir yere saptım ki, önce bilmezdim.
Bitince bir sıra ev, sonra bir de virane.
Basık tavanlı, karanlık, sefil bir dükkân;
İçinde bir masa, yahut civar tabutluktan
Atılma çok ölü görmüş acıklı bir teneşir!
Yanında hurdası çıkmış bir eski püskü sedir.
Sakat, bacaksız on onbeş hasırlı iskemle,
Kırık dökük şişeler, bir de çinko tepsiyle
Beş on kadeh, iki üç testi... Sonra tezgâhlık
Eden yan üstüne devrilme kirli bir sandık...
Sönük sönük yanıyor rafta isli bir lamba...
Önünde bir küme: Fes, takke, hırka, ceket, aba
Kımüdanıp duruyorken, sefil bir sohbet,
Bu isli karanlığı büsbütün korkunç yapmada:
-Kuzum Dimitri, bu akşam biraz fazlaca ver...
-Fazla, anladık ama ya içtiğin şişeler?
-Çizersin...
-Öyle mi? Lâkin silinmiyor çetele!
Bakın tavan tebeşirden görünmez oldu...
-Hele!
-Bizim peşin paramız... Almadın mı dün kuruşu?
-Ayol, tükendi mezen... Bari koy biraz turşu.
Arattı kendini ustan... Dinince dinlensin!
-Haşan be, sen de nasıl nazlı nazlı söylersin!
Nedir o türkü... Aman başka yok mu? Hah, şöyle!
-Ömer, ne nazlanıyorsun? Biraz da sen söyle.
-Nezle olmuşum Ahmet, bırak, sesim yok hiç...
-Sesin mi yok? Açılır şimdi: Bir imam suyu iç!
Sadeleştirilmişi
-Yarın ne iştesin Osman?
-Ne işteyim ... Burada!
-Dimitri çorbacı, doldur! Ne durmuşun orada?
-O kim gelen?
-Baba Arif.
- Sakallı , gel bakalım .
Yanaş
-Selamün aleyküm.
-Otur biraz çakalım ...
-Dimitri, hey ; parasız geldi sanma, işte para!
-Ey anladık a kuzum ...
-Sar be yoldaşım cıgara . . .
-Aman bizim Baba Arif susuz muşuz içiyor!
-Onun bi dalgası olmak gerek: Tünel geçiyor.
-Moruk, kaçıncı kadeh? Şimdicek sızarsın ha!
- Sızarsa mis gibi yer, yatmamış adam değil a.
Yavaş yavaş kafalar, kelleler kızışmıştı,
Ağız, burun, hele sesler bütün karışmıştı;
Dikildi ağzına, baktım, açık duran kapının,
Fener elinde bir erkek, yanında bir de kadın.
Beş on dakika süren bir düşünceden sonra,
Kadın da girdi o zulmet-serâ-yı menfura.
Gözünde ebr-i te ’essür, yüzünden hûn-i hicâb.
Vücûdu ra’şe-i nâçâr-ıye's içinde harâb,
Teveccüh eyliyerek sonradan gelen Baba 'ya:
-Demek taşınmalı artık çoluk çocuk buraya!
Ayol, nedir bu senin yaptığın? Utan azıcık ...
82
Orjinali
-Yarın ne iştesin Osman?
-Ne işteyim... Burada!
-Dimitri çorbacı, doldur! Ne durmuşun orada?
-O kim gelen?
-Baba Arif.
-Sakallı, gel bakalım...
Yanaş
-Selamün aleyküm.
-Otur biraz çakalım...
-Dimitri, hey, parasız geldi sanma, işte para!
-Ey anladık a kuzum...
-Sar be yoldaşım cıgara...
-Aman bizim Baba Arif susuz muşuz içiyor!
-Onun bi dalgası olmak gerek: Tünel geçiyor.
-Moruk, kaçmcı kadeh? Şimdicek sızarsın ha!
-Sızarsa mis gibi yer, yatmamış adam değil a.
Yavaş yavaş kafalar, kelleler kızışmıştı,
Ağız, burun, hele sesler bütün karışmıştı;
Dikildi ağzına, baktım, açık duran kapının,
Fener elinde bir erkek, yanmda bir de kadm.
Beş on dakika süren bir düşünceden sonra,
Kadm da girdi o tiksindirici karanlık dünyaya.
Gözleri acıyla buğulanmış, yüzü utançtan ateş kesilmişti,
Çaresiz kederler içinde titreyen vücudu haraptı.
Sonradan gelen Baba’ya yönelerek dedi ki:
-Demek taşınmak artık çoluk çocuk buraya!
Ayol, nedir bu senin yaptığın? Utan azıcık...
Anan da, ben de, yumurcakların da aç kaldık!
Ne iş, ne güç , gece gündüz içip zıbar sâde;
Sakın düşünme çocuklar aceb ne yer evde?
Evet, sen el kapısında sürün işin yoksa;
Getir bu sarhoşa yutsun , getir paran çoksa!
Zavallı ben ... Çamaşır, tahta, her gün uğraş da,
Sonunda bir paralar yok, el elde baş başta!
O tahtalar, çamaşırlar da geçti: Yok hâlim ...
Ayakta sallanışım zorladır Hudâ âlim!
Çalışmadın, beni hep bunca yıl çalıştırdın;
O yavrucakları çıplak, sefil alıştırdın;
Bilir mahalleli kim aldığın zamanda beni,
Çehiz çimenle donatmıştı beybabam evini.
Ne oldu şimdi o eşya? Satıp kumarda yedin .
Evet, kumarda yedin, hem de Karşılarda yedin!
Kızın yetişti, alan yok, nasıl olur ki? Soran
“Şu sarhoşun kızı İffet değil mi? Vazgeç aman!”
Diyen kadınlara; “Pek doğru, pek ” deyip gidiyor.
Bu söz zavallıyı bilsen ne türlü incitiyor!
Benim güzel meleğim, hiç de tâli'in yokmuş:
Anan benim gibi sersem; babansa bir sarhoş!
Necip de minderi koltukta geldi mektepten...
Demiş ki kalfa: “Sekiz aydır almadım hele ben
Ne haftalık, ne de aylık... Senin baban olacak
Kumarcı, oğlu için az yesin de tutsun uşak!”
Koğuldum anne! deyip ağlıyor zavallı çocuk...
Ne yapsın annesi? Dünyâda bir güvendiği yok!
O bâri bir adam olsun da kalmasın câhil,
Demiştim olmadı... Lâkin kabâhat onda değil;
Anan da, ben de, yumurcakların da aç kaldık!
Ne iş, ne güç, gece gündüz içip zıbar sade;
Sakın düşünme çocuklar acaba ne yer evde?
Evet, sen el kapısında sürün işin yoksa;
Getir bu sarhoşa yutsun, getir paran çoksa!
Zavallı ben... Çamaşır, tahta, her gün uğraş da,
Sonunda bir paralar yok, el elde, baş başta!
O tahtalar, çamaşırlar da geçti: Yok hâlim...
Allah biliyor, zorladır ayakta sallanışım!
Çalışmadın, beni hep bunca yıl çalıştırdın;
O yavrucakları çıplak, yoksul alıştırdın;
Bilir mahalleli ki aldığın zamanda beni.
Çeyiz çimenle donatmıştı beybabam evini.
Ne oldu şimdi o eşya? Satıp kumarda yedin.
Evet, kumarda yedin, hem de Karşılar’da (1) yedin!
Kızın yetişti, alan yok, nasıl olur ki? Soran
“Şu sarhoşun kızı iffet değil mi? Vazgeç aman!”
Diyen kadınlara; “Pek doğru, pek” deyip gidiyor.
Bu söz zavallıyı bilsen ne türlü incitiyor.
Benim güzel meleğim, hiç de talihin yokmuş:
Anan benim gibi sersem, babansa bir sarhoş!
Necip de minderi koltukta geldi mektepten...
Demiş ki kalfa: “Sekiz aydır almadım hele ben
Ne haftalık, ne de aylık... Senin baban olacak
Kumarcı, oğlu için az yesin de tutsun uşak!”
Kovuldum anne! deyip ağlıyor zavallı çocuk...
Ne yapsm annesi? Dünyada bir güvendiği yok!
O bari bir adam olsun da kalmasın cahil
Demiştim olmadı... Lâkin kabahat onda değü:
(1) Karşılar: Galata ve Beyoğlu gibi İstanbuVun karşı yakasındaki eğlence yerleri.
Sadeleştirilmişi
O her sabah okuyordu gürül gürül cüzünü;
Ayırmıyordu kitaptan ne olsa hiç gözünü.
Üç akşam oldu ki yoksun. Necip: Babam nerde!
Ben isterim onu mutlak demez mi? Bak derde!
Sular karardı; bu saatte hiç gezer mi kadın?
O ; sarhoşun biri; tut kim sokak sokak aradın ...
Nasıl bulursun a yavrum? Yarın gelir belki.
Dedim. Fakat çocuğun durmuyordu. Baktım ki
Avutmanın yolu yok; komşunun Hüseyin Ağa 'yi
Alıp dolaşmadayım yatsı vakti dünyâyı,
Anam benim gibi evlâd doğurmaz olsaydı,
Bu hâli görmeden evvel gözüm yumulsaydı!
Herif, şu hâlime bak merhametli ol azıcık...
Bırak o zıkkımı, içtiklerin yeter artık
Efendiler, ağalar, siz de bir nâsihat edin.
Sizin de belki var evlâdınız...
-Haşan, ne dedin?
- Bırak köpoğlu kadın amma çalçeneymiş ha!
-Benimki çok daha fazlaydı.
-Etme!
-Elbet ya!
Onun için boşadım. Sen işitmedin mi Halim?
-Kadın lâkırdısı girmez kulağma zâti benim.
Senin karım dediğin âdetâ pabuç gibidir:
Biraz vakit taşınır, sonradan değiştirilir.
Kadın bu sözleri duymaz, tazallüm eylerdi;
Herif mezar taşı tavnyle sâde dinlerdi.
Açıldı ağzı nihayet, açılmaz olsa idi!
86
O her sabah okuyordu gürül gürül cüzünü;
Ayırmıyordu kitaptan ne olsa hiç gözünü.
Üç akşam oldu ki yoksun. Necip: Babam nerde?
Ben isterim onu mutlak, demez mi? Bak derde!
Sular karardı; bu saatte hiç gezer mi kadm?
O, sarhoşun biri; tut ki sokak sokak aradın...
Nasıl bulursun a yavrum? Yarm gelir belki
Dedim. Fakat çocuğun durmuyordu. Baktım ki
Avutmanın yolu yok; komşunun Hüseyin Ağa’yı
Alıp dolaşmadayım yatsı vakti dünyayı.
Anam benim gibi evlat doğurmaz olsaydı.
Bu hali görmeden evvel gözüm yumulsaydı!
Herif, şu halime bak, merhametli ol azıcık...
Bırak o zıkkımı, içtiklerin yeter artık.
Efendiler, ağalar, siz de bir nasihat edin,
Sizin de belki var evladınız...
-Haşan, ne dedin?
-Bırak, köpoğlu kadın amma çalçeneymiş ha!
-Benimki çok daha fazlaydı.
-Etme!
-Elbet ya!
Onun için boşadım. Sen işitmedin mi Halim?
-Kadm lakırdısı girmez kulağıma zâti benim.
Senin kadın dediğin âdeta pabuç gibidir:
Biraz vakit taşınır, sonradan değiştirilir.
Kadm bu sözleri duymaz, sızlanır dururdu;
Herif mezar taşı tavrıyla sade dinlerdi.
Açıldı ağzı nihayet, açılmaz olsa idi!
Taşıp döküldü , içinden şu lâ’net-i ebedî:
-Cehennem ol seni hınzır orospu, git: Boşsun!
-Ben anladım işi: Sen komşu, iyice sorhoşsun;
Ayıltınız şunu yâhu!
-İlişmeyin!
- Bırakın !
Herif ayıldı mı, bilmem, düşüp bayıldı kadın !
Taşıp döküldü içinden şu sonsuz lânet:
-Cehennem ol seni hınzır orospu, git: Boşsun!
-Ben anladım işi: Sen komşu, iyice sarhoşsun;
Ayıltınız şunu yahu!
-İlişmeyin!
-Bırakın!
Herif ayıldı mı, bilmem, düşüp bayıldı kadm!
MEZARLIK
Bakma kabristânın ancak sâha-i medhûşuna,
Dur da bir müddet kulak ver nâle-i hâmûşuna!
Kalbi hiç benzer mi bak sîmâ-yı heybet-pûşuna!
Kim ki dalmıştır hayâtın seyl-i cûşâ-cûşuna,
Can atar } bir gün gelir, yorgun düşüp âgûşuna!
Ey mezâristan, ne âlemsin, ne yüksek fitratin!
Sende pinhân en güzîn evlâdı insâniyyetin;
Senden istimdâd eder fery âdı ye' sin, haybetin.
Bir yığın göz nurusun, yâhud muhammer tıynetin,
Rûh-i pâkinden coşan gözyaşlarından milletin!
Şanlı bir târihsin: Mâzî-i millet şendedir.
Varsa ibret şendedir, hikmet de elbet şendedir;
Devr-i istilâ durur yâdında, devlet şendedir!
Çünkü hürriyyet, hamâset sende, gayret şendedir,
Zindegî zillettir artık, bence izzet şendedir!
Ey ademle varlığın ser-haddi, iklîm-i salâh!
Başlarında sermedi bir saye, bir müşfik cenâh
Olmasan, bî-vâyeler nerden bulurlar inşirâh?
ZılUi memdûdunda var âsûde bir reng-ifelâh.
Leyl-i dûrâ-dûruna olsun fedâ yüz bin sabâh!
Cevherin toprak değil, pek başka bir ma 'den senin.
Orjinali
MEZARLIK
Bu ürkütücü mezarlık alanına sade bakıp geçme.
Dur da bir süre kulak ver sessiz iniltisine!
Kalbi hiç benzer mi bak o heybetli yüzüne!
Kapılıp gidenler hayatm coşkun seline,
Gün gelir, yorgun düşer, can atarlar sinesine.
Ey mezarlık, ne âlemsin, ne yüksek yapıdasm!
Sende saklıdır en seçkin evladı insanlığın;
Senden medet umar feryadı yoksunluğun, ümitsizliğin.
Bir yığın göz nurusun, yahut yoğurulmuş mayan,
Milletin temiz ruhundan coşan göz yaşlarından.
Şanlı bir tarihsin, milletin geçmişi şendedir.
Varsa ibret şendedir, hikmet de elbet şendedir;
Yayılıp yükselme devirleri hâtırmdadır, bahtiyarlık şendedir!
Çünkü hürriyet, kahramanlık sende, gayret şendedir,
Yaşamak bence artık alçaklıkla bir, şeref ve itibar şendedir!
Ey varlıkla yokluğu ayıran sınır, iyilik ve banş iklimi!
Başlarında ebedi bir gölge, bir şefkatli kanat
Olmasan, kimsesizler nereden ferahlık bulurlar?
Uzayıp giden gölgende huzurlu bir mutluluk sezilmekte.
Bitmeyen gecene olsun feda yüz bin sabah!
Cevherin toprak değil, pek başka bir maden senin.
91
Ah bilmezler ki üstünden geçerlerken senin,
Bin beynin özüdür her zerre toprağından senin.
Ey marifet iklimi, öyle feyizli ki mayan senin:
Gölgeliğinden çıkarken ruh olur her beden senin!
Ey mezarlık, yüz binlerce ay yüzlü derinliklerinde gizlidir,
Çürümüş toprağından hep göz nuru varlıklar fışkırmaktadır!
Her ot nazlı güzellerin boyundan bosundan bir nişandır...
Serviler Mevla’ya âhenk içinde yükselmiş birer âhdır.
Çukurlar da Mevla’dan inmiş en güvenli bir yataktır.
Ey karanlıklar ülkesi, ey yokluk âlemi, ey ululuğun perde perde
açıldığı yer,
Şendedir ümitler: Bekâ şafağı senden doğar.
Her parça taşm ilahi âhenkte bin şiir okur;
Her hikmetli şiirinde ruh ebedilikle tanışır.
Ey semavi toprak, benden bin selam olsun sana.
* * *
Hayatın istekleri bazan ruhumu sıktığında,
Tek gezinti yerim ölüler mahallesi olur.
Çünkü diriler dünyasınm gürültülü ortamında
İkinci hayatm o sürekli ihtiyaçtan uzak tutan huzurlu havası
yoktur.
Bu hayatm ne temiz ikliminde hırs ve alçaklık kirleri,
Ne de toprağmda geçim kaygısının çırpınışları bulunur.
Bu huzur evreninin sessiz fezasını
Görünce, perişan ömrümün acılığını,
Bir an için bile olsa atıp hayalimden,
Uzaklaşır giderim mâsivâdan (1) artık ben.
Şu mâsivâ denilen düğüm düğüm bağ
Parçalanmadan kavuşamaz ruh bir an bile huzura.
(1) Mâsivâ: Allah'tan başka bütün varlıklar. Dünya ile ilgili olan şeyler.
93
Fakat kırılmak için böyle bir zemîn ister...
Zemîn değil yalınız, kalb-i âhenin ister!
Geçen sabâh idi Eyyûb’a doğru çıkmıştım .
Aşıp da sûrunu şehrin atınca birkaç adım ,
Ufuk değişti, önümden çekildi eski cihan;
Göründü karşıda füshat-serâ-yı kabristan.
Fakat o bir koca deryâ-yı sermediyyet idi,
Ki her haziyre-i senğini mevc-i müncemidi!
Kenarda durmıyarak girdim en derin yerine,
Oturdum arkamı verdim de taşların birine.
Ridâ-yı samte bürünmüş bütün yesâr ü yemin,
Huzur içinde ağaçlar, sükûn içinde zemîn.
Bütün o yükselen emvâc, o bî-nihâye deniz,
Derin bir uykuya dalmıştı, her taraf sessiz.
Yavaş yavaş açılıp perde-i likâ-yı muhit;
Harîm-i ruhumu doldurdu kibriyâ-yı muhit.
Fakat bu beste 4 lâhût nerden aksediyor,
Ki “Ellezî halûka i-mevte ve * l-hayâte ... ” diyor?
Nedir samim-i sükûnette böyle birferyâd?
Neşîde Hâlik’ın, ammâ kim eyliyor inşâd?
Zaman zaman ederek yükselen terane hurûş,
Enine başladı nâgâh kâinât-ı hamûş!
O serviler müteheyyic cemâ ’at-i kübrâ
Kesildi... Her birisinden duyuldu aynı sadâ.
Mekâbir inledi, taşlar birer lisân oldu;
Kitabeler de o taşlarla hem-zebân oldu.
Görünce zinde bütün mahşer-i heyûlâyı,
Mezâra ruh veren nefh-i pâk-i Mevlâyı,
Orijinali
Fakat parçalanmak için böyle bir yer ister...
Yer değil yalnız, demirden bir yürek ister!
Geçen sabah idi Eyüp’e doğru çıkmıştım.
Şehrin surlarını aşıp da bir kaç adım attığımda,
Ufuk değişti, önümden çekildi eski cihan;
Göründü karşıda gözalıcı genişliğiyle kabristan.
Fakat o bir koca sonsuzluk denizi idi,
Ki taştan mezarları donmuş dalgalara denkti.
Kenarda durmayarak girdim en derin yerine,
Oturdum arkamı verdim de taşların birine.
Sessizlik örtüsüne bürünmüş sağım solum.
Huzur içinde ağaçlar, sükûn içinde zemin.
Bütün o yükselen dalgalar, o sonsuz deniz,
Derin bir uykuya dalmıştı, her taraf sessiz.
Ortamın yüzündeki perde yavaş yavaş açıldı;
Ruhumun derinlikleri ortamdaki yücelik ve ululukla doldu.
Fakat bu ilahi beste nereden aksediyor,
Ki “Ellezî halaka’l-mevte ve’l-hayâte” (1) diyor.
Sessizliğin derinliklerinde bu feryat nedir?
Bu tesirli söz Allah’ın, ama kim okuyor?
Yükselen nağmeler yer yer coşuyorken,
Birden o suskun evren inlemeye başladı.
Serviler ise heyecana gelmiş bir büyük cemaat
Kesidi... Her birinden aynı sedâ duyuldu.
Kabirler inledi, taşlar birer dil hâline geldi,
Kitâbeler de o taşlarla aynı dilden konuştu.
Bütün bu varlıklar mahşerini dirilmiş görünce,
Ben de Allah’ın can veren mukaddes üfleyişini,
(1) Mülk Sûresi 2. ayetinin bir kısmı. Ayetin meali:
“Hanenizin daha iyi iş işlediğini belirtmek için, ölümü ve dirimi yaratan O’dur. O, güçlüdür, bağışlayandır. ”
Hayâle daldım; o füshat-serâ-yı dûrâ-dûr
Göründü dîde-i medhûşa bir cihân-ı nüşûr!
Kefen be-dûş-i bekâ bî-nihâye ecsâdın,
O y dehri hiçe sayan, kârbân-ı ecdâdın,
Akın akın geçerek pîşgâh-ı izzette ,
-Muhît-i havfü recâdan makâm-ı hayrette-
Kıyâm-ı aczini seyreyledim... Ne dehşetmiş
Sücûd-i hilkati görmek huzur d kudrette !
Bu here ü merc-i ktyâmet-nümûna hâkim olan
Hatîb-i âlem-i ulvî nihâyet oldu iyan:
Gözüm y uzaktaki bir medfenin ayak ucuna
Çöküp ziyâret eden, bir çocukla bir kadına
ilişti. Sonra biraz yaklaşınca, iyiden iyi
Tezâhür eyledi: Baktım, çocuk t( Tebâreke }y yi
Kemâl-i vecd ile ezber tilâvet eylemede;
Yanında annesi gözyaşlartyle dinlemede.
Zemine ra’şe verirken neşâid-i melekût.
Ne manzaraydı İlâhî o makber-i mebhût?
Çocuk hayâta, o makber de mevte bir levha.
Tezâd-ı kudreti gör: Bak şu levh-i ziruha!
* * *
Biraz geçince o sesler bütün hamûş oldu,
Deminki mahşer-i pür-cûş sâye-pûş oldu.
Çocuk kadınla beraber çekildi âlemine,
Gömüldü gitti mezarlık sükûn-i dâimine.
Hayal etmeye başladım; bu uzayıp giden göz alıcı genişlik,
Dehşete uğramış gözlerime kıyamet âlemi göründü.
Bekâ kefenini omzuna atmış sayısız cesedin,
O dünyayı hiçe sayan ecdad kervanının
Akın akın geçerek Allah'ın yüce huzurunda,
-Bir korku ve ümit havasında, şaşkınlık içinde-
Aciz bir halde dikildiklerini seyrettim... Ne dehşetmiş
Yaratılmışların secde edişini görmek Allah'ın huzurunda.
Bu kıyamete benzer kargaşalığın sebebi,
Yüce âleme ait sözleri okuyan kişi sonunda ortaya çıktı:
Gözüm, uzaktaki bir mezarın ayak ucuna
Çöküp ziyaret eden bir çocukla bir kadına
ilişti. Sonra biraz yaklaşınca, iyiden iyi
Anlaşıldı. Baktım çocuk “Tebareke”yi
Kendinden tamamen geçmiş, ezberden okumakta;
Yanında annesi gözyaşlanyla dinlemekte.
Melekût âleminin hikmet dolu âhenkli sözleri zemini titretirken,
İlâhî, o suskun mezar nasıl bir manzaraya büründü.
Çocuk hayatın tablosuydu, o mezar da ölümün;
Şu canlı tabloya bakıp da Allah'ın yarattığı zıtlıkları görmeliydi!
* * *
Biraz zaman geçince o sesler tamamen kesildi,
Deminki coşup kabaran mahşer gölgelendi.
Çocuk kadınla beraber çekildi âlemine,
Mezarlık da gömüldü gitti sürekli sessizliğine.
BAYRAM
Âfâk bütün hande , cihan başka cihandır;
Bayram ne kadar hoş , ne şetâredi zamandır!
Bayramda güler çehre-i ma ’sûm-i sahavet,
Ümmîd çocuk sûret-i sâfında iyandır
Her cebhede bir nûr-i mücerred lemeânda;
Her dîdede bir ruh demâ-dem cevelândır.
Âlâm-ı hayâtın iki kat büktüğü ecsâd
Feyzindeki te’sîr ile âsûde revandır.
Ferdâ-yı sükûn-perveridir sâl-i cidalin,
Nevmîd düşen kalbe ümîd-âver-i candır.
Heycâ-yı maişetteki feryâd-ı mehîbin
Dünyâda biraz dindiği an varsa bu andır.
Subhunda bahânn şu sabâhat bulunur mu?
Bak çehre-i gabrâya: Nasıl şen, ne civandır!
Her sinede bir kalb-i meserret darabanda,
Her kalbde bir âlem-i eşvâk niharıdır.
Raksân oluyor cünbüş-i dûşiyle anâsır.
Gûya ki bütün sadr-ı zemin pür-galeyandır.
Eşbahı da cûşân ediyor feyz-i mübîni,
Yâ Rab bu nasıl rûh-i avâlim-sereyandır!
Bayramda gelir yâda ne hoş hâtıralar ki:
Bin ömre verilmez, o kadar kadri girandır,
Iydin bana dâim görünür levh-i kerîmi:
Mâzî-i tufûliyyetimin yâd-ı besimi.
BAYRAM
Ufuklar hep gülmekte, dünya başka dünyadır;
Bayram ne kadar hoş, ne neş’eli bir zamandır!
Çocukluğun masum çehresi bayramda gülümser,
Umut, saf bir çocuk suretinde görünür.
Yalın bir ışık parıldar herkesin yüzünde;
Her dem bir ruh dolaşır bütün gözlerde.
Hayat acılarının iki kat büktüğü bedenler,
Onun bereketiyle huzur içinde dik yürürler.
Bayram günleri mücadeleli bir yılın sonunda gelen huzurlu günlerdir,
Ümitsiz kalp bugünlerde yeni bir ümitle canlanır.
Geçim kavgasındaki korkunç feryadın,
Dünyada biraz dindiği an varsa bu andır.
Bahar sabahında bu güzellik bulunur mu?
Bak şu yeryüzüne, nasıl taptaze ve şendir!
Her göğüste bir sevinçli kalp çarpmakta,
Her kalpte bir ışıklı arzular dünyası gizlidir.
Her milletten insan bayram yapmanın neşesiyle eğlenmekte,
Sanki bütün yeryüzünün kalbi coşmuştur.
Apaçık bereketi bütün varlıkları coşturuyor,
Ya Rab bu nasıl bütün âlemlere yayılan bir ruhtur?
Bayramda gelir hâtıra öyle hoş anılar ki;
Bin ömre değişilmez, o kadar değeri yüksektir.
Görünür bana daima bayramın cömert manzarası:
Çocukluk günlerimin gülümseyen hatırası.
99
Birinci gün hava bir parça nâ-müsâiddi;
İkinci gün açılıp , sonra pek güzel gitti
Dedim ki: “Fâtih’e çıksam yavaşça, bir yanda
Durup o âlemi seyreylesem de meydanda ,
Ziyâret etsem ehibbâyı sonradan ... Hoş olur
Bütün gün evde oturmak ne olsa pek boştur. ”
Bu arzû-yi terıezzüh gelince , artık ben
Durur muyum? Ne gezer! Fırladım hemen evden.
Gelin de bayramı Fâtih’te seyredin , zîrâ
Hayâle , /hatıra sığmaz o here ü merc-i safâ,
Kucakta gezdirilen bir karış çocuklardan
Tütün da, tâ dedemiz demlerinden arta kalan ,
Asırlar ölçüsü boy boy asâlı nesle kadar,
Büyük küçük bütün efrâd-ı belde, hepsi de var!
Adım başında kurulmuş beşik salıncaklar,
İçinde darbuka, deflerle zilli şakşaklar.
Biraz gidin: Kocaman bir çadır... Önünde bütün,
Çoluk çocuk birer onluk verip de girmek için
Nöbetle bekleşiyorlar. Acep içinde ne var?
“Caponya'dan gelen, insan suratlı bir canavar!”
Geçin : Sırayla çadırlar. Önünde her birinin
Diyor: “Kuzum, girecek varsa, durmasın girsin. ”
Bağırmadan sesi bitmiş ayaklı bir i’lân.
“Alın gözüm, buna derler... ” sadâsı her yandan.
Alettirikçilerin keyfi pek yolunda hele:
Gelen yapışmada bir mutlaka o saplı tele.
Terâzilerden adam eksik olmuyor; birisi
inince binmede artık onun da hemşerisi:
100
Birinci gün hava pek uygun değildi;
ikinci gün açılıp, sonra pek güzel gitti.
Dedim ki: “Fatih’e çıksam yavaşça, bir yanda
Durup o âlemi seyretsem de meydanda,
Ziyaret etsem dostları sonradan... Hoş olur.
Bütün gün evde oturmak ne olsa pek boştur.”
Bu gezme isteği gelince, artık ben
Durur muyum? Ne gezer! Fırladım hemen evden.
Gelin de bayramı Fatih’te seyredin, zirâ
Hâtıra, hayale sığmaz o karmakarışık eğlence.
Kucakta gezdirilen bir kanş çocuklardan
Tlıtun da ta dedemiz zamanından arta kalan.
Asırlar ölçüsü boy boy bastonlu nesile kadar,
Büyük küçük bütün bölge halkı, hepsi de var!
Adım başmda kurulmuş beşik salıncaklar,
İçinde darbuka, deflerle zilli şakşaklar.
Biraz gidin: Kocaman bir çadır... Önünde bütün.
Çoluk çocuk birer onluk verip de girmek için
Nöbetle bekleşiyorlar. Acaba içinde ne var?
“Caponya'dan gelen, insan suratlı bir canavar!”
Geçin: Sırayla çadırlar. Önünde her birinin
Diyor: “Kuzum girecek varsa, durmasın girsin.”
Bağırmadan sesi bitmiş ayaklı bir i’lân
“Alın gözüm, buna derler...” sadâsı her yandan.
Elektrikçilerin keyfi pek yolunda hele:
Gelen yapışmada bir mutlaka o saplı tele.
Terazilerden adam eksik olmuyor; birisi
İnince binmede artık onun da hemşerisi:
“Hak okka çünkü bu kantar... Firenk icâdı gıram
Değil! Diremleri dört yüz, hesapta şaşmaz adam. ”
-Muhallebim ne de kaymak!
-Şifâlıdır maycun!
Simid mi istedin ağa ?
- Yokmuş onluğum, dursun.
O başta : Kuskunu kopmuş eyerli düldüller,
Bu başta: Paldımı düşmüş semerli bülbüller!
Baloncular, hacıyatmazcılar, fırıldaklar,
Horoz şekerleri, civ civ öten oyuncaklar;
Sağında atlıkarınca , solunda tahtırevan;
Önünde bir sürü çekçek, tepende çiftekolan .
Öbek öbek yere çökmüş kömür çeken develer...
Ferâğ-ı bâl ile birden geviş getirmedeler.
Koşan, gezen, oturan, mâniler düzüp çağıran,
Davullu zurnalı “dans!” eyleyen, coşup bağıran
Bu kâinât-ı sürürün içinde gezdikçe,
Çocukların tarafındaydı en çok eğlence.
Güzelce süslenerek dest-i nâz-ı mâderle;
Birer çiçek gibi nevvâr olan bebeklerle
Gelirdi safha-i mevvâc-ı vyde başka hayat...
Bütün sürür ü şetâretti gördüğüm harekât!
Onar parayla biraz sallanırdılar... Derken,
Dururdu “Yandı!” sadâsıyle türküler birden.
-Ayol, demin daha yanmıştı â! Herifsen de...
-Peki kızım, azıcık fazla sallarım ben de.
“Deniz dalgasız olmaz
Gönül sevdasız olmaz.
Yâri güzel olanın
V
“Hak okka çünkü bu kantar... Firenk icâdı gıram
Değil! Diremleri dört yüz, hesapta şaşmaz adam.”
-Muhallebim ne de kaymak!
-Şifalıdır ma’cun!
Simit mi istedin ağa?
-Yokmuş onluğum, dursun.
O başta: Kuskunu (1) kopmuş eğerli düldüller,
Bu başta: Paldımı (2) düşmüş semerli bülbüller!
Baloncular, hacıyatmazcılar, fırıldaklar,
Horoz şekerleri, civ civ öten oyuncaklar;
Sağında atlı karınca, solunda tahtırevan;
Önünde bir sürü çekçek, tepende çiftekolan.
Öbek öbek yere çökmüş kömür çeken develer...
Gönül rahatlığıyla birden geviş getirmedeler.
Koşan, gezen, oturan, maniler düzüp çağıran,
Davullu zurnalı “dans” eyleyen, coşup bağıran
Bu neş’e evreninin içinde gezdikçe,
Çocukların tarafmdaydı en çok eğlence.
Güzelce süslenerek annesinin nazik eliyle;
Birer çiçek gibi parıldayan bebeklerle
Gelirdi bayramın dalgalı yüzüne başka bir canlılık...
Bütün neşe ve sevinçti gördüğüm hareket.
Onar parayla biraz sallanırdılar... Derken,
Dururdu “Yandı!” sesiyle türküler birden.
-Ayol, demin daha yanmıştı ya! Herif sen de...
-Peki kızım, azıcık fazla sallarım ben de.
"Deniz dalgasız olmaz.
Gönül sevdasız olmaz,
Yâri güzel olanın
(1) Kuskun: Hayvanın kuyruğu altından geçirilerek eyere bağlanan kayış.
(2) Paldım: Yük ve binek hayvanının semer veya eyerinin ileri kaymasını önlemek için arka ayaklaman
kaba etleri üzerinden geçirilen kayış.
Sadeleştirilmişi
103
Başı belâsız olmaz!
Haydindi mini mini maşallah
Kavuşuruz inşallah ... ”
Fakat bu levha-i handâna karşı, pek yaşlı
Bir ihtiyar kadının koltuğunda , gür kaşlı,
Uzunca saçlı güzel bir kız ağlayıp duruyor.
Gelen geçen, bu niçin ağlıyor? diyor, soruyor.
-Yetim ayol. Bana evlâd belâsıdır bu acı.
Çocuk değil mi? “Salıncak!” diyor...
- Salıncakçı !
Kuzum, biraz bu da binsin ... Ne var sevâbına say...
Yetim sevindirenin ömrü çok olur...
- Hay hay!
Hemen o kızda salıncakçının mürüvvetine,
Katıldı ağlamayan /azların şetaretine.
I
Başı belasız olmaz!
Haydindi mini mini mâşallah
Kavuşuruz inşallah...”
Fakat bu güler yüzlü tabloya karşı, pek yaşlı
Bir ihtiyar kadının koltuğunda, gür kaşlı.
Uzunca saçlı güzel bir kız ağlayıp duruyor.
Gelen geçen, bu niçin ağlıyor? diyor, soruyor.
-Yetim ayol... Bana evlât belasıdır bu acı.
Çocuk değil mi? “Salıncak!” diyor...
-Salıncakçı!
Kuzum, biraz bu da binsin... Ne var sevabına say...
Yetim sevindirenin ömrü çok olur...
-Hay hay!
Hemen o kız da salıncakçının insanlığıyla,
Katıldı ağlamayan kızların neş’esine.
t
!
HASBİHÂL
Ey bülbül-i ter-zebân-ı irfan ,
Dem-beste nevâlarınla vicdan.
Hem-safvet-i ruh olan o âvâz
Oldukça harim-i canda dem-sâz,
Pâmâlim olur bütün avâlim;
Lâhûta kadar çıkar hayâlim.
Eşvâkıma dar gelir de eb ’âd,
Eyler fikrim fezâlar îcâd!
Ey nûr-i mübîni Kibriyâ y nın ,
Sinem olamaz mı âsümânın?
Gökler mi bütün karargâhın?
Hiç yerlere uğramaz mı râhın?
Ey tâir-i nâz-ı sidre-pervâz.
Kalbimde olaydın âşiyan-sâz;
Bir başka terane gûş ederdin ,
Ruhum gibi sen de cûş ederdin.
Yâdımda duran neşâidinden
Dâim cezebât içindeyim ben.
Verdikçe deruna vecd o âheng
Dünyâ nazarımda teng olur teng!
Âzâdesi büsbütün kuyûdun,
Bir şür-i semâ-zemin sürüdün!
Bir şi'r-i revan ki: Cûy-i câri
Feyziyle bahâr-ı ömre sâri.
Bir nağme ki: Rûhtur, ledündür;
106
GÖRÜŞÜP DERTLEŞME
Ey hazırcevap irfan bülbülü,
Vicdanım nağmelerinle sakinleşmekte.
Ruhunun saflığı kadar saf olan o sesler
Yüreğimin derinliklerinde bana yoldaş oldukça
Bütün âlemler kalır ayaklarımın altında;
Öte âleme yükselir hayalim.
Mesafeler arzu ve heveslerime dar gelir de,
Düşüncem fezalar eyler icad!
Ey apaçık nuru Allah’ın,
Sinem olamaz mı senin gökyüzün?
Gökler mi hep karargâhın?
Hiç yerlere uğramaz mı yolun?
Ey naz içinde Sidre’ye (1) uçan bülbül.
Kalbimde yapsaydın yuvam;
Orada bir başka nağme duyardın,
Sen de ruhum gibi coşardın.
Hatırımda kalan hikmetli nağmelerinden,
Sürekli kendimden geçmiş haldeyim ben.
Verdikçe vecd o âhenk gönlüme,
Dünyâ gözümde sıkıntılı bir yer olur.
Her türlü bağdan kurtulmuş büsbütün,
Gökyüzünü makam tutmuş bir şiirdir nağmelerin.
Bu öylesine akıp giden bir şiir ki sanki bir akarsu;
Bereketi ömrün baharına yayılmakta.
Bir nağme ki ruha, İlâhî sırlara ait bilgi.
Kur' an gibi râsihîn içindir.
Bir nâle ki: Şevk-sûz-i idrâk
Havlinde nidâ-yı “mâ-arafnâk!”
Ey şâir- i râzdân-ı mülhem ,
Ben râzına olmasam da mahrem,
Hayrân-ı kemâlinim... Beyânın
Gûyâ ki hitâbıdır Hudâ’nın!
Ey subh-i ezel cebîn-i sâfi.
Envânmn olmaz inkişâfı
Yeldâ-yı adem cihânı alsa,
Eşbâh bütün zalâma dalsa,
Hâlâ görünür o rûhul-ervâh
Bir cevv-i münîr içinde sebbâh!
Ey safha-i vechi âyet-i nûr
Cebhende meâl-i kevn mestur;
Çeşminde ziyâ-yı sermediyyet
Sönmez ebedî sirâc-ı kudret.
Lâhût ile âşinâ nigâhın,
Ecrâm şühûd-i intibâhın!
Her dem lemeân eder o merdüm,
Mihrâkı da zâhirât-ı encüm!
Her subh gelir nesîm-i dilcû
Düşündü semîm-i nâz-ı gîsû.
Eyler yeniden hevâ-yı dîdâr
Bir nefha ile beni hevâ-dâr!
Sevdâ kesilir bütün süveydâ,
Gûyâ açılır nikâb-ı Leylâ
Kehvâre-i dilde nâim ümmîd
108
Tıpkı Kur’an gibi sırrına büyük âlimler erebilir.
Bu öyle bir feryat ki kavrama arzusunu yakıp tutuşturmakta,
“Mâ-arafnâk” (1) hitabındaki kuvvete ulaşmakta.
Ey ilhamıyla sırlara vakıf olan şair,
Ben sırrını anlayamasam bile,
Kemâlinin hayranıyım... söyleyişin,
Hitabını andırmakta Allah’ın.
Ey saf alnı ezel sabahına benzeyen.
Işığın güneş tutulmasına uğramaz.
Uzun yokluk gecesi dünyayı kaplasa da,
Bütün varlıklar karanlığa dalsa da,
O ruhlar ruhu yine de,
Bir aydınlık fezada kanatlanmış görünür.
Ey bir cephesinde nur ayeti okunan bülbül,
Yüzünde varoluşun anlamı gizli;
Gözündeki sürekli yanan ışık;
Allah’ın sonsuza dek sönmeyen ışığıdır.
Bakışın ilâhî âlemi yalandan tanır,
Gökteki cisimler uyanıklığının, gözü açıklığının tanıklarıdır.
Göz bebeğin her an parıldar,
Odağında da parlak yıldızlar!
Sabah rüzgân her gün gönül serinleten esintisiyle gelir,
Omuzlarında nazlı güzelin saçlarının kokusu.
Sevgilinin havası yeniden
Bir esintiyle ferahlatır beni.
Kalbim bütün sevda kesilir.
Sanki Leyla’nın örtüsü açılır.
Gönül beşiğinde uyuyan ümit,
(1) Mâ-arqfhâk: “ Bilmedik " anlamındaki bu sözle, “Nasıl bilmek gerekiyorsa, seni öylece ve hakkıyla
bilemedik ya Rab” mealindeki hadis-i şerife telmihte bulunulmaktadır.
Sadeteştintmtşi
109
Eyler uyanıp figânı teşdîd.
Susturmak için o tıfl-ı zârı,
Kalkar ararım leyâl-i tânl
Ey leyi, vekârının misâli,
Yâhud bana karşı infiâli!
Vaktâ ki eder revâk-ı deycûr
Altında yatan cihânı mahmur,
Etrâfta kalmayınca birferd,
Hem-râhım olur hayâl-i şeb-gerd,
Kalkar, gezerim gaıib ü tenhâ;
Bir yer bulurum sükûnet-ârâ.
Fevkimde semâ-yı encüm-âlûd;
Pişimde ridâ-yı leyl-i memdûd;
Yâdımda neşâid-i kemâlin ;
Karşımda hayâl-i yâl ü bâlin;
Azâde kuyûd-i mâsivâdan,
Bîgâile havftan, recâdan;
Bir bezm-i fütuh açar ki vicdan:
Lebriz-i safâ-yı aşk olur can.
Tasvir değil o zevki, hattâ
Mümkün olamaz tasavvur aslâ!
Yâ Rab o nefeyz-i cûş ber-cûş!
Yâ Rab o ne leyle-i ziyâ-pûşl
Yâ Rab o ne cilve cilve envâr!
Yâ Rab o ne lem’a lem y a dîdâr!
Yâ Rab o ne encümen, ne âlem!
Yâ Rab o ne mahfil-i muazzam!
Ey leyi, nehânn olmasaydı..
Uyanıp feryadını artırır.
Susturmak için o ağlayan çocuğu,
Yerimden kalkıp ararım karanlık geceleri!
Ey sevgilinin ağır başlılığının
Ya da bana kırgınlığının temsilcisi olan gece
Ne zaman ki karanlık saltanatım kurup,
Altında yatan cihanı uykuya düşürdüğünde.
Ve etrafta kalmayınca bir kimse.
Geceleri dolaşan hayâl bana yoldaş olur;
Kalkar gezerim garip ve yalnız,
Bir yer bulurum sessiz ve ıssız.
Üstümde yıldızlarla donanmış gökyüzü,
Önümde gecenin uzayıp giden örtüsü;
Kemâlinin hikmetli şiirleri hâtıranda.
Endamının hayali karşımda;
Bu dünyanın bağlarından uzaklaşmış,
Korkmak ve yardım dilemek derdinden kurtulmuş
yicdanımda bir İlâhî lütuf meclisi kurulur.
Öyle ki yüreğimi baştan sona aşkın neş’esi doldurur.
Anlatmak bir yana o zevki, hattâ
Thsavvur mümkün değildir aslâ!
Ya Rab o ne bereketli coşkudur!
Ya Rab o ne aydınlık bir gecedir!
Ya Rab o ne cilve cilve nurlar!
Ya Rab o ne parıl parıl bir güzellik!
Ya Rab o ne topluluk, ne âlem!
Ya Rab o ne muazzam heyet!
Ey gece, gündüzün olmasaydı...
Ey neşve, humânn olmasaydı!
Bîdânn iken uyanmasaydım ;
Dünya varmış inanmasaydım!
Eyyâr-i vefâ-güzîn-i canım
Verdiyse melâl dâstânun,
Mu ’tâdın olan inâyetinle
Susturma bu rûh-i zân, dinle!
Hep velvele-i hayât dinse,
Düşmez bu zavallı rüh, ye’se.
Olmazsa zemin, zaman müsâid ;
Feryâdına âsüman müsâid!
Gönder bana sen de neyse derdin...
Yâdında mı bir zaman ne derdin?
Müstakbeli almayıp hayâle!
Gel biz dalalım bu hasbihâle!
Edvâr-ı hayât perde perde...
Allâh bilir ne var ilerde.
112
Ey başdöndürücü neş’e, sürüp gitseydin!
Bîdârrn iken uyanmasaydım;
Dünya varmış inanmasaydım!
Ey vefalı sevgüi, seçkin can dostum,
Keder verdiyse sana hikâyem,
Her zamanki yardımseverliğinle,
Susturma bu inleyen ruhu, dinle!
Hayatm bütün gürültüsü dinse,
Yine de bu zavallı ruh düşmez ümitsizliğe.
Çünkü olmazsa zemin, zaman müsait;
Feryadına gökyüzü müsait!
Gönder bana sen de neyse derdin...
Hatırlar mısın, bir zaman ne derdin?
Geleceği hiç almadan hayâle,
Gel dalalım biz bu sohbete.
Hayatm devirleri perde perde...
Allah bilir ne var ilerde.
113
SELMÂ
“Hemşîrezâdemdir. Dört yaşında öldü ”
“Bütün gün işte boğuştum , içim sıkıldı. Yeter!
Yarın da aynı mezâhimle uğraşıp duracak
Değil miyim? Bana öyleyse , şimdilik ister,
Ferâğ içinde düşünmek, vücûdu yormıyarak
Hayât, ceng-i maişet; cihansa mahrekedir;
Zaman zaman bu sükûnlar birer mütârekedir. ”
Dedim, zemine uzandım. Fakat huzur o ne zor!
Dakika sürmedi hattâ benim bu yaslanmam...
Bir eski komşu gelip : “Vâliden selâm ediyor,
Diyor id: Hasta ağırlaştı, durmasın, akşam
Hemen bizim eve gelsin” deyince davrandım,
O âşiyân-ı petişâna doğru yollandım.
Sarıldı boynuma annem, girince ben içeri.
Diyordu ağlıyarak : - Görme ; Âkifim çocuğu!
Senin değil, yedi kat ellerin yanar ciğeri,
Ölüm döşekleri üstünde görse yavrucuğu.
Şükür, bugün azıcık farklıdır, diyorduk dün..
O pembe pembe yanaklar kireç kesildi bugün!
Filân hekim, dediler. Geldi, baktı, anlamadı.
Hayır, filân daha bir anlayışlıdır, dediler.
Meğer yalan yere çıkmış o sersemin de adı!
Bırak ki anlasalar var mı çâre hiç? Ne gezer!
Orjinali
114
SELMA
“Kız kardeşimin çocuğudur. Dört yaşında öldü."
“Bütün gün işte boğuştum, içim sıkıldı. Yeter!
Yarın da aynı sıkıntılarla uğraşıp duracak
Değü miyim? Bana öyleyse, şimdilik ister,
Rahatlık içinde düşünmek, vücudu yormayarak.
Hayat, geçim kavgası; dünya ise savaş alanıdır;
Zaman zaman bu dinlenmeler birer ateşkestir”
Dedim, yere uzandım. Fakat huzur o ne zor!
Dakika sürmedi hattâ benim bu yaslanmam...
Bir eski komşu gelip: “Validen selam ediyor,
Diyor ki: Hasta ağırlaştı, durmasın, akşam
Hemen bizim eve gelsin” deyince davrandım,
O perişan yuvaya doğru yollandım.
Sarıldı boynuma annem, girince ben içeri.
Diyordu ağlayarak: -Görme Akif im çocuğu!
Senin değü yedi kat ellerin yanar ciğeri,
Ölüm döşekleri üstünde görse yavrucuğu.
Şükür, bugün azıcık farklıdır, diyorduk dün...
O pembe pembe yanaklar kireç kesüdi bugün!
FUan hekim, dedüer. Geldi, baktı, anlamadı.
Hayır, filan daha bir anlayışlıdır, dedüer.
Meğer yalan yere çıkmış o sersemin de adı!
Bırak ki anlasalar var mı çare hiç? Ne gezer!
Hekim ilâçları, oğlum, bütün tesellidir.
İlâç yiyip iyi olmak, o bir tecellîdir.
Kesildi kardeşin artık yemekten, içmekten;
Lâkırdı dinlemiyor, kendini helâk ediyor.
O, hastadan daha şâyân-ı merhamet... Görsen...
Dedikçe “Anne, çocuktan ümidi kes ... Gidiyor!”
Telâş içinde kalıp büsbütün şaşırmadayım.
Eğer yetişmese imdada yok mu komşu hanım...
- Görünmüyor, hani hemşire nerdedir? Gelsin.
Benim sözüm ne kadar olsa başkadır, belki
Biraz bulurdu teselli...
- Nasıl da söylersin!
Lâkırdı kâr edecek kim? Duyar mı hiç beriki?
Kolay bir iş mi? Senin anne olduğun var mı?
Çocuk o halde iken anne sözden anlar mı?
Bu hem kaçıncı felâket? Beşinci! Yâ Rabbi,
Tamam beşinci seferdir ki kız ölüm görecek!
Bu son ümidi de şâyed giderse dördü gibi.
Zavallı kendini vaktinden evvel öldürecek
Çıkıp da gör hele bir kerre şimdi Selmâ 'yı
Ne hâle koydu felek, git de bak, o simayı!
Sabahleyin dili, baktım, biraz ağırlaşıyor...
Melil melil bakıyor şimdi bülbül evlâdım!
Ne zâlim illet imiş: Bir çocukla uğraşıyor...
O olmasaydı da ben keşke hasta olsaydım.
Şikâyet olmasın amma tahammülüm bitti...
116
Hekim ilaçlan, oğlum, bütün tesellidir.
İlaç içip iyi olmak, o bir tecellîdir.
Kesildi kardeşin artık yemekten, içmekten;
Söz dinlemiyor, kendini helak ediyor.
O, hastadan daha acınmaya lâyık... Görsen...
Dedikçe “Anne, çocuktan ümidi kes... Gidiyor!”
Telaş içinde kalıp büsbütün şaşırmadayım.
Eğer yetişmese imdada yok mu komşu hanım...
-Görünmüyor, hani kızkardeşim nerdedir? Gelsin.
Benim sözüm ne kadar olsa başkadır, belki
Biraz bulurdu teselli...
-Nasıl da söylersin!
Söz dinleyecek kim? Duyar mı hiç beriki?
Kolay bir iş mi? Senin anne olduğun var mı?
Çocuk o halde iken anne sözden anlar mı?
Bu hem kaçmcı felaket? Beşinci? Ya Rabbi,
Ihmam beşinci seferdir ki kız ölüm görecek!
Bu son ümidi de şayet giderse dördü gibi,
Zavallı kendini vaktinden evvel öldürecek.
Çıkıp da gör hele bir kere şimdi Selma’yı...
Ne hâle koydu felek, git de bak, o simayı!
Sabahleyin dili, baktım, biraz ağırlaşıyor...
Kederli kederli bakıyor şimdi bülbül evladım!
Ne zalim hastalıkmış: Bir çocukla uğraşıyor...
O olmasaydı da ben keşke hasta olsaydım.
Şikâyet olmasm ama tahammülüm bitti...
V
Günaha girmedeyim durmuşum da bak şimdi!
* * *
Ne manzaraydı ki bir kuş kadar uçan o melek
Dururdu bî-hareket, kol kanad kımıldamıyor!
Gözünde nûr-i nazar titriyor, hemen sönecek, ..
Dudakta nâtıka donmuş; kulak söz anlamıyor!
Türâb rengine girmiş cebîn-i sîmîni ;
Ölüm merâreti duydum, öpünce leblerini!
Başında annesi -mâtem tecessüm etmiş de
Kadın hyâfeti almış gibi - durur mebhût ;
Yanında komşu kadmlar huruşa âmâde,
Eğerçi ortada dönmekte birmehîb sükût.
Girince ben odadan hepsi kalktılar ayağa ,
Kızıyla annesi mıhlıydılar fakat yatağa!
Dedim : Nedir bu senin yaptığın, düşünsene bir. .
Bırak şu hastayı artık biraz da kendisine.
Ne çâre, hükm-i kader âkıbet zuhûra gelir,
Cenaze şekline girmekte böyle j aide ne?
Senin bu yaptığın Allah'a karşı isyandır;
Asıl felâkete sabreyleyenler insandır. ..
Şu yolda başlayan âvâre bir talâkatle,
Devâm edip gidiyordum ben ictihâdımda...
Ne oldu, hastaya bir şey mi oldu, anlamadım...
O beht içindeki kızdan kemâl-i şiddetle ,
Şu sayha koptu id hâlâ enini yâdımda.
"Ne taş yüreklisiniz... Âh gitti evlâdım!...
118
Günaha girmedeyim durmuşum da bak şimdi!
* * *
Ne manzaraydı ki bir kuş kadar uçan o melek
Dururdu hareketsiz, kol kanat kımıldamıyor!
Gözünde bakışın ışığı titriyor, hemen sönecek...
Dudakta konuşma donmuş; kulak söz anlamıyor!
Toprak rengine girmiş gümüşten alm;
Ölüm acılığı duydum, öpünce dudaklarını!
Başmda annesi -matem cisimleşmiş de
Kadın kılığına girmiş gibi- durur şaşkın;
Yanmda komşu kadınlar coşup ağlamaya hazır,
Gerçi ortada korkunç bir sessizlik görünmekteyse de.
Girince ben odadan hepsi kalktılar ayağa,
Kızıyla annesi mıhlıydılar fakat yatağa!
Dedim: Nedir bu senin yaptığm, düşünsene bir...
Bırak şu hastayı artık biraz da kendisine.
Ne çâre, kaderin hükmü sonunda gerçekleşir,
Cenaze şekline girmekte böyle fayda ne?
Senin bu yaptığm Allah'a karşı isyandır;
Asıl felakete sabreyleyenler insandır...
Şu yolda başlayan âvâre bir talâkatle,
Devam edip gidiyordum ben hükümlerime...
Ne oldu, hastaya bir şey mi oldu, anlamadım...
O şaşkınlık içinde duran kızdan büyük bir şiddetle,
Şu feryat koptu ki hâlâ inleyişi hâtınmda:
"Ne taş yüreklisiniz... Ah gitti evlâdım!...
Sadeleştirilmişi
119
MERHUM İBRAHİM BEY
(İbrâhim Bey merhum ki tabâbet-i baytariye ulemâsındandır, hâk-i pâk-i Şarkin yetiştirdiği nevâdir-i irfân üfaziîletin biridir. Merhumu yakından tanıyanlar dört sene evvelki fecîa-i irtihâlinin millet için ne elim bir zıyâ\ hükümet için ne azîm bir hacâlet olduğunu teslimde tereddüt etmezler.
Şarkin , Garbin bedâyii-i ilm ü fennini toplayıp hâfızasına doldurmuş ;
mahfüzâtını muhâkemâtryle, meşhûdâtıyle şâyân-ı hayret bir surette tevsiye etmiş;
Şarkin her tarafını defeât ile dolaşmış; Garbin en medenî memâlikini görmüş ; gezmiş ;
elsine-i Şarhyeyi edebiyâtıyle bilir; Fransız , Rus lisanlarını hakkıyla öğrenmiş olan bu büyük adam fitraten mahviyyete âşık, iştihâra düşman olmasaydı, eminim ki, hükümet-i sâbıkanın o sâbıkalı ricâli yüzünden gurebâ hastahânelerinde ölen öyle bir hakîm-i zu-fünûnu tanımak için kâriîn-i kiram benim gibi bir âcizin delâletine müftekır kalmazdı!)
Dönen muhît-i nigâhımda yâl ü hâlindir;
Bütün hayâlim o fevkai-hayâl hâlindir.
Zalâm-ı hayrete düşmüş, batar çıkarken ümîd,
Önünde rehber olan meş’alem hayâlindir.
Semâ-güzîn olarak gittin ey İlâhî nur,
Peyinde şimdi ufuktan geçen zılâlindir.
Bu kâinât senin hâtıranla hep lebriz:
Zemin, zaman banâ yâd-âver-i cemâlindir.
Bütün cihâtta akseyliyen hemâlindir.
Esir, sanki bir âyîne-i celâlindir.
Nücûm-i lâmia-zâ bârikât-ı irfânın,
Leyâl, ihâta-i eşyâdaki kemâlindir.
MERHUM İBRÂHİM BEY
İbrahim Bey merhum ki veterinerlik âlimlerindendir, Doğu’nun temiz toprağının yetiştirdiği seçkin bilgi ve erdem sahiplerinden biridir.
Rahmetliyi yakından tanıyanlar dört sene önceki feci ölü-
münün millet için ne acı bir kayıp, hükümet için ne büyük bir utanç olduğunu kabulde tereddüt etmezler. Doğu’nun, Batı'nm ilim ve fendeki güzelliklerini toplayıp hafızasına doldurmuş; bilgilerini muhakemesiyle, gördükleriyle hayret edilecek bir şekilde genişletmiş; Doğu’nun her tarafını defalarca dolaşmış; Batı’nın en medeni ülkelerini görmüş, gezmiş; Doğu dillerini edebiyatlarıyla birlikte bilir; Fransız, Rus dillerini hakkıyla öğrenmiş olan bu büyük adam yaratılıştan alçakgönüllülüğe aşık, şöhrete düşman olmasaydı, eminim ki eski idarenin o sabıkalı yöneticüeri yüzünden
gariplerin yattığı hastanelerde ölen böyle derin bilgi sahibi bir âlimi tanımak için okuyucular benim gibi bir âcizin kılavuzluğuna muhtaç kalmazlardı.
Gözümün önünden gitmeyen biçimli endamındır,
Bütün hayâlim senin o olağanüstü hâlindir.
Şaşkınlığın karanlığına düşmüş, batıp çıkarken ümit.
Önümde kılavuz olan ışık senin hayâlindir.
Gökyüzünü isteyerek gittin ey İlâhî nur,
Ufuktan süzülüp geçen gölgelerin şimdi arkandadır.
Bu kâinat senin hatıranla dopdoludur:
Zemin, zaman bana senin yüzünü hatırlatır.
Bütün her tarafta benzerlerin yansımaktadır.
Esir sanki senin büyüklüğünün aynasıdır!
Şu parlayan yıldızlar irfanının şimşekleri,
Geceler, eşyayı kavrayıştaki olgunluğundur.
Sadeleştirilmişi
Seher o nâsiyeden bir nişân-ı feyzâ-feyz
Şafakta dalgalanan renk reng-i âlindir
Ulüvv-i kâ'bını tasvir eder nigâhımda
Semâ , olanca vuzuhiyle bir misâlindin
Cibâl y heykel-i sâhib-vekâr-ı azmindir,
Suhûr, hıffete düşman olan hısâlindin
Bulut yemin-i leâl-î-nisâr-ı cûdundur,
Güneş müfekkire-i herdem-iştiâlindin
Tulü ’, levha-i rengîn-i ihtişamındır,
Gurüb, safha-i gamkîn-i inftâlindir.
Havâda mevcelenir sânihat-ı kudsiyyen,
Riyâh, ruhumu pür-cûş eden mekâlindir.
Çemende cilveler eyler bahâr-ı dîdârın,
Sabâ nüvid-i ümîd-âver-i visâlindir.
Şitâ, peyinde hurâşan ktyâmet-i kübrâ,
RebV , hâtıra-i şVr-i lâ-yezâlindir.
Hülâsa, nazra-i im’ânımın önünde cihan
Senin sahîfe-i zâtın, senin meâlindir.
Senin hayâl-i sabîhin -ki bir zaman ey yâr,
Edince leyle-i ruhumda bin emel bîdâr;
Kıyâs ederdim açılmış sabâh-ı istikbâl-
Bugün bulutların altında eylemekte karâr 1
Garib, şâm-ı gariban kadar hazin oluyor,
Nigâh-ı rikkatimin karşısında fecr-i bahar.
Birer bürehne kadid-i mehîbi andırıyor
Hayât hulle-i sebzinde cilveger eşcâr.
Bütün bu sâha-i hadrâ, bu nev-demîde çemen
Yeşil bir örtünün altında bir amik mezârl
Sabah, o çehreden feyizli bir nişan,
Şafakta dalgalanan renk senin al rengindir.
Gözümde yücelik dereceni anlatmak ancak
Gökyüzüyle mümkündür o senin apaçık misalindir.
Dağlar, azminin ağırbaşlı heykelidir.
Kayalarsa hafifliğe düşman ahlâkını temsü ederler.
Bulut inciler saçan cömertlik elindir,
Güneş sürekli parlayan düşünme gücündür.
Güneşin doğuşu, gülümseyişinin güzel tablosudur.
Batışı ise kırgın ve kederli zamanındır.
Havada kutsal fikirlerin dalgalanır,
Sular ruhumu coşturan sözlerindir.
Çemende oynaşır yüzünün bahan,
Sabâh rüzgân sana kavuşma ümidinin müjdeleri,
Kış, ardında coşan büyük kıyamettir,
Bahar, sonu gelmeyen şiirinin hatırasıdır.
Hülasa, araştıran bakışımın önünde dünya
Senin zâtma ait bir sayfadır, senin anlamını taşır.
Senin güzel hayalin -ki bir zaman ey dost.
Geceye benzeyen ruhumda binlerce arzu uyandırdığı sırada;
Bana gelecek sabahının doğuşu gibi gelirdi-
Bugün artık bulutların altım mekân tutmaktadır!
İncelikleri gören gözlerime bahar sabahı
Garip, gariplerin akşamı kadar hazin gelmektedir!
Yeşü hayat elbisesini giymiş oynaşan ağaçlarsa,
Örtüsünden soyulmuş heybetli iskeletler gibidir.
Bütün bu yeşil alan, bu yeni bitmiş çimen
Yeşü bir örtünün altında bir derin mezar!
Sadeleştirilmişi
123
Sımâh-ı cânıma bin uhrevî sadâ geliyor
Neşîdeler okuyorken gusûn-i terde hezân
Temevvüc eyliyerek gözlerinde jale-i nûr
Şükûfe-zârda gûyâ ki ağlıyor ezhâr
Senin sahîfe-i zâtın senin meâlin iken
Bütün cihân-ı bedâyi'de müncelî âsâr,
Samîm-i ruhumu pür-cûş ü bîkarâr ediyor
Bugün o sîne-i hilkâtte inleyen eş'âr!
Muhit şimdi şebistan-ı iğtirâbındır :
Bugün uyanmıyor artık o nâzenîn eshâr!
Sen ey semâları işrâk eden ziyâ-yı ezel ,
Bu hâkdânı bıraktın peyinde zulmet-zâr i
Gerildi bir ebedî perde beynimizde , senin
Açıldı pîş-i celâlinde âlem-i dîdâr.
Cihan cihan dolaşırsın fezâ-yı lâhûtu,
Nasıl ki yâd-ı hazinin gezer diyar diyar!
Hayât varsa senin sermedi hayâtındır,
Azâb, yoksa , bu fâni hayât-ı velveledâr.
Sükûnu nerde bulur âh kalb-i mehcûrum?
Derun-i sinede bin here ü merc-i dâim var!
Demek, görünmiyeceksin ile’l-ebed bana sen,
Demek, uzaktasın ey yâr-ı mihriban benden!
Hayâta sen beni rabteylemiş iken, şimdi
Aceb nasıl yaşarım söyle , âh sensiz ben?
u Günün birinde gelirsin de eski âlemler
Devâm eder yine birlikte öyle şâtır, şen ...
Bu girüdâr-ı maişetten el çeker, ararız
Seninle sîne-i uzlette gizli bir me’men...
Taze dallarda şarkılar söylüyorken bülbül,
Can kulağıma ahiret sesleri gelmektedir.
Dalgalanarak gözlerinde ışıklı çiğ damlaları,
Çiçek bahçesinde sanki şarkı söylüyor çiçekler.
Bütün güzellikler cihanında parlayan eserler
Senin zâtma ait şeyler, senin anlamın iken.
Ruhumu derinden coşturup kararsız bırakıyor,
Bugün o yaratılışın kucağında inleyen şiirler.
Dünya şimdi senin batışınla karanlığa gömülmüştür,
Bugün doğmuyor artık o nazlı sabahlar!
Sen ey gökleri aydınlatan ezeli ışık,
Bu dünyayı bıraktın ardmda kapkaranlık!
Seninle aramıza bir ebedî perde gerildi,
Açıldı senin büyüklüğünün önünde Allah’ın zât âlemi.
Hüzünlü hatıralarının diyar diyar karşıma çıkması gibi,
Cihan cihan dolaşırsın öteler âlemini!
Nasıl ki hüzünlü hatıran gezer diyar diyar!
Gerçek hayat ancak senin sonsuz hayatındır,
Şu geçici gürültülü hayat bir azaptan ibarettir.
Rahatı nerede bulur âh bu terk edilmiş kalbim?
Göğsümün derinliğinde binlerce bitmeyen kargaşa var!
Demek, görünmeyeceksin ebediyen bana sen,
Demek, uzaktasın ey sevgili dost benden!
Hayata sen beni bağlamış iken, şimdi
Acaba nasıl yaşarım söyle, âh sensiz ben?
“Günün birinde gelirsin de eski âlemler
Devam eder yine birlikte öyle neşeli, şen...
Bu geçim kavgasmdan el çeker, ararız
Seninle tenhalığın kucağında gizli bir sığmak...
Sadeleştirilmişi
125
Karışmayız şu cihânın nebûd ü bûduna hiç ,
Nasıl ki bunca zamandır karışmadık zâten!
Uzakta aksede dursun o hay ü hûy-i mehîb ...
Sükun içinde biz ey dost, yek-revan, yek-ten,
Devâm eder gideriz her zamanki âhenge,
Döner muhitimiz üstünde hep senin nağmen ...
Beyân-ı ukde-güdâzınla mübhemât-ı şu’ûn
Yavaş yavaş açılıp bir vuzûh olur rûşen.
Verâ-yı perden kudrette gizlenen râzın
Önünde feyz-i beyânın açarda bin revzen
İyân olur o zaman karşımızda âlem-i ruh
Düşüp gider gözümüzden bütün kuyûd-i beden!
Birer terâne-i ilhâm olan neşâidini
Kemâl-i vecd ile tekrâr dinlerim... ” derken
Bugün emellerimin hepsi ser-nigun oldu...
Meğerse olmtyacakmış ne bir gelen, ne giden!
Meğer açılmıyacakmış müebbeden artık
O perde perde hakâik, o ukdeler, o dehen !
Yazık ki yükselerek matla inda etti karar
O lem f a lem’a sünûhât... Hem de pek erken!
Niçin gurûb ediverdin sen ey sitâre-i şark,
Henüz kemâlini derk etmeden zavallı vatan?
Şu son zamanda zıyâin kadar zıyâ’-ı elim
İsâbet etmedi âfâk-ı Şark' a, İbrâhîm!
Eğerçi milletin ümmîd-gâh-ı ikbâli
Olan beş on büyük âdem, beş on vücûd-i kerîm
Birer birer heder olmuştu senden evvelce...
Senin peyinde fakat kaldı bin ümîd-i akım.
Karışmayız şu dünyanın varına yoğuna hiç,
Nasıl ki bunca zamandır karışmadık zaten!
Uzakta aksede dursun o korkunç kargaşa..
Sessizlik içinde biz ey dost, tek ruh, tek beden.
Devam eder gideriz her zamanki âhenge.
Döner çevremiz üstünde hep senin nağmen...
Düğümleri çözen sözlerinle olayların örtüleri
Yavaş yavaş sıyrılıp apaçık bir aydınlık görülür.
Kudret perdesinin ötesinde gizlenen sımn
Önünde manâlı sözlerin bin pencere açar da,
Görünür o zaman ruh âlemi karşımızda,
Kaybolup gider gözümüzden bütün varlık bağlan!
Birer ilham nağmesi olan şiirlerini
Thm bir vecd içinde tekrar dinlerim...” derken,
Bugün emellerimin hepsi yerle bir oldu...
Meğerse olmayacakmış ne bir gelen, ne giden!
Meğer açılmayacakmış sonsuza dek artık
O perde perde gerçekler, o düğümler, o ağzın!
Yazık ki yükselerek doğduğu yerde karar kıldı
O pırıl pınl ilhamlar... Hem de pek erken!
Niçin batıverdin sen ey doğunun yıldızı,
Henüz kemâlini anlayamadan zavallı vatan?
Şu son zamanda kaybın kadar acı bir kayıp
isabet etmedi Doğu’nun ufuklarına, İbrahim!
Gerçi milletin kendini yükselteceğini ümit ettiği
Beş on büyük adam, beş on yüce varlık
Birer birer kaybedilmişti senden evvelce
Fakat senin ardından binlerce ümit sonuçsuz kaldı.
Yarım asırda uyanmış çerâğ-ı feyze bakın:
Bir anda oldu sönüp perde-pûş-i hâk-i remîm !
Tasavvur eyliyemezdim ki ansızın dursun
Felâh-ı ümmet için çarpman o kalb-i rahim!
Tahayyül eyliyemezdim ki seyrden kalsın
Muhît-i şarkta cevlân eden o fikr-i hakim!
Ridâ-yı hâke büründün sen ey sirâc-ı edeb y
Fakat o lem’a ki yâdımdadır... Zevâli adîm!
Durup mezârının üstünde ağladıkça sehâb;
Gelip başında enin eyledikçe ruh-i nesim;
inip melâik-i rahmet cihân-ı bâlâdan
Harim-i kabrine ettikçe her zaman ta’zîm ;
Bahar vakti çiçeklerde yâd-ı enfâsın
Meşâm-ı câna duyurdukça bin lâtif şemim;
Döner hayâlimin en muhterem haliminde
Senin o tayf-ı lâtifin ey âşinâ-yı kadîm!
Musâb olan yalınız âilen midir? Heyhât,
Bıraktın arkada binlerce hânümânı yetim!
Olurdu dest-i tesellî-medâr-ı lîtfunla
Sirişk içinde yüzen çehreler bir anda besim;
Ederdi cûd-i merâhim-nümûd-i feyyâzın
Hazâin oba bütün ehl-ifâkaya taksim.
O bir cihân-ı fezâildi, mahvolup gitti...
Nedir? Niçindir İlâhî bu inkılâb-ı azîm?
Ey yâd-ı güzîn-i ihtirâmı,
Ruhumda hayâtının devâmı;
Ey lem f a-i feyzinin tamâmı ,
Subh-i ezelînin ihtişâmı;
Yarım asırda uyanmış şu feyz meş’alesine bakın:
Bir anda sönüp çürümüş toprakla örtüldü.
Tasavvur edemezdim ki ansızın dursun.
Milletin kurtuluşu için çırpman o merhametli yürek.
Hayal edemezdim ki temâşâdan geri kalsın,
Doğu ufuklarında dolaşan o hikmet dolu fikir!
Toprağın örtüsüne büründün ey edep ışığı.
Fakat o parıltı ki hatınmdadır... Asla sönmez!
Durup mezarınm üstünde ağladıkça bulut;
Gelip başmda inledikçe ruhu rüzgârın;
Rahmet melekleri yüce âlemden.
Mezarına inip senin büyüklüğünü andıkça;
Bahar vakti çiçeklerde nefeslerinin hatırası
Ruhuma bin güzel koku duyurdukça;
Döner hayalimin en derin yerlerinde
Senin o güzel güzel silüetin ey eski dost!
Acıya uğrayan yalnız ailen midir? Yazık,
Bıraktın arkanda binlerce ocağı yetim!
Senin lûtfunun teselli edici eliyle,
Göz yaşı içinde yüzen çehreler bir anda gülerdi;
Hâzinelere sahip olsan, bunları merhametle dolu,
Çok bereketli cömertliğin yoksullara paylaştınrdı.
O bir erdemler dünyasıydı, yok olup gitti...
Nedir? Allah’ım bu büyük değişiklik ne içindir?
Ey çok değerli, seçkin hatırasıyla,
Ruhumda hayatım sürdüren;
Ey bereket dolu bütün parıltısında,
Ezel sabahının görkemini taşıyan;
Âmâline dar gelince nâsût
İkbâline sine açtı lâhût.
Bakmaz da bu dâr-ı ibtilâya
Ruhun can atardı Vtilâya;
En sonra o nûr-i arş-pâye
Yükseldi civâr-ı Kibriyâ'ya ...
Dem şimdi dem-i saâdetindir:
Ervâh, nedîm-i hazretindir.
Teyple olarak yolunda hem-râh,
Aştın şu fezâ-yı tân nâgâh ;
Tâfecr-i bekâda oldun âgâh...
Hâlâ gidiyorsun , Allah Allah!
Pervâzına yok mudur tenâhî?
Ey tâir-i gülşen-i İlâhî!
Her gül dibi medfen-i hayâlin,
Her gonca kitâbe-i kemâlim
Her yerde nihân olan cemâlin,
Her yerde iyân olan meâlin;
Bir yerde görünmüyorsun amma;
Her yerde bedâyVin hüveydâ!
Ey sen ki harim-i Hakk’a mahrem
Oldun da yabancın oldu âlem;
Yâd eyliyecek misin ki bilmem?
Dünyâ denilen bu sicn-i mâtem
Hâlâ bana dâr-ı imtihandır. ..
Kurtulmadım işte an bu andır !
Dünya dar gelince isteklerine,
Öteler kucak açtı yüceliğine.
Bu imtihan yerine bakmaz da,
Ruhun can atardı yükselmeye;
En sonra o Arş’a dayanmış olan nur,
Yükseldi Allah katına...
Zaman şimdi mutluluğunun zamanıdır:
Ruhlar, saygı dolu sohbet arkadaşlarındır.
Allah’ın yardımı yolunda yoldaş olarak,
Şu karanlık fezayı bir anda geçtin;
Bekanın şafağına vardığında göründü gözlerine hakikat...
Hâlâ gidiyorsun, Allah Allah!
Ey Allah’ın gül bahçesine kanat açan dost,
Uçuşuna bir son olmayacak mı?
Her gülün dibinde hayalin gömülü,
Her gonca olgunluğunun kitâbesi;
Kaybolup giden yüzün her yerde,
Aşikâr olan manâların her yerde;
Bir yerde görünmüyorsun ama,
Her yerde besbelli güzelliklerin!
Ey sen ki Allah’ın sırlarına ortak
Oldun da yabancılaştı sana âlem
Hatırlayacak mısın ki bilmem?
Dünya denilen bu matem dolu zindan
Benim için hâlâ bir imtihan yeridir...
Ve şu ana dek kurtulmamışımdır.
Ey dert ortağı sevgili dostum,
Mahv oldu, Allah bilir, kararım,
Sarsıldı olanca sabır ve tahammülüm;
Bitkindir ardından inleyen ruhum!
Gittin, beni kimsesiz bıraktın,
Yaktın beni hasretinle yaktın!
AZİM
Sa’dî ', o bizim Şarkımızın ruh-i kemâli ,
Bir ders-i hakikat veriyor ; işte meâli:
“Vaktiyle beş on kafile sahraya düzüldük;
Gündüz yürüdük hep, gece bir menzile geldik
Çok geçmedi, baktım, bir adam haşir ü hâib
Koşmakta ... Meğer eylemiş evlâdını gâib.
Bîçâre gidip kaymelerin hepsine sormuş;
Bir taş bile görmüşse , hemen oğluna yormuş.
Âvâre peder ; nerde bulursun onu! derken ...
Gördüm ki ciğer-pâresinin tutmuş elinden,
Lebrîz-i meserret geliyor bizlere doğru,
Taşmış da gözünden akıyor şimdi sürürü /
Yaklaştı şütürbâna nihayet, dedi yekten:
“ Evlâdımı buldum ... Nasıl amma? Onu bilsen ...
Karşımda ne görsem, o! dedim geçmedim aslâ.
Aidatsa da tahminimi binlerce heyûlâ.
Azmimde fütûr eylemedim, ye’ si bıraktım...
Mâdâm ki dünyâdadır elbet bulacaktım...
Kumlarda yüzüp , zulmetin a ’mâkına daldım;
Hep ruh kesildim... Ne boğuldum, ne bunaldım.
Tevfik-i İlâhî edip en sonra inâyet,
Gördüm gözümün nurunu karşımda nihâyet. ”
Im’ân ile baksak oluyor işte nümâyan,
AZİM
Sa’dî(l), o bizim Doğu’muzun kemâle ermiş ruhu,
Bir hakikat dersi veriyor, işte anlamı:
“Vaktiyle beş on kafile çöle düzüldük;
Gündüz yürüdük hep, gece bir konak yerine geldik.
Çok geçmedi, baktım, bir adam şaşkın ve ümitsiz
Koşmakta... Meğer çocuğunu kaybetmiş.
Zavallı gidip çadırların hepsine sormuş;
Bir taş bile görmüşse, hemen oğluna yormuş.
Zavallı baba, nerden bulursun onu! derken...
Gördüm ki ciğer-pâresinin tutmuş elinden.
Sevinçle dolu geliyor bizlere doğru.
Taşmış da gözünden akıyor şimdi mutluluğu!
Yaklaştı deveciye nihayet, dedi birden:
“Çocuğumu buldum... Nasıl ama? Onu bilsen...
Karşımda ne görsem, o! dedim, geçmedim asla.
Tahminimi binlerce hayâl aidatsa da.
Azmimde gevşeklik göstermedim, ümitsizliği bıraktım...
Mâdem ki dünyadadır elbet bulacaktım.
Kumlarda yüzüp, karanlığın derinliklerine daldım;
Hep ruh kesildim... Ne boğuldum, ne bunaldım.
Allah’ m yardımı gösterdi lütfunu en sonunda.
Gördüm gözümün nurunu karşımda nihayet.”
Dikkatle baksak işte açıkça görülüyor.
(l)Sa'di: 1213-1292 yıllan arasında yaşamış, Bostan ve Gülistan adlı şaheserleriyle tanınmış ve Mehmet
Akif in kendisinden çok etkilendiğini ifade ettiği İranlı şair Şeyh Sa ’dt-i Şırâzî.
135
Sa’dî bize göstermede bir meslek-i irfan:
Bir gaye A maksûda şitâb eyleyen âdem,
Tutmuşsa hidâyette eğer azmini muhkem,
Er geç bulacak sa ’y ile dil-hâhını elbet.
Zira bu şuun-zâr-ı tecellîde , hakikat,
Tevfik, taharriye , taharri ona âşık;
Azmin de emel lâzımıdır ; gayr-ı müfânk.
Olsun da emel azm ü taharriye mukârin;
Tevfik zuhûr eylemesin sonra ... Ne miunkin!
Ba ’zen iki üç haybet olur rehzen-i ümmîd ...
İnsan o zaman etmelidir azmini-teşchd.
Ye ’ sin sonu yoktur, ona bir kerre düşersen
Hüsrâna düşersin; çıkamazsın ebediyyen!
Mahkûm olarak ye } se şu bîçâre peder de,
Evlâdını şâyed o karanlık gecelerde,
Vaz geçmiş olaydı aramaktan, ne bulurdu?
Elbet biri candan, biri cânandan olurdu.
Sa’dî bize irfan dolu bir yol gösteriyor:
Varmak istediği bir hedefe doğru koşan adam.
Tutmuşsa başlangıçta eğer azmini sağlam.
Er geç bulacak çalışmayla gönlünün istediğini elbet.
Çünkü bu tecellîye ait olaylar dünyasında gerçekten
Allah’ın yardımı araştırmaya, araştırma da bu yardıma bağlıdır.
Amaç da azmin olmazsa olmaz şartıdır.
Amaç, azim ve araştırmayla birlikte bulunsun da.
Ne mümkün, Allah’ın yardımı ortaya çıkmasın sonra!
Bazen kimi yokluklar ümitsizliğe yol açar...
İnsan işte o zaman azmini artırmalıdır.
Ümitsizliğe sonu yoktur, ona bir kere düşersen,
Hüsrana düşersin; kurtulamazsın bundan!
Kendini ümitsizliğe mahkûm ederek şu çaresiz baba da.
Çocuğunu eğer o karanlık gecelerde,
Vaz geçmiş olsaydı aramaktan, ne bulurdu?
Elbet biri candan, biri canandan olurdu!
137
SEYFİ BABA
Geçen akşam eve geldim. Dediler:
-Seyfi Baba
Hastalanmış , yatıyormuş.
-Nesi varmış acaba?
- Bilmeyiz , oğlu haber verdi geçerken bu sabah.
-Keşki ben evde olaydım ... Esef ettim, vah vah !
Bir fener yok mu, verin... Nerde sopam? Kız çabuk ol...
Gecikirsem kalırım beklemeyin... Zîrâ yol
Hem uzun, hem de bataktır...
- Daha a’lâ, kalınız:
Teyzeniz geldi, bu akşam, değiliz biz yalınız.
Sopa sağ elde, kırık camlı fener sol elde;
Boşanan yağmur iliklerde, çamur ta belde.
Hani , çoktan gömülen kaldırımın, hortlıyarak,
“Gel!” diyen taşlan kurtarmasa, insan batacak.
Saksağanlar gibi sektikçe birinden birine.
Boğuyordum müteveffâyı bütün âferine.
Sormayın derdimi, bitmez mi o taşlar, giderek,
Düştü artık bize göllerde pekâlâ yiizmek!
Yakamozlar saçarak her tarafından fenerim,
Çifte sandal , yüzüyorduk, o yüzer, ben yüzerim!
Çok mu yüzdük, bilemem, toprağı bulduk neyse;
Fenerim başladı etrâfını tektük hisse.
SEYFİ BABA
Geçen akşam eve geldim. Dediler:
-Seyfi Baba
Hastalanmış, yatıyormuş.
-Nesi varmış acaba?
-Bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah.
-Keşki ben evde olaydım... Üzüldüm, vah vah!
Bir fener yok mu, verin... Nerde sopam? Kız çabuk ol...
Gecikirsem kalırım beklemeyin... Çünkü yol
Hem uzun, hem de bataktır...
-Daha iyi, kalınız:
Teyzeniz geldi, bu akşam, değiliz biz yalınız.
Sopa sağ elde, kınk camlı fener sol elde;
Boşanan yağmur iliklerde, çamur tâ belde.
Hani, çoktan gömülen kaldırımın, hortlayarak,
“Gel!” diyen taşlan kurtarmasa, insan batacak.
Saksağanlar gibi sektikçe birinden birine.
Boğuyordum ölmüşleri bütün âferine.
Sormayın derdimi, bitmez mi o taşlar, giderek.
Düştü artık bize göllerde pekâlâ yüzmek!
Yakamozlar saçarak her tarafından fenerim.
Çifte sandal yüzüyorduk, o yüzer, ben yüzerim!
Çok mu yüzdük, bilemem, toprağı bulduk neyse;
Fenerim başladı etrafım tek tük hisse.
139
Vâkıâ ben de yoruldum, o fakat pek yorgun...
Bakıyordum daha mahmurluğu üstünde onun :
Kâh olur ; kör gibi çarpar sıvasız bir duvara;
Kâh olur, mürde şuâ'âtı düşer bir mezara ;
Kâh bir sakfı çökük hanenin altında koşar ;
Kâh bir ma’bed-ifersûdenin üstünden aşar;
Vakt olur pek sapa yerlerde , bakarsın , dolaşır ;
Sonra en korkulu eşhâsa çekinmez , sataşır;
Gecenin sütre-i yeldâsını çekmiş, üryan,
Sokulup bir saçağın altına gûyâ uyuyan
Hânüman yoksulu binlerce sefîlân-ı beşer;
Sesi dinmiş yuvalar, hâke serilmiş evler;
Kocasından boşanan bir sürü bîçâre kan;
O kopan rabıtanın, darmadağın yavrulan;
Zulmetin, yer yer, içinden kabaran mezbeleler:
Evi sırtında, sokaklarda gezen âileler!
Gece rehzen, sabah olmaz mı bakarsın, sâil!
Sersen, derbeder, âvâre, haramı, katil...
Böyle kaç manzara gördüyse bizim kör kandil
Bana göstermeli bir kerre... Niçin? Belli değil!
Ya o bîçâre de râhmet suyu nûş eyliyerek,
Hatm-i enfâs edivermez mi hemen “cızJ ” diyerek? '
O zaman sâmi’anın, lâmisenin şevkiyle
Yürüyen körlere döndüm, o ne dehşetti hele!
Sopam artık bana hem göz, hem ayak, hem eldi...
Ne yalan söyliyeyim kalbime haşyet geldi.
Hele yâ Rabbi şükür, karşıdan üç tâne fener
140
Gerçi ben de yoruldum, o fakat pek yorgun...
Bakıyorum daha mahmurluğu üstünde onun:
Bazen kör gibi çarpar sıvasız bir duvara;
Bazen ölgün ışıklan düşer bir mezara;
Bazen bir tavanı çökük evin altında koşar;
Bazen de bir harap mabedin üstünden aşar.
Bazen pek sapa yerlerde, bakarsın, dolaşır;
Sonra en korkulu kişilere çekinmez, sataşır;
Gecenin uzayıp giden örtüsünü çekmiş, çıplak.
Sokulup bir saçağın altında sanki uyuyan
Evsiz barksız binlerce yoksul insanlar;
Sesi dinmiş yuvalar, toprağa serilmiş evler;
Kocasından boşanan bir sürü zavallı kadın;
O kopan evlilik bağının yavrulan, darmadağın;
Karanlığın, yer yer, içinde kabaran süprüntüler:
Evi sırtında, sokaklarda gezen aileler!
Gece yol kesen, sabah olmaz mı bakarsın, dilenci!
Serseri, derbeder, başıboş, haydut, katil...
Böylece kaç manzara gördüyse bizim kör kandil
Bana gösterecek bir kere... Niçin? Belli değil!
Ya o zavallı da yağmur suyunu içerek,
Son nefesini vermez mi hemen “cız!” diyerek?
O zaman işitme ve dokunma duyusunun sürüklemesiyle
Yürüyen körlere döndüm, o ne dehşetti hele!
Sopam artık bana hem göz, hem ayak, hem eldi...
Ne yalan söyliyeyim kalbime korku geldi.
Hele ya Rabbi şükür, karşıdan üç tane fener
Sadeleştirilmişi
141
Geçiyor... Sapnuyarak doğru yürürlerse eğer,
Giderim arkalarından ... Yolu buldum zâten .
Yolu buldum, diyorum, gelmiş iken hâlâ ben!
İşte karşımda bizim yâr-ı kadîmin yurdu.
Bakalım var mı ışık? Yoksa muhakkak uyudu.
Kapının orta yerinden ucu değnekli bir ip
Sarkıtılmış olacak, bir onu bulsam da çekip
Açıversem... iyi amma kapı zâten aralık ...
Gâlibâ bir çıkan olmuş ... Neme lâzım, artık,
Girerim ben diyerek kendimi attım içeri,
Ayağımdan çıkarıp lâstiği geçtim ileri.
Sağa döndüm, azıcık gitmeden üç beş basamak
Merdiven geldi ki zorcaydı biraz tırmanmak!
Sola döndüm, odanın eski şayak perdesini,
Aralarken kulağım duydu fakirin sesini:
- Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evlâdım!
Haklısın, bende kabâhat ki haber yollamadım.
Bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun...
Hele dinlen azıcık, anlaşılan yorgunsun.
Bereket versin ateş koydu demin komşu kadın...
Üşüyorsan eşiver mangalı, eş eş de ısın.
Odanın loşluğu kasvet veriyor pek, baktım
Şu fener yansa, deyip bir kutu kibrit çaktım.
Hele son kibriti tuttum da yakından yüzüne,
Sürme çekmiş gibi nur indi mumun kör gözüne!
O zaman nîm açılıp perde-i zulmet, nâgâh,
Gördü bir sahne-i üryân-ı sefâlet ki nigâh,
Geçiyor... Sapmayarak doğru yürürlerse eğer.
Giderim arkalarından... Yolu buldum zaten.
Yolu buldum, diyorum, gelmiş iken hâlâ ben!
İşte karşımda bizim eski dostun yurdu.
Bakalım var mı ışık? Eğer yoksa muhakkak uyudu.
Kapının orta yerinden ucu değnekli bir ip
Sarkıtılmış olacak, bir onu bulsam da çekip
Açıversem... İyi ama kapı zaten aralık...
Galiba bir çıkan olmuş... Neme lazım, artık,
Girerim ben diyerek kendimi attım içeri,
Ayağımdan çıkarıp lastiği geçtim üeri.
Sağa döndüm, azıcık gitmeden üç beş basamak
Merdiven geldi ki zorcaydı biraz tırmanmak!
Sola döndüm, odanın eski şayak perdesini,
Aralarken kulağım duydu fakirin sesini:
-Nerde kaldm? Beni hiç yoklamadın evladım!
Haklısın, bende kabahat ki haber yollamadım.
Bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun...
Hele dinlen azıcık, anlaşılan yorgunsun.
Bereket versin ateş koydu demin komşu kadm...
Üşüyorsan eşiver mangalı, eş eş de ısm.
Odanm loşluğu kasvet veriyor pek, baktım,
Şu fener yansa, deyip bir kutu kibrit çaktım.
Hele son kibriti tuttum da yalandan yüzüne,
Sürme çekmiş gibi nur indi mumum kör gözüne!
O zaman yan açüıp karanlığın perdesi, birdenbire,
Göründü bir çıplak yoksulluk sahnesi ki göze,
143
Şâir olsam yine tasviri olur bence muhâl:
O perişanlığı derpiş edemez çünkü hayâl!
Çekerek dizlerinin üstüne bir eski aba f
Sürünüp mangala yaklaştı bizim Seyfi Baba.
- Ihlamur verdi demin komşu... Bulaydık şunu , bir...
- Sen otur, ben ararım...
-Olsa içerdik, iyidir...
Aha buldum, aramak istemez oğlum, gitme...
Ben de bir kamı geniş cezve geçirdim elime,
Başladım kaynatarak vermeye fincan fincan,
Azıcık geldi bizim ihtiyarın benzine kan.
- Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın?
Nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın.
-Mehmed Ağa’nın evi akmış. Onu aktarmak için
Dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün.
Ne işin var kiremitlerde a sersem desene !
İhtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene.
Hadi aktarmvyayım... Kim getirir ekmeğimi?
Oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi?
Kim kazanmazsa bu dünyâda bir ekmek parası:
Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!
Yoksa yetmiş beşi geçmiş bir adam iş yapamaz;
Ona ancak yapacak: Beş vakit abdestle namaz.
Hastalandım, bakacak kimseciğim yok; Osman
Gece gündüz koşuyor iş diye, bilmem ne zaman
Eli ekmek tutacak? İşte saat belki de üç
Görüyorsun daha gelmez...Yalınızlık pek güç.
Şair olsam yine tavsir etmek bence imkânsız:
Hayal o perişanlığı çünkü göz önüne getiremez!
Çekerek dizlerinin üstüne bir eski aba,
Sürünüp mangala yaklaştı bizim Seyfi Baba.
-Ihlamur verdi demin komşu... Bulaydık şunu bir...
-Sen otur, ben ararım...
-Olsa içerdik, iyidir...
Aha buldum, aramak istemez oğlum, gitme...
Ben de bir kamı geniş cezve geçirdim elime,
Başladım kaynatarak vermeye fincan fincan,
Azıcık geldi bizim ihtiyarın benzine kan.
-Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın?
Nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın.
-Mehmet Ağa’nın evi akmış. Onu aktarmak için
Dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün.
Ne işin var kiremitlerde a sersem desene!
İhtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene.
Hadi aktarmıyayım... Kim getirir ekmeğimi?
Oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi?
Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası:
Dostunun yüz karası, düşmanmm maskarası!
Yoksa yetmiş beşi geçmiş bir adam iş yapamaz;
Ona ancak yapacak: Beş vakit abdestle namaz.
Hastalandım, bakacak kimseciğim yok; Osman
Gece gündüz koşuyor iş diye, bilmem ne zaman
Eli ekmek tutacak? İşte saat belki de üç (1)
Görüyorsun daha gelmez... Yalınızlık pek güç.
( 1 ) Alaturka saate göre güneş battıktan üç saat sonra anlamındadır.
Ba’zı bir hafta geçer, uğrayan olmaz yanıma;
Kimsesizlik bu sefer tak dedi artık canıma !
-Seni bir terleteyim sımsıkı örtüp bu gece!
Açılırsın , sanırım , terlemiş olsan iyice.
İhtiyar terliyedursun gömülüp yorganına...
Atarak ben de geniş bir kebe mangal yanına,
Başladım uyku teharrîsine, lâkin ne gezer!
Sızmışım bir aralık neyse yorulmuş da meğer.
Ortalık açmış, uyandım. Dedim, artık gideyim,
Önce amma şu fakir âdemi memnûn edeyim.
Bir de baktım ki: Tek onluk bile yokmuş kesede;
Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!
O zaman koptu içimden şu tehassür ebedî:
Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi!
Bazı bir hafta geçer, uğrayan olmaz yanıma;
Kimsesizlik bu sefer tak dedi artık canıma!
-Seni bir terleteyim sımsıkı örtüp bu gece!
Açılırsın, sanırım, terlemiş olsan iyice.
İhtiyar terleyedursun gömülüp yorganına...
Atarak ben de geniş bir keçe mangal yanına,
Başladım uyku aramaya, fakat ne gezer!
Sızmışım bir aralık neyse yorulmuş da meğer.
Ortalık açmış, uyandım. Dedim, artık gideyim,
Ama önce şu yoksul inşanı memnun edeyim.
Bir de baktım ki tek onluk bile yokmuş kesede;
Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!
O zaman birdenbire içimden şu sonsuz hasret koptu:
Ya hamiyet duygusundan mahrum yaratılsaydım ya da param
olsaydı!
Sadeleştirilmişi
147
İNSAN
Ve tez’umu enneke cismun sagîrun,
Ve fike y n-tave ’l-âlemu y l-ekber
İmam Ali
Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen ,
“Muhakkar bir vücûdum !” dersin ey insan, fakat bilsen .
Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:
Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir:
Zeminlerden, semâlardan taşarken feyz-i Rabbânî,
Olur kalbin tecellî-zâr-ı nûrâ-nûr-i Yezdânî.
Musaggar cirmin amma gâye-i sun’-i İlâhîsin;
Bu haysiyyetle pâyânın bulunmaz, bîtenâhîsin!
Edîb-i kudretin beytü ’l-kasîd-i şi’ri olmuşsun ;
Hakîm-i fıtratın bir anlaşılmaz sim olmuşsun .
Esirindir- tabiat, dest-i teshîrindedir eşya;
Senin ahkâmının münkâdıdır, mahkûmudur dünya.
Bulutlardan sevâik sayd eder irfân-ı çâlâkin;
Yerin altında ma y deriler bulur nakkâd-ı idrâkin .
Denizler bisterindir, dalgalar gehvâre-i nâzın;
Nedir dağlar, semâ-peymâ senin şehbâl-i pervâzın!
Havâ, bir refref-i seyyâl-i hükmündür ki bir demde,
Olur dem-sâz-ı âvâzın bütün aktâr-ı âlemde.
Dayanmaz pîş-i ikdamında mâniler müzâhimler;
Kaçar, sen rezm-gâh-ı azme girdikçe muhâcimler.
Karanlıklarda gezsen, şeb-çerâğın fikr-i hikmettir,
Ki her işrâfa bir sönmez ziyâ-yı sermediyyettir;
İNSAN
Ey insan, sen kendinin küçük bir cisim olduğunu sanırsın,
Oysa en büyük âlem senin içinde gizlidir.
Hz Ali
Haberdar olmamışsın kendi zâtmdan da hâlâ sen,
“Aşağılık bir varlığım” dersin ey insan, fakat bilsen...
Senin mahiyetin hattâ meleklerden de yüksektir;
Alemler sende saklıdır, cihanlar sende toplanmıştır:
Yerlerden, göklerden taşarken Allah'ın bereketi;
Olur kalbin Allah'ın ışık ışık tecelli ettiği yer.
Cismin küçücüktür ama Allah'ın sanatınm zirvesisin;
Bu itibarla sonu gelmez, bitmez tükenmez bir varlıksın!
Güzellikler yaratan Kudret’in şiirinin en güzel beyti olmuşsun;
Yarattığmı en iyi bilen Allah’ın bir anlaşılmaz sırrı olmuşsun.
Esirindir tabiat, hükmeden ellerindedir eşya;
Senin hükümlerine boyun eğmiştir, sana mahkûmdur dünya.
Bulutlardan yıldırımlar avlar eneıjik irfanın;
Yerin altında madenler bulur eleyip ayıran kavrayışın.
Denizler döşeğindir, dalgalar naz beşiğin;
Dağlar bir şey mi, gökleri ölçmektedir açüan kanatların!
Hava, hükmünü ileten öyle bir vasıtadır ki, bir anda
Sesine yoldaş olur âlemin her tarafında.
Duramaz gayretli çalışman önünde engeller, eziyetler;
Sen azmin savaş alanına girdiğinde kaçacak yer arar hücum
, edenler.
Karanlıklarda gezsen, hikmetli düşüncen meş'alen olur,
Ki her parlayışı sonsuzluğun sönmeyen ışığıdır.
Sadeleştirilmişi
Susuz çöllerde kalsan , bedrekan ilhâm~ı sa’yindir,
Ki her hatvende eyler sâye-küster vahalar zâhir.
Ne zindanlar olur hâil, ne menfâlar, ne makteller...
Yürürsün sedd-i râhın olsa hattâ âhenîn ellen
Yıkar bâru-yi istibdâdı bir âsûde tedbîrin;
Semâlardan inen te’yîdisin gûyâ ki takdirin!
Taharriden usanmazsın, teâlîden teâlîye
Atıldıkça, atılsam şimdi, dersin, başka âtiye!
Senin en şanlı eyyâmında, en mes’ûd hâlinde
Bir istikbâUi dûra-dûr vardır hep hayâlinde.
O istikbâledir şevkin, odur ma ’şûk-i vicdânm,
O kudsî neşvenin şeydâ-yı bî-ârâmıdır cânın.
O şevkin dâim ilcâsıyle seyrin ıztırâridir;
Terakki meyli artık fıtratında rûh-i sâridir!
Bütün esrâr-ı hilkatten haberdâr olmak istersin.
Bu gaybistân-ı hîçâ-hîçten kurtulmak istersin!
Meâdın , mebdein, hâlin ki üç müdhiş muammâdır...
Durur edvâr-ı müstakbel gibi karşında hep hâzır.
Koşarsın bunların sevdâ-yı idrâkiyle durmazsın,
Hakikatten velev bir şemme duymazsan oturmazsın.
Serâir perde-pûş-i zulmet olsun varsın isterse...
Düşürmez düştüğün yeldâ-yı hirman ruhunu ye’se:
Emel, meş’al-keşin, birreh-nümâ hem-râhın olmuşken,
Tehâşî eylemezsin sîrıe-i deycûra girmekten.
Gelip bir gün tecellî etse mâhiyyât-ı masnûat,
Taharriden geçer, bir dem karâr eyler misin? Heyhât!
Tutar mâhiyyet-i Sâni\ o en heybetli mâhiyyet
Olur âteş-zen-i ârâmın, artık durma cevlân et!
Tevakkuf yok seninçün, daimî bir seyre tâbVsin...
Ne zîrâ hâle râzîsin; ne müstakbelle kâni'sin!
Susuz çöllerde kalsan, kılavuzun çalışmanın verdiği ilhamdır,
Ki her adımında gölgelik vahalar gösterir.
Ne zindanlar olur engel, ne idam sehpaları, ne sürgünler...
Yürürsün yolunu kesse de hattâ demirden eller.
Basit bir tedbirinle diktatörlüğün burçlarını yerle bir edersin;
Ezeldeki hükmü sağlam kılmak için sanki göklerden indirilmişsin!
Araştırmaktan usanmazsın, bir yükseklikten başka yüksekliğe
Çıktıkça, atılsam şimdi dersin başka bir geleceğe.
Senin en şanlı günlerinde, en mutlu hâlinde,
Daha uzak bir gelecek vardır hep hayâlinde.
O gelecek içindir şevkin, vicdanındaki sevgili odur,
Ruhuın o kutsal neş’enin durup dinlenmek bilmez âşıkıdır.
O şevkin zorlamasıyla sürekli seyran eylemen kaçınılmazdır;
İlerleme meyli artık yaratılışında varlığına yayılan bir ruh olmuştur.
Yaratılışın bütün sırlarını bilmek istersin,
Bu hiçlerden ibaret gayb âleminden kurtulmak istersin!
Sonun, başlangıcın, bugünün ki üç müthiş bilmecedir...
Durur karşında gelecek devirler gibi hep hazır.
Koşarsın bunları anlamak sevdasıyla durmazsın,
Hakikatin kokusunu az da olsa almadan oturmazsın.
Sular karanlık bir perdeyle örtülmüş olsun isterse....
Düşürmez uğradığın mahrumiyet gecesi ruhunu ümitsizliğe:
Emel meş’alen, bir kılavuz da yoldaşın olmuşken.
Çekinmezsin karanlıkların içine dalıp girmekten.
Bir gün gelip ortaya çıksa yaratılmışların mahiyeti,
Araştırmayı bırakır, bir an durur musun? Hayır!
Bu sefer de Yaratıcı’nın mahiyeti, o en heybetli mahiyet,
Huzurunu ateşe verecek ve sen durmadan koşacaksın artık!
Durmak yok senin için, sürekli bir ilerleyişe tâbisin...
Ne çünkü bugüne razısın, ne gelecekle yetinirsin!
Sadeleştirilmişi
151
Dururken böyle bî-pâyan terakM-zâr karşında;
Nasıl dersin ya “Pek mahdûd bir cirmim” tutarsın da.
Meleklerden büyük, hem çok büyük tebcile mazharsın:
Tekâlifin emânet-gâhısın bir başka cevhersin!
Hayâtın eksik olmazken ağır bin ban arkandan;
Ölümler, korkular savlet ederken hepsi bir yandan;
Şedâid iktihâm etmekte müdhiş bir mekânetle,
Yolundan kalmayıp dâim gidersin ... Hem ne sür’atle!
Senin bir nüsha-i kübrâ-yı hilkat olduğun elbet,
Tecelli etti artık ; dur, düşün öyleyse bir hükmet:
Nasıl olmak gerektir şimdi ef âlin ki, hem-pâyen
Behâim olmasın, kadrin melâikten muazzezken?
152
Dururken böyle sonsuz bir ilerleme alanı karşısında;
Tütüp da nasıl “Ben küçük bir varlığım” dersin ya!
Meleklerden büyük, hem çok büyük övgüyle şereflenmişsin!
Allah'ın büyük görevler yüklediği varlıksın, yüksek bir cevhersin!
Hayatın bin ağır yükü eksik olmazken sırtından;
Ölümler, korkular saldırırken hepsi bir yandan;
Büyük sıkıntılara göğüs görmekte inanılmaz bir dayanıklılıkla.
Yolundan kalmayıp sürekli gidersin... Hem ne süratle!
Senin yaratılışın yüce bir kopyası olduğun elbet,
Tecellî etti artık; dur, düşün öyleyse bir karar ver:
Nasıl olmak gerektir şimdi yapacağın şeyler ki, dengin
Hayvanlar olmasın, değerin meleklerden yüksekken?
153
KÖR NEYZEN
Elinde , nevha-i mâtem kadar acıklı sadâ
Veren , bir eski kamış; koltuğunda bir yedici;
Şu kör dilenci , bakardım, olunca nâle-serâ,
Durup da merhameten dinleyen gelip gidici.
Önünde boynunu bükmüş zavallı keşkülüne,
Atardı beş para, onluk değilse bâri yine.
Kırık sazıyla ederken zaman zaman feryâd,
Gelirdi gûşuna onlukların tanîniyle
Birer nevâ-yı beşâret, birer peyâm-ı vedâd;
Birer sadâ ki; Neyin sîne-çâk enîniyle
Karışmayıp, yalınız dem tutardı sanki ona!
Bu ses, bu manzara gâyet hazin gelirdi bana.
Muhiti hep mütevâlî leyâl-i dûrâ-dûr...
Sabah yok onun âfâk-ı târ-ı ömrü için!
Yüzünde hande-i ümmîdi andırır bir nûr
Görülmüyor! O mükedder, elim çehre bütün
Kesif bir bulut altında perde-pûş-i melâl...
Geçen zamanı karanlık, karanlık istikbâl !
Nasıl hakîkat-iyeldâ? Hayâtı git ona sor:
Bulur nazarları dünyâyı perde perde zalâm!
Belâyı görmüyor amma bütün belâ görüyor,
Bu kâinat ı sefalette eyledikçe devam.
154
NEY ÜFLEYEN KÖR
Elinde, matem iniltisi kadar acıklı bir ses
Veren bir eski kamış, koltuğunda bir yedici:
Şu kör dilenci, bakardım, başlayınca inlemeye,
Durup da merhameten dinleyen gelip gidici,
Önünde boynunu bükmüş zavallı çanağına,
Atardı beş para, onluk değilse bâri yine.
Kırık sazıyla ederken zaman zaman feryat.
Gelirdi kulağına onlukların çınlamasıyla
Birer müjdeli ses, birer dostluk haberi;
Birer ses ki; neyin yürek parçalayan iniltisine
Karışmayıp, yalınız dem tutardı sanki ona!
Bu ses, bu manzara gayet hüzünlü gelirdi bana.
Etrafında hep sürekli uzayıp giden geceler...
Sabah yok onun ömrünün karanlık ufukları için!
Yüzünde ümit gülümsemesini andırır bir ışık
Görülmüyor! O kederli, acıklı çehre bütün
Yoğun bir bulut altında usanç perdesiyle örtülü...
Geçen zamanı karanlık, karanlık geleceği!
Bu uzun gecenin gerçeği nedir? Hayatı git ona sor:
Bulur bakışları dünyayı perde perde karanlık!
Belâyı görmüyor, ama bütün belâ görüyor.
Bu yoksulluk aleminde eyledikçe devam.
Arar bulunduğu yeldâ-yı bî-tenâhîde
Zavallı, bir çıkacak yol sabâh-ı ümmîde !
Görür şedâid-i eyyâma karşı duşunda,
Siper vazifesini lime lime bir abacık
Fakat o sütre-i bîtâbı her kuruşunda,
Açar da dest-i inâdıyle rüzgâr; artık,
Körün sakındığı üryan vücûdu meydâna
Çıkar, göğüs gerer emvâc-ı berfü bârâna!
Geçende çarşı içinden çıkınca baktım ki:
Çamurlu taşlara yaslanmış inliyor sâil
Hasırdı şiltesi altında hem de pek eski,
Şadırvan olmasa üstünde yoktu bir hâil
Duyulmuyordu uzaktan neyin de şimdi sesi,
Yakından ancak işittim o vâpesin nefesi 7
O kendi kendine üfler mi yoksa inler mi?
Ne dinleyen, ne duyan var... Bakıp geçer herkes.
Mezardan akseden âvâzı kimse dinler mi?
Zavallı, ölmeğe bak, nâle-i tezallümü kes!
Fakat durun... Yine keşkülde bir tanîn-i medîd
Duyuldu ... Âh ne nâzendedir sürûd-i ümîd!
Şadırvanın, körü altında sakhyan, saçağı
Delinmemiş mi? Buluttan coşup gelen yağmur,
O sakbeden uzanıp bir sicim gibi aşağı,
Zavallı keşkülü baktım yavaşça kamçılıyor,
Duyunca kör, bunu bir cûş-i merhamet sandı,
Uzandı keşküle, heyhât, işte aldandı :
Morarmış elleri boş çıktı, sâde ıslandı!
Orijinali
Arar yaşadığı bu sonsuz karanlık gecede
Zavallı, bir çıkacak yol ümit sabahına!
Hayatm sıkıntılarına karşı omuzlarında
Siper görevi yapar lime lime bir abacık.
Fakat o zayıf örtüyü esip coşmasında,
Açar da inatçı eliyle rüzgâr; artık,
Körün sakındığı çıplak bedeni meydana
Çıkar, göğüs gerer yağmur ve kar dalgalarına!
Geçende çarşı içinden çıkınca baktım ki:
Çamurlu taşlara yaslanmış inliyor dilenci.
Hasırdı, şiltesi altında hem de pek eski,
Şadırvan olmasa üstünde yoktu bir perdesi.
Duyulmuyordu uzaktan neyin de şimdi sesi,
Yakından ancak işittim o tükenmiş nefesi!
O kendi kendine üfler mi yoksa inler mi?
Ne dinleyen ne duyan var... Bakıp geçer herkes.
Mezardan yankılanan sesi kimse dinler mi?
Zavallı, ölmeğe bak, inleyip sızlanmayı kes!
Fakat durun... Yine çanakta bir uzun çınlama
Duyuldu... Ah ne tatlıdır ümidin sevinci!
Şadırvanın, körü altında saklayan, saçağı
Delinmemiş mi? Buluttan coşup gelen yağmur,
O delikten uzanıp bir sicim gibi aşağı,
Zavallı çanağı baktım yavaşça kamçılıyor,
Duyunca kör, bunu bir merhamet coşması sandı,
Uzandı çanağa, yazık, işte aldandı:
Morarmış elleri boş çıktı, sadece ıslandı!
ACEM ŞAHI (*)
Bu merdî ki müUc-i serâser zemin
Neyerzed ki hûnî çeked her zemin
Sa'dî
Gürz-i girân-ı zulmünü ey kanlı nâsiye;
Eyvân-ı zer-cidânna as ziynetin diye!
Al kanlı bir kefenle donat hayme-gâhını,
Canlarla yak meşâil-i mâtem- penâhını!
Makberlerin hufeyre-i muzlim-dehanlan,
Dendân-ı gayz u kahra şebîh üstühanları
Yâd eylesin mezâlimini tâ ebed senin,
Ey cephesi, kitâbesi bin kanlı medfenin!
Ey bir hayâle tuhfe kılan bin hakikati,
Ey âhenîn eliyle kazıp kabr-i milleti,
Nûr-i hayât ufuklarını here ü merc eden
Leylin §edîd zulmetini ruha meze eden!
Envâr-ı mihr-i fikri sen ey hâksâr eden
Meyyitlerin izâmı gibi târumâr eden!
Ey hadimi serâçe-i mâtem-feşanların!
Rahş-ı akûr-i zulmüne pâmâl olanların
(*) Bu manzûmeyi Midhat Cemal ile beraber yazmıştık. Bu birinci parça onun, aşağıda gelecek ikinci parça benimdir.
Orijinali
İRAN ŞAHI (*) (1)
‘‘Baştan başa bütün dünya
Bir damla kanın yere dökülmesine değmez.”
Sa’dî (2)
Ey kanlı alın, ağır zulüm gürzünü
Köşkünün altın yaldızlı duvarına as süslesin diye!
Al kanlı bir kefenle donat otağını,
Can yakarak parlat matem sığınağı olan meşgalelerini!
Mezar çukurlarının karanlık ağızları,
Kin ve kahır dişlerine benzeyen kemikleri
Hatırlasın zulümlerini sonsuza dek senin,
Ey alnındaki kara yazı binlerce kanlı mezara kitâbe olan zalim!
Ey bir hayale feda eden binlerce gerçeği,
Ey demirden eliyle kazıp milletin mezarını
Hayatm ışıklı ufaklarını darmadağınık eden,
Gecenin şiddetli karanlıklarını ruha karıştıran!
Sen ey fikir güneşinin ışıklarım yerle bir eden,
Ölülerin kemikleri gibi darmadağın eden
Ey matem saçan evceğizlerin yıkıcısı!
Kudurmuş bir ata benzeyen zulmün altında çiğnenenlerin.
( *) Bu şiiri Mithat Cemal ile beraber yazmıştık. Bu birinci parça onun . aşağıda gelecek ikinci parça
benimdir.
d) Muhammet Ali Şah: Iran ‘da 1907 - 1909 yıllan arasında tahtta bulunun ve zalimliğiyle tanınan
Kaçar hânedânmdan bir hükümdar, 1906 ‘da ilan edilen meşrutiyeti kaldırması ve millet meclisini topa
tutmasıyla ünlüdür.
(2) S a *dt: 1213-1292 yıllan arasında yaşamış. Boştan ve Gülistan adlı ahesteleriyle tanınmış ve Mehmet
Aİdf in kendisinden çok etkilendiğini ifade ettiği İranlı şair Şeyh Sa ’di-i Şırâzi
V
Gül-gonce-i mezân mıdır tâc-ı devletin?
Tutmuşsa da avâlim-i efkûn şöhretin ,
Zannetme ki hükümetinin efseriyledir.
Sa’dî’lerin mezâr-ı çemen-ber-seriyledir. ..
Sa'dVlerin mezân , evet, bir avuç türâb...
Tahtınsa bir cihan ki senin âsüman-meâb!
Lâkin o kabre bence fedâ taht ü ef serin...
Makber-güzîn olup da sükût eyliyenlerin
Feryâd-ı vâpesînine değmez bu velvelen ...
Mudhik gelir nigâh-ı temâşâma hâilen!
Bin mülkü, milleti yok eden pençe-i felek,
Bir şahsı şüphesiz ebedî kılmamak gerek.
Mâzî ki işte makbereler mâverâsıdır,
Milletlerin haziyre-i zair-cüdâsıdır
Atfeylesen nigâhını ka’r-ı zalâmına;
Milletlere gözün ilişir na x ş nâmına !
Dârâ’lann o nâsiye-i târumânnı,
Ecdâdının izâmını , çökmüş mezânnı
Pîş-i nigâh-ı ibretine al da bir düşün ...
Çoktur bu rütbe dağdağa bir kabza hâk için!
iklimler alan o muazzam Napolyon’un
Bir hufredir kazandığı şey. İşte bak onun
En son şeriri makbere-i mâtemîsidir,
Akreplerin nedimi, yılanlar enisidir!
Yer kalmamış sarây-ı muallâna bak utan:
Mâtem-sarâylarla dolu sâha-i vatan !
Emr-i cihan-mutâı bu dünyâyı râm eden
Eslâfının - bugün düşünürsek -değil iken
Toprak dolan dehenleri feryâda muktedir,
Hâlâ senin bu velveleci nahvetin nedir?
Mezarı üstünde açılmış gül goncası mıdır devlet tacın?
Tutuşmuşsa da fikir âlemlerini şöhretin,
Zannetme ki sebep hükümet tâcını giyinendir...
Bunun sebebi mezarında çimen bitmiş Sa’dî’lerdir.
Sadi’lerin mezarı, evet, bir avuç toprak...
Tahtınsa bir cihan ki sanki ona gökler sığacak!
Lâkin o mezara bence feda taht ve tâcın...
Mezara çekilip de sesini kesenlerin
Son feryatlarına değmez bu gürültülü saltanatın.
Komik gelir ibretli bakışlarıma bu trajedin!
Binlerce ülkeyi, milleti yok eden feleğin pençesi,
Bir kişiyi şüphesiz ebedi kılmamak gerek.
Geçmiş ki işte mezarların ötesidir,
Milletlerin ziyaretçisiz kalmış türbesidir,
Bakışlarını çevirsen karanlık çukuruna:
Milletlere gözün ilişir ceset namına!
Hükümdarların o darmadağın cephesini,
Atalarının kemiklerini, çökmüş mezarını
İbretle göz önüne al da bir düşün...
Çoktur bu kadar dağdağa bir tutam toprak için!
Ülkeler alan o büyük Napolyon’un
Bir çukurdur kazandığı şey. İşte bak onun
En son tahtı matemli mezarıdır,
Akreplerin sohbet arkadaşı, yılanlar dostudur!
Yer kalmamış yüce sarayına bak da utan:
Matem saraylarıyla dolu bütün vatan!
Buyruklarına bütün dünyayı boyun eğdiren
Atalarının -bugün düşünürsek- değil iken
Toprak dolan ağızları feryada muktedir,
Hâlâ senin bu böbürlenip durman nedir?
Riyâset be-dest-i kesânî hatâst
Ki ez destişan-i desthâ ber Hudâst
Sa'dî
Bu müdhiş velvelen İrân’ı dâim inletir sanma.
“Muzaffersin!” diyen sesler bütün hâindir, aldanma.
Zafer-yâb olduğun kimdir? Düşün bir kerre, millet mi?
Adâlet isteyen bir kavmi vurmak gâlibiyyet mi?
Nasibin yok mudur bir parça olsun âdemiyyetten?
Nasıl aldırmıyorsun yükselen feryâda milletten?
Emin ol bunca mazlumun yüreklerden kopan âhı,
Tependen indirir elbette bir gün lâ'netu’llâhı!
Sığınmış olduğun şevket-sarây-ı zulmü pek muhkem
Hayâl etmektesin... Lâkin ne borular, ne müstahkem
Penâh-ı bî-amanlar, heybet-i Kahhâr-ı Mutlakia,
Kökünden devrilip bir anda yeksân oldu toprakla!
O, bir çok memleket vîrân edip yaptırdığın eyvan
Harâb olmaz mı? Kabristâna dönmüşken bütün İran?
Evet, İrân } ı kabristâna döndürdün, helâk ettin;
Kefen yaptın ginbân-ı ümidi çak çâk ettin!
“ Bütün dünyâ için bir damla kan çoktur” diyorlar, sen,
Şu ma' sum ümmetin seller akıttın hûn-i pâkinden!
Yüzünden perdeci temkini artık kaldırıp attın:
Ne mâhiyyet ; nasıl fıtrattasın, dünyâya anlattın!
Livâü'l-hamd-i hürriyyet iken İslâm için gâyet.
Nedir pâmâl-i istibdâdın olmak öyle bir râyet?
Kazak celbeyleyip tâ Rusya ’ dân sâdâtı çiğnettin;
Yezidin ruhu şâd olsun... Eminim çünkü şâd ettin!
Orijinali
"Zalimliğinden halkın Allah’a sığındığı kimselerin
Devletin başında kalmaları doğru değildir.
Sa’dî
Bu dehşetli patırtın İran’ı sürekli inletir sanma.
“Muzaffersin!” diyen sesler bütün haindir, aldanma.
Yendiğin kimdir? Düşün bir kere, millet mi?
Adalet isteyen bir milleti vurmak galibiyet mi?
Nasibin yok mudur bir parça olsun insanlıktan?
Nasıl aldırmıyorsun yükselen feryada milletten?
Emin ol bunca mazlumun yüreklerden kopan âhı
Tependen indirir elbette bir gün Allah'ın lânetini!
Sığınmış olduğun büyük zulüm sarayım pek kuvvetli
Zannetmektesin... Fakat ne kaleler, ne dayanıldı
Amansız sığmaklar, Mutlak Kahredici’nin heybetiyle,
Kökünden devrilip bir anda toprağa serildi!
O, bir çok memleket yıkıp yaptırdığın saray
Harap olmaz mı kabristana dönmüşken bütün İran?
Evet, İran’ı kabristana döndürdün, yok ettin;
Milletin ümit gömleğini parçaladın, kefen ettin!
“Bütün dünya için bir damla kan çoktur” diyorlar, sen,
Şu suçsuz ümmetin seller akıttın temiz kanından!
Yüzünden ağırbaşlılık perdesini artık kaldırıp attın!
Ne huy ve tabiatta olduğunu dünyaya anlattın!
Peygamberin hürriyet sancağı İslâm için gaye iken,
Nedir zulmünün ayaklan altında olması bu bayrağın?
Kazak getirtip tâ Rusya’dan Peygamber soyunu çiğnettin;
Yezid’in (1) ruhu şad olsun... Eminim çünkü şad ettin!
(1) Yezid: Emevi devletinin kumcusu Muaviye'nin oğlu ve Emevi devletinin ikinci halifesidir. Kerbela
vak’ası onun zamanında olmuştur.
163
Şehâmet gösterip binlerce Beytullâh’ı bastırdın;
Şecâat arz edib birçok ricâlullâhı astırdın!
Ne Allah'tan hayâ ettin, ne Peygamber’den âr ettin :
Devirdin kâ'be-i utyâ-yı dîni, hâk-sâr ettin!
Hamâset-perverân-ı kavmi tuttun bir bir öldürdün,
Umûmen Şark’ı ağlattın, umûmen Garb’ı güldürdün..
Hayır, hiçbir gülen yok, sızlıyor Garb’ın da vicdânı,
Görüp ecsâd-ı mazlûmîne meşher hâk- i İr ân f ı!
O Sâ ’ dVler o Hâfız’lar, o Firdevsî, o RâzVler,
GazâlVler, o Kutbüddin, o Sa'düddin, o Kâdîler.
Yetiştirmiş; o Örfi’nin, o birçok şems-i irfanın
Ziyâsindan tenevvür eylemiş iklîmi dünyânın,
Bugün makhûr-i nâdânîsidir bir fırka haydûdun!
Nedir pinhân olan esrân bilmem, bunda Ma'bûd’un.
Hayır, Ma'bûd’a ircâında yoktur bunların ma’nâ:
Yataklık eylemez cânîye -hâşâ- bir zaman Mevlâ.
Şehâmet-perverâ, Şâhâ! Zaman, bî-dâdı kaldırmaz;
Hatâ etmektesin şâyed diyorsan “Kimse aldırmaz. ”
Bu istibdâda artık bir nihâyet ver ki: İstikbâl
Karanlık derler amma işte pek meydanda: İzmihlâl!
Sözde kahramanlık edip binlerce camiye baskın yaptırdın;
Yiğitlik taslayıp birçok Hak erini astırdın!
Ne Allah’tan haya ettin, ne Peygamber’den utandın:
Dinin yüce kâbesini devirdin; yerle bir ettin!
Milletin kahramanlarım tuttun bir bir öldürdün,
Bütün Doğu’yu ağlattın, bütün Batı’yı güldürdün...
Hayır, hiçbir gülen yok, sızlıyor Batı’nın da vicdanı.
Mazlum cesetlerinin sergisi gibi görüp İran toprağını
O Sa’di’ler, o Hâfız’lar (1) o Firdevsî (2), o Râzî’ler (3),
Gazâlî’ler (4), o Kutbüddin (5), o Sa’düddin (6), o Kâdî’ler (7)
Yetiştirmiş: o Örfî’nin (8), o bir çok irfan güneşinin
Işığından aydınlanmış bu bölgesi dünyanın,
Bugün bir bölük cahil eşkıyanın zulmü altındadır!
Nedir gizli olan sırrı bilmem, bunda Allah'ın.
Hayır, bunları Allah’a dayandırmakta yok mânâ:
Yataklık etmez caniye -haşa- bir an bile Mevlâ.
Ey yiğitlik iddiasında bulunan! Ey Şah! Çağımız zulmü kaldırmaz;
Hata etmektesin eğer diyorsan “Kimse aldırmaz.”
Bu baskıya artık bir son ver ki: Gelecek
Karanlık derler ama işte pek açık: Yıkımın olacak!
(1) HÛfiz : 1325-1 390 yılları arasında yaşamış İran şairi Hafız-ı ŞirâzL
(2) Firdevsî: 934-1020 yılları arasında yaşamış ve Şehnâme adlı ünlü eserin sahibi olan İran şairi
Firdevsi-i Tüsi
(3) Râzi: 11 49- 1209 yıllan arasında yaşamış, felsefe, ilahiyat ve dilbilim üzerine eserleri ile tanınmış olan \
İslâm âlimi Fahrettin Râzi. 1
( 4) Gczâh: 1058-1 111 yıllan arasında yaşamış olan İslâm âlimi Muhammed Gazâll ı
( 5 ) Kutbüddin : 1236-1311 tarihleri arasında yaşamış, tıp, astronomi, felsefe ve ilahiyat alanında eserler
vermiş olan İslâm âlimi Hutbenin Şirûzi ,
(6) Sa ’düddin: 1322-1394 tarihleri arasında yaşamış din \e tasavvuf âtimi Sadettin Taftazani l
(7) Kâdt : İrarth hukuk ve tefsir âlimi Kadı Beyzavi Doğum tarihi bilinmemekte ve ölüm tarihi 1291
olarak tahmin edilmektedir.
(8) Örfi: 1555-1591 yıllan arasında yaşamış meşhur İran şairi
Sadeleştirilmişi
165
İSTİBDÂD
Kardeşim Midhat CemâVe
Yıkıldın, gittin amma ey mülevves devr-i istibdâd,
Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yad!
Diyor ecdâdımız makberlerinden: “Ey sefil ahfâd,
Niçin binlerce ma' sum öldürürken hergelen cellâd,
Huruş etmezdi, mezbûhâne olsun, kimseden feryâd?
Otuz milyon ahâlî, üç şakinin böyle mahkumu
Olup çeksin hükümet nâmına bir bâr-ı meş’ûmu!
Utanmaz mıydınız bir, soysalar zâlimle mazlûmu?
Siz, ey insanlık isti’dâdının dünyâda mahrumu
Semâlardan da yüksek tuttunuz bir zıll-i mevhûmu! >}
O birkaç hayme halkından cihangirârıe bir devlet
Çıkarmış, bir zaman dünyâyı lerzân eylemiş millet;
Zaman gelsin de görsün böyle dünyâlar kadar zillet,
Otuz üç yıl devâm etsin, başından gitmesin nekbet ...
Bu bir ibrettir ammâ olmıyaydık böyle biz ibret!
Semâ-peymâ iken râyâtımız tuttun zelîl ettin ;
Mefahir bekleyen âbâdan evlâdı hacîl ettin;
Ne âlî kavm idik; hayfâ ki sen geldin sefil ettin;
Bütün ümmîd-i istikbâli artık müstahîl ettin;
Rezîl olduk.. Sen ey kâbûs-i hûnî, sen rezîl ettin!
BASKI
Kardeşim Midhat CemaFe (1)
Yıkıldın gittin amma ey kirli baskı dönemi,
Milletin kalbinde silinmez bir kirli hatıra bıraktın!
Atalarımız mezarlarından diyor: “Ey sefil oğullar,
Niçin binlerce suçsuzu öldürürken her gelen cellat,
Çıkmazdı kimseden, son bir ümitsiz çırpınışla da olsa, bir feryat?
Otuz milyon halk üç eşkıyanın böyle mahkûmu
Olup çeksin hükümet etmek namına bir uğursuz yükü!
Utanmaz mıydınız bir, saysalar zulm edenle edileni?
Siz ey bu dünyanın insanlık yeteneğinden yoksun çocukları!
Göklerden de yüksek tuttunuz aslı esası yok bir gölgeyi!”
O birkaç çadır halkından dünya çapmda bir devlet
Çıkarmış, bir zaman dünyayı titretmiş olan millet;
Zaman gelsin de görsün böyle dünyâlar kadar zillet,
Otuz üç yıl devam etsin, başından gitmesin felaket...
Bu bir ibrettir, ama biz olmamalıydık böyle bir ibret!
Gökte dalgalanırken bayraklarımız tuttun yere indirdin;
Çocuklarından övünülecek işler bekleyen babalan utandırdın;
Ne yüce millet idik, yazık ki sen geldin alçattın;
Bütün gelecek ümidini artık imkânsız kıldın;
Rezil olduk... Sen ey kanlı kâbus, sen rezil ettin!
(1) Midhat Cemal: 1885- 1956 yıllan arasında yaşamış şair ve yazar Midhat Cemal Kuntay. AJdf in
yakın dostlarındandır. Akif hakkında yazılmış en iyi eserlerden birinin sahibidir.
167
Hamiyyet gamz eden bir pâk alın her kimde gördünse ,
“Bu bir cânî!” dedin sürdün, ya mahkûm eyledin hapse.
Müvekkel eyleyip câsûsu her vicdâna , her hisse.
Düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye y se...
Ne melunsun ki rahmetler okuttun ruh-i iblis' e!
Değil kâbusun artık, devr-i devlet intibâhındır.
Gel ey nâzende hürriyyet ki canlar ferş-i râhındır.
Emindir mevkiin: En pâk vicdanlar penâhındır.
Serâpâ mülk-i Osmânî müeyyed taht-gâhındır.
Serîr-ârâ-yı ikbâl ol ki: Bir millet sipâhındır.
* * *
Bizim mahalleye poyraz kışın da uğrayamaz;
Erir erir akarız semtimizde geldi mi yaz!
Bahân görmeyiz amma latif olur derler.
Çiçeklenirmiş ağaçlar, yeşillenirmiş yer.
Demek, şu arsada ot bitse nev-bahâr olacak...
Ne var gidip Yakacık'larda dem-güzâr olacak?
Fusûlü dörde çıkarmaz bizim sokaklanmız;
Kurak, çamur, iki mevsim tanır ayaklanmız!
Müneccimin, bereket versin, eski takvimi
Haber verir bize, mevsim şehirde gelmiş mi?
Sıcak, ziyâde sıcak bir geceydi; baktım ki:
Oturmak evde ölümden beter, dedim: Belki,
Çıkar dışarda gezersem biraz nefeslenirim;
Epey de yorgunum amma gelince dinlenirim.
Bizim müsâmere meydânı Yayla tümseğidir;
Uzak çekerse de poyraz tutar, yazın iyidir.
Haysiyet belirtisi gösteren bir temiz alın her kimde gördünse,
“Bu bir cani!” dedin sürdün, ya da mahkûm ettin hapse.
Vekilin kılıp casusları her vicdana, her hisse,
Düşürdün milletin en kahraman evlatlarım ümitsizliğe...
Ne lânetlisin ki rahmetler okuttun Şeytan’ın ruhuna!
Şimdi artık senin kâbusunun değü, uyanıklığın devridir.
Gel ey nazlı hürriyet ki canlar yolunun yaygısıdır.
Artık sana korku yoktur, çünkü en temiz vicdanlar sığmağındır.
Bütün Osmanlı Ülkesi senin sağlam taht yerindir.
Yücelik tahtım süsle, işte bu millet askerindir.
Bizim mahalleye poyraz kışın da uğrayamaz;
Erir erir akarız semtimizde geldi mi yaz!
Bahan görmeyiz amma güzel olur derler...
Çiçeklenirmiş ağaçlar, yeşillenirmiş yer.
Demek, şu arsada ot bitse ükbahar olacak...
Ne var gidip Yakacık’larda (1) vakit geçirecek?
Mevsimleri dörde çıkarmaz bizim sokaklarımız;
Kurak, çamur, iki mevsim tanır ayaklarımız!
Müneccimin, bereket versin, eski takvimi
Haber verir bize, mevsim şehirde gelmiş mi?
Sıcak, çok sıcak bir geceydi; baktım ki:
Oturmak evde ölümden beter, dedim: Belki,
Çıkar dışarda gezersem biraz nefeslenirim.
Epey de yorgunum amma gelince dinlenirim.
Bizim seyir alanı Yayla (2) tümseğidir;
Uzak çekerse de poyraz tutar, yazm iyidir.
(1) Yakacık: İstanbul’un Kartal ilçesinde bir mesire yeri
(2) Yayla : İstanbul’da Fatih’e yakın bir semt.
-Bir gün önce-
169
Giyip ayağını çıkarken sopam yetişti hele ...
Emîn olup gidemem, çünkü, vermesek el ele.
Odur cihanda benim, varsa yoksa, mu’temedim;
Vakur, hatırı mefî, vefalı, çok denedim.
Bizim sokakları tahmin için deyin ki: Kuyu!
Doğar şehirde güneş, yükselir minâre boyu,
İdâre kandili karşımda göz kıpar hâlâ;
Gurûb ikindiyi bulmaz, leyâl hepyeldâ!
Nasılsa bedrin o akşam nigâh-ı simini,
Tarassud etmek için sanki evlerin içini;
Dikildi safha-i mînâda semt-i re’simize.
Tavansız evlere , yâ Rab, ne hoş bir âvîze!
Dur ey sirâc-ı ezel, gitme olduğun yerden:
Biraz şu sahne-i deycûru okşasın şulen.
Şu’â-i muhriki altında, gündüzün, şemsin
Yanan alınlar için bir hayât olur lemsin...
Açıktı pencereler; sağlı sollu her evden
Gelirdi türlü sadâlar, acıklı, ba y zen şen.
-Bak anne, aydede bak bak!
-Aman da mâşallah
Değirmi tabla kadar var...
-Susundu Ayşe, günah.
- İlâhi teyze tuhafsın, neden günâh olacak?
- Günah dedim ya, bırak şimdi...
-Haydi sen de bunak!
- Bunak, munak deme billahi çarparım elimi...
Aşifteler sizi... Âhir zaman tevekkeli mi!
Evin birinde nevâ-sâz bir güzel ûdî;
Giyip ayağımı çıkarken sopam yetişti hele...
Emîn olup gidemem, çünkü, vermesek el ele.
Benim dünyada, varsa yoksa, odur güvendiğim;
Ağır başlı, hatırı sayılır, vefalı, çok denedim.
Bizim sokakları tahmin için deyin ki: Kuyu!
Doğar şehirde güneş, yükselir minare boyu,
İdare kandili karşımda hâlâ göz kırpar;
Güneşin batması ikindiyi bulmaz, geceler hep uzundur!
Nasılsa ayın o akşam gümüşten bakışı.
Gözetlemek için sanki evlerin içini;
Dikilmişti göğün mavi yüzünde tam tepeye.
Tavansız evlere, ya Rab, ne hoş bir avize!
Dur ey ezeli ışık, gitme olduğun yerden:
Biraz şu karanlık sahneyi okşasın aydınlığın.
Yakıcı ışınlan altında, gündüz, güneşin
Yanan alınlar için bir hayat olur dokunuşun...
Açıktı pencereler; sağlı sollu her evden
Gelirdi türlü sesler, acıklı, bazen şen.
-Bak anne, aydede bak bak!
-Aman da maşallah
Değirmi tabla kadar var...
-Susundu Ayşe, günah.
-İlahi teyze tuhafsın, neden günah olacak?
-Günah dedim ya, bırak şimdi...
-Haydi sen de bunak!
-Bunak, munak deme billahi çarparım elimi...
Aşifteler sizi... Ahir zaman tevekkeli mi!
Evin birinde nağmeler düzen bir güzel udî;
i
Sadeteşfrirnişi
171
Birinde cezbe-fezâ bir sadâ-yı dâvûdî,
Tilâvet etmede Kur’an; gelip geçenlerse
Ayakta irkiliyor incizâb edip o sese .
Duyulmasın mı biraz sonra başka bir acı ses?
Aceb ne var? diyerek koştu önceden herkes;
Fakat gidenlere baktım ki kaldırıp tabanı ,
Bucak bucak kaçıyor: Kaç bilir misin amanı!
Kısıldı karşıki evlerde mumların hepsi,
Kısıldı sanki bütün bir mahallenin nefesi !
Kesildi nağme-i Kur } an, kesildi nağme-i sâz;
Zaman zaman duyulan sâde bir - rakîk âvâz.
Niçin kaçıştı ahâli, ne var ki yâ Rabbi?
Yavaş yavaş sokulur, anlarım nedir sebebi.
Ne manzaraydı, İlâhî, o gördüğüm sahne!
Beş on herif yapışıp bir fakirin ellerine,
Sürüklüyor; öteden bir kadın diyor:
- Bırakın !
Kocam ne yaptı? Nedir cürmü bî-günâh adamın?
Zavallının büyük evlâdı öldü askerde;
İkinci oğlu da sürgün Yemende bir yerde.
Acıklı, göğsü sakat koyverin, didiklemeyin;
Günahtır etmeyin, oğlum, ayıptır eylemeyin.
Efendi kim, o ne bilsin? Bilirse hem ne çıkar?
Kilercisiyle uzaktan biraz hısımlığı var.
Geçende komşuyu görmüş, demiş selâm söyle.
Demek almmtyacak Tanrı *nın selâmı bile !
Köpek sürür gibi insan sürüklenir mi ayol?
Birinde cezbe veren bir ses, dâvudî,
Kur’an okumakta; gelip geçenlerse
Ayakta irkiliyor kapılarak o sese.
Duyulmasın mı biraz sonra başka bir acı ses?
Acaba ne var? diyerek koştu önceden herkes;
Fakat gidenler baktım ki kaldırıp tabanı,
Bucak bucak kaçıyor: Kaç bilir misin amanı!
Kısıldı karşıki evlerde mumların hepsi,
Kısıldı sanki bütün bir mahallenin nefesi!
Kesildi Kur’an’ın nağmesi, sazın nağmesi;
Zaman zaman duyulan sade bir ince sesti.
Niçin kaçıştı halk, ne var ki ya Rabbi?
Yavaş yavaş sokulur, anlarım nedir sebebi.
Ne manzaraydı, İlâhi, o gördüğüm sahne!
Beş on herif yapışıp bir fakirin ellerine.
Sürüklüyor; öteden bir kadın diyor:
-Bırakın!
Kocam ne yaptı? Nedir suçu günahsız adamın?
Zavallının büyük evladı öldü askerde;
İkinci oğlu da sürgün Yemen’de bir yerde.
Acıklı, göğsü sakat koyverin, didiklemeyin;
Günahtır etmeyin, oğlum, ayıptır eylemeyin.
Efendi (1) kim, o ne bilsin? Bilirse hem ne çıkar?
Kilercisiyle uzaktan biraz hısımlığı var.
Geçende komşuyu görmüş, demiş selam söyle.
Demek alınmıyacak Tanrı’nın selamı bile!
Köpek sürür gibi insan sürüklenir mi ayol?
(1) Efendi : II. Abdülhamit’ten sonra tahta çıkacak olan veliahd Mehmet Reşat Efendi
-Kadın, çekil döverim ha! Sokulma, haydi defol!
-Herif bırak, diyorum... Durdu işte bak nefesi.
-Ne dırlanıp duruyor? Susturun canım şu pisi!
Demez miyim size ben her zaman ki “dağdağasız”
Yapm? Eşek gibi siz hiç laf anlamaz mısınız?
-Kadın, paşam, ne yaparsın?
-Paşam mı? Nerde paşa?
Şu korkuluk gibi dimdik duran herif mi paşa?
Düşün ki: İki arşın kazık kadar bir boy!
Getir de üstüne kalpaklı bir kemik kafa koy.
Ocak süpürgesi şeklinde bir sakal yaparak,
“Senin bu işte yüzün, al!” deyip o yüzsüze tak.
Ocak süpürgesi, fakat süpürmüyor, yıkıyor;
Nedense bittiği yerden cenazeler çılayor!
Budak delikleri tarzında aç da çifte oyuk,
Büyükçe bakla kadar alnının az altına sok.
Bilir misin çalı altında gizli inler olur:
Yılan sabah çıkar, akşam usulcacık sokulur;
Bıyık o kırda yetişmiş diken yemişli çalı;
Ağız da in gibi aslâ görünmüyor, kapalı.
Bu korkunç şekli mümkünse bir düşün şöyle,
Paşam dedikleri garip yaratık işte aynıyle!
Belinde “bağlılık” kılıcı, elinde bir kamçı,
General nişanlan altında gördüğüm umacı,
Ayın parlak ışığı içinde, ya Rabbi.
Dururdu imanın göğsüne girmiş düğüm gibi!
Gök, yer bütün nur içindeyken o pis gölge,
Temiz alnında gecenin ne silinmez leke!
175
- Kuzum, nasıl paşasın, görmüyor musun? Kocamı
Sürükleyip duruyorlar..
- Defol kadın, adamı
Vurunca öldürürüm ha! Benim şakam yoktur.
-Çekil hanım, paşa lâf dinlemez; vurur mu, vurur.
Bilir misin onu! Şevket-meâb Efendimizin
Birinci bendesidir...
-Hay yetişmesin pampin !
-"Sürün!” demiş, ona Şevketlinin irâdesi var.
-Sürüm sürüm sürünün tez zamanda alçaklar!
Ya sen , zebâni ktyâfetli, gulyabâni paşa,
İlâhi yumru başın bir geleydi sivri taşa!
Yılan bakışlı şebek, bir bakın şunun gözüne!
Kazık boyundan utan... Tû! Herif, senin yüzüne!
Sakın mahallede erkek bırakmayın, götürün.
Sayıyla vermediler, öyle, posta posta sürün!
Bakın şu hayduda, durmuş yıkın diyor evimi!
Torunlarım ya herif, aç kalıp dilensin mi?
Mahallemizde de çıt yok, ne oldu komşulara?
Susup da kurtulacak sanki hepsi aklısıra.
Ayol, yarın da sizin hânümânınız sönecek...
Ne var sıçan gibi evlerde şimdiden sinecek?
Yazık sizin gibi erkeklerin hyâfetine...
-Yetişti yaygaran artık... Çekil kadın evine!
Atın şu kaltağı gitsin, tıkm hemen içeri.
- Paşam, bayıldı kadın.
-Anlamam o hileleri.
Demek ki bekleyelim gelsin âlemin keyfi...
Orijinali
-Kuzum, nasıl paşasın, görmüyor musun? Kocamı
Sürükleyip duruyorlar...
-Defol kadın, adamı
Vurunca öldürürüm ha! Benim şakam yoktur.
-Çekil hanım, paşa laf dinlemez; vurur mu vurur.
Bilir misin onu! Şevketli Efendimiz’in
Birinci kuludur...
-Hay yetişmesin pampin!
-”Sürün!” demiş, ona Şevketli’nin fermanı var.
-Sürüm sürüm sürünün tez zamanda alçaklar!
Ya sen, zebani kıyafetli, gulyabani paşa,
İlahi yumru başm bir geleydi sivri taşa!
Yılan bakışlı şebek, bir bakın şunun gözüne!
Kazık boyundan utan... Tû! Herif, senin yüzüne!
Sakın mahallede erkek bırakmayın, götürün.
Sayıyla vermedüer, öyle, posta posta sürün!
Bakın şu hayduda, durmuş yıkın diyor evimi!
Torunlarım ya herif, aç kalıp dilensin mi?
Mahallemizde de çıt yok, ne oldu komşulara?
Susup da kurtulacak sanki hepsi aklısıra.
Ayol, yarın da sizin ocağınız sönecek...
Ne var sıçan gibi evlerde şimdiden sinecek?
Yazık sizin gibi erkeklerin kıyafetine...
-Yetişti yaygaran artık... Çekil kadın evine!
Atm şu kaltağı gitsin, tıkın hemen içeri.
Paşam, bayıldı kadın.
-Anlamam o hileleri.
Demek ki bekleyelim gelsin âlemin keyfi...
Saat üç oldu, geciktik, omuzlayın herifi
Refikri ömrü gülerken cenaze hâlinde,
Serildi, kaldı kadın âşiyân-ı lâlinde,
Benim de bitti nihayet tahammülüm, tabım;
Boşandı seyl-i dümû’um, boşandı a’sâbım.
Utandım ağlayarak, ağladım utanmıyarak!
Diyordu sanki o bîçâre karşıdan:
- Alçak
Demin gerekti hamiyyet 7 Hem ağlamak ne demek?
Figân ederse kadın, susturur koşup erkek
Eve döndüm, bütün o fâcialar
Geldi karşımda durdu subha kadar
Döndü dîdemde bin hayâl-i elim!
Öttü beynimde bin ftgân-ı yetim.
Ağlasın inlesin de bir mazlum,
Olayım seyre sâde ben mahkûm!
Yılınız ben miyim fakat câni?
Kim çıkıp 'Yapmayın!” demişti, hani?
Sustu herkes duyunca feryâdı,
Kimsecikler yerinden oynamadı.
Sesi hattâ kısıldı Kur’ânin
Sustu gûyâ sadâsı Mevlâ ’nın!
Sus! O susmaz: Nidâ-yı tehdidi,
Dinle bak nerden in ’ikâs etti:
Arnavutluk'ta gürleyen toplar
Geliyor işte payitahta kadar!
Orijinali
178
Saat üç oldu, geciktik, omuzlayın herifi.
Hayat arkadaşı giderken cenaze hâlinde,
Serildi, kaldı kadın suskun yuvasında,
Benim de bitti sonunda tahammülüm, gücüm,
Boşandı gözyaşı selim, boşandı sinirlerim.
Utandım ağlayarak, ağladım utanmıyarak!
Diyordu sanki o zavallı karşıdan:
-Alçak
Demin gerekliydi haysiyetli davranış! Hem ağlamak ne demek?
Ağlayıp çırpınırsa kadın, susturur koşup erkek.
Eve döndüm, bütün o trajediler
Geldi karşımda durdu sabaha kadar.
Binlerce acıklı hayal döndü gözümde,
Binlerce yetimin feryadı öttü beynimde!
Ağlasın inlesin de bir mazlum,
Ben sadece seyretmeye mahkûm olayım!
Yalınız ben miyim fakat cani?
Kim çıkıp “Yapmayın!” demişti, hani?
Sustu herkes duyunca feryadı.
Kimsecikler yerinden oynamadı.
Sesi kısıldı hatta Ku r ’ a n * ı n ,
Sustu sanki sesi Mevla'nın!
Sus! O susmaz: Tfehdit eden sesi,
Dinle bak nereden yankılandı:
Arnavutluk'ta gürleyen toplar (1)
Geliyor işte İstanbul’a kadar!
(1) II. Meşrutiyet ’in ilanı dolayısıyla atılan toplar.
Sadeleştirilmişi
HÜRRİYET
-İki gün sonra-
Beyaz entarisiyle kar gibi kız,
Sanki Cennet’ten inme zâde-i hur
Ya seher-pâredir ki perrandır
Dûş-i nâzında bir sehâbe-i nûr.
Kuşanıp bir nitâk-ı hürriyyet
Geziyor hâk-dânı dûrâ-dûr!
Hâle-dâr eyleyince bedri şafak
Bu kadar dil-nişîn olur ancak.
Ya şu oğlan, şu tostopaç afacan
Ki fezalar gelir süruruna dar;
Taşıyor sanki sığmıyor kabına...
Kendisinden büyük de bayrağı var!
Geçti mâzî denen o devr-i melâl,
Haydi feth et: Şenindir istikbâl.
Koşuyor el ele vermiş iki kardeş; birinin
Yaşı beş yoksa da, var altı kadar diğerinin.
Bakıyor arkalarından dayanıp değneğine
Hayli düşkün bir adam:
- Kız o ne? Düştün mü yine!
Sana bin kerre dedim koşma, yavaş git, yaramaz!
Haydi kalk ağlama... Söz dinlesen olmaz mı biraz?
SiUaver üstünü, Ahmed, bakıver ağlamasın.
HÜRRİYET
-İki gün sonra-
Beyaz entârisiyle kar gibi kız,
Sanki Cennet’ten inme huri kızı;
Seherin bir parçası gibi uçmakta
Işıktan bir bulut nazlı omuzlarında.
Kuşanıp hürriyet kuşağını
Geziyor durmaksızın dünyayı!
Ayı hâleleyince şafak
Bu kadar gönül alıcı olur ancak.
Ya şu oğlan, şu tostopaç afacan
Ki gökler sevincine gelir dar;
Thşıyor sanki sığmıyor kabına...
Kendisinden büyük de bayrağı var!
Geçti mazi denen o sıkıntılı devir,
Haydi feth et: Gelecek şenindir!
Koşuyor el ele vermiş iki kardeş; birinin
Yaşı beş yoksa da, var altı kadar diğerinin.
Bakıyor arkalarından dayanıp değneğine
Hayli düşkün bir adam:
-Kız o ne? Düştün mü yine!
Sana bin kere dedim koşma, yavaş git, yaramaz!
Haydi kalk ağlama... Söz dinlesen olmaz mı biraz?
Silkiver üstünü, Ahmet, bakıver ağlamasm.
-Ağlamam ağababa...
-Artık yetişir, oynamayın.
Söktü baktım ki hemen bir alay eftâl öteden,
O nasıl mevkib-i şadî, o ne âlem, görsen!
Her çocuk bir kocaman bayrak edinmiş, geliyor;
“ Yaşasın!” sesleri eflâke kadar yükseliyor.
Görerek yapma değil hem, ne tabii etvâr!
Şu yumurcaklara bak: Sanki ezelden ahrâr!
-Bağırın haydi çocuklar...
- Yaşasın hürriyyet!
Derken alkış geliyor; sonra da nevbet nevbet,
Ya Vatan Şarkısı, yahut ona benzer bir şey
Okunup her köşe çın çın ötüyor... Hey gidi hey!
Bir mezarlık gibi dalgın yatıyorken daha dün,
Şu sokaklarda bugün dalgalanan ruhu görün!
-Biz de gitsek azıcık, ağababa , olmaz mı?
-Gidin.
Çok koşup terlemeyin ha! Amanın dikkat edin.
İki kardeş dalarak lücce-i etfâle hemen,
İki dürdâne-i ismet gibi yüzmekte iken;
Bakarak arkalarından bu güzel yavruların,
Döndü birdenbire sîmâsı, duran ihtiyarın.
Ne için ağladı? Bilmem. Şunu duydum yalmız:
-Ah bir kerre gelip görse Yemenden babanız!
-Ağlamam ağababa...
-Artık yetişir, oynamayın.
Söktü baktım ki hemen bir alay çocuk öteden,
O nasıl sevinç alayı, o ne âlem, görsen!
Her çocuk bir kocaman bayrak edinmiş, geliyor;
“ Yaşasın!” sesleri göklere kadar yükseliyor.
Görerek yapma değil hem, ne tabii tavırlar!
Şu yumurcaklara bak: Senki ezelden hürriyetçiler!
-Bağırın haydi çocuklar...
-Yaşasın hürriyet!
Derken alkış geliyor, sonra da nöbet nöbet,
Ya Vatan Şarkısı, yahut ona benzer bir şey
Okunup her köşe çm çın ötüyor... Hey gidi hey!
Bir mezarlık gibi dalgın yatıyorken daha dün,
Şu sokaklarda bugün dalgalanan ruhu görün!
-Biz de gitsek azıcık, ağababa, olmaz mı?
-Gidin.
Çok koşup terlemeyin ha! Amanın dikkat edin.
İki kardeş dalarak çocuk deryasına hemen,
İki iffet incisi gibi yüzmekte iken;
Bakarak arkalarından bu güzel yavruların,
Değişti birdenbire yüzü, duran ihtiyarın.
Ne için ağladı? Bilmem. Şunu duydum yalınız:
-Ah bir kere gelip görse Yemen’den babanız!
KOCAKARI İLE ÖMER
Üstâd-ı necibim Ali Ekrem Bey 9 e
Yok ya Abbâs’ı bilmeyen , kimdi?..
O sahâbîyi dinleyin, şimdi:
“Bir karanlık geceydi pek de ayaz... ”
İbni Hattâb’ı görmek üzre biraz,
Çıktım evden ki yollar ıpıssız.
Yolcu bir benmişim meğer yalnız!
Aradan geçmemişti çok da zaman ,
Az ilerden yavaşça oldu iyan ,
Zulmetin sinesinde ukde gibi.
Ansızın bir müheykel a'râbî!
Bembeyaz bir ridâ içinde gaıîb,
Geliyor muttasıl mehîb mehîb.
Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;
Durmadan karşıdan selâmlaştık.
Düşünürken selâm alan sesini,
O heyûlâ uzandı tuttu beni:
Bir de baktım, Ömer değil mi imiş?
KOCAKARI İLE ÖMER
Soylu üstadım Ali Ekrem Bey’ e (1)
Yok ya Abbas’ı (2) bilmeyen, kimdi?..
O sahâbîyi dinleyin şimdi:
Bir karanlık geceydi pek de ayaz...
İbni Hattâb'ı görmek üzre biraz, !
Çıktım evden ki yollar ıpıssız. j
Yolcu bir benmişim meğer yalnız! i
Aradan çok da zaman geçmemişti.
Az ilerden yavaşça belirdi,
Ansızın heykel yapılı bir Arap ki,
Karanlığın içinde bir koca yığın sanki!
Bembeyaz bir hırka içinde garib,
Geliyor hep heybetli heybetli.
Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;
Durmadan karşıdan selâmlaştık.
Düşünürken selam alan sesini,
O karaltı uzandı tuttu beni:
Bir de baktım, Ömer değil mi imiş?
(1) 1867-1937 yıllan arasında yaşamış olan Servet-i Fünun şairlerinden Ali Ekrem Bolayır. Namık
Kemal'in oğludur. Akif, çok başarılı olduğu manzum hikaye alanında Ali Ekrem’den çok
yararlandığım çeşitli vesilelerle ifade etmiştir.
(2) Abbas: Hz. Muhammed (s. a. v. fin amcası
Sadeleştirilmişi
- Yâ Ömer! Böyle geç zaman , bu ne iş?
- Şu mahallâtı devre çıkmıştım ...
Gel beraber, benimle, üç beş adım .
* * *
Ne sadâ var, ne bir yürür bîdâr;
Uhrevî bir sükûn içinde civâr.
Ömer olmuş gezer, sıyânet-i Hak..
Şu yatan beldenin huzuruna bak!
O semâlar kadar yücelmiş alın,
Çakarak sinesinden âfâkın,
Bir zaman sönmeyen nigâhıyle,
Necm-i sâhirde sanki bir hâle!
Duruyor her evin önünde Ömer,
Dinliyor bî-haber içerdekiler.
Geçmedik en harâb bir yapıyı,
Yokladık sağlı sollu her kapıyı.
Geldik artık Medine hâricine;
Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.
* * *
Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.
"Açız! Açız? diye feryâd eden çocuklarının,
-Ya Ömer! Böyle geç vakit, bu ne iş?
-Şu mahalleleri dolaşmaya çıkmıştım...
Gel beraber benimle üç beş adım.
* * *
Ne ses ne de gezip dolaşan uyanık birisi var;
Bir ahiret sessizliği içinde her yer.
Ömer Allah’ın koruyucu gücü gibi dolaşmakta...
Bak şu şehre ki huzur içinde yatmakta!
O gökler kadar yücelmiş alın,
Çakarak sinesinden ufukların,
Bir an bile sönmeyen bakışıyla,
Uyanık bir yıldız ve etrafında bir nur yığını!
Duruyor her evin önünde Ömer,
Dinliyor, habersiz içerdekiler.
Geçmedik en harap bir yapıyı,
Yokladık sağlı sollu her kapıyı.
Geldik artık Medine’nin dışına;
Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.
* * *
Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın,
“Açız! Açız!” diye bağrışan çocuklarının,
Karıştırıp duruyorken pişen yemeklerini;
Çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpman sesini:
-Durundu yavrularım, işte şimdicek pişecek...
Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!
Çocukların yeniden başlamıştı inleyişleri...
Selam verdi Ömer, daldı sonunda içeri.
Selam aldı kadın pek asık bir yüzle.
-Bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?
-Bu gün ikinci gün, aç kaldılar...
-O halde, neden
Biraz yemek komuyorsun?
-Yemek mi? Çömleği sen,
Tirit mi zannediyorsun? İçinde sadece su var;
Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!
Ne çare! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.
-Peki senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın...
Tek erkeğin de mi yok?
-Hepsi öldü... Kimsem yok.
-Senin midir bu küçükler?
-Torunlarım.
-Ne de çok!
Adam halifeye gidip söylemez mi halini?
-Ah!
Halifeye öyle mi? Kahretsin en kısa zamanda Allah!
İkbal bayrağı çok yakın zamanda yerlerde sürünsün...
Ömer, belasmı dünyada isterim bulsun!
-Ne yaptı, teyze, Ömer, böyle beddua edecek?
-Ya ben yetim avuturken halife uyur mu gerek?
Sadeleştirilmişi
Raiyyetiz, ona bizler vedîatu'llâhız;
Gelip de bir aramak yok mu?
- Haklısın, yalnız,
Zalvallının işi pek çok zaman bulup gelemez ;
Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.
-Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabul?
Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbul?
Zavallının işi çokmuş!... Nedir ; muhârebe mi?
İşitme sen de civânnda inleyen elemi ,
Medine halfanı üryan bırak Mısır'da dolaş...
Gaza! Gaza! diye git, soy cihânı, gel paylaş!
Çocukların bu sefer yükselince feryâdı,
Kadın, tehevvürü artık cünûna vardırdı ;
- Şu rıevhalar ki çıkar tâ bulutların içine ,
Ömer! Savâik-i telin olur , iner tepene!
Yetimin ahım yağmur duâsı zannetme :
O sayha ra'd-ı kazadır ki gönderir ademe!
"Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver... "
"Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!”
Gidip de söyliyeyim ha?.. Dilencilik yapamam !
Ömer de kim? Benim ondan kerim adamdı babam.
Ölür de yüz suyu dökmem sizin Halîfenize!..
Ömer vuruldu bu son sözle...
- Haklısın, teyze!
Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.
* * *
Halîfe önde, bitik suçlu, münfa'il, nadim;
Ben arkasında, perişan , çadırdan ayrıldık
V
Onun idaresindeyiz, ona bizler Allah’ın emanetiyiz;
Gelip de bir aramak yok mu?
-Haklısın, yalnız,
Zavallının işi pek çok, zaman bulup gelemez;
Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.
-Niçin halifeliği vaktiyle kabul etmişti?
Bundan sonra böyle bir çürük mazereti kim kabul eder?
Zavallının işi çokmuş!.. Nedir, savaş mı?
İşitme sen de etrafında inleyen elemi,
Medine halkını çıplak bırak, Mısır’da dolaş...
Gazâ! Gazâ! diye git, soy dünyayı, gel paylaş!
Çocukların bu sefer yükselince feryadı,
Kadının öfkesi artık çügın bir hâl aldı:
-Şu feryatlar ki çıkar tâ bulutların içine;
Ömer! Lânet yıldırımları olur, iner tepene!
Yetimin âhını yağmur duası zannetme:
O çığlık kaderin bir yıldırım gibi gürlemesidir ki gönderir yokluğa!
“Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver...”
“Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!”
Gidip de söyleyeyim ha? Dilencilik yapamam!
Ömer de kim? Benim ondan daha cömertti babam.
Ölür de yüz suyu dökmem sizin halifenize!..
Ömer vuruldu bu son sözle...
-Haklısın teyze!
Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.
Halife önde, bitik, suçlu, kırılmış, pişman;
Ben arkasmda, perişan, çadırdan ayrıldık.
Sadeleştirilmişi
191
Sabaha karşı biraz başlamıştı aydınlık
Köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor ,
Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!
Medine’nin dalarak münhanî sokaklarına ;
Dönüp dönüp hele geldik zahire anbanna.
Halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.
Arandı her yeri, bir mum yakıp ale’l-acele.
- Şu tek çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;
Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.
Çuval Halîfe’de, yağ bende, çıktık aribardan;
Kilitleyip geri döndük deminki yollardan .
Mesâfe, baktım, uzun; yük yaman ; Ömer yaralı;
Dedim ki:
- Ben götüreydim... Verir misin çuvalı?
- Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:
Vebâli kendine âiddir tbni Hattâbin.
Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?
Yarın huzûr-i İlâhide, kimseler ; Ömer'in
Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;
Evet, hilâfeti yüklenmiyeydi vaktiyle.
Kenâr-ı Dicle'de bir hırt aşırsa bir koyunu,
Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu!
Bir ihtiyar kan bî-kes kalır, Ömer mes’ûl!
Yetimin, girye-i hüsrân alır, Ömer mes'ûl!
Bir âşiyân-ı sefalet bahlmayıp göçse:
Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!
Zemine gadr ile bir damla kan dökünce biri:
O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer'i !
Ömer duyulmada her kalbin inkisânndan;
Ömer koğulmada her mâtemin civânndan!
192
Sabaha karşı biraz başlamıştı aydınlık.
Köyün köpekleri ejderha gibi saldırıyor,
Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!
Medine’nin dalarak eğri büğrü sokaklarına;
Dönüp dönüp hele geldik yiyecek ambarına.
Halife girdi açıp, ben de girdim emriyle,
Arandı her yeri, bir mum yakıp aceleyle.
-Şu tek çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;
Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.
Çuval halifede, yağ bende, çıktık ambardan;
Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.
Mesafe, baktım, uzun; yük yaman, Ömer yaralı;
Dedim ki:
-Ben götüreydim... Verir misin çuvalı?
-Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme salon:
Vebali kendine aittir İbni Hattâb’m.
Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?
Yarın Allah’ın huzurunda, kimseler, Ömer'in
Zararına ortak olmaz, bugünlük olsa bile;
Evet, halifeliği yüklenmeyeydi vaktiyle.
Dicle kenarında bir kurt aşırsa bir koyunu,
Gelir de Allah’ın adaleti sorar Ömer’den onu!
Bir ihtiyar kadın kimsesiz kalır, Ömer sorumlu!
Yetim acıların gözyaşında boğulur, Ömer sorumlu!
Yoksulların yuvalan ilgisizlikten yıkılsa:
Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!
Yeryüzünde zulümle bir damla kan dökünce biri:
O damla bir koca girdap olur boğar Ömer’i
Kınlan, beddua eden her kalpte Ömer’in adı duyulmakta;
Mateme bürünmüş her yerden Ömer kovulmakta!
Sadeleştirilmişi
193
Ömer halîfe iken başka kim çıkar mes'ûl?
Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer zalûm ü cehûl!
Ömer'den isteniyor beklenen Muhammenden...
Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?
- Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,
İdâre eyliyecek düştüğün bu ma’rekeyi?
Evet, adâleti " mutlak " hayâl edersen eğer,
Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!
Beşer, adâleti "mutlak” tahayyül eylerse,
Görür ümîdini mahkûm her zurnan ye'se .
Sen ey Ömer, ne meleksin, ne bir emir d zalûm...
Fakat elinde ne var? Fıtraten beşer mazlum!
Görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri,
Zalâm içinde, yük altında inleyen Ömer'i !
Huzur d Hakk'a çıkarken bu unlu cebhenle.
Değil zemîni, getir şâhid âsümânı bile!
- Uzak mı yol? Daha çok var mı ?
- Ancak üç beş adım.
Mecâli kalmamış artık zavallının... Baktım:
Olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;
Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin belâ ne ise!
Sokuldu kaymeye, indirdi arkasından unu:
- Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.
Hemen çakılları çömlekten indirip attı,
Uzandı testiye, yağ koydu, sonra un kattı.
Oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: Ocak,
Hemen sönüp gidecek..
Orijinali
Ömer halife iken başka kim sorumlu tutulur?
Ömer ne yapsm, Allah’ım, insan çok zalim ve cahildir!
Ömer’den isteniyor beklenen Muhammed’den...
Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu yükü sırtına sen?
-Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,
İdare edecek içine düştüğün bu mücadeleyi?
Evet, adaleti “mutlak adalet” gibi düşünürsen eğer,
Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi boşa gider!
İnsan, adaleti “mutlak” olarak düşünürse,
Ümidini mahkûm görür her zaman ümitsizliğe.
Sen ey Ömer, ne melek, ne bir zalim halifesin...
Fakat elinde ne var? Mazlum yaratılmıştır insan!
Görür gökyüzündeki burçlarm bütün yıldızları,
Karanlık içinde, yük altında inleyen Ömer’i!
Allah’ın huzuruna çıkarken bu una bulanmış yüzünle,
Değil yeryüzünü, şahit tut gökyüzünü büe!
-Uzak mı yol? Daha çok var mı?
-Ancak üç beş adım.
Gücü kalmamış artık zavallının... Baktım:
Olanca azmini zorlayıp, nefes nefese;
Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin bela ne ise!
Sokuldu çadıra, indirdi arkasından unu:
-Bırak da testiyi yerleştirin kenara şunu.
Hemen çakılları çömlekten indirip attı;
Uzandı testiye, yağ koydu, sonra un kattı.
Oturmak istedi, fakat belaya bak ki: Ocak,
Hemen sönüp gidecek...
Sadeleştirilmişi
195
- Teyze, yok mu hiç yakacak?
Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer’e;
Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.
Ocak tüter, Ömer üfler zefir-i hâreyle;
Zemîni lihye-i beyzâ-yı tânımânyle \
Sücûd tavr-ı huşu'unda, muttasıl süpürür;
İçinde ruhu yanar, cebhesinde ter köpürür!
Döner muhît-i nigâhmda tûde tude duman;
Bulut geçer gibi necmin htyât-ı nurundan!
Ocak tutuştu, yemek pişti ;
- Var mı teyze kabın?
Getir de indirelim...
- Var büyükçe bir kap , alın.
Yemek sıcaktı, fakat kim durup da beldiyecek!
Ömer çocuklara bir bir yedirdi üfüyerek!
Kesildi haymede mâtem, uyandı rûh-i sürür;
Çocuklar oynaşıyorlar, kadın fetih ü fahur.
Ömer bu âlemi gördükçe gaşy içindeydi..
Dedim :
- Sabâh oluyor kalkalım...
- Evet, haydi!
Yarın Emarete gel teyze, öğleyin beni bul;
EmîTe söyleriz, elbette hayr olur me'muL
* * *
Yüzü gülmüştü teyzenin, baktık,
Biz de çıktık veda edip artık.
Hiç görünmeksizin gelip geçene,
Doğru indik Halife'nin evine.
"Şimdi nerdeyse gün doğar, kalıver . "
Diye, koyvermiyordu, çünkü, Ömer.
-Teyze, yok mu hiç yakacak?
Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer’e;
Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.
Ocak tüter, Ömer üfler ateşli nefesiyle;
Yeri, darmadağınık beyaz sakalıyla,
Huşû içinde secde eder gibi devamlı süpürür;
İçinde ruhu yanar, yüzünde ter köpürür!
Bakışlarının çevresinde yığın yığın duman döner;
Sanki yıldızın nur iplikleri önünden bulut geçiyor gibidir!
Ocak tutuştu, yemek pişti;
-Var mı teyze kabın?
Getir de indirelim...
-Var büyükçe bir kap, alın.
Yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekleyecek!
Ömer çocuklara bir bir yedirdi üfleyerek!
Kesildi çadırda matem, başladı canlı bir sevinç;
Çocuklar oynaşıyorlar, kadında da bir neş’e ve sevinç.
Ömer bu âlemi gördükçe kendinden geçmekteydi...
Dedim:
-Sabah oluyor kalkalım...
-Evet, haydi!
Yarın halifelik dairesine gel teyze, öğleyin beni bul;
Halifeye söyleriz, elbette bir hayır umulur
* * *
Yüzü gülmüştü teyzenin baktık,
Biz de çıktık veda edip artık.
Hiç görünmeksizin gelip geçene,
Doğru indik Halifelin evine.
“Şimdi nerdeyse gün doğar, kalıver”
Diye, koyvermiyordu, çünkü, Ömer.
Sadeleştirilmişi
197
Etti az sonra subh-i velveledâr
Uyuyan şehri kâmilen bîdâr
Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.
- Gâlibâ , teyze, uykusuz kaldın!
İşte bağlanmak özredir nafakan ,
Alacaksın her ay gelip buradan .
Şimdi affeyledin, değil mi beni?
- Böyle göster fakat adaletini
Az sonra sabahın gürültüsü
Uyuyan şehri tamamen uyandırdı.
Öğle geçmişti, çıktı geldi kadm.
-Galiba, teyze, uykusuz kaldın!
İşte bağlanmak üzredir nafakan,
Alacaksın her ay gelip buradan.
Şimdi affeyledin değü mi beni?
-Böyle göster fakat adaletini.
EZANLAR
“ İhtilaf-ı metâli’ sebebiyle küre üzerinde
ezansız zaman yoktur ”
Zaman geçmez ki yüz binlerce kalbin vecd-i sekrânı,
Zeminden yükselip, göklerde vahdetzâr-ı Yezdân-ı
Ararken, dehşet-âkîn etmesin bir sayha vicdânı.
Ne lâhûtî sadâ u Allâhu ekber!” sarsıyor cânı ...
Bu bir gülbank-i Hak'tır, çok mudur inletse ekvânı?
Bu lâhûtî sadâ çıktıkça cûşa-cûş olup yerden,
İner esrâr-ı kudret kibriyâ tavnyle göklerden .
Bütün âheng-i hilkat yâd ederken Hakki ezberden,
Vicâhîfeyz alır artık o nûru’n-nûr-i ezberden:
Hüveydâ şimdi cânandır seherden, şâm-ı esmerden!
Seher vaktinde mevcûdât, nûşîn hâb içindeyken,
Bu rûhânî nevâ âfâkı mevcâ-mevc edip birden;
Muhitin kalb-i hâmûşunda başlar bir hazin şiven.
Bakarsın her taraf zulmet, fakat bir zulmet-i ruşen!
Semâ bîdâr, her yıldız Cemâlu ’llâh'a bir revzen.
Maişet kayd-ı can-fersâsının mahkûmu, bîzân,
Bütün bîçâreler gündüz bu yâd-ı merhametkân,
Duyar sermest olur görmüş kadar ferdâ-yı Dîdâri!
O neşveyle, yorulmak şöyle dursun, en ağır bârı,
Sürükler görmeden, göstermeden yılgınlık âsân.
Orijinal»
200
EZANLAR
“Güneşin her yerde farklı zamanda doğması
sebebiyle yeryüzünde ezansız zaman yoktur. ”
Zaman geçmez ki yüz binlerce kalbin sarhoş eden vecdi,
Yerden yükselip, göklerde Allah’ın vahdet bahçesini
Ararken, bir haykırış dehşetle doldurmasın vicdanı.
Ne İlâhî bir ses “Allahu ekber!” sarsıyor canı...
Bu bir Hakk’a yakarıştır, çok mudur inletse dünyaları?
Bu İlâhî ses coşup yükselince yerden,
İner Allah’ın sırları bütün ululuğuyla göklerden.
Yaratılışın bütün âhengi okurken Hakk’ı ezberden,
Yüzyüze feyz alır artık o parlak nurlar nurundan:
Şimdi seherde ve gece karanlığında cânandır görünen!
Seher vaktinde varlıklar, tatlı bir uykudayken,
Bu rûhânî ses ufukları dalgalandırıp birden;
Havanın suskun gönlünde başlar hüzünlü bir inleme.
Bakarsm her yan karanlık, fakat parlak bir karanlık!
Gök uyanık, her yıldız Allah’ın cemaline bir pencere.
Ruhu yıpratan geçinme kaydına mahkûm ve bıkkın
Bütün zavallılar, gündüz, bu merhamet dolu sözleri
Duyar ve kendinden geçer sanki görmüş gibi ahirette Allah’ı!
O neşeyle, yorulmak şöyle dursun, en ağır yükü
Sürükler görmeden, göstermeden yılgınlık belirtisi.
Güneş mağrib-güzîn olmuş semâ esmer, ufuk gülgûn;
Zaman durgun , zemin muğber, cihan dembeste , can mahzun;
Gariblik rû-nümâ yer yer, sükûnet dembedem efzûn ...
Bakarsın bir de gülbank-i İlâhiden dolup gerdûn,
O tenhayî- i sevdâvî olurAllâh ile meskûn !
İnip vaktâ ki leylin dest-i istilâsı gabrâya.
Serer dünyâya zulmetten adem şeklinde bir sâye;
Nazar medhûş , müstağrak gederken zır ü bâlâya .
Döner, “Allâhu ekber >f cuşu yükseldikçe Mevlâ 'ya,
O muzlim sine -i hilkat tecellîzâr-ı Sînâ y ya!
Senin , dem geçmiyor, yâdınla leb-riz olmadan eb’âd!
Ne müdhiş saltanat yâ Rab, nasıl âsûde istibdâd!
O istibdâda hürmettir ezanlar, subhalar, evrâd...
Hayır, sen rûh-i rahmetsin, bu sesler senden ister dâd,
Verir miydin, eğer dâd etmesen, feryâda isti’ dâd?
* * *
Günüde rûh-i tabiat samîm-i zulmette ...
Sitâreler bile bâlâ-yı sermediyyette,
Yavaş yavaş uyumak istiyor yumup gözünü;
Seher semâların altında, açmıyor yüzünü.
Firâş-ı leylde dinmiş bütün enîn-i hayat,
Ridâ-bedûş-i sükûnet önümde hep safahat .
Görüp muhitimi dalgın hamûş bir vecde,
O hâli ben de temâşâya daldım âsûde .
Nigâhı mest ediyorken bu levha- i mahmur,
Ufukta yükselerek bir sadâ-yı dûrâ-dûr,
Yayıldı rvty-i zeminin o anda her yerine,
Sokuldu leyl-i ketumun bütün serâirine.
202
Güneş batmaya dönmüş, gökyüzü kararmış, ufuk gül renkli;
Zaman durgun, zemin kırgın, dünya susmuş, can hüzünlü;
Bir yalnızlık hissi duyulur yer yer. sessizlik gitgide artar...
Tam bu anda dünyayı ezan sesleri kaplar
Ve o sevda duygusu taşıyan tenhalık Allah'ın varlığıyla dolar.
Gecenin istilâ eden eli yeryüzüne inip.
Dünyanın üstüne yokluk hissi veren karanlıktan bir gölge serdiğinde.
Gözler korkulu ve esrara dalmış bir halde bir göğe bir yere
bakıyorken, j
“Allahu Ekber” haykırışı yükselince Mevla’ya, ;
Varlığın o karanlık sinesi Sinâ’daki (1) tecelli makamına döner. 1
Mesafeler her an seni anan sözlerle çınlamaktadır!
Ya Rab, bu ne müthiş hükümdarlıktır, varlıkları nasıl rahatlıkla böyle ,
hükmün altına almaktasın! I
Ezanlar, teşbihler, zikirler hep o hakimiyete duyulan saygıdır. j
Fakat sen aslmda merhamet ruhusun, bu sesler senden ister adalet!
Yoksa feryada hiç imkân verir miydin, etmeyecek olsan adalet!
* * *
Tabiatın ruhu uyumakta karanlığın kalbinde...
Yıldızlar bile sonsuz bir yükseklikte
Yavaş yavaş uyamak istiyor yumup gözünü,
Sabah göklerin altında henüz açmıyor yüzünü.
Hayatm bütün iniltisi gecenin yatağında susmuş,
Varlığın bütün cepheleri sessizliğin örtüsüyle örtülmüş.
Çevremi sakin bir vecde dalmış gördüm.
O hali ben de huzur içinde seyre daldım.
Bu mahmur tablo gözleri mest ediyorken,
Uzaktan uzağa bir ses ufukta yükselerek,
Yayıldı yeryüzünün o anda her yerine,
Sokuldu sır vermeyen gecenin bütün gizliliklerine.
( 1) Burada Allah ’ın Sina ’da Hazret-i Musa 'ya tecelli edişine telmih vardır. Hazret-i Musa kendi peygamberliğini kabul edenlerle Mısır’dan çıkıp giderken Sina Çölü 'ndeki Tur Dağı ’nda Allah ile konuşmuştur.
Sadeleştirilmişi
Cihân-ı nâimi kaldırdı , bî-karâr etti,
Zalâm içinde ne âlemler âşikâr etti!
O yükselen sesi tekrire başlayıp eb’âd,
Duyuldu sîne-i şebden medîd bir feryâd.
Semâya çıktı o feryâd, âh-ı ümmet olup !
Semâdan indi o feryâd, rûh-i rahmet olup!
Uzaktan andırtyorken, demin , heyûlâyı;
Semâ 'hâne-i leylin birer küçük nâyı
Gibiydi şimdi hayâlimde her menâr-ı mehîb...
O taş yürekte bu sûzişli nağmeler ne garib!
O nây-pârelerin sonra hepsi hem-dem olup,
Uyandı rûh-i sükunette bir azîm âşûb.
Coşunca âlem-i câmidde sayha-i tehlîl,
Minâreler bana gelmişti sûr-i İsrafil :
Muhite çekmiş iken dest-i şeb, ridâ-yı memât;
Uyandı karşıki evlerde lem \ a lem y a hayât .
Uyandı sonra avâlim , uyandı rûh-i sabâh;
Uyandı hâb-ı ademden birer birer eşbâh;
Uyandı bende de bir şeb-çerağ-ı zulmet-sûz,
Ki tâ ebed olacak feyz-i Hak'la sîne-firûz.
Tasavvur eylemem artık zevâl o meş’al için ...
Meğer ki nûr-i İlâhi ufûl edip gitsin
N
)
Uyuyan dünyayı kaldırdı, hareketsizliğe son verdi,
Karanlıklar içinden ne âlemler ortaya çıkardı!
Uzaklıklar bu yükselen sesi tekrarlayıp yeniden,
Uzun bir feryat duyuldu gecenin kalbinden,
Göğe çıktı o feryat, ümmetin âhı olup!
Gökten indi o feryat, rahmetin ruhu olup!
Heybetli minareler demin uzakta
Dikilmiş karaltıları andınyorken
Şimdi hayalimde gece semahanesinin küçük neylerine benzedi.
O taş yürekte bu dokunaklı nağmeler ne kadar garipti!
Sonra o neylerin hepsi birbirine yoldaş oldu,
Sessizliğin ruhunda büyük bir kargaşa koptu.
Cansız görünen âlemde coşunca tehlil (1) sesleri,
Minareler sanki İsrafil'in Sûru (2) idi:
Gecenin eli çevreye çekmişken ölüm örtüsü;
Uyandı karşıki evlerde hayat parıltıları.
Uyandı sonra âlemler, uyandı sabahın ruhu;
Uyandı yokluk uykusundan birer birer bedenler;
Uyandı bende de karanlığı yakan bir gece çerağı,
Ki sonsuza dek Hakk'm bereketiyle aydınlatacak yüreğimi.
O meş'alenin söneceğini artık tasavvur bile etmem.
Meğer ki İlâhi nur batıp gitsin.
8 Ekim 1908
(1) Teklik " Lâilâhe iüallâh " ( Allah'tan başka ilah yoktur) sözünü tekrarlamak.
( 2 ) Sûr: lüyame^inünde ölülerin dirilerek mahşer yerinde toplanması için dört büyük melekten biri
Sadeleştirilmişi
CÂNAN YURDU
Eyvâh ıssız diyâr-ı dilber...
Her hatvesi bir mezâr-ı muğber!
Uçmuş da bakındığım terâne,
Kalmış sessiz bir âşiyâne.
Yer yer medfun durur emeller . ..
Gûyâ ki kıyâm-ı haşri bekler!
Yâ Rab! Niye böyle bir yığın hâk
Olmuş yatıyor o buk’a-i pâk
Yâ Rab f ne için o lem y a nâbûd?
Yâ Rab, ne için bu saye memdûd
Yâ Rab , ne demek hafimi cânan
Üstünde bu perde perde hicran?
Lâkin görünen kimin hayâli?
Cânan gibi tıpkı yâl ü bâli...
Gîsû-yi siyâh-ı târumân,
Altında cebîn-i lem’a-dârı,
Zulmetler içinde subh-i mahmur;
Yâ gözbebeğinde nazra-i nûr;
Yâ ebr-i bahâr içinde cevvâl
Bâran şeklinde dürr-i seyyâl;
Yâ sinede her zaman coşan yâd,
Yâ kayd-ı bedende ruhi âzâd.
Ey tayf-ı nigeh-fıribi yârin
Olmaz mı bir ân için karârın?
CÂNAN YURDU
Eyvah, sevgilinin yurdu ıssız kalmış...
Ayak bastığı her yer kırgın bir mezar olmuş!
İçindeki âhenk uçmuş da,
Ses seda kalmamış yuvada.
Yer yer gömülü durur emeller...
Sanki kıyamet gününü beklerler!
Ya Rab! Niye böyle bir yığın toprak
Olmuş yatıyor o temiz sâha?
Ya Rab! Niçin o parıltı ortada yok?
Ya Rab! Niçin uzayıp gitmekte bu gölge?
Ya Rab! Sevgilinin yuvası üzerine
Gerilmiş bu kat kat ayrılık perdesinin anlamı ne?
Fakat görünen kimin hayalidir?
Endamı tıpkı sevgilim gibidir?
Dağınık siyah saçları
Altında parıldayan alnı,
Mahmur bir sabah gibidir karanlıklar içinde.
Ya da nurlu bir bakıştır gözbebeğinde
Yahut da hareketli bahar bulutundan düşen,
Bir inci tanesidir yağmur şeklinde.
Yine o, yüreğimde her an coşan bir hatırayı,
Ya da beden bağında hür olan ruhu andırmakta.
Ey sevgilinin gözleri aldatan hayali.
Bir an için bile olsa karar kılmaz mısın?
Heyhât, serâb-ı şavka döndün ...
Karşımda parıldamanla söndün !
Kimden sorayım ki nerde dilber?
Makbergibi samt içinde her yer.
Cânanl Cânan!.. Dedim , arandım...
“Bir aks-i nidâ ” dedikçe , yandım!
Yâ Rab , neye /ıem feem ebkem,
Dağlar, dereler, bütün şu âlem?
Ey sevdiğimin sevimli yurdu.
Hâlin, bana şimdi pek dokundu!
Aç sineni; yâd-ı nükhetinden
Bir şemmeye kailim bugün ben.
Bir vakt o şemîm-i nâz-perver
Tâ subha kadar yanımda bekler,
- Ümmîde verip beka sabûhu-
Sermest-i safâ ederdi ruhu.
Heyhât o nesîm-i sâf şimdi
Nâzan, nâzan semâya gitti.
Ey lâne-i târumâr söyle,
Cânan sana artık inmiyor mu?
Ey mâtem-i pâyidâr söyle,
Sâhandaki nevha dinmiyor mu?
Ey ebr-i semâ-güzîn-i seyyar,
Yâdında mıdır o nazlı reftâr?
Ey darbe-i bâda karşı, ra ’şân,
İnşâd-ı enin eden nihâlân!
Bir şVr-i revân olup da cânan
Geçmez mi bu gölgeden hırâmân?
Ey dilber-i mihriban, zuhur et!
Yazık, bir sevgi serabına döndün...
Karşımda parıldamanla söndün!
Kimden sorayım ki nerde dilber?
Mezar gibi sessizlik içinde her yer.
Sevgili! Sevgili! dedim, arandım...
“ (İnleyişime bir yankı” dedikçe, yandım!
Rabbim, niye hem sağır hem dilsiz.
Dağlar, dereler, bütün şu âlem?
Ey sevdiğimin sevimli yurdu,
Hâlin bana şimdi pek dokundu!
Aç göğsünü, şendeki kokunun eserinden
Bir parçaya bile razıyım bugün ben.
Bir zaman o nazlı güzeli hatırlatan koku
Tâ sabaha kadar yanımda bekler,
-Ümitlerime beka şarabı sunup-
Safasından sarhoş ederdi ruhu.
Yazık o saf bahar rüzgârı şimdi
Nazlı nazlı göklere gitti.
Ey dağılmış yuva söyle,
Sevgili sana artık inmiyor mu?
Ey sonsuz matem söyle,
Çevrendeki feryat dinmiyor mu?
Ey gökyüzünde seyredip giden bulut,
Hatırında mıdır onun nazlı yürüyüşü?
Ey rüzgârın darbesi karşısında inleyip,
Titreyerek şiir okuyan fidanlar!
Akıp giden bir şîir olup sevgili,
Salınarak bu gölgelerden geçmez mi?
Ey şefkatli sevgili ne olur bir görün!
V
Ömrüm gibi ansam mürur et!
Yâ kalb-i fezâya bir hutur et:
Af âkımı lem'a lem’a nur et.
Bin nevha-i cân içimde pür-cûş,
Geldim bu garib yurda, medhûş .
Feryâdımı yok mu eyliyen guş ?* '
Yâ Rab, bu nasıl cihân-ı hâmuş:
Bir yok!” diyecek sadâ da yokmuş!.
Ömrün gibi geçip git ansızın!
Yahut da fezanın derinliklerinde kendini bir göster de,
Ufuklarımı parıl parıl aydınlat.
Yürekten kopan binlerce matemli feryat içimde coşarak.
Dehşete düşmüş bir halde geldim bu ıssız yurda.
Feryadıma yok mu bir kulak verecek?
Ya Rab, bu nasıl suskun bir dünya?
“ Yok!” diyecek bir ses bile yokmuş!
BİR MERSİYE
( Henüz on dokuz , yirmi yaşlarında iken bu cihan-ı zulmete vedâ ederek, âlem-i nûrânûr-i didâra yükselen yâr-i canım Hilmi hakkında )
Nihâyet oldu nazardan nihân o nûr-i mübin,
Peyinde kaldı ufuklarda bir hayâl-i defin!
Zevâl, o emr-i tabii kemâle derpeydir:
Fezâda yükselen encüm olur ufule karin;
Fakat bu necm-i emel sanki berk-ı hâtifidi,
Ki birden etti gurûbuyle ufku leyl-âkîn.
Tenezzül etmedi nâsûta, döndü lâhûta;
Kemine pâye-i iclâli oldu ılliyyîn .
Hayâli yâd-ı hazinimde, ruhu bâlâ-gerd,
Vücûdu bister-i makberde iğtirâb-güzîn...
Tehallül eyledi gûyâ o nûr-i yekpâre,
Nigâh-ı bârika-bîn oldu bir de hârika -bin!
Bir âsümân-ı celâlin muhiti , oldukça ,
Nazarda Arş ile yeksân olursa çok mu zemin?
Kitâbe , seng-i mezânnda hep kitâb-ı ledün;
Sirâc, fevk-ı serinde ziyâ-yı nûr-i yakin.
Sütünü merkadinin Hakk'a yükselen tehlil;
Revâkı meşhedinin nâzilât-ı arş-ı berin .
Zemîn-i hâkine ferrâş, dest-i nâz-ı nesim;
Fezâ-yı kabrine sâkı sehâb-ı nesr-âyîn.
Nücûm, türbesinin türbedâr-ı bîdârı ;
Bahâr, lâhdine pûşide sütre-i rengin.
BİR AĞIT
(Henüz on dokuz yirmi yaşlarında iken bu karanlık dünyaya veda ederek Allah'ın nurlu âlemine yükselen can dostum Hilmi hakkında)
Sonunda o apaçık nur gözden kayboldu.
Arkasında ufuklara gömülmüş bir hayal kaldı!
Kemâlin sonunda bir yok oluşa dönmesi tabiî bir şeydir:
Fezada yükselen yıldızlar da sonunda batarlar.
Fakat bu emel yıldızı sanki göz kamaştıran şimşekti,
Ki batmasıyla birden ufku karanlığa boğdu.
Tenezzül etmedi dünyaya, döndü ilâhı âleme;
Yüksekliğinin en alt basamağı Cennet’in en güzel yeri oldu.
Hayâli hüzünlü hâtıralarımdadır, ruhu yücelerde,
Vücudu mezarın döşeğine inip yatmayı tercih etti.
Sanki bütün bir nur kendi parçalarına ayrıldı,
Sanki o, şimşekler seyreden ve harikalar gören bir bakış oldu.
Bir ululuk ve yücelik semasını kucaklamışken yeryüzü,
Göğün yüceleriyle yer birleşip karışmış göründü desek çok
mudur?
Mezar taşının kitâbesi hep İlâhi bilgiler kitabından,
Baş ucundaki kandil ise kuşkusuz görünen nurun parıltısıdır.
Hakk’a yükselen tehlil (1) kabrinin direği,
Yüce gökten inen şeyler türbesinin kemeri.
Rüzgârın nazlı eli kabrinin toprağını süpürmekte,
İnciler yağdıran bulut kabrinin fezasında şakilik etmekte.
Yıldızlar, türbesinin uyanık bekçileri,
Bahar ise lâhdini örten güzel bir örtü.
(1) Tehlil: "Lâ ilâhe illallah ” ( Allah'tan başka ilâh yoktur) sözünü tekrarlamak.
Sadeleştirilmişi ı
Açılmadan kuruyan gonce-i izan için
Seherde nevha-i bülbül terâne-i Yâsîn!
Havâda mevcesidir şehper-i melâikenin ,
Eden riyâh değildir bu servilikte enîn.
Leyâl o tayf-i lâtifin harim-i ismetidir;
Şafak ki hâtıra-i iğtirâbıdır, ne hazin!
Bütün mekân , nazanmda o rûha nüzhet-gâh,
Eğerçi yükselerek oldu lâmekânda mefdn.
Ey aslına iltihâk eden nur,
Serisin bana her tarafta manzûr;
Olsan da zılâl içinde mestûr,
Bir an değilim o lem’adan dur:
Ruhumda ebed-karâr şu’len.
Mevvâc sabâhatin seherde
Berk urmada nâsiyen kamerde;
Şeb sahn-ı harem-serâna- perde.
Matvî evrak-i verd-i terde
Bir şemme kitâb-ı nükhetinden!
Nağmendir eden riyâhı tehzîz y
Senden bu nevâ-yı şûriş-enğiz!
Tayfın beni eyliyor seher-hîz...
Ey hâtırasryle riıh lebriz,
İndimde bu kâinât hep sen!
Ey lem’a-i şu’le-i İlâhî ;
Ey subh-i ebed karârgâhi.
Hiç bulmaya tâbişin tenâhî...
Envânna gelmesin tebâhî...
Bir böyle bekanı isterim ben.
Bir gonca gibi açılmadan solan ve kuruyan yanağına
Yasin okur seher vakti, bülbülün nağmesi!
Bu servilikte inleyen rüzgâr değil,
Üstünde uçuşan meleklerin kanat sesidir.
Geceler o güzel hayalin kendine has iffet evidir;
Şafak ki o güneşin batışını hatırlatır, ne hazin!
Gerçi o ruh yükselip mekânın ötesinde kıldı karar,
Ancak yine de gözümde bütün mekân onun gezinti yeridir.
Ey dönüp aslına karışan nur,
Bana her tarafta sen görünürsün;
Gölgelerle örtülmüş de olsan,
O parıltıdan uzak değilim bir an:
Ruhumda sonsuza dek durur ışığın.
Dalgalanır güzelliğin seherde,
Alnının ışığı parlamakta ayda;
Gece, kendine has sarayının önündeki perde perde.
Taze gül yapraklarına sannmış olan koku
Senden gelmiş bir kokudur yine.
Rüzgârları harekete geçiren senin nağmendir,
Bu fırtınalar koparan ses şendendir!
Beni seherde uyanık tutan hayalindir...
Ey hatırasıyla ruhumu dolduran,
Gözümde bu kâinat hep senden ibarettir!
Ey İlâhi ışığın parıltısı.
Ey sonsuz sabahın karargahı varlık.
Parıltın hiç bitmesin...
Nurların eksilmesin...
Senin için böyle bir beka isterim ben.
Sönmez yanan ihtimâli yoktur,
Sönmek sözünün meâli yoktur...
Yok, nâre demem zevâli yoktur,
Nûrun fakat öyle hâli yoktur.
Olmaz ona hiç adem nişîmen.
Ey hâtırasıyle kaldığım yâr,
Artık aramızda bir cihan var!
Sen gökte safâ-güzîn-i dîdâr,
Ben yerde azâb içinde bîzâr!
Gûşumda bütün terâne şiven!
Şiven demi nây-i nağme-kârın,
Şiven cereyânı cûybânn,
Şiven sesi bâd-ı bî-karârın,
Şiven bana âh yâdigânn...
Sen gökleri hande-zâr ederken!
Yanıp parlayan nunın sönmek ihtimali yoktur,
Sönmek sözünün burada bir anlamı yoktur...
Demiyorum ki ateşin sönme ihtimali yoktur,
Ancak nurun böyle bir hâli yoktur.
O hiç bir zaman yoklukta karar kılmaz.
Ey hatırasıyla kaldığım yâr,
Artık aramızda bir cihan var!
Sen gökte İlâhi güzelliği seyretmenin safasında,
Bense yerde bıktırıcı ayrılığın azabında.
Bütün nağmelerin kulağıma bir feryat gibi gelmesi bundan.
Nağmelere dem tutan neyin sesi feryat!
Akan derelerin şırıltısı feryat!
Kararsız kalmış rüzgârın sesi feryat!
Gökler tebessümlerinle bezenirken.
Bana yadigâr kalan şey feryat!
Sadeleştirmiş»
DİRVAS
Derler ki: Ümeyye’den Hişâm’ın
Devrinde, yakınlarında Şam'ın
Üç yıl ekin olmamış kuraktan.
Can kaydına düşmüş artık urban.
Her hayme mezâr olup kapanmış:
Altında beş on kadîd uzanmış!
Bakmış ki meşâyih-i kabâil:
Sıynlmtyacak bu derd-i hâil;
Bir karyede toplanıp, demişler:
Durdukça helâkimiz mukarrer.
Mâdem ki şüyûhuyuz bu halkın,
Kalkın gidelim Hişâm f a, kalkın.
Bir duysa Halîfe' miz bu hâli;
Var merhamet etmek ihtimâli.
Hiç ak sakalıyle bir alay pîr,
Eyler de Emîr’e hâli tasvir,
Görmez mi o, halkı rahme, şayan
Sultansa da taş değil ya: İnsan!
Teklîfi kabul eder bütün nâs;
Derler, yalınız: “ Bulunsa Dirvâs.
Sinnen daha pek çocuktur amma
Olmaz o kadar talâkat aslâ. ”
Vaktâ ki girer şüyûh Şâm \ a
Derhâl haber gider Hişâm 'a:
218
DİRVAS
Derler ki: Ümeyye’den Hişam’ın (1)
Devrinde, yakınlarında Şam’ın,
Üç yıl kuraklıktan ekin olmamış.
Çöldeki bedeviler artık can derdine düşmüş.
Her çadır mezar olup kapanmış:
Altında beş on iskelet uzanmış!
Bakmış ki kabile önderleri,
Geçiştiremiyecekler bu korkunç derdi;
Bir köyde toplanıp, demişler:
Böyle durdukça yok oluşumuz kesindir.
Madem ki önderleriyiz bu halkm,
Kalkın gidelim Hişam’a, kalkın.
Bir duysa halifemiz bu hali;
Var merhamet etmek ihtimali.
Bir alay ihtiyar, ak sakalıyla,
Bu hali Emir’e anlatır da,
O hiç acımaz olur mu halka?
Sultansa o da insan, taş değil ya?
Teklifi kabul eden bütün halk;
Derler, yalnız: “Bulunsa Dirvas.
Yaşça daha pek çocuktur ama
Ondaki rahat konuşma bulunmaz kimsede asla.”
Önderler çıkıp gelince Şam’a,
Derhal haber gider Hişam’a:
(1) Ümeyye: 661-750 tarihleri arasında Emevi devletini yöneten hanedan. Hişâm bin Abdülmelik bu
hanedanın onuncu halifesidir. Hilafete 724 tarihinde gelmiş, 743 yılında vefat etmiştir.
Derler ki, beş on kabîle geldi
Der: Gelsinler saraya şimdi.
Birlikte çocuk dalar huzura,
Evvelce duâ eder de sonra,
Hiç pervâsız girer kelâma ...
Lâkin bu tuhaf gelir Hişâm ’a;
Der: Sus a çocuk, büyük dururken ,
Söz sâdır olur mu hiç küçükten ?
Dirvâs o zaman kelâmı tekrâr
Teshir ile der: “Nedir bu âzâr!
Mikyâsı mıdır zekâvetirısin?
Dirvâs i çocuk mu zannedersin?
Bir dinle de sonra gör çocuk mu?
İnsâf nedir o sizde yok mu?
Ben söyliyeyim de bir efendin,
Susturmak elindedir efendim . ”
Dirvâs bakar Melikle ses yok *
Mecliste değil ki ses, nefes yok;
Mu’tâdı olan talâkatıyle
Başlar söze eski şiddetiyle:
“Üç yıl mütemâdiyen kuraklar,
Emsâli görülmemiş sıcaklar,
Sâmânımızı kuruttu gitti;
Mezrûâtın umûmu bitti.
Binlerle çadır kapandı kaldı,
Çöl, mahşer-i mevt şekli aldı!
Şehrîleri besliyen kabâil
Köy köy geziyor zelil ü sâil
OrijnaJı
Derler ki, beş on kabile geldi.
Der: Gelsinler saraya şimdi.
Birlikte çocuk dalar huzura,
Evvelce dua eder de sonra,
Hiç sakınmaksızm başlar konuşmaya...
Ancak bu tuhaf gelir Hişam’a;
Der: Sus a çocuk, büyük dururken,
Hiç söz çıkar mı küçükten?
Dirvas o zaman sözü tekrar
Alıp der: “Nedir bu azar!
Yaşı aklın ölçüsü mü sayarsın?
Dirvas’ı çocuk mu zannedersin?
Bir dinle de sonra gör çocuk mu?
İnsaf nedir o sizde yok mu?
Ben söyliyeyim de bir efendim,
Susturmak elindedir efendim.”
Dirvas bakar hükümdarda ses yok;
Mecliste değil ki ses, nefes yok;
Her zamanki rahat konuşma yeteneğiyle
Başlar söze eski şiddetiyle;
“Üç yıl devam eden kuraklar,
Benzeri görülmemiş sıcaklar,
Servetimizi kuruttu gitti;
Ekinlerimizin tamamı bitti.
Binlerce çadır kapandı kaldı.
Çöl ölüm mahşeri şeklini aldı!
Şehirlileri besleyen kabileler
Düşkün vaziyette köy köy gezip dileniyor!
221
Hâtemlere cûd eden o urban,
Nan-pâreye can verir bugün can!
Çıplaklan giydiren de üryan ,
Gömleksizdir zükûr ü nisvan!
Açlık ecelin zahiri oldu:
Baştan başa çöl cesedle doldu.
Her kuşede bin acıklı feryâd...
Yok bir yerden sadâ-yı imdâd.
Şubbân bütün ihtiyâra döndü!
Pîrân görsen, mezâra döndü!
Yok vâlidelerde süt ki: Tutsun,
Evlâdını emzirip uyutsun.
Zannım, bize münfail ki Mevlâ:
Bir bâdiye halkı yandı, hâlâ
Bir damla su inmiyor semâdan ,
Şebnem bile düşmüyor duâdan!
Binlerce duaya bir icâbet
Göstermedi bârgâh-ı rahmet.
Artık sana ilticâya geldik,
Reddetmez isen ricaya geldik:
Görmekteyiz ey Emîr-i âdil,
- İnkân bunun değil ya kabil -
Yok şendeki ihtişâma pâyân;
Bizlerse alay alay sefilân!,
Bir yanda demek ki fazla var çok;
Hayfâ ki öbür tarafta hiç yok
Öyleyse biraz tevâzün ister
Evvel beni dinle, sonra hak ver:
\
)
Hâtem’lere (1) cömertlik dersi veren o bedeviler,
Bugün bir parça ekmeğe can verirler!
Çıplakları giydirenler çıplak kaldı,
Erkekler ve kadınların gömleği bile kalmadı!
Açlık ecelin yardımcısı oldu,
Baştan başa çöl cesetle doldu.
Bin acıklı feryat her köşede...
Yok bir yerden bir yardım sesi de.
Gençler bütün ihtiyara döndü!
Yaşlıları görsen, mezâra döndü!
Yok analarda süt ki: Tutsun,
Çocuğunu emzirip uyutsun.
Sanırım bize dargın ki Mevla:
Bir çöl ahalisi yandı, hâlâ
Gökten bir damlacık su inmiyor,
Dualarımıza bir çiğ damlası bile düşmüyor!
Binlerce dua kabul olmadı,
Allah katından rahmet gelmedi.
Artık sana sığınmaya geldik,
Reddetmez isen ricaya geldik:
Görmekteyiz ey adaletli halife,
-İnkan bunun mümkün değil-
Yok şendeki zenginliğe sınır;
Bizlerse alay alay sefiller!
Bir yanda demek ki fazla var çok;
Yazık ki öbür tarafta hiç yok.
Öyleyse biraz eşitlik ister.
Önce beni dinle, sonra hak ver:
(1) Hâtem: VI. yüzyılın sonu ile VII. yüzyılın başlan arasında yaşamış Arap şairi. Şiirlerinde iyilik ve
cömertlik temasım sıkça işlediği için bu yönüyle meşhur olmuş ve İslâmî ebediyatta cömertlik timsali
olarak anılmıştır. Hâtem aynı zamanda mecazi olarak " çok cömert adam " anlamına gelir.
) 223
Nerden buldun bu ihtişâmı?
Halkın mı, senin mi, Hâlik’ın mı?
Allâh ’ın ise eğer bu servet.
Bizler de onun kuluyken, elbet
Bir pay talebinde hakkımız var...
însâf olamaz bu hakkı inkâr.
Halkınsa şu bî-nihâyet emvâl;
Ver, etme hukûk-i gayrı pâmâl.
Yok; böyle de olmayıp da kendi
Mâlin ise - çünkü fazla - şimdi,
Bî-vây elere tasadduk eyle...
Dördüncüsü varsa haydi söyle r
Mebhût ederek bu söz Hişâmî
Huzzâra demiş: “Görün kelâmı!
Yok bende cevâb-ı redde kudret...
Hayret, bu civan-dehâya hayret I
îcâb ediyor ki şimdi insâf:
Mes’ûlü hemen olunsun is } âf. ”
Nereden buldun bu zenginliği?
Halkın mı, Allah’ın mı, senin mi?
Allah’ın ise eğer bu servet,
Bizler de onun kuluyken elbet
Bir pay istemeye vardır hakkımız...
İnsaf bu hakkı inkâra elvermez.
Şu sonsuz mal ve mülk eğer halkın ise,
Ver, başkalarının hakkını çiğneme.
Yok, böyle de olmayıp da kendi
Malın ise -çünkü fazla- şimdi,
Dağıt ihtiyaç sahiplerine...
Dördüncüsü varsa haydi söyle!”
Cevaptan âciz bırakarak bu söz Hişam’ı,
Oradakilere demiş: “Sözün tesirine bakın!
Buna karşılık vermeye yok bende kudret!
Hayret, bu genç dehaya hayret!
Şimdi insafın gereği yapılsın:
İstenen şeyler hemen verilsin!”
MAHALLE KAHVAVESİ
Kardeşim Hüseyin Avni } ye
“Mahalle kahvesi!’ 1 Osmanlılar bilir ne demek?
Tasavvur etme sakın “Görmedim nedir?” diyecek.
Dilenci şekline girmiş bu “sinsi cânîler
Bu, gündüzün bile yol vermeyen, harâmîler
Adımda bir, dikilir, azminin, gelir, önüne...
Zavallı yolcunun artık kıyar bütün gününe!
Evet, dilenci sanır seyr eden hyâf etini;
Fakat bir onluğa âgûş açan sefaletini
Görüp de rikkate şâyân, biraz sokulsa, hemen
Vurur şikârını tâ kalbinin samîminden.
Mahalle kahvesi hâlâ niçin kapanmamalı?
Kapansın elverir artık bu perde pek kanlı!
Hayır, bu perde, bu Şark’ın bakılmvy an yarası;
Bu, çehresindeki levsiyle yurda yüz karası
Hayâtımızda gediktir “ gedikli ” nâmvyle.
Açık durur koca bir kavmin ihtimâmıyle!
Sakın firengiye benzetmeyin fecâ ’ atini:
Bu karha milletin emmekte ruh-i gayretini.
Mahalle kahvesi Şarkin harîm-i kâtilidir
Tamam o eski batakhaneler mukabilidir.
Zavallı ümmet-i merhûme ölmeden gömülür;
Söner bu hufrede idrâki, sonra kendi ölür...
Muhît-i levsine dolmuş ki öyle manzaralar:
MAHALLE KAHVESİ
Kardeşim Hüseyin Avni’ye (1)
“Mahalle kahvesi!” Osmanlılar bilir ne demek?
Tâsavvur etme sakın “Görmedim nedir?” diyecek.
Dilenci şekline girmiş bu sinsi caniler,
Bu, gündüzün bile yol vermeyen, haydutlar,
Adımda bir dikilir, azminin gelir önüne...
Zavallı yolcunun artık kıyar bütün gününe!
Evet, dilenci sanır seyreden kıyafetini;
Fakat bir onluğa kucak açan sefilliğini
Acımaya layık görüp de biraz sokulsa, hemen.
Vurur avını tâ kalbinin en derin yerinden!
Mahalle kahvesi hâlâ niçin kapanmamalı?
Kapansın elverir artık bu perde pek kanlı!
Hayır, bu perde, bu Doğu’nun bakılmayan yarası;
Bu, çehresindeki pisliğiyle yurda yüz karası;
Hayatımızda gediktir “gedikli” (2) adıyla;
Açık durur koca bir milletin özenmesiyle!
Salon firengiye benzetmeyin bu feci durumu.
Bu yara milletin emmekte gayret ruhunu.
Mahalle kahvesi Doğu’yu öldüren bir unsurdur;
Eski batakhanelerin tam bir benzeridir.
Acımaya lâyık zavallı ümmet ölmeden gömülür;
Söner bu çukurda anlayışı, sonra kendi ölür...
Pis ortamında öyle manzaralar görünür ki:
(1) Hüseyin Avni Ulaş: (1887-1948) Akif in yakın dostlarındandır. Akifle birlikte milli mücadeleye
katılmış ve Birinci Büyük Millet Meclisinde muhalefet grubunda yer almıştır. 1946’dan sonraki çok
partili dönemde ilk muhalif partilerden olan Milli Kalkınma Partisi’nin kurucularındandır.
(2) Gedildi: Gedik, Osmanh Devletinde ticaret ve sanayide belli kişilere verilen imtiyaz veya tekel
hakkı demek olup bu hakkı elinde bulunduranlara '‘gedikli” denirdi Bu usûl sonradan devletin
ticaret ve sanayiinde gerilemeye sebep olmuştur. Burada sair, kahvahenelerin sosyal hayatımızdaki
tahribatı ile gedik usûlünün zararları arasında bir benzerlik bulmaktadır.
Sadeleştirilmişi
Girince nûr-i nazar simsiyâh olur da çıkar!
Yatar zemîn-i sefilinde en kesif eşbâh,
Yüzer havâ-yı sakilinde en habis ervâh ,
Dehân-ı lâ’nete benzer yanklarıyle tavan ,
Kusar içinde neler varsa hâtırâtından!
O hâtırâtı sakın sanmayın: Meâlîdir;
Bütün rezâil-i târihimizle mâlîdir.
Neden mefâhir-i eslâfa kahr edip, yalnız,
Mülevvesâtına mâzîmizin sarılmadayız?
Kış uykusunda mı geçmişti ömrü ecdâdın?
Hayır, o nesl-i necibin, o şanlı evlâdın
Damarlarında şehâmet yüzerdi kan yerine;
Yüreklerinde ölüm şevki vardı can yerine.
Fakat biz onlara âid ne varsa elde, yazık,
Birer birer yıkarak kahvehâneler yaptık!
Bütün heyâkil-i san' at yetiştiren Şarkin,
Zemîn-i feyzi nasıl şûre-zâra döndü bakın!
Ne hastahânesi kalmış zavallı eslâfın,
Ne bir imâreti, bitmiş elinde ahlâfin.
Kanalların izi yok, köprüler harâb olmuş;
Sebillerin başı boş, çeşmeler serâb olmuş!
O kahraman babalardan doğan bu nesl-i cebin
Ne girudâr-ı maişet bilir, ne kedd-i yemin.
Azâb içinde kalır sa’yi görse rü 'yâda.
Niçin yorulmak zâten “ölümlü dünyâmda?
Vücud emânet-i Hak, doğru, hem de cennetlik.
Bu kahveler gibi Cennet de müslimîne gedik!
“Hayât-ı âile ” isminde bir ma 'işet var;
228
Bakışların ışığı buraya yöneldiğinde kapkara olup çıkar.
Yatar sefil zemininde ağırlaşmış bedenler,
Yüzer ağır havasmda en kötü ruhlar.
Lanetli ağızlara benzer yarıklarıyla tavan,
Kusar içinde neler varsa hatıralanndan!
O hatıralar sanmayın ki yüksek manâlar taşır;
Bunlarda hep tarihimizin kötü tarafları vardır.
Neden eskilerin övünülecek taraflarım yok sayıp yalnız,
Geçmişimizin çirkinliklerine sarılmadayız?
Kış uykusunda mı geçmişti ömrü atalarımızın?
Hayır o soylu neslin, o şanlı evladın,
Damarlarında zekâ ve yiğitlik akardı kan yerine;
Yüreklerinde ölüm şevki vardı can yerine.
Fakat biz onlara ait ne varsa elde, yazık,
Birer birer yıkarak kahvehaneler yaptık!
Bütün sanat âbideleri yetiştiren Doğu’nun,
Bereketli toprağı nasıl kuraklaştı bakın!
Ne hastahanesi kalmış zavallı eski neslin,
Ne bir hayır kurumu, bitmiş elinde yeni neslin.
Kanalların izi yok, köprüler harap olmuş;
Sebillerin başıboş, çeşmeler serâb olmuş!
O kahraman babalardan doğan bu yüreksiz nesil
Ne geçim kavgasını bilir ne de el emeğinden anlar.
Ona işkence gelir, çalışmayı görse rüyada!
Niçin yorulmalı zaten “ölümlü dünya”da?
Vücut Allah’ın emaneti, doğru, hem de cennetliktir.
Bu kahveler gibi Cennet de müslümanlann imtiyazıdır.
“Aile hayatı” diye bir hayat tarzı var;
Sa’âdet ancak odur. .. Dense hanemiz anlar ?
Hayât-ı âile dünyâda en safâlı hayat ,
Fakat o âlemi bizler tanır mıyız ? Heyhat!
Sabahleyin dolaşıp bir kazanca hizmetle;
Evinde akşam otursan kemâl-i izzetle;
Karın, çocukların , annen, baban, kimin varsa,
Dolaşsalar; seni kat kat bu hâleler sarsa,
Sarây-ı cenneti yurdunda görsen olmaz mı?
İçinde his taşıyan kalb için bu zevk az mı?
Karın nedîme-i ruhun; çocukların ruhun
Anan, baban birer âgûş-i ilticâ-yı masûn.
Sıkıldın öyle mi! Lâkin, biraz alışsan eğer
Fezâ kadar sana vâsi' gelir bu dar çember.
Ne var şu kahvede bilmem ki sığmıyorsun eve?
Gelin de bir bakalım... Buyrun işte bir kahve:
* * *
Çamurlu bir kapı, üstünde bir değirmi delik ;
Önünde tahta mı, toprak mı? Sorma, pis bir eşik
Şu gördüğüm yer için her söylesem câiz ;
Ahırla farkı: Ö yemliklidir, bu yemliksiz!.
Zemîniyüz sene evvel döşenme malta imiş..
“İmiş”le söylüyorum. Çünkü anlamak uzun iş
O bir karış kirin altında hângi mâden var?
Tavan açık kuka renginde; sağlı sollu duvar,
Maun cilâsına batmış tütünle nargileden;
Duman ocak gibi çıkmakta çünkü her lüleden.
Dikilmiş ortaya boynundan üstü az koyu al,
Vücûdu kapkara, leylek bacaklı bir mangal.
Şu var id bilmeyen insan görürse birden eğer,
Onjmah
Mutluluk ancak odur... Dense hangimiz anlar?
Aile hayatı dünyada en huzurlu hayat,
Fakat o âlemi bizler tanır mıyız? Yazık!
Sabahleyin dolaşıp bir kazanca hizmetle;
Evinde akşam otursan büyük bir hürmetle;
Karın, çocukların, annen, baban, kimin varsa,
Etrafında bulunsalar; seni kat kat bu hâleler sarsa;
Cennet köşkünü yuvanda görsen olmaz mı?
İçinde duygu taşıyan kalp için bu zevk az mı?
Kann ruh yoldaşın, çocukların ruhun,
Anan, baban korunmak için sığındığın kucağın.
Sıkıldın öyle mi? Fakat biraz alışsan eğer.
Feza kadar geniş gelir sana bu dar çember.
Ne var şu kahvede bilmem ki sığmıyorsun eve?
Gelin de bir bakalım... Buyrun işte kahve!
Çamurlu bir kapı, üstünde bir değirmi delik;
Önünde tahta mı, toprak mı? Sorma, pis bir eşik.
Şu gördüğüm yer için her ne söylesem caiz;
Ahırla farkı: Ö yemliklidir, bu yemliksiz!
Zemini yüz sene önce döşenme malta taşı imiş...
“İmiş”le söylüyorum. Çünkü anlamak uzun iş,
O bir kanş kirin altında hangi maden var?
Tâvan açık kuka renginde; sağlı sollu duvar,
Maun cilasına batmış tütünle nargileden;
Duman ocak gibi çıkmakta çünkü her lüleden.
Dikilmiş ortaya boynundan üstü az koyu al,
Vücudu kapkara, leylek bacaklı bir mangal.
Şu var ki bilmeyen insan görürse birden eğer.
“Balıkçılın kara saçtan yapılma heykeli!” den
Kenarda , peykelerin alt başında bir kirli
Tomar sürükleniyor, bir yatak ki besbelli :
Çekilmiş üstüne yağmurluğumsu bir pırtı,
Zavallının, güveden, lîme lime hep sırtı.
Kurur bu örtünün üstünde yağlı bir mendil;
Ki “bir tependen inersem !” diyen hasır zenbil;
Onun hizâsma gelmez mi, bir döner şöyle,
Sicimle kulpuna ilmikli çifte mestiyle!
Duvarda eski ocaklar kadar geniş bir oyuk,
İçinde camlı dolap var ya, raflarında ne yok!
Birinci katta sülük beslenen büyük kavanoz;
Onun yanında kan almak için beş on boynuz.
İkinci katta bütün kerpetenler, usturalar...
Demek ki kahveci hem diş tabibi, hem perukâr!
İnanmadınsa değildir tereddüdün sırası;
Uzun lâkırdıya hâcet ne? İşte mosturası;
Çekerken etli kemiklerle ayrılıp çeneden,
Sonunda bir ipe, boy boy, onar onar, dizilen,
Şu kazma dişleri sen mahya belledinse, değil;
Birer mezâra işâret düşün ki her kandil!
Üçüncü katta durur sâde havlu bohçaları.
Sağında cam dolabın hücre hücre bitpazarı .
Duvarda türlü resimler: Alındı Çamlıbeli, -
Kaçırmış Ayvaz’ı ağlar Köroğlu rahmetli!
Arab ÜzengVye çalmış Şah İsmail gürzü;
Ağaçta bağlı duran kızda işte şimdi gözü.
Firaklıdır Kerem ’in “Of?” der demez yanışı,
Fakat şu “Ah mine f l-aşk”a kim durur karşı?
V.
“Balıkçılın kara saçtan yapılma heykeli!” der.
Kenarda, peykelerin alt başında bir kirli
Tomar sürüldeniyor, bir yatak ki besbelli:
Çekilmiş üstüne yağmurluğumsu bir pırtı.
Zavallının, güveden, lime lime hep sırtı.
Kurur bu örtünün üstünde yağlı bir mendil;
Ki “bir tependen inersem!” diyen hasır zenbil;
Onun hizasına gelmez mi, bir döner şöyle;
Sicimle kulpuna ilmikli çifte mestiyle!
Duvarda eski ocaklar kadar geniş bir oyuk,
İçinde camlı dolap var ya, raflarında ne yok!
Birinci katta sülük beslenen büyük kavanoz;
Onun yanında kan almak için beş on boynuz.
İkinci katta bütün kerpetenler, usturalar...
Demek ki kahveci hem diş doktoru, hem berber!
İnanmadınsa değildir tereddüdün sırası;
Uzun söze ne gerek var? İşte örnekleri:
Çekerken etli kemiklerle ayrılıp çeneden,
Sonunda bir ipe, boy boy, onar onar, dizilen,
Şu kazma dişleri sen mahya belledinse, değil;
Birer mezara işaret düşün ki her kandil!
Üçüncü katta durur sadece havlu bohçaları.
Sağında cam dolabın hücre hücre bitpazarı.
Duvarda türlü resimler: Alın işte Çamlıbeli (1),
Kaçırmış Ayvaz’ı (2) ağlar Köroğlu rahmetli!
Arap Üzengi’ye (3) çalmış Şah İsmail (4) gürzü;
Ağaçta bağlı duran kızda işte şimdi gözü.
Acıklıdır Kerem’in “Of!” der demez yanışı,
Fakat şu “Ah mine'1-aşk’’a (5) kim durur karşı?
(1) ÇamhbtL Doğusunda Köroğlu Dağı bulunan, bugün Tokat 'm Artova ilçesine bağlı bir bucak Köroğlu
hikayesine gön, Köroğlu burada bir kale yaptırmış ir adamlarıyla birlikte yerleşmiştir.
(2) Ayvaz; Köroğlu hikayesinin kahramanlanndandır. Hikayenin f>azı varyanüamuia Ayvaz. Köroğlu nun hususi
işlerine bakan yaven olarak görülürken, diğer bazı varyantlarda manevi evladı ve veliahdı olarak görülmektedir.
(3) Arap Üzengi: Şah İsmail ile Gülizar adlı halk hikayesinin kahramanlarındandır. Hikâyede erkek kılığına girmiş
kız olarak görülmektedir.
(4i Şak İsmail: Şah İsmail ile Gülnar adlı halk hikâyesinin erkek kahramanı ve hikâyeye göre Kandehar
padişahının oğludur.
(5) Ak mint't-aşk: Üzerinde “ Ah bu aşkın elinden !” anlamına gelen bu sözün yuzdı olduğu lev ha
kastedilmektedir. ^
Sadeleştirilmişi
Gelince Ezrakabânû denen acuze kadın
Külüngü düşmüş elinden zavallı Ferhâd in!
Görür de böyle RüfâVyi: Elde kamçı yılan ,
Beyaz bir arslana binmiş; durur mu hiç dede can?
Bakındı bak Hacı Bektâş’a: Deh demiş duvara!
Resim bitince gelir şüphesiz ki beyte sıra .
Birer birer oku mümkünse , sonra ma’nâ ver...
Hayır, hülâsası kâfi, yekûnu ömre sürer:
Bedâhaten kusulan herze-pâreler ki düşün,
Epey zaman daha lâzımdı herze olmak için!
Oturmadan içi yağ bağlamış bodur masanın,
Yayılmış üstüne birçok kâğıt ki, oynayanın,
Elinde yağlı meşin zanneder görünce adam.
Ya tavlanın kiri? Kâbil değildir, anlatamam.
Harita-vâri açılmış en orta yerde dama;
Beyaz mı taşları, yâhud siyah mı, hiç sorma!
Hutûtu : Gâyr-i muayyen hudûdu memleketin:
Nazarda haylice idman gerek ki fark etsin!,
Deliklerindeki pislik lebâleb olsa, yine,
Bakınca bunlara gâyet temiz kalır domine.
Delikli çekmece var ha! Demirbaş eşyadan;
Yanında bir de kulaksız tekir. . Unutma aman!
-Asıldı bey koza!
-Besbelli, bak sırıttı aval;
- Bacak elinde mi?
- Kır, Hamdi sen de dağlıyı al.
-Ulan! Kapakta imiş dağlı... Hay köpek oğlu köpek!
234
Gelince Ezrakâbânu (1) denen acûze kadın,
Kazması düşmüş elinden zavallı Ferhad’ın (2)!
Görür de böyle Rüfâfyi: Elde kamçı yılan,
Beyaz bir arslana binmiş; durur mu hiç dede can?
Bakın, bakın Hacı Bektaş’a (3): Deh demiş duvara!
Resim bitince gelir şüphesiz ki beyte sura.
Birer birer oku mümkünse, sonra anlam ver...
Hayır, hepsini açıklamak bir ömür sürer, özetini vermek yeter:
Bunlar birdenbire kusulmuş saçma sapan lakırdılardır ki, düşün,
Epey zaman daha gerekir bir lakırdı olmak için!
Oturmaktan içi yağ bağlamış bodur masanm,
Yayılmış üstüne bir çok kağıt ki, oynayanın,
Elinde yağlı meşin zanneder görünce adam.
Ya tavlanın kiri? Mümkün değildir, anlatamam.
Harita gibi açılmış en orta yerde dama;
Beyaz mı taşları, yahut siyah mı, hiç sorma!
Çizgileri, belirsiz sınırlarına benzer memleketin:
Gözün epeyce uğraşması gerek ki fark etsin!
Deliklerindeki pislik tepeleme olsa bile yine de.
Bakınca bunlara gayet temiz kalır domine.
Delikli çekmece var ha! Demirbaş eşyadan;
Yanında bir de kulaksız tekir... Unutma aman!
-Asıldı bey koza!
-Besbelli, bak sınttı aval;
-Bacak elinde mi?
-Kır, Hamdi sen de dağlıyı (4) al.
-Ulan kapakta imiş dağlı... Hay köpoğlu köpek!
(1) Ezrak&bânû : Ferhat ile Şirin adlı halk hikayesindeki arabozucu yaşlı kadın
(2) Ferhâd: Ferhat ile Şirin adlı halk hikayesindeki erkek kahramanı. Hikâyeye göre Şirin’e
kavuşabilmesi için kazma ile dağı delerek su çıkarması gerekmektedir.
(3) Hacı Bektaş: 1210-1271 yıllan anısında yaşamış olan, Bektaşîlik tarikatının kumcusu Hacı Bektaş -
ı Veli Şair burada Hacı Bektaş i Veli 'ye ait bir menkıbeyi, bir hikayeyi anlatan bir tabloyu
kastetmektedir. Hacı Bektaş Velayetnamcsi nde anlatıldığına göre; Akşehir'de yaşayan Seyyid
Mahmud-t Hayrani adındaki bir tarikat şeyhi bir arslana binip, yılanı da eline kamçı gibi alarak Hacı
Bektaşi ziyarete öder. Bunu haber alan Hacı Bektaş, duvar büyüklüğünde bir kayaya binerek Seyyid
Mahmudu karşılamaya çıkar. Bu keramet karşısında yaptığından utanan Seyyid Mahmud, Hacı
Bektaş 'tan özür diler.
(4) Dağlı: İskambil oyunundaki kâğıtlardan papaz
Sadeleştirilmişi
-Köpek oğlu kendine benzer, uzun kulaklı eşek!
-Sekizli, onlu, ne çektinse ver de oryayı tut.
-Halim, ne uğraşıyorsun bu çıkmaz işte: Kaput!
- Cihâr ü yek mi o taş?
-Hiç sıkılma öldü dü-şeş!
-Elimde yok mu diyor? Çek babam!
-Aman şeş-beş!
- Hemen de buldu be? Gelsin hesaplayıp durma!
- Bi parti yendi ya akşam , dikiz gelin kuruma !
- Dü-beşle bağlıyorum.
-Yağma yok!
-Elindeki ne?
- Se-yek.
-Aman durun öyleyse: Penc üyek domine!
-Mızıkçı dendi mi, sensin diyor, bakın ağalar:
Kırık mı söyleyin Allâh için şu cânım zar?
-Kırık!
-Değil!
-Alimallah kırık !
-Değil billâh
-Yeminsiz oynıyamazlar ki, ah çocuklar ah!
-Kanşmasan işin olmaz değil mi? Sen de bunak!
-Gelirsem öğretirim şimdi ...
-Ay şu pampine bak!
Gelip de öğretecekmiş... Mezarcı Mahmud’a git!
Bir üflesen gidecek ha... Tirit mi sâde tirit!
-Zemâne piçleri 7 Gördün ya, hepsi besmelesiz...
Ne saygı var, ne hayâ var. Eğer bizim işimiz,
-Köpoğlu kendine benzer, uzun kulaklı eşek!
-Sekizli, onlu, ne çektinse ver de oryayı (1) tut.
-Halim, ne uğraşıyorsun bu çıkmaz işte: Kaput! (2)
-Cihar ü yek mi o taş?
-Hiç sıkılma öldü dü-şeş!
-Elimde yok mu diyor? Çek babam!
-Aman şeş-beş!
-Hemen de buldu be! Gelsin hesaplayıp durma!
-Bi parti yendi ya akşam, dikiz gelin kuruma!
-Dü-beşle başlıyorum.
-Yağma yok!
-Elindeki ne?
Se-yek.
-Aman durun öyleyse: Penc ü yek domine!
-Mızıkçı dendi mi, sensin diyor, bakın ağalar:
Kırık mı söyleyin Allah için şu câmm zar?
-Kırık!
-Değil!
-Alimallah kırık!
-Değil billah!
-Yeminsiz oynayamazlar ki, ah çocuklar ah!
-Kanşmasan işin olmaz değil mi? Sen de bunak!
-Gelirsem öğretirim şimdi...
-Ay şu pampine bak!
Gelip de öğretecekmiş... Mezarcı Mahmud’a git!
Bir üflesen gidecek ha... Tirit mi sade tirit!
-Zemâne piçleri! Gördün ya, hepsi besmelesiz...
Ne saygı var, ne hayâ var. Eğer bizim işimiz,
(1 ) Orya: iskambil oyununda karo.
(2) Kaput: İskambil oyununda rakip oyuncuya hiç el vermeden oyunu kazanmak
237
Bu kaltabanlara kalmışsa vay benim başıma!
‘Herif belâya sokarsın dınldanıp durma !
- Mezarcı Mahmud’a git ha? Bakın it oğluna bir !
Küfürbaz alçak, edepsiz , Bu söylenir mi Bekir?
-Yolunca terbiye verdin ya âferin Haşan Ağa?.
-Bıraksalar beni, çoktan marizlemiştim ya!
Mezarcı Mahmud’a ha? Vay babassının canına.
Bunun yaşında iken biz büyüklerin yanına ,
Okurda öyle girer, hem ayakta beklerdik;
Otur, demezseler elpençe sâde dinlerdik;
Hayır, bu böyle değildir demek, ne haddimize!
Evet, desek bile derlerdi: Sus behey geveze
-Otuz yaşında idim belki; annesiz, dışarı
Kolay kolay çıkamazdım: Döverdi çünkü kan !
Bugün, onaltıyı doldurmamış yumurcaklar,
Odun yemez iyi bil ha! Geberse karşı koyar.
Geçende dövmek için yoklayım dedim Kerimi...
Bırak! Eşek değilim ben, deyip dikilmez mi?
Dayak eşekler içinmiş, adam dövülmezmiş..
Ya biz, sözüm ona, merkeb miyiz Bekir, bu ne iş?
Döverdiler bizi her gün de karşı koymazdık...
Ben öyle terbiye oldum... Kolay mı insanlık?
-Dokundurur mu, ne mümkün, eloğlu hiç adama?
O müslümanlan sen şimdi, hey kuzum arama!
Gürültüsüz oyun isterseniz gelin damaya:
Zavallı, açmaza düşmüş... Bakın hesaplamaya!
Oyuncunun biri dalgın, elinde taş duruyor;
Rakibi halbuki lâ-yenkâtı ’ bıyık buruyor.
Onjlnail
Bu kaltabanlara kalmışsa vay benim başıma!
-Herif belaya sokarsm dırıldanıp durma!
-Mezarcı Mahmud’a git ha? Bakın it oğluna bir!
Küfürbaz, alçak, edepsiz... Bu söylenir mi Bekir?
-Yolunca terbiye verdin ya âferin Haşan Ağa.
-Bıraksalar beni, çoktan marizlemiştim ya!..
-Mezarcı Mahmud’a ha? Vay babassınm camna!
Bunun yaşında iken biz büyüklerin yanına,
Okur da öyle girer, hem ayakta beklerdik;
Hayır, bu böyle değildir demek, ne haddimize!
Evet, desek bile derlerdi: Sus behey geveze!
-Otuz yaşında idim belki; annesiz dışarı
Kolay kolay çıkamazdım: Döverdi çünkü karı!
Bugün, on altıyı doldurmamış yumurcaklar,
Odun yemez iyi bil ha! Geberse karşı koyar.
Geçende dövmek için yoklayım dedim Kerim’i...
Bırak! Eşek değilim ben, deyip dikilmez mi?
Dayak eşekler içinmiş, adam dövülmezmiş...
-Ya biz, sözüm ona, merkep miyiz Bekir, bu ne iş?
Döverdiler bizi her gün de karşı koymazdık...
Ben öyle terbiye oldum... Kolay mı insanlık?
-Dokundurur mu, ne mümkün, eloğlu hiç adama?
O Müslümanları sen şimdi, hey kuzum arama!
Gürültüsüz oyun isterseniz gelin damaya:
Zavallı, açmaza düşmüş... Bakın hesaplamaya!
Oyuncunun biri dalgın, elinde taş duruyor;
Rakibi halbuki durmadan bıyık buruyor.
SadeJeşünlmişj
Seyirciler mütefekkir, güzide bir tabaka;
Düşünmelerdeki şîveyse büsbütün başka:
Kiminde el , filân aslâ karışmıyorken işe,
Kiminde durmadan işler benân-ı endîşe.
Al işte: “Beyne burundan gerek, demiş de, hulûl”
Taharriyât-ı arnikayla muttasıl meşgul!
Mühendis olmalı mutlak şu ak sakallı adam:
Zemine dâire şeklindeki yaydı bir balgam;
Abanmış olduğu bir yamn yumruk değnekle,
Mümâslar çekerek soktu belki yüz şekle !
Ayak teriyle cilâlanma tahta peykelere,
Külâhlı, fesli dizilmiş yığın yığın çehre:
Nasîb-i fikr ü zekâdan birinde yok gölge;
Duyulmamış bu beyinlerde his denen meleke!
- Aman canım , şu bizim komşu amma uğraşıcı !
-Ne belledin ya efendim? Onun bir ismi Hacı!
-Çocuğu, ha mektebe verdim, ha vermedimdi diye,
Sokak sokak geziyor. ..
-Koymuyor mu medreseye?
-Koyar mı hiç? Arabi şimdi kim okur artık?
-Evet, gâvurcaya düştük de sanki iş yaptık!
-Binâ ’ya üç sene gittimdi hey zamanlar hey
İlim de kalmadı ...
-Zâten ne kaldı? Hiç bir şey.
- Mahalle mektebi lâzımdır eski yolda bize;
Sülüs, nesih bitiyor yoksa hepsi . Keyfinize!
-On üç yaşında idim aldığım zaman ketebe .
Geçende, sen ne bilirsin? demez mi bir zübbe?
Seyirciler bir düşünür gibi fikre dalmış seçkin bir tabaka;
Düşünmelerindeki şîveyse ise büsbütün başka:
Kiminde el filan asla işe karışmıyorken işe,
Düşünen parmaklar durmadan işler kiminde.
Al işte: Demiş “Beyne burundan girmek gerekli”;
Derin araştırmalarla uğraşıyor sürekli!
Mühendis olmalı mutlak şu ak sakallı adam:
Yere daire şeklinde yaydı bir balgam;
Abanmış olduğu bir yamn yumru değnekle,
Orasından burasmdan çekerek soktu belki yüz şekle!
Ayak teriyle cilalanma tahta peykelere,
Külahlı, fesli dizilmiş yığın yığın çehre:
Fikir ve zekâdan nasibin gölgesi yok birinde;
Duyulmamış bu beyinlerde his denen meleke!
-Aman canım, şu bizim komşu amma uğraşıcı!
-Ne belledin ya efendim? Onun bir ismi Hacı!
-Çocuğu, ha modem okula verdim, ha vermedimdi diye,
Sokak sokak geziyor...
-Koymuyor mu medreseye?
-Koyar mı hiç? Arapça şimdi kim okur artık?
-Evet, gâvureaya düştük de sanki iş yaptık!
-Binâya (1) üç sene gittimdi hey zamanlar hey!
İlim de kalmadı...
-Zaten ne kaldı? Hiç bir şey.
Mahalle mektebi lazımdır eski yolda bize;
Sülüs (2), nesih (3) bitiyor yoksa hepsi... Keyfinize!
-On üç yaşında idim aldığım zaman ketebe (4);
Geçende, sen ne bilirsin demez mi bir züppe?
(1) Binâ: Eskiden medreselerde okutulan, fiillerin anlam bakımından çeşitliliğini konu alan dil bilgisi
kitabL
(2) Sülüs: Arap harfleriyle yazdan bir tiır kalın ve süslü yazı
(3) Nesih: Eskiden daha çok kitaplarda kullanılan bir yazı çeşidi
(4) Ketebe atmak: Eskiden hat (yazı) hocasının, öğrencisine güzel yazı yazmasını öğrendiğine dair verdiği
belge. v
Sadeleştirilmişi
Dedim , oğlan seni gel ben bir imtihân edeyim.
Otur da yap bakalım şöyle bir kıyak temmim.
- Nasıl, becerdi mi?
- Kâbil mi! Rabbi yessir’i ben,
Tamam beş ayda değiştimdi kalfamız sağ iken .
-Nedir elindeki yâhuu?
- Ceride .
-At şu pisi
-Neden?
-Yalan yazıyor, oğlum, onların hepisi.
-Ya doğru yazsa asarlar... Ne oldu Volkan’cı,
Unuttunuz mu?
-Bırak, boşboğazlık etme Hacı?
Şu karşıdan gözeten fesli, zannım ağzıkara...
-Hayır, demem o değil...
-Durma sen belânı ara!
-Canım lâtife yapar, bilmiyor musun Ömer'i?
-Biraz rahatsızım Ahmed, yakın benim feneri!
Duyuldu bir iri ses, arkasından istiğfar...
Meğer geğirti imiş.
-Peki şifâlı şey şu hıyar:
Cacık yedin mi, ne hikmet, hazır hemen teftih...
-Evet şifâlı yemiştir...
-Yemiş mi? Lâ-teşbîh.
-Günâha girme. Tef âsîrde öyle yazmışlar...
Dayım demişti ki: Gördüm, hıyar hadiste de var.
-Haşan , bizim yeni dâmad ne oldu anlamadık,
Görünmüyor?
- Kan koyvermiyor: Herif, kılıbık
-Evinde çan çan eden erkeğin de aklına şaş...
Dedim, ulan seni gel ben bir imtihan edeyim.
Otur da yap bakalım şöyle bir kıyak temmira. (1)
-Nasıl, becerdi mi?
-Mümkün mü! Rabbi yessir'i ben.
Tamam beş ayda değiştimdi kalfamız sağ iken.
-Nedir elindeki yahu?
-Gazete.
-At şu pisi.
-Neden?
-Yalan yazıyor, oğlum, onların hepisi.
-Ya doğru yazsa asarlar... Ne oldu Volkancı (2),
Unuttunuz mu?
-Bırak, boşboğazlık etme Hacı?
Şu karşıdan gözeten fesli, sanırım ağzıkara... (3)
-Hayır, demem o değil...
-Durma sen belanı ara!
-Canım latife yapar, bilmiyor musun Ömer'i?
-Biraz rahatsızım Ahmet, yakın benim feneri!
Duyuldu bir iri ses, arkasından istiğfar...
Meğer geğirti imiş.
-Pek şifalı şey şu hıyar:
Cacık yedin mi, ne hikmet, hazır hemen geğirti...
-Evet şifalı yemiştir...
-Yemiş mi? Bu yanlış bir benzetme.
-Günaha girme. Tefsirlerde öyle yazmışlar...
Dayım demişti ki: Gördüm, hıyar hadiste de var.
-Haşan, bizim yeni damat ne oldu anlamadık,
Görünmüyor?
-Karı koyvermiyor: Herif kılıbık.
Evinde çan çan eden erkeğin de akima şaş...
(1) . Temmim yapmak: “Rabbi yessir" diye başlayan duayı okumak.
(2) . VoÜumcı: 11 Aralık 1908-20 Nisan 1909 tarihleri arasında çıkan Volkan gazetesinin sahibi Derviş
Vahdeti. Gazetedeki yazılan dolayısıyla kışkırtıcılık yaptığı ve eski takvime göre 31 Mart 1909' da (13
Nisan 1909) meydana geldiği için tarihlerde 31 Mart Olayı olarak bilinen olaya sebep olduğu
gerekçesiyle 19 Mayıs 1909'da idam edilmiştir .
(3) Ağzıkara: Sivil polis.
Lâf anlamaz dişi mahlûku, durma sen uğraş.
- Kim uğraşır a babam, bunca yıllık ehlim iken ,
Adam hesâbına koymam bizim köroğlunu ben.
Tavanın pervazı altındaki toprak yuvadan,
Bakıyor bunlara, yan yan, iki çift ince nazar:
" Ya sizin bir yuvanız yok mu?” diyor anlaşılan,
Dişi erkek çalışan yavrulu kırlangıçlar...
Laf anlamaz dişi mahlûku, durma sen uğraş.
-Kim uğraşır a babam, bunca yıllık karım iken.
Adam hesabına koymam bizim köroğlunu ben.
ihvanın pervazı altındaki toprak yuvadan.
Bakıyor bunlara iki çift göz, yan yan:
Anlaşılan: “Ya sizin bir yuvanız yok mu?” diyorlar.
Dişi erkek çalışan yavrulu kırlangıçlar...
245
KÖSE İMAM
- Kardeşim Ali Şevki Efendi Hoca’ya-
İlmi az, görgüsü çok, fıtratı yüksek bir imam
Tanırım ben , ki hayâtında tanıtmıştı babam.
“Kim bilir; şimdi ne âlemde benim şanlı Kösem;
Görmedim, üç senedir, bâri gidip bir görsem... ”
Diyerek, dün gece güç hâl ile buldum evini.
Koca insan; ne şetâretle kabul etti beni
-Gel ayol gel, Hoca-zâdem, bizi ihyâ ettin ...
Ne kerâmetçe tesâdüf; seni andıktı demin.
Kahveler, nargileler, enfiyeler, şerbetler,
Rûhu lebrîz-i safâ eyliyecek sohbetler
Hepsi mebzûlidi mecliste. Ne alâ; derken,
Kapı şiddetle çalınmaz mı?
- Balan kim? Zaten
Ev değil, han gibi bir şey; gece gündüz işler...
Gönderin kahveye, Âsim, gelen erkekse eğer.
-Ahmed’in annesi gelmiş...
-Nasıl Ahmed, oğlum?
- Hani bizdeydi bugün...
- Ha! Küçük Ahmed... Malum .
Bize âid değil öyleyse... Haber ver içeri.
-Gir dedim istemiyor; sen bana gönder pederi.
Diye ısrâr ediyor.
KÖSE İMAM
-Kardeşim Ali Şevki Efendi Hoca’ya
timi az, görgüsü çok, yaratılışı yüksek bir imam
Tanırım ben, ki sağlığında tanıtmıştı babam.
“Kim bilir şimdi ne âlemde benim şanlı Kösem;
Görmedim üç senedir, bari gidip bir görsem...”
Diyerek, dün gece güç hal ile buldum evini.
Koca insan; nasıl sevinçle kabul etti beni:
-Gel ayol gel, Hocazadem, bizi ihya ettin...
Ne kerâmete gibi tesadüf; seni andıktı demin.
Kahveler, nargileler, enfiyeler, şerbetler,
Ruhu neşeyle dolduracak sohbetler,
Hepsi boldu mecliste. Ne güzel; derken,
Kapı şiddetle çalınmaz mı?
-Bakın kim? Zaten
Ev değil, han gibi bir şey; gece gündüz işler...
Gönderin kahveye, Asım, gelen erkekse eğer.
-Ahmet’in annesi gelmiş...
-Nasıl Ahmet, oğlum?
-Hani bizdeydi bugün...
-Ha! Küçük Ahmet... Mâlûm.
Bize ait değil öyleyse... Haber ver içeri.
-Gir dedim istemiyor; sen bana gönder babanı,
Diye ısrar ediyor.
(1). Ali Şevki Efendi: M. Akif in babasının talebelerinden ve Akif in yakın dostu Bosnalı Ali Şevki
Hoca. Şair, Asıro’da canlandırdığı Köse İmam kişiliğinde de, ilhamını daha ziyade Ali Şevki
Efendimden almıştır.
247
-Girsene, hemşire hanım!
- Varmayın üstüme I
- Nen vara kuzum; anhyahm?
-Ne kafam kaldı dayaktan, ne gözüm, hep şişti ;
Karşı koysa idim eğer mutlak işim bitmişti
Ağladım, merhamet et, yapma dedim.. Kim dinler.
Boşamakmış beni dünden beri efkân meğer.
Üç çocuk örmesi, emzikli kadın tek başına,
Koca berhaneyi silsin de, süpürsün de sana,
Yine sen bilmeyerek zâlim onun kıymetini,
Dene bîçârede kalkıp kolunun kuvvetini!
-Dur kızım ; ağlama sen, şimdi haber gönderirim;
Kan dövmek ne kolaymış, ona ben gösteririm!
Çağam bekçiyi ..
- İhsan Beyi bildin ya, Memiş?
Hadi git şimdi getir...
-Kahvedeyok,
-Evde imiş;
Şimdi gelsin...
-Gelemem, kendisi gelsin, dedi
-Ya!
Ben gidersem iyi kaçmaz. Hadi git söyle ona:
Şimdi gelsin...
-Ne kibarlık bu beyim? Bir da'vet,
Yetmiyor, öyle mi?
- Yorgundum efendim de...
Orijinali
-Girsene, hemşire hanım!
-Varmayın üstüme!
-Nen var a kuzum; anlayalım?
-Ne kafam kaldı dayaktan, ne gözüm, hep şişti;
Karşı koysaydım eğer mutlak işim bitmişti...
Ağladım, merhamet et, yapma dedim... Kim dinler.
Boşamakmış beni dünden beri düşüncesi meğer.
Üç çocuk annesi, emzikli kadın tek başına,
Koca evi silsin de, süpürsün de sana,
Yine sen bilmeyerek zâlim onun kıymetini,
Dene zavallıda kalkıp kolunun kuvvetini!
-Dur kızım; ağlama sen, şimdi haber gönderirim;
Kan dövmek ne kolaymış, ona ben gösteririm!
Çağırın bekçiyi...
-İhsan Bey’i bildin ya, Memiş?
Hadi git şimdi getir...
-Kahvede yok,
-Evde imiş;
Şimdi gelsin...
-Gelemem, kendisi gelsin, dedi.
-Ya!
Ben gidersem iyi kaçmaz. Hadi git söyle ona:
Şimdi gelsin...
-Ne kibarlık bu beyim? Bir davet,
Yetmiyor öyle mi?
-Yorgundum efendim de...
Sadeleştirilmişi
-Evet
Haber aldık... O fakat sizce büyük bir şey mi?
On kadın dövse yorulmaz , benim İhsan Bey 'imi
Bilirim ben ne tosundur?
- Hoca , , bak, ben kızarım!
Size haltetme düşer... Dövmüş isem, kendi karım.
Keyfim ister döverim, sen diyemezsin : 'Dövme. ”
Bu tecâvüz sayılır doğrusu haysiyyetime...
-Hangi haysiyyetin, oğlum? O da varmış desene!
Beyimin şimdiki haysiyyet-i merhumesine
Diyecek yok... Yalınız râhat ararlarsa eğer.
Böyle külfetli kuyûd altına hiç girmeseler!
-Sen imam, saçmalıyorsun ... Yetişir artık dur.
Beni ısrâr ile davetteki maksad bu mudur?
-Haremin geldi demin ağhyarak, sızlıyarak...
- Gözü çıksm domuzun, patlasın isterse, bırak!
-Döveceksin, ne boşarsın? Boşadın, dövmek ne?
Hem günah, hem de ayıp ...
-Balana onun sen sözüne,
Ne domuzdur onu bilsen!
-Nesi var, hırsız mı?
Yoksa yüzsüz mü?
-DeğU hiçbiri... Lâkin canımı
Sıktı akşam “ edemem , üstüme evlenme !” diye.
Ne demek! Dörde kadar evlenir erkek, demeye
Kalmadan başladı şirretliğe... Kızmaz mı kafam?
-Kustuğun herzeyi yutsun diye, hey sersem adam!
Dövüyorsun, boşuyorsun elin öksüz kızını...
Haklı bir kerre ya! İnsan boşamaz haksızını.
250
-Evet,
Haber aldık... O fakat sizce büyük bir şey mi?
On kadm dövse yorulmaz, benim İhsan Bey’imi
Bilirim ben ne tosundur?
-Hocam, bak, ben kızarım!
Size haltetme düşer... Dövmüş isem, kendi karım.
Keyfim ister döverim, sen diyemezsin: “Dövme.”
Bu tecavüz saydır doğrusu haysiyetime...
-Hangi haysiyetin, oğlum? O da varmış desene!
Beyimin bu şimdiki aslı esası olmayan haysiyetine
Diyecek yok... Yalnız rahat ararlarsa eğer,
Böyle külfetli şartlar altına hiç girmeseler!
-Sen imam, saçmalıyorsun... Yetişir artık dur.
Beni ısrarla davetteki maksat bu mudur?
-Karın geldi demin ağlayarak, sızlayarak...
-Gözü çıksın domuzun, patlasın isterse, bırak!
-Döveceksin, ne boşarsm? Boşadın, dövmek ne?
Hem günah, hem de ayıp...
-Bakma sen onun sözüne,
Ne domuzdur onu bilsen!
-Nesi var, hırsız mı?
Yoksa yüzsüz mü?
-Değil hiç biri... Fakat canımı
Sıktı akşam “edemem, üstüme evlenme!” diye.
Ne demek! Dörde kadar evlenir erkek, demeye
Kalmadan başladı şirretliğe... Kızmaz mı kafam?
-Kustuğun saçmalığı yutsun diye, hey sersem adam!
Dövüyorsun, boşuyorsun elin öksüz kızını...
Haklı bir kere ya! insan boşamaz haksızım...
-Boşamaz? Amma da yaptın! Ya şeriat ne için
Bize evlenmeyi tâ dörde kadar emr etsin?
İki alsam ne çıkar sâye-i hürriyyette?
Boşamışsam canım ister boşarım elbette .
İşte meydanda kitap! Hem alırız, hem boşarız!
- Dara geldin mi, şeriat! Sus ulan iz’ansız!
Ne zaman câmVe girdin? Hani tek bir hayrın?
Bir kızılbaşla senin var mıdır ayrın, gayrın!
Ağzı meyhâneye rahmet okuturken, hele bak.
Bana gelmiş de şeriatçi kesilmiş ... Avanak!
Hangi bir seyyie yok defter-i a’mâlinde?
Seni dünyâda gören var mı ayık halinde?
Müslümanlıkla şeriat bunu emretmiş imiş:
Hem alır, hem de boşarmış ; ne kadar sâde bir iş!
Kan tatlîki için bak ne diyor Peygamber:
“Bir talâk oldu mu dünyâda semâlar titrer!”
İki evlense ne varmış ... Bu yenir herze midir?
Vâkıâ ba'zen olur, dörde kadar evlenilir...
Bu kimin harcı, a sersem, hele bir kerre düşün!
Tek kadın çok sana emsâl olan erkekler için.
Hani servet? Hani sıhhat? Ne ararsan mefkûd;
Tamtakır bir kese var ortada, bir sıska vücûd!
Sen duâ et ki “şeriat” demiyor evde kann!
Yoksa, boynunda bugün zorca gezerdin yulann!
Kan iş görmeyecek; varsa piçin bakmvyacak.
Çamaşır, tahta, yemek nerde? Ateş yakmryacak,
Bunlann hepsini yapmak sana âid “şer* an!”
Çocuk emzirmeye hattâ olacak bir süt anan!
Boşanm, evlenirim bahsini artık kapa da,
-Boşamaz? Amma da yaptın! Ya şeriat ne için
Bize evlenmeyi ta dörde kadar emr etsin?
İki alsam ne çıkar hürriyetin (1) sayesinde?
Boşamışsam canım ister boşarım elbette.
İşte meydanda kitap! Hem alırız, hem boşarız!
-Dara geldin mi, şeriat! Sus ulan beyinsiz!
Ne zaman camiye girdin? Hani tek bir hayrın?
Bir kızılbaşla (2) senin var mıdır ayrın, gayrın!
Ağzı meyhaneye rahmet okuturken, hele bak.
Bana gelmiş de şeriatçi kesilmiş... Avanak!
Hangi bir günah yok amel defterinde?
Seni dünyada gören var mı ayık halinde?
Müslümanlıkta şeriat bunu emretmiş imiş:
Hem alır, hem de boşarmış; ne kadar basit bir iş!
Kan boşamak konusunda bak ne diyor Peygamber:
“Bir boşanma oldu mu dünyada, gökler titrer!”
İki evlense ne varmış... Bu yenir herze midir?
Gerçi bazen de olur, dörde kadar evlenilir...
Bu kimin harcı, a sersem, hele bir kere düşün!
Tek kadm çok bile senin gibi erkekler için.
Hani servet? Hani sağlık? Ne ararsan yok;
Tamtakır bir kese var ortada, bir sıska vücut!
Sen dua et ki evde “şeriati uygula” demiyor karın!
Yoksa, boynunda bugün zorca gezerdin yulann!
Kadm iş görmeyecek; varsa piçin bakmayacak!
Çamaşır, tahta, yemek nerde? Ateş yakmayacak.
Bunların hepsini yapmak sana ait “şer’an!”
Çocuk emzirmeye hattâ olacak bir süt anan!
Boşarım, evlenirim bahsini artık kapa da,
(1) . Hürriyet: II. Meşrutiyetin ilânıyla gelen hürriyet havasına telmih edilmektedir.
(2) . Kızılbaş: Şiî mezhebmin bir kolundan olanlara verilen ad.
Hak ne verdiyse yiyip hoş geçinin bir arada .
Al götür haydi L.
Kızım, gel... Hele bak, gel diyorum!
Hatırım yok mu? İnattık iyi olmaz yavrum.
Söyledim yapmıyacak bir daha... Mahcûb olmuş..
Böyle şeyler olağandır...
-Ne desem hepsi de boş!
Bu benim alnıma bir kerre yazılmış...
-Öyle!
Gazı göstersene Asım ! Gidiniz devletle.
* * *
-Gittiler neyse... Duâ et ki ucuz kurtuldun;
Bâzı da ’vâlar olur, kış gecesinden de uzun!
Dinledin, gördün a oğlum, ne bozuk terbiyemiz!
Ne yapıp yapmalı, insanlığı öğretmeliyiz.
Şu bizim halkı uyandırmadadır varsa felâh;
Hangi bir millete baksan uyanık... Çünkü : Sabah!
Hele bîçâre şeriatle nasıl oynanıyor!
Müslümanlık bu mu yâhû? diye insan yanıyor.
Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek,
Otuz üç yıl bizi korkuttu “şeriat!” diyerek.
Vahdeti muhlisiniz, elde asâ çıktı herif,
Bir alay zâbiti kestirdi. Sebep: “şeri-i şerif!”
Kan dövmüş, boşamış... “Emr-i İlâhî” ne denir!
Bunlann hepsi emîn ol ki cehâlettendir.
Bana sor memleketin hâlini ben söyliyeyim :
Bir imam çünkü, bilir evleri... Hâ birde , hekim.
Gel nikâh kıy, demesinler, diye ba’zen kaçanm..
Düğün olmaz mı, gelirler de bütün komşulanm:
Orijinali
Allah ne verdiyse yiyip hoş geçinin bir arada.
Al götür haydi!..
Kızım, gel... Hele bak, gel diyorum!
Hatırım yok mu? İnatlık iyi olmaz yavrum...
Söyledim yapmayacak bir daha... Mahcup olmuş...
Böyle şeyler olağandır...
-Ne desem hepsi de boş!
Bu benim alnıma bir kere yazılmış...
-Öyle!
Işığı tutsana Asım! Gidiniz devletle.
* * *
-Gittiler neyse... Dua et ki ucuz kurtuldun;
Bazı davalar olur, kış gecesinden de uzun!
Dinledin, gördün a oğlum, ne bozuk terbiyemiz!
Ne yapıp yapmalı, insanlığı öğretmeliyiz.
Kurtuluş varsa, şu bizim halkı uyandırmadadır.
Hangi bir millete baksan uyanık... Çünkü: Sabah!
Hele zavallı şeriatle nasıl oynanıyor!
Müslümanlık bu mu yahu? diye insan yanıyor.
Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek (1),
Otuz üç yıl bizi korkuttu “şeriat” diyerek.
Vahdeti (2) diye ihlâslı bir adam elde asa çıkıp
Bir alay askeri kestirdi. Sebep: “Yüce Şeriat!”
Karı dövmüş boşamış... “Allah’ın emri” ne denir!
Bunların hepsi emin ol ki cehalettendir.
Bana sor memleketin halini ben söyleyeyim:
Bir imam çünkü büir evleri... Ha bir de hekim.
Gel nikâh kıy demesinler diye bazen kaçarım...
Düğün olmaz mı, gelir de bütün komşularım:
(1) Burada Sultan II. Abdülhamit kastedilmektedir.
(2) . Vahdeti ; Kışkırtıcı yazılarıyla 31 Mart Olayı ’na sebep olduğu ileri sürülen Volkan gazetesi (11
Aralık 1908-20 Nisan 1909) sahibi ve başyazarı.
255
Yine kondun hoca! derler, onu bilmezler ki.
Daha memnun olacaktım o düğünsüz belki.
Zerde karşımda durur kanlı yemek tavrtyle;
Öksüz ağlar sanırım çalgıyı duydum mu, hele!
Bu neden? Çünkü nikâhın sonu ergeç boşamak ;
Yahud akşamki gelenler gibi hırgür yaşamak!
Düğün olsaydı ne a’lâ idi tek bir perde;
Ayrılık faslı da var sonra bunun, mahkemede;
Ne kadınlar; ne sefalet doğuranlar, görürüz;
İşte binlerce çocuk, hem baba sağ hem öksüz!
Üç sınıf halka içim parçalanır, hem ne kadar!
İhtiyarlar, kanlar, bir de küçükler; bunlar
Merhamet görmeli, yüz görmeli insanlardan;
Yoksa, insanlığı bilmem nasıl anlar insan?
Sözü bir parça uzattımsa da, oğlum, affet...
Hasbihâl etmek için başka adam yok İd... Evet,
Kimse söyletmiyor artık bizi, bak sen derde;
“Mürteci’!” damgası var şimdi bütün ellerde.
Bir fenâlık görerek, yapma, desen alnına ta,
İniyor hatt-ı celisiyle Hamîdî tuğra!
İşte gördün ya, herif “sâye-i hürriyyette”
Diyerek, başlamak üzreydi hemen tehdide !,
Eskiden vardiya meydanda gezen ipsizler:
Hani bir “sâye-i şâhâne” çekip her şeyi yer!
Onlann bir çoğu ahrâr-ı izâm oldu bugün;
Mürteci ', nah kafa, bizler... Kerem et; hâli düşün!
Bu cehâlet yürümez; asra bakın: Asr-ı ulûm!
Başlasın terbiyeniz, âilelerden oğlum.
Sâde hürriyyeti ilân ile bir şey çıkmaz;
Fikr-i hürriyyeti hazm ettiriniz halka biraz.
V
1
Yine kondun hoca! derler, onu bilmezler ki,
Daha memnun olacaktım o düğünsüz belki.
Zerde karşımda durur kanlı yemek tavnyle;
Öksüz ağlar sanırım çalgıyı duydum mu hele!
Bu neden? Çünkü nikahın sonu er geç boşanmak,
Yahut akşamki gelenler gibi hırgür yaşamak!
Düğün olsaydı ne iyi idi tek bir perde;
Aynlık kısmı da var bunun sonra mahkemede;
Ne kadınlar, ne sefalet doğuranlar, görürüz;
İşte binlerce çocuk, hem baba sağ, hem öksüz!
Üç sınıf halka içim parçalanır, hem ne kadar!
İhtiyarlar, kadınlar, bir de küçükler; bunlar
Merhamet görmeli, yüz görmeli insanlardan;
Yoksa, insanlığı bilmem nasıl anlar insan?
Sözü bir parça uzattımsa da oğlum, affet...
Dertleşmek için başka adam yok ki... Evet,
Kimse söyletmiyor artık bizi, bak sen derde;
“Gerici!” damgası var şimdi bütün ellerde.
Bir fenalık görerek, yapma, desen alnına ta.
İniyor celî yazıyla Hamîdî tuğra!
İşte gördün ya, herif “hürriyet sayesinde”
Diyerek, başlamak üzereydi hemen tehdide!
Eskiden vardı ya meydanda gezen ipsizler:
Hani “padişah sayesinde” deyip her şeyi yer!
Onların bir çoğu büyük hürriyetçi oldu bugün;
Gerici, nah kafa, bizler... Lütfedip bir hali düşün!
Bu cahillikle ilerlenmez; asra bakın: İlim asrıdır!
Oğlum, eğitiminiz aüelerden başlamalıdır.
Sadece hürriyeti ilan etmekle bir şey çıkmaz;
Hürriyet fikrini hazm ettiriniz halka biraz.
Sadeleştirilmişi
NAZIM PARÇALARI
Ressam haklı!
Bir zaman vardiya târîh-i mukaddes modası ...
Yeni yaptırdığı köşkün büyücek bir odası.
Mutlaka eski tesâvîr ile ziynettensin,
Diye, ressam aratır hayli zaman bir zengin.
Biri peydâ olarak, ben yaparım, der, kolunu
Sıvayıp akşama varmaz, sekiz arşın salonu
Sıvar amma ne sıvar! Sâhibi der:
-Usta bu ne?
Kıpkızıl bir boya çektin odanın her yerine!
-Bu resim, askeri basmakta iken Fir’avn ’ın,
Bahr-i Ahmer yarılıp geçmesidir Mûsâ ’nın.
-Hani Mûsâ be adam?
- Çıkmış efendim karaya.
-Fir’avun nerde?
- Boğulmuş .
-Ya bu kan rengi boya?
-Bahr-i Ahmer a efendim, yeşil olmaz ya bu da!
-Çok güzel levha imiş! Doğrusu şenlendi oda!
NAZIM PARÇALARI
RESSAM HAKLI!
Bir zaman vardı ya kutsal tarih modası...
Yeni yaptırdığı köşkün büyücek bir odası,
Mutlaka eski tasvirler ile süslensin
Diye, ressam aratır hayli zaman bir zengin.
Biri ortaya çıkarak, ben yapanm, der, kolunu
Sıvayıp akşama varmaz, sekiz arşın salonu
Sıvar amma ne sıvar! Sahibi der:
-Usta bu ne?
Kıpkızıl bir boya çektin odanm her yerine!
-Bu resim, askeri baskın yapacakken Fir’avn’ın,
Kızıl Deniz yarılıp geçmesidir Musa’nın.
-Hani Musa be adam?
-Çıkmış efendim karaya.
-Firavun nerde?
-Boğulmuş.
-Ya bu kan rengi boya?
-Kızıl Deniz a efendim, yeşil olmaz ya bu da!
-Çok güzel tablo imiş! Doğrusu şenlendi oda!
Sadeleştirilmişi
BİRMEZAR TAŞINA YAZILMIŞ İDİ:
Şu fânî zindegâniyle hayât-ı câvidânînin
Telâkî-gâhıdır makber denen son menzil-i ârâm .
Hayat ölmekle bitmiş olsa bir şey anlaşılmazdı.
Evet, bir ömr-i sânî var: Değil hilkat abes mâdâm.
Sen ey gâfil beşer, âlemde bir te’mîn-i istikbâl
Edeydim, der çekersin ihtiyân bir yığın âlâm.
Eğer üç günlük istikbâl için ferdayı anmazsan,
Hederdir, korkarım, dünyâda imrâr ettiğin eyyâm.
Hakîkî bahtiyâr ancak o âdemdir ki, dünyâdan
Giderken mâmelek nâmıyle terk eyler büyük bir nâm.
İlâhî! Doğru bir meslek nasıl bulsunlar insanlar,
Hakâik hep dururken perde-pûş-i zulmet-i evhâm?
BİR RESMİN ARKASINA YAZILMIŞ İDİ:
Kiminin yâd-ı ihtirâmı kalır,
Kendi gittikte cânişîni olur;
Kiminin bir yığın meberrâtı
Toplanır, heykel-i metîni olur;
Kiminin de olanca hâtırası,
Böyle bir sâye-i hazîni olur!
Orijinali
BİR MEZAR TAŞINA YAZILMIŞTI
Şu geçici hayat ile ebedi hayatın,
Buluştuğu mekandır mezar denen son dinlenme yeri.
Hayat ölmekle bitmiş olsa bir şey anlaşılmazdı,
Evet, bir ikinci ömür var: Mademki yaratılış boşuna değil.
Sen ey gafil insanoğlu, dünyada bir gelecek sağlamalıyım deyip
Çekersin gönüllü olarak bir yığın acıyı.
Eğer üç günlük gelecek için öteyi düşünmezsen,
Boşa gider, korkarım, dünyada geçirdiğin günler.
Gerçek mutluluğa eren ancak o adamdır ki, dünyadan
Giderken miras olarak büyük bir ad bırakır.
Allah’ım doğru bir hareket tarzı nasıl bulsun insanlar,
Vehimlerin karanlık perdesiyle örtülmüşken hakikatler?
BİR RESMİN ARKASINA YAZILMIŞTI
Kiminin saygıyla anılan hatırası kalır,
Kendisi gittiğinde adını devam ettirir.
Kiminin bir yığın iyiliği,
Toplanıp onu yaşatan sağlam bir anıt olur;
Kiminin de bıraktığı yegâne hatıra,
Böyle bir hüzün dolu gölge olur!
Sadeleştirilmişi
ŞAİR HUZURUNDA MUNEKKID:
Düzer yâve-gû bir herif bir gazel:
Müeddâ perişan, edâ mübtezel
TabVî o gayetle parlak bulur;
Okur, dinletir, söyletir, gaşy olur
Biraz sonra bastırmak ister, fakat,
Sakın olmasın der ufak bir sakat,
Büyük, muktedir bir münekJdd arar,
Nihayet zarifin birinden sorar.
Gözetmez bu âdem de hâtır, huzur,
Bulur lâfz u ma y nâda bir çok kusur.
Herif şimdi tenkide hiddetlenir,
Rezîlâne artık neler söylenir!
Biraz dinleyip sonra, bak, der zarif:
Sizin nesriniz nazmınızdan lâtif!
BUDA BİR MEZAR TAŞI İÇİN YAZILMIŞ İDİ:
Yâ Rab ne hatîbdir ki makber:
İnsanlara en derin meâli,
Bir vahy-i bülend kudretiyle,
Telkin ediyor lisân-ı hâli!
V
ŞAİR KARŞISINDA TENKİTÇİ
Saçma söyleyen bir herif bir gazel düzer:
Anlam dağınık, söyleyiş bayatlamış, eski söyleyiş.
Tabu o gayetle parlak bulur;
Okur, dinletir, söyletir, kendinden geçer.
Biraz sonra bastırmak ister fakat,
Sakın olmasın der ufak bir sakat,
Büyük, kudretli bir tenkitçi arar,
Sonunda nüktedan birinden sorar.
Hatır gönül gözetmez bu adam da,
Bulur bir çok kusur söz ve anlamda.
Herif şimdi tenkide öfkelenir,
Rezilce artık neler söylenir!
Biraz dinleyip sonra, bak, der nüktedan:
Sizin nesriniz daha güzel nazmınızdan!
BU DA BİR MEZAR TAŞI İÇİN YAZILMIŞTI
Ya Rab, ne hatiptir ki mezar:
İnsanlara hal diliyle,
Yüce vahiylere has bir kudretle
Aşüamakta en derin manayı!
Sadeleştirilmişi
263
Ondan da alınmıyorsa ibret ,
Yok bir daha almak ihtimâli!
Binlerce vücûdti nâzenînin
Bir servi hayâl-iyâl ü bâli,
Binlerce serti semâ-güzînin
Bir kabza türâb olur zevâlL
Her seng-i mezâr bin hayâtın
Fânilere karşı infiâlL
Görsün de bu inkılâbı insan ,
Dehrin nedir anlasın kemâli!
Zâir bu hakâikın önünde
Hâlâ mı bırakmadın hayâli?
GÜL , BÜLBÜL
Konduğu her gusn-i ter minberidir bülbülün,
Zemzeme addettiğin hutbesi, faslül-hitâb.
Rengti hakikat nedir, fark eden ebsâr için,
Goncada matvî duran her varak ümmü’l-kitâb.
TERCÜMEDİR
Kendi feryâdımdır ancak ses veren fery âdıma...
Kimseler yok, âşinâdan büsbütün hâli diyâr.
“Nerdeyârânım?” diyorken ben bülend âvâz ile
“Nerde yârânım?” diyor vâdî, beyâbân, kûhsâr.
Oıpnatı
Ondan da alınmıyorsa ibret,
Yok bir daha almak ihtimali!
Binlerce nazlı bedenin
Endamının bir servidir hayali,
Binlerce göğe yükselen başın,
Bir avuç toprak olur sonu.
Her mezar taşı bin hayatın
Ölümlülere karşı kırgınlığı.
Görsün de bu dönüşümü insan,
Dünyanın nedir anlasın sonu!
Ziyaretçi, bu hakikatlerin önünde
Hâlâ mı bırakmadın hayali?
GÜL, BÜLBÜL
Konduğu her taze dal minberidir bülbülün,
Ahenkli sesler sandığm hutbesi, ve söz kesimi nağmesi.
Hakikatin rengi nedir, ayırt eden gözler için,
Goncada dürülmüş duran her yaprak ümmü’l-kitâb. (1)
TERCÜMEDİR
Kendi feryadımda ancak ses veren feryadıma...
Kimseler yok, tanıdıkların hepsi bu diyardan gitmiş.
“Nerde dostlarım?” diyorken ben yüksek sesle,
“Nerde dostlarım?” diyor vadi, çöl ve dağ.
(1). Ümmü ’l-kitâb: Levh-i mahfuz veya Kur’an’daki Fatiha Sûresi anlamlarını taşımaktadır.
V
TERCÜMEDİR
Nühüfte kalb-i ketumunda leyl-i deycûrun,
Seninle biz iki âvâre-ser idik gûyâ:
Ki tâ ebed kalacak muhtefî nazarlardan ,
Meğer ki onları etsin lisân-ı subh ifşâ!
HÜSRÂN-I MÜBÎN
Başlattığı gün mektebe, duydum ki, diyordu,
Rahmetli babam: “Âdem olur oğlum ilerde. ”
Annemse, oturmuş, paşalıklar kuruyordu...
Âdemliği geçtik! Paşalık olsun , o nerde?
Âmâli tezâd üzre gjderken ebeveynin,
Hep böyle harâb olmada etfâl ara yerde!
TERCÜMEDİR
Seninle biz kapkaranlık gecenin sır saklayan kalbinde gizli,
Gözlerden sonsuza dek uzak kalacak
Ve ancak sabahın dilinin açığa vurabildiği,
Bütün varlık bağlarından sıyrılmış iki hür insan idik sanki!
APAÇIK BİR ZARAR
Başlattığı gün mektebe, duydum ki, diyordu,
Rahmetli babam: “Adam olur oğlum ilerde.”
Annemse, oturmuş, paşalıklar kuruyordu...
Adamlığı geçtik! Paşalık olsun, o nerde?
İdealleri birbirine zıt şekilde giderken ana babanın,
Hep böyle harap olmada çocuklar ara yerde!
ÂHİRETYOLU
Sokakta sâde bir “âmîn!” sadâsıdır gidiyor:
Mahalle halkı birikmiş, imam duâ ediyor.
Basık bir ev; kapının iç yanında bir tâbut,
Başında çınlayan âvâzı dinliyor, mebhût;
Denildi : “ Fâtiha V\ âmîni kestiler; bu sefer,
Göğüsler inledi, derken, açık duran eller,
Hazîn alınlan bir kerre okşayıp indi;
Deminki zemzemeler bir zaman için dindi.
Duyuldu sonra imâmın nıdâ-yı mağmûmu,
Diyordu:
- Söyleyin Allâh için şu merhumu,
Nasıl bilirsiniz ey müslümanlar?
- İyi biliriz i
-Yarın huzûr-i İlâhîde toplanıp hepiniz,
Bu yolda hüsn-i şehâdet edersiniz ya ?
- Evet!
- İmâm efendi, helâllik da iste, merhamet et ...
- Helâl edin hadi öyleyse şimdi hakkınızı.
- Helâl edin hadi bekletmeyin adamcağızı!
Cemâatin yüreğinden kopup “helâl olsun!”
Nidâ-yı saffeti, birden cenâze, ah-ı derûn,
Misâli uğradı evden; fezâda yükseldi
İçerde başladı bir cûş-i nevhadır şimdi;
Baş örtüsüyle kadınlar gözüktü pencereden:
Orijinali
AHİRET YOLU
Sokakta sâde bir “âmin!” sesidir gidiyor:
Mahalle halkı birikmiş, imam dua ediyor.
Basık bir ev; kapının iç yanında bir tabut,
Başında çınlayan sesi dinliyor, şaşkın ve suskun;
Denildi “Fâtiha!”, âmini kestiler; bu sefer.
Göğüsler inledi, derken, açık duran eller,
Hüzünlü alınlart bir kez okşayıp indi;
Deminki çağıldayan sesler bir zaman için dindi.
Duyuldu sonra imamın keder veren seslenişi,
Diyordu:
-Söyleyin Allah için şu rahmetliyi,
Nasıl bilirsiniz ey Müslümanlar?
-İyi biliriz!
-Yarın Allah’ın huzurunda toplanıp hepiniz,
Bu yolda iyi şehadet edersiniz ya?
-Evet!
-İmam efendi, hellallık da iste, merhamet et...
-Helâl edin hadi öyleyse şimdi hakkınızı.
-Helâl edin hadi bekletmeyin adamcağızı!
Cemaatin yüreğinden kopunca “helâl olsun” diye
Saflık dolu bir ünleyiş, birden cenaze, içten gelen âh
Gibi çıktı evden; gökyüzünde yükseldi.
İçerde başladı coşan bir ağıt şimdi;
Baş örtüsüyle kadınlar gözüktü pencereden:
-Bıraktın öyle mi, en sonra kardeşim, bizi sen!
-Yıkıldı dostlar evim, barkım ... Ah gitti kocam L
-Dayım melek gibi insandı; ben nasıl yanmam!
-Tamam otuz senedir komşuyuz da bir kerre,
Kızıp da “ey!” demiş insan değildi, hemşire!
-Zavallı Remziye! Boynun büküldü evlâdım...
-Babam ne oldu?
-Baban... Öldü .
-Etme Ayşe Hanım,
Bu söylenir mi ya? Hicrân olur zavallı kıza...
- Ayol, şu öksüzü bir parçacık avutsanıza...
Açın da cumbayı etrâfa baksın ağlamasın...
Göründü cumbada baktım ki tombalak, sarışın,
Sevimli birküçücek kız... Beşinde ancak var.
Donuk yanakları üstünde parlayan yaşlar.
Zavallının eriyen rüh-i bî-günâhı idi.
Benim o mersiye yâdımda ağlıyor ebedî.
Sefine-pâre ki sırtmda mevc-i bî-hissin,
Yüzer... Önünde ademden nişâne bir engin,
Çeker durur onu sâhil-cüdâ açıklarına;
Bakar mı bir taşın üstünde durmuş ağlıyana?
Cenâze dûş-i cemâatte çalkalandıkça,
O tahta-pâreye benzerdi, düşmüş emvâca.
Nasıl duyar ki uzaklarda inleyen kadını?
Nasıl görür ki yetimin hurûş eden yaşını ?
Bu hây ü hûy-i kvyâmet-nümûn içinde söner,
Samîm-i hilkati sûzân eden enîn-i beşer.
Değilmiş öyle geniş nâlenin hududu meğer:
-Bıraktın öyle mi en sonra kardeşim bizi sen!
-Yıkıldı dostlar evim barkım... Ah gitti kocam!..
-Dayım melek gibi insandı; ben nasıl yanmam!
-Tamam otuz senedir komşuyuz da bir kere
Kızıp da “ey!” demiş insan değildi, kardeşim!
-Zavallı Remziye! Boynun büküldü evladım...
-Babam ne oldu?
-Baban... Öldü.
-Etme Ayşe Hanım,
Bu söylenir mi ya? Unutulmaz bir acı olur sonra zavallı kıza...
-Ayol şu öksüzü bir parçacık avutsanıza...
Açm da cumbayı etrafa baksın ağlamasın...
Göründü cumbada baktım ki tombalak, sarışın,
Sevimli bir küçücek kız... Beşinde ancak var.
Donuk yanakları üstünde parlayan yaşlar,
Zavallının eriyen günahsız ruhu idi.
Benim o ağıt hâtınmda ağlıyor ebedi.
Bir küçük gemi ki sırtında hissiz dalganın,
Yüzer, önünde yokluğa işaret eden bir engin,
Çeker durur onu sahili olmayan açıklarına;
Bakar mı bir taşm üstünde durmuş ağlayana?
Cenaze cemaatin omzunda çalkalandıkça,
Benzerdi dalgalara düşmüş tahta parçasına.
Nasıl duyar ki uzaklarda inleyen kadını?
Nasıl görür ki yetimin çağlayan göz yaşını?
Bu kıyamete benzeyen kargaşa içinde söner,
İnsanoğlunun yaratılışın kalbini yakan feryatları.
Feryadın sının o kadar geniş değilmiş meğer:
271
Sokak bitip dönülürken kesildi matemler.
O tahta-pâre-i câmid, o iğbirâr-ı samût,
Güzer-gehindeki eşbâhı bir mehtb sükut
İçinde haşr ederek, dalgalarla seyrediyor;
Zemîne bakmıyor artık, semâ deyip gidiyor.
Bu mahmilin neye sık sık değişsin efrâdı?
Suâli fikre büyük bir hakikat anlattı :
Evet bekâ ezecek cism-i zâr-ı fâniyi,
Vücûd çekmiyecek ömr-i câvidânîyi.
Bu bâr-ı müdhişin altında titreyip dizler,
Dayanmıyor üç adımdan ziyâde dûş-i beşer!
Ağır ağır gidiyorken cenâze kâfilesi,
Nihayet oldu musallâ birinci merhalesi.
Çıkınca üstüne son minberin hatîb-i memât,
Açıldı dîde-i im' âna perde perde hayât .
* * *
Senin en son şeririndir şu bî-pervâ uzanmış taş;
Ki nermin hâb-gâhından çıkar, bir gün vurursun baş!
Elinden yok halâs imkânı, mâdâmei-hayât uğraş...
O, mutlak, sedd-i râhındır, aşılmaz.. Muktedirsen aş V
Musallâ: Müncemid bir mevcidir eşk-iyeûmânın;
Musallâ: Ahidir, berceste, mâtem-zâr-ı dünyânın ;
Musallâ: Minber-i tebliğidir dünyâda, ukbânın;
Musallâ-: Ders-i ibrettir durur pişinde, irf ânın.
Bu minberden iner nâsûta en müdhiş hakikatler,
Bu yerden yükselir lâhûta en hâlis kanâ’atler.
Civârından geçer zulmette bî-pâyan hay âletler:
Sokak bitip dönülürken kesildi matemler.
O cansız tahta parçası, o sessiz kırgınlık,
Yolu üstündeki varlıkları heybetli bir sessizlik
Etrafında toplayarak, dalgalarla seyrediyor;
Yeryüzüne bakmıyor artık, gökyüzü deyip gidiyor.
Bu tabutu yüklenip giden kişiler neden sık sık değişirler?
Sorusu fikre büyük bir gerçeği anlattı:
Evet bekâ ezecek bu inleyen ölümlü cismi,
Vücut, yükünü kaldıramayacak sonsuza dek yaşamanın.
Bu dehşetli yükün altmda dizler titriyor,
İnsanoğlunun omzu buna üç adımdan fazla dayanmıyor!
Ağır ağır gidiyorken cenaze kafilesi,
Sonunda musalla taşı oldu birinci basamağı.
Bu son minberin üstüne ölüm hatibi çıkınca,
Dikkatli gözler önünde açıldı hayat perde perde.
* * *
Senin en son tahtındır şu pervasız uzanmış taş,
Ki yumuşak yatağından çıkar, bir gün ona vurursun baş!
Elinde yok kurtuluş imkânı, hayatın boyunca uğraş...
O, mutlaka yolunu kesecektir, aşılmaz... Gücün yeterse aş!
Musalla: Yetim göz yaşlarının taşlaşmış bir dalgasıdır;
Musalla: Dünya denen matem evinin benzersiz bir âhıdır;
Musalla: Dünyada ahiretin tebliğ edildiği minberdir;
Musalla: İrfan sahipleri önünde duran bir ibret dersidir.
Bu minberden iner dünya âlemine en müthiş hakikatler,
Bu yerden yükselir İlâhî âleme en temiz kanaatler.
Etrafından geçer karanlıkta sayısız hayaletler:
Sadeleştirilmişi
Kefen-ber-dûş geçmişler, kalan üryan sef âletler!
Babam , kardeşlerim, evlâdım , annem ... Belki bunlardan
Muazzez bildiğim kıymetli birçok yâr-ı can eVân
Bu taştan atfeder zanneylerim dünyâya son im’ân...
Benim ruhum bu heykelden duyar hâmûş bin efgân!
Setîr-i saltanatlar devrilir, alt üst olur dünyâ;
Müşeyyed bürc ü bârülar düşer bir bir, bu taş hâlâ,
Zamânın dest-i tahribiyle, durmuş, eyler istihzâ;
Bütün mevcûda hâkim bir adem timsâlidir gûyâ.
Namaz kılındı; duâ bitti i Karhan, yoluna
Düzüldü taht-ı memâtın girip birer koluna.
Yarım sâat henüz olmuştu . Yolcular durdu ;
Demek ki; komşusu dünyânın âhiret yurdu.
Cenâze indi omuzdan yavaş yavaş, sonra,
Sokuldu servilerin ortasında bir çukura,
Atıldı üstüne üç beş kürek kemikli çamur
Kabardı toprağın altında biran, bir ur!
Evet, çıban, ki yatan duymuyorsa dehşetini,
Dönün de arkadakinden sorun fecâ’atini-
Sükûn içinde uyurken şu bir yığın toprak
İleVebed o küçük ruh çırpınıp duracak!...
274
Kefenleri omzunda geçmişler, çıplak kalan sefaletler!
Babam, kardeşlerim, evladım, annem... Belki bunlardan
Daha çok sevdiğim kıymetli bir çok can dostu şu an.
Dünyaya son kez dikkat ve ibretle bakar sanırım bu taştan.
Benim ruhum duyar sessiz bin çığlık bu taştan!
Saltanatların tahtı devrilir, alt üst olur dünya;
Sağlam surlar ve kaleler düşer bir bir, bu taş hâlâ,
Durmuş alay eder zamanın yıkıp harab eden eliyle;
Bütün varlığa hükmeden bir yokluk sembolüdür güyâ.
Namaz kılındı, dua bitti, kervan yoluna
Düzüldü, ölüm tahtının girip birer koluna.
Yarım saat henüz olmuştu. Yolcular durdu;
Demek ki; komşusu dünyanın, ahiret yurdu.
Cenaze indi omuzdan yavaş yavaş, sonra.
Sokuldu servilerin ortasında bir çukura.
Atıldı üstüne üç beş kürek kemikli çamur.
Kabardı toprağın altında bir çıban, bir ur!
Evet, çıban, ki yatan duymuyorsa dehşetini,
Dönün de arkada kalandan sorun iç yakan acısını;
Sessizlik içinde uyurken şu bir yığın toprak,
Sonsuza dek o küçük ruh çırpınıp duracak!...
İSTİĞRÂK
Tasavvur et ki muzlim bir şeb-i ecrâm-nâpeydâ:
Yatar heybetli âgûşunda dûrâdûr birfeyfâ;
Düşen gümrâh için yol bulma yok emvâc-ı zulmetten;
Gidilmez ... Her adım attıkça birgirdâb olurrehzen;
O rikistâna batmış , çalkanan seyyâh-ı âvâre
Nasıl müştâk ise bir nûra t bir necm-i rehâkâre ,
Sana ey lem’a-i ümmîd ben de öyle müştâkım;
Görün bir kerre zîrâ pek karanlık oldu afakim!
Geçir pîş-i hayâlinden ki cûşâcûş bir umman:
Nişandır yükselen her mevc-i tûfan-hîzi bir dağdan ;
Ölüm var, kurtuluş yok, sâhil-i imdâd uzaklarda;
Demâdem ruh titrer korkudan donmuş dudaklarda.
O coşkun unsurun savletleriyle uğraşan kimse,
Nasıl eyler tehâlük bir kenâr-ı tesliyet görse
Muhât-ı lücce-i ye’s olduğum bir böyle hâlimde
Senin tayfın da aynıyle o sâhildir hayâlimde.
Düşün âvâre bir mâder ki: Evlâdından olsun dür;
Tahayyül eyleyâhud biryetîm-i hânüman-mehcûr;
O bedbahtın nasıl evlâdı hiç gitmezse yâdından;
Nasıl çıkmazsa mâder, öksüzün bir dem fuâdından;
Benim yâdım da, ey ârâm-ı can, yâd-ı güzînindir.
Ne yapsam çünkü manzûrum, senin feyz 4 mübînindir:
Çemen emvâc-ı nûrundur, fidanlar yâl ü hâlindir:
Sulardan akseden sûret cemâl-i lâyezâlindir.
İSTİĞRAK
Heybetli kucağında uzayıp giden bir çölün yattığı
Karanlık, yıldızlan doğmamış bir geceyi gözünde canlandır:
Bu çöle düşüp yolunu şaşırmış kişinin yolunu bulması imkânsızdır
Karanlık dalgalarından, çünkü her adımda bir girdap yolunu
keser.
O kum deryasına batmış, çalkalanan avare gezgin
Nasıl arzu ederse bir nuru, bir yol gösterici yıldızı,
Seni ey ümit panltısı, ben de öylesine arzu etmekteyim;
Görün bir kere, çünkü pek karardı ufuklanm!
Coşkun bir okyanusu hayal et zihninde
Yükselip tufanlar koparan her dalgası bir dağı andırır;
Ölüm var, kurtuluş yok, yardıma yetişecek sahil uzaklarda;
Ruh sürekli titrer korkudan donmuş dudaklarda.
O coşkun suların hücumlarıyla uğraşan kimse,
Nasıl heyecanla atılır tutunacak bir layı görse,
Ümitsizlik dalgalarıyla kuşatıldığım böyle bir halimde,
Senin hayalin de tıpkı o sahildir hayalimde.
Zavallı bir anne düşün ki: Uzak kalmış yavrusundan;
Veya bir yetim hayal et, ayn düşmüş yuvasından;
O talihsizin nasıl hiç çıkmazsa yavrusu akimdan;
Öksüzün nasıl çıkmazsa annesi bir an bile kalbinden;
Ey ruhu dinlendiren varlık, yüksek hatıran işte böyle hep
aklımdadır.
Çünkü ne yapsam gördüğüm senin apaçık feyzindir.
Çimenler nurunun dalgalan, fidanlar endamındır;
Sularda yankılanan ise hiç son bulmayacak güzelliğindir.
Hırâm-ı nâzenînindir o raksan mevceler cüda ;
Mutarrâ nükhetindir gizlenen ezhâr-ı hoş-bûda.
Leyâlin sinesinde hâbe dalmış nazenin eshâr.
Eder gisûna yaslanmış cebin-i pâkini ihtâr.
Nigâhından saçılmış lem y alardır pîş-i hayrette
Yüzen ecrâm-ı nûrânûr bahr-i sermediyyette.
Zemin lebriz-i âsânn; semâ pâmâl-i envânn:
Avâlim hep merâyâ-yı nazar pîrâ-yı dîdânn.
* * *
Çekilmek istemiş de subh-dem bir cây-ı tenhâya.
Oturmuş sâhil-i deryaya , dalmıştım temâşâya.
Henüz âfâk açılmıştı: Semâ mahmûr idi hâttâ
Nümâyân olmamıştı hâb-gâhından güneş hâlâ.
Derin bir samte müstağrak, leb-i deryâda hiç ses yok...
Sabâ durgun, sular durgun, bütün eşyâda durgunluk!
Oferş-i nîlgûn üstünde, tıfl-ı nâzenin-vâri,
Uyurken dâye-i bîdar-ı subhun tıfl-ı envân;
Güneş, pişinde dağlar perde-dâr olmuş, harimindan
Görünmüş, sonra şehrâhında yükselmişti tedricen.
Teâlî eyleyince bir zaman bâlâ-yı kudrette,
Ziyâlar mevc mevc oldu o pehnâ-yı rükûdette.
Bu cûşişler o dağın havz-ı simini uyandırdı;
Sabâ enfâs-ı sevdâ-perveriyle dalgalandırdı.
Açıklardan gelen emvâc-ı peyderpeyle, sâhilden
Demâdem oldu vecd-efzâ, hazin bir nağme, bir şiven.
Kulak verdim o âhenge: Meğer âheng-i şi’rinmiş!
O cûşiş-zâr olan kulzüm senin ummân-ı fikrinmiş,
Güneş: Rûhun imiş; bir huzme şeklinde inen nûru:
O menba’dan buruşan sânihanmış doğrudan doğru.
Tecelli etti artık, anladım: Şensin bütün dünyâ..
Bu senlikte fakat ey yâr-ı gaib, ben neyim âyâ?
ÂMİN ALAYI
“ Gözüm ki kana boyandı, şarâbı neyliyeyim?
Şarâbı neyliyeyim?
Ciğer ki odlara yandı, kebâbı neyliyeyim ?
Kebâbı neyliyeyim?
Ne yâre yaradı cismim, ne bana, bilmem hiç !
İlâhi ben bu bir avuç türâbı neyliyeyim?
Türâbı neyliyeyim?
Âmin! Âmin!”
En önde, rahlesi âgüş-i ihtirâmında
Ağır ağır yürüyen bir dokuz yaşında melek ;
Beş on adım geriden, pîş-i ihtişâmında,
Şafak ziyâları hattâ ufül edip gidecek
Kadar lâtif, iki ma’sûmu bir açık payton
Vakâr u nâz ile çekmekte; arkasında bunun,
Küçük adımlı yaman bir tabur ki hayli uzun
O ruhtan daha sâfi olan yüreklerden,
Zaman zaman bir İlâhî terâne yükseliyor;
Bu cûş-i saffetin aksiyle ta meleklerden
Zemine doğru bir “amîn!” sadâsıdır geliyor
Muhiti her birinin bir sabâh-ı nûrânûr,
Bütün bu kafile efrâdı, pür-sürud-i sürür,
Yarıp önünde duran halkı muttasıl gidiyor!
AMİN ALAYI
“Gözüm ki kana boyandı, şarabı neyleyeyim?
Şarabı neyleyeyim?
Ciğer ki ateşlere yandı, kebabı neyleyeyim?
Kebabı neyleyeyim?
Ne yâre yaradı cismim, ne bana, bilmem hiç!
Allah’ım ben bu bir avuç toprağı neyleyeyim?
Toprağı neyleyeyim
Amin! Amîn!” (1)
En önde, saygıyla rahlesini kucağına almış,
Ağır ağır yürüyen bir dokuz yaşmda melek;
Beş on adım geriden, ihtişamı önünde
Şafağın ışıklan neredeyse sönüp gidecek
Kadar güzel iki çocuğu, bir açık payton
Naz içinde ve olgunlukla götürmekte; arkasında bunun,
Küçük adımh yaman bir tabur ki hayli uzun!
O ruhtan daha saf olan yüreklerden,
Zaman zaman bir üâhî nağme yükseliyor;
Bu temiz coşkunun yankısıyla tâ meleklerden,
Yeryüzüne doğru bir “âmîn!” sesidir geliyor.
Her biri çevresine bir sabah aydınlığı saçarak,
Bütün kafile fertleri, sevinç şarkıları söyleyerek.
Yarıp önünde duran halkı sürekli ilerliyor!
(1) Haşan Basri Çantay’uı yazdığına göre şair Safvet’e ait olan bu şiiri Mehmet Akif çok sever ve sık
sık okurmuş. Şiirin yukarıda eksik olan son iki mısraı şeyledir: “O günde bîçâre Safvet/Hesâbı
neyleyeyim ?" (Haşan Basri Çantay, Akifnâme, İstanbul 1966 , s. İJO.)
Bu bir ketîbe-i ma ’sûmedir ki , ey millet:
Selâma durmalısın şanlı rehgüzârutda;
Bu bir cenâh ki: Atîde bir ufak hareket
Yapıp cihanları oynatmak iktidârında!
Gelirde sâye-i imdâd-ı Hak'ta bir gün, bu,
Girer diyâr-ı meâlîye doğrudan doğru.
Bu ancak işte, eğer varsa, şanlı bir ordu!
Evet, ilerlemek isterse kârbân-ı şebâb,
Yolunda durmaya gelmez. O çünkü durmıyarak,
Sabâh-ı sermed-i âtiye eylemekte şitâb;
O çünkü isteyemez hâle katlanıp durmak!
Onun kudümü için nâzenîn-i istikbâl.
Açar da sine, o olmaz mı per-güşâ-yi visâl?
Durur mu artık onun karşısında, mâzî, hâl?
Fakat o zemzemeler uçtu hep dudaklardan...
Sürûd-i neşve bu âlemde pek süreksizdir!
Ağır ağır geçiyorken alay sokaklardan.
Gelir de caddenin ağzında mıhlanır, dikilir,
Mehîb-manzara bir anlı şanlı gerdûne;
İçinde pudralı üç kanlı çehre! Neyse yine,
Yol açtı bir iri ses mevkibin geçip önüne :
- Siz ey heyâkil-i bî-ruhu devr-i mâzînin.
Dikilmeyin yoluna kârbân-ı âtinin;
Nedir tarikim kesmekte böyle isti'câl?
Durun, ilerlesin Allâh için, şu istikbâl
Bu bir masumlar kafilesidir ki ey millet:
Selâma durmalısın şanlı yolu üzerinde;
Bu öyle bir kol ki: Gelecekte bir küçük hareket
Yapıp dünyaları yerinden oynatacak kuvvette!
Allah’ın yardımı sayesinde bir gün gelir de bu,
Girer yüksek bir diyara doğrudan doğru.
Bu ancak işte, eğer varsa, şanlı bir ordu!
Evet, gençlik kervanı ilerlemek isterse.
Yolunda durmaya gelmez. O çünkü durmayarak,
Geleceğin ebedi sabahına koşmakta;
O çünkü isteyemez bugüne katlanıp durmak!
Naz dolu gelecek güzeli, onun gelişine kucağını açmışken,
Gençlik kanatlarını açmaz mı kavuşmak için?
Durur mu artık onun karşısmda mâzî, hâl?
Fakat o üâhiler uçtu hep dudaklardan...
Sevinç şarkıları bu âlemde pek süreksizdir!
Ağır ağır geçiyorken alay sokaklardan,
Gelir de caddenin ağzında mıhlanır, dikilir,
Heybetli görünüşüyle bir anlı şanlı araba;
İçinde pudralı üç kardı çehre! Neyse yine,
Yol açtı bir iri ses, alaym geçip önüne:
Siz ey ruhsuz heykelleri geçmiş devrin,
Gelecek kervanının yoluna dikilmeyin;
Nedir yolunu kesmekte böyle acele etmek?
Durun, ilerlesin Allah için şu gelecek.
HASBIHÂL
“Mâ medâ fâte; ye'l-müemmelü gaybun,
Felekes’e-sâatü’lleti ente Jîhâ.”
Büyük bir şâirin düstûr-i hikmettir şu ihtân;
Velev duymuş da olsan yolsuz olmaz şimdi tekrarı:
“Geçen geçmiştir artık; ân-ı müstakbelse mübhemdir ;
Hayâtından nasibin: Bir şu geçmek isteyen demdir, "
Evet, mâzîye ric’at eylemek bir kerre imkânsız ;
Ümidin sonra istikbâl için sağlam mı? Pek cansız!
Bu günlük iş bugün lâzım yapılmak yoksa ferdaya
Bırakmışsan.,. O ferdâlar olur peyveste ukbâya!
Benim on beş yıl evvelden kalan işler durur hâlâ ;
Yarın bir başlayıp yapsam demiştim , bak, demin hattâ!
Müsevvifler için dünyâda mahvolmak tabVidir (*)
Bu bir kânûn-i fıtrattır- ki yok teVılî: Katidir.
Sakın ey nûr-i didem, geçmesin beyhude eyyâmın;
Çalış hâlin müsâidken... Bilinmez çünkü encâmm.
Diyorlar: “Ömrü inşânın yetişmez kesb-i irfâna ... ”
Bu söz lâkin değildir her nazardan pek hakîmâne.
Muhakkaktır ya insanlar için bir gâye-i âmâl;
(*) "Heleke'l-müsevvifün . . . n Hâdis-i Şerif
GÖRÜŞÜP DERTLEŞME
“ Geçen zaman uçup gitti; gelecek ise belli değil.
Sen ancak içinde bulunduğun hâlin sahibisin.”
Büyük bir şairin hikmetli bir kanuna işarettir şu uyarısı,
Önceden duymuş olsan bile yersiz olmaz şimdi tekrarı:
“Geçen geçmiştir artık; gelecek zamansa belirsizdir;
Hayatından nasibin: Bir şu geçmek isteyen zamandır.”
Evet, geçmişe geri dönmek bir kere imkânsız;
Peki gelecek için ümidin sağlam mı? Pek cansız!
Bugünlük iş bugün yapılmak gerek, yoksa yarma
Bırakmışsan... O yarınlar bağlanır artık öte dünyaya!
Benim on beş yıl önceden kalan işlerim durur hâlâ;
Yarm bir başlayıp yapsam demiştim, bak, demin hattâ!
İşi yarına bırakanlar için dünyada mahvolmak tabiidir (*)
Bu bir yaratılış kanunudur ki yok başka yorumu. Kesindir.
Salon ey gözümün nuru, geçmesin boşa günlerin;
Çalış durumun uygunken... Bilinmez, çünkü sonun.
Diyorlar: “İrfan tahsiline insan ömrü yetmez...”
Fakat öyle her yönden hikmetli değildir bu söz.
Muhakkak her insanın bir ideali vardır ya;
(*) “Bugünün işini yarına bırakanlar helak olur. ” Hadis-i Şerif
Sadeleştirilmişi
Edenler ömrünün sâ 'âtini hakkıyle isti’mâl
Zaferyâb olmasın isterse varsın asl-ı maksûda
Düşer bin maksad idrâk eyleyip bir zıll-i memdûda.
Evet, her türlü ma'nâsıyle irfan durdurur azmi ...
Fakat, insanlığın ma'nâsı olsun öğrenilmez mi?
Cibillîdir taharrî-i hakikat hırsı âdemde,
Onun mahsûlüdür meşhûd olan âsâr âlemde .
Atâlet fıtratın ahkâmına mâdem ki isyandır;
Çalışsın, durmasın herkim ki da ’vâsında insandır.
Zuhûr etmekle her ma îûma karşı bir alay meçhûl?
Neden olsun o maiûmâtı idrâk eyleyen medhûl?
Evet, ma 'lûm olanlar olmayan şeylerle bir nisbet
Edilmiş olsa, gayet az çıkar evvelkiler elbet;
Fakat câhille âlim büsbütün nisbet kabûl etmez:
O bir kördür, bu lâkin doğru yoldan hiç udûl etmez.
Diyor Kur' an: “ Bilenler, bilmiyenler bir değil... Heyhât
Nasıl yeksân olur zulmetle nûr, ahyâ ile emvât!"
Bu hikmetler bedıhidir-senin indinde elbette:
Fakat, çok sevdiğimdendir ki, tekrâr eyledim işte.
Sadedden gâlibâ ayrılmışım... Söz neydi ihtâr et;
Dalarsam nûr-i dîdem, böyle ba ’zen, durma bîdâr et.
Usandın sen de gerçek hikmetimden, hasbihâlimden;
Beş on söz kaldı lâkin dinle nazm-ı bî-meâlimden:
Diyorlar: “İ'tirâf-ı cehl iken tahsilin encâmı ,
Nedir beyhûde it 'âb eylemek şehbâl-i ikdâmı?"
Evet, lâkin varıp ser-hadd-i ma 'lûmâta bir insan
O gayetten demek lâzım ki: Yok irfân için imkân!"
Hakikî i i'tirâf altında parlar zilli irfânın ;
Budur insanlığın ma'nâsı, en son zevki vicdânın.
Ömür saatini kullananlar hakkıyla,
Asıl maksatlarına isterse ulaşamasınlar.
Binlerce maksada erişip sonunda bir ferahlatıcı gölgeliğe varırlar.
Evet, her türlü ma’nâsıyle irfan durdurur azmi...
Fakat insanlığın anlamı olsun öğrenilmez mi?
Gerçeği arama tutkusu insanda yaratılıştandır,
Dünyada görülen eserler bu tutkunun ürünüdür.
Mademki tembellik yaratılış kanunlanna isyan etmektir;
Öyleyse insanlık iddiasında bulunan durmayıp çalışmalıdır.
Her bilinene karşı bir yığın bilinmez ortaya çıkıyor diye,
Bilinenleri anlayıp öğrenen niçin ayıplansın?
Evet, bilinenler bilinmeyenlerle bir kıyaslansa,
Gayet az çıkar öncekiler elbet;
Fakat cahille âlim hiç bir şekilde kıyaslanmaz:
Biri kördür, fakat biri doğru yoldan hiç sapmaz.
Diyor Kur’an: “Bir değildir bilenlerle bilmeyenler...
Nasıl bir olur karanlıkla aydınlık, dirilerle ölüler!”
Bu hikmetler sence de bilinmektedir elbette:
Fakat çok sevdiğimdendir ki, tekrar ettim işte.
Konudan sanırım ayrılmışım... Söz neydi hatırlat; (1)
Dalarsam gözümün nuru, böyle bazen, durma uyar.
Usandın sen de gerçekten fildrlerimden, derdimi dökmemden;
Lâkin dinle, beş on söz kaldı anlamsız manzumemden:
Diyorlar: “Tahsilin sonunda insanoğlu ithaf eder cehaletini,
Öyleyse boş yere gayret kanatlarını yormanın nedir anlamı?”
Evet, fakat bilginin son sınırına varıp insan,
O noktada demesi gerekir ki: “Yok irfan için imkân!”
Hakiki itiraf altında parlar gölgesi irfanın;
Budur insanlığın anlamı ve en son zevki vicdanın.
(1) Şairin burada konudan ayrıldım demesinin sebebi, şiirin Sırat-ı Müstakim dergisindeki ilk neşrinde
bu mısradan önce sekiz mısra lık bir kıtanın bulunması ve bu mısralarda esas konudan biraz
uzaklaşmasıdır.
Sadeleştirilmişi
287
BEBEK
yâhud
HAKKI KARÂR
Bizim Cemile Feride ’yle bir sabah gelerek,
“Unutma beybaba , akşam birer hotozlu bebek,
Getir, kuzum ... ” dediler Ben de kızların keyfi
Kırılmasın diye reddetmedim şu teklifi,
Kiraz dudaklı, üzüm gözlü, inci dişli, iki
Edâlı yosma getirdim . Aman o akşamki,
Sevinme hâlini bir görmeliydi yavruların!
Durup oturmadılar hiç, dedim: * Yatın da yarın,
Bütün gün oynayınız ... ” Nerde! Kim yatar? O gece,
-Yemekte sızmaya melûfolan - Ferîde’me
Kabul olunmvyacak söz olursa, yatmaktı.
Yatar mı hiç? O nasıl hisli bir yumurcaktı.
Feride'nin yaşı beş yok; Cemileninki yedi;
Şu var ki, abla hanım pek hanım tavırlı idi .
Büyük kız oynadı bir parça, sonradan yattı;
Küçük sabâha kadar hep bebeğini hoplattı .
Ne ninniden alıyormuş, ne öyle hoppaladan...
“Işıl ışıl bakıyor â! bebek değil, afacan!”
Sabaha karşı tükenmiş mecâli yavrucuğun:
Mışıl mışıl uyuyor. .. Değmeyin aman uyusun.
Benim bulunmadığım bir zamanda kız uyanır;
Bebeği uyutmak için evde üç saat kapanır
BEBEK
yâhut
HAKK I KARAR (1)
Bizim Cemile Feride’yle bir sabah gelerek,
“Unutma beybaba, akşam birer hotozlu bebek.
Getir, kuzum...” dediler. Ben de kızların keyfi
Kırılmasın diye reddetmedim şu teklifi.
Kiraz dudaklı, üzüm gözlü, inci dişli iki
Edalı yosma getirdim. Aman o akşamki
Sevinme halini bir görmeliydi yavruların!
Durup oturmadılar hiç, dedim: “Yatın da yarın,
Bütün gün oynayınız...” Nerde! Kim yatar? O gece,
-Yemekte uyuyup kalmayı âdet eden- Feride’mce,
Kabul olunmayacak söz olursa, yatmaktı.
Yatar mı hiç? O nasıl hisli bir yumurcaktı.
Feride’nin yaşı beş yok; Cemile’ninki yedi;
Şu var ki, abla hanım pek hanım tavırlı idi.
Büyük kız oynadı bir parça, sonradan yattı;
Küçük sabaha kadar hep bebeğini hoplattı.
Ne ninniden alıyormuş, ne öyle hoppaladan...
“Işıl ışıl bakıyor â! bebek değil, afacan!”
Sabaha karşı tükenmiş mecali yavrucuğun:
Mışıl mışıl uyuyor... Değmeyin aman uyusun.
Benim bulunmadığım bir zamanda kız uyanır;
Bebeği uyutmak için evde üç saat kapanır.
(1) Hakk-i karar. Günümüz Türkçesi’nde “ kazandırıcı zaman aşımı” olarak karşılanan bir hukuk
terimidir. Bir kimsenin başkasının malını uzun süre kullanması sonucunda o malın kullananın
mülkiyetine geçmesi anlamına gelmektedir.
-Aman da pek yaramaz, uyku sıçramış başına.
Bakın beşik de gelirdim , bakın yatar mı şuna?
Yatar mısın seni maymun? Kapar mısın gözünü?
Acık da dinlesen olmaz mı annenin sözünü?
Kapandı işte gözün... Oh, şimdi artık yat!
Bebek ne yaptı bilinmez ki, sonradan, pat pat,
Dayak sadâlan akseylemiş öbür odaya,
Güzel güzel uyumuş olsa kız da dövmez ya.
* * *
Gelince akşama, baktım, Feride pek düşkün.
Durur mu, ablası? Ben sormadan atıldı:
-Bugün
Ne yaptı, beybaba, bilsen... Zavallıcık bebeğe?
-Ne yaptı?
-Dövdü bir âlâ, sonunda kırdı .
- Niye?
-Bilir miyim, ona sor... Kız, getir bebeğni hadi !
Feride kaçtı yanımdan, getirmek istemedi
Çiçek çıkarmışa dönmüş, getirdiler ki, yüzü;
Birer kafes gibi kalmış o kuş bakışlı gözü.
Başında saçtan eser yok, ayak topal, kollar
Omuzdan oynamıyor, kim bilir, ne illeti var?
O kanlı canlı bebek şimdi işte bir kötürüm ..
- Bu ölmüş artık ayol, göm, götür de, hem ne ölüm.
* * *
Feride kaldı bebeksiz, Cemileninki fakat
Güzel güzel duruyor olmuyor ne kör, ne sakat.
Günün birinde berâberce oynuyorlarken,
Alıp Feride hazin bir niyâz tavn hemen
- Bebeğni ver, acıcık oynayım, kuzum abla...
Demez mi? Kız ne diyor?.. Galiba:
-İnayet ola!
Verir miyim sana ben hiç bebeğmi, yağma mı var?
- Hasislik etme kızım, ver!
- Alırsa sonra kırar.
- Nasıl kırara canım? Etme oynasın , veriver!
-Olur mu beybaba ?
- Elbet olur.
- Kırarsa eğer?
- Yarın sabah sana ben başka bir bebek alırım.
Bizim müdâhaleden sonra , u Oyna al bakalım!.. ”
Deyip Feride ’ye kerhen uzattı kız bebeği.
Ferîde’nin yüzü gülmüştü, baktım , iyden iyi.
Sevindi, oynadı, lâkin bu müsteâr sürür
Süreksiz oldu...
- Ver artık!
- Acık, daha , ne olur!..
- Bakındı beybaba?
- Kız , ver de sonradan yine al,
Mal olmaz insana, âdet değil, emânet mal.
Tekerrür etti birazdan şu yolda aynı niyâz:
-Bebeğni ver yine olmaz mı? Oynayım.
-Olmaz!...
Ben iltimâsı diriğ etmedim ikinci sefer.
-Çok oldu beybaba, ya! Sonra her zaman ister!
- Demin de aldı, hemen verdi, içlenir, yapma !
Sen ablasın ne kadar olsa...
-Başka vermem ama,
Çabuk verirsen eğer al da oyna kız, haydi..
Feride'nin bu sefer keyfi pek yolundaydı.
Epeyce dandiniler yaptı, hayli hoplattı;
Bebek kolunda , hasırlarda bir zaman yattı.
Demez mi? Kız ne diyor?.. Galiba:
-İnayet ola!
Verir miyim sana ben hiç bebeğimi, yağma mı var?
-Cimrilik etme kızım ver!
-Alırsa sonra kırar.
-Nasıl kırar a canım? Etme oynasın, veriver!
-Olur mu beybaba?
-Elbet olur.
-Kırarsa eğer?
- Yarm sabah sana ben başka bir bebek alınm.
Bizim müdahaleden sonra, “Oyna al bakalım...”
Deyip Feride’ye istemeyerek uzattı kız bebeği.
Feride’nin yüzü gülmüştü, baktım, iyiden iyi.
Sevindi, oynadı, fakat bu emanet sevinç
Süreksiz oldu...
-Ver artık!
-Acık daha, ne olur!..
Baksana beybaba?
-Kız, ver de sonra yine al,
Mal olmaz insana, âdet değil, emanet mal.
Tekrarlandı birazdan şu yolda aynı yalvarma:
-Bebeğini ver yine olmaz mı? Oynayım.
-Olmaz!...
Ben arka çıkmayı esirgemeden ikinci sefer.
-Çok oldu beybaba, ya! Sonra her zaman ister!
-Demin de aldı, hemen verdi, içlenir, yapma!
Sen ablasm ne kadar olsa...
-Başka vermem ama,
Çabuk verirsen eğer al da oyna kız, haydi...
Feride’nin bu sefer keyfi pek yolundaydı...
Epeyce dandiniler yaptı, hayli hoplattı;
Bebek kolunda, hasırlarda bir zaman yattı.
Fakat ne çâre! Gelip çattı vakt-i istirdâd,
Kızın nazarları beyhude etti istimdâd.
Cemile istedi ısrâr edip emânetini.
Çocuk da verdi, fakat görmeliydi, hiddetini !
Büyük kızın eziyordu gurur-i ma sûmu,
Bebek elinde gezerken, şu tıfl-ı mahrumu .
Ağır gelir ona elbette karşıdan bakmak
Sokuldu bak yine, hiç şüphe yok ki: Yalvaracak,
“Bebeğni ver” diye, lâkin ben eylemem ibrâm.
Hayır, değil bu edâ, bir edâ-yı istirhâm:
u Bebeğmi ver!” demesin mi üçüncüsünde kıza.
Meğer hukuk da bilirmiş bakın şu saygısıza!..
Fakat ne çâre! Geri verme vakti gelip çattı,
Kızın bakışları boş yere yardım aradı.
Cemile istedi ısrar edip emanetini,
Çocuk da verdi, fakat görmeliydi hiddetini!
Büyük kızın eziyordu masum gururu,
Bebek elinde gezerken, şu mahrum çocuğu.
Ağır gelir ona elbette karşıdan bakmak.
Sokuldu bak yine, hiç şüphe yok ki: Yalvaracak,
“Bebeğini ver” diye, fakat ben artık zorlamam.
Hayır, değil bu eda, bir yalvarma edası:
“Bebeğimi ver!” demesin mi üçüncüsünde kıza?
Meğer hukuk da bilirmiş bakın şu saygısıza!...
YEMİŞÇİ İHTİYAR
Sinîn-i ömr-i şedâid-güzîni olmalıdır,
Cebîn-i pâkine pîrin bu çîn-iye’si veren.
Elinde tartısı, dûşunda mülk-i seyyarı;
Yürür... Önünde mezar, arkasında bin şiven!
Zaman olur ki, uzaklarda bir serâb-ı muzî
Nümayişiyle, gözünden geçer hayâl-i vatan;
Sönük nigâhını bîdâr ederdi belki ümid,
Hayâle olsa müsâid bu meşy-i tâb-efgen.
Çeker şu bân hayâtmca hep hayâtı için;
Bilinse âh şu bâr-ı hayâtı çekme neden?.
FTİRÂF
Safahât’ımda, evet ; şir arayan hiç bulamaz;
Yalınız, bir yeri hakkında u Hazîn işte bu!” der.
Küfe? Yok. Kahve? Hayır. Hasta? Değil. Hangisi ya?
Üçbuçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder!
V
YEMİŞÇİ İHTİYAR
Ömrünün zahmetle geçen yıllan olmalıdır,
İhtiyarın temiz alnma ümitsizlik kınşıklarmı çizen.
Elinde tartısı, omzunda seyyar malı;
Yürür... Önünde mezar, arkasında bin matem!
Zaman olur ki, uzaklarda bir parlak serap
Görünüşüyle gözünden geçer vatan hayâli;
Bu takat kinci yaşayış elverseydi hayale,
Ümit belki can verirdi sönük bakışlarına.
Çeker şu yükü hayatmca hep hayatı için;
Bilinse âh şu hayat yükünü çekmek niçin?
İTİRAF
Safahatımda; evet, şiir arayan hiç bulamaz;
Yalınız, bir yeri hakkında “Hazin işte bu!” der.
Küfe? Yok. Kahve? Hayır. Hasta? Değil. Hangisi ya?
Üç buçuk manzumeye gömülüp ziyan olup koca bir ömür!
SadeteştirilrT>işİ
297
298
SAFAHAT
ikinci Kitap
Süleymâniye Kürsüsünde
SÜLEYMANİYE KÜRSÜSÜNDE
Kardeşim Fatin Hoca’ya (1)
Köprüden çok geçerim; hem ne kadar geçtimse,
Beni düşürmedi bir kerecik olsun ümitsizliğe,
Ne Haliç’in o yosun çehreli miskin suları;
Ne onun yaratılışa küsmüş gibi durgun kenan!
Herkesin hissi bir olmaz. Mesela karşıdaki
Sahilin, başbaşa vermiş, düşünen, pis, eski,
Ağlamış yüzlü, çirkin evleri durdukça, sizin
İçinizden acı şeyler geçecek hep... Lâkin,
Bak benim öyle değil. Siz de biraz şair olun:
Mesela, geçtiğiniz yalpa yapan tahta yolun,
Rahmetli babası acaba sal mı demekten ne çıkar? (*)
Geliniz farzedelim ki biz bunu: Yüzen bulvar!
Köprüler asma imiş Avrupa ufuklarında...
Varsın olsun, o da bir şey mi? Bizim Doğu’nun da,
Böyle daldırma olur... Hem açınız kitapları,
Köprünün nerde görülmüş, hani, deniz altında olanı?
Anladım: Ben ne kadar şiire özensem de, demek,
Seni, ey sevgili okuyucu, bu anlayış, pek pek,
Azıcık güldürecek... Yoksa öbür yanda, hazin
Binlerce gerçek sırıtırken kıyısından denizin,
Diyeceksiniz ki: “Hayalin yeri yoktur... Boşuna!”
Ya şu İlâhî sembol de mi gitmez hoşuna?
(1) Fotin Gökmen : 1877-1955 yıllan arasında yaşamış astronomi âlimi ve İstanbul Rasathanesinin
kurucusu, M. Akif in İttihat ve Terakki Cemiyetine girmesine aracılık etmiştir,
(*) Dini, Felsefi Musahabeler, s. 121. (Akif in dostlanndan olan Ferit Karnin eseridir. İstanbul’da
1911 yılında basılmıştır. Ferit Kam, burada dünyanın en eski köprüsünden söz etmektedir. Şair Galata
Köprüsü ! nün eskiliği dolayısıyla bu ikisi arasında esprili bir ilişki kurmaktadır. )
Sadeleştirilmişi
Öyle ta'zîb-i nigâh eyleme bedbin olarak,
Bırak etrâfı da, karşında duran ma’bede bak: (*)
Başka bir sâhile gehvâre-i emvâcından,
Böyle şeh-dâne çıkarmış mı yakınlarda zaman?
Ne seher-pâre-i san 'at ki ezelden mahmur...
Leb-i deryâdan uçan bir ebedî hande-i nur!
Sanki ummân-ı bekanın ezelî bir mevci
Yükselirken göğe, donmuş da kesilmiş inci!
Bu güher-pârenin eb’âd-ı semâvîsinde,
Yorulan didelerin haneden insin de,
Levse dalsın yeniden? Etme, yazıktır, olmaz;
Garba tevcih ediver, gel onu sen şimdi biraz:
Dur da Ma ’bûd’una yükselmek için ilme basan (**)
Ma ’bedin hâlini gör, işte serâpâ iman!
Yüce dağlar gibi, âfâka döşerken saye,
O, bekâdan daha câzib kesilen , âbediye,
Bir nazar, zevk- i bediinin yeter tatmin ...
Durma öyleyse, urûc et o ziyâ âlemine.
O ziyâ âlemi bilmez ki karanlık ne demek?
O semâvî yuva kirlenmedi, kirlenmiyecek
Onu ilâ eden etmiş ebediyyen ilâ.
Etse dünyâları tufan gibi levs istilâ ,
Bu, semâlarda yüzen , şâhikanın pâk eteği,
Karşıdan seyredecektir o taşan mezbeleyi.
Yerin altında sinen zelzeleler fışkırsın;
Yerin üstünde ne bulduysa devirsin, kırsın;
Hakkı son sadme-i kafiriyle bitirsin isyan;
(*) Yeni Cami
(**) Süley mâniye Câmİi’inin temellerinden bir kısmını da medreseler teşkil eder.
Öyle bakışlarına eziyet etme karamsar olarak,
Bırak etrafı da, karşında duran mâbede bak: (*)
Başka bir sahile dalgalar beşiği içinden,
Böyle büyük bir inci çıkarmış mı yalanlarda zaman?
Sanatın şafağında doğmuş öyle bir eser ki, ezelden mahmur.
Nurun deniz kıyısından uçan ebedî bir gülümsemesi.
Sanki bekâ okyanusunun ezeli bir dalgası
Göğe yükselirken, donmuş da kesümiş inci!
Bu mücevher parçasının gökyüzü gibi sonsuz uzaklıklarında
Yorulan gözlerin toprağa neden insin de,
Pisliğe dalsın yeniden? Etme, yazıktır, olmaz;
Batıya döndür gözlerini sen şimdi biraz:
Dur da Yaratıcısına yükselmek için ilme basan (**)
Mâbedin hâlini gör, işte baştan başa iman!
Yüce dağlar gibi, ufuklara yayarken gölge,
O, bekâdan daha çekici kesilen âbideye,
Bir göz atmak estetik zevkini tatmine yeter...
Öyleyse durma, yüksel o ışık âlemine.
O ışık âlemi bilmez ki karanlık ne demek?
O semavî yuva kirlenmedi, kirlenmeyecek.
Onu yükselten sonsuza dek yükseltmiş.
Pislik dünyalara tufan gibi yayılsa,
Bu, göklerde yüzen zirvenin temiz eteği,
Karşıdan seyredecektir o taşan mezbeleyi.
Yerin altında sinen zelzeleler fışkırsın;
Yerin üstünde ne bulduysa devirsin, kırsın;
Hakkı son yıkıcı darbesiyle isyan bitirsin;
(*) Yeni Cami
(**) Süleymaniye CamVinin temellerinden bir kısmını da medreseler teşkil eder.
Sadeieş&rimişi
303
Edeb için şimdi bir “saçma söz” denilsin,
Kalmasın, kısacası, altüst olarak duygular.
Ne yüreklerde yiğitlik, ne yiğitlikte hayat;
Yine görkemli kürsüsünde Süleymaniye,
Kalacak, doğruluğun yerdeki tek yurdu diye.
Yıkılır bir gün olur mahkemeler, mabedler;
En temiz yerleri en kirli ayaklar çiğner;
İnsanoğlu yeni bir din gibi görüp dinsizliği,
İnsanın hafızasından silinir Hakk’m adı;
Gömülür tarihin çukuruna yücelikler... Lâkin
Yine tek taşı düşmez bu Allah yuvasının;
Yine insanlıktan mahrum kalmış kayıtsızlar
Bu kutsal yerin koynuna sonsuza dek giremez;
Yine hatırasındaki Mevla’yı şu dört tane minare,
Kalbe bağlı birer dil gibi tasdik ve kabul eder.
Yine geçmişe gömülmez bu azametli çehre:
Leş değildir ki atılsın o umumi mezara!
Şimdi ey sevgili okuyucu, azıcık vaktin eğer.
Varsa -memnun olacaksın- beni takip ediver.
Gireriz koynuna, düşsek bile şayet yorgun,
Karşıdan baktığımız o nur dolu âbidenin.
Göreceksin: O kutsal yapının ebedi gölgesinde,
Sanatın ruhunu akıp giden bulut şeklinde.
“Gördüğüm var...” deme! Gel bir de beraber görelim.
Nereden? Haydi şadırvan kapısından girelim:
Sadeleştirilmişi
Bir musanna' kemer" üstünde kurulmuş Tevhîd;
Daha üstünde bir âyet ki: Hudâ’dan te'yîd,
Emr-i mevkût-i salâtın bize kat'iyyetine.
Şöyle bir baktı mı insan, kapının hey’etine,
Evvelâ her iki yandan oluyor çehre-nümûn:
Mütenâzır iki mihrâb , iki âzâde sütun.
Sonra göz yükseliyor doğru yarım kubbelere
Ki dayanmış biri sağdan biri soldan kemere .
İstalaktitle donanmış o hazin sineleri,
Okşayıp nûr-i nazar, geçti mi artık ileri,
Geliyor kısmen açılmış iki heybetli kanat,
Ki te’ârîci, telâfifi ne müdhiş s an 'at!
Sankim evlâ mütefekkir, kocaman bir beyni,
Açıvermiş bize göstermek için her yerini.
Görüyor şimdi nazar girdi mi derhal içeri:
Aynı eb'âd ile tesbît edilen kubbeleri.
Avlunun sâha-i üryânına bin sâye-i nur
Döşeyen bunca kemerlerle sütunlarda, vakur
Bir tenazur yoruyor görmek için irkileni.
Yalınız iç kapının üstüne yükseltileni,
-Mutlakâ medhali göstermek için olmalı ki -
Bir siyâk üzre atılmış, sıralanmış öteki
Kubbelerden daha yüksek, daha vâsi' duruyor.
Aynı heybetli kanatlar göze tekrar vuruyor.
Aşar aşmaz eşiğinden bu musanna bâbın
Şu yarım kubbe - ki pîrâyesidir mihrâbın-
Çarpıyor çeşm-i temâşâya, asıl kubbe değil.
Buna eş lâzım, evet olmamak olmaz kabil.
Yoksa ihmâl edilir şey mi tenâzur burada?
V
N \
J
Sanatkârane bir kemer, üstüne yazılmış Tevhid; (1)
Daha üstünde bir ayet ki: Doğrulamakta Allah’ın
Kesin bir emri olduğunu bize beş vakit namazın.
Şöyle bir baktı mı insan, kapının görünüşüne.
Evvela her iki yandan yüzünü göstermekte:
İki bağımsız sütun gibi simetrik iki mihrab.
Sonra göz yükseliyor doğru yarım kubbelere,
Ki dayanmış biri sağdan, biri soldan kemere.
İstalaktitle (2) donanmış o hüzünlü sineleri.
Okşayıp bakışlarının ışığı, geçti mi artık ileri.
Geliyor kısmen açılmış iki görkemli kanat.
Ki kıvrıntı ve girintileri ne müthiş sanat!
Sanki Mevla bir düşünüre has kocaman bir beyni,
Bize göstermek için açıvermiş her yerini.
Görüyor şimdi bakışlar uzandı mı derhal içeri:
Aynı uzaklıklarda yerleştirilmiş kubbeleri.
Avlunun çıplak sahasına bin ışık gölgesi
Döşeyen bu kadar kemer ve sütunlardaki
Vakûr simetriyi seyretmek yoruyor irkilip kalan kimseleri.
Yalnız iç kapmm üstüne yükseltileni,
-Mutlaka girişi göstermek için olmalı ki-
Aynı düzende dizilmiş, sıralanmış öteki
Kubbelerden daha yüksek, daha geniş duruyor.
Aynı heybetli kanatlar göze tekrar vuruyor.
Aşar aşmaz eşiğinden bu sanatkârane kapının,
Şu yarım kubbe -ki mihrabın süsüdür-
Çarpıyor seyreden göze, asıl kubbe değil.
Buna eş lazım, evet, olmamak mümkün değil.
Hiç simetri ihmal edilebilir mi burada?
(1) Tevhid: Lâiiâhe ülallâh (Allah’tan başka ilah yoktur) cümlesi
(2) İs ta takt ü : İslâm mimarisinde düşey bir yüzeyden, üstündeki dışa taşan bir yüzeye geçmek, gerekirse
ona bindirmelik görevi yapmak için kullanılan üç boyutlu, geometri yapım ve bezeme unsuru.
Sadeleştirilmişi
İşte tam ondaki eb’âda nazîr eb’âda
Semt-i re’sinde duran aynı da mâlik, hele bak,!
“Bu yarım kubbeler elbette açık durmıyacak,
Mutlaka birleşecektir ” diye beş hatve kadar
Atıverdin mi, görür kubbeyi hayretle nazar...
Ki dayanmış sanacaksın oyarım kubbelere.
Ama pek doğru değiL. Karşıki dörtyekpâre
Gıranittir taşıyan başlan üstünde onu.
Kahramanlar ki asırlar bükemez bir kolunu!
Ma ’bedin şimdiki ta } rife bakarsak, az çok;
Müstatil olması îcâb edecek! Öyle mi? Yok!
Şu, sütunlar ana dîvânna bağlanmak için ,
Ara yerlerden atılmış müteaddid kemerin
Konarak sırtına şâhin gibi durmakta olan ,
Kubbeler yok mu ya? Onlar buna vermez meydan.
Nerden îcâb ediyor sonra bu âvâre zehab?
O kadar ince tutulmuş ki tenâzurda hesab:
Hâricen kubbenin üstünden inen hatt-ı mümâs,
Ediyor her iki cânibde tamâmiyle temâs.
Tarafeynindeki san’atlı yarım kubbelere.
Artık ey sevgili kâri*, gel otur orta yere
Cebhe dîvânna bak camlara bak minbere bak;
Sonra mihrâb ite mahfillere, kürsîlere bak
İşte her cebhede, her yerde demâdem gönünen,
Lâkin esrâra bürünmüş gibi mübhem görünen,
Seni bîtâb-ı telâkki bırakan âyâtın,
V
İşte tam onun genişliğine eş genişliğe,
Başucunda duran diğeri de sahip, hele bak!
“Bu yarım kubbeler elbette açık durmayacak,
Mutlaka birleşecektir” diye beş adım kadar
Atıverdin mi, göz hayretle kubbeyi görür...
Ki dayanmış sanacaksın o yarım kubbelere.
Ama pek doğru değil... Karşıki dört yekpare
Granittir taşıyan başlan üstünde onu.
Kahramanlar ki yüzyıllar bükemez bir kolunu!
Mabedin şimdiki tarife bakarsak, az çok,
Dikdörtgen olması gerekecek! Öyle mi? Yok!
Şu, sütunların ana duvarına bağlanmak için,
Ara yerlerden atılmış bir çok kemerin
Sırtına konarak şahin gibi durmakta olan,
Kubbeler yok mu ya? Onlar buna vermez meydan.
Nereden çıkıyor sonra bu gereksiz yanılgı?
Simetri hesabı o kadar ince tutulmuş ki:
Dışarıdan kubbenin üstünden teğet geçen çizgiler,
İki yanındaki sanatlı yarım kubbelere,
Her iki yönde tamamiyle temas etmekte.
Artık ey sevgili okuyucu, gel otur orta yere.
Cephe duvarına bak, camlara bak, minbere bak;
Sonra mihrab ile mahfillere, kürsülere bak.
İşte her tarafta, her yerde sürekli görünen,
Fakat sırlara bürünmüş gibi kapalı görünen.
Seni düşünmekten yorgun bırakan ayetlerin,
Sadeleştirilmişi
309
Kalarak mülhem-i âvâresi hissiyyâtın,
Dalgalansın da denizler gibi kalbinde celâl;
Görmesin dîdelerin reng-i sivâ, reng-i zılâl !
Vecde gel; vahdete dal âlem- i kesretten uzak ...
Yalınız Sâni’i gör; san' atı, masnû'u bırak!
Ben de bir yer bularak şöylece tenhâ dalayım,
Varlığımdan geçeyim , mahv-ı temâşâ kalayım.
Ma 'bedin cebhe cidârındaki loş pencereler,
Güneşin sırtına bir ince tül atmış, esmer,
Mütemâdi sağıyor dâhile bir gölgeli nur.
O inen perde-i seyyâl arasından manzûr,
Koca bir mahşer-i îman ki ezelden medhûş...
Sineler vecd ile pür-cûş, dudaklar hâmûş!
Diz çöküp mermerin üstünde yalın kat hasıra,
Bekliyor hepsi milnâcâtı: Onun şimdi sıra.
Esiyor cevv-i mehîbinde bu vahdet-zârın,
Ebedî nefha-i rahmet ki, o binlerce yığın,
Gölge şeklindeki eşbâha teayyün veriyor:
Tepeden tırnağa zerrât-ı vücûd ürperiyor.
İnliyor nâle-i gayret der ü divârından,
Dâr duydukça gelen sayhayı deyyârından.
Rûhlar yanmada bî-tâb-ı tecellî kalarak,
Dîdeler nâ-mütenâhî ; ebedî müstağrak
Akıbet , başladı mahfilde hazin birferyâd;
Yeniden coştu eninlerle o bî-hûş eb’âd.
Bir de baktım ki: O her saftan uzanmış kollar,
Varacak sanki yarıp boşluğu Mevlâ ’ya kadar!
Şimdi üç bin . kişinin sîne-i malûmundan,
Kopan u âmîn ” sadâsıyle icâbet-lerzan!
Q
Onjinalı
Ve duyguların perişan ilhamları altında,
Allah’ın azameti kalbinde denizler gibi dalgalansın,
Gözlerin Allah’ın dışında başka bir renk, bir gölge görmesin.
Kendinden geç; birliğe dal, varlık âleminden uzak...
Yalnız Yaratıcı’yı gör; sanatı, sanat eserini bırak!
Ben de bir yer bularak şöylece tenha dalayım,
Varlığımdan sıyrılarak seyre dalıp kendimden geçeyim.
Mâbedin cephe duvarındaki loş pencereler.
Güneşin sırtına ince, siyah bir tül atmış da
İçeriye sürekli gölgeli bir nur sağıyor.
Su gibi akıp inen o perde arasından görünmekte.
Koca bir imanlılar mahşeri ki ta ezelden hayranlık içinde.
Kalpler kendinden geçerek coşmuş, dudaklar susmuş!
Diz çöküp mermerin üstünde yalınkat hasıra,
Bekliyor hepsi Allah’a yakarmayı: Onun şimdi sıra.
Esiyor heybetli boşluğunda bu birlik mekânının
Ebedî rahmet soluğu ki, o binlerce yığın
Ve gölge halindeki varlıklara bir şekil veriyor;
Vücudun zerreleri tepeden tırnağa ürperiyor.
Cemaatten gelen sesleri duydukça mâbedin,
Kapı ve duvarlarından gayret dolu inleyişler aksediyor.
Ruhlar tecelliden yorgun düşerek yanmakta.
Gözler bitmeyen sonsuz bir vecde dalmakta.
Sonunda, mahfilde hüzünlü bir feryat başladı;
Mâbedin aklı baştan alan uzaklıkları yeniden inleyişlerle coştu.
Bir de baktım ki. O her saftan uzanmış kollar,
Varacak sanki yanp boşluğu Mevla’ya kadar!
Şimdi üç bin kişinin günahsız ve temiz kalbinden,
Titrek bir “âmîn” çıktı, duanın kabulünü isteyen!
Sadeleştirilmişi
Sonra , bir okşanarak titreyen ellerle cibâh;
Döndü kürsîye o âvâre cemâ \ at nâgâh.
Kimdi kürsîdeki? Bir bilmediğim pîr amma ,
Hiç de bigâne değil kalbe o câzib sima.
Bembeyaz lihye-i pâkiyle, beyaz destân,
O mehîb alm, pek munis olan didân,
Her taraftan kuşatıp , bedri saran hâle gibi.
Ne şehâmet, ne melâhat veriyor, yâ Rabbi!
Hele gözler iki mihrak-ı semavidir ki:
Bir şuâtyle alevlendiriyor idrâki .
Ah o gözlerden inen huzme-i nûrânûrun ,
Bağlı her târ-ı füsunkârına bin ruh-i zebun!
- Beni kürsîde görüp , vazedecek sanmayınız;
Ulemâdan değilim, şeklime aldanmayınız I
Dînin ahkâmım zâten fukahanız söyler,
Anlatırlar size bir müşkiliniz varsa eğer,
Bana siz âlem-i İslâm i sorun , söyliyeyim;
Çünkü hiçbir yeri yok gezmediğim, görmediğim.
Şark-ı Aksâdan alın, Mağrib-i Aksâ’ya kadar,
Müslüman yurdunu baştan başa kaç devrim var!
Beni yormuştu bu yıllarca süren yolculuğun,
Daha başlangıcı ... Lâkin, gebereydim yorgun,
O zaman belki devâm eyliyemezdim yoluma;
Yoksa âram edemezdim. Bana zirâ “Durma,
Yürü, azminde devâm et... ” diye vermezdi aman,
Bir sadâ benliğimin fışkırıp a ’mâkından.
O sadâ işte benim gayret-i dîniyyemdir,
On (nail
Alınlanna sürdükten sonra titreyen ellerini;
O perişan cemaat hemen kürsüye yöneldi.
Kimdi kürsüdeki? Bir bilmediğim ihtiyar ama.
Hiç de yabancı değil kalbe o sevimli sîma.
Bembeyaz temiz sakalıyla beyaz sarığı,
O heybetli alnını, o pek cana yakın olan yüzünü
Ayı saran hâle gibi her taraftan kuşatıp
Ne yiğitlik, ne güzellik veriyor yâ Rabbi!
Hele gözler göklerin odaklaştığı iki noktadır ki:
Bir kıvılcımıyla ateşliyor kavrama yeteneğini.
Ah o gözlerden inen nur huzmelerinin
Büyüleyici her teline kuvvetten düşmüş bin ruh bağlı!
-Beni kürsüde görüp va’zedecek sanmayınız;
Alimler sınıfından değilim, şeklime aldanmayınız!
Dinin hükümlerini zaten din âlimleriniz söyler,
Dine ait sorunuz varsa onlar size anlatırlar.
Bana siz İslâm âlemini sorun, söyleyeyim;
Çünkü hiçbir yeri yok gezmediğim, görmediğim.
Uzak Doğu’dan alın, Uzak Batfya kadar,
Müslüman yurdunu baştan başa kaç dolaşmışlığım var!
Beni yormuştu bu yıllarca süren yolculuğun
Daha başlangıcı... Lâkin gebereydim yorgun,
O zaman belki devam edemezdim yoluma:
Yoksa bir yerde eğlenemezdim. Bana çünkü “Durma,
Yürü, azminde devam et...” diye vermezdi aman.
Fışkıran bir ses benliğimin derinliklerinden.
O ses -ki işte bendeki din gayretidir-,
Coşuvermez mi, içim sanki yanardağ kesilir;
Yeniden davranırım , eğlenemem bir yerde.
Ne cihan kaygusu derman bu devâsız derde ,
Ne de can , sonra filân duygusu engel, heyhat!
Can , cihan hepsi de boş, “gaye” dedir varsa hayat
Bir zamanlâr yine İstanbul'a gelmiştim ben.
Hâle baktıkça fakat, ümmetin âlîsinden,
Pek derin ye'se düşüp Rusya'ya geçtim tekrar.
Geçmeseydim edeceklerdi ya zâten icbar!
Sığmıyor en büyük endâzeye işler artık;
Saltanat nâmına; din nâmına bin maskaralık...
Ne felâket, ne rezâletti o devrin hâli!
Başta bir kukla, bütün milletin istikbâli
İki üç kuklacının keyfine mahkûm olmuş:
Bir siyâset ki didiklerdi, emînim, Karakuş !
Nerde bir maskara sivrilse, hayâsızlara pir,
Haydi Mâbeyn-i Hümâyûn'a!... Ya bâlâ, ya vezir!
Ümmetin hâline baktım ki: Yürekler yarası!
Ne bir ekmek yedirir iş; ne de ekmek parası.
Kışla yok, dâire yok, medrese yok, mektep yok;
Ne kılıç var, ne kalem... Her ne sorarsan, hep yok!
Kalmamış terbiye askerde. Nasıl kalsın ki?
Birinin ömrü mülâzımlıkta geçerken öteki,
Daha mektepte iken tayy-ı merâtible ferik!
Bir müşirlik mi var? Allâhû veliyyü'tt-tevfik!
Hele ilmiyye bayağıdan da aşağı bir turşu!
Bâb-ı Fetvâ denilen dâire ümmî koğuşu .
Oıpnaîı
314
Coştuğu zaman, içim sanki yanardağ kesilir;
Yeniden davranırım, eğlenemem bir yerde.
Ne dünya kaygısı derman bu çaresiz derde,
Ne de can kaygısı veya başka bir duygu engeldir.
Can, cihan hepsi de boş, hayat varsa “gaye”dedir!
Bir zamanlar yine İstanbul’a gelmiştim ben.
Duruma baktıkça fakat, ümmetin geleceğinden
Pek derin ümitsizliğe düşüp Rusya’ya geçtim tekrar.
Geçmeseydim de zaten mecbur edeceklerdi ya!
Ölçüyü, kuralı tamamen bozup bitirdik artık;
Saltanat adma, din adına bin maskaralık...
Ne felâket, ne rezâletti o devrin hâli!
Başta bir kukla, bütün milletin geleceği
İki üç kuklacının keyfine mahkûm olmuş:
Bir siyaset ki didiklerdi, eminim. Karakuş! (1)
Nerde hayasızlara baş olacak bir maskara sivrilse,
Haydi Mabeyn-i Hümayun’a! (2) Ya vezirliğe ya yüksek bir göreve
Ümmetin haline baktım ki: Yürekler yarası!
Ne bir ekmek yedirir iş var; ne de ekmek parası.
Kışla yok, dâire yok, medrese yok, mektep yok;
Ne kılıç var ne kalem... Her ne sorarsan, hep yok!
Kalmamış terbiye askerde. Nasıl kalsın ki?
Birinin ömrü teğmenlikte geçerken öteki,
Daha mektepte iken general olur, atlayıp rütbeleri!
Bir mereşallik mi var? Allahu veliyyü’t-tevfîk! (3)
Hele âlimler smıfı bayağından da aşağı bir turşu!
Bâb-ı Fetvâ (4) denilen daire cahiller koğuşu.
(1) . Karakuş: Önceleri köle iken efendisi tarafından azat edildikten sonra devlet kademelerinde yüksek
rütbelere çıkan ve kendisine gelen davalarda kanun ve mantık dışı hükümler vermesiyle tanınmış olan
Bahaeddin bin Abdullah (öl 1201). İslâmi edebiyatta şeriati ve kanunları daima yanlış yorumlayan ve
uygulayan kadı timsali olarak yer alır.
(2) . Mabeyn-i Hümayun: Sarayda padişahın sekreterlik dairesi.
(3) . AUahu veliyyü ’t-tevjîk: “Allah yardımını yoldaş kılsın” anlamında dua.
(4) . Bâb-ı Fetvâ: Osmanlı Devleti’ nde şeyhülislamın başında bulunduğu devlet dairesi Diğer bir adı
Meşihat 'tır.
Sadeleştirilmişi
Anne kamından icazetlidir, ecdâda çeker;
Yürüsün, bir de sarık, al sana kâdiasker!
Vükelâ neydi ya? Cumalcı, müzevvir, âdı;
Ne Hudâ korkusu bilmiş, ne utanmış ebedî,
Güç okur, hiç yazamaz bir sürü hırsız çetesi ...
Hani, can sağlığıdır doğrusu bundan ötesi!
Belki üç beş kişi olsun bulur, irşâd ederim ,
Diye etrâfa baİandımsa da, endîşelerim
İnkılâb eyledi bir nâmütenâhî ye ’se
Görünüp sûret-i haktan kimi söylettirme.
Ekseriyyet kafasız; varsa biraz beyni olan:
“Bu hükümet şu ahâlîye biçilmiş kaftan !
Kime dert anlatacaksın? Hadi anlat şimdi ...
Ben mi kaldım, neme lâzım!” diyerek yan çizdi .
Hüsn-i zanneylediğim bir iki fâzıl hocanın,
İstedim fikrini açmak; dedim: “Artık uyanın!
Memleket mahvoluyor, din de berâber gidiyor;
Size Kur’an, bakınız sâde uzaktan mı diyor?”
- Memleket mahvolacak, olmıyacak .. Baştakiler,
Düşünürler ona mevcûd ise bir çâre eğer.
Gelelim dîne: Ne mümkün çalışıp kurtarmak?
Bede’e’d-dînu garîben .. sözü elbet çıkacak ”
Dediler. Yokhyayım şimdi avâmın da biraz,
Nedir efkârı, dedim . Hey gidi vurdum duymaz!
Öyle dalgın ki, meğer sûrunu İsrâfiVin.
İşitip, yattığı yerden azıcık silkimin!
Yürüyor, altı çürük toprağa gelmiş, seyyar
Bir mezarlık gibi: Her nâsiye bir seng-i mezar!
Anne kamında diploma almıştır, babasma çeker;
Yürüsün, bir de sarık, al sana kazasker! (1)
Hükümet üyeleri neydi ya? Jurnalci, arabozucu, âdî;
Ne Allah korkusu bilmiş, ne de ebediyen utanmış,
Güç okur, hiç yazamaz bir sürü hırsız çetesi».
Hani, can sağlığıdır doğrusu bundan ötesi!
Belki üç beş kişi olsun bulur, aydınlatırım
Diye etrafa bakmdımsa da, düşüncelerim
Dönüşüverdi sonu gelmez bir ümitsizliğe,
Doğruluktan yana görünüp kimi söylettimse.
Çoğunluk kafasız; varsa biraz beyni olan:
“Bu hükümet şu halka biçilmiş kaftan!
Kime dert anlatacaksın? Hadi anlat şimdi...
Ben mi kaldım, neme lazım!” diyerek yan çizdi.
Hakkında iyi düşünce beslediğim bir iki faziletli hocanın,
İstedim fikrini açmak; dedim: “Artık uyanın!
Memleket mahvoluyor, din de beraber gidiyor;
Size Kur’an bakınız sade uzaktan mı diyor?”
-Memleket mahvolacak, olmayacak... Baştakiler,
Düşünürler ona var ise bir çare eğer.
Gelelim dine: Ne mümkün çalışıp kurtarmak?
Ba’ded-dînu gariben.. (2) sözü elbet çıkacak.”
Dediler. Yoklayayım şimdi halkın da biraz,
Nedir düşüncesi, dedim. Hey gidi vurdumduymaz!
Öyle dalgın ki, ancak Sürünü İsrafil’in (3)
İşitip, yattığı yerden azıcık silkinsin!
Yürüyor, altı çürük toprağa gelmiş, seyyar
Bir mezarlık gibi: Her alın bir mezar taşı!
(1). Kazasker. Osmanh Devleti ’nde ilmiye sıfımtı yüksek derecesinde bulurum devlet görevlisi
(2) . Ba ’de’d-dînu gariben: “Bu din garip gelmiştir, garip gidecektir” mealindeki hadis-i şerif.
(3) . Sûr: Kıyamet gününde ölülerin dirilerek mahşer yerinde toplanması için dört büyük melekten biri
olan İsrafil’in üfleyeceği boru.
Sadeleştirilmişi
317
Duymamış kaygı denen duyguyu -vicdânında.
Okunur her birinin cebhe-i hüsrânında ,
“Ne gelenden haberim var, ne gidenden haberim;
Serseri kevne gelelden beri sersem gezerim!"
Eskiden kalma bu söz, sanki o cansız beyinin,
Doğmadan rahmet-i Mevlâ'ya göçüp gittiğinin,
Dest-i kudretle yazılmış ezelî hâtırası!
" Geliyor ruhun için Fâtiha çekmek sırası;
Yazık ey millet-i merhûme! "dedikten sonra;
Atladım Rusya'ya gitmekte olan bir vapura .
O zaman Rusya'da hâkimdi yaman bir tazyik ..
Zulmü sevdirmek için var mı ya bir başka tarik?
Düşünen her kafanın mutlak ezilmekti sonu!
Medenî Avrupa, bilmem , niye görmezdi bunu?
Süngü, kurşun gibi kestirme ölümlerle ölen;
Yâhud işkenceler altında ecelsiz gömülen:
Ne soluk var, ne ışık var, ne otur var, ne durak,
İki üç yüz kulaç altında zeminin, çıplak,
Aç, susuz işletilen kanlan donmuş canlar,
Size milyonla desem, fazlası yok, eksiği var/
Bilmiyorlar ki bu şiddetlerin olmaz hükmü:
Göz yıllar önce, fakat, sonra kanıksar ölümü.
Sanıyorlar kafa kesmekle, beyin ezmekle,
Fikr-i hürriyyet ölür. Hey gidi şaşkın hazele !.
Daha kuvvetleniyor kanla sulanmış toprak :
Ekilen gövdelerin hepsi yann fışkıracak!
Hangi ma 'sumun olur hûnu bu dünyâda heder?
Yoksa kânûn-i İlâhîyi de yırtar mı beşer?
Duymamış kaygı denen duyguyu vicdanında.
Her birinin acı içindeki yüzünde şunlar okunmakta:
“Ne gelenden haberim var, ne gidenden haberim;
Dünyaya serseri geleliden beri sersem gezerim!”
Eskiden kalma bu söz sanki o cansız beynin,
Doğmadan Allah’ın rahmetine göçüp gittiğinin,
Kudret eliyle yazılmış ezelî hatırası!
“Geliyor ruhun için Fâtiha çekmek sırası;
Yazık ey açması millet!” dedikten sonra;
Atladım Rusya’ya gitmekte olan bir vapura.
O zaman Rusya’da yaman bir baskı hâkimdi...
Zulmü sevdirmek için başka bir yol var mı ki?
Düşünen her kafanın mutlak ezilmekti sonu!
Medeni Avrupa, bilmem, niye görmezdi bunu?
Süngü, kurşun gibi kestirme ölümlerle ölen;
Yahut işkenceler altında ecelsiz gömülen:
Ne soluk var, ne ışık var, ne otur var ne durak,
İki üç yüz kulaç altında yerin, çıplak,
Aç, susuz çalıştırılan kanlan donmuş canlar.
Size milyonla desem, fazlası yok, eksiği var!
Bilmiyorlar ki bu şiddetlerin olmaz hükmü:
Göz yılar önce, fakat sonra kanıksar ölümü.
Kafa kesmekle, beyin ezmekle, sanıyorlar
Hürriyet fikri ölür. Hey gidi şaşkın alçaklar!
Daha kuvvetleniyor kanla sulanmış toprak:
Ekilen gövdelerin hepsi yarın fışkıracak!
Hangi günahsızın kanı bu dünyada yerde kalır?
Yoksa insan Allah’ın kanununu da mı yırtar?
oâOSJöşunrnışj
319
Evvelâ gizlice bir matba’a te’sîs ettim;
Beş on öksüz bularak basmacılık öğrettim.
Kalemim çokça pürüzlüydü , fakat çâresi ne?
Sonra , bilmem kimin üslûbu avâmın nesine !
Dilimin döndüğü şiveyle bütün gün yazdım ,
Okuyanlar o kadar çoktu ki, hiç ummazdım.
Usta, âsânnı verdikçe çocuklar bastı;
Altı ay geçti, bizim matba’anın çıktı adı.
Göğsü imanlı beş on tane fedâi gelerek
Dediler: u Sen ne basarsan, onu tevzi edecek
Vâsıtan işte biziz; korkulacak şey yoktur...
Para lâzımsa da bildir ki verenler bulunur. ”
Bir cerideyle hemen başlayıverdim va’za.
Zâten en başlıca yol halkı budur ikâza.
Medeniyetteki insanlar için matbûât,
Şimdi kürsilerin en yükseği, lâkin, heyhât,
Sizde hiç böyle değil, belki tamâmen aksi:
En fenâ bir cereyan gösteriyor en iyisi.
Müslüman unsuru az çok uyanıktır orada;
Biz de ancak bunu tezyid ediyorduk arada.
Parasızlıktı hidâyette işin korkulusu ;
Ağniyâ altmı bezletti etekler dolusu ...
Açtık oldukça güzel medreseler, mektepler;
Okuyup yazmayı ta’mîme çalıştık yer yer.
Tatarın yüzde bugün altmışı hakkıyle okur;
Rusların halbuki nisbetleri gayet dûndur.
Ağniyâ, zannederim, sizde de az çok olacak...
Şu kadar var ki, çürük tahtaya basmazlar ayak!
Orijinali
320
Evvela gizlice bir matbaa kurdum;
Beş on öksüz bularak baskı işini öğrettim.
Kalemim çokça pürüzlüydü, fakat çaresi ne?
Sonra, bilmem kimin üslubu halkın nesine!
Dilimin döndüğü şiveyle bütün gün yazdım;
Okuyanlar o kadar çoktu ki, hiç ummazdım.
Usta, eserlerini verdikçe çocuklar bastı;
Altı ay geçti, bizim matbaanın çıktı adı.
Göğsü imanlı beş on tane fedai gelerek,
Dediler: “Sen ne basarsan, onu dağıtacak
Vasıtan işte biziz; korkulacak şey yoktur...
Para lazımsa da bildir ki verenler bulunur.”
Bir gazeteyle hemen vaaza başlayıverdim.
Zaten halkı uyandırmak için başlıca yol budur.
Medeniyetteki insanlar için gazetecilik,
Şimdi kürsülerin en yükseği, fakat, yazık,
Sizde hiç böyle değil, belki tamamen tersi:
En kötü bir yolu gösteriyor en iyisi.
Müslüman unsuru az çok uyanıktır orada;
Biz de ancak bunu artınyorduk arada.
Parasızlıktı başlangıçta işin korkulusu;
Zenginler altını verdi etekler dolusu...
Açtık oldukça güzel medreseler, mektepler;
Okuyup yazmayı yaymaya çalıştık yer yer.
Thtar’ın bugün yüzde altmışı haklayla okur;
Halbuki Ruslar’ın okuma yüzdesi gayet düşüktür.
Zenginler, zannederim, sizde de az çok olacak...
Şu kadar var ki, çürük tahtaya basmazlar ayak!
Fukarânız kılıyor, aklına geldikçe namaz;
Ağniyânızda da, hiç yoksa, zekât olsa biraz .
Şöyle dursun bu temenniye kulak vermeleri,
Sadr-ı a’zam paşanız fitre alır, sunsa biri!
Sonra zenginlerimiz: “Haydi gidin , fen getirim ”
Diye , her isteyenin şahsına bilmem kaç bin
Ruble tahsis ile sevkeylediler Avrupa 'ya;
Pek fedâkâr idi hemşehrilerim doğrusu ya.
Bu giden kafileden birçoğu cidden tahsil
Ederek döndü. Fakat geldi ki üç beş de sefil [
Hepsinin nâmını telvise bihakkın yetti...
Gönderenler ne peşîmân oluyorlar şimdi !
Hiç unutmam ki, cömerdin biri, hem zengin adam,
Beni yüzdürdü nihâyette şu sözlerle : “İmam,
Günde on kere gelip istediniz, hep verdim.
Yine vermezsem eğer millet için, nâ-merdim.
Yalınız, ehline gitsin bu emekler... Olura,
İş bizim Avrupa yârânına benzer sonra I
Hâli ıslâh edecekler, diyerek kaç senedir,
Bekleyip durduğumuz zübbelerin tavrı nedir?
Geldi bir tânesi akşam , hezeyanlar kustu!
Dövüyordum, bereket versin, edebsiz sustu.
Bir selâmet yolu varmış ... O da neymiş: Mutlak,
Dîni kökten kazımak, sonra, evet Ruslaşmak!
O zaman iş bitecekmiş... O zaman kızlarımız
Şu tutundukları gâyet kaba, pek mâ’nâsız
Örtüden sıyrılacak... Sonra da erkeklerden,
Analık ilmini tahsil edecekmiş... Zâten,
Fakirleriniz kılıyor aklına geldikçe namaz;
Zenginlerimizde de, hiç yoksa, zekât olsa biraz.
Şöyle dursun bu dileğe kulak vermeleri,
Sadrazam paşanız fitre alır, sunsa biri!
Sonra zenginlerimiz: “Haydi gidin, ilim getirin
Diye, her isteyenin şahsma bilmem kaç bin
Ruble (1) tahsis ederek gönderdiler Avrupa’ya;
Pek fedakâr idi hemşehrilerim doğrusu ya.
Bu giden kafileden bir çoğu cidden tahsil
Ederek döndü. Fakat geldi ki üç beş de sefil,
Hepsinin adını kirletmeye gerçekten yetti...
Gönderenler de pişman oluyorlar şimdi!
Hiç unutmam ki, cömertin biri, hem zengin adam.
Beni ter içinde yüzdürdü sonunda şu sözlerle: “İmam,
Günde on kere gelip istediniz hep verdim.
Yine vermezsem eğer millet için, nâmerdim.
Yalnız, yerine gitsin bu emekler... Olur a,
İş bizim Avrupa hayranlarına benzer sonra!
Durumu düzeltecekler diyerek kaç senedir,
Bekleyip durduğumuz züppelerin tavrı nedir?
Geldi bir tanesi akşam, saçmalıklar kustu!
Dövüyordum, bereket versin, edepsiz sustu.
Bir kurtuluş yolu varmış... O da neymiş: Mutlak,
Dini kökten kazımak, sonra, evet, Ruslaşmak!
O zaman iş bitecekmiş, o zaman kızlarımız,
Şu tutundukları gayet kaba, pek anlamsız
Örtüden sıyrılacak... Sonra da erkeklerden,
Analık ilmini öğreneceklermiş... Zaten,
(1). Ruble: Rusya'nın para birimi.
323
Müslümanlar o sebepten bu sefalette imiş:
Ki kadın “sosyete” bilmezmiş, esârette imiş!
Din için, millet için iş görecek alçağa bak :
Dîni pâmâl edecek, milleti Ruslaştıracak!
Bunu Moskof da yapar, şimdi nzâ gösterelim,
Başka bir ma’rifetin varsa haber ver görelim!
Al okut, Avrupa tahsili desinler, gönder,
Servetinden bölerek nâ-mütenâhî para ver;
Sonra bir bak ki: Meğer karga imiş beslediğin!
Hem nasıl karga? Değil öyle senin bellediğin!
Sâde bir fuhşumuz eksikti, evet, Ruslardan ...
Onu ikmâl ediverdik mi, bizimdir meydan!
Kızımın iffeti batmakta rezîlin gözüne...
Acırım tükrüğe billâhi, tükürsem yüzüne!
Demiş olsaydı eğer: “Kızlara mektep lâzım...
Şu kadar vermelisin” Kahrolayım kaçmazdım.
Elverir sardığımız bunları halkın başına...
Ben mezânmda huzur istiyorum, anladın a!
Biraz insâfa gelin , öyle ya artık ne demek?
Zengin olduk diye, lâ 'net satın almak mı gerek?”
İşte biz böyle didinmekte, çalışmakta iken,
Bir sabah üç tanıdık, seslenerek pencereden,
Dediler: “ Şimdi hükümet basacak matba’anı...
Durmanın vakti değildir. Hadi kaldır tabanı!”
Bir işâretle çocuklar çekilip tâ geriye,
Daldılar hepsi birer sesleri çıkmaz deliğe.
Onların nevbeti geçmiş, sıra gelmişti bana:
Yolu tuttum yalnız doğruca Türkistan'a.
Müslümanlar o sebepten bu sefalette imiş:
Ki kadın “sosyete bilmezmiş” esarette imiş!
Din için, millet için iş görecek alçağa bak:
Dini ayaklar altına alacak, milleti Ruslaştıracak!
Bunu Moskof da yapar, şimdi rıza gösterelim;
Başka bir marifetin varsa haber ver görelim!
Al okut, Avrupa öğrenimi desinler, gönder,
Servetinden bölerek hesapsız para ver;
Sonra bir bak ki: Meğer karga imiş beslediğin!
Hem nasıl karga? Değil öyle senin bellediğin!
Sadece bir fuhşumuz eksikti, evet, Ruslar'dan...
Onu tamamlıverdik mi, bizimdir meydan!
Kızımın namusu batmakta rezilin gözüne...
Acırım tükrüğe billahi, tükürsem yüzüne!
Demiş olsaydı eğer: “Kızlara okul lazım...
Şu kadar vermelisin” Kahrolayım kaçmazdım.
Elverir sardığımız bunları halkın başma...
Ben mezarımda huzur istiyorum, anladın a!
Biraz insafa gelin, öyle ya artık ne demek?
Zengin olduk diye lânet satın almak mı gerek?”
İşte biz böyle didinmekte, çalışmakta iken,
Bir sabah üç tamdık, seslenerek pencereden,
Dediler: “Şimdi hükümet basacak matbaanı...
Durmanın vakti değildir. Hadi kaldır tabam!”
Bir işaretle çocuklar çekilip ta geriye.
Daldılar hepsi birer sesleri çıkmaz deliğe.
Onların nöbeti geçmiş, sıra gelmişti bana:
Yolu tuttum yalınız doğruca Türkistan'a.
Gece gündüz yürüdüm bulmak için Taşkent'i;
Geçtiğimiz yerleri ta’dâda mahal yok şimdi.
Uzanıp sonra Buhârâ } ya } Semerkand’e kadar;
Eski dünyâda bakındım ki ne âlemler var?
Sormayın gördüğüm âlemleri , hiç söylemeyim:
Yâdı temkinimi sarsan da kan ağlar yüreğim.
O Buhârâ , o mübârek o muazzam toprak ;
Zilletin koynuna girmiş uyuyor müstağrak!
İbn-i Sînâ lan yüzlerce doğurmuş iklim ,
Tek çocuk vermiyor âguşuna ilmin , ne akim!
O rasad-hâne-i dünyâ, o Semerkand bile;
Öyle dalmış ki hurâfâta o mazisiyle:
Ay tutulmuş, “Kovalım şeytanı kalkın!" diyerek,
Dümbelek çalmada binlerce kadın, kız, erkek!
Bu havâlîde cehâlet ne kadar çoksa, nifâk,
Daha salgın, daha dehşetli ... Umûmen ahlâk,
- Pek bozuk ’’ az gelecek -nâmütenâhî düşkün!
Öyle murdânnı görmekte ki insan fuhşün;
Bırakın söylenemez: Mevki 'imiz camii’ dir;
Başka yer olsa da tafsile hayâ mânVdir.
Ya ta’assublan? Hiç sorma, nasıl maskaraca?
O, uzun hırkasının yenleri yerlerde, hoca,
Hem bakarsın eşi yok dîne teaddîsinde,
Hem ne söylersen olur dîni hemen rencide!
Milletin hayrı için her ne düşünsen: Bid’at:
Şer’i tağyir ile terzil ise -hâşâ- sünnet!
Ne Hudâ'dan sıkılırlar, ne de Peygamber’ den.
Bu ilimsiz hocalardan, bu beyinsizlerden,
Çekecek memleketin hâli ne olmaz, düşünün!
Gece gündüz yürüdüm bulmak için Taşkent’i;
Geçtiğim yerleri saymaya gerek yok şimdi.
Uzanıp sonra Buhara’ya, Semerkant’a kadar;
Eski dünyada bakındım ki ne âlemler var?
Sormayın gördüğüm âlemleri, hiç söylemeyim:
Hatırası metanetimi sarsar da kan ağlar yüreğim.
O Buhara, o mübarek, o azametli toprak;
Aşağılanmanın kucağında kendinden geçmiş uyuyor!
Yüzlerce İbni Sina (1) doğurmuş olan o diyar,
Tek çocuk vermiyor kucağma ilmin, ne kadar kısır!
Dünyanm rasathanesi olan Semerkant bile;
O geçmişine rağmen öyle dalmış hurafelere;
Ay tutulmuş, “Kovalım şeytanı kalkın!” diyerek,
Dümbelek çalmada binlerce kadm, kız, erkek!
Bu bölgede cehalet ne kadar çoksa, bölücülük
Daha salgın, daha dehşetli... Bütünüyle ahlâk
-Tek bozuk” az gelecek -sonsuz derecede düşkün!
Öyle murdannı görmekte ki insan fuhşun;
Bırakın söylenemez: Bulunduğumuz yer camidir;
Başka yer olsa da anlatmaya utanma duygusu engel olur.
Ya taasssuplan? Hiç sorma, nasıl maskaraca!
O, uzun hırkasının yenleri yerlerde olan hoca,
Hem bakarsın dine saldırmakta eşi benzeri yoktur,
Hem söylediğin her söz hemen dinine dokunur.
Milletin hayrı için her ne düşünsen: Bid’at: (2)
Şeriati bozarak rezil etmek ise -hâşâ- sünnet!
Ne Allah’tan sıkılırlar, ne de Peygamber’den.
Bu ilimsiz hocalardan, bu beyinsizlerden,
Çekecek memleketin hâli ne olmaz, düşünün!
(1) . İbni Sina : 980-1037 tarihleri arasında yaşamış olan tanınmış İslâm filozofu.
(2) . Bid’at: Hz. Muhammed ’den (s.a.v.) sonra ortaya çıkan, şer'î bir delile dayanmayan inanç,
ibadet, fikir ve davranış.
327
Sayısız medrese var gerçi Buhara 'da bugün...
Okunandan ne haber? On para etmez fenlen
Ne bu dünyâda soran var ne de ukbâda geçer!
Üdebâ doğrusu pek çok, kimi görsen: Şâir.
Yalınız , şi'rine mevzu iki şeyden biridir:
Koca millet! Edebiyy âtı ya oğlan, ya kan...
Nefs-i emmâre hizâsında henüz duygulan!
Sonra tenkide giriş: Hepsi tasavvufla dolu:
Var mı sâfiyyede bilmem ki ibâhiyye kolu?
İçilir, türlü şenâ’atler olur, bî-pervâ;
Hâfızın ortada dîvânı kitâbüi-fet\'a!
44 Gönül incitme de keyfin neyi isterse becer!" (*)
Urefâ mesleği; a ’lâ, hem ucuz ; hem de şeker!
Şu kadar var ki şebâbında ufak bir gayret
Başlamış... Bir gün olup parhyacaktır elbet.
O zaman işte şu toprak yeniden işlenerek,
Bu filizler gibi binlerle fidan besliyecek!
Çin'de, Mançurya’da din bir görenek, başka değil
Müslüman unsuru gayet geri, gayet câhil.
Acaba meyl-i teâlî ne demek onlarca?
“Böyle gördük dedemizden !” sesi milyonlarca
Kafadan aynı tehevvürle, bakarsın, çıkıyor!
Arş-ı âmâli bu ses tâ temelinden yıkıyor.
Görenek hem yalınız Çin'de mi salgın; nerde!
Hep musâb âlem-i İslâm o devâsız derde.
(*) “Mebâş der pey âzâr ü herçi hâhî kün
Ki der şeriat-i mâ gayr ez in günâhı nîst. ”
328
Sayısız medrese var gerçi Buhara’da bugün...
Okunandan ne haber? On para etmez fenler,
Ne bu dünyada soran var, ne de ahirette geçer!
Edipler doğrusu pek çok, kimi görsen: Şair.
Yalnız şiirinin konusu iki şeyden biridir:
Koca millet! Edebiyatı ya oğlan, ya kadındır...
Nefs-i emmare (1) çizgisinde henüz duygulan!
Sonra tenkide giriş: Hepsi tasavvufla dolu:
Var mı tasavvufun bilmem ki her şeyi mübah gören bir kolu?
İçilir, Allah’tan korkmadan türlü iğrençlikler yapılır;
Hafız’ın (2) Divan’ı ortada fetva kitabıdır!
“Gönül incitme de keyfin neyi isterse becer” (*)
Arifler yolu; güzel, hem ucuz, hem de şeker!
Şu kadar var ki gençliğinde ufak bir gayret
Başlamış... Bir gün olup parlayacaktır elbet.
O zaman işte şu toprak yeniden işlenerek,
Bu filizler gibi binlerce fidan besleyecek!
Çin’de, Mançurya’da din bir görenek, başka değil.
Müslüman unsuru gayet geri, gayet cahil.
Acaba ilerleme isteği ne demek onlarca?
“Böyle gördük dedemizden!” sesi milyonlarca
Kafadan aym hiddetle, bakarsın, çıkıyor!
İdealler tahtını bu ses ta temelinden yıkıyor.
Görenek hem yalınız Çin’de mi salgın? Nerde!
Hep uğramıştır İslâm âlemi o çaresiz derde.
( 1) . Nefs-i emmâre: İnsanı kötülüğe sürükleyen şehvet.
(2) . Hafiz: 1325-1390 yıllan arasında yaşamış nndâne şiirleriyle ünlü İran şairi.
(*)■ "Kimseyi incitme de ne istersen yap. Çünkü bizim kanunumuzda bundan başka bir suç yoktur. ”
SaaeteşUnknışI
Getirin Mağrib-i Aksa ’daki bir müslümanı;
Birde Çin sûrunun altında uzanmış yatanı;
Dinleyin her birinin ruhunu : Mutlak gelecek,
“Böyle gördük dedemizden!” sesi titrek, titrek!
“Böyle gördük dedemizden!” sözü dînen merdûd;
Acabâ sâha-i tatbiki neden nâ-mahdûd?
Çünkü biz bilmiyoruz dîni . Evet, bilseydik.
Çâre yok, gösteremezdik bu kadar sersemlik.
“Böyle gördük dedemizden !” diye izmihlâli
Boylayan bir sürü milletlerin olsun hâli,
İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!
Yoksa, bir maksad aranmaz mı bu âyetlerde?
Lâfzı muhkem yalınız, anlaşılan, Kur’ân’ın:
Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz ma’nânım:
Ya açar Nazm-ı CelîVin, bakarız yaprağına;
Yâhud üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakktyle bilin,
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!
Bu havâlîdekiler pek yaya kalmış dince;
Öyle Kur' an okuyorlar ki: Sanırsın Çince!
Bütün âdetleri âyîn-i mecûsiye karîb;
Bir şehâdet getirirler, o da oldukça garîb.
Yalınız, hepsi de hürmetle anar nâmınızı.
Hiç unutmam, sarılıp hırkama bir Çinli kızı,
Ne diyor anlamadım, söyledi birçok şeyler;
Sonra me’yûs olarak ağladı... Bîçâre meğer,
Bana Sultân’ı sorarmış da, “nasıldır?” dermiş;
Yol yakın olsa imiş, gelmeyi isterlermiş!
Getirin Uzak Batı’daki bir müslümanı;
Bir de Çin Şeddi ’nin altında uzanmış yatanı;
Dinleyin her birinin ruhunu: Mutlak gelecek,
“Böyle gördük dedemizden!” sesi titrek titrek!
“Böyle gördük dedemizden!” sözü dince reddedilmiştir;
Buna rağmen acaba neden uygulama alanı sınırsızdır?
Çünkü biz bilmiyoruz dini. Evet, bilseydik,
Mümkün değil, gösteremezdik bu kadar sersemlik.
“Böyle gördük dedemizden!” diye diye
Çöküp giden bir sürü milletin durumu,
ibret olmaz bize her gün okuruz ezber de!
Yoksa bir maksat aranmaz mı bu ayetlerde?
Anlaşılan, yalnız söz tarafı önemli Ku r ’ â n ’ ı n ;
Çünkü kimsenin umurunda değil anlamı o kitabın:
Ya açar Kur’an-ı Kerim’in bakarız yaprağına;
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin.
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!
Bu bölgedekiler pek yaya kalmış dince;
Öyle Kur’an okuyorlar ki: Sanırsın Çince!
Bütün âdetleri mecusî âyinine benzemektedir;
Bir şehadet getirirler, o da oldukça gariptir.
Yalnız, hepsi de saygıyla anar adınızı.
Hiç unutmam, sarılıp hırkama bir Çinli kızı,
Ne diyor anlamadım, söyledi birçok şeyler;
Sonra üzülerek ağladı... Zavallı meğer,
Bana Sultan’ı sorarmış da, “Nasıldır?” dermiş;
Yol yakın olsa imiş, gelmeyi isterlermiş!
Sorunuz, şimdi. Jüponlarda nasıl millettir?
Onu tasvire zafer-yâb olamam, hayrettir!
Şu kadar söyliyeyim: Dîn-i mübînin orada,
Rûh-i feyyâzı yayılmış, yalınız şekli Buda.
Siz gidin, safvet-i İslâm'ı Jüponlarda görün!
O küçük boylu, büyük milletin efrâdı bugün,
Müslümanlıktaki erkânı siyânette ferîd;
Müslüman denmek için eksiği ancak tevhîd.
Doğruluk, ahde vefâ, vade sadâkat, şefkat;
Âcizin hakkını ilâya samimî gayret;
En ufak şeyle kanâ’at, çoğa kudret varken ;
Yine ifrât ile vermek, veren eller darken;
Kimsenin ırzına, nâmûsuna yan bakmtyarak,
Yedi kat ellerin evlâdını kardeş tanımak;
“Öleceksin!” denilen noktada merdâne sebat;
Yeri gelsin, gülerek, oymyarak terk-i hayat;
İhtirâsât-ı husûsiyyeyi söyletmeyerek,
Nef-i şahsîyi umûmun kine kurbân etmek;
Daha bunlar gibi çok nâdire gördüm orada...
Âdemin en temiz ahfâdına mâlik bir ada .
Medeniyyet girebilmiş yalınız fenniyle...
O da sahiplerinin lâhik olan izniyle.
Dikilip sâhile binlerce bâsiret, im 'ân;
Ne kadar maskaralık varsa kovulmuş kapıdan!
Garb'ın eşyâsı , eğer kıymeti hâizse yürür;
Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür!
Gece gündüz açık evler, kapılar mandalsız;
Herkesin sandığı meydanda, bilinmez hırsız.
Ya o mahviyyeti insan göremez bir yerde...
Sorunuz şimdi, Japonlar da nasıl millettir?
Onu anlatmaya güç yetiremem, hayrettir!
Şu kadar söyleyeyim: İslâm dininin orada,
Feyizli ruhu yayılmış, yalnız şekli Buda.
Siz gidin İslâm’ın saflığını, Japonlar’da görün!
O küçük boylu, büyük milletin fertleri bugün,
Müslümanlığın esaslarını korumakta tektir;
Müslüman denmek için eksiği ancak kelime-i şahadettir.
Doğruluk, anlaşmaya uymak, sözünde durmak, şefkat;
Güçsüzün hakkını üstün tutmaya en içten gayret;
Çoğa güç varken, en azıyla yetinmek;
Veren eller darken, yine de bol miktarda vermek;
Kimsenin ırzına, namusuna yan bakmayarak,
Yedi kat ellerin evladım kareleş tanımak;
“Öleceksin!” denilen noktada yiğitçe direnmek;
Yeri gelsin, gülerek, oynayarak hayatı feda etmek;
Şahsi hırslara meydan vermeyerek,
Şahsı çıkarları toplumunkilere feda etmek;
Daha bunlar gibi az rastlanır çok meziyetler gördüm orada...
Âdem’in en temiz çocuklarına sahip bir ada.
Medeniyetin girebilmiş sadece teknolojisi...
O da ülke sahiplerinden gelecek izne tâbi.
Dikilip sahile binlerce uzak görüşlü dikkatli göz;
Ne kadar maskaralık varsa kovulmuş kapıdan!
Batı’nın malları eğer kıymetliyse geçer;
Bir moda olarak gelen zararlı şeyler gümrükte çürür!
Gece gündüz açık evler, kapılar mandalsız;
Herkesin sandığı açıkta, bilinmez hırsız.
Ya o alçakgönüllülüğü insan göremez bir yerde...
“ Togo”nun umduğunuz tavrı mı vardır? Nerde!
“Gidelim!” der, götürür; sonra gelip tâ yanıma;
Çay boşaltırdı ben içtikçe hemen fincanım.
Müslümanlık, sanırım parhyacaktır orada;
Sâde OsmanlIların gayreti lâzım arada.
Misyonerler, gece gündüz yeri devretmedeler,
Ulemâ vahy-i İlâhîyi mi bilmem, bekler?
Hind'i baştan başa gezmekti murâdım , lâkin,
Nerde olsam, beni ta ’kîbi yüzünden polisin ,
Tâkatim bitti de vazgeçmede muzlar kaldım ;
Kaldım amma yine her mahfile az çok daldım!
Besliyormuş, bereket versin, o iklîm-i kadîm,
“Rahmetullâh”a muâdil daha yüzlerce hakîm.
Rûh-i edyânı görür, hikmet-i Kur'an'ı bilir
Ulemâ var ki: Huzurunda bugün Garp eğilir.
Hele hayran kalır insan yetişen gençlere de:
Bunların birçoğu tahsil eder İngiltere'de;
Sonra dindaşlarının ruhu olur, kalbi olur,
Çünkü azminden, ölüm çıksa, o dönmez, sokulur.
Öyle maymun gibi taklide özenmek bilmez;
Hiss-i milliyyeti sağlamdır onun, eksilmez.
Garb’ın almışsa herif, ilmini almış yalnız,
Bakıyorsun: Eli san' atlı, fakat, tımaksız!
Fuhşu yok, içkisi yok, himmeti yüksek, gözü tok;
Şer'-i ma 'suma olan hürmeti bizlerden çok.
Böyle evlâd okutan milletin istikbâli.
Haklıdır almaya âguşuna istikbali.
“ Togo”nun (1) umduğunuz tavrı mı vardır? Nerde!
“Gidelim!” der, götürür; sonra gelip ta yanıma;
Çay doldururdu ben içtikçe hemen fincanıma.
Müslümanlık, samrım parlayacaktır orada;
Sadece Osmanlılar’ın gayreti lazım arada.
Misyonerler, gece gündüz dolaşmaktalar,
Bilmem ki âlimlerimiz Allah’tan vahiy gelsin diye mi bekler?
Hind’i baştan başa gezmekti istediğim, lâkin,
Nerde olsam, beni izlemesi yüzünden polisin,
Gücüm tükendi de vazgeçmek zorunda kaldım;
Kaldım ama yine her topluluğa az çok daldım!
Besliyormuş, bereket versin, o eski ülke,
Rahmetullah’a (2) denk daha yüzlerce bilge.
Dinlerin ruhunu görür, Kur’an’ın hikmetini bilir
Âlimler var ki: Önünde bugün Batı eğilir.
Hele hayran kalır insan yetişen gençlere de:
Bunların çoğu öğrenim görür İngiltere’de;
Sonra dindaşlarının ruhu olur, kalbi olur,
Çünkü yolundan, ölüm çıksa, o dönmez, sokulur.
Öyle maymun gibi taklide özenmek bilmez;
Milliyet duygusu sağlamdır onun, eksilmez.
Batı’nın almışsa adam, ilmini almış yalnız,
Bakıyorsun: Eli sanatlı, fakat tımaksız!
Fuhşu yok, içkisi yok, gayreti yüksek gözü tok;
İslâm’ın suçtan uzak tutan hükümlerine saygısı bizlerden çok.
Çocuklarım, böyle okutan bir millet gelecekte,
Bağımsızlığı kucaklamayı hak edecektir elbette.
(1) . Togo: (1 847-1934) Savaş taraftan Japon amirali Heyhaciro Togo.
(2) . RahmetuUah : İzharü ’l-Hak adlı eseriyle misyonerlere cevap veren Hindistanlı bilgin
Yarın olmazsa , öbür gün olacaktır mutlak...
Uzak olmuş ne çıkar? Var ya bir âtî ona bak!
Haydarâbâd’a giderken, beni teşyîe gelen
Mîzebânın ne hazin çıktı şu ses talibinden:
“Ah biz hayra yarar unsur-i îman değiliz ...
Hind'in Islâm'ını pek Türk'e kıyâs etmeyiniz.
Onların rûh~i şehâmetle coşan kanlan var;
Bizde yok öyle samimî asabiyyet , o damar.
Bu ağır zillete ukbâya kadar mahkûmuz...
Duymuyor çektiği hüsranlan zîrâ çoğumuz!
Varsa ümmîdimiz Osmanlılann şevketidir.
Onu bir kerre işitsek... Bu sa'âdet yetişir. "
Beni ağlattı herif. Lâkin onun genç oğlu.
Dedi: “Yok, öyle değil; sîne-i millette dolu ,
Galeyân emrine ânıâde, hamiyyetli yürek;
Şu kadar var ki henüz kendini göstenniyecek.
Geçiyor şimdi esâretle deyip eyyamı ,
Müslümanlar gibi mâzisi büyük bir kavmi,
Ebedî zillete mahkum edemem doğrusu ben.
Daha bîçâre miyiz yoksa Mecûsîlerden?
Diyeceksin ki: Asırlarca sefîlâne hayat,
Söndürür meyl-i meâlîyi nihâyet... Heyhat!
Göz yumulmakla kör olmaz; külün altında ateş,
Ne kadar kalsa bunalmaz: Hele bir aç, hele eş!
Şunu öğretti ki İngiltere tahsili bana:
Milletin, memleketin böyle sefil olmasına
Orijinali
Yarın olmazsa, öbür gün olacaktır mutlak...
Uzak olmuş ne çıkar, var ya bir gelecek ona bak!
Haydarabad’a giderken, beni uğurlamaya gelen
Ev sahibinin ne hüzünlü çıktı şu ses kalbinden:
"Ah biz hayra yarar imanlı kimseler değiliz...
Hind'in İslâm'ını pek Türk'le kıyaslamayınız
Onların kahramanlık ruhuyla coşan kanları var;
Bizde yok öyle samimi din ve vatan gayreti, o damar
Bu ezici aşağılanmaya ahirete kadar mahkûmuz...
Hissetmiyor çektiği acılan çünkü çoğumuz!
Tek ümidimiz OsmanlIların göstereceği büyüklüktür
Onu bir kere duysak... Bu mutluluk yetişir."
Beni ağlattı adam. Fakat onun genç oğlu,
Dedi: "Yok öyle değil; milletin içinde dolu,
Coşup kabarmaya hazır, vatan gayretiyle dolu yürek;
Şu kadar var ki şimdilik kendini göstermeyecek.
Geçiyor şimdi esaretle deyip günleri,
Müslümanlar gibi tarihi büyük bir milleti,
Sonsuza dek aşağılanmaya mahkûm edemem doğrusu ben.
Daha zavallı mıyız yoksa Mecusîlerden? (1)
Diyeceksin ki: Yüzyıllarca sefil bir halde yaşamak,
Yüksek ve derin şeylere olan hevesi sonunda söndürür...
Ne kadar yazık!
Göz yumulmakla kör olmaz; külün altında ateş,
Ne kadar kalsa bunalmaz: Hele bir aç, hele eş!
Şunu öğretti ki İngiltere tahsili bana:
Milletin, memleketin böyle sefil olmasına
(1). Mecusî: Zerdüşt dinine mensup olup ateşe tapan kimseler.
Bir sebep varsa, havâssın geriden bakmasıdır. ..
Yoksa Şark’ın bu zekî unsuru her feyzi alır.
Müslümanlık gibi, mâhiyyeti cidden yüksek,
Sonra, vicdanları bir nefhada tehyic edecek,
Dimi fıtrideki bir milleti irşâda ne var?
Daha yüksek mi aceb Şarki ezen fıtratlar,
Kâbiliyyetçe? Hayır, ben buna aslâ kanmam.
Adam ister yalınız etmeye bîr kavmi adam!
Doğru yol işte budur, gel, diye sen bir yürü de,
O zaman bak ne koşanlar göreceksiniz sürüde!
Evvelâ beynine birfikr-i nezîh aşltyarak;
Hangi bir müslümanın göğsüne tuttumsa kulak;
Şunu duydum ki: Onun, hiç sesi çıkmaz, kalbi,
En temiz hissile vurmakta çocuk kalbi gibi.
Sineler gayzını fâş etmeye dursun varsın;
Vakti gelsin, o zaman var mı yürek, anlarsın !”
Haydarâbâd’a yetiştim ki, bütün Hindistan,
“ Verdi kanûn-i esâsîyi nihâyet Sultan !”
Diye birdenbire çalkandı. İnan, kabil mi?
Hiç o binlerce havâtır kemirirken içimi,
Bir cılız “belki!” nasıl hepsini tenkil etsin?
Ansızın başladı beynimde ümidin, ye’sin,
Doğduğumdan beri hiç görmediğim bir harbi...
O ne müdhiş helecanlardı, aman yâ Rabbi?
Verdi kanun-i esâsî... Bu, çıkar rü’yâ mı?
Yok canım öyle değil: Milletin istirhâmı,
Şekl-i tehdîd alıvermiş, o da muztar kalmış...
Hangi millet acaba ? Hem ne işitsen yanlış.
Bir sebep varsa, aydınların geriden bakmasıdır...
Yoksa Doğu’nun bu zeki milleti her feyzi alır.
Müslümanlık gibi mahiyeti cidden yüksek,
Sonra vicdanları bir üflemeyle heyecana getirecek,
Yaratılışa en uygun bir milleti aydınlatmanın nesi zor?
Doğuyu ezenler acaba yaratılışça daha mı yüksek
Kabiliyete sahiptir? Hayır, ben buna aslâ kanmam.
Adam ister yalnız etmeye bir milleti adam!
Doğru yol işte budur, gel, diye sen bir yürü de,
O zaman bak ne koşanlar göreceksin sürüde!
Önce beynine bir temiz fikir aşılayarak;
Hangi bir müslümanın göğsüne tuttumsa kulak;
Şunu duydum ki: Onun, hiç sesi çıkmaz kalbi,
En temiz duyguyla vurmakta çocuk kalbi gibi.
Kalpler öfkesini belli etmemeye varsın devam etsin;
Vakti gelsin, o zaman var mı yürek, anlarsın!”
Haydarabad’a yetiştim ki, bütün Hindistan,
“Sultan sonunda Kanun-ı EsasFyi (1) kabul etti!”
Diye birdenbire çalkandı. İnan, mümkün mü?
Hiç o binlerce hatıra kemirirken içimi.
Bir cılız “belki!” nasıl hepsini kovup uzaklaştırsın?
Ansızın başladı beynimde ümidin, ümitsizliğin,
Doğduğumdan beri hiç görmediğim bir savaşı...
O ne korkulu kalp çarpıntılarıydı, aman ya Rabbi?
Kanun-ı Esasi’yi kabul etti... Bu gerçekleşir rüya mı?
Yok canım öyle değildir: Milletin ricaları,
Tehdit şeklini alıvermiş ve o da mecbur kalmıştır...
Hangi millet acaba? Her ne işitsen yanlış.
(1) Kanun-i Esasi : Osmanlı Devleti’nde II. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte II. Abdülhamid tarafından
kabul edilen ve padişahın yetkilerini dc belirleyen anayasa.
Cûşa geldikçe fakat aynı terâneyle cihan,
Görür oldum dönen işler Yedu } llâh f ı nihan.
Bu ne şâhın işi, yâ Rab, ne sipâhın kân ...
Bu senin kudretinin havsala-çâk esrânl
Yurdumun gülmeyen evlâdını artık güldür...
Ağladım sonra çocuklar gibi hüngür hüngür.
Azıcık ruhuma , a'sâbıma geldikte sükûn,
Döndü vaz’iyyeti birden bire, baktım, yolumun:
Bir gün evvel yetişip dalmak için sinenize.
Boyladım sâhili, sâhilden açıldım denize.
Gemi enginde iken bende de engindi hayâl;
Kevser içmiş sofunun hâline benzer bir hâl!
Ömrü haybetle cehennemde geçen hâne-harâb ,
Verseler cenneti şaşkın gibi çekmez ya azâb;
Ben de ruhumdaki zulmetleri artık koğdum;
En büyük hasmım olan ye' si nihâyet boğdum.
Bahr-i Umman’da henüz çalkanıyormuş tekne...
Attı hülyâ beni tâ Marmara sâhillerine!
Görüyordum, iki üç bin mil açıktan bakarak.
Şu sizin kapkara İstanbul'u, kardan daha ak.
Parlıyor alm uzaktan ayın on dördü gibi;
Gülüyor: İşvesinin câzibeler müncezibi.
Ne gezer şimdi o zillet, o sefalet? Heyhat!
Bu ne müdhiş azamet, oh ne müdhiş dârât!
Sayısız mektep açılmış: Kadın, erkek okuyor;
İşliyor fabrikalar, yerli kumaşlar dokuyor.
Gece gündüz basıyor millete nâfi' âsâr;
Âdetâ matba'alar bir uyumaz hizmetkâr.
Fakat aynı sözler cihanı harekete getirip coşturunca,
Dönen işlerde Allah'ın gizli elini görür oldum.
Bu ne padişahın işi, ya Rab, ne ordunun işidir...
Bu senin kudretinin anlayışı parçalayan sırrıdır!
Yurdumun gülmeyen evlatlarını artık güldür...
Ağladım sonra çocuklar gibi hüngür hüngür.
Azıcık ruhuma, sinirlerime sükûnet gelince,
Döndü vaziyeti, birdenbire, baktım, yolumun:
Bir gün önce yetişip dalmak için koynunuza,
Boyladım sahili, sahilden açıldım denize.
Gemi enginde iken bende de engindi hayal;
Kevser içmiş sofunun hâline benzer bir hâl!
Ömrü mahrumluk içinde cehennemde geçen bir evsiz barksıza,
Verseler cenneti şaşkına dönüp nasıl acıları sona ererse,
Ben de ruhumdaki karanlıkları artık kovdum;
En büyük düşmanım olan ümitsizliği sonunda boğdum.
Okyanusta henüz çalkanıyormuş tekne...
Attı hülyâ beni ta Marmara sahillerine!
Görüyordum, iki üç bin mil açıktan bakarak,
Şu sizin kapkara İstanbul’u, kardan daha ak.
Parlıyor alnı uzaktan ayın ondördü gibi;
Gülüyor: İşvesi bütün çekicilikleri kendinde topluyor.
Ne gezer şimdi o horlanma, o sefillik? Nerde onlar!
Bu ne ürkütücü büyüklük, oh, o ne ürkütücü ihtişamdır!
Sayısız okul açılmış: Kadın erkek okuyor;
İşliyor fabrikalar, yerli kumaşlar dokuyor.
Gece gündüz basıyor millete faydalı eserler;
Adeta matbaalar bir uyumaz hizmetkâr.
341
Mülkü başta başa i’mâr edecek şirketler:
Halkın irşâdına hâdimyeni cem'iyyetler.
Durmayıp iş buluyor, gösteriyor, uğraşıyor;
Gemiler sâhile boydan boya servet taşıyor. ..
Hasır üstünde bu rü 'yalan görmekte iken ,
İki meVun gözün altında ayıldım birden:
Müslüman düşmanı bir Rus tanırım çoktandır...
Nerde görsem, kaçarım, çiftelidir çünkü katır!
Hele OsmanlIların nâmı anıldıkça biter;
Ne eyer kabil olur sırtına vurmak, ne semer!
Rusya'dayken beni gördükçe gelir, derdi: “İmam,
Oku sen yoksa işin ... Öldü sizin hasta adam!
Çıkmıyor vâris i meşru' u da bizden başka ... ”
Beni kaç kerreler ağlattı bu hınzırca şaka!
Yine lâhavle deyip geçmede kaldım muztar;
Çünkü altüst olacak bunca tasavvurlar var...
İşte hülyâlarımın canlı yerindeyken, of,
Nüksedip karşıma çıkmaz mı o illet Moskof!
Gözlerim çoktan açık olmasa, derdim: Kâbus...
İyi amma nereden bitti bu kurnaz câsûs?
Ayak üstünde dikilmiş, gözümün tâ içine
Bakıyor, hem de o şimşek gibi gözlerle yine!
- Çelebim, gel bakalım, gel... Dikilip durma, çay iç ...
Hasta canlandı, ne dersin? Bunu ummazdım a hiç ...
Kahraman milletti gördüm ya: Biraz silkindi,
Leş yiyen kargaların sesleri birden dindi!
Eski sevdâları, kâbilse, unutsun Ruslar...
Orijinali
342
Ülkeyi baştan başa imâr edecek şirketler;
Halkın aydınlanmasına hizmet edecek yeni dernekler,
Durmayıp iş buluyor, gösteriyor, uğraşıyor;
Gemiler sahile boydan boya servet taşıyor...
Hasır üstünde bu rüyaları görmekte iken,
İki uğursuz gözün altında ayıldım birden;
Müslüman düşmanı bir Rus tanırım çoktandır...
Nerde görsem, kaçarım, çiftelidir çünkü katır!
Hele Osmanlılann adı anıldıkça biter;
Ne eyer vurmak mümkün olur sırtına, ne semer!
Rusya’dayken beni gördükçe gelir, derdi: “İmam,
Oku sen yoksa işin... Öldü sizin hasta adam!
Çıkmıyor meşru mirasçısı da bizden başka...”
Beni kaç kereler ağlattı bu hınzırca şaka!
Yine lâhavle deyip geçmek zorunda kaldım:
Çünkü alt üst olacak bunca tasavvurlar...
İşte hülyâlarımın canlı yerindeyken, of,
Depreşip karşıma çıkmaz mı o illet Moskof!
Gözlerim çoktan açık olmasa, derdim: Kâbus...
İyi ama nereden çıktı bu kurnaz casus?
Ayak üstünde dikilmiş gözümün ta içine
Bakıyor, hem de o şimşek gibi gözlerle yine!
-Çelebim, gel bakalım, gel... Dikilip durma, çay iç...
Hasta canlandı, ne dersin? Bunu ummazdın a hiç...
Kahraman milleti gördün ya: Biraz silkindi.
Leş yiyen kargaların sesleri birden dindi!
Eski sevdalan, mümkünse, unutsun Ruslar...
Sadeleştirilmişi
- Ne dedin? Anlamadım! Hey gidi hülyâcı Tatar!
Kahraman milleti gördün., dediğin Türkler mi?
Sana söylersem eğer, şimdi, düşündüklerimi,
Ebediyyen bu hayâlâta vedâ eylersin.
- Ya senin votkacılardan mı hayır beklersin?
- Hasta canlandı, o iş bitti, diyorsun ; heyhat!
Olamaz böyle sefil ümmet için hakk-ı hayat.
Duyulan nağme-i hürriyyet onun son nefesi!
Yaşamaz yoksa emin ol ki bu barbar çetesi,
Medenî Avrupa'nın dâmen-i irf ânında;
Asya'nın belki o kumluk Arabistân’ında,
Lâşe hâlindeki bir devlete vardır medfen...
Anlıyordum ki: Herif çat Uyacak ye' sinden.
İntikamın olamaz böyle müsâid sırası,
Diye ; nerdeyse bulup hasmımın artık yarası,
Başladım deşmeye. Lâkin bu cedel başlvyalı,
Dinliyormuş bizi şâhin gibi bir Afganlı.
Vâkıâ Rusça konuştuk, yine külhâni, fakat,
Seslerin tavrına çoktandır edermiş dikkat.
Çay semâverlerinin hepsini birden yıkarak,
Rusu gırtlaklayıvermez mi? Aman, etme, bırak!
Demeden şaşkını yağmur gibi ıslattı hacı!
Ne tuhaftır ki: Zuhur etmedi bir da y vâcı.
Etse zâten ne çıkar? Hak zıpırındır; yalınız;
Dövülen mahkemelerden kovulur, çünkü cılız!
Birde İstanbul'a geldim ki: Bütün çarşı, pazar
Na’radan çalkanıyor! Öyle ya... Hürriyyet var!
Onjtnalı
-Ne dedin? Anlamadım! Hey gidi hülyâcı İhtar!
Kahraman milleti gördün... dediğin Türkler mi?
Sana söylersem eğer, şimdi, düşündüklerimi.
Sonsuza kadar bu hayallere veda edersin.
-Ya senin votkacılardan mı hayır beklersin?
-Hasta canlandı, o iş bitti diyorsun; nerede!
Hayat hakkı tanınamaz böyle sefil bir ümmete.
Duyulan hürriyet nağmesi onun son nefesi!
Gerçekte bu barbar çetesi, emin ol ki,
Medeni Avrupa'nın irfanı eteğinde sürdüremez hayatını.
Asya’nın belki o kumluk Arabistan’ında,
Leş halindeki bir devleti gömmeye bir yer bulunur...
Anlıyorum ki: Herif çatlayacak üzüntüsünden.
İntikamın böyle uygun sırası olamaz diyerek,
Artık düşmanımın yarası neredeyse bularak,
Başladım deşmeye. Fakat bu tartışma başlayalı,
Dinliyormuş bizi şahin gibi bir Afganlı.
Gerçi Rusça konuşmuştuk, fakat kabadayı yine,
Seslerin tonuna çoktandır dikkat edermiş.
Çay semaverinin hepsini birden yıkarak,
Rusu gırtlaklayıvermez mi? Aman, etme, bırak!
Demeden şaşkını yağmur gibi ıslattı hacı!
Ne tuhaftır ki: Ortaya çıkmadı bir davacı.
Çıksa zaten ne olur? Hak zıpırındır yalnız:
Dövülen mahkemelerden kovulur, çünkü cılız!
Bir de İstanbul’a geldim ki: Bütün çarşı pazar
Naradan çalkanıyor! Öyle ya... Hürriyet var!
Galeyan geldi mi, mantık savunurmuş... Doğru:
Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.
Kimse farkında değil, anlaşılan , yaptığının;
Kafalar tütsülü hülyâ ile, gözler kızgın.
Sanki zincirdekiler hep boşanıp zincirden,
Yıhvermiş de tırmarhâneyi çıkmış birden!
Zurnalar şehrin ahâlisini takmış peşine;
Yedisinden tutarak tâ dayanın yetmişine!
Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli;
En ağır başlısının bir zili eksik, belli!
Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük
Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük!
Kim ne söylerse, hemen el vurup alkışlanacak ..
- Yaşasın !
-Kim yaşasın?
- Ömrü olan.
-Şak! Şak! Şak!
Ne devâirde hükümet, ne ahâlîde bir iş!
Ne sanâyı, ne maârif, ne alış var, ne veriş.
Çamlıbel sanki şehir: Zabıta yok, râbıta yok;
Aksa kan sel gibi, bir dindirecek vâsıta yok
“Zevk-i hürriyeti onlar daha çok anlamalı "
Diye mekteblilerin mektebi tekmil kapalı !
İlmi tazyik ile talîm, o da bir istibdâd...
Haydi öyleyse çocuklar, ebediyyen âzâd!
Nutka gelmiş öte dursun hocalar bir yandan...
Sahneden sahneye koşmakta bütün şâkirdan.
Kör çıban neşterin altında nasıl patlarsa ,
Hep ağızlar deşilip, kimde ne cevher varsa ,
Coşku geldi mi, mantık savuşurmuş... Doğru:
Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.
Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının;
Kafalar tütsülü hülyâ ile, gözler kızgın.
Sanki zincirdekiler hep boşanıp zincirden,
Yıkıvermiş de tımarhaneyi çıkmış birden!
Zurnalar şehrin halkını takmış peşine;
Yedisinden tutarak ta dayanın yetmişine!
Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli;
En ağır başlısının bir zili eksik, belli!
Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük,
Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük!
Kim ne söylerse, hemen el vurup alkışlanacak...
-Yaşasm!
-Kim yaşasın?
-Ömrü olan.
-Şak! Şak! Şak!
Ne devlet dairelerinde memur var, ne halkta bir iş!
Ne sanayi, ne eğitim, ne alış var, ne veriş.
Çamlıbel (1) sanki şehir: Asayiş yok, râbıta yok;
Aksa kan sel gibi, bir dindirecek vasıta yok.
“Hürriyet zevkini onlar daha çok anlamalı”
Diye mekteplüerin mektebi hep kapalı!
İlmi zorla öğretmek, o da bir baskıdır...
Hadi öyleyse, çocuklar sonsuza kadar özgür!
Nutka gelmiş bir yandan öte dursun hocalar...
Sahneden sahneye koşmakta bütün öğrenciler.
Kör çıban neşterin altında nasıl patlarsa,
Hep ağızlar deşilip, kimde ne cevher varsa,
(1) ÇamkbeL Köroğlu hikayesinin geçtiği kanun düzeni ve asayişin olmadığı Bolu civarında bir yer.
Sadeleştirilmişi
V
Saçıyor ortaya, ister temiz, ister kirli;
Kalmıyor kimseciğin muzmeri artık gizli.
Dalkavuk devri değil, eski kasâid yerine,
Üdebânız ana avrat sövüyor birbirine!
Türlü adlarla çıkan nâ-mütenâhî gazete,
Ayrılık tohmunu bol bol atıyor memlekete.
İt yetiştirmek için toprağı gayet münbit
Bularak, fuhş ekiyor salma gezen bir sürü it!
Yürüyor dîne beş on maskara , alkışlanıyor,
Nesl-i hâzır bunu hürriyet-i vicdan sanıyor!
Kadın, erkek koşuyor borç ederek Avrupa y ya . . .
Sapa düşmekte sizin şıklara, zannım, Asya!
Hakk’a tefviz ile üç tâne yetişmiş kızını;
Taşıyanlar bile varmış buradan baldızını,
Analık ilmi için Paris'e, yüksünmiyerek...
Yük ağır, ecri de nisbetle azîm olsa gerek!
Şüphesiz yıktı o hülyâları meşhûdâtım...
Ama ben kendimi bir müddet için aldattım :
Galeyandır... Galeyan geldi mi kalmaz mantık.
Su bulanmazsa durulmaz... Hele sabret azıcık..
İyi, lâkin ne kadar beklemiş olsan, işler
Eskisinden daha berbâd, iyileşmek ne gezer!
Vatanın tâkati yoktur yeniden ihmâle:
Dolu dizgin gidiyor baksana izmihlâle!
Ey cemâat, uyanın, elverir artık uyku!
Yok mu sizlerde vatan nâmına hiçbir duygu?
Düşmeden pençesinin altına istikbâlin,
Biliniz kadrini hürriyyetin, istiklâlin.
Söyletip başka memâlikteki mahkûmîni :
Hâkimiyyet ne imiş, öğreniniz kıymetini.
348
Saçıyor ortaya, ister temiz, ister kirli;
Kalmıyor kimseciğin içinde sakladığı artık gizli.
Dalkavuk devri değil, eski kasideler yerine,
Edipleriniz ana avrat sövüyor birbirine!
Türlü adlarla çıkan sayısız gazete,
Ayrılık tohumunu bol bol atıyor memlekete.
İt yetiştirmek için toprağı gayet verimli
Bularak, fuhuş ekiyor salma gezen bir sürü it!
Yürüyor dine beş on maskara, alkışlanıyor!
Şimdiki nesil bunu vicdan hürriyeti sanıyor!
Kadın erkek koşuyor borç ederek Avrupa’ya...
Sapa gelmekte sizin alafrangalara, sanırım, Asya!
Allah’a ısmarlayıp üç tane yetişmiş kızını;
Taşıyanlar bile varmış buradan baldınızı,
Analık ilmi için Paris’e, yüksünmeyerek...
Yük ağır, karşılığı da o nisbette büyük olsa gerek!
Şüphesiz yıktı o hülyâları gördüklerim...
Ama ben kendimi bir müddet için aldattım:
Coşkudur... Coşku geldi mi kalmaz mantık...
Su bulanmazsa durulmaz... Hele sabret azıcık...
İyi, fakat ne kadar beklemiş olsan, işler
Eskisinden daha berbat, iyileşmek ne gezer!
Vatanın yeni bir ihmale dayanacak gücü yoktur:
Baksana, doludizgin yok olmaya doğru gidiyor!
Ey cemaat, uyanın, elverir artık uyku!
Yok mu sizlerde vatan nâmına bir duygu?
Düşmeden pençesinin altma kötü geleceğin.
Biliniz kıymetini hürriyetin, bağımsızlığın.
Söyletip başka ülkelerde esir yaşayanları...
Hâkimiyet ne imiş, öğreniniz kıymetini.
Yoksa , onsuz ne şu dünyâ kalır İslâm'a , ne din ...
Kuşatır millet-i mahkûmeyi hüsrân-ı mübin.
Müslümanlık sizi gayet sıkı, gâyet sağlam ,
Bağlamak lâzım iken, anlamadım , anhyamam.
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize?
Birbirinden müteferrik bu kadar akvâmı,
Aynı milliyyetin altında tutan İslâmî
Temelinden yıkacak zelzele kavmiyyetir.
Bunu bir lâhza unutmak ebedî haybettir.
Arnavutlukla , Araplıkla bu millet yürümez...
Son siyâsetse bu, hiç böyle siyâset yürümez.
Sizi bir âile efrâdı yaratmış Yaradan;
Kaldırın ayrılık esbâbını artık aradan.
Siz bu da \âda iken yoksa, iyâzen-billâh,
Ecnebiler olarak sâhibi mülkün nâgâh.
Diye dursun atalar: “KaVa, içinden alınır. ”
Yok ki hiçbir işiten ... Millet-i merhume sağır!
Bir değil mahvedilen devlet-i İslâmiyye...
Girdiler aynı siyâsetle bütün makbereye.
Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.
Bırakın eski hükümetleri meydandakiler
Yetişir, şöyle bakıp ibret alan varsa eğer.
İşte Fas, işte Tunus, işte Cezayir, gitti!
İşte îrân’ı da taksim ediyorlar şimdi.
Bu da gâyetle tabîî koşanındır meydan;
Yaşamak hakkını kuvvetliye vermiş Yaradan.
Müslüman, fırka belâstyle zebun bir kavmi.
Medenî Avrupa üç lokma edip yutmaz mı?
Yoksa, onsuz müslümanlara ne şu dünya ne de din kalır....
Esir milleti apaçık bir ziyan ve acı kuşatır.
Müslümanlık sizi gayet sıkı, gayet sağlam,
Bağlamak lazım iken, anlamadım, anlayamam,
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin aranıza?
Irkçılık fikrini şeytan mı sokan zihninize?
Birbirinden ayrı bu kadar kavmi,
Aynı milliyetin altında tutan İslam'ı,
Temelinden yıkacak deprem ırkçılıktır.
Bunu bir an unutmak sonsuz mahrumiyetlere yol açar.
Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez...
Son siyasetiniz bu ise, böyle siyaset hiç yürümez.
Sizi bir ailenin fertleri gibi yaratmış Yaradan;
Kaldırın ayrılık sebeplerini artık aradan.
Siz bu davâda iken yoksa, Allah korusun.
Birden yabancılar oluverecek sahibi memleketin.
Diye dursun atalar: “Kale içinden alınır.”
Yok ki hiçbir işiten... Acınası millet sağır!
Bir değil yok edilen İslâm devleti...
Girdiler aynı siyasetle mezara hepsi.
Girmeden ayrılık bir millete, düşman giremez;
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.
Bırakın eski hükümetleri, meydandakiler
Yetişir, şöyle bakıp ibret alan varsa eğer.
İşte Fas, işte Tunus, işte Cezayir gitti!
İşte İran'ı da paylaşıyorlar şimdi.
Bu da gayet tabiî, koşanındır meydan;
Yaşamak hakkını kuvvetliye vermiş Yaradan.
Ayrılık belasına düşmüş müslüman bir kavmi,
Medeni Avrupa üç lokma edip yutmaz mı?
Ey cemâat , yeter Allâh için olsun , uyanın...
Sesi pek müdhiş öter sonra kulaklarda çanın!
Arzı oynattı yerinden yıkılırken İran...
Belki bir kıl bile ürpermedi sizden, bu ne kan!
Hiç sıkılmaz mısınız Hazret-i Peygamber’ den,
Ki uzaklardaki bir mü’mini incitse diken,
Kalb4 pâkinde duyarmış o musibetten acı?
Sizden elbette olur ruh4 Nebi da’vâcı.
Ey cemâat, uyanın! Yoksa, hemen gün batacak.
Uyanın! Korkuyorum: Leybi nedâmet çatacak!
Ne vapurlarla trenler sizi bîdâr etti!
Sizi kim kaldıracak, sûru mu İsrâfiVin?
Etmeyin... Memleketin hâli fenâlaştı... Gelin!
Gelin Allâh için olsun ki zaman buhranlı;
Perdenin arkası - Mevlâ bilir amma - kanlı!
Siz ki son lem’a-i ümmîdisiniz İslâmin,
Dayanın gayzına artık medenî akvâmın!
Şimdilik sulha sebep ordunuzun kuvvetidir;
Birde vaz’iyyet4 mülkiyyenizin kıymetidir.
Bu tezebzüble o kuvvet de fakat sarsılacak..
Çünkü isyanları bastırmaya me’mûr ancak!
Ordu mâdâm ki efrâdını milletten alır;
Milletin keşmekeşinden nasıl âzâde kalır?
Öyledir, memleketin hâli düzelmezse eğer,
Kışlalar evlere, asker de ahâlîye döner!
Durmasın sonra kazan kaldıradursun ordu,
Düşmanın saflan çiğner bu mukaddes yurdu.
Enbiyâ yurdu bu toprak; şühedâ burcu bu yer;
Ey cemâat, yeter Allah için olsun, uyanın...
Sesi pek korkunç öter sonra kulaklarda çanın!
Yeryüzünü yerinden oynattı yıkılırken İran...
Belki bir kıl bile ürpermedi sizden, bu ne kan!
Hiç sıkılmaz mısınız Hazret-i Peygamberden,
Ki uzaklardaki bir mümini incitse diken.
Temiz kalbinde o sıkıntının duyarmış acısını.
Peygamberin ruhu sizden elbette olur davâcı.
Ey cemât, uyanın! Yoksa hemen gün batacak.
Uyanm! Korkuyorum pişmanlık gecesi gelip çatacak!
Ne vapurlarla trenler sizi uyandırdı,
Ne de toplar bu derin uykuya bir kâr etti!
Sizi kim kaldıracak, sûru mu İsrafil’in?
Etmeyin... Memleketin hâli fenalaştı... Gelin!
Gelin Allah için olsun ki zaman tehlikeli;
Perdenin arkası -Allah bilir ama- kanlı!
Siz ki son ümit ışığısınız İslam’ın,
Medenî milletlerin öfkesine artık direnin!
Şimdilik barışa sebep ordunuzun kuvvetidir;
Bir de stratejik konumunuzun kıymetidir.
Fakat bu karışıklıkla o kuvvet de sarsılacak...
Çünkü isyanları bastırmakla görevli ancak!
Ordu madem ki fertlerini milletten alır;
Milletin karışıklığından nasıl uzakta kalır?
Öyledir, memleketin hâli düzelmezse eğer,
Kışlalar evlere, asker de halka benzer!
Durmasın sonra kazan kaldıradursun ordu,
Düşmanın safları çiğner bu kutsal yurdu.
Peygamber yurdu bu toprak; şehitler burcu bu yer;
Bir yıkık türbesinin üstüne Mevlâ titrer!
Dışı baştanbaşa birnesl-i kerîmin yâdı;
İçi boydan boya milyonla şehîd ecsâdı.
Öyle meşbû’-i şehâdet ki bu öksüz toprak;
Oh, bir sıksa adam otlan , kan fışkıracak!
Böyle bir yurdu elinden çıkaran nesl-i sefil,
Yerin üstünde muhakkar, yerin altında rezil!
Hem vatan gitti mi, yoktur size bir başka vatan;
Çünkü mirasyedi sâil kovulur her kapıdan!
Göçebeyken koca bir devlete kurmuş bünyâd;
Çerge hâlinde mi görsün sizi kalkıp ecdâd?
u Çerge hâlinde.., ” dedim... Korkarım ondan da tebâh:
Yurdunuz bir çökecek olsa, iyâzen-billâh.
Öyle iğrenç olacak âlabetin manzarası!
Ki tasavvur bile vicdanlar için yüz karası!
Azıcık bilmek için kadrini istiklâlin,
Bakınız çehre-i meş ’ûmuna izmihlâlin:
Yarılıp sanki zemin uğrayıvermişyeryer,
Bin sefil ordu ki efrâdı: Bütün âileler.
Hepsi aç, bir paralar yok, kadın erkek çıplak;
Sokağın ortası ev, kaldırımın sırtı yatak!
Geziyor çiğneyerek bunları yüzlerce köpek,
Satılık cevher-i nâmûs arıyor: Kâr edecek!
Sen işin yoksa namaz kılmak için mescid ara ...
Kimi câmiierin artık kocaman bir opera;
Kiminin göğsüne haç, boynuna takmışlar çan,
Kimi olmuş balo vermek için a’lâ meydan!
Orijinali
Bir yıkık türbesinin üstüne Mevla titrer!
Dışı baştan başa bir büyük neslin hatıralarıyla;
İçi de boydan boya milyonla şehit cesediyle doludur.
Şehadete öyle doymuş ki bu öksüz toprak:
Oh, bir sıksa insan otlan, kan fışkıracak!
Böyle bir yurdu elinden çıkaran aşağılık nesil,
Yerin üstünde horlanır, yerin altında ise rezil!
Hem vatan gitti mi, size bir başka vatan yoktur;
Çünkü mirasyedi dilenci her kapıdan kovulur!
Göçebeyken koca bir devleti bina etmiş olan
Ecdad, kalkıp da sizi çingeneler gibi çadırlarda yaşıyor mu
görsün?
“Çadırlarda yaşamak...” dedim... Korkarım ondan da beter:
Allah korusun, yurdunuz bir çökecek olsa,
Sonuçta ortaya çıkacak manzara öyle iğrenç olacak
Ki düşünmek bile vicdanlar için yüz karasıdır!
Bağımsızlığın değerini azıcık bilmek için,
Yıkılıp çöküşün uğursuz çehresine bir bakınız:
Yarılıp sanki zemin uğrayıvermiş, yer yer
Bin sefil ordu ki fertleri: Bütün aileler.
Hepsi aç, bir paralar yok, kadın erkek çıplak;
Sokağın ortası ev, kaldırımın sırtı yatak!
Geziyor çiğneyerek bunlan yüzlerce köpek,
Satılık namus cevheri arıyor: Kâr edecek!
Sen işin yoksa namaz kılmak için mescit ara...
Kimi camilerin artık kocaman bir opera;
Kiminin göğsüne haç, boynuna takmışlar çan,
Kimi olmuş balo vermek için pek güzel meydan!
Sadeleştirilmişi
I
355
Vuruyor bando şu karşımda duran minberde;
O y sizin secdeye baş koyduğunuz, mermerde,
Dişi, erkek, bir alay murdar ayak dans ediyor;
İşveler, kahkahalar kubbeyi gümbürdetiyor!
Avlu baştan başa binlerce dilenciyle dolu ...
Eski sâhibleri mülkün kapamışlar da yolu,
El açıp yalvarıyorlar yeni sahiplerine ! (*)
Bu sizin ağlamana benzedi mi diğerine :
Endülüs tâcı elinden alınan bahtı kara ,
Savuşurken, o güzel mülkü verip ağyâra.
Tırmanır bir kayanın sırtına, etrafa bakar.
Bırakıp çıktığı cennet gibi zümrüt ovalar,
Başlar ağlatmaya bîçâreyi hüngür hüngür!
Karşıdan vâlide sultan bunu pek haklı görür,
Der ki: “Çarpışmadın erkek gibi düşmanlarla;
Şimdi, hiç yoksa, kadınlar gibi olsun ağla . "
Bırakın mâtemi, yâhu ! Bırakın fedyâdı,
Ağlamak fâide verseydi, babam kalkardı
(*) Bir zamandan beri için için ağlcyan cemâat bu levhanın karşısında feryâdıru zabtedemedL
Ma 'bedin içi bir mahşer hâlini aide O hây ü hûy arasında ihtiyarın ne söylediği bir müddet
işitilemedi. Nihâyet, o da beş on dakika beklemeye mecbür oldu.
Vuruyor bando şu karşımda duran minberde;
O, sizin secdeye baş koyduğunuz, mermerde,
Dişi, erkek bir alay murdar ayak dans ediyor;
Kırıtmalar, kahkahalar kubbeyi gümbürdetiyor!
Avlu baştan başa binlerce dilenciyle dolu...
Eski sahipleri ülkenin kapamışlar da yolu,
El açıp yalvarıyor yeni sahiplerine! (*)
Bu sizin ağlamanız bir başkasınınkine benzedi:
Endülüs tacı elinden alınan bahtı kara
O güzel ülkeyi yabancılara verip savuşurken.
Bir kayanın sırtına tırmanır, etrafa bakar.
Bırakıp çıktığı cennet gibi zümrüt ovalar,
Başlar ağlatmaya zavallıyı hüngür hüngür!
Karşıdan valide sultan bunu pek haklı görür,
Der ki: “Çarpışmadın erkek gibi düşmanlarla;
Şimdi, hiç yoksa, kadınlar gibi olsun ağla.”
Bırakın matemi yahu! Bırakın feryadı:
Ağlamak fayda verseydi, babam kalkardı.
(*) Bir zamandan beri için için ağlayan cema at bu levhanın karsısında feryadını tutamadı Caminin
içi bir mahşer yerine döndü. O kargaşa arasında ihtiyarın ne söylediği bir süre işitilmedi. Bu yüzden o
da beş on dakika beklemek zorunda kaldı.
e
Sadeleştirilmişi
Gözyaşından ne çıkarmış? Neye ter dökmediniz?
Bâri müstakbeli kurtarmaya bir azm ediniz .
Ye’se hiç düşmiyecek zerrece îmânı olan;
Sâde siz derdi bulun , sonra kolaydır derman.
Sizde erbâb-ı tefekkürle avâmın arası
Pek açık İşte budur bence vücûdun yarası .
Milletin beyni sayarsak mütefekkir kısmı,
Bilmemiz lâzım olur halkı da elbet cismi.
Bir cemâat ki dimâğında dönen hissiyyât,
Cismin a’sâbına gelmez , durur âheng-i hayât;
Felcin a’râzını göstermeye başlar a y zâ.
Böyle bir bünye için vermeli her hükme nzâ.
Mütefekkir geçinenler ne diyor sizde bakın:
“Medeniyyette tealisi umûmen Şark ’ın.
Yalınız bir yolu ta’kîb ederek kabildir;
Başka yollarda selâmet gözeten gâfildir.
Bakarak hangi zeminden yürümüş Avrupalı.
Aynı izden sağa , yâhut sola hiç sapmamak
Garb’ın efkârını mâl etmeli Şark’ın beyni;
Duygular çıkmalı hep aynı kalıptan; yâni:
İçtimâi , edebî, hâsılı her mes’elede,
Garb’ı taklîd edemezsek, ne desek beyhûde.
Bir de din kaydını kaldırmalı, zîrâ, o belâ,
Bütün esbâb-ı terakkimize engel hâlâ!”
Göz yaşından ne çıkarmış? Niye ter dökmediniz?
Bari geleceği kurtarmaya bir niyet ediniz.
Ümitsizliğe hiç düşmeyecek zerrece imanı olan;
Sadece siz derdi bulun, sonra kolaydır derman.
Sizde aydınlarla halkın arası Pek açık.
İşte budur bence vücudun yarası.
Milletin beyni kabul edersek aydınlan,
Saymamız gerekir halkı da elbet bedeni.
Bir toplum ki beyninde dönen hisler,
Bedendeki sinirlere iletilemezse hayatın âhengi durur;
Organlar felç belirtileri göstermeye başlar.
Böyle bir bünye de çaresiz her hükme razı olur.
Aydm geçinenler ne diyor sizde bakın:
“Bütün Doğu’nun medeniyette yükselmesi,
Yalnız bir yolu takip ederek mümkündür;
Başka yollarda kurtuluş gözeten aldanır.
AvrupalInın hangi zeminden yürümüş olduğuna bakarak.
Aynı izden gitmeli, sağa yahut sola hiç sapmamahdır.
Doğu’nun beyni Batı’nın fikirlerini sahiplenmelidir;
Duygular hep aynı kalıptan çıkmalıdır; yâni:
Sosyal, edebî, kısacası her meselede,
Batı’yı taklit edemezsek, ne desek boşuna.
Bir de din bağını kaldırmalı, çünkü o belâ.
Bütün ilerleme vasıtalarımıza engel hâlâ!”
Sadeleştirilmişi
359
Gelelim şimdi, ne merkezde avâmın hissi...
Şüphe yoktur ki tamâmiyle bu fikrin aksi:
Görenek neyse , onun hükmüne münkad olarak.
Garbin efkârını , âsânnı düşman tanımak;
Yenilik nâmına vahy inse kabul eylememek.
Şöyle dursun o teceddüd ki dışardan gelecek,
Kendi milliyetinin kendi muhitinde doğan ,
Yerli , hem haklı teceddütlere hattâ udvan!
Müşterek hissi budur işte avâmın sizde.
Mütefekkirleriniz tuttuğu yanlış izde ,
Öyle saplandı ki aldırmadı bir başkasına.
Hiç o gitsin de dönüp bakmvyarak arkasına ,
Nâsın efkârı - ki efkâr-ı umûmiyye odur-
Gitmesin kendi yolundan... Bu nasıl kabil olur?
Açılıp gitgide artık iki hizbin arası.
Pek tabVî olarak geldi nizâm sırası.
Yıldırımlar gibi indikçe “beyin”den şiddet ,
Bir yanardağ gibi fışkırdı yürekken nefret.
Öyle müdhiş ki husûmet: Mütefekkir tabaka ,
Her ne söylerse fenâ gelmede artık halka;
Hem onun zıddını yapmak ebedî mu’tâdı.
Bir felâket bu gidiş ... Lâkin işin berbâdı:
Mütefekkir geçinenlerdeki taşkınlıktan,
Geldi efkâr-ı umûmiyyeye mühlik bir zan:
“Bu fesâdın başı hep fen okumaktır” dediler;
Onu mahvetmeye kalkıştılar artık bu sefer.
Neye ilmin adı yok koskoca millette bugün?
Çünkü efkâr-ı umûmiyye aleyhinde bütün;
360
Gelelim şimdi ne merkezde halkın duyguları...
Şüphe yoktur ki tamamiyle bu fikrin tersi:
Görenek neyse, onun emrine boyun eğerek,
Batı’nın fikirlerini, eserlerini düşman tanımak;
Yenilik adına vahiy inse kabul eylememek.
Dışarıdan gelecek yenilikler şöyle dursun,
Kendi milliyetine has, kendisine ait bir ortamda çıkan,
Hem yerli hem de haklı yeniliklere hattâ düşman!
İşte sizde halkın ortak duyguları budur.
Mütefekkirleriniz tuttukları yanlış izde,
Öyle saplandı ki aldırmadı bir başkasına.
Hiç o gitsin de dönüp bakmayarak arkasına,
Halkın fikirleri -ki kamuoyu odur-
Gitmesin kendi yolundan.... Bu nasıl mümkün olur?
Artık iki tarafın arası gitgide açılıp,
Pek tabi olarak sıra çatışmaya geldi.
Yıldırımlar gibi indikçe “beyin”den şiddet.
Bir yanardağ gibi fışkırdı “yürek”ten nefret.
Öyle korkunç ki düşmanlık: Mütefekkir tabaka.
Her ne söylerse fena gelmede artık halka;
Artık sürekli alışkanlığı onun tersini yapmaktır.
Bir felaket bu gidiş... Fakat işin berbadı:
Mütefekkir geçinenlerdeki taşkınlıktan,
Kamuoyunda tehlikeli bir zan oluştu:
“Bu bozgunculuğun başı hep fen okumaktır” dediler;
Artık bu sefer onu yok etmeye kalkıştılar.
Niye ilmin adı yok koskoca millette bugün?
Çünkü kamuoyu onun aleyhinde bütün;
Çünkü yerleşmek için gezdiği yerlerde fünûn,
Önce gayetle büyük hürmet arar, sonra sükûn ,
Asr-ı hazırda geçen f enlere sahip denecek,
Bir adam var mı yetişmiş içinizden, bir tek?
Mütefennin tanılan üç kişinin kıymeti de,
Münhasır anlamadan, dinlemeden taklide.
Kim mesâisini bir gayeye vardırdı, hani?
Nazariyyâta boğulmakla geçen ömre yazık;
Ameli kıymetidir kıymeti ilmin artık
Bu hakikatleri lâkin kim okur, kim dinler?
Sivrilen zübbelerin hepsi beş on söz beller,
Düşünür “Dîni nasıl yıkmak bunlarla?” diye.
Böyle bir maksad için çok bile Vdâdiyye!
Üdebânız hele gâyetle bayağı mahlûkat ...
Halkı irşâd edecek öyle mi bunlar? Heyhât!
Kimi Garb’ın yalınız fuhşuna hasbî simsar;
Kimi, İran malı der; köhne alır, hurda satar!
Eski dîvanlarınız dopdolu oğlanla şarab;
Biradan, fâhişeden başka nedir şi’r-i şebab?
Sersen: Hiç birinin mesleği yok, meşrebi yok ;
Feylesof hepsi; fakat pek çoğunun mektebi yok!
Şimdi Allah'a söver... Sonra biraz bol para ver:
Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!
O benim en ebedî hasmım olan Rusya bile,
Hakkı teslim edelim! Hiç de değildir böyle.
Mütefenninleri tâ keşfe kadar tırmanıyor;
Orijinali
Çünkü müsbet ilimler gezdiği yerlerde yerleşmek için,
Önce çok büyük saygı, sonra huzur ortamı ararlar.
Bu asırda geçerli müsbet ilimlere sahip denecek,
İçinizden yetişmiş bir adam var mı, bir tek?
Bilim adamı diye bilinen üç kişinin değeri de,
Anlamadan, dinlemeden taklit etmekten ibaret.
Kim çalışmasını bir sonuca vardırdı, hani?
Gösterin bir ilme sahip olup o alanda ilerleyip yükseleni!
Teoriler içinde boğulmakla geçen ömre yazıktır;
timin değeri artık hayata uygulanmasıyla orantılıdır.
Bu gerçekleri fakat kim okur, kim dinler?
Sivrilen züppelerin hepsi beş on söz beller,
Düşünür “dini nasıl yıkmalı bunlarla?” diye.
Böyle bir maksat için çok bile okumak lise!
Yazar ve şairleriniz hele çok bayağı yaratık...
Yazık! Halkı aydınlatacak öyle mi bunlar?
Kimi Batı’nın yalnız fuhşuna gönüllü aracıdır;
Kimi İran malı der, eski alır, hurda satar!
Eski dîvanlarınız oğlan ve şarapla dopdoludur;
Gençliğin şiiri biradan, fahişeden başka nedir?
Serseri: Hiç birinin mesleği yok, meşrebi yok;
Filozof hepsi; fakat pek çoğunun felsefî ekolü yok!
Şimdi Allah’a söver... Sonra biraz bol para ver:
Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk (1) eder!
O benim en ebedî düşmanım olan Rusya bile,
Hakkı teslim edelim! Hiç de değildir böyle.
Bilim adamları yepyeni keşiflerde bulunuyor;
(]) zangoç: Kilise hizmetini gören ve çan çalan kimse. Burada Amerikalı rahiplerin kurduğu Robert Koleji’de çalışan Servet-i Fûnûn şairi Tevfik Fikret ve onun 1 905 ’te yazdığı tarihe ve bütün dinlere özellikle de Islâm dinine hissi bir şekilde nefretle saldıran Tarih-i Kadim şiirine işaret edilmektedir. Bu
mısralar dolayısıyla daha sonra Fikret , Akif e cevaben Tarih-i Kadîm 'e Zeyl (1914) şiirini yazmıştır.
363
Edebiyyâtı anıldıkça zemin çalkanıyor.
Kııdretim yetse eğer, on yedisinden yukarı,
Üdebâ nâmına kim varsa , huduttan dışarı
Atarım taktırarak boynuna bah-nâmesini;
Okuyan yaftayı elbette çıkarmaz sesini.
Sonra bir tarz-ı telâfi bulurum : -gerçi garib-
Konturat akdederek Rusya'dan on onbeş edib ,
Getirir, yazdırırım millet için birçok eser!
Gâlibâ bahsi değiştirdi bu müz’ic sözler...
Nerde kaldıktı? Evet, ortada bir pis uçurum,
Var ki, günden güne dehşetleniyor, korkuyorum.
-Kapatılmazsa gelip bir yere şâyet efkâr -
Olmasın millet-i merhumeye bir kanlı mezâr.
Hem o hüsrân-ı müebbeddeki mes’ûliyyet,
Mütefekkirlere râci ’ kalacaktır elbet.
Başı boş kaldı mı, zîrâ, şaşırıp ber-mu'tâd,
Bulamaz kendiliğinden yolu aslâ efrâd.
Yalınız gösterilen yol tutacak yolsa gider;
Hissidir çünkü onun azmine dâim rehber.
Mütefekkirleriniz anlamıyorlar sanırım,
Ki çemenzâr-ı terakkide atılmış her adım,
Değişir büsbütün, akvâma, cemâ ât e göre;
Başka bir kavmin izinden yürümek, çok kerre,
Adetâ mühlik olur; sonra ne var, her millet,
Gözetir seyr-i tekâmülde birer ayrı cihet.
Bir de hâtırlamtyorlar ki, umûmen beşerin,
Orijinali
Edebiyatı anıldıkça dünya çalkanıyor.
Gücüm yetse eğer, on yedisinden yukarı.
Edip adı verilen kim varsa, sınırdan dışarı
Atarım taktırıp boynuna bir yafta gibi edepsiz eserlerini;
Okuyan yaftayı elbette çıkarmaz sesini.
Sonra bu eksildiği telafi için bir yol bulurum; -gerçi garip-
Anlaşma yaparak, Rusya’dan on on beş edip
Getirir, yazdırırım millet için birçok eser!
Galiba konuyu değiştirdi bu rahatsız edici sözler...
Nerde kaldıktı? Evet, ortada bir pis uçurum
Var ki günden güne dehşeti artıyor, korkuyorum,
-Fikirler bir noktaya gelip kapatılmazsa eğer-
Olmasın zavallı millete bir kanlı mezar.
Hem o sonsuz acı ve yoklukların sorumluluğu.
Elbet aydınların üzerinde kalacaktır.
Çünkü başıboş kaldı mı, her zamanki gibi şaşırıp,
Kendiliğinden yolu bulamaz aslâ fertler
Gösterilen yolun tutulacak yol olduğunu hissederse gider;
Çünkü onun azmine kılavuz olan daima duygusudur.
Mütefekkirlerimiz anlamıyorlar sanırım,
Ki ilerilik bahçelerinde atılan her adım,
Kavme veya topluma göre tamamen değişir;
Başka bir kavmin izinden yürümek, çok kere.
Adeta yıkıcı olur, sonra ne var her millet,
Gözetir tekâmülün seyrinde birer ayn cihet.
Bir de hatırlamıyorlar ki, genel olarak insanlığın,
Dâimâ koştuğu son maksada yükselmek için;
Tutacak silsile akvâma değildir hep bir;
Belki her milletin için ancak o “mâhiyyet”tir.
Ki kopar kendisinin rûh-i umûmîsinden.
Şimdi, bir kavmin içinden mütefekkir geçinen
Zümre evvelce bu “mâhiyyet”i takdîr ederek,
Sonra kaç safhası mevcûd ise tenvir ederek,
Çekecek oldu mu önden o Îlâhî feneri;
Arkasından da cemâat yürür artık ileri.
Rûhudur çünkü karanlıkta elinden yedecek,
Yolcu şaşkın mı ki dursun, mütemâdi gidecek.
Mütefekkirleriniz dîni de hiç anlamamış;
Rûh-i İslâm’ı telâkkileri gâyet yanlış.
Sanıyorlar ki: Terakkiye tahammül edemez;
Asrın âsâr-ı kemâliyle tekâmül edemez.
Bilmiyorlar ki. Ulûmun ezelî dâyesidir.
Beşerin bir gün olup yükselecek pâyesidir.
Mündemiç sîne-i sâfmda bütün insanlık...
Bunu teslim eder insâfı olanlar azıcık.
Müslüman unsuru gâyet mütedennî, doğru,
Şu kadar var ki değildir bu, onun mahzûru.
“Müslümanlık” denilen rûh-i İlâhî, arasak,
“Müslümânız” diyen insan yığınından ne uzak!
Dîni tedkîk edeceksek, dönelim haydi geri;
Alalım neş’et-i İslâm’a yakın bir devri:
O ne dehşetli terakki, o ne müdhiş sür’at!
Öyle bir hârika gösterdi mi insâniyyet?
;
Daima koştuğu son maksada yükselmek için
Her kavmin kendine göre geçtiği basamaklar vardır.
Belki her millet için bu amaç ancak,
Kendi millî ruhundan kopup çıkan bir “esas”tır.
Şimdi, bir milletin içinden mütefekkir geçinen zümre
Önce bu "esası" takdir ederek
Sonra kaç safhası varsa aydınlatarak,
Çekecek oldu mu önden o ilâh! feneri;
Arkasından da cemaat yürür artık ileri.
Ruhudur çünkü karanlıkta elinden tutup götürecek,
Yolcu şaşkın mı ki dursun, tabiî durmaksızın yürüyecek.
Mütefekkirleriniz dini de hiç anlamamış;
İslam’ın ruhu konusundaki anlayışları çok yanlış.
Sanıyorlar ki: Bu ruh ilerlemeye tahammül edemez;
Asrın büyük eserleriyle tekâmül edemez.
Bümiyorlar ki: ilimleri emzirip geliştiren odur
İnsanlığın bir gün olup yükseleceği mertebedir.
Onun temiz sinesi bütün insanlığı barındıran sinedir...
Azıcık insafı olanlar bunu kabul ederler.
Müslüman toplumlar gayet geri kalmıştır, doğru,
Şu kadar var ki değildir bu, İslam’ın kusuru.
“Müslümanlık” denilen İlâhî ruh, arasak,
“Müslümanız” diyen insan yığınından ne uzak!
Dini inceleyeceksek, dönelim haydi geri;
Alalım İslam’ın ortaya çıkışından hemen sonraki bir devri:
O ne dehşetli ilerleme, o ne müthiş sürat!
Öyle bir harika gösterdi mi insaniyet?
367
Devr-i fetrette kalan, hem de asırlarca kalan ;
Vahşetin, gılzetin a ’mâkına daldıkça dalan ;
Gömerek dipdiri evlâdını kum çöllerine ,
Bunda bir neşve duyan hiss-i nedâmet yerine!
Önce dağdan getirip yonttuğu taş parçasını.
Sonra hâlik tanıyan bir sürü vahşî yığını;
Nasıl olmuş da, otuz yılda bin senelik
Bir terakki ile dünyâya kesilmiş mâlik?
Nasıl olmuş da o fâzıl medeniyyet, o kemâl,
Böyle bir kavmin içinden doğuvermiş derhâl?
Nasıl olmuş da zuhur eyliyebilmiş Sıddîk!
Nereden gelmiş o Haydar' da ki irfân-ı amîk?
Önce dehşetli zıpırken, nasıl olmuş da, Ömer,
Sonra bir adle sarılmış ki: Değil kâr-ı beşer?
Hâil olsaydı terakkiye eğer şer i-i mübîn,
Devr-i mes’ud-i kudümüyle giren asr-ı güzîn ,
En büyük bir medeniyyetle mi eylerdi zuhur?
Mündemiç olmasa ruhunda onun nâ-mahsûr
Bir tekâmül , o kadar hârika nerden doğacak?
Mütefekkirleriniz, anlaşılan, pek korkak,
Yâhud ahmak.. İkisinden bilemem hangisidir?
Sanıyorlar ki: “ Bugün Avrupa tekmil kâfir.
Mütedeyyin görünürsek, diyecekler, barbar!
‘ Libri pansör 7 geçinirsek, değişir belki nazar. ”
Şark’ı baştan başa yıllarca dolaştım, gezdim;
Hem de oldukça görürdüm... Kafa gezdirmezdim!
Onjınai»
368
Peygamberlerin gelmediği bir devirde kalan, hem de asırlarca
kalan;
Vahşiliğin, kabalığın derinliklerine daldıkça dalan;
Dipdiri evladını kum çöllerine gömerek.
Bundan pişmanlık duymak yerine neş’e bulan.
Önce dağdan getirip yonttuğu taş parçasını,
Sonra tanrı tamyan bir sürü vahşi yığını,
Nasıl olmuş da, otuz yılda bin senelik
Bir ilerleme ile dünyanın sahibi kesilmiş?
Nasıl olmuş da o faziletli medeniyet, o kemâl,
Böyle bir kavmin içinden doğuvermiş derhal?
Nasıl olmuş da o Ebubekir ortaya çıkabilmiş?
Ali’deki o derin irfan nereden gelmiş?
Önce dehşetli zıpırken, nasıl olmuş da, Ömer,
Sonra bir adalete sarılmış ki: İnsan harcı değil?
Bu apaçık şeriat ilerlemeye engel olsaydı eğer.
Saadet veren bir zamanın gelişiyle başlayan o şeçkin yüzyıl,
En büyük bir medeniyetle ortada görünür müydü?
Onun ruhunda sınırsız bir tekâmül olmasaydı,
Olağanüstü o kadar şey nereden doğacaktı?
Mütefekkirleriniz anlaşılan, pek korkak
Yahut ahmak... İkisinden bilemem hangisidir?
Sanıyorlar ki: “Bugün Avrupa tamamen kâfir.
Dindar görünürsek, barbar diyecekler.
“Librie panseur” (1) geçinirsek, belki bize bakışları değişir.”
Doğu’yu baştan başa yıllarca dolaştım, gezdim;
Hem de oldukça görürdüm... Kafa gezdirmezdim!
(1) Librie panseur: Serbest düşünceli, hür düşünce sahibi kimse. Şiirin Sıran Müstakim dergisinde ilk
neşrinden sonraki tekrar neşrinde bu kelime için dipnot konularak " dinsiz ” anlamı verilmiştir.
Sadeleştirilmişi
BuArabmış, bu Acemmiş, bu Tatarmış, demedim .
Müslüman unsurunun hepsini gördüm kendim.
Küçük âdemlerinin rûhunu tedkîk ettim.
Büyük âdemlerinin fikrini ta’mîk ettim.
İstedim sonra , neden böyle Japonlar yüksek?
Nedir esbâb-ı terakkisi? Yakından görmek
Bu uzun boylu mesâi, bu uzun boylu sefer,
Bir kanâat verecekmiş bana dünyâda meğer.
O kanâat da şudur:
Sırr-ı terakkinizi siz,
Başka yerlerde tahari heveslenmeyiniz.
Onu kendinde bulur yükselecek bir millet;
Çünkü her noktada taklîd ile sökmez hareket.
Alınız ilmini Garb 7 ın, alınız san 7 atini;
Veriniz hem de mesâinize son süf atini.
Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız;
Çünkü milliyyeti yok san 7 atın, ilmin; yalnız,
iyi hâtırda tutun ettiğim ihtân demin:
Bütün edvâr-ı terakkiyi yarıp geçmek için,
Kendi “mâhiyyet-i rûhiyye 77 niz olsun kılavuz.
Çünkü beyhûdedir ümmîd-i selâmet onsuz.
Sonra, dikkatlere şâyân olacak bir şey var:
İnkişâf âtını bir milletin erbâb-ı nazar,
Kocaman bir ağacın tıpkı çiçeklenmesine,
Benzetirler ki, hakikat, ne büyük söz bilene !
Bu muazzam ağacın gövdesi baştan aşağı;
Sayısız kökleri, tekmil dalı, tekmil budağı;
Milletin sîne-i mâzîsine merbut, oradan
Bu Arapmış, bu Acemmiş, bu Tatarmış demedim.
Müslüman halkların hepsini kendim gördüm.
Sıradan insanlarının ruhunu inceledim.
Büyük adamlarının fikrini derinliğine araştırdım.
Sonra, neden böyle Japonlar yüksek,
İlerlemelerinin sebepleri nedir? Yakından görmek istedim.
Bu uzun boylu çalışma, bu uzun boylu sefer,
Bir kanaat verecekmiş bana dünyada meğer.
O kanaat da şudur:
İlerlemenizin sırrını siz,
Başka yerlerde aramaya heveslenmeyiniz.
Onu kendinde bulur yükselecek bir millet;
Çünkü her noktada taklit ile sökmez hareket.
Alınız ilmini Batı’nın, alınız sanayisini;
Veriniz hem de çalışmanıza son süratini.
Çünkü mümkün değil artık yaşamak bunlarsız;
Çünkü milliyeti yok sanayinin, ilmin; yalnız,
Demin yaptığım uyarıyı iyi aklınızda tutun:
Bütün ilerleme devirlerini yarıp geçmek için,
Kendi “ruhunuzun esası” olsun kılavuz,
Çünkü boşunadır kurtuluş ümidi onsuz.
Sonra dikkatlere değecek bir şey var:
Bir milletteki gelişmeleri, uzak görüşlü insanlar,
Tıpkı kocaman bir ağacın çiçeklenmesine,
Benzetirler ki, anlayan için gerçekten ne büyük sözdür!
Bu büyük ağacın baştan aşağı gövdesi,
Sayısız kökleri, bütün dallan, bütün budakları,
Milletin derin geçmişine bağlıdır, oradan
Uzanıp gelmededir... Öyle yaratmış Yaradan.
Bir cemâat ki: Nihayet ona gelmez de iyi ,
Ağacın hey’et-i mecmuası, yâhud çiçeği.
Ta gider, sîne-i milletten urup hâke serer;
Milletin kendi olur işte o baltayla heder!
İnkişâf etmesi âtide de pek zordur onun:
Çünkü meydanda kalan kütle yığınlarca odun!
Hastalanmışsa ağaç, gösteriniz bir bilene;
Bir de en çok köke baksın o bakan kimse yine.
Aşılarken de vurun kendine kendinden aşı .
Şâyed isterseniz ağacın donanıp üstü, başı,
Benzesin tâze çiçeklerle bezenmiş geline;
Geçmesin, dikkat edin, balta çocuklar eline!
İşte dert, işte devâ, bende ne var? Bir tebliğ...
Size âid sizi tahlîs edecek sa y y-i beliğ
Yâ İlâhî bize tevfikini gönder...
-Âmin!
Doğru yol hangisidir, millete göster....
-Âmin!
Rûh-i İslâm'ı şedâid sıkıyor, öldürecek
Zulmü te’dîb ise maksûd-i mehîbin , gerçek.
Nâra yansın mı berâber bu kadar mazlûmîn?
Bî-günâhız çoğumuz... Yakma İlâhî!
-Amin!
Boğuyor âlem-i İslâm i bir azgın fitne,
Kıt’alar kaynıyarak gitti o girdâb içine!
Mahvolan âileler bir sürü ma ’sûmundur,
Kalan âvârelerin hâli de malûmundur.
372
Uzanıp gelmededir... Öyle yaratmış Yaradan.
Şimdi bu öyle bir toplum ki sonuçta ona görünmez de iyi.
Ağacın baştan aşağı gövdesi yahut çiçeği,
Ta gider milletin kalbinden vurup toprağa serer;
Milletin kendisi işte o baltayla yok olur!
Artık onun gelecekte de gelişmesi pek zordur:
Çünkü meydanda kalan kütle yığınlarca odundur!
Hastalanmışsa ağaç; bir bilene gösteriniz;
Bir de o bakan kimse yine de en çok köke baksın.
Aşılarken de kendine kendinden aşı vurun.
Şayet isterseniz ağacın donanıp üstü başı,
Benzesin taze çiçeklerle bezenmiş geline;
Geçmesin dikkat edin, balta çocuklar eline!
İşte dert, işte ilaç, bende ne var? Bir tebliğ...
Sizi kurtaracak en güzel çalışma kendi çalışmanızdır.
Y â İlâhî bize yardımını gönder. . .
-Âmin!
Doğru yol hangisidir, millete göster...
-Âmin!
İslam’ın ruhunu belalar sıkıyor, öldürecek.
Zulmü cezalandırmaksa yüce maksadın, gerçek.
Ateşe yansın mı beraber, bu kadar mazlumlar?
Günahsızız çoğumuz, yakma Allah’ım!
-Amin!
Boğuyor İslam âlemini bir azgın fitne,
Kıtalar kaynayarak gitti o girdap içine!
Mahvolan aileler bir sürü suçsuz kulundur,
Kalan zavallıların hâli de malûmundur.
373
Nasıl olmaz ki? Tezelzül veriyor arşa enin!
Dinsin artık bu hazin velvele yâ Rab!
-Âmin!
Müslüman mülkünü her yerde felâket vurdu ...
Bir bu toprak kalıyor dînimizin son yurdu!
Bu da çiğnendi mi, çiğnendi demek şer’-i mübîn;
Hâk-sâr eyleme yâ Rab, onu olsun ...
- Âmin !
Ve y l-hamdu IVl-lâhi Rabbi’l-âlemîn...
15 Ağustos 1328
Onjmall
374
Nasıl malûmun olmaz ki? İniltileri göğü sarsıyor!
Dinsin artık bu hüzünlü haykırışlar Rabbim!
-Âmin!
Müslüman ülkesini her yerde felaket vurdu...
Bir bu toprak kalıyor dinimizin son yurdu!
Bu da çiğnendi mi, çiğnendi demek bu apaçık şeriat;
Yerle bir eyleme Rabbim, onu olsun...
-Âmin!
Ve’l-hamdu li’l-lahi Rabbi’l-âlemîn... (1)
28 Ağustos 1912
(1) Ve’l-hamdu li’l-lahi Rabbi’l-âlemîn: Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.
375
377
TERCÜMESİ
“Yâ Muhammed, de ki: Ey mülkün sâhibi olan Allah'ım,
sen mülkü dilediğine verirsin; sen mülkü dilediğinin elinden
alırsın; sen dilediğini aziz edersin; sen dilediğini zelil edersin;
hayır yalnız senin elindedir; sen , hiç şüphe yok ki, her şeye
kâdirsin . ”
İlâhî, emrinin âvâre bir mahkûmudur âlem;
Meşiyyet sende , her şey sende ... Hiçbir şey değil âdem!
Fakat \ hâlâ vücûd isbât eder, kendince , hey sersem!
Bugün , üç beş karış toprakta varlıktan vururken dem;
Yarın toprak kesilmiş varlığından fışkırır matem!
İlâhî, “Mâlikeî-mülk’üm” diyorsun... Doğru, âmennâ.
Hakîkî bir tasarruf var mıdır inşân için ? Aslâ!
Eğer almışsa bir millet, edip bir mülkü istilâ;
Eğer vermişse bir millet bütün bir mülkü bî-pervâ;
Alan serisin, veren serisin, senin hükmündedir dünyâ.
378
“ Ya Muhammed, de ki: Ey mülkün sahibi olan Allah’ım,
sen mülkü dilediğine verirsin; sen mülkü dilediğinin elinden
alırsın; sen dilediğini aziz edersin; sen dilediğini zelil
edersin; hayır yalnız senin elindedir; sen, hiç şüphe yok ki,
her şeye kâdirsin.” (1)
Allah’ım, âlem senin emrinin avare bir mahkûmudur; (2)
İrade sende, her şey sende... İnsan hiç bir şey değildir!
Fakat hâlâ varlık iddiasmda bulunur kendince, hey sersem!
Bugün, üç beş karış toprakta varlıktan dem vururken;
Yarın toprak kesilmiş varlığından fışkırır mâtem!
Allah’ım, “Mülkün sahibiyim” diyorsun... Doğru, inanıyoruz.
Gerçek bir sahiplik var mıdır insan için? Aslâ!
Eğer bir millet bir ülkeyi ele geçirip almışsa;
Eğer bir millet bütün bir ülkeyi pervasızca vermişse;
Alan sensin, veren sensin, senin buyruğundadır dünya.
(1) Al-i İmran suresi 26. ayet.
(2) Safahat’ın 3. kitabını oluşturan bu şiirler Balkan Savaşı ’nda yaşanan felaketlerin acılarıyla
yazılmıştır.
İlâhî, en asıl akvâmı alçaltırsın istersen ;
Dilersen en zelil eşhâsa izzetler verirsin sen!
Bu haybetler, bu hüsranlar bütün senden , bütün senden!
Nasıl tâ Arş 3 a yükselmez ki me’yûsâne bin şiven?
Ne yerler dinliyor yâ Rab, ne gökler, rûhum inlerken!
Şu sessiz kubbenin altında insandan eser yokmuş!
Diyorduk: u Bir buçuk milyar!” Meğer tek bir nefer yokmuş!
Bu hissiz toprağın üstünde mazlûmine yer yokmuş!
Adâlet şöyle dursun , böyle bir şeyden haber yokmuş!
Bütün boşlukmuş insanlık; Ne istersen, meğer yokmuş!
İlâhî, altı yüz bin müslüman birden boğazlandı...
Yanan can, yırtılan ismet, akan seller bütün kandı!
Ne ma ’sûm ihtiyarlar süngüler altında kıvrandı!
Ne bîkes hânümanlar işte, yangın verdiler, yandı!
Şu küllenmiş yığınlar hep birer insan, birer candı!
Sabâhü ’l-hayr-ı hürriyyet, İlâhî, leyl-gûn oldu;
Karanlık bir hezimet her taraftan ru-nümûn oldu!
Şehâmet gitti; gayret söndü; kudretler zebûn oldu.
O mevcâ-mevc sancaklar ne müdhiş ser-nigûn oldu!
Sukutun dehşetinden kalb-i rahmet, belki, hûn oldu :
Ezanlar sustu... Çanlar inletip durmakta âfâkı.
Yazık: Şarkin semâsından Hilâlin geçti işrâkı!
Zaman artık Salibin devr-i istilâsı, ilhâkı.
Fakat, yerlerde kalmış hakların ferdâ-yı ihkâkı.
Ne doğmaz günmüş ey âcizlerin kudretli Hallâki !
Allah’ım en soylu kavimleri alçaltırsın istersen;
Dilersen en alçak kişilere yücelikler verirsin sen!
Bu yokluklar, bu üzüntüler bütün senden, bütün senden!
Nasıl ta arşa yükselmez ki binlerce acıklı mâtem?
Ne yerler dinliyor ya Rab, ne gökler, ruhum inlerken!
Şu sessiz kubbenin altında insandan eser yokmuş!
Diyorduk: “Bir buçuk milyar!” Meğer tek bir kişi yokmuş!
Bu duygusuz toprağın üstünde mazlumlara yer yokmuş!
Adalet şöyle dursun, böyle bir şeyden haber yokmuş!
Bütün boşlukmuş insanlık: Ne istersen, meğer yokmuş!
Allah’ım, altı yüz bin müslüman birden boğazlandı...
Yanan can, yırtılan namus, akan seller bütün kandı!
Ne günahsız ihtiyarlar süngüler altında kıvrandı!
Ne kimsesiz ocaklar işte, yangın verdiler, yandı!
Şu küllenmiş yığınlar hep birer insan, birer candı!
AJIah’ım, hayırlı hürriyet sabahı gece rengine büründü,
Karanlık bir bozgun her taraftan yüzünü gösterdi!
Yiğitlik gitti, gayret söndü; kudretler gücünü yitirdi.
O dalga dalga sancakların baş aşağı düşmesi ne korkunç oldu!
Düşüşün dehşetinden rahmet sahibinin kalbi belki kan oldu:
Ezanlar sustu... Çanlar inletip durmakta ufukları.
Yazık, artık Doğu’nun göklerinde hilâlin parlama zamanı geçti!
Zaman artık Haç’ın yayılma ve ele geçirme zamanı.
Fakat, yerlerde kalmış hakların verileceği yarın
Ne doğmaz günmüş ey güçsüzlerin kudretli AJlah'ı!
381
İlâhî ; şer’-i ma’sûmun şu topraklardı son yurdu.,.
Nasıl te’yîd-i kahrın en rezîl akvama vurdurdu?
Evet , milletlerin en kahbesinden, üç leîm ordu.
Gelip tâ sinemizden vurdu, seyret hem , nasıl vurdu:
Ki istikbâl için çarpan yürekler ansızın durdu !
Tecellî etmedin bir kerre, AUâh’ım, cemâlinle!
Şu üç yüz elli milyon ruhu öldürdün celâlinle!
Oturmuş eğlenirlerken senin - hâşâ - zevâlinle,
Nedir ilhâdı imhâlin o sâmit infiâlinle?
Nedir İslâm'ı tenkîlin bu müsta'cel nekâlinle?
Sus ey dîvâne! Durmaz kâinatın seyr-i mu ’tâdı.
Ne sandın? Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?
Bugün, sen kendi kendinden ümîd et ancak imdâdı;
Evet , sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdâdı.
Cihan kanûn-i sa ’yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!
Ne yaptın? u Leyse IVl-insâni illâ mâ-se’â” vardı!..
27 Kânûn-ı evvel 1328
Allah’ım, masum şeriatin son yurdu şu topraklardı...
Nasıl kahreden emrin, bu ülkeyi en rezil kavimlere vurdurdu?
Evet, milletlerin en kahpesinden üç aşağılık ordu,
Gelip ta göğsümüzden vurdu, bak hem nasıl vurdu:
Ki gelecek için çarpan yürekler ansızın durdu!
Görünmedin bir kere, Allah’ım, cemâlinle! (1) *
Şu üç yüz elli milyon ruhu öldürdün celâlinle! (2)
Oturmuş eğlenirlerken senin -hâşâ- yok olup gidişinle,
Nedir dinsizliğe mühlet verişin o suskun hiddetinle?
Nedir İslam’ı hemen cezalandırman azabınla?
Sus ey çılgın! Durmaz evrenin her zamanki seyri.
Ne sandın? Yaratılışın hükümleri feryadı hiç dinler mi?
Bugün, sen ancak kendi kendinden ümit etmelisin yardımı;
Evet, sen git de kendi gayretinle kaldır bu zulmü.
Bak, dünya çalışma kanununa nasıl bir duyguyla boyun eğmekte!
Peki sen ne yaptın? Halbuki “Leyse li’l-insâni illâ mâ-se’â” (3)
vardı!
9 Ocak 1918
(1) cemâl: Allah’ın adlarındandır. Allah’ın tutu f ve yardımını ifade etmektedir.
(2) celâl: Allah’ın adlanndandır. Allah’ın gazabını ifade etmektedir.
(3) Necm sûresi 39. ayet: u İnsan için ancak çalıştığı vardır. ”
383
TERCÜMESİ
“ İşte sana onların kendi yolsuzlukları yüzünden ıpısısız kalan
yurdları
Geçenler varsa İslâm 'ın şu çiğnenmiş diyarından:
Şu yüz binlerce yurdun kanlı, zâirsiz mezânndan;
Yürekler parçalar bir nevha dinler reh-güzârından .
mâtem, kim bilir, kaç münkesir kalbin gubânndan
Hurûş etmekte, son ümmîdinin son inkisarından?
Evet , son inkisârından ki yoktur cebrin imkânı:
Batıp gitmiş nazarlar beklemekten fecr-i nâzaru !
Nasıl, ey yolcu, bin lâ r net gelip ezmez ki vicdanı;
Dudaklar, çak çâk olmuş , içerken zehr-i hüsrânı ,
Uzaktan baktı - koşmak nerde! - milyonlarca yârânı!
Bu ıssız âşiyarüar bir zaman candan muazzezdi ;
Bu damlar böyle baykuş seslerinden çın çın ötmezdi;
Şu kurbağlar seken vâdîde, ceylânlar koşup gezdi;
Şu coşmuş, ağlayan ırmak ne handân gölgeler sezdi;
Bütün mâziyi bir tufan, fakat, hep boğdu, hep ezdi!
Vefasız yurd! Öz evlâdın için olsun, vefâ yok mu?
Neden kalbin kararmış? Bin ocaktan bir ziyâ yok mu?
On [malı
“işte sana onlann kendi yolsuzlukları yüzünden ıpıssız kalan
yurtları!..” (1)
İslam’ın şu çiğnenmiş ülkesinden, şu yüz binlerce yuvanın
Kanlı, ziyaretçisiz kalmış mezarından varsa geçenler;
Geçtiği yerlerde yürekler parçalayan bir ağıt dinlerler.
Bu matem,kimbilir,toza bulanmış kaç kırık kalpten ve belki de
Kalplerdeki son ümidin son kırılışından coşup taşmakta.
Evet, son kırılışından ki yoktur bunları onarmanın imkânı;
Bakışlar bekleye bekleye tükenmiş, doğmakta nazlanan tan
aydınlığını!
Ey yolcu, nasıl bin lânet gelip ezmez ki vicdanı;
Dudaklar yer yer parçalanmış, içerken acı ve yokluk zehrini,
Koşmak bir yana, sade uzaktan baktı dost sanılan milyonlarca kişi.
Bu ıssız yuvalar bir zaman candan değerliydi;
Bu damlar böyle baykuş seslerinden çm çm ötmezdi;
Şu kurbağalar seken vadide, ceylanlar koşup gezdi;
Şu coşmuş, ağlayan ırmak ne gülen gölgeler sezdi;
Fakat bütün geçmişi bir tufan hep boğdu, hep ezdi!
Vefasız yurt! Öz evladın için olsun, vefa yok mu?
Neden kalbin kararmış? Bin ocaktan bir ışık yok mu?
(1) Nemi suresi 52. ayetin ilk yansı.
Sadeleştirilmişi
385
İlâhî, kimsesizlikten bunaldım, âşinâ yok mu?
Vatansız, hânümansız bir garibim... Mültecâ yok mu?
Bütün yokluk mu her yer? Bâri bir l( Yok!” der sadâ yok mu?
* * *
Gitme ey yolcu, berâber oturup ağlaşalım:
Elemim bir yüreğin kân değil, paylaşalım:
Ne yapıp ye 'simi kahreyliyeyim, bilmem ki?
Öyle dehşetli muhitimde dönen mâtem ki!..
Ah! Karşımda vatan nâmına bir kabristan
Yatıyor şimdi. . . Nasıl yerlere geçmez insan ?
Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu,
Nereden başladı yükselmeye, bak, nerde ucu!
Bu ne hicrân-ı müebbed bu ne hüsrân-ı mübin...
Ezilir ruh-i semâ, parçalanır kalb-i zemin!
Azıcık kurcala topraklan , seyret ne çıkar:
Dipçik altında ezilmiş , paralanmış kafalar!
Bereden reng-i hüviyyetleri uçmuş yüzler!
Kim bilir hangi şenâatle oyulmuş gözler !
“Medeniyyet” denilen vahşete lâ' netler eder.
Nice yekpâre kesilmiş de sıntmış dişler!
Süngülermiş, kanı donmuş nice binlerle beden!
Nice başlar, nice kollar ki cüdâ cisminden!
Beşiğinden alınıp parçalanan mahlûkat;
Sonra, nâmûsuna kurbân edilen bunca hayat!
Bembeyaz saçlan katranlara batmış dedeler!
Göğsü baltayla kırılmış memesiz vâlideler !
Teki binlerce kesik gövdeye âid kümeler:
Saç, kulak, el, çene, parmak.. Bütün enkâz-ı beşer!
Bakalım, yavrusu uğrar mı, deyip, kamından,
Canavarlar gibi şişlerde kızarmış nice can!
Orijinali
Allah’ım, kimsesizlikten bunaldım, bir dost yok mu?
Vatansız, evsiz barksız bir garibim... Sığınacak yer yok mu?
Bütün yokluk mu her yer? Bari bir “Yok!” diyen ses yok mu?
* * *
Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım;
Elemim bir yüreğin kaldıracağı yük değil, paylaşalım:
Ne yapıp da ümitsizliğimi yok edeyim bilmem ki?
Öyle korkunç çevremde dönen matem ki!...
Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan
Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan?
Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu,
Nereden başladı yükselmeye, bak, nerde ucu!
Bu ne sonsuz ayrılık, bu ne apaçık bir acı...
Ezilir göğün ruhu, parçalanır yerin kalbi!
Azıcık kurcala toprakları, bak ne çıkar:
Dipçik altında ezilmiş, parçalanmış kafalar!
Bereden kimliğinin rengi kaybolmuş yüzler!
Kim bilir hangi rezillikle oyulmuş gözler!
“Medeniyet” denilen vahşete lânetler eder,
Tek parça haline gelmiş sırıtan dişler!
Süngülenmiş, kanı donmuş nice binlerce beden!
Nice başlar, nice kollar ki ayrı bedeninden
Alınıp parçalanan çocuklar, beşiğinden;
Sonra bunca hayat, namusu yüzünden kurban edilen!
Bembeyaz saçları katranlara batmış dedeler!
Göğsü baltayla kesilmiş memesiz anneler!
Teki binlerce kesik gövdeye ait kümeler:
Saç, kulak, el, çene, parmak... Bütün insan yığınları!
Bakalım, yavrusu uğrar mı, deyip, kamından,
Canavarlar gibi şişlerde kızarmış nice can!
Sadeleşti rUmşj
İşte bunlar o felâket-zedelerdir ki y düşün.
Kurumuş ot gibi doğrandı bıçaklarla bütün!
Müslümanlıkları bîçârelerin öyle büyük
Bir cinayet ki: Cezalar ona nisbetle küçük !
Ey ; bu toprakta birer na ’ş-ı perişan bırakıp ,
Yükselen mevkib-i ervah! Sakın arza bakıp ;
Sanmayın : Şe\k-ı şehâdetle coşan bir kan var...
Bizde leşten daha hissiz daha kokmuş can var!
Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdârımıza!
Tükürün : Belki biraz duygu gelir ânmıza!
Tükürün cebhe-i lâkaydına Şarkin, tükürün !
Kuşkulansın , görelim , gayreti halkın, tükürün!
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!
Tükürün Ehl-i Salîb’in o hayâsız yüzüne!
Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!
Medeniyyet denilen maskara mahlûku görün:
Tükürün maskeli vicdânına asrın , tükürün !
Hele i’lânı zamanında şu melün harbin ,
“Bize efkâr-ı umûmiyesi lâzım Garbin;
O da Allah'ı bırakmakla olur ” herzesini ,
Halka îman gibi telkin ile, dînin sesini
Susturan aptalın idrâkine bol bol tükürün A.
Yine hicrân ile çılgınlığım üstümde bugün ...
Bana vahdet gibi biryâr-ı müsâid lâzım!
Artık ey yolcu bırak... Ben, yalınız ağltyayım!
17 Kânun-i Sânî 1328
Orijinali
İşte bunlar o felakete uğramışlardır ki, düşün,
Kurumuş ot gibi doğrandı bıçaklarla bütün!
Müslümanlıkları zavallıların öyle büyük
Bir cinayet ki: Cezalar ona nisbetle küçük!
Ey, bu toprakta birer parçalanmış ceset bırakıp,
Yükselen ruhlar kafilesi! Sakın yeryüzüne bakıp;
Sanmayın şehit olmak arzusuyla coşan bir kan var,..
Bizde leşten daha duygusuz, daha kokmuş can var!
Bakmayın, hem tükürün murdar çehremize!
Tükürün: Belki biraz can gelir utanma duygumuza!
Tükürün kaygısız yüzüne Doğu’nun, tükürün!
Canlansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere!
Tükürün Haçlılar’ın o utanmaz yüzüne!
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!
Medeniyet denilen maskara mahlûku görün:
Tükürün maskeli vicdanına yirminci yüzyılın, tükürün!
Hele üânı zamanında şu lânet olası savaşın,
"Bize kamuoyu desteği lazımdır Batı’nın;
O da Allah’ı bırakmakla olur” saçmalığını,
Halka iman gibi aşılayarak, dinin sesini
Susturan aptalın anlayışına bol bol tükürün!..
Yine ayrılık acısıyla çılgınlığım üstümde bugün...
Bana vahdet gibi ruhuma uygun bir dost lazım!
Artık ey yolcu bırak... Ben yalnız ağlayayım!
30 Ocak 1913
389
TERCÜMESİ
“Nizâr evlâdı: Yetişin ey Nizâr oğullan! Yemenliler de: Yetişin ey Kaktan oğullan! dedi mi, hemen tepelerine felâket iner; hemen Allah’ın nusreti üzerlerinden kalkar; hepsine birden de kılıç musallat olur. ”
Üç beyinsiz kafanın derdine , üç milyon halk,
Bak nasıl doğranıyor? Kalk, baba, kabrinden kalk! (*)
Diriler koşmadı imdadına, sen bâri yetiş...
Arnavutluk yanıyor... Hem bu sefer pek müdhiş!
(*) Babam Fâtih müderrislerinden İpekli Hoca Tâhir Efendi merhumdur ki, benim hem babam, hem
kocamdir. Ne bitiyorsam kendisinden öğrendim. Şiirin daha iyi anlaşılmasına merhumun da rahmetle
anılmasına vesile olur diye şu hâşiyeyi yazmaya mecbur oldum.
Orijinali
390
Allah’ın Resulü sallâllahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
“Nizâr evladı: Yetişin ey Nizâr oğullan! Yemenliler de:
Yetişin ey Kahtan oğullan! dedi mi, hemen tepelerine
felaket iner, hemen Allah’ın yardımı üzerlerinden kalkar;
hepsine birden de kılıç musallat olur. ”
Üç beyinsiz kafanın derdine, üç milyon halk (1)
Bak nasıl doğranıyor? Kalk, baba, mezarından kalk! (*)
Diriler koşmadı yardımına, sen bari yetiş...
Arnavutluk yanıyor... Hem bu sefer pek müthiş!
(1) Berlin Kongresinin (1878) kararlan arasında ver alan, Arnavutluk 'un bazı bölgelerinin
Karadağ’a verilmesi maddesine karşı mücadele etmek amacıyla Arnavutluk'ta 13 Haziran
1878'de kurulan ve Osmanlı Devleti’nin istekleri doğrultusunda hareket eden Arnavutluk
Milletinin Haklanm Müdafa Cemiyeti daha sonra zamanın güçlü devletleri İtalya \e Avusturya-
Mucunsian in kışkırtmalarıyla Osmanlı Devleti'ne karşı tavır almış, Arnavutluk ’un Osmanlı
Devletinden bağımsızlığını elde etmesi için çalışmıştır. Sonunda 1912 yılında bağımsızlığını elde
eden Arnavutluk, anlından patlak veren Balkan Savaşı sırasında Sırp zulmüne uğrayarak bu
avnlmanuı bedelini cok acı ödemiştir. Bu şiirde Balkan Savaşı sırasında Arnavutluk ’un uğradığı bu
$ırp mezalimi anlatılmaktadır.
(*) Babam Fatih müderrislerinden İpekli Hoca Tahir Efendi merhumdur ki, benim hem babam
hem hocamdır. Ne biliyorsam kendisinden öğrendim. Şiirin daha iyi anlaşılmasına, merhumun da
rahmetle anılmasına vesile olur diye bu notu yazmaya mecbur oldum.
) 391
Sadeleştirilmişi
Tek kıvılcım kabarıp öyle cehennem kustu:
Ki hemen kol kol olup sardı bütün bir yurdu,
O ne yangın ki: Ocak kalmadı söndürmediği!
O ne tufan ki: Yakıp yıktı bütün vadiyi!
Âşinâ çehre arandım... O \ meğer, hiç yokmuş...
Yalınız bir kuru çöl var ki, ne sorsan: Hâmûş!
Aşirıâ çehre de yok, hiçbirinin yâdı da yok ;
Yakılan bunca hayâtın, hani, ecsâdı da yok!
Yoklasan külleri, altından , eminim, ancak.
Kömür olmuş iki üç parça kemiktir çıkacak !
Baba! En se\gili annen, o senin öz vatanın
Olacak mıydı fedâ hırsına üç kaltabanın?
Dedemin sürdüğü, can ektiği toprak gitti...
Öyle bir gitti ki hem: Bir daha gelmez ebedî!
Ne olurdun bunu kalkıp da göreydin acaba?
“Meşhed”in beynine haç saplanacak mıydı baba!
Ne felâket: Dönüversin de mesâcid ahıra,
Hırvat ’ın askeri tepsin çıkıp üstünde hora!
Bâri bir hâtıra kalsaydı şu toprakta diri...
Yer yarılmış, yere geçmiş şühedâ türbeleri!
Nerde olsam çıkıyor karşıma bir kanlı ova...
Sen misin, yoksa hayâlin mi? Vefâsız Kosova!
Hani binlerce mef âhirdi senin her adımın?
Hani sinende yarıp geçtiği yol “Yıldırım ”ın ?
Hani asker? Hani kalbinde yatan Şâh-ı Şehîd?
Ah o kurbân-ı zafer nerde bugün? Nerde o iyd?
Söyle, Meşhed, öpeyim secde edip toprağını ;
Yok mudur sende Murâd’ın iki üç damla kanı?
Orijinali
Tek kıvılcım kabanp öyle cehennem kustu:
Ki hemen kol kol olup sardı bütün bir yurdu.
O ne yangın ki: Ocak kalmadı söndürmediği!
O ne tufan ki: Yakıp yıktı bütün vadiyi!
Tanıdık çehre arandım... O, meğer hiç yokmuş...
Yalnız bir kuru çöl var ki, ne sorsan: Suskun!
Tanıdık çehre de yok, hiç birinin eseri de yok;
Yakılan bunca hayatın, hani, cesetleri de yok!
Yoklasan külleri, altından, eminim, ancak,
Kömür olmuş iki üç parça kemiktir çıkacak!
Baba! En sevgili annen, o senin öz vatanın, (1)
Olacak mıydı fedâ hırsına üç kaltabanın?
Dedemin sürdüğü, can ektiği toprak gitti...
Hem de bir daha sonsuza dek gelmeyecek şekilde gitti!
Ne olurdun bunu kalkıp da göreydin acaba?
“Meşhed”in (2) beynine haç saplanacak mıydı baba!
Ne felaket: Mescidler ahıra dönüversin,
Hırvat’ın askeri çıkıp üstünde hora tepsin!
Bari bir hatıra kalsaydı şu toprakta diri...
Yer yarılmış, yere geçmiş şehit türbeleri!
Nerde olsam çıkıyor karşıma bir kanlı ova...
Sen misin, yoksa hayalin mi? Vefasız Kosova!
Hani binlerce kıvanç verici hâdiseydi senin her adımın?
Hani koynunda yarıp geçtiği yol Yıldırım’m?
Hani asker? Hani kalbinde yatan Şah-ı Şehid? (3)
Ah o zafer kurbanı nerde bugün? Nerde o bayram?
Söyle, Meşhed, öpeyim secde edip toprağını:
Yok mudur sende Murad’m iki üç damla kanı?
(1) Akif in babası esasen Arnavut olup, bugu/ı Sırbistan'ın güneyinde, Kosova bölgesinde
Arnavutluk smm yakınında bulunan ve yeni adı Pec olan İpek kasabasından İstanbul’a gelmişti.
Kasaba o zaman Arnavutluk şuurlun içinde bulunuyordu.
(2) Meşhed: Şehitlik. Buğun Sırbistan ’a bağlı bir özerk bölge olup nüfusunun yüzde yetmişi Arnavut
olan Kosova özerk bölgesinde bulunan Sultan I. Murad’m türbesi.
Âh Meşhed! O ne? Sâhandaki meyhâne midir?
Kandilin , görmüyorum , nerde? Şu peymâne midir?
Ya harîminde yatan şapkalı sarhoşlar kim?
Yoksa yanlış mı? Hayır, söyleme , bildim... Bildim!
Basacak mıydı , /afcaf, göğsüne Sırb'ın çarığı?
Serilip yerlere binlerce şehîdin sarığı ,
Silecek miydi en alçak neferin çizmesini?
Dürtecek miydi geçen , gibi her itmesini?
Ya şu üç parçalı bayrak dikilirken tepene,
Niye indirmedi, kim çıktı bu halkın önüne?
Hani, milletlere meydan okuyan kavm-i necîb?
Görmedim bir kişi, tek bir kişi meydanda... Garib!
Hani, haysiyyetinin gölgesi çiğnense eğer;
-Olmadan üç kişinin, beş kişinin, hûnu heder-
Kahraman gayzı yatışmaz, kanı coşkun efrâd?
İşte haysiyyet-i kavmiyye muhakkar, berbâd!
Hani u Nâ-mahreme ben söyliyemem kızlarımın,
Karımın ismini... Hem öldürürüm, sorma sakın!”
Diye, tahrîr-i nüfus istemiyen er kişiler!
Hani, göstermediler eski celâdetten eser;
Fuhşu iiâya koşan bir sürü nâ-merd öteden,
Ne selâmlık, ne harem dinlemeyip çiğnerken!
Hani, ey kavm-i esâret-zede, muhtâriyyet?
Korkarım, şimdi nasibin mütemâdi haybet!
Hani, ey unsur-i bı-râbıta, istiklâlin?
Ebediyyen, sanırım, söndü bütün âmâlin!
Ah Meşhed! O ne? Üstündeki meyhane midir?
Görmüyorum, kandilin nerede? Şu kadeh midir?
Ya içinde yatan şapkalı sarhoşlar kim?
Yoksa yanlış mı? Hayır, söyleme, bildim... Bildim!
Basacak mıydı, fakat, göğsüne Sırp’ın çarığı?
Serilip yerlere binlerce şehidin sarığı,
Silecek miydi en alçak askerin çizmesini?
Dürtecek miydi geçen, leş gibi her parçasını?
Ya şu üç parçalı bayrak dikilirken tepene,
Niye indirmedi, kim çıktı bu halkın önüne?
Hani, milletlere meydan okuyan soylu kavim?
Görmedim bir kişi, tek bir kişi meydanda... Garip!
Hani haysiyetinin gölgesi çiğnense eğer;
-Üç kişinin, beş kişinin kanını dökmeden-
Kahraman öfkesi yatışmaz, kanı coşkun kişiler?
İşte millî haysiyet aşağılanmış, berbat!
Hani “Yabancıya ben söyleyemem kızlarımın,
Karımın ismini... Hem öldürürüm, sorma sakın!”
Diye nüfus sayımını istemeyen er kişiler!
Hani, göstermediler eski yiğitlikten eser;
Fuhşa meşruluk kazandırmaya çalışan bir sürü alçak öteden,
Ne selamlık, ne harem dinlemeyip çiğnerken!
Ey esarete düşmüş kavim, hani nerede özerklik?
Korkarım, şimdi nasibin sürekli bir yoksunluk!
Ey birlikten yoksun toplum, hani bağımsızlığın?
Sanırım sonsuza kadar söndü bütün emellerin!
Sadeleştirilmişi
Hani “Başkım ”c darın kurduğa yüksek hülya?
Seni yıllarca avutmuş da o mel ün rü yâ,
Uyumuştun... Ya uyansaydın eder miydi tebâh.
Mülkü , birdenbire âfâka çöken kanlı sabah?
Üç sefil ordu çe\’irsin o metin ordumuzu ,
Bizi kovsun elimizden alarak yurdumuzu...
Kimsesiz âilelerden kimi gitsin bıçağa;
Kimi bin türlü fecaatle çekilsin kucağa...
Birinin ırzı heder, diğerinin hûnu helâl ...
İşte , ey unsur-i isyan , bu elim izmihlâl
Seni tahrik eden üç beş alığın ma y rifeti!
Ya neden beklemiyordun bu rezil âkıjbeti?
Hani, milliyyetin İslâm idi... Kavmiyyet ne!
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine.
“Arnavutluk” ne demek? Var mı şeriatte yeri?
Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!
Arabın Türke; Lâzın Çerkese, yâhud Kürde;
Acemin Çinliye rüchânı mı varmış? Nerde!
Müslümanlıkla “anâsırımı olurmuş? Ne gezer!
Fikr-i kavmiyyeti telin ediyor Peygamber.
En büyük düşmanıdır rûh-i Nebi tefrikanın;
Adı batsın onu İslâm'a sokan kaltabanın!
Şu senin âkıbetin bin bu kadar yıl evvel,
Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?
Hani “Başkım”cıların (1) kurduğu yüksek hülya?
Seni yıllarca avutmuş da o lânet olası rüyâ,
Uyumuştun... Ya uyansaydın yok edebilir miydi,
Birdenbire ufuklara çöken kanlı sabah, ülkeyi!
Üç alçak ordu çevirsin o kuvvetli ordumuzu,
Bizi kovsun elimizden alarak yurdumuzu...
Kimsesiz ailelerden kimi gitsin bıçağa;
Kimi bin türlü feci olayla çekilsin kucağa...
Birinin namusu gitsin, diğerinin kanı helâl olsun...
İşte ey başkaldıran toplum, bu acıklı bozgun,
Seni kışkırtan üç beş alığın marifeti!
Ya neden beklemiyordun bu alçaltıcı sonucu?
Hani milliyetin İslâm idi... Irkçılık ne!
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine.
“Arnavutluk” ne demek? Var mı şeriatte yeri?
Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!
Arabın Türke, Lazın Çerkeze yahut Kürde;
Farsın Çinliye üstünlüğü mü varmış? Nerde!
Müslümanlıkta “ırklar” mı olurmuş? Ne gezer!
Irkçılık fikrini lânetliyor Peygamber.
En büyük düşmanıdır Peygamber’in ruhu bölücülüğün;
Adı batsın onu İslâm’a sokan şarlatanın!
Şu senin son durumun bin bu kadar yıl önce,
Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi kavga?
(1) Başkımcı: 1912 yılında Amavutluk’un Osmanlı Devleti’nden bağımsızlığını elde etmesi sırasında
isyan Hareketlerini düzenleyenlere verilen isim.
SodeteştjnJrrttşı
Artık ey millet-i merhume , sabâh oldu uyan!
Sana az geldi ezanlar, diye ötsiin mü bu çan?
Ne Araplık, ne de Türklük kalacak aç gözünü!
Dinle Peygamber-i Zîşân f ın İlâhî sözünü .
Veriniz başbaşa; zîrâ sonu hüsrân-ı mübin :
Ne hükümet kalıyor ortada billâhi, ne din!
“Medeniyyet!” size çoktan beridir diş biliyor;
Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor
Amavutlar size ibret olacakken, hâlâ ,
Ne bu şûrîde siyâset, ne bufâsid da’vâ?
Görmüyor gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz...
Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!
Bunu benden duyunuz, ben ki, evet, Amavudum...
Başka bir şey diyemem... İşte perişan yurdum!..
21 Şubat 1328
Ey rahmete lâyık millet sabah oldu artık uyan!
Sana az geldi ezanlar diye ötsün mü bu çan?
Ne Araplık ne de Türklük kalacak aç gözünü!
Dinle şanlı Peygamberinin İlâhî sözünü.
Veriniz başbaşa; çünkü sonu apaçık kayıptır:
Billahi ortada ne hükümet ne de din kalıyor!
“Medeniyet!” size çoktan beridir diş biliyor;
Önce parçalamak, sonra da yutmak diliyor.
Amavutlar size bir ders olacakken, hâlâ,
Ne bu karmakarışık siyaset, ne bu bozguncu da'vâ?
Görmüyor gittiği yanlış yolu, sanırım, çoğunuz...
Size kılavuzluk eden haydudu artık kavunuz!
Bunu benden duyunuz, ben ki, evet, Amavudum...
Başka bir şey diyemem... îşte perişan yurdum!..
6 Mart 1913
Sadeleştirilmişi
TERCÜMESİ
“ Oğullarım ! Gidiniz de Yûsuf la kardeşini araştırınız ; hem
sakın Allah'ın inayetinden ümidinizi kesmeyiniz . Zîrâ,
kâfirlerden başkası Alah'ın inayetinden ümidini kesmez
Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak ...
Alçak bir ölüm varsa y eminim , budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani, görsem de gözümle:
îmânı olan kimse gebermez bu ölümle.
Ey dipdiri meyyit! “ İki el bir baş içindir ”
Davranmana... Eller de senin , baş da şenindir!
His yok, hareket yok, acı yok,,. Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki, süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa, ümidin mi yüreksiz?
Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?
Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın!
Karşında ziyâ yoksa , sağından , ya solundan.
Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.
“Oğullanın! Gidiniz de Yusuf la kardeşini araştırınız;
hem sakın Allah’ın inayetinden ümidinizi kesmeyiniz.
Zira, kâfirlerden başkası Allah’ın inayetinden ümidini
kesmez.” (1)
Geleceği karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.
Dünyada inanmam, hani, görsem de gözümle;
İmanı olan kimse gebermez bu ölümle.
Ey canlı cenaze! “İki el bir baş içindir”
Davransana... Eller de senin, baş da şenindir!
Duygu yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki, süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa, ümidin mi yüreksiz?
Geleceği karanlık görüvermekle apıştm!
Esbâbı elinden atarak ümitsizliğe yapıştın!
Karşında ışık yoksa, sağından, ya solundan,
Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.
(1) Yûsuf suresi 87. ayet.
V
Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk !
Herkes gibi dünyâda henüz hakk-ı hayâtın,
Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?
Ye J s öyle bataktır ki: Düşersen boğulursun .
Ümmîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me’yûs olanın ruhunu, vicdânını bağlar,
Lâ ’netleme bir ukde-i hâtır ki: Çözülmez ...
En korkulu cânî gibi ye’sin yüzü gülmez!
Mâdâm ki alçaklığı bir, ye’s ile şirkin;
Mâdâm ki ondan daha meVun, daha çirkin
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur-i îman,
Nevmîd olarak rahmet-i mev’ûd-i Hudâ’dan,
Hüsrâna nzâ verme ... Çalış ... Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!
Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş ...
Seslerde: “Vatan tehlikedeymiş ... Batıyormuş!”
Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
Tek kol da ‘ Yapışsam ... ” demiyor bir tarafından!
Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmıyacaktır.
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
Uğraş ki: Telâfi edecek bunca zarar var.
Feryâd ile kurtulması me’mûl ise haykır!
Yok yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
“İş bitti ... Sebâtın sonu yoktur!” deme; yılma.
Ey millet-i merhûme, sakın ye*se kapılma .
14 Mart 1329
402
Dünyada ışık kalmasa, sen onu icad etmelisin!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
Herkes gibi dünyada henüz hayat hakkın
Varken, hani herkes gibi azminde direnişin?
Ümitsizlik öyle bataktır ki: Düşersen boğulursun.
Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Lânet olası bir zihnî düğünlenme,
Ümidini kesmiş kişinin ruhunu, vicdanını bağlar ve bu çözülmez...
En korkulu cânî gibi ümitsizin yüzü gülmez!
Madem ki alçaklığı aynı, ümitsizlik ile küfrün;
Madem ki ondan daha lânetli, daha çirkin
Bir kötülük yoktur sana, ey imanlı toplum,
Allah’ın vâdettiği rahmetten ümitsiz olarak,
Yoksunluğa razı olma... Çalış... Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, evladını yakma!
Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...
Sesler de: “Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş!”
Fakat, hani, milyonları örten şu yığından,
Tek kol da “Yapışsam...” demiyor bir tarafından!
Sahipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryadı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
Uğraş ki: Telâfi edecek bunca zarar var.
Feryat ile kurtulmayı umuyorsan haykır!
Yok yok! Hele azmini bağlayan zincirleri bir kır!
“İş bitti... Direnmenin sonu yoktur!” deme; yılma.
Ey rahmete layık millet, sakın ümitsizliğe kapılma.
27 Mart 1913
Sadeleştirilmişi
tercümesİ
“İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden, bizi helak
eder misin, Allah’ım?..”
Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin , yoksa felâhı!
Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun !
“ Yandık !” diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!
Esmezse eğer bir ezelî nefha , yakında ,
Yâ Rab, o cehennemle bu tûfân arasında ,
Toprak kesilip , kum kesilip âlem-i İslâm;
Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm!
Bîzâr edecek, korkuyorum , Cedd-i Hüseyni
En sonra, salîb ormanı görmek Harameyn’i!..
Bin üç yüz otuz beş senedir, arz-ı Hicâz’ın
Ateşli muhitindeki sûzişli niyâzın,
Emvâcı huruş-âver olurken melekûta;,
Çan sesleri boğsun da, gömülsün mü sükûta?
Sönsün de, İlâhî , şu yanan meş’al-i vahdet,
Teslîs ile çöksün mü bütün âleme zulmet?
"İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden, bizi
helâk eder misin, Allah’ım?” (1)
Yâ Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?
Mahşere mi kaldı yoksa çaresiz insanların kurtulması!
Nur istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
“ Yandık!” diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!
Esmezse eğer bir ezelî esinti, yakında,
Yâ Rab, o cehennemle bu tufan arasında,
Toprak kesilip, kum kesilip İslam âlemi;
Hep fışkıracak yerlerin altındaki putlar!
Korkarım Cedd-i Hüseyin’i (2) incitecektir
Sonunda, haç ormanı görmek Harameyn’i. (3)
Bin üç yüz otuz beş senedir, Hicaz toprağının
Ateşli çevresindeki yanık yakarışın,
Dalgalan taşıp çıkarken melekler âlemine;
Çan sesleri boğsun da, gömülsün mü sessizliğe?
Sönsün de, Allah’ım, şu yanan birlik meş’alesi,
Teslis (4) ile çöksün mü bütün âleme karanlık?
(1) A 'râf suresi 155. ayetin bir kısmı.
(2) Cedd-i Hüseyni Hz. Muhammed (s.a.v.) kastedilmektedir.
(3) Harameyn: Kâbe f nin bulunduğu Mekke ve Hz. Peygamberin kabrinin bulunduğu Medine
şehirleri.
(4) Teslis: Üçleme. Hıristiyanhğın, Allah’ın Baba, Oğul ve Kutsal Ruh olmak üzere üç kişiliği
bulunduğu şeklindeki birlik fikrini yok eden temel inancı.
Üç yüz bu kadar milyonu canlandıran îman
Olsun mu beş on sersemin ilhâdına kurban?
Enfâs-ı habisiyle beş on rûh-i leîmin,
Solsun mu o parlak yüzü Kur'ân-ı Hakîm'in?
İslâm ayak altında sürünsün mü nihayet?
Yâ Rab, bu ne hüsrandır, İlâhî, bu ne zillet?
Mazlûmu nedir ezmede, ezdirmede ma'nâ?
Zâlimleri adlin, hani, öldürmedi hâlâ!
Cânî geziyor dipdiri... Can vermede ma'sûm!
Suç başkasınındır da niçin başkası mahkum '
Lâ-yüs'eFe binlerce suâl olsa da kurban;
İnsan bu muammâlara dehşetle nigeh-ban!
Eyvâh! Beş on kâfirin îmânına kandık;
Bir uykuya daldık ki: Cehennemde uyandık !
Mâdâm ki, ey adl-i İlâhî, yakacaktın ...
Yaksaydın a melunlan ... Tuttun bizi yaktın!
Küfrün o sefil elleri âyâtını sildi:
Binlerce cevâml yıkılıp hâke serildi!
Kalmışsa eğer bir iki ma'bed, o da mürted:
Göğsündeki haç, küfrüne fetvâ-yı müeyyed!
Dul kaldı kadınlar, babasız kaldı çocuklar,
Bir giryede bin dilenin mâtemi çağlar!
En kanlı şenâ'atle kovulmuş vatanından ,
Milyonla hayâtın yüreğinden gidiyor kan!
İslâm'ı elinden tutacak, kaldıracak yok...
Nâ-hak yere feryâd ediyor: Âcize hak yok!
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî?
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!
28 Mart 1329
Üç yüz bu kadar milyonu canlandıran iman,
Olsun mu beş on sersemin dinsizliğine kurban?
Solsun mu o parlak yüzü hikmetli Kur'an'ın?
İslâm ayak altında sürünsün mü sonunda?
Yâ Rab, bu ne büyük acıdır, Allah’ım, bu ne kötü alçalma?
Mazlumu nedir ezmede, ezdirmede mânâ?
Hani adaletin zalimleri öldürmedi hâlâ!
Katil geziyor dipdiri... Suçsuz can vermektedir!
Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm edilir?
”Lâ-yüs'el n (1) emrine binlerce soru olsa da kurban,
Bütün bu bilmecelere dehşetle bakmakta insan.
Eyvah! Beş on kâfirin inancına kandık;
Bir uykuya daldık ki: Cehennemde uyandık!
Madem ki, ey İlâhî adalet, yakacaktın...
Yaksaydm a lânetlileri... Tuttun bizi yaktın!
Küfrün o alçak elleri ayetlerini sildi:
Binlerce cami yıkılıp toprağa serildi!
Kalmışsa eğer bir iki mâbet, o da din değiştirdi:
Göğsündeki haç, küfrünün sağlam delili!
Dul kaldı kadınlar, babasız kaldı çocuklar,
Bir göz yaşmda bin ailenin mâtemi çağlar!
En kanlı vahşilikle kovulmuş vatanından,
Milyonlarca hayatın yüreğinden gidiyor kan!
İslâm'ı elinden tutacak, kaldıracak yok...
Boş yere feryat ediyor: Güçsüze hak yok!
Yetmez mi başımıza gelen bunca felaket?
Ağzım kurusun... Yok musun ey İlâhî Adalet!
10 Nisan 1913
(1) LÛ-yüs'el: Enbiyâ Suresi'nin 23. ayetine işaret edilmektedir. Ayetin meâli: n O (Allah), yaptığından
sorumlu değildir, onlar ise sorumlu tutulacaklardır
Sadeleştirilmişi
TERCÜMESİ
"Hiç, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu ?"
Olmaz ya... Tabiî... Biri insan , biri hayvan!
Öyleyse, "cehâlet" denilen yüz karasından,
Kurtulmaya azmetmeli baştan başa millet.
Kâfi mi değil yoksa, bu son ders-i felâket?
Son ders-i felâket neye mâl oldu? Düşünsen:
Beynin eriyip yaş gibi damlardı gözünden!
" Son ders-i felâket" ne demektir? Şu demektir:
Gelmezse eğer kendine millet, gidecektir!
Zira, yeni bir sadmeye artık dayanılmaz;
Zîrâ, bu sefer uyku ölümdür: Uyanılmaz!
Coşkun, koca bir sel gibi, dâim beşeriyyet.
Müstakbele koşmakta verip seyrine şiddet.
Dağlar, uçurumlar ona yol vermemek ister...
Lâkin, o, ne yüksek, ne de alçak demez örter!
Akvâm o büyük nehre katılmış birer ırmak...
Elbet katılır.. .Hangisi ister geri kalmak !
Bizler ki bu müdhiş, bu muazzam cereyanla,
Uğraşmadayız... Bak, ne kadar çılgınız, anla!
Orijinali
"Hiç, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (1)
Olmaz ya... Tabii... Biri insan, biri hayvan!
Öyleyse, "cehalet" denilen yüz karasından,
Baştan başa millet kurtulmaya azmetmeli.
Yoksa bu son felâket dersi yeterli değil mi?
Son felâket dersi neye mâl oldu? Düşünsen:
Beynin eriyip yaş gibi damlardı gözünden!
"Son felâket dersi" ne demektir? Şu demektir:
Gelmezse eğer kendine millet, gidecektir!
Çünkü, yeni bir darbeye artık dayanılmaz;
Çünkü, bu sefer uyku ölümdür: Uyanılmaz!
Coşkun, koca bir sel gibi, dâimâ, insanlık,
Geleceğe doğru koşmakta gitgide hızlanarak.
Dağlar, uçurumlar ona yol vermemek ister...
Fakat o, ne yüksek, ne de alçak demez örter!
Kavimler o büyük nehre katılmış birer ırmak..
Elbet katılır... Hangisi ister geri kalmak!
Bizler ki bu korkunç, bu büyük akıntıyla
Uğraşmadayız... Bak, ne kadar çılgınız, anla!
(1) Zümer Suresi 9. ayetin bir kısmı.
409
Uğraş bakalım, yoksa işin, hey gidi şaşkın!
Kurşun gibi süratli, denizler gibi taşkın,
Bir çağlayanın menba'ı dehhâşına doğru,
Tırmanmaya benzer, yüzerek, başka değil bu!
Ey katre-i âvâre, bu cüşun , bu kuruşun,
Ahengine uymazsan, emin ol, boğulursun!
Yıllarca, asırlarca süren uykudan artık.
Silkin de: Muhitindeki zulmetleri yak, yık!
Bir baksana: Gökler uyanık, yer uyanıktır;
Dünyâ uyanıkken uyumak maskaralıktır!
Eyvâh! Bu zilletlere serisin yine illet ...
Ey derd-i cehâlet, sana düşmekle bu millet,
Bir hâle getirdin ki: Ne din kaldın, ne nâmûs!
Ey sîne-i İslâm'a çöken kapkara kâbûs,
Ey hasm-ı hakîkî, seni öldürmeli evvel:
Şensin bize düşmanlan üstün çıkaran el!
Ey millet uyan! Cehline kurban gidiyorsun!
İslâm'ı da " batsın P' diye tutmuş, yediyorsun!
Allah'tan utan! Bari burak dini elinden ...
Gir leş gibi topraklara kendin, gireceksen!
Lâkin, ne demek bizleri Allah ile iskât?
Allah'tan utanmak da olur ilim ile ... Heyhât (*)
11 Nisan 1329
(*) Esteîzü bülah: "İnnemâ yahşa'l-lahe min ibâdihCl-ulemâ: Allah'ın kullarından ancak âlim olanları
Allah'tan korkar
410
Uğraş bakalım, yoksa işin, hey gidi şaşkın!
Kurşun gibi süratli, denizler gibi taşkın.
Bir çağlayanın ürkütücü kaynağma doğru.
Yüzerek tırmanmaya benzer, başka değil bu!
Ey başıboş damlacık, bu coşkunluğun, bu taşkınlığın
Ahengine uymazsan, emin ol, boğulursun!
Yıllarca, asırlarca süren uykudan artık.
Silkin de: Çevrendeki karanlıkları yak, yık!
Bir baksana: Gökler uyanık, yer uyanıktır;
Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır!
Eyvâh! Bu alçalmaya sensin yine sebep...
Ey cehalet hastalığı, sana yakalanmakla bu millet.
Bir hale getirdin ki: Ne din kaldı ne namus!
Ey İslâm'ın göğsüne çöken kapkara kâbus,
Ey gerçek düşman, seni öldürmeli evvel:
Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el!
Ey millet uyan! Cehaletine kurban gidiyorsun!
İslâm’ı da "batsın!" diye tutmuş, çekiyorsun!
Allah'tan utan! Bari bırak dini elinden...
Gir leş gibi topraklara kendin, gireceksen!
Fakat, ne mümkün bizleri Allah ile yola getirmek?
Allah'tan utanmak da ilimle olur... Heyhât (*)
24 Nisan 1913
(*) "Allah'ın kullarından ancak âlim olanlan hakkıyla Allah'tan korkar." (Fâtır Suresi 28. ayet).
TERCÜMESİ
"Siz iyiliği emr eyler, kötülükten nehy eder, Allah'a inanır
olduğunuzdan, insanların hayrı için meydana çıkarılmış en
hayırh bir milletsiniz..."
Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:
Gelmişiz dünyaya milliyyet nedir öğretmişiz!
Kapkaranlıkken bütün âfâkı insâniyyetin.
Nur olup fışkırmışız tâ sinesinden zulmetin,
Yarmışız edvâr-ı fetretten kalan yeldâlan;
Fikr-i ferdâ doğmadan yağdırmışız ferdaları!
Öyle ferdâlar ki: Kaldırmış serâpâ âlemi;
Dîdeler bir câvidânî fecrin olmuş mahremi.
Yirmi beş yıl, yirmi beş bin yıl kadar feyyâz imiş!
Bak ne ânı bir tekâmül! Bak ki: Hâlâ mündehiş
Yâd-ıfevka'l-i'tiyâdından onun tarihler;
Görmemiş benzer o müdhiş seyre, hem görmez beşer,
Bir taraftan dinimiz, ahlâkımız, irfanımız;
Bir taraftan seyfe makrun adlimiz, ihsânımız;
Yükselip akvâmı almış f eve f eve âguşuna;
"Siz iyiliği emr eyler, kötülükten nehyeder, Allah'a inanır
olduğunuzdan, insanların hayn için meydana çıkarılmış
en hayırlı bir milletsiniz." (1)
Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:
Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!
İnsanlığın bütün ufukları kapkaranlıkken,
Işık olup fışkırmışız ta karanlığın koynundan;
Yarmışız anarşi dönemlerinden kalma en uzun geceleri;
Yarın fikri doğmadan yağdırmışız yarınları!
Öyle yarınlar ki: Alemi baştan başa kaldırmış;
Gözler daimî sabah aydınlığı nedir yalandan tanımış.
Yirmi beş yıl (2), yirmi beş bin yıl kadar bereketli imiş!
Bak ne ânî bir gelişme! Bak ki tarihler
Onun olağanüstü hatırasından hâlâ şaşkınlığa düşmekteler;
O müthiş ilerlemenin benzerini görmemiş, hem görmez insanlık.
Bir taraftan dinimiz, ahlâkımız, irfanımız;
Bir taraftan kılıçla desteklenen adaletimiz, cömertliğimiz;
Yükselip akın akın gelen kavimler! kucaklamış;
(1) Al-i İmran Suresi 110. ayetin ük yansı
(2) Bu süre İslâm tarihinde Hz. Mukammed (s.a.v.) ve Hz. Ebubekir (r.a.) dönemlerini kapsamaktadır.
Sadeteştirftnjşj
Hepsi dalmış vahdetin âheng-i cûşâcûşuna.
Emr-i bi'l-ma'rûf imiş ihvân-ı İslâm'ın işi;
Nehy edermiş, bir fenâlık görse, kardeş kardeşi ,
Kimse haksızlıktan etmezmiş tegâfül ihtiyâr;
Ferde râci sadmeden efrâd olurmuş lerzedâr.
Biz, neyiz? Seyreyle artık; bir de fikr et, neymişiz?
Din de kürkün aynı olmuş: Ters çevirmiş giymişiz! (*)
Nehy -i ma? ruf emr-i münkerdir gezen meydanda bak!
En metîn ahlâkımız, yâhud, görüp aldırmamak!
Yıktı bin melun kalem nâmûsu, bizler uymadık:
" Susmak evlâdır " deyip sustuk ... Sanırsın duymadık!
Kustu bin murdar ağız şefin bütün ahkâmına;
Ah, bir ses bâri yükselseydi nefret nâmına!
Altı yüz bin can gider; milyonla îmân eksilir;
Kimseler görmez! Gören sersem de Allah'tan bilir!
Sonra, şâyet şahsının incinse, hattâ , bir tüyü:
Yer yıkılmış zanneder seyr eyleyen gümbürtüyü!
Kırkın aylıktan biraz, yâhud geciksin vermeyin;
Fodla çiy kalsın, "pilâv bitmiş " deyin, göstermeyin,
Fes, külâh, kalpak, sarık vermiş bakarsın el ele;
Mi' delerden fışkırır tâ Arş'a aç bir velvele!
Ortalık altüst olurken ses çıkarmazdım, hani,
Öyle bir demekte seyret gel de artık sen beni!
Göster, Allah'ım, bu millet kurtulur, tek mu'cize:
Bir "utanmak hissi" vergâib hazînenden bize!
16 Mayıs 1329
(*) Bu tembih İmam Ali mdıyattahu anhmdır.
Hepsi birliğin coşup giden âhengine dalmış.
İyiliğe yöneltmek imiş müslüman kardeşlerin görevi;
Engellermiş, bir kötülük görse, kardeş kardeşi.
Kimse haksızlığa göz yummayı düşünmezmiş;
Bir kişiye gelen herkesi fertleri sarsarmış.
Şimdi bir bak biz neyiz; bir de düşün ki ne imişiz?
Din de kürkün aynı olmuş: Ters çevirmiş giymişiz. (*)
Bak şimdi ortada görünen, iyiliğe engel olmak, kötülüğe
yöneltmek
Yahut da en sağlam ahlâkımız: Görüp de görmezlikten gelmek!
Bin melün kalem namusu yıktı, bizler uzak durduk;
"Susmak en iyisidir" deyip sustuk... Sanırsm duymadık!
Kustu yüzlerce pis ağız şeriatın bütün hükümlerine;
Ah, bir ses bari yükselseydi nefret namına!
Altı yüz bin can gider, milyonla iman eksilir;
Kimseler görmez! Gören sersem de Allah'tan bilir!
Sonra, şayet kendinin incinse, hattâ, bir tüyü:
Yer yıkılmış zanneder seyreyleyen gümbürtüyü!
Kırpın aylıktan biraz, yahut geciksin vermeyin;
Ekmek çiğ kalsm, "pilav bitmiş" deyin, göstermeyin,
Fes, külah, kalpak, sarık vermiş bakarsın el ele;
Midelerden fışkırır ta göğe aç bir yaygara!
Ortalık alt üst olurken ses çıkarmazdım, hani,
Öyle bir toplantıda seyret gel de artık sen beni!
Bu millet kurtulur, Allah'ım, göster bir tek mucize:
Göster de bir "utanma duygusu" ver gizli hâzinenden bize!
29 Mayıs 1913
(*) Bu teşbih Hz. Ali'nindir (Allah ondan razı olsun).
415
TERCÜMESİ
" Onlara : " Yeryüzünde fesat çıkarmayın" denildiği zaman ,
" Biz ıslahtan başka bir şey yapmıyoruz" derler Gözünü aç , iyi
bil ki: Onlar yok mu y işte asıl müfsid anlardır , ; lâkin farkında
değiller"
Bir yığın kundakçıdan yangın görenler milleti ,
Şimdi inmiş zanneder mutlak şu müdhiş ayeti!
Ey vatansa derbederler, ey detıî kundakçılar!
Milletin, az çok duran bir dîni , bir namusu var
Şimdi nevbet onların ... Yansın da onlar, öyle mi?
Târumâr olsun bütün bir Müslümanlık âlemi !
Ey hayâ nâmında bir hissin vücûdundan bile,
Pek haberdâr olmayan yüzsüz, hayâsız! Bak hele !
Arkasından taklak attın en denî bir şöhretin;
Düştü takken, çıktı cascavlak o kel mâhiyyetin!
Bir külâh kapmaksa şayet bunca hırsın gâyesi;
Kendi nâmûsun olur ergeç onun sermâyesi.
Yoksa, nâmûsuyle, vicdaniyle halkın oynama....
Oijinafi
"Onlara: 'Yeryüzünde fesat çıkarmayın" denildiği zaman,
"Biz ıslahtan başka bir şey yapmıyoruz" derler. Gözünü aç,
iyi bil ki: Onlar yok mu, işte asıl müfsid onlardır, lâkin
farkında değiller." (1)
Bir yığın kundakçıdan yangın görenler milleti.
Şimdi inmiş zanneder mutlak şu müthiş ayeti!
Ey vatansız derbederler, ey alçak kundakçılar!
Milletin, az çok duran bir dini, bir namusu var.
Şimdi sıra onların... Yansın da onlar, öyle mi?
Darmadağın olsun bütün bir Müslümanlık âlemi!
Ey utanma admda bir duygunun varlığından bile,
Pek haberdar olmayan yüzsüz, utanmaz! Bak hele!
Arkasından takla attın en bayağı bir şöhretin;
Düştü takken, çıktı cascavlak o kel görünüşün!
Bir külah kapmaksa eğer bunca hırsın gayesi;
Kendi namusun olur er geç onun sermayesi.
Yoksa, namusuyla, vicdanıyla halkın oynama...
(1) Bakara Suresi 11-12. ayetler.
Sadeteştiriknişi
417
Sonra kat kat nâsiyenden sarkacak birçok yama!
Bir kızarmaz çehre bulmuşsun ya , ey cânî, bürün:
Hem bütün dünyâyı ifsâd eyle , hem muslih görün!
Kendi ırzından cömert olmaksa mu'tâdın eğer;
Kendi mâlindir senin , hakkın tasarruf, kim ne der?
Milletin , lâkin henüz ma'sûm olan evlâdına ,
Verme bir melun temayül mübtezel mu'tâdına!
Biz ki her mevcudu yıktık gâyesiz bir fikr ile ;
Yıkmadık bir şey bıraktık ... Sâde bir şey: Âile.
Hangi bir bünyânı mahvettik de ıslâh eyledik ?
İşte viran memleket! Her yer delik her yer deşik!
Bunların ta'miri kâbil... Olsa ciddiyyet , sebât:
Lâkin, Allah etmesin , bir düşse şayet âilât ,
En kavî kollarla hattâ kalkamaz imkânı yok
Kim ki kalkar der, onun hayvan kadar iz' anı yok!
"Âilî bir inkılâb olsunF ' diyen me'yûs olur ;
Başka hiçbirşey kazanmaz , sâde bir olur.
Çünkü " çıplak " inkılâbâtın rezâlettir sonu...
Ey denî kundakçılar, biz sizde çok gördük onu!
Bir de halkın dîni var, sık sık ta' arruzlar gören.
Hâle bak: Millette hissiyyâtı oymuş öldüren!
Dîni kurbân etmeliymiş, mülkü kurtarmak için!..
Tut da, hey sersem, bu idrâkinle sen âlim geçin!
Her cemâatten beş on dinsiz zuhûr eyler, bu hâl
Pek tabtîdir. Fakat ilhâdı bir kavmin muhâl.
Hangi millettir ki efrâdında yoktur hiss-i din?
En büyük akvâma bir bak: Dîni her şeyden metin.
Düşme ey âvâre millet , bunların hızlanma;
Vâkıfız biz hepsinin pek muhtasar irfanına:
Şark’a bakmaz, Garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi:
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermâyesi!
9 Mayıs 1329
Sonra kat kat alnından sarkacak birçok yama!
Bir kızarmaz çehre bulmuşsun ya, ey cânî, bürün:
Hem her yerde bozgunculuk et hem düzeltiyor görün!
Kendi ırzından cömertçe harcamaksa âdetin eğer;
Kendi malındır senin, kullanmak hakkın, kim ne der?
Fakat milletin henüz günahsız olan çocuklarında
Lânet olası bir heves uyandırma bu alçakça alışkanlığına!
Biz ki varolan her şeyi yıktık amaçsız bir düşünceyle;
Yıkmadık bir şey bıraktık... Sadece bir şey: Aile.
Hangi bir yapıyı yıktık da ıslâh eyledik?
İşte harab olan ülke! Her yer delik, her yer deşik!
Bunların tamiri mümkün... Ciddiyet ve kararlılık olursa;
Fakat Allah etmesin, eğer aileler bir düşerse,
En güçlü kollarla bile kalkamaz imkânı yok.
Kim ki kalkar der, onun hayvan kadar anlayışı yok!
"Bir aile devrimi olsun!" diyen pişman olur;
Başka hiçbir şey kazanmaz, sade bir (1) olur.
Çünkü "çıplaklık" devrimlerinin rezilliktir sonu...
Ey alçak kundakçılar, biz sizde çok gördük onu!
Bir de halkın dini var, sık sık saldırıya uğrayan.
Hâle bak: Milletin duygularını oymuş öldüren!
Dini kurban etmeliymiş, ülkeyi kurtarmak için!..
Tut da, hey sersem, bu anlayışınla sen âlim geçin!
Her topluluktan beş on dinsiz çıkar, bu durum
Pek tabiidir. Fakat mümkün değil dinsiz olması bir toplumun.
Fertlerinde din duygusu olmayan bir millet var mıdır?
En büyük kavimlere bir bak: Din her şeyden kuvvetlidir.
Ey avare millet, kapılma bunların kandırıcı yaldızlarına
Bilmekteyiz biz hepsinin de pek kısıtlı olan irfanını:
Doğu’ya bakmaz, Batı’yı bilmez, görgüden yok nasibi;
Bir kızarmaz yüz, bir yaşarmaz göz bütün sermayesi!
22 Mayıs 1913
(1) Bos bırakılan bu yerde " deyyus " kelimesi vardır.
TERCÜMESİ
“Allah'ın âsâr-ı rahmetine bir baksana! Toprağı , öldükten
sonra , te&rar nas*/ diriltiyor? İşte o Allah , £ütö/ı ölüleri
muhakkak diriltecek, hem O herşeye kadirdir , : ”
Çi/c i/a bir seyret bahânn cûş-i rengâ-rengini;
Nefh-i Sûr’un dinle mevcâ-mevc olan ahengini!
Bir yeşil kan , bir yeşil can yağdırıp , kudret ; yere;
Yemyeşil olmuş , /eza, gömgök kesilmiş dağ ; dere.
En kısır toprak doğurmuş , emzirir birçok nebat;
Fışkırır bir damlacık ottan, tutup sıksan , hayat!
Dün, kemikten külçe halindeydi her çıplak fidan;
Bak: Ne sağlam kan, bugün, dolgun yüzünden damlayan!
Dün , kudurmaktaydı ormandan cahimî bin zefir;
Âşiyan tutmuş , bugün , her dalda perran bir safir!
Dün , nigeh-bânıydı milyarlarca zî-rûhun sübât;
Silkinip çıkmış o mahbesten , bugün , bir kâinât.
Dün, ne mâtemdeydi âlem! Yer hazin, gökler hazin;
Sûr-i fıtrattır bugün: Fıtrat bugün sahrâ-güzin!
İşlemiş kırlarda yer yer kudretin feyyâz eli,
“Allah'ın âsâr-ı rahmetine bir baksana! Toprağı, öldükten
sonra, tekrar nasıl diriltiyor? İşte o Allah, bütün ölüleri
muhakkak diriltecek, hem o her şeye kâdirdir. ” (1)
Çık da bir seyret baharın rengârenk coşkusunu;
Dinle Sûrun (2) üflediği dalga dalga yayılan âhengini!
Bir yeşil kan, bir yeşil can yağdırıp Allah yere:
Yemyeşil olmuş gökyüzü; gömgök kesilmiş dağ, dere.
En kısır toprak doğurmuş, birçok bitkiyi emzirir;
Bir damlacık ottan, tutup sıksan, hayat fışkırır!
Dün, kemikten külçe halindeydi her çıplak fidan;
Bak: Ne sağlam kan, bugün, dolgun yüzünden damlayan!
Ormanda dün kudurmaktaydı cehenneme özgü yüzlerce
kavurucu üfleyiş;
Bugün ise her dalda yuva yapmış uçan bir ötüş!
Dün uyku, milyarlarca canlının bekçisi olmuş idi;
Halbuki bugün o hapishaneden bir evren silkinip çıktı.
Dün, ne mâtemdeydi âlem! Yer hüzünlü, gökler hüzünlü;
Yaratılış şenliğidir bugün: Yaratılış bugün kırları mekân tuttu!
İşlemiş kırlarda yer yer kudretin feyizli eli.
(1) Rum suresi 50. ayet.
(2) Sür: Kıyamet gününde ölülerin dirilerek mahşer yerinde toplanması için dört büyük melekten biri
olan IsraflVin üfleyeceği boru.
Öyle yapraklar ki sunündan: Gidip bir görmeli!
Öyle amma , gördüğüm elvâh-ı şevkin rağmine ,
Bende hâlâ zevke benzer duygu yok hâlâ yine!
Bir değil yüz bin bahâr indirse hattâ âsüman;
Hiç kımıldanmaz benim ruhumda kök salmış hazan!
Dem çeker bülbül.. Benim beynimde baykuşlar öter!
Sonra , karşımdan geçer bir bir, yıkılmış lâneler!
Aşinâlık yok hayâlin konsa en bildik yere ,
Yâd ayaklar çiğniyor: Düşmüş vatan yâd ellere!
Başka ses bilmem, muhitimden enin eyler hurûş;
Beklerim dinsin bu mâtem , beklerim, olmaz hamüş!
Ah! Tek bir âşiyandan bin yetimin nâlesi.
Yükselirken, dinleyen insan mıdır bülbül sesi?
Duygusuz olmak kadar dünyâda lâkin derdyok ;
Öyle salgınmış ki mel’un: Kurtulan bir ferd yok!
Kendi sağlam... Hissi ölmüş , ruhu ölmüş milletin!
İşte en korkuncu hüsrânın, helâkin, haybetin !
Ey, ölüm renginde topraktan hayat I’la eden,
Bir yığın toprak da olsak sâde çiğnenmek neden?
Başka tıynetler mi hep şâyân ola ihsânına?
Âh, yükselsem de, bir düşsem senin dâmânına!
Bir nesi ister kımıldanmak için canlar bugün;
Bir nesim olsun, İlâhî... Canlanır kanlar bütün.
Nev-bahânn ruhu etsin bir de bizlerden zuhûr...
Yoksa , artık Sûr-i İsrâfiVe kalmıştır nüşûr!
23 Mayıs 1329
Öyle yapraklar işlemiş ki sanatından: Gidip bir görmeli!
Öyle ama, gördüğüm şevk veren manzaralara rağmen,
Bende hâlâ zevke benzer duygu yok, hâlâ yine’
Bir değil, hattâ gökyüzü, indirse yüz bin bahar;
Hiç kımıldanmaz benim ruhumda kök salmış sonbahar!
Bülbül şakır... Benim beynimde baykuşlar öter!
Sonra, karşımdan geçer, bir bir, yıkılmış evler!
Bir âşinalık işareti yok, hayâlin konsa en bildik yere,
Yabancı ayaklar çiğniyor: Düşmüş vatan yabancı ellere!
Başka ses bilmem, çevremden iniltiler taşar;
Beklerim dinsin bu mâtem, beklerim, susmaz!
Ah! Tek bir yuvadan binlerce yetimin iniltisi
Yükselmekteyken bülbül sesi dinleyen insan mı?
Fakat dünyada duygusuz olmak kadar büyük dert yok;
Öyle salgınmış ki lânet olası: Kurtulan bir kişi yok!
Kendi sağlam... Duygusu ölmüş, ruhu ölmüş milletin!
İşte en korkuncu kaybın, yok oluşun, mahrumiyetin!
Ey ölüm renginde topraktan hayat bitiren,
Bir yığın toprak da olsak, hep çiğnenmek neden?
Hep başka mizaçta olanlar mı lâyık olacak lûtfuna
Ah, yükselsem de, bir düşsem senin eteğine!
Bir esinti ister kımıldanmak için canlar bugün;
Bir esinti olsun, Allahım... Canlanır kanlar bütün.
Ne olur, bir de bizlerden görünsün ilkbaharın ruhu...
Bu da olmazsa artık, bizi yeniden diriltecek şey İsrafil'in Sûru!
5 Haziran 1913
Sadeleştirilmişi
425
PEKHAZİNBİR MEVLİD GECESİ
12 Rebîülevvel 1331
Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,
Aylar bize hep Muharrem oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi...
Eyvah, o da leyl-i matem oldu!
Alem bugün üç yüz elli milyon
Mazlûma yaman bir âlem oldu:
Çiğnendi harîm-i pâki şefin;
Nâmûsa yabancı mahrem oldu!
Beyninde öten çanın sesinden
Binlerce minâre ebkem oldu.
Allâh için, ey Nebiyy-i ma *. sum ,
İslâm ’ı bırakma böyle bîkes,
İslâm'ı bırakma böyle mazlum .
30 Mayıs 1329
V
PEK HÜZÜNLÜ BİR MEVLİD GECESİ
12 Rebiülevvel 1331 (1)
Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,
Aylar bize hep Muharrem (2) oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi...
Eyvah, o da bir mâtem gecesi oldu!
Alem bugün üç yüz elli milyon
Mazluma yaman bir âlem oldu:
Çiğnendi tertemiz ocağı şeriatin:
Namusa yabancı mahrem oldu!
Beyninde öten çanın sesinden
Binlerce minare dilsiz oldu.
Allah için, ey masum Peygamber,
İslâm'ı bırakma böyle sahipsiz,
İslâm’ı bırakma böyle mazlum.
12 Haziran 1913
( 1) . Şiirin yazıldığı hicri tarihi gösterir. Miladi 18 Şubat 1913 tarihine denk gelmektedir.
(2) . Muharrem : Eski kameri takvime göre yılın ilk ayu Kerbelâ vak’ası bu ayda meydana geldiği için
şair bu olaya işaret etmektedir.
Sadeleştirilmişi
V
Bize, “Dini, Felsefi Musahabeler” gibi muazzam bir
eser yazan yâr-ı canım, üstâd-ı hâkimin Hazret-i
Ferid’in kıymetââr bir hâtıra-i iltifatıdır.
Enîs-i ruhum Akif e,
Safahat âı üçüncü kısmını neşre muvaffakiyetinden dolayı seni halisane tebrik eder; diğer kısımlarının da peyderpey neşrine muvaffak olmanı Cenâb-ı Hak'tan temenni eylerim.
Lisân-ı nazma - mâhiyetini tağyir etmeksizin - müstaid olduğu inkişâfı verdin. Türkçenin nazma gayet elverişli olduğunu eserlerin ile isbât ettin. Bir müddetten beridir lisânımızda herkes istediği gibi tasarrufâta kıyâm eylediğinden, lisânımız hepimizin lisânı olmak derecesinden lisân-ı şahsi olmak derekesine düşmüştür. Filhakika, üslûb, şahsın malı, ta ’ bîri
diğerle sâhibinin timsâlidir; fakat lisânın rûhuna dokunulmamak şartıyle .
Herkesin lisanda bir tasarruf-i mahsûs icrâsına salâhiyetdâr olması bir hadde kadar mücâz olabilir; o haddi tecâvüz edenlere: Dur! demek lâzım gelir. Halbuki lisânımızda icrâ-yı tasarrufâta kıyâm edenler, teceddüd gösterenler ; hiçbir hadde riâyet etmiyorlar, hiçbir mikyâsa tâbi * olmuyorlar; onun için lisânıma da günden güne çığırından çıkıyor.
Meselâ bir heykeltraş, tasarrufât-ı hayâliyesiyle eserini kemâl-i mümküne îsâle çalışır. Lâkin hiçbir zaman tabiatın ta 'yin ettiği haddi tecâvüz edemez. Eserini o had dâhilinde kemâl-i mümküne îsâl eder. O haddi tecâvüz ettiği anda, eseri bir eser-i san \ ât değil, bir nümûne-i garâbet olur.
Zîrâ sanayie hâs olan kemâl-i nev ı inin zevk-i sahih denilen bir mikyâsı vardır. Âsâr-ı san a t te gösterilecek kemâl, dâirtıâ o mikyâs ile ölçülür.
Ressamlık da böyledir. Ressam, eserinde göstereceği kemâli i, anâsır- 1 san âtin nazm-ı tabiilerini bozmamak şartıyle gösterebilirse mahâret ibrâz etmiş olur; gösteremez ise tabîati kaba bir surette istinsâh ederek âdi bir mukallid derekesinde kalır.
Anâsır-ı sanâti vaz-ı tabiilerinden çıkaran kimse, kavânîn-i
san âti ihlâl etmiş demektir. Vâkıâ bu hâl ender olarak dufıâttan sudur
eder. Halbuki nazar-ı sahih ile bakılacak olursa dehâ-yı hakîkînin , bu hareketiyle kavânîn-i sanâti ihlâl etmediği , belki sanâtin kavânîn-i mevcûdesine bir kânun daha ilâve eylediği göndür. Dehâya hâs olan bu tasarrufu taklide kıyâm edenler dâimâ aldanırlar ; dâimâ m u vaffa kiyet sizlik girdâbına düşerler.
Orijinali
Bize “Dinî Felsefi Musahebeler” gibi muazzam bir eser ya-
zan can dostum, filozof üstadım Hazret-i Feridun (1) göster-
diği iltifatın kıymetli bir hatırasıdır:
Can yoldaşım Akif’e,
Safahat’ın üçüncü kısmım yayımlamayı başarmandan dolayı seni içtenlikle kutlar, diğer kısımlarının da arka arkaya yayımını gerçekleştirmeni Cenab-ı Hak’dan dilerim.
Nazım dilini -mahiyetini değiştirme ksizin- gelişebileceği ölçüde geliştirdin. Türkçenin nazm etmeye çok elverişli olduğunu eserlerinle ispat ettin. Bir süredir dilimizi herkes kendine göre kullanmaya kalkıştığından,
dilimiz hepimizin dili olmak derecesinden şahsi bir dil olmak derecesine düşmüştür. Gerçekte üslup şahsın malıdır, diğer bir deyişle sahibini temsil eder; fakat dilin ruhuna dokunulmamak şartıyla. Dili kendine özgü bir şekilde kullanmak konusunda herkesin bir yere kadar haklı olduğu kabul edilebilir. O sının geçenlere dur demek gerekir.
Halbuki dilimizde kendine göre birtakım kullanımlara kalkışanlar, yenilik yapanlar hiçbir sınır tanımıyorlar, hiçbir ölçüye bağlı kalmıyorlar; onun için dilimiz de günden güne çığırından çıkıyor.
Mesela bir heykeltraş hayal gücünü kullanarak eserini mümkün olan mükemmelliğe ulaştırmaya çalışır. Fakat hiçbir zaman tabiatın belirlediği sınınn ötesine geçemez. Eserini o sınır çerçevesinde mümkün olan mükemmelliğe ulaştırır. O sınırı aştığı anda eseri bir sanat eseri değil, bir acayiplik örneği olur. Çünkü her sanat dalına ait olarak sanatlara özgü
gerçek zevk denen bir ölçü vardır. Sanat eserlerinde gösterilecek mükemmellik daima o ölçü ile ölçülür.
Ressamlık da böyledir. Ressam, eserinde göstereceği mükemmelliği, sanat unsurlarının tabii düzenini bozmamak şartıyla gösterebilirse ustalığını ortaya koymuş olur; gösteremezse tabiatı kaba bir şekilde kopya ederek alelade bir taklitçi derecesinde kalır.
Sanat unsurlarını tabii durumlarından çıkaran kimse, sanat kanunlarını çiğnemiş demektir. Gerçi bu durum seyrek olarak dahilerde de görülür. Halbuki doğru bir bakışla bakıldığında gerçek dehamn, bu hareketiyle sanatın kanunlarını çiğnemediği, belki mevcut sanat kanunlarına bir
yenisini eklediği görülür. Dehaya özgü olan bu kullanımı taklide özenenler daima aldanırlar. Daima başarısızlık girdabına düşerler.
(1) Ferid Kam: ( 1864-1944 ) Darülfünunda ve Ankara’da Taceddin Dergahı’nda Mehmet Akif’le
birlikte bulunmuş, Akif in çok takdir ettiği filozof ve şair yaradılışlı bir âlim.
Sadeleştirilmişi
Mûsikînin de o gibi benzeri görülmemiş kullanım veya tasarruflara aslâ tahammülü yoktur. Heykeltraş olsun , ressam olsun, musıkî-şinâs olsun , dâimâ sanâte hâs olan mikyâs-ı rıevlyi elinde tutmağa , san 'atinde göstereceği eser-i kemâli o mikyas ile ölçmeğe mecburdur.
Bu şarîtaya riâyet etmeyen san ’a t kârların eserleri âsâr-ı sanâtten ma'dûd olamaz. Ne fâide ki şiirde bu dakîka asla nazar-ı iYıbâre alınmıyor. Çok kimseler sâha-i nazmı tasarruf ât-ı mübdiâneleri için gayet vâsi\
gayet müsâid buluyorlar. O \ âdide gösterdikleri garabetleri herkese birer bedîa-i marifet suretinde kabul ettirmek istiyorlar. Yeni şiirlerde bunun pek çok nümûneleri görülüyor. Çok kimselerde şirin hakikatini , şiirde gösterilebilecek tasarrufâtın hadd-i tabVîsini ta y inden aciz olduklarından bu
başlıklara teceddüt yâhud kemâl-i san ât nazariyle bakıyorlar. Elhâsıl öteki san ’atlerin kabul etmedikleri o gibi tasarrufât-ı dâhiyâneyi zavallı şiir kolayca kabûl ediyor. Eğer ş ır'imizde gösterilen keyfî tasarruflar bilfarz heykeltraşlıkta, ressamlıkta gösterilmiş olsa idi , heykeltraşın elinden çıkan bir heykel herhalde bizim bilmediğimiz bir mahlûk olur idi! Kezâ bir ressamın böyle bir tasarruf neticesinde vücuda getireceği eserler de bize görmediğimiz, bilmediğimiz bir âlemin menâzırını tasvir eder idi. Şi'rimizde bu garâbel çoktan ta 'ayyün etti. Fakat onun temyizi diğer san ât ferdeki garâbetlerin temyizi kadar kolay olmadığından bugün o garâbetlere, yukarıda söylediğim gibi , teceddüt \ yâhud kemâli san 'at nâmı veriliyor. Bakalım bu hâl ne zamâna kadar devam edecek? Fakat sen lisâtı-ı şi'ri, mahiye t- i nev İyesine hâs bir tekâmüle namzed kıldın; muvaffak da oldun ; daha da olacaksın.
Gelelim ikinci mülâhazaya: ihtimal ki “San ât san ât içindir ; sanâtten maksad yine san âttir; san âtte dinî, ahlâkî , siyasî bir gayet aramak abestir ,> diyen , senin mesleğine i'tiraz edenler ; onu hoş görmeyenler vardır.
Fakat o dinsizliğe , ahlâksızlığa da alet ittihaz etmemek lazım gelir. Zirâ san ât, bu sûrede kayıddan âzâde edilmiş olmayıp . belki kuyûdun en berbadıyle takyîd edilmiş olur. Ben , senin eserlerinde bu düstûra muhâlefetini gösterecek bir şey görmüyorum. Çünkü sen de san âtte gayet aramıyorsun; lâ-
kin gâyette san ât arıyorsun. Mesleğin tamamiyle maksadını teinine kâfidir. Hemen feyyâz kalemine istediği cevelânı ver; ciddî eserlere teşne olanları feyz-i kaleminle revyân et! Safahât'm bu kısmını teşkil eden manzumelerin
menbaı Furkân-ı Hakim olduğundan hepsinin ilhâm-t malız eseri olduğunu söylemek zâiddir. Hemen söyle , hemen yaz! Tevfik-i Huda refikin olsun , azizim.
30 Mayıs 1329
FERİD
V
Müziğin de benzeri görülmemiş eşsiz tasarruflarına tahammülü yoktur.
Heykeltraş olsun, ressam olsun, müzisyen olsun, sanat dalının kendine ait sanata has ölçüyü daima elinde tutmaya, sanatında göstereceği mükemmelliği o ölçü ile ölçmeye mecburdur. Bu şarta uymayan sanatkârların eserleri sanat eseri sayılamaz. Ne yazık ki şiirde bu incelik asla dikkate alınmıyor.
Çok kimseler nazım alanını yeni icad kullanımlar için gayet geniş, gayet elverişli buluyorlar. O yolda gösterdikleri acayiplikleri herkese kendi sanatlarının bir güzelliği şeklinde kabul ettirmek istiyorlar. Yeni şiirlerde bunun
pek çok örnekleri görülüyor. Çoğu kimseler de şiirin gerçek mahiyetini, şiirde gösterilebilecek kullanımların tabii sınırını bilmekten aciz olduklarından bu başkalıklara yenilik yahut sanat mükemmelliği gözüyle bakıyorlar. Kısa- J
cası öteki sanatların kabul etmediği bu gibi dahilere özgü kullanımları zavallı şiir kolayca kabul ediyor. Eğer şiirimizde görülen ke^i kullanımlar mesela heykeltraşlıkta, ressamlıkta olmuş olsaydı, heykeltraşın elinden çıkan bir
heykel herhalde bizim bilmediğimiz bir yaratık olurdu. Aynı şekilde bir ressamın böyle bir yol sonucunda meydana getireceği eserler de bize görmediğimiz, bilmediğimiz bir alemin manzaralarını tasvir ederdi. Şiirimizde bu acayipiik çoktan beri görülmektedir. Fakat onun fark edilmesi diğer sanatlardakı acayipliklerin farkedilmesi kadar kolay olmadığından bugün bu acayipliklere, yukarıda söylediğim gibi, yenilik, yahut sanat mükemmelliği adı veriliyor. Bakalım bu durum ne zamana kadar devam edecek? Fakat senin sa-
yende şiir dili, şiirin mahiyetine uygun bir gelişmeye hazır duruma gelmiştir.
Bu gelişmede başarılı oldun; daha da olacaksın.
Gelelim ikinci düşünceye: İhtimal ki “Sanat sanat içindir; sanattan maksat yine sanattır; sanatta dinî, ahlâkî, siyasî bir gaye aramak abestir” diye,
senin tuttuğun yola itiraz edenler, onu hoş görmeyenler vardır. Fakat o halde, yani sanat hakkındaki bu ilke kabul edildiği takdirde onun dinsizliğe, ahlaksızlığa da alet edilmemesi gerekir. Çünkü bu şekilde sanat bağlardan kurtulmuş olmayıp, belki bağlann en kötüsüyle bağlanmış olur. Ben senin eser-
lerinde bu ilkeye karşı çıktığını gösterecek bir şey örmüyorum. Çünkü sen de sanatta gayenin peşinde değil, fakat gayede sanatın peşindesin. Tuttuğun yol maksadım gerçekleştirmek için yetcrlidir. Hemen bereketli kalemine istediği cevelanı ver. Ciddi eserlere susamış olanların susuzluğunu kaleminin
bereketiyle gidermeye bak! Safahatın bu kitabını oluşturan şiirlerin kaynağı hikmetli Kur'an olduğundan hepsinin katıksız bir ilham eseri olduğunu söylemek gereksizdir. Hemen söyle, hemen yaz! Allah'ın yardımı yoldaşın olsun, azizim.
12 Haziran 1913
FEEİD
Sadeleştirilmişi
Destan Şairimiz
Midhat Cemâl’e (i)
(1) Mithat Cemal : 1885-1956 yıllan arasında yaşamış şair ve yazar
Mithat Cemal Kuntay. M Akif in dostlarındandır .
Sadeleştirilmişi
İKİ ARKADAŞ FATİH YOLUNDA
- Vapur yanaştı mı?
- Çoktan!
- Demek ki Köprü ' deyiz ...
- Aman , yolcular insin L
- Fakat bilir misiniz ,
Yadırgıyor, hani, insan o eski tekneleri!
“ Yanaş 1 ' denildi mi, nazlım, gider gider de geri,
Gelince hışm ile bir tos vururdu Köprü 'ye ki:
Zavallının deşilen kamı sağlam altı çeki
Odun yutar da biraz sancıdan bulurdu aman...
- Hekim getirmeye koşsan, hekim de yok o zaman!
-Pansumancı, bereket versin, usta şeylerdi:
Elinde balta, gelir, üç keser, beş eklerdi...
“ Dayan oy anki başından Ömer! Tutundu M emiş! 1 1
Bahirdiniz ameliyyâta çarçabuk bitmiş!
Amasra sâhili çok eski bir müessesedir;
Uşakların topu cerrâh olur... Hemen kestir!
Bugünden ormanı göster kılağlı baltasına :
Temizleyip çıkıversin, bırakmasın yarına!
- Biraz da dikmeyi öğrenseler...
- Adam sen de!
Düşündüğün şeye bak.. Sen şu ilmi öğren de...
- O ilme hiç diyecek yok: Müfâdı katidir!
Ulûm-i şâire suni, o, pek tabiidir.
Hani yadırgıyor insan o eski tekneleri!
“ Yanaş” denildi mi, nazlım, gider gider de geri,
Gelince hışımla bir tos vururdu köprüye ki:
Zavallının deşilen kamı sağlam altı çeki
Odun yutar da biraz sancıdan bulurdu aman...
- Hekim getirmeye koşsan, hekim de yok o zaman!
- Pansumancılar, bereket versin, usta şeylerdi:
Elinde balta, gelir, üç keser, beş eklerdi...
“Dayan o yanki başından Ömer! Tutuver Memiş!”
Bakardınız ameliyata, çarçabuk bitmiş!
Amasra sahili çok eski bir kurumdur;
Uşakların topu cerrah olur... Hemen kestir!
Bugünden ormanı göster bilenmiş baltasına:
Temizleyip çıkıversin, bırakmasın yarma!
- Biraz da dikmeyi öğrenseler...
- Adam sen de!
Düşündüğün şeye bak... Sen şu ilmi öğren de...
- O ilme hiç diyecek yok: Kesin sonuç verir!
Diğer ilimler uydurma; o, pek tabiîdir.
Sadeleştirilmişi
- Ne var ki: Kalmadı tatbîk için müsâid yer!
- Neden?
- Neden mi, görürdün çıkıp gezeydin eğer.
Eteklerinde zığın saklı bildiğin orman, (*)
Bugün barındıramaz hâle geldi bir tavşan!
O, sırtı hiç de güneş bilmeyen yeşil dağlar,
Yığın yığın kayalardır: Serâblar çağlar!
- Sabahleyin yine bir hayli nükte fırlattın!
Hayâli bol bol akıttın , serâbı çağlattın!
- Hayır, hayâl ile yoktur benim alış verişim...
İnan ki: Her ne demişsem görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözüm odun gibi olsun ; hakikat olsun tek!
- Fenâ değil yolun amma epeyce sarp olacak!
“Odun” dedin de tuhaftır, ne geldi aklıma, bak:
Zavallı memleketin yoktu başka mahsûlü;
Odundu, nerde bulunsan, metâ-ı mebzûlü;
-Adam yetiştiremezmiş, demek ki, toprağımız!..
- Lâtife ber- taraf amma, adam değil yalınız,
Odun da isteriz artık yakında Avrupa dan!
- Bizim filizleri göndermesin sakın o zaman!
- Ağırca davranıyorsun... Biraz çabuk yürüsek...
- Vakit kazanmak için isterim yavaş gitmek.
- O halde kuş gibi sekmek değil midir lâzım ?
Ayıp değil ya, bu sözden ne çıktı, anlamadım.
- Bu Vtirâzı niçin salladın muhâkemesiz?
Vakit geçirmeyi bizler kazanma addederiz!
- Demek ki şimdi işin yok ...
(*) Zığın, geyik demektir.
- Ne var ki kalmadı bu ilmi yapmak için uygun yer!
- Neden
- Neden mi, görürdün çıkıp gezeydin eğer.
Eteklerinde zığın saklı bildiğin orman, (*)
Bugün banndıramaz hale geldi bir tavşan!
O, sırtı hiç de güneş bilmeyen yeşil dağlar,
Yığın yığm kayalardır: Seraplar çağlar!
- Sabahleyin yine bir hayli nükte fırlattın!
Hayali bol bol akıttın, serabı çağlattın!
- Hayır, hayal ile yoktur benim alış verişim;
İnan ki: Her ne demişsem görüp de söylemişim.
Şudur dünyada benim en beğendiğim meslek:
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!
- Fena değil yolun ama epeyce sarp olacak!
“Odun” dedin de, tuhaftır, ne geldi aklıma, bak:
Zavallı memleketin başka ürünü yoktu;
Nerede bulunsan, en bol malı odundu.
- Adam yetiştiremezmiş, demek ki, toprağımız!..
- Şaka bir tarafa ama, adam değil yalnız,
Odun da isteriz artık yakında Avrupa’dan!
- Bizim filizleri göndermesin sakın o zaman!
- Ağırca davranıyorsun... Biraz çabuk yürüsek.
- Vakit kazanmak için isterim yavaş gitmek
- Vakit kazanmak için kuş gibi sekmek gerekmez mi?
Ayıp değil ya, çıkaramadım bu sözün anlamını.
- Bu itirazı niçin salladın düşünmeksizin?
Vakit geçirmeyi bizler kazanç sayarız!
- Demek ki şimdi işin yok...
(*) Zığın, geyik demektir.
59
Sadeieşürümışı
- Hayır birazdan var
- Ne iştir, anlıyabilsek... Mühim midir o kadar?
- Gidip de öğleyi Fâtih'te kılmak istiyorum ;
Gelir misin ? Hadi !
- Artık üşenmeden ne zorum ,
Sıcakta kan tere batmak? Namazsa maksad eğer:
Sağın solun dolu mescid, beğen beğen dalıver.
- Namaz değil yalınız maksadım ... Bugün bir adam
Çıkıp da va’zedecek öğle üstü halka ...
- Tamam!
Zamanıdır oturup, şimdi herze dinlemenin ;
Oyâve-gâları hâlâ , adam, deyin beğenin!
Sarıklı milletidir milletin başında belâ ...
- Fakat, umûmunu birden batırmak iş değil a!
Bitirmişin ne dehâlar yetişti medreseden?
- Dehâ mı? At bakalım, hiç sıkılma , bol keseden!
- Sıkılmadan atay immiş... Kuzum, niçin atayım?
İnanmıyorsan eğer dur ki ben de anlatayım...
- Sayıp da nâfile ma'lûm olan beş on ismi,
Yorulma: Onları ezberlemek de bir iş mi?
Fakat, şu va’z edecek herze-gû aceb kim ola?
Ne olsa hiç ya... Nihâyet, sarıklı bir molla!
- Seninle biz de, birâder, sabahleyin çattık!
İnâda karşı ne yapsın da susmasın mantık?
“Sarıklıdır” diye hiç görmeden, bilâ-insâf,
Kibâr-ı ümmeti haksız değil mi istihfâf?
Gelip de bir bulunaydın geçenki va'zında:
Kalırdı parmağın, Allah bilir ki, ağzında!
Ne varinâdına etsen de bir sefer galebe,
Benimle Fâtih \ e gelsen...
- Hayır, birazdan var.
- Ne iştir, anlayabilsek... Mühim midir o kadar?
- Gidip de öğleyi Fatih'te kılmak istiyorum;
Gelir misin? Hadi!
- Artık üşenmeden ne zorum,
Sıcakta kan tere batmak? Namazsa maksat eğer:
Sağın solun dolu cami, beğen beğen dalıver.
- Namaz değil yalnız maksadım... Bugün bir adam
Çıkıp da vaaz verecek öğle üstü halka...
- Tamam!
Zamanıdır şimdi oturup saçmalık dinlemenin;
O saçma sapan konuşanları hâlâ, adam deyin beğenin!
Sarıldı milletidir milletin başmda belâ...
- Fakat hepsini birden batırmak iş değil a!
Bilir misin ne dehâlar yetişti medreseden?
- Dehâ mı? At bakalım, hiç sıkılma, bol keseden!
- Sıkılmadan atayımmış... Kuzum, niçin atayım?
İnanmıyorsan eğer dur ki ben de anlatayım...
- Sayıp da boş yere bilinen beş on ismi,
Yorulma: Onları ezberlemek de bir iş mi?
Fakat, şu vaaz edecek herze savuran acaba kim ola?
Ne olsa hiç ya... Sonuçta, sarıklı bir molla!
- Seninle biz de, birader, sabahleyin çattık!
İnada karşı ne yapsın da susmasın mantık?
“Sarıklıdır” diye hiç görmeden insafsızca,
Ümmetin büyüklerini küçümsemek haksızlık değil mi?
Gelip de bir bulunaydm geçenki vaazında:
Kalırdı parmağın, Allah bilir ki ağzında!
Ne var inadını bir defa yensen de,
Benimle Fatih’e gelsen...
Sadeleştirilmişi
441
- Al işte, geldim be!
- Hidâyet erdi mi? Hah şöyle... Aferin su kuşu!
- Aman , şu düz yolu tutsak da tepmesek yokuşu...
- Uzak yakın deme artık; iniş, yokuş sorma!
Tıpış tıpış gidelim, haydi gir şu sağ koluma.
-Aman, şu ma’bed-i feyyâzm ihtişâmına bak :
Bakar bakar doyamam: Âşık olmuşum mutlak!
- Hakîkaten doyamaz dîdeler melâhatine...
Fakat yabancılar üşmüş civâr-ı ismetine!
Nedir harîmine yerleşmek isteyen şu salaş
Hüviyyetinde yığınlar ki hep birer kallâş!
- Evet, zemini uzaktan görüp bayılmışlar;
Yavaş yavaş sokulup sonradan yayılmışlar!
- O halde şimdi ayılmak gerektir Evkâfa ...
- Ayıldı farz edelim ... Yığmadıkça bir tarafa,
Şu gördüğün kara taşlar kadar kesif altın,
Nasıl temizliyebilsin, nasıl yıkıp çıksın?
- Hayır, kapatmalıdır “câmiîn!” deyip kemeri;
Birer birer yıkılır az zamanda kendileri.
- Nasıl kapatmalı?
- Gayet kolay: “Şu meydanlık,
Ki yol geçen hanı olmuştu, avludur artık;
Bu avludan geçecekler namaz için geçecek. ”
Deyip kapatmalı!
- Yâhu, akıllısın gerçek!
- Geçende yıkmaya kalkıştılardı mahfili ya!
- Demek ki zırdeli bunlar!
- Sorar mısın ? Deli ya!
Orijinali
- Al işte, geldim be!
- Hidayet erdi mi? Hah, şöyle... Aferin su kuşu!
- Aman, şu düz yolu tutsak da tepmesek yokuşu...
- Uzak yakın deme artık, iniş yokuş sorma!
- Tıpış tıpış gidelim, haydi gir şu sağ koluma.
- Aman, şu feyiz dolu mabedin (1) görkemine bak:
Bakar bakar doyamam: Aşık olmuşum mutlak!
- Gerçekten doyamaz gözler güzelliğine...
Fakat yabancılar üşüşmüş tertemiz çevresine!
Nedir şu barakaya benzer yapılar,
Ki kalleşçe mabedin ta içine sokulmak isterler.
- Evet, meydam uzaktan görüp bayılmışlar;
Yavaş yavaş sokulup sonradan yayılmışlar!
- O halde şimdi Evkafın (2) uyanması gerekir...
- Diyelim ki uyandı... Yığmadıkça bir tarafa,
Şu gördüğün kara taşlar kadar yığınla altın,
Nasıl temizleyebilsin, nasıl yıkıp çıksın?
- Hayır, “caminindir!” diyerek kapatmalıdır kemeri;
Birer birer yıkılır az zamanda kendüeri.
- Nasıl kapatmak?
- Gayet kolay: “Şu meydanlık.
Ki yol geçen hanı olmuştu, avludur artık;
Bu avludan geçecekler namaz için geçecek”
Deyip kapatmak!
- Yahu, akıllısın gerçek!
- Geçende yıkmaya kalkıştılardı mahfili ya!
- Demek ki zırdeli bunlar!
- Sorar mısm? Deli ya!
(1) . Burada Eminönü’ndeki Yeni Camiden söz edilmektedir.
(2) . Evkâf: Vakıflardan sorumlu devlet bakanlığı.
Delirmedikçe bir insan nasıl varır eli de,
Kıyar şu mahfile, yâhud şu muhteşem geçide?
“Bizim de var medeniyyetle âşinâlığımız...
Hem eskidir... ” diyebilmek için dayandığımız,
Yegâne hüccet-i senğini yırtacaklar da,
Sıkılmadan gezecekler “geniş” sokaklarda l
- “Sıkılmadan” diye bir nükte salladın... Lâkin,
Yerinde oldu ...
- Değil, sende anlayış keskin!
- Ben anlamam ya, fakat pek değerli olsa gerek...
Hakîkaten şu geçit çok güzel midir?
- Ne demek
Sahîfeler yazıyor, belki, fenn-i mVmârî,
O, meyl-i nâz ile mahmûr dîdeler-vârî,
Biraz meyilli bakan, ma 'berin güzelliğine...
- Kemer de öyle muvâfik mıdır aceb fenne?
- Ne söyledin?
- Şu atılmış verev kemer iyi mi?
- Fünûn-i hendesenin var ya bir de “tersîmî”
Denen usûlü... Onun mâhirâne tatbiki.
- Demek ki: Hayli mühimdir bunun da tedkiki.
- Senin gözün iyidir... Kaç muvakkitin sa’ati?
Düzelteyim şunu... Dur, dur... Kurulmamış zâti.
- Birinde onbuçuk olmuş, birinde üç...
- Ne güzel!
Zaman içinde zaman... Yoktu böyle şey evvel.
- Büyük kusur idi lâkin...
- Hakikat öyle idi:
Kamer hesabı, güneş devri, sonra, milâdî ;
444
Delirmedikçe bir insan nasıl varır eli de,
Kıyar şu mahfile, yahut şu muhteşem geçide?
“Bizim de var medeniyetle tanışıklığımız...
Hem eskidir../’ diyebilmek için dayandığımız,
Biricik taştan belgeyi yırtacaklar da,
Sıkılmadan gezecekler “geniş” sokaklarda!
- “Sıkılmadan” diye bir nükte salladın... Lâkin,
Yerinde oldu...
- Değil, sende anlayış keskin!
- Ben anlamam ya, fakat pek değerli olsa gerek...
Gerçekten şu geçit çok güzel midir?
- Ne demek!
Sayfalarca konuşuyor belki mimarlık ilmi,
O nazlı eyim ile uykulu gözler gibi,
Biraz meyilli bakan geçidin güzelliği üzerine...
- Kemer de öyle uygun mudur acaba mimarlık bilgisine?
- Ne söyledin?
- Şu atılmış verev kemer iyi mi?
- Mühendislik ilminin var ya bir de “tersimi” (1)
Denen usûlü... Onun ustalıkla uygulanışı.
- Demek ki çok önemli onun da incelenmesi.
- Senin gözün iyidir... Kaç muvakkitin(2) saati?
Düzelteyim şunu... Dur, dur... Kurulmamış zâti.
- Birinde on buçuk olmuş, birinde üç...
- Ne güzel!
Zaman içinde zaman... Yoktu böyle şey evvel.
- Büyük kusur idi lâkin...
- Gerçekten öyle idi;
Kamer hesabı, güneş devri, sonra miladî,
(1) . tersimi hendese: Üç boyutlu somut şekilleri bir yüzey üzerinde göstermek için kullanılan bir hendese
usûlüdür.
(2) . muvakkit: Eskiden büyük camilerin yanında zamanı tayin eden saat ve aletlerin bulunduğu yerlere
muvakkithane, buradaki saatleri ayar eden kişilere de muvakkit denirdi Kasaba veya şehirde yaşayanlar
saatlerini buraya göre ayar ederlerdi
Sadeleştirilmişi
445
Deyip de üç türlü takvimi ezber bilen zeki millet,
Durur mu hiç yalnız bir saatle? Durmaz evet!(l)
- Nasıl şu banka güzel bir bina mı?
-Pek o kadar
Fena değilse de, karşılaştırılsa, bir biçimli duvar
Gibi kalır caminin yanında...
- Tlıhaf !
Benim gözümle bakarsan: Ne muhteşem! Ne heybetli!
- O başka... Sorsalar üslub için “şudur” denemez.
Sanatta soyluluk olmalı öncelikle... Bu melez!
Hayır, melez de değil... Belki bir çok üslubun
Karışmış hali ki, çözümlemeye kalkışılsa: Uzun!
Soylu eser arıyorsan: Sebile bak, işte...
Thşıp taşıp dökülürken o yüksek şiir.
Yaratılışındaki saflık şahit ki: Aslı tertemizdir;
Damarlarında yüzen kan da, can da Osmanh!
Bu sanatm coşkunluğunda görüp de ecdadm ruhunu,
Biraz sıkılmalı şehrin sıkılmaz evlatları!
- Sıkılmak, eski adamlarda seyrek görülen
Bir hastalığa denirmiş ki, şimdi geçti!
-Neden?
- Değişti hâlet-i rûhiye çünkü bu yüzyüa göre...
- Aman şu “hâlet-i rûhiye” bir de “mefkûre” (2)
Ayıp değil ya, gıcıklar benim sinirlerimi!
- Niçin sinirleniyorsun? Taassubun yeri mi?
Artık bu eski zihniyet biraz değişmelidir...
“Dile hiç yenilik sokmayın!” demek deliliktir.
- Hayır taassup eden yok... Şu var ki:
Bir kere gerekli olduğu kabul edilmeli,
(1) . O dönemde Osmanh Devleti’nde kamerî, şemsî ve miladî olmak üzere üç ayn takvim ve alafranga ve alaturka olmak üzere iki ayn saat sistemi vardı. Şair buna işaret etmektedir.
(2) . Bu terimler Ziya Gökalp tarafından “psikoloji” ve “ideal" kelimelerine karşılık olarak türetilmiş, o zamanın moda kavramlarıdır.
Sadeleştirilmişi
Eliyle olmalı matlûb olan teceddüdler...
Düşün ki böyle midir bizde?
- Şüphesiz.
- Ne gezer 1
Delili: Kendi sözündür ..
- Kimin , benim mi?
- Evet !
- Ne söylemiştim? Unuttum ...
- Canım şu “zihniyyet!”...
- Beğenmedin mi? Fransızca yok mu u mentalite >> ?
Onun mukabili...
- Zaten budurya dert işte!
Tasarrufâtını aynen alırsak İngilizin ,
Fransızırı, ne olur hâli, sonra, şivemizin?
Lisânın olmalıdır bir vakâr-ı millîsi,
O olmadıkça müyesser değil teâlîsi .
- Biraz muhâfazakârânedir ya şimdi buda...
- Evet, muhâfazakârım... Bilir misin, bu moda
Te'ammüm etmeye başlarsa...
-Başlasın! Ne Olur?
- İler, tutar yeri kalmaz, lisânımız bozulur.
Bugün ne maskara olmuşsa milletin kılığı;
Lisan da öyle olur!
-Anlamam inatçılığı...
- Bilir misin bu garîb ümmetin nedir hâli?
“ Yehâfü” sıygasının çıngıraklı I’lali!
- Nasıl, nasıl?
- Hele sabret: ‘ Yehâfü aslından... ”
Deyip de ezbere birçok ibâreler okutan
Hocam , hitâma yakın devresinde Hâlin;
Bir de yapılması gereken yenilikler uzmanlarına bırakılmalı...
Düşün ki böyle midir bizde?
- Şüphesiz.
-Ne gezer!
Delili: Kendi sözündür...
- Kimin, benim mi?
-Evet!
- Ne söylemiştim? Unuttum...
- Canım şu “zihniyet!”...
- Beğenmedin mi? Fransızca yok mu “mentalite?”
Onun karşılığı...
- Zaten budur ya dert işte!
Dili kullanış tarzını aynen alırsak İngiliz’in, Fransız’ın,
Sonra ne olur hâli dilde kendi üslubumuzun?
Her milletin dilimin kendine özgü bir ağırlığı olmalıdır.
Bu yoksa gelişip ilerlemesi kolay değildir.
- Biraz tutucu bir görüştür ya şimdi bu da...
- Evet, tutucuyum... Bilir misin, bu moda
- Yaygınlaşmaya başlarsa...
- Başlasın! Ne olur?
- İler tutar yeri kalmaz; dilimiz bozulur.
Bugün ne maskara olmuşsa milletin kılığı;
Dil de öyle olur!
- Anlamam inatçılığı...
- Bilir misin bu zavallı ümmetin nedir hâli?
“ Yehafü” çekiminin çıngıraklı i’lâli (1)!
- Nasıl, nasıl?
- Hele sabret: “Yehâfü aslından...”
Deyip de ezbere birçok cümleler okutan
Hocam, i'lâl dersinin bitmesine yakın
(!) İ'lâl: Arapça 'da içinde elif, rar. ye gibi illet harflerinin bulunduğu kelime köklerinin çeşitli
kalıplara girmesi, yani çekimi sırasında alacağı şekille ilgili kurallar. Yehâfü, Arapça 'da havf
masdannuı "korkuyor, korkar " anlamlarına gelen şimdiki veya geniş zaman şeklidir. İ’lâl konusuyla
çıngıraklı yılan arasında bir benzerlik kimin bu ifadede. Arapça’nın gramerinde i'lâlin öğreneni
zorlayan, öğrenmede engeller çıkaran bir konu olduğuna da işaret edilmektedir.
449
Sadeleştirilmişi
Meyân-ı kâfıye-dârında çifte “fil-hâl”in
Okur dururdu, bu bir an ’aneydi besbelli:
“Kaçan ki sâkin olur vav, onun da mâ-kabli
Huruf-i sâlimeden harf-i gayr-i sâkin olur;
O vâvı müttefikan meddeder imiş cumhur ..
O halde , biz dahi ettik: Yehâfü oldu ” ... Evet!
Ne yapsa Avrupa, bizlerce asi olan hareket:
“O halde biz dahi yaptık!” deyip hemen taklîd .
Bu türlü bir yenilikten ne hayr edersin ümîd?
- Fakat “yehâfü”nün Hâli amma güçmüş ha!
- Bu, ihtisân onun, çok sürerdi, yoksa, daha!
Fenâ mı? Bak, lâfa daldık da duymadık yokuşu.
- Hakikat öyle! Epey yol kazanmışız... Şu ne, şu?
- Yıkık sebile bakıp ağlayan yanık mektep...
Geçenki yangının enkâzı işte bunlar hep!
- Demek ki: CâmVi kurbündeyiz Süleymân'ın.
- “Demek” de var mı ya? Karşında !
- Lâkin inşânın,
Nasıl kararmada mâzîye tırmanan nazarı!
Bugün, bizim tepemizden bakan şu âsân,
Sıyânet eylemeden âciziz, değil yapmak...
- Hakikat öyle! Şu ma’bed nedir? Şu haşmete bak!
- Bırak ki câmVi, dünyâda olmaz öyle eser;
Fakat nedir şu heyâkil, nedir şu medreseler!
Uzaktan andırıyorlar nitâk-ı simini,
Ki sarmak istiyerek vahdetin nedimesini;
Atılmış üç tarafından kemend olup beline;
Fakat değil beli, dâmânı geçmemiş eline!
Beşer değil mi? Teâlî de etse itfânı,
Şimdiki zamandaki iki kafiyeli şekilden söz ederken
Hep şöyle derdi; bu bir gelenekti besbelli:
“Ne zaman ki kelimede vav harekesiz ve ondan önceki
Salim harf (1) de harekesiz olursa,
O vav’ı uzatırmış halk ittifakla...
O halde biz dahi uzattık: Yehâfü oldu”... (2) Evet!
Ne yapsa Avrupa, bizlerce asıl olan hareket:
“O halde biz dahi yaptık!” deyip hemen taklit.
Bu türlü bir yenilikten ne hayır umarsın?
- Fakat “yehâfü”nün i’lâli amma güçmüş ha!
- Bu özeti onun, çok sürerdi yoksa daha!
Fena mı? Bak, lafa daldık da duymadık yokuşu.
- Gerçekten öyle! Epey yol almışız... Şu ne, şu?
- Yıkık sebile bakıp ağlayan yanık mektep...
Geçenki yangının enkazı işte bunlar hep!
- Demek ki Süleymaniye Camiinin yakınındayız.
- “Demek” de var mı ya? Karşında!
- Fakat insanın,
Nasıl kararmada geçmişe tırmanan bakışı!
Bugün bizim tepemizden bakan şu eserleri,
Korumaktan bile âciziz, değil yapmak...
- Gerçekten öyle! Şu mabed nedir? Şu görkeme bak!
- Bırak ki camiyi, dünyada olmaz öyle eser;
Fakat nedir şu anıtlar, nedir şu medreseler!
Uzaktan andırıyorlar gümüşten kemerleri,
Ki kucaklamak isteyerek birliğin güzel yardımcısını;
Atılmış üç tarafından kement olup beline;
Fakat değil beli, eteği geçmemiş eline!
İnsanoğlu değil mi? Yükselip ilerlese de irfanı.
( / ) salim harf: Elif, vav, ye dışındaki sabit , asli harflere Arapça hin gramerinde bu ad verilir.
(2) Burada Akif, harf masdannm şimdiki zamanı yahvefii olması gerekirken, kural dışı bîr şekilde
yehâfü olmasına işaret ederek, başkalarının yaptığını aruştırmaksızın aynen almanın yanhşlığtru
anlatmak istemektedir.
Saöeleştınlmışı
Nasıl kucaklıyabilsin haıim-i Yezdân 'ı?
Evet, medâris o vahdet-serây-ı muhteşemin
Önünde: Hürmetidir dîne her zaman ilmin.
Bütün şu kubbelerin mevce mevce silsilesi:
Huzûr-i Hak'ta kapanmış sücûd kafilesi!
- Bugün de öyle mi lâkin?
- Değilse, kimde kusur?
Bu nâ-halefliği biz yapmışız; selef ma’zûr.
Oyup sıçan gibi her dört adımda bir kemeri,
Deden mi açmış o miskin kılıklı kahveleri?
Hayır, deden sana, bak, hastahaneler yapmış!
Yanında Mekteb-i Tıbbiyye’ler, neler yapmış!
Şu gördüğün kocaman kütle yok mu? Dârü’t-Tıb.
- Demek: Bu medrese, Tıbbiyye Mektebiydi...
- Ayıp!
- Ayıp nedir?
- Bunu olsun görüp de bilmemeniz...
- Bakılsa öyle... Fakat “bilmeyin!” diyen yine siz!
- Tababetin o kadar muhteremdi mevkVi ki:
Birer tabîb-i fünûn-âşinâ çıkar, eski
Müderrisînimizin en güzide efrâdı.
Yazık, o nesl-i kerîmin vefasız evlâdı,
Bırakmış öylece, hiç bakmamış müesseseye;
Neler görür neler insan grince medreseye!
Dolaşmak istiyerek daldığım olur ba ’zı:
Adım başında asırlarca sa'yin enkâzı,
Takılmamak, hani, kabil değil ayaklarına!
Nazar nüfuz edecek olsa hangi bir yığına:
Ya bir müdekkikin esrâr-ı târumân defin ;
Ya bir müşerrihin âsân saklı... Hem ne hazin !
Orijinali
Nasıl kucaklayabilsin Allah’ın zât âmekiri?
Evet, o görkemli birlik sarayının önünde medreseler,
Her zaman bilimin din karşısındaki saygısını temsil eder.
Medreselerdeki şu zincirleme dalgalar gibi kubbeler,
Sanki Allah’ın huzurunda secdeye kapanan insanlar!
- Bugün de öyle mi fakat?
- Değilse kimde kusur?
Biz hayırsız evlatlarız, atalarımız suçsuzdur.
Sıçan gibi oyup her dört adımda bir kemeri,
Deden mi açmış o miskin kılıklı kahveleri?
Hayır, deden sana bak hastaneler yapmış!
Yanında tıp fakülteleri, neler yapmış!
Şu gördüğün kocaman kütle yok mu? Tıp fakültesi.
Demek bu medrese, tıp fakültesiydi?
- Ayıp!
- Ayıp nedir?
- Bunu olsun görüp de bilmemeniz...
- Bakılsa öyle... Fakat “bilmeyin!” diyen yine siz!
- Tıp ilminin o kadar saygındı ki yeri,
Eski müderrislerimizin en seçkin kişileri
Medreseden fen bilimlerine aşina doktorlar olarak yetişmiş
kişilerdi.
Yazık, o büyük neslin vefasız evlatları.
Bırakmış öylece, hiç bakmamış bu kurumlara;
Neler görür neler insan, girince medreseye!
Dolaşmak isteyerek daldığım olur bazı:
Adım başında asırlarca emeğin enkâzı,
Hani takılmamak mümkün değil ayaklarına!
Göz dikkatle bakacak olsa hangi bir yığına:
Ya bir araştırmacının dağınık sırlan gömülü;
Ya bir anatomi bilgininin eserleri saklı... Hem ne hüzünlü!
Sadeleştirilmişi
453
Çamurda saplı , geniş rahleler bütün mermer. ..
Demek: Muallimi teşrihi vermemiş ezber;
Kitâb-ı na’şı serip taşların uzunluğuna ,
açıp okumuş karşısında bulduğuna.
Bugün , o rahlelerin kendi na’ş olup yatıyor;
Üzerlerinde bekârlar fasulye kaynatıyor!
- Vefâ’ya çıksa gerektir bu eğri büğrü sokak...
-Evet, Vefâ’ya iner.
- Gâlibâ epeyce uzak...
Değil mi?
- Mç değil.. Sen yoruldun anlaşılan I
* Unutmuşum , hani yoktur da geldiğim çoktan.
- Sapınca , doğra J^/d meydanındayız şimdi.
- iftraz tanır gibi oldum... Ya az mı geçtimdi!
- Al işte istediğin : Türbe , taş konak karakol...
- Fakat bunun nesi meydan? Bu âdetâ bir yol...
Tuhaf değil mi ya ?
- Vaktiyle belki meydandı...
Kapanmış oba da gittikçe , kalmış eski adı.
- Epeyce kahve de var...
- N erde yok ki? Her yerde!
Onunla millet-i merhume uğramış derde!
Bekası var mı cihânın, düşünme akıbeti!
Uzan şu peykeye: Buldun demektir âhireti!
Birinci defa imiş binmiş ihtiyar kayığa;
Piyâde yağ gibi kaydıkça doğrulup açığa;
Işıldamış gözü , bir kav çakıp demiş; “Yâ Hay!
Ömür ömür bu ömür işte: Hem otur, hem kay!”
Çamurda saplı geniş rahleler bütün mermer...
Demek: Hocası anatomiyi vermemiş ezber;
Cesed kitabını serip taşların uzunluğuna,
Açıp açıp okumuş karşısında bulduğuna.
Bugün, o rahlelerin kendisi ölü olmuş yatıyor;
Üzerlerinde bekârlar fasulye kaynatıyor!
- Vefâ’ya çıksa gerektir bu eğri büğrü sokak...
-Evet, Vefâ’ya iner.
- Gâlibâ epeyce uzak...
Değil mi?
- Hiç de değil... Sen yoruldun anlaşılan!
- Unutmuşum, hani yoktur da geldiğim çoktan.
- Sapınca, doğru Vefa meydamndayız şimdi.
- Biraz tanır gibi oldum... Ya az mı geçtimdi!
- Al işte istediğin: Türbe, taş konak, karakol...
- Fakat bunun nesi meydan? Bu âdetâ bir yol...
Tuhaf değil mi ya?
- Vaktiyle belki meydandı...
Kapanmış olsa da gittikçe, kalmış eski adı.
- Epeyce kahve de var...
- Nerde yok ki? Her yerde!
Onunla şu acınası millet uğramış derde!
Nasıl olsa sonsuz değil dünya, düşünme geleceği!
Uzan şu peykeye: Buldun demektir ahireti!
Birinci defa imiş binmiş ihtiyar kayığa;
Kayık yağ gibi kaydıkça doğrulup açığa;
Işıldamış gözü, bir sigara yakıp demiş: “Ya Hay!
Ömür ömür bu ömür işte: Hem otur, hem kay!”
Şu peykeler de o tiryâkinin “ömür” dediği
Piyâdenin eşidir: Yan gelir misin ... Ne iyi 7
Hayat akıp gidecekmiş... Ne var kederlenecek?
Zaman zaman bu zaman... Durma bir nefes daha çek !
Saf âna bak ki ya çıktın , ya çıkmadın yarına!
- Dönüp dönüp bakıyorsun... Ne geldi hatırına?
- Şu karşılıklı binâlar düşündürür mü seni?
- Niçin düşündürecek, önce söyle hikmetini...
- Şu sağ taraftaki?
- Mektep.
- Evet, bu cebhedeki?
- Bir eski medrese olmak gerek... Değil mi
- Peki.
- Peki nedir? Biraz îzâh edilse , çok eksik I
- Zavallı milleti vahdet-cüdâ eden “ikilik”
Sırıtmıyor mu? O pis dişleriyle karşında?
Nasıl tükürmesin insan şu hâle baksın da?
Yıkılmamış, ne kadar yıkmak istesek, îman;
Ayırmak istemişiz sonra dîni dünyâdan.
Ayırmışız, ederek şer’i muttasıl ihmâl;
Asıl İkincisi olmuş, şu var ki, berzede-hâl!
Evet, bu sıska vücûdun yarın durur nefesi;
Fakat şu gördüğün “Ekmekçioğlu Medresesi”
Yaşar, demir gibi göğsüyle, belki on bin yaş...
Ya her kaburgası: Kurşunla bağlı yalçın taş!
Olaydı koskoca millette bir beyinli kafa ;
“ Vücûdu bir yana atmak , dimâğı bir tarafa,
“ Akıllı kân değil ” der de böyle yapmazdı.
Ne oldu, sor bakalım? Milletin öz evlâdı,
Onıtnalı
Şu peykeler de o tiryâkinin “ömür” dediği
Kayığın eşidir... Yan gelir misin... Ne iyi!
Hayat akıp gidecekmiş... Ne var kederlenecek?
Zaman zaman bu zaman... Durma bir nefes daha çek!
Keyfine bak ki, ya çıktın ya çıkmadın yarına!
- Dönüp dönüp bakıyorsun... Ne geldi hatırına?
- Şu karşılıklı binalar düşündürür mü seni?
- Niçin düşündürecek, önce söyle sebebini...
- Şu sağ taraftaki?
- Mektep
- Evet, bu karşıdaki?
- Bir eski medrese olmak gerek... Değil mi?
- Peki.
- Peki nedir? Biraz açıklansa, çok eksik!
- Zavallı milleti birlikten uzaklaştıran “ikilik”,
Sırıtmıyor mu? O pis dişleriyle karşında?
Nasıl tükürmesin insan şu hale baksm da?
Ne kadar yıkmak istesek, yıkılmamış iman,
Ayırmak istemişiz sonra dini dünyadan.
Ayırmışız, ama şeriatı sürekli ihmal ederek;
Fakat daha önemlisi halletmeden üstüste yığmışız dünya işlerini!
Evet, bu sıska vücudun yarın durur nefesi;
Fakat şu gördüğün “Ekmekçioğlu Medresesi”
Yaşar demir gibi göğsüyle, belki on bin yaş...
Çünkü her kaburgası kurşunla bağlı yalçın taş!
Olaydı koskoca millette bir beyinli kafa;
“Vücudu bir yana atmak, kafayı bir tarafa,
“Akıllı işi değil!” der de böyle yapmazdı.
Ne oldu sor bakalım? Milletin öz evladı.
Sadeleştirilmişi
Yabancıdan daha düşman kesildi birbirine!
- Sonunda kardeş olurlar tabîatiyle yine.
- Zaman bilir onu artık.
- Kemer gözüktü hele...
- Gözükmesin mi ya ? Bir hayli kısmı geçti bile.
- Zavallı saklanıyor : Hâli görmek istemiyor!
- Kurûn-i mâziyemizden bakan şu “gözler”e sor:
O neydi ', dağ gibi erler ki arza hâkimdi...
Nedir karıncalanan nesl-i müzmahil şimdi?
- Hakikat , öyle küçülmüş ki: ‘Yok!” de, geç artık...
- Asıl bu , yok gibi varlık değil mi maskaralık?
- “Gebermeliydi” mi dersin? Gebermişiz, ne çıkar?
Kolay değil o da... İnsanca ölmenin yolu var.
Cemâatin arasından “Kalırsa: El beğenir;
Ölürse: Yer beğenir” dört adam çıkarsa , getir!
Bırak da ölmeyi, anlat şu gördüğün kemeri;
Büyüklüğünde midir, nerdedir bunun hüneri?
- Gelince baktılar Osmanlılarki memlekete,
Su yok. Su, halbuki gayet mühimdi...
■ Elbette.
- Düşündüler bunu nerden, nasıl getirmesini,
Sonunda öyle bir iş yaptılar ki: Pek fennî.
Tutulmuyor ya esâsen bugün de başka tarîk
Suyun isâlesi, tevziî, mutlaka tazyik
Vânesiyle olur...
- Şüphesiz.
- Fakat, makine
Orijinali
Yabancıdan daha düşman kesildi birbirine!
- Sonunda kardeş olurlar tabîatiyle yine.
- Zaman bilir onu artık.
- Kemer gözüktü hele...
- Gözükmesin mi ya? Bir hayli kısmı geçti bile.
- Zavallı saklanıyor: Hâli görmek istemiyor!
- Eski devirlerimizden bakan şu “gözler”e sor:
O neydi? Dağ gibi erler ki yeryüzüne hükmederdi...
Nedir şu pas tutarak çöküp gitmiş nesil şimdi?
- Gerçekten, öyle küçülmüş ki: “Yok” de, geç artık...
- Asıl bu yok gibi varlık değil mi maskaralık?
- “Gebermeliydi” mi dersin? Gebermişiz, ne çıkar?
Kolay değil o da... İnsanca ölmenin yolu var.
Cemaatin arasından: “Kalırsa el beğenir,
Ölürse yer beğenir” dört adam çıkarsa, getir!
Bırak da ölmeyi, anlat şu gördüğün kemeri! (1)
Büyüklüğünde midir, nerdedir bunun hüneri?
- Gelince baktılar OsmanlIlar ki memlekete,
Su yok. Su halbuki gayet mühimdi...
- Elbette.
- Düşündüler bunu nerden, nasıl getirmeliydi;
Sonunda öyle bir iş yaptılar ki: Pek fennî.
Tutulmuyor ya aslında bugün de başka yol,
Suyun getirilmesi, dağıtımı, mutlaka basınç
Yardımıyla olur...
- Şüphesiz.
- Fakat makine
(1) Burada Saraçhanebaşı’ndaki su kemerinden söz edilmektedir.
459
Henüz bilinmediğinden , o kuvvetin yerine ,
Menâbi’in değişen rakımından istihsâl
Olunma bir sıkı tazyik edilmiş isti 'mal.
Bulunca en iyi tazyikin en kolay yolunu;
Kaçırmamak için artık onun tefâzulunu ,
Hemen şu âbideler başlanılmış ilâya ...
mahâret-i san J at bununla bitti mi ya?
Hayır! Görülmelidir ayn ayn maksemler:
Bakınca hayret edersin ... Ne ince iş, ne hüner!
Hakîkaten şaşacak şey... Ne vâkıf âne hesab!
Su öyle bir dağıtılmış ki: - Olmasaydı harab -
Alırdı hakkını her çeşme; damlanın kesri
Kadar tehallüfü hatta sezerdi “ölçü”leri.
- Şu karşımızda duran kubbe gâlibâ türbe...
- Ayol! Namaz geçiyor... Amma dalmışız lâfa be!
Bırak da türbeyi sen şimdicek biraz çabuk ol!
- Canım neden koşalım? Var ya vaktimiz bol bol...
Yetişmemiş bile olsak, kazâsı mümkündür!
- Hayır yetişmeli, mâdem edâsı mümkündür!
- Demek: Sıvanmalı abdeste... Bâri bir çeşme
Olaydı...
- Çeşme mi? Al işte!
- Dur, fakat gitme!
- Senin uzun sürecek, anladım ki, abdestin;
Fotin çıkarması, bilmem ne... Çünkü yok mestin.
Bırak da ben gideyim, sonradan gelirsin sen...
Gecikme ha!
- Gelirim... Görmek isterim zâten.
Henüz bilinmediğinden, o kuvvetin yerine,
Su kaynaklarının farklı yüksekliklerinden elde edilmiş
Kuvvetli basınçtan yararlanılmış.
Bulunca en iyi basmcın en kolay yolunu,
Kaçırmamak için artık yükseklikten doğan farkı,
Hemen şu anıtlar dikilmeye başlanmış...
Fakat teknikteki ustalık bununla bitti mi ya?
Hayır! Sen o dağıtım merkezlerini bir gör!
Bakınca hayret edersin... Ne ince iş, ne ustalıktır!
Gerçekten şaşacak şey... Ne bilgince hesap!
Su öyle bir dağıtılmış ki: -Olmasaydı harap-
Alırdı payını her çeşme; damlanın onda biri
Kadar bir farklılığı bile sezerdi “ölçü”leri.
- Su karşımızda duran kubbe galiba türbe...
- Ayol! Namaz geçiyor... Amma dalmışız lafa be!
Bırak da türbeyi sen şimdicek biraz çabuk ol!
- Canım neden koşalım? Var ya vaktimiz bol bol...
Yetişmemiş bile olsak, kazası mümkündür!
- Hayır yetişmeli, madem edası mümkündür!
Demek: Sıvanmalı abdeste... Bari bir çeşme
Olaydı...
- Çeşme mi? Al işte!
- Dur fakat gitme!
- Senin uzun sürecek anladım ki, abdestin;
Fotin çıkarması, bilmem ne... Çünkü yok mestin.
Bırak da ben gideyim, sonradan gelirsin sen...
Gecikme ha!
- Gelirim.. Görmek isterim zaten.
7utan Jö “ zerrelerinden , çıkın “sehâbiyye”
Denen yığın yığın eşbâh-i âsümânîye ;
Hülâsa , âlem-i imkânı devredin ; o zaman
Şühûda bağlı bir îmanla hükmeder vicdan:
Ki hilkatin ne kadar şekli varsa: Ulvîsi,
Kesifi, müdriki, uzvîsi, gayr-ı uzvîsi,
Kesîfi, müdriki, uzvîsi, gayr-ı uzvîsi,
Kemâl-i şevk ile mahkumu aynı kânunun ...
Bütün şu’ûn-i avâlim tecelliyâtı onun.
1
VÂİZ KÜRSÜDE
«EUZÜBİLIAhİMİNEŞŞEYTANİRRACİM BİSMİLlAHİRlUHMArVİRlUHİM”
"Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber Muhammed
(s.a.v.)’i överler; ey insanlar! Siz de O’nu övün, O’na
selât ve selâm getirin.’ 9 (1)
"Ey Allah’ım, o ümmî Resûl ile onun yakınlan ve
dostlanna selâm olsun. Onlann şanlarını yücelt” (2)
"Allah’ın göklerdeki ve yerdeki hükümranlığını
görmüyorlar mı?” (3)
Tütün da “zerrelerinden, çıkın “nebula”
Adı verilen yığın yığın gök cisimlerine;
Kısacası, imkân âlemini dolaşın; o zaman,
Bizzat görmekten gelen bir imanla şu fikre varır vicdan:
Yaratılışın ne kadar şekli varsa: Manevî olanı,
Maddî olanı, kavrama yeteneği olanı, organik veya inorganik olam
Tam bir arzuyla aynı kanuna boyun eğmektedir...
Alemlerde olup biten her şey onun tecellisidir.
(1) Ahzab Sûresi 56. ayet
(2) Bu metin Hz. Muhammed (s.a.v.) ’e bağlılığı ve O’nu yüceltmeyi ifade eden bir salâvât metnidir.
(3) A ’raf Sûresi 185. ayetin bir kısmı.
Nedir ki etmededir fıtratın bu kânûnu,
Fezâyiy gökleri, deryayı, deşti, hâmûnu,
- Adımlarında zekâdan seri * olup hattâ -
Esiri kaplıyacak füshatiyle istilâ?
Evet, soruldu mu idrâke ansızın bu suâl,
Lisân-ı hâli şu düstûru haykırır derhâl:
“Bekâyı hak tanıyan sa’yi bir vazife bilir;
Çalış çalış ki bekâ sa’y olursa hakkedilir. ”
Konulsa rahle A tedkîke hangi bir mevcûd;
Olur tekâsüfü bir sa’y-i dâimin meşhûd.
Ademle karşılaşan zıd vücûd olur, demeyin;
Onun mukâbil olan kutbu sa’ydir. Sa’yin
Gezip dolaştığı ıssız, çorak fezâ-yı adem;
Bakarsınız ki: Çıkarmış vücûda bir âlem.
Tevakkuf ettiği hestî-serây-ı dûra-dûr,
Görürsünüz ki: Ademdir... Ne bir ziyâ, ne de nûr!
Kulak verin de neler söylüyor bakın idrâk:
Bu, lücce lücce tekâsüf bu sa’y-i dehşet-nâk,
Beliğ sa’yidir ummân-ı kudretin, ezelî;
Hurûş-i feyz-i ezel her kutayresinde celi.
Mükevvenâtı ezelden halâs edip ebede
Sürükleyen; onu hayret-fezâ hüviyyette
Tekallübât ile bir müntehâya doğru süren;
Hem istikameti dâim o müntehâya veren,
İrâde hep ezelî sa’yidir, bakılsa, onun;
Kimin? O kudret-i mahzın, o sırr-ı meknûnun!
Ne dinlenir, ne de âtıl kalır, velev bir an,
Şu’ûn-i hilkati teksif edip yaratmaktan.
464
Bu yaratılış kanunu nasıl bir kanundur ki,
Uzaya, göklere, denize, ovaya, çöle,
- Adımlarında zekâdan bile daha hızlı olarak -
Boşlukları kaplayacak bir genişlikle yayılmaktadır?
Evet, insanın kavrayışına bu soru ansızın sorulunca, <
Hâl diliyle derhal şu ilkeyi haykıracaktır:
“Ebediyyen var olmak hakkımdır diyen, çalışmayı bir görev bilir;
Çalış, çalış ki ebedî var oluş çalışmayla hak edilir.”
Hangi varlık incelenmek için masaya yatırılsa;
Sürekli bir çalışmanın yoğunlaştığı görülür.
Yoklukla karşılaşan, yok olur demeyin;
Onun zıddı olan kutup çalışmadır. Çalışmanın
Gezip dolaştığı ıssız, çorak yokluk fezası,
Bakarsınız ki ortaya bir âlem çıkarmıştır.
Çalışma durduğunda bu uçsuz bucaksız varlık sarayı,
Göreceksiniz ki bir yokluk âlemi olur... Ne ışık ne de bir parıltı.
Kulak verin de bakın kavrama gücü neler söylemektedir:
Bu yığın yığın yoğunlaşma, bu dehşet verici uğraş,
Kudret okyanusunun ezelden beri düzenli olarak çalışmasıdır;
Ezel bereketinin coşkusu her damlacığında açıkça görülür.
Var olanı Ezerden çıkarıp Ebed ? e
Sürükleyen, onu hayret verici şekillerde
Değişmelerle belli bir sona doğru süren;
Hem de bu gidişi daima o yöne yönlendiren
İrade, düşünülürse eğer, ezelî çalışmasıdır onun.
Kimin? O yegâne kudret sahibinin, o gizli sırrın!
Ne dinlenir, ne hareketsiz durur, üstelik bir an
Yaratılışa ait işleri yoğunlaştırıp yaratmaktan.
Sadeleştftmjşı
Tasavvur eyliyelim şimdi başka bir kudret ,
Ki hep kuvâyı doğurmuş, esâsı madde... Evet!
Nedir bu? Başka değil, aynı cilvenin işidir:
Bütün ezeldeki sa’yin tekâsüf etmişidir.
Şu madde yok mu ki almakta birçok eşkâli,
Onun da varmadadır sa’ye asl-ı seyyâli.
Neden mi? Çünkü bütün kudretin tekasüfüdür.
Zaman da sa’ye çıkar: Çünkü hep onunla yürün
Mekân da sa'ye varır: Sa’yi sıfra indiriniz,
Mekân tasavvur edilmez, muhâl olur hayyiz.
Ulûm-i şâhikadan fışkıran sütun-i ziyâ
Dayandı göklere ; lâkin yetişmiyor hâlâ,
Bülend nüsha-i îcâdın ilk sahîf esine.
Bu ilk sahîf e müebbed zalâm içinde yine!
Görünmüyor ki, okunsun sevâd-nâme-i gayb ;
Yakîne sed çekiyor her satırda yüz bin reyb.
Ziyâya doğru yüzüp gitmek istedikçe hayâl,
Sürüklüyor onu girdâba dalga dalga leyâl 7
Meâl-i hilkate imkânı yok yetişmemizin;
Fakat, o nüsha-i tekvîn-i hayret-engîzin
Başında pek iri bir hatla parlıyor, yalnız
Şu cümleler ki, eğer görmemişseniz, alınız:
u Bekayı hak tanıyan sa’yi bir vazife bilir;
Çalış çalış ki bekâ sa ’y olursa hakkedilir. ”
Kamer çalışmadadır, gökle yer çalışmadadır
Güneş çalışmada, seyyâreler çalışmadadır.
Didinmeden geri durmaz nücûm-i ğisû-dâr;
Bütün alın teridir durmayıp yağan envâr!
Orijinali
466
Gelin şimdi de düşünelim başka bir kudret,
Ki bütün kuvvetleri doğurmuştur ve esasen maddedir... Evet!
Nedir bu? Başka değil, aynı hikmetin işidir:
Tamamen Ezerdeki çalışmanın bir yoğunlaşmış şeklidir.
Şu birçok şekle girmekte olan madde yok mu,
Onun da şekilden şekile girebilen aslı çalışmaya varmaktadır.
Neden mi? Çünkü bütün kudretin yoğunlaşmasıdır.
Zaman da çalışmaya dayanır: Çünkü hep onunla yürür.
Mekân da çalışmaya dayanır: Çalışmayı sıfıra indiriniz,
Ne mekânı ne de onun varlık halinde gerçekleştirdiği yeri
düşünmek mümkün olmaz.
Doruğuna çıkmış bilimlerden fışkıran ışık sütunları
Göklere dayandı, fakat ulaşmıyor hâlâ
Yüce yaradılış kitabının ilk sayfasına.
Bu ilk sayfa sonsuza dek karanlık içinde yine.
Görünmüyor ki okunsun gaybın karanlık sayfaları
Her satırda yüzbin şüphe doğru bilgiye varmayı engelliyor.
Hayal ışığa doğru yüzüp gitmek istedikçe,
Dalga dalga geceler onu girdaba doğru sürüklüyor.
Yaratılışın anlamına imkânı yok varmamızın.
Fakat o hayret verici varlık kitabının
Başında pek okunaklı bir yazıyla parlıyor yalnız,
Şu cümleler ki, eğer görmemişseniz, alınız:
“Ebediyyen var olmak hakkımdır diyen, çalışmayı bir görev bilir;
Çalış, çalış ki ebedî var oluş çalışmayla hak edilir.”
Ay çalışmadadır, gökle yer çalışmadadır;
Güneş çalışmada, gezegenler çalışmadadır.
Didinmeden geri durmaz kuyruklu yıldızlar,
Bütün alm teridir durmayıp yağan aydınlıklar!
Sadeieştmtrruşj
Yabancı sanmayınız seyredip de ecrâmı...
Bir eski diledir, gökyüzünde dramı.
Şu var ki, merkezi tâ âsümanda olsa bile,
Gelip gelip bizi besler kemâl-i minnetle .
Fakat bu dile hiç benzemez bizimkilere;
Bozuşmamış onun efrâdı belki birkerre .
Lisân-ı hâl-i tabiat, lisandır onlara da,
Bir ihtisâs teâtîsidir dönen arada.
Bir ihtisâs ki pek incedir... Fakat keskin...
Ne hasbihâl-i semavî! Nasıl belâğ-i mübîn
Görün şu dile efrâdının sevişmesini ;
Küçük, büyüklerinin ruhu, kurretü ’l-ayni;
Büyük, küçükler için dâyedir, mürebbîdir...
Gider, hayâtını tanzim eder, görür gözetir.
Güneş, ki dilenin mihriban reisi odur.
Serir-i muhteşeminden süzüp fezayı vakur
Nazarlanyle arar her tarafta mevkibini;
Nasıl ararsa bir âvâre yâr-ı gâibini .
Bulunca hepsini artık o nâzenin sine,
Alır birer birer âguş-i hâr-ı şefkatine.
Bu hânümânı tutan hep onun himâyesidir;
Üzerlerinde gezen saye kendi sayesidir.
O sayedir ki: Yayıldıkça nûru eb'âda,
Hayât ışıkları başlar sarây-ı mînâda.
Evet, bu âile efrâdı durmuyor... El ele.
Verip, ezelde çizilmiş bir istikâmetle,
Kemâl-i mümkini idrâke doğru hep koşuyor;
Fezâda füshati gördükçe büsbütün coşuyor !
Bu azm-i kâhiri nevmîd eder mi bir hâil?
Yolun uzunluğu zira, vazifesinde değil!
Bakıp da yabancı sanmayınız gökteki cisimleri...
Bir eski ailedir onlar, gökyüzünde kılmış kararı.
Şu var ki, merkezi ta gökyüzünde olsa bile,
Gelip gelip bizi besler tam bir cömertlikle.
Fakat bu aile hiç benzemez bizimkilere,
Anlaşmazlığa düşmemiş onun fertleri belki bir kere.
Onların dili de tabiatın hâl dilidir,
Aralarında bir uzmanlık alışverişi görülür.
Bir uzmanlık ki pek ince, fakat keskindir...
Bu ne semavî bir görüşme, nasıl apaçık bir anlaşmadır!
Görün şu aile fertlerinin sevişmesini:
Küçük, büyüklerinin ruhu, gözbebeği;
Büyük, küçükler için koruyucu eğitimcidir...
Gider, hayatını düzenler, görür gözetir.
Güneş, ki ailenin şefkatli reisi odur,
Muhteşem tahtından olgunlukla fezayı süzerek,
Bir zavallı nasıl ararsa kaybolan sevgilisini,
O da öylece bakışlarıyla arar her tarafta kendi alayını.
Bulunca hepsini artık o nazlı sîne,
Alır birer birer sıcak ve şefkatli kucağına.
Bu aileyi tutan hep onun koruyup kollamasıdır,
Üzerlerinde gezen gölge kendi gölgesidir.
O gölgedir ki, nuru uzaklıklara yayıldıkça,
Mavi gökkubbe sarayında hayat ışıkları parlamaya başlar.
Evet, bu aüe fertleri durmuyor, el ele
Verip, ezelde belirlenmiş bir yönelişle,
Mümkün olanın en iyisini kavramaya doğru hep koşuyor;
Fezanın sonsuzluğunu gördükçe büsbütün coşuyor!
Bu ezici azmi bir engel nasıl ümitsizliğe düşürebilir?
Zira yolun uzunluğu umurunda değildir!
Ne ıttırâd-ı müebbedi Ne muntazam hareket!
Ya ellerindeki bemâmec, etseniz dikkat
Bir incelikle mesâiyi münkasimdir ki:
Ne inceliktir o , kabil değildir idrâki.
Görülmüyor birinin istirahat eylediği...
Onun tevakkufu , zirâ, bütün bir âileyi
Dakikasında perişân eder, ezer, bitirir.
Demek ki: İstese bir zerre bin cihan devirir!
Fakat o zerre için nerdedir atâlete meyi?
Bakın durur mu Süreyya , bakın durur mu Süheyl?
Görüp Süheyl'ini Şi’râ da her zaman çalışır;
Bakar uzaktaki Ayyûk'a, Ferkadân çalışır.
Karârı yok hele Râmih 'le A ' zeVin bir an.
Hülâsa , his ileyâhud nazarla farkolunan
Nücûm-i nâ-mütenâhî bütün çalışmakta...
Sükûn tasavvuru kâbil mi bu’d-i mutlakta?
Bu mevkibin, gece gündüz koşan bu kafilenin
Mürettebâtı, birer saltanatlı ailenin
Reîs-i dâimidir; vâkıâ bu âileler
Görünmüyor bütün eb’âdı yoklasak yer yer;
Fakat delâlet-i nûruyle gezseniz ilmin ,
Vücûdu anlaşılır her adımda bin necmin.
Bu âilât-ı semâviyye ittihâd ederek
Doğar ki sîne-i mînâda bir kabile ; gerek
Setîr-i şânı y gerek zâtı dâimâ mestur
Kalan reisine münkâd olup, sürekli, vakur,
Fakat sevimli bir âheng-i tâm-ı vahdetle ,
Çalışmadan geri durmaz , o muhteşem kütle.
Bu kütle işte bizim kâinatımızda ki:
Orijinali
Ne ebedî devamlılık! Ne muntazam hareket!
Ya ellerindeki program? Etseniz dikkat,
Çalışmanın incelikle paylaştırmasıdır ki:
Ne inceliktir o, anlamak mümkün değildir.
Görülmüyor birinin durup dinlendiği...
Çünkü onun durması bütün bir aileyi,
Dakikasında perişan eder, ezer, bitirir.
Demek ki: İstese bir zerre bin cihan devirir!
Fakat o zerrenin tembelliğe meylettiği nerede görülmüştür?
Bakın durur mu Süreyya (1), bakın durur mu Süheyl? (2)
Görüp Süheyl’ini Şi’râ (3) da her zaman çalışır;
Bakar uzaktaki Ayyuk’a (4) Ferkadân (5) çalışır.
Durduğu yok hele Râmih’le (6) A’zePin (7) bir an.
Kısaca, hissedilen yahut gözle fark olunan
Sayısız yıldız hep çalışmaktadır...
Sonsuz uzaklıklarda herhangi bir duraklamayı düşünmek mümkün müdür?
Bu alayı, gece gündüz koşan bu kafileyi
Oluşturan fertlerin her biri, bir saltanatlı aileyi
Yöneten değişmez bir başkandır, gerçi bu aileler
Görünmüyor, bütün uzaklıkları yoklasak yer yer;
Fakat yol gösterici ışığıyla gezseniz bilimin,
Varlığı anlaşılır her adımda bin yıldızın.
Bu semavî aileler bir araya gelerek,
Mavi göğün koynunda bir kabile doğar ki,
Gerek şanlı tahtı, gerekse kendi zatı,
Her zaman bir perdenin gerisinde kalan başkanına boyun eğip sürekli,
Ağırbaşlı, fakat sevimli bir birliğin bütün âhengiyle,
Çalışmadan geri durmaz o muhteşem kütle.
Bu kütle işte bizim kâinatımızdır ki:
(1) Süreyya: Ülker yıldızı. Gökyüzünde, ayın yörüngesi üzerinde görünen yıldız kümesi.
(2) Süheyl: Parlak bir yıldız. Yemenden daha iyi göründüğü için Yemen Süheyl'i olarak da bilinir.
(3) Şi’ra: Büyükköpek ve küçükköpek yıldız kümelerinde bulunan iki yıldız. Büyükköpekte bulunana
Yemen Şi’ra’sı, küçükköpekte bulunana Şam Şi’ra’sı adı verilir.
(4) Ayyûk: Keçi yıldızı. Samanyolu’nun sağında ve Ülker Yıldızı’nın yakınında bulunan kırmızı renkli
küçük ve parlak bir yıldız.
(5) Ferkadân: Kuzey Kutbu ’na yakın, küçük ayı yıldız kümesi içinde yer alan iki yıldız.
(6) Râmih: Sığırtmaç takım yıldızlarının baş yıldızı.
(7) A’ zel: Sığırtmaç takımyıldızlarından biri.
Sadeleştirilmişi
- Kuşatmasıyle berâber nazarda eflâki -
Hudûdu çevriliyor kehkeşan nitâkryle.
Geçin nücûmu... Sehâbiyyeler de, hakkıyle
Tekâmül etmek için uğraşır, döner, didinir,
Birer kabîle, birer kâinât-ı vâsVdir.
Bu kâinât-ı semâviyyenin - ki bir takımı
Deminki âile şeklindedir - kalan kısmı,
Henüz meşîme-i hilkatte saklı efrâda
Hayât vermek için muttasıl çalışmakta.
Nedir ki sâha-i kudret denen bu zıll-i medîd?
Ziyâ adımlan hattâ mesâhadan nevmîd !
Nedir nizâm-ı mesâî bu küll-i sâîde?
Nedir ki sevk ediyor hiç dağıtmadan ebede?
Bu bî-nihâye avâlim idâresiz yürümez...
Fakat idâre için hangi noktadır merkez?
Nedir ki mevkii, eb'âda sığmıyan bu yığın
İçinde, şimdi bizim kendi kâinâtımızın?
Hatim-i hikmet-i eşyaya hiç sokulmamalı:
O bir cihân-ı muammâ ki büsbütün kapalı!
Bilir misin, ne kadar hiç imişsin ey idrâk!
Bu ukdeler edecek miydi böyle sineni çâk?
Ya sen, ne âciz imişsin zavallı akl-ı beşer!
Mücâheden çıkacak mıydı bi’n-netîce heder?
Evet, avalimi, hiç şüphe yok ki, bir kânun
İdâre etmede... Lâkin nedir meâli onun?
Cihan şu gördüğümüz kütleden ibâret mi?
Bütün avâlim-i meşhûde, yoksa, hiç ismi
- Gözümüzde gökleri kuşatmasıyla beraber -
Sınırları Samanyolu kuşağıyla çevriliyor.
Geçin yıldızlan... Nebulalar da hakkıyla
Gelişip ilerlemek için uğraşır, döner, didinir
Birer kabile, birer geniş kâinattır.
Bu semavî alemin -ki bir takımı
Deminki aile şeklindedir- kalan kısmı,
Henüz yaratılışın rahminde saklı fertlere
Hayat vermek için sürekli çalışmakta.
Kudret alanı denen bu uzayıp giden gölge nedir?
Ki ışığın adımları bile bu mesafeyi ölçmekten ümidini kesmiştir!
Nedir çalışma düzeni bu bütün çalışanlarda?
Nasıl bir düzendir ki hiç dağıtmadan yönlendiriyor ebede?
Bu sonsuz âlemler idaresiz yürümez...
Fakat idare için hangi noktadır merkez?
Acaba yeri nedir, bu mesafelere sığmayan yığın
İçinde, şimdi bizim kendi evrenimizin?
Eşyanın hikmetinin iç yüzüne hiç sokulmamalı:
O bir sırlar dünyası ki büsbütün kapalı!
Ey insanın kavrayış gücü, bilir misin ne kadar hiç imişsin!
Bu sırlar böyle kalbini parça parça mı edecekti?
Yan sen ey zavallı insan aklı, ne kadar acizmişsin
Çabaların sonuçta böyle boşa mı çıkacaktı?
Evet, hiç şüphe yok ki âlemleri bir kanun
İdare etmede... Lâkin nedir anlamı onun?
Cihan şu gördüğümüz kütleden mi ibarettir?
Yoksa bütün bu görünen alemler,
Sadeleştirilmişi
Bilinmeyen, sayısız, kâinât-ı uhrânın
Kemine cüz’ü müdür? Mâverâsı ekvânın,
Adem değilse, nasıldır, nedir vücûdu aceb?
Neden bu leyl-i serâir açılmıyor yâ Rab?
Bu cûş-i cür’eti etmekte ansızın mebhût,
Şu ses ki, mevc-i bülendiyle çalkanır melekût:
" Unutma kendini, hem bilmiş ol ki ey insan,
Müebbeden kalacak hilkatin esâsı nihan.
Semâyı alması kâbil mi bir avuç hâkin?
O sâhalar ki yetişmez ziyâ-yı idrâkin,
Tasavvur et: Ceberûtum için hidâyettir!
Mükevvenât ki fikrince bî-nihây ettir,
Kemine zerresidir âsümân-ı hilkatimin .
Gelip kenârına ummân-ı sermediyyetimin,
Rükû eder ebediyyen, kıyâm eden idrâk;
Zekâ sücûda varır, vehm olur karîn-i helâk.
Senin o sâhada yoktur işin ! O sâha, benim,
Bütün halâika mesdûd Kâbe Kavseynim!
Harîmi zâir-i tahmin için küşâde değil;
Sarây-ı vahdetimin durma karşısında, çekil!
Çekil de feyz-i mübînimle tâ ezelde sana
Müsahhar eylediğim bir cihânın ortasına
Atıl... Fezâyı dolaş, âsümâna çık, yere in;
Lisân-ı gaybım olan beyyinât-ı hikmetimin,
Vücûdu inleten âheng-i yek-meâlini duy!
Düşünme, haydi şu âheng-i sermediyyete uy:
Bekâyı hak tanıyan sa’yi bir vazife bilir;
Çalış çalış ki bekâ sa’y olursa hakkedilir. ”
Hiç ismi bilinmeyen sayısız başka âlemlerin
Aciz bir parçası mıdır? Ötesi varoluşun
Yokluk değilse, nedir, nasıl bir varlığa sahiptir acep?
Neden bu sırlar gecesi aydınlanmıyor ya Rab?
Bu cüreti ansızın şaşkına çevirip susturmakta şu ses,
Ki yükselen dalgalarıyla melekler alemi çalkalanır:
“Unutma kendini, hem bilmiş ol ki ey insan,
Yaratılışın sırrı sonsuza dek gizli kalacaktır.
Bir avuç toprağın göğü kapsaması mümkün müdür?
Kavrama gücünün ışığının ulaşamayacağı o alanlar,
Düşün ki, kudretimin ancak bir başlangıcıdır.
Var olan şeyler, ki senin fikrine göre sonsuzdur,
Aciz bir zerresidir benim yaratmalar âlemim.
Ebediyet okyanusumun kenarına gelip,
Sonsuza dek rükû eder, anlamaya kalkışan kavrama gücü.
Zekâ secdeye varır, vehimler yokluğa karışır.
Senin o alanda yoktur işin! O alan, benim
Bütün yaratılmışlara kapalı olan Kâbe Kavseyn’imdir! (1)
Sırları, ziyaretçilerin tahminine açık değil;
Birlik sarayımın karşısında durma, çekil!
Çekil de apaçık feyzimle ta ezelde sana
Tâbi kıldığım bir cihanın ortasına atıl...
Fezayı dolaş, gökyüzüne çık, yere in;
Benim gizli dilim olan hikmetli delillerimin,
Varlığı inleten ve bir tek manâya yönelten âhengini duy!
Düşünme, haydi şu ebedî âhenge uy:
Ebediyyen var olmak hakkımdır diyen, çalışmayı bir görev bilir;
Çalış, çalış ki ebedî var oluş çalışmayla hak edilir.”
( J) Kâbe Knvseyn: Sözlük anlamı “ iki yay aralığındaki mesafe " demektir. Burada Kuran-ı Kerim ı«
Ncctn Suresi 8. ve 9. ayt derine telmihte bulunulmaktadır. Ayetlerde Hz. Peygamber 'in Miraç hadisesi
sırasında Allah katma yükselmesi anlatılmaktadır. Ayetlerin meali: "Sonra yaklaşmış ve inmiştir.
Aralan iki yay aralığı kadar belki daha da yakın oldu. "
Sadcteştrtmışı
Alırı da bir küçücük taş , ziyâ-yı ilme tutun ,
Bütün nikâtını evvelce; sonra kalkın onun
Bakın vücûduna bir hurdebîn alıp , lâkin ,
Bu hurdebîn olacak kendi nuru idrâkin .
Zemin kadar büyütün; âsüman kadar büyütün.
Hulâsa , koskocaman bir cihan kadar büyütün;
Görürsünüz ki: O bir damlacık vücûduyle,
Katılmak istiyerek durmayıp giden şeyle ,
Önünde azmine hâil ne varsa, hep aşıyor.
Demek ki: Şimdi bu taş canla , başla, uğraşıyor,
“Bütün avâlimi lebıiz eden mesâiye ,
Benim de sa y yim olunmak gerek ilâve... ” drye.
Bu seng-pâreyi siz şimdi görmeyin nâçiz...
O ; bir vücûd-i muazzam; o, bir cihân-ı veciz;
Ki - encümüyle, şümûsuyle, âsümânıyle,
TevâbViyle, sehâbiyyesiyle - aynıyle.
Bizim şu bildiğimiz kâinatı gösteriyor!
Hayâl o manzaranın dehşetinden ürperiyor:
Birer kabiledir eczâ-yı ferdi; zerrâtı
Sırayla âilelerdir; alın zureyrâtı:
Görünmemekle berâber yığın yığın efrâd .
Demek, o sîne-i eb’âdı inleten feryâd;
O, her taraftaki âheng-i sa 7 y-i gulgule-hîz;
O ğirûdâr-ı umûmî.. Bakılsa en nâçiz
Taşın mazîk-ı vücûdunda mündemiç ... Hayret!
Bu seng-i câmidin eczâ-yı ferdi bir vahdet,
Bir imtizâc-ı müebbedle eyliyor deveran.
Ki her tekâsüfü mahsûl- 'ı sa 'yinin o zaman,
Temessül etmede birçok kuvâ-yı gâlibeye:
Alın da bir küçücük taş, önce bütün noktalarını
İlmin ışığına tutun, sonra, kalkın onun
Bir mikroskop alıp varlığına bakın, lâkin
Bu mikroskop kendi nuru olmalıdır aklın.
Bu taşı yeryüzü kadar büyütün, gökyüzü kadar büyütün,
Kısacası, koskocaman bir cihan kadar büyütün;
Görürsünüz ki, o bir damlacık varlığıyla,
Katılmak isteyerek durmayıp giden sele,
Önünde azmine engel ne varsa hep aşıyor.
Demek ki, şimdi bu taş canla başla uğraşıyor,
“Bütün âlemleri dolduran çalışmaya,
Benim çalışmam da ilave olunmalıdır...” diye.
Şimdi siz bu taş parçasını değersiz görmeyin...
Ö muazzam bir varlık, o özlü bir âlemdir;
Ki -yıldızlarıyla, güneşleriyle, göğüyle,
Uydularıyla, nebulalarıyla- aynıyla
Şu bizim bildiğimiz evrenin bir örneğidir.
Hayal o manzaranın dehşetinden ürperir:
Onu oluşturan unsurların her biri bir kabiledir;
Zerreleri ise sırayla ailelerdir. Alın zerrecikleri:
Görünmemekle beraber, onlar da yığın yığın unsurlardan oluşur.
Demek o uzaklıkların kalbini inleten feryat,
O çalışmanın her tarafta feryatlar koparan âhengi,
O umumi mücadele.. Bakılsa en değersiz taşın
Daracık varlığının içindedir... Hayret!
Bu cansız taşı oluşturan unsurlar bir birlik,
Bir ebedî uyum içinde dönüp durmaktadır.
Öyle ki bu çalışmanın meydana çıkardığı her yoğunlaşma,
Aktif şekilde birçok kuvvete dönüşmekte zamanla:
Saöoteşlınlm^ı
Ya inkılâb ediyor heybetiyle câzibeye;
Ya başka türlü hüviyyet alıp ziyâ oluyor;
Ya reng-i şu’le-i berkîde ru-nümâ oluyor;
Ya bir harâret-i seyyâle eyliyor te’sîs;
Ya ihtizâz ediyor mevce mevce mıknatıs.
Aceb, nümûne-i ekvân olan bu, zâten ufak.
Vücudu nâ-mütenâhî küçültecek olsak?
Küçüldü, farz edelim , oldu âkıbet zerre...
Görün , şu zerreyi tedkik edin de bir kerre.
Nasıl hurûş ile kalbinde eyliyor daraban ,
Avâlimiyle berâber şümûs-i bî-pâyan!
Semâlarında uçan aynı muttarid âhenk;
Denizlerinde gezen aynı sa’y~i rengârenk.
Bakın ki: Zerre de bir hîç olan vücûduyle,
Muvaffak olmadadır kâinâtı temsile;
Görün ki: Zerreyi etmektedir cihan tanzîr.
Fakat bu bahr-i serâir ki mümtenV takdir.
Güneşte, gölgede, her yerde cûşa geldikçe,
Atar kenara şu yüksek meâli bir mevce:
“Bekâyı hak tanıyan sa'yi bir vazife bilir;
Çalış çalış ki, bekâ sa’y olursa hakkedilir. ”
Görün kuvâ-yı tabîatte sa*y-i mu'tâdı:
Çalışmasaydı harâret, mevâsim olmazdı.
O, bir zaman azalıp, sonra bir zaman çoğalıp;
Buhâr eder suyu, teksif eder buhârı alıp.
Ziyâ durur mu ya? Zulmetle dâimâ yarışır...
Ne varsa hâsılı... Toprak, deniz , bütün çalışır.
Ya bütünüyle çekim gücüne dönüşüyor,
Ya başka türlü bir şekil alıp ışık oluyor,
Ya bir şimşek parıltısı şeklinde görünüyor.
Ya akıp giden bir ısı oluşturuyor.
Ya dalga dalga mıknatıs titreşimleri meydana getiriyor.
Acaba ne olur, âlemlerin numunesi olan, bu zaten ufak
Varlığı nihayetsiz derecede küçültecek olsak?
Varsayalım küçüldü, oldu sonunda zerre...
Görün, şu zerreyi inceleyin de bir kere;
Nasıl coşkuyla kalbinde çarpmıp duruyor,
Bütün âlemleriyle beraber sayısız güneşler!
Göklerinde kanat açan aynı düzenli âhenk;
Denizlerinde görülen aynı çalışma ki renk renk.
Bakın ki, zerre de bir hiç olan vücuduyla,
Kâinatı temsil etmeyi başarmakta.
Görün ki, cihan de zerreyi örnek almaktadır.
Fakat bu anlaşılması mümkün olmayan sırlar denizi,
Güneşte, gölgede, her yerde coşup kabardıkça.
Bir dalgasıyla sahile şu mânayı atmakta:
Ebediyyen var olmak hakkımdır diyen, çalışmayı bir görev bilir;
Çalış, çalış ki ebedî var oluş çalışmayla hak edilir.”
Görün tabiat kuvvetlerindeki şu sürekli çalışmayı;
Sıcaklık kuvveti çalışmasaydı, mevsimler olmazdı.
O bir zaman azalır, sonra bir zaman çoğalır.
Suyu buharlaştırır, buharı alıp yoğunlaştırır.
Işık durur mu ya? Daima karanlıkla yarışır...
Kısacası ne varsa... Toprak, deniz, hepsi çalışır.
479
Sadeleştirilmişi
Tesa’udâtı buhânn bulut yığar havaya ,
Teressübâtı sehâbın nehir yayar ovaya.
Zemin semâya alev püskürür içinden tâ;
Mukabilinde sağar yıldırım, zemine semâ.
Duyup kuruşunu cevvin hurûş eder enhâr;
Köpük saçar bunu gördükçe bâd-ı velvele-dâr!
Nedir bu gökteki sesler? Nedir bu yerdeki cûş?
Evet , kuvâ-yı tabViyyenin bu dûşa-dûş
Mücâhedâtı ki bir bî-nihâye silsiledir,
Tezâhumuyle yerin sinesinde, yükseltir,
Hayâtın ismini te’bîde bir büyük timsâl,
Ki cebhesinde tecellî eder durur şu meâl:
“Bekâyı hak tanıyan sa 'yi bir vazife bilir;
Çalış çalış ki befcâ sa y olursa hakkedilir. ”
Zevil-hayâta bakın ... Koşmuyor mu hakk-ı hayât
Peşinde cümle nebâtât, cümle hayvânât?
Müessirât-ı tabîatle dâim uğraşarak;
Bütün cihan gibi onlarda istiyor yaşamak.
Avâmilin kimi te'yid eder bekalarını;
Hücum eder kimi ta’cil için fenâlarını.
Zavallılar, hani, bir ân içinde bin kerre,
Kaçıp ikinci takımdan koşar birincilere.
Hayâtı hak tanıyanlar yorulmuyor... Heyhât!
Sükun nedir, onu görmüş müdür ki uzviyyât?
Bu kâr~zâra düşen hangi ferd-i uzvî ki,
Kımıldamaz, onu çiğner geçer hemen öteki.
Bu intihân fakat nerden ihtiyâr edecek?
İlerleyip duruyor işte hiç kesilmeyerek.
Buharın yukarı çıkması bulut yığar havaya,
Bulutta biriken sular nehir yayar ovaya.
Yeryüzü ta içinden alev püskürür gökyüzüne,
Gökyüzü karşılığında yıldırım sağar yeryüzüne.
Havanm coştuğunu duyup nehirler de coşar,
Bunu gördükçe gürültüyle köpük saçar rüzgâr!
Nedir bu gökteki sesler? Nedir bu yeryüzündeki coşku?
Evet, tabiat kuvvetlerin bu omuz omuza gayreti
-Ki sonu gelmeyen bir zincirleme çalışmadır-
Yeryüzünün bağrında toplanıp yığılır,
Hayatın adını ebedileştiren bir büyük timsâl,
Ki cephesinde tecelli eder durur şu meâl:
“Ebediyyen var olmak hakkımdır diyen, çalışmayı bir görev bilir;
Çalış, çalış ki ebedî var oluş çalışmayla hak edilir/’
Canlılara bakın... Bütün bitkiler, bütün hayvanlar
Hayat haklarının arkasında koşmuyorlar mı?
Tabiat kuvvetleriyle uğraşarak,
Bütün cihan gibi onlar da istiyor yaşamak.
Bazı kuvvetler onların hayatta kalmalarına yardım eder,
Bazıları da ölümlerini hızlandırmak için hücum eder.
Zavallılar, hani bir an içinde bin kere,
İkinci takımdan kaçıp koşar birincilere.
Hayatı hak tanıyanlar yorulmak bilmiyor... Yazık ki ne kadar!
Sükûn nedir, onu görmüş müdür ki organizmalar
Bu mücadele meydanına düşen hangi organik varhk ki;
Kımıldamaz onu çiğner geçer hemen öteki.
Fakat neden dolayı bu intiharı tercih edecek?
İlerleyip duruyor, işte hiç kesil meyerek,
SadetoştJnlnntşı
- Ezelde ruhuna mevdû’-i dest-i fıtrat olan -
Güzide bir emelin arkasında koşmaktan ,
Değil vîsâli, ki bir gayedir hayâtı için ,
Hayâl-i vaslı da câzib o nâzenîn emelin!
Bu gâyenin, bu hayâlin ümîd-i idrâki ,
Dolaştırır gece gündüz o ruh-i çâlâki.
Zemini kendine hasretmek isteyip çalışır;
Şu var ki başka emeller de ansızın karışır.
Tezâhum etti mi âmâli birçok efrâdın ;
Kesilmez arkası artık cihâd-ı mu’tâdın!
Bu harb işinde kazanmaktadır çalışmış olan;
Çalışmayıp oturandır gebertilen, boğulan .
Nedir murâdı, bilinmez , fakat Hakîm-i Ezel \
Cihânı ma’reke halk eylemiş , hayâtı cedel
Kimin kolunda mesâi denen vefalı silâh
Görülmüyorsa , ümit etmesin sonunda felâh
Gerek hücuma geçilsin , gerek müdafaaya .
Müsellâh olmalı mutlak giren münâzâ’aya.
Fakat cidâl-i hayâtın bütün bu gulgulesi;
Kalanların acı , ölmüşlerin acıklı sesi;
Zaman zaman göğe yaprak nisâr eden eşcâr;
Zemin zemin yere kâliçeler yayan ezhâr;
Bahâra karşı tuyûrun garîb nevhaları;
Şikâr önünde vuhûşun mehîb sayhaları;
Bedâyi ’iyle bahârân, şedâidiyle hazân ,
Bu şi'r-i hilkati inşâd eder durur her ân:
u Bekâyı hak tanıyan sa ’yi bir vazife bilir;
Çalış çalış ki bekâ sa y olursa hakkedilir. ”
-Ezelde yaratıcı kudretin eliyle ruhuna emanet edilen-
Seçkin bir emelin arkasında koşmaktan.
O nazlı emele değil kavuşmak -ki amacıdır hayatının-
Kavuşmayı hayal etmek bile çekicidir onun için.
Bu gayeyi, bu hayali kavrama ümidi,
Dolaştırır gece gündüz o hareketli ruhu.
Yeryüzüne sahip olmak isteyip çalışır.
Şu var ki başka emeller de ansızın karışır.
Karşılaşıp birbirini zorlamaya başladı mı emelleri birçok canimin.
Kesilmez arkası artık o her zamanki kavganın.
Bu savaşta çalışmış olan kazanmaktadır,
Gebertüen, boğulan ise çalışmayıp oturandır.
Ne dilemiş bilinmez, ama Ezelin Hakimi olan kudret,
Cihanı savaş alanı, hayatı da bir savaş olarak yaratmış.
Elinde çalışma denen vefalı silah bulunmayan,
Sonunda bir gün kurtulacağını hiç ümit etmesin.
İster hücumda olsun ister savunmada,
Mutlaka silahlı olmak gerek bu kavgada.
Fakat hayat kavgasmın bütün bu gürültüsü;
Kalanların acı, ölmüşlerin acıklı sesi;
Zaman zaman göğe yapraklar serpen ağaçlar;
Yer yer toprağa halıcıklar döşeyen çiçekler;
Bahara karşı kuşların garip ağıtları;
Avcı önünde vahşi hayvanların korkunç çığlıkları;
Güzellikleriyle ilkbaharlar, sıkıntısıyla sonbahar,
Şu yaratılış şiirini her an seslendirir durur:
'Ebediyyen varolmak hakkımdır diyen, çalışmayı bir görev bilir;
Çalış, çalış ebedî var oluş çalışmayla hak edilir.”
Değil mi ceng-i hayâtın zebûnu âdem de?
Mücâhedeyle yaşar çâresiz bu âlemde .
Evet, mücâhede mahsûlüdür hayât-ı beşer,
O olmadıkça ne efrâd olur, ne âileler.
Görün birer birer efrâdı: Muttasıl çalışır;
Bakın ki âileler durmayıp nasıl çalışır.
Alın sırayla cemâati, sonra akvâmı;
Aceb cidâl-i maîişetten ayrılan var mı?
Nizâm-ı kevne nigehbân o sermedi kânun,
Bütün cihânı tutarken tahakkümünde zebun,
Garib olur beşerriyet çıkarsa müstesnâ.
Hayır! Adâlet-i fıtratta yoktur istisnâ.
Hayâta hakkı olan kimdir anlıyor, görüyor;
Çalışmayanları bir bir eliyle öldürüyor!
Bekâyı gâye sayanlar koşup ilerlemede;
Yolunda zahmeti rahmet bilip müzâhamede.
TerakJdyâtını milletlerin gören, heyhât,
Zaman içinde zaman etse, haklıdır, isbât .
Bakın mücâhid olan Garb y a şimdi bir kerre.
Havaya hükmediyor kânV olmuyor da yere .
Dönün de âtıl olan Şark’ı seyredin. Ne geri!
Yakında kalmvyacak yeryüzünde belki yeri!
Nedir şu bir sürü fenler, nedir bu san’atler?
Nedir bu ilme tecellî hakikatler?
Sefineler ki tarar kıt’a kıt y a deryâyı;
Şimendüfer ki tarar buk’a buk’a dünyâyı ;
Şu y ûn ki berka binip seslenir durur ovada ;
Balon ki rûh-i kesifiyle yükselir havada...
İnsandan bu hayat kavgasına düşmüş değil midir?
Çaresiz bu âlemde mücadeleyle yaşar.
Evet, insanoğlunun hayatı cehd ve gayret mahsûlüdür.
O olmadıkça ne fertler olur ne aileler.
Görün birer birer fertleri: Sürekli çalışır;
Bakın ki aileler durmayıp nasıl çalışır.
Alın sırayla toplulukları, sonra kavimleri;
Acaba geçim kavgasından ayrılan var mı?
Varlığın düzeninin bekçisi olan o ebedî kanun,
Bütün cihanı hakimiyeti altında tutarken,
İnsanlık bunun dışında kalırsa garip olur.
Hayır! Yaratılışın adaletinde istisna yoktur.
Hayata hakkı olan kimdir anlıyor, görüyor;
Çalışmayanları bir bir eliyle öldürüyor!
Varlığını sürdürmeyi gaye edinenler koşup ilerlemede;
Yolunda zahmeti rahmet bilip sıkıntılara katlanmakta.
Eyvahlar olsun ki milletlerdeki ilerlemeyi görenler
Zaman içinde başka bir zamanın varlığını söyleseler hakları var.
Şimdi bakın bir kere savaşıp duran Batı’ya,
Havaya hükmediyor yerle yetinmiyor da.
Dönün de tembel olan Doğu’yu seyredin: Ne geri!
Yakında kalmayacak yeryüzünde belki yeri!
Nedir şu bir sürü bilimler, nedir şu sanatlar?
Nedir şu ilimlerle ortaya çıkan hakikatler?
Gemiler ki bölüm bölüm yarar deryayı;
Trenler ki tarar ülke ülke dünyayı;
Hadavisler ki şimşeğe binip seslenir durur ovada; (1)
Balon ki yoğunlaştırılmış gazla yükselir havada...
(1) Burada telefona telmih vardır.
Hülâsa , hepsi bu âsâr-ı dehşet-âkînin,
Bütün tekâsüjudür toplanan mesâinin.
Aduvve karşı cehennem kusan mehîb efvâh;
Omuzlarında savâik yatan sehâb-ı sipâh;
Uyûn-i hırsa aman vermiyen ridâ-yı medîd;
Kovuklarında yanardağ duran husûn-i hadîd ;
Refâh içinde ömür sürmeler, meserretler;
Huzûr-i hâtıra makrun büyük sa \ âdetler ;
Teeyyüd etmiş emeller, nüfûzlar, şanlar;
Küçülmiyen azametler, sürekli ümranlar...
Eder neticede sa^yin tecessümünde karâr
Zaman zaman görülen âhiret kılıklı diyâr;
Cenâzeden o kadar farkı olmayan canlar;
Damarda seyri belirsiz, irinleşen kanlar;
Sürünmeler; geberip gitmeler; rezâletler;
Nasibi girye-i hüsrân olan nedâmetler;
Harâb olan azamet, târumâr olan ikbâl;
Sukût-i ruh-i umûmî, sukût-i istiklâl;
Dilencilikle yaşar derbeder hükümetler;
Esâretiyle mübâhî zavallı milletler;
Harâbeler, çamur evler, çamurdan insanlar;
Ekilmemiş koca yerler, biçilmiş ormanlar;
Durur sular, dere olmuş helâ-yı câriler;
Isıtmalar, tifolar, türlü mevt-i sâriler;
Hurâfeler, üfürükler, düğüm düğüm bağlar;
Mezar mezar dolaşıp hasta baktıran sağlar...
Atâletin o mülevves teressübâtı bütün!
Orıjnab
Kısacası, bu dehşet verici eserlerin hepsi,
Hep bir yerde toplanan çalışmanın ürünü.
Topların düşmana karşı cehennem kusan korkunç ağızlan;
Omuzlannda yıldırımlar yatan silah bulutları; (1)
Hırs dolu gözlere aman vermeyen uzun siperler;
Kovuklarında yanardağ duran demir kaleler;
Refah içinde ömür sürmeler, neş’e ve sevinçler;
Gönle huzur veren büyük sadetler;
Gerçekleşmiş ümitler, nüfuzlar, şanlar;
Küçülmeyen büyüklükler, medeniyette sürekli gelişmeler...
Bütün bunlar çalışmanın somutlaşmasının ürünleridir...
Zaman zaman kendini gösteren ahiret kılıklı memleketler ise;
Cenazeden o kadar farkı olmayan canlar;
Damarda dolaştığı belirsiz, irinleşen kanlar;
Sürünmeler, geberip gitmeler, rezaletler;
Nasibi yokluk gözyaşları olan pişmanlıklar;
Kaybolup giden büyüklük, darmadağın olan refah ve mutluluk;
Umumi bir ruh bozukluğu, kaybedilen bağımsızlık;
Dilencilikle yaşayan derbeder hükümetler;
Esaretiyle övünen zavallı milletler;
Harabeler, çamur evler, çamurdan insanlar;
Ekilmemiş koca yerler, biçilmiş ormanlar;
Duran sular, dereye dönüşmüş lağımlar;
Sıtmalar, tifolar, ölüm saçan bulaşıcı hastalıklar;
Hurafeler, üfürükler, düğüm düğüm bağlar;
Mezar mezar dolaşıp hasta baktıran sağlar...
Tembelliğin o murdar tortularıdır bütün!
(1) Burada muhtemelen uçaklar kastedilmektedir.
I
Nümûne işte biziz... Görmek istiyen görsün!
Bakın da hâline ibret alın şu memleketin!
Nasıldın ey koca millet? Ne oldu âkıbetin?
Yabancılar ediyormuş - eder ya - istikrah:
Dilenciler bile senden şereflidir billâh .
Vakân çoktan unuttun , hayâyı kaldırdın;
Mukaddesâtı ısırdın , Hudâ’ya saldırdın!
Ne hâtırâtına hürmet , ne an’anâtını yâd;
Deden de böyle mi yapmıştı ey sefil evlâd?
Hayâtın erzeli olmuş hayât-ı mu’tâdın;
Senin hesabına birçok utansın ecdâdın!
Damarlarındaki kan âdeta irinleşmiş;
O çıkmak istemiyen can da bir yığın leşmiş!
İâde etmenin imkânı yoksa mâztyi ,
Bu mübtezel yaşayıştan gebermen elbet iyi .
Gebermedik tarafın kalmamış ya pek, zâten ...
Sürünmenin o kadar farkı var mı ölmekten?
Sürünmek istediğin şey! Fakat zaman peşini
Bırakmıyor, atacak bir çukur bulup leşini!
Bugün sahîk-i âlemde sen ki bir lekesin;
Nasıl vücûdunu kaldırmasın , neden çeksin?
“İşitmedim” diyemezsin; işittin elbette:
“ Tevakkufun yeri yoktur hayât - millette. ”
Sükûn belirdi mi bir milletin hayâtında ;
Kalır senin gibi zillet, esâret altında.
Nedir bu meskenetin, sen de bir kımıldasana!
Niçin kımıldamıyorsun? Niçin? Ne oldu sana?
Niçin mi? “Çünkü bu fânî hayâta yok meylin!
OnpnaTı
V.
Örneği işte biziz... Görmek isteyen görsün!
Bakın da haline ibret alın şu memleketin!
Nasıldın ey koca millet, ne oldu sonun?
Yabancılar iğreniyormuş, iğrenirler ya:
Dilenciler bile senden şereflidir billah.
Şeref ve haysiyeti çoktan unuttun, utanmayı kaldırdın;
Mukaddesleri ısırdın, Allah’a saldırdın!
Ne hatıralarına hürmet ettiğin, ne geleneklerini hatırladığın var;
Deden de böyle mi yapmıştı ey sefil evlat!
Alışkanlık haline getirdiğin hayat, en rezili hayatlarm;
Artık ataların senin hesabına birçok utansın!
Damarlarındaki kan adeta irinleşmiş;
O çıkmak istemeyen can da bir yığın leşmiş!
Geri döndürmenin imkânı yoksa geçmişi,
Bu âdî yaşayıştan gebermen elbet iyi.
Gebermedik tarafın kalmamış ya pek zaten...
Sürünmenin o kadar farkı var mı ölmekten?
İstediğin şey sürünmek! Fakat zaman peşini
Bırakmıyor, atacak bir çukur bulup leşini!
Sen bugün dünyanın yüzünde bir lekesin;
Nasıl vücûdunu kaldırmasın, neden çeksin?
“İşitmedim” diyemezsin, şu sözü işittin elbette:
“Durup dinlenmenin yeri yoktur millet hayatında.”
Durgunluk belirdi mi bir milletin hayatmda;
Kalır senin gibi zillet, esaret altında.
Nedir bu miskinliğin, sen de bir kımıldasana!
Niçin kımıldamıyorsun? Niçin? Ne oldu sana?
Niçin mi? “Çünkü bu geçici hayata yok meylin,
Onun neticesidir sa’y e varmıyorsa elin . "
Değil mi?.. Ben de inandım! Hudâ bilir ki yalan!
Hayâta nerde görülmüş senin kadar sarılan ?
Zorun : Gebermemek ancak “ölümlü dünyâ ” da!
Değil hakikati, mevtin hayâli rü'yâda
Dikilse karşına , hiç şüphe yok, ödün patlar!
Düşün: Hayâta fedâ etmedik elinde ne var?
Şeref mi, şan mı, şehâmet mi, din mi, îman mı?
Vatan mı, hiss-i hamiyyet mi, hak mı vicdan mı?
Mezar mı, türbe mi, ecdâdının kemikleri mi?
Salibi sineye çekmiş mesâcidin biri mi?
Ne kaldı vermediğin bir çürük hayâtın için?
Sayılsa âh giden fidyeler necâtın için!
Çoluk çocuk kesilirken ; kadınlar inlerken;
Zavallılar seni erkek sanır da beklerken;
Hayâyı, ırzı ekip yol boyunca, çırçıplak.
Kaçarsın, öyle mi, hey kalp adam sıkılmryarak!
Değil ki “dön!” diye binlerce yalvaran geride;
Dikildi karşına ecdâdının mekâbiri de;
“ Yolumda durma kaçarken!” dedin, basıp geçtin!
İşitmedin mi ne söylerdi muhterem ceddin: (*)
“ Zafer ilerdedir oğlum, hücûm edip aşarak,
Hudûd-i düşmanı, hiç yoksa, bir mezâr almak;
Geçip de ric’ate bin yıl muammer olmaktan
Hayırlıdır... ” Ne yaman söz, ne kahraman îman!
Yazık ki sen şu büyük ruhu şerma-sâr ettin:
Bütün mekâbir-i İslâm’ı küfre çiğnettin!
Birer lisân-ı tazallüm uzattı her makber...
(*) Gâzi-i muhterem Tiryaki Haşan Paşa rahmetullahi aleyh.
Onun sonucudur çalışmaya varmıyorsa elin”
Değil mi?.. Ben de inandım! Allah bilir ki yalan!
Hayata nerde görülmüş senin kadar sarılan?
Zorun: Gebermemek ancak “ölümlü dünyamda!
Değil gerçeği ölümün, hayali rüyada
Dikilse karşına, hiç şüphe yok, ödün patlar!
Düşün: Hayata feda etmedik elinde ne var?
Şeref mi, şan mı, yiğitlik mi, din mi, iman mı?
Vatan mı, vatanseverlik duygusu mu, hak mı, vicdan mı?
Mezar mı, türbe mi, ecdadının kemikleri mi?
Haç’a kucak açmış camilerin biri mi?
Ne kaldı vermediğin bir çürük hayatın için?
Sayılsa âh giden fidyeler kurtuluşun için!
Çoluk çocuk kesilirken, kadınlar inlerken;
Zavallılar seni erkek sanır da beklerken;
Utanmayı, namusu bırakıp yol boyunca, çırçıplak
Kaçarsın, öyle mi ey adam bozuntusu, sıkılmıyarak!
Geride “dön!” diye yalvaran binlerce kişi bir yana;
Dikildi karşına ecdadının mezarları da;
“ Yolumda durma kaçarken!” dedin, basıp geçtin!
İşitmedin mi ne söylerdi büyük ceddin: (*)
“Zafer ilerdedir oğlum, hücum edip aşarak,
Düşman sınırını, hiç değilse, bir mezar almak,
Hayırlıdır geri çekilip de bin yıl yaşamaktan...”
Bu ne yaman söz, ne kahraman iman!
Yazık ki sen şu büyük ruhu utandırdm:
Bütün Müslüman mezarlarını küfre çiğnettin!
Zulümden yakman taşlarla doldu mezarlar,
(*) Büyük gazi Tiryaki Hasarı Paşa. Allah in rahmeti üzerine olsun. (1530-1611 yıllan arasında
yaşamış, Kanije savunmasıyla dünya askerlik tarihine geçmiş ünlü bir Osrnanlı kumandanı ve veziri )
Sadeleştirilmişi
V,
Zavallı taşlara lâkin bakan mı var? Ne gezer!
Değil mezardaki na’şın enîn-i tel’ ini,
Figânı bunca hayâtın çevirmemişti seni!
Merâmın: Ölmeyebilmek fcnâ değil bu karâr, ..
Fakat hayât için elzem hayâtı istihkar.
Hayât odur ki: Nihâyet bahâsı hûn olsun ,
Senin hayât-ı sefilin: Bahâ-yı nâmûsun!
Deden ne türlü yaşarmış,,. Adamsan öyle yaşa;
“Eğer hümâ-yı zafer konmak istemezse başa,
Harâm olur sana kuzgun üşürmemek leşine !”’
Nasıl , bu sözleri tutmak gelir mi hiç işine?
Mezelletin o kadar yâr-ı cânısın ki, yazık,
“Ucunda yoksa ölüm ” her belâya göğsün açık!
Dilenci mevkiî milletlerin içinde yerin!
Ne zevki var, bana anlat bu ömr-i derbederin?
Şimâle doğru gidersin: Soğuk bir istikbâl,
Cenûba niyyet edersin: Açık bir istiskâl!
“ Aman Grey! Bize senden olur olursa meded...
Kuzum Puankare! Bittik,,, İnâyet et, kerem et !”
Dedikçe sen, dediler karşıdan: “İnâyet ola!”
Dilencilikle siyâset döner mi, hey budala?
Siyâsetin kanı: Servet, hayâtı: Satvettir,
Zebûn-küş Avrupa bir hak tanır ki: Kuvvettir.
Donanma , ordu yürürken muzafferen ileri,
Üzengi öpmeye hasretti Garb’ın elçileri!
O ihtişâmı elinden niçin bıraktın da,
Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında ?
“Kadermiş!” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru:
Oipnab
Lâkin zavallı taşlara bakan mı var? Ne gezer!
Değil mezardaki cesedin Iânet eden inleyişi,
Yaşayan bunca insanın feryadı çevirememişti seni!
Dileğin ölümden kurtulabilmek, kötü değil bu fikir,
Fakat hayatta kalmak için hayatı küçümseyebilmek gerekir.
Gerçek hayat, sonunda kan pahasına kazanılmış hayattır,
Senin sefil hayatın ise namus pahasına kazanılmıştır!
Deden ne türlü yaşarmış... Adamsan öyle yaşa:
“Eğer zaferin devlet kuşu konmak istemezse başa,
Leşine kuzgun üşürmemek haramdır sana!” (1)
Nasıl, bu sözleri tutmak gelir mi hiç işine?
Alçaklık ve bayağılığın o kadar can dostusun ki, yazık,
“Ucunda yoksa ölüm” her belâya göğsün açık!
Milletlerin içinde yerin dilenci mevkiidir!
Bana anlat, bu perişan ömrün ne zevki vardır?
Kuzeye doğru gidersin: Soğuk bir karşılama,
Güneye doğru gidersin: Açık bir küçümseme!
“Aman Grey! (2) Bize senden olur olursa medet...
Kuzum Puankare (3) Bittik... Büyüklük göster, yardım et!”
Dedikçe sen, dediler karşıdan: “Allah versin!”
Dilencilikle siyaset yürür mü, hey budala?
Siyasetin kanı servet, hayatı üstün kuvvetlerdir,
Zayıfı ezen Avrupa bir hak tanır ki o da kuvvettir.
Donanma, ordu zaferlerle yürürken ileri,
Üzengi öpmeye hasretti Batı’nın elçileri!
O ihtişamı elinden niçin bıraktm da,
Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında?
“Kadermiş!” öyle mi? Hâşâ bu söz değil doğru:
(1) Burada ‘Ya devlet başkaya kuzgun leşe” atasözü biraz değiştirilerek verilmektedir .
(2) Grey : (1862-1933) Zamanm İngiliz Dışişleri Bakam Edward Grey
(3) Puankere: ( 1860-1934) Zamanm Fransız Başbakanı Raymond Poincare.
SadeteştınfmişJ
Belânı istedin , Allah da verdi ... Doğrusu bu!
Taleb nasılsa, tabîî netice öyle çıkar,
Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var?
“Çalış”’ dedikçe şeriat, çalışmadın , durdun,
Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!
Sonunda birde “tevekkül” sokuşturup araya,
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!
Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!
Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,
Birer birer oku tekmil edince defterini;
Bütün o işleri Rabbim görür: Vazifesidir. ..
Yükün hafifledi... Sen şimdi doğru kahveye gir !
Çoluk, çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak...
Hudâ vekil-i umurun değil mi? Keyfine bak!
Onun hazîne- i in’âmı kendi veznendir!
Havâle et ne kadar masrafın olursa... Verir!
Silâhı kullanan Allah, hududu bekleyen O;
Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!
Çekip kumandası altında ordu ordu melek;
Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek!
Başın sıkıldı mı, kâfi senin o nazlı sesin:
“ Yetiş!” de kendisi gelsin, ya Hızr’ı göndersin!
Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak;
Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak
Demek ki: Her şeyin Allah... Yanaşman, ırgadın O;
Çoluk çocuk O’na âid: Lalan, bacın , dadın O;
Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdir-i veznen O;
Alış seninse de, mes’ûl olan verişten O;
Orijinali
Belanı istedin, Allah da verdi... Doğrusu bu!
İstenen neyse, elbette sonuç ona göredir,
İlahi iradenin sana zulmetmek ihtimali mi var?
“Çalış!” dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,
Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!
Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!
Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
Yorulma, öyle ya, Mevlâ özel hizmetçin iken!
Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini.
Birer birer yazıp tamamlayınca listesini;
Bütün işleri Rabbim görür: Vazifesidir...
Yükün hafifledi... Sen şimdi doğru kahveye gir!
Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak...
İşlerine bakan Allah değil mi? Keyfine bak!
Onun nimetler hâzinesi kendi veznendir!
Havale et ne kadar masrafın olursa... Verir!
Silahı kullanan Allah, sının bekleyen O;
Erzak ve cephane bitivermiş değil mi? Ekleyen O!
Çekip kumandası altından ordu ordu melek;
Senin hesabına kâfirleri yere serecek!
Başın şıkıştı mı, yeterlidir senin o nazlı sesin:
“ Yetiş!” de kendisi gelsin veya Hızır’ı göndersin!
Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak;
Şifa hâzinesi derhal oluk oluk akacak.
Demek ki her şeyin Allah... Yanaşman, ırgadm O;
Çoluk çocuk ona ait: Lalan, bacın, dadın O;
Vekilharcın O; kahyan, veznedarın O;
Alış seninse de, verişten sorumlu olan O;
Denizde cenk olacakmış... Gemin O \ kaptanın O;
Ya ordu lâzım imiş ... Askerin , kumandanın O;
Köyün yasakçıs; şehrin de baş mukassili O;
Tabîb-i âile, eczâcı... Hepsi hâsılı O.
Ya sen nesin? Mütevekkil 7 Yutulmaz artık bu!
Biraz da saygı gerektir... Ne saygısızlık bu!
Hudâ 'yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;
Utanmadan da tevekkül diyor bu cür'ete... Ha?
Yehûd Üzeyr'e , Nasârâ Mesih'e ibn’ul-lâh
Demekle unsur-i tevhîd olur giderse tebâh;
Senin bu kopkoyu şirkin sığar mı îmâna?
Tevekkül öyle tahakküm demek mi Yezdân a ?
Kimin hesâbına inmiş, düşünmüyor, Kur' ân...
Cenâb-ı Hak çıkacak, sorsalar, muhâtab olan!
Bütün evâmire i'lân-ı harb eden şu sefih,
Mükellefiyyeti Allah \ â eyliyor tevcih!
Görür de hâlini insan, fakat, bu derbederin,
Nasıl günâhına girmez tevekkülün, kaderin;
Sarılmadan en ufak bir işinde esbaba,
Muvaffakiyyete imkân bulur musun acaba?
Hamâkatin aşıyor hadd-i Vtidâli, yeter!
Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!
“Kader” senin dediğin yolda şer' a bühtandır.
Tevekkülün, hele, hüsrân içinde hüsrândır.
Kader ferâiz-i îmâna dahil... Âmennâ...
Fakat yok onda senin sapmış olduğun ma 'nâ.
Kader: Şerâiti mevcûd olup da meydanda,
Zuhûra gelmesidir mümkinâtın a'yânda.
Denizde savaş olacakmış... Gemin O, kaptanın O;
Veya ordu lazım olsa... Askerin, kumandanın O;
Köyün yasakçısı, şehrin de defterdarı O;
Ailenin hekimi, eczacı... Kısacası hepsi O.
Ya sen nesin? Güya tevekkül eden Müslüman! Yutulmaz artık bu!
Biraz da saygı gerektir... Ne saygısızlık bu!
Hüdâ’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hüdâ;
Utanmadan da tevekkül diyor bu cür’ete ha?
Yahudiler Üzeyr’e, Hıristiyanlar İsa’ya Allah’ın oğlu
Deyince Allah’ın birliği inancı bozulup yok oluyor da;
Senin bu Allah’a tam anlamıyla ortak koşman nasıl bağdaşıyor
imanla?
Tevekkül böyle emir vermek mi demektir Allah’a?
Kur’ân’m kimin için indiğini hiç düşündüğü yok...
Sorsalar Kur’ân’ın muhatabı Allah’tır diyecek!
Allah’ın bütün emirlerine savaş açan şu aşağılık yaratık,
Yükümlü olduğu şeyleri de ona havale ediyor.
Fakat görür de halini insan bu derbederin;
Nasıl günâhına girmez tevekkülün, kaderin;
En ufak bir işinde başvurmazsan gayeye ulaştıracak vasıtalara,
O işi başarmanın imkânı var mıdır acaba?
Ahmaklığın makul ölçüsünü de aşıyorsun, yeter!
Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!
Senin anladığın anlamda "kader" şeriata iftiradır;
Hele tevekkül anlayışın ziyan içinde ziyandır.
Kader imanın farzlarındandır... İnandık...
Fakat onda senin saptırdığın anlam yok.
Kader: Gerekli şartların oluşmasından sonra,
Ayan’da (1) olan mümkün şeylerin görünüp ortaya çıkmasıdır.
(1) Ayan: İslâm tasavvufunda bu kelime, Allah'ın ilminde sabit olan gerçeklikler anlamına gelmektedir.
Bunlar sonradan Allahım takdirine uygun olarak realite dünyasına çıkarlar, başka bir ifadeyle
gerçekleşirler. __
Niçin, nasıl geliyormuş... O büsbütün meçhûl;
Biz ihtiyânmızın sûretindeniz mes’ûl.
Kader nedir, sana düşmez o sim istiknâh;
Senin vazifen itâ’at ne emrederse İlâh.
O f sokmak istediğin şekle girmesiyle kader;
Bütün evâmiri şefin olur bir anda heder!
Neden ya, Hazret-i Hakk’ın Resûl-i Muhterem’i,
Bu bahsi men ediyor mü’minîne, boş yere mi?
Kader deyince ne anlardı dinle bakAshâb:
Ebû Ubeyde 'ye imdâda eylemişti şitâb,
Maiyyetindeki askerle bir zaman FârûL
- Tereddüt etme sakın , çünkü vak’ a pek mevsuk -
Tarîk-ı Şâm’ı tutup doğru u Surg”a indi Ömer.
Ebû Ubeyde hemen koştu almasıyle haber.
Halife , Hazret-i Serdâr’a “Nerdedir ordu?
Ne yaptınız? Yapacak şey nedir?” deyip sordu.
Ebû Ubeyde; “Vebâ var!” deyince askerde;
Tevâbi’iyle Ömer durdu kalkacak yerde.
“ Vebaya karşı gidilmek mi, gitmemek mi iyi?”
MuhâcinnA kiramın soruldu hep re’yi.
Bu zümreden kimi; “Maksad mühim , gidilmeli” der;
“ Hayır, bu tehlikedir” der, kalan Muhâcirler.
Halife böyle muhâlif görünce efkârı;
Çağırdı: Aynı tereddüdde buldu Ensâr’ı.
Dağıttı hepsini, lâkin sıkıldı... Artık ona ,
Muhacinn-i Kureyş’in müsinn olanlarına
Mürâca’at yolu kalmıştı; sordu onlara da.
Bu fırka işte bilâ-kaydı-ı ihtilâf arada:
“ Vebâya karşı gidilmek hatâ olur” dediler:
OrijinaM
498
Niçin, nasıl geliyormuş... O büsbütün meçhûl;
Bizim sorumlu olduğumuz, kendi seçimimizin ortaya çıkardığıdır.
Kader nedir, sana düşmez o sırrı araştırmak;
Senin görevin Allah ne emretmişse ona uymak.
O sokmak istediğin şekle girmesiyle kader,
Bütün emirleri bir anda yok olup gider şeriatin!
Yoksa niçin Allah’ın sevgili Peygamberi,
Bu konuyu yasaklıyor mü’minlere, boş yere mi?
Kader deyince Ashab (1) ne anlardı dinle bak:
Halife Ömer, bir tarihte, maiyetindeki askerle
Yardıma koşmuştu Ebu Ubeyde’ye. (2)
- Tereddüt etme sakın, çünkü olay tamamen belgeli -
Ömer Şam yolunu tutup doğru “Surg”a (3) indi,
Ebu Ubeyde haber alır almaz hemen koştu.
Halife, başkomutana “Nerdedir ordu?
Ne yaptınız? Yapacak şey nedir?” deyip sordu.
Ebu Ubeyde askerde veba olduğunu söyleyince;
Ömer adamlarıyla birlikte durdu, ilerleyecek yerde.
“Vebaya karşı gitmek mi, gitmemek mi iyi?”
Diye muhacirlerin (4) büyüklerinin sordu fikrini.
Bunlardan bazıları: “Maksat mühim, gidilmeli” der;
“Hayır, bu tehlikelidir” der, kalan muhacirler.
Halife böyle birbirinden farklı görünce fikirleri;
Çağırdı: Aynı tereddütte buldu Ensar’ı (5)
Dağıttı hepsini, lâkin sıkıldı... Artık ona,
Kureyş muhacirlerinin yaşlı olanlarına
Başvurmak yolu kalmıştı; sordu onlara da.
Bu grup, görüş ayrılığı olmaksızın aralarında:
“Vebaya karşı gitmek hata olur” dediler.
U) Ashab: Hz. Peygamber in zamanında yaşamış ve onun sohbetinde bulunmuş olan Müslümunlar.
(2) Ebu Ubeyde: İslâmiyet’i ilk kabul edenlerden ve yaşarken cennetle mûidelenenlerdendir. Hz. Ebubekir’in halifeliği zamanında BizanslIlara karşı Suriye 'de savaşan Islâm ordularının komutanlığını y aptı. Hz. Ömer'in halifeliği zamanında Suriye orduları baş komutanlığına getirildi Suriye 'de meydana gelen bir veba salgını sonucu 639 yılında vefat etti.
(3) Surg : Şam ile Tebiik anısında hac yolu üzerinde bulanan bir yer.
14) Muhacir. Mekkeli müşriklerin zulmü yüzünden Hz. Muhammeduı (s.a.v.J emriyle Mekke’den Medine’ye göç eden Müslûmanlara "göç eden " anlamında Muhacir denmiştir.
15) Ensar. Hz. Mufuımmed (s.u.v.) 'in Mekkeli Müslümanlarla birlikte Medine'ye hicreti sırasında mıdıacirleri dostlukla karşılayan Medine'deki Evs ve Hazrec kabilesine mensup Müslümanlaru "yardımcılar, koruyucular " anlamında Ensâr denmiştir.
“ Yarın dönün!” diye Ashâb’a emri verdi Ömer,
Ale’s-seher düzülürken cemâatiyle yola,
Ebû Ubeyde çıkıp : i( Yâ Ömer, uğurlar ola!
Firârınız kaderu’l-lâhtan mıdır şimdi?”
Demez mi, Hazret-i Fârûk döndü: lt Doğru, dedi,
Şu var ki bir kaderu ’l-lâhtan kaçarken biz,
Koşup öbür kaderuVl-lâha doğru gitmedeyiz .
Zemîni otlu da, etrafı taşlı bir derenin
İçinde olsa deven yâ Ebâ Ubeyde, senin;
Tutup da onları yalçın bayırda sektirsen,
Ya öyle yapmıyarak otlu semte çektirsen,
Düşün; Kaderle değildir şu yaptığın da nedir?”
Ömer bu sözde iken İbn-i Avf olur zâhir,
Elemen rivâyete başlar hadîs-i tâûnu (*)
Ebû Ubeyde tabî’i susar duyunca bunu.
Muhâcirîn-i Kureyş’in, kibâr-ı Ashâb’ın,
Şeriatın koca bir rüknü: İbn-i Hattâb’ın:
Kader denince ne anlardı hepsi, anladın a!...
Utanmadan yine kalkışma Hakk'a bühtâna
Tevekkülün, hele ma ’nâsı hiç de öyle değil.
Yazık ki: Beyni örümcekti bir yığın câhil.
Nihâyet oynıyarak dîne en rezîl oyunu.
Getirdiler, ne yapıp yaptılar, bu hâle onu!
Yazık ki: Çehre-i memsûha döndü çehre-i din:
Bugün kuşatmada İslâm'ı bir nazar: Nefrin.
Tevekkül inmek için tâ bu şekl-i mübtezele,
Nasıl uyuttunuz efkârı, bilsem, ey hazele?
(*) “İzâ semi’tüm bi’t-tâûn bi-ardınfelâ tedhulu aleyhi ve izâ vakaa ve entüm bi-ardınfelâ tahrücû
firâren minhu. ” Hadis-i Şerif.
Nasıl durur aceb alnında şer'-i ma 'sumun.
Bu simsiyâh izi hâlâ o levs-i meşumun?
Tevekkül öyle yaman bir şiâr-ı imandı.
Ki kahramân-ı fezâil denilse şayandı.
Yazık ki: Ruhuna zerk eltilerde meskeneti:
Cüzâma döndü, harâb etti gitti memleketi!
Tevekkül olmasa kalmaz faziletin nâmı ...
Getir hayâline bir kerre Sadr-ı İslâm'ı;
O bî-nihâye fuyûzun yarım asırlık bir
Zamân içinde tecellîsi hangi sayededir?
Bu müddetin ne ki akvama nisbeten hükmü,
Bin inkılâba yetişsin?.. Bu hiç görülmüş mü?
Zaman içinde zaman tayyolunmak imkânı
Görülmedikçe tahayyür bırakmaz inşâm!
Zalâm-ı şirki yarıp fışkırınca dîn-i mübîn.
Yayıldı sîne-i Bathâ'ya bir hayât-ı nevîn.
Bu inkılâbı henüz rûhu duymadan Garb'ın,
Kuşattı satveti dünyâyı bir avuç Arab'ın!
Dayandı bir ucu tâ Sedd-i Çîn 'e; diğer ucu ,
Aşıp bulut gibi, binlerce yükselen burcu ,
Uzandı ansızın İspanya'nın eteklerine.
Hicâz'ı Çin'i düşün nerde? N erdedir Pirene!
Nedir bu hârikanın sim? Hep tevekküldür:
Ki i'timâd-ı zaferden gelen tahammüldür.
Tevekkül olmaya görsün yürekte azme refik;
Durur mu şevkine pervâne olmadan tevfik?
Cenâb-ı Hak ne diyor bak, Resûl-i Ekrem 'ine:
“Bütün serâiri kalbin ihâta etse , yine,
Danış sahâbene dünyâya âid işler için;
502
Oijinalı
Acaba masum şeriatın alnında hâlâ,
O uğursuz lekenin bu simsiyah izi nasıl durmakta?
Tevekkül öyle yaman bir iman alâmetiydi
Ki ona faziletlerin en üstünü dense yaraşırdı.
Yazık ki, rûhuna aşıladılar da miskinliği,
Bir nevi cüzam mikrobu gibi harâb etti memleketi!
Tevekkül olmasa kalamaz faziletin adı...
Getir hayaline bir kere İslâm’ın ilk devrini:
O sonsuz gelişmenin yarım asırlık bir
Zaman içinde ortaya çıkması hangi sayededir?
Kavimlerin hayatına oranla bu sürenin ne hükmü var ki,
Böyle bir devrim için yeterli olsun?.. Bu hiç görülmüş mü?
Zaman içinde zaman olmasmı mümkün görmedikçe,
İnsan hayretlere düşmekten kendini kurtaramaz, buna bakıp da.
Küfrün karanlığım yarıp fışkırınca İslâm dini,
Mekke’nin bağrında yeni bir hayat yeşerdi.
Bu devrimi henüz ruhu duymadan Batı’nın,
Dünyayı kuşattı kuvveti bir avuç Arab’ın!
Dayandı bir ucu ta Çin Şeddine: diğer ucu.
Aşıp bulut gibi, yükselen binlerce burcu,
Uzandı ansızın Ispanya’nın eteklerine.
Hicaz’ı, Çin’i düşün nerde? Nerdedir Pirene! (1)
Nedir bu hârikanın sim? Hep tevekküldür:
Ki zafere inanmaktan gelen dayanma gücüdür.
Tevekkül yürekte azme yoldaş olduğunda;
Allah’ın yardımı yürekteki ateşli istek etrafında pervane olmaz mı:
Cenab’ı Hak ne diyor bak, Ekrem Peygamberine:
“Kalbin bütün sırları biliyor olsa da, yine,
Danış arkadaşlarına dünyaya ait işler için:
(1) Pirene: Ispanya'da bir dağ. Burada şair , müslümanlarm, Ispanya'yı ele geçirmelerine ve İslâm’ın
oralara kadar yayılmasına işaret etmektedir.
503
Rahim ol onlara ... Sen, çünkü, rûh-i rahmetsin.
Hatâ ederseler aldırma, afvet, ihsân et;
Sonunda hepsi için iltimâs-ı gufrân et.
Verip karârı da azm eyledin mi ... Durmıyarak
Cenâb-ı Hakka tevekkül edip yol almaya bak " (*)
Demek ki: Azme sarılmak gerek mebâdîde;
Yanında bir de tevekkül o azmi te'yîde.
Hülâsa, azm ile me'mûr olursa Peygamber;
Senin hesâbına artık, düşün de bul, ne düşer!
Şerîatin ikidir en muazzam erkânı;
Kimin ki öyle müzebzeb değildir îmânı;
Ayırmaz onları, bir addedip tevessül eder.
Açıkça söyleyelim : Azm eder, tevekkül eder.
Ne din kalır, ne de dünya bu anlaşılmazsa...
Hem anlayın bunu artık, hem anlatın nâsa.
Bu anlaşılmalı... Yâhud uzat bacaklarını,
Pamuklu şilteyi buldun mu, anma hiç yarını!
Ne olsa, pufla yataktan açılma tek bir adım;
İçin sıkıldı mı, gelsin boğuk boğuk " Bakalım
Cenâb-ı Hak ne yapar? 1 ' virdi yorgan altından !
Cenab-ı Hak ne yapar, bilmiyor musun o zaman:
Araştırır " Bakalım bir, kulum ne yaptı?" diye...
Kıvır da şilteyi öyleyse bak ilerlemeye.
Senin şu hâlini Sa'di ne hoş hikâye eder...
İşittiğin olacaktır ya... Neyse, dinleyiver:
Kalenderin biri köyden sabahleyin fırlar.
(*) Esteîzü billah : n Fa'fü anhüm ve’s-tağfir-lehüm ve şâvirhüm fYl-emri fe-izâ azemte fetevekke'l-AUah
Orijinali
V
Onları esirge... Çünkü sen esirgeyen bir ruhsun. |
Hata ederlerse aldırma, bağışla, iyilikte bulun;
Sonra da hepsinin bağışlanması için duada bulun,
Kararını verip de azm eyledin mi... Durmayarak i
Cenab-ı Hakk'a tevekkül edip yol almaya bak.” (*)
Demek ki her işin başında azme sarılmalıdır; |
Bunun yanmda bir de onu destekleyen tevekkül bulunmalıdır.
Kısacası, Peygamber bile azmetmekle emrolunmuşsa;
Düşün de bul artık, ne düşer senin hesabına! '
Bu ikisi Şeriat'ın en büyük direkleridir;
Bozulmamış, sağlam bir imana sahip olanlar, ı
Bunları ayırmaz, bir kabul edip ikisine de sarılır..!
Açıkça söyleyelim: Azm eder, tevekkül eder.
Ne din kalır ne de dünya, bu anlaşılmazsa... j
Hem anlayın bunu artık, hem anlatın halka.
Bu anlaşılmalı... Yahut uzat bacaklarını,
Pamuklu şilteyi buldun mu, anma hiç yarım! j
Ne olursa olsun, pufla yataktan açılma tek adım; ^
İçin sıkıldı mı, gelsin boğuk boğuk: "Bakalım
Cenab-ı Hak ne yapar?" sözleri yorgan altından!!
Cenab-ı Hak ne yapar o zaman, bilmiyor musun?
Araştırır: "Bakalım bir, kulum ne yaptı?" diye...
Topla da şilteyi öyleyse bak ilerlemeye. !
Senin şu hâlini Sa'dî (1) ne hoş hikâye eder...
İşitmiş olacaksın ya... Neyse, dinleyiver: J
Kalenderin biri köyden sabahleyin fırlar,
(*) "Onları affet; onlar için bağışlanma dile; iş hakkında onlara danış. Bir kdre de karar verdin mi
A ilah' a güven. . . " (Al-i İmran Sûresinin 1 59. ayetinin bir kısmı )
(1) Sam: 1213-1292 ydlan arasında yaşamış, Bostan ve Gülistan adlı şaheserleriyle tanınmış ve
M Akif in kendisinden çok etkilendiğini ifade ettiği İranlt şair Şeyh Sa'dî-i Şir&zi.
Sadeleştirilmişi
Arar nasibini; avdette kırda akşamlar.
Fakat güneş batarak, ortalık karardıkça
Görür ki: Yerde yatılmaz, hemen çıkar ağaca.
Herif ağaçta iken bir iniltidir, işitir...
Bahir ki: Bir kötürüm tilkinin yanık sesidir.
Zavallı, pösteki olmuş, bacak yok işliyecek;
Boğazsa işlemek ister... Ne yapsın... İnliyecek!
Biraz geçince, kavi dişlerinde bir ceylân,
İner yakındaki vâdiye karşıdan arslan.
Yukarda çıkmaz olur, şimdi, yolcunun nefesi;
Tabîatiyle durur hastanın da inlemesi!
Yiyip şikârını arslan, dalınca ormanına;
Sürüklenir, yanaşır tilki sofranın yanına;
Doyar efendisinin artığıyle, sonra yatar.
Herif düşünmeye başlar eder de hâle nazâr:
“Cenab-ı Hak ne kadar merhametli, görmeli ki:
Açım! demekle amel-mânde bir topal tilki,
Ayağna gönderiyor rızkın en mükemmelini...
O halde çekmeli insan çalışmadan elini.
Değer mi koşmaya akşam sabah, yalan dünya?
Dolaşmıyan dolaşandan ahllı ... Gördün ya:
Horul horul uyuyor kahbe tilki, senden tok!
Tevekkül etmeli öyleyse şimdiden tezi yok.
Yazık bu âna kadar çektiğim sıkıntılara!... ”
Sabah olunca, herif dağ başında bir mağara
Tasarlayıp, ebedVtikâfa niyyet eder.
Birinci gün bakınır: Yok ne bir gelir, ne gider!
Arar nasibini; dönüşte kırda akşamlar.
Fakat güneş batarak, ortalık karardıkça
Görür ki: Yerde yatılmaz, hemen çıkar ağaca.
Herif ağaçta iken bir inilti, işitir...
Bakar ki: Bir kötürüm tilkinin yanık sesidir.
Zavallı, pösteki olmuş, bacak yok işliyecek;
Boğazsa işlemek ister... Ne yapsın... İnliyecek!
Biraz geçince, kuvvetli dişlerinde bir ceylân,
İner yakındaki vâdiye karşıdan arslan.
Şimdi çıkmaz olur, ağaçtaki yolcunun nefesi;
Tabîatiyle durur hasta tilkinin de inlemesi!
Yiyip avını arslan, dalınca ormanına;
Sürüklenir, yanaşır tilki sofranın yanma;
Doyar efendisinin artığıyle, sonra yatar.
Adam bu duruma bakar da düşünmeye başlar:
“Cenab-ı Hak ne kadar merhametli, görmeli ki:
Açım! deyince güçten düşmüş bir topal tilki,
Ayağına gönderiyor rızkın en mükemmelini...
O halde insan çalışmaktan çekmeli elini.
Değer mi koşmaya akşam, sabah, yalan dünya?
Dolaşmayan dolaşandan akıllı... Gördün ya:
Horul horul uyuyor kahbe tilki, senden tok!
Tevekkül etmeli öyleyse şimdiden tezi yok.
Yazık bu zamana kadar çektiğim sıkıntılara!...”
Sabah olunca, adam dağ başında bir mağara bulur,
Orada ömrünün sonuna kadar i’tikâfa (1) niyet eder.
Birinci gün bakınır, ne gelen ne giden var!
(1) İ'tikâf: Bir camide veya mukaddes bir mekânda, özellikle de Harem-i Şerif de kapampgece
gündüz ibadetle meşgul olmak.
İkinci gün basar açlık, erir erir süzülür;
Üçüncü gün uyuşuk bir sinek olur büzülür.
Ölüm mü, uyku mu her neyse âkıbet uzanır;
Fakat işittiği bir sesle silkinir, uyanır:
“Dolaş da yırtıcı arslan kesil behey miskin!
Niçin yatıp, kötürüm tilki olmak istersin?
Elin, kolun tutuyorken çalış, kazanmaya bak,
Ki artığınla geçinsin senin de bir yatalak. ”
Ömer, tevekkülü elbet bilirdi bizden iyi ...
Ne yaptı “biz mütevekkilleriz ” diyen kümeyi?
Dağıttı, kamçıya kuvvet, “gidin, ekin yy diyerek.
Demek : Tevekkül eden, önce mutlaka ekecek;
Demek: Tevekküle pek sığmvyormuş, anladın a,
Sinek düşer gibi düşmek şunun bunun kabına.
Bakın ne hâle getirmiş ki cehlimiz dîni:
Hurâfeler bürümüş en temiz menâbTini.
Değil hakaikı şer’in, bugün, bedîhiyyât
Bilâ-münâkaşa, ikrar olunmuyor... Heyhat!
Kitâb’ı, SünneFi, İcmâ’ı kaldırıp artık;
Havâssı maskara yaptık, avâmı aldattık.
Yıkıp şerîati, bambaşka bir binâ kurduk;
Nebî’ye atf ile binlerce herze uydurduk!
O hâli buldu ki cür'et : “Yecûzu fi't-tergîb...” (*)
Karâr- 1 erzelifetvâ kesildi!.. Hem ne garîb,
Hadîsi vaz y ediyorken sevâb uman bile var!
Sevâbı var mı imiş, bir zaman gelir, anlar f
(*) İbadete teşvik maksadıyla olursa hadis uydurmak caizdir manâsına!
Orjinali
İkinci gün basar açlık, erir erir süzülür;
Üçüncü gün uyuşuk bir sinek olur büzülür.
Ölüm mü, uyku mu her neyse sonunda uzamr;
Fakat işittiği bir sesle silkinir, uyanır:
“Dolaş da yırtıcı arslan kesil behey miskin!
Niçin yatıp kötürüm tilki olmak istersin?
Elin kolun tutuyorken çalış, kazanmaya bak,
Ki artığınla geçinsin senin de bir yatalak.”
Ömer tevekkülü elbette bizden iyi bilirdi...
Ne yaptı, “biz tevekkül ediyoruz” diyen kümeyi?
Dağıttı, kamçıya kuvvet, “gidin, ekin” diyerek.
Demek, tevekkül eden önce mutlaka ekecek;
Demek, tevekküle pek sığmıyormuş, anladın a,
Sinek düşer gibi düşmek şunun bunun kabına.
Bakın ne hale getirmiş ki cehaletimiz dini:
Hurafeler bürümüş en temiz kaynaklarını.
Bugün şeriatin temel doğrularını bir yana bırakın, ne yazık,
îsbatı gereksiz apaçık doğrularını bile tartışmasız kabul eden yok.
Kitâb’ı, Sünnet’i, Icmâ’ı (1) kaldırıp artık;
Alimleri maskara yaptık, halkı aldattık.
Yıkıp şeriat i, bambaşka bir bina kurduk;
Peygamber’e dayandırarak binlerce saçmalık uydurduk!
Cesaret o dereceye vardı ki. “Yecûzu fi’t-tergıb...” (*)
Yolundaki soytarıca bir görüş fetva sayılır oldu!... Hem ne garip,
Yalandan hadis uydururken sevab uman bile var!
Sevabı var mı imiş, bir zaman gelir, anlar!
(I) Kitap, sünnet ve icmâ: Sırasıyla Kur’an-ı Kerim, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) söz ve davranışları ve
Islâm alimlerinin Kur’an ve sünnetten yola çıkarak verdikleri ortak hükümler :
(*) İbadete teşvik maksadıyla olursa hadis uydurmak caizdir manâsına!
Sadeleştirilmişi
Cihânı titretiyorken nidâ-yı “Men kezebe... ” (*)
İşitmiyor mu, nedir, bir bakın şu bî-edebe :
Lisân-ı pâk-i NebVden yalanlar uyduruyor;
Sıkılmadan da “ sevâb işledim ” deyip duruyor!
Düşünmedin mi girerken şerîatin kanına?
Cinayetin kalacak zanneder misin yanına?
Sevâb ümîd ediyor ha! Deyin ki nâmerde:
“Sevâbı sen göreceksin huzûr-i mahşerde!
Tepende gezdirecek ra ’d-ı intikamını Hak,
Ki yıldırımları beyninde kaynayıp duracak.
Yakandan inmiyecek dest-i kahrı hüsrânın...
Nasıl iner ki, önünden kaçıp da nîrânın,
Civâr-ı nûr-i nübüvvette mültecâ bulsan ;
Bu türlü kurtuluş imkânı yok ya,., Kurtulsan;
Şu izdihâmın elinden - ki belki bir milyar
Nüfus-i hâsiredir - kaçmak ihtimâli mi var?
Bugün fesâdına kurbân olan zavallıların
Vebâli boynuna yüklenmesin mi, yoksa, yarın?
Kolay mı ümmeti ıdlâl edip sefil etmek?
Kolay mı dîni hurâfât içinde inletmek?
Niçin Kitâb~ı İlâhîyi pâyimâl ettin?
Niçin şeriati murdâr elinle kirlettin?
Çıkıp tepinmeye yok muydu, başka bir sâha?
Nedir bu salladığın çifte , Kâ’betullâh’a?
Herif! Şu millet-i ma’sûmeden ne isterdin,
Ki doğru yol diye tuttun, dalâli gösterdin!”
(*) “Kim benim ağzımdan bile bile bir hadis uydurursa varacağı yer Cehennemdir’' mealindeki hadis-i şerif.
X
Cihanı titretiyorken "Men kezebe..." (*) haykırışı,
İşitmiyor mu nedir, bir bakın şu edepsize:
Peygamber'in temiz dilinden yalanlar uyduruyor;
Sıkılmadan da "sevab işledim" deyip duruyor!
Düşünmedin mi girerken şeriatin kanma?
Cinayetin kalacak zanneder misin yanına?
Sevab ümit ediyor ha! O alçağa şöyle deyin:
Mahşerde Allah’ın huzurunda sevabı sen göreceksin!
Allah'ın intikamı tepende gürleyecek,
Ki yıldırımları beyninde kaynayıp duracak...
Acının kahredici eli yakandan inmeyecek...
Nasıl iner ki, kaçıp da ateşlerin önünden,
Peygamber'in nurlu çevresine sığınacak olsan;
-Bu türlü kurtuluş imkânı yok ya- Kurtulsan;
Şu kalabalığın elinden -ki belki bir milyar
Perişan insandır- kaçmak ihtimali mi var?
Bugün bozgunculuğunun kurbanı olan zavallıların
Vebali boynuna yüklenmesin mi yoksa, yarın?
Kolay mı ümmeti doğru yoldan çıkarıp sefil etmek?
Kolay mı dini hurafeler içinde inletmek?
Niçin Allah'ın kitabını ayaklar altına aldın?
Niçin şeriati murdar elinle kirlettin?
Çıkıp tepinmeye yok muydu başka bir saha?
Nedir bu salladığını çifte, Allah'ın Kâbe'sine?
Herif! Şu suçsuz milletten ne isterdin,
Ki doğru yol diye tuttun, yanlış yolu gösterdin!"
(*) "Kim benim ağzımdan bile bile bir hadis uydurursa varacağı yer cehennemdir"” anlamındaki
hadis-i şerif.
Zavallı çırpınıyor boyladıkça hüsrânı...
Kenâra kaçmaya olsaydı bâri dermânı.
Yazık ki çıkmak ümidiyle kalkarak ayağa ,
Kımıldadıkça gömülmekte büsbütün batağa!
Zaman zaman bakıp etrâfa diş gıcırdattı ;
Muhiti çünkü , yürürken o muttasıl battı!
Fakat bugün acınır bir nazarla bakmakta:
Omuzda , çünkü , batafc şimdi , cama gırtlakta .
Henüz gömülmedi bîçârenin cılız boyunu ;
Koşup halâs ediniz bâri son deminde onu.
Fakat , halâsı için en emin tariki tutun;
Şu pis bataklığı bir kerre mahvedin , kurutun.
Kolay değil bu da, lâkin, büyük vukuf ister;
Düşünce yoksulu, zıpçıktı müctehidler eğer,
Dalarsalar o rezîl ictihâda bermu ’tâd;
Olur zavallının âtîsi büsbütün berbâd!
Sakırgadan daha iğrenç öbek öbek türüdü,
Vücûd-i milleti son günler öyle bir bürüdü :
Ki davranıp o tufeylâtı ansızın koğacak
Olursa kurtulacak belki... Yoksa , bit boğacak!
Eğer vücûdunu bir parçacık gözetseydin;
Eğer tehâret-i vicdâna dikkat etseydin;
Bu hâle gelmeye kalmazdı orta yerde sebep.
Batak da , bit de o murdar atâletinden hep!
Zavallı milletin idrâki târumâr olalı :
Muhît-i ilme giren yok, diyâr-ıfen kapalı;
Sanâyiin adı batmış, ticâret öylesine,
Zirâ ' ât olsa da... Adem nebî usûlü yine!
Zavallı çırpınıyor boyladıkça yokluğu...
Kenara kaçmaya olsaydı bari dermanı.
Yazık ki çıkmak ümidiyle kalkarak ayağa,
Kımıldadıkça gömülmekte büsbütün batağa!
Zaman zaman bakıp etrafa diş gıcırdattı;
Çünkü etrafındakiler yürürken o devamlı battı!
Fakat bugün acınacak bir bakışla bakmakta:
Çünkü bataklık omuzda, cansa gırtlakta.
Henüz gömülmedi biçarenin cılız boynu;
Koşup kurtarınız bari son anında onu.
Fakat kurtuluşu için en güvenli yolu tutun;
Şu pis bataklığı bir kere yok edin, kurutun.
Lâkin bu kolay değildir, derin bilgi ve birikim ister;
Düşünce yoksulu, zıpçıktı müçtehitler (1)
Dalarlarsa her zamanki rezil içtihatlarına eğer;
Zavallının geleceği büsbütün berbat olur!
Keneden daha iğrenç öbek öbek haşere,
Milletin vücudunu öyle bir kapladı ki son günlerde,
Davranıp da o asalaklan ansızın kovacak
Olursa kurtulacak belki... Yoksa bit boğacak!
Eğer vücudunu bir parçacık gözetseydin,
Eğer vicdan temizliğine dikkat etseydin,
Bu hale gelmeye kalmazdı orta yerde sebep.
Batak da, bit de o murdar tembelliğinden hep.
Zavallı milletin kavrama gücü perişan olalı,
İlim çevresine giren yok, teknoloji diyarı kapalı.
Sanayinin adı batmış, ticaret öylesine.
Ziraat olsa da... Adem Peygamber usûlü yine!
(1) Müttehit; Ayet ve hadisler temelinde kıyaslamalar yaparak ve önceki bilginlerin görüşlerim inceleyerek, ortaya çıkan ve hakkında açık bir hüküm bulunmayan yem problemler hakkında dine uygun bir hükme varabilen derin bilgi sahibi âlim. Böyle bir hükme varmaya da " içtihat " denir.
Sadeleştirilmişi
Hülâsa , hepsi çalışmak, yorulmak istiyecek.
Fakat çalışmak için önce şart olan: İstek,
O yoksa, hangi vesileyle biz ilerliyelim?
Sıkıntısız mütefennin, üzüntüsüz âlim,
Ne tatlı şey! Buna bir çâre yok mu ? Hah! Bulduk :
Tokathyan’da, yarın, toplanır beş altı kopuk,
Birer kadeh biradan sonra davranır erken.
Omuzlayıp kırarız bâb-ı ictihâdı hemen.
Kırdmadan açılır şey değil, kilit müdhiş!
Gelin , omuzlvyalım... Bir omuzlamaktadır iş.
Cesâretin medenî şekli işte böyle olur;
Uzun düşünmeye gelmez, karârımız bozulur.
Şüveyş’i yardı herif... Akdeniz'le Şab denizi
Bitişti. Öyle ya, bizlerde kendi fikrimizi
Çıkarmış olsak eğer, şimdi , kuvveden file,
Kucaklaşır medeniyyetle din tamâmiyle,
Süveyş'in ağzına heykel nasıl dikilmişse ,
Bekâ-yı nâmını te’yîd için “dö Lesseps”e;
Bizim de hakkıma elbette , ictihâdı yaran
Kanal boyunca birer heykel istemek o zaman!
Bakın ne günlere kaldık : Ya beş, ya altı kopuk.
Yamaklarıyla beraber ki hepsi kılkuyruk.
Utanmadan çıkıyor, ictihâda kalkışıyor!
Bu hâle karşı tahammül hakîkaten pek zor.
Hafimi şer -i mübînin ahır değil... Oradan
Çekil de kendine bir sâha bul, behey nâdan!
Kilitli bir kapı var orta yerde anlaşana:
Harem-sarây-ı şefî’at değil dalan dalana.
Nasıl ki her kapının ayrı bir anahtarı var,
Kısacası, hepsi çalışmakla, yorulmakla olacak,
Fakat çalışmak için önce şart olan: İstek.
O yoksa, hangi vasıtayla biz ilerleyelim?
Sıkıntısız fen adamı, üzüntüsüz âlim,
Ne tatlı şey! Buna bir çare yok mu? Hah! Bulduk:
Tokatlıyan’da (1) yarın toplanır beş altı kopuk,
Bir kadeh biradan sonra davranır erken,
Omuzlayıp kırarız içtihat kapısını hemen.
Kırılmadan açılır şey değil, kilit müthiş!
Gelin omuzlayalım... Bir omuzlamaktadır iş.
Cesaretin medeni şekli işte böyle olur;
Uzun düşünmeye gelmez, kararımız bozulur.
Süveyş’i yardı herif... Akdeniz’le Kızıldeniz
Bitişti. Öyle ya, bizler de kendi fikrimizi
Tasan halinden çıkarıp gerçekleştirirsek eğer,
Medeniyetle din tamamıyla kucaklaşır.
“De Lesseps’in (2) adını yaşatmak için
Süveyş’in ağzına nasıl heykel dikilmişse;
Bizim de içtihadı yaran kanal boyunca
Birer heykel istemek hakkımız olur o zaman!
Bakın ne günlere kaldık: Ya beş, ya altı kopuk.
Yamaklarıyla beraber ki hepsi kılkuyruk,
Utanmadan çıkıyor, içtihada kalkışıyor!
Bu hâle karşı tahammül gerçekten pek zor.
Şeriatin kutsal yurdu ahır değil... Oradan çekil,
Ve kendine başka bir yer bul, behey cahü!
Anlamıyor musun, karşında kilitli bir kapı var;
Kutsal şeriat sarayı her gelenin gireceği yer değildir.
Nasıl ki her kapının ayrı bir anahtarı var,
(1) Tokatltyan: İstanbul, Beyoğlu ’nda devrin ünlü otellerinden biri. Burada otelin ban
kastedilmektedir.
(2) De Lesseps: Süveyş kanalının açılmasına öncülük eden Fransa devlet adamı Ferdinand Marie de
Lesseps (1805-1894)
Sadeleştirilmişi
Onun da var. Bunu idrâk eder birinci nazar.
Nedir mi? Anlatayım: Sizde olmryan irfan.
Biraz hayâ edin öyleyse şaklabanlıktan!
Kilitlidir kapı “ümmî duhât” için , amma
Kıyâm-ı haşre kadar ictihâd eder “ulemâ”.
Evet ; şerâiti mevcûd olunca insanda ;
Ne kaldı men’edecek ictihâdı, meydanda?
İle ’l-ebed yetişir müctehid bu ümmetten;
Şu var ki: Çıkmalı ferdâ-yı nura zulmetten.
Kıy âs-ı f âside bir kerre eyleyin dikkat:
Süveyş'i açtı herif... Doğru... Neyle açtı fakat?
Omuzlamakla mı? Heyhât! Öyle bir f enle,
Ki bir ömür telef etmiş o fenni tahsile.
Düşünmüyor bu kopuklar ki: Müctehid geçinen
Zamânının olacak muktedâsı irfânen .
Kitabi, Sünneti, İcmâi sağlam anlıyacak;
Hilâfı yoklıyacak, ihtiyâcı kollıyacak
Ne ictihâdı yapar, yoksa, bir alay - zimmî
Kadar nasîbe-i fıkhîsi olmayın - iimmî?
Kuzum, eşek nalı yapsan: Bir usta çingenenin
Yanında uğraşacaksın, başında mengenenin.
Peki ! Liyâkat-i fıtrîsi âdemin sâde,
Kifayet eylemiyorken bu en hasis işde ,
Ya ictihâda nasıl kalkıyor bu sersemler?
O ictihâda ki: Dünyâ kadar ulûm ister!
Sokarsa burnunu herkes düşünmeden her işe;
Kalır selâmet-i milliyyemiz öbür gelişe!
Neden vezâifi taksime hiç yanaşmıyoruz?
Olursa bir kişinin koltuğunda on karpuz.
Öbür gelişte de mümkün değil selâmetimiz!
Onun da var. Gören bir göz ilk bakışta anlar.
Nedir mi? Bu anahtar derin bilgidir, ama o da sizde yok!
Biraz utanın öyleyse şaklabanlıktan!
Kapı “kara cahil dahiler” için kilitlidir,
Ama âlimler kıyamet gününe kadar içtihat eder.
Evet, insanda şartları mevcut olunca.
Ne kaldı içtihada engel olacak ortada?
Bu ümmetten sonsuza dek müçtehit yetişir;
Ama önce bu karanlıktan aydınlık bir yarma çıkması gerekir.
Şu yanıltıcı benzetmeye bir kere dikkatle bakın:
Süveyş’i açtı herif... Doğru... Fakat neyle açtı?
Omuzlamakla mı? Hayır! Öyle bir teknolojiyle,
Ki bir ömür harcamış onu elde etmeye.
Bu kopuklar düşünmüyorlar ki müçtehitliğe kalkan kişi,
İlimde devrinin otoritesi sayılacak bir kişi olmalıdır.
Kitab’ı, Sünnet’i, İcmâ’ı sağlam anlamalıdır.
Aykın görüşleri incelemeli, ihtiyaçları göz önüne almalıdır.
Yoksa nasıl içtihat yapar bir alay karacahil kişi.
Ki bunlann yok bir yahudi ya da hıristiyan kadar İslâm
hukukundan nasibi?
Kuzum, eşek nalı yapsan, bir usta çingenenin
Yamnda uğraşacaksın, başında mengenenin.
Peki! Yalnızca doğuştan gelen yetenekler,
Bu en basit işte bile yeterli olmuyorken,
Ya içtihada nasıl kalkışıyor bu sersemler?
O içtihada ki: Bir sürü ilimde uzmanlık ister!
Sokarsa burnunu herkes düşünmeden her işe;
Kalır milletimizin kurtuluşu dünyaya öbür gelişe!
Neden iş bölümü yapmaya hiç yanaşmıyoruz?
Olursa bir kişinin koltuğunda on karpuz.
Öbür gelişte de mümkün değil kurtuluşumuz!
(1) îcmâ: İslâm müçtehitlerinin üzerinde birleşmiş oldukları dini hükümler.
Yazık, yazık ki, bu yüzden büliin felâketimiz.
İşin reculleri kimlerse çıksın orta yere;
Ne var, ne yok, bilelim, hiç değilse , bir kerre.
Sabahleyin mütefelsif ikindi üstü fakîh;
Sular karardı mı pek yosma bir edîb-i nezih ;
Yarın müverrih ; öbür gün siyâsetin kurdu;
Bakarsın: Ertesi gün ictihâda pey vurdu!..
Hülâsa bukalemun fıtr atinde züppelerin
Elinde maskara olduk.. Deyin de hükmü verin!
Fakat bu maskaralıklar devâm edip gitmez
“Adam benim neme lâzım!” demekle iş bitmez.
Tecellüd eylemesinden yılıp da zındîkın,
Ağırca alması, bir fitnedir ki, sıddîkın:
Cenâb-ı Hakk'a sığanmış o heybetiyle, Ömer (*)
Emin olun, bizi me’yûs eden felâketler,
Vazife hissine bîgânelik belası bütün.
Küçük, büyük “ne vazifem !” desin de iş yürütün!
O hâle geldi ki millet vanfesizlikten:
Vazife hissi de kâfi değü, bugün, cidden.
Evet, onun daha fevkinde ihtiyâç artık..
O ihtiyâç ise: Milletçe bir fedâkârlık
Şu fıkrastyle hakikat, Cenâb-ı Mevlânâ,
Nigâh-ı ibrete açmış cihan kadar ma y nâ;
“ Delik deşik evinin, bir zavallı hâne-harâb ,
Görür de hâlini, her gün eder şu yolda hitâb:
<r Yıkılma hâ! Beni evvelce etmeden âgâh;
(*) Kâne Ömer İbnü’l-Hattâb yekulü: “Eşkü ilallahi min tecellüdi zındîkm ve betâeti sıddîkın .
Yazık, yazık ki bu yüzdendir bütün felaketimiz.
İşinin ehli olanlar kimse çıksın orta yere;
Bir kere, ne var ne yok bilelim hiç değilse.
Sabahleyin filozof bozuntusu, ikindi üstü İslâm hukukçusu;
Pek yosma ve katıksız bir edib olur akşam oldu mu!
Yarın tarihçi, öbür gün siyasetin kurdu;
Bakarsın ertesi gün içtihada pey vurdu!.. (1)
Kısacası, bukalemin yaratılışlı züppelerin
Elinde maskara olduk... Deyin de hükmü verin!
Fakat bu maskaralıklar devam edip gitmez.
“ Adam, benim neme lazım!” demekle iş bitmez.
Dosdoğru olan insanların, yalancıların sahte yiğitlik gösterisinden
Çekinip de pasif kalması öyle bir fitnedir ki bundan:
O heybetiyle Cenab-ı Hakk’a sığınmıştı Ömer. (*)
Emin olun bizi ümitsizliğe sevk eden felaketler,
Hep sorumluluk duygusuna yabancı oluşumuzdan.
Herkesin “bana ne!” dediği yerde nasıl iş yapılabilsin?
O hale geldi ki millet sorumsuzluktan:
Sorumluluk duygusu da yetmez bugün gerçekten.
Evet, bugün bize gerekli olan bundan daha fazlasıdır,
Ve bu da milletçe gösterilecek fedakârlıktır.
Şu hikâyesiyle gerçekten yüce Mevlânâ (2),
İbret bakışma açmıştır cihan kadar manâ:
“Evi perişan bir zavallı, delik deşik haline evin
Bakar da şöyle dermiş her gün:
“Yıkılma ha, bana önceden haber vermeden,
(1) Pey vurmak: Açık artırmaya çıkarılan bir eşyayı satın alabilmek için fiyat vermek. Burada müçtehitlik
iddiasına kalkışmak anlamında kullanılmıştır.
(*) Hz. Ömer der ki: u Zındıkların atdgınlağından ve sıddıklann gevşekliğinden Allah’a sığuıınm. ”
(2) Mevlâna: 1207-1273 tarihleri arasında yaşamış, Mevlevi tarikatmm kurucusu ve Mesnevi adlı
tasavvufi eseri ile tanınan Mevlana Celaleddin-i Rûmî.
Çoluk , çocuk biteriz sonra hep , ma y azallâhV y
Bu hasbihâl ile yıllar gelin geçer... Derken ,
Gelir bakar ki bir akşam: O âşiyân-ı kühen
Yıkılmış , altına almış zavallı âileyi f
Görünce karşıdan âdemceğiz bu hâileyi,
Yığınla taş kesilen yurdunun harâbesine
Döner de der ki: “Meğer aldanırmışım, desene!
Ne oldu bunca niyazım, ey âşinâ -yı kadîm?
Çocukllarım olacakken ben oldum işte yetim!
Sakın yıkılma haber vermeden demez miydim _
Bu muydu senden, o zâlim bu muydu ümmîdim .
Hukûku , ahdi gözetmek nedir, sakın bilme!
Yazık, yazık sana sarf ettiğim emeklerime!.. ”
O taş yığınları bir hâtifi lisân olarak;
Zavallı ademe der: “ Haksız infiali bırak!
Geçip de karşıma feryâd eder misin şimdi?
Haber mi vermedim , amma kulak veren kimdi!
Duvarlarımda yarık sandığın ağızlardan ,
Birer zebân-ı tezallüm uzattım, eynâdan!
Fakat çamurla kapardın da her gün ağzımı sen,
Ziyâde söyliyemezdim, susardım artık ben!... ”
Hikâye halimizin aynıdır, değil mi? Evet!
Şu farkı var yalınız: Bizde yok değil kuvvet.
Yığın yığın sakatâtıyle geçmiş edvânn,
Yıkılmış olsa da bir hayli kısmı dîvânn.
Binâ-yı milleti ilâ eden temel sağlam.
Demek ki kurtuluruz biz bugün olursak adam.
Onun da çâresi elbirliğiyle gayrettir.
Çalışmanın o kadar feyzi var ki: Hayrettir!
Çoluk çocuk biteriz sonra hep, Allah korusun!”
Bu konuşmalarla yıllar gelir geçer... Derken,
Gelir bakar ki bir akşam, o köhne evi
Yıkılmış, altına almış zavallı aileyi!
Görünce karşıdan adamcağız bu acı manzarayı,
Yığınla taş kesilen evinin yıkıntılarına
Döner de der ki: “Meğer aldanırmışım, desene!
Ne oldu bunca yalvarmam ey eski dostum?
Çocuklarım olacakken, işte ben yetim oldum!
Sakın yıkılma haber vermeden demez miydim?
Bu muydu senden a zalim, bu muydu ümidim?
Hukuku, sözleşmeyi dikkate almak nedir, sakın bilme!
Yazık, yazık sana sarf ettiğim emeklerime!...”
O taş yığınları gaibten gelen bir sesle konuşarak,
Zavallı adama der: “Haksız yere gücenmeyi bırak!
Geçip de karşıma feryat eder misin şimdi?
Haber mi vermedim, ama kulak veren kimdi?
Duvarlarımda yarık sandığın ağızlardan,
Birer yalvaran dil uzattım, ey anlayışsız adam!
Fakat çamurla kapardın da her gün ağzımı sen,
Daha fazla söyleyemezdim, susardım artık ben!...”
Hikâye hâlimizin aynıdır değil mi? Evet!
Şu farkı var yalnız: Bizde yok değil kuvvet.
Geçmiş devirlerin yığın yığın hatalarıyla,
Duvarın bir hayli tasmı yıkılmış olsa da.
Millet binasını ayakta tutan temel sağlam,
Demek ki kurtuluruz biz bugün olursak adam.
Onun da çaresi elbirliğiyle gayrettir...
Çalışmamn o kadar bereketi var ki: Hayrettir!
Hezimetin sonu ölmek değildir elbette
Düşenler oldu zamâmyle aynı âkıbete ;
Fakat bugün yaşıyorlar, hem eskisinden iyi:
Nasılsa gâib edip kamilen muhârebeyi,
Esâret altına girmişti bir büyük millet.
Zevi’l-ukûl arasından seçilme bir hey’et
Düşündü: Milleti ilâya çâre hangisidir?
Döküldü ortaya ârâ-yı encümen bir bir:
Siyâseten kimi kurtarmak istemiş kalanı ;
Demiş ki diğeri: “Asker halâs eder vatanı;”
O der: “Donanmaya vardır bugün eşedd-i lüzum;”
Bu der: " Hayır, daha elzemdir ibtisâb-ı lüzum
Kiminde san 3 ata rağbet, kiminde nakde heves;
Hülâsa, her kafadan başka başka çıkmış ses.
Bir ihtiyar yalınız dinleyip hidâyette;
“Mahalle mektebi lâzım!” demiş, nihayette .
Zavallının sözü pek anlaşılmamış ilkin;
“Bunak!” diyen bile olmuş düşünmeden; lâkin,
Herif, bu söz ne demektir, güzelce şerh etmiş;
Deminki lâfları pek vâkıf âne cerh etmiş.
Sonunda: “Kuvvetimiz, şüphesiz, ilerlemeli;
Fakat düşünmeli her şeyde önceden temeli.
Teammüm etmesi lâzım ma’ârifin mutlak:
Okuryazarsa ahâli, ne varyapılmvyacak?
Donanma , ordu birer ihtiyâc-ı mübrimdir,
O ihtiyâcı, fakat, öğreten “muallim” dir!”
Deyip karârım vermiş ki, aynen icrâya,
Konunca ortaya çıkmış, bugünkü Almanya.
Yenilginin sonu ölmek değildir elbette.
Başkaları da bu gibi durumlara düşmüştü daha önce.
Fakat bugün yaşıyorlar, hem eskisinden iyi.
Şöyle ki: Nasılsa tamamen kaybedip savaşı.
Esaret altına girmişti bir büyük millet.
Akü sahipleri arasından seçilme bir heyet,
Düşünmüş: Mületi yükseltmeye çare hangisidir?
Dökülmüş ortaya meclistekilerin fikirleri bir bir;
Kimi siyaset yoluyla kurtamak istemiş kalanı;
Bir diğeri: demiş ki “Asker kurtarır vatanı.”
O der: "Bugün donanmaya şiddetle lüzum vardır”;
Bu der: “Hayır, ilim öğrenmek daha gereklidir;”
Kiminde sanata rağbet, kiminde paraya heves;
Kısaca, her kafadan başka başka çıkmış ses.
Yalnız bir ihtiyar başlangıçta dinlemiş:
Sonunda “Mahalle mektebi (1) lazım!” demiş.
Zavallının sözü pek anlaşılmamış ilkin;
“Bunak!” diyen bile olmuş düşünmeden, lâkin,
Adam, bu söz ne demektir, güzelce açıklamış;
Derin bilgisiyle deminki sözlerin yanlışlığını göstermiş.
Sonunda: “Kuvvetimiz şüphesiz ilerlemeli,
Fakat düşünmeli her şeyde önceden temeli.
Eğitimin yaygınlaştırılması gerek mutlak:
Okur yazarsa halk, ne var yapılmayacak?
Donanma, ordu birer zorunlu ihtiyaçtır,
Fakat o ihtiyacı öğreten “öğretmen”dir!”
Deyip kararını vermiş ki, aynen uygulamaya
Konunca ortaya çıkmış bugünkü Almanya.
(1) Mahalle mektebi: Eski eğitim sistemimizde bugünkü ilkokul seviyesinde eğitim öğretim veren
veren okuL
523
“Sedan “da orduyu teslim eden Fransızlar,
- Ki her zaman o vukuatı yâd edip sızlar-
Ne der, bilir misiniz? Hem de öyledir inanın:
“Muallem ordusudur harbeden Prusya ’lının:
Muallim ordusu , lâkin , asıl muzaffer olan!”
Bu sözden almalıdır, hiç değilse , ibret alan.
-Ne çâre! İbrete hâlâ heveslidir çoğumuz ;
Yetişmemiş gibi dünyâya ibret olduğumuz /-
Şu cehlimizle musibet mi kaldı uğramadık?
Mahalle mektebi lâzım , düşünmeyin artık!
Mahalle mektebi olsaydı bizde vaktiyle;
Ya uğrasaydı kalanlar güzelce ta 5 dîle ;
Yarım pabuçla gezen , donsuz üç buçuk zibidi ,
Bir Amavudluğu isyâna kaldırırım Uii?
Bugün anâsır-ı İslâm i bir denî cereyan
Sürüklüyor ki: Bakın nerden eyliyor nebean.
Felâketin başı, hiç şüphe yok, cehâletimiz;
Bu derde çâre bulunmaz - ne olsa - mektepsiz.
Ne Kürd elifbayı sökmüş , ne Türk okur, ne Arab;
Ne Çerkeş'in, ne Lâzin var bakın, elinde kitab!
Hülâsa, milletin efrâdı bilgiden mahrum.
Unutmayın şunu lâkin: “Zaman: Zamân-ı ulûm!”
Zaman zamân-ı ulûm olmasaydı böyle, yine,
-Kemâl-i şevk ile mâdem atılmışız dîne -
Okuryazar olacaktık sıyâneten dîni :
Onun ma’ârife vâbeste, çünkü te’mîni.
Zavallının yüzü yok cehle, anlaşılmadı mı?
Demek ki: Atmalıyız ilme doğru ilk adımı.
“Sedan”da (1) orduyu teslim eden Fransızlar,
-Ki her zaman o olayı hatırlayıp sızlarlar-
Ne derler, bilir misiniz? Hem de öyledir inanın:
“Savaşan, PrusyalImın eğitimli ordusudur.
Fakat zaferi asıl kazanan eğitimciler ordusudur!”
Bu sözden almalıdır, hiç değilse, ibret alan.
-Ne çare! ibret olmaya hâlâ heveslidir çoğumuz;
Yetmezmiş gibi dünyaya ibret olduğumuz!-
Şu cehaletimizle felaket mi kaldı başımıza gelmedik?
Mahalle mektebi lazım, düşünmeyin artık!
Bizde vaktiyle mahalle mektebi açılsaydı;
Var olanlar da güzelce düzenlenip yenilenseydi;
Yarım pabuçla gezen donsuz üç buçuk zibidi,
Bir Arnavutluğu isyana kaldırır mı idi? (2)
Bugün îslâm toplumlarını çirkef dolu bir akıntı sürüklüyor,
Ve bakın bu akuıtı kaynağını nereden alıyor?
Felaketin kaynağı, hiç şüphe yok, cahilliğimiz;
Bu derde çare bulunmaz -ne olsa- mektepsiz.
Ne Kürt alfabeyi sökmüş, ne Türk okur, ne Arap;
Bakın ne Çerkeş’in, ne Laz’ın elinde var kitap!
Kısaca, milletin fertleri bilgiden yoksundur.
Ama şunu unutmayın: “Çağımız bilim çağıdır!”
Çağımız böyle bilim çağı olmasaydı, yine de,
-Madem ki büyük bir şevkle sarılmışız dine-
Bu dini korumak için okur yazar olmalıydık;
Çünkü dini korumak eğitime bağlıdır.
Zavallı dinin cahilliğe tahammülü yok, anlaşılmadı mı?
Demek ki: Atmalıyız ilme doğru ilk adımı.
(1) Sedan: Fransa ’nın Meuse Irmağı kıyısında 15-17. yüzyıllar arasında kurulmuş bir kale. Sedan
Savaşanda Fransızlar 1 Eylül 1870 tarihinde PrusyalIlara yenilmişlerdir.
(2) Arnavutluk isyam: Arnavutluk'ta 13 Haziran 1878’de kurulan Arnavutluk Milletinin Haklarım
Müdafaû Cemiyeti, zamarun güçlü devletleri İtalya ve Avusturya- Macaristan in kışkırtmasıyla halkı
isyana teşvik etmiş ve Arnavutluk Osmanlt Devleti ’nden koparılmıştır.
Sadeleştirilmişi
Mahalle mektebidir işte en birinci adım;
Fakat; bu hatveyi ilkin tasarlamak lâzım.
Muallim ordusu derken , çekirge oldulan
Çıkarsa ortaya , artık hesâb edin zararı!
“Muallimim” diyen olmak gerektir imanlı;
Edebli, sonra liyâkatti, sonra vicdanlı.
Bu dördü olmadan olmaz: Vazife , çünkü, büyük;
Atıp da yazmayı bez bağlamakla dünkü hödük;
Ya kalçın altına yüksek topuklu , eğri burun.
Fotin çekip filiz olmakla her zamanki odun;
Hudâ rızâsı için, “ ehliyim işin ” demesin!
Demiş de olsa, denilsin: “Kuzum, nenin nesisin?”
Diyorsanız: * Yine , hâlâ bu, olmasın mektûb !”
Ne zirzop isteyin artık, ne büsbütün meczûb!
O: Yükletir kocaman bir sığır bulur da yeri;
Bu: Arş'ı, ferşi yıkar salladıkça çifteleri!
Bizim çocuklara gelmez ne öyle çifte giden;
Ne böyle Arş’a kadar çifte sallayan yerden!
Evet, ulûmunu asrın şebâba öğretelim;
Mukaddesâta, fakat, çoksa ihtirâm edelim.
Eğer hayâtını kasdeyliyorsanız vatanın:
Bakın, anâsır-ı İslâm'ı hangi râbıtanın
Devâmı bağhyabilmiş bu müşterek vatana?
Kapılmayın onu ihmâl edip salâh umana!
O râbıtayla bu millet bulur bulursa felâh;
O, bir çözüldü mü, her şey biter ma ’âzallâh.
Eğer hayatına kasdeyliyorsanız... Başka!
Fakat bu mes’ele, bilmem ki, kaldırır mı şaka?
Hayır, hâyat-ı vatandır umûm için gâye;
Olmalı
Mahalle mektebidir işte en birinci adım;
Fakat ilkin bu adımı iyi düşünmek lazım.
Eğitimci ordusu derken, çekirge orduları
Çıkarsa ortaya, artık hesab edin zararı!
“Eğitimciyim” diyen olmak gerektir imanlı;
Edepli, sonra ehliyetli, sonra vicdanlı.
Bu dördü olmadan olmaz: Çünkü sorumluluk büyük;
Fesindeki yazmayı atıp sarık sarmakla dünkü hödük;
Veya mes üstüne yüksek topuklu, eğri burun
Bir lastik ayakkabı geçirip filiz olmakla her zamanki odun;
Allah nzası için “işin ehliyim demesin!
Demiş de olsa, denilsin: “Kuzum, neyin nesisin?”
Eğer diyorsanız: “Artık bütün bunlar olmasın!”
O münasebetsiz, o bir tahtası eksik kişilere meydan vermeyin.
O: Yükletir kocaman bir sığır bulur da yeri;
Bu: Yeri göğü yıkar salladıkça çifteleri!
Bizim çocuklara gelmez ne öyle çifte giden,
Ne böyle göğe kadar çifte sallayan yerden!
Evet, çağımızın ilimlerini gençliğe öğretelim.
Fakat mukaddeslere çokça saygı gösterelim.
Eğer kastınız vatanı yaşatmaca,
İslâm toplumlannı bu ortak vatana
Bugüne kadar bağlayan hangi bağdır, ona bir bakın;
Onu ihmal ederek kurtulmayı umanlara sakın kapılmayın!
Bu millet kurtulursa ancak o bağla kurtulur;
Bu bağ bir çözülürse, Allah korusun, her şey biter.
Eğer kastınız vatanı yıkmaksa... O başka!
Fakat bilmem ki bu konu kaldırır mı şaka?
Hayır, vatanı yaşatmaktır herkes için gaye;
527
“ Vatan! 1 ' deyip giriyor her giren mücâhedeye .
Bu u her giren”le, tabî T, tutunca it damarı ,
Mukaddesâta kadar saldıran beş on çornan.
Hesâba katmayı hiç bir zaman düşünmüyorum:
O tasmasızlara insan demekte ma ’zûrum.
Vatan muhabbeti, millet yolunda bezl-i hayât;
Hülâsa , âile hissiyle cümle hissiyyât ;
Mukaddesâtı için çırpınan yürekte olur.
İçinde leş taşıyan sineden ne hayr umulur?
Vatan felâkete düşmüş... Onun hamiyyeti cûş
Eder mi zannediyorsun? Herif: Vatan-ber-dûş!
Bulunca kendine bir yer, doyunca kör boğazı.
Kapandı , gitti, bakarsın ki, nekbetin ağzı.
Fakat , sen öyle değilsin: Senin yanar ciğerin:
“ Vatan!” deyip öleceksin semâda olsa yerin.
Nasıl tahammül eder hür olan esâretine?
Kör. olsun ağlamayan f ey vatan , felâketine!
Cemâ’at, elverir artık, bu uykudan uyanın ,
Hudâ rızâsı için , dünkü hâdisâtı anın!
Kımıldamaz yine gelmezsek intibâha bugün ,
İkinci uyku ne dehşetli bir ölüm , düşünün!
Ölüm kolay... Diyebilsek sonunda: ‘ Kurtulduk !”
Bu intihar, öteden, üç yüz elli milyonluk,
Zavallı Âlem-i İslâm için elîm olacak!
Biz olmasak bu kadar hânümân yetîm olacak!
Gıcırdamakla berâber serîr-i şevketimiz,
Bu dîni kurtaran ancak bizim hükümetiniz.
Orijinali
“ Vatan” deyip giriyor her giren mücadeleye.
Tabii bu “her giren” ifadesine, tutunca it daman,
Mukaddeslere varıncaya kadar saldıran beş on çomarı,
Hesaba katmayı hiç bir zaman düşünmüyorum:
O tasmasızlara insan diyemem, bunda mazurum,
yatan sevgisi, hayatı millet yoluna adamak,
Özetle, aile duygusuyla birlikte bütün duygular,
Mukaddesleri için çırpman yürekte olur.
İçinde leş taşıyan bağırdan ne hayır umulur?
Vatan felâkete düşmüş... Onda vatanperverlik
Coşar mı zannediyorsun? Herifte zaten vatan kaygısı yoktur!
Bulunca kendine bir yer, doyunca kör boğazı,
Kapandı gitti bakarsın ki uğursuzun ağzı.
Fakat sen öyle değilsin, senin yanar ciğerin;
Gökyüzünde olsa yerin, yine “vatan!” deyip ölürsün!
Hür olan, nasıl dayanır esaretine?
Kör olsun ağlamayan, ey vatan, felaketine!
Ey cemaat, yeter artık, bu uykudan uyanm.
Allah rızası için, dünkü olayları hatırlayın!
Kımıldamaz, yine uykudan uyanmazsak bugün,
İkinci uyku ne dehşetli bir ölüm, düşünün!
Ölüm kolay... Diyebilsek sonunda: “Kurtulduk!”
Bu intihar, öteden üç yüz elli milyonluk
Zavallı İslâm âlemi için çok kötü olacak!
Biz olmasak bu kadar ocak yetim kalacak!
Gıcırdamakla beraber şanlı ve heybetli tahtımız,
Bu dini kurtaran ancak yine bizim devletimiz.
Tunus'ta, Fas'ta , Cezayir'de , Çin'de , İran'da ,
Cava 'y la, hıtta-i Hindi 'de, belki Afgan 'da,
Sibirya , f//yve, Buhârâ , Âjnm muhitinde,
Yaşarken ehl-i salibin nüfuzu altında;
Zavallı Âlem-i İslâm eğer salibe henüz
Sarılmıyorsa, kolundan çeken: Bu kudretiniz.
Bu kudret olmasa : Dünyâ tanassur eyliyecek...
O halde, şimdi bizim hakkımız değil ölmek
Yetişmiyor mu ki dünyâ evinde çektiğimiz.
Yarın da yüklenelim âlemin günâhını biz?
Hem intihâra özenmek ne sermedi hüsran!
Bucak bucak savuşun, müslümansanız, bundan.
Hayâta karşı nedir, söyleyin, bu yılgınlık?
Reîs-i dilenin intiharı: Çılgınlık!
Hükümetin, o henüz pâyidâr olan arşın
Sukutu müdhiş olur... Düşmesin aman, yapışın!
Nedir bu tefrika , yâhu! Utanmıyor musunuz?
Geçen fecâyi'e hâlâ inanmıyor musunuz?
Gömülmek istemiyenler boyunca hüsrâna;
Nifâkı gömmeli artık mezâr-ı nisyâna.
Unuttunuz mu ne korkunç edebsiz olduğunu?
Eşip de geçmişi hortlatmayın şu mel'ûnu!
Demin, huşûa varan bir ktyâm-ı haşyetle,
Huzûr-i Hâlik'a durmuştunuz cemâ'atle.
Yarınca kubbeyi “Allâhu ekber!" ikrân;
Boşandı yerlere Hakkin semâ-yı esrân.
Önümde cûşa gelen safların telâtumunu
Görünce andım o deryâların tezâhumunu:
Ki dalgalar gibi, ummân-ı sermediyyette,
Birer sücûd ile güm-nâm olur nihayette!
Sutûf ayakta iken, dalgalar ayakta idi;
Hurûş edince hatibin nidâ-yı tahmidi:
Serildi yerlere "yekpâre" bir cihân-ı hamüş ,
Ki imtidâd-ı mekâbirdi, öyle dûşâ-dûş!
O mevce mevce uzanmış duran hazâirden,
Duyuldu vurduğu binlerce sinenin birden!
Mezarların bu yürekler dayanmaz âhengi;
Yüreklerin de hazin inkisâr-ı yek-rengi;
Getirdi cûşişe ummân-ı sermediyyeti de;
Hitâma erdi nihâyet o sermedi secde:
Zemine ra'şe veren bir derin sadâ geldi;
Deminki dalgaların, şimdi , hepsi yükseldi!
Bu herc ü merc-i ubûdiyyetin tevâlîsi;
Sukutu cebhelerin , sonradan teâlisi.
Namazda hem beni gözyaşlarıyle ağlattı ;
Hem öyle ağlanacak bir hakikat anlattı ,
Ki dinlemezseniz elbette mahvolur millet:
Sizin felâketiniz: Târumâr olan "vahdet".
Eğer yürekleriniz aynı hisle çarparsa;
Eğer o his gibi tek, bir de gayeniz varsa;
Düşer düşer yine kalkarsınız, emin olunuz...
Demek ki birliği te'min edince kurtuluruz.
O halde vahdete hâil ne varsa çiğneyiniz ...
Bu ayrılık da neden? Bir değil mi her şeyiniz?
Ne fırka herzesi lâzım, ne derd-i kavmiyyet;
Bizim diyânete sığmaz sekiz , dokuz millet!
Bütün bu tefrikalar, etsenizdi istiknâh ,
Orijmaiı
Dalgalar gibi secdeye kapanıp sonunda kaybolurlar.
Saflar ayakta iken, dalgalar ayakta idi;
İmamın "semiallahu limen hamideh" (1) diye coşmasıyla
Bu sessiz cihan "tek parça" halinde serildi yerlere.
Bu sanki omuz omuza sıralanmış uzayan mezarlar gibiydi.
O dalga dalga uzanmış duran mezarlardan,
Binlerce yüreğin vurduğu duyuldu birden!
Mezarların bu yürekler dayanmaz âhengi;
Yüreklerin de o hep aynı hüzünlü kırgınlığı,
Ebediyet okyanusunu coşturdu da,
Tamamlandı sonunda o ebedî secde.
Ve ardından zemini titreten derin bir ses geldi;
Deminki dalgaların şimdi, hepsi yükseldi!
Bu birbirine kanşan ibadetlerin ard arda yapılması,
Alınların düşmesi, daha sonra kalkması,
Namazda hem beni göz yaşlarıyla ağlattı,
Hem öyle ağlanacak bir gerçeği anlattı,
Bu gerçeği anlamazsanız elbette mahvolur millet;
Sizin felaketiniz: Darmadığın olan "birlik".
Eğer yürekleriniz aynı duyguyla çarparsa;
Eğer o duygu gibi tek olan bir gayeniz de varsa;
Düşer düşer yine kalkarsınız, emin olunuz...
Demek ki birliği sağlayınca kurtuluruz.
O halde birliğe engel ne varsa çiğneyiniz...
Bu ayrılık da neden? Bir değil mi her şeyiniz?
Ne particilik saçmalığı lazım, ne ırkçılık derdi;
Bizim dinimize sığmaz sekiz dokuz millet!
Bütün bu bozgunculuklar eğer araştırsaydınız,
(1) Semiallahu limen hamideh: Namazda rükûdan doğndurken söylenen " Allah hamd edeni işitti*
anlamında bir söz.
Görürdünüz nereden geldi.,. Yâ ibâdallâh!
Huzur- i Hak'ta nasıl toplu durdunuzdu demin?
Günahtır, etmeyin artık, ayıptır, eylemeyin!
Şu ihtirâsa uyup az mı verdiniz kurban?
Şikak için mi eder, sâde , kalbiniz daraban?
Neden uhuvvetiniz böyle münhasır namaza?
Çıkınca avluya herkes niçin boğaz boğaza?
Ne Müslümanlığıdır, anlamam ki , yaptığınız?
Çıkar yol olmıyacak, korkarım , bu saptığınız !
Görünce fesli , atılmak tasarlayıp bıçağı ;
Görünce şapkalı, sinmek değiştirip sokağı ;
Gönüller ayn oluş , sineler bir olsa bile...
Nifâk alâmeti bunlar, kuzum, tamâmiyle: (*)
Nifâka buğz ediniz hâlisen li-vechillâh;
Halâs eder sizi ihlâsınızla belki İlâh.
Münâfığın sonu gelmez, söner sepi ocağı...
Bugün tüterse henüz gelmemiş, demek ki, çağı!
Nedir ki, verdiği yangınla memleket de biter,
Saçak tutuşmadan evvel basılmamışsa eğer.
Yanında yaş da yanar, çâresîz , yanan kurunun...
Diyor Kitâb-ı İlâhî: “ O fitneden korunun.
Ki sâde sizdeki erbâb-ı zulmü istilâ
Eder de, suçsuz olan kurtulur değil aslâ L ”(**)
Hesâb edin ne kadar bîgünâhın aktı kanı ...
Beş on vatansız için nâra yakmayın vatanı!
Huda rızâsı için kaldırın nifakı... Günah!
Alev saçaklara sarsın mı, yâ ibâdallâh !
Sararsa hangimizin hânümânı kurtulacak?
(*) Esta'îzii billah : "Be'sühüm beynehüm şedîdün tahsebihüm semian ve laılübühüm şettı 1 "
(**) "Vetakku fitneten lâ-tusibenn-el-lezîne zulimû minkum hâsseien..."
Ey Allah’ın kulları, nereden kaynaklandığını anlardınız!
Allah’ın huzurunda nasıl toplu durdunuzdu demin?
Günahtır, etmeyin artık, ayıptır, eylemeyin!
Şu hırslara uyup az mı kurban verdiniz?
Yalnız aynlık için mi çarpıyor kalpleriniz?
Neden kardeşliğiniz sade namazla sınırlı böyle?
Çıkınca avluya herkes niçin boğaz boğaza?
Nasıl Müslümanlıktır, anlamam ki, yaptığınız?
Çıkar yol olmayacak, korkarım, bu saptığınız!
Görünce fesli (1) atılmak, tasarlayıp bıçağı;
Görünce şapkalı, sinmek, değiştirip sokağı;
Gönüllerin ayrı olması, sineler bir olsa bile...
Münafıklık belirtisi bunlar, kuzum, tamâmıyla (*)
Allah rızası için münafıklığa yürekten düşman olunuz;
Bu içten davranışınızla belki Allah katında kurtuluşa erersiniz.
Münafığın sonu gelmez, söner sefil ocağı...
Bugün tüterse henüz gelmemiş, demek ki, çağı!
Nedir ki, verdiği yangınla memleket de biter,
Saçak tutuşmadan evvel basılmamışsa eğer.
Yanında yaş da yanar, çâresiz, yanan kurunun...
Diyor Allah’ın Kitab’ı: “O fitneden korunun,
Ki sâdece içinizdeki zalimlere erişmekle kalmaz
Suçsuz olanlar bile bundan kesinlikle kurtulamaz” (**)
Hesâb edin ne kadar günahsızın aktı kanı...
Beş on vatansız için ateşe atmayın vatanı!
Günahtır... Allah rızası için kaldırın münafıklığı!
Alev saçaklara sarsın mı, ey Allah’ın kulları!
Sararsa hangimizin evi barkı kurtulacak?
(1) Fesli, şapkalı: Sembolik bir şekilde kullanılan bu kelimelerden ilki yenilik taraftarlarım, İkincisi ise gayri müslimleri temsil etmektedir
(*) “kendi aralanndaki çekişmeleri ise serttir; onları birlik sanırsın, oysa kalplen birbirinden ayrıdır... " (Haşr Sûresi 14. âyetin bir kısmı. )
(**) “Aranızdan yalnız zalimlere erişmekle kalmayacak fitneden safarim... ” (Enfâl Sûresi 25.âyetin bir kısmı.)
V
535
O bir tutuşmaya görsün , ne od kalır, ne ocak !
Neden beş altı vatansız beş altı kundakçı
Yığın yığın buluyor arkasında yardakçı ?
Niçin hakir oluyor, sonra , durmayıp öteden ,
“ Koşun! diyen , bu cehennem henüz kıvılcım iken. ”
Ne intibâha çalışmak, ne Vtilâya emek;
Cihan yıkılsa bizim halk, uyanmadan gidecek!
Onun kıyâmı için Sûru beklemek lâzım!
Bu duygusuzluğa bir çâre yok mu, Allâh im?
Zavallı köylüye, ilkin , epeyce sövmüşler;
İşitmemiş... Bu sefer bir odunla dövmüşler.
Birer davul kadar olmuş da budlanndaki şiş,
“Davul çalınmada, zannım , aşağıki evde!” demiş.
İnince, derken, odunlar budar, deyip beyni,
“Davul bizim eve gelmiş!” demiş sonunda, hani?
Bizim de hâlimiz aynıyle köylünün hâli!
Harîm-i Şer'-i Mübînin, zemin- i İslâm'ın,
Birer birer yıkılırken husûn-i iclâli;
Yerinden oynadı yerler de, bizler eyyâmın
Tekallübâtına bigâneyiz hayâl ettik,
Kımıldamaksızın îmânı küfre çiğnettik!
Kımıldamak yine yok bizde cebr-i mâfâta;
Kim uğramıştı, unuttuk, geçen beliyyâta!
Bizim muhiti, bizim halkı seyredince nazar;
Görür ki: Beyni bozulmuş yığın yığın kafa var.
Düşünceler mütehâliftir istikamette;
Şu var ki, hepsi nihâyet bulur sakamette!
O bir tutuşmaya görsün, ne od kalır, ne ocak!
Neden beş altı vatansız, beş altı kundakçı,
Yığın yığın buluyor arkasında yardakçı?
Niçin değersiz oluyor, sonra, durmayıp öteden,
“Koşun! diyen, bu cehennem henüz kıvılcım iken.”
Ne uyanmaya çalışmak, ne yükselmeye emek;
Cihan yıkılsa bizim halk, uyanmadan gidecek!
Onun kalkması için Sûr’u (1) beklemek lâzım!
Bu duyguzluğa bir çâre yok mu, Allah’ım?
Zavallı köylüye, ilkin, epeyce sövmüşler:
İşitmemiş... Bu sefer bir odunla dövmüşler.
Birer davul kadar olmuş da budlanndaki şiş,
“Davul çalınmakta, sanırım, aşağıki evde!” demiş.
Derken inince odunlar, budur deyip beyni
“Davul bizim eve gelmiş!” demiş sonunda, hani!
Bizim de hâlimiz aynıyla köylünün hâli!
İslâm’ın zemini olan kutsal şeriatın,
Birer birer yıkılırken büyük kaleleri;
Yerinden oynadı yerler de, bizler zamanın
Getirdiği değişmelere kayıtsız kalabileceğimizi hayal ettik,
Kımıldamaksızm imanı küfre çiğnettik!
Geçmişi telâfi etmek için harekete geçmek hâlâ yok bizde;
Kim uğramıştı, unuttuk, daha önceki felâketlere!
Bizim muhitimize halkımıza bakınca gözler;
Görür ki: Beyni bozulmuş yığın yığın kafa var.
Düşünceler hep birbirine aykırı yönlere gider;
Şu var ki, hepsi de sonunda yanlışa düşer!
(1) Sûr: Kıyamet günü İsrafil adlı meleğin üfleyeceği boru.
Birinci zümreyi teşkil eden zavallı avam,
Bıraksalar edecek tatlı uykusunda devam .
Bugün nasibini yerleştirince kursağına:
“ Yarın” nedir? Onu bilmez, yatar dönüp sağına.
Yıkılsa arş’i hükümet, tıkılsa kabre vatan,
Vazifesinde değil: Çünkü “hepsi Allah’tan!”
Ne hükmü var ki esâsen yalancı dünyânın?
Ölürse, yan gelecek cennetinde Mevlâ’nın.
Fena kuruntu değil 7 Ben derim, sorulsa bana:
“Kabûl ederse Cehennem ne mutlu, amca, sana!”
İkinci zümreyi teşkil eden cemâ’at ise,
Hayâta küskün olandır ki: Saplanıp ye’ se,
", Selâmetin yolu yoktur... Ne yapsalar boşuna!”
Demiş de hırkayı çekmiş bütün bütün başına .
Bu türlü bir hareket mahz-ı küfr olur; zirâ:
Taleble âmir olurken bir âyetinde Hudâ;
Buyurdu: “Kesmeyiniz rûh-i rahmetimden ümîd;
Ki müşrikin olur ancak o nefhadan nevmîd. ”
Bu bir; İkincisi: Ye’ sin ne olsa esbâbı,
Onun atâlet-i külliyyedir ki icâbı,
Teressübâtını etmiştik önceden tahlil
Üçüncü zümreyi kimlerdir eyleyen teşkil?
Evet, şebâb-ı münevver denen şu nesl-i sefih.
-Fakat nezihini borcumdur eylemek tenzih -
Bu zübbeler acaba hangi cinsin efrâdı?
Kadın desen, geliyor arkasından erkek adı;
Birinci grubu oluşturan zavallı halk tabakası,
Bıraksalar tatlı uykusuna devam edecek.
Bugün nasibini yerleştirince kursağına:
“ Yarın” nedir? Onu bilmez, yatar dönüp sağına.
Yıkılsa hükümet (1) tahtı, tıkılsa kabre vatan.
Umurunda değil: Çünkü “hepsi Allah’tan!”
Ne hükmü var ki esâsen yalancı dünyanın?
Ölürse, yan gelecek cennetinde Allah’ın.
Fena kuruntu değil! Ben derim, sorulsa bana:
“Kabûl ederse Cehennem ne mutlu, amca sana!”
İkinci grubu oluşturan topluluk ise,
Hayata küskün olandır ki: Saplanıp ümitsizliğe,
“ Kurtulmanın yolu yoktur... Ne yapsalar boşuna”
Demiş de hırkayı çekmiş bütün bütün başına.
Bu türlü bir hareket tam bir küfür olur; zırâ:
Kullarının kendinden istemesini emrederken bir âyetinde Hüdâ;
Buyurdu: “Ümidinizi kesmeyiniz rahmetimin ruhundan
Ki sadece bana ortak koşanlar keser ümidini o esintiden” (2)
Bu bir; İkincisi: Sebebi ne olursa olsun ümitsizliğin,
Sonunda bütün bir tembelliktir bundan hasıl olan.
Bu tembelliğin kötü sonuçlarını göstermiştik daha önce.
Üçüncü zümreyi kimler oluşturmakta?
Evet, bunlar da aydın gençlik denen şu eğlence düşkünü nesildir.
-Fakat temiz olanlarını bu suçlamadan uzak tutmak görevimdir-
Bu züppeler acaba hangi cinsin üyeleri?
Kadın desen, geliyor arkasından erkek adı;
(1) Dergideki baskıda burada “hilâfet’' kelimesi vardır.
(2) Hicr Sûresi 55 ve 56. âyetin bir kısmı.
Hayır, kadın değil erkek desen , nedir o kılık?
Demet demetken o saçlar, ne muhtasar o bıyık?
Sadâsı baykuşa benzer, hıramı saksağana;
Hülâsa , zübbe demiştim ya, artık anlasana!
Fakat bu kukla herif bir büyük seciyye taşır.
Ki, haddim olmıyarak “âfetin!” desem yaraşır.
Nedir mi? Anlatayım: Öyle bir metâneti var,
Ki en savulmıyacak ye'si tek birayla savar.
Sinirlerinde te y essür denen fenâlık yok.
Tabiatında utanmakla âşinâlık yok.
Bilirsiniz, hani, insanda bir damar varmış,
Ki yüzsüz olmak için mutlaka o çatlarmış;
Nasılsa “Rabbim utandırmasın!” duâsı alan,
Bu arsızın o damar zâten eksik alnından!
Cebinde gördü mü üç tâne çil kuruş , nazlım ,
Tokatlıyan’da satar mutlaka, giderde , çalım.
Eğer dolandırabilmişse istenen parayı;
Görür mahalleli tâ karnavalda maskarayı!
Beyoğlu f rıun o mülevves muhît-i fâhişine
Dalar gider, takılıp bir sefîletıin peşine.
“Hayâ, edeb gibi sözler rüsum- i fâsidedir:
Vatanla âile, hattâ, kuyûd-i zâidedir.
Diyor da hepsine birden kuduzca saldırıyor...
“ Ayıp değil mi?” demişsin... Aceb kim aldırıyor?
Namaz, oruç gibi şeylerle yok alış verişi ;
Mukaddesâd ile eğlenmek en birinci işi.
Duyarsanız " kara kuvvet” bilin ki: imandır.
u Kitâb-ı köhnemde - hâşâ - Kitâb-ı Yezdan'dır.
Üşünmeden ona Kur’ân’ı anlatırsan eğer.
Orijinali
Hayır, kadın değil, erkek desen, nedir o kılık?
Demet demetken o saçlar, ne kadar kısa o bıyık?
Sesi baykuşa benzer, salınışı saksağana;
Kısacası, züppe demiştim ya, artık anlasana!
Fakat bu kukla herif bir büyük karakter taşır,
Ki, haddim olmayarak, “aferin!” desem yaraşır.
Nedir mi? Anlatayım: Öyle bir dayanıklılığı var.
Ki en savulmayacak ümitsizliği tek birayla savar.
Sinirlerinde duyma veya algılama denen fenâlık yok,
Tabiatında utanmayla bir yakınlık yok,
Bilirsiniz, hani insanda bir damar varmış,
Ki yüzsüz olmak için mutlaka o çatlarmış;
Nasılsa “Rabbim utandırmasın!” duâsı alan,
Bu arsızın o damar zâten eksik almndan!
Cebinde gördü mü üç tane çil kuruş, nazlım,
Tokatlıyan’da (1) satar mutlaka, gider de çalım.
Eğer dolandırabilmişse istenen parayı;
Görür mahalleli tâ karnavalda (2) maskarayı!
Beyoğlu’nun o kirli fuhuş çevresine
Dalar gider, takılıp bir fahişenin peşine.
“Utanma, edeb gibi sözler yanlış âdetlerdir;
Hatta vatan ve âile bile gereksiz bağlardır.”
Diyor da hepsine birden kuduzca saldırıyor...
“ Ayıp değil mi?” demişsin... Acaba kim aldırıyor?
Namaz, oruç gibi şeylerle yok alış verişi;
Mukaddeslerle eğlenmek en birinci işi.
Duyarsanız “kara kuvvet” bilin ki: İmandır.
“Köhne kitap” (3) da - hâşâ - Allah’ın kitabı Kur’ân’dır.
Üşenmeden ona Kur’an’ı anlatırsan eğer,
(1) Tokatlıyan : İstanbul’un Beyoğlu semtinde meşhur bir otel
(2) Karnaval : Hıristiyanların büyük perhizden önce şaşıma kılıklara girerek yaptıklan şenlik ve eğlence. Burada Beyoğlu ’nda o devirde azınlıklar tarafından düzenlenen karnavallar kastedilmektedir.
(3) Burada Tevfik Fikret’in Tarih-i Kadim şiirindeki ‘Yırtılır ey kitab-ı köhne yann/Medfen-i fikr olan sahifalann ” beytine işâret edilmektedir. >
Şu ezberindeki esmâyı muttasıl geveler:
“Kurûn-i mâziyeden kalma cansız evrâdı
Çekerse, doğru mu yirminci asrın evlâdı?”
Nedir alâkası yirminci asr-ı irfanla
Bu şaklaban herifin? Anlamam ayıp değil a!
Metâ’-ı fazlı mı varmış elinde gösterecek?
Nedir meziyyeti, görsek de bâri öğrensek.
Hayır! Mehâsin-i Garb’in birinde yok hevesi;
Rezâil, oldu mu lâkin, şiârıdır hepsi!
Bütün kebâire tiryâki bir kopuk tanırım.
-Ne oldu bilmiyorum şimdi, sağ değil sanırım-
Kumar, şenâ’atin aksâmı , irtikâb , içki...
Hülâsa defter-i a’mâli öyle kapkara ki:
Yanında leyl-i cehennem, sabâh-ı cennettir!
“Utanmıyor musun? Ettiklerin rezâlettir!”
Denirse kendine, milletlerin ekâbirini
Sayardı göstererek hepsinin kebâirini:
“Filân içerdi... Filân fuhşa münhemikti ...” diye,
Mülevvesâtını bir bir ricâl-i mâzîye
İzâfe etmeye başlardı pâye vermek için.
“Pekî! Fezâili yok muydu söylediklerinin?”
Diyen çıkarsa “Müverrihlik etmedim!” derdi.
Şu zübbeler de, bugün, aynı rûhu gösterdi.
Fransız’ın nesi var? Fuhşu, bir de ilhâdı;
Kapıştı bunları “yirminci asrın evlâdı!”
Ya Alman’ın nesi var zevki okşayan? Birası:
Unuttu ayranı, ma’tûha döndü kahrolası!
Heriflerin, hani dünyâ kadar bedâyi’i var:
Ulûmu var, edebiyyâtı var, sanâyi’i var.
Giden birer avuç olsun getirse memlekete;
Döner muhîtimiz elbet muhît-i ma’rifete.
Kucak kucak taşıyor olmadık mesâvîyi ;
Beğenmesek, “Medeniyyet!” diyor; inandık, iyi!
“Ne var, biraz da ma’ârif getirmiş olsa...” desek
Emîn olun size “Hammallık etmedim!” diyecek.
Ne kaldı arkaya? Dördüncü kısmın efrâdı.
Bu zümrenin de sefâhet hayât-ı mu’tâdı.
Hem i’tiyâdını hiçbir zaman değiştiremez;
O nazlı sîneye zîrâ, acıklı şey giremez!
Geçen kıyâmet için “Fırtınaydı, geçti” diyor.
Diyor da zevkine, vur patlasın, devâm ediyor.
– Bugün Florya mı? A’lâ! Yarın ne var!
– Konser...
“Sular” da pek ömür amma, açık değil, dediler.
– Açılmamış diye evlerde kalmak olmaz ya!
– Hakîkat öyle! Ne yapsak? Gider misin Mama’ya?
– Ne var ki?
– Orta oyun var. Gelir misin? Haydi!
– Kavuklu, Hamdi mi? Gerçek... O sağ değil...
– Abdi.
– Hayır, hayır? Bana lâzım değil ne Abdi, ne şey!..
– Nedense pek asabîsin bugün, Ferîdun Bey!
– Değil, bu tatsız oyunlar çekilmiyor: Monoton!
– Pekî! Ne yapmalı? Sen bâri söyle... Bak: Saat on.
– Evet, ne yapmalı? Dur dur! Ne Üsküdar, ne Mama;.
Tiyatro olmalı, yâhud güzelce bir sinema.
Demek tiyatro severmiş benim sevimli beyim...
O hâlde ben ona tam altı sahne arzedeyim:
Ki her birinde değişsin bütün bütün âhenk;
Zemîni yeknesak olsun, edâsı rengâ-renk!
Edirne kal’asıdır gördüğün hisâr-ı mehîb;
O zirvesinde biten simsiyah ağaç da: Salîb!
Murâd-ı Evvel’i sırtında gezdiren tepeler,
Nasıl rükû ediyor Ferdinand’a, bak, bu sefer!
Bizim midir sanıyorsun şu yükselen bayrak?
Çeken: Savof... Lala Şâhin değil, kuzum, iyi bak!
Edirne... İşte o, İslâm’ın âhenîn sûru;
Edirne... İşte o Şark’ın cebîn-i mağrûru;
İkinci arş-ı teâlîsi Âl-i Osman’ın;
Birinci mevki’-i feyyâzı, belki, dünyânın;
Edirne... İşte o Dârü’l-Hilâfe’nin kilidi;
Sefîl ayakları altında Bulgar’ın şimdi!
Muzaffer ordusu hakkıyle intikâm alıyor:
Çoluk, çocuk, kadın, erkek, ne bulsa parçalıyor.
Bu katl-i âma da râzîyim ihtirâm olsa,
Harîm-i dîni de geçtik, harîm-i nâmûsa!
Şu dört minâreli câmi’ ki yoktu hiçbir eşi;
Ki parlıyordu hilâlinde san’atin güneşi;
Salîbi sîneye çekmiş de bekliyor... Nevmîd!
Ezan sadâsı değil duyduğun tanîn-i medîd!
O şanlı ma’bedi Sultan Selîm-i mağfûrun ,
Ki ihtişâmına benzerdi subh-i mahmûrun,
Nasıl gurûb edivermiş ki: Bir ziyâ, bir nûr,
O kanlı bezlerin altında olmuyor manzûr!
Ne sînesinde Hudâ var, ne hatırında Nebî...
Zalâm-ı küfre gömülmüş boyunca lâşe gibi!
Birer mezâr-ı müebbed kesilmiş evlere bak;
Beş ayda kırk bini sönmüş ki yanmıyor tek ocak!
Sokak sokak dolaşan sayha: Vâpesîn feryâd;
Derin derin duyulan ses: Enîn-i istimdâd.
Dışarda kendisi mahkûm, içerde nâmûsu...
Esîri öldürüyor, bak ki, zulmün en koyusu!
Meriç’le Tunca’nın üstünde gördüğün kümeler
Nedir bilir misin? Enkâz-ı târumâr-ı beşer!
Sarayiçi’ndeki bîçâreler ki hepsi kadın...
Kenâra vurmuş olan kısmıdır bu ecsâdın!
Nazarlarında sönen gözlerin sönük nazarı;
Kulaklarında civârın enîn-i muhtazarı ;
Kucaklarında birer na’ş-ı pâre pâre defîn...
Ecelle uğraşıyor bir yığın kemik... Ne hazîn!
Yalın ayak, baş açık, bir paçavra sırtında;
Bu tamtakır adanın tamtakır muhîtinde;
Acından ölmeye mahkûm olan zavallıları,
Sular bıraksa da Bulgar bırakmıyor dışarı!
Ne kurtulur, ne ölür... Derde bak, felâkete bak:
Hayât? O, hakkı değildir. Ölüm? Ölüm de yasak!
– Nedir şu karşıki vâdîyi bir alev bürüyor;
Fakat yılan gibi yerlerde kıvranıp yürüyor?
– Nedir mi? Kükremesinden de bellidir: Arda...
– Ya imtidâd-ı mehîbince yükselen her ada?
– Mezâr-ı sâbihi binlerce gövdenin, kafanın!
– Bu kıpkızıl derenin reng-i âteşîni , sakın,
Şafak bulutlarının zılli olmasın?
– Heyhât!
Sevâhilinde onun söndürüldü öyle hayât:
Ki aktı sel gibi aylarca hûn-i mazlûmu!
– Bu kanlı perde nedir?
– Hangi kanlı perde, şu mu?
Gümülcine’yle havâlisidir ki, bir canavar.
Bu mel’anetleri yapmaz -meğer ki Bulgarlar!-
Ne ihtiyar seçiyor, bak, ne kimsesiz tanıyor;
Beş altı günde otuz bin adam boğazlanıyor!
Pomak’ların deşilip süngülerle vicdânı;
Alınmak isteniyor tâ içinden îmânı!
Birer birer oluyor ırzı, malı, yurdu heder....
Gidince hepsi elinden: “Ya Bulgar ol, ya geber!”
Şu, göğsü baltaların en körüyle parçalanan,
Şu, beyni taşların altında uğrayıp kafadan,
Karın, çamurların üstünde, inleyen canlar;
Şu, bir yığın kömür olmuş, kül olmuş insanlar;
Ki gazlı bezle, o olmazsa, yağlı katranla
Yakıldı Bulgar’a şâyeste bir soğuk kanla;
“Salîbe secdeye varmak Hudâ’ya isyandır.”
Deyip Hudâ’sına kurbân olan şehîdândır.
“Ya Bulgar ol, ya geber!” sâde hâinin dediği...
Tanassur etmeye koyvermiyor ahâliyi,
Bahânesiyle imam görmüyor mu, çıldırarak,
Kuduzca saldırıyor intikâm için, ite bak!
Sarıklarından asılmışların hesâbı mı var?
Yetişmiyor gibi yer, bir de gökyüzünde mezar!
Siz ey başındaki destârı etmeyip de fedâ,
Onunla âlem-i lâhûta yükselen şühedâ!
Ne mutlu sizlere: Dünyâda çok ölüm gördüm;
Tahattur etmiyorum böyle kahraman bir ölüm.
Cihanda Habl-i İlâhî’ye i’tisâma , sizin
Şu kahramanlığınızdır yegâne levh-i güzin!
Siz, ey vücûduna elvermeyip de hâk-i mezâr,
Nesîm-i sâfa gömülmüş ricâl-i berhurdâr !
Biz almasak bile a’dâdan intikâmınızı;
Hudâ ki defter-i ebrâra yazdı nâmınızı,
Günün birinde şu dağlardan indirir elbet,
O intikâmı alır kanlı canlı bir millet!
– Nedir uzakta nümâyân olan şu ıssız ova?
Ki pek hazin duruyor?
– Bilmiyor musun? Kosova!
Nasıl bilirdin! Evet, bilmesen de hakkın var;
Bırakmamış ki, taş üstünde taş, kuduz canavar!
Yol uğratıp da bu sahrâdan önce geçmişsen;
Görür müsün, bakalım, bir nişâne geçmişten?
Ne olmuş onca mefâhir? Ne olmuş onca diyâr?
Nasıl da bitmiş o saymakla bitmeyen âsâr!
O, Yıldırım gibi sâhib-kıranların, ebedî
Sadâ-yı kahrı fezâsında çınlayan vâdî,
Bir inkılâb ile, yâ Rab, nasıl harâb olmuş?
Ki çırpınıp duruyor her taşında bin baykuş!
Murâd-ı Evvel’i koynunda saklayan toprak,
Kimin ayakları altında inliyor, hele bak!
Kimin elinde bıraktık... Kimin emânetini!
O Pâdişâh-ı Şehîd’in huzûr-i heybetini,
Sonunda çiğneyecek miydi Sırb’ın orduları,
İçip içip gelerek önlerinde bandoları?
Sen, ey Şehîd-i Muazzam ki rûh-i feyyâzın
Duyar, neler çekiyor yerde kalmış enkâzın!
O rûhtan bize bir nefha olsun indiriver...
Ki başka türlü uyanmaz bu gördüğün ölüler!..
– Nedir şu karşıda birçok karaltılar yürüyor?
– Muzaffer ordu ahâlîyi şimdi öldürüyor.
Nüfûs-i müslime çokmuş da gayr-i müslimeden,
İdâre müşkil olurmuş tevâzün eylemeden.
Demek tevâzün içindir bu müslüman kesmek;
O hâsıl oldu mu artık adam kesilmeyecek!
Tevâzün olmadı besbelli: Her taraf yanıyor;
Odun kıyar gibi binlerce sîne doğranıyor!
Ne reng-i muzlime girmiş o yemyeşil Kosova!
Şimâle doğru bütün Pirzerin, İpek, Yakova;
Fezâ-yı mahşere dönmüş gırîv-i mâtemden...
Hem öyle arsa-i mahşer ki: Yok şefâ’at eden!
Ne bir yaşındaki ma’sûm için beşikte hayât;
Ne seksenindeki mazlûm için eşikte necat:
O, baltalarla kesiktir; bu, süngülerle delik...
Öbek öbek duruyor pıhtı pıhtı kanla kemik!
Bütün yıkılmış ocak, başka şey değil görünen;
Yüz elli bin bu kadar hânümânı buldu sönen!
Siz, ey bu yangını ihzâr eden beş altı sefîl,
Ki ettiniz bizi Hırvat’la Sırb’a karşı rezîl!
Neden Halîfe’ye Kur’ân’la bağlı Arnavud’u
Ayırdınız da harâb ettiniz bütün yurdu?
Nasılmış, anlayınız iddiâ-yı kavmiyyet !
Ne yolda mahvoluyormuş bakın ki bir millet!
Siz, ey bu zehri en evvel kusan beyinsizler!
Kaçıp da kurtuluruz sandınız... Fakat, ne gezer!
Bugün belânızı bulmuş değilseniz, mutlak,
Yarınki sâikalar beyninizde patlayacak!
Şişip şişip gidiyorsun, değil mi, ey Vardar?
Ya boğduğun kadının, erkeğin hesâbı mı var!
Mezârı olmuş iken bunca na’ş-ı mevvâcın,
Cenâze yutmaya hâlâ mı doymaz emvâcın?
Ne oldu yâdına her gün hutûr eden o nukûş?
Nedir bu göğsüne çökmüş sevâd-ı cûşâcûş?
Neden kısıldı muhîtinde çağlayan nagamât ?
Bir âşinâ sesi duysaydım ölmeden... Heyhât!
O kanlı canlı yiğitler ki: Zıll-i bîdârı,
Koşar gezerdi senin dûş-i imtinânında ;
O anlı şanlı gelinler ki: Nûr-i dîdârı,
Uyurdu nâz ile âgûş-i mihribânında;
O kahraman babalar, anneler ki: Sâhilini
Dönerdi, her biri evlâdının tutup elini...
O gölgelerle berâber birer hayâl-i tebâh,
Birer hayâl-i defîn oldu şimdi... Öyle mi? Âh!
Selânik’in, Siroz’un, bak, o nâmdâr ovası,
Kimin elinde bugün, hangi haydudun yuvası?
Zemîni öyle boyanmış ki, hûn-i İslâm’a:
Kızıl kesâfeti çökmüş cebîn-i eyyâma!
Kızıl ufukların altında kıpkızıl her yer...
Kızardı, baksana, dağlar, kızardı vâdîler;
Kızardı çehre-i dünyâ; kızardı rûy-i semâ ;
Fakat şu mavili bayrak kızarmıyor hâlâ!
Onun salındığı yerlerde bir kızıl tûfan,
Ne can bıraktı, ne îman, ne boğmadık vicdan!
Minâreler serilip hâke, sustu ma’bedler;
Yıkıldı medreseler; dümdüz oldu merkadler.
Mesâcidin çoğu meydanda yok, kalanlar ise,
Ya gördüğün gibi meyhânedir, ya bir kilise..
Şehirde evlere baskın; kazada katl-i nüfûs;
Kurâda kalmadı telvîs olunmadık nâmûs!
Yapan da kim? Adı Osmanlı, rûhu Yûnanlı,
Bu işde en mütehassıs bölük bölük kanlı!
“Mukaddes ordu”yu te’yîd eden bu azgınlar
Saçıp savurdular etrâfa öyle yangınlar:
Ki uğradıkları yerlerde tütmüyor bir ocak...
Kıyâm-ı haşre kadar, belki tütmeyip duracak!
Adım başında şekâvet , adım başında kıtâl ;
Şenâ’atin ne kadar kanlı şekli varsa: Helâl!
Şu, haç kazılmak için alnı parça parça olan;
Şu, vaftiz etmek için buzlu gölde dondurulan
Zavallılarla soğuklarda titreşen eytâm ;
Şu, süngülerle aranmış delik deşik erhâm ;
Şu, na’şı kanlı çarıklarla çiğnenen kızlar;
Şu, hânedânı sönenler; şu hânümânsızlar;
Şu ümmehât-ı perîşân; şu derbeder evlâd;
Şu, saç yolan ninecikler; şu inleyen ecdâd;
Şu, bombalarla çöken kubbeler derünundan,
Kemik sütûnları hâlinde fışkıran ecsâd;
Şu kül yığınları altında saklı gövdeleri
Tavâf eden, o yürekler dayanmayan feryâd;
Tiyatrolarda görülmez, değil mi, nazlı beyim?
Sıkıldın öyle mi? Dur başka sahne göstereyim:
Bilir misin duyulan hangi yurdun inlemesi?
............................................................ (*9)
İkindi oldu mu yâhu? Nedir bu “Salli!” sesi?
Evet... İkindi... Gelin bâri bir duâ edelim!
Kabûl eder diyelim... Hakk’a ilticâ edelim:
Yâ Rab, bizi kahretme, helâk eyleme...-
– Âmin!
Tâ ibret olup kalmayalım âleme...
– Âmin!
Yetmez mi celâlinle göründüklerin artık?
Kurbân olayım, biz bu tecellîden usandık!
Bir fecr-i ümîd etmeli ferdâları te’mîn...
Göster bize, yâ Rab, o güzel günleri...
– Âmin!
Ferdâlara kaldıksa eğer... Nerde o ferdâ?
Hâlâ mı bu İslâm’ı ezen mâtem-i yeldâ?
Hâlâ mı bu âfâka çöken perde-i hûnîn?
Nârın yetişir:.. Bekliyoruz nûrunu...
– Âmin!
Müstakbel için sîne-i millette emel yok!
Bir ukde var ancak, o da “Tevfîk-i ezel yok!”
Sensin edecek “Var!” diye vicdanları tatmin.
Çok görme, İlâhî bize bir nefhanı...
– Âmin!
Kur’ân ayak altında sürünsün mü, İlâhî?
Âyâtının üstünde yürünsün mü, İlâhî?
Haç, Kâbe’nin alnında görünsün mü İlâhî?
Çöksün mü nihâyet yıkılıp koskoca bir din?
Çektirme, İlâhî, bu kadar zilleti...
– Âmin!
Ve’l-hamdu li’llâhi Rabbi’l-âlemîn.
(*1) Gâzî-i muhterem Tiryâkî Hasan Paşa rahmetullahi aleyh
(*2) Hadîs-i Şerîf: “Vebâ olan yere girmeyin; vebâ olan yerde iseniz çıkmayın.” (Buhârî, Tıb 30)
(*3) “Onları affet, onlar için mağfiret dile, iş hakkında onlara danış; bir kere de karar verdin mi, Allah’a dayan (tevekkül et).” (Kur’an, Âl-i İmrân, 159)
(*4) İbâdete teşvik maksadıyle olursa hadîs uydurmak câizdir, mânâsına!
(*5) Hadîs-i Şerîf: “Kim benim ağzımdan bile bile bir hadis uydurursa, varacağı yer Cehennem’dir.” (Buhârî, İlim 38)
(*6) (Hz.) Ömer ibnu’l-Hattâb der ki: “Zındıkların atılganlığından ve sıddıkların gevşekliğinden Allah’a sığınırım.”
(*7) “Kendi aralarında çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın, oysa onların kalbleri ayrı ayrıdır.” (Kur’an, Haşr, 14)
(*8) “O fitneden sakının ki, aranızdan yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz.” (Kur’an, Enfâl, 25)
(*9) Vâiz, bu yeni sahne-i fecâati tasvîre başlamak üzere idi ki, müezzinin ikindi vaktini ihtâr eden “Salli” sesi kubbeye aksetti. Lâkin, yarım saatten beri te’essür, nedâmet yaşları dökmekte olan cemâatin içinden pek azı bu sadâyı işitebildi.
İÇİNDEKİLER
Mehmet Akif Ersoy Kronolojisi 3
Önsöz 12
Safahat Hakkında 13
ŞİİRLER
BİRİNCİ KİTAP:
SAFAHÂT
"Bana Sor Sevgili Karı... 11 22
Fatih Camii 24
Hasta 32
Tevhid Yahud Feryad 42
Küfe 52
Durmayalım 60
Hasır 66
Geçinme Belası 72
Meyhane 78
Mezarlık 90
Bayram 98
Hasbihal 106
Selma H4
Merhum İbrahim Bey 120
Azim 134
Seyfı Baba 138
İnsan 148
Kör Neyzen 154
Acem Sahi 158
İstibdad 166
Hürriyet 180
Kocakarı ile Ömer 184
Ezanlar 200
Canan Yurdu 206
Bir Mersiye 212
Dirvas 218
Mahalle Kahvesi 226
Köse İmam 246
Ressam Haklı 258
Bir Mezar Taşına Yazılmış İdi 260
Bir Resmin Arkasına Yazılmış İdi 261
Şair Huzurunda Münekkid 262
Bu da Bir Mezar Taşına Yazılmış İdi 263
Gül, Bülbül 264
Tercümedir 265
Tercümedir 266
Hüsran-ı Mübin 267
Ahiret Yolu 268
İstiğrak 276
Amin Alayı 280
Hasbihal 284
Bebek Yahud Hakk-ı Karar 288
Yemişçi İhtiyar 296
İ'tiraf 297
İKİNCİ KİTAP:
SÜLEYMANİYE KÜRSÜSÜNDE 299
ÜÇÜNCÜ KİTAP:
HAKKIN SESLERİ 377
"İlahi, emrinin avare bir mahkûmudur âlem" 378
"Geçenler varsa İslâm'ın şu çiğnenmiş diyarından 384
"Üç beyinsiz kafanın derdine üç milyon halk" 390
"Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak 400
"Ya Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı" 404
"Olmaz ya... tabii... biri insan, biri hayvan 408
"Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz 412
"Bir yığın kundakçıdan yangın görenler milleti 4 16
"Çık da bir seyret baharın cuş-i rengârengini 422
Pek hazin bir mevlid gecesi 426
DÖRDÜNCÜ KİTAP:
FATİH KÜRSÜSÜNDE 433
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder