Bir Öğretmenin Veda Mektubu 1
Bildiğiniz üzere ben din k. ve ahl. öğretmeniyim.
Daha doğrusu öğretmeniydim.
2018'den beri emekliyim.
Ank. İlahiyat'tan mezun olunca, 12 Kasım 1991'de İstanbul Zeytinburnu, Ayhan Şahenk İ. Ö. Okulu'nda göreve başladım.
İlkler her zaman bir başka olur.
Doğan ilk çocuğumuza ilk göz ağrısı deriz mesela.
Meslek hayatımızın ilk günü bizim için özeldir.
İlk görüşme, ilk tanışma, ilk intibanın hayatımızda ayrı bir yeri vardır.
Benimde öyleydi okuldaki ilk günümdü.
İlk derse girip öğrencileri karşımda görünce sanki dünyanın hazineleri bana verilmiş gibi sevinmiş ve heyecanlanmıştım.
Rabbime sonsuz teşekkür; o heyecanımı hayatım boyunca hiç kaybetmedim.
Elbette her meslek kıymetlidir fakat öğretmenlik muazzam bir meslekti ve o mesleğin hakkının verilmesi gerekiyordu.
Hani nasıl yarışmaya katılan bir heykeltıraş heykeline, bir ressam resmine ihtimam gösterir ben de öğrencilerimi yetiştirirken öyle ihtimam gösteriyordum.
Meslek hayatım boyunca hiç uyuşuk, pısırık bir öğretmen olmadım.
Ve katiyyen saatim dolsun, biran evvel evime gideyim demedim.
Bazen zilin çaldığını bile duymaz teneffüste bile ders anlatırdım.
Öğrencilerimle diyaloğum çok iyiydi.
Derslerimiz gürültüsüz sıcak bir ortamda geçerdi.
İlişkimiz samîmî bir arkadaş, sevecen bir abi kardeş gibiydi.
Çocuklar istedikleri zaman istedikleri soruyu rahatça sorabilirlerdi.
Amacım müfredattaki gibi motamot ders anlatmak değildi; sevmek, sevilmek, gönüllerde hoş bir sedâ bırakabilmekti.
"Veda Mektubunu" 1993 yılında askere giderken yazmıştım.
Sınıflarda okuyunca duygulu anlar yaşamıştık.
Şimdi size onu arz ediyorum efendim:
"Sevgili öğrencilerim,
Söze nereden, nasıl başlayayım bilmem ki..
Hıçkırıklarım boğazımda düğümlendiği gibi ifadelerim de kalbimde düğümlendi.
Ben isterdim ki, sizinle hep beraber olayım; hiç ayrılmayalım birbirimizden.
Çünkü sizi öylesine çok sevdim ki, kelimeler onu tarif edemez; size öylesine alıştım ki ruhum ayrılığa katlanamaz.
Sizlerden ayrı kalmak bana ölüm gibi geliyor inanın.
Ah keşke beraber olsak hep sizinle.
Karşınıza geçip o tatlı simalarınıza bakarak ders anlatsam.
Sevgiyi yudumlasam çarelerinizden.
Sizin dertlerinizi paylaşsam, sizinle gülüp sizinle ağlasam.
Fakat her şey istemekle olmuyor ki..
"her inişin bir yokuşu, her yokuşun bir inişi vardır; her kışın bir baharı, her baharın bir kışı olduğu gibi" Ne yapalım kader bu, İlâhi emir, elden ne gelir?
Cisim ve beden olarak ayrılıyoruz birbirimizden.
Fakat kalbim ve ruhum hep sizinle kalacak.
Çünkü biz kardeşliği alnımızın çatına vurduk.
Söz verdik birbirimize, daima kardeş kalacağız diye.
Hem şairin dediği gibi,
"Ne görsem ötesinde hep hasret çektiğim diyar..
Kavuşmak nasıl olmaz mademki ayrılık var" N.F.K
Ne kadar isterim sizinle cennette, Peygamberimizin havzının başında buluşmayı.
Hiç ayrılmamak üzere kavuşmayı.
Sevgili kardeşlerim, sizinle kısa süren bir beraberliğimiz oldu.
Bu zaman içinde hakikatleri tümüyle aktardım diyemem.
Çünkü vaktimiz o kadar azdı ki; haftada iki saat, devede kulak bile değil.
Onun için öğrenmeniz gereken birçok meseleyi atlamak zorunda kaldım.
Bir sürü mesele de yarım kaldı.
Anlattığım her konu sizin tüm sene boyunca görmeniz gereken konuların özetinin özeti mahiyetindeydi.
Buna rağmen dinimize, kültürümüze, mefkûremize ait çiçeklerden bir demet sunabildiysem kendimi bahtiyar sayacağım.
Ders anlatırken hâzik bir tabib gibi üzerinizde titredim.
Yaralarınıza merhem olmaya, hastalıklarınıza Kur'an eczanesinden şifalar bulmaya ve sunmaya çalıştım.
Bazı konuların ısrarla üzerine gittim, defalarca değişik misallerle anlattım.
Hep anlatılan hakikatlerin tesirini sizde görmek istedim.
Her şeyden önce size kimliğinizi şahsiyetinizi bulmada yardımcı olacak ışık prensipler, elmas düsturlar vermeye çalıştım.
Sizin gönül dünyanızda heyecan uyandıracak mevzuları sürekli gündeme getirdim ve size bir ömür boyu lazım olacak, sizi hayatın boğucu atmosferinden kurtaracak ve sizi ümitle yaşatacak prensipler üzerinde durdum.
Canlarım, siz her şeyden önce insansınız.
Allah'ın yeryüzünde yarattığı en güzel, en kıymetli, en muhteşem varlık.
Alternatifi olmayan; yeryüzünün eşsiz, müstesna misafiri.
Bütün varlıkların üstünde, yeryüzünün halifesi.
İnsanı insan yapan, diğer varlıklardan ayıran onun aklı, kalbi ve ruhudur.
İnsan bu özellikler sayesinde yaratıcısını tanır ve kulluk şuuruna erer.
Gönül dünyasında iman tohumları yeşerir, hakikatleri bulur, saadete erer.
Bir Öğretmenin Veda Mektubu 2
Sevgili Öğrencilerim,
Misafir konakladığı yerde geçici olduğunu bilir değil mi? Sorumsuzca hareket edemez hane sahibine karşı gelemez.
Biz de bu dünyada misafiriz.
Ne kadar kalacağımızı bilmiyoruz.
Rabbimiz bize "haydi vakit tamam" deyince veda edeceğiz sevdiklerimize.
Tıpkı benim size veda ettiğim gibi.
Canlarım, bakın kısacık dünya hayatı için nasıl mücadele veriyoruz.
Okullarda okuyor, sınavlara giriyor bir meslek sahibi olmaya çalışıyoruz.
Param pulum olsun, güzel bir evim, arabam olsun istiyoruz.
Kimseye muhtaç olmayayım, huzurlu bir hayat yaşayayım diyoruz değil mi? Bütün bu çabamız, gayretimiz nihâyet seksen doksan sene, o kadar yaşayan yok da; hadi diyelim en fazla yüzyirmi yüzotuz senelik bir hayat için.
Peki bu dünya güneşini doğduran Allah bir gün âhiret güneşini doğdurmayacak mı? Elbette..
Kıyamet, mahşer..
Orada yepyeni bir hayata gözlerimizi açacağız ve bir daha da kapatmayacağız.
Âhiret yurdunda bizi kurtaracak yegane sermayemiz sağlam bir iman ve salih ameldir.
Siz hakiki imanı elde etmeye çalışın.
"Zira hakiki imanı elde eden, tek başına da kalsa bütün kainata meydan okuyabilir" Ümidini kaybetmez, her türlü problemin üstesinden gelebilir.
Öyleyse iman kalbinizde bir meşale halinde daima tutuşup yansın.
Siz zirvelerdesiniz ancak iman sayesinde zirvelerde kalabilirsiniz.
İman olsa salih amel olmasa olmaz.
Allah Kur'ân'da onlarca âyette, imanı salih amelle birlikte zikretmiştir.
Salih amel (Allâh ü Teâlâ'nın hoşuna giden her türlü iş) olmadan, "nasıl olsa inanıyorum" diyerek kurtulamazsınız.
Salih amel imanın koruyucu kalesidir.
Namaz, oruç, hac, zekat v.s.
ibadetlerin cümlesi salih ameldir.
Haksızlıklara karşı çıkmak, namuslu dürüst yaşamak, haramdan kaçıp helal yemek, çalışıp çabalamak, insanlara faydalı olmak, hayvanlara şefkatle davranmak, çevreyi tabiatı korumak salih ameldir.
Dinimiz "güzel söz sadakadır" buyurmuştur.
Allah için yapılan hiç bir iş zâyi olmaz.
Yahu daha ötesi var mı, arkadaşınıza tebessüm etmeniz bile sevap sayılmış.
Sevgili öğrencilerim Allah sevgisi ve korkusu bütün benliğinizi kuşatsın.
En çok Allah'ı sevin; hiçbir sevgi onun önüne geçmesin.
Bütün sevgiler bitecek, sevdiklerinizden ayrılacaksınız ama Allah'ı sevdikçe ona daha çok yakınlaştığınızı hissedeceksiniz.
Allah'a çok saygılı olun.
Her an onunla olduğunuzu, size şah damarınızdan daha yakın olduğunu unutmayın.
Yaptığınız her işte Allah'ın rızasını gözetin.
O’nu memnun edin yeter.
"O razı olsa bütün dünya küsse bir kıymeti yok.
Fakat o razı değilse bütün dünyayı razı etseniz bile hiçbir kıymeti olmaz."
Hayat hoyratça, sorumsuzca yaşayacak kadar uzun değil.
Masallardaki gibi bir varsın bir yoksun.
Toplama, çıkarma, çarpma, bölme yapıyorsunuz ya; ha işte öyle hayatınızın muhasebe ve muhakemesini yapın.
Bakın geçmişinize ve şu andaki halinize.
Geleceğe dönük yatırımlarınız var mı? Kârda mısınız yoksa zararda mı? Toplayın, çıkarın; zararda iseniz zararın neresinden dönülürse kârdır deyip kâr kuşağına geçin ve dev adımlarla koşun.
Kıymetli kardeşlerim, şu anda içinde bulunduğunuz gençlik nimeti tıpkı bahar mevsimine benzer, göz açıp kapayıncaya kadar da gelip geçer.
Onu güz mevsimi yani ihtiyarlık takip eder.
Güz mevsiminde yaprakların sararıp solduğunu gibi sizde sararıp solar, bitip tükenirsiniz.
Saçınız başınız bembeyaz, yüzünüz gözünüz kırış kırış olmuştur.
Aynalar dostunuz değil, düşmanınızdır artık.
Korkmaya, kaçmaya başlarsınız.
Ne kadar kaçarsanız kaçın, attığınız her adım kabre doğru sizi biraz daha yaklaştırır ve mukadder son sizi de kıskıvrak yakalayıverir.
Yakalar da artık bir şey yapma imkanı bulamazsınız.
Keşkeleriniz, eyvahlarınız, günah ve sevaplarınızdan başka ne kalır ki elinizde?
Yüce Rabbimiz "her nefis ölümü tadacaktır" derken sevgili ...
“Zira ahiret yurdu pek yakın.
Attığımız her adım, geçirdiğimiz her dakika ona yaklaştırıyor bizi.
Ve orada kâinatın sahibi yüce Allah'a verilecek hesabımız var.
Üzerimizdeki nimetlerin hesabı.
Söylediklerimizin ve söylememiz gerekirken söylemediklerimizin hesabı.
Yaptıklarımızın ve yapmadıklarımızın hesabı.
Bir hayatın hesabı var.
Sonra sonsuz bir hayat başlayacak.
Bitmek tükenmek bilmeyen, ölümün öldürüldüğü bir hayat.
Bir yanda bir dünya var.
Göz kamaştıran tahtların kurulduğu, en güzel nimetlerin sunulduğu bir dünya.
Sözün “selam” olduğu bir dünya.
İçinde renk renk çiçeklerin, şırıl şırıl ırmakların, yeşilliklerin, köşklerin, sarayların bulunduğu; ebedi güzellikler ülkesi.
Cennet..
Orası ne şirin bir yerdir.
Öbür yanda insanların azabın en çetin ve elem verici olanına uğratıldığı, mideleri kasıp kavuran içeceklerin sunulduğu, ateşin ve çığlığın her yanı sardığı bir dünya.
Bilerek ya da bilmeyerek bu iki sonuçtan birine doğru yürüyoruz her birimiz.
Ekiyoruz bu dünyada âhirette biçeceklerimizi.
Elimiz, ayağımız, gözümüz kulağımız tanık oluyor işlediklerimize.
Ve saat yaklaşıyor.
Azrâil yaman bir avcı gibi daima peşimizde.
İsrafil aleyhisselam elindeki sûra üfürmek için emir beklemekte.”
Bir Öğretmenin Veda Mektubu - 3 -
Sevgili öğrencilerim, hayatınızı İslam'la şekillendirip tertemiz bir hayat yaşamak varken sorumsuzca yaşayarak ahiret saadetini mahvetmek revâ mı? Üç günlük dünya hayatı için ebedi hayatı yıkmak hiç akıl kârı mı?
Siz bütün bu hakikatleri çok iyi düşünün.
Düşünün ki, bu duygudan mahrum varlıkların durumuna düşmeyesiniz.
Descartes'ın "düşünüyorum öyleyse varım" sözü sizde mantık çizgisine otursun.
Siz düşünce atmosferinde dikkat, nazar ibret ve teemmül sayesinde insanlık semasına yükselebilirsiniz.
Aksi takdirde "bu dünyaya ot gelir, saman gidersiniz."
Değerli kardeşlerim, insanın asla vazgeçemeyeceği, olmazsa olmaz değerleri vardır. Olmalıdır.
O dini, vatanı, namusu, hürriyeti için gerekirse canını seve seve feda eder.. Etmelidir.
İnsan hayata bir defa geliyor. Bir daha şansı yok.
Dolayısıyla "zilletle yaşamaktansa izzetle ölmek yeğdir" İnsanlığa rehber olarak gönderilen peygamberler şerefli, haysiyetli bir hayatın canlı örnekleridir.
Hayatları despot idarecilerle, tiranlarla, fravunlarla mücadeleyle geçmiştir.
Husûsiyle Peygamberimizin hayatı insanlık semasında parlayan bir güneş gibidir.
Sonra İslam'a omuz veren ilk çilekeş garipler ordusunu düşünün.
Onların çektikleri sıkıntı, işkence ve eziyetleri; başlarına vurulan kızgın demirleri; vücutlarını kasıp kavuran korkunç ateşleri hayal edin.
İnandıkları değerler uğruna anadan, babadan, yârdan, diyardan geçmişler.
Alaya alınmış, hakarete uğramış, sürgün edilmişler.
Başları yarılmış, gözleri oyulmuş, vücutları lime lime edilmiş.
Yersiz yurtsuz, evsiz barksız kalmışlar.
Ölümü yudum yudum tatmışlar fakat mallarıyla, canlarıyla bir destan yazmışlar tarihin şeref levhalarına.
Biz asırlar sonra onların bu haysiyetli mücadelesini okuyunca duygulanıyoruz, göğsümüz kabarıyor, onlarla iftihar ediyoruz değil mi?
Mekke kendilerine zindan olunca Medine'ye hicret eden Müslümanları. Yani muhacirleri..
Onlara kucak açan Medine'li Müslümanları. Yani ensarı..
Onlardaki ihlası, samimiyeti, takvayı düşününce "Allah'ım ne yiğit kulların yaşamış yeryüzünde" diyoruz? Onların bize ve kıyamete kadar gelecek olan ümmete nasıl yol gösterdikerini görüyoruz değil mi?
Daha önce onların hayatını kimbilir kaç defa anlatmışımdır size.
O vefâkâr, cefâkâr insanların hikâyelerini ne zaman okusam veya dinlesem gözlerim yaşarır, tüylerim diken diken olur.
Çağrı filminde de seyretmişsinizdir o sahneyi.
Hani şu siyah tenli Bilal i Habeşi'yi.
İlk ezan okuyan sesi güzel Bilal'i.
O Habeş'li bir köleydi.
O devirde kölelerin hak ve hukuku yoktu.
Tıpkı mal gibi, eşya gibi pazarlarda alınıp satılıyordu.
Sahibi ister asar, ister keserdi.
Boğazı tokluğuna en ağır işlerde çalıştırılırdı.
Bilal'in efendisi Mekke'nin ileri gelenlerinden Ümeyye bin Halef adında zalim bir adamdı.
Parası malı mülkü çoktu.
Fakat insaf ve merhameti yoktu.
Bilal'in Müslüman olduğunu duyunca işkenceye başladı.
Hergün kızgın kumlara yatırır, aç susuz bırakırdı.
Dinden dönmesi için göğsüne taş koyar kırbaçlatırdı.
Bilal'e "vazgeç Müslümanlıktan, Muhammed'i inkâr et" dediklerinde o "ehad, ehad" Allah bir, Allah bir diyordu.
Bu nasıl bir bağlılık, ne muhteşem bir îmândı yâ Rabbî.
Bu işkenceleri gören Hz. Ebubekir bedelini ödeyerek Bilal'i satın almış ve onu âzâd etmişti.
Burada islamın ilk şehidleri Hz. Yâsir'i ve eşi Hz Sümeyye'yi anmadan geçmek olmaz.
Onlar da Mekke'nin yoksul, garîban ailelerindendi.
Hergün Ebucehil ve adamları onlara işkence ederdi.
Birgün Peygamberimiz oradan geçiyordu.
Yasir ailesi Allah Resûlü'nün kendilerini kurtaramayacağını biliyorlardı.
Fakat gene de melûl mahzûn Efendimiz'e doğru bakmışlardı.
Bakışlarıyla adeta bu işkence ne zaman bitecek diyorlardı.
Peygamberimiz gözyaşları içinde onlara "sabran yâ âle Yâsir" buyurmuştu.
Bir müddet sonra da Yâsir ve Sümeyye cehâletin babası Ebucehil tarafından şehid edilmişti.
Keza Habbab bin Eret de işkence görenlerdendi.
Onun sahibi de demirciydi.
Her gün Habbab'ı bağlar vücudunu demir çubuklarla dağlardı.
Bir gün Habbab bir yolunu bulup kaçmıştı Peygamberimiz de o sırada Kâbe'nin yanında bulunuyordu.
Habbab'ın perişan hali rikkatine dokunmuş ağlamıştı.
Fakat yapabileceği hiçbir şey yoktu.
Habbab'a da Peygamberimiz sadece sabır tavsiyesinde bulunmuştu.
Başka ne yapabilirdi ki? Ya işte böyle canlarım!
İslâm'a ilk omuz verenler ilk Müslümanlar genellikle köleler, cariyeler, fakirler, kimi kimsesi olmayanlardı.
Allah Rasûlü bu durumu : "Bu din gariplerle başladı ve gariplerle sona erecektir.
Ne mutlu o gariplere" buyurmuştu.
Değerli kardeşlerim, şimdi siz yolun ayrımında bulunuyorsunuz.
İyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı seçmek sizin elinizde.
Yani Ebubekir de olabilirsiniz Ebucehil de.
Birisi âlây ı illiyyinde, diğeri esfel i sâfilinde.
İrâdeniz, tercihleriniz, yapıp ettikleriniz âkibetinizi belirleyecek.
"Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz hayatınızı İslam'a göre şekillendirin." Allah'ın emirlerini yapıp yasaklarından kaçının.
Allah'ın dinine sahip çıkın.
Hiçbir zaman dünyayı ahirete tercih etmeyin.
Bir Öğretmenin Veda Mektubu 4
Sevgili Dostlarım,
Başlanılan her şeyin mutlaka bir sonu oluyor.
Hayatta veda etmediğimiz kim var ki? Bu hafta biz de "Veda Mektubu"nun en son ve en zor bölümüne geldik.
Hoşgeldiniz sefalar getirdiniz efendim.
Kıymetli kardeşlerim;
Bilim adamı, sanatçı, artist, politikacı; kim olursa olsun.
Güzel bir vasfı varsa ne âlâ..
Fakat bulundukları makama, statüye özenerek onları körü körüne taklit etmeyin.
Çünkü başkalarını taklit eden zamanla kendinden uzaklaşır; bukalemun gibi renkten renge girer; en sonunda ruhunu, aslını, özünü kaybeder.
Haksızlığa ve zulme ancak karanlık ruhlar rıza gösterir.
Siz haksızlık karşısında susarak "dilsiz şeytan" olmayın.
Doğruları gizleyerek hakikate sırtını çevirenler er geç pişmanlık elbisesini giyerler.
Tevazu, vakar, ciddiyet insanın sultanlık elbisesidir.
O en yüksek makama bu değerlerle ulaşır.
Allah'a ve onun kullarına sevimli hale gelir.
Fakat tevâzu yapıyorum diye kimsenin ayağının altında paspas olmayın.
Sahip olduğunuz güzellikler karşısında kibre ve gurura da kapılmayın.
Onlar size emâneten verilmiş özelliklerdir.
Ergeç elinizden kayıp gidecek ve bir bir hesabını vereceksiniz.
Mert olun, cömert olun; ikiyüzlü, riyakar, münafık olmaktan Allâh'a sığının.
"Ya olduğunuz gibi görünün ya da göründüğünüz gibi olun"
Her işinizde planlı ve istikrarlı olun.
İfrat ve tefrite düşmeyin.
Yani sırat-ı müstakimden (orta yol) ayrılmayın.
Oturup kalkmanız, yiyip içmeniz, gülüp eğlenmenizle farklı bir kişiliğe sahip olduğunuzu sergileyin.
Siz her zaman örnek, lider, ışık insanlar olun.
Haya, İffet, namus, ahlak sizde abideleşsin.
Sevgili dostlarım, küçücük bir iyilik karşısında şükran hisleriyle dolan insanın, kendisine nice nimetler veren Yüce Sultanını ve onun iyiliklerini hatırlaması; zikirle, fikirle, şükürle ona yaklaşması gerekmez mi? Elbette..
Siz emr i bil ma'rûf nehy i ani'l münkerle (iyiliği tavsiye etmek, kötülü mani olmaya çalışmak) en temel görevinizi yapacak, zekatla cimrilikten kurtulacak, namazla kulluk semasına yükselecek, oruçla Rabbinizin rızasını kazanacak, hacla manevi zenginliğe erecek ve nihayet cennete ehil hale geleceksiniz.
Aksi takdirde ebediyen kaybedenlerden olacaksınız.
İstikbâlimizin Ümidi Sevgili Gençler, kanla, zulümle dolu şu dünyayı ancak ilim irfan, ahlak ve imanla donanmış hızır soluklu insanlar kurtaracaktır.
Ben sizi bu makamda görüyorum.
Geleceğin dünyasnı siz kuracaksınız..
Sevgili kardeşlerim,
Artık size söyleyeceklerimi söyledim, siz de anlayacaklarınızı anladınız.
Bilmiyorum sizinle bir daha görüşür müyüz? Kim bilir belki mahşere kaldı görüşmemiz.
Biz bir köprüydük, siz üzerimize basarak geçtiniz karşıya.
Veya bir gemiydik sizi sahile ulaştıran.
Yani sadece bir vesile.
İnsan sebeplere, vesilelere takılıp kalmamalı.
Gözünüz daima ileride, ufuklarda olsun.
Bakışınız engin, nazarınız keskin, gönlünüz nur ile dolsun.
Kalmasın şu âlemde sevgi duymadığınız bir gönül.
Vefalı, kadirşinas olun.
"Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı sayılır..
Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum." demiş atalarımız.
Size küçücük bir iyiliği dokunan kişiyi bile hayırla yâdedin.
Bense beni unutun deme cömertliğini gösteremem.
Aksine beni hiç unutmayın.
Dualarınızda, Allah'a yakın olduğunuz anlarda kalbinizin bir köşesinde ben de olayım.
Tatlı bir hatıra olarak devamlı hayallerinizi süslemek isterim.
Benim sizi unutmam ise asla mümkün değil.
Her şeyi, herkesi unutsam sizi unutamam.
Hele içinizde öyleleri var ki, gönlüme taht kurmuşlar.
Hayatta olmanın sebebi, yegane idealim sizin mutluluğunuz.
Hayatınızı ve imânınızı selamette görmek.
Başka ne diyeyim bir Hak dostunun dediği gibi sözlerimi bağlayayım: "Gözümde ne cennet sevdası, ne de cehennem korkusu.
Sizi mutlu, umutlu, bahtiyar görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.
Zira vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur.
Fakat sizi derbeder ve perişan görürsem cenneti de istemem.
Çünkü orası bana zindan olur."
Artık yeniden başlamak üzere bir yolun sonuna daha geldik.
Vazifemi hakkıyla yapıp yapmadığıma siz karar vereceksiniz.
Hani Vedâ Haccı'nda Peygamberimiz (s.a.v.) yüz bini aşkın sahabiye "vazifemi yaptım mı" diye sorunca hepsi birden "evet vazifeni hakkıyla yaptın" demişlerdi ya; işte siz de benim hakkımda böyle hüsn ü şehâdette bulunursanız kendimi dünyanın en bahtiyar insanı sayarım.
Tabii size karşı birçok hatalarımız oldu.
Bazen bağırdım çağırdım, belki ağzımdan hoş olmayan sözler çıktı; sizleri üzmüş, yapılmaması gereken şeyleri elimde olmadan yapmış olabilir, sizi kırmış olabilirim.
Bütün bunlardan dolayı özür diliyor hakkınızı helal etmenizi istirham ediyorum.
Benim sizin üzerinizde varsa küçücük bir hakkım (olduğunu düşünmüyorum) kat kat helâl olsun.
Bu mektup hiç bitmesin isterdim.
Fakat ne çare.
Dilerim gönül bahçenizdeki güller hiç solmasın.
Umarım kendinize sevgi ve aydınlık dolu bir dünya kurarsınız.
Bahtınız açık olsun, Allah'a emanet olunuz kardeşlerim.
10.06.2022/Cuma - Mehmet Güven
Bildiğiniz üzere ben din k. ve ahl. öğretmeniyim.
Daha
doğrusu öğretmeniydim.
2018'den
beri emekliyim.
Ank.
İlahiyat'tan mezun olunca, 12 Kasım 1991'de İstanbul Zeytinburnu, Ayhan Şahenk
İ. Ö. Okulu'nda göreve başladım.
İlkler
her zaman bir başka olur.
Doğan
ilk çocuğumuza ilk göz ağrısı deriz mesela.
Meslek
hayatımızın ilk günü bizim için özeldir.
İlk
görüşme, ilk tanışma, ilk intibanın hayatımızda ayrı bir yeri vardır.
Benimde
öyleydi okuldaki ilk günümdü.
İlk
derse girip öğrencileri karşımda görünce sanki dünyanın hazineleri bana verilmiş
gibi sevinmiş ve heyecanlanmıştım.
Rabbime
sonsuz teşekkür; o heyecanımı hayatım boyunca hiç kaybetmedim.
Elbette
her meslek kıymetlidir fakat öğretmenlik muazzam bir meslekti ve o mesleğin
hakkının verilmesi gerekiyordu.
Hani
nasıl yarışmaya katılan bir heykeltıraş heykeline, bir ressam resmine ihtimam
gösterir ben de öğrencilerimi yetiştirirken öyle ihtimam gösteriyordum.
Meslek
hayatım boyunca hiç uyuşuk, pısırık bir öğretmen olmadım.
Ve
katiyyen saatim dolsun, biran evvel evime gideyim demedim.
Bazen
zilin çaldığını bile duymaz teneffüste bile ders anlatırdım.
Öğrencilerimle
diyaloğum çok iyiydi.
Derslerimiz
gürültüsüz sıcak bir ortamda geçerdi.
İlişkimiz
samîmî bir arkadaş, sevecen bir abi kardeş gibiydi.
Çocuklar
istedikleri zaman istedikleri soruyu rahatça sorabilirlerdi.
Amacım
müfredattaki gibi motamot ders anlatmak değildi; sevmek, sevilmek, gönüllerde
hoş bir sedâ bırakabilmekti.
"Veda
Mektubunu" 1993 yılında askere giderken yazmıştım.
Sınıflarda
okuyunca duygulu anlar yaşamıştık.
Şimdi
size onu arz ediyorum efendim:
"Sevgili
öğrencilerim,
Söze
nereden, nasıl başlayayım bilmem ki..
Hıçkırıklarım
boğazımda düğümlendiği gibi ifadelerim de kalbimde düğümlendi.
Ben
isterdim ki, sizinle hep beraber olayım; hiç ayrılmayalım birbirimizden.
Çünkü
sizi öylesine çok sevdim ki, kelimeler onu tarif edemez; size öylesine alıştım
ki ruhum ayrılığa katlanamaz.
Sizlerden
ayrı kalmak bana ölüm gibi geliyor inanın.
Ah
keşke beraber olsak hep sizinle.
Karşınıza
geçip o tatlı simalarınıza bakarak ders anlatsam.
Sevgiyi
yudumlasam çarelerinizden.
Sizin
dertlerinizi paylaşsam, sizinle gülüp sizinle ağlasam.
Fakat
her şey istemekle olmuyor ki..
"her
inişin bir yokuşu, her yokuşun bir inişi vardır; her kışın bir baharı, her
baharın bir kışı olduğu gibi" Ne yapalım kader bu, İlâhi emir, elden ne gelir?
Cisim
ve beden olarak ayrılıyoruz birbirimizden.
Fakat
kalbim ve ruhum hep sizinle kalacak.
Çünkü
biz kardeşliği alnımızın çatına vurduk.
Söz
verdik birbirimize, daima kardeş kalacağız diye.
Hem
şairin dediği gibi,
"Ne
görsem ötesinde hep hasret çektiğim diyar..
Kavuşmak
nasıl olmaz mademki ayrılık var" N.F.K
Ne
kadar isterim sizinle cennette, Peygamberimizin havzının başında buluşmayı.
Hiç
ayrılmamak üzere kavuşmayı.
Sevgili
kardeşlerim, sizinle kısa süren bir beraberliğimiz oldu.
Bu
zaman içinde hakikatleri tümüyle aktardım diyemem.
Çünkü
vaktimiz o kadar azdı ki; haftada iki saat, devede kulak bile değil.
Onun
için öğrenmeniz gereken birçok meseleyi atlamak zorunda kaldım.
Bir
sürü mesele de yarım kaldı.
Anlattığım
her konu sizin tüm sene boyunca görmeniz gereken konuların özetinin özeti
mahiyetindeydi.
Buna
rağmen dinimize, kültürümüze, mefkûremize ait çiçeklerden bir demet
sunabildiysem kendimi bahtiyar sayacağım.
Ders
anlatırken hâzik bir tabib gibi üzerinizde titredim.
Yaralarınıza
merhem olmaya, hastalıklarınıza Kur'an eczanesinden şifalar bulmaya ve sunmaya
çalıştım.
Bazı
konuların ısrarla üzerine gittim, defalarca değişik misallerle anlattım.
Hep
anlatılan hakikatlerin tesirini sizde görmek istedim.
Her
şeyden önce size kimliğinizi şahsiyetinizi bulmada yardımcı olacak ışık
prensipler, elmas düsturlar vermeye çalıştım.
Sizin
gönül dünyanızda heyecan uyandıracak mevzuları sürekli gündeme getirdim ve size
bir ömür boyu lazım olacak, sizi hayatın boğucu atmosferinden kurtaracak ve sizi
ümitle yaşatacak prensipler üzerinde durdum.
Canlarım,
siz her şeyden önce insansınız.
Allah'ın
yeryüzünde yarattığı en güzel, en kıymetli, en muhteşem varlık.
Alternatifi
olmayan; yeryüzünün eşsiz, müstesna misafiri.
Bütün
varlıkların üstünde, yeryüzünün halifesi.
İnsanı
insan yapan, diğer varlıklardan ayıran onun aklı, kalbi ve ruhudur.
İnsan
bu özellikler sayesinde yaratıcısını tanır ve kulluk şuuruna erer.
Gönül
dünyasında iman tohumları yeşerir, hakikatleri bulur, saadete erer.
Bir
Öğretmenin Veda Mektubu 2
Sevgili
Öğrencilerim,
Misafir
konakladığı yerde geçici olduğunu bilir değil mi? Sorumsuzca hareket edemez hane
sahibine karşı gelemez.
Biz
de bu dünyada misafiriz.
Ne
kadar kalacağımızı bilmiyoruz.
Rabbimiz
bize "haydi vakit tamam" deyince veda edeceğiz sevdiklerimize.
Tıpkı
benim size veda ettiğim gibi.
Canlarım,
bakın kısacık dünya hayatı için nasıl mücadele veriyoruz.
Okullarda
okuyor, sınavlara giriyor bir meslek sahibi olmaya çalışıyoruz.
Param
pulum olsun, güzel bir evim, arabam olsun istiyoruz.
Kimseye
muhtaç olmayayım, huzurlu bir hayat yaşayayım diyoruz değil mi? Bütün bu
çabamız, gayretimiz nihâyet seksen doksan sene, o kadar yaşayan yok da; hadi
diyelim en fazla yüzyirmi yüzotuz senelik bir hayat için.
Peki
bu dünya güneşini doğduran Allah bir gün âhiret güneşini doğdurmayacak mı?
Elbette..
Kıyamet,
mahşer..
Orada
yepyeni bir hayata gözlerimizi açacağız ve bir daha da kapatmayacağız.
Âhiret
yurdunda bizi kurtaracak yegane sermayemiz sağlam bir iman ve salih ameldir.
Siz
hakiki imanı elde etmeye çalışın.
"Zira
hakiki imanı elde eden, tek başına da kalsa bütün kainata meydan okuyabilir"
Ümidini kaybetmez, her türlü problemin üstesinden gelebilir.
Öyleyse
iman kalbinizde bir meşale halinde daima tutuşup yansın.
Siz
zirvelerdesiniz ancak iman sayesinde zirvelerde kalabilirsiniz.
İman
olsa salih amel olmasa olmaz.
Allah
Kur'ân'da onlarca âyette, imanı salih amelle birlikte zikretmiştir.
Salih
amel (Allâh ü Teâlâ'nın hoşuna giden her türlü iş) olmadan, "nasıl olsa
inanıyorum" diyerek kurtulamazsınız.
Salih
amel imanın koruyucu kalesidir.
Namaz,
oruç, hac, zekat v.s.
ibadetlerin
cümlesi salih ameldir.
Haksızlıklara
karşı çıkmak, namuslu dürüst yaşamak, haramdan kaçıp helal yemek, çalışıp
çabalamak, insanlara faydalı olmak, hayvanlara şefkatle davranmak, çevreyi
tabiatı korumak salih ameldir.
Dinimiz
"güzel söz sadakadır" buyurmuştur.
Allah
için yapılan hiç bir iş zâyi olmaz.
Yahu
daha ötesi var mı, arkadaşınıza tebessüm etmeniz bile sevap sayılmış.
Sevgili
öğrencilerim Allah sevgisi ve korkusu bütün benliğinizi kuşatsın.
En
çok Allah'ı sevin; hiçbir sevgi onun önüne geçmesin.
Bütün
sevgiler bitecek, sevdiklerinizden ayrılacaksınız ama Allah'ı sevdikçe ona daha
çok yakınlaştığınızı hissedeceksiniz.
Allah'a
çok saygılı olun.
Her
an onunla olduğunuzu, size şah damarınızdan daha yakın olduğunu unutmayın.
Yaptığınız
her işte Allah'ın rızasını gözetin.
O’nu
memnun edin yeter.
"O
razı olsa bütün dünya küsse bir kıymeti yok.
Fakat
o razı değilse bütün dünyayı razı etseniz bile hiçbir kıymeti olmaz."
Hayat
hoyratça, sorumsuzca yaşayacak kadar uzun değil.
Masallardaki
gibi bir varsın bir yoksun.
Toplama,
çıkarma, çarpma, bölme yapıyorsunuz ya; ha işte öyle hayatınızın muhasebe ve
muhakemesini yapın.
Bakın
geçmişinize ve şu andaki halinize.
Geleceğe
dönük yatırımlarınız var mı? Kârda mısınız yoksa zararda mı? Toplayın, çıkarın;
zararda iseniz zararın neresinden dönülürse kârdır deyip kâr kuşağına geçin ve
dev adımlarla koşun.
Kıymetli
kardeşlerim, şu anda içinde bulunduğunuz gençlik nimeti tıpkı bahar mevsimine
benzer, göz açıp kapayıncaya kadar da gelip geçer.
Onu
güz mevsimi yani ihtiyarlık takip eder.
Güz
mevsiminde yaprakların sararıp solduğunu gibi sizde sararıp solar, bitip
tükenirsiniz.
Saçınız
başınız bembeyaz, yüzünüz gözünüz kırış kırış olmuştur.
Aynalar
dostunuz değil, düşmanınızdır artık.
Korkmaya,
kaçmaya başlarsınız.
Ne
kadar kaçarsanız kaçın, attığınız her adım kabre doğru sizi biraz daha
yaklaştırır ve mukadder son sizi de kıskıvrak yakalayıverir.
Yakalar
da artık bir şey yapma imkanı bulamazsınız.
Keşkeleriniz,
eyvahlarınız, günah ve sevaplarınızdan başka ne kalır ki elinizde?
Yüce
Rabbimiz "her nefis ölümü tadacaktır" derken sevgili ...
“Zira
ahiret yurdu pek yakın.
Attığımız
her adım, geçirdiğimiz her dakika ona yaklaştırıyor bizi.
Ve
orada kâinatın sahibi yüce Allah'a verilecek hesabımız var.
Üzerimizdeki
nimetlerin hesabı.
Söylediklerimizin
ve söylememiz gerekirken söylemediklerimizin hesabı.
Yaptıklarımızın
ve yapmadıklarımızın hesabı.
Bir
hayatın hesabı var.
Sonra
sonsuz bir hayat başlayacak.
Bitmek
tükenmek bilmeyen, ölümün öldürüldüğü bir hayat.
Bir
yanda bir dünya var.
Göz
kamaştıran tahtların kurulduğu, en güzel nimetlerin sunulduğu bir dünya.
Sözün
“selam” olduğu bir dünya.
İçinde
renk renk çiçeklerin, şırıl şırıl ırmakların, yeşilliklerin, köşklerin,
sarayların bulunduğu; ebedi güzellikler ülkesi.
Cennet..
Orası
ne şirin bir yerdir.
Öbür
yanda insanların azabın en çetin ve elem verici olanına uğratıldığı, mideleri
kasıp kavuran içeceklerin sunulduğu, ateşin ve çığlığın her yanı sardığı bir
dünya.
Bilerek
ya da bilmeyerek bu iki sonuçtan birine doğru yürüyoruz her birimiz.
Ekiyoruz
bu dünyada âhirette biçeceklerimizi.
Elimiz,
ayağımız, gözümüz kulağımız tanık oluyor işlediklerimize.
Ve
saat yaklaşıyor.
Azrâil
yaman bir avcı gibi daima peşimizde.
İsrafil
aleyhisselam elindeki sûra üfürmek için emir beklemekte.”
Bir
Öğretmenin Veda Mektubu - 3 -
Sevgili
öğrencilerim, hayatınızı İslam'la şekillendirip tertemiz bir hayat yaşamak
varken sorumsuzca yaşayarak ahiret saadetini mahvetmek revâ mı? Üç günlük dünya
hayatı için ebedi hayatı yıkmak hiç akıl kârı mı?
Siz
bütün bu hakikatleri çok iyi düşünün.
Düşünün
ki, bu duygudan mahrum varlıkların durumuna düşmeyesiniz.
Descartes'ın
"düşünüyorum öyleyse varım" sözü sizde mantık çizgisine otursun.
Siz
düşünce atmosferinde dikkat, nazar ibret ve teemmül sayesinde insanlık semasına
yükselebilirsiniz.
Aksi
takdirde "bu dünyaya ot gelir, saman gidersiniz."
Değerli
kardeşlerim, insanın asla vazgeçemeyeceği, olmazsa olmaz değerleri vardır.
Olmalıdır.
O
dini, vatanı, namusu, hürriyeti için gerekirse canını seve seve feda eder..
Etmelidir.
İnsan
hayata bir defa geliyor. Bir daha şansı yok.
Dolayısıyla
"zilletle yaşamaktansa izzetle ölmek yeğdir" İnsanlığa rehber olarak gönderilen
peygamberler şerefli, haysiyetli bir hayatın canlı örnekleridir.
Hayatları
despot idarecilerle, tiranlarla, fravunlarla mücadeleyle geçmiştir.
Husûsiyle
Peygamberimizin hayatı insanlık semasında parlayan bir güneş gibidir.
Sonra
İslam'a omuz veren ilk çilekeş garipler ordusunu düşünün.
Onların
çektikleri sıkıntı, işkence ve eziyetleri; başlarına vurulan kızgın demirleri;
vücutlarını kasıp kavuran korkunç ateşleri hayal edin.
İnandıkları
değerler uğruna anadan, babadan, yârdan, diyardan geçmişler.
Alaya
alınmış, hakarete uğramış, sürgün edilmişler.
Başları
yarılmış, gözleri oyulmuş, vücutları lime lime edilmiş.
Yersiz
yurtsuz, evsiz barksız kalmışlar.
Ölümü
yudum yudum tatmışlar fakat mallarıyla, canlarıyla bir destan yazmışlar tarihin
şeref levhalarına.
Biz
asırlar sonra onların bu haysiyetli mücadelesini okuyunca duygulanıyoruz,
göğsümüz kabarıyor, onlarla iftihar ediyoruz değil mi?
Mekke
kendilerine zindan olunca Medine'ye hicret eden Müslümanları. Yani muhacirleri..
Onlara
kucak açan Medine'li Müslümanları. Yani ensarı..
Onlardaki
ihlası, samimiyeti, takvayı düşününce "Allah'ım ne yiğit kulların yaşamış
yeryüzünde" diyoruz? Onların bize ve kıyamete kadar gelecek olan ümmete nasıl
yol gösterdikerini görüyoruz değil mi?
Daha
önce onların hayatını kimbilir kaç defa anlatmışımdır size.
O
vefâkâr, cefâkâr insanların hikâyelerini ne zaman okusam veya dinlesem gözlerim
yaşarır, tüylerim diken diken olur.
Çağrı
filminde de seyretmişsinizdir o sahneyi.
Hani
şu siyah tenli Bilal i Habeşi'yi.
İlk
ezan okuyan sesi güzel Bilal'i.
O
Habeş'li bir köleydi.
O
devirde kölelerin hak ve hukuku yoktu.
Tıpkı
mal gibi, eşya gibi pazarlarda alınıp satılıyordu.
Sahibi
ister asar, ister keserdi.
Boğazı
tokluğuna en ağır işlerde çalıştırılırdı.
Bilal'in
efendisi Mekke'nin ileri gelenlerinden Ümeyye bin Halef adında zalim bir adamdı.
Parası
malı mülkü çoktu.
Fakat
insaf ve merhameti yoktu.
Bilal'in
Müslüman olduğunu duyunca işkenceye başladı.
Hergün
kızgın kumlara yatırır, aç susuz bırakırdı.
Dinden
dönmesi için göğsüne taş koyar kırbaçlatırdı.
Bilal'e
"vazgeç Müslümanlıktan, Muhammed'i inkâr et" dediklerinde o "ehad, ehad" Allah
bir, Allah bir diyordu.
Bu
nasıl bir bağlılık, ne muhteşem bir îmândı yâ Rabbî.
Bu
işkenceleri gören Hz. Ebubekir bedelini ödeyerek Bilal'i satın almış ve onu âzâd
etmişti.
Burada
islamın ilk şehidleri Hz. Yâsir'i ve eşi Hz Sümeyye'yi anmadan geçmek olmaz.
Onlar
da Mekke'nin yoksul, garîban ailelerindendi.
Hergün
Ebucehil ve adamları onlara işkence ederdi.
Birgün
Peygamberimiz oradan geçiyordu.
Yasir
ailesi Allah Resûlü'nün kendilerini kurtaramayacağını biliyorlardı.
Fakat
gene de melûl mahzûn Efendimiz'e doğru bakmışlardı.
Bakışlarıyla
adeta bu işkence ne zaman bitecek diyorlardı.
Peygamberimiz
gözyaşları içinde onlara "sabran yâ âle Yâsir" buyurmuştu.
Bir
müddet sonra da Yâsir ve Sümeyye cehâletin babası Ebucehil tarafından şehid
edilmişti.
Keza
Habbab bin Eret de işkence görenlerdendi.
Onun
sahibi de demirciydi.
Her
gün Habbab'ı bağlar vücudunu demir çubuklarla dağlardı.
Bir
gün Habbab bir yolunu bulup kaçmıştı Peygamberimiz de o sırada Kâbe'nin yanında
bulunuyordu.
Habbab'ın
perişan hali rikkatine dokunmuş ağlamıştı.
Fakat
yapabileceği hiçbir şey yoktu.
Habbab'a
da Peygamberimiz sadece sabır tavsiyesinde bulunmuştu.
Başka
ne yapabilirdi ki? Ya işte böyle canlarım!
İslâm'a
ilk omuz verenler ilk Müslümanlar genellikle köleler, cariyeler, fakirler, kimi
kimsesi olmayanlardı.
Allah
Rasûlü bu durumu : "Bu din gariplerle başladı ve gariplerle sona erecektir.
Ne
mutlu o gariplere" buyurmuştu.
Değerli
kardeşlerim, şimdi siz yolun ayrımında bulunuyorsunuz.
İyiyi
kötüyü, doğruyu yanlışı seçmek sizin elinizde.
Yani
Ebubekir de olabilirsiniz Ebucehil de.
Birisi
âlây ı illiyyinde, diğeri esfel i sâfilinde.
İrâdeniz,
tercihleriniz, yapıp ettikleriniz âkibetinizi belirleyecek.
"Hayatın
lezzetini ve zevkini isterseniz hayatınızı İslam'a göre şekillendirin." Allah'ın
emirlerini yapıp yasaklarından kaçının.
Allah'ın
dinine sahip çıkın.
Hiçbir
zaman dünyayı ahirete tercih etmeyin.
Bir
Öğretmenin Veda Mektubu 4
Sevgili
Dostlarım,
Başlanılan
her şeyin mutlaka bir sonu oluyor.
Hayatta
veda etmediğimiz kim var ki? Bu hafta biz de "Veda Mektubu"nun en son ve en zor
bölümüne geldik.
Hoşgeldiniz
sefalar getirdiniz efendim.
Kıymetli
kardeşlerim;
Bilim
adamı, sanatçı, artist, politikacı; kim olursa olsun.
Güzel
bir vasfı varsa ne âlâ..
Fakat
bulundukları makama, statüye özenerek onları körü körüne taklit etmeyin.
Çünkü
başkalarını taklit eden zamanla kendinden uzaklaşır; bukalemun gibi renkten
renge girer; en sonunda ruhunu, aslını, özünü kaybeder.
Haksızlığa
ve zulme ancak karanlık ruhlar rıza gösterir.
Siz
haksızlık karşısında susarak "dilsiz şeytan" olmayın.
Doğruları
gizleyerek hakikate sırtını çevirenler er geç pişmanlık elbisesini giyerler.
Tevazu,
vakar, ciddiyet insanın sultanlık elbisesidir.
O
en yüksek makama bu değerlerle ulaşır.
Allah'a
ve onun kullarına sevimli hale gelir.
Fakat
tevâzu yapıyorum diye kimsenin ayağının altında paspas olmayın.
Sahip
olduğunuz güzellikler karşısında kibre ve gurura da kapılmayın.
Onlar
size emâneten verilmiş özelliklerdir.
Ergeç
elinizden kayıp gidecek ve bir bir hesabını vereceksiniz.
Mert
olun, cömert olun; ikiyüzlü, riyakar, münafık olmaktan Allâh'a sığının.
"Ya
olduğunuz gibi görünün ya da göründüğünüz gibi olun"
Her
işinizde planlı ve istikrarlı olun.
İfrat
ve tefrite düşmeyin.
Yani
sırat-ı müstakimden (orta yol) ayrılmayın.
Oturup
kalkmanız, yiyip içmeniz, gülüp eğlenmenizle farklı bir kişiliğe sahip
olduğunuzu sergileyin.
Siz
her zaman örnek, lider, ışık insanlar olun.
Haya,
İffet, namus, ahlak sizde abideleşsin.
Sevgili
dostlarım, küçücük bir iyilik karşısında şükran hisleriyle dolan insanın,
kendisine nice nimetler veren Yüce Sultanını ve onun iyiliklerini hatırlaması;
zikirle, fikirle, şükürle ona yaklaşması gerekmez mi? Elbette..
Siz
emr i bil ma'rûf nehy i ani'l münkerle (iyiliği tavsiye etmek, kötülü mani
olmaya çalışmak) en temel görevinizi yapacak, zekatla cimrilikten kurtulacak,
namazla kulluk semasına yükselecek, oruçla Rabbinizin rızasını kazanacak, hacla
manevi zenginliğe erecek ve nihayet cennete ehil hale geleceksiniz.
Aksi
takdirde ebediyen kaybedenlerden olacaksınız.
İstikbâlimizin
Ümidi Sevgili Gençler, kanla, zulümle dolu şu dünyayı ancak ilim irfan, ahlak ve
imanla donanmış hızır soluklu insanlar kurtaracaktır.
Ben
sizi bu makamda görüyorum.
Geleceğin
dünyasnı siz kuracaksınız..
Sevgili
kardeşlerim,
Artık
size söyleyeceklerimi söyledim, siz de anlayacaklarınızı anladınız.
Bilmiyorum
sizinle bir daha görüşür müyüz? Kim bilir belki mahşere kaldı görüşmemiz.
Biz
bir köprüydük, siz üzerimize basarak geçtiniz karşıya.
Veya
bir gemiydik sizi sahile ulaştıran.
Yani
sadece bir vesile.
İnsan
sebeplere, vesilelere takılıp kalmamalı.
Gözünüz
daima ileride, ufuklarda olsun.
Bakışınız
engin, nazarınız keskin, gönlünüz nur ile dolsun.
Kalmasın
şu âlemde sevgi duymadığınız bir gönül.
Vefalı,
kadirşinas olun.
"Bir
fincan kahvenin kırk yıl hatırı sayılır..
Bana
bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum." demiş atalarımız.
Size
küçücük bir iyiliği dokunan kişiyi bile hayırla yâdedin.
Bense
beni unutun deme cömertliğini gösteremem.
Aksine
beni hiç unutmayın.
Dualarınızda,
Allah'a yakın olduğunuz anlarda kalbinizin bir köşesinde ben de olayım.
Tatlı
bir hatıra olarak devamlı hayallerinizi süslemek isterim.
Benim
sizi unutmam ise asla mümkün değil.
Her
şeyi, herkesi unutsam sizi unutamam.
Hele
içinizde öyleleri var ki, gönlüme taht kurmuşlar.
Hayatta
olmanın sebebi, yegane idealim sizin mutluluğunuz.
Hayatınızı
ve imânınızı selamette görmek.
Başka
ne diyeyim bir Hak dostunun dediği gibi sözlerimi bağlayayım: "Gözümde ne cennet
sevdası, ne de cehennem korkusu.
Sizi
mutlu, umutlu, bahtiyar görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.
Zira
vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur.
Fakat
sizi derbeder ve perişan görürsem cenneti de istemem.
Çünkü
orası bana zindan olur."
Artık
yeniden başlamak üzere bir yolun sonuna daha geldik.
Vazifemi
hakkıyla yapıp yapmadığıma siz karar vereceksiniz.
Hani
Vedâ Haccı'nda Peygamberimiz (s.a.v.) yüz bini aşkın sahabiye "vazifemi yaptım
mı" diye sorunca hepsi birden "evet vazifeni hakkıyla yaptın" demişlerdi ya;
işte siz de benim hakkımda böyle hüsn ü şehâdette bulunursanız kendimi dünyanın
en bahtiyar insanı sayarım.
Tabii
size karşı birçok hatalarımız oldu.
Bazen
bağırdım çağırdım, belki ağzımdan hoş olmayan sözler çıktı; sizleri üzmüş,
yapılmaması gereken şeyleri elimde olmadan yapmış olabilir, sizi kırmış
olabilirim.
Bütün
bunlardan dolayı özür diliyor hakkınızı helal etmenizi istirham ediyorum.
Benim
sizin üzerinizde varsa küçücük bir hakkım (olduğunu düşünmüyorum) kat kat helâl
olsun.
Bu
mektup hiç bitmesin isterdim.
Fakat
ne çare.
Dilerim
gönül bahçenizdeki güller hiç solmasın.
Umarım
kendinize sevgi ve aydınlık dolu bir dünya kurarsınız.
Bahtınız
açık olsun, Allah'a emanet olunuz kardeşlerim.
10.06.2022/Cuma
- Mehmet Güven
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder